"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Yazar: Hz.Ateist

Neml 89

Kim bir iyilikle gelirse, onun için ondan daha hayırlısı vardır. Onlar o gün korkudan emin olanlardır.

Diyanet Vakfı
Kim iyilikle (ilahi huzura) gelirse, ona daha iyisi verilir. Ve onlar o gün korkudan emin kalırlar.

Kurtubi Tefsiri
Kim iyilikle gelirse ona, ondan hayırlısı vardır. Hem onlar o günde dehşetli bir korkudan yana güvenlik içindedirler.

“Kim iyilikle gelirse, ona ondan hayırlısı vardır.” İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs (radıyallahü anhümâ) dediler ki: İyilik lâ İlahe illallah’tır. Ebû Ma’şer dedi ki: İbrahim kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah hakkı için diye yemin eder ve bu yemininde hiç de istisna yapmadan iyilik (el ha sene) lâ ilahe illallah Muhammedu’r-Resûlüllah’dır derdi.

Ali b. el-Huseyn b. Ali (radıyallahü anhüm) dedi ki: Bir adam gazaya çıktı bir yerde yalnız kaldı mı: Lâ ilahe İllallah vahdehû lâ şerike leh: Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur, O bir ve tektir, O’nun hiçbir ortağı yoktur derdi. O, Rum (Bizans) topraklarından kurak ve çorak bir yerde iken yüksek sesle lâ ilâhe illâlah vahdehu la şerike leh dedi. Karşısına üzerinde beyaz elbiseler bulunan bir atlı çıktı ve ona şöyle dedi: Nefsim elinde olana yemin ederim ki; bu şanı yüce Allah’ın:

“Kim iyilikle gelirse ona, ondan hayırlısı vardır” diye buyurduğu sözdür.

Ebû Zerr dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, bana vasiyette bulun. Şöyle dedi: “Allah’tan kork ve bir kötülük işledin mi hemen arkasından bir iyilik yap ki onu silsin.” Ben: Ey Allah’ın Rasûlü lâ ilâhe illâlah hasenattan (iyiliklerden) mıdır? diye sordum. O: “Hasenatın en faziletlilerindendir” diye buyurdu. Bir rivâyette de şöyle buyurmuştur: “Evet o hasenatın en iyisidir.” Bunu el-Beyhakî zikretmiştir Kelime-i Tevhid ile ilgili bölümü bulunmayan bir rivâyet Beyhaki, Fudail-îman, II, 245’te ancak “mürser olduğu kaydıyla.

Katade dedi ki:

“Kim iyilikle gelirse” ihlâs ve tevhidle gelirse demektir. Bütün farzları eda ile gelirse, diye de açıklanmıştır.

Derim ki: Bir kimse gerçek anlamıyla lâ ilahe illallahı söyleyecek ve bunun gereklerini -daha önce İbrahim Sûresi’nde (14/24-25. âyetlerin tefsirinde) açıklandığı üzere- yerine getirecek olursa, o kimse hem tevhidi, hem ihlâsı, hem de farzları yerine getirmiş olur.

“Ona ondan hayırlısı vardır” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki: Yani ondan kendisine hayır ulaşır. Mücahid de böyle demiştir. Bir diğer görüşe göre ona güzel karşılık verilecektir ki; bu da cennettir. Buradaki;

“Hayırlı” tabiri ism-i tafdil değildir. İkrime ve İbn Cüreyc dedi ki: Burada o kimseye ondan hayırlısı verilecektir, ifadesinin imandan hayırlısı verilecektir anlamı kastedilirse, böyle bir şey söz konusu olmayacaktır. Çünkü lâ ilahe illallah diyenden daha hayırlı hiçbir şey yoktur, fakat o kimseye lâ ilahe illallah’tan hayır verilecektir, demektir.

“Ona, ondan hayırlısı vardır” âyetinin tafdil için olduğu da söylenmiştir. Yani yüce Allah’ın vereceği mükâfat kulun amelinden, söylediği sözden ve zikrinden hayırlıdır. Aynı şekilde yüce Allah’ın razı olması da kul için kulun yaptığı işten hayırlıdır. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

Bir diğer görüşe göre bu, mükâfatın kat kat verilmesi ile alakalıdır. Şanı yüce Allah bire karşı on verecektir. Kısa sürelik bir îman karşılığında ona ebedi mükâfat ihsan edecektir, Bu açıklamayı Muhammed b. Ka’b ile Abdu’r-Rahmân b. Zeyd yapmışlardır.

“Hem onlar o günde dehşetli bir korkudan yana güvenlik İçindedirler” âyetindeki

“O günde dehşetli bir korku” âyetini Âsım, Hamza ve el Kisaî izafet olmak üzere; “O günün dehşetli korkusu” diye okumuşlardır, Ebû Ubeyd dedi ki: Böyle bir okuyuşu ben daha uygun bulmaktayım, çünkü o günün dehşetli korkularının tümünden yana emniyette olmak bu husustaki İki te’vilden daha genel kapsamlı olanı ifade eder. Buna karşılık diğer kıraatteki anlamı ile “o günde dehşetli bir korkudan” denilecek olursa, sanki çeşitli mertebelerde korkular olacak gibi bir anlam anlaşılır.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu âyet; Dehşetli bir korku”dan şeklinde tenvin ile okunmuştur. Sonra da bununla kastedilen tek bir dehşetli korkudur, denilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“En büyük korku onları üzmez.” (el-Enbiya, 21/103) Bir diğer görüşe göre bundan çokluk kastedilmiştir. Çünkü burada mastar kullanılmıştır. Mastar ise çokluk anlamını ihtiva etmeye elverişlidir.

Derim ki; Bu açıklamaya göre her iki kıraatin de anlamı birdir. el-Mehdevî dedi ki: O günde dehşetli bir korkudan” diye tenvin ile okuyanın kıraatine göre;”O günde” lâfzı “dehşetli korku” anlamındaki mastar ile nasbedilmiştir. Bunun “dehşetli korku”nun sıfatı olması ve birmahzufataalluk etmesi de mümkündür. Çünkü mastarlara dair zaman isimleri ile haber verilebildiği gibi onları sıfat olarak alırlar. Bununla birlikte; “Güvenlik İçindedirler” ism-i failine taalluk etmesi de caizdir. İzafet zarfların buna elverişli oluşundan dolayıdır. Tenvini hazfedip “mim” harfini de üstün okuyanlara göre zarf-ı zaman olduğundan dolayı onlar bu lâfzı, “yevm: gün” lâfzını mebni kabul etmişlerdir. Çünkü zaman zarflarında i’rab mütemekkin değildir. Mütemekkin olmayana ve mu’reb de olmayana İzafe olununca bu sefer mebni olmuştur. Sîbeveyh şu beyiti nakletmistir

“İnsanların pek büyük işleri kendilerini meşgul ettiği bir zamanda

Ey Zureykliler tilkilerin kapıp gitmeleri gibi siz de malı kapınız.”‘

Neml 88

Dağları görürsün, onları sabit sanırsın; oysa onlar bulutun geçişi gibi geçip gider. Bu, her şeyi sağlam yapan Allah’ın yapısıdır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır.

Diyanet Vakfı
Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allahın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler. Allah’ın herşeyi sapasağlam yapan yaratmasına bak! Muhakkak O, yaptıklarınızdan haberdardır.

“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki; Sen dağlan dimdik ayakta görürsün, gerçekte ise onlar kesintisiz, aralıksız olarak yürümektedir. el-Kutebî dedi ki; Çünkü dağlar bir araya getirilecek ve yürütülecektir. İnsan gözüyle ayakta duruyor gibi görünecek, gerçekte ise onlar yürümektedirler. Büyük olan herşey ve büyük kalabalıkları göz tamamiyle ihata etmekten uzaktır. Buna sebeb ise bunların çoklukları ve enleri ile boyu arasındaki mesafelerin büyüklüğüdür. Bu görenin bir yanılmasıdır. O, onları duruyor gibi görecektir, gerçekte ise onlar yürümektedirler. Şair Nâbiğa bir orduyu nitelendirirken şöyle demektedir:

“Büyük dağı andıran çok yüksek bir dağda sanırsın onları

-Binekleri hızlıca yol aldığı halde- bir takım ihtiyaçları için durmuşlar (gibi görürsün).”

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu kıyâmet gününde olacaktır. Yani dağlar çoklukları dolayısıyla duruyorlar gibi gelecektir. Bu da insan gözüne böyle görünecektir. Gerçekte ise onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Nitekim üstüste yığılmış olan bulut da gerçekte yürürken duruyor zannedilir. Yani bu dağlar geriye onlardan hiçbir şey kalmayıncaya kadar bulutlar gibi yürüyüp gidecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Dağlar da yürütülüp bir serap olacak,” (en-Nebe’, 78/20)

Denilir ki; Yüce Allah dağları çeşitli şekillerde nitelendirmiştir. Hepsinin ortak anlamı bunların yeryüzünden alınacakları, gizledikleri şeyleri açığa çıkartacakları şeklindedir. İlk vasıfları dağların dümdüz edilmeleridir, Bu da (kıyâmet) sarsıntısından önce olacaktır. Sonra atılmış pamuk gibi olacaklardır, bu da semanın erimiş maden gibi olacağı vakit gerçekleşecektir. Yüce Allah şu âyetinde onları bir arada zikretmektedir:

“O gün gök erimiş maden gibi olacak, dağlar da renk renk boyanmış (ve atılmış) yün gibi olacak.” (el-Meâric, 70/8-9) Üçüncü halleri dağların toz zerrecikleri gibi olmasıdır. Bu da önceleri atılmış yün gibi iken, zerrelerinin birbirinden koparılması ile gerçekleşecektir.

Dördüncü halde dağlar yerlerinden sökülüp, atılacak, çünkü önceki hallerinde dağlar yerlerinde durmuş olacaklar ve altlarından yer görünmeyecektir. Altlarında neyin olduğunun açığa çıkması için; üzerlerine rüzgarların gönderilmesi suretiyle dağlar sallallahü aleyhi ve sellemrulacaklardır.

Beşinci hal: Rüzgarlar dağlan yeryüzünün yukarısına çıkartacaklar ve âdeta toz zerreleri gibi; havada bir ışık gibi görüneceklerdir. Uzaktan onlara bakan bir kimse ise kesiflikleri dolayısıyla cansız ceset gibi görecektir, Hakikatte ise bunlar yürümektedirler, ancak onların yürümeleri dümdüz edilmiş ve darmadağın olmuşcasına rüzgarlar peşinden olacaktır.

Altıncı hal ise dağların serap gibi görünmeleridir. Onların bulundukları yere bakan bir kimse serap görmek halinde olduğu gibi, onların bulundukları yerde dağlardan hiçbir şey göremeyecektir.

Mukâtil dedi ki: Dağlar yerin üzerine çökecekler ve yerle dümdüz edileceklerdir. Daha sonra da bu açıklamaların bir benzeri yapılmaktadır.

el-Maverdî dedi ki: Bunun neye misal verildiği hususunda üç görüş vardır:

1- Bu yüce Allah’ın dünyaya vermiş olduğu bir misaldir. Ona bakan bir kimse, onun dağlar gibi durmakta olduğunu zanneder, fakat dünya tıpkı bulutlar gibi yok oluştan payını almaya devam etmektedir. Bu açıklamayı Sehl b. Abdullah yapmıştır.

2- Bu yüce Allah’ın îmana vermiş olduğu bir misaldir. Sen imanı kalpte sabit zannedersin, onun ameli ise semaya doğru yükselmektedir.

3- Bu yüce Allah’ın ruhun çıkışı sırasında nefse vermiş olduğu bir misaldir. Gerçekte ruh bu esnada Arşa doğru yükselmektedir.

“Allah’ın herseyi sapasağlam yapan yaratmasına bak!” Yani bu yüce Allah’ın yaptıklarındandır. Yüce Allah’ın yaptıkları da elbetteki sapasağlamdır.

“Sen… görür” anlamındaki fiil gözün görmesindendir. Şayet kalbin görmesi ile ilgili olsaydı, iki mef’ûle geçiş yapması gerekirdi. “Görürsün” fiilinin aslı şeklindedir. Hemzenin harekesi “ra” harfine verildikten sonra “ra” harfi harekelenmiş oldu, sonra da hemze hazfedildi. Eğer makabli (ondan önceki harf) sakin ise hemzenin hafifletilme yolu budur. Ancak burada bu fiilin hafifletilmesi ayrılmaz bir özelliğidir.

Kûfeliler “Onları… sanırsın” fiilini “sin” harfi üstün olarak okurlar. Kıyas böyle okumayı gerektirir. Çünkü bu fiil; “Sandı, sanır” dan gelmektedir. Şu kadar var ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bundan farklı olarak müzaride “sin” harfini esreli okuduğu rivâyet edilmiştir. O takdirde bu fiilin vezni; (……..) şeklinde salim fiillerden; (……..) ile; (……..) gibi olur. (……..) da zikredilmiştir. Arapçada bu fiillerin dışında bu şekilde kullanılanı bilinmemektedir.

“Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler” ifade sinin takdiri; şeklindedir. Burada sıfat mevsufun yerine muzaf da muzafun ileyhin yerine getirilmiştir. Dağlar yeryüzündeki yerlerinden izale edilecekler. Bir araya getirilecek ve bulutların yürütüldüğü gibi yürütüleceklerdir. Sonra da dağlar paramparça edildikten sonra tekrar yere geri döneceklerdir. Nitekim yüce Allah;

“Ve dağlar parça parça ufalandığı zaman” (el-Vakıa, 56/5) diye buyurmaktadır.

“Allah’ın yaratması” âyeti el-Halil ve Sîbeveyh’e göre mastar olarak nasbedilmiştir. Çünkü Allah:

“Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler” diye buyurması onun bunu bilhassa yarattığına (müfessir bunu mef’ûl-i mutlak kipiyle anlatmaktadır) delil teşkil etmektedir. Bununla birlikte iğra olmak üzere nasbedilmesi de caizdir. Yani

“Allah’ın yaratmasına bir bak” anlamında olur (mealde olduğu gibi). Bu durumda; Bulutlar” kelimesi üzerinde vakıf yapılır, ancak birinci takdire göre bunun üzerinde vakıf yapılmaz. Bununla birlikte; “Bu Allah’ın yaratmasıdır” takdirine göre ref ile okunması da mümkündür.

“Herseyi sapasağlam yapan” son derece muhkem kılan demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır: “Bir iş yapıp da onu sapasağlam yapan kimseye Allah’ın rahmeti olsun.” Mana itibariyle yakın bir rivâyet için bk.: Nesâî, II, 68; Ebû Dâvûd, II, 48

Katade ise bunun herşeyi güzel yapan anlamında olduğunu söylemiştir. İtkam ise muhkem kılmak sağlam yapmak demektir. Mesela; “Eşyayı iyi bilen, İyi yapan” anlamındadır, ez-Zührî der ki: Bunun aslı İbn Tikn’dan gelmektedir. Bu da Âd kavminden gelen bir adamın adıdır. Hiçbir oku hedefini şaşırmazdı. O bakımdan o misal gösterilmiştir. Mesela: “İbn Tikn’den daha iyi ok atıcı” denilir. İşte herbir işte oldukça maharetli olan kimseye; denilir.

“Muhakkak O yaptıklarınızdan haberdardır.” Cumhûr hitap kipi ile “te” ile okumuşlardır. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Hişam ise ya ile (“yaptıklarından” anlamında) okumuşlardır.

Neml 87

Sûr’a üflendiği gün, göklerde ve yerde kim varsa korkuya kapılır, Allah’ın dilediği hariç. Hepsi boyun eğerek O’na gelirler.

Diyanet Vakfı
Sura üfürüldüğü gün, -Allahın diledikleri müstesna-, göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak Ona gelirler.

Kurtubi Tefsiri
Sûr’a üfürüleceği günde -Allah’ın dilediği kimseler dışında-göklerde olanlar da, yerde olanlar da dehşetle korkarlar. Hepsi de huzuruna küçülmüşler olarak geleceklerdir.

“Sûr’a üfürüleceği günde” yani sen Sûr’a üfürüleceği günü hatırla, yahut onlara bunu hatırlat. el-Ferrâ’nın kabul ettiği görüşe göre anlamı şudur: İşte o gün Sûr’a üfürüleceği gündür, deyip burada; “(…….): İşte o” ism-i işaretinin hazfedileceğini câiz kabul etmiştir.

Sûr ile ilgili doğru olan görüş, onun İsrafil’in kendisine üfleyeceği nurdan bir boynuz olduğudur. Mücahid borazan şeklindedir, demiştir. Sûr’un Yemenlilerin lehçesindeki borazan (el-bûk) olduğu söylenmiştir. Buna dair açıklamalar ile ilim adamlarının bu husustaki görüşleri daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerde olanlar da, yerde olanlar da dehşetle korkarlar.” Ebû Hüreyre dedi ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüce Allah gökleri yaratmayı bitirdikten sonra Sûr’u yarattı. Onu İsrafil’e verdi. O bu Sûr’u ağzına koymuş, gözünü Arşa dikmiş, ne zaman üfürmekle emrolunacağına bakmaktadır.” Ey Allah’ın Rasûlü Sûr nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: “O bir boynuzdur. Allah’a yemin ederim ki, çok büyüktür. Beni hak ile gönderene yemin olsun ki ondaki bir dairenin büyüklüğü göklerle yerin eni kadardır. Ona üç defa üfleyecektir. Birinci üfürüş feza’ (dehşete kapılma) üfürüşüdür. İkinci üfürüş baygınlık (sa’k) üfürüşüdür. Üçüncüsü ise öldükten sonra diriliş ve âlemlerin Rabbinin huzuruna kalkış üfürüşüdür, ” Taberî, Cemiu’l-Beyân, XVI, 30. diye hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. Bu hadisi Ali b. Ma’bed, et-Taberî, es-Sa’lebî ve başkaları zikretmiş olup, İbnu’l-Arabî sahih olduğunu belirtmiştir. Ben bu hadisi et-Tezkire adlı eserimde zikrettiğim gibi, ona dair orada açıklamalarda da bulunmuştum. Sûr’a üfürmenin sayısı hususunda sahih olan ise bunların üç değil iki olduğudur. Feza’ (korku ve dehşete kapılma) üfürüğü aslında baygınlık (sa’k) üfürüşüne racidir. Çünkü bu iki husus, bu İki üfürüşle birlikte olacaktır. Yani onlar öyle bir dehşete kapılacaklardır ki, bundan dolayı öleceklerdir. Yahutta öldükten sonra diriliş nefhasına racidir, bu da el-Kuşeyrî ve başkalarının tercihidir. O bu âyet-i kerîme ile ilgili açıklamaları esnasında şöyle demektedir: İkinci üfürüşten kasıt; onların dehşete kapılmış olarak diriltilmeleri:

“Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?” (Yâsîn, 36/52) diyecekleri ve kendilerini dehşete düşürüp korku duymalarına sebeb teşkil edecek işler görecek olmalarıdır. İşte bu üfürüş borazan sesi gibi olacaktır. İnsanlar da amellerinin karşılıklarını görecekleri yerde toplanacaklardır. Bunu da Katade söylemiştir. el-Maverdî dedi ki: “Sûr’a üfürüleceği günde” âyetindeki gün, kabirlerden kalkılacağı gündür. Korku hakkında da İki görüş vardır demiştir. Birincisine göre seslenişin gereğini yerine getirmek ve bu maksatla acele etmektir. Bu da Arapların sana yardım etmek üzere seslenilmesi halinde çabucak koşmanı anlatan; “Bu hususta ben sana hızlıca geldim” ifadelerinden alınmıştır. İkinci görüşe göre ise burada sözü edilen korku ve dehşet, korku ve üzüntüden ileri gelen alışılmış bir dehşettir. Çünkü onlar kabirlerinden tedirgin edilecekler, bundan dolayı korku ve dehşetle kalkacaklardır. İki görüşün doğruya yakın olanı da budur.

Derim ki: Ebû Hüreyre ile Abdullah b. Amr’ın rivâyet ettiği hadislerden sabit olan sünnet, üfürmelerin üç değil, iki defa olacağını göstermektedir. Bu iki hadisi de Müslim rivâyet etmiş olup, biz bunları “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusu da yüce Allah’ın izniyle bu üfürmelerin iki defa olacağıdır. Yüce Allah:

“Sûr’a üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş olacaktır” (ez-Zümer, 39/68) âyetinde korku ve dehşet nefhasında istisnada bulunduğu gibi, burada da istisnada bulunmaktadır. Bu da bu iki yerde sözü edilen üfürüşlerin aynı üfürüş olduğunun delilidir. İbnu’l-Mübarek, el-Hasen’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İki nefha (üfürüş) arasında kırk yıl olacaktır. Birincisinde yüce Allah herbir canlıyı öldürmüş olacak, İkincisinde de yüce Allah ölmüş olan herbir kişiyi diriltecektir.” Hadis, görüldüğü gibi mürseldir. Ancak Ebû Hüreyre’den gelen ve “iki üfürüş arasında kırk vardır ” deyip, bu kırkın mahiyetini sorulan soruya rağmen belirtmediği rivâyet için bk.: Buhari, IV, 1813, 1881; Müslim, IV, 2270.

Şayet: Yüce Allah’ın;

“Arkasından onu Kadife izleyecek” âyetinden itibaren…

“O ancak bir tek haykırıştır.” (en-Naziat, 79/7-13) buyrukları zahiri gereğince bu üfürüşlerin üç tane olması gerekir denilecek olursa, böyle diyene şöyle cevap verilin Hayır, durum böyle değildir. Burada haykırış (Zecra)’dan kasıt, İnsanların kabirlerinden çıkışlarının arkasından gerçekleşeceği İkinci üfürüştüc İbn Abbâs, Mücahid, Atâ, İbn Zeyd ve başkaları da böyle demiştir. Mücahid dedi ki: Bunlar iki sayha (haykınş)dır. Birincisinde yüce Allah’ın izniyle bu üfürüş sonucunda herkes ölecektir. İkincisinde ise yüce Allah’ın izniyle bu üfürüş ile herşey diriltilecektir. Atâ dedi ki: (en-Nâziat, 79/6) âyetinde sözü edilen sarsıcı (er-Racife) kıyâmet günüdür. “er-Râdife” ise öldükten sonra diriliş demektir. İbn Zeyd dedi ki: er-Râcife’den kasıt ölümdür, er-Râdife’den kasıt da kıyâmet saatidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah’ın dilediği kimseler dışında” âyetinde istisna edilenlerin kimler olduğu hususunda da farklı görüşler vardır. Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadise göre bu İstisna edilenler Rabbleri nezdinde kendilerine rızık verilen şehidlerdir. Bu korku ve dehşet sadece hayatta olanlar içindir. Saîd b. Cübeyr’in görüşü de budur. Bunlar Arşın etrafında kılıçlarını kuşanmış olan şehitlerdir. el-Kuşeyrî dedi ki: Peygamberler de onların kapsamına girer. Çünkü onların peygamberlikle beraber bir de şehitlikleri vardır.

İstisna edilenlerin melekler oldukları da söylenmiştir. el-Hasen dedi ki; Yüce Allah iki nefha (üfürüş) arasında ölecek bir takım melekleri de istisna etmiştir.

Mukâtil dedi ki: Bununla Cebrâîl, Mikail, İsrafil ve ölüm meleğini kastetmektedir. Maksadın el-hûruîn oldukları da söylenmiştir. Bunlar mü’minlerdir, diye de açıklanmıştır. Çünkü yüce Allah bu âyetin akabinde şöyle buyurmaktadır:

“Kim iyilikle gelirse ona, ondan hayırlısı vardır. Hem onlar o günde dehşetli bir korkudan yana güvenlik içindedirler.”

Kimi ilim adamımız da şöyle demiştir: Sahih olan bunların kimliklerinin tayini hususunda sahih herhangi bir haberin gelmemiş olduğudur, hepsi ihtimal dahilindedir.

Perim ki: Bu, ilim adamımız Kadı Ebubekr İbmı’l-Arabînin de sahih olduğunu belirttiği, Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadisi görememiştir. O bakımdan bu hadis, bu konuda dayanak alınmalıdır. Zira kimliklerin tayini hususunda bu hadis nasstır, diğerleri ise bir içtihaddır, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İleride ez-Zümer Sûresi’ nde (39/68, âyetin tefsirinde) geleceği üzere bundan başka görüşler de ileri sürülmüştür.

Yüce Allah’ın:

“Göklerde olanlar da… dehşetle korkarlar” âyetinde fiil mazi, “ufürüleceği günde” âyetinde ise fiil muzari olarak kullanılmıştır. Peki bu durumda mazi fiil nasıl muzari fiile atfedilmiştir diye sorulabilir. el-Ferrâ”nın kanaatine göre burada atıf manaya göredir, çünkü anlam: Sûr’a üfürüldüğünde… korkarlar, şeklindedir. “Allah’ın dilediği kimseler dışında” âyetinde de müstesna olarak nasb halindedir.

“Hepsi de huzuruna küçülmüş olarak geleceklerdir.” âyetinde geçen ve “ona geleceklerdir” anlamındaki âyeti Ebû Amr, Âsım, el-Kisaî, Nafî’, İbn Âmir ve İbn Kesîr; şeklinde müstakbel (müzari) bir fiil olarak okumuşlardır. el-A’meş, Yahya, Hamza ve Âsım’dan Hafs ise medsiz olarak ve mazi fiil olmak üzere; diye okumuşlardır. İbn Mes’ûd da böyle okumuştur. Katade’den de “Ona gelecektir” (şeklinde fiilin faili müfred olarak) okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Benim Ebû İshak’dan naklen kıraatlere dair yazdıklarımda şunlar da vardır. Kim; diye okursa, lâfzına binaen fiili tekil okur. Kim de; “Gelicidirler” diye okursa, manasına binaen çoğul okur. Ancak böyle bir görüş çirkin bir hatadır: Çünkü diye okunduğu takdirde tekil değil, çoğul okunmuş olur. Eğer tekil okuyacak olsa; demek icab ederdi. Fakat diyenler manaya binaen çoğul okumuş olurlar ve fiili mazi kullanmış olurlar. Çünkü o bu durumda fiili “dehşetle korkar” fiili gibi değerlendirmiştir. Buna karşılık; diye okuyanlar ise yine manaya göre ve önceki cümle ile anlamı kopuk olduğundan dolayı böyle okumuşlardır.

İbn Nasr dedi ki: Ebû İshak -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dan söylemediği bir söz nakledilmiş bulunmaktadır. (en-Nehhâs’ın nakline işaret ediyor.)

Ebû İshak’ın kullandığı ifade şöyledir: “Hepsi de huzuruna küçülmüşler olarak geleceklerdir” âyeti “Gelicidirler” diye de okunur. Tekil okuyan kimse ‘ın lâfzı dolayısıyla tekil okur, çoğul okuyanlar da anlamı dolayısıyla çoğul okurlar. O şunu anlatmak istemektedir: İster Kur’ân’da, ister Kur’ân-ı Kerîm’in dışında; “Hepsi” lâfzının haberi eğer müfred olarak gelirse lâfza göre müfred gelmiştir, çoğul olarak gelmişse manaya göre çoğul olarak gelir. Ebû Cafer (en-Nehhâs) bu manayı esas alarak söylediklerini söylememiştir.

el-Mehdevî dedi ki:

“Hepsi de huzuruna küçülmüş olarak geleceklerdir” âyetinde fiil; “Gelmek” mastarındandır ve burada (fail), “Hepsi”nin anlamına binaen gelmiştir, lâfzına göre değildir. Buna karşılık ” Hepsi de ona küçülmüşler olarak gelicilerdir,” diye okuyanların okuyuşunda ise bu “Geldi”den ism-i faildir, Buna da yüce Allah’ın:

“Hepsi kıyâmet gününde ona yalnız başına gelicidirler” (Meryem, 19/95) âyeti delildir.

“Herkes ona gelir” diye zamiri müfred okuyanlar ise “hepsi”nin anlamına göre değil de, lâfzına göre okumuşlardır. Buna karşılık: “Küçülmüşler olarak” lâfzının çoğul gelmesi de manaya göredir. Anlamının

“küçülmüşler olarak” olduğu İbn Abbâs ve Katade’den rivâyet edilmiştir. Buna dair açıklamalar da daha Önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/48. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Neml 86

Geceyi kendilerine dinlenmeleri için, gündüzü ise aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Dinlensinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda birçok ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bizim geceyi, o vakitte dinlensinler diye yarattığımızı, gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak bunda inanan bir topluluk İçin âyetler vardır.

“Bizim geceyi o vakitte dinlensinler” yani rahat bulup uyusunlar

“diye yarattığımızı, gündüzü de” rızık için çalışmak maksadıyla etrafın görüldüğü

“aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak bunda” Allah’a

“inanan bir topluluk için âyetler vardır.” Yüce Allah burada ulûhiyet ve kudretinin delâletlerini söz konusu etmektedir. Yani onlar bizim kudretimizin kemalini bilip niye îman etmediler!’

Neml 85

Zulmettikleri için söz başlarına gelmiştir, artık konuşamazlar.

Diyanet Vakfı
Yaptıkları haksızlıktan ötürü, (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar.

Kurtubi Tefsiri
Zulmetmeleri sebebi ile söz aleyhlerine gerçekleşti. Artık konuşamazlar.

“Zulmetmeleri sebebi ile söz aleyhlerine gerçekleşti.” Zulümleri yani şirkleri dolayısıyla haklarında azâb vacib oldu.

“Artık konuşamazlar.” Yani herhangi bir mazeret ve delilleri yoktur. Denildiğine göre ağızlarına mühür vurulacak ve bundan dolayı konuşamayacaklardır. Müfessirlerin çoğu böyle demişlerdir.

Neml 84

Nihayet geldiklerinde der: “Ayetlerimi yalanladınız mı, yoksa onları kavrayamadınız mı? Ne yapıyordunuz?”

Diyanet Vakfı
Nihayet, (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi?

Kurtubi Tefsiri
Nihayet geldiklerinde der ki: “Benim âyetlerimi -onları bir bilgiye dayanarak kavramadığınız halde- yalanladınız ha! Yoksa ne yapıyordunuz?”

“Nihayet geldiklerinde” yüce Allah

“der ki: Benim âyetlerimi” peygamberime indirdiğim âyetlerimi ve tevhidime delil olmak üzere ortaya koyduğum belgelerimi

“onları bir bilgiye dayanarak kavramadığınız halde” onların batıl olduklarını bilmediğiniz halde

“onlardan yüz çevirdiniz”. Delilsiz olarak ve cahilce onları

“yalanladınız ha! Yoksa ne yapıyordunuz?” Bu ifade bir azardır, yani sizler bu âyetler hakkında araştırmanızı yapmayıp bunların hakkında düşünmediğiniz zamanlarda ne yapıyordunuz?

Neml 83

O gün, her ümmetten ayetlerimizi yalanlayan bir topluluğu bir araya toplarız, onlar da sınıflandırılır.

Diyanet Vakfı
O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimizi yalanlayan her ümmetten bir topluluk haşredeceğimiz gün onlar bir arada durdurulurlar.

“Âyetlerimizi” Kur’ân-ı Kerîm’i, hakka delalet eden belgelerimizi

“yalanlayan her ümmetten bir topluluk” bir zümre, bir cemaat

“haşredeceğimiz gün onlar da durdurulurlar.” Yani hesaplarının görüleceği yere itilir ve sürüklenirler. eş-Şemmâh dedi ki:

“Nice büyük orduları önümüze kattık, sürükledik,

Nice kahraman başkandan da bağışlar aldık.”

Katade dedi ki:

“Durdurulurlar” burada başları sonlarına iade edilir, döndürülür, anlamındadır.

Neml 82

Söz başlarına geldiğinde onlara yerden bir dâbbe çıkarırız, onlara konuşur: “Şüphesiz insanlar ayetlerimize kesin olarak inanmazlardı.”

Diyanet Vakfı
O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dabbe (mahluk) çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.

Kurtubi Tefsiri
O söz aleyhlerine gerçekleşince, Biz onlara yerden bir Dâbbe çıkartırız. Onlara: “İnsanlar âyetlerimize İnanmıyorlardı” diye söyler.

Yüce Allah’ın:

“O söz aleyhlerine gerçekleşince biz onlara yerden bir Dâbbe çıkartırız. Onlara… söyler” âyetinde geçen:

“söz aleyhlerine gerçekleşince” âyeti ile

“Dâbbe”nin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır.

Bir görüşe göre;

“o söz aleyhlerine gerçekleşince” yani aleyhlerine ilahi gazab vacib olunca, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Mücahid de şöyle demiştir: Bu, onların îman etmeyeceklerine dair aleyhlerinde söz hak olunca, anlamındadır.

İbn Ömer ile Ebû Said el-Hudri (r. anhuma) dediler ki: İyiliği emretmeyip kötülükten sakındırmayacak olurlarsa ilahi gazab aleyhlerine vacip olur.

Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: “Sözün gerçekleşmesi” âlimlerin ölümü, ilmin yok olması ve Kur’ân’ın kaldırılması demektir. Yine Abdullah (b. Mes’ûd) dedi ki: Kaldırılmadan önce çokça Kur’ân okuyunuz. Dediler ki: Peki haydi mushaflar kaldırıldı, ya onu ezberlemiş olanların ezberleri ne olacak? Şöyle dedi: Geceleyin onun üzerine bir yürüyüş tertiplenir, onlar Kur’ân’dan yana kupkuru sabahı ederler. Lâ ilahe illallah’ı unuturlar, cahiliyenin sözlerine ve şiirlerine dalarlar. İşte bu, sözün aleyhlerine gerçekleşeceği vakittir.

Derim ki: Bunu Ebubekr el-Bezzâr senedini kaydederek zikreder, el-Bezzârdedi ki: Abdullah b. Yusuf es-Sakafî anlattı, dedi ki: Bize Abdu’l-Mecid b. Abdu’l-Aziz, Mûsa b. Ubeyde’den anlattı. Mûsa Safvan b. Suleym’den, o Abdullah b. Mes’ûd’un oğlundan (Allah ondan ve babasından razı olsun) rivâyete göre; Abdullah dedi ki: Kaldırılmadan ve insanlar onun mekânını unutmadan önce şu Beyt’i çokça ziyaret ediniz. Kaldırılmadan önce şu Kur’ân’ı çokça okuyunuz. Ey Abdu’r-Rahmân, dediler: Haydi mushaflar kaldırıldı diyelim, peki ya onu ezberlemiş olanların kalplerinden nasıl kaldırılacak? Dedi ki: Sabahı edecekler ve bizler bir söz söylüyorduk, bizler bir söz söylüyorduk ama… diyecekler ve bu sefer cahiliye şiirlerine ve cahiliye hikâyelerine dönecekler. İşte bu sözün aleyhlerine hak olacağı zamandır Beyhakî, Şuabu’l-Îman, 11, 355; İbnu’l-Mübarek, ez-Zühd, s, 277.

Bir diğer açıklamaya göre sözü edilen “hak olacak söz” yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirilmektedir:

“Fakat benden sadır olan: Cehennemi… elbette dolduracağım, sözü hak olmuştur.” (es-Secde, 32/13) Buna göre sözün gerçekleşmesi bunların hakkında cezanın vacip olmasıdır. İşte bunlar tevbelerinin kabul olunmayacağı ve kendilerinden mü’min bir evladın olmayacağı bir noktaya geldiklerinde, o vakitte kıyâmet kopmuş olacaktır. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmektedir. Altıncı bir görüş de şöyledir: Hafsa bint-i Şîrîn dedi ki: Ben Ebû’l-Âl-iyye’ye şanı yüce Allah’ın:

“O söz aleyhlerine gerçekleşince biz onlara yerden bir Dâbbe çıkartırız. Onlara… söyler.” âyeti hakkında sordum da şöyle cevap verdi: Yüce Allah Nûh (aleyhisselâm)’a:

“Kavmimden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir.” (Hud, 11/36) diye vahyetmişti. (Onun bu açıklamasını İşitince) sanki yüzümün üstünde bir perde vardı da, açılmış oldu.

en-Nehhâs dedi ki: Bu da verilen güzel cevaplardandır. Çünkü insanlar imtihan edilirler ve geride bırakılırlar. Zira aralarında mü’min ve salih kimseler de vardır. Yüce Allah’ın daha sonra îman edip tevbe edeceğini bildiği kimseler de vardır. Bundan dolayı onlara mühlet verildi ve biz de (îman etmeyenlerden) cizye almakla emrolunduk. İşte bu husus ortadan kalktı mı artık söz aleyhlerine gerçekleşir ve onlar da şanı yüce Allah’ın:

“Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir.” (Hud, 11/36) diye buyurduğu Nûh kavmi gibi olurlar.

Derim ki: Üzerlerinde düşünülecek olursa, bütün görüşlerin aynı anlamda olduğu görülecektir. Buna delil ise âyetin sonunda yer alan: “İnsanlar âyetlerimize inanmıyorlardı” âyetidir. Bu âyette; (ûl)’în hemzesi üstün olarak da okunmuştur. Biraz sonra gelecektir,

Müslim’in Sahih’inde belirtildiğine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Üç husus ortaya çıktı mı eğer önceden îman etmemiş yahut imanı halinde herhangi bir hayır kazanmamış ise hiçbir nefse imanının faydası olmayacaktır. (Bunlar): Güneşin batıdan doğması, Deccal ve Dabbetu’l-arz’ın çıkmasıdır.” Müslim, I, 138; Tirmizî, V, 264; Müsned, II, 445. Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır. Dâbbe’nin tayini, nitelikleri ve nerden çıkacağı hususunda pek çok görüş ayrılıkları vardır. Biz bunları et-Tezkire adlı eserimizde zikrettiğimiz gibi burada da ondan yüce Allah’ın izniyle yeteri kadar sözedeceğiz.

İlk görüş, bu Dâbbe’nin Salih (aleyhisselâm)’ın devesinin yavrusu olduğudur. Bu husustaki görüşlerin -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- en sahihi de budur. Çünkü Ebû Dâvûd et-Tayalisî, Müsned’inde Huzeyfe (radıyallahü anh)’ın şöyle dediğini kaydetmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere Dâbbe’yi zikredip şöyle dedi: “Bu Dâbbe zaman içinde üç defa çıkacaktır. Evvela çölün en uzak yerinde çıkacak ve bu kasabaya -yani Mekke’ye- onun ismi dahi girmeyecektir. Sonra uzun bir süre gizli kalacak, sonra bir daha fakat öncekinden daha kısa bir süre çıkacaktır. Yine onun çölde ismi yayılacak ve bu sefer onun adından bu kasabada da -yani Mekke’de de- sözedilecektir.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla buyurdu ki: “Sonra insanlar bütün mescitler arasında Allah nezdinde en çok saygı değer olan, bütün mescitlerin en hayırlısı ve Allah için hepsinin en değerlisi, şereflisi olan Mescid-i Haram’da bulundukları bir sırada aniden bu Dâbbe Rükün İle Makam arasında böğürüverecek ve başının üzerinde toprağı silkeleyecektir, İnsanlar bölük pörçük etrafa dağılacaklar. Mü’minlerden Allah’ın elinden kurtulamayacaklarını bilen bir topluluk sebat gösterecektir. O da onlarla işe başlayacak, onların yüzlerini aydınlatacaktır. Âdeta onları yüzlerini inci gibi parıldayan bir yıldız haline getirecektir. Sonra yeryüzünde yol almaya koyulacaktır. Arkasından koşacak hiç kimse ona yetişemeyecek, önünden kaçan hiç kimse de elinden kurtulamayacaktır. Öyle ki adam ondan korunmak için namaza duracak, bu sefer arkasından gelip: Ey filan sen şimdi mi namaz kılıyorsun? diyecek. Sonra da önünden gelip onun yüzünü damgalayacak, sonra bırakıp gidecektir. İnsanlar matlarda ortak olacak, şehirlerde birbirleriyle barış içinde yaşayacaklar. Mü’min, kâfirden ayırdedilecektir. Öyle ki mü’min: Ey kâfir hakkımı öde diyecektir.” Ebû Dâvud, et-Tayalisi, el-Müsned, I, 144.

Bu hadiste Dâbbe’nin Hazret-i Salih’in dişi devesinin yavrusu olduğuna delil teşkil edecek taraf “ve o böğürecektir” ifadeleridir. Böğürmek (er-ruğa) develer hakkında kullanılır. Diğer taraftan dişi deve öldürülünce, onun yavrusu kaçtı. Bir kaya parçası önünde açılınca o da kayanın içine girdi, sonra da kaya üzerine kapandı. Yüce Allah’ın izni ile ortaya çıkıncaya kadar orada kalacaktır.

Bu Dâbbe’nin tüylü, kıllı, altmış zira’ uzunluğunda ayakları bulunan bir varlık olduğu da rivâyet edilmiştir. Bunun el-Cessâse olduğu da söylenir. Bu da Abdullah b. Ömer’in görüşüdür.

Yine İbn Ömer’den gelen rivâyete göre Dâbbe yaratılış itibariyle Âdemoğulları gibidir. Bu Dâbbe’nin başı bulutlarda, ayakları ise yerde olacaktır.

Yine rivâyete göre bu Dâbbe’de herbir canlının hilkatinden (bir miktar) bulunacaktır.

el-Maverdî ve es-Sa’lebî’nin naklettiklerine göre, başı öküz başı, gözleri domuz gözleri, kulakları fil kulakları, boynuzları dağ keçisi boynuzu, boynu devekuşu boynu, göğsü arslan göğsü, rengi kaplan rengi, böğürleri kedi böğrü, kuyruğu koç kuyruğu, ayakları deve ayakları olacaktır. Herbir eklem arasında da oniki zira’ bulunacaktır. -ez-Zemahşerî: Âdemoğlu ziraıyla diye kayıt koymuştur. Onunla birlikte Mûsa’nın asası, Süleyman’ın mühürü de çıkacaktır. Müslümanın yüzüne Mûsa’nın asası ile beyaz bir nokta koyacak yüzü ağaracaktır. Kâfirin yüzüne de Süleyman (aleyhisselâm)’ın mührünü basacak yüzü simsiyah kesilecektir. Bunu (Abdullah) ibn ez-Zübeyir (radıyallahü anh) söylemiştir.

Kitabu’n-Nekkaş’ta İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği kaydedilmektedir; Dâbbe, Kureyş’liler Kabe’yi yeniden inşa etmek istediklerinde kartalın gelip, kaldırdığı Kabe’nin duvarı üzerine çıkan ejderhadır.

el-Maverdî de Muhammed b. Kâb’dan, onun Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan rivâyetine göre ona Dâbbe hakkında sorulmuş ve şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim ki onun kuyruğu yoktur, fakat sakalı vardır. el-Maverdî dedi ki: Onun bu sözü Dâbbe’nin -açıkça ifade etmese dahi- insanlardan olduğuna bir işarette bulunmaktadır.

Derim ki: İşte -Allahualem- tnüteahhir müfessîrlerden birisi bundan dolayı şöyle demiştir: Daha kuvvetli ihtimai bu Dâbbe’nin bid’at ve küfür ehli ile tartışarak onları susturmak üzere, onlarla tartışacak konuşan bir insan olma İhtimali en yüksektir. Böylelikle helâk olan apaçık bir delil üzere helâk olacak, hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalacaktır.

Hocamız İmâm Ebû’l-Abbas Ahmed b. Ömer el-Kurtubî “el-Müfhim” adlı eserinde şöyle demektedir: Bu görüşü benimseyenin kanaatine göre en kuvvetli ihtimalin bu olmasının sebebi yüce Allah’ın:

“Onlara… diye söyler” buyurmuş olmasıdır. Buna göre bu Dabbe’de olağanüstü ve özel bir âyet (mucize, belge) söz konusu olmayacaktır ve bu Hadîs-i şerîfte sözü edilen on alâmetten biri de olmayacaktır. Çünkü bid’at ehline karşı delil getirip onlarla tartışanların varlığı çoktur. Böyle olmasında özel bir alâmet olacak taraf bulunmamaktadır. O halde Dâbbe’nin (Kıyâmetten önce görüleceği bildirilen) on alâmet ile birlikte zikredilmemesi gerekir. Böylelikle “söz gerçekleşince” onun varlığının özelliği kalkmış olacaktır. Diğer taraftan bu kanaatin kabul edilmesi halinde yeryüzünde yaşayan insanlara göre bilgili, faziletli ve onlarla tartışan bu insana, insan ismi verilmeyip, alim ya da İmâm denilmeyip, ona Dâbbe denilmek yolu tercih edilmiş olur. Bu ise fasih şahsiyetlerin adeti ve ilim adamlarının ta’zimi dışındadır. Akıl sahibi kimselerin yolu da bu değildir. O halde evla olan tefsir âlimlerinin söyledikleridir. İşlerin gerçeklerini en iyi bilen yüce Allah’tır.

Derim ki: Bu Dâbbe ile ilgili olarak bizim zikrettiğimiz Huzeyfe yoluyla gelen Hadîs-i şerîf konuyla ilgili anlaşılmaz ve İçinden çıkılamaz noktaları çözümleyip ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla ona güvenmek ve dayanmak gerekir.

Dâbbe’nîn nereden çıkacağı hususunda da görüş, ayrılığı vardır. Abdullah b. Ömer dedi ki; Bu Dâbbe Mekke’deki Safa tepesinden çıkacaktır. Bu tepe çatlayacak ve o da içinden çıkacaktır. Abdullah b. Amr da buna yakın bir söz söylemiş ve şöyle demiştir: Şayet ayağımı çıkacağı yere koymak istesem koyabilirim.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen bir haberde şöyle denilmektedir: “Îsa (aleyhisselâm) müslümanlarla birlikte Beytullah’ı tavaf ederken, Sa’y cihetinde bulundukları bir sırada Dâbbe’nin üzerinden yer yarılacak ve içinden Dâbbe çıkacaktır. Dâbbe Safa’dan çıkarak mü’minin gözlen arasına mü’mindir diye bir alamet koyacaktır. Bu alamet âdeta inci gibi parıldayan bir yıldız gibi olacaktır. Kâfirin de gözleri arasına kâfir diye siyah bir nokta koyacaktır.”

Ebû Umame’den gelen bir rivâyette, “Dâbbe’nin genel olarak insanları burunları üzerinde mühürleyeceğinden” söz edilmekte, fakat buradaki diğer tafsilât zikredilmemektedir. Zikredilen bu haberde, bu Dâbbe’nin kılının ve tüyünün olacağı da zikredilmektedir. Bu rivâyeti de el-Mehdevî kaydetmiştir. İbn Abbâs’tan rivâyete göre bu Dâbbe dağ arasındaki bir yoldan çıkacaktır. Başı bulutlara değerken, ayakları da yerde olacaktır. Beraberinde Mûsa’nın asası ile Süleyman (aleyhisselâm)’ın mührü olduğu halde çıkacaktır.

Huzeyfe’den gelen rivâyete göre de Dâbbe üç defa çıkacaktır. Birincisinde çöllerden birisinde çıkacak sonra gizlenecektir, daha sonra kasaba ve şehirlerde çıkacaktır, akıtılacak kanlar oldukça fazla bir miktarı bulacak şekilde de emirler birbirleriyle bu şehirlerde çarpışacaklardır. Üçüncü bir çıkışı ise mescidlerin en büyüğü, en şereflisi, Allah nezdinde en değerlisi ve faziletlisi olan mescid’den (Mescid-i Haram’dan) olacaktır,

ez-Zemahşerî dedi ki: Bu Dâbbe mescidden çıkarken sağda kalan Mahzumoğulları evinin hizasında Rükün arasından çıkacaktır. Kimileri ondan kaçacak, kimileri durup seyredeceklerdir.

Katâde’den gelen rivâyete göre Dâbbe Tihame’de çıkacaktır. Yine bu Dâbbe’nin Nûh (aleyhisselâm)’ın tufanının kaynamaya başladığı yer olan Tandır’dan, Kûfe’deki mescidden çıkacağı da rivâyet edilmiştir.

Taif ten çıkacağı da söylenmiştir. Ebû Kubeyl dedi ki: Abdullah b. Amr ayağıyla Taif topraklarını vurup, şöyle dedi: İnsanlarla konuşacak olan Dâbbe buradan çıkacaktır.

Tihame vadilerinden birisinden çıkacağı da söylenmiştir ki, bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür. Ecyâd taraflarındaki bir kayadan çıkacağı da söylenmiştir, bu da Abdullah b. Amr’ın görüşüdür. Sedum denizinden (gölünden) çıkacağı da söylenmiştir ki, bu da Vehb b. Münebbih’in görüşüdür,

Bu son Üç görüşü el-Maverdî Kitab’ında zikretmiş bulunmaktadır.

el-Bağavî Ebû’l-Kasım Abdullah b. Muhammed b. Abdul-Aziz de şöyle demektedir: Bize Ali b. el-Ca’d anlattı. Ali, Fudayl b. Merzuk er-Rukaşî el-Ağar’den -ki Yahya b. Main’e hakkında sorulmuş, o da: Güvenilir birisidir, demiştir- o Atiyye el-Avfî’den, o İbn Ömer’den dedi ki: Dâbbe, Kabe’deki bir çatlaktan atın yürüyüşünü andırırcasına çıkacaktır. Üç gün süre ile onun sadece üçte biri çıkmış olacaktır.

Derim ki: İşte Dâbbe’nin çıkışı ve nitelikleri ile ilgili Ashab ve Tabiînin görüşleri bunlardır. Bunlar da müfessirler arasından: Dâbbe bir konuşan insandır, bid’at ehli ile ve kâfirler ile konuşup tartışır diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Ebû Umame’nin rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Dâbbe çıkacak ve burunları üzere insanlara işaret koyacaktır. ” Müsned, V. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

-Keiarn kökünden gelen bir lâfız olarak- “te” harfi ötreli, “lâm” harfi de esreli ve şeddeli olarak “Onlara… söyler” şeklindeki okuyuş umumun kıraatidir. Buna da Ubeyy’in; “onlara haber verir” şeklindeki okuyuşu ayrıca delil teşkil etmektedir.

es-Süddî dedi ki: Onlara İslâm dini dışındaki bütün dinlerin batıl olduğunu söyleyecektir. Onların hoşlarına gitmeyecek şeyler söyleyecektir, diye de açıklanmıştır. Onlara akıcı bir dille söz söyleyeceği ve uzakta olsun, yakında olsun herkesin işiteceği bir sesle onlara şöyle diyeceği de söylenmiştir:

“İnsanlar âyetlerimize inanmıyorlardı.” Bundan kasıt benim çıkışımdır, çünkü onun çıkışı âyetlerdendir. Dâbbe ayrıca: Şunu bilin ki, Allah’ın laneti zâlimlerin üzerinedir” diyecektir.

Ebû Zür’a, İbn Abbâs, el-Hasen ve Ebû Recâ ise bu lâfzı; şeklinde “yara açmak” anlamındaki kökünden gelen bir kelime olarak “te” harfini üstün okumuşlardır. İkrime dedi ki: Bu da onlara işaret vurur anlamındadır. Ebû’l-Cevza dedi ki: Ben İbn Abbâs’a bu: “Onlara… söyler” midir? yoksa “onlarıyaralar” şeklinde midir? diye sordum. O da bana şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, o onlarla hem konuşacaktır, hem de onları yaralayacaktır. Mü’min ile konuşacak, kâfir ile faciri ise yaralayacaktır.

Ebû Hatim de şöyle demektedir: Burada “Onlara… söyler” âyeti aynı zamanda; “Onları yaralar” demek gibidir. O bu kanaatiyle bu lâfzın; “(İşitti): Onları yaralar” çokluk anlamı ifade eden kipi olduğu kanaatindedir.

“İnsanlar âyetlerimize inanmıyorlardı” âyetindeki ;Kûfeliler, İbn Ebi İshak ve Yahya; diye üstün okumuşlardır. Haremeyn ehli, Şamlılar ve Basralılar ise esreli okumuşlardır. en-Nehhâs dedi ki: Hem üstün okuyuş ile hem de esreli okuyuş ile ilgili iki görüş vardır. el-Ahfeş dedi la: Üstün okuyuş; “Diye…” demektir, İbn Mes’ûd aynı şekilde: diye okumuştur. Ebû Ubeyde dedi ki: Fiilin üzerinde vaki olması dolayısıyla nasb mahatlindedir. Yani onlara: İnsanlar… diye haber verecektir.

el-Kisaî ve el-Ferrâ” ise yeni bir cümle (isti’naf) olarak esreli okumuşlardır. el-Ahfeş dedi ki: Bu okuyuş; ” Muhakkak insanlar… diyecektir” anlamındadır. Burada insanlardan kasıt kâfirlerdir.

“Ayetlerimize” yani Kur’ân-ı Kerîm’e ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a

“inanmıyorlardı.” Bu ise şanı yüce Allah’ın kâfirin imanını kabul etmeyeceği ve Dâbbe’nin çıkışından önce yüce Allah’ın ilmine göre mü’min ve kâfir olanlar dışında kimsenin kalmayacağı bir zamanda olacağını göstermeklerin Doğrusunu en iyi bîlen Allah’tır.

Neml 81

Sen körleri de sapıklıklarından çıkararak doğru yola ulaştıramazsın. Sen ancak ayetlerimize iman edenlere işittirebilirsin. Onlar Müslümanlardır.

Diyanet Vakfı
Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak ayetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.

Kurtubi Tefsiri
Körleri de sapıklıklarından doğru yola erdiremezsin. Sen ancak âyetlerimize îman edip teslimiyette olanlara dinletirsin.

“Körleri de sapıklıklarından” yani küfürlerinden

“doğru yola erdiremezsin.” Yani sen kalplerinde imanı yaratabilecek güce sahip değilsin.

Hamza bu buyrukları; “Sen körleri sapıklıklarından hidayete iletemezsin” şeklinde;

“Körlere doğru yolu sen gösterebilir misin?” (Yûnus, 10/45) gibi okumuştur. Diğerleri ise

“Körleri de… doğru yola erdiremezsin” diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim’in tercih ettiği okuyuş da budur. er-Rum Sûresi’nde (30/53. âyette) de bunun gibidir. Hepsi; kelimesi üzerinde vakıf yaptıkları takdirde, bu sûrede “ya’ ile vakıf yaparlar. er-Rum Sûresi’nde ise Mushafa tabi olarak “ya”sız vakıf yaparlar, ancak Ya’kub heriki yerde de “ya” ile vakıf yapmıştır. el-Ferrâ” ile Ebû Hatim ise; şeklindeki okuyuşu da câiz kabul etmişlerdir. Abdullah (b. Mesud)’un kıraatinde ise; şeklindedir.

“Sen ancak, âyetlerimize Îman edip teslimiyette olanlara dinletirsin.” İbn Abbâs dedi ki: Ancak benim mutlu olması için yarattığım kimselere işittirirsin, işte onlar tevhidde ihlâs sahibi olan kimselerdir.

Neml 80

Şüphesiz sen ölülere işittiremezsin. Ne arkalarını dönüp kaçtıklarında sağırlara çağrıyı işittirebilirsin.

Diyanet Vakfı
Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü sen davetini ölülere de İşittiremezsin, arkalarını dönüp gittikleri takdirde sağırlara da işittîremezsin.

“Çünkü sen davetini ölülere de işittiremezsln.” Maksat düşünmeyi terkettikleri için kâfirlerdir. Çünkü onlar duyuları, akılları bulunmayan ölü gibidirler. Bu âyetin yüce Allah tarafından îman etmeyecekleri, bilinen kimseler hakkında olduğu da söylenmiştir.

“Arkalarını dönüp gittikleri takdirde sağırlara da işittiremezsin.” Yani verilen öğütleri kabul etmemek suretiyle sağır durumunda bulunan kâfirlere işittiremezsin. Bunlar hayra davet olunduklarında yüzlerini çevirirler ve hiç işitmemiş gibi arkalarını dönüp giderler. Önceden de geçtiği üzere yüce Allah’ın:

“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler…” (el-Bakara, 2/18) âyeti da buna benzemektedir.

İbn Muhaysın, Humeyd, İbn Kesîr, İbn Ebi İshak ve Abbas, Ebû Amr’dan -“işittiremezsin” anlamındaki- âyeti; “İşitmez” şeklinde “ya” ile “mim” harfi üstün; “sağırlara” anlamındaki âyeti da; “Sağırlar (işitmez)” şeklinde, fail olmak üzere merfu okumuşlardır. Diğerleri ise; “İşittirmezsin” şeklinde; “İşittirdin” şeklinden muzari fiil olarak; Sağırlara” lâfzını da nasb ile okumuşlardır.

Hazret-i Âişe’nin Bedir’de Öldürülen Müşriklerin Peygamber Efendimizin Seslenmesini İşittiğini Kabul Etmemesi ve Dayanağı:

Âişe (radıyallahü anha) Bedir’de öldürülüp kuyuya atıldıktan sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sesini onlara işittirmesini kabul etmezken, bu âyeti delil göstermektedir. O meseleye aklî bir kıyas ile bakmış ve bu âyet-i kerimenin hükmünü benimsemiştir. Halbuki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sizler onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz” diye buyurmuştur, İbn Atiyye dedi ki: Göründüğü kadarıyla Bedir’de cereyan eden bu olay Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için olağanüstü bir olay (bir mucize)dir. Çünkü yüce Allah müşriklere İdrâklerini geri çevirmiş ve onun söylediği sözü bu yolla işitmişlerdir. Eğer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere söylediği sözleri İşittiklerini haber vermemiş olsaydı, onun kendilerine seslenişini geri kalan kâfirlere azarlamak ve mü’minlerin gönüllerini rahatlatmak anlamında bir davranış olarak yorumlayacaktık.

Derim ki: Buhârî rivâyet ediyor: Bana Abdullah b. Muhammed anlattı, o Ravh b. Ubade’yi Şöyle derken dinlemiş: Bize Said b. Ebû Arube, Katade’den anlattı, dedi ki: Enes b. Malik’in bize Ebû Talha’dan zikrettiğine göre Allah’ın peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir günü Kureyş’in ileri gelenlerinden yirmidört kişinin Bedir’deki susuz kuyulardan, pis mi pis bir kuyuya atılmalarını emretti. Bir kavme karşı zafer kazandı mı orada üç gün İkamet ederdi. Bedir’de üçüncü günde yük devesinin getirilmesini emretti ve onun üzerine yükleri bağlandı. Sonra yürüyerek yola koyuldu, ashabı da arkasından gitti. Zannederiz, o bir İhtiyacını görmek üzere gitmektedir, diye düşündüler. Nihayet kuyunun ağzına gelip durdu, onların ve atalarının isimlerini zikrederek: “Ey filan oğlu filan, ey filan oğlu filan Allah’a ve rasûlüne itaat etmiş olmanız sizin için daha iyi olmaz mıydı?” diye sesleniyordu. “Çünkü biz Rabbimizin bize vaadettiğinin hak olduğunu gördük. Sizler de Rabbinizin size vaadettiğini hak olarak gördünüz mü?” Bu sefer Ömer (radıyallahü anh): Ey Allah’ın Rasûlü dedi, sen ancak ruhları bulunmayan cesetlerle konuşuyorsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Muhammedin nefsi elinde olana yemin olsun ki, sizler benim bu sözlerimi onlardan daha iyi işitmiyorsunuz.” Katade dedi ki: Yüce Allah onları söylediği sözleri işittirinceye kadar -onlara azar olsun, onları küçültsün, onlara bir musibet, bir hasret ve bir pişmanlık olsun diye- sözünü onlara işittirdi. Buhârî, IV, 1416; Müsned, IV, 29. Bu hadisi Müslim de rivâyet etmiştir. Müslim, IV, 2202, 2203.

Buhârî dedi ki: Bize Osman anlattı, dedi ki: Bize Abde anlattı, o Hişam’dan, o babasından, o İbn Ömer’den dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir kuyusunun başında durup şöyle buyurdu: “Rabbinizin size vaadettiğini hak olarak buldunuz mu?” Daha sonra dedi ki: “Şu anda onlar hiç şüphesiz vaktiyle benim kendilerine söylemiş olduklarımın hakkın kendisi olduğunu bilmektedirler.” Sonra şu:

“Çünkü sen davetini ölülere de İşittiremezsin” âyetini bitirinceye kadar okudu Buhârî, IV, 1462.

Bu âyet-i kerîme Bedir kıssası ile, kabirdekilere selam vermek ile ilgili hadislerle çelişki halindedir. Ayrıca bu hususta ruhların belli bir takım vakitlerde kabirlerin kenarlarında bulunduklarına, ölünün yakınları kendilerini bırakıp gittikten sonra ayak seslerini duyduğunu belirten rivâyetler ve benzeri rivâyetlerle de çelişki halindedir, Çünkü eğer ölü işitmese ona selam ve rilmezdi, bu da açık bir husustur. Biz bunları “et-Tezkire” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

Neml 79

O hâlde Allah’a güven. Şüphesiz sen apaçık hak üzerindesin.

Diyanet Vakfı
O halde sen Allaha güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.

Kurtubi Tefsiri
O halde sen Allah’a tevekkül et! Çünkü sen şüphesiz apaçık hak üzeresin.

“O halde sen Allah’a tevekkül et.” Yani sen işini O’na havale et, O’na güven, sana O yardım edecektir.

“Çünkü sen şüphesiz apaçık hak üzeresin.” Düşünen kimselere doğruyu gösterensin diye de açıklanmıştır,

Neml 78

Şüphesiz Rabbin, onların arasında hükmünü verecektir. O, Azîz’dir, Alîm’dir.

Diyanet Vakfı
Rabbin şüphesiz, onlar arasında hükmünü verecektir. O, mutlak galiptir, her şeyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Elbette Rabbin aralarında hükmünü verecektir. Ve O, Aziz’dir, herşeyi bilendir.

“Elbette Rabbin aralarında hükmünü verecektir.” Yani İsrailoğulları arasında, hakkında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda âhirette hüküm verecek ve haklı olana da, haksız otup batılın peşinden gidene de hakettiği karşılığı verecektir.

Şöyle de açıklanmıştır Dünyada aralarında hüküm verecek ve böylelikle onların yaptıkları tahrifler ortaya çıkacaktır.

“O, Azizdir” emrine karşı konulamayan, kendisine zarar verilemeyen mutlak galibdir, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan

“herseyi bilendir.”

Neml 77

Ve şüphesiz o, iman edenler için bir hidayet ve rahmettir.

Diyanet Vakfı
Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak o, mü’minlere bir hidayet ve bir rahmettir.

“Muhakkak o” yani Kur’ân-ı Kerîm “mü’minlere bir hidayet ve bir rahmettir.” Özellikle mü’minleri söz konusu etmesi yararlananların onlar olmasından dolayıdır.

Neml 76

Şüphesiz bu Kur’an İsrailoğullarına, ihtilafa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır.

Diyanet Vakfı
Doğrusu bu Kuran, İsrailoğullarına, hakkında ihtilaf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten bu Kuran, İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır.

“Gerçekten bu Kuran, İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır.” Çünkü onlar bir çok hususlarda anlaşmazlığa düşmüşlerdir ve nihayet biri diğerine lanet okuyacak hale gelmiştir. Âyet bunun üzerine nazil olmuştur. Âyetin anlamı şudur: Bu Kur’ân eğer onun gereğini kabul edecek olurlarsa, onlara hakkında ihtilâfa düştükleri bütün hususları açık açık bildirmektedir. Anlaşmazlığa düştükleri hususlar ise Tevrat ve İncil’deki tahrifleri ile kitaplarında (tahrif sonucu) kaldırılmış olan hükümlerdir.

Neml 75

Göklerde ve yerde hiçbir gizli şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.

Diyanet Vakfı
Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.

Kurtubi Tefsiri
Gökte ve yerde gizil olan herşey mutlaka apaçık bir kitaptadır.

“Gökte ve yerde gizli olan herşey mutlaka apaçık bir kitaptadır” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demektedir: Burada

“gizli olan şey” kıyâmet demektir. Bunun, onların göremedikleri, onlar için gizli olan sema ve arz azapları olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da en-Nekkaş nakletmiştir. İbn Şecere de şöyle demiştir: Burada sözü edilen “gizli şey” yüce Allah’ın mahlukatından gizleyip sakladığı ve onlar İçin gayb haline getirdiği herbir şeydir. Bu da umumi bir ifadedir. “Gizli şey” anlamındaki; in sonuna he (yuvarlak te) gelmesinin sebebi çoğula işaret içindir, Yani insanlardan, yaratıklardan ne kadar gizli bir husus var ise mutlaka yüce Allah onu bilir ve onu nezdindeki Ana Kitap’ta tesbit etmiştir. Buna göre bunların gizleyip açıkladıkları herbir şey, nasıl olur da O’nun için gizli olabilir?

Şöyle de denilmiştir: Herşey Ana Kitap’ta tesbit edilmiştir. Herbir şeyin vakti gelince, onu tayin edilen vaktinde çıkartır. Dolayısıyla bunların acele gelmesini istedikleri azâbın da tayin edilmiş bir vadesi vardır ve ne önce olur, ne de sonraya bırakılır.

Buradaki Kitap’tan kasıt Levh-i Mahfuz’dur. Yüce Allah bu Kitap’ta istediği herbir hususu tesbit etmiştir. Bundan maksat ise, bu yolla meleklerinden dilediklerine bu hususları bildirmektir.

Neml 74

Şüphesiz Rabbin onların sinelerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.

Diyanet Vakfı
Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Rabbin göğüslerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da elbette bilir.

“Şüphesiz Rabbin” onları cezalandırmayı ertelemek ve buna rağmen onlara bol bol rızık vermek suretiyle

“insanlara bir lütuf sahibidir, fakat onların çoğu” O’nun lütuf ve nimetlerine

“şükretmezler. Muhakkak Rabbin göğüslerinin gizlediklerini” kalblerinde neleri sakladıklarını

“da, açığa vurduklarını da” açığa çıkardıkları işlerini de

“elbette bilir.”

İbn Muhaysın ile Humeyd “Gizlediklerini” lâfzını; diye okumuşlardır. Bu da; “O şeyi gizleyip, sakladın” tabirinden alınmıştır. İfadenin burada ve el-Kasas Sûresi’nde (28/69. âyette) ki takdiri:

“Göğüslerinin içinde gizledikleri” şeklindedir. Sanki “göğüsler”deki zamir âdeta hareket eden bir beden gibi değerlendirilmiştir. Buna karşılık; diye okuyanların kıraati ise bilinen kıraat şeklidir. Bu da; “O şeyi içimde gizledim” tabirinden alınmıştır.

Neml 73

Şüphesiz Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmez.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Rabbin insanlara bir lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.

Neml 72

De ki: “Belki de sizin acele ettiğinizin bir kısmı yakında sizin ardınız sıra gelmiş olabilir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “O acele ettiğinizin bir bölümü hemen ardınızda bulunuyordur, belki.”

“De ki: O acele ettiğinizin” İbn Abbâs’ın dediğine göre çabuk gelmesini istediğiniz azâbın

“bir bölümü hemen ardınızda bulunuyordur.” Size çokça yaklaşmıştır

“belki.”

“Hemen ardında bulunmak” tabiri bir şey diğerinin arkasında olup, hemen peşinden gelmeyi ifade eden; ” Hemen onun arkasından geldi” tabirinden alınmıştır; “…nızda” lâfzında da “lâm” harfinin gelişi ise anlamın; “Size yaklaştı, yakınınıza geldi” şeklinde oluşundan dolayıdır. Yahutta bu harf mastara taalluk etmektedir. Anlamının sizinle birliktedir şeklinde olduğu da söylenmiştir. İbn Şecere de: O hemen sizin arkanızdan gelmektedir, diye açıklamıştır. “Kadının arkası” tabiri de buradan gelmektedir, çünkü o ona tabi ve onun arkasında bulunmaktadır. Ebû Züeyb’in şu beyiti de bu kabildendir:

“Saçını ayırdığı yerlerdeki siyah saçlar beyazlaştı,

Hemen (siyahın) arkasından gelen ağarmış beyaz saçlara, merhaba diyemem.”

el-Cevherî de şöyle demektedir: Arkasından bir iş geldi, şekli, ‘in bir başka söyleyişidir. Tıpkı “Arkasından geldi” gibi, Huzeyme b. Malik b. Nehd de şöyle demektedir:

“el-Cevza (ikizler), süreyya (Ülker) yıldızının, hemen arkasından geldi mi.

Ben de Fatıma hanedanı hakkında türlü zanlar beslerim.”

Burada iki Kariz’den (yücelik sahibi) birisi olan Yezkur b. Aneze kızı Fatıma’yı kastetmektedir.

el-Ferrâ” dedi ki: “Hemen ardınızda bulunuyordu!-” âyeti size çok yakındır, anlamındadır, İşte bundan dolayı; denilmiştir, ile “Onun hemen ardından geldi” ifadeleri aynı anlamdadır. Bu durumda “lâm” te’kid için ilave edilir. Bu açıklama da yine el-Ferrâ’dan nakledilmiştir. Nitekim; “Ona nakit ödedim, ona ölçtüm ve tarttım” ve benzeri ifadelerde de böyledir.

“Acele ettiğinizin” acele gelmesini istediğiniz azâbın

“bir bölümü” de Bedir günü gerçekleşmiş idi, Bunun kabir azâbı olduğu da söylenmiştir.

Neml 71

“Eğer doğru iseniz, bu vaat ne zaman?” derler.

Diyanet Vakfı
Onlar: Eğer doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım) bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? derler.

Kurtubi Tefsiri
Derler ki: “Eğer doğru söylüyor iseniz, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?”

“Derler ki: Eğer doğru söylüyor iseniz, bu tehdidiniz” yani yalanlamamız sebebiyle bize geleceğini söylediğiniz azâbın vakti

“ne zaman” gerçekleşecek?

Neml 70

Onlar için üzülme, kurdukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Onların yüzünden tasalanma, kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü sıkıntı duyma.

Kurtubi Tefsiri
Onlara üzülme, kurdukları düzenlerden dolayı da sıkılma!

“Onlara” îman etmeyecek olurlarsa Mekke kâfirlerine

“üzülme, kurdukları düzenlerden dolayı da sıkılma” kalbin daralmasın!

Bu âyetlerin kendi aralarında Mekke’nin yollarını bölüştürerek (Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile) alay eden kimseler hakkında inmiştir. Daha önce (el-Hicr, 15/89-90. âyetlerin tefsirinde) bunlardan söz edilmişti.

“… da sıkılma” âyetindeki; lâfzı esreli olarak diye de okunmuştur. Buna dair açıklamalar en-Nahl Sûresi’nin sonlarında (16/123. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

Neml 69

De ki: “Yeryüzünde gezin, suçluların sonu nasıl olmuş bakın.”

Diyanet Vakfı
De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkarların akıbeti nice oldu, görün!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Yeryüzünde gezip günahkârların sonunun nasıl olduğunu bir görün!”

Şu kâfirlere

“de ki: yeryüzünde” Şam, Hicaz ve Yemen topraklarında

“gezip günahkârların” peygamberlerini yalanlayanların

“sonunun nasıl olduğunu” kalplerinizle ve gözlerinizle

“bir görün!”

Neml 68

“Andolsun bu, bize ve atalarımıza önceden vaat edilmiştir. Bu sadece öncekilerin masallarıdır.”

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha önce atalarımıza da yapılmıştır. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun ki bundan önce biz de, atalarımız da bununla tehdit olunmuştuk. Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”

“Yemin olsun ki bundan önce biz de, atalarımız da bununla tehdit olunmuştuk. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” Âyetine dair açıklamalar daha önce el-Mu’minun Sûresi’nde (23/82-83- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Peygamberler ileri derecede sakındırmak maksİsmi ile öldükten sonra dirilisin yakın olduğunu özellikle hatırlatıyorlardı. Zaten gelecek olan herbir şey pek yakın demektir.

Neml 67

İnkâr edenler dediler ki: “Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı gerçekten çıkarılacağız?”

Diyanet Vakfı
İnkarcılar dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra, gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler dediler ki: “Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra mı, gerçekten tekrar çıkartılır mıyız?”

“Kâfirler” Mekke müşrikleri

“dediler ki: Biz ve babalarımız… gerçekten tekrar çıkartılır mıyız?” anlamındaki âyetini Nafî’ burada ve el-Ankebût Sûresi’nde (29/29. âyette) böyle Tek soru ile. Buna göre meal: “Hiz ve bahalarımız toprak olduktan sonra gerçekten tekrar çıkartılır mıyız?” şeklinde olur. okumaktadır. Ebû Amr (mealdeki gibi) iki istifham (soru) ile okumuştur. Ancak o hemzeyi hafif okumuştur. Âsım ve Hamza da istifham ile ve iki hemzeyi de tahkik ile okumuşlardır. Sözünü ettiğimiz bütün bu hususlar her iki sûrede de aynı şekildedir. el-Kisaî, İbn Âmir, Ruveys ve Ya’kub şeklinde iki hemze ile; “Gerçekten biz” lâfzını da bu sûrede haber olmak üzere iki “nun” ile okumuşlardır. Buna göre de meal: 1L… toprak olduktan sonra mı, gerçekten çıkartılacağız?” şeklinde olur. el-Ankebut Sûresi’nde ise iki istifham ile okumuşlardır.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra gerçekten çıkartılır mıyız?” şeklindeki kıraat hatta uygundur ve güzel bir kıraattir. Ancak bu hususta Ebû Hatim ona itiraz eder ve şu anlamdaki sözleriyle bu itirazını dile getirir: istifham değildir. ise bir istifhamdır. Ayrıca bunda bir de “Gerçekten” edatı da vardır. Peki istifhamdan sonra gelen bu edat kendisinden önceki ifadelerde nasıl amel edebilir? Aynı şekilde bu edattan sonraki ifadeler de ondan öncekilerde nasıl amel edebilir? ve -muhakkak Zeyd yarın gidecek anlamında: nasıl denilebilir? Eğer bunda istifham da varsa, böyle bir kullanımın doğru olma ihtimali daha da uzak olur. Evet, bu hususa dair soru sorulacak olursa belirttiği hususlar dolayısıyla cevaplandırılması zordur.

Ebû Cafer (en-Nehhâs) dedi ki: Ben Muhammed b. el-Velid’i şöyle derken dinledim: Biz Ebû’l-Abbas’a Kur’ân-ı Kerîm’den zor ve içinden kolay kolay çıkılamayan bir ayete dair soru sorduk. O da yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Kâfirler dediler ki: ‘Siz çürüyüp, paramparça olduktan sonra muhakkak yeniden yaratılırsınız diye size haber veren bir adamı gösterelim mi size?” (Sebe’, 34/7) Dedi ki: “Şayet: (mealde:) sonra edatında:

“Size haber veren” âyetinin amel ettiği kabul edilirse bu imkansızdır. Çünkü o, o vakit onlara bu haberi vermeyecektir. Eğer bunda: “Muhakkak”dan sonrasının amel ettiği kabul edilirse, o zaman anlam doğru olur, ancak Arapça kaideleri açısından bu edatın öncesinde gelen İfadelerin, sonrasında gelenlerde amel etmesi bir hatadır. Bu (cevabı) açık bir sorudur ve ben bu cevabın âyetin bulunduğu sûrede zikredilmesini uygun gördüm.

Ebû Ubeyd İse Nâfî’in kıraatine meylederek iki istifhamın bir arada bulunmasını reddederek yüce Allah’ın:

“Eğer o ölür veya öldürülürse, ökçelerinizin üstünde geriye mi döneceksiniz?” (Al-i İmrân, 3/144) âyeti ile;

“Sen ölürsen eğer, onlar ebedi mi kalacaklar?” (el-Enbiya, 21/34) âyetlerini delil göstermiştir. Ebû Amr, Âsım, Hamza, Talha ve el-A’rec’e verilen bu cevap hiçbir şeyi gerektirmemektedir (itiraz olarak bir değeri yoktur.) Onun getirdiği örneklerin de bu âyete benzer bir tarafı yoktur. Aralarındaki fark da şudur: Şart ve cevabı tek şey gibidir, yüce Allah’ın:

“Sen ölürsen eğer onlar ebedi mi kalacakla?” (el-Enbiya, 21/34) âyeti yani sen ölürsen onlar ebedi bırakılacaklar mı? demektir. Bunun bir benzeri de “Gitmekte olan Zeyd midir?” ifadesidir. Halbuki; şeklinde (iki istifham edatı kullanılmak suretiyle) denilmez. Çünkü bu aynı şey gibidir, âyet-i kerimede ise durum böyle değildir. Zira ikincisi başlı başına bir cümledir. O bakımdan onda istifham uygun düşmektedir. Birincisi de istifhamın uygun düştüğü bir ifadedir. İkincisinden istifhamı kaldırıp birincisinde kabul ederek “Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra şüphesiz biz…” diye okuyup, ikincisinden istifhamı hazfedenlerin bu okuması da ifadede -inkâr anlamında- bu istifhama delil bulunmasından dolayıdır.

Neml 66

Hayır, onların bilgisi ahiretten yana karışıp gitmiştir. Hayır, onlar ondan kuşku içindedirler. Hayır, onlar ondan kördürler.

Diyanet Vakfı
Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki âhirete dair bilgileri ardarda (kendilerine) ulaştırılmıştır. Onlar ise bundan yana şüphe içindedirler. Bilakis onlar, ona karşı kördürler.

“Halbuki âhirete dair bilgileri ardarda (kendilerine) ulaştırılmıştır.” Aralarında Âsım, Şeybe, Nâfi, Yahya b. Vessâb, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaînin de bulunduğu çoğu kimse “Ardarda ulaştırılmıştır” anlamı verilen lâfzı; diye okumuşlardır. Bu farklı kıraatlerin ne anlama geldiği, biraz sonra merhum müfessir tarafından açıklanacaktır. Buna karşılık Ebû Ca’fer, İbn Kesîr, Ebû Amr ve Humeyd ise “idrâk: yetişmek, ulaşmak”dan gelen bir fiil olarak; “Ulaştı, geldi” diye okumuşlardır. Atâ b. Yesar ile kardeşi Süleyman b. Yesar ve el-A’meş ise hemzesiz ve şeddeli olarak; diye okumuşlardır. İbn Muhaysın ise istifham olmak üzere; diye okumuştur. İbn Abbâs “ya” ile birlikte; “Evet” diye ve; şeklinde kat’ hemzesi ile “dal” harfi şeddeli ve ondan sonra da bir “elif” ile okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun isnadı sahih bir isnaddır. Rivâyet Şu’be yoluyla gelmekte olup, onu İbn Abbâs’a merfu olarak rivâyet etmektedir. Harun el-Karf de Ubeyy’in kıraatinin; şeklinde olduğunu iddia etmiştir, es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre ise Ubeyy’in kıraatinde; şeklindedir. Araplar eğer sözün başında istifham var ise; ile ‘i birbirlerinin yerine kullanmaktadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Allah’a yemin ederim ki bilemiyorum,

Selma mı (renk renk boyanmakla) gulyabani’ye benzedi,

Yoksa hepsi mi benim sevgilimdir. ”

Burada Kurtubrde birinci mısraın sonundaki “tekavvelet” kelimesi “teğavvelet: Gulyabani’ye benzedi”, ikinci mısranın başındaki “el-kavl kelimesi” en-nevm: uyku” kelimesi kabul edilerek tercüme edilmiştir. Bu şekildeki düzeltme ise el-Ferrâ”, Meani’l-Kur’ân, II, 299’e göre yapılmıştır.

Burada görüldüğü gibi edatı anlamında kullanılmıştır. en-Nehhâs dedi ki: Birinci ve sonuncu kıraatlerin anlamı birdir. Çünkü ın aslı şeklindedir. Burada “dal” harfi “te”ye idgam edilmiş ve vasl elifi getirilmiştir. Bunun ne anlama geldiği hususunda da iki görüş vardır. Birincisine göre anlam şöyledir Onların âhirete dair bilgileri mükemmellik derecesine ulaşmıştır. Çünkü onlara vaadolunan herbir şeyi gözleriyle görmüş bulunuyorlar, böylelikle onların ilmi mükemmellik derecesindedir.

Diğer görüşe göre anlam şöyledir: Onların âhirete dair bilgileri arka arkaya gelmiştir. Onlar olacak da dediler, olmayacak da dediler.

İkinci kıraatin anlamı hususunda da yine iki görüş vardır. Birincisine göre anlam, onların âhiret hakkındaki bilgileri kemale ermiştir, bu da birincisi gibidir. Mücahid dedi ki: Yani onların âhiret hakkındaki İlimleri idrâk edilecektir. Onlar âhireti bilmenin kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda, âhireti gözleriyle görecekleri vakit o bilgiyi de bilmiş olacaklardır. Bunun onlara fayda vermeyiş sebebi İse, dünyada iken yalanlayıcılardan olmalarıdır. İkinci görüşe göre de anlam inkar manasınadır. Bu da Ebû İshak’ın görüşüdür. O bu görüşün doğruluğuna bundan sonra: “Bilakis onlar ona karşı kördürler” âyetini delil göstermektedir. Yani onların bilgileri âhireti bilecek noktaya erişmemiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların âhiret hakkındaki bilgileri sapmıştır ve şaşmıştır. Onların bu hususta herhangi bir bilgileri yoktur.

Üçüncü kıraat ise; şeklindedir ki bu da; ‘in yani birinci kıraatini anlamı ile aynıdır. Çünkü kipi ile kipi aynı anlamda gelebilir. Bundan dolayı, ifadesi, anlamında kullanıldığı takdirde, sahih bir kullanış olarak kabul edilmiştir.

Dördüncü kıraate gelince, bunun anlamı ile ilgili olarak sadece bir görüş vardır. Bunda da inkâr anlamı söz konusudur. Bir kimsenin: Seninle ben mi çarpıştım (çarpışmadım anlamında) demesine benzer. Bu durumda anlam: Onlar bu bilgiyi elde edememişlerdir, olur. İbn Abbâs’ın kıraatinin anlamı da buna racidir. İbn Abbâs dedi ki: “Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri erişmemiştir” yani onların bilgileri bu noktaya ulaşmamıştır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu güzel bir açıklamadır. Sanki o bu açıklamasını öldükten sonra dirilişi yalanlayanlar ile bir çeşit alay diye yorumlamış gibidir. Mesela senin yalanladığın bir kimseye: Hayır, yemin olsun ki sen selefe ulaşmış bulunuyorsun ve sen benim rivâyet etmediğim şeyleri rivâyet ediyorsun. Bu sözlerden maksat ise muhatabı yalanlamaktır.

Yedinci bir kıraat; “lâm” harfi üstün olarak; şeklindeki kıraattir. Burada “lâm” harfinin üstün okunması, üstünün hafifliğinden ötürüdür. Buna benzer bir kıraat şekli Kutrub’dan

“Geceleyin kalk” (el-Müzzemmil, 73/2) âyetinde nakledilmiştir. Burada (esre yerine) üstün okumuştur. Aynı şekilde; “Elbiseyi sat” ve benzeri kullanımlarda böyledir.

ez-Zemahşerî (el-Keşşaf)’da. şunu nakletmektedir: Bu âyet ikHıemze ile; diye de okunmuştur. İki hemze arasında bir elif ile; diye okunmuştur, şeklinde, şeklinde ve; şeklinde de okumuştur. Böylelikle oniki kıraat şekli ortaya çıkmaktadır. Zemahşerî daha sonra bu kıraat şekillerini izah etmeye koyulur ve şöyle der: Eğer kıraatinin istifham anlamı ile okunması nasıl açıklanır diye soracak olursan derim ki: Bu, onların bilgilerinin bu noktaya ulaştığını inkâr etmek anlamında bir istifhamdır. Aynı şekilde; ile diye okuyanların kıraati de böyledir. Çünkü burada; ile soru hemzesi anlamındadır. şeklinde istifham ile okuyanların kıraatine gelince, bunun da anlamı şudur: Evet, onlar ne zaman diriltileceklerinin farkındadırlar. Daha sonra onların kıyâmetin ne zaman kopacağına dair bilgi sahibi olmadıklarını belirtmektedir. Onların kopacağına dair bilgilerinin olmadığını belirttiğine göre; ne zaman gerçekleşeceğine dair herhangi bir bilgileri veya şuurları (farkına varmaları) da gerçekleşmez. Çünkü olacak bir şeyin vaktine dair bilgi, olacak şeyin oluşu ile ilgili bilgiye tabidir.

“Âhirete dair” âhiret ile İlgili ve âhiretin anlamı ile İlgili demektir.

“Bilakis onlar” dünya hayatında

“ona karşı” kalpleriyle

“kördürler.”

“Kördürler”in tekili dır. Tekilinin olduğu da söylenmiştir. Aslı ise; olup, iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla “ya” hazfedilmiştir. Harekenin ağırlığı dolayısıyla da harekelenmesi câiz değildir.

Neml 65

De ki: “Göklerde ve yerde olanlardan gaybı Allah’tan başkası bilmez. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.”

Diyanet Vakfı
De ki: Göklerde ve yerde, Allahtan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Onlar ne vakit diriltileceklerini de bilmezler.”

“De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez” âyeti ile ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle demiştir: O gaybını yaratıklarından gizlemiştir. Kullarından herhangi bir kimse yüce Allah’ın imtihanından yana emin olmaması için, hiç kimse O’nun gaybına muttali olamaz.

Denildiğine göre âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a müşriklerin kıyâmetin kopmasına dair soru sormaları üzerine nazil olmuştur.

Buradaki

“Kimse” lâfzı ref mahallindedir. Yani: De ki: Allah’tan başka hiçbir kimse gaybı bilemez. Burada; “Kimse” lâfzı ‘den bedeldir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

el-Ferrâ” da şöyle demiştir: “Başka” anlamındaki istisna edatından sonra (müstesnanın) merfu gelmesi, bu edattan önceki ifalerin cahd (inkâr, red) olmasından dolayıdır. Bu da bir kimsenin: “Babandan başka kimse gitmedi” demesine benzer, mana birdir. ez-Zeccâc dedi ki:

Bunu nasb ile okuyanlar da istisna olmak üzere nasbetmişlerdir. Yani ifadede bir istisna vardır. en-Nehhâs dedi ki: ben onun bu âyet-i kerimeyi bir müneccimin (yıldız falcısının) söylediklerini doğru kabul eden kimseye karşı delil gösterirken dinledim ve bu arada: Böyle bir kimsenin bu âyet-i kerimeyi İnkar etmiş olacağından korkarım, demişti.

Derim ki; Bu husus, yeterli açıklamalarla beraber daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/59- âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Kim Muhammed’in yarın ne olacağını bildiğini iddia ediyor ise hiç şüphesiz yüce Allah’a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Çünkü yüce Allah:

“De ki; Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” diye buyurmaktadır. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir Müslim, I, 159; Tirmizî, V, 262; Müsned, VI, 49.

Rivâyete göre Haccac’ın huzuruna müneccim bir şahıs girmiş, Haccac onu tutuklamış. Sonra eline saydığı bir kaç çakıl taşı almış, sonra da: Elimde kaç tane çakıl taşı var diye sormuş. Müneccim hesap yaptıktan sonra şu kadar deyip, isabet ettirmiş. Bir daha onu bir yerde tuttuktan sonra bu sefer saymaksızın bir kaç çakıl taşı almış ve elimde kaç tane çakıl taşı var demiş. Müneccim yine hesap etmiş fakat bu sefer yanılmış. Tekrar hesab etmiş, tekrar yanılmış, sonra şöyle demiş: Ey emir, zannederim sen de bunların kaç tane olduklarını bilmiyorsun. Haccac, hayır bilmiyorum deyince, müneccim: O zaman ben isabet ettiremem demiş. Peki aradaki fark nedir? diye sorunca şu cevabı vermiş: Birincisinin kaç tane olduklarını sen saydın. Dolayısıyla bunlar gaybın sınırları dışına çıkmış oldu. Şimdikileri ise saymadın, o bakımdan bunlar bir gaybdır ve:

“Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” Bu husus daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/7. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Neml 64

Yaratmayı başlatan, sonra onu tekrar eden, sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? De ki: “Eğer doğru iseniz delilinizi getirin.”

Diyanet Vakfı
(Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allahtan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa ilkin yaratan, sonra da onu tekrar var edecek olan, gökten ve yerden size rızık veren mi? Allah ile birlikte başka bir İlâh mı varmış? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi delilinizi getirin.

“Yoksa ilkin yaratan, sonra onu tekrar var edecek olan…” Onlar yüce Allah’ın yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlardı. Böylelikle onları öldükten sonra dirilişi kabul etmek zorunda bırakmaktadır. Yani O, ilkin yaratmaya kadir olduğuna göre -zorunlu- olarak tekrar yaratmaya da kadirdir ve bu O’nun için daha bir kolaydır.

“Allah ile birlikte” yaratan, rızık veren, ilkin var eden ve tekrar yaratacak olan

“başka bir ilâh mı varmış? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi delilinizi” yüce Allah’ın ortağı olduğuna dair delilinizi yahutta Allah’tan başka bu görülen varlıklardan herhangi birisini yaratmış bir kimsenin bulunduğuna dair delilinizi

“getirin.”

Neml 63

Karada ve denizde karanlıklarda size yol gösteren, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen kim? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Allah onların ortak koştuklarından yücedir.

Diyanet Vakfı
(Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderen mi? Allahtan başka bir tanrı mı var! Allah, onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa kara ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünde müjde olarak rüzgârları gönderen mi? Allah ile birlikte bir ilâh mı var? Allah, koştukları ortaklardan çok yücedir.

“Yoksa” gece ve gündüz kendilerine doğru yol aldığınız ülkelere yolculuk yaptığınız sırada

“kara ve denizin karanlıklarında size” gideceğiniz yolu

“gösteren…” Şöyle de denilmiştir: O herhangi bir alâmeti bulunmayan kara geçitlerini yaratmıştır. Deniz dalgaları ise tıpkı karanlıkları andırmaktadır. Çünkü oralarda kendileri vasıtası ile yolun bulunabileceği herhangi bir alâmet yoktur.

“Ve rahmetinin önünde müjde olarak rüzgarları gönderen mi?” Burada te’vil bilginlerinin ittifakı ile yağmurdan önce demektir.

“Allah ile birlikte” bunları yapan ve bu hususta ona yardımcı olan.

“bir İlâh mı var?”

“Allah” kendisine

“koştukları ortaklardan çok yücedir.”

Neml 62

Zorda kalan dua ettiğinde ona karşılık veren, sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Ne az öğüt alıyorsunuz!

Diyanet Vakfı
(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allahtan başka bir tanrı mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa bunalmış olana kendisine dua ettiğinde duasını kabul edip, o kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile birlikte İlâh mı vardır? Ne kadar az düşünüyorsunuz?

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Bunalmış Olanın Duasını Kabul Eden:

Yüce Allah’ın:

“Yoksa bunalmış olana kendisine dua ettiğinde, duasını kabul edip…” âyetinde geçen “el-muztarr; bunalmış olan” kimse İbn Abbâs’ın dediğine göre zaruret sahibi, çaresizlik içerisinde kalmış ve bunalmış kimse demektir. es-Süddî de: Hiçbir güç ve takati olmayan kimse demektir. Zünnun da: Allah’ın dışındaki herkesden bütün ilişkileri koparmış olan kimsedir, diye açıklamıştır.

Ebû Ca’fef ile Ebû Osman en-Nisaburî: Bu müflis (iflas etmiş) kimsedir. Sehl b. Abdullah da: Yüce Allah’a dua etmek üzere ellerini kaldırıp da daha önceden yapmış olduğu itaat türünden herhangi bir ameli bulunmayan kimse demektir. Bir adam Malik b. Dinar’a gelip şöyle dedi: Allah adına ben senden bana dua etmeni istiyorum. Çünkü ben bunalmış (muztar) bir kimseyim. O da şöyle dedi: O halde sen O’na dua et. Çünkü O, kendisine dua ettiği vakit muztar (bunalmış) olanın duasını kabul eder. Şair şöyle demektedir;

“İş benim için çokça daralmışken Allah’a dua ederim,

Fazla vakit geçmeden bu bunalmışlığım açılır,

Nice kardeş vardır ki, karşısında çıkış yolları tıkanmıştır,

Fakat Allah’a dua edince, o yollar için çıkış bulmuştur.”

2- Bunalmış Olanın Yapacağı Dua:

Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’nin, Müsned’inde Ebû Bekre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunalmış (muztar) kimsenin duası hakkında şöyle buyurmuştur:

“Allah’ım ben Senin rahmetini ümit ederim. Bunun için bir göz açıp kırpacak kadar bir süre dahi beni bana bırakma! Benim için bütün işlerimi Sen düzelt. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.” Ebû Davûd et-Tayalisî, Müsned, 1, 117; Müsned, V, 42.

3- Bunalmış Olanın Duasının Kabulü:

Yüce Allah kendisine dua etmesi halinde bunalmış olanın duasını kabul edeceğini taahhüt etmekte ve bu hususta kendi zatı hakkında böylece haber vermektedir. Çünkü zorunlu olarak O’na sığınmak, İhlasın bir neticesidir. Kalbin O’ndan başka herkesten ilişkiyi koparmasının bir belirtisidir. Yüce Allah’ın nezdinde ise İhlasın önemli bir yeri ve bir mükâfatı vardır. Bu ister mü’minin ortaya koyduğu bir tavır olsun, ister kâfirin, ister itaatkar bunu yapsın, ister günahkar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“… Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman, onlar da içindekileri güzel bir rüzgar ile götürüp kendileri de bununla sevindikleri sırada o gemilere şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye başlayıp kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları bir sırada dinlerini yalnızca Allah’a hâlis kılanlar olarak O’na şöyle dua ederler: Yemin olsun ki, eğer bizi kurtarırsan, muhakkak şükredenlerden oluruz.” (Yûnus, 10/22);

“Onları karaya kurtarınca da bakarsın ki onlar ortak koşarlar.” (el-Ankebut, 29/35) Yüce Allah onların çaresizlikten bunaldıkları bir sırada ihlâs ile dua ettikleri vakit dualarını kabul etti. Bununla beraber onların tekrar şirk ve küfürlerine geri döneceklerini de biliyordu. Yüce Allah:

“Gemiye bindiklerinde dini yalnız Allah’a hâlis kılanlar olarak O’na yalvarırlar” (el-Ankebut, 29/65) diye buyurmaktadır. Buna göre o çaresiz kalıp, bunalmış olanın duasını çaresizliği ve ihlası dolayısı ile kabul eder.

Hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Üç dua vardır ki, kabul olunur; bunda hiçbir şüphe yoktur: Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın evladına duası.” Ebû Dâvûd, II, 89; Tirmizî, IV, 314, V, 502; Müsned, II, 25«, 348; Muhammed b. Selâme el-Kudaî, es-Şihâb, I, 208. Bunu eş-Şihab sahibi zikretmiş olup, sahih bir hadistir. Müslim’in, Sahih’inde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan nakledildiğine göre o Muaz (b. Cebel)’e kendisini Yemen’e gönderdiğinde şöyle demiştir: “Bir de mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duası ile Allah arasında hiçbir perde yok tur.” Müslim, I, 50; Buhârî, II, 364; Tirmizî, III, 21, IV, 368; Ebû Dâvûd, II, 104; İbn Mâce, 1, 56H.

Yine eş-Şihab adlı eserde şöyle denmektedir: “Mazlumun duasından çekinin. Çünkü o bulutlar üzerinde taşınır da şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyurur: İzzetim ve celalim hakkı için bir süre sonra dahi olsa mutlaka sana yardım edeceğim. ” el-Kudaî, a.g.e., I, 427; el- Heysemî, Mecmau’z-Zevaîd, X, 152. Bu da sahih bir hadistir,

el-Âcurrî de Ebû Zerr yoluyla gelen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu kaydetmektedir: “Şüphesiz ben o duayı geri çevirmem, isterse bir kâfirin ağzından çıkmış olsun. ” Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Peygamber Efendimiz: “Mazulumun duası kabul edilir. İslerse günahkâr olsun”, Mecmau’z-Zevaid, X, 151.

O çaresizliği dolayısıyla, ihlâsının öneminden ötürü ve kereminin bir gereği olarak mazlumun duasını kabul eder, Böylelikle onun ihlâsına karşılık verir, isterse kâfir olsun. Aynı şekilde din bakımından günahkâr bir kimse’ dahî olsa böyledir. Demek ki, günahkârın günahı, kâfirin küfrü, O’nun mutlak egemenliğinin hükümdarlığını herhangi bir şekilde eksiltmez ve gevşetmez. Dolayısı ile bunalmış olan kimse hakkında vermiş olduğu hüküm, onun duasını kabul etmesine de engel değildir. Mazlumun duasının kabul edilmesini de şanı yüce Allah’ın ona zulmedeni kahretmek yahut ona kısas uygulamak ya da onu kahredecek bir başka zalimi musallat etmek suretiyle, yüce Allah’ın dilediği herhangi bir şekilde ona zulmedene karşı yardımcı olması ile açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte Biz zâlimlerin kimini kimine böylece musallat ederiz.” (el-En’am, 6/129) Hazret-i Peygamber’in hadisinde mazlumun duasının çabucak kabul edileceğini, “bulutlar üzerinde taşınır” ifadesi ile pekiştirmektedir. Bunun da anlamı -Allahualem- şöyledir: Yüce Allah mazlumun duasını karşılamak ve bunu bulutların üzerinde taşımak üzere melekleri görevlendirmiştir. Onlar da bu duayı alıp semaya yükseltirler. Sema ise duanın kıblesidir. Buna sebeb ise meleklerin tümünün görmesidir. İşte böylece mazluma yardımı da tahakkuk eder, melekler de mazlumun duasının kabul edilmesi için -ona merhametleri dolayısıyla- şefaat ederler.

Bu ifadeler genel olarak zulümden sakındırmaktadır. Çünkü zulüm Allah’ın gazabını gerektirdiği gibi, Allah’a bir İsyan, O’nun emrine muhalefettir. Yüce Allah peygamberinin ifadeleriyle Müslim’in Sahih’inde ve diğerlerinde şöyle buyurmaktadır: “Ey kullarım, şüphesiz ki Ben zulmü kendime haram kıldım. Ben onu kendi aranızda da haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz… ” Müslim, IV, 1994.

O halde mazlum kimse “bunalmış (çaresiz kalmış)” bir kimsedir. Yolcunun hali de buna yakındır, çünkü yolculukta bulunan bir kimse ailesinden, vatanından uzaktadır. Yanında dost ve samimi arkadaş yoktur, kalbi mutluluk verecek hiçbir şey dolayısıyla huzur bulmaz, garibliği dolayısıyla da yardımcısı olmaz. Dolayısıyla onun da yüce Mevlaya kesin muhtaç oluşu ortadadır. Bundan dolayı yüce Allah’a sığınmasında ihlâs bulunur. Kendisine dua ettiği vakit bunalmışın duasını kabul eden de yüce Allah’tır. Aynı şekilde babanın evladına duası (bedduası) da böyledir. Babanın evladına olan düşkünlük ve şefkati bilinen bir husustur. Evladına beddua etmesi ancak ona karşı hiçbir şey yapamayacağı, gerçekten bunaldığı, evladının kendisine iyi davranmaktan ümidini kestiği, bununla beraber evladının kendisine eziyet ettiği bir zamanda mümkün olur. İşte o vakit de Cenab-ı Hak onun yaptığı bedduayı çabucak kabul eder.

“O kötülüğü” yani zarureti çaresizlik ve bunalmışlığı el-Kelbî’nin ifadesine göre zulmü

“gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri” yani sakinleri

“yapan mı?” Çünkü bir kavmi helâk ederken, başka kavimleri vareder. “Kitabu’n-Nekkaş”da da şöyle denilmektedir: Yani sizin evlatlarınızı, sizin halefiniz kılar. el-Kelbî dedi ki: Kâfirlere halef kılar ve sizi onların topraklarına yerleştirir. Onların küfürlerinden sonra da mü’minler Allah’a itaat etmeye başlar.

“Allah ile birlikte ilâh mı vardır?” Bu da azarlamak üslubu ile söylenmiştir. Sanki, yazıklar olsun size, Allah’la beraber bir ilâh mı olur? demiş gibidir. Buna göre “ilâh” lâfzı: “İle birlikte “ile merfudur. Bununla birlikte; “Allah ile birlikte bunları yapan bir başka ilâh mı var ki ona ibadet edesiniz?” takdiri ile merfu olması da mümkündür. Burada vakıf “Allah ile birlikte” âyeti üzerinde yapılırsa, güzel bir vakıf olur.

“Ne kadar az düşünüyorsunuz?” Ebû Amr, Hişam ve Ya’kub haber olmak üzere “ya” ile; “Düşünüyorlar?” şeklinde okumuşlardır. Yüce Allah’ın:

“Hayır, onların çoğu bilmezler” âyeti ile

“Allah koştukları ortaklardan çok yücedir” âyetinde olduğu gibi. Hem bu âyetten önce, hem de bu âyetten sonra haber olarak (fiilleri “ya” ile) zikretmiştir. Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir, diğerleri ise yüce Allah’ın:

“Ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı?” âyeti dolayısıyla hitab olmak üzere “te” ile (ne kadar az düşünüyorsunuz! anlamında) okumuşlardır.

Neml 61

Yeri bir karar yeri yapan, onun arasından nehirler akıtan, ona sabit dağlar koyan ve iki deniz arasına engel koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Hayır, onların çoğu bilmez.

Diyanet Vakfı
(Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından (yer altından ve üstünden) nehirler akıtan, arz için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allahtan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa yeri barınılabilir halde yaratan, aralarında akar sular var eden, orada sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasında engel kılan mı? Allah ile birlikte bir ilâh mı var? Hayır, onların çoğu bilmezler.

“Yoksa yeri barınılabilir” karar kılınan

“halde yaratan, aralarında” ya ni yerin ortasında

“akar sular var eden” bu da yüce Allah’ın:

“Bunların arasında da bir ırmak akıtmıştık” (el-Kehf, 18/33) âyetini andırmaktadır.

“Orada sabit dağlar yaratan” yani orayı tutan ve (gereksiz) hareketlenmeden engelleyen dağlar var eden

“ve İki deniz arasında engel kılan mı?”

Acı su, tatlı suya karışmasın diye kudretinin bir tecellisi olarak bir engel var eden mi? İbn Abbâs dedi ki: Kendi kudretinden bir sultan var eden mi? demektir. Ne bu öbürünü değiştirir, ne öbürü berikini değiştirir.

“Haciz: Engel”in masdarı olan “hacz” alıkoymak, engellemek demektir. “Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” Yani bütün bunları O’ndan başkasının yapmaya muktedir olmadığı sabit olduğuna göre niçin fayda da veremeyen, zarar da veremeyen varlıklara ibadet ediyorlar?

“Hayır, onların çoğu bilmezler.” Yani sanki onlar Allah’ı bilmiyor gibidirler. Onlar yüce Allah’ın hakkında inanılması gereken vahdaniyetini bilmemektedirler.

Neml 60

Ya gökleri ve yeri yaratan, size gökten su indiren, onunla gönül açıcı bahçeler bitiren – siz onların ağaçlarını bitiremezdiniz – Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Hayır, onlar eş tutan bir topluluktur.

Diyanet Vakfı
(Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allahtan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yeri yaratan ve sizin için gökten bir su indiren mi? Onunla göz alıcı bahçeler bitirdik. Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz. Allah ile birlikte bir ilâh mı var? Hayır, onlar sapan bir topluluktur.

“Göklerle yeri yaratan… mı?” Ebû Hatim dedi ki: İfadenin takdiri şöyledir: Sizin ilahlarınız mı hayırlıdır? Yoksa göklerle yeri yaracan mı? Bu da az önce geçmiş bulunmaktadır. Bu da; onları yaratmaya kadir olan anlamındadır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Tapındığınız putlara ibadet mi hayırlıdır? Yoksa gökleri ve yeri yaratana ibadet mi? Bu da mana itibariyle az öncekinin kapsamı İçerisindedir. Böyle bir soruda onları azarlama manası ile yüce Allah’ın kudretine, ilâhlarının da acizliklerine dikkat çekme anlamı vardır.

“Onunla göz alıcı bahçeler bitirdik.” Burada “bahçe; el-hadika” etrafı duvar ile çevrilmiş olana denilir, “Göz alıcı” görünüşü güzel anlamındadır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Hadika, duvar ile etrafı çevrilmiş ve başkalarına karşı korunmuş bahçe demektir. Eğer etrafında duvar yoksa ona bustan denilir, buna hadika ismi verilmez. Katade ve İkrime dedi ki; “Bahçeler” göz alıcı hur ma ağaçlarıdır. Göz alıcı ise süs ve güzel demektir. Onu görenin gözlerini kamaştırır.

“Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz.” Bu âyetteki: nefy içindir. Bu, siz böyle bir işi yapamazsınız, buna imkanınız yoktur, demektir. Yani insanların bunun ağaçlarını bitirebilme imkanları, güç ve kudretleri yoktur. Zira insanlar da tıpkı o ağaçlar gibi acizdirler. Zira ağaçların bitirilmesi bir şeyin yokluktan varlığa çıkartılması demektir.

Suret Yapmanın Hükmü:

Derim ki: Bu âyetten İster canlı olsun, ister olmasın herhangi bir şeyin suretini yapmanın yasaklığına delil gösterilebilir. Bu da Mücahid’in görüşüdür. Bunu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti desteklemektedir: “Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Benim yarattığım gibi yaratmaya kalkışan kimseden daha zalim kim olabilir? Haydi bir zerre yahut bir tane ya da bir arpa yaratsınlar.” Buhârî, VI, 2747; Müslim, III, 1671; Müsned, W, 232, 259, 451 Bunu Müslim, Sahih’inde, Ebû Hüreyre’den rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim. Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki deyip, hadisi zikretti.

Görüldüğü gibi burada yüce Allah’ın yaratmış olduğu yaratıklardan herhangi bir şeyi tasvire kalkışıp yüce Allah’ın tek başına yaratıp tek başına var ettiği mahlukatı ona benzetmeye kalkışan kimselerin hepsini genel olarak yermiş, tehdit etmiş ve yaptıkları işin çirkin olduğunu ifade etmiştir. Bu da açıkça anlaşılan bir husustur.

Bununla birlikte Cumhûrun kanaatine göre cansız varlıkların suretlerinin yapılması ve bu yolla para kazanılması caizdir.

İbn Abbâs suret yapmak isteyen ve bu maksatla soru soran kimseye şöyle demiştir: Eğer bu işi mutlaka yapacak isen, ağaçların ve canı olmayan varlıkların suretini yap. Bunu da Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, III, 1670.

Bu işin yasaklığı ise, belirtmiş olduğumuz husus dolayısıyla -Allahu alem- daha uygundur, İleride buna dair daha etraflı açıklamalar yüce Allah’ın izni ile Sebe’ Sûresi’nde (34/13. âyet, 2. başlık ve devamında) gelecektir.

Daha sonra yüce Allah azarlayıcı bir üslûpla:

“Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” Yüce Allah ile birlikte bu hususta ona yardımcı olacak bir mabud mu var?

“Hayır, onlar sapan bir kavimdirler.” Yani onlar Allah’a başkalarını eş tutan kimselerdir. Burada; ‘in; (mealde olduğu gibi) “haktan ve doğru yoldan sapan kimseler” yani inkar edip kâfir olan kimseler” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şöyle de denilmiştir: “İlah” âyeti “ile birlikte” dolayısıyla merfudur. Bunun da takdiri “Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” şeklindedir. “Allah ile birlikte…” âyeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir.

Neml 59

De ki: “Hamd Allah’a aittir. Seçtiği kullarına selam olsun. Allah mı hayırlıdır, yoksa onların ortak koştukları mı?”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Hamd olsun Allaha, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı daha hayırlı, yoksa Ona koştukları ortaklar mı?

Kurtubi Tefsiri
“Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun” de. “Allah mı hayırlıdır, yoksa koştukları ortaklar mı?”

“Allah’a hamdolsun seçtiği kullarına da selâm olsun, de.” el-Ferrâ” dedi ki: Meâni âlimleri dediler ki: Lût’a: helâk edildikleri için

“Allah’a hamdolsun de” denildi. Ancak bu hususta ilim adamlarından bir topluluk el-Ferrâ”ya muhalefet ederek şöyle demişlerdir: Bu Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir hitaptır, yani geçmişteki kâfir ümmetlerin helâk edilişi dolayısıyla Allah’a hamdolsun, de,

en-Nehhâs dedi ki: Bu daha uygundur. Çünkü Kur’ân Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a indirilmiştir. Bu Kur’ân’da ne varsa o da onunla muhatabtır. Bundan sadece ancak başkasına hitab olduğu takdirde anlarını sahih olabilen âyetler müstesnadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Ey Muhammed: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de.” Burada da onun ümmeti kastedilmektedir. el-Kelbî dedi ki; Allah onların kendisini tanımaları ve kendisine itaat etmeleri suretiyle onları seçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs ve Süfyan dedi ki; Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabıdırlar.

Şöyle de denilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın vahdaniyetine,herşeyekadir olduğuna, hikmetine dair apaçık belgeleri ortaya koyan bu âyet-i kerimeleri okumakla, buna yüce Allah’a hamd-u sena ile peygamberlere ve kulları arasından seçilmiş olanlara da selam getirmekle başlamakla emrolundu. Ayrıca bu buyruklarda güzel bir hususun öğretilmesi, güzel bir edebin bildirilmesi, bu iki zikirin bereketinden, hayrından istifade etmenin teşvik edilmesi, dinleyenlere yapılan hitablan kabul edip, söylenenlere kulak vermeleri için bu iki hususun taşıdıkları önemin ortaya çıkarılması, söylenecek sözlerin kulak veren kimsenin dinlemek istediği sözler seviyesine getirilmesi açısından taşıdıkları önem de ortaya konulmaktadır.

İşte bu edebi İlim adamları, hatibler ve vaizler biri diğerinden miras olarak devralagelmişlerdir. Onlar yüce Allah’a hamd, Rasûlüne de salat ve selamı faydalı herbir bilginin başında zikrettiler. Herbir vaazın öncesinde ve herbir hutbenin başlangıcında bunu dile getirdiler. Mektub yazıcıları da bu hususta onlara tabi olarak fetihler, tebrik ve kutlamalar ve buna benzer önemli olaylar dolayısıyla yazdıkları mektublarının başına bunları yazdılar.

“Seçtiği kullar” risaleti için beğenip seçtiği kimseler demektir. Bunlar da peygamberlerdir. Hepsine salat ve selam olsun. Bunun da delili yüce Allah’ın:

“Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” (es-Sâffât, 37/181) âyetidir.

“Allah mı hayırlıdır” âyetini Ebû Hatim; şeklinde iki hemze ile okumayı câiz kabul etmektedir. en-Nehhâs der ki: Bu hususta ona tabi olan kimse olduğunu bilmiyoruz. Çünkü buradaki medin geliş sebebi, istifham ile haber arasındaki farkı ortaya koymaktır. Buradaki elif tevkif elifi diye bilinir. “Hayırlıdır” da burada, “daha faziletlidir” anlamında değildir. Bu şairin şu beyitinde kullandığı manadadır.

“Onu hicvetmek haddine mi düştü, sen ona denk olmadığın halde,

İkinizin kötü olanı kimse, hayırlı olanınıza feda olsun.”

Yani sizin ikinizden şerli olan kimse, hayırlı olan kimseye feda olsun. Burada “Filan kişi, filandan daha şerlidir” sözündeki anlamda olması câiz olamaz, bu ifadeye göre her ikisinde de şer vardır, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Anlam şudur; Hayır bunda mıdır? Yoksa sizin ibadette ortak koştuğunuzda mıdır? Sîbeveyh de; “Sen mutluluğu mu daha çok seversin, yoksa bedbahtlığı mı?” şeklinde bir ifadenin, -muhatabın-mutluluğu daha çok sevdiğini bilmekle birlikte- kullanıldığını da nakletmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Burada “hayırlıdır” ifadesi asıl kipi olan tafdil anlamındadır. Yani Allah mı hayırlıdır? Yoksa sizin ortak koştuklarınız mı? Bu da şu demektir; Onun sevabı mı hayırlıdır? Yoksa ortak koşmanızın cezası mı hayırlıdır? Şöyle de açıklanmıştır: Onlara bunu söylemesinin sebebi kendilerinin putlara ibadet edişlerinde bir hayır bulunduğuna inanmış olmalarıdır. Yüce Allah, böylelikle onların inançlarını doğru farz ederek onlara hitab etmiştir.

Buradaki ifadenin soru, manasının da haber vermek anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ebû Amr, Âsım ve Ya’kub;

“Ortak koştukları” şeklinde haber olarak “ya” ile okumuşlardır. Diğerleri ise muhatab kipi olarak “te” ile (“koştuklarınız” anlamında) okumuşlardır. Ebû Ubeyd’le Ebû Hatîm’in tercih ettiği budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuyunca: “Hayır, Allah en hayırlıdır, bakidir, en yücedir ve en kerim olandır” derdi.

Neml 58

Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüydü!

Diyanet Vakfı
Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat aldırmayan) ların yağmuru ne kötü olmuştur!

Kurtubi Tefsiri
Biz üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Korkutulanların yağmuru ne kötüdür!

“Biz üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Korkutulanların” yani korkutulup da bu korkutup uyarmayı kabul etmeyenlerin

“yağmuru ne kötüdür!” Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi (7/84. âyetin tefsiri) ile Hud Sûresi (11/82. âyetin tefsiri)nde geçmiş bulunmaktadır.

Neml 57

Onu ve ailesini kurtardık, sadece karısını geride kalanlardan takdir ettik.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik.

Kurtubi Tefsiri
Biz de onu ve ailesini kurtardık, karısı müstesna. Onun kalanlardan olmasını takdir etmiştik.

“Biz de onu ve ailesini kurtardık, karısı müstesna. Onun kalanlardan olmasını takdir etmiştik” âyetindeki;

” Onun… takdir etmiştik” âyetini Âsım şeddesiz olarak; diye okumuştur ki, mana aynıdır. Nitekim, bir şeyi takdir ettim, anlamında; da, da denilir.

Neml 56

Kavminin cevabı sadece şu oldu: “Lut ailesini kentinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen kimselerdir.”

Diyanet Vakfı
Kavminin cevabı sadece: «Lut ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (bizim yaptıklarımızdan) uzak kalmak isteyen insanlarmış!» demelerinden ibaret oldu.

Kurtubi Tefsiri
Kavminin cevabi: “Lût(u ve) ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temizlik taslar kimselerdir” demelerinden başka bir şey olmadı.

“Kavminin cevabı: Lût(u ve) ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temizlik taslar kimselerdir’ demelerinden başka bir şey olmadı” âyetinde kastedilen

“temizlik” onların erkeklere arka yoldan yaklaşmaktan uzak durmalarıdır. Onlar bu sözleri ile Lût ve ailesi ile alay ediyorlardı. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

Katâde de dedi ki: Allah’a yemin ederim onlar, hiç de ayıp olmayan bir şey ile kötü amellerden temizlenmek istemekle ayıplamışlardı.

Neml 55

“Gerçekten siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz cahil bir toplumsunuz.”

Diyanet Vakfı
(Bu ilahi ikazdan sonra hala) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz!

Kurtubi Tefsiri
“Siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşırsınız? Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz.”

“Siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşırsınız?” Bu işin aşın derecedeki çirkin ve kötülüğü dolayısıyla tekrar onu söz konusu etmektedir.

“Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz.” Ya bunun haram olduğunu bilmiyorsunuz yahutta bunun cezasını bilmiyorsunuz. el-Halil ile Sîbeveyh: “Siz… mi” de ikinci hemzeyi tahfif ile okumayı tercih etmişlerdir. Ancak bunun bütün okuma şekillerine göre elif ile yazılması gerekir. Çünkü bu, hemzelerden birisi, başına istifham hemzesi gelmiş ibtida hemzesidir.

Neml 54

Lut’u da. Hani kavmine demişti: “Göz göre göre çirkinliği mi yapıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
Lutu da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hala o hayasızlığı yapacak mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Lût’u da (peygamber gönderdik). Hani o kavmine demişti ki: “Siz bu fuhşu bile bile mi işlersiniz?”

“Lût’u da” yani onu da peygamber gönderdik, yahut Lût’u da an, demektir.

“Hani o kavmine” ki onlar Sedumlulardır,

“Demişti kls Siz bu fuhşu” bu son derece çirkin fiili

“bile bile mi İşlersiniz?” Bunun hayasızlık olduğunu bilerek mi yaparsınız? Bu ise onların günahlarının daha da büyük olmasını gerektiriyordu. Şöyle de açıklanmıştır: Sizler bu işi yapanlara bakıp dururken; birbirinizle ilişki mi kurarsınız? Onlar daha bir azgınlık olsun diye bu işi yaparken örtünmezlerdi.

Neml 53

İman edenleri ve takva sahiplerini kurtardık.

Diyanet Vakfı
İman edip Allaha karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.

Kurtubi Tefsiri
Îman edenleri ve sakınmakta olanları da kurtardık.

Salih’e

“îman edenleri ve” Allah’tan korkup azabından çekinen

“sakınmakta olanları da kurtardık.”

Denildiğine göre Salih’e yaklaşık dörtbin kişi îman etti. Diğerlerinin ise -Mukâtil ve başkalarının dediklerine göre- bedenlerinde nohut tanesi büyüklüğünde kabarcıklar oluştu. Birinci gün bu kabarcık kırmızı idi, ertesi gün sarardı, üçüncü gün karardı. Deveyi ise çarşamba günü öldürmüşlerdi, onlar da pazar günü helâk oldular. Mukâtil dedi ki: Bu kabarcıklar patladı, bu esnada da Cebrâîl onların üzerine çığlığını kopardı ve hepsi de cansız yere serildiler. Bu da kuşluk vaktinde olmuştu.

Salih îman edenlerle beraber Hadramevt’e gitti. Oraya girdiğinde vefat etti. Bundan dolayı buraya “Hadramevt” ismi verildi.

ed-Dahhak dedi ki: -daha sonra bu dörtbin kişi daha önce Ashab-ı Ress kıssasında açıklandığı üzere- Hâdûrâ denilen bir şehir inşa ettiler.

Neml 52

İşte zulümleri yüzünden yıkılmış evleri. Şüphesiz bunda bilen bir topluluk için bir ibret vardır.

Diyanet Vakfı
İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte zulümleri sebebi ile onların bomboş ve harab olmuş evleri… Artık bunda bilen bir topluluk için bir âyet vardır.

“İşte zulümleri sebebi ile onların bomboş ve harab olmuş evleri” âyetindeki;

“Bomboş ve harab olmuş” lâfzı genel olarak el-Ferrâ’ ve en-Nehhâs’a göre hal olmak üzere nasb ile okunmuştur. Yani oraları ahalisi boşalmış, sakinleri bulunmayan harabe haldedir.

el-Kisaî ve Ebû Ubeyde bunun nasb ile okunması kat’ manasınadır takdiri de; “İşte bomboş ve ıpıssız evleri” şeklindedir. Burada “elif ve “lâm”ı kaldırılınca (yani sıfat yapılmayınca), hal olarak nasbedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Din de daima ve yalnız O’nadır.” (en-Nahl, 16/52) âyetinde olduğu gibi.

Îsa b. Ömer, Nasr b. Âsım ve el-Cahderî ise; “İşte”nin haberi ve; “Evleri” de “işte”den bedel olmak üzere “bomboş ve harab olmuş” anlamındaki lâfzı ref ile okumuşlardır. “Evleri”nin atf-ı beyan, “bomboş”un ise “işte”den haber olması da mümkündür. Diğer taraftan “bomboş” lâfzının mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref ile gelmesi de mümkündür. Yani onlar bomboştur, ya da “evleri”nden bedel olabilir. Çünkü nekre marifeden bedel yapılabilir.

“Artık bunda bilen bir topluluk için bir âyet vardır.”

Neml 51

Bak, tuzaklarının sonu nasıl oldu! Onları ve kavimlerini tümüyle yok ettik.

Diyanet Vakfı
Bak işte, tuzaklarının akıbeti nice oldu: Onları da, (kendilerine uyan) kavimlerini de (nasıl) toptan helak ettik!

Kurtubi Tefsiri
Tuzaklarının akıbeti nasıl oldu, bir bak! Çünkü Biz onları da, kavimlerini de hep birlikte helâk ettik.

“Tuzaklarının akıbeti nasıl oldu, bir bak! Çünkü Biz onları da kavimlerini de hep birlikte helâk ettik.” Yani Biz onları kendilerini helâk eden çığlıkla helâk ettik. Şöyle denilmiştir: Hepsinin helâk edilmesi, Cebrâîl’in çığlığı ile olmuştu. Ancak daha kuvvetli görülen, bu dokuz kişinin ayrı bir azâb ile helâk edildikleridir. Daha sonra ise diğerleri çığlıkla gelen helâk ile helâk oldular.

el-A’meş, el-Hasen, İbn Ebi İshak, Âsım, Hamza ve el-Kisaî “Çünkü Biz”in hemzesini üstün ile okurlardı. İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu görüşe göre

“Tuzaklarının akıbeti…” üzerinde vakıf güzel olmaz, çünkü;

“Çünkü Biz onları… helâk ettik” anlamındaki âyet; “Oldu” lâfzının haberidir. Bununla birlikte “akıbefe tabi kılmak suretiyle, ref mahallinde kabul etmek de câiz olur. el-Ferrâ”nın görüşüne göre nasb mahallinde, el-Kisaî’nin görüşüne göre de cer mahallinde kabul etmek mümkündür ki, bu da: “Çünkü Biz onları… helâk ettik” anlamlarında olur.

Ayrıca bunu;”Nasıl”ın mahallen i’rabına tabi kabul ederek nasb mahallinde de kabul etmemiz mümkündür. İşte bu görüşlere göre “tuzaklarının” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf güzel olmaz.

İbn Kesîr, Nafî ve Ebû Amr ise; “Şüphesiz Biz onları helâk ettik” şeklinde yeni bir başlangıç olarak hemzeyi esreli okumuşlardır. Bu okuyuşa göre “tuzakları” anlamındaki kelime üzerinde vakıf güzel olur.

en-Nehhâs dedi ki: “Akıbeti” kelimesini “Oldu” lâfzının haberi olarak nasbetmek caizdir. Bu durumda; “Muhakkak Biz” de ismi olarak ref mahallinde olur. Bununla birlikte akıbeti açıklamak üzere mübteda takdiri ile ref mahallinde de olabilir. Bu durumda ifadenin takdiri şudur: O akıbet şu ki: Biz onları helâk ettik. Ebû Hatim dedi ki: Ubeyy’in kıraatinde üstün ile okunacağını doğrular mahiyette; “Bizim onları helâk etmemiz(e bak)!” şeklindedir.

Neml 50

Onlar bir tuzak kurdular, Biz de bir tuzak kurduk, farkında değillerdi.

Diyanet Vakfı
Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst ettik.

Kurtubi Tefsiri
Onlar tuzak kurdular. Biz de -onlar farketmeksizin- bir tuzak kurduk.

“Onlar tuzak kurdular. Biz de -onlar farketmeksizin- bir tuzak kurduk” âyetinde sözü edilen onların tuzakları, rivâyette nakledildiğine göre devenin öldürülmesinden sonraki ilk üç günde, Salih (aleyhisselâm) kendilerine azâbın gelmekte olduğunu haber vermiş idi. Bunlar da geceleyin Salih (aleyhisselâm)’ın evine gidip onu ve ona yakın akrabalarını öldürmek üzere ittifak etmiş ve ahidleşmişlerdi. Kendi aralarında şöyle demişlerdi: Eğer bize yaptığı tehditte yalan söylüyor ise, biz ona hakeetiği işi yapmış olacağız. Şayet bize doğru söylemiş ise o zaman da bizden önce onu öldürmüş olacağız ve böylelikle yüreğimize su serpmiş olacağız. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.

İbn Abbâs da dedi ki: Yüce Allah o gece melekleri gönderdi. Salih’in evi meleklerle doldu. Bu dokuz kişi kılıçlarını kınlarından sıyırmış olarak Salih’in evine geldiler. Melekler onlara attıkları taşlarla onları öldürdüler. Bu dokuz kişi taşları görüyor ancak taşlan kimin attığını göremiyorlardı.

Katâde dedi ki: Bunlar çabucak ve hızlıca Salih’e gitmek üzere yola koyuldular. Elinde bir kaya parçası bulunan bir melek onlara musallat kılındı ve bu melek onları öldürdü.

es-Süddî dedi ki: Bunlar bir uçurum kenarında oturmuşlardı. Bu uçurum onların altında yıkılıp gitti, yüce Allah da onları o uçurumun altında bırakarak helâk etti. Denildiğine göre onlar Salih’in evine yakın bir mağarada saklanmışlardı. Bir kaya parçası gelip, onların üzerine yıkıldı ve hepsini öldürdü. İşte onların tuzakları bu idi. Şanı yüce Allah’ın tuzağı ise buna karşılık onları cezalandırmasıdır.

Neml 49

Dediler: “Allah adına yeminleşelim, onu ve ailesini geceleyin öldürelim, sonra da onun velisine: ‘Biz ailesinin öldürülmesine şahit olmadık. Gerçekten doğru söylüyoruz’ deriz.”

Diyanet Vakfı
Allaha and içerek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın yapalım (hepsini öldürelim); sonra da velisine: «Biz (Salih) ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz» diyelim.

Kurtubi Tefsiri
Onlar kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki; “Ona ve aile halkına gece baskın yapalım, sonra da velisine: ‘Biz aile halkının helâk edildikleri yere bile şahit olmadık. Biz gerçekten doğru söyleyenlerdeniz’ diyelim.”

“Onlar kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki; Ona ve aile halkına gece baskın yapalım.” Buradaki “Kendi aralarında… yemin ederek’in müstakbel bir fiil olması mümkündür. O zaman bu bir emir olur, yani biri diğerine yemin ediniz, dedi. Bununla birlikte hal manasında mazi bir fiil de olabilir. Sanki: Onlar Allah adına kendi aralarında yemin ederek dediler ki… denilmiş gibi olur. Bu yorumun delili ise Abdullah (b. Mes’ûd)’ın şu şekildeki kıraatidir: “Bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi vardı, onlar kendi aralarında Allah adına yemin ettiler.” Onun bu kıraatinde “dediler ki” lâfzı bulunmamaktadır.

“Ona ve aile halkına gece baskın yapalım, sonra da velisine… diyelim” buyrukları genel olarak her ikisinde de “nûn” (cem-V mütekellim) ile okunmuştur. Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Hamza ve el-Kisaî ise her iki fiili “te” ile, “te” ve “lâm” harfini hitab olmak üzere ötreli okumuşlardır. Yani onlar kendi aralarında böylece birbirlerine hitab ettiler. Bunu da Ebû Ubeyd tercih etmiştir.

Mücahid ile Humeyd her iki fiili “ya” ile okumuşlar, “ya” ve “lâm” harflerini de haber vermek üzere ötreli okumuşlardır. “Te” ile okuyuşun anlamı: Gece aile halkına baskın yapacaksınız… diyeceksiniz; şeklinde, “ya” harfi ile okuyuş gece baskın yapacaklar… diyecekler demek olur.

“Velisine” lâfzının anlamı Salih’in kanını taleb etmek velayetine sahip yakınları, akrabaları demektir.

“Biz aile halkının helâk edildikleri yere bile şahit olmadık.” Orada bulunmadık, onu, aile halkını kimin öldürdüğünü bilmiyoruz.

“Biz gerçekten” onun öldürülmesi hakkında bilgi sahibi olmadığımız hususunda

“doğru söyleyenleriz.”

“Helâk edilme yeri” anlamındaki lâfız “mim” harfi üstün değil de ötreli olarak da; şeklinde okunmuştur ki, bu helâk etme, edilme anlamındadır. Yer anlamına gelmesi de mümkündür. Âsım ve es-Sülemi de, helâk olmak anlamında “mim” ile “lâm” harfini üstün olarak okumuşlardır. Mesela; “Vurdu, vurur, vurmak” denilir. el-Mufaddal ile Ebubekir ise mim harfini üstün, “lâm” harfini de esreli okumuşlardır. O takdirde bu “oturma yeri” demek olan “meclis” gibi, mekan ismi olur. Mastar olması da mümkündür. Bu da yüce Allah’ın:

“Dönüşünüz ancak O’nadır” (Yûnus, 10/4) âyetinde mastar anlamında olduğu gibi.

Neml 48

Şehirde dokuz kişi vardı, yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlardı, ıslah etmiyorlardı.

Diyanet Vakfı
O şehirde dokuz kişi (elebaşı) vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
O şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, fakat ıslâh etmeyen dokuz kişi vardı.

Yüce Allah’ın:

“O şehirde” yani Salih (aleyhisselâm)’ın şehri olan el-Hicr’de

“yeryüzünde bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi vardı.” Onların soylularının oğullarından dokuz adam vardı. ed-Dahhak dedi ki: Bu dokuz kişi o şehrin büyükleri idi. Bunlar hem yeryüzünde bozgunculuk çıkartıyor, hem bozgunculuğu emrediyorlardı. Pek büyükçe bir kayanın yakınında oturmuşlardı, yüce Allah o kayayı üzerlerine devirdi,

Atâ b. Ebi Rebah dedi ki: Bana ulaştığına göre bunlar dinar ve dirhemlerin kenarlarını kesiyorlardı. Bu da yeryüzünde fesad çıkartmak kabilindendir. Said b. el-Müseyyeb de böyle demiştir.

Bir diğer açıklamaya göre onların bozgunculukları şu idi: Onlar insanların kusurlarını araştırıyor ve bu kusurlarını yayılmasın diye setretmiyorlardı. Bunun dışında başka şeyler de söylenmiştir. Âyet-i kerimeden anlaşılması gereken ed-Dahhak ve diğerlerinin söyledikleridir. Bunlar kavimlerinin en İleri gelenleri, servetleri en çok ve en varlıklı kimseleri idiler. Ayrıca bunlar hem küfre sapmış, hem de çokça masiyet işleyen kimselerdi. Onlar genellikle fesad çıkartırlar ve hiç de düzeltmezlerdi.

Topluluk ismidir. Sanki bu dokuz kişi, herbirisinin arkasından bir topluluk gelen ileri gelen kimseler gibi idiler. (Bu bakımdan bu çoğul isimle adlandırılmışlardır). Bunun çoğulu da; ileşekillerinde gelir. Şair şöyle demiştir:

“Rahtlarını (silahlarını) koyup da dinlendikleri,

O Savaş ne kötüdür!”

Burada sözü edilen kimseler dişi deveyi kesen Kudar’in arkadaşları idiler. Bunu İbn Atiyye zikretmiştir.

Derim ki: Bu dokuz kişinin isimleri hususunda farklı görüşler vardır, el-öaznevi dedi ki: Bunların isimleri şöyledir: Kudar b. Salif, Misda’, Eşlem, Desmâ, Züheym, Za’mâ, Zuaym, Kattal ve Saddâk.

İbn İshak dedi ki: Bunların başı Kudar b. Salif ile Misda’ b. Mehra’ idi, bunların arkasından da yedi kişi gelirdi ki, bunlar da Bel’ b. Meylâ, Duayr b. Ğunm, Züâb b. Mehrec ile isimleri bilinmeyen dört kişi daha vardı.

ez-Zemahşerî, Vehb b. Münebbih’den naklen onların isimlerini şöylece zikretmektedir: el-Hüzeyl b. Abdi Rabb, Gunm b. Gunn, Riyâb b. Mehrec, Misda’ b. Mehrec, Umeyr b. Kerdube, Âsım b. Mahreme, Sübeyt b. Sadaka, Sem’an b. Safî, Kudar b. Salif. Dişi devenin öldürülmesi için çalışanlar da bunlardı. Bunlar Salih kavminin azgınları idiler. Bunlar kavmin en soylularının üğullarındandılar.

es-Süheylî dedi ki: en-Nekkaş yeryüzünde bozgunculuk çıkartıp ıslah etmeyen dokuz kişiyi zikretmiş ve onların isimlerini tek tek saymıştır. Ancak bunun bir rivâyet ile tesbiti söz konusu değildir. Şu kadar var ki ben bu isimleri içtihad ve tahmine binaen kaydediyorum. Şu kadar var ki bizler Muhammed b. Habib’in kitabında bulduğumuz şekilde bu isimleri veriyoruz. Bunlar: Misda’ b. Dehr -ki Dehm de denilir-, Kudar b. Salif, Hureym, Savab, Riyab, Dabb, Da’ma, Herma, Duayn b. Umeyr’dir.

Derim ki; el-Maverdî, İbn Abbâs’tan rivâyetle onların isimlerini şöylece zikretmektedir: Bunlar Da’ma, Duayn, Herma, Hureym, Dâbb, Savab, Riyab, Mistah ve Kudar idiler. Şam topraklarında bir yer olan Hicr diyarındaydılar.

Neml 47

Dediler: “Senin ve seninle olanların yüzünden uğursuzluk gördük.” Dedi: “Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz.”

Diyanet Vakfı
Şöyle dediler: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık. Salih: Size çöken uğursuzluk (sebebi) , Allah katında (yazılı) dır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.” Dedi ki: “Sizin uğursuzluğunuz Allah nezdindedir. Esasen siz denenen bir kavimsiniz.”

“Dediler ki: Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.” Yani biz sizin uğursuzluk getirdiğinizi kabul ediyoruz. Uğursuzluk inancına sahip olmak kadar, insanın sağlam görüşüne zarar veren ve alması gereken tedbirleri bozan hiçbir şey yoktur. İneğin böğürmesi yahut karganın ötmesinin bir kazayı önleyeceğini yahutta takdir edilmiş bir şeyi defedeceğini zanneden bir kimse; elbetteki cahillik eder. Şair de şöyle demiştir:

“Zamanın uğursuzluğu hiçbir takdiri geri çevirmez,

O bakımdan sen zamanı mazur gör, sakın onu kınama.

Musibetler her gün inip dururken,

O günün mutlu gün olma özelliğini kazandıran nedir?

Mutluluğun ve bedbahtlığın olmadığı hiçbir gün yoktur.

Bunlar bir kavimden, bir kavime giderler.”

Araplar insanlar arasında uğursuzluğa en düşkün kimselerdi. O bakımdan bir yolculuğa çıkmak istediklerinde bir kuşu ürkütürlerdi. Bu kuş sağa doğru uçarsa yollarına koyulur ve bunu uğur kabul ederlerdi, sola doğru uçarsa geri dönerler ve yolculuğa çıkmayı uğursuzluk kabul ederlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Siz kuşları yuvalarında bırakınız, oradan rahatsız etmeyiniz.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 106; “Taberi tarafından muhtelif senedlerle rivâyet edildiği,, bunlardan birisinin ravilerinin sika olduğu kaydıyla. Nitekim buna dair açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi’nde (5/3- âyet, 19. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Dedi ki: Sizin uğursuzluğunuz” yani başınıza gelen musibetleriniz

“Allah nezdindedir. Esasen siz denenen” sınanan

“bir kavimsiniz.” Günahlarınız dolayısıyla azaplandırılan bir kavimsiniz, diye de açıklanmıştır.

Neml 46

Dedi: “Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğü acele istiyorsunuz? Allah’tan bağışlanma istemez misiniz? Umulur ki merhamet olunasınız.”

Diyanet Vakfı
Salih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allahtan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Kavmim, iyilikten önce ne diye kötülüğün çabucak gelmesini istersiniz? Allah’tan mağfiret dilemelisiniz değil mi? Belki size merhamet olunur.”

“Dedi ki: Kavmim, iyilikten önce ne diye kötülüğün çabucak gelmesini istersiniz?” âyeti ile ilgili olarak Mücahid şöyle demektedir: Ne diye rahmetten önce azâbı istersiniz? Yani: Sizler, sizin sevap ve mükâfat almanızı gerektirecek imanı ne diye erteliyor, ceza görmenizi gerektiren küfrü önden gönderiyorsunuz? Çünkü kâfirler inkârlarının aşırılığı sebebiyle; Bize azâbı getir diyorlardı.

Şöyle de açıklanmıştır: Ne diye kendisi sebebiyle ceza görmeyi hakedeceğiniz işler yapıyorsunuz? Yoksa onlar azâbın acele gelmesini istemiş değillerdi.

“Allah’tan mağfiret dilemelisiniz değil mi?” Yani ne diye şirki bırakıp, Allah’a tevbe ederek geri dönmüyorsunuz?

“Belki size merhamet olunur.” Belki ilahi merhamete nail olursunuz. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Neml 45

Andolsun, Semûd kavmine kardeşleri Salih’i gönderdik: “Allah’a kulluk edin.” Bir de baktın ki iki grup, birbirleriyle çekişiyorlar.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, «Allaha kulluk edin!» (demesi için) Semud kavmine kardeşleri Salihi gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Semûd’a kardeşleri Salih’i: “Allah’a ibadet edin” diye gönderdik. Bunlar İki fırka olup birbirleriyle çekişmeye başlayiverdiler.

Allah’ın:

“Yemin olsun ki Semud’a kardeşleri Salih’i: ‘Allah’a İbadet edin’ diye gönderdik” âyetinin anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Bunlar iki fırka olup birbirleri ile çekişmeye başlayiverdiler.” Mücahid dedi ki: Yani bir kesimi mü’min, bir kesimi kâfir oldu. Aralarındaki tartışma ise şanı yüce Allah’ın:

“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz… inkâr edenleriz, dediler” (el-A’raf, 7/75-76) âyetinde bize açıkladıklarıdır.

Bir diğer görüşe göre, birbirleriyle tartışmaları herbir kesimin: Hak üzere olanlar siz değil, bizleriz demeleridir.

Neml 44

Ona denildi: “Saraya gir.” Onu görünce derin bir su sandı ve eteğini sıvadı. Dedi: “Bu, billurdan döşenmiş bir saraydır.” Dedi: “Rabbim! Gerçekten ben nefsime zulmettim. Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbine teslim oldum.”

Diyanet Vakfı
Ona: Köşke gir! dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir, dedi. Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleymanla beraber alemlerin Rabbi olan Allaha teslim oldum.

Kurtubi Tefsiri
O kadına: “Köşke gir” denildi. Onu görünce derin bir su sanıp ayaklarının üzerini açtı. (Süleyman): “Gerçekten o billurdan yapılmış, iyice düzeltilmiş bir köşktür” dedi. Kadın dedi ki: “Rabbim, ben nefsime zulmettim ve Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”

“O kadına: Köşke gir denildi” âyetinde; “iadesinin takdiri Sîbeveyh’e göre; “Köşke gir” şeklindedir. Burada harf-i cer hazfedilip fiil dolaysız olarak teaddi etmiştir (geçişli olmuştur). Ebû’l-Abbas ise bu hususta onun hatalı olduğunu söylemektedir: Çünkü zaten giriş, girilen bir yere delâlet etmektedir.

Burada köşkten kasıt, içinde balıkların bulunduğu suyun üstünde camdan (billurdan) yapılmış geniş bir avlu idi. O bunu kadına kendi mülkünden daha büyük bir mülkü göstermek üzere yaptırmıştı. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

Katâde dedi ki: Bu köşk arkasında su bulunan sırça bir köşk idi. Kadın da onu

“derin bir su” sandı. Ebû Ubeyde’den nakledildiğine göre “sarh” köşk demektir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Onların yüksek binalarını köşkler zannedersin.”

Sarh (mealde köşk)’in avlu olduğu da söylenmiştir. Nitekim; “Bu evin sarhası ve avlusu” denildiği zaman bu iki lâfız da aynı manadadır. Ebû Ubeyde de “el-Ğarib el-Mûsannef adlı eserinde yerden yükseltilmiş, yüksek herbir binaya sarh denilir. “Mümerred (iyice düzeltilmiş)” ise uzun ve yüksek anlamındadır.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun aslı şudur; Tek bir elden çıkmış gibi yapılmış herbir binaya “sarh” denilir. Bu da Arapların su katılmamış süt hakkında kullandıkları: “Sarih (saf) süt” tabirlerinden alınmıştır. Aynı şekilde işi tasrih etti, sözlerinden de gelmektedir. Bu sarih bir Araptır (salih bir Araptır) ifadesi de buradan gelmektedir.

Denildiğine göre Süleyman (aleyhisselâm) bu köşkü cinlerin hakkında söyledikleri: Annesi cinlerden idi, ayakları da eşek ayağına benzer, şeklindeki sözlerinin doğruluğunu araştırmak için yapmıştı. Bu açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır.

Kadın suyu görünce korktu ve kendisini suda boğmak istediğini zannetti. Ayrıca onun tahtının su üzerinde oluşundan da hayrete düştü. Kendisini dehşete düşürecek daha başka şeyler de gördü, fakat ona verilen emri yerine getirmekten başka bir yolu yoktu. “Ayaklarının üzerini açtı.” Bir de ne görsün! İnsanlar arasında bacakları en güzel olanlardan birisi idi. Cinlerin söylediklerinden hiçbir eser yoklu, ancak tüyleri fazlaca idi. Bu noktaya varınca, Süleyman (aleyhisselâm) yüzünü ondan çevirdikten sonra:

“Gerçekten o billurdan yapılmış, İyice düzeltilmiş bir köşktür” dedi.

“İyice düzeltilmiş (anlamı verilen: el-mumerred) zımparalanmış, düzeltilmiş demektir. Tüysüz olana “emred” denilmesi buradan gelmektedir. “Ergenlik yaşına geldikten sonra sakalının bilmesi gecikti” demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Üzerinde yaprak bulunmayan çıplak ağaca; denilmesi de buradan gelmektedir. Bitki yetişmeyen kumluk yere de; denilir. “Mumerred” aynı zamanda uzatılmış anlamına da gelir. Kaleye; denilmesi de buradan gelmektedir. Ebû Salih dedi ki: Bu, hurma ağacı şeklinde uzun demektir. İbn Şecere de: Eni de, boyu da oldukça fazla anlamındadır, demiştir. Şair şöyle demiştir:

“Sabah erkenden gittim onları buldum,

Kuşluk vaktinden önce mümerred (eni boyu fazla) zırhlar içinde,”

Görüldüğü gibi burada şair “mümerred” kelimesini bol ve geniş anlamında kullanmıştır.

İşte o vakit Belkıs teslimiyetini gösterdi, itaatini arzetti, mü si uman oldu ve kendisi hakkında -ileride geleceği üzere- zalimlik ettiğini itiraf etti. Süleyman (aleyhisselâm) onun ayaklarını görünce, şeytanlar arasından kendisine doğru şeyler söyleyip iyiliğini isteyen kimseye şöyle dedi: Bedenine zarar vermeksizin bu tüyleri nasıl yok edebilirim? Bu şeytan ona kıl dökme ilacının nasıl yapılacağını öğretti. İşte bu ilaçlar ve hamamlar o günden beri yapılmaya başlandı.

Rivâyet olunduğuna göre Süleyman (aleyhisselâm) o vakit onunla evlendi ve onu Şam’a yerleştirdi. Bunu da ed-Dahhak söylemiştir.

Said b. Abdu’l-Aziz: “Kitabu’n-Nekkaş”da şöyle demektedir: Onunla evlendi ve tekrar onu Yemen’dekİ hükümdarlığına geri gönderdi. Ayda bir defa rüzgar ile onun yanına giderdi. Ona kendi döneminde vefat etmiş, Dâvûd ismini verdiği bir çocuk doğurdu. Kimi haberlerde belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Belkıs dünyada bacakları en güzel kadınlardan idi. O cennette Süleyman (aleyhisselâm)’ın hanımları arasında olacaktır. Âişe: Onun bacakları benden de mi güzeldi? deyince, Peygamber şöyle buyurdu: “Cennette senin bacakların ondan güzel olacaktır.”

Bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir. es-Sa’lebî’nin de naklettiğine göre Ebû Mûsa, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “İlk hamam, edinen kişi Süleyman b. Dâvûd’dur. O sırtını duvara yapıştırınca hamamın sıcağı ona dokundu. Bu sefer “Yüce Allah’ın azabından vay halimize!” dedi.” Beyhakî, Şuabu’l-Îman, VI, 160.

Süleyman (sallallahü aleyhi ve sellem) Belkıs’ı çokça sevdi ve onu Yemen’deki hükümdarlığında bıraktı. Cinlere emir vererek ona insanların benzerini görmediği yükseklikte üç kale inşa etti. Bunlar Selhun, Beynun ve Umdan kaleleridir. Diğer taraftan Süleyman ayda bir defa onu ziyaret eder, yanında üç gün ikamet ederdi.

en-Nehaî’nin naklettiğine göre Himyerlilerden bazıları kralların mezarlarını kazdılar. Orada üzerinde, altın ile dokunmuş elbiseler bulunan kadının bulunduğu bir kabir buldular. Bu kabrin baş ucunda da şu beyitlerin yazılı olduğu bir mermer parçası gördüler:

“Ey kavimler hep birlikte dönün,

Benim kabrimin olduğu yerde de develeri rahatça serbest bırakın.

Bilin ki ben o kadın hükümdardım ki,

Bir zamanlar Belkıs diye anılırdım.

Kavmim Himyerliler arasında krallık sarayını yükselttim,

Eskiden (bir zamanlar) orada insanlar yaşardı.

Hükümdarlığımda ve mülkümü idare edişimde,

Allah uğrunda burunları yere sürterdim.

Kocam peygamber Süleyman’dı ki,

O Tevrat’ı çokça okuyandı.

Rüzgar ona binek olarak müsahhar kılınmıştı,

Kimi zaman uçarak eserdi.

Davud’un oğlu o peygamber ile birlikte ki,

Rahmân olan Allah onu takdis etmiştir.”

Muhammed b. İshak ile Vehb b. Münebbih dediler ki: Süleyman, Belkıs ile evlenmedi ona: Kendine bir koca seç dedi, o da: Benim gibi birisi -böyle hükümdarlığı olmuş iken- başkasının nikâhı altına girmez. Bu sefer ona: İslâmda nikâhlanman kaçınılmaz bir şeydir, dedi. Bunun üzerine Hemdan hükümdarı Zu Tübba’ı seçti. O da Hemdan hükümdarını Belkıs ile evlendirdi ve Belkıs’ı Yemen’e geri gönderdi. Yemen cinlerinin emiri Zevbea’ya da Zu Tubba’a itaat etmesini emretti. Ona çok yüksek kaleler inşa etti. Süleyman (aleyhisselâm) vefat edinceye kadar emirliği devam etti.

Bazıları da şöyle demiştir: Ne Süleyman’ın Belkıs ile evlendiği, ne de onu başkası ile evlendirdiği hususunda sahih herhangi bir haber varid olmuş değildir.

Belkıs’ın babası es-Serh b. el-Hedahid b. Şerahil b. Eded b. Hadr b. es-Serh b. el-Hares b. Kays b. Sayfî b. Sebe’ b. Yeşceb b. Ya’rub b. Kahtan b. Âbir b. Şâlih b. Erfahşed b. Sam b. Nûh’dur. Dedesi el-Hedhad şanı büyük bir hükümdar idi, hepsi de kral; kırk oğlu olmuştu. Bütün Yemen topraklarını eline geçirmişti. Babası es-Serh ise çevre hükümdarlarına şöyle derdi: Aranızda bana denk hiçbir kimse yoktur. O bakımdan onların kızları ile evlenmeyi kabul etmedi. Bundan dolayı Reyhane bintü’s-Seken diye anılan cinlerden bir kadın ile onu evlendirdiler. Bu kadından Belkame diye bir kızı oldu ki; Belkıs budur. Bundan başka da bir çocuğu olmamıştır.

Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Belkıs’ın ebeveyninden birisi cinni idi.” Ebû Şucâ’ ed-Deylemî, el-Firdevs, IH, 277 Babası vefat ettiğinde kavmi ona karşı ikiye bölündüler. O bakımdan başlarına birisini hükümdar olarak geçirdiler; o da çok kötü uygulamalarda bulundu. Nihayet yönetiminin altındakilerin kadınları ile hayasızca ilişkilere girdi. Belkıs bundan dolayı gayrete geldi ve kendisi ile evlenmesini tekliF edince, onunla evlendi. Ona içki içirdi ve nihayet onun kafasını kesti, evinin kapısına kafasını astı, sonra da onu kendilerine kraliçe yaptılar.

Ebubekre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nezdinde Belkıs’den söz edildi. Bunun üzerine o: “Yönetim işlerinin başına bir kadını getiren bir toplum asla iflah olmaz.” diye buyurdu Buhârî, IV, 1610, VI, 2600; Tirmizî, IV, 527; Nesâî, VIII, 227; Müsned, V, 38, 43, 47, 51.

Şöyle de denilmektedir: Belkıs’ın babasının cinlerden birisiyle evlenmesinin sebebi şudur: Babası oldukça zorba ve yönetimi altındakilerin kadınlarına zorla el koyan azgın bir hükümdarın veziri idi. Vezir olarak da kendisi çok kıskanç birisiydi, bundan dolayı hiç evlenmedi. Bir sefer yolda tanımadığı birisiyle arkadaşlık etti. Ona: Evli misin? diye sordu, o: Ebediyyen evlenmem dedi. Çünkü bizim ülkemizin hükümdarı kadınları kocalarından zorla alıyor. Arkadaşı kendisine: Şayet benim kızımla evlenecek olursan, ebediyyen onu senden alamaz. Babası: Hayır alır deyince, arkadaşı ona: Biz cinlerden bir topluluğuz, asla bize güç yetiremez, dedi. Bunun üzerine arkadaşının kızi ile evlendi ve ona Belkıs’ı doğurdu. Daha sonra anne vefat etti. Belkıs da çölde bir köşk inşa etti, derken babası bir seferinde yanılarak kızının durumundan sözetti. Kızının bu haberi hükümdara ulaştırılınca, ona şöyle dedi: Ey filan kişi, benim kadınlara olan düşkünlüğümü bildiğin halde, senin de böyle güzel bir kızın varken onu bana getirmiyorsun olur mu? Sonra hapsedilmesini emretti. Belkıs ona: Ben senin emrindeyim diye haber gönderdi. Kral sarayına gitmek üzere hazırlıklarını yaptı. Beraberindekilerle birlikte içeri girmek isteyince, ona yüzleri güneş parçası gibi olan cin kızlarından cariyeleri çıkarıp gönderdi ve kendisine şöyle dediler: Utanmıyor musun? Bizim hanımefendimiz sana şöyle diyor; Bu erkekler seninle birlikte iken sen hanımının yanına mı gireceksin? Kral beraberindekilere gitmeleri için izin verdi ve tek başına saraya girdi. Belkıs üzerine kapıyı kapattı ve ayakkabılarla vurarak öldürdü. Sonra başını kopartıp askerlerin arasına başını attı. Onlar da Belkıs’ı başlarına kraliçe seçtiler. Hüdhüd onun durumunu Süleyman (aleyhisselâm)’a bildirinceye kadar bu hali üzere devam etti.

Bu da şöyle olmuştu: Süleyman (aleyhisselâm) bir yerde konakladığı bir sırada hüdhüd: Süleyman konaklamak ile meşguldür deyip, semaya doğru yükseldi. Dünyanın enini boyunu gürdü, dünyanın sağını solunu gördü. Belkıs’ın bir bahçesinde bir hüdhüd gördü. O hüdhüdün ismi Ufeyr idi. Yemen’in Ufeyr adındaki hüdhüdü, Süleyman’ın Ya’fur adındaki hüdhüdüne: Nereden geldin? nereye gitmek istiyorsun? diye sordu. O da: Ben Şam’dan benim sahibim Dâvûd oğlu Süleyman ile birlikte geldim. UFeyr: Süleyman da kim? diye sorunca, Ya’fur: O cinlerin, insanların, şeytanların, kuşların, yabani hayvanların, rüzgarın, sema ile arz arasındaki herbir şeyin hükümdarıdır. Peki sen nerelisin? deyince, Ufeyr şöyle dedi: Ben de bu ülkedenim, bu ülkeye Belkıs adındaki bir kadın hükümdar oldu. Onun emri altında onikibin hükümdar vardır. Herbir hükümdarın emri altında da kadın ve çocuklar dışında yüzbin Savaşçı bulunmaktadır. Onunla beraber gidip, Belkıs’a ve onun krallığına baktı, sonra ikindi vakti Süleyman (aleyhisselâm)’ın yanına döndü. Süleyman (aleyhisselâm) namaz vaktinde onu aramış fakat bulamamıştı. Bulundukları yerde de su yoktu. Bir rivâyete göre İbn Abbâs: Üzerine bir parça güneş düşmüştü. Kuşlardan sorumlu vezire: Burası kimin yeridir? diye sorunca, vezir: Ey Allah’ın peygamberi bu hüdhüdün yeridir dedi. Süleyman (aleyhisselâm): Nereye gitti? diye sordu, vezir: Allah hükümdarımızın işlerini yoluna koysun bilemiyorum, dedi. Süleyman kızıp:

“Ben onu elbette şiddetli bir azâb ile azablandırırım…”(Neml, 27/21) dedi.

Daha sonra kuşların efendisi en kararlısı ve en güçlüsü olan kartalı çağırdı. Kartal ona: Ey Allah’ın peygamberi emrin nedir? diye sordu. O da: Derhal bana hüdhüdü getir, dedi. Kartal semaya doğru yükseldi, dünyaya sizden herhangi birinizin önündeki tepsi gibi baktı. Hüdhüdün Yemen tarafından gelmekte olduğunu gördü. Ona doğru indi ve pençesiyle onu yakaladı. Hüdhüd ona dedi ki: Sana beni ele geçirebilecek güç ve kudreti veren Allah ismi için yemin veriyorum ki bana merhamet eyle. Kartal ona vay başına geleceklere anan seni kaybedesice dedi. Çünkü Allah’ın peygamberi Süleyman mutlaka seni azaplandıracak ya da kesecek diye yemin etti. Sonra hüdhüdü alıp gitti. Akbabalar ve diğer kuş askerleri onu karşıladı, vay başına geleceklere dediler. Allah’ın peygamberi seni tehdid etti. Hüdhüd: Benim değerim ne, ben neyim ki, hiç yemininde istisna yapmadı mı? diye sordu. Evet dediler çünkü o: “Ya da bana apaçık bir delil getirir” (Neml, 27/21) dedi. Sonra Süleyman (aleyhisselâm)’ın huzuruna girdi, başını kaldırıp kanatlarını ve kuyruğunu Süleyman (aleyhisselâm)’ın önünde alçak gönüllülük göstererek yere doğru gevşetti. Süleyman ona: Hizmetini ve yerini bırakıp nereye gittin? Ben seni ya çetin bir şekilde azaplandıracak ya da keseceğim dedi. Hüdhüd ona: Ey Allah’ın peygamberi sen Allah’ın huzurundaki duruşunu, benim senin huzurundaki şu duruşum ile bir karşılaştır. Bu sefer Süleyman’ın tüyleri diken diken oldu, titredi ve onu affetti.

İkrime dedi ki: Yüce Allah, Süleyman’ın, hüdhüdü kesmesine mani oldu, çünkü o anne babasına iyilikle davranan birisi idi. Onlara yemek taşır ve onları beslerdi. Daha sonra Süleyman ona şöyle dedi: Gecikmene sebeb nedir? Hüdhüd ona yüce Allah’ın bize haber verdiği şekilde Belkıs’dan, tahtından ve kavminden -az önce geçtiği üzere- sözetti.

el-Maverdî dedi ki; Belkıs’ın annesinin cinlerden olduğu görüşü cinslerin farklılığı, tabiatların ayrılığı, her iki varlık türünün hislerinin birbirine benzememesi dolayısı ile akıl tarafından kabul edilemez. Çünkü Âdemoğulları cismanidir, cinler ise ruhanidir. Yüce Allah Âdemoğullarını ses veren kurumuş çamurdan yarattı, cinleri ise dumansız ateş alevinden yarattı. Böyle bir farklılık varken, bunların birbirleriyle imtizacı mümkün değildir Bu ayrılıklarla birlikte bunlardan ortak bir nesil çıkması imkansız bir şeydir.

Derim ki: Bu hususta açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. Ancak bu hususta gelmiş olan haber ile birlikte akıl böyle bir şeyi imkansız görmemektedir. Eğer hilkatin aslına bakılacak olursa, önceden de açıklandığı gibi hilkatin aslı sudur. Böyle bir şey de uzak bir ihtimal görülemez, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Kur’ân-ı Kerîm’de ise daha önceden de geçtiği gibi:

“Mallarına, evlatlarına ortak ol” (el-İsra, 17/64) diye buyurulmuştur. İleride geleceği üzere de er-Rahmân Sûresi’nde de:

“O ikisinde de bunlardan evvel ne bir insanın, ne de bir cinnin asla dokunmadığı… eşler vardır” (er-Rahmân, 55/56) diye buyurmaktadır.

“Rabbim ben nefsime” İbn Şecere’nin dediğine göre şirk üzere bulunmaktan dolayı

“zulmettim.” Süfyan da şöyle demiştir: Süleyman hakkında sahib olduğum zanlarla zulmettim. Çünkü ona büyükçe salondan geçip gelmesini emredince o burayı büyük bir su zannetmiş, Süleyman’ın da kendisinin o suda boğulmasını istediği kanaatine kapılmıştı. Bunun sırçadan son derece güzel düzeltilmiş bir köşk olduğunu anlayınca, bu zan sebebiyle kendisine zulmetmiş olduğunu anladı.

Burada; nin hemzesinin meksur gelmesi “dedi ki”den sonra başa gelmiş olmasından dolayıdır. Araplar arasından bunu üstün okuyarak “demek” fiilinin onda amel etmesini sağlayanlar da vardır.

“Ve Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum,”

Bu âyetteki; “Birlikte, beraber” lâfzı sakin okunacak olursa, o takdirde belli bir mana için getirilmiş bir harftir ve bu hususta nahivciler arasında görüş ayrılığı yoktur. Şayet üstün okunacak olursa, bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre bu zarf anlamında bir İsimdir, diğerine göre bu fetha üzere mebni cer harfidir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır.

Neml 43

Onu Allah’tan başka ibadet ettikleri alıkoydu. Şüphesiz o, kâfir bir kavimdendi.

Diyanet Vakfı
Onu, Allahtan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkarcı bir kavimdendi.

Kurtubi Tefsiri
Daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler ona manî olmuştu. Çünkü o kâfir bir kavimden idi.

“Daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler ona mani olmuştu” âyetinde anlam tamam olmaktadır ve burada vakıf güzeldir. Yani tapındığı güneş ve ay onu Allah’a ibadet etmekten alıkoymuştu. Buna göre burada; “Şeyler ref mahallindedir.

en-Nehhâs dedi ki: Âyetin anlamı şöyledir: Onun Allah’tan başkalarına ibadet etmesi, bizim onun müslüman olacağına dair bildiğimizi bilmesini engelledi. Buradaki ın nasb mahallinde olması da mümkündür. O vakit ifadenin takdiri şöyle olur: Süleyman onu Allah’tan başka ibadet ettiği şeylerden alıkoydu. Yani onun Allah’tan başka varlıklara ibadet etmesine engel teşkil etti.

Anlamın şöyle olması da mümkündür: Allah onu alıkoydu. Yani; “Allah onu kendisinden başkasına ibadet etmekten alıkoydu” demek olup, burada “…den” hazfedilip, fiil, harî-i cersiz olarak teaddi etmiş oldu. Bunun bir benzeri de Allah’ın:

“Mûsa… kavminden yetmiş adam seçti.” (el-A’raf, 7/153) Bu da: “…kavmi arasından…” demektir. Sîbeveyh şu beyiti nakletmektedir:

“Abdullah (b. Darim kabilesin)den naklen bana havanın haberi verildi ki,

Onların kaleleri artık şerefli olmuş, asil şahsiyetleri de bayağılaşmış.”

Burada ona göre anlam; “Abdullah (b. Darim) kabilesi(nden) bana haber verildi” şeklindedir.

“Çünkü o kâfir bir kavimden idî.” Saîd b. Cübeyr buradaki;

“Çünkü o” lâfzının hemzesini üstün olarak okumuştur. Burada nasb mahallinde; anlamındadır. Bununla birlikte; “Şeylerden” bedel olması da mümkündür. Eğer bu “mani olma”run faili ise ref mahallindedir. Esreli okuyuş ise İstİ’nâf (başlangıç) kabul edilmesine göredir.

Neml 42

Gelince ona denildi: “Senin tahtın böyle mi?” Dedi: “Sanki o.” “Zaten biz daha önce bilgi sahibi olmuştuk ve biz teslim olanlardık.”

Diyanet Vakfı
Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allahtan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk.

Kurtubi Tefsiri
Kadın geldiğinde (ona) şöyle denildi: “Senin tahtın böyle midir?” O das “Sanki bu odur” dedi. “Ve bize bundan önce ilim verilmiş olup biz teslim olanlardan olmuştuk.”

“Kadın geldiğinde” kasıt Belkıs’dır. Ona

“şöyle denildi: Senin tahtın böyle midir? O da: Sanki bu odur, dedi” Gördüğünü kendi tahtına benzetti. Çün kü o kendi tahtını kilitli odalarda bırakmıştı. Ne bunun kendi tahtı olduğunu söyledi, ne de reddetti. Böylece Süleyman (aleyhisselâm) aklının ne kadar mükemmel olduğunu öğrenmiş oldu.

İkrime dedi ki: Kadın hikmetli bir kadındı. O bakımdan:

“Sanki bu odur” demişti.

Mukâtil dedi ki: Kadın tahtını tanıdı, ancak onlar kendisini tereddüde düşürmek istedikleri gibi, o da onlara bu şekilde bir cevap vermişti. Şayet ona: Senin tahtın bu mudur? diye sormuş olsalardı, o da onlara: Evet budur, diyecekti. el-Hasen b. el-Fadl da böyle açıklamıştır.

Denildiğine göre; Süleyman bu kadına elindeki imkanların bir nübüvvet olduğunu bilip kendisine îman etmesi için cinlerin de, aynı şekilde şeytanların da emri altında olduğunu göstermek istemişti. Bir diğer açıklamaya göre tahta yapılan bu uygulama, onun göndermiş olduğu erkek ve kadın hizmetçiler ile ilgili olarak yaptığı karışıklığa bir karşılık idi.

“Ve bize bundan önce ilim verilmiş olup” buyrukları, denildiğine göre Belkıs’ın sözlerindendir. Yani tahttaki bu mucizeden önce de Süleyman’ın peygamberliğinin doğruluğu bilgisi zaten bize verilmişti.

“Biz teslim olanlardan olmuştuk.” Yani onun emrine itaat edenlerden idik.

Bir diğer açıklamaya göre bu Süleyman (aleyhisselâm)’ın sözlerindendir. Yani bu seferkinden önce de yüce Allah’ın dilediği herşeye kadir olduğuna dair bize bilgi verilmişti.

Bir diğer açıklama:

“Bize… İlim verilmiş olup” onun müslüman olup, itaat ile gelmekte olduğuna dair bilgi onun gelişinden önce bize verilmişti, şeklindedir.

Bu sözleri Süleyman (aleyhisselâm)’in kavminin söylediği sözler olduğu da söylenmiştir? Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Neml 41

Dedi: “Onun tahtını değiştirin, bakalım doğruyu bulacak mı yoksa doğruyu bulamayanlardan mı olacak.”

Diyanet Vakfı
(Süleyman devamla) dedi ki: Onun tahtını bilemeyeceği bir hale getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayanlar arasında mı olacak.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekilde değiştirin. Bakalım, o yol bulacak mı, yoksa yol bulamayacaklardan mı olacak?”

“Dedi ki: Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekilde değiştirin.” Onda değişiklikler yapın.

Denildiğine göre altını üstüne, üstünü de altına getirdiler. Fazlalık ya da eksiklikle değiştirdiler, diye de açıklanmıştır. el-Ferrâ’ ve başkası da şöyle demiştir: Onu tanıyamayacağı bir hale getirmelerini emretmesinin sebebi şudur: Şeytanlar ona: Aklı pek sağlam değildir, demişti. Süleyman (aleyhisselâm) da bu açıdan onu denemek istemişti.

Bir diğer açıklamaya göre: Cinler Süleyman (aleyhisselâm)’ın onunla evlenip ondan çocuklarının olacağından ve böylelikle ebediyyen Süleyman (aleyhisselâm)’ın soyundan geleceklerin emri altında çalışmaya mecbur kalacaklarından korktular. Bu bakımdan Hazret-i Süleyman’a: Bu kadının aklı zayıftır, ayakları da eşek ayağı gibidir, dediler. O da:

“Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekilde değiştirin” de biz de onun aklının ölçüsünü bilelim, demişti.

Süleyman (aleyhisselâm)’a cinlerden samimi olarak öğüt veren ve iyiliğini isteyen birisi vardı. Ona: Ben bu kadına bacaklarını açmasını söylemeden, ayaklarını nasıl görebilirim? diye sordu. O da: Sen bu saraya bir su doldur, suyun üstünü de camla kapat, o su olduğunu zannedecek eteklerini kaldıracak, sen de o zaman ayaklarını göreceksin. İşte yüce Allah’ın haber verdiği “köşk” budur.

Neml 40

Kitaptan bilgisi olan dedi: “Ben onu sana gözünü açıp kapamadan getiririm.” Onu yanında durur görünce dedi: “Bu Rabbimin lütfundandır, beni denemek için, şükredecek miyim yoksa inkâr mı edeceğim. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükreder. Kim inkâr ederse, şüphesiz Rabbim zengindir, kerem sahibidir.”

Diyanet Vakfı
Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki: “Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm.” Onun derhal yanında durduğunu görünce dedi ki: “Bu, benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması içindir. Kim şükür ederse kendi lehinedir, kim de nankörlük ederse, muhakkak Rabbim Ganîdir, kerem sahibidir.”

“Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki: Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm.” Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre nezdinde kitap bilgisi bulunan kişinin ismi Asaf b. Berhiya’dır ve bu İsrailoğullarına mensubtur. Bu kişi sıddîklardan olup, yüce Allah’ın kendisi anılarak istenileni verdiği, kendisi anılarak dua edildiğinde duayı kabul ettiği, yüce Allah’ın ism-i a’zamını biliyordu. Âişe (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Asaf b. Berhiya’nin kendisini anarak dua ettiği Allah’ın ism-i a’zam’ı: Ya hayyu, ya kayyum idi.” Benzer rivâyetler için bk. Taberi, XIX, 163, 164. Denildiğine göre bu onların dilinde “Âhiya, şerâhiyâ” diye söylenirmiş,

ez-Zührî dedi ki: Yüce Allah’ın ism-i a’zam’ını bilen o zatın yaptığı dua şu idi: “Ey bizim ilahımız, herşeyin bir ve tek ilahı. Senden başka hiçbir, ilâh yoktur, bana onun tahtını getir.” Hemen taht onun önüne getirildi.

Mücahid dedi ki: Dua ederken şöyle dedi:

“Ey bizim ve herşeyin ilahı, ey celal ve ikram sahibi…”

es-Süheylî dedi ki: Nezdinde kitabın bilgisi bulunan şahıs, Süleyman’ın teyzesinin oğlu Âsaf b. Berhiyâ idi. Bu kişi yüce Allah’ın isimlerinden ism-i a’zamı biliyordu.

Bir diğer görüşe göre bu şahıs bizzat Süleyman (aleyhisselâm) idi. Ancak ifadelerin akışı arasında böyle bir açıklama doğru görülemez. İbn Atiyye dedi ki; Bir kesim bunun Süleyman (a .s) olduğunu söylemiştir. Bu açıklamaya göre ifrit: “Ben onu sana sen yerinden kalkmazdan önce getirebilirim” deyince, Süleyman (aleyhisselâm) bu süreyi geç bulmuş da onu küçültmek anlamını ihtiva eden bir üslupla ifrite hitaben: “Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm” demiş olur. Bu görüşün sahipleri de delil olarak Süleyman (aleyhisselâm)’ın: “Bu benim Rabbimin lütfundandır” sözlerini delil göstermişlerdir.

Derim ki: İbn Atiyye’nin sözünü ettiği görüşü en-Nehhâs “Meani’l-Kur’ân” adlı eserinde ifade etmiştir. Yüce Allah’ın izniyle bu güzel bir görüştür. Bahr dedi ki: Bu elinde takdirlerin yazılı olduğu kitabın bulunduğu bir melektir. İfritin bu sözleri söylediği sırada yüce Allah onu göndermiş idi.

es-Süheylî dedi ki: Muhammed b. el-Hasen el-Mukrî’in naklettiğine göre bu kişinin adi Dabbe b. Udd idi. Ancak bu hiçbir şekilde sahih olamaz, çünkü Dabbeb Udd’ün oğlu o da Tabiha’nın oğludur. İsmi ise Amr b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Mead’dır. Mead ise Buht Nassar dönemlerinde idi. Bu dönem ise Süleyman (aleyhisselâm)’ın döneminden çok sonradır. Mead, Süleyman (aleyhisselâm)’ın döneminde yaşıyamadığına göre ondan beş ata sonra gelen Dabbe b. Udd nasıl onun çağdaşı olabilir? Bu husus üzerinde düşünen kimse bunu açıkça görecektir.

İbn Lehia dedi ki: Bu kişi Hıdır (aleyhisselâm)’dır. İbn Zeyd de dedi ki: Yanında kitabın bilgisi bulunan kişi denizdeki adalardan birisinde bulunan salih bir zat idi. Bu şahıs adasından yeryüzünde kimlerin bulunduğunu yüce Allah’a ibadet edenin olup olmadığını görmek üzere çıkmıştı. Süleyman’ı görünce, o da yüce Allah’ın isimlerinden bir ismi anarak dua etti ve böylelikle kadının tahtı getirildi.

Yedinci bir görüş: Bu kişi Yemliha adında İsrailoğullarına mensub bir adam idi. Yüce Allah’ın ism-i a’zammı biliyordu. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

İbn Ebi Berze derki: Kitabın bilgisine sahip kişi Ustum idi. Bu İsrailoğulları arasında çok ibadet eden bir zatdı, bunu el-Ğaznevî zikretmektedir.

Muhammed b. el-Münkedir dedi ki: Bu bizzat Süleyman (aleyhisselâm)’dır. İnsanların, o yüce Allah’ın ism-i a’zamını biliyordu şeklindeki görüşlerine gelince, durum böyle değildir. Bu kişi İsrailoğullarına mensub bilgili, yüce Allah’ın da kendisine ilim ve fıkıh (dini kavrayış) verdiği bir adam idi. Bu kişi; “Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm” deyince, haydi getir dedi. Bu sefer adam: Sen Allah’ın bir peygamberisin ve Allah’ın peygamberinin oğlusun. Eğer yüce Allah’a dua edecek olursan, o sana bu tahtı getirir. Bunun üzerine Süleyman (aleyhisselâm) yüce Allah’a dua etti. Yüce Allah da tahtı ona getirdi.

Sekizinci bir görüş de şöyledir: Bu kişi Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır. Bunu da en-Nehaî söylemiştir. Bu görüş İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Buna göre “kitap ilmi” onun Allah’ın indirmiş olduğu kitaplarda ve Levh-i Mahfuz’da bulunanlara dair bilgisidir. Süleyman (aleyhisselâm)’ın Belkıs’a gönderdiği mektuptaki bilgidir, diye de açıklanmıştır.

İbn Atiyye der ki: İnsanların çoğunluğunun kabul ettiği görüş şudur: Bu kişi Âsaf’b. Berhiyâ adında, İsrailoğullarına mensub salih bir kişi idi. Rivâyete göre iki rekat namaz kıldıktan sonra Süleyman (aleyhisselâm)’a şöyle demiştir; Ey Allah’ın peygamberi, uzağa doğru bir bak, o da Yemen’e doğru baktı ve tahtı önünde buldu. Süleyman daha gözünü kırpmadan taht yanında idi.

Mücahîd dedi ki: Burada kasıt kişinin gözünü yorgun ve bitkin olarak kapatıncaya kadar bakışını devam ettirmesidir.

Bir diğer görüşe göre gözünü açıp kırpacak kadar bir zamanı kastetmiştir. Bu da kişinin: Bu işi bir lahzada yap, demesine benzer. Bu görüş daha kuvvetli gibidir, çünkü eğer tahtı getiren Süleyman (aleyhisselâm)’ın yaptığı bir iş olsaydı, bu bir mucize olurdu. Şayet Asaf veya onun dışındaki Allah’ın veli kullarının işi ise o takdirde bu bir keramettir. Velinin kerameti ise tabi olduğu peygamber için bir mucizedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Nezdinde kitabın bilgisi bulunan kişi Süleyman’dır, diyenler velilerin kerametini inkâr etmektedirler. Çünkü (bunlara göre) Süleyman (aleyhisselâm) ifrite: “Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm” demiş. Bunlara göre de ifritin yaptığı ne mucizedir, ne de bir keramettir. Çünkü cinlerin bu gibi şeylere zaten güçleri yeter. Bir cevher aynı halde iki yerde bulunamaz. Aksine bu yüce Allah’ın bir cevheri doğunun en uzak noktasında yok edip, sonra onu ikinci halde var etmesi olarak düşünülebilir. Bu ise batının en uzak noktasında yok oluştan sonraki haldir ya da aradaki mekanları yok eder, sonra bu mekanları iade eder.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu görüşü Vehb, Malik’ten de rivâyet etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Belkıs’ın tahtı havada getirilmiştir, bu da Mücahid’in görüşüdür.

Süleyman ile taht arasında da, Küfe İle Hire arası kadar bir mesafe vardı. Malik dedi ki: Belkıs Yemende, Süleyman (aleyhisselâm)’da Şam’da bulunuyordu.

Tefsirlerde kaydedildiğine göre Belkis’ın tahtı içinde bulunduğu yeri deldi, sonra da Süleyman’ın önünde bitiverdi. Abdullah b. Şeddad dedi ki: Taht yerdeki bir tünelden çıktı. Bunların hangisinin olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onun derhal yanında durduğunu” yanında sabit olarak bulunduğunu

“görünce dedi ki: Bu” yardım, bu imkan ve iktidar

“Benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması İçindir.” el-Ahfeş dedi ki: Yani benim ne yapacağımı ortaya çıkarması içindir. Başkaları da şöyle demiştir: “Sınaması içindir” benim ona ibadet etmem içindir, demektir. Bu da mecazi bir ifadedir. Sınamada aslolan ise denemektir, yani ben nimetine karşı şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim. Beni denemek içindir,

“Kim şükür ederse, kendi lehinedir.” Bunun faydası sadece kendisine döner. Zira o şükretmekle üzerindeki nimetin tamamlanmasına, devam etmesine ve o nimetin daha da artmasına hak kazanmış olur. Çünkü şükür sayesinde mevcut nimet sağlama bağlanmış olur, elde bulunmayan nimetlere de bu yolla nail olunur.

“Kim de nankörlük ederse, muhakkak Rabbim” şükre muhtaç olmayan

“Ganidir” lütuf ve ihsan etmekte

“kerem sahibidir.” Çok cömerttir.

Neml 39

Cinlerden bir ifrit dedi: “Ben onu sana sen yerinden kalkmadan önce getiririm ve gerçekten buna güçlü ve güvenilirim.”

Diyanet Vakfı
Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Cinlerden bir ifrit dedi ki: “Ben onu sana, sen yerinden kalkmazdan önce getirebilirim ve muhakkak ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.”

“Cinden bir ifrit dedi ki…” âyetindeki

“ifrit” lâfzını Cumhûr; “İfrit” diye okumuştur. Ebû Reca’ ve Îsa es-Sakafî ise; diye okumuşlardır. Bu kıraat Ebubekir es-Sıddiyk (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir. Hadiste de: “Şüphesiz ki Allah ıfrîte de, nifrîte de buğzeder” er-Râmehurmuzî, Emsâlu’l-Hadis, s. 163; İbn Selâme el-Kudâî, Müsnedu’ş-Şihâb, II, 155. diye buyrulmuştur. Buradaki nifrît, ifrite itbâ ile söylenmiştir. (Türkçede ifrit, mifrit demek gibi).

Katâde dedi ki: Bu fevkalede akıllı anlamındadır. en-Nehhâs dedi ki: Güçlü kuvvetli bir kimse ayrıca hilebaz ve çok ileri derecede kurnaz birisi ise ona; denilir. “İfrif’in reis anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir kesim de bu kelimeyi; şeklinde “ayn” harfi de esreli olarak okumuşlardır. Bunu da İbn Atiyye naktetmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu lâfzı şeklinde kabul edenler çoğulunu; (……..) diye getirirler. (……..) ise üç türlü çoğul yapılabilir. Arzu edilirse şeklinde yahut diye çoğulu yapılır, çünkü “te” zaiddir. Nitekim Tağutlar’ın, Tağut’un çoğulu olduğu gibi; “ye” de “te”nin yerine “ya” getirilerek; denilebilir.

Şeytanlardan bir İfrit ise güçlü ve itaate gelmeyen anlamındadır, te de zaiddir. “Adam ifritleşti” tabiri, başkalarına eziyet etmeyi huy haline getirdi, anlamında kullanırlar.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Bu ifritin ismi Kûden idi. Bunu da en-Nehhâs zikretmiştir. Zekvân olduğu da söylenmiştir, bunu da es-Süheylî söylemiştir. Şuayb el-Cubbaî de: İsmi De’van idi demiştir. İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre de adının Sahr el Cinnî olduğu söylenmiştir.

Zü’r-Rimme’nin şu beyitinde ifrit şöylece kullanılmıştır:

“Sanki o bir ifritin arkasından giden bir yıldız gibidir,

Gece karanlığında yerinden kopup, ona doğru akan.”

el-Kisaî de şu beyiti nakletmektedir:

“Onların ifrit şeytanları demişti ki:

Sizin ne mülkünüz vardır, ne de sebat bulmanız.”

Sahih’teki rivâyete göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dün cinlerden bir ifrit namazımı bozmak İçin beni aldatmaya (ya da boş anımı yakalamaya) çalışıyordu. Allah da ona karşı bana güç verdi, ben de onu şiddetlice ittim…” Müslim, I, 384. deyip, hadisin geri kalan bölümünü nakletti.

Buhârî’de de “beni aldatmaya koyuldu” yerine, “dün ansızın karşıma çıktı” şeklindedir. Buhârî, I, 176, III, 1260, IV, 1809; Müsned, II, 29H.

Muvatta’’da da Yahya b. Said’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra’ya götürüldüğünde cinlerden bir ifritin, bir ateş alevi ile onu takip etmekte olduğunu gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına baktıkça onu görüyordu. Cibril ona: Ben sana söyleyeceğin bazı sözler öğreteyim mi? Sen bunları söyleyecek olursan, elindeki ateş alevi söner ve yüzüstü yıkılır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “tabi öğret” deyince, şöyle dedi:

” Semadan inenlerin, oraya yükselenlerin, yerde bitip yetişenlerin, yerden çıkanların, gece ve gündüzün fitnelerinin şerrinden -hayır ile gelen dışmda- gece ile gündüzün gelenlerin hepsinden, iyi olsun, günahkâr olsun hiç kimsenin aşamadığı Allah’ın eksiksiz kelimeleri ile kerim olan Allah’a sığınırım, ey Rahmân. ” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 125, 126.

“Ben onu sana, sen yerinden” yani hüküm verdiğin meclisinden

“kalkmazdan önce getirebilirim ve muhakkak ben buna gücü yeten” onu taşıma gücüne sahip olan

“ve” içindekilere karşı da

“güvenilir bir kimseyim.” İbn Abbâs dedi ki: Bundan kasıt kadının namus ve iffetine karşı kendisine güvenilen bir kimseyim demektir. Bu açıklamayı el-Mehdevî zikretmiştir, Süleyman (aleyhisselâm) ben daha da hızlı gelmesini istiyorum deyince,

Neml 38

Dedi: “Ey ileri gelenler! Hanginiz onun tahtını bana Müslüman olarak gelmeden önce getirir?”

Diyanet Vakfı
(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ey ileri gelenler! Onlar bana müslümanlar alarak gelmezden önce, kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?”

“Onlar bana müslümanlar olarak gelmezden önce kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Abdullah b. Şeddad dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm):

“Kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” dediğinde Belkıs bir fersahlık uzaklıkta bulunuyordu, tahtını ise Sebe’de bırakmış, onu korumak için de muhafızlar görevlendirmişti.

Denildiğine göre Belkıs hediyesini gönderdiği sırada elçilerini askerleriyle birlikte göndermişti. Bundan maksadı ise şayet Süleyman eğer krallık peşinde koşan birisi ise gerekli hazırlıklarını yapmadan, onunla aniden bir Savaş başlatmak idi. Süleyman (aleyhisselâm) bu durumu öğrenince “kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” dedi. İbn Abbâs dedi ki: Kadının tahtının getirilmesine dair verdiği emir ona mektub yazmadan önce idi. Kadının tahtı kendisine getirilmeden de ona mektub yazmamıştı.

İbn Atiyye dedi ki: Ancak âyetlerin zahirine göre Süleyman (aleyhisselâm) bu sözlerini kadının gönderdiği hediyenin ulaşıp, onun kendisine cevap vermesinden ve hüdhüd ile mektubunu göndermesinden sonra olmuştur. Te’vil bilginlerinin büyük çoğunluğu da bu kanaattedir. Te’vil bilginleri kadının tahtının getirilmesini istemesinin faydasının ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Katâde dedi ki: Ona bu tahtın büyüklüğü ve mükemmeliğinden sözedilmişti. O da, müslüman olarak kendisini ve kavmini ve mallarını İslâm himaye altına almadan önce bu tahtı ele geçirmek İstemişti. Çünkü İslâm bunu gerektirmektedir. Bu İbn Cüreyc’in de görüşüdür.

İbn Zeyd de dedi ki; Tahtın getirilmesini istemesi, Belkıs’a Allah tarafından kendisine verilmiş olan kudreti göstermek ve bunu peygamberliğine delil olarak ortaya koymak istemesi idi. Çünkü herhangi bir ordu ve Savaş söz konusu olmaksızın bu tahtı ele geçirmiş olacaktı.

Bu açıklamaya göre “müslümanlar olarak” âyeti, teslim olmuşlar olarak, demektir. İbn Abbâs’in görüşü de budur. Yine İbn Zeyd dedi ki; O bu yolla kadının aklını denemek İstemişti, bundan dolayı: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekilde değiştirin. Bakalım o yol bulacak mı, yoksa yol bulamayacaklardan mı olacak?” demişti.

Yine denildiğine göre cinler Süleyman (aleyhisselâm)’ın onunla evleneceğinden ve ondan çocuğunun olacağından, böylece Süleyman (aleyhisselâm)’ın soyundan geleceklerini de angarya ve hizmetlerinin sürüp gideceğinden korkmuşlardı. O bakımdan cinler kendisine bu kadının aklı pek sağlam değildir, demişlerdi. İşte bundan ötürü o da tahtı ile kadını sınamak istemişti.

Bir diğer açıklamaya göre o hüdhüdün: “Onun bir de büyük bir tahtı var” sözünün doğruluğunu tesbit etmek istemişti. Bu açıklamayı da Taberî yapmıştır.

Katâde’den rivâyete göre Süleyman (aleyhisselâm) hüdhüdün tahtı nitelemesi sebebiyle, tahtı görmek istemişti. İlim adamlarının çoğunluğunun kabul ettiği görüş birinci görüştür. Çünkü yüce Allah:

“Onlar bana müslümanlar olarak gelmezden önce” diye buyurmuştur. Bir diğer sebeb de şudur: Belkıs eğer İslama girmiş olsaydı, onun malına el sürmek haram olurdu. Dolayısıyla onun izni olmaksızın o taht da getirilemezdi.

Rivâyet edildiğine göre tahtı kırmızı yakut ve mücevherat ile süslenmiş, gümüş ve altından yapılmıştı. Tahtı o sırada üzerinde yedi kilit bulunan, içice yedi odanın içinde bulunuyordu.

Neml 37

“Onlara dön. Andolsun ki onlara karşı koyamayacakları ordularla geliriz ve onları oradan zilletle çıkarırız, onlar alçalmışlardır.”

Diyanet Vakfı
(Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamıyacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!

Kurtubi Tefsiri
“Dön onlara! Yemin olsun üzerlerine karşı duramayacakları ordularla geleceğiz ve onları -yemin olsun- oradan zelil ve küçük düşmüşler olarak çıkartacağız.”

“Dön onlara!” Yani Süleyman elçi heyetinin emiri el-Münzir b. Amr’a gönderdikleri hediyeleriyle birlikte onlara: Geri dönün, dedi.

“Yemin olsun üzerlerine karşı duramayacakları ordularla geleceğiz” âyetindeki

“Yemin olsun onlara… geleceğiz” lâfzındaki “lâm” kasem (yemin) “lâm”ıdır. Bu durumda şeddeli “nun” da onunla birlikte gelmelidir.

en-Nehhâs dedi ki: Ben Ebû’l-Hasen b. Keysan’ı şöyle derken dinledim: Buradaki “lâm” te’kid lâm’ıdır. Bu şekilde ona göre bütün “lâm” çeşitleri üç türlüdür, ona göre dördüncüleri yoktur. Bu da te’kid “lâm”ı, emir “lâm”ı ve harf-i cer olarak kullanılan “lâm.” Nahiv bilginlerinin ileri gelenleri de bu görüştedir. Çünkü onlar herbir şeyi aslına irca’ ederler. Bu ise, Arap dili üzerindeki eğitimi oldukça ileri kimseler için ancak mümkün olabilir.

“Karşı duramayacakları” yani onların karşı koymaya güç bulamayacakları… demektir.

“Ve onları -yemin olsun- oradan” kendi ülkelerinden

“zelil ve küçük düşmüşler olarak çıkartacağız.” Buradaki

“oradan” ile kastın Sebe’den demek olduğu söylenmiştir.

“Şüphesiz hükümdarlar bir şehre girdiklerinde onu harab ederler” âyetinde bu kasabadan (veya şehirden) söz edilmiş idi.

“Zelil” mülkleri ve şerefleri ellerinden alınmış

“Ve küçük düşmüşler olarak” küçük düşürüldükleri için zelil kılınmış ve hakarete uğratılmışlar olarak

“çıkartacağız.” Bu ise müslüman olmamaları halinde karşı karşıya kalacakları zillettir. Gönderdiği elçisi yanına geri döndü ve ona durumu haber verince, hükümdar kadın şöyle dedi: Ben onun bir kral olmadığını anlamıştım. Bizlerin Allah’ın peygamberlerinden bir peygambere karşı Savaşacak gücümüz yoktur. Daha sonra emir vererek tahtının yedi sarayın sonuncusunda bulunan içice yedi odadan sonuncusuna konulmasını emretti ve kapılan kilitledi, üzerine de bekçiler yerleştirdi. Yemen hükümdarlarından onikibin hükümdar ile birlikte ve herbir hükümdarın da komutası altında yüzbin kişi bulunduğu halde Süleyman (aleyhisselâm)’ın huzuruna gitmek üzere yola koyuldu.

İbn Abbâs dedi ki: Süleyman heybetli bir kişi idi. Kendisi bir hususu sormadan ilk olarak kimse ona bir şey demezdi. Bir gün yakınlarda bir toz bulutu gördü, bu ne oluyor? dedi. Yanında bulunanlar: Ey Allah’ın peygamberi, Belkıs dediler. Bunun üzerine Süleyman askerlerine -Vehb ve başkaları da cinlere dediler- dedi ki:

Neml 36

Süleyman’a gelince dedi: “Beni mal ile mi destekliyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Hayır, siz hediyenizle sevinirsiniz.”

Diyanet Vakfı
(Elçiler, hediyelerle) Süleymana gelince şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allahın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Süleyman’a geldiğinde dedi ki: “Bana mal ile mi yardım ediyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdiği, sîze verdiğinden daha hayırlıdır. Siz ise bu hediyeniz sebebiyle böbürleniyorsunuz.

“Süleyman’a geldiğinde dedi ki: Bana mal ile mi yardım ediyorsunuz?” Yani elçi Süleyman’a hediyeyi getirip gelince, o da:

“Bana mal ile mi yardım ediyorsunuz?” dedi.

“Bana… mı yardım ediyorsunuz?” âyetini Hamza, Ya’kub ve el-A’meş şeddeli tek “nun” ve ondan sonra da sabit bir “ya” ile okumuşlardır. Diğerleri ise iki “nun” ile okumuşlardır ki; Ebû Ubeyd’in tercihi budur. Çünkü bütün mushaflarda bu iki “nun” ile yazılmıştır. İshak’ın, Nâfi’den rivâyetine göre o: şeklinde, sonrasında lâfız itibariyle “ya” bulunan şeddesiz tek bir “nun” ile okurdu. İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu kıraatte vakıf yapılması halinde “ya”nin tesbit edilmesi lazımdır ki bu kıraat için Mushafın yazılış harflerine uygunluk, sahih olarak söz konusu olabilsin. “Nun “da asi olan şeddeli olmasıdır. Böyle bir yerde nûn’un şeddesinin kaldırılması “ben şahitlik ederim ki şüphesiz sen bir alimsin” anlamında; ifadesinde “nün”un şeddesiz okunmasına benzer.

“Haklarında anlaşmazlığa düştüğünüz…” (en-Nahl, iğ/27) âyetini; şeklinde ve

“Benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz?” (el-En’am, 6/80) anlamındaki âyeti da; şeklinde okuyanlar buna göre böyle okumuşlardır.

Araplar da; “Adamlar beni dövüyorlar, bana geliyorlar” diye kullanmışlardır ki bunun aslı; şeklindedir.

Çünkü şekillerinin idgamlı söyleyişi böyledir. Şair de şöyle demektedir:

“Gerdanın da Leyla’ya ait iken, böğürlerin de,

Güzel sesin de, gözlerin de, (hep böyleyken) benden (mi) korkarsın?”

Burada da “benden korkarsın” anlamındaki lafızın aslı şeklinde olup, “ya” harfi düşmüştür.

“Bana… mı yardım ediyorsunuz?” sorusu! Benim gördüğünüz bunca malıma rağmen siz benim malımı (getirdiğiniz hediyelerinizle) arttıracağınızı mı zannediyorsunuz? demektir.

“Halbuki Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır.” Allah’ın bana vermiş olduğu İslâm, hükümdarlık ve peygamberlik size verdiğinden daha hayırlıdır. O bakımdan mal beni sevindirmez.

“Bana verdiği” anlamındaki lâfız bütün mushaflarda; şeklinde “ya”sız olarak yazılmıştır. Ebû Amr, Nâfî’ ve Hafs ise üstün “ya” ile; şeklinde okumuşlardır. Vakıf yaparlarsa hazfederler. Ya’kub ise vakıf halinde “ya”yi okur ve vasl halinde ise hazfeder. Buna sebep ise İki sakinin arka arkaya gelmesidir. Diğerleri ise her iki halde de “ye”siz okurlar.

“Siz ise bu hediyeniz sebebiyle böbürleniyorsunuz.” Çünkü sizler dünya hayatında böbürlenenler ve çoklukla övünen kimselersiniz.

Neml 35

“Ben onlara bir hediye göndereceğim ve bakalım elçiler ne ile dönecek.”

Diyanet Vakfı
Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak ben onlara bir hediye gönderip elçilerin ne ile döneceklerine bakacağım.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Belkıs’ın Gönderdiği Hediye ve Elçi

Görüleceği gibi bu rivâyetlerin hiç birisi sağlam ve belli bir senedle peygamber Efendimize ya da ashaba ulaşmamakadır isrâiliyyat olma ihtimalleri çok yüksek, olup bunların hiç birisinin ilmî bakımdan itibar edilecek bir yanları da bulunmamaktadır

“Muhakkak ben onlara bir hediye gönderip…” ifadesinde dile geçirilen husus, onun güzel bir görüş ve güzel bir idare sahibi olduğunu göstermektedir. Yani ben bu adamı göndereceğim hediye ile deneyeceğim. Ona bu hediyeler arasında nefis mallar verecek ve ülkemin çeşitli İşlerinin oldukça alışılmadık hususlarını ona göstereceğim. Eğer bu dünyevi bir hükümdar ise göndereceğimiz mal onu hoşnut edecektir. Biz de onunla buna göre davranırız. Şayet bir peygamber ise bu mal kendisini razı etmeyecek ve dininin emri hususunda bizden isteklerini yerine getirmemizi talep etmeye devam edecektir. O vakit bizim ona îman etmemiz ve dini üzere ona uymamız gerekecektir. Bunun üzerine ona-insanların tafsilatı hakkında çokça sözler söylediği- pek büyük bir hediye gönderdi. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs’tlan naklen dedi ki: Ona altından bir kerpiç gönderdi. Giden elçiler duvarların altından olduğunu görünce bu sefer getirdikleri hediye gözlerinde önemini kaybetti.

Mücahid dedi ki: Ona ikiyüz köle ile ikiyüz cariye gönderdi. İbn Abbâs’tan rivâyete göre de onlara erkek elbisesi giydirdiği oniki kız hizmetçi, kadın elbiselerini giydirdiği oniki erkek hizmetçi gönderdi. Bu hizmetçilerin elinde de misk ve anber tabakları vardı. Ayrıca altın kerpiçler yüklenmiş oniki asil deve de göndermişti. Birisi deliği açılmamış, diğeri eğimli bir şekilde deliği açılmış iki tane de boncuk gönderdi, İçinde bir şey bulunmayan büyükçe bir kase ile Himyer hükümdarlarının birbirlerinden miras aldığı bir de asa gönderdi. Bu hediyeleri kavminden bir toplulukla birlikle ona gönderdi.

Elçinin bir kişi olduğu da söylenmiştir. Ancak onunla beraber hizmetçiler vardı.

Bir diğer görüşe göre o el-Münzir b. Amr adında kavminin eşrafından bir adam göndermişti. Ona da akıl ve görüş sahibi bir takım kimseleri katmıştı. Gönderdiği hediye ise yüz erkek ve yüz kadın hizmetçi idi. Erkeklere kadın, kadınlara da erkek elbisesi giydirilmişti. Erkek hizmetçilere şu talimatı vermişti: Süleyman sizinle konuşacak olursa, siz de onunla kadınların konuşmasına benzer bir eda ile konuşunuz. Kadınlara da: Onunla erkeklerin sözlerine benziyen nisbeten kaba sözlerle konuşunuz.

Denildiğine göre hüdhüd gelip, Süleyman’a bütün bunları haber verdi.

Yine denildiğine göre yüce Allah, Süleyman’a bunları haber vermiştir. Süleyman (aleyhisselâm) bulunduğu yerden dokuz fersahlık bir mesafeye kadar altın ve gümüş kerpiçlerle döşenmesini emretti. Sonra da şöyle dedi: Karada ve denizde gördüğünüz en güzel hayvanlar hangileridir. Onlar: Ey Allah’ın peygamberi, şöyle bir denizde noktalı ve muhtelif renkli hayvanlar görmüştük. Bunların kanatları, başlarında yeleleri ve perçemleri vardı. Süleyman (aleyhisselâm) emir verdi ve bu binekler getirildi. Meydanın sağ ve soluna akın ve gümüş kerpiçlerin üzerine bağlandı, önlerine de yemleri kondu. Sonra da cinlere: Bana çocuklarınızı getiriniz, dedi. En güzel gençler kılığında onları meydanın sağ ve soluna yerleştirdi. Daha sonra Süleyman (aleyhisselâm) meclisinde tahtına oturdu. Sağında dörtbin koltuk, solunda da dörtbin koltuk yerleştirildi. Bunların üzerlerine de peygamberleri ve ilim adamlarını oturttu. Şeytanlara, cinlere ve insanlara da fersahlar boyunca saf saf dizilmelerini emretti. Yırtıcı hayvanlara, yabani hayvanlara, haşerata ve kuşlara da emrederek onlar da sağında ve solunda fersahlar boyunca dizildiler. Elçiler meydana yaklaşıp, Süleyman’ın mülkünü görünce daha önce gözlerinin daha güzelini göremedikleri atların, altın ve gümüş kerpiçler üzerinde pislediklerini görünce, bu sefer kendilerinin ne kadar küçük olduklarını anladılar. Beraberinde bulunan hediyeleri bir kenara attılar.

Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Süleyman emrinin altındakilere meydanın altın ve gümüş kerpiçlerle döşenmesini emredince, ayrıca yollarında bir kilimlik kadarlık bir yerin de döşenmeden bırakılmasını emretmişti. Buraya uğradıklarında bu işi kendilerinin yapmış olabilecekleri ithamından korktuklarından beraberlerinde getirdikleri hediyeleri buraya bıraktılar. Şeytanları görünce son derece dehşetti ve korkunç bir manzara ile karşılaştıklarından korktular ve çekindiler. Şeytanlar onlara: Geçiniz, size bir zarar gelmeyecektir dediler. Onlar böylece bölük bölük cinlerin, insanların, hayvanların, kuşların, yırtıcı ve yabani hayvanların yanlarından geçe geçe gittiler ve nihayet Süleyman’ın önünde durdular. Süleyman onlara güler bir yüzle, güzel bir şekilde baktı. Belkıs elçisine şöyle demişti: Sana kızgın bir eda ile bakacak olursa, bil ki o bir hükümdardır. Onun bu bakışı seni dehşete düşürmesin, ben ondan daha güçlüyüm. Eğer adamın sana güleryüzle ve yumuşak baktığını görecek olursan, bil ki o Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Onun ne söylediğini anlamaya çalış ve ona göre cevap ver. Bunun üzerine hüdhüd de Süleyman’a az önce geçtiği üzere bu hususları haber verdi.

Belkıs altından bir hokka içerisinde delinmemiş ve eşi bulunmadık bir inci bırakmıştı, bir de eğri bir şekilde delinmiş bir boncuk. Elçisi ile beraber gönderdiği mektupta da şu ifadeleri yazmıştı: “Eğer sen bir peygamber isen kimlerin erkek, kimlerin kız hizmetçi olduklarını ayır. Hokkanın içerisinde bulunanı bildir, asanın başı neresi altı neresi bana söyle, şu inciyi de düz bir şekilde del, boncuğun ipini geçir, bu kâseyi de yerden de semadan da olmayan bir su ile doldur.

Elçi huzura varıp Süleyman’ın önünde durunca, hükümdarın mektubunu ona verdi. Süleyman kadının mektubuna baktı ve: Hokka nerede? dedi. Elçi hokkayı getirdi, Süleyman hokkayı hareket ettirdi, Cebrâîl ona içinde neler olduğunu haber verdi, daha sonra Süleyman da onlara durumu bildirdi. Elçi ona: Evet doğru söyledin dedi, şimdi inciyi del ve boncuktan da ipi geçir dedi. Süleyman cin ve insanlardan inciyi delmelerini istedi, beceremediler. Şeytanlara bu hususta görüşünüz nedir? diye sordu. Onlar: Sen ağaç kurtçuğuna haber gönder dediler. Kurtçuk geldi ve ağzına bir kıl aldı. Nihayet incinin öbür tarafından çıktı. Süleyman ona ihtiyacın nedir? diye sorunca, kurtçuk da: Rızkımın ağaçta olmasını dile, dedi. Süleyman da istediğin sana verilecektir, dedi. Daha sonra Süleyman: Bu boncuktan, bu ipi kim geçirebilir, dedi. Beyaz bir meyve kurdu: Bunu ben yapabilirim ey Allah’ın peygamberi dedi. Meyva kurdu İpi ağzına aldı, deliğin bir tarafından girdi, öbür tarafından çıktı. Süleyman ona: İhtiyacın nedir? diye sordu. O da: Rızkımın meyvelerde kılınmasını dile dedi. O da: Senin de istediğin olacaktır dedi. Daha sonra erkek hizmetçilerle, kadın hizmetçileri birbirinden ayırdı.

es-Süddî dedi ki: Onlara abdest almalarını emretti. Erkekler el ve ayaklarına suları yukardan dökmeye başladılar, kızlar, sol elleri ile sağ ellerine, sağ ellerinden de sol ellerine su döktüler. Böylelikle onları birbirinden ayırdı.

Şöyle de denilmiştir: Kızlar bir eliyle kaptan suyu alır, diğer elinin yanına getirir, sonra da böylece yüzlerini yıkarlardı. Erkekler ise suyu kaptan aldıkları gibi, yüzlerine çalıyorlardı. Kızlar kollarının iç tarafları üzerine suyu dökerken, erkekler dış taraflarına, kızlar suyu usulüne göre dökerken, erkekler yukardan aşağı ellerine dökerlerdi. Böylece onları birbirinden ayırdı.

Yahya b. Müslim’in rivâyetine göre Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Belkıs ikiyüz erkek ve kadın hizmetçi göndermiş ve şöyle demişti: Eğer bir peygamber ise erkeklerle dişileri birbirinden ayırdedebilecektir. O da onlara abdest almalarını emretti, Abdest alanlardan elinden önce dirseğini yıkayanların dişi, elini dirseğinden önce yıkayanların da erkek olduğu ortaya çıktı. Sonra asayı havaya attı ve şöyle dedi: Bu uçların hangisi yere daha önce değerse asanın başı orasıdır. Daha sonra atlara emir vererek terleyinceye kadar koşturuldu. Ona gönderilen kaseyi de atın teri ile doldurdu. Sonra da Süleyman bu hediyeyi ona geri gönderdi.

Rivâyete göre hediyeyi Belkıs’a geri gönderip de, elçisi gördüklerini ona anlatınca kadın kavmine: Bu semavi bir emirdir, dedi,

2- Hediyenin Mahiyeti ve Hediyeyi Kabul Etmek Sünneti:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hediyeyi kabul eder, hediyeye karşılık verirdi. Fakat sadaka almazdı. Süleyman (aleyhisselâm) ile sair peygamberler de -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- böyle idi.

Belkıs’in, hediyeyi kabul edip etmemeyi belirttiğimiz şekilde kanaatine göre Süleyman’ın bir hükümdar ya da bir peygamber oluşuna alamet olarak kabul etmesi, onun göndermiş olduğu mektupta: “Bana karşı büyûklenmeyin ve müslümanlar olarak bana gelin” demiş olmasıydı. Böyle bir teklifte ise fidye kabul olunamaz ve böyle bir teklif karşılığında da hediye alınamazdı. Bu husus şeriatın hükümlerine göre hediyenin kabul olunabileceği bir husus değildi. Böyle bir teklif karşılığında hediye kabul etmek ancak bir rüşvettir ve hakkı batıla değişmektir, bu ise helal olmayan rüşvettir. Karşılıklı sevgi ve aradaki bağları gözetmek maksİsmi ile mutlak olarak hediye vermeye gelince, o herkesin herkese vermesi câiz olan bir şeydir. El verir ki hediye veren müşrik olmasın.

3- Müşrikin Hediyesinin Hükmü:

Eğer hediye müşrikten gelirse Hadîs-i şerîfte: “Bana müşriklerin verecekleri bağışlar yasak kılındı” denilmektedir İbnu’l-Cârûd, el-Munteka, I, 280; Tirmizî, IV, 140. Müşriklerin verdiği hediyeyi kabul ettiği de rivâyet edilmiştir. Malik’in, Sevr b. Zeyd ed-DÎ’lî ile başkalarından yaptığı rivâyette olduğu gibi. Peygamber Efendimizin hediyeyi kabul eniğine dair rivâyetler için bk. Müslim, 11, 754; Buhârî, II, 910-913, 922 vs.,.. İlim adamlarından bir topluluk her iki hususta da nesholduğunu söylemişlerdir. Başkaları da bu hususta neshedici de yoktur, mensuh da yoktur, demiştir. Burada (Peygamber Efendimizin) göz önünde bulundurduğu husus şuydu: Yenik düşüreceği, ülkesini alacağı ve İslâm’a gireceğini ümit ettiği kimsenin hediyesini kabul etmezdi. İşte Süleyman (aleyhisselâm)’ın durumu da bu şekilde idi. Böyle bir durumda olan bir kimsenin hediyesinin kabul edilmesi “ona artık ilişilmez” diye yorumlanabileceğinden dolayı nehyedilmiştir. Bu hususta ilim adamlarının en güzel te’vili budur. Bu yolla hadislerin arası telif edilmiş olmaktadır. Bundan başka görüşler de vardır.

4- Hediyeleşmenin Hükmü:

Hediyeleşmek mendubtur. Hediyeleşmek karşılıklı sevgiye sebeptir, düşmanlığı giderir. Malik, Atâ b. Abdullah el-Horasanî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Birbirinizin kusurlarını bağışlayınız, böylelikle kin gider. Karşılıklı hediyeleşiniz, birbirinizi seversiniz ve içinizdeki çekememezlikler gider.” Muvatta’, II, 908. İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, XI, 55.

Muaviye b. el-Hakem dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Hediyeleşiniz, çünkü o sevgiyi kat kat arttırır ve kalplerdeki kötü duyguları giderir.” Muhammed b. Selâme el-Kuciâî, Müsnedu’ş-Şihâb, I, 382. Darakutnî dedi ki: Bu hadisi İbn Büceyr babasından, o da Malik’ten münferiden rivâyet etmiştir. İbn Büceyr pek beğenilen bir kişi değildi. Böyle bir rivâyet Malik’ten de, ez-Zührî’den de sahih değildir.

İbn Şihab’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu bize ulaşmıştır: “Kendi aranızda hediyeleşiniz, çünkü hediye kini giderir. ” TaberSnî, el-Mu’cemu’l-Evsat, II, 146.

İbn Vehb dedi ki: Ben Yûnus’a (hadiste geçen): “Sahime (kîn)”in ne anlama geldiğini sordum. O da bana: “o ğıll (kîn)dir” dedi.

Bu hadisi el-Vakkasî Osman, ez-Zührî’den mevsul olarak rivâyet etmiştir ki o zayıf bir ravidir. Özellikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hediyeyi kabul ettiği sabit olmuştur. Bu konuda uyulmaya değer güzel örnek olarak o yeter. Sünnete tabi olmakla birlikte hediyenin faziletleri arasında şu da vardır: O nefislerdeki kötü duyguları izale eder. Hediye edene de, kendisine hediye verilene de karşılaşma halinde, meclislerde oturma halinde kalbi duyguları kazandırır. Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

“Birbirlerine hediye vermeleri insanların,

Kalpleri arasında bir bağ meydana getirir.

Kalbe bir sevgi ve bir muhabbet tohumu eker.

Karşılaştıklarında da onlara bir güzellik kazandırır.”

Bir başkası da şöyle demiştir:

“Hediyelerin -geldiler mi- üstün bir payları vardır,

Evladın o şefkatli baba nezdindeki mevkiinden daha büyük.”

5- Aynı Mecliste Bulunanların Hediyedeki Hakları:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizinle aynı mecliste oturanlar, hediyede sizin ortaklarınızda.” İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, VI, 156’da “…eğer senedi sahih ise…” kaydını XXI, 124’te senedinin “leyyin” olduğu kaydını eklemektedir.

Hadisin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. Hadisin zahirine göre hamledileceği söylendiği gibi, hediye alan kişi mecliste bulunanları hediyeye bir lütuf, bir kerem ve insanlık olarak onları ortak kılar. Böyle bir işi yapmayacak olursa buna mecbur tutulmaz. Ebû Yûsuf da: Bu meyve ve benzeri hususlarda olur demiştir. Kimisi de: Onlar hediyede değil, sevinçte onun ortaklarıdırlar, derler. Bu haber Ashab-ı Suffa, Hankâh ve Ribatlarda oturan kimseler ve benzerleri hakkında yorumlanmıştır. Şayet böyle bir kişi fakihlerden birisi ise hediyeyi özel olarak o alır ve arkadaşlarının onda bir ortaklığı bulunmaz. Eğer onları ortak edecek olursa, bu onun bir cömertliği ve keremi olur.

6- Hediyenin Etkisi:

“Elçilerin ne ile döneceklerine bir bakayım” bekleyeyim, Katâde dedi ki: Allah ona rahmetini ihsan etsin. O gerçekten müslüman iken de, müşrik iken de çok akıllı idi. Hediyenin insanlar üzerindeki etkisini çok iyi biliyordu.

“Ne ile” lâfzından elifin düşmesi haber sı ile arasındaki farkı göstermek İçindir. Bununla birlikte bu elifin yazılması da câiz olabilir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Âdinin birisi ne diye kalkıp bana sövüyor,

Külde debelenen bir domuz gibi.”

Neml 34

Dedi: “Şüphesiz hükümdarlar bir şehre girdiklerinde onu bozarlar ve halkının izzet sahiplerini zelil ederler. İşte böyle yaparlar.”

Diyanet Vakfı
Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Şüphesiz hükümdarlar bir şehre girdiklerinde onu harab ederler, ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten de onlar böyle yaparlar.”

“Gerçekten de onlar böyle yaparlar” sözleri bir görüşe göre Belkıs’ın söylediği sözlerden olup anlatmak istediği hususu pekiştirmek için kullandığı bir ifadedir. İbn Abbâs da der ki: Bu, yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onun ümmetine bu hususu bildirmek ve onlara haber vermek için bir âyetidir.

İbn Vehb dedi ki; Kadın onlara mektubu okuduğunda Allah ismini bilmiyordu, bu nedir? diye sordu. Orada bulunanlardan birisi: Bu olsa olsa kendisi vasıtasıyla bu hükümdarın istediğini elde edebilme gücüne sahip olduğu cinlerden pek büyük bir ifritin ismi olabilir. Hazır bulunanlar onu susturdular. Bir diğeri, benim görüşüme göre bunlar üç ifritin isimleridir dedi, onu da susturdular. Bilgi sahibi olan bir genç: Ey hükümdarların hanımefendisi dedi. Süleyman’a semanın mutlak meliki çok büyük bir mülk vermiş bulunuyor. O bakımdan o konuştu mu mudaka kendi ilahının ismini anarak konuşmasına başlar. İste “Allah” da semanın melikinin (mutlak malik ve egemeninin) adıdır. er-Rahmân, er-Rahîm de O’nun sıfatlarıdır. O vakit kadın:

“Benim bu işim hakkında bana görüş belirtin” dedi. Onlar da:

“Biz” Savaşta

“güç sahibi kimseleriz.” Savaşta ve düşman ile karşılaşma halinde

“çetin Savaşçılarız. Bununla beraber emir senindir” diyerek, onun görüşlerinin kendileri için güzel sonuçlar verdiğini önceki deneylerinden bildiklerinden dolayı işi ona havale etmiş oldular.

“Artık ne emredeceğini sen düşün, karar ver.” Bunun üzerine

“dedi ki: Şüphesiz hükümdarlar bir şehre girdiklerinde, onu harab ederler. Ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar.” Kendilerinin işlerini yola koymak için oranın şereflilerini küçük düşürürler. Yüce Allah da onun bu sözlerini tasdik ederek:

“Gerçekten de onlar böyle yaparlar” diye buyurmaktadır.

İbnu’l-Enbarî dedi ki:

“Ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar” ifadesinin sonunda yapılan vakıf tam bir vakıftır. Yüce Allah onun sözünün gerçek olduğunu bildirmek üzere; “Gerçekten de böyle yaparlar” diye buyurmaktadır. el-A’raf Sûresi’nde yer alan şu âyetler da buna benzemektedir: “Fir’avun kavminden ileri gelenler muhakkak bu gayet bilgin bir sihirbazdır dediler. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor,” Burada ifade tamam olmaktadır. Bunun üzerine Fir’avun:

“O halde ne buyurursunuz?” (el-A’raf, 7/109-110) dedi.

İbn Şecere dedi ki: Bu ifadeler de Belkıs’ın sözlerindendir. Buna göre vakıf: “Gerçekten de onlar böyle yaparlar” âyeti üzerinde olmalıdır. Yani Süleyman da ülkemize girecek olursa, böyle yapacaktır.

Neml 33

Dediler: “Biz güçlü ve çetin savaşçılar sahibiyiz. Ama iş sana aittir, bak ne emredersin.”

Diyanet Vakfı
Onlar, şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Biz güç sahibi kimseleriz, çetin Savaşçılarız. Bununla beraber emir senindir. Artık ne emredeceğini sen düşün, karar ver.”

Nitekim onlar verdikleri cevapta:

“Biz güç sahibi kimseleriz, çetin Savaşçılarız” demişlerdi,

İbn Abbâs dedi ki: Onlardan herhangi birisinin gücünün bir göstergesi olarak atını koşturur, nihayet en hızlı koştuğu bir sırada bacaklarını kapatır ve gücü ile atını durdururdu.

3- Belkıs’ın İstişaresi ve Hükümdarların Tabiatı:

“Bununla beraber emir senindir. Artık ne emredeceğini sen düşün, karar ver” sözleriyle ona Savaştaki güçlerini ifade ettikten sonra işi onun görüşüne havale ettiler. Onlar bu şekilde davranınca, o da hükümdarların galip gelerek ellerine geçirdikleri şehirlere yaptıkları uygulamaları haber verdi. Bu ifadeleriyle kavmi için korktuğunu, onlar için ihtiyatlı olmak istediğini, Suleyman (aleyhisselâm)’ın durumunun büyüklüğünü takdir ettiğini göstermektedir.

Neml 32

Dedi: “Ey ileri gelenler! İşimde bana bir görüş verin. Ben siz olmadan bir iş kesmem.”

Diyanet Vakfı
(Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ey İleri gelenler! Benim bu işim hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kesip atmış değilim.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Belkıs’ın Danışması:

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Ey ileri gelenler! Benim bu işim hakkında bana görüş belirtin” âyetinde geçen

“el-mele’: ileri gelenler” bir kavmin eşrafına denilir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/246. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbâs dedi ki: Beraberinde bin tane prens vardı. Onikibin prens olduğu da söylenmiştir. Herbir prens ile birlikte yüzbin kişi vardı, Prens (el-Kayl) en büyük hükümdarın altındaki hükümdar demektir. Kendisi kavmine karşı edebe uygun riayet etti ve yapacağı iş hususunda onlarla danıştı. Onlara bu şekilde danışmasının, karşı karşıya kalınan herbir işte sürekli olarak başvurduğu bir yol olduğunu da:

“Ben sîzler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kesip atmış değilim” sözleriyle ifade etti. Nasıl böyle büyük bir işte kestirip atar? İleri gelenler de ona kendisini memnun edecek şekilde cevap verdiler. Kendilerinin büyük bir güç sahibi ve Savaşma gücüne sahip olduklarını ona bildirdiler, sonra da işi onun görüşüne havale ettiler.

Herkesin gerçekten güze) bir katılımda bulunduğu bir konuşma olmuştu.

Katâde dedi ki: Bize nakledildiğine göre onun kendileri ile danıştığı üçyüzonüç kişi vardı. Bunların herbirisi de onbin kişinin başında idi.

2- Danışma (Müşavere):

Bu âyet-i kerimede müşaverenin sıhhatine delil vardır. Yüce Allah da peygamberine (saf at ve selam ona):

“İş hususunda onlarla müşavere et” (Al-i İmrân, 3/159) diye emir vermiştir. Bu da ya görüşlerinden istifade etmek, yahuıta yetki sahibi kimseler ile idari yükleri paylaşmak ve gönüllerini hoş tutmak için olur. Şanı yüce Allah da fazilet sahibi kimseleri:

“İşleri de aralarında müşavere iledir” (eş-Şura, 42/38) âyeti ile methetmiş bulunmaktadır. Müşavere özellikle Savaşta çok eskiden beri uygulanagelen bir iştir. İşte güneşe tapınan ve cahili bir kadın olan Belkıs:

“Dedi ki: Ey ileri gelenler, benim bu işim hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir İşi kesip atmış değilim” diyerek onların düşmanlarına karşı durmaktaki kararlılıklarını ve işlerini yola koyacak hususlardaki ısrarlarını, kendisine itaate devam edip etmeyeceklerini denemeye kalkışmıştı. Çünkü o şunu biliyordu: Eğer bu ileri gelenler canlarını, mallarını, kanlarım kendisi uğrunda vermeyecek olurlarsa, hiçbir zaman düşmanına karşı direnebilecek gücü bulamazdı. Eğer onlar görüş birliği edip kararlılıkla ve gayretle işe koyulmayacak olurlarsa, bu kendilerinin aleyhine ve düşmanlarına bir destek olurdu. Şayet onların kanaatlerini öğrenmeyip, kararlılıklarının derecesini bilmemiş olsaydı, onların ne yapacakları hususunda sağlıklı bir görüş sahibi olamazdı. Kendi görüşünü dayatması halinde ona İtaatlerinde bir parça gevşeklik olabilir, kendi durumlarını değerlendirmekte bir takım kanaatlere kapılabilirlerdi. Ancak onlarla danışmak ve onların görüşlerini almak suretiyle kendisinin istediği o Savaş, güç ve kararlılıkları ile güçlü savunmalarını elde etmiş olacaktı.

Neml 31

“Bana karşı büyüklük taslamayın ve bana teslimiyetle gelin.”

Diyanet Vakfı
«Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadır)».

Kurtubi Tefsiri
“Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak bana gelin, diye yazıyor.”

el-Eşheb el-Ukaylî ile Muhammed b. es-Sümeyka’

“büyüklenmeyin” anlamındaki âyeti; “Bana karşı aşırıya gitmeyin, baş kaldırmayın” diye okumuştur. Bu okuyuş Vehb b. Münebbih’den de rivâyet edilmiştir ki; bu haddi aşıp, büyüklenmeyi ifade eden; fiilinden gelen bir okuyuştur. Bu da cemaatin okuyuşunun anlamına racidir.

“Ve müslümanlar olarak” boyun eğenler, itaat edenler ve îman edenler olarak

“bana gelin.”

Neml 30

“Şüphesiz o Süleyman’dandır ve şüphesiz o, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlar.”

Diyanet Vakfı
«Mektup Süleymandandır, rahman ve rahim olan Allahın adıyla (başlamakta) dır.

Kurtubi Tefsiri
“O (mektup) gerçekten Süleyman’dandır ve gerçekten o Rahmân ve Rahîm Allah’ın İsmi ile (diye başlıyor).

6- Davetin Özü: İslâm’a Girmek:

Yüce Allah’ın:

“O gerçekten Süleyman’dandır ve gerçekten o Rahmân ve Rahîm Allah’ın İsmi ile (başlıyor)” âyetinde geçen

“ve gerçekten o” ibaresinde hemze her ikisinde de esrelidir. Yani şüphesiz ki bu söz ya da şüphesiz ki bu sözün başlangıcı

“Rahmân ve Rahîm Allah’ın İsmi ile”dir. el-Ferrâ’ ise buradaki hemzelerin ikisinin de üstün ile okunmasını câiz kabul etmiştir. O takdirde bunlar “mektub” anlamındaki lâfızdan bedel olarak ref mahallindedirler. Yani bana Süleyman’dan gelmiş bir mektub bırakıldı, demek olur. Cer edici âmilin hazfedilmesi esası üzere nasb mahallinde olabileceklerini de câiz kabul etmiştir. Yani; “Çünkü o Süleymandandır ve çünkü o…” takdirinde olur. Sanki böylelikle mektubun şerefli oluşuna Süleyman’dan gelişi ile Allah’ın İsmi ile başlamasını gerekçe göstermiş olmaktadır.

Neml 29

Dedi: “Ey ileri gelenler! Bana şerefli bir mektup bırakıldı.”

Diyanet Vakfı
(Süleymanın mektubunu alan Sebe melikesi,) «Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ey ileri gelenleri Gerçekten bana çok şerefli bir mektup bırakıldı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız;

1- Süleyman (aleyhisselâm)’ın Değerli Mektubu;

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Ey ileri gelenler…” âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani: Hüdhüd gitti, mektubu onlara bıraktı, O kadının da: “Ey ileri gelenler” diyen sözlerini de işitti. Daha sonra bu kadın kendisine gönderilen mektubu “kerim: çok şerefli” diye nitelendirmektedir. Bu ya kendisine ve kendilerine göre büyük bir şahsiyetten geldiğinden ötürü idî. Süleyman (aleyhisselâm)’ı tebcil gayesiyle mektubuna la’zimde bulundu. İbn Zeyd’in görüşü budur, Ya da o bu Sözleriyle mektubun mühür ile kapatılmış olduğuna işaret etmiştir. Çünkü mektubun şerefi onun mührüdür. Bu İfade Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da rivâyet edilmiştir. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaıd, VIII, 99; ravilerinden Muhammed b. Mervan es-Süddi es-Sagir’in “metruk olduğu kaydıyla. Bir diğer görüşe göre bu mektuba “rahman ve rahim Allah’ın İsmi ile” diye başladığı için böyle demiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın İsmi ile başlanılmayan herbir söz kesiktir” diye buyurmuştur. Benzer rivâyetler için bk. Süyûtî, el-Câmiu’l-Kebir, IH, 306. Bir diğer açıklamaya göre bu mektub Süleyman (aleyhisselâm)’ın İsmi ile başladığından dolayı çok şerefli kabul edilmişti. Çünkü böyle bir şeyi ancak üstün ve değerli şahsiyetler yapar.

İbn Ömer’den gelen rivâyete göre o Abdu’l-Melik b. Mervan’a yazdığı bey’at mektubunda şöyle demiş: Abdullah (b. Ömer)’dan mü’minlerin emiri Abdu’l-Melik b. Mervan’a: Ben sana gücüm yettiği ölçüde dinleyip, İtaat edeceğimi bildiriyorum. Benim çocuklarım da senin için bunu kabul etmektedirler Buhârî, VI, 2634; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, 147.

Şöyle de denilmiştir: O bu mektubun semadan geldiği vehmine kapılmıştı. Zira bu mektubu kendisine ulaştıran bir kuştu.

Buradaki “kerim: çok şerefli”nin güzel anlamına geldiği de söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Şerefli makamlarda” (eş-Şuara, 26/58) âyetinde olduğu gibi. Bu da oturulacak güzel yer demektir.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Mektubu bu şekilde nitelendirmesinin sebebi, bu mektubun peygamberlerin yüce Allah’ın yoluna davet ederken benimsedikleri adet üzere yumuşak sözler, yüce Allah’a ibadete çağırmak için verilen öğütler ihtiva etmesi, herhangi bir sövme ve lânetleme muhtevası olmaksızın güzel bir şekilde duygularını kendisine meylettirme ve ince ifadeler kullanması, duyguları olumsuz şekilde etkileyecek sözler bulunmaması, bayağı ve anlaşılamaz ifadeler taşımaması dolayısıyladır. Yüce Allah’ın peygamberine söylediği şu buyruklarda olduğu gibi:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et.” (en-Nahl, 16/125) Nitekim Mûsa ve Harun (İkisine de selam olsun)’a da böyle buyurmuştu:

“Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır yahut korkar” (Tâ-Hâ, 20/44)

Bütün bunlar güzel açıklama şekilleridir. Bu (sonuncusu) en güzelleridir. Rivâyete göre Süleyman (aleyhisselâm)’dan önce hiçbir kimse “Rahmân ve rahim Allah’ın adıyla” ifadesini yazmış değildir.

Abdullah’ın kıraatinde bir “vav” fazlalığı ile, “Ve o gerçekten Süleyman’dandır” şeklindedir.

2- Mektubun Niteliği:

Burada mektubun “kerim: çok şerefli” diye nitelendirilmesi olabilecek en ileri derecedeki bir nitelendirmedir. Nitekim yüce Allah:

“Muhakkak o, çok kerim (şerefli) bir Kur’ân’dır” (el-Vakıa, 56/77) diye buyurmaktadır,

Çağımızdakiler ise mektupları çok önemli, çok üstün, çok İyi ve çok güzel diye nitelendirmektedir. Eğer bu mektup bir hükümdara ait ise onu “aziz” diye nitelendirirler ve gafilliklerinden dolayı “kerim” diye nitelendirmezler. Halbuki bu, bu gibi hasletlerin en üstünüdür. Aziz vasfına gelince, yüce Allah şu âyetinde Kur’ân-ı Kerîm’i aziz olarak nitelendirmiştir:

“Halbuki o hiç şüphesiz aziz bir kitaptır. Önünden de, arkasından da batıl ona erişemez.” (Fussilet, 41/41-42) İşte bu kitabın izzeti budur. Böyle bir izzet onun dışında hiçbir kimse (ve şey) hakkında söz konusu olamaz. O bakımdan yazdığınız mektupları böyle nitelendirmekten uzak durunuz. Bunun yerine “el-ali: üstün” vasfını kullanınız. Böylelikle yöneticilik hakkının gereğini yerine getirmiş, diyaneten de ihtiyat yolunu seçmiş olursunuz. Bu açıklamayı Kadı Ebubekr İbnu’l-Arabî yapmıştır.

3- Mektubun Başında Zikredilecek İsim:

Eskiden bir mektup yazdılar mı önce kendilerini belirterek filandan filana derlerdi. Rivâyetler de bu şekilde gelmiştir. er-Rabî’ b. Enes’in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kimse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan daha büyük hürmete lâyık değildi. Bununla birlikte ashabı da mektup yazdılar mı önce kendi isimlerini yazarak başlarlardı.

İbn Şîrîn dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Faris (fers) ahalisi mektup yazdıklarında öncelikle büyüklerinin ismini anarak başlarlar. O bakımdan kim mektub yazarsa, ancak kendi İsmi ile başlasın.” İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, VIII, 223’ten rivâyetin birinci cümlesi Meymunun sözü olarak.

Ebû’l-Leys (es-Semerkandî) “el-Bustan (Bustanul-Arifin)” adlı eserinde şöyle demektedir: Mektuba, mektub gönderdiği şahsın ismini zikrederek başlasa da caizdir. Çünkü artık ümmet bu hususta icma etmiş ve bu konuda gördükleri bir maslahat dolayısıyla bunu uygulamış bulunuyorlar. Ya da böylelikle daha önceki uygulama neshedilmiş olmaktadır. Artık bu gün için uygun olan kendisine mektub gönderilenin adının anılarak mektuba başlamaktır, sonra da kendi ismini anmaktır. Çünkü kişinin mektuba kendi İsmi ile başlaması, onun mektup gönderdiği kişiyi hafife alması, ona karşı büyüklenmesi olarak kabul edilmektedir. Ancak kölelerinden yahut emrinin altındakilerden birisine yazması hali müstesnadır.

4- Mektupta Verilen Selamı Almak:

Bir kimseye selam ya da buna benzer ifadeler ihtiva eden bir mektup gelirse, buna gereken cevabın verilmesi gerekir. Çünkü hazır olmayanın gönderdiği mektub huzurda bulunan kimsenin verdiği selam gibidir. İbn Abbâs’dan gelen rivâyete göre o selam almayı vacip gördüğü gibi, mektuba cevap yazmayı da vacip görürdü. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Mektuplara “Bismillahirrahmanirrahim” Yazmak:

Gönderilen mektup ve risalelerin başına Bismillahirrahmanirrahim yazmak ve mektupları mühürlemek ittifakla kabul edilmiş bir şeydir. Çünkü böylesi şüpheyi daha bir uzaklaştırıcıdır. Resmi uygulamalar da böyle devam etmiştir. Ömer b. el-Hattâb’dan rivâyete göre o şöyle demiştir: Eğer bir mektup mühürlü değil ise, o olduğu hal üzere bırakılmış gibidir. Hadiste de: “Mektubun değeri onun mührüdür” diye buyurulmuştur. Ediplerden birisi -ki İbnu’l-Mukaffa’dır- şöyle demiştir: Kim kardeşine bir mektup yazar da, onu mühürlemezse onu hafife almış demektir. Çünkü mühür (hatm) hitama erdirmektir. Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Arap olmayan (lıükümdar)lara mektup yazmak isteyince ona: Onlar, üzerinde mühür bulunmayan mektubu kabul etmezler, denildi. Bunun üzerine o bir mühür yaptırdı ve mührün taşı üzerine; “lâ ilahe illallah Muhammedu’r-Resûlüllah” ibaresini nakşetti. Ben şimdi o mühürün parıltısını ve elindeki beyazlığını görüyor gibiyim Buhârî, VI, 2619; Nesâî, VIII, 176.

Neml 28

“Bu mektubumu götür, onlara bırak, sonra onlardan uzaklaş, bak neye dönüyorlar.”

Diyanet Vakfı
Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.

Kurtubi Tefsiri
“Bu mektubumu al, götür ve onu kendilerine bırak. Sonra da onlardan geri çekilip ne şekilde karşılık vereceklerine bak!”

16- Hazret-i Süleyman’ın Mektubu:

“Bu mektubumu al, götür ve onu kendilerine bırak” âyetinin onu kendilerine bırak” bölümü ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Bunda beş kıraat şekli vardır: şeklinde “ya” harfinin de telaffuz edilmesi suretiyle. İkinci kıraat “ya” harfi hazfedilip ona de lalci eden esreyi isbat ile; şeklinde, üçüncü olarak “he” harfi ötreli ve aslı üzere “vav” harfini de isbat ile; şeklinde.

Dördüncü olarak “vav”ı hazfedip ötreyi isbat ile; şeklindeki okuyuştur. Beşinci okuyuşda Hamza’ya ait olup bu da “he” harfini sakin olarak; diye okumaktır.

en-Nehhâs dedi ki: Böyle bir okuyuş nahivcilere göre ancak nisbeten uzak ihtimalli bir yolla olabilir. O da takdiri bir vakıf kabul edilir. Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Sen bu gerekçeye iltifat etme, eğer vakfı niyet edip vasletmesi câiz olsaydı İsimlerin sonlarından i’rabın da hazfedilmesi câiz olurdu. Yine (en-Nehhâs) dedi ki: Burada “kendilerine” diye çoğul lâfzını kullanıp “ona” lâfzını kullanmayış sebebi, daha önceden:

“Onu ve kavmini Allah’tan gayri güneşe secde eder buldum” diye buyurmuş olmasıdır. Sanki: Sen bunu dinleri bu şekilde olan kimselere götür, bırak demiş gibidir. Böylelikle o asıl önemi dine vermiş olmakta ve din hususunu göz önünde bulundururken, diğer hususlara önem vermemektedir. İşte mektuptaki hitabı da çoğul lâfzı ile kullanmasının sebebi budur.

Bu âyet ile ilgili kıssalar arasında rivâyet olunduğuna göre, hüdhüd oraya ulaştığında bu kraliçenin etrafının duvarlarla kapatılmış olduğunu gürdü. Belkıs’ın güneşe ibadeti dolayısı ile doğduğunda güneşin girmesi için duvarda bırakmış olduğu bir küçük boşluğa gitti. Rivâyete göre Belkıs uykuda iken mektubu bıraktı. Uyandığında mektubu gördü ve bundan dolayı korkuya kapıldı. Uykudayken birilerinin yanına girdiğini zannetti. Uykudan kalktığında kendisinde bir değişiklik görmedi. Güneşin durumunu öğrenmek üzere duvardaki boşluğa bakınca, hüdhüdü gördü ve böylelikle durumu anladı.

Vehb ile İbn Zeyd de şöyle demişlerdir: Onun güneşin doğuş yerine bakan bir duvar boşluğu vardı, güneş doğdu mu secde ederdi. Hüdhüd bu boşluğu kanadıyla kapattı, güneş yükseldi. Belkıs bunun farkına varmadı, güneşin doğuşunun geciktiğini anlayınca, ayağa kalkıp oraya baktı. Hüdhüd de mektubu ona attı. Mektubun üzerindeki mührü görünce, titredi ve boyun eğdi. Çünkü Süleyman (aleyhisselâm)’ın mülkü mühründe idi. Mektubu okuduktan sonra kavminin ileri gelenlerini topladı ve (âyette) daha sonra gelecek olan sözlerle onlara hitab etti.

Mukâtil de dedi ki: Hüdhüd mektubu gagasıyla taşıdı. Etrafında askerleri ve kumandanları bulunduğu sırada kadının tepesinde duruncaya kadar uçtu. Herkesin gözü önünde bulunduğu yerde kanatlarını çırpıp durdu. Kadın da başını kaldırıp ona bakınca mektubu göğsünün üzerine bıraktı.

17- Müşriklere Mektup Yazarak Davet Tebliğ Etmek:

Bu âyet-i kerimede müşriklere mektuplar gönderip İslâm davetinin onlara tebliğ edileceğine ve İslâm’a çağırılacaklarına delil vardır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’da Kisra’ya, Kayser’e ve herbir zorbaya -daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/64. âyet, 1. başlıkta) geçtiği üzere- mektuplar göndermişti,

18 Hazreti Süleyman’ın Talimatı:

Yüce Allah’ın:

“Sonra da onlardan geri çekil” diyerek, ona geri çekilmesini emretmesi, krallara karşı takınılan edebe uygun olarak bir kenara çekilip, güzel bir edeb örneğini göstermesini istemiştir. Anlamı da şudur: Sen onların konu hakkındaki tartışmalarını görecek şekilde yakınlarında bulun. Bu açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır. İbn Zeyd de şöyle demiştir: Burada “geri çekilme” emri yanına geri dönmek anlamındadır, yani bu mektubu onlara bırak ve geri dön. “Ne şekilde karşılık vereceklerine bak” âyeti ise “geri çekil” âyetinden takdim manasını taşır. (Yani bu sözlerde belirtilenler daha önce yapılması gereken işlerdir.) Ancak ifadedeki tertib daha kuvvetli görülmektedir, yani sen bu mektubu onlara bırak, sonra bir kenara çekil, Bu arada da bir bak, yani bekle.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada “bak” bil demektir. Yüce Allah’ın:

“O günde kişi iki elinin önden yolladığına bakacak (bilecek.)” (en-Nebe’, 78/40) âyetinde olduğu gibi. Yani onların ne şekilde karşılık yereceklerini öğren, ne cevap vereceklerini ve ne gibi sözlerle karşılık vereceklerini öğren, anlamındadır.

“Ne şekilde karşılık vereceklerine bak” kendi aralarında bu hususu nasıl tartışacaklarını gör, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Neml 27

Dedi: “Bakacağız, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?”

Diyanet Vakfı
(Süleyman Hüdhüde) dedi ki: Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.

Kurtubi Tefsiri
“Bakalım doğru mu söyledin? Yoksa yalancılardan mısın?” dedi.

14- Verilen Haberi Tetkik Etmek:

Yüce Allah’ın:

“Bakalım” âyeti düşünmek ve işi tetkik etmek anlamına gelen “nazar”dan gelmektedir. Bu söylediklerinde

“doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?” anlamını vermektedir. Buradaki; “İdin” sözü sen anlamındadır. Süleyman (aleyhisselâm)’ın:

“bakalım doğru mu söyledin?” deyip, senin işine bir bakalım dememiş olması, şundan ötürüdür: Hüdhüd:

“Senin bilmediğin şeyi ben gördüm” diyerek, bildikleri ile açıktan açığa öğündüğünü ortaya koyunca, Süleyman (aleyhisselâm) da açıkça ona; Bakalım doğru mu söyledin, yalan mı söyledin? demiştir. Bu da onun söylediklerine denk bir cevap teşkil etmektedir.

15- Yöneticilerin ve Sair îmanların Mazeret Kabul Etmeleri:

Yüce Allah’ın;

“Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?” âyetinde İmâmın, İslâm halifesinin, İslâm devlet başkanının yönettiği kimselerin mazeretini kabul etmesi ve gizli mazeretleri dolayısıyla zahir hallerindeki cezaları, onlardan uzaklaştırması gerektiğine dair delil vardır. Çünkü Süleyman (aleyhisselâm) kendisine mazeretini belirtince hüdhüdü cezalandırmadı. Hüdhüdün doğru söylemiş olması onun için bir mazeret teşkil etti, zira o cihadı gerektiren bir hususa dair haber vermişti. Süleyman (aleyhisselâm)’a da cihad sevdirilmişti. Sahih’deki rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah’tan mazur görmeyi daha çok seven hiçbir kimse yoktur. İşte bunun için o kitabı İndirmiş ve rasûller göndermiştir.” Müslim, II, 1136, IV, 2114; Buhârî, VI, 2; Müsned, IV, .248.

Ömer (radıyallahü anh) da, en-Numan b. Adiy’in mazeretini kabul etmiş ve onu cezalandırmamıştı. Bununla birlikte İmâmın eğer şer’î bir hüküm ile alakalı ise bu hususu gereği gibi denemesi ve tetkik etmesi gerekmektedir. Nitekim Süleyman (aleyhisselâm) da böyle yapmıştır. Hüdhüd kendisine: “Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum. Kendisine herşeyden verilmiş, onun bir de büyük bir tahtı var” deyince; hemen tamaha kapılarak gelişigüzel bir karar almadı. Mülkünü artırma arzusu onun hüdhüdün sözünü kesmesine sebeb teşkil etmedi. Nihayet hüdhüd ona: “Onu ve kavmini Allah’tan gayri güneşe secde eder buldum” deyince, o vakit duydukları onu öfkelendirdi ve verdiği haberi sona erdirmesini, bu hususta onun göremediği hususları da öğrenme isteğinde bulundu. Bu maksatla da; “Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?” dedi.

Sahih’de el-Misver b. Mahreme’den rivâyet edilen şu olay da (bu bakımdan) bununla benzerlik arzetmektedir. Ömer (radıyallahü anh) karnına vurulduğu için ceninini erken bırakan kadının durumu hakkında ashab ile istişare ettiğinde el-Muğire b. Şube şöyle demişti: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onun hakkında küçük yaşta bir erkek köle ya da bir cariye verilmesi gerektiğini hükme bağladığına tanıklık ederim. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh): Seninle beraber şahitlik edecek kimseleri bana getir, dedi, Muhammed b. Mesleme bu hususta onun lehine şahitlik etti. Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: Sen bu hususta işin içinden çıkmadıkça bundan elini çekemezsin. (Muğire b. Şu’be) dedi ki: Dışarı çıktım, Muhammed b. Mesleme’yİ gördüm, onu getirdim, o da şahitlik etti. Müslim, IIF, 1311; Müsned, IV, 253. İzin istemeye dair Ebû Mûsa hadisi İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, III, 195. ve başkaları da bu kabildendir.

Neml 26

Allah – O’ndan başka ilah yoktur – büyük Arş’ın Rabbidir.

Diyanet Vakfı
(Halbuki) büyük Arşın sahibi olan Allahtan başka tanrı yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Allah O’dur ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Çok büyük Arş ‘in Rabbidir.”

“Allah O’dur ki, Ondan başka ilâh yoktur. Çok büyük Arş’ın Rabbidir.” İbn Muhaysın

“çok büyük” anlamındaki; lâfzını yüce Allah’ın sıfatı olarak ötreli okumuştur. Bu durumda bu âyetlerin menli şöyle olur: ‘Allah, O dur ki: Ondan başka ilâh yoktur, O çok büyüktür, arşın Rabbidir.” Diğerleri ise Arşın niteliği olarak esreli okumuşlardır. Özellikle Arşın söz konusu edilmesi, mahlukatın en büyüğü, onun dışındaki bütün mahlukatın onun kapsamı içerisinde olmasından dolayıdır.

Neml 25

“Göklerde ve yerde gizliyi açığa çıkaran ve sizin gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye.”

Diyanet Vakfı
(Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allaha secde etmesinler.

Kurtubi Tefsiri
“Göklerde ve yerde olan, gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye!”

13- Niye Allah’a Secde Etmiyorlar?

“Allah’a secde etmesinler diye” âyetini Ebû Amr, Nafi’, Âsım ve Hamza; “… me… diye”yi şeddeli okumuşlardır. İbnu’l-Enbarî dedi ki:

“Onun için onlar doğru yola gelemiyorlar” âyetinde vakıf, “lâm” harfini şeddeli okuyanlar için um bir vakıf değildir, çünkü anlam: Şeytan onlara Allah’a secde etmemelerini süslü göstermiştir, şeklindedir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu ‘den sonra ‘in gelmiş halidir ve burada; da nasb mahallindedir. el-Ahfeş dedi ki: Bunun nasbi da; Süsledi” fiili iledir. Yani; şeytan onlara Allah’a secde etmemelerini de süslü göstermiştir.

el-Kisaî ise “Onları… alıkoymuş” ile nasb mahallindedir. Yani Allah’a secde etmesinler diye onları alıkoymuş demektir, der. Her iki açıklamaya göre de bu mef’ûlün lehtir.

el-Yezidî ile Ali b. Süleyman da şöyle demektedir:

“Amellerini” lâfzından bedel olarak nasb mahallindedir. Bu durumda mana şöyle olur: Şeytan onlara amellerini, Allah’a secde etmemelerini, onlara süslü göstermiş…

Ebû Amr ise şöyle demektedir: Burada; “Doğru yoldan” lâfzı bedel olarak cer mahallindedir. Buna göre ise mana şöyle olabilir: Onları doğru yoldan, Allah’a secde etmekten alıkoymuş…

Bir diğer görüşe göre bu âyette âmil “doğru yola gelemiyorlar” anlamındaki âyettir. Yani onlar yüce Allah’a secde etmeye yol bulamıyorlar. Bu da; onlar bu işin kendilerine farz olduğunu bilmiyorlar, demektir. Bu açıklamaya göre de zaid demektir. Yüce Allah’ın:

“seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (el-A’raf, 7/12) âyetine benzemektedir ki bu; manasınadır. Bu kıraate göre burada secde yoktur. Çünkü onların ya şeytanın amellerini kendilerine süslü göstermesi yahut onları engellemesi ya da doğru yolu bulmalarına engel teşkil etmesi suretiyle onların secde etmeyi terkettiklerine dair bir haber vermek mahiyetindedir.

ez-Zührî, el-Kisaî ve başkaları ise; diye okumuşlardır ki bu da; “Ey şu kimseler, Allah’a secde ediniz” anlamındadır. Çünkü “yâ” nida harfi ile fiillere değil, isimlere seslenilir. Sîbeveyh de şu beyiti nakletmektedir:

“Ey (şunlar) Allah’ın ve bütün kavimlerin,

Ve hatta salihlerin laneti Sim’an gibi bir komşunun üzerine olsun.”

Sîbeveyh dedi ki: “Ya; ey” nida edatı, lanette nida değildir. Çünkü ona nida olsaydı, onu nasbetmesi gerekirdi. Zira bu takdirde muzaf bir münada olur. Ancak İfadenin takdiri: Ey sözümü işitenler, Allah’ın laneti ve bütün kavimlerin laneti Sim’an’a olsun” şeklindedir. Bazıları da Araplardan şu ifadeleri duyduğunu nakleder: Bununla: “Ey kavim merhamet ediniz, doğru söyleyiniz” demek isterler. Bu kıraate göre “Secde ediniz” emri hazır olmak itibariyle cezm mahallindedir.

Vakıf da; “Ey…” üzerinde yapılır, bundan sonra da okumaya başlanarak; “Secde edin” diye okunur.

el-Kisaî dedi ki: Ben hocaları ancak emir manasına bunu şeddesiz okuduklarını duymuşumdur, başka türlü okuduklarını da duymadım.

Abdullah’ın kıraatinde; “Allah’a secde etmeniz gerekmiyor mu?” şeklinde “te” ve “nun” iledir.

Ubeyy’in kıraatinde ise; “Niye Allah’a secde etmezsiniz?” şeklindedir. Bu iki kıraat şeddesiz okuyanların lehine bir delildir.

ez-Zeccâc dedi ki: Şeddesiz okuyuş secde etmeyi gerektirmekle birlikte, şeddeli okuyuş secde etmeyi gerektirmemektedir. Ebû Hatim ile Ebû Ubeyde de şeddeli okuyuşu tercih etmişlerdir. (ez-Zeccâc) ayrıca der ki: Şeddesiz okuyuş güzel bir şekildir, ancak bu takdirde Sebe’in durumu ile İlgili haber kesintiye uğradıktan sonra tekrar onlardan söz konusu olur. Şeddeli okuyuşta ise verilen haberde arada bir kesinti olmaksızın ardı arkasına geliş söz konusudur.

en-Nehhâs da buna yakın bir açıklamada bulunmuş ve şöyle demiştir: Şeddesiz okuyuş uzak bir ihtimaldir, çünkü bu durumda ifadede i’tîraz (ara cümleleri) söz konusu olur. Şeddeli okuyuşta ise ifadede bir yeknesaklık ortaya çıkar. Aynı şekilde çoğunluk da bu (şeddisiz) kıraati benimsememiştir. Zira (şeddesiz okuyuşta) İki “elif hazfedilmiş demek olur. Ancak bu gibi hallerde sadece bir “elif hazfedilerek ihtisar yapılır. “Ey Meryem oğlu Îsa” demek gibi.

İbnu’l-Enbarî dedi ki; “Secde edin” emrinin “elif’i, da düştüğü gibi düşmüştür. “Ya: Ey”nın “elifi düşüp bu “secde edin” emrindeki “elife bitişince, “elif” düşmüş oldu. Onun düşmesi ihtisara ve hafif gelip, lâfızları az olanın tercihine bir delâlet sayılmıştır. el-Cevherî ise kitabının sonlarında şöyle demektedir: Bazıları derler ki: “Ya” böyle bir yerde ancak tenbih içindir. Sanki o; “Dikkat edin yalnız Allah’a secde edin!” demiş gibidir. Onun başına dikkat çekmek (tenbih) için “ya” getirilince bu sefer “secde edin” emrindeki “elif” vasıl elifi olduğundan dolayı düşmüştür ve böylelikle iki sakinin bir arada bulunması dolayısıyla da “ya” daki elif gitmiştir. Çünkü bu elif ile “secde edin” emrindeki elif sakindir. Şair Zu’r-Rimme de şöyle demektedir;

“Ey Meyyae’nin diyarı sen esenlikte ol; her türlü musibetten,

Ve senin o ekin bitirmeyen arazine yağmur hep bol bol yağsın.”

el-Cürcanî dedi ki: Bu ifadeler hüdhüdün yahut Süleyman’ın ya da yüce Allah’ın söylediği araya girmiş sözlerdir. Bunun da anlamı: Dikkac edin, onlar Allah’a secde etmelidirler… Bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır; “Mü’minlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar.” (el-Câsiye, 45/14) Denildiğine göre bu, onlara verilmiş bir emirdir. Yani onları bağışlasınlar. Mushaf ta da bu şekilde yazılır, burada nida harfi yoktur.

İbn Atiyye dedi ki: Denildiğine göre yüce Allah’ın:

“… Çok büyük Arş’ın Rabbidir” âyetine kadar olan sözler, hüdhüdün söyledikleri sözlerdir. İbn Zeyd ve İbn İshak’ın görüşü de budur. Burada hüdhüdün şer’î teklife muhatap olmayıp şer’î hususlara dair nasıl konuşur şeklinde bir itiraz söz konusu olabilir. Bununla birlikte bu sözlerin hüdhüdün kendisine o kavme dair haber vermesi üzerine Süleyman (aleyhisselâm)’ın sözleri olma ihtimali de vardır, ayrıca yüce Allah’ın buyrukları olma ihtimali de vardır. O takdirde bu iki söz arasında bir ara cümlesi ifadeleridir. Dikkatle düşünülecek olursa, sabit görülecek sağlam görüş budur. ‘in şeddeli okunuşu da bu sözlerin hüdhüde ait olduğu anlamını vermektedir, şeddesiz okunuş böyle bir manaya engeldir. Şeddesiz okuyuş az önce açıklamış olduğumuz üzere yüce Allah’a secde etme emrini ihtiva eder.

ez-Zemahşerî dedi ki; Eğer: Her iki kıraate göre mi secde vaciptir yoksa bu iki kıraatten birisine göre mi? diye sorarsan, şöyle cevap veririm: Bu her iki kıraate göre vacip bir secdedir, çünkü secde yerlerinde ya secde etme emri verilir, yahut secde edenler övülür, yahutta secdeyi terkedenler yerilir. Bu iki kıraatten birisinde secde etme emri manası vardır, diğerinde ise secdeyi terkedenlerin yerilmesi manası vardır.

Derim ki: Şanı yüce Allah, kâfirlerin secde etmediklerini haber vermektedir, el-İnşikak Sûresi’nde (84/21. âyetinde) olduğu gibi. Buhâri’de ve başka kaynaklarda sabit olduğu üzere de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) burada secde etmiştir Buhârî, I, 365. İşte en-Neml Sûresi’nde de böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: ez-Zeccâc’ın belirttiği şeddesiz okuyuşta secde vaciptir. Şeddeli okuyuşta değildir, şeklindeki görüşü ise kabul edilmiş bir görüş değildir.

“Göklerde ve yerlerde olan gizliyi açığa çıkartan” âyetinde sözü geçen, göklerdeki gizli şeyler yağmurlardır. Yerin gizlilikleri ise hazineleri ve bitkileridir. Katade dedi ki: Gizliden kasıt sırdır. en-Nehhâs ise bu daha uygundur demiştir. Yani göklerde ve yerde gaib olan şeyleri o açığa çıkartır. Buna yüce Allah’ın;

“Gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen” âyeti da delil teşkil etmektedir,

“Gizli” lâfzını İkrime ve Malik b. Dinar hemzesiz olarak ve “be” harfi üstün olmak üzere okumuştur. el-Mehdevî: Bu kıyası bir tahfif ile okumadır, dedikten sonra, burada vakıf yapanlar arasından hemzeyi okumayı terkedenlerin ismini vermektedir,

en-Nehhâs dedi ki: Ebû Hatim’in naklettiğine göre İkrime hemzesiz olarak “elif” ile; diye okumuştur. Ancak Arapçada bunun câiz olmadığını da ileri sürmüş ve gerekçe olarak şunu göstermiştir: Eğer hemze okunmayacak olursa, onun harekesi “be” harfine verilir, bu durumda “Göklerde ve yerde olan gizliyi” diye okur. Şayet hemzeyi tahvil edecek olursa, o takdirde “be” harfini sakin ve ondan sonra da “ye” olmak üzere; diye okuması gerekir.

en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezid’i şöyle derken dinledim: Ebû Hatim nahiv bakımından diğer akranlarından daha geride idi, onlara ulaşamamıştı. Ancak o beldesinden dışarıya çıktı mı kendisinden daha alim hiçbir kimseyle de karşılaşması mümkün olmazdı,

Sîbeveyh’in Araplardan naklettiğine göre hemze eğer öncesinde sakin harf bulunup kendisi de üstün ise “elife değiştirilebilir. Eğer kendisinden önceki harf sakin olup kendisi ötreli olursa “vav”a dönüştürülür, şayet ondan önceki harf sakin olup kendisi esreli olursa bu takdirde de “ye”ye dönüştürülür. Bu durumda; “İşte bu vesîdir, ben vesîye hayret ettim, vesîyi gördüm.” Bu da; “Eli vesyoldu’ Vesyolmak ise eti kesen fakat kemiği kırmaksızın kemiğe kadar ulaşan darbe demektir. tabirinden gelmektedir.

Aynı şekilde: “Bu çadırdır, çadıra hayret ettim, cadın gürdüm” de böyledir. Bunun böyle olmasının sebebi ise hemzenin şeddesiz olup, onun yerine bu harflerin ıbdal ile getirilmesidir. Yine Sîbeveyh’in, Temimoğulları ile Esedoğullarından naklettiklerine göre onlar; “Bu çadırdır” diyerek eğer hemze ötreli ise sakin olan (önceki harfi) da ötreli okuduklarını, eğer hemze esreli ise sakin olan harfi esreli okuyup hemzeyi de telaffuz ettiklerini, şayet hemze üstün ise sakin olan harfi üstün okuduklarını nakletmektedir. Yine Sîbeveyhin naklettiklerine göre hemze ötreli olsa dahi (önceki harfi) esreli okurlar, ancak bu sadece Temimoğullarından nakledilmiştir. Böyle okuyanlar; “Bayağı, adi” derler. Yine onun iddiasına göre bu kelimede “dal” harfini ötreli okumazlar. Çünkü onlar öncesinde esre bulunan ötre telaffuzundan hoşlanmazlar. Çünkü dilde, vezninde bir kelime yoktur.

Bütün bunlar, kıraat âlimleri topluluğunun okudukları ve dilde var olan telaffuz şekilleridir. Abdullah (b. Mes’ûd)’ın kıraatinde; Göklerde… olan gizliyi açığa çıkartan” seklindedir ki; ile harfleri biri diğerinin yerine kullanılabilir. Nitekim Araplar; Aranızdaki bilgiyi mutlaka açığa çıkartacağım” derlerken; demek isterler. Bu açıklamayı da el-Ferrâ’ yapmıştır.

“Gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen” anlamındaki âyeti genel olarak kıraat âlimleri; “Gizlemeleri ve açıkladıktan şeyleri bilen” diye her iki fiilde de gaib “ya’sı ile okumuşlardır. Bu okuyuş, âyet-i kerimenin hüdhüdün söylediği sözlerden olmasını, yüce Allah’ın hüdlıüde kendisini tevhid etmek, yalnızca O’na secde ecme gereği, güneşe secde etmeyi red ve bunu şeytana izafe edip şeytanın bu işi kendilerine süslü gösterdiği bilgisini özellikle verdiğini, diğer kuşlar ik sair hayvanlara da böyle özel bilgi vermeyip üstün akılların dahi kolay kolay elde edemeyeceği oldukça incelikli bilgileri özellikle ihsan etmiş olduğu anlamını vermektedir.

el-Cahderî, Îsa b. Ömer, Hafs ve el-Kisaî ise bu fiilleri muhatab “te”si ile; Gizlediğiniz” ve; “Açıkladığınız” diye okumuşlardır. Bu okuyuşa göre; âyet-i kerîme yüce Allah’ın Mohammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetine bir hitabı olmaktadır.

Neml 24

“Onu ve kavmini Allah’tan başka güneşe secde eder halde buldum. Şeytan onlara amellerini süslemiş, onları yoldan çevirmiş, bu yüzden hidayet bulmuyorlar.”

Diyanet Vakfı
Onun ve kavminin, Allahı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
“Onu ve kavmini Allah’tan gayrı güneşe secde eder buldum. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun İçin onlar doğru yola gelemiyorlar.

12- Allah’tan Başkasına Tapmak ve Şeytan’ın Hakimiyetine Girmek:

Yüce Allah’ın:

“Onu ve kavmini Allah’tan gayri güneşe secde eder buldum” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Bu toplum güneşe tapanlardandı. Çünkü bunlar rivâyete göre zındık idiler. Bir diğer görüşe göre bunlar ışığa, aydınlığa tapınan mecusilerdi.

Nafî’den rivâyet edildiğine göre vakıf (durak): lâfzı üzerindedir, el-Mehdevî dedi ki: Buna göre

“azim: büyük” kendisinden sonraki âyetler ile alakalı demektir. Buna göre ifade; “Ben onu… buluşum çok büyük bir iştir” anlamında olmalıdır. Yani benim onu kâfir bir kadın olarak bulmam büyük bir İştir. İbnu’l-Enbarî dedi ki; “Onun bir de büyük bir tahtı var” âyetinde durak yapmak güzel bir vakıftır. “Arş: Taht” üzerinde durak yapılıp, diye başlamak ancak sonrasını hatırlayamayan kimseye hatırlatmak için câiz olabilir. Çünkü “azim” tahtın sıfatıdır, eğer “onu… buldum” ile alakalı olsaydı, o takdirde demek icab ederdi. Bu ise her bakımdan imkansız bir şeydir. Bana Ebubekir Muhammed b. el-Hüseyin b. Şehriyar anlattı dedi ki: Bize Ebû Abdullah el-Hüseyin b. el-Esved el-Iclî bir ilim adamından anlatarak dedi ki: “Arş” lâfzı üzerinde vakıf yapılır ve “azim” lâfzı ile okumaya başlanılır. Bu da, benim onları güneş ve aya ibadet eder buluşum büyük bir iştir, anlamına gelir. Bu şahıs dedi ki: Ben bu kanaati teyid edenleri de duydum ve buna delil olarak şunları söylediklerini gördüm: O kadının arşı (tahtı) yüce Allah tarafından “azim: büyük” olmakla vasfedilmeyecek kadar değersiz ve basittir. İbnu’l-Enbarî dedi ki: Benim tercih ettiğim ise başta zikrettiğimdir, çünkü burada “güneşe ve aya ibadef’in (bu ifadede olduğu gibi) takdir edilebileceğine dair bir delil de bulunmamaktadır. Diğer taraftan hüdhüd bu tahtı son derece enli ve uzun bir taht olarak gördüğünden dolayı azim (büyük) olmakla nitelendirmesi de kabul edilmeyecek bir şey değildir. Ayrıca bu lâfzın “arş”ın i’rabını alması da onun sıfatının olduğunun bir delilidir.

“Şeytan onlara amellerini” içinde bulundukları küfrü

“süslü göstermiş ve onları doğru yoldan” tevhid yolundan

“alıkoymuş.” Bununla tevhid yolu olmayan herhangi bir yolu izlemenin kesinlikle hiçbir fayda sağlamayacağını açıklamış olmaktadır.

“Onun için onlar doğru yola” yüce Allah’a ve Onu tevhide

“gelemiyorlar.”

Neml 23

“Onlara hükmeden bir kadın buldum. Her şeyden kendisine verilmiş, büyük bir tahtı var.”

Diyanet Vakfı
Gerçekten, onlara (Sebelilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum. Kendisine herşeyden verilmiş; onun bir de büyük bir tahtı var.

9- Hazret-i Süleyman’ın, Sebe’ Ülkesinden Haberdar Olmayışı ve Cinlerle İlgili Bazı Hükümler:

Hüdhüd;

“Ve Sebe’den sana kesin bir haber ile geldim” deyince, Süleyman (aleyhisselâm); Bu haber nedir? diye sorunca, hüdhüd de:

“Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum” diye cevab verdi. Bu kadın Şerahil kızı Belkıs idi. O Sebe’lilerin hükümdarlığını yapıyordu. Süleyman (aleyhisselâm)’ın konakladığı yer ile Belkıs’ın ülkesi birbirine yakın olduğu halde -ki bu mesafe San’a ile Me’rib arasında üç günlük bir mesafedir- Süleyman nasıl oldu da bu durumu bilemedi, diye sorulursa cevap şudur; Yüce Allah Yakub (aleyhisselâm)’a, Yusuf (aleyhisselâm)’ın bulunduğu yeri bildirmediği gibi: bir maslahata binaen de Süleyman (aleyhisselâm)’a Belkıs’ın yerini bildirmemiştir, saklı tutmuştur.

Rivâyete göre Belkıs’ın ebeveyninden birisi cinlerden idi. İbn Arabî dedi ki: Bu inkarcıların reddettiği bir husustur. Onlar cinler yemezler ve doğurmazlar derler. Allah’ın laneti hepsinin üzerine olsun, yalan söylüyorlar. Böyle bir şey doğrudur. Onlarla evlenilmesi de aklen caizdir, naklen de sahih olarak sabit olursa mesele kalmaz.

Derim ki; Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre Abdullah b. Mes’ûd şöyle demiştir: Cinlerden bir heyet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelerek şöyle dediler: Ey Muhammed! Ümmetine kemikle, hayvan pisliği ile yahut kafatası ile istinca yapmalarını yasaklayıver. Çünkü yüce Allah onlarda bize rızık ihsan ediyor Ebû Dâvûd, I, 10

Müslim’in, Sahih’inde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Üzerinde Allah’ın ismi anılıp da elinize geçen herbir kemik olabildiğince etli bir şekilde sizin olsun. Herbir davar pisliği de sizin hayvanlarınızın alafı olsun.” Müslim, I, 332; Tirmizî, V, 382; Müsned, I, 436

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bundan dolayı siz de bunlarla istincada bulunmayınız, çünkü bunlar cinden kardeşlerinizin yîyecekleridir.” Bir önceki notta belirtilen yerler.

Buhârî’de yer alan rivâyete göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü! Kemiğin ve davar pisliğinin durumu nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: “Bunlar cinlilerin yiyecekleridir. Bana Nasibin cinleri heyeti geldi ki, onlar ne iyi cinlerdir! Bana kendilerine azık vermemi istediler. Ben de yüce Allah’a dua ederek nerde kemik, davar pisliği bulurlarsa mutlaka üzerinde yiyecek bir şeyler bulmalarını niyaz ettim.” Buhârî, III, 1401; Müsned, I, 458de Abdullah b. Mesud’dan aynı manada

Bütün bunlar onların yemek yedikleri hususunda açık nasslardır. Onlarla evlenmeye gelince, buna dair işaret de daha önce el-İsra Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Mallarına, evlatlarına ortak ol” (el-îsra, 17/64) âyeti açıklanırken (4. başlıkta) değinilmiş idi.

Vuheyb b. Cerir b. Hazim de, el-Halil b. Ahmed’den, o Osman b. Hadır’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Belkıs’ın annesi cinlerden idi, ismi da Şeysan kızı Belame idi. Yüce Allah’ın izniyle buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

10- Kadının Yöneticiliği ve Hakimliği:

Buhârî’de yer alan ve İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Farsların, Kisra’nın kızını başlarına kraliçe tayin ettikleri haberini alınca: “İşlerinin başına bir kadın geçiren bir kavim, asla iflah olmaz” diye buyurdu. Buhârî, IV, 1610, VI, 2600; Tirmizî, IV, 527; Müsned, V, 38, 47.

Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî dedi ki: Bu kadının halife olamayacağı hususunda açık bir nasstır. Zaten bu hususta görüş ayrılığı da yoktur. Muhammed b. Cerir et-Taberî’den kadının hakim olmasının câiz olduğu görüşü nakledilmiş ise de bu sahih değildir. Bunun Ebû Hanîfe’den gelen nakil gibi olması da muhtemeldir. O da şu şekildedir: Kadın şahitlik yapabildiği hususlarda hakimlik yapabilir, yoksa mutlak olarak hakim olabilir diye söylemiş olamaz. Aynı şekilde ona “filan kadın hakimlik yapmak üzere takdim edilmiştir” diye bir görev emri de yazılamaz. Bunun olabilecek şekli onun hakem tayin edilmesi ve tek bir meselede vekaleten görev yapması suretinde olabilir. Kanaatimizce Ebû Hanîfe ile İbn Cerir’in görüşleri bu çerçevededir.

Ömer (radıyallahü anh)’dan bir kadını çarşı muhtesipliği görevine tayin ettiği rivâyet edilmiş ise de bu da sahih değildir, kimse buna iltifat etmesin. Hiç şüphesiz bu da bid’atçilerin hadislere soktukları desiselerdendir. Maliki ve Eş’arî olan Kadı Ebubekir b. et-Tayyib ile Şâfiîlerin ileri gelen ilim adamı Ebû’l-Ferec b. Tarar bu meselede birbirleriyle tartışmışlardır. Ebû’l-Ferec dedi ki: Kadının hakimlik yapabileceğinin delili şudur: Ahkâmın varlığından maksat hakimin bunları uygulamaya koyması, ahkâma dair delilleri dinlemek ve bu hususta hasmılar arasında ayırdedici hükmü vermektir. Böyle bir iş ise erkek tarafından yapılabildiği gibi kadın tarafından da yapılabilir.

Ancak Kadı Ebubekr ona itiraz edip, onun bu iddiasını İmâmeti Kübrâ’yı (halifeliği) ileri sürerek çürütmüştür. Çünkü bundan kasıt sınırların korunması, işlerin idare edilmesi, İslâm topraklarının himaye edilmesi, haracın toplanıp hak sahiplerine verilmesidir. Bunları erkek yapabildiği kadar kadın yapamaz. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu mesele hakkında bu iki ilim adamının da açıklamalarının bir kıymeti yoktur. Bir defa kadının meclislere çıkması beklenemez, erkeklerle karışması beklenemez. Her bakımdan birbirine denk iki kişinin birbirleriyle tartıştığı gibi, onlarla tartışamaz. Çünkü eğer bu kadın genç ise ona’bakmak ve onun kelamını dinlemek haram olur. Şayet erkekler arasına çıkma ruhsatına sahip yaşlı bir kadın ise erkeklerle oldukça sıkışabileceği bir şekilde meclislerde oturup kalkamaz, onlarla tartışmalara girişemez. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünen de, inanan da asla iflah olmaz.

11- Sebe’ Hükümdarının Sahip Olduğu İmkânlar;

“Kendisine her şey den verilmiş” ifadesi bir mübalağadır. Yani krallığının, ülkesinin gerek duyacağı herşey verilmiş demektir. Anlamın kendi döneminde bulunan herşeyden ona bir miktar verilmiş şeklinde olduğu ve böylelikle (bir miktar anlamındaki) mef’ûlün hazfedildiği de söylenmiştir. Çünkü ifade buna delalet etmektedir.

“Onun bir de büyük bir tahtı var.” Bu tahtı hem görünüşü, hem de saltanat mertebesi itibariyle büyüklükle nitelendirmiştir. Denildiğine göre bu taht altından olup, onun üzerinde otururdu. Bir diğer görüşe göre burada “tahftan kasıt hükümdarlıktır, ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü ileride geleceği üzere

“kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz” (en-Neml, 27/28) diye buyurulmaktadır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer hüdhüd Belkıs’ın tahtını “azim; büyük” İle nitelendirmekle yüce Allah’ın arşının “azim: büyük” vasfı ile eşit tutarak aynı şekilde nitelendirmiştir; bu nasıl olur? dersen, ben de şöyle cevap veririm: Bu iki vasıf arasında çok büyük bir fark vardır. Çünkü onun arşını (tahtını) büyük olmakla nitelendirmek kendisi gibi insan olan hükümdarların tahtlarına nisbetle büyüktür anlamındadır. Yüce Allah’ın arşının büyüklükle nitelendirilmesi ise O’nun yaratmış olduğu semavata ve arza nisbetledir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu kadının tahtının uzunluğu seksen zira’, eni de kırk zira’ idi. Yukarı doğru yüksekliği de otuz zira’ idi. İnci, kırmızı yakut ve yeşil zebercetle süslü idi.

Katâde dedi ki: Ayakları inci ve cevherdendi, üstündeki örtüler ise ince ve kalın ipektendi. Üzerinde de yedi tane kilit vardı.

Mukâtil dedi ki: Tahtı seksene seksen zira’ idi, yerden yüksekliği de seksen zira’ idi. Mücevherlerle süslenmişti,

İbn İshak dedi ki: Ona kadınlar hizmet ederdi. Beraberinde ona hizmet etmek için altıyüz kadın vardı.

İbn Atiyye dedi ki: Âyet-i kerîme’den anlaşılması gereken şu ki: O, Yemen şehirlerini elinde tutan kadın bir hükümdardı. Bunun büyük bir mülkü ve büyük bir tahtı vardı, kâfir bir kavimden gelme, kâfir bir kadın idi.

Neml 22

Derken çok geçmeden geldi ve dedi ki: “Senin bilmediğini öğrendim. Sebe’den sana kesin bir haberle geldim.”

Diyanet Vakfı
Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebeden sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.

Kurtubi Tefsiri
Çok eğlenmeden geldi ve dedi ki: “Senin bilmediğin şeyi ben gördüm ve Sebe’den sana kesin bir haber ile geldim.

5- Çok Geçmeden Gelen Hüdhüd:

“Çok eğlenmeden geldi” âyetinde kasıt hüdhüddür. Kıraat âlimlerinin büyük çoğunluğu; “(…….): Geç…ti”, fiilinin “kep harfini ötreli okumuşlardır. Yalnızca Âsım bunu üstün okumuştur. Her iki kıraatte de anlamı ı:vakit geçirdi, kaldı” şeklindedir. Sîbeveyh dedi ki: Bu “Durdu kaldı, durur kalır, kalmak” fiili; (harakeleri itibariyle); “Oturdu, oturur, oturmak” gibidir, şekli ise benzer.

Başkaları da şöyle demektedir: Bunun üstün okunması yüce Allah’ın:

“Kalıcılar” (el-Kehf, 18/3) âyeti dolayısıyla daha uygundur. Çünkü bu den gelmektedir. “Kaldı, kalır” denilir ism-i faili de; diye getir, kullanımı, gibidir. İsm-i faili şeklinde, gibi gelir. (………)’den ism-i fail ise şeklinde gelir. “Ekşidi, ekşir” fiilinin ism-i failinin şeklinde gelmesi gibi.

“Çok eğlenmeden geldi” deki zamirin Süleyman (aleyhisselâm)’a ait olma ihtimali vardır. Anlamı şöyle olur: Süleyman (aleyhisselâm) kuştan araştırıp tehdidinde bulunduktan sonra aradan fazla zaman geçmeden geldi, demek olur. Buradaki zamirin hüdhüde ait olma ihtimali de vardır. Daha kuvvetli İhtimal budur, daha sonra da hüdhüd gelip;

“Senin bilmediğin şeyi ben gördüm” dedi. Bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

6- Hüdhüdün Getirdiği Haber:

Yani ben senin bilmediğin hususları öğrendim. İşte bu peygamberler gaybı bilir, diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir.

el-Ferrâ’ “Gördüm” fiilinin “te” ve “ti” harfleri birbirine idgam edilerek; diye okunduğunu naklettiği gibi “ti” harfi, te’ye kalbedilip idgam edilmek suretiyle; diye okunduğunu da nakletmiştir.

7- Sebe’ İle İlgili Gelen Haber:

“Ve Sebe’den sana kesin bir haber ile geldim” âyeti ile onun Süleyman (aleyhisselâm)’a bilmediği şeyi öğretmiş olduğunu anlıyoruz. Böylelikle o Süleyman (aleyhisselâm)’ın kendisini tehdit etmiş olduğu azâb ve kesilme cezasını bertaraf etmiş oldu. Cumhûr

“Sebe’” kelimesini; şeklinde tenvinli olarak munsarıf bir kelime gibi okumuştur. İbn Kesîr ve Ebû Amr ise munsarıf olmayan bir kelime olarak, hemzeyi üstünle; diye okumuştur. Birinci okuyuş, kendisine bir kavmin nisbet edildiği bir adam ismi kabul edilmesine göredir. Şairin şu mısraı da buna göredir:

“Sebe’in zirvelerinde gelenler ile Teyinlilerin,

Boyunlarında iz bırakmıştır, camışların derileri.”

ez-Zeccâc, Sebe’in bir adam ismi olduğunu kabul etmeyerek, şöyle demiştir: Sebe’, Yemen’in Me’rib denilen bölgesinde San’a ile arasında üç günlük mesafe bulunan bilinen bir şehirdir,

Derim ki: el-Gaznevî’nin “Uyunu’l-Meanî” adlı eserinde üç millik mesafe denilmektedir. Katâde ve es-Süddî dedi ki: Oraya oniki peygamber gönderilmiştir.

(ez-Zeccâc, görüşüne delil olarak) en-Nâbiğa el-Ca’dî’nin şu beyitini zikretmektedir:

“Me’rib’de hazır bulunan Sebe’den,

Onların selinin önünde Arim’i (seddi) bina ettiklerinde,”

(ez-Zeccâc devamla) dedi ki: Bunu munsarıf kabul etmeyenler, bunun bir şehir ismi olduğunu söyler. Munsarıf kabul edenler de -ki bunlar çoğunluğu teşkil ederler- buranın bir şehir ismi olması dolayısıyla müzekker ismi verilmiş, müzekker bir yer kabul ederler.

Sebe’in şehire ad olarak verilen bir kadın ismi olduğu da söylenmiştir. Doğrusu bunun bir erkek ismi olduğudur. Tirmizî nin kitabında (Sünen’inde) Ferve b. Museyk el-Muradî’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan naklettiği ve yüce Allah’ın izniyle (Sebe’, 34/15- ayetin tefsirinde) gelecek olan hadiste de bu şekildedir.

İbn Atiyye dedi ki: ez-Zeccâc bu hadisi bilmediğinden dolayı o gelişigüzel açıklamalarda bulunmuştur. el-Ferrâ”nın iddiasına göre de er-Ruâsî, Ebû Amr b. el-Alâ’ya, Sebe’e dair soru sormuş, o da ben onun ne olduğunu bilmiyorum, demiş.

en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ’, Ebû Amr adına te’vilde bulunmuş ve onun meghul olduğu için bu ismi gayr-ı munsarıf kabul ettiğini belirtmiştir. Bir şey de eğer bilinmeyecek olursa gayr-ı munsarıf olur.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Ebû Amr gibi birisi böyle bir söz söylemez. er-Ruâsî den yapılan nakilde de bu kelimeyi bilmediği için bunu gayr-ı munsarıf kabul ettiğine dair de bir delil bulunmamaktadır. O sadece ben onu bilmiyorum demiştir. Eğer nahiv bilgini birisine herhangi bir isim hakkında sorulacak da, o da ben onu bilmiyorum diyecek olursa, bu o nahivcinin bu ismi gayr-ı munsarıf kabul ettiğine delil teşkil etmez. Aksine hak bunun dı-ı eladır. Bu durumda eğer onu bilmiyorsa, onu munsarıf kabul etmesi gerekir. Çünkü isimlerde aslolan munsarıf olmaktır. Bir şeyin gayr-ı munsarıf olması ona dahil olan herhangi bir ek sebep dolayısıyladır. Asıl kaide kesin olarak böylece sabittir. Bilinmeyen bir şey dolayısıyla bu kaide ortadan kalkmaz. Daha sonra nahivcilerden uzun açıklamalar naklettikten sonra sonunda şunları söyler: Sebe’ hakkında kabul edilen görüş bu hususta gelen rivâyet olmalıdır ki, bu da aslında Sebe’in bir adam ismi olduğudur. Eğer bunu munsarıf kabul edecek olursak, bu artık hayatta olan birisinin ismi olduğundan dolayıdır. Şayet munsarıf kabul etmeyecek olursak, bunu “Semud” gibi bir kabile ismi olarak kabul ederiz. Şu kadar var ki Sîbeveyh’in tercih ettiği görüş munsarıf olduğudur ve bu konudaki delili de kat’îdir. Zira bu isim hem müzekker, hem de müennes gelebildiğine göre bunun müzekker kabul edilmesi daha uygundur. Zira aslolan ve daha hafif olan da odur.

8- Küçüğün Büyüğe, Öğrencinin Hocaya:

Ben Senin Bilmediğini Biliyorum, Demesi Uygun mu? Bu âyet-i kerimede küçüğün büyüğe, öğrencinin hocaya -kesinlikle bu hususu bilmesi şartıyla-; ben senin bilmediğin bir şey biliyorum diyebileceğine delil vardır.

İşte Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) yüceliğine ve bilgisine rağmen üç defa izin istendikten sonra cevap alınmazsa, geri dönülebileceğini bitmiyordu. Teyemmümü Ammar ve başkaları biliyordu. Halbuki Ömer ve İbn Mes’ûd bu konuda bilgileri etraflı olmadığından cünup kimse teyemmüm etmez, diyorlardı.

İbn Abbâs ay hali olan kadının Arafat’ta vakfe yapabileceği hükmünü bildiği halde, Ömer de, Zeyd b. Sabit de bunu bilmiyordu. İhramlı bir kimsenin başını yıkayabileceğini İbn Abbâs bilmekle birlikte el-Misver b. Mahreme bunu bilmiyordu. Bunun benzeri daha pek çok husus vardır ki bunları kaydederek uzatmaya gerek yoktur.

Neml 21

“Ya ona şiddetli bir azap vereceğim ya da onu keseceğim veya bana apaçık bir delil getirecek.”

Diyanet Vakfı
Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da onun canını iyice yakacağım yahut onu boğazlayacağım!

Kurtubi Tefsiri
“Ben onu elbette ya şiddetli bir azâb ile azaplandırırım veya muhakkak onu kestiririm ya da bana apaçık bir delil getirir.”

4- Verilecek Cezaların Takdirinde Ölçü:

Yüce Allah’ın:

“Ben onu elbette ya şiddetli bir azap ile azaplandırırım veya muhakkak onu kestiririm…” âyeti uygulanacak olan cezanın bedene göre değil de, işlenen suça göre olacağına delil teşkil etmektedir. Bununla birlikte cezalandırılacak olan şahsa zaman ve niteliği itibariyle yumuşaklık gösterilebilir.

İbn Abbâs, Mücahid ve İbn Cüreyc’den rivâyete göre onun kuşu azaplandırması tüyünü yolması suretinde idi İbn Cüreyc de tüyünün tamamen yolunması diye söylemiştir. Yezid b. Ruman da kanatlarının yolunması diye açıklamıştır.

Süleyman (aleyhisselâm)’ın bu uygulaması ile isyankarlara karşı sert bir tavır takınmak, görevini ve konumunu ihlal eden tulumu dolayısıyla Hüdhüdü cezalandırmak istemişti. Yüce Allah hayvanları, kuşları yemek ve başka bir takım menfaatler maksadıyla boğazlamayı mubah kıldığı gibi ona da bunu mubah kılmış olabilirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Nevâdiru’l-Usul’de (et-Tirmizî el-Hakim) şöyle demektedir: Bize Süleyman b. Humeyd Ebû’r-Rabi’ el-İyadî anlattı, dedi ki: Bize Avn b. Umare, el-Huseyn el-Cuhfî’den anlattı, el-Huseyn, ez-Zübeyr b. el-Hırrîd’den, o İkrime’den naklen dedi ki: Yüce Allah’ın, Süleyman’ın hüdhüde vermek istediği cezayı alıkoyması, onun anne ve babasına karşı itaatkâr olmasından dolayı idi. İleride de gelecektir.

Yine denildiğine göre, hüdhüdü azaplandırmak, onu kendisine uymayan zıt tabiatlı hayvanlarla birlike bulundurmaktır. Kimilerinden nakledildiğine göre en dar hapis zıt tabiatlı kimselerle birlikte bulunmaktır.

Bir diğer açıklamaya göre, ben onu kendisine denk kimselere hizmet etmek zorunda bırakacağım anlamındadır. Bir diğer görüşe göre onu kafese koyacağım, bir başka açıklama: Tüyünü yolduktan sonra onu güneşte bırakacaktım. Onu hizmetinden uzaklaştırmak suretiyle cezalandıracağım, diye de açıklanmıştır. Çünkü hükümdarlar bedenin birlikte olmaya alıştığı kimseleri ayırmakla, uzaklaştırmakla te’dib ederler.

“Ben onu ya şiddetli bir azâb ile azablandırırım veya muhakkak onu kestiririm…” âyetinde fiiller şeddeli “nun” ile te’kid edilmiştir. Böyle bir “nun” ya şeddeli veya seddesiz olarak (te’kid maksadıyla) getirilir. Ebû Halim dedi ki: Eğer; “Ben onu elbette ya şiddetli bir azâb ile azaplandırırım veya muhakkak onu kestiririm” şeklinde (tek mim ile) okunsa bu da caizdir.

“Ya da bana apaçık bir delil getirir” âyetindeki

“Bana… getirir” lâfzındaki lâm, lâm-ı kasem değildir. Çünkü Süleyman hüdhüdün yapacağı bir iş için kasem etmez. Ancak bu âyet “Onu elbette… azaplandırırım’ın akabinde geldiğinden dolayı -ki bu da kasemin câiz olduğu hususlardandır- sonraki bu fiili de aynı şekilde kullanmıştır. Sadece İbn Kesîr “bana… getirir” anlamındaki fiili, iki “nûn” ile; diye okumuştur.

Neml 20

Kuşları yokladı ve dedi ki: “Bana ne oluyor ki hüdhüdü görmüyorum, yoksa kayıplardan mı oldu?”

Diyanet Vakfı
(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüdü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?

Kurtubi Tefsiri
Bir de kuşları araştırdı ve dedi ki: “Neden hüdhüdü göremiyorum, Yoksa o kayıplara karışanlardan mı oldu?

Bu âyete dair açıklamalarımızı onsekiz başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Süleyman’ın Hüdhüd Kuşunu Araştırmasının Sebebi:

“Bir de kuşları araştırdı” âyeti ile yüce Allah daha önce sözü edilen şekilde karınca ile ilgili olayın geçtiği yolculuk esnasında, başından geçen bir başka olayı söz konusu etmektedir.

“(……..): Araştırmak, gözünün önünden kaybolan bir şeyi arayıp, bulmak istemek” demektir. Tayr (kuş) ise çoğul bir isimdir, bunun da tekili dır. Burada kuşlardan kasıt, kuşların cinsi ve kuşların topluluğudur. Kuşlar yolculuğu esnasında onunla birlikte bulunur, kanatlarıyla ona gölge yaparlardı.

Süleyman (aleyhisselâm)’ın kuşları araştırmasının ne demek olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bir kesime göre bu yönelim işlerine gösterilen itinanın ve yönetim işlerinin herbirisine gereken ihtİmâmı göstermenin bir gereğidir. Âyetin zahirinden de anlaşılan budur.

Bir başka kesimin görüşü de şöyledir: Onun kuşları araştırmasının sebebi, hüdhüd kuşunun kaybolması üzerine güneşin onun bıraktığı boşluktan girmesi idi. İşte bu, kuşları araştırmasının sebebi olmuştu. Böylelikle güneşin nereden girdiğini tesbit etmiş olacaktı.

Abdullah b. Selam da dedi ki: Hüdhüd’ü aramasına sebeb suyun yerin ne kadar derinliğinde olduğunu bilme ihtiyacını hissetmesi idi. Çünkü Süleyman (aleyhisselâm) su bulunmayan bir yerde konaklamıştı. Hüdhüd ise yerin içini de, dışını da görürdü. Süleyman’a da suyun nerede bulunduğunu haber verirdi. Daha sonra da cinler kısa bir zaman zarfında bu suyu çıkartırlardı. Tıpkı koyunun derisinin yüzüldüğü gibi, yeryüzü toprağını o suyun üzerinden öylece soyarlardı. Bu açıklamayı İbn Selam’dan gelen rivâyete göre İbn Abbâs yapmıştır.

Ebû Miclez dedi ki; İbn Abbâs, Abdullah b. Selam’a: Sana üç soru sormak istiyorum dedi. Abdullah: Sen Kur’ân okuyan birisi olduğun halde bana mı soru soracaksın? deyince, İbn Abbâs: Evet, diye üç defa tekrarladı ve şöyle sordu: Süleyman diğer bütün kuşlar arasından niye hüdhüdü araştırdı? İbn Selam dedi ki: Suya ihtiyacı oldu ve suyun ne kadar derinlikte olduğunu -ya da mesafede diye söyledi- bilemiyordu. Hüdhüd ise diğer kuşlar arasından bunu bilebîliyordu, onu araştırmasının sebebi budur.

en-Nekkaş’ın kitabında da şöyle denilmektedir; Hüdhüd mühendis idi.

Rivâyete göre Nafî’ b. el-Ezrak, İbn Abbâs’ın hüdhüd ile ilgili açıklamalarda bulunduğunu duymuş, ona: Dur ey (delil yoksa) duran kişi! Hüdhüd kendisine kurulan tuzağa düşen ve bu tuzağı göremeyen bir kuş iken, yerin içini nasıl görebilir? İbn Abbâs ona; Kader geldi mi göz kör olur, diye cevap verdi.

Mücahid dedi ki: İbn Abbâs’a kuşlar arasından hüdhüdü nasıl araştırdı? diye soruldu, şu cevabı verdi: Bir yerde konakladı, suyun ne kadar derinlikte olduğunu bilmiyordu, Hüdhüd ise bunu bitebiliyordu, ona sormak istedi.

Mücahid dedi ki: Küçük çocuk hüdhüd kuşuna ağ serer ve onu avlar. Nasıl bunları bulabilir? İbn Abbâs dedi ki: Kader geldi mi göz kor olur.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Kur’ân’ı iyice bilen bir kimseden başka böyle bir cevap veremez.

Derim ki: Bu cevabı daha önceden de belirttiğimiz gibi hüdhüdün kendisi Süleyman’a vermişti. Şöyle bir şiir söylenmiştir:

“Yüce Allah bir kişi hakkında bir işi murad ederse,

Hem o kişi akıl, görüş ve basiret sahibi olsa dahi,

Ve bir de çarelerin üstüne gelen olup da bütün bu çareleri,

Kaderin hoşlanmayan sebeblerinden gelecek olanları defetmek için ortaya koyarsa,

Yüce Allah onun kulaklarını, aklını kapatır.

Ve aklını kafasından kılın çekilmesi gibi sıyırır, çeker,

Nihayet hükmünü onun hakkında icra eyledi mi

İbret alsın diye aklını ona geri verir,”

el-Kelbî dedi ki: Yolculuğu esnasında yanına sadece bir hüdhüd kuşu almıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

2- Yöneticinin Yönettiklerinin İşleri İle İlgilenmesi:

Bu âyet-i kerimede İmâmın (İslâm devlet başkanının ve yöneticilerinin) yönetimleri altında bulunanların durumlarını iyice araştırmalarına, onları gereği gibi korumalarına delil vardır. Küçüklüğüne rağmen hüdhüdün durumu Süleyman (aleyhisselâm)’a gizli kalmamıştı. Ya büyük işler hakkında ne düşünülür? Yüce Allah Ömer (radıyallahü anh)’a rahmetini İhsan eylesin. O da aynı yolu izlerdi. Şöyle demişti: Fırat kenarında bir kurt bir keçiyi kapacak olsa, şüphesiz Ömer ondan sorumlu tutulacaktır. Yönetimi altındaki ülkelerin harab olduğu, yönettiklerinin zayi olduğu, çobanların kaybolduğu bir yönetici hakkında ne düşünürsünüz?

Sahih’teki rivâyete göre Abdullah b. Abbas’tan şöyle kaydedilmektedir: Ömer b. el-Hattâb, Şam’a gitmek üzere yola koyuldu. Serğ denilen yerde ordu kumandanları onu karşılamaya geldi: Ebû Ubeyde ve arkadaşlan, ona Şam bölgesinde veba bulunduğu haberini verdiler… İlim adamlarımız dediler ki: Ömer(radıyallahü anh)’ın Şam’a gitmek üzere yola çıkması (Halifenin tebasını kontrol ettiğine işaret vardır). -Halife b. Hayyat’ın belirttiğine göre- Beytu’l-Makdis’in hicri 17. yılda fethedilmesinden sonra olmuştu. O yönettiklerinin hallerini ve kumandanlarının durumlarını bizzat kendisi araştırırdı. Kur’ân, sünnet, yöneticinin yönettiği kimselerin durumlarını araştırmasına ve bunu bizzat doğrudan kendisinin yapmasına, uzun dahi olsa bu maksatla yolculuk yapmasına açıkça delalet etmekte ve bunu ifade etmektedir. Şu beyiti söyleyen İbnu’l-Mübarek’in Allah’ın rahmetine nâil olmasını dileriz:

“Zaten dîni kim bozdu ki hükümdarlardan,

Ve kötü ilim adamları ile kötü abidlerden başka?”

3- “Hüdhüdü Neden Göremiyorum?”

Yüce Allah’ın Neden hüdhüdü göremiyorum” âyeti “Hüdhüde ne oldu ki ben onu göremiyorum?” anlamındadır. Bu da manası sebebi bilinmeyen kalb (ifadelerin yer değiştirmesi) kabilindendir. Yine bir kimsenin diğerine; “Bana ne oluyor ki seni kederli görüyorum?” yani; “Neyin var (kederlisin)” demeye benzer.

Hüdhüd bilinen bir kuştur. Onun sesine de hedhede denilir.

İbn Atiyye der ki: Bu ifadeden maksat hüdhüdün ortada olmadığını, kaybolduğunu anlatmaktır. Fakat Süleyman (aleyhisselâm) hüdhüdün kayboluşunun gereği olan onu görmeyişini esas alarak, bu gereklilik konusunda kendisine bilgi verilmesi için soru sorma cihetine gitmiştir. Bu da bir çeşit icaz (veciz) konuşmaktır. Onun “Neden… um?” şeklindeki sorusu; edatının soru cümlesinin başında ayrıca gelmesi gereken) elif (soru hemzesi)nin yerini tutmuştur.

Şöyle de denilmiştir: Süleyman (aleyhisselâm): “Neden hüdhüdü göremiyorum” derken, kendisinin halini gözönünde bulundurmuştur. Zira o kendisine pek büyük bir mülkün verildiğini, mahlukatın emrine müsahhar kılındığını biliyordu. İşte şükür etme gereği onun itaatkâr olmasını, adaleti de sürekli kılmasını gerektirmişti, Hüdhüd nimetini bulamayınca şükür bakımından bir kusur işlemiş olabileceği hatırına geldi ve bu kusuru dolayısıyla bu nimetten mahrum olduğu kanaatine kapıldı. O bakımdan kendi halini araştırmaya koyuldu ve bundan dolayı “neden göremiyorum” dedi.

İbnu’l-Arabî der ki: Mutasallallahü aleyhi ve sellemvıf şeyhlerinin mallarını kaybettikleri vakit yaptıkları budur, onlar da kendi amellerini araştırırlar. Bu ise adab ile alakalı hususlarda böyle olduğuna göre peki ya bugün biz farzlarda bile kusurlu hareket ederken, ne yapmalıyız?

İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Âsım, el-Kisaî, Hişam ve Eyyub “neden… um” anlamındaki soruyu; şeklinde ‘ya” harfini üstün okumuşlardır. Aynı şekilde Yâsîn Sûresi’nde:

“Ben, beni yaratana ne diye ibadet etmeyecek mişim?” (Yâsîn, 36/22) âyetinde de böyle okumuşlardır. Ancak Hamza ile Yakub bunu sakin okumuşlardır. Geriye kalan Medine kıraat âlimleri ile Ebû Amr ise Yâsîn Sûresi’ndekini üstün ile bunu ise sakin (yani harfi med olarak) okumuşlardır.

Ebû Amr dedi ki: Çünkü bu Neml Sûresi’nde bulunan, istifhamdır. Diğeri ise intifa (nefyetmek)dir. Ebû Hatim ile Ebû Ubeyd sakin okuyuşu tercih ederek, “(……..): Dedi ki: Neden… um?” diye okumuştur. Ebû Cafer en-Nehhâs: Bazıları mübteda olan ile kendisinden önceki ifadelere atfedilen arasında fark gözetmek istemişlerdir. Ancak bunun hiçbir kıymeti yoktur. Buradaki “ya” nefs-i miitekellim “ya”sidir. Araplar arasından bunu üstün ile okuyanlar olduğu gibi, sakin okuyanlar da vardır. O bakımdan kıraat âlimleri her iki şekilde de okumuşlardır. Mütekellim “ya”sı ile ilgili fasih söyleyiş ise onun meftuh olarak okunmasıdır, çünkü o hem bir isimdir, hem de tek bir harftir. Dolayısıyla tercih edilen sakin okunmayışıdır. Böylelikle isme haksızlık edilmemiş olur.

“Yoksa o kayıplara karışanlardan mı oldu?” âyetindeki;

“Yoksa”; “(Hayır)” anlamındadır.

Neml 19

Onun sözüne gülerek tebessüm etti ve dedi ki: “Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi, razı olacağın salih ameller yapmamı sağla. Ve rahmetinle beni salih kullarının arasına kat.”

Diyanet Vakfı
(Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.

Kurtubi Tefsiri
Sözünden dolayı gülercesine tebessüm edip dedi ki: “Rabbim! Bana ve ana-babama ihsan ettiğin nimetine şükür etmeyi ilham et. Razı olacağın salih amel işlemeye de muvaffak kıl. Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat.”

“Sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti.” Bu tebessümü hayretle olmuştu. Daha sonra karınca hızlıca hemcinslerinin yanına gidip, dedi ki: Yanınızda yüce Allah’ın şu peygamberine takdim edeceğiniz bir hediye var mı? Onlar: Bizim ona vereceğimiz hediyenin kıymeti ne olur ki? Allah’a yemin ederiz ki yanımızda bir tek köknar yemişinden başka bir şey yok. Karınca: Güzel, onu bana getirin, dedi. O yemişi ona götürdüler, ağzıyla o yemişi taşıyıp onu çekmeye koyuldu. Yüce Allah rüzgara emir vererek onu taşıdı. Kilimin üzerinde insanların, cinlerin, ilim adamlarının, peygamberlerin arasından -onları yara yara- geçti ve nihayet önünde düştü. Sonra ağzındaki bu köknar yemişini onun avucuna bıraktı ve şunları söylemeye koyuldu:

“Bizim yüce Allah’a kendi malını hediye verdiğimizi görmez misin?

Her ne kadar O’nun ona ihtiyacı yoksa da O bunu kabul eder.

Eğer üstün ve değerli olana kadrine göre hediye verilecek olsaydı,

Bir gün gelir deniz de, sahili de buna güç yetiremezdi.

Bununla birlikte biz sevdiğimiz kimseye hediye takdim ederiz.

O da bununla bizden hoşnut olur ve bu işi yapanın davranışını güzel karşılar

Elbetteki bu onun soylu davranışlarındandır.

Yoksa bizim mülkümüzde ona lâyık hiçbir şey yoktur,”

Süleyman (aleyhisselâm) ona dedi ki: Allah sizi mübarek kılsın. İşte karıncalar bu dua sayesinde yüce Allah’ın yaratıkları arasında O’na en çok şükreden ve sayıca en kalabalık olanlarıdır.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dört canlının öldürülmesini yasaklamıştır: Hüdhüd, göçeyen kuşu, karınca ve arı. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiş olup İbn Mâce, II, 1074’te hem İbn Abbâs’ın, hem işaret edilen Ebû Hüreyre’nin rivâyeti yer almaktadır.

Ebû Muhammed Abdu’l-Hak sahih olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Ebû Hüreyre yoluyla da bu hadis rivâyet edilmiştir. Daha önce de el-A’raf Sûresi’nde (7/133. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Karınca Süleyman (aleyhisselâm)’ı övmüş ve gücünün yettiği en güzel şekilde; onlar sizi çiğneyecek olurlarsa, farkında olmadan çiğneyeceklerini, bu işi kasten yapmayacaklarını belirtmiş ve ifade etmişti. Böylelikle onların zulmeden kimseler olmadıklarını dile getirmişti. Bundan dolayı öldürülmesini nehyetmiştir. Hüdhüd’ün de öldürülmesini nehyetmiştir, çünkü hüdhüd Süleyman (aleyhisselâm)’a suyun bulunduğu yerleri gösteriyor ve Belkıs’a onun gönderdiği elçi idi.

İkrime dedi ki: Yüce Allah’ın Süleyman’ın hüdhüd kuşuna vereceği zararı önlemesi anne babasına İyilik yapan birisi olmasından ötürüdür. Göçeğen kuşuna gelince, ona çok oruç tutan (sallallahü aleyhi ve sellemvâm) denilir.

Bu Ebû Hüreyre’den de rivâyet edilmiştir. O dedi ki: İlk oruç tutan kişi göçeğen kuşudur. İbrahim (aleyhisselâm) Şam’dan, Harem bölgesine Beytullah’ı bina etmek üzere çıkıp gittiğinde beraberinde Sekine ile göçeğen kuşu vardı. Göçeğen kuşu ona gideceği yerin kılavuzluğunu yapıyordu. Sekine ise bina edeceği ev miktarında idi. O evi yapacağı yere ulaşınca, bu sefer Sekine (gölge bırakan bulut) evin yerine düştü ve seslenerek dedi ki: Ey İbrahim gölgem miktarınca evi inşa et. Yine el-A’raf Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) kurbağanın öldürülüşünün yasaklanma sebebi zikredilmişti. en-Nahl Sûresi’nde ise (16/68. âyet, 1. başlıkta) arının öldürülmesinin yasaklanışının sebebi de açıklanmış bulunmaktadır. Eh doğrusunu bilen Allah’a hamdolsun,

2- Farkedemeyenler’in Kimlikleri:

el-Hasen yüce Allah’ın:

“Sizi çiğnemesin” âyetini şeklinde okumuştur. Yine ondan gelen bir rivâyete göre dîye okumuştur. Ondan ve Ebû Recâ’dan nakledildiğine göre diye okumuşlardır. ise “kırmak, geçirmek” demektir. “Onu paramparça etti” anlamındadır, “Paramparça oldu, kırıldı, döküldü” demektir. da kırıp, dökmek, paramparça etmek anlamındadır.

“Onlar farkında olmadan ‘in Süleyman ve askerlerinin hali olması mümkündür. Bu durumda halde amel eden “sizi çiğnemesin” âyetidir. Yahutta karıncanın halini ifade eden bir lâfız olabilir, o takdirde âmil “dedi ki” âyetidir. Karınca askerlerin farkında olmadıkları bir halde iken bu sözleri söyledi, demek olur. Bu da: ” İnsanlar gafil iken ben ayağa kalktım” demeye benzer. Yahut yine “karınca”dan hal olabilir. Âmil de “dedi ki” olup: Karıncalar Süleyman’ın o karıncanın söylediği sözleri anladığının farkında değilken… dedi ki… demek olur. Ancak böyle bir mana uzak bir ihtimaldir, ileride gelecektir.

3- Hayvanları Cezalandırmanın Hükmü:

Müslim’in kaydettiği rivâyete göre Ebû Hüreyre: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bir karınca peygamberlerden birisini ısırdı. Peygamber oradaki karınca yuvalarının yakılmasını emretti. Yüce Allah ona: Seni ısıran bir karınca sebebiyle mi teşbih eden bir topluluğu helâk ettin.” diye vahyetti. Bir başka rivâyetinde: “Niye (sen de) tek bir karıncayı cezalandırmadın?…” şeklindedir. Müslim, IV, 1759; Buhari, III, 1099; Ebû Dâvûd, IV, 367; İbn Mâce, II, 1075; Müsned, II, 402.

İlim adamlarımız dedi ki: Denildiğine göre bu peygamberin Mûsa (aleyhisselâm) olduğu söylenmektedir. O şöyle sormuştu: Sen de bir kasaba halkını masiyetleri sebebiyle -aralarında itaatkar kimseler olduğu halde- helâk ediyorsun? Sanki Yüce Allah ona bunun hikmetini göstermeyi dilediği için ona aşırı bir sıcak yaptı. Nihayet dinlenmek üzere bir ağacın gölgesine çekildi. Yakınında da karınca yuvaları vardı. Ağacın gölgesinde uyuya kaldı. Tam uykunun tadına varmışken bir karınca onu ısırıp rahatsız etti. Bu karıncaları ayaklarıyla ezdi ve öldürdü. Yuvalarının yakınında bulunan o ağacı da yaktı. Yüce Allah da bu hususta ona ibret yönünü gösterdi: Çünkü o da kendisini bir karınca ısırdığı halde, o karıncaya verilmesi gereken cezayı diğerlerine de vermişti.

Bununla şuna dikkatini çekmek istemişti: Allah’ın verdiği (dünyevi) azap, geneli kapsar. Bu cezalar itaatkarlar için bir rahmet, bir bereket olur. İsyankarlar için de bir kötülük ve intikam olur. Buna göre Hadîs-i şerîfte karıncaları öldürmenin mekruh ya da yasak olduğuna delalet edecek bir taraf olmaz. Çünkü sana eziyet veren herbir şeyi kendinden uzaklaştırmak senin için mubahtır. Yüce Allah’ın yarattıkları arasında ise mü’minlerden daha üstün ve değerli bir kimse de yoktur. Âdemoğlunun dahi gerektiğinde belirtilen ölçüler çerçevesinde kendisini savunmak kastı ile saldıranı öldürmek ya da dövmekle bertaraf etmesi mubah kılınmıştır. Âdemoğlu için müsahhar kılınmış ve insanların emrine verilmiş olan haşerat ve canlıların durumu ya nasıl olacak? Bu gibi canlılar insana eziyet vericek olurlarsa, onları öldürmek mubah olur.

Buna göre, hadis, karıncaların öldürülmesi yasak ya da mekruh bir iş olduğuna delil teşkil etmez. Çünkü kişiye eziyet veren varlığı, kişinin kendisinden uzaklaştırması helaldir. Allah’ın yaratıkları arasında mü’min kadar hürmete değer ve eziyete uğratılması yasak bir yaratık yoktur. Böyle eziyet veren bir varlığı, -boyutuna göre- öldürmek ya da vurmak suretiyle defetmek, mubahtır. Hele insanlara müsahhar kılınmış ve emrine verilmiş hayvanlar ve haşerat hakkında daha ne söylenebilir? Bunlar kişiye eziyet verecek olurlarsa, öldürülmeleri mubah olur.

İbrahim (en-Nehaî)’den: Seni rahatsız eden karıncayı öldür, dediği rivâyet edilmiştir.

Hadîs-i şerîfteki: “Niye tek bir karıncayı cezalandırmadın?” ifadesi eziyet verene eziyet edilebileceğine ve öldürülebileceğine delildir. Öldürmek, bir fayda sağlamak ya da bir zararı önlemek için olduğu sürece ilim adamlarınca sakıncalı görülmemiştir.

O’na, “Herhangi bir karınca” öldürebileceği söylenmiş ve bizzat onu ısıran karınca diğerleri arasından tahsis edilmemiştir. Çünkü bundan kasıt kısas değildi, zira kısası kast etmiş olsaydı, ona: Niye seni ısıran karıncayı öldürmekle yetinmedin, denilecekti. Ancak böyle denilmeyip ona; (Eziyet veren) bir karıncanın yerine, neden bir karıncayı cezalandırmakla yetinmedin, denildi. Bu ifade ile cinayeti işleyeni de, suçsuzu da genel olarak kapsadı. Böylece onun Rabbine sorduğu “aralarında itaatkar ve isyankar insanlar bulunduğu halde bir kasaba halkına ne diye azâb ettiği?” sorusunun cevabına dikkatini çekmek istemişti.

Şöyle de açıklanmıştır; Sözü edilen peygamberin şeriatinde hayvanları yakmak suretiyle cezalandırmak câiz idi. Bundan dolayı yüce Allah bizzat yaktığı için değil de pek çok karıncayı yaktığı için ona sitemde bulunmuştur. Nitekim Hazret-i Peygamber’in: “Niye bir tek karıncaya değil de…” diye sorulduğunu belirttiğini görüyoruz. Yani sen niçin sadece bir karınca yakmakla yetinmedin? Bu ise bizim şeriatimize uygun değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ateşle yakmak suretiyle azaplandırmayı yasaklamış ve: “Allah’tan başka hiçbir kimse ateş ile azaplandırmaz.” Ebû Dâvûd, IH, 54, 55, IV, 367; İbnul-Cârûd, el-Munteka, I, 365; Dârimi, II, 293; Beyhakî, es-Sunenu’l-Kübrâ. IX, 71, 72; Müsned, II, 307, 338, 453. diye buyurmuştur.

Aynı şekilde o peygamberin şeriatinde de karıncaları öldürmek mubah idi. O bakımdan yüce Allah bizzat karıncalan öldürdü diye ona sitem etmemiştir. Bizim şeriatimizde ise İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadislerde bu hususun nehyedildiği bilinmektedir 18. ve 19. ayetlerin tefsiri 1.. başlık’ın sonlarında hadis geçmişti. Oradaki nota ve el-Araf, 7/133- ayet ve 5. başlığa bakınız

İmâm Mâlik, karıncanın zarar vermesi ve bu zararın ancak öldürmek ile önlenebilmesi hali dışında, karıncaların öldürülmesini mekruh kabul etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Sözü geçen peygambere yüce Allah, bir tanenin eziyet etmesine rağmen büyük bir topluluğu helâk etmek suretiyle nefsi için intikam alması dolayısıyla sitem etmiştir. Oysa uygun olanı onun sabredip affetmesi idi. Fakat peygamber bu türün Âdemoğullarına eziyet verdiğini tesbit etmiştir. Âdemoğlunun saygınlığı ise nâük olmayan diğer canlıların saygınlığından çok daha büyüktür, Şayet sadece bu mantıkla hareket edip tabiî olarak intikam alıp içini soğutma arzusu buna katılmamış olsaydı, bundan dolayı da ona sitem edilmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Fakat hadisin ifadelerinin delâlet ettiği şekilde; intikamını susturma arzusu buna eklenince, bu davranışı dolayısıyla ona sitem olundu.

4- Canlı Varlıkların Teşbihi Nasıldır:

Hadîs-i şerîfte geçen: “Seni ısıran bir karınca sebebiyle mi teşbih eden ümmetlerden bir ümmeti helâk ettin.?” sözü onların teşbihinin sözlü ve nutk ile yapılmış olmasını gerektirmektedir. Nitekim yüce Allah da karıncaların kendi aralarında konuştuklarını, Süleyman (aleyhisselâm)’ın da -bir mucize olmak üzere- bunu anladığını ve karıncanın sözleri dolayısıyla tebessüm ettiğini haber vermektedir.

İşte bu çok açık bir şekilde karıncaların bir konuşmalarının olduğunu, fakat herkesin de bu konuşmayı duyamadığını göstermektedir. Yüce Allah’ın olağanüstü olarak işitmesini istediği herhangi bir peygamber ya da bir veli dışında kimse onların konuşmalarını duyamaz. Biz kendimiz böyle bir konuşma sesini duymuyoruz diye bunu inkâr etmeyiz. Çünkü idrâk edememek, idrâk olunan bir şeyin bizatihi olmamasını gerektirmez. Diğer taraftan insan bazen içinden bir takım söz ve konuşmaları geçirdiği halde, ancak diliyle söyledikleri işitilir.

Şanı yüce Allah, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için de olağanüstü bir hadise olmak üzere kendi kendilerine konuşan bir topluluğun içinden konuştukları sözleri ona işittirmiş, o da onlara içinden geçirdiklerini haber vermiştir. Nitekim bir çok İmâmımız Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a mucizelere dair yazılmış kitaplarda bu kabilden bir çok rivâyet nakletmelerdir. Aynı şekilde yüce Allah’ın keramet ihsan ettiği velilerin bir çoğu da bir çok vesile ile benzeri şeyler göstermişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Benim ümmetim arasında özel ilhama mazhar kimseler vardır. Şüphesiz ki Ömer de bunlardandır” İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l-Hadis, s. 162 hadisinde kastettiği de budur.

Cansız varlıkların tesibihi ile ilgili açıklamalar ise daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/44. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca bunun delâlet-i hal yolu ile bir teşbih olmayıp, dille ve sözle yapılan bir teşbih olduğu da orada açıklanmıştır. Yüce Allah’a hamdolsun.

5- Gülümsemek ve Gütmek:

Yüce Allah’ın:

“Sözünden dolayı gülercesîne tebessüm edip, dedi ki…” âyetinde “gülercesine” anlamındaki; kelimesini İbn es-Sümeyka’ elifsiz olarak diye okumuştur. Bu kelime “tebessüm”ün delalet ettiği hazfedilmiş bir fiilin masdarı olarak nasbedilmiştır, Sanki; bir şekilde güldü, demiş gibidir. Sîbeveyh’in görüşü budur. Sîbeveyh’in dışındaki ilim adamlarına göre ise; bu bizzat “tebessüm edip” fiili ile nasbedilmiştir, çünkü bu da “güldü” anlamındadır.

Bunu elifle okuyanların kıraatine göre ise “tebessüm edip’deki zamirden hal olmak üzere nasbedilmiştir. Anlamı ise gülmek kadar tebessüm etti, şeklindedir. Çünkü gülmek tebessümü kapsar, tebessüm ise gülmekten aşağıdır ve gülmenin başlangıcıdır.

“Gülümsedi, gülümser, gülümsemek” denilir. İsm-i faili şeklinde gelir. Fiil; “Gülümsedi, gülümser, gülümsemek” şeklinde de kullanılır. ise ağız (gülümseme yeri) demektir. Bu da; Oturma yeri” meclis lâfzının den gelmesine benzer.

Çokça gülümseyen adam” demektir. Kısacası gülümsemek (tebessüm) gülmenin başlangıcıdır. “Gülmek” ise başlangıcı ve sonu ifade eder. Şu kadar var ki gülmek gülümsemeden daha ileri olmayı gerektirir. Eğer kişi gülümsemeden ileriye gidip de kendisini zaptetmeyecek olursa, bu sefer; “Kahkaha ile güldü” denilir.

Tebessüm, peygamberlerin çoğunlukla gülmelerini teşkil eder. Sahih hadiste yer alan rivâyete göre Cabir b. Semura’ya şöyle sorulmuş: Sen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte aynı mecliste oturur kalkar miydin? o; Evet pek çok diye cevap verdi. Sabah namazını kıldığı yerinden güneş doğuncaya kadar kalkmazdı. Güneş doğduktan sonra yerinden kalkardı. Bu arada (ashab) birbirleriyle konuşup, cahiliye dönemindeki hallerinden sözederler gülerlerdi, o da tebessüm ederdi Müslim, I, 463, 1810; Müsned, V, 91

Yine Sahih’teki rivâyete göre Sa’d şöyle demiş: Müşriklerden müslümanlara pek çok zarar vermiş bir kişi vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Sa’d’a: “Anam babam sana feda olsun! Ok at” diye buyurdu. Sa’d dedi ki: Temreni bulunmayan bir ok çektim. O oku böğrüne isabet ettirdim. Yere düştü, avreti açıldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, ben onun azı dişlerini görünceye kadar güldü. Müslim, IV, 1876.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) çoğunlukla tebessüm ederdi. Bazı hallerde de tebessümden daha ileri ve küçük dilin görüldüğü aşırı derecedeki gülmekten daha aşağı derecede gülerdi. Aşın derecede bir İşi beğendiğinde nadiren büyük azı dişleri görülünceye kadar da güldüğü olurdu.

İlim adamları bu türden çokça gülmeyi mekruh görmüşlerdir. Nitekim Lukman oğluna şöyle demiştir: Oğulcağızım! Çokça gülmekten sakın, çünkü o kalbi söndürür.

Bu ifade Ebû Zerr ve başkaları yoluyla merfu bir hadis olarak da nakledilmiştir. el-Heysem i, Mecmau’z-Zevâid, IV, 216 Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da, Sa’d (radıyallahü anh) sözü edilen adama ok atıp, isabet ettirince azı dişleri görününceye kadar güldü. Buna sebeb ise adamın avretinin açılması değil, isabet alması dolayısıyla sevinmesi idi. Çünkü Peygamber böyle bir şeye gülmekten münezzehtir.

6- Hayvanların Akılları ve Kavrayışları:

İlim adamlarına göre bütün hayvanların kavrayışları ve akılları vardır. Bunda görüş ayrılığı yoktur. Şâfiî de: Güvercin kuşların en akıllılarıdır, demiştir. İbn Atiyye dedi ki; Karınca da uyanık, güçlü, koku alma duyusu son derece kuvvetli, bir takım şeyleri saklayan, yuvalar yapan, yeşermesin diye taneyi iki parçaya, kişnişi dördü bölen bir hayvandır. Çünkü kişniş iki parçaya bölündü mü yeşerir. Bir yıl boyunca topladıklarının yarısını yer, geri kalanını ise yedek olarak bırakır.

İbnu’l-Arabî der ki: bize göre bu özel ilimlerdendir. Karınca ise yüce Allah’ın onun yaratılışında verdiği özellikleriyle bunları kavrayabilmiştir. Üstad Ebû’l-Muzaffer Şah Nûr el-İsferayinî der ki: Hayvanların, alemin ve yaratılmışların hadis olduklarını (sonradan yaratılmış olduklarını) ve yüce Allah’ın vahdaniyetini idrak etmeleri de uzak bir ihtimal değildir. Şu kadar var ki; biz onların dillerini anlayamadığımız gibi, onlar da bizim dilimizi anlamazlar. Bizim bu hayvanların peşinden koşmamız, onların da bizden kaçmalarına gelince; bu da cinslerin ayrılıklarının bir gereğidir.

“Rabbim bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükür etmeyi İlham et!” Buyrukdaki; (……..) mastar manası verir. (……..) da

“bana bunu ilham et” demektir. Aslıda; den gelmektedir. O: Seni gazaplandıran işlerden beni uzak tut, demiş gibidir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Kitap ehlinin iddiasına göre Süleyman’ın annesi yüce Allah’ın Dâvûd (aleyhisselâm)’ı kendisiyle imtihan ettiği Orya denilen (kumandanının) hanımı idi. Yahutta kocası vefat ettikten sonra Dâvûd (aleyhisselâm) onunla evlenmiş ve ona Süleyman (aleyhisselâm)’ı doğurmuştu. Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Sa’d Sûresi’nde (38/21-25. âyetler, 18. başlıkta) gelecektir.

“Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat!” İbn Zeyd’den rivâyete göre beni onlarla birlikte kıl, demektir. Manası: Beni de salih kullarının arasına kat, demek olduğu da söylenmiştir. (Mealdeki gibi).

Neml 18

Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir karınca dedi ki: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesin.”

Diyanet Vakfı
Nihayet Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet karıncalar vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin. Süleyman ve askerleri farkında olmadan, sizi çiğnemesin.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Seslenen Karınca ve Bu Karıncanın Söyledikleri:

“Nihayet karıncalar vadisine geldiklerinde” âyeti hakkında Katide dedi ki: Bize nakledildiğine göre bu Şam topraklarında bir vadidir. Ka’b ise Taif dedir demiştir.

“Bir karınca dedi ki: Ey karıncalar” en-Nehaî dedi ki: Bu karıncanın iki kanadı vardı. Dolayısıyla bu da uçan kuşlardan sayılmıştır. Bundan dolayı Süleyman (aleyhisselâm) bu karıncanın dilini bilmişti. Durum böyle olmasaydı, onun dilini anlayamazdı. Buna dair açıklamalar az önce geçtiği gibi ileride de gelecektir.

Süleyman et-Teymî Mekke’de “karınca” anlamındaki kelimeyi; şeklinde; “Karıncalar” anlamındaki kelimeyi de şeklinde “nun” harfini üstün ve “mim” harfini de ötreli olarak okumuştur. Yine ondan hepsini ötreli olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Karıncaya “nemle” adının verilmesi, çokça hareket edip, az duraklamasından dolayıdır. Ka’b dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm) Taif vadilerinden es-Sedîr vadisinden geçti ve bu arada yolu karıncalar vadisine uğradı. Bu arada kurt kadar büyük, topal bir karınca tek bir ayağı üzerinde yükselerek “ey karıncalar” diye (âyet-i kerimede belirtildiği şekilde) seslendi.

ez-Zemahşerî dedi ki: Süleyman bu karıncanın sözlerini üç millik mesafeden duydu. Bu karınca topal olduğu halde tek ayak üzerinde yürürdü. Denildiğine göre bu karıncanın ismi Tâhiye imiş.

es-Süheylî dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm)’ın konuşmasını duyduğu karıncanın ismini zikretmişler ve Harmiyâ olduğunu söylemişlerdir. Karıncalar biribirlerine isim vermedikleri, insanların da karıncaları birbirlerinden ayırdedemediklerinden ötürü onlara özel isim vermeleri imkansız olduğundan, insanların da onlara isim vermeleri söz konusu değilken, bir karıncanın özel isminin olduğu nasıl düşünülebilir? Ayrıca karıncalar, atlar, köpekler ve benzeri hayvanlar gibi Âdemoğullarının mülkiyeti altında da değillerdir. Çünkü Özel isim bu şekildeki hayvanlar hakkında Araplar arasında görülen bir uygulama idi. Eğer özel isimler -sırtlan hakkında söz konusu olduğu gibi- Suâle, Üsâme, Caârî, Kasamı gibi cins isimler hakkında söz konusudur denilecek olursa, şunu belirtelim ki; karıncanın isminin olması bu kabilden değildir. Zira onun ismini verenler bu ismin diğer karıncalar arasından muayyen bir karıncanın özel ismi olduğunu iddia ederler. Suâle ve benzeri isimler ise cins arasından tek bir kimsenin özel ismi değildir. Aksine o cinsten gördüğümüz herbir tanesine Suâle denilebilir. Üsâme, İbn Âvi, İbn Us ve benzeri (hayvan isimleri) de bu kabildedir. Şayet dedikleri sahih ise bunu şöylece açıklamak mümkündür: Bu konuşan karınca Tevrat’ta, Zebur’da ya da bazı semavi sahifelerde yüce Allah tarafından bu isim ile adlandırılmış ve Süleyman’dan önce ya da peygamberlerden birisi bu karıncayı bu ismiyle tanımış, konuşması ve imanı dolayısı ile ona özel olarak isim vermiştir. Bu bir açıklamadır, bizim bu karıncanın îman ettiğini söylememizin anlamı ise onun sair karıncalara söylediği şu sözlerde ortaya çıkmaktadır:

“Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karıncanın

“farkında olmadan” şeklindeki ifadesi mü’mince kullanılmış incelikli bir ifadedir. Yani Süleyman’ın adaleti ve fazileti ayrıca askerlerinin de fazileti dolayısıyla onlar bir karıncayı olsun daha büyük olsun, ancak farketmeyecek olurlarsa çiğneyebilirler.

Şöyle de denilmiştir: Süleyman’ın tebessüm etmesi, karıncanın söylediği bu sözlere sevinmesinden dolayıdır, Bundan dolayı onun tebessümü “gülercesine” âyeti ile te’kid edilmiştir. Zira tebessüm gülmeksizin ve razı olunmaksızın da olabilir. Nitekim Arapların; O öfkeli birisi gibi tebessüm etti, yahut alay edenler gibi tebessüm etti, dedikleri bilinen bir husustur. Gülercesine tebessüm etmek ise ancak sevinçten ötürü olur. Hiçbir peygamber ise dünyevi bir iş dolayısıyla sevinmez. Onun sevinci ancak âhîret ve din bakımından meydana gelen iş dolayısıyla olmuştu.

Karıncanın:

“Onlar farkında olmadan” şeklindeki sözleri dindarlığa, adalete ve merhamete işarettir. Karıncanın, Süleyman (aleyhisselâm.)’ın askerleri hakkında: “Onlar farkında olmadan” şeklindeki sözlerinin bir benzeri de yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem.v)in askerleri hakkındaki:

“…ve size onlardan dolayı bir keder ve üzüntü dokunmayacak olsaydı…” (el-Feth, 48/25) âyetidir. Bununla onların hiçbir mü’minin kanını boşuna akıtmak istemediklerine işaret etmektedir. Ancak Süleyman (aleyhisselâm.)’dan Övgü ile söz eden Allah’ın izni ile bir karıncadır. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in askerlerinden sözeden ise bizzat yüce Allah’tır. Çünkü Muhammed (aleyhisselâm.) bütün peygamberlerden daha faziletli olduğu gibi, onun askerleri de onun dışındaki peygamberlerin askerlerinden daha faziletlidir.

Şehr b. Havşeb, “yuvalarınıza” âyetini tekil olarak; “Yuvanıza” diye okumuştur. Ubeyy’in mushafında: “Yuvalarınıza… sizi çiğnemesinler…” şeklindedir. Süleyman et-Teymi de; “…yuvalarınıza…” sizi çiğnemesinler.,.” diye okumuştur. Ubeyy’in Mushafında kayıtlı olduğu bildirilen şekil ile Süleyman et-Teymi’nifi kıraati arasındaki fark; birincisinde dişi-çoğul-hitap zamiri “yuvalar” anlamındaki lâfza tir; ikincisinde ise aynı zamir, fiilin sonuna bitirmiştir

Âyet; onlar sizi fark etmeyerek sizi çiğneyip kırıp dökmesinler, anlamındadır.

el-Mehdevi dedi ki; Yüce Allah’ın bu hususu karıncanın kavramasını sağlaması, Süleyman (aleyhisselâm.)’a mucize olması içindir.

Vehb (b. Münebbih) dedi ki: Yüce Allah rüzgara, kim ne söylerse söylesin onu mutlaka Süleyman (aleyhisselâm)’a uluştarmasını ve duyurmasını söylmeşti. Çünkü şeytanlar ona kötülük yapmak istemişlerdi.

Şöyle de söylenmiştir: Bu olayın cereyan ettiği vadi, Yemen’de idi, Bu sözleri söyleyen karınca da alışılmış türden küçük bir karınca idi. Bu açıklama el-Kelbî’ye aittir.

Nevf eş-Şamî ile Şahik b. Seleme dedi ki: Bu vadideki karıncalar, kurt kadar büyüktüler. Bureyde el-Eslemi, koyun kadardılar, demiştir:

Muhammed b. Ali et-Tirmizî dedi ki: Eğer karınca bu kadar büyük idiyse, bunun sesi de vardı, demektir. Ancak karıncanın şasinin duyulmaması hacim itibariyle küçük olduğundandır. Çünk”ü kuşların ve diğer hayvanların seslerinin olduğu bir gerçektir. Onların konuşmaları da budur. Onlar bu konuşma kabiliyetleriyle teşbih eder ve diğer şeyleri söylerler. İşte yüce Allah’ın:

“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız.” (el-İsra, 17/74) âyeti bunu anlatmaktadır.

Derim ki: Yüce Allah’ın:

“…Sizi çiğnemesin…” âyeti, el-Kelbî’nin sözlerinin doğru olduğuna delildir. Çünkü bu karıncalar kurt veya koyun büyüklüğünde olsa idi, çiğnenerek ezilmeleri söz konusu olmazdı. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın:

“Yuvalarınıza girin” âyetinde hitab insanlar için kullanılan zamirlerle olmuştur. Çünkü burada karınca insanlar gibi konuşunca, insanlar gibi değerlendirilmiştir. Ebû İshak es-Sa’lebî dedi ki: Ben Süleyman’a nisbet edilen kitaplardan birisinde şunu gördüm: O, bu karıncaya: Diğer karıncaları ne diye sakındırdın? Benim zulmedeceğimden mi korktun? Benim adaletli bir peygamber olduğumu bilmiyor muydun? Neden: “Süleyman ve askerleri… sizi çiğnemesin” dedin, diye sordu. Karınca şu cevabı verdi: Sen benim: “farketmeyip” dediğimi de duymadın mı? Hem ben onları bedenlerini çiğnemeyi kastetmedim. Ben bunun yerine kalplerinin çiğnenmesini kastetmiştim. Çünkü sana verilenlerin bir benzerini temenni edeceklerinden, yahut dünya fitnesine kapılarak senin mülküne bakıp seyrederken, teşbih ve zikirden uzak kalacaklarından korktum, Süleyman ona: Bana öğüt ver dedi. Karınca dedi ki: Babana niye Dâvûd adının verildiğini bilmiyor musun? Süleyman: Hayır deyince, karınca dedi ki: Çünkü o kalbinin yarasını tedavi etmişti. Sana niye Süleyman adının verildiğini biliyor musun? Süleyman: Hayır deyince, karınca dedi ki: Çünkü sen kalbinin temizliği dolayısıyla sana verilenlerden ötürü sair organlarınla da selamete eren bir kimsesin. Babana yetişmek de senin bir hakkındır. Daha sonra şöyle dedi: Allah’ın sana rüzgarı niye müsahhar kıldığını biliyor musun? Süleyman: Hayır deyince, karınca dedi ki: Böylelikle sana dünyanın tamamının bir rüzgar olduğunu haber vermiş oldu.

Neml 17

Süleyman’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı, düzenli olarak sevk ediliyorlardı.

Diyanet Vakfı
Süleymanın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi birarada (onun tarafından) düzenli olarak sevkediliyordu.

Kurtubi Tefsiri
Süleyman’ın cin, İnsan ve kuşlardan orduları huzuruna toplandı. Onlar topluca yol alır ve idare olunurlardı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Süleyman’ın Orduları:

Şanı yüce Allah’ın:

“Süleyman’ın… huzuruna toplandı” âyetindeki; “Toplandı” demektir. Hasretmek, toplamak demektir. Yüce Allah’ın:

“Onları da hiçbirini bırakmaksızın mahşerde hasretmiş (toplamış) olacağız” (el-Kehf, 18/47) âyetinde de bu manadadır.

İnsanlar Süleyman (aleyhisselâm)’ın ordusunun miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Onun kışlasının yüze yüz fersah olduğu söylenmiştir. Bunun yirmibeşi cinlere, yirmibeşi insanlara, yirmibeşi kuşlara, yirmi beşi de vahşi hayvanlara aitti. Tahtalar üzerinde sırçadan bin odası vardı. Bunlarda da üçyüzü nikâhlı, yediyüzü de cariye olmak üzere toplam bin hanımı vardı. (En doğrusunu Allah bilir).

İbn Atiyye dedi ki: Onun kışlası ve askerlerinin miktarı hususunda çokça ihtilaf edilmiştir. Ancak doğrusu şu ki; onun hükümdarlığı pek büyüktü, yeryüzünü doldurmuştu. Yeryüzünün bütün sakin bölgeleri ona boyun eğmişti.

“Onlar topluca yol alır ve idare olunurlardı.” Yani öndekileri, sondakilere göre yürütülür ve ileri gitmekten alıkonulurlardı.

Katâde dedi ki: Herbir sınıfın rütbeleri, oturacakları yerler ve yürüdükleri vakitde yeryüzünde belirli amirleri vardı.

“Yol alır ve idare olunurlardı” kökünden olmak üzere; “Onu alıkoydum, önledim” demektir. Savaşta (………) ise, ileri gidenleri hizaya sokan saflarla görevli kimse demektir.

Muhammed b. İshak, Ebubekir (radıyallahü anh)’ın kızı Esma (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) -Mekke’nin fethedildiği günü- Zû Tava’da vakfe yaptığında Ebû Kuhafe -ki o sıralarda gözleri kör olmuştu- kızına dedi ki: Beni Ebû Kubeys tepesine çıkar. Esma dedi ki: Onu tepeye çıkardı, Ne görüyorsun? diye sordu. Ona: Bir araya toplanmış büyük bir kalabalık görüyorum dedi. O: O gördüklerin atlılardır dedi. Devamla dedi ki: O kalabalık arasından bir adamın bir öne, bir arkaya doğru gidip geldiğini görüyorum dedi. Ebû Kuhafe dedi ki: İşte o Vazî’dir, onların dağılmalarını önlemektedir.,, diye haberin geri kalan bölümlerini aktardı.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır: “Şeytan Arafe gününde görüldüğünden daha küçük, daha zelil, daha hakir ve daha öfkeli hiçbir günde görülmemiştir. Bunun tek sebebi ise rahmetin sağanak sağanak indiğini, yüce Allah’ın pek büyük günahları bağışlamış olduğunu görmesidir. Ancak Bedir günü gördükleri bundan müstesnadır.” Ey Allah’ın Rasûlü! Bedir günü ne gördü ki? diye sorulunca, şöyle buyurdu: “O Cebrâîl’i, melekleri disiplinli bir şekilde yürütürken gördü.” Bu hadisi Muvatta’’ rivâyet etmiştir. Muvatta’, I, 422; Abdurrezzak, Mûsannaf, IV, 378; İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, I, 115

en-Nâbiğa’nın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Ağaran saçlarıma, çocukluk etmek istediği için sitem ettiğim,

Ve: Şu yaşlılık (veya ağaran saçlar) bu hususta engelleyici iken, artık ayıkmadın mı dediğim bir zamanda…”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Karşılaştığımızda göz kapaklarımızdan aktı yaşlarımız,

Onun kovalarını parmaklarımızla sildik.”

Bir başkası da şöyle demiştir:

“O coşan nefsi hevâdan kimse alıkoyamaz,

İnsanlar arasında; aklı tam ve eksiksiz olandan başka.”

Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime dağıtmak anlamına gelen “tevzi”‘den gelmiştir. (……..) ifadesi o kavim taife taifedir, anlamındadır.

Kıssada nakledildiğine göre şeytanlar ona boyu bir fersah, eni bir fersah altın ve ibrişimden bir kilim dokudu. Onun için altından bir taht kurulurdu. O tahtın etrafında da altın ve gümüşten olmak üzere üçbin taht daha kurulurdu. Peygamber olanlar altın tahtlar üzerinde, ilim adamları da gümüş tahtlar üzerinde otururlardı.

2- Yönetici ve Hakimlerin Disiplini Sağlamakla Görevli Memurlar Görevlendirmeleri:

Âyet-i kerimede yönetici ve hakimlerin insanların birbirlerine haksızlık etmelerini önlemekle görevli memurlar (âyet-i kerimedeki aynı kökten gelen engelleyiciler, disipline sokucular anlamında: vezea) edinebileceklerine dair delil vardır. Çünkü yöneticiler bunu bizzat kendileri yapamazlar. İbn Avn dedi ki: Ben el-Hasen’i -insanların neler yaptıklarını görünce- yargı meclisinde bulunurken şöyle derken dinledim: Allah’a yemin ederim ki; bu insanları ancak bu maksatla görevli kimseler (vezea) ıslah edebilir,

Yine el-Hasen dedi ki: İnsanlar için bir engelleyici (vâzi’) mutlaka gereklidir. Yani onları alıkoyacak bir otorite kaçınılmazdır,

İbnu’l-Kasım dedi ki: Bize Malik’in anlattığına göre Osman b. Affan şöyle derdi: “İmâmın alıkoyduğu, Kur’ân’ın alıkoyduğundan daha çoktur.” İnsanları kötülükten alıkoymayı kastetmektedir.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Ben Malik’e; “Alıkoyar” ne demektir? O: Engeller diye açıkladı.

Kadı Ebubekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Bazı kimseler bu ifadelerden kastın ne olduğunu anlayamamışlardır. Onlar bundan maksadın sultanın (devlet otoritesinin) yetkisinin insanları Kuran-ı Kerîm’in hadlerinden daha fazla alıkoyup, engellediğini zannetmişlerdir. Ancak bu yüce Allah’ı ve O’nun hikmetini bilmemektir. Çünkü yüce Allah hadleri ancak umumi bir maslahat, kötülüklerden alıkoyan ve insanları doğruluk üzere tutmak için göndermiştir. Bunlara bir fazlalık söz konusu olmaz, bunların eksiltilmeleri de mümkün değildir. Bunun dışındaki hükümler de elverişli olamaz. Fakat zâlimler bu hükümleri gereği gibi uygulamadılar, bu hükümleri uygulamakta kusurlu hareket ettiler ve ne yaptılarsa herhangi bir niyet taşımadan yaptılar, ilahi hükümlerin gereğini uygularken Allah’ın rızasını da gözetmediler. Bundan dolayı insanlar bu hükümler sebebiyle suçlardan geri durmadılar. Şayet adaletle hükmedip, niyetleri ihlaslı olmuş olsaydı, elbetteki bütün işler dosdoğru olur ve büyük çoğunluk ıslah olurdu.

Neml 16

Süleyman, Davud’a mirasçı oldu ve dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz bu apaçık bir üstünlüktür.”

Diyanet Vakfı
Süleyman Davuda varis oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.

Kurtubi Tefsiri
Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi, herşeyden bize verildi. Muhakkak ki bu apaçık üstünlüğün tâ kendisidir.”

“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki: Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi, herşeyden bize verildi…” el-Kelbî dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm)’ın ondokuz çocuğu vardı. Aralarından onun peygamberliğine ve mülküne Süleyman mirasçı oldu, Eğer bu mirasçılık bir mal mirasçılığı olsaydı, onun bütün evlatlarının bu hususta eşit olmaları gerekirdi. İbnu’l-Arabî de böyle demiştir. (İbnu’l-Arabî devamla) dedi ki: Eğer bu, mala bir mirasçılık olsaydı, bu malın sayılarına göre paylaştırılması gerekirdi. Yüce Allah Dâvûd (aleyhisselâm)’ın sahip olduğu hikmet ve nübüvveti (diğer kardeşleri arasından) özellikle Süleyman (aleyhisselâm)’a verdi. Ayrıca lütuf ve kereminden de kendisinden sonra hiçbir kimseye verilmemiş büyük bir mülk de verdi.

İbn Atiyye dedi ki: Dâvûd İsrailoğullarından idi. O bir hükümdar idi. Süleyman da onun hükümdarlığına ve peygamberlik mevkiine mirasçı oldu. Yani babasının vefatından sonra bunlar ona verildi. Dolayısıyla bunlara mecazi olarak “miras” dendi. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “İlim adamları, peygamberlerin mirasçılarıdır.” Buhârî, I, 37 -bab başlığında-; İbn Hibbân, es-Sahih, I, 289, 290; Tirmizî, V, 48; Dârimî, I, 110; Ebû Dâvûd, 111, 317; İbn Mâce, I, 81; Müsned, V, 196. âyetine benzer. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Muhakkak biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz.” Müslim, III, 1378-1381; Buhârî, III, 1126, 1127, 1360, IV, 1479, 1481; Tirmizî, II, 15ü; Ebû Dâvûd, III, 139, 142, 144, 145; Nesâî, VII, 132, 136; Muvatta’, II, 993; Müsned, I, 4, 6, 9, 10…, II, 463, VI, 145, 242. âyeti ile de şunu kastetmiş olabilir: Böyle bir durum peygamberlerin işi ve yaşayışının bir gereğidir. Her ne kadar aralarında bu husustaki en meşhur görüşe göre Zekeriya gibi malı mirasçı alınmış kimse bulunsa da bu böyledir. Bu da -müslümanların çoğunlukla davranışlarını gözönünde bulundurup-; biz müslümanlar topluluğunu ibadet yeteri kadar meşgul etmektedir, demeye benzer. İşte Sîbeveyh’in naklettiği şu; Biz Araplar topluluğu insanlar arasında misafirlere en çok ikramda bulunanlarız, ifadeleri de bu kabildendir.

Derim ki: Bu husus daha önceden Meryem Sûresi’nde (19/6. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz” diye buyurmuştur ve bu âyet umumidir. Herhangi bir delil ile olmadığı sürece kimse bunun kapsamı dışında tutulamaz.

Mukâtil dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm)’ın mülkü (hükümdarlığı) Davud’dan daha büyük ve hüküm vermesi, hakimliği ondan daha ileri derecede idi. Dâvûd da, Süleyman (aleyhisselâm)’dan ibadete daha düşkün birisi idi.

Başkası da şöyle demiştir: Hiçbir peygamberin mülkü ve hükümdarlığı onun mülkü ve hükümdarlığının ulaştığı seviyeye ulaşmamıştır. Çünkü yüce Allah insanları, cinleri, kuşları, yabani hayvanları onun emrine verdiği gibi, âlemlerden hiçbir kimseye vermediği şeyleri ona vermiştir. Süleyman hükümdarlık ve peygamberlik bakımından babasına mirasçı olmuştur. Ondan sonra onun şeriatı ile hükmetmiştir. Mûsa’dan sonra peygamber olarak gelen herkes, ister ayrıca risalet verilmiş olsun, ister verilmemiş olsun Mûsa (aleyhisselâm)’ın şeriati ile hükmetmiştir ve bu yüce Allah’ın Mesih Îsa’yı peygamber gönderip onun şeriatını neshettiği vakte kadar böylece sürmüştür. Süleyman (aleyhisselâm) ile hicret arasında yaklaşık 1800 yıllık bir süre vardır. Yahudiler ise 1302 yıl vardır, derler. Gerek bu rivâyetlere gerekse bundan sonra gelecek olan kuşların neler söylediklerine dair Süleyman (aleyhisselâm)’ın açıklamalarını ihtiva eden rivâyetlere -Peygamber Efendimize kadar ulaşan sahih bir senetleri bulunmadığından- itibar etmek söz konusu değildir.

Yine denildiğine göre, Süleyman (aleyhisselâm)’ın vefatı ile Peygamberimizin doğumu arasında yaklaşık 1700 yıl vardır. Yahudiler ise bundan üçyüz yıl eksik bir tarih verirler. Süleyman, elli küsur yıl yaşamıştır.

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Ey İnsanlar” âyeti şu demektir: Süleyman, İsrailoğullarına yüce Allah’ın nimetlerine şükürünü ifade etmek üzere “bize kuşların dili öğretildi” dedi. Yani yüce Allah, Dâvûd (aleyhisselâm)’dan miras olarak aldığımız ilim, peygamberlik ve yeryüzünde halifeliğine mirasçı oluşumuzdan ayrı olarak, bizlere kuşların çıkardığı seslerden içlerindeki manaları kavrama lütfunu da ihsan etmiştir.

Mukâtil bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Bir gün Süleyman (aleyhisselâm) oturur iken yanında belli bir şeyin etrafında dönen bir kuş geçti. Yanında bulunanlara: Bu kuşun ne dediklerini biliyor musunuz? Bu kuş bana şunları söyledi: Ey saltanat sahibi hükümdar ve ey Israifoğullarının peygamberi selam sana! Yüce Allah sana ikramda bulunmuştur. Seni düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır. Ben şimdi yavrularımın yanına gideceğim, ikinci bir defa sana geleceğim. O biraz sonra bize ikinci defa gelecek derken kuş döndü, Süleyman (aleyhisselâm) dedi ki: Bu kuş şöyle diyor: Ey saltanat sahibi hükümdar selam sana. Eğer izin verirsen ben yavrularım için bir şeyler kazanayım taki yetişsinler, sonra senin yanına geleyim o vakit bana istediğini yap. Süleyman onlara kuşun söylediklerini bildirdi, ondan sonra da ona izin verdi, kuş da gitti.

Ferkad es-Sebehî dedi ki: Süleyman bir ağacın üzerinde kafasını oynatan, kuyruğunu hareket ettiren bir bülbülün yanından geçiyordu. Arkadaşlarına bu: Bülbülün ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır ey Allah’ın peygamberi dediler. Süleyman dedi ki: Bu bülbül şöyle diyor: Ben bir meyvenin yarısını yedim. Artık bundan sonra dünya umurumda değil. Yine bir ağacın üstünde bir hüdhüd kuşu gördü, küçük bir çocuk da ona bir tuzak kurmuştu. Süleyman: Ey hüdhüd dikkat et dedi, kuş: Ey Allah’ın peygamberi bu akılsız bir çocuktur, ben de onunla dalga geçiyorum, dedi.

Daha sonra Süleyman geri döndüğünde kuşun çocuğun tuzağına yakalanmış olduğunu ve çocuğun elinde bulunduğunu gördü. Ey hüdhüd bu da ne? dedi. Hüdhüd: Ey Allah’ın peygamberi ben o tuzağı göremedim ve nihayet ona düştüm dedi. Süleyman: Yazık sana, sen yerin altındaki suyu görüyorsun da sana kurulan tuzağı görmüyor musun? Hüdhüd dedi ki; Ey Allah’ın peygamberi tedbirin takdire karşı faydası yoktur.

Ka’b dedi ki: Süleyman b. Davud’un yanında bir yaban güvercini (ya da erkek kumru) öttü. Süleyman: Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler, dedi ki; Bu kuş diyor ki: Ölmek için doğunuz, sonunda yıkılsın diye bina yapınız.

Bir üveyik kuşu Öttü, bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş şöyle diyor: Keşke bu mahlukat yaratılmamış olsaydı, madem yaratıldılar keşke ne için yaratıldıklarını bilmiş olsalardı.

Yine onun önünde bir tavus kuşu öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu ne şekilde davranırsan sana öyle muamele yapılır demektedir. Yanında bir hüdhüd kuşu öttü, bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu: Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz dedi.

Yine yanında bir göçeğen kuşu öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Ey günahkârlar Allah’tan mağfiret dileyin. İşte bundan dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o kuşun öldürülmesini yasaklamıştır.

Denildiğine göre göçeğen kuşu Evin (Kabe’nin) mekânını Âdem’e gösteren kuştur. İlk oruç tutan kuş odur. Bundan dolayı bu kuşa “es-sallallahü aleyhi ve sellemvâm” denilmiştir. Bu da Ebû Hüreyre’den rivâyet edilmiştir.

Huzurunda bir bağırtlak kuşu öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu diyor ki: Her yaşayan ölür, her yeni eskir.

Yanında dişi bir kırlangıç öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş diyor ki: Önden hayır gönderiniz, onu bulacaksınızdır. Bundan dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kırlangıç kuşunun öldürülmesini yasaklamıştır.

Denildiğine göre; Âdem cennetten çıktı, yüce Allah’a yalnızlıktan şikayet etti. Yüce Allah ona kırlangıç kuşu ile teselli verdi ve bu kuşun evlerde barınmasını takdir buyurdu. O bakımdan bu kuşlar teselli vermek için Âdem oğullarından ayrılmazlar.

Bu kuş yüce Allah’ın kitabından dört âyet-i kerimeyi de bilir: “Şayet Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik…” âyetinden sûrenin sonuna kadar bilir ve yüce Allah’ın:

“O Azizdir, Hakimdir.” (el-Haşr, 59/21-24) âyetini da okurken sesini uzatır.

Süleyman (aleyhisselâm)’ın huzurunda bir güvercin öttü. Ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu güvercin diyor ki: Semavât ve arzında mevcut olan varlıkların sayısınca subhane rabbiye’l-a’lâ.

Yine Süleyman (aleyhisselâm)’ın yanında bir kumru Öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş: Subhane rabbiye’l-aziym el-Müheymin (pek büyük ve herşeye mutlak egemen olan Rabbimin şanı ne yücedir) demektedir.

Ka’b dedi ki: Yine Süleyman onlara anlatmaya devam etti. Dedi ki: Karga şöyle diyor: Allah’ım gümrük ve vergi memurlarına lanet eyle! Çaylak da şöyle diyor: “O’nun zatı müstesna herşey helâk olacaktır.” Keklik: Susan esenliğe kavuşur der. Papağan: Bütün çabası dünya için olanın vay haline! Kurbağa: Subhane Rabbiye’l-Kuddus. Kartal: Subhane Rabbiy ve bi hamdihi. Yengeç; Her mekanda her dil ile ismi anılanın şanı ne yücedir, diyor dedi.

Mekhût dedi ki: Süleyman’ın yanında turaç kuşu öttü. Bu ne diyor biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş: “Rahmân (olan Allah) Arşa istiva etti” diyor.

el-Hasen dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Horoz öttüğü vakit ey gafiller Allah’ı anın der.” el-Munâvî, Feydu’l-Kadîr, I, 380

el-Hasen b. Ali b. Ebî Tâlib dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kerkez öttüğünde der ki: Ey Âdemoğlu istediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin. Tavşancıl kuşu da öttü mü der ki: İnsanlardan uzak kalmak rahattır. Kamber kuşu öttü mü şöyle der; Allah’ım, Muhammed soyundan gelenlere buğzedenlere lanet et. Kırlangıç kuşu öttü mü: “Elhamdu lillahi Rabbi’l-alemiyn”i sonuna kadar okur ve “vele’d-dalliyn” diyerek Kur’ân okuyan kimsenin yaptığı gibi sesini uzatır.’

Katâde ve en-Nehaî dedi ki: Bu husus sadece kuşlara mahsustur. Çünkü Süleyman (aleyhisselâm); “Bize kuşların dili öğretildi” demiştir. Karınca da uçan bir varlıktır, çünkü bazılarının kanatları bulunabilir. en-Nehaî dedi ki: İşte bu karınca da iki kanatlı bir karınca idi.

Bir kesim de şöyle demiştir: Süleyman (aleyhisselâm)’a bütün hayvanların dili öğretilmişti. Özellikle kuşların söz konusu edilmesi, Süleyman (aleyhisselâm)’ın güneşe karşı gölgelenmek, bir takım işler için onları göndermek hususunda onları duyduğu ihtiyaç dolayısıyla zikredilmişlerdir. Kuşların bu şekilde çokça müdahaleleri olduğundan ötürü bilhassa anılmışlardır, Diğer taraftan; diğe; hayvanların bu gibi özellikleri nadirdir ve kuşlarda görüldüğü gibi çokça tekrarlanmaz.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Mantık (dil) bazen söz söylemeksizin de anlaşılabilen şeyler hakkında kullanılır. Bununla birlikte neyi murad ettiğini en iyi bilen yüce Allah’tır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm) için o sadece kuşların dilini biliyordu diyen kimselerin bu bilgileri büyük bir eksikliktir. Çünkü insanlar ittifakla şunu kabul etmişlerdir: O, konuşmayan varlıkların sözlerini anlardı. Hatta bitkilerde dahi onun için konuşma kabiliyeti :halk edilirdi. Herbir bitki ona; Ben filan bitkiyim, filan ağacım, şu şu işe yararım ve şöyle şöyle zararlarım vardır, derlerdi. Durum böyle olduğuna göre ya hayvanlar hakkında ne denilir!

Neml 15

Andolsun, Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. İkisi de: “Hamd olsun Allah’a ki, bizi mümin kullarının çoğundan üstün kıldı.” dediler.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, Davuda ve Süleymana ilim verdik. Onlar: Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allaha hamd olsun, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, Davud’a ve Süleyman’a bir İlim verdik. İkisi de: “Bizi mü’min kullarının pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamd olsun” dediler.

“Yemin olsun Biz, Davud’a ve Süleyman’a bir ilim” yani Katâde’ye göre bir kavrayış

“verdik.” Bunun din, hüküm vermek ve bunların dışındaki hususlara dair bilgi demek olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve Biz ona sizin faydanıza.,. giyecek (zırh) yapma sanatını öğrettik.” (el-Enbiya, 21/80) Bunun kimya sanatı olduğu da söylenmiştir ki, bu şaz bir görüştür. Yüce Allah’ın onlara verdiği ise peygamberlik, yeryüzünde halifelik ve Zebur’dur.

“Bizi mü’min kullarının pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamd olsun, dediler.” Bu âyet-i kerimede ilmin şerefine, konumunun üstünlüğüne ve ilim ehli kimselerin önderliklerine, ilim nimetinin en değerli nimetlerden ve en büyük kısmetlerden birisi olduğuna, kendisine ilim verilen kimseye yüce Allah’ın diğer mü’min kullarına göre pek büyük bir üstünlük vermiş olduğuna delil teşkil etmektedir.

“Allah sizden îman edenleri ve (özellikle) kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin.” (el-Mücadele, 68/11) Bu hususa daha önceden bir kaç yerde de değinilmiş bulunmaktadır.

Neml 14

Onları inkâr ettiler, halbuki içleri kesin olarak inanmıştı; zulüm ve kibir ile. Şimdi bak, bozguncuların sonu nasıl oldu!

Diyanet Vakfı
Kendileri de bunlara yakinen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkar ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!

Kurtubi Tefsiri
Kalpleri onlara İnandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Bundan dolayı da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kalpleri onlara inandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebi ile onları İnkâr ettiler.” Yani onlar bu âyetlerin Allah’tan geldiğine ve büyü olmadıklarına kesinlikle inanıyorlardı, fakat Mûsa’ya îman etmeyi büyüklüklerine yedirmediler ve kâfir oldular. Bu onların inad eden kimseler olduklarım göstermektedir. Buradaki; Cult) ile (mealde: zulümle büyüklenmeleri sebebiyle) lâfızları hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olarak nasbedilmişlerdir. Yani “Onlar âyetlerimizi büyüklenerek ve zulüm ile inkâr ettiler.” “Onları (âyetleri)”lâfzındaki “be” zaiddir ve bu; “Onları inkar ettiler” anlamındadır. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır.

Ey Muhammed

“bozguncuların” kâfir ve azgınların işlerinin

“sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Yani sen buna kalp gözünle bir bak ve üzerinde düşün! Burada hîtab ona olmakla birlikte, maksat ondan başkalarıdır.

Neml 13

Ayetlerimiz apaçık olarak onlara gelince, “Bu apaçık bir büyüdür.” dediler.

Diyanet Vakfı
Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimiz kendilerine apaydınlık geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler.

“Âyetlerimiz kendilerine apaydınlık” açık ve seçik bir şekilde

“geldiğinde” âyeti ile ilgili olarak; el-Ahfeş: Burada mastar olan:

“Apaydınlık” lâfzının;şeklinde olması da mümkündür. Bu da mastar olur. Bu da

“Bu apaçık bir sihirdir, dediler.” Yalanlamaktaki adetlerini aynen devam ettirdiler.

Neml 12

Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıkacaktır. Bu, Firavun’a ve kavmine dokuz ayet içindedir. Şüphesiz onlar fasık bir kavimdi.

Diyanet Vakfı
Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine (git). Çünkü onlar artık yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.

Kurtubi Tefsiri
“Elini de yakana sok! Fir’avun’a ve kavmine dokuz mucize arasında olmak üzere kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Şüphesiz onlar fasık bir toplulukturlar.

“Elini de yakana sok… Kusursuz, bembeyaz çıkacaktır.” Bu âyete dair açıklamalar daha önceden Tâ-Hâ Sûresinde (20/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Dokuz mucize arasında” âyeti ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu hususta yapılmış en güzel açıklamaya göre anlam şöyledir: Bu âyet (bu mucize) dokuz mucizenin kapsamı içerisindedir. el-Mehdevl dedi ki: Âyetin anlamı şudur:

“Asanı bırak” …

“elini de yakana sok.” İşte bunlar dokuz mucizeden ikisidir.

el-Kuşeyrî de anlamı şöyledir: Sen onlardan birisi olduğun halde ben on kişi arasında (onlarla beraber) çıktım demeye benzer. Ben on kişinin onuncusuydum. Buna göre buradaki:

“Arasında” “…den, dan” anlamındadır. (On âyetten (biri) demek olur). Çünkü burada bu edat (anlam itibariyle) ona oldukça yakındır. Nitekim sen; “Sen bana aralarında iki erkek deve bulunan on deve al” derken, “aralarında” anlamındaki lâfız; “Onlardan…” anlamında kullanılmıştır. Nitekim el-Asmaî İmruu’l-Kays’ın:

“Hiç rahat bulur mu ömrünün sonları,

Otuz yıl içerisinde otuz ay olan (yani otuz ayı otuz yıl gibi uzun gelen)?”

beyitinde; “edatı anlamında kullanıldığını söylemiştir.

Bu edatın; “Beraberinde” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda âyet “…dokuz ayetle birlikte…” anlamına gelir. Buna göre on âyetten biri de el mucizesidir. Diğer dokuz âyete gelince: Denizin yarılması, asa, çekirge, haşerat, tufan, kan, kurbağalar, kıtlık yılları ve mallarının yerin dibine geçirilmesidir. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden (Yûnus, 10/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Fir’avuna ve kavmine” âyeti hakkında el-Ferrâ’ şöyle demiştir: Burada ifadenin delaleti dolayısıyla sözlerde hazfedilmiş lâfızlar vardır. Şüphesiz ki sen Fir’avun’a ve kavmine elçi olarak gönderilmişsindir, demektir.

“Şüphesiz onlar fasık bir toplulukturlar.” Yüce Allah’a itaatin dışına çıkmışlardır. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Neml 11

“Ancak zulmeden olur; sonra kötülüğün ardından iyiliğe çevirirse, şüphesiz ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim.”

Diyanet Vakfı
Ancak, kim haksızlık eder, sonra, işlediği kötülük yerine iyilik yaparsa, bilsin ki ben (ona karşı da) çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.

Kurtubi Tefsiri
“Zulmedenler müstesnaleyhisselâmonra da kötü halini İyilikle değiştirene muhakkak Ben mağfiret ve rahmet ediciyim.

“Zulmedenler müstesna!” Bunun hazfedilmiş bir isimden istisna olduğu da söylenmiştir. Yani: Benim huzurumda rasûller korkmaz. Ancak onların dışında zulmeden kimseler korkar.

“Zulmedenler müstesna, sonra da kötü halini iyilikle değiştirene…” İşte böyle bir kimse korkar. el-Ferrâ’ böyle açıklamıştır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu muhal bir mahzuftan istisna yapılmıştır. Çünkü bu zikredilmemiş bir şeyden yapılmış bir istisnadır. Eğer böyle bir istisna câiz olsaydı: “Ben Zeyd müstesna, o kavmi vuruyorum” şeklindeki sözlerin; ben o kavmi vurmam, onların dişındakileri “Zeyd dışındakiler!” vururum demek de câiz olmalıydı. Bu ise beyan (açık seçik konuşma)ya aykırıdır ve anlamı bilinmeyen ifadeler kullanmaktır.

Yine el-Ferrâ”nın naklettiğine göre bazı nahivciler; istisna edatını “vav” anlamında kullanabilirler. Yani bir de zulmedenler (benim katımda korkmaz); demek olur. Şair şöyle demiştir:

“Herbir kardeş mutlaka kardeşinden ayrılır,

Yemin olsun ki (bu böyledir) hatta el-Ferkadân dahi.”

en-Nehhâs dedi ki: İstisna edatının “vav” anlamında olması izah edilemez ve bu dilde hiçbir şekilde câiz olmaz. Diğer taraftan bu edatın anlamı “vav”dan çok farklıdır. Çünkü bir kimse; “Zeyd dışında kardeşlerin bana geldi” diyecek olursa, kardeşlerin kapsamına girdikleri hükmün dışına Zeyd çıkarılmış olur. Dolayısıyla bu istisna edatı ile “vav” arasında herhangi bir yakınlık bulunmamaktadır.

Âyet-i kerîme ile ilgili bir başka görüş daha vardır. O da buradaki istisnanın muttasıl bir istisna olmasıdır. Anlam da şöyle olur: Hiçbir kimsenin kendisini kurtaramadığı küçük günahları işlemek suretiyle peygamberler arasından zulmedenler müstesnadır. Ancak Zekeriya oğlu Yahya (selam ona) istisna olarak küçük günah işlememiştir. Ayrıca yüce Allah’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz hakkında

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın…” (el-Feth, 48/2) âyetinde sözünü ettiği husus da müstesnadır. Bunu da el-Mehdevî zikretmiş olup en-Nehhâs tercih etmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah onlar arasından (belirtilen şekilde küçük günahla) isyan edenlere Allah korkusunun müyesser kılındığını bildiğinden dolayı onları istisna ederek şöyle buyurmuştur:

“Zulmedenler müstesna, sonra da kötü halini İyilikle değiştiren…” kimse; o korkar, Ben ona mağfiret etsem dahi.

ed-Dahhâk dedi ki: Bu âyeti ile Âdem ve Dâvûd (ikisine de selâm olsun)u kastetmektedir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Âdem, Yûnus, Dâvûd, Süleyman, Yusuf’un kardeşleri gibilerinin yaptıkları kusurlar ile Mûsa (aleyhisselâm)’in Kıptî’yi indirdiği darbe ile öldürmesi bu kabildendir. Bir kimse dese ki: Tevbe ve mağfiretten sonra korkunun manası nedir? Ona şöyle cevap verilir: Yüce Allah’ı bilip tanıyanların hali budur. Onlar her zaman için masiyetlerinden ötürü korkarlar ve kalpleri titrer. Aynı şekilde onlar tevbelerinin kabul edilmesi için gerekli şartlardan yerine getirmemiş olabilecekleri bir takım şartlarının olmadığından da emin olmazlar. Dolayısıyla bu eksik şart(lar)ın yerine getirilmesinin isteneceğinden korkarlar.

el-Hasen ve İbn Cüreyc dedi ki: Yüce Allah, Mûsa’ya sen o canı öldürdüğün için Ben de seni korkuttum, demiştir.

el-Hasen dedi ki: Geçmişte peygamberler küçük günah işler ve bundan dolayı cezalandırılırlardı.

es-Sa’lebî, el-Kuşeyrî, el-Maverdî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Buna göre burada istisna sahihtir, yani peygamberlerden, rasûllerden nübüvvet öncesi işlemiş oldukları küçük günahlar ile nefsine zulmeden kimseler müstesnadır. Mûsa, Kıptî’yi öldürmekten dolayı korkmuş ve bundan ötürü de tevbe etmişti.

Şöyle de denilmiştir: Peygamberler, peygamberlikten sonra küçük günahlardan da, büyük günahlardan da korunmuşlardır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 13- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Birincisi daha doğrudur, çünkü onlar şefaat hadisinde de belirtildiği üzere kıyâmet gününde bu günahlarından sıyrılmış olacaklardır. Allah’a yakın kılınmış bir kimse (mukarreb) herhangi bir kusur işleyecek olursa, bu kusuru ona bağışlanmış olsa dahi, bu kusurun izleri kalıcıdır. Bu iz ve etki devam ettiği sürece korku da devam eder. Ancak bu korku cezalandırılma korkusu değil, ilahi azamet korkusudur. Sultan nezdinde günah işlediği zannolunan bir kimse, bu zan dolayısı ile içinde rahatsız edici bir duygu bulunur. Bu da ona duyulan güvenin saflığını bulandırır. Mûsa (aleyhisselâm) da o Fir’avun kavmine mensub kişiye karşı böyle bir davranışta bulunmuş, sonra Allah’tan mağfiret dilemiş ve kendi nefsine zulmettiğini itiraf etmişti. Yüce Allah da onun günahını bağışlamıştı. Bu bağışlanmadan sonra da:

“Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için artık günahkârlara arka çıkmam” (el-Kasas, 28/17) demişti. Ertesi gün bu sefer Fir’avun kavmine mensub bir başka kişi ile sınanmış, onu da yakalamak istemişti. Bu isteyişi ile birlikte de bir başka olay olmuştu. Ertesi gün bu şekilde sınanmasına sebeb ise onun: “Artık günahkarlara arka çıkmam” demiş olması idi. Böyle bir ifade ise kendisinin başlı başına bir güç sahibi olduğunu dile getirmektedir. Dolayısıyla o yakalamak isteyip de, bunu yapmayınca böyle bir irade ve kasıt gösterdiğinden dolayı cezalandırıldı. İsrail oğullarına mensub şahsı onun sırrını açığa vurmak suretiyle musallat kıldı. Çünkü İsrailoğullarından olan kişi Fir’avun kavmine mensub olan kimseyi yakalamaya hazırlandığını gördüğünde kendisini yakalamak istediğini zannetmiş, onun gizlediği sırrı açığa çıkartarak:

“Ey Mûsa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi Öldürmek istiyorsun ?” (el-Kasas, 28/19) demişti. Bunun üzerine Fir’avun kavmine mensub şahıs kaçmış ve İsrailoğullarına mensub şahsın Mûsa aleyhinde yaptığı açıklamayı Fir’avun’a bildirmişti. Bir gün Önce öldürülen şahsın durumu ise gizli kalmış ve kim tarafından öldürüldüğü bilinmemişti. Fir’avun durumu öğrenince, yakalanıp, öldürülmesi için Mûsa’nın ardından takipçiler gönderdi, Takip işi sıkılaştırıldı ve yolların başları tutuldu. Koşarak bir adam geldi ve:

“Ey Mûsa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar.” (el-Kasas, 28/20) dedi. Daha sonra da yüce Allah’ın bize haber verdiği şekilde Mısır’dan çıktı. İşte Mûsa (aleyhisselâm)’ın bu korkusu, bu olaydan ötürü olmuştu. Rabbi her ne kadar onu kendisine yakınlaştırmış, ona ikramda bulunmuş, onunla konuşmak için özellikle seçmiş ise de böyle bir suçun kalan izleri onun arkasına bakmadan kaçıp gitmesine sebeb teşkil etmişti.

Neml 10

“Asanı bırak.” Onu bir yılan gibi titrer halde görünce, arkasına bakmadan döndü. “Ey Musa, korkma. Şüphesiz benim yanımda elçiler korkmaz.”

Diyanet Vakfı
Asanı at! Musa (asayı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Kendisine dedik ki): Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.

Kurtubi Tefsiri
“Asa’nı bırak.” Onun ince yılanmış gibi hareket ettiğini görünce, arkasına bakmaksızın dönüp gitti. “Korkma ey Mûsa! Çünkü Benim katımda rasûller korkmaz.

“Asanı bırak.” Vehb b. Münebbih dedi ki: Mûsa yüce Allah’ın kendisine asasını bir kenara atmasını söylediğini zannetmişti. Yine denildiğine göre yüce Allah’ın Mûsa’ya bunu söylemesinin sebebi, kendisi ile konuşanın Allah olduğunu, Mûsa’nın da rasûl olduğunu, herbir peygamber için bizzat kendi nefsinde peygamberliğini bilmek maksİsmi ile mutlaka bir âyet, (belge ve mucize)nin bulunduğunu bilmesi için söylemiştir.

Âyet-i kerimede hazfedilmiş lâfızlar vardır. Yani asanı bırak, o da asasını elinden bıraktı, derhal küçük bir yılanmış gibi hızlıca hareket eden bir ejderha oluverdi. el-Kelbî dedi ki: Bu küçük de olmayan, büyük de olmayan bir yılandı. Bir diğer açıklamaya göre asası önce küçük ve hareketli bir yılan olmuştu, ona alışınca bu sefer büyükçe bir ejderha oluvermişti. Bir diğer açıklamaya göre bir sefer küçük bir yılan, bir sefer hızlıca koşan dişi bir yılan, bir sefer de erkek büyük bir ejderhaya dönüşmüştü.

Bir diğer açıklamaya göre de anlam şöyledir: Bu küçük bir yılan gibi hareket eden bir ejderhaya dön üşü vermişti. Ejderhanın büyüklüğü ve küçük yılanın hafifliği ile hızlıca hareket etmek Özellikleri bu yılanda vardı. İşte hızlıca koşan bir yılan, bir ejderhadan kasıt budur.

“ince küçük yılan”ın çoğulu; şeklinde gelir. Şu Hadîs-i şerîfte de bu çoğul şekil kullanılmıştır: “Peygamber evlerde bulunan küçük yılanların öldürülmesini yasakladı.” Müslim, IV, 1753, 1754; Buhari, III, 1204; Muvatta’, II, 976; Müsned, VI, 83.

“Arkasına bakmaksızın” Mücahid’in açıklamasına göre dönmeksizin, Katâde ise bakmaksızın diye açıklamıştır.

“Dönüp, gitti” insanların adeti üzere korkup kaçtı.

Yılandan ve zarar vermesinden

“Korkma ey Mûsa, çünkü Benim katımda rasûller korkmaz.” İfade burada tamam olmaktadır. Daha sonra munkatı’ bir istisna yaparak şöyle buyurmaktadır:

Neml 9

“Ey Musa! Şüphesiz ben Allah’ım, aziz ve hakim olan.”

Diyanet Vakfı
Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allahım!

Kurtubi Tefsiri
“Ey Mûsa! Şüphesiz ki Ben Azîz ve Hakim olan Allah’ım!

“Ey Mûsa şüphesiz Ben Azîz ve Hakîm olan Allah’ım” âyetindeki:

“Şüphesiz” lâfzındaki “he” imaddır. Kûfelilerin görüşlerine göre bir zamir değildir, sahih olan ise bunun durum ve şan’dan kinaye (zamiru şan) olduğudur.

“Ben Azîz” benzeri bulunmayan mutfak galip; emir ve fiillerinde hikmeti sonsuz olan

“Hakîm olan Allah’ım!” Denildiğine göre Mûsa; Rabbim bana seslenen kimdi, diye sordu. Ona:

“Şüphesiz ki” sana seslenen Ben idim.

“Ben Allah’ım” diye buyurdu.

Neml 8

Oraya geldiğinde, şöyle seslenildi: “Ateşte olan ve çevresindekiler mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allah’ı tesbih ederim.”

Diyanet Vakfı
Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!

Kurtubi Tefsiri
Onun yanına gelince ona: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allah münezzehtir” diye seslenildi.

“Onun yanına gelince” âyeti, Mûsa aslında nûr olan ve ateş zannettiği o şeyin yanına vardığında, demektir. Bu açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır. Mûsa ateşi gördüğünde ona yakın bir yerde durdu. Ateşin son derece yeşil ve “el-ullayk: sarmaşık” ismi verilen bitkinin bir dalından çıkmakta olduğunu gördü. Gördüğü bu ateş gittikçe büyüyor ve alevi artıyordu. Diğer taraftan ağaç gittikçe daha çok yeşilleniyor ve güzeli eşiyordu. Mûsa buna hayret etti ve ondan bir alev almak maksadıyla elindeki bir çubuğu ona uzattı. Ağaç ona doğru eğildi, bundan korkup geriye doğru çekildi. Bu şekilde ağaç ona eğilip o da ondan alev almak isteyip durdu. Nihayet bu ağacın durumu bilinemeyecek şekilde emir altında olduğu şeklindeki halini açıkça anladı. Bunu da:

“O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı… diye” ona seslenildiğinde anladı. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/11-12. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Seslenildi” yani yüce Allah ona seslendi. Nitekim:

“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik” (Meryem, 19/52) diye buyurmaktadır.

“Mübarek kılındı…” âyetindeki; Diye” nasb mahallinde ve; anlamındadır. Bunun meçhul bir fiilin naib-i faili olarak ref mahallinde olması da mümkündür.

Ebû Hâtim’in naklettiğine göre Ubeyy, İbn Abbâs ve Mücahid’in kıraati; “Ateş ve onun etrafındakiler mübarek kılındı” şeklindedir. en-Nehhâs dedi ki: Böyle bir rivâyet sahih bir isnad ile elimizde bulunmamaktadır. Bulunsa dahi bu bir tefsir olarak kabul edilir. Bu durumda “bereket” ateşe ve onun etrafında bulunan melekler ile Mûsa’ya raci olur.

el-Kisaî, Arapların: “Allah seni mübarek kılsın” söyleyişini naklettiği gibi yine aynı anlamda olmak üzere; söyleyişini de nakletmiştir. es-Sa’lebî dedi ki:

Araplar: “Allah seni mübarek kılsın” anlamında dört türlü söylerler. Şair de dedi ki:

“Yeni doğmuş bebekken de mübarek kılındın yetişkinken de mübarek kılındın,

Ve sen saçların ağarmışken de yaşlanmışken de mübarek kılındın.”

Taberî dedi ki: Yüce Allah:

“Ateşin yanında… olanlar da mübarek kılındı” diye buyurup da “Ateşin içinde bulunanlar mübarek kılındı” diye buyurmaması, “Allah seni mübarek kılsın” şeklindeki kullanıma uygun gelmiştir. Nitekim aynı anlamda olmak üzere: “Allah onu mübarek kılsın” denilir. Bu ateşin etrafında bulunanlar mübarek kılındı, demektir. Bu da Mûsa’dır ya da ateşin yakınında bulunanlar mübarek kılındı, demektir. Çünkü o, ateşin ortasında idi.

es-Süddî dedi ki: Ateşte melekler vardı. Dolayısıyla mübarek kılınma Mûsa ve meleklere aittir. Yani ey Mûsa, sen ve onun etrafında bulunan melekler mübarek kılındınız. Bu da yüce Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm)’a selâmı ve lutfudur. Tıpkı meleklerin İbrahim (aleyhisselâm)’ın huzuruna girdiklerinde ona selam verdikleri gibi. Yüce Allah (melekler vasıtasıyla) şöyle buyurmuştu:

“Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinize olsun, ey hane halkı” (Hud, 11/73)

Üçüncü bir görüş de İbn Abbâs, el-Hasen ve Saîd b. Cübeyr tarafından ifade edilmiştir: Ateşin yanında bulunan, her türlü kusurdan mukaddes ve münezzehtir. Bununla şanı yüce Allah, kendi mübarek zatını kastetmiştir.

İbn Abbâs ve Muhammed b. Ka’b dediler ki: Ateş yüce Allah’ın nuru idi. Yüce Allah o nurun yakınından Mûsa (aleyhisselâm)’a seslenmiştir. Bunun da te’vili şöyledir: Mûsa (aleyhisselâm) pek büyük bir nûr gördü, onu ateş zannetti. Çünkü yüce Allah Mûsa (aleyhisselâm)’a belgeleri (âyetleri) ve kelamı ile ateş cihetinden görünmüştü, yoksa belli bir yerde mekan tuttuğu anlamında değildi bu. Çünkü:

“O gökte de İlâh olandır, yerde de ilâh olandır.” (ez-Zuhruf, 43/84) Yoksa yüce Allah gökte ve yerde mekân tutuyor anlamında değildir. Bunun anlamı şudur: Herbir fiilde O’nun tecellisi görülür ve böylelikle failin varlığı bilinir. Buna binaen de şöyle denilmiştir; Ateşin yanında bulunanın saltanat ve kudreti ne mübarektir! Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır; Yani ateşte bulunan ve bunu alâmet kılan Allah’ın emri ne mübarektir!

Derim ki: İbn Abbâs’ın görüşünün sahih olduğunun delillerinden birisi de Müslim’in, Sahih’inde ve -lâfız kendisine ait olmak üzere- İbn Mâce’nin de Sünen’inde kaydettikleri şu rivâyettir: Ebû Mûsa dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Muhakkak Allah uyumaz. Onun uyuması da gerekmez (ya da şanına yakışmaz). O adalet (terazisin)i alçaltır ve yükseltir, onun hicabı nurdur. Eğer onu açacak olursa, yüzünün parıltıları, gözünün değdiği herbir şeyi mutlaka yakardı.” Daha sonra Ebû Ubeyde:

“O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allah münezzehdir” âyetini okudu. Bunu el-Beyhakî de rivâyet etmiştir. Müslim, I, iği; İbn Mâce, I, 71; Müsned, IV, 400

Müslim’in, Ebû Mûsa yoluyla kaydettiği lâfız da şöyledir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe irad etmek maksadıyla önümüzde ayağa kalktı, beş hususu söz konusu etti ve şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki aziz ve celil olan Allah uyumaz. Zaten uyumak ona yaraşmaz da. O adalet terazisin(i) alçaltır ve yükseltir. Gecenin ameli O’na gündüzden önce yükseltilir, gündüzün ameli de geceden önce O’na yükseltilir, O’nun hicabt nurdur. -Ebû Bekrin rivâyetinde ise nârdır. Eğer onu açacak olursa, O’nun yüzünün parıltıları gözünün mahlukatından değdiği herbir şeyi elbette yakardı.” Müslim, 161: İbn Mâce, I, 70; Müsned, IV, 405

Ebû Ubeyd dedi ki: Denilir ki: “Subuhât: Parıltılar” O’nun zatının celalidir. “Subhanallar”da buradan hareketle söylenmiş bir teşbihtir. Bu ise yüce Allah’ı ta’zim ve tenzihi ifade eder. Yüce Allah’ın:

“Eğer onu açacak olursa” âyeti da şu demektir: Eğer insanların gözleri üzerinden perdeyi kaldıracak olursa ve kendisini görmeleri için onlara sebat vermezse yanarlar ve buna tahammül edemezler.

İbn Cüreyc dedi ki: Ateş hicablardan bir hicabtır. Bu hicablar: Hicabu’l-Izze, Hicabu’l-Mülk, Hicabu’s-Sultan, Hicabu’n-Nar, Hicabu’n-Nûr, Hicabu’l-Ğamâm ve Hicabu’l-Mâ olmak üzere yedî tanedir. Hakikatte asıl mahcub olan (yani önünde perde bulunan) mahluktur. Yüce Allah’ı ise hiçbir şey hacb etmez (perdelemez). İşte oradaki ateş aslında nûr idi, ancak yüce Allah ondan nar (ateş) lâfzı ile sözetmiştir. Çünkü Mûsa onu ateş zannetmişci. Diğer taraftan Araplar da bu lâfızların birini diğerinin yerine kullanabilmektedirler.

Saîd b. Cübeyr de şöyle demiştir: Onun gördüğü bizatihi ateşti. Yüce Allah, sesini ona ateşin bulunduğu taraftan işittirdi ve ona ateşin bulunduğu cihetten rububiyetini izhar etti. Bu da Tevrat’ta yazılı olduğu rivâyet olunan şu ifadeleri andırmaktadır: “Allah, Sina’dan geldi ve Sair (dağın)dan parıldadı. Fârân dağlarından da yükseldi.”

Yüce Allah’ın Sina’dan gelmesi orada Mûsa’yı peygamber göndermesidir. Sair tepelerinden parıldaması, Mesih Îsa’yı orada peygamber göndermesidir. Fârân dağlarından yükselmesi ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak göndermesidir, Fârân da Mekke’dir. İleride el-Kasas Sûresi’nde (28/30. âyetin tefsirinde) şanı yüce Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm)’a kelâmını ağaçtan işittirmesi ile ilgili daha geniş açıklamalar gelecektir, inşaallah.

“Âlemlerin Rabbi münezzehtir.” Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tenzih ve takdis ediyorum. Buna dair açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Âyetin anlamı da şudur: Onun etrafında bulunanlar “âlemlerin Rabbi münezzehtir” derler, şeklindedir ki; bu ifadeler hazfedilmistir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Mûsa (aleyhisselâm) yüce Rabbin nidasını işittikten sonra yüce Allah’ın yardımını dilemek ve O’nu tenzih etmek üzere bu sözleri söylemiştir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

Bu âyetlerin yüce Allah’ın sözlerinden olduğu da söylenmiştir. Anlamı da şudur: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı teşbih edenler mübarek kılınmıştır. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir.

Neml 7

Musa ailesine demişti ki: “Gerçekten ben bir ateş gördüm. Size ondan bir haber getireceğim veya size ondan bir kor parçası getireceğim ki ısınasınız.”

Diyanet Vakfı
Hani Musa, ailesine şöyle demişti: Gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceğim, yahut bir ateş parçası getireceğim, umarım ki ısınırsınız!

Kurtubi Tefsiri
Hani Mûsâ aile halkına demişti ki: “Ben gerçekten bir ateş gördüm. Size ondan bir haber getirir veya ısınmanız için size parlak bir parça ateş getiririm.”

“Hani Mûsa aile halkına demişti ki” âyetindeki “Hani” hazfedilmiş bir fiil dolayısıyla nasbedilmiştir ki; o da “hatırla ki” anlamındadır. Sanki “muhakkak sen Kur’ân’ı Hakim, Alim olandan almaktasın” âyetinin akabinde şöyle buyurmuş gibidir: İşte ey Muhammed, O’nun hikmet ve İlminin tecellilerinden olmak üzere Mûsa’nın kıssasını an! Hani o aile halkına demişti ki:

“Ben gerçekten” uzaktan

“bir ateş gördüm.” Şair el-Haris b. Hillize (“gördüm” anlamındaki fiili kullanarak) şöyle demiştir:

“Ben oldukça gizli bir ses hissettim fakat onu,

İkindi vakti ve akşam yaklaştığı sırada avcılar onu ürküttü.”

“Size ondan bir haber getirir veya ısınmanız

İçin size parlak bir parça ateş getiririm.”

Âsım, Hamza ve el-Kisaî: “Parlak bir parça ateş” âyetinin: “Parlak ateş” lâfzını tenvînli okumuştur. Diğerleri ise izafet terkibi olmak üzere tenvinsiz okumuşlardır. Bu da; bir ateş parçası anlamındadır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir, el-Ferrâ’ tenvinsiz okumanın Arapların! “Yemin olsun âhiret yurdu, cami mescid, ilk namaz” kabilinden isimleri farklı olması halinde bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilinden olduğunu iddia etmiştir.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Basralılara göre bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi imkansızdır. Çünkü sözlükte izafet bir şeyin, bir şeye katılması anlamındadır. Dolayısıyla bir şeyin kendi kendisine katılması imkansızdır. Bir şeyin, bir diğer şeye izafe edilmesi ise ancak mülkiyet ya da nev’ (tür, çeşit) anlamının açığa çıkması içindir. Kişinin kendisine malik olduğunun yahut kendi nefsinden bir türe malik olduğunun açıklığa çıkartılması ise imkansızdır. Buna göre izafetsiz olarak Bir parça ateş” şeklindeki kıraatte nev’ ve cins izafeti söz konusudur.

Nitekim; “Bu ipek bir elbisedir, demir bir yüzüktür” ve benzeri ifadeler bu kabildendir.

Şihâh, aydınlığı olan herbir şeydir. Yıldız ve yakılmış bir odun parçası gibi. Kabes ise kor ateş ve benzerinden alınan (parça)nın ismidir. Buna göre bu izafet; Parlak bir parça ateş” demek olur.

Mesela; “Bir parça ateş aldım, almak” denilir. İsmi ise …diye gelir. Nitekim; “Yakaladım, yakalamak” demek de böyledir. Bundan da İsim; “Yakalamak, kabzetmek” şeklinde gelir.

Her iki kelimeyi de tenvinli okuyanlar ikincisini, birincisinden bedel kabul eder. el-Mehdevî; yahut onun sıfatı da olabilir, der. Çünkü “kabes”in sıfat olmayan bir isim olması da mümkündür, sıfat olması da mümkündür. Sıfat olmayış sebebi, Arapların; “Ben onu aldım, alıyorum, almak” şeklindeki kullanımlarıdır. “Kabes” de; “Alınan şey” anlamındadır. Şayet sıfat kabul edilirse, en güzeli bunun bir niteleme (na’t) olmasıdır. Sıfat değilse, izafet olması daha güzeldir. Bu da nev’in kendi cinsine izafe edilmesi kabilindendir. Gümüş yüzük ve benzeri tabirlerde olduğu gibi. Eğer “kabes” lâfzı temyiz ya da hal olarak mansub okunursa daha güzel olur. Kur’ân’ın dışında da mastar (mef’ûl-u mutlak) yahut temyiz ya da hal olarak; da denilebilir.

“Isınmanız İçin” âyetindeki “ti” aslında “te”dir. Burada “te”nin yerine ibdal ile “ti” harfi getirilmiştir, Çünkü “ti” harfi mutbaktır, “sad” da mutbaktır. O bakımdan bu iki harfin arka arkaya getirilmesi güzeldir. Soğuğa karşı ısınmanız için, şeklindedir. Bir kimsenin ısındığını anlatmak üzere; “Isındı, ısınır” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Ateş kışın meyvesidir, kim isterse

Kış mevsiminde meyve yemeyi (ateşte ısınsın)”

ez-Zeccâc dedi ki: Aydınlığı olan beyaz herbir şeye “şihab” denilir, Ebû Ubeyde de; Şihab ateş demektir, demiştir. Ebû’n-Necm der ki:

“O sanki alev alev yanan bir ateşti,

Bir aydınlık saçtı, sonra da dindi,”

Ahmed b. Yahya dedi ki: şihab’dan kasıt iki tarafından birisinde kor ateş, diğerinde ise ateş olmayan bir değnek demektir. en-Nehhâs’ın bu husustaki açıklaması güzeldir: Şihab aydınlatıcı ışın (şua) demektir, Semada ışığı uzayıp giden yıldıza da bu ismin verilmesi buradan gelmektedir. Şair de şöyle demiştir:

“Elinde dümdüz bir mızrak vardı onun,

O mızrağın başındaki sivri uç, kor ateş alevi gibiydi.”

Neml 6

Şüphesiz sen Kur’an’ı, hikmet sahibi, bilen tarafından almaktasın.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kuran, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak sen Kur’ân’ı Hakîm, Alîm olandan almaktasın.

“Muhakkak sen Kur’ân’ı Hakim, Alîm olandan almaktasın.” Bu Kur’ân sana indirilmekte, sen de onu almaktasın, onu öğrenmekte ve bellemektesin. “…dan” burada

“nezdinden” anlamındadır. Ancak bu lâfız mu’rab olmayıp mebnidir. Çünkü i’rab almaya elverişli değildir. Bunun çeşitli söylenişleri vardır ki; bunlar daha önceden el-Kehf Sûresi’nde (18/2. âyetin tefsirinde) söz konusu edilmiştir.

Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın anlatmak istediği kıssalar, bu kıssalardaki hikmetinin incelikleri ve herşeyin inceliğine varan ilmi ile ilgili hususları anlatmak için bir hazırlık mahiyetindedir.

Neml 5

İşte onlara kötü azap vardır ve onlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.

Diyanet Vakfı
İşte bunlar, azabı en ağır olanlardır; ahirette en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlaradır azâbın en kötüsü, bunlara! Ahirette en çok ziyanda olacaklar da bizzat onlardır.

“İşte bunlaradır azâbın en kötüsü” olan cehennem

“bunlara! Âhîrette en çok ziyanda olacaklar da bizzat onlardır.” Bu âyetteki

“âhirette” lâfzı bir beyandır. “En çok ziyanda olacaklarda bağlı değildir, çünkü insanlar arasından dünyayı kaybetmiş, fakat âhirette kar etmiş olanlar vardır. Bunlar ise küfürleri sebebiyle âhireti kaybetmiş ve zarara uğramış kimselerdir. O bakımdan onlar ziyana uğramış olan herkesten daha çok ziyandadırlar.

Neml 4

Şüphesiz ahirete inanmayanlara, yaptıklarını süsleyip güzel gösterdik, böylece onlar körü körüne dolaşırlar.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz biz, ahirete inanmayanların işlerini kendilerine süslü gösterdik; o yüzden bocalar dururlar.

Kurtubi Tefsiri
Âhirete îman etmeyenlerin amellerini kendilerine süslü göstermişizdir. Bu sebepten onlar körelmişler ve şaşırmışlardır.

“Âhirete îman etmeyenlerin” öldükten sonra dirilişi tasdik etmeyenlerin

“amellerini kendilerine süslü göstermişizdir.” Yani kötü amellerini, iyi görecek şekilde onlara süsledik diye açıklandığı gibi, Biz güzel amellerini onlara süslü gösterdik, fakat o amelleri işlemediler diye de açıklanmıştır. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Onların küfürlerine ceza olarak Biz de içinde bulundukları hali onlara süslü gösterdik.

“Bu sebepten onlar körelmişler ve şaşırmışlardır.” Kötü amelleri ve sapıklıkları içerisinde gidip gelmektedirler. Bu açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. Ebû’l-Âl-iyye ise: Sürekli bunları devam ettirmektedirler, diye açıklamıştır. Katâde oyalanıp durmaktadırlar diye açıklarken, el-Hasen şaşkın şaşkın kalmaktadırlar, diye açıklamıştır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Ve bir geçit ki onun uçları da bir geçit içinde,

Şaşırmış ve körelmiş olanları doğruyu görmekten yana kör bırakmış.”

Neml 3

Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete kesin olarak inanırlar.

Diyanet Vakfı
2, 3. Namazı kılan, zekatı veren ve ahirete de kesin olarak iman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.

Kurtubi Tefsiri
Namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inananların tâ kendileridir onlar.

“Namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inananların tâ kendileridir onlar.” Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Neml 2

Müminler için bir hidayet ve müjdedir.

Diyanet Vakfı
2, 3. Namazı kılan, zekatı veren ve ahirete de kesin olarak iman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edenlere doğru yolu gösterici ve müjde olmak üzere (indirilmiştir).

“Îman edenlere doğru yolu gösterici ve müjde olmak üzere İndirilmiştir” âyetinde geçen

“Yol gösterici olmak üzere” âyeti “kitab” lâfzından hal olarak nasb mahallindedir. Yani bunlar doğru yolu gösteren ve müjdeleyen olarak kitabın âyetleridir. Mübteda olarak merfu olmaları da mümkündür. Yani o bir hidayettir. Arzu edilirse sıfat harfi hazfedilmiş olarak da merfu kabul edilebilir. “(……..): Onda bir hidayet vardır” demek olur. Haberin “îman edenlere” âyeti olması da mümkündür. Daha sonra yüce Allah onların niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:

Neml 1

Ta. Sin. Bu, Kur’an’ın ve apaçık bir kitabın ayetleridir.

Diyanet Vakfı
Ta. Sin. Bunlar Kuranın, apaçık bir Kitabın ayetleridir.

Kurtubi Tefsiri
Tâ. Sîn. Bunlar Kur’ân’ın ve apaçık kitabın âyetleridir.

“Tâ, Sîn. Bunlar Kur’ân’ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir” âyetinde geçen mukatta’ harflere dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresinde (2/l-2. âyetlerin tefsirinde) ve” başka yederde geçmiş bulunmaktadır.

“Bu (ya da: bunlar)” anlamındadır. Yani bu sûre Kur’ân’ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir. Burada

“Kur’ân” lâm-ı tarif ile zikredilmiştir. Ancak

“apaçık bir kitab” nekre lâfzı ile zikredilmiştir. Şu kadar var ki

“apaçık bir kitab” terkibi marife manasını ihtiva eder. Bu da: “Filan kişi akıllı bir adamdır” demek ile “Filan kişi akıllı adamdır” demeye benzer.

Kitab, Kur’ân’ın kendisidir. Böylelikle onun iki tane vasfı bir arada zikredilmiştir. Bir taraftan o Kur’ân (okunan)’dır. Diğer taraftan o bir kitaptır. Çünkü o hem kitabet (yazı ile) hem de kıraat ile ortaya çıkandır. Bu iki lâfzın türedikleri köklere dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. el-Hicr Sûresi’nde de:

“Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve açık açık anlatan Kur’ân’ın âyetleridir.” (el-Hicr, 15/1) âyetinde “kitab” marife olarak “Kur’ân” ise nekre (belirtisiz) olarak zikredilmiştir. Buna sebeb ise Kur’ân ve kitabın herbirisinin ayrı ayrı hem marife, hem sıfat yapılmaya elverişli iki isim olmalarıdır.

Kur’ân’ın “apaçık” olmakla vasfedilmesi ise bu kitapta yüce Allah’ın emirleri, nehiyleri, helal ve haramları, vaadleri ve tehditlerinin açıkça belirtilmiş olmasından dolayıdır. Yine buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 227

Ancak iman edenler, salih işler yapanlar, Allah’ı çokça ananlar ve zulme uğradıktan sonra intikam alanlar hariç. Zulmedenler nasıl bir dönüşle döneceklerini yakında bileceklerdir.

Diyanet Vakfı
Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allahı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Ancak îman edip, salih amel işleyen, Allah’ı çokça zikreden ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna. Zulmedenler de yakında nasıl bir yere devrileceklerini bileceklerdir.

Daha sonra Hassan b. Sabit, Abdullah b. Revâha, Ka’b b. Malik, Ka’b b. Züheyr ve hak sözü söylemek bakımından onların izinden giden mü’min şairlerin gürlerini istisna ederek şöyle buyurmaktadır:

“Ancak îman edip, salih amel işleyen, Allah’ı (sözlerinde) çokça zikreden ve kendilerine zulmedildikten sonra öderini alanlar müstesna.” Öc almak ancak hak ile ve yüce Allah’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde olur. Eğer bu sınırlan aşacak olursa, bu sefer batıl yol ile intikam alınmış olur.

Ebû’l-Hasen el-Müberred dedi ki: “Şairlere de” âyeti nazil olunca, Hassan, Ka’b b. Malik ve İbn Revâha ağlayarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna geldiler ve: Ey Allah’ın peygamberi dediler. Allah bizim şair olduğumuzu bildiği halde bu âyet-i kerimeyi indirmiş bulunuyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sefer onlara ondan sonraki buyrukları okuyun dedi:

“Ancak îman edip salih amel işleyen” kimseler sizlersiniz.

“Allah’ı çokça zikreden ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna!” İşte bunlar da sizlersiniz. Öc almak ise müşriklere cevap vermekle olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Haydi siz de öcünüzü alınız, fakat haktan başka bir şey söylemeyiniz. Babalardan, annelerden de söz etmeyiniz.” Hassan, Ebû Süfyan’a şöyle demişti:

“Muhammed’i hicvettin, ben onun adına cevap veriyorum,

Bu hususta mükâfatım Allah nezdindedir.

Şüphesiz benim babam, annem, şeref ve haysiyetim,

Muhammed’in şeref ve haysiyetini size karşı korumak içindir,

Sen. ona denk olmadığın halde ona nasıl söversin?

Sizin kötü olanınız kimse hayırlı olana feda olsun.

Dilim keskin bir kılıçtır, onda hiçbir kusur yoktur.

O akar durur, kovalar onu bulandırmaz.”

Kâ’b da: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Şüphesiz ki Allah şiir hakkında senin bildiğin buyrukları indirmiş bulunuyor. Bu hususta ne dersin? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Muhakkak mü’min canıyla, kılıcıyla ve diliyle cihad eder. Nefsim elinde olana yemin ederim ki sizlerin onlara attıklarınız tıpkı oklar gibidir.” Müsned, VI, 3H7

Kâ’b dedi ki:

“Suhayna (çorbacılar, Kureyş’i kastediyor) geldi ki Rabbi ile yarışsın da mağlup etsin diye,

Herkesi yenik düşüren kimse ile yarışa kalkan, elbette yenik düşecektir.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yemin olsun ey Ka’b şu sözün dolayısıyla yüce Allah seni methetmiştir.” Sıddîk b. Hasen el-Kannûcî. Edebu’l-Ulûm, I, 330

ed-Dahhâk’ın İbn Abbad’dan rivâyetine göre o yüce Allah’ın:

“Şairlere de azgınlar uyar” âyeti daha sonra gelen

“ancak îman edip, salih amel işleyen…ler müstesna” âyeti ile neshedilmiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Sahih’te, İbn Abbâs’dan gelen rivâyete göre bu bir (nesih değil) istisnadır.

“Zulmedenler de yakında nasıl bir yere devrileceklerini bileceklerdir.”

Bu âyette intikam alırken zulmedenler tehdit edilmektedir. Şüreyh dedi ki: Zâlimler Allah’ın elinden nasıl kurtulacaklarını bileceklerdir. Çünkü zalim cezalandinlmayı bekler, mazlum yardım ve zaferi gözetler. İbn Abbâs; “nasıl bir yere devrileceklerini” anlamındaki âyeti Nasıl bir yere kurtulup, bırakılacaklarını diye “fe” ve “te” ile okumuşlardır ki anlamları birdir. Bunu da es-Sa’lebî zikretmiştir.

“Nasıl bir yere devrileceklerini” âyetinin anlamı da şudur; Nasıl bir dönüş yerine varacaklarını ve nasıl bir yere döndürüleceklerini (bileceklerdir) demektir. Çünkü onların varacakları yer cehennem ateşidir ve o en çirkin bir dönüş yeridir. Onların dönecekleri yer de cezadır ve o da en kötü bir dönüş yeridir.

“Munkaleb: Devrilecek yer” ile’ marcT (dönüş yeri) arasındaki farka gelince, munkaleb içinde bulunduğu halin zıttına geçiştir. Marci’ ise içinde bulunduğu halden daha önce bulunduğu hale dönüş demektir. Dolayısıyla herbir dönüş yeri (merci’), munkaleb (devrilecek yer) demek olur. Fakat herbir munkaleb merci’ değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

“Nasıl” lâfzı

“devrilecekler” ile nasbedilmiştir ve mastar manasınadır. Bunun “bileceklerdir” anlamındaki lâfız ile nasb olması câiz değildir. Çünkü bu edat ile diğer istifham edatlarında nahivcilerin naklettiklerine göre makabli yani kendisinden önceki amiller amel etmezler. en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta gerçek şudur: İstifham bir manadır, onun makabli de bir başka manadır. Eğer makabli onda amel edecek olursa, bu sefer manalar birbirine karışır (içinden çıkılamaz).

Şuara 226

Onlar, yapmadıkları şeyi söylerler.

Diyanet Vakfı
225, 226. Onların her vadide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

Kurtubi Tefsiri
Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler.

“Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler.” Yani onların çoğu yalan söylerler. Sözlerinde cömertlikten ve İyi şeylerden söz ederler, ama onlar bu işi yapmazlar. Bu âyet-i kerimenin Ebû Azze el-Cumahî’nin şu beyitleri söylemesi üzerine onun hakkında nazil olduğu da söylenmiştir:

“Dikkat edin! Benden peygamber Muhammed’e şu haberi götürün:

Muhakkak ki sen hak (peygamber)sin. Mutlak malik olan Allah her hamde lâyıktır.

Fakat bana Bedir ve Bedirdekiler hatırlatıldı mı, Kemiklerim de, derilerim de ah çekip inler.”

Şuara 225

Görmez misin, onlar her vadide şaşkınca dolaşırlar.

Diyanet Vakfı
225, 226. Onların her vadide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi onlar her vadide serserice gezerler?

6- Şiirleriyle Öç Alanlar;

Yüce Allah’ın:

“Görmedin mi onlar her vadide serserice gezerler” âyeti şu demektir: Onlar her boş İşe dalarlar. Hak yola uymazlar. Çünkü hak yola uyup söylediği sözlerin aleyhine yazılacağını bilen bir kimse söyleyeceği sözleri tartar ve öyle söyler. Bu kimse burnunun doğrultusunda, ne söylediğine aldırmadan serserice söz söylemez. Bu âyet-i kerîme Abdullah b. ez-Ziba’rî, Müsaı? b. Abd Menaf ve Umeyye b. Ebi’s-Salt hakkında inmiştir.

Şuara 224

Şairlere ise azgınlar uyar.

Diyanet Vakfı
Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.

Kurtubi Tefsiri
Şairlere de azgınlar uyar.

Yüce Allah’ın;

“Şairlere de azgınlar uyar” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Şiirin Hükmü Mahiyetine Göredir:

Yüce Allah’ın:

“Şairler” kelimesi “şair’in çoğuludur. “Cahil” kelimesinin çoğulunun, “cühela” şeklinde gelmesi gibi. İbn Abbâs dedi ki: Burada kastedilenler kâfirlerdir, onlara cin ve insanlar arasından sapık olanlar “uyar.”

“Azgınlar (el-ğâvûn)”ın haktan uzaklaşmış olanlar anlamında olduğu söylenmiştir. Böylelikle şairlerin de aynı şekilde azgın kimseler olduklarını göstermektedir. Çünkü şairler azgın kimseler olmasalardı, kendilerine uyanlar da onlar gibi olmazdı. Biz daha önceden en-Nûr Sûresi’nde (24/36-38. âyetlerin tefsirinde, 7. başlıkta) kimi şiirleri okumanın câiz, kimilerini okumanın mekruh, kimilerini okumanın da haram olduğunu açıklamış bulunuyoruz.

Müslim’in rivâyetine göre Amr b. eş-Şerrîd babasından şöyle dediğini nakletmiştir: Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın terkisine binmiştim. “Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın şiirlerinden bir şey biliyor musun?” diye sordu. Ben: Evet dedim, o: “Oku” dedi. Ben de ona bir beyit okudum. Bir daha: “oku” dedi, yine ona bir beyit daha okudum, tekrar: “oku” dedi ve bu ona yüz beyit okuyunca -ya kadar böylece devam etti. Müslim, IV, 1767; Müsned, IV, 390. Senedin doğru şekli ve sahih rivâyeti bu şekildedir, Müslim’in ravilerinden bazılarında şöyle denilmektedir: Amr b. eş-Şerrid’den, o babası eş-Şerrid’den şeklindedir. Bu ise bir vehimdir, eş-Şerrid Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın terkisine aldığı kişidir. Ebû’ş-Şerrid’in ismi ise Süveyd’dir.

Bu hadiste, eğer bir takım hikmetler şer’an ve tabiat itibariyle güzel görülen bir takım manalar ihtiva ediyor ise, şiir ezberleyip, onlara itina gösterilebileceğine delil vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ümeyye şiirinden kendisine daha çok okunmasını istemiştir. Çünkü Ümeyye hakim birisi idi. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ümeyye b. Ebi’s-Salt az kalsın müslüman oluyordu.” Müslim, IV, 1767; İbn Mâce, II, 1236; Müsned, IV, 38K, Î89.

Yüce Allah’ı zikretmeyi, O’na hamd-u senada bulunmayı ihtiva eden şiirlere gelince, bu şiirler de mendub şiirlerdir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“O pek yüce ve pek lutufkâr olan Allah’a hamd olsun,

Tirit sopaların başında olmuştur.”

Asıl yazma nüshalarda da böyle olduğu, baskıya hazırlayanlar tarafından belirtilmiştir

el-Abbas’ın şu beyitlerinde olduğu gibi Allah Rasûlünden söz eden yahut onu öven şiirler de böyledir.

“Önceden sen tertemizdin gölgelerde de,

Yaprakların (avretler üzerine) dikildiği o emanet mahallinde de,

Sonra dünyaya indin, bir beşer değildin (henüz)

Ne bir çiğnemlik et, ne de bir kan pıhtısı,

Aksine gemiye binen bir nutfe idin, o vakit

Nesrin (putunun) ve ona tapınanların,

Seller ağızlarını gemlemisti,

Erkeklerin sulbünden, kadınların rahimlerine taşınırdın,

Bir âlem geçip gitti mi, yeni bir nesil baş gösterirdi.”

Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Allah ağzına sağlık versin” diye buyurdu el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 217; el-Heyseırıî “bu hadisi Taberânî rivâyet etmiş, ancak senedinde tanımadığım raviler vardır’ kaydını eklemektedir.

Hassan’in şu beyitinde olduğu gibi, peygamberi savunmayı ihtiva eden şiirler de böyledir;

“Sen Muhammed’e hicvettin, ben de onun adına cevap veriyorum,

Bu hususta mükâfat Allah’tandır.”

Müslim’in, Sahih’inde zikrettiği bir kaç beyit daha devam etmektedir ki, bu şiirler siyerde daha da mükemmeldir. Müslim, IV, 1936;

Zeyd’b. Eşlemin rivâyet elliği gibi Peygambere salat ve selam ihtiva eden şiirler de böyledir: Ömer bir gece bekçilik yapmak üzere dışarıya çıkmıştı. Bir evde bir kandilin yanmakta olduğunu gördü. Bir yaşlı kadının yün atarken şunları söylediğini duydu;

“İyilerin, salatı Muhammed’e olsun,

En iyiler, en hayırlılar ona salat eylesin.

Sen seher vakitlerinde çokça namaz kılan ve ağlayandın,

Ah keşke bilebilsem -ölümler çeşit çeşittir-

Acaba sevgilimle aynı yurtta bir arada olabilecek miyim?”

Bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyordu. Bunu duyan Ömer (radıyallahü anh) oturup, ağladı.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabını anmak ve onları övmek de bu şekildedir. Muhammed b. Sabık’ın şu beyitleri ne kadar güzeldir:

“Hidayetin bayrağı olarak Ali’yi seçtim ben,

Aynı şekilde mağara arkadaşı Atik’i (Ebubekir’i) seçtiğim gibi,

Ben Ebû Hafs’tan (Ömer’den) ve onun taraftarlarından da razıyım,

O yaşlı (halife Osman)’ın evinde öldürülmesine ise razı değilim,

Bana göre bütün sahabiler uyulacak önderlerdir,

Bu sözümden dolayı acaba benim için bir ar olur mu?

Benim onları yalnız senin için sevdiğimi,

Biliyorsan eğer, Sen de beni cehennem ateşinden azad et.”

Bir başka şairin şu beyitleri de güzeldir:

“Allah’ın Rasûlü, Peygamberi sevmek bir farzdır,

Ashabını sevmek ise bir nûr ve bir burhandır.

Allah’ın kendisini yarattığını bilen herkes,

Sakın Ebubekir’e iftirada bulunmasın.

Arkadaşı Ebû Hafs el-Faruk’a da,

Halife Osman b. Affan’a da.

Ali’ye gelince, meşhurdur onun faziletleri,

Bir evin dimdik ayakta durması ancak temelleriyledir.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Teşbihlerde yapılan istiarelere gelince, haddi aşacak ve alışılmışın ötesine gidecek olsa dahi, bu hususta onlara izin verilmiştir, İşte görevli olan meleğin rüyada misaller getirip, örneklendirmesi de bu kabildendir. Ka’b b. Züheyr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şu beyitler (ile başlayan meşhur kasidesin)i okumuştur:

“Suâd ayrıldı bugün, kalbim hastadır bu yüzden,

Bir köledir ardında azad edilmeyen ve zincirlere vurulmuş.

Yola koyulduklarında ayrılık sabahında Suâd’in,

Tatlı bir nâme vardı sesinde sürmeli bakışlarıyla da bakıyordu önüne,

Islak, parlak dişleri görülürdü ağzında gülüm gediğinde,

Andırıyor tükürüğü ardı arkasına şarap içirilmiş, susamış bir ağzı.”

Kâ’b bu kasidesinde harikulade istiare ve benzetmelerde bulunmuş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları dinlemiş. Suâd’in ağzındaki tükürüğü şaraba benzetmesine de karşı çıkmamıştı. Ebubekr (radıyallahü anh)’da şu beyitleri söylemiştir:

“Sen bizi bırakıp gitmekle biz de vahyi yitirdik,

Artık Allah’ın kelâmı bize elveda de’di.

Değerli kağıtların miras aldıkları,

Ve bize bıraktıkların dışında…

Sen bize bir doğruluk mirası bıraktın,

Bundan ötürü selam ve salat sana.”

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şiiri dinlediğine, Ebubekir şiir söylediğine göre artık bundan daha ileri derecede taklit edilecek ve uyulacak kimseler olabilir mi?

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: İlim ehlinden ve akıl sahiplerinden hiçbir kimse güzel olan göre karşı çıkmaz. Ashabın büyüklerinden, ilim ehlinden ve kendisine uyulacak konumda olanlardan şiir söylememiş, yahut şiir okumamış ya da hikmet yahut mubah kabilden olup da muhtevasında hayasızlık, düşüklük, müslümana da herhangi bir eziyet ihtiva etmeyen bir şiiri dinleyip de beğenmemiş hiçbir kimse yoktur. Şayet şiirde ahlaksızca ifadeler, kötü sözler ve müslümana eziyet eden ifadeler bulunursa, şiir ile nesir arasında hiçbir fark yoktur, Onun da dinlenmesi de, söylenmesi de helal değildir.

Ebû Hüreyre rivâyetle dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı minber üzerinde iken şöyle buyururken dinledim: “Arapların söylemiş olduğu en doğru -ya da en şairene- söz Lebid’in söylediği:

“Şunu bil ki: Allah’ın dışındaki herşey batıldır.”

Müslim, IV, 1768; Müsned, U, 444, ‘İSO.

Bu hadisi Müslim rivâyet etmiş ve ayrıca şunu eklemiştir: “Ümeyye b. Ebi’s-Salt da az kalsın müslüman olacaktı.” Müslim, IV, 1768;

İbn Sîrîn’in rivâyet ettiğine göre o bir sefer bir şiir okumuş, meclisinde bulananlardan birisi ona: Ey Ebubekr senin gibi birisi şiir mi okurmuş? deyince, şu cevabı vermiş: Be hey adam, şiir diğer sözlerden kafiyeleri dışında herhangi bir farkı bulunan bir söz müdür? Onun güzeli güzel, çirkini çirkindir. Dedi ki: Onlar şiirin müzakeresini dahi yapıyorlardı. Yine dedi ki: Ben İbn Ömer’i şu beyiti okurken dinlemiştim:

“O içki arkadaşlarının malından şarabı sever,

Sabah erkenden suya gidenlerin de kendisinden ayrılmasından hoşlanmaz,”

Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ûd -Medine’deki on fakihten birisidir- ondan sonra Medine’nin yedi fukahasından birisidir. Oldukça üstün bir şair ve şiirde ileri seviyeye ulaşmış birisiydi. Kadı ez-Zübeyr b. Bekkâr’ın da bir şiir kitabı vardır. Asme adında güzel de bir hanımı vardı. Bir gün bir işten dolayı ona kızdı ve onu boşadı. Onun hakkında söylediği pek çok şiirleri vardır. Bunlardan birisi de şöyledir:

“Asme’nin sevgisi işledi kalbimin ta içine,

Onun dışa vuran kısmı gizlisine göre pek azdır.

Hiçbir içkinin ulaşamadığı yere kadar işledi,

Ve kederin de ve hiçbir sevincin de ulaşamadığı bir yere.

Onunla birlikte olduğum zamanları hatırladığımda neredeyse,

Uçacağım; eğer insan için uçmak mukadderse.”

İbn Şihab dedi ki: Ben ona bu kadar ibadet eden, bu kadar faziletli bir kimse olmana rağmen şiir söylüyorsun (öyle mi)? dedim. O şöyle dedi: Göğsünden (kalbinden) rahatsız olan bir kimse derin nefes alabildimi iyileşir.

2- Dinlenmesi Helal Olmayan, Söylenmesi Uygun Görülmeyen Şiir ve Bu Tür Şairlerin Hükmü:

Dinlenmesi helal olmayan, söyleyeni de yerilen, zemmedilmiş şiire gelince, bu batıl sözlerin bulunduğu şiirdir. Öyleki insanların en korkağını Antere’ye, en cimrilerini Hatim’e üstün gibi gösterirler. Suçsuz, günahsız kimseye iftira ederler. Takva sahibi kimsenin fasık olduğunu ileri sürerler. Kişinin yapmadığı şeyleri yapmış gibi söyleyecek kadar aşırı giderler. Bunu da can sıkıntısını gidermek ve sözleri güzelleştirmek için yaparlar. el-Ferezdak ile ilgili olarak gelen rivâyete göre Süleyman b. Abdu’l-Melik onun şu beyitini işitmiş:

“O kadınlar sağımda ve solumda sarhoş olarak yıkılıp geceyi geçirdiler,

Ve ben de gece boyunca yüzüklerin tılsımlarını çözüp durdum.”

Bunun üzerine Süleyman: Sana had uygulamak icab eder deyince, Ferezdak şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri, yüce Allah:

“Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler” âyeti ile benden haddi uzaklaştırmış bulunuyor.

Rivâyete göre en-Numan b. Adî b. Nadla, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ın tayin ettiği bir görevli idi. O şöyle demişti:

“Kim o güzel kadına şu haberi götürebilir ki; onun kocasına

Meysan’da cam (kâselerle) ve teatilerle (şarap) içiriliyor.

İstersem bir köyün di bıkanları (sahipleri, otoriteleri) bana şarkı söyler,

Ve bir rakkase herbir parmak ucu üzerinde yükselir.

Şayet sen bana içki sunan kimse isen, o büyük kâse ile sun bana,

Küçük ve ağzı pürüzlü olanla sunma sakın.

Belki mü’minlerin emirinin hoşuna gitmez.

Bizim o yıkık, eski köşkte içki sohbetimiz.”

Bu husus Ömer (radıyallahü anh)’a ulaşınca, yanına gelmek üzere ona haber gönderdi ve: Evet, Allah’a yemin ederim ki, bu benim hoşuma gitmez, dedi. Bu sefer en-Numan b. Adî: Ey mü’minlerin emiri, söylediklerimin hiçbirisini yapmış değilim. Sadece fuzuli bir takım sözlerden ibaretti onlar, zaten yüce Allah da:

“Şairlere de azgınlar uyar, görmedin mî onlar her vadide serserice gezerler ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler.” diye buyurmaktadır.

Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) ona şöyle dedi: Evet, senin gösterdiğin bu mazeret sana uygulanacak haddin önünü almıştır. Fakat sen bu sözleri söyledikten sonra ebediyyen benim emrimde çalışmayacaksın.

ez-Zübeyr b. Bekkâr dedi ki: Bana Mus’ab b. Osman’ın anlattığına göre Ömer b. Abdu’l-Aziz halifeliğe gelince, tek düşündüğü Ömer b. Ebi Rabia ile el-Ahvas idi. Medine’deki valisine şöyle bir mektup yazdı: Ben Ömer ile el-Ahvas’ın kötü ve şerli kimseler olduklarını biliyorum. Bu mektubum sana ulaşır, ulaşmaz onları yakala ve bana gönder. Bu mektubu ona ulaşınca, hemen bu iki kişiyi ona gönderdi. Önce Ömer’e: Söyle bakalım, dedi (ve şu beyitlerini okudu):

“Görmedim cemrelere taş atıldığı sırada gören kimsenin

Gördüğü gibisini ve bir de hac geceleri gibi; sevdalı olanı bırakanları,

Başkasına ait şeylerden gözleri dolduran nice kimse vardır ki,

Cemreye doğru gitti mi, orada Fildişi heykeller gibi beyazlarla karşılaşır.”

Allah’a yemin ederim ki, sen haccınla ilgilenen bir kimse olsaydın, kendinden başka hiçbir şeye bakmazdın. Bugünlerde insanlar senden kurtulamazlarsa ne zaman kurtulurlar, dedikten sonra sürgüne gönderilmesini emretti. Bu sefer: Ey mü’minlerin emiri bundan daha hayırlı bir şeye ne dersin? dedi. O neymiş, deyince, dedi ki: Bir daha böyle şiirler söylememeye Allah adına söz veriyorum. Ebediyyen hiçbir şiirde kadınlardan söz etmeyeceğim ve artık tevbemi bozmayacağım. Ömer b. Abdu’l-Aziz ona; Gerçekten bunu yapacak mısın? deyince, şair: Evet dedi. Tevbesine sadık kalacağına dair Allah adına yemin etti, onu serbest bıraktı.

Ömer b. Abdu’l-Aziz daha sonra el-Ahvas’ı çağırdı. Ona: Sen bu beyite ne dersin? dedi:

“Benimle onun kayyımı arasında Allah vardır,

O, onu benden alıp kaçıyor, bense arkasından gidiyordum.”

Evet Allah onun kayyımı ile senin kayyımın arasındadır dedi, sonra da sürgüne gönderilmesini emretti. Ensar’dan bir takım kimseler onun hakkında Ömer b. Abdu’l-Aziz ile konuştularsa da kabul etmedi ve; Ben bu makamda kaldığım sürece Allah’a yemin ederim ki onu geri çevirmeyeceğim. Çünkü o açıktan açığa fastklık eden bir kimsedir, dedi.

İşte yerilen şiirler ile bu şiirlerin şairlerinin hükmü budur. Böyle bir şiiri dinlemek mescid veya bir başka yerde okumak helal olmaz. Tıpkı çirkin nesir sözler ve benzerinde olduğu gibi.

İsmail b. Ayyaş, Abdullah b. Avn’dan, o Muhammed b. Sîrîn’den, o Ebû Hüreyre’den rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Güzel şiir, güzel söz gibidir. Çirkini de, çirkin söz gibidir.” Bunu İsmail b. Abdullah eş-Şamî rivâyet etmiştir. Onun Şam ahalisinden yaptığı rivâyetler Yahya b. Main ve başkalarının söylediklerine göre sahihtir.

Abdullah b. Amr b. el-Âs rivâyetle dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şiir de söz ayarındadır. Onun güzeli güzel söz gibidir, çirkini de çirkin söz gibidir.” Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, I, 299; Dârakutnî, IV, 156; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 122.

3- Olumsuz Şiire Karşı Tavır:

Müslim’in rivâyetine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi birinizin içinin tıka basa irinle dolması, şiir ile dolmasından daha hayırlıdır.” Müslim, IV, 1769; Buhârî, V, 2279; Tirmizî, V, 140, 141; Müsned, II, 39, 288, 478, 480. Yine Sahih’de Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yolda giderken şiii okuyan bir şair ile karşılaştık. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şu şeytanı yakalayınız. Çünkü herhangi bir kimsenin içinin irin ile dolması, şiir ile dolmasından onun için daha hayırlıdır. ” Müslim, IV, 1769; Müsned, III, 8, 41.

İlim adamlarımız der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu şaire böyle bir uygulama yapması, onun halini bilmesinden sonradır. Bu şairin şiiri kazanç elde etmek için bir yol edinmiş olduğunu ve kendisine mal verilecek olursa, övmekte aşırı gittiği, verilmeyecek olursa hiciv ve yergide ileri giderek, insanlara mallarında ve namuslarında eziyet verdiğini daha önceden öğrenmiş olabilir.

Böyle bir durumda olan bir şairin şiir sebebiyle elde ettiği her türlü kazancın haram olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta söylediklerinin hepsi de onun için haramdır, ona kulak asmak helal olmaz. Aksine ona gereken şekilde tepki göstermek icab eder. Eğer dilinden gelecek zarardan korkulmakla birlikte önlenemiyor ise o takdirde elinden geldiğince böyle bir kimseyi idare etmeye, mümkün olduğu kadar ondan uzak durmaya çalışmalıdır. Daha işin başından ona bir şeyler vermesi helal olmaz, çünkü bu masiyete bir yardımdır. Şayet başka bir çare bulamayacak olursa, haysiyetini korumak niyetiyle ona bir şeyler verir, Çünkü kişinin kendisi vasıtasıyla namus ve haysiyetini korumak için harcadığı şeyler onun için bir sadaka olarak yazılır.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sizden herhangi birinizin içinin tıka basa irin ile dolması…” âyetindeki ” Kanın karıştığı cerahat” demektir. “Yara irin topladı, toplar” ifadeleri de buradan gelmektedir.

“Onu yemesi” hakkında el-Esmaî şöyle demektedir: Bu kelime kökünden gelmektedir, Atmak gibi. Bu da karnında hastalıklar olması anlamındadır. Bu kökten olmak üzere;”Karnı çok hastalıklı, demek olup, “ya” harfi şeddelidir fakat hemze yoktur. es-Sihah’da da şöyle denilmektedir; “İrin karnının her tarafını kapladı” demektir, el-Yezidî de şu mısraı zikretmiştir:

“O öksürdüğünde, hay irin, karnını doldursun, dedi ona.”

Bu hadisin yorumu ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklama şudur: Böyle bir hüküm şiirin etkisi altında kalan ve onun dışında herhangi bir bilgi sahibi olmaksızın hep onu öğrenip belleyen kimse hakkındadır. Bu kimse zikir namına hiçbir şey bilmez ve bu şiirlerle de hep batıla dalar gider, kendisi İçin öğünülmeyecek türden yollar izler. Boş sözler, gelişi güzel konuşmalar, gıybet ve çirkin sözleri çokça söyleyen gibi. Bu şekilde şiirin etkisi altında kalmış bir kimseden bu aşağılık ve yerilmiş vasıflar ondan ayrılmaz. Çünkü edebi adet bunu gerektirmektedir. İşte Buhârî’nin Sahihinde bu hadisin başında açmış olduğu babta (başlıkta) zikrettiği ifadelerle bu hususa işaret etmektedir: “İnsanın şiirin etkisi altında kalmasının mekruh oluşu (ile ilgili varid olmuş rivâyetler) Buhârî, V, 2279.

Bu hadisin te’vili ile ilgili olarak şunlar da söylenmiştir: Bundan maksat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve başkalarının hicvedildiği şiirlerdir. Ancak bu açıklamanın bir kıymati yoktur, çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı az ya da çok ifadelerle hicvetmek aynı şeydir, böyle bir davranış küfürdür ve yerilmiş bir işdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dışındaki müslümanları hicvetmek de azıyla çoğuyla haram kılınmıştır. Dolayısıyla burada yermenin sadece çok miktara tahsis edilmesinin hiçbir anlamı yoktur.

4- Şiirin Hükmü Muhtevası İle İlgilidir:

Şâfiî dedi ki: Şiir bir çeşit sözdür. Onun güzeli güzel çirkini de çirkin söz gibidir. Yani şiir bizatihi hoşlanılmayan bir şey değildir. O muhtevaları dolayısıyla mekruh görülür. Arapların nezdinde şiirin pek büyük bir etkisi vardı. O bakımdan onlardan birisi çok önceleri şöyle demiştir:

“Ve dilin yarası elin açtığı yara gibidir.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Hassan’ın müşriklere cevap vermiş olduğu şiir hakkında şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki bu onlarda ok atmaktan daha güçlü bir etki bırakır, ” Müslim, IV, 1935. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Tirmizî de sahih olduğunu belirterek kaydettiği rivâyete göre İbn Abbâs’tan şöyle nakledilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kaza umresi esnasında Abdullah b. Revaha önünde yürüdüğü halde Mekke’ye girdi. Bu sırada Abdullah b. Revana şöyle diyordu:

“Ey kâfir oğulları! Açılın yolumdan,

Bu gün sizinle onun (Kur’ân’ın) indirilmesi dolayısıyla çarpışırız,

Öyle darbeler indiririz ki, kelleleri boyunlarından ayırır,

Ve dosta dostunu hatırlatmaz olur.”

Ömer: Ey İbn Revâha! Allah’ın hareminde ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda mı (böyle diyorsun)? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bırak onu ey Ömer! Yemin olsun bu onlara atılan oklardan daha hızlı etki eder.” Ebû Abdullah Muhammed b. Abdilvâhid el-Makdisî, el-Ehâdtsu’l-Muhtam, IV, 41fi, 417.

5- Şairlerin İzleyicileri:

Yüce Allah’ın;

“Şairlere de azgınlar uyar” âyetinde yer alan “şairler” lâfzının merfü’ okunduğu hususunda -bildiğim kadarıyla- kıraat âlimleri arasında ihtilâf yoktur. Bununla birlikte daha sonra gelen “onlara azgınlar uyar” anlamındaki fiilin açıkladığı bir fiilin takdiri ile nasb edilmesi de caizdir. Îsa b. Ömer de böyle okumuştur. Ebû Ubeyd dedi ki: O çoğunlukla nasb ile okumayı severdi. Mesela

“hırsız erkek ile hırsız kadın” (el-Mâide, 5/38);

“odun taşıyıcısı olarak” (Tebbet, 111/4);

“Bu indirdiğimiz bir sûredir.” (en-Nûr, 24/1) âyetinde hep nasb ile okunmuştur. Nafî’, Şeybe, el-Hasen ve es-Sülemî de “onlara uyar” anlamındaki âyeti; şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır.

ed-Dahhâk dedi ki: Biri ensardan diğeri muhacirlerden iki kişi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde karşılıktı olarak hicivleştiler. Bunların herbirisînin yanında da kavminin azgın olanları -demek olan beyinsizleri- vardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, İbn Abbâs da böyle demiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre bunlardan kasıt şiirleri rivâyet edenlerdir.

Yine Ali b. Ebi Talha’nın ondan rivâyetine göre bunlardan kasıt kâfirlerdir. Onlara cin ve insanların sapıkları uyar. Bunu daha önceden zikretmiş bulunuyoruz.

Ğudayf in rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Kim İslâm dininde hicvetme çığırını aşarsa onun dilini kesiniz.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 123

İbn Abbâs tan rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethedince İblis kederle öyle bir bağırdı ve etrafında zürriyetini topladı ve dedi ki: Artık Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetini bugünden sonra tekrar şirke döndüreceğinizden yana ümidinizi kesiniz. Fakat bu iki yerde -Mekke ve Medine’de- şiiri yaygınlaştırınız.

Şuara 223

Onlar kulak verirler, ama çoğu yalancıdır.

Diyanet Vakfı
Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, şeytanın yalanlarına kulak verirler ve onların çoğu yalan söylerler.

“Onlar… kulak verirler ve onların çoğu yalan söylerler.” Bu âyete dair açıklamalar daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Burada

“kulak verirler” ifadesi şeytanların sıfatlarıdır.

“Onların çoğu” ise kâhinlere racidir, şeytanlara raci olduğu da söylenmiştir.

Şuara 222

Her yalancı günahkâra inerler.

Diyanet Vakfı
Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.

Kurtubi Tefsiri
Her yalancı günahkâr üzerine inerler.

“Size şeytanların kimin üzerine indiğini haber vereyim mi? Her yalancı günahkâr üzerine inerler.” Bu âyette;

“İnerler” denilmesi, çoğunlukla onların havada oluşlarından ve rüzgar arasında gidip gelmelerinden dolayıdır.

Şuara 221

Size haber vereyim mi, şeytanların kime indiğini?

Diyanet Vakfı
Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?

Kurtubi Tefsiri
Size şeytanların kimin üzerine İndiğini haber vereyim mi?

Âyetin tefsiri için bak:222

Şuara 220

Şüphesiz O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen Odur.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak O, herşeyi işitendir, bilendir.

“Muhakkak O, herşeyi işitendir, bilendir.” Bu gibi âyetler daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 219

ve secde edenler arasında dolaşmanı da.

Diyanet Vakfı
Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).

Kurtubi Tefsiri
Secde edenler arasındaki dolaşmanı da.

“Secde edenler arasındaki dolaşmanı da.” Mücahid ile Katâde dediler ki: Namaz kılanlar arasındaki dolaşmanı da… demektir. İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah onu peygamber olarak çıkartıncaya kadar Âdem, Nûh ve İbrahim gibi atalarının sulblerinde dolaşmasını, demektir.

İkrime dedi ki: O sen ayakta iken de, rukûda iken de, secdede iken de seni görür. Bu açıklamayı İbn Abbâs da yapmıştır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen namazda İken kalbin ile arkanda bulunan kimseleri, önünde bulunanları gözlerinle gördüğün gibi görürsün. Bu görüş Mücahid’den de rivâyet edilmiştir. Bunu el-Maverdî ile es-Sa’lebî zikretmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde bulunanları gördüğü gibi, arkasında olanları da görürdü. Bu sahih hadislerde sabit olmakla birlikte, âyetin bu şekilde yorumlanması uzak bir ihtimaldir.

Şuara 218

O ki seni ayağa kalktığın zaman görüyor,

Diyanet Vakfı
O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

Kurtubi Tefsiri
O seni kalkınca da görür.

“O seni kalkınca da görür.” Müfessirlerin çoğunluğunun yani İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşüne göre namaza kalktığın zaman demektir. Mücahid ise: Nerede olursan ol, kalktığın zaman anlamındadır der.

Şuara 217

Güven, Azîz, Rahîm olana dayan.

Diyanet Vakfı
Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.

Kurtubi Tefsiri
Ve o Azîz ve Rahîm olana tevekkül et

“Ve o Azîz ve Rahîm olana tevekkül et.” Yani sen işini O’na havale et. Çünkü O, asla yenik düşürülemeyen, en güçlü olan (Aziz)’dır. Dostlarını yardımsız bırakmayan, Rahîm (merhametli olan)dır. Burada “(……..): Ve tevekkül et” âyeti genel olarak “vav” ile okunmuştur, Mushaflarda da böyledir.

Ancak Nâfi ile İbn Âmir bunu (“vav” yerine) “fa” ile okumuşlardır. Medine ile Şam mushaflarında da bu şekildedir.

Şuara 216

Eğer sana karşı gelirlerse de ki: “Ben yaptıklarınızdan uzağım.”

Diyanet Vakfı
Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.

Kurtubi Tefsiri
Sana isyan ederlerse: “Muhakkak ben yaptıklarınızdan uzağım” de.

“Sana isyan ederlerse” emrine muhalefet ederlerse

“muhakkak ben yaptıklarınızdan uzağım, de.” Yani sizin bana isyan etmenizle benim bir ilgim yoktur. Çünkü onların yüce peygambere isyan etmeleri, yüce Allah’a isyan etmek demektir. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ancak Allah’ın razı olacağı şeyleri emreder. Peygamberin uzaklaştığı kimseden Allah da uzaklaşır.

Şuara 215

Sana uyan müminlere kanadını indir.

Diyanet Vakfı
Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.

Kurtubi Tefsiri
Sana tabi olan mü’minlere de kanadını indir.

“Sana tabi olan mü’minlere de kanadını İndir.” Bu âyete dair açıklamalar daha önce el-Hicr Sûresi (15/88. âyetin tefsiri) ile el-îsra Sûresi (15/23-24. âyet, 14. başlık)da geçmiş bulunmaktadır.

“Kanadını alçalttı” tabiri yumuşadı anlamındadır.

Şuara 214

En yakın akrabanı uyar.

Diyanet Vakfı
(Önce) en yakın akrabanı uyar.

Kurtubi Tefsiri
Yakın akrabanı uyar.

Yüce Allah’ın:

“Yakın akrabanı uyar” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yakın Akrabayı Uyarmak:

“Yakın akrabanı uyar” âyetinde özellikle yakın akrabayı uyarmasını emretmesi, akrabası olmayan kimseler ile diğer yabancıların şirk hususunda kendilerinden ayrılıp uzaklaşması noktasında (kendilerine döner diye) ümitlerini tamamen kesmek içindir. Onun yakın akrabaları (aşireti) ise Kureyşlilerdir, Abdumenafoğulları olduğu da söylenmiştir. Müslim’in, Sahih’inde bu âyet: “Yakın akrabanı ve aralarından senin en yakın olan ihlâsa erdirilmiş olanlarım uyar” şeklinde vaki olmuştur. Müslim, I, 193; Buhârî, IV, 1902

Bu rivâyetin zahirine göre fazla bölüm okunan bir Kur’ân idi, sonradan nesh olundu. Zira bu bölümün mushafta nakli sabit değildir, mütevâtiren de gelmemiştir. Ancak bunun sabit olduğunu kabul edecek olursak, izah edilmesi gereken bazı hususlar ortaya çıkacaktır. Şöyle ki; bu durumda onun sadece aşiretinden îman eden kimseleri uyarması gerekir. Çünkü İslâm dininde ihlâsa ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı sevme niteliği sadece mü’minlere aittir, müşriklerin öyle bir vasfı yoktur. Zira onların bu kabilden hiçbir özellikleri bulunmamaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise mü’minleriyle, kâfirleriyle aşiretinin tümünü davet etmiştir. Onların hepsini, onlarla birlikte olanları ve onlardan sonra gelecek olanları da uyarmıştır. O halde; böyle bir şey ne nakil itibariyle, ne de mana itibariyle sabit olamaz.

Müslim’in rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “Yakın akrabanı uyar” âyeti nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyşlileri çağırdı, hepsi bir araya toplandılar. Genel ve özel olarak (davette bulundu) ve şöyle buyurdu: “Ey Ka’b b. Lüeyoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Murre b. Ka’boğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Abduşşemsoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Abdumenafoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Haşimoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Abdulmuttalib oğulları kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Fatıma, kendini ateşten kurtar. Çünkü Allah’ın azâbı karşısında yarın benim size hiçbir faydam olmayacaktır. Şu kadar var ki benim sizinle bir akrabalığım vardır. O akrabalığın gereğini de yerine getireceğim. ” Müslim, 1, 192; Tirmizî, V, 338; Müsned, II, 333, 3rtO, 519.

2- Akrabalık Bağı İle İlgili Bazı Hükümler:

Bu hadis ile âyet-i kerimede eğer sebepler bakımından bir uzaklık var ise, neseb itibariyle yakınlığın faydasının olmayacağına delil vardır. Ayrıca mü’minin, kâfirin akrabalık bağını gözetmesinin, ona irşadda bulunup, öğüt vermesinin câiz olduğuna da delil vardır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sizin benimle bir akrabalığınız vardır, o akrabalık bağının gereğini yerine geçireceğim” demiştir. Yüce Allah’ın

“Sizinle din hususunda Savaşmamış… olanlara iyilik yapmanızı… Allah size yasaklamaz.” (el-Mumtehine, 60/80) âyeti da -ileride yüce Allah’ın izniyle bu âyet açıklanırken geleceği üzere- bunu gerektirmektedir.

Şuara 213

Allah ile beraber başka bir ilâh çağırma, yoksa azap edilenlerden olursun.

Diyanet Vakfı
O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!

Kurtubi Tefsiri
O halde; Allah ile birlikte başka bir ilâha dua etme. O takdirde azâb edilenlerden olursun.

“O halde; Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etme! O takdirde azâb edilenlerden olursun.” Denildiğine göre bu âyet, sen kâfir olan kimselere bunu söyle anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre; Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a -böyle bir işi yapmayacak olsa dahi- bir hitabtır, çünkü o hem masumdur, hem seçilmiş bir peygamberdir. Ancak bununla ona hitab edilmiş olmakla birlikte maksat başkalarıdır. Buna da yüce Allah’ın:

“Yakın akrabanı uyar” âyeti delil teşkil etmektedir. Yani onlar neseb ve akrabalıklarına güvenerek yerine getirmeleri gereken şeyleri terketmesinler.

Şuara 212

Onlar işitmeden uzaklaştırılmışlardır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü onlar İşitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.

“Bu, onlara yaraşmaz ve esasen buna güçleri de yoktur. Çünkü onlar işitmekten” daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/17. âyet ve devamının tefsirinde) açıklandığı üzere alevli ateşlerle kovalandıkları için

“işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.”

el-Hasen ile Muhammed b. es-Sümeyka, “Onu şeytanlar indirmemiştir” anlamındaki âyeti; diye okumuşlardır. el-Mehdevî dedi ki: Bu Arapçada doğru olmayan bir okuyuştur, (Kur’ân) hattına da muhaliftir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu bütün nahivcilere göre bir yanlışlıktır. Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezid’i şöyle derken dinledim: Bu ilim adamlarına göre bir yanlışlıktır. Sadece bu hususta bir şüphenin etkisi ile böyle okumuş olabilir. Şöyle ki el-Hasen sonunda (şeyatîn kelimesinin sonunda) “ye” ile “nûn”u görünce ve bunun ref mahallinde olduğundan bunun cenı-i müzekker-i salim olduğu noktasında tereddüde düşmüş ve yanılmıştır.

Hadîs-i şerîfte de: “Alimin yanılmasından sakınınız.” Süyûtî. el-Câmiu’s-Sağir, had. no: 244 diye buyurulmuştur. Halbuki kendisi başka yerde herkes gibi

“Ama kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında” (el-Bakara, 2/14) âyetini (buradaki gibi kırık çoğul olarak) okumuştur. Eğer bu “vav” ile ref mahallinde bulunmuş olsaydı, o takdirde izafet dolayısıyla “nûn”un da hazfedilmesi icab ederdi.

es-Sa’lebî dedi ki: el-Ferrâ’ dedi ki: Büyük ilim adamı -el-Hasen’i kastediyor- yanlışlık yapmıştır. Bu husus en-Nadr b. Şumeyl’e zikredilince şöyle demiştir: Eğer Ru’be, el-Accac ve onlara benzer kimselerin sözleri delil gösterilebiliyorsa el-Hasen ve arkadaşının sözünün de delil gösterilebilmesi lazım. Bununla birlikte bizler bu hususta bir şey işitmemiş olsalardı, böyle okumayacaklarını da biliyoruz.

el-Müerric dedi ki: Eğer şeytan lâfzı; kökünden türemiş ise onların bu kıraatleri izah edilebilir.

Yûnus b. Habib der ki: Ben Bedevi bir Arabın; “Biz arkalarında bahçeler bulunan bahçelere girdik” dediğini duydum. Ben de: Bu el-Hasen’in kıraatine ne kadar da benziyor, dedim. Burada da kırık çoğul olan “bahçeler” anlamındaki kelime tıpkı cem-i müzekker-i salim gibi değerlendirildiğinden el-Hasen’in “şeytanlar” anlamındaki kelimeyi “çeyâtûnır diye okumasına benzemektedir.

Şuara 211

Onlara yakışmaz, güçleri de yetmez.

Diyanet Vakfı
Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.

Kurtubi Tefsiri
Bu onlara yaraşmaz ve esasen buna güçleri de yoktur.

Âyetin tefsiri için bak:212

Şuara 210

Ona şeytanlar inmemiştir.

Diyanet Vakfı
Onu (Kuranı) şeytanlar indirmedi.

Kurtubi Tefsiri
Onu şeytanlar indirmemiştir.

“Onu” yani Kur’ân-ı Kerîm’i

“şeytanlar indirmemiştir.” Bilakis onu indiren er-Rûhu’l-Emin’dir.

Şuara 209

Hatırlatma için. Biz zulmedenler olmadık.

Diyanet Vakfı
208, 209. Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.

Kurtubi Tefsiri
(Bu bir) hatırlatmadır. Biz zulmedenler olmadık.

“Hatırlatmadır” âyeti hakkında el-Kisaî dedi ki: Burada:

“Hatırlatma” lâfzı hal olarak nasb mahallindedir. en-Nehhâs dedi ki: Böyle bir şey olmaz. Bu hususta kabul edilecek görüş el-Ferrâ’ ile Ebû İshak’ın mastar olarak nasb mahallinde olduğu görüşüdür. el-Ferrâ’ dedi ki; Bu ” (O rasûller) bir hatırlatmada bulunurlar” takdirindedir ve sahih bir görüştür. Çünkü “uyarıcıları olmaksızın” âyeti hatırlatıcılan olmaksızın anlamındadır. “(….): Hatırlatma,” lâfzı üzerinde i’rab açıkça görülmez. Çünkü sonu elif-i maksuredir. Bununla birlikte tenvin ile okunması da caizdir,

Diğer taraftan bunun mübteda takdiri ile merfu olması da mümkündür. Ebû İshak dedi ki: “Bizim uyarmamız bir hatırlatmadır” demek olur. el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Yani “Bu bir hatırlatmadır.”

İbnu’l-Enbarî dedi ki; Kimi müfessirler de şöyle demiştir: eş-Şuarâ Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Uyarıcıları olmaksızın” âyeti dışında tam bir vakıf (bulunan bir âyet sonu) yoktur. Bize göre de bu hasen bir vakıftır. Bundan sonra “Hatırlatmadır” ile okumaya başlar ki; bu da: “O bir hatırlatmadır” anlamındadır. Yani onlara bir hatırlatmada bulunur demektir. Bununla birlikte “hatırlatmadır” âyeti üzerinde vakıf yapmak daha güzeldir.

“Biz zulmedenler olmadık.” Önceden onlara delilleri göndermiş ve onların ileri sürecek bir mazeretlerini bırakmamış olduğumuzdan dolayı onlara azâb etmekle onlara zulmetmedik.

Şuara 208

Biz hiçbir memleketi uyaranlar olmaksızın helâk etmedik.

Diyanet Vakfı
208, 209. Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Biz uyarıcıları olmaksızın hiç bir ülkeyi helâk etmiş değiliz.

Yüce Allah’ın:

“Biz uyarıcıları” yani peygamberleri, rasûlleri

“olmaksızın hiçbir ülkeyi helâk etmiş değiliz” âyetindeki

“Hiçbir ülkeyi helâk etmiş değiliz” âyetinde yer alan; sıladır (fazladan gelmiştir.)

Şuara 207

Onlara verilen nimetlerin hiçbir faydası olmaz.

Diyanet Vakfı
Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Faydalandırıldıkları nimetlerin onlara bir yararı olmaz (değil mi?)

Bu buyruklardaki:

“Faydalandırıldıktan nimetlerin onlara bir yararı olmaz” âyetinde yer alan birinci Takrir anlamını ifade eden bir istifhamdır (sorudur). Bu “Fayda verdi” ile nasb mahallîndedir. İkinci ise ref’ mahallindedir. Buna göre âyetin manası şu olur: Faydalandırıldıktan şeylerin kendilerine ne faydası olur?

İkincisinin irabta mahalli olmayan nefy edatı olması da mümkündür. Bu takdirde manası: Onlara ne faydası olur ki. Onlar faydalandırılıyor değillerdi olur.

Bir diğer görüşe göre birinci nefy edatı, ikincisi ise; “Yaran oldu” fiili ile ref’ mahallinde, aid olan “he” ise hazfedilmiştir. İfadenin takdiri de; Kendisinde yararlandırdıkları sürenin onlara faydası olmaz, şeklindedir.

ez-Zührî’den nakledildiğine göre Ömer b. Abdu’l-Aziz sabah oldu mu sakalını tutar, sonra da: “Ne dersin, Biz onları nice’seneler geçindirsek, sonra onlara vaad olundukları gelse; faydalandırıldıkları nimetlerin onlara bir yararı olmaz” âyetini okur ve ağlardı. Sonra da şu beyitleri okurdu:

“Ey aldatılmış kişi! Gündüzün yanılma ve gafletle geçiyor,

Gecense uykuyla; helâk oluş da yakanı bırakmıyor.

Sen ne uyanık kimseler arasında kararlı bir uyanıksın,

Ne de uyuyanlar arasında kurtulmuş ve tehlikeden uzaksın.

Fani olanla sevinirsin, temennilerle de neşelenirsin,

Rüya gören kimsenin uykudaki lezzetlerle sevindiği gibi.

Sonucundan hoşlanmayacağın şeylere doğru koşarsın,

İşte hayvanlar da dünyada böylece yaşarlar.”

Şuara 206

Sonra onlara vaat edilen şey geldi.

Diyanet Vakfı
205, 206. Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak, sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!

Kurtubi Tefsiri
Sonra onlara vaad olundukları gelse,

“Sonra onlara vaad olundukları” azâb ve helâk oluş

“gelse. Faydalandırıldıkları nimetlerin onlara bir yararı olmaz.”

Şuara 205

Farz edelim ki biz onları yıllarca nimetlendirdik.

Diyanet Vakfı
205, 206. Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak, sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!

Kurtubi Tefsiri
Ne dersin, Biz onları nice seneler geçindirsek,

“Ne dersin? Biz onları” dünyada

“nice seneler geçindirsek…” ed-Dahhak ve başkalarının görüşüne göre maksat Mekkelilerdir,

Şuara 204

Şimdi azabımızı mı acele istiyorlar?

Diyanet Vakfı
(Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?

Kurtubi Tefsiri
Acaba bunlar azabımızın mı çabuk gelmesini isterler?

“Acaba bunlar azabımızın mı çabuk gelmesini isterler?” Mukâtil dedi ki: Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Ey Muhammed! Sen ne zamana kadar daha bizi azâb ile tehdit edeceksin ve onu bir türlü getirmeyeceksin? Bunun üzerine:

“Acaba bunlar azabımızın mı çabuk gelmesini isterler” âyeti nazil oldu.

Şuara 203

Derler ki: “Bize biraz mühlet verilmeyecek mi?”

Diyanet Vakfı
O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Hemen ardından: “Acaba bize mühlet verilir mi?” derler.

“Hemen ardından: Acaba bize mühlet verilir mi? derler.” Ertelenir miyiz, bize süre tanınır mı? Onlar o vakit geri döndürülmeyi isteyecekler ama bu istekleri kabul edilmeyecektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: “Onlara… gelecek” âyeti daha önce geçen: “Görünceye kadar” âyetine atfedilmiş değildir. Aksine o “îman etmezler” âyetinin cevabıdır. “Onlara… gelecek” âyeti nefyin cevabı olduğundan dolayı nasb ile gelmiştir. Yüce Allah’ın “derler” âyeti da böyledir ( o da aynı sebebten ötürü nasb ile gelmiştir).

Şuara 202

O da onlara ansızın gelir, onlar farkında değilken.

Diyanet Vakfı
İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.

Kurtubi Tefsiri
Azâb onlara ansızın gelecek ve farkında bile olmayacaklar.

“Onlar acıklı azâbı görünceye kadar artık ona îman etmezler. Azâb onlara ansızın gelecek.” el-Hasen

“Onlara gelecek” lâfzını “te” ile diye okumuştur. Yani kıyâmet onlara ansızın gelecek. Kıyâmette gerçekleşecek olan azâbın delâleti dolayısıyla “kıyâmet” hazf edilmiştir. Diğer bir sebeb ise Kur’ân-ı Kerîm’de kıyâmetin çokça söz konusu edilmesidir,

el-Hasen âyeti, bu şekilde okuduğu bir sırada bir adam ona şöyle demiş: Ey Ebû Said, (âyet) ancak azâb onlara ansızın gelir (şeklinde olmalıdır), diyerek “ya” ile okuması gerektiğine işaret eder. el-Hasen onu azarlayarak: Burada söz konusu kıyâmettir. Kıyâmet onlara ansızın gelecektir (deyip “te” ile okuyuşu tercih ettiğini belirtir).

“Ve” (kıraatlere göre kıyâmet ya da azâb) gelişinin

“farkında bile olmayacaklar.”

Şuara 201

Onlar, elem verici azabı görünceye kadar ona inanmazlar.

Diyanet Vakfı
200, 201. Onu günahkarların kalplerine böyle soktuk. Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar acıklı azâbı görünceye kadar artık ona îman etmezler.

Âyetin tefsiri için bak:202

Şuara 200

İşte biz onu, suçluların kalplerine böylece sokarız.

Diyanet Vakfı
200, 201. Onu günahkarların kalplerine böyle soktuk. Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu günahkârların kalplerine öyle bir yerleştirip soktuk ki,

“Biz onu” yani Kur’ân’ı yani onu inkâr etmeyi

“günahkarların kalplerine öyle bir yerleştirip soktuk ki; onlar acıklı azâbı görünceye kadar artık ona îman etmezler.” Yalanlamayı kalplerine soktuk diye de açıklanmıştır. İşte onları îman etmekten alıkoyan dâ budur, bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır. İkrime ise kasveti, katı kalpliliği yerleştirdik diye açıklamıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Hİ-cr Sûresi’nde (15/12-13- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Ferrâ’ “îman etmezler” fiilinin cezm ile okunmasının câiz olduğunu belirtmiştir. Çünkü burada şart ve ceza manası vardır. Onun iddiasına göre Araplar bu gibi yerlerde değil de eğer; yerine kullanacak olurlarsa, bundan sonra gelen fiilî kimi zaman cezmederler, kimi zaman da ref’ ederler. O bakımdan: Başını alıp, gitmesin diye atı bağladım” derken müzari fiili ref ile de, cezm ile de okurlar. Çünkü manası; “Eğer onu bağlamayacak olursam başını alır gider” şeklindedir. Ref ile manası ise “Başını alıp gitmesin diye” şeklindedir. el-Ferrâ’, Ukayloğullarından birisine ait olan şu beyiti de (şahit olarak) zikreder:

“Nihayet gördük ki aramızda en güzel iş:

Karşılıklı sakinleşmektir, hiçbir kimse şerri işlemesin.”

Burada; hazfediîdiğinden fiil ref ile gelmiştir. Cezm ile geldiği yerlere örnek olarak da diğer bir şairin şu beyiti gösterilmiştir:

“Madem siz uzun süre onun suya varmasını engellediniz,

Artık onu kovalar ile başbaşa bırakınız, içini soğutsun.”

en-Nehhâs dedi ki: Bütün bunlar “Îman et(mez)ler” ile ilgili Basralılara göre yanlış açıklamalardır. Cezm edici edat olmaksızın, cezm câiz olmaz. Varlığından daha güçlü bir şekilde hazfedildiği takdirde amel edebilen hiçbir şey (edat) da yoktur. Bu da apaçık bir delillendirmedir.

Şuara 199

O, bunu onlara okusaydı, yine de inanmazlardı.

Diyanet Vakfı
198, 199. Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.

Kurtubi Tefsiri
O da onu bunlara okusaydı, onlar yine de ona îman etmezlerdi.

“Eğer Biz onu Arapça bilmeyen” yani ana dili Arapça olmayan

“biri üzerine indirmiş olsaydık. O da onu bunlara” Arapça ile değil de bir başka dille

“okumuş olsaydı, onlar yine îman etmezlerdi” ve biz bunu anlayamıyoruz, derledi. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Eğer Biz onu Arap dilinden başka (bir dil ile) bir Kur’ân yapsa idik…” (Fussilet, 41/44) âyetidir.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer Biz bu kitabı Arap olmayan birisi üzerine indirmiş olsaydık, büyüklenerek ve kendilerine yedirmedikleri için ona îman etmezlerdi. Bir kişi Arap olsa dahi eğer fasih konuşmuyor ise ona “a’cem ve a’cemi” denilir. Acemi adam ise fasih dahi olsa aslına nisbet edilir. Şu kadar var ki el-Ferrâ’ “a’cemî” anlamında “acem!” denilmesini uygun kabul etmiştir.

el-Hasen “Arapça bilmeyenlerden biri üzerine” şeklinde biri şeddeli, iki “ya” ile nisbet ismi kabul ederek okumuştur. “Arapça bilmeyen(ler)” şeklinde okuyanların kıraatine gelince, bunun ‘in çoğulu olduğu söylenmiş ise de bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü müennesi “fe’lâ” vezninden gelen sıfatlar “vav” ve “nun” ile de cem edilmezler. “EliP ve “le’: ile de cem edilmezler. Nitekim (kırmızılar anlamında): da, da denilmez.

Bunun aslının el-Cahderî’nin kıraatinde olduğu gibi; şeklinde olduğu daha sonra ise; nisbet “ya “sının hazfedildiği, böylelikle buna delil teşkil etmek üzere de çoğulunun “ye” ve “nûn” ile yapıldığı da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî yapmıştır. Sîbeveyh’in görüsü de budur.

Şuara 198

Eğer biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik,

Diyanet Vakfı
198, 199. Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Biz onu Arapça bilmeyen biri üzerine İndirmiş olsaydık;

Şuara 197

Bunu İsrailoğullarının bilginlerinin bilmesi, onlar için bir ayet olmadı mı?

Diyanet Vakfı
Beni İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?

Kurtubi Tefsiri
Acaba İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmeleri, onlar için bir delil değil midir?

“Acaba İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmeleri onlar için bir delil değil mi?” âyeti hakkında Mücahid şöyle demiştir: Abdullah b. Selâm, Selman ve bunların dışında müslüman olan diğerleri kastedilmektedir. İbn Abbâs da dedi ki: Mekkeliler, Medine’de bulunan yahudilere haber göndererek Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında onlara soru sordular, yahudiler de onlara: Şu dönem onun ortaya çıkma zamanıdır. Biz Tevrat’ta onun vasıflarını, niteliklerini görüyoruz, diye cevap verdiler. Bu takdirde “âlimler” lâfzı -bu görüşe göre- kilab ehlinin kitapları hakkında bilgi sahibi olup da İslama giren ya da girmeyen kimseleri kapsamaktadır. Ayrıca kitab ehlinin şahitliği de müşriklere karşı bir delil olmuştur. Çünkü onlar din ile ilgili bir takım hususlarda kitab ehline başvuruyorlardı. Zira kitab ehlinin bilgi sahibi oldukları kanaatinde idiler,

İbn Amir “bir delil” lâfzını ötreli okumuşken, diğerleri (kâne’ye) haber olarak nasb ile okumuşlardır. İsmi ise ” Bilmeleri” lâfzıdır. İfadenin takdiri de şöyle olur: İslama giren İsrailoğulları âlimlerinin ilmi onlar için apaçık bir delil değil midir? Birinci kıraate göre ise “kâne’nin ismi “bir delil”; haberi ise; “İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmeleri” anlamındaki âyettir.

Âsım el-Cahderî ise “İsrailoğullarının onu bilmeleri” diye (bilmeleri anlamındaki fiili ye ile değil de te İie) okumuştur. (Anlam değişmemektedir).

Şuara 196

Ve şüphesiz o, önceki kitaplarda da vardır.

Diyanet Vakfı
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki o daha öncekilerin kitaplarında da vardır.

“Şüphesiz ki o daha öncekilerin kitaplarında da vardır.” Yani elbette öncekilerin kitaplarında yani önceki peygamberlerin kitaplarında bu kitabın indirileceğinden sözedilmiştir.

Bu okuyuşa göre âyetin anlamı şöyle olur: “O Kuran ile Ruhu’l-Emin’i indirdi.” Yani Ruhu’l-Emin ile o Kur’ânı indirdi anlamında kalbedilmiş bir ifade şeklinde olur

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan önceki kitaplarda sözkonusu edilmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları… ümmi peygamber olan o rasûle uyarlar.” (el-A’raf, 7/157)

“ez-Zubur” kitaplar demektir, tekili “zebûr”dur. “Resul” kelimesinin çoğulunun, “rusûl” gelmesi gibi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 195

Açık bir Arapça dille.

Diyanet Vakfı
193, 194, 195. (Resulüm!) Onu Ruhul-emin (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Apaçık bir Arapça lisan ile,

“Uyarıcılardan olasın diye; kalbin üzere; apaçık bir Arapça lisan ile” Böylelikle biz senin ne söylediğini anlayamıyoruz, diyemesinler.

Şuara 194

Senin kalbine, uyarıcılardan olasın diye.

Diyanet Vakfı
193, 194, 195. (Resulüm!) Onu Ruhul-emin (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Uyarıcılardan olasın diye, kalbin üzere;

Şuara 193

Onu güvenilir Ruh indirdi.

Diyanet Vakfı
193, 194, 195. (Resulüm!) Onu Ruhul-emin (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Onu Ruhu’l-Emin indirdi.

“Onu Ruhu’l-Emin İndirdi. Uyarıcılardan olasın diye; kalbin üzere.” Bu âyette “în(dir)di” lâfzını Nâfî, İbn Kesîr ve Ebû Amr şeddesiz olarak, diğerleri ise; şeddeli olarak ve “Ruhu’l-Emin” âyetini da; şeklinde nasb ile okumuşlardır/15

Ebû Hatim’le Ebû Ubeyd’in tercih ettiği budur. Buna sebeb “Muhakkak bu … indirdiğidir” âyetidir. Bu ise şeddeli okuyuşun mastarıdır.

Şeddesiz okuyanların kıraatlerinin lehine delil ise; bu ifade takdir edilmemiştir, demektir. Çünkü anlam, Kur’ân-ı Kerîm her ne kadar âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş ise de onu sana Cebrâîl indirmiştir, şeklindedir, Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Kim Cebrâîl’e düşman ise muhakkak ki onu… kalbine… indirmiştir.”(el-Bakara, 2/97) Bu da; bu Kur’ân’ı sana okur ve senin kalbin de onu beller anlamındadır. Böylelikle kalbine sebat versin diye… anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şuara 192

Ve şüphesiz bu, âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki o (Kuran) alemlerin Rabbinin indirmesidir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak bu âlemlerin Rabbinin indirdiğidir.

“Muhakkak bu âlemlerin Rabbinin indirdiğidir” âyeti ile sûrenin baş taraflarında müşriklerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişleriyle ilgili açıklamalara tekrar dönmektedir.

Şuara 191

Ve şüphesiz Rabbin, elbette O, Azîz’dir, Rahîm’dir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Rabbin Azîz olandır, Rahîm olandır.

“Muhakkak bunda bir âyet vardır. Onların çoğu zaten mü’min değildi.” Denildiğine göre; her iki kesimden Şuayb’e dokuzyüz kişi îman etmişti.

Şuara 190

Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak bunda bir âyet (alâmet) vardır. Onların çoğu zaten mü’min değildi.

Şuara 189

Onu yalanladılar, bunun üzerine onları gölge gününün azabı yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabıydı.

Diyanet Vakfı
Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!

Kurtubi Tefsiri
Derken onu yalanladılar, bunun üzerine onları Yevmu’z zulle azâbı gelip yakaladı. Gerçekten o büyük bir günün azâbı idi.

“Derken onu yalanladılar. Bunun üzerine onları yevmu’z-zulle azâbı gelip yakaladı.” İbn Abbâs dedi ki: Çok şiddetli bir sıcak oldu. Yüce Allah da bir bulut gönderdi, altında gölgelenmek üzere una doğru kaçtılar. Gölgenin altında toplandıktan sonra onların üzerine bir çığlık koptu ve hep helâk oldular.

Bir diğer açıklamaya göre; yüce Allah bu bulutu başlarının üzerinde tuttu. Sıcaktan âdeta alev saçıyordu. Sonunda helâk olup öldüler. O gün dünyada görülmüş en büyük günlerden bir gün idi.

Denildiğine göre; yüce Allah onların üzerine çok sıcak bir rüzgar gönderdi, Ağaçların gölgelerine çekildiler. Yüce Allah, ağaçlığı tutuşturdu ve hepsi de yandılar.

Yine İbn Abbâs ve başkalarından rivâyete göre yüce Allah, üzerlerine cehennem kapılarından bir kapı açtı, üzerlerine son derece şiddetli bir sıcak gönderdi. Nefes alamaz oldular, evlerine girdiler, gölgenin onlara bir faydası olmadı, suyun da bir faydası olmadı. Sıcaktan piştiler, sıcaktan kaçmak için ovaya çıktılar. Yüce Allah üzerlerine bir bulut gönderdi ve bu bulut onları gölgelendirdi. Orada bir miktar serinlik, rahatlık ve hoş rüzgar buldular, Biri diğerini çağırmaya başladı, hepsi o bulut altında toplanınca yüce Allah, o bulutu alevle tutuşturdu. Altlarından yer sarsıldı, kavrulan çekirgelerin yandığı gibi yandılar ve küle döndüler. İşte yüce Allah’ın:

“…yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada kalmamışlardı.” (Hud, 11/67) âyeti ile

“Bunun üzerine onları yevmu’z-zulle azâbı gelip yakaladı. Gerçekten o büyük bir günün azâbı idi” âyetinde anlatılan budur.

Yine denildiğine göre; yüce Allah yedi gün süreyle onları rüzgarsız bıraktı. Üzerlerine sıcağı musallat etti, nefes alamaz oldular. Ne bir gölgenin, ne bir suyun onlara faydası oldu. O bakımdan serinlemek maksadıyla dehlizlere giriyorlardı, fakat oranın dışardan daha sıcak olduğunu görüyorlardı. Nihayet çöle kaçtılar. Bir bulut onları gölgelendirdi. İşte “ez-zutle” budur. Altında bir serinlik ve bir esinti buldular. Üzerlerine ateş yağdırdı ve yandılar.

Yezid el-Cüreyrî dedi ki: Yüce Allah, geceli gündüzlü yedi gün onlara sıcağı musallat kıldı. Daha sonra uzaklardaki bir dağı yükseltti. Bir adam oraya vardı, altında nehirler, pınarlar, ağaçlar ve soğuk su olduğunu gördü. Hepsi o dağın altında toplandılar. Dağ üzerlerine düştü. İşte “ez-zulle” denilen budur.

Katâde dedi ki: Yüce Allah, Şuayb’ı iki ümmete göndermiştir. Birisi Medyenliler, diğeri ise Ashabu’l-Eyke’dir. Allah Ashabu’l-Eyke’yi ez-zulle ile helâk etti. Medyen ashabına gelince, Cebrâîl üzerlerine bir çığlık kopardı, hep birlikte helâk oldular.

Şuara 188

Dedi ki: Rabbim yaptıklarınızı daha iyi bilir.

Diyanet Vakfı
Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim sizin yaptıklarınızı dahi iyi bilir” dedi.

“Rabbim sizin yaptıklarınızı daha iyi bilir, dedi.” Bu ifade bir tehdiddir. Yani bana düşen sadece tebliğdir. Sizin gelmesini istediğiniz azâbı getirmek benim elimde değildir. Sizi cezalandıracak olan O’dur.

Şuara 187

Eğer doğru söyleyenlerden isen, üzerimize gökten parçalar düşür.

Diyanet Vakfı
Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten parçalar İndir.”

“Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten parçalar” göğün bir tarafını yahut ondan bir parça

“indir” de biz de ona bakalım. Nitekim yüce Allah (bu âyetteki “parça”) anlamındaki lâfzı da kullanarak şöyle buyurmaktadır:

“Eğer gökten düşen bir parça görseler: üstüste yığılmış bir buluttur, diyeceklerdir.”(et-Tûr, 52/44)

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu sözleriyle, üzerimize azâbı indir, demek istemişlerdir. Bu ise yalanlamakta aşın gittiklerini göstermektedir.

Ebû Ubeyde dedi ki: “Parçalar” kelimesi, in çoğuludur. Tıpkı “Sedir ağaçlan”nın ‘in çoğulu olması gibi.

es-Sülemî ve Hafs; “Parçalar” diye okumuşlardır. Bu da aynı şekilde çoğuludur. Parça ve yan anlamındadır. İfadenin takdiri ise ardı arkasına, parça parça olarak şeklindedir.

el-Cevherî dedi ki: “Bir şeyin parçası” demektir. Mesela; Elbisenden bana bir parça ver” denilir. Çoğulu ile şeklinde gelir. ile ın aynı şeyler olduğu da söylenir.

el-Ahfeş dedi ki: Bu lâfzı; diye okuyanlar tekil olarak okurlar, diye okuyanlar ise çoğul olarak okurlar. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/92. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Herevî de der ki: Bunu; (……..) diye tekil olarak okuyanların bu şeklinin çoğulu ile şekillerinde gelir. Bu da: (işaret el İsra Sûresi 17/92. âyetidir) “Yahutta semayı üzerimize tek bir parça halinde bir defada düşüresin” demek olur. Bu ise; “O şeyi örttüm, örtmek”den gelmektedir.

Şuara 186

Sen ancak bizim gibi bir insansın. Ve biz, doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz.

Diyanet Vakfı
Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
“Sen ancak bizim gibi bir beşersin ve muhakkak biz seni yalancılardan sanıyoruz.

“Ve muhakkak biz seni yalancılardan sanıyoruz.” Yani bizler senin yüce Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğun iddiasında yalan söylediğini zannediyoruz.

Şuara 185

Dediler ki: Sen ancak büyülenmişlerdensin.

Diyanet Vakfı
Onlar şöyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Sen ancak büyülenmişlerdensin;

“Dediler ki: Sen ancak büyülenmişlerdensin.” Önceden de geçtiği üzere yani yemek yiyip içenlerdensin.

Şuara 184

Sizi ve önceki nesilleri yaratan O’ndan sakının.

Diyanet Vakfı
Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan korkun.

Kurtubi Tefsiri
“Sizi ve önceki nesilleri yaratandan korkun.”

“Sizi ve önceki nesilleri yaratandan korkun.” Mücahid der ki:

“Nesiller”, yaratılmışlar anlamındadır, “Filan kişi şu husus üzere yaratıldı” demektir.

Buna göre huy ve yaratılış; diye adlandırılır. Bunu en-Nehhâs “Meâni’l-Kur’ân” adlı eserinde zikretmiştir.

“Nesiller” anlamındaki bu kelime (sizi) anlamındaki “kaf” ve “mım’den oluşan zamire atfedilmiştir.

el-Herevî dedi ki; şeklileri bu kelimenin çeşitli söylenişlerini ifade eder. Anlamı insanlardan çok sayıdaki topluluk demektir, Yüce Allah’ın: “Pek çok kimseleri” (Yâ Sîn, 36/62) âyetinde de aynı kelimedir, en-Nehhâs “Irabû’l-Kur’ân” adlı eserinde de şöyle demektedir: Bu kelime; şeklinde de söylenilir. Her ikisinde de çoğulu; …diye gelir. “Be” harfinin ötresi ve esresinin hazfedildiği de olur. Aynı şekilde “lâm” harfinden şedde de hazfedikbilir. Bu durumda; ile denilir. Aynı şekilde da da denilir. Bütün bunlardan “he” (yuvarlak le) hazf de edilebilir. el-Hasen ise kendisinden gelen farklı rivâyetlerle “Önceki nesilleri” diye “cim” ve i:be” harflerini ötreli okumuştur. Bu kıraat Şeybe ve el-A’rec’den de rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise (her iki harfi de) esreli okumuşlardır.

Şair şöyle demiştir:

“Ve ölüm en büyük bir olaydır,

Nesiller başından geçen.”

Şuara 183

İnsanların eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.

Diyanet Vakfı
İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.

Kurtubi Tefsiri
Ve insanların eşyasından bir şey eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışmayın.

“Ve insanların eşyasından bir şey eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışmayın.” Buna dair açıklamalar da daha önce Hud Sûresi’nde (11/85-86. âyetlerin tefsirinde) ve diğerlerinde geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 182

Doğru terazi ile tartın.

Diyanet Vakfı
Doğru terazi ile tartın.

Kurtubi Tefsiri
Dosdoğru terazi ile tartın.

“Ölçüyü tam yapın ve zarar verenlerden” ölçüyü ve tartıyı eksik yapanlardan

“olmayın. Dosdoğru terazi ile tartın.” Hakkı eksiksiz verin. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/35. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 181

Ölçüyü tastamam yapın ve eksiltenlerden olmayın.

Diyanet Vakfı
Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.

Kurtubi Tefsiri
“Ölçüyü tam yapın ve zarar verenlerden olmayın.

Şuara 180

Ve ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.

Diyanet Vakfı
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
“Ben sizden bunun İçin herhangi bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.

“Gerçekten ben size gönderilmiş, güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Burada bu rasûllerin verdikleri cevap tek şekilde idi. Çünkü hepsi de takvayı emretmek, itaat, ibadette ihlaslı olmak ve risaleti tebliğ karşılığında herhangi bir ücret almamak hususunda aynı tebliğe sahip idiler.

Şuara 179

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

Âyetin tefsiri için bak:180

Şuara 178

Şüphesiz ben sizin için güvenilir bir elçiyim.

Diyanet Vakfı
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.

Âyetin tefsiri için bak:180

Şuara 177

Hani onlara Şuayb demişti: Sakınmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Şuayb onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Hani Şuayb onlara: “Korkmaz mısınız?” demişti.

“Hani Şuayb onlara” Allah’tan

“korkmaz mısınız? demişti.” Burada “kardeşleri Şuayb” denilmeyişinin sebebi onun neseb itibariyle Ashabu’l-Eyke’nin kardeşi olmayışıdır. Medyenlilerden söz edilince ise

“kardeşleri Şuayb’ı” (el-A’raf, 7/85) diye buyurulmuştur. Çünkü o Medyenli idi, el-A’raf Sûresi’nde (7/85-87. âyetlerin tefsiri, 1. başlıkta) Şuayb (aleyhisselâm)’ın nesebi ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

İbn Zeyd dedi ki: Yüce Allah, Şuayb’i kavmi olan Medyenlilere, bir de çöl ahalisi olan Ashabu’l-Eyke’yc rasûl olarak göndermişti. Katâde de böyle demiştir. Biz bu görüşleri daha önceden kaydetmiş bulunmaktayız.

Şuara 176

Eyke halkı, gönderilenleri yalanladı.

Diyanet Vakfı
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.

Kurtubi Tefsiri
Ashabu’l-Eyke peygamberleri yalanladılar.

“Ashabu’l-Eyke peygamberleri yalanladılar.” “el-Eyk” birbirine sarmaş dolaş olmuş pek çok ağaç demektir. Bunun tekili “eyke” gelir. “Ashabu’l-Eyke” diye okuyanların kıraatine göre maksat, sık ağaçlık (orman)dır. Buna karşılık; diye okuyanlara göre de eyke kasabanın adıdır. Bununla birlikte bunlar Bekke ve Mekke gibi (aynı yerin iki), ismi olduğu da söylenir. Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır.

en-Nehhâs dedi ki; Ebû Ca’fer ve Nafî’

“Ashabu’l-eyke (yani Eyke denilen kasabalılar) peygamberleri yalanladılar.” diye okumuşlardır. Sad Sûresi’nde (38/13. âyette) de böyle okumuşlardır. Ancak kıraat âlimleri el-Hicr Sûresi’nde (15/78. âyetle) ve Kâf Sûresi’nde (50/14. âyette) geçen kelimeyi icma ile esreli okumuşlardır. O halde hakkında ihtilaf ettikleri yeri, icma’ ettikleri kıraate göre okumak gerekir. Çünkü (hepsinde) mana birdir.

Ebû Ubeyd’in naklettiği “Leyke”nin yaşadıkları kasabanın ismi olduğu ve “el-Eyke”nin bir belde ismi olduğu görüşüne gelince, bu sabit olan bir şey değildir. Bunun kim tarafından söylendiği de bilinmemektedir ki, bu hususta bir bilgi sabit olabilsin. Kimin söylediği bilinse dahi bu tartışılır iddiadır. Çünkü tefsir ve Arap dilini bilen ehil kimseler icma’ ile bu kanaatte değildirler.

Abdullah b. Vehb, Cerir b. Hâzim’den, onun da Katâde’den rivâyetine göre Katâde şöyle demiştir: Şuayb (aleyhisselâm) iki ümmete gönderilmiştir. Medyen ahalisi olan kendi kavmi ile Ashabu’l-Eyke’ye gönderilmiştir. el-Eyke ise sık ağaçlı bir ormanlık demektir.

Said’in, Katâde’den rivâyetine göre de Katâde şöyle demiştir: Ashabu’l-Eyke sık ağaçlıklı bir yer ahalisi idiler. Onların ağaçları genellikle sedir ağacı idi,

İbn Cübeyr, ed-Dahhâk’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ashabu’l-Eyke -kendilerine sıcak isabet edince- dışarı çıkıp ağaçlıklar arasına girdiler. Yüce Allah üzerlerine bir bulut gönderdi. O bulutun gölgesine geçtiler, hepsi bulutun altında toplanınca yakıldılar.

Şayet bu olmasaydı bile İbn Abbâs’tan “el-Eyke”nin ağaçlık demek olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. Ayrıca biz dil bilginleri arasında “el-eyke”nin sık ağaçlıklı yer anlamına geldiği hususunda görüş ayrılığı da bilmiyoruz. Bazı kimselerin belirtilen iki yerde üstün ile okumalarını delil göstermelerine ve bunun; “Leyke” diye yazılmış olduğunu ileri sürmelerine gelince, bunun delil olacak bir larafı yoktur. Bu hususta kabul edilmesi gereken şudur: Bunun aslı “el-eyke”dir, daha sonra hemze hafifletilerek harekesi ondan önceki “lâm”a verildi. Böylelikle hemze düştü ve vasl elifine de ihtiyaç görülmedi. Çünkü artık lâm hareke almıştır. Bu durumda sadece esreli okunması câiz olur. Nitekim; “Kırmızı” denilirken hemze tahkik ile söylenir. Diğer taraftan; diye hemze hafifletilebilir. Bu durumda arzu edildiği takdirde ilk yazıldığı şekilde bu hemze isterse yazılır, isterse bazfedildiği için yazılması terkedilebilir ve bu takdirde de sadece esreli okunması câiz olur. Sîbeveyh dedi ki; Şunu bilelim ki munsarıf olmayan isimlerin başına “elif, lâm” gelir yahutla muzaf otursa, munsarıf gibi hareke alır. Bizler bu hususta Sîbeveyh’e muhalefet eden bir kimse olduğunu bilmiyoruz.

el-Halil dedi ki: “el-Eyke” sedir, erak ve buna benzer ufak ağaçların yetiştiği sık ağaçlık yer demektir.

Şuara 175

Ve şüphesiz Rabbin, elbette O, Azîz’dir, Rahîm’dir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ve muhakkak Rabbin Aziz olandır, Rahîm olandır.

“Muhakkak bunda bir âyet vardır. Onların çoğu îman edenler olmadı.”

Aralarında Lût’un aile efradı ve iki kızından başka îman eden olmadı.

Şuara 174

Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak bunda bir âyet (ibret) vardır. Onların çoğu îman edenler olmadı.

Âyetin tefsiri için bak:175

Şuara 173

Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüydü.

Diyanet Vakfı
Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki… Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü!

Kurtubi Tefsiri
Ve onların üzerine bir yağmur yağdırdık. O korkutulanların yağmuru ne kötü idi!

“Ve onların üzerlerine bir yağmur yağdırdık.” Maksat yağdırılan taşlardır.

“O korkutulanların yağmuru ne kötü idi!” Denildiğine göre Cebrâîl onların kasabalarını yerin dibine geçirdi ve onların altını üstüne getirdi. Daha sonra da yüce Allah arkasından onlara taş yağdırdı.

Şuara 172

Sonra diğerlerini yok ettik.

Diyanet Vakfı
Sonra diğerlerini helak ettik.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da diğerlerini yıkıp yok ettik.

“Sonra da diğerlerini yıkıp, yoketti.” Yerin dibine geçmek ve üzerlerine taş yağdırmak suretiyle onları helâk etti. Mukâtil dedi ki: Yüce Allah, Lût kavmini yerin dibine geçirdiği gibi kasabalarının dışında olanlar üzerine de taş yağdırdı.

Şuara 171

Ancak yaşlı bir kadın geride kalanlardan oldu.

Diyanet Vakfı
Ancak bir kocakarı müstesna. O, geride kalanlardan (oldu).

Kurtubi Tefsiri
Ancak bir koca karı geride kalanlar arasında oldu.

“Ancak bir kocakarı geride kalanlar arasında oldu.” Said’in rivâyetine göre Katâde şöyle demiştir; Bu kadın yüce Allah’ın azabında kaldı. Ebû Ubeyde’nin kanaatine göre ise mana: O iyice yaşlanıp kocayıncaya kadar kaldı demektir.

en-Nehhâs dedi ki; Giden kimseye; “Kalan” denildiği gibi, kalan kimseye de aynı şekilde; denilir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Memelerinde geriye kalan süt ile birlikte hamileliği ya da doğumları üzerinden yedi ay geçmiş olan develerin

Seneye daha güçlü olsunlar diye sütlerinin çekilmesi için memelerine soğuk su vurma!

Çünkü sen hangisinin yavrulayacağını bilemezsin.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Yüce Allah geçmiş ve kalan günahlarını bağışladığından beri,

Muhammed asla gevşek davranma di.”

Görüldüğü gibi burada da; Kalan demektir. (Birinci beyitte geçen): memede kalan sütler demektir.

Şuara 170

Onu ve ailesini topluca kurtardık.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık.

Kurtubi Tefsiri
Biz de onu ve ailesini topluca kurtardık,

“Biz de onu ve ailesini topluca kurtardık.” Daha önceden Hud Sûresi’nde (11/77. âyet ve devamında), geçtiği üzere ailesi efradından ona sadece iki kızı îman etmişti.

Şuara 169

Rabbim, beni ve ailemi onların yaptıklarından kurtar.

Diyanet Vakfı
Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, beni ve ailemi yaptıklarından kurtar.”

“Rabbim, beni ve ailemi yaptıklarından” yani amellerinin azabından

“kurtar!” Lût (aleyhisselâm), kavminin îman edeceklerinden yana ümidini kesince, onlara isabet edecek azaptan kendisine isabet etmemesi için Allah’a dua etti.

Şuara 168

Dedi ki: Ben sizin yaptıklarınıza karşı tiksinti duyanlardanım.

Diyanet Vakfı
Lut: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim!

Kurtubi Tefsiri
“Ben sizin yaptıklarınıza oldukça buğzedenlerdenim” dedi.

“Ben sizin yaptıklarınıza” yani bu livata işinize

“oldukça buğzedenlerdenim dedi.”

“Buğzedenlerden” ism-i failinin mastarını teşkil eden; lâfzı, buğzetmek demektir. “Ona buğzettim, ederim, buğzetmek” denilir. Şair der ki:

“Ben huylarına buğzedilen kimse de değilim, buğzeden bir kişi de değilim.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Selam olsun sana, yakın kaldığın sürece usanılmayasıca senden,

Şayet uzaklaşacak olursan da ben sana buğzedecek değilim.”

Şuara 167

Dediler ki: Ey Lut, eğer vazgeçmezsen mutlaka çıkarılanlardan olacaksın.

Diyanet Vakfı
Onlar şöyle dediler: Ey Lut! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Lût! Eğer sen vazgeçmez isen elbette sürülenlerden olursun.”

“Dediler ki: Ey Lût! Eğer sen” bu söylediklerinden

“vazgeçmez isen elbette” beldemizden ve kasabamızdan

“sürülenlerden olursun.”

Şuara 166

Ve Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor musunuz? Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz.

Diyanet Vakfı
165, 166. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!

Kurtubi Tefsiri
“Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terkedersiniz demek? Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz.”

“Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terkedersiniz demek?” Yani yüce Allah hanımları erkekler tarafından nikâhlansın diye yaratmıştır. İbrahim b. Muhacir dedi ki: Mücahid bana Abdullah’ın:

“Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terkedersiniz demek?” (anlamındaki) âyetini nasıl okuduğunu sordu, Ben ona şöyle dedim: “Rabbinizin eşlerinizden sizin için ıslah ettiğini (elverişli kıldığını) bırakırsınız ha?” diye okuyor dedim. O: Bundan kasıt, fercdir, dedi. (Devamla) dedi ki: Nitekim yüce Allah;

“… o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın.”(el-Bakara, 2/222) diye buyurmaktadır.

“Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz.” Allah’ın sınırlarını aşan kimselersiniz.

Şuara 165

Siz erkeklere mi yaklaşıyorsunuz âlemlerden?

Diyanet Vakfı
165, 166. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!

Kurtubi Tefsiri
“Âlemler arasından erkeklere yaklaşırsınız ha!

“Âlemler arasından erkeklere yaklaşırsınız ha!” Onlar erkeklere arkalarından yaklaşıyorlar ve bunu daha önce el-A’raf Sûresi’nde geçtiği üzere yabancılara yapıyorlardı.

Şuara 164

Ve ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.

Diyanet Vakfı
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
“Bunun İçin sizden herhangi bir ücret istemem. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.

“Lût kavmi peygamberleri yalanladılar” âyetinin anlamı ve buna dair kıssa, el-A’raf (7/80. âyet ve devamında) ile Hud (11/77. âyet ve devamında) sûrelerinde gerekli açıklamalarıyla birlikte geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Şuara 163

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“Artık Allah’tan korkun ve bana İtaat edin.

Âyetin tefsiri için bak:164

Şuara 162

Şüphesiz ben sizin için güvenilir bir elçiyim.

Diyanet Vakfı
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten ben size gönderilmiş emin bir peygamberim.

Âyetin tefsiri için bak:164

Şuara 161

Hani onlara kardeşleri Lut demişti: Sakınmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Kardeşleri Lut onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Hani kardeşleri Lût onlara: “Kormaz mısınız?” demişti.

Âyetin tefsiri için bak:164

Şuara 160

Lut kavmi, gönderilenleri yalanladı.

Diyanet Vakfı
Lut kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

Kurtubi Tefsiri
Lût kavmi peygamberleri yalanladılar,

Âyetin tefsiri için bak:164

Şuara 159

Ve şüphesiz Rabbin, elbette O, Azîz’dir, Rahîm’dir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak senin Rabbin Aziz olandır, Rahîm olandır.

“Muhakkak bunda bir âyet vardır…” diye başlayan âyetler da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Denildiğine göre o ümmetler arasından Salih (aleyhisselâm)’a erkek ve kadın sadece 2800 kişi îman etmiştir, Bir diğer görüşe göre 4000 kişi idiler. Ka’b dedi ki: Salih’in kavmi 12.000 kabile idi, herbir kabile de kadın ve çocuklar dışında 12,000 kişi idiler, Âd kavmi ise onların altı katı idiler.

Şuara 158

Onları azap yakaladı. Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine azâb onları yakaladı. Muhakkak bunda bir âyet vardır; ama onların çoğu îman etmediler.

Şuara 157

Fakat onu kestiler, böylece pişman oldular.

Diyanet Vakfı
Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular.

Kurtubi Tefsiri
Derken onu boğazladılar da pişman oluverdiler.

“Derken onu boğazladılar da” azâbın kesinlikle başlarına geleceğini anlayınca, onu kestikleri için “pişman oluverdiler.” Şöyle ki; Salih (aleyhisselâm) onlara üç gün süre vermişti. Hergün azâbın alametleri görüldü. Pişman oldular, ancak azâbı gözleriyle gördükten sonra pişmanlığın onlara bir faydası olmadı. Denildiğine göre pişmanlığın onlara fayda vermeyiş sebebi tevbe etmeyişleri idi. Tevbe edecek yerde kesinlikle azâb edileceklerini anlayınca, Salih (aleyhisselâm)’ı öldürmek üzere arkasından gittiler.

Bir diğer görüşe göre; onların pişmanlıkları dişi deve yavrusunu annesiyle beraber öldürmedikleri için olmuştu. Ancak bu uzak bir ihtimaldir.

Şuara 156

Ona kötülükle dokunmayın, sonra sizi büyük bir günün azabı yakalar.

Diyanet Vakfı
Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.

Kurtubi Tefsiri
“Ona kötülükle el sürmeyin. O zaman sizi büyük bir günün azâbı yakalar.”

“Ona kötülükle el sürmeyin” âyetinde:

“Ona el sürmeyin” lâfzındaki şeddeli “sin” harflerinin çözülmesi câiz değildir. Çünkü ikisi de aynı cinsten harekeli harflerdir.

“O zaman sizi büyük bir günün azâbı yakalar” âyeti da nehyin cevabıdır. “Sizi… yakalar”den “fe”nin hazfi câiz değildir. Emirde olduğu gibi cezmedilmesi de câiz değildir, ancak el-Kisaî’den bunu câiz gördüğüne dair bir rivâyet gelmiştir.

Şuara 155

Dedi ki: İşte bu bir dişi devedir. Onun için bir içme hakkı vardır, sizin için de belli bir günün içme hakkı vardır.

Diyanet Vakfı
Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “İşte bu dişi devedir. Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su İçme nöbetiniz vardır.

“Dedi ki: İşte bu dişi devedir. Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.” İbn Abbâs dedi ki: Onlar: Eğer sen doğru söyleyen birisi isen Allah’a dua et de şu dağdan on aylık hamile kırmızı bir deve çıkarsın. Çıkar çıkmaz da hemen gözümüzün önünde yavrulayıversin. Şu suya da gitsin ve oranın suyunu içsin, içtiği su miktarında da bize süt versin.

Bunun üzerine yüce Allah’a dua etti. Allah da istenileni yaptı. O da

“dedi ki: İşte bu dişi devedir. Onun da belli bir su içme nöbeti vardır.” Yani su payı vardır. Bu da şu demektir: Siz bir gün suyu içeceksiniz, o da bir gün suyu içecek. Dişi deve su içme günü geldi mi günün başında sularının tamamım içer, günün sonunda da onlara süt verirdi. Onların suyu kullanma nöbetinde suyu kendileri, davarları ve arazileri için kullanırlardı. Dişi devenin su içme gününde onlar hiçbir şekilde suyu kullanamazlardı. O da onların suyu kullanma nöbetlerinde onların sularından hiçbir şey almazdı.

el-Ferrâ’ dedi ki: “Su içme nöbeti, sudan hakedilen pay” demektir. en-Nehhâs dedi ki: Bunun mastarına gelince; “ic” mek” denilir. Ancak çoğunlukla ötreli kullanılır, çünkü esreli ve üstün kullanımın başka anlamlarla ortaklığı vardır. Bu durumda esreli kullanım sudan hakedilen pay, üstün ise “İçenin” çoğuludur. Nitekim şair şöyle demiştir;

“(Benimle) Durne (Yemame)’de içki içip sarhoş olanlara dedim ki…”

Ancak Ebû Amr b. el-Alâ ve el-Kisai “şın”ın üstün ile okunmasının mastar hali olduğunu tercih ederler. Bu hususta da kimi ilim adamları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “O günler yeme ve içme günleridir.” Müslim, II, 800; Müsned, IV, 152, şeklindeki rivâyeti delil gösterirler,

Şuara 154

Sen ancak bizim gibi bir insansın. Doğru söyleyenlerden isen bir ayet getir.

Diyanet Vakfı
Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.

Kurtubi Tefsiri
“Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bir âyet getir.”

Bir diğer görüşe göre bu kelime, sen de bizim gibi yemek ve içmek illeti ile malulsün, Bu açıklamayı da es-Sa’lebînin belirttiğine göre İbn Abbâs, el-Kelbî, yine Mücahid ve Katâde ifade etmişlerdir. Bu görüşe göre ise bu kelime; den gelmektedir ki, bu da ciğer demektir. Yani sen de bizim gibi yiyen ve İçen, ciğeri bulunan bir insansın. Şair Lebid’in dediği gibi:

“Eğer bize sorarsan neyle meşgulüz diye,

Şüphesiz ki bizler de bu ciğerleri bulunan (yemek ve içmekle oyalanan)

mahlukattan kuşlarız”

İmruu’l-Kays’da şöyle demektedir:

“Ve yemekle, içmekle oyalanıyoruz.”

“Eğer” bu sözlerinde

“doğru söyleyenlerden isen haydi bir âyet (mucize) getir.”

Şuara 153

Dediler ki: Sen sadece büyülenmişlerdensin.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Sen muhakkak aşırı bir şekilde büyülenmişlerdensin.

“Dediler ki: Sen muhakkak aşırı bir şekilde büyülenmişlerdensin”

âyetindeki

“Büyülenmişler” sözü el-Mehdevî’nin belirttiğine göre Mücahid ile Katâde’nin görüşüne göre; bu kelime “sihir”den gelmektedir. Yani sana sihir isabet etti, bundan dolayı da aklın çalışmaz oldu. Çünkü sen de bizim gibi bir insansın. Biz dururken ne diye sen risalet iddiasında bulunuyorsun.

Şuara 152

Onlar ki yeryüzünde bozgunculuk ederler ve ıslah etmezler.

Diyanet Vakfı
151, 152. Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uymayın.

Kurtubi Tefsiri
“Şu günahkârların yeryüzünde fesad yapıp, ıslah etmeyenlerin emrine de itaat etmeyin.”

“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Şu günahkârların… emrine de itaat etmeyin.” Bununla dişi deveyi kesen kimselerin kastedildiği söylendiği gibi, yeryüzünde fesad çıkartıp bir türlü ıslah olmayan dokuz kişi olduğu da söylenmiştir.

es-Süddî ve başkaları da dediler ki: Yüce Allah Salih’e; Senin kavmin sana mucize olarak verdiğimiz dişi deveyi keseceklerdir diye vahyetmişti. O da onlara bunu söylemişti. Onlar ise: Hayır böyle bir şey yapmayız diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Salih onlara şöyle dedi: Bu ay sizin birinizin bir çocuğu olacak ve o bu dişi deveyi kesecek ve sizin helakiniz de bundan ötürü olacak. Bu sefer Bu ay ne kadar erkek çocuk doğarsa onu öldüreceğiz dediler. Aynı ayda dokuz kişinin oğulları oldu, hepsi de oğullarını kestiler. Onuncu bir kimsenin oğlu oldu o oğlunu kesmeyi kabul etmedi. Bundan önce hiçbir oğlu olmamıştı. Bu onuncularının oğlu mavi ve kırmızı rengi arasında birisi idi, çok çabuk gelişti. Çocuklarını öldüren o dokuz kişinin yanından geçip onlar onu gördüklerinde: Oğullarımız hayatta kalsaydı, bunun gibi olacaktı diyorlardı. Bu dokuz kigi Salih (aleyhisselâm)’a kızdılar, çünkü çocuklarının öldürülmesine o sebeb olmuştu. Bundan dolayı galeyana gelip geceleyin çocuklarıyla birlikte onu mutlaka öldüreceklerine dair birbirleriyle ahitleştiler ve şöyle dediler: Biz yolculuk yapmak üzere evimizden çıkıp gideceğiz. Herkes bizim yola çıktığımızı görecek. Bir mağarada bulunacağız. Nihayet gece bastırıp Salih de mescidine gitmek üzere çıkacak olursa, gider onu öldürürüz. Sonra da onun öldürülüşüne şahit olmadık, şüphesiz ki biz doğru söyleyenleriz diyeceğiz. Onlar bizim yolculuğa çıktığımızı biliyorlardı, Dolayısıyla da bizi tasdik edecekler. Salih kasabalarında onlarla birlikte uyumaz. Mescidine gider, orada geceyi geçirirdi. Sabahleyin oldu mu onlara gelir, onlara öğüt verirdi.

Bu kişiler mağaraya gelip de oradan çıkmak istediklerinde mağara üzerlerine yıkıldı ve öldüler. Bu olaya muttali olmuş bir takım kimseler bunu görünce, kasabalılar arasında: Ey Allah’ın kulları Salih bunların çocuklarını öldürmekle yetinmedi. Bunları da öldürdü, dedi. Bunun üzerine kasaba ahalisi dişi deveyi öldürmek üzerine ittifak ettiler.

İbn İshak dedi ki: Bu dokuz kişi dişi deveyi kestikten ve Salih (aleyhisselâm)’ın da onları azâb ile korkutup uyarmasından sonra -ileride yüce Allah’ın izniyle en-Neml Sûresinde (27/48-49. âyetlerin tefsirinde) açıklaması geleceği üzere ona -söz birliği halinde hakaret etmeye başladılar.

Şuara 151

Ve itaat etmeyin sınırı aşanların emrine.

Diyanet Vakfı
151, 152. Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uymayın.

Kurtubi Tefsiri
“Şu günahkârların yeryüzünde fesad yapıp, ıslah etmeyenlerin emrine de itaat etmeyin.”

Âyetin tefsiri için bak:152

Şuara 150

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Artık Allahtan korkun ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

Âyetin tefsiri için bak:152

Şuara 149

Ve dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.

Diyanet Vakfı
(Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).

Kurtubi Tefsiri
“Dağlardan azgınlığınızdan ve şımarıklık olsun diye evler yontuyorsunuz.

“Dağlardan, azgınlığınızdan ve şımarıklık olsun diye evler yontuyorsunuz” âyetinde geçen “yontuyorsun” fiilinin mastarı olan; “Yontmak, traşlamak” demektir. “Onu yonttu, traş etti” anlamındadır. “Yontma sonrası meydana gelen artıklar” demektir. “Yontma aleti” demektir. es-Saffat’ta da;

“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” (es-Saffat, 37/95) diye buyurulmaktadır.

Ömürleri uzayıp da yaptıkları binaların yıkılması üzerine evlerini dağlarda yontmaya başladılar.

“Şımaraklık olsun diye…” âyetini İbn Kesii, Ebû Amr ve Nafi “elif’siz okumuşlardır. Diğerleri ise “elif’lî okumuşlardır. Ebû Ubeyde ve başkalarının görüşüne göre her ikisinin de anlamı birdir. Yüce Allah’ın:

“Çürümüş, dağılmış kemikler…” (en-Nâziât, 79/11) âyetindeki “çürümüş, dağılmış” anlamındaki lâfzın hem “elif”siz olarak, hem de; şeklinde “elif ile okunabileceği gibi. Bunu da Kutrub nakletmiştir.

“Gayretli, çalışkan oldu, olur” demektir. Bunun ism-i faili şeklinde gelir, şeklinin ism-i faili de şekillerinde gelir. (Anlam aynıdır.) Hal olarak mansub gelmiştir. Bazıları ise iki okuyuş arasında fark gözeterek ın “maharetle yontanlar” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır. İbn Abbâs, Ebû Salih ve başkalarından da bu nakledilmiştir. Abdullah b. Şeddâd ise bunun “zorbalık edenler” olarak anlamına geldiğini söylemiştir. Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre; “elif”siz şekli, azgın ve şımarıklar olarak anlamındadır. Mücahid de böyle demiştir. Yine ondan, bunun “açgözlülükle” anlamında olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. ed-Dahhâk ise: Akıllıca davrananlar olarak diye açıklamış, Katâde ise böbürlenenler olarak diye açıklamıştır. Bunu el-Kelbî nakletmiştir. Ondan nimet içerisinde nimetten istifade edenler olarak dediği de nakledilmiştir. Yine ondan; kendilerini emniyet içerisinde görenler olarak diye açıkladığı da rivâyet edilmiştir. el-Hasen’in görüşü de budur. Bunun seçenler ve tercih edenler olarak anlamına geldiği de söylenmiştir ki; bu açıklamayı da el-Kelbî ve es-Süddî yapmıştır. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Bir zorba ki herbir iş ile şeref yarışına girişir,

Tabiatları denemek için ben de ona gittim.”

Bunun, taaccübe kapılan kimseler anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Husayf yapmıştır. İbn Zeyd ise güçlü, kuvvetliler olarak diye açıklamıştır. Bunun şımarıkça sevinenler anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-Ahfeş yapmıştır. Bu anlamda gelmesi “he” harfinin, “ha” olarak kullanılmasından ibarettir. Araplar bu harfleri birbirlerinin yerine kullanırlar. Mesela; “Onu övdüm” derken “ha” yerine “he”yi de kullanırlar. O halde; “Sevinmesi azgınlık sınırına ulaşmış olan” demektir. Şımarmak anlamı ile sevinmek (ferah) ise yerilmiş bir şeydir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yeryüzünde de kibir ve azametle yürüme” (el-İsra, 17/37);

“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 28/76)

Şuara 148

Ekinlerde ve salkımları sarkmış hurmalıklarda?

Diyanet Vakfı
146, 147, 148. Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)?

Kurtubi Tefsiri
“Ekinler ve meyveleri olgunlaşmış güzel hurma ağaçları arasında,

“Bahçelerde ve akarsular arasında, ekinler ve meyveleri olgunlaşmış güzel hurma ağaçtan arasında.”

ez-Zemahşerî dedi ki,

“bahçeler” âyetinden sonra

“hurma ağaçları arasında” diye buyurmuştur. Nasıl ki “ne’am” denildiğinde çift yaratılmış hayvanlar arasından öncelikle deveyi kapsadığı gibi “bahçeler” denildiğinde de öncelikle hurma ağaçlarını kapsar. Hatta öyleki Araplar bahçe (cennet)i zikrederken, sadece hurma ağacını kastederler. Nitekim “ne’am” deyip de sadece deveyi kastettikleri gibi. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Gözlerim kovalarındadır sanki su taşıyan bir devenin,

Uzun boylu hurma ağaçları bulunan bir bahçeyi sulayan ve bundan yorgun düşmüş bir devenin.”

Görüldüğü gibi burada hurma ağaçlarını kastetmektedir diye sorulursa; deriz ki: Bunu iki şekilde açıklayabiliriz: 1- Genel olarak ağaçların kapsamına girmekle birlikte özellikle hurma ağacının söz konusu edilmesi diğer ağaçlardan olan üstünlüğüne dikkat çekmek içindir. 2- Bahçelerle hurma ağaçları dışında ağaçları bulunan diğer bahçeleri kastetmiş olma ihtimalidir. Çünkü lâfız buna elverişlidir. Bundan sonra da ona hurma ağaçları atfedilmiştir.

“Meyve” lâfzı aslında kılıcın sivri ucu gibi hurma ağacından çıkan ve içinde salkımın çöpleri bulunan demektir. ise salkımı ile birlikte gövdeden çıkan büyükçe salkıma denilir.

“Olgunlaşmış” ile ilgili olarak İbn Abbâs şu açıklamayı yapmıştır; Bu, kabında kaldığı sürece hurma meyvesinin güzel halini ifade eder. Bu kelime aynı zamanda latif ve İnce manasına gelir. Şair İmruu’l-Kays’ın şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır:

“Eğildi üzerime yumuşak, ince beliyle ve dolgun bacaklarıyla”

el-Cevherî dedi ki: Yeni çıkan hurma meyvesine kapçığından çıkmadığı sürece denilir. Buna sebeb ise içice olmasıdır. Kadınlar hakkında ise ince belli olduğunu anlatmak için kullanılır. Buna yakın açıklamayı el-Herevî de zikretmiş olup şöyle demiştir: Bu henüz kabında birbiri üstünde bulunan ortaya çıkmadan önceki hurma meyvesidir. “Yanları, böğürleri birbirine yakın (ince belli adam)” tabiri de buradan gelmektedir, dilcilerin açıklaması budur.

el-Maverdî ve başkaları ise bu hususta oniki görüş nakletmektedirler:

1- Henüz taze ve yumuşak olana denir. Bu açıklamayı İkrime yapmıştır.

2- Taze hurmanın sapı ve çöpü ayrılmamış olandır. Bu açıklamayı da Saîd b. Cübeyr yapmıştır. en-Nehhâs dedi ki: Ebû İshak, Yezid’den -ki bu İbn Ebi Ziyad’dır, Kûfelidir. Yezid b. Ebi Meryem ise Şamlıdır- Yüce Allah’ın:

“Ve meyveleri olgunlaşmış güzel hurma ağaçları” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yani bunların kimisi yenebilecek hale gelmiş tazedir, kimisi henüz sapından koparılmamış demektir.

3- Bu içinde çekirdeği bulunmayan hurma demektir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

4- Oldukça yumuşak, dağılabilen, el değer değmez dağılan demektir. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır. Ebû’l-Âl-iyye ise ağızda eriyip dağılan diye açıklamıştır.

5- Birbiri üstüne bindiğinden dolayı birbirine geçmiş ve küçülmüş demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhâk ve Mukâtil yapmıştır.

6- Biri diğerine yapışmış, geçmiş anlamındadır. Bu açıklamayı da Ebû Sahr yapmıştır.

7- Birbirinden ayrılıp yeşillenmeye başladığı zamadaki meyvedir. Bunu da ed-Dahhâk söylemiştir.

8- Taze, olgunlaşmış anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

9- Üzerinde kabuğu çatlamadan önce saklı bulunan demektir. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir. Şair dedi ki;

“Sanki o üzerinde çatlakları fark edilemeyen,

Kabukları üzerinden çatlamamış (hurmaların),

üzerinde taşındığı bir yük hayvanıdır.”

10- Gevşek demektir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

11- İlk baş gösterdiği sıradaki yumuşak halinin adıdır. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.

12- Bundan kasıt el-Bernî denilen hurma türüdür. Bu açıklamayı da

İbnu’l-A’râbî yapmıştır. Bu fail anlamında feil vezninde bir kelimedir. Yani yenilen şeyin güzel bir şekilde hazmedilmesi manasınadır.”(………): Yemeğin hazmedilmesi” tabirinden gelmektedir.

“Meyve” kelimesi den türemiş bir isimdir. Bu da ortaya çıkmak anlamındadır. Güneşin, ayın ve bitkilerin ortaya çıkışını anlatmak için; ın kullanılması da buradan gelmektedir.

Şuara 147

Bahçelerde ve pınarlarda,

Diyanet Vakfı
146, 147, 148. Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)?

Kurtubi Tefsiri
“Bahçelerde ve akarsular arasında;

Şuara 146

Burada güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?

Diyanet Vakfı
146, 147, 148. Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)?

Kurtubi Tefsiri
“Siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?

“Siz burada güven İçinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?” Yani dünyada ölüm ve azaptan yana emniyet içerisinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? İbn Abbâs dedi ki: Onlara çok uzun ömür verilmişti. O bakımdan yaptıkları binalar onlar kadar varlığını sürdüremiyordu. Buna da yüce Allah’ın:

“O sizi… uzun bir ömür boyu yaşattı” (Hud, 11/61) âyeti deli) teşkil etmektedir. Salih (aleyhisselâm) bu tutumları dolayısıyla onları azarlayarak dedi ki; Siz dünyada ölümsüz olarak kalacağınızı mı zannediyorsunuz?

Şuara 145

Ve ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.

Diyanet Vakfı
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
“Buna karşılık sizden bir ücret istemem. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.

“Semûd (kavmi) de peygamberleri yalanladılar.” Burada Salih (aleyhisselâm) ile onun kavmi Semûd’un kıssası zikredilmektedir. Daha önce el-Hicr Sûresı’nde (15/80, âyetin ve devamının tefsirinde) belirtildiği gibi bunlar el-Hicr denilen yerde yaşıyorlardı. Orası pek çok hurma ağaçlan, ekinleri ve suları bulunan bir yerdi.

Şuara 144

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

Âyetin tefsiri için bak:145

Şuara 143

Şüphesiz ben size güvenilir bir elçiyim.

Diyanet Vakfı
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Kurtubi Tefsiri
“Ben sizin için güvenilir bir elçiyim.

Âyetin tefsiri için bak:145

Şuara 142

Hani onlara kardeşleri Sâlih dedi: Sakınmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Hani kardeşleri Salih onlara demişti ki: “Korkmaz mısınız?

Âyetin tefsiri için bak:145

Şuara 141

Semûd kavmi, gönderilenleri yalanladı.

Diyanet Vakfı
Semud (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

Kurtubi Tefsiri
Semüd (kavmi) de peygamberleri yalanladılar.

Âyetin tefsiri için bak:145

Şuara 140

Ve şüphesiz Rabbin, elbette o, Azîz’dir, Rahîm’dir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Rabbin Aziz olandır, Rahîm olandır.

Âyetin tefsiri için bak:145

Şuara 139

Böylece onu yalanladılar, biz de onları helâk ettik. Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de kendilerini helak ettik. Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Böylece onu yalanladılar. Biz de onları helâk ettik. Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Onların çoğu da mü’min değildi.

“Böylece onu yalanladılar. Biz de” ileride el-Hakka Sûresi’nde (69/6. âyetin ve devamının tefsirinde) geleceği üzere ıslıklı ve azgın bir fırtına ile

“onları helâk ettik. Muhakkak bunda bir âyet vardır, onların çoğu da mü’min değildi.” Kimi ilim adamının dediğine göre peygamberleri ile birlikte üçyüz bin ve birkaç yüz kişi îman etti, geri kalanları ise helâk oldu.

Şuara 138

Biz azaba uğratılacak da değiliz.

Diyanet Vakfı
Biz azaba uğratılacak da değiliz.

Kurtubi Tefsiri
“Biz azâb olunacaklardan da değiliz.”

“Bîz” yaptıklarımızdan ötürü

“azâb olunacaklardan da değiliz” âyeti şöyle açıklanmıştır: Yani öncekilerin cisimleri yaratılmıştır, biz de bizden önce yaratılıp da ölenler gibi yaratılıyoruz. Onların başlarına bizim kendisi ile sakındırdığın azâb namına bir şey de inmedi.

Şuara 137

Bu sadece öncekilerin alışkanlığıdır.

Diyanet Vakfı
Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir.

Kurtubi Tefsiri
“Bu öncekilerin âdetlerinden başka bir şey değildir.

“Bu öncekilerin adetlerinden başka bir şey değildir.” İbn Abbâs ve baş kalarından nakledildiğine göre, öncekilerin dininden başka bir şey değildir, demektir. el-Ferrl da öncekilerin adetleri… diye açıklamıştır.

İbn Kesîr, Ebû Amr ve el-Kisaî, diye okumuş, diğerleri ise; diye okumuşlardır.

el-Herevî dedi ki: Yüce Allah’ın bu âyeti (İbn Kesîr, Ebû Amr ve el-Kisaî’nin kıraatine göre) onların uydurmaları ve yalanları anlamındadır. Buna karşılık; okuyuşu ise, onların adetleri.,, anlamındadır. Arapların; sözleri “filan kişi bizlere öncekilerin uydurulmuş hurafe ve sözlerini anlattı” demektir.

İbnu’l-A’râbî dedi ki: din, karakter ve mürüvvet (insanlık) anlamındadır. en-Nehhâs dedi ki: Bu okuyuş el-Ferrâ”ya göre öncekilerin adeti anlamındadır. Bize Muhammed b. el-Velid, Muhammed b. Yezid’den dedi ki: “Öncekilerin adetleri” demek onların izledikleri yol ve tutturdukları gidiş demektir. Ebû Ca’fer (en-Nehhâs) dedi ki: Her iki görüş de birbirine yakındır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisinde de bu anlamdadır:

“Îman bakımından mü’minlerin en kamil olanı ahlakı itibariyle en güzel olanlarıdır.” Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, IV, 356, Yani davranışları, alışkanlıkları, yüce Allah’a itaat hususunda izlediği yolu en güzel olan demektir. Ahlâkı güzel olmakla birlikte fâcir bir kimsenin faziletli olması imkânsız oldğu gibi; kötü ahlâklı fakat facir olmayan bir kimsenin îman itibariyle daha mükemmel olması da söz konusu olamaz. Ebû Ca’fer (en-Nehhâs) dedi ki: Bize Muhammed b. Yezid’den nakledildiğine göre; Öncekilerin yalanlamaları ve asılsız kanaat ve tahminleri” anlamındadır. Şu kadar var ki; o birinci kıraate meylederdi. Çünkü bu kıraatte kendi atalarını övmek muhtevası vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu halleri ile ilgili varid olmuş âyetlerin çoğunda atalarını methettikleri görülmektedir. Onların:

“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk” (ez-Zuhruf, 43/23) âyetinde de (böyledir). Ebû Kılabe’den rivâyete göre ise o “hı” harfini ötreli, “lâm” harfini de sakin olarak ve; “Adetler” kelimesinin hafifletilmiş şekli olarak okumuştur. Ayrıca bunu İbn Cübeyr, Nafî’in arkadaşlarından, onların Nafî’den naklettiği rivâyet olarak da zikretmiştir.

(……..) in “öncekilerin dini” demek olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın yarattığını değiştireceklerdir.” (en-Nisa, 4/119) Burada Allah’ın dinini değiştireceklerdir, anlamındadır. Buna karşılık; “Öncekilerin adetleri” demektir. Yani ortada önce hayat, sonra ölüm vardır. Öldükten sonra diriliş diye bir şey yoktur.

Şöyle de açıklanmıştır: Senin karşı çıktığın bizim yapılarımız ve zorbaca yakalayışımız ancak bizden öncekilerin bir adetidir, biz de onlara uyuyoruz, demektir.

Şuara 136

Dediler ki: Bize öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da birdir.

Diyanet Vakfı
(Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar dediler ki: “Sen öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizim İçin birdir.

“Onlar dediler ki: Sen öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için birdir.” Hiçbirisi farketmez, çünkü biz senin sözlerini dinlemeyecek, söylediklerine kulak asmayacağız.

el-Abbas, Ebû Amr ile Bişr’den, o el-Kisaî’den

“Öğüt versen de” âyetini “zı” ile “te” harflerini birbirine idgam edilmiş olarak; şeklinde okuduğunu rivâyet etmiştir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir, çünkü “zı” ıtbak harfidir, ona ancak son derece yakın olan harfler ile onun gibi (misli) ve mahreci aynı olan harfler idgam edilir.

Şuara 135

Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.

Diyanet Vakfı
Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten sîzin için büyük bir günün azabından korkarım.”

“Gerçekten ben sizin için” eğer onu inkâr ile kâfir olur ve bu haliniz üzere ısrar edecek olursanız

“büyük bir günün azabından korkarım.”

Şuara 134

Ve bahçelerle ve pınarlarla.

Diyanet Vakfı
132, 133, 134. Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allaha karşı gelmek) den sakının.

Kurtubi Tefsiri
“Hem de bahçeler ve pınarlarla.

“O size hem davarlar ve çocuklarla destek verdi, hem de bahçeler ve pınarlarla.” O bunları size müsahhar kıldı, lutfuyla bunları size ihsan etti. O halde kendisine ibadet olunması, şükredilmesi ve küfredilip, kendisine karşı nankörlük edilmemesi gereken O’dur.

Şuara 133

Sizi hayvanlarla ve oğullarla destekledi.

Diyanet Vakfı
132, 133, 134. Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allaha karşı gelmek) den sakının.

Kurtubi Tefsiri
“O size hem davarlar ve çocuklarla destek verdi;

Âyetin tefsiri için bak:134

Şuara 132

Size bildiğiniz şeylerle yardım edenin azabından sakının.

Diyanet Vakfı
132, 133, 134. Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allaha karşı gelmek) den sakının.

Kurtubi Tefsiri
“Size bildiğiniz nimetlerle destek verenden sakının;

“Size bildiğiniz nimetlerle” yani bir çok hayır ve bereketlerle

“destek verenden sakının” buyurduktan sonra bu nimetlerin neler olduğunu şu buyruklarıyla açıklamaktadır:

Şuara 131

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Artık Allahtan korkun ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

Yüce Allah’ın:

“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin” âyetinin anlamı daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 130

Ve yakaladığınızda zorba olarak mı yakalıyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Yakaladığınız zaman da zorbaca mı davranırsınız?

Bu âyetteki

“Yakalamak” satvet ve şiddetle almak demektir, “Onu şiddetle yakaladı, yakalar” denilir. “Onu yakalamaya çalıştı” demektir; mastarı da: şeklinde gelir.

İbn Abbâs ve Mücahid dedi ki: Batş (şiddede yakalamak) kılıçla öldürmek yahut kamçıyla dövmek suretiyle şiddet uygulamak demektir. Bu da, siz bu işi zulmen yapıyorsunuz demektir.

Yine Mücahid; Bu, kamçı ile dövmek demektir, demiştir. Bunu da İbnu’l-Arabî’nin naklettiğine göre Malik b. Enes, Nafi’den, o da İbn Ömer’den rivâyet etmiştir.

Haksızca kılıçla öldürmek demek olduğu da söylenmiştir. Bunu da Yahya b. Sellâm nakletmiştir.

el-Kelbî ile el-Hasen dedi ki; Bu, gerekli araştırmayı yapmaksızın kızgınlık ve öfke ile birisini öldürmek demektir. Bütün bu açıklamalar İbn Abbâs’ın açıklamasının kapsamındadır.

Bir diğer açıklamaya göre bu; affetmeksizin ve herhangi bir şekilde mühlet tanımaksızın gerek kasten, gerek hata yoluyla sorgulamak (ve öldürmek) demektir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Malik’in yaptığı açıklamayı yüce Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm) hakkındaki şu âyetleri de desteklemektedir: “(Mûsa) ikisinin de düşmanı olanı yakalamak (açıklamakta olduğumuz kelime ile aynı kökten gelen “batş” fiili ile) isteyince dedi ki: Ey Mûsa! Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun. Sen ancak yeryüzünde bir zorba olmak istersin,” (el-Kasas, 28/19) Çünkü Mûsa (aleyhisselâm) böyle birisine ne kılıç çekmiş, ne de mızrak saplamıştı, sadece ona bir yumruk indirmişti ve bu yumruğu sebebiyle adam ölmüştü. “Batş” el ile de olabilir. Bunun asgari miktarı ise yumruk vurmak ve itmektir. Bundan sonra da kamçı ve sopa ile vurmak, arkasından demir (silah) ile vurmak gelir. Hak ile olması dışında bunların hepsi yerilmiş şeylerdir.

Âyet-i kerîme daha önceden gelmiş ümmetler hakkında haber vermek üzere, yüce Allah tarafından bu fiilleri sebebiyle kendilerini yerdiği ve uygun görmediğini İfade ettiği gibi; bu fiilden uzak durmak noktasında da bize öğüt olmak üzere nazil olmuştur.

Derim ki: Yerilmiş olan bu nitelikler, bu ümmetin bir çoğunda kendisini göstermeye başlamıştır. Özellikle de Bahri (Memlûk)’lerin yönetim başına geldikleri zamandan itibaren Mısır diyarında bu böyledir. Bunlar haksız yere insanları kamçılarla, sopalarla dövüp yakalamaktadır. Zaten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun olacağını da haber vermiştir. Nitekim Müslim’in Sahih’inde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cehennem ehli olan iki sınıf vardır ki henüz daha bunları görmüyorum. (Birisi) beraberlerinde inek kuyruklarını andıran kamçılar ile insanları vuran bir topluluk, diğeri ise giyinmiş fakat çıplak başkalarını kendilerine meylettiren, kendileri de başkalarına meyleden, başları yana yatmış deve hörgüçlerini andıran kadınlardır. Böylesi kadınlar ne cennete girerler, ne kokusunu alırlar ve hiç şüphesiz ki oranın kokusu şu kadar şu kadar mesafeden alınır.” Müslim, III, 1680, IV, 2192.

Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre de İbn Ömer şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Sizler ‘îne ‘ine satışı: Bir kimseye belli bir malı belli bir fiata ve belli bir vade ile (veresiye) sattıktan sonra, aynı malı peşin fakat daha düşük bir bedelle tekrar satın almaktır. satışını yapıp, ineklerin kuyruklarını yakalayıp, ziraate razı olur ve cihadı terkedecek olursanız, Allah üzerinize -tekrar dininize geri dönünceye kadar- hiçbir şekilde kaldırmayacağı bir zilleti musallat kılar.” Ebû Dâvûd, III, 274.

“Zorbaca” öldürücüler olarak… demektir. Zorba (cebbar) haksız yere öldüren kişi demektir. Yüce Allah’ın:

“Sen ancak yeryüzünde bir zorba (cebbar) olmak istersin” (el-Kasas, 28/19) âyetinde de bu anlamdadır. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.

Zorba (cebbar)’ın azgın ve başkalarına tasallut eden kimse anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Sen üzerlerinde bir zorlayıcı (cebbar) değilsin.” (Kâf, 50/45) âyetinde de bu anlamdadır. Yani sen onlara musallat kılınmış bir kimse değilsin. Şair de şöyle demektedir:

“Biz o zorbadan hükümdarlığını kılıçla, zorla aldık

Akşam vakti idi ve meydandaydı mızraklarımızın uçları”

Şuara 129

Ve sağlam yapılar mı ediniyorsunuz, sanki ebedî kalacakmışsınız gibi?

Diyanet Vakfı
Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Ve ebedi kalırsınız ümidi ile sapasağlam kaleler mi yapar durursunuz?

“Ve ebedi kalırsınız ümidi ile sapasağlam kaleler mi yapar durursunuz?”

el-Kelbî konaklar mı, diye açıklamıştır. Bunun yüksekçe kaleler anlamına geldiği de söylenmiştir ki; bu İbn Abbâs ve Mücahid’in açıklamasıdır. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır.

“Onların yurtlarını kupkuru ve ıpıssız kıldık,

Yüksekçe kaleleri ve burçları da yerle bir ettik.”

Bunun “yüksek köşkler” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yine bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Ondan gelen bir diğer rivâyete göre bunlardan kasıt (çöllerde yapılan) güvercin kuleleri (burçları)dır. es-Süddî de böyle demiştir.

Derim ki: Mücahid’den böyle bir rivâyetin nakledilmiş olma ihtimali uzaktır. Çünkü “(az önce geçen) koca bir bina: er-rî'” hakkında bunun güvercin burçları ve kuleleri anlamında olduğunu söylediği belirtilmişti. O vakit bu (burada da aynı manaya gelirse) ifadede bir tekrar olur.

Katâde dedi ki: Bu, yerin altında sular için sarnıç demektir. ez-Zeccâc da bunlar, su için yapılan yerler demektir diye açıklamıştır. Bunun tekili de; ile şeklinde gelir. Lebid’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Çürüdük bizler; fakat çürümez doğup duran yıldızlar

Bizden sonra geriye dağlar ile yaptığımız su sarnıçları (havuzları) kalacaktır.”

el-Cevherî dedi ki; “İçinde yağmur sularının toplandığı havuz gibi bir şeydir.” “Nun” harfi ötreli olarak kullanılırsa da aynı anlama gelir. ise kaleler demektir. Ebû Ubeyde yapılan herbir binaya: denilir demiştir. Bunu el-Mehdevî nakletmektedir.

Abdu’r-Rezzak dedi ki:

“Sapasağlam kaleler” bizde Yemenlilerin lehçesinde Âd kavminden kalma köşkler demektir.

“Ve ebedi kalırsınız ümidi ile” ebedi kalmak maksadıyla (böyle mi yaparsınız?)

Bir açıklamaya göre buradaki istifham (soru) azarlamak anlamına da gelebilir. “Siz ebedi kalacağınızı mı zannediyorsunuz” demek olur. Bu da bir kimsenin: “Bana sövdüğünü ümid ederim” deyip: Bana sövüyor musun, demek istemesine benzer. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Zeyd’den rivâyet edilmiştir.

el-Ferrâ’ dedi ki; Ebedi krnak düşüncesiyle böyle yapıyor, fakat ölümü hiç düşünmüyorsunuz, demektir. İbn Abbâs ve Katâde de şöyle demiştir: Sanki siz oralarda ebedi ve baki kalacaksınız gibi… demektir.

Bir kıraatte de “Ebedi bırakılacakmışcasına…” şeklindedir ki bunu da en-Nehhâs zikretmiştir.

Katâde’nin naklettiğine göre bu ifade kıraatlerin birisinde; “Ebedi imişsiniz gibi” şeklinde idi (sahih görülmediğinden terkedilmiştir). “Yakaladığınız zaman da zorbaca mı davranırsınız?”

Şuara 128

Her yüksek yerde bir alâmet mi inşa ediyorsunuz, oyun olsun diye?

Diyanet Vakfı
Siz her yüksek yere bir alamet dikerek eğleniyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Siz her yüksek yerde eğlenmek için koca bir bina mı inşa edip durursunuz?

“Siz her yüksek yerde eğlenmek için koca bir bina mı İnşa edip duruyorsunuz?” âyetindeki: “Yerden yüksekçe olan herşey” hakkında kullanılır. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarına aittir. ‘in çoğuludur. “Arazinin yüksekliği ne kadardır?” demektir.

Katâde, bu yol demektir, diye açıklamıştır. Bu aynı zamanda ed-Dahhâk, el-Kelbî, Mukâtil ve es-Süddî’nin de görüşüdür. İbn Abbâs da yine bu görüşü ifade etmiştir. el-Müseyyeb b. Ales’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Serap, onu bir alçaltıyor, bir yükseltiyor.

Beyaz bir elbiseymiş gibi parlayan yol.”

Burada görüldüğü gibi yol demek olan açıklamakta olduğumuz kelime İle yolu beyaz elbiseye benzetmektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Yerin yüksekçe taraflarına da, yola da; denilmesi sözlükte bilinen bir husustur .

Şair de şöyle demektedir;

Üstüste binmiş kanadının tüyleri parıldıyor dağın üzerinde,

Gecenin çiğleri tüyleri üzerinde parıldayıp duruyor.”

Umare dedi ki; “Dağ” demektir, tekili çoğulu da …diye gelir. Mücahid: İki dağ arasındaki geçit, yol demektir, demiştir. Ondan gelen bir başka rivâyete göre ise küçük tepecik anlamındadır. Yine ondan rivâyete göre etrafın gözetlenmesine yarayan yüksekçe yer demektir.

İkrime ve Mukâtil dedi ki: Bunlar yolculuğa çıktıkları vakit yıldızlarla yollarını buluyorlardı. O bakımdan yollarda doğru yoldan şaşırmamak için uzunca alâmetler bina ederlerdi. Buna da yüce Allah’ın:

“Âyet: alâmet (mealde: koca bir bina)” lâfzı delil teşkil etmektedir.

Mücahid’den rivâyete göre bu güvercinler için yapılan yapılar anlamındadır. Buna delil de: “Eğlenmek için” âyetidir ki, oynamak için demektir. Yani sizler yüksek herbir yerde güvercinler için yapılan bina ve burçlar kabilinden kendileriyle oyun oynamak maksadıyla yüksek bir alâmet mi dikersiniz?

Bu, yolda gidip gelenlerle oynayıp eğlenmek maksadıyla… diye de açıklanmıştır. Yani siz gidip gelenlere yukardan bakıp kontrol edecek şekilde yüksek olan herbir yerde yolcularla alay etmek maksadıyla bir bina mı yaparsınız?

el-Ketbî dedi ki: Bu öşürcülerin (vergi ve gümrük memurlarının) yanlarından geçen kimselerin malları ile istedikleri gibi oynamalarını ifade eder. Bunu da el-Maverdî na ki etmiştir,

İbnu’l-A’râbî dedi ki; “Manastır” demektir. Yine bu kelime sahrada güvercinlerin kondukları yüksekçe yer anlamına da gelir. Aynı zamanda yüksekçe tepe manası da vardır. Bu kelime iki türlü telaffuz edilebilir. “Ra” harfi esreli ve üstün olmak üzere çoğulu da şeklinde gelir. Bu açıklamayı es-Sa’lebî zikretmiştir.

Şuara 127

Ve ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbine aittir.

Diyanet Vakfı
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.

“Hani kardeşleri Hûd onlara: sakınmaz mısınız? demişti. Muhakkak ki ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun ve bana İtaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Bu âyetlerin anlamı açıktır, daha önce de benzerleri geçmişti.

Şuara 126

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

Âyetin tefsiri için bak:127

Şuara 125

Şüphesiz ben size güvenilir bir elçiyim.

Diyanet Vakfı
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak ben size gönderilmiş emin bir peygamberim.

Âyetin tefsiri için bak:127

Şuara 124

Hani onlara kardeşleri Hûd dedi: Sakınmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Kardeşleri Hud onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Hani kardeşleri Hûd onlara: “Sakınmaz mısınız?” demişti.

Âyetin tefsiri için bak:127

Şuara 123

Âd kavmi, gönderilenleri yalanladı.

Diyanet Vakfı
ad (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

Kurtubi Tefsiri
Âd (kavmi) rasûlleri yalanladılar.

“Âd (kavmi) rasûlleri yalanladılar” buyruğundakî

“Yalanladılar” fiilindeki müenneslik te’si kabile ve cemaat anlamı ihtiva ettiğinden dolayıdır. Rasûlleri yalanlamaları da daha önceden geçtiği gibidir.

Şuara 122

Ve şüphesiz Rabbin, elbette o, Azîz’dir, Rahîm’dir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Rabbin Aziz olandır, Rahîm olandır.

“Sonra” Nûh’u ve îman edenleri kurtardıktan sonra

“geri kalanları da suda boğduk. Muhakkak bunda bir âyet vardır, onların çoğu Îman etmediler. Muhakkak Rabbin Aziz olandır, Rahîm olandır.”

Şuara 121

Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak bunda bir âyet vardır. Onların çoğu îman etmediler.

Âyetin tefsiri için bak:122

Şuara 120

Sonra geride kalanları boğduk.

Diyanet Vakfı
Sonra da geri kalanları suda boğduk.

Kurtubi Tefsiri
Sonra geri kalanları da suda boğduk.

Âyetin tefsiri için bak:122

Şuara 119

Böylece onu ve beraberinde olanları dolu gemide kurtardık.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.

Kurtubi Tefsiri
Biz de onu ve onunla birlikte olanları dopdolu o gemi içerisinde kurtardık.

“Biz de onu ve onunla birlikte olanları dopdolu o gemi İçerisinde kurtardık.” Bununla tufanda bindikleri gemiyi kastetmektedir ki, daha önceden bundan söz edilmişti.

“Dopdolu” demektir, “Dolu olmak” İse geminin insanlarla, canlılarla ve başka şeylerle dolup taşmasıdır. Burada lâfzında “Gemi” müennes gelmemiştir, çünkü burada bu lâfız çoğul değil, tekildir.

Şuara 118

Artık benimle onların arasını aç ve beni, benimle beraber olan müminleri kurtar.

Diyanet Vakfı
Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.

Kurtubi Tefsiri
“Artık benimle onlar arasında Sen ayırd edici hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki mü’minleri de kurtar.”

“Dedi ki: Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı. Artık benimle onlar arasında sen ayırdedici hükmünü ver. Benî ve beraberimdeki mü’minleri de kurtar.” Nûh (aleyhisselâm) onların îman edeceklerinden yana ümidini kesince, bu sözleri söylemişti. -Âyet-i kerimede sözü geçen-;

“el-Feth” hüküm vermek demektir ki buna dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 7/89. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 117

Dedi: Rabbim, halkım beni yalanladı.

Diyanet Vakfı
Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki; “Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.

Âyetin tefsiri için bak:118

Şuara 116

Dediler ki: Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen, kesinlikle taşlananlardan olacaksın.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Nûh! Eğer vazgeçmez isen mutlaka taşlananlardan olacaksın.”

“Dediler ki: Ey Nûh eğer” bizim ilahlarımıza dil uzatmaktan, dinimizi ayıplamaktan

“vazgeçmez isen mutlaka taşlananlardan olacaksın.” Bu taşlamanın taşlarla olacağını Katâde söylemiştir. İbn Abbâs ve Mukâtil ise bunu, öldürülenlerden olacaksın diye açıklamışlardır. es-Sümalî dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “taşlananlar” ifadelerinin hepsi öldürmek demektir. Meryem Sûresi’ndeki:

“Eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım.”(Meryem, 19/46) bundan müstesnadır. Burada, mutlaka sana ağır söz söylerim demektir.

“Taşlananlardan” ifadesinin kendilerine dil uzalılan, sövülüp sayılanlardan… anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Ebû Duâd’ın şu sözü de bu kabildendir… Asıl yazma nüshalarda da böyle olduğu ve Ebû Duâd’ın sözlerinin nakledilmediği, Kurtubî Tefsirinin Arapça baskısını hazirlayanlarca ifade edilmektedir. Ayrıca el-A’raf, 7/91. âyetin tefsirine de bakınız.

Şuara 115

Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.

Diyanet Vakfı
Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
“Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

“Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Yani yüce Allah beni fakirleri bir kenarda tutup özellikle zenginlere göndermiş değildir. Ben bir rasûlüm, size benimle gönderileni tebliğ ederim. Kim bana itaat ederse Allah nezdinde mutlu ve bahtiyar odur, isterse fakir olsun,

Şuara 114

Ben müminleri kovacak değilim.

Diyanet Vakfı
Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.

Kurtubi Tefsiri
“Ben mü’minleri kovacak değilim.

“Ben mü’minleri kovacak değilim.” Onların durumlan düşüktür, işleri bayağıdır diye böyle bir şey yapmam. Sanki onlar -Kureyş’in istediği gibi- zayıf kimseleri kovmayı kendisinden istemiş gibidirler.

Şuara 113

Onların hesabı, yalnızca Rabbim’e aittir — keşke siz anlayabilseniz.

Diyanet Vakfı
Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz!

Kurtubi Tefsiri
“Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer inceden inceye kavrayan kîmselerseniz.

“Onların” amelleri ve îmanları itibariyle

“hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer inceden inceye kavrayan kimseler seniz.”

Burada “Eğer”in cevabı hazfedilmiştir. Yani eğer siz onların hesaplarının Rablerine ait olduğunu bilseydiniz sanatları, meslekleri dolayısıyla onları ayıplamazdınız.

“Kavrıyorsunuz” fiili genel olarak kâfirlere hitab olmak üzere “te” ile okunmuştur. Zahir (kuvvetli olan) da budur. Ancak İbn Ebi Able ile Muhammed b. es-Sümeyka: “İnceden inceye kavrayan kimseler olsalardı” şeklinde “ye” ile okumuşlardır. Bu şeklîyle âdeta kâfirlerin durumu hakkında bir haber vermek gibidir ve onlara hitab terkedilmiş gibidir. Yüce Allah’ın:

“Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlarda içindekileri güzel bir rüzgar ile götürüp…” (Yûnus, 10/22) âyetinde olduğu gibi.

Rivâyete göre Süfyan’a, müslüman olduğu halde zina etmiş ve çocuğunu öldürmüş bir kadının durumu hakkında: Bu kadının kesinlikle cehennemde olduğu söylenebilir mi? diye sorulmuş, o da:

“Onların hesabı ancak Rabbime aittir, eğer inceden inceye kavrayan kimselerseniz” âyetini okudu.

Şuara 112

Dedi: Onların ne yaptığını ben bilemem.

Diyanet Vakfı
Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Onların yaptıkları hakkında benim bir bilgim yoktur.

“Dedi ki: Onların yaptıkları hakkında benim bir bilgim yoktur.” Bu âyetteki; (……..) zaiddir. Ben onların neler yaptıklarını bilmiyorum, demektir. Bunun da anlamı şudur; Ben onların amellerini bilmekle yükümlü değilim. Benim yükümlülüğüm onları îmana davet etmektir. Asıl göz önünde bulundurulması gereken de imandır, meslekler ya da sanatlar değildir. Sanki onlar: Sana şu zayıf kimselerin tabi olmalarının sebebi bu yolla güç kazanıp mal sahibi olmayı umut etmeleridir demişler de, o da onlara şöyle cevap vermiş gibidir: Ben onların içlerinde gizlediklerini bilemem. Beni ilgilendiren sadece onların zahiri durumlarıdır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ben yüce Allah’ın onlara hidayet verip sizi saptıracağını, onları doğruya iletip sizi azdıracağını, onları muvaffak kılıp sizi yardımsız bırakacağını bilemem.

Şuara 111

Dediler ki: Sana mı iman edelim, sana en aşağılık olanlar uymuşken?

Diyanet Vakfı
Onlar şöyle cevap verdiler: Sana düşük seviyeli kimseler tabi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!

Kurtubi Tefsiri
(Kavmi): “Sana sıradan kimseler tabi olmuş iken, sana Îman mı edelim?” dediler.

“Sana sıradan kimseler tabi olmuş iken sana îman mı edelim, dediler”

âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Anlamı:

“Sana sıradan kimseler tabi olmuş iken” âyetindeki “vav” hal içindir. Burada; mukadder olarak vardır. takdirindedir.

“Sana îman mı edelim?” Senin söylediklerini tasdik mi edelim?

“Sıradan kimseler” lâfzı “Sıradan kimse”nin çoğuludur.

Bunun kırık çoğulu ise şeklinde gelir. Müennesi çoğulu da, …diye gelir.

en-Nehhâs dedi ki: Bildiğimiz kadarıyla nahivcilerden hiçbir kimse bunlardan herhangi birisinde “elif ile “lâm”ın hazfedilmesini câiz görmüş değildir.

İbn Mes’ûd, ed-Dahhâk, Yakub el-Hadramîve diğerleri; “Sana uyanlar bayağı kimseler iken…” diye okumuşlardır. en-Nehhâs: Bu güzel bir kıraattir, demiştir. Buradaki “vav”ın arkasından çoğunlukla isimler gelir, fiiller ise ile birlikte gelir. “Uyanlar, tabiler” lâfzı ile çoğuludur. Bu tekil için de, çoğul için de kullanılabilir. Şair der ki:

“Onun tabileri vardır, insanlar bilir ki o,

Yakınlaştığı kimse için hem yaz olur, hem bahar”

(Bu kıraate göre) “(………); Sana uyanlar” lâfzının merfû’ gelmesimübtedâolması dolayısıyla olabilir. O takdirde “Sıradan kimseler” de onun haberi olur. İfadenin takdiri de şöyle olur: Sana tabi olanlar ancak bayağı kimseler iken sana îman mı edelim? Bununla birlikte yüce Allah’ın:

“Sana îman mı edelim?” âyetindeki zamire atfedilmiş olması da mümkündür. O vakit ifadenin takdiri şöyle olur Sana uyanlar bayağı kimseler iken biz sana îman edelim de onlardan mı sayılalım? Buradaki ifade takdirinde; “Sana îman mı edelim?” derken, Sana” diye fasıl yapmak güzeldir.

“Sıradan kimseler” ile ilgili yeterli açıklamalar daha önceden Hud Sûresi’nde (11/27, âyet, 2, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada ise buna ek bir açıklamada bulunalım ki bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

2- Nûh (aleyhisselâm)’a Îman Edenler:

Denildiğine göre ona îman edenler; oğulları, kızları, gelinleri ve oğullarının oğulları olmuştur. Beraberlerinde başkaları olup, olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Her iki halde de hepsi de salih kimseler idi. Nûh (aleyhisselâm) da: “Beni ve beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye dua etmişti. Onunla beraber olanlar, ona tabi olanlardı. Kâfirlerin onlar hakkında söyledikleri sözlerden dolayı onlar hakkında herhangi bir kusur ya da yerilmeyi gerektirecek bir husus söz konusu olamaz. Bilakis asıl bayağı kimseler onları yalanlayan kimselerdir.

es-Süheylî dedi ki: Avamın bir çoğu bu âyetin tefsirinde rivâyet edilmiş şu sözlere aldanmıştır: Güya ona îman edenler dokumacılar ve hacamatçılar imiş. Eğer iddia ettikleri gibi burilar dokumacı kimseler olsaydı, hiç şüphesiz Allah’ın peygamberine îman etmeleri ve ona tabi olmaları onlar için şereflendirici bir husus olurdu. Tıpkı Bilal ve Selma’nın erken müslüman olmakla şerefyab olmaları gibi. Her İkisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının ileri gelenlerinden ve büyüklerindendir. Ama Nûh (aleyhisselâm)’ın çoluk-çocuğu dokumacı ve hacamatçı olmadığı gibi; dokumacı ve hacamatçılar da hakkında söyledikleri sözler eğer o peygamberlere îman etmiş iseler kâfirlerin söyledikleri gibi hiçbir şekilde bayağı kimseler olamazlar. Nitekim bugün bizim dokumacılarımıza da herhangi bir yergi veya bir eksiklik ulaşamaz. Çünkü bu, kâfirlerin söyledikleri sözlerin nakledilmesinden ibarettir. Kâfirlerin bu söylediklerine dair herhangi bir delil ileri sürmeleri ise asla mümkün değildir. Bunun bir ayıp olarak görülmesi de çok büyük bir cahilliktir. Esasen yüce Allah da sanat ve mesleklerin din açısından kişiye hiçbir şekilde zararlı olamayacağını açıkça bildirmiştir.

Şuara 110

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Onun için, Allahtan korkun ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”

“O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin” emrini de te’kid olmak üzere ikinci bir defa tekrarlamıştır.

Şuara 109

Ve sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.

Diyanet Vakfı
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
“Bunun İçin sizden hiçbir ücret istemem. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir.

“Bunun için sîzden hiçbir ücret istemem.” Yani benim sizin malınızda hiç gözüm yok.

“Benim ecrimi” yaptıklarımın karşılığını

“vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir.”

Şuara 108

Öyleyse Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Diyanet Vakfı
Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
“Artık Allah’tan korkun, bana itaat edin.

“Hani kardeşleri” yani babalarının oğlu. Buradaki neseb kardeşliğidir, dîn kardeşliği değildir. Aynı cinsten olmak bakımından kardeşliktir, diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah:

“Biz gönderdiğimiz herbir peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik” (İbrahim, 14/4) diye buyurmaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/65. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyetin Arapların: Ey Temimoğullarının kardeşi, sözleri kabilinden olduğu da söylenmiştir. Onlar bununla, onlardan olan bir kişi demek isterler. ez-Zemahşerî dedi ki: el-Hamase’de yer alan şu beyit de bu kabildendir.

“Onlar musibetler esnasında kardeşleri kendilerini yardıma çağırdığında,

Sormazlar sorduklarına dair herhangi bir delil.”

“Kardeşleri Nûh onlara: Kormaz mısınız?” yani putlara ibadet hususunda Allah’tan korkmaz mısınız?

“demişti. Ben size gönderilmiş emin bir peygamberim.” Allah’tan size tebliğ ettiklerim hususunda doğru söyleyenim. Ben sizin aranızda

“emin” bir kimseyim, diye de açıklanmıştır. Çünkü onlar, onun emin ve doğru bir kişi olduğunu önceden biliyorlardı. Tıpkı Kureyş arasında Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in durumu gibi.

“Artık Allah’tan korkun.” Yüce Allah’ın azabından, O’na itaat etmek suretiyle kendinizi koruyun,

“Bana” size imandan olmak üzere emretmiş olduğum hususlarda

“itaat edin.”

Şuara 107

Şüphesiz ben size güvenilir bir elçiyim.

Diyanet Vakfı
Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Kurtubi Tefsiri
“Ben size gönderilmiş emin bir peygamberim.

Âyetin tefsiri için bak:108

Şuara 106

Hani onlara kardeşleri Nuh dedi: Sakınmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Hani kardeşleri Nûh onlara: “Korkmaz mısınız? demişti.

Âyetin tefsiri için bak:108

Şuara 105

Nuh’un kavmi, gönderilenleri yalanladı.

Diyanet Vakfı
Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.

Kurtubi Tefsiri
Nûh kavmi resulleri yalanladılar.

“Nûh kavmi rasûlleri yalanladılar.” Kavim müzekker olduğu halde tenis alameti ile; “(……..): Yalanladılar” denilmiştir. Çünkü âyetin anlamı, Nûh kavmi topluluğu yalanladılar şeklindedir.

“Rasûller” denilmesinin sebebi ise bir rasûlü yalanlayan kimsenin bütün rasûlleri de yalanlamış olacağından dolayıdır. Zira herbir rasûl bütün rasûlleri tasdik etmeyi emreder.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar hem nübüvvet hususunda, hem de kendilerine kendisinden sonra rasûllerin geleceğine dair vermiş olduğu haberler hususunda Nûh (aleyhisselâm)’ı yalanladılar.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada cins (isim olarak rasûller) zikredilmiş, fakat maksat Nûh (aleyhisselâm)’dır. Buna dair açıklamalar daha önce el-Furkan Sûresı’ndo (25/37. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 104

Ve şüphesiz Rabbin, elbette o, Azîz’dir, Rahîm’dir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
MuhakkakRabbin Azîz’dir, Rahîmdir.

“Şüphe yok ki bunda bir âyet vardır. Fakat onların çoğu mü’min değillerdi. Muhakkak Rabbin Azizdir, Rahîm’dir.” Bu âyetler daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Şuara 103

Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki bunda bir âyet vardır. Fakat onların çoğu mü’min değillerdi.

Âyetin tefsiri için bak:104

Şuara 102

Ah, keşke bizim için bir dönüş olsa da müminlerden olsak.

Diyanet Vakfı
Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!

Kurtubi Tefsiri
“Ne olurdu? Bir kere dönmek İmkanımız olsaydı da mü’minlerden olsaydık.”

“Ne olurdu bir kere dönmek imkânımız olsaydı” anlamındaki âyette yer alan ref mahallindedir. Âyetin anlamı da şudur: Eğer bizim dünyaya dönüşümüz söz konusu olursa, şefaatçilerimizin olması İçin hiç şüphesiz îman edeceğiz. Ancak onlar temenninin kendilerine fayda sağlayamayacağı bir zamanda temennide bulunacaklardır. Onlar bu sözlerini meleklerle, mü’mînler şefaatçilik yapacakları vakit söyleyeceklerdir.

Cabir b. Abdullah dedi ki: peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kişi cennette iken -arkadaşı cahîmde olduğu halde- filan kişi ne yaptı der ve nihayet ona şefaat etmek ister ve sonunda Allah da onu, o arkadaşı hakkında şefaatçi kılar. O kurtuldu mu bu sefer müzikler: “Artık bize şefaat edecek bir kimse de yoktur, candan bir dostumuz da yok” diyeceklerdir. ” el-Mektebetu’l-Elfiyye… ‘deki hadis kaynaklarında tesit edemedik.

el-Hasen dedi ki: Allah’ı zikretmek üzere bir topluluk bir araya gelir de aralarında cennet ehlinden bir kul var ise mutlaka Allah onu o kimseler hakkında şefaatçi kılar. Şüphesiz ki îman ehli birbirlerine şefaat edeceklerdir. Onlar Allah nezdinde şefaatçilik edecek ve şefaatleri kabul olunacak kimselerdir.

Ka’b dedi ki: İki kişi dünyada arkadaş ise onlardan biri arkadaşının cehenneme doğru sürüklenmekte olduğunu görür. Bu sefer kardeşi kendisine: Allah’a yemin ederim ki, kendisi ile kurtulabileceğim sadece tek bir iyiliğim kalmıştır. Onu sen al ey kardeşim, gördüğüm bu halden böylelikle kurtul. Ben ve sen beraber A’raf ta kalacaklar arasında kalalım. Bunun üzerine yüce Allah emir verir ve her ikisi de cennete sokulurlar.

Şuara 101

Ve ne de candan bir dost.

Diyanet Vakfı
100, 101. Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz.

Kurtubi Tefsiri
Candan bir dostumuz da yok.

“Candan bir dostumuz da yok.” Bize şefkat gösterecek bir arkadaşımız da yok. Ali (radıyallahü anh) şöyle dermiş: Kardeşlerinize dikkat ediniz, çünkü bunlar dünyada da azığınız, âhirette de azığınızdır. Cehennemliklerin:

“Artık bize şefaat edecek bir kimse de yoktur, candan bir dostumuz da yok” diyecekleri hiç kulağında gelmedi mi?

ez-Zemahşerî dedi ki: Burada “şefaatçiler”in çoğul gelmesi, şefaatçilerin çokluğu “candan dost”un tekil gelmesi ise böyle bir dostun azlığından dolayıdır. Nitekim bir kimse bir zalimin baskısı altında mihnete uğrayacak olursa, sözüyle şehir ahalisinden kalabalık bir topluluk ona şefaatçi olmak (iltimasta bulunmak) için giderler. Bu hem o kişiye acımalarından ötürü hem de bunun ecrini Allah’tan bekledikleri için böyledir. İsterse onların çoğunluğu daha önceden o kişiyi tanımamış olsunlar. Dost (sadîk) ise sana duyduğu sevgisinde sadık olan, seni üzen şeye üzülen kimsedir. Böyle bir kişi kartal yumurtasından bile daha az bulunur.

Hakimlerden birisine “sadîk: arkadaş” hakkında soru sorulmuş da o: Bu manası olmayan bir isimdir demiştir. O bu sözüyle sadıktan herkesi “hamîm” ile de çok yakın ve özel arkadaşı kastetmiş olabilir. “Candan dost: hamîm” kökünden kişinin akrabaları demek olan da gelmektedir. Bunun da aslı çok sıcak su demek olan “el-hamîm”den gelmektedir. Hammam ve humma da bu köktendir. Buna göre ile kişinin kendisini yakan şeyden kendileri de yanan kimseler kastedilir. Mesela “Onu üzen onları da üzer” demektir, Yine “O şey yakın oldu” denilir. “Humma” da buradan gelmektedir. Çünkü humma da kişiyi eceline yaklaştırır.

Ali b. Îsa dedi ki: Yakın kimseye “hamîm: candan dost” denilmesinin sebebi arkadaşının öfkelenmesi dolayısıyla kendisinin de galeyana gelmesidir. Böylelikle o bu kelimenin “hamiyyef’den alınmış olduğunu kabul etmektedir.

Katâde dedi ki: Yüce Allah kıyâmet gününde sadîkin (samimi arkadaşın) sevgisini ve hamımın (candan arkadaşın) rikkatini giderir.

“Candan bir dostumuz da yok” âyetinin “Şefaat edecek bir kimse”nin mahalline atf ile merfu okunmaları caizdir, Çünkü bu ref mahallindedir.

“Sadîk”ın çoğulu …diye gelir. Sıfat ile başkası arasındaki fark dolayısıyla; denilmez. Kûfelilerîn naklettiklerine göre bu kelime şeklinde de çoğul yapılabilir. en-Nehhâs ise; bu uzak bir ihtimaldir demektedir. Çünkü bu sıfat olmayan şeyin çoğuludur, “Ekmek, ekmekler” gibi. Aynı şekilde onlar diye çoğulunun yapılacağını da nakletmişlerdir. Ancak “efâil” vezni na’t olmadığı takdirde “ef’al”in çoğulu olarak gelir. “Daha kahraman ve daha kahramanlar” gibi. Tekil, erkek, çoğul ve dişi için aynı olmak üzere şeklinde gelir. Şair şöyle demiştir:

“Aşk yayını kurdular, sonra kalplerimize ok attılar,

Düşmanca gözlerle; oysa onlar arkadaştır.”

“o benim en has arkadaşımdır” anlamındadır. Küçültme ismi yapılması ise medih yoluyladır. Hubab İbnu’l-Münzir’in şu sözlerinde olduğu gibi: “Ben (develerin kendisiyle sürtünerek kaşınıp, şifa bulduğu) kaşınılan ağacın kükceğiziyim ve ben (hurma ağacının dalları yere düşmesin diye dallarının altına konulan, desteklenen) hurma ağaçcığızıyım.” Bunu (aynı harfin şeddeli tekrarı) el-Cevherî zikretmiştir,

en-Nehhâs dedi ki: “hamînV’in çoğulu şeklinde gelir. Bununla birlikte zayıf düşürmek dolayısıyla “ef ilâ” vezni (yani bu çoğulun birinci şeklini) hoş karşılamamışlardır.

Şuara 100

Artık bizim için şefaatçiler yok.

Diyanet Vakfı
100, 101. Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz.

Kurtubi Tefsiri
“Artık bize şefaat edecek bir kimse de yoktur.

“Artık bize şefaat edecek bir kimse de yoktur.” Ne meleklerden, ne peygamberlerden, ne de mü’minlerden.

Şuara 99

Ve bizi ancak suçlular saptırdı.

Diyanet Vakfı
Bizi ancak o günahkarlar saptırdı.

Kurtubi Tefsiri
“Bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.

“Bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” Maksat bize putlara ibadeti süslü gösteren şeytanlardır. Kendilerini taklid ettiğimiz bizden önceki atalarımız diye de açıklanmıştır. Ebû’l-Âl-iyye ve İkrime dedi ki:

“Günahkârlar”dan kasıt İblis ve Âdem’in katil oğludur. Çünkü bunlar küfrü, öldürmeyi ve çeşitli masiyet türlerini ilk olarak başlatanlardır.

Şuara 98

Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.

Diyanet Vakfı
Çünkü biz sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk.

“Allah’a yemin olsun ki” diye Allah adına yemin edeceklerdir.

“Biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik.” Yani hüsrandaydık, yok oluşta idik. Haktan yana apaçık bir şaşkınlık içindeydik, çünkü biz Allah ile birlikle başka ilahlar edinmiş ve bunlara tapınmıştık. İşte yüce Allah’ın:

“Çünkü biz, sizi” ibadet hususunda

“âlemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk” âyetinin anlamı budur. Halbuki siz şu anda ne bize yardımcı olabiliyorsunuz, ne de kendinize yardım edebiliyorsunuz.

Şuara 97

Allah’a andolsun, biz açık bir sapıklık içindeydik.

Diyanet Vakfı
Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’a yemin olsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik.

Âyetin tefsiri için bak:98

Şuara 96

Onlar orada birbirleriyle çekişerek derler:

Diyanet Vakfı
Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler:

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada tartışarak derler ki:

“Onlar orada tartışarak derler ki” yani insanlar, şeytanlar, azgınlar ve kendilerine ibadet olunmuş olanlar o vakit tartışmaya koyulacaklardır.

Şuara 95

Ve İblis’in tüm orduları da.

Diyanet Vakfı
94, 95. Artık onlar, o azgınlar ve İblis orduları, toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ve azgınlar İblis’in orduları ile hep birlikte yüzleri üstü oraya atılırlar.

“Onlar ve azgınlar” yani uydurma ilahlar

“İblis’in orduları ile” onun zürriyet inden gelenlerle beraber

“hep birlikte yüzleri üstü oraya atılırlar.” Tepe aşağı oraya yıkılırlar. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar yukarıdan aşağıya oraya bırakılırlar ve biri diğerinin üstüne’atılır. Orada bir araya toplanırlar, diye de açıklanmıştır.

“Yüzleri üstü… atılırlar” âyeti, “topluluk” anlamına gelen (……..)’dan alınmıştır. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.

en-Nehhâs der ki: Bu lâfız bir şeyin büyük çoğunluğu anlamına gelen; den türetilmiştir. Atlılar topluluğuna da; ile denilir.

İbn Abbâs dedi ki: Hepsi bir araya toplanır ve cehenneme atılırlar.

Mücahid ise Yukarıdan aşağıya yuvarlanırlar, diye açıklamıştır. Mukaril de: Oraya bırakılırlar, atılırlar, demektir, der. Hepsinin de anlamı birdir. “Bir şeyi toplayıp, sonra da yerine fırlatıp attım” denilir. O kimse büyük büyük lokmalar alıyor” denilir. Beddua esnasında da “Allah müslümanların düşmanlarını yıksın” denilir, denilmez. “Onu döktü ve altını üstüne getirdi” demektir. İşle yüce Allah’ın:

“Hep birlikte yüzleri üstü oraya atılırlar” âyeti da buradan gelmektedir. Bunun aslı şeklinde olup, ortadaki “be” harfi yerine iki “be”nin bir arada bulunmasının telaffuzu ağır geldiğinden dolayı değiştirilerek yerine “kef” harfi getirilmiştir,

es-Süddîdedi ki:

“Yüzleri üstü oraya atılırlar” âyetindeki zamir Arap müşriklerine aittir.

“İblis’in orduları” ile ilgili olarak yapılan bir açıklamaya göre de İblis’in pullara tapmaya çağırıp kendisine uyan herkes de onun ordusudur (ve onunla birlikte cehenneme atılacaklardandır.)

Katâde, el-Kelbî ve Mukâtil dedi ki:

“Azgınlar”dan kasıt şeytanların kendileridir. Bir diğer açıklamaya göre putlar demir ve bakır gibi maddelerden oldukları halde cehenneme atılacaktır. Buna sebeb ise onlarla başkalarını azaplandırmaktır.

Şuara 94

Artık onların hepsi oraya atılır — sapkınlarla birlikte.

Diyanet Vakfı
94, 95. Artık onlar, o azgınlar ve İblis orduları, toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ve azgınlar İblis’in orduları ile hep birlikte yüzleri üstü oraya atılırlar.

Âyetin tefsiri için bak:95

Şuara 93

Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardım edebiliyorlar mı?

Diyanet Vakfı
92, 93. Onlara: Allahtan gayrı taptıklarınız hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara denilir ki: “O sizin Allah’tan başka İbadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyor ya da kendilerine yardımları dokunuyor mu?”

“Onlara denilir ki: O sizin Allah’tan başka ibadet ettikleriniz” putları niz ve ortak koştuğunuz ilâhlar

“nerede?” Allah’ın azabına karşı

“size yardım edebiliyor ya da kendilerine” kendilerinin

“yardımları dokunuyor mu?” Bütün bunlar bir azardır,

Şuara 92

Ve onlara denir: Nerede idi o, Allah’tan başka tapmakta olduklarınız?

Diyanet Vakfı
92, 93. Onlara: Allahtan gayrı taptıklarınız hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara denilir ki: “O sizin Allah’tan başka İbadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyor ya da kendilerine yardımları dokunuyor mu?”

Âyetin tefsiri için bak:93

Şuara 91

Cehennem sapkınlara gösterilir.

Diyanet Vakfı
Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.

Kurtubi Tefsiri
Azgınlara da cehennem açılıp gösterilir.

“Azgınlara” yani hidayet yolunu kaybetmiş, şaşkın kâfirlere

“da cehennem açılıp gösterilir.” Cehennemliklere onlar cehenneme girmeden önce cehennem açıkça gösterilir. Böylelikle korku ve keder duymaları sağlanır. Nitekim cennet ehli de cennete gireceklerini bildiklerinden ötürü sevinç duyacaklardır.

Şuara 90

Cennet, muttakilere yaklaştırılır.

Diyanet Vakfı
(O gün) cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır.

Kurtubi Tefsiri
Takva sahiplerine cennet yakınlaştırılır.

“Takva sahiplerine cennet” oraya girsinler diye

“yakınlaştırılır.” ez-Zeccâc dedi ki: Onların oraya girmeleri vakti yaklaştı, anlamındadır,

Şuara 89

Ancak Allah’a selim bir kalple gelen hariç.

Diyanet Vakfı
Ancak Allaha kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).

Kurtubi Tefsiri
“Allah’a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna!”

“Allah’a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna.” Buradaki istisna kâfirlerdendir. Yani onların mallarının ve oğullarının kendilerine bir faydası olmaz. Bu istisnanın, cinsinden başkasından olduğu da söylenmiştir. Yani ama

“Allah’a salim kalb ile gelmiş olanlara” kalblerinin selameti dolayısıyla evlatlarının faydası olacaktır. Özellikle kalbin söz konusu edilmesine gelince, buna sebeb kalbin salim olmasıyla diğer azaların da selamet bulmasıdır. Kalb bozulursa, diğer azalar da bozulur. el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/7. âyet, 4. başlıkta) bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Salim kalb (kalb-i selim)’in ne olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Şek ve şirkten uzak kalp diye açıklanmıştır. Günahlara gelince, hiç kimse günahlardan kendisini kurtaramaz. Bu açıklamayı Katâde, İbn Zeyd ve müfessirlerin çoğu yapmıştır.

Said b. el-Müseyyeb ise dedi ki: Salim kalb sağlam, sağlıklı kalp demektir ki o da mü’minin kalbidir. Çünkü kâfir ile münafıkın kalbi hastadır. Nitekim yüce Allah:

“Kalplerinde hastalık vardır onların” (el-Bakara. 2/10) diye buyurmaktadır.

Ebû Osman es-Seyyârî dedi ki: Böyle bir kalp bidatlerden uzak ve sünneti huzur ile kabul eden bir kalptir.

el-Hasen dedi ki: Mal ve evlat afetlerinden kendisini kurtarmış kalptir.

Cüneyd dedi ki: Selim sözlükte (zehirli bir hayvan tarafından) sokulmuş demektir. O halde bunun manası o, yüce Allah’ın korkusundan dolayı âdeta sokulmuş gibi olan kalp demektir.

ed-Dahhâk da dedi ki: Salim (selim) kalp, halis kalp demektir.

Derim ki: Bu açıklama genel olarak bütün sözleri bir arada ifade edebilmektedir ve güzel bir açıklamadır. Yani yerilmesi gereken kötü vasıflardan arınmış, buna karşılık güzel vasıflarla bezenmiş kalp demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Urve’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Çocuklarım, sakın lanet okuyanlar olmayın. Çünkü İbrahim hiçbir şeye lanet okumadı. Yüce Allah:

“Çünkü o Rabbine selim bir kalp ile gelmişti” (es-Saffat, 37/84) diye buyurmuştur.

Muhammed b. Şîrîn de dedi ki: Selim’kaip, Allah’ın hak olduğunu, kıyâmetin mutlaka kopacağını, yüce Allah’ın kabirdekileri mutlaka dirilteceğini bilmesi demektir.

Müslim’in, Sahih’inde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Cennete kalpleri tıpkı kuşlarınkini andıran bir takım kimseler girecektir.” Müslim, IV, 2183.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya, bununla şunu kastetmektedir: Bu kalpler her türlü günahtan uzak, her türlü kusurdan arınmış olmak bakımından kuşların kalplerini andırır. Bu kalpler dünya işleri nedir, bilmez.

Enes b. Malik’ten de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennet ehlinin çoğunluğu eblehlerdir. ” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VUI, 79, X, 264, X, 402. Yalnız bu son yerde ravilerinden Sellâme b. Ravh’ın hakkında ihtilâf edildiği kaydıyla. Bu sahih bir hadistir. Bundan maksat ise Allah’a isyandan hiç haberdar olmayan kimselerdir. el-Ezherî dedi ki: Burada “ebleh” tabiatı itibariyle hayırlı olan ve serden gafil, şerri bilmeyen kimse demektir.

el-Kutebî dedi ki: Ebleh kimseler genelde kalplerinde kötü niyetin, kötü düşüncenin hiç bulunmadığı ve insanlara hep hüsn-ü zan besleyen kimselerdir.

Şuara 88

O gün ne mal fayda verir ne oğullar.

Diyanet Vakfı
O gün, ne mal fayda verir ne de evlat.

Kurtubi Tefsiri
O gün malın da, evladın da hiç faydası olmaz.

“O günde malın da, evladın da hiç faydası olmaz.” Âyetteki;

“O gün” lâfzı bir önce geçen “günde” lâfzından bedeldir. Yani malın ve evladın hiçbir kimseye fayda vermeyeceği’u günde (beni rüsvay eyleme.)

“Evlâd” âyeti ile kastedilenler yardımcılardır. Çünkü evladın fayda vermesi söz konusu olmazsa, başkası nasıl fayda verebilir? Bir diğer açıklama şöyledir: Burada oğulların söz konusu edilmesi İbrahim (aleyhisselâm)’ın babasının daha önceden söz konusu edilmesidir. Yani İbrahim babasına fayda sağlamayacaktır.

Şuara 87

Ve insanların diriltileceği gün beni rezil etme.

Diyanet Vakfı
(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.

Kurtubi Tefsiri
“Öldükten sonra diriltilecekleri günde de beni zelil eyleme!

“Öldükten sonra diriltilecekleri günde de beni zelil eyleme.” Yani herkesin gözü önünde beni rezil etme yahut kıyâmet gününde beni azaplandırma.

Buhârî’de yer alan bir rivâyete göre Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “İbrahim kıyâmet gününde babasını üzerinde loz duman bulunduğu halde görecektir.” Buhârî, IV, 1787.

Yine ondan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İbrahim babası ile karşılaşacak. Rabbim sen bana diriltilecekleri gün beni rüsvay etmeyeceğini vaadetmiştin diyecek. Yüce Allah şöyle buyuracak: Şüphesiz ki Ben cenneti kâfirlere haram kılmışımdır.” Bu iki hadisi de sadece Buhârî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) rivâyet etmiştir Buhârî, III, 1223

Şuara 86

Ve babamı bağışla — çünkü o sapıklardandı.

Diyanet Vakfı
Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o sapıklardandır.

Kurtubi Tefsiri
“Ve babama mağfiret eyle! Çünkü o sapıtanlardandır.

“Ve babama mağfiret eyle! Çünkü o sapıtanlardandır.” Babası zahiren kendisine îman edeceğine söz vermişti. İşte bundan dolayı o da babasına mağfiret dilemişti. Onun verdiği sözde durmayacağını anlayınca ondan uzaklaştı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (et-Tevbe, 9/114. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Çünkü o sapıtanlardandır.” Yani müşriklerdendir. Buradaki “zaiddir.

Şuara 85

Ve beni nimet cennetinin mirasçılarından kıl.

Diyanet Vakfı
Beni, Naim cennetinin varislerinden kıl.

Kurtubi Tefsiri
“Ve beni Naîm cennetinin mirasçılarından kıl!”

“Ve beni Naîm cennetinin mirasçılarından kıl!” Bu da cennete ve oraya mirasçı olmaya dair bir duadır. Bu bazı kimselerin: Ben ne cenneti taleb ederim, ne de cehennemi, şeklindeki sözlerini reddetmektedir.

Şuara 84

Ve sonrakiler arasında benim için doğruluk dili kıl.

Diyanet Vakfı
Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle!

Kurtubi Tefsiri
“Sonrakiler arasında bana bir lisanı sıdk bağışla!”

“Sonrakiler arasında bana bir lisan-ı sıdk bağışla!” İbn Abbâs: “Lisan-ı sıdk” bütün ümmetlerin onun peygamberliğini ittifakla kabul etmeleridir demiştir. Mücahid de: Ondan güzel övgüyle söz etmek demektir, diye açıklamıştır.

İbn Atiyye dedi ki: Bu müfessirlerin icmaı ile güzel övgü ve üstün makam ve mevkidir. Yüce Allah da aynı şekilde onun duasını kabul etmiştir. Her ümmet ona sımsıkı sarılmakta ve onu ta’zim etmektedir. O ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirmiş olduğu haniflik üzeredir.

Mekkî dedi ki: Bunun anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: O, âhir zamanda kendi soyundan gelecekler arasından hakkı dimdik ayakta tutan bir kimsenin gelmesini dilemiştir, Onun bu duası Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında kabul edilmiştir.

İbn Atiyye dedi ki: Bu anlam itibariyle güzel bir açıklama olmakla birlikte âyetin lâfzı -lâfızlara tahakküm müstesna- bu anlamı vermemektedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: O bununla kıyâmetin kopacağı vakte kadar, kendisine güzelce dua edilmesini kastetmiştir. Çünkü sevabın daha bir artıp çoğalması herkes tarafından istenen bir şeydir.

Derim ki: Yüce Allah bu isteğini vermiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât-u selâm getiren herkes mutlaka İbrahim (aleyhisselâm)’a da salât-u selâm getirmektedir. Bilhassa namazlarda ve hallerin de, derecelerin de en faziletlisi olan minberlerde bu böyledir.

“Salât” rahmet ile duadır. “Lisan”dan kasıt söylenecek sözlerdir. Lisan asıl itibariyle konuşma organıdır. el-Kutebî dedi ki: Lisan, istiare yoluyla söz söyleme yeridir. Araplar bunu bazen kinaye yoluyla kelime hakkında da kullanmaktadır. Şair el-A’şa dedi ki:

“Gerçek şu ki bana bir kelime (haber) geldi de ondan dolayı sevinemem,

Yukarılardan (bir haber); bundan ne hayrete düştüm, ne de bundan gülünür.”

Bana yukardan bir haber geldi, demektir. Fiilin müennes gelmesi ise “kelime” anlamı dolayısıyladır. Ona kardeşi el-Münteşir’in öldürüldüğü haberi gelmişti.

Eşheb’in rivâyetine göre Malik şöyle demiştir: Yüce Allah:

“Sonrakiler arasında bana bir lisanı sıdk bağışla!” diye buyurmuştur. Buna göre bir kimsenin salih olarak kendisinden övgüyle söz edilmesini sevmesinde, salih amelde bulunanlar arasında görülmeyi istemekte -bununla yüce Allah’ın rızasını kastetmesi şartıyla- bir sakınca yoktur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım.”. (Tâ-Hâ, 20/39);

“Muhakkak îman edip salih amel işleyenlere Rahmân bir sevgi var edecektir.” (Meryem, 19/96) diye buyurmaktadır. Yani kullarının kalbinde bir sevgi ve güzel bir övgü bırakacaktır.

Yüce Allah:

“Sonrakiler arasında bana bir lisan-ı sıdk bağışla!” âyeti ile güzel bir şekilde anılmayı miras bırakacak şeyleri kazanmaya çalışmanın müstehab olduğuna dikkat çekmektedir. el-Leys b. Süleyman dedi ki: Çünkü bu ikinci defa yaşamaktır. Nitekim söyle denilmiştir:

“Bir takım kimseler vefat etmiş ama onlar insanlar arasında yaşıyorlar.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Zühdün şeyhlerinden muhakkik olanlar şöyle demişlerdir: Bu âyette, insana güzel övgüyü kazandıracak salih amel işlemenin teşvik edildiğine delil vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu öldü mü üç şey müstesna ameli kesilir…” Müslim, III- 1255; Ebû Dâvûd, III, 117; Tirmizî, III, 660; Müsned, II, 316, 350, 372.

Bir rivâyette de ağaç dikmenin ve ekin ekmenin de durumunun böyle olduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde İslâm ülkesinin sınırlarını koruyarak (murabıtlık yaparak) ölen kimseye de kıyâmet gününe kadar ameli yazılır, durur. Biz buna dair açıklamaları daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/200. âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunuyoruz. Allah’a hamdolsun,

Şuara 83

Rabbim, bana hüküm ver ve beni salihlere kat.

Diyanet Vakfı
Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

Kurtubi Tefsiri
Ya Rab! Bana bir hüküm bağışla ve beni salihlere kat!

“Ya Rab! Bana bir hüküm bağışla ve beni salihlere kat” âyetindeki

“hüküm” seni, hududunu, hükümlerini bilip tanımak demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mukâtil de kavrayış ve bilgi diye açıklamıştır ki, birincisinin kapsamı içerisindedir.

el-Kelbî: Nübüvvet ve insanlara risalet diye açıklamıştır.

“Ve beni salihlere” derece itibariyle benden önceki peygamberlere

“kat!” İbn Abbâs ise beni cennet ehli arasına kat, diye açıklamıştır. Bu âyet daha önce geçen:

“Bana bir hüküm bağışla” âyetinin te’kididir.

Şuara 82

Ve hesap günü hatamı bağışlamasını umduğum.

Diyanet Vakfı
Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum Odur.

Kurtubi Tefsiri
“Kıyâmet gününde bana günahımı bağışlamasını ümit ettiğim O’dur.”

“Kıyâmet gününde bana günahımı bağışlamasını ümit ettiğim O’dur”

âyetindeki; lâfzı “ümid ederim” demektir. Burada bu lâfzın onun hakkında yakîn anlamında, onun dışındaki diğer mü’minler hakkında ise ümit etmek anlamında olduğu da söylenmiştir,

el-Hasen ve İbn Ebi İshak tekil olarak değil de; “Günahlarımı” diye okumuşlar ve “o cek bir günah değildi” demiştir.

en-Nehhâs dedi ki: “Günah”ın, “günahlar” anlamında kullanılması Arapçada bilinen bir husustur. Kıraat âlimleri yüce Allah’ın:

“Böylelikle günahlarını itiraf edecekler” (el-Mülk, 67/11) âyetinde “günah” kelimesi tekil olmakla birlikte, çoğul olarak; anlamındadır. Aynı şekilde

“Namazı dosdoğru kılınız. “(el-Bakara, 2/43) âyetinde de “namazları” anlamındadır. İşte eğer “günahları” varsa, buradaki “günahımı” âyeti da çoğul anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mücahid dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm) “günah”ı ile yüce Allah’ın:

“Hayır, onların şu büyükleri bunu yapmıştır.” (el-Enbiya, 21/63) âyeti ile;

“Muhakkak ben hastayım.” (es-Saffat, 37/89) sözlerini ve: Sare benim kızkardeşimdir, dediğini kastetmektedir. el-Hasen ayrıca onun yıldızlar ile ilgili olarak:

“Bu mu benim Rabbim?” (el-En’am, 6/76) sözlerini de bunlara ilave eder. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden (el-En’am, 6/76’nın tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccâc dedi ki: Peygamberler de beşerdirler. Onların bir hata işlemeleri mümkündür. Büyük günah işlemeleri elbetleki söz konusu olmaz. Çünkü onlar büyük günah işlemekten yana masumdurlar.

“Kıyâmet gününde” âyetinden kasıt amellerin karşılığının verileceği gündür (Din günü), O vakit kullara amellerinin karşılığı verilecektir,

İbrahim (aleyhisselâm) günahının kendisine bağışlanacağını bilmekle birlikte, o bu sözleriyle Allah’a ubudiyetini izhar etmiş oluyordu.

Müslim’in, Sahih’indeki rivâyete göre Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, İbn Ced’ân cahiliye döneminde akrabalık bağlarım gözetir, yoksullara yemek yedirirdi. Bunun, ona bir faydası alacak mı? Şöyle buyurdu: “Hayır, ona bir faydası olmayacaktır. Çünkü o bir gün dahi: “Rabbim kıyâmet gününde bana günahımı bağışla” dememiştir. ” Müslim, I, 196; Müsned, VI, 93.

Şuara 81

Ve beni öldürecek olan, sonra diriltecek olan.

Diyanet Vakfı
Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek Odur.

Kurtubi Tefsiri
Beni öldüren sonra diriltecek olan O dur.

“Beni öldüren, sonra diriltecek olan O’dur.” Bununla öldükten sonra dirilişe işaret etmektedir. Onlar ölümü sebeplere nisbet ediyorlardı. Böylelikle öldürenin de, hayat verenin de Allah olduğunu açıklamaktadır. Burada ” Bana doğru yolu gösteren” “Bana şifa veren” âyetinden ye harfi hazfedilmiştir. Çünkü bütün âyet sonları arasında uyumun gerçekleşmesi için böyle bir hazif güzeldir.

Bununla birlikte İbn Ebi İshak, Arap ilimlerindeki müstesna yerine ve otorite oluşuna rağmen bunları hep “ye”li okumuştur. Çünkü “ye” bir isimdir ve burada belli bir sebebe bağlı olarak “nûn”un akabinde gelmiş bulunmaktadır.

Eğer; Bütün mahlukatın durumu bu şekildedir. İbrahim (aleyhisselâm) nasıl bunları kendisinin hidayetine delil kıldığı halde başkaları bu yolla hidayet bulmamıştır, diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir:

O, bunları yüce Allah’a itaat etmenin vücubuna delil olmak üzere söz konusu etmiştir. Çünkü nimet ihsan edene itaat etmek ve ona asî olmamak gerekir. Böylelikle kendisinin ayrılmadığı itaat yolunu başkalarının da ayrılmamak üzere izlemesi gerektiğini anlatmak istemiştir. Bu da sağlam bir delillendirmedir.

Derim ki: Manaların gizli, kapalı olanlarını araştırmak noktasında işaret yoluyla tefsir yapan bazı kimseler aşırıya giderek burada sözünü ettiğimiz âyetlerin zahirî anlamlarını bir kenara bırakıp İbrahim (aleyhisselâm)’ın kastetmediği aklın apaçık gerçekleri tarafından görülen ve reddedilen yorumlar yapmışlar ve şöyle demişlerdir: “Beni yediren ve bana içiren O’dur.” Yani imanın lezzetini bana tattıran, kabulün tatlılığını bana içiren O’dur. Bunlar yüce Allah’ın:

“Hastalandığımda bana şifa veren O’dur” âyetini da iki şekilde açıklamışlardır: Ben ona muhalefet etmek suretiyle hastalanacak olursam, rahmetiyle beni şifaya kavuşturur. İkinci açıklamaları da şöyledir: Mahlukatın katılıkları sebebiyle hastalanacak olursam, hakka müşahede ile bana o şifa verir.

Cafer b. Muhammed es-Sadık da dedi ki: Günahlarla hastalanırsam, tevbe ile bana şifa verir.

Yüce Allah’ın:

“Beni öldüren, sonra diriltecek olan O’dur” âyetini da birkaç şekilde yorumlamışlardır: 1- Masiyetlerle beni öldüren, itaatlerle beni diriltir. 2- Korku ile beni öldüren reca ile beni diriltir. 3- Tama’ ile beni öldüren kanaat ile beni diriltir. 4- Adalet ile beni öldüren, lutfu ile beni diriltir. 5- Ayrılık ile beni öldüren, kavuşma ile beni diriltir. 6- Cehalet ile beni öldüren, akıl ile beni diriltir.., ve buna benzer âyet-i kerimenin hiçbir şekilde murad etmediği daha başka yorumlar yaparlar. Bu gibi kapalı şeylerin yorumlan ve gizli hususları anlamak ancak oldukça maharet kazanmış ve hakkı bilen kimseler İçin söz konusu olur. Hakka karşı kör olup da hakkı bilip tanımayan bu tür kimseler zahir hususları terkedip de batın hususların rumuzlarını nasıl olur da anlayabilirler? Böyle bir şey İmkansızdır, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şuara 80

Hastalandığımda bana şifa veren odur.

Diyanet Vakfı
Hastalandığım zaman bana şifa veren Odur.

Kurtubi Tefsiri
Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.

“Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” Burada “hastalandığımda” demesi edebe riâyet olsun di yedir. Yoksa hastalık da, şifa da hepsi yüce Allah’tandır. Bunun bir benzeri de Mûsa (aleyhisselâm) ile birlikte bulunan gencin söylediği:

“Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı.” (el-Kehf, 18/63) sözleri de (bu yönüyle) bunu andırmaktadır.

Şuara 79

Ve o, bana yediren ve içiren.

Diyanet Vakfı
Beni yediren, içiren Odur.

Kurtubi Tefsiri
Beni yediren ve bana içiren O’dur.

“Beni yediren ve bana içiren O’dur.” Bana rızık veren Odur.

Burada; “O” zamirinin girmesi, ondan başka herhangi bir kimsenin yedirip içirmediğini anlatmak içindir. Nitekim: “Bu işi yapan Zeyd’in kendisidir.” ifadesinin, ondan başka bu işi kimse yapmamıştır, anlamında olması gibi.

Şuara 78

O ki, beni yarattı — artık bana doğru yolu gösterir.

Diyanet Vakfı
Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren Odur.

Kurtubi Tefsiri
O beni yaratandır ve bana doğru yolu gösterendir.

“O, benî yaratandır ve bana doğru yolu gösterendir.” Bu dini gösteren, beni ona irşad eden O’dur.

Şuara 77

Şüphesiz onlar benim düşmanımdır — alemlerin Rabbi hariç.

Diyanet Vakfı
İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak alemlerin Rabbi (benim dostumdur);

Kurtubi Tefsiri
“Onlar -âlemlerin Rabbi müstesna- benim düşmanımdır.”

“İbrahim dedi ki: Gördünüz mü şu” putlardan

“sizin ve önceki atalarınızın ibadet ettiklerini? Onlar… benim düşmanımdır.” Burada “düşman’: lâfzı tekil olmakla birlikte, çoğul anlamını ifade eder. (Yani hepsi benim düşmanlanmdır.) Aynı şekilde kadın için de hem; “O Allah’ın düşmanıdır” denildiği gibi;da denilebilir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ nakletmiştir.

Ali b. Süleyman dedi ki: Müenneslik “te’si ile kadına “Allah’ın düşmanı” diyen bir kimsenin bu ifadesi, Allah’a düşmanlık eden anlamındadır. Müennese ve çoğula, te’siz olarak; düşman diyen kimse ise, bunu bir çeşit nisbet kabul etmiş demektir.

Cansız varlıkları düşman olmakla nitelendirmesinin anlamı da şudur: Şayet ben onlara ibadet edecek olursam, onlar kıyâmet gününde bana düşman kesileceklerdir. Bu anlamıyla yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır:

“Hayır, Öyle değil, onların ibadetlerini reddedip onlara karşı olacaklar.” (Meryem, 19/82)

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu âyet maklub ifadelerdendir. Bunun anlamı şudur: Ben onlara düşmanım, çünkü senin düşmanlık ettiğin varlık da sana düşmanlık eder.

Daha sonra: “Âlemlerin Rabbi müstesna” demiştir. el-Kelbî dedi ki; Bu âlemlerin Rabbine ibadet eden kimseler müstesna demektir. Bu da; Âlemlerin Rabbine tapan müstesna” anlamındadır ki, muzaf hazfedilmiş olmaktadır.

Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki: Nahivciler bu istisnanın munkatı’ olduğunu söylemişlerdir. Ebû İshak da birincisinden yapılmış bir istisna olabileceğini kabul etmiştir. Şu anlamda ki: Onlar hem yüce Allah’a ibadet ediyorlar, hem de putlara ibadet ediyorlardı. Kendilerine Allah’ın dışında tapındıkları bütün ma’budlardan uzak kaldığını bildirmiş oldu.

el-Ferrâ’ ise bu istisnanın sadece putlardan yapılmış olduğu te’vilini benimsemiştir. Ona göre mana şöyle olur: Şüphesiz ki ben onlara ibadet edecek olursam -az önce zikrettiğimiz üzere- kıyâmet gününde onlar da bana düşman olacaklardır. Ancak Allah’a ibadet etme halim müstesna. Çünkü kendisine ibadet edenlere düşmanlık etmeyecek tek ma’bud Cenab-ı Allah’tır,., demektir.

el-Cürcanl dedi ki: İfadenin takdiri şöyledir: Sizin ve sizden önceki atalarınızın ibadet elliklerini gürdünüz mü? Âlemlerin Rabbi müstesna. Onların hepsi benim düşmanımdır. Buna göre burada; istisna edatı ile anlamındadır. Bu da yüce Allah’ın:

“Onlar ilk ölüm müstesna, ölümü tatmazlar.” (ed-Duhan, 44/56) âyetine benzemektedir. Bu da İlk ölümün dışında… anlamındadır.

Şuara 76

Siz ve önceki atalarınız.

Diyanet Vakfı
75, 76. İbrahim dedi ki: İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Gördünüz mü şu sizin ve önceki atalarınızın taptıklarını?

Âyetin tefsiri için bak:77

Şuara 75

Dedi: Öyleyse, sizin tapmakta olduklarını gördünüz mü?

Diyanet Vakfı
75, 76. İbrahim dedi ki: İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Gördünüz mü şu sizin ve önceki atalarınızın taptıklarını?

Âyetin tefsiri için bak:77

Şuara 74

Dediler: Hayır — ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk.

Diyanet Vakfı
Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Hayır, ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk” dediler.

“Onlar: Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk, dediler.” Bu sözleriyle herhangi bir delil ve bir belgeye dayalı olmaksızın taklide yöneldiklerini anlatmış oluyorlar. Bu hususa’ dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 73

Veya size yararları ya da zararları var mı?

Diyanet Vakfı
Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?

Kurtubi Tefsiri
“Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?”

“Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Bu putların size bir faydası var mı? size rızık veriyorlar mı? Ya da bunların size bir hayır sağlamak yahut kendilerine isyan ettiğiniz takdirde bir zarar vermek imkanları var mı?

Bu, delili ortaya koymak için sorulmuş bir sorudur. Onlar size bir fayda sağlayamayıp bir zarar da veremediklerine göre sizin onlara ibadet etmenizin anlamı nedir?

Şuara 72

Dedi: Çağırdığınızda sizi işitiyorlar mı?

Diyanet Vakfı
İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Acaba bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?”

“Dedi ki: Acaba bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” âyetinde el-Ahfeş’in dediğine göre hazfedilmiş ifade vardır. Yani; “Söylediklerinizi işitirler mi?” yahutta; “Yaptığınız dualarınızı işitirler mi?” takdirindedir. Şair dedi ki:

“Toynaklarının arka tarafları yürümekten dolayı zedelenmiş,

Gerek deriden yapılmış, gerek kınnaptan yapılmış dizginlerle gemlenmiş, atları süren.,.”

Burada mana Kınnap’tan gemlerle gemlenmiş… demektir.

Katâde’den: “Onlar size işittirirler mi?” şeklinde “ye” harfini ötreli olarak okuduğu rivâyet edilmiştir ki, “dua ettiğinizde” onlar kendi seslerini sizlere işittirirler mi? demektir.

Şuara 71

Dediler: Putlara tapıyoruz — onlara sürekli bağlı kalırız.

Diyanet Vakfı
«Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz» diye cevap verdiler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Bir takım putlara ibadet ederiz ve onlara ibadete devam eder gideriz” dediler.

“Hani o babasına ve kavmine: ‘Neye ibadet edersiniz?'” Yani ibadet ettiğiniz şey nedir?

“demişti. Onlar: Bir takım putlara ibadet ederiz… dediler.” Onların putları akın, gümüş, bakır, demir ve tahtadan idi.

“Ve onlara İbadete devam eder, gideriz dediler.” Yani onlara ibadetimizi sürdürürüz. Burada maksat belli bir vakti ifade etmek değildir. Aksine onların içinde bulundukları hali haber vermektedirler.

Denildiğine göre onlar putlarına geceleyin ibadet etmez, gündüzün ibadet ederlerdi. Geceleyin yıldızlara tapınırlardı.

Bir şeyi gündüzün yapmayı anlatmak üzere; denilir. Geceleyin yapmayı anlatmak üzere de; denilir.

Şuara 70

Hani babasına ve kavmine demişti: Neye tapıyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Hani o, babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? demişti.

Kurtubi Tefsiri
Hani o, babasına ve kavmine: “Neye ibadet edersiniz?” demişti.

Âyetin tefsiri için bak:71

Şuara 69

Onlara İbrahim’in haberini oku.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Onlara İbrahimin haberini de naklet.

Kurtubi Tefsiri
Onlara İbrahim’in haberini de oku.

“Onlara İbrahim’in haberini de oku” âyeti ile yüce Allah, müşriklerin aşırı cehaletlerine dikkat çekmektedir. Çünkü onlar aralan olduğu halde İbrahim (aleyhisselâm)’ın itikad ve dininden yüz çevirmişlerdi.

(……..) haber demektir. Yani ey Muhammed, sen onlara İbrahim’in haberini, onun sözlerini, kavmini tapındıkları uydurma ilahlar dolayısıyla ayıplamasını anlat. Bu, onların kabul etmek zoatnda kalacakları bir delil olsun diye onlara söylenmiştir.

Kıraat âlimlerinin büyük çoğunluğu ikinci hemzenin tahfif edilerek okunacağını kabul etmişlerdir ki, en güzel şekil de budur. Çünkü icma ile aynı kelimedeki ikinci hemzeyi tahfif ile okuyacaklarını kabul etmişlerdir. “Âdem” kelimesinde olduğu gibi. Arzu edildiği takdirde her iki hemze de tahkik ile okunarak “İbrahim’in haberi” diye de okunabilir. Arzu edildiği takdirde de ikisi de hafifletilerek; diye okunabilir, arzu edilirse sadece birinci hemze hafifletilerek okunabilir. Burada beşinci bir şekil daha vardır. Ancak bu Arapça açısından uzaktır. O da hemzenin, hemzeye idgam edilmesidir. Nitekim kelle satan kimseye; denilmesi gibi. Bunun uzak oluş sebebi ise, tek bir kelimede İmişcesine her iki hemzeyi bir arada “şeddeli” okumaktır. Bunun “fe’aâl” vezninde güzel kaçması ancak idgamlı olarak gelişinden ötürüdür.

Şuara 68

Ve şüphesiz Rabbin, elbette azizdir, rahîmdir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahîmdir.

“Şüphesiz ki bunda bir âyet” şanı yüce Allah’ın kudretine dair bir alâmet

“vardır. Fakat çoğu îman etmediler.” Zira Fir’avun kavminden ancak Fir’avun hanedanının mü’mini diye bilinen Hazkiyd adındaki şahıs, onun kızı olan Fir’avun’un hanımı Âsiye, Yusuf es-Sıddîk (aleyhisselâm)’ın kabrini gösteren yaşlı kadın ve Zâ Mûsa’nın kızı Meryem îman etmişti.

Yusuf (aleyhisselâm)’ın kabrinin gösterilmesi de şöyle olmuştu: Mûsa (aleyhisselâm) İsrailoğulları ile birlikte Mısır’dan dışarıya çıkınca ay görünmedi ve karanlık oldu. Kavmine: Bu nedir? diye sorunca, ilim adamları şöyle dedi: Yusuf (aleyhisselâm)’ın ölüm vakti yaklaştığında o bizden Allah adına Mısır’dan çıkacak olursak, kemiklerini de mutlaka bizimle beraber alacağımıza dair söz almıştı. Bunun üzerine Mûsa: Hanginiz onun kabrinin nerede olduğunu bilir? diye sorunca, şöyle dedi: O kabri ancak İsrail oğullarının yaşlı kadını bilir. O kadına haber gönderdi, ona: Bana Yusûf’un kabrini göster, dedi.

Bunun üzerine kadın: Allah’a yemin ederim ki benim hükmümü vermediğin sürece böyle bir iş yapmayacağım, dedi. Ona: Hükmün nedir? diye sorunca, şöyle dedi; Benim hükmüm cennette seninle birlikte olmaktır. Bu iş ona ağır gelince, ona: Sen bu kadına istediğini ver, dediler. Bu sefer kadın da onlara Yusuf (aleyhisselâm)’ın kabrini onlara gösterdi. Orayı kazıdılar ve kemiklerini oradan çıkardılar. Kemikleri oradan aldıktan sonra yolları gündüz gibi aydınlık oldu.

Bir diğer rivâyette denildiğine göre; yüce Allah ona istediğini ver, diye vahyetti, o da bunu yaptı. Kadın da onları alıp bir su göletine götürdü. Onlara: Bu suyu çekiniz, dedi. Suyu çektiler ve Yusuf (aleyhisselâm)’ın kemiklerini çıkardılar. Yol onlar için tıpkı gündüz aydınlığı gibi apaçık görünmeye başladı. Bu husus daha önce Yusuf Sûresi’nde (12/101. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Burde’nin, Ebû Mûsa (radıyallahü anh)’dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bedevi bir Arab’ın yanında misafir oldu ve ona ikram etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: Bir ihtiyacın var mı? diye sordu. O da şöyle dedi: Üzerinde yük taşıyacağım bir deve ile sütlerini sağacağım bir kaç keçiye ihtiyacım var. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ne diye İsrailoğullarının o kocakarısı gibi olamadın?” Ashabım: İsrailoğullarının kocakarısının durumu nedir? diye sorunca, onlara Mûsa (a’.s)’a cennette onunla birlikte olma şartını koşan bu kocakarının durumunu anlattı. İbn Hibbân, Sahih, II, 501; el-Hâkim, el-Müstedrek, II, 439.

(Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Şuara 67

Şüphesiz bunda bir ayet vardır — ama onların çoğu iman etmemişti.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki bunda bir âyet vardır. Fakat çoğu îman etmediler.

Âyetin tefsiri için bak:68

Şuara 66

Sonra ötekileri boğduk.

Diyanet Vakfı
Sonra ötekilerini suda boğduk.

Kurtubi Tefsiri
Sonra diğerlerini suda boğduk.

“Mûsa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. Sonra diğerlerini” yani Fir’avun ve kavmini

“suda boğduk.”

Şuara 65

Musa’yı ve onunla beraber olanların hepsini kurtardık.

Diyanet Vakfı
Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.

Âyetin tefsiri için bak:66

Şuara 64

Oraya ötekileri de yaklaştırdık.

Diyanet Vakfı
Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.

Kurtubi Tefsiri
Diğerlerini de buraya yanaştırdık.

“Diğerlerini de buraya yanaştırdık.” Onları yani Fir’avun ve kavmini denize yaklaştırdık. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Şair de şöyle demektedir:

“Geçen herbir gün yahut geride kalan herbir gecede,

Canlar ecellere daha bir yaklaşmaktadır.”

Ebû Ubeyde dedi ki; “Yanaştırdık” onları bir araya getirdik, topladık demektir. Müzdelife’de kalınan geceye “cem”‘ gecesi denilmesi bundan dolayıdır.

Ebû Abdullah b. el-Hâris ile Ubeyy b. Ka’b ve İbn Abbâs bu lâfzı “onları helâk ettik” anlamında kaf ile; diye okumuşlardır ki bu da; Dişi deve ve kısrak, yavrusunu bıraktı” tabirinden alınmıştır ki; bunun ism-i faili: …diye gelir.

Şuara 63

Musa’ya vahyettik: Asanla denize vur — deniz yarıldı, her bölüm büyük bir dağ gibi oldu.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Musaya: Asan ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu.

Kurtubi Tefsiri
Biz de Mûsa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz ayrılıp herbir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.

İsrailoğulları büyük bir bela ile karşı karşıya kaldıklarını kabul edip artık güç yetiremeyecekleri miktardaki orduları da görünce, yüce Allah Mûsa (aleyhisselâm)’a asasıyla denize vurmasını emretti. Çünkü şanı yüce Allah bu mucizenin Mûsa (aleyhisselâm) ile ve onun yapacağı bir fiile taalluk etmesini istemişti. Yoksa denizi ayıran asayı vurmak değildir. Bu hususta bizatihi yardımcı da olmamıştır. Ancak bu işle birlikte söz konusu olan yüce Allah’ın kudreti ve harikulade yaratmasıyla olmuş bir şeydir. Denizin yarılma olayı ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/50. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Deniz yarılınca İsrailoğullarının Sıbtları (kolları) sayısınca onda oniki tane yol açıldı. Su da aralarında pek büyük dağlar (et-tavd) gibi oldu. “et-Tavd” dağ demektir. İmruu’l-Kays’ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır.

“Kişi hayatta olanlar arasında bir dağ gibi iken,

İnsanlar yakından ona atış yaparlar o da yan yatar.”

el-Esved b. Ya’fur da dedi ki:

“Onlar (Küfe yakınlarında bir yer olan) Ankara’da

Konakladılar üzerlerine akmaktadır, dağlardan gelen Fırat suyu.”

Şairin burada “etvâd; dağlar” diye kullandığı kelime “Dağ” in çoğuludur.

Böylelikle Mûsa ve beraberindekiler için denizde kupkuru bir yol açılmış oldu. Mûsa’nın beraberindekiler denizden çıkıp Fir’avun’un beraberindeki son şahsın da denize girmesi -daha önce Yûnus Sûresi’nde (10/90. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- tamamlanınca bu sefer deniz onların üzerine kapandı suda boğulmadı dediler. Bunun üzerine Fir’avun denizin kıyısına atıldı ve onu da gözleriyle gördüler.

İbnu’l-Kasım’ın rivâyetine göre Malik şöyle demiş: Mûsa (aleyhisselâm) ile birlikte ticaretle uğraşanlardan iki kişi de denize doğru çıkmıştı. Onlar denizin yanına geldiklerinde, Allah sana neyi emretti? diye sordular. O da; Bu asam ile denize vurmakla emrolundum, o da varılacaktır. Bunun üzerine onlar: Allah’ın sana emrettiğini yap. Asla sana verdiği sözünden caymayacaktır. Sonra da onu tasdik etmek üzere kendilerini denize attılar. Fir’avun ve beraberindekiler denize girinceye kadar bu durum böylece devam etti, sonra deniz eski haline döndü. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/50. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 62

Dedi: Hayır — şüphesiz benimle beraber Rabbim var, o bana yol gösterecektir.

Diyanet Vakfı
Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.

Kurtubi Tefsiri
“Asla! Muhakkak Rabbim benîmledir. Bana doğru yolu gösterecektir” dedi.

“Asla! Muhakkak Rabbim benimledir, bana doğru yolu gösterecektir, dedi.” Fir’avun ordularıyla birlikte Mûsa (aleyhisselâm)’ın beraberindeki topluluğa yetişip onlara yaklaşınca İsrailoğulları da bir taraftan güçlü düşmanı, diğer taraftan önlerinde de denizle karşı karşıya kalınca kötü zan beslemeye başladılar ve Mûsa’ya bir bakıma azarlayıcı ve katı bir üslupla;

“İşte şimdi kıstırıldık, dediler.” O da onların söylediklerini reddetti, bu sözleri dolayısıyla onları azarladı, onlara şanı yüce Allah’ın kendisine hidayet ve zafer vereceğine dair vaadini hatırlatarak

“asla” kesinlikle size yetişemeyecekler.

“Rabbim benimledir” düşmana karşı bana zafer verecektir.

“Bana doğru yolu” kurtuluş yolunu

“gösterecektir dedi.”

Şuara 61

İki topluluk birbirini görünce Musa’nın arkadaşları dedi: Kesinlikle yakalanacağız.

Diyanet Vakfı
İki topluluk birbirini görünce, Musanın adamları: İşte yakalandık! dediler.

Kurtubi Tefsiri
İki topluluk birbirini görünce, Mûsa’nın arkadaşları: “İşte şimdi kıstırıldık” dediler.

“İki topluluk birbirini görünce” âyeti herbir kesim diğerini görecek şekilde biri diğerinin karşısına gelince, buradaki: “Birbirini gördü” fiili “ru’yet” kökünden “tefâul” veznindedir.

“Mûsa’nın arkadaşları: İşte şimdi kıstırıldık, dediler.” Yani artık düşman bize oldukça yaklaştı ve bizim ona karşı koyacak gücümüz yoktur.

“Kıstırıldık” kelimesini büyük çoğunluk şeddesiz olarak; Arkasından yetişti” fiilinden gelmiş bir kip olarak okumuşladır. Yüce Allah’ın:

“Nihayet boğulmak ona yetişince (yani boğulacağı vakit)” (Yûnus, 10/90) âyetinde de bu kökten gelmektedir.

Ebû Ubeyd b. Umeyr, el-A’rec ve ez-Zührî “dar’ harfini şeddeli olarak; ve ‘den gelen bir kip olarak okumuşlardır.

el-Ferrâ’ dedi ki: ile aynı anlamda “kazdı”dır. Aynı şekilde; ile okuyuşları da aynı anlamdadır.

en-Nehhâs dedi ki: Oldukça yetkin nahiv bilginleri ise böyle dememektedirler. Onların açıklamalarına göre; bize yetişildi, demektir, “Bize yetişilmek için çokça gayret edilmektedir” anlamındadır. Bu da isabet ettim, ele geçirdim anlamında; demek; buna karşılık gayret ettim ve taleb ettim anlamında da; demek gibidir. Sîbeveyh’in açıklamalarının anlamı budur.

Şuara 60

Güneş doğarken onları takip ettiler.

Diyanet Vakfı
Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.

Kurtubi Tefsiri
Sonra güneş doğarken onların ardından gittiler.

“Sonra güneş doğarken onların ardından gittiler.” Yani Fir’avun ve kavmi İsrailoğullarının peşinden gittiler. es-Süddî dedi ki: Güneşin ışığı etrafı aydınlatınca takibe koyuldular. Katâde dedi ki: Yeryüzü güneş ışığıyla aydınlanınca takibe koyuldular. ez-Zeccâc dedi ki: Güneş doğduğu vakit; denilir. Etrafı aydınlattığı vakit denilir.

Fir’avun ve kavminin Mûsa ve İsrailpğullarının arkasından gitmekte gecikmesinin sebebi ile ilgili farklı iki görüş vardır. Birinci görüşe göre o gece ilk doğan çocuklarını defnetmekle meşgul oldukları için geciktiler. Çünkü o gece aralarında veba salgını baş göstermişti. Buna göre yüce Allah’ın “güneş doğarken” âyeti Fir’avun kavminin halini ifade etmektedir.

İkinci görüşe göre bir bulut ve karanlık onları gölgelendirdi. Onlar da biz henüz gece karanlığı ndayız, dediler. Sabah oluncaya kadar bu karanlık ve bulut da dağılmadı.

Ebû Ubeyde dedi ki: “Güneş doğarken onların ardından gittiler” âyeti aslında doğu tarafına doğru onları takib ettiler, demektir.

el-Hasen ile Amr b. Meymun; şeklinde “te” harfini ve “ra” harfini şeddeli ve vasl elifi ile okudular ki, “doğu tarafına doğru onları takip ettiler” demektir. Bu da; “Doğu ve batı tarafına yürüdü” anlamındaki ifadelerinden alınmıştır.

Âyetlerin anlamı şudur: Bizler İsrail oğullarının onları miras almalarını takdir ettik. Bundan dolayı Fir’avun kavmi İsrailoğullarının arkasından doğuya doğru takibe koyuldular ve sonunda helâk oldular. Böylelikle İsrailoğulları da onların ülkelerine mirasçı oldu.

Şuara 59

İşte böyle — ve bunları İsrailoğullarına miras bıraktık.

Diyanet Vakfı
Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.

Kurtubi Tefsiri
İşte böyle …Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.

“İşte böyle… Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Bununla daha önce yüce Allah’ın söz konusu ettiği bahçeler, akar sular, hazineler, şerefli makam ve meskenlerin tümüyle Allah tarafından İsrailoğullarına miras verildiğini anlatmaktadır. el-Hasen ve başkaları dedi ki: Fir’avun ve kavminin helâk edilişinden sonra İsrailoğulları tekrar Mısır’a geri döndüler.

Bir diğer açıklamaya göre burada miras vermekten kasıt İsrailoğullarının Fir’avun hanedanından yüce Allah’ın emriyle ariyet olarak aldıkları şeylerdir.

Derim ki: Her iki husus da İsrailoğulları lehine gerçekleşmişti. Yüce Allah’a hamdolsun.

Şuara 58

Ve hazinelerden ve onurlu bir makamdan.

Diyanet Vakfı
57, 58. Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.

Kurtubi Tefsiri
Ve hazinelerle şerefli makamlardan.

“Hazineler” kelimesi; in çoğuludur, Buna dair açıklamalar ise daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/34. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada kasıt hazinelerdir. Yer altında gömülü defineler olduğu da söylenmiştir. ed-Dahhâk ise kasıt ırmaklardır demişse de bu açıklama su götürür, çünkü “akar sular, pınarlar” bunları kapsar.

“Şerefli makamlardan” âyeti ile ilgili olarak İbn Ömer, İbn Abbâs ve Mücahid, şerefli makamlar minberlerdir, demektir. Bin tane zorbaya ait, bin tane minber vardı. Onlar bunların üzerinde Fir’avun’u ve onun mülkünü tazim ediyorlardı. Bunlardan kastın başkan ve emirlerin (komutanların) oturdukları yerler olduğu da söylenmiştir ki, bunu İbn Îsa nakletmiştir. Bu da birinci açıklamaya yakındır.

Saîd b. Cübeyr dedi ki: Maksat güzel meskenlerdir. İbn Lehîa dedi ki: Ben burada süzü geçen

“şerefli makamlar”dan kastın el-Feyyum olduğunu duydum. Denildiğine göre Yûsuf (aleyhisselâm) meclislerinden birisi üzerinde! “Lâ ilahe illallah, ibrahim halilullah” diye yazdırmıştı. Bundan dolayı yüce Allah buraya “şerefli makam” ismini vermiştir.

Bir diğer açıklamaya göre bundan kasıt, ileri gelen önderlerin atlarını özel olarak bağladıkları yerlerdir. Bu şekilde atların bağlanması hem bir yavaş hazırlığıdır, hem de bir ziynettir. Dolayısıyla onların kaldıkları yer, kalınan yerlerin en şereflileri olmuştur. Bu açıklamayı da el-Maverdî nakletmiştir.

Daha kuvvetli görülen görüş, bunların güzel meskenler olduklarıdır. Bu meskenler onlar için çok değerli idi.

Sözlükte “makam” kelimesi hem yer adıdır, hem de mastardır. en-Nehhâs dedi ki: Sözlükte “makam” yer demektir ve bu da; “İkamet etti, ikamet eder’den gelmektedir. “(…….): Makamlar” da bu şekildedir, bunun tekili de; şeklindedir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ve oralarda yüzleri güzel makameler (ikamet edenler) vardır,

Ayrıca kimi zaman, konuşulan, kimi saman iş yapılan meclisler de vardır.”

“Makam” aynı zamanda; “İkamet etti, ikamet eder, kalktı, kal-” Mı/htm” /se ‘chn Jsm-j mekâ//f. Bunun da ikamet etti, ikamet eder’:den gelmektedir.

Şuara 57

Böylece onları bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.

Diyanet Vakfı
57, 58. Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.

Kurtubi Tefsiri
Böylece onları bostanlarından, akar sularından çıkardık;

“Böylece onları bostanlarından ve akar sularından” yani Mısır topraklarından

“çıkardık.”

Abdullah b. Ömer dedi ki: Bahçeler Asvan’dan, Reşid’e kadar Nil’in her iki tarafında da bulunuyordu. Bunlar arasında da ekin ekiliyordu.

Nil’in yedi tane halici vardır; İskenderiye halici, Sena halici, Dimyat halici, Serdus halici, Menf halici, Feyyum halici ile el-Menha halicidir. Bunlar birbirine bitişiktirler ve birbirleri arasında ayrılık ve kesinti yoktur. Bütün bu haliçler arasında da ekinler ekilir. Bütün Mısır toprakları planladıkları, ölçüp-biçtikleri kemerler, köprüler ve haliçler sebebiyle her tarafı su seviyesi onaltı argınlık bir yerden sulanır. Bundan dolayı Nil’in nehri azalacak olursa, onun onaltı zira’lık bir bölümü “Nilu’s-Sultan” diye adlandırılır. Bu Ali b. Ebi er-Reddad’a kadar uzanan bir uygulamadır. Bu uygulama günümüze kadar devam etmektedir. Ona “Nilu’s-Sultan” denilmesinin sebebi o zamanda (suyun o yüksekliğe ulaşması halinde) insanların haraç ödemelerinin gerekmesi dolayısıyladır.

Aslında bütün Mısır toprakları onyedi zira’lık (seviyedeki) bir suyun bir parmağından sulanırdı, Nil nehrinin seviyesi onyedi zira’dan aşağı düşüp de üzerinde “onsekiz zira’dan tek bir parmak” diye, seslenildi mi o vakit Mısır’ın haracı bir milyon dinar arttı tlemekü. Eğer böyle olmaz da onun üzerinde: Ondokuz zira’dan tek bir parmak diye seslenilirse, bu sefer de haracı bir milyon dinar azalırdı.

Buna sebep ise gerekli işler, haliçler, köprüler ve oranın imarına verilen ihtİmâm dolayısıyla yapılan harcamalardır. Şimdilerde ise oranın bir çok bölümü Mısır mikyası ile “ondokuz zira’dan bir parmak” diye seslenilmedikçe sulanmaz.

Yukarı Said’deki yerlere gelince, orada suyun yukarı Said bölgesinde yirmiiki zira’ı bulmadıkça sulanması tamamlanamayan yerler dahi vardır.

Derim ki: Şimdilerde Mısır’ın toprakları yirmi zira’ ve bir kaç parmak yükselmedikçe sulanamamaktadır. Buna sebep ise arazinin yüksekliği ve orada yapılan köprü (ve kemer)lerin imarına gereken ihtİmâmın gösterilmeyişidir.

Nîl dünyada hayrete düşüren şeylerdendir. Çünkü yeryüzünün her tarafına suları döküldü mü, bu nehirin sulan artar, öyle ki bütün Mısır toprakları üzerinde akar. Şehirler âdeta bir takım alametler gibi kalır, oraya ancak kayıklarla ve sallarla ulaşılabilmektedir.

Abdullah b. Amr b. el-Âs’dan söyle dediği rivâyet edilmektedir: Mısır Nil’i nehirlerin efendisidir. Yüce Allah doğudaki, batıdaki bütün nehirleri ona müsahhar kılmış ve nehirlere onun için boyun eğdirmiştir. Yüce Allah Mısır, Nil’ini akıtmak istedi mi, bütün nehirlere ona sularından vermelerini emreder. Nehirler de ona sularıyla katkıda bulunur, yüce Allah onun için pınarlar fışkırtır. Yüce Allah’ın dilediği seviyeye ulaştı mı bu sefer herbir suya asıl yerine geri dönmesi için emir verir.

Kays b. el-Haccac dedi ki: Mısır fethedildiğinde, Mısır ahalisi Kıptî takviminin aylarından birisi olan Beûne (ki kıptı takvimin altıncı ayıdır) girince, Amr İbnu’l-As’ın huzuruna girip, ona şöyle dediler: Ey emir! Bizim bu Nil’imizin bir adeti vardır. O yerine gelmeden suları akmaz. Onlara: Nedir bu? diye sorunca, şöyle dediler; Bu ayın onikisi oldu mu bizler anne-babasının evinde bulunan bakire bir kız buluruz. Anne-babasını razı ederiz. En güzel elbiselerle, en değerli süs eşyalarını ona takanz. Sonra da onu bu Nil’e atarız.

Amr onlara: İslâmda böyle bir şey olmaz, çünkü İslâm hiç şüphesiz kendisinden önceki adetleri yıkmıştır. (Yedi ve sekizinci ayları olan) Ebib ve Mesra ayları boyunca beklediler. Bu sırada Nil az çok hiç akmadı. Oradan göç etmeyi kararlaştırdılar. Amr b. el-As bunun böyle olduğunu görünce, Ömer b. el-Hattâb (Allah ikisinden de razı olsun)’a mektup yazıp, durumu ona bildirdi. Ömer b. el-Hattâb ona şu mektubu yazdı: “Sen belirttiğin musibet ile karşı karşıya kaldın. Şüphesiz ki İslâm kendisinden önceki adetleri yıkmıştır.” Böyle bir şey asla olmaz. Mektubunun arasına da ona küçük bir kağıt göndermişti. Amr’a da şunları yazmıştı: “Bu mektubumun arasına sana küçük de bir kağıt gönderiyorum. Sen onu mektubum sana ulaştığında Nil’e bırak.”

Ömer’in mektubu Amr b. el-As’a ulaşınca, bu kağıt parçasını alıp açtı. Onda şunların yazılı olduğunu gördü: “Mü’minlerin emiri, Allah’ın kulu Ömer’den Mısır’ın Nil nehrine; Şimdi eğer sen kendiliğinden akan bir nehir isen akma ve eğer senin akmanı sağlayan bir ve herşeyi kahredici güce sahip olan Allah ise seni akıtacaktır. Biz, bir ve tek, gücü herşeyi kahreden yüce Allah’tan seni akıtmasını niyaz ederiz.”

Amr İbnu’l-As “es-Salib”den bir gün önce o pusulayı Nil’e attı. O sırada Mısır halkı oradan çıkıp başka yere gitmek için hazırlanmışlardı. Zira Nil olmaksızın, onların işleri yürümezdi. Pusulayı Nil’e attıktan sonra Salib günü, bir gecede yüce Allah’ın o nehri onaltı zira’ yüksekliğinde akıtmış oldu ve o sene yüce Allah Mısır ahalisinin ayrılıp gitmelerini de böylece önlemiş oldu.

Ka’b el-Ahbar dedi ki: Cennetten dört nehir vardır ki yüce Allah onları dünyaya bırakmıştır. Bunlar Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat nehirleridir. Seyhan cennetteki su ırmağıdır, Ceyhan cennetteki süt ırmağıdır, Nil cennetteki bal ırmağıdır, Fırat da cennetteki şarap ırmağıdır,

İbn Lehia da: Dicle cennetteki süt ırmağıdır, demiştir.

Derim ki: Bu hususça Sahih’de yer alan, Ebû Hüreyre yoluyla gelen şu hadistir: O dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat; bunların hepsi cennet ırmaklarındandır.” Müslim, IV, 2183. Müslim’in lâfzı ile rivâyet bu şekildedir.

İsra hadisinde Enes b. Malik’in kavminden bir kişi olan Malik b. Sa’sa’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Allah’ın, Peygamberinin anlattığına göre; “O dört ırmak gördü. Bunların kaynadıkları yerden ikisi açıktan akan, ikisi gizliden akan ırmak vardı. Ey Cebrâîl dedim, bu ırmaklar ne oluyor? Bana dedi ki: Gizli akan iki nehir, cennetteki iki nehirdir. Açıktan akan iki nehir ise Nil ve Fırat’tır.” Müslim’in lâfzı böyledir İbn Huzeyme, Sahih, I, 155; el-Haklm, el-Müstedrek I, 154, Müsned, III. 164.

Buhârî’de Şerik’den, o Enes’den şu rivâyet kaydedilmektedir: “Dünya semasında kesintisiz olarak akan iki nehir görüverdi. Ey Cebrâîl, bu iki ırmak ne oluyor? deyince, o: Bunlar Nil ile Fırat’tır, onların ana unsurlarıdır, dedi. Daha sonra semada yol almaya devam etti. Üzerinde inci ve zebercetten bir köşk bulunan bir ırmak görüverdi. Eliyle ona dokundu, onun hoş kokulu misk olduğunu gördü. Bu nedir, Ey Cebrâîl dedi, o da: Bu, Rabbinin senin için sakladığı Kevser ırmağıdır dedi” ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Buhârî, VI, 2731.

Cumhûr’un kanaatine göre (âyet-i kerimede geçen): “Akar sularından” kasıt su pınarlarıdır.

Saîd b. Cübeyr dedi ki: Kasıt altın madenleridir. Nitekim ed-Duhan Sûresi’nde şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar nice bahçeleri, pınarları geride bırakmışlardı. Nice ekinleri de…” (ed-Duhan, 44/25-26). Denildiğine göre onlar Mısır’ın bir başından öbür başına kadar iki dağın arasındaki bütün alanları ekin ekerlerdi. ed-Duhan Sûresi’nde ise “hazinelerden söz edilmemektedir,

Şuara 56

Ve biz hepimiz dikkatli bir topluluğuz.

Diyanet Vakfı
«Biz ise, elbette uyanık (ve yekvücut) bir cemaatız.» (diyor ve dedirtiyordu).

Kurtubi Tefsiri
“Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”

“Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani biz tedbirimizi almış, silahlarımızı kuşanmış, hazırlıklı bir topluluğuz. “Uyanık ve tedbirli” âyeti diye de okunmuştur. Her ikisi de çekinen, korkan kimseler demektir. el-Cevherî dedi ki: Bu lâfız; ve şeklinde “zel” harfi ötreli olarak da okunmuştur. Bunu da el-Ahfeş nakletmiştir. Bununla birlikte; “Hazırlıklı ve tedbirli kimseleriz” anlamında, buna karşılık; “Korkan, çekinen kimseleriz” anlamındadır.

en-Nehhâs dedi ki: okuyuşu Medindiler ile Ebû Amr’ın okuyuşudur, Kûfeliler İse; diye okumuşlardır. Bu okuyuş Abdullah b. Mes’ûd ile İbn Abbâs’Un da geldiği bilinen bir okuyuştur. Noktasız “dal” ile okuyuşu ise Ebû Abbad’ın okuyuşudur. Bunu da el-Mehdevî, İbn Ebi Ammar’dan, el-Maverdî ve es-Sa’lebî ise Sumayt b. Aclan’dan nakletmişlerdîr. en-Nehhâs dedi ki: Ebû Ubeyde’nin kanaatine göre ile aynıdır. (Uyanık ve tedbirli kimseleriz anlamındadır). Sîbeveyh’in görüşü de budur ve Sîbeveyh “O kimse Zeyd’e karşı tedbirlidir” ifadesini uygun görmüştür. Nitekim; “Zeyd’den çekinir, ona karşı tedbirlidir” denilmesi gibi. Sîbeveyh şu beyiti de zikreder:

“Asla, zarar vermeyen işlerden korkar (onlara karşı tedbirli davranır),

Bununla birlikte takdirlerden kendisini kurtaramayacak şeylere (kadere karşı) güvenlik duyar.”

Ebû Amr el-Cermî’nin görüşüne göre; O Zeyd’den çekinir, ona karşı tedbirlidir” denilerek; in hazfedilmesi caizdir. Ancak nahivcilerin çoğunluğu; ile arasında fark gözetirler. el-Kisaî, el-Ferrâ’ ve Muhammed b. Yezid bunlardandır. Bunların kanaatine göre; Yaratılışında hazer bulunandır, yani uyanık ve müteyakkız bulunan kimse demektir. Eğer fiilin anlamı bu ise, bu teaddi etmez (geçişsizdir.)

‘in anlamı ise hazırlıktı ve tedbirli demektir. İşte önceki ilim adamlarından tefsir böylece gelmiştir.

Abdullah b. Mes’ûd’un yüce Allah’ın:

“Biz îse uyanık ve tedbirli bir topluluğuz” âyeti hakkında şöyle dediği zikredilmektedir: Bizler silahları bulunan, araç ve gereçleri olan kimseleriz. İşte bu da o anlamın aynısıdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Bizim silahlarımız var, onların ise silahlan yok. O bu sözleriyle onları (etrafındakileri) Savaşa teşvik ediyordu.

“Dal” harfi ile; şeklindeki okuyuşa gelince, bu Arapların, “Dopdolu (iri) göz” ifadelerinden türetilmiştir. Yani biz onların kini ile doluyuz, anlamındadır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Ve bir göz ki; geniş mi geniş, oldukça iridir,

Onun kapakları âdeta sonuna kadar varılıp açılmıştır.”

Dilbilginlerinin naklettiğine göre bir kimse eğer etine dolgun ise onun hakkında; “(………): Etine dolgun adam” denilir. Buna göre anlamın silahla dolup taşmak (çokça silahı bulunmak) şeklinde olması da mümkündür. el-Mehdevî dedi ki: “Güçlü, kuvvetli kimse” demektir.

Şuara 55

Ve şüphesiz onlar bize öfke uyandırıyorlar.

Diyanet Vakfı
«(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.»

Kurtubi Tefsiri
“Onlar bizi gerçekten kızdırdılar.

“Onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” Yani onlar dinimize muhalefet ettiklerinden ve -önceden geçtiği gibi- bizden iğreti olarak aldıkları mallarımızı alıp götürdüklerinden dolayı bizim düşmanlarımızdır. O gece ilk çocuklarının hepsi de öldü. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf (7/138. âyet ve devamında) ile Tâ-Hâ sûrelerinde (20/77. âyet ve devamında) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“şu beni kızdırdı” demektir. Gayz, kızgınlık öfke anlamındadır. “Öfkelenmek” de buradan gelmektedir. Yani onlar izin almaksızın çıkıp gittiklerinden ötürü bizi kızdırdılar.

Şuara 54

Şüphesiz bunlar küçük bir topluluktur.

Diyanet Vakfı
«Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattır.»

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten bunlar az bir topluluktur;

“Az bir topluluk” önemsenmeyen küçük bir topluluk demektir. Çoğulu; …diye gelir. el-Cevherî dedi ki: Bu, insanlardan bir kesim, herhangi bir şeyin bir parçası anlamlarına gelir, “Parça parça elbise, kumaş'” demektir, es-Sa’lebî şairin recez veznindeki şu beyiti nakleder:

“Kış geldi ve elbiselerim eski püskü,

Parça parça olmuş; yamalayıcı bundan, ötürü güler.”

Yüce Allah’ın:

“Gerçekten… az bir topluluktur” âyetindeki “lâm” te’kid lamıdır, “Ciıp: Gerçekten” edatının haberinin başına çokça gelir. Ancak Kûfeliler -muhakkak Zeyd kalkacaktır anlamında-: demeyi câiz kabul etmezler. Ancak bunun câiz oluşunun delili yüce Allah’ın:

“Yakında bileceksiniz” (eş-Şuara, 26/49) âyetinde gelmiş olmasıdır. Burada bizatihi te’kid “lâm”ı gelmiştir ve bu te’kid “lâm”ı -nisbeten uzak geleceği ifade etmek için kullanılan-: in başına gelmiştir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Şuara 53

Firavun şehirlerde toplayıcılar gönderdi.

Diyanet Vakfı
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi:

“Biz Mûsa’ya: ‘Kullarım ile geceleyin yola çık. Muhakkak izleneceksiniz’ diye vahyettik.” Şanı yüce Allah’ın sünneti, gerçek dostları arasından îman edip tasdik eden rasûl ve peygamberlerinin risaletlerini kabul eden kullarını kurtarıp düşmanları arasından onları yalanlayan kâfirleri de helâk etme şeklinde olduğundan Mûsa (aleyhisselâm)’a geceleyin İsrailoğullarını alıp, çıkmasını emretti. Onlardan da “kullanın” diye söz etti. Çünkü onlar Mûsa’ya îman etmişlerdi.

“Muhakkak izleneceksiniz” de Fir’avun ve kavmi sizi geri döndürmek için arkanızdan gelecekler, demektir. Bu sözlerin muhtevası içerisinde yüce Allah’ın Fir’avun ve adamlarından onları kurtaracağını da bildirmektedir.

Mûsa, seher vaktinde İsrailoğulları ile birlikle çıktı. Şam’a doğru giden yolu sol tarafına alarak, denize doğru yöneldi. İsrailoğullarından herhangi bir kimse yoldan ayrılmakta olduğunu hatırlatınca, o: Bana böyle emrolundu, diye cevap verirdi.

Fir’avun sabah vakti Mûsa (aleyhisselâm)’ın İsrailoğullarını alıp geceleyin yola koyulduklarını öğrenince, izlerine koyuldu. Mısır şehirlerine haberciler göndererek, askerlerin gelip kendisine yetişmelerini emretti. Rivâyete göre diğer renkler bir tarafa sadece siyah renkten beraberinde yüz atlı olduğu halde askerler gelip ona yetiştiler. Yine rivâyet edildiğine göre İsrailoğulları da ikiyüzyetmişbin kişi idiler. Bunun sıhhat dereeesini en iyi bilen Allah’tır. Âyet-i kerimeden kesin olarak anlaşılan şu ki; Mûsa (aleyhisselâm) İsrailoğullarından oldukça’büyük bir toplulukla yola koyuldu. Fir’avun da bunların bir kaç kat fazlası ile onun izini takip etti,

İbn Abbâs dedi ki: Fir’avun ile birlikte bin zorba kişi vardı. Herbirisinin bağında taç vardı ve bunların herbirisi de bir süvari birliğinin kumandanı idi.

Şuara 52

Ve Musa’ya vahyettik: Kullarımı gece yürüt — şüphesiz siz takip olunacaksınız.

Diyanet Vakfı
Musaya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.

Kurtubi Tefsiri
Biz Mûsa’ya: “Kullarım ile geceleyin yola çık! Muhakkak İzleneceksiniz” diye vahyettik.

Âyetin tefsiri için bak:53

Şuara 51

Şüphesiz, umarız ki Rabbimiz bize hatalarımızı bağışlar — biz, iman edenlerin ilki olduğumuzdan.

Diyanet Vakfı
«Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.»

Kurtubi Tefsiri
“Biz gerçekten ilk îman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ederiz.”

“Biz gerçekten İlk îman edenler olduğumuz İçin Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ederiz” âyetindeki; (fiile mastar onlamı veren) edatı,

“Olduğumuz için” dolayısı ile nasb mahallindedir. “Olduk diye” anlamındadır. el-Ferrâ’ bunun gart edatı olarak esreli okunmasını da câiz kabul etmiştir.

“İlk Îman edenler” olmaları da mucizenin ortaya çıkması sırasında Fir’avun’un çevresinde bulunanlar arasından ilk îman edenler olmaları demektir. el-Ferrâ’ “çağımızın ilk îman edenleri” diye açıklamıştır. Ancak ez-Zeccâc bunu kabul etmeyerek şöyle der: Rivâyet edildiğine göre onunla birlikte altıyüzyetmişbin kişi îman etmişti, işte bunlar da Fir’avun’un kendileri hakkında:

“Gerçekten bunlar az bir topluluktur” (eş-Şuarâ, 26/54) dediği kimselerdir. Bu İbn Mes’ûd ve başkasından rivâyet edilmiştir.

Şuara 50

Dediler: Zarar yok. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz.

Diyanet Vakfı
«Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.»

Kurtubi Tefsiri
“Olsun, zararı yok. Zaten biz Rabbimize dönücüleriz” dediler.

Sihirbazlar, Fir’avun kendilerini el ve ayaklarının kesilmesi ile tehdit edince:

“Olsun, zararı yok” dediler, yani dünya azabından karşı karşıya kalacağımız sıkıntıların bize bir zararı olmaz. Senin azâbın kısacık bir andır, biz de ona sabreder ve yüce Allah’ın huzuruna îman etmiş kimseler olarak çıkarız,

Bu husus onların son derece basiretli olduklarına, oldukça kuvvetli bir imanlarının bulunduğuna delildir. Malik dedi ki: Mûsa (aleyhisselâm) Fir’avun’u kırk yıl süreyle İslâm’a davet etti. Sihirbazlar ise ona bir günde îman ediverdiler.

(……….) tabirleri hep

“zararı yok” anlamındadır. Bu açıklamayı el-Herevl yapmıştır. Ebû Ubeyde de şu beyiti nakletmektedir;

“Sen artık yeterince güçlendikten sonra sana zararı olmaz,

Annen bir ceylan mı olmuş, yoksa bir eşşek mi (farketmez).”

el-Cevherî de der ki: “Ona zarar verdi” demektir.

el-Kisaî dedi ki: Ben “Bunun bana ne bir faydası vardır, ne de bir zararı” diyenleri duydum, Dövme ya da aç kalma esnasında bağırmak ve kıvranmak, demektir, “Dad” harfi ötreli olarak ise değersiz ve önemsenmeyen kişi demektir.

“Zaten biz Rabbimize dönücüleriz dediler.” Bizler keremi bol, rahmeti sonsuz Rabbimize döneceğiz.

Şuara 49

Dedi: Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım.

Diyanet Vakfı
Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihiri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce mi ona îman ettiniz? Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş… Yakında bileceksiniz. Mutlaka el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi toptan asacağım.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 48

Musa’nın ve Harun’un Rabbine.

Diyanet Vakfı
47, 48. «alemlerin Rabbine, Musa ve Harunun Rabbine iman ettik» dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Âlemlerin Rabbine, Mûsa ve Harun’un Rabbine îman ettik” dediler.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 47

Dediler: Âlemlerin Rabbine iman ettik.

Diyanet Vakfı
47, 48. «alemlerin Rabbine, Musa ve Harunun Rabbine iman ettik» dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Âlemlerin Rabbine, Mûsa ve Harun’un Rabbine îman ettik” dediler.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 46

Sihirbazlar hemen secdeye kapandılar.

Diyanet Vakfı
(Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

Kurtubi Tefsiri
Sihirbazlar hemen secdeye kapanıverdiler.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 45

Musa asasını attı — bir de ne görsün, onların yalanla yaptıklarını yutuveriyor.

Diyanet Vakfı
Sonra Musa asasını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!

Kurtubi Tefsiri
Mûsa asasını bırakır, bırakmaz onların hile ile yaptıklarını yutuverdi.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 44

Hemen iplerini ve sopalarını attılar ve dediler: Firavun’un kudretiyle mutlaka biz üstün geleceğiz.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavunun kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler.

Kurtubi Tefsiri
İplerini ve asalarını bıraktılar ve: “Fir’avunun izzeti hakkı için, muhakkak biz galipleriz” dediler.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 43

Musa onlara dedi: Atın ne atacaksanız.

Diyanet Vakfı
Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa onlara: “Siz ne atacaksanız atın” dedi.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 42

Dedi: Evet — ve o zaman elbette yakınlardan olacaksınız.

Diyanet Vakfı
Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
“Evet, hem o takdirde siz elbette yakınlaştırılacaklardan da olursunuz” dedi.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 41

Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler: Üstün gelirsek bize gerçekten bir mükâfat olacak mı?

Diyanet Vakfı
Sihirbazlar geldiklerinde Firavuna: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler.

Kurtubi Tefsiri
Sihirbazlar geldiklerinde, Fir’avuna dediler ki: “Eğer biz galib olursak, bize bir ödül var değil mi?”

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 40

Belki sihirbazlar üstün gelirse biz de onlara uyarız.

Diyanet Vakfı
(Firavunun adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız, dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse, biz de onlara uyarız.”

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 39

İnsanlara da denildi: Siz de toplanacak mısınız?

Diyanet Vakfı
Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.

Kurtubi Tefsiri
Ve insanlara da: “Siz de toplanır mısınız?” denildi.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 38

Sihirbazlar belirli bir günün vaktine toplandı.

Diyanet Vakfı
Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi.

Kurtubi Tefsiri
Böylece sihirbazlar belirli günün bir vaktinde bir araya getirildi.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 37

Sana her bilgili sihirbazı getirsinler.

Diyanet Vakfı
Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.

Kurtubi Tefsiri
“Çok İyi bilen bütün sihirbazları sana getirsinler.”

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 36

Dediler: Onu ve kardeşini beklet ve şehirlerde toplayıcılar gönder.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Onu ve kardeşini eğle ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder;

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Onu ve kardeşini oyala ve şehirlere toplayıcılar gönder.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 35

Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne emredersiniz?

Diyanet Vakfı
Sizi sihiriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Sizi sibiri ile yerinizden çıkarmak istiyor. Ya siz ne buyurursunuz?”

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 34

Etrafındaki ileri gelenlere dedi: Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.

Diyanet Vakfı
Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz!

Kurtubi Tefsiri
Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki: “Muhakkak ki bu, çok bilgili bir sihirbazdır.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 33

Elini çekip çıkardı — bir de ne görsün, bakanlara bembeyaz.

Diyanet Vakfı
Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!

Kurtubi Tefsiri
Elini çıkardığında bakanlara bembeyaz görünüverdi.

Âyetin tefsiri için bak:50

Şuara 32

Hemen asasını attı — bir de ne görsün, açıkça bir yılan.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Musa asasını atıverdi; bir de ne görsünler, asa apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine asasını bıraktı. O da hemen apaçık bir ejderha oluverdi.

“Bunun üzerine asasını” elinden

“bıraktı” ve yüce Allah’ın kıssada haber verdiği olaylar oldu. Buna kıssanın sonuna kadar anlatılan hususlara dair açıklamalar ve bunların tefsiri, el-A’raf Sûresi’nde (7/154. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 31

Dedi: O halde doğru kimselerden isen onu getir.

Diyanet Vakfı
Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer doğruyu söyleyenlerden isen, haydi onu getir!” dedi.

Fir’avun bu sözleri işitince bu arada karşı çıkabilecek bir husus bulabilir ümidi ile ona:

“Eğer doğruyu söyleyenlerden isen haydi onu getir, dedi.” Sîbeveyh’e göre bu ifadede şartın cevabına gerek yoktur. Çünkü bundan önce ona ihtiyaç bırakmayacak ifadeler gelmiştir.

Şuara 30

Dedi: Ya sana apaçık bir şeyle geldiysem?

Diyanet Vakfı
Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Ben sana apaçık bir şeyle gelmişsem de mi? dedi.

Diğer taraftan Mûsa (aleyhisselâm) yüce Allah’ın emri ile Fir’avun’un tehdidinden korkmayacak bir durumda olduğundan dolayı Fir’avuna yumuşak bir surette ve îman edeceği umudu ile:

“Ben sana apaçık bir şeyle gelmişsem de mi? dedi.” O takdirde bu getirdiğim şey ile benim doğruluğum, senin tarafından açıkça görülecektir.

Şuara 29

Dedi: Eğer benden başka bir ilah edinirsen, mutlaka seni zindana atanlardan olurum.

Diyanet Vakfı
Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer benden başka İlâh edinirsen, elbette seni hapsedilenlerden kılarım” dedi.,

Denildiğine göre; Mûsa (aleyhisselâm) onun soru sormaktan maksadının hakkında soru sorduğu zatı bilmek olduğunu da bilmişti. Bundan dolayı o da bugün Rabbi tanımak için izlenmesi gereken yol ne ise o şekilde cevap verdi. Ancak Fir’avun delil getirmek suretiyle karşı koyamayınca, bu sefer üstünlük taslamak ve zorbalık yapmak yoluna baş vurdu, Mûsa (aleyhisselâm)’ı hapse atmakla tehdit etti. Bu ilâhın seni peygamber olarak gönderdiğine dair delilin nedir! demedi. Çünkü o takdirde kendisinden başka bir ilâhın varlığını itiraf etmiş olacaktı.

Onun Mûsa (aleyhisselâm)’ı hapse atmakla tehdit etmesi, onun bir zaafıdır. Rivâyete göre Fir’avun, Mûsa (aleyhisselâm)’dan ileri derecede korkarmış. Öyle ki o melun korkusundan küçük abdeslini tutamazmış. Yine rivâyete göre onun hapsi öldürmekten betermiş. Bir kimseyi zindana attı mı ölünceye kadar da zindandan çıkartmazmış. Bundan dolayı zindanları çok korkunçtu.

Şuara 28

Dedi: Doğunun, batının ve ikisinin arasındakilerin Rabbidir — eğer aklınızı kullanırsanız.

Diyanet Vakfı
Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
“Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer akıl ederseniz” dedi.

Mûsa (aleyhisselâm) da buna:

“Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir” diyerek cevap verdi. Yani onun mülkü seninki gibi değildir. Çünkü sen ancak bir ülkeye maliksin ve başka yerde de senin emrin geçmez. Ölmesini istemediğin kimseler ölüyor. Halbuki beni sana peygamber olarak gönderen doğuya da, batıya da maliktir;

“onların aralarında olanların da Rabbidir.”

Şuara 27

Dedi: Şüphesiz size gönderilen elçiniz kesinlikle delidir.

Diyanet Vakfı
Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Size gönderilen bu elçiniz, mutlaka delidir.”

Bu sırada Fir’avun da hafife alan bir üslûp ile:

“Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir” dedi. Yani o benim soruma cevap vermiyor demek istedi.

Şuara 26

Dedi: Sizin Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbidir.

Diyanet Vakfı
Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
“O sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir” dedi.

Mûsa (aleyhisselâm)’da;

“O sizin de Rabbinizdir, sizden Önceki atalarınızın da Rabbidir” sözleri ile açıklamalarını daha ileriye götürdü ve onların anlayabilecekleri bir delil ortaya koymuş oldu. Çünkü onlar daha önceden atalarının bulunduğunu ve bu atalarının yok olup gittiklerini, onları bu şekilde değişikliğe uğratan birisinin varlığının kaçınılmaz olduğunu, önceleri varken sonradan yok olduklarım, onları mutlaka var eden bir kimsenin bulunması gerektiğini biliyorlardı.

Şuara 25

Etrafındakilere dedi: İşitiyor musunuz?

Diyanet Vakfı
(Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Etrafında bulunanlara: “İşitmiyor musunuz?” dedi.

Bu sefer Fir’avun karşılarındakini harekete geçirmek ve (kendisince) söylenen sözün oldukça beyinsizce oluşundan ötürü hayrete düştüğünü belirten bir edâ ile:

“İşitmiyor musunuz?” dedi. Çünkü Fir’avun kavminin inanışına göre, Fir’avun onların rabbi ve onların ma’budu idi. Ondan önceki Fir’avunlar da bu şekildeydi.

Şuara 24

Dedi: Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir — eğer kesin inanıyorsanız.

Diyanet Vakfı
Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Göklerle yerin ve onların arasında olanların Rabbidir, eğer gerçekten İnanan kimseler iseniz…”

“Fir’avun: ‘Âlemlerin Rabbi dediğin nedir? dedi.” Mûsa (aleyhisselâm) getirdiği delillerle Fir’avun’u yenik düşürüp, lanetli Fir’avun Mûsa (aleyhisselâm)’ı besleyip, büyüttüğünü ileri sürmenin faydasını göremeyince, başka delili de olmadığından bu sefer Mûsa (aleyhisselâm)’ın: “Âlemlerin Rabbinin rasûlü” olduğunu ileri sürmesi noktasından hareketle ona karşı çıkmaya koyuldu ve bilinmeyen şeyler hakkında soru üslûbu ile ona soru sordu.

Mekkî ve başkaları dediler ki: Ona cins isimler hakkında soru sorulduğu gibi sordu. Bundan dolayı “mâ: ne” ile ona soru sordu. Mekkî dedi ki: Bu hususta soru bir başka yerde “kim” diye varid olmuştur. Göründüğü kadarıyla herbir yerde ayrı şekilde soru sormuştur. Mûsa (aleyhisselâm) hiçbir yaratığın Allah ile ortak olmadığına, Allah’ın yarattıkları arasından Allah’a delâlel eden sıfatları delil gösterdi. Fir’avun cins hakkında soru sormuştu. Oysa yüce Allah bir cins değildir. Çünkü cinsler sonradan yaratılmıştır. Mûsa (aleyhisselâm) onun cahilliğini anladığından, onun bu şekilde soru sormasına iltifat etmeyerek, dinleyen kimseye Fir’avun’un bu hususta herhangi bir ortaklığının bulunmasının söz konusu olmayacağını açıkça ortaya koyan Allah’ın o pek büyük kudretini dile getirdi.

Şuara 23

Firavun dedi: Âlemlerin Rabbi nedir?

Diyanet Vakfı
Firavun şöyle dedi: alemlerin Rabbi dediğin de nedir?

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun: “Âlemlerin Rabbi dediğin nedir?” dedi,

Âyetin tefsiri için bak:24

Şuara 22

Bu da mı bir nimet? İsrailoğullarını köleleştirdin de bunu başıma kakıyorsun?

Diyanet Vakfı
O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.

Kurtubi Tefsiri
“Sen İsrailoğullarını köleleştirdiğin için bunu nimet diye başıma kakıyorsun.”

“Sen İsrailoğullarını köleleştirdiğin için bunu nimet diye başıma kakıyorsun.” Bu âyetin anlamı hususunda tefsir âlimleri farklı görüşlere sahiptir. es-Süddî, et-Taberîve el-Ferrâ’ dedi ki: Bu âyet Mûsa (aleyhisselâm)’ın, üzerindeki nimeti ikrar etmek üzere söylediği sözlerdir. Şöyle demiş gibidir; Evet, senin beni beslemiş olman, benim üzerimde -başkalarını köleleştirip, beni köleleştirmemek bakımından- bir nimettir. Fakat bu benim risaletimin gereklerini yerine getirmeme mani değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: bu Mûsa (aleyhisselâm)’ın reddetmek maksadıyla söylediği bir sözdür. Yani sen küçükken beni besleyip, büyütmüş olmanı başıma mı kakıyorsun? Aynı zamanda sen bütün İsrailoğullarını köleleştirmiş, onları öldürmüş bulunuyorsun. Yani bu bir nimet değildir, çünkü yapman gereken senin onları öldürmemen ve onları köleleştirmemendi, onlar benim kavmimdir. Peki, şimdi nasıl olur da sen özellikle bana yapmış olduğun iyiliği hatırlatabiliyorsun?

Bu anlamdaki açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada istifham (soru) takdiri söz konusudur. Yani senin bu dediğin bir nimet midir? Bu açıklamayı da el-Ahfeş ve yine el-Ferrâ’ yapmış, ancak en-Nehhâs ve başkaları kabul etmemiştir. en-Nehhâs dedi ki: Böyle bir takdir câiz değildir, çünkü istifham için gelen hemze yeni bir mana ortaya çıkarmaktadır. Bunun hazfedilmesi ise ifadede; “…mi…”, yoksa bulunmadıkça imkansızdır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Sen bu mahalleden öğleden sonra mı gidersin, yoksa erken mi?”

Bu hususta el-Ferrâ”nın söylediği dışında nahiv bilginleri arasında bir görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. O: İstifham hemzesinin şek ifade eden fiillerde hazfedilmesi caizdir deyip, “Zeyd’in gidici olduğunu zannediyor (mu)sun?” ifadesinin; “Zannediyor musun?” anlamında olduğunu nakletmiştir. Ali b. Süleyman da bu hususta şöyle derdi: O bunu avamın konuşmalarından almıştır.

es-Sa’lebı dedi ki; el-Ferrâ’ ile bunun inkâr için söylendiğini kabul edenler bu âyetin anlamının: “Bu da bir nimet midir?” diye istifham yollu olduğunu söylemişlerdir. Bu da bu bakımdan:

“Bu muymuş benim Rabbim?” (el-En’am, 6/76);

“Onlar ebedi mi kalacaklar?” (el-Enbiya, 21/34) buyruklarına benzer. Şair de şöyle demiştir:

“Beni teskin ettiler ve: Korkma ey Huveylid dediler,

Ben o yüzleri tanımayarak: Bunlar onlar(mı)dır, dedim.”

el-Ğaznevîde soru hemzesinin terkedileceğine şahit olmak üzere şu beyitleri zikretmektedir:

“O ayrılış günü duruşunu unutamıyorum onun,

Göz kapaklarında, gözyaşları parıldıyorken.

Binekler duruyorken onun şu sözlerim de:

Beni böyle (mi) bırakıyor ve gidiyorsun?”

Derim ki: en-Nehhâs’ın dediğinin aksine burada “Mi, yoksa” bulunmamakla birlikte istifham hemzesi hazfedilmiştir.

ed-Dahhâk dedi ki: Bu ifade azarlama üslubu ile söylenmiştir. Azarlama ise soru ile de olabilir, soruşuz da olabilir. Anlam da şudur: Eğer sen İsrailoğullarını öldürmeye kalkışmamış olsaydın, beni annem-babam büyütecekti. Senin benim üzerimde ne gibi bir nimetin olabilir ki? Sen bana hiç de başa kakmaman gereken bir şeyi hatırlatarak minnet ediyorsun.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen, benim kavmimi hakir ve küçük düşürmüşken kavmi küçük düşürülmüş bir kimse zelil olurken beni besleyip büyütmüş olmayı nasıl minnet konusu yapabilirsin?,

“Köleleştirdiği için” âyeti “nimef’den bedel olarak ref mahallindedir. Şu anlamda nasb mahallinde de olabilir: “Çünkü sen İsrailoğullarını köleleştirdin, yani onları köle edindin.” ile aynı anlamda olmak üzere: Onu köleleştirdim denilir. Bunu el-Ferrâ’ söylemiş ve şu beyiti zikretmiştir:

“Kavmim ne diye köleleştiriyor beni, halbuki aralarında pek çoktur,

Diledikleri kadar pek çok develeri ve köleleri vardır.”

Şuara 21

Sizden korkunca sizden kaçtım. Sonra Rabbim bana hüküm verdi ve beni peygamberlerden kıldı.

Diyanet Vakfı
Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.

Kurtubi Tefsiri
“Sizden korkunca da aranızdan kaçtım da Rabbim bana bir hüküm bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.

“Sizden korkunca da aranızdan kaçtım.” el-Kasas Sûresi’nde de belirtildiği gibi aranızdan çıkıp Medyen’e gittim;

“Bunun üzerine korku ile etrafı gözeterek o şehirden çıktı.” (el-Kasas, 28/21) Bu, Kıptî’yi öldürdüğü sırada olmuştu.

“Rabbim bana bir hukum bağışladı.” es-Süddî ve başkalarından rivâyete göre, peygamberliği bağışladı. ez-Zeccâc dedi ki: Allah’ın hükümlerini ihtiva eden Tevrat’ı öğretti. Bilgi ve kavrayış bağışladı, diye de açıklanmıştır.

“Ve beni peygamberlerden kıldı.”

Şuara 20

Dedi: Ben o işi yaptım, o zaman dalalette olanlardan idim.

Diyanet Vakfı
Musa: Ben, dedi, o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım.

Kurtubi Tefsiri
“O işi işlediğim sırada ben cahillerden idim” dedi.

“O İşi İşlediğim sırada” yani Kıptî’yi öldürdüğüm vakitlerde

“ben cahillerden idim, dedi.” Böylelikle Mûsa kendisinden nankörlüğü (küfür ve inkârı) reddetmiş olmakta ve bu işi bilmeden yaptığını haber vermektedir. Mücahid de böyle demiş ve buradaki (“sapıklardan idim…” anlamdaki) “lâfzını cahillerden idim, diye açıklamıştır.

İbn Zeyd: Ben attığım bir yumruğun öldürme sınırına kadar varacağını bilmiyordum diye açıklamıştır.

Abdullah b. Mes’ûd’un Mushaf’ında bu âyet: “Cahillerden…” şeklindedir. Bir şeyi bilmeyen bir kimse hakkında da; “Onu bilmedi” denilebilir.

“Cahillerden idim” lâfzının unutanlardandım anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Ebû Ubeyde yapmıştır. “Ben cahillerden idim” âyeti peygamberliği bilmiyordum, bu hususta yüce Allah’tan bana bir şey gelmemişti. Dolayıst ile o halde iken yaptığım işlerden ötürü benim azarlanmam söz konusu değildir, diye de açıklanmıştır. Böylelikle de aralarında yetişmiş olmanın peygamber olmaya, insanları affedip bağışlamaya aykırı olmadığını, öldürmenin hata yoluyla olduğunu ya da şeriatın bulunmadığı bir zamanda gerçekleştiğinde nübüvvetle çatışan bir tarafının bulunmadığını -açıklamış olmaktadır.

Şuara 19

Ve sen yaptığın işi yaptın. Sen nankörlerdensin.

Diyanet Vakfı
Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!

Kurtubi Tefsiri
“Ve işlediğin o İşi de yaptın. Sen nankörlerdensin.”

Daha sonra

“ve islediğin o işi de yaptın” sözleri ile Kıptî’yi öldürdüğünü ana söyletmeye çalıştı. Bu âyetteki “lâfzında “fe” harfinin üstün olması bu fiilden bir defa yapmayı anlatan kip (bina-i merre) olmasından dolayıdır. en-Nehaî bunu şeklinde “fe” harfini esreli diye okumuş ise de üstün okunması daha uygundur. Çünkü bu bir defa o işi yapmayı anlatmaktadır. Esreli okunuş ise hey’et ve hal bildirir.

Yani sen bildiğin o işi yaptığına göre ve biz senin halini bildiğimize göre nasıl olur da Allah’ın seni rasûl olarak gönderdiğini iddia edebilirsin? Şair de şöyle demektedir:

“Onun komşusunun evinden yürüyüşü sanki,

Bulutun geçmesidir; ne ağır, ne de acele.”

Burada yürüyüş “fi’le” vezninde olup, hey’eı ve hal bildiriyor. Böylelikle “fa’le’nin esmeli değil de, üstün okunuşunun daha uygun olacağım anlatmaktadır

“(……..): Bu ridde ve redde günleri olmuştu” da denilir. (Fi’le ve fa’le vezinlerinde kullanılabilir).

“Sen nankörlerdensin.” ed-Dahhak dedi ki: Yani sen Kıptî’yi öldürmek suretiyle nankörlerden oldun. Zira senin onu öldürmen helal değildi.

Benim senin üzerindeki terbiyem ve sana iyilikte bulunma nimetlerime karşı sen nankör idin, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

el-Hasen dedi ki:

“Sen nankörlerdensin” yani benim, senin ilâhın olduğunu inkar edenlerdensin.

es-Süddî ise: “Sen Allah’ı inkar eden kâfirlerdensin” diye açıklamıştır, Çünkü sen bizimle birlikte şu ayıplamış olduğun dinimiz üzere idin. Mûsa (aleyhisselâm)’ın Kıptî’yi öldürmesinden sonra çıkıp gitmesi ile peygamber olarak geri dönmesi arasında bir kaç ay eksiği ile onbir yıllık bir süreyi bulmuştu.

Şuara 18

Dedi: Biz seni çocukken yanımızda büyütmedik mi? Sen yıllarca aramızda kalmadın mı?

Diyanet Vakfı
(Kendisine Allahın emri tebliğ edilince Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki; “Sen çocuk iken yanımızda seni beslemedik mi? Ömründen nice seneler aramızda eğlenmedin mi?

Fir’avun, Mûsa’yı tanıdı, çünkü o Fir’avun’un sarayında büyümüştü. Bundan dolayı

“dedi ki: Sen çocuk iken yanımızda seni beslemedik mi?” O bu sözleriyle Mûsa (aleyhisselâm)’ı minnet altında tutmak istemiş ve onu küçümsemeye kalkışmıştı. Yani küçükken biz seni besleyip, büyüttük, diğerlerini öldürdüğümüz gibi seni öldürmedik.

“Ömründen nice seneler aramızda eğlenmedin mi?” Peki şu iddia ettiğin husus ne zaman gerçekleşti.

Şuara 17

İsrailoğullarını bizimle gönder.

Diyanet Vakfı
İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.

Kurtubi Tefsiri
“İsrailoğullarını bizimle gönderesin diye.”

“İsrailoğullarını bizimle gönderesin diye.” Yani onları serbest bırak ve onların önünü tıkama ki bizimle birlikte Filistin’e gelsinler. Sen onları artık köleleştirme! Çünkü Fir’avun dörtyüz yıl süreyle onları köle olarak kullanmıştı. Bu dönemdeki sayıları ise altıyüzotuzaltıbin idi.

Mûsa ile Harun (ikisine de selâm olsun) Fir’avun’un yanına gittiler. Bir sene süreyle Fir’avun’un huzuruna çıkmak için onlara izin verilmedi. Nihayet kapıcı Fir’avun’un yanına girip; burada bir kişi var, âlemlerin Rabbinin rasûlü olduğunu iddia ediyor deyince, Fir’avun da: Ona izin ver belki bu vesileyle güler, eğleniriz, dedi. Bunun üzerine ikisi de Fir’avun’un yanına girdiler ve risalet görevlerini eksiksiz edâ ettiler.

Vehb ve başkalarının rivâyetine göre Mûsa ile Harun, Fir’avun’un yanına girdiklerinde arslan, kaplan ve pars gibi yırtıcı bir takım hayvanları çıkartıp, onları seyretmekte olduğunu gördüler. Bunların bakıcıları Mûsa ve Harun’un üzerine atılacaklarından korktukları için hızlıca bu hayvanların yanına koşuştular. Yırtıcı hayvanlar da Mûsa ile Harun’un yanına koştular. Onların ayaklarını yalamaya ve kuyruklarını önlerinde sallamaya başlayıp, yanaklarını da onların bacaklarına yapıştırmaya koyuldular. Fir’avun buna şaşırarak, sizler kimlersiniz? deyince, her ikisi de: “Gerçekten biz, âlemlerin Rabbinin rasülleriyiz ” dediler.

Şuara 16

Firavun’a gidin ve deyin: Biz, âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.

Diyanet Vakfı
Haydi Firavuna gidip deyin ki: Gerçekten biz, alemlerin Rabbinin elçisiyiz;

Kurtubi Tefsiri
“İkiniz Fir’avuna gidin ve deyiniz ki: Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin rasûlleriyiz;

“ikiniz Fir’avun’a gidin ve deyiniz ki: Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin rasûlleriyiz” âyeti ile ilgili olarak Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Bu âyette

“rasûl” risalet anlamındadır. Buna göre ifade: Biz âlemlerin Rabbinin risaletini getiren kimseleriz, demek olur. Şair el-Hüzlî dedi ki:

“Ona beni gönder, çünkü elçilerin hayırlısı,

(Götürdüğü) haberi etraflıca en iyi bilenleridir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Haber getirenler yalan söyledi, onların yanında hiç bir sırrı söylemedim,

Hem ben onlarla bir rasûl (mesaj, risalet, haber)’de göndermedim.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Benden Amroğullarına şu risaleti (mesajı) tebliğ edecek yok mudur?

Şüphesiz ki benim sizin hakemliğinize ihtiyacım yoktur (diye)”

el-Abbas b. Alirdas da dedi ki:

“Benden Hufafa bir mesaj (risalet) tebliğ edecek var mıdır

Senin aile halkının evi, onun varacağı son yerdir.”

Burada “rasûl” kelimesi, risalet anlamında olduğundan dolayı onu müennes olarak kullanmıştır.

Ebû Ubeyd dedi ki: “Rasûlün hem iki kişi, hem de çoğul anlamında olması da mümkündür. O bakımdan Araplar: Bu benim rasûlüm ve vekilimdir, dedikleri gibi, “Bu ikisi benim rasûlüm ve vekilimdir. Bunlar benim rasûlüm ve vekilimdir” de derler (radıyallahü anhsûl kelimesini ayrıca tesniye ve çoğul olarak kullanmazlar.) Yüce Allah’ın:

“Onlar benim düşmanımdır” (eş-Şuarâ, 26/77) âyeti da bu kabildendir.

Bu âyetin: Bizim herbirimiz âlemlerin Rabbinin rasûlüdür, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şuara 15

Dedi: Hayır! İkiniz ayetlerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, işitiyoruz.

Diyanet Vakfı
Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Asla! İkiniz âyetlerimizle gidin. Muhakkak Biz sizinle birlikteyiz, işiticileriz.”

“Buyurdu ki: Asla” seni öldüremeyeceklerdir. Burada

“Asla” böyle bir kanaate sahip olmayı kabul etmemekte ve bundan vazgeçmeyi emretmektedir. Yüce Allah’a güvenmeyi emretmektedir. Yani sen Allah”a güven ve onlardan duyduğun korkuyu bir kenara bırak. Onlar seni öldüremezler, buna güç yetiremezler.

“İkiniz” sen ve kardeşin -çünkü onu da seninle birlikte rasûl olarak görevlendirmiş bulunuyorum-

“âyetlerimizle” apaçık belgelerimizle ve mucizelerle. Bir diğer açıklamaya göre (okunan) âyetlerimizle

“gidin. Muhakkak Biz, sizinle birlikteyiz.” Bununla yüce Allah kendi yüce zatını kastetmektedir.

“İşiticileriz” onların neler söylediklerini, onlara ne cevap verileceğini işitenleriz. Yüce Allah bununla ikisinin de kalbini pekiştirmeyi, onlara yardımcı olup onları koruyacağını bildirmeyi murad etmiştir. İşitmek, kulak vermekle olur. Şanı yüce Allah ise bu anlamda vasfedilemez. Şanı yüce Allah kendi zatını işiten (semi’) ve gören (basir) olarak vasfetmiş bulunmaktadır. Tâ-Hâ Sûresi’nde de

“işitir ve görürüm” (Tâ-Hâ, 20/46) diye buyurmuştur.

Burada “Sizinle birlikte” diye buyurulmuş ve onların ikisini cemi’ kabul etmiştir, çünkü iki kişi de bir cemaattir. Bununla birlikte bu zamirin ikisine ve bir de ikisinin kendilerine peygamber olarak gönderildikleri kimselere ait olması mümkün olabildiği gibi, bütün İsrailoğullarına ait bir zamir de olabilir.

Şuara 14

Onların bana karşı bir suçum da var. Beni öldürmelerinden korkuyorum.

Diyanet Vakfı
Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum.

Kurtubi Tefsiri
“Ayrıca onların bana isnad ettikleri bir suç da vardır. Onun için beni öldürmelerinden korkuyorum.”

“Ayrıca onların bana isnad ettikleri bir suç da vardır. Onun için beni öldürmelerinden korkuyorum.” Buradaki

“suç” el-Kasas Sûresi’nde de geleceği üzere (28/15. âyetin tefsirinde ve devamında) Kıptî’nin öldürülmesidir. İsmi da Fasûr idi. Tâ-Hâ Sûresi’nde de bundan söz edilmişti. Mûsa bu kişiye karşılık öldürüleceğinden korkmuştu. Bu âyet peygamberlerin, fazilet sahibi kimselerin, velilerin Allah’ı tanımalarına, Allah’tan başka hiçbir failin olmadığını bilmelerine rağmen korkabileceklerini de göstermektedir. Çünkü yüce Allah dilediğini, dilediğine musallat kılar.

Şuara 13

Göğsüm daralıyor ve dilim açılmıyor. Hâlâ Harun’u gönder.

Diyanet Vakfı
(Bu durumda) içim daralır, dilim dönmez; onun için Haruna da elçilik ver.

Kurtubi Tefsiri
“Ve göğsüm daralır, dilim çözülmez. Bunun için Harun’a da elçilik ver.

Mûsa

“Rabbim gerçekten ben, beni” risalet ve nübüvvet hususunda

“yalanlarlar diye korkarım ve” onlar beni yalanlayacaklarından ötürü

“göğsüm daralır.” Burada:

“Daralır” ile

“Çözülmez” fiilleri umumi olarak isii’naf olmak üzere ref ile okunmuşlardır. Ancak Ya’kub, Îsa b. Ömer ve Ebû Hayve her iki fiili” beni yalanlarlar diye” âyetine atıf kabul ederek nasb ile okumuşlardır.

el-Kisaî dedi ki:

“Ve göğsüm daralır ve dilim çözülmez” âyetindeki fiillerin ref ile okunması iki türlü açıklanabilir: Birincisi ibtida (yeni cümle) olması, diğeri ise: “Gerçek şu ki benim göğsüm daralır ve dilim çözülmez,” anlamında olmasıdır.

Yani o takdirde bu “…korkarım”a nesak atfı olur.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu nasb ile de okunur. Bu okuma el-A’rec, Tat ha ve Îsa b. Ömer’den nakledilmiştir. Her iki okuyuşun da açıklanabilir bir tarafı vardır.

en-Nehhâs der ki: Uygun şekil ref ile okumaktır. Çünkü nasb ile okunacak olursa “beni yalanlarlar diye” âyetine atfedilmesi gerekir. Bu ise uzak bir ihtimaldir, bunun böyle olduğuna da yüce Allah’ın:

“Bir de dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar” (Tâ-Hâ, 20/27-28) âyetidir. İşte bu âyet bunun da böyle olduğunu göstermektedir.

“Dilim çözülmez” âyeti, istediğim şekilde delil getiremem anlamındadır. Onun dilinde daha önce Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/27, âyetin tefsirinde) geçtiği üzere bir düğüm (ağırlık) vardı.

“Bunun İçin Harun’a da elçilik ver.” Vahiy ile Cebrâîl’i ona gönder ve beni desteklemesi, bana yardımcı olması için onu da benimle birlikte rasûl gönder. Burada “bana yardımcı olmasından söz edilmemektedir. Çünkü bunun ne demek olduğu zaten biliniyordu. Tâ-Hâ Sûresi’nde de

“bana ailemden bir yardımcı ver” (Tâ-Hâ, 20/29) âyetinde bu hususu açıkça dile getirdiği gibi, el-Kasas Sûresi’nde de:

“Onu bana yardımcı olarak gönder ki beni tasdik etsin” (el-Kasas, 28/34) âyetinde bunu açıkça zikretmiş bulunmaktadır.

Görüldüğü kadarıyla böyle bir istekte bulunmak hususunda Mûsa (aleyhisselâm)’a izin verilmiş idi. Yoksa bit, risalet görevinden affedilmek anlamında bir talep değil, kendisine yardımcı olacak birisini istemek şeklinde idi. Bu âyette tek başına bir işi yapamayıp, o hususta kusurlu davranacağından korkan kimsenin o iş için kendisine yardımcı olacak kişileri alabileceğine ve bundan dolayı da kınanmayacağına delil vardır.

Şuara 12

Dedi: Rabbim, gerçekten onların beni yalanlamasından korkuyorum.

Diyanet Vakfı
Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim gerçekten ben, beni yalanlarlar diye korkarım;

Âyetin tefsiri için bak:13

Şuara 11

Firavun’un kavmine. Sakınmazlar mı?

Diyanet Vakfı
10, 11. Hani Rabbin Musaya: O zalimler güruhuna, Firavunun kavmine git. Hala (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar? diye seslenmişti.

Kurtubi Tefsiri
“Fir’avun’un kavmine. Korkmazlar mı onlar?”

“Hani Rabbin Mûsa’ya şöyle seslenmişti” huyruğundaki:

“Hani” nasb mahallindedir sen onlara “hani Rabbin Mûsa’ya şöyle seslenmişti” âyetini oku, anlamındadır. Anlamın böyle olduğuna daha sonra gelecek olan:

“Onlara İbrahim’in de haberini oku!”(eş-Şuarâ, 26/69) âyeti delildir. Bunu en-Nehhâs söylemiştir.

Manası: Sen Mûsa’ya seslendiği zamanı hatırla… şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bu “hatırla” âyetini açıkça şu buyruklarda zikretmiş bulunmaktadır:

“Âd kavminin kardeşini …de hatırla!” (el-Ahkaf, 46/21);

“Kullarımız İbrahim’i… de hatırla!”(Sad. 38/45);

“Kitapta Meryem’i de hatırla!” (Meryem, 19/16)

Âyetin:

“Hani Rabbin Mûsa’ya şöyle seslenmişti” de şöyle şöyle olmuştu anlamında olduğu da söylenmiştir.

Seslenmek (nida); ey filan diye çağırmak demektir. Yani Rabbin ey Mûsa:

“Git, o zâlimler topluluğuna” diye buyurmuştu. Daha sonra da onların kimler olduğunu haber vererek:

“Fir’avun’un kavmine” diye buyurmaktadır.

“Korkmazlar mı onlar” âyetinde “kavmi” lâfzı (“zâlimler topluluğu’ndan) bedeldir. “Korkmazlar mı onlar” yani Allah’ın cezalandırmasından çekinmezler mi? Şöyle de açıklanmıştır: Bu bir şeye imada bulunmak kabilindendir. Çünkü yüce Allah ona zâlimler topluluğuna gitmesini emretmiştir. Onun “korkmazlar mı onlar” âyeti da onların korkmadiklarına ve onlara kürkup, takvalı olmalarını emrettiğine delildir.

Bir diğer açıklamaya göre anlam şöyledir: Onlara “korkmaz mısınız” de. Âyetin “ye” ile (korkmazlar mı anlamına) gelmesi hitab esnasında gaib oluşlarından dolayıdır. Eğer “te” ile gelmiş olsaydı, yine câiz olurdu. (O takdirde anlam: Sen onlara kormaz mısınız de, şeklinde olur.)

“O inkâr edenlere de ki: Yakında siz yenik düşürüleceksiniz…” (Al-i İmrân, 3/12) âyetinin hem te ile (düşürüleceksiniz, anlamında), hem de “ye” ile (düşürülecekler anlamında) okunması da buna benzemektedir. Ubeyd b. Umeyr ile Ebû Hazim bu âyeti “Korkmaz mısınız siz” şeklinde iki “te” ile okumuşlardır. Yani sen onlara: “Korkmaz mısınız siz” de.

Şuara 10

Rabbin Musa’ya seslendi: Zalim kavme git.

Diyanet Vakfı
10, 11. Hani Rabbin Musaya: O zalimler güruhuna, Firavunun kavmine git. Hala (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar? diye seslenmişti.

Kurtubi Tefsiri
Hani Rabbin Mûsa’ya şöyle seslenmişti: “Git o zâlimler topluluğuna;

Âyetin tefsiri için bak:11

Şuara 9

Ve şüphesiz Rabbin güçlü olandır, merhametli olandır.

Diyanet Vakfı
Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Rabbin mutlak galib ve mehamet edici olanın tâ kendisidir.

“Muhakkak Rabbin mutlak galib ve mehamet edici olanın tâ kendisidir.” Düşmanlarından intikam alan ve kendisine hiçbir şekilde zarar verilemeyen gerçek dostlarına da merhametli olan demektir.

Şuara 8

Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz bunlarda (Allahın kudretine) bir nişane vardır; ama çoğu iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak bunda bir âyet vardır. Halbuki onların çoğu mü’min değildirler.

“Muhakkak bunda bir âyet vardır.” Sözü edilen yeryüzünden ekinleri bitirmek de yüce Allah’ın herşeye kadir ve hiçbir şeyin O’nu âciz bırakmadığına açık delâlet vardır.

“Halbuki onların çoğu mü’min değildirler.” Benim onlar hakkında geçen ilmimin bir tecellisi olarak tasdik eden kimseler değildirler. Sîbeveyh’in görüşüne göre buradaki sıladır (zaid’dir.) takdiri aynı anlamda ve bu lâfız olmaksızın: şeklindedir.

Şuara 7

Yeryüzüne bakmadılar mı, orada her güzel çiftten ne kadar bitirmişiz.

Diyanet Vakfı
Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik.

Kurtubi Tefsiri
Yeryüzüne bakmazlar mı ki, Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik.

“Yeryüzüne bakmazlar mı ki; Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik.” Yüce Allah bu âyetle azametini, kudretini beyan etmektedir. Eğer onlar kalpleriyle görüp, basiretleriyle bakacak olurlarsa ibadete lâyık olanın yalnızca O olduğunu elbette bileceklerdi. Zira herşeye kadir olan O’dur.

“Zevç: çift” çeşit anlamındadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır, “Güzel” ise güzel ve şerefli demektir. “Kerem” sözlükte şeref ve üstünlük anlamındadır. Mesela “kerim bir hurma ağacı” denilecek olursa, değerli ve meyvesi bol demek olur. “Kerîm bir adam” şerefli, faziletli ve kusurlara aldırış etmeyen kişi demektir.

“Yeryüzü bitki bitirdi”; ile aynı manayadır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu ekini çıkartan ve bitiren şanı yüce Allah’tır, en-Nehaî’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İnsanlar yeryüzü nebatındandır. Onlardan cennete giden güzel ve kerimdir. Cehenneme giden ise bayağı ve âdidir.

Şuara 6

Yalanladılar, fakat alay ettikleri şeyin haberleri onlara gelecektir.

Diyanet Vakfı
Üstelik (ona) «yalandır» derler; fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.

Kurtubi Tefsiri
Artık onlar gerçekten yalanladılar. Alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine yakında gelecektir.

“Artık onlar gerçekten yalanladılar” yani yüz çevirdiler. Bir şeyden yüz çeviren de onu kabul etmez, o bakımdan bu o şeyi yalanlaması demektir.

“Alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine yakında gelecektir.” Bu onlara bir tehdittir, yani yalanladıkları şeyin ve kendisi ile alay ettikleri huşusun akıbeti gelip onları bulacaktır.

Şuara 5

Onlara Rahman’dan yeni bir öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.

Diyanet Vakfı
Kendilerine, o çok esirgeyici Allahtan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara Rahmân’dan yeni bir öğüt gelse, muhakkak ondan yüz çevirirler.

“Onlara Rahmân’dan yeni bir Öğüt gelse, muhakkak ondan yüz çevirirler.” Bu âyet(un benzeri ve ona dair açıklamalar) daha önceden el-Enbiya Sûresi’nde (21/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şuara 4

Dilesek, gökten onlara bir ayet indiririz de boyunları ona boyun eğmiş kalır.

Diyanet Vakfı
Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer istesek gökten üzerlerine bir mucize indiririz de boyunları ona eğiliverîrdi.

“Eğer İstesek gökten üzerlerine apaçık bir mucize” ve göz kamaştırıcı bir şekilde kudretimizin bir tecellisini

“indiririz de” o vakit onların bu husustaki bilgilen kesin bir bilgi haline gelir ve kaçınılmaz olarak bu bilgiye sahip olurlar. Şu kadar var ki; bu husustaki bilgilerin nazarî olarak (akıi yolu ile) elde edilen bilgiler olmasını takdir etmişizdir.

Ebû Hamza es-Sümalî bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre bu âyet-i kerimenin ramazan ayının ortasında semadan işitilen bir sesi vardır. Bundan dolayı yavru kuşlar yuvalarından çıkarlar ve yer büyük bir ses çıkartır. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü maksat Kureyş’lilerdir, başkaları değildir.

“Boyunları ona eğiliverirdi.” Mücahid dedi ki: Burada “Boyunlar”dan kasıt, onların ileri gelenleridir. en-Nehhâs dedi ki: Boyunun ne demek olduğu dilde bilinen bir husustur, Mesela, “İnsanlardan bir boyun bana geldi” denilirken onların İleri gelenleri, reisleri bana geldi, denmek istenir.

Ebû Zeyd ile el-Ahfeş dedi ki: “Boyunları”ndan kasıt, onların topluluklarıdır. “İnsanlardan bir boyun bana geldi” yani bir topluluk bana geldi, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre bununla boyun sahipleri denmek istenmiştir. Burada muzaf hazfedilmiş olup, muzafun ileyh onun yerine ikame edilmiştir,

Katâde dedi ki: Yani eğer yüce Allah dilemiş olsaydı, boyun eğerek kabul etmek zorunda kalacakları bir mucize indirirdi ve hiç kimse aralarından bir masiyet işlemek kastıyla boynunu başka bir tarafa çevirmezdi.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme biz ve Ümeyyeoğulları hakkında inmiştir. Devran bizim lehimize dönecek ve Muaviye’den sonra onların boyunları bizim önümüzde eğilecektir. Bunu es-Sa’lebî ile el-Ğaznevî zikretmişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Boyun eğenler” ile -aynı anlamdaki- şekli arasında burada bir fark yoktur. Bu açıklamayı Îsa b. Ömer yapmış olup, el-Müberred de bunu tercih etmiştir. Anlamı şudur: Yani onların boyunları eğilecek olursa, kendileri de eğiimiş olacaklardır. Buna göre “boyunlar” hakkında verilen haber o boyunların sahipleri hakkında demektir. Arap dilinde birincisi ile ilgili haberi bırakıp, ikincisi hakkında haber vermek uygundur. Nitekim recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Uzun geceler çabukça çözdü beni,

Hem uzunluğumu katlayıp dürdüler, hem de enimi katlayıp dürdüler.”

Böylelikle o, geceler hakkında haber verip gecelerin uzunluğu ile ilgili haber vermemiştir. Şair Cerir de şöyle demektedir:

“Görüyorum ki geçen yıllar benden aldı,

Tıpkı ay’ın görünmediği gecelerinin ay’ı eksilttiği gibi”

Bunun câiz oluş sebebi ise eğer ifadeden hem “geçen”, hem “uzunluk” kelimeleri kaldırılacak olursa manası bozulmaz. Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“boyunları ona eğiliverirdi” âyetinde fiilin zamire bağlanması da bu şekildedir. Zira burada “boyunlar” lâfzı zikredilmeyecek olursa, ifadede bozukluk olmaz. Geri kalan sözler bunun anlamını ifade ederlerdi ve yalnızca: “Onlar, o âyetlere boyun eğerlerdi” denilebilirdi. el-Ferrâ’ ve Ebû Ubeyde bu açıklamayı benimsemişlerdir. el-Kisaî’nın kanaatine göre ise anlamı: “Onlar, onları (boyunlarını) eğerlerdi” demektir. Ancak bu Basralılarla, Ferrâ’ya göre bir yanlışlıktır. Böyle bir hazif hiçbir ifadede gerçekleşmez. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Şuara 3

Belki sen, onların iman etmeyecek oluşlarından dolayı kendini helak edeceksin.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!

Kurtubi Tefsiri
Îman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin.

“Îman etmiyorlar diye” yani imanı terkettiklerinden dolayı

“neredeyse kendini öldüreceksin” helake sürükleyeceksin. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Kehf Sûresi’nde (18/1-3. âyetler ile 6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Ferrâ’ dedi ki: “mi…diye”deki ” ….diye” nasb mahallindedir, çünkü cevabtır.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun yerine; ile nasb mahallîndedir, çünkü bu bir cevab (ceza)dır, denilmesi alışılagelen bir husustur. Ancak bu hususta kabul edilen görüş Ebû İshak’ın (ez-Zeccâc’ın), (İ’râbu’l-) Kur’ân’a, dair yazmış olduğu kitapta söyledikleridir: “…diye” mef’ûlün leh olarak nasb mahallindedir, anlamı ise: Onlar imanı terkettikleri için sen neredeyse kendini öldüreceksin, şeklindedir.

Şuara 2

Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

Diyanet Vakfı
Bunlar, apaçık Kitabın ayetleridir.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar apaçık Kitabın âyetleridir.

“Bunlar apaçık Kitabın âyetleridir” âyeti mübtedâ takdiri ile ref edilmiştir. Yani işte “bunlar” daha önceden size vaadolunmuş “apaçık kitabın âyetleridir.” Çünkü Tevrat ve İncil’de, Kur’ânın indirileceği vaadi onlara verilmişti. Buradaki şunlar (mealde:) “bunlar”ın; Bunlar anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şuara 1

Ta. Sin. Mim.

Diyanet Vakfı
Ta. Sin. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Tâ. Sîn. Mîm.

“Tâ, Sîn, Mîm” âyetini el-A’meş, Yahya, Ebû Bekir, el-Mufaddal, Hamza, el-Kisaî ve Halef bu sûrede ve bunun benzeri olan diğer iki sûrede “ti” harfini işba’ (tok bir ses) İle ve imâle (hemze ile ye arası bir ses ile) yaparak okumuşlardır. Nafî, Ebû Ca’fer, Şeybe ve ez-Zührî ise iki telaffuz arasında okumuşlardır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim bunu tercih etmişlerdir. Diğerleri ise işba’ ile üstün olarak okumuşlardır. es-Sa’lebi dedi ki: Bunların hepsi de fasih lügatlerdir. Bu hususça en-Nehhâs’ın görüşü daha önce Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki: Medineliler, Ebû Amr, Âsım ve el-Kisaî “Tâ, Sîn, Mîm”i “nun”u, “mim” harfine idgam ile okumuşlardır. el-Ferrâ” ise “nun’un ihfa ile okunacağını söylemiştir. el-A’meş ve Hamza: “Tâ, Sîn, Mîm” şeklinde “nün” harfini izhar ile okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Sîbeveyh’e göre sakin “nun” ile tenvin dört kısımdır: Halk (boğaz harfleri) ile birlikte olurlarsa, açıkça okunurlar. “Ra”, “lâm”, mim, “vav” ve “ye” ile beraber olurlarsa idğam olunurlar. “Be” ile birlikte “mim”e kalbedilirler ve genizden çıkartılırlar, açık (beyan ile) okunmazlar. İşte Sîbeveyh’in açıkça belirttiği bu dört kısma göre bu kıraat, bu şekilde câiz olamaz. Zira burada halk (boğaz) harflerinden herhangi bir harf yoktur ki; ona göre “nun” açık okunsun. Fakat bu hususta bir dereceye kadar uygun bir açıklama yapılabilir. O da şudur: Mu’cem (sözlük, alfabe) harflerinin hükmü, üzerlerinde vakıf ile okunmalarıdır. Bunlar üzerinde vakıf yapılacak olursa, “nun” beyan ile (açıklanarak) okunabilir.

es-Sa’lebî dedi ki: İdğam ile okumak -Kur’ân’ın geneline kıyas ile- Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim’in tercihidir. Bir kısmının bunu izhar ile okumaları açıkça harfleri ifade etmek ve temkin içindir. Diğerlerinin bunu idgam ile okuması ise ağız harflerine komşu oluşundan ötürüdür.

en-Nehhâs dedi ki: Ebû İshak’ın: “Fî Mâ Yücrâ ve fi mâ lâ Yücrâ” adlı kitabında naklettiğine göre “Ta, Sine, Mimu” denilerek “nun” üstün, “mim” de ötreli olarak okunabilir. Bu ma’di keribbu’dur, denilebildiği gibi.

Ebû Hatim dedi ki: Halid “Ta, Sine, Mimu” diye okumuştur.

İbn Abbâs dedi ki: “Tâ, Sîn, Mîm” bir kasemdir ve bu, yüce Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Hakkında yemin olunan ise: “Eğer istesek gökten üzerlerine bir mucize indiririz” âyetidir.

Katâde dedi ki: Bu Kur’ân’ın isimlerinden bir isim olup yüce Allah buna yemin etmiştir. Mücahid ise: Bu sûrenin ismidir. Sûrenin başlangıcını güzelleştirmektedir.

er-Rabî’ dedi ki: Bu bir kavmin süresinin hesabını ifade eder. Bir diğer açıklamaya-göre bu bir kavmin başına gelecek musibeti anlatmaktadır. “Tâ, Sîn, Mîm” ile “Tâ, Sîn” aynı şeydir. Şair dedi ki:

“Sizin bana verdiğiniz sözde durmanız, eğer sicim gibi gözyaşlarınızdan

yaş akıtmayacak olursanız,

İlaç olarak tıpkı kalınan yerdeki izlerin kaybolmasına benzeyecektir,

fakat gözyaşlarınızı akıtacak olursanız, o vakit şifa bulurum.”

Mütenebbi’ye ait olan bu beyitin açıklanmasında divanını şerh edenlerin de birbirinden yakın ve uzak açıklamaları vardır Biz burada bu açıklamalardan birisini esas alarak beyitı ıcrcüme etmeye çalıştık, lik Abdurrahman el-lterkıtkî, Şerhu Divani’l-Mütennebi, Beyrut, 1399/1979, IV, 43.

el-Kurazî dedi ki: Yüce Allah, tavline (kudretine), senasına (yücelik ve üstünlüğüne) ve mülküne yemin etmektedir,

Abdullah b. Muhammed b. Akîl dedi ki: “Tâ”, Tur-u Sina, “Sin”, İskenderiye, “Mîm” de Mekke demektir.

Cafer b. Muhammed b. Ali de dedi ki: “Tâ”, Tûğba ağacı. “Sîn”, Sidre-i Münteha, “Mîm” de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Bir diğer açıklamaya göre; “Tâ” Tahir’den, “Sîn”, Kuddüs’den (es-Semİ’den ve es-Selam’dan da denilmiştir) “Mîm” de el-Mecid’den (rumuzdur). er-Rahîm’den ve el-Melik’den olduğu da söylenmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha ünceden el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

et-Tavasim ve et-Tavasin Kur’ân-ı Kerîm’de bir takım sûrelerin ismi olup, kıyasa uygun olmayan bir surette çoğul yapılmış lâfızlardır. Ebû Ubeyde şu beyiti zikretmektedir:

“Üç tane olan Tavâsîn hakkı için,

Yedi tane olan Havamim (Ha, Mim’ler) hakkı için”

el-Cevherî dedi ki: Doğru olan bunun çoğulunun “zevat ile yapılıp, bunun bire izafe edilmesidir. O vakit: Zevatu ta, sin, mim ile zevatu ha, mim (Ta, Sin, Mim’li sûreler, ha, mim’ii sûreler) denilir.

Furkan 77

De ki: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” Fakat siz yalanladınız — yakında bu üzerinize yapışacaktır.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkarcılar! Size Resulün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Eğer duanız olmasaydı, Rabbimin yanında sizin ne değeriniz olurdu? Şimdi siz yalanladınız, artık yakında ceza kaçınılmaz olacaktır.”

Yüce Allah’ın;

“De ki: Eğer duanız olmasaydı, Rabbimin yanında sizin ne değeriniz olurdu!” âyetine gelince, bu âyet-i kerîme inkarcıların delil diye ele aldıkları, açıklanması nisbeten zor (müşkil) bir âyet-i kerimedir.

“Filana hiç aldırmadım” yani onun benim nezdimde herhangi bir değeri, bir ağırlığı yoktur, anlamındadır. aslı “ağırlık” demek olan ‘den gelmektedir. Şair şöyle demiştir:

“Sanki göğsünde ve iki böğründe çeşitli kokular vardır da,

Onları bir damat birbirine karıştırıyor.”

Yani bir kısmını öbürüne katıyor. Buna göre; “Ağır yük” demek olup, çoğulu da; …diye gelir. Tekili aynı zamanda mastardır.

Bu âyetteki; “Ne” istifham (soru edatı)’dır. Bu ez-Zeccâc’ın ifadelerinden anlaşılandır, el-Ferrâ’ da bunu açıkça ifade etmiştir. Ancak bunun nefyedici olması da uzak bir ihtimal değildir. Zira bunun bir soru olduğu hükmüne varacak olsak dahi, aynı zamanda istifham şeklinde ortaya çıkmış bir nefiydir. Yüce Allah’ın:

“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?” (er-Rahmân, 55/60) âyetinde olduğu gibi.

İbnu’ş-Şecerî der ki: Kanaatimce işin gerçek mahiyeti şudur: “Ne” nasb mahallindedir, ifadenin takdiri de şöyledir: “Size ne ağırlık versin ki?” Yani sizin duanız olmasaydı, Rabbim size niye aldırsın? Ya da O’nun size kendisine ibadet etmeniz için yaptığı davet olmasaydı (size ne diye önem versin)? demektir. Buna göre “dua” mastarı mef’ûlüne izafe edilmiştir, el-Ferrâ”nın tercih ettiği görüş de budur, faili ise hazfedîlmişdir. Olmasaydı” lâfzının cevabi ise Allah’ın:

“Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü… bir Kur’ân olsaydı…” (er-Ra’d, 13/31) âyetinde olduğu gibi hazf edilmiştir. Burada da ifade: Size aldırmazdı takdirindedir. Bu görüşün delili de yüce Allah’ın:

“Ben cinleri de, insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (ez-Zariyat, 51/56)

Burada hitab bütün insanlaradır. Sanki insanlar arasından Kureyş’e şöyle demiş gibidir: Eğer -faraza olsa idi- sizin O’na ibadetiniz olmasaydı, Allah size hiçbir değer vermez, kıymet biçmezdi. İşte insanlara değer verilmesine sebep budur. Bunu ayrıca İbn ez-Zübeyr ve başkalarının: “Fakat kâfirler yalanladılar” şeklindeki kıraati de desteklemektedir. Buna göre; kendisi sebebiyle aldırış hususunda hitab, bütün insanlaradır. Daha sonra da Kureyş’e şöyle demektedir: Sizler ise yalanladınız, O’na ibadet etmediniz, o halde bu yalanlamak azâbın sebebidir ve azâb kaçınılmaz olarak sizi bulacaktır.

en-Nekkâş ve başkaları da şöyle demektedir: Anlam şudur: Şayet zorlu zamanlarda ve benzeri hallerde sizin O’na yalvarıp yakarmanız olmasaydı… Bunun açıklaması da:

“Gemiye bindiklerinde dini yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na yalvarırlar.” (el- Ankebut, 29/65) âyetinde ve buna benzer buyruklarda dile getirilmektedir.

Bu âyet şöyle de açıklanmıştır: Eğer O’nunla birlikte başka İlâhlara ve O’na ortak koştuğunuz varlıklara “duanız olmasaydı” O’nun nezdinde pek de büyük bir şey olmayan günahlarınızı bağışlamanın “ne değeri olurdu!” Bunu da yüce Allah’ın;

“Eğer şükredip îman ederseniz Allah size azâbı neylesin!” (en-Nisâ, 4/147) âyeti açıklamaktadır. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır,

el-Velid b. Ebi’l-Velid dedi ki: Bu hususta bana şöyle bir açıklama ulaşmıştır: Ben sizlere muhtaç olduğum için sizi yaratmadım, sizi yaratmamın tek sebebi sizin Benden dilekte bulunmanız, Ben de günahlarınızı bağışlayarak size isteklerinizi vermemdir,

Vehb b. Münebbih’in rivâyet ettiğine göre Tevrat’ta -bir zamanlar- şu ifadeler de varmış: “Ey Âdemoğlu! İzzetime yemin ederim ki, Ben senin vasıtanla bir kâr sağlayayım diye seni yaratmadım. Benim seni yaratmamın tek sebebi, senin Benden kâr sağlamandır. O halde herşeyin karşılığında sen Beni ilâh edin. Ben senin için herşeyden daha hayırlıyım.”

İbn Cinnî dedi ki: İbn ez-Zübeyr İle İbn Abbâs bu âyeti; “Ancak kâfirler yalanladılar” diye okumuşlardır. ez-Zehravî ile en-Nehhâs dedi ki: Bu İbn Mes’ûd’un da kıraatidir, ancak bu bir kıraat değil, bir açıklamadır. Buna sebeb ise “Yalanladınız” âyetindeki muhatab zamirini teşkil eden “te” ve “mim” harfleridir,

el-Kutebî ile el-Farisî’nin kanaatine göre burada dua, faile izafe edilmiş olup mef’ûl hazfedilmiştir. İfade aslında: Sizin Allah’tan başka bir takım ilâhlara dua etmeniz olmasaydı, demektir. “Olmasaydı” edatının cevabı ise mahzuf olup, buna göre ifadenin takdiri: Sizi azaplandırmazdı, şeklinde olur. Onun; “Sizin Allah’tan başka bir takım ilahlara dua etmeniz olmasaydı” şeklindeki ifadesinin bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirilmektedir:

“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız şüphesiz sizin gibi kullardır,” (el-A’raf, 7/194)

“Şimdi siz yalanladınız” yani kendisine davet olunduğunuz şeyleri yalanladınız. Bu, birinci açıklamaya göredir. İkinci açıklamaya göre ise; siz Allah’ı, tevhidi yalanladınız.

“Artık yakında ceza kaçınılmaz olacaktır.” Yani sizin yalanlamanız, sizin yakanızı bırakmayacaktır. Bunun da anlamı şudur: Yalanlamanın cezası sizi gelip bulacaktır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Onlar işlediklerimde hazır bulacaklardır.” (el-Kehf, 18/49); yani yaptıkları amellerin karşılığını hazır bulacaklardır. Yüce Allah’ın şu âyeti da bu kabildendir:

“Öyle ise küfre saptığınızdan dolayı azâbı tadın.” (el-En’am, 6/30) Dünyada iken küfre sapmanızın cezasını tadın, demektir.

Daha önce fiili geçmiş olduğundan dolayı “tekzib: yalanlama” nın takdir edilmesi güzeldir. Çünkü fiil zikredildi mi lâfzı ile mastarına da delâlet etmektedir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi;

“Eğer kitab ehli îman etmiş olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Al-i İmrân, 3/110) Yani îman kendileri için daha hayırlı olurdu. Yüce Allah’ın:

“Eğer şükür ederseniz, faydanız için ondan razı olur.” (ez-Zümer, 39/7) Şükür etmenize razı olur, demektir ki bunun benzeri pek çoktur.

Müfessirlerin büyük çoğunluğu burada sözü edilen İizam: kaçınılmaz” ile kasıt, Bedir günü onların başına gelen musibettir. Abdullah b. Mes’ûd, Ubeyy b. Ka’b, Ebû Malik, Mücahid, Mukâtil ve başkalarının görüşü de budur. Müslim’in, Sahih’inde Abdullah’dan şöyle dediği nakledilmektedir: “(Âyetlerde sözü geçen): el-Bat$e (zorlu yakalayış) duman ve lizâm geçmiş bulunmaktadır, ” Buhârî, IV, 1825. İleride yüce Allah’ın izni ile ed-Duhan Sûresi’nde (44/16. âyetin tefsirinde) açıklanacaktır.

Bir kesim de; bu âhiret azâbı ile bir tehdiddir diye açıklamıştır. Yine İbn Mes’ûd’dan açıklandığına göre; lizâm, yalanlamanın kendisidir. Yani yalanlamaktan tevbe etmeleri nasîb olmaz. Bunu ez-Zehravî zikretmektedir. Bunun kapsamına Bedir günü ve onların yakasını kaçınılmaz olarak bırakmayan başka azaplar da girer.

Ebû Ubeyde dedi ki: “Lizâm” ayırd edici hüküm demektir. Yani sizler ile mü’minler arasında ayırd edici hüküm verilecektir. Kurrarun Cumhûru bu kelimeyi “lâm” harfi esrdi okurlar. Ebû Ubeyde, Sahr’ın şu beyitini zikretmektedir:

“Eğer bir yerin dibine geçmekten kurtulsalar dahi,

Yine de kaçınılmaz olarak ölümleriyle karşılaşmaklardır.”

“Lizam” ile “mülâzemet” aynı şeydir. et-Taberî der ki: “Lizâm” yakayı bırakmayan, daimi sürekli azâb, birinizi ötekinizin ardı arkasından yetiştirecek, yok edip bitirici bir helâk oluş demektir. Şair Ebû Zueyb’in şu beyitinde olduğu gibi:

“Ansızın biri diğerinin arkasından gelen hücum edenlerle karşılaştı,

Taşları sökülüp yıkılan havuzun (sularının) taşması gibi.”

Burada “lizâm” ardı arkasına gelen demektir.

en-Nehhâs dedi ki: Ebû Hatim’in naklettiğine göre Ebû Zeyd şöyle demiştir: Ben, Ka’neb Ebû’s-Semmal’i: diye “lâm” harfini üstün olarak okuttuğunu dinledim. Ebû Ca’fer dedi ki: O takdirde lâfız, ‘in mastarıdır, esreli gelmesi daha uygundur. “Kıtal ve mukatele” gibi olur. Nitekim yüce Allah’ın şu âyetinde de bu kelimeyi icma ile esreli okumuşlardır:

“Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş ve belli bir vade olmasaydı (azâb) lazım olurdu.” (Ta-Hâ, 20/129)

Başkaları da şöyle demektedir: Esreli olarak “lizâm” Ondan ayrılmadı, ayrılmamak’ın masdarıdır. “Hasımlaştı, hasımlaşmak” gibi. “Lâm” harfi üstün olarak “lezâm” ise; “Gerekli oldu” fiilinin masdarıdır. “Kurtuldu, esenliğe kavuştu” gibi. Buna göre üstün ile “lezâm” lazım olmak, gerekli olmak demektir. “Lizâm” ise yakasını bırakmamak, ondan ayrılmamak demektir. Her iki kıraatte de masdar ism-i fail konumundadır. “Lizâm” mülazım (yakayı bırakmayan, ayrılmayan) konumunda, kzâm ise lazım olan konumundadır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“De ki: Bana haber verin. Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse…” (el-Mülk, 67/30) âyetindeki; şeklindeki “geçirilivermek” masdan ism-i fail olarak: geçerse anlamındadır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu âyette geçen “Olacak”ın ismi ile İlgili el-Ferrâ”nın şöyle bir görüşü vardır: Bunun ismi meçhul olabilir. Ancak bu yanlıştır. Çünkü ismi, meçhul olursa haberi ancat cümle olur. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Çünkü kim korkar ve sabrederse…” (Yusuf, 12/90) buyruğund’a olduğu gibi. Nahivcilerin de zikrettikleri şekilde; “Zeyd gidiyordu” ifadesinde de meçhul bir isim olur. Bu durumda mübteda ve haberi bu meçhul ismin haberi olur. İfadenin takdiri de; “Söz konusu edilen…” (Zeyd’in gidiyor) olduğu şeklinde idi, olur. Ancak; “gidiyordu” denilecek olur ve yine; de meçhul bir isim olduğu söylenecek olursa, bu bildiğimiz kadarıyla hiçbir kimseye göre câiz değildir.

Başarı Allah’tandır, yardım O’ndandır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

Furkan 76

Orada ebedi kalırlar. Ne güzel bir yerleşim ve ne güzel bir makamdır.

Diyanet Vakfı
Orada ebedi kalacaklardır. Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. O, ne güzel karargah ve ikamet yeridir!

“Onlar orada ebedi kalıcıdırlar” âyetindeki

“Ebedi” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir.

“O ne güzel karargah ve İkamet yeridir!”

Furkan 75

İşte onlar, sabrettikleri için yüksek derecelerle ödüllendirilirler, orada selam ve esenlik ile karşılanırlar.

Diyanet Vakfı
İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar ve onlar orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanacaklardır.

“İşte bunlar sabretmelerinden ötürü… mükâfatlandırılacaklar” âyetinde geçen “(……..): İşte bunlar” âyeti “Rahmân’ın kulları”nın haberidir. Bu ise daha önce geçtiği gibi ez-Zeccâc’ın görüşüdür ve bu hususta yapılmış açıklamaların en güzeli budur. Mübtedâ ile haberi arasındaki ifadeler ise, onların terketmeleri ve sahip olmaları gereken vasıfları ile alâkalıdır. Söz konusu bu vasıflar da onbir tanedir: Tevazu, hilm (cahillere karşı cahilce davranmamak), teheccüd, havf, israfı ve cimriliği terketrnek, şirkten uzak durmak, zina etmemek, öldürmemek, tevbe etmek, yalandan uzak durmak, kötülük yapanı affetmek, verilen öğütleri kabul etmek, yüce Allah’a yalvarıp yakarmak.

“Yüksek köşk” yüksek derece ve mevki demektir. Bu da cennetin en üstün ve en değerli konağıdır. Nitekim “ğurfe (yüksekçe oda)”nin dünya meskenlerinin en yükseği olduğu gibi.”Bu açıklamayı İbn Şecere yapmıştır. ed-Dahhak bundan kasıt cennettir, diye açıklamıştır.

“Sabretmelerinden ötürü” Rabblerinin emri ve peygamberinin (salat ve selamın en üstünü ona olsun) itaati üzere sabretmeleri sebebiyle verilecektir.

Muhammed b. Ali b. el-Huseyn dedi ki: Yani dünyada iken fakr-u zarurete “sabretmelerinden ötürü” (bu mükâfatlara nail olacaklardır).

ed-Dabhâk da şehvet ve arzularına karşı direnerek

“sabretmelerinden ötürü” diye açıklamıştır,

“Ve anlar orada esenlik dileği ve selam ile karşılanacaklardır” âyetindeki “Karşılanacaklardır” lâfzını Ebubekir, el-Mufaddal, el-A’meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Halef şeddesiz olarak: “Karşılaşırlar” diye okumuştur. el-Ferrâ’ da bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü Araplar -şeddeli olarak- “Filan kişi selam, esenlik dileği ve hayır ile karşılanır” dediklerinde “te” harfi ile kullanırlar. Onlar bu anlamda (te’siz olarak sadece) “ya” harfi ile: Esenlikle karşılanır, şeklini nadiren kullanırlar.

Diğerleri ise bunu; şeklinde “ya” harfi ötreli, “kaf” harfi de şedde–li olarak okumuşlardır, Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmişlerdir, Buna sebeb de yüce Allah’ın:

“Ve onlara bir güzellik ve bir sevinç verir” (el-İnsan, 76/11) diye buyurmuş olması (ve burada aynı anlamı veren fiilin te’siz kullanılmış olması)dir.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ’’nın benimseyip tercih ettiği yanlıştır. Çünkü onun kanaatine göre eğer bu lâfız; şeklinde kullanılırsa, Arapçada bu tahiyye (esenlik dileği) ve selam olur. “Filan kişi selam ve hayır ile karşılanır” denildiği gibidir. Bu konuda hayret edilecek husus şudur: el-Ferrâ’; derken, âyet-i kerîme; şeklindedir. Her iki kip arasındaki fark ise açıkça bellidir. Zira “Filan kişi hayır ile karşılanır” denilirken “be” harfinin hazfedilmesi câiz değildir. Peki bu durumdaki bu İfade öbürüne nasıl benzeyebilir? Bundan daha da hayret edilecek husus ise şudur: Kurân-ı Kerîm’de:

“Onlara bir güzellik, bir sevinç verir.” (el-İnsan, 76/11) diye buyurulmuş olup, bunun başka türlü okunmasının da câiz olmayışıdır. Bu da evlâ olanın, onun söylediğinin aksi olduğunu açıklamaktadır.

Tahiyye (esenlik dileği); Allah’tan, selam ise melekler tarafından verilecektir. Buradaki tahiyye’den kasdın, ebedi kalış ve pek büyük mülk anlamında olduğu da söylenmiştir. Daha kuvvetli görülen görüş ise her ikisinin aynı anlamda olduğu ve her ikisinin de Allah tarafından söyleneceğidir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Ona kavuşacakları gün onlara sağlık dileği selâmdır. ” (el-Ahzab, 33/44) âyetidir, ki ileride gelecektir.

Furkan 74

Ve derler: “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan göz aydınlığı bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl.”

Diyanet Vakfı
(Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl! derler.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar ki: “Rabbimiz, eş ve çocuklarımızdan bize gözlerimizin aydınlığı olan kimseler ver. Bizi takva sahiplerine önder yap” derler.

“Ve onlar ki: Rabbimiz, eş ve çocuklarımızdan bize gözlerimizin aydınlığı olan kimseler ver.- derler” âyeti ile ilgili olarak ed-Dahhak: Yanı sana itaat edecek kimseler ver, derler, diye açıklamıştır. Bu âyetten evlat sahibi olmak için dua etmenin câiz olduğu anlaşılmaktadır. Buna dair açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân Sûresi, 3/37-38 âyetler, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Zürriyet (mealde: çocuklarımız) lâfzı tekil de olabilir, çoğul da olabilir. Bunun tekil için kullanılabileceğinin delili yüce Allah’ın:

“Rabbim bana katından çok temiz bir soy (zürriyet) bağışla!” (Al-i İmrân, 3/38);

“Bundan dolayı bana lutfundan bir veli (oğul) bağışla!” (Meryem, 19/5) âyetleridir. Çoğul için kullanılabileceğinin delili de:

“Arkalarında kendileri hakkında endişe edecekleri âciz ve güçsüz çocuklar (zürriyet) bırakacak olanlar…” (en-Nisa, 4/9) âyetidir. el-Bakara Sûresi’nde de (2/124. âyet, 19. başlıkta) bu kelimenin türediği kök ile ilgili yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Nafi’, İbn Kesîr, İbn Âmir ve el-Hasen “Zürriyetlerimiz, çocuklarımız” şeklinde çoğul ile okumuşlardır. Ebû Ömer, Hamza, el-Kisaî, Talha ve Îsa ise tekil olarak; diye okumuşlardır.

Gözlerimizin aydınlığı” mef’ûl olarak nasb edilmiştir. Bizim için göz aydınlığı… anlamındadır. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Enes’e söylediği şu sözlere benzer “Allah’ım malını, çocuklarını çoğalt ve bunları onun için bereketli kıl,” Daha önce Âl-i İmrân, 3/38. ayetin tefsiri sadedinde zikredilen bu hadisin kaynakları için oraya bakılabilir. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) ile Meryem Sûresi’nde (19/5. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İnsanın malına ve çoluk çocuğuna bereket ihsan edildiği takdirde, kişinin aile efradı dolayısıyla gözü de aydın olur. Öyle ki, bu kimsenin bir hanımı varsa güzellik, iffet, malına dikkatle bakmak, ihtiyat gibi dilediği bütün özellikler onda bulunur. Yahut çocukları varsa bunlar da itaat üzere devam ederler. Din ve dünya vazifeleri hususunda ona yardımcı olurlar. Böyle bir kimse başkasının eşine ya da çoluk çocuğuna dönüp bakmaz bile. Başkasına (imrenerek) bakmaya gerek duymadan gözü huzur bulur ve gözü gördüğü her şeye dikilmemiş olur. İşte bu, göz aydınlandığı ve nefis huzur ve sükûn bulduğu zaman gerçekleşir.

“Aydınlık”in tekil gelmesi masdar oluşundan dolayıdır. Mesela; “Gözün aydın oldu, olmak” denilir. “Göz aydınlığının” “karar”dan gelme ihtimali olduğu gibi, “el-kurr: soğuk” kökünden gelme ihtimali de vardır. Daha meşhur olan da budur. Çünkü Araplar sıcaktan rahatsız olur, soğukla, (serinlikte) dinlenir. Aynı şekilde sevinç gözyaşı da serin akar. Kederden gelen gözyaşları ise sıcaktır.

Bundan dolayı: “Allah senin gözünü aydınlatsın (serinletsin), düşmanın gözünü de ısıtsın, denilir. Şair şöyle demiştir:

“Dün nice aydın (serin) gözler ısındı,

Ve bugün gözyaşları akan nice gözler aydınlandı (serinledi).”

“Bizi takva sahiplerine önder yap!” Hayırda kendilerine uyulacak önderler kıl. Bu ise dua eden kimsenin ancak takva sahibi ve kendisine uyulacak bir kimse olmasını gerektirir. İşte dua eden kimsenin maksadı da budur. Muvatta’’da şöyle denilmektedir: “Sizler, ey bu kimseler, size uyulacak önderlersiniz. Muvatta’. 1. 326.

İbn Ömer duası esnasında şöyle derdi: Allah’ım, sen bizi takva sahibi önderlerden kıl!

Burada “Önder” denilerek çoğul olarak; Önderler, denilmeyiş sebebi (önder anlamındaki) “İmâm” lâfzının masdar oluşundan dolayıdır. O bakımdan: “Filan kişi kavme önder oldu” denilir. Bu da “siyam ve kıyam” kelimelerinin masdar oluşu gibidir. Bazıları da: Bununla çoğul olarak; “Önderler” demeyi kastetmiştir, derler. Bir kimsenin: Bizim emirimiz bunlardır, derken, emirlerimiz demek İstemesi gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Ey beni kınayan hanımlar, beni fazla kınamayın,

Çünkü kınayıcı hanımlar bana emir değildir.”

Burada “emir” çoğul olarak “ümera’ (emirler)” anlamındadır.

Sufî’lerin şeyhi el-Kuşeyrî Ebû’l-Kasım şöyle derdi: İmâmet (önderlik) dua ile olur, iddia ile olmaz. Yani bu Allah’ın tevfiki, kolaylaştırması ve lutfu ile gerçekleşir, yoksa herkesin kendi adına yaptığı iddialarla olmaz.

İbrahim en-Nehaî dedi ki: Onlar bu dualarıyla başkanlığı taleb etmiyorlar. Aksine dinde kendilerine uyulacak kimseler otmayı diliyorlar.

İbn Abbâs dedi ki: Bizi hidayet önderleri kıl, demektir. Yüce Allah’ın:

“Bizim emrimizle hidayete ileten önderler kıldık.” (es-Secde, 32/24) âyetinde oldğu gibi.

Mekhûl dedi ki: Sen bizleri takva sahibi kimselerin uyacakları takva önderleri kıl!

Bunun kalbedilmiş ifadelerden olduğu da söylenmiştir. Bunun da mecazi anlamı şudur: Sen müttakileri bize önder (ve yönetici) kıl, demektir. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.

Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. İbn Abbâs ve Mekhûl’ün kanaati de bu anlamdadır. Bu âyette dinde önderliği taleb etmenin mendub oluşu na da delil vardır. Buradaki “İmâm: önder” tekil olmakla birlikte, çoğula delalet eder. Çünkü “kıyam” gibi bir mastardır. el-Ahfeş dedi ki: “İmâm”‘;’in çoğuludur. Bu da “Önderlik etti, eder” fiilinden gelmektedir. Çoğul olarak; vezninde yapılmıştır. “Arkadaş, arkadaşlar” ile “Ayakta duran, ayakta duranlar” gibi,

Furkan 73

Ve Rablerinin ayetleriyle hatırlatıldıklarında, üzerlerine sağır ve kör olarak düşmezler.

Diyanet Vakfı
Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki Rabblerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde, bunlara karşı sağır ve kör kimseler olarak yıkılmazlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Rabbin Hatırlatılan Âyetlerine Karşı Takınılacak Tavır:

“Onlar ki Rabblerinin âyetleri ile kendilerine öğüt verildiğinde” yani kendilerine Kur’ân okunduğunda âhiretlerini, Rabblerinin huzuruna döneceklerini hatırlarlar. Duyup işitmeyen kimselerin konumuna düşmemek için gafilük etmezler.

Yüce Allah burada: “Onlar Yıkılmazlar” diye buyurmuştur. Halbuki ortada herhangi bir yıkılma (lâfzı anlamı ile: akma) söz konusu değildir. Bu ise oturuyor olmasa dahi, “oturup ağladı” demek kabilindendir. Bu açıklamayı Taberî yapmış ve tercih etmiştir.

İbn Atiyye dedi ki: Bu, onların sağır ve kör olarak yıkılmaları demektir ve bu kâfirlerin bir niteliğidir. Onların yüz çevirmelerini ifade eder. Bir kimsenin: “Filan kişi oturup bana sövmeye koyuldu, filan kişi kalkıp ağladı” demeye benzer. Halbuki maksat o kişinin oturduğunu, ayakta durduğunu haber vermek değildir. Bunlar konuşmada ve ifadelerde insanların bir çeşit anlaşarak, uzlaşarak kullandığı tabirlerdir. Yine İbn Atiyye der ki: Sanki bu öğüdü dinleyen bir kimse işi düzgün bir şekilde yolunda ve dimdik ayakta duruyor da yüz çevirip sapıtınca onun bu davranışı yıkılmak, akmak gibi olur. Bu ise düzensiz ve bir sıraya bağlı olmaksızın düşmek demektir. Her ne kadar secde ederek yere kapanan kimse hakkında da btı benzetme kullanılmış ise de, bu kelimenin asıl anlamında düzensizlik vardır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Bunlara Allah’ın âyetleri okunduğu takdirde kalpleri titrer ve bundan dolayı ağlayarak secdeye kapanırlar. Onlar Allah’ın âyetlerine karşı sağır ve kör gibi yıkılmazlar.

el-Ferrâ’ dedi ki: Onlar hiç duymamışlar gibi, ilk hallerinde kalmaya devam etmezler, demektir

2- Secde Âyetini Duyan Kimsenin Hangi Hallerde Secde Etmesi Gerekir;

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bir kimse, bir başkasının secde âyetini okuduğunu duyacak olursa, onunla birlikte secde eder. Çünkü o, Allah’ın âyetlerinin kendisine karşı okunmakta olduğunu duymuş olur.

İbnu’l-Arabî der ki: Böyle bir şey sadece okuyan için gereklidir. Onun dışındakiler için böyle bir gereklilik yoktur. Yalnızca bir mesele bunda müstesnâdır. O da bir kimse Kur’ân okurken secde âyetini okursa, onunla birlikte oturan kişi de onu dinlemek için oturmuşsa, onunla beraber secde etmelidir. Şayet onunla birlikte dinlemeyi kastetmemişse onun secde etmek yükümlülüğü yoktur. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/206, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Furkan 72

Ve onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakarla geçip giderler.

Diyanet Vakfı
(O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar ki; yalan şahitlik yapmazlar. Lağve rastladıklarında da şereflice yüz çevirip geçerler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yalan Şahitlik ve Yalana Şahit Olmak:

Yüce Allah’ın;

“Ve onlar ki yalan şahitlik yapmazlar” âyeti şu demektir: Onlar yalan ve batılın bulunduğu yerde hazır olmazlar ve bunu da müşahede edip seyretmezler.

“Zûr (yalan)” Değiştirilmiş ve allanıp, pullanmış batıl olan herbir şeydir. Bunun en büyüğü ise Allah’a ortak koşmak ve Allah’a ortak koşulanları lazim etmektir. ed-Dahhak, İbn Zeyd ve İbn Abbâs böylece tefsir etmişlerdir.

İbn Abbâs’dan gelen bir rivâyete göre de bu müşriklerin bayramları demektir.

İkrime dedi ki: Cahiliye döneminde “zurv diye adlandırılan bir oyundur.

Mücahid: Bu şarkıdır demiştir. Muhammed b. el-Hanefiyede böyle demiştir.

İbn Cüreyc: Yalandır demiştir. Bu Mücahid’den de rivâyet edilmiştir.

Ali b. Ebi Talha ile Muhammed b. Ali şöyle demişlerdir; Âyet yalan şahitlikte bulunmazlar anlamındadır. Yoksa buradaki “şehadet” müşahede etmekten, görmekten gelmemektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki; Bunun yalan olduğu görüşü elbetteki doğrudur, çünkü bütün bunlar aslında yalana racidir. Bunun cahiliye dönemindeki bir oyunun ismi olduğunu söyleyenlere gelince, eğer bu oyunda kumar ya da bir cahillik yahutta küfre raci’ herhangi bir husus varsa haramdır. Bunun şarkı olduğu görüşüne gelince, şarkı bu sınıra kadar varmaz.

Derim ki: Kimi şarkıları dinlemek harama kadar ulaşabilir. Bu ise güzel görülen suretlerin nitelendirildiği, şarap ve buna benzer tasvirlerin yapıldığı, insan tabiatını harekete getiren ve itidal sınırlarının dışına çıkartanyahuttainsanın içinde gizli bulunan lehve düşkünlük ve sevgiyi harekete getiren şiirler bu kabildendir. Birilerinin şu beyitlerinde olduğu gibi:

“Altın sarısı renkli, zannedersin ki,

Ateş onıyı gözlerinin kıvılcımından, alınıp yakılır.

Korkuttular beni onun(la düşüp kalkmaktan ötürü) rezil olurum diye,

Keşke sözünde dursa da varsın rezil olayım.”

Özellikle başka bir kaç yerde de açıkladığımız üzere bu şarkılarla beraber şu günlerde olduğu gibi, kavallar ve tefler de eşlik edecek olursa…

Burada yalan şahitlikten söz edildiğini söyleyenlerin görüşlerine gelince, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

2- Yalan Şahitliğin Hükmü:

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) yatan şahitlikte bulunan kimseye kırk celde vurur, onun yüzünü karalar, saçını traş eder ve çarşı-pazarlarda dolaştırırdı.

İlim adamlarının çoğunluğu da şöyle demiştir: Bir daha ebediyyen şahitliği kabul edilmez, Tevbe etse ve halini düzeltecek olsa da işi Allah’a kalmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Eğer bu kişi tanınmış ileri gelen bir şahsiyet değilse, halini düzeltirse daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/30-31. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) geçtiği üzere şahitliği kabul edilir. Bu husus oradan tetkik edilebilir.

“Lağve rastladıklarında da şereflice yüz çevirip, geçerler” âyetinde geçen “lağv”e dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/22Ş) geçmiş bulunmaktadır. Lağv düşük seviyeli her türlü söz ya da fiildir. Bunun kapsamına şarkı, boş işlerle oyalanmak (lehv) ve bunun dışında buna yakın herşey dahildir. Yine bunun kapsamına müşriklerin akılsızca işleri, mü’minleri eziyet etmeleri, kadınlardan söz etmek ve bunun dışındaki diğer münkerler de dahildir.

Mücahid dedi ki: Bunlara eziyet edilecek olursa, affederler demektir. Yine ondan rivâyet olunduğuna göre; nikâh (cima)’dan söz edecek olurlarsa, bundan kinaye yoluyla sözederler, demektir.

el-Hasen dedi ki: Lağv, bütün masiyetler demektir. Bu da oldukça kapsamlı bir açıklamadır.

“Şereflice” yani onu reddederek, ondan razı olmayarak, yüz çevirerek, o hususta yardımcı olmayarak ve bu işi işleyenlerle oturmaksızın (uzaklaşırlar), demektir. Yani onlar asla batıla girmeyen şerefli kimseler gibi geçer, giderler. Mesela; denilir ki, bu da: “Kendisini küçük düşüren, değerini zedeleyen hususlardan kendisini uzak tuttu, ona yaklaşmadı” demektir.

Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyete göre o bir şarkı sesi işitmiş, hemen çabucak oradan ayrılıp gitmiştir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu davranışının haberi ulaşınca: “İbnu Ummi Abd kerim (şerefli bir kimse) olmuştur” diye buyurdu İbn Kesîr, Tefsir, III, 330.

Lağve rastlayınca oradan şereflice yüz çevirip geçmek demek, iyiliği emredip münkerden alıkoymak demektir.

Furkan 71

Kim tövbe eder ve salih amel işlerse, gerçekten Allah’a güzel bir dönüşle döner.

Diyanet Vakfı
Kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allaha döner.

Kurtubi Tefsiri
Kim ki tevbe edip salih amel İşlerse, muhakkak o -rızasına ermiş olarak- Allah’a dönmüş olur.

“Kim ki tevbe edip salih amel işlerse, muhakkak o -rızasına ermiş olarak Allah’a dönmüş olur” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilebilir: Kalkan kimse muhakkak ki o kalkmış olur, demlemeyeceğine göre; tevbe eden muhakkak ki o tevbe etmiş olur, nasıl denilebilir? İbn Abbâs dedi ki: Âyetin anlamı şudur; Mekke ahalisinden kim îman eder, hicret eder, kimseyi öldürmemiş, zina da etmemiş, aksine salih amel işleyip farzları eda etmiş ise; şüphesiz ki o yüce Allah’a samimi olarak tevbe etmiş demektir. Yani Ben onları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı Savaşan, haramları helal kabul eden kimselerin önüne geçirmiş ve onlardan daha faziletli kılmışımdır.

el-Kaffal dedi ki: İlk âyet-i kerimenin tevbe eden müşrikler hakkında olma ihtimali vardır. İşte bundan dolayı (orada):

“Ancak tevbe eden, îman eden…ler müstesna” (Meryem, 19/60) diye buyurmuştur. Daha sonra da buna müslümanlar arasından tevbe edip tevbesinin akabinde salih amel işleyen kimseleri de buna atfetmiştir. Bu gibi kimseler hakkında da tevbe edenlerin hükmü söz konusudur.

Bir diğer açıklama da şöyledir; Yani kim dili ile tevbe eder, fiili ile bunu gerçekleştirmeyecek olursa, bu tevbe fayda vermez. Aksine kim tevbe edip salih amel işleyerek, salih amellerle tevbesini tahakkuk ettirirse, işte yüce Allah’a gerçek anlamıyla tevbe etmiş, O’na’dönmüş kimse budur. Yani bu kişi gerçek manada tevbe etmiş demektir ki; nasuh tevbe bu demektir. Bundan dolayı mastar ile ayrıca te’kid etmiştir. Buna göre “Dönmüş olur” te’kid anlamını ihtiva eden bir mastardır.

Yüce Allah’ın:

“Ve Allah Mûsa ile de konuştu.” (en-Nisa, 4/164) âyetinde olduğu gibi. Yani böyle bir kimse yüce Allah’a gerçek manada tevbe etmiş olur, Allah da gerçekten onun tevbesini kabul eder.

Furkan 70

Ancak kim tövbe eder, iman eder ve salih amel işlerse, Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlayandır, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ancak tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyenler müstesna. İşte Allah, bunların günahlarını sevaba değiştirir. Allah mağfiret edicidir, rahmet edicidir.

“Ancak tevbe eden, Îman eden ve salih amel İşleyenler müstesna.” Bu âyette sözü geçen istisnanın kâfir ve zinakâr hakkında söz konusu olduğu hususunda ilini adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Ancak daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/93. âyet, 7, başlıkta) geçtiği üzere müslüman olup katil olan kimseler hakkında farklı kanaatlere sahiptirler. el-Mâide Sûresi’nde (5/84. âyet, 16. başlıkta) da yeminden istisna yapmak (inşaallah demek) hususunda aradan zaman fasılası geçmesinin cevazı hususunda da açıklamalar geçmiş bulunmaktadır ki; bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür. İbn Abbâs bu görüşüne de bu âyeti delil göstermiştir.

“İşte Allah bunların günahlarını, sevaba değiştirir” âyeti ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu hususta yapılmış en güzel açıklamalardan birisi şudur: Böyle bir durumda kâfir yerine mü’min, günahkâr yerine itaatkâr yazılır.

Mücahid ve ed-Dahhak dediler ki: Allah, onlara şirk yerine imanı verir. Buna yakın bir açıklama el-Hasen’den rivâyet edilmiştir. el-Hasen dedi ki: Bazıları bu değiştirmenin âhirette olacağını söylemiş iseler de durum böyle değildir. Değiştirme dünyada olacaktır. Yüce Allah onlara şirk yerine Îmanı, şüphe yerine İhlâsı, hayasızlık yerine namus ve iffetlerini korumayı ihsan eder.

ez-Zeccâc dedi ki; Bu kötülüğün yerine iyiliği yazmak suretiyle değil, bunun yerine kötülüğün yerine tevbeyi ve tevbe ile birlikte de iyiliği yazmak suretiyle olur. Ebû Zerr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan: “Kötülükler, iyiliklerle değiştirilir. ” İbn Receb el-Hanbelîr Cûmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, I, 176″la bu manada rivâyetin sahih olarak geldiğini kayd etmektedir. dediğini rivâyet etmektedir. Bu anlamda bir rivâyet Selman-ı Farisî, Saîd b. Cübeyr ve başkalarından da gelmiştir.

Ebû Hüreyre dedi ki: Bu âhtrette iyilikleri, kötülüklerinden daha fazla olan kimseler hakkındadır. Yüce Allah, onların kötülüklerini iyiliklere dönüştürecektir. Rivâyet edilen haberde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir takım kimseler keşke çokça (küçük) günah işlemiş olsalardı diye temenni edeceklerdir.” Bunlar kimlerdir? diye sorulunca: “Bunlar Allah’ın kötülüklerini, iyiliklere değiştireceği kimselerdir” diye buyurmuştur, el-Hakîm, el-Müstedrek, IV, 281. Bunu Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. es-Sa’lebî ve el-Kuşeyrî zikretmişlerdir.

Bir diğer açıklamaya göre buradaki değiştirme mağfirete nail olmaktan ibarettir. Yani, yüce Allah, onların bu günahlarını bağışlayacaktır. Onların günahlarını iyiliklere dönüştürmek şeklinde olmayacaktır.

Derim ki: Kulun tevbesi sahih olduğu takdirde, kötülüğün yerine Allah’ın iyilik koyması, O’nun lütfü, keremi açısından uzak bir ihtimal olarak görülemez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’da Muâz (radıyallahü anh)’a: “Sen kötülüğün arkasından iyiliği yetiştir ki, onu silsin ve insanlara karşı da güzel bir ahlâk ile davran” diye buyurmuştur Müsned, V, 228, 235.

Müslim’in, Sahih’inde de Ebû Zerr (radıyallahü anh)’ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Ben cennet ehli arasında cennete en son girecek kimseyi de, cehennem ateşinden en son çıkacak kimseyi de biliyorum.

O şöyle bir adamdır: Kıyâmet gününde getirilir, küçük günahlarını ona sununuz, büyüklerini de üzerinden kaldırınız denilir. Ona küçük günahları sunulur ve filan filan günü şunu şunu işledin, filan filan günü de şunu ve şunu işledin denilir. O da evet, der. İnkar edebilecek gücü kendisinde bulamaz. Diğer taraftan büyük günahlarının da kendisine sunulacağından korkarken, kendisine: Her bir günahının yerine bir tane iyilik verilecektir, denilir. Bu sefer Rabbim ben burada görmediğim daha başka bir takım işler de işledim” diyecek. Yemin olsun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın küçük azı dişleri görülünceye kadar güldüğünü gördüm. Müslim, I, 177; Müsned, V, 157.

Ebû Tavîl de şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü! Bütün günahları işlemiş ve hiçbir günahı terketmemiş, aynı zamanda bu kişi kesinti (haraç) almadık ne hâcce, ne de dâcce Bu iki lâfzın açıklamasını merhum müfessir biraz sonra nakledecektir. bırakmamış? Böyle birisinin tevbesi kabul olur mu? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Sen müslüman oldun mu?” diye sorar. Der ki: Ben Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, bir ve tek olduğuna, ortağının bulunmadığına, senin de Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şahitlik ederim deyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Evet, hayırlı şeyleri yaparsın, kötülükleri terkedersin. Allah bütün bunları hayırlı şeyler kılar.” Adam yine sorar: Ahitleri bozmamı, günahlarımı da mı ey Allah’ın peygamberi? Peygamber: “Evet” diye buyurur. Bu sefer Ebû Tavîl: Allahu ekber diye seslendi ve gözden kayboluncaya kadar bu sözlerini tekrar edip durdu. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 31-32 ve X, 202. Her iki yerde de: “Hadisi Taberânî ve Bezzâr rivâyet etmiş olup, lîezzar’ın rSvîleri Sahih lavîleridir. Ancak Muhammed b. Herun Ebû Naşît, Sahih râvîlerinden olmamakla birlikte sika (güvenilir) bir ravidir” kaydıyla. Bunu da es-Sa’lebî zikretmiştir.

Mübeşşir b. Ubeyd -ki bu kişi nahiv ve Arapçayı iyi bilen birisi idi.- dedi ki: Burada “el-hâcce” hacılardan, hacca gitmek üzere yola koyulduklarında alınandır. “ed-Dâcce” de geri döndüklerinde onlardan alınandır.

“Allah mağfiret edicidir, rahmet edicidir.”

Furkan 69

Kıyamet günü azap kat kat artırılır ve orada alçaltılmış olarak ebedi kalır.

Diyanet Vakfı
Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmet gününde onun azâbı kat kat verilir. O azapta ebediyyen, hor ve hakir bir halde kalır.

“Onlar ki; Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler” âyeti ile yüce Allah, mü’min kullarını kâfirlerin putlara tapma ve kız çocuklarını diri diri gömmek suretiyle hak olmayan canı öldürmek, buna benzer zulüm, suikastler yapmak, baskın ve talanlar düzenlemek, onlarca mubah kabul edilen zina etmek gibi vasıfların dışında tutmaktadır. Bu âyet-i kerimeyi zahiri anlamından uzaklaştıran Meanîehü (Meani’t-Kur’ân’a dair eser yazanlar)’dan kimileri şöyle demiştir: Rahmân’ın tahsis yoluyla kendisine izafe ettiği ve onları söz konusu edip marifet ve şereflendirme sıfatları ile nitelendirdiği kimselerden bu çirkin işlerin husule gelmesi zaten yakışmaz ki; bu hususların nefyedilmesi ile onların öğülmeleri söz konusu olsun. Çünkü onlar bundan daha üstün ve daha şereflidirler. (Böyle diyen kişi devamla) dedi ki: Bunun anlamı şudur: Onlar hevayı ilâh diye çağırmazlar, masiyetleri işleyerek nefislerini zelil etmezler ve böylelikle nefislerinin katilleri olmazlar.

“Hak ile olması dışında” âyetinin anlamı da; yani onlar nefislerini ancak sabır bıçağıyla ve mücahede kılıcıyla keserler. Onlar kendilerine mahrem olmayan kadınlara -zina olmasın diye- şehvetle bakmazlar. Aksine onlar zaruret yoluyla onlara bakarlar, o vakit bu da nikâh gibi olur.

Hocamız Ebû’l-Abbas da söyle demiştir: Bu parlak ve güz alıcı bir ifadedir. Şu kadar var ki; derinliğine tetkik edildiği takdirde akıllıca bir söz olmadığı ortaya çıkar. Bu batini bir sızıntı ve batıldan gelen bir duygudur. Allah’ın kullarının bu güzel sıfatlara bezendikten ve bunların zıttı olan diğer kötü sıfatlardan da kendilerini kurtardıktan sonra, böyle “özel kul oluş” anlamını verecek izafet ile tahsis olundular. Bundan dolayı bu âyetlerin baş taraflarında onların şereflerine dikkat çekmek için, bezenilmesi istenen güzel sıfatlar zikredilerek başlandı, arkasından bu sıfatları kendilerinden uzaklaştırmaları için uzak kalınması gereken sıfatları söz konusu etti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Bu iddia sahibinin burada sözü edilen hususların ileri sürdüğü şekilde zahirinden anlaşıldığı gibi olmadığı şeklindeki iddiasının batıl olduğuna delil teşkil eden hususlardan birisi de Müslim’in kaydettiği şu rivâyettir: Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, Allah nezdinde en büyük günah hangisidir? O; “Allah’a seni yaratmış olduğu halde, ortak koşmandır” diye buyurdu. Ben: Sonra hangisidir? diye sordum. “(Seninle beraber) yemek yer korkusu ile evladını öldürmendir” diye buyurdu. Sonra hangisidir? diye sordum. Buyurdu ki: “Komşunun hanımı ile zina etmendir.” Yüce Allah bunu tasdik etmek üzere: “Onlar ki Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler. Hak ile olması dışında Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler, zina da etmezler. Kim bunları işlerse ceza(ları) İle karşılaşır” âyetini indirdi Müslim, 1, 91; Buhârî, V, 2236. VI, 2739; Ebû Dâvûd, II, 294; Müsned, I, 3H0

Arapçada ikab (ceza) demektir. İbn Zeyd ve Katâde’de bu âyette, bu kelimeyi böylece okumuştur. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Urve’nin oğlunu cezalandırsın Allah, yaptığı

Haksızlıklardan ötürü; haksızlıkların zaten cezası vardır.”

Görüldüğü gibi burada bu kelime ceza ve ukubet anlamındadır.

Abdullah b. Arar, İkrime ve Mücahid dediler ki: “Esâm” cehennemde bir vadidir. Allah onu kâfirleri cezalandırmak için var etmiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Savaşımızda öldürücü tehlikelerle karşı karşıya kaldın

Bu tehlikelerden sonra sen ceza ile karşılaşırsın.”

es-Süddî dedi ki: “Esâm” cehennemdeki bir dağ adıdır. Şair der ki:

“Bizim orada kaldığımız sürece beddua ediyorduk onlara,

Bir dağı bulunan Zül-Mecaz vadisinde.”

Müslim’deki rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Müşriklerden bazı kimseler pek çok kimse öldürdüler, çokça zina ettiler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelip şöyle dediler; Senin söylediğin ve kendisine davet ettiğin şey gerçekten güzeldir. Aynı zamanda o bizlere yapmış olduğumuz amellerimizin birkeffaretiolduğunu da haber veriyor. Buradaki “aynı zamanda…’ diye başlayan cümle Kurtubîdeki metine göre tercüme edilmiştir. Ancak Müslim’deki ifadenin anlamı şu şekildedir: Bir de işlediğimiz amellerimizin bir keffaretinin olup, olmadığını bize biklirsen. Bunun üzerine: “Onlar ki Allah ile birlikte başka bir ilaha ibadet etmezler. Hak ile olması dışında Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler, zina da etmezler. Kim bunları islerse, cezadan) İle karşılaşır” âyeti ile:

“Deki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (ez-Zümer, 39/53) âyeti nazil oldu. Buhârî, IV, 1811; Müslim, I, 113; Nesâî, VII, 86

Şu:

“Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım!” âyet-i kerimesinin Hamza (radıyallahü anh)’ın katili Vahşi hakkında inmiş olduğu da söylenmiştir. Bunu Saîd b. Cübeyr ile İbn Abbâs söylemişlerdir. İleride buna dair açıklamalar ez-Zümer Sûresi’nde (39/53. âyetin tefsirinde) gelecektir.

“Hak ile olması dışında” âyeti kendisi sebebiyle canların öldürülmesi hak olan imandan sonra küfür, ihsandan sonra (evli iken) zina dışında, hak olmayan bir sebeble öldürmezler demektir. Daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/151. âyet, 8. başlıkta) açıklandığı üzere.

“Zinada etmezler” yani nikâh ya da sağ ellerinin malik olduğu cariyelerdin dışında namus ve iffetleri helal bilmezler.

Bu âyet-i kerîme açıkça şunu göstermektedir ki; küfürden sonra haksız yere can öldürmekten daha büyük bir günah yoktur. Ondan sonra da zina gelir. İşte bundan dolayı muhsan olan kimse hakkında zina haddi olarak (recm edilerek) öldürülmek, yahutta muhsan olmayan kimse için de celde (sopa) cezasının en ileri derecesi (yüz celde) sabit olmuştur.

“Kim bunları işlerse ceza(ları) ile karşılaşır. Kıyâmet gününde onun azâbı kat kat verilir” âyetinde yer alan; ” kat kat verilir” ile

“Ebediyyen… kalır” fiillerini Nâfi’, İbn Âmir, Hamza ve el-Kisaî cezm ile okumuşlardır. İbn Kesîr

“kat kat verilir” fiilini şeklinde ayn harfini şeddeli ve elif siz okumuştur. Bu fiil ile birlikte;

“Ebediyyen kalır” fiilini de cezm ile okumuştur. Talha b. Süleyman ise “nûn” harfini ötreli, “ayn” harfini şeddeli ve esreli olmak üzere; Kat kat veririz” diye okumuştur. Buna karşılık (azâb) kelimesini de; şeklinde nasb ile “Ebediyyen kalır” fiilini de cezm ile okumuştur. Bu aynı zamanda Ebû Cafer ve Şeybe’nin de kıraatidir.

Ebubekr’in rivâyetine göre Âsım; şeklinde her iki fiili de isti’naf ve diğeri atıf olmak üzere ref ile okumuştur. Tâlha b. Süleyman ist; kâfire hitab anlamını verecek şekilde; “Ebediyyen kalırsın” diye okumuştur. Ebû Amr’dan ise; “Ebediyyen bırakılır” anlamında “ya” harfini ötreli, “lâm” harfini de üstün olarak okumuştur. Ebû Ali der ki: Bu, rivâyet cihetinden bir yanlışlıktır.

“kat kat verilir” fiilinin cezm ile gelmesi şartın cevabı olan “Karşılaşır” fiilinden bedel oluşundan dolayıdır. Sîbeveyh dedi ki: Azâbın kat kat verilmesi ceza ile karşı karşıya kalmakla aynı şeydir. Şair dedi ki:

“Ne zaman, gelir de yurdumuzda misafirimiz olursan,

Çok miktarda odun ve alev alev yanan ateş bulursun.”

Bir başka sair de sövle demektedir;

“Boynumda Allah adına yemin olsun ki; sen mutlaka bey’at edeceksin,

Ya zorla alınırsın yahutta sen isteyerek gelirsin.”

Bu fiilin ref ile okunması hususunda da iki görüş vardır; Birinci görüşe göre, kendisinden önceki ifadeler ile ilişkisini koparmaktır. Diğerine göre ise manaya hamlederek merfu okumaktır. Sanki bir kimse: Peki ceza ile karşılaşmak ne demektir? diye sormuş da, ona: O kimseye azâb kat kat verilecektir, denilmiş gibi olur.

“Hor ve hakir bir halde” âyeti da lelil, aşağılanmış, uzaklaştırılmış ve kovulmuş bir halde… demektir.

Furkan 68

Ve onlar, Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etmezler, Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler, zina etmezler. Kim bunları yaparsa bir ceza ile karşılaşır.

Diyanet Vakfı
Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allahın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki; Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler. Hak ile olması dışında Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler. Zina da etmezler. Kim bunları İşlerse o ceza(ları) ile karşılaşır.

Furkan 67

Onlar ki, harcadıklarında israf etmezler, cimrilik de yapmazlar, ikisi arasında bir denge tutarlar.

Diyanet Vakfı
(O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar ki mallarını İnfak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.

“Ve onlar ki mallarını infak ettiklerinde israf da etmezler.” Müfessirler bu âyetin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. en-Nehhâs dedi ki: Bu âyetin anlamı ile İlgili olarak yapılmış en güzel açıklamalardan birisi şudur: Allah’a itaat olmayan hususta kim infak ederse, işte İsraf odur. Yüce Allah’a itaat hususunda da kim eli sıkılık yaparsa, işte cimrilik odur. Yüce Allah’a itaat yolunda harcayan kimsenin bu harcaması da ikisi arasında orta yoldur.

İbn Abbâs dedi ki: Hak uğrunda bir kimse yüzbin dahi harcayacak olsa, bu israf olmaz. Hak olmayan bir yerde bir kimse tek bir dirhem dahi harcayacak olursa bu bir israftır. Her kim üzerindeki bir hakka yapılması gereken harcamaya engel olursa, o takdirde de cimrilik etmiş olur. Mücahid, İbn Zeyd ve başkaları da böyle demişlerdir.

Avn b. Abdullah dedi ki: İsraf başkasının malını harcamandır.

İbn Atiyye dedi ki: Bu ve benzeri açıklamaların âyetle bir ilgisi yoktur. Uygun olan açıklama şöyle demektir: Masiyet uğrunda harcama, şeriatın azını da, çoğunu da yasakladığı bir harcamadır. Başkasının malına el uzatmak da böyledir. Burada nitelikleri belirtilenler ise bu şekildeki bir davranıştan uzaktırlar. Bu âyet-i kerimede takınılması öğütlenen edeb ise mubah ve itaat olan hususlardaki harcamalar hakkındadır. Bu hususta şeriatın öngördüğü edeb, insanın başka herhangi bir hakkı yahut bakmakla yükümlü olduğu çoluk çocuğunu ve benzerlerini zayi etmemek için harcamalarında aşırıya kaçmamalıdır. Ayrıca çoluk çocuğunu aç bırakacak kadar harcamalarını kısıp, ileri derecede cimri de olmamalıdır. Bu hususta güzel olan orta yollu yani adaletli ve dengeli harcamaktır. Herkes İçin orta yollu harcama çoluk çocuğuna ve haline göredir. Kazanç uğrundaki gayreti, sabır ve direncine göre değişir ya da bu özelliklerin zıddı ile alakalıdır. Bununla birlikte işlerin en hayırlısı orta yollu olandır. Bundan dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebubekr es-Sıddîk’ın malının tamamını tasadduk etmesine ses çıkarmamıştır. Zira bu onun dindeki gayreti ve sabrına nisbetle orta yollu bir harcamasıdır. Fakat aynı harcamayı başkasının yapmasını engellemiştir. O bakımdan İbrahim en-Nehaînin şu sözü gerçekten güzeldir: Orta yollu hareket eden kişi aç bırakmayan, çıplak bırakmayan ve insanlara: Bu kişi israfa kaçtı, dedirtecek herhangi bir harcamada bulunmayan kişidir.

Yezid b. Ebi Habib de dedi ki: Bunlar güzellik olsun diye elbise giyinmeyen, lezzet almak için de bir yemek yemeyen kimselerdir. Yine Yezid bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir; Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabıdır. Onlar nimetlere dalmak ve lezzet almak maksadıyla bir yemek yemezler, Güzellik olsun diye bir elbise giymezlerdi. Bunun yerine onlar açlıklarını gidermek ve Rabblerine ibadet için güçlerini arttırmak maksadıyla yemek yerler, avretlerini örtecek, kendilerini soğuk ve sıcağa karşı koruyacak elbiseler giyerlerdi.

Abdu’l-Melik b. Mervan kızı Fatıma’yı Ömer b. Abdu’l-Aziz’le evlendirdiğinde şöyle demişti: Senin harcamaların nedir? Ömer ona: Güzel olan iki kötü şeyin arasında olandır deyip, ona bu âyeti kerîme’yi okudu,

Ömer b. el-Hattâb dedi ki: Bir kimseye israf olarak canının çektiğiherşeyisatın alıp yemesi yeterlidir.

İbn Mâce’nin, Süreere’inde yer alan rivâyete göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Canının çektiği herbir şeyi yemek hiç şüphesiz ki israftandır.” İbn Mâce, II, 1112.

Ebû Ubeyde dedi ki: Onlar ma’ruftan fazla bir harcama da yapmazlar, cimrilik de etmezler. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Elini boynuna bağlanmış kılma! Onu büsbütün de açma…” (el-İsra, 17/29) Şair de şöyle demiştir:

“Hiçbir hususta aşırıya gitme, orta yolu seç,

(Çünkü) işlerin orta yollu olanının iki ucu da yerilmiştir.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Kişi nefsine arzuladığı herşeyi verecek olur,

Ve onu alıkoymazsa eğer; her türlü batılı arzu eder.

Günahı ona doğru iter durur ve utanılacak hususlar

Kendisim çağırdığı ve dünyada elde edilecek tatlı şeylerdedir”

Ömer (radıyallahü anh) oğlu Âsım’a şöyle demiştir: Yavrucuğum, sen midenin yarısını yemekle doldur. İyice eskitmedikçe hiçbir elbiseyi de atmaleyhisselâmen yüce Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği şeyleri midelerine doldurup sırtlarının üzerinde taşıyanlardan olma.

Hatem-i Taî’nin de şöyle bir beyiti vardır:

“Sen midene ve bir de fercine, istediklerini verecek olursan eğer,

Bunlar yerilmeyi gerektirecek herşeyin en ilerisini elde ederler.”

“Cimrilik de etmezler” âyetini Hamza, el-Kisaî, el-A’meş, Âsım ve Yahya b. Vessab -bu hususta onlardan farklı rivâyetler gelmekle birlikte- ı;ya” harfini üstün ve te harfini de ötreli okumuşlardır. Bu güzel bir kıraat olup; den gelmektedir. Lâzımı fiillerde kıyas da böyledir. Tıpkı; “oturdu, oturur” fiilinde olduğu gibi.

Ebû Amr b. el-Alâ ve İbn Kesîr ise “ya’: harfini üstün, “te”yi de esreli okumuşlardır. Bu da bilinen ve güzel bir söyleyiştir.

Medine’liler, İbn Âmir ve Âsım’dan, Ebubekr ise “ya” harfini ötreli, “te’: harfini de esreli okumuşlardır.

es-Sa’lebî dedi ki: Bunların hepsi de sahih söyleyişlerdir.

en-Nehhâs dedi ki: Ebû Hatim, Medine’lilerin bu kıraatine hayret eder. Çünkü ona göre Medine’lilerin kıraatinde şaz kıraat olmaz. Çünkü fakir düşüldüğü zaman: “Fakir düştü, düşer” denilir. Yüce Allah’ın:

“Eli dar olan kendi halince…” (el-Bakara, 2/236) âyetinde olduğu gibi. “Eli dar olan” anlamında olup ism-i Fail olan “muktir”in fiilinin hasına hemze ziyadesi ile: İıcmze, kaııF, tc ve re” harflerinden “kısan Fiilden geldiğine dikkat çekilmektedir Ebû Hatim onların adına şu açıklamayı yapmıştır: İsrafa sapan bir kimse çabucak fakirleşir. Ancak bu, uzak bir te’viklir. Ancak onlar adına yapılabilecek te’vil şudur: Ebû Ömer el-Cermî’nin, el-Esmaî’den naklettiğine göre bir kimse harcamasını kıstığı takdirde hem; şekli kullanılır, hem de; şekli kullanılır. Buna göre böyle bir kıraat de sahih olur. Her ne kadar “ya” harfinin üstün olması daha doğru ve kullanılması daha uygun, daha meşhur ve daha tanınan bir şekil olsa da bu böyledir. Ebû Amr ve sair insanlar”Orta bir yol” di ve “kaf’ harfini üstün olarak okumuşlardır. Adaletli, dengeli demektir. Hassan b. Abdu’r-Rahmân ise “kaf harfini esreli okumuştur. Bu da; yetecek kadar, ihtiyacı karşılayacak kadar ve durumu idare edecek kadar demektir. “Kaf” harfi esreli olarak “el-kıvam”; hali sürdüren ve kararını devam ettiren demektir. Bunların aynı anlamda iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir.

“Orta bir yol” anlamındaki bu kelime; ‘nin haberidir. İsmi de onda takdir edilmiştir. “Harcamaları israf ile cimrilik arasında orta yolludur” demek olur. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Onun bir başka görüşü de vardır. Buna göre Arasında”yı isim kabul eder ve nasb eder. Çünkü bu gibi lâfızların kullanımı çokçadır. Bundan dolayı ref’ mahallinde de olduğu halde bırakîlmıştır.

en-Nehhâs dedi ki: Ben bunun nasıl açıklanacağını bilemiyorum el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, II, 275-275’ıle bu görüsünü açıklamaktadır Çünkü eğer ref mahallinde olursa, ref olur. “Gözlerinin arası kırmızıdır” denildiği gibi.

Furkan 66

Gerçekten, ne kötü bir yer ve ne kötü bir duraktır.

Diyanet Vakfı
Orası cidden ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir!

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten o, ne kötü bir durak ve ne kötü bir yerdir!”

“Gerçekten o ne kötü bir durak ve ne kötü bir yerdir!” Orası kötü bir durak ve kötü bir kalınacak yerdir.

Yani onlar bu sözleri bir bilgiye dayanarak söylerler. Bunu bilgiye dayanarak söylediklerine göre istediklerinin ne kadar büyük olduğunu da çok iyi bilirler. Bu yolla isteklerini elde edip zafere kavuşma ihtimaileri daha bir yüksek olur.

Furkan 65

Ve derler: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzaklaştır. Onun azabı süreklidir.”

Diyanet Vakfı
Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki: “Rabbimiz, bizden cehennem azabını geri çevir. Çünkü gerçekten onun azâbı kesin bir helâk oluştur” derler.

“Onlar ki: Rabbimiz bizden cehennem azabını geri çevir…derler.” Yani onlar Rabblerine itaat etmekle birlikte, Allah’ın azabından korkarlar ve endişe ederler. İbn Abbâs der ki: Onlar bu duayı secde ve kıyamları halinde yaparlar.

“Çünkü gerçekten onun azâbı kesin bir helâk oluştur.” Yani o azâb daimidir ve insanın yakasını bırakmayan bir azabdır. Buradaki

“Kesin bir helâk oluş” anlamındaki lâfız ayrılmayan, daimi olarak yakayı bırakmayan demektir. Alacaklıya: denilmesi de, borçlusundan ayrılmamasından Ötürüdür. Filan kişi bu şeye gönülden bağlıdır, ondan kopamıyor” demektir.

İbnu’l-A’râbî, İbn Arafe ve başkalarının naklettiklerine göre bu lâfzın Arapçadakİ anlamı budur. el-A’şa da şöyle demiştir:

“Eğer cezalandırırsa o kesin bir helâk olur ve eğer verirse,

Pek çok verir ve hiç aldırış etmez.”

el-Hasen dedi ki: Onlar her ğarîm (alacaklı)’nin borçlusundan ayrılacağını ancak cehennem ğariminin bundan müstesna olduğunu bilmişlerdir.

ez-Zeccâc dedi ki: “Garâm” azâbın en şiddetliyidir. İbn Zeyd, bu şer ve kötülük demektir; Ebû Ubeyde ise helâk oluştur diye açıklamıştır. Hepsinin anlamı da birdir,

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Yüce Allah dünyada iken onlardan Naîm cennetlerinin bedelini istedi. Onlar, bu bedeli vermediler. Onları cehenneme sokmak suretiyle bu bedeli ödemeyişleri dolayısıyla onları cezalandırmış olacaktır,

Furkan 64

Ve Rablerine secde ve kıyam ile gecelerler.

Diyanet Vakfı
Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki gecelerini Rabblerine secde ve kıyam ile geçirirler.

“Onlar ki gecelerini Rabblerine secde ve kıyam ile geçirirler” âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: “Adam geceyi geçirdi, geçirir,” tabiri ister uyusun, İster uyumasın geceye erişmesini anlatmak için kullanılır. Züheyr dedi ki:

“Atımızın başı ucunda biz ayakta geceyi geçirdik,

O bizi kendisine yaklaştırmak istemezken biz de

ona yaklaşmaya çalışıyorduk.”

Allah’ın gerçek dostlarının vasıfları ile ilgili olarak da şu beyitler söylenmiştir:

“Göz kapaklarına engel ol, uykunun tadını almasınlar,

Yanaklarının üzerine sicim gibi akıt gözyaşlarını,

Bil ki sen öleceksin ve çekileceksin hesaba.

Ey Celil olanın gazabını gerektirecek şeyler yapan kişi!

Allah’ın öyle kulları vardır ki; severler onu ihlasla,

Razı olmuştur onlardan ve has hizmetine almıştır onları,

Öyle bir topluluktur ki onlar, gece üzerlerine karanlığını örtünce,

İşte oracıkta gecelerini geçirirler, secde ve kıyamla.

İffetlerinden dolayı karınları sırtlarına yapışmıştır, bir deri, bir kemik kalmışlar,

Helâlden başka bir şey yemeyi bilmezler.”

İbn Abbâs dedi ki: Her kim yatsı namazından sonra iki veya daha fazla rekat namaz kılacak olursa, o geceyi Allah için secde ve kıyamla geçirmiş demektir,

el-Kelbî dedi ki: Her kim akşamdan sonra iki, yatsıdan sonra da dört rekat namaz kılarsa, o kimse geceyi secde ve kıyamla geçirmiş demektir.

Furkan 63

Rahman’ın kulları ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller kendilerine hitap ettiğinde “Selam” derler.

Diyanet Vakfı
Rahmanın(has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selam!» derler (geçerler);

Kurtubi Tefsiri
Rahmân’ın kulları yeryüzünde ağır ve vakur yürürler. Cahiller onlara hitab ettiklerinde onlar: “Selam” derler.

Yüce Allah müşriklerin cahilliklerini Kur’ân-ı Kerîm’e ve peygamberliğe dil uzatmalarını söz konusu ettikten sonra;

“Rahmân’ın kulları yeryüzünde ağır ve vakur yürürler” âyetten ile de mü’min kullarını ve onların niteliklerini söz konusu edip, kendilerini şereflendirmek maksadıyla da kendisine kul olmakla nitelendirmiştir. Yüce Allah’ın:

“Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan… götüren (Allah) münezzehtir,” (el-İsra, 17/1) âyetinde “kulunu” kendisine izafe etmekle şereflendirdiği gibi. Daha önce bu hususta açıklamalar (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Allah’a itaat eden, O’na kullukta bulunan, kulağını, gözünü, dilini, kalbini kendisine verdiği emirlerle meşgul eden bir kimse “ubûdiyyet” vasfını almaya hak kazanır. Bunun aksi durumda olan kimse ise yüce Allah’ın:

“Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar,” (el-A’raf, 7/179) âyetinin kapsamına girer. Yani ibret almamak bakımından onlardan daha da beterdir. el-A’raf Sûresi’nde (belirtilen âyet-i kerimede) geçtiği gibi.

Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir; Rahmân’ın kulları o kimselerdir ki onlar.,, yeryüzünde yürürler. Burada “onlar” anlamındaki zamir hazfedilmiş gibidir. Nitekim Zeyd emirdir, derken aynı şekilde “o” anlamındaki zamir hazfedilmiş olup, Zeyd emir olandır, anlamındadır. Buna göre; “Onlar” (anlamındaki ism-i mevsul) bir mahzuf mübleda’nın haberidir. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre bunun haberi, sûrenin sonlarında gelecek olan:

“İşte bunlar sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mıikâfatlandırılacaklar…” (el-Furkan, 25/75) âyetidir. Mübtedâ ile haber arasındaki âyetler ise onlara ait sıfatlar ve bu sıfatlarla alakalı hususlardır. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc yapmıştir. ez-Zeccâc der ki: Bununla birlikte haberin: “Yeryüzünde ağır ve vakur yürürler” âyeti da olabilir. “Yürürler” ifadesi de onların yaşayışları, hayatta kalış süreleri ve onların uygulama ve tasarruflarını ifade eder, Bunlar arasında daha büyük yer tutan davranışlarını söz konusu etmiştir. Özellikle yürümek, yeryüzünde bir yerden, bir başka yere intikali sağlar. İnsanlarla içli dışlı olmak ve onlarla birlikte olmayı da gerçekleştirir.

Yüce Allah’ın:

“Ağır ve vakur” âyeti ‘ın mastarıdır. Bu da ağır başlılık ve vakar manasınadır. Âyetin tefsirinde şöyle denilmektedir; Onlar yeryüzünde cahillerin, cahilliklerine karşılık vermeksizin alçak gönüllüce yürürler, orta yollu yürürler. Orta yollu olmak, ağırbaşlılık ve güzel davranış peygamberlik ahlâkındandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar, siz sükûnetle, ağırbaşlılıkla hareket etmeye bakınız. Çünkü iyilik hızlıca yürümekte değildir.” Buhârî, II, 601 (yalın ifadeler); el-Hakim, el-Müstedrek, İl, 637;Nesâî, V, 257; Müsned, I, 277.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sıfatları ile ilgili rivâyete göre o: Ayağını yerden (yürümek maksadıyla) kaldırdı mı güçlüce kaldırır, adımını ortalama bir şekilde meyillice atar, yumuşak ve vakar ile yürür, yukardan aşağıya inermiş gibi geniş adım atarak ilerlerdi. Yani o, yürürken ayaklarım hızlıca kaldırır ve adımını atardı. Bu ise böbürlenerek büyüklenerek yürüyenin yürüyüşünden farklıdır. Nereye gidecekse, oraya doğru giderdi. Bütün bunları da yumuşaklıkla, yere sağlam basarak ve acele etmeksizin yapardı. Dediği gibi, “sanki yukardan aşağı iner gibiydi.” Bu açıklamaları da Kadı Iyad yapmıştır.

Ömer b. el-Hattâb da karakteri itibariyle acele yürürdü. Acele yürümek için kendisini ayrıca zorlamazdı.

ez-Zührî dedi ki: Hızlıca yürümek yüzün vakarını giderir. İbn Atiyye der ki: O, bununla çok çabuk ve ısrarla acele yürümeyi kastetmektedir. Çünkü bu gerçekten ağırbaşlılığı ve vakarı giderir. Hayır ise orta yollu olmaktadır.

Zeyd b. Eslem de şöyle demiştir; Ben yüce Allah’ın;

“Rahmân’in kulları yeryüzünde ağır ve vakur yürürler” âyetinin tefsiri hakkında soruşturup duruyordum. Bu hususta beni rahatlatacak bir açıklama bulamadım. Rüyamda birisinin bana gelerek, şöyle dediğini gördüm; Bunlar yeryüzünde fesad çıkartmak istemeyenlerdir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Denildiğine göre bu, yeryüzünde fesad çıkarmak ve masiyet işlemek için değil de yüce Allah’a itaat ve akılsızca işlere sapmaksızın mubah işler için yürüyenlerdir, diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yeryüzünde şımarıklıkla yürüme! Çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseleri sevmez.” (Lukman, 31/18)

İbn Abbâs da dedi ki: İtaatle, ma’ruf yolla ve alçak gönüllülükle yürürlerdir. el-Hasen der ki: Cahilliklere aldırış etmeyerek, kendilerine karşı cahillik edilirse, cahillik yapmazlar. İnsanlara karşı büyüklenmeden yürürler demektir.

Derim ki; Bütün bunlar birbirine yakın manalardır. Allah’ı bilmek, O’ndan korkmak, hükümlerini bilip tanımak, azâb ve cezasından korkmak bunların hepsini kapsar. Allah lütuf ve keremiyle bizi bunlardan kılsın.

Bir kesimin kanaatine göre “ağır ve vakur” âyeti ‘Yeryüzünde… yürürler” âyeti ile alakalıdır. Yani yürümek

“ağır ve vakur” ile aynı şeydir. İbn Atiyye dedi ki: Böyle diyenler âyeti şöyle te’vil etmiş gibi görünüyorlar: Bu şekilde yürüyen kimsenin ahlâkı da yumuşaktır. Yürüyüşüne uygundur.

Bu açıklama da az önce yaptığımız açıklamaya yakındır. Bununla yalnızca yürümenin niteliğinin kastedilmiş olması iddiası batıldır. Çünkü nice yavaş yavaş yürüyen kişi vardır ki; bu kimse azgın bir kurttur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise âdeta yokuş aşağı inercesine yürürdü. Kendisi ise bu ümmetin en önünde olan bir şahsiyettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sizden bir maksat için yürüyen bir kimse yavaş yürüsün. ” Muhammed b. Seliâme b. Ca’fer el-Kudâî, Müsnedu’f-Şihab, I, 261 âyetine gelince, bununla nefsin İçindeki niyeti kastetmiştir, sadece yürümeyi değil. Nitekim zahiren dindar gözüken batılcıların, yalnızca yürüme şekline sıkı sıkıya yapıştıkları görünen bir husustur. O kadar ki şair onları yermek maksadıyla şöyle demiştir:

“Onların hepsi de ağır ağır yürür,

Ve onların hepsi de bir av peşindedir.”

Derim ki: Bunun aksi kimseler hakkında da İbnu’l-Arabî kendi nefsi için şunları söylemektedir:

“Yükseklerde alçak gönüllülük gösterdim, asıl ise büyüklük tasladı,

İşlerde vakur davranmakla yarışları kazandım,

Ağırbaşlılık olsun da bunun asıl sebebi kalbin kirliliği olmasın,

Çünkü insanların çoğunluğunun ağırbaşlılığı büyük kibirden kaynaklanır.”

“Cahiller onlara hitab ettiklerinde onlar: ‘Selam’ derler.” en-Nehhâs dedi ki: Buradaki “selâm” lâfzı “teslim: selâm vermek”den değil, “tesellüm” yani karşı tarafın zararından esenliğe kavuşmak, selamette olmakdan gelmektedir, Araplar senden esenliğe kavuşayım yahutta senden uzak kalayım anlamında “selam” derler. Bu lâfız; “derler” fiili ile mansub olabildiği gibi, mastar olması da mümkündür. Bu Sîbeveyh’in görüşüdür. İbn Atiyye de der ki: Benim uygun gördüğüm ise “derler” fiilinin “selam” lâfzında âmil olduğudur. Çünkü İfade; Onlar bu sözü söylerler, demektir.

Mücahid dedi ki: “Selam”in manası uygun ve yerinde söz demektir. Yani cahili, yumuşaklıkla ve nfk ile kendisiyle defedebileceği bir söz söyler, demektir. Bu açıklamaya göre de; “derler” sözü -nahivcilerin yöntemine göre-“selam” lâfzında amel etmektedir. Buna sebeb ise “selam” lâfzının böyle bir söz söylerler anlamında oluşudur.

Bir kesim de şöyle demektedir: Muhatab olan kimsenin cahile bu lafızla selam demesi gerekir, Yani senin zararından biz selamette olalım, teslimiyet bulalım ve buna benzer bir söz söylesinler. Bu durumda da “selam” lâfzında âmil -nahivcilerin usulüne göre-; onun kökünden türeyen bir fiil olur.

Bu Âyet-i Kerîme ile Cihadı Emreden Âyetin Durumu:

Bu âyet-i kerîme cihadı emreden kılıç âyetinden önce inmiştir. Dolayısıyla bundan kâfirlere mahsus olan bölümü nesh olmuş, kıyâmet gününe kadar müsl umanlar arasında bunun edebi baki kalmıştır, Sîbeveyh “Kitab (es-Sıhah)”ında bu âyet-i kerîme’nin nesh olduğunu söz konusu etmiştir. Kitab’ında bunun dışında da neshten söz etmemiştir. Bununla bu “selam” lâfzından kastın selâm vermek olmayıp selâmette olmanın kastedildiği kanaatini tercih etmiştir. Çünkü mü’minlere kâfirlere asla selâm vermeleri emrolunmamıştır. Ayet-i kerimede Mekke’de İnmiştir ve bunu (cihâdı emreden) kılıç âyeti neshetmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Bizler Sîbeveyh’in nâsih ve mensuh ile ilgili olarak bu âyet dışında herhangi bir söz söylediğini bilmiyoruz. Sîbeveyh dedi ki: O günde müsl umanlar müşriklere selam vermekle emrolunmuş değillerdi. Ancak bu, kişinin sizden esenlikte olalım, bizimle sizin aranızda ne hayır ne de şer olmasın, anlamında bir söz söylemeleri anlamındadır.

el-Müberred dedi ki: Şöyle denilmesi gerekirdi: O gün müslümanlara onlarla Savaşmaları emri verilmemişti. Daha sonra onlarla Savaşma emri verildi. Muhammed b. Yezid dedi ki: Sîbeveyh bu hususta hatalı davrandı veya uygun bir ibare kullanmadı.

İbnu’l-Arabî de dedi ki: O gün müsl umanlar müşriklere selam vermekle emrolunmadıkları gibi, bu onlara yasaklanmış da değildi. Bilakis onlara affedip bağışlamaları ve güzel bir şekilde uzaklaşmaları emri verilmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların toplantı meclislerinde durur. Onlara hayırlı sabahlar diler ve onlara yakın olur, ancak hiçbir şekilde onlara müdahalede bulunmazdı. İnsanlar ittifakla şunu kabul etmişlerdir ki; mü’minlerden olup, sefih olan bir kimse eğer sana kötü davranacak otursa, senin o kimseye; “selâmun aleyke” demen caizdir.

Derim ki; Sünnette vârid olmuş delillere daha yakın görülen görüş budur. Biz Meryem Sûresi’nde (19/47. âyetin tefsirinde) kâfirlere selâm vermenin cevazı hususunda ilim adamlarının farklı görüşlerini açıklamış bulunuyoruz, Dolayısıyla burada nesih olduğu iddiasına gerek bulunmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

en-Nadr b. Şumeyl dedi ki: Bana el-Halil anlattı, dedi ki: Ebû Rabia el-A’rabî’ye gittim, o gördüklerimin en bilgilisi idi, Onu bir dam üstünde buldum. Biz selam verdik, o da selamımızı aldı ve bize istiva ediniz dedi. Biz ne demek istediğini anlayamadık ve şaşırıp kaldık. Yanında bulunan bir Bedevi bize: Yukarı çıkmanızı emretti, dedi. el-Halil dedi ki: Onun bu sözleri yüce Allah’ın:

“Sonra duman halinde buluttan semaya istiva etti.” (Fussilet, 41/11) âyetinden hareketle söylenmiş bir sözdür. Biz de onun yanına çıktık. Mayalanmamış bir ekmeğe, oldukça güzel bir süte ve susuzluğu gideren bir suya ne dersiniz? Biz: Az önce bütün bunlardan ayrıldık deyince, bu sefer: “Selam” dedi. Yine ne demek istediğini anlayamadık, bu sefer o bedevi dedi ki; O sizlerden hayrı da bulunmayan, şerri de bulunmayan bir şekilde ayrılıp gitmeyi istedi.

el-Halil dedi ki: Bu da yüce Allah’ın: “Cahiller onlara hîtab ettiklerinde onlar; Selam derler” âyetinden alınmıştır.

İbn Atiyye dedi ki: Tarihlerden birisinde şunu gördüm: İbrahim b. el-Mehdî -ki Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’a karşı olan kimselerdendi- bir gün bir topluluğun da huzurunda bulunduğu sırada Me’mun’a şöyle dedi: Ali b. Ebî Tâlib’i rüyamda görür ve ona: Sen kimsin? diye sorardım. O da: Ali b. Ebî Tâlib’im derdi. Onunla birlikte bir köprünün başına gelir, sonra Öne geçer ve o köprüyü benden önce geçerdi. Ben de şöyle derdim: Sen bir kadın (Fâtıma-(radıyallahü anhnhâ)-yı kast ediyor) sebebiyle bu işe lâyık olmak iddiasında bulunuyorsun. Halbuki biz ona senden daha bir hak sahibiyiz. Bana verdiği cevabında kendisi hakkında anlatıldığı kadarıyla herhangi bir belagat söz görmedim, el-Me’mun: Sana ne şekilde cevap verdi, diye sorunca, o: Bana selam, diye cevap verirdi. Ravi dedi ki: Sanki İbrahim b. Mehdî bu âyeti bilmiyor yahutta o vakit bu âyeti hatırlamamıştı. el-Me’mun huzurunda bulunanlara bu âyeti de hatırlatarak dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, ey amca, o Ali b. Ebî Tâlib’dir ve o sana en beliğ bir şekilde cevap vermiştir. Bunun üzerine İbrahim oldukça utandı. Hiç şüphesiz ki bu sahih bir rüya idi.

Furkan 62

Ve O, geceyi ve gündüzü birbirini izleyen kıldı — ibret almak veya şükretmek isteyen için.

Diyanet Vakfı
İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de Odur.

Kurtubi Tefsiri
İbret ve öğüt almak veya şükretmek İsteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren O’dur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört baslık halinde sunacağız:

1- Gece ve Gündüzün Birbiri Ardınca Gelmesi:

Yüce Allah’ın:

“Birbiri ardınca” âyeti hakkında Ebû Ubeyde şöyle demektedir: Bu lâfız bir şeyden sonra gelen herşey hakkında kullanılır. Gece ile gündüz biri diğerinin arkasından gelir. Karnı ishal olmuş bir kimseye; denilir. Yani biri diğerinin arkasından bir kalkıp, bir oturuyor demektir. “yazın İlk yapraklardan sonra çıkan yapraklar” anlamındaki bu tabir de buradan gelmektedir. Züheyr b. Ebi Sülma’nın aşağıdaki beyitte de bu tabir kullanılmıştır:

“Vardır orada iri gözlü yaban öküzleri ile ceylan yavruları; birbiri arkasından yürüyen,

Ve bu yaban öküzlerinin yavruları, çökmüş oldukları her yerden kalkıp giderler.”

Şair: Bir sürü gitti mi arkasından öbürü gelir, demek istemektedir. Kışın bir eve, yazın bir başka eve sürekli taşınıp duran bir kadını nitelendiren bir başka şair de şöyle demektedir;

“Karıncalar (yazın) topladıklarını yediklerinde onun

el-Matirûn denilen yerde,

întikal ettiği yeri vardır, nihayet baharı ettiğinde

Cillik denilen yerde manastırlarda kalır.

Dağ başının ortasındaki evlerde etrafında

Zeytin ağaçlarının meyveleri olgunlaşmış olur,”

Mücahid dedi ki: “Birbiri ardınca” lâfzı hilaf (birbirine aykırılık)’dan gelmektedir. Biri beyaz (gündüzün aydınlık), diğeri siyah (gece karanlık)’dır.

Ancak birinci açıklama daha güçlüdür. Bunun aydınlık ve karanlık, artış ve eksiliş bakımından birbiri ardınca gelmesi anlamında olduğu da söylenmiştir,

Bir diğer açıklamaya göre burada muzaf hazfedilmiştir. Yani yüce Allah gece ve gündüzü birbiri ardınca gelme özellikli yani birbirinden farklı özelliklere sahip kılmıştır.

“İbret ve öğüt almak… isteyenler için.” Böylelikle yüce Allah’ın bunu boşuna yaratmamış olduğunu bilenler için. Bunun sonunda Allah’ın yarattıkları üzerinde ibretle düşünür, akıl, fikir ve kavrayış bakımından üzerlerindeki nimetleri dolayısıyla Allah’a şükrederler.

Ömer b. el-Hattâb, İbn Abbâs ve el-Hasen’in şu manada açıklamaları vardır: Geceleyin bir taktın hayırları gerçekleştiremeyen, gündüzün onu telafi eder. Gündüzün bir takım hayırları gerçekleştiremeyen de onu geceleyin telafi eder. Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Herhangi bir kimsenin geceleyin kılacağı bir namaz olur da, bastıran uykusu bunu kılmasına engel teşkil eder de, güneşin doğuşu ile öğle namazı arasında (bu kılamadığım) kılarsa, mutlaka’yüce Allah ona o namazının ecrini ona yazar ve onun uyuması da ona (verilmiş) bir sadaka (gibi) olur.” Nesâî, III, 257; Tayâlîsî, Müsned, I, 214

Müslim’in, Sahih’inde rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Her kim okumays adet edindiği miktarını yahut onun bir bölümünü okuyamayıp uyur Ömer b. el-Hattâb, İbn Abbâs ve el-Hasen’in nakledilen sözleri ile bu nakledilen rivâyetlere göre “hılfeten: birbiri ardınca gelmek” mana itibariyle zikredilmiştir. Buna göre bu lafiza; geceleyin yapamadığı amelin halefini gündüzün, gündüzün yapamadığı amelin halefini yani onun yerini tutanı veya o kaçlarını o vakit yapar, anlamındadır. da bunu sabah namazı ile öğle namazı arasında okuyacak olursa, onun tamamını geceleyin okumuş gibi ona yazılır. Müslim, I, 515; Tirmizî, II, 474; Ebû Dâvûd, II, 34; Nesâî, IH, 259; Muvatta’, I, 200.

2- Az Uyuyarak Zaman Kazanmak:

İbnu’l-Arabî der ki: Zu’ş-Şehid el-Ekber’i şöyle derken dinledim; Yüce Allah kulu canlı ve ilim sahibi olarak yaratmıştır. Onun kemali de bununladır. Buna karşılık ona uyku afeti ile def-i hacet ihtiyacını ve hilkatinin eksikliğini musallat kılmıştır. Zira kemal o ilk olan yaratıcıya mahsustur. O bakımdan kişi az yemek ve yüce Allah’a itaat yolunda uykusuz kalmak suretiyle, uykusunu bertaraf edebilirse bunu yapsın. Kişinin altmış yıl yaşayarak bu altmış yılın gecelerini uykuyla geçirip, böylelikle ömrünün yarısını boşa harcaması, gündüzün altıda birini dinlenmek maksİsmi ile uyuyup, böylelikle de ömrünün üçte ikisinin gitmesi, geriye de onun yirmi yıllık bir ömrünün elinde kalması, gerçekten büyük bir aldanıştır. Kişinin üçte ikilik Ömrünü fani bir lezzette telef etmesi buna karşılık hiçbir şeye muhtaç olmayan ve hiçbir eksiği bulunmayan, asla da zulmetmeyen, amellerin karşılıklarını eksiksiz verenin nezdinde, kalıcı bir lezzet uğrunda uykusuzlukla ömrünü geçirmemesi, çok büyük bir bilgisizlik ve akılsızlıktır,

3- Gece ve Gündüzün Fazileti:

Eşyalar bizatihi biri diğerinden faziletli değildir. Çünkü cevher ve arazlar varlık itibariyle birbirine benzerdirler. Üstünlük niteliklerle gerçekleşir. Şu iki vaktin hangisi daha faziletli olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır: Gece mi, gündüz mü? diye. Ancak orucun delaleti başka bir delile ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

Derim ki: Gecenin kadri de pek büyüktür. Yüce Allah, Peygamberine geceleyin namaz kılmayı emrederek şöyle buyurmuştur:

“Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) gece namazı kıl.” (el-İsra, 17/79);

“Birazı müstesna geceleyin kalk, namaz kıl.” (el-Müzzemmil, 73/2) -ileride açıklaması geleceği üzere- diye buyurmuştur.

Mü’minleri de geceleyin namaz kıldıkları için:

“Yanları yataklarından uzak kalır.” (es-Secde, 32/16) diye buyurmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahı öylece söndürür. Kişinin gecenin ortasında namaz kılması… ve gecede yüce Allah’ın duayı kabul ettiği bir an vardır ve geceleyin şanı yüce ve mübarek olan Rabbimiz (dünya semasına) iner…” Bunlar muhtelif hadislerden birer parça olup; her birisi yeri gelince gösterilmiş veya gösterilecektir. Yüce Allah’ın izniyle ileride açıklaması gelecektir.

4- Şükretmek İsteyenler:

“İbret ve öğüt almak… isteyen” anlamındaki âyeti sadece Hamza, “zel” harfi sakin, “kef’de ötreli olarak; ” Hatırlamak.,, isteyen” diye okumuştur, Bu İbn Vessâb, Talha ve en-Nehaî’nin de kıraatidir. Übeyy’in Mushaf ında ise bir “te” ziyadesi ile; şeklindedir. Diğerleri ise “kef harfi şeddeli olarak; diye okumuşlardır. İster şeddeli, ister şeddesiz olsun her iki okuyuş da aynı anlamdadır. Şeddesiz okuyuşun; iki vakilten birisinde unuttuğunu, ikincisinde hatırlar şeklinde olduğu yahut o vakitte Allah’ı tenzih ve teşbihi hatırlasın, demek olduğu da söylenmiştir.

” şükür etmek isteyenler için…” âyetindeki

“şükür” fiili:Şükretti, şükreder, şükretmek” şeklinde kullanılır. “Küfretti, nankörlük etti, eder, küfretmek, nankörlük etmek” gibi.

Burada sözü geçen şükür yüce Allah’ın gece ile gündüzü onların hayatta kalmalarının esası kılması dolayısıyladır. Sanki müşriklerin: “Rahmânda neymiş” demeleri üzerine mü’minler de: O bütün bunları takdir edendir, diye cevap vermiş gibidirler.

Furkan 61

Ne yücedir o ki, gökte burçlar yaptı ve onda bir kandil ve aydınlatıcı bir ay var etti.

Diyanet Vakfı
Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.

Kurtubi Tefsiri
Gökte burçlar kılan, onda bir kandil ve aydınlık saçan bir ay yaratanın şanı ne yüce, ne mübarektir!

“Gökte burçlar…” yani konaklar

“kılan…ın şanı ne yüce, ne mübarektir!” Burçlara dair açıklamalar daha önceden (el-Hicr, 15/16. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onda bir kandil…” İbn Abbâs dedi ki: Güneşi kastetmektedir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Güneşi de bir kandil yapmıştır.” (Nûh, 71/16) âyetidir. Genel olarak buradaki “kandil” anlamındaki “sirac” kelimesi, tekil olarak okunmuştur. Ancak Hamza ve el-Kisaî: “Kandiller” diye okumuşlardır ki, bu kıraate göre maksat, parıl panl ışık saçan büyük yıldızlar demektir. Ebû Ubeyd’e göre birinci kıraat daha uygundur, çünkü o (takdirde) “kandiller”i de yıldızlar, “burçlar”ı da yıldızlar diye te’vil etmiş olur. Böylelikle anlam yıldızlar ve yıldızlar demek olur.

en-Nehhâs dedi ki: Ancak onların lehine şöyle bir te’vil yapılabilir: Eban b. Tağlib dedi ki: Kandillerden kasıt bol ışık saçan yıldızlardır. es-Sa’lebî dedi ki; Zühre (Venüs), Müşteri (Jüpiter), Zühal (Satürn), balıkçılar ve benzerleri böyledir.

“Ve aydınlık saçan bir ay” Yani doğduğu vakit yeryüzünü aydınlatan bir ay… İsmet, el-A’meş’den “kaf” harfini ötreli, “mim” harfini de sakin olarak; diye okuduğunu rivâyet etmiştir. Ancak bu şaz bir kıraattir. Şayet zamanının müslümanlarının İmâmı olan Ahmed b. Hanbel’in onun hakkında: Kıraatleri rivâyet eden İsmet’in naklettiklerini yazmayınız, sözü dışında hiçbir şey olmasaydı bile bu kadarı dahi yeterdi. Ancak Ebû Hatim es-Sicistanî sözü geçen bu İsmet’in yaptığı rivâyetleri zikretmeye çokça önem verirdi.

Furkan 60

Onlara, “Rahman’a secde edin” denildiğinde dediler: “Rahman da ne?” “Senin emrettiğine mi secde edelim?” Bu, onların nefretini artırdı.

Diyanet Vakfı
Onlara: Rahmana secde edin! denildiği zaman: «Rahman da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!» derler ve bu emir onların nefretini arttırır.

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Rahmâna secde edin” denildiğinde, onlar: “Rahmân da neymiş? Senin bize emrettiğin şeye mi secde edelim?” dediler ve bu, nefretlerini arttırdı.

“Onlara: Rahmâna secde edin, denildiğinde onlar: Rahmân da neymiş?… dediler” ve bu sözlerini inkâr ve şaşkınlık üslubuyla söylediler. Yani biz ancak Yemame’nin rahmanını, rahman olarak biliriz. Bununla da Müseylime el-Kezzab’ı kasdediyorlardı. Kadı Ebubekr İbnu’l-Arabî’nin iddiasına göre onlar mevsufu (yüce Allah’ı) değil de sıfatı bilmiyorlardı. O buna yüce Allah’ın:

“Rahmân da neymiş?” demiş olduklarını ve;

“Rahmân da kimmiş?” dememiş olduklarını delil göstermektedir. İbnu’l-Hassar ise şöyle demektedir: Rahmetlik bu ifadeleri ile

“halbuki onlar Rahmân’ı inkâr ediyorlar.” (er-Ra’d, 13/30) anlamındaki diğer âyet-i kerimeyi hatırlamamış görünüyor.

“Senin bize emrettiğin şeye mi secde edelim?” Bu kıraat Medine’lilerle, Basra’lıların kıraatidir, Yani ey Muhammed, senin bize emrettiğin şeye mi secde edeceğiz? Bunu Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de tercih etmiştir.

el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî ise ye ile: “Onun bize emrettiği…” diye okumuşlardır ki bununla Rahmân’ı kastetmektedirler. Ebû Ubeyd bunu böylece açıklamış ve şöyle demiştir: Şayet onlar Rahmân’ın bu emri kendilerine vermiş olduğunu ikrar ve İtiraf etmiş olsalardı, kâfir olmazlardı.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Kûfe’lilerin kıraatini böyle uzak bir te’vil ile yorumlamaya gerek yoktur. Çünkü evla olan onların “O’nun bize emrettiği şeye mi secde edelim?” şeklindeki kıraatlerinin lehine, emredenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu söylemek daha uygundur. Böylelikle bu kıraat de doğru bir kıraat olarak karşımıza çıkar. Ancak birinci kıraat daha uygundur, daha açıktır ve daha kolay anlaşılır.

“Ve bu nefretlerini arttırdı,” Yani onlara Rahmân’a secde edin, emrini veren kimsenin bu sözü, onların dinden daha çok uzaklaşmalarına sebeb oldu.

Süfyan es-Sevrî bu âyet-i kerîme hakkında şöyle dermiş; Ey yüce ilâhım, senin düşmanlarının nefretlerini arttıran husus, benim senin önünde daha bir zilletle boyun eğmemi arttırmıştır.

Furkan 59

O, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine istiva etti. Rahman’dır; O’ndan haberdar olana sor.

Diyanet Vakfı
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arşa istiva eden (ona hükmeden) Rahmandır. Bunu bir bilene sor.

Kurtubi Tefsiri
O, göklerle yerî ve aralarında olanları altı günde yaratan, sonra Arş üzere İstiva edendir, Rahmân’dır. Sen bunu bir bilene sor!

“O, göklerle yeri ve aralarında olanları altı günde yaratan, sonra Arş üzere istiva edendir” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O” ism-i mevsûlü daha Önce geçen “hayvan sıfatı olarak cer mahallindedir.

“Aralarında olanları” diye (tesniye zamiri) kullanılıp, “Aralarında” diye (müennes ve çoğul zamiri) kullanılmaması şundan dolayıdır: Yüce Allah bununla iki sınıfı, iki türü ve İki şeyi kastetmiştir, el-Kutâmî’nin şu beyitinde olduğu gibi:

“Üzmüyor mu seni Kays’ın ipleri ile Tağlib’in;

Ve her ikisinin kesilerek birbirinden ayrılmış olması.”

Şair burada görüldüğü gibi “Tağlib’in ipleri de” demek istediğinden “ipler” çoğul olmakla birlikte, ayrıldıklarını haber veren fiilde tesniye zamiri kullanmıştır. Çünkü o bununla iki şey ve iki türü anlatmak istemiştir.

“Rahmân’dır. Sen bunu bir bilene sor.” ez-Zeccâc dedi ki: Âyet, sen O’nun hakkında soru sor, demektir. Bu açıklamayı dil bilginlerinden bir topluluk da nakletmiş bulunmaktadır. Buradaki “be” harfi cerri “…den, dan” anlamındadır. Nitekim yüce Allah:

“İsteyen biri inecek azâbı istedi” (el-Meâric, 70/1) diye buyurmaktadir. Buradaki be harfi cerrinin “an” anlamında kullanıldığını kahul edecek olursak, meal: Soran bir kişi gerçekleşecek bir azâb hakkında soru sordu, anlamında olur.

Şair de şöyle demektedir:

“Ey Malik’in kazı niye at(lı)lara sormadın,

Eğer bilmiyor isen; bilmediğin şey hakkında.”

Alkame b. Abdede şöyle demiştir;

“Şayet sizler bana kadınlar hakkında soru soruyorsanız gerçekten ben,

Kadınların ilaçlarını çok iyi bilirim, tabibim.”

Burada görüldüğü gibi şairler: “Kadınlar hakkında” ve; Bilmediklerin hakkında” demek istemişlerdir.

Ancak Ali b. Süleyman bunu kabul etmeyerek şöyle der: Nazar ehli “be” harfi cerrinin, “an” anlamında olmasını kabul etmezler. Çünkü o takdirde Arapların lâfızları kullandıkları anlamlan bozmak söz konusudur. Çünkü ifadesi, eğer sen filan kimse ile karşılaşacak olursan, senin onunla karşılaşmanla birlikte bir de karşına arslan çıkar, anlamında olur. O halde burada âyet; “Sen sorunu bu hususta bilgisi olan, haberdar bir kimseye sor” demek olur. İbn Cübeyr de böyle demiştir.

Burada “el-Habir” yüce Allah’tır. Buna göre “habîr: bilen” lâfzı, “sor” fiili ile mef’ûlün bih olarak nasbedilmiştir,

Derim ki: ez-Zeccâc’ın açıklaması güzel bir şekilde yorumlanabilir. O da buradaki “el-habîr: Bir bilen”İn Allah’tan başka bir kimse olmasıdır, yani sen O’nun hakkında (an harfi cerri ile) bir bilen kimseye sor. Yani onu bilen birisine, yani O’nun sıfat ve isimlerini bilen birisine soru sor, demektir.

Anlamın; “Sen onun için bilen birisine sor,” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu durumda “he” zamirinden hal olarak nasbedilmiştir; el-Mehdevî dedi ki; Burada “bir bilen” lâfzının hal olması uygun değildir. Zira halin hem soran kimse için, hem de sorulan kimse için olması mümkündür. Failden hai olması da doğru olamaz. Zira bilen bir kimsenin ayrıca başkasına sormaya ihtiyacı yoktur. Mef ulden de hal olamaz, çünkü hakkında soru sorulan kişi er-Rahmân olandır ve o da ebediyyen bilendir, haberdar olandır. Hal çoğunlukla değişikliğe uğrayan ve bir yerden bir yere intikal eden şeylerde söz konusudur. Şu kadar var ki; bunun, -mesela:

“Halbuki o… doğrulayan gerçeğin ta kendisidir.” (el-Bakara, 2/91) âyetinde olduğu gibi- tekid edici bir hal olarak kabul edilmesi hali müstesnadır; o takdirde câiz olur.

“Rahmân” lâfzının merfu olarak gelmesi üç türlü açıklanabilir: Evvela

“istiva edendir” âyetindeki zamirden bedel olabilir. Diğer taraftan

“o Rahmândır” anlamında merfu gelmiş olabilir. Ayrıca mübteda olarak merfu gelmiş olabilir, onun haberi de:

“Sen bunu bir bilene sor” anlamındaki âyettir. Bununla birlikte; “Hayy olan, ölmeyen, Rahmâna tevekkül et” anlamında sıfat olarak mecrur olması da mümkündür. Medh olmak üzere nasb ile gelmesi de mümkündür.

Furkan 58

Ölmez olan diriye tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.

Diyanet Vakfı
Ölümsüz ve daima diri olan Allaha güvenip dayan. Onu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarını Onun bilmesi yeter.

Kurtubi Tefsiri
Asla ölmez, hayy olana tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O, yeter.

“Asla ölmez, hayy olana tevekkül et” âyetinde sözü edilen tevekkülün anlamı ve tevekkülün bütün hususlarda yüce Allah’a kalbin güvenip dayanması, sebeplerin ise; onlara güvenip dayanmak söz konusu olmaksızın, yerine getirilmelerini emrettiği bir takım araçlardan İbaret olduğuna dair açıklamalar daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/122 âyetin tefsirinde) ve bu sûrede geçmiş bulunmaktadır.

“Ve O’nu hamd ile tesbih et.” Yani yüce Allah’ı şu kâfirlerin nitelendirmiş olduğu ortaklarının bulunmasından tenzih et. Teşbih, tenzih demektir, buna dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır. “Tesbih et” âyetinin O’nun için namaz kıl, anlamında olduğu da söylenmiştir, çünkü namaza da teşbih denilmektedir.

“Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” Yani onların günahlarını O çok iyi bilir, bu günahlan dolayısıyla onları cezalandıracaktır.

Furkan 57

De ki: “Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum — sadece Rabbine bir yol edinmek isteyen hariç.”

Diyanet Vakfı
De ki: Buna karşılık, sizden, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanız) dışında herhangi bir ücret istemiyorum.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ona karşılık sizden ücret istemem. Ancak Rabbine doğru yol tutan kimseler (olmanızı) arzuluyorum.”

“Deki: Ona karşılık sizden ücret istemem” âyeti ile şunu anlatmaktadır; Ben size getirmiş olduğum Kur’ân ve vahiy dolayısıyla sizden herhangi bir ücret istemem. Buradaki ” te’kid İçindir.

“Ancak” lakin

“Rabbine doğru” malını Allah yolunda infak etmek suretiyle

“yol tutan kimseler (olmanızı) arzuluyorum.” Buradaki istisna munkatı’ bir istisnadır, o bakımdan anlamı lakin (ancak)… şeklindedir. Bu istisnanın muttasıl olup, muzafın hazfedilmiş olması da mümkündür. O takdirde “Ancak Rabbine doğru yol tutan kimselerdin ecrini “arzuluyorum” demek olur. Bu da onların benim dinime tabi olması ile olur. Böylelikle Peygamber hem dünya, hem de âhirdin lütuf ve ihsanlarına nail olur.

Furkan 56

Biz seni ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz, seni ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.

“Biz, seni ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.” Yani Biz, seni cennet ile müjdeleyen cehennem ateşinden korkutup uyaran bir kimse olarak gönderdik. Biz, seni bir vekil yahutta onları îmana zorlayan bir zorlayıcı olarak göndermedik.

Furkan 55

Ve Allah’tan başka, kendilerine ne fayda ne zarar vermeyen şeylere taparlar. Kâfir, Rabbine karşı yardımcıdır.

Diyanet Vakfı
(Böyle iken inkarcılar) Allahı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere kulluk ediyorlar. İnkarcı da Rabbine karşı uğraşıp durmaktadır.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onlar Allah’tan başka kendilerine fayda da, zarar da veremeyen şeylere İbadet ederler. Kâfir, Rabbine karşı yardımcı olandır.

“Halbuki onlar Allah’tan başka kendilerine fayda da, zarar da veremeyen şeylere İbadet ederler.” Yüce Allah, nimetlerini sayıp, döktükten ve kudretinin kemalini açıkladıktan sonra müşriklerin sonra herhangi bir fayda sağlamaya, zarar vermeye gücü yetmeyen varlıkları, kendisine ortak koşmalarının hayret edilecek bir iş olduğunu bu âyeti ile ifade etmektedir. Yani sözünü ettiği bu varlıkları yaratan yüce Allah’tır. Diğer taraftan bunlar cahillikleri dolayısıyla Allah’ın dışında fayda da veremeyen, zarar da veremeyen ölü ve cansız bir takım varlıklara ibadet etmektedirler.

“Kâfir, Rabbine karşı yardımcı olandır” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre burada “kâfir”den kasıt Ebû Cehil -la’anehullah-dır. Bunun açıklamasına gelince: O, putlara ibadet etmek suretiyle Allah’ın dostlarına karşı yardımcı olmaya kalkışır. İkrime de dedi ki: Burada “Kâfir”den kasıt İblis’tir. O, Rabbine düşmanlık ederek ortaya çıkmıştır. Mutarrif’de burada “kâfir”den kasıt şeytandır demiştir.

el-Hasen dedi ki: “Yardımcı olan” âyeti, masiyetlere karşı şeytana yardımcı olan demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kâfir, Rabbinin nezdinde zelil, önemsiz, herhangi bir değeri ve ağırlığı olmayan bir varlıktır. Bu da Arapların: ifadelerinden gelmektedir ki; bu o şeyi elinin tersiyle bir kenara ittin ve ona iltifat etmedin, anlamına getir.

Yüce Allah’ın:

“Onu arkanıza atılmış, önemsenmeyen bir şey edindiniz.” (Hud, 11/92) yani onu çok basit bir şey olarak değerlendirdiniz, âyeti da bu anlamdadır.

Şair el-Ferezdak’ın şu beyiti de böyledir:

“Ey Kays oğlu Temim, sakın benim ihtiyacım (nezdinizde) elinizin tersiyle

Bir kenara atılmış, önemsenmemiş bir şey olmasın da. ona vereceğiniz cevap bana ağır gelmesin.”

Ebû Ubeyde’nin açıklamasının anlamı budur.

“Yardımcı (bu açıklamaya göre: önemsiz)” kelimesi, “Önemsenmeyen” anlamındadır. Yani kâfirlerin küfrü Allah nezdinde önemsizdir. Allah onu önemsiz görür, çünkü kâfirin küfrünün O’na bir zararı olmaz.

Şöyle de açıklanmıştır: Kâfir kendisine tapındığı rabbi olan puta karşı güçlü ve galip gelendir. Ona dilediğini yapar, çünkü cansız varlıkların herhangi bir zararı önlemeye veya bir fayda sağlamaya güçleri yoktur,

Furkan 54

Ve sudan bir insan yaratandır. Onu nesep ve sıhriyet sahibi kıldı. Rabbin güç sahibidir.

Diyanet Vakfı
Sudan (meniden) bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren Odur. Rabbinin her şeye gücü yeter.

Kurtubi Tefsiri
Ve O, sudan insan yaratan, ondan neseb ve sıhrî akrabaları çıkaran O’dur. Rabbin herşeye güç yetirendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- İnsanların Yaratılış Nimeti:

“Ve O, sudan insan yaratan… O’dur.” Yani nutfeden insan yaratan O’dur. “Ondan neseb ve sıhrî akrabaları çıkaran O’dur.” Yani insanı bir cihetiyle neseb akrabalığı, bir cihetiyle de sıhrî akrabalığı olan bir varlık kılmıştır.

“Sudan” âyeti ile insanın asli yaratılışına işaret edildiği de söylenmiştir. Çünkü canlı olan herbir mahluk sudan yaratılmıştır. Bu âyet-i kerîme ile insanların yokluktan sonra var edilmeleri yolu ile üzerlerindeki nimet sayılmakta ve bu hususta ibret almaları için dikkatleri çekilmektedir.

2- Neseb ve Sıhr Ne Demektir?:

“Ondan neseb ve sıhrî akrabaları çıkaran O’dur” âyetinde geçen neseb ve sıhr insanlar arasında oluşan her türlü akrabalığı kapsayan umumî İki anlamdır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Neseb aslında erkek ile dişi arasında şer’î suretçe suyun karıştırılmasıdır. Eğer bu masiyet yolu ile gerçekleşirse bu mutlak olarak bir yaratma Buradaki “yaratma” anlamını verdiğimiz “halkan” kelimesinin aslında “karıştırmak” anlamına gelen “haltan” olması ihtimali bizce kuvvetlidir Kelimenin hat benzerliği dolayısıyla yanlış okunmuş olma ihtimali vardır. olur ve muhakkak olarak da bir neseb olmaz. Bundan dolayı şanı yüce Allah’ın:

“Anneleriniz, kızlarınız… size haram kılındı.” (en-Nisa, 4/23) âyetinin kapsamına zinadan olma kızı girmez. Zira ilim adamlarımızın da, dinimiz de bu hususa dair iki görüşün sahih olanına göre de böyle bir kız, kişinin kızı durumunda değildir. Bu şer’an bir neseb olmayacak olursa, şer’an sıhrî bir akrabalık da söz konusu olmaz. Buna göre zina annenin kızını da, kızın annesini de haram kılmaz. Helal nikâh dolayısıyla haram kılınanlar, haram İlişki dolayısıyla haram kılınmazlar. Çünkü yüce Allah neseb ve sihri akrabalıkla kullarına olan lutfunu hatırlatmış ve bu akrabalıkların değerinin yüceliğini dile getirmiştir. Helal ve haramlığa dair hükümleri de bunlara bağlı olarak söz konusu etmiştir. O halde batıl olan bir ilişki akrabalığı bunlara katılamaz ve bunlara eşit görülemez.

Derim ki: Kişinin zinadan olma kızı yahut kızkardeşi ya da zinadan olma oğlunun kızını nikâhlaması hususunda fukaha arasında görüş ayrılığı vardır. Aralarında İbnu’l-Kasım’ın da bulunduğu bir topluluk, bunu haram kabul etmiştir. Ebû Hanîfe ve mezhebine mensub fukahanın görüşü de budur. Aralarında Abdu’l-Melik İbnu’l-Macişun’un da bulunduğu başkaları ise bunu câiz kabul etmişlerdir. Bu Şâfiî’nin de görüşüdür. Buna dair açıklamalar yeterli bir şekilde en-Nisa Sûresi’nde (4/23. âyet, 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Neseb, nikâhlanması helal olmayan akrabalar demektir. Sıhrî akraba ise nikâhlanması helal olan demektir. ez-Zeccâc da böyle demiştir, aynı zamanda bu Ali b. Ebî Tâlib’in de görüşüdür.

“Sıhr”ın İştikakı bir şeyi başka bir şeyle karıştırmayı anlatmak üzere kullanılan:den gelmektedir. Sıhrî akrabalardan herbirisi diğeri ile karışmış olduğundan nikâh yoluyla ortaya çıkan akrabalıklara sıhrî akrabalık denilmiştir. Çünkü bu yolla insanlar birbiriyle karışmaktadır.

Sihrin nikâh akrabalığı olduğu söylenmiştir. Buna göre zevcenin akrabalarına (haten’in çoğulu) ehtân kocanın akrabalarına da ahma’ (kayınlar) denilir, sıhrî akrabalar ise bütün bunlar hakkında umumi olarak kullanılabilir. Bu açıklamayı da el-Esmaî yapmıştır.

İbnu’l-Arabî dedi ki; “Haten”ler kadının babası, kardeşi ve amcasıdır. -el-Esmaî’nin dediği gibi- Sıhr ise adamın kızının kocası, onun kardeşi, babası. ve amcasıdır. .

Ebû Suleyman el-Cûzecânî’nin rivâyetine göre Muhammed b. el-Hasen, şöyle demiştir: Adamın haten’leri (enişteleri) kızlarının, kızkardeşlerinin, hala ve teyzelerinin ve kendisine mahrem olan herbir kadının kocasına denilir. Sihri akrabaları ise hanımı tarafından haram olan zû rahim olan herkes demektir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta evla olan el-Esmaî’nin sihri akrabalıklar hakkındaki görüşünün kabul edilmesi ve her İki taraftan (karı ve koca tarafından) akrabalıkların söz konusu olmasıdır. Nitekim: “O şeyi karıştırdım” denilir. İşte eşlerden herbîrisi diğeri ile böylelikle karışmış olmaktadır. Hatenler (enişteler) hakkında da evla olan şu iki sebeb dolayısıyla Muhammed b. Hasen’in söylediği görüştür: Birincisi bu husustaki merfu hadistir. Muhammed b. İshak, Yezid b. Abdullah b. Kusayt’dan, o Muhammed b. Üsame b. Zeyd’den, o babasından rivâyete göre Zeyd dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sana gelince ey Ali, sen benim hatenimsin (damadimsın), torunlarımın babasısın, sen bendensin, ben de sendenim.” İşte burada görüldüğü gibi kızın kocası olan Ali (radıyallahü anh)’e “haten” denilmiştir. Diğer taraftan “haten” kelimesi bir şeyi koparmayı anlatmak için kullanılan; ‘den gelmektedir. Koca sanki kendi akrabalarından koparılmış ve eşini de kendi akrabalarından koparmış gibidir.

ed-Dahhâk dedi ki: sıhrî akraba süt emmek yoluyla meydana gelen akrabalıktır.

İbn Atiyye dedi ki: Ancak böyle bir görüş kanaatime göre İbn Abbâs (radıyallahü anh)’ın şu sözü dolayısıyla düşülmüş bir yanılgıdır: Neseb dolayısıyla yedi kişi, sihri akrabalık dolayısıyla da beş kişi haram kılınmıştır. Bir başka rivâyette ise “sıhrî akrabalık dolayısıyla yedi kişi haram kılınmıştır” şeklindedir. O bununla şanı yüce Allah’ın neseb yoluyla haram kılınanların sözkonusu edildiği:

“Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, hemşire kızları… size haram kılındı.” (en-Nisa, 4/23) âyeti ile sihri akrabaların sayıldığı yüce Allah’ın şu âyetinde:

“Sızı emziren süt anneleriniz. .. ve iki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı).” (en-Nisa, 4/23) âyetine kadar sayılanları kast etmektedir. Bundan sonra evli kadınların haram kılındığı söz konusu edilmektedir.

Bu hususta hareket noktası şudur: İbn Abbâs sıhrî akrabalar arasında onunla birlikte zikrolunanlar da haram kılınmıştır, demek istemiştir. O, bu sözü edilenlerle bunun önemine yani sıhrî akrabalığın önemine işaret etmek istemiştir. Yok, süt emzirmek ile sıhrî akrabalık olur, demek istememiştir. Ancak süt akrabalığı neseb seviyesindedir. Neseb dolayısı ile -bu hususta nakledilmiş hadisin hükmü gereğince- haram kılınanlar süt emmek dolayısıyla da haram kılınmıştır. Diğer taraftan sıhrî akrabalardan da beş kişi haram kılınmıştır, diye rivâyette bulunanlar iki âyet-i kerîme’de yer alan iki kızkardeşin birlikte nikâhlanmasıyla evli hür kadınların nikâhlanmasını saymamıştır. Derim ki: Buna göre İbn Atiyye az önce sözü edilenlerle birlikte süt emmeyi de neseb kabul etmiştir. ez-Zeccâc’ın da görüşü budur. Ebû İshak dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Anneleriniz… size haram kılındı” âyetinden itibaren “ve iki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı)” âyetine kadar zikredilenler neseb akrabalarıdır. Sıhrî akraba ise velayeti altındaki kadını evlendirme yetkisine sahip olan kimselerdir, İbn Atiyye dedi ki: ez-Zehravî de şöyle bir görüş nakletmektedir: Buna göre neseb erkek çocuklar tarafındaki akrabalık, sihri akrabalık ise kız çocuklar tarafından meydana gelen akrabalıklardır.

Derim ki: Bu görüşü en-Nehhâs da zikretmiş ve şöyle demiştir. Çünkü smrî akrabalık iki cihetten de olmaktadır.

İbn Şîrîn dedi ki: Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ali (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Ali (radıyallahü anh) ile akrabalığı hem neseb akrabalığıdır, hem de sıhrî akrabalıktır. İbn Atiyye dedi ki: Onların bu şekildeki akrabalıkları kıyâmet gününe kadar aralarındaki hürmet bağını pekiştiriridir.

“Rabbin herşeye” ve dilediğini yaratmaya

“güç yetirendir.”

Furkan 53

Ve O, iki denizi salıverendir — bu tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu, acıdır. Aralarına bir engel ve aşılmaz bir perde koymuştur.

Diyanet Vakfı
Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan Odur.

Kurtubi Tefsiri
İki denizi salıveren O’dur. Bu tatlı mı tatlı, bu ise tuzlu ve acıdır. Bu İkisi arasında da bir perde ve belirli bir sınır kıldık.

“İki denizi salıveren O’dur” âyeti ile ihsan olunan nimetler tekrar söz konusu edilmektedir.

“Salıveren” serbest bırakan, birbirine katan ve önündeki engeli kaldıran demektir. Mücahid dedi ki: O, iki denizi serbest bıraktı ve birini diğerinin üzerine saldı. İbn Arafe dedi ki: “İki denizi salıveren” yani onları birbirine katan demektir. Onlar biri diğerine ulaşmaktadır. Bir şeyi katıp karıştırmayı anlatmak üzere; denilir. “Din ve iş birbirine karıştı ve tutarsızlık oldu” demektir. Yüce Allah’ın: “Pek karışık bir iş içinde…”(Kaf, 50/5) âyeti da buradan gelmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Abdullah b. Âmr b. el-As’a söylediği şu ifadelerde de bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır: “Sen insanların ahitlerinin birbirine karıştığını, emanetlerinin artık hafife alındığını ve şöyle şöyle olduklarını görürsen…” deyip, parmaklarını birbirine geçirdi. Ben kendisine: Peki o sırada ne yapayım? Allah beni senin yolunda feda etsin, diye sordum. Şöyle buyurdu: “Evinde otur, dilini tut, maruf gördüğün şeyi yap, münker gördüğünü bırak ve sadece kendinle ilgilen, ammenin işleriyle uğraşmayı da terket.” Bu hadisi Nesâî, Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmişlerdir Ebû Dâvûd, IV, 123, 124; İbn Mâce, III, 1507; Müsned, II, 162, 220, 221.

el-Ezherî dedi ki: “İki denizi salıveren” aralarını serbest bırakan demektir. Atı serbesl bırakıp merada yayılmayı terketmeyi anlatmak üzere; Atı meraya saldım, denilir. Sa’leb dedi ki: “Salmak” akıtmak demektir. Buna göre yüce Allah’ın:

“İki denizi salıveren” âyeti, ikisini akıtan anlamındadır. el-Ahfeş dedi ki: Bazıları da “İki denizi salıverdi” ifadesini (hemzesiz olarak): gibi kullanmışlardır. Yani burada vezni ile vezni aynı anlamdadır.

“Bu tatlı mı tatlı” son derece tatlı;

“bu ise tuzlu ve acıdır.” Hem tuzluluğu, hem de acılığı vardır. Talha’dan onun;” Tuzlu” lâfzının “mim” harfini üstün, lâm harfini de esreli okuduğu rivâyet edilmiştir.

“Bu ikisi arasında da bir perde” kendi kudretinden bir engel

“…kıldı.”

Onlardan biri diğerinin aleyhine baskın gelmez. Nitekim er-Rahmân Sûresi’nde:

“O iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi, ama aralarında bir engel vardır. Biri diğerine karışmaz.” (er-Rahmân, 55/19-20) diye buyurmaktadır.

“Ve belirli bir sınır kıldı.” Yani birinin diğerine karışmasını önleyecek şekilde görülmeyen bir perde var etti.

“Berzah: Perde” haciz (engel) demektir. Hicr (sınır) ise mani (engel) demektir. el-Hasen dedi ki: Bununla İran denizi (Hint okyanusu, Basra körfezi) ile Rum denizini (Akdeniz’i) kastetmektedir.

İbn Abbâs ve İbn Cübeyr dediler ki: Kasıt semadaki deniz ile yeryüzündeki denizdir, Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Her yıl bu iki deniz birbirine kavugur, fakat ikisi arasında da onun kaza ve takdiri ile berzahlardan bir berzah bulunur.

“Ve belirli bir sınır…” Yani tuzlu olanın tatlı su ile tatlanması yahutta tatlı olanın tuzlu olan ile tuzlanması kesinlikle engellenmiştir.

Furkan 52

Öyleyse kâfirlere itaat etme. Onlarla onunla büyük bir cihad yap.

Diyanet Vakfı
(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik.) O halde, kafirlere boyun eğme ve bununla (Kuran ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!

Kurtubi Tefsiri
O halde kâfirlere itaat etme ve onlara karşı onunla büyük bir cihad et!

“O halde kâfirlere” seni davet ettikleri ilahlarına tabi olmak hususunda

“itaat etme ve onlara karşı onunla büyük bir cihad yap.” İbn Abbâs Kur’ân ile İbn Zeyd de İslâm ile diye açıklamışlardır. Kılıç ile cihad et, anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Zira sûre Mekki bir sûredir ve Savaş emrinden önce nazil olmuştur. “Büyük bir cihad”dan kasıt, aralıksız ve durgunluk devresi olmayan bir şekilde cihad etmektir.

Furkan 51

Dileseydik her kente mutlaka bir uyarıcı gönderirdik.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Şayet dileseydik, elbet her ülkeye bir uyarıcı (peygamber) gönderirdik.

Kurtubi Tefsiri
Eğer dileseydik herbir beldede elbette bir uyarıcı gönderirdik.

“Eğer dileseydik herbir beldede bir uyarıcı” yani senin üzerinde peygamberliğin yükleri hafiflesin diye yağmuru paylaştırdığımız gibi onları uyarıp korkutacak bir rasûl

“gönderirdik.” Ancak bizler böyle yapmadık, bilakis seni herkes için bir uyarıcı kıldık. Böylelikle senin derecen yükselsin istedik. O halde Allah’ın senin üzerindeki nimetine şükretmelisin.

Furkan 50

Aralarında onu açıkladık ki düşünüp öğüt alsınlar. Ama insanların çoğu inkârdan başkasını kabul etmedi.

Diyanet Vakfı
Andolsun bunu, insanların öğüt almaları için, aralarında çeşitli şekillerde anlatmışızdır; ama insanların çoğu ille nankörlük edip diretmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, onu onların arasında öğüt alsınlar diye evirip çevirdik. Halbuki İnsanların çoğu yüz çevirip, nankörlük etmekten başka bir yol izlemediler.

“Yemin olsun ki Biz, onu” yani Kur’ân-ı Kerîm’i

“onların arasında öğüt alsınlar diye evirip çevirdik.” Burada zamir ile Kur’ân’dan söz edilmesi sûrenin baş taraflarında yüce Allah’ın:

“Hak ile batılı ayıranı (Furkan’ı) âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yüce, ne mübarektir” âyeti;

“Yemin olsun ki bana geldikten sonra beni Zikirden o saptırdı.” (29. âyet) ile:

“Ya Rab! Gerçekten benim kavmim bu Kur’ân’ı terketti.” (30. âyet) âyetinde ondan söz edilmiş olmasından dolayıdır.

“Halbuki insanların çoğu yüz çevirip, nankörlük etmekten başka bir yol izlemediler.” Onu inkâr ettiler, onu yalanladılar.

“Yemin olsun ki Biz, onu onların arasında… evirip çevirdik” âyetinde sözü edilenin yağmur olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Bir senenin yağmuru diğerininkinden fazla değildir. Ancak yüce Allah, onu dilediği şekilde evirip çevirir. Bir tarafta yağan fazla miktar, diğerlerinden eksiltilmiş demektir. İşte “evirip çevirme”nin (tasrifin) anlamı budur.

“Yemin olsun ki Biz, onu onların arasında… evirip, çevirdik.” Yani onu bol, daha az ve cisind halinde yağdırdık, diye de açıklanmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre, onun evirilip çevirilmesi içmek, sulamak, onunla ekin yetiştirmek, taharet almak, bostanları sulamak, yıkamak ve benzeri yollarla çeşitli şekillerle ondan faydalanmaktır,

“Öğüt alsınlar diye evirip çevirdik. Halbuki İnsanların çoğu yüz çevirip nankörlük etmekten başka bir yol izlemediler” âyeti ile ilgili olarak İknme dedi ki: Bu cahiliye dönemi Araplarının yıldızların doğup batışı ile ilgili olarak; “şu yıldızın doğuşu sebebiyle bize yağmur yağdırıldı” demeleridir. en-Nehhâs dedi ki: Bizler tefsir bilginleri arasında burada sözü eden “küfür (nankörlük)”ün onların “şu yıldızın doğumu sebebiyle bize yağmur yağdırıldı” demeleri demek olduğu hususunda bir görüş ayrılığı bilmiyoruz. Bunun bir benzeri ifade de “yıldız şu işi yaptı” demektir. Yıldıza herhangi bir fiil nisbet eden herkes, kâfirdir.

er-Rabî’ b. Subeyh rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir gece insanlara yağmur yağdırıldı. Sabah olduğunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bu hususta insanlar iki (tür) adam olarak sabahı ettiler. Kimisi şükredendir, kimisi nankörlük eden bir kâfirdir. Şükreden kişi kendisine yağmur yağdırılıp su ihtiyacı karşılandığından dolayı yüce Allah’a hamdeder. Kâfir nankör kişi ise şu, şu yıldızın doğuşu dolayısıyla bize yağmur yağdırıldı, der.” Buhârî, I, 290, 351; Müslim, I, 83; Ebû Dâvûd, IV, I6;Nesâî, III, 164; Muvatta’, I, 192; Müsned, IV, 117

Bu hadisin manası itibariyle sahih olduğu hususunda ittifak vardır. İleride yüce Allah’ın İzniyle el-Vakıa Sûresi’nde (56/75- âyetin tefsirinde) gelecektir. Ayrıca İbn Mes’ûd’un rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir senenin yağmuru bir diğerinkinden fazla değildir. Fakat bir kavim masiyet İşleyecek olursa, Allah o yağmuru başkalarına yönlendirir. Hep birlikte isyan edecek olurlarsa, yüce Allah bu yağmuru çöllere ve denizlere yönlerdirir.”

Bir diğer açıklamaya göre burada evirip çevirmek, rüzgarlar hakkında söz konusudur. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Hamza ve el-Kisaî “Öğüt alsınlar diye” âyetini “Hatırlasınlar dîye” şeklinde, “zel” harfi şeddesiz olarak “zikirden” gelmiş bir kip olarak okumuşlardır. Diğerleri ise tezekkür’den türemiş ve şeddeli olarak okumuşlardır. Yani yüce Allah’ın nimetlerini hatırlasınlar ve bu nimetleri ihsan eden kimseye ortak koşmanın câiz olmadığını bilsinler demektir. Tezekkür de mana itibariyle zikre (hatırlamaya) yakındır. Şu kadar var ki; tezekkür kalpten uzak kalan şeyler hakkında kullanılır, O bakımdan kalp, hatırlamakta bir çeşit çabaya ihtiyaç duyar.

Furkan 49

Ölü bir beldeyi diriltelim diye ve yarattığımız hayvanlara ve birçok insana içirelim diye.

Diyanet Vakfı
48, 49. Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen Odur. Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Onunla ölü bir beldeyi canlandıralım; yarattığımız nice hayvanat ve insanı onunla sulayalım diye.

“Onunla” yani yağmur ile

“Ölü bir beldeyi” kuraklığı, suyunun çekilmişliği ve bitki bitirmemiş olması ile böyle olan bir yeri…”canlandıralım.” Ka’âb dedi ki: Yağmur yeryüzünün ruhudur. Allah orayı yağmur ile canlandırır.

Yüce Allah burada

“Ölü” diye buyurup, “(müennes için) ölü” diye buyurmamış olması “belde” ile “beled”in manasının aynı oluşundan dolayıdır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. “Beled” ile belli bir yeri kastettiği de söylenmiştir.

“Yarattığımız nice hayvanat ve insanı onunla sulayalım diye” âyetindeki

“Onunla sulayalım diye” âyeti genel olarak “nûn” harfi ötreli okunmuştur. Ömer b. el-Hattâb ile el-Mufaddal’ın rivâyetine göre Âsım ile el-A’meş ise “nûn” harfini üstün olarak; diye okumuşlardır.

“Yarattığımız nice hayvanat ve insanı…” yani pek çok insanı sulayalım, diye… “İnsanlar”ın tekili şeklindedir. Bu da “el-kurkûr”un çoğulunun “karakîr” ile “karakir” şeklinde gelmesi gibidir. el-Ahfeş, el-Müberred ve el-Ferrâ’nın iki görüşünden birisine göre bu böyledir. el-Ferrâ’nın başka bir görüşü de şudur: Bunun tekili “insan”dır. Sonra sondaki “nun”, “ya”ya değiştirilerek bunun yerine çoğul olarak; denilir. Aslı ise şeklindedir. Bu da “sirhân” ve “serahîn” ile “bustan” ve “besatîn” gibidir. Araplar bu kelimelerde “ya”‘yı, “nun”un yerine getirmişlerdir. Bu açıklamaya göre “serahî” ve “besatî” demek câiz olmalıdır. Aralarında herhangi bir fark yoktur.

el-Ferrâ” dedi ki: Lamu’l-fiil ile aynu’l-fiil arasında bulunan ye’nin şeddesiz okunması mümkündür. Buna göre; “İnsanlar” denilir. Nitekim “karakîr” ve “karakir” gibi. “Çok” denilerek bunun yerine “Çoklar” denilmeyiş sebebi “faîl” vezni ile bazan çokluğun anlatılmak istenmesidir. Yüce Allah’ın:

“Onlar ne iyi arkadaştırlar” (en-Nisa, 4/69) âyetinde olduğu gibi.

Furkan 48

Rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O’dur. Gökten tertemiz su indirdik.

Diyanet Vakfı
48, 49. Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen Odur. Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Ve O, rahmeti önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderendir. Ve gökten tertemiz bir su indirdik.

“Ve O, rahmeti önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderendir” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/27. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Ve gökten tertemiz bir su İndirdik” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da onbeş başlık halinde sunacağız:

1- Tertemiz Su ve Su ile Temizlenmek (Taharet):

“Tertemiz bir su” kendisi ile temizlenilen su demektir. Nitekim kendisi ile abdest alınan suya da vedu’ denilir. Tahûr (tertemiz) olan herşey bizatihi temizdir, fakat temiz (tahir) olan herşey tahûr değildir. Buna göre “ti” harfi üstün ile “tahûr” şeklinde isimdir. Aynı şekilde “vedu’ ve vakûd (yakıt)” da böyledir. Ötreli olursa mastar olur. Dilde bilinen şekil budur, bu açıklamayı İbnu’l-Enbarî yapmıştır.

Böylelikle yüce Allah, semadan indirilmiş olan suyun bizatihi tâhir ve başkasını da mutahhir (temizleyici) olduğunu beyan etmektedir. Çünkü “tahûr” ismi “tahîr”den mübalağa kipidir. İşte bu mübalağa onun hem tahir, hem de mutahhir olmasını gerektirmektedir. Cumhûrun kanaati de budur. “Tahûr; tertemiz”in “tâhir” anlamında olduğu da söylenmiştir ki; bu da Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O bu görüşünü ileri sürerken yüce Allah’ın:

“Ve Rabbleri onlara tertemiz (tahûr) bir şarab içirmiştir.” (el-İnsan, 76/21) âyetini delil kabul eder; ki burada tahir anlamındadır.

Şair de şöyle demektedir:

“Arkadaşlarım, söyleyin bana, kendisiyle kalbimi tedavi edeceğim,

Uzaktan bir bakışta aleyhime tevbeyi gerektirecek bir günah var mıdır?

Kalçaları ağır, ceylanlardan daha kıvrak.

Dişleri tatlı ve tükürükleri tertemiz olanlara.”

Burada şair “temizleyici (mutahhir)” olmadığı halde tükürüğü tahûr (tertemiz) olmakla nitelendirmiştir. Araplar da: “Çok uykucu adam” derler. Bu onun başkasını uyuttuğu anlamını vermez. Çok uyumak bizzat kendi zatında gerçekleşen bir iştir.

İlim adamlarımız buna şöylece cevap vermişlerdir: Cennet şarabının “tahûr: oldukça temiz” olmakla nitelendirilmesi onun günahların pisliklerinden ve kin ve hased gibi bayağı sıfatlardan temizleyici olduğunu ifade eder. Cennetlikler bu şarabı içtiklerinde yüce Allah onları günahların artıklarından ve kötü inançların ağırlıklarından kurtaracak ve böylelikle yüce Allah’ın huzuruna selim bir kalb ile gelmiş olacaklar, cennete de tam teslimiyet sıfatları ile girmiş olacaklardır. İşte o vakitte kendilerine:

“Selam olsun üzerinize! Tertemiz geldiniz. Hemen oraya ebediler olarak girin.” (ez-Zümer, 39/73) denilecektir. Onun. (tahûr olan suyun) dünyadaki hükmü organlar üzerinde suyun akıtılması suretiyle hadesin ortadan kaldırılması olduğuna göre; bu şarabın âhiretteki hikmeti de bu olacaktır.

Şairin: “…tükürükleri tertemiz (tahûr)” sözlerine gelince; o tükürüğün tatlılığı, kalbin ona meyli ve nefislere hoş gelip, aşıkın onun ıslaklığıyla susuzluğunu gidermesi bakımından âdeta tertemiz suya benzetmesi, bu hususta mübalağalı bir anlatımı kastettiğinden dolayıdır. Özetle söyleyecek olursak şer’î hükümler şiirlerdeki mecazlarla sabit olmaz. Çünkü şairler bu hususta o kadar aşın giderler ki, doğruluğun sınırını aşarak yalan hududuna girerler. Öyle alabildiğine serbest ifadeler kullanırlar ki bu sözleri kendilerini bid’ate ve masiyete dahi düşürebilmektedir. Hatta farkında olmadıkları bir yolla küfre bile düşebilirler. Şairlerden birisinin şu sözüne bakalım:

“Eğer yer onun ayağına temas etmemiş olsaydı,

Teyemmümün illeti nedir, bir türlü bilemeyecektim,”

Bu ise apaçık bir küfürdür, bundan Allah’a sığınıra.

Kadı Ebû Bekir İbnu’l-Arabî der ki: Bu ilim adamlarının söylediklerinin en ileri derecede güzel bir özetidir ve bu, bu hususta oldukça ileri derecede bir açıklamadır. Şunu da belirteyim ki, be”n Arap dili açısından bu husus üzerinde düşündüm, bu konuda parlak, aydınlık bir hususu tesbit ettim. O da “feûl” vezninin mübalağa için olduğudur. Şu kadar var ki bu mübalağa bazen müteaddi (geçişli) fiilde söz konusu olur. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Kılıcın keskin tarafıyla onların (develerin) semiz olanlarının

bacaklarını vurdukça vurur.”

Bazan da müteaddi olmayan (geçişsiz) fiilden de bu kip kullanılabilir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Çok uyur kuşluk vakti (sabah uyandığında) elbise giyip de üzerine kuşak bağlamaz.”

Suyun başkasını temizleyici olması, güzellik bakımından nezafet (temizlik)dır. Şeriat bakımından da bir taharettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Allah tahûrsuz (abdestsiz) bir namazı kabul etmez.” Buhârî, I, 63; Müslim, t, 204; Ebû Dâvûd, I, 16; Tirmizî, I, 5; Dârimî, I, 185; İbn Mâce. I, 100; Müsned, II, 51, 57, 73… âyetinde olduğu gibi.

Ümmet hem dil açısından, hem de şer’î bakımdan “tahûr” vasfının suya has olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Bu özellik temiz (tahir) olduğu halde diğer sıvılarda söz konusu edilmez. Onların bu özelliği sadece su hakkında kabul etmeleri “tahûr” olanın aynı zamanda mutahhir bizatihi (temiz olanın temizleyici) olmasının en açık delilidir.

Bazen “feûl” vezni bütün bu şekillerin dışında bir başka manada da kullanılabilir. O da fiil hakkında değil de fiilin aletini ifade etmek için kullanılmasıdır. Bizim “vekûd ve sahur” dememiz gibi. Bu (vekûd için) odundan ve sahur için de) sahurda yenilen şeylerden ibarettir. Buna göre suyun “tahûr” olmakla vasfedilmesİ aynı zamanda kendisi aracılığı ile temizlenilen araç (alet)’i de ifade eder. Şayet “vekûd, sahur ve tahûr” kelimelerinde birinci harf ötreli okunacak olursa, (vukûd, suhûr ve tuhûr denirse) o takdirde bu fiile ait olur ve fiil hakkında bir haber manasını ihtiva eder. Böylelikle “feûl” isminin hem mübalağa kipi, hem de o fiilin icra edilmesi için kullanılan alete dair bir haber olduğu da sabit olmaktadır. İşte hanefilerin hatırlarına gelen bu olmuştur. Şu kadar var ki; onlar bu açıklamayı yeteri kadar ifade edememişlerdir. Bundan sonra gerek mübalağa, gerek atet ile ilgili yapılacak açıklamalar yüce Allah’ın:

“Ve gökten tertemiz bir su indirdik” âyeti ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Yeryüzü benim için hem bir mescid, hem de tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı” Müslim, 1, 370; İbn Huzeyme, Sahih, I, 132; El-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, VIU, 258. âyetindeki delile bağlı olarak söz konusu olmaktadır. Bu ifadelerin hem mübalağa, hem de aleti ifade etmeleri ihtimali vardır. Bundan dolayı bu ifadelerde bizim ilim adamlarımızın lehine delil olacak bir taraf yoktur. Şu kadar var ki yüce Allah’ın:

“Sizi onunla tertemiz yapmak” (el-Enfal, 8/11) âyeti bu fiilin kendisinden başkasına teaddi eden (geçiş yapan) bir fiil olduğu hususunda açık bir nass olarak ortada kalmaktadır.

2- Katıksız Sular ile Karışık Suların Hükmü:

Semadan İndirilen sular ile yeryüzünde saktı bulunan sular çeşitlerine, tatlarına ve kokularının farklılığına rağmen hem tâhirdir, hem de mutahhirdir. Suyun dışında başka bir şey onlarla karışmadıkça bu böyledir. Suya karışan maddeler üç çeşittir: Bir tür iki vasfında ona uygun düşer. Eğer bu tür o suya karışıp onu değiştirecek olsa dahi bu İki niteliğinden herhangi birisini ortadan kaldırmaz. Çünkü bu iki niteliğe de uygundur, bu da topraktır.

İkinci tür, suyun iki vasfından birisinde suya uygundur, bu da taharettir (temiz oluştur). Şayet bu, suya karışıp da onu değiştirecek olursa, ondan farklı olduğu özelliğini sudan giderir ki, bu da tathir (temizleyiciliktir). Gül suyu ve diğer temiz sıvılar gibi.

Üçüncü tür, her iki niteliğinde de ona muhaliftir. Eğer suya karışacak olup değiştirecek olursa, aynı anda her iki niteliğini de ondan alır. Çünkü bu iki hususta da ondan ayrıdır, bu da necasettir.

3- Necasetin Suyu Etkilemesi:

İmâm Mâlik’in mezhebine mensub Mısır’lı ilim adamlarının kanaatine göre az miktardaki suyu, az miktardaki necaset ifsad eder. Çok miktardaki suyu ise ancak rengini yahut tadını ya da kokusunu değiştirecek miktardaki haram şeyler ifsad eder, Bu hususta az miktar ile çok miktarın ne kadar olduğu hususunda belirli bir sınır tesbit etmemişlerdir. Ancak İbnul-Kasım’ın, Malik’ten naklettiği şu rivâyet vardır: Cünub bir kimse bineklerin sulandığı havuzlardan birisinde gusledip de üzerindeki pislikleri eğer yıkamamış ise o takdirde o suyu ifsad etmiş (bozmuş) olur. İbnu’l-Kasım, Eşheb, İbn Abdi’l-Hakem ve Mısır’lılardan onlara tabi olanların kanaati budur.

Şu kadar var ki; İbn Vehb su ile ilgili konularda İmâm Mâlik’in Medine’li arkadaşlarının kanaatini benimsemiştir. Onların bu kanaatlerini de Ebû Mus’ab hem Medinelilerden, hem de İbn Vehb’den şöylece nakletmektedir: Su ister az, ister çok olsun ona düşen necaset görülmedikçe ve o suyun tadını yahut kokusunu ya da rengini değiştirmedikçe suyu bozmaz. Ahmed İbnu’l-Muaddel’in naklettiğine göre bu, su ile İlgili Malik b. Enes’in de görüşüdür. İsmail b. İshak, Muhammed b. Bukeyr, Ebû’l- Ferac el-Ebherî ile Bağdat’lılardan İmâm Mâlik’in mezhebini benimseyen diğer ilim adamlarının da kanaati budur. Aynı zamanda bu, el-Evzaî, el-Leys b. Saa’d, el-Hasen b. Salih ve Davud b. Ali’nin de görüşüdür. Basra’lıların görüşü de budur. Kıyas ve sağlam eserler (rivâyetler) itibariyle sahih olan görüş de budur.

Ebû Hanîfe der ki: Suya bir necaset düştü mü su ister çok, ister az bulunsun necaset o suyun genelinde tahakkuk ile varlığını ortaya koyacak olursa, su bozulur. Ona göre necasetin tahakkuku da şu demektir: Mesela bir sidik damlası bir havuza düşecek olsa, eğer bu havuzun bir tarafını hareket ettirdiğimizde öbür tarafı da hareket ediyor ise, bütün su necis olur. Şayet taraflardan birisinin hareketi diğerini harekete geçirmiyor ise su necis olmaz.-“el-Mecmua”dif (Maliki mezhebine dair fıkıh eserinde) de Ebû Hanîfe’nin mezhebine yakın ifadeler vardır.

İmâm Şâfiî ise kulleteyn hadisini esas almıştır ki; bu da tenkid edilmiş bir hadistir. Hem senedinde, hem metninde ihtilâf vardır. Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî ve özellikle de Darakutnî rivâyet etmiştir Ebû Dâvûd, Tahâre 33; Tirmizî, Tahâre 50; Nesâî, TahSre 43, Miyarı 3; İbn Mâce, Tahâre 75; Müsned, II, 23; Dârakutnî, Sünen, I 21-22 O, kitabının başına bu hadisi almış ve bu hadisin bütün yollarını zikretmiştir.

İbnu’l-Arabî der ki: Darakutnî bir hadis İmâmı olmakla birlikte, kulleteyn hadisinin sahih olduğunu ortaya koymaya çalışmış ise de buna güç yetirememiştir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Şâfiî’nin kabul ettiği kulleteyn hadisine gelince, bu nazar (akıt) cihetinden zayıf, eser (nakil) bakımından da sabit olmayan bir görüştür. Çünkü naklî ilimlerde yetkin bir topluluk bu hususta tenkitlerde bulunmuşlardır. Ayrıca kulleteyn’in gerçek miktarı hususunda ne sabit bir rivâyet ne de bir icma tesbit edilememektedir. Eğer bu uyulması gerekli bir sınır olsaydı, ilim adamlarının Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu hususta tesbit ettiği sınırı öğrenmek için gerekli araştırmaları yapmaları icab ederdi, Zira böyle bir husus onların dinlerinin asıllarından ve üzerlerine farz olan hükümlerden birisidir. Gerçekten bu böyle olsaydı, onlar bu hususu ihmal etmezlerdi. Çünkü onlar bundan daha aşağı mertebede ve daha incelikli hususları dahi alabildiğine araştırmışlardır.

Derim ki: İbnu’l-Munzir’in kulleteyn ile. ilgili olarak yaptığı açıklamalar bile bu hususta kabul edilmesi gereken bir rivâyetin ve bir sınırlandırmanın olmadığını göstermektedir. Darakutnî’nin, Sîmen’inde Hammâd b. Zeyd’den, onun da Âsım b. el-Munzir’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Kilal (kulleler) büyük testiler demektir, Burada sözü geçen Âsım ise kulleteyn hadisinin ravilerinden birisidir. Darakutnî’nin açıklamalarından anlaşıldığına göre bu testiler Hecer testileri gibidir. Çünkü Darakutnî, Enes b. Malik’ten rivâyet olunan ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetlerinin yer aldığı hadisi nakletmektedir; “Ben yedinci semadaki Sidret-i Münteha’ya kadar kaldırıldım. Baktım ki onun yemişleri Hecer küali (testileri) gibi, yaprakları ise fil kulakları gibidir” deyip, hadisin geri kalan bölümünü kaydetmektedir Buhârî, III, 1411; Müsned, IV, 209.

İbnu’l-Arabî der ki: Bizim ilim adamlarımız da Ebû Said el-Hudri’nîn Buzaâ kuyusu ile ilgili hadisini delil diye almışlardır. Bu hadisi Nesâî, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmiştir. Tirmizî, I, 95; Ebû Dâvûd, I, 17; Nesâî, I, 174; Müsned, III, 86

Bu da aynı şekilde zayıf bir hadistir. Sahihlik derecesine yaklaşmaz ve dayanak olarak alınamaz. Ben bu hususta et-Tusî el-Ekber ile tartıştım ve bana şöyle dedi: Bu meselede en arı duru mezheb Malik’in görüşüdür. Çünkü su vasıflarından herhangi birisi değişikliğe uğramadıkça temizdir. Zira bu konuda dayanak olmaya elverişli herhangi bir hadis bulunmamaktadır. Bu hususta dayanak Kur’ân-ı Kerîm’in zahir ifadeleridir ki, bu da yüce Allah’ın:

“Ve gökten tertemiz bir su İndirdik” âyetidir. Bu da sıfatlarını koruduğu sürece böyledir. Sıfatlarından herhangi birisi değişikliğe uğrayacak olursa, bu sıfatlarını kaybettiğinden ötürü de ona verilen ismin dışına çıkmış olur. Bundan dolayı hadis ve fıkhın İmâmı Buhârî bu konuda dayanak olmaya elverişli herhangi bir haber bulamamış ve: “Suyun değişmesi babı” diye başlık açtıktan sonra da bu başlığın altında şu sahih hadisi kaydetmektedir: “Allah yolunda yaralanan bir kimse -ki Allah kendi yolunda kimin yaralandığını en iyi bilendir- mutlaka kıyâmet gününde yarası kanayarak gelecektir, rengi kan rengidir, kokusu ise misk kokusudur. ” Buhârî, III, 1032; Müslim, III, 1496; Tirmizî, IV, 184; Müsned, II, 242, 384; 391, 398-400… Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kanın olduğu gibi kalacağını fakat misk gibi kokacağını bildirmiştir. Bu koku ise onun kan vasfını etkilememektedir. İşte bundan dolayı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Su, kenarındaki ya da kıyısındaki bir leşin kokusu dolayısıyla değişikliğe uğrayacak olursa, bu ondan abdest almaya mani değildir. Eğer leş onun içine konulmuş olduğu halde, su değişikliğe uğrayacak olursa, bu suya karışmış olması dolayısıyla suyu necis kılar. Birinci halde ise bir yakınlık söz konusudur. Herhangi bir şekilde bu yakınlığa itibar edilmez.

Derim ki: Buhârî’nin zikrettiği bu hadis aynı şekilde bu kanaatin aksine de delil gösterilmiştir. O da kokunun değişikliğinin onu asli özelliğinin dışına çıkartmasıdır. Bu istidlalin açıklaması da şöyledir: Kanın kokusu misk kokusuna dönüşünce, artık bu kan necis ve pis görülen bir şey olmaktan çıkar ve o bir misk olur. Misk denilen şey de zaten ceylanın kanının bir parçasıdır. Kokusu değiştiği takdirde su da aynı durumdadır. Su ile ilgili Cumhûrun kabul ettiği yorum da budur. Abdu’l-Melik’in kabul ettiği görüş de birinci görüştür.

Ebû Ömer dedi ki: İlim adamları rengin dışında kokuya bağlı olarak hükmü kabul etmişlerdir. O bakımdan hüküm kokuya aittir. Kendi kanaatlerine de bu hadisi delil göstermişlerdir. Şu kadar var ki; İnsanın kalp huzuru ile kabul edebileceği bir anlara bu hadisten çıkmamaktadır. Ne kanda suyun Özelliği vardır, ona kıyas edilsin, ne de fukaha bu gibi şeylerle uğraşsın. İlmi bilmecelere dönüştürmek ve onu içinden çıkılmaz bir hale sokmak, ilim ehli kimselerin yapacağı bir iş değildir. Onların işi ilmi açıklamak, açıklığa kavuşturmaktır. Bundan dolayı bu ilmi insanlara mutlaka açıklayıp onu gizlemeyeceklerine dair onlardan söz alınmıştır. Suyun değişikliğe uğraması ya necasetle olur, ya necasetin dışındaki bir şeyle olur. Eğer su necaset ile değişikliğe uğrayacak olursa ilim adamları icma ile bunun tahir de,mutahhirde olmadığıdır, Aynı şekilde icma ile kabul ettiklerine göre su, necasetin dışında bir şeyle değişikliğe uğrayacak olursa, aslı üzere tahir kalmaya devam eder. Cumhûr’un kanaatine göre değişikliğin toprak ve sıvı bir şey ile olması hali dışında, mutahhir (temizleyici) değildir. Fukahanın icma ile kabul ettiği hususlar herhangi bir pürüzün ve bir karışıklığın bulunmadığı hakkın kendisidir.

4- Korunulması İmkânsız Olan Şeyler Sebebiyle Değişikliğe Uğrayan Suyun Hükmü:

Su, kendisinden korunulması mümkün olmayan bir şekilde zırnık ya da kireç bulunan bir yatakta akması, yosun sebebiyle ya da üzerinde biten ağaç yaprakları dolayısıyla değişikliğe uğraması halinde; ilim adamlarının ittifakı ile -bu durum o su ile- abdest almaya engel değildir. Çünkü bundan sakınmak ve suyu böyle bir yerden ayırmak imkansız bir şeydir.

İbn Vehb’in Malik’ten rivâyetine göre bu şekilde olmayan bir su, böyle bir sudan daha iyidir.

5- Çeşitli Şahıs ve Canlı Varlıkların Artığı Olan Suyun Hükmü:

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: Hristiyanın ve diğer kâfirlerin, içkicinin artırdığı su ile leş yiyen -köpek ve benzeri hayvanların- artıkları mekruhtur. Bunların artırdıkları su ile abdest alan bir kimsenin o suda necaset bulunduğunu kesinlikle bilmedikçe herhangi bir sorumluluğu yoktur.

Buhârî dedi ki: Ömer (radıyallahü anh)’da hristiyan bir kadının evinden (alınmış su İle) abdest almıştır. Beyhakî, es-Sunenu’s-Suğrâ, I, 166; Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, I, 324 Siifyan b. Uyeyne dedi ki: Bize Zeyd b. Eslem’den naklettiler, o babasından şöyle dediğini nakletti: Şam’da bulunduğumuz sırada Ömer b. el-Hattâb’a bir su götürdüm. O da o sudan abdest aldı: Sen bu suyu nereden getirdin? diye sordu. Çünkü ben pınar suyu olsun, yağmur suyu olsun bu sudan daha tatlı bir su görmedim. Ona: Bu suyu su hristiyan koca karının evinden getirdim, dedim. Abdestini aldıktan sonra kadının yanına giderek dedi ki: Ey yaşlı kadın, müslüman ol, selâmet bulasın. Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı hak ile göndermiştir. Eşlem dedi ki: Başını açtı, saçlarının tamamen ağarmış olduğunu gördük. Şöyle dedi: Ben yaşlanmış bir kadınım, hemen şimdi öleceğim, Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh): Allah’ım şahid ol, dedi. Bunu Darakutnî rivâyet etmiştir: Bize el-Huseyn b. İsmail anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. İbrahim el-Buşencî anlattı dedi ki: Bize Süfyan anlattı, deyip, hadisi kaydetti. Dârakutnî, I, 32

Bu rivâyeti aynı şekilde el-Huseyn b. İsmail’den de rivâyet etmektedir. el-Huseyn dedi ki: Bize Hallad b. Eşlem anlattı. Bize Süfyan, Zeyd b. Eslem’den o babasından naklettiğine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) hristiyan bir kadının evinden (alınan su ile) abdest aldı. Sonra yanına giderek Ey yaşlı kadın, müslüman ol, dedi… ve sonra da hadisi az önce geçtiği şekliyle kaydetti Dârakutnî, I, 32

6- Köpeğin Su İçtiği Kap ve Arttırdığı Su:

Köpeğin kendisinden içtiği su hakkında Malik dedi ki: Kap yedi defa yıkanır ve o sudan abdest alınmaz. Bununla birlikte o su temizdir.

es-Sevrî der ki: O su ile abdest alınır ve onunla birlikte teyemmüm de yapılır. Aynı zamanda bu Abdu’l-Melik b. Abdu’l-Aziz ile Muhammed b. Mesleme’nin de görüşüdür.

Ebû Hanîfe dedi ki: Köpek necistir. Bundan dolayı da kap yıkanır, çünkü necistir. Şâfiî, Ahmed ve İshak da bu görüştedirler.

Malik ise evde tutulması câiz olan köpekler ile câiz olmayan köpekler arasında, köpeğin içmesi dolayısıyla kabın yıkanılması hususunda fark gözetirdi. Bu husustaki görüşünün hülasası şudur; Köpeğin kaptan yemesi ya da içmesi hiçbir şeyi necis kılmaz. Oradan ister yemek yesin, ister başka bir şey. Ancak o önemsiz oluşu dolayısıyla köpeğin arttırdığı suyun dökülmesini müstehab kabul etmiştir. Bu hususta göçebelerle birlikte olan köpek ile yerleşik yerlerdeki köpek arasında da fark görmemektedir ve durum ne olursa olsun teabbüden onun yediği ya da içtiği kap yedi defa yıkanır. Maliki mezhebine mensup kıyas ile amel eden ilim adamlarının kabul ettikleri nihai görüş budur.

İbn Vehb der ki: Bize Abdu’r-Rahmân b. Zeyd b. Eslem babasından, o Atâ’dan, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekke ile Medine arasında bulunan havuzlar hakkında soru soruldu ve öna şöyle denildi: Köpekler ve yırtıcı hayvanlar bu havuzlara gelir, su içerler. O şöyle buyurdu: “Bu hayvanların karınlarına indirdikleri kendilerinindir. Geriye kalan da bizim için hem İçecektir, hem de tahurdur.” Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiştir. Dûrakutnl, I, 26,31

Bu ise köpeklerin temizliği ve onların yiyip, içtiklerinden arta kalanın temizliği hususunda açık bir nasstır.

Buhârî’deki rivâyete göre de İbn Ömer’den naklen köpekler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mescidinde gider gelirler. Bununla birlikte bundan dolayı herhangi bir tarafa da su serpmezterdi. Buhârî I, 75; Ebû Dâvûd, 1, 104; Müsned, II, 70

Ömer (radıyallahü anh) da Ashab-ı Kiram’ın huzurunda Amr İbnu’l-Âs su havuzu sahibine: Senin havuzuna yırtıcı hayvanlar gelip su içer mi? diye sorunca, “Ey havuz sahibi, bu hususta sen bize bir bilgi verme, çünkü bizler yırtıcı hayvanların bulunduğu yere gidiyor ve bizim bulunduğumuz yere de onlar geliyorlar”, demiştir. Bunu da Malik ve Darakutnî rivâyet etmiştir. Dûrahutnl, 1, 32; Beyhâkî, es-Sunenu’l-Kûbrâ, I, 250.

Burada yırtıcı hayvantar ile onlardan sayılan köpek arasında herhangi bir ayırım gözetilmemiştir. Köpeğin arttırdığının dökülmesini söyleyen ve bunun necaset dolayısıyla olduğunu belirten muhalif kanaat sahiplerinin herhangi bir delili bulunmamaktadır. Artık suyun dökülmesinin emredilmesi ancak insanın ondan tiksinmesi dolayısıyladır, necaseti dolayısıyla değildir. Çünkü pisliklerden uzak kalmak, teşvik edilmiş (mendub) bir husustur.

Yahut bu konuda onların mükellefiyetlerini ağırlaştırmak maksadı güdül -müştür. Zira İbn Ömer ve el-Hasen’in dediği gibi; köpek barındırmak yasaklanmış bir şeydir. Bundan vazgeçmemeleri, çölde sahip oldukları suyun azlığı dolayısıyla suyun dökülmesini emrederek, hükümlerini ağırlaştırmıştır. Tâ ki bu iş onlara ağır gelsin ve köpek barındırmaktan vazgeçsinler. Bu şekildeki bir kabın yıkanılması emri ise bir ibadettir. Az önce de belirttiğimiz gibi necaseti dolayısıyla değildir.

Bunun da iki delili vardır; Birincisi bu yıkama belirli bir sayı ile sınırlandırılmıştır. İkincisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın; “Sekizincisinde ise onu toprakla ovalayınız ” Ebû Dâvûd, I, 19; Dârtml, I, 204; Dürakutnî, I, 65; Müsned, IV, 86 âyeti dolayısıyla bu temizlemede toprağın da müdahalesi vardır. Şayet bu emir necaset dolayısıyla verilmiş olsaydı, sidikte olduğu gibi bunda sayının ve toprağın herhangi bir şekilde söz konusu olmaması gerekirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kediyi ve kedinin su içip yemek yediği kabı temiz olarak değerlendirmiştir. Kedi ise yırtıcı bir hayvandır ve bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Zira kedi avının üzerine atılır ve ölmüş olanı yer. Köpek de aynı şekildedir, onun benzeri diğer yırtıcı hayvanlar da böyledir. Zira bunlardan herhangi birisi hakkında bir nass gelmiş ise, diğeri hakkında da bu nass aynen söz konusu olur. Bu da kıyas çeşitlerinin en güçlülerindendir. Tabi bu ortada özet bir delilin bulunmaması halinde böyledir. Ayrıca biz artığının temizliğine dair nassı da zikretmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla bu konuda muhaliF kanaat belirtenin görüşü de çürütülmüş olmaktadır. Hamd, yüce Allah’a mahsustur.

7- Suda Ölen Bazı Canlıların Hükmü:

Kansız varlıklardan olup suda ölen canlıları eğer suyun kokusunu değiştirmeyecek olursa, suya bir zararları olmaz. Şayet su kokarsa ondan abdest alınmaz. Aynı şekilde suda yaşayan canlılardan akacak kanı bulunan balık ve kurbağa gibi varlıklar ölecek olurlarsa bunların ölümleri dolayısıyla suyun kokusu değişmedikçe suya bir zararları olmaz. Şayet kokusu değişir, su kokarsa o suda temizlenmek, ondan abdest almak câiz değildir. Malik’e göre bu su necis olmaz.

Akan kanı bulunup da suda ölen ve bulunduğu yerden alınıp da suyun rengini, tadını, kokusunu değiştirmeyecek olursa, o takdirde hem suyun kendisi temizdir hem de temizleyicidir. Su az ya da çok olsun farketmez. Medine’li (Maliki mezhebine mensub) âlimlere göre bu böyledir. Bazılarının kanaatine göre böyle bir sudan gönül hoşluğuyla kullanılması için bir kaç kova çekilmesi müstehabtır. Ancak bu konuda aşılmaması gereken herhangi bir sınır da belirlememişlerdir. Bir kaç kova çekilmeksizin, o suyun kullanılmasını mekruh kabul ederler. Herhangi bir kimse gusül ya da abdest maksadıyla böyle bir suyu kullanacak olursa, dediğimiz şekilde olması halinde bu caizdir.

Malik’in mezhebine mensub kimi ilim adamı, böyle bir su ile abdest alanin suda bir değişiklik olmasa dahi teyemmüm yapması gerektiği görüşüne sahipti. Bu şekilde ihtiyaten her iki temizlenme şeklini (tahareti) bir arada yapmış olur. Şayet böyle yapmayıp da o sudan aldığı taharetle yetinip namaz kılacak olursa, bu da yeterli olur.

Dârakutnî’nin Muhammed İbn Sîrîn’den rivâyet ettiğine göre Zemzem kuyusuna bir zenci düşüp öldü. İbn Abbâs’ın emri üzere oradan çıkartıldı ve kuyunun suyunun çekilmesini emretti. Rüknün dibinden gelen bir pınar onların emeklerini boşa çıkartır gibi oldu. Bunun üzerine emir vererek kıptı kumaşlarla, ince ipeklerle gözeyi tıkadılar ve nihayet kuyunun suyunu çektiler. Kuyunun suyunu çekip bitirdikten sonra tekrar o pınar fışkırıverdi. Bu rivâyeti Ebû’t-Tufeyl’den de şöylece nakletmektedir: Bir köle Zemzem kuyusuna düştü ve kuyunun suyu çekildi. Dârakutnî, I, 33; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kubrâ, I, 266;

Bu durumda suyun asli özelliklerinin değişikliğe uğramış olma ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şu’be, Muğiyre’den, o İbrahim’den rivâyet ettiğine göre İbrahim şöyle dermiş: Akan kanı bulunan herbir canlıdan Ötürü (suda ölmesi halinde) o sudan abdest alınmaz. Şu kadar var ki domuzlan böceği, akrep, çekirge, hamam böceği eğer içinde su bulunan bir kaba düşecek olurlarsa bunda ruhsat vardır, bunun bir sakıncası yoktur. Şu’be dedi ki: Zannederim kertenkeleyi de söz konusu etmiştir. Bunu Darakutnî rivâyet etmiştir: Bize el-Huseyn b. İsmail anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. el-Velid anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Ca’fer anlattı, dedi ki: Bize Şû’be anlattı… deyip, bu rivâyeti zikretmiştir. Darakutnî, I, 33; Beyhakî, a.g.e., I, 253.

8- Kedinin Su İçtiği Kap:

Ashab-ı Kiram’ın, İslâm aleminin çeşitli bölgelerinin fukahasının ve Hicaz ile Irak’ta bulunan diğer tabiîlerin büyük çoğunluğunun kanaatine göre kedinin içip artırdığı su tahirdir. Kedinin artırdığı su ile abdest almakta bir sakınca yoktur. Buna sebeb ise bu husustaki Ebû Katâde hadisidir. Bunu da Malik ve başkaları rivâyet etmiştir.

Bu hususta Ebû Hüreyre’den farklı (lâfızlarla) rivâyet edilmiştir. Atâ b. Ebi Rebah ile Said b. el-Müseyyeb, Muhammed b. Sırın’den rivâyet edildiğine göre onlar kedinin içtiği suyun artan kısmının dökülmesini ve bundan dolayı da kabın yıkanmasını emretmişlerdir. Bu hususta el-Hasen’den farklı rivâyetler gelmiştir. el-Hasen’den gelen her iki rivâyetin de sahih olarak geldiğini kabul edebilmemiz için, kedinin ağzında necaset görmüş olma ihtimalini de kabut etmeliyiz.

Tirmizî, Malik’in naklettiği hadisi zikrettikten sonra şöyle demektedir: “Bu hususta Âişe ve Ebû Hüreyre’den de gelmiş rivâyetler vardır. Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından, tabiînden ve onlardan sonra gelen Şâfiî, Ahmed ve İshak gibi ilim ehlinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur. Onlar kedinin artığında bir sakınca görmemişlerdir. ” Tirmizî, I, 154.

Bu rivâyet bu husustaki rivâyetlerin en güzelidir. Malik, İshak b. Abdullah b. Ebi Talha’dan gelen bu hadisin senedini sağlam görmüş ve Malik’ten daha mükemmel bir şekilde bu hadisi kimse aktarmamıştır. Hafız Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Anlaşmazlık ve görüş ayrılığı halinde delil Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sünnetidir. Ebû Katâde yoluyla sahih olarak gelen hadiste belirtildiğine göre o kediye içsin diye kabı uygun bir şekilde eğmiştir. Fukaha’nın her bölgede dayandıkları delil budur. Bundan Ebû Hanîfe ve onun görüşünü benimseyenler müstesnadır. O kedinin arttırdığı suyu mekruh kabul ederdi ve bir kimse o su ile abdest alacak olursa, bu da onun için yeter, derdi. Bununla birlikte kedinin artığından abdest almayı mekruh kabul edenlerin, Ebû Katâde yoluyla gelen hadisin kendilerine ulaşmamış olması, buna karşılık Ebû Hüreyre’nin köpek hakkındaki hadisi kendilerine ulaşıp, kedi- ‘ yi de köpeğe kıyas etmesinden daha güzel bir delillerinin olabileceğini bilemiyomm. Ancak sünnet, kapların yıkanması hususunda teabbud meselesinde kedi ile köpek arasında ayırım gözetmiştir. Sünnetin kendisine karşı delil teşkil ettiği kimse ise elbetteki bu hususta yenik düşer. Sünnete muhalif olan da bu hususta bir kenara bırakılır. Tevfik Allah’tandır. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, I, J24-325

Yine bunların gösterdikleri delillerden birisi de Kurre b. Halid’in Muhammed b. Şîrîn’den, onun Ebû Hüreyre’den yaptığı rivâyettir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kedinin yiyip, içtiği bir kabın temizlenmesi bir veya iki defa yıkanması ile olur.” Bundan sonraki iki nota bakınız. Bu rivâyette şüphe Kurre’ye aittir. Bu hadisi Kurre b. Halid dışında merfu olarak kimse rivâyet etmemiştir. Kurre ise sika ve sağlam bir ravidir.

Derim ki: Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiştir. Hadisin metni de şöyledir; “Köpeğin yiyip içtiği kabın temizlenmesi, birincisi toprak ile olmak üzere yedi defa yıkanmasıdır. Kedininkinin ise bir ya da iki defa (yıkanmasıdır).” Şüphe eden Kurre’dir. Dûrakutnt, I, 64 Ebubekir dedi ki: Ebû Âsım da hadisi böylece merfu olarak rivâyet etmiştir. Ondan başkaları ise Kurre’den “köpeğin yiyip, içmesi” ile ilgili bölümü merfu, “kedinin yiyip, içmesi” ile İlgili bölümünü mevkuf olarak rivâyet etmişlerdir. Ebû Salih’in rivâyetine göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kap, köpekten dolayı nasıl yıkanıyorsa, kediden dolayı da öylece yıkanır.” Darakutnî dedi ki: Bu hadis merfu olarak sabit değildir. Bunun bellenen rivâyeti Ebû Hüreyre’nin sözü olduğu şeklindedir ve ondan farklı rivâyetler gelmiştir. Ma’mer ve İbn Cüreyc, İbn Tavûs’tan, onun babasından naklettiğine göre o kediyi köpek gibi değerlendirirdi. Mücahid’den gelen rivâyete göre ise o kedinin yiyip, içtiği ve artık bıraktığı kap hakkında: Onu yedi defa yıka, demiştir. Bu rivâyetleri Darakutnî kaydetmiştir. Aynı yer.

9- Müsta’mel (Kullanılmış) Su:

Müsta’mel su, onunla abdest alanın azaları temiz olduğu takdirde tahirdir. Ancak Malik ile ileri gelen fukahadan bir topluluk, böyle bir su ile abdest almayı mekruh görmüşlerdir.

Malik dedi ki: Böyle bir suda hayır yoktur. Herhangi bir kimsenin bu sudan abdest almasını da güzel görmüyorum. Şayet abdest alıp da namaz kılacak olursa, namazını iade etmesi gerektiği görüşünde değilim. Bununla birlikte sonraki namazlar için abdest alır.

Ebû Hanîfe, Şâfiî ve mezheplerine mensub ilim adamları derler ki: Hadesi gidermek (abdest ya da gusletmek) maksadıyla müsta’mel suyun kullanılması câiz değildir. Böyle bir su ile abdest alan kişi abdestini iade eder. Çünkü bu mutlak bir su değildir, Böyle bir suyu bulan bir kimse (başka suyu yoksa) teyemmüm eder. Çünkü böyle bir kimse suyu bulunan bir kimse sayılmaz. Onların bu kanaatlerini Esbağ b. el-Farac de aynen kabul etmiştir, el-Evzaînin görüşü de budur. Bunlar Malik tarafından rivâyet edilen es-Sunabihî hadisi ile Müslim’in rivâyet ettiği Amr b. Anbese’nin hadisini ve daha başka rivâyetleri delil göstermişler ve şöyle demişlerdir: Bir su ile abdest alındığı takdirde, onunla birlikte günahlarda çıkar. Bu, günahların suyu olduğundan dolayı ondan uzak durmak gerekir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bana göre bu uygun bir izah değildir. Çünkü günahlar suyu necis yapmaz. Zira günahların maddi bir varlığı yoktur. Bunlar suya karışacak bir cisim de değildirler ki suyu bozsunlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Günahlar da su ile birlikte çıkar gider” diye buyurmuş olması, onun namaz için alınan bir abdestin yüce Allah’ın mü’min kullarına bir rahmeti ve onlara bir futfu olmak üzere küçük günahlarına keffaret teşkil eden bir amel olduğunu bildirmektedir.

Ebû Sevr ve Davud ez-Zahiri’nin görüşü de Malik’inki gibidir. Bunlara göre de müsta’mel su ile abdest almak caizdir. Çünkü böyle bir su tahirdir. Ona herhangi bir şey katılmış değildir ve o mutlak sudur. Ayrıca ümmetin eğer abdest alanın azalarında bir necaset bulunmuyor ise, bu suyun tahir olduğunu icma ile kabul etmesini de delil göstermişlerdir. Ebû Abdullah el-Mervezî Muhammed b. Nasr da bu görüştedir.

Ali b. Ebî Tâlib, İbn Ömer, Ebû Umame, Atâ b. Ebi Rebah, Hasan-ı Basrî, en-Nehaî, Mekhûl ve ez-Zührî’den de rivâyet olunduğuna göre onlar; başını meshetmeyi unutup da sakalı bir parça ıslak olanın bu ıslaklıkla başını meshetmesinin yeterli olduğunu söylemişlerdir. Bütün bunlar böylelikle müsta’mel su ile abdest almayı câiz görmüş oluyorlar.

Abdu’s-Selam b. Salih rivâyet ediyor; Bize İshak b. Suveyd, el-Alâ b. Ziyad’dan anlattı. el-Alâ, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından kendisinden razı olunan birisinden naklettiğine göre, Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün ashabın yanına gusledip çıkmış. Vücudunda suyun isabet etmediği bir yer kalmıştı. Biz ona; Ey Allah’ın Rasülü, şu bölgeye su isabet etmemiş, dedik. Uzunca ve serbest bir saçı vardı. Bu saçı o yerin üzerinden geçirdi ve onu ıslattı. Bunu da . Dârakutnî rivâyet etmiş ve şöyle demiştir; Burada sözü geçen Abdu’S-Selam b. Salih, Basra’hdır ve pek kuvvetli bir ravi değildir. Onun dışında sika ravilerden bazıları bunu İshak b. el-Alâ’dan mürsel olarak rivâyet etmişlerdir, doğru olan da budur. Dârakutnî, 1,110

Derim ki: Hüşeym’in zikrettiğine göre hadis sika bir ravi olan İshak b. Suveyd el-Adevî’den, o el-Alâ b. Ziyad el-Adevî’den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gusletti… diye rivâyet edilmiştir. İbnu’l-Arabî dedi ki: “Müsta’mel su meselesinin dayanağı bir başka delildir. O da şudur: Alet (olan su) İle bir farz eda edilecek olursa, onunla bir başka farz eda edilebilir mi?, edilemez mi? meselesidir. Bu konuda muhalif kanaatte olanlar bunu kabul etmezler. Bu hususta da köle bir kimse bir farz eda edilerek azad edildiği takdirde bir başka farzın eda edilmesi için aynı kölenin tekrar azadının mümkün olmadığını delil gösterirler. Ancak bu batıl bir iddiadır, çünkü kölenin azadı eğer köle bir kimse hakkında söz konusu olursa, kölelik ortadan kalkar. Bir başka azad için farzın eda edilebileceği bir yer kalmaz. Bunun benzeri ise azalar üzerinde telef olan sudur. Bununla tekrar bir farzın daha eda edilmesi sahih olamaz. Çünkü azad etmek suretiyle köleliğin hükmen ortadan kalktığı gibi böyle telef olan bir su da maddi olarak ortadan kalkar ve telef olur, İbnul-Arabi’nin demek istediği şudur; Muhalif kanaatte olanların delil olarak gösterdikleri kıyasta, benzerlik sadece abdest alınırken teleF olan yani eksilen su miktarı hakkında söz kollusu olabilir. Geriye ise bir miktar su kalır; işte bu su tahirdir. Yani bir daha abdest için kullanılabilir. Valluhu alem. İşte bu çok nefis bir açıklamadır. Bunun üzerinde dikkatle düşünmek icab eder,”

10- Necasetin Suya Düşmesi İle Suyun Necasetin Bulunduğu Yerden Akması Arasındaki Fark:

Malik ve onun mezhebine mensub ilim adamları, içine necaset düşmüş su ile necasetin üzerinden geçen su arasında fark görmemektedirler. Bu su ister durgun olsun, ister olmasın. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Suyu hiçbir şey necis yapmaz. Bu kadarıyla, Ebû Dâvûd, I, 17, 18; Tirmizî, I, 96; Nesâî, 1, 173, 174; Müsned, 1, 308. II, 25, 26… Ancak onu çokça etkileyerek tadını yahut rengini yada kokusunu değiştiren müstesnadır.” Dârakutnî I. 28. 29.

Şâfiî’ler ise fark gözeterek şöyle demişlerdir: Necaset suya düşecek olursa, su necis olur. İbnu’l-Arabî de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Sular ile ilgili hükümler konusunda şeriatın esaslarından birisi de şudur: Necasetin suya isabet etmesi, suyun necasetin olduğu yerden geçmesi gibi değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse uykudan uyandı mı elini üç defa yıkamadıkça sakın kaba daldırmasın. Çünkü sizden herhangi bir kimse elinin geceyi nerede geçirdiğini bilmez.” Müslim, I, 233; Darakutnî, I. 49; Ebû Dâvûd, I. 25; Nesâî, I, 7; Müsned, II, 241, 259, 455, 471… Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elin suya daldırılmasını yasaklarken, suyun elin üzerine dökülmesini emretmiştir. Bu, bu hususta harikulade bir esastır. Eğer az ya da çok olsun su necasetin üzerinden geçmeyecek olsaydı, asla tahir olmazdı. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olduğuna göre o mescidde küçük abdestini bozan Bedevi’nin küçük abdesti ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Onun üzerine bir kova su dökünüz.” Müslim, I, 236; Buhârî, V, 2242; Ebû Dâvûd, 1, 103; Tirmizî, I, 275; Müsned, II, 239, 282.

Hocamız Ebû’l-Abbas dedi ki: Aynı şekilde kulleteyn hadisini de delil göstermiş ve şöyle demişlerdir: Şayet su kulleteynden daha az olup da ona bir necaset isabet ederse, bu necaset o suyu değiştirmese dahi o su necis olur. Eğer o miktar ya da daha az bir miktar su necaset üzerinden geçip de onun maddi varlığını giderecek olursa su eski hali üzere tertemiz kalır ve necaseti izale etmiş olur. Ancak bu bir çelişkidir, çünkü her iki şekilde de karışma gerçekleşmiş olmaktadır. Suyun necasetin üzerinden geçmesi ile necasetin su üzerinden geçmesi şekli bir farktır. Bunda fıkhi herhangi bir incelik bulunmamaktadır. Diğer taraftan bu mesele taabbudi meselelerden değildir, aksine inanası akfen kavranabilecek meselelerdendir. Bu da necasetin izale edilmesi ve bunun hükümleri kabilindendir. Diğer taraftan onların bütün bu kanaatlerini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti reddetmektedir: “Temiz olan suyu, onun rengini yahut tadını ya da kokusunu değiştiren dışında hiçbir şey necis kılmaz.” Darakutnî. I, 28.

Derim ki: Bu hadisi Darakutnî, Rişdîn b. Saâd Ebi’l-Haccac’dan, o Muaviye b. Salih’den, o Raşid b. Saâd’dan, o Ebû Umame el-Bahılî’den, o Sevban’dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yoluyla rivâyet etmiş ve bunda “renkten” söz edilmemiştir. Darakutnî der ki: Bu hadisi Rişdin b. Saâd, Muaviye b. Salih’den merfu olarak zikretmemiştir ve pek kuvvetli değildir. Dârakutnî, 1, 28. İstidlal bakımından bundan daha güzeli Ebû Üsame’nin el-Velid b. Kesir’den, onun Muhammed b. Kaâb’dan, onun Ubeydullah b. Abdullah b. Rafı’ b. Hadic’den, onun Ebû Said el-Hudrî’den yaptığı rivâyettir. Ebû Said dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Budaâ kuyusundan abdest alalım mı? diye soruldu, Bu kuyu içine ay hali kadınların bezleri, köpeklerin etleri ve kokuşmuş şeyler atılırdı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Su temizdir, hiçbir şey onu necis etmez.” Bunu Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Darakutnî rivâyet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, I, 17-18; Tirmizî, I, 96; Dârakutnî, I, 29; Hepsi de bu senedle rivâyet etmislerdir. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen bir hadistir. Ebû Üsame bu hadisin ceyyid olmasını sağlamıştır. Ebû Said’in, Budaâ kuyusu ile ilgili rivâyet ettiği hadisi Ebû Üsame’den daha güzel kimse rivâyet etmemiştir. O halde bu hadis necasetin suya atılması veya gelmesi hususunda açık bir nasstır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’da böyle bir suyun tahir ve temizleyici olduğunu hükme bağlamıştır.

Ebû Dâvûd dedi ki: Ben Kuteybe b. Said’i şöyle derken dinledim: Ben Budaâ kuyusunun kayyumuna derinliğini sordum ve ona: Burada azami su ne kadar olur? dedim. O: Azami göbeğe kadar olur dedi. Peki eksilirse? diye sordum. Bu sefer: Avret sınırının altına iner dedi. Ebû Dâvûd dedi ki: Ben Budaâ kuyusunu elbisemle ölçtüm. Ridarm üzerine uzattım, sonra ziraımla ölçtüm. Eninin altı zira olduğunu gördüm. Bana bahçenin kapısını açıp içeriye alan kişiye sordum: Hiç bu kuyunun yapısı önceki haline göre değişikliğe uğratıldı mı? Hayır dedi. Ben içinde rengi değişmiş bir su gördüm Ebû Dâvûd, I, 18 İşte bu bizim belirttiğimiz hususa dair lehimize bir delildir. Şu kadar var ki İbnu’l-Arabî şöyle demiştir: Bu kuyu kıraç arazinin ortasında idi. Onun suyu dibinden beri değişik olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11- Tâhir ve Mutakhir Olan Su:

Kendisiyle abdest almanın ve necasetleri yıkamanın câiz olduğu tâhir (temiz) ve mutahhir (temizleyici) su sema, nehir, deniz, pınar ve kuyulardan alınmış safi, arı sudur. İnsanlar tarafından kendisine herhangi bir şey katılıp karıştırılmamış, yüce Allah’ın yarattığı gibi saf bulunan ve “mutlak su” diye tarif ettikleri su budur. Daha önceden de açıkladığımız gibi bu suyun bulunduğu yerin renginin ona zararı olmaz.

Bu hususta Ebû Hanîfe ile Abdullah b. Amr ile Abdullah b. Ömer muhalefet etmişlerdir. Ebû Hanîfe yolculuk esnasında nebiz ile abdest almayı câiz kabul ettiği gibi, tahir olan herbir sıvı ile necaseti izale etmeyi câiz görmüştür. Yağ ile yemek suyuna gelince, ondan gelen bir rivâyete göre bunlarla necasetin izale edilmesi câiz değildir. Şu kadar var ki onun mezhebine mensub ilim adamları (arkadaşları) şöyle derler: Eğer necaset onunla zail oluyorsa, caizdir. Ona göre ateş ve güneşin durumu da budur. Hatta meyte (leş)’in derisi eğer güneşte kuruyacak olursa, tabaklanmaksızın dahi tahir olur. Yerin üzerindeki necaset de böyledir. Eğer güneşte kuruyacak olursa o yer temizlenmiş olur ve orada namaz kılmak caizdir. Şu kadar var ki; oradaki toprakla teyemmüm almak câiz olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şanı yüce Allah, suyu tertemiz olmakla nitelendirip bizleri onunla temizlemek maksadıyla semadan o suyu indirmekle bize lutfunu hatırlatmış olması, suyun bu hususta özellikli olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Ebubekr es-Sıddîk’ın kızı Esma’ya, elbiseye isabet eden ay hali kanı hakkında soru sorduğunda şöyle demiştir: “O kanı önce kazı, sonra üzerine su dökerek çitile, sonra da orayı su ile yıka.” Ebû Dâvûd, I, 99; Tirmizî, I, 255; Nesâî, I, 155, 195; Dârimî, f, 256; İşte bundan dolayı suyun dışındaki şeyler su hükmünde kabul edilemez. Çünkü o takdirde yüce Allah’ın bize lutfunu bu yolla hatırlatması iptal edilmiş olur. Diğer taraftan necaset maddi bir husus değildir ki; onu izale eden herbir şey ile maksadın gerçekleştiği söylenebilsin. Necaset şer’î bir hüküm olup şeriat sahibi onu gidermek için suyu tayin ve tesbit etmiştir. Sudan başkası su gibi değerlendirilemez. Zira su ile aynı hususiyete sahip değildir. Diğer taraftan başka şey su gibi değerlendirilecek olursa, o takdirde suyun varlığı onu iskat eder. Çünkü fer’î olan bir husus, ıskat etmek bakımından asla katılacak olursa, kendi kendisini ıskat etmiş olur. Tacu’s-Sünne Zül-Iz b. el-Murtaza ed-Debusî buna “zina eden bir yavru” ismini verirdi.

Derim ki: Nebiz’in (abdest almak için) kullanılabileceğine dair delil gösterilen rivâyetlerin hepsi gevşek, zayıf, hiçbirisi ayakta duramayacak özellikte hadislerdir. Bunları Darakutnî zikretmiş, bunların zayıf olduklarını belirtmiş ve açıkça ifade etmiştir. Aynı şekilde”İbn Abbâs’tan mevkuf olarak rivâyet edilen “nebiz, suyu bulamayanın abdest suyudur” Darahutnl, I, 75,76,78; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kubrâ, I, 11, (Darakutnî, bu rivâyetlerdeki zaaf noktalarına işaret ettiği gibi; Beyhaki de bir sonraki rivâyette, bu hadisteki illetleri açıklamaktadır.) hadisi de zayıftır. Bu hadisin senedinde İbn Muhrîz vardır, onun da rivâyet ettiği hadisler metruktür. Aynı şekilde Ali (radıyallahü anh)’dan: “Nebiz ile abdest almakta sakınca yoktur” rivâyeti de böyledir. el-Haccac da, Ebû Leyla da zayıf ravilerdîr. İbn Mes’ûd yoluyla gelen hadisin de zayıf olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: Bu hadisi tek başına İbn Lehîa rivâyet etmiştir, o da hadisi zayıf bir ravidir. Alkame b. Kays’dan da şöyle dediğini zikretmektedir: Abdullah b. Mes’ûd’a dedim ki: Sizden herhangi bir kimse cinnin davetçisinîn kendisine geldiği gece, onun yanında şahit bulundu mu? O, hayır dedi Bir önceki notta işaret edilen yerler.

Derim ki: Bu, isnadı sahih bir rivâyettir. Ravilerinin adaletinde görüş ayrılığı yoktur. Tirmizî, İbn Mes’ûd yoluyla gelen bir hadisi rivâyet ederek şöyle dediğini zikretmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana: “Mataranda ne var?” diye sordu. Ben, nebiz vardır, dedim. Şöyle buyurdu: “(Nebiz’in kendisinden yapıldığı hurma) hoş ve güzel bir meyvedir. Su(yu) da tertemizdir.” (İbn Mes’ûd) dedi ki: (Peygamber) ondan abdest aldı. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hadis Ebû Zeyd’den, o Abdullah’tan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilmiştir. Ebû Zeyd hadis ehlince meçhul (tanınmayan) bir adamdır. Biz bu hadisin dışında onun herhangi bir rivâyetinin olduğunu bilmiyoruz. Bazı ilim adamları nebiz ile abdest alınacağı görüşündedir. Süfyan ve başkaları bunlar arasındadır. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Nebiz ile abdest alınmaz. Bu da Şâfiî, Ahmed ve İshak’ın görüşüdür. İshak dedi ki; Şayet bir adam böyle bir durumla karşı karşıya kalacak olursa, nebiz ile abdest alır ve teyemmüm de yaparsa daha çok hoşuma gider. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Nebiz ile abdest alınmaz, diyenlerin görüşü Kitap ve Sünnete daha yakındır ve daha uygundur. Çünkü yüce Allah:

“Eğer su bulamazsanız, o vakit tertemiz toprakla teyemmüm edin.” (el-Mâide, 5/6) diye buyurmaktadır. Tirmizî, I, 148.

Bu mesele hilaf (çeşitli mezheplerin görüşlerini zikreden) kitaplarda uzun uzadıya ele alınmıştır. Bunların dayanakları ise daha önce el-Mâide Sûresi’nde 5/6. âyet, 29. başlık ve devamında, geçtiği üzere “su” lâfzıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

12- Deniz Suyunun Hükmü:

Yüce Allah:

“Ve gökten tertemiz bir su indirdik” diye buyurduğu gibimizi onunla tertemiz yapmak için…” (el-Enfal, 8/11) diye buyurduğundan, bazı kimseler deniz suyunun hükmü hususunda karar verememişlerdir. Çünkü deniz suyu semadan inen su durumunda değildir. Hatta Abdullah b. Ömer ve İbn Amr’dan bu su ile abdest alınmayacağı rivâyetini dahi nakletmişlerdir. Çünkü o bir ateştir ve tıpkı cehennemi andırır. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine deniz suyunun hükmünü soran kimselere; “O suyu tertemiz, meytesi helal olandır” diye cevap vererek hükmünü açıklamıştır. Bu hadisi de Malik rivâyet etmiştir. İbn Huzeyme, es-Sahih, I, 59; İbn Hibbân, es-Sahih, IV, 51, 62; Tirmizî, I, 101; Dârakutnî, I, 34-37; Ebû Dâvûd, I, 21; Nesâi, I, 50; Muvatta’, 1, 22, 495.

Ebû Îsa bu hadis hakkında şöyle demiştir: Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından, aralarında Ebubekir, Ömer ve İbn Abbâs’ın da bulunduğu fukahanın çoğunluğunun görüşü budur, bunlar deniz suyunda herhangi bir sakınca görmemişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından bazıları ise deniz suyu ile abdest almayı mekruh kabul etmişlerdir, İbn Ömer ve Abdullah b. Amr bunlar arasındadır, Abdullah b. Amr: O bir ateştir, demiştir. Tirmizî, E, 101.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Ebû Îsa et-Tirmizî’ye, Safvan b. Süleym yoluyla nakledilen bu hadis hakkında sorulmuş, o şöyle demiştir: Bana göre o sahih bir hadistir. Ebû Îsa dedi ki: Ben Buhârî’ye: Heysem diyor ki; O hadiste Ubeyy b. berze vardır, dedim. Dedi ki: Bu hususta yanılmıştır, aslında o el-Muğire b. Ebi Burde’dir.

Ebû Ömer dedi ki: Ben Buhârî’den gelen bu rivâyetin ne demek olduğunu bilemiyorum. Çünkü sahih olsaydı, bunu kendisince sahih kabul ettiği hadisleri topladığı Mûsannef’inde zikretmesi gerekirdi. Ancak böyle yapmadı, zira sahih hadis noktasında sadece sened esas alınır. Böyle bir senedi bulunan bir hadisi ise hadis ehli delil diye göstermez. Ancak o bana göre sahihtir, çünkü ilim adamları bu hadisi kabul etmiş ve onun gereğince amel etmişlerdir. Fukaha’dan hiçbir kimse de bu hadisin genel muhtevasına muhalefet etmemiştir. Görüş ayrılığı ancak onun bazı anlamlan hakkındadır. İlim adamlarının Cumhûru ile çeşitli bölgelerdeki fukâhânın fetva önderlerinden bir topluluk ittifakla şunu belirtmişlerdir: Denizin suyu tertemizdir. Onunla abdest almak caizdir. Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb ile Abdullah b. Amr b. el-As’dan gelen rivâyetler istisnadır. İkisi de deniz suyuyla abdest almayı mekruh görmüşlerdir. Ancak bu hususta İslâm aleminin fukahasından kimse onlara uymamış ve bu görüşe itibar etmemiştir. Bu husustaki hadis dolayısıyla da bu görüşe kimse dönüp bakmamıştır. İşte bu husus, bu hadisin fukaha nezdinde meşhur olduğuna, onların gereğince amel edip, onu kabul ettiklerine delildir. Böyle bir gerçek ise onlara göre asli kaidelerin reddettiği bir husus olup, isnadı apaçık sahih olan bir rivâyetten daha uygundur, Tevfik Allah’tandır,

Ebû Ömer dedi ki: Safvan b. Süleym, Humeyd b. Abdu’r-Rahmân b. Avf ez-Zührî’nin azadlısıdır. Medine’lilerin âbidlerinden ve aralarında Allah’a karşı en takvalı olanlarından idî. Kendisini ibadete vermiş bir zattı. Az veya çok ne bulursa çokça sadaka verirdi, ameli çok bir kişi idi. Allah’tan çok korkardı. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Medine’de yerleşmiş ve oradan ayrılmamıştır. Medine’de yüzotuziki yılında vefat etmiştir. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel dedi ki: Ben babama Safvan b. Süleym’e dair soru sorulduğunu ve cevaben şöyle dediğini dinledim: O sika bir ravidir, Allah’a ibadet edenlerin en hayırlılarından, müslümanların Fazilet sahibi şahsiyetlerindendir. Said b. Seleme’den ise bildiğim kadarıyla -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- sadece Safvan rivâyette bulunmuştur. Bu durumda olan bir kimse ise meçhul birisi kabul edilir. İlim adamlarının tümünün kanaatine göre böyle bir rivâyet delil olmaz. Muğire b. Ebi Burde’ye gelince, onun hakkında tıpkı Said b. Seleme gibi ilim bellemekle bilinen bir kimse olmadığı söylenmiştir, meçhul olmadığı da söylenmiştir, Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Muğire b. Ebi Burde’den, Mağrib’de Mûsa b. Nusayr’ın giriştiği gazvelerde söz edildiğini tesbit ettim. Mûsa onu süvarilerin başında kumandan olarak görevlendirirdi. Yüce Allah ona Berber ülkelerinde karada ve denizde bir çok yerin fethini müyesser kılmıştır İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, XVI, 217-220

Dârakutnî de, Malik’in rivâyet yolundan bir başka yolla Ebû Hüreyre’den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Deniz suyunun kendisini temizlemediği kimseyi Allah da temizlemesin.” Dârakutnî dedi ki: Bu, isnadı hasen bir hadistir. Dârakutnî, I, 35.

13- Abdest veya Gusülden Artan Suyun Hükmü:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bazıları cünüb bir kimsenin arttırdığı su ile abdest alınmayacağını zannetmişlerdir. Ancak bu batıl bir görüştür. Meymune’den şöyle dediği sabittir: Ben ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cünub olduk. Ben bir kaptan guslettim ve bir miktar su arttı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan gusletmek üzere gelince, ben: Ben o sudan gusletmiştim, dedim. Şöyle buyurdu: “Suyun üzerinde bir necaset yoktur -veya:- Su cünub olmaz” diye buyurdu Ebû Dâvud, I, 18; Tirmizî, I, 94; Beyhakî, ea-Sünenu’l-Kübrâ, I, 18Ş.

Ebû Ömer dedi ki: Erkeğin kadının arttırdığı su ile abdest almasını yasaklayan, bu hususta merfu bir takım rivâyetler varid olmuştur. Bu rivâyetlerin kiminde bazıları: “Fakat her ikisi birlikte avuçlayıp su alsınlar” fazlalığını ilave ederken; bir kesim de: Aynı kaptan erkeğin kadın ile birlikte su avuçlaması câiz değildir, çünkü o takdirde bunların herbirisi ötekinin fazlalığı ile abdest almış olur, demiştir. Başkaları da şöyle demektedir: Kadının tek başına su kabını alıp, sonra da erkeğin onun arttırdığı su ile abdest alması mekruhtur. Bu görüş sahiplerinin herbirisi kendi kanaatine uygun bir de rivâyet kaydetmiştir. Ancak ilim adamlarının Cumhûru ile İslâm aleminin değişik bölgelerindeki fukaha topluluğunun kabul ettiği görüşe göre erkeğin kadının arttırdığı su- ile kadının da erkeğin arttırdığı su ile abdest almasında bir mahzur yoktur. Kadın o kabı ister sadece kendisine ayırmış olsun, ister ayırmamış olsun. Bu hususta sahih pek çok rivâyet vardır. Bizim benimsediğimiz görüş de şudur: Suyu hiçbir şey necis etmez. Onda açıkça görünen necaset veya suyu değiştiren necis şeyler bulunması müstesna. Dolayısıyla sahih olarak rivâyet edilmemiş eserlerle ve sahih olmayan görüşlerle uğraşmanın açıklanabilir bir tarafı yoktur. Yardım Allah’tandır.

Tirmizî’nin, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Bana Meymune (radıyallahü anha) anlattı, dedi ki: Ben ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı kaptan cünupluktan dolayı guslederdik. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, I, 94;

Buhârî’nin rivâyetine göre de Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Ben ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine “el-ferak” Ferak: On altı rıtıl gelen bir hacim IıSrim ölçüsüdür. Bu da on iki müci ya da üç sa’ demektir. (el-Kürdî, Şer’i ölçü birimleri ve Fıkhî Hükümleri, S. 159) Bir sa’ 2036 gr.; bir ferak da 3 sa’ olduğuna göre; bir Ferak, 2036×3:6108 gr, yani 6,108 kg.dır. (A.g.e, s. 210) ismi verilen aynı kaptan birlikte gusle derdik. Buhârî, I, 100.

Müslim’in, Sahih’inde de İbn Abbâs’tan rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Meymune (radıyallahü anha)’ın arttırdığı su ile guslederdi Müslim, I, 207.

Tirmizî’nin de rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarından birisi bir kaptan gusletti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o kaptan abdest almak isteyince, ey Allah’ın Rasûlü dedi, ben cünup idim. Peygamber: “Su cünup olmaz” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Süfyan es-Sevrî, Malik ve Şâfiî’nin de görüşü budur. Tirmizî, I, 94.

Dârakutnî’nin rivâyetine göre Amr’e, Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte aynı kaptan abdest alırdık. Bundan önce ise kedi ondan içmiş oluyordu. Darakutnî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Dârakutnî, I, 69. Ancak hadisin hasen-sahih olduğunu belirten ifade yok.

Yine Ğıfaroğullarından bir adamdan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının abdestinden arta kalan suyu (taharet maksadıyla) kullanmayı nehyetmiştir. el-Heysemî, Mevâridu’z-Zam’ân, I, 80

Bu hususta Abdullah b. Sercis’den de rivâyet gelmiştir. Bazı fakihler kadının gusüİ ve abdestinden arta kalan sunle abdest almayı mekruh görmüşlerdir. Ahmed ve İshak’ın görüşü budur. Tirmizî, ), 92.

14- Abdest ve Gusül Maksadıyla Suyu Isıtmak:

Dârakutnî’nin rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb’ın azadlısı Zeyd b. Eslem’den nakledildiğine göre Ömer b. el-Hattâb’a bir güğümde su ısıtılır ve onunla guslederdi. (Darakutnî) dedi ki: Bu sahih bir isnaddır. Âişe’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendim için güneşte su ısıttığım bir sırada yanıma geldi ve: “Ey Humeyra, bunu yapma, çünkü bu baras hastalığına sebebtir.” Bunu da Halid b. İsmail el-Mahzumî, Hişam b. Urve’den, o babasından, o Âişe’den rivâyet etmiştir. Ancak o (Halid) metruk bir ravidir. Darakutnî, I, 37. 9 Dârakutnî. 1. 13.

Bunu ayrıca Amr b. Muhammed el-A’şem, Fuleyh’den, o ez-Zührîden, o Urve’den, o da Âişe’den rivâyet etmiştir. Bu ise hadisi münker olan bir kimsedir. Fuleyh’den ondan başkası da rivâyet etmiş değildir. Zührî’den böyle bir rivâyet sahih olarak rivâyet edilmemiştir. Bunu Darakutnî söylemiştir Darakutnî, I, i».

15- Abdest Almak İçin Kullanılması Câiz Olan Kablar:

Altın ve gümüş kapları dışında, temiz olan herbir kaptan abdest almak caizdir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) altın ve gümüş kap edinmeyi yasaklamıştır. Bunun sebebi ise -Allah’u a’lem- Acemlere ve zorbalara benzemeye çalışmaktan dolayıdır. Yoksa bunlarda bir necaset bulunduğundan ötürü değildir. Bununla beraber bir kimse bu gibi kaplardan abdest alacak olursa, abdesti caizdir, fakat onları kullandığı için günahkâr olur. Gümüş veya altın kaptan herhangi birisinden alınan abdestin geçerli olmayacağı da söylenmiştir. Ancak birinci görüşü benimseyenler daha çoktur. Bu açıklamayı Ebû Ömer yapmıştır.

Şer’an temizlenmiş herbir derinin abdest ve başka maksatlar için kullanılması caizdir. Malik tabaklandıktan sonra da -bu konuda farklı görüşleri gelmiş olmakla birlikte- meytenin derisinden yapılmış kapta abdest almayı mekruh görürdü. Bu husustaki açıklamalar da daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/80. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Furkan 47

Geceyi sizin için örtü, uykuyu dinlenme, gündüzü yayılma kılan O’dur.

Diyanet Vakfı
Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de dağılıp çalışma (zamanı) yapan, Odur.

Kurtubi Tefsiri
Geceyi sîzin için elbise, uykuyu da rahatlık kılan O’dur. O, gündüzü de yeni bir hayata başlangıç yaptı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Örtüsüyle Bürüyen Gece:

Yüce Allah’ın:

“Geceyi sizin için elbise… kılan O’dur” âyeti, elbisenin bedeni örtmesi konumunda geceyi mahlukata bir örtü olduğu anlamına gelir. et-Taberî der ki: Yüce Allah, geceyi elbise diye nitelendirmiştir. Böylelikle elbisenin eşyayı örtüp üstünü kapatması bakımından geceyi ona benzetmiştir.

2- Namazda Setr-i Avret Gece de, Gündüz de Gereklidir:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bazı gafil kimseler karanlıkta çıplak namaz kılanın, bu namazının geçerli olacağını zannetmiştir. Çünkü gece zaten bir elbisedir. Ancak bu görüş; kişinin üzerine kapıyı kapatması halinde çıplak olarak evinde namaz kılabilmesini de gerektirir. Ancak namazda setr-i avret insanların bakması için değil, bizatihi namaza has bir ibadettir. Bu hususta uzun uzun açıklamalara da gerek yoktur.

3- Rahatlık Veren Uyku:

“Uykuyu da rahatlık kılan O’dur.” Yani işlerinize son vermekle bedenlerinizi dinlendirme sebebi kılmıştır.

“es-Sübât: Dinlenme, rahatlık” asıl anlamı itibariyle uzamaktan gelir. Meselâ “Kadın saçlarını çözdü ve serbest bıraktı” denilir. “Boylu, poslu adam” demektir. Uykuya “sübât” denilmesinin sebebi uykunun uzanarak gerçekleşmesinden ötürüdür. Uzanıp, yatmakta da zaten dinlenmek anlamı vardır.

Bir görüşe göre de; “Kesmek” demektir. Uykuda işlerle uğraşmaya son vermek anlamındadır. “Cumartesi günü yahudiler iş yapmadılar (tatil yaptılar)” ifadesi de buradan gelmektedir. Bu kelimenin bir yerde ikamet etmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Âdeta “sübat” herhangi bir şekilde hareketsiz kalmak ve bu hali sürdürmek demektir. Gidip gelmekten ve hareket etmekten yana bir sükûn anlamı olduğundan dolayı uyku da buna göre bir “sübaftır.

el-Halil dedi ki: es-Sübât ağır uyku demektir. Biz tam anlamıyla bir rahat ve dinlenmenin gerçekleşmesi için uykunuzu ağır kıldık, anlamındadır.

4- Hayata Yeni Bir Başlangıç:

“O, gündüzü de yeni bir hayata başlangıç yaptı” âyetindeki

“Yeni bir hayata başlangıç” geçim için intişâr (etrafa yayılmak)’dan gelmektedir. Yani gündüz etrafa yayılmak için diriltmenin bir sebebidir. Burada gündüzün uyanık kalmak, diriltme ile öldürme arasındaki mutabakat yönü ile bir benzetme yapılmıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da sabahı etti mi: “Bizi öldürdükten sonra dirilten ve Ölümden sonra huzurunda dirileceğimiz olan Allah’a hamdolsun” derdi Buhârî, V, 3326, 3327, 3330, VI, 2692; Müslim, IV, 2083; Dârimî, II, 377; Ebû Dâvûd, IV, 311; İbn Mâce, II, 1277 vs…,

Furkan 46

Sonra onu yavaşça kendimize çekeriz.

Diyanet Vakfı
Sonra onu (uzayan gölgeyi) yavaş yavaş kendimize çektik (kısalttık).

Kurtubi Tefsiri
Sonra onu yavaş yavaş kendimize çektik.

“Sonra onu” yani uzunca gölgeyi

“yavaş yavaş kendimize çektik.” Yani onu çekmek bizim için pek kolay bir şeydir. Esasen Rabbimizin bütün işleri, O’nun için pek kolaydır.

Buna göre gölgenin (zili) hava boşluğunda kaldığı süre, tan yerinin ağarmasından güneşin doğuşuna kadar geçen zamandır. Güneş doğmaya başladı mı bu sefer gölge çekilmiş olur. Aynı hava boşluğunda onun yerine güneş ışığı gelir ve bu ışık yeryüzünü, eşyayı, batacağı vakte kadar aydınlatır. Güneş battıktan sonra ortada gölge diye bir şey kalmaz. Görünen sadece günün aydınlığının kalıntılarıdır.

Bazıları da şöyle demiştir: Gölgenin çekilmesi, güneşin batışı ile olur. Çünkü güneş batmadığı sürece gölgenin kalıntıları devam eder. Gölgenin büsbütün zail olması gecenin gelip üzerine karanlığın girmesi ile olur.

Yine denildiğine göre; bu çekilme güneşin eşya üzerinde görülmesidir. Çünkü güneş doğmakla birlikte gölge kısım kısım çekilmeye koyulur. Bu açıklamayı Ebû Malik ve İbrahim et-Teymî yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre: “Sonra onu yavaş yavaş kendimize çektik” yani gölge sebebiyle güneşin aydınlığını yavaş yavaş çektik. Buradaki “yavaş”ın hızlıca anlamına geldiği de söylenmiştir ki; bu açıklama ed-Dahhâk’a aittir. Katâde ise bunu “gizlice” diye açıklamıştır. Yani güneş battı mı o gölgeyi gizlice çeker. Onun bir bölümü çekildikçe, onun yerine bir parça karanlık gelir, yoksa gölgenin çekilmesi bir defada gerçekleşmez. İşte Katâde’nin açıklamasının anlamı budur. Aynı zamanda bu, Mücahid’in de görüşüdür.

Furkan 45

Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Dileseydi onu durgun yapardı. Güneşi ona delil kıldık.

Diyanet Vakfı
Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığına bakmaz mısın? Dileseydi, onu hareketsiz kılardı. Sonra güneşi ona delil kıldık.

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığına bakmaz mısın?” Buradaki “görüp, bakmanın” gözle görmek ile alakalı olması da mümkündür, ilimden kaynaklanan bir görme olması da mümkündür.

el-Hasen, Katade ve başkaları şöyle demişlerdir: Tan yerinin ağardığından itibaren güneşin doğuşuna kadar gölgeyi uzatıp yaymıştır. Bir diğer açıklamaya göre bu: güneşin batışından doğuşuna kadar olan zamandadır. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Buna delil de şudur: O saatten daha tatlı bir zaman yoktur. O zaman esnasında hasta olan bir kimse bir parça rahatlık duyar. Yolcu ve herhangi bir rahatsızlığı bulunan herkes de böyledir. O saatte ölülere (uyumuş olanlara) canları geri verilir, ruhları cesetlerine geri çevrilir. Canlı nefisler o saatte rahat ve huzur bulur. Güneşin batanından sonra bu nitelik yoktur. Ebû’l-Âl-iyye: İşte cennetin gündüzü böyle olacaktır deyip, sabah namazı kılanların namaz kıldıkları saate işaret etmiştir.

Ebû Ubeyde dedi ki: Zili (gölge) sabahleyin olur, fey’ (gölge) de akşamleyin olur. Çünkü güneşin zevalinden sonra onun dönüşü (fey’ dönmek manasınadır) söz konusu olur. Ona fey’ deniliş sebebi ise doğudan batı tarafına doğru meyletmesidir. Şair Hamid b. Sevr de büyük ve gölge bırakan bir ağacı nitelendirirken -ki kinaye yoluyla bir kadından söz etmektedir- şöyle demektedir:

“Kuşluk vaktinin serinliğinden dolayı gölgeye de tahammülü yok,

Akşam serinliğinden ötürü, fey’e (öğleden sonraki gölgeye) katlanamıyor.”

İbnu’s-Sikkît der ki: Zili, güneşin giderdiği gölge, fey’ ise güneşi gideren gölgedir,

Ebû Ubeyde, Ru’be’den şöyle dediğini nakletmektedir: Üzerinde güneş varken, güneşin üzerinden gittiği herbir şey hem fey’, hem de zili diye adlandırılır. Üzerinde güneş olmadığı sürece de o bir zıll’dır.

“Dileseydi onu hareketsiz kılardı.” Yani güneşin gidermediği, sürekli bir gölge yapardı. İbn Abbâs dedi ki: Kıyâmet gününe kadar böyle bırakırdı, demektir. Eğer dileseydi, güneşin doğuşunu önlerdi, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Sonra güneşi ona delil kıldık.” Yani güneşin gelişi ile birlikte gölgeyi gidermesini Biz, gölgenin bir şey ve bir mana olduğuna delil kıldık. Çünkü şeyler zıtlarıyla bilinirler, güneş olmasaydı gölgenin ne olduğu bilinemezdi. Aydınlık olmasaydı, karanlığın ne olduğu bilinemezdi.

“Delil”, “fail” anlamında “fail” vezninde bir kelimedir. Bunun katîl (maktul), dehîn (yağlanmış) ve hadîb (kına yakılmış) gibi mef’ûl anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yani Biz, güneşi gölgeye delâlet ettik (üzerine yönlendirdik) ve sonunda güneş gölgeyi giderdi. Yani güneşi gölgenin arkasından tabi kıldık. Buna göre güneş delildir, yani belge ve burhandır. Delil de içinden çıkılmaz bir durumu açığa çıkartan ve açıklayan şey demektir. Güneşin sıfatı olmakla birlikte “delil’ın müennes gelmemesi isim anlamında oluşundan dolayıdır. Tıpkı; “Güneş bir burhandır, güneş bir haktır” demeye benzer.

Furkan 44

Yoksa onların çoğu işitir mi veya aklını kullanır mı? Onlar hayvanlar gibidir — hayır, daha da sapıktırlar.

Diyanet Vakfı
Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.

Kurtubi Tefsiri
Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta onlar -yolca- daha da sapıklıktadırlar.

“Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın?” Burada

“onlar(ın hepsi)” denilmemiştir. Çünkü aralarından îman edecek kimselerin olacağı Cenab-ı Allah tarafından bilinmiştir. Yüce Allah, bu özellikleri dolayısıyla onları yermiş bulunmaktadır.

“Sen onların çoğunu dinler” kabul etmek maksadıyla kulak verir yahutta senin söylediklerin üzerinde tefekkür edip, onu akıllan ile kavrayarak

“ve akıl erdirirler mi sanırsın?” Yani onlar akletmeyen ve işitmeyen varlıklar konumundadırlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar işittikleri ile gereği gibi yararlanmadıklarından ötürü sanki hiç işitmemiş gibidirler. Maksat Mekke ehlidir. Buradaki “…mi” edatının bu gibi yerlerde; “Hayır, bilakis” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Onlar ancak hayvanlar gibidir.” Yemeleri, içmeleri ve âhiret hakkında düşünmemeleri itibariyle onlara benzerler.

“Hatta onlar -yolca- daha da sapıklıktadırlar.” Zira hayvanlar için hesap ve ceza söz konusu değildir.

Mukâtil dedi ki: Hayvanlar Rabblerini bilir, gidip otlayacakları yerleri bulur ve bilip tanıdıkları sahiplerinin arkasından giderler. Bunlar ise hakka iletenin arkasından gitmezler. Kendilerini yaratıp rızıklandıran Rabblerini de bilip, tanımazlar.

Bir diğer açıklamaya göre de hayvanlar eğer tevhid ve nübüvvetin sağlıklı ve doğru oluşunu akıllarıyla kavnyamıyor ise de aynı şekilde bunların batıl olduğu inancına da sahip değillerdir.

Furkan 43

Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü? Ona vekil mi olacaksın?

Diyanet Vakfı
Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Sen (Resulüm!) ona koruyucu olabilir misin?

Kurtubi Tefsiri
Hevâ ve hevesini İlâh edinen kimseyi gördün mü? O kimseye sen mi vekil olacaksın?

“Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?” âyeti ile yüce Allah, onların, kalplerinde şirki muhafaza etmelerine rağmen ve onun üzerinde ısrar etmelerinin hayret edilecek bir hal olduğunu peygamberine bildirmektedir. Bununla birlikte onlardan herhangi bir kimse, herhangi bir delil olmaksızın bir taşa yönelip, ibadet edebiliyordu.

el-Kelbî ve başkalan dediler ki: Araplardan herhangi bir kimse bir şeyi hevâ ve hevesiyle sevip ona bağlandı mı Allah’tan başka ona ibadet ederdi. Ondan daha güzelini buldu mu bu sefer birincisini terkeder, daha güzel olanına tapınırdı.

Buna göre âyet;

“Hevâ ve hevesi ile ilâhını edinen kimseyi gördün mü?” anlamındadır. Bu durumda cer edatı (olan be) hazfedilmiş olmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Hevâ Allah’tan başka kendisine ibadet olunan bir ilâhtır, sonra da bu âyet-i kerîme’yi okudu.

Şair de şöyle demiştir:

“Babasının hakkı için, ibadet eden bir kimseye görünürse o,

Herhangi bir ibadet yerinde dünyadan ayrılmış olana.

Rabbine namaz kılmadan önce, ona namaz kılardı,

Ve bir daha dünyada (hayırlarda) yarışan kimsenin amellerine dönmezdi.”

“Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimse” âyetinin hevâ ve hevesine itaat eden kimse, anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Hasen’den rivâyete göre; o neyi severse, mutlaka ona tabi olan kimse, diye açıkladığı nakledilmiştir ki, anlam birdir,

“O kimseye sen mi vekil olacaksın?” Onu îmana geri döndürüp bu fesattan çıkartıncaya kadar onu koruyacak ve ona kefil olacak sen misin? Yani hidayet ve sapıklık senin iradene havale edilmiş, bırakılmış değildir. Sana düşen ancak tebliğdir. Bu ifade Kaderiyye’nin kanaatlerini de reddetmektedir.

Diğer taraftan bu âyetin kıtal âyeti ile mensuh olduğu söylendiği gibi, nesh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir.

Furkan 42

“Az kalsın bizi ilahlarımızdan saptıracaktı — eğer onlara sabretmeseydik!” Azabı gördüklerinde kimin daha sapık olduğunu bilecekler.

Diyanet Vakfı
«Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı» diyorlar. Azabı gördükleri zaman, asıl kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler!

Kurtubi Tefsiri
“Eğer İlâhlarımıza sebat göstermeseydik az kalsın bizi İlâhlarımızdan saptıracaktı.” Yakında azâbı gördüklerinde yolca kimin sapık olduğunu bileceklerdir.

“Eğer ilâhlarımıza sebat göstermeseydik” yani onlara ibadet hususunda direnmemiş olsaydık

“az kalsın bizi ilâhlarımızdan” onlara ibadet etmekten

“saptıracaktı.”

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yakında azâbı göreceklerinde yolca kimin sapık olduğunu bileceklerdir.” Yani kendilerinin bağlı oldukları din mi, yoksa Muhammed’in dini mi daha sapıkçadır, bileceklerdir. Bedir günü bunu görmüşlerdi.

Furkan 41

Seni gördüklerinde seni alaya alırlar: “Allah, bu adamı mı elçi gönderdi?”

Diyanet Vakfı
Seni gördükleri zaman: «Bu mu Allahın peygamber olarak gönderdiği!» diyerek hep seni alaya alıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar seni gördüklerinde mutlaka: “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur?” diye seni alaya alırlar.

“Onlar seni gördüklerinde mutlaka… seni alaya alırlar” âyetinde yer alan “(……..); …İnde’nin cevabı,

“Mutlaka seni alaya alırlar” âyetidir. Çünkü bu anlamı seni alaya alırlar, demektir. Cevabın mahzuf olduğu ve bu cevabın:

“Allah’ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur?” dediler yahut derler takdirindedir.

“Mutlaka… seni alaya alırlar” ifadesi de bir ara cümlesi olur.

Bu âyet Ebû Cehil hakkında inmiştir. O Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a alay yollu: “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur?” derdi. Buradaki ismi mevsul’ün aidi hazfedilmiştir ki “Allah’ın kendisini… gönderdiği” demektir. “Peygamber” anlamındaki kelime hal olarak nasbedilmiştir. İfade de:Allah’ın kendisini rasûl olarak gönderdiği kimse bu mudur? takdirindedir. “Bu mudur?” ise mübtedâ olarak merfudur. Kimse, kişi anlamındaki ism-i mevsul de onun haberidir. “Peygamber olarak” lâfzı da hal olarak nasbedilmiştir, “Gönderdi” fiili ism-i mevsul’ün sılasıdır. “Allah” lâfza-i celali de “gönderdi” anlamındaki fiil ile merfudur. Mastar olması da mümkündür, çünkü “Gönderdi” rasûl olarak gönderdi, anlamındadır. Bu durumda “Peygamber olarak” anlamındaki lâfız, manası da Allah bunun üzerine bir risalet mi gönderdi? manasına gelir.

(.., mudur anlamındaki) elif istifham için olup, takrir (doğruyu söyletmek) ve ihtikar (hakir görmek) manasınadır.

Furkan 40

Üzerine kötü bir yağmur indirdiğimiz kente uğradılar. Onu görmediler mi? Bilakis, onlar dirilişi ummazlardı.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Andolsun (bu Mekkeli putperestler), bela ve felaket yağmuruna tutulmuş olan o beldeye uğramışlardır. Peki onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak onlar bela yağmuruna tutulan beldeye uğramışlardır. Acaba bunlar orayı görmediler miydi? Hayır, onlar tekrar dirilmeyi ümit etmezler.

“Muhakkak onlar” yani Mekke müşrikleri,

“belâ yağmuruna tutulan beldeye” yani taş yağmuruna tutulmuş Lut kavminin şehirlerine

“uğramışlardır. Acaba bunlar orayı” ibret almak üzere yaptıktan yolculuklarında

“görmediler miydi?”

İbn Abbâs dedi ki: Kureyş’liler, ticaret maksadıyla Şam’a gittiklerinde Lut kavminin şehirlerinin yanından geçerlerdi. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak siz onların yakınından sabahleyin de geçip, gidiyorsunuz…” (es-Saffat, 37/137);

“Her ikisi de hâlâ görülüp tanınan bir yol üzerindedirler.” (el-Hicr, 15/79) Bu husus zaten (belirtilen yerde) geçmiş idi.

“Hayır, onlar tekrar dirilmeyi ümit etmezler.” Yani öldükten sonra dirilişi tasdik etmezler. Burada “ümit etmezler”in korkmazlar anlamında olması gibi asli manası ile anlaşılması da mümkündür. O takdirde de; hayır, onlar âhiret sevabını ummuyorlardı, demek olur.

Furkan 39

Her birine örnekler verdik. Her birini de tamamen yok ettik.

Diyanet Vakfı
Onların her birine (uymaları için) misaller getirdik; (ama öğüt almadıkları için) hepsini kırdık geçirdik.

Kurtubi Tefsiri
Herbirine örnekler verdik ve onların hepsini mahv ve helâk ettik.

“Herbirîne örnekler verdik” âyeti hakkında ez-Zeccâc dedi ki: Biz bunların hepsini korkutup uyardık, onlara örnekler verdik ve onlara delilleri gereği gibi açıkladık. Bu kâfirlerin yaptığı gibi Biz onlara batıl örnekler de vermedik.

Denildiğine göre, buradaki:

“Herbirine” lâfzı; “Biz bunların hepsine öğüt verip, hatırlattık” takdiri veya benzeri bir takdir ile nasbedilmiştir Çünkü misallerin verilmesi, hatırlatmak ve öğüt vermek demektir. Bu açıklamayı el-Mehdevî zikretmiştir. Mana birdir.

“Ve onların hepsini mahv ve helâk ettik.” Yani onları azâb ile helâk ettik. (Aynı kökten gelen): “O şeyi kırdım” demektir.

el-Müerric ve el-Ahfeş ise; “Biz onları darmadağın ettik” demektir, diye açıklamışlardır. Bazen “te” ve “be” harfleri “dal” ve “mim” harflerinin yerine kullanılabilir.

Furkan 38

Âd’ı, Semûd’u, Ress halkını ve bunlar arasında birçok nesli de.

Diyanet Vakfı
adı, Semudu, Ress halkını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (inkarcılıklarından ötürü helak ettik).

Kurtubi Tefsiri
Ve Âd, Semûd, Ashabı Ress ve bunların dışında çok kavimleri de (helâk ettik).

“Ve Âd, Semûd, Ashab-ı Ress ve bunların dışında çok kavimleri de (helâk ettik.)” Bütün bu âyetler daha önce geçen “Nûh kavmi” üzerine atfedilmiştir. Eğer “Nûh kavmi” mansub ise bu da atıf suretiyle mansub olur. Yani… da hatırla!” demek olur. Hepsi de:

“Biz onları tümden, helâk ettik.” (el-Furkan, 25/36) âyetindeki zamire atfedilmiş olarak da mansub olabilir ya da: “onları… kıldık” âyetindeki zamire atfedilmiş olarak mansub olabilir. en-Nehhâs’ın tercih ettiği de budur. Çünkü ona daha yakındır. Uygun bir fiilin takdiri ile de mansub olması mümkündür. Yani Hud’u yalanlayan Âd kavmini hatırla, Allah onları kısır rüzgar ile helâk etti. Salih’i yalanlayan Semud’u -la (hatırla.) Onlar da büyük sarsıntı ile helâk edildiler.

“Ashab-ı Ress” âyetindeki “er-ress” lâfzı, Arapça’da içerisi taşla ve benzeri şeylerle örülmemiş kuyu demektir. Çoğulu …diye gelir. Şair der ki:

“Ve kuyular kazan kısa boylu adamlar…”

Kasdı maden kuyuları kazanlardır.

İbn Abbâs dedi ki: Ben Ka’b’a, Ashab-ı Ress hakkında sordum da o şöyle dedi: Bunlar Yasin Sûresi’nde sözü geçen ve kavmine:

“Ey kavmim, elçilere tabi olun.”(Yasin, 36/20) diyen kişinin adamlarıdır. Kavmi onu öldürüp er-Ress diye bilinen bir kuyuya attılar. Mukâtil de böyle demiştir.

es-Süddî der ki: Bunlar Yasin kıssasında kendilerinden söz edilen Antakya ahalisidir. er-Ress, Antakya’daki bir kuyudur. O kuyuda Habib en-Neccar’ı yani Yasin’de sözü edilen mü’min kimseyi öldürdüler. O bakımdan o kuyuya nisbet edilerek anıldılar.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Bunlar çam ağacına tapınan bir kavim idiler. Peygamberleri onlara beddua etti. Bu peygamberleri Yehuda oğullarından idi. Bu ağaç kuruyunca onu öldürdüler ve onu bir kuyuya attılar. Siyah bir bulut onları gölgelendirdi ve sonra onları yaktı.

İbn Abbâs dedi ki: Bunlar Azerbaycan’da bulunan bir topluluktur. Bir takım peygamberleri öldürdüler. O bakımdan ağaçları ve ekinleri kurudu. Açlık ve susuzluktan öldüler.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Bunlar kuyuları olan bir topluluktu. O kuyunun başında otururlardı. Davarları da vardı, putlara tapınıyorlardı. Yüce Allah onlara Şuayb (aleyhisselâm)’ı peygamber olarak gönderdi, onu yalanladılar ve ona eziyetler ettiler. Küfür ve azgınlıklarını da sürdürüp, gittiler. Kaldıkları yerlerde kuyunun etrafında oldukları bir sırada kuyuda yurtları da altlarından çöktü. Yüce Allah, onları yerin dibine geçirdi ve toptan helâk oldular.

Katâde dedi ki: Ashab-ı Ress ile Ashabu’l-Eyke iki ayrı ümmettirler. Yüce Allah, onların ikisine de Şuayb’ı peygamber olarak gönderdi, onu yalanladılar. Yüce Allah da onları iki ayrı azâb ile azablandirdı. Katâde der ki: er-Ress, Felcu’l Yername’de bir kasabanın adıdır.

İkrime der ki: Bunlar peygamberlerini canlı canlı kuyuya atan bir kavim idiler. Bunun delili de Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’nin şu rivâyetidir: Onun peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan kendisine nakleden birisinden rivâyetine göre, peygamber şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde cennete İlk girecek insan siyah bir köle olacaktır. Şöyle ki: Yüce Allah onun kavmine bir peygamber göndermişti. O peygambere de o siyah köleden başka insan îman etmedi. O kasabanın ahalisi bir kuyu kazdılar ve peygamberlerini o kuyuya diri diri attılar. Sonra da üzerine çokça büyük bir taş kapattılar. Bu siyah köle ise sırtında odun taşır, bu odunu satar ve o peygambere yiyecek ve içeceklerini getirirdi. Yüce Allah’ın yardımı ile o büyük kayayı kuyunun ağzından kaldırabiliyordu ve yemeği ona böylece sarkıtıyordu. Yine odun topladığı bir sıra uykuya daldı. Yüce Allah yedi yıl süre ile onu uyuttu. Daha sonra uyandı, gerindi ve öbür yanına yaslandı. Yine yüce Allah onu yedi yıl daha uyuttu. Sonra uyandı ve o odun yükünü taşıyıp, sattı. Aldığı yiyecek ve içecekle kuyunun ağzına geldi. Ancak kuyuyu bulamadı. Yüce Allah onun kavmine bir mucize göstermiş, onlar da onu oradan çıkartmışlar, o peygambere îman edip tasdik etmişlerdi ve bu peygamber de vefat etmişti.” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla buyurdu ki: “İşte o siyahi köle hiç şüphesiz cennete girecek olan ilk kişidir. ”

Bu haberi el-Mehdevî ile es-Sa’lebî zikretmişlerdir ki; lâfız es-Sa’lebî’ye aittir. es-Sa’lebî dedi ki: İşte bunlar peygamberlerine îman ettiler. Dolayısıyla bunların Ashab-ı Ress olmaları mümkün değildir, zira yüce Allah Ashab-ı Ress’ı helâk ettiğini haber vermektedir. Ancak peygamberlerinden sonra işlemiş oldukları bir takım günahlar sebebiyle helâk edilmiş de olabilirler. Bu müstesnadır.

el-Kelbî de der ki: Ashab-ı Ress yüce Allah’ın kendilerine peygamber gönderdiği ve onun etini yiyen bir kavmin adıdır. Bunlar kadınları birbirleriyle hayasızlık işleyen ilk kavimdir. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

Bir diğer görüşe göre bunlar hendekler kazan ve kazdıkları hendeklerde mü’minleri ateşte yakan Ashab-ı Uhdud’durlar, ileride gelecektir.

Yine denildiğine göre Ashabı Ress, Semud kavminin kalıntılarıdırlar. er-Ress ise daha önceden de el-Hacc Sûresi’nde “(nice) kuyular sahipsiz kalmış…” (el-Hacc, 22/45) âyetinde sözü edilen kuyudur.

es-Sıhah’da denildiğine göre “er-ress” Semud kavminden geri kalanlara ait bir kuyunun adıdır. Cafer b. Muhammed babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Ress ashabı kadınlarını biribirleriyle hayasızlık yapmalarını güzel gören bir kavmin adıdır. Bu kavmin bütün kadınları bu şekilde hayasız kimseler idiler.

Enes yoluyla gelen hadiste belirtildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi de hiç şüphesiz kıyâmetin alametlerindendir. İşte “es-sahk” denilen de budur. ” Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, V, 128. Ancak Abdullah b. Mesud’dan ve sonraki “İşte…” cümlesi olmaksızın, uzunca bir hadisin bir böltlmii olarak,..

Bir başka açıklamaya göre en-Ress, Esedoğullarına ait bir su ve hurmalıklardır. Bunun dağlarda birikmiş kar ulduğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı da el-Kuşeyrî zikretmiştir. Ancak bizim ilk olarak zikrettiklerimiz bilinen hususlardır ki, bu da kabir, maden ve kuyu gibi kazılan herbir şeyin olduğudur. Ebû Ubeyde dedi ki: Ress, taş ve benzeri şeylerle örülmemiş herbir çukurdur. Bunun çoğulu da; …diye gelir. Şair şöyle demiştir:

“Ve onlar kendi topraklarına doğru yol alıyorlar,

Keşke ress’ler (kuyular) kazsalar.”

er-Ress, Züheyr’in şu beyitinde bir vadi adıdır:

“Erkence geldiler oldukça ve tan yeri ağarmadan önce vardılar,

El, ağız için neyse onlar da er-Ress vadisi için böyledirler (oradan ayrılmazlar.)”

“Bir kuyu kazdım” demektir. “Ölü kabre konuldu” -demektir. “İnsanlar arasını düzeltmek ve aynı zamanda bozmak” anlamına gelir. “Aralarını düzelttim ya da bozdum” denilir. O halde bu anlamıyla fiil, zıt anlamlı kelimelerdendir.

Ashab-ı Ress hakkında zikrettiklerimizden başka açıklamalar da yapılmıştır. Bu açıklamaları es-Sa’lebî ve başkaları kaydetmişlerdir,

“Ve bunların dışında çok kavimleri de (helâk ettik.)” Yani Nûh, Âd, Semûd ve Ress ashabı arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği bir çok ümmetler de helâk olmuştur.

er-Rabî’ b. Haysem’den rivâyete göre o rahatsızlanmış, kendisine: Niçin tedavi olmuyorsun? Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tedavi olmayı emretmiştir denilince, şöyle demiş; İçimden tedavi olmayı geçirdim, sonra da kendi kendime düşündüm; baktım ki Âd, Semud, Ress ashabı ve bunlar arasında bir çok nesiller mal toplamak noktasında daha bir tutkulu ve sayıca daha fazla idiler. Aralarında doktorlar da vardı. Ne tedavi yolunu gösterenleri kaldı, ne de kendisine İlaç tavsiye edilenler, dedi ve tedavi olmayı kabul etmedi. Aradan beş gün geçtikten sonra vefat etti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

Furkan 37

Nuh’un kavmi, elçileri yalanladığında onları boğduk. İnsanlar için bir ibret kıldık. Zalimler için acı bir azap hazırladık.

Diyanet Vakfı
Nuh kavmine gelince, peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde onları, suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık.

Kurtubi Tefsiri
Nûh kavmi, peygamberleri yalanlayınca, Biz de onları suda boğduk ve onları İnsanlara bir İbret kıldık. Zâlimler için de çok acıklı bir azap hazırlamışadır.

“Nûh kavmi” âyetindeki “Kavra” kelimesinin nasb ile okunmasının sebebi ile ilgili olarak dört görüş vardır. Birinci görüşe göre .

“biz onları helâk ettik” âyetindeki “onlar” anlamındaki “he” ve “mim” zamirine atfedilmiştir. İkincisine göre “hatırla” anlamındaki bir fiilin takdiri ile böyle okunmuştur. Üçüncü açıklamaya göre bundan sonraki ifadelerin açıkladığı bir fiilin takdiri ile böyle okunmuştur. İfadenin takdiri de; Biz Nûh kavmini suda boğduk onları suda boğduk” şeklindedir. Dördüncü açıklamaya göre bu; “onları suda boğduk” fiili dolayısıyla nasb edilmiştir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ’ yapmıştır. Ancak el-Ferrâ”nın bu açıklaması, fiilin iki mef’ûle geçişini kabul ettiği anlamına gelmez; daha sonra gelen “onları suda boğduk’ anlamındaki fiilin delâlet ettiği aynı anlamdaki fiil dolayısıyla nasb edilmiştir, demektir. (Bk. el-Ferrâ’, Me’âni’l-Kur’ân, II, 268) Hatta bunu açıkça ifade eden ilim adamları dahi vardır. (Bk. Huseyn el-Hemedânî, el-Ferid…,III, 631)

Ancak en-Nehhâs bu açıklamayı kabul etmeyerek şöyle der: Çünkü “onları suda boğduk” fiili iki mef’ûl alan fiillerden değildir. O bakımdan hem “onlar” anlamındaki zamirde hem de “Nûh kavmi” ifadesinde amel edemez.

“Peygamberleri yalanlayınca” âyetinde “peygamberler” diye cins isim zikredilmiştir. Maksat ise sadece Nûh (aleyhisselâm)’dır. Çünkü o dönemde onlara Nûh (aleyhisselâm)’tan başka gönderilmiş bir rasûl yoktur. Nûh (aleyhisselâm); la ilahe İllallah demek ve Allah’ın indirdiklerine Îman etmek talebiyle gönderilmiştir. Onlar, onu yalanlayınca böylelikle ondan sonra aynı mesaj ile gönderilmiş herkesi yalanlamış oldular.

Şöyle de denilmiştir: Tek bir rasûlü yalanlayan bütün rasûlleri yalanlamış demektir. Çünkü îman bakımından onlar arasında ayırım gözetilmez. Ayrıca ne kadar peygamber gönderilmişse, mutlaka o Allah’ın diğer peygamberlerini de tasdik etmiştir. Aralarından tek bir peygamberi yalanlayan, o peygamberi tasdik eden bütün peygamberleri de yalanlamış demek olur.

“Biz de onları suda boğduk” yani daha önceden Hud Sûresi’nde (11/36-37. âyetlerin tefsirinde) açıklandığı üzere tufan ile helâk ettik.

“Ve onları insanlara bir İbret” kudretimize dair apaçık bir alamet

“kıldık. Zâlimler” yani Nûh kavminden şirk koşanlar

“İçin de” âhirette

“çok acıklı bir azâb hazırlamışızdır.” Şöyle de denilmiştir: Yani herbir zalim hakkındaki tutumum budur.

Furkan 36

Dedik: “Ayetlerimizi yalanlayan kavme gidin.” Onları tamamen yok ettik.

Diyanet Vakfı
«ayetlerimizi yalan sayan kavme gidin» dedik. Sonunda, (yola gelmediklerinden) onları yerle bir ediverdik.

Kurtubi Tefsiri
“Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin” dedik. Sonunda Biz onları tümden helâk ettik.

“Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin, dedik.” Burada hitab her iki sinedir. Bir görüşe göre Mûsa (aleyhisselâm)’a mana itibariyle tek başına gitmesi emrolunnıuştur. Buda yüce Allah’ın:

“Balıklarını unuttular” (el-Kehf, 18/61) âyeti Halbuki balığı unutan yalnızca Mûsa (aleyhisselâm)ın yanındaki genç delikanlı idi. ile:

“O iki denizden inci ve mercan çıkar.” (er-Rahmân, 55/22) âyetine benzemektedir. Halbuki inci ve mercan onlardan birisinden çıkmaktadır.

en-Nehhâs dedi’ki: Yüce Allah’ın kitabı ile ilgili olarak böyle bir açıklama cesaretinin kimsede bulunmaması gerekir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır :

“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar. (İkisi): ‘Ey Rabbimiz! Biz, bize karşı aşırı gitmesinden yakut azgınlığını arttırmasından korkarız’ dediler. Buyurdu ki: ‘Korkmayın, çünkü Ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm. Artık ona varıp deyiniz ki: Muhakkak biz senin Rabbin tarafından gönderilmiş rasûlleriz.'” (Ta-Ha, 20/44-47) Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“O ikisinden başka iki cennet daha vardır.” (er-Rahmân, 55/62) âyetidir. Yine şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Sonra Mûsa ve kardeşi Harun’u âyetlerimizle ve apaçık belgelerle gönderdik. ” (el-Mu’minun, 23/45)

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah’ın bir başka yerde:

“Fir’avun’a git; çünkü o iyice azmıştır.” (Ta-Ha, 20/24) diye buyurmuş olması buna aykırı değildir. Çünkü her İkisi de bu konuda emre muhatab olduklarına göre onların herbirisi ayrı ayrı bu emre muhatab demektir. Bununla birlikte öncelikle Mûsa’ya bu emir verilmiştir, demek mümkündür. O da daha sonra:

“Bana ailemden bir yardımcı ver.” (Ta-Ha, 20/29) deyince, yüce Allah da ona:

“İkiniz Fir’avun’a gidin.” (Ta-Ha, 20/43) diye buyurmuştur.

“Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin” âyeti ile Fir’avun, Haman ve Kıptîleri kastetmektedir,

“Sonunda Biz onları tümden helâk ettik” âyetinde takdiri bir ifade vardır. O da; onlar o ikisini yalanladılar, Biz de onları büsbütün helâk ettik, şeklindedir.

Furkan 35

Andolsun, Musa’ya kitabı verdik ve kardeşi Harun’u ona yardımcı kıldık.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Musaya Kitabı verdik, kardeşi Harunu da ona yardımcı yaptık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, Mûsa’ya kitabı verdik; onunla beraber kardeşi Harun’u da vezir yaptık.

“Yemin olsun ki Biz, Mûsa’ya kitabı” Tevrat’ı

“verdik. Onunla beraber kardeşi Harun’u da vezir yaptık.” Bu hususa dair açıklamalar daha önceden Ta-Ha Sûresi’nde (20/29. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Furkan 34

Yüzüstü cehenneme toplanacaklar — işte onlar yerce en kötü, yolla da en sapıktırlar.

Diyanet Vakfı
Yüzükoyun cehenneme (sürülüp) toplanacak olanlar; işte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Yüzleri üzere cehenneme toplanacak olanlar; işte onlar yerleri en kötü ve yolları en sapık olan kimselerdir.

“Yüzleri üzere cehenneme toplanacak olanlar…” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-îsra Sûresi’nde (17/97 âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte onlar yerleri en kötü…” Çünkü onlar cehennemde olacaklardır. Mukâtil dedi ki: Kâfirlerin; Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına; o yaratılmışların en kötüsüdür, demeleri üzerine bu âyet-i kerîme inmiştir.

“Ve yolları” dinleri ve izledikleri yol itibariyle

“en sapık olan kimselerdir.” Âyet-i kerîme’nin ifade düzeni şöyledir: Onlar sana ne kadar örnek getirdilerse, mutlaka Biz de sana hakkı getirmişizdir. Sen apaçık delil ve belgelerinle onlara karşı ilahi yardıma mazhar olansın. Onlar ise yüzleri üzere haşredilecekler, toplanacaklardır.

Furkan 33

Sana hiçbir örnekle gelmezler ki, biz sana gerçeği ve en güzel açıklamasını getirmeyelim.

Diyanet Vakfı
Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, (onun karşılığında) sana doğrusunu ve daha açığını getirmeyelim.

Kurtubi Tefsiri
Onlar sana bir örnek gösterdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklama getirmişizdir.

“Onlar sana bir Örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklama getirmişizdir.” Yani eğer Biz, Kurân-ı Kerîm’i senin üzerine bir defada ve toptan indirmiş olsaydık, sonra da sana bazı hususlara dair soru sormuş olsalardı, senin onlara verecek cevabın olmazdı. Ancak Biz bazı bölümlerini sana zamanı gelince indiriyoruz, onlar sana soru sordular mı sen de onlara cevap verebiliyorsun.

âs dedi ki: Bu nübüvvet alâmetlerindendi. Çünkü onlar neye dair soru sordularsa, mutlaka o sorularına cevap verilmişti. Bu ise ancak bir peygamberin yapabileceği bir şeydir. O bakımdan bu yolla onun da, ashabının da kalbine sebat verilmiş oluyordu. İşte yüce Allah’ın:

“Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklama getirmişizdir” âyeti buna delil teşkil etmektedir. İçindeki farz hükümler ile birlikte bir defada indirilmiş olsaydı, bu onlara ağır gelirdi. Ayrıca yüce Allah, salâhın onun kısım kısım indirilmesine bağlı olduğunu bilendir. Zira bu şekilde onlar arka arkaya defalarca Kur’ân ile uyarılmış oluyorlardı. Eğer bir defada indirilmiş olsaydı, muhtevasında nâsih ve mensûh bulunduğu halde onların uyarılma ve dikkatlerinin çekilmeleri imkânı ortadan kalkardı. Onlar muayyen bir zamana kadar herhangi bir hususu İbadet diye icra ederlerdi. Şanı yüce Allah o şartlar içerisinde salâhın onda olduğunu elbettekî bilirdi. Daha sonra da o muayyen zaman için indirilmiş olan nesih edici hüküm nazil oluyordu. Halbuki aynı anda hem bunu yapınız, hem yapmayınız şeklinde bir defada hükmün indirilmesi muhal bir şeydir.

en-Nehhâs dedi ki: Daha uygun olan ifadenin “Topluca, birden…” ifadesinde tamam olmasıdır. Çünkü “Böyle” üzerinde vakıf yapılacak olursa, bu sefer anlam Tevrat, İncil ve Zebur gibi… şeklinde olur ki; daha önceden bunlardan söz edilmiş değildir.

ed-Dahhâk dedi ki: “Ve daha güzel bir açıklama” daha güzel etraflı bilgi demektir. Yani onların örneklerinden daha güzel bir açıklama demektir. Dinleyenin bu husustaki bilgisi dolayısı ile burada “onların örnekleri” anlamındaki ifade hazfedilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Müşrikler kitap ehlinden yardım istiyorlardı. Kitap ehli ise çoğunlukla ilahi kitapları tahrif ve tebdil etmişlerdi. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdikleri, onların nezdinde bulunanlardan daha güzel açıklamaları ihtiva ediyordu. Çünkü kitab ehli hakkı batıla karıştırıyorlardı. Katıksız hak ise elbetteki batıla karışmış olan haktan daha güzeldir. Bundan dolayı yüce Allah;

“Hakkı batıla karıştırmayın…” (el-Bakara, 2/42) diye buyurmuştur.

“Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde…” âyeti ile ilgili ola rak şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Onlar Îsa (aleyhisselâm)’ın babasız olarak yaratılması hususunda söyledikleri gibi ne örnek vermişlerse, mutlaka Biz sana hakkı göndermişizdir. Yani onların delillerini çürüten hususlar getirmişizdir. Çünkü Âdem hem babasız, hem annesiz olarak yaratılmıştır. Anlatılmak istenen şudur: Hristiyanların iddialarına göre Îsa’nın babasız olarak yaratılması onun ilâh oluşunun delilidir. Kur’ân-ı Kerîr ise Âdem aleyhi’s-selamın hem babasız, hem annesiz olarak yaratılmış olduğunu onlara hatırlatarak böyle bir hususiyetin ilâh olmayı gerektirmediğini hanrlatmıştır.

Furkan 32

Kâfirler dediler: “Kur’an ona topluca indirilmeli değil miydi?” Onunla kalbini sağlamlaştıralım diye böyle yaptık. Onu tertil üzere okuduk.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler: Kuran ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler dediler ki: “Ona bu Kur’ân topluca, birden İndirilmeli değil miydi?” Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk.

“Kâfirler dediler ki: ‘Ona bu Kur’ân topluca birden İndirilmeli değil miydi?'” Bu sözleri söyleyenin kimliği hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre bunlar Kureys kâfirleridir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. İkincisine göre ise bu sözleri söyleyenler yahudilerdir. Onlar Kur’ân-ı Kerîm’in kısım kısım indirildiğini görünce: Niye bu Kur’ân Tevrat’ın Mûsa’ya, İncil’in Îsa’ya, Zebur’un da Davud’a indirildiği şekilde ona tek bir defada indirilmedi, dediler.

Yüce Allah da:

“Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık” diye buyurdu. Bu şekilde onunla kalbini güçlendirelim, onu iyice belleyesin ve ezberleyesin diye böyle yaptık. Çünkü daha önceki kitaplar okuyup yazma bilen peygamberler üzerine indirilmişti. Kur’ân-ı Kerîm ise ümmi bir peygambere indirilmiştir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de nâsih ve mensûh vardır. Onun bazı bölümleri bir takım hususlara dair soru soranlara cevaptır. Ondan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından daha iyi bellensin, gereğince amel edenler için de daha kolay olsun diye kısım kısım indirdik. Çünkü yeni bir vahiy indiği her seferinde bu, kalbin kuvvetini arttırırdı.

Derim ki: Bu yüce Allah’ın kudretinde olan bir şey olduğuna göre niye Kur’ân bir defada indirilmedi ve gereği gibi korunmadı? diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Yüce Allah’ın ona kitabı ve Kur’ân’ı tek bir lahzada indirmesi O’nun kudreti dahilindedir, fakat O, bunu yapmadı, hükmünde de O’na kimse itiraz edemez. Bunun hikmet yönünü de daha önceden açıklamış bulunuyoruz.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah’ın:

“İşte böylece” âyeti müşriklerin söylediği sözlerdendir. Yani niye onun üzerine Tevrat ve İncil gibi aynı şekilde bir defada ve toptan indirilmedi, anlamına gelir.

Bu durumda

“Böylece” lâfzı üzerinde vakıf tamam olur. Daha sonra da:

“Biz onunla kalbine sebat verelim diye…” ile okumaya yeniden başlanılır. Bununla birlikte; “Topluca, birden” lâfzı üzerinde vakıf yapmak da caizdir. Bundan sonra da: “Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık” ile yeniden okumaya başlanılır. Bunun da manası şöyle olur: Bizim Kur’ân-ı Kerîm’i senin üzerine böylece indirmemizin sebebi, bu yolla kalbine sebat vermek isteyiş, imizdir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Birinci şekil daha uygun ve daha güzeldir. Tefsir âlimlerinden ikinci şekle göre de açıklamalar gelmiştir. Bize Muhammed b. Osman eş-Şeybî anlattı, dedi ki: Bize Mincâb anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umare, Ebû Ravk’dan anlattı, dedi ki: Bişr, ed-Dahhâk’tan, o İbn Abbâs’tan naklen yüce Allah’ın:

“Doğrusu Biz onu kadir gecesinde indirdik.” (el-Kadr, 97/1) âyeti hakkında dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm, Levh-i Mahfuz’dan, yüce Allah nezdinden semadaki Sefere-i Kiramen Katibîn’e bir defada toptan indirildi, Daha sonra Sefere melekleri bunu Cebrâîl’e yirmi gecede indirdi. Cebrâîl de Muhammed (aleyhisselâm)’a yirmi senede kısım kısım indirdi. İşte yüce Allah’ın:

“Hayır, işte nücûm’un dağup-battıkları yerlerine yemin ederim.” (el-Vâkıa, 56/75) âyetindeki “nücûm” Kur’ân-ı Kerîm’in kısım kısım inen buyrukları demektir.

“Ve eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ân’dır.” (el-Vâkıa, 56/76-77) (İbn Abbâs devamla) dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir defada toptan nazil olmadığından dolayı kâfirler bu sefer Kur’ân-ı Kerîm onun üzerine toptan ve bir defada indirilmeli değil miydi? dediler. Bunun yüzerine de yüce Allah:

“Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık” ey Muhammed, diye buyurdu.

“Ve onu ağır ağır okuduk” yani onu kısım kısım gönderdik, ardı arkasına bölümler halinde indirdik.

Furkan 31

İşte böylece her peygambere, suçlulardan bir düşman kıldık. Rehber olarak Rabbin yeter. Yardımcı olarak da yeter.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

Kurtubi Tefsiri
İşte böylece Biz her peygambere günahkârlardan düşmanlar kıldık. Yol gösteren ve yardım eden olarak sana Rabbin yeter.

Şanı yüce Allah da onu:

“İşte böylece Biz her peygambere günahkarlardan düşmanlar kıldık” buyruklarıyla teselli etmektedir. Yani ey Muhammed! Senin kavminin müşrikleri arasından -İbn Abbâs’ın görüşüne göre bu kişi Ebû Cehil’dir–düşman kimseler kıldığımız gibi, senden önceki herbir peygamber için de kavminin müşriklerinden düşmanlar kılmı sızdır. O bakımdan onların sabrettikleri gibi sen de Benim emrim üzerinde sabret. Çünkü Ben seni doğru yola ileteceğim, sana karşı çıkan herkese karşı yardımcı olacağım.

Bir diğer açıklamaya göre, Allah Rasûlünün:

“Ya Rab…” sözünü kıyâmet gününde söyleyeceği bildirilmiştir. Yani onlar Kur’ân-ı Kerîm’i terkettiler, benden uzaklaştılar, beni yalanladılar diyecektir.

Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kim Kur’ân’ı öğrenir, sonra mushafını asar da belli aralıklarda ona bakmaz ise kıyâmet gününde bu mushafı ona asılı olarak gelir ve: Ey âlemlerin Rabbi! Senin bu kulun beni terketti, benimle onun arasında hüküm ver, der.” Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

“Yol gösteren ve yardım eden olarak Rabbin sana yeter.” Burada

“yol gösteren ve yardım eden olarak” anlamındaki; kelimeleri yahal veya temyiz olarak nasbedilmişlerdir. Rabbin sana hidayet verecek, doğru yolu gösterecek, sana yardım edecektir. O bakımdan sana düşmanlık edenlere aldırma demektir. İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın düşmanı Ebû Cehil -la’netullahi aleyhi-‘dir.

Furkan 30

Elçi dedi: “Rabbim, kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bıraktılar.”

Diyanet Vakfı
Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kuranı büsbütün terkettiler.

Kurtubi Tefsiri
Rasûl: “Ya Rab, gerçekten benim kavmim bu Kur’ânı terketti” dedi.

“Rasul: Ya Rab” ifadeleriyle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onları yüce Allah’a şikâyet ettiği anlatılmaktadır.

“Gerçekten benim kavmim bu Kur’ân’ı terketti, dedi.” Yani onlar bu Kur’ân hakkında gerçeğin dışına çıkarak onun bir sihir ve bir şiir olduğunu söylediler. Bu açıklama Mücahid ve en-Nehaî’den nakledilmiştir.

Furkan 29

“Zikr bana geldikten sonra o beni ondan saptırdı.” Şeytan insan için hep aldatandır.

Diyanet Vakfı
Çünkü zikir (Kuran) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun ki bana geldikten sonra beni Zikirden o saptırdı. Zaten şeytan İnsanı yardımsız olarak ortada bırakır.”

” Yemin olsun ki bana geldikten sonra beni zikirden o saptırdı.” Yani bu pişmanlık duyacak kişi: Yemin olsun dünyada iken kendisini dost edindiğim kişi Kur’ân’dan ve ona îman etmekten beni alıkoydu, diyecektir. Buradaki “Zikir”den kastın Rasûlden beni alakoydu anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Zaten şeytan İnsanı yardımsız olarak ortada bırakır.” Denildiğine göre bu ifade zalimin söyleyeceği belirtilen sözlerden değil, yüce Allah’ın sözleridir. Bu açıklamaya göre “…Bana geldikten sonra…”da ifade tamam olmaktadır.

“Yardımsız bırakmak”: yardımı terketmek demektir. İblis’in müşriklere Süraka b. Malik suretinde görünmesi de bu yardımsız bırakma şekillerinden birisidir. Çünkü o melekleri gördüğünde müşriklerden uzak olduğunu bildirmişti.

Allah yolundan alıkoyan, Allah’a İsyan hususunda kendisine itaat olunan herkes, insan için bir şeytandır ve azâb ve belanın ineceği sırada onu yardımsız bırakır. Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

“Kötü arkadaştan uzak dur ve kopar onunla bağları,

Onunla arkadaşlık etmekten başka çaren kalmazsa idare et onu.

Samimi arkadaşı sev, tartışmaktan uzak dur, onunla

Onunla tartışmadığın sürece nail olursun samimi sevgisine

Ağaran saçlar akıllı kimseyi alıkoyar takılmaktan hevasının peşine

Onun alevi sakalın yan taraflarından tutuşmaya başladığında.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Nerde bulursan hayırlı insanları arkadaşlık yap, onlarla.

Çünkü hayırlı arkadaş afiflik gösterendir.

İnsanlar dirhemlere benzer, onları mihenk taşma vurduğunda,

Kimisinin halis gümüş olduklarını görürsün, kimisinin de kalp bir para.”

Sahihde Ebû Mûsa yoluyla gelen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Salih meclis arkadaşı ile kötü meclis arkadaşının misali misk taşıyan kimse ile demirci körüğü üfleyen kimse gibidir. Misk taşıyan kimse ya sana (miskinden) bir şey verir, yahut sen ondan bir şey satın alırsın, ya da güzel bir koku koklarsın. Körük üfleyen kimse ise ya senin elbiseni yakar, yahut da sen ondan kötü bir koku alırsın.” Müslim’in lâfzı ile hadis böyledir, Ebû Dâvûd da bunu Enes yoluyla rivâyet etmiştir. Buhâri, II, 741, V, 2104; Müslim, IV, 2026.

Ebubekr el-Bezzâr da İbn Abbâs’tan şöyle dediğini kaydetmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! Kendileriyle oturup kalktıklarımızın hayırlıları kimlerdir? diye soruldu. Şöyle buyurdu: “Kendisini gördüğünüz vakit size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminizi arttıran, ameli de size âhireti hatırlatan kimsedir.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 226; ancak “Ebû Ya’lâ tarafından Müsned’inde de rivâyet edildiği kaydıyla.

Malik b. Dinar dedi ki: Şüphesiz ki iyi olan kimselerle taş taşıman senin için günahkârlarla birlikte habis (denilen hurma ve tereyağından yapılan bir tatlı) yemenden daha hayırlıdır. Sonra da şu beyiti okumuştur:

“Hayırlı insanlarla arkadaşlık et, hertürlü kötülükten azade kalırsın,

Bir gün dahi kötülerle arkadaşlık edersen, pişman olursun.”

Furkan 28

“Eyvah bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim.”

Diyanet Vakfı
Yazık bana! Keşke falancayı (batıl yolcusunu) dost edinmeseydim!

Kurtubi Tefsiri
“Eyvah bana! Keşke filanı dost edinmeseydim.

“Keşke” dünyada iken

“hak yolu” yani cennete götüren yolu

“tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana!” Bu kâfirin peygamberin emrine muhalefet etmesi ve kâfire uyması dolayısıyla helâk olmak üzere söyleyeceği bir beddua cümlesidir.

“Keşke filanı dost edinme şeydim” âyetinde “fîlan”dan kasıt Umeyye’dir. Ondan filan diye söz edilerek, isminin açıkça zikredilmeyişi bu tehdidin sadece ona münhasır kalmaması, aksine bu İkisinin fiillerinin benzerini yapan herkesi kapsaması İçindir.

Mücahid ve Ebû Recâ derler ki: Buradaki “zalim” her zalim hakkında umumidir. “Filan”dan kasıt tâ şeytandır. Bu görüşün lehine bundan sonra gelen: “Zaten şeytan insanı yardımsız olarak ortada bırakır” âyeti delil gösterilmiştir.

el-Hasen:

“Eyvah bana!” anlamındaki lâfzı; diye okumuştur. Buna dair açıklamalar daha önce Hud Sûresi’nde (11/72. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. “Dost” anlamındaki “el-halil” ise arkadaş ve samimi dost demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/125. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Furkan 27

Zâlim, o gün ellerini ısırır, der ki: “Keşke ben, elçi ile birlikte bir yol edinseydim.”

Diyanet Vakfı
O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!

Kurtubi Tefsiri
O gün zalim ellerini ısırıp: “Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olaydım” der.

“O gün zalim ellerini ısırıp” âyetinde geçen; Isırır” muzari fiilinin mazisi; “Isırdım” şeklinde gelir, el-Kisaî bu fiilin birinci “dad” harfinin üstün olarak kullanıldığını da nakletmektedir.

Aralarında İbn Abbâs ve Said b. el-Museyyeb’in de bulunduğu tefsir âlimlerinden nakledilen rivâyetlere göre burada sözü edilen “zalimMen kasıt Ukbe b. Ebi Muayt’tır. Onun arkadaşı ise Ümeyye b. Halef’dir. Ukbe’yi Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) öldürmüştür. Şöyle ki: Ukbe, Bedir günü esirler arasında idi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun öldürülmesini emretti. Ukbe: Bunca esir arasından beni mi öldüreceksin? deyince, Peygamber: Evet, kâfirliğin ve azgınlığın sebebiyle öldürüleceksin, dedi. Bu sefer: Peki ya çocuklarımın hali ne olacak? deyince, onlara da ateş vardır, diye cevap verdi. Bunun üzerine Ali (radıyallahü anh) kalkıp onu öldürdü.

Umeyye’yi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmüştür. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliğinin belgelerinden bîridir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların bu şekilde küfür üzere öldürüleceklerini haber vermişti.

Âyet-i kerîme’de bunların isimlerinin geçmeyiş sebebi, bu şekliyle ifade edeceği mananın daha beliğ oluşundan ötürüdür. Tâ ki yüce Allah’a isyan hususunda başkasının telkinlerini kabul eden herbir zalimin durumunun da bu olacağı bilinsin.

İbn Abbâs, Katâde ve başkaları derler ki; Ukbe İslâm’a girmek isteyen kimselerdendi ancak Ubeyy b. Halef ona engel olmuştu. İkisi candan dost idiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların her ikisini de öldürdü. Ukbe, Bedir günü katledildi. Ubeyy b. Halef de ühud günü teke tek çarpışma esnasında öldürüldü Bunu el-Kuşeyrî ve es-Sa’lebî zikretmiştir. Birincisini ise en-Nehhâs nakl etmiştir

es-Sûheylî dedi ki:

“O gün zalim ellerini ısırıp…” âyetinde sözü edilen kişi Ukbe b. Ebi Muayt’tır. Ukbe, Umeyye b. Halef el-Cumahî’nin yakın arkadaşı idi. Bir rivâyete göre ise Umeyye’nin kardeşi Ubeyy b. Halefin arkadaşı idi. Ukbe bir ziyafet hazırlamış ve Kureyş’lileri davet etmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı da davet etmiş, ancak müslüman olmadıkça onun davetine icabet etmeyeceğini bildirmişti. Ukbe, Kureyş eşrafından vereceği ziyafete gelmeyecek bir kimsenin kalmasını istemediğinden dolayı müslüman olmuş ve şehadet kelimesini söylemişti. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun ziyafetine gitmiş, yemeğini yemişti. Bu sefer arkadaşı Umeyye b. Halef ya da Ubeyy b. Halef -müslüman olduğu sırada hazır bulunmuyorlardı- yaptığından dolayı ona sitem ettiler. Ukbe dedi ki; Ben Kureyş eşrafından herhangi bir kimsenin vereceğim ziyafette bulunmamasını büyük bir iş olarak gördüm. Bunun üzerine arkadaşı kendisine şöyle dedi: Dinine geri dönmedikçe, onun yüzüne tükürmedikçe, boynuna basmadıkça ve şunları şunları da söylemedikçe asla kabul etmeyeceğim. Allah’ın düşmanı arkadaşının kendisine emrettiklerini yaptı. Bunun üzerine yüce Allah da:

“O gün zalim ellerini ısırıp…” âyetini indirdi.

ed-Dahhak dedi ki: Ukbe, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüzüne tükürünce, tükürüğü gerisin geri kendi yüzüne döndü, yüzünü ve dudaklarını yaktı. Yüzünde iz bıraktı ve hatta iki yanağını da yaktı. Öldürülünceye kadar bu iz yüzünde kaldı. “Ellerini ısırması” ise arkadaşına itaati dolayısıyla üzülmüş ve pişman olmuş kişinin davranışını ifade eder.

Furkan 26

Mülk o gün hak olarak Rahman’ındır. O, kâfirler için zorlu bir gündür.

Diyanet Vakfı
İşte o gün, gerçek mülk (hükümranlık) çok merhametli olan Allahındır. Kafirler için de pek çetin bir gündür o.

Kurtubi Tefsiri
O gün hak mülk, yalnız Rahmân’ındır. O gün kâfirlere çok zordur.

“O gün hak mülk yalnız Rahmân’ındır” anlamındaki âyette yer alan

“Mülk” mübtedâdır, “hak” onun sıfatıdır. ‘Rahmân’indir” lâfzı da onun haberidir. Çünkü zeval bulan ve arkası kesilen mülk, mülk sayılmaz, O gün bütün mülk sahiplerinin mülkiyetleri batıl olacaktır, iddiaları son bulacaktır. Her malik mülküyle beraber zail olacaktır. Geriye hak olan mülk, bir ve tek olarak Allah’ın kalacaktır.

“O gün kâfirlere çok zordur” yani onların karşı karşıya kalacakları dehşetler, rezillik ve aşağılanmak dolayısıyla o gün onlara çok zor gelecektir. Mü’minler için ise az önce hadiste geçtiği üzere farz olan bir namazdan dahi hafif olacak (çabuk geçecek)dır. Bu âyet-i kerîme de buna delalet etmektedir. Çünkü bugün kâfirler için pek zor olacağına göre; mü’minler için pek kolay olacaktır.

“Zorlaştı, zorlaşır” şeklînde kullanıldığı gibi; şeklinde de kullanılır.

Furkan 25

O gün, gökyüzü bulutla yarılacak, melekler indirilerek indirilecektir.

Diyanet Vakfı
O gün gökyüzü beyaz bulutlar ile yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak, melekler ardı arkasına İndirileceklerdir.

“Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak” âyeti, göğün bulutla yarılacağı günü hatırla, demektir. Âsım, el-A’meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Ebû Amr “şin” harfini şeddesiz olarak; “Yarılacak” şeklinde okumuşlardır. Bunun aslı iki “te” iledir. Hafifletmek maksadıyla birincisini hazfetmişlerdir. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise iki “te”den birini “şin”e idğam ederek “şin” harfini şeddeli olmak üzere; dîye okumuşlardır. Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Kaf Sûresi’nde (50/44. âyette) de böyledir.

“Bulutla” ise “Bulutlar üzerinden” demektir. Bu şekilde “be” ile; “… den” biribirinin yerine kullanılır.

Mesela; “Yayla ok attım” denilir (bu iki edat, biri diğerinin yerine kullanılabilir). Rivâyet edildiğine göre sema sisi andıran incelikte beyaz bir bulut üzerinden çatlayacak, yanlacaktır. Bu olay ancak İsrailoğulları için Tih’te bulundukları vakit olmuştu. Sisler arasından semanın yarıldığını görmüşlerdi, Yüce Allah’ın:

“Onlar buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelivermesinden… başkasını mı bekliyorlar?” (el-Bakara, 2/210) âyetinde sözünü ettiği husus budur.

“Melekler ardı arkasına” semalardan

“İndirileceklerdir.” Aziz ve celil olan Rabb da hüküm vermek üzere sekiz melek Arşını yüklenmiş olduğu halde gelecektir. O’nun bu gelişi, hakkında câiz olan şekilde anlaşılmalıdır, Yoksa mahlukatın sahip oldukları sıfatların yorumlandığı gibi hareket ve bir yerden bir yere intikal etmesi şeklinde anlaşılmamalıdır.

İbn Abbâs dedi ki: Dünya seması yarılır ve oradakiler ordan İnerler. Sema dakiter yerde bulunan cin ve insanlardan daha fazla olacaktır. Daha sonra ikinci sema yarılacak ve oradakiler inecek. Bunlar ise birinci dünya semasındakilerden daha fazladırlar, Yine bu şekilde yedinci sema yarılıncaya kadar aynı durum devam edecektir. Daha sonra el-Kerrûbiyyûn (diye bilinen ve aralarında Cebrâîl, Mikâil ve İsrafil gibi meleklerin bulunduğu mukarreb) melekleri de, Arşı taşıyan melekler de ineceklerdir. İşte yüce Allah’ın;

“Melekler ardı arkasına İndirileceklerdir” âyetinin manası budur. Yani semadan yeryüzüne cinlerin ve insanların hesaplarının görülmesi için indirileceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Sema kendisi ile insanlar arasında bulunan bulut ile çatlayacaktır. Yani bulutun çatlaması, dağılması ile sema da çatlayacaktır. Sema çatladı mı onun yapısı darmadağın olur ve katlanıp dürülür. Melekler de semadan başka bir yere inerler. İbn Kesîr “inzal” kökünden gelmek üzere ve “melekler” anlamındaki lâfzı mansub olarak; “Melekleri indiririz” diye okumuştur. Diğerleri ise melekler lâfzını merfu olarak; “Melekler indirileceklerdir” diye okumuşlardır. Bu okuyuşun delili daha sonra; Ardı arkasına indirmek” diye gelmiş olmasıdır. Eğer birinci şekilde olmuş olsaydı, böyle değil de; denilmesi gerekirdi.

“Nezzele” ile “enzele”nin aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Buna göre şekli, anlamında kullanılmıştır.

Abdu’l-Vehhab’ın, Ebû Amr’dan naklettiğine göre “Melekler ardı arkasına indirilir” diye okumuştur. İbn Mes’ûd’da; “melekleri indirecektir” diye, Ubeyy b. Ka’b “Melekler indirilecektir” diye okumuştur.

Yine ondan;-“Melekler ineceklerdir” diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Furkan 24

O gün, cennet halkı kalacak yerce daha hayırlı, dinlenmece daha güzeldir.

Diyanet Vakfı
O gün cennetliklerin kalacakları yer çok huzurlu ve dinlenecekleri yer pek güzeldir.

Kurtubi Tefsiri
O gün cennetliklerin kalacakları yer, çok hayırlı ve dinlenecekleri yer çok güzeldir.

“O gün cennetliklerin kalacakları yer çok hayırlı ve dinlenecekleri yer çok güzeldir” âyetine dair açıklamalar daha önce:

“De ki: Acaba bu mu hayırlıdır yoksa muttakilere vaadolunan ebedilik cenneti mi?” (el-Furkan, 25/15) âyeti açıklanırken yapılmıştır.

en-Nehhâs der ki: Kûfe’liler: “Bal sirkeden tatlıdır” demeyi uygun görürler. Ancak bu kabul edilmeyen bir görüştür. Çünkü filan kimse, filan kimseden hayırlıdır, sözü onun hayrı daha fazladır demektir. Sirkenin tatlı olması ise söz konusu değildir. Yine hristiyan, yahudiden hayırlıdır demek câiz değildir. Zira her ikisi de hayırsızdır. Böyle bir ifade kullanılacak olursa, bunlardan birisinin diğerinden daha hayırlı olduğu anlaşılır. Bunun yerine yahudi hristiyandan daha kötüdür, denilir. Arapçada kullanım bu şekildedir.

“Kalacakları yer” lâfzının (buradaki “hayırlı” nitelemesi) “daha üstündür” anlamında ism-i tafdil olmadığı kabul edilecek olursa, zarf olarak nasb edilmiştir. İfade de: Onlar için karar kılınacak bir yerde bir hayır vardır, demek olur. Eğer bu ism-i tafdil olursa, o takdirde temyiz olarak nasb edilmiş demektir. Bu açıklamayı en-Nehhâs ve el-Mehdevî yapmıştır.

Katâde dedi ki: “Dinlenecekleri yer çok güzeldir” ifadesi konaklayacakları ve barınacakları yer demektir. Bir açıklamaya göre; bu, Arapların bildikleri bir şey olan günün ortasındaki dinlenmek (kaylûle)’den gelmektedir. Merfu olan şu “hadis te bu kabildendir: “Şüphesiz ki şanı yüce ve mübarek olan Allah, mahlukatın hesabını yarım gün kadar bir sürede bitirecektir. Cennec ehli cennette öğle vakti istîrahatlerine çekilecektir, cehennem ehli de cehenneme çekileceklerdir.” Bunu el-Mehdevî zikretmiştir.

İbn Mes’ûd dedi ki: Kıyâmet gününde cennetlikler dinlenmek üzere cennete, öbürleri de cehenneme gitmedikçe dünya gündüzünün yarısı kadarlık bir süre, kıyâmet gününde geçmiş olmayacaktır. Daha sonra da: ” Sonra da onların dönüşleri şüphesiz ki cahîme olacaktır” âyetini okudu. Bu âyet: “Sonra dönüşleri muhakkak cehenneme olacaktır” anlamındaki (es-Saffat, 37/68 âyeti) İbn Mes’ûd’un kıraatinde böylecedîr.

İbn Abbâs dedi ki: O günde hesap, günün ilk saatlerinde görülecektir. Cennet ehli dinlenmek üzere cennete, cehennemlikler de cehenneme çekileceklerinde kıyâmet gününün henüz yarısı bitmiş olmayacaktır. “Haydi sizler kaylûleye çekiliniz. Şüphesiz ki şeytanlar kaylûleye çekilmezler” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 112; ravîlerinden Kesir b. Mervân’ın “yalancı” olduğu kaydıyla diye gelen rivâyet de bu kabildendir.

Kasım b. Esbağ da Ebû Said el-Hudrî’nin şöyle dediğini zikretmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Miktarı ellibin yıl olan bir günde” (el-Meâric, 70/4) Ben: O gün ne kadar da uzundur! deyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki; o gün mü’mine o kadar çok hafifletilecektir ki onun için dünyada kılmış olduğu bir farz namazdan dahi daha hafif (çabuk) gelecektir.” Ebû Ya’lâ, Müsned, II, 527.

Furkan 23

Yaptıkları her işe yöneldik — onu saçılmış toz haline getirdik.

Diyanet Vakfı
Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).

Kurtubi Tefsiri
İşledikleri amellerinin önüne geçip onu havaya saçılmış toz zerreleri yaparız.

“İşledikleri amellerinin önüne geçip…” âyeti kıyâmet gününün ne kadar büyük olacağına dikkat çekmektedir. Yani Biz o gün günahkârların kendi kanaatlerine göre iyi kabul ettikleri herbir amele yöneleceğiz.

Mesela, birşeye yönelmeyi anlatmak üzere: “Filan kişi şu işe yöneldi, onu kastetti” denilir. Mücahid der ki: ” Önüne geçeriz” Biz ona kasdeder, ona yöneliriz, demektir. Recez vezninde şair şöyle demektedir:

“O sapık Hariciler geldiler,

Rablerinin kullarına ve şöyle dediler:

Sizin kanlarınız bize helâldir.”

Bunun, meleklerin gelişi hakkında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah fail-i hakiki olduğu için bunu kendi nefsiyle ilgili olarak bildirip, ondan öylece haber vermiştir.

“Onu havaya saçılmış toz zerreleri yaparız.” Yani ondan herhangi bir şekilde faydalanılmaz. Bu da; onu küfürleri dolayısıyla boşa çıkardık, demektir.

“Toz zerrecikleri” lâfzı aslında hemzeli değildir. İki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla hemzeli olmuştur. Bu kelimenin küçültme ismi ref halinde; …diye gelir. Nahivcilerde ref halinde; diyenler de vardır. Bunu en-Nehhâs nakletmektedir. Tekili; şeklinde, çoğulu da; şeklinde gelir. el-Haris b. Hillize bir dişi deveyi anlatırken şöyle demektedir

“Ayaklarının çıkardığı tozlarla yere hızlı basışından;

Zerrecikleri andıran bir toz bulutu görürsün.”

el-Haris, Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Havaya saçılmış toz zerrecikleri” demek, küçük havalandırma deliğinden giren güneş ışıklarıdır. el-Ezherî der ki: Havalandırma deliğinden güneşin ışığında çıktığı görülen tozu andıran şeydir. Âyetin te’vili de şöyledir: Yüce Allah onların amellerini boşa çıkartacaktır. Onların bu amelleri havaya sallallahü aleyhi ve sellemrulmuş toz zerrecikleri durumunda olacaktır.

“Etrafa saçılmış zerrecikler” ise atın toynaklarıyla çıkardığı toz demektir. ise etrafa dağılmış demektir. İbn Arafe: İnce toz, toprak” anlamındadır, der. el-Cevherî der ki: Bu toz yukarı doğru yükselecek olursa “Toz yükseldi, yükselir, o tozu ben çıkardım” denilir. da toz demektir. Şair Ru’be der ki:

“Kaybolduktan sonra onun kalıntıları görünür bize,

Serap kesitleri ile ince toz bulutları arasında.”

“Toprağı âdeta tozu andıracak kadar ince olan yer, demektir. Bir diğer açıklamaya göre; bu, rüzgarların etrafa sallallahü aleyhi ve sellemurduğu kuru” ağaç yaprakları demektir. Bu açıklamayı da Katade ve İbn Abbâs yapmıştır. Yine İbn Abbâs’ın dediğine göre bu ifade, yere dökülmüş su anlamındadır. Bunun kül anlamına geldiği de söylenmiştir ki; bu açıklamayı Ubeyd b. Ya’lâ yapmıştır.

Furkan 22

Melekleri görecekleri gün, suçlulara müjde yoktur — derler: “Engellenmiş olun!”

Diyanet Vakfı
(Fakat) melekleri görecekleri gün, günahkarlara o gün hiçbir sevinç haberi yoktur ve: (Size, sevinmek) yasaktır, yasak! diyeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Melekleri görecekleri gün, İşte o gün günahkârlara müjde yoktur ve: “Sizlere müjde yasak edilmiştir, yasak” derler.

Mukâtil :

“Azgınlık” kelimesini yeryüzünde üstünlük taslamak diye açıklamıştır, “(……) Küfrün en şiddetlisi ve zulmün en çirkini” demektir. Onlar mucizelerle ve bu Kur’ân ile yetinmediklerine göre meleklerin göndericin: r.isi: yeterli görebilirler? Hem onlar melekleri ve şeytanları birbirlerinden ayırt edemezler Ayrıca kendisinin melek olduğunu iddia edecek kimsenin bir mucize göstermesi de kaçınılmaz bir şeydir. Bunlar bir mucize gördükten sonra artık herhangi bir mucize talebinde de bulunamazlar. Diğer taraftan:

“Melekleri görecekleri gün, işte o gün günahkârlara müjde yoktur” âyeti melekleri ölüm halı dışında hiç kimsenin göremeyeceğini anlatmaktadır. O halde mü’minleri cennetle müjdelerler. Müşrik ve kâfirleri ise canları çıkıncaya kadar demirden tokmaklarla döverler.

“Sizlere müjde yasak edilmiştir yasak, derler.” Yani melekler; lâ ilahe illallah deyip onun gereklerini yerine getirenlerin dışında kalanlara cennete girmek haramdır haram, diyecekler. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Bir görüşe göre bu sözler kıyâmet gününde söylenecektir. Bunu da Mücahid ve Atiyye el-Avfî söylemiştir. Atiyye dedi ki: Kıyâmet gününde melekler mü’minleri müjde ile karşılarlar. Kâfir bu durumu göreceği vakit, o da, keşke böyle bir müjde ile karşılaşsaydı diye temenni edecek, ancak meleklerden böyle bir müjdeyi alamayacaktır.

“Görecekleri gün” âyetinin nasb ile gelmesi, melekleri görecekleri gün günahkârlara müjde verilmeyecektir, takdirinde olduğundan dolayıdır. “O gün” lâfzı daha önce geçen “görecekleri gün”dekİ “gün” lâfzını te’kid için gelmiştir.

en-Nehhâs: “Görecekleri günde ‘gün” anlamındaki İafzın “Müjde” ile mansub olması câiz değildir, der. Çünkü nefy durumunda olan bir lâfız makablinde (kendisinden önceki bir lafızda) amel edemez. Ancak burada anlamın şu şekilde olması takdir edilebilir: Melekleri görecekleri gün onlara müjde verilmesi engellenecektir. Böyle bir harfin bulunduğuna bundan sonraki ifadeler delil teşkil etmektedir. İfadenin takdiri şöyle de olabilir: Melekleri görecekleri günde hiçbir müjde olmayacaktır. Bu durumda “işte o gün” âyeti te’kid edici olur. Anlam şöyle de olabilir: Melekleri görecekleri günü hatırla! Daha sonra yeni bir cümle ile şöyle buyurulmuştur: “İşte o gün günahkârlara müjde yoktur. Sizlere müjde yasak edilmiştir yasak, derler.” Yani melekler de şöyle derler: Onlara müjde verilmesi kesinlikle yasaktır, mü’minler müstesna. Şair şöyle demektedir:

“Şunu bilin ki Esma benim için haram mı haramdır artık,

Ve ben onun en yakın kayınlarından bir kayın oluverdim.”

O bu sözleriyle Esma artık benim için kesinlikle haramdır, demek istemiştir.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“en-Nahletul-Kusvâ (denilen vadi)’ye şevk duydu da,

Dedim ki ona: O musibetli yerler (bizim için) yasak mı yasaktır.”

el-Hasen’den rivâyete göre o: “Yasak edilmiştir, derler” âyetinde günahkârların sözü sona ermektedir ve vakıf yapılır. Bundan sonra da yüce Allah: Onların himaye edilmeleri yahut koruma altına alınmaları “yasaktır” diye cevap vermiştir. Yüce Allah, kıyâmet gününde bunu onlara yasaklamış olacaktır.

Birincisi, İbn Abbâs’ın görüşüdür. el-Ferrâ’ da bu görüşü benimsemiştir. Bu açıklamayı nakleden de İbnu’l-Enbarîdir.

el-Hasen ve Ebû Recâ Yasak” kelimesini “ha” harfi ötreli okumuşlardır. Ancak diğerleri bunu esreli okurlar.

Denildiğine göre; bu sözleri kâfir kimseler kendilerine söyleyeceklerdir. el-Maverdî’nin naklettiğine göre de bu açıklamayı Katâde yapmıştır. Bir diğer görüşe göre bu, kâfirlerin meleklere söyleyecekleri bir sözdür ve bu bir istiâze (sığınma) sözüdür. Cahiliye döneminde bu, bilinen bir sözdü. Bir kimse korktuğu bir kişi ile karşılaşacak olursa, dermiş. Yani senin bana herhangi bir şekilde taaruzda bulunman haramdır. Mansub olarak gelmesi ise ” Sana yasak kılıyorum yahut Allah sana bunu yasaklar” anlamında oluşundan dolayıdır. Hayvanları sula ve otla anlamında; demeye benzer. Yani günahkârlar meleklerin kendilerini cehennem ateşine attıklarını göreceklerinde sizden Allah’a sığınırız, diyeceklerdir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî nakletmiştir. Bu anlamdaki bir açıklamayı da el-Mehdevî, Mücahid’den nakletmiştir.

Bir diğer görüşe göre “Yasaktır” sözü günahkarların sözlerinden, “Yasak” sözü ise meleklerin sözlerindendir. Yani onlar meleklere sizin bize herhangi bir şekilde taarruz etmenizden Allah’a sığınırız diyecekler, buna karşılık melekler de böyle bir günün kötülüğünden sizin himaye edilmeniz yasak kılınmıştır, diyeceklerdir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

Furkan 21

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler: “Bize melekler inseydi ya! Veya Rabbimizi görseydik!” Andolsun ki kendilerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla taşkınlaştılar.

Diyanet Vakfı
Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar: Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik, dediler. Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Bizimle karşılaşacaklarını ümit etmeyenler dediler ki: “Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?” Yemin olsun ki onlar kendi kendilerine büyüklenip azgınlık yapmakta çok ileri gittiler.

“Bizimle karşılaşacaklarını Ümit etmeyenler dediler ki…” Kasıt Öldükten sonra dirilmekten ve Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkmayanlardır. Yani buna îman etmeyenlerdir. Şair der ki:

“Bir arı soktuğu zaman onu, korkmaz onun sokmasından,

Ve onun kovanında işçi arılar onun yerine geçmiştir.”

Burada görüldüğü gibi âyet-i kerimede olduğu şekilde, “ümit etmek” anlamındaki fiil korkmak anlamında kullanılmıştır.

“Ümit etmeyenler”in aldırmayanlar anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Yemin olsun ki ben müslüman olduğum takdirde aldırmam

Allah yolunda yere yıkılışım hangi yanıma olursa olsun.”

Ümit etmek” anlamındaki fiil kullanılmıştır.

İbn Şecere de bunu ümit etmeyenler, “ummayanlar” diye açıklamıştır. Şair der ki;

“Hüseyin’i öldürmüş bir topluluk ümit eder mi ki

Hesap gününde dedesinin şefaatini?”

“Bize melekler indirilmeli” ve Muhammed’in doğru sözlü olduğunu söylemeli “veya Rabbimizi” gözlerimizle

“görmeli” ve böylelikle onun bize rasûl olduğunu haber vermeli

“değil miydi?” Niye bütün bunlar böyle olmadı?

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir: “Dediler ki; Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça sana îman etmeyeceğiz” âyetinden itibaren:

“Yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza topluca getiresin.” (el-İsra, 17/90-92) âyetine kadar olan bölümlerdir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun ki onlar kendi kendilerine büyüklenlp” yüce Allah’tan olmayacak aşın taleplerde bulundukları için

“azgınlık yapmakta çok îleri gittiler.” Çünkü melekler ancak ya ölüm esnasında yahutta azâbın indirilmesi sırasında görülebilirler. Şanı yüce Allah’ı ise gözler idrâk edemez. Gözleri asıl O idrak eder. Hiçbir göz O’nu göremez.

Furkan 20

Senden önce gönderilen elçiler yemek yerdi ve çarşılarda yürürlerdi. Biz, sizi birbirinize bir imtihan kıldık — sabredecek misiniz? Rabbin görendir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. (Ey insanlar!) Sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınıza imtihan (vesilesi) kıldık; (bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve pazarlarda dolaşırlardı. Biz, bazınızı, bazınıza imtihan kıldık. Sabredecek misiniz? Rabbin, herşeyi çok iyi görendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Rasûller, İnsani Tarafları ve Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de…” âyeti:

“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır.” (el-Furkan, 25/7) diyen müşriklere cevab olmak üzere inmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Müşrikler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı fakir olduğundan dolayı ayıplayıp da: “Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer…” demeleri üzerine, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) üzüldü. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme ona teselli olmak üzere nazil oldu. Cebrâîl (a .s): es-Selamu aleyke ya Rasûlallah, dedi. Rabbim olan Allah’ın sana selamını getirdim. O, sana diyor ki: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve pazarlarda dolaşırlardı.” Yani dünya hayatında geçimlerini elde etmenin yollarını ararlardı.

2- Yemek Yemek, Peygamberlerin Ortak Bir Özelliğidir:

Yüce Allah’ın: ” Muhakkak yemek yerlerdi” âyeti ile ilgili olarak şunu belirtelim: Eğer haberinin başına “lâm” harfi gelecek olursa ” Muhakkak” edatının “hemze”si ancak esreli okunur. Burada “lâm” olmasaydı bile, yine ancak esreli okunabilirdi. Çünkü burada isti’nafiyyedir. (Cümlenin başına gelmiştir). Bütün nahivcilerin görüşü budur. en-Nehhâs dedi ki: Ancak Ali b. Süleyman’ın bize Muhammed b. Yezid’den naklettiğine göre o şöyle demiştir: Burada bu edatın hemzesi üstün de okunabilir. İsterse ondan sonra “lâm” harfi gelmiş olsun. Ancak zannederim bu, onun bir yanılgisıdır,

Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki: İfadede hazfedilmiş kelimeler vardır. Bu Biz senden önce ne kadar rasûl gönderdiysek. mutlaka onlar yemek yerlerdi” takdirinde olup, daha sonra: “Rasüller” kelimesi hazf edilmiştir. Bunun hazfediliş sebebi ise “gönderdiğimiz rasûller” âyetinde buna delâlet edecek mananın bulunmasıdır. Buna göre ez-Zeccâc’a göre mevsuf hazfedilmiş olmaktadır. Ona göre de -el-Ferrâ’nın dediği şekilde -sıla cümlesi bırakılıp mevsul ismin hazfedilmesi câiz değildir. el-Ferrâ’: Burada hazfedilen Kim, kimse” ism-i mevsulüdür Yani: “Ancak kendileri yemek yiyen kimseleri (gönderdik)” demektir. O, bunu yüce Allah’ın:

“Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan kimse yoktur.” (es-Saffat, 37/164) âyeti ile:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71) buyruklarına benzetmektedir. Sizin aranızdan oraya uğramayacak bir kimse yoktur” demektir. Bu aynı zamanda el-Kisaî’nin de görüşüdür.

Araplar da; “Ben sana insanlar arasından muhakkak sana itaat edecek kimseyi gönderdim” derler. Buna göre: “Muhakkak sana itaat edecek” ifadesi “Kimse” nin sılasıdır. ez-Zeccâc der ki; Bu bir hatadır, çünkü bu “kimse” lâfzı ism-i mevsuldur, hazfedilmesi de câiz değildir,

Meanî âlimleri derler ki: Âyet “Biz senden önce ne kadar rasûl gönderdiysek, mutlaka onlara muhakkak kendilerinin yemek yedikleri söylenmiştir” anlamındadır. Buna delil de;

“Sana, şeyden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey söylenmiyor” (el-Kasas, 41/43) âyetidir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Burada: “Muhakkak onlar”ın hemzesinin; ‘dan sonra esreli gelmesi gizli “vav” harfi ile isti’naf,başlangıç dolayısı iledir. Yani; takdirindedir. Bir kesimin kanaatine göre de Allah’ın: “Muhakkak yemek yerler” ifadesi, def-i hacete çıkarlar, ifadesinden kinayedir.

Derim ki; Bu ifade, bu manada kullanılmış ise çok beliğ bir ifadedir. Nitekim yüce Allah’ın;

“Meryem oğlu Mesih bir rasûlden başka bir şey değildi. Ondan önce de rasûller gelip geçmiştir. Anası ise sıddika bir kadındır. İkisi de yemek yerlerdi. “(el-Mâide, 5/75) âyeti da buna benzemektedir.

“Ve pazarlarda dolaşırlardı” âyetindeki

“dolaşırlardı” anlamındaki: (……) fiilini Cumhûr “ya” harfini üstün, “mim” harfini sakin ve “şın” harfini de şeddesiz olarak okumuşlardır. Ali, İbn Avf ve İbn Mes’ûd ise “ya” harfini ötreli, “mim” harfini üstün, “şın” harfini de üstün ve şeddeli olarak okumuşlardır ki bunun da anlamı yürümeye davet olunur ve buna mecbur bırakılırlar, demek olur. Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî ise “ya” harfini ötreli, “mim” harfini üstün, “şın” harfini de şeddeli ve ötreli okumuştur ki bu da “dolaşırlardı” anlamındadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Develerin çöktükleri geniş yerde yürüdü de,

Aralarından binilmesi zor ile binilebilecek genç ve güzel develer aradı,”

Ka’b b. Züheyr de şöyle demiştir:

“Geniş alanların arslanları seslerini çıkaramazlar, ondan korktukları için

Ve onun bulunduğu vadide de yürümez (yiğitlerin) ayakları.”

Burada “şın”ın şeddeli olması, “yürümek” anlamındaki fiilin manasını etkilememektedir.

3- Geçimi Elde Etme Yollarına Başvurmak:

Bu âyet-i kerîme sebeplere sarılmak ve ticaret, sanat ve daha başka yollarla geçimi sağlama yoluna başvurmak hususunda temel bir dayanaktır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Ancak burada yeterli gelecek kadarıyla bazı açıklamalarda bulunmak kasdıyla şunları söylemek istiyoruz:

Günümüzün şeyhlerinden birisi aramızdaki bir konuşma esnasında bana şunları söyledi: Peygamberler (hepsine selam olsun) ancak zayıf ve güçsüz kimselere sebeplere sarılma sünnetini öğretmek için gönderilmişlerdir.

Ben o kimseye cevap olarak şunları söyledim: Bu ancak cahillerin, ahmakların, beyinsiz ayak takımının ya da kitaba ve yüce sünnete dil uzatanların söyleyebilecekleri bir sözdür. Yüce Allah kitab-ı kerim’inde seçkin kulları, rasûlleri ve peygamberleri hakkında sebeplere sarıldıklarını ve rızık kazanmak için bir takım iş ve meslekleri icra ettiklerini haber vermektedir. Sözü hak olan yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ve Biz ona sizin faydanıza… giyecek (zırh) yapma sanatını öğrettik.” (el-Enbiya, 21/80);

“Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûfler de muhakkak yemek yerler ve pazarlarda dolaşırlardı.” İlim adamları, yani ticaret yaparlar, meslek icra ederlerdi, demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur; “Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı.” Beyhakî, es-Sünen, II, 177 Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve hoş yiyin. “(el-Enfal, 8/69)

Ashab-ı Kiram da (Allah onlardan razı olsun) sahib oldukları mallarıyla ticaret yapar, çeşitli meslekler icra ederler, kendilerine muhalefet eden kâfirlerle de Savaşırlardı. Acaba bunlar sizin görüşünüze göre zayıf kimseler mi idiler? Hayır, Allah’a yemin ederim ki onlar güçlü kuvvetli kimselerdi. Onlardan sonra gelen salîh halefleri de onlara uymuştur. Onların izledikleri yolda hidayet vardır ve o yol İzlenerek doğru yol bulunur.

Bana şunları söyledi: Onların bu yollara başvurmaları kendilerine uyulmaları gereken önderler oluşlarından dolayıdır. Böylelikle onlar zayıf kimseler için (örnek olmak maksadıyla) doğrudan bu işlerle uğraştılar. Bizzat kendileri adına ise öyle değildiler. Ashab-ı Suffe’nin durumu bunu açıkça ortaya koyar.

Dedim ki: Eğer durum böyle olsaydı, onların da onlarla birlikte Allah Rasûlünün de durumu açıklamaları gerekirdi. Nitekim Kur’ân-i Kerîm’de yüce Allah’ın şu buyrukları sabittir:

“insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıklayasın… diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44);

“Muhakkak indirdiğimiz apaçık âyetlerimizi ve hidayeti insanlara kitapta apaçık bir şekilde bildirdikten sonra gizleyenler var ya…” (el-Bakara, 2/159) Bu hususlar ise apaçık bilgi ve hidayetin kapsamı içerisindedir. Ashab-ı Suffa’ya gelince, onlar hallerinin elverişli olmadığı sıralarda İslâmın misafiri idiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir sadaka geldi mi özellikle onlara verirdi. Bir hediye gelecek olursa, onlarla birlikte o hediyeden yerdi. Bununla birlikte rızık peşinde gider gelirler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hane-i saadetlerine su taşırlardı. Buhârî ve başkaları onları böylece anlatmaktadır. Daha sonra yüce Allah müslümanların çeşitli ülkeleri fethetmelerini müyesser kılıp, onlar için imkanları hazırlayınca hepsi de komutanlık ve emirlik makamlarına geldiler ve sebeplere sarılmakla da emrolundular. Diğer taraftan böyle bir iddia Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve Ashab-ı Kiram’ın zayıf olduklarını da ifade eder. Çünkü onlar meleklerle desteklenmiş ve melekler aracılığıyla onlara sebat verilmiş kimselerdi. Eğer güçlü kuvvetli kimseler olsalardı, meleklerin desteğine ve yardımına ihtiyaçları olmazdı. Zira bu da zafer ve yardımın sebepleri arasındadır. Bu şekilde bir görüş ileri sürmekten Allah’a sığınırız, bu anlamı verecek sözler söylemekten Allah’a sığınırız. Bilakis sebeplere sarılmayı, gerekli yollara başvurmayı kabul etmek, Allah’ın ve O’nun Rasûlünün bir sünnetidir. . Açıklanmış olan hak budur. Müslümanların icma ile kabul ettikleri dosdoğru yol da budur. Aksi takdirde sözü hakkın kendisi olan yüce Rabbimizin:

“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…” (el-Enfal, 8/60) âyetinin yalnızca zayıf kimseler hakkında olması gerekirdi. Bütün hitabların da aynı şekilde olması icab ederdi.

Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah, kelimi Mûsa’ya hitab ettiğinde:

“Asanla denize vur.” (eş-Şuara, 26/63) diye buyurmuştur. Oysa asaya vurmadan da yüce Allah denizi yarmaya kadirdir. Aynı şekilde Meryem’e (selam ona) de:

“O kuru hurma ağacını kendine doğru salla.” (Meryem, 19/25) diye buyurmuştur. Halbuki o hurma ağacını sallamaksızın ve yorulmaksızın Cenab-ı Allah oradan hurmaları indirmeye kadirdir. Bütün bunlarla birlikte ilahi lutfa mazhar olup, kendisine yardım olunacak yahut duası kabul olunacak, ya kendisi ya da başkası hakkında bir keramet ile taltif olunabilecek bazı şahısların olabileceğini de inkar etmiyoruz, fakat böyleleri vardır diye, kalkıp küllî ve genel kaideler ile güzel emirler yıkılmaz.

Heyhat, heyhat! Bir kimse kalkıp yüce Allah:

“Rızkınız ve vaad olunduğunuz semadadır” (ez-Zariyat, 51/22) diyerek buna karşı çıkamaz. Biz buna şöyle deriz: Yüce Allah doğru söylemiştir. Onun şerefli Rasûlü de doğru söylemiştir. Burada rızıktan kasıt te’vil ehlinin icmaı ile yağmurdur. Buna de- de yüce Allah’ın şu âyetleridir

“Ve O gökten size bir rızık indirendir.” (el-Mu’min, 40/13);

“Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilen taneler bitirdik.” (Kâf, 50/9) Şimdiye kadar semadan insanlara ekmek dolu tabakların ve et dolu tencerelerin indiği de görülmemiştir. Aksine bunların elde edilmesi için sebeblere sarılmak asli bir kaidedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Rızkı yerin gizliliklerinde arayınız” sözünün anlamı da budur. Yani yeri sürünüz, kazıyınız ve oraya ağaç dikiniz. Çünkü Arapçada bir şeye bazen sonuçta varacağı hususun ismi da verilebilir. İşte yağmura rızık denilmesinin sebebi, rızkın onun vasıtası ile ortaya çıkmasıdır. Bu da Arap dilinde meşhur bir anlatım tarzıdır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’da şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi birinizin ipini alıp, sırtı üzerinde odun taşıması herhangi bir kimseden -ona versin ya da vermesin- dilencilik etmesinden daha hayırlıdır. ” Buhârî, II, 535, 538; Tirmizî. III, 64; Müsned, II, 243, 257, 300…

Bu, herhangi bir emek harcamaksızın yerde biten ot ve odunlar için böyledir. Dağda insanlarla hiçbir ilişkisi olmayan bir adamın varlığını düşünecek olsak dahi bu kimsenin toprakların ve tepelerin bitirdiklerini toplamak için yerinden çıkıp ayrılması kaçınılmazdır. Tâ ki bunlardan geçimini kendisiyle sağlayacağı şeyleri elde edebilsin. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisinin anlamı da budur: “Şayet sizler Allah’a hakkıyla tevekkül edecek olsaydınız, elbettekİ sabahleyin kursakları bomboş ve aç gidip, akşamleyin kursakları dolu ve tok olarak geri dönen kuşların rızıklandırıldığı gibi rızkınız verilirdi. ” Tirmizî, IV, 573; İbn Mâce, II, 1394; Müsned, 1, 30, 52

İşte kuşların gidiş ve gelişleri birer sebeptir. Gerçekten de sebeplerden el etek çekip gerçek manada mütevekkil olduğunu iddia ederek, yolların kenarlarında oturan, buna karşılık dosdoğru yolu ve apaçık sirat-ı müstakimi terkeden kimselere hayret edilir.

Buhâri’de İbn Abbâs’tan şöyle dediği sabit olmuştur: Yemen halkı haccederler, buna karşılık beraberlerinde azık almazlar ve bizler mütevekkil kimseleriz, derlerdi. Hacca geldiler mi bu sefer insanlardan dilencilik yapmaya koyulurlardı. Bunun üzerine yüce Allah:

“Bir de azık edinin.” (el-Bakara, 2/197) âyetini indirdi. Buhârî, Hacc 6; Ebû Dâvûd, Menâsik 4

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan ve Ashab-ı Kiram’ından beraberlerinde gerekli azığı almaksızın yolculuğa çıktıklarına dair bir nakil gelmiş değildir. Onlar gerçekten Allah’a tevekkül eden kimselerdi. Tevekkül kalbin sıkıntılarını gidermek ve maksatlarını gerçekleştirmek noktasında Rabbe güvenip dayanması, sonra da bu husustaki mücerred emir dolayısıyla sebeplere sarılmasıdır. İşte hak budur.

Bir adam Ahmed b. Hanbel’e: Ben tevekkül ederek haccetmek istiyorum demiş. O da: Tek başına yola koyul demiş. Hayır, insanlarla birlikte çıkacağım deyince, bu sefer ona: O halde sen onların beraberlerindeki ekmek torbalarına güvenip, çıkmak isteyen birisisin demiş. Biz bütün bu hususları “Ka-m’u’l-Hırsi bi’z-Zühdi ve’l-Kana’a ve Raddu Zülli’s Suali bi’l-Kesbi ve’s-Sınâa (Zühd ve kanaata sarılmakla hırsın kökünü kazımak, kazanmak ve meslek icra etmek suretiyle de dilenciliğin zilletini bertaraf etmek)” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

4- Çarşı-Pazara Girerken Dikkat Edilecek Hususlar:

Müslim’in, Ebû Hüreyre yoluyla kaydettiği rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yerler arasında Allah’ın en çok sevdiği mescitlerdir. Allah’ın en çok buğzettiği yerler ise çarşı-pazarlarıdır.” Müslim, I, 464; İbn Huzeyme, Sahih, IV, 477

el-Bezzâr’ın rivâyetine göre Selman-ı Farisî şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eğer imkanın olursa çarşı-pazara ilk giren kişi ve oradan son çıkan kişi olma. Çünkü orası şeytanın mücadele yeridir, sancağını da oraya diker.” Bu hadisi Ebubekr el-Berkanî senedini kaydederek, Ebû Muhammed Abdu’l-Ğani b. Said el-Hafız’dan -Âsım’in rivâyeti ile- Ebû Osman en-Nehdfden o Selman’dan rivâyetle zikretmiştir. Selman dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sakın çarşı-pazara İlk giren ve oradan son çıkan kişi olmayasın. Çünkü şeytan orada yumurtlamış ve orada yavrulamıştır.” el-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, IV, 77.

Bu hadislerde çarşı-pazarlara girmenin mekruh oluşuna delil teşkil edecek ifadeler vardır. Özellikle erkek ve kadınların biribirleriyle karışık olduğu bu dönemlerde bu böyledir. Bizim ilim adamlarımız da böyle demiştir. Buna sebeb ise çarşı-pazarlarda batılın çoğalmış ve münkerlerin açıkça işlenmeye başlanmış olmasıdır. Fazilet sahibi ve dinde kendilerine uyulan kimselerin, Allah’a isyan olunan bölgelerden uzak kalmak suretiyle temizliklerini korumaları için bu gibi yerlere girmeleri mekruh görülmüştür. O halde çarşı-pazarda bulunmak gibi ilahi bir belaya maruz kalmış olan kimselerin, şeytanın ve şeytanın askerlerinin bulunduğu bir yere girdiklerini hatırlarından çıkartmamaları, orada devamlı kalacak olurlarsa helâk olacaklarını bilmeleri gerekir. Bu halde olan bir kimse, zaruret ve ihtiyacı kadarı orada bulunur ve çarşı-pazarda bulunmanın kötü akıbet ve belâsından sakınmaya çalışır.

5- Çarşı-Pazarın Savaş Alanına Benzetilmesi:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın çarşı-pazarı Savaş alanına benzetmesi güzel bir benzetmedir. Çünkü Savaş alanı çarpışma yeridir. Böyle bir isim, orada kahramanların çarpıştığından dolayı verilmiştir. Biri, diğerini yıkmaya çalışır. İşte çarşı-pazar ile şeytanın orada yaptıkları ve pazardakilere verdiği zararlar neticesinde hile ve aldatmalara başvurup, fasit alış-verişler, yalanlar, yalan yere yeminlere aldırış etmeyip, seslerin birbirine karışması ve daha benzeri diğer hususlar, Savaş alanındaki çarpışmaya ve o meydanlarda yere yıkılan kimselere benzetilmiştir.

6- Kitap ve Silah Pazarları İle İhtiyaç Duyulan Diğer Pazarlara Girmek:

İbnu’l-Arabî der ki: Yemek yemek insanlar için zorunlu bir ihtiyaçtır. Bunda utanılacak bir şey olmadığı gibi kişinin kendisini sorumlu hissetmesini gerektiren bir ciheti de yoktur. Çarşı-pazarlara gelince, ben ileri gelen ilim adamlarının şöyle dediklerini duymuşumdur: Kişi ancak kitap ve silah pazarına girer. Bana göre ise kişi ihtiyaç duyduğu her çarşı-pazara girer. Ancak orada yemek yemez. Çünkü bu mertliğe aykırıdır ve kişinin heybetini ortadan kaldırır. Bu hususta uydurulmuş hadislerden birisi de: “Çarşıda yemek yemek aşağılık bir davranıştır” sözüdür.

Derim ki: İlim adamlarının bu söyledikleri çok güzeldir. Çünkü sözünü ettikler’ pazarlarda kadınlara bakmak, onlarla karışmak söz konusu değildir. Zira kadınların böyle bir şeye ihtiyaçları yoktur. Bunların dışındaki çarşı-pazarlar ise kadınlarla dolup taşmaktadır ve çoğunlukla da hayaları oldukça azdır. Öyle ki çarşı-pazarda bir kadının ve başka yerlerde ziynet yerlerini, açılmaması gereken yerlerini açmış olduğu halde oturduğunu görebiliyoruz. Bu ise günümüzde oldukça yaygın münkerlerdendir. Gazabından yüce Allah’a sığınırız.

7- Çarşı-Pazardaki Kötülüklere Karşı Yapılacak Dua:

Ebû Dâvûd et-Tayalisî Müsned’inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Hammâd b. Zeyd anlattı, dedi ki: Bize Zübeyr hanedanının kahrumanı (hazinedarı) olan Amr b. Dinar anlattı. O Salim’den, o babasından, o Ömer b. el-Hattâb’dan dedi ki; “Her kim şu pazarlardan birisine girip de;

Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, bir ve tektir, O’nun hiçbir ortağı yoktur, mülk yalnız O’nundur, hamd O’nadır. Öldürür ve diriltir, O hayy’dır, asla ölmez. Hayır yalnız O’nun elindedir, O’nun herşeye gücü yeter, diyecek olursa, Allah ona bir milyon hasene yazar ve ondan bir milyon günahı siler. Ayrıca onun için cennette bir köşk yapar. ” Tayalisî, Müsned, I, 4.

Bunu Tirmizî de rivâyet etmiş ve: “Onun bir milyon günahını siler” dedikten sonra şunları da ilave etmiştir: “Onu bir milyon derece yükseltir ve onun için cennette bir ev inşa eder.” Tirmizî dedi ki: Bu garib bir hadistir.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu kişinin orada, orayı itaatia -masiyette gömüldüğü bir sırada- ma’mur etmek için, gaflet ile atalete düşürülmüş olduğu bir sırada zikirle süstemek için, cahillere öğretmek, unutanlara da hatırlatmak maksadıyla, yalnızca O’nun rızasını kasdederek oralara gitmesi halinde böyledir.

8- İnsanların Biribirleriyle İmtihan Edilmesi:

“Biz bazınızı, bazınıza imtihan kıldık. Sabredecek misiniz?” Yani dünya bir imtihan yurdudur. Şanı yüce Allah, mü’miniyle, kâfiriyle bütün insanları birbirine imtihan aracı kılmayı murad etmiştir. Sağlıklı kimse hastanın, zengin fakirin, sabreden fakir zenginin imtihan aracıdır. Bunun anlamı da herkesin diğeriyle denenmekte olduğudur. Zengin, fakir ile imtihan edilir. Zenginin onu kollayıp gözetlemesi onunla alay etmemesi gerekir. Fakir de zengin ile imtihan edilir. Onu kıskanmaması, ondan kendisine verdiği şeylerden başkasını almaması gerekir. Her ikisinin de hak üzere sabretmeleri icab eder. Nitekim ed-Dahhâk: “Sabredecek misiniz?” âyeti ile ilgili olarak hak üzere sabredecek misiniz? diye açıklamada bulunmuştur.

Çeşitli belalara mübtelâ olan kimseler: Niye biz bir türlü sağlık ve afiyete kavuşamıyoruz? derler. Gözü görmeyen kişi, ben niye gözü gören kimse gibi değilim? der. Kısacası herbir musibet sahibi bu kabilden düşünür. Nübüvvet şerefine nail olmuş, o yüce Rasûl de kendi dönemindeki kâfirlerden olup, insanların eşrafından olanlar için bir sınama aracıdır. İlim adamları ve adaletle hükmedenlerin durumu da böyledir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve dediler ki: Bu Kur’ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?'” (ez-Zuhruf, 43/31)

O halde burada “fitne” imtihan çeşitli belalarla mübtela kimsenin sağlıklı kimeyi kıskanması, sağlıklı kimsenin de belalara maruz kalmış olanı hakir görmesidir.

Sabır bu iki kesimden herbirisinin kendi haline göredir. Birisi azgınlaşmama suretiyle, diğeri ise halinden usanmamak suretiyle sabretmiş olur.

“Sabredecek misiniz?” sorusunun cevabı hazfedilmiştir. Yani yoksa etmeyecek misiniz? takdirindedir. Bu soru el-Müzenî’nin dediği türden şu cevabı gerektirir. el-Müzenî ihtiyacı dolayısıyla evinden dışarıya çıkmış, hadım bir kimsenin kafileler arasında binekler üzerinde (debdebe içerisinde) olduğunu görmüş, içinden bir şeyler geçirmiş. Bu sırada “sabredecek misiniz?” âyetini okuyan birisinin sesini işitince: Edeceğiz, Rabbimiz. Sabredeceğiz ve ecrimizi Allah’tan bekleyeceğiz, demiş.

İmâm Mâlik’in arkadaşlarından İbnu’l-Kasım, Eşheb b. Abdu’l-Aziz’in mülk debdebesi içerisinde yanından geçtiğini görünce, bu âyet-i kerimeyi okumuş, sonra da kendi kendisine: Sabredeceğiz, diye cevap vermiştir.

Ebû’d-Derdâ’dan rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlemiştir: “Cahilden dolayı alimin, alimden dolayı cahilin, kölesinden dolayı efendisinin, efendisinden dolayı kölesinin, zayıftan dolayı güçlü kimsenin, güçlü kimseden dolayı zayıf kimsenin, yönetilenlerden dolayı yöneticinin, yöneticiden dolayı yönetilenlerin vay haline! Bunların biri diğerinin imtihan aracıdır, fitne sebebidir. İşte yüce Allah’ın:

“Biz bazınızı, bazınıza imtihan kıldık. Sabredecek misiniz?” âyeti bunu ifade etmektedir. Suyûrî, Kenzu’l-Ummal, X, 179. (Kurtubî, Paru’l-Hadis baskısı)

Bu hadisi es-Sa’lebî senedini kaydederek zikretmiştir. Allah onu rahmetine garketsin.

Mukâtil der ki: Bu âyeti kerîme Ebû Cehil b. Hişam, el-Velid b. el-Muğire, el-Âs b. Vail, Ukbe b. Ebi Muayt, Utbe b. Rabia ve en-Nadr b. el-Haris’in hakkında Ebû Zerr, Abdullah b. Mes’ûd, Ammar, Bilal, Suheyb, Âmir b. Fuheyre, Ebû Huzeyfe’nin mevlası Salim, Ömer b. el-Hattâb’ın mevlası Mihca1, el-Hadramî’nin mevlası Cebr ve benzerlerini görüp de alay yollu: Biz de müslüman olalım da bunlar gibi mi olalım? demeleri üzerine inmiştir. Böyle dedikleri için yüce Allah bu mü’minlere hitab ederek: Görmüş olduğunuz bu sıkıntı ve fakirlik hali üzere “sabredecek misiniz?” âyetini indirmiştir. O halde “sabredecek misiniz?” âyetinin hikmetlerine vakıf olabilmek, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti arasında buna hak kazanmış has mü’minler içindir. Sanki yüce Allah kâfirlere mühlet verip onlara genişlik vermeyi mü’minler için bir fitne yani onlar için bir deneme, bir imtihan kılmış gibidir. Müslümanların sabretmeleri üzerine yüce Allah da haklarında:

“İşte onlar sabrettiklerine karşılık bugün Ben de gerçekten onları mükâfatlandırdım.” (el-Mu’minun, 23/111) âyetini İndirdi.

9- Rabbin Herşeyi Görendir:

“Rabbin herşeyi çok iyi görendir.” Yani O, sabreden ya da etmeyen, îman eden ya da etmeyen, üzerindeki hakları eksiksiz yerine getiren ya da getirmeyen herkesi görür.

Bir açıklamaya göre; “sabredecek misiniz” âyeti sabrediniz!” anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Vazgeçtiniz artık değil mi” (el-Mâide, 5/91) âyetinin “vazgeçiniz” anlamında oluşu gibi. O halde bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sabretmesi için verilmiş bir emirdir.

Furkan 19

Artık söyledikleriniz sizi yalanlamıştır — ne engelleyebilirsiniz ne de yardım edebilirsiniz. Sizden kim zulmederse ona büyük bir azap tattırırız.

Diyanet Vakfı
(Bunun üzerine ötekilere hitaben şöyle denir:) İşte (taptıklarınız), söylediklerinizde sizi yalancı çıkardılar. Artık ne (azabınızı) geri çevirebilir, ne de bir yardım temin edebilirsiniz. İçinizden zulmedenlere büyük bir azap tattıracağız!

Kurtubi Tefsiri
İşte söylediklerinizde sizi yalanladılar. Artık ne üzerinizdeki azâbı defedebilirsiniz, ne de bir yardıma güç yetirirsiniz. Sizden kim zulmederse ona büyük bir azâbı tattırırız.

“İşte söylediklerinizde sizi yalanladılar.” Yani yüce Allah, kendisine ibadet olunan mabudlam bu işten uzak olduklarını söyleyecekleri vakit, onlara tapınan kimselere: İşte sizin ilâh olduklarını iddia ettikleriniz, bu hususta

“söylediklerinizde sizi yalanladılar” diye buyuracaktır.

“Artık ne üzerinizdeki azâbı defedebilirsiniz, ne de bir yardıma güç yeririrsiniz.” Müfessir burada “ne üzerinizdeki azâbı defedebilirler” anlamındaki okuyuşa göre âyeti yazmıştır. Dolayısıyla harada açıklamaları ona göre yapmıştır. Mealdeki okuyuşa uygun açıklama da biraz sonra gelecektir.

Yani sizin ilâh edindikleriniz sizden azâbı önleyemedikleri gibi, size yardım da edemezler. Bir diğer açıklamaya göre bu kâfirler -mabudları kendilerini yalanlayınca herhangi bir şekilde azâbı kendilerinden uzaklaştıramayacakları gibi Allah’a karşı bir yardım da alamazlar.

İbn Zeyd dedi ki: Anlam şudur: Ey mü’minler! Şu kâfirler, Muhammed’in getirdikleri hususunda sizi yalanlamış bulunuyorlar. Buna göre “söylediklerinizde” âyeti; söylediğiniz hak olan şeylerde… demek olur. Ebû Ubeyd de şöyle demektedir: Yani onlar sizin söylediğiniz hususunda sizleri yalanladılar. O bakımdan onlar yüce Allah’ın sizleri kendisine iletmiş olduğu haktan, sizleri geri çeviremezler. Ayrıca sizleri yalanladıkları için başlarına inecek olan azaba karşı kendilerine hiçbir yardımları da dokunmayacaktır.

Genel olarak “söylediklerinizde” şeklinde muhatap te’si ile okunmuştur. Bunun anlamını da açıklamış bulunuyoruz. el-Ferrâ”nın naklettiğine göre bu âyet, “zel” harfi şeddesiz olarak; “Size yalan söylediler” şeklinde ve “Söylediklerinde” yalanlayıcıydılar diye de okunmuştur. Mücahid ve el-Bezzî de aynı şekilde gaib anlamını veren “ya” ile okumuşlardır. Bu durumda: “Söylediklerinde (yalanlancıylar)” demek olur. Ebû Hayve de “söyledikleriyle” diye “ya” ile okumuştur. “Güç yetiremezsinîz” şeklinde “te” ile okuyuş, Allah ile birlikte ortak edinen kimselere hitaptır. “Ya” ile okuyanların kıraatine göre de anlam: Ortaklar buna güç yetiremez, şeklindedir.

“Sîzden kim zulmederse” İbn Abbâs’a göre sizden kim şirk koşar da, şirk üzere ölürse

“ona” âhirette

“büyük” oldukça şiddetli ve çetin

“bir azâbı tattırırız.” Yüce Allah “muhakkak alabildiğine büyükleneceksiniz” âyetindeki “büyük” (mealde alabildiğine) lâfzı da şiddetli ve çetin anlamındadır.

Furkan 18

Derler: “Sen yücesin — biz seni bırakıp da onlardan dostlar edinmek bize yaraşmazdı. Fakat sen, onları ve babalarını nimetlendirdin — sonunda zikri unuttular ve helake uğramış bir kavim oldular.”

Diyanet Vakfı
Onlar: Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda (seni) anmayı unuttular ve helaki hak eden bir kavim oldular, derler.

Kurtubi Tefsiri
Derler ki: “Seni tenzih ederiz. Senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz. Fakat Sen onları ve babalarını faydalandırdın. Sonunda Zikri unuttular ve helâk olan bir kavim oldular.”

“Derler ki…” Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan mabudlar:

“Seni tenzih ederiz, Senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz” diyecekler demektir.

Allah’tan başka kendisine ibadet olunan putlar bir araya getirilip toplanacak olursa, cansız oldukları halde nasıl konuşacaklardır? diye sorulsa şöyle cevap verilir: Yüce Allah elleri ve ayakları konuşturacağı gibi, kıyâmet gününde bunları da konuşturacaktır.

el-Hasen ve Ebû Cafer: (“edinmemiz” âyetini) “nün” harfini ötreli, “hı” harfini üstün meçhul bir fiil olarak: ” Edinilmemiz…” diye okumuşlardır. Bu kıraat ile ilgili olarak nahivciler bir takım açıklamalarda bulunmuşlardır. Ebû Amr b. el-A’lâ ile Îsa b. Ömer bu kıraatin câiz olmadığını söylemişlerdir. Ebû Amr ayrıca der ki: Eğer bu “‘edinilmemiz” anlamında meçhul bir fiil olsaydı, âyette ikinci olarak geçen in hazfedilmesi ve: “Senden başka veliler edinilmemiz..,” şeklinde olması gerekirdi. Ebû Ubeyde de aynı şekilde bu edaun iki defa zikredilmiş olması dolayısıyla fiilin meçhul okunmasının câiz olmadığını söylemiştir. Eğer (el-Hasen ve Ebû Ca’fer’in) okudukları gibi olsaydı, bu takdirde ikinci defa in gelmemesi gerekirdi. Bununla birlikte bu ikinci edatın sıla (zâid) olduğu da söylenmiştir.

en-Nehhâs der ki; Ebû Amr gibi değerli bir ilim adamının ve üstün konumu dolayısıyla söylediğinin güzel kabul edilmesi gerekir. Çünkü o ayrıca buna dair delil de getirmiştir. Onun söylediğini şöyle de açıklayabiliriz: “Ben hiçbir kimseyi veli edinmedim” denilir. Bu ifadenin muayyen bir kimse hakkında kullanılması mümkündür. Diğer taraftan: “Ben herhangi bir kimseyi veli edinmiş değilim” denilerek umumi bir nefy kullanılmış olur. Burada “veli” lâfzı kendisinden önce geçen kelimeye tabidir. O bakımdan bunun başına; in edatının gelmesi câiz olmaz. Çünkü bunun herhangi bir faydası yoktur.

“Fakat. Sen onları ve babalarını faydalandırdın” yani rasûllerin (Allah’ın salat ve selamları onlara olsun) vefatından sonra onları dünyada sağlık, zenginlik ve uzun ömür vererek faydalandırdın.

“Sonunda Zikr’i unuttular.” Yani seni anmayı, hatırlamayı bıraktılar. Azgınlığa kapılarak ve cahillikle Sana ortak koştular. Biz bu hususu kendilerine emretmediğimiz halde kalkıp bize ibadet ettiler.

Buradaki “Zikr”in mahiyeti hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bundan kasıt peygamberlere indirilmiş ve onlara okunan ilahi kitaplardır. Onlar bu kitap gereğince amel etmeyi terkettiler. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

İkinci görüşe göre de burda Zikir’den maksat onlara yapılan iyiliklere ve ilahi nimetlere karşı şükürdür. (Onlar şükrü terkettiler.)

“Ve” çünkü onlar

“helâk olan bir kavim oldular.” Burada :

“Helâk olan bir kavim” ifadesinde “helâk” demek olan; dan alınmıştır. Ebû’d-Derda (radıyallahü anh) Hıms ahalisinin karşısına çıkarak şöyle demişti: Ey Hıms ahalisi size samimiyetle öğüt veren kardeşinizin yanına geliniz. Hıms ahalisi etrafında toplanınca şöyle dedi: Ne diye utanmıyorsunuz? İçinde kalmayacağınız binalar yapıyorsunuz, yemeyeceğiniz şeyleri copluyorsunuz; elde edemeyeceğiniz şeyleri umuyorsunuz? Şüphesiz sizden öncekiler çok yüksek binalar yaptılar. Pek çok köleleri oldu, çok uzun zamanlarda gerçekleşecek umutlara kapıldılar. Onların hepsi de artık helâk oldular. Emelleri, umutlan bir aldanış, meskenleri kabir oldu.

O halde yüce Allah’ın; âyeti, helâk edilenler (oldular), demektir.

Diğer rivâyette

“meskenleri kabirler oldu” ifadesi; “Meskenleri içinde hiçbir şey bulunmayan bomboş yerler haline geldi” şeklindedir.

el-Hasen der ki: “Helâk olan” ifadesi onlarda hayır namına hiçbir şey kalmamış anlamındadır. Bu da; “Yerin hiçbir veriminin olmaması” tabirinden alınmıştır ki, herhangi bir ekinin oraya ekilmemesi demektir. Bu durumda ondan hiçbir hayır ve hiçbir verim alınmaz.

Şehr b. Havşeb dedi ki: Burada helâk olmak (el-bevâr), bozulmak ve durgunlaşmak (kesad) anlamındadır. Arapların işi bozacak şekilde durgunlaşmasını anlatmak üzere: “Mal bozulup, kesada uğradı” ifadelerinden alınmıştır. Hadîs-i şerîfteki; “Kendisi ile evlenilmek istenmeyen dul kadın gibi kalmaktan Allah’a sığınırız” İbnu’l Esir en-Nihaye fi Ğaribi’l-Hadis, I, 161. İfadesi de buradan gelmektedir.

“Buğr” lâfzı “zuğr: yalan, iftira” gibi mastar isimdir. Tekil, ikil, çoğul, müzekker ve müennes arasında fark yoktur. İbnu’z-Ziba’rî der ki;

“Ey mutlak malikin elçisi, şüphesiz benim dilim.

Açmak istedikçe (ağzım) bağlıdır, çünkü ben helâk olmuşum.

Zira ben sapıklık yollarında şeytanla yarışıyorum.

Onun sapması gibi sapan kimse ise helâk olur.”

Kimisi de bunun tekilinin çoğulunun da -âyette olduğu gibi şeklinde geldiğini söylemiştir. “Sığınan kimse, sığınan kimseler; dönen kimse ve dönen kimseler” gibi. “Helâk olan” lâfzının hakka karşı kör kimseler, anlamına geldiği de söylenmiştir.

Furkan 17

O gün, onları ve Allah’tan başka taptıklarını toplar — der ki: “Siz mi saptırdınız kullarımı, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?”

Diyanet Vakfı
O gün Rabbin onları ve Allahtan başka taptıkları şeyleri toplar da, der ki: Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?

Kurtubi Tefsiri
Onları ve Allah’tan başka İbadet ettiklerini haşredip toplayacağı gün der ki: “Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız? Yoksa kendileri mi yoldan saptılar?

“Onları… haşredip, toplayacağı gün” âyetini İbn Muhaysın, Humeyd, İbn Kesîr, Hafs, Ya’kub ve ed-Dûrî’den gelen rivâyete göre Ebû Amr “ya” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü bundan önce: “Bu Rabbinin yerine getirmesi istenen bir vaadidir” denildiği gibi, bundan sonra da: “Benim bu kullarımı sîz mi yaptırdınız?…” diye buyurulmaktadır. Diğerleri ise; (Cenâb-ı Allah’ın, kendi zatını) ta’zim anlamını ifade etmek üzere (“haşredeceğimiz” anlamında) “nün” ile okumuşlardır.

“Ve Allah’tan başka” Mücahid ve İbn Cüreyc’e göre melek, insan, cin, Mesih ve Uzeyr gibileridir. ed-Dahhâk ve İkrime’ye göre ise putları kastedilmektedir. “İbadet ettiklerini haşredip, toplayacağı gün der ki…” âyetinde geçen: “Derki” lâfzını genel olarak “ya” İle okumuşlardır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercihi de budur. İbn Âmir ile Ebû Hayve ta’zim ifade etmek üzere “nün” ile (deriz ki anlamında) okumuşlardır.

“Benim bu kullarımı sîz mi saptırdınız? yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” Bu, kâfirlere azarlayıcı bir üslupla sorulacak bir sorudur.

Furkan 16

Onlar için orada diledikleri vardır — içinde ebedîdirler. Bu, Rabbinin üzerine alınmış bir vaaddir.

Diyanet Vakfı
Onlar için orada ebedi kalmak üzere diledikleri her şey vardır. İşte bu, Rabbinin üzerine (aldığı ve yerine getirilmesi) istenen bir vaaddir.

Kurtubi Tefsiri
Orada onlar için -kendileri ebedi kalmak üzere- diledikleri herşey vardır. Bu Rabbinin yerine getirmesi istenen bir vaadidir.

“Orada onlar için -kendileri ebedi kalmak üzere” nimet türünden

“diledikleri herşey vardır.” el-Kelbî dedi ki: Yüce Allah, mü’minlere amellerinin karşılığı olarak cenneti vaadetmiştir. Onlar onun bu vaadini ondan isteyerek:

“Rabbimiz, bize peygamberlerin aracılığıyla vaadettiğini de ver.” (Al-i İmrân, 3/194) diye dua etmişlerdir. İbn Abbâs’ın açıklaması da bu anlamdadır.

Bir diğer açıklamaya göre melekler onlar İçin cenneti isteyeceklerdir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Ve ey Rabbimiz, onları da… kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir” (el-Mu’min, 40/8) âyetidir. Bu da Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’nin görüşüdür.

Yüce Allah’ın:

“Bu, Rabbinin yerine getirmesi istenen bir vaadidir” âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: Bu vaad yerine getirilmesi gerekli bir vaaddir. İstenmese dahi bu böyledir, tıpkı borç gibidir. Araplardan: Elbetteki ben sana bin (dirhem) vereceğim, dedikleri (böylece bir borç ödeme taahhüdünde bulunurcasına kesin bir ifade kullandıkları) nakledilmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; “bu Rabbinin yerine getirmesi istenen bir vaadidir” âyeti, bu senin için hakedilmiş bir vaaddir. Bundan dolayı sen onu (dualarında) istemelisin.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Onlar dünyada iken Allah’tan cenneti dilediler ve dualarında o cennette olan isteklerini dile getirdiler. Yüce Allah da âhirette onların isteklerini kabul buyuracak ve dileklerini kendilerine verecektir. Bu da bu husustaki birinci görüşün kapsamındadır.

Furkan 15

De ki: “Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedî cennet mi? Onlara mükafat ve varılacak yer olarak o vardır.”

Diyanet Vakfı
De ki: Bu mu daha iyi, yoksa takva sahiplerine vadedilen ebedilik cenneti mi? Orası, onlar için bir mükafat ve (huzura kavuşacakları) bir varış yeridir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Acaba bu mu hayırlıdır, yoksa müttakilere vaadolunan ebedilik cenneti mi? Onlar için bir mükâfat ve bir dönüş yeridir.”

“De ki: Acaba bu mu hayırlıdır, yoksa müttakilere vaadolunan ebedilik cenneti mi?” âyetinde yüce Allah ateşte hayır namına bir şey olmamakla birlikte niye: “Acaba bu mu hayırlıdır” diye buyurmuştur, şeklinde bir soru sorulacak olursa, buna verilecek cevap şudur; Sîbeveyh’in Araplardan naklettiğine göre -mutluluğun daha çok sevilen bir şey olduğu bilinmekle birlikte-: Sen bedbahtlığı mı daha çok seversin, yoksa mutluluğu mu? diye sorarlar. Bir diğer açıklamaya göre buradaki “hayırlıdır” ifadesi ism-i tafdil anlamında; o mu daha hayırlıdır? kabilinden olmayıp, bir kimsenin: Onun nezdinde hayır vardır, demesi kabilindendir. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Nitekim şair şöyle demiştir

“Sizin kötü olanınız aranızdan hayırlı olanınıza feda olsun”

Bir diğer açıklamaya göre; böyle buyurulması cennetin ve cehennemin artık konaklanılacak yerlerden olması dolayısıyladır. Her iki konak arasındaki farklılıktan ötürü böyle sorulmuştur. Bir diğer açıklama da şöyledir: Buradaki ifade yüce Allah’ın:

“Dilerse sana bunlardan daha hayırlı… verebilen Allah yüceler yücesidir” âyeti ile alakalıdır.

Bir başka açıklamaya göre de bu ifade; ey kâfirler, sizin bilgi ve inanışınıza göre bunların hangisi hayırlıdır anlamındadır. Çünkü onlar cehennemliklerin ameliyle amel etmekle “ateşte bir hayır vardır” diyormuş gibi oluyorlardı

Furkan 14

“Bugün bir tek yok oluş istemeyin — çok yok oluş isteyin!”

Diyanet Vakfı
(Onlara şöyle denir:) Bugün (yalnız) bir defa yok olmayı istemeyin; aksine birçok defalar yok olmayı isteyin!

Kurtubi Tefsiri
“Bugün ölümü bir kere değil, bir çok kere temenni edîn” (denilecek).

“Bugün ölümü bir kere değil, bir çok kere temenni edin.” Çünkü sizin helâk oluşunuz yalnız bir defa ölümü temenni ettirecek kadar hafif değildir. Burada “ölüm” kelimesinin kullanılması, mastar olup mastarın da hem az hem de çok hakkında kullanılabilmesi dolayısıyladır. Bundan dolayı çoğulu getirilmez. Bu da bir kimsenin: Onu çokça vurdum, uzunca oturdu demesine benzer.

Ayet-i kerimeler İbn Hatâl ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur.

Furkan 13

Ve oraya zincire vurulmuş olarak atıldıklarında, orada yok oluş isterler.

Diyanet Vakfı
Elleri boyunlarına bağlı olarak onun (cehennemin) dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yokoluvermeyi isterler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar elleri boyunlarında bağlanıp onun dar bir yerine atıldıklarında orada: “Yetiş, ey ölüm!” diye feryad ederler.

“Onlar elleri boyunlarında bağlanıp onun dar bir yerine atıldıklarında…” Katâde dedi ki: Bize naklolunduğuna göre Abdullah şöyle dermiş: Şüphesiz ki mızrağın dibindeki demir nasıl onun sapı üzerinde dar geliyor (onu sıkıyor) ise cehennem de kâfir üzerinde öylece daraltılacaktır. Bunu İbnu’l-Mübarek “er-Rakaik” adlı eserinde zikretmektedir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Bunu da ondan es-Sa’lebî ve el-Kuşeyrî naklettiği gibi, el-Maverdî de bu açıklamayı Abdullah b. Amr’dan nakletmiştir. el-Mâverdî, en-Nuketu ve’l-Uyün, IV, 134.

“Elleri boyunlarında bağlanıp” âyeti kolları bağlanmış demektir. Bu açıklamayı Ebû Salih yapmıştır. Elleri zincirlerle boyunlarına vurulmuş diye açıklandığı gibi, şeytanlarla birlikte bağlanmış olacaklardır diye de açıklanmıştır. Yani onların herbirisi kendi şeytanı ile bir arada bağlanacaktır. Bu açıklamayı da Yahya b. Sellâm yapmıştır. Bu husustaki açıklamalar daha önceden ibrahim Sûresi’nde (14/49- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Amr b. Külsûm da (bu lâfzı kullanarak) şöyle demektedir:

“Onlar yaptıkları talanlarla ve esirlerle geri döndüler,

Bizler ise kralları zincirlere vurmuş olarak geri döndük.”

“Orada: Yetiş, ey ölüm! Diye feryad ederler.” Yani helâk olmayı temenni ederler. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır. İbn Abbâs ise; yazıklar olsun bizlere (va veytâ) diye bağırırlar, diye açıklamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Bu sözü ilk söyleyecek kişi İblis olacaktır. Çünkü cehennem ateşinden kendisine boydan boya elbise giydirilecek ilk şahıs o olacaktır. Bu elbise kaşlarının üzerine konulacak, o bunu arkasından sürüklerken onun zürriyeti de ardından yürüyecekler, kendisi de: Yetiş ey ölüm! diye feryad edecektir.”

Buradaki “Ölüm” kelimesinin mansub gelmesi mastar (mef’ûl-i mutlak) olduğu içindir. Yani takdirindedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Başkası ise bunun mef’ûlün bih olduğunu söylemiştir.

Furkan 12

O, onları uzak bir yerden gördüğünde onun öfkesini ve uğultusunu işitirler.

Diyanet Vakfı
Cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerini görünce, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğultusunu işitirler.

Kurtubi Tefsiri
O ateş, onları uzaktan görünce, onun büyük bir öfke ile çıkardığı şiddetli uğultusunu İşiteceklerdir.

“O ateş onları uzaktan” beş yüz yıllık bir mesafeden

“görünce, onun büyük bir öfke ile çıkaracağı, şiddetli uğultusunu işiteceklerdir.” Denildiğine göre âyetin anlamı şudur: Onlar cehennemi göreceklerinde, kendilerine karşı oldukça öfkeli bir şekilde çıkaracağı sesini işiteceklerdir.

Bir diğer açıklamaya göre cehennemin bekçileri onları göreceğinde, onları azaplandırmak üzere duyacaktan şiddetli istekleri dolayısıyla, öfkeli bir şekilde çıkaracakları şiddetli seslerini işiteceklerdir.

Ancak birinci açıklama daha doğrudur. Çünkü merfu olarak gelen rivâyete göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim kasti olarak benim aleyhimde bir yalan uyduracak olursa cehennemin iki gözü arasında kendisine bir yer seçsin.” Ey Allah’ın Rasûlü! Onun iki gözü var mıdır? diye sorulunca, şöyle buyurdu: “Sizler yüce Allah’ın: “O ateş onları uzaktan görünce, onun büyük bir öfke ile çıkaracağı şiddetli uğultusunu İşiteceklerdir” âyetini hiç duymadınız mı? Cehennem ateşinden gören iki gözü ve konuşan bir dili bulunan bir boyun uzanacak ve şöyle diyecektir: “Ben Allah ile birlikte başka bir ilâh edinen herkesi azaplandırmak üzere görevlendirildim.” Şüphesiz o, kuşun susam tanesini görüp bilmesinden daha İleri derecede onları görür.”

Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: “Cehennemden bir boyun çıkar ve kuşu susam tanesini gagalaması gibi, kâfirleri yakalar.” Bunu Rezîn, Kitab’ında zikretmiş, İbnu’l-Arabî “el-Kabes” adlı eserinde sahih olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: Yani kuş susam tanesini topraktan ayırdedebildiği gibi; bu boyun da cehennemlikleri insanlar arasında böylece bilip tanıyacaktır.

Bu hadisi Tirmizî de Ebû Hüreyre yoluyla şöylece nakletmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde gören iki gözü, işiten İki kulağı ve konuşan bir dili bulunan bir boyun cehennem ateşinden çıkacak ve şöyle diyecektir: “Ben üç kişiyi (yakalayıp, azaplandırmak) ile görevlendirildim: İnatçı herbir zorbayı, Allah ile birlikte başka bir ilâh çağıran herbir kimseyi ve suret yapıcılarını.” Bu hususta Ebû Said yoluyla gelen bir başka rivâyet de vardır. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib ve sahih bir hadistir. Tirmizî, IV, 701

el-Kelbî dedi ki: Onlar tıpkı Âdemoğullarının öfkelenmesini andıran öfkeli uğultusunu ve merkep sesini andıran sesini işiteceklerdir.

Âyette bir takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir, Onlar, onun öfkeli sesini işitecekler ve onun kendilerine karşı öfkelendiğim bilecekler.

Kutrub der ki: Öfkelenme işitilmez, görülür. Âyetin anlamı şöyledir: Onlar, öfkelendiğini görecekler ve onun şiddetli uğultusunu işiteceklerdir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ve ben Savaşta gördüm senin kocanı,

Bir kılıç ve bir mızrak kuşanmış olduğu halde.”

Kılıç kuşanmış ve mızrak taşımış olduğu halde (onu gördüm) demektir, Buradaki; “Uğultusunu İşiteceklerdir” ifadesinin, içinde böyle bir uğultu işiteceklerdir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Onun içinde bir öfke sesi ve azâb edilenlerin hırıltılarını işiteceklerdir demektir. Nitekim yüce Allah:

“Onlar orada yüksek hırıltılarla ve inleyerek solurlar” (Hud, 11/106) diye buyurmaktadır. Hud Sûresi’nde kullanılan “fi” cer harfi ile bu âyette kullanılan “lâm” cer harfi ise birbirine yakındır. Nitekim: “Bu işi Allah yolunda Allah için yaparım” denilir.

Furkan 11

Bilakis, onlar saati yalanladılar. Ve biz, saati yalanlayanlar için alevli bir ateş hazırladık.

Diyanet Vakfı
Onlar üstelik kıyameti de yalan saydılar. Biz ise, kıyameti inkar edenler için alevli bir ateş hazırladık.

Kurtubi Tefsiri
Fakat onlar kıyâmeti yalanladılar. Kıyâmeti yalanlayanlara da Biz, şiddetli bir ateş hazırladık.

“Fakat onlar kıyâmeti” kıyâmet gününü

“yalanladılar. Kıyâmeti yalanlayana da Biz şiddetli bir ateş hazırladık.” Bununla onları alevli ateşiyle yakacak olan cehennemi kasdetmektedir.

Furkan 10

Ne yücedir O ki, dilerse sana bundan daha hayırlısını verir: altından ırmaklar akan cennetler — sana saraylar yapar.

Diyanet Vakfı
Dilerse sana bunlardan daha iyisini, altlarından ırmaklar akan cennetleri verecek ve sana saraylar ihsan edecek olan Allahın şanı yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Dilerse sana bunlardan daha hayırlı, altından nehirler akan bahçeler verebilen ve senin İçin köşkler kurabilen Allah, yüceler yücesidir.

“Dilerse sana bunlardan daha hayırlı, altından nehirler akan bahçeler verebilen… Allah yüceler yücesidir.” Bu âyette şart ve cevap birlikte gelmiştir. Burada; “Sana verebilen”deki iki lâm’ın idgam edilmeyiş sebebi, her iki lâm’ın ayrı ayrı kelimelerde bulunmasıdır. Birbirinin misli olan iki harf ardarda geldiğinden ötürü idğam yapılmaları da caizdir.

“Ve senin için kurabilen…” âyetinde muzarî fiil daha önce geçen “Verebilen” fiilinin mahalline atıf dolayısıyla cezm konumundadır. Birinci fiille herhangi bir ilişkisi olmaksızın ref mahallinde olması da caizdir. Nitekim Şam’lılar böyle okumuşlardır. Yine Âsım’dan da bunu diye merfu okuduğu da rivâyet edilmektedir. Bu da; âhirette senin için köşkler var edecektir, anlamında olur.

Mücahid dedi ki: Kureyş bir ev taştan oldu mu ne olursa olsun onu bir köşk (kasr) kabul ederdi. Kasr sözlükte hapsetmek demektir. Köşke bu ismin veriliş sebebi, içinde bulunan kimseler başkalarının ulaşmasına karşı korunmaları, engellenmeleridir.

Bir diğer açıklamaya göre Araplar kerpiçten yapılmış evlere “kasr” yün ve kıldan yapılmış olanlara “beyt” derlermiş. Bunu da el-Kuşeyrî nakletmektedir.

Süfyan, Habib b. Ebi Sabit’ten, o Hayseme’den şöyle dediğini nakletmektedir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şu teklif yapıldı: Arzu edersen, biz sana dünya hazinelerini ve anahtarlarını verebiliriz. Bu senden önce hiç kimseye verilmediği gibi, senden sonra da hiçbir kimseye verilmeyecektir. Ayrıca bu senin âhiretteki mükâfatını da eksiltmeyecektir. Arzu edersen bunları hep birlikte âhirette sana bir arada veririz. O: “Bunlar bana âhirette hep birlikte bir arada verilsin” deyince, yüce Allah da: “Dilerse sana bunlardan daha hayırlı, altından nehirler akan bahçeler verebilen ve senin için köşkler kurabilen Allah,yüceler yücesidir” âyetini indirdi.

Yine rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerimeyi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a cennetlerin bekçisi Rıdvan indirmiştir. Haberde nakledildiğine göre Rıdvan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a inip de: “Ey Muhammed, aziz ve celil olan Allah’ın sana selamını getirdim. İşte sana bu kutuyu getirdim. -Parıl parıl parıldayan nurdan bir kutu ile karşılaştım- Rabbin sana diyor ki: “İşte bunlar dünya hazinelerinin anahtarları, bununla birlikte âhirette sana verileceklerden sivrisinek kanadı kadar dahi hiçbir şey eksiltilmeyecektir” dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) danışırcasına Cebrâîl (aleyhisselâm)’a bakınca, Cebrâîl alçak gönüllü davran anlamında ona yeri işaret edince şöyle buyurdu: “Ey Rıdvan, benim bunlara ihtiyacım yok. Ben fakirliği daha çok severim. Sabreden ve şükreden bir kul olmayı tercih ederim.” Bunun üzerine Rıdvan: “İsabet ettin, sana Allah yeter” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

Furkan 9

Bak sana nasıl örnekler verdiler — saptılar; artık yol bulamazlar.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Senin hakkında bak ne biçim temsiller getirdiler! Artık onlar sapmışlardır ve (hidayete) hiçbir yol da bulamazlar.

Kurtubi Tefsiri
Bir bak! Onlar sana nasıl misaller getirip sapıklığa düştüler? Artık onlar hiçbir yol bulamazlar.

“Bir bak! Onlar sana nasıl misaller getirip sapıklığa düştüler?” Seni yalanlayabilmek için, sana bu şekilde örnekler verip hak yoldan nasıl saptıklarına ve maksatlarını da ele geçiremediklerine bir bak!

“Artık onlar” senin hakkında söylediklerinin doğruluğunu ortaya koymaya

“hiçbir yol bulamazlar.”

Furkan 8

“Veya ona bir hazine atılsaydı, ya da ondan bir bahçesi olsa, oradan yeseydi!” Zalimler dediler: “Siz ancak büyülenmiş bir adamı izliyorsunuz.”

Diyanet Vakfı
Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya içinden yeyip (meşakkatsizce geçimini sağlayacağı) bir bahçesi olmalıydı. (Ayrıca) o zalimler (müminlere): Siz, ancak büyüye tutulmuş bir adama uymaktasınız! dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Yahut ona bir hazine verilmeli veya mahsullerinden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil miydi?” Zâlimler: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.

“Yahut ona bir hazine verilmeli…” âyetinde

“Yahut… verilmeli” ifadesi ref’ mahallindedir. “Veya mahsullerinden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil miydi?” anlamındaki âyette geçen: “Yiyeceği” âyetini Medine’liler, Ebû Amr ve Âsım “ye” ile okumuşlardır. Diğer Kûfe’li kıraat âlimleri ise bunu (yiyeceğimiz anlamında olmak üzere) nûn ile okumuşlardır. (“Yiyeceği” anlamını veren) “ya” ile kıraat daha açık ve anlaşılır olmakla birlikte, her iki kıraat da güzel olup, her birisi ayrı bir anlam ifade etmektedir. Daha önceden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan söz edilmiş olduğundan zamirin ona ait olması daha açık anlaşılan bir husustur. Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.

“Zâlimler: ‘Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz’ dediler.” Bu da daha önce el-İsra Sûresi’nde (17/47. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Bu sözleri söyleyen kişi, el-Maverdî’nin belirttiğine göre Abdullah b. ez-Zibârî’dir.

Furkan 7

Dediler: “Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor ve çarşılarda yürüyor? Ona bir melek indirilseydi de onunla birlikte uyarıcı olsaydı ya!”

Diyanet Vakfı
Onlar (bir de) şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!

Kurtubi Tefsiri
Ve şöyle dediler: “Bu nasıl peygamberdir ki, yemek yer ve pazarlarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere, beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?

Yüce Allah’ın:

“Ve şöyle dediler: ‘Bu nasıl peygamberdir ki, yemek yer ve pazarlarda dolaşır?” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Teklifleri Kabul Edilmeyen Kureyş’lilerin İtiraza Kalkışmaları:

Yüce Allah:

“Ve şöyle dediler…” âyeti ile onların tenkid edip, dil uzattıkları bir başka hususu dile getirmektedir.

“Dediler” âyetindeki zamir Kureyş’lîlere aittir.’ Onların Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yaptıkları meşhur bir toplantıları vardır. Bunu daha önce Subhan (el-İsrâ) Sûresi’nde (17/90-93 âyetlerin tefsirinde) söz konusu etmiştik- Bu toplantıyı İbn İshak “Sîref”inde ve başkalan da zikretmişlerdir. Muhtevası şudur: Onların ileri gelenleri olan Utbe b. Rabia ve diğerleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir araya gelip, ona ey Muhammed dediler. Eğer sen, başkanlığı seven birisi isen, seni başımıza yönetici yapalım. Şayet istediğin mal ise her birimiz malından bir şeyler vererek sana çokça mal toplarız.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu tekliflerini kabul etmeyince, bu sefer ona karşı delil getirme yolunu tutarak şöyle dediler: Sen Allah’ın Rasûlü olduğun halde, nasıl olur da yemek yiyiyor ve çarşı pazarlarda duruyorsun? Bu sözleriyle yemek yediği için (akılları sıra) onu ayıpladılar, zira onlar Rasûlün bir melek olmasını istiyorlardı. Kisra’ların, Kayser’lerin ve diğer zorba hükümdarların çarşı-pazarlarda dolaşmaya tenezzül etmediklerini gördüklerinden de çarşı-pazarlarda dolaşmasını ayıpladılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İse çarşı-pazarlarında onlarla birlikte oturup kalkıyor. Onlara emirler ve nehiyler veriyordu. Buna rağmen onlar: Bu başımıza kral olmak istiyor, dediler. Madem öyle, niye kralların izledikleri yoldan farklı bir yol izliyor? Yüce Allah kendi sözleriyle onlara cevap verdi ve peygamberine:

“Bizim senden Önce gönderdiğimiz rasûllerde muhakkak yemek yerler ve pazarlarda dolaşırlardı” (el-Furkan, 25/20) âyetini indirdi. O halde kederlenme ve üzülme, çünkü bu senin utanmanı gerektirecek bir şikâyet konusu değildir.

2- Çarşı-Pazarlara Girmenin Hükmü:

Ticaret ve geçim sağlamak amacıyla çarşılara-pazarlara girip çıkmak mubahtır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ihtiyacı dolayısıyla insanlara Allah’ın emirlerini hatırlatıp onları Allah’ın yoluna davet etmek maksadıyla çarşı-pazarlara giriyor ve çarşı-pazarlarda kendisini himaye etmeleri için kabilelere teklifte bulunuyordu, Bu yolla Allah’ın onları hakka döndürmesini ümit ediyordu. Buhârî’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in niteliklerine dair şu ifadeler yer almaktadır: “O, kaba ve sert tabiatlı birisi değildir. Çarşı-pazarlarda da bağırıp, çağırmaz. ” Buhâri, II, 747, IV, 1831; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kubrâ, VII, 45, X, 194. Bu hadis te el-A’raf Sûresi’nde (7/157. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Birden çok Hadîs-i şerîfte çarşı-pazar söz konusu edilmektedir. Bunu, sahih hadisleri kitaplarında bir araya toplayan muhaddister, zikretmişlerdir. Çarşı-pazarlarda Ashab-ı Kiram’ın ticaret yaptığı -özellikle muhacirler- bilinen bir husustur. Nitekim Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “Muhacir kardeşlerimiz çarşı-pazarlarda alışverişlerle meşgul idiler…” Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, nisam 22; Müsned, II, 240. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah’ın izniyle yine bu sûrede gelecektir.

“Onunla birlikte… bir melek indirilmeli değil miydi?” sorusunun (nahiv bakımından) cevabı:

“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere…” ifadelerdir.

Furkan 6

De ki: “Onu göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Onu göklerde ve yerdeki gizlilikleri bilen Allah indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Onu göklerle yerde olan, gizlilikleri bilen, Allah indirmiştir. Muhakkak ki O, Gafûrdur, Rahîmdir.”

“De ki: Onu göklerle yerde olan gizlilikleri bilen Allah İndirmiştir.” Yani ey Muhammed de ki: Bu Kur’ân-ı Kerîm’i gizlilikleri bilen indirmiştir. O gaybı bitendir. Ayrıca Onun bir öğreticiye ihtiyacı yoktur. Burada “açık”ın değil de ” gizli “nin söz konusu edilmesi, gizli olanı bilenin, açık olan bir şeyi bilmesinin daha anlaşılır bir gerçek oluşundan dolayıdır.

Şayet Kur’ân-ı Kerîm kitap ehlinden ve başkalarından öğrenilmiş olsaydt, onlarda bulunanlardan fazlası bu kitapta bulunmazdı. Kur’ân-ı Kerîm onlarda bulunmayan pek çok şeyler ihtiva etmektedir. O halde onlardan alınmış bir kitap değildir. Aynı şekilde eğer bu kitap belirtilen yerlerden alınmış olsaydı, müşriklerin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a karşı çıktıkları gibi, bu kitaba da karşı çıkmaları mümkün olurdu. Niye bu Kur’ân’a karşı çıkarak, onun bir benzerini ortaya koyamadılar? Böylelikle her bakımdan onların Kur’ân’a yönelttikleri itirazlar çürümüş olmaktadır.

“Muhakkak ki O, Gafûrdur, Rahîmdir.” Bununla dostlarının günahlarını bağışladığını, onlara merhamet edici olduğunu anlatmaktadır.

Furkan 5

Dediler: “Evvelkilerin masallarıdır — onu yazdırdı. O, ona sabah akşam okunmaktadır.”

Diyanet Vakfı
Yine onlar dediler ki: (Bu ayetler), onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah-akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır.

Kurtubi Tefsiri
Ve dediler ki: “(Bu) öncekilerin masallarıdır. Onu başkalarından alıp yazmıştır. Onlar sabah, akşam kendisine okunmaktadır.”

“Kâfirler” den kasıt Kureys. müşrikleridir. İbn Abbâs der ki: Aralarından bu sözleri söyleyen kişi en-Nadr b. el-Hâris’tir. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerîm’de; “esâtîr: geçmişlerin masalları” şeklindeki nitelemelerin hepsi de böyledir. Muhammed b. İshak dedi ki: Bu (en-Nadr) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a çokça eziyet veren birisi idi. ”

“Dediler ki: Bu” yani Kur’ân-ı Kerîm

“ancak onun uydurduğu bir yalandır.” Bunu o uydurup, düzmüştür.

“Ona başka bir topluluk da…” Mücahid’e göre yahudileri kasdetmektedir

“…bunun için yardım etmiştir.” İbn Abbâs der ki:

“Başka bir topluluk” âyeti ile kasdedilen kimse el-Hadramî oğullarının mevlası Ebû Fukeyhe, Addâs ve Cebr denilen şahıslardır. Bunların üçü de kitap ehline mensub kimselerdir. Bunlardan daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/103. âyetin tefsirinde) söz edilmişti.

“Muhakkak onlar zulmettiler.” Onlar zalimlik ettiler. Onların bu yaptıkları bir zulümdür, diye de açıklanmıştır,

“Asılsız bir iddiada bulundular ve dediler ki: (Bu) öncekilerin masallarıdır. ” ez-Zeccâc dedi ki: “el-esâtir” çoğul olup, tekili “ustûre”dır. Tıpkı “uhdûse” kelimesinin çoğulunun “ehâdîs” şeklinde gelmesi gibi. Başkası da “esâtîr” kelimesi “estâr”ın çoğuludur. “Ekvâl”in çoğulunun, “ekavîl” şeklinde gelmesi gibidir.

“Onu” Muhammed” başkalarından alıp, yazmıştır. Onlar sabah akşam kendisine okunmaktadır.” Ona bu yolla telkin edilmektedir ki, onları gereği gibi belleyebilsin.

“Okunmaktadır”ın aslı; şeklinde olup, tad’îf (aynı harfin iki defa arka arkaya gelmesi)nden ötürü, son “lâm” “ya”ya değiştirilmiştir. “Kartal (herhangi bir şeyin ürerine) hızlıca indi’ Tekaddada” kuşun bir şeyin üzerine hızlıca atılması demektir. Üçüncü “dâd” harfi, -benzer harflerin arka arkaya gelişi telâffuzda bir zorluk (ağırlık-istiskal)e sebeb olduğundan dolayı- “ye” harfine dönüştürülerek: “tekactdâ” denilir, (el Mu’cemu’l-Vasît, “kadda” maddesi) Muhterem okuyucularımız Dikkatlerinizden kaçmadığı üzre; şimdiye kadar hadis tahrîclerinde (yani yer aldıkları kaynakları göstermede) “el-Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Hadis (Concordance)”in usulünü benimsemiştik. Yani Kütübü Tis’a’yı oluşturan Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî, İbn Mâce, Muvatta’, Dârimî ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde bu esere göre hadislerin bulundukları yeri gösteregeldik. Ancak bundan sonra -içinde bulunduğumuz şartlar dolayısıyla- hadis tahriçlerinde et-Turâs Merkezu’l Ebhâs el-Âl-i’nin 1999 tarihlî “el-Mektebetu’l-Elfiyye H’s-Sünneti’n-Nebeviyye” unvanlı CD’nin usûlüne uyarak genelde -eski usulden farklı hallerde- “cild, sahife” numarası yererek hadislerin yer aldıkları kaynaklara işaret edeceğiz, Bununla birlikte eski usûlde kaynak yerler de olacaktır. Aziz okuyucularımızın bu hususu gözönünde bulundurmalarını diler, böyle bir usûl değişikliğini anlayışla karşılayacaklarını ümid ederiz. Çeviren; 28. 5. 2001 ve benzer kullanımlarda olduğu gibi.

Furkan 4

Küfredenler dediler: “Bu, ancak bir yalandır, onu uydurdu; ona bu işte başka bir topluluk yardım etti.” Gerçekten haksızlık ve iftirayla geldiler.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler: Bu (Kuran), olsa olsa onun (Muhammedin) uydurduğu bir yalandır. Başka bir zümre de bu hususta kendisine yardım etmiştir, dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler dediler ki: “Bu ancak onun uydurduğu bir yalandır. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir.” Muhakkak onlar zulmettiler, asılsız bir iddiada bulundular.

Furkan 3

O’ndan başka ilahlar edindiler — onlar hiçbir şey yaratmazlar, kendileri yaratılırlar. Kendileri için zarara da faydaya da malik değildirler. Ölümü, hayatı ve diriltmeyi de malik değillerdir.

Diyanet Vakfı
(Kafirler) Onu (Allahı) bırakıp, hiçbir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, O’nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.

“Onlar O’nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan… ilahlar edindiler.” Yüce Allah, bu âyetinde vahdaniyet ve kudretine dair en açık delillerin ortada olmasına rağmen, başka bir takım ilahlar edinmelerinin hayret edilecek bir iş olduğunu söz konusu etmektedir. Çünkü onların edindikleri bu ilahlar

“hiçbir şey yaratamayan” ilahlardır.

“Aksine kendileri yaratılmış olan” varlıklardır.

Müşrikler bu ilahların fayda sağlayıp zarar verdiklerine inandıklarından dolayı, onlar hakkında akıl sahibi varlıkların zamirini kullanmıştır.

“Kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen…” Bu uydurma ilâhların fayda sağlamaları da, bir zarar vermeleri de söz konusu değildir. Kendilerine de, kendilerine ibadet edenlere de herhangi bir zarar veremezler, hiçbir fayda da sağlayamazlar. Çünkü onlar cansız bir takım varlıklardır, diye de açıklanmıştır.

“Öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen İlahlar”dır, bunlar. Kimsenin canım alamazlar, kimseye hayat veremezler.

Âyette geçen “en-nuşûr” da ölümden sonra diriltmek demektir.

“Allah ölüleri diriltti, onlar da dirildiler” demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 7/57. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şair el-A’şâ der ki;

“Tâ ki insanlar desinler gördüklerinden:

Hayret şu diriltilen ölüye!”

Furkan 2

O ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O, çocuk edinmedi. Mülkte O’na ortak yoktur. Her şeyi yaratmıştır, onu bir ölçüyle takdir etmiştir.

Diyanet Vakfı
1, 2. alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammede Furkanı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan, her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını tayin eden Allah, yüceler yücesidir.

Kurtubi Tefsiri
Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur ve O, hiçbir evlat edinmemiştir. Mülkünde de ortağı yoktur. Herşeyi yaratıp onu inceden inceye takdir ve tayin etmiştir.

“Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur” buyruklarıyla yüce Allah kendi zatının azametini dile getirmektedir.

“Ve O, hiçbir evlad edinmemiştir” buyruklarıyla da yüce Rabbimiz, müşriklerin ileri sürdüğü meleklerin Allah’ın kızları olduğu, iddiasından zatını tenzih etmiştir. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söylüyorlardı. O bundan yüce ve münezzehtir. Aynı zamanda yahudilerin iddia ettikleri “Uzeyr Allah’ın oğludur” iftirasından da, hristiyanların söyledikleri “Mesih Allah’ın oğludur” inanışından da kendi zatını tenzih etmektedir. Allah bundan pek yücedir.

“Mülkünde de ortağı yoktur.” Durum puta tapıcıların söyledikleri gibi değildir.

“Herşeyİ yaratıp, onu İnceden inceye takdir ve tayin etmiştir.” Mecusî ve Seneviye’nin (iki yaratıcıya inananların) şeytanın ya da karanlığın bazı şeyleri yaratmaları söz konusu değildir. Durum, yaratılmışın var etme kudreti vardır, diyenlerin dedikleri gibi de değildir. İşte bu âyet-i kerîme, bütün bunların kanaatlerini reddetmektedir.

“İnceden inceye takdir ve tayin etmiştir.” Yani O, yaratmış olduğu herbir şeyi iradesi doğrultusunda hikmetiyle inceden inceye takdir ve tayin etmiştir. Yanılarak ve gafletle herhangi bir şey yaratmış değildir. Bilakis kıyâmete kadar yarattıkları ve kıyâmetten sonra yaratacağı herbir şey O’nun takdiri ile meydana gelir. O yaratan ve yarattıklarının kaderini tayin ve tesbit edendir. O halde yaratıcı yalnız O’dur ve siz de yalnız O’na ibadet etmelisiniz.

Furkan 1

Ne yücedir O ki, Furkan’ı kuluna indirdi — âlemler için bir uyarıcı olsun diye.

Diyanet Vakfı
1, 2. alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammede Furkanı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan, her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını tayin eden Allah, yüceler yücesidir.

Kurtubi Tefsiri
Hak ile batılı ayıranı (Furkan’ı) âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yüce, ne mübarektir!

“Hak ile batılı ayıranı (Furkan’ı)… indiren (Allah) ne yüce, ne mübarektir!” âyetinde yer alan ve “ne yüce, ne mübarektir” diye meali verilen “tebâreke”nin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. el-Ferrâ’ der ki: Arapçada bu kelime ile “tekaddese” âyeti anlam itibariyle aynıdır ve her ikisi de azameti anlatmak için kullanılır. ez-Zeccâc: “Tebâreke” lâfzı “bereket’den, “tefâale” vezninde bir kelimedir. Bereketin manası ise hayırlı olan herbir şeyin pek çok olması demektir.

“Tebâreke”nin teâla (pek yüce) anlamında olduğu söylendiği gibi, bağışı pek yücedir, yani çok ve fazladır anlamında olduğu söylendiği gibi, nimetler ihsan etmesi, devamlı ve kesin sabittir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama, bu kelimenin dildeki anlamı ve türeyişi bakımından en uygun olanıdır. Çünkü bir şeyin sabit oluşunu anlatmak için “bereket’in de kökünü teşkil eden (……): Çöktü” fiili kullanılır.”Deve çöktü, kuş suyun kenarına kondu” tabirleri de buradan gelmektedir ki bu da devamlı kalışı ve sabit oluşu ifade eder.

(Mukaddes oldu anlamına geldiğini belirten) ikinci görüş ise yanlıştır. Çünkü takdis (mukaddes bilme, kutsama) temizlikten gelmektedir. Anlam itibariyle bununla bir ilgisi yoktur.

es-Sa’lebî dedi ki: “Tebârekallah” denilir, ancak “mütebârek” ve “mübarek” denilmez. Çünkü yüce Allah’ın isim ve sıfatları hususunda konu ile ilgili gelen nakillerin sınırında durulması gerekir. Şair et-Tirimmah der ki:

“Ne mübarektir şânın! Vermediğini yoktur verecek,

Ya Rab, senin verdiğini de yoktur engelleyecek.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Sen ne mübarek, ne yücesin, ne takdir edersen o olur, şükürler olsun Sana.”

Derim ki: Kimi ilim adamı yüce Allah’ın güzel isimleri arasında “el-Mübârek” ismini da saymaktadır. Biz de bu ismi Kitabımızda (el-Esnâ fi Şerhi Esmai’llahi’l-Hüsnâ adlı eserimizde) zikretmiş bulunuyoruz. Eğer böyle bir ismin kullanılmayacağı hususunda İttifak hasıl olmuş ise, o taktirde bu husustaki icmâ kabul edilir. Şayet bu konuda ihtilaf söz konusu olmuşsa “ed-Dehr” ve buna benzer bir çok isim hakkında da görüş ayrılığı bulunduğu bilinmektedir. Biz bu husus da sözünü ettiğimiz yerde dikkat çekmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

“el-Furkan”dan kasıt Kur’ân-ı Kerîmdir. Allah tarafından indirilmiş bütün vahiylerin ismi olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah:

“Yemin olsun ki Biz Mûsa ile Harun’a Furkan’ı… verdik.” (el-Enbiyâ, 21/48) diye buyurmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’e Furkan adının verilmesi iki türlü açıklanmıştır. Birincisine göre bu ismin veriliş sebebi, hak ile batılı, mü’min ile kâfiri birbirinden ayırdetmiş olmasıdır. İkincisine göre de bunun sebebi, bu kitapta haram ve helal gibi şer’î hükümler açıklanmış olmasıdır. Bunu en-Nakkâş nakletmektedir.

“Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a

“İndiren…” Burada

“olsun” fiilinde

“kuluna” ait bir zamir vardır. Bunun ona ait olması en yakın o olduğundan dolayı daha uygundur. Bu zamirin

“Furkan”a ait olması da mümkündür.

Abdullah b. ez-Zubeyr,

“kuluna” anlamındaki âyeti çoğul olarak: “Kullarına” diye okumuştur.

Korkutma halini anlatmak üzere

“itizar (korkutup, uyarma)” kullanılır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. “en-Nzir” ise helâk olmaktan korkutan kimsedir. el-Cevherî der ki: en-Nezir hem münzir (korkutan), hem de inzâr (korkutmak) anlamında kullanılır.

“Âlemler” ile burada kastedilenler insanlar ve cinlerdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara rasûl olarak gönderilmiş ve onları korkutmak üzere gelmiştir. O peygamberlerin sonuncusudur. Nûh (aleyhisselâm) dışında risaleti umumî ondan başka bir peygamber gelmemiştir. Çünkü Nûh (aleyhisselâm) tufandan sonra bütün insanlara rasûl olarak gönderilmiştir. Zira onunla insanlar yeniden başlamışlardır.

Nur 64

Bilmiş olun ki göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Siz ne üzerindeyseniz O bilir. Onlar O’na döndürüldükleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Bilmiş olun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allahındır. O, sizin ne yolda olduğunuzu iyi bilir. İnsanlar Onun huzuruna döndürüldükleri gün yapmış olduklarını onlara hemen bildirir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Dikkat edin! Şüphe yok ki göklerle yerde olanlar Allah’ındır. O, sizin neyin üzerinde olduğunuzu çok İyi bilir. O’na döndürülecekleri gün onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah herşeyi çok iyi bilendir.

“Dikkat edin! Şüphe yok ki göklerle yerde olanlar” hem yaratılmaları, hem de mülkiyet ve egemenlikleri itibariyle

“Allah’ındır. O, sizin neyin üzerinde olduğunuzu çok iyi bilir.” Ve bu amelinizin karşılığını size verir. Burada “Bilir” âyeti, “bilmiştir” anlamındadır.

Âyet daha Önce hitab şeklinde iken haber verme üslûbuna geçilerek: “O’na döndürülecekleri gün onlara neler yaptıklarını haber verecektir” şeklinde gaibe dair haber üslûbuna geçmektedir ki, bu anlatım şekline: Hitabu’t-Telvin (çeşitlendirme suretiyle hitab) ismi verilir.

“Onlara neler yaptıklarını” işledikleri amelleri

“haber verecektir.” Ve onlara amellerinin karşılığını da verecektir.

“Allah herşeyi” amellerini ve hallerini

“çok iyi bilendir.”

Nur 63

Resul’ün çağırmasını, birbirinizi çağırır gibi saymayın. Sizin aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah mutlaka bilmektedir. Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine acı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.

Diyanet Vakfı
(Ey müminler!) Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.

Kurtubi Tefsiri
Peygamberin çağrısını aranızda birbirinize çağırdığınız gibi bellemeyin. Aranızda birbirinizin arkasına gizlenerek, gizlice sıvışıp gidenlerinizi muhakkak Allah bilir. Artık Onun emrine muhalefet edenler kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azâbın isabet etmesinden çekinsinler.

“Peygamberin çağrısını aranızda birbirinize çağırdığınız gibi bellemeyin” âyeti ile uzaktan: Ey Ebe’l-Kasım (Peygamber efendimizin künyesidir) diye bağırmasın, demektir. Aksine onu ta’zim ederek ona sesleniniz. Nitekim el-Hucurât’ta şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki Resûlüllah’ın huzurunda seslerini alçaltanlar…” (el-Hucurât, 49/3)

Saîd b. Cübeyr ve Mücahid dediler ki: Âyetin anlamı: Yumuşak bir şekilde: Ya Rasûlallah deyiniz, yüksek sesle ve kaba bir üslûpla; ya Muhammed, demeyiniz demektir,

Katade de şöyle demiştir: Onun şerefini ortaya koyan ve onu tazim eden bir surette davranmalarını emretmektedir,

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Allah Rasûlünün size beddua etmenize sebeb teşkil edecek bir iş yapmayınız, çünkü onun duası kabul edilen bir duadır.

“Aranızda birbirinizin arkasına gizlenerek gizlice sıvışıp gidenlerinizi muhakkak Allah bilir” âyetinde geçen: “Gitmek” çıkmak demektir. “Gizlenerek sıvışmak” da, den gelir ve görülmek korkusu ile bir şeyin arkasından gizlenmek halini ifade eder. Münafıklar cuma namazından böylece sıvışıp, giderlerdi,

“Gizilce sıvışmak” lâfzı bu âyette hal konumunda bir mastardır, yani gizlenerek, sıvışarak gidenler anlamındadır. Bu da birinin diğeri arkasından saklanmasını ifade eder. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından görülmesin diye biri ötekinin arkasına geçerdi. Çünkü münafıklar için cuma gününden ve hutbeyi dinlemek için hazır olmaktan daha ağır bir iş yoktu. Bunu en-Nekkaş nakletmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Bir diğer açıklamaya göre, onlar biri diğerinin arkasına saklanarak geri dönmek maksadıyla cihattan sıvışıp kaçıyorlardı. el-Hasen dedi ki: Burada sıvışıp gitmekten kasıt, cihaddan kaçıp gitmektir. Hassan’ın şu beyiti de bu anlamı dile getirmektedir:

“Kureyş ise sıvışarak önümüzden kaçmaktadır,

Yerini koruyamıyor, onların akılları oldukça hafiftir.”

“Sıvışıp gitmek” anlamındaki kelimenin “vav” harfinin sahih bir harf gibi telaffuz edilmesi; “Gizlenerek sıvışıp gitti” fiilinde harekeli oluşundan dolayıdır. Bu fiilin mazi, müzari ve mastarı: şeklinde de, şeklinde de kullanılır. Mastarında “vav”ın, “ya” harfine dönüşmesi i’lâl halinde tabi kılmak suretiyle makablinin kesreli oluşundan dolayıdır. Şayet mastarı; …diye gelirse, o takdirde i’lâl yapılmaz. Çünkü bu vezinde i’lâl câiz değildir.

“Artık onun emrine muhalefet edenler… sakınsınlar.” Bu âyet-i kerîmeyi fukahâ emrin vücub ifade ettiğine delil göstermişlerdir. Bunun delil olma şekli de şöyle açıklanır; Şanı yüce Allah, emrine muhalefet etmekten sakındırmakta ve böyle bir muhalefet dolayısıyla cezaya çarptırılmanın söz konusu olacağını; belirterek “kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azâbın İsabet etmesinden çekinsinler” diye tehditte bulunmaktadır. O halde ona muhalefet haramdır, buna göre emrine uymak da vacibtir.

Burada sözü edilen “mihnet (fitne)”den kasıt, İbn Abbâs’a göre öldürülmektir. Atâ ise sarsıntıya uğramak ve çeşitli dehşetli hallerdir, demektedir. Ca’fer b. Muhammed de: Onlara musallat kılınacak zalim bir yöneticidir, diye açıklamıştır. Bunun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a muhalefetin uğursuzluğu sebebiyle kalplerin mühürlenmesi olduğu da söylenmiştir. “Onun emrine” âyetindeki zamirin yüce Allah’ın emrine ait olduğu söylenmiştir ki, bu Yahya b. Selâm’ın görüşüdür. Katade’ye göre ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın emrine râci’dir.

“Artık onun emrine muhalefet edenler” âyeti onun emrinden yüz çevirenler demektir. Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş yer atan; …den, dan” burada zaiddir, demektedir.

el-Halil ve Sîbeveyh ise; Bu zaid değildir, manası: O emir verdikten sonra emrine muhalefet edenler, demektir, demişlerdir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“…Ve uyanırken (uyandıktan sonra) kuşak bağlamaz.”

Yüce Allah’ın:

“Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı” (el-Kehf, 18/50) âyeti da bu türdendir. Rabbinin emrinden sonra fasıklık etti, demektir.

“İsabet etmesi” anlamındaki âyetin başına gelen; …ve” lâfzı daha önce geçen

“çekinsinler” anlamındaki fiil dolayısıyla nasb mahallindedir. Çoğu nahivcilere göre (harf-i cersiz olarak) Zeyd’den korktu, anlamında; demek câiz değildir. Ancak bu edatın kullanılması ile birlikte caizdir, çünkü bu edat ile beraber cer harfleri hazfedilir.

Nur 62

Müminler ancak, Allah’a ve Resulü’ne iman edenlerdir; onunla birlikte ortak bir işte bulunduklarında ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler. Senden izin isteyenler, işte onlar Allah’a ve Resulü’ne inananlardır. Öyleyse kendi işleri için senden izin istediklerinde, onlardan dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Müminler, ancak Allaha ve Resulüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile ortak bir iş üzerindeyken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resulüm!) Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allaha ve Resulüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allahtan bağış dile; Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minler ancak o kimselerdir ki, onlar Allah’a ve Rasûlüne îman ederler. Aynı zamanda onlar kamuyu ilgilendiren herhangi bir işi danışmak için onunla bir arada olduklarında, ondan izin almadıkça yanından ayrılmazlar. Şüphe yok ki senden izin isteyenler, Allah’a ve Rasûlüne Îman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan kime istersen izin ver ve onlar için Allah’tan mağfiret iste. Muhakkak Allah bağışlayandır, rahmet edicidir.

Bu âyetin: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, onlar Allah’a ve Rasûlüne îman ederler. Aynı zamanda onlar kamuyu ilgilendiren herhangi bir İşi danışmak için onunla bir arada olduklarında, ondan izin almadıkça yanından ayrılmazlar” bölümü ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Emrine Uymak:

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki…” âyetinde yer alan;

“Ancak” ifadesi bu âyet-i kerîmede hasr içindir. Yani Allah’a ve Rasûlüne îman eden kimselerin imanı, Rasûlün emrini dinleyen, Rasûl bir işi tamamlamak isterken kendisi karşı çıkarak toplantı esnasında ayrılıp gitmek ve buna benzer bir yolla o işi bozmak istemek suretiyle ona karşı inatlaşmayacak bir duruma gelmedikçe, tamam olmaz, kemate ermez.

Yüce Allah, sûrenin baş taraflarında apaçık âyetler indirmiş olduğunu beyân etmişti. Bu indirilen âyetler ise sadece Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a indirilmiş bulunuyor. Onun vermiş olduğu emirlerin Kur’ân-ı Kerîm’in emirleri gibi olduğu bilinsin diye. Burada da sûreyi ona tabi olma emrini te’kid ederek sona erdirmektedir.

2- Kamuyu İlgilendiren İşin Mahiyeti:

Burada sözü edilen “kamuyu İlgilendiren İş”in ne olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Kimisine göre bundan kasıt, İmâmın (İslâm devlet başkanının) belli bir maslahatı yaygınlaştırmak için insanları toplamayı gerek duyduğu hususlardır. Dinde bir sünneti yerleştirmek yahut bir araya gelmek suretiyle düşmanı korkutmak ve Savaş için bir araya gelmek kastedilmektedir, diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah:

“İş hususunda onlarla müşavere et” (3/159) diye buyurmaktadır. Eğer bu işin fayda ve zararı onların bu hususta müşavere etmek için toplanmalarını gerektiriyor ise, bu kamuyu ilgilendiren bir iş demektir. Burada kendisinden izin alınması istenen İmâm,. emir vermek yetkisine sahip olan İmâm (yönetici)dır. Hiç kimse herhangi bir mazereti dolayısıyla, onun iznini almaksızın gitmez. Onun iznini alarak gidecek olursa hakkındaki kötü zan da ortadan kalkmış olur.

Mekhul ve ez-Zührî: Cumada kamuyu ilgilendiren işlerdendir. Şayet yönetici olan İmâm namaz kıldırmak üzere kendisini öne geçirmiş ise, eğer izin İsteyeni görebiliyorsa, namaz kıldırmakla görevli olan İmâmdan da izin almak icab eder. İbn Sîrin dedi ki: (Selef) minber üzerinde hutbe İrad eden İmâmdan izin alırlardı. Bu iş çoğalınca Ziyad dedi ki: Kim etini ağzına koyarsa, izine gerek olmaksızın çıkıp gitsin. Bu husus Medine’de oluyordu. Nihayet Sehl b. Ebi Salih cuma günü burnu kanayınca İmâmdan izin aldı…

Âyetin zahiri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hayatta iken işgal ettiği emirlik (yöneticilik) makamında bulunan emirden izin istemeyi gerektirmektedir. Çünkü din ile ilgili herhangi bir husus dolayısıyla İmâm o kimseye izin vermemek görüşünde olabilir. Sadece namaz kıldırmakla görevli olan İmâmın ise böyle bir yetkisi yoktur. Çünkü o peygamberlik makamının ifa ettiği görevlerden birisi olan ve dinin bir parçasını teşkil eden belli bir hususta vekildir.

Rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme, Kureyşliler Ebû Süfyan’ın, Gatafanlılar da Uyeyne b. Hısn’ın kumandasında Medine üzerine hücum etmek üzere geldikleri vakit, hendeğin kazılması hakkında nazil olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine etrafında hendek kazmaya başlamıştı. Bu da hicretin beşinci yılı şevval ayında gerçekleşmişti. Münafıklar işten kurtulmak için görünmeden biri diğerinin arkasına saklanarak sıvışıp gidiyorlar ve gerçekle ilgisi olmayan mazeretler ileri sürüyorlardı. Buna benzer bir rivâyeti Eşheb ile İbn Abdİ’l-Hakem, Malik’ten nakletmiştir. Muhammed b. İshak da böyle demiştir.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet Ömer (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. O Tebûk Gazvesinde geri dönmek maksadıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)tan izin istedi. O da ona izin verdi ve; “Geri dönebilirsin, Allah’a yemin ederim ki sen münafık değilsin” demiş ve bu sözlerini münafıklara işittirmek istemişti.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) da dedi ki: Ömer (radıyallahü anh) umre yapmak üzere izin istemişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)de ona izin vermiş ve şöyle buyurmuştu; “Ey Hafs’ın babası yapacağın iyi dualarında bizi unutma, ” Ebû Davûd. Birr 1, Tirmizî. neavâr 119- İbn Mâce Mpnüsilc

Derim ki: Sahih olan bütün görüşleri kapsadığı için birincisidir. İbnu’l-Arabî de âyetin nüzul sebebi ile ilgili olarak Malik ve İbn İshak’tan nakledilen rivâyeti tercih etmiş ve bunun Savaşa has bir durum olduğunu bildirmiştir. Sonra da şöyle demektedir: Bunu açıklığa kavuşturan iki husus vardır:

1- Yüce Allah’ın diğer âyet-î kerîmede:

“Aranızda birbirinizin arkasına gizlenerek, gizilce sıvışıp gidenlerinizi muhakkak Allah bilir” diye buyurmaktadır. Bu da-münafıkların bu şekilde sıvışıp gittiklerini, cemaat arasından çaktıklarını, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı da terkettiklerini göstermektedir. Yüce Allah, onların hepsine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine izin vermedikçe onlardan hiçbirisinin çıkmamasını emretmektedir. Böylelikle o kişinin imanı onaya çıkmış oluyordu.

2- Yüce Allah’ın:

“Ondan izin almadıkça yanından ayrılmazlar” âyetinde şunu sormak gerekir: İmâm hutbe irad ederken, herhangi bir ihtiyacı sebebiyle izin istemeyi gerektiren ne olacak ki? Çünkü bu şekildeabdestibozulmak durumunda olan bir kimseye İmâmın engel olmak ya da onu orada bırakmak noktasında bir tercihi söz konusu olamaz. Halbuki yüce Allah:

“Onlardan kime istersen izin ver” demektedir. Böylelikle bununla bu İzin istemenin yalnızca Savaşa has olduğunu açıklamış olmaktadır.

Derim ki: Âyetin umumî olduğu görüşü daha uygun, daha üstün, daha güzel ve daha âlâdır,

“Onlardan kime istersen izin ver” âyeti gereğince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhayyer idi. İzin vermek isterse verir, istemezse vermezdi, Katade dedi ki:

“Onlardan kime istersen izin ver” âyeti yüce Allah’ın:

“Allah affetsin seni… niçin onlara izin verdin?” (et-Tevbe, 9/43) âyeti ile neshedilmiştir.

“Ve onlar İçin Allah’tan mağfiret dile.” Onların bir mazeretlerinin olduğunu bildiğin takdirde cemaatten ayrılıp, çıkmalarından ötürü onlara mağfiret dile.

“Muhakkak Allah bağışlayandır, rahmet edicidir.”

Nur 61

Kör için bir sakınca yoktur, topal için bir sakınca yoktur, hasta için bir sakınca yoktur. Sizin için de, kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden veya dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Topluca veya ayrı ayrı yemenizde de sakınca yoktur. Evlerinize girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selamla selam verin. Allah ayetleri size böyle açıklar ki aklınızı kullanasınız.

Diyanet Vakfı
amaya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara yapamayacakları görev yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkar olmazlar.) Sizin için de, gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, veya anahtarlarını uhdenizde bulundurduğunuz yerlerden, yahut dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Toplu halde veya ayrı ayrı yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selam verin. İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size ayetleri böyle açıklar.

Kurtubi Tefsiri
Gözü görmeyen için bir sorumluluk yoktur. Topala sorumluluk yoktur, hastanın da bir sorumluluğu yoktur. Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, analarınızın evlerinden, kardeşlerinizin evlerinden, kızkardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden veya anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz kimselerin veya dostlarınızın evlerinden yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur ve sizin İçin topluca veya ayrı ayrı yemenizde de vebal yoktur. Ne zaman ki, bu evlere girerseniz, kendinize Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir selâm olmak üzere selâm veriniz. Allah size akıl edesiniz diye âyetleri böyle açıklıyor.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- Âyet-i Kerîme Muhkem midir?

“Gözü görmeyen için bir sorumluluk yoktur…” diye başlayan yüce Allah’ın âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının farklı sekiz ayrı görüşü vardır. Bu görüşlerin en kabule değer olanları da üç tanedir: Mensûhtur, nâsıhtir, muhkemdir. Şimdi bu üç görüşü ele alalım:

1- Bu âyet-i kerîme -yüce Allah’ın:

“Kendi evlerinizden…” âyetinden itibaren âyetin sonuna kadar- mensûhtur. Bu görüş Abdu’r-Rahmân b. Zeyd’e aittir. O şöyle demektedir: Bu, artık ardı arkası kesilmiş bir uygulamadır. Çünkü İslâm’ın ilk dönemlerinde kapılarının kilitleri yoktu. Kapılar üzerinde perde gerilirdi. Kimi zaman bir adam gelir, aç olduğu için evde kimse de olmadığı halde içeri girerdi. Yüce Allah böyle bir evin yemeğinden yemeyi mubah kılmıştır. Daha sonra evlere kilit vurulmaya başlandı. Artık kimseye bu kilitleri açmak helâl değildir. Dolayısıyla bu durum geride kaldı ve ardı arkası kesildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Hiçbir kimse bir başkasına ait bir davarı onun izni olmadıkça sağmasın.” Buhârî, Lukata 8; Müslim, Lukata 13; Ebû Dâvûd, Cihâd 86; İbn Mâce, Ticârât 68; Muvatta’’, isti’zân 17; Müsned, II, 6, 57. Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir.

2- Ayet-i Kerîme nâsihtir. Bunu da bir grub ilim adamı söylemiştir. Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şanı yüce Allah:

“Ey îman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin” (en-Nisa, 4/29) âyetini indirince, müslümanlar: Yüce Allah, bizlere mallarımızı aramızda bâtıl yollarla yememizi yasaklamış bulunuyor. Şüphesiz ki yenilecek bir şey, malların en faziletlisidir. O bakımdan bizden herhangi birisinin bir başkasının yanında yemek yemesi helâl olamaz, diyerek insanlar başkalarının yemeklerini yemekten uzak durdu. Bunun üzerine yüce Allah:

“Gözü görmeyen İçin bir sorumluluk yoktur… ya da anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz kimselerin… evlerinden yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur” âyetini indirdi. Devamla dedi ki: İşte burada sözü edilen kişi, bir başkasının bakılması, çekip çevrilmesi gereken işlerini görmekle görevlendirilen kişidir.

Derim ki: Burada sözü edilen Ali b. Ebi Talha, Haşimoğullarının mevlâsı (azadlısı)dır. Şam’da yerleşmiştir, künyesi Ebû’l-Hasen’dir. Ebû Muhammed olduğu da söylenmiştir. Babası Ebû Talha’nın ismi da Salim’dir. Onun tefsir ile ilgili rivâyetleri eleştirilmiştir. İbn Abbâs’ı görmediği söylenir, İbn Abbâs’ı görmediği konusunda ilim adamları ittifak etmiş görünüyor. Bk. İbn Hacer, Tekzibu’t-Tehzib. VTI, 298-299 Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Âyet-i Kerîme muhkemdir. Sözlerine uyulan ilim ehli bir topluluk bu görüştedir. Said b. el-Müseyyeb, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ûd bunlar arasındadır. ez-Zührî’nin, Urve’den, onun da Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan rivâyetine göre şöyle demiştir: Müslümanlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte topluca Savaşa çıkarlar. Anahtarlarını da aralarında kötürüm olan kimselere bırakır ve şöyle derlerdi: İhtiyacınız olursa, yiyebilirsiniz. Ancak bunlar: Onlar bize bu yemekleri gönül hoşluğu ile helâl kılmadılar, diyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah da: “Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden… yemenizde size de bir sakınca yoktur” âyetini sonuna kadar indirdi. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 224

en-Nehhâs dedi ki: “Hep birlikte sefere çıkıyorlardı…” hep beraber gazaya çıkıyorlardı, demekti Burdan itibaren en-Nehhâs’tan Hadîs-i şerîfte geçen ve hep birlikte sefere çıkmak demek olan “îâb” lâfzı İle “kötürümler” demek olan “damnâ” kelimeleri ile ilgili beş-altı satırlık lugavî açıklama aktarmaktadır. Âyetin tefsiri ile doğrudan alakalı olmadığı için ayrıca tercüme edilmemiştir.

en-Nehhâs (devamla) dedi ki: Bu görüş âyet-i kerîme hakkında yapılmış rivâyetlerin en değerlilerindendir. Çünkü bu görüşte ashab ile tabiîn tarafından âyet-i kerîmenin muayyen bir şey hakkında indiği tayin edilmektedir.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu, (âyet-i kerîme ile) uygunluk arzeden bir görüştür, çünkü kötürümler cihada çıkan sahabilerle birlikte çıkmayıp geri kalıyorlar, çıkanların da malları onların elinde bulunuyordu. Ancak yüce Allah’ın: “Ya da anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz kimselerin…” âyeti zaten bunu gerektirmektedir. O halde bu görüş oldukça uzak bir ihtimal olarak görülmektedir. Ancak tercih edilen şöyle demek olmalıdır: Yüce Allah, görmenin şart olduğu yükümlülüklerde gözleri görmeyenden vebali kaldırdığı gibi, yürümenin teklifte bir şart olduğu ve topallık ile birlikte istenen fiillerin yapılmasına imkân bulunmadığı hallerde de topaldan sorumluluğu kaldırmıştır. Hastadan da yükümlülüğünün düşmesinde etkili olan hususların sorumluluğu kaldırılmıştır. Oruç, namazın şartları, rükünleri, cihad vb. gibi. Daha sonra da açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır: Kendi evlerinizden,.. yemenizde size de bir sakınca yoktur. İşte bu doğru bir anlamdır, apaçık ve faydalı bir tefsirdir. Şeriat ve akıl da bunu desteklemektedir. Âyetin tefsirinde ayrıca bir nakle de gerek yoktur.

Derim ki: İbn Atîyye de buna İşaret ederek şöyle demektedir: Âyetin zahiri ve şeriatın emri şunu göstermektedir ki; boylelerinden mecburiyetten yapamadıkları fakat niyetleri o işi en kâmil manada yapmak olduğu halde, mazeretleri sebebiyle daha eksiğini yapmak durumunda kaldıkları bütün hususlarda sorumluluk ve veballeri kaldırılmıştır. Bu gibi hallerde onlara sorumluluk yoktur. Sorumluluk (harec) hakkında söylenenler ise, bundan sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

2- Âyette Sözü Edilen “Zorluk”un Mahiyeti:

İbn Zeyd dedi ki: Buradaki “zorluk” gazadaki zorluktur. Yani böylelerinin gazadan geri kalmalarında bir vebal yoktur. Yüce Allah’ın:

“Kendi evlerinizden… size de bir sakınca yoktur” âyeti mana itibariyle öncekilerden kopuktur, onlarla ilgisi yoktur.

Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i Kerîme tümüyle yemek ile ilgili hususlara dairdir. Bu kesim devamla şöyle demektedir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygamber gönderilmeden önce Araplarla Medine’de bulunanlar çeşitli hastalıklara mübtelâ kimselerle birlikte yemek yemekten uzak kalırlardı. Onlardan kimisi bu İşi gözleri görmeyen kimsenin eli rastgele yerlere değdiğinden, topal bir kimse gelişî güzel oturduğundan, hasta olan bir kimse koktuğundan ve rahatsızlığından dolayı bu gibi kimselerle yemek yemekten tiksinir ve uzak kalırlardı, Ancak bu cahili bir ahlâktır ve kibirliliktir. İşte bu âyet-i kerîme bu hususta uyarıcı olmak üzere nazil olmuştur.

Mazeret ve rahatsızlık sahibi olmayan kimselerden bazıları da bu işi çekinmek ve sakınmak kastıyla yaparlardı. Çünkü bu mazeret sahipleri yemek hususunda sağlıklı kimselere göre daha geri idiler. Zira âmâ olan kimsenin gözleri görmüyor, topal olan bir kimse kalabalığa karışamıyor, hasta ise zayıf bir kimsedir. O bakımdan âyet-i kerîme onlarla birlikte yemek yemeyi miibah kılmak üzere nazil olmuştur.

ez-Zehravînin Kitabında İbn Abbâs’ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Bu gibi özür sahipleri, özürleri dolayısıyla insanlarla birlikte yemek yemekten çekindiler, Bunun üzerine bu âyet-i kerîme onlara yemek yemeyi mubah kılmak üzere nazil oldu.

Denildiğine göre bir kimse bu gibi özürlülerden birisini evine götürüp de orada yiyecek bir şey bulamadı mı, onu alır akrabalarından birisinin evine götürürdü. Bu özür sahipleri bundan çekindiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

3- Kişinin Kendi Evinden Yemesi:

“Kendi evinizden… size de bir sakınca yoktur” âyeti yeni bir söz başlangıcıdır. Ey insanlar sizin için de vebal yoktur, demektir. Ancak muhatab olan ile muhatab olmayan bir arada bulunduğundan dolayı İfadenin düzgün olması açısından muhatab tağlîb edilmiştir. Yüce Allah, yakın akrabaların evlerini söz konusu etmekle birlikte, oğulların evleri bu arada söz konusu edilmemiştir. Müfessirler derler ki: Oğulların evleri yüce Allah’ın:

“Kendi evlerinizden” âyetinin kapsamına girmesi dolayısıyla ayrıca söz konusu edilmemiştir. Çünkü kişinin oğlunun evi, kendi evidir. Hadîs-i şerîfte de: “Sen de, malın da babana aitsiniz” denilmiştir. Ebû Dâvûd, Buyû’ 77; İbn Mâce, Ticârât 64 Diğer taraftan burada çocuklar söz konusu, edilmeden akrabalar söz konusu edilmiştir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bazılan bu görüşe itiraz ederek şöyle demişlerdir: Bu yüce Allah’ın Kitabına karşı bir tahakkümdür, fakat zahiren daha uygun olanı oğlun burada sözü edilenlerden farklı olmamasıdır. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet edilen; “Sen de, malın da babana aitsiniz” âyetini delil göstermek, pek kuvvetli değildir. Çünkü bu hadis oldukça zayıftır. Sahih olsa bile bunda delil olacak bir taraf yoktur. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) orada sözü geçen muhatabın malının babasına ait olduğunu öğretmiş bulunuyor. Hadisin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen babana aitsin, “malın da” ibaresi yeni bir cümle başlangıcı olup malınsa senindir, anlamındadır. Bunu katî olarak ortaya koyan delil ise, baba ile oğul arasında mirasçılısın söz konusu olmasıdır.

et-Tirmizî el-Hakîm de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“Kendi evlerinizden… yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur” âyetinin izahı şöyledir: Sanki burada sizin, akrabalarınızın ve çocuklarınızın bulunduğu meskenler demek İstemiş gibidir. Bu durumda aile halkının ve çocukların orada onlara ait bir takım eşyası olur. Mesken sahibi olan bu adam da bu hususta bazı şeyleri onların istifadesine sunmuştur. Böyle bir durumda o yiyecek şeylerden, onlarla beraber yemesinde bir mahzur yoktur. Yahut kocanın ve çocuğun orada kendilerine ait ve kendi mülkleri olan bir takım şeyler bulunabilir. Bu hususta da onun için bir vebal söz konusu değildir.

4- Evlerinden Yemek Yemenin Sakıncalı Olmadığı Kimseler:

“Babalarınızın erlerinden, analarınızın evlerinden, kardeşlerinizin evlerinden, kızkardeslerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden…” âyeti ile ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle demiştir: Onların bu hususta izinlerinin olması halinde söz konusudur. Başkaları da şöyle demektedir: İster izin versinler, ister izin vermesinler kişi yiyebilir. Çünkü aralarındaki akrabalık onlar tarafından verilen bir izin demektir. Bunun böyle olmasının sebebi, aradaki akrabalığın bir şefkat meydana getirmesi ve bu şefkat sebebiyle onlara ait herhangi bir şeyi yemelerini gönül hoşluğuyla karşılayarak öğrenmeleri halinde bundan dolayı sevinmeleridir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yüce Allah, bizlere eğer yemek çok ve insanlara ikram edilen bir durumda ise, izin almaksızın nesep cihetiyle akrabalardan yemek yemeyi mubah kılmıştır. Şayet bu yemek alıkonulmuş ve bir yerlerde saklanmış ise, onu almak onlara câiz değildir. Alıkonulup saklananlara kadar uzanmaları câiz olmaz. Aynı şekilde yenilmeyen şeylere el uzatmaları da. İsterse alıkonulup saklanan bir şey olmasa dahi, onların izni alınmadıkça ona el uzatılmaz.

5- Anahtarları Elde Bulunan Kimselerin Evlerinden Yemek:

“Ya da anahtarlarını elinde bulundurduğunuz kimselerin… evlerinden yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur” âyeti sizin yığıp biriktirdiğiniz ve tasarrufunuzun altında bulunan şeyler, demektir. Bunun büyük çoğunluğu da, kişinin kendi evinde ve kendisinin kilitleyip anahtarını yanında bulundurduğu şeyler hakkında sözkonusudur. ed-Dahhak, Katade ve Mücahid’in te’vili budur. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre âyetin kapsamına vekiller, köleler ve ücretle çalıştırılanlar girmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Bununla kişinin arazisindeki kâhyası, malının hazinedarı kastedilmektedir. Böyle bir kimsenin yönetmekten sorumlu olduğu şeylerden yemesi caizdir.

Ma’mer, Katade’den, o İkrime’den şöyle dediğini zikretmektedir: Kişi anahtara sahip oldu mu, hazinedar demektir. O bakımdan onun az bir şeyler yemesinde bir sakınca yoktur.

İbnu’l-Arabî der ki: Hazinedarın anbarda biriktirilen şeylerden yeme hakkı icmâ’ ile kabul edilmiştir. Bu, onun belirli bir ücretini almaması halinde böyledir. Şayet hazinedarlığı karşılığında bir ücret alıyor ise, ondan yemesi onun için haram olur.

Saîd b. Cübeyr, “elinizde bulundurduğunuz” anlamındaki âyeti; şeklinde “mim” harfini ötreli, “lâm” harfini şeddeli ve esreli olarak okumuştur (ki, sizin elinize teslim edilen, mülkiyetinize verilen anlamına gelir.) Aynı şekilde “anahtarlar” kelimesini “te” ile “hâ” arasına bir “ye” koyarak; şeklinde,

“Anahtar” kelimesinin çoğulu olarak okumuştur ki, buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm suresinde (6/59-âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Katade de tekil olarak; “Anahtarını” diye okumuştur.

İbn Abbâs dedi ki: Âyet-i Kerîme el-Hâris b. Amr hakkında nazil olmuştur. O Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıkmış, geriye Malik b. Zeyd’i de aile halkım gözetmek üzere vekil tayin etmişti. Geri döndüğünde Malik’in maddi bakımdan çok sıkıntı çekmekte olduğunu görünce halini sordu, onun: Senin iznin olmadan, senin yiyeceklerinden yemekten çekindim, demesi üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu.

6- Arkadaşların Malından Yemek:

Yüce Allah’ın: “Veya dostlarınızın” âyetindeki “es-sadîk” kelimesi (aslında tekil olmakla birlikte) çoğul anlamındadır. “el-Adu”: Düşman” kelimesi de böyledir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar Benim düşmanımdır.” (eş-Şuarâ, 26/77) Şair Cerir de şöyle demektedir:

“Onlar aşkı çağırdılar, sonra ok attılar kalplerimize, düşmanların oklarıyla,

Kendileri ise, arkadaştırlar.”

Şair de burada “arkadaşlar” anlamında tekil olarak “sadık” kelimesini kullanmıştır.

Sadîk (arkadaş, dost): Sana sevgisinde samimi olan, senin de kendisine samimiyetle sevgi duyduğun kimsedir.

Bu âyetin, yüce Allah’ın; “Peygamberin evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin” (el-Ahzâb, 33/53) âyeti ile:

“Eğer oralarda kimse bulamazsanız… oralara asla girmeyin.” (en-Nûr, 24/28) âyeti ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Müslüman bir kimsenin malı onun gönül hoşluğu ile olmadıkça (başkasına) helâl olmaz” Müsned, V, 72 âyeti ile neshedilmiştir. Bu âyetin muhkem olduğu da söylenmiştir, daha sahih olan da budur. Muhammed b. Sevr’in naklettiğine göre Ma’mer şöyle demiş: Katade’nin evine girdim, orada taze hurma buldum, ondan yemeğe koyuldum. O, bu ne oluyor, dedi. Ben de: Senin evinde taze hurma buldum ve ben de yedim deyince, iyi yaptın, dedi. Yüce Allah: “Veya dostlarınızın evlerinden…” diye buyurmuştur.

Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, onun da Katade’den naklettiğine göre Katade yüce Allah’ın; “Veya dostlarınızın evlerinden” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Arkadaşının evine (gerek duymadığın için) onun iznini sormadan girecek olursan, bunda bir mahzur yoktur. Ma’mer der ki: Ben Katade’ye: Şu testiden içeyim mi, diye sordum. O da sen benim arkadaştmsın, bu izin İstemek de ne oluyor, dedi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Beyrahâ diye adlandırılan Ebû Talha’ya ait bahçeye giriyor ve -ilim adamlarımızın dediklerine göre- oradaki tatlı sudan onun iznini İstemeden İçiyordu. Halbuki bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız: Su yer sahiplerinin mülkiyetindedir, görüşündedirler. Arkadaşın izni olmaksızın suyundan içmek câiz olduğuna göre, onun meyvesinden, yiyeceğinden de arkadaşının bu hususu o yenilen şeyin önemsizliği ve pek kıymetli olmayışı dolayısıyla -ya da aralarındaki sevgi sebebiyle- gönül hoşluğu ile karşılayacağını bildiği takdirde, izinsiz yemesi câiz olur.

Um Haram’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a yanında uyuduğu sırada yemek yedirmesi de bu kabildendir. Çünkü çoğunlukla görülen şu ki: Evde bulunan yemek erkeğe aittir, hanımı ise bu yemekte ariyet yoluyla tasarrufta bulunur. Bütün bunlar, yemekten beraberinde götürmemesi, bu yemekleri yemekle kendi malını korumak maksadını gütmemesi ve az miktarda olup, pek önemsenmeyecek türden olması, halinde böyledir.

7- Dost ve Akraba:

Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede dost ve arkadaşı bağı sağlam, katıksız akrabalık ile birlikte söz konusu etmektedir. Çünkü sevgi yakınlığı da oldukla sıkı bir bağdır. en-Nekkaş’ın Kitabı’nda kaydedildiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Dost bağı, akrabalık bağından daha sıkıdır. Nitekim cehennemlikler şöylece imdat isteyeceklerdir:

“Artık bize şefaat edecek bir kimse de yoktur, candan bir dostumuz da yok.” (eş-Şuarâ, 26/100-101)

Derim ki: İşte bundan dolayı bizim mezhebimize göre tıpkı akrabanın, akraba lehine şahitliği câiz olmadığı gibi, dostun da dostu lehine şahitliği câiz değildir. Buna dair açıklamalar ve bunun sebebi en-Nisâ Sûresi’nde (4/135. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bir darb-ı meselde de şöyle denilmektedir: Kardeşini mi daha çok seversin, yoksa arkadaşını mı? Arkadaşım olması halinde kardeşimi.

8- Topluca ya da Ayrı Ayrı Yemek Yemek:

Yüce Allah’ın:

“Ve sizin topluca veya ayrı ayrı yemenizde de vebal yoktur” âyetinin Leys b. Bekroğulları hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Bunlar Kinâneoğullarına mensup bir koldur. Onlardan herhangi bir kimse tek başına yemek yemez ve kendisiyle beraber yemek yiyecek birisini buluncaya kadar günlerce aç beklermiş. Şairlerden birisinin şu beyiti de bu türdendir:

“Sen bir yemek yaptınmı onu (benimle) yiyecek birisini ara,

Çünkü ben tek başıma yemek yemem.”

İbn Atiyye dedi ki: Onlarda bu uygulama, İbrahim (sallallahü aleyhi ve sellem)dan miras kalmıştı. O da tek başına yemek yemezdi.

Kimi Arapların misafiri oldu mu ancak misafiri ile birlikte yemek yer. Onunla yemek yeyinceye kadar kendisi hiçbir şey yemezdi. Bu âyet-i kerîme yemek yeme sünnetini açıklamak üzere nazil oldu. Buna muhalif Araplarda görülen her türlü uygulamayı da ortadan kaldırıp Araplarca haram kabul edilen tek başına yemek yemeyi mubah kılmaktadır. Çünkü Araplar bu hususta erdemli bir ahlâka doğru gitmek isterken, bu hükme bağlılık konusunda aşırıya kaçmışlardır. Elbetteki beraber yemek yiyecek birisini bulundurmak güzel bir şeydir. Şu kadar var ki tek başına yemek yemeyi de haram görmemek gerekir.

9- Yolculukta Birlikte ya da Ayrı Ayrı Yemek Yemek:

Yüce Allah’ın:

“Topluca veya ayrı ayrı” anlamındaki âyette; “Topluca” kelimesi hal olarak nasbedilmiştir. “Ayrı ayrı” kelimesi de; in çoğuludur, bu da ayrılmak anlamına bir mastardır. Topluluk dağıldı anlamında; denilir.

Buhârî, Sahih’inde şöyle bir başlık açmıştır: “Gözü görmeyen için bir sorumluluk yoktur, topala sorumluluk yoktur, hastanın da bir sorumluluğu yoktur” âyeti ile yolcuların beraberlerindeki azıktan bir araya toplamaları ve bir arada yemek yemeleri. Buhâri, Et’ime 7. Elimizdeki basılı Buhârî nüshalarında bab başlığı, âyet-i kerimeden ibarettir. İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, IX, 439’daki başlık ise -mana geliştiren tek kelimelik bir ziyade dışında müessirimizin zikrettiği ile aynıdır.

İlim adamlarımızın söylediklerine göre; bu babtaki maksadı, yemek hususunda halleri farklı olsa dahi topluca yemek yemenin mubah olduğuna dikkat çekmektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususu uygun görmüş, bundan dolayı bu, yolcuların beraberlerinde bulunan azıkları ortaya koymaları, ziyafetler ve yolculuk esnasında herkesin azığını çıkarması ve yemeğe çağırılan topluluklarda uygulanagelen bir sünnet olmuştur. Bir kimse, eğer emanet olarak yahut akrabalık veya arkadaşlık dolayısıyla bir başkasının anahtarlarını elinde bulunduruyor ise, ister arkadaşı ile birlikte olsun, ister akrabası ile birlikte olsun, yalnız başına olsun oradan yiyebilir.

(Buhârî’nin açtığı başlıkta geçen): “en-Nihd” kelimesi arkadaşların kendi aralarında harcamak kastıyla belli bir miktarda topladıkları mal ya da yiyecektir. Bu şekilde davrananlar hakkında; Azıklarını topladılar” denilir. Bu açıklamalar (Halil b. Ahmed’in) “el-Ayn” adlı eserinden nakledilmiştir. İbn Düreyd de der ki: Bu kabilden olmak üzere; “Kendi aralarında paylaştılar ve herkes payına düşeni ortaya koydu” denilir. el-Herevî de şöyle demektedir: el-Hasen’in (zikrettiği) bir hadisinde şöyle denilmektedir: “Beraberinizdeki azığı çıkartınız, bu bereketi daha bir arttırır, ahlâkınızı daha bir güzelleştirir.” Ebul-Ferec İhnul-Cevzî, Ğaribu’l-Hadis, Beyrut 1405/1985, II, 444; İbnul-Esir, en-Nihâye, V, 135. Hadiste geçen “en-nihd” arkadaşların yolculuk ya da başka bir halde harcamalarını eşit olarak paylaştırmaları demektir. Araplar: -Nun harfi esreli olarak: Nihdini çıkart! derler.

el-Mühelleb der ki: Nihd, yemeği yiyen kimseler tarafından herkes eşit yesin diye konulmaz. Herkes yiyebildiği kadarını yer ve bazen bir kişi diğerinden daha fazla yiyebilir.

Böyle bir uygulamayı terketmenin vera’ bakımından daha uygun olduğu söylenmiştir. Eğer arkadaşlar hergün aralarından birisinin yemeğini yemek üzere toplanıyor iseler, bu nihd uygulamasından daha güzeldir. Çünkü onların nihd uygulamasına başvurmaları ancak herkes kendi malını yesin diyedir, bu maksatla bir araya gelirler. Diğer taraftan onlardan birisi kendi malından daha az yerken, başkası da kendi getirdiği maldan daha fazlasını yiyebilir. Fakat bir gün birisinin yanında, öbür gün bir diğerinin yanında şartsız olarak bulunacak olurlarsa, birbirlerinin misafirleri olurlar. Misafir de kendisinin önüne getirilenden (ikram edenin) gönül hoşluğu ile yer.

Eyyub es-Sahtiyânî der ki: Nihd uygulaması şu şekildeydi: Bir topluluk yolculukta bulunur, onlardan birisi daha erken eve varır. Bir davar keser, yemek hazırlar, sonra da onların yanına varır. Daha sonra yine tekrar daha önce evine varır, aynı şeyi yapar. Bunun Üzerine şöyle dediler: Senin bu yaptığının bir benzerini hepimiz yapmak isteriz. Gelin biz kendi aramızda belli bir husus üzerinde anlaşalım ve bu konuda kimimiz, kimimize daha faziletli olmasın. Bunun üzerine aralarında nihd denilen uygulamayı anlaşarak tesbit ettiler. Salih kimseler birbirleriyle nihdleştiklerinde onların en faziletli olardan diğer arkadaşlarının önlerine getirdiklerinden daha fazlasını getirmenin yolunu arardı. Şayet böyle bir hali bilecek olurlarsa, onun bu uygulamasına razı olmayacak iseler, o takdirde onlardan habersiz bu işi gizlice yapardı.

10- Evlere Girerken Selâm Vermek:

Yüce Allah’ın:

“Ne zaman ki bu evlere girerseniz, kendinize Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir selâm olmak üzere selâm veriniz. Allah size akıl edesiniz diye âyetleri böyle açıklıyor” âyeti ile ilgili olarak te’vil âlimleri hangi evlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbrahim en-Nehaî ve el-Hasen bu âyet ile mescidlerİ kastetmiştir, derler. Yani sizler orada sizin gibi bulunan kimselere selam veriniz. Şayet mescidlerde kimse bulunmuyor ise, o takdirde kişi: es-Selâmu alâ Rasûlillah (Allah Rasûlüne selâm olsun) diyerek selam verir. Melekleri kastederek: es-Selâmu aleykum der, de söylenmiştir. Sonra da: es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi’s-salihîn (selâm bizlere ve Allah’ın salih kullarına) der.

Abdu’r-Rezzak şu rivâyeti kaydeder: Bize Ma’mer, Amr b. Dinar’dan haber verdi. O İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan; yüce Allah’ın:

“Ne zaman ki bu evlere girerseniz, kendinize… selâm veriniz” âyeti ile ilgili olarak dedi ki: Mescide girdiğin takdirde: es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi’s-salihîn, de.

Bir başka görüşe göre burada evlerden kasıt, mesken olarak kullanılan evlerdir. Yani siz kendi kendinize selâm veriniz. Câbir b. Abdullah ve yine İbn Abbâs ile Atâ b. Ebi Rebah bu görüştedirler ve şöyle derler: Kişi mesken olarak kullanılmayan evlere girdiği takdirde kendi kendisine: es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi’s-salihîn diyerek selâm verir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Âyetin bütün evler hakkında umumî olduğu sahih olan görüştür. Bunu belli bir takım evlere tahsis etmenin delili yoktur. Âyette ifadenin mutlak olarak gelmesi, bu umumî ifadenin kapsamına ister başkasına ait olsun, ister kendisine ait olsun her evin girmesi içindir. Kişi, önceden de geçtiği üzere başkasına ait olan bir eve girecek olursa izin ister. Kendisine ait eve girecek olursa, haberde vârid olduğu üzere selâm verir ve: es-Selâmu aleynâ ve alâ İbadillahi’s-salihîn der. Bu görüş İbn Ömer’e aittir. Bu şekilde selâm vermek evin boş olması halindedir, eğer orada aile halkı, hizmetçileri varsa, bu sefer: es-Selamu aleykum, demelidir. Şayet girdiği yer bir mescid ise o takdirde es-selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi’s-salihîn, desin. İbn Ömer, boş ev hakkında da böyle demiştir.

İbnu’l-Arabî der ki: Benim tercih ettiğim görüşe gelince, şayet ev boş ise selâm vermek gerekli değildir. Çünkü eğer maksat melekler ise melekler hiçbir halde zaten kuldan ayrılmazlar. Kişinin kendi evine girdiği vakit; Maşaallah lâ kuvvete illâ billah diyerek, Allah’ı anması müstehabtır. Nitekim buna dair açıklamalar daha önce el-Kehf Sûresi’nde (18/39-41. âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kuşeyrî, yüce Allah’ın:

“Ne zaman ki bu evlere girseniz…” âyeti hakkında şöyle demektedir: Daha uygun olan şöyle demektir: Bu âyet bütün evler hakkında umumîdir. Eğer orada müslüman bir kimse sakin ise: es-Selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berakâtuhû, der. Şayet orada kimse bulunmuyor ise o vakit; es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi’s-salihîn, der. Eğer evde müslüman olmayanlar bulunuyor ise, o vakitte: Selâm hidayete tabi olanlara, yahut; es-selamu ateynâ ve alâ ibadillahi’s-salihîn der.

İbn Huveyzimendâd da şöyle demektedir: Ebû’l-Abbas el-Asam bana yazdığı mektubunda şunları söyledi: Bize Muhammed b. Abdillah b. Abdi’l-Hakem anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb anlattı dedi ki: Bize Cafer b. Meysere’nin Zeyd b. Eslem’den anlattığına göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sizler evlere girdiğiniz vakit oranın halkına selâm veriniz. Allah’ın ismini anınız, çünkü sizden herhangi bir kimse evine girdiği vakit selâm verip yüce Allah’ın ismini da yemeği üzerine anacak olursa, şeytan arkadaşlarına: Burada geceleyin kalma imkânınız yok, akşam yemeği de yiyemezsiniz, der. Şayet sizden herhangi bir kimse (evine) girdiğinde selâm vermeyip yediği yemeğin başında da Allah’ın ismini anmayacak olursa, şeytan arkadaşlarına: Artık siz geceyi geçireceğiniz yeri de buldunuz akşam yemeğini de buldunuz der.” Müslim, Eşribe 103; Ebû Dâvûd, Et’ime 15; İbn Mâce, Dıta 19; Müsned, HI, 346.

Derim ki: Bu hadisin manası Câbir (radıyallahü anh)ın rivâyeti ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a merfûen sabit, olmuştur ve bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd’da Ebû Mâlik el-Eşcaî’nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kişi evine girecek olursa:

Allah’ım ben Sen’den girişimin hayrını, çıkışımın da hayrını dilerim. Allah’ın İsmi ile girdik, Allah’ın İsmi ile çıktık ve Rabbimiz olan Allah’a tevekkül ettik, desin, sonra da aile halkına selâm versin.” Ebû Dâvûd, Edel-s 103. Ebû Dâvûd’da hadisin ravisi Ebû Malih el-Eşcaî olarak değil, Ebû Mâlih el -Eş’arî olarak zikredilmektedir.

11- Verilecek Selâmın Niteliği:

“Selâm olmak üzere” lâfzı mastar (mef’ûl-i mutlak)dır. Çünkü

“selâm veriniz” ifadesi de bu anlardı ihtiva etmektedir, Yüce Allah bu sefamı bereketli olmakla nitelendirmiştir, çünkü bunda hem dua, hem de müslümanın sevgisini kendisine doğru çekine (sevgisini kazanma) söz konusudur. Aynı şekilde yüce Allah bu selâmı “pek güzel (tayyib)” olmakla da nitelendirmiştir. Çünkü bunu işiten böyle bir selâmdan hoşlanır ve güzel bulur.

“Böyle” âyetindeki “kef” teşbih edatıdır. ise sözü geçen bu sünnetlere işarettir. Yani sizlere bu hususlarda dininizin sünnetlerini açıkladığı gibi, dininizde sizin için gerekli olan diğer hususları da böylece açıklar.

Nur 60

Evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların, ziynetlerini açmadan dış elbiselerini çıkarmalarında bir sakınca yoktur. Bununla birlikte sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Bir nikah ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Nikâh ümidi kalmamış, yaşlanıp oturmuş kadınlar İçin, süslerini göstermemek şartıyla, rubalarını bırakmakta onlar üzerine vebal yoktur. Bununla beraber iffet etmeleri onlar İçin hayırlıdır. Allah, çok iyi İşitendir, çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Yaşlanıp Oturmuş Kadınlar:

“Yaşlanıp oturmuş kadınlar” âyetinde geçen; “Yaşlanıp, oturmuşlar” lâfzının tekili, sonunda “te” harfi olmaksızın: şeklinde gelir. Bu “te” harfinin hazfi bu oturmanın yaşlılık dolayısıyla olduğuna delâlet etmesi içindir. Nitekim; “Hamile kadın” lâfzında da “he (yuvarlak te)”nin hazfı, yükünün hamilelik dolayısıyla olduğuna delâlet etmesi içindir. Şair de şöyle demektedir:

Şayet onun karnındaki, kadınlar arasında olsaydı hamile kalırlardı;

Oturan kadınlar kısır iseler de…”

Bunun dışındaki sebepler dolayısıyla oturan kadın hakkında ise; “Evinde oturan kadın” denilir ve he (yuvarlak te) harfi ile; “Sırtı üzerinde yük taşıyan kadın” denilir.

“el-Kavâid” aynı zamanda evin temeli demektir. Bunun da tekili “he”li olarak; şeklinde gelir.

2- Oturan Kadınlardan Kasıt:

“Yaşlanıp oturmuş kadınlar (el-kavâid)” yaşları dolayısıyla herhangi bir iş yapamadığından dolayı yerinde oturup kalan, çocuk doğuramayan, ay halinden kesilmiş, acuze kadınlar kastedilir. Çoğu ilim adamının görüşü budur. Rabîa şöyle demektedir: Bu göründüğü zaman yaşlılığından dolayı kendisinden hoşlanılmayan kadındır. Ebû Ubeyde de der ki: Bunlar çocuk doğuramayacak yaşa gelmiş kadınlardır. Ancak bu uygun bir açıklama değildir. Çünkü kadın çocuk doğuramayacak yaşa gelmiş olmakla birlikte, ondan kadın olarak yararlanmak mümkün olabilir. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır.

3- Yaşlanıp Oturmuş Kadınların Özel Hükmünün Sebebi;

Yüce Allah’ın:

“Nikâh ümidi kalmamış, yaşlanıp oturmuş kadınlar İçin süslerini göstermemek şartıyla rubalarını bırakmakta, onlar üzerine vebal yoktur” âyetinde özellikle yaşlanmış kadınlar hakkında bu hükmü söz konusu etmesi, nefislerin onlara meyledecek halde olmamalarından dolayıdır. Çünkü erkeklerin onlara karşı bir arzuları olmaz. Dolayısıyla bu gibi kadınlara başkalarına mubah olmayan şeyler mubah kılınmış ve kendileri için yorucu bir özellik arzeden tesettüre ileri derecede riâyet külfeti üzerlerinden kaldırılmıştır.

4- Yaşlanmış Kadınların, Üzerlerine Almama Ruhsatına Sahip Oldukları Örtüler:

İbn Mes’ûd, Ubeyy ve İbn Abbâs “rubalarını bırakmakta…” anlamındaki âyeti; şeklinde; ziyadesi ile okumuşlardır.

İbn Abbâs dedi ki: Burada kasıt cilbâbdır. Yine İbn Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre “Cilbablarından (rubalarından)” diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. Araplar da yaşı ilerlemiş, bundan dolayı da üzerine başörtüsü almayan kadın için; derler.

Bazıları da şöyle demektedir: Burada söz konusu edilen kadınlar evlenme ümidi kalmamış, oldukça yaşlanmış olanlardır. Böyle bir kadının saçının görülmesinde bir mahzur yoktur. Buna göre böyle bir kadının başörtüsünü almaması caizdir. Ancak sahih olan, tesettüre riâyet hususunda böyle bir kadının da, genç bir kadın gibi olduğudur. Şu kadar var ki, bu şekilde yaşlı bir kadın gömleğin ve başörtüsünün üzerine konulan cilbâbı almaması mümkündür, Bu açıklamayı da İbn Mes’ûd, İbn Cübeyr ve başkaları yapmıştır.

5- Süsten Uzak Durmak ve İffet Yolunu Seçmek;

“Süslerini göstermemek şartıyla” âyeti, kendilerine bakılsın diye zînetlerini açığa çıkarmaksızın ve süslenmeye kalkışmaksızın çünkü böylesi en çirkin ve haktan en uzak bir işdir.

Teberruc” süslenmek, açılmak ve gözlere açık vaziyette görülmek demektir. “Yüksek burçlar” ile; ” Semaların ve surların burçları” tabiri de buradan gelmekte olup, onları örtecek herhangi bir perde ve engelin olmaması demektir.

Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya: Ey mü’minlerin annesi! Kına yakmak, gerdanlık, küpe, halhal, altın yüzük ve ince elbiseler hakkında ne dersin? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: Ey kadınlar topluluğu! Hepinizin durumu birinizin durumu gibidir. Allah, sizden görmeleri haram olan bir şeyi görmek, helâl olmayan kimselerin karşısında süslerinizi göstermemek şartıyla zîneti size helâl kilmiştır. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 222.

Atâ dedi ki: Bu evlerindeki hükmü ifade eder, dışarı çıktığı takdirde üzerinden cilbabını bırakması helâl değildir. Bu açıklamaya göre “süslerini göstermemek şartıyla” ifadesi, evlerinden çıkmamak şartıyla anlamında olur. Buna göre de: Eğer evinde bulunuyor ise entarisinin üzerinde mutlak bir cilbab giyinmelidir, demek gerekmez. Çünkü böyle bir şeyi kabul etmek uzak bir ihtimaldir, ancak bulunduğu yere yabancı (nâmahrem) birisinin girmesi hali müstesnadır.

Daha sonra yüce Allah hepsinin kendilerini koruyarak tesettüre riayet etmelerinin, üst elbiselerini çıkarmayıp iffetli hareket ederek genç kadınların yaptıklarını yapmalarının, kendileri İçin daha faziletli ve hayırlı olduğunu söz konusu etmektedir.

İbn Mes’ûd, “İffet etmeleri” anlamındaki âyeti; şeklinde; “ya” harfi ile “te” harfleri arasında “sin” bulunmaksızın okumuştur.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Kadının vücudunun çizgilerini gösterecek şekilde ince elbiseler giymesi, süslenmesi kabilindendir. Sahth(-i Müslim), Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İki sınıf insan vardır ki bunlar cehennem ehlindendir. Henüz onları görmüyorum. (Bunların) bir kesimi ile birlikte tıpkı sığır kuyruklarını andıran kamçılar bulunur. Onlarla insanları döverler. (Diğerleri ise) giyimli fakat çıplak, kendilerine meylettiren ve kendileri de meyleden, başları yan yatmış deve hörgüçlerini andıran kadınlardır. Bu kadınlar cennete girmeyecekler, kokusunu dahi almayacaklardır. Şüphesiz cennetin kokusu şu kadar, şu kadar mesafeden alınır. ” Müslim, Libas 125, Cennet 52; Muvatta’, Libâs 7 (sadece kadınlarla İlgili kısmı); Müsned, II, 356, 440.

İbnul-Arabîdedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın onları giyimli olarak değerlendirmesi, üzerlerinde elbise bulunacağındandır. Çıplak olarak nitelendirmesi ise, elbise ince olduğu takdirde onların niteliklerini ortaya çıkarmasından, güzelliklerini açığa vurmasındandır, bu ise haramdır.

Derim ki; Bu, bu hususta ilim adamlarının yaptıkları iki yorumdan birisidir. İkincisine gelince, onlar elbiseleri bakımından giyimlidirler fakat şanı yüce Allah’ın hakkında;

“Takva elbisesine gelince, o daha hayırlıdır.” (el-A’raf, 7/26) diye buyurduğu takva elbisesi açısından da çıplaktırlar. Bu kabilden olmak üzere şu beyitleri de nakletmektedirler:

“Eğer kişi takva elbisesini giymeyecek olursa,

O giyimli olsa bile çıplak olarak gider, gelir.

Kişinin giydiği en hayırlı elbise Rabbine itaattir,

Hayır yoktur, Rabbine âsi olan kimsede.”

Müslim’in, Sahih’inde Ebû Said el-Hudrînin şöyle dediği kaydedilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Uykuda olduğum sırada insanların bana arzedildiklerini gördüm. Onların üzerlerinde gömlekler vardı. Kimisi memelere kadar ulaşmış, kimisi bundan daha yukarıda, Ömer b. el-Hattâb geçti, üzerinde eteklerini yerden çektiği uzunca bir gömlek vardı.” (Ashab): Bunu ne ile te’vil ettin, ey Allah’ın Rasûlü? diye sordular. Peygamber: “Din” diye buyurdu. Buhârî, İmân 15, Ta’bir 17, 18, Fedâilu Ashabi’n-Nebîy 6; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 15; Tirmizî, Ru’yâ 9; Nesâî, İmân 18; Dârimi, Ru’yâ 13; Müsned, III, 86,V, J74.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın gömleği dine bağlılık diye yorumlaması yüce Allah’ın:

“Takvâ elbisesine gelince, o daha hayırlıdır.” (el-A’râf, 7/26) âyetinden alınmadır. Araplar da fazilet ve iffetten kinaye yoluyla “elbise” diye söz ederler. Nitekim bir şair şöyle demektedir:

“Avfoğullarının elbisesi tertemizdir ve kirden, pastan uzaktır.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Osman (radıyallahü anh)’a şöyle demiştir “Şüphesiz Allah sana bir gömlek giydirecektir, eğer senden o gömleği sıyırıp çıkarmanı isteyecek olurlarsa, sakın çıkarma. ” Tirmizî, Menâkıb 18; İbn Mâce, Mukaddime 11, hadis no: 112; Müsned, VI, 75, 87, 114, 149. Burada da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) halifelikten “gömlek” diye söz etmiştir ki, bu da bilinen ve güzel bir istiaredir.

Derim ki: Bu yorum konu ile ilgili iki yorumun sahih olanıdır. Bu dönemde onlara yakışan yorum da budur. Özellikle genç kadınlar için bu böyledir, çünkü onlar süslenmekte ve süslerini açığa vurdukları halde dışarı çıkmaktadırlar. Onlar elbiseleri itibariyle giyimlidirler, fakat gerçekte takva bakımından çıplaktırlar. Hem zahiren, hem batınen. Çünkü kadın zînetini açığa vurmakta ve kendisine kimlerin baktığına aldırmamaktadir. Hatta onların gözettikleri maksat dahi budur, bu onların açıkça görülen bir halleridir. Eğer onlarda takvadan bir eser bulunsaydı, asla böyle bir şey yapmazlar ve hiç kimse oralarda kimin olduğunu dahi farketmezdi. Bu yorumu pekiştiren hususlardan birisi de hadisin geri kalan bölümünde onların nitelikleri ile ilgili söz konusu edilen şu sözlerdir: “Başları yan yatmış deve hörgüçlerini andırır.” Hadiste sözü edilen “el-buht” adındaki deve türü oldukça iri yarı bir deve çeşididir, hörgüçleri de pek büyüktür. Onların başlarını bu develerin hörgüçlerine benzetmesinin sebebi, bunların saçların örüklerini başlarının ortalarında kaldırıp toplamalarından dolayıdır, Bu, görülen ve bilinen bir husustur. Onlara bakan bir kimse de elbette kınanır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Ben, benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne terketmiş değilim.” Bu hadisi Buhâri rivâyet etmiştir. Buhâri, Nikâh 17; Müslim, Zikr 97, 98; Tirmizî, Etleh 31; İbn Mâce, Fiten 19; Müsned, V. 200. 210

Nur 59

Sizden çocuklar ergenlik çağına ulaştıklarında, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. Allah ayetlerini size böyle açıklıyor. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. İşte Allah, ayetlerini size böyle açıklar. Allahalimdir, hakimdir.

Kurtubi Tefsiri
Sizden olan çocuklar, baliğ olduklarında kendilerinden öncekiler İzin istedikleri gibi, onlar da izin istesinler. Allah, size âyetlerini böyle açıklar. Allah Alîm’dir, Hakîmdir.

Bulûğ” kelimesini el-Hasen “lâm” harfini sakin okumuş, dammeyi ağırlığı dolayısıyla hazfetmiştir.

Âyetin anlamı şudur: Çocuklar sözü geçen üç vakitte izin istemekle emrolunmuşlardır. Önceden de belirttiğimiz gibi bunun dışındaki vakitlerde ise izin istememek onlara mubahtır. Daha sonra yüce Allah bu âyet-i kerîmede eğer bulûğa ermişlerse, her vakit İzin istemek hususunda erkeklerin hükmünde olmalarını emretmektedir. Bu da yüce Allah’ın hükümlerini beyânı, helâl ve haramı izahı kabilindendir.

Yüce Allah:

“Onlar da izin istesinler” diye buyurmakta ama “sizden izin istesinler” diye buyurmamaktadır. Halbuki bir önceki âyet-i kerîme’de: “Sizden… izin istesinler” diye buyurmuştur, çünkü çocuklar muhatab da değildirler, emirleri yerine getirmek suretiyle ibadet etmeleri de istenmemiştir.

İbn Cüreyc dedi ki: Ben Ataya: “Sizden olan çocuklar baliğ olduklarında… izin İstesinler” diye buyurulmaktadır, dedim, dedi ki: Ergenlik yaşına geldikleri takdirde ister hür, ister köle olsunlar insanların izin istemeleri icab eder.

Ebû İshak el-Fezârî dedi ki: Ben el-Evzaî’ye: İzin istemesi gereken çocuğun sının nedir? diye sordum. O: Dört yaş, dedi. Bu yaştaki çocuk izin istemedikçe bir kadının yanına giremez. ez-Zührî de böyle demiştir: Yani adam. annesinin yanına girmek için izin ister. İşte bu âyet-i kerîme böyle bir husus hakkında nâzîl olmuştur.

Nur 58

Ey iman edenler! Sağ ellerinizin sahip oldukları ve sizden henüz ergenlik çağına ulaşmamış olanlar, üç vakitte sizden izin istesinler: sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerinizi çıkardığınız vakitte ve yatsı namazından sonra. Bu üçü sizin için mahremiyet vakitleridir. Bunların dışında ne sizin ne de onların içinize girmesinde bir sakınca yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkarsınız. Allah size ayetleri böyle açıklıyor. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Ey müminler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem (kapanmamış) halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allahayetleri size böyle açıklar. Allah, (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden baliğ olmayanlarınız, sizden üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra… Bunlar sizin elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir. Bu üç vakitten sonra size de bir vebal yoktur, onlara da. Onlar da yanınıza girip çıkarlar, herbiriniz de diğerinin yanına girip çıkar. Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah çok iyi bilendir, Hakîm’dir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyet-i kerîme İle İzin İstemeye Dair Bundan Önceki 27. Âyet Arasındaki İlgi:

İlim adamları derler ki: Bu âyet-i kerîme hâsstır, bundan önceki âyet-i kerîme ise umumîdir. Zira yüce Allah orada:

“Ey îman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin alıp o ev halkına selâm vermeden girmeyin” (en-Nûr, 24/27) diye buyurmaktadır. Daha sonra yüce Allah burada hitabı tahsîs ederek, şöyle buyurmaktadır:

“Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler… sizden üç defe izin İstesinler.” Bu âyet-i kerîme ile özetlikle izin isteyen bazı kimseleri söz konusu etmektedir. Aynı şekilde birinci âyet-i kerîmede zaman itibariyle bütün zamanları umumi olarak kapsamaktadır. Bu âyet-i kerîmede ise bir takım vakitler özellikle söz konusu edilmiştir. Bu vakitler içerisinde ister köle, ister cariye, ister çirkin, ister güzel görünümlü olsun ancak izin istedikten sonra girebilecektir.

Mukâtil dedi ki: Âyet-i kerîme Mersed kızı Esma hakkında nazil olmuştur. Onun bulunduğu yere yaşlıca olan kölesi girmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bundan şikayetçi olunca, bu âyet-i kerîme nazil eldu. Âyetin iniş sebebinin Mudlic’in, Ömer (radıyallahü anh)ın yanına girmesi olduğu da söylenmiştir ki, ileride gelecektir.

2- İzin İstemeleri İstenen Kimseler:

Yüce Allah’ın:

“Sizden Üç defa izin İstesinler” âyeti ile kimlerin kastedildiği hususunda İlim adamlarının attı ayrı görüşü vardır:

1- Âyet-i kerîme neshedilmiştir. Bu görüş İbnu’l-Müseyyeb ve İbn Cübeyr’e aittir.

2- İzin isteme menduptur, ancak vacib değildir. Bu görüş, Ebû Kılâbe’ye aittir. O: Onların iyilikleri açısından bu emir kendilerine verilmiştir, demektedir.

3- Bundan kasıt kadınlardır. Bu görüş de Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî’nin görüşüdür.

4- İbn Ömer: Bu âyet-i kerîme kadınlar hakkında değil de erkekler hakkındadır, demiştir. Bu da dördüncü görüştür.

5- Bu önceleri vacib idi. Zira ne kilitleri, ne de kapılan vardı. Eğer aynı durum söz konusu olursa, yine vacib olan İzin isteme hükmü söz konusu olur. Bu açıklamayı da el-Mehdevî, İbn Abbâs’tan nakletmektedir.

6- Bu âyet-i kerîme muhkemdir, farzdır, sabittir. Erkekler hakkında da, kadınlar hakkında da.

İlim ehlinin çoğunluğu bu görüştedir. el-Kasım, Câbir b. Zeyd ve en-Nehaî de bunlar arasındadır. En zayıf görüş ise es-Sülemî’nin görüşüdür. Zira; “…ler” Arap dilinde kadınlar için kullanılmaz. Kadınlar için bunun yerine; kullanılır. Kıyas ve re’y sahipleri İbn Ömer’in görüşünü güzel kabul etmektedirler.

Çünkü; Arap dilinde erkekler hakkında kullanılır. Her ne kadar kadınlar da onlarla birlikte âyetin kapsamına girebiliyor ise de bu bir de-3i 1 ile olabilir. İfade ise zahiri üzere kabul edilir. Şu kadar var ki bu görüşün isnadında Leys b. Ebi Süleym vardır, Leys b. Ebi) Süleym: H. 141 veya 142 yılında vefat etmiş, salih bir zar olmakta birlikte, kanıt olmaksızın hatalı rivâyetlerde bulunmuş ve çeşitli bakımlardan tenkide maruz kalmış birisidir. Geniş bilgi için bk. İbn Hacer, Tehzibut-Tehzib, VIII, 417-419.

İbn Abbâs’ın görüşüne gelince, bunu Ebû Dâvûd, Ubeydullah b. Ebi Yezid’den rivâyet etmektedir, Buna göre Ubeydullah, İbn Abbâs’ı şöyle derken dinlemiş: Bir âyet var ki insanların çoğu onun gereğini emretmemektedirler. Bu izin isteme âyetidir. Ben şu cariyeme dahi emrediyorum, o da yanıma girmek için izin ister. Ebû Dâvûd dedi ki: Atâ bunu bu şekilde İbn Abbâs’tan “onu(n gereğini) emreder” lâfzı ile rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Edeb 129-130

İkrime’nin rivâyetine göre Iraklılardan bir grub: Ey İbn Abbâs dediler. Bize izin alma emri verilen fakat kimsenin kendisi ile amel etmediği şu âyet-i kerîme hakkındaki görüşün nedir? Aziz ve celil olan Allah’ın:

“Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden baliğ olmayanlarınız, sizden üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir. Bu üç vakitten sonra size de bir vebal yoktur, onlara da. Onlar da yanınıza girip, çıkarlar…” diye buyurmaktadır. Ebû Dâvûd dedi ki: el-Ka’nebî âyeti; “Allah çok iyi bilendir, Hakimdir” âyetine kadar okudu, İbn Abbâs dedi ki: “Şüphesiz Allah Halîm’dir, mü’minlere karşı çok merhametlidir ve O, ayıp hallerin görülmemesini (setri) sever. İnsanların evlerinin ne perdeleri, ne de başkalarına karşı örten örtüleri vardı. Bazen hizmetçi ya da çocuk, yahut kişinin himayesindeki yetim bir kız, adamın yanına o ailesi üzerinde iken girebiliyordu. Allah onlara bu elbisesiz olunabilecek vakitlerde izin istemelerini emretti. Yüce Allah böylelikle onlara bu gibi hallerinin, başkalarının görmesine karşı korunmasını ve hayrı getirdi. Ondan sonra da bununla (gereğince) amel eden kimseyi görmedim. ” Ebû Dâvûd, Edeb 129-130

Derim ki: Bu güzel bir metindir. Said’in ve İbn Cübeyr’in görüşlerini reddetmektedir. Çünkü burada âyetin nesh olduğuna dair bir delil bulunmamaktadır. Ancak bu âyetin indiği zaman belli bir hal vardı, sonradan bu hal ortadan kalktı. Eğer benzeri hal tekrar görülecek olursa, hükmü aynen bakidir. Hatta hükmü bugün için çöllerde, sahralarda ve benzeri yerlerde müslümanların meskenlerinin bir çoğu hakkında sabittir. Vekî’, Süfyan’dan, o Mûsa b. Ebi Âişe’den, onun da en-Nehaî’den rivâyetine göre yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler… Sizden üç defa izin İstesinler” âyeti hakkında en-Nehaî: Mensuh değildir, demiştir. Ben de: Ama insanlar gereğince amel etmiyorlar, deyince: Buna karşı Allah’ın yardımını taleb ederiz, dedi.

3- Üç Defa İzin İstemek;

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Üç defa izin istemek yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden baliğ olmayanlarınız sizden üç defe izin istesinler” âyetinden alınmıştır. Bu ilim adamı der ki: Bu âyetle yüce Allah, üç defa izin istemeyi kastetmiştir. Bu âyet Kur’ân-ı Kerîm’de kölelerle, çocuklar hakkında vârid olmuştur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in sünneti ise herkes hakkında umumîdir.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu ilim adamının bu kabilden söylediklerinin her ne kadar açıklanabilir bir tarafı varsa da kendisinin istidlal ettiği şekilde bu âyetin tefsirinde ilim adamlarının yaptıkları açıklamalar arasında bilinen böyle bir görüş yoktur. İlim adamlarının çoğunluğunun “üç defa” âyeti hakkında söylediklerinden kasıt, üç vakitte izin alsınlar şeklinde olduğudur. Bu görüşlerinin doğruluğuna da bu âyet-i kerîmede yüce Allah’ın bu üç vakti zikrederek:

“Sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra” âyeti delil teşkil etmektedir.

4- Yüce Allah’ın Kullarına Edeb Öğretmesi:

Yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile kullarını edeblendirmekte ve kölelerin -onların giriş çıkışlarına aldırılmadığı için- ve henüz ergenleşmemiş olmakla birlikte açılmanın ve benzeri hallerin ne demek olduğunu kavrayacak yaştaki çocukların sözü edilen bu üç vakitte yakınlarının odalarına girecekleri zamanda izin almalarını isteyerek edeblendirmektedir. Bu üç vakitlerde insanlar adeten açılırlar ve elbisesiz bulunurlar. Fecirden önceki zaman, uykunun bittiği vakittir. Artık uyku elbiseleri çıkartılır, gündüz elbiseleri giyilir. Öğle sıcağında istirahate çekilme zamanı da, aynı şekilde elbiselerin çıkartılacağı bir vakittir. Çünkü bu vakitte gündüzün ışığı parlak, harareti şiddetlidir. Yatsı namazından sonrası da uyumak için elbiselerin çıkarılacağı vakittir. İşte bu üç vakitte insanlar çoğunlukla açık bulunabilirler.

Rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ensardan Müdlic diye anılan bir köleyi Ömer b. el-Hattâb’a onu çağırmak üzere öğle vakti göndermişti. Uyumakta olduğunu ve üzerinde kapıyı kapatmış olduğunu gördü. Köle kapıyı çaldı, ona seslenip içeri girdi. Ömer (radıyallahü anh) uyanınca oturdu ve avreti kısmen acıtınca şöyle dedi; Yüce Allah’ın oğullarımıza, kadınlarımıza, hizmetçilerimize bu saatlerde izin almadan girmelerini yasaklamış olmasını ne kadar da arzu ederdim. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna vardığında bu âyet-i kerîmenin inmiş olduğunu gördü. Yüce Allah’a şükür olmak üzere secdeye kapandı. Bazı lafzî farklarla: el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s. 339. Ancak merhum müellif “âyetin MekkI olduğunu söylemekle, bu rivâyeti pek güvenilir bulmadığını ima etmektedir.

Halbuki bu âyet-i kerîme Mekki’dir.

5- İzin Alacak Kimseler ve İzin Alacakları Vakitler:

Yüce Allah’ın:

“Ve sizden baliğ olmayanlarınız” âyeti, sizden hür olup da henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar kastedilmektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Nakledildiğine göre İsmail b. İshak şöyle dermiş: Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler arasından henüz ergenlik yaşına gelmemiş olanlar sizden izin istesinler. Buna göre ifade de takdim ve te’hir vardır. Âyet-i kerîme de cariyeler hakkındadır.

Cumhûr “el-hulum (baliğ olmak)” kelimesini İâm” harfi ötreli okumuştur. el-Hasen b. Ebi’l-Hasen ise bunu sakin olarak (el-hulm şeklinde) okumuştur. Buna sebeb ise ötrenin telaffuzunun ağırlığıdır. Ebû Amr da bu okuyuşu güzel bulurdu.

“Üç defa” kelimesi zarf olarak nasbedilmiştir. Çünkü onlara üç defa izin istemeleri emredilmemiştir, onlara üç durumda İzin istemeleri emredilmiştir. “Üç” lâfzındaki zarf oluşu “sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra” âyeti açıklamaktadır. Bunun manası daha önceden geçmiş bulunmaktadır, yoksa her seferinde üç defa izin istemek vacib değildir.

“Bunlar sizin elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir” âyetini yedi kıraat İmâmının çoğunluğu “üç” anlamındaki kelimeyi ref ile okumuşlardır. Ancak Hamza, el-Kisaî ve Âsım’dan Ebubekir yüce Allah’ın;

“üç defa” âyetindeki zarftan bedel olmak üzere nasb ile okumuştur. Ebû Hatim der ki: Burada nasb ile okuyuş zayıf ve merduttur. el-Ferrâ’ ise: Merfû’ okuyuşu daha çok severim demiş ve şöyle devam etmiştir: Merfû’ okuyuşu tercih edişimin sebebi şudur: Burada mana bu üç hal elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir, şeklindedir.

el-Kisaî’ye göre ise merfû’ olması mübtedâ olduğu içindir. Ona göre haber sonraki ifadelerdir. O âyetin aid olduğu görüşünü (daha önce geçen “üç defa” ile ilgili olduğunu) kabul etmeyerek açıktan açığa bununmübtedâolduğunu ifade etmiş ve şöyle demiştir. “Avretler” kelimesi kişinin avretinin açık olabileceği zaman demektir. Ancak o burada “üç” kelimesini nasb ile okumuştur.

Nasb hakkında da iki görüş vardır; Birincisine göre bu daha önce geçen “üç defe” âyeti ile alâkalıdır. el-Ferrâ’’nın bunu uzak bir ihtimal görmesinin sebebi de budur.

ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Yani; “”Elbisesiz olabileceğiniz üç vakitte sizden izin istesinler” anlamında olup burada muzaf hazfedilmiş, muzafunileyh de onun yerine geçirilmiştir.

“Elbisesiz olunacak vakitler” kelimesi, in çoğuludur. Bu türden kelimelerin sahih olanları (illetli harfi bulunmayanları) çoğulu “fe’alât” şeklinde -ayn harfi üstün olarak- gelir. “Çanak, çanaklar” ve benzerlerinde olduğu gibi. İlletli olan kelimelerde ise ayn (kelimenin mücerred halinin ikinci harfi)i sakin kultanırlar, “Yumurta, yumurtalar” gibi. Çünkü ikinci harf (olan “ya”)in üstün olarak okunması illetli olduğundan dolayı söz konusu değildir. Şairin şu beyitinde üstün okumak ise istisnaîdir:

“O yumurtalar sahibi, gider ve gelir,

Omuzları sıvazlarken o şefkatlidir, dolaşır durur.”

6- İzinsiz Girilebilecek Vakitler:

“Bu üç vakitten sonra size de bir vebal yoktur, onlara da.” Yani sizler üstünüz, başınız açık bulunsa dahi, izin almadan bulunduğunuz yere girebilirler.

“Girip, çıkarlar” âyeti “onlar girip çıkarlar” anlamındadır, el-Ferrâ’ der ki: Bu konuşma esnasında; Onlar sizin hizmetçilerinizdir, yanınıza girip çıkarlar, demek gibidir. Bu kelimenin nasb ile okunmasını el-Ferrâ’ câiz kabul etmektedir. Çünkü bu kelime nekredir. Buna karşılık “üzerinize” lâfzındaki zamir ise marifedir. Basralılar ise “üzerinize” ve “birbirinizeBki iki zamirden -âmillerin farklılığı dolayısıyla- hal olmasını câiz kabul etmemektedirler. Çünkü “aklı başında iki kişi olan Zeyd’e uğradım ve Amr’ın yanında konakladım” anlamında olmak üzere ve “aklı başında iki kişi” anlamındaki kelime Zeyd ile Amr’ın sıfatı olmak üzere; demek uygun değildir. Buna göre “onlar da yanınıza girip çıkarlar” âyeti onlar yanınıza girip çıkarlar, siz de onların yanına girip çıkarsınız, anlamındadır, Peygamber efendimizin kedi hakkındaki: “o sizin üzerinize girip çıkanlardandır” Ebû Dâvûd, Tahâre 38; Tirmizî, Tahâre 69; Nesâî, Tahâre 54, Miyâh 8; İbn Mâce, Tahâre 32; Dârimî, Vudû’ 58; Muvatta’’, Tahâre 13; Müsned, V, 296, 303, 309. Rivâyetlerin bir kısmında merhum müfessirimizin naklettiği şekilde “ev; yahut, veya” bir kısmında ise “ve” İledir. Türkçe’de bu fark, çoğulların müzekker (eril) ya da milzekker dişiî olması fark etmediği için, bu edatın böyle olması da fark etmez. Ancak Müsned, V, 303’te hâvilerden İshâk b. Îsa’nın “ve” yerine “ev…” diye rivâyet ettiği belirtilmektedir. hadisinde bu lâfız geçmektedir.

Yüce Allah bu âyette açık bulunabileceğimiz üç vakitte izinsiz girmelerini yasaklamış bulunmaktadır. Çünkü “avret” kelimesi aslında karşısında engel bulunmayan herşey demektir. Yüce Allah’ın:

“Gerçekten evlerimiz avrettir (korumasızdır)” (el-Ahzab, 33/13) âyetinde de bu lâfız kullanılmıştır ki, oraya girmek kolaydır, anlamındadır. Yüce Allah izin istemeyi gerektiren sebebi de açıklamaktadır ki, bu da açık olunabilecek halde kişinin ailesiyle başbaşa olması halidir. Buna göre, bu emrin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir hal almakta ve bu âyetin neshi imkânsız olmaktadır

Daha sonra yüce Allah şu âyeti ile (diğer vakitlerde) izin istememenin vebalini kaldırmaktadır:

“Bu üç vakitten sonra size de vebal yoktur, onlara da. Onlar da yanınıza girip çıkarlar, herbiriniz de diğerinin yanına girip çıkar.” Yani kiminiz, kiminizin yanına girip çıkar.

“Allah, âyetleri size böyle açıklar” âyetindeki;

“Böylece” lâfzındaki “kef” harfi nasb konumundadır. Yani yüce Allah, kendisine nasıl ibadet edileceğine delâlet eden âyetleri sizlere bu gibi hususları açıkça beyan ettiği gibi, beyan etmektedir.

“Allah, çok İyi bilendir, Hakim’dir” âyetine dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

7- Yatsı Namazı ve Adlandırılması:

Yüce Allah:

“Yatsı namazından sonra” âyetinde “salâtu’l-işâ'”den kasıt, el-ateme (gecenin kararma vakti) namazıdır. Müslim’in, Sahih’inde Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Sakın Bedevi Araplar, namazınızın ismi hususunda size galip gelmesinler. Şunu biliniz ki bunun ismi “el-işâ”‘dır. Onlar ise (bu vakitte) develeri sebebiyle karanlıkta bulunurlar.” Diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: “(Bu vaktin ismi) Allah’ın Kitabında işâdır. Onlar (Bedevi Araplar) develeri bu karanlık vakitte sağarlar. ” Müslim, Mesâcid 228, 229; Ebû Dâvûd, Etleb 78; Nesâî, Mevâkît 23; Müsned, II, 19, 144, V, 55.

Buhârî’de de, Ebû Berze’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın işâ’ (yatsı namazını)yı te’hir ettiği olurdu. Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât 20

Enes de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı (işâ’) namazını geciktirdi. Buhârî, tyevâkîtu’s-Satât 20

Bu ilk Îsa’ya delâlet etmektedir. Sahih’te de: O namazı kıldı, yani ikindi namazını iki işâ’ vakti olan akşam ile yatsı arasında kıldı. Buhâri, Mevâkît 20: “Peygamber akşam ile yatsıyı kıldı’ anlamında.

Muvatta’’da ve başkalarında şöyle denilmektedir: Eğer onlar ateme (yatsı) namazı ile sabah namazında neler olduğunu bilselerdi, emekleyerek dahi olsa bu namazlara gelirlerdi. Buhârî, Ezan 9, 32, Şehâdât 30; Müslim, Salar 129; Nesâî. Mevâkît 22, Ezan 31; Muoat- la’ Salâtırl-Cemaa 6, Nida 3; Müsned, II, 278, 303, 375, 533, VI, 80

Müslim’in, Sahih’inde de Câbir b. Semura’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazları sizin namazınıza yakın bir şekilde kılardı. Ancak yatsı namazını (el-ateme) sizin bu vakiti kıldığınızdan bir parça daha sonra kılardı ve o namazı hafifletirdi. Müslim, Mesâcid 227; Müsned, V, 89, 105.

Ebubekr İbnu’l-Arabî der ki: Bu haberler birbirleriyle tearuz (çatışma) halindedir. Tarih itibariyle bunların hangisinin önce, hangisinin sonra olduğu bilinmemektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın akşam namazına işa’ demeyi, işa’ (yatsı) namazına da ateme demeyi yasakladığı sabittir. Ashab’ın -diğerleri bir tarafa- görüşlerinden bunu reddeden bir görüş bulunmamaktadır. İbn Ömer de şöyle derdi: Ateme namazı diyen günahkâr olur. İbnu’l-Kasim dedi ki: Malik dedi ki: Yüce Allah’ın;

“Yatsı (el-işa’) namazından sonra” âyetinde yüce Allah bu namaza işa’ ismini vermektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu namaza yüce Allah’ın verdiği ismin verilerek anılmasını güzel görmüştür. Kişi bunu aile halkına ve çocuklarına öğretmelidir. (Yatsı namazı kastedilerek) ateme, ancak bunu (İşâ’yı) anlamayan kimseye hitab ederken kullanılabilir. Hassan br Sabit şöyle demiştir:

“Hâlâ orada teselli eden. olurdu,

Oranın meraları arasında develer ve koyunlar,

Sen bırak bunu ama söyle bana, yatsı vakti gittikten sonra,

Uykumu kaçıran bir hayale karşı kim bana yardım edebilir?”

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki yasak yatsı namazına “ateme” ismini veren Bedevi Araplara uymayı yasaklamayı ihtiva eder. Bunun sebebi de yüce Allah’ın bu namaza Kitab-ı Kerîm’inde vermiş olduğu ismin terkedilmemesidir. Çünkü O: “Yatsı (el-işâ’) namazından sonra” diye buyurmaktadır. Sanki bu buyruklardaki yasaklama, evlâ olanı gösteren bir nehiy mahiyetindedir, yoksa haramlık ifade eden bir nehy değildir; yatsı namazına “el-ateme” ismini vermenin câiz olmayacağı anlamında değildir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bu namaza “el-ateme” ismini verdiğinin de sabit olduğu görülmektedir. Ebubekir ve Ömer (radıyallahü anh) da bu namaza, bu ismin verilmesini mubah görmüşlerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunun yasaklanış sebebi, bu şekildeki şerefli ve dini bir ibadete dünyevî bir işin ismi olan o ismin kullanılışından insanları uzaklaştırmaktır. Bu ise Bedevi Arapların o vakitte “el-ateme” adım verdikleri süt sağma işidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Çünkü develerin sağılması o akşam vaktinde olur” ifadesi buna tanıklık etmektedir.

8- Yatsı Namazını Cemaatle Kılmanın. Fazileti:

İbn Mâce, Sünen’inde şu rivâyeti zikretmektedir: Bize Osman b. Ebi Şeybe anlattı: Bize İsmail b. Ayyaş, Umâre b. Gaziyye’den anlattı: Umâre, Enes b. Malik’ten, onun Ömer b. el-Hattâb’dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururmuşr “Kim, kırk gece yatsı namazının ilk rek’atini kaçırmadan cemaatle kılacak olursa, bu sebeb dolayısıyla yüce Allah, onun İçin cehennem ateşinden azadlık yazar.” İbn Mâce, Mesâcid 18. Hadisin akabinde kaydedilen Zevâid’deki bilgiye göre, hadis hem mürsel, hem zayıftır. Çünkü Umâre, Enes ile karşılaşmamış, İsmail de tedlis yapar (hadisteki hususları gizler)di. Merhum Kurtubînin senedi özellikle kaydetmesinin sebebi de bu olmalıdır.

Müslim’in, Sahih’indeki rivâyete göre Osman b. Affan (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim yatsı namazını cemaatle kılacak olursa, gecenin yarısını namaz kılmış gibi olur. Kim de sabah namazını cemaatle birlikte kılarsa, o da gecenin tamamını namazla geçirmiş gibi olur.” Müslim, Mesâcid 260: Tirmizî. Salât 51: Müsned. I. 58. 86

Dârakutnî de Sünen’inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Sübey’ ya da Tubey’, Ka’b’dan dedi ki: Kim güzelce abdest alır, son işâ’yı (yatsıyı) kılar, ondan sonra da dört rek’at kılıp bunların rükû’ ve sucudlarını mükemmel yapar, bu rek’atlerde neler okuduğunu (manasını) bilirse, bunlar onun için Kadir gecesi seviyesinde olur. Dârakutnî, III, 194.

Nur 57

İnkâr edenlerin, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacaklarını sanma! Onların varacakları yer ateştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!

Diyanet Vakfı
İnkar edenlerin, yeryüzünde (Allahı) aciz bırakacaklarını sanmayasın! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeri!

Kurtubi Tefsiri
Sakın kâfirlerin yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacaklarını sanma. Onların varacağı yer ateştir. O ne kötü bir dönüş yeridir.

“Sakın kâfirlerin yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacaklarını sanma!” âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir teselli ve İlâhî yardımın geleceğine dair bir vaaddir.

Genel olarak

“Sakın… sanma” şeklinde hitab olarak “te” ile okumuşlardır. Ancak İbn Âmir, Hamza ve Ebû Hayve ise “ya” ile okumuşlardır. Yani, sakın kâfirlerin kendileri yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacaklarını sanmasın. Çünkü “sanma” fiili iki mef ûle geçiş yapar. ez-Zeccâc’ın görüşü budur. el-Ferrâ’ ve Ebû Ali de şöyle demişlerdir: Bu durumda fiilin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a ait olması da mümkündür. Yani sakın Muhammed, kâfirlerin yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmasın. Buna göre “Ier” birinci mef’ûl, “Âciz bırakacaklarını” ifadesi de ikinci mef’ûl olmaktadır. Birinci görüşe göre ise “kâfirler” anlamındaki kelime fail, “kendilerini” anlamındaki kelime de birinci mef’ûl dür ve bu (âyet-i kerîmede) hazfedilmiştir. “Âciz bırakacaklarını” anlamındaki kelimede ikinci mef’ûl olur.

en-Nehhâs dedi ki: Ben ister Basralı, ister Kûfeli olsun Arap dili bilginleri arasında Hamza’nın kıraatinin hatalı olduğunu söylemeyen bir kimse bilmiyorum. Çünkü onların kimisi bu kıraat lahndir, çünkü o “sanma” anlamındaki fiilin sadece bir tek mef’ûlünü getirmektedir, der. Bunu söyleyenlerden birisi de Ebû Hâtim’dir. el-Ferrâ’ der ki: Bu zayıftır, ancak zayıf demekle birlikte birinci mefûlün hazfedilmiş olması şartıyla câiz kabul etmektedir ki, bunu da açıklamış bulunuyoruz. en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı bu kıraat hakkında şöyle derken dinledim: “Kâfirler” nasb mahallinde olur. (Devamla) dedi ki: Âyetin anlamı da şöyle olur: Sakın kâfir, kâfir olanların yeryüzünde âciz bırakacaklarını zannetmesin.

Derim ki: Bu da el-Ferrâ’ ve Ebû Ali’nin açıklamalarına uygun düşmektedir. Ancak onların açıklamalarına göre fail Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dır. Bu açıklamaya göre ise fail kâfirdir.

“Âciz bırakacaklarını” ise elinden kurtulacaklarını… anlamındadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’âm, 6/34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onların varacağı yer ateştir. O ne kötü bir dönüş yeridir.” Onların dönecekleri yer pek kötü olacaktır,

Nur 56

Namazı kılın, zekâtı verin, Resul’e itaat edin ki size merhamet edilsin.

Diyanet Vakfı
Namazı kılın; zekatı verin; Peygambere itaat edin ki merhamet göresiniz.

Kurtubi Tefsiri
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Rasûle itaat edin ki rahmete kavuşturulanınız.

Bu âyet daha önceden (54. âyet-i kerîmede) geçmiş bulunmaktadır. Burada ibadet emrini de te’kid olmak üzere tekrarlamıştır.

Nur 55

Allah, sizden iman edip salih işler yapanlara, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde egemen kılacağını, onlar için razı olduğu dini yerleştireceğini ve korkularını güvene çevireceğini vaadetti. Bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar yoldan çıkanlardır.

Diyanet Vakfı
Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslamı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte bunlar asıl büyük günahkarlardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah, İçinizden îman edip, salih amel işleyenlere vaad etti ki: “Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -yemin olsun ki- onları da muhakkak yeryüzünde halife kılacak. Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için iktidar yapacak, önceki korkularını güvene çevirecektir.” (Böylece) onlar Bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler. Bundan sonra artık kim kâfir olursa, onlar fâsıkların tâ kendileridir.

Bu âyet-i kerîme Ebubekir ve Ömer (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Bu açıklamayı İmâm Mâlik yapmıştır.

Yine denildiğine göre, bu âyetin iniş sebebi şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bazı ashabının, düşmanla çarpışmanın zorluklarından ve bu hususta başlarına gelecek tehlikeden, duydukları korkulardan ve bir türlü silahı elden bırakmadıklarından (sürekli Savaştıklarından) söz etmesi üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.

Ebû’l-Âl-iyye dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), yüce Allah kendisine vahyi bildirdikten sonra, on yıl Mekke’de kendisi ve ashabı korku içerisinde kaldılar. Gizli ve açık Allah’ın yoluna davet ettiler. Sonra Allah Rasûlüne Medine’ye hicret etmesi emri verildi. Orada da korku içindeydiler, sabah-akşam silahla beraberdiler. Bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, içinde güvenlik duyacağımız ve silahımızı bırakacağımız bir gün görecek miyiz? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Aradan fazla zaman geçmeyecek; öyle ki sizden herhangi bir adam pek büyük bir topluluk arasında üzerinde silah namına bir şey bulunmaksızın oturmuş olacaktır” diye buyurdu ve bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yüce Allah da peygamberini Arap yarımadasının tamamında hakim kıldı. Silahlarını bıraktılar ve güvenlik duydular. el-Vâhîdî, Esbâbu Nüzuli’l-Kur’ân, s, 338; Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 217.

en-Nehhâs dedi ki: Bu âyet-i kerîmede Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın peygamberliğine açık bir delâlet vardır, Çünkü yüce Allah, ona vermiş olduğu bu vaadi yerine getirmiştir.

en-Nekkaş, Kitab’ında naklettiğine göre Dahhak şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’nin halifeliğini ihtiva etmektedir. Çünkü onlar hem îman ehli idiler, hem salih amel işlediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Halifelik benden sonra otuz yıldır” Ebû Dâvûd, Sünne 8; Tirmizî, Fiten 48, Müsned, V, 220, 221. . diye buyurmuştur.

İbnu’l-Arabî “Ahkamu’l-Kur’ân” adlı eserinde bu görüşü benimsemiş ve tercih ederek şöyle demiştir: İlim adamlarımız derler ki: Bu âyet-i kerîme dört halifenin halifeliğine delildir. Bu âyette yüce Allah’ın onları halifelik makamına getirdiğine ve onların emanet sahibi olup onlardan razı olduğuna delil bulunmaktadır. Onlar, Allah’ın kendileri için beğenip seçtiği din üzere idiler. Zira günümüze kadar hiçbir kimse fazilette onların önüne geçebilmiş değildir, Onlar yönetimi ellerinde tuttular, müslümanları idare ettiler. Dinin alanını himaye ettiler, O bakımdan verilen bu,ilâhî söz onlar hakkında gerçekleşmiş olmaktadır. Eğer bu verilen söz onlar için gerçekleştirilmemiş, onlar vasıtasıyla gerçekleşmemiş, onlar hakkında vârid olmamış ise, o takdirde başka kim hakkında söz konusu olabilir ki? Onlardan sonra da günümüze kadar onlar gibi kimse gelmemiştir, bundan sonra da gelmeyecektir. Allah onlardan razı olsun.

Bu görüsü el-Kuşeyrî de İbn Abbâs’tan rivâyet etmiş bulunmaktadır. Bu görüşün sahipleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın azadlı kölesi Sefîne’nin rivâyet ettiği şu hadisi de delil-gösterirler. Sefine dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Halifelik benden sonra otuz yıldır, sonra da hükümdarlık olacaktır.” Sefine dedi ki: Şimdi hesab et. Ebubekir’in halifeliği iki yıl, Ömer’in halifeliği on yıl, Osman’ın halifeliği oniki yıl, Ali’nin halifeliği de altı yıl. Ebû Dâvûd, Sünne 8; Tirmizî, Fiten 48; Müsned, V, 220, 221.

Kimileri de şöyle demiştir: Bu yeryüzünün tamamının İslâm ismi altında egemenliğe kavuşacağı hususunda bütün ümmete verilmiş bir sözdür. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü benim önüme getirildi. Doğularını ve batılarım gördüm. Benim ümmetimin mülkü bana yeryüzünün gösterilen her tarafına yayılacaktır. ” Müslim, Fiten 19; Ebû Dâuüd, Fiten 1; Tirmizî, Filen 14; İbn Mâce, Fiten 9; Müsned, V, 278, 284.

İbn Atiyye de Tefsir’inde bu görüşü şu sözleriyle tercih etmiş bulunmaktadır: Sahih olan âyet-i kerîmenin Cumhûrun halifelik makamına getirildiği doğrultusundadır. Onların halifelik makamına getirilmesi ise onlara ülkelerin egemenliğini verip, bu ülkelerin sahipleri olmalarıdır. Şam’da, Irak’ta, Horasan’da ve Mağrib’de görüldüğü gibi.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Biz onlara deriz ki: Bu peygamberlik, halifelik, davetin yerleştirilmesi ve şeriatın genelliği hususunda bir genel vaaddir. Böylece verilen bu söz herkes hakkında kendi gücü ve haline göre tahakkuk etmiştir. Hatta müftüler, kadılar ve İmâmlar hakkında bile gerçekleşmiştir. Bu verilen şerefli sözün yerine getirilmesi ile ilgili olarak halifelik, yalnızca daha önceden geçmiş halifeler ile sınırlıdır.

Daha sonra o bu konuda bir itirazı ve farklı bir kanaati söz konusu etmektedir ki, muhtevası şudur: Denilse ki: Bu husus ancak sadece Ebubekir hakkında doğru kabul edilebilir. Çünkü Ömer ve Osman suikast ile öldürüldüler. Halifelik hususunda da Ali ile çekişildi. Deriz ki: Korkunun güvene çevrilmesi kapsamına Ölümden herhangi bir şekilde emin olup, esenliğe kavuşmak girmemektedir. Ali’nin Savaşlara katılması ise güvenliği ortadan kaldırmış değildir. Ayrıca Savaşın söz konusu olmaması güvenliğin bir şartı da değildir. Güvenliğin şartı sadece insanın’kendi isteği ile kendisine hakim olabilmesidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mekke’de ashabının durumunda olmamasıdır.

Daha sonra sözlerinin sonunda şunları söylemektedir: İşin gerçeği şu ki, onlar (Mekke’de) yenik düşürülmüş iken galip oldular. Takib altında iken, kendileri takib eden oldular. İşte bu, güvenlik ve güç sahibi olmanın en ileri derecesidir.

Derim ki: Bu durum sadece dört halifeye has değildir ki, âyetin umumu ile yankzca onların kastedildiği söylenebilsin. Aksine bu hususta bütün muhacirler hatta başkaları dahi onlarla ortaktır. Nitekim Kureyşliler, Uhud ve başka Savaşlarda özellikle de Hendek’te müslümanlara hücum ederek gelmişlerdi. Öyle ki yüce Allah onların hepsi hakkında şu âyetlerle haber vermektedir:

“Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı.” (el-Ahzâb, 33/10) Daha sonra yüce Allah, kâfirleri herhangi bir hayra nail olmaksızın gerisin geri çevirdi, mü’minlere güvenlik verdi. Onlara kâfirlerin topraklarını, ülkelerini ve mallarım miras verdi.

İşte yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki, onları da muhakkak yeryüzünde halife yapacak” âyeti ile kastedilen budur.

“Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi” âyetinde de kastedilenler İsrailoğullarıdır. Zira yüce Allah Mısır’daki zorbaları helâk etmiş ve onların topraklarını ve ülkelerini İsrailoğullarına miras vermişti. Bu hususta da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına da, batılarına da mirasçı kıldık.” (el-A’râf, 7/137)

İşte ashab-ı kiram da böylece zaafa uğratılmış (mustaz’af) ve korku içerisinde idiler. Daha sonra yüce Allah, onlara güvenlik verdi, onlara iktidar verdi ve onları yöneticiler kıldı. Böylelikle âyet-i kerîmenin herhangi bir tahsis söz konusu olmaksızın genel olarak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ümmeti hakkında umumi olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira tahsis (genelin özelleştirilmesi) ancak kendisine teslimiyetle boyun eğilmesi gereken kimseden gelen bir haber ile olur. Bilinen aslî kaide ise (tahsis söz konusu olmadıkça) umuma yapışılması gerektiğidir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan onların korkularının daha sonra güvenlik ile değiştirilmesi manasını ifade eden hadisler de gelmiş bulunmaktadır. Ashabı kendisine: İçinde güvenlik duyacağımız ve silâhı elden bırakacağımız bir gün görecek miyiz? deyince, o şöyle buyurdu: “Fazla bir zaman geçmeden sizden herhangi bir kimse pek büyük bir kalabalık arasında üzerinde silah bulunmaksızın oturacağı zaman gelecektir. (Pek yakındır).” Âyetin bitarafında tamamı zikredilen bu rivâyetin kaynakları da orada gösterilmiştir.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin olsun ki Allah bu işi tamamlayacaktır, O kadar ki süvari, San’a’dan, Hadramevt’e kadar yol alacak da ancak Allah’tan ve kurdun koyunlarına saldıracağından korkacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz.” Bu hadisi Müslim, Sahih’inde rivâyet etmiştir. Buhârî, Menâkıb 25, Menâkıhu’l-Ensâr 29, İkrah 1; Müsned, V, 111, VI, 395. Tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın haber verdiği gibi olmuştur.

O halde bu âyet-i kerîme peygamberlik mucizelerinden birisidir, zira ileride olacakları haber vermektedir ve (böyle) olmuştur.

“Yemin olsun ki, onları da muhakkak yeryüzünde halife kılacak” âyeti ile ilgili iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, buradan kasıt, Mekke topraklarıdır. Çünkü muhacirler yüce Allah’tan bunu istediler, onlara İsrailoğullarına vaad olunduğu gibi vaa dol undu. Bu anlamdaki açıklamayı en-Nekkaş yapmıştır.

İkinci görüşe göre, kasıt; Arap ve Acemlerin topraklandır. İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan budur. Çünkü Mekke toprakları muhacirlere haram kılınmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Fakat zavallı Sa’d b. Havle…” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözleriyle Sa’d b. Havle’nin Mekke’de ölmesini üzüntüyle karşıladığını ifade ediyordu. Buhârî, Cenâiz 37, Menâkıbu’l-Ensâr 49, Ferâz 6; Müslim, Vasiyyet 5; Muvatta’, Vasiyet 4.

Yine Sahih(-i Buhârî)de şöyle buyurmuştur: “Muhacir, hac ibadetinin gereklerini yerine getirdikten sonra, Mekke’de üç gün kalır. ” Buhârî, Menâkibu’l-Ensâr 47; Müslim, Hacc 441; Tirmizî, Hacc 103; Nesâî, Taksir 4; Müsned, V, 53.

“Yemin olsun ki, onları da… halife kılacak” âyetindeki “lâm” gizli bir kasemin (yeminin) cevabıdır, çünkü vaad bir sözdür. Bu ifadenin takdiri şu şekildedir: Allah, îman edip salih amel işleyenlere dedi ki: Allah’a yemin olsun ki onları yeryüzünde halifelik makamına getirecektir ve onları oranın hükümdarları (ve emniyet içerisinde yaşayan) sakinleri kılacaktır.

“Onlardan Öncekileri halife yaptığı gibi” âyetinde kastedilenler İsrailoğullarıdır. O, Mısır ve Şam’daki zorbaları helâk etti, onların yurtlarını topraklarını onlara miras olarak verdi.

“Halife yaptığı gibi” âyeti genel olarak “te” ve “lâm” harfleri üstün olarak okunmuştur. Buna sebep ise “vaadetti” ile “yemin olsun ki, onları da muhakkak halife kılacak” âyetleridir. Îsa b. Ömer, Ebubekir ile el-Mufaddal’ın kendisinden rivâyetine göre Âsım ise “te” harfini ötreli, “lâm” harfini esreli meçhul fiil olarak (“halife kılındıkları gibi” anlamında) okumuşlardır.

“Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için İktidar yapacak”

âyetinde sözü edilen din, İslâm dinidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim.” (el-Mâide, 5/3) Bu âyete dair açıklamalar daha Önceden (el-Mâide, 5/3. âyet, 25- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Suleym b. Âmir, el-Mikdâd b. el-Esved’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Yeryüzünde ne kadar taştan ya da kerpiçten bir ev varsa, mutlaka Allah o evin içine İslâm sözünü ya aziz bir kimsenin izzetiyle ya da zelil bir kimsenin zilletiyle mutlaka sokacaktır. Onların izzetiyle girerse, o kimseleri İslâm sözünün ehli kılar. Zilletiyle girerse, o söze boyun eğip, itaat ederler. ” Manayı etkilemeyen cüzî bazı lafzî farklılıklarla: Müsned, VI, 4. Bu hadisi el-Mâverdî: Yeryüzünden kasıt Arap ve Acem topraklarıdır, diyenlerin görüşlerinin bir delili olarak zikretmektedir ki, bu da az önce geçtiği üzere bu husustaki ikinci görüşün ifadesidir.

“larını… çevirecektir” âyetini İbn Muhaysın, İbn Kesîr, Ya’kub ve Ebubekr; (……..) kökünden gelen bir fiil olarak şeddesiz okumuştur. el-Hasen’in kıraati ve Ebû Hatim’in tercihi budur. Diğerleri ise; (……..)den gelen bir fiil olarak şeddeli okumuşlardır. Ebû Ubeyd’in tercihi de budur, çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de çokça kullanılan kip budur. Nitekim yüce Allah:

“Allah’ın sözlerinde asla değiştirme olmaz.” (Yûnus, 10/64);

“Biz, bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimizde…” (en-Nahl, 16/101) âyetinde ve benzerlerinde hep bu kipler kullanılmıştır. Bu ise iki ayrı söyleyiştir.

en-Nehhâs der ki: Muhammed b. el-Cehm, el-Feirâ’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Âsım ile el-A’meş

“…larını…çevirecektir” âyetini şeddeli okumuşlardır. Ancak bu Âsım’dan gelen yanlış bir rivâyettir. Bundan sonra yine bundan daha ağır bir yanlışlığı söz konusu etmektedir ki o da diğerlerinin de bu kelimeyi tahfif ile (şeddesiz) okuduklarını nakletmiş olmasıdır. en-Nehhâs der ki: Ahmed b. Yahya’nın iddiasına göre şeddeli okumak ile şeddesiz okumak arasında bir fark bulunmaktadır ve şeddeli okuyuşun anlamı: Değiştirmektir, olur. Şeddesiz ve (mazisi hemzeli) okuyuş ise izale etmek ve bir şeyin yerine başkasını koymak demektir. en-Nehhâs dedi ki: Bu doğru bir açıklamadır, nitekim benim için bu dirhemi değiştir diye (hemzeli ve şeddesiz olarak fiili) kullandığımız takdirde bunu izale et (benden al) ve bana başkasını ver, demek isteriz. Bununla birlikte şeddeli olarak da kullanıldığı vakit değiştirmek manasını ifade eder. Şu kadar var ki, bunların biri diğerinin yerine kullanılabilmektedir. Onun sözünü ettiği şekil ise, daha çok kullanılır. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/56. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. İbrahim (aleyhisselâm) Sûresi’nde de şeddeli kullanımın bir şeyin bizzat kendisini izale etmek anlamına geldiğine dair sünnetten delili de kaydetmiş bulunuyoruz. Bu hususu orada tetkik edebilirsiniz. (İbrahim, 14/48-52. âyetlerin tefsiri).

“Rabbimizin bize onun yerine, ondan hayırlısını değiştirmesi (vermesi) umulur.” (el-Kalem, 68/32) âyetinde “değiştirme” anlamını veren fiil hem şeddeli, hem de şeddesiz okunmuştur.

“Bana… ibadet etsinler” âyeti hal konumundadır. Yani onlar Allah’a ihlâsla ibadet ettikleri halde.,. Bununla birlikte onlara övgü üslûbunda yeni bir cümle olması da mümkündür. (Mealde olduğu gibi)

“Bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın” âyeti ile ilgili olarak dört görüş vardır:

1- Benden başka hiçbir ilâha ibadet etmezler. Bu görüşü en-Nekkaş nakletmiştir.

2- Hiçbir kimseye karşı, Bana ibadetlerinde riyakârlık yapmazlar.

3- Benden başkasından korkmazlar. Bu da İbn Abbâs’ın açıklamasıdır.

4- Benden başkasını sevmezler. Bu da Mücahid’in açıklamasıdır.

“Bundan sonra artık kim kâfir olursa” yani bu nimetleri inkâr ederse, görüldüğü gibi burada nimetlere karşı nankörlük kastedilmektedir. Çünkü daha sonra yüce Allah:

“Onlar fâsıkların tâ kendileridir” diye buyurmaktadır. Allah’ı inkâr eden kâfir ise, bu nimetlerden önce de, bu nimetlerden sonra da fâsık bir kimsedir.

Nur 54

De ki: Allah’a itaat edin, Resul’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, ona düşen sadece kendisine yüklenen, size düşen de size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Resul’e düşen ise sadece apaçık tebliğdir.

Diyanet Vakfı
De ki: Allaha itaat edin; Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah’a da İtaat edin, Rasûlüne de itaat edin.” Eğer yüz çevirirseniz, ona düşen ancak ona yükletilendir. Size düşen de size yükletilendir. Ona itaat ederseniz, hidayet bulursunuz. Peygambere düşen de ancak apaçık tebliğdir.

“De ki: Allah’a da itaat edin, Rasûlüne de itaat edin.” İhtâsla itaat edin, münafıklığı terkedin.

“Eğer yüz çevirirseniz” anlamındaki; âyetinde iki “te”den birisi hazfedilmiştir. Buna da bundan sonra gelen “size…”. ifadesi olup “onlara” denilmemiş olması, delildir.

“Ona düşen ancak ona yükletilen” risaleti

“tebliğdir. Size düşen de size yükletilen” O’na itaat etmek

“dir.” Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir.

“O’na İtaat ederseniz, hidayet bulursunuz.” Yüce Allah hidayet bulmayı O’na itaat ile birlikte takdir buyurmuştur.

“Peygambere düşen ancak apaçık tebliğdir.”

Nur 53

Onlar, “Eğer emredersen, mutlaka çıkarız” diye yemin ederler. De ki: Yemin etmeyin! Bilinen bir itaat yeterlidir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.

Diyanet Vakfı
(Münafıklar), sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allaha yemin ettiler. De ki: Yemin etmeyin. İtaatiniz malumdur! Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer sen, onlara emredersen “muhakkak çıkacaklardır” dîye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler. De ki: “Yemin etmeyin (Sizden istenen) ma’rûf bir itaattir. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

“… var güçleriyle Allah adına yemin ettiler” âyeti ile tekrar münafıklardan söz edilmektedir. Çünkü yüce Allah, onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hükmünden hoşlanmadıklarını açıklayınca, onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına gelerek şöyle dediler: Allah’a yemin olsun, şayet bizlere yurdumuzu bırakıp çıkmayı, hanımlarımızı ve mallarımızı terketmeyi emredecek olursan, bunları dahi yaparız. Bize cihadı emredecek olursan, elbette cihad ederiz, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yani onlar Allah adına yemin ederek bundan böyle seninle birlikte Savağa çıkacaklarına ve itaat edeceklerine dair yemin ettiler.

“Var güçleriyle”; yemin edebildikleri kadar yemin ettiler, demektir. Mukâtil dedi ki: Kim Allah adına yemin ederse, o yemini var gücüyle yapmış demektir. Daha önceden buna dair açıklamalar el-En’âm Sûresi’nde (6/109. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Var güçleriyle” anlamındaki kelime mastar kabul edilerek nasb edilmiştir. İfade; “İleri derecede yemin ederek” takdirindedir.

İfade, “de ki: Yemin etmeyin” âyeti ile tamam olmaktadır. “Mâruf bir İtaat” yemin etmenizden sizin için daha uygundur. Ya da siz ma’rûf bir şekilde itaat edin, halis bir kalble ma’rûf söz söyleyin, yemine gerek yoktur. Mücahid dedi ki: İfadenin anlamı şu şekildedir: Sizin itaatinizin mahiyeti bilinen bir iştir. O da yalan söylemektir ve yalanlamaktır. Yani sizden ma’rûf olan (sizin bilinen tavrınız) ihlâs değil, yalancılıktır.

“Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” Sözle itaat ettiğinizi, fiilen de muhalefet ettiğinizi bilir.

Nur 52

Kim Allah’a ve Resulü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar kurtuluğa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
Her kim Allaha ve Resulüne itaat eder, Allaha saygı duyar ve Ondan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, İste onlar kurtulan kimselerdir.

“Kim” vermiş olduğu emir ve hükümlerde

“Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa” âyetindeki

“O’ndan sakınırsa” anlamındaki kelimeyi Hafs; şeklinde cezm etmek niyetiyle “kaf” harfini sâkin okumuştur. Şair de şöyle demiştir:

“Kim sakmıra, muhakkak, Allah onunla beraberdir,

Nitekim yüce Allah’ın rızkı gider ve gelir.”

Diğerleri ise bunu esrelî okumuşlardır. Çünkü bu kelimenin cezm hali (zamirden önceki) son harfi (olan “ya”)nin hazfi İledir. Ebû Amr ve Ebubekr ise “he” harfini sakin okumuşlardır. Ya’kub ile Kalûn, Nafî’den Ebû Amr’dan el-Busti ve Hafs ise kesreyi belli belirsiz (ihtilas ile) çıkartmışlardır. Diğerleri ise “he” harfini açıkça kesreli okumuşlardır.

“İşte onlar kurtulan kimselerdir” âyeti ile ilgili olarak Eslem’in naklettiğine göre Ömer (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidinde ayakta namaz kılmakta iken Rum Dih kan ‘larından bir adam onun yanı başında durmuş ve şöyle diyormuş: Ben de şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Ömer ona: Bu halin ne, diye sorunca, o da: Allah’a teslim oldum, demiş. Ömer (radıyallahü anh) ona: Bunun bir sebebi var mı, diye sorunca, şu cevabı vermiş: Evet, ben Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i ve peygamberlere gönderilen kitapların bir çoğunu okudum. Bir esirin Kur’ân’dan bir âyeti okuduğunu işittim. Bu âyet-i kerîmede daha önce geçen kitaplardakî bütün muhtevayı toplamış olduğunu gördüm. Bildim ki bu Allah tarafından gönderilmiş bir kitaptır. O bakımdan ben de müslüman oldum. Ona: Bu hangi âyettir? diye sorunca, şu cevabı verdi: Bu âyet yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Kim” farz olan hususlarda

“Allah’a” sünnet olan hususlarda

“ve Rasûlüne itaat ederse” ömrünün geçmiş olanında

“Allah’tan korkar ve” geri kalan ömründe de

“O’ndan sakınırsa, İşte onlar kurtulan kimselerdir.” Kurtulan kimse ise cehennem ateşinden kurtulup, cennete girdirilen kimse demektir. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bana geniş kapsamlı, özlü sözler (cevâmiu’l-kelim) verildi.” Sadece kıssanın sonunda işaret edilen hadis için: Buhârî, Ta’bir 11; Müslim, Mesâcid 5-8; Tirmizî, Siyer 5. Ayrıca bk.: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I, 169.

Nur 51

Müminlerin sözü, Allah’a ve Resulü’ne, aralarında hükmetsin diye çağrıldıklarında “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
Aralarında hüküm vermesi için Allaha ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak «İşittik ve itaat ettik» demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Aralarında hükmetmek üzere Allah’a ve Rasûlüne davet olunduklarında, mü’minlerin sözleri ancak: “İşittik ve itaat ettik” demektir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.

“Aralarında hükmetmek üzere Allah’a ve Rasûlüne” yani Allah’ın kitabına ve Rasûlünün hükmüne

“davet olunduklarında mü’minlerin sözleri ancak; İşittik ve itaat ettik, demektir.” İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bu âyeti ile hoşlarına gitmeyen hususlarda olsa dahi muhacirlerle, ensarın itaatkâr olduklarını haber vermektedir. Yani bu gibi hallerde onların söyleyecekleri söz budur. Diğerleri ise eğer mü’min olsalardı, onlar da: İşittik ve itaat ettik, demeliydiler. Âyetteki

“demek” anlamındaki kelime; in haberi olarak nasbedilmiştir. Bunun ismi ise “demektir” âyeti nd ad ir. Bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır:

“Onlar yalnızca şöyle diyorlardı: Rabbimiz günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı affet…” (Al-i İmrân, 3/147)

Bir açıklamaya göre: “Mü’minlerin sözleri ancak…” âyeti anlatılan diğer ifadeler arasında bir sıla (ara cümlesi) durumundadır. Yüce Allah’ın:

“Onlar: Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşulur?, dediler” (Meryem, 19/29) âyeti gibi.

İbnu’l-Ka’kâ da: “Aralarında hükmetmek üzere” âyetini meçhul olarak; “Aralarında hükmolunmak üzere” diye okumuştur, Ali b. Ebî Tâlib de: “söz…” kelimesini re ile okumuştur.

Nur 50

Kalplerinde hastalık mı var? Şüphe mi duyuyorlar? Yoksa Allah’tan ve Rasûlü’nden ayrılıktan mı korkuyorlar? Hayır! İşte onlar zalimlerdir.

Diyanet Vakfı
Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!

Kurtubi Tefsiri
Acaba kalblerinde hastalık mı vardır bunların? Yoksa şüpheye mi düştüler? Yahut Allah ve Rasulü kendilerine haksızlık eder diye mi korkarlar? Hayır, onlar zulmedenlerin tâ kendileridir.

“Acaba kalblerinde hastalık” şüphe ve tereddüt

“mı vardır bunların? Yoksa şüpheye mi düştüler?” Yoksa Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın peygamberliği ve adaleti hususunda onlarda bir şüphe mi meydana geldi?

“Yahut Allah ve Rasûlü” vereceği hükümde haksızlık ederek, zulme saparak

“kendilerine haksızlık eder diye mi korkarlar?” Burada âyetin soru lâfzıyla gelmesi, azarlama üslûbunun daha ağır, yermenin daha ileri derecede oluşundan dolayıdır. Cerir’in överken kullandığı ifadeler de böyledir:

“Sizler bineklerin sırtına binenlerin en hayırlıları,

Ve bütün insanlar arasında el ayaları en ıslak en cömert ihsanlarda

bulunan) kimseler değil misiniz?”

“Hayır onlar zulmedenlerin” inatçı kâfirlerin

“tâ kendileridir.” Çünkü yüce Allah’ın hükmünden yüz çeviriyorlar.

3- Zımmîlerin, Müslümanlarla ve Kendi Aralarındaki Anlaşmazlıklarda Hüküm Vermek Yetkisi Kime Aittir?

Eğer verilecek hüküm antlaşmalı ile müslüman arasında ise yargı yetkisi müslümanlara aittir, zimmet ehlinin bu konuda herhangi bir hakları yoktur. Şayet anlaşmazlık konusu iki zımmî arasında ise bu hususta yetki onlarındır. Şayet taraflar İslâm’ın hakimine başvuracak olurlarsa, o dilediği takdirde hüküm verir, dilediği takdirde onlardan yüz çevirir. el-Mâide Sûresi’nde (5/42. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi.

4- Allah ve Rasûlünün Hükmüne Daveti Kabulün Gereği:

Bu âyet-i kerîme Allah ve Rasûlünün hükmüne çağıranın, çağrısını kabul etmenin farz olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü yüce Allah, kendisi ile hasmı arasında hüküm vermek üzere Allah Rasûlüne çağırılan (ve bunu kabul etmeyen) kimseyi en çirkin ifadelerle yermiş ve: “Acaba kalblerinde hastalık mı vardır bunların?” diye buyurmuştur,

İbn Huveyzîmendâd der ki: Hakimin meclisine çağırılan herkesin bu çağrıyı -hakimin fasık olduğunu bilmediği sürece, yahut ta davacı ile davalı arasında bir düşmanlık olduğunu bilmediği sürece- bu çağrıyı kabul etmesi farzdır.

ez-Zehrâvi senedini kaydederek el-Hasen b. Ebi’l-Hasen’in rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kimin hasmı kendisini müslüman hakimlerden bir hakime çağırdığı halde bunu kabul etmeyecek olursa, o kimse zalimdir ve onun hiçbir hakkı yoktur.” Benzer rivâyetler ve değerlendirmeler için bk.- el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 198 Ayrıca bk. el-Mâverdi, en-Naket ve’l-Uyûn, IV, İlâda muhakkikin 2 no’lu notu. Bunu el-Maverdî de zikretmiş bulunmaktadır.

İbnu’l-Arabîdedi ki: Bu, bâtıl bir hadistir. “O zalim bir kimsedir” sözü ise doğru bir sözdür. “Onun hiçbir hakkı yoktur” ifadesi ise sahih olamaz. Bununla o kimse hak üzere olamaz, demek,istemiş olabilir.

Nur 49

Hakları onlara gelince dosdoğru teslim olurlar.

Diyanet Vakfı
Ama, eğer (Allah ve Resulünün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip gelirler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer hak kendilerinin ise ona sürat ve İtaatle gelirler.

2- Allah ve Rasûlü Hükmü Karşısında Münafıkların Tavırları:

“Eğer hak kendilerinin ise ona sürat ve itaatle gelirler.” Ona itaat eder boyun eğerler. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hak ile hükmedeceğini bilirler.

“Filan kişi filanın hükmüne itaat (iz’an) etti, eder” denilir. en-Nekkaş da bu kelimenin boyun eğmek anlamında olduğunu söylemiştir, Mücahid, hızlıca gelmek diye açıklamıştır. el-Ahfeş ve İbnu’l-Arabî de kabul ve ikrar etmek, diye açıklamışlardır.

Nur 48

Allah’a ve Rasûlü’ne hükmedilmeye çağrılınca onlardan bir kısmı yüz çevirir.

Diyanet Vakfı
Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allaha ve Peygambere çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.

Kurtubi Tefsiri
Aralarında hükmetmek İçin onlar Allah’a ve Rasûlüne çağırıldıklarında, onlardan bir kısmı yüz çevirir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetlerin Nüzul Sebebi:

“Aralarında hükmetmek İçin onlar Allah’a ve Rasûlüne çağırıldıklarında…” âyeti ile ilgili olarak Taberî ve başkaları şöyle demişlerdir: İsmi Bişr olan münafıklardan biri ile yahudilerden bir adam arasında bir arazi hakkında anlaşmazlık vardı. Yahudi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda mahkemeleşmeye, onun hükmüne başvurmaya çağırdı onu. Münafık haksız idi, o bunu kabul etmeyerek: Muhammed bize haksızlık yapar. Bunun yerine biz Ka’b b. el-Eşref in hakemliğine başvuralım, dedi. Bu âyet onun hakkında nazil oldu.

Bir görüşe göre de âyet-i kerîme, Ümeyye oğullarına mensub el-Muğîre b. Vâil hakkında inmiştir. Muğire ile Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) arasında bir su ve bir arazi ile ilgili anlaşmazlık konusu vardı. Muğire, Ali ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda mahkemeleşmeyi kabul etmeyerek: O, bana buğzeder deyince, âyet-i kerîme nazil oldu. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. el-Maverdî der ki: Burada (tekii olarak):

“Hükmetmek için” diye buyurufup “hükmetmeleri için” denilmemesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kastedilmiş olması dolayısıyladır. Yüce Allah’ın anılarak âyete başlanması ise, Allah’ı ta’zim ve söz başlangıcı içindir.

Nur 47

“İman ettik Allah’a ve Resûlü’ne, itaat ettik”, derler. Sonra onlardan birtakım kişiler döner. İşte onlar iman edenler değildir.

Diyanet Vakfı
(Bazı insanlar:) «Allaha ve Peygambere inandık ve itaat ettik» diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
“Biz, Allah’a ve Rasûlüne îman ve itaat ettik” derler. Bundan sonra da onlardan bir kısmı geri dönerler. Onlar mü’minler değildir.

Yüce Allah’ın:

“Biz, Allah’a ve Rasülüne Îman ve itaat ettik, derler”

âyeti ile kastedilenler münafıklardır. Onlar dilleriyle, yakînleri ve ihlâsları bulunmaksızın: Allah’a ve Rasûlüne îman ettik, itaat ettik, derler. Ancak onlar bu sözlerini söylemekle birlikte yalan söylüyorlar. Çünkü

“sonra da onlardan bir kısmı geri dönerler. Onlar mü’minler değildir.”

Nur 46

Apaçık ayetleri indirdik. Allah dilediğini dosdoğru yola hidayet eder.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz (bilmediklerinizi size) açık seçik bildiren ayetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola iletir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, açıklayıcı âyetler indirdik. Allah, dilediğini sırat-ı müstakime iletir.

“Yemin olsun ki Biz, açıklayıcı âyetler indirdik. Allah dilediğini sıratı müstakime iletir.” Buna dair açıklamalar birden çok yerde daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Nur 45

Allah her türlü canlıyı sudan yarattı; içlerinden kimileri karada sürünür, kimisi iki ayağı üzerinde yürür, kimisi dört ayaklıdır. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz O her şeye gücü yeter.

Diyanet Vakfı
Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür… Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan bazısı karnı üzerinde yürür, bazısı İki ayak üzere yürür, bazısı dört ayak üzere yürür. Allah dilediğini yaratır. Muhakkak Allah, herşeye güç yetirendir.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı” anlamındaki âyeti Yahya b. Vessâb, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî izafet yaparak; “Allah herşeyin… yaratıcısıdır” diye okumuşlardır, Diğerleri de: “… yarattı” diye fiil olarak okumuşlardır. Denildiğine göre: Her iki kıraatin de mana itibariyle anlamı doğrudur. Yüce Allah, iki hususu haber vermiş olmaktadır. Bununla ilgili olarak: İki kıraatten biri diğerinden daha sahihtir, demeyi gerektirecek bir durum yoktur.

Bir diğer açıklamaya göre “yarattı” ifadesi özel bir şey için kullanılır. “Yaratıcı” da genel anlamda kullanılır. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Yaratıcıdır, bari'(yoktan var eden)dir.” (el-Haşr, 59/24) Özel yaratmayı ifade etmek üzere de:

“Hamd gökleri ve yeri yaratan… Allah’ındır.” (el-En’âm, 6/1) diye buyurmuştur.

“Sizi tek bir candan yaratan…O’dur.” (el-A’raf, 7/189) âyeti da böyledir. O halde: “Allah bütün canlıları sudan yarattı” âyetinin da böyle olması gerekir.

Canlı (demek olan; ed-dâbbe): Yeryüzünde hareket eden herbir canlı için kullanılır. “Hareket etti, debelendi, hareket etti, debelenir, hareket edici” denilir. Sondaki “he” (yuvarlak te) mübalağa İçindir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sudan” âyetinin kapsamına cinler ve melekler dahil değildir. Çünkü bizler onları görmediğimiz gibi, sudan yaratıldıkları da sabit olmamıştır. Hatta sahih hadiste şöyle denilmektedir: “Melekler nurdan yaratılmışlardır, cinler de nârdan (ateşten) yaratılmışlardır.” Müslim, Zühci 60; Müsned, VI, 153 Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Hicr, 15/27. âyetin tefsiri)

Müfessirler derler ki: “Sudan” âyeti ile kastedilen nutfeden yaratıldıklarıdır. en-Nekkaş der ki: Bununla erkeklerin menileri kastedilmiştir. Aklî ilimlerle uğraşanların çoğunluğu (Cumhûrun-nazara) derler ki; Bu âyetle yüce Allah’ın yaratmış olduğu herbir canlıda bir su bulunduğunu kastetmektedir. Âdem (aleyhisselâm)ı su ile çamurdan yarattığı gibi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Bedir gazvesinde, kendisine: Sîz kimlerdensiniz? diye soran yaşlı adama: “Biz su’danız.” İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, II, 195 cevabını verdiği hadiste buna göre açıklanır.

Bazıları da şöyle açıklamışlardır: Burada cin ve melekler müstesna değildir. Aksine herbir canlı sudan yaratılmıştır. Ateş de sudan yaratıldığı gibi, rüzgar da sudan yaratılmıştır. Zira yüce Allah’ın kâinatta ilk yarattığı şey sudur. Daha sonra da ondan herbir şeyi yaratmıştır.

Derim ki: Bu açıklamanın doğruluğuna yüce Allah’ın:

“Onlardan bazısı karını üzerinde yürür” âyeti delil teşkil etmektedir. Karın üzerinde yürümek yılanlar ve balıklar ile onlara benzer kurtçuk ve diğerleri hakkındadır. İki ayak üzerinde yürümek insan ile yürümesi halinde kuşlar için söz konusudur. Dört ayak üzerinde yürümek de diğer canlılar içindir. Ubeyy’in Mushaf ında da: Aralarından daha fazlası üzerinde yürüyenler de vardır” fazlalığı da bulunmaktadır. Bu fazlalık yengeç ve yeraltında bulunan çeşitli haşeratın tümünü kapsamaktadır. Ancak bu icmâ’ ile sabit olmuş Kur’ân ifadesi değildir. Bununla birlikte en-Nekkaş şöyle demektedir: Yüce Allah’ın âyetinde “dört ayak” üzerinde yürüyenler söz konusu edilmekle daha fazla ayak üzerinde yürüyenlerin söz konusu edilmesine gerek duyulmayarak yetinilmiştir. Çünkü bütün hayvanların aslında esas dayandıkları dört ayaktır. Bunlar da onun yürümesinin esasını teşkil ederler. Bazılarında ayakların çokluğu yaratılışındaki bir fazlalıktır. O hayvan yürürken onların hepsine ihtiyaç duymaz.

İbn Atiyye der ki: Görünen şu ki, bu çok sayıdaki ayak boşuna yaratılmış değildir. Aksine hayvanın bir yerden bir yere gitmesinde onlara gerek duyulur. Hepsi de hayvanın hareketi halinde hareket ederler.

Kimisi de şöyle demiştir: Âyet-i kerîmede dört ayak üzerinde yürümenin söz konusu olmadığını belirten bir ifade yoktur. Zira âyette aralarında dört ayaktan fazlası üzerinde yürüyenleri yoktur, denilmemiştir. İfadede hazfedilmiş sözler olduğu da söylenmiştir: “Onların arasından da dört ayaktan daha fazlası üzerinde yürüyenleri de vardır.” Tıpkı Ubeyy’in Mushaf’ında olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Dâbbe (canlı)” kelimesi aklı eren ve ermeyen bütün varlıkları kapsar. Bu bakımdan akıl sahibi olan varlık, akıl sahibi olmayan varlıklarla birlikte bulunduğundan dolayı galib getirilmiştir (tağlîb.) Çünkü muhatab olan ve kendisinden ibadet etmesi istenilen odur. Bundan dolayı yüce Allah (akıl sahibi varlıklar için kullanılan zamir olan);

“Onlardan bazısı” ile:

“Yürür” diye buyurmuştur. Yüce Allah, bu farklılıkları söz konusu etmekle yaratıcının varlığını isbata işaret etmektedir. Yani eğer bütün bunları mutlak hür irade ve tercih sahibi bir yaratan olmasaydı, bunların arasında böyle farklılıklar olmazdı. Aksine hepsi tek bir tür olurdu, bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır:

“Hepsi bir su ile sulanır. Yine de onlardan bir kısmını lezzetlerinde, bir kısmından üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunlarda da aklını kullananlar için âyetler vardır.” (er-Ra’d, 13/4)

“Allah dilediğini yaratır, muhakkak Allah herşeye güç yetirendir.” Dilediği herşeyi yaratma kudretine sahiptir.

Nur 44

Allah geceyi ve gündüzü döndürür. Bunda akıl sahipleri için ibret vardır.

Diyanet Vakfı
Allah, gece ile gündüzü birbirine çeviriyor. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için mutlak bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah, gece ve gündüzü evirip çevirir. Şüphesiz ki bunda basîret sahipleri için bir İbret vardır.

“Allah gece ve gündüzü evirip çevirir.” Denildiğine göre onları evirip çevirmesi, birini diğerinden sonra getirmesi demektir. Bir diğer açıklamaya göre, onları eksiltip arttırması demektir. Bir başka açıklamaya göre bu, gündüzün kimi zaman bulutun karanlığıyla, kimi zaman da güneşin aydınlığı ile değiştirilmesidir. Gece de aynı şekilde kimi zaman bulutun karanlığı ile kimi zaman da ayın ışığı ile değişmektedir. Bu açıklamayı en-Nekkaş yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; evirilip çevirilmeleri bunlarda takdir edilmiş bulunan hayır ve şer, fayda ile zararın farklılığı ile olur.

“Şüphesiz ki bunda” yani sözünü ettiğimiz gece ile gündüzün evirilip çevirilmesi ile yağmur, yaz ve kış hallerinde

“basiret sahipleri” Benim yarattığım insanlar arasından basiret ehli olanlar

“için bir İbret” dersi

“vardır.”

Nur 43

Görmedin mi: Allah bulutları sürer, onları birleştirir, yığın yapar, yağmur yağdırır. Gökten himmete dair sadır düşürür; kimi dilediğine isabet ettirir, kimi uzaklaştırır. Şimşek ışığı gözleri neredeyse kamaştırır.

Diyanet Vakfı
Görmez misin ki Allah bir takım bulutları (çıkarıp) sürüyor; sonra onları bir araya getirip üst üste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten, oradaki dağlardan (dağlar büyüklüğünde bulutlardan) dolu indirir. Artık onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar; (bu bulutların) şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alır!

Kurtubi Tefsiri
Görmez misin ki Allah, bulutları sürüyor, sonra aralarını birleştiriyor, sonra onları üstüste yığıyor? Yağmurun onların aralarından çıktığını görürsün ve gökten içinde dolu bulunan bazı dağlardan (dolu) indirir. Onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de uzak tutar. Onun şimşeğinin şiddetli ışığı gözleri neredeyse alıverecek.

“Görmez misin ki Allah bulutları sürüyor…” âyetinde yüce Allah, delillerinden bir başkasını söz konusu etmektedir. Kalp gözlerinle

“görmez misin ki Allah bulutları” yine kendisinin dilediği yere

“sürüyor” demektir. “Rüzgar bulutlan sürer, inek de yavrusunu sürer” demektir, “Haracın toplanması kolaylaştı” tabiri de buradan gelmektedir. Şair en Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Sana ailemin yanından ve vatanımdan geldim,

Zayıf düşmüş bir canı -onda bir ramak kaldıkça- sana doğru sürüyorum.”

Yine şair şöyle demektedir:

“Cevza hurcundan üzerine geceleyin bir yağmur yürüdü,

Kuzey (tarafından gelen bulut) onun üzerine dolu yağdırıyor.”

“Sonra aralarını birleştiriyor.” Yani güçlensin, birbirine bitişsin, kesafeti artsın diye dağınıkken onları toplayıp bir araya getiriyor. “Te’lif (birleştirmek)” kelimesi aslında hemzelidir. O bakımdan: “Birleşti” denilir. Hemzesiz olarak “vav” ile; “Birleştiriyor” şeklinde de okunmuştur.

“Bulut (anlamındaki; es-sehâb)” kelimesi lâfız İtibariyle tekildir, ancak anlamı çoğuldur. Bundan dolayı yüce Allah:

“Bulutları sürüyor” diye buyurmaktadır.

“Araları” kelimesi ancak iki ve daha fazlası için kullanılır. Burada (tekil olarak): “Arasını (mealde; aralarını)” şeklinde kullanılması nasil câiz olmuştur? Cevab şudur: Burada bu kelime çoğul olan bulutlar hakkında kullanılmıştır. Nitekim: “Ağaçlar arasında oturdum” denirken “ağaçlar” anlamındaki kelime olan “eş-şecer” kelimesi de lafıen tekildir. Böyle denilebilmesi mana itibariyle çoğul olmasından dolayıdır. “Aralarında” kelimesindeki “he” zamirinin müzekker olarak gelmesi râci olduğu “es-sehâb; bulutlar” kelimesinin lâfzı böyle olduğundan dolayıdır. Bu anlamdaki açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

Bir diğer cevab da şu şekildedir: “es-Sehab: bulut” kelimesi tekil olduğundan dolayı; “Arasında” demek câiz olmuştur. Çünkü bulut (tekil olmakla birlikte) pek çok parçayı ihtiva etmektedir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Dehul ile Havmel arasında…”

Görüldüğü gibi burada şair “arasında” anlamındaki kelimeyi tekil olmasına rağmen “Dehûl” kelimesinin başına getirmiş bulunmaktadır. Buna sebeb ise oranın bir çok yeri kapsaması dolayısıyladır.

Nitekim: “Küfe arasında dolaşıp durdum” derken de böyledir. Çünkü Kûfe’de pek çok yerler bulunmaktadır. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc ve başkası yapmıştır. el-Esmaî ise böyle bir kullanımın câiz olmadığı kanaatindedir. O bakımdan o (az önce naklettiğimiz mısraın bir bölümünü): diye rivâyet ederdi.

“Sonra onları üstüste yığıyor.” Yani topluca bir arada, biri diğerinin üstüne getiriyor. Yüce Allah’ın şu âyeti da buna benzemektedir:

“Eğer gökten düşen bir parça görseler: Üstüste yığılmış bir buluttur diyeceklerdir.” (et-Tûr, 52/42) “er-Rakm: Üstüste yığmak”; bir şeyi üstüste toplamak demektir. Bu anlamdan hareketle bir şeyi toplayıp, birini diğerinin üzerine bırakan kimsenin bu halini anlatmak üzere; “Bir şeyi üstüste yığdı, yığar” denilir. Bir şey kendisine toplanıp, bir araya geldiği vakit de; “Teraküm etti, birikti” denilir. “er-Rukme” de bir araya gelmiş toplu çamur demektir. “er-Rukâm” da üstüste yığılmış kum anlamındadır. Bulut ve benzeri şeyler de böyledir. da, yolun yürünen geniş bölümü demektir.

“Yağmurun onun aralarından çıktığını görürsün” âyetinde (yağmur anlamı verilen): “el-vedk” kelimesi ile İlgili iki görüş vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt şimşektir. Bu açıklamayı Ebû’l-Eşheb el-Ukaylî yapmıştır. Şairin şu beyîti de bu kabildendir:

“Bir toz bulutu çıkardık biz, onlar da arasından çıktılar,

Tıpkı bulutun arasından şimşeğin çıkması gibi.”

İkinci açıklamaya göre bu kelime yağmur demektir. Cumhûr böyle açıklamıştır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Ne onun yağmuruna benzer bir yağmur yağdırabilmiştir bir bulut,

Ne de herhangi bir yer O’nun bitirdiğini bitirebilmiştir.”

İmruu’l-Kays de şöyle demektedir:

“O iki gözün yaşı yağmurdur, ardı arkasına dökülen bir sudur,

uzun süre devam eden yağmurdur,

Kesintisiz akandır, damla damla yaştır ve (iki gözüm yaş) dökmektedir.”

Bulut yağmur yağdırdı” denilir. “Yağışlı” anlamına; denilir. “Yağmur damla damla yağdı” demektir. ) Ona yakınlaştım” anlamındadır. Bir şeye olan tutkusu dolayısıyla boyun eğen kimseye misal olarak verilen;” Deve suya yaklaştı” tabiri de buradan gelmektedir.

Yakın olan yere; denilir. “Bir şeyle teselli buldum, ünsiyet buldum” kısrak atı istedi” demek olur.” Eşeği arzulayan dişi eşek”; “Karşı cinsi isteyen at veya kısrak” demektir. da denilir. “Aşırı sıcak” demektir.

Aralar” kelimesi in çoğuludur. “Dağ” kelimesinin çoğulunun; diye gelmesi gibidir. Bu kelime, yağmurun arasından çıktığı boşluklar ve aralıklar, çıkış yerleri demektir. Daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 13. başlıkta) Ka’b el-Ahbâr’ın şöyle dediği kaydedilmiştir: Bulut, yağmurun eleğidir. Şayet semadan su indiğinde bulut olmasa, inen bu su, yerde neyin üzerine düşerse onu bozardı, tahrib ederdi.

İbn Abbâs, ed-Dahhak ve Ebû’l-Âl-iyye bu kelimeyi tekil olarak “Arasından” diye okumuşlardır. Nitekim günlük konuşma esnasında; “Ben kavim ortasında, arasında idim” denilir.

“Ve gökten İçinde dolu bulunan bazı dağlardan (dolu) indirir.” Denildiğine göre yüce Allah, semada dolu dağları yaratmıştır. O bunlardan doluları yağdırır, İfadede hazfedilmiş kelimeler vardır, yani, O dolu dağlarından dolu indirir. Buna göre burada “dolu” anlamındaki mef’ûl hazfedilmiştir. el-Ferrâ’ da buna yakın bir açıklama yapmıştır. Çünkü ona göre ifadenin takdiri “dolu dağlarından” şeklindedir. Ona göre dağlar ile dolu aynı şeylerdir. Âyet-i kerîmedeki “dolu” anlamındaki kelime de cer mahallindedir, Onun bu açıklamasına göre anlam: Orada dolu dağlarından indirir” burada “dağlar” anlamındaki kelime tenvinli olmalıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, semâda içlerinde dolu bulunan dağlar yaratmıştır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Ve O, içinde dolu bulunan semadaki dağlardan (dolu) indirir. Buna göre buradaki: “…dan” sıladır.

Bir başka görüşe göre anlam şudur: O, semâdan dağlar kadar yahut dağlar gibi doluları yere indirir. O takdirde birinci: “…dan” gaye içindir. Çünkü başlangıç yeri semadan indirmektir. İkincisi ise teb’îz içindir, çünkü dağların bir kısmı doludur. Üçüncüsü ise cinsin beyanı içindir, zira o dağların türü doludan olmaktır. el-Ahfeş dedi ki: Burada: “min; …dan” edatı “dağlarda” lâfzında, “dolu” kelimesinden önce de, yani her iki yerde de fazladan gelmiştir. “Dağlar” ve “dolu” nasb mahallindedir. Yani O, semadan dağlar gibi olan dolu indirir, anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de uzak tutar.” Bu durumda O’nun isabet ettirmesi bir azap, uzaklaştırması da bir nimet olmaktadır. Daha önceden el-Bakara Sûresi (2/19. âyetin tefsiri) ile er-Ra’d Sûresi (13/12-13. âyetlerin tefsiri)nde geçtiği üzere gökgürültüsünü duyan bir kimse üç defa: “Gökgürültüsünün kendisine hamd ile meleklerin de korkusundan tesbih ettiği zat, her türlü eksiklikten münezzehtir” diyecek olursa, o gökgürültüsü dolayısıyla meydana gelecek musibetlerden esenliğe kavuşturulur.

“O’nun şimşeğinin şiddeti” yani o bulutta meydana gelen şimşeğin ışığı, ileri derecedeki parlaklığı ve ışığından dolayı

“gözleri neredeyse alıverecek.” Şair eş-Şemmâh şöyle demektedir:

“Şiddetli parıltısını yükselttiğinde,

Mutlaka ışığını görecekti neredeyse; gören müstesna.”

Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Aydınlatıyor ışığı ya da (onun ışığı) bir papazın bol zeytinyağına

Fitilini batırdığı kandil gibi etrafı aydınlatıyor.”

Buna göre; hem şimşeğin ışığı hem tedavi amacıyla kullanılan bir bitki demektir, (……..) ise yükseklik antemim ifade eder. İşte Talha b. Mûsarrif de bu kelimeyi bu şekilde ve ışığının şiddeti ve netliği hususunda mübalağa ifade anlamında okumuştur. O böylelikle hakkında “şeref” anlamını ihtiva eden kipi kullanmış olmaktadır. el-Muberred dedi ki: Sonu hemzesiz olarak bu kelime parlaklık anlamındadır. Eğer şeref ve şan manasına kullanılacak olursa, medli (sonu hemzeli) olarak kullanılır. İkisinin de asıl anlamı birdir, o da parlamaktır. Talha b. Mûsarrif de; “Işıklarının üstün aydınlığı” diye okumuştur. Ahmed b. Yahya dedi ki: İkinci kelime; in çoğuludur. en-Nehhâs da şu açıklamayı yapmaktadır: Bu, şimşek (anlamına gelen: el-berk)in bir miktarını ifade eder. “Be” harfi üstün okunursa, bir tek şimşek çakışı anlamına gelir.

el-Cahderî ile İbnu’l-Ka’kâ’ da: şeklinde “ya” harfini ötreli ve “he” harfini e’sreli olarak; kökünden gelmiş bir fiil şeklinde okumuşlardır. Bu durumda; deki “be” zâid ve sıla demektir, (Anlamı, Cumhûrun kıraatinde olduğu gibi, gözleri… alıverecek, şeklindedir). Diğerleri ise “ya” ve “he” harflerini üstün olarak; “Gözleri… alıverecek” diye okumuşlardır. Buradaki “be” harfi de insak içindir.

Şimşek, bulutun kesif olarak üstüste yığılmış olduğuna delildir. Ayrıca yağmurun şiddetli geleceğinin müjdesidir. Yıldırım düşeceğinden de sakındıncidır.

Nur 42

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; dönüş ancak O’nadır.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin mülkü Allahındır; dönüş de ancak Onadır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin mülkü Allah’ındır ve dönüş Allah’adır.

“Göklerle yerin mülkü Allah’ındır ve dönüş Allah’adır.” Bu âyet da ha önce bir kaç yerde açıklanmış bulunmaktadır.

Nur 41

Görmedin mi: Göklerde ve yerde olan, kuşlar saf halinde Allah’ı tespih edin. Her biri kendine ait ibadet ve tespihini bilir. Allah yaptıklarından haberdardır.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allahı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve saf saf uçan kuşlar, Allah’ı teşbih ederler. Onların herbiri kendi dua ve teşbihlerini bilir. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir.

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve saf saf uçan kuşlar Allah’ı teşbih ederler.” Şanı yüce Allah, âyetlerin açıklığını söz konusu ettikten sonra apaçık delilleri daha da arttırmakta ve O’nun yarattıklarının değişiklikleri ile kendilerini mutlak kemale kadir bir yaratan olduğuna delâlet ettiklerini açıklamaktadır. O halde rasûller gönderen O’dur. O rasûlleri göndermiş ve mucizelerle onları desteklemiştir. Onlar da cennet ve cehennemi haber vermişlerdir. “Görmedin mi ki” âyetinde hitab da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a olup, bilmedin mi ki anlamındadır ve maksat herkesdir.

“Göklerde” bulunan melekler

“ve yerde olanlar” cinler ve insanlar

“ve saf saf uçan kuşlar.” Mücahid ve başkaları derler ki: Namaz kılmak insana aittir, teşbih getirmek de O’nun dışındaki yaratıkların özelliğidir. Süfyan da der ki: Kuşların rükû’ ve secdesi olmayan bir namazları vardır. Denildiğine göre kuşların kanat çırpmaları bir namazdır, sesleri teşbihtir. Bunu da en-Nekkaş nakletmiştir.

Bir açıklamaya göre burada sözü edilen teşbih, yaratılmış varlıklarda görülen ilâhî sanatın eserleridir.

“Saf saf uçan kuşlar” âyeti, havada kanatlarını sıraya dizmiş kuşlar, demektir. Cemaat; “Kuşlar” kelimesini” Olan” kelimesine atf ile merfû’ okumuşlardır. ez-Zeccâc der ki; “Ve saf saf uçan kuşlarla beraber” anlamını da vermek üzere “kuşlar” anlamındaki kelime nasb ile okunabilir. en-Nehhâs dedi ki: Ben onun; ifadesi Zeyd ile birlikte ayağa kalktım anlamında kullanıldığını söylediğini duydum. Hatta burada nasb ile okumak, ref ile okumaktan daha uygundur, demiştir. Şayet; Ben ve Zeyd kalktım” diyecek olursan, burada ref ile okumak daha güzeldir, nasb da caizdir.

“Onların herbiri kendi dua ve teşbihlerini bilir” ifadenin anlamı şöyle olabilir: Yüce Allah, onların herbirüsinin namazlarını ve teşbihlerini bilmektedir. Yani namaz kılan herkesin namazını, teşbih eden herkesin teşbihini bilmektedir. Bundan dolayı da “Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir” diye buyurmaktadır. Yani onların itaatlerinden de, teşbihlerinden de hiçbir şey ona gizli kalmaz. İşte bu bakımdan sonraki fiilin ne olduğunu açığa çıkardığı bir fiil takdir ederek, Basra’lılara ve Kûfe’lilere göre; “Herbiri” kelimesinin nasb ile okunmasını câiz kabul etmişlerdir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Namaz kılan ve teşbih eden herkes kendisinin mükellef tutulduğu namazı ve teşbihi bilir. Bazıları da; “Onların herbirinin namazı ve teşbihi bilinmiştir” şeklinde meçhul fiil olarak okumuşlardır. Kimi nahivcilerin naklettiğine göre de bazıları; diye okumuştur. Bu ifadenin takdiri de şöyle olabilir: Yüce Allah onların herbirisine namazlarını ve teşbihlerini öğretmiştir. Anlam şöyle de olabilir: Herkes başkasına kendisinin namazım ve teşbihini öğretmiştir. Buna göre burada “öğretmek” kavratmak ve anlatmak demek olur. Maksat, özellikle kendilerine öğretilenlerdir. Çünkü insanlar arasında kendilerine öğretilmeyenler de vardır. Anlam şöyle de olabilir: Delil olarak gören herkes, bunlardan delil olarak faydalanmıştır. Buna göre delillendirme “öğretme” ile ifade edilmiş olmaktadır.

Burada “salât (namaz)” teşbih manasınadır, te’kid olmak üzere tekrarlanmıştır. “O sırrı ve fısıltıyı bilir” demek gibi. Namaza bazen “teşbih” ismi da verilebilir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

Nur 40

Ya da karanlık deniz içinde dalga üstüne dalga ve bulutlarla kapanmış bir hal gibidir. O, elini uzatsa bile zar zor görür. Allah kendisine nur vermeyen kimseye nur vermez.

Diyanet Vakfı
Yahut (o kafirlerin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; (öyle bir deniz) ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut… Birbiri üstüne karanlıklar… İnsan, elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Yahut derîn bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu bir dalga örter, onu da üstünden bir dalga kaplar. Onların üzerlerinde bulutlar vardır. Birbiri üstünde karanlıklar. Elini çıkarsa, neredeyse onu dahi göremeyecektir. Allah kime nûr vermemişse, onun nuru olmaz.

“Yahut derin bir denizdeki karanlıklar gibidir” âyeti ile yüce Allah, kâfirlere bir başka örnek vermektedir. Yani onların amelleri ya çöldeki bir serab gibidir, yahut karanlıklar gibidir. ez-Zeccâc der ki: Dilersen amellerine serabı örnek al, dilersen karanlıkları örnek al, demektir. Buna göre buradaki “yahut” mübahlık (serbestlik) bildirir. Nitekim daha önce bu kabilden açıklamalar yüce Allah’ın:

“Yahut… yağmura benzer” (el-Bakara, 2/19) âyetini açıklarken geçmişti.

el-Cürcanî dedi ki: Birinci âyet, kâfirlerin amellerini söz konusu etmektedir. İkincisi ise onların küfürlerini dile getirmektedir. Küfrün amellere atfedilmesine sebeb ise, küfrün de onların amellerinden oluşundan dolayıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onları karanlıklardan, nura çıkarır,” (el-Bakara, 2/257) Yani onları küfürden, îmana çıkarır demektir.

Ebû Ali (el-Farisî) dedi ki; Yahut “… karanlıklar gibidir” ifadesi yahut karanlıklara sahip kimse gibidir, demektir. Böyle bir muzafın varlığına yüce Allah’ın:

“Elini çıkarsa…” âyeti delâlet etmektedir, Buna göre buradaki zarnir hazfedilmiş muzafa aittir.

el-Kuşeyrî dedi ki: ez-Zeccâc’a göre örneklendirme kâfirlerin amefleri hakkındadır. el-Cürcanî’ye göre örnek kâfirin küfrü hakkında, Ebû Ali’ye göre, örnek kâfirin kendisi hakkındadır.

İbn Abbâs kendisinden nakledilen bir rivâyette: Bu kâfirin kalbinin misalidir, demektedir.

“Derin bir denizdeki” âyetinin terkibi, derinliğe mensub deniz anlamındadır; denizde dibine ulaşılamayan demektir. “el-Lucce” de çok büyük su anlamındadır, çoğulu “lucec” şeklinde gelir. “Dalgaları ardı sıra geldi” anlamındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyeti da buradan gelmektedir: “Denizin dalgalı olduğu sırada denizde yolculuğa çıkan kimsenin üzerinden (ilahi) himaye kalkar.” “Dalgalı olduğu zaman anlamındaki fiil olan; “izel-tecce” yerine; yine aynı anlamı ifade eden: ‘”inde’dticâcihî” ve “ize’rtecce” şeklinde; Müsned, V, 79, 271. Yüce Allah’ın;

“Onu derin bir su sandı” (en-Neml, 27/44) âyeti, oldukça derin sandı, demektir. “Gemi büyük suya (denize) daldı” denilir. “el-Lecc’e” ise insanların çıkardıkları ses demektir, mesela “İnsanların seslerini ve gürültülerini duydum” anlamındadır. Şair Ebû’n-Necm de şöyle demektedir:

“Gürültü ve patırtı içerisinde filânı filândan tut (ona yaklaşmasını Önle)!”

Sesler birbirine karıştı ve yükseldi” demek olur.

“Onu bir dalga örter.” Bu derin denizin üzerinde bir dalga bulunmaktadır, demektir.

“Onu da üstünden bir dalga kaplar.” Yani dalganın üstünde bir başka dalga vardır. Bu ikinci dalganın üstünde de bir bulut vardır. Öylelikle dalga korkusu, rüzgar korkusu ve bulut korkusu bir arada bulunur.

Onu dalga üstüne dalga örter, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre; Dalgalar peşpeşe gelir, öyle ki âdeta biri diğerinin üstündeymiş gibi, demektir. Denizin dalgaları kesintisiz arka arkaya gelip de bu dalgaların da üstünde bulut var ise, bu en korkulu bir haldir. İki bakımdan daha korkunçtur: Bir defa kişinin kendileriyle yolunu bulacağı yıldızların görülmesini önlemektedir. Diğer taraftan bulutlarla beraber rüzgar ve bulutlardan inen yağmur dolayısı ile korkunçtur.

“Birbiri üstünde karanlıklar.” İbn Muhaysın ve İbn Kesîr’den, el-Bezzî izafet terkibi halinde ve “karanlıklar” anlamındaki kelimeyi esreli olarak; diye okumuştur. Buna göre meal şöyle olur: Onların üzerinde de karanlık bulutlar vardır. Biri diğerinin üstündedir…

Kunbul, “bulutlar” anlamındaki kelimeyi; şeklinde tenvinli olarak; “Karanlıklar” kelimesini de esreli ve tenvinli okumuştur. Bu okuyuş ise biraz sonra geleceği üzere birinci “karanlıklar” kelimesinin tekidi veya bedeli olur.

Diğerleri ise (her iki kelimeyi de) ref ile ve tenvinli okumuşlardır.

el-Mehdevî dedi ki: Bu âyeti; “Onun üstünde karanlık bulutlar vardır” şeklinde izafet halinde okuyanların kıraati şöyle açıklanır: Bulut bu karanlıklar zamanında yukarı doğru yükseldiğinden dolayı, ona izafe edilmiştir. Nitekim yağmur yağacağı vakit yükselen buluta da; “Rahmet bulutu” denilir. “Bulutlar vardır. O karanlıklar ki…” şeklinde “karanlıklar” anlamındaki kelimeyi mecrur okuyanlar, birinci “karanlıklar” kelimesini te’kid veya ondan bedel olmak üzere esreli okurlar. Bu durumda “bulut” kelimesi mübtedâ, “üstünden” kelimesi de haber olur. (Üstünde bulut vardır, anlamında). “Bulutlar vardır… karanlıklar” diye okuyanların kıraatine göre “karanlıklar” mahzuf bir mübtedânın haberidir, ifadenin takdirî de: Onlar karanlıklardır yahut bunlar karanlıklardır, şeklindedir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: “Onu da üstünden bir dalga kaplar” ifadesi tam değildir. (Burada cümle tamamlanmamaktadır). Çünkü; “onların üzerlerinde, bulutlar vardır” ifadesi “dalga” lâfzının sılasıdır. Vakıf ise yüce Allah’ın “onların üzerlerinde, bulutlar vardır” âyetinin bitiminde yapılırsa güzel bir vakıf olur. Sonrada; “birbiri üstünde karanlıklar” diye başlanılır. Onlar biri diğerinin üstünde olan karanlıklardır, demek olur. Mekkelilerden onların, yahut … karanlıklar gibidir. Öyle karanlıklar ki biri diğerinin üstündedir” anlamına gelecek şekilde; şeklinde okudukları da rivâyet edilmiştir. Bu takdirde “bulutlar” anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu karanlıklarla kastedilen bulutun karanlığı, dalganın karanlığı, gecenin karanlığı ve denizin karanlığıdır. Bu karanlıklar içerisinde olan bir kimse hiçbir şey, bir yıldız dahi göremez.

Karanlıklarla, zorlukların kastedildiği” de söylenmiştir. Biri diğerinin üstünde olan zorluklar ve sıkıntılar, demektir. Bir başka açıklamaya göre karanlıklarla kâfirlerin amelleri, derin dalgalı denizle kâfirin kalbi, üstüste dalgalar ile onun kalbini bürüyen cehalet, şüphe ve şaşkınlık, bulutla kastedilen kalbinin kabuk bağlaması, kalbinin mühürlenmesidir. Bu anlamdaki açıklamalar İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Yani o kalbiyle îman nurunu göremez, tıpkı denizde bu gibi karanlıklar içerisinde bulunan kimsenin elini yukarı doğru kaldırdığında onu göremeyecek halde olması gibi.

Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Kâfir beş karanlık içerisinde döner durur. Sözü karanlıktır, ameli karanlıktır, girdiği yer karanlık, çıktığı yer karanlık, kıyâmet gününde varacağı yer de cehennem ateşindeki karanlıklardır, ki o ne kötü bir varış yeridir!

“Elini çıkarsa” bakan bir kimse

“neredeyse” karanlıkların şiddetinden dolayı

“onu dahi göremeyecektir.” ez-Zeccâc ve Ebû Ubeyde dediler ki: Yani onu göremez, görme noktasına dahi yaklaşamaz. el-Hasen’in sözünün anlamı da budur. “Neredeyse” ifadesi onu görmeyi ummaz anlamındadır, el-Ferrâ’ der ki: “Neredeyse” sıladır, (zâiddir) yani onu asla göremez, demektir. Nitekim onu tanımıyorum, anlamında -bu edat kullanılarak denilebilir.

el-Muberred der ki: Ancak olanca bir gayret harcadıktan sonra elini görebilir, demektir. Nitekim: “(………..) Karanlıktan dolayı neredeyse seni göremeyecektim” denildiği zaman ümit kestikten ve çok zorlandıktan sonra onu gördü, anlamını ifade eder.

Bunun görmeye yaklaşmakla birlikte görememek anlamını verdiği de söylenmiştir. Nitekim: “Damat neredeyse prens olacak, devekuşu neredeyse uçacak, ayakkabısı olan neredeyse binekli olacak” sözleri bu kabildendir.

en-Nehhâs dedi ki; Bu hususta en doğru açıklama şudur: Yani elini görecek noktaya yaklaşamaz. Onu görecek hale yaklaşamadığına göre ne yakın, ne uzak hiçbir şekilde onu göremez, demektir.

“Allah kime nûr vermemişse, onun nuru olmaz.” Artık onun kendisiyle hidayet bulacağı bir nuru bulunmaz ve herşey onun için kapkaranlık olur. İbn Abbâs dedi ki: Allah’ın kendisine din vermediği bir kimsenin dini olmaz. Allah’ın kıyâmet gününde kendisinin aydınlığında yürüyeceği bir nûr vermediği kimse cennete giden yolu bulamaz. Yüce Allah’ın su âyetinde olduğu gibi:

“Sizin için aydınlığında yürüyeceğiniz bir nûr verir.” (el-Hadîd, 57/28)

ez-Zeccâc der ki: Bu, dünyada olan bir şeydir. Allah’ın kendisine hidayet vermediği kimse, kendiliğinden hidâyet bulamaz, demektir.

Mukâtil b. Süleyman dedi ki: Bu âyet Utbe b. Rabia hakkında nazil olmuştur. O cahiliye döneminde bağlanacağı bir din arıyordu. O bakımdan rahiplerin kıyafetlerini giyinmiş, daha sonra da İslâm gelince kâfir olmuştu.

el-Maverdî de, Şeybe b. Rabia hakkında inmiştir, demektedir. O cahiliye döneminde rahipler gibi davranmaya çalışır, yün elbise giyinir ve bağlanacağı dini araştırırdı. Fakat İslâm gelince küfre saptı.

Derim ki: İkisi de kâfir olarak öldüler. Âyet-i kerîme ile her ikisinin de, başkalarının da kastedilmiş olma ihtimali uzak değildir. Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme Abdullah b. Cahş hakkında inmiştir. O müslüman olmuş, Habeşistan’a hicret etmiş, müslüman olduktan sonra da hristiyanlığa girmişti. es-Sa’lebi’nin naklettiğine göre Enes (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Muhakkak yüce Allah beni bir nurdan yarattı. Ebubekir’i de benim nurumdan yarattı. Ömer ve Âişe’yi; Ebubekir’in nurundan yarattı. Ümmetimin diğer mü’minlerini Ömer’in nurundan yarattı. Ümmetimin mü’min kadınlarını da Âişe’nin nurundan yarattı. Buna göre kim beni de sevmez, Ebubekir, Ömer ve Âişe’yi de sevmezse onun nuru olmaz.” Bunun üzerine: “Allah kime nûr vermemişse, onun nuru olmaz” âyeti nazil oldu.

Nur 39

Kâfirlerin amelleri, susayanın serap zannettiği bir vadi gibidir. Su zannedip oraya varınca hiçbir şey bulamaz. Allah’ın yanında ise hakkı vardır; O, ona hakkıyla hesap verecektir. Allah hesap görmede hızlıdır.

Diyanet Vakfı
İnkar edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allahı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanların amelleri, susuz kimsenin su sandığı dümdüz çöldeki bir serab gibidir. Nihayet ona yaklaşınca, onun bir şey olmadığını görür. Halbuki kendisi yanında Allah’ı bulmuştur, O da hemen onun hesabını tamamen öder. Allah hesabı çabuk görendir.

Yüce Allah mü’minlerin misalini verdikten sonra,

“kâfir olanların amelleri … çöldeki bir serab gibidir” âyeti ile kâfirin misalini vermektedir, Mukâtil dedi ki: Bu âyet, Şeybe b. Rabia b. Abdi Şems hakkında nazil olmuştur. O bir din arayışı içerisinde kendisini ibadete vermeye çalışan birisiydi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak ortaya çıkınca kâfir oldu.

Ebû Sehl dedi ki: Âyet-i kerîme kitab ehli hakkında inmiştir. Dahhak’a göre ise âyet kâfir kimsenin hayırlı amelleri hakkındadır, Sıla-i rahim, komşulara faydalı olmak gibi.

Serab: Sıcağın arttığı, günün orta vakitlerinde, tehlikeli geçitlerde yere bitişik su gibi görünen şeylerdir. Âl denilen şey ise kuşluk vakti su gibi görünen (serab) çeşididir, ancak sema ile yer arasında görününceye kadar yerden yükseliyormuş gibi görünür.

Seraba bu ismin veriliş sebebi, onun su gibi akması (serbetmesi)nden dolayıdır. Meselâ; “Erkek deve yerde yürüdü, gitti” demektir. Serab’a “el-âl” ismi da verilir, bu da ancak çölde ve sıcakta olur. Susuz bir kimse onu su zannederek aldanır. Şair der ki:

“Çıplak bir tepe üstünde bir âl’in (serab’ın) parıldayışını gördü) diye,

Kırbaamdaki suyu boşaltan gibi oldum.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Biz Savaşı bırakınca onların ahidleri,

Düz alandaki parlak serabın parıldayışı gibi oldu.”

Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Ben binekleri serabı çokça parıldayan alabildiğine uzak

Herbir gediğe sürmedim mi?”

“Çöl(ler)” kelimesi, in çoğuludur. “Komşular” kelimesinin: “Komşu” kelimesinin çoğulu olması gibi. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. Ebû Ubeyde de der ki: Bu iki şekilde de aynı anlamdadır. Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir. Yeryüzünün düz, geniş ve bitkisi bulunmayan bölgelerine bu ad verilir. Serab da böyle bir yerde olur. Bu kelimenin asıl anlamı, suyun karar kıldığı çukur yer demektir, çoğulu da; şeklinde gelir.

el-Cevherî dedi ki: “Yerin düz olan kısmı” demektir, çoğulu da; şeklinde gelir. Makabli esreli olduğundan dolayı (sonuncusunda) “vav”, “ya”ya dönüşmüştür. İle aynıdır, bu da “vav”lıdır. Bazısı ise bunun çoğul olduğunu söylemektedir.

“Susuz kimsenin” o serabı “su sandığı dümdüz çöldeki bir serab gibidir. Nihayet ona yaklaşınca, onun bir şey olmadığını görür.” Zannettiği gibi olmadığını görür ve hiçbir suyu bulunmayan bir yer ile karşılaşır.

Bu yüce Allah’ın kâfirlere verdiği bir misaldir. Onlar amellerinin sevapları konusunda böyle bir neticeyle karşılaşacaklardır. Yüce Allah’ın huzuruna geleceklerinde amellerinin sevabının küfür sebebiyle boşa çıkmış olduğunu göreceklerdir. Yani serab gören bir kimse, nasıl suyu bulunmayan bir şey su görüyor ve sonunda helâk olur ya da ölüyorsa, kâfir olanlar da böylece hiçbir şey bulamayacaklardır.

“Halbuki kendisinin yanında Allah’ı” gözetlemekte olduğunu

“bulmuştur. O da hemen onun hesabını” yani amelinin karşılığını

“tamamen öder.” İmruu’l-Kays der ki:

“Geri dönüp, süratle (yukardan aşağı) düşercesine koşup gitti,

Ve o, artık hesabına kavuşacağına kesinlikle inandı.”

Allah’ın ameline karşılık vaadettiği cezayı bulmuş olacaktır, diye açıklandığı gibi, haşrolacağı vakit Allah’ın emri ile karşı karşıya kalacaktır, diye de açıklanmıştır. Anlam birbirine yakındır.

“Serab” anlamındaki kelime; diye de okunmuştur. el-Mehdevî dedi ki: Buradaki (te’den önceki) “elifin, “ayn”ın üzerindeki fetha’nın tok söylenişi olması da mümkündür. Ayrıca kadınlara yaklaşmayan erkek için kullanılan; söylenişine de benziyor olabilir. Ayrıca bu kelimenin; Çöl”ün çoğulu olması da mümkündür. Buna göre vasl ve vakf halinde de “te” okunmalıdır.

Nafi’, İbn Ca’fer ve Şeybe’den

“susuz kimse” anlamındaki kelimeyi hemzesiz olarak; diye okudukları rivâyet edilmiştir. Ancak onlardan nakledilen meşhur rivâyet hemzeli okunduğudur. Susadı, susar, susamak, susayan” denilir. Şayet hemze okunmayacak olursa; “Susayan” denilir.

“Kâfir olanlar” anlamındaki ifade mübtedâ,

“amelleri” anlamındaki kelime de ikinci mübtedâdır.

“Serab gibidir”deki benzetme edatı olan “keP de haberdir. Cümle tamamiyle; “lar” haberdir. Bununla birlikte “amelleri” kelimesinin “kâfir olanların” terkibinin bedeli olması da mümkündür. Yani; “Küfre sapanların amelleri… bir serab gibidir” takdirindedir ve buna göre muzaf hazfedilmiş olmaktadır.

Nur 38

Allah onlara yaptıklarının en hayırlısını verecek ve fazladı ile artıracaktır. Allah hesabını çabuk görendir.

Diyanet Vakfı
Çünkü (o günde) Allah, onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandıracak ve lütfundan onlara fazlasıyla verecektir. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Allah, onları işledikleri amellerinin en güzeli ile mükâfatlandıracak ve onlara lütfundan fazlasıyla verecektir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

“Çünkü Allah onları İşledikleri amellerinin en güzeli ile mükâfatlandıracak.” Yüce Allah burada güzelliklere karşılık verilecek mükâfatı söz konusu etmekte, kötülüklere karşılık verilecek cezaları zikretmemektedir. Bunların da cezasını verecek olmakla birlikte, söz konusu etmemesinin iki sebebi vardır:

1- Bu bir teşviktir. O bakımdan sadece arzu edilen, şevk duyulan şeyi zikretmekle yetinilmiştir.

2- Bu’onların büyük günah işlemelerinin söz konusu edilmeyeceği bir günün niteliklerini anlatmaktadır. O bakımdan küçük günahları da affedilmiş olacaktır.

“Ve onlara lütfundan fazlasıyla verecektir.” Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır: Birincisine göre yüce Allah herbîr iyiliğe on misliyle karşılık verecektir, ikincisi ise karşılıksız olarak onlara kendi lütfundan ihsanlarda bulunacaktır.

“Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” Yani verdiklerinin hesabını yapmayacaktır, sormayacaktır. Zira O’nun ihsanının, bağışlarının sonu yoktur.

Rivâyet olunduğuna göre; bu âyet-i kerîme nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Küba Mescidi’nin inşa edilmesini emretti. Abdullah b. Revâha gelip şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Mescidleri bina eden kurtuluşa erer mi?

“Evet, ey Revâha’nın oğlu” diye buyurdu. Peki ya orada ayakta ve oturarak namaz kılanlar diye sorunca, Peygamber: “Evet onlar da ey Revâha’nın oğlu” buyurdu. Bu sefer: Peki, ya Allah’a geceyi ancak secde ederek geçirirse deyince, Peygamber şu cevabı verdi: “Evet, ey Revâha’nın oğlu. Sec’ yapmayı bırak, çünkü hiçbir kula akıcı bir dilden (güzel konuşmadan) daha kötü bir şey verilmiş değildir.” Bunu da el-Maverdî zikretmektedir. el-Mâverdi, en-Nuket ve’l-Uyûn, IV, 108

Nur 37

Onlar, Allah’ın zikrinden, namazdan ve zekat vermekten alıkonulmazlar. Gönülleri kıyamet günü zorlukla çarpan, gönülleri kıpırdayan o günün korkusunu taşırlar.

Diyanet Vakfı
Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allahı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı yiğitlerdir (bunlar). Onlar kalblerin ve gözlerin döneceği bir günden korkarlar.

17- Allah’ı Anmanın Önünde Engel Tanımayanlar:

“Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah’ı anmaktan… alıkoymadığı” meşgul etmediği

“yiğitlerdir.” Özellikle ticaretin söz konusu edilmesi, insanı namazdan alıkoyan en büyük işlerden birisi olduğundan dolayıdır. Ticaretin kapsamına girmekle birlikte niçin alışverişi tekrar zikretmiştir? diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Ticaret ile satın almak kastedilmiştir. Çünkü yüce Allah burada “bey’ (mealde; alışveriş)” tabirini kullanmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman…” (el -Cumua, 62/11) Bu açıklamayı el-Vakidî yapmıştır.

el-Kelbî der ki: Tüccar başka yerlerden mal getiren ve bir yerden bir yere yolculuk yapan kimselerdir. Satıcılar ise yerlerinde ikamet edenlerdir.

“Allah’ı anmaktan” âyetinin te’vili hususunda farklı görüşler vardır. Atâ der ki: Burada kasıt namazda hazır bulunmaktır. İbn Abbâs da böyle demiştir. Ayrıca o, “farz namaz” diye kayıtlamıştır. Ezandan alıkoymadığı diye de açıklanmıştır ve bunu Yahya b. Selâm zikretmiştir.

O’nu güzel isimleriyle anmak yani O’nu tevhid edip şanını yüceltmek diye de açıklanmıştır.

Âyet-i kerîme pazarda ticaret yapanlar hakkında inmiştir. Bunu da İbn Ömer ifade etmiştir. Salim dedi ki: Abdullah b. Ömer pazardan geçiyordu, o sırada iş yerleri sahipleri dükkânları kapatmış bulunuyorlar ve cemaat halinde namaz kılmak üzere kalkmışlardı. İşte: “kendilerini ticaretin de alışverişin de Allah’ı anmaktan… alıkoymadığı yiğitlerdir” âyeti bunlar hakkında nazil olmuştur, dedi.

Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurdu: “Bunlar yeryüzünde Allah’ın lütfundan arayarak, yeryüzünde yolculuk yapan kimselerdir.” Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 207-208

Denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde iki kişi vardı. Bunların birisi satıcı olup namaz için ezan okunduğunu işitir işitmez eğer terazi elinde bulunuyorsa onu atıverirdi, güzel bir şekilde dahi koymazdı. Şayet terazi yerinde bulunuyorsa, onu oradan kaldırmazdı. Diğeri ise demirci idi, ticaret maksadıyla kılıç yapardı. Eğer çekici, Örsün üzerinde bulunuyor ise onu yerinde bırakırdı, şayet kaldırmış ise ezanı işittiği takdirde arkasına atardı. İşte yüce Allah, onları ve onlara uyan herkesi övmek üzere bu âyeti indirmiştir.

18- Namazı Kılmak:

“Namazdan” ifadesi, yüce Allah’ın:

“Allah’ı anmaktan” âyetinde kastın, namazdan başka bir şey olduğunu göstermektedir, yoksa tekrar olurdu. “Namaz kıldı” denilir. Mastarının aslı, şeklinde olup, “vav”ın harekesi “kafa intikal edince “vav” da, “elif”e kalboldu. Ondan sonra sakin bir elif olduğundan birileri hazfedildi. “He”nin (yuvarlak te’nin) sabit kalması ise, hazfedilerek kelimenin bozulmaması içindir. Ancak bu mastar izafe yapılınca, muzaf, “he”nin yerine geçtiğinden hazfedilmesi câiz olmuştur. -İzafe edilmediği takdirde, hazfedilmesi de câiz olmaz. Nitekim; “Vaadetti, vaadetmek” ile; “tarttı, tartmak” denilir. Burada “he”nin (te harfinin) hazfedilmesi câiz değildir. Çünkü zaten (ilk harf olan) “vav” hazfedilmiştir. Zira kelimelerin aslı; ile dır. İzafet yapılması halinde bu “he” (yuvarlak te) hazfedilir. el-Ferrâ’ şu beyiti nakletmektedir:

Seninle yakınlıkları olanlar çabuk tuttular ellerini ayrılıkta ve bu hususta çok acele ettiler,

Hem de sana vermiş oldukları o sözlerinde de durmadılar.”

Burada şair “söz, vaad” anlamındaki kelimenin sonundaki “he”yi (yuvarlak te’yi) hazfetmiş bulunmaktadır. Buna sebeb ise bunun muzaf olarak gelmiş olmasıdır.

Enes (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah kıyâmet gününde dünya mescidlerini beyaz develermiş gibi getirir. Bunların ayakları amberden, boyunları zaferandan, başları miskten, yularları yeşil zebercetten olacaktır. Bu mescidlerin kayyûmları ve oradaki müezzinler bu (deve suretindeki mescid)leri önden çekecekler. İmâmları ise arkadan sürecekler. Bu mescidleri İmar edenler ise ona asılmış olacaklardır. Kıyâmetin Arasatında hızlıca çakan şimşek gibi geçeceklerdir. Mevkıf te bulunanlar: Bunlar mukarreb melekler yahut mürsel peygamberlerdir, diyecekler. Bu sefer: Bunlar melek de değildir, peygamber de değildir. Fakat onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti arasından namazları dikkatle koruyanlar ve mescidlere devam eden kimselerdir diye seslenecektir.” Daha önce beşinci başlıkta geçmiş olan bu rivâyet ile ilgili not orada görülebilir.

Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediği nakledilmektedir: İnsanlar üzerinden öyle bir zaman gelecek ki İslâm’ın sadece ismi, Kur’ân’ın sadece resmi kalacaktır. Mescidlerini ma’mur ederler, fakat Allah’ı zikretmek bakımından harabe olacaktır. O zamanın en kötüleri âlimleridir, fitne onlardan başlayacak, onlara dönecektir.

Bu sözleriyle onların bildikleri halde, bildiklerinin gereği ile amel etmeyeceklerini kastetmektedir.

19- Zekât Verenler ve Kıyâmet Gününden Korkanlar:

“Zekâtı vermekten” âyeti, el-Hasen’in dediğine göre farz olan zekâtı edâ etmekten demektir. İbn Abbâs da dedi ki: Burada zekâttan kasıt yüce Allah’a itaat ve ihlâstır. Zira her mü’minin zekât verecek kadar malı olmaz.

“Onlar kalblerin ve gözlerin döneceği bir günden” yani kıyâmet gününden

“korkarlar.” Bu, bugünün dehşetinden korkarlar, helâk edilmekten endişe ederler, demektir. “Dönmek (tekallub)” başka bir hale geçmek demektir. Burada kasıt, kâfirlerin kalpleri ve gözleridir. Onların kalplerinin döndürülmesi yerlerinden sökülüp, gırtlaklara kadar gelip dayanmasıdır. Artık o kalpler ne yerlerine geri dönebilecektir, ne de çıkacaktır. Gözlerin dönmesi ise; gözlerin sürmeli gibi iken morarması, görüyor iken görmez olup körelmesidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Kalpler kurtulma ümidi ile helâk olma korkusu arasında döner, durur (gider, gelir). Gözler de kitaplarının kendilerine hangi taraftan verileceğine ve nerelere götürüleceklerine bakar durur.

Şöyle de açıklanmıştır: Şüphe edenlerin kalpleri bulundukları şüphe halinden başka bir hale geçer. Artık gözleri de böyle olacaktır, çünkü onlar kesin olarak herşeyi görmüş olacaklardır. Bu da yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:

“Şimdi senden perdeni kaldırdık, bugün gözün pek keskindir.” (Kâf, 50/22) Onun dünyada iken sapıklık olarak gördüğü şeyin, artık doğruluğun tâ kendisi olduğunu görecektir. Şu kadar var ki; bu görmelerinin âhirette kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Onların kalbleri cehennemin kor ateşleri üzerinde döndürülüp duracaktır. Anlamın, kalplerin cehennem alevi ve ateşi üzerinde döndürülüp, duracağını söyleyenlerin görüşlerine göre bu âyet, yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:

“Yüzlerinin ateşte evirilip, çevirileceği o günde…” (el-Ahzâb, 33/66);

“Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz.” (el-En’âm, 6/110)

Şöyle de açıklanmıştır: Ateş kimi sefer onları alevi ile yalayarak, kimi sefer de pişirerek evrilip çevirilirler. Bir başka açıklamaya göre kalplerin evirilip çevirilmesi onların çarpması, ızdırap duymasıdır. Gözlerin döndürülmesi de, gözlerle dehşetin değişik yerlerine bakmaktır.

Nur 36

Allah’ın adı anıldığı ve sabah-akşam yüceltildiği evleri, yükseltilip temizlenen mescitleri biliyor. Bu mescitlerde yüce habit-i Allah tespih edilir.

Diyanet Vakfı
(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam Onu (öyle kimseler) tesbih eder ki;

Kurtubi Tefsiri
(Bu) Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Sabah-akşam Onu oralarda teşbih ederler;

Bu âyetin: “(Bu) Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına İzin verdiği evlerdedir. Sabah-akşam O’nu oralarda teşbih ederler. (Bunlar) kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı yiğitlerdir” bölümüne dair açıklamalarımızı ondokuz başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın Adının Yüceltildiği Evler:

Yüce Allah’ın: “(Bu) Allah’ın yüceltilmesine ve… evlerdedir” âyetinde yer alan “Evler âyetindeki “be” harfi hem ötreli, hem de esreli olarak okunabilir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/189. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“…dedir” edatının nereye taalluk ettiği hususunda farklı görüşler vardır. Bunun

“misbâh: kandil”e taalluk ettiği söylenilmiştir. Bu takdire göre anlam: O kandiller… evlerdedir, anlamında olur. Bunun:

“O’nu… teşbih ederler” âyetine taalluk ettiği de söylenmiştir. Bu açıklamaya göre (bir önceki âyetteki):

“Allah herşeyi çok iyi bilendir” âyetinde vakıf yapılır. İbnul-Enbarî dedi ki: Ben Ebû’l-Abbas’i şöyle derken dinledim: Bu, kandil, cam ve yıldız kelimelerinin halidir. Sanki: Bunlar… evlerdedir, denilmiş gibidir.

et-Tirmizî el-Hakim Muhammed b. Ali de şöyle demektedir:

“… evlerdedir” âyeti munfasıl (önceki âyetten ayn)dır. O: Allah, adının yüceltilmesine izin verdiği evlerdedir, diyor gibidir. Zaten bu doğrultuda haberler de gelmiş bulunmaktadır. “Kim mescidde oturursa, o Rabbi ile oturuyor demektir” gibi. Tevrat’tan nakledildiği üzere haberde de şöyle varid olmuştur: “Mü’min mescide yürüdüğü zaman şanı yüce Allah şöyle buyurur: Kulum beni ziyaret etti, onu ağırlamak da Bana düşer. Ben onu cennetin dışında her hangi bir şeyle ağırlamaya da razı olmuyorum. ”

İbnul-Enbarî der ki: Buradaki; “…dedir” anlamındaki edatı eğer “teşbih ederler” anlamındaki fiile mutaallak kabul eder, yahut da bunun “er-ricâl: yiğitler” kelimesinin ref edicisi olduğunu kabul edersek, o takdirde yüce Allah’ın;

“Allah herşeyi çok iyi bilendir” âyeti üzerinde vakıf güzel olur.

er-Rummânî der ki: Bu edat “tutuşturulan” anlamındaki fiile mutaallaktır. Buna göre; “çok iyi bilendir” lâfzı üzerinde vakıf yapılmaz.

Eğer: “Evlerdedir” lâfzı, “tutuşturulan” lâfzına taalluk ettiğine göre “kandil, kandil yuvası” müfred olarak gelirken “evler’in çoğul gelmesi nasıl izah edilir? Halbuki kandil yuvası bir evde sadece bir tane olur, denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Bu tekil olarak başlayan ve çoğul olarak sona erdirilen çeşitli (mütelevven) hitab kabilindendir. Yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman…” (et-Talâk, 65/1) âyeti ve benzerleri gibidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada ayrı ayrı herbir evden söz edilmektedir. Bunun yüce Allah’ın:

“Onların arasında ay’ı bir nûr kılmış” (Nûh, 71/16) âyeti gibi olduğu da söylenmiştir. Halbuki ay göklerden sadece birisindedir.

Burada sözü edilen “evler”den maksadın ne olduğu hususunda beş görüş ileri sürülmüştür:

1- Yüce Allah’a ibadet için tahsis edilmiş olan mescitlerdir. Bu mescitlerde semadaki yıldızlar nasıl yeryüzünde bulunanlara aydınlık veriyorsa, semadakilere öylece aydınlık görünürler. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve el-Hasen yapmışlardır.

2- Bu evler Beytu’l-Makdis’teki evlerdir. Bu görüş de el-Hasen’den nakledilmiştir.

3- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın haneleridir. Bu da Mücahid’den nakledilmiştir.

4- Bundan kasıt bütün evlerdir. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Yüce Allah’ın:

“Sabah akşam O’nu oralarda teşbih ederler” âyeti ise bu evlerin mescitler olduğu kanaatini güçlendirmektedir.

5- Bunlar hepsi de peygamber tarafından inşa edilmiş olan dört mesciddir: Ka’be, Beyt-i Erîha (Beytu’l-Makdis), Medine Mescidi ve Küba Mescidi’dir. Bu açıklamayı İbn Büreyde yapmıştır. Bu, daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/108. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Kuvvetli olan birinci görüştür. Çünkü Enes b. Malik (radıyallahü anh), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Aziz ve celil olan Allah’ı seven beni de sevsin. Beni seven ashabımı sevsin, ashabımı seven Kur’ân’ı sevsin. Kur’ân’ı seven, mescidleri sevsin. Çünkü onlar Allah’ın avlularıdır, yüceltilmelerine Allah’ın İzin verdiği binalarıdır. Oraları mübarek ve hayırlı kılmıştır, orada bulunanlar da hayırlıdır. Oralar muhafaza altındadır, oradakiler de muhafaza altındadırlar. Onlar namazlarında iken aziz ve celil olan Allah da ihtiyaçlarını karşılar, onla? mescitlerinde bulunuyorlarken, Allah da onları muhafaza eder.”

2- Mescidlere İhtİmâm Göstermek:

Yüce Allah’ın:

“Allah’ın yüceltilmesine… İzin verdiği” âyetindeki “izin vermek emretmek ve hükmetmek” anlamındadır. İzinin gerçek anlamı, bilmek ve yasak koymaksızın imkân tanımaktır. Eğer onunla birlikte emir ve uygulama bulunacak olursa, anlamı daha da güçlü olur,

“Yüceltilmesine” âyetinin bina edilip, yükseltilmelerine demek olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid ve İkrime yapmıştır. Yüce Allah’ın:

“Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı” (el-Bakara, 2/127) âyetinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: “Kim kendi malından bir mescid bina edecek olursa, yüce Allah da ona cennette bir ev bina eder.” İbn Mâce, Mesâcid 1. Yakın lâfızlarla vârid olmuş benzeri rivâyetler: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 7-8.

Bu anlamda mescid bina etmeyi teşvik eden pek çok Hadîs-i şerîf vardır. Hasan-ı Basrî ve başkaları şöyle demişlerdir: “Yüceltilmesine” âyetinin anlamı tazim edilip şanlarının yükseltilmesine, necaset ve pisliklerden arındırılıp, temizletilmesine… demektir. Çünkü Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır: “Deri ateşten dolayı çekildiği gibi, mescitler de necasetten böylece çekilirler. ” el-Aclûnî. Keşfu’l-Hafâ, I, 253’te, Aliyyu’l-Karîden naklen, böyle bir hadisin bulunmadığım zikretmektedir.

İbn Mâce de Sünen’inde Ebû Said el-Hudrîden şöyle dediğini kaydetmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim mescidden rahatsızlık verici bir şeyi (pislik ve benzerini) dışarı çıkartacak olursa, Allah da ona cennette bir ev bina eder.” İbn Mâce, Mesâcid 9

Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan da şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere mahallelerde mescidler edinmemizi ve bu mescidlerin temiz tutulup, hoş kokularla kokulandırılmasını emretmiştir. Ebû Dâvûd, Salât 13; Tirmizî, Cumua 64; İbn Mâce, Mesâcid 9

3- Mescidlere Süs ve Nakış Yapmak:

Bizler burada kastedilenin, mescidlerin bina edilmesi olduğunu kabul edecek olursak, acaba mescidlere süs ve nakış yapılır mı? Bu hususta farklı görüşler vardır. Kimileri bunu mekruh görürken, kimileri de mubah kabul etmektedirler.

Hammâd b. Seleme, Eyyub’dan, o Ebû Kılabe’den, o Enes’ten; Katade’nin de, Enes’ten rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar mescidlerle birbirlerine karşı öğüneceklerî vakit gelmedikçe, kıyâmet kopmayacaktır.” Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir Ebû Dâvûd, Salât 12; Nesâî, Mesâcid 2; İbn Mâce, Mesâcîd 2; Dârimi, Salât 123; Müsned, III, 134, 145, 152, 230, 283.

Buhârî’de de şöyle denilmektedir: …Enes de dedi ki: “Mescidlerle karşılıklı öğünürler. Sonra da pek az müstesna orayı imar etmezler (namaza gitmezler.)” Buhârî, Saiât 62.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Yahudiler ve hristiyanlar (mabedlerini) süsledikleri gibi yemin olsun sizler de oraları (mescidleri) süsleyeceksinizdir. Ebû Dâvûd, Salât 12.

Tirmizî el-Hakim Ebû Abdullah da “Nevadiru’l-Usul” adlı eserinde Ebû’d-Derdâ’dan şöyle dediğini zikretmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mescidlerinizi süsleyip mushaflarınızı da allayıp pulladığınız takdirde artık helâk olmak gelip sizi bulacaktır.

Bunun mubah olduğunu kabul edenler de mescidlerin süslenmesinin mescidleri ta’zim etmek demek olduğunu söyleyerek delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah da: “Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir” diye buyurmakla mescidlerin ta’zim edilmesini emretmektedir.

Osman (radıyallahü anh)dan da rivâyete göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidini tik ağacından bina etmiş ve güzelleştirmiştir.

Ebû Hanîfe der ki: Mescidleri altın suyu ile nakışlamakta bir mahzur yoktur.

Rivâyet edildiğine göre Ömer b. Abdu’l-Aziz de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidini nakışlarla süslemiş, mescidin imar ve süsleme işini ileriye götürmüştür. Bu da onun halifeliğinden önce Medine valiliği döneminde olmuş, kimse onun bu yaptığını tepki ile karşılamamıştı.

Nakledildiğine göre el-Velid b. Abdu’l-Melik de Dımaşk’taki (Şam’daki) mescidin yapımı ve süslenmesi için Şam (Suriye) bölgesinden toplanan haracın üç mislini harcamıştır. Yine rivâyet edildiğine göre Davud oğlu Süleyman (İkisine de salât ve selâm olsun) Beytu’l-Makdis mescidini bina etmiş ve onu ileri derecede süslemiştir.

4- Mescidin, Rahatsızlık Verici Şeylere Karşı Korunması:

Mescidin kendilerine karşı korunması ve uzak tutulması gereken hususlar arasında hoş olmayan kokular, kötü sözler ve buna benzer açıklayacağımız diğer hususlar vardır. Bunlara riayet etmek mescidlere gösterilen saygının bir parçasıdır. İbn Ömer (radıyallahü anh)dan rivâyet edilen sahih hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesinde şöyle buyurmuştur: “Kim bu bitkiden -sarımsağı kastediyor- yiyecek olursa, sakın mescidlere gelmesin. ” Buhâri, Ezân 160; Müslim, Mesâcid 68; Ebû Dâvûd, Efîme 40; Dârimî, Et’ime 21; Müsned, II, 13, 20, Buhârî, Mflstim ve Dârimî’de bu gazvenin Tebûk değil, Hayber olduğu kaydedilmektedir,

Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh)ın rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim bu bakliyattan yani sarımsaktan yiyecek olursa… ” Bir seferinde de “kim soğan, sarımsak ve pırasa yiyecek olursa, bizim mescidimize asla yaklaşmasın. Çünkü melekler de Âdemoğullarının rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar.” Müslim, Mesâcid 72-74; Tirmizî, Efime 13; Nesâî, Mesâcid 16; İbn Mâce, tkâmetus-salât 58; Müsned, II,

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da irad ettiği bir hutbesinde şöyle demiştir; Sonra siz ey insanlar iki bitkiden yiyorsunuz ki benim görüşüme göre bunlar ancak pis şeylerdir. Şu soğan ve sarımsağı kastediyorum. Yemin olsun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde bunların kokularının bir adamdan geldiğini gördüğü takdirde o kimse hakkında emir vererek, Bakî’e kadar çıkartılırdı. O bakımdan bunlardan kim yiyecek olursa, onları pişirmek suretiyle öldürsün. (Pis kokularının gitmesini sağlasın.) Bu hadisi Müslim, Sahih’inde rivâyet etmiştir. Müslim, Mesâcid 78; Nesâî, Mesâcid 17; İbn Mâce, tkâmetus-Salât 58, Et’ime 59; Müsned, I, 28.

İlim adamları derler ki: Böyle bir kimsenin mescidden çıkartılmasının illeti onun başkalarını rahatsız etmesi olduğuna göre; kıyasen şunu da söyleyebiliriz: Mescidde kötü diliyle onlara karşı güzel olmayan davranışlarda bulunarak çevresindekilere rahatsızlık veren yahut mesleğinin kötülüğü dolayısıyla kendisinden ayrılmayan bir şekilde kötü kokan yahut cüzzam ve buna benzer rahatsızlık verici bir hastalığı bulunan ve insanları rahatsız edecek bir hususu olan herkesi, bu illet o kimsede bulunduğu sürece -ondan ayrılıncaya kadar- mescitten çıkartabilmek hakkına sahiptirler.

Aynı şekilde sarımsak ve buna benzer insanları rahatsız edici, hoş olmayan kokusu bulunan şeyleri yiyen, kimseler namaz ya da ilim meclisinden, ziyafet vb. başka sebebler için insanların toplu olarak bulunduğu yerlerden uzak kalırlar. Bundan dolayı (Ömer -radıyallahü anh-) soğan, sarımsak ve pırasayı bir arada söz konusu etmiş ve bunların rahatsızlık verici şeylerden olduğunu haber vermiştir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: Hocamız Ebû Ömer Ahmed b. Abdul-Melik b. Hişam’ın -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- komşuları tarafından şikâyet edilen ve mescidde eliyle ve diliyle kendilerine eziyet ettiği ittifakla söylenen birisine nasıl bir uygulama yapılması gerektiği hususunda kendisiyle danışılması üzerine; o şahsın mescidden çıkartılıp oradan uzaklaştırılması, komşularıyla birlikte namazda hazır bulunmaması doğrultusunda fetva verdiğini gördüm. Zira böyle bir kimsenin delicesine ve haksızca hareketlerinden kurtulmanın başka bir yolu yoktur. Bir gün bu kişi hakkında onunla müzakere ettim, bu hususta vermiş olduğu fetva ile ilgili delil getirmesini istedim ve karşılıklı olarak söz alışverişinde bulunduk. O da sarımsak yiyen kimse ile ilgili hadisi delil gösterdi ve dedi ki: Bana göre böyle bir kimsenin bu. hali sarımsak yiyen kimseden daha çok eziyet vericidir. Sarımsak yiyen bir kimse de mescide cemaate katılmaktan alıkonulur. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, VI, 423. Ancak İbn Abdi’l-Berr, sözünü ettiği hocasının ismi gerek burada, gerek, el-İstizkâr, I, 394te: “Abdulmelik b. Hişam” olarak değil de, “… Abdulmelik b. Hâşim…” olarak kaydedilmektedir.

Derim ki: Mürsel rivâyetler arasında şöyle denilmektedir: “Kişi bir tek yalan söylediğinden melek onun pis kokusundan dolayı uzaklaşıp gider.”

Buna göre yalan söylemek ve batıl sözler uydurmakla tanınan bir kimse de dışarı çıkartılır. Çünkü bu da eziyet verici bir iştir.

5- Mescidlerin, Mescidleri İmar Etmenin, Mescidlere Devam Etmenin Fazileti:

İlim adamlarının çoğunluğu İbn Ömer hadisi dolayısıyla bütün mescidlerin eşit olduğu kanaatindedirler. Kimileri de şöyle demektedir: Buradaki (sarımsak vb. şeyler ile ilgili) yasak sadece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidi hakkındadır. Buna sebep ise Cebrâîl (aleyhisselâm) ve onun mescide inişidir. Zira Cabir hadisinde: “Sakın bizim mescidimize yaklaşmasın” diye buyurmuştur. Ancak birinci görüş daha sahihtir, çünkü bu hükmü etkileyen sıfatt söz konusu etmiştir ki, bu da mescid oluştur. Hükmü etkileyen sıfatın söz konusu edilmesi ise bir illet bildirmedir. es-Sa’lebî isnadını kaydederek Enes (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah kıyâmet gününde dünya mescidlerini beyaz ve asil develer suretinde getirir. Ayakları anberden, boyunları zaferandan, basları miskten, yularları yeşil zebercetten. O mescidlerde ikamet edip ezan okuyanlar o develerin yularını çekecekler. İmâmları da arkadan sürecekler. Mescidleri imar edenler de onlara asılmış olacaklar. Böylelikle kıyâmetin Arasatından süratli bir şimşek gibi geçecekler, Mevkıf te bulunan kimseler; Bunlar mukarreb melekler ve mürsel peygamberlerdir, diyecekler. Bunun üzerine şöyle nida olunacak: Bunlar melek de değildir, peygamber de değildir. Bunlar mescid ehli kimselerdir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinden namazları dikkatle koruyanlardır.”

Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe îman eden… kimseler imar eder.” (et-Tevbe, 9/18) Bu âyet bütün mescidler hakkında geneldir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır; “Sizler bir kimsenin mescidlere devam etmeyi itiyat haline getirdiğini görecek olursanız, onun îman ehli olduğuna şahitlik ediniz. Çünkü yüce Allah: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe îman eden… kimseler imar eder” diye buyurmaktadır.” Tirmizî. Tefsir 9. sûre 9: İbn Mâce. Mesâcid 19; Dârimî, Salât 23; Müsned, HI, 68, 76. Bu hadis daha önceden de (bk. et-Tevbe, 9/18. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

6- Mescidlerde, Mescidlerle Bağdaşmayan İşlerin Yapılması:

Aynı şekilde mescidler alışveriş ve (benzeri) bütün işlerin yapılmasına karşı himaye edilirler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kaybetmiş olduğu kırmızı devesinin kayıbını yüksek sesle ilan eden kimseye şöyle demiştir: “Hay bulmaz olasın! Mescidler ancak bina ediliş maksatları için kullanılır.” Bu hadisi Müslim, Süleyman b. Bureyde’den, o babasından diye rivâyet etmiş olup buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirdikten sonra bir adam kalkıp, şöyle demiştir: Benim kırmızı devemi bulan var mı:’ Beni haberdar etsin. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Hay bulmaz olasın! Mescidler bina ediliş maksatları için kullanılır,” Müslim, Mesâcid 80-81; İbn Mâce, Mesacid 11

İşte bu da mescidlerde aslolanın namaz, zikir ve Kur’ân kıraati olduğuna, bunun dışında herhangi bir iş yapılmaması gerektiğine delildir. Nitekim Enes (radıyallahü anh)ın rivâyet ettiği şu hadiste de böylece açıklanmış bulunmaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte mescidde bulunduğumuz bir sırada Bedevi bir Arap geldi ve ayakta durup, mescidde küçük abdestini bozdu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabı: Dur, dur dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “İhtiyacını görmesini ortada bıraktırmayın. Onu haline terkedin.” Bunun üzerine ihtiyacını giderinceye kadar ona ilişmediler. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu çağırıp şöyle dedi: “Bu mescidlerde hiçbir şekilde böyle bir küçük abdest bozmak ya da kirletilmeleri uygun değildir. Bu mescidler ancak Allah’ı zikretmek, namaz kılmak ya da Kur’ân okumak içindir.” -Ya da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın buyurduğu gibi… (Enes devamla) dedi ki: Orada bulunanlardan birisine emir verdi, o da bir kova su getirip üzerine döktü. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Buhâri, Ecleb 35; Müslim, Tahâre 98, 199; Nesâî, Tahâre 45, Miyâh 2; İbn Mâce, Tahâre 78; Müsned, III, 191, 226.

Yüce Allah’ın Kitabından buna delil olan âyetlerden birisi de O’nun:

“İçlerinde adının anılmasına izin verdiği evler…” âyetidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Muaviye b. el-Hakem es-Sülemî’ye söylediği şu sözler de buna delildir: “Şüphesiz ki bu mescidlerde insanların kelâmından herhangi bir şey söylemek uygun düşmez. Söylenebilecek sadece teşbihtir, tekbirdir ve Kur’ân kıraatidir.” Yahut ta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın buyurduğu gibi… Müslim, Tahâre 100; Müsned, III, 191.

Bu hadisi bütün uzunluğu ile Müslim, Sahihinde rivâyet etmiş bulunmaktadır; bu kadarı da yeter,

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), mescidde bir adamın sesini duyunca: Bu ses de ne oluyor? Nerede olduğunu biliyor musun? diye çıkışmıştır.

Halef b. Eyyub bir seferinde mescidinde oturmakta iken kölesi yanına gelip ona bir hususa dair soru sordu. O da ayağa kalkıp nıescidden çıktı ve ona öylece cevap verdi. Niye böyle yaptığı sorulunca, şöyle dedi: Şu, şu kadar zamandan bu yana mescidde dünya kelâmı konuşmuş değilim. Bu gün de konuşmak hoşuma gitmedi.

7- Mescidde Kayıp İlânı, Alış-veriş Yapmak, Şiir Okumak vs. nin Hükmü;

Tirmizî, Amr b. Şuayb’dan, o babasından, o da dedesi yoluyla rivâyet ettiğine göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde şiir okumayı, orada alışveriş yapmayı ve cuma gününde namazdan önce insanların halkalar oluşturarak oturmalarını yasaklamıştır. (Tirmizî) dedi ki: Bu hususta Büreyde, Cabir ve Enes’ten de rivâyetler gelmiştir. Abdullah b. Amr’in hadisi de hasen bir hadistir, Muhammed b. İsmail dedi ki: Ben Muhammed’i (Tirmizî’de Ahmed’i) ve İshak’ı -başkalarını da zikrederek- Amr b. Şuayb’in hadisini delil gösterdiklerini gördüm. Kimi ilim ehli kimseler de mescidde alışveriş yapılmasını mekruh karşılamışlardır. Ahmed ve İshak da bu görüştedirler. Tirmizî, Salât 123. Hadis ayrıca: Nesâî, Mesâcld 23; İbn Mâce, Mesâcid 5’de de yer almaktadır. .

Rivâyet edildiğine göre de Meryem oğlu Îsa (ikisine de selam olsun) mescidde alışveriş yapan bir topluluğun yanından geçince, elbisesini sarıp sarmaladıktan sonra onları vura vura üzerlerine yürüdü ve bu arada da; Ey yılanların çocukları! Sizler Allah’ın mescidlerini pazar edindiniz. Burası âhiretin pazarıdır, diyordu.

Derim ki: Mezhebimize mensub kimi İlim adamı mescidlerde çocuklara öğretmeyi mekruh görmüş ve bunun da alışveriş kabilinden olduğu görüşünü belirtmiştir. Bu, ilim öğretmenin ücret karşılığı yapılması halinde böyledir, Şayet ücretsiz yapılacak olsa, yine bir başka açıdan bunun engellenmesi söz konusu olur. O da çocukların pisliklerden ve kirletmekten kendilerini koruyamayacaklarıdır. Bu ise mescidlerin temiz tutulmaması sonucunu doğurur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da mescidlerin temizlenmesini ve hoş kokularla kokulandırılmasını emrederek şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınızı, delilerinizi, kılıçlarınızı kınsız tutmayı, orada hadlerinizi uygulayıp seslerinizi yükseltmeyi, karşılıklı tartışmalarınızı mescidlerinizden uzak tutunuz. Cuma günlerinde oraları kokulandırıp, tütsülendiriniz. Mescidlerinizin kapılarında da tuvalet ve abdest alma yerleri yapınız.” Müslim, Mesâcid 5

Bu hadisin isnadında Umeyyeoğullarının azatlısı Dımaşklı el-Alâ b. Kesir vardır. Bu da hadis âlimlerine göre zayıf bir ravidir. Bunu hadis hafızı Ebû Ahmed b. Adî el-Cürcanî zikretmiştir. Hadisin senedine bakıldığında el-Alâ b. Kesîrin ismen zikredilmediği görülecektir. Künyesi verilen Ebû Saîd, el-Alâ b. Kesîr’in kendisidir. İlk. ez-Zehebî, Mîzûnu’l-İtidât, IV, 24; İbn Hacer, Tekztbul-Tekzîb, VIII, 170.

Yine Ebû Ahmed’in zikrettiğine göre, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) şöyle demiştir: İkindi namazını mü’minlerin emin Osman ile birlikte kıldım. Mescidin bir tarafında bir terzi gördü. Onun dışarı çıkartılmasını emretti. Ona: Ey mü’minlerin emiri! O mescidi süpürüyor, kapıları kapatıyor ve bazen de su serpiyor denilince, Osman şöyle dedi: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Sanatkârlarınızı mescidlerinizden uzaklaştırınız.” Bu bellenmiş bir hadis değildir, isnadında Muhammed b. Mucîb es-Sakafî vardır. Bu ise Zâhibu’l-Hadis (hiçbir surette hadisi alınmayan) bir ravidir Bk. Zehebî, Maûnu’l-l’tidût, V, 149; İbn Hacer, Tehzîbul-Tehzîb, IX, 379-Î80.

Derim ki: Bu anlamda vârid olmuş rivâyetlerin, rivâyet yolları her ne kadar gevşek ise de manaları sahihtir. Bu manaların sahih olduğuna, daha önce zikrettiklerimiz delil teşkil etmektedir. Tirmizî der ki: Tabiîne mensub kimi ilim ehlince mescidde alışverişe ruhsat verildiğine dair rivâyet gelmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den de birden çok hadiste mescidde şiir okunabileceğine dair ruhsat da rivâyet edilmiş bulunmaktadır. Tirmizî. Salât 123

Derim ki: Mescidlerde şiir okumak hakkında farklı görüşler vardır. Kimisi mutlak olarak kabul etmezken, kimisi mutlak olarak câiz kabul etmektedir. Ancak uygun olan bu hususta hükmün tafsilatlı olarak ele alınmasıdır. Şöyleki: Şiire bakılır, eğer şiir yüce Allah’a ya da Rasûlüne övgü ihtiva ediyor, yahut onları yakışık olmayan şeylerden tenzih ediyor ise -Hassan’ın şiirlerinde olduğu gibi- veya hayra teşvik, öğüt, dünyaya karşı zahîdliği, dünyalıktan az şeylerle yetinmeyi ihtiva ediyor ise böyle şiirleri mescidlerde de, başka yerlerde de okumak güzeldir. Mesela şairin şu beyitleri bu kabildendir:

“Dolaş, dur ey nefis ki, ben de tek ve samed olana doğru gideyim,

Bırak benim peşimi, Rabbimden başkasını aramıyayım.

O benim tesellim, benim sohbet ettiğimdir, insanları terket artık,

Çünkü sen O’nun dışında sığınacak kimse bulamazsın.”

Böyle olmayan şiirler de câiz olmaz. Çünkü şiirde çoğunlukla çirkin sözler, yalan ve batılın süslü gösterilmesi söz konusudur. Bu gibi hususlardan uzak kalan şiirde bile en azından boş sözler ve gereksiz ifadeler vardır. Mescidler ise bundan uzak tutulmalıdır. Çünkü yüce Allah:

“Allah’ın yûceltilmesine ve İçlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir” diye buyurmaktadır. Şiirin mescidde okunması bazen câiz olabilir. Şairin şu beyiti gibi:

“Yumuşak kumların (üzerinde yürüyen) ve yağmurun vurduğu

bir erkek deve gibi, Ki sırtında yağmur vardır ve oradan aşağı düşmüştür.”

Bir başka sairin su beviti de bövledir:

“Sema (yağmur) bir kavmin topraklarına düştü mü,

Orada otlatırız isterlerse kızsınlar (bizlere)”

Bu kabil şiirde her ne kadar Allah’a hamd ve sena bulunmamakta ise de caizdir. Çünkü hayasızca sözler ve yalan ihtiva etmemektedir. Câiz olan ve olmayan şiirlere dair yeterli açıklamalar yüce Allah’ın izniyle eş-Şuarâ Sûresi’nde gelecektir.

Dârakutnî’nin rivâyetine göre Hişam b. Urve babasından, o Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda şiirden söz edildi de şöyle buyurdu: “O bir sözdür, güzeli güzeldir, çirkini çirkindir. ” Dârakutnî, IV, 155

Bu. hususta Abdullah b. Amr b. el-Âs’tan, Ebû Hüreyre’den ve İbn Abbâs’tan rivâyet edilen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in hadisleri de bulunmaktadır. Bunları (Dârakutnî) Sünen’inde zikretmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Şâfiî mezhebihe mensup ilim adamları bu sözü Şâfiî’den nakletmektedirler ve ondan başkasının bu sözleri söylemediğini ileri sürerler. Sanki onlar bu husustaki hadislere vakıf olmamış gibidirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

8- Mescidlerde Seslerin Yükseltilmesi:

Mescidlerde sesin yükseltilmesine gelince, şayet bu sesini yükseltenin maslahatının bir gereği ise o vakit maksadının zatına olmak üzere ona beddua edilir. Çünkü az önce kaydettiğimiz Bureyde yoluyla gelen hadis bunu İfade etmektedir. Aynı şekilde Ebû Hüreyre’nin naklettiği hadise göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kim birisinin mescidde bir şey kaybettiğini ilan ettiğini işitirse: Allah onu sana geri çevirmesin, desin, çünkü mescidler bunun İçin bina edilmiş değildir, ” Müslim, Mesâcid 79; Ebû Dâvûd, Salât 21; İbn Mâce, Mesâcid 11; Müsned, II, 349, 420.

Malik ve bir grub ilim adamı bu kanaattedir. Öyle ki bunlar, ilim ve başka bir maksat için dahi mescidde sesin yükseltilmesini mekruh kabul ederler. Ebû Hanîfe mezhebine mensub ilim adamları bizim -Maliki- mezhebimize mensub Muhammed b. Mesleme ise davalaşma ve ilim maksİsmi ile sesi yükseltmeyi câiz kabul eder ve şöyle derler: Çünkü onlar için bu şekilde seslerini yükseltmek kaçınılmaz bir şeydir. Ancak bu, hadisin zahirine muhaliftir. “Onlar için bu şekilde davranmak kaçınılmaz bir şeydir.” sözleri ise uygun değildir. Aksine İki sebeb dolayısıyla bundan kaçınabilirler. Evvela vakar ve hürmette kusur etmezler. Sürekli bunu hatırlarında tutarlar ve aksi olan işlerden kendilerini sakındırırlar. İkinci olarak eğer buna imkân bulunmayacak olursa, o takdirde bu maksatla özel bir yer tesbit edilmelidir. Nitekim Ömer (radıyallahü anh), el-Butayha diye adlandırılan geniş bir yer bina etmiş ve: Kim yüksek sesle konuşmak yahut bir şiir okumak isterse -Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidinde bunları yapmak isteyenleri kastetmektedir- haydi bu geniş yere çıkıp gitsin. İşte bu da Ömer (radıyallahü anh)ın, mescidde şiir okunmasına karşı çıktığının delilidir. el-Butayha denilen yerde, Mescidin dışında bunun için bir yer bina etmiştir.

9- Mescidde Uyumak:

Yabancı ve evi olmayan erkek ya da kadınlardan bu işe ihtiyaç duyan kimselerin mescidde uyumalarına gelince, bu caizdir. Çünkü Buhârî’de şöyle denilmektedir: …Ebû Kılâbe, Enes’ten naklen dedi ki: Ukl kabilesinden bir grup Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına geldiler. Onlar Suffe’de kaldılar. Abdu’r-Rahmân b. Ebi Bekr dedi ki: Suffa ashabı fakir kimseler idiler. Buhârî, Salât 5HT Mevakîtus-Salâ 41; Müsned, I, 197, 19S.

Buhârî ile Müslim’de kaydedildiğine göre de İbn Ömer bekâr bir delikanlı iken evlenmeden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mescidinde (kimi zaman) uyurdu. Buhârî, Salât 58; Müslim, Fedâikı’s-Sahâbe 140; Nesâî, Mesâcid 29. Buhârî’nin lâfzı bu şekildedir,

Buhârî: “Kadının mescidde uyuması” diye bir başlık açmış ve bu başlık altında Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın rivâyet ettiği hadisi de zikretmiştir. Bu hadis ahalisi tarafından bir kemer çalmakla itham edilen siyahi bir cariyenin başından geçenler hakkındadır. Âişe dedi ki: Bu cariyenin mescidde kıldan bir çadırı ya da küçükçe bir evi vardı… Buhârî, Salât 57.

Atâ b. Ebi Rebah da kırk yıl süreyle gecelerini mescidde geçirmiştir.

10- Mescide Giriş ve Çıkışın Adabı:

Müslim, Ebû Humeyd ya da Ebû Useyd’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse mescide girdiği takdirde; “Allah’ım bana rahmetinin kapılarını aç” desin. Mescidden çıkacak olursa da: “Allah’ım, lütfundan dilerim” desin.” Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 68; Ebû Dâvûd, Salât 18; Nesâî, Mesâcid 36; İbn Mâce, Mesâcid 13; Dârimi, İsti’zân 56; Müsned, III, 497, V, 425. Ebû Dâvûd da bu hadisi böylece rivâyet etmiş, ancak o: “Sizden herhangi bir kimse mescide girecek olursa: Selâm versin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a salât getirsin, sonra da: “Allah’ım bana rahmetinin kapılarını aç, desin…” fazlalığıyla rivâyet etmektedir. Ebû Dâvûd, Salât 18.

İbn Mâce’nin rivâyetine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kızı Fâtıma (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide girdi mi:

“Allah’ın adıyla, Resûlüllah’a selâm olsun. Allah’ım, bana günahlarımı bağışla ve bana rahmetinin kapılarım aç” derdi. Çıktımıda:

“Allah’ın adıyla, Allah’ın Rasûlüne salât olsun. Allah’ım, günahlarımı bana bağışla ve bana rahmetinin ve lütfunun kapılarını aç,” derdi İbn Mâce, Mesâcid 13; Tirmizî, Salât 117.

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse mescide girdi mi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a salât (ve selâm) getirsin ve şöyle desin: “Allah’ım, bana rahmetinin kapılarını aç.” Mescidden dışarıya çıktı mı yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a selâm getirsin ve: “Allah’ım, beni kovulmuş şeytandan koru” desin.” İbn Mâce, Mesâcid 13

Ebû Dâvûd da Hayve b. Şureyh’den şöyle dediğini rivâyet eder: Ukbe b. Müslim ile karşılaştım. Ben ona şöyle dedim: Bana ulaştığına göre senin Abdullah b. Amr b. el-Âs’dan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide girdi mi şöyle dermiş: “Azim olan Allah’a, O’nun kerim olan zatına, kadim olan sultanına (egemenligine), kovulmuş şeytandan sığınırım.” (Ukbe) Evet, dedi. Dedi ki: O bunu söyledi mi şeytan da: Günün diğer vakitlerinde de bana karşı korunmuş oldu, der. Ebû Dâvûd, Salat 18

11- Mescide Girdikten Sonra Oturmadan İki Rek’at Namaz Kılmak (Tahiyyetu’l-Mescid):

Müslim’in, Ebû Katade’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse mescide girdi mi oturmadan önce iki rek’at kılıversin.” Buhârî, Salât 60; Müslim, Salâtul-Müsâfirîn 69; Ebû Dâoüd, Salât 19; Tirmizî, Salât 118; Nesâî, Mesâcid 37; Dârimi, Salât 114; Muvatta’, Kasru’s-Salât 57; Müsned, V, 295, 296, 303, 305, 311 Yine ondan rivâyete göre: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlar arasında oturuyor iken mescide girdim. Ben de geçip oturdum, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Oturmadan önce iki rek’at namaz kılmana engel olan nedir?” Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Ben senin ve sair insanların oturmakta olduğunu gördüm. Şöyle buyurdu: “Sizden herhangi bir kimse mescide girecek olursa, iki rek’at namaz kılmadan oturmasın. ” Müslim, Salâtu’l-Müsâfirûn 70; Müsned, V, 305.

İlim adamları derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidi diğer evlerden ayıran bir Özellikle mümtaz kılmıştır. O da namaz kılmadan oturmama meziyetidir.

İlim adamları genel olarak burada namaz kılma emrinin mendubluk ve teşvik ifade ettiğini kabul etmekle birlikte, Dâvûd (ez-Zahirî) ve mezhebine mensub ilim adamları bunun vücub ifade ettiği kanaatindedirler. Ancak bu kanaat batıldır. Eğer durum onların dedikleri gibi olsaydı, abdestsiz bir kimsenin abdest almadan mescide girmesinin haram olması gerekirdi. Bildiğim kadarıyla da kimse böyle bir görüş ileri sürmüş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbrahim b. Yezid, el-Evzaî’den, o Yahya b. Ebi Kesir’den, o Ebû Seleme b. Abdu’r-Rahmân’dan, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse mescide girdi mi iki rek’at namaz kılmadan oturmasın. Sizden herhangi bir kimse evine girdi mi iki rek’at namaz kılmadan oturmasın. Şüphesiz Allah onun, o iki rek’atmdan dolayı evinde hayır takdir buyurur.” Bu hadis mescid ile ev arasında eşitliği gerektirmektedir; denilse;

Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Eve giriş esnasında namaz kılmayı ifade eden bu fazlalığın aslı yoktur. Bunu Buhârî söylemiştir ez-Zehebî, Mîzânu’l-Hidâl, I, 74. Bu hususta az önce kaydettiğimiz Müslim tarafından rivâyet edilen Ebû Katade hadisi sahihtir. Burada sözü edilen İbrahim’den bildiğim kadarıyla Sa’d b. Abdu’l-Hamid’den başka hadis rivâyet eden olmamıştır. Bildiğim kadarıyla da onun bu hadisten başka rivâyeti de yoktur. Bk. ez-Zehebî, aynı yer. Bu ifadeler Ebû Muhammed Abdu’l-Hakk’a aittir.

12- Mescidlerin Kandillerle Aydınlatılması:

Said b. Zebbân rivâyetle dedi ki: Bana babam, babasından anlattı. O (babam) dedesinden, o Ebû Hind (radıyallahü anh)dan rivâyetle dedi ki: Temim -yani ed-Darî- Şam’dan, Medine’ye kandiller, zeytinyağı ve ipler getirdi. Medine’ye ulaştığında cuma gecesine rastgeldi. Ebû’l-Büzad diye anılan bir köleye emir vermesi üzerine köle kalkıp o ipleri bağladı, kandilleri astı. Onlara su ve zeytinyağı doldurdu ve aralarına da fitil yerleştirdi. Güneş batınca Ebû’l-Büzâd’a emir vererek bu kandilleri yaktı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide çıkınca, kandillerin parıldadığını gördü. “Bunu kim yaptı?” diye sorunca, Temim ed-Darî yaptı ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Şöyle buyurdu: “Sen İslâm’ı aydınlattın, Allah da dünyada da, âhirette de seni nûrlandirsın. Eğer bir kızım olsaydı, onu seninle evlendirirdim.” Nevfel b. el-Haris dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Benim Nevfel kızı el-Muğire adında bir kızım var, sen onu istediğinle evlendirebilirsin deyince, Peygamber o kızı Temim’e nikâhladı.

Zebbân yalnızca Said’in adıdır. Onun nesebi de şu şekildedir: Ebû Osman Said b. Zebban b. Kaid b. Zebbân b. Ebi Hind. Burada anılan Ebû Hind de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hacamatçısı ve Beyâdaoğullarının azadlısıdır.

İbn Mâce’nin rivâyetine göre de Ebû Said el-Hudrî şöyle demiştir: Mescidlerde kandil yakan ilk kişi Temim ed-Darî’dir. İbn Mâce, Mesâcid 9

Enes’ten rivâyet edildiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir mescidde bir kandil yakacak olursa, o ışık onda bulunduğu sürece melekler ve Arşı yüklenenler ona dua edip dururlar ve şüphesiz ki mescidin süpürülmesinin tozu Hür el-Iyn’in mehiridir.”

İlim adamları derler ki: İçinde Kur’ân’ın okunduğu evin kandiller asmak suretiyle ve içinde mumlar dikmekle aydınlatılması müstehabtır. Ramazan ayında da mescidlerin aydınlatılması arttırılır.

13- Allah’ı Teşbih Edenlerin Nitelikleri:

“Sabah akşam O’nu oralarda teşbih ederler; … yiğitlerdir” âyetinde teşbih edenleri nitelendirmesi hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Bir görüşe göre bunlar yüce Allah’ın emirlerini gözetenler ve onun rızasını taleb edenlerdir. Dünya işlerinden hiçbir iş onları narnaz kılmaktan ve Allah’ın anmaktan, engellemez.

Ashab-ı Kiram’dan bir çok kimse de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme namaz için ezanı işittiklerinde, işlerini bırakıp hemen namaza koşuşan, çarşı ve pazardakiler hakkında inmiştir.

Salim b. Abdullah pazarda bulunanların namaza gitmekte olduklarını görünce şöyle demiştir: İşte yüce Allah’ın:

“Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah’ı anmaktan… alıkoymadığı yiğitlerdir” âyetinde kastettiği kimseler bunlardır. Bu sözün İbn Mes’ûd tarafından söylendiği de rivâyet edilmiştir.

Abdullah b. Âmir ve Ebubekr’in kendisinden rivâyetine göre Âsım ile el-Hasen “O’nu teşbih ederler” âyetini; O’na, oralarda teşbih olunur” anlamında meçhul bir fiil olarak “be” harfini üstün okumuştur. Nâfî’, İbn Ömer, Ebû Amr ve Hamza ise “teşbih ederler” anlamında olmak üzere “be” harfini esreli okurlardı. Ebû Âmr’ın, Âsım’dan rivâyeti de bu şekildedir.

“Be” harfini üstün okuyanların kıraatine göre bunun iki türlü manası vardır: Birincisine göre, açıktan zikredilen fiilin delâlet ettiği gizli bir fiil ile “yiğitlerdir” anlamındaki “rical” kelimesinin merfû’ olmasıdır. Bu da, yiğitler O’nu teşbih ederler, manasınadır. Buna göre (âyetin son kelimesi olan) “akşam (el-âsâl)” kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Sîbeveyh bunun benzeri bir açıklamayı zikretmiş ve şu beyiti kaydetmiş bulunmaktadır:

“Ağlansın Yezid için, düşmanlık dolayısı ile zelil olup boyun eğen,

Ve atılan silahların helâk edip öldürmelerinden dolayı ihtiyacı olan kimseler”

Burada ifade, zelil olan kimse onun için ağlasın, anlamındadır. İşte buna binaen: İfadesi Zeyd, Amr’ı dövdü, anlamında kullanılır.

Diğer bir açıklama da şöyledir: “Yiğitler” anlamındaki kelime mübtedâ olarak merfû’ okunur, haberi ise (birinci âyetin başındaki) “evlerdedir” anlamındaki âyettir. Yani Allah’ın yücekilmelerine izin verdiği evlerde bir takım yiğitler vardır ki…

“O’nu orada teşbih ederler” ifadesi de “yüceltilmesi” fiilindeki zamirden hat olur. Şöyle denilmiş gibidir: Oralarda O’na teşbih edilerek yüceltilmesine… izin vermiştir. Bu durumda “akşam” anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapılmaz.

“Teşbih ederler” fiilini “be” harfi esreli olarak okuyanlar ise “akşam” (anlamındaki: “el-âsâl” kelimesi) üzerinde vakıf yapmazlar. Çünkü bu durumda “teşbih ederler” fiili “yiğitler” anlamındaki kelimenin fiilidir. Fiilin ise faile (özneye) ihüyacı vardır ve burada hazfedilmiş de değildir.

“Sabah-akşam” anlamındaki kelimelere dair açıklamalar da daha önceden el-A’raf Sûresi’nin sonlarında (7/205. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnızca Allah’a mahsustur.

14- Bu Âyette Geçen “Tesbih”in Anlamı:

“O’nu oralarda teşbih ederler” âyetinin namaz kılarlar anlamında olduğu söylenmiştir. İbn Abbâs da: Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her teşbih lâfzı namaz demektir, demiştir. Buna da yüce Allah’ın:

“Sabah-akşam” âyeti delildir. Sabah ve öğleden sonra (akşama kadar) anlamındadır. Müfessirlerin çoğu da şöyle demektedir: (İbn Abbâs) “namaz” ile farz olan namazı kastetmiştir. Sabah (el-ğuduvv) sabah namazını, akşam (el-âsâl); öğle, ikindi, akşam ile yatsı namazlarım kapsar. Çünkü “el-âsâl” ismi onların hepsini ifade eder.

15- Mescidlere Gidip Gelmenin Orada Kalmanın Fazileti:

Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre Ebû Umâme Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; “Kim evinden abdest almış olarak farz bir namaz kılmak üzere çıkarsa, onun ecri tıpkı ihrama girmiş hacmin ecri gibidir. Kim de kuşluk namazı için çıkıp da yalnız bu maksatla çıkacak olursa, onun da ecri umre yapan kimsenin ecri gibidir. Aralarında lağv (boş söz ve iş) bulunmayan şekilde ardı arkasına namaz kılmak ise illiyyînde bir kitabdır.” Ebû Dâvûd, Salât 48 ”

Bureyde’den de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Karanlıklarda mescidlere yürüyüp, gidenleri kıyâmet gününde tam nûr ile müjdele. ” Buhârî, Ezan 37; Müslim, Mesâcid 285; Uüsned, II, 509

Müslim’in, Sahih’inde kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Her kim sabah veya akşam mescide gidecek olursa, Allah ona cennette sabah veya akşam gittiği her vakit bir İkram ve ziyafet hazırlar.” Ebû Dâvûd, Salât 48; Tirmizî, Mevâkûtul-Salât 51; İbn Mâce, Mesâcid 14.

Sahih’in dışındaki kaynaklarda da şu ziyade vardır: “Nasıl ki sizden herhangi bir kimse sevdiği kimseyi ziyaret edecek olursa, ona ikramda elinden geleni yapıyorsa (ona öylece ikramda bulunacaktır.)” Bu fazlalığı hadis olarak teshit edemedik. Bunu es-Sa’lebî zikretmektedir.

Müslim’in rivâyetine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim evinde abdest alır, sonra da Allah’ın evlerinden herhangi birisine Allah’ın farzlarından bir farizayı edâ etmek üzere yürüyerek giderse, atacağı iki adımdan birisi ile bir günahı silinir, diğeri onu bir derece yükseltir.” Müslim, Mesâcid 282.

Yine Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişinin cemaatle birlikte kıldığı bir namaz, evinde ve pazarında kıldığı namazdan yirmi küsur kat daha fazladır. Çünkü onlardan herhangi bir kimse güzel bir şekilde abdest alıp sonra da namaz kılmaktan başka bir arzusu bulunmayıp yalnızca namaz kılmak arzusu ile mescide gidecek olursa, attığı herbir adım sebebiyle mutlaka onun bir derecesi yükseltilir ve mutlaka onun bir günahı silinir; tâ ki mescide girinceye kadar. Mescide girdikten sonra onun orada kalmasına sebep namaz olduğu sürece namazda sayılır. Sizden herhangi bir kimse namaz kıldığı yerinde kaldığı sürece melekler de sizden o kimseye dua eder dururlar ve: Allah’ım ona rahmet eyle, Allah’ım ona mağfiret eyle, Allah’ım onun tevbesini kabul buyur, derler. Orada başkasını rahatsız etmediği ve abdestini bozmadığı sürece (bu böylece sürer gider.)” Buhârî, Eîan 30, Salât 87, Buyû’ 49; Müslim, Mesâcid 282; Ebû Dâvûd, Salar 48; İbn Mâce, Mesâcid 14.

Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Abdestini bozmadıkça (ne demektir!) diye soruldu. (Ebû Hüreyre): Yellenmedikçe yahut osurmadıkça, diye cevap verdi. Müslim, Mesâcid 274; Ebû Dâvûd, Salât 20

Hakîm b. Zurayk dedi ki: Said b. el-Müseyyeb’e: Sence cenazede hazır bulunmak mı daha iyidir, yoksa mescidde oturmak mı? diye soruldu. Şu cevabı verdi: Bir cenazenin namazını kılan bir kimseye bir kırat (ecir) vardır. Onun defnedilmesine şahit olan kimseye iki kırat vardır. Bense mescidde oturmayı daha çok severim, çünkü melekler: Allah’ım ona mağfiret buyur, Allah’ım ona rahmet eyle, Allah’ım tevbesini kabul et, derler.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabından olan el-Hakem b. Ömer’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dünyada misafir (gibi) olunuz. Mescidleri ev edininiz, kalblerinizi rikkate alıştırınız. Çokça tefekkür edip ağlayınız. Hevâlarıruz sizleri ihtilâfa düşürmesin. Yerleşmeyeceğiniz binalar yapmayınız, yemeyeceğiniz kadarını toplamayınız, erişemeyeceğiniz umutlar beslemeyiniz. ”

Ebû’d-Derdâ da oğluna şöyle demiştir: Mescid senin evin olsun, çünkü ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Mescidler takva sahiplerinin evleridir. Mescidleri ev edinen kimseye yüce Allah huzur ve sükûnu ve sırat üzerinden geçmeyi taahhüd etmiştir. ” el-Heysemî, Mecmâu’zZevâd, II, 22.

Ebû Sadık el-Ezdî Şuayb b. el-Habhab’a yazdığı mektubunda şunları söyler: Sana mescidlere gidip oradan ayrılmamanı tavsiye ederim. Çünkü bana ulaştığına göre mescidler peygamberlerin meclisleri idi.

Ebû İdris el-Havlânî dedi ki; Mescidler insanlar arasından kerim kimselerin meclisleridir.

Malik b. Dinar da şöyle demektedir: Bana ulaştığına göre şanı yüce Allah şöyle buyurmuştur: Ben kullarımı azaplandırmak isterim; ancak mescidleri imar edenlere, Kur’ân için birlikte oturanlara ve müslüman olarak yetişen çocuklara bakarım da gazabım sükûn bulur.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Âhir zamanda bir takım insanlar olacaktır. Bunlar mescidlere gelirler ve halkalar halinde otururlar. Dünyayı ve dünya sevgisini konuşurlar. Bunlarla oturmayınız, Allah’ın da böylelerine ihtiyacı yoktur. ” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 24; “râvileri arasında hadis uyduran birisinin bulunduğu” kaydıyla

İbnu’l-Müseyyeb de şöyle demiştir: Her kim bir mescidde oturursa o ancak Rabbinin huzurunda oturur. Artık onun hayırdan başka bir şey söylemek hakkı yoktur.

Mescidlerin tazimi ve mescidlere gereken saygının gösterilmesi ile ilgili yeterli açıklamalar daha önceden (bk. et-Tevbe, 9/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kimi ilim adamı bu hususta onbeş madde zikrederek şöyle demektedir: Mescide duyulan saygının gereği olarak: Şayet cemaat oturmakta ise girdiği vakit selâm vermelidir, Eğer mescidde kimse yoksa “es-selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi’s-salihîn” demelidir ve oturmadan önce de iki rek’at namaz kılmalıdır.

Mescidde alışveriş yapmamalıdır.

Orada herhangi bir ok ya da kılıç çekmemelidir.

Mescidde kayıp aramaya kalkışmamalıdır.

Yüce Allah’ın zikri dışında sesini yükseltmemelidir, dünya sözleri konuşmamalıdır.

İnsanların boyunları üzerinden yürümeye kalkışmamalı, bir yerde oturmak için kimseyle çekişmemelidir, safta da kimsenin yerini daraltmamahdır.

Namaz kılan kimsenin önünden geçmemeli, tükürmemeli, balgam çıkarmamalı, sümkürmemelidir.

Parmaklarını çıtlatmamalı, bedeninde herhangi bir şeyle oynamamalıdır.

Necis şeyleri, küçük çocukları ve delileri mescidden uzak tutmalıdır. Mescidde hadler uygulanmamalıdır. Mescidde yüce Allah’ı çokça zikretmeli, O’ndan gafil olmamalıdır.

Bir kimse bunlara riâyet edecek olursa, mescidin hakkını ifa etmiş olur. Mescid onu koğulmuş şeyeana karşı korur ve himaye eder, Haberde şöyle denilmektedir: “Bir mescid içindekilerle birlikte semaya yükselerek, içinde konuştukları dünya sözleri dolayısıyla o kimseleri yüce Allah’a şikâyet etri.”

Dârakutnî’nin rivâyetine göre Amir en-Nehaî şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hilâlin iri görülmesi ve (kalınlığı sebebiyle) iki geceliktir denilmesi, mescidlerin yol edinilmesi ve ani Ölümlerin ortaya çıkması kıyâmetin yakınlaşmasından ötürüdür,”.

Bunu Abdu’l-Kebir b. Muâfâ, Şerîk’den, o el-Abbas b. Zerîh’den, o Şa’bî’den, o Enes’den rivâyet etmektedir. Başkası ise bunu eş-Şa’brden mürsel olarak rivâyet etmektedir, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Hatim dedi ki: Abdu’l-Kebir b. Mûâfâ sikadır, o ebdâldan sayılırdı, Buhârî’de kaydedildiğine göre Ebû Mûsa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Her kim bizim herhangi bir mescidimizden ya da pazarımızdan ok ile geçecek olursa, okun ucunu tutsun ve eli İle (okun ucuyla) müslüman bir kimseyi yaralamasın.” Buhârî, Salât 67

Müslim’in kaydettiğine göre de Enes şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mescid’de tükürmek bir günahtır, onun keffareti de onu gömmektir.” Buhârî, Salat 37; Müslim, Mesâcid 55-56; Ebû Dâvûd, Satât 22; Tirmizî, Cuma 49; Nesâî, Mesâeid 30; Dârimî, Salât 116; Müsned, III, 109, 173, 183…, V, 260

Ebû Zerr’den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir; “İyisiyle, kötüsüyle ümmetimin amelleri bana gösterildi. Onların güzel amelleri arasında yoldan kaldırılan rahatsız verici şeyler vardı. Kötü amelleri arasında da mescidde atılan ve gömülmeyen balgam vardı. ” Müslim, Mesâcid 57; İbn Mâce, Edeh 7; Müsned, V, 178, 1Ö0.

Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiğine göre el-Farac b. Fedâte, Ebû Sa’d el-Himyerî’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Ben Vasile b. el-Eska’ı, Dımaşk Mescidinde hasır üzerine tükürdükten sonra ayağıyla onu sildiğini gördüm.

Ona: Niye böyle yaptın? denilince, şöyle dedi: Çünkü ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı böyle yaparken gördüm. Farac b. Fedâle zayıf bir râvidir.. Aynı şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mescid’inde hasır da yoktu. Ebû Dâvûd, Salât 22

Sahih olan; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yere tükürdüğü ve bunu sol ayakkabısı ile sürttüğüdür. Ebû Dâvud, Salât 22 Vâsile’nin bunu kastetmiş olması muhtemeldir, bu sefer hasır da ona yorumlanmış olur.

16- Hanımların Mescidlere Gitmelerinin Hükmü:

Yüce Allah’ın:

“Yiğitlerdir” diye buyurması ve özellikle erkekleri söz konusu etmesi, kadınların mescidlerde herhangi bir paylarının olmadığını göstermektedir. Zira onların ne cuma namazı kılmak, ne de cemaate katılmak sorumlulukları vardır. Onların evlerinde kılacakları namazlar daha faziletlidir. Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre Abdullah (b. Mes’ûd) (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Kadının namazını odasında kılması, evin genişçe bir yerinde kılmasından daha iyidir. Evinin iç taraflarında kılması, orta yerlerindeki geniş bir yerinde kılmasından daha faziletlidir.” Ebû Dâvûd, Salât 53

Nur 35

Allah göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûru, içinde kandil olan bir meşaledir. Meşale cam içindedir. Cam, inci gibi ışıldayan bir yıldızdır. O, bereketli bir zeytinden yakılır; ne doğuya ne batıya aittir. Yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatır. Nûrdur nûr içinde. Allah dilediğini nûruna eriştirir ve insanlara misallerle anlatır. Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, göklerle yerin nurudur. Nurunun misali içinde kandil bulunan bir kandil yuvasına benzer. O kandil de bir cam içindedir. O cam ise doğuya da, batıya da nisbeti olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulan, parıltısı İnciyi andıran bir yıldız gibidir. O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksızın dahi aydınlık verecektir. Nûr üstüne nurdur, Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder. Allah, insanlar için misaller getirir. Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

“Allah, göklerle yerin nurudur” âyetinde geçen

“nûr” Arap dilinde: Gözle idrâk olunan ışıklar demektir. Mecazi olarak doğru ve aydınlık anlamlar hakkında da kullanılmıştır. Bu kabilden olmak üzere “nuru olan bir söz ve aydınlatıcı kitab (el-Kitabu’l-Münîr)” denilmektedir. Şairin şu beyiti de bu türdendir:

“Öyle bir neseb ki sanki kuşluk güneşinden onun üzerinde,

Bir nûr ve sabahın tan yeri aydınlığından bir direk vardır.”

İnsanlar da: Filan kişi şehrin nuru, asrın güneşi ve ayıdır, derler. Yine şair şöyle demektedir:

“Sen bir güneşsin. diğer hükümdarlar ise gezegen yıldızlarıdır.”

Bir diğer şair de şöyle demiştir;

“Sen şehirler arasından belli bir maksadı niye tahsis etmedin,

Kabilelerin ay’ı olan Halid b. Yezid’i.”

Bir diğer şair de şöyle demiştir:

“Abdullah geceleyin Merv’den yola koyuldu mu,

Oradan, oranın nuru ve güzelliği yola koyuldu, demektir.”

Buna göre yüce Allah’ın bir nuru vardır, ifadesi övmek kastı ile söylenebilir. Çünkü eşyayı var eden O’dur, bütün eşyanın nuru ilk olarak O’ndandır ve eşyanın nuru O’ndan sâdır olmuştur. Şanı yüce Allah ise idrâk olunan ‘aydınlıklar kabilinden değildir. Zâlimlerin söylediklerinden O pek yüce ve pek büyüktür.

Hişam el-Cevatikî ve Mücessime’den bir grub şöyle demektedir: O diğer nurlar gibi olmayan bir nurdur ve diğer cisimler gibi olmayan bir cisimdir. Bütün bunlar yüce Allah hakkında aklen ve naklen -Kelâm ilminde ilgili bahislerinde görüleceği gibi- muhal şeylerdir. Diğer taraftan onların sözlerinde de çelişki vardır. Çünkü onların: Yüce Allah hakkında O: bir cisimdir, yahut bir nurdur demek, O’nun hakkında bunların hakikati gereğince hüküm vermek demektir. Diğer taraftan diğer nurlar ve diğer cisimler gibi olmayan ifadesi ise, önceden kabul ettikleri cisim oluş ve nûr oluşu nefyetmektedir. Bu da bir çelişkidir. Yine bunun tahkiki Kelâm ilmindedir. Onları bu çelişkilere düşüren ise tabi oldukları bir takım zahir ifadelerdir ki, bunlardan birisi de bu âyeti kerîmedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın geceleyin teheccüde kalktığı vakit söylediği: “Allah’ım, hamd Sanadır, göklerin ve yerin nuru Sensin.” Buhârî, Teheccüd 1, Deavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, SalâtıVl-Müsâfirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Deavât 29; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl 9; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 180; Dârimî, Salât 169; Muvatta’, Kur’ân 34; Müsned, 1, 298, 308. âyeti ile kendisine: Rabbini gördün mü? diye sorulması üzerine, onun; “Ben bir nûr gördüm” demesi Müslim, Îman 292, Müsned, V, 147. ve benzeri diğer hadisler de bunlar arasındadır.

İlim adamları bu âyeti kerîmenin te’vili hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Anlamın şöyle olduğu söylenmiştir: O’nun varlığı ve kudreti ile göklerin ve yerin nuru aydınlık vermiştir, onların işleri dosdoğru yoluna girmiştir. Onlardaki yaratıklar bu uygun halleriyle var olabilmiştir. Buna göre burada ifade, (maksadın) anlaşılması için bir temsildir. Nitekim: Hükümdar ülkenin nurudur, denilmesi de böyledir. Yani ülkenin İşleri onun sayesinde ayakta durur ve onun sayesinde ülkenin bütün işleri düzelir. Çünkü onun bütün yaptıkları dosdoğru yoldadır. Görüldüğü gibi burada nûr, hükümdar hakkında mecazi bir ifadedir. Yüce Allah’ın sıfatı hakkında ise, katıksız bir hakikattir. Zira bütün mevcudatı yoktan var eden ve aklı hidayete ileten bir nûr kılan O’dur. Zira mevcudun zuhuru O’nunla husule gelmiştir. Tıpkı görülen şeylerin ışıkla zuhurunun gerçekleşmesi gibi. Şanı yüce Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir, O’ndan başka rab yoktur. Bu anlamdaki açıklamaları Mücahid, ez-Zührî ve başkaları yapmıştır.

İbn Arafe de şöyle demektedir: Yani gökleri ve yeri nûrlandıran O’dur. ed-Dahhak ve el-Kurazî böyle demiştir. Bu da: Filan kişi bizim kurtuluşumuzdur, demelerine benzer ki; kurtarıcımizdır anlamındadır. Filan kişi benim azığımdır ifadesinin, beni azıklandırandır, anlamında kullanılması gibi. Şair Cerir de şöyle demektedir:

“Sen bizim nurumuz, yağmurumuz ve korumamızsın,

Ve sen, senin gece nemini (şebnem)ini umanlar için çok bol yapraklı bir bitkisin.”

Mücahid dedi ki: Göklerin ve yerin işlerini çekip çeviren, idare eden demektir. Ubeyy b. Ka’b, el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iyye de: Gökleri güneş, ay ve yıldızlarla, yeryüzünü de peygamberlerle, ilim adamlarıyla ve mü’minlerle süsleyen demektir.

İbn Abbâs ve Enes de şöyle demiştir: Göklerdeki ve yerdekileri hidayete ileten Allah’tır. Birinci açıklama diğer bütün hususları daha bir kapsayıcı dır ve te’vil bakımından daha sahihtir.

“Nurunun misali”; mü’minin kalbine yerleştirmiş olduğu delillerin niteliği… demektir. Çünkü delillere de “nûr” ismi verilir. Şanı yüce Allah Kitabına da nûr ismini vermiş ve şöyle buyurmuştur:

“Size apaçık bir nûr da indirmiştedir.” (en-Nisâ, 4/174) O, peygamberine de “nûr” ismini vermiş ve şöyle buyurmuştur;

“Size muhakkak ki Allah’tan bir nûr ve apaçık bir kitap gelmiştir.” (el-Mâide, 5/15)

Çünkü kitab hidayete İletir ve açıklar, rasûl de böyledir.

Nurun yüce Allah’a izafe edilmesinin açıklaması da şöyle yapılır: Delâleti tesbit eden, onu açıklayan ve koyan O’dur.

Âyet-i kerîmenin bir başka anlama gelme ihtimali de vardır. Bu anlamda misalin bir parçası ile misal gösterilenin bir parçası birbirinin karşılığında bulunmamaktadır. Bunun yerine bir cümlenin, diğer bir cümleye benzetilmesi söz konusudur. Şöyle ki: Allah’ın hidayeti ve herbir mahluku mükemmel bir şekilde ve sapasağlam yaratmış olması demek olan Allah’ın nurunun ve göz kamaştırıcı burhanların genel olarak misali, yine genel olarak şu sizin en mükemmel bir şekilde edindiğiniz ışığın sıfatlarına benzemektedir. Bu da insanların elinde bulunan nura dair vasıfların en ileri derecesidir. Yüce Allah’ın nurunun apaçıklığının misali ey İnsanlar, sizin aydınlığınızın en ileri derecesi olan bu misal gibidir.

“el-Miskât (kandil yuvası)”; Duvarda pencerenin dışında bulunan küçük oyuktur. Bu açıklamayı İbn Cübeyr ve müfessirlerin büyük çoğunluğu yapmıştır. Böyle bir küçük oyuk ışığı daha bir toparlayıcıdır.

Onun içinde yer alan kandil “el-misbâh” ise; bulunduğu başka yere göre daha çok ışık verir. Mişkât’ın asıl anlamı, içine bir şeyler konulan kabtır. Yine mişkât, kova gibi içinde suyun soğutulduğu deriden yapılmış kab (su kırbası)dır. Bu kelime “mifale” vezninde olup, el-mikrât (tencere) ve el-misfât (süzgeç) gibi kelimeler de bu vezindedir. Şair de şöyle demektedir:

“Onun iki gözü sanki bir taş içinde oyulmuş iki yuva (mişkât) gibidir

Burçların uçları ile özellikle açılmış gibi.”

Mişkât (kandil yuvası)nın, içinde fitilin bulunduğu kandilin iskeleti olduğu da söylenmiştir. Mücahid, kandilin kendisidir demektedir, yine Mücahid: “Bir cam içindedir” diye buyurması nurun şeffaf bir cisim oluşundan dolayıdır, demiştir. Kandilin camın içinde bulunması, camın içinde bulunmamasına göre daha çok aydınlık verir.

Kandil (el-misbâh) ise saçtığı aydınlık ralev ile birlikte fitilin adıdır.

“O… parıltısı inciyi andıran bir yıldız gibidir.” Aydınlığında ve ışığında yıldızı andırır. Bunun da iki anlama gelme ihtimali vardır: Ya kandil ile birlikte böyledir demeyi murad etmiştir, yahut o arılığı ve özünün mükemelliği dolayısıyla bizatihi böyledir, demeyi kastetmiş olabilir. Bu te’vil aydınlığın bir arada daha fazla olmasını daha bir sağlayıcıdır. ed-Dahhak der ki: İnciyi andıran yıldız, zühre yıldızıdır.

“Mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulan” ifadesi zeytin ağacının yağından tutuşturulan takdirinde olup, muzaf hazfedilmiştir. “Mübarek”; bereketlendirilmiş, geliştirilip büyütülmüş demektir. Zeytin ise meyveler arasında en bereketli ve verimli olan bir ağaçtır, nar da bu şekildedir. Gözle görülüp, müşahede edilen de bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Ebû Talib’in, Müsafir b. Ebi Amr b. Umeyye b. Abd-i Şems hakkında söylemiş olduğu mersiyesinde şu beyitler yer almaktadır:

“Ah keşke Müsafir b. Ebi Amr (ile birlikte olsam),

Evet “ah keşke’yi kederli olan söyler.

O yabancı ölü mübarek kılınsın,

airarınm mübarek kılındığı gibi.”

Denildiğine göre, dallarının aşağıdan yukarıya doğru yaprak vermesi de bu iki ağacın bereketlerindendir. İbn Abbâs der ki: Zeytinde bir takım menfaatler vardır. Zeytinyağı kandillerde kullanılır. Bir katıktır, vücuda sürülür, tabaklayıcı özelliği vardır, Zeytinağacının odunu ve ondan sızan (reçinesi) bir yakıttır. Onda ne varsa mutlaka onun bir faydası vardır. Hatta külü ile ibrişim yıkanır.’ Dünyada yeşermiş ilk ağaç odur, yine Tufandan sonra yeşeren ilk ağaç odur. Peygamberlerin konakladıkları yerlerde ve arz-ı mukaddes’te yetişir. Yetmiş peygamber o ağacın mübarek olması için dua etmiştir. İbrahim ve Muhammed (salât ve selâm onlara) onlardandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); “Allah’ım sen bize zeytinyağını ve zeytini mübarek kıl” diye buyurmuş ve bunu iki defa tekrarlamıştır. Tirmizî, Et’ime 43; İbn Mâce, Et’ime 34; Dârimî, Et’îme 20; Müsned, III, 494’de rivâyet etmişlerdir.

Bu

“doğuya da, batıya da nisbeti olmayan” bir ağaçtır. İlim adamları yüce Allah’ın:

“Doğuya da, batıya da nisbeti olmayan” âyeti hakkında farklı açıklamalar yapmıştır, İbn Abbâs, İkrime, Katade ve başkaları derler ki: Doğuya nisbeti olan ağaç, güneşin doğuşu esnasında isabet ettiği, batışı esnasında ise isabet etmediği ağaçtır. Buna sebeb ise önünde bulunan engeldir. Batıya nisbeti olan ağaç ise bunun aksidir, yani bu ağaç bir çölde ve açık bir arazidedir. Herhangi bir engel güneşin ışığını engellemez. Böyle bir hal zeytin ağacının yağını daha bir güzelleştirir. O bakımdan bu ağaç katıksız doğu ışığını alan bir ağaç olmadığından ona “doğuya mensub (şarkıyye)” denilemediği gibi, batıya da mensub olmayacağından ona “ğarbiyye” de denilmez. Aksine böyle bir ağaç hem doğuya, hem batıya nisbeti olan bir ağaçtır.

Taberî de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bu ağaç etrafını kuşatmış daha başka ağaçlar arasındadır. Bu ağaç ne doğu tarafından açıktır, ne de batı tarafına açıktır.

İbn Atiyye der ki: Bu İbn Abbâs’tan sahih olmayan bir rivâyettir. Bu nitelikteki bir ağacın doğru-dürüst meyvesi olmaz ve bu meyve de güzel bir şekilde toplanamaz. Varlık aleminde görülen de budur.

el-Hasen der ki: Bu ağaç dünya ağaçlarından değildir, bu yüce Allah’ın nuruna vermiş olduğu bir misaldir. Eğer bu ağaç dünyada olmuş olsaydı, ya doğuya ya da batıya nisbeti olacaktı.

es-Sa’lebî ise şöyle demektedir: Kur’ân-ı Kerîm bu ağacın dünya ağaçlarından olduğunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Çünkü bu ifade “ağaç”dan bedeldir. O bakımdan o: “Bir zeytin ağacı” diye buyurmuştur.

İbn Zeyd de şöyle demektedir: Bu Şam bölgesindeki ağaçlardan birisidir; çünkü Şam bölgesindeki ağaçların ne doğuya, ne de batıya nisbetleri vardır. Şam bölgesindeki ağaçlar, ağaçların en güzelidir. Arz-ı Mübarek de orasıdır.

“Doğuya da (nisbeti olmayan)” ifadesi

“zeytin ağacı”nın sıfatıdır. olumsuzluk edatı ise sıfat ile mevsuf arasına girmiş sayılmaz.

“Batıya da” anlamındaki ifade de buna atfedilmiştir.

“O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksıznı dahi aydınlık verecektir.” Bu âyet, bu aydınlığın ne kadar güzel, ne kadar pırıl pırıl ve ne kadar kaliteli olduğunu en ileri derecede ifade etmektedir.

“Nûr üstüne nurdur.” Kandil yuvası içinde kandilin ışığı, camın ışığı ve zeytinyağının ışığı bir araya gelmiş olmaktadır. Böylelikle bu, nûr üstüne nûr olur. Bütün bu nurlar kandil yuvasında bir arada âdeta hapsolduğundan en ileri derecede bir aydınlık olmuştur.

İşte yüce Allah’ın burhanları da böyledir, apaçıktırlar ve O’nun burhanları biri diğerinin üstüne gelir. Bir uyarının arkasından bir başka uyarı gelir. Peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi gibi. Akledip ibret alan bir kimse için bunlarda tekrar tekrar öğütler gelmiş bulunmaktadır.

Daha sonra yüce Allah, dilediği kimseleri kendi nuruna ilettiğini ve kullarından istediğini mutluluğa kavuşturduğunu söz konusu etmektedir. Verdiği misallerle îmana götürecek şekilde ibret olsunlar ve düşünsünler diye kullarının üzerindeki lutfunu da hatırlatmaktadır.

Abdullah b. Ayyaş b. Ebi Rabia ve Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî: “Allah… nûrlandırdı” şeklinde “nün” harfini ve şeddeli “vav”ı üstün ile okumuştur.

Te’vilciler “nurunun misali” âyetinde ki zamirin kime ait olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ka’b el-Ahbar ile İbn Cübeyr bunun Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a ait olduğunu söylemişlerdir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın nurunun misali… şeklindedir. İbnu’l-Enbarî der ki: “Allah göklerle yerin nurudur” âyetinde durmak, güzel bir duraktır. Sonra da “nurunun misali içinde kandil bulunan bir kandil yuvasına benzer” diye başlanır ki, bu da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın nurunun misali demek olur.

Ubeyy b. Ka’b ile yine İbn Cübeyr ve ed-Dahhak da zamir mü’minlere aittir, demişlerdir. Ubeyy’in kıraatinde: “Mü’minlerin nurunun misali…” şeklindedir. Yine onun “mü’minin nurunun misali” anlamında okuduğu rivâyet edildiği gibi; Ona îman edenin nurunun misali” diye bir kıraati de rivâyet edilmiştir.

el-Hasen der ki: Bu zamir Kur’ân’a ve îmana aittir. Mekkî de: Bütün bu görüşlere göre yüce Allah’ın: “(……..): Yerin” lâfzı üzerinde vakıf yapılır.

İbn Atiyye der ki: Bu görüşlerin muhtevasında zamirin, daha önce sözü edilmemiş kimseye râci olması söz konusudur. Yine misalin bir bölümünün misal gösterilenin bir bölümüne tekabül etmesi söz konusudur. Kendisine misal verilenin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu söyleyenlere göre -ki bu Ka’b el-Ahbar’ın bir görüşüdür- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kandil yuvası yahut kandilin içinde bulunduğu bölümdür. Kandil de nübüvvet ve onunla ilişkisi bulunan ameli ve hidayetidir. Cam onun kalbidir, mübarek ağaç vahiydir. Melekler de Allah’ın ona gelen elçileri ve ona ulaşan bağlardır. Zeytinyağı ise vahyin İhtiva etmiş olduğu deliller, apaçık belgeler ve âyetlerdir. Misali verilen kimse mü’mindir -ki bu Ubeyy’in sözüdür- diyenlerin görüşlerine göre kandil yuvası mü’minin kalbidir. Kandil îman ve ilimdir, cam mü’minin kalbidir. Zeytinyağı kalbin ihtiva ettiği deliller ve hikmettir. Ubeyy der ki: O en güzel hali üzere, insanlar arasında tıpkı ölülerin kabirleri arasında yürüyen canlı kimse gibi yürür.

Hakkında misal verilen kişi Kur’ân ve imandır diyenlerin görüşlerine göre de ifadenin takdiri şöyle olur: Mü’minin kalbinde bulunan îman nurunun misali, bir kandil yuvasına benzer. Yani bu buyruklarda ifade edilenler gibidir. Bu görüşe göre benzetme öncekiler gibi değildir. Çünkü kandil yuvası îmana tekabül etmemektedir.

Bir kesim de şöyle demektedir: “Nurunun” âyetindeki zamir yüce Allah’a aittir. Bu da es-Sa’lebî, el-Maverdî ve el-Mehdevî’nin naklettiğine göre İbn Abbâs’ın görüşü olup bunun anlamına dair açıklama daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu görüşe göre İse “yerin” anlamındaki “el-ard” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz.

el-Mehdevı der ki: “Nurunun” kelimesindeki “ne” (nun) zamiri yüce Allah’a aittir. İfadenin takdiri de şöyledir: Allah göklerde ve yerde bulunanları hidayete, iletendir. O’nun mü’minlerin kalbindeki hidayetinin misali bir kandil yuvası gibidir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Zeyd b. Eslem de böyle demiştir. el-Hasen der ki: “Nûrunun’daki “he” zamiri Allah’a aittir. Ubeyy ve İbn Mes’ûd bu âyeti;”( “Mü’minin kalbindeki nurunun misali bir kandil yuvasına benzer” şeklinde okurlardı. Muhammed b. Ali et-Tirmizî der ki: Onlardan başkaları ise Kur’ân-ı Kerîm’de böyle okumuş değildir. Şu kadar var ki, onların okumalarına uygun tevilde bulunulmuş ve burada kasıt mü’minin kalbindeki nurudur, denilmiştir. Bir başka âyet-i kerîme de bunu tasdik etmektedir: “Acaba -kendisi Rabbinden gelmiş bir nûr üzere bulunup da- Allah’ın göğsünü İslâm için genişlettiği bir kimse (sapıklıkta olan gibi) midir?” (ez-Zumer, 39/22)

Zamirin Allah’a ait olmadığını söyleyenler şunu gerekçe gösterirler: Zamirin yüce Allah’a ait olması mümkün değildir, çünkü yüce Allah’ın nuruna sınır olmaz.

Ebû Amr ed-Dûrî’nin kendisinden rivâyetine göre el-Kisaî “Bir kandil yuvası” kelimesindeki “elif’i İmale ile okumuş ve ondan önceki “kef”i de esreli okumuştur. Nasr b. Âsım; “Bir cam” kelimesini “ze” harfini üstün okumuştur. Ondan sonra gelen; “O cam” kelimesini de böylece okumuştur. Bu da bir söyleyiştir.

İbn Âmir ve Âsım’dan Hafs: “İnciyi andıran” şeklinde de “dâl” harfini ötreli, “ya” harfini şeddeli okumuşlardır. Bu şekilde okunarak yıldızın inciyi andırmakla vasfedilmesi ise ya beyazlık ve anlığı dolayısı iledir yahut bu kelimenin aslı hemzeli; şeklinde ve itmek, bertaraf etmek anlamında olan; den gelen “fu’îl” vezninde bir kelime olup hemzesi hafifletilmiştir. (“Ya” harfi şeddelenmiştir). Bu durumda “biri diğerini iten” anlamına gelir. İsimleri bilinemeyen pek büyük yıldızlara da hemzesiz olarak; denilir. Bu isimdeki hemzeyi hafifletmiş olabilirler, aslolan ise itmek anlamın-a gelen; den gelmesidir.

Hamza ve Âsım’dan rivâyetle Ebubekir ise hemzeli ve medli olarak; diye okumuşlardır ki bu da “defetmek, bertaraf etmek” anlamındaki kelimeden “fu’îl” vezninde olur. Yani o yıldızın nuru birbirini defeder demek olur. el-Kisaî ve Ebû Amr da: şeklinde “dal” harfi esreli ve hemzeli olarak yine itmek anlamındaki kökten gelen bir lâfız olarak okumuşlardır. Bu da “es-sikkîr ve el-fissîk (çok sarhoş, çok fâsık kimse)” kelimelerine benzemektedir. Sîbeveyh der ki: Çok parlak olduğundan dolayı ışığı âdeta birbirini iter, demektir.

en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyd, Ebû Amr ile el-Kisaî’nin kıraatlerini son derece zayıf bulur. Çünkü o bu kıraate göre bu kelimenin “itmek” anlamından geldiğini kabul etmektedir. O, bir ufuktan, diğer bir ufuğa akıp giden bir yıldızdır derriek olur. Şayet onun bu açıklaması gibi olsaydı, bu ifadenin bir faydası olmazdı. Böyle bir yıldızın pek çok yıldızdan ayrı bir meziyeti de bulunmazdı. Çünkü, Âdemoğullarından bir insan geldi denilmeyeceği bilinen bir husustur. Ayrıca Ebû Amr ve el-Kisaî gibi değerli ilim adamlarının böyle uzak bir ihtimale uygun bir şekilde okumamaları gerekir. Ancak Muhammed b. Yezid’den rivâyet olunduğuna göre, onların bu okuyuşlarının te’vilini şu manada yorumladığı nakledilmektedir: Bu, nuru etrafa doğru itilip, duran (yayılan) bir yıldızdır. Nitekim yangın etrafa yayıldığı zaman; denilir. Bu da böyle bir kıraate uygun bir te’vildir.

Said b. Mesâde’nin nakline göre şöyle denilir: Yıldızın ışığı uzaklara kadar gidip yükselecek olursa; denilir. el-Cevherî de es-Sıhah adlı eserinde şöyle demektedir: Yanımıza ansızın çıkageldi, demektir. ifadesi de sikkîr ve hımmîr gibi “fiil” veznin-He nlmak üzere buradan gelmektedir. Böyle bir kullanım da onun oldukça ileri derecede aydınlık saçması ve parıldâmasından dolayıdır.

“Yıldız oldukça parıldadı” denilir.

Ebû Amr b. el-A’lâ der ki: Sa’d b. Bekr’e mensub ve Zat-u Irk ahalisinden bir adama şöyle sordum: Şu büyük yıldıza ne ad veriyorsunuz? O, ona “ed-dirrî'” ismini veriyoruz, dedi. Bu kişi insanların en fasihlerinden birisi idî.

en-Nehhâs der ki; Hamza’nın kıraatine gelince, bütün dilciler: Bu câiz olmayan bir lahndir demişlerdir. Çünkü Arap dilinde “fu’îl” vezninde bir kelime yoktur. Ancak Ebû Ubeyd bu hususta itiraz eder ve Hamza’nın lehine delil getirip, şöyle demektedir: Bu kelime “fu’îl” vezninde değildir, bunun aslı “fu’ûl”dür. Subbûh kelimesi gibi, “vav” yerine bedel olarak “ya” harfi getirilmiştir. Nitekim Araplar; demişlerdir.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs der ki: Böyle bir itiraz da, böyle bir delillendirme de en büyük ve en ağır hatalardan birisidir. Çünkü böyle bir şey asla câiz olmaz. Eğer onun söyledikleri câiz olsaydı, bu sefer “subbûh” yerine “subbîh” denilmesi gerekirdi ki, bu görüşü ileri süren hiçbir kimse yoktur. “Utiyy” kelimesinde bu kabilden değildir. Aralarındaki fark gayet açıktır, zira “utiy” kelimesinde şu iki cihetten birisi mutlaka vardır: Bu kelime ya -azgın anlamına gelen-: İn çoğuludur, o takdirde böyle bir kelimede bedel lazım olur. Çünkü bu çoğul, bir değişiklik kabilindendir ve “vav” da makabli ötre olduğu halde isimlerin son harfi olarak bulunmaz. Bunun, bir öncesi sakin harf olup da, sakinin öncesi de ötre olup sakin de güçlü ve sağlam bir engel olmadığından dolayı,ötre yerine esre getirilmiş ve böylelikle “vav” “ya”ya kalbedilmiştir. Eğer “utiy” kelimesi çoğul değil, tekil ise o takdirde bunun “vav” lı olması daha uygundur. Kalbedilmesinin câiz oluşu ise kelimenin son harfi oluşundan dolayıdır. “Fuûl” vezninde ise “vav” kelimenin son harfi olmadığından dolayı kalbedilmesi câiz olmaz. el-Cevherî der ki: Ebû Ubeyd dedi ki: Şayet “dal” harfini ötreli okuyacak olursak; denir ki bu durumda bu kelime “ed-durr: inci” kelimesine nisbet edilmiş olur ki vezni de “fu’lî” olur ve bunda hemze telaffuz edilmez. Zira Arap dilinde “fu’îl” vezni yoktur. Kıraat âlimleri arasında bunu hemzeli okuyanlar ise bu kelimenin “fu’ûl” vezninde olduğunu kastetmek istemişlerdir. Subbûh kelimesi gibi. Dammelerin çokluğu dolayısıyla, kelime ağır bulunduğundan kimi harfleri esreli okunmuştur.

el-Ahfeş de kimilerinin; şeklinde; Onu defettim” kökünden olmak üzere okuduğunu da nakletmektedir. Bu kelimeyi hemzeli olup,. bunu ilk harfi fethalı olmak üzere “fa’îl” vezninde kabul etmiştir. Ayrıca: Bu da onun parıldayışından ötürü böyledir, demiştir.

es-Sa’lebî dedi ki: Said b. el-Müseyyeb ile Ebû Recâ bu kelimeyi “dal” harfi üstün ve sonu hemzeli olmak üzere; diye okumuşlardır. Ebû Hatim dedi ki: Bu yanlıştır, çünkü Arap dilinde “fail” vezni yoktur. Eğer her ikisinden böyle okuduklarına dair rivâyet sahih olarak gelmiş ise, onlarûn okuyuşu) bir delildir.

“Tutuşturulan” kelimesini Şeybe, Nâfi’, Eyyûb, Sellâm, İbn Âmir, Şamlılar ve Hafs, ötreli “ya” ile “kaf” harfi şeddesiz ve “dal” harfi de ötreli olarak okumuşlardır. el-Hasen, es-Sülemî, Ebû Ca’fer ve Ebû Amr b. el-Alâ el-Basrî ise; şeklinde harflerinin tamamı üstün ve “kaf harfi de şeddeli olarak okumuşlardır. Bu kıraati Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd tercih etmiştir.

en-Nehhâs der ki: Bu iki kıraat te birbirine yakındır. Çünkü her ikisi de “kandil” hakkındadır, kandilin de bu sıfata sahip olması uygundur. Çünkü kandil etrafa ışık’ saçan ve aydınlatandır. “ez-Zücâce (cam)” ise onun bir kabından ibarettir. el-Hasen ve diğerlerinin okuyuşuna göre bu fiil;’ Parıldadı, parıldarın mazisidir. “Tutuşturulan” kelimesi ise; den muzari fiildir. Nasr b. Âsım diye okumuştur. Onun kıraatine göre bu kelimenin aslı şeklinde olup, iki “te”den birisi hazfedilmiştir. Çünkü diğeri ona delâlet etmektedir. Kûfeliler de camı kastetmek üzere; “te” ile okurlar. Bu iki kıraat ise “ez-zücâce: cam” kelimesinin müennes olmasına binâendir.

“Batıya da, doğuya da nlsbetl olmayan mübarek bir zeytin ağacından” âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksızın dahi aydınlık verecektir. Nûr üstüne nurdur” âyetinde

“dokunmaksızın dahi” anlamındaki fiilin “te” harfi ile okunması “nar; ateş” kelimesi müennes kabul edildiğinden dolayıdır. Ebû Ubeyd; bu kıraatten başkasını bilmediğini söylemektedir. Ebû Hatim’in naklettiğine göre ise es-Süddî’nin, Ebû Malik’ten, onun da İbn Abbâs’tan rivâyetine göre; İbn Abbâs “ta” harfi yerine “ya” harfi ile “Ateş dokunmaksızın dahi” diye okumuştur. Muhammed b. Yezid der ki: Fiilin (ya ile) müzekker olarak okunması “ateş” anlamındaki kelimenin hakiki müennes olmayışından dolayıdır. Ona göre müennes kelimelerin durumu budur.

İbn Ömer de şöyle demektedir: “Kandil yuvası” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın karnı (göğsü), “cam” onun kalbi, “kandil” ise yüce Allah’ın kalbine yerleştirmiş olduğu ve mübarek bir ağaçtan tutuşturulan nurdur. Yani onun aslı İbrahim’den gelmektedir, onun ağacı da odur. Yüce Allah, nuru tıpkı İbrahim (aleyhisselâm)ın kalbinde tutuşturduğu gibi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kalbinde de tutuşturmuştur.

Muhammed b. Ka’b da şöyle demektedir: “Kandil yuvası” İbrahim’dir.

“Cam” İsmail’dir.

“Kandil” Muhammed’dir. Allah’ın salât ve selâmlan hepsine olsun. Yüce Allah ona burada kandil dediği gibi; bir başka yerde de ondan “sirâc; kandil” diye söz ederek şöyle buyurmaktadır:

“Allah’a izni ile çağıran ve nûr saçan bir kandil olarak da…” (el-Ahzab, 33/46) O mübarek bir ağaçtan tutuşturulmuştur. Bu da Âdem (aleyhisselâm)dır. Onun nesli bereketli kılınmış ve o nesilden pek çok peygamber ve Allah dostu gelmiştir. Bu ağacın İbrahim (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın ona “mübarek” demesi, peygamberlerinin çoğunun onun sulbünden gelmiş olmasından dolayıdır.

“Doğuya da, batıya da nlsbeti olmayan” ifadesi de şu demektir: Yani o yahudi de değildi, hristiyan da değildi. O hanif bir müslümandı. Böyle buyurmasının sebebi yahudilerin batı tarafına dönerek, hristiyanların da doğuya doğru dönerek namaz kılmalarındandır.

“O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksızın dahi aydınlık verecektir.” Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın güzellikleri yüce Allah kendisine vahiy ihsan etmeden önce de insanlar tarafından açık seçik bir şekilde görülmüştür. “Nûr üstüne nurdur.” Yani o, peygamber soyundan gelen bir peygamberdir. ed-Dahhâk der ki: Abdu’l-Muttalib’i kandil yuvasına, Abdullah’ı cama, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı kandile benzetmiştir. O, onların içinde idi, peygamberliği de İbrahim’den miras almıştır.

“Ağacından”; takva ve ndvan ağacı demektir. Hidayet ve îman aşireti demek olup, bunun aslı da peygamberliktir, feri (dalı) mürüvvet insanlık, mertliktir, dalları indirilen Kur’ân-ı Kerîm’dir, yaprakları te’vildir. Bu ağacın bakıcıları Cebrâîl ve Mikail’dir.

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Bazı fakihlerin bu, yüce Allah’ın İbrahim, Muhammed, Abdu’l-Muttalib ve oğlu Abdullah’a vermiş olduğu bir misaldir, demesi oldukça garib hususlardan birisidir, “el-Mişkât (kandil yuvası) Habeşçe’de duvardaki küçük oyuk demektir. Abdu’l-Muttalib, içinde kandil bulunan kandil yuvasına benzetilmiştir. Bu ise cam demektir. Abdullah’ı ise kandile benzetmiştir, cam da odur. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da kandil gibidir, yani onların sulblerinden gelmiştir ve sanki o inci gibi parıldayan bir yıldız -ki o da müşteri (Jüpiter) yıldızıdır- gibidir. “Mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulan” âyeti o peygamberliği İbrahim (aleyhisselâm)dan miras almıştır, demektir. Mübarek ağaç da odur, kasıt ise haniflik dinidir. Bu ağacın doğuya da, batıya da nisbeti yoktur. Yahudi de değildir, hristiyan da değildir. “O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksızın dahi aydınlık verecektir” âyeti da şu demektir: İbrahim neredeyse kendisine vahiy, gelmeden önce dahi vahye uygun şeyler söyleyecektir. “Nûr üstüne nurdur.” Yani önce İbrahim, sonra da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak etrafı aydınlatmışlardır. Kadı (Ebû Bekir) dedi ki: Bütün bunlar, âyetin zahir anlamından sapmadır, bununla birlikte temsili ifadelerde kişinin geniş açıklamalarda bulunması da imkânsız değildir.

Derim ki: Aynı şey bu husustaki bütün görüşler hakkında söylenebilir. Çünkü bu görüşlerden birincisi müstesna, âyet ile irtibatlı değildir. Bu, yüce Allah’ın kendi nuruna dair vermiş olduğu bir misaldir. Onun ta’zime lâyık olan nuruna misal vermek imkânsız bir şeydir. Bu ancak bazı mahlukatı aracılığı ile insanların dikkatlerini çekmek için verilmiş bir Örnektir. Zira insanlar kusurlu oldukları için ancak kendi zatları ile ve kendi zatlarından olan şeyleri kavrayabilirler. Eğer bu (temsili ifadeler) olmasaydı, yüce Allah’ı, Allah’tan başka kimse de tanımış olmazdı. Bu açıklamayı da İbnu’l-Arabî yapmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Bu mü’minin kalbindeki Allah’ın nurunun ve hidayetinin misalidir. Nasıl ki saf zeytinyağı ateş değmeden önce neredeyse parıldayacak, ateş dokunduğu takdirde ışığı artıyor ise, mü’minin kalbi de kendisine ilim gelmeden önce neredeyse hidayetin gereği işler yapar. İlim kendisine geldiği takdirde ilim, hidayetine hidayet, nuruna da nûr katar. İbrahim (aleyhisselâm)ın ilâhî marifetin kendisine gelmesinden önce;

“Bu benim Rabbimdir.” (el-En’âm, 76) demesi gibi. Halbuki daha önceden kimse ona Rabbinin olduğunu haber vermemişti. Yüce Allah ona Rabbinin kendisi olduğunu haber verince bu sefer hidayeti daha bir artmış oldu.

“Rabbi ona: Teslim ol dediği zaman, o da; âlemlerin Rabbine teslim oldum, demişti.” (el-Bakara, 2/131)

Bunun mü’minin kalbindeki Kur’ân’ın misali olduğunu söyleyenler de şöyle demektedirler: Nasıl ki kandil ile aydınlanılıyor ve bu eksilmeden sürüp gidiyorsa, Kur’ân-ı Kerîm ile de hidayet bulunduğu halde, onda bir eksiklik meydana gelmez. O halde “kandil” Kur’ân-ı Kerîm, “cam” mü’minin kalbi, “kandil yuvası” onun dili ve kavrayışı, “mübarek ağaç” ise vahiy ağacıdır. “O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksizın dahi aydınlık verecektir.” Kur’ân’ın delilleri okunmadan dahi açıkça ortadadır. “Nûr üstüne nurdur.” Yani Kur’ân-ı Kerîm, yüce Allah’ın insanlara göndermiş olduğu bir nurdur ve bu nûr Kur’ân’ın nüzulünden sonra onların önüne dikmiş olduğu deliller Ve bilgilendirmelerle birliktedir. Böylelikle onların nuruna nûr katılmış oldu. Daha sonra sözü edilen bu nurun oldukça üstün ve değerli olduğunu haber vermektedir. Bu nura ancak yüce Allah’ın hidayete nail olmasını murad ettiği kimseler nail olabilir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:

“Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder. Allah İnsanlar için misaller getirir.” Yani daha iyi kavrayabümeleri için benzerlikleri onlara açıklar.

“Allah herseyi” kimin hidayet bulduğunu, kimin de sapıklıkta olduğunu

“çok iyi bilendir.”

İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre yahudiler: Ey Muhammed! Yüce Allah’ın nuru semânın altına nasıl ulaşır? diye sormuşlar. Bunun üzerine yüce Allah bu örneği nurunun misali olarak zikretmiştir.

Nur 34

Size apaçık ayetler, dinden önceki kavimlerden misaller ve takva sahipleri için öğütler indirdik.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, size açıklayıcı âyetler, sizden önce geçmiş olanlardan misaller ve takva sahiplerine de bir öğüt indirdik.

Bu âyetlerin:

“Nikâh (imkânı) bulamayanlar da Allah, lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar, iffetlerini korusunlar” bölümüne dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- İffetlerini Koruma Emrinin Muhatabları:

“Nikâh (imkânı) bulamayanlarda… iffetlerini korusunlar” âyetinde hitab, kendi işinin yetkisini elinde bulunduran kimseleredir. Yetkisi başkasının elinde bulunanlara hitab değildir, çünkü bu durumda olan kişiyi yetkili uygun göreceği cihete götürür. Hacr altında bulunan kimse gibi. Bu hususta farklı bir görüş bulunmamaktadır. İlim adamlarının bu husustaki iki görüşünden birisine göre de hitab köle ve cariyeyedir.

2- İffetini Korumanın Mükâfatı:

İffetini korudu, iffetli davrandı” fiilinin veznî dir. Afif olmayı istemek demektir. Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile, nikâhlama imkânını herhangi bir şekilde bulamayan kimselere iffetli olmalarım emretmektedir. Nikâhın engellerinden çoğunlukla görüleni mal sahibi olamamak olduğundan ötürü lütfuyla onu zengin kılarak kendisi ile evlenebileceği malı rızık olarak vereceği vaadinde bulunmaktadır. Ya da az miktardaki bir mehire razı olacak bir kadın bulacağını yahut kadınlara karşı duyduğu arzunun zail olacağı vaadini vermektedir.

Nesâî’nin rivâyetine göre Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; “Üç kişi vardır ki hepsine aziz ve celil olan Allah’ın yardım etmesi O’nun üzerinde bir haktır; Allah yolunda cihad eden, iffetli davranmak talebiyle nikâhlanan ve efendisine borcunu ödemeyi isteyen kitabet (yazışma) akdi yapmış olan.” Otuzikinci âyet, beşinci başlıkta da geçmiş bulunan bu hadisin kaynakları orada gösterilmiş htılnnmakladır.

3- İffetli Davranma Emrinin Muhatabları:

“Nikâh (imkânı) bulamayanlar da” anlamındaki âyette -görüldüğü gibi- muzaf hazfedilmiştir. Denildiğine göre burada nikâh hanımın nikâhlanrnası için gerekli olan mehir ve nafakadır. Nitekim kendisi ile örtülen elbiseye “lihâf”, giyilen şeye “libâs” denilmesi de bu kabildendir. Bu açıklamaya göre âyette hazf söz konusu değildir. Bu açıklamayı müfessirlerden bir topluluk yapmıştır. Onları bu açıklamaya iten yüce Allah’ın:

“Allah lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar” âyetidir. Onlar buradan hareketle iffetli davranmakla emrolunan kimsenin, kendisiyle evlenebilecek kadar malı bulunmayan kişi olduğunu zannetmişlerdir. Ancak böyle bir açıklamaya göre, iffetli davranmakla emrolunanlar tahsis edilmektedir, bu da zayıf bir açıklamadır. Aksine iffetli davranma emri daha önceden de açıklamış olduğumuz gibi, hangi sebebten ötürü olursa olsun, nikâhlanma imkânı bulamayan herkese yöneliktir.

4- Evlenmek İsteyip İmkânları Elverişli Olmayanın Tutumu Ne Olmalıdır?

İçinde nikâhlanma arzusu bulunan bir kimse eğer buna imkân bulabiliyorsa, onun evlenmesi müstehabdır. Şayet imkânı yoksa, ona düşen iffetli hareket etmek, iffetini korumaktır. Oruçla dahi olsa bunun imkânını araştırmalıdır, çünkü oruç kişinin şehvetini keser. Nitekim sahih haberde de böyle bildirilmiştir Buhâri, Savm 10, Nikâh 2, 3; Müslim, Nikâh 1; Nesâî, Siyam 43; İbn Mâce, Nikâh 1; Dârimî, Nikâh 2; Müsned, I, 57, 378, 424, 425, 432.

Nikâhlanma arzusu taşımayan kimseye de uygun olan kendisini yüce Allah’a ibadete vermektir. Çünkü haberde: “Sizin en hayırlınız ailesi ve çocuğu olmayan (ve bu bakımdan) hafif olan kimsedir” denilmiştir.

Hür kadınlar ile evlenme İmkânı bulamama halinde cariyeleri nikâhlamanın câiz olduğuna dair açıklamalar daha Önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/25. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Yüce Allah’ın bu durumda olan bir kimse için iffetli olmak ile nikâhlamak arasında başka bir mertebeyi tesbit etmemiş olması, bunların dışındaki halin haram olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu hanımlığın kapsamına sağ elinin malik olduğu (cariyeler) girmemektedir. Çünkü o başka bir nass ile mubah kılınmıştır ki, bu da yüce Allah’ın:

“… yahut sahibi olduğunuz cariyefler) ile (evlenmekle) yetinmelisiniz” (en-Nisâ, 4/3) âyetidir. Bu âyette böylece fazladan cariyelerle evlenilebileceği hükmü de zikredilmiş olmaktadır. İmâm Ahmed’in bu husustaki görüşünün aksine de istimnâ’nın haram olma hükmü de söz konusu olmaktadır. Aynı şekilde müt’a nikâhı da nesh olduğundan dolayı bu kapsamın dışındadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Mu’minûn Sûresi’nin baş taraflarında (23/1-H. âyetler, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âyetin: “Sahip olduğunuz köle ve cariyeler arasından sizden mükâtebe isteyenlerle -eğer onlarda bir hayır görürseniz- mükâtebe yapınız” bölümüne dair açıklamalarımızı da onaltı başlık Açıklamalar aynı âyetin devamına ait olduğundan dolayı, merhum mufessirin yaptığı şekilde değil de, başlık numaralarını “bef”ten itibaren devam ettirmeyi uygun bulduk. halinde sunacağız:

5- Kitabet (Yazışma) İsteyen Köleler:

“Sahip olduğunuz köle -ve cariyeler arasından sizden mükâtebe İsteyenlerle” anlamındaki âyette yer alan: “…enler” ref mahallindedir. el-Halil ve Sîbeveyh’e göre bir fiil takdiri ile nasb mahallindedir. Çünkü ondan sonra bir emir gelmektedir.

Daha önceden köle ve cariyelerden söz edildiğinden, burada da kölenin kitabet isteğinde bulunması halinde onunla kitabet akdi yapmanın müstehab olduğu belirtilmektedir. Çünkü o, bağımsız olmak, kazanç sahibi olmak ve istediği takdirde de evlenmek maksİsmi ile bu istekte bulunmuş olabilir ve bu, onun için daha iffetli olur.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Huvaytıb b. Abdu’l-Uzza’ya ait Subh -Sabîh de denilmiştir- adındaki bir köle hakkında nazil olmuştur. Bu efendisinden mükâtebe talebinde bulunduğu halde efendisi kabul etmemişti. Yüce Allah da bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Bunun üzerine Huveytıb onunla yüz dinar üzere yazıştı; ödemiş olduğu yirmi dinarı da ona geri verip bağışladı ve Huneyn Savaşında öldürüldü. Bunu zikreden el-Kuşeyrî olup, en-Nekkaş da nakletmiştir.

Mekkî dedi ki: Bu Kıptî, Sabîh olup Hâtıb b. Ebi Beltea’nın kölesiydi.

Özetle; yüce Allah bütün mü’minlere kölesi bulunur bu köle kitabeti ister, efendisi de bu işin onun için hayırlt-olacağını bilirse, onlarla mükâtebe yapmalarını efendilere emretmektedir.

6- Mükâtebe Akdi:

(Âyet-i kerîmede lâfzan geçen:) “el-Kitâb” ile “el-mükâtebe” aynı şeylerdir. Mükâtebe de ancak iki kişi arasında cereyan eden işler hakkında kullanılan “müfâale” veznindedir. Çünkü “mükâtebe” efendi ile kölesi arasındaki bir akitleşmedir. Mesela; “Kitabet akdinde bulundu, mükâtebe yaptı, mükâtebe yapmak” denilir. “Savaştı, Savaşmak” denildiği gibi.

Buna göre âyet-i kerîmede “kitab” kelimesi fital, cilad ve difa’ (çarpışma, vuruşma, savunma) kelimeleri gibi bir mastardır.

Burada “kitab” tabirinin, üzerinde bir şeyler yazılan bildiğimiz “kitab” anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü Araplar köle ile yazıştıklarında buna dair hem kendileri, hem de köleleri hakkında bir yazı yazarlardı.

Buna göre âyet, kendisi sebebiyle bir kitabın (belgenin) yazılıp kendilerine verilmesini gerektiren azat olmak isteğinde bulunanlar.,. demek olur.

7- Sert Bir Terim Olarak Mükâtebenin Anlamı:

Şeriatte mükâtebe, efendinin kölesi ile taksitlerle ödemek üzere belli bir mal üzerinde anlaşması demektir. Bunu tamamen ödediği takdirde o köle hür olur.

Mükâtebenin iki hali söz konusudur: Birincisi köle mükâtebe talebinde bulunur, efendi de bunu kabul eder. Âyetin mutlak ve zahir ifadesinden anlaşılan budur.

İkinci halde ise köle taleb eder, fakat efendi bunu kabul etmez. Bu hususta iki görüş vardır: Birisi İkrime, Atâ, Mesrûk, Amr b. Dinar, ed-Dahhak b. Müzahim ve Zahirilerden bir topluluğun görüşü olup böyle bir talebi kabul etmek efendinin görevidir, derler.

Ancak İslâm âleminin çeşitli bölgelerindeki ilim adamları, böyle bir yükümlülük yoktur, derler.

Bunun vacib olduğunu kabul edenler, emrin mutlak olduğunu delil gösterirler. “Yap” mutlak olarak zikredildiği takdirde, başka bir delil ile başka bir mananın kastedildiği anlaşılmadığı sürece vücub ifade eder. Bu görüş Ömer b. el-Hattâb ve İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiş olup, Taberî de bunu tercih etmiştir. Yine Davud (ez-Zahirî) şunu delil göstermektedir: Muhammed b. Sîrin’in babası olan Şîrîn, efendisi olan Enes b. Malik’ten kitabet akdi talebinde bulunmuş ancak Enes kabul etmemiştir. Ömer (radıyallahü anh) elindeki kamçıyı tepesine kaldırıp: “Eğer onlarda bir hayır görürseniz, mükâtebe yapınız” âyetini okuyunca, o da mükâtebede bulunmuştur. Buhârî, Mukâtib 1 Dâvûd dedi ki: Ömer (radıyallahü anh)’ın, Enes için yapmaması mubah olan bir hususta elindeki kamçıyı kaldırması söz konusu olamazdı.

Cumhûr da şunu delil göstermektedir: Köle, efendisinden kendisini bir başkasına satmasını isteyecek olursa, efendinin bunu yerine getirmesi icmâ’ ile gerekli değildir. Bunun için mecbur edilemez, isterse ona değerinin kat kat fazlası verilsin. Aynı şekilde köle, efendisine: Beni azad et yahut beni müdebber kıl (ölümünden sonra azad olacağımı söyle) yahut ta beni evlendir diyecek olsa, yine efendinin bunları yerine getirmesi icmâ’ ile zorunlu değildir. Kitabet de bu şekildedir, Çünkü kitabet karşılıklı bir ivaz akdidir. O bakımdan ancak rıza ile sahih olur. (Karşı görüşü savunanların) mutlak emir vücub gerektirir, sözleri doğrudur. Ancak o emrin vücubtan başka bir hükme yönlendirilmesini gerektirecek bir başka karinenin bulunmaması halinde bu böyledir. Burada ise “kölede bir hayır bilinmesi” şartına bağlı olarak zikredilmiştir. Yani vücub bâtını bir işe taalluk etmektedir. O da efendinin bu işin hayırlı olacağını bilmesidir. Şayet köle: Benimle yazış deyip, efendi: Ben bu işin senin için hayırlı olacağını bilmiyorum, diyecek olursa, -ve bu gizli bir iş olduğu halde- bu hususta ona başvurulur ve onun de- . diği esas alınır. Bu açıklama bu hususta gerçekten güçlüdür.

8- Bu Âyette Sözü Edilen “Hayr’ın Mahiyeti:

İlim adamları yüce Allah’ın:

“Bir hayır” âyeti hakkında farklı görüşlere sahibtirler. İbn Abbâs ve Atâ, maldır demişlerdir. Mücahid mal ve ödeyebilme demektir, der. el-Hasen ve Nehaî din(darlık) ve güvenilirliktir derler.

Malik der ki: Kimi ilim adamını şöyle derken dinledim: Bundan kasıt kazanabilme ve (mükâtebe borcunu) ödeyebilme gücüdür. el-Leys’ten de buna benzer bir görüş nakledilmiştir. Şâfiî’nin görüşü de budur. Abîde es-Selmânî dedi ki: Bundan kasıt namaz ve hayırdır. Tahavî der ki: Bundan kastın mal olduğunu söyleyenlerin görüşü bize göre sahih değildir. Çünkü kölenin kendisi efendisinin malıdır. Onun ayrıca bir malı nasıl olabilir? Bize göre âyetin anlamı şudur: Sizler onların din(dar) ve doğru kimseler olduk larını bilirseniz, ayrıca onların size karşı kendileri üzerindeki kitabet bedelini eksiksiz ödemek ve davranışlarında doğru olmakla yükümlü olduklarını ve bunun kendileri İçin bir ibadet olduğunu bilerek size karşı böylece davranacaklarını bilmeniz halinde onlarla yazışınız.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki; Burada “hayır”dan kasıt, maldır görüşünü kabul etmeyenler “ben onların malının olduğunu biliyordum” anlamında: ifadesinin kullanılabileceğini kabul etmezler. Ancak buna benzer ifade şekli; “Ben onlarda hayır, salah ve emanet vasıflarının olduğunu biliyorum” denilebilir. Ben yanında mal olduğunu biliyorum, anlamında; denilmeyip, ancak; denilir.

Derim ki: Berîre hadisi -biraz sonra geleceği üzere-: Hayır’dan kasıt maldır, diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir.

9- Mesleği Olmayanla Kitabet Akdi Yapmak:

İlim adamları meslek sahibi olmayan köle ile kitabet akdi yapmak hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Ömer mesleği bulunmayan kölesi ile yazışma akdi yapmayı mekruh görür ve: Sen bana insanların kirlerini yememi mi emrediyorsun? derdi. Buna benzer bir görüş Selman el-Farisî’den nakledilmiştir.

Hakim b. Hizam’ın da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ömer b. el-Hattâb, Umeyr b. Sa’d’a şunları yazdı: İmdi, sen huzurunda bulunan müslümanlara insanlardan dilenmesinler diye köleleri ile yazışmalarını yasakla.

el-Evzaî, Ahmed ve İshak da bunu mekruh görmüşler. Malik, Ebû Hanîfe ve Şâfiî ise buna müsaade etmişlerdir.

Ali (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre müezzini olan İbnu’t-Teyyah kendisine şöyle demiştir: Malım bulunmadığı halde mükâtebe yapabilir miyim? Ali (radıyallahü anh): Evet, dedikten sonra insanları bana sadaka vermeye teşvik etti, Bana mükâtebe akdinde ittifak ettiğimiz miktardan fazlasını dahi verdiler. Ben Ali (radıyallahü anh)ın yanına vardım, bana: Sen bu artan miktarı da kölelikten kurtulmak isteyenlere ver, dedi.

Malik’ten bunu mekruh gördüğü ve mesleği bulunmayan cariyenin halinin bozulmasına, fesada uğramasına sebeb teşkil edeceğinden dolayı böyle bir cariye ile mükâtebe yapmayı mekruh gördüğü de rivâyet edilmiştir. Ancak delil sünnettir, sünnete muhalefet eden şeyler delil olamaz. Hadis İmâmlarının Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan rivâyetlerine göre o şöyle demiştir: Berîre yanıma geldi ve dedi ki: Benim efendilerim, her sene bir ukiye ödenmek üzere dokuz yılda dokuz ukiye ödemem şartıyla benimle mükâtebe akdi yaptılar, bana yardımcı ol… diye hadisin geri kalan bölümünü rivâyet etmektedir. Buhârî, Şurût 13, Buyû’ 73, Mukâtib 3; Müslim, Itk 6-8; Ebû Dâvûd, Itk 2; Nesâî, Buyû’ 86; İbn Mâce, Itk 3; Muvattâ, Itk 17; Müsned, VI, 213.

İşte bu; efendinin, yanında hiçbir şey bulunmasa dahi kölesiyle mükâtebe akdi yapabileceğine delildir. Nitekim Berire’nin, Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya gelerek, ona efendileri ile yazıştığını ve ondan kendisine yardımcı olmasını istediğini görüyoruz. Bu da henüz yazışmanın ilk sıralarında olmuştu, ondan herhangi bir taksit ödemeden gerçekleşmişti. Bunu İbn Şihab, Urve’den bu şekilde zikretmiştir ki Âişe’nin, Urve’ye haber verdiğine göre Berire yazışma bedelini ödemek hususunda Âişe’den yardım istemeye gelmişti ve henüz yazışma bedelinden herhangi bir ödeme yapmamıştı. Bunu Buhârî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmektedir. Bir önceki kaynakta gösterilen yerler.

İşte bunda herhangi bir sanat, meslek ve mal sahibi olmasa dahi cariye ile yazışma akdi yapmanın câiz oluşuna delil vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Berîre’nin bir kazanç yolunun yahut da sürekli bir işinin ya da malının bulunup bulunmadığını sormamıştır. Eğer bu gerekli bir şey olsaydı, elbette bu hususta onun hüküm vermesi için buna dair soru sorması gerekirdi. Çünkü o, açıklayıcı ve öğretici olarak gönderilmiştir. Bu hadiste yüce Allah’ın:

“Eğer onlarda bir hayır görürseniz” âyetinde geçen “hayr”ı mal diye yorumlayanların tevillerinin sağlıklı bir te’vil olmadığına ve sözü geçen “hayr”ın güvenilirlikle birlikte kazanabilme gücü olduğuna delil bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

10- Kitabet Bedelinin Nitelikleri ve Bedelin Taksitlere Bölünmesi:

Kitabet bedeli az miktarda da olabilir, çok da olabilir, taksitli de olabilir.’ Çünkü Berire ile ilgili hadisten anlaşılan budur. Bu hususta da ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Hamd, Allah’adır.

Efendi, kölesi ile bin dirhem ödemek üzere anlaşacak olup da herhangi bir vade söz konusu etmeyecek olursa, bu -efendinin hoşuna gitmese dahi-çalışma imkânını bulması miktarına göre taksitlere bölünür.

Şâfiî der ki: Kitabet bedeli için belli bir vadenin bulunması kaçınılmaz bir şeydir, asgarisi de üç taksitte ödenmesidir.

Bir defada ödenmesi üzerinde anlaşacak olurlarsa, ilim adamları arasında farklı görüşler vardır. Çoğu ilim adamı bir defada ödenmesini câiz kabul ederler. Şâfiî ise bir defada Ödenmesinin câiz olmadığını söyler. Derhal ve peşin olarak ödenmesi ise elbette câiz olmaz. Çünkü bu, ancak belli bir şarta bağlı olarak azad etmektir. Sanki ona: Sen şunu şunu ödediğin takdirde hür olursun, demiş gibi olur ve bu bir kitabet değildir.

İbnu’l-Arabî der ki: İlim adamları ile selef, kitabet bedelinin peşin ödenmesi halinde iki farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Bizim (Maliki mezhebine mensub) ilim adamlarımızın görüşleri de aynı şekilde farklı farklıdır. Kıyasa göre sahih olan, kitabetin vadeli olmasıdır. Berîre hadisinde vârid olduğu gibi yapılmalıdır. Çünkü efendileri onunla her yıl birer ukiye ödemek şartıyla dokuz ukiye ödemek üzerine onunla yazışmalardır.

Ashab-ı Kiram da böyle yapmıştır. Bundan dolayı buna “kitabet” ismi verilmiştir. Zira bu akid yazılır ve ona şahit tutulur. Böylelikle bu akde verilen isim ve gelen rivâyet birbirini desteklemekte, bu akdin anlamı da buna güç kazandırmaktadır. Şayet ödenmesi istenen mal, peşin olacak ve kölenin yanında da bir şeyler var ise, bu bir mukataa malı ve mukataa akdi olur, kitabet akdi olmaz. Biraz sonra gelecek açıklamalardan da anlaşılacağı üzere mukaıaa belirli bir miktarı derhal ve peşin ödemek üzere anlaşmak demektir.

İbn Hüveyzimendâd der ki: Peşin ödenmek şartı üzere kölesiyle kitabet akdi yapacak olursa, bu belli bir mat karşılığında azad etmek olur, kitabet olmaz. Ondan başka bizim mezhebimize mensub ilim adamları, peşin ödenecek olan kitabet akdini câiz kabul etmiş ve buna “kitâa” ismini vermişlerdir. Kıyas da bunu gerektirmektedir, çünkü kitabet akdinde vade belirlemek, sadece köleye kazanç elde etmek için geniş bir zaman tanımak demektir. Nitekim kitabet bedelini belirli taksitlerle Ödemekle yükümlü olan köle, eğer taksit vadeleri dolmadan ödemesini getirip verecek olursa, efendi o ödemeleri almak ve (ödemesi bitmiş ise) mükatebi vadeden önce azad etmek zorundadır. Kûfeli ilim adamları câiz peşin ödenmek şartıyla yapılan kitabet akdini kabul etmişlerdir.

Derim ki: Peşin kitabet hususunda Malik’ten açık bir nass varid olmuş değildir. Ancak Mâlikî mezhebine mensub ilim adamları: Bu caizdir derler ve buna “kitaa” ismini verirler, Şâfiî’nin üç taksitten aşağısında kitabet câiz değildir, görüşü ise sahih olamaz. Zira bu sahih olsaydı, bir başkasının: Kitabet bedelinin beş taksitten daha aşağı ödenmesi câiz olamaz, demesi de mümkün olabilirdi. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın döneminde Berîre ile ilgili taksitlerin asgari miktarı bu idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bilmiş ve bu hususta hüküm vermişti. O halde bunun doğru bir delil olması öncelikle daha uygundur.

Buhârî, Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan rivâyet ettiğine göre Berîre, Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın yanına gelmiş ve ondan kitabet bedelinde kendisine yardımcı olmasını istemişti. Üzerinde de beş yıllık taksitlere bölünmüş beş ukiye kitabet bedeli borcu vardı.. Buhârî, Mukâtih 1

Ancak (bu rivâyetin senedinde) el-Leys Yûnus’tan, o İbn Şihab’dan, o Urve’den, o da Âişe’den: Üzerinde beş yılda ödenmek üzere taksitlere bölünmüş beş ukiye borç vardı diye rivâyet etmiştir. Buhârî, aynı yer.

Ebû Üsame, Hişam b. Urve’den, o babasından, o Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan dedi ki: Berîre gelip şöyle dedi: Ben efendilerimle dokuz ukiye… ödemek üzere mükâtebe yaptım… Buhârî, Mükâtib 3

Her iki rivâyetin zahiri birbiriyle teâruz halindedir. Şu kadar var ki Hişam’ın hadisi muttasıl Yûnus’un hadisi de munkatı’ olduğundan (Hişam’ın rivâyeti) daha uygundur. Zira Buhârî “el-Leys dedi ki: Bana Yûnus anlattı (haddesenî)” demiştir. Diğer taraftan Hişam babası ve dedesinden rivâyet edilen hadislerde başkasına göre daha bir sağlamdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11- Kitabet Akdi Yapan Köle Hürriyetine Kavuşmak İçin Bedelin Tamamını Ödemek Zorunda mıdır?

Mükâteb üzerinde kitabet bedelinden herhangi bir miktar ödenmeden kaldığı sürece, köle kalmaya devam eder. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mükâteb üzerinde kitabet bedelinden bir dirhem (ödenmeden) kaldığı sürece yine köledir. ” Ebû Davûd, Itk 1; Tirmizî, Buyû’ 35; İbn Mâce, İtk 3; Müsned, II, 178, 184, Z06, 209. Bu hadisi Ebû Dâvûd, Amr b. Şuayb’dan, o babasından, o da dedesinden yoluyla rivâyet etmiştir.

Yine ondan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Herhangi bir köle yüz dinar ödemek üzere mükâtebe akdi yapıp da on dinar müstesna geri kalanını ödemiş ise o yine köledir. ” Ebû Dâvûd, İtk 1.

Malik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve mezheblerine mensub ilim adamları ile es-Sevrî, Ahmed, İshak, Ebû Sevr, Dâvûd (ez-Zahirî) ve Taberî de hep bu görüştedir. Bu görüş aynı şekilde İbn Ömer’den de çeşitli yollardan rivâyet edildiği gibi Zeyd b. Sabit, Âişe ve Ummu Seleme’den de rivâyet edilmiştir. Bu konuda onlardan farklı bir rivâyet gelmiş değildir.

Bu görüş aynı zamanda Ömer b. el-Hattâb’dan da rivâyet edilmiştir. İbnu’l-Müseyyeb, el-Kasım, Salim ve Atâ da bu doğrultuda görüş belirtmişlerdir. Malik der ki: Beldemizde (ilim adamlarından) kime yetiştiysek hep bu şekilde görüş beyan ederdi.

Bu hususta bir başka görüş daha vardır ki, bu görüş Ali (radıyallahü anh)dan rivâyet edilmiştir. Buna göre köle eğer kitabet bedelinin yarısını ödeyecek olursa artık o bir borçludur. en-Nehaî de böyle demiştir. Bu görüş Ömer (radıyallahü anh)dan da rivâyet edilmiştir. Ancak ondan, mükâteb üzerinde bir dirhem kaldığı sürece köle kalmaya devam eder, şeklindeki görüşün isnadı, mükâteb kitabet bedelinin yarısını ödediği takdirde artık onun üzerinde kölelik yoktur, şeklindeki görüşünün isnadından daha iyidir. Bu hükmü de Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) ifade etmiştir.

Yine Ali (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre; ödediği miktar kadar o kölenin de bir bolümü hürriyete kavuşmuş olur. Yine ondan gelen bir başka rivâyete göre, ödediği ilk taksit ile birlikte azad olmak, onun üzerinde cereyan eder.

İbn Mes’ûd dedi ki: Köle kitabet bedelinin üçte birini ödediği takdirde artık o azad olmuş bir borçludur. Şureyh’in görüşü de budur. Yine İbn Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre, şayet kitabet bedeli ikiyüz dinar olup kölenin değeri yüz dinar ise, köle değerini teşkil eden yüz dinarı ödediği takdirde artık hürriyetine kavuşur. Bu aynı şekilde en-Nehaî’nin görüşüdür.

Bir yedinci görüş de şöyledir: Köle bedelinin dörtte üçünü ödeyip geriye dörtte biri kaldığı takdirde, artık o bir borçludur ve bir daha köle olmaz. Bunu da Atâ b. Ebi Rebah ifade etmiş olup ondan bu görüşü İbn Cüreyc rivâyet etmiştir.

Kimi selef âlimlerinden nakledildiğine göre; köle bizzat kitabet akdi ile artık hürdür ve kitabet bedeli karşılığında borçludur, ebediyyen bir daha köle olmaz.

Ancak Berîre hadisi -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan gelişinin sıhhati dolayısıyla- bu görüşü reddetmektedir. Yine bu hadiste mükâtebin köle olduğuna dair açık bir delil vardır. Eğer bu olmasaydı, Berîre satılmayacaktı. Şayet Berîre’nin bir bölümü azad edilmiş olsaydı, hiçbir şekilde bu azad edilmiş bölümünün satışı câiz olmazdı. Zira Peygamber efendimizin icmâ’ ile kabul edilmiş sünnetlerinden birisi de hür olan kimsenin satılamayacağı şeklindedir.

Selman ile Cuveyriye’nin kitabeti de bu şekildedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kitabet bedellerini ödeyinceye kadar onların herbirisinin tamamen köle olduklarına dair hüküm vermiştir. Bu da; mükâtebin üzerinde ödemesi gereken herhangi bir miktar kaldığı sürece o bir köledir, şeklindeki görüşlerin lehine bir delildir.

Mükâteb hususunda Zeyd b. Sabit, Ali b. Ebî Tâlib ile tartışmıştır. Ali’ye şöyle demiştir: Böyle birisi zina edecek olursa, onu recm eder misin, yahut ta şahitlik edecek olursa, şahitliğini geçerli kabul eder misin? Ali (radıyallahü anh): Hayır demiş. Bu sefer Zeyd: O halde üzerinde ödemesi gereken bir şey kaldığı sürece o bir köledir, demiş.

Nesâî’nin, Ali ve İbn Abbâs (radıyallahü anhüm)dan naklen kaydettiği rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mükâteb’ten ödediği miktar kadarı azad edilir. Ödediği miktar kadarıyla ona had uygulanır ve ondan azad edildiği kadarı ile de miras alır.” Bu hadisin isnadı sahihtir. Nesâi, Kasâme 39; Tirmizî, Buyû’ 35; Müsned, I, 94, 104, 260, 292, 363 (kısmen)

Bu da Ali (radıyallahü anh)dan gelen rivâyetin lehine bir delildir. Ayrıca Ebû Dâvûd’un, Ummu Seleme ile kitabet akdi yapmış bulunan Nebhân’dan kaydettiği rivâyeti ile de desteklenmektedir. Nebhan dedi ki: Ben Ummu Seleme’yi şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize (biz hanımlarına) buyurdu ki: “Sizden herhangi birinizin mükâteb bir kölesi olur da onun yanında (kitabet bedelini) ödeyecek bir şeyler var ise, o vakit ondan perde arkasına saklanmalısınız.” Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş olup, hasen, sahih bir hadistir, demiştir. Ebû Dâvûd, Itk 1; Tirmizî, Buyû’ 35; İbn Mâce, Itk 3; Müsned, VI, 289, 308, 311

Şu kadar var ki, bunun Peygamber efendimizin zevcelerine bir hitabı olup onlar hakkında ihtiyat ve vera’a uygun olan bir talimat olma ihtimali vardır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, bir erkeğin, hanımı Sevde’nin kardeşi olduğuna hüküm vermiş olmakla birlikte (ihtiyaten): “Ondan hicab arkasında gizlen” demesi Meselâ: Buhârî, Itk 8, Buyû’ 3, 100…; Ebû Dâvûd, Talâk 34; Nesâî, Talâk 48, .49; İbn Mâce, Nikâh 59; Dârimî, Nikâh 41; Muvattâ’, Akdiye 20; Müsned, IV, 5, VI, 37, 129… ile Âişe ve Hafsa’ya: “Siz ikiniz de kör müsünüz? Siz onu görmüyor musunuz?” demesi de bu kabildendir. Otuzbirincî âyet, ikinci başlıkta da geçmiş bulunan bu hadisin kaynakları için oraya bakınız. Burada kastettiği şahıs İbn Um Mektum’dur. Halbuki aynı zamanda o Fatıma bint Kays’ar “İbn Um Mektum’un yanında iddetini bekle” demişti. Bu hadis de daha önce otuzbirinci âyet, ikinci başlıkta geçmişti. Kaynakları için oraya bakınız. Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

12- Köle Taksitlerini Ödemez, Efendi de İstemezse:

İlim adamlarının icmâ’ ile kabul ettiklerine göre kitabet akdi yapmış olan kölenin ödemesi gereken taksitlerden birisinin veya ikisinin, yahut bütün taksitlerin zamanı geldiği halde, bu taksitleri istemeyip onu kendi haline bırakırsa, onlar kitabet akdini sürdürmekte sabit kalmaya devam ettikleri sürece fesholmaz.

13- Kölenin Kitabet Akdini Ödeyememesi ve Bundan Önce Yaptığı Ödemelerin Durumu:

Malik dedi ki: Kölenin görünen malı bulunuyor ise (kitabet bedelini ödemekten) âciz olduğunu söylemek hakkı yoktur. Eğer açıkta görünen bir malı yoksa, böyle bir hakka sahiptir.

el-Evzaî der ki: Eğer köle borcunu ödeyecek kadar güç, kuvvet sahibi bir kimse ise aciz olduğunu söyleme imkânına sahip değildir.

Şâfiî ise der ki: Onun malının olduğu bilinsin, bilinmesin kitabetin bedelini ödeyebilecek gücünün olduğu bilinsin, bilinmesin ödemekten âciz olduğunu söylemek hakkına sahiptir. Ben bu bedeli ödeyemiyorum, kitabet akdini iptal ettim, diyebilmek hakkına sahfptir.

Malik de der ki: Mükâteb âciz olduğunu ortaya koyarsa, acizlikten önce efendisinin ondan kabzettiği bütün taksitler efendiye helâl olur. Bu İster kölenin kendi öz kazancı olsun, isterse de ona verilen sadaka olsun, farketmez. Kölelikten kurtarılması için kendisine yapılan fakat kitabetini karşılayamayacak miktardaki bedellere gelince, bu hususta ona yardımcı olan herkesin verdiğini yahut mükâtebin helâllik dilediği miktarı rucû’ edip geri almak hakkı vardır. Şayet kölelikten kurtulmak için değil de sadaka olsun diye ona yardımcı olmuş iseler, bu miktar kölenin âciz olduğunu bildirmesi halinde efendisine helâl olur. Eğer aldığı miktarlar kendisini kölelikten kurtarmaya yeterli gelip geriye bir miktar da artacak olursa verilen bu miktarlar şayet kölelikten kurtanlmast maksİsmi ile verilmiş İse; artan miktan bu maksatla kendisine yardımcı olanlara hisselerine göre geri çevirir, veya o miktarı ona helâl ederler. Bütün bunlar İbnu’l-Kasım’ın naklettiği üzere Malik’in görüşleridir.

İlim adamlarının çoğunluğu da şöyle demektedir: Efendinin mükâteb kölesinden kitabet bedeli olarak kabzettikleri ve köle âciz olduğunu beyan ettikten sonra efendisinin elinde artan sadaka ya da başka mallar, efendisine aittir. Efendisinin bütün bunları alması ona helâldir. Şâfiî ve Ebû Hanîfe mezheblerine mensub ilim adamlarının, Ahmed b. Hanbel’in görüşü ve Şureyh’ten gelen bir rivâyet böyledir.

es-Sevri der ki: Efendi kölenin kendisine verdiklerini kölelikten azad etmeye ayırır. Mesrûk’un, en-Nehaî’nin görüşü ve Şureyh’ten gelen bir rivâyet bu şekildedir.

Bir kesim de şöyle demektedir: Efendinin köleden kabzettikleri efendiye aittir. Acizlikten sonra elinde artmış olan miktar ise efendisine değil, köleye aittir. Bu da; kölenin de mülkiyet hakkı vardır, kanaatinde olan bazı ilim adamlarının görüşüdür.

İshak da der ki: Kitabet hali esnasında kendisine verilen miktarlar, gerçek sahiplerine geri iade edilirler.

14- Kitabet Akdi ile İlgili Çeşitli Hükümler:

Berîre hadisi değişik yollardan ve çeşitli lâfızlarla gelmiş olmakla birlikte Berîre’nin satışının, önceden yapılmış bir kitabet akdinden sonra gerçekleştiğini ihtiva etmektedir. İlim adamları bundan dolayı mükâtebin satışı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Buhârî de “razı olması halinde mükâtebin satılması” diye bir başlık açmış bulunmaktadır. Buhâri, Mukâtib 3

İbnu’l-Münzir ile ed-Dâvûdî mükâtebin satılmaya razı olması halinde, bedelini ödemekten âciz olmasa dahi azad ettirmek maksİsmi ile satılmasını câiz kabul edenlerdendir. Ebû Ömer b. Abdİ’l-Berr’in beğendiği görüş de budur. İbn Şihab, Ebû’z-Zinad ve Rabia da böyle demişlerdir. Ancak onlar şöyle de derler: Çünkü kölenin satılmaya razı olması, onun bir acizliğinin ifadesidir.

Malik, Ebû Hanîfe ve mezheblerine mensub ilim adamları ise şöyle demektedirler: Mükâteb, mükâteb olarak kaldığı sürece -âciz olduğunu bildirmedikçe- satışı câiz olmaz. Onun kitabetinin satışı da hiçbir halde câiz değildir. Şâfiî’nin Mısır’daki görüşü de budur. Irak’ta ise: Satışı caizdir, ancak kitabetinin satılması câiz değildir, derdi. Malik ise kitabetin satışını câiz kabul etmektedir. Onu ödeyecek olursa azad olur, aksi takdirde kitabeti satın alanın kölesi olmaya devam eder. Ebû Hanîfe ise bunu kabul etmez, çünkü bu bir ğarar satışıdır (kesin olmayan satış).

Şâfiî’nin ise câiz kabul eden ve etmeyen şeklinde farklı görüşleri gelmiştir. Bir kesim de şöyle demektedir: Mükâtebin kitabet bedeli devam etmek şartıyla satılması caizdir, eğer bedelini tamamen ödeyecek olursa azad olur ve onun velâsı onu satana ait olur. Eğer ödemekten acze düşerse, onu satanın kölesi olur. en-Nehaî, Atâ, el-Leys, Ahmed ve Ebû Sevr de böyle demiştir.

el-Evzaî de şöyle demektedir: Mükâteb ancak azad edilmek için satılır. Bedelini ödemekten acze düşmeyen önce satılması ise mekruhtur. Ahmed ve İshak’ın da görüşü budur.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Berîre hadisinde mükâtebin vadesi gelmiş herhangi bir taksidi ödemekten âciz olmamakla birlikte, satılmaya razı olduğu takdirde, satılmasının câiz olduğunu göstermektedir ve bu mükâtebin âciz olmadıkça, satılması câiz değildir, iddiasında bulunanların görüşlerine muhaliftir. Çünkü Berîre herhangi bir taksidi ödemekten acze düşmüş olduğunu söz konusu etmediği gibi, ödeme vadesi gelmiş bir taksidinin olduğunu da bildirmemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine: Sen ödemekten âciz misin? Yoksa vadesi gelmiş bir taksidin var mı? diye de sormamıştır. Şayet kitabet akdi yapmış köle ve cariyenin satılması ancak vadesi gelmiş bir taksidin ödenmesinden acze düşülmesi halinde câiz olması gibi bir durum olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mutlaka ona: Âciz midir? değil midir? diye sorar ve onun vadesi gelmiş bir taksidini dahi olsun ödemekten acze düştüğünü bilmeden onun satın alınmasına asla izin vermezdi.

ez-Zührî yoluyla gelen hadiste de Berîre’nin henüz kitabet bedelinden bir şey ödememiş olduğu kaydedilmektedir. Ben bu hususta sözü edilen Berîre hadisinden daha sahih delil olacak bir rivâyet bilmemekteyim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan da onunla çelişen bir rivâyet nakledilmemiştir. Gelen haberlerin hiçbirisinde de ödemekten yana âciz olduğuna delil teşkil edecek bir ifade bulunmamaktadır.

Mükâtebin satılmasını kabul etmeyenler bazı hususları delil göstermişlerdir: Bunlardan birisi şudur: Sözü edilen bu kitabet akdi henüz gerçekleşmemişti. Berîre’nin: “Ben efendilerimle kitabet akdi yaptım” demesinin anlamı, bu hususta onlarla karşılıklı rızamız oldu ve onlar kitabet miktarını ve vadesini belirlemekle birlikte henüz bu akdi gerçekleştirmediler, demektir. Şu kadar var ki, hadislerin zahiri ifadelerin akışı üzerinde dikkatle düşünülecek olursa, durumun bunun aksi olduğu görülecektir.

Bir diğer görüşe göre, Berîre ödemekten acze düşmüş, o bakımdan efendileri ile birlikte kitabeti feshetmek üzere ittifak etmiştir. İşte o vakit satış sahih olmuştur. Ancak bu açıklama şu görüşü ileri sürenler için uygun düşer: Mükâtebin âciz olduğunun anlaşılması eğer köle ile efendi bu hususta anlaşacak olurlarsa, ayrıca hakimin hükmüne muhtaç değildir. Çünkü hak bu ikisi ile ilgilidir, bilinen mezheb (görüş) de budur. Suhnûn ise şöyle der: Bu konuda mutlaka yetkilinin hükmü gereklidir. Çünkü o her ikisinin karşılıklı olarak yüce Allah’ın hakkını terketmek üzere anlaşabileceklerinden korkmuştur.

Berîre’nin ödemekten yana âciz olduğunun doğruluğuna şu rivâyet delildir: Berîre, Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın yanına gelmiş ve kitabet bedelinin ödenmesi hususunda ondan yardım istemişti. Henüz daha kitabet bedelinden de hiçbir şey ödememişti. Âişe (radıyallahü anhnhâ) kendisine şöyle dedi: “Sahiplerinin yanına geri dön. Şayet istiyorlarsa senin yerine kitabet bedelini ödeyebilirim.” Bu, ifadenin zahirine göre onun kitabet bedelinin tamamını ya da bir bölümünü ödemesi tahakkuk etmişti. Zira ödenmesi icab etmedikçe hiçbir hakkın yerine getirilmesine dair hüküm verilmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İşte bu açıklamalar onların bu husustaki açıkladığımız görüşlerine dair en kuvvetli delilleridir.

İbnu’l-Münzir der ki: Efendi mükâtebini satamaz, diyen kimselerin: Berîre (ödemekten yana) acizlik çekmiş olabilir, demesi dışında herhangi bir delilinin bulunduğunu bilmiyorum. Şâfiî de der ki: Bu hadisin en açık manalarından birisi de, mükâtebin sahibi olan kimsenin mükâtebi satabileceğidir.

15- Mükâteb Kitabet Bedelini Ödemekle Hürriyetine Kavuşur:

Mükâteb kitabet bedelini tamamen öder ödemez hürriyetine kavuşur ve ayrıca efendisinin onu azad ettiğini bildirmesine gerek yoktur. Kitabet akdi döneminde kölenin cariyesinden doğan çocuklarının durumu da aynı şekildedir. Onun hürriyetine kavuşması ile onlar da hürriyetlerine kavuşurlar, ancak onun köleleşmesi dolayısıyla onlar köle olmazlar. Çünkü bir kimsenin cariyesinden olma çocuğu, hür olan nazar-ı itibara alınmak suretiyle kendi mesabesindedir. Kitabet akdi yapmış olan cariyenin çocukları da aynı durumdadır. Eğer kitabet akdinden önce çocukları varsa, bunlar şart koşulmadık -ça kitabetin kapsamına girmezler.

16- Kitabet Akdi Yapanlara Yardımcı Olmak:

“Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin” âyeti efendilere kitabet malı hususunda kölelere yardımcı olmaya dair bir emirdir. Bu ya efendilerin ellerinde bulunan mallardan onlara bir şeyler vermeleri suretiyle gerçekleşir, yahut onların ödemekle yükümlü tutuldukları kitabet malının bir kısmını üzerlerinden indirmekle gerçekleşir. Malik der ki: Mükâtebin üzerindeki son kitabet taksidinden indirim yapar. Nitekim İbn Ömer de otuzbeşbinden beşbin indirim yapmıştır. Ali (radıyallahü anh) da indirilen bu miktarın kitabet bedelinin dörtte biri kadarı olmasını güzel görmüştür.

ez-Zehravî der ki: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet edilmiştir. İbn Mes’ûd ile el-Hasen b. Ebi’l-Hasen ise üçte birinin indirilmesini güzel görmüşlerdir.. Katade onda biri indirilir derken, İbn Cübeyr ondan bir şeyler indirir demiş ve buna dair bir sınır belirlememiştir. Şâfiî’nin görüşü de budur, es-Sevrî de bu görüşü güzel bulmuştur.

Şâfiî der ki: “Şey” kendisine şey denilebilecek asgari miktardaki şey hakkında kullanılır. Efendi bu indirime mecbur edilir, efendi ölmüş ise hakim tarafından bu hususta mirasçıların aleyhine hüküm verilir.

Malik -Allah’ın rahmeti üzerineolsuningörüşüne göre bu emir mendubluk ifade eder. İndirilecek miktar için herhangi bir sınır takdir etmemiştir.

Şâfiî yüce Allah’ın:

“Onlara…verin” emrinin mutlak oluşunu delil göstermiş ve vacibin menduba atfedil meşinin Kur’ân-ı Kerîm’de olsun, Arap dilinde olsun bilinen bir ifade tarzı olduğu görüşünü dile getirmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı, akrabaya (birşeyler) vermeyi emreder…” (en-Nahl, 16/90) vb.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu hususu ondan önce Kadı İsmail b. İshak da zikretmiş bulunmaktadır. Şâfiî bir şeyler vermeyi vacib kabul etmiş, kitabeti ise vacib kabul etmemiştir. Böylelikle o aslolan kitabeti gayr-ı vacib, onun fer’i durumundakini (birşeyler vermeyi) ise vacib olarak değerlendirmiştir. Böyle bir görüşün ise benzeri bulunmamaktadır, o vakit bu katıksız bir iddia olur (delilsizdir.) Şayet: Bu nikâh gibidir, nikâh vacib değildir, fakat nikâh akdi gerçekleşti mi onun hükümleri de vacib olur. Bunlardan birisi de (boşanan kadına) mut’a vermektir, denilecek olursa, biz de şu cevabı veririz: Bize göre mut’a vacib değildir, dolayısıyla Şâfiî’nin görüşünü kabul edenlerin ileri sürebilecekleri bir dayanak yoktur. Osman b. Affan ise kölesi ile mükâtebe akdi yapmış ve onun kitabet bedelinden hiçbir indirim yapmayacağına dair de yemin etmiştir… diye uzun açıklamalarda bulunur.

Derim ki: el-Hasen, en-Nehaî ve Büreyde şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın:

“Onlara… verin” âyetinde hitab bütün insanlara, kitabet akdi yapmış olanlara sadaka vermeleri ve kölelikten kurtulmaları hususunda onlara yardımcı olmaları için bir hitabtır. Zeyd b. Eslem de der ki: Burada hitab yöneticileredir, kitabet akdi yapmış olanlara zekât mallarından paylarına düşeni vermelerini emretmektedir. İşte yüce Allah’ın:

“Sadakalar… kölelere… mahsustur.” (et-Tevbe, 9/60) âyetinin ihtiva ettiği anlam budur. Bu iki görüşe göre mükâtebin efendisinin kitabet bedelinden bir şeyler indirmek yükümlülüğü yoktur. Buna delil de şudur: Şayet yüce Allah kitabet taksitlerinden herhangi bir indirimde bulunmalarını kastetmiş olsaydı: Ve onlardan şunu indirin, demesi gerekirdi.

17- Kitabet Bedelinden İndirim İlk Taksitlerden mi, Son Taksitlerden mi Yapılır?

Eğer bizler, bu âyette muhatablar efendilerdir, görüşünü kabul edecek olursak, şunu da belirtelim ki Ömer b. el-Hattâb’ın görüşüne göre indirim bedelin ilk taksidinden yapılmalıdır. Böylelikle son taksidine erişilemeyecek korkuşuyla yapılacak hayırda, efendi elini çabuk tutmuş olur.

Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ve başkalarının görüşüne göre ise indirim en son taksitte yapılır.

Bunun sebebine gelince, şayet indirim ilk taksitten yapılacak olursa, belki köle kitabet bedelini ödemekten acze düşer, o takdirde köle de malı da efendisine geri döner. O zaman da yaptığı indirim sadakanın bir bakıma tekrar kendisine dönüşü gibi dönmüş olur. Bu da Abdullah b. Ömer ve Ali’nin görüşüdür.

Mücahid der ki: Herbir taksitten bir miktar indirir.

İbnu’l-Arabî der ki: Görüşüme göre daha kuvvetli olan indirimin son taksitten olacağıdır. Çünkü indirim her zaman için borçların son ödemeleri sırasında gerçekleşir.

18- Kitabet Akdi Yapmış Olan Kölenin Satılması:

Mükâteb, kitabet akdinden sonra kendisinin rızası ile azad edilmek üzere satılacak olur da satıcısı onun bedelini kabzettikten sonra, satıcının ona karşılık almış olduğu bedelden ona bir şeyler ödemek yükümlülüğü yoktur. İster azad edilsin diye satmış olsun, ister bü maksatla satmamış olsun farketmez. Bu da mükâtebin kitabet bedelini ödediği efendisinin kölesine bu bedelden bir şeyler ödemesine yahut yüce Allah’ın kitabında emrettiği üzere son taksidinden ya da herhangi bir şekilde ödemelerinden bir şeyler indirmesine benzememektedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Berîre’nin efendilerine, -azad edilmesi için onu satmış olmalarına rağmen- ondan kabzetmiş oldukları maldan tekrar Berîre’ye bir şeyler vermelerini emretmiş değildir.

19- Kitabet Akdinin Niteliği:

İlim adamları kitabet akdinin niteliği hususunda farklı görüşlere sahibtirler. İbn Huveyzimendâd der ki: Bu akdin niteliği şu şekildedir: Efendi kölesine; seninle şu kadar malı, şu taksitlerle ödemen şartı ile kitabet akdi yapıyorum. Bu ödemeleri tamamladığın takdirde sen hürsün, der. Yahut ona: Sen bana on taksitte bin (dirhem) öde ve o takdirde hür olursun, demesi suretiyle olur. Köle de: Ben bunu kabul ettim veya buna benzer lâfızlarla karşılık verir. Bu ödemeyi ne zaman tamamlarsa, hürriyetine kavuşur.

Aynı şekilde köle, efendisine benimle kitabet akdi yap diyecek olursa, ‘ efendi de yapayım yahut seninle yazışayım demesi halinde de böyledir.

İbnu’l-Arabî der ki; Böyle bir şeye gerek yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in lâfzı böyle bir şeyi gerektirmediği gibi, hal de buna tanıklık etmektedir. Ancak söz konusu edilecek olursa güzel olur, şayet sözü edilmeyecek olursa bu da zaten bilinen bir husustur. Ayrıca sözle söylenmesine gerek yoktur.

Aslında bu bahsin meseleleri ve bunların dalları budakları pek çoktur. Biz bu meselelerin esaslarının bir bölümünü zikretmiş bulunuyoruz. Kısa açıklamaları yeterli görenler için bu kadarı kâfidir. Hidayete iletme başarısı Allah’tandır.

20- Mükâtebin Mirası:

Mükâtebin mirası hususunda ilim adamlarının üç farklı görüşü vardır. Malik’in görüşüne göre mükâteb ölüp geriye, kalan kitabet borcundan daha fazla miktarda bir mal terkedecek olursa ve kitabet döneminde dünyaya gelmiş ya da onlar adına da kitabet yapmış olduğu çocukları varsa, onun çocukları kitabet bedelinin ödenmesinden sonra arta kalan mala mirasçı olurlar. Çünkü onların da hükmü babalarının hükmü gibidir. Eğer geriye artan bir mal bırakmamış ise, kitabet bedelinin geri kalan bölümünü onlar temin etmek için çalışmalıdırlar. Babaları azad edilmedikçe, onlar hürriyetlerine kavuşamazlar. Babaları onların da kitabet bedelini ödemiş ise, çocukların aleyhine bu hususta (efendinin) bir rücû’ hakkı yoktur. Çünkü efendilerine rağmen hürriyetlerine kavuşurlar. Dolayısıyla babalarının mirasına onlar daha bir hak sahibidirler, çünkü babalarının bütün hallerinde babaları ile eşittirler.

İkinci görüşe gelince, geriye bıraktığı malından bütün kitabet bedeli ödenir ve hür alarak ötmüş gibi değerlendirilir. Bütün çocukları da ona mirasçı olurlar. Çocuklarından ölümünden önce hür olanlar ile kitabet akdi esnasında hür olmayıp, onlar adına akitleştiği çocukları yahut kitabet döneminde doğmuş olan çocukları arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü hepsi de kitabet yükümlülükleri kendi İsimlerina ödenmiş olmakla birlikte, hürriyet bakımından birbirleriyle eşitlenmiş olurlar.

Bu görüş Ali ve İbn Mes’ûd’dan, Tabiîn arasından Atâ, el-Hasen, Tavus ve İbrahim’den rivâyet edilmiştir. Küfe fakihleri Süfyan es-Sevrî, Ebû Hanîfe mezhebine mensub fakihler, el-Hasen b. Salih b. Hayy da bu görüştedir. İshak da bu görüşü benimsemiştir.

Üçüncü görüş; mükâteb kitabet bedelinin tamamını ödemeden önce ölürse, köle olarak ölmüş olur. Geriye bırakacağı bütün mal da efendisine ait olur. Çocuklarından hiçbir kimse ondan miras alamaz. Ne hür çocukları, ‘ne de kitabet akdinde onunla birlikte olan çocuklan. Çünkü o bütün kitabet bedelini ödemeden önce öldüğünden ötürü köle olarak ölmüş olur, malı da efendisine ait olur. Dolayısıyla ölümünden sonra onun hürriyetine kavuşturulması sahih değildir. Zira bir kölenin ölümünden sonra hürriyetine kavuştunılması imkânsız bir şeydir. Kendileri hakkında da kitabet akdi yapmış yahut kitabet akdi esnasında doğmuş çocuklarının ise, kitabetin geri kalan bölümünü tamamlamaya çalışmaları vazifeleridir. Onların üzerinden (babalarının) ödediği pay kadar da sakıt olur. Eğer (geri kalanı) ödeyecek olurlarsa, hürriyetlerini elde ederler. Çünkü bu hususta onlar babalarına tabi idiler. Eğer ödeyemezlerse kölelikleri devam eder. Şâfiî’nin görüşü budur. Ahmed b. Hanbel de böyle demiştir. Ömer b. el-Hattâb’ın, Zeyd b. Sabit’in, Ömer b. Abdu’l-Aziz’in, ez-Zührî ve Katade’nin görüşü de budur.

“Cariyeleriniz kendilerini korumak İsterken dünya hayatının geçici metaını kazanmak İçin onları zinaya zorlamayın” âyeti ile ilgili olarak Câbir b. Abdullah ve İbn Abbâs (radıyallahü anhüm)dan rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme Abdullah b. Ubeyy hakkında nazil olmuştur. Onun birisi Muâze, diğeri Museyke diye adlandırılan iki cariyesi vardı. O bu cariyelerini zina etmeye zorlar ve hem ücretlerini almak, hem de çocuklarının kazancına sahip olmak maksadıyla zina etmeleri için onları döverdi. Bu durumlarını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a şikâyet ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme hem onun, hem de münafıklardan onun yaptığı gibi yapanların hakkında nazil oldu. Müslim, Tefsir 26; Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 192-194.

Sözü edilen Muâze, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kocası hakkında mücadele eden Havle’nin annesidir.

Müslim’in, Sahih’inde Câbir’den gelen rivâyete göre ise Abdullah b. Ubeyy’in birisi Museyke, diğeri de Umeyme adında iki cariyesi vardı. O bunları zina etmeleri için zorlardı. Bu hususu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a şikâyet etmeleri üzerine yüce Allah: “Cariyeleriniz kendilerini korumak isterken… onları zinaya zorlamayın… mağfiret ve rahmet edicidir” âyetini indirdi. Müslim, Tefsir 27.

Yüce Allah’ın:

“Kendilerini korumak isterken” âyeti “câriyeler”e râci’dir. Çünkü ancak cariyenin iffetini korumak istemesi halinde efendisinin onu zorlamaya kalkışması düşünülebilir ve ancak bu halde zorlamanın yasaklanması mümkün olur. Eğer cariye iffetini korumak istemiyor ise bu durumda efendisine: Sen onu zorlama, demek düşünülemez. Çünkü cariyenin kendisi zina etmeyi istiyor ise zorlamanın tasallallahü aleyhi ve sellemvuruna imkân yoktur. O halde bu âyet, durumu bu olan cariyeler hakkında bu gibi efendilere yönelik bir emirdir. İbnu’l-Arabî işte bu manaya işaret etmekte ve şöyle demektedir: Yüce Allah’ın burada kadının iffetini korumak isteyişini söz konusu etmesi zorlamanın ancak bu halde söz konusu olabileceğinden dolayıdır. Eğer kendisi zinayı istiyor ise zorlama düşünülemez, işte bunu iyi anlamak gerekir, Bu ince noktaya nüfuz etmek pek çok müfessir için mümkün olmamıştır. Kimi müfessir: Yüce Allah’ın:

“Kendilerini korumak isterken” âyeti (bir önceki âyette sözü edilen): “evli olmayanlar”a râci’dir, demiştir.

ez-Zeccâc ve el-Huseyn b. el-Fadl ise: İfadede takdim ve tehir vardır, demişlerdir. Yani sizler içinizden evli olmayanları ve kölelerinizden de salih olanları iffetlerini korumak istemeleri halinde evlendirin, demektir. Kimisi ise: Yüce Allah’ın;

“Kendilerini korumak isterken” âyetindeki şart lağvedilmiştir ve buna benzer zayıf açıklamalar yapılmıştır, Başanya ulaştıran Allah’tır.

“Dünya hayatının geçici metaını kazanmak için” âyetinden kasıt ise, cariyenin zina yoluyla kazanacağı ve kol eleştirilip satılmak kasdı ile zina mahsulü doğuracağı çocuktur. Şöyle de açıklanmıştır: Zina eden kimse kendisiyle zina ettiği cariyeden doğma çocuğuna karşılık cariyenin efendisine yüz deve fidye öder ve onu kölelikten kurtarırdı.

“Kim onları zorlarsa” buna mecbur bırakırsa

“şüphe yok ki Allah onların zorlanmalarından sonra” onlar için

“mağfiret ve” onlara

“rahmet sahibidir.”

İbn Mes’ûd, Cabir b. Abdullah ve İbn Cübeyr

“onlar İçin” lâfzını ilave ederek Onlar için mağfiret edicidir” diye okumuşlardır.

İkraha dair açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/106. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Daha sonra yüce Allah mü’minlere indirmiş olduğu apaydın âyetlerindeki nimetlerini sayıp dökmekte ve bu âyetlerde geçmiş ümmetlere dair misaller de vermektedir. Bundan maksat, geçmiş bu ümmetlerin içine düştükleri hatalara “düşmekten korunmaktır.

Nur 33

Nikâh bulamayanlar, Allah’ın fazlından zenginleşinceye kadar iffetli kalmaları için sabretsinler. Kölelerinizden nikâh kitabını talep edenler varsa, eğer onlar hakkında bir hayır görürseniz, onları nikâh kitabına bağlayın ve Allah’ın size verdiklerinden onlara verin. Genç kızlarınızı fuhşa zorlamayın; eğer kendilerini iffetli kılmak istiyorlarsa, bu dünya menfaati için olursa, onlara zor uygulayanlar, Allah’ın izniyle bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Evlenme imkanını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve cariyelerden) mükatebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükatebe yapın. Allahın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Nikâh (imkânı) bulamayanlar da Allah, lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar, iffetlerini korusunlar. Sahib olduğunuz köle ve cariyeler arasından sizden mükâtebe isteyenlerle -eğer onlarda bir hayır görürseniz- mükâtebe yapınız. Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin. Cariyeleriniz kendilerini korumak İsterken, dünya hayatının geçici metâVm kazanmak için onları zinaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa, şüphe yok ki Allah onların zorlanmalarından sonra mağfiret ve rahmet edicidir.

Nur 32

Sizden bekar olanları, mümin erkek ve kadın kölelerinizi evlendirin. Eğer yoksulsalar, Allah fazlından onları zenginleştirir. Allah geniş ve bilendir.

Diyanet Vakfı
Aranızdaki bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.

Kurtubi Tefsiri
İçinizden evli olmayanları köle ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin. Eğer onlar fakir İseler, Allah onları lütfü ile zengin kılar. Allah Vâsidir, herşeyi çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetin Önceki Buyruklarla İlişkisi:

Bu hitab tesettür ve salâh bahsi ile ilgilidir. Yani aranızdan eşi bulunmayan kimseleri evlendiriniz, çünkü iffetli kalmanın yolu budur. Hitab velileredir. Kocalara olduğu da söylenmiş ise de doğru olan birincisidir. Zira yüce Allah kocaları kastetmiş olsaydı,

“Nikâhlayınız (evleniniz)” demesi ve hemzesiz okunması gerekirdi. Elif de o takdirde vasl için olurdu.

İşte bu da kadının veli olmaksızın kendisini nikâhlayamayacağının bir delilidir. Çoğu ilim adamlarının görüşü de budur. Ebû Hanîfe dedi ki: Dul ya da bakire velisiz olarak denk birisi ile evlenecek olursa, bu nikâh câiz olur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresinde (2/221. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

2- Nikâhlanmanın Hükmü:

İlim adamlarının bu hususta üç farklı görüşü bulunmaktadır. Bizim ilim adamlarımız derler ki: Bu hususta hüküm, mü’minin günaha düşmek korkusunun varlığına, sabredememesine ve sabretme gücü bulup bu hususta günaha düşme korkusunun sona ermesi farklılığına göre değişiklik arzeder. Eğer din veya dünya yahut her ikisinde helâk olmaktan korkacak olursa, o takdirde nikâhlanmak kesinlik kazanır. Şayet hiçbir korku söz konusu değilse, her iki hal de onun İçin müsallallahü aleyhi ve sellemi ise Şâfiî bu durumda nikâh mubahtır, demektedir. Malik ve Ebû Hanîfe ise müstehabdır demektedir. Şâfiî nikâhlanmak bir zevki karşılamaktır, o bakımdan bu da yemek ve içmek gibi mubah olur, der. Bizim ilim adamlarımız ise: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir” Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 4; Dârimi, Nikâh 3; Müsned, II, 158, (mealindeki) sahih hadisi delil olarak almışlardır.

3- Evli Olmayanlar:

Yüce Allah’ın:

“İçinizde evli olmayanları” âyeti, erkek olsun, kadın olsun eşleri olmayanlar demektir. Bunun tekili: dır. Ebû Amr dedi ki: Bu kelime; ın maklûbu (yani “mim” ile “ya” harfi arasında değişiklik meydana gelmiş şekli)dır. Dilciler bu kelimenin asıl itibariyle, ister bakire, ister dul olsun kocası olmayan kadın demek olduğunu ittifakla belirtmektedirler. Bu açıklama Ebû Amr, el-Kisâî ve diğerlerinden nakledilmiştir. Araplar: ” Kadın evlenmeksizin kaldı” derler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hadisinde de şöyle denilmektedir: “Ben ve ergenleşecekleri yahut ta yüce Allah lütfundan onları zengin kılacağı zamana kadar küçük çocukları için evlenmeden duran (süslenmeyi terkedip, çocuklarının bakımına kendisini verdiğinden dolayı da) yanakları kararan kadın ile birlikte cennette şu ikisi gibi olacağız.” Ebû Dâvûd, Edeb 121; Müsned, VI, 29.

Şair de şöyle demektedir:

“Eğer sen nikâhlanırsan ben de nikâhlanırım, şayet evlenmeden kalırsan,

-Ben sizden daha genç olmakla birlikte- ben de evlenmeden kalırım”

Bu kelimenin müzekker ismi; mastar ismi; şeklindedir. Müennes ırmi şekli; müfred mütekellimi de; şeklinde getir. Şair der ki:

“Ben evlenmeden kaldım, öyle ki herbir arkadaş beni kınadı,

Benim evlenmeden kaldığım gibi, Selma da evlenmeden kalır ümidiyle.”

Ebû Ubeyd dedi ki: Erkek için de, kadın için de; denilir. Bu çoğunlukla kadınlar hakkında kullanılır. Erkekler için sanki istiare yoluyla kullanılmış gibidir. Umeyye b. Ebi’s-Salt der ki:

“Alioğullarının mükâfatlarını versin Allah,

Onların evli olanlarına da, evli olmayanlarına da.”

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir. Böylesi mü’minlere haram kılınmıştır.” (en-Nûr, 24/23) âyetinin hükmünü neshetmektedir. Biz bunu sûrenin baş tarafında açıklamış bulunuyoruz, Allah’a hamdolsün.

4- Cariye ve Köleleri Evlendirmek:

Yüce Allah’ın:

“içinizden evli olmayanları… evlendirin” âyeti ile kastedilenler, hür erkek ve kadınlardır. Daha sonra yüce Allah başkasının mülkiyeti altında bulunanların hükmünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Köle ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin.”

el-Hasen “köleleriniz” anlamındaki: kelimesini, şeklinde okumuştur. Bu ise çoğul isimdir.

el-Ferrâ’ der ki: “Cariyeleriniz” anlamındaki kelimenin nasb ile; şeklinde okunması caizdir. Bu durumda onu ” Salih olanlar” kelimesine atfetmektedir. Bu durumda kasıt erkekler ve dişiler olur. Salâhtan kasıt îman olur. (Îman sahibi köle ve cariyelerinizi nikâhlayınız, demek olur).

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Salih olmaları halinde cariye ve kölelerin evlendirilmesi istenebilir. Onların evlendirilmesi caizdir, fakat bu hususta bir teşvik ve müstehablık söz konusu değildir. Nitekim yüce Allah:

“Eğer onlarda bir hayır görürseniz, onlarla mükâtebe yapınız.” (en-Nûr, 24/33) âyeti da buna benzemektedir. Diğer taraftan kölede hayır olduğu bilinmese dahi kitabet câiz olabilir. Ancak hitab burada teşvik ve müstehablık bildirmek sadedinde vârid olmuştur. O bakımdan ancak kendisinde hayır bulunan kimselerle kitabet yapmak müstehab olur.

5- Efendi, Cariye ve Kölesini Nikâhlanmaya Zorlayabilir mi?:

İlim adamlarının çoğunluğu efendinin köle ve cariyesini nikâhlanmaya (evlenmeye) zorlayabileceği görüşündedirler. Bu Malik, Ebû Hanîfe ve başkalarının da görüşüdür. Malik der ki: Ancak bu zararlı olduğu takdirde câiz olmaz. Buna benzer bir görüş Şâfiîden de rivâyet edilmiştir. Sonra da şunu kaydeder: Efendinin kölesini nikâhlanmaya zorlama hakkı yoktur. en-Nehaî der ki: Daha önceden köleleri nikâhlanmaya zorluyorlar ve üzerlerine kapıyı kapatırlardı,

Şâfiî mezhebine mensub olanlar şöyle derler: Köle mükelleftir, o bakımdan nikâha mecbur edilemez. Zira onun mükellef oluşu, kölenin insan olmak bakımından kâmil olduğuna delil teşkil eder. Köle olmak itibariyle mülkiyetin ona taalluku, efendisinin onun rakabesine ve menfaatine malik oluşu açısındandır. Cariye ise böyle değildir. Cariyede onun mülkiyet hakkı, cariye ile birlikte olup arzusunu gerçekleştirmek için de söz konusudur. Kölenin cinsi isteğinde ise efendisinin herhangi bir hakkı yoktur. İşte bundan dolayı hanımefendi kölesine mubah değildir.

Horasan ve Irak ilim adamlarının dayanağı budur. Diğer bir dayanakları da talâk (boşama) hakkıdır. Köle kendi adına nikâh akdine sahip olmakla birlikte, talâk hakkına da sahip olur.

Bizim ilim adamlarımızın lehine olan delil ise, efendinin malik oluş hakkının, kölenin malik oluş hakkını da kuşatmış olması şeklindeki büyük inceliktir. Bundan dolayı kölenin ancak efendisinin izniyle evlenebileceği icmâ’ ile kabul edilmiştir. Nikâh vb. hususlar ise maslahatlar kabilindendir. Kölenin maslahatı ise efendinin yetkisi çerçevesindedir. Onun maslahatını görüp gözeten odur ve köle adına bu maslahatı yerli yerince o gerçekleştirir.

6- Eğer Fakir îseler Allah Onları Lütfuyla Zengin Kılar:

“Eğer onlar fakir iseler, Allah, onları lütfü ile zengin kılar” âyetinde ifade, hürler hakkındadır. Yani erkek ve kadının fakirliği sebebiyle evlilikten kaçınmaya kalkışmayınız. Çünkü “eğer onlar fakir İseler, Allah, onları lütfü ile zengin kılar.” Bu yüce Allah’ın rızasını isteyerek, O’na masiyet olan hususlardan korunmak maksİsmi ile evlenen kimseleri zengin kılacağına dair bir vaaddir. İbn Mes’ûd der ki: Nikâh yoluyla zengin olmaya bakınız demiş ve bu âyet-i kerîmeyi okumuştur.

Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Yüce Allah:

“Eğer onlar fakir İseler, Allah onları, lütfü ile zengin kılar” diye buyurmuşken nikâhlanmak suretiyle zengin olmanın yolunu aramayana hayret ederim.

Bu anlamdaki bir ifade İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan da rivâyet edilmiştir. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’ın rivâyet ettiği bir hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Üç kişi vardır ki hepsine Allah’ın yardım etmesi Allah’ın üzerinde bir haktır. Allah yolunda cihad eden kimse, iffetli olmayı isteyerek nikâh yapan bir kimse ve borcunu ödemek isteyerek efendisiyle kitabet (yazışma) akdi yapmış bir kimse.” Bu hadisi İbn Mâce, Sünen’inde rivâyet etmiş bulunmaktadır. Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 20; Nesâî, Nikâh 5, Cihâd 12; İbn Mâce, İlk 3; Müsned. II, 251 437.

Şayet: Bazen nikâh yapmış fakat zengin olmamış kimseler görebiliyoruz, denilecek olursa, cevabımız şu olur: Bunun sürekli olması gerekmemektedir. Bu bolluk bir an dahi gerçekleşse, Allah’ın vaadi de doğru bir şekilde yerini bulmuş olur. Buradaki zengin kılmanın, “nefsini zengin kılar” anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: “Zenginlik çokça dünya malına sahip olmakla değildir. Zenginlik ancak nefsin zenginliğidir. ” Buhârî, Rikaak 15; Müslim, Zekât 120; Tirmizî, Zühd 40; İbn Mâce, Zühd 9; Müsned II, 243, 261, 315, 390, 438, 443, 539, 540.

Şöyle de denilmiştir: Bu, kendisine asla muhalif olunmayan bir vaad değildir. Aksine kastedilen şudur: Mal gider ve gelir, o bakımdan zengin olmayı ümid ediniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani yüce Allah dilediği takdirde lütfundan onları zengin kılar. Bu da:

“O dilerse yalvardığınız şeyi giderir.” (el-En’âm, 6/41) âyeti ile;

“Allah rızkı dilediğine genişletir.” (er-Ra’d, 13/26) âyetini andırmaktadır.

Anlamı: Eğer nikâha muhtaç kimseler iseler, yüce Allah, zinaya yaklaşmayıp iffetlerini korumaları için onları helâl yoldan muhtaç olmaktan kurtarır, diye de açıklanmıştır,

7- Fakirlik Sebebiyle Evlenmekten Uzak Durmamak Gerekir:

Bu âyet-i kerîme fakirin evlendirilebileceğine delildir. Fakir, benim malım yokken nasıl evlenebilirim, dememelidir. Onun rızkını vermek Allah’a aittir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisini Peygambere bağışlamak üzere gelmiş olan hanımı sadece bir tek elbisesi olan bir kimse ile evlendirmiştir. Böyle bir durumda kadının, fakirlik dolayısıyla nikâhı feshetme hakkı yoktur. Çünkü kadın fakir olduğu halde kocasıyla evlenmeyi kabul etmiştir. Şayet onunla evlendiğinde zengin olmak şartıyla evlenmiş olup da fakir olduğu ortaya çıkarsa ya da daha sonra fakirleşecek olursa, ancak o vakit nikâhı feshetme hakkı doğabilir. Çünkü açlığa sabretmek mümkün değildir. Bu görüş bizim (Maliki mezhebimize mensup) ilim adamlarının görüşüdür.

en-Nekkaş der ki: Bu âyet-i kerîme: Hakim, koca nafakayı sağlamayacak kadar fakir olduğu takdirde, karı ile kocayı birbirinden ayırır, diyen kimselere karsı bir delildir. Çünkü yüce Allah; “Allah onları zengin kılar” diye buyurmaktadır. Onları birbirinden ayırır, diye buyurmamıştır.

Ancak bu oldukça zayıf bir istidlaldir. Bu âyet-i kerîme nafakasını sağlamaktan acze düşmüş kimseler hakkında hüküm bildirmemektedir. Bu sadece fakir olup da, evlenen kimseleri zengin kılmaya dair bir vaaddir, Önceleri zengin iken daha sonra nafakayı sağlayamayacak kadar fakirleşen kimseye gelince, bunlar hakim kararıyla birbirlerinden ayrılırlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa Allah herbirini lütfü ile zengin kılar.” (en-Nisa, 4/130)

Yüce Allah’ın lütuflan ise her zaman umulur ve bu lütfunu ihsan edeceği de vaadedilmiştir.

Nur 31

Ve de ki iman eden kadınlar, gözlerini sakınsınlar, iffeti korusunlar; ziynetlerini gösterip açmasınlar; dış örtülerini yakalarının üzerine düşürecek şekilde örtsünler. Ziynetlerini yalnızca eşlerine, babalarına, eşlerinin babalarına, oğullarına, eşlerinin oğullarına, kardeşlerine, kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, kendi kadınlarına, ellerinin altında bulunan kölelere yahut henüz kadınların harama örtülen mahrem yerleri açığa çıkarmayan çocuklara göstersinler. Topuklarıyla örtülerini vurmalarına da izin yoktur ki, sakladıkları renk belli olsun. Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a tövbe edin ki başarıya eresiniz.

Diyanet Vakfı
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tabi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allaha tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.

Kurtubi Tefsiri
Mü’min kadınlara da de ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar, dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç süslerini göstermesinler. Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler. Zînetlerini eşlerinden, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, cariyelerinden, kadınlara meyli olmayan erkeklerden ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan başkasına sakın göstermesinler. Gizledikleri zînetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar. Ey îman edenler! Allah’a topluca tevbe edin ki, felâh bulasınız.

Bu âyet-i kerîmenin: “Mü’min kadınlara da de ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar, dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç süslerini göstermesinler” bölümüne dair açıklamalarımızı yirmiüç başlık halinde sunacağız:

1- Mü’min Hanımlar da Gözlerini Haramdan Sakınmalıdır:

“Mü’min kadınlara da de ki” âyetinde şanı yüce Allah te’kid yoluyla özellikle de hanımlara hitab etmektedir, Aslında “mü’minlere söyle ki,..” âyeti yeterü idi. Çünkü bu âyet umumî olup erkeğiyle, kadınıyla bütün mü’minleri kapsamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün umumî hitablarda olduğu gibi.

Bu âyette;

“Sakınsınlar” kelimesinde tad’ıf (aynı harfin arka arkaya tekran)in çözüldüğünü görüyoruz. Halbuki (önceki âyette): “Sakınsınlar” kelimesinde çözülmemiştir. Çünkü bu âyette lâmu’l-fiil (fiifin son harfi) sakindir, önceki âyette ise hareketidir. Her ikisi de cevab olmak üzere cezm mahallindedir,

Ayet-i kerîmede mahrem yerlerinin korunmasından önce gözün haramdan sakmılmasının emredilmesi, görmenin kalbin yol göstericisi oluşundan dolayıdır. Ölümden önce humma şeklindeki ateş yükselmesinin öncü olması gibi. Bir şair de bu anlamdan hareketle şöyle demektedir:

“Sen gözün, kalbin önderi olduğunu görmez misin?

İki göz ülfet sağladı mı, kalb daha da ısınır, bilmez misin?”

Haberde de şöyle denilmektedir: “Bakış İblis’in zehirli oklarından bir oktur. Kim gözünü sakınırsa, yüce Allah onun kalbine bir halâvet (tatlılık)

Mücahid der ki: Kadın geldi mi şeytan onun başı üzerinde oturur ve bakan kimselere onu süsler, Geri gitti mi bu sefer onun kalçaları üzerine oturur ve ona bakanlara, onu süslü gösterir.

Halid b. Ebi İmrân’dan, dedi ki: Arka arkaya bakışlarını sürdürme, çünkü kul kimi zaman bir defa bakar da ondan dolayı tıpkı yemeğin bozulup da kendisinden istifade edilemeyecek hale gelmesinde olduğu gibi, kalp de bozulur, gider.

İşte bundan dolayı şanı yüce Allah, mü’min erkeklere ve kadınlara helâl olmayan şeylere bakmaktan gözlerini sakınmalarını emretmiştir. Ne erkeğin kadına bakması helâl olur, ne de kadının erkeğe bakması. Çünkü kadının erkeğe ilgisi, erkeğin ona ilgisi gibidir. Erkek kadına ne maksatla bakıyorsa, kadın da aynı maksatla ona bakar.

Müslim’in, Sahih’inde yer aldığına göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz yüce Allah, Âdemoğlunun zinadan payını yazıp takdir etmiştir. Kaçınılmaz olarak bunu gerçekleştirecektir. Gözler zina eder, onların zinaları bakmaktır…” Buhârî, İsti’zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20, 21; Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Müsned, II, 276, 317, 329…

ez-Zührî de (yaşlan küçük olduğundan) ayhali olmayanlara bakma hususunda şöyle demektedir: Küçük dahi olsa, canın kendileri bakmaya çektiği kimselerin herhangi bir yerlerine bakmak uygun değildir.

Atâ da bir kimsenin satın almak İstemesi hali dışında Mekke’de satılan cariyelere bakmayı mekruh görmüştür.

Buhârî ile Müslim’deki rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine soru soran Has’amlı kadına bakan el-Fadl’ın yüzünü başka bir tarafa çevirmiştir Buhârî, Hacc 1; İsti’zân 2; Müslim, Hacc 407; Ebû Dâvûd, Menasik 25; Nesâî, Menâsik 12; Muv’atta, Hacc 97; Müsned, I, 359. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Gayret (kıskançlık) imandandır. Mizâ (karşılıklı olarak birbirlerinden lezzet almak) ise münafıklıktandır” diye buyurmuştur

Miza, erkek ve kadınların bir araya getirilip sonra da birinin diğerinden lezzet almasını sağlayacak şekilde onları başbaşa bırakmak demektir. Bu kelime “mezi”den alınmadır. Bunun erkeklerin, kadınların üzerine salınması anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu ifade meraya bırakılan atı anlatmak üzere; tabirinden alınmıştır. Erkek hakkında “mezi” dişi hakkında da “kazi” tabirleri kullanılır.

O halde Allah’a ve âhiret gününe îman eden herhangi bir kadının helâl olduğu veya ebedi olarak haram olduğu kimselerin dışında kalanlara zînetini göstermesi helâl değildir. Böyle bir kimseye zînetini gösterebilmesi ise, bu hususta erkek ondan ebediyyen ümit kestiğinden dolayı tabiatı itibariyle ona karşı bir hareket duymayacağından emin oluşundandır.

2- Kadınların da Erkeklere Bakmaktan Sakınmaları:

Tirmizî, Ummu Seleme’nin azatlısı Nebhân’dan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İbn Um Mektûm bulunduktan yere girdiğinde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona ve Meymune’ye; “Hicab’ın arkasına geçiniz” demiştir. Onlar: Ama o âmâdır deyince, kendisi: “Siz de mi körsünüz, siz onu görmüyor nutsunuz?” diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Libas 34; Tirmizî, Edeb 29; Müsned, VI, 296.

Şayet: “Bu hadis nakil ehlince sahih değildir, çünkü bu hadisi Ummu Seleme’den rivâyet eden onun azatlısı Nebhân, hadisi delil gösterilmeyen kimselerdendir. Sahih olduğunu kabul etsek bile, bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hicab hususunda işlerini sıkı tuttuğu gibi, hanımlarının hürmeti dolayısı ile işleri onlara karşı sıkı tutması kabilindendir. Nitekim Ebû Dâvûd ve başka hadis İmâmları da buna böylece işaret etmişlerdir. Ebû Dâvûd, işaret edilen hadisi kaydettikten sonra: “Bu peygamberin hanımlarına hastır, deyip “Fatıma bint Kays’a: İbn Um Mektûm’un yanında iddet bekle demiş olduğuna dikkat çekmektedir. Geriye bu hususu sabit olmuş sahih hadisin ifade ettiği manadan başka bir delil kalmaktadır. O da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Kays’ın kızı Fatıma’ya, Um Şerik’in yanında iddet beklemesini emrettikten sonra: “O kadının yanına ashabım gider gelir. Sen İbn Um Mektûm’un yanında iddetini bekle, çünkü o gözü görmeyen bir adamdır. Sen elbiselerini üzerinden bırakacak olursan, o seni görmez” Müslim, Talâk 36; Ebû Dâvûd, Talâk 39; Nesâi, Nikâh 22; Mavatta, Talâk 67; Müsıud, VI, 412 demesidir” denilirse, cevabımız şu olur:

Kimi ilim adamı bu hadisi delil göstererek, kadının erkeğin bazı yerlerini görmesi câiz olduğu halde erkeğin kadının aynı yerlerini görmesi câiz değildir. Baş, küpelerin takıldığı yer gibi. Ancak avret câiz değildir. Buna göre bu hadis yüce Allah’ın: “Mü’min kadınlara da de ki: Gözlerini haramdan sakınsınlar” âyetinin genel ifadesini tahsis etmekte ve bu durumda: edatı bundan önceki âyet-i kerîmede olduğu gibi teb’îz (kısmilik bildirmek) için zikredilmiş olmaktadır.

İbnu’l-Arabî der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Fatıma bint Kays’a, Um Şerîk’in evinden, İbn Um Mektûm’un evine taşınmasını emretmesi, bunun onun için Um Şerik’in evinde kalmasından daha iyi ve uygun olmasından ötürüdür. Zira Um Şerik’in yanına gidip gelenlerin çokluğu gibi özel bir durumu vardı. Dolayısıyla Fatıma’yı görecek kişiler de çoğalırdı. İbn Um Mektûm’un evinde ise kimse onu görmezdi. Fatıma’nın gözünü İbn Um Mektum’dan sakındırması ihtimali buna göre daha yüksek ve daha uygun düştüğünden, Peygamber bu hususta ona müsaade etmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Kadının Yabancılara Göstermesi Câiz Olmayan “Zînet’i:

Şanı yüce Allah kadınlara âyet-i kerîmenin geri kalan bölümünde istisna ettiği kimseler dışında zînetlerini kimseye göstermemelerini emretmektedir. Buna sebeb fitneye düşmekten ve düşürmekten sakınmaktır. Daha sonra görülebilecek durumdaki zîneti istisna etmiştir. İlim adamları bunun miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Mes’ûd dedi ki: Zînetin görünen kısmı elbiselerdir. İbn Cübeyr yüzü de buna ekler. Yine Saîd b. Cübeyr, Atâ ve el-Evzaî: Yüz, eller ve elbiselerdir, demektedirler.

İbn Abbâs, Katade ile el-Misver b. Mahreme derler ki: Zînetin görünen kısmı sürme, bilezik, kolun yarısına kadar olan kına, küpeler ve ellerde bulunan büyükçe yüzüklerdir. Bu ve benzerlerinin kadının yanına girenler tarafından görülmesi mubahtır.

Taberî, Katade’den “kolun yarısı”nın manası hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan gelmiş bir hadis zikretmektedir. Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan diye zikrettiği başka bir hadise göre de Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve âhîret gününe îman eden bir kadının, ayhali olmaya başladığı takdirde yüzü ve şuraya kadar elleri dışında herhangi bir yerini göstermesi helâl olmaz.” Peygamber böyle derken kolunun yarısını da eliyle kavradı. Taberî, Câmiu’lBeyan, XVIII, 118-119.

İbn Atiyye dedi ki: Âyet-i kerîmenin lafızlan hükmü gereğince benim kuvvetli gördüğüm şudur: Kadın zînetini göstermemekle emrolunmuştur. Zînet sayılabilen herbir şeyi saklamak için gayret göstermelidir. Görünen kısmı, kaçınılmaz olan hareketler halindeki bir zaruret gereğince yahut üstünü, başını düzeltmek ve buna benzer hallerdeki zaruret gereğince istisna edilmiştir. Buna göre “görülen kısan” kadınlar için zaruretin kaçınılmaz kıldığı yerlerdir ve affedilmiş bulunan kısım da budur.

Derim ki: Bu güzel bir görüştür. Ancak yüz ve ellerin hem adet İtibariyle hem de namazda ve hacda ibadet esnasında görülmeleri çoğunlukla rastlanılan bir durum olduğundan dolayı bu istisnanın yüz ve ellere raci olması uygun düşmektedir. Buna da Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiği şu hadis delil teşkil eder: Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan: Ebubekir’in kızı Esma (radıyallahü anhnhâ), üzerinde şeffaf elbiseler olduğu halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yüzünü çevirip ona: “Ey Esma! Kadın baliğ olup ay hali olmaya başladı mı onun şu kısmı müstesna görülmesi uygun olmaz” deyip yüz ve ellerine işaret etti. Ebû Dâvûd, Libas 31.

Bu, ihtiyat açısından daha güçlü görülmektedir. İnsanların fesada erdiklerini göz önünde bulundurarak kadın zînetinin görünen kısmı sayılan yüz ve ellerinden başkasını göstermemelidir. Başarıyı ihsan edecek olan kendisinden başka hiçbir rab bulunmayan Allah’tır.

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımızdan İbn Huveyzimendâd der ki: Kadın güzel olup da yüz ve ellerinden ötürü fitneden korkulacak olursa, bunları da örtmesi gerekir. Şayet yaşlı yahut da çirkin kabul edilen birisi ise o takdirde yüz ve ellerini açması câiz olur.

4- Zînetin Kısımları:

Zînet iki kısımdır. Birisi yaratılıştan gelir, diğeri ise kesbidir. Yaratılıştan gelen zînet kadının yüzüdür. Zînetin aslını, yaratılışın güzelliğini ve hayatiyetin manasını o ifade eder. Çünkü pek çok menfaat ve ilim edinme yolları yüzde toplanmıştır.

Kesbî zînet ise kadının kendi hilkatini güzelleştirmek için giriştiği çabalar sonucu ortaya çıkandır. Elbiseler, zînet eşyaları, sürme, kına gibi. Yüce Allah’ın;

“Her mescidde zinetinizi alın” (el-A’raf, 7/31) âyeti da bu kabildendir. Şair de şöyle demektedir:

“Zînetlerini takınırlar, gördüğün en güzel şekilde,

Güzelliklerinden ötürü süslenmeyecek olurlarsa da onlar,

süslenmeyen kadınların en hayırlılarıdır.”

5- Görünen ve Görünmeyen Zînet:

Zînetin kimi zahirdir (görünendir), kimisi bâtındır (görülmeyendir). Zînetin görünen kısmt her zaman için ister mahrem, ister yabancı olsun bütün insanlara mubahtır. Bu hususta ilim adamlarının görüşlerini zikretmiş bulunuyoruz. Zînetin görünmeyen kısmının ise, şanı yüce Allah’ın bu âyet-i kerîmede ismen zikrettiği kimseler ya da onların yerini tutanlar dışındakilere gösterilmesi helâl olmaz.

Bilezik hususunda görüş ayrılığı vardır. Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Bilezik görünen süs kısmındandır, çünkü o ellerdedir. Mücahid de dedi ki: O zînetin gizlenmesi gereken kısmına dahildir, çünkü ellerin dışındadır. O kollara takılır. İbnu’l-Arabî der ki: Kına ise eğer ayaklara yakılırsa, o batın (gizlenmesi gereken) zînet türündendir.

6- Başörtülerini Taksınlar:

“Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler” âyetinin: “İndirsinler” lâfzındaki “lâm” harfini Cumhûr sakin olarak okumuşlardır ki, bu da “emir lâm”ıdır. Ebû Amr ise İbn Abbâs’ın rivâyetine göre “emir lâm”ının aslına uygun olarak esreli okumuştur. Çünkü “emir lâm”ında aslolan esreli olmasıdır. (Cumhûr’un kıraatinde) esrenin hazfedilmesi, ağırlığı dolayisıyladır. Sakin okunması ise, bir takım kelimelerin hafifletilmesi maksadıyla bazı esreli harflerinin sakin okunması kabilindendir. Bu fiil, emir olduğundan ötürü cezm mahallindedir. Şu kadar var ki, Sîbeveyh’e göre maziye tabi kılmak suretiyle tek bir halde mebnidir.

Bu âyetin (nüzul) sebebi şudur: Kadınlar o dönemde başlarını örttükleri takdirde, başörtülerini sırtlarının arka tarafına salıverirlerdi. en-Nekkaş der ki: Nabatilerin yaptıkları gibi yaparlardı. Böylelikle boyun ve göğüs kısımları, kulakları da örtülmeksizin açıkta kalırdı. Yüce Allah da başörtülerini yakalarının üzerine bükmelerini emretmektedir. Bunun şekli de kadının başörtüsünü göğsünü örtmek maksİsmi ile yakasının üzerinden geçirmesidir.

Buhârî’nin rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Allah, ilk muhacir hanımlara rahmet buyursun. “Başörtülerini de yakalarının üzerine İndirsinler” âyeti nazil olunca, çarşaflarını yırttılar ve onlarla başlarını örttüler. Buhâri, Tefsir 24. sûre 12; Ebû Dâvûd, Libâs 30

Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın huzuruna kardeşi Abdu’r-Rahmân’ın kızı Hafsa -Allah hepsinden razı olsun- boynunu ve orada bulunanları gösterecek şekilde şeffaf bir örtü giyinmiş olduğu halde girdi. Âişe (radıyallahü anhnhâ) bunu alıp yırttı ve: Başörtüsü örten (alttakini göstermeyen) kalın bir şeyden olup yakanın üzerinden geçirilirse ancak (başörtüsü) olabilir. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 182

7- “el-Himar (Başörtüsü)”:

“Başörtüleri” kelimesi in çoğuludur. Bu da kadının kendisiyle başını örttüğü şey demektir. “Kadın başörtüsüne büründü, bürünür” tabiri ile; “O kokusu hoş olandır” ifadeleri de buradan gelmektedir.

(………) kelimesi, çoğulu olup, “yakalar” demektir. Bu da gömlek ya da entarinin (baştan geçirmek için) kesildiği yer manasınadır. Kesmek anlamına gelen; den türemiştir. Meşhur kıraate göre “yakalan” anlamındaki; kelimesinin “cim” harfi ötreli okunmuştur. Kimi Kûfeliler ise “ya” harfi sebebiyle esreli okumuştur. Nitekim: “Evler, yaşlılar” kelimelerini de böyle okurlar. Eski nahivciler böyle bir kıraati câiz kabul etmezler ve bu kelimelerin ilk harflerinin ötreli okunması gerektiğini söylerler. “Fels ve fulûs” gibi,

ez-Zeccâc der ki: Ötrenin yerine esre okumak (ibdâl yoluyla) caizdir. Hamza’dan rivâyet olunan hem ötre, hem de esreyi bir arada okuyuşa ise imkân yoktur. Çünkü -câiz olmayan imâ ile olması hali dışında- böyle bir telaffuza güç yetirebilmesine imkan bulunmamaktadır.

Mukâtil der ki: “Yakalarının üzerine” âyeti, göğüslerinin üzerine demektir. Yani yakalarının bulunduğu yerin üzerine başörtülerini indirsinler.

8- “Yaka”nın Yeri ve Mahiyeti:

Bu âyet-i kerîmede “ceyb”in (yani yakanın), elbisede göğüs mahallinde olacağına delil vardır. Selefin -Allah onlardan razı olsun- elbiselerinde de yakalar böyle idi. Tıpkı günümüzde Endülüs’te kadınların ve Mısır diyarında da erkeklerin, çocukların ve diğerlerinin yaptığı gibi yaparlardı, Buhârî de -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-: “Gömleğin ve başka giyeceklerin yakasının göğüs kısmında olduğuna dair’ Buhârî, Libâs 9 diye bir başlık açmış ve sonra da Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)ın rivâyet ettiği şu hadisi kaydetmiş bulunmaktadır: “Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cimri kimse ile tasaddukta bulunan kimsenin misalini üzerlerinde demirden iki cübbe bulunan, iki adamın misaline benzetmiştir. (Bu cübbeleri dolayısıyla) elleri mecburen göğüslerinin hizalarına ve boğazlarına kadar ulaşmıştır…” Bu hadis tamamiyle daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-İsra, 17/29. âyet, 1. başlık) Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır; Ebû Hüreyre dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın parmağı ile yakasına şöylece yaptığını gördüm. O yakasını genişletmek isterken, onun da bir türlü genişlemediğini bir görmüş olsaydın. Buhârî, Libâs 9; Müslim, Zekât 75-76; Nesâî, Zekât 61; Müsned, II, 256, 523

İşte bu açıkça şunu göstermektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yakası elbisesinin göğüs bölümünde idi. Zira yakası şayet omuz tarafında bulunsaydı, elleri göğsüne ve boğazına doğru zorunlu olarak toplanmış olmazdı. Bu da (bu hususta) güzel bir istidlaldir.

9- Kadınların Zînetlerini Görebileceklerden: Kocaları:

“Eşlerinden” anlamındaki: lâfzı Arap dilinde koca ve efendi anlamına gelen; çoğuludur. Cibril hadisinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın belirttiği: “Cariye, efendisini doğuracağı vakit” Esasında birçok yerde zikredilen Cibril hadisinde “cariyenin efendisini doğurması” anlamındaki ibare bu lâfız ile Müslim, Îman 7’de geçmektedir. âyetinde bu lâfız, “efendi” anlamındadır ve burada fütuhatın artması sebebiyle edinilecek cariyelerin çoğalacaklarına işarettir. Bunun sonucunda cariye olan herbir anne, çocuğu sebebiyle hürriyetine kavuşacaktır. Sanki onu lütfedip, azad etmiş efendisiymiş gibi olacaktır. Çünkü azadlık onun sebebiyle gerçekleşmiş olmaktadır. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın, Mariye (radıyallahü anhnhâ) hakkında söylediği: “Oğlu onu azad etmiştir” İbn Mâce, Itk 2 sözünde hürriyeti oğluna nisbet etmesi de bu kabildendir. Bu hadise dair en güzel açıklama şekillerinden birisi budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu âyetin bizim ile ilgili olan kısmı da şudur: Koca ve efendi, kadının zînet mahallini görebileceği gibi, zînetin ötesini de görmek durumundadır. Çünkü onun bedeninin tamamı koca ya da efendiye hem lezzet almak, hem de bakmak itibariyle helâldir. Bundan dolayı yüce Allah ilk olarak “eşlerMen söz etmiştir. Zira onların muttali oldukları, zînetin daha da İlerisidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar ırzlarını korurlar Eşlerine yahut sağ elleriyle sahip oldukları (cariyeleri)ne karşı müstesna. Çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar.” (el-Mu’minûn, 23/5-6)

10- Kocanın, Karısının Avret Mahalline Bakması:

İnsanlar kocanın, karısının fercîne bakmasının cevazı hususunda farklı iki görüşe sahibtirler. Bir görüşe göre caizdir, çünkü onun karısından lezzet alması câiz olduğuna göre bakmak öncelikle câiz olmalıdır. Câiz olmadığı da söylenmiştir. Çünkü Âişe (radıyallahü anhnhâ) kendisi ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın durumunu söz konusu ederken: “Ne ben onunkini gördüm, ne de o benimkini” demiştir. İbn Mâce, Nikâh 28 (yakın bir rivâyet).

Ancak birinci görüş daha sahihtir. Buradaki ifade İse, edebe daha uygundur, diye açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmaktadır.

İlim adamlarımızdan Esbağ da: Diliyle yalaması dahi caizdir, demektedir. İbn Huveyzîmendâd der ki: Koca ve efendi, vücudunun diğer bölümlerine ve fercin -içine değil de- dış kısmına bakması caizdir. Kadının da kocasının, cariyenin de efendisinin avretine bakması aynı şekilde caizdir.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; “Ferce bakmak körlüğe sebeptir.”

11. Kadınların Zînetlerini Görebileceklerin Arasındaki Farklılık:

Yüce Allah öncelikle kocaları söz konusu ettikten sonra ikinci olarak mahrem olanları söz konusu edip, kendilerine süs yerlerinin gösterilmesi bakımından onları eşit seviyede zikretmiştir. Şu kadar var ki, insan nefsinde bulunana uygun olarak mertebeleri farklı farklıdır. Kadının, kocasının oğlu önünde zînet mahallini göstermekte baba ve kardeşine göre, daha ihtiyatlı olma gerektiğinde şüphe yoktur. Bunların herbirisinin önünde gösterilebilecek yerler farklı farklıdır. Elbetteki babanın görebileceği yerlerin bazıları, kocanın oğlunun önünde açılması câiz değildir. Kadı İsmail’in naklettiğine göre Hasan ve Hüseyin (radıyallahü anhüma) mü’minlerin annelerini görmezlerdi. İbn Abbâs ise onların mü’mînlerin annelerini görmeleri helâldir, demiştir. İsmail der ki: Zannederim Hasan ve Hüseyin bu kanaatlerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hanımları ile ilgili âyet-i kerîmede kocaların oğulları söz konusu edilmediğinden ulaşmış olmalıdırlar. Bu âyet te yüce Allah’ın:

“Hanımlar için babaları, oğulları, kardeşleri… hakkında günah yoktur.” (el-Ahzab, 33/55) âyetidir, en-Nûr Sûresi’nde de: “Zînetlerini eşlerinden… başkasına sakın göstermesinler” diye buyurmaktadır. İbn Abbâs da bu âyet-i kerîmeden hareketle görüş belirtirken, Hasan ile Hüseyin diğer âyete dayanarak sözü geçen kanaate sahip olmuşla rdır.

12- Kocaların Oğulları:

Yüce Allah:

“Kocalarının oğullarından” âyeti ile kocaların erkek evlatlarını kastetmektedir.

Bunun kapsamına erkek veya dişilerden olma -oğulların oğulları ve kızların oğulları gibi- ne kadar aşağıya inerlerse insinler, çocukların çocukları girer.

Aynı şekilde erkekler tarafından babaların babaları ve annelerin babaları gibi ne kadar yukarı çıkarlarsa çıksınlar, kocaların babaları ve dedeler de bu kabildendir. Bunların oğulları da ne kadar aşağıya inerlerse insinler, aynı hükümdedir.

Ne kadar aşağı inerlerse insinler kızların oğulları da böyledir. Oğulların çocukları ile kızların çocukları arasında hiçbir fark yoktur. Kadınların kızkardeşleri açısından da durum böyledir. Bunlar ise öz baba ve annelerden olma kardeşler ile ikisinden birisi vasıtasıyla kardeş olanlardır.

Erkek kardeşlerin ve kızkardeslerin oğulları da ne kadar aşağıya İnerlerse insinler aynı durumdadırlar. Bunların erkek ya da dişi olmaları farketmez. Kızkardeslerin oğulları ile kızkardeslerin kızlarının oğulları gibi. Bütün bunlar kendileri ile nikâhlanmaları da haram kılınanlar hükmündedirler. Nikâhta haramlık, doğum sebebiyle meydana gelen akrabalıktan ötürüdür, bunlar mahrem diye adlandırılırlar. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/23. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Cumhûrun kanaatine göre amca ve dayı da, kadınlara bakmalarının câiz olması bakımından sair mahremler durumundadırlar.

Âyet-i kerîmede süt emmekten söz edilmemektedir. Önceden de geçtiği üzere süt emme yoluyla akrabalık, neseb yoluyla akrabalık gibidir. en-Nehaî ve İkrime’ye göre ise, amca ve dayı mahrem olanlardan değildir. İkrime şöyle demektedir: Âyet-i kerîmede bunları söz konusu etmemesi (bu hususta) kendi oğullarına tabî olmalarından (yani amca ve dayı çocuklarının mahrem olmayışından) dolayıdır.

13- “Kendi Kadınlarından”:

“Kendi kadınlarından” âyeti ile kastedilenler müslüman kadınlardır, müslüman cariyeler de bunun kapsamına- girer. Zimmet ehlinden olsun, başkalarından olsun müşrik kadınlar, kapsamın dışındadır. Mü’min bir kadının, kendisinin cariyesi olması hali müstesna müşrik bir kadının önünde bedeninin herhangi bir tarafını açması helâl değildir. Cariyelerin müstesna kılınması İse, yüce Allah’ın: “Cariyelerinden” âyeti dolayısıyladır.

İbn Cüreyc, Ubade b. Nusey ve Hişam el-Kâri’ hristiyan kadının, müslüman kadın ile öpüşmesini yahut avretini görmesini mekruh kabul ederlerdi. Onlar, “kendi kadınlarından” âyetini buna yorumluyorlardı.

Ubâde b. Nusey dedi ki; Ömer (radıyallahü anh), Ubeyde b. el-Cerrah’a yazdığı mektubunda şunları söylemişti: “Bana ulaştığına göre zimmet ehli kadınları, müslüman kadınlarla birlikte hamamlara girmektedirler. Sen bunu yasakla ve buna engel ol. Çünkü zimmi bir kadının müslüman kadının açıkta bulunan bedeninin herhangi bir tarafını görmesi câiz değildir.” Suyûtî, ed-Durru’l-Mensur, VI, 183 (Ubade) devamla dedi ki: Bunun üzerine Ebû Ubeyde kalktı, yüce Allah’a dua edip yakardıktan sonra dedi ki: Herhangi bir kadın mazeretsiz olarak sadece yüzünün beyazlaşması maksİsmi ile hamama girecek olursa, yüzlerin ağaracağı o günde Allah onun yüzünü karartsın.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki: Yahudi ya da hristiyan bir kadının, müslüman bir kadını görmesi -kocasına nitelendirmemesi için- helâl değildir.

Bu mesele çerçevesinde fukahânın farklı görüşleri vardır. Şayet kâfir kadın, müslüman bir kadının cariyesi ise hanımefendisine bakması câiz olur. Başkası ise câiz değildir. Buna sebeb ise müslümanlarla kâfirler arasında velayet bağının olmaması ile sözünü ettiğimiz hususlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

14- “Cariyelerinden”:

“Kendi cariyelerinden” âyetinin zahiri erkek köleleri, müslüman ve kitab ehli olan cariyeleri de kapsar, ilim ehlinden bir kesimin görüşü de budur. Âişe ve Ummu Seleme (radıyallahü anhümâ)nın görüşlerinin de bu olduğu anlaşılmaktadır. İbn Abbâs der ki: Erkek kölenin, hanımefendisinin saçına bakmasında bir mahzur yoktur.

Eşheb der ki: Malik’e: Kadın hadım edilmiş kimsenin önünde başörtüsünü bırakır mı? diye sorulmuş, o da: Onun yahut da bir başkasının kölesi olduğu takdirde evet, ancak hürrün karşısında olmaz, demiştir. Şayet erkekliği yerinde olup yaşça büyük, karın tokluğuna çalıştırılan ve sahib olduğu kölesi ise, pek üstü başı muntazam olmayıp görünüşü de yerinde değilse, saçlarını görebilir. Yine Eşheb dedi ki: Malik dedi ki: Oğlun yahut da hanımın cariyesinin, adamın yanına tuvalete girmesi uygun değildir. (Çünkü) yüce Allah:

“Yahut sahibi olduğunuz cariye(ler) ile yetinmelisiniz” (en-Nisâ, 4/3) diye buyurmaktadır.

Yine Eşheb, Malik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Bayağı olan bir köle hanımefendisinin saçına bakabilir. Ancak kocanın kölesi için bunu uygun görmemekteyim. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Şu “cariyelerinden” âyeti sakın sizi aldatmasın. Bununla sadece cariyeler kastedilmiştir, erkek köleler kastedilmiş değildir.

en-Nehaî, erkek kölenin hanımefendisinin saçına bakmasını mekruh görürdü. Aynı zamanda bu Mücahid ile Atâ’nın da görüşüdür. Ebû Dâvûd’un kaydettiği rivâyete göre Enes (radıyallahü anh)ın naklettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bağışlamış olduğu bir köleyi Fatıma’nın yanına götürüp gitti. Fatıma’nın üzerinde de bir elbise vardı ki, onunla başını örtecek olursa, ayaklarına kadar ulaşmazdı. Ayaklarından itibaren örtmeye başlayacak olursa, başına kadar ulaşmazdı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun bundan çektiği sıkıntıyı görünce dedi ki: “Senin için bir mahzur yok, çünkü bunlardan birisi senin babandır, diğeri ise kölendir.” Ebû Dûvad. Libâs 32

15- Kadınlara Meyli Olmayan Erkekler:

“Kadınlara meyli olmayan erkeklerden” âyeti kadınlara ihtiyacı kalmamış erkekler demektir. Âyet-i kerîmedeki; kelimesi, (mealde; meyil) ihtiyaç duymak demektir.

Mesela; Şuna ihtiyaç duydum, duyarım, denilir. da ihtiyaç demektir, çoğulu; …diye gelir. Yüce Allah’ın:

“Ve onunla başka ihtiyaçlarımı da görürüm” (Tâ-Hâ, 20/18) âyetinde de bu kelime kullanılmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (Tâ-Hâ, 20/17-18. âyetler 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Şair Tarafe de şöyle demektedir:

“Eğer kişi cahilce sözler, günah ve hayasızca sözler söyleyecek olursa,

(Belki) bir gün ileri gidebilir (ama) sonra da bütün ihtiyaçları yok olur, gider (hiçbir ihtiyacını karşılayamaz.)”

İlim adamları

“kadınlara meyli olmayan erkeklerden” âyetinin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bunun kadınlara bir ihtiyacı olmayan ahmak kimse olduğu söylendiği gibi, ebleh diye de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre insanlar arkasından gidip onlarla beraber yemek yiyen ve onlarla oturup kalkan kimse demektir, Böyle bir kimse zayıf ve güçsüa kişi olup kadınlar dolayısıyla içinde herhangi bir istek duymaz, onları arzulamaz,

Kastın, erkekliği olmayan kimse olduğu söylendiği gibi, hayaları burulmuş, erkek de olmayan dişi de olmayan kimse olduğu da söylenmiştir. Pir-i fanî ve henüz hiçbir şeyin farkında olmayan küçük çocuk olduğu da söylenmiştir.

Bütün bu ayrı ifadelerin hepsinin anlamı birbirine yakındır. Ortak özellikleri, kadınların durumunu kavrayamayan ve bunlara dikkat edecek bir yanı bulunmayan kimse olduğudur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yakınlarında bulunan ve hünsâ olan Hit de böyle idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun Ğaylan kızı Bâdiye’nin güzelliklerini anlatırken söylediklerini işitince (hanımlarına) ondan perde arkasına saklanmalarını emretti. Buna dair hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Muvatta’’ında Malik ile başkaları Hişam b. Urve’den, o Urve’den, o da Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan yoluyla rivâyet etmişlerdir. Buhârî, Meğâzî 56, Nikâh 113, Libâs 62; Müslim, Selam 32, 33i Ebû Dâvûd, libâs 33; Muvatta’, Vasiyyet 5; Müsned, VI, 290, 318. Ancak merhum müfessirımizin kaydettiği senetle bu hadisi yalnızca Müslim, kaydettiği rivâyetin birinde bir de Ebû Dâvûd zikretmiş bulunmaktadır. Diğer yerlerde hadis Ummu Seleme yoluyladır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Abdu’l-Melik b. Habib, Malik’in kâtibi Habib’den rivâyetle dedi ki: Malik’e dedim ki: Süfyan, Ğaylan’ın kızı hadisinde “kendisine Hit ismi verilen bir Hünsâ” ifadesini ziyade etmiştir. Halbuki senin kitabında Hit kaydı yoktur. Malik: Doğru söylemiştir, o böyledir, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Zü’l-Huleyfe Mescidinin sol taraflarında bir yer olan el-Hima denilen yere sürgüne göndermişti. Habib dedi ki: Yine Malik’e dedim ki: Süfyan hadiste: Oturdu mu bir bina gibidir, konuştu mu yumuşacık konuşur, demiştir. İbn Abdi’l-berr, et-Temhîd, XXII, 277’deki açıklaması ışığında böylece tercüme edildi. Malik dedi ki: Doğru söylemiştir, o (hadis) böyledir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Malik’in kâtibi Habib’in, Süfyan’dan hadiste yani Hişam b. Urve’nin hadisinde söylediğini naklettiği: “Hit ismi verilen bir hünsâ” ifadesi bu hadisi Hişam’dan rivâyet eden hiçbir kimse ne İbn Uyeyne, ne de başkası tarafından bilinmemektedir. Yine hadisin ifadeleri arasında “Hît ismi verilen bir hünsa” diye kimse söylememiştir. Bunu sadece İbn Cüreyc hadisin tamamlanmasından sonra zikretmiştir. Süfyan’dan naklen onun hadiste: “Oturdu mu bina gibi oturur, konuştu mu yumuşacık konuşur” ifadeleri de bu şekildedir. Bunu da Hişam b. Urve yoluyla gelen hadiste ne Süfyan, ne de başkaları söylemiş değildir. Bu lâfız sadece el-Vâkıdî’nin rivâyetinde bulunmaktadır. Hayret edilecek şu ki, bunu Süfyan’dan nakletmekle, o da Malik’ten onun böyle olduğunu tasdik ettiğini de nakletmektedir. Buna bağlı olarak bu Malik’ten gelen bir rivâyet olmaktadır. Halbuki bunu Malik’ten, Habib’ten başkası rivâyet etmediği gibi, yine ondan başkası da bunu Süfyan’dan diye zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mâlik’in kâtibi olan Habib ise bütün hadis âlimlerine göre hadisi terkedilen zayıf bir ravidir, onun hadisi yazılmaz. el-Vakidî ile el-Kelbî’nin Hünsâ Hit denilen şahsın, Ummu Seleme’nin baba bir kardeşi olan annesi de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın halası Atike olan, Abdullah b. Umeyye el-Mahzumî’ye söylediklerini belirttikleri sözlere de iltifat edilmez. Bu rivâyete göre Hit kızkardeşi Ummu Seleme’nin evinde bulunan Abdullah b. Umeyye’ye, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın da duymakta olduğu şu sözleri söylemiştir: Yarın Allah size Taif’i fethetmeyi nasib ederse, sana Sakifli Gaylân b. Seleme’nin kızı Bâdiye’yi (Resûlüllah’tan istemeni) tavsiye ederim. O sana doğru gelince (şişmanlığından) dört lop et ile gelir, geriye döndüğünde sekiz ile gider. Papatya gibi bir ağzı vardır, oturdu mu yapı gibi oturur, konuştu mu şarkı söyler gibi konuşur. Bacaklarının arasındaki yüz üstü kapatılmış kapak gibidir. O Kays b. el-Hatim’in şu beyitinde dediği gibidir:

“Bakan kimsenin dikkatini üzerinde toplar, kendisi ise hiç oralı olmaz,

Yüzünde sanki inceden inceye kan sızar.

Kadın çeşitleri arasında onun hilkati,

Mu’tedildir o, ne kaba sabadır, ne de son derece zayıf ve bir deri bir kemiktir.

Şanlı ve şerefli olarak uyur,

Yavaşça kalktı mı kırılır, dökülür gibidir.”

Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Ey Allah’ın düşmanı! Sen gerçekten ona inceden inceye ve dikkatlice bakmış bulunuyorsun.” Sonra da onu Medine’den, el-Himâ denilen yere sürdü. el-Kelbî’nin dediğine göre Taif fethedilince, Abdu’r-Rahmân b. Avf onunla (Bâdiye ile) evlendi ve ondan Bureyhe denilen oğlu dünyaya geldi. Hit, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edinceye kadar orada sürgünde kaldı. Ebubekir halife seçilince, ona Hit’ten sözedildi, geri çevirmeyi kabul etmedi. Yine Ömer halife olunca tekrar ona Hit’ten bahsedildi, o da geri gelmesini kabul etmedi. Daha sonra Osman (radıyallahü anh)a söz edildi ve ona şöyle denildi: O artık yaşlandı, zayıfladı ve ihtiyaç içindedir. Bunun üzerine her cuma Medine’ye girip bir şeyler dilenmesine ve tekrar yerine dönmesine izin verdi. Hit, Abdullah b. Ebi Umeyye el-Mahzumî’nin azatlısı idi. Aynı zamanda Abdullah’ın yine Tuveys adında bir kölesi de vardı. Burada: ibaresini terceme etmekte zorlandığımız gibi; bu ifadelerin aktarıldığı ve biraz sonra yerine ibaret edeceğimiz et-Temhîd’de de bulunmamaktadır. Ebû Ömer dedi ki: Bu kadının adının “ya” harfi İle “Bâdiye” olduğu söylendiği gibi, “nun” harfiyle “Bâdine” olduğu da söylenmiştir. Ancak ilim adamlarına göre doğrusu “ya” ile olduğudur, çoğunluğunun kabul ettiği görüş de budur. ez-Zübeyrî de adının “ya” ile olduğunu böylece zikretmiştir. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, 270-277. Ayrıca bk. el-îstizkâr, XXIII, 59-65.

16- “Kadınlara Meyli Olmayanlar’a Dair Bir Açıklama:

Burada “erkekler”, “kadınlara meyli olmamak” ile nitelendirilmiştir. Çünkü bizzat erkekler kastedilmiş değildirler. Bundan dolayı lâfız nekre gibi olmuştur. “(Mealde): Olmayan” kelimesi katıksız bir nekre sayılmayacağından marife olan bir kelimenin vasfı (sıfatı) olabilir. Buna bedeldir de diyebilirsiniz. Buna dair yapılacak açıklamalar, daha önce:

“…gazaba uğrayanların…kine değil” (el-Fâtiha, 1/7) âyeti ile ilgili yapılan açıklamalara benzemektedir.

Âsım ve İbn Âmir bu lâfzı nasb ile okumuştur. O takdirde bu istisna olur. Zînetlerini (kadınlara) meyli olanlar müstesna, tabi’ olanlara (mealde erkeklere) gösterebilirler, demektir. Hal olması da mümkündür, yani kadınlara yaklaşmamdan acze düşmüş olup onlara tabi olan erkekler zînetlerini görebilirler demektir. Bu açıklamayı da Ebû Hatim yapmıştır. Zü’l-hal ise “et-tâbiîn (mealde; erkekler)”deki müzekker zamirdir.

17- Çocuklar:

“Çocuklar” âyeti çoğul anlamında cins ismidir. Buna delil ise “O kimseler ki…” ile nitelendirilmesidir. Hafsa’nın, Mushafında ise;.

“Çocuklar” şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Ergenlik yaşına yaklaşmadıkça (küçüğe) tıfl (çocuk) denilir.

“Kadınların avret yerlerini henüz anlamayan” ifadesi, kadınlarla ilişki kuracak durumda olmayanlar, demektir. Bu da yaşlan küçük olduğundan dolayı cima’ maksadıyla kadınların avretlerini açmamış kimseler anlamındadır. Kadınlarla ilişki kurabilecek yaşa ulaşmamış çocuklar diye de açıklanmıştır. Nitekim; “O şeyi bildim” anlamındadır. Yine bu ifade, o şeyi kahrettim, ona güç yetirebildim anlamına gelir.

Cumhûr “avret yerleri” kelimesindeki “vav” harfini sakin olarak okumuşlardır. Çünkü “vav”ın üzerinde hareke ağırdır. İbn Abbâs’tan “vav” harfini üstün okuduğu rivâyet edilmiştir, “(o-birj tt): Tencere, tencereler” gibi. el-Ferrâ’ da, Kayslıların bu kelimeyi “vav” harfini üstün olarak okuduklarını nakletmektedir. en-Nehhâs: Kıyas böyle söylenebilmesini gerektirir, çünkü bu bir sıfat değildir. Nitekim “Caz önce geçen) tencere, tencereler” kelimesinde de böyledir. Şu kadar var ki “Avret yerleri” kelimesi ve beherlerinde (vav harfini) sakin okumak daha güzeldir. Zira “vav” hareke alıp da, makabli de harekeli ise o takdirde elife kalbedilir. Bu şekilde söylenecek olursa da anlam ortadan kalkar.

18- Yüz ve Ellerin Dışında Kalan Vücudun Sair Yerlerini Çocuğa Karşı Örtmenin Hükmü:

İlim adamları küçük çocuğun karşısında yüz ve ellerin dışında kalan bedenin diğer yerlerini örtmenin hükmü hususunda farklı görüşlere sahibtir. Bu görüşlerden birine göre bu, bağlayıcı değildir, zira çocuk mükellef değildir, sahih olan görüş de budur. Diğerine göre ise lazımdır, çünkü çocuk da bazen arzu duyabilir. Örtünmekle emrolunmuş olan kadın da arzu duyabilir. Şayet ergenlik çağına yaklaşacak olursa, tesettüre riayetin vücubu hususunda ergenlik yaşına basmış çocuk hükmündedir. Şehveti kaybolmuş yaşlı da onun gibidir. Yine onda da tıpkı küçük çocukta olduğu gibi, iki farklı görüş dile getirilmiştir. Sahih olan ise (avreti açmanın) haramlığının kalıcı olduğudur. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

19-Avret Mahalli:

Ön ve arkanın hem erkek, hem kadın için avret olduğunu müslümanlar icmâ’ ile kabul etmişlerdir. Yine kadının tamamen -yüz ve elleri müstesnâ-avret olduğunda da icmâ’ etmişlerdir. Ancak yüz ve elleri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İlim adamlarının çoğunluğu da erkeğin avretinin göbekten, diz kapağına kadar olduğunu kabul etmişlerdir ve bu avretinin görülmesi câiz değildir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-A’râf Sûresi’nde (7/26. âyet, 1. bastıkta) geçmiş bulunmaktadır.

20- Kadınların Avreti ve Avretlerini Gösterebilecekleri Bazı Kimseler ile İlgili Açıklamalar:

Re’y ashabı derler ki: Kadının kölesine karşı avreti göbek ile diz kapağı arasındadır. Ancak Hanefilerin bu husustaki görüşü böyle değildir. Meselâ, el-Cessâs şöyle demektedir: “… Erkek köle, hanımefendisinin saçına bakamaz. Bizim mezhebimize mensup ilim adamlarının görüşü hudur. Mahrem bir kimse olması müstesna… Çünkü (bakmasının) haram oluşu bakımından köle ile hür arasında fark yoktur. Hanımefendinin kölesine haram oluşu ebedî olmadığı için köle de diğer yabancı erkekler gibidir.” (Ahkamu’l-Kur’ân, III, 318).

İbnu’l-Arabî der ki: Onlar sanki bu durumda hanımefendiyi erkek, köleyi de kadın gibi değerlendirmişlerdir. Yüce Allah ise kadına bakmayı ya da ondan zevk almayı mutlak olarak haram kılmış, ondan sonra kadından zevk almayı kocalara helâl kıldığı gibi, cariyeleri de helâl kılmıştır. Daha sonra oniki kişiye karşı süslenmeyi istisna etmiştir, köle de bunlardandır. Böyle bir kanaatle bizim nasıl ilgimiz olabilir? Bu yanlış bir görüştür ve doğruluktan uzak bir ictihaddır. Bazıları yüce Allah’ın: “Cariyelerinden” âyetini yalnızca cariyeler hakkında te’vil etmiş, köleleri dışarda bırakmıştır. Said b. el-Museyyeb bunlardan birisidir. Peki nasıl olur da bu açıklamalarında köleyi dışarda bırakırlar, sonra da erkek köleleri kadınlar gibi değerlendirirler? Bu gerçekten uzak bir ihtimaldir. İbnu’l-Arabî der ki; Şöyle de denilmiştir: İfadenin takdiri şöyledir: Yahut onların ihtiyaç sahibi olmayan köleleri ile kadınlara meyli olmayan erkekler… Bu açıklamayı da el-Mehdevî nakletmiştir.

21- Ayakları Yere Vurmadan Yürümek:

“Gizledikleri zînetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar” âyeti şu demektir: Kadın yürüdüğü vakit ayağındaki halhalların sesleri İşitilmesin diye ayağını yere vurarak yürümez. Çünkü zînetin sesini işittirmek, tıpkı onu açıkça göstermek gibidir. Hatta daha da ileridir, oysa maksat tesettürdür.

Taberî senedini kaydederek el-Mu’temir’den, o babasından naklen şöyle dediğini zikreder: Hadramî’nin iddiasına göre bir kadın, biri gümüşten, biri de boncuktan iki halhal edinip bunları ayak bileklerine takınmış. Erkeklerin yanından geçtiğinde, ayağını yere vurunca halhal boncuğa isabet edip ses çıkarmış. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme inmiş.

Böyle bir zÎnetin sesinin işitilmesi onu açığa çıkarmaktan daha çok şehveti tahrik eder. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

22- Zîneti Dolayısıyla Şımarmak:

Zîneti dolayısıyla şımarıp böyle yapan kadınların bu davranışları mekruhtur. Bunu süslenmek ve erkeklerin dikkatini çekmek için yapmak ise haramdır ve yerilmiştir.

Erkek de kendisini beğenerek (ucb) ayağını yere vurursa bu haramdır. Çünkü ucb büyük bir günahtır. Eğer bunu süslenmek kastı ile yaparsa, bu da câiz değildir.

23- Bu Âyetteki Zamirlerin Sayısı:

Mekkî -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: Yüce Allah’ın Kitabında bu âyetten daha çok zamir ihtiva eden bir başka âyet-i kerîme yoktur. Bu âyet-i kerîmede mecrûr ve merfû’ olmak üzere mü’min hanımlara ait yirmi beş zamir vardır. Ancak, zamirler 26 adettir,

Bu âyet-i kerîmenin: “Ey Îman edenler! Allah’a topluca tevbe edin ki felâh bulasınız” bölümüne dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız. Aynı âyetin devamı olduğundan biz de başlık numaralarını 23’ten itibaren devam ettirmeyi uygun bulduk.

24- Tevbenin Gereği:

“Tevbe edin” âyeti bir emirdir. Tevbenin vacib ve bir farz-ı ayn olduğu hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi (4/17-18. âyetler, 1. başlık ve devamı) ile başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Âyetin anlamı: Allah’a tevbe ediniz, çünkü sizler yanılmaktan, yüce Allah’ın haklarını edâ etmekte kusurlu hareket etmekten uzak kalamazsınız. O bakımdan durum ne olursa olsun tevbeyi terketmemelisiniz.

25- “Ey: Eyyuhâ’nın Okunması:

Cumhûr: “Ey” lâfzım “he” harfini üstün olarak okumuştur. İbn Âmir ise ötreli okumuştur. Bunun izahı da “he” harfini bizzat kelimenin kendisinden kabul etmesi şeklinde yapılır. Bu durumda münâdanın i’rabı da onun üzerinde yapılmış olur. Ebû Ali ise bunun oldukça zayıf olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: İsmin sonu “ey’in ikinci “ya”sıdır. O bakımdan ötrenin ismin sonunda yer alması gerekir. Şayet burada kelime ile bir arada gelmesi dolayısıyla “he”nin ötreli olması câiz olursa, o takdirde “Allahumme” lâfzında “mim” harfinin de uzunca bir ifadede, sonraki bir kelimeyle bir arada geleceğinden ötreli okunması da câiz olmalıdır. Sahih olan ise şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan bir kıraat şekli sabit olduğu takdirde geriye dilde bunun doğru olduğuna inanmaktan başka bir şey kalmaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm delilin tâ kendisidir. el-Ferrâ’ buna şu beyiti de örnek gösterir:

“Ey başka bir şey kabul etmeksizin direten kalb,

Beyaz, güzel yüzlü ve siyaha çalan dudaklılardan ayılıp, kendine gel!”

Bazıları da: “Ey” üzerinde durak yaparlar, Bazıları da “elif” ile; diye durak yaparlar. Çünkü bunun vash halinde bu “elifin hazfediliş illeti hem kendisinin, hem de ondan sonra gelen “lâm”ın sakin oluşudur. Vakıf yapıldığı takdirde illet ortadan kalkar, dolayısı ile elif de eski haline döner. Nitekim: “İhramda iken avlanmayı helâl saymamak şartı İle” âyetindeki “Helâl saymak” kelimesi üzerinde vakıf yapılırsa, “ya” aynı şekilde geri döner.

Burada sözünü ettiğimiz kıraat farklılığı yüce Allah’ın:

“Ey sihirbaz” (ez-Zuhruf, 43/49) âyeti ile

“Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka (insanlar ve cinler)” (er-Rahmân, 55/31) âyetinde de aynı şekilde söz konusudur.

Nur 30

Mümin erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minlere söyle ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah yaptıkları İşlerden çok iyi haberdar olandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız;

1- Gözleri Haramdan Sakınmak:

Yüce Allah görülmemesi gereken şeyleri setredip örtmeyi söz konusu ettikten sonra; “mü’minlere söyle ki: gözlerini sakınsınlar” âyeti ile görmekle ilgili hususu söz konusu etmektedir.

“Sakınsınlar” lâfzı, “Gözünü sakındı sakınır” denilir. Şair de der ki:

“Gözünü sakın çünkü sen Numeyrlisin,

Ne Ka’b’a ulaşırsın, ne de Kilâb’a.”

Antere de şöyle demiştir:

“Hanım komşum görünürse gözüme, sakınırım gözümü,

Tâ ki komşumun barındığı yer onu örtünceye.”

Yüce Allah gözün neden sakınılacağım ve mahrem yerlerinin neden korunacağını söz konusu etmemektedir. Ancak bu, âdeten bilinen bir husustur ve bundan kasıt da helâl olandan değil, haram olandan sakınmaktır.

Buhâri’de şöyle denilmektedir: Said b. Ebi’l-Hasen, el-Hasen’e dedi ki: Acem kadınları göğüslerini ve başlarını açıyorlar. (el-Hasen) dedi ki: Sen de gözünü ondan sakın. Yüce Allah: “Mü’minlere söyle ki; Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar” diye buyurmaktadır. Katâde de der ki: Kendilerine helâl olmayan şeylerden (sakınsınlar) demektir. “Mü’min kadınlara da deki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar…”

Yani kendisine yasak kılınan şeye bakmak demek olan “hain bakış”tan sakınsınlar (demektir) Buhâri, İsti’zâtı 2

2- Gözlerin Sakınması:

Gözlerini” âyetindeki kelimesi, şanı yüce Allah’ın:

“zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı” (el-Hakka, 69/47) âyetinde olduğu gibi zâid (fazla) olduğu söylenmiştir. Bunun teb’îz (kısmîlik bildirmek) için olduğu da söylenmiştir, çünkü kimi bakmalar mubahtır.

“Sakınmak” eksiklik diye de açıklanmıştır, “Filan kişi filândan eksiltti” denilir. Buna göre eğer göz işini yapma imkânı verilmeyecek olursa, ondan bir şeyler düşülmüş ve eksiltilmiş demektir. Buna göre burada bu edat “sakınma”nın sılasıdır. Ne kısmîlik (teb’îz) bildirmek içindir, ne de fazladan gelmiştir.

3- Görmek Kalbe Açılan En Büyük Kapıdır:

Görmek kalbe açılan en büyük kapıdır. Oraya ulaşan duyu yollarının en mükemmelidir. İşte bundan dolayı görme dolayısıyla düşüşler de pek çoktur. Ondan sakındırmak gerekti görülmüştür. Bütün haramlardan ve kendisi sebebiyle fitneye düşülmesi korkulan her husustan gözün sakınılması farzdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yollarda oturmaktan sakınınız,” Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim için orada oturmak kaçınılmaz bir şeydir. Biz oralarda sohbet ederiz, dediler. Şöyle buyurdu: “Madem oturmaktan başka şeyi kabul etmiyorsunuz, o takdirde yolun hakkını veriniz.” Yolun hakkı nedir, ey Allah’ın Rasûlü! dediler. Şöyle buyurdu: “Gözün haramdan sakınılması, rahatsızlık verici şeylerin önlenmesi, selâmın alınması, iyiliğin emredilip kötülüğün sakındırılması.” Bu hadisi Ebû Said el-Hudrî rivâyet etmiş olup, Buhârî ve Müslim kitaplarına kaydetmişlerdir. Buhâri, Mezâlim 22, İsti’zân 2; Müslim, Libâs 114; Ebû Dâvûd, Edeb 12; Müsned, III, 36.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, Ali (radıyallahü anh)a şöyle demiştir: “Bir bakışın arkasına diğerini salma. Birincisi senin hakkın olabilirse de, ikincisi senin hakkın değildir.” Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 2b, Dârimî, Rikaak 3; Müsned, V, 351, 353, 357

el-Evzaî de şöyle demiştir: Bana Harun b. Riâb’ın anlattığına göre, Gazvan ve Ebû Mûsa el-Eş’arî birlikte bir gazada bulunuyorlardı. Bir cariye üzerini açtı, Gazvan ona baktı. (Ebû Mûsa) elini kaldırıp gözüne bir tokat indirdi, gözünü şişirdi ve dedi ki: Sen, sana zarar verecek ve sana fayda sağlamayacak bir şeye bakıyorsun. Ebû Mûsa ile karşılaşınca halini sordu ve dedi ki: Sen gözüne zulmettin, Allah’tan mağfiret dile ve tevbe et. Çünkü ilk bakışı onun lehine ise de bundan sonrası onun aleyhinedir. el-Evzaî dedi ki: Gazvan gerçekten kendi nefsine hakim oldu, ölünceye kadar gülmedi. Allah ondan razı olsun.

Müslim’in, Sahih’inde Cerir b. Abdullah’tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a ani bakış hakkında sordum. Bana gözümü çevirmemi emretti. Müslim, Âdâb 45; Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28; Müsned, IV, 358, 561.

İşte bu

“gözlerini” âyetindeki “min” edatının teb’îz (kısmîlik bildirme) için olduğunu söyleyenlerin görüşlerini desteklemektedir. Çünkü ilk bakışa kişi hakim otamayabilir, o bakımdan ilk bakış hitabın teklifi kapsamına girmez. Zira ilk bakışın kasti olma İhtimali yoktur. Dolayısıyla bu günah kazandırıcı olmaz. O bakımdan bu hususta da mükellefiyet söz konusu olmaz. Bundan dolayı, bunun bir kısmının ele alınması gerekmektedir. Ancak “mahrem yerleri” için böyle buyurulmamıştır. Zira kişi mahrem yerine hakim olabilir. en-Nehaî kişinin kızına, annesine ya da kızkardeşine dahi uzun uzun ve devamlı bakmasını mekruh görmüştür. Elbetteki onun zamanı da bizim bu zamanımızdan çok daha hayırlıdır. Kişinin kendisi için muharrem kılınmış, mahrem birisine arzuyla ve tekrar tekrar bakması haramdır.

4- Mahrem Yerlerin Korunması:

“Mahrem yerlerini de korusunlar.” Yani helâl olmayan kimsenin görmesine karşı örtsünler, gizlesinler. “Mahrem yerlerini” zinadan “korusunlar” diye de açıklanmıştır. Bu görüşe göre şayet “gözlerini sakınsınlar” âyetinde olduğu gibi burada da edatı ile birlikte kullanılmış olsaydı, yine uygun düşerdi. Sahih olan, hepsinin kastedildiği ve lâfzın da umumî olduğudur.

Behz b. Hakim b. Muaviye el-Kuşeyrî babasından, o dedesinden rivâyetle dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Biz mahrem yerlerimizden neyi bırakalım, neyi gösterelim. Şöyle buyurdu: “Sen mahrem yerini (avretini) zevcen ya da cariyen dışında herkesten korumalısın.” Adam: Peki kişi kendisi gibi bir erkek- ile birlikte bulunursa? diye sorunca, şöyle buyurdu: “Eğer onun görmemesini sağlayabiliyorsan, bunu sağla.” Bu sefer: Peki kişi ya tek başına kalırsa diye sordum, şöyle buyurdu: “Allah kendisinden haya edilmeye insanlardan daha bir lâyıktır.” Buhâri, Ğusl 20; Ebû Dâvûd, Hammâm 2; Tirmizî, Edeb 22, 39; İbn Mâce, Nikâh 28: Müsned, V, 3-4

Âişe (radıyallahü anhnhâ), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kendisinin durumunu söz konusu ederek şöyle demiştir: Ne ben onunkini gördüm, ne de o benimkini. İbn Mâce, Nikâh 28 (yakın bir rivâyet)

5- Umumi Banyolara (Hamamlara) Girmenin Hükmü:

İlim adamları bu âyet-i kerîmeye dayanarak peştemalsız hamama girmenin nass ile haram olduğunu belirtmişlerdir. İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir adamın yaptığı en güzel infak, halvette kalacak şekilde hamama vereceği bir dirhemdir. Yine İbn Abbâs’tan sahih olarak nakledildiğine göre o et-Cuhfe’de ihramlı olduğu halde hamama girmiştir. Buna göre erkeklerin peştemallı olmak şartıyla, hamama girmeleri caizdir. Ay hali, lohusalık ya da bir hastalıkları dolayısıyla yıkanmak gibi bir zaruretten ötürü kadınlar için de hüküm böyledir. Ancak onlar için daha evla ve faziletli olan mümkün olduğu takdirde evlerinde yıkanmalarıdır. Ahmed b. Menî’ şunu rivâyet etmektedir: Bize el-Hasen b. Mûsa anlattı, bize İbn Lehîa anlattı. Bize Zebban, Sehl b. Muaz’dan anlattı. Sehl babasından, -o Um ed-Derdâ’dan naklen- Um ed-Derdâ’yı şöyle derken dinledi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile hamamdan çıktığım bir sırada karşılaştım. “Nerden geliyorsun ey Um ed-Derda?” dedi. Um ed-Derdâ: Hamamdan, deyince, şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki herhangi bir kadın elbiselerini annelerinden olmayan birisinin evinde çıkartacak olursa, mutlaka kendisi ile aziz ve celil olan Rahmân arasındaki her türlü perdeyi parçalamış olur.” Müsned, VI, 362.

Ebubekr el-Bezzâr Tavus’tan rivâyetine göre İbn Abbâs (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hamam ismi verilen bir evden sakınınız,” Ey Allah’ın-Rasûlü! Kiri temizler, dediler. “O halde avretlerinizi setrediniz” diye buyurdu. Bu anlamdaki hadisler için bk.: Ebû Davûd, Hammâm 1; Tirmizî, Edeh 43; Nesâi, Öusl 2

Ebû Muhammed Abdu’l-Hakk Bk. el-Kettânî, er-Risâletu’l-Mustatrafe, s. 173. dedi ki: Bu hadisi insanlar Tavus’tan mürsel olarak rivâyet etmelerine rağmen bu hususta isnadı en sahih olan hadistir. Ebû Dâvûd’un bu konuda haram ve mübâhlığa dair naklettiği rivâyete gelince, senedlerinin zayıflığı sebebiyle hiç sahih olanı yoktur. Tirmizî’nin rivâyet ettiği de böyledir.

Derim ki: Bu zamanlarda hamama girmeye gelince, fazilet ve din ehli kimselere haramdır. Çünkü insanlar çoğunlukla cahildirler ve hamamın ortasına geldiler mi hükümlere hiç de aldırış etmezler. Peştemallarını bir kenara fırlatırlar, öyle ki yaşını başını almış bir adamın hamamın içinde ve dışında, ayakta, avreti açıkta, bacaklarını birbirine yaklaştırarak avretini kapatmaya çalışır, kimse de ona bu yaptığının yanlış olduğunu söylememektedir. Bu, erkekler arasında böyleyken ya kadınlar arasında durum nedir? Özellikle şu Mısır diyarında… Çünkü onların hamamları insanların gözlerine karşı setredict özelliğe sahip değildir, taharetlenme yerleri de bulunmamaktadır. Lâ havle velâ kuvvete İllâ billahi’l-aliyyîl azîm.

6- Hamama Girmenin Şartları:

İlim adamları der ki: Eğer hamama giren setr-i avrete riayet edecek olursa, şu on şarta da riayet ederek hamama girebilir:

1- Hamama ancak ya tedavi ya da ter ve sıtmanın etkilerinden temizlenmek niyetiyle girmelidir.

2- Kimsenin olmadığı ya da insanların az bulunduğu vakitleri gözetmelidir.

3- Sağlam, iyi dokunmuş bir peştamal ile avretini örtmelidir.

4- Gözüne bakılması haram olmayan bir şey değmesin diye ya yere bakmalı ya da duvara dönmelidir.

5- Gördüğü münkeri yumuşak bir dille değiştirmeli, (mesela) tesettüre riayet et! Allah seni setretsin (hatalarını örtsün), demelidir.

6- Herhangi bir kimse ona masaj yapacak olursa, göbeğinden diz kapağına kadar olan avretine elinin değmesine -hanımı ya da cariyesi olması müstesna- fırsat vermemelidir. Baldırların bu açıdan avret olup olmadıkları hususunda görüş ayrılığı vardır.

7- Hamama şartlı olarak belli bir ücret ile veya insanların bu husustaki adetlerini kabul ederek girmelidir.

8- Suyu ihtiyaç kadar kullanmalıdır.

9- Şayet tek başına hamama girme imkânı yoksa ücreti kendisi vermek üzere, dinlerini gereği gibi koruyacak bir topluluk ile ittifak edip girmelidir.

10- Hamamda cehennemi hatırlamalıdır. Eğer bütün bunları sağlama imkanını bulamıyor ise avretini iyice örtmeli ve gözünü haramdan sakınmaya gayret göstermelidir.

Tirmizî Ebû Abdullah, “Nevâdiru’l-Usûl” adh eserinde Tavus’tan şu rivâyeti kaydetmektedir: Tavus, Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hamam ismi verilen bir evden sakınınız.” Ey Allah’ın Rasûlü! Orada kirler giderilir ve cehennem ateşini hatırlatır, denilince şöyle buyurdu: “Şayet mutlaka gidecekseniz, o takdirde avretinizi setrederek oraya giriniz.” Bir önceki başlıkta benzer bir rivâyet geçti. İlgili nota bakınız.

Ebû Hüreyre yoluyla naklettiği hadise göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Müslüman adamın girdiği hamam denilen ev ne güzel evdir el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 322, senedinin ‘metruk (rivâyetleri terk edilip alınmayan), yalancı bir ravî olan Salih b. Ahmed bulunduğu ve bu râvînin hadis uydurduğu belirtilip örnek olarak da bu rivâyetinin gösterildiği kaydıyla. -Çünkü oraya girdi mi Allah’tan cenneti ister ve cehennem ateşinden ona sığınır.- Adamın girdiği bir ev olan damat evi de ne kötü evdir.” Çünkü bu da kişiye dünya şevkini aşılar, âhireti unutturur.” Ebû Abdullah (Tirmizî el-Hakîm) dedi ki: Bu gaflet ehli için böyledir. Yüce Allah, bu dünyayı içindekilerle birlikte gaflet ehli için onlarla âhiretlerini hatırlamalarına sebeb teşkil etsin diye yaratmıştır. Yakın ehli olan kimselere gelince, zaten âhiret onların daima gözlerinin önündedir. Ne bir -hamam onu tedirgin eder, ne de bir damat evi onu korkutur. Çünkü dünya, içindeki bu iki tür özelliği ile âhirete nisbetle çok cılız kalır. Öyle ki bütün dünya nimetleri onların gözünde pek büyük bir sofradan geriye kalan yemek kırıntılarını andırır. Onların gözlerinde dünyanın bütün sıkıntıları, bütün dünya ehlinin çekeceği ceza türleri arasından öldürülmeyi ya da asılmayı haketmiş, günahkâr veya suçlu birisinin kendisi sebebiyle cezalandırıldığı bir öldürülme gibidir.

7- Haramdan Sakınmanın Güzelliği:

“Böylesi” yani gözü haramdan sakınmak ve mahrem yerlerini korumak

“onlar İçin daha temizdir.” Dinleri bakımından daha temizdir ve dünya pisliklerinden daha bir uzaklaştırıcıdır.

“Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok İyi haberdar olandır.” Ne yaptıklarını çok iyi bilir. Bu, bir tehdittir.

Nur 29

Boş durmayan evlere, içeride sizin eşyalarınız varsa girmenizde bir sakınca yoktur. Allah ne gösterdiğinizi, ne de gizlediklerinizi bilir.

Diyanet Vakfı
İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir sakınca yoktur. Allah, sizin açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir.

Kurtubi Tefsiri
Oturutmayan ve içlerinde size ait meta’ bulunmayan evlere girmenizde size günah yoktur. Allah açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1- İzinsiz Girilebilecek Yerler:

Rivâyet edildiğine göre izin istemeyi emreden âyet-i kerîme nazil olduktan sonra bazıları bu işte çok aşırıya gittiler. İster harabe olsun, ister orada kimseler yaşasın, nereye giderse mutlaka selâm verir ve izin isterdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu ve yüce Allah bu âyet-i kerîme ile kimsenin yaşamadığı herbir ev ya da yere girmek için izin isteme yükümlülüğünü kaldırıp izinsiz girmeyi mubah kıldı. Çünkü izin istemenin sebebi, sadece kişinin kendisi için görülmesi haram olan şeyleri görme korkusudur. Böyle bir sebep ortadan kalktı mı, hüküm de ortadan kalkar.

2- Âyet-i Kerîmede Zikredilen “Evler”den Kasıt:

İlim adamları burada sözü edilen

“evler” ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Muhammed b. el-Hanefîyye, Katade ve Mücahid der ki: Bunlar kervanların gidip geldiği yollarda bulunan oteller, kervansaraylardır. Mücahid dedi ki: Bunlar içlerinde kimsenin yaşamadığı fakat bütün yolcuların içlerinde girip barınmak üzere vakfedilmiş ve orada kendileri için meta’ın yani içindeki şeylerle faydalanacakları malzemenin bulunduğu yerlerdir.

Yine Muhammed b. el-Hanefîyyeden rivâyete göre burada kasıt, Mekke evleridir. Malik’in bu husustaki görüşü de bunu açıklamaktadır. Bu açıklama da Mekke evlerinin mülk edinîlemeycceği ve insanların bu evlerde ortak oldukları, Mekke’nin de kılıç zoruyla fethedildiği görüşüne binâendir.

İbn Zeyd ile en-Nehaî derler ki: Burada kasıt, çarşı-pazarlardaki dükkanlardır. en-Nehaî dedi ki: Çünkü kişiler buraya satacakları malları getirip oraya koymuş olurlar ve insanlara: Haydi gelin, demişlerdir.

Atâ da der ki; Burada kasıt insanların küçük-büyük abdest bozmak maksadıyla daldıkları harabelerdir. Bunda da bir çeşit meta’ vardır.

Cabir b. Zeyd dedi ki: Buradaki “meta” İle belli eşyalar kastedilme inektedir. Bunların dışındaki ihtiyaçlar kastedilmektedir. Bir topluluğun gece ya da gündüz konakladıkları bir yer yahut ihtiyaçlarını karşılamak için girdikleri bir harabe, veya görmek maksadıyla- içine girdikleri bir evdir. Bütün bunlar birer meta’dır ve bütün dünya menfaatleri de birer metâ’dır.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu, müslümanların İmâmlarından birisinin yaptığı güzel bir açıklamadır. Ayrıca lügat anlamına da uygun düşmektedir, çünkü Arap dilinde meta’: menfaat demektir. “(……..): Allah seninle faydalandırsın” ifadesi buradan geldiği gibi, yüce Allah’ın:

“Onları metâ’landınn” (el-Ahzâb, 33/49) âyeti da buradan gelmektedir.

Derim ki: Kadı Ebubekr b. el-Arabî de bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir; “Meta”‘ lâfzını bütün faydalanılan hususlar diye açıklayan bir kimse, etraflı bir şekilde âyeti tatbik etmiş ve bu konuda kesin sözü söylemiş olup, bu lâfzın kişi için fayda sağlayan her şeyi kapsadığını açıklamış olmaktadır. Meselâ, öğrenci ilim talebi için yapılmış okullar demek olan hankâhlara girer. Bir yerde kalan bir kimse kervansaraylara girer. Müşteri bir şeyler satın almak için dükkana girer. Tuvalet ihtiyacı olan bir kimse ihtiyacını görmek İçin tuvalete girer. Kısacası herkes ihtiyacı ne ise ona uygun bir yere gider. İbn Zeyd ile en-Nehaî’nin sözleri ise görüşlerden bir görüştür. Ancak büyük iş hanlarında bulunan yerler, insanların malları dolayısıyla girilmesi mutlaka mubah olan yerler değildir. Oraya girmek isteyen herkes için girmelerinin mubah olmadığı İcmâ’ ile kabul edilmiştir ve bu gibi yerlere ancak sahibi tarafından kendilerine İzin verilmiş kimseler girer. Hatta bu gibi yerlerin sahipleri insanların gelmesini önlemekle görevlidirler.

Nur 28

Eğer kimseyi bulamazsanız, girmeyin; izin verilsin size. “Geri dönün!” dense, dönün; bu sizin için daha temizliktir. Allah yaptıklarınızı bilir.

Diyanet Vakfı
Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, «Geri dönün!» denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer onlarda kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oralara asla girmeyin. Eğer size: “Geri gidin” denilirse, geri dönüp gidin. Bu sîzin İçin daha temizdir. Allah sizin ne yaptığınızı çok iyi bilir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Eğer Evlerde Kimse Yoksa:

“Eğer onlarda kimse bulamazsanız” âyetinde geçen

“onlarda… bulamazsanız” btıyruğundaki zamir “başkasına ait olan evler”e aittir.

Taberî’nin, Mücahid’den naklettiğine göre o şöyle demiştir: “Eğer onlarda kimse bulamazsanız” âyeti, eğer sizin o evlerde eşya ve ihtiyacınız yoksa demektir. Taberî bu yorumu zayıf kabul etmiştir, gerçekten de bu açıklama oldukça zayıftır. Mücahid sanki, içinde kimsenin bulunmadığı ve mesken olarak kullanılmayan evlere orada ihtiyacı veya eşyası bulunanın izinsiz olarak girebileceği kanaatinde olduğunu gösteriyor gibidir. Yine onun görüşüne göre “meta1” lâfzı yaygı ve örtü kabilinden ev eşyası olmalıdır. Bütün bu açıklamalar zayıftır.

Sahih olan, bu âyet-i kerîmenin kendisinden önceki âyetlerle ve hadislerle alakalı bulunduğudur. İfadenin takdiri de şöyledir; Ey îman edenler! Sizler kendinizin olmayan evlere izin istemeden ve selâm vermeden girmeyiniz. Şayet size izin verilecek olursa giriniz, aksi takdirde geri dönünüz. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Sa’d’den İzin istemesiyle yaptığı bu olmuştu. Ebû Mûsa’nın da Ömer (radıyallahü anh)a karşı davranışı böyle olmuştu. Şayet sizler o evlerde size izin verecek kimse bulamayacak olursanız, izin alıncaya kadar da girmeyiniz, demek olur.

Taberî senedini kaydederek Katade’den şöyle dediğini nakletmektedir: Muhacirlerden bir adam dedi ki: Bütün ömrüm boyunca bu âyet-i kerîmenin gereğini uygulayayım diye uğraşıp durdum. İstedim ki, kardeşlerimden izin istediğim biri bana; Geri dön desin de ben de yüce Allah’ın:

“Bu sizin için daha temizdir” âyeti ile amel edip memnuniyetle geri döneyim.

2- Kapının Açık Yada Kapalı Olması İzin İsteme Gereğini Etkilemez:

Kapının kapalı ya da açık olması arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü şeriat ev sahibinin izni ile açılmadıkça evin içerisine girmeyi haram kılmak suretiyle bu yolu kapatmış bulunmaktadır. O bakımdan kişiye düşen, hem eve gelirken, hem geri dönerken evin içinde ne olduğunu bilmeyecek bir şekilde kapıya gelip izin almaya çalışmaktır. İlim adamlarımızın rivâyet ettiklerine göre Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir: Bir evin İçindekilerle güzünü dolduran bir kimse fâsıklık etmiş olur.

Sahih(-i Buhârî)nın, Sehl b. Sa’d’dan kaydettiği rivâyete göre bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kapısındaki bir delikten içeriyi gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın elinde de saçlarını taradığı demir ya da tahtadan bir ucu sivri bir tarak vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Senin içeri doğru baktığını bilsem, bunu gözüne batırırdım. Çünkü yüce Allah’ın izin istemeyi emretmiş olması görmekten ötürüdür.” Buhârî, Libâs 75, İstizan 11, Diyât 23; Müslim, Âdâb 40, 41; Ebû Dâvûd, Edeb 126; Tirmizî, İstizan 17; Nesâî, Kasame 47; Dârimî, Diyât 23; Müsned, V, 330, 335

Enes’ten rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Bir adam izinsiz bir şekilde seni görecek olursa, sen de attığın bir çakıl taşı ile onun gözünü çıkartacak olursan, bundan dolayı senin için bir vebal söz konusu değildir, ” Buhârî, Diyât 23; Müslim, Âdâb 44; Nesâî, Kasame 4H; Müsned, II, 243

3- Küçüğün de Büyüğün de İzin Alması Geçerlidir:

İzin istemenin eve girmenin şartı olduğu sabit olduğuna göre; şunu da belirtelim ki küçüğün de büyüğün de izin atması caizdir. Enes b. Malik daha ergenlik yaşına gelmeden önce Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna girmek üzere izin isterdi. Ashab-ı Kiramın oğulları ve kölelerine karşı tutumları da bu idi. Yüce Allah’ın izniyle sûrenin sonlarında buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

4- Ne Yaparsanız Allah Bilir:

“Allah sizin ne yaptığınızı çok iyi bilir” âyeti evlerin içindekini görmek kastı ile tecessüsde bulunup masiyet maksadıyla ev halkının haberi olmadan içeri giren, helâl ve câiz olmayan şeylere bakmak ve buna benzer günah işleme kastında olan diğer kimseler için bir tehdittir.

Nur 27

Ey iman edenler! Başkalarının evine, sizden başkası içindeyken izinsiz girmeyin; izin isteyin ve içeri girince selam verin. Bu, sizin için hayırlıdır; belki öğüt alırsınız.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp) ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, İzin alıp o ev halkına selâm vermeden girmeyin. Bu, sizin İçin daha hayırlıdır. Olur ki öğüt alırsınız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on yedi başlık halinde sunacağız:

1- Başkalarına Ait Meskenlere Girme Adabı:

“Ey îman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere… girmeyin” âyeti ile yüce Allah bize şunu bildirmektedir: Şanı yüce Allah şerefli ve üstün kıldığı Âdemoğluna meskenlerde kalma özelliğini vermiş, başkalarının görmelerine karşı onları bu meskenlerde setretmiştir. Tek başlarına bu meskenlerden gereği gibi faydalanma hakkını tanımıştır. Diğer insanların dışarıdan bu meskenlere muttali olmalarını yahut mesken sahiplerinin izni olmaksızın oralara girmelerini yasaklamıştır. O bakımdan herhangi bir kimse onların herhangi bir avretlerine (başkaları tarafından görülmesini istemedikleri bir hallerine) muttali olmaması için, başkalarına karşı tesettüre raci’ olan hususlara riâyeti bildirip onlara gereken edebleri öğretmiş bulunmaktadır.

Müslim’in, Sahih’inde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Her kim izinleri olmaksızın başkalarına ait bir eve muttali olursa, o ev halkının o kimsenin gözünü çıkartmaları helâl olur.” Müslim, Edeb 43; Müsned, II, 266.

Bu âyetin te’vili hususunda farklı görüşler vardır. Kimi ilim adamı: Bu hadis zahirinin anlaşıldığı şekliyle anlaşılmamalıdır, demişlerdir, Çünkü gözün çıkartılması karşılığında bir tazminat söz konusudur ve bu haber, bu yönüyle neshedilmîş olmaktadır. Bu âyet yüce Allah’ın:

“Şayet bir ceza verecek olursanız, size yapılan saldırının misliyle karşılık verin” (en-Nahl. 16/126) âyetinin inişinden önce vârid olmuştur. Diğer taraftan kat’î bir hüküm ifade etmek maksadıyla değil de, tehdit maksadıyla söylenmiş olma ihtimali de vardır yüce Allah’ın Kitabına muhalif gelen bir rivâyet gereğince amel etmek de câiz değildir. Hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in bazen zahirinden anlaşılan mananın dışında bir maksatla söz söylediği olurdu. Nitekim haberde rivâyet edildiğine göre Abbas b. Mirdâs onu övmeye koyulunca, Bilâl’e: “Kalk, onun dilini kes” diye buyurmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ileri gelen bazı kimselerin kalplerini İslâm’a ısındırmak maksadıyla, bir takım bağışlarda bulunmuştur. Şair Abbas b. Mirdâs’a da diğerlerine göre daha az sayıda deve bağışlamıştı. O da bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e sitem ifadeleri ihtiva eden bir şiir söyleyivermişti. Allah Rasülu: Bunu alın da bana karsı uzattığı dilini kesin” diye buyurdu. Ashâb da gönlünü hoş edinceye kadar ona hirşeyler verdiler. İşte Peygamberin emrettiği “dilinin kesilmesi” budur. (İbn Hişânı, ea-Siretu’n-Nebeviyye, IV, 107-108) Halbuki bundan maksadı ona bir şeyler vermesidir, yoksa bu sözleriyle gerçekten dilini kesmeyi kastetmiş değildir. İşte bu buyrukda -aynı şekilde- gözün çıkarılmasını söz konusu etmekle birlikte, daha başka bir eve bakmasını önleyecek bir şekilde ona bir uygulama yapılmasını kastetmiş olmalıdır.

Kimisi de şöyle demiştir; Böyle bir durumda (göz çıkarana) ne tazminat ödemek, ne de kısas söz konusudur. Yüce Allah’ın izniyle ileride geleceği üzere Enes yoluyla rivâyet edilen hadisten ötürü sahih olan da bu olmalıdır.

2- Bu Âyetin Nüzul Sebebi;

Bu âyetin nüzul sebebi Taberi ve başkalarının Adiy b. Sâbit’ten rivâyetlerine göre şöyledir: Ensara mensub bir kadın: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Ben evimde baba olsun, oğlum olsun hiçbir kimsenin görmesini istemediği bir hal üzere bulunabiliyorum. Ben bu halde iken babam gelir yanıma girer, yine ailemden bir başka adam çıkıp gelebilir. Ne yapayım? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bu sefer Ebubekir (radıyallahü anh) dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Şam yolu üzerinde hanlar ve meskenler vardır. Oralarda da hiç kimse bulunmuyor, (Bu gibi yerlere nasıl girilir?) deyince, yüce Allah da:

“Oturulmayan ve içlerinde… evlere girmenizde size günah yoktur” (en-Nûr, 24/29) âyetini inzal buyurdu.

3- Evlere Girmek İçin İzin İstemek:

Yüce Allah bize ait olmayan evlere girmenin haram oluşunu, izin istemek demek olan isti’nâsa kadar ileri götürmüştür. İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: İsti’nâs bizim görüşümüze göre -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- isti’zân (izin istemek) demektir. Nitekim Ubeyy, İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr’in kıraatinde “İzin alıp, o ev halkına selâm vermeden girmeyin” şeklindedir, “İsti’nâs”ın öğrenmek istemek anlamında olduğu da söylenmiştir. Evde kim olduğunu öğrenmeden girmeyin, demek olur. Mücahid dedi ki: Bu da öksürmekle yahut mümkün olan herhangi bir şekilde olur. Kendisinin geldiğinin farkedildiğini anlayacağı bir süre kadar da ağır hareket eder ve bundan sonra içeri girer. Bu anlamdaki bir açıklamayı et-Taberî de yapmıştır. Yüce Allah’ın:

“Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz.” (en-Nisâ, 4/6) âyetinde (aynı kökten gelen bu kelime) bilirseniz” demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Hafif bir ses duydu ve korkuttu avcı onu,

İkindi vakti idi hatta akşam yaklaşmıştı,”

Derim ki: İbn Ma’ce’nin, Sünen’inde şöyle bir rivâyet vardır: Bize Ebubekr b. Ebi Şeybe anlattı: Bize Abdu’r-Rahîm b. Süleyman anlattı. O, Vâsıl b. es-Sâib’den, o Ebû Sevre’den, o Ebû Eyyub el-Ensarî’den dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Selam ne olduğunu biliyoruz, peki isci’nâs ne demektir? Şöyle buyurdu: “Adam ya subhanallah, ya Allahu ekber, ya elhamdülillah der, öksürür ve aile halkını haberdar eder.” İbn Mâce, Edeb 17.

Derim ki: İşte bu, Mücahid ve ona uygun kanaat belirtenlerin dedikleri gibi isti’nâsın, isti’zândan farklı olduğu hususunda açık bir nasstır,

4- “İsti’nâs” Kelimesinin Yazılışı İle İlgili Asılsız Bir Rivâyet:

İbn Abbâs’tan -bazı kimselerin ise Saîd b. Cübeyr’den- rivâyetlerine göre “İzin alıncaya kadar” âyeti(nda, hemzeden sonra nûn ve sin harflerinin gelmesi) katibin bir hatası ya da bir yanılmağıdır. Asıl doğrusu “İzin ah..,ncaya kadar” şeklindedir.

Ancak böyle bir rivâyet İbn Abbâs’tan da, başkasından da sahih olarak gelmiş bir rivâyet değildir. Çünkü İslâm mushaflarının tümünde bu ifade onların hata dedikleri şekilde sabit olmuştur, Osman (radıyallahü anh) döneminden beri bu hususta icma ile sahih olarak nakledilmiştir. Bu hatta muhalefet câiz değildir. Ashab-ı Ki ram’in üzerinde icma’ ettiği bir lafızın yazımında kâtibin hata ya da yanıldığını söylemek ise İbn Abbâs’tan sahih olarak nakledilmesi imkânsız bir iddiadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Önünden de, arkasından da bâtıl ona erişemez. (Çünkü o) hikmeti sonsuz, her hamde lâyık olan tarafından indirilmiştir.” (Fussilet, 41/42);

“Şüphe yok ki o Zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik, onu koruyacak olan elbette Biziz.” (el-Hicr, 15/9)

Ancak İbn Abbâs’tan ifadede bir takdim ve tehir olduğuna dair rivâyet gelmiştir ve buna göre mana: “Tâ ki ev halkına selâm verip, izin İstemeden girmeyin” şeklindedir. Bunu da Ebû Hatim nakletmiştir.

İbn Atiyye der ki: İbn Abbâs’tan ve başkalarından böyle bir görüşün nakledilmesinin imkânsız olduğunu ortaya koyan hususlardan birisi de; “isti’nâs” kökünden gelen fiilin mana itibariyle çok sağlam bir bütünlük arzetmekte oluşu ile Arap dilinde bunun gayet kolay açıklanabilir olmasıdır. Ömer (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben isti’nâs ediyorum (izin istiyorum), demişti. Bu esnada Ömer de odanın kapısında ayakta duruyordu. Bu sözlerin geçtiği hadis de meşhur’bir hadistir. Buhâri, Mezâlim 25, Nikâh 93; Müslim, Talâk 30, 34; Tirmizî, Tefsir 66. sûre; Müsned, I, 33. Sözü edilen bu meşhur hadis, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in haramlarına îlâ (onlara yaklaşmamaya dair yemin) etmesi ve Ömer (radıyallahü anh)in endişelenip gerçeği öğrenmek istemesi üzerine vârid olmuş bir hadistir. Hadisin belirtilen kaynaklarda delil olarak gösterilen ve “izin istemek” anlamındaki kelime burada belirtildiği gibi “isti’nâs” kökünden değil, “istizan” kökündendir Ancak, merhum müfessirimiz açıklamaları paragrafın başında belirtildiği gibi, İbn Atiyyeden nakletmektedir. Nitekim İbn Atiyye’nin Tefsir’imte (XI, 291) ifade nakledildiği gibidir. İbn Atiyye, lâfzın bu şekilde kullanıldığı bir kaynağa dayanmış olmalıdır. Bu da onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)tan izin (isti’nâs) talebinde bulunmuş olmasını gerektirmektedir. İbn Abbâs böyle bir durumda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabının hata ettiğini nasıl söyleyebilir?

Derim ki: Ebû Eyyub yoluyla gelen (bir öndeki başlıkta kaydedilen) hadiste isti’nâsın selâmdan önce olduğunu ve buna göre âyet-i kerîmenin olduğu haliyle, takdim ve tehir söz konusu olmadan hüküm ifade ettiğini, içeri girdikten sonra selâm verileceğini ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- İzin îstemenin Sünnet Şekli:

İzin İstemede sünnet üç defadır, daha fazla izin istenmez. İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: İzin istemek üç defadır, herhangi bir kimsenin daha fazla izin istemesini uygun görmüyorum. Ancak iznini İşittiremediğini kabul eden kimsenin, işittirmediği kanaati kendisinde hasıl olursa, daha fazla iznini tekrarlamasında mahzur görmemekteyim.

İzin isteme şekli kişinin: “es-Selâmu aleykum, gireyim mi?” demesi suretiyle olur. Ona izin verilirse, içeri girer. Geri dönmesi söylenirse, geri döner. Ses çıkarılmazsa, üç defa izin ister ve üçüncüsünden sonra geri döner.

İzin istemekte sünnet, izin isteğini üç defa tekrarlamaktır ve bundan fazla izin istenmez, deyişimizin sebebi Ebû Mûsa el-Eş’arî yoluyla gelen Hadîs-i şerîftir, O, Ömer b. el-Hattâb’a karşı bu hadis gereğince uygulama yapmış, bu hususta Ebû Mûsa lehine önce Ebû Said el Hudrî sonra da Ubeyy b. Ka’b şahitlikte bulunmuştur. Bu, meşhur bir hadis olup bunu Sahih(-i Buhârî) rivâyet etmiştir. Bu hadis, bu hususta açık bir nasstır. Hadiste şöyle denilmektedir: … Ömer: Yanımıza gelmene engel olan ne oldu? diye sordu, o da şöyle dedi: Ben geldim, kapında durup üç defa selâm verdim. Sen benim selâmımı almayınca, ben de geri döndüm. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse üç defa izin istediği halde, ona izin verilmeyecek olursa, geri dönsün. ” Buhâri, İstizan 13; Müslim, Âdâb 33-37; Ebû Dâvûd, Edeb Î27; Tirmizî, İsti’zfm 3; İbn Mân, Edeb 17; Dûrirrû, İstizan 1; Müsned, III, 19; IV, 403, 410.

İzin isteme şekli ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz hususa gelince; bu da Ebû Dâvûd’un, Rib’î’den kaydettiği rivâyete dayanmaktadır. O dedi ki: Bize Âmiroğullarından bir adam anlattı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir evde bulunuyorken huzuruna girmek üzere izin istedi(m) ve içeri gireyim mi? diye sordu(m). Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hizmetçisine şöyle buyurdu: “Çık da bu adama izin İstemeyi öğret. -Ona dedi ki-:.es-Selâmu aleykum, gireyim mi? de” dedi. Adam onun bu sözlerini işitince: es-Selamu Aleykum, gireyim mi? dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona izin verince, o da içeri girdi. Ebû Dâvud, Edeb 126

Taberide bunu zikretmiş ve şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ravda” diye anılan bir cariyesine şöyle dedi: “Sen bu adama; es-Selâmu aleykum, gireyim mi? demesini söyle” deyip, hadisi zikretmektedir. Suyûtî, ed-Durru’l-Mtnsûr, VI, 172.

Rivâyet edildiğine göre İbn Ömer bir gün çölün sıcağından rahatsız olmuş ve Kureyş’e mensub bir kadına ait bir çadıra giderek- es-Selâmu aleykum, gireyim mi? diye sormuş. Kadın: Selâm ile gir, demiş. Ömer (radıyallahü anh) sözlerini tekrarlayınca, kadın da tekrarlamış. Sonunda Ömer (radıyallahü anh) kadına: Gir de deyince, kadın da böyle demiş! Görüldüğü gibi o: “Selâm ile (gir)” deyince, içeri girmeyip durmuş. Çünkü bu lâfız ile; şahıs olarak değil, selâmınla gir, demeyi kastetmiş olma ihtimali de vardır.

6- İzin İstemenin Üç Defa İle Sınırlandırılmasının Sebebi:

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: İzin istemenin üç defa tekrarlanmasının sebebi, bir sözün, üç defa tekrarlanmasının duyulup anlaşılmış olmasını -çoğunlukla- sağlamasından dolayıdır. Bunun için Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir söz söyledi mi, söylediği iyice anlaşılsın diye üç defa tekrarlardı. Bir topluluğa da selam verdi mi, selamını üç defa tekrarlardı. Üç defa çoğunlukla duyulup, anlaşıldığına göre; üç defa izin istediği halde izin isteyene müsaade edilmeyecek olursa, ev sahibinin izin vermeyi istemediği ortaya çıkar ya da kesintiye uğratması imkânı bulunmayan bir mazereti dolayısıyla cevap veremeyecek durumda demektir, İşte o vakit izin isteyenin geri dönmesi gerekir, çünkü izin istemeyi daha fazla tekrarlamak, ev sahibini rahatsız edebilir. Hatta meşguliyetini kesmesine sebep olup kendisine zararlı olabilir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Eyyub’dan izin istediğinde o da alelacele çıkınca, Peygamber: “Biz seni aceleye getirmiş de olabiliriz…” demiştir. Buhârî, VudıY 34; Müslim, Hayz «3; İbn Mâce, Tahâre 110; Müsned, III, 21, 26.

Akîl b. Şihab’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Üç defa selam verme sünnetine gelince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Sa’d b. Ubade’ye gidip: “es-Selâmu aleykum” dediği halde, ona cevap vermediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra tekrar: “es-Selâmu aleykum” dediği halde, onlar yine selâmını almadılar. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geri döndü. Sa’d orilın bir daha selâm vermediğini görünce, geri döndüğünü anladı. Arkasından çıktı ve nihayet ona yetişip: Ve aleykumü’s-selâm ya Rasûlallah, dedi. Biz sadece senin bize daha çok selâm vermeni istedik. Allah’a yemin ederiz ki selamını işittik. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Sa’d ile birlikte geri döndü ve evine girdi. Ebû Dâvûd, Edeb 128 İbn Şihab dedi ki: İşte üç defa selam verme bu kabilden rivâyetlerden alınmıştır.

Ayrıca bunu el-Velid b. Müslim, el-Evzaî’den rivâyet etmiştir. el-Evzaî dedi ki: Yahya b. Ebi Kesir’i şöyle derken dinledim: Bana Muhammed b. Abdu’r-Rahmân b. Es’ad b. Zürare, Kays b. Sad’dan anlattı, o dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) evimizde bizi ziyarete getdi ve: “es-Selâmu aleykum ve rahmetullah” dedi. Sa’d yavaş bir sesle selamını aldı. Kays (b. Sa’d) dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a (içeri girmesi İçin) izin vermeyecek misin? dedim. O da: Onu bırak da bize çokça selâm versin… dedi ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivâyet etmiş olup onda: “İbn Şihab dedi ki: İşte üç defa selam vermek bu kabilden rivâyetlerden alınmıştır.” sözü yoktur. Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi ayrıca Ömer b. Abdu’l-Vahid ile İbn Semaa, el-Evzaî’den mürsel olarak rivâyet etmiş olup bunlar Kays b. Sa’d’ı zikretmemişlerdir, Ebû Dâvûd, Edeb 128

7- Evlerin Girişlerinde Kapı Ya da Perdenin Bulunmasının İzin İstemeye Etkisi:

İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan: İnsanlar isti’zan gereğince uygulamayı terk etmişlerdir, dediği rivâyet edilmektedir.

Bizim ilim adamlarımız da -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Buna sebeb insanların evlerine kapılar yaptırmış olmaları ve kapıların çalınmasıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Dâvûd da, Abdullah b. Busr’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ailenin kapısına gitti itli yüzü kapıya karşı durmazdı. Bunun yerine kapının ya sağ ya da sol tarafında durur ve: “es-Selâmu aleykum, es-selâmu aleykum” derdi. Çünkü o gün evlerin (kapıları) üzerinde perde bulunmuyordu. Ebû Davüd, Edeh 128

8- Kapı Kapalı Bulunuyor îse:

Şayet kapı kapalı ise istediği yerde durur ve öylece izin ister, dilerse de kapıyı çatar. Çünkü Ebû Mûsa el-Eş’arî’nin rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’de bir evin bahçesinde, bir kuyunun kenarında bulunuyor idi. Ayaklarını kuyunun içine uzatmıştı, Ebubekir kapıyı çaldı. Resûlüllah (ona): “Ona izin ver ve onu cennetle müjdele” diye buyurdu. Buhârî, Fi ten 17, Ahbârul-Âhâd 3, Fedflilu’s-Sahâbe 6; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 28, 29; Tirmizî, Menâkıh 18; Müsned, 1, 5, II, 165, 111, 408, IV, 393, 406, 407 Bu hadisi Abdu’r-Rahmân b. Ebi’z-Zinâd böylece rivâyet etmiş, Salih b. Keysân ile Yûnus b. Yezid de ona mütabaat etmiş olup hep birlikte Ebû’z-Zinâd’dan, o Ebû Seleme’den, o Abdu’r-Rahmân b. Nâfi’den, o da Ebû Mûsa’dan diye rivâyet etmişlerdir. Ancak Muhammed b. Amr el-Leysî onlara muhalefet ederek bu hadisi Ebû’z-Zinâd’dan, o Ebû Seleme’den, o Nâfi’ b. el-Hâris’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan böylece rivâyet etmiştir. Ancak birincisinin isnadı daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

9- Kapı Nasıl Çalınır?

Kapı işitilebilecek kadar yavaş çalınmalıdır, şiddetle çalınmaz. Enes b. Malik şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kapıları tırnaklarla çalınırdı. Bunu Ebubekr Ahmed b. Ali b. Sabit el-Hatib “Cami'”inde zikretmektedir. Ebû Bekr Ahmed el-Hatib, el-Câmi’ li Ahl&ki’r-Râvî ve Âdâbi’s-Sâmi; Beyrut I416/199û, t 740 Vf H. 444.

10- Kapıyı Çalanın: Kim O Diye Sorulması Üzerine: “Ben” Diye Cevap Vermesi:

Buhârî, Müslim ve başkalarının rivâyetine göre Câbir b. Abdullah (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna girmek üzere izin istedim. O: “Kim o?” diye sordu. Ben de: Benim, dedim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan hoşlanmamışcasına: “Benim, benim” diye buyurdu. Buhârî, İstizan 17; Müslim, Âdâb 38, 39; Tirmizî, istizan 18; Müsned, III, 363

İlim adamlarımız derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bu sözden hoşlanmayışının sebebi “benim” demesi ile tanımanın hasıl olmamasından dolayıdır. Bu hususta uyulması gereken hüküm ise Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ile Ebû Mûsa’nın uygulamasında olduğu gibi ismini zikretmesidir. Çünkü kişi ismini zikretmekle tekrar soru ve cevab külfeti ortadan kaldırılmış olur.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan sabit olduğuna göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına -o (îlâ sebebiyle) yüksekçe odasında bulunuyor iken- gitmiş ve: es-Selamu aleyke ya Rasûlallah, es-selamu aleykum Ömer girebilir mi? demiştir.. Bu hadisin kaynakları için dördüncü başlığa bakınız.

Müslim’in, Sahih’inde de kaydedildiğine göre Ebû Mûsa, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)ın huzuruna varmış ve: es-Selâmu aleykum, bu Ebû Mûsa’dır, es-Selamu aleykum, bu el-Eş’arî’dir… demiştir. Bu hadisin kaynakları için beşinci başlığa bakınız.

11- Kim O? Sorusuna: “Ben” diye Cevap Vermenin Sakıncası:

el-Hatib, “el-Camî’…” adlı eserinde Ali b. Âsım el-Vâsitî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Basra’ya gittim, Şu’be’nin evine vardım. Kapısını çaldım, kim o? dedi. Ben: Benim, dedim. Şu cevabı verdi: Ey adam! Benim, benim diye anılan bir arkadaşım yoktur, Sonra yanıma çıkıp dedi ki: Bana Muhammed b. el-Munkedir anlattı. O Cabir b. Abdullah’tan naklen dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna bir ihtiyacım dolayısıyla gitmiştim. Kapısını çaldım. O: “Kim o?” diye sordu. Ben de: Benim, dedim. O da: “Benim, benim” diye tekrarladı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim bu sözümden -ya da onun bu sözünü- hoşlanmadı gibi. el-Hatîb a.g.e.. I, 243,

Ömer b. Şebbe’den de naklettiğine göre o şöyle demiş: Bize Muhammed b. Selâm babasından naklen anlattı, dedi ki: Amr b. Ubeyd’in kapısını çaldım. Bana: Kim o? diye sordu. Ben de: Benim deyince, gaybı Allah’tan başka kimse bilemez, dedi. el-Hatib (el-Bağdadî) dedi ki: Ben Kadı Ali b. el-Muhassin’in hadis şeyhlerinden birisinden şunu naklettiğini duydum: Kapısı çalındı mı: Kim o? diye sorar. Kapıdaki kişi: Benim, diyecek olursa, Hoca da: Benim, işte bu kapıyı çalan bir kederdir derdi. el-Hatîb, a.g.e., 1, 243-244

12- Örfe Göre İzin İsteme Şekilleri:

Herbir kavmin izin isterken kendi örflerine göre kullandıkları İfadeleri vardır. Nitekim Ebubekir el-Hatib senedini kaydederek Ömer b. el-Hattâb’ın oğlu Âsım’ın kızı Um Miskin’in azadlı kölesi Ebû Abdi’l-Melik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hanım efendim beni Ebû Hüreyre’ye gönderdi, o da benimle birlikte geldi. Kapıya gelince Ender (içeri gireyim mi?) diye sordu. O da: Enderun, dedi. Hatib bu bahsin başına “Farsça İzin isteme” başlığını koymuştur. Ahmed b. Salih’ten de şöyle dediğini zikretmektedir: ed-Derâverdî, Isfahan halkından olup, Medine’ye yerleşmiş birisi idi. İçeri girmek isteyen adama da: Enderun derdi. O bakımdan Medineliler kendisine “ed-Deıaverdî” demişlerdir. el-Hâtib, a.g.e., I, 247.

13- İçeri Girmeden Selam Vermek:

Ebû Dâvûd’un, Kelede b. Hanbel’den rivâyetine göre; Safvan b. Ümeyye Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a götürmek üzere onunla bir miktar süt, altı-yedi aylık bir ceylan yavrusu ve bir miktar acur göndermişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da o sırada Mekke’nin yukarı taraflarında bulunuyordu. Yanına selâm vermeden girdim, o da; “Geri dön ve: es-selâmu aleykum de, diye buyurdu.” Bu da Safvân b. Umeyye’nin müslüman oluşundan sonra idi. Ebû Dâvûd, Edeb 127; Tirmizî, İsti’zân 18; Müsned, IV, 414.

Ebû’z-Zübeyr’in, Câbir’den rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Selam ile söze başlamayana izin vermeyiniz.” el-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, VIII, 32; el-Hatîb, a.g.e., I, 241

İbn Cüreyc şunu zikreder: Bana Atâ haber verip dedi ki: Ebû Hüreyre’yi şöyle derken dinledim: Adam gireyim mi? diye sorup da selâm vermeyecek olursa, sende ona: Anahtarı getirinceye kadar hayır, de. Ben: es-selamu aleykum mu? dedim. O: Evet, dedi. el-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, VIII, 32; el-Hatîh, a.g.e. I, 241.

Rivâyet edildiğine göre Huzeyfe (radıyallahü anh)a bir adam geldi ve evin içinde ne olduğuna bakıp: es-Selamu aleykum gireyim mi? dedi. Huzeyfe’de ona: Sen kıçınla henüz girmeden gözünle zaten girmiş bulunuyorsun.

14- Davet, Girmek İçin İzin Sayılır mı?

Bu bahse giren hususlardan birisi de Ebû Dâvûd’un kaydettiği şu rivâyettir. Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimsenin, bir kimseye elçi göndermesi ona izin vermesi demektir,” Ebû Dâvûd, Edeb 128 Yani bir kişi diğerine haber gönderecek (ve çağıracak) olursa, içeri girmesi için ona izin vermiş demektir. Peygamber efendimizin şu hadisi de buna açıklık getirmektedir: “Sizden biriniz, bir yemeğe davet edilip de o da gönderilen elçi ile birlikte gelirse, şüphesiz ki bu, ona verilmiş bir izin demektir.” Bu hadisi de Ebû Dâvûd, Ebû Hüreyre’den rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Edeb 128

15- Ne Zaman Selam Vermek Gerekir?

Göz göze değdi mi artık selâm vermek icab eder. Onun seni görmüş olmasını, sakın yanına girmen için bir izin olarak kabul etmeyesin. Selamın hakkını yerine getirmen gerekir, çünkü onun huzuruna girmek isteyen ve: Gireyim mi? diyen sensin. Sana izin verecek olursa girersin, aksi takdirde geri dönersin. Ebû Dâvûd, Edeb 128

16- Kişinin Kendi Evine Girmesi İle İlgili Hükümler:

Sözünü ettiğimiz bütün bu hükümler kişinin kendi evi dışındaki evler hakkındadır. Kişinin kaldığı evine gelince, şayet o evde kişinin kendi hanımı varsa, yanına girmek için izin İstemeye gerek yoktur. Ancak yanına girdi mi, selâm verir.

Katade der ki: Evine girdiğin takdirde ailene selâm ver, çünkü onlar kendilerine selâm verdiklerin arasında bu işe en lâyık olanlardır. Şayet evde seninle birlikte annen ya da kızkardeşin varsa, ilim adamları derler ki: Öksür, ayağını yere vur ki senin girdiğinin farkına varsınlar. Çünkü hanımının senden utanmanı gerektirecek bir taraf yoktur, ancak annen ile kızkardeşin senin kendilerini görmek istemediğin bir durumda olmaları mümkündür.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Malik dedi ki: Kişi annesinin ve kızkardeşinîn yanına girmek istediği takdirde izin ister. Atâ b. Yesâr’dan rivâyete göre: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a: Annemin yanına, girmek için izin isteyeyim mi? diye sormuş. O da: “Evet” diye buyurmuş. Adam: Ben ona hizmet ediyorum ama; deyince, yine ona: “Yanına girmek için izin iste” diye buyurdu. Adam sözlerini üç defa tekrarladı. Peygamber de: “Sen onu çıplak görmek ister misin?” deyince, adam: Hayır, diye cevap verdi. Bu sefer peygamber: “O halde yanına gireceğin vakit izin iste” diye buyurdu. el-Beyhakî, es-Sunenu’t-Kübrâ, VII, 157 Bunu Taberî (de) zikretmektedir.

17- Kişi Kendi Evine Girdiğinde Kimse Yoksa:

Kişi kendi evine girip de evde kimse bulunmuyor ise ilim adamlarımız derler ki: “Selam olsun bizlere Rabbimizden, o en güzel selamlar; hoş, temiz ve mübarek kılınmış sözler. Selâm Allah’a mahsustur” der. Bunu İbn Vehb, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan zikretmiş ise de senedi zayıftır.

Katâde dedi ki: Sen içinde kimsenin bulunmadığı bir eve girecek olursan: es-Selimu aleynâ ve alâ ıbâdillahi’s-salihîn, de. Çünkü böyle demek emrulunmuştur. Bize nakledildiğine göre de melekler böyle diyenlerin selâmını alırlar. İbnu’l-Arabî der ki: Sahih olan selam da vermemek, izin de istememektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Katâde’nin sözü güzeldir.

Nur 26

Kötü kadınlar kötülere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temizlere; temiz erkekler de temiz kadınlara aittir. Onlar ne söylediklerinden münezzehtir. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.

Diyanet Vakfı
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.

Kurtubi Tefsiri
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara yakışır. İyi kadınlar da iyi erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yakışır. İşte onlar, o müfterilerin dediklerinden uzak olanlardır. Onlar için bir mağfiret ve cömertçe bir rızık vardır.

İbn Zeyd dedi ki: Âyetin anlamı şudur: Kötü olan kadınlar, kötü olan şrkeklere yakışır. Aynı şekilde kötü olan erkekler, kötü olan kadınlara yakışır. Yine iyi olan kadınlar iyi olan erkeklere, iyi olan erkekler de iyi olan kadınlara vakısır.

Mücahid, İbn Cübeyr, Atâ ve müfessirlerin çoğunluğu da şöyle demektedirler: Âyetin anlamı şudur: Kötü sözler kötü erkeklere, aynı şekilde kötü olan İnsanlara kötü sözler yakışır. İyi sözler aynı şekilde İyi insanlara, iyi insanlar da iyi sözlere yakışırlar.

en-Nehhâs, “Meâni’l-Kur’ân” adlı eserinde şöyle demektedir: Bu açıklama bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış en güzel açıklamadır. Bu açıklamanın doğruluğuna delil yüce Allah’ın:

“İşte onlar, o müfterilerin dediklerinden uzak olanlardır” âyetidir. Yani Âişe ve Safvân kötü erkeklerin ve kötü kadınların söylediklerinden uzaktırlar.

Bir diğer açıklamaya göre; bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadını nikâh edebilir…” (en-Nûr, 24/3) âyetine bina edilmiştir. Buna göre “kötü kadınlar” zina eden kadınlar, “iyi kadınlar” ise iffetli kadınlar demektir. Aynı şekilde iyi olan erkekler ile İyi olan kadınlar da böyledir. Bu görüşü de yine en-Nehhâs tercih etmiştir, İbn Zeyd’in açıklamasının manası da budur.

“İşte onlar o müfterilerin dediklerinden uzak olanlardır” ifadesinde genel olarak bu türden olan kimseler kastedilmektedir. Âişe ve Safvân’ın da kastedildiği, o bakımdan ifadenin (ikil gelmesi gerektiği halde), cem’ olarak getirildiği de söylenmiştir. Nitekim yüce Allah:

“Şayet kardeşleri varsa” (en-Nisâ, 4/11) âyetinde de kastedilen iki kardeştir (bununla birlikte ifade üç ve fazlası için kullanılan cem’ halinde getirilmiştir). Bu açıklamayı da el-Ferrâ’ yapmıştır.

“Uzak olanlar” kendilerine yapılan iftiradan uzak ve münezzeh olanlar, demektir.

Bazı tahkik ehli kimseler şöyle demişlerdir: Yusuf (aleyhisselâm) zina iftirasına maruz kaldığında yüce Allah beşikte yatan bir çocuğu konuşturarak uzaklığını açıkladı. Meryem (aleyhisselâm) da zina iftirasına maruz kaldığında yüce Allah onu Îsa (Allah’ın salât ve selâmları üzerine olsun) vasıtası ile temize çıkardı. Âişe (radıyallahü anhnhâ) da zina iftirasına maruz kaldığında yüce Allah onu Kur’ân-ı Kerîm ile temize çıkardı. Onun bir çocuk ya da bir peygamber tarafından temize çıkarılmasına razı olmayıp yüce Allah bizzat kendi kelâmıyla onun iftira ve bühtandan uzak olduğunu ilân etti.

Ali b. Zeyd b. Cüd’an’dan rivâyete göre o dedesinden, o da Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan şöyle dediği nakledilmiştir: Bana hiçbir kadına verilmemiş dokuz özellik verilmiştir; Cebrâîl (aleyhisselâm), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a benimle evlenmesini emrettiğinde avucu içerisinde benim suretimle (peygambere) nazil oldu. Peygamber benimle bakire olarak evlendi, benden başka bakire ile evlenmiş değildir. Peygamber (salât ve selâm) başı benim göğsüme dayalı olduğu halde vefat etti. Benim odamda gömüldü, melekler benim evimi kuşattılar. O hanımlarından birisiyle birlikte ise hanımları yanından uzaklaşır ve ona vahiy öylece nazil olurdu. Halbuki ben onunla aynı örtünün altında ve tenini benden ayırmadığı halde vahiy ona nazil olurdu. Ben onun halifesinin ve onun sıddîkının kızıyım, benim suçsuz olduğuma dair hüküm semâdan nazil olmuştur. Ben tertemiz olarak ve tertemiz olanın nezdinde yaratıldım. Bana bir mağfiret ve pek cömertçe ve şerefli bir rızık vaadinde bulunuldu. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 241

O bununla yüce Allah’ın:

“Onlar için bir mağfiret ve cömertçe bir rızık vardır” âyetini kastetmektedir ki, o da cennettir.

Nur 25

O gün Allah, onlara hak ettikleri cezayı tastamam verecek ve Allah’ın apaçık hak olduğunu bilecekler.

Diyanet Vakfı
O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allahın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
O günde Allah onlara hakkettikleri cezalarını bütünüyle verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın tâ kendisi olduğunu da bileceklerdir.

Onların hakkettikleri hesaplan ve cezalarıdır.

Mücahid:

“O günde hak olan Allah, onlara cezalarını bütünüyle verecektir.” anlamında “hak” lâfzını yüce Allah’ın sıfatı olacak şekilde okumuştur.

Ebû Ubeyd der ki: Şayet insanlara (bu hususta) muhalefet etmek güzel olamayan bir şey olmasaydı, uygun okuma şekli ref, (bu şekil) olurdu. Böylelikle bu lâfız yüce Allah’ın sıfatı oturdu. Ayrıca bu Ubeyy’in kıraatine de uygun düşerdi. Şöyle ki Cerir b. Hâzim dedi ki: Ben Ubeyy’in mushafında: “Hak olan Allah onların cezalarını eksiksiz verecektir” şeklinde yazılı olduğunu gördüm, en-Nehhâs dedi ki: Ebû Ubeyd’in bu sözleri pek uygun değildir. Çünkü o Sevad-ı A’zam’a (en büyük kitlenin ittifakına) muhalif olan bir delil göstermektedir. Onun bu açıklamasında delil olacak bir taraf da yoktur. Çünkü böyle bir ifadenin Ubeyy’in Mushaf’ında bu şekilde olduğu sahih olsa dahi kıraat; şeklinde: “O gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını eksiksiz verecektir” anlamında “ve cezalan” hak’tan bedel olarak da okunabilir. Umumun kıraatinde ise “hak” kelimesi, “cezaları” anlamındaki kelimenin sıfatıdır, manası da güzeldir. Çünkü yüce Allah kötülük işleyenleri söz konusu edip onları hak ile cezalandıracağını bildirmektedir.

Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır;

“Biz nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız?” (Sebe’, 34/17) Çünkü yüce Allah’ın kâfire de, kötülük işleyene de ceza vermesi hak ve adalet iledir. İyilikte bulunan kimselere amellerinin karşılığını vermesi ise ihsan ve lütuf iledir.

“Ve Allah’ın apaçık hakkın tâ kendisi olduğunu da bileceklerdir.” Burada geçen “el-hakk” ve “el-mubîn” yüce Allah’ın isimlerinden iki isimdir. Biz bunlara dair daha önce bir kaç yerde açıklamalarda bulunduğumuz gibi özellikle de “el-Kitabu’l-Esnâ (fi Şerhi Esmai’l-lâhil Hüsnâ)” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Nur 24

O gün onların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları şeylere tanıklık edecektir.

Diyanet Vakfı
23, 24. Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
O gün onların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları herşeyi söyleyerek aleyhlerine şehâdet edeceklerdir.

“Yaptıkları” anlamındaki âyet genel olarak “ya” ile okunmuştur. Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

“Şehâdet edeceklerdir” anlamındaki kelimeyi de el-A’meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Halef -“te” ile değil de- “ya” ile; şeklinde okumuşlardır, Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü câr ile mecrûr isim ile fiilin arasına girmiş bulunmaktadır. İfadenin anlamı da şudur: Onların kimilerinin dilleri, kimilerinin aleyhine yaptıkları kazf ve iftiraya dair şahitlikte bulunacakları o günde… Bir diğer açıklamaya göre; dilleri o günde söyledikleri şeyter ile aleyhlerine şahitlik edecektir.

“Elleri ve ayakları” da dünya hayatında yaptıklarını, organları konuşup söyleyeceklerdir, anlamına gelmektedir.

Nur 23

Namuslu, habersiz ve iman sahibi kadınlara iftira atanlar, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlara büyük bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
23, 24. Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
İffetli, hiçbir şeyden haberi olmayan mü’min kadınlara İftira edenlere muhakkak dünyada ve âhirette lanet edilmiştir. Onlar İçin çok büyük bir azâb da vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyet Kimler Hakkındadır?

Yüce Allah’ın:

“İffetli… kadınlar (el-muhsanat)” âyetinin ne demek olduğuna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/24. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İlim adamlarının icma ile kabul ettiklerine göre muhsan (iffetli) erkeklere iftirada bulunmanın hükmü, kıyâs ve İstidlal yoluyla tıpkı muhsan (İffetli) kadınların hükmü gibidir. Biz bunu sûrenin baş tarafında açıklamış bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

Bu âyet-i kerîme ile kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Saîd b. Cübeyr der ki: Âyet-i kerîme özel olarak Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya iftira eden kimseler hakkındadır. Bazıları da şöyle demektedir: Âyet-i kerîme hem Âişe (radıyallahü anhnhâ) hakkında, hem de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın diğer zevceleri hakkındadır. Bu açıklamayı da İbn Abbâs, ed-Dahhak ve başkaları yapmıştır. Tevbenin de bunlara (şahitliklerinin kabulü hususunda) bir faydası yoktur. Peygamberin hanımları dışında kalan iffetli (muhsan) kadınlara iftira eden kimse için yüce Allah tevbe imkânı tanımış bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah:

“Muhsan hanımlara iftira edenler, sonradan dört şahit getiremeyenlere seksener (değnek) vurun… Ancak bundan sonra tevbe edenler ve ıslâh olanlar müstesna.” (en-Nûr, 24/4-5) diye buyurmakta ve böyleleri için tevbe imkânını tanımakla birlikte, öbürlerine tevbe imkânını tanımamaktadır. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre bu tehdit iftira etmekte ısrar edip, bundan tevbe etmeyen kimseler içindir.

Bir diğer görüş de şöyledir: Âyet Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya iftira edenler hakkında nazil olmuş olmakla birlikte bununla, bu vasfa sahip olan herkes kastedilmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyet-i kerîme erkek olsun, kadın olsun iftirada bulunan bütün insanlar hakkında umumidir. Buna göre ifadenin takdiri de şöyle olur: Şüphesiz ki iffetli olan kimselere iftirada bulunanlar… Böylelikle bunun kapsamına (iftiraya maruz kalan) erkek de, dişi de dahil olmaktadır. en-Nehhâs da bu açıklamayı tercih etmiştir.

Âyetin Mekke müşrikleri hakkında indiği de söylenmiştir. Çünkü onlar hicret eden bir kadın hakkında, bu kadın ancak zina etmek için yurdundan çıkmıştır, diyorlardı.

2- İffetli ve Bir Şeyden Haberdar Olmayan Mü’minlere İftirada Bulunanların Cezası:

“Muhakkak dünyada ve âhirette lanet edilmiştir” âyeti hakkında ilim adamları derler ki: Eğer bu âyet-i kerîme ile, kastedilenler iftira eden mü’min kimseler ise lanetten kasıt uzaklaştırmak, had vurmak ve mü’minlerin onları yalnız bırakıp onlarla pek konuşmamaları, adalet mertebesinden aşağıya inmeleri, mü’minler tarafından kendilerinden güzel övgü ile söz edilmesinden uzak kalmalarıdır.

Bu âyet-i kerîme sadece Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya iftira eden kimseler hakkında özeldir, diyenlerin görüşlerine göre; bu zorlu azap Abdullah b. Ubeyy ve benzerleri hakkında söz konusu olur.

Âyet-i kerîme, Mekke müşrikleri hakkında nazil olmuştur, diyenlerin açıklamalarına göre de başka bir şey söylemeye gerek yoktur. Zaten onlar uzak tutulmuşlardır, âhirette de onlar için pek büyük bir azap vardır. Aralarından müslüman olan kimseye gelince, İslâm kendisinden öncekileri siler, süpürür.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs der ki: Bu âyet-i kerîmenin te’vili ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklamalardan birisi de âyet-i kerîmenin erkek olsun, kadın olsun iftirada bulunan bütün insanlar hakkında umumî olduğudur. Bu durumda ifadenin takdiri şöyle olur: Şüphesiz ki iffetli kimselere iftirada bulunanlar… Bu açıklamanın kapsamına erkek-dişi herkes girer. Aynı şekilde haklarında iftirada bulunanlar için de böyledir. Şu kadar var ki, bu âyette müzekker kipi, müennes kipi yerine tağlîb (ağırlık vermek) yoluyla kullanılmıştır.

Nur 22

Aranızdan fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekten geri durmasınlar. Affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat göstersinler. Allahın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Sizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, fakirlere ve Allah yolunda hicret edenlere infak etmemeye yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezlikten gelsinler. Allah’ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz? Allah çok bağışlayandır, bol bol rahmet edicidir.

21- İyilik Yapmamaya Yemin Etmek:

“Sizden fazilet ve İmkân sahipleri… yemin etmesinler” âyeti ile ilgili olarak rivâyetlerden anlaşıldığına göre; bu âyet Ebubekir b. Ebi Kuhafe (radıyallahü anh) ile Mistah b. Üsase arasındaki olay hakkında nazil olmuştur. Mistah, Ebubekir’in teyzesi kızının oğlu idi. Bedir’e katılmış yoksul muhacirlerden birisi idi. Nesebi Mistah b. Üsase b. Abbâd b. el-Muttalib b. Abdi Menaf’dır. Adının Avf olup, Mistah’ın lakab olduğu da söylenmiştir. Ebubekr (radıyallahü anh) hem yoksulluğu, hem de akrabalığı dolayısıyla ona infak ederdi. Mistah, bu iftira işine katılıp bu hususta söyleyeceklerini söyleyince, Ebubekir (radıyallahü anh) ona infakta bulunmamaya, ebediyyen hiçbir şekilde ona Faydalı olacak bir iş yapmamaya yemin etti. Mistah geldi, özür diledi ver Ben Hassan’ın meclislerine gider gelir, onun söylediklerini işitir fakat bir şey söylemezdim, dedi, Ebubekir ona: Sen de güldün ve söylenenlere katıldın, dedi. Yemini üzerinde de böylelikle ısrar etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

ed-Dahhak ve İbn Abbâs dedi ki: Mü’minlerden bir topluluk İfk hadisesinde söz söyleyen herkese ulaştırdıktan iyiliklerini kestiler ve: Allah’a yemin olsun ki Âişe hakkında ileri geri konuşan hiçbir kimseye iyiliğimiz dokunmayacaktır, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme onların hepsi hakkında nazil oldu.

Birincisi daha doğrudur. Şu kadar var ki, âyet-i kerîme kıyâmet gününe kadar bütün ümmeti kapsamakta ve fazilet ve bolluk sahibi kimselerin öfkelenerek bu nitelikte olan kimselere ebediyyen faydalı olmayacaklarına dair yemin etmeleri halini kapsamaktadır.

Sahih’in rivâyetine göre şanı yüce ve mübarek olan Allah: “O olmadık İftirada bulunanlar sizden bir topluluktur” âyetinden itibaren on âyeti kerîmeyi indirince, Ebubekir -ki yakınlığı ve fakirliği dolayısıyla Mistah’a infakta bulunuyordu- dedi ki: Allah’a yemin ederim, Âişe’ye bu söylediklerinden sonra ona (Mistah’a) ebediyyen hiçbir infakta bulunmayacağım. Bunun üzerine yüce Allah:

“Sizden fazilet ve imkân sahipleri… yemin etmesinler… Allah’ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?” âyetini indirdi. Buhârî, Şehâdât 15, Meğâzî 34, Tefsir 24. sûre 6, 11, Eyman 18; Müslim, Tevbe 56; Tirmizî. Tefsir 24. sûre 4; Müsned, VI, 60, 197, 36H

Abdullah b. el-Mubarek dedi ki: Bu, yüce Allah’ın Kitabında en çok ümit veren âyetlerdendir. Ebubekr (radıyallahü anh) da dedi ki: Allah’a yemin ederim ki Allah’ın bana mağfiret etmesini çok severim. Sonra da daha önceden infak ettiği şekilde Mistah’a infak etmeye koyuldu ve: Ebediyyen bundan geri durmayacağım, dedi. Müslim, Tevbe 56.

22- İftira Büyük Günahlardan Olduğu Halde Diğer Amelleri Boşa Çıkartmaz:

Bu âyet-i kerîmede İftira (kazf)ın -her ne kadar büyük bir günah ise de- bütün amelleri boşa çıkartmayacağına dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah Mistah’ı daha sonradan hicret etmek ve îman sahibi olmakta nitelendirmiş bulunmaktadır. Diğer büyük günahlar da böyledir. Allah’a ortak koşmanın dışında amelleri boşa çıkartan hiçbir amel yoktur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun eğer şirk koşarsan, amelin boşa çıkar.” (ez-Zümer, 39/65)

23- Bir Hususa Yemin Ettikten Sonra O îşi Yapmanın Daha Uygun Olduğu Görülürse:

Bir hususu işlememek üzere yemin ettikten sonra o işi yapmanın yeminine bağlı kalmasından daha uygun olduğunu gören kişi, o uygun olan İşi yapar ve yemininin keffâretini yerine getirir. Yahut önce yemininin keffâretini yerine getirir, sonra o işi yapar. Nitekim daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/89- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Fukahânın görüşüne göre bir kimse, herhangi bir sünneti ya da mendubu işlememeğe dair yemin edip bunu ebedi olmakla da kayıtlandıracak olursa bu onun şahitliğinin kabulünü engelleyicidir. Bunu el-Bacî “el-Munteka” adh eserinde zikretmektedir.

24- “Yemin” Lâfzı:

“Sizden fazilet… sahibleri… yemin etmesînler” âyetindeki; ibaresi: “Yemin etmesinler” demektir. “Yeftailu” vezninde olup yemin demek olan; den gelmektedir. Yüce Allah’ın:

“Hanımlarıyla cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler…” (el-Bakara, 2/226) âyetinde de bu kökten gelen fiil kullanılmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/226-227. âyetler, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bir kesim de şöyle demektedir: Bu, kusurlu hareket etmek demektir. Bu da; “Bu hususta kusurlu davrandım” ifadesinden gelmektedir. Yüce Allah’ın:

“Onlar halinizi bozmaktan hiç geri kalmazlar.” (Âl-i İmrân, 3/118) âyeti da buradan gelmektedir.

25- Allah’ın Mağfireti Sevilmez mi?:

“Allah’ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?” âyeti bir temsili ifade olup aynı zamanda bir delildir. Yani sizler, Allah’ın günahlarınızı affetmesini sevdiğiniz gibi, sizden daha aşağı durumda olanları da bağışlayınız. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz” âyeti da bu manayı dile getirmektedir.

26- En Umut Verici Âyetler:

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme İfk hadisesine karışan isyankâr iftiracılara bu lâfız ile ne kadar İutfadici olduğunu dile getirmesi açısından, yüce Allah’ın Kitabında en umut verici bir âyet-i kerîmedir.

Yüce Allah’ın Kitabında en umut verici âyet-i kerîmenin: “Mü’minlere de muhakkak onlar için Allah’tan büyük bir lütuf ve ihsan olduğu müjdesini ver.” (el-Ahzab, 33/47) âyeti olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah bir başka yerde de:

“Îman edip, salih amel işleyenlere gelince, onlar cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rabbleri yanında istedikleri her şey vardır. İşte bu büyük lütuf ve ihsanın tâ kendisidir” (eş-Şûrâ, 42/22) diye buyurmaktadır. Yüce Allah bu âyet-i kerîmede geçen pek büyük lütfü İzah ederken bir önceki âyet-i kerîmede de bu lütfün müjdesini vermektedir.

Yine umut verici âyetlerden birisi de yüce Allah’ın:

“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım…” (ez-Zümer, 39/53) âyeti ile:

“Allah kullarına çok lütufkârdır.” (eş-Şûrâ, 42/19) âyetidir.

Bazıları da şöyle demektedir: Yüce Allah’ın Kitabında yer alan en umut verici âyet-i kerîme:

“Elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.” (ed-Duhâ, 93/5) âyet-i kerîmesidir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmetinden herhangi bir kimsenin cehennem ateşinde kalmasına razı olmaz.

27- Affetmek:

Yüce Allah’ın:

“Vermemeye (mealde; etmemeye)” kelimesi; demek olup, burada, olumsuzluk edatı hazfedilmiştir. Şairin:

“Allah adına yemin ederim, oturmaya devam edeceğim (oturmayı bırakmayacağım)”

demesi gibidir. Bunu ez-Zeccâc zikretmektedir. Ebû Ubeyde’nin açıklamalarına göre ise burada bu olumsuzluk edatının takdirine gerek bulunmamaktadır.

“Affetsinler” âyeti; “Evin kalıntıları, izleri silindi” ifadesinden gelmektedir. Affetmek, tıpkı evin kalıntı ve izlerinin silindiği gibi, günahın silinmesi anlamındadır.

Nur 21

Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, bilsin ki o, çirkinliği ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla arınamazdı. Fakat Allah, dilediğini arındırır. Allah işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüzkızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allahın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, şunu bilsin ki o, çirkin işleri münkeri emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde lütuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbir kimse ebediyyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah herşeyi işitendir, çok iyi bilendir.

20- Şeytanın Adımları İzlenmemelidir;

“Ey îman edenler! Şeytanın adımlarını” İzlediği yolları, gittiği yerleri

“izlemeyin.” Yani şeytanın sizi kendisine çağırmış olduğu yolları izlemeyin, o yollardan gitmeyin. “Adımlar” demek olan “el-hutuvat”ın tekili “hutve”dir. Bu da iki ayak arasındaki mesafedir. “el-Hatve” şeklinde mastardır, çoğulu da “hatavât” …diye gelir. “Filan kişi bize geldi” anlamındadır. Hadîs-i şerîfte geçen: “O cuma günü insanların boyunları üzerinden adımlarını atarak gelen bir adam gördü” Az farkla: Ebû Dâvûd, Salât 232; Nesâî, Cumua 2; ayrıca bk: Ebû Dâvûd, Tahâre 127, Salât 219; Tirmizî, Cumua 17; Müsned, II, 214, III, 81, 417, 437, V, 198. ifadesinde bu kökten geten fiil kullanılmıştır.

Cumhûr “adımlar” anlamındaki kelimeyi “ti” harfini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Âsım ve el-A’meş ise bunu sakin okurlar.

“Temize çıkamazdı” ifadesini Cumhûr “kef” harfini şeddesiz olarak okumuşlardır. Yani ne hidayet bulur, ne müslüman olur, ne de doğruyu bilebilirdi. Bunun, ıslah olamazdı -anlamına geldiği de söylenmiştir, “(……..): Islah oldu, olur” anlamındadır. el-Hasen ve Ebû Hayve ise bu kelimeyi şeddeli okumuşlardır, yani O’nun sizi temizlemesi, arındırması, sizi hidayete iletmesi ancak O’nun lütfuyla olur, amellerinizle değil.

el-Kisaî der ki:

“Ey îman edenler! Şeytanın adımlarını İzlemeyin” âyeti bir ara cümlesidir.

“Sizden hiçbir kimse ebediyyen temize çıkamazdı” âyeti da ilk ve ikinci defa geçen:

“Eğer Allah’ın üzerinizde lütuf ve rahmeti olmasaydı…” âyetinin cevabını teşkil etmektedir.

Nur 20

Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah çok şefkatli, çok merhametli olmasaydı…

Diyanet Vakfı
Ya sizin üstünüze Allahın lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)!

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah’ın size lütuf ve rahmeti ve Allah gerçekten ra’fetli ve merhametli olmasaydı (dünyada hemen sizi azablandırıverirdi.)

18- Mü’minler Arasında Hayasızlığın Yayılmasını İsteyenlerin Cezası:

“Şüphe yok ki mü’minler arasında hayasızlıkların yayılmasını sevenlere” âyetindeki

“Yayılması” fiili; den gelmekte olup “açıkça ortaya çıkmak ve dağılmak” anlamını ifade eder.

“Mü’minler arasında” âyetinden kasıt da iffetli erkeklerle kadınlar arasında.,, demektir. Bu umumi lâfızdan kasıt, Âişe İle Safvan (Allah ikisinden de razı olsun)dır. Âyet-i kerîmedeki “el-fâhişe (hayasızlıklar)” ise son derece çirkin, oldukça kötü fiil demektir. Bu âyette bu kelimenin kötü söz anlamına geldiği de söylenmiştir,

“Dünyada da âhirette de çok acıklı bir azâb vardır.” Dünyadaki azablan had cezasıdır. Âhiretteki cezalan cehennem azabıdır. Cehennem azâbı münafıklar için söz konusudur. O halde bu ifade, tahsis edilmiştir. Çünkü daha önceden de açıkladığımız gibi had mü’minler için bir keffârettir. Taberî der ki: Eğer tevbe etmeksizin ve ısrar edici olarak ölürse (âhireete de onun için acıklı bir azâb vardır), anlamındadır.

19- Allah Herşeyi Bilendir:

“Allah bilir.” O, bu günahın ne kadar büyük olduğunu da, onun cezasının ne olması gerektiğini de, herşeyi de bilir.

“Siz bilmezsiniz” âyetine gelince, Ebû’d-Derdâ yoluyla rivâyet edilen hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kimse kendisinin o hususta bir bilgisi olmadığı halde bir husumet hakkında insanlardan bir kimsenin gücünü pekiştirecek olursa, bu işten vazgeçinceye kadar o kimse Allah’ın gazabına maruz kalır. Herhangi bir kimse Allah’ın hadlerinden birisinin uygulanmasını şefaati (iltimas ve torpil) ile engellemeye kalkışacak olursa o, hak olan bir hususta Allah’a karşı inatlaşmış demektir. O’nun gazabına kendisini maruz bırakır Allah’ın laneti kıyâmet gününe kadar kesintisiz üzerinde olur. Herhangi bir kimse, müslüman bir kimse aleyhine, onunla hiçbir ilgisi olmadığı halde ve bu sözüyle dünyada onu hakir düşüreceğini bilerek, bir sözü yaygınlaştıracak olursa, yüce Allah’ın o sözü sebebiyle o kimseyi cehennem ateşine atması bir hak olur.” Daha sonra Allah’ın Kitabından bunu tasdik eden şu:

“Şüphe yok ki mü’minler arasında hayasızlıkların yayılmasını sevenlere dünyada da, âhirette de çok acıklı bir azâb vardır…” âyetini okudu. Ebû’d-Derdâ’dan gelen iki ayrı rivâyetin tek bir rivâyet halinde zikredildiği bu hadisleri: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 201’de; pek Önemli olmayan bazı farklılıklar ve bazı takdim ve tehirle; “birincisinin ravileri arasında tanımadığı bir ravinin bulunduğu ikincisinin râvilerinin sika (güvenilir) kimseler oldukları” kaydıyla.

Nur 19

Müminler arasında çirkin işlerin yayılmasını isteyenler için, dünyada da ahirette de acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Diyanet Vakfı
İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki mü’minler arasında hayasızlıkların yayılmasını sevenlere dünyada da, âhirette de çok acıklı bir azâb vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Nur 18

Allah size ayetleri apaçık açıklıyor. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Ve Allah ayetleri size açıklıyor. Allah, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Allah sizlere âyetlerini açıklıyor. Allah en iyi bilendir, Hakîm’dir.

15- “Eğer Mü’min İseniz…”

Yüce Allah’ın:

“Eğer mü’minler İseniz” ifadesi durup düşünmeyi hatırlatan ve pekiştirici bir ifadedir. Bu bir kimsenin: Eğer erkeksen şunu, şunu yapman gerekir, demesine benzer.

16- Ebediyyen Benzer Bir İşe Dönmemek Gerekir:

“Bunun gibisine ebediyyen dönmeyesiniz diye Allah size öğüt verir”

âyetinde, Âişe (radıyallahü anhnhâ) hakkında böyle bir söze dönmemeyi kastetmektedir. Çünkü böyle bir sözün benzeri, ancak hakkında bu sözlerin söylendiği bir kimsenin benzeri hakkında söylenebilir. Ya da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hanımları arasından onun mertebesinde olan bir kimse hakkında söylenebilir. Çünkü böyle bir söz söylemek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a hem namusu, hem de hanımları dolayısıyla eziyet etmektir. Böyle bir iş yapan ise (bundan böyle) kâfir olur.

17- Hazret-i Âişe’ye Dil Uzatmanın Cezası:

Hişam b. Ammar dedi ki; Ben Malik’i şöyle derken dinledim: Ebubekir ve Ömer’e söven te’dib edilir. Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya söven ise öldürülür, çünkü yüce Allah;

“Eğer mü’mînler iseniz bunun gibisine ebediyyen dönmeyesiniz diye Allah size öğüt verir” diye buyurmaktadır. Buna göre Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya söven bir kimse Kur’ân’a muhalefet etmiş olur. Kur’ân’a muhalefet eden kimse de öldürülür.

İbnu’l-Arabî der ki: Şâfiî âlimleri: Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya söven kimse, sair mü’minler hakkında olduğu gibi te’dib edilir. Yüce Allah’ın:

“Eğer mü’minler iseniz” âyeti Âişe (radıyallahü anhnhâ) hakkında bu işin küfür olduğu manasına değildir. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Herhangi bir kimsenin komşusu onun eziyet verici hallerinden emin olmadığı sürece o kişi îman etmiş olmaz” Buhârî, Edeb 29; Müslim, îman 73; Tirmizî, Kiyâıne 60; Müsned, I, 387, II, 288, 336, 373, III, 154, IV, 31, VI, 385 anlamındaki hadise benzemektedir. Şayet Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya söven kimseden imanın kaldırılması hakikat anlamında olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Zina eden bir kimse, zina ettiği vakit mü’min olarak zina etmez” Buhârî, Mezalim 30, Eşriha 1, Hudud 1, fi; Müslim, İmân 100, 104; Ebû Dâvûd, Sünne 15; Tirmizî, İmân 11; Nesâî, Kasâme 49, Kutus-Sârik 1, Eşribe 42; İbn Mâce. Fiten 3; Dârimî, Eşribe 11; Müsned, II, 243, 317, 376, 386, 479, III, 346, VI, 139 hadisinde olduğu gibi, hakikat manasına kullanılmış olurdu. Biz deriz ki: Durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir, çünkü İfk hadisesine karışanlar o tertemiz Âişe (radıyallahü anhnhâ)yı hayasızca bir iş işlemekle nitelendirip ona iftirada bulundular. Yüce Allah’ın kendisinin uzak olduğu bir işi ona nisbet ederek söven herkes Allah’ın hükmünü yalanlayan bir kimsedir. Allah’ı yalanlayan bir kimse de kâfirdir. İşte Malik’in bu görüşünün izlediği yol budur. Bu da gören, basiret sahibi kimseler tarafından açıkça görülen bir husustur. Eğer bir kimse, Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya Allah’ın kendisinin uzak olduğunu bildirdiği hususun dışında bir sözle sövecek olursa, o kimsenin cezası te’dib edilmesidir.

Nur 17

Allah size öğüt veriyor ki, eğer müminler iseniz, bir daha benzeri bir şeyi yapmayasınız.

Diyanet Vakfı
Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer mü’minler iseniz bunun gibisine ebediyyen dönmeyesiniz diye Allah size öğüt verir.

Nur 16

Onu işittiğinizde, “Bu konuda konuşmamız bize yakışmaz. Sen yücesin, bu büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?

Diyanet Vakfı
Onu duyduğunuzda: «Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Haşa! Bu, çok büyük bir iftiradır» demeli değil miydiniz?

Kurtubi Tefsiri
Bu sözü işittiğinizde: “Böyle söz söylemek bize yakışmaz. (Ya Rab) Seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz?

14- Asılsız ve İspatlanamayan İddialara Karşı Mü’minlerin Takınmaları Gereken Tavır:

“Bu sözü işittiğinizde: Böyle söz söylemek bize yakışmaz. (Ya Rab) Seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır, demeli değil miydiniz? Eğer mü’minler İseniz bunun gibisine ebedîyyen dönmeyesiniz diye Allah size öğüt verir. Allah sizlere âyetlerini açıklıyor Allah en iyi bilendir, Hakîm’dir” âyeti bütün mü’minlere bir sitemdir. Yani sizin böyle bir sözü tepki ile karşılayıp, reddetmeniz ve anlatmak ve nakletmek suretiyle bunları dilden dile dolaştırmamanız, peygamberin hanımının böyle bir şeye bulaşmış olabileceğinden yüce Allah’ı tenzih etmeniz, böyle bir sözün kesin bir iftira olduğuna hükmetmeniz icab ederdi.

Bühtan (iftira); insan hakkında kendisinde olmayan şeyleri söylemektir. Gıybet ise, insan hakkında olan şeyleri (gıyabında) söz konusu etmektir. Bu mana Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan sahih hadiste nakledilmiş bulunmaktadır. Müslim, Hirr 70; Ebû Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî. Birr 23; Dârimî, Rikaak 6; Müsned, II, 230, 384, 386, 458

Daha sonra yüce Allah benzeri bir duruma tekrar dönmemek hususunda onlara öğüt vermektedir.

” … diye” anlamındaki âyet mefûlün leh’dir. Bu da; “(…….) Dönmeniz hoş olmadığı için…” vb. bir takdir iledir.

Nur 15

Onu dillerinizle birbirinize aktarıyor ve hakkında bilginiz olmayan bir şeyi ağızlarınızla söylüyor ve bunu kolay sanıyordunuz. Halbuki o, Allah katında büyüktür.

Diyanet Vakfı
Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur.

Kurtubi Tefsiri
O zaman siz o sözü birbirinizin dilinden alıp duruyordunuz. Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz. Bunu basit bir şey sanıyordunuz. Halbuki o Allah katında çok büyüktür.

12- Bazı Kelimelerin Okunuşu ve Anlamlan:

Yüce Allah’ın;

“O zaman siz o sözü birbirinizin dilinden alıp duruyordunuz.” âyetinde geçen; “Onu… alıp, duruyordunuz” anlamındaki kelimeyi Muhammed b. es-Semeyka’ “te” harfini ötreli, “lâm” harfini sakin, “kaf” harfini de ötreli olarak (vav harfi de harf-i med olmak üzere); den gelen bir kelime olarak okumuşlardır. Bu açıkça anlaşılan bir kıraattir. Buna göre âyet: O zaman siz o sözü dillerinizle (ortaya) atıveriyordunuz, anlamına gelir.

Ubeyy ve İbn Mes’ûd ise iki “te”li olmak üzere; “O zaman siz o sözü… karşılıyordunuz” anlamında “telakki”den gelen bir kelime olarak okumuşlardır.

Yedi kıraat İmâmının büyük çoğunluğu ise tek “te” ve (önceki) “zel” harfini açıkça izhar edip idğâm etmeksizin okumuşlardır. Bu da aynı şekilde “telakki”den gelmektedir. Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî “zel” harfini, “te” harfine idğâm ile okumuşlardır. İbn Kesîr ise “zel” harfini izhar ederek, iki “te”yi de birbirine idğâm ile okumuştur. Bu ise pek tutarlı olmayan bir kıraattir, çünkü iki sakin harfin arka arkaya gelmesini gerektirmektedir ve bu; “Gizlice konuşmayın ve birbirinize lakab takmayın” kıraatindeki idğâm gibi değildir. Çünkü bu “te” harflerinden önce sakin bir elif bulunmaktadır. “Te”nin yumuşak bir harf olması, bu gibi kelimelerde idgam ile okunması güzel olmakla birlikte; “zel” harfi sakin olduğu taktirde o kadar güzel görünmemektedir,

İbn Ya’mer ve Âişe (radıyallahü anhüma) -bu hususu insanlar arasında en iyi bilenler olarak- bu kelimeyi “te” harfini üstün, “lâm” harfini esreli, “kaf” harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Bu kıraatin manası da Arapların bir yalan söyleyip onu sürdürmesi anlamına gelen; sözlerinden alınmıştır. Onlar müteaddi (geçişli) olan bir fiili böylelikle müteaddi olmayan (geçişsiz) bir fiile delil olarak göstermektedirler.

İbn Atiyye der ki; Bana göre bu kıraatte maksat; “Siz o yalanı söylüyor ve sürdürüyordunuz” anlamfnda olup cer harfi hazfedildikten sonra bu fiile zamir bitişmiştir. el-Halü ve Ebû Amr ise: aslında süratlenmek demektir, derler. Mesela “Develer hızlıca geldi” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Onlar bir ordunun, üzerlerine baskın yaptığım görünce,

Şe’m (sol) taraftan onlara kılıçla darbeler indiren büyük sürüler getirdiler.

Şüphesiz ki Husayn dereyi görmeden paçaları sıvayandır,

Güçlü develer onu Şam’dan (sırtlarında taşıyarak) hızlıca getirdiler.

Cimada bulunmadan önce inzal eden kimse”

demektir. En hafif şekliyle kılıç (ya da mızrak) darbesi indirmektir. Fiil şeklinde kullanılır, Ona bir kaç kılıç darbesi indirdi” anlamındadır. O halde bu kelime müşterek (birkaç anlamı bulunan) bir kelimedir.

13- Dille Söylenen ve Önemsenmeyen Allah Katında İse Büyük Günah Görülen Bir İş:

“Ağızlarınızla söylüyordunuz” ifadesi bir mübalağa, bağlayıcı ve pekiştirici bir ifadedir.

“Bunu… sanıyordunuz” ifadesindeki zamir ise konuşulan şeylere, o sözlere dalmaya ve onu yaymaya aittir.

“Basit bir şey” yani kendisi sebebiyle günahın sizi gelip bulmayacağı önemsiz bir şey

“sanıyordunuz. Halbuki o Allah katında” günahı itibariyle

“çok büyüktür.” Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın iki mezarın yanından geçişi ile ilgili hadiste zikredilen; “Şüphesiz ki bunlar azâb görmektedirler. Bununla birlikte büyük bir günah sebebiyle de azâb edilmiyorlar” Buhârî, Vudû’ 55, 56, Cenaiz 89, Edeb 46, 49; Müslim, Tahâre 111; Ebû Dâoüd, Tahâre 11; Tirmizî, Tahâre 53; İbn Mâce, Tahâre 26; Dârimi, Vudû’ 61; Müsned, I, 225, V, 35, 39. âyetini andırmaktadır ki, bu size göre büyük değildir anlamındadır.

Nur 14

Eğer dünya ve ahirette Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu sözden dolayı size büyük bir azap dokunurdu.

Diyanet Vakfı
Eğer dünyada ve ahirette Allahın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah’ın size dünya ve âhirette lütuf ve rahmeti olmasaydı, İçine daldığınızdan ötürü size elbette büyük bir azâb dokunurdu.

11- “Allah’ın Lütuf ve Rahmeti Olmasaydı…”

Yüce Allah’ın;

“Eğer Allah’ın size… lütuf ve rahmeti olmasaydı…” âyetindeki: kelimesi Sîbeveyh’e göre mübtedâ olarak merfu’dur, haberi ise hazfedilmiştir. Araplar bunun haberini açıkça zikretmezler. “Olmasaydı”nın cevabının hazfedil meşinin sebebi ise, bunun benzeri ifadelerin daha sonra söz konusu edilecek olmasıdır. Nitekim yüce Allah da

“üzerinizde lütfü, rahmeti ve… olmasaydı” (en-Nûr, 24/10) diye buyurmuştur. (Daha sonra bu âyette de):

“Size elbette… dokunurdu” diye cevabını vermiştir. Yani Âişe hakkında söyledikleriniz sebebiyle dünyada da, âhirette de size büyük bir azâb dokunurdu, demektir. Bu da yüce Allah tarafından pek büyük bir sitemdir, fakat o rahmeti sayesinde dünyada sizi setrettiği gibi, âhirette de tevbe ile huzuruna gelenlere merhamet buyuracaktır.

“el-İfâda (dalmak)”: Söze dalmak demektir. İşte kendisi dolayısıyla sitemin söz konusu olduğu da budur, Arapça’da; “Adamlar söze daldılar” denilir.

Nur 13

Ona dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.

Diyanet Vakfı
Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.

Kurtubi Tefsiri
(İftirada bulunanlar) buna dair dört şahit getirmeli değil miydiler? Şahitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların tâ kendileridir.

9- Böyle Bir İddianın İsbatlanması İçin Dört Şahit Gerekir;

“Buna dair dört şahit getirmeli değil miydiler?” âyeti iftirada bulunanlar için bir azardır.

“Değil miydi?” lâfzı, “niye … medi, anlamındadır. Yani niye ileri sürdükleri iftira hakkında dört şahit getirmediler.

Bu ifade daha önce geçen ilk hükme râci’dir ve iftira (kazf) âyetinde geçen âyetlere atıf söz konusudur.

10- İftiralarını Dört Şahit Getirerek İspatlayamayanların Cezası:

“Şahitler(ini) getiremediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların tâ kendileridir.” Yani onlar Allah’ın hükmü gereğince yalancıdırlar. Kişi iddiasında doğru olmakla birlikte, buna dair delil ortaya koymaktan acze düşebilir. Ancak böyle bir kimse, yüce Allah’ın bilgisinde böyle olmasa dahi, şeriatın hükmü ve işin zahirine göre yalancı sayılır. Şanı yüce Allah da hadleri dünyada teşri’ buyurduğu hükümlere göre tertib etmiştir; gerçek mahiyetiyle İnsana dair bilgisi gereğine göre değil. Bu âhiretteki hükümlere esas teşkil eder.

Derim ki: Bu hususu güçlendirip pekiştiren delillerden birisi de Buhârî’nin kaydettiği şu rivâyettir; Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) dedi ki: Ey İnsanlar! Gerçek şu ki, artık vahiy kesilmiştir ve biz, sizleri amellerinizden bizim için açığa çıkanlar sebebiyle sorumlu tutacağız. Kim bize hayır izhar ederse, biz de onu güvenlik altında bulundurur ve onu yakınlaştırırız. Onun içinde sakladıkları ile bizim hiçbir ilgimiz yoktur. İçinde sakladıkları dolayısıyla onu hesaba çekecek olan Allah’tır. Kim de bize kötü bir şey izhar edecek olursa, bu hususta onu emniyet altında tutmaz ve onu tasdik etmeyiz. İsterse içinin güze) olduğunu söylemiş olsun. Buhârî, Şehâdât 5

İlim adamları icmâ’ ile dünya ahkâmının zahire göre olduğunu, içte saklananların hakkındaki hükmü de yüce Allah’ın vereceğini kabul etmişlerdir.

Nur 12

Onu işittiğinizde mümin erkeklerle mümin kadınların kendi nefisleri hakkında iyi zan beslemeleri ve “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?

Diyanet Vakfı
Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: «Bu, apaçık bir iftiradır» demeleri gerekmez miydi?

Kurtubi Tefsiri
Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkekler ve kadınlar kendileri hakkında güzel bir zanda bulunup: “Bu apaçık bir iftiradır” demeli değil miydi?

7- Mü’minlerin Birbirlerine Karşı Takınmaları Gereken Tavır:

“Bu iftirayı İşittiğinizde mü’min erkekler ve kadınlar kendileri hakkında güzel bir zanda bulunup… değil miydi?” âyeti, iftiracıların söyledikleri yalanlar karşısında beslemeleri gereken zan hususunda yüce Allah’ın mü’minlere bir sitemidir.

İbn Zeyd dedi ki: Mü’minler, “mü’min bir şahıs annesine karşı böyle bir hayasızlığı işleyemez” diye düşünmeli idiler, demiştir. Bu açıklamayı el-Mehdevî nakletmektedir.

“Değil miydi?” ifadesi; Niye … medi?”, anlamındadır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Fazilet sahibi mü’min erkeklerle mü’min kadınların bu hususu kendilerini ölçü alarak değerlendirmeleri gerekirdi. Böyle bir hal kendilerinden uzak olduğu gibi Âişe ve Safvân hakkında da aynı şekilde hatta daha da uzak bir ihtimaldir. Böyle doğru bir bakış açısının Ebû Eyyûb el-Ensarî ve hanımı hakkında söz konusu olduğu rivâyet edilmektedir. Şöyle ki: Ebû Eyyûb hanımının yanına girmiş, o da ona; Ey Ebû Eyyûb söylenenleri duydun ımı? diye sormuş. O: Evet, bu bir yalandır demiştir. Ey Eyyub’un anası sen olsaydın, böyle bir şey yapar miydin? O: Allah’a yemin ederim ki hayır deyince, şu cevabı verdi: Allah’a yemin ederim ki Âişe senden daha faziletlidir. Um Eyyub: Evet, diye cevab vermiştir. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, Vî, 159

İşte böyle bir davranış ve böyle bir tutumun benzerini mü’minlerin hepsi gösteremedikleri için yüce Allah bundan dolayı mü’minlere sitem etmiştir.

8- Mü’minlerde Aslolan Günahsızlıktır:

Yüce Allah’ın:

“Kendileri hakkında” âyeti ile İlgili olarak en-Nehhâs şöyle demiştir:

“Kendileri hakkında” kardeşleri hakkında anlamındadır. Yüce Allah müslümanlara bir kimsenin birisine iftira ettiğini yahut kendilerinin bilmedikleri bir şekilde bir çirkinlikle ondan söz ettiğini işitecek olurlarsa, onların bu sözlerini reddedip, onu yalanlamaları gerektiğini bildirip bunu farz kılmakta, bunu terkeden ve bu gibi sözleri nakledenleri tehdit etmektedir.

Derim ki: İşte bundan dolayı ilim adamları şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme şu hükmün asıl dayanağını teşkil etmektedir: İnsanın elde ettiği îman mertebesini, mü’minin işgal ettiği salih konumu, müslümanın kendisiyle örtündüğü İffet elbisesini yaygınlık kazansa dahi -esası itibariyle bozuk ya da belirsiz ise- onun üzerinden hiçbir şey izâle edemez.

Nur 11

O iftirayı getirenler, içinizden bir topluluktur. Onu sizin için bir kötülük sanmayın. Bilakis o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri işlediği günahın karşılığını alacaktır. İçlerinden başı çeken için büyük bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
(Peygamberin eşine) bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
O olmadık İftirada bulunanlar sizden bir topluluktur. Siz bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. Onlardan herbirisînin kazandığı günah kendisinindir. Aralarından sözün en büyüğünü söyleyene ise çok büyük bir azâb vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmisekiz başlık Ancak, görüleceği gibi başlık sayısı yirmisekiz değil, yirmiyedidir. halinde sunacağız:

1- Âyetlerin Nuzül Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“O olmadık iftirada bulunanlar sizden bir topluluktur.” âyetindeki;

“Bir topluluktur” âyeti; “Muhakkak ki…” edatının haberidir. Hai olarak nasbedilmesi de caizdir. O takdirde haber “onlardan herbirisînîn kazandığı günah kendisinindir” âyeti olur.

Bu âyetlerin nüzul sebebine gelince; hadis İmâmlarının rivâyet ettiği Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın başından geçen olayla ilgili uzunca İfk hadisinde zikredilenlerdir. Bu da sahih ve meşhur bir haberdir. Bu haberin şöhreti onu ayrıca zikretmeye ihtiyaç bırakmayacaktır. Biraz sonra muhtasar olarak gelecektir. Ayrıca Buhârî bu hadisi muallak olarak da rivâyet etmiştir, onun rivâyeti daha eksiksizdir. O şöyle demektedir:

Üsâme, Hişam b. Urve’den, o babasından, o Âişe’den rivâyetle dedi ki:.. Merhum müfessirimizin verdiği bu sened ile Buhârî’nin verdiği senedlerin mukayesesi için bk.: Buhârî, Şehâdât 2, 15, Tefsir 12. sürt- 3, 24. sûre 6, 7, Meğâzî, 32, 34, Eyinân 13, 18, İ’tisâm 28, Tevhîd 35, 52.

Yine Buhârî bu hadisi Muhammed b. Kesir’den, o kardeşi Süleyman’dan, Mesrûk’un rivâyetinden, Mesrûk, Âişe’nin annesi Um Rûrnân’dan rivâyete göre Um Rûmân dedi ki: Âişe’ye iftira edilince (ve o da bu haberi aldığında) bayılıp yere düştü… Buhârî, Tefsir 24. sûre 7.

Yine Mûsa b. İsmail’den, o Ebû Vail yoluyla gelen hadiste şöyle dediği nakledilmektedir: Bana Mesrûk b. el-Ecda’ anlattı dedi ki: Bana Âişe’nin annesi olan Um Ruman anlattı dedi ki: Ben ve Âişe oturduğumuz bir sırada ensardan bir kadın yanımıza gelip dedi ki: Allah filana şunu yaptı, Allah filâna şunu yaptı. Um Ruman; Bu dediğin de ne demek oluyor? diye sordu. Kadın dedi ki: Ben bu söze dalıp konuşanlardan birisiydim. Yine: Bu da ne demek? diye sorunca, kadın: Şöyle şöyle dedi. Âişe: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da duydu mu? diye sorunca, kadın: Evet, dedi, Peki ya Ebubekir? diye sordu, kadın yine: evet, dedi ve olduğu yerde baygın düştü. Kendisine geldiğinde ateşi yükselmiş ve titriyordu. Üzerine elbiselerini bıraktım ve onu örttüm. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi: “Buna böyle ne oluyor?” diye sordu. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü! Onu titreten bir hummaya yakalandı (ateşi yükseldi.) Şöyle buyurdu: “Bu konuda dilde dolaşan bir söz dolayısıyladır belki.” (Um Rûmân): Evet, dedi. Bunun üzerine Âişe oturdu ve dedi ki: Allah’a yemin ederim, yemin edecek olursam benim doğru söylediğime inanmazsınız. Eğer bir şeyler söyleyecek olursam, benim hiçbir kusurumun olmadığını kabul etmezsiniz. Benim misalim ile sizin misaliniz Ya’kub ile onun oğullarına benzer. Bu söylediklerinize karşı Allah’tan yardım taleb ederim. (Um Rûmân) dedi ki: Peygamber bir şey söylemeksizin çıkıp gitti. Yüce Allah da onun suçsuz olduğuna dair âyetlerini indirdi. (Âişe) dedi ki: Bundan dolayı Allah’a hamdederim. Bundan ötürü ne kimseye, ne de (Resûlüllahı kastederek) sana hamd etmem söz konusudur. İfk Hadisi’nin az önce Buhârî’de gösterilen yerler dışında zikredildiği başka yerlerin bazıları: Müslim, Tevbe 56; Tirmizî, Tefsir 24. sûre 4; Müsned, VI, 59-60, 194-196.

Ebû Abdullah el-Humeydî dedi ki: Karşılaştığımız Bağdatlı hadis hafızlarından birisi şöyle derdi: Bu hadisin mürsel oluşu açıkça ortadadır. O buna şunu delil gösterir; Um Rûmân, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayattayken vefat etmiştir. Mesrûk’un, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı görmediğinde ise hiçbir görüş ayrılığı yoktur.

Buhârî’nin kaydettiği Ubeydullah b. Abdullah b. Ebi Muleyke yoluyla gelen hadise göre de Âişe (radıyallahü anhnhâ) -yüce Allah’ın 15. âyet-i kerîmede ki:

“O zaman siz o sözü birbirinizin dilinden alıp, duruyordunuz.” anlamındaki âyeti-: “Dillerinizle yalan yere onu uyduruveriyordunuz” diye okur Buraya kadar: Buhârî, Tefsir 24. sûre 8 ve “el-velk” yalan söylemek demektir, dermiş. İbn Ebi Müleyke dedi ki: O, bu hususu başkalarından daha iyi bilirdi. Çünkü bu âyetler onun hakkında nazil olmuştur. Buhârî, Meğâzî 34.

Buhârî dedi ki: Ma’mer b. Râşid, ez-Zührî’den naklen dedi ki: İfk olayı el-Müreysî, gazvesinde meydana gelmiştir. Buhârî, Meğâzî 32. Ancak, “Ma’mer b. Râşid” yerine: “en-Nu’mân b. Râşid” İbn İshak da der ki: Bu hicretin altıncı yılında olmuştur. Mûsa b. Ukbe ise dördüncü yılında demektedir. Buhârî, Meğâzî 32 Yine Buhârî, Ma’mer’den, o ez-Zührî’den şöyle dediğini kaydeder: el-Velid b. Abdi’l-Melik bana dedi ki: Ali’nin iftiraya katılanlar arasında olduğuna dair sana bir rivâyet geldi mi? Ben: Hayır, dedim fakat senin kavminden iki kişi olan Ebû Seleme b. Abdu’r-Rahmân ile Ebubekir b. Abdu’r-Rahmân b. el-Haris b. Hişam’ın bana haber verdiklerine’göre Âişe kendilerine şöyle demiştir: Ali kendisi ile alakalı bu hususta konuşmamış kimselerden idi. Buhâri, Meğâzî 34 Bunu ayrıca Ebubekr el-İsmailî de “el-Muharrac ale’s-Sakih” adlı eserinde Ma’mer’in, ez-Zührî’den aktardığı bir başka rivâyetle kaydetmiştir. Orada da şöyle denilmektedir: (ez-Zührî) dedi ki: Ben el-Velid b. Abdi’l-Melik’in yanında idim. Bana dedi ki: “Aralarından sözün en büyüğünü söyleyen kişi” Ali b. Ebî Tâlib’dir. Ben, hayır dedim. Bana Said b. el-Müseyyeb, Urve, Alkame, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe anlattı. Hepsi dedi ki: Âişe’yi şöyle derken dinledim: “Aralarından sözün en büyüğünü söyleyen kişi” Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’dür. Bk. ibn Hâcer, Fethu’l-Bârl, VII, 502 Yine Buhârî’nin, ez-Zikrî’den, o Urve’den o Âişe yoluyla rivâyet ettiğine göre, “aralarından sözün en büyüğünü söyleyen kişi” Abdullah b. Ubeyy idi. Buhârî, Tefsir 24. sûre 5.

2- Âyetlerdeki Bazı Lâfızlar:

Yüce Allah’ın:

“Olmadık iftira” (anlamını verdiğimiz): İfk: yalan, demektir. “el-Usbe (bir topluluk)” ise üç adam demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yine ondan nakledilen bir açıklamaya göre üçten dokuza kadar kişiyi ifade eder. İbn Uyeyne kırk adam diye açıklamıştır. Mücahid, ondan onbeşe kadar demiştir. Bu kelimenin sözlükte ve Arap dilinde asıl anlamı biri diğerini destekleyip güçlendiren topluluk demektir.

“Hayır”ın gerçek mahiyeti faydası, zararından daha fazla olan demektir. “Şer” ise zararı, faydasından çok olana denilir. Hiçbir şer ihtiva etmeyen hayır cennet, hiçbir hayır ihtiva etmeyen şer ise cehennemdir,

Allah’ın dostlarına inen belâ hayırdır, çünkü onun verdiği dünyadaki acı dolayısıyla zararı azdır. Hayrı ise âhiretteki pek büyük sevap ve mükâfatıdır.

Yüce Allah Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın, onun yakınlarının ve Safvan’ın dikkatini çekmektedir. Çünkü

“siz bunu kendiniz İçin kötü bir şey sanmayın, bilakis o sizin İçin hayırlırdır” âyetinde hitab onlaradır. Hayırlı olmasına sebeb ise, fayda ve hayırlılık tarafının, şer tarafına ağır basmasıdır.

3- İfkin (Hazret-i Âişe’ye İftiranın) Sebebi:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) el-Mureysî’ gazvesinin kendisi olan Mustalıkoğulları gazvesinde Âişe’yi de beraberinde almıştı. Geri dönüp Medine’ye yaklaştığında gece vakti yola koyulmak ilanı verildi- O da yola koyulma ilanı esnasında kalkıp ordugahın bulunduğu yerden bir parça uzaklaştı. İhtiyacını görüp de geri döndüğünde, içine girip yerleşmek üzere hevdece doğru yürüdü. Elini göğsüne değdirdiğinde Zafar boncuğundan yapılmış bir gerdanlığının kopmuş olduğunu anladı. Geri dönüp onu aradı. O gerdanlığı aramasından dolayı kafileden geri kaldı. Nihayet gerdanlığı bulup geri döndüğünde kimseyi bulamadı. Âişe (radıyallahü anhnhâ) yaşı genç ve zayıf idi. Görevli olan adamlar hevdecini kaldırdığında, onun hevdecin içinde olmadığını farketmediler bile. Kendisi geri döndüğünde kimseyi bulamayınca, hevdecin içinde olmadığı anlaşılıp geriye gelip alırlar ümidi ile olduğu yerde yattı ve uykuya daldı. Uykudan Safvan b. el-Muattal’ın: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” demesi üzerine uyandı. Çünkü Safvan ordudaki artçıları korumak maksİsmi ile ordunun arkasından gitmek üzere geri kalmıştı.

Denildiğine göre Âişe (radıyallahü anhnhâ), onun istircâda bulunması üzerine uyandı. Safvan devesinin sırtından indi ve Âişe (radıyallahü anhnhâ) deveye bininceye kadar oradan uzaklaştı. Devenin yularından tutup deveyi çekti ve nihayet öğle vakitlerinde orduya ulaştılar. Bu sefer iftiracılar bu sözlerini düzüp ortaya atlılar. Bu hususta etrafında toplanılan, bunu gizliden gizliye soruşturup kulaktan kulağa yayan ve körükleyen kişi münafık Abdullah b. Ubeyy b. Selûl idi. Safvan’ın, Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın devesinin yularından tutup çektiğini görünce: “Allah’a yemin olsun ki ne kadın bu adamın şerrinden kurtulabilmiştir, ne de bu adam kadının şerrinden” diyen o olmuştur. Yine: “Sizin peygamberinizin hanımı bir adamla birlikte geceyi geçirmiştir” diyen odur. Bu sözleri dillerine dolayanlar arasında Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsâse ve Hanife bint Cahş da vardı.

Bu hususta rivâyet edilen hadisin kısaca muhtevası budur. Bu hadis tamamiyle ve güzel bir şekilde rivâyeti Buhârî ve Müslim’de yer alır. Müslim’deki rivâyet ise daha eksiksizdir. İfk hadisinin kaynakları birinci başlıkta gösterilmişti.

Hassân’ın iftiraya dalıp ileri geri konuştuğunu işiten Safvan, ona gelerek başına kılıçla bir darbe indirip şöyle dedi:

“Benden kılıcın keskin ucunu karşıla; çünkü ben,

Hicvedildiği zaman şairliği olmayan bir delikanlıyım.”

Bunun üzerine bir grub kişi Hassan’ı alıp onu yakalarından sürükleyerek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna getirdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hassan’ın yarası karşılığında kısas uygulama yoluna gitmedi ve ondan hakkını bağışlamasını istedi. İşte bu da Hassan’ın ileride geleceği üzere sözün en büyüğünü söyleyenlerden birisi olduğunu da göstermektedir, Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Burada sözünü ettiğimiz Safvân, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın gazvelerinde kahramanlığı dolayısıyla artçıların başında bulunurdu. Ashabı Kiram’ın en hayırlılarından idi. Onun kadınlara karşı meyli olmayan (kısır) birisi olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn İshak, Âişe (radıyallahü anhnhâ) yoluyla zikretmektedir. İki oğlunun olduğu da söylenmiştir. Buna da hanımı ile başından geçen olayla ilgili rivâyet edilen hadis ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın iki oğlu hakkında söylediği: “Bu ikisi bir karganın, bir kargaya benzeyişinden daha çok ona (babalarına) benzemektedirler” sözü ile Buhâri, Libâs 22 yine Hadîs-i şerîfteki: “Allah’a yemin ederim, asla hiçbir yabancı kadının Örtüsünü kaldırmış değilim” Buhâri, Meğâzî 34; Müslim, Tevte 57. sözleri -ki zina etmediğini kastediyor- de buna delil teşkil etmektedir.

Safvan (radıyallahü anh), Ömer (radıyallahü anh) döneminde hicri 19 yılında, Ermenistan gazvesinde şehit olmuştur. Muaviye döneminde 58 yılında, Bizans topraklarında şehit düştüğü de söylenmiştir.

4- Herkesin Kazandığı Günah Kendisinindir:

“Onlardan herbirisinin kazandığı günah kendisinindir” âyeti ile İfk olayına karışıp ileri geri konuşanları kastetmektedir. Bunların kim olduklarının ismi bize ulaşmamıştır. Yalnızca Hassan, Mistah, Hamne ve Abdullah’ın İsimleri bilinmektedir, diğerlerinin ismini bilemiyoruz. Bunu da Urve b. ez-Zübeyr söylemiştir. Abdu’l-Melik b. Mervan bu hususta ona soru sormuş, o da: Şu kadar var ki, onlar yüce Allah’ın buyurduğu gibi bir topluluk idiler, demiştir.

Hafsa (radıyallahü anhnhâ)nın Mushaf’ında “topluluk” anlamındaki kelimeden sonra “dört kişilik bir topluluk” anlamına gelecek şekilde; şeklindedir.

5- O Büyük Sözü Dillerine Dolayanlar:

“Aralarından sözün en büyüğünü söyleyene İse” âyetindeki “en büyüğü” anlamındaki kelimeyi Humeyd el-A’rec ve Ya’kub “kef” harfini -esreli okumak yerine- ötreli olarak; diye okumuşlardır. el-Ferrâ’: Bu, güzel bir kıraat şeklidir, çünkü Araplar: “Filan kişi şunun, şunun en büyüğünü üstlendi, söyledi” derler, demektedir,

Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan bu kişinin Hassan olduğunu söylediği ve yine gözleri kör olduğunda: “Muhtemeldir ki yüce Allah’ın kendisini tehdit etmiş olduğu büyük azâb gözlerinin görmeyişidir” dediği rivâyet edilmiştir. Onun bu sözleri söylediğini ondan Mesrûk rivâyet etmektedir. Buhârî, Meğâzî 34, Tefsir 24. sûre 10; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 155’te: Mesrûk’un sorusu üzerine Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın’ “Kötülükten daha şiddetli hangi azap vardır!” dediği belirtilmektedir. Yine ondan rivâyet edildiğine göre bu kişi Abdullah b. Ubeyy b. Selûrdur, Suyûtî, ed-Durru’l-Mensur, VI, 152. doğru olanı da bu olmalıdır. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr’in naklettiğine göre Âişe (radıyallahü anhnhâ), Hassan’ın iftirada bulunmaktan uzak olduğunu söylemiş ve: O hiçbir şey demedi, demiştir. Hassan da şu beyitlerinde bu hususta bir şey söylemiş olduğunu kabul etmemektedir:

“İffetlidir, vakarlıdır o bir şüphe ile onun hayasızlık ettiği söylenemez,

Ve o hiçbir şeyden haberi olmayan kadınların etlerinden yana acıkmış olarak sabahlar (kimseden kötülükle söz etmez).

Din ve mevki itibariyle insanların en hayırlısının hanımıdır o,

O hidayet peygamberinin, üstün değerlerin ve faziletlerin sahibinin hanımıdır.

Lüeyy b. Ğâlib kabilesinin (en şereflisi olup) örtüler arkasındaki hanım efendidir,

O yüksek ve şerefli hedefler için çalışır, şanı asla zeval bulmaz.

Üstün bir terbiyeye sahiptir, Allah ona güzel bir ahlak bağışlamıştır,

Her türlü kötülükten ve batıldan tertemiz etmiştir onu.

Şayet sana benim söyledim diye ulaştırılan sözler varsa,

Şunu bil ki, kamçımı ellerim yukarı doğru kaldırmış değildir.

Nasıl olabilir ki; hayatta olduğum sürece sevgim ve desteğim,

Bütün mahfillerin süsü olan Allah Rasûlünün hanedanınadır,

Onun insanlar üzerinde üstün ve faailetli rütbeleri vardır.

Yüksek köşklere sahip olanların, yüksek konakları bu rütbelere ulaşamazlar.”

Rivâyete göre Hassan, Âişe (radıyallahü anhnhâ)a: “O iffetlidir, vekar sahibidir” diye başlayan şiirini okuyunca, ona: Sen aslında böyle değilsin demiştir. Buhârî, Meğazî 34, Tefsir 24. süre 10, 11; Müslim, Fedâilu’s-sahâhe 155 Bu sözleriyle sen hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlar hakkında ileri geri konuşmuştun, demek istemiştir.

Burada ise bir çelişki vardır, ancak bu iki rivâyeti şöylece bağdaştırmak mümkündür: Hassan bu hususta açık seçik ifadelerle konuşmamış, bu konuda üstü kapalı sözler söylemiş ve bazı işaretlerde bulunmuştur, o bakımdan onun böyle bir şeyi söylediği de kendisine nisbet edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hassan’ın İfk olayında, iftirayı diline dolayıp dolamadığı ve ona had uygulanıp uygulanmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunun hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen yüce Allah’tır. Bundan sonraki baslığın konusu da budur.

6- İfk Hadisesi Dolayısı ile Kendilerine Had Uygulanan Şahıslar:

Muhammed b. İshak ve başkalarının rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İfk dolayısı ile iki erkek ve bir kadına had cezası uygulamıştır. Bunlar Mistah, Hassan ve Hamne’dirler. Bunu et-Tirmizîde zikretmektedir. Tirmizî Tefsir 74. süre 5

el-Kuşeyrî de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), İbn Ubeyy’e seksen sopa vurdu, âhirette de onun için ateş azâbı vardır. Yine el-Kuşeyrî der ki: Haberlerde sabit olduğuna göre Peygamber İbn Ubeyy’e, Hassan’a ve Hamne’ye had cezası vurmuş, Mistah’in da açık ifadelerle iftirada bulunduğu sabit olmamıştır. Bununla birlikte o açık ifadeter kullanmaksızın bir takım sözleri dinler ve bunları yaygı ulaştırırdı.

el-Maverdî ve başkaları derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in İfke karışanlara had uygulayıp uygulamadığı hususunda iki farklı görüş vardır. Birincisine göre o tfke karışanlardan hiçbir kimseye had uygulamamıştır, çünkü hadler ancak ya ikrar ya da beyyine ile uygulanır. Yüce Allah ise bu hususta kendisine haber vermek suretiyle hadleri uygulamasını isteyerek, kendisine olan kulluğunun gereğini yerine getirmesini istememiştir. Tıpkı ona münafıkların kâfir olduklarını haber vermekle birlikte, onları öldürmek suretiyle kendisine ibadette bulunmasını istemediği gibi.

Derim ki: Bu hem yanlıştır, hem de Kur’ân nassına muhaliftir. Çünkü yüce Allah:

“Muhsan hanımlara iftira edenler, sonradan” söylediklerinin doğruluğuna dair “dört şahit getiremeyenlere seksener (değnek) vurun” diye buyurmaktadır.

İkinci görüşe göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İfke karışan kimseler olan Abdullah b. Ubeyy, Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hamne bint Cahş’a had cezası uygulamıştır. İşte müslümanlardan bir şair bu hususta şöyle demektedir:

“Yemin olsun bu iftira sahiplerinden olan Hassan tatmıştır,

Hamne ile birlikte; -çünkü onlar yalan bir söz söylediler- ve bir de Mistah.

İbn Selûl da uygulanan had ile rezilliğin tadını almıştır.

Çünkü o açık seçik bir şekilde yalan iftiralara dalmıştı.

Peygamberlerinin hanımlarına gayba taş atıp durdular.

O kerim olan Arş sahibinin gazabı ise (onlaradır) ve onlar çok büyük bir günah işlediler.

Bu hususta Allah Rasûlüne eziyet ettiler, o bakımdan

Ebediyyen üzerlerinde kalacak rezilliklere büründürüldüler ve rezil edildiler.

Onların üzerlerine (iyilikleri) tırpanlayıcı günahlar öyle bir yağdırıldı ki,

Tıpkı yüksek bulutlardan üzerlerine yağan yağmur taneleri gibi.”

Derim ki: Haberlerde meşhur ve ilim adamlarınca bilinen şu ki: Kendilerine had uygulanan şahıslar Hassan, Mistah ve Hamne’dirler. Abdullah b. Ubeyy’e had uygulandığı işitilmiş değildir.

Ebû Dâvûd’da, Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Benim günahsızlığıma dair âyet nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kalktı ve bu hususu söz konusu edip (inen) Kur’ân-ı Kerîm (âyetlerin)i okudu. Minberden indikten sonra da o iki erkek ile kadına hadlerinin uygulanmasını emretti. Ebû Dâvûd, Hudûd 34 Bunların isimlerini de Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsase ve Hamne bint Cahş diye vermektedir. Ebû Dâvûd, Hudûd 34

et-Tahavî’nin Kitab’ında da: “Seksener, seksener (değnek vurdu)” denilmektedir.

İlim adamlarımız derler ki: Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’a had uygulanmayışının sebebi yüce Allah’ın âhirette ona pek büyük bir azâb hazırlamış olmasıdır. Şayet dünyada ona had uygulanmış olsaydı, bu onun âhiretteki azabının eksiltilmesi ve hafifletilmesi anlamına gelirdi. Diğer taraftan yüce Allah Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın günahsız olduğuna, buna karşılık ona iftirada bulunan herkesin de yalancı olduğuna tanıklık etmiş olmaktadır. Böylelikle hadden beklenen fayda da gerçekleşmiş olmaktadır. Zira bundan maksat, iftira edenin açığa çıkması ve iftiraya maruz kalanın günahsız olduğunun ispatlanmasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şahitleri(ni) getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların tâ kendileridir.” İsmi geçen müslümanlara had uygulanmasının sebebi ise onlardan sadır olmuş iftiranın günahının keffârete uğramasıdır. Ta ki bu iftira dolayısıyla âhirette onların üzerinde herhangi bir sorumluluk kalmasın. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da hadler hakkında: “Onlar uygulandığı kimseler için bir keffarettir” Buhârî, Îman 11, Menâkihu’l-Ensâr 43, Tefsir 60. sûre 3, Hudûd ü, 14, Ahkâm 49, Tevhîd 31, Müslim, Hudhud 41; Tirmizî, Hudûd 12; Nesâî, lîey’at 9; Müsned, V, 3K 320. diye buyurmuştur. -Ubâde b. es-Sâmit yoluyla gelen hadiste olduğu gibi.-

Şöyle de denilebilir: İbn Ubeyy’e had uygulanmayı; kavminin kalbim İslâm’a ısındırmak ve oğluna duyulan saygı sebebiyledir. Bir de bu hususta beklenen fitnenin alevini söndürmek maksadıyladır. Zira Sa’d b. Ubâde ve onun kavminden -Müslim’in, Sahih’inde olduğu gibi- fitnenin uçları görünmeye başlanmıştı. Müslim, Tevbe 56. hadiste zikrettiği üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ıninhec üzerinde: “Ey ııuis-. [umanlar, eziyeti hane halkım hususunda dahi beni rahatsız edecek noktaya gelmiş bulunun bir kişiye, benim adıma ağzının payını kim verecek…” deyince, Sa’d b. Muâz: Bu işi ben yaparım, demişti. Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Salih bir zat olan Hazreclileriniıı reisi, taassuba kapılarak Sa’d b. Muâz’a: Yalan söyledin… diye cevap vermişti… Merhum müfessirimiz buna işaret etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Nur 10

Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah tevbeleri çok kabul eden, hikmet sahibi olmasaydı…

Diyanet Vakfı
Ya Allahın size bol lütfu ve merhameti bulunmasaydı ve Allah, tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu)!

Kurtubi Tefsiri
Ya üzerinizde Allah’ın lütfü, rahmeti ve Allah gerçekten tevbelerİ kabul eden Hakîm olmasaydı…

Bu âyete dair açıklamalarımızı otuz başlık halinde sunacağız:

1- Kıraate ve Nahve Dair Bazı Açıklamalar:

“Kendilerinden başka şahitleri olmayanların” âyetinde;

“Kendileri” lâfzı ref ile bedel olarak okunmuştur. İstisna olarak ve bir de; “ol… an”ın haberi olarak nasb ile de okunabilir.

“Herbirisinin şahitliği dört defa… Allah adına şehadet etmesidir” âyetinde

“Şahitliği” ref ile mübtedâ okuyuş, Kûfelilerin kıraati olup; “Dört defe” da onun haberidir. Yani kişinin üzerinden iftira haddini ortadan kaldıracak olan kimsenin şahitliği, dört defa yapacağı şahitliktir.

Medineliler ile Ebû Amr “dört defa” anlamındaki kelimeyi nasb ile okumuşlardır. Çünkü “şahitliği” kelimesi; ” Şahitlik etmesi” anlamındadır. İfadenin takdiri de şöyledir: Onlardan herhangi birisi dört defa şahitlik etmelidir. Yahut da durum onlardan herhangi birisinin dört şahitlikte bulunmasıdır. İkincisinde; bu lâfzın “şehâdet” kelimesi ile mansub olduğunda da görüş ayrılığı yoktur.

“Beşincisinde” anlamındaki âyet mübteda olarak merfu’dur. Haber ise ve onun sılasıdır. Bu edatın şeddesiz gelmesinin anlamı şeddeli geleninki gibidir. Çünkü; manasındadır.

Ebû Abdu’r-Rahmân, Talha ve Hafs’ın rivâyetine göre Âsım bu kelimeyi nasb ile okumuştur. Bunun da anlamı: Beşinci defa şahitliği de… diye yapar. Diğerleri, mübteda olarak merfû’ okumuşlardır. Haber, “Allah’ın laneti üzerine olsun” buyruğundadır. Yani beşinci şehadet, adamın söyleyeceği:”…Allah’ın laneti üzerine olsun” sözleridir, şeklindedir.

2- Âyetlerin Nüzul Sebebi:

Ebû Dâvûd’un zikrettiği İbn Abbâs yoluyla gelen rivâyete göre Hilâl b. Ümeyye Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda hanımının Şerik b. Sahmâ ile zina ettiğini ileri sürdü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ya delil getirirsin yahut sırtına had uygularım” diye buyurdu. Hilâl dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herhangi bir kimse bir adamı hanımının üzerinde görecek olursa, gidip delil mi arayacak? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yine: “Ya delil getirirsin yahut sırtına had uygularım” demeye devam etti. Hilâl dedi ki: Seni hak ile gönderene yemin ederim ki ben gerçekten doğru söylüyorum ve yemin ederim ki Allah benim bu işim hakkında sırtımı uygulanacak hadden kurtaracak buyrukları indirecektir. Bunun üzerine;

“Eşlerine zina İsnad edip kendilerinden başka şahitleri olmayanların herbirisine…” âyeti nazil oldu ve bu buyrukları:

“Eğer o doğru söyleyenlerden ise… der” âyetine kadar okudu ve hadisin tamamını zikretti. Bu hadis daha finceden ikinci âyetin tefsirinde 13 haslıkla işaret edilmiş, kaynakları da orada gösterilmişti.

Denildiğine göre daha önce geçen ve muhsan hanımlara zina iftirasında bulunan kimseler hakkındaki âyet-i kerîme nazil olunca ve bu âyet zahiri itibariyle gerek kocaları, gerekse de başkalarını kapsadığından dolayı Sa’d b. Muâz dedi ki; Ey Allah’ın Rasûlü! Ben hanımımla birlikte bir adamı göreceğim de gidip dört şahit getirinceye kadar ona mühlet vereceğim öyle mi? Allah’a yemin ederim (korkutmak maksadıyla) kılıcın eniyle değil de keskin tarafıyla öldürmek kastıyla vururum. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Siz Sa’d’ın bu derece kıskançlığına hayret mi ediyorsunuz? Elbette -ki ben ondan daha kıskancım, yüce Allah ise benden de kıskançtır. ” Buhârî, Hudûd 40, Tevhid 20; Müslim, Liân İĞ, 17; Dârimî, Nikâh 37; Müsned, IV, 248. Ancak sözü geçen bu şahıs, Sad b. Muâz değil, Sa’d b. öbâde’dir.

Sa’d’in söylediği sözler ile ilgili farklı rivâyetler gelmiş ise de manaları buna yakındır.

Daha sonra da Hilal b. Ümeyye el-Vâkifî geldi ve hanımının Şerik b. Sahmâ el-Belevî ile -belirttiğimiz üzere- zina ettiğini ileri sürdü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona kazf haddi vurmayı kararlaştırdı ise de bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları mescidde bir araya getirdi ve lanetleştiler. Beşinci şahitlik esnasında kadın kendisine öğütler verilip de: Eğer yalan söylüyor isen (artık bu), ilâhî azâbı gerektirecek bir ifadedir denilince, tereddüt etti. Sonra da: Ben bu günden itibaren artık kavmimi rezil edemem dedi ve lanetleşmeyi tamamladı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onları birbirinden ayırdı. Daha sonra o kadın -istenilmeyen vasıflarda- teni siyah, beyaza çalan deveyi andıran bir çocuk doğurdu. Bundan sonra bu oğlu Mısır’a emir oldu ve babasının kim olduğunu bilmiyordu.

Yine Uveymir (b. Eşkar) el-Aclânî gelerek hanımının zina ettiğini İleri sürdü ve lanetleşti. Meşhur olan ise Hilal’in başından geçen olayın daha önce meydana geldiği ve âyetin nüzul sebebini teşkil ettiğidir. Bir görüşe göre de Uveymir b. Eşkar’ın başından geçen olay daha önce olmuştur. Bu da hadis İmâmlarının rivâyet ettikleri meşhur bir hadistir. Uveymir b. Eşkan el-Adânî’nin başından geçen bu olaya dair rivâyetler için bk.: Buhârî, Tefsir 24. sûre 1T Talâk 4, 29, hisâm 5; Müslim, Liân 1; Ebû Dâvûd, Talâk 27; Nesâi, Talâk 7, 35; İbn Mâce, Talâk 27; Dârimî, Nikâh 39; Muvatta’’, Talâk 34; Müsned, v, 334, 336, 337.

Ebû Abdullah b. Ebi Sufra dedi ki: Doğru olan hanımının zina ettiğini ileri süren Uveymir olduğudur. Hilal b. Ümeyye ismi hata yoluyla zikredilmiştir. et-Taberî dedi ki: Hadiste Hilal b. Ümeyye adının zikredilmesi münkerdir. İftira eden şahsın asıl ismi Uveymir b. Zeyd b. el-Ced b. el-Aclanî’dîr. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Uhud’da hazır bulunmuştu. Hanımının Şerik b. es-Sehma ile zina ettiğini söylemişti. es-Sahma Şerik’in annesinin adıdır. Ona bu ismin veriliş sebebi siyah oluğu idi. Kendisi asıl İbn Abde b. el-Ced b. el-Aclânî’dir. Ahbar bilginleri böyle diyorlardı.

Denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma günü hutbesinde insanlara: “Muhsan hanımlara İftira edenler…” âyetlerini okudu. Âsım b. Adî el-Ensarî dedi ki: Allah beni sana feda etsin. Bizden bir kimse hanımının karnı üzerinde bir adam bulacak olsa ve cereyan eden olayı haber verip, konuşursa ona seksen sopa vurulacak. Müslümanlar da o kimseye fasık diyecekler, şahitliği de kabul edilmeyecek. Peki böyle bir durumda biz dört şahidi nereden bulacağız? O gidip dört şahit buluncaya kadar adam işini görmüş, bitirmiş olacak. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Âyet böyle indirildi. Ey Âsım b. Adî.” Âsım âyeti dinleyen ve itaat eden bir halde çıkıp gitti. İstirca etmekte (innâ lillah ve innâ ileyhi raciun demekte) olan Hilal b. Ümeyye ile karşılaştı. Ona; Ne haber? diye sordu. O da: Kötü dedi, Şerik b. es-Sahma’yı karım Havle’nin karnı üzerinde onunla zina ederken buldum. Burada sözü edilen Havle ise Âsım b. Adiy’in kızıdır. Bu rivâyet te bu şekildedir: Yani hanımı ile Şerik’i gören kişi Hilal b. Ümeyye’dir. Fakat sahih olan, -daha önce açıklandığı üzere- buna muhaliftir.

el-Kelbî dedi ki: Daha kuvvetli ihtimale göre hanımı ile birlikte Şerik’i gören kişi Uveymir el-Aclanîdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan el-Aclanî ile hanımı arasında lanetleşmeyi gerçekleştirdi, şeklindeki rivâyetler çoktur. Raviler de zina eden bu şahsın Şerik b. Abde olup annesinin adının es-Sahmâ olduğunu ittifakla belirtmektedirler. Uveymir ile Kays’ın kızı Havle ve Şerik ise Âsım’ın amca çocuklarıdırlar. Bu olay hicretin dokuzuncu yılında, Şa’ban ayında, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Tebuk’ten Medine’ye dönüşü sırasında olmuştu. Bu açıklamaları et-Taberî yapmıştır.

Darakutnî’nin rivâyetine göre de Abdullah b. Ca’fer şöyle demiştir; Uveymir el-Aclânî ile hanımı arasında lanetleşmeyi gerçekleştirdiği sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda bulundum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o sırada Tebûk gazvesinden dönmüştü. (Uveymir) karısının karnında gebe bulunduğu çocuğu kabul etmemiş ve bunun İbnu’s-Sahmâ’dan olduğunu söylemişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona şöyle buyurmuştu: “Hanımını getir. Hakkınızda Kur’ân nazil olmuş bulunuyor.” Peygamber ikindi namazından sonra minber’in yakınında bir örtü üzerinde aralarında lanetleşmeyi icra etti. Dârakutnî, III, 277.

Bu rivâyetin senedinde el-Vâkıdî, ed-Dahhâk b. Osman’dan, o İmrân b. Ebi Enes’ten İsmi; “İmrân b. Ebû Enes'” diye kaydedilen şahıs, Dârakutnî, belirtilen yerde: “İmrân b. Ebî Uveys” olarak zikredilmektedir. dedi ki; Ben Abdullah b. Ca’fer’i şöyle derken dinledim… diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

3- Hanımlara Zina İftirasının Mahiyeti ve Bazı Hükümleri:

Yüce Allah’ın:

“Eşlerine zina isnad edip…” âyeti her türlü zina isnadı hakkında umumi bir tabirdir. İster hanımına: Sen zina ettin, ister: Ey zâniye, desin, isterse de: Ben onu zina ederken gördüm, ya da: Bu çocuk benden değildir desin, âyet-i kerîme bütün bunları kapsamaktadır. Koca eğer dört şahit getirmeyecek olursa, liân icab eder, İlim adamlarının Cumhûru, fukahânın geneli ve hadis ehlinin büyük topluluğu bu görüştedir. Malik’ten de buna benzer bir rivâyet nakledilmiştir. Malik şöyle derdi: Ben seni zina ederken gördüm demedikçe, yahut karısının hamileliğinin ya da çocuğunun kendisinden olmadığını söylemedikçe lanetleşme olmaz.

Ebû’z-Zinâd, Yahya b. Said ve el-Bettî’nin de görüşleri Malik’in görüşü gibidir: Mülâane (lânetleşme, liân) zina iftirasını yapmakla gerekmeyip ya görmekle yahut da istibrâya rağmen Burada “istihrâ’dan kasıt, kocanın ay halinden sonra hanımı ile ilişki kurmamış olmakla birlikte kendisinden de hamile olmadığının anlatılmış olması demektir. hamilelikle birlikte çocuğun kendisinden olmadığını iddia etmekle olur. Malik’in meşhur olan görüşü budur, İbnu’l-Kasım da böyle demiştir.

Ancak doğru olan -yüce Allah’ın:

“Eşlerine zina isnad edip…” âyetinin umumiliği dolayısıyla- birinci görüştür. İbnu’l-Arabî der ki: Kur’ân-ı Kerîm’in zahir ifadesi, görmek söz konusu olmaksızın mücerred iftira sebebiyle lanetleşmenin vacib olmasında yeterlidir. O bakımdan onun esas alınması gerekir. Özellikle sahih hadiste de şöyle denilmektedir: Ne dersin? Bir adam karısı ile birlikte birisini görürse, ne yapmalıdır? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Git onu getir” demiş ve gördüğünü açıkça söylemekle onu mükellef tutmamıştır. Kör bir kimsenin hanımına zina İsnad etmesi halinde lanetleşeceği icmâ ile kabul edilmiştir. Eğer görmek, lanetleşmenin bir şartı olsaydı, âmâ için lanetlenme söz konusu olmazdı. Bu açıklamayı Ebû Ömer yapmıştır. İbnu’l-Kassar’ın da Malik’ten naklettiğine göre; âmânın lanetleşmesi: Ben o adamın fercinin, karımın fercinde olduğunu elimle dokunarak tespit ettim, demedikçe sahih olmaz.

Bu hususta Malik ve ona uyanların lehine delil, Ebû Dâvûd’da yer alan şu rivâyettir: İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan dedi ki: (Tebuk’e mazeretsiz olarak gitmedikleri için) tevbeleri kabul edilen üç kişiden birisi olan Hilâl b. Ümeyye, akşam vakti çalıştığı arazisinden geri dönünce hanımı yanında bir adam gördü. Gözüyle gördü, kulağıyla işitti. Sabah oluncaya kadar onu tedirgin edecek bir şey yapmadı. Sabah olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına gidip şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben akşam vakti ailemin yanına geri döndüm. Onların yanında bir adam gördüm. Gözümle gördüm, kulağımla işittim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun bu söylediklerinden hoşlanmadı ve bu ifadeler ona çok ağır geldi. Bunun üzerine: “Eşlerine zina isnad edip, kendilerinden başka şahitleri olmayanların her birisinin şahitliği…” âyeti nazil oldu deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Ebû Dâvûd, Talâk 27, hadis no: 2256

İşte bu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hakkında hüküm verdiği lânetleşmenin ancak görmek halinde söz konusu olduğunu ve dolayısıyla bundan daha ileriye gitmemek gerektiğini göstermektedir. Kim hanımına zina isnad edip de görmekten söz etmezse ona had uygulanır. Buna sebep yüce Allah’ın:

“Muhsan hanımlara iftira edenler…” âyetinin genel ifadesidir.

4- Gebeliğin Kendisinden Olmadığını İddia Ederse:

Koca hanımının gebeliğinin kendisinden olmadığını iddia ederse lanetleşîr. Çünkü bu görmekten daha kuvvetli bir delildir, ancak ilişki kurmamış olduğunu ve ondan sonra da hamile olmadığının anlaşıldığını (istibrâ) söz konusu etmelidir.

İlim adamlarımız istibrâ (hamile olmadığının anlaşılması) hususunda farklı görüşlere sahiptirler. el-Muğîre ve Malik bu husustaki İki görüşlerinden birisine göre bu hususta bir defa ay hali olmak yeterlidir, derler. Yine Malik: Ancak üç ay hali olduktan sonra o çocuğun kendisinden olmadığını söyler, demiştir. Ancak sahih olan birincisidir, çünkü rahimde hamileliğin bulunmadığı bir ay hali ile gerçekleşir. Nitekim cariyenin istibrâsı (hamile olmadığının anlaşılması) da bununla gerçekleşir. Üç defa ay hali olmayı iddetlerde göz önünde bulundurmak, ileride yüce Allah’ın izniyle et-Talâk Sûresi’nde açıklanacağı üzere bir başka sebepten dolayıdır.

el-Lahmî, Malik’ten bir defasında şöyle dediğini nakletmektedir: Çocuk istibrâ ile (kadının ay hali olması delil gösterilmekle) nefyedilmez (reddedilmez,) Çünkü gebelikle beraber ay hali de olunabilir. Eşheb, İbnu’l-Mevvâz’ın Kitab’ında böyle demiştir, el-Muğire de bu görüştedir. O ayrıca şöyle der: Çocuğun kendisinden olmadığını ancak beş yıl süre geçmekle İleri sürebilir, çünkü -önceden de geçtiği üzere- hamilelik süresinin azamisi budur,

5- Liân Kimler Arasında Olur? Liân Sonucu Ayrılmanın Mahiyeti:

Mezhebimize (Maliki mezhebine) göre liân hür olsunlar, köle olsunlar, mü’min ya da kâfir olsunlar, fâsık ya da adaletli olsunlar her iki eş arasında olur. Şâfiî de bu görüştedir. Ancak adam ile cariyesi arasında, kendisi ile um veledi arasında la netleşme söz konusu değildir.

Bir görüşe göre cariyenin çocuğunun ondan olmadığı ancak -Kândan farklı olarak- tek bir yemin ile kabul edilebilir. Şöyle de denilmiştir: Um veledinin çocuğunu reddedecek olursa lanetledir.

Birinci görüş, Mâlikî mezhebi esaslarından çıkartılan sonuçtur, doğrusu da budur. Ebû Hanîfe der ki: Lian ancak hür ve müslüman iki eş arasında sahih olur. Çünkü ona göre Hân bir şahitliktir. Bize ve Şâfiî’ye göre liân bir yemindir. Yemini sahiholan herkesin zina iftirasında bulunup liân yapması da sahihtir. Erkek ve kadının mükellef olmalarının şart olduğunu (fukahâ) ittifakla kabul etmişlerdir.

Hadiste yer alan; “Hanımıyla birlikte bir adam buldu” ifadesi lanetleşmenin karı ve kocaya vacib olduğunun delilidir. Çünkü bu hususta erkekler arasında da, kadınlar arasında da herhangi bir tahsise gidilmemiştir. Liân âyeti de bu soruya cevap olarak nazil olmuş ve: “Eşlerine zina İsnad edip…” buyrularak eşler arasında bir tahsis yoluna gidilmemiştir. Malik ile Medineliler de bu görüştedirler. Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Ubeyd ve Ebû Sevr’in de görüşleri budur.

Aynı şekilde liân nikâhın feshedilmesini gerektirdiğinden bu yönüyle talâka benzemektedir. Dolayısıyla talâk yapması câiz olan herkesin liân yapması da câiz olur. Liân ise yapılan yeminlerden ibarettir, şahitlik değildir. Nitekim söz söyleyenlerin en doğrusu olan yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bizim şahitliğimiz o iki kişinin şahadetinden elbette daha doğrudur.” (el-Mâide, 5/107) Burada “şahitlik” yemin anlamındadır. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Münafıklar sana geldiklerinde dediler ki: ‘Şehadet ederiz ki muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün.'” (el-Munafikun, 63/11) Daha sonra ise:

“Onlar yeminlerini kalkan edindiler.” (el-Munafikun, 63/2) diye buyurmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da; “Şayet yeminler olmasaydı, ben ona ne yapacağımı bilirdim. ” Hadisin, ikinci âyetin tefsiri 13. başlıkçı gösterilen kaynaklarına bakınız, diye buyurmaktadır,

es-Sevrî ve Ebû Hanîfe’nin getirdikleri delillere gelince; bu deliller ayakları üstünde durabilecek kadar güçlü değildir. Bunlardan birisi Amr b. Şuayb’in babasından, onun dedesi Abdullah b. Amr’dan gelen rivâyettir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki: “Dört kişi arasında lanetleşme yoktur: Hür ile cariye arasında liân yoktur. Hür kadın ile küle arasında liân yoktur. Müslüman ile yahudi kadın arasında liân yoktur. Müslüman ile hristiyan kadın arasında liân yoktur.” Bunu Darakutnî hepsi de zayıf olan çeşitli yollardan rivâyet etmektedir, Darakutnî, III, 163, râvilerinden Osman b. Abdurrahman’ın, İıadİNİ metruk bir râvî” olduğunu kaydetmektedir.

İki İmâm el-Evzaî ve İbn Cüreyc, Amr b. Şuayb’dan, o babasından, o da dedesinden, dedesinin sözü olarak rivâyet etmekte olup, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a merfu olarak nisbet etmemektedirler. Dârakutni, III, 164. Hadis ile ilgili Ebû’t-Tayyib Muhammed Abâdinin ÎVliA’inde: “bu mevkuf rivâyetin dahi sitbûuı tanışılır” denilmektedir.

Kıyastan da şunu delil göstermişlerdir: Kocalar yüce Allah’ın:

“Kendilerinden başka şahitleri olmayanların” âyetinde şahidler arasından istisna edildiklerinden; ancak şahitliği câiz olan kimselerin Iânetleşmeleri icab etmektedir. Aynı şekilde şayet bu bir yemin olsaydı, defalarca tekrarlanmazdı. Bunun tekrarlanmasındaki hikmet ise sayı itibariyle zinada aranan şahitler sayısının yerini cutmasıdır.

Biz deriz ki: Bu iddia kasame yemini ile çürütülebilir, çünkü kasame yemini icmâ’ İle şahitlik olmamakla birlikte defalarca tekrarlanır. Tekrarlanmasındaki hikmet ise namus ve kanların vebalinin büyüklüğüdür. İbnu’l-Arabî der ki: Liânın yemin olup şahitlik olmadığının ayırıcı ölçüsü şudur: Koca iddiasını ispatlamak ve kendisini azaptan (cezadan) kurtarmak için, kendi nefsi için kendisi lehine yemin eder. Herhangi bir kimsenin kalkıp “şeriatte şahit başkası aleyhine hüküm gerektirecek sözlerle kendisi hakkında ve kendi adına şahitlik eder” iddiasında bulunması mümkün müdür? Böyle bir şey aslı (nastan dayanağı) itibariyle (delil olmaktan) uzaktır, kıyas yoluyla da buna benzer bir hükme varılamaz.

6- Dilsizin. Lanetleşmesi:

İlim adamları dilsizin lanetleşmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik ve Şâfiî lanetleşir derler. Çünkü dilsiz bir kimse, -ne dediği anlaşıldığı takdirde- talâkı, ziharı ve îlâsı sahih olan kimselerdendir. Ebû Hanîfe: Lanetleşmez demiştir, çünkü dilsiz, şahitlik yapmaya ehil kimselerden değildir. Zira konuştuğu takdirde lanetleşmeyi kabul etmeyebilir. O halde bizim ona haddi uygulamaya imkânımız olmaz. Bu anlamdaki açıklamalar ve buna dair deliller daha Önce Meryem Sûresi’nde (19/29-33. âyetler, 5- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

7- Daha Sonra Evlendiği Hanımına Liân Yapabilir mi?

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ebû Hanîfe’nin görüşüne göre âyet umumîdir. O bakımdan o şöyle demektedir; Adam kendisiyle evlenmeden önce eşine zina ettiği iftirasında bulunacak olursa, onunla lanetleşir. Ancak o bu görüşü ileri sürerken yüce Allah’ın:

“Muhsan hanımlara iftira edenler” âyetinin muhtevasını unutmuş görünmektedir. Bu durumda koca, henüz daha evli değilken kadının zina ettiği iftirasında bulunmuştur. Liân, ancak nesebi de ilgilendiren bir zina iftirası hakkında söz konusudur. Bu ise nesebi ilgilendirmeyen bir zina İftirasında bulunmuştur. O bakımdan tıpkı yabancı bir kadına zina isnadında bulunması halinde olduğu gibi, bu da lânetleştirmeyi gerektirmez.

8- Boşamadan Sonra Zina İsnadında Bulunmak:

Hanımını boşa diktan sonra zina iftirasında bulunacak olursa, duruma bakılır. Eğer ortada kocanın, kendisinden olmadığını ileri sürdüğü bir neseb yahut bir hamilelik bulunup onunla alakası olmadığını ortaya koymak istiyorsa lanetleşir, aksi takdirde lanetleşemez.

Osman el-Bettî dedi ki: Hiçbir şekilde lanetleşemez, çünkü böyle bir kadın zevce değildir.

Ebû Hanîfe dedi ki: Her iki halde de la neti eşmez, çünkü zevce değildir.

Ancak az önce sözünü ettiğimiz şekilde hanımı henüz olmadan önce iftira dolayısıyla lanetleşmeyi kabul etmesi ile bu, bir çelişkidir. Daha doğrusu bu durumda lanetleşmesi daha uygundur. Çünkü nikâh önceden vardı ve o kendisine katılacak bir nesebi reddedip onunla ilgisinin olmadığını ortaya koymak istemektedir. Dolayısıyla lanetleşme kaçınılmaz bir şeydir. Eğer ortada beklenilen bir hamilelik ve kendisine taalluk edeceğinden korkulan bir neseb bulunmuyorsa, lanetlenmenin bir faydası yoktur. Ne diye lanetleşme hükmünü vermektedir. Bu durumda zina isnadı katıksız bir iftira olup yüce Allah’ın;

“Muhsan hanımlara İftira edenler…” âyetinin genel çerçevesi içerisine girmektedir. Buna göre böyle birisine had uygulamak icab eder ve açıkça tutarsızlığı dolayısıyla el-Betrî’nin söylediği de çürütülmüş olur.

9- İddetin Bitiminden Sonra Koca İle Hanımı Arasında Lanetleşmenin Yapılabileceği Yer:

İddetin bitiminden sonra koca ile önceki hanımı arasında yalnızca tek bir meselede lanetleşme yapılabilir. O da kocanın hanımının yanında değil iken gıyabında bir çocuk doğurmuş olması ve onun durumdan haberdar olmayarak onu boşayıp iddetinin bu haliyle sona ermesidir. Daha sonra koca gelip de bu çocuğun kendisinden olmadığını söyleyecek olursa, bu noktada iddetten sonra eski karısıyla lanetleşebilir. Aynı şekilde karısının vefatından sonra gelip de çocuğun kendisinden olmadığını söyleyecek olursa, iddetin geçişinden sonra kadın ölmüş olmakla birlikte, kendi kendisine (yalnız başına) lanetleşir. Karısına mirasçı olur. Çünkü aralarında ayrılık meydana gelmeden önce ölmüş bulunmaktadır.

10- Hamile Kadın İle Doğumdan Önce Lânetleşilir mi?

Koca hamileliğin kendisinden olmadığını iddia edip bu husus şartlarına uygun şekilde gerçekleşecek olursa, doğumdan önce de lanetleşebilir. Şâfiî de bu görüştedir.

Ebû Hanîfe ise: Ancak doğum yaptıktan sonra lanetleşebilir; çünkü gebelik diye zannedilen husus, herhangi bir hastalığın sebebi de olabilir, demektedir.

– Bizim açık delilimiz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın doğumdan önce lanetteşmeyi kabul ettiği ve şöyle buyurduğudur: “Eğer şu şekilde çocuk doğurursa, o babasına aittir. Eğer böyle bir çocuk doğurursa, filana aittir.” Çocuk, Peygamberin belirttiği hoşlanılmayan vasıflarda dünyaya geldi.

11- Arka Yoldan İlişki İsnadında Lânetleşme Gerekir mi?

Hanımını arka yoldan başkasıyla ilişki kurmakla itham ettiği takdirde lânetleşir. Ebû Hanîfe: Lânetleşmez, demiştir. O, bunu Lût kavminin ilişkisinin haddi gerektirmediği kaidesine binâen söylemiştir. Ancak bu yanlıştır, çünkü böyle bir iftira da başlı başına bir musibettir ve yüce Allah’ın:

“Eşlerine zina edip… ” âyetinin genel kapsamı içerisine girmektedir. Daha önce el-A’raf Sûresi (7/80. âyet, 2. başlıkta) ve el-Mu’minun Sûresinde (23/10-11. âyetler, 7. başlıkta) bundan dolayı haddin gerektiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

12- Bir Kişi Kendi Hanımına ve Kayınvalidesine Zina İsnad Ederse:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu adamın (Ebû Hanîfe’nin) garib kanaatlerinden birisi de şudur: Koca hanımının ve annesinin zina ettiğini ileri sürer de anne dolayısıyla kendisine had uygulanacak olursa, kız dolayısı ile ona had uygulanmaz. Şayet kızı dolayısıyla lanetlenirse, annesi dolayısıyla uygulanması gereken had düşmez. Ancak bu görüşünün açıklanabilir bir tarafı yoktur ve ben bu hususta onların nakledilen bir rivâyetlerini de görmedim. Bu son derece yanlış bir iddiadır. Çünkü o aynı zamanda eşi olan kız hakkında annenin haddi dolayısıyla âyetin umumunu tahsis ederken herhangi bir rivâyete ve kıyasını esas aldığı herhangi bir asla dayanması da söz konusu değildir.

13- Hanımının Zina Ettiğini İleri Sürdükten Sonra Hanımı Lânetleşmeden Önce Zina Edecek Olursa:

Bir kimse, hanımının zina ettiğini ileri sürdükten sonra, lânetleşmeden önce zina edecek olursa (kocaya) ne had gerekir, ne de lânetleşme. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve ilim ehlinin çoğunluğu da böyle demiştir.

es-Sevrî ve el-Müzeni ise iftira edenden had sakıt olmaz demişlerdir. İftiraya maruz kalanın iftiradan sonra zina etmiş olması daha önceki muhsan oluşuna bir halel getirmez ve bu, ihsanı ortadan kaldırmaz. Çünkümuhsanlıkve iffetin göz önünde bulundurulacağı vakit iftira halidir, ondan sonrası değil. Nitekim bir müslümana iftira edip zina ettiğini söyledikten sonra, iftiraya maruz kalan kimse bu iftiraya maruz kaldıktan sonra ve iftira edene had uygulanmasından önce, irtidad edecek olursa, iftira edenden had düşmez. Aynı şekilde bütün hadler uygulanması gereken vakitlerinde göz önünde bulundurulurlar, uygulanma vaktindeki durum değil.

Bizim delilimiz şudur: Lânetleşmeden ve haddin uygulanmasından önce öyle bir husus ortaya çıkmaktadır ki, eğer bu baştan beri mevcut olsaydı, lânetleşmenin sıhhatini ve haddin vücubunu engellerdi. İkinci halde de bunun ortaya çıkması aynı şeydir. Nitekim bir kimse zahiren adaletli olan iki şahit tutacak olsa, hakim de onların zina etmek, içki içmek gibi bir fiil İşledikleri için, fasıklıkları ortaya çıkıncaya kadar şahitlikleri gereğince hüküm vermeyecek olursa (bu durumun ortaya çıkışından sonra) hakimin onların, o husustaki şahitlikleri ile hüküm vermesi câiz değildir. Aynı şekilde iffet ve muhsan oluşa dair hüküm de zahire bakılarak tesbit edilir, kat’î ve yakîn bir kanaat göz önünde bulundurulmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Mü’minin sırtı koruma altındadır.” Dolayısıyla katî bir delil bulunmadıkça iftira edene had uygulanmaz. Başarı Allah’tandır.

14- Bir Kimse Hamile Kalmayacak Kadar Yaşlı Olan Hanımına Zina İftirasında Bulunacak Olursa:

Bir kimse hamile kalmayacak kadar yaşlanmış karısına zina isnadında bulunacak olursa lânetleşirler. Erkek kendisine uygulanacak haddi, kadın da kendisine gelecek olan azâbı defetmek için lanetlesin Şayet hamile kalmayacak kadar küçük yaşta olursa, bu sefer erkek, üzerinden haddi defetmek için lânetleşir, kadın lânetlegmez. Çünkü ikrar edecek olursa, ona herhangi bir ceza uygulanmaz. İbnu’l-Mâcişûn der ki: Buluğ yaşına gelmemiş olana iftira eden kimseye had uygulanmaz. el-Lahmî der ki: Buna göre hamile olmayacak kadar küçük kadının kocasının lânetleşme yükümlülüğü de yoktur.

15- Birisi Koca Olmak Üzere Dört Kişi Bir Kadının Zina Ettiğine Dair Şahitlik Ederlerse:

Dört kişi bir kadının zina ettiğini söyleyip, bu dörtten birisi kadının kocası ise koca lânetleşir, diğer üç şahide de had cezası vurulur. Şâfiî’nin iki görüşünden birisi budur, ikinci görüşe göre ise bunlara had uygulanmaz.

Ebû Hanîfe der ki: Eğer koca ile birlikte üç kişi baştan şahitlik ederse, şahitlikleri kabul edilir ve kadına had cezası uygulanır. Bizim delilimiz yüce Allah’ın:

“Muhsan hanımlara iftira edenler…” (6. âyet) âyetidir. Bu âyet ta yüce Allah muhsan bir kimseye iftira edip de dört şahit getiremeyen kimseye had cezası uygulanacağını haber vermektedir. Bu âyetin zahiri iftira eden kimsenin dışında dört tane şahidin getirilmesini gerektirmektedir. Koca ise hanımına iftira eden bir kimsedir. Dolayısıyla o da şahitlerden birisi olmaktan çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

16- Koca, Karısının Hamileliğinin Kendisinden Olmadığını İddia Etmeyecek Olursa:

Koca, hanımının hamile olduğunu görüp de onun kendisinden olmadığını söylemeyecek olursa, artık sustuktan sonra onu tekrar reddetme hakkı kalmaz. Şureyh ile Mücahid: Ebediyyen o çocuğu reddetme hakkına sahiptir, demişlerdir. Ancak bu bir hatadır, çünkü hamileliği öğrendikten sonra susması, onun kendisinden olduğuna rıza göstermesi demektir, Tıpkı önce çocuğun kendisinden olduğunu ikrar edip daha sonra onu nefyetmesi gibidir. O durumda onun bu nefyi kabul edilmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

17- Koca, Karısının Hamileliğinin Kendisinden Olmadığını Söylemeyi Gerekçeye Bağlı Olarak Erteleyecek Olursa:

Koca, karısının hamileliğinin kendisinden olmadığını İleri sürmeyi doğum yapıncaya kadar erteler ve: Ben bunun ileride boşalacak bir kist olacağını yahut ta düşük yaparak böylelikle iftiradan kurtulmuş olacağımı ümit ediyordum, diyecek olursa, doğumdan sonra o çocuğun kendisinden olmadığını söylemesi mümkün belirli bir süresi var mıdır ve bu süreyi geçirecek olursa bu İmkân ortadan kalkar rru? Bu hususta görüş ayrılığı vardır.

‘ Biz (Mâlikîler) deriz ki: Şayet o, üç gün geçinceye kadar mazeretsiz olarak susarsa, o çocuğun kendisinden olduğuna razı demektir ve o çocuğun kendisinden olmadığını ileri süremez. Şâfiî de bu görüştedir. Yine Şâfiî şöyle demiştir: Adet olduğu üzere hakimin huzurunda imkân bulmakla birlikte, çocuğun kendisinden olmadığını söylemeyecek olursa, artık bundan sonra o çocuğun kendisinden olmadığını söyleme hakkı kalmaz.

Ebû Hanîfe: Ben bu hususta herhangi bir iddete itibar etmiyorum, demektedir, Ebû Yûsuf ile Muhammed: Bu hususta nifâs (lohusalık) müddeti olan kırk günlük bir süre muteberdir, demişlerdir.

İbnu’l-Kassar der ki; Görüşümüzün delili şudur: Babanın kendi çocuğunun, kendisinden olmadığını söylemesi haramdır. Kendisinden olmayan bir çocuğun kendisinden olduğunu söylemesi de haramdır. O bakımdan bu çocuğun kendisinden olmadığını söylemesinin câiz olup olmadığı hususunda gereği üzere düşünüp taşınabilmesi için ona genişlik tanımak kaçınılmaz bir şeydir. Bu süreyi üç gün olarak belirlememizin sebebi çokluğun ilk sınırı, azlığın da son sının oluşundandır. Nitekim el-Mûsarrat (diye bilinen memeleri bağlandığı için, memeleri sütle dolmuş koyun, inek, dişi deve vs.)nin durumunun tecrübe edilebilmesi için tanınan süre de üç gündür. Burada da bu sürenin öylelikle tanınması gerekir.

Ebû Yûsuf İle Muhammed’in kabul ettikleri süreyi (mesela) doğum ve süt emzirme süresine tercih etmeyi haklı kılacak herhangi bir sebeb yoktur. Çünkü bu konuda onların lehine şeriatte herhangi bir şahit bulunmamaktadır. Biz ise bu hususta şeriatte musarrat için l,anınan sürede bir şahit zikretmiş bulunmaktayız.

18- Birisine Harf Ziyadesi ya da Eksiği ile “Zinakâr” Demek:

İbnu’l-Kassar der ki: Bir kadın kocasına ya da yabancı birisine: Ey zaniye (erkeğe zani, kadına zaniye denilir) diyecek olursa, aynı şekilde yabancı bir erkek, yabancı bir erkeğe böyle hitab edecek olursa, bu hususta bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının herhangi bir ifadelerinin bulunduğunu bilmiyorum. Ancak kanaatime göre böyle bir söz kazf olur ve bunu söyleyene de had uygulanır, çünkü böyle diyen bir kimse bununla bir harf ziyade söylemiş olmaktadır. Şâfiî ile Muhammed b. el-Hasen de böyle demiştir. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf derler ki: Bu söz kazf olmaz. (Hanefi mezhebi İmâmları) ittifakla derler ki: Karısına (“ya” eksiği ile) ey zani diyecek olursa, bu bir kazftir. Bunun erkek hakkında kazf oluşunun delili ise şudur: Şayet hitabtan manası anlaşılıyor ise hükmü de sabit olur. İster bu Arapça almayan bir lafızla söylensin, ister Arapça söylensin. Nitekim bir kimse kadına (erkeğe hitab olan kip ile:) sen zina ettin diyecek olursa, bu dahi kazf olur. Çünkü bunun manası bu lâfızdan anlaşılmaktadır, Ebû Hanîfe İle Ebû Yûsuf’un lehine delil şudur: Yüce Allah’ın:

“Bir kısım kadınlar… dediler.” (Yusuf, 12/30) âyetinde kadınlar hakkında müzekker kipin kullanılması uygun olduğuna göre, bir kimsenin bir kadına “(erkeğe hitab olan şekliyle): ey zani” demesinin kazf olması da uygun düşmektedir. Ancak müzekker fiilin önceden gelmesi halinde müennes olarak kullanılması câiz olmadığından dolayı, müennes kip ile ona hitab etmesinin bir hükmü olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

19- Fasit Nikâhla Nikâhlandığı Zevcesi ile Liân Olur mu?

Fasit nikâh ile nikâhlı zevcesi ile liân yapar. Çünkü o kadın ile ilişki kurmuş bulunmaktadır ve bu durumda neseb ona ilhak edilir. O bakımdan bu hususta liân da söz konusu olur.

20- Koca Lânetleşmeyi Kabul Etmeyecek Olursa:

Koca lânetleşmeyi kabul etmeyecek olursa, hükmün ne olacağı hususunda farklı görüşler vardır. Ebû Hanîfe der ki: Ona had uygulanmaz, çünkü yüce Allah, yabancı İçin haddi, koca için Hânı öngörmüştür. Yabancı kimsenin iftirası halinde liân söz konusu olmayacağına göre, koca hakkında da had söz konusu olmaz. Ancak lânetleşmeyi kabul edinceye kadar hapse atılır. Çünkü hadler kıyasa başvurmak suretiyle ertelenemez.

Malik, Şâfiî ve fukahânın çoğunluğu şöyle demektedirler: Koca lânetleşmeyi kabul etmeyecek olursa, ona had uygulanır. Çünkü yabancı için şahitler ne ise, onun İçin iftiradan uzak olduğunu ortaya koymakta laneti eşmek odur. Eğer yabancı bir kimse şahit getirmeyecek otursa ona had uygulanır. Lânetleşmeyecek olursa kocanın hükmü de bu olmalıdır. el-Aclânî ile İlgili hadiste buna delâlet eden hususlar vardır. Çünkü o hadiste el-Aclânî’nin şöyle dediği kaydedilmektedir: “Eğer susarsam, beni öfkelendiren bir hususa rağmen susmuş olacağım. Eğer öldürürsem öldürüleceğim, konuşursam bana sopa cezası uygulanacak.”

21- Şahitleri ile Birlikte Kocanın Lânetleşme Hakkı Var mıdır?:

Yine ilim adamları kocanın şahit getirmekle birlikte lânetleşme hakkı olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik ile Şâfiî der ki: Şahitleri ister olsun, ister olmasın lânetleşir. Çünkü şahidlerin, haddi bertaraf etmenin dışında herhangi bir etkileri yoktur. Çocuğun kendinden olmadığını İleri sürmek ve bunu kabul etmemek için de lânetleşme kaçınılmaz bir şeydir.

Ebû Hanîfe ve mezhebine mensub ilim adamları şöyle derler: Kocanın lânetleşmesi kendisinden başka şahitlerinin bulunmadığı halde söz konusudur. Çünkü yüce Allah:

“Kendilerinden başka şahitleri olmayanların herbirisinin şahitliği…” diye buyurmaktadır.

22- Lânetleşmeye Önce Kim Başlar:

Lânetleşmeye, yüce Allah’ın âyetinde öncelikle kendisinden söz ettiği kimse olan koca başlar. Bunun sonucunda koca kendisine uygulanacak iftira cezasını önlemiş ve çocuğun kendisinden olmadığını bildirmiş olmaktadır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ya delil getirirsin yahut da sırtına bir had uygulanacaktır.”

Şayet kocadan önce kadının başlaması istenecek olursa câiz olmaz. Çünkü bu yüce Allah’ın zikrettiği sıranın aksine olur. Ebû Hanîfe, câiz olur demiştir, ancak bu batıldır. Çünkü Kur’ân’ın zahirine muhaliftir, Ayrıca bu hususta onun dayandığı bir esası olmadığı gibi, mana itibariyle de görüsünü güçlendirecek bir taraf yoktur. Bilakis mana bizi desteklemektedir, çünkü kadın iânetleşmeye başladığı takdirde o sabit olmamış bir şeyi reddetmiş olur ki; bunun da açıklanabilir bir tarafı yoktur.

23- Lûnetleşme Keyfiyeti:

Lânetleşme keyfiyetine gelince; hakim lânetleşecek kocaya şöyle der: Deki: Allah adına şahitlik ederim ki, ben bu kadını zina ederken gördüm. Zina eden erkeğin fercini, onun fercinde sürmedanlıktaki sürme mili gibi gördüm ve onu gördükten sonra ben onunla ilişki kurmadım. Dilersen şöyle de diyebilirsin: Yemin olsun ki bu kadın zina etti ve onun zinasından sonra da ben onunla bir ilişki kurmadım. Bu iki lâfızdan dilediği herhangi birisini dört defa tekrarlar. Şayet bu lâfızlar hakkında veya herhangi birisinde yemin etmekten kaçınacak olursa, ona had uygulanır.

Şayet hamileliğin kendisinden olmadığını ileri sürecek olursa şöyle der: Allah adına şahitlik ederim ki, ben onun hamile olup olmadığını anlamak için ondan uzak’durdum ve ondan sonra da onunla ilişki kurmadım ve bu hamilelik benden değildir, diyerek ona işaret eder. Bu hususta da dört defa yemin edip bu yeminlerin herbirisinde: Onun aleyhine söylemiş olduğum bu sözümde şüphesiz ki ben doğru söyleyenlerdenim, Daha sonra beşincisinde de: “Eğer yalan söyleyenlerden isem Allah’ın laneti üzerime olsun” der. İsterse: Eğer onun hakkında söylediğim hususlarda yalan söylüyor isem… da diyebilir.

Koca bunları söylediği takdirde ona had uygulanmaz ve çocuğun da kendisinden olmadığı sabit olur. Koca lânetleşmesini bitirdikten sonra kadın kalkar ve Allah adına dört defa yemin eder. Bu yeminlerinde: Allah adına şahitlik ederim ki o yalancıdır. Yahut; o benim aleyhime ileri sürdüğü iddia ve söz konusu ettiği hususlarda yalan söyleyenlerdendir, der. Şayet hamile ise: Ve şüphesiz benim bu gebeliğim ondandır, der. Sonra da beşincisinde:

Eğer o doğru söyleyen birisi ise, Allah’ın gazabı üzerime olsun; ya da: Eğer bu söylediği sözlerinde doğru söyleyenlerden ise… der.

Zina iftirası dolayısı ile lânetleşmeyi vacib kabul edenlere göre bu dört şahitlikten herbirisinde: Allah adına şahitlik ederim ki, şüphesiz ki ben filan kadın hakkındaki zina iddiamda doğru söyleyenlerdenim, der. Beşincisinde ise: Eğer onun hakkında iddia ettiğim zina hususunda ben yalan söylüyor isem Allah’ın laneti üzerime olsun. Kadın da der ki: Allah adına şahitlik ederim ki, o bana isnad ettiği zina hususunda yalan söyleyen birisidir. Beşincisinde de: Eğer o bana isnad etmiş olduğu zina hususunda doğru söyleyen birisi ise Allah’ın gazabı üzerime olsun, der.

Şâfiî der ki: Lânetleşen kişi; Ben eşim, filanın kızı filana isnad ettiğim zina iddiasında doğru söyleyenlerden olduğuma dair Allah adına şahi’lik ederim, der ve eğer hazır bulunuyor ise ona işaret eder. Bu sözlerini dört defa tekrarlar. İmâm (halife, hakim) ona öğüt verir, yüce Allah’ı hatırlatır ve ona der ki: Eğer doğru söylemiyor isen, Allah’ın lanetine uğrayacağından korkarım. Şayet bu lânetleşmeye devam etmek istediğini görür ise birisine eliyle ağzını kapatmasını ister ve şöyle demesini emreder: Senin: Eğer yalancılardan isem Allah’ın taneli üzerime olsun, sözlerini söylemen lanetin senin üzerine inmeni gerektirir. Şayet yine kabul etmeyecek olursa onu bırakır ve şu sözleri söyler: Eğer ben filan kadına İsnad ettiğim zina iddiasında yalan söyleyenlerden isem, Allah’ın laneti üzerime olsun.

Şâfiî bu hususta Ebû Dâvûd’un, İbn Abbâs’tan naklettiği rivâyeti delil göstermektedir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) lânetleşen karı-kocaya lânetleşmelerini emrettiği esnada bir adama da, beşinci yemini yapacağı sırada elini ağzına koymasını emredip: Bu (lanetin sana gelmesini) gerektiricidir, demiş olmasını delil göstermektedir. Ebû Dâvûd, Talâk 27, hadis no: 2256’da; bu hatırlatmaların yapıldığı zikredilmekte ise de, ağızlarının birisi tarafından kapatıldığına dair bir ifade geçmemektedir.

24- İsmini Zikrettiği Bir Adam ile Karısının Zina Ettiğini Söyleyenin Hükmü:

İlim adamları ismen zikrettiği bir adam ile zina ettiğini söyleyerek, karısına zina isnad eden kimseye had uygulanıp uygulanmayacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik der ki: Karısı dolayısıyla liân yapması gerekir. Zina ettiğini söylediği adam dolayısıyla da ona had uygulanır. Ebû Hanîfe de böyle demiştir, çünkü bu sözleriyle zina iftira etmek zorunda olmadığı bir kimseye zina isnadında bulunmuş olmaktadır.

Şâfiî: Ona had gerekmez, demektedir, çünkü yüce Allah karısının zina ettiğini söyleyen bir kimseye: “Eşlerine zina isnad edip…” âyeti ile sadece bir haddin uygulanmasını öngörmüş ve muayyen bir kimsenin ismini zikreden ile zikretmeyen arasında herhangi bir ayırım gözetmemiştir, el-Aclanî de karısının Şerik ile zina ettiğini söylediği gibi, Hilal b. Ümeyye de aynı şekilde söylemiş ve bunlardan herhangi birisine ayrıca had uygulanmamıştır. İbnu’l-Arabî der ki: Kur’ân-ı Kerîm’in zahiri bizim lehimizedir, çünkü yüce Allah yabancı bir kimse ile zevceye zina iftirasında bulunma ile ilgili haddi mutlak olarak zikretmiş, daha sonra zevceye zina isnadı dolayısıyla hadden liân ile kurtulacağı hususi hükmünü getirmiştir. Yabancılara zina isnad etme hükmü ise âyetteki mutlak hal ile kalmıştır. Şerik dolayısıyla el-Aclânî’ye ve Hilal’e had uygulanmayışının sebebi ise, Şerik’in böyle bir talepte bulunmayışıdır. Kazf haddi de gerek bizim, gerek onların icmaı ile ancak mağdur tarafın talebinden sonra İmâm tarafından uygulanır.

25- Liânın Yapılacağı Yer:

Lânetleşen iki kişi lânetleşmelerini bitirdikten sonra ayrılırlar ve onların herbirisi caminin, diğerinin çıktığı kapıdan farklı bir kapısından çıkar. İkisinin de aynı kapıdan çıkmalarının lanetlenmelerine bir zararı olmaz.

Laneti eşmenin ancak sultanın yahut da onun yerini tutan bir hakimin huzurunda ve cuma namazının kılındığı bir camide yapılacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Kimi ilim adamları lânetleşmenin ikindi namazından sonra camide yapılmasını müstehab kabul etmiştir.

Hristiyan olan bir kadın, müslüman kocası ile kendisinin tıpkı müslüman kadının laneti eşeceği gibi, kilisesinin ta’zim edeceği bir yerinde laneti esir.

26- Lânetleşmenin Sonucu Olan Hükümler:

Malik ve mezhebine mensub ilim adamları derler ki: Lânetleşme tamam oldu mu lânetleşen kişiler artık birbirlerinden ayrılırlar. Ebediyyen bir daha bir araya gelemezler, biri diğerinden miras alamaz. İster bir kocayla evlenmeden önce, ister sonra bir daha tekrar kocanın o kadına dönmesi de helâl olmaz. el-Leys b. Sa’d’ın, Züfer b. el-Huzeyl’in ve el-Evzaî’nin görüşü de budur.

Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasan ise der ki: Hakim onları birbirlerinden ayırmadığı sürece lânetleşmeyi bitirmelerinden sonra birbirlerinden ayrılmış olmazlar. es-Sevri de bu görüştedir. Çünkü İbn Ömer şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) lânetleşen kimseleri birbirinden ayırmıştır. Buhârî, Tefsir 24. sûre 4; Ebû Dâvûd, Talâk 27; Dârimi, Nikâh 39. İbn Ömer bu sözleriyle ayırma işini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a izafe etmiştir. Diğer bir delilleri de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın; “Senin onun aleyhine bir yolun yoktur” Buhârî, Talâk 33, 53; Müslim, Liân 5; Ebû Dâvûd, Talâk 27; Nesâî, Taiük 44; Müsned, U, 11. âyetidir

Şâfiî de der ki: Koca şahitliği ve laneti eşmeyi tamamladıktan sonra artık karısının onunla evlilik bağı kesilmiş olur. Karısı ister lânetleşsin, ister lânetleşmesin. (Şâfiî) der ki: Kadının lânetleşr ıesi sadece kendine haddin uygulanmasını önlemek içindir, başka bir sebebi yoktur. Onun lânetleşmesinin aradaki evlilik bağının sona ermesinde herhangi bir katkısı olmaz. Erkeğin lanetlenmesi, çocuğun kendisinden olmadığını ortaya koyduğuna ve erkeğin üzerinden haddi kaldırdığına göre; aradaki evlilik bağı da sona erer.

Osman el-Bettî ise lanetlenmenin, koca ayrıca karısını boşamadıkça aradaki evlilik bağına bir eksiklik getirdiği görüşünde değil idi. Böyle bir görüşü ondan önce Ashab-ı Kiram’dan herhangi bir kimse ifade etmiş değildir. Bununla birlikte el-Bettî lânetleşen kocanın lânetleşmeden sonra karısın) boşamasını müstehab kabul etmiş, bundan önce müstehab kabul etmemiştir. Bu da ona göre lânetleşmenin yeni bir hüküm ihdas etmiş olduğunun delilidir. Osman’ın aynı görüşünü -et-Taberî’nin naklettiğine göre- Cabir b. Zeyd de ifade etmiştir. Bu görüşü el-Lahmî, Muhammed b. Ebi Sufra’dan da nakletmektedir. (Mâlikî) mezhebin(in) meşhur olan görüşü ise lânetleşmenin bizzat tamamlanması ile birlikte birbirlerinden ayrılmalarının gerçekleşeceği şeklindedir. Bu görüşün sahipleri şunu delil gösterirler: Yüce Allah’ın kitabında erkek veya kadının lânetleşmesi halinde ayrılığın gerçekleşmesini gerektirecek bir hüküm yoktur. Ayrıca Uveymir de: Eğer onu yanımda tutacak olursam, ona yalan söylemiş olurum, demiş ve onu üç defa boşamıştır. Ona: Böyle bir söz söylemene gerek olmadığı halde niye böyle bir söz söyledin, çünkü sen lânetlegmekle onu boşamış oldun, dememiştir.

Meşhur olan görüşünde Malik’in ve ona muvafakat edenlerin lehine delil Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Senin onun aleyhine herhangi bir yolun yoktur” diye buyurmuş olmasıdır. Bu ise onun lânetleşmenin tamamlanmasıyla birlikte, karısının aleyhine herhangi bir yolunun kalmamış olduğunu bildirmektedir, Onları birbirinden ayırması ise yeni bir hüküm değildir, o yüce Allah’ın aralarında emretmiş olduğu uzaklaşmanın yerine getirilmesinden ibarettir. Zaten tânetleşmenin sözlükteki anlamı da budur. Lânetleşmek, karşılsklı olarak uzaklaştırmak, birinin diğerini kovması anlamındadır.

27- Koca Lânetleşmeden Sonra Kendisinin Yalan Söylediğini İleri Sürerse:

İlim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre lânetleşen karı-koca bir daha ebediyyen nikâhtanamazlar. Şayet koca, daha sonra kendisinin yalan söylediğini söyleyecek olursa, ona had uygulanır ve çocuk onun nesebine katılır. Bununla birlikte karısı da ona ebediyyen bir daha geri dönmez. Uygulama, hakkında şüphe ve ihtilâfın söz konusu olmadığı bu sünnet üzere yapılagelmiştir.

İbnu’l-Münzir’in, Atâ’dan naklettiğine göre lânetleşen koca eğer lânetleşmeden sonra yalan söylediğini söyleyecek olursa, ona had uygulanmaz. Ancak onlar Allah’tan gelen bir lanet sebebiyle de birbirlerinden ayrılmış olurlar.

Ebû Hanîfe ve Muhammed de şöyle demektedirler: Yalan söylediğini bildirecek olursa, ona had uygulanır ve çocuk nesebine katılır. Bundan sonra da artık o da o kadına talib olacaklardan birisi olur, dilerse onu ister. Bu aynı zamanda Said b. el-Müseyyeb, el-Hasen, Saîd b. Cübeyr ve Abdu’l-Aziz b. Ebi Seleme’nin de görüşüdür. Derler ki; Çocuk onun nesebine katıldığı gibi artık nikâhlanması da onun için helâl olur. Çünkü bu İkisi arasında herhangi bir fark yoktur.

Çoğunluğun görüşüne delil, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Senin onun -aleyhine bir yolun yoktur” hadisidir. Burada “kendi kendini yalanlama halin müstesna” diye buyurulmamıştır,

İbn İshak ve bir topluluk ez-Zührî’den şöyle dediğini rivâyet ederler: Sünnet, bu ikisi laneti eştikleri takdirde bunların birbirlerinden ayrılacakları ve ebediyyen bir araya gelemeyecekleri şeklinde uygulana gelmiştir.

Bunu Dârakutnî de rivâyet ettiği gibi, bunu Saîd b. Cübeyr yoluyla gelen merfû’ bir hadis olarak da rivâyet etmiştir. Saîd b. Cübeyr’in, İbn Ömer (radıyallahü anh)dan, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyetine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Lânetleşen iki kişi ayrıldıkları takdirde, ebediyyen bir daha bir araya gelemezler.” Dârakutnî, III, 276

Ali ile Abdullah (b. Mes’ûd)un da şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Sünnetin uygulanması şu ki: Lânetleşen kişiler bir daha bir araya gelemezler. Ali (radıyallahü anh)dan; “ebediyyen” kaydı da vardır. Dârakutnî, III, 276-7

28- Lânetleşmenin Gerçekleşmesi İçin Gerekli Unsurlar;

Lanetlenmenin dört hususa ihtiyacı vardır:

Lâfızların sayısı: Bu da az Önce geçtiği üzere dört defa şahitliktir.

Yer: Orada bulunulan yerdeki en şerefli bir mekâna gidilir. Eğer Mekke’de iseler rükün ile makam arasında, Medine’de iseler minberin yanında, Beytu’l-Makdis’te iseler malum kayanın yanında, şayet diğer şehirlerde bulunuyor iseler oranın mescidlerinde lânetleşirler. Eğer kâfir iseler ta’zimine inandıkları yerlere gönderilirler, yahudi iseler havrada, mecusi iseler ateş mabedinde, putperest gibi dinsiz kimseler iseler hakimin hüküm vereceği mecliste aralarında lânetleşirler.

Zaman: İkindi vaktinden sonradır.

İnsanların toplanması: Bu da dört ve daha fazla kişinin huzurunda yapılmasıdır.

Görüldüğü gibi lâfız ve insanların bir arada bulunması temel şartlar, zaman ve mekan ise müstehab şartlardır.

29- Lânetleşmede Ayrılığın Gerçekleşeceği Zaman ile İlgili Görüş Ayrılıklarının Etkisi:

Lânetleşenlerin birbirinden ayrılması ancak lânetleşmenin tamamlanmasıyla gerçekleşir, diyenlerin görüşüne göre lânetleşme tamamlanmadan önce taraflardan birisi Ölecek olursa, diğeri ona mirasçı olur.

Ayrılık ancak İmâmın (veya onun yerine bakanın) ayırması ile gerçekleşeceğini söyleyenlerin görüşüne göre; birisi bundan ve lânetleşmenin tamamlanmasından önce ölecek olursa, diğeri ona mirasçı olur.

Şâfiî’nin görüşüne göre kadın lanetlenmeden önce, taraflardan birisi ölecek olursa, biri diğerinin mirasçısı olamaz.

30- Lânetleşme Sonucu Meydana Gelen Ayrılık Nikâhın Feshedilmesi midir?

İbnu’l-Kassâr dedi ki: Bize göre lânetleşme dolayısıyla meydana gelen ayırma nikâhın feshi değildir. el-Müdevvene’de benimsenen görüş budur. Çünkü Hân ile meydana gelen ayrılığın hükmü, tıpkı talâk sonucu ayrılığın hükmü gibidir. Kendisi ile gerdeğe girilmemiş olan kadına mehrin yarısı verilir.

İbnul-Cellâb’ın Muhtesasında ise: Böyle bir kadına hiçbir şey verilmez. ‘ Bu görüşe göre; lânetleşme sonucu meydana gelen ayırmanın, fesholması gerekir.

Nur 9

Beşincisinde, eğer o doğru söyleyenlerdendir ise, Allah’ın gazabı kendi üzerine olsun, der.

Diyanet Vakfı
8, 9. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allahadına yemin ve şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allahın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.

Kurtubi Tefsiri
Beşincisinde de: “Eğer o doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabı benim üzerime olsun” der.

Nur 8

Kadının, Allah adına dört defa onun yalan söylediğine dair şahitlik etmesi, kendisinden cezayı kaldırır.

Diyanet Vakfı
8, 9. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allahadına yemin ve şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allahın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.

Kurtubi Tefsiri
Kadının: “Billahi o, muhakkak yalancılardandır” diye dört defa şahitlik etmesi, o zevceden cezayı Savar.

Nur 7

Beşincisinde, eğer yalancılardansa Allah’ın laneti üzerine olsun, der.

Diyanet Vakfı
6, 7. Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allahadına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allahın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.

Kurtubi Tefsiri
Beşincisinde de: “Eğer yalancılardan ise Allah’ın laneti üzerine olsun” diye şehadet eder.

Nur 6

Eşlerine zina isnadında bulunan ve kendilerinden başka şahitleri olmayanlar, Allah adına dört defa şahitlik ederler ki, gerçekten doğru söyleyenlerdendir.

Diyanet Vakfı
6, 7. Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allahadına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allahın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.

Kurtubi Tefsiri
Eşlerine zînâ İsnad edip kendilerinden başka şahidleri olmayanların herbirisinin şahitliği dört defa “Kendisi muhakkak doğru söyleyenlerdendir” diye Allah adına şehadet etmesidir.

Nur 5

Ancak bundan sonra tevbe edip durumlarını düzeltenler bunun dışındadır. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Ancak bundan sonra tevbe edenler ve ıslâh olanlar müstesna. Şüphesiz Allah günahları bağışlayandır, rahmet edendir.

21- Tevbe Edenlerin Durumu:

“Ancak… tevbe edenler müstesna” âyeti istisna olarak nasb mahallindedir. Bedel olarak cer mahallinde olması da mümkündür, yani iftira ettikten sonra tevbe edip hallerini düzelten kimseler dışında onların şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyiniz.

“Şüphesiz Allah günahları bağışlayandır, rahmet edendir.”

Ayet-i kerîme iftirada bulunan hakkında üç hüküm ihtiva etmektedir: Sopa vurulması, şahitliğinin ebediyyen reddedilmesi ve fasıklığı.

Âyetteki İstisnanın, ona vurulacak sopa cezasında herhangi bir etkisinin olmadığı icma ile kabul edilmiştir. Bundan tek istisna ileride geleceği üzere Şa’bî’den gelen rivâyettir. İstisnanın, fâsıklığı hususunda etkili olacağı da icma ile kabul edilmiştir. Ancak ilim adamları bu istisnanın, bu kimselerin şahitliğinin reddi hususundaki etkisi ile ilgili farklı görüşlere sahiptirler.

Kadı Şureyh, İbrahim en-Nehaî, Hasan-ı Basrî, Süfyan es-Sevrî ve Ebû Hanîfe der ki: İstisnanın şahitliğinin reddedilmesinde herhangi bir etkisi yoktur. Onun fâsıklığı ancak Allah nezdinde ortadan kalkar. İftirada bulunan kimsenin şahitliği, tevbe etse, kendi kendisini yalanlasa dahi hiçbir şekilde, hiçbir durumda asla kabul edilmez.

Cumhûrun kanaatine göre ise istisnanın şahitliğin reddi hususunda etkisi olur. İftira eden kimse tevbe ettiği takdirde, şahitliği de kabul edilir. Çünkü onun şahitliğinin reddedilmesi ancak fasıklıktan dolayı idi. Tevbe ile bu ortadan kalktığına göre, kendisine iftira haddinin uygulanmasından önce olsun, sonra olsun şahitliği kabul edilir. Genel olarak fukahânın kabul ettiği görüş budur.

Ancak böyle bir kimsenin tevbesinin ne şekilde olacağı hakkında farklı görüşler vardır. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), eş Şa’hî ve diğerlerine göre; kendisine had uygulandığı nususta yalancı olduğunu belirtmedikçe tevbe etmiş olmaz. Ömer (radıyallahü anh)ın uygulaması da bu şekildedir, çünkü o Muğire aleyhine şahitlik edenlere şöyle demişti: Kim yalancı olduğunu söylerse bundan sonra ben onun şahitliğini kabul ederim, kim de böyle yapmayacak olursa ben de şahitliğini geçerli kılmam. eş-Şibl b. Ma’bed ve Nafî b. el-Hâris b. Kelede kendilerini yalanladılar ve tevbe ettiler. Ebû Bekre ise böyle bir işe yanaşmadı, o bakımdan onun şahitliğini kabul etmezdi. en-Nehhâs bu görüşü Medinelilerden de nakletmektedir.

Aralarında Malik -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ve başkalarının da bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: Böyle bir kimsenin tevbesi halini ıslah edip, düzeltmesidir. İsterse yalanlamak suretiyle söylediği sözden geri dönmesin. İftirası dolayısıyla pişmanlık duyup mağfiret dilemesi ve benzeri bir işe tekrar dönmeyi terketmesi ona yeter. İbn Cerir’in de görüşü budur.

en-Nehaî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: İstisna her üç hükümden de yapılmıştır, Böyle bir kimse tevbe eder, tevbesi açığa çıkarsa ona had uygulanmaz, şahitliği kabul edilir ve fasıklıkla nitelendirilmesi de ortadan kalkar. Çünkü artık o, kendilerinden razı olunan (şahitliği kabul edilen) kimselerden olmuş olur. Yüce Allah da:

“Muhakkak Ben tevbe eden… kimselere çok çok mağfiret ediciyim.” (Tâ-Hâ, 20/82) diye buyurmuştur.

22- İftirada Bulunanın Şahitliği Ne Zaman Düşer?:

İlim adamlarımız -yüce Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- zina iftirasında bulunan kimsenin şahitliğinin ne zaman düşeceğini (geçersiz olup kabul edilmeyeceği) hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbnu’l-Macişun: Bizzat iftira etmesiyle birlikte (düşer) derken, İbnu’l-Kasım, Eşheb ve Suhnun ise: Ona had cezası uygulanmadıkça şahitliği düşmez, demişlerdir. Eğer af ya da buna benzer haddi uygulamaya engel herhangi bir sebeb bulunursa şahitliği reddedilmez.

Şeyh Ebû’l-Hasen el-Lahmî der ki: Böyle bir kimsenin eceli gelinceye kadar şahitliği İptal edilir. Ancak iftira halinde kişinin kendisini yalanlamak suretiyle tevbenin söz konusu olacağı, görüşü tercih edilmektedir. Aksi takdirde eğer iftirada bulunup kendisine had uygulandıktan sonra yine de adaleti üzere kalacağı söyleniyorsa, adaletin geri dönmesi nasıl söz konusu olsun?

23- Böyle Bir Günahtan Tevbe Eden Kimsenin Tevbeden Sonra Şahitliği Hangi Alanlarda Caizdir?

Tevbe ettikten sonra şahitliğinin geçerli olacağını kabut edenler, hangi hususlarda şahitliğinin kabul edileceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Kayıtsız ve şartsız olarak her hususta şahitliği caizdir. Herhangi bir günah sebebiyle had cezası uygulanmış olan herkesin durumu da budur. Bu görüşü Nâfî ve İbn Abdi’l-Hakem, Malik’ten rivâyet etmişlerdir. Aynı zamanda bu İbn Kinâne’nin de görüşüdür.

el-Vakaar (lakabli Zekeriya b. Yahya)’nın Malikten naklettiğine göre; özel olarak haddin kendisine uygulandığı hususta şahitliği kabul edilmez, ancak diğer hususlarda şahitliği kabul edilir. Mutarrif ve İbnu’l-Macişun’un da görüşü budur.

el-Utbî, Esbağ ve Suhnun’dan da benzerini rivâyet etmektedir. Suhnun dedi ki: Herhangi bir hususta kendisine had uygulanmış bir kimsenin şahitliği, kendisine haddin uygulandığı benzer bir durumda geçerli değildir. Muttarrif ve İbnu’l-Macişun da şöyle demişlerdir: Zina İftirası dolayısıyla ya da zina sebebiyle kendisine had uygulanmış olan bir kimsenin zina, kazf ve liân ile ilgili hiçbir hususta şahitliği kabul edilmez, isterse adaletli bir kimse olsun. Onlar bu görüşlerini Malik’ten rivâyet ederler.

Zina mahsulü çocuğun şahitliğinin zina ile ilgili hususlarda câiz olmayacağını da ittifakla kabul etmişlerdir.

24- Atıf İle Birbirine Bağlanmış Cümlelerden Sonra Yapılan İstisnanın Fıkıh Usulü Açısından Hükmü:

Birbirine atıf ile bağlanmış cümlelerden sonra, istisna yapıldığı takdirde Malik, Şâfiî ve mezhebine mensub ilim adamlarına göre bu istisna, bütün cümlelere ait olur.

Ebû Hanîfe ve onun mezhebine mensub ileri gelen ilim adamlarına göre istisna zikredilmiş en yakına râci olur. Burada da fâsıklıktır, bundan dolayı şahitliği kabul edilmez. Çünkü istisna özel olarak fasıklığa raci’dir, şahitliği kabulüne değil.

Bu usûl kaidesinde görüş ayrılığının İki sebebi vardır.

Birinci sebep: Cümleler bünyelerindeki atıf dolayısıyla tek bir cümle hükmünde midir, yoksa herbir cümlenin bağımsız olarak ayrı bir hükmü vardır ve atıf harfi ifadeyi güzelleştirici ve hükmü ortak kılıcı mıdır, şeklindeki görüş ayrılığıdır. Cümlelerin atfı hususunda doğru olan görüş budur. (Hükümlerde ortak kılıcıdır) Çünkü nahivde de bilindiği üzere farklı cümlelerin birinin diğerine atfedilmesi caizdir.

İkinci sebep; istisnanın önceki cümlelere ait olması bakımından şarta benzetilmesidir. Bunu kabul eden fukahâ istisnanın önce geçen bütün cümlelere ait olduğunu kabul ederler.

Bir diğer görüş ise; bu benzerliğin olmadığı doğrultusundadır. Zira böyle bir şey dilde kıyas kabilindendir, bu ise fıkıh usûlünde bilindiği üzere fasittir. Aslolan bütün bunların ihtimal dahilinde olduğu ve bir tercihin yapılamayacağıdır. O halde bu konuda el-Kadi’nin dediği şekilde genel bir kanaat belirtmemek gerekir. Bu hususta yüce Allah’ın Kitabında her iki şeklinde varid olması meseleyi daha da zorlaştırmaktadır. Mesela, muharebe (yol kesme) âyetinde (el-Mâide, 5/33) zamirin önce zikredilenlerin hepsine ait olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Hata yoluyla mü’minin öldürülmesi ile ilgili âyette (en-Nisa, 4/92) istisnanın da son cümleye ait olduğu İttifakla kabul edilmiştir. (Konumuzu teşkil eden) kazf âyetinde ise her iki ihtimal de söz konusudur. O halde burada meselenin tetkik edilerek bir sonuca ulaşmak gereği kaçınılmaz biricik yol olarak, ortaya çıkmaktadır.

İlim adamlarımız der ki: İşte bu, usûle dair genel bir yaklaşım tarzıdır. Cüzî alanda, fikhî bakış açısında Malik ve Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun-nin görüşleri ağırlık kazanmaktadır. Şöyle ki: Burada istisna fasıklığa ve şahitliğin kabul edilmesi yasağına bir arada râci’dir. Bu hususta kabul edilmesi gereken bir haberin, aralarında fark olduğunu belirtmesi hali müstesna. Ümmet tevbenin küfrü dahi sileceğini icma ile kabul etmiştir. Küfürden daha aşağı mertebede olanları silmesi ise öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Ebû Ubeyd der ki: İstisna bir önceki cümleye râci’dir. Bir kimseyi zina etmekle suçlayan bir kişi bizzat zinayı işleyenden daha büyük bir günah işlemiş olamaz. Zina eden tevbe ettiği takdirde şahitliği kabul edilir, çünkü; “günahtan tevbe eden, günahı olmayan bir kimse gibidir.” İbn Mâce, Zühd 30

Yüce Allah kulundan tevbeyi kabul ettiğine göre, kulların tevbe edenin tevbe ettiğini kabul etmeleri öncelikle söz konusudur. Üstelik böyle bir istisna Kur’ân-ı Kerîm’de bir kaç yerde mevcuttur. Bunlardan birisi yüce Allah’ın:

“Allah’a ve Rasûlüne karşı Savaşanların… yalnız… tevbe edenler müstesnadırlar” (el-Mâide, 5/33-34) âyetidir. Şüphesiz ki bu istisna daha önce anılanların hepsine aittir.

ez-Zeccâc der ki: Zina iftirasında bulunan kimsenin günahı kâfirden daha büyük değildir. O halde tevbe edip halini düzelttiği takdirde şahitliğinin kabul edilmesi de onun hakkıdır. (ez-Zeccâc devamla) der ki: Yüce Allah’ın:

“Ebediyyen” âyeti ise, iftira etmeye devam ettiği sürece anlamındadır. Nitekim: Kâfirin şahitliğini ebediyyen kabul etme! denildiği takdirde, bu kâfir kaldığı sürece kabul etme, anlamındadır,

en-Nehaî der ki: Bu meselede muhalif kanaat sahipleri lehine şöyle bir delil vardır: Allah onun tevbesini kabul ederken, siz onun şahitliğini kabul etmemektesiniz.

Diğer taraftan, istisna bir takım usûl âlimlerinin kanaatine göre eğer son cümleye râci’ ise yüce Allah’ın:

“Onlar fasıkların tâ kendileridir” âyeti bir ta’lildir. Yoksa bizatihi muştakil bir cümle değildir, fasıklıkları sebebiyle şahitliklerini kabul etmeyiniz, demektir. Fâsıklık ortadan kalkacak olursa, şahitlikleri ne diye kabul edilmesin?

Diğer taraftan iftirada bulunan kimsenin tevbesi, kendi kendisini yalanlamasıdır. Nitekim Ömer (radıyallahü anh), Muğire’ye iftirada bulunan kimselere benzeri bir sözü ashabın huzurunda söylemiş ve onlardan kimse buna itiraz etmemiştir. Halbuki mesele Basra’dan, Hicaz’a kadar ve oradan diğer bölgelere kadar oldukça yaygınlık kazanmıştı. Eğer âyetin te’vili Kûfelilerin dediği gibi olsaydı, Ashab-ı Kiram’ın böyle bir şeyi bilmemeleri düşünülemez ve Ömer’e: İftirada bulunan bir kimsenin tevbesinin kabul edilmesi, ebediyyen câiz değildir, derlerdi. Yüce Allah’ın Kitabının yanlış te’vil edilmesi sonucunda verilen bir hükme karşı susmaları mümkün olmazdı. Böylelikle onların (muhalif kanaatte olanların) görüşleri çürütülmüş olmaktadır. Yardım Allah’tandır.

25- Şehadetin Kabul Edilmemesi, İftira Cezasının Uygulanması Şartına Bağlıdır:

el-Kuşeyrî dedi ki: Şayet iftiraya maruz kalan kişi, İftirada bulunana haddin uygulanmasını istemeden ya da yetkili devlet otoritesine konu arzedilmeden Önce ölür, yahut affederse, o takdirde iftirada bulunan şahsın şahitliğinin kabul edileceğinde görüş ayrıltğı yoktur. Çünkü karşı kanaati savunanlara göre bu meselede şahitliğin kabul edilmesinin yasaklanışı, cezanın uygulanmasına atfedilmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O kimselere seksener değnek vurun ve şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin.” İşte bu hususta Şâfiî de şöyle demektedir: Böyle bir kimsenin had uygulanmadan önceki hali, had uygulandıktan sonraki halinden daha kötüdür, çünkü hadler keffârettir. Daha iyi halinde şahitliği reddedilirken, olumsuz ve daha aşağı halde nasıl kabul edilebilir?

Derim ki: O böyle demiştir, ancak bu hususta bir aykırılık yoktur. Çünkü daha önce İbnu’l-Macişun’dan bizzat iftirada bulunmakla şahitliğinin reddedileceğine dair görüş kaydedilmiş bulunmaktadır. Bu, el-Leys, el-Evzaî ve Şâfiî’nin de görüşüdür. Had uygulanmayacak olsa dahi şahitliği reddedilir, çünkü İftirada bulunmakla fâsık olur. Zira bu büyük günahlardandır. İftiraya maruz kalan kimsenin zina ettiğini ikrar etmedikçe, ya da aleyhine delil,ortaya konulmadıkça, onun böyle bir günahtan uzak olduğu sahih bir şekilde ortaya konulamaz.

26- Allah Günahları Bağışlayandır:

“Ve ıslah olanlar müstesna” âyeti ile tevbe ettiklerini açığa vuranları kastetmektedir. Amellerini ıslah edenler diye de açıklanmıştır.

“Şüphesiz Allah günahları bağışlayandır, rahmet edendir.” Çünkü onlar da tevbe etmişler ve yüce Allah tevbekrini kabul etmiştir.

Nur 4

Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliklerini bir daha asla kabul etmeyin. İşte onlar fasıklardır.

Diyanet Vakfı
Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar.

Kurtubi Tefsiri
Muhsan hanımlara iftira edenler, sonradan dört şahit getirmeseler o kimselere seksener (değnek) vurun ve şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin. Onlar fâsıkların tâ kendileridir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmialtı başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Bu âyet-i kerîme zina iftirasını yapanlar hakkında inmiştir. Saîd b. Cübeyr dedi ki: Bu âyetin iniş sebebi mü’minlerîn annesi Âişe (radıyallahü anhnhâ) hakkında söylenenler olmuştur.

Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme özel olarak o olay hakkında değil, genel olarak zina İftirasında bulunanlar sebebiyle nazil olmuştur. İbnu’l-Münzir dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın haberleri arasında iftiraya açıkça delâlet eden bir haber bulamamaktayız. Ancak yüce Allah’ın Kitabı bu konuda yeterli olup başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve haddi gerektiren kazfin var olduğuna delil teşkil etmektedir, ilim ehli de bu hususta icmâ’ halindedirler.

2- İftiranın Sözlük Anlamı:

Yüce Allah’ın:

“…iftira edenler” âyeti ile seb edenler, sövenler kastedilmektedir. Bu kelime İçin “ram’ı” ismi istiare olarak kullanılmıştır. Çünkü bu, sözlü olarak eziyet vermek anlamındadır. Nitekim en-Nâbiğa şöyle demiştir:

“Dilin yarası, elin yarası gibidir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir;

“Benim de babamın da uzak olduğu bir hususta bana iftirada bulundu,

O kuyu sebebiyle bana iftira etti.”

Buna “kazf ismi da verilir. Hadîs-i şerîfte geçen: “İbn Ümeyye hanımını, Şerik b. es-Sahmâ ile (zina etmekle) kazfetti (suçladı)” hadisinde de bu ifade kullanılmıştır. Buhârî, Şehâdât 21, Tefsir 24. sûre 3; Müslim, Liân 11; Ebû Dâvud, Talâk 26; Tirmizî, Tefsir 24. sûre 3; Nesâî, Talâk 37, 38; İbn Mâce, Talâk 27; Müsned, III, 142.

3- İffetlilere İftira:

Yüce Allah, kadınları -bu açıdan- daha önemli olduklarından, böyle bir fiili işledikleri iftirası nefisleri daha bir yaralayıcı ve daha çirkin olduğundan dolayı bu âyet-i kerîmede söz konusu etmiştir. Erkeklere böyle bir iftirada bulunmak da mana itibariyle âyetin hükmüne girmektedir. Ümmet de bu hususta icmâ’ etmiştir. Bu da yüce Allah’ın domuz etinin haram olduğunu nass ile bildirmekle birlikte, yağının, kıkırdaklarının ve benzerlerinin de mana itibariyle benzemeleri ve icmâ’ dolayısıyla (o hükme) dahil olmasına benzemektedir.

ez-Zehravî’nin naklettiğine göre âyet, muhsan olan kişiler anlamındadır. Dolayısıyla bu kelime lâfzı itibariyle erkekleri de, kadınları da kapsamaktadır. Buna delil yüce Allah’ın:

“Kadınlardan muhsan olanlar da…” (en-Nisâ, 4/24) âyeti da buna delildir.

Bir toplulukla şöyle demiştir: “Muhsana” ile kasıt ferclerdir. Nitekim yüce Allah:

“Fercini muhsan kılan (ırzını koruyan) o kızı da (an)” (el-Enbiya, 21/91) diye buyurmaktadır. O takdirde âyetin kapsamına erkek ve kadınların avret yerleri girer.

Bir diğer görüşe göre yabancı kadına İftiranın söz konusu edilmesi, daha sonra erkeğin kendi hanımına iftira etmesi halini atfetmek içindir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Cumhûr “Muhsan hanımlara” kelimesini “sâd” harfini üstün olarak okumuşlardır. Yahya b. Vessâb ise esreli okumuştur.

“Muhsan kadınlar” burada iffetli kadınlar anlamındadır. en-Nisâ Sûresi’nde (4/25. âyet, 5- başlık ve devamında) ihsandan söz edilmiş ve mertebeleri belirtilmiştir. Yüce Allah’a hamdolsun.

4- Zina İftirasında Aranan Şartlar:

Zina iftirası (kazf)de ilim adamlarına göre dokuz şart bulunmalıdır: Bu şartların ikisi iftirada bulunan kimsede olmalıdır. Bunlar akıl ve bulûğdur. Çünkü bu iki şart mükellef olmanın asıl dayanaklarıdır. Bu şartlan taşımayanlar mükellef değildir.

İki şart iftira (kazf)de kullanılan ifadelerde aranır. Bu da bu iftirasında haddi gerektirecek bir ilişkiyi söz konusu etmelidir ki, bu da zina ya da Lut kavminin amelidir, yahut iftira ettiği kimseyi -diğer masiyetler ile değil de- babasından olmadığını söylemekle olur.

Beş şart da hakkında iftirada bulunulan kimsede aranır. Bunlar da akıl, bulûğ, müslüman olmak, hürriyet, kendisine iftira yoluyla isnad edilen fuhuştan uzak iffetli olmak -başkasından uzak olup, olmaması aranmaz.- İftirayı atanda akıl ve buluğu şart koştuğumuz gibi, iftiraya uğrayanda da bunları şart koşmamız -ihsanın mahiyeti çerçevesinde olmamakla birlikte- haddin, ancak kendisine iftira atılan kimseye gelebilecek zarar yolu ile eziyetten uzak tutmak için emredilmiş olmasından dolayıdır. Âkil ve baliğ olmayan kimse hakkında ise böyle bir zarar söz konusu değildir. Zira bu gibi kimselerin İster kendilerinin yaptıkları, ister kendilerine yapıldığı söylenmiş olsun, Lût kavminin amelini işlemeleri zina diye adlandırılmaz.

5- Zina İftirasında Kullanılan Açık ve Kapalı İfadelerin Hükmü:

İlim adamları zina iftirası açıkça zikredilmesi halinde bunun haddi gerektirici bir iftira olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Şayet açık olmayarak üstü kapalı bir ifade kullanacak olursa, Malik: Bu da bir iftiradır, demiştir. Şâfiî ve Ebû Hanîfe ise; ben bu sözlerimle ona zina iftirasında bulunmayı kastettim, demedikçe kazf (zina iftirası) olmaz,

Malik’in görüşünün delili, iftira dolayısıyla haddin ancak iftirada bulunanın iftira ettiği kimseyi karşı karşıya bıraktığı musibeti ortadan kaldırmak için öngörülmüş olmasıdır. Eğer böyle bir musibet kapalı ifade ile gerçekleşiyor ise, o halde bu kapalı ifadenin de açıkça kullanılan ifade gibi bir kazf olması icab eder. Bu hususta da esas dayanak, kullanılan İfadeden anlaşılandır. Şanı yüce Allah Şuayb (aleyhisselâm) hakkında bize şunu haber vermektedir:

“Çünkü sen muhakkak yumuşak huylu ve aklı başında bir kimsesin.” (Hûd, 11/87) Kavmi bu sözleriyle onun beyinsiz ve sapık olduğunu söylemek istemişlerdi. Onlar daha önceden Hûd Sûresi’nde (belirtilen âyetin tefsirinde) geçtiği üzere yorumlardan birisine göre, zahiren övgü olan sözlerle ona kapalı ifadelerle hakaret etmek istemişlerdi. Yüce Allah, Ebû Cehil hakkında da (kıyâmette kendisine) şöyle denileceğini bildirmektedir:

“Tat bakalım, çünkü sen güçlü ve değerli imişsin.” (ed-Duhan, 44/49) Meryem (selâm ona)e de şu sözlerin söylendiğini bize nakletmektedir:

“Ey Harun’un Kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da ahlâksız bir kadın değildi.” (Meryem, 19/28) Onlar bu sözleriyle babasını öğmüş, annesinin de hayasızlık etmediğini yani zina etmemiş olduğunu söylemişler, fakat kapalı bir ifadeyle Meryem hakkında bunu kullanmış oluyorlardı. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bir de onların küfürleri ve Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle…” (en-Nisa, 4/156) Onların küfürlerinin ne olduğu bilinmektedir, pek büyük iftiraları ise kapalı sözlerle onun hakkında söyledikleridir. Yani senin baban kötü bir adam değildi, annen de hayasız bir kadın değildi. Yani sen (kocan bulunmadığı halde) bu çocuğu doğurmuş olmakla onlar gibi olmadığını göstermiş oluyorsun, (demek istemişlerdi).

Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Deki: ‘Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?’ Allah’tır de. Şüphe yok ki Biz yahut siz ya bir hidayet üzereyiz, veya apaçık bir sapıklıkta.” (Sebe’ 34/24) Bu İfadelerden anlaşıldığı üzere kasıt, kâfirlerin hidayet üzere olmadıkları, yüce Allah’ın ve Rasûlünün gösterdiği yolun ise hidayet olduğudur. İşte böylelikle kapalı ifadelerden tıpkı açık ifadelerden, anlaşılanın kendisi anlaşılmaktadır. Nitekim Ömer (radıyallahü anh) da şair el-Hutay’a’yı şu sözleri söylemesi üzerine hapsetmiş idi:

“Bırak üstün değerleri için. yolculuk yapma, onları ele geçirmek

Otur (evinde)! Çünkü sen (kendisine) yemek yedirilen, elbise giydirilensin.”

Çünkü o bu sözleriyle (hicvettiği şahsı) yemek yedirilmeleri, içirilmeleri ve giyimlerinin karşılanması bakımından kadınlara benzetmiş olmaktadır. Necaşî’nin şu:

“Onun kabilesi hiçbir taahhüdü ihlâl etmezler,

İnsanlara bir hardal tanesi kadar dahi zulmetmezler.”

Sözlerini işitince: Keşke Hattab da böyle olsaydı, demişti. Şair ise bu sözleriyle kabilesinin zayıf olduğunu anlatmak istemiştir. Buna benzer ifadeler pe’k çoktur,

6- Kitap Ehli Kimselere Zina İftirasında Bulunmak:

İlim adamlarının Cumhûru (çoğunluğu) kitab ehline mensub bir erkek veya onlardan bir kadına zina iftirasında bulunan kimseye had uygulanmayacağı kanaatindedirler.

ez-Zührî, Said b. el-Müseyyeb ve İbn Ebi Leylâ ise şöyle demişlerdir: Şayet kadının müslüman bir kocadan olma bir çocuğu varsa, bu iftirada bulunana had uygulanır,

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır: Bu görüşe göre, bir kimse eğer müsl umanın nikâhı altında bulunan hristiyan bir kadına iftirada bulunacak olursa, ona had uygulanır.

İbnu’l-Münzir der ki: İlim adamlarının ileri gelenleri birinci görüşü benimsemiş ve ittifakla bunu dile getirmişlerdir. Ben bu hususta muhalefet eden bir kimseye ne yetiştim, ne de karşılaştım. Hristiyan bir kimse, hür müslüman bir kimseye zina iftirasında bulunacak olursa müslümanın cezası gibi ona da seksen sopa vurulur. Bu hususta görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum.

7- Zina İftirasında Bulunan Kölenin Cezası ve Had Kimin Hakkıdır?

İlim adamlarının Cumhûruna göre; köle, hür bir kimseye zina iftirasında bulunacak olursa, ona kırk sopa vurulur. Çünkü bu da tıpkı zina haddi gibi kölelik dolayısıyla yan yarıya indirilir.

İbn Mes’ûd, Ömer b. Abdu’l-Aziz, Kabisa b. Züeyb’den gelen rivâyete göre ise köleye seksen sopa vurulur. Ebubekr b. Muhammed de hür bir kimseye zina iftirasında bulunmuş bir köleye seksen sopa vurmuştur. el-Evzaî de bu görüştedir.

Cumhûr, yüce Allah’ın:

“Şayet… fuhuş işlerlerse onlara evli ve hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir” (en-Nisa, 4/25) âyetini delil göstermektedirler.

Diğerleri de şöyle demektedir: Biz daha önceki âyetlerden zinanın yüce Allah’a ait bir hak olduğunu anlamaktayız. Yüce Allah’ın üzerindeki nimetleri az olan kimseler hakkında daha hafif, yüce Allah’ın nimetleri üzerinde pek çok olan kimse hakkında ise daha çirkin bir iş olabilir. Ancak iftira suçunun cezası insanın bir hakkıdır ve bu hak, iftiraya uğrayanın ırzına karşı işlenen suç dolayısıyla vacib olmuştur. Böyle bir suç kölelik ya da hürriyet dolayısıyla farklılık arzetmez. Bu görüşün sahipleri şöyle de diyebilirler: Eğer bu hususta farklılık olsaydı, zina hakkında söz konusu edildiği gibi burada da söz konusu edilmeliydi.

İbnu’l-Münzir der ki; Ancak genel olarak İslâm âleminin belli başlı bölgelerindeki ilim adamlarının kabul ettiği görüş birincisidir, ben de birinci görüşü kabul etmekteyim.

8- Hür Bir Kimse Köleye Zina İftirasında Bulunursa:

İlim adamlarının icma ile kabul ettiklerine göre; hür bir kimse köleye iftirada bulunacak olursa, bundan dolayı ona ceza uygulanmaz. Buna sebep aralarındaki mertebe farkı ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetleridir: “Kim kölesine zina İftirasında bulunacak olursa, böyle olması hali müstesna kıyâmet gününde ona had uygulanır.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Hudûd 45; Müslim, Eymân 37; Ebû Dâvûd, Edeb 124; Tirmizî, Birr 30; Müsned, II, 431, 500 Bazı rivâyet yollarında şu ifadeler de bulunmaktadır: “Kim kölesine zina iftirasında bulunup da bunu ispatlamayacak olursa, kıyâmet gününde ona had, seksen sopa olarak uygulanır. ” Darakutnî, III, 91 Bunu da Darakutnî zikretmektedir.

İlim adamları derler ki: Bunun âhirette uygulanacak olmasının sebebi orada böyle bir mülkiyetin kaldırılacağından, üstün olan ile aşağıda olanın, hür ile kölenin eşit olacağından ve kimsenin kimseye takva dışında herhangi bir üstünlüğünün bulunmayacağından dolayıdır. Bunlar gerçekleşeceğinde insanlar hadlerde ve saygınlıkta birbirlerine eşit olurlar. Kimde bir hak varsa, o hak alinip sahibine verilir. Mazlumun, zalimi affetmesi hali müstesna.

Dünyada birbirlerine denk olmayışlarının sebebi, kölelere malik olanların onları mükâfatlandırmak (ya da cezalandırmak) hususunda herhangi bir olumsuz hal ile karşı karşıya kalmamalarıdır. O takdirde hiçbir hususta efendilerin herhangi bir saygınlıkları ve üstünlükleri de kalmaz. İnsanların birbirlerinin emirlerine verilmesinin faydası da ortadan kalkar. Bu, hikmeti sonsuz, herşeyi bilenin bir hikmetidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

9- Hür Olan Kimseye Köle Zannıyla Zina İftirasında Bulunanın Hükmü:

Malik ve Şâfiî derler ki: Bir kimse köle zannettiği bir kişiye zina iftirasında bulunup da onun hür olduğu anlaşılırsa, ona had uygulanır. Hasan-ı Basrî de bu görüştedir, İbnu’l-Münzir de bunu tercih etmiştir. Yine Malik der ki: Um veled (efendisinden çocuk doğurmuş cariye)e zina İftirasında bulunan bir kimseye de had uygulanır. İbn Ömer’den de bu görüş rivâyet edilmiştir. Şâfiî’nin görüşüne kıyasen o da bu görüşte olmalıdır. Hasan-ı Basrî ise: Böyle bir kimseye had uygulanmaz, demiştir.

10- Zina İftirasına Dair Kapalı Bir İfadeye Örnek:

İlim adamları bir erkeğe: Ey iki bacağı arasında kendisiyle ilişki kurulmuş kişi, diyen kimsenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbnu’l-Kasım; Böylesine had uygulanır, çünkü bu kapalı bir ifadedir, demiştir. Eşheb ise: Bu söz dolayısıyla had uygulanmaz demiştir, Çünkü bu söz, icma ile zina sayılmayan bir fiile nisbet etmedir.

11- Bazı Şartları Eksik Olan Zina İftirasında Bulunmanın Hükmü:

Bulûğdan önce ve kendisiyle ilişki kurulması mümkün olan bir kız çocuğuna zina iftirasında bulunan bir kimsenin bu sözleri Malik’e göre bir kazf (zina iftirası)dır. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ebû Sevr ise: Bu kazf sayılmaz, çünkü bu durumdaki bir çocuğa had uygulanmayacağı için yapılan bu iftira da zina iftirası sayılmaz. Ancak bunu söyleyen kimseye de ta’zir cezası uygulanır, demişlerdir.

İbnu’l-Arabî der ki: Mesele her iki ihtimali de kaldırır ve zorcadır. Çünkü Malik iftiraya uğrayanın ırzını koruma altına almayı göz önünde bulundururken, diğerleri ise iftirada bulunanın haksız cezaya karşı korunmasını göz önünde bulundurmuşlardır. Ancak iftiraya uğrayanın ırzını koruma altına almak daha önceliklidir. Çünkü iftirada bulunan bir kimse dilinin ucu ile mahremiyetini açığa çıkarmıştır, o bakımdan ona had uygulamak gerekir,

İbnu’l-Münzir der ki: Ahmed dokuz yaşındaki kız çocuğu hakkında: Ona iftirada bulunana sopa cezası vurulur, demiştir. Oğlan çocuğu da on yaşına ulaştığı takdirde ona iftirada bulunan dövülür. İshak der ki: Benzeri ilişki kurabilen bir erkek çotuğa zina iftirasında bulunan kimseye had uygulanır. Kız çocuğu da dokuz yaşını geçti mi bu durumdadır, İbnu’l-Münzir der ki: Baliğ olmayan bir kimseye iftirada bulunana had uygulanmaz, çünkü bu bir yalandır. Ancak verdiği rahatsızlık dolayısıyla ona ta’zir cezası uygulanır.

Ebû Ubeyd dedi ki: Ali (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre bir kadın yanına gelmiş ve ona kocasının kendisine ait olan cariye ile ilişki kurduğunu söz konusu etmiş. Ali (radıyallahü anh) ona şöyle demiş; Eğer doğru söylüyor isen, biz onu recmederiz. Şayet yalan söylüyor isen, o takdirde sana iftira cezası uygularız. Bu sefer kadın: İçimdeki kin ve öfke ile birlikte beni serbest bırakınız, aileme geri gideyim, cevabını vermiş.

Ebû Ubeyd dedi ki: Bu hadisteki fıkhl inceliklerden birisi şudur: Koca hanımına ait olan cariye ile ilişki kuracak olursa, ona had uygulanır.

Bir diğer incelik de şudur: Bir kimse bu hususta ona iftirada bulunacak olursa, ona iftirada bulunan kişiye had uygulanır. Ali (radıyallahü anh)ın: Eğer yalan söylüyor isen, sana iftira cezası uygularız, sözüne dikkat etmemiz gerekir. Bütün bunlar şöyle izah edilir: Eğer bu işi yapan kişi, yaptığını ve söylediğini bilmeyen bir kimse değilse bu hüküm söz konusudur. Eğer bunları bilmeyen yahut helal olduğu şüphesi iddiasında bulunan bir kimse ise, bütün bu hallerde had cezası ondan bertaraf edilir.

Bu rivâyetteki bir diğer fıkhî incelik de şudur: Bir adam, bir adama hakimin huzurunda zina iftirasında bulunacak olsa, iftiraya uğrayan da hazır bulunmuyor ise, iftiraya uğrayan kişi gelip cezanın uygulanmasını isteyinceye kadar, iftirada bulunana bir ceza verilmez. Çünkü gelip onu tasdik edebilir, bunu bilemiyoruz. Nitekim Ali (radıyallahü anh)ın bu kadına ceza vermeye kalkışmadığı görülmektedir.

Yine bundan anlaşıldığına göre; hakimin huzurunda bir adama zina iftirasında bulunulacak olsa, daha sonra iftiraya uğrayan kişi gelip hakkım isterse, kendisi bu iftirayı dinlemiş olduğundan dolayı hakim bu hakkı alır. Nitekim: Eğer yalan söylüyor isen, sana ceza uygularız, dediğini görüyoruz. Buna sebep ise iftiranın insanlara ait haklar arasında yer almasıdır.

Derim ki: Kazf haddi Allah’ın haklarından mıdır, yoksa insanların haklarından mıdır, hususunda görüş ayrılığı vardır, ileride gelecektir.

Ebû Ubeyd dedi ki: el-Esmaî dedi ki: Şu’be bu rivâyette kadının söylediği: “Beni hıncım ve öfkemle başbaşa bırakınız” sözleri hakkında bana soru sordu, ben de ona şöyle dedim: Bu ifade tencerenin kaynayıp taşması tabirinden alınmıştır, O bakımdan tencerenin kaynayıp taşmasını anlatmak üzere: denilir. O bakımdan bu kadının sözlerinin anlamı şu olur: İçinde öfke ve kıskançlık -istediği sonucu alamayınca- kaynayıp, taşmaktadır. İşte bu anlamdan hareketle; denilir, yani içinde ona karşı kaynayıp coşan bir kini vardır, demek istenir.

12- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Hanımlarından Birisine Zina İftirasında Bulunanın Hükmü:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hanımlarından birisine zina iftirasında bulunan kimseye iki had uygulanır. Bu görüş Mesrûk’a aittir, İbnu’l-Arabî der ki: Sahih olan bu haddin bir tane olacağıdır, çünkü yüce Allah’ın:

“Muhsan hanımlara iftira edenler…” âyeti umumidir; onların sahib oldukları şeref onlara yapılan iftira dolayısıyla haddin arttırılmasını gerektirmez. Çünkü konumun şerefi hadlere etki etmez. Şerefin azlığı da azaltılması suretiyle haddi etkilemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İleride Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya İftirada bulunan kimsenin öldürülüp öldürülmeyeceğine dair açıklamalar gelecektir.

13- İftiralarını Şahitle îspatlayamayanlar:

Yüce Allah’ın:

“Sonradan dört şahit getirmeseler” âyeti, böyle bir iddianın ispatlanması İçin gerekli olan dörc şahidi getiremeyenler, demektir. Bu dört şahit diğer haklardan farklı olarak zina için gereklidir, bu da yüce Allah’ın kullarına bir rahmeti ve onların hallerini setretmek içindir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/15- âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

14- Şahidlerin, Şahitlikte Bulunmalarında Aranan Şartlar:

Malik’e -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- göre şahitlerin şehadeti edâ şartlarından birisi de; bunun aynı mecliste (tek oturumda) gerçekleşmesidir. Eğer bu şahitlik değişik meclislerde gerçekleşirse, şahitlik olmaz. Abdu’l-Melik dedi ki: Şahitlerin toplu olarak da, ayrı olarak da şahitlikleri kabul edilir.

Malik şahitlerin bir arada bulunup (Öylece şehadet etmelerini) bir taabbud kabul etmektedir. İbnu’l-Hasan da böyle demiştir.

Abdu’l-Melik’in görüşüne göre ise maksat, şahitliğin edâ edilmesi ve bunun toplamı bulmasıdır. Bu da hasıl olmuştur. Osman el-Bettî ve Ebû Sevr’in görüşü de budur, İbnu’l-Münzir de bunu tercih etmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Sonradan dört şahit getirmeseler” ile

“şahitlerini getiremediklerine göre…” (en-Nûr, 24/13) diye buyurmakta, bunların ayrı ayrı veya bir arada bulunmalarını söz konusu etmemektedir.

15- Şahitlik Tamam Olmakla Birlikte, Şahitlerin Âdil Oldukları Belirtilmezse:

Şahitlik tamam olmakla birlikte, şahitlerin âdil oldukları tesbit edilmeyecek olursa, o takdirde Hasan-ı Basrî ve Şa’bînin görüşlerine göre ne şahitlere had gerekir, ne de hakkında şahitlikte bulunulan kimseye. Ahmed, en-Nu’man (b. Sabit yani Ebû Hanîfe) ve Muhammed b. el-Hasen de bu görüştedirler.

Malik der ki: Dört kişi onun zina ettiğine dair şahitlik etse ve bunlardan birisi âdil olarak kabul edilmeyen yahut ta köle olursa, hepsine celde vurulur. Süfyan es-Sevrî, Ahmed ve İshak da bir kadının zina ettiğine dair şahitlik eden dört âmâya celde vurulacağı görüşündedirler.

16- Zina Cezası Uygulandıktan Sonra Şahidlerden Birisi Şehadetinden Dönecek Olursa:

Zina ettiği hususunda aleyhinde şahitlik edilen şahıs recmedildikten sonra, şahitlerden birisi şahitliğinden geri dönerse, bir kesimin görüşüne göre diyetin dörtte birini tazminat olarak öder, diğerlerine de bir şey düşmez. Katade, Hammâd , İkrime, Ebû Haşim, Malik, Ahmed ve Re’y ashabı böyle demişlerdir.

Şâfiî de şöyle der: Eğer: Ben bunu öldürülsün diye kasten yaptım diyecek olursa, ölenin velileri muhayyerdirler, Dilerlerse onun öldürülmesini taleb ederler, dilerlerse onu affedip diyetin dörtte birini alırlar ve bununla birlikte ona da (kazf) haddi uygulanır.

Hasan-ı Basrî de o kimse öldürülür, diğer üçüne de her birisi diyetin dörtte biri ödetilir, demiştir.

İbn Şîrîn der ki: Şayet ben hata ettim, benim kastettiğim bir başkası idi diyecek olursa, bütünüyle tam bir diyet öder. Eğer kasten böyle yaptım diyecek olursa, ona karşılık öldürülür. İbn Şubrume de bu görüştedir.

17- Kazf Haddi Allah’ın Hakkı mıdır? Kul Hakkı mıdır?:

İlim adamları kazf haddi Allah’ın haklarından mıdır, kul haklarından mıdır yoksa her iki hakkın karışımı mıdır, hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Birincisi Ebû Hanîfe’nin görüşüdür, ikincisi Malik ve Şâfiî’nin görüşüdür, üçüncüsü ise kimi müteahhir ilim adamlarının görüşüdür.

Görüş ayrılığının etkisi şudur: Şayet bu yüce Allah’ın bir hakkı olup İmâma ulaşacak olursa, iftiraya maruz kalan kişi bu hususta talepte bulunmayacak olsa dahi İmâm bu haddi uygular. İftirada bulunan kişiye de kendisi ile Allah arasında yapacağı tevbenin faydası olur. Zinada olduğu gibi, kölelik sebebiyle had yarıya iner.

Şayet kul hakkı ise, İmâm bu hakkı iftiraya maruz kalanın talebi olmadıkça uygulamaz. Kulun affetmesiyle de bu ceza düşer, İftiraya maruz kalan kişi hakkını helâl etmedikçe, iftira edene de tevbenin faydası olmaz.

18- “Dört Şahit” İfadesi İle İlgili Kıraat ve Açıklanması:

Yüce Allah’ın:

“Dört şahit” ibaresini Cumhûr “dört” anlamındaki kelimeyi “şahitler” anlamındaki kelimeye izafet yaparak okumuşlardır. Abdullah b. Müslim b. Yesâr ile Ebû Zür’a b. Amr b. Cerir ise “Dört” kelimesini tenvinli olarak okumuşlardır. “Şahit” kelimesi ile ilgili de dört türlü açıklama yapılmıştır; Bu kelime “dört” anlamındaki kelimenin sıfatı ya da bedeli olarak cer mahallindedir. Bununla birlikte nekreden hal ya da temyiz de olabilir. Ancak hal ve temyiz olması tartışılır. Zira burada hal, nekredendir, temyiz ise çoğul gelmiştir. Sîbeveyh’in görüşüne göre sayı tenvinli gelmekle birlikte, onu izafe yapmamak, ancak şiirde câiz olur. Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî ise bu kıraati güzel görmekle birlikte, Cumhûrun kıraatini daha sevimli bulmuştur, en-Nehhâs der ki: “Şahitler” kelimesi,

“sonra da dört şahit getiremeyecek olurlarsa” antamında nasb mahallinde olabilir.

19- Dört Şahidin, Şahitliğinde Aranan Şartlar:

Dört şahidin bizzat gördüklerine ve bu işi tıpkı (sürme) milin(in) sürmedanlıkta olduğu gibi, gördüklerine şahitlik edecek şekilde olmalıdır. Bundan önce en-Nisa Sûresi’nde (4/15.’âyet, 5. başlıkta) ve hadisin nassında geçtiği gibi.

Ayrıca bu şahitlik Malik’in görüşüne göre; aynı yerde bir arada yapılmalıdır. Onlardan birisi bu hususta tereddüt geçirecek olursa, (açıkça) şahitlik eden diğer üçüne iftira cezası uygulanır. Nitekim Ömer, el-Muğire b. Şu’be’nin durumu hakkında böyle yapmıştı. Çünkü Muğire’nin aleyhinde Ebû Bekre Nufey’ b. el-Hâris ile kardeşi Nafî -ez-Zehravî’ye göre; (kardeşi) Abdullah b. el-Haris’tir- ve bu İkisinin anne bir kardeşi ve Muaviye’nin kardeşi olduğunu belirterek nesebine ilhak ettiği Ziyad ile (dördüncü olarak) Şibl b. Ma’bed el-Becelî şahitliği eda etmek için geldiklerinde, Ziyad durdu ve bu konuda şahitlik etmedi. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) sözü edilen üç kişiye kazf cezasını uyguladı.

20- “Seksen Celde”

Yüce Allah’ın:

“O kimselere… celde vurun” âyetinde geçen “celd” vurmak demektir. “Mücâlede” derilerde veya derilerle vuruşmak anlamındadır. Bilahare “celd” bunların dışında kılıç ya da başka şeylerle vuruşmak için istiare olarak kullanılmıştır. Kays b. el-Hatim’in şu beyiti de bu kabildendir;

“el-Hadika günü kılıçla miğfersiz ve zırhsız olarak çarpışırım onlarla,

Elimde kılıç, çocukların oynarken dürüp katladığı bir mendil gibidir.”

Çocukların dürüp katladığı mendil” anlamını verdiğimiz kelime aslında noktalı “hı” iledir. Ancak elimizdeki nüshada bu kelime noktasızdır. Noktasız olarak bu beyite uygun bir anlam ihtiva etmediğinden, bu kelimeyi böylece anlamlandırmayı uygun gördük.

“Seksener” kelimesi mastar olarak nasbedilmiştir.

“Değnek” kelimesi de temyizdir.

“Ve şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin” ifadesi ömür boyunca onların şahitliklerinin kabul edilmemesini gerektirmektedir. Daha sonra onların fâsık, yani yüce Allah’a itaatin dışına çıkan kimseler olduklarına hüküm vermektedir.

Nur 3

Zina eden erkek, ancak zina eden ya da müşrik bir kadınla evlenir. Zina eden kadınla da ancak zina eden ya da müşrik bir erkek evlenir. Bu müminlere haram kılınmıştır.

Diyanet Vakfı
Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadını nikâh edebilir. Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir. Böylesi mü’minlere haram kılınmıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetin Anlamı:

İlim adamları bu âyetin anlamı hususunda, altı türlü te’vil olunabileceğini söyleyerek, farklı görüşler belirtmişlerdir:

1-Bu âyetten maksat, zinanın ne kadar çirkin ve ne kadar kötü olduğunu, mü’minlere de kesinlikle haram kılınmış olduğunu anlatmaktır. Bu anlamın önceki âyetlerle da ilişkisi gayet güzel ve beliğdir. Yüce Allah:

“Ancak … nikâh edebilir” âyeti ancak böyle birisi ile ilişki kurabilir demektir. Burada nikâh, cima manasına kullanılmış olur. Bunun hem erkek, hem kadın için ayrı ayrı söz konusu edilmesi ise, mübalağa ve her iki tarafı da bu hususta sorumlu tutmak manasındadır.

Daha sonra fazladan bir de müşrik kadın ile müşrik erkeği de zikretmektedir ki, şirk zinaya göre masiyetler arasında daha genel bir masiyettir. Bunun da anlamı şöyle olur: Zina eden bir kimse, zina ettiği vakit ya müslümanlardan zina eden bir kadın ile ilişki kurmaktadır, veya ondan daha güzel müşriklerden bir kadın ile ilişki kurmaktadır.

İbn Abbâs ve yakın öğrencilerinden bu âyet-i kerîmedeki “nikâh” lâfzının ilişki kurmak ve cima manasına olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir.

ez-Zeccâc bunu kabul etmeyerek şöyle der: Yüce Allah’ın Kitabında m-kâh lâfzı ancak evlendirmek, evlenmek manasına kullanılmıştır.

Ancak durum dediği gibi değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Ondan sonra başka bir koca ile nikâhlanmadıkça” (el Bakara, 2/230) diye buyurulmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunun (nikâhlanıp, evlenmek suretiyle) ilişki kurmak anlamında olduğunu beyan etmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/230. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Taberî de bu te’vile uygun bir rivâyeti Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs ve İkrime’den nakletmektedir. Ancak bu rivâyeti tamamlayıcı da olmayan, sonuca da götürmeyen bir şekilde kaydetmiştir. el-Hattabî de bu görüşü İbn Abbâs’tan nakletmiş ve bunun anlamının ilişki kurmak olduğunu belirtmiştir. Yani bu zina, ancak bir zaniye ile yapılır. Bu da her iki tarafın da zina etmiş olacağını ifade eder. Bu bir görüş.

2-Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin rivâyetine göre Amr b. Şuayb babasından, o dedesinden rivâyet ettiğine göre Mersed b. Ebi Mersed Mekke’deki esirleri taşır (Medine’ye getirir, kurtanr)dı. Mekke’de “Anak” diye adlandırılan bir fahişe vardı, bu da onun dostu idi. Mersed dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a gelip dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Anak’ı nikâhlayayım mı? Bir süre sustu, bana cevap vermedi. Bunun üzerine:

“Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir” âyeti nazil oldu, beni çağırdı ve bana bu âyeti okuduktan sonra: “Onu nikâhlama” dedi. Ebû Dâvûd, Nikâh 4; Tirmizî, Tefsir 24. sûre 1; Nesâi, Nikâh 12,

Ebû Dâvûd’un lâfzı bu şekildedir, Tirmizî’nin rivâyeti ise daha eksiksizdir. el-Hattabî dedi ki: Bu hüküm o kadına hastır, çünkü o kadın kâfir idi. Zina eden müslüman bir kadının nikâh akdi feshedilmez.

Bu görüşe göre de bu âyet-i kerîme müslümanlardan özel bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişi, zinakâr fahişelerden olup Um Mehzûl diye bilinen bir kadını nikâhlamak için izin istemişti. Bu kadın, (kendisiyle evlenecek olanın) nafakasını karşılamayı da taahhüt etmişti. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti indirdi. Müsned, U, 159, 225; Hakim, el-Müstedrek, II, 396; Beyhakî, Sünen, VIII, 246. Bu görüşü Amr b. el-Âs İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 132£J’de, İbn Ömer demektedir. Hadisin (yukarıda gösterilen kaynaklarda) râvisi ise Abdullah b. Amr b. el-Âs’tır. Ashabdan bu görüşü ifade edenin o olması daha uygun geliyor. ile Mücâhid ifade etmiştir.

4- Bu âyet-i kerîme, Suffa ashabı hakkında nazil olmuştur. Bunlar muhacirlerden olup Medine’de evleri, aşiretleri yoktu. Mescidin suffasında yerleşmişlerdi. Dörtyüz kişi idiler. Gündüzün rızık peşinde koşar, geceleyin de suffada kalırlardı. Medine’de de açıktan açığa fuhuş işleyen fahişeler vardı. Bunların elbiseleri ve yemekleri pek çoktu. Suffadakiler bunlarla evlenip onların meskenlerinde barınıp yemeklerinden yiyip elbiselerinden giyinmek istediler. Bu âyet-i kerîme onları böyle bir duruma düşmekten korumak üzere nazil olmuştur. Bu açıklamayı da İbn Ebi Salih yapmıştır.

5- ez-Zeccâc ve başkası bu görüşü el-Hasen’den nakletmişlerdir. Buna göre o şöyle demiştir: Burada kasıt, kendilerine zina haddi uygulanmış, zina eden erkek ve kadındır. O şöyle demiştir: Bu yüce Allah’ın bir hükmüdür.

Zina haddi uygulanmış bir erkeğin, zina haddi uygulanmış bir kadından başkasıyla evlenmesi câiz değildir. İbrahim en-Nehaî de buna yakın görüş belirtmiştir.

Ebû Dâvûd’un, Mûsannef’inde (Sünen’inde) kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Zina edip had uygulanmış bir erkek ancak kendisi gibi olanı nikâhlayabilir.” Ebû Dâvûd, Nikâh 4; Müsned, II, 324.

Rivâyete göre had uygulanmış bir kimse, had uygulanmamış bir kadın ile evlenmiş, Ali (radıyallahü anh) da onları birbirlerinden ayırmıştır. İbnu’l-Arabî der ki: Bu naklen sabit olmadığı gibi, aklen de sahih olmayan bir husustur. Erkekler arasından had uygulanmış birisinin yalnızca had uygulanmış kadınları nikâhlayabileceğini söylemek doğru olabilir mi? Bu hangi rivâyete dayanarak kabul edilebilir ve şeriatteki hangi aslî hüküm, bu kıyasın dayanağını teşkil edebilir?

Derim ki: el-Kiya (el-Herâsî) bu görüşü aynı zamanda Şâfiî mezhebine mensub kimi müteahhir fakihlerden de nakletmiş ve zina eden bir erkek eğer zina etmeyen bir kadın ile evlenecek olursa, âyetin zahiri gereğince birbirlerinden ayrılacaklarını belirtmişlerdir. el-Kiyâ der ki: Ancak bu zahir ile amel etmektir. Bu görüşü kabul eden bir kimsenin zina eden bir erkeğin, müşrik bir kadınla evlenmesini de câiz kabul etmesi, zina eden bir kadının da müşrik bir erkekle evlenmesini câiz kabul etmesi gerekir. Bunun câiz olması ise son derece uzak bir ihtimaldir ve hatta bu büsbütün İslâm’dan çıkıştır. Hatta bunlar bazen şunu da söylerler: Âyet-i kerîme zina eden kadın hakkında değil de özel olarak müşrik erkeğin nîkâhlanması hususunda neshedilmiştir.

6- Âyet-i kerîme neshedilmiştir. Malik, Yahya b. Said’den, o Said b. el-Müseyyeb’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadını nikâh edebilir. Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir” âyeti hakkında(Said b. el-Müseyyeb) dedi ki; Bu âyet-i kerîmeyi daha sonra gelen:

“İçinizden evli olmayanları… evlendirin” (en-Nûr, 24/32) âyeti neshetmiştir. İbn Amr da böyle demiştir. O dedi ki: Zina eden kadın da müslümanların evli olmayan (dul)ları arasına girer.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: İlim adamlarının çoğunluğu bu görüşü benimsemişlerdir. Fetva verme ehliyetine sahip kimseler de şöyle derler: Bir kadın ile zina eden bir kimse o zina ettiği kadın ile evlenebileceği gibi başkası da onunla evlenebilir, Bu İbn Ömer’in, Salim’in, Cabir b. Zeyd’in, Atâ, Tavus ve Malik b. Enes’in görüşü olduğu gibi, Ebû Hanîfe ve mezhebine mensup ilim adamlarının da görüşüdür.

Şâfiî der ki: Bu âyet hakkında söylenecek söz Said b. el-Müseyyeb’in sözü gibidir. Allah’tan yanılmayacağımı ümit ederek söylüyorum ki, bu âyet mensuhtur.

İbn Atiyye dedi ki: Bu âyet-i kerîmede müşriklerden söz edilmesi bütün bu yaklaşımları zayıf kılmaktadır. İbnu’l-Arabî der ki: Bence uygun görüş şudur: Nikâh lâfzı ile ya İbn Abbâs’ın dediği gibi, ilişki kurmak kastedilmiştir, yahutda akit. Eğer ilişki kurmak kastedilmiş ise bunun manası: Bir zina ancak zaniye bir kadın ile yapılır. Bu da şu demektir: Erkek de, kadın da her iki taraf da zinakârdır. Buna göre âyetin takdiri de şöyle olur: Zinakâr bir kadın ile ilişki kurmak, ancak zina eden bir erkeğin yahut müşrik bir erkeğin işidir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmektedir ve sahih bir manadır.

Eğer: Baliğ bir kimse bir kız çocuğu ile yahut akıllı bir kişi deli birisi ile yahut uyuyan bir kişi uykuda olan bir kadın ile zina edecek olursa, bu sadece erkek tarafından bir zinadır ve bu erkek zaniye olmayan birisini nikâhlamış (ilişki kurmuş) olmaktadır. O takdirde daha önce geçen maksadın dışına çıkılmış olmaktadır denilirse, cevabımız şu olur: Bu, her bakımdan bir zinadır. Şu kadar var ki onlardan birisinden had düşer, diğerine ise uygulanır.

Şayet “nikâh” lâfzı ile akit kastedilmiş ise âyetin anlamı şöyle olur: Zina etmiş bir kadın ile evlenip de, hamile olup olmadığını anlamadan onunla gerdeğe giren bir kimse zina eden kişi gibidir. Ancak bu hususta ilim adamlarının ihtilâfı dolayısıyla ona had uygulanmaz. Şayet böyle birisi ile nikâh akdi yapıp da onun hamileliği, ortaya çıkıncaya kadar, onunla gerdeğe girmeyecek olursa, İcma ile bu akit caizdir.

Bir diğer görüşe göre âyet-i kerîmenin maksadı, zina eden bir erkek, zaniye bir kadından başkasıyla evlenemez, demek değildir. Çünkü böyle birisinin zaniye olmayan bir kadın ile evlenmesi de düşünülebilir. Ancak mana şöyle olur: Zaniye bir kadın ile evlenen bir kimse de zanidir. Sanki: Zaniye kadını ancak zina eden erkek nikâhlar, denilmek istenmiş ve ifadelerde lâfızlar yer değiştirmiştir. Bu da şu demektir: Zaniyeyİ ancak onun zinasına razı olan bir erkek nikâhlayabilir. Böyle bir şeye de ancak kendisi zina ediyor ise razı olur,

2- Zaniye Kadın ile Evlenmek Sahihtir:

Bu âyet-i kerîmede zaniye ile evlenmenin sahih olduğuna delil vardır. Aynı şekilde evli birisinin hanımı zina edecek olursa, nikâh fâsid olmaz. Koca da zina edecek olursa, hanımı ile olan nikâhı fâsid olmaz. Bu açıklama ise âyet-i kerîmenin mensûh olduğunu kabul etmeye binâendir. Âyetin muhkem olduğu da söylenmiştir, bu da ileride gelecektir.

3- Zina Eden Erkek ve Kadının Biribirleriyle Evlenmeleri:

Rivâyete göre Ebubekir (radıyallahü anh) döneminde bir adam bir kadın ile zina etti. Her ikisine de yüzer sopa had uyguladıktan sonra olduğu yerde onları birbirleriyle evlendirdi ve sonra da onları bir sene sürgüne gönderdi. Benzeri bir uygulama Ömer, İbn Mes’ûd ve Câbir (radıyallahü anhüm)dan da rivâyet edilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bunun başı zina, sonu nikâhla bitmiştir.

Buna şöyle bir Örnek gösterilebilir: Bir adam birisinin bahçesinden meyve çalar, sonra bahçe sahibine gider. O çaldığı meyveyi ondan satın alır. Çalması haram, satın alması helâldir.

Şâfiî ve Ebû Hanîfe bu görüşü kabul etmişler ve suyun (zinanın) hurmiyetinin olmadığı görüşünü benimsemişlerdir, Yani evlilik sebebiyle sabit olan bir akım haramlar zina sebebiyle sabit olmaz.

İbn Mes’ûd (radıyallahü anh)dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir adam, bir kadın ile zina eder, sonra da onu nikâhlayacak olursa, her ikisi de ebediyyen zinakârdırlar. İşte Malik de bu görüşü kabul etmiştir. Onun görüşüne göre o fasit olan suyundan rahminin temizliğini anlayıncaya kadar onu nikâhlayamaz. Çünkü nikâhın kendine göre bir hürmeti (saygınlığı) vardır. Onun saygınlığından birisi de nikâh dolayısı ile helâl olan suyun, zina suyunun üzerine dökülmemesi ve böylelikle haramın helâla, hakir ve bayağı halin suyunun, şerefli halin suyu ile karışmamasıdır.

4- Zinakar Bilinen Bir Kimsenin Böyle Olmadığı İntibaını Vererek Evlenmesinin Hükmü:

İbn Hüveyzimendâd der ki: Zina veya fasıklık türlerinden bir başkası ile bilinen ve bunu açıktan işleyen bir kimse, şayet namus ve iffet ehli bir ailenin kızı ile evlenir de kendisi hakkında onları aldatacak (namus ehli birisi olduğunu gösterecek) olursa, onunla birlikte kalmak yahut ondan ayrılmak hususunda muhayyerdirler. Çünkü bu da kusurlardan bir kusur gibidir. İbn Hüveyzimendâd bu görüşüne Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Zinakâr ve bundan dolayı had cezası uygulanmış olan bir kimse ancak kendisi gibi olanı nikâhlayabilir” Birinci başlıkta geçmiş olan bu hadisin kaynakları da orada gösterilmişti. hadisini delil göstermiştir.

İbn Hüveyzimendâd der ki: Hadiste had cezası uygulanmış birisinin söz konusu edilmesinin sebebi, fasıklıkla meşhur olmasıdır. İşte evlenmesi halinde eşinden ayrılması icab eden kişi budur. Fâsıklıkla meşhur olmayan kişi hakkında bu hüküm söz konusu değildir.

5- Âyetin Muhkem Olmadığını Söyleyenler ve Bu Görüşün Bazı Hükümlere Etkisi:

Mütekaddiminden bir kesim şöyle demiştir; Âyet-i Kerîme nesh edilmiş değildir. Bunlara göre zina eden bir kimsenin kendisi ile hanımı arasındaki nikâhı fasid olur. Kadın zina edecek olursa, kendisi ile kocası arasındaki nikâhı da fasid olur. Bunlardan bir topluluk da şöyle demiştir: Bu yolla nikâh fesh olmaz, ancak kocaya hanımı zina ettiği takdirde karısını boşaması emredilir. Boşamayacak olursa, günahkâr olur. Ne zina eden bir kadınla, ne zina eden bir erkekle evlenmek caizdir. Ancak tevbe açıkça tesbit edilecek olursa, o takdirde nikâhlanmak câiz olur.

6- Mü’minlere Fahişelerle Evlenmek Haramdır:

“Böylesi mü’minlere haram kılınmıştır.” Yani bu gibi fahişeleri nikâhlamak mü’minlere haramdır. Kimi te’vil âlimleri şunu iddia ederler: Böyle fahişelerle nikâhlanmayı yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine haram kılmıştır. Bu türden kadınların en meşhurlarından birisi de Anâk diye bilinen kadındır,

7- İslâm ve Harb Diyarında Zinanın Hükmü:

Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inde zinayı haram kılmıştır. Erkek nerede zina ederse etsin, ona had uygulanmalıdır. Malik, Şâfiî ve Ebû Sevr’in görüşü budur. Re’y ashabı ise müslüman bir kimse eğer Dar-ı Harbde eman ile bulunur da orada zina ettikten sonra İslâm diyarına çıkıp gelecek olursa, ona had uygulanmaz.

İbnu’l-Münzir der ki: Dar-ı Harb ile Dar-ı İslam arasında fark yoktur. Kim zina ederse, ona had uygulanır. Bu yüce Allah’ın:

“Zina eden dişi ile zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun” âyetinin zahirinin bir gereğidir.

Nur 2

Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah’ın dini konusunda onlara acıma duygusu sizi tutmasın — eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Onların cezalandırılmasına müminlerden bir grup da şahit olsun.

Diyanet Vakfı
Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allahın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.

Kurtubi Tefsiri
Zina eden dişi ile zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun, Allah’a ve âhiret gününe îman etmiş kimseler İseniz, Allah’ın dini hususunda her ikisine de acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da azaplarına şahit olsunlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmiiki başlık halinde sunacağız:

1- Zinanın Tarifi:

Yüce Allah’ın:

“Zina eden dişi ile zina eden erkeğin…” âyetinde geçen zina -hırsızlık ve öldürme gibi- sözlükte de şeriatte de ne anlama geldiği bilinen bir terimdir. Bu da erkeğin bir kadın ile -aralarında nikâh ve nikâh şüphesi olmaksızın- kadının da iradesi ile fercinde İlişki kurmanın adıdır. Şöyle de tarifi yapılabilir: Zina, tabiat itibariyle arzu edilen, fakat şer’an haram kılınan şekilde bir ferci, bir ferce sokmaktır. Bu husus gerçekleşti mi had vacib olur.

Zina haddi, bunun gerçek mahiyeti, ilim adamlarının bu husustaki görüşlerine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerîmenin en-Nisâ Sûresi’nde yer alan “zina edenleri evlerde hapsetme” âyeti ile

“onlara eziyet etme” âyetini (en-Nisâ, 4/15-16. âyetleri) neshettiği ittifakla kabul edilmiştir.

2- Evli Olmayanın Zina Cezası:

Yüce Allah’ın:

“Herbirine yüzer değnek vurun” âyeti zina eden hür, bâlığ ve evlenmemiş olanın haddini (cezasını) ifade etmektedir. Erkek ve dişi için ceza budur. Sünnette de, bir yıllık sürgün bu husustaki görüş ayrılıkları söz konusu olmakla birlikte de sabit olmuştur.

Cariyelere ceza elli celdedir. Çünkü yüce Allah:

“Şayet evlendikten sonra fuhuş işlerlerse onlara muhsan olanlara verilen cezanın yarısı verilir.” (en-Nisâ, 4/25) diye buyurmaktadır. Bu cariye hakkındaki hükümdür, köle de aynı durumdadır.

Hür ve muhsan (evli) kimselerin zina halinde cezaları ise, sopa değil recmdir. İlim adamları arasında hem yüz celde vurulur, sonra da recmedilir diyenler de vardır, Bütün bu hususlar geniş bir şekilde en-Nisâ Sûresi’nde (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçmiş olduğundan burada onları tekrarlamaya gerek kalmamıştır. Yüce Allah’a hamdolsun.

3- Kıraate Dair Bazı Açıklamalar:

“Zina eden dişi ile zina eden erkeğin” anlamındaki âyeti Cumhûr ref ile okumuşlardır. Îsa b. Ömer es-Sakafî ise “Zina eden dişi” lâfzını nasb ile okumuştur. Sîbeveyh’e göre bu daha uygundur, çünkü ona göre bu; “Zeyd’i vur” takdirindedir. Yine Sîbeveyh’e göre ref ile okumanın da izahı şöyle olur: Bu bir mübtedanın haberidir ve takdiri de şöyledir: “Size okunanlar arasında zina eden dişi ile zina eden erkeğin… hükmü…dır.” Her ne kadar Sîbeveyh’e göre kıyas nasb ile okumak şeklinde ise de, insanlar bunu icmâ’ ile merfû’ okumuşlardır. el-Ferrâ’, el-Müberred ve ez-Zeccâc ise refi daha uygun görmektedirler. Haber de yüce Allah’ın:

“Vurun” âyetidir. Çünkü ifadenin manası şöyledir: Zina eden dişi ile zina eden erkeğe Allah’ın hükmü gereğince celde vurulur.” Bu da güzel bir açıklamadır ve nahivcilerin çoğunluğunun görüşüdür. Arzu edilirse haber; “(zina eden dişi ile zina eden erkeğe) celde vurmak gerekir” şeklinde takdir de edilebilir. İbn Mes’ûd ise sonda “ye” harfi olmaksızın, “Zina eden erkek” diye okumuştur.

4- Bu Âyette Dişi İle Erkeğin Birlikte Zikredilmesinin Hikmeti:

Şanı yüce Allah, erkeği ve dişiyi birlikte zikretmiştir. Halbuki “zani” demek yeterli olurdu. Bir görüşe göre ikisinin de zikredilmesi te’kid içindir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadının… ellerini kesin.” (el-Mâide, 5/38)

Burada her ikisinin birlikte söz konusu edilmesi herhangi bir kimsenin; erkek bu fiili işleyen, kadın da bu fiilin kendisinde işlendiği nesne olduğundan dolayı kadına had icab etmez, diye bir kanaate kapılmaması içindir. İşte burada dişinin de söz konusu edilmesi, aralarında Şâfiî’nin de bulunduğu bir takım ilim adamlarının içine düştüğü bir müşkülü ortadan kaldırmak içindir. Bunlar şöyle demişlerdir; Ramazan ayında ilişki kurmak halinde kadına keffaret yoktur, çünkü bu hususta peygamberden hükmü sormaya gelen kişi: Ben ramazan gününde eşimle cima ettim demiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona: “Keffarette bulun” diye cevap vermiştir. Buhârî, Siyam 50, Nafakat 13, Keffârât 2-4, Müslim, Siyam 81 vd; Ebû Dâvûd, Savm 38,İbn Mâce, Siyam 14; Müsned, II, 241, VI, 276. Görüldüğü gibi Peygamber burada erkeğe keffarette bulunmayı emretmiştir, kadın ise cima eden değildir, ilişkiyi kuran da değildir.

5- Zina Eden Dişinin Önce Zikredilmesi:

Bu âyet-i kerîmede zina eden dişinin önce anılmış olması, o dönemde kadınların zinalarının çokça yaygın olmasından dolayıdır. O dönemin fahişeleri ile Arapların cariyelerinin sancaktan olurdu ve zinayı açıktan açığa işlerlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Zina, kadınlar için daha bir utanç vericidir ve hamilelik dolayısıyla onların zinaları daha bir zararlıdır.

Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır Kadında şehvet daha çoktur ve onda daha baskındır. İşte hükmün ağırlığına dikkat çekmek için kadının öncelikle söz konusu edilmesi şehvetini bastırması İçindir. Her ne kadar kadında fıtrî olarak haya varsa da zina etti mi büsbütün hayası gider. Aynı şekilde (zina dolayısı ile) kadın için utanılacak durum daha ileri derecededir. Zira kadınların asıl konumu hicab ve korunmak çerçevesindedir. Onların önceden anılmaları bu hükmün ağırlığına ve bu açıdan onlara dair hükmün önemine dikkat çekmek içindir.

6- Celd (Sopa) Hükmü Umumi Değildir;

Yüce Allah’ın:

“Zina eden dişi ile zina eden erkeği” âyetinde isimlerin başına gelen elif ve lâm cins içindir. Bu da bütün zina edenler hakkında hükmün böylece umumî olduğu anlamına gelir. Recm ile birlikte celde cezasının da verileceğini kabul edenler derler ki: Sünnet fazladan bir hüküm gelirmiş ve o bakımdan recm ve celd birlikte uygulanır. Bu İshak b. Râhaveyh ve el-Hasen b. Ebi’l-Hasen’in görüşüdür. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da Şuraha’ya böylece uygulama yapmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/16. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Cumhûr ise şöyle demektedir: Bu hüküm (celd hükmü) evlenmemiş erkek ve dişi hakkındadır. Onlar, kölelerin ve cariyelerin bu umumun kapsamı dışında olduğunu belirterek, bu âyetin umumî olmadığına delil göstermişlerdir.

7- Aynı Örtü Altında Bir Erkek ve Bir Kadın Bulunursa:

Şanı yüce Allah, zina eden İki kişiye, bu hususta aleyhlerine şahidlîk edilmesi halinde, uygulanması gereken cezayı -ileride de açıklanacağı üzere- belirtmiş bulunmaktadır. İlim adamları da icma ile böyle demişlerdir. Ancak bir erkek, bir kadın ile aynı örtü altında bulunacak olursa, uygulanması gereken hükmün ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İshak b. Râhaveyh der ki: Bunların herbirine yüzer değnek vurulur. Bu görüş Ömer ve Ali (radıyallahü anh)dan da rivâyet edilmekle birlikte; böyle bir görüş onlardan sabit olmamıştır.

Atâ ve Süfyan es-Sevrî de: Te’dib edilirler, demişlerdir. Malik ve Ahmed de te’dib’in sınırı ile ilgili görüşleri göz önünde bulundurarak böyle demişlerdir. İbnu’l-Munzir dedi ki: Bizim gördüğümüz ilim adamlarının büyük çoğunluğu bu halde bulunan kimselerin te’dib edileceği kanaatinde idiler. Bu mesele ile ilgili tercihe değer görüşün hangisi olduğu ile ilgili açıklamalar, daha önceden Hûd Sûresi’nde (11/84-95. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Hamd, yalnız Allah’adır.

8- Celde (Değnek, Sopa) Cezası:

Yüce Allah’ın:

“Vurun” âyetinde “fe” harfi başa gelmiş bulunmaktadır. Çünkü bu bir emirdir, emir de şarta benzer.

el-Müberred der ki: Bu âyette bir çeşit (şart ve) ceza manası da vardır. Bir kimse zina ederse, ona şunu şunu uygulayınız, anlamındadır. Burada “fe” harfi gelmesinin sebebi budur. Yüce Allah’ın;

“Hırsızlık eden erkek ile hırsızlık eden kadının ellerini kesiniz” (el-Mâide, 5/38) âyeti da böyledir.

9- Bu Emrin Muhatabı:

Bu emirle muhatab olan kimselerin, İmâm (İslâm devlet yöneticisi) ile onun adına görevde bulunanlar olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Malik ile Şâfiî ek olarak: Kölelere de efendileri uygular, demişlerdir. Şâfiî; bütün sopa ve el kesme cezalarında da böyledir (yani efendi köleye cezayı uygular), der. Malik ise el kesme cezasında değil de sopa cezasında efendinin cezayı uygulayacağını kabul etmiştir.

Burada hitabın müslümanlara yönelik olduğu da söylenmiştir. Çünkü dinin hükümlerim uygulamak, bütün müslümanların görevidir. Bundan sonra İmâm, bu hükümleri onların adına vekaleten uygular. Zira hepsinin hadlerin uygulanması için bir araya gelip toplanmalarına imkân yoktur.

10- Sopa Cezası Nasıl Uygulanır?

İlim adamları sopa cezasının kamçı ile uygulanması gerektiğini icmâ ile kabul etmişlerdir. Bu uygulamada kullanılacak olan kamçının ne çok sert ve katı ne de pek yumuşak olmayıp ikisi arasında olması gerekir. Malik, Zeyd b. Eslem’den rivâyet ettiğine göre; bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde zina ettiği itirafında bulundu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine bir kamçı getirilmesini istedi. Ona kırık bir kamçı getirildi: “Bundan daha yukarıda olsun” diye buyurdu. Bu sefer yeni, henüz yanları keskince bir yeni kamçı getirildi. Bu sefer: “Bundan daha aşağıda olsun” diye buyurdu. Bunun üzerine ona, keskinliği nisbeten gitmiş ve bir parça yumuşamış bir kamçı getirildi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın emir verilmesi üzerine ona ceza uygulandı. Muvatta’, Hudûd 12

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) dedi ki: Bütün Muvatta’’ ravileri bu hadisi böylece mürsel olarak rivâyet etmişlerdir. Herhangi bir şekilde bu lafızla, bu hadisin muttasıl bir senedle rivâyet edildiğini bilmiyorum, Ma’mer de Yahya b. Ebi Kesir’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan aynen onun benzeri bir hadis rivâyet etmiştir. Ömer (radıyallahü anh)ın şarab içmesi dolayısıyla Kudame (b. Maz’un)u tam bir kamçı ile vurduğuna dair açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/93. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada sözü edilen tam kamçıdan kasıt, ortalama bir kamçıdır.

11- Zina Cezası Uygulanacak Olanın Elbiselerinin Soyulması:

İlim adamları zina dolayısıyla sopa vurulacak olan kimsenin elbiselerinin soyulması hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik, Ebû Hanîfe ve başkaları, üzerlerinden elbiseleri çıkartılır, demişlerdir. Ancak kadının üzerinde kendisini vurulacak sopalara karşı koruyacak olan elbiseler dışında, onu setredecek kadarı bırakılır.

el-Evzaî de şöyle demektedir; İmâm muhayyerdir, isterse (erkeğin) elbiselerini çıkartır, isterse bırakır. en-Nehaî ve en-Nehaî şöyle demektedirler: Elbiselerini üzerinden soymaz ama üzerinde de bir gömlek bırakır. İbn Mes’ûd dedi ki: Bu ümmette tamamen elbiseleri soymak da, upuzun yatırmak da helâl değildir. es-Sevri de bu görüştedir.

12- Erkek ve Kadınları Dövme Keyfiyeti:

İlim adamları erkek ve kadınların dövülmesi keyfiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptir. Malik der ki: Bütün hadlerde erkek ile kadın arasında hiçbir fark yoktur. İkisinden yalnızca birisine haddin uygulanması söz konusu değildir. Ona göre had, ancak sırta uygulanırsa yerini bulur.

Re’y ashabı ve Şâfiî’lerin görüşüne göre ise erkek ayakta durur halde dövülür. Bu aynı zamanda Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)ın da görüşüdür.

el-Leys b. Sa’d ile Ebû Hanîfe ve Şâfiî derler ki: Bütün hadlerde dövmek ve ta’zir’de dövmek, yere uzunlamasına yatırılmaksızın, ayakta ve üzerinde elbise bulunmaksızın uygulanır. Ancak kazf haddi üzerinde elbise bulunduğu halde vurulur. Bunu el-Mehdevî, et-Tahsil’de Malik’ten nakletmektedir. Üzerindeki palto ve kürk gibi kalın elbiseler de çıkartılır. Şâfiî de şöyle demektedir; Eğer yatırmakta bir salah varsa yatırılır.

13- Hadlerin Uygulanacağı Yerler:

İlim adamları had uygulanması esnasında insanın nerelerine vurulacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik dedi ki: (Vurarak uygulanan) bütün hadler ancak sırta vurulur. Ta’zir de bu şekildedir. Şâfiî ve mezhebine mensub ilim adamları derler ki: Yüze ve ferce vurulmaz, diğer azalara vurulur. Bu görüş Ali (radıyallahü anh)dan da rivâyet edilmiştir. İbn Ömer de zina dolayısıyla celde vurdurduğu bir cariyenin ayaklarına da vurulmasını işaret etmiştir.

İbn Atiyye der ki: Yüze, avrete ve Öldürme tehlikesi bulunan yerlere vurulmayacağı hususunda icmâ’ vardır. Başa vurulması hususunda görüş ayrılığı vardır. Cumhûr başa vurmaktan sakınılır derken, Ebû Yûsuf: Başa vurulur, demiştir. Ömer ve oğlu (Abdullah)ın da başa vurulur, dedikleri rivâyet edilmiştir. Ömer (radıyallahü anh) da, had olarak değil de ta’zir olarak Sabiğ’in başına vurmuştur. Malik’in delillerinden birisi de: İnsanların yaptıklarını gördüğü uygulama ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Ya delil getirirsin, yahut ta sırtına had uygularım” Buhâri, Şehâdât 21. Tefsir 24. .sûre 3; Müslim, Liân 11, 12; Ebû Dâvûd, Talâk 27; Tirmuî, Tefsir 24. süre 3; Nesâi, Talâk 37, 38; ibn Mâce, Talâk 27; Müsned, 1, 238 şeklindeki hadisidir, ileride gelecektir.

14- Had Cezasında Vurma Şekli:

Gereken şekilde vurmanın, can yakıcı olmakla birlikte, yaralamaması ve deriyi yırtmaması gerekir. Vuran kimsenin koltuk altı görünecek kadar elini kaldırmaması gerekir. Cumhûr bu görüştedir, Ali ve İbn Mes’ûd (radıyallahü anh)ın da görüşü budur.

Ömer (radıyallahü anh)a had uygulanması gereken bir adam getirildi. Ona iki kamçı arası bir kamçı getirildi. Vurana: Vur, fakat koltuk altın görünmesin ve her azasına da hakkını ver, diye buyurdu.

– Yine Ömer (radıyallahü anh)a içki içmiş birisi getirildi, o da şöyle dedi: Şimdi ben seni, sana karşı içinde bir şefkat duymayacak birisine göndereceğim. Onu Mutî’ b. el-Esved el-Adevî’ye gönderdi ve; Yarın sabah ona had vur, dedi.

Ömer (radıyallahü anh) onun yanına vardığında, ona şiddetle vurmakta olduğunu gördü ve: Sen adamı öldürdün, ona kaç celde vurdun? diye sordu. O: Altmış deyince, bunları (şiddetli vurduğun için) geri kalan yirmisinin yerine say, dedi.

Ebû Ubeyde dedi ki: Ömer (radıyallahü anh)ın: “Bunları geriye kalan yirminin yerine say” sözleri şu demektir: Senin ona vurduğun bu şiddetli darbeleri geriye kalmış ve vurmadığın yirmi celdenin yerine say ve geri kalan yirmi celdeyi ona vurma.

Bu hadisteki fıkhı inceliklerden birisi de şudur: İçki içene uygulanacak cezada vuruşlar hafiftir.

İlim adamları hangi hadlerin vuruşlarının daha ağır olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler ki, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

15- Vurma Hadlerinin Şiddeti:

Malik ve mezhebine mensub ilim adamları ile el-Leys b. Sa’d şöyle demişlerdir: Vurma bütün hadlerde birbirine eşittir ve bu vurma iz bırakmayacak ve iki vuruş şekli arasında ortalama olacaktır. Şâfiî (radıyallahü anh)ın görüşü de budur.

Ebû Hanîfe ve mezhebine mensub ilim adamları derler ki: Ta’zir, vurmanın en şiddetli olanıdır. Zina dolayısıyla vurma, içki dolayısıyla vurmadan daha şiddetlidir. İçki içene uygulanacak vurma cezası kazfteki vurmadan daha ağırdır.

es-Sevrî ise şöyle demektedir: Zinada vurma cezası, kazfin vurma cezasından daha şiddetlidir. Kazfin vurması ise şarab içmenin cezası olan vurmadan daha şiddetlidir.

Malik bu hususta vurmaların sayısının nass ile tesbit edildiğini delil göstermiştir. Hükmü kabul edilmesi gerekenden (şeriat koyucudan) bu hadlerin herhangi birisinin hafifletileceğine ya da ağırlaştıracağına dair bir nass varid olmamıştır.

Ebû Hanîfe ise Ömer (radıyallahü anh)ın uygulamasını delil göstermiştir. Onun ta’zir dolayısıyla uyguladığı vurma cezası, zina dolayısıyla uyguladığı vurma cezasından daha ağırdır.

es-Sevrî de şunu delil göstermiştir: Zinanın vurma cezası sayıca daha fazla olduğundan dolayı kazfin cezasından daha ağır şiddette olması imkânsızdır. İçki hakkında da aynı şey söylenir. Çünkü içki ile İlgili had ictihad ile sabit olmuştur. İctihad ile ilgili meseleler ise tevkif ile sabit olmuş (nass ile tesbit edilmiş) meselelerin kuvvetinde olamazlar.

16- Haddi Uygulama Yetkisi Kimindir?

Yüce Allah’ın zina, şarab, zina iftirası ve buna benzer uygulanmasını farz kıldığı hadlerin, yöneticilerin huzurunda uygulanması gerekir. Bu haddi ancak İmâmın bu iş için seçeceği faziletli ve hayırlı kimseler uygularlar. Böyle bir durum ortaya çıktığı her seferinde sahabe (Allah hepsinden razı olsun) böyle yapardı. Buna sebeb, bunların yerine getirilmeleri, miktarları, uygulanacakları yerleri ve halleri itibariyle gereği gibi korunmaları gereken, uygulanan şer’i bir(er) kural ve Allah’a yakınlaştırıcı bir(er) ibadet olmalarıdır. Bunlara dair şart ve hükümler aşılamaz. Çünkü müslümanın kanı ve değeri pek büyüktür. Mümkün olan her yolla buna gereken riayetin gösterilmesi icab eder.

Sahih(-i Müslim)in rivâyetine göre Hudayn b. el-Münzir Ebû Sâsân şöyle demiştir: Osman b. Affan’ın huzuruna Velid’în getirildiğini gördüm. Velid sabah namazını iki rek’at kıldırdıktan sonra: Size daha da kıldırayım (mı)? diye sormuş. Birileri Humran olan iki kişi aleyhine şahitlik etmişti. Humran onun şarab içtiğine dair, diğeri ise onu kusarken gördüğüne dair şahitlik etmişti. Osman (radıyallahü anh) dedi ki: Onun kusmasının tek sebebi içmiş olmasıdır. Sonra da: Ey Ali! Kalk, buna sopa vur, dedi. Ali: Ey Hasan! Kalk, ona sopa vur, dedi. Bu sefer el-Hasen -bu sözlerinden rahatsız gibi- şöyle dedi: Bunun nimetinden istifade eden kimse külfetine de onun katlanmasını iste! Bunun üzerine: Ey Abdullah b. Ca’fer kalk, buna sopa vur, dedi. O da ona sopa vurmaya başladı, Ali (radıyallahü anh) da sayıyordu… Müslim, Hudûd 38; İbn Mâce, Hudûd 16; Müsmd, 1, 140, 144.

(Buna dair açıklamalar) daha önceden el-Mâide Sûresi’nde de geçmişti. Şimdi Osman (radıyallahü anh)ın, İmâm Ali’ye: Kalk, ona sopa vur, demesi üzerinde dikkatle düşünelim.

17- Zina ve Kazfte Sopa Cezasının Sayısı Nass ile Tesbit Edilmiştir:

Yüce Allah zina ve kazfte sopa cezalarının sayısını nass ile tesbit etmiş bulunmaktadır. İçki içmenin cezasının seksen sopa olduğu da Ömer (radıyallahü anh)ın Ashab-ı Kiram’ın huzurunda -el-Mâide Sûresi’nde (5/93. âyet, 9. başlıkta) geçtiği üzere- tesbit edilmiş bulunmaktadır. O halde bütün bu hususlarda tesbit edilmiş olan bu had aşılamaz.

İbnu’l-Arabî der ki: “Bunun böyle olması, insanların peşi peşine kötülük işlememeleri, masiyetlerin onlara tatlı görünmemeleri halinde böyledir. Ta ki insanlar kötülük İşlemeye alışmasınlar ve sürekli kendilerini masiyet işlemeye vermesinler. İşledikleri münkerden birbirlerini nehyetmeyecek bir hale düşmesinler. Bu hale geldikleri takdirde, o vakit hadleri ağırlaştırmak kaçınılmaz bir hal alır. Günahın daha fazla işlenmesi dolayısıyla had de arttırılır. Ömer (radıyallahü anh)a Ramazanda sarhoş olmuş bir kişi getirilir, ona yüz değnek vurur. Bunun sekseni içki içme haddi idi, yirmisi de Ramazan ayının saygınlığını çiğnemesi dolayısıyla idi. İşte bu şekilde işlenen suçun ağırlığı ve çiğnenen saygınlıkların ileri derecede olması halinde de cezaların arttırılması gerekmektedir. Bir adam küçük bir çocukla oynaşınca vali ona üçyüz kamçı vurmuştu. Malik bunu haber alınca, buna karşı bir tepki göstermedi. Peki ya bizim şu çağımızda saygınlıkların nasıl çiğnendiğini, masiyetlerin nasıl önemsenmediğini, münkerlerin açıkça işlenip hadler karşılığında rüşvet alınarak satıldıklarını ve hakimlerin huzurunda kölelerin hadleri uyguladıklarını görmüş olsaydı, hiç şüphesiz kahrından ölür, kimseyle oturmazdı. Hasbunallah ve ni’melvekil (Allah bize yeter! O ne güzel vekil)dir!”

Derim ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya belki de bundan dolayı içki haddi seksen sopaya ulaşıncaya kadar arttırılmıştır. Darakutnî rivâyet ediyor: Bize Kadı el-Huseyn b. İsmail anlattı: Bize Ya’kub b. İbrahim ed-Devrakî anlattı. Bize Safvan b. Îsa anlattı, bize Üsame b. Zeyd, ez-Zührî’den anlattı. ez-Zührî dedi ki: Bana Abdu’r-Rahmân b. Ezher haber verdi. Dedi ki: Huneyn günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı insanlar arasından geçerek Halid b. el-Velid’in evini sorduğunu gördüm. Huzuruna sarhoş birisi getirildi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında bulunanlara söyleyince, onlar da ellerinde bulunanlarla onu vurdular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun üzerine toprak attı. Sonra Ebubekir (radıyallahü anh)ın huzuruna sarhoş birisi getirildi. O günlerde onların vurdukları ceza miktarını tesbit etmeye çalıştı ve kırk sopa vurdu. ez-Zührî dedi ki: Sonra bana Humeyd b. Abdu’r-Rahmân, İbn Vebra el-Kelbî’den şöyle dediğini nakletti: Halid b. el-Velid beni Ömer’e gönderdi, yanına vardım. Huzurunda Osman b. Affan, Abdu’r-Rahmân b. Avf, Ali, Talha ve ez-Zübeyr vardı. Onunla birlikte mescidde yaslanmış oturuyorlardı. Dedim ki; Halid b. el-Velid beni sana gönderdi, onun sana selamı var, diyor ki; İnsanlar içki içmeye iyiden iyiye alıştılar. Onun cezasını da önemsemez oldular. Ömer dedi ki: İşte bunlar senin yanında bulunuyorlar, haydi onlara sor. Ali dedi ki: Görüşümüze göre sarhoş olan bir kimse hezeyana başlar. Hezeyana başladı mı iftira eder. İftira eden kimseye de seksen sopa ceza uygulanmalıdır. Bunun üzerine Ömer dedi ki: Arkadaşına onun bu söylediklerini tebliğ et. Bunun üzerine Halid de seksen sopa vurdu, Ömer de seksen sopa ceza uyguladı. Ömer (radıyallahü anh)ın huzuruna böyle bir işi yanılarak işlemiş zayıf bir kimse getirildi mi kırk celde vururdu. Osman da aynı şekilde kimine seksen, kimine kırk sopa vururdu.” Dârakutni, III, 157

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabı azarlayıcı bir üslupla: “Eğer hilalin gözükmesi gecikmiş olsaydı, ben de size daha fazla (oruç tuttururdum)” Buhârî, Savm 49, Hudûd 42, Temenni 9, t’tisâm 5; Müslim, Siyam 57; Dâriml, Savm 14; Müsned, II, 281, 516. sözleri de bu kabildendir. Çünkü onlar (Peygamber efendimize uyarak) aralıksız oruç tutmaktan vazgeçmemişlerdi. Bir rivâyette de şöyle buyurmuştur: “Eğer ay uzayıp gitmiş olsaydı, sizinle öyle aralıksız bir oruç tutardık ki, bu konuda gereksiz yere işi sıkı tutanlar, böyle sıkı tutmalarından vazgeçeceklerdi.” Buhârî, Temenni 9; Müslim, Siyam 59-60; Müsned, III, 124, 193, 200, 253

Hamıd b. Yahya, Süfyan’dan, o Mis’ar’dan, o Atâ b. Ebi Mervan’dan rivâyetine göre Ali, Necaşi’ye içki dolasıyla yüz celde vurmuştur. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) zikretmiş, ancak sebebini belirtmemiştir.

18- Şefkat ve Merhamet Allah’ın Hadlerinin Uygulanmasına Engel Olmamalıdır;

Yüce Allah’ın:

“Allah’a ve âhiret gününe îman etmiş kimseler İseniz, Allah’ın dini hususunda her İkisine de acıyacağınız tutmasın” âyeti şu demektir: Kendilerine had uygulanacak olanlara şefkat duyarak hadleri uygulamaktan uzak durmayınız. Acıtmayacak bir şekilde vuruşlarınızı hafifletmeyiniz.

Tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğunun açıklaması bu şekildedir.

en-Nehaî, en-Nehaî ve Saîd b. Cübeyr de “Allah’ın dîni hususunda her İkisine de acıyacağınız tutmasın” âyeti hakkında şöyle demişlerdir: Vurma ve celde cezasının uygulanması sırasında demektir. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) dedi ki: Bir yerde, bir haddin uygulanması, o yerin ahalisi İçin kırk günlük yağmur yağmasından daha hayırlıdır. Nesâi, Kat’us-Sârik 7; ayrıca bu manada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a menfi bir hadis olarak. Nesâî, aynı yer; İbn Mâce Hudûd 3; Müsned, II, 362, 402. Daha sonra bu âyet-i kerîmeyi okudu.

“Ra’fet (acımak)”; rahmetten daha ince bir duygudur.

Bu kelime “feale” vezninde elifin üstün telaffuzu ile; şeklinde okunduğu gibi, “fe’âle” vezninde; diye de okunmuştur. Böylelikle bu kelimenin üç türlü söylenişi bulunmaktadır, hepsi de mastardır. En meşhur olanı birincisi “elifin sakin okunuşu)dır. Bu da kalbi incelip merhamet duyma halini anlatan; dan gelmektedir. Elif sakin ve medli olarak; şekillerinde söylenir. “Üzüntü, keder” gibi. ise; ona ra’fet duydum, demektir. Rauf, yüce Allah’ın sıfatlarından olup, şefkatli ve çok merhametli demektir.

19- “Allah’ın Dini” Allah’ın Hükmüdür:

Yüce Allah’ın:

“Allah’ın dini hususunda” âyeti, Allah’ın hükmü hususunda anlamındadır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa o hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi.” (Yusuf, 12/76) Burada “hükümdarın dini”nden kasıt, onun hükmüdür.

“Allah’ın dini hususunda” âyetinin Allah’a size emretmiş ve şeriat kılmış olduğu hadlerin uygulanmasında, Allah’a itaat hususunda… diye de açıklanmıştır.

Daha sonra yüce Allah bu hususta onların kararlılık göstermeleri gerektiğini hatırlatmak ve teşvik etmek üzere:

“Allah’a ve âhiret gününe Îman ediyorsanız diye” buyurmaktadır. Bu ifade bir işe teşvik etmek istediğiniz bir kimseye: Eğer adamsan bu işi yap, demeye benzer. Yiğit adamların yapmaları gereken İş budur, demektir.

20- Mü’minlerden Bir Kesim Cezanın Uygulanışına Şahit Olmalıdır:

“Mü’minlerden bir topluluk da azaplarına şahit olsunlar” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Cezanın uygulanışına te’dib edilmeyi hakedenlerden başkaları şahit olmaz.

Mücahid dedi ki: Bir adamdan, bin kişiye kadar; İbn Zeyd de: Zina hakkında şahitliğe kıyas ederek dört kişinin hazır olması kaçınılmazdır, demiştir. Çünkü bu da onunla ilgili bir husustur. Malik, el-Leys ve Şâfiî’nin de görüşü budur.

İkrime ve Atâ ise şöyle demektedirler: İki kişinin şahitlik etmesi kaçınılmazdır. Malik’in meşhur görüşü de budur. Çünkü o bunu bir şahitlik konusu olarak değerlendirmiştir.

ez-Zührî: Üç kişi demiştir. Çünkü çoğul kipinin asgari miktarı o kadardır. el-Hasen de: Bir ve daha yukarısı demiştir, yine ondan on kişi dediği de rivâyet edilmiştir. er-Rabi ise üçten fazla olmalıdır, demiştir.

Mücahid’in delili yüce Allah’ın:

“Onların herbir kesiminden bir topluluk da… kalmalı değil miydi?” (et-Tevbe, 9/122);

“Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleri ile çarpışırlarsa…” (el-Hucurat, 49/9) âyetleridir. Bu ise iki adamın dövüşmesi hakkında nazil olmuştur. O halde yüce Allah’ın; “Mü’minlerden bir topluluk da azaplarına şahit olsunlar” âyetinde de böyle olmalıdır. Birden, bine kadar sayıdaki kimseye de “taife (mealde; topluluk)” ismi verilir. İbn Abbâs ve İbrahim de böyle demişlerdir.

Ebû Berze el-Eslemî de zina edip çocuk doğurmuş bir cariyesinin üzerine bir elbise örttükten sonra, oğluna; iz bırakmayacak, hafif te olmayıp fakat acıtacak şekilde elli sopa vurmasını emretti. Bir topluluk da çağırdıktan sonra; “Mü’minlerden bir topluluk da azaplarına şahit olsunlar” âyetini okudu.

21- Cezanın Uygulanması Esnasında Topluluğun Hazır Bulunmasından Maksat Nedir?:

Topluluğun hazır bulunmasındaki maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Acaba bundan kasıt zina edenlere sert davranıp herkesin huzurunda onların azarlanması mıdır ve bu, hem ceza uygulananları bu suçtan uzaklaştırıp hazır bulunanların da bununla öğüt alarak, bundan dolayı uzak kalmaları, buna dair haberin yaygınlaşarak geride kalanların da bundan ibret almaları mıdır? Yoksa bu cezanın uygulandığı kimselere tevbe etmeleri ve ilahi rahmete nail olmaları için midir? Bu hususta ilim adamlarının iki görüşü vardır:

22- Zina Suçunun Ağırlığı:

Huzeyfe (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ey insanlar topluluğu! Zinadan uzak durunuz. Çünkü onda altı tane kötü haslet vardır. Bunların üçü dünyada, üçü âhirettedir. Dünyadakiler şunlardır: Zina güzelliği giderir, fakirliğe sebeb olur, ömrü kısaltır. Âhiretteki kötü hasletlere gelince: (İlâhî) gazabı, kötü bir şekilde hesaba çekilmeyi ve cehennemde de ebedî kalmayı gerektirir.”

Enes’ten rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her cuma iki defa ümmetimin amelleri bana sunulur. Allah’ın zina edenlere gazabı pek şiddetlidir.” Bu anlamda teshil edemedik. Ancak, amellerin yüce Allah’a her pazartesi ve perşembe günü arzedildiğine dair rivâyetler için bk.: Müslim, Birr 35, 36; Ebû Dâvûd, Savm 59; Tirmizî, Savm 43; Dârimî, Savm 41; Muvatta’’, Husnu’l-Huluk 18; Müsned, II, 268, 329, 48.4, V, 200, 201, 205, 209.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Şa’ban ayının onbeşinci gecesinde yüce Allah ümmetime (radıyallahü anhhmet nazarıyla) bakar. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamış her mü’mine mağfiret buyurur. Beşi müstesna: Sihirbaz, kâhin, anne-babasına karşı gelen, içkici ve zina üzere ısrar eden.” Bu hadisi de bu lâfzıyla teshit edemedik. “Şaban ayının onbeşinci gecesinde yüce Allah’ın, müşrik ya da kardeşine kin besleyenlerin dışındakilere mağfiret edeceğine dair” sıhhat mertebesine ulaşamayan bazı rivâyetler için bk. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 65.

Nur 1

Bir sure indirdik ve onu farz kıldık; onda apaçık ayetler indirdik, umulur ki öğüt alırsınız.

Diyanet Vakfı
(Bu) Bizim inzal ettiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir suredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık seçik ayetler indirdik.

Kurtubi Tefsiri
(Bu) indirdiğimiz ve farz kıldığımız bir sûredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık âyetler de indirdik.

Bu sûrenin maksadı iffet ve tesettüre dair hükümleri zikretmektir.

Ömer (radıyallahü anh) Küfe ahalisine: “Hanımlarınıza Nûr Sûresi’ni öğretiniz” diye talimat yazmıştır. Âişe (radıyallahü anha) da şöyle demiştir: “Kadınları yüksek köşklerde yerleştirmeyiniz, onlara yazı yazmayı da öğretmeyiniz. Onlara Nûr Sûresi ile yün eğirmeyi öğretiniz. ”

“Ve farz kıldığımız” âyeti “ra” harfi şeddesiz olarak okunmuştur. Yani bu sûrede bulunan hükümleri sizlere de, sizlerden sonra gelecek olanlara da farz kılmışızdır.

Şeddeli okuyuşun anlamı da: Biz bu sûrede çeşitli hükümleri farz kılmışızdır, demek olur.

Ebû Amr “ra” harfini şeddeli olarak okumuştur. Yine bunun anlamı, onu kısımlara ayırarak, kısım kısım indirdik, demektir. Çünkü “farz” kesmek demektir. “Yayın kesmesi” ifadesi de buradan gelmektedir. Miras feraizi, nafaka farzı da böyledir. Yine ondan şeddeli okuyuşun, onu tafsilatlı açıklamalar ihtiva eden bir sûre kıldık ve geniş geniş açıkladık anlamında olduğu da nakledilmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre bu okuyuş, çokluk manasını ifade eder. Bu da sûredeki çok sayıdaki farzlar dolayısı iledir.

Sûre sözlükte şerefli bir konuma verilen addır. Kur’ân-ı Kerîrn’deki sûrelere bu adın veriliş sebebi de budur. Şair Züheyr (doğrusu Nâbiğa’dır) der ki:

“Allah’ın sana bir sûre (yüksek bir makam ve üstünlük) verdiğini görmez misin?

Ondan aşağıda kalan herbir hükümdarın O’na doğru yükselmeye çalıştığını görürsün.”

Buna dair açıklamalar kitabımızın mukaddimesinde (sûre, âyet, kelime ve harf başlığı altında) geçmiş bulunmaktadır.

“Sûre” kelimesi mübtedâ olarak merfû’ da okunmuştur. Haberi de

“İndirdiğimiz” anlamındaki kelimedir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş yapmıştır. ez-Zeccâc, el-Ferrâ’ ve el-Müberred ise

“sûre” kelimesini mübtedânın haberi olarak merfû’ okumuşlardır. Çünkü bu kelime nekredir, Hiçbir yerde ise nekre ile başlanmaz. Bu da: “Bu… bir sûredir” anlamındadır.

“Sûre” kelimesinin mübtedâ, ondan sonraki âyetlerin da katıksız bir nekre olmaktan çıkarttığı sıfatı olması da ihtimal dahilindedir. Böyle bir durum sebebiyle de mübtedâ olması uygun düşmektedir. Haber de yüce Allah’ın;

“Zina eden dişi…” âyetinde yer almış olur.

“Biz bir sûre indirdik, o sureyi İndirdik” takdirinde olarak “sûre” kelimesi nasb ile de okunmuştur. Şair şöyle demektedir:

“Tek başıma yanından geçecek olursam korkarım kurttan,

Artık korkarım, rüzgarlardan korkarım yağmurdan.”

Ya da bir fiil takdiri ile de nasb edilmiş olabilir. Yani: Sûreyi oku, demek olur. el-Ferrâ’ der ki: (Nasb ile okuyuşa göre) “(kendisini) indirdiğimiz” âyetindeki zamirden haldir. Bu şekilde zamirden hal olan bir kelimenin, hal sahibi olan zamirden önce gelmesi caizdir.

Müminun 118

De ki: “Rabbim! Bağışla, merhamet et. Sen merhametlilerin en hayırlısısın.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin.

Kurtubi Tefsiri
Ve deki: “Rabbim mağfiret ve rahmet buyur. Zaten Sen merhamet edicilerin en hayırlısısın.”

“Kim buna dair hiçbir delili bulunmaksızın” bu hususta elinde herhangi bir belge olmadan

“Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet ederse, onun besabı ancak Rabbinin katındadır.” Yani onu cezalandıracak ve onu hesaba çekecek olan O’dur.

“Kâfirler hiç şüphesiz kurtuluşa eremezler” âyetindeki:

“Hiç şüphesiz”deki “he,” şan zamiri diye bilinir.

“Kurtuluşa eremez” el-Hasen ve Katade “ya” harfini üstün okumuşlardır. Yani yalanlayan, getirdiklerini inkâr eden, nimetine nankörlük eden… kurtuluşa eremez. Daha sonra yüce Allah, peygamberine ümmetinin kendisine uyması için istiğfarda bulunmayı emretmektedir. Ümmetine istiğfar etmesi emrolunmuştur, diye de açıklanmıştır.

es-Sa’lebi, İbn Lehîâ’dan, o Abdullah b. Hübeyre’den, o Haneş b. Abdullah es-San’anî’den, o Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyet ettiğine göre Abdullah b. Mes’ûd bir gün belâ ve musibete uğramış birisinin yanından geçmiş, kulağına: “Acaba siz, Bizim sizi boşuna yarattığımızı… mı zannettiniz?” âyetinden itibaren surenin sonuna kadar okudu ve o hasta iyileşti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Kulağına ne okudun?” diye sorunca, ona okuduklarını söyleyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim, eğer yakîn sahibi bir adam bunu bir dağa okuyacak olursa mutlaka o dağ zeval bulur.”

Müminun 117

Kim Allah ile birlikte başka bir ilaha dua ederse –onun hakkında hiçbir delili yoktur– onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Şüphesiz kâfirler kurtuluşa eremezler.

Diyanet Vakfı
Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kafirler iflah olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Kim buna dair hiçbir delili bulunmaksızın, Allah ile birlikte başka bir ilâha İbadet ederse, onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Kâfirler -hiç şüphesiz- kurtuluşa eremezler.

Müminun 116

Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O’ndan başka ilah yoktur. O, yüce Arş’ın Rabbidir.

Diyanet Vakfı
Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. Ondan başka tanrı yoktur, O, yüce Arşın sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Melik ve hak olan Allah’ın şanı yücedir. O’ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Şanı yüce Arşın Rabbi O’dur.

“Melik ve hak olan Allah’ın şanı yücedir.” Mutlak egemen ve hakkın tâ kendisi olan Allah evlad sahibi, ortak ve eşlerinin bulunmasından münezzeh ve mukaddestir. Boş bir şey yahut anlamsız, boşu boşuna bir şeyler yaratmaktan da münezzehtir, çünkü O Hakîm’dir.

“O’ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Şanı yüce Arşın Rabbi O’dur.” Kur ân-ı Kerîm’de bu şekilde başka bir âyet-i kerîme bulunmamaktadır. İbn Muhayiin ve kendisinden yapılan rivâyete göre İbn Kesîr “el-Kerîm: şanı yüce” kelimesini yüce Allah’ın sıfatı olarak; diye ref ile okumuşlardır.

Müminun 115

“Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”

Diyanet Vakfı
Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?

Kurtubi Tefsiri
“Acaba siz, Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve sizin Bize gerçekten döndürülmeyeceğinizi mî zannettiniz?”

“Acaba siz, Bizim sizi boşuna yarattığımızı… mı zannettiniz?” Haklarında mükâfat ve ceza söz konusu olmaksızın, hayvanları yarattığım gibi, sizi de böyle yaratmış olduğumu mu zannediyorsunuz? Bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır:

“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” (el-Kıyame, 75/36) Yani hayvanlar gibi ihmal edilmiş ve faydasız bırakılacağını mı zanneder?

et-Tirmizî el-Hakîm Ebû Abdullah Muhammed b. Ali dedi ki: Muhakkak yüce Allah bütün İnsanları kul olarak ve kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır, İbadetleri karşılığında onları mükâfatlandıracak, onu terkettikleri için de cezalandıracaktır. Eğer onlar, O’na ibadet edecek olurlarsa, bugün O’nun köleleridirler ama dünyaya kölelikten kurtulmuş, şerefli, hür kimselerdirler. Selam yurdunda (cennette) ise hükümdarlar olacaklardır. Şayet O’na kulluğu reddedecek olurlarsa, bugün kaçkın, bayağı ve düşük seviyeli köledirler. Yarın da cehennemin tabakaları arasında, hapislerde düşman olacaklardır.

“Boşuna” kelimesi Sîbeveyh ve Kutrub’a göre hal olarak nasbedîlmistir. Ebû Ubeyde dedi ki: Bu kelime mastar veya ta mef’ûlün leh olduğu için nasbedilmiştir.

“Ve sizin Bize gerçekten döndürülmeyeceğinizi” ve amellerinizin karşılığının size verilmeyeceğini

“mi zannettiniz.”

“Döndürülmeyeceğinizi” anlamındaki âyeti Hamza ve el-Kisaî “te” harfini üstün, “cim” harfini de esrelî olarak “rücû”‘den gelmek üzere; “Dönmeyeceğinizi…” diye okumuşlardır.

Müminun 114

Dedi: Ancak az bir süre kaldınız, keşke bilmiş olsaydınız.

Diyanet Vakfı
Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Siz ancak az bir süre eğlendiniz, eğer gerçekten bilmiş olsaydınız.”

Diğerleri ise:

“Siz… kaldınız, diyecek” anlamında haber veren bir ifade olarak okumuşlardır. Yani yüce Allah yahut melekler onlara, ne kadar bir süre kaldınız, diye soracaktır.

Yine Hamza ve el-Kisaî:

“Siz ancak az bir süre eğlendiniz… de” anlamında okumuşlar, diğerleri ise:

“Buyurdu ki…” şeklinde birinca te’vilde açıklandığı üzere haber diye okumuşlardır. Yani siz yeryüzünde ancak pek az bir süre kaldınız. Çünkü onların kabirlerde kaldıkları süre uzasa dahi nihayet sonu gelen bir süredir.

Şöyle de açıklanmıştır: O, onların ateşte kalışlarına nisbetle az bir süredir, çünkü ateşte kalışlarının sonu yoktur.

“Eğer gerçekten” bunu

“bilmiş olsaydınız.”

Müminun 113

Dediler: Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık. Sayanlara sor.

Diyanet Vakfı
«Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor» derler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Bir gün yahut bir günün bir bölümü kadar eğlendik, haydi sayanlara sor” diyecekler.

“Onlar: Bir gün yahut bir günün bir bölümü kadar eğlendik… diyecekler.” Görecekleri çetin azâb onlara kabirlerde kaldıkları süreyi unutturmuş olacaktır. Denildiğine göre; çünkü azâb iki üfürüş arasında onlardan kaldırılmış olacak, bundan ötürü onlar da bu süre içerisinde kabirlerindeki azâbı unutmuş olacaklardır.

İbn Abbâs dedi ki: Birinci üfürüşten, İkinci üfürüşe kadar içinde bulundukları azâb, onlara bunu unutturmuş olacaktır. Çünkü bir peygamber tarafından öldürülen yahut bir peygamber öldüren, ya da bir peygamber huzurunda ölmüş ne kadar kişi varsa, mutlaka öldüğü andan Birinci nefhaya (üfürüşe) kadar azâb görecektir. Sonra azâbı kaldırılacak ve İkinci nefhaya kadar su gibi olacaktır.

Yine denildiğine göre: Onlar dünya hayatında ve kabirlerde kaldıktan süreyi çok kısa bulacaklar ve karşılarında uzayıp gidecek olan azabanisbetlebunu çok basit göreceklerdir.

“Haydi sayanlara sor, diyecekler.” Yani bunu bilen, hesab eden kimselere sor. Çünkü biz onu unuttuk. Ya da: Dünyada iken bizimle birlikte olan meleklere sor, diyecekler. Birincisi Katade’nin, ikincisi de Mücahid’in görüşüdür.

İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisaî emir olarak: “Deki: Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” şeklinde okumuşlardır. Bunun da üç anlama gelme ihtimali vardır:

1- Siz yeryüzünde ne kadar kaldınız? deyiniz. Böylelikle ifade tek kişiye emir olmakla birlikte, kasıt çoğul demek olur. Zira mana anlaşılmaktadır.

2- Bu, öldükten sonra diriliş günü meleğe dünyada kaldıkları süreye dair soru sorması için verilecek bir emirdir.

3- Yahut ta şu kastedilmiş olabilir: Söyle ey kâfir, ne kadar kaldınız? Bu da üçüncü görüştür.

Müminun 112

Dedi: Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?

Diyanet Vakfı
(Allah inkarcılara) «Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?» diye sorar.

Kurtubi Tefsiri
“Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diyecek;

“Siz yeryüzünde” yani kabirlerinizde… Bir görüşe göre bu, onlara dünya hayatında yaşadıkları süreye dair sorutacak bir sorudur.

“Kaç yıl kaldınız diyecek.” Bu soru müşriklere ya kıyâmet gününün Arasat’ında yahut cehennem ateşinde sorulacaktır.

“Kaç yıl” âyetinde “nün” harfi salim cemi1 olmak üzere üstündür. Araplardan bunu esreli ve tenvinli okuyanlar da vardır.

Müminun 111

Bugün onları sabretmelerine karşılık ödüllendirdim. Şüphesiz onlar kurtuluşa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
İşte onlar sabrettiklerine karşılık, bugün, Ben de gerçekten onları mükâfatlandırdım. Onlar kurtuluşa erenlerdir.

“İşte onlar” sizin eziyetlerinize ve Bana itaat üzere

“sabrettiklerine karşılık bugün Ben de gerçekten onları mükâfatlandıracağım. Onlar kurtuluşa erenlerdir.” Hamza ve el-Kisaî” Onlar” lâfzındaki hemzeyi yüce Allah’ın onlara övgüyü başlatmasını esas kabul ederek esreli okumuşlardır,

Diğerleri ise üstün okumuşlardır. Çünkü onlar kurtuluşa erenlerdir, demek olur. Bununla birlikte “mükâfatlandırdım” anlamındaki fiilin mef’ûlü bu edat ile başladığından ötürü de nasb edilmesi mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: Bugün Ben, onları umduktan cenneti elde etmekle mükâfatlandırdım.

Derim ki: el-Mutaffifîn Sûresi’nde yer alan yüce Allah’ın:

“İşte bugün ise îman edenler, o kâfirlere gülerler…” (el-Mutaffifîn, 83/34) âyeti ile -yüce Allah’ın izniyle orada açıklaması geleceği üzere- sûrenin sonuna kadar gelecek olan âyetler da burada dile getirilen anlama benzemektedir: Bundan şu anlaşılmaktadır: Alay etmek, zayıflarla yoksullarla dalga geçmek, onları küçümsemek, onları önemsememek ve anlamsız şekilde onlarla uğraşmak sakınılması gereken bir iştir. Böyle bir tutum kişiyi yüce Allah’tan uzaklaştırır.

Müminun 110

Fakat siz onları alaya aldınız. Öyle ki sonunda onlar size beni hatırlamayı unutturdular ve siz onlara gülüyordunuz.

Diyanet Vakfı
İşte siz onları alaya aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni yadetmeyi unutturdu, siz onlara gülüyordunuz.

Kurtubi Tefsiri
Sizse onları alaya aldınız. Nihayet onlar da size Beni anmanızı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.

“Sizse onları alaya aldınız” âyetindeki:

“Alay(a almak)” kelimesini Nâfi’, Hamza ve el-Kisaî burada ve Sâd Sûresi’nde (38/63. âyette) ötreli okumuşlardır. Diğerleri ise esreli okumuşlardır. en-Nehhâs dedi ki; Ebû Amr ise bunlar arasında fark gözetmektedir. Esreli okuyuşun sözle alay ve küçümsemek, anlamında ötreli davranışla küçük düşürmek ve küçümsemek anlamında olduğunu söylemiştir. Ancak böyle bir ayırımı ne el-Halil, ne Sîbeveyh, ne el-Kisaî, ne de el-Ferrâ’ bilmektedir. el-Kisaî dedi ki; Bunlar aynı anlama gelen iki ayrı söyleyiştir. “Asa, asalar ile kurbağa, kurbağalar” gibi. es-Sa’lebî de, el-Kisaî ile el-Ferrâ”dan, Ebû Amr’ın sözünü ettiği ayırımı uygun gördüklerini nakletmekte ve esreli okuyuşun söz ile istihza ve alay, ötreli okuyuşun ise fiil ile alay ve uzak görmek anlamında olduğunu söylediklerini bildirmektedir.

el-Müberred der ki; Anlamlar arasında fark Araplardan öğrenilir. Tevil ile olmaz. Burada lâfzının esreli okunuşu her iki mana için de söz konusudur, çünkü bu gibi yerlerde ötre ağır kabul edilir.

“Nihayet onlar da size Beni anmanızı unutturdu.” Yani nihayet siz, onlarla alay etmekle meşgul oldunuz ve beni hatırlamaz oldunuz.

“Siz onlara gülüp geçiyordunuz.” Onlarla alay ederek, gülüyordunuz. Burada “unutturma”nın mü’minlere izafe edilmesi, onların mü’mînlerle alay etmekle meşgul olup O’nu anmayı unutmalarına sebeb teşkil etmelerinden ve mü’minlerle alay etmenin vebalinin kâfirlerin kalplerini istila edecek hale kadar gelmesindendir.

Müminun 109

Şüphesiz kullarımdan bir grup, Rabbimiz, iman ettik, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın diyorlardı.

Diyanet Vakfı
Zira kullarımdan bir zümre: Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet; bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin, demişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Gerçek şu ki, kullarımdan: “Rabbimiz Îman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısin” diyen bir topluluk vardı.

“Gerçek şu ki, kullarımdan: Rabbimiz Îman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur…” âyeti hakkında Mücahid şöyle demektedir: Bunlar Bilal, Habbab, Suhayb ve müslümanların zayıflarından filan ve filan kişilerdir. Ebû Cehil ve arkadaşları onlarla alay ediyorlardı.

Müminun 108

Dedi: Alçalmış olarak orada kalın ve benimle konuşmayın.

Diyanet Vakfı
Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık!

Kurtubi Tefsiri
Buyuracak ki: “Yıkılın İçerisine! Bana da söz söylemeyin!”

“Rabbimiz bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek, şüphesiz biz zalim kimseleriz.” Bu sözleriyle, ölüm halinde istedikleri şekilde, tekrar dünyaya geri dönüş talebinde bulunacaklardır.

“Bir daha” küfre

“dönersek şüphesiz biz” tekrar küfre dönmek suretiyle kendi nefislerimize zulmedecek olan

“zalim kimseleriz.” Bin yıl (uzun yıllar) sonra kendilerine şöyle cevap verilecektir:

“Yıkılın içerisine! Bana da söz söylemeyin!” Yani tıpkı köpeğe; Defol, yahut: Uzak ol, denildiği gibi onlara da cehennemde, uzaklara defolup gidin, denilecektir. Aynı kökten gelmek üzere: Köpeği kovdum” denilir. “Kendiliğinden defolup gitti, uzaklaştı” demek olur. Yani bu fiil hem lazım, hem müteaddi gelir, “Köpek uzaklaştı” şeklinde de kullanılır.

İbnu’l-Mübarek dedi ki: Bize Said Ebi Arûbe anlattı: O Katade’den, Katade, Ebû Eyyub’dan naklederek, Abdullah b. Amr b. el-Âs’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Cehennem ehli Malik’e seslenirler, kırk yıl süreyle onlara hiçbir cevap vermez. Sonra onlara: “Şüphesiz sizler orada kalacaksınız” diye cevap verecektir, (Abdullah b. Amr) dedi ki: Allah’a yemin olsun ki onların bu seslenmelerinin Malik nezdinde de, Malik’in Rabbi nezdinde de hiçbir ehemmiyeti olmayacaktır. Sonra Rabblerine dua ederek: “Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galip geldi. Biz doğru yoldan sapmış bir topluluk idik. Rabbimiz bizi buradan çıkar, eğer bundan sonra bir daha dönersek, şüphesiz biz zalim kimseleriz” diyeceklerdir. Bu sefer dünyanın ömrünün İki katı kadar onlara cevab vermeyip susacaktır. Sonra da onlara: “Yıkılın içerisine…” diye cevap verecektir. Allah’a yemin ederim, artık bundan sonra onlar tek bir söz dahi söylemeyeceklerdir. Hâkim, el-Müstedrek, II, 395 Geriye sadece cehennem ateşindeki yüksek hırıltılarla ve iniltilerle solumalarından başka bir şey kalmayacaktır.

Bu sözleriyle onların seslerini, eşeğin sesine benzetmiştir. Çünkü eşeğin sesi hırıltıyla başlar ve şiddetli soluma ile biter. Bunu Tirmizî bu manada Ebû’d-Derdâ yoluyla merfu bir hadis olarak da rivâyet etmiştir. Tirmizî, Sıfatu Cehennem 5

Katade dedi ki: Kâfirlerin cehennemdeki sesleri, eşeğin sesi gibidir. Onun başlangıcı zefir (yüksek sesli hırıltı), sonu ise şehîk (şiddetli iniltili soluma) şeklindedir.

İbn Abbâs dedi ki: Onların köpek havlamaları gibi havlamaları olacaktır.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî dedi ki: Bana ulaştığına yahut nakledildiğine göre cehennem ehli cehennemin bekçilerinden yardım ve imdat isteyecekler… Bu haberi uzun uzadıya İbnu’l-Mübarek zikretmektedir. Biz de bunu bütünüyle “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Bu haberin sonunda şöyle denilmektedir: Sonra da yüce Allah dilediği kadar bir süre onlara cevap vermeyecektir. Daha sonra onlara şöyle seslenecektir: “Âyetlerim size okunmuyor muydu? Ve siz onları yalanlamıyor muydunuz?” Onlar sesim işiteceklerinde: Şimdi Rabbimiz bize merhamet buyuracak, diyecekler ve bu sırada; “Rabbimiz bedbahtlığımız” yani aleyhimize yazıp aleyhimize takdir ettiğin hüküm “bize galip geldi. Biz doğru yoldan sapmış bir topluluk idik. Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek, Şüphesiz biz zalim kimseleriz” diyecekler. Bunun üzerine onlara: “Yıkılın İçerisine! Bana da söz söylemeyin!” diye buyuracak ve bu esnada onların dua ve ümitleri de kesilmiş olacaktır. Biri diğerine dönecek, birbirlerinin yüzlerine âdeta havlayacak ve cehennem üzerlerine kapatılacaktır.

Müminun 107

Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer tekrar dönersek, o zaman gerçekten zalim oluruz.

Diyanet Vakfı
Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, bîzî buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek, şüphesiz biz zalim kimseleriz.”

Müminun 106

Dediler: Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galip geldi ve biz sapık bir kavim olduk.

Diyanet Vakfı
Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galib geldi. Biz doğru yoldan sapmış bir topluluk idik” dediler.

“Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galip geldi… dediler.” Medineliler, Ebû Amr ve Âsım

“bedbahtlığımız” anlamındaki kelimeyi; şeklinde okumuşlardır. Âsım’ın dışında Kûfeliler ise; diye okumuşlardır. Bu kıraat İbn Mes’ûd ve el-Hasen’den rivâyet edilmiştir. Hem med, hem de kasr ile; ve denilebilir.

Bu âyetin anlamı ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklama da şudur:

Bizim zevk ve hevâlarımıza düşkünlüğümüz bize galip geldi. Burada zevk ve hevâlar “bedbahtlık” diye adlandırılmış olmaktadır. Çünkü bu ikisi bedbahtlığa götürürler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar.” (en-Nisâ, 4/10) Çünkü bu, onları sonuçta ateşe götürür.

Senin ezelî ilminde böyledir ve Ümmü’l-Kitab’da (Levh-i Mahfuz’da) hakkımızda “bedbahtlık” yazılmıştır, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu, kendi nefsimiz hakkında hüsn-i zanda, diğer insanlar hakkında su-i zanda bulunduk, diye de açıklanmıştır,

“Biz doğru yoldan sapmış bir topluluk idik.” Bizler yaptıklarımızla hidayeti kaybetmiş, sapıtmış kimselerdik. Bu onların mazeret bildirmeleri değil, onların bir ikrarı obcaktır. Buna da söyleyecekleri şu sözler delil teşkil etmektedir:

Müminun 105

“Ayetlerim size okunmaz mıydı da siz onları yalanlardınız?”

Diyanet Vakfı
Size ayetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi?

Kurtubi Tefsiri
“Âyetlerim size okunmuyor muydu? Ve siz onları yalanlamıyor muydunuz?”

“Yüzlerini ateş yalar onların” âyetindeki

“Yalar” ile aynı anlamda olduğu söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey dokunursa” (el-Enbiya, 21/46) âyetinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. Şu kadar var ki “yalar” kelimesi azâbı anlatmak açısından daha beliğdir. “Ateş ve dumansız alev hararetiyle onu yaktı” denilir, “Kılıçla ona bir hafif darbe indirdim” demektir.

“Orada dudakları gerileceğinden, dişleri sırıtıp kalacaktır.” İbn Abbâs dedi ki; Yüzlerini asacaklardır. Dilciler de şöyle demektedir: “Asık suratla birlikte dudakların gerilip dişlerin görünmesidir. “Dudaktan gerilip çekilmiş ve dişleri görünen kimse” demektir. el-A’şâ da der ki:

“(Savaş esnasında diğer Savaşçıların dehşetten) ağızlarını açıp dudaklarını gerip, dişlerini gösterdiklerinde,

O eşsiz bir şekilde ileriye atılandır.”

Fiil; şeklinde kullanılır. Ağız ve çevresi ne kadar çirkindir” anlamındadır, “Çok sıkıntılı, zorlu bir zaman” demektir.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre “orada dudakları gerileceğinden, dişleri sırıtıp kalacaktır” âyeti ile şu kastedilmektedir: Onların durumları dudakları gerilmiş, dişleri görünen ve irinleri akan bir kimsenin durumu gibi olacaktır,

İbn Mes’ûd da şöyle demektedir: Sen hiç ateşte tütsülenmiş bir baş görmedin mi? O başın dişleri çıkmış ve dudakları geri çekilmiş haldedir.

Tirmizî’deki rivâyete göre Ebû Said el-Hudrî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir:

“Orada dudakları gerileceğinden, dişleri sırıtıp kalacaktır” (âyeti hakkında) buyurdu ki: “Ateş onu yakacak ve ust dudağı başının ortasına varıncaya kadar geri çekilecek. Alt dudağı ise göbeğine değinceye kadar gevşeyecektir.” Tirmizî dedi ki: Bu sahih, garib bir hadistir. Tirmizî, Sıfatlı Cehennem 5, Tefsir 23. sûre 5; Müsned, III, 88.

Müminun 104

Ateş yüzlerini yalayacak, orada dişleri sırıtarak kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar.

Kurtubi Tefsiri
Yüzlerini ateş yalar onların. Orada dudakları gerileceğinden, dişleri sırıtıp kalacakta.

Müminun 103

Kimin de terazileri hafif gelirse, işte onlar nefislerini hüsrana uğratanlardır, cehennemde sürekli kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedi cehennemdedirler.

Kurtubi Tefsiri
Kimlerin de tartıları hafif gelirse, İşte onlar kendilerine zarar verenlerdir. Cehennemde ebedî kalıcıdırlar.

Bu iki âyet-i kerîmeye dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 7/8-9 âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 102

Kimin terazileri ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
Artık kimlerin (sevap) tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Kimlerin tartılan ağır gelirse, işte onlar felâh bulanların tâ kendileridir.

Müminun 101

Sura üflendiği zaman, artık aralarında soy bağları kalmaz ve birbirlerine soru sormazlar.

Diyanet Vakfı
Sura üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.

Kurtubi Tefsiri
Sür’a üfürüldüğü o günde aralarında akrabalık bağı olmayacaktır. Birbirlerine soru da sormazlar.

“Sûr’a üfürüldüğü o günde” âyetinde kastedilen üfürme, İkinci üfürüştür.

“Aralarında akrabalık bağı olmayacaktır. Birbirlerine soru da sormazlar.” İbn Abbâs dedi ki: Âhirette dünyada olduğu gibi neseblerle öğünmeyeceklerdir. Dünyada birbirlerine sordukları gibi, sen hangi kabiledensin, senin nesebin ne, diye soramayacaklar ve birbirleriyle tanışamayaklardır, Sebeb ise kendilerini dehşete düşüren dehşetli hallerdir.

İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre bu, yüce Allah’ın diledikleri dışında göklerde ve yerde bulunan herkesin baygın düşeceği ilk üfürüş hakkındadır. İşte o vakit aralarında akrabalık bağı da olmayacak, birbirlerine soru da sormayacaklardır. Sonra bir daha Sûr’a üfürülecek ve o vakit ayağa kalkıp, bakınacaklardır. Bu sefer biri diğerine yönelecek ve birbirlerine soru soracaklardır,

Bir adam İbn Abbâs’a bu âyet-i kerîme ile yüce Allah’ın:

“Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar.” (es-Saffât, 37/50) âyeti hakkında soru sordu da şu cevabi verdi: Birinci üfürüşte birbirlerine soru sormayacaklar, çünkü yeryüzünde canlı diye bir kimse kalmayacaktır. Ne arada akrabalık bağları kalacak, ne de karşılıklı soru sormak. Yüce Allah’ın:

“Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar” (es-Saffât 37/50) âyetine gelince; cennete girecekleri vakit biri diğerine soru soracaktır.

İbn Mes’ûd da der ki: Bu âyet-i kerîmede İkinci üfürüş kastedilmektedir.

Ebû Ömer Zâzân da dedi ki: Ben İbn Mes’ûd’un huzuruna girdim. Hayır ve bereket sahiplerinin benden önce onun yanına varmış olduklarını gördüm. Sesimin çıkabildiği kadar: Ey Abdullah b. Mes’ûd dedim. Ben Arap olmayan bir adam olduğum için mi bu adamları yakınlaşırdın, beni uzak tuttun. O: yaklaş, dedi. Yaklaştım, nihayet benimle onun arasında oturmuş hiçbir kimse olmayıncaya kadar sokuldum. Onun şu sözleri söylediğini duydum: Kıyâmet gününde erkek veya kadının da elinden tutulur. Öncekilerin de, sonrakilerin de gözü önüne dikilir, sonra bir münadi şöyle seslenir: Bu filan oğlu filandır. Her kimin bundan alacak bir hakkı varsa, gelsin hakkını alsın. Öyle ki kadın babasının üzerinde yahut kocasının üzerinde, kardeşinin yada oğlunun üzerinde bir hakkı bulunacağından dolayı sevinecektir. Sonra İbn Mes’ûd:

“O günde aralarında akrabalık bağı olmayacaktır. Birbirlerine soru da sormazlar” âyetini okudu. Şanı yüce Allah şöyle buyuracak: “Haydi bunların haklarını ver.” Rabbim dünya artık geçip, gitti. Ben onlara haklarını nereden vereceğim, diyecek. Bunun üzerine yüce Rabb meleklere şöyle diyecek: “Bunun hasenatından alınız ve her insana ondan istediği hak kadarını ona veriniz.” Şayet bu kişi Allah’ın dostu bir kimse ise iyilikleri geriye hardal tanesi ağırlığınca bile artacak olursa, yüce Allah onu o hardal tanesi ağırlığındaki iyiliği sebebiyle cennete girdirinceye kadar kat kat arttırıp, durur. Sonra İbn Mes’ûd:

“Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. Bir iyilik olursa, onu kat kat arttırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir” (en-Nisâ, 4/40) âyetini okudu. Eğer bu kişi bedbaht bir kimse ise melekler: Rabbim bunun hasenatı bitip tükendi ve hak isteyenler hâlâ var, derler. Yüce Allah da: “Onların amellerinden alınız, bunun kötülüklerine ekleyiniz ve ona cehenneme gitmek üzere bir belge yazınız.” Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 117

Müminun 100

“Ta ki, geride bıraktığım şeylerde salih amel işleyeyim.” Hayır! Bu sadece onun söylediği bir sözden ibarettir. Onların önünde ise diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.

Diyanet Vakfı
«Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.» Hayır! Bu onun ağzından çıkan (boş) bir laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.

Kurtubi Tefsiri
“Belki geride bıraktıklarımla salih amel işlerim.” Asla! Bu onun söylemiş olduğu bir sözden İbarettir. Onların önünde de diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.

“Belki geride bıraktıklarımla salih amel İşlerim.” İbn Abbâs: “Eşhedu en lâ ilahe illallah” demeyi kastetmektedir, der.

“Geride bıraktıklarımla”; geride kaybettiklerim ve gereğince ameli terkettiğim itaatlerde bulunmakla, demektir. Bunun, belki geride bıraktığım malı tasadduk ederim, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Belki” tereddüt anlamını da ihtiva etmektedir. Halbuki geri döndürülmeyi isteyen böyle bir kimse kesinlikle azaba uğratılacağını anlamış bir kimsedir. O ise tereddütsüz olarak, kat’î bir şekilde kendisini salih amele de hazırlamaktadır. O halde burada tereddüt ya dünyaya geri döndürülüşü ile alakalıdır yahut bu hususta böyle bir tevfike mazhar olup olmaması ile alakalıdır. Yani eğer Sen bana böyle bir tevfik nasip edersen, salih amel işlerim. Zira eğer dünyaya geri döndürülecek ofsa dahi, salih amel işleme kudret ve tevfikinin var olacağı kat’î değildir.

“Asla!” Bu bir red sözüdür, yani durum onun zannettiği şekilde olmayıp dünyaya döndürülme isteği kabul edilecek değildir. Aksine bu onun rüzgara karşı söylediği ve rüzgarın kapıp götürdüğü bir sözden ibarettir. Şöyle de denilmiştir: İsteği yerine getirilecek olsa dahi sözünü yerine getirmeyecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler.” (el-En’âm, 6/38)

Yine denildiğine göre;

“Asla! Bu onun söylemiş olduğu bir sözden ibarettir” âyeti yüce Allah’a aittir. Yani O’nun haberinde değişiklik, sözünden caymak söz konusu değildir. O, hiçbir nefsi eceli geldiği takdirde geriye bırakmayacağını haber verdiği gibi, böyle bir kâfirin asla îman etmeyeceğini de haber vermiştir,

“Asla! Bu onun söylemiş olduğu bir sözden ibarettir” âyeti ölüm esnasında söyleyeceği bir sözdür, fakat bunun faydası olmayacaktır, diye de açıklanmıştır.

“Onların önünde de… bir berzah vardır” âyetinde geçen “Arkalarında” anlamında olmakla birlikte, “Önlerinde” anlamın da kullanılmıştır. Bunun “arkalarında” anlamında kullanıldığı da söylenmiştir.

“Berzah” ölüm ile diriliş arasında bir engel, bir ara yerdir. Bunu ed-Dahhak, Mücahid ve İbn Zeyd söylemiştir. Yine Mücahid’den nakledildiğine göre, Berzah ölüm ile dünyaya dönüş arasındaki engeldir, ed-Dahhak’tan nakledildiğine göre Berzah dünya ile âhiret arasıdır. İbn Abbâs da o bir hicab (perde)dir, demiştir, es-Süddî ise eceldir, va’dedir derken, Katade dünyanın geri kalan süresidir, diye açıklamıştır. Bir diğer açıklamaya göre, kıyâmet gününe kadar mühlet vermektir. Bunu da İbn Îsa nakletmiştir.

el-Kelbî der ki: Berzah iki nefha arasındaki süredir. İkisi arasında kırk yıllık bir zaman vardır.

Bütün bu görüşler birbirine yakındır. Her iki şey arasındaki her engele de berzah denilir, el-Cevherî der ki: Berzah iki şey arasındaki engel demektir. Yine Berzah dünya ile âhiret arasında ölümden dirilişe kadar geçen zamandır. Bir kimse öldü mü artık o Berzah’a girer.

Bir adam en-Nehaî’nin huzurunda dedi ki: Allah filâna rahmet eylesin, artık o âhiret ehlinden oldu. O şöyle dedi: Henüz daha âhiret ehlinden olmadı, o Berzah ehlinden oldu. Çünkü orası dünyadan da değildir, âhiretten de değildir.

“Gün” kelimesinin

“diriltilecekleri” fiiline izafe edilmesinin sebebi, zaman zarfı oluşundan dolayıdır. Burada izafetten kasıt da mastardır. “Diriltilmeleri günü” anlamına, demek istemektedir.

Müminun 99

Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman: “Rabbim! Beni geri döndür!” der.

Diyanet Vakfı
Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: «Rabbim! der, beni geri gönder;»

Kurtubi Tefsiri
Onların herbirine ölüm geldiğinde: “Rabbim beni döndürün” der.

“Onların herbirine ölüm geldiğinde: Rabbim beni döndürün der.” Burada tekrar müşrikler söz konusu edilmektedir. Yani onlar:

“Ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman… bu, ancak önce gelenlerin efsane ve yalanlandır” (el-Mu’minûn 23/35) dediler. Sonra yüce Allah onlara karşı delil getirdi, herşeye kadir olduğunu hatırlattı. Daha sonra da şöyle buyurdu: Onlar bu hususta ısrar edicidirler. Nihayet onlardan herhangi birisine ölüm gelip çattığında ve artık sapıklığına kesinlikle kanaat getirip meleklerin de ruhunu kabzetmekte olduklarını gördüğünde yüce Allah’ın:

“Meleklerin, o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura… canlarını alırken bir görseydin.” (el-Enfal, 8/50) âyetinde anlatılan durum gerçekleştiğinde:

“Rabbim, beni döndürün der.” Geriye bıraktıkları arasında salih amel işlemek için geri döndürülmeyi temenni eder. Bu sözler kişinin nefsinde (kalbinde)n geçirdiği, kendi kendisine söyleyeceği sözler de olabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve kendi kendilerine derler ki: Söylediğimiz sebebi ile Allah bize azâb etmeli değil mi?” (el-Mücâdele, 58/8)

Böyle bir kâfirin söyleyeceği belirtilen “beni döndürün” âyetinde o aziz ve celil olan Rabbine hitab ediyor olmakla birlikte “beni döndür” dememesi muhatabın anılırken, ta’zim edilmesi dolayısıyladır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar Önce Allah’tan yardım isterler. Onlardan herhangi bir kimse: Rabbim… der, daha sonra meleklere hitaba yönelerek: Beni dünyaya döndürün, diyecektir. Bu açıklamayı da İbn Cüreyc yapmıştır.

“Beni döndürün” ifadesinin, çokça tekrarlanacağını anlatmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani beni döndür, beni döndür, beni döndür ve bu böylece sürüp gidecek, demektir. el-Müzenî de yüce Allah’ın:

“Atınız cehenneme…” (Kâf, 50/24) âyeti hakkında şöyle demektedir: Bu, at, at… demektir. ed-Dahhak der ki: Bununla kastedilenler müşriklerdir.

Derim ki: Geri dönmeyi islemek kâfire has değildir. İleride el-Münafikun Sûresi’nin sonlarında (63/10-11, âyetler, 2. başlıkla) geleceği üzere mü’min de böyle bir dilekte bulunabilir. Ayet-i kerîme ayrıca şuna delildir: Hiçbir kimse kesin bir şekilde Allah’ın dostlarından mıdır, yoksa düşmanlarından mıdır, bilmedikçe ruhunu teslim etmez. Çünkü durum böyle olmasa geri döndürülmeyi istemez. O bakımdan herkes, bunu ölümün inişinden ve ölümün tadının alınışından önce bilecektir.

Müminun 98

“Ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım, Rabbim!”

Diyanet Vakfı
Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, yanımda hazır olmalarından da Sana sığınırım.”

Yüce Allah’ın:

“Ve de ki: Rabbim, şeytanların vesveselerinden, kışkırtmalarından Sana sığınırım” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Şeytanların Kışkırtmaları:

Yüce Allah’ın:

“Şeytanların vesveselerinden, kışkırtmalarından” âyetindeki; “Vesveseler, kışkırtmalar” kelimesi in çoğuludur. Sözlükte bu kelime; itmek ve dürtmek anlamındadır. “Onu dürttü ve itti” demektir.

el-Leys der ki: Hemz, arkadan söylenen sözdür. Lemz ise yüze karşı söylenendir. Şeytan Âdemoğlunun kalbine vermiş olduğu vesveselerde, gizlice vesvese fısıldar.

Yüce Allah’ın:

“Vesveselerinden, kışkırtmalarından Sana sığınırım”

âyeti. Allah’ı zikretmekten alıkoyan şeytanların dürtülerinden Sana sığınırım, demektir, Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre (peygamber) şeytanların hemz’inden, lemz’inden ve hems’inden sığınırdı. Bu manadaki rivâyetler için bk.: Ebû Dâvûd, Salat 119, Tıb 19; Tirmizî, Deavât 93; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 2; Muvatta’; Şear 9\ Müsned, I, 403, 404, II, 181, IV, 57, 80, VI, 6.

Ebû’l-Heysem dedi ki: Sözü gizli, saklı söyleyecek olursa bu hems’tir. Arslan’a “hemûs” denilmiştir, çünkü arslan ayak sesleri işitilmeyecek şekilde hafif ve hızlı yürür. Buna dair açıklamalar daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/108. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

2- Şeytanların Vesvese ve Kışkırtmalarından Bazıları:

Yüce Allah, peygamberine ve mü’minlere şeytanın vesvese ve kışkırtmalarından kendisine sığınmalarını emretmektedir. Bunlar insanın kendisine hakim olamadığı gazab ve kızgınlık halleridir. Sanki bu hal kâfirlerle karşılaştıklarında mü’minlere isabet eden bir hal olup bundan dolayı birbirlerine karşı sertleşiyorlardı da bu sebepten bu âyetlerle birlikte bu âyet-i kerîme zikredilmiş olmaktadır.

Şeytandan gelen kızgınlıklar ve köpürmeler âyet-i kerîmede kendilerinden Allah’a sığınılması emredilen hallerdir. Daha önceden el-A’raf Süresi’nin sonlarında (7/347. âyet, 2. başlıkta) yeteri kadar açıklamalar geçtiği gibi, kitabın baş taraflarında da (İstiâze bahsinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ali b. Harb b. Muhammed et-Taî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bize Süfyan, Eyyûb’dan nakletti. Onun Muhammed b. Hibbân’dan naklettiğine göre, Halid geceleyin uykusuzluk çekerdi. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bildirince ona yüce Allah’ın gazabından, ikabından, kullarının şerrinden ve şeytanın vesvese ve dürtülerinden ve yanında hazır olmalarından Allah’ın eksiksiz kelimeleri ile (Allah’a) sığınmasını emretti. el-Heysemî, Mecmau’z Zevâid, X, 127.

Ebû Dâvûd’un Sünen’inde de Ömer’in şöyle dediği zikredilmektedir: Şeytan’ın hemz’i “mu’te”dir. Ebû Dâvûd, Salat 119. Müsned, I, 403, 404, IV, 80, 81, «3, VI, 156. Ebû Davûd’da olsun biraz sonra açıklamasına atıfta bulunacak İbn Mâce’de olsun diyen “Ömer” değil, hadisin ravilerinden biri olan Amr b. Murre’dir. İbn Mâce’de mu’te delilik demektir. İbn Mâce, İkâmetus Salât 2. Ancak aradaki açıklama da Ebû Dâvûci’daki kadardır. Ancak Mute’nin delilik olduğu lügatta bilinen bir manadır. Ancak Müsned, IV, 80 ve 81’de Cubeyr’in, babası Mufin’den rivâyetine göre, Mut’in sorusu üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şu açıklamayı yaptığı kaydedilmektedir: (Şeytanın) hemz’i Âdemoğlunu yakalayan mflte’cîir. -Bir sonraki rivâyette: Bir çeşit sar’adır- Nefh’i kibir, nefsi şiirdir.” Müsned, VI, 15Ğ’da Âişe (radıyallahü anha)nın rivâyetiyle ashabın sorusu üzerine bu açıklamayı yaptığı belirtilmektedir. IV, 83’de bu açıklama ravilerden Husayn’a nisbet edilmekte ve delilik anlamına açıklanmaktadır. Yine delilikten de Allah’a sığınmak kesin olarak istenen birşeydir.

Ubeyy: “Rabbim, şeytanların vesvese ve dürtülerinden sana sığınarak ve yanımda hazır bulunmalarından sana sığınarak…” diye okumuştur. Yani benim yapacağım işlerde, benimle birlikte olmalarından sana sığınıyorum. Çünkü şeytanlar insanla birlikte hazır bulunacak olurlarsa, ona vesvese verip dürtmeye hazır beklerler. Eğer yanında bulunmayacak olurlarsa vesvese ve dürtme de söz konusu olmaz.

Müslim’in, Sahih’inde Cabir’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Kişinin her hali ile birlikte şeytan sizden herhangi birinizin yanında hazır bulunur. Hatta yemek yediği vakit de orada bulunur. Herhangi birinizden bir lokma düşecek olursa, onun üzerindeki pisliği izale etsin, sonra onu yesin, şeytana bırakmasın. Yemeğini bitirdi mi parmaklarını emsin, çünkü bereketin yemeğinin neresinde bulunduğunu bilemez.” Müslim, Eşribe 134; Tirmizî, Et’ime 11 (kısmen); İbn Mâce, Et’ime 9 (kısmen)

Müminun 97

Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım.”

Diyanet Vakfı
Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!

Kurtubi Tefsiri
Ve de ki: “Rabbim, şeytanların vesveselerinden, kışkırtmalarından Sana sığınırım.

Müminun 96

Kötülüğü en güzel olanla sav. Biz onların ne nitelediklerini en iyi bilmekteyiz.

Diyanet Vakfı
Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.

Kurtubi Tefsiri
Sen kötülüğü en güzel olan ile sallallahü aleyhi ve sellem. Biz onların ne ile nitelendirmekte olduklarını çok iyi biliyoruz.

“Sen kötülüğü en güzel olan ile sallallahü aleyhi ve sellem” Affetmeyi ve üstün ahlâkî değerleri emretmektedir. Bu ümmetin kendisi arasında uygulamaları istenen hususlar yine muhkemdir ve bu ümmet arasında hükümleri ebediyyen bakidir. Ancak kâfirlerle ateşkes yapmak, onlara saldırıyı terketmek manasındaki âyetler ile onları affedip, bağışlamaya dair emirler, Savaşmak emriyle neshedilmiştir.

“Biz onların ne ile nitelendirmekte olduklarını” yani şirk koşup yalanlamalarını

“çok iyi biliyoruz.” Bu âyet bu âyetin bir ateşkes âyeti olmasını gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah’tır.

Müminun 95

Ve Biz sana onlara vaat ettiğimizi göstermeye elbette güç yetirenleriz.

Diyanet Vakfı
Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz.

Kurtubi Tefsiri
Biz onları tehdit edegeldiğimizi sana göstermeye elbette güç yetirenleriz.

Yüce Allah malumun hilâfına (yani gerçekleşeceğini bildiği hususlara muhali) olan şeylerin makduru (Allah’ın kudreti çerçevesinde) olduğuna da dikkat çekmektedir. Yüce Allah, onlara yaptığı tehdidi aç bırakmakla, kılıçtan geçirilmekle ona göstermiş, onu ve onunla birlikte îman edenleri de bundan korumuştur.

Müminun 94

“Rabbim! Beni zalimler topluluğuyla beraber kılma!”

Diyanet Vakfı
93, 94. (Resulüm!) De ki: «Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevi sıkıntıyı ve uhrevi azabı) mutlaka bana göstereceksen; bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim!»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, o halde beni o zâlimler topluluğu arasında kılma!”

Yüce Allah bu buyruklarıyla ona yapacağı duayı öğretmektedir. Yani ey Rabbim, de. Eğer bana tehdit olundukları azâbı gösterecek olursan “o halde beni o zâlimler topluluğu arasında kılma!” Yani beni üzerlerine azâbın indiği kimseler arasında bulundurma, beni onlar arasından çıkart!

Nidanın mu’tariza olduğu; “Eğer” lâfzındaki “mâ”nın zaid olduğu da söylenmiştir. Bunun aslının: ile olduğu da söylenmiştir ve her ikisi de şart içindir, te’kid olmak üzere iki şartı bir arada zikretmiştir. Cevabı da: “O halde beni o zâlimler topluluğu arasında kılma” âyetidir. Yani eğer onları cezalandırmayı murad edersen, beni aralarından çıkar,

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kavminin başına bir azâb inecek olursa yüce Allah’ın kendisini zâlimler arasında bırakmayacağını biliyordu. Bununla birlikte yüce Allah, ona böyle bir dua yapmasını ve böyle bir dilekte bulunmasını emretmiştir ki, ecri daha bir artsın ve bütün zamanlarda şanı yüce Rabbini zikreden olsun.

Müminun 93

De ki: “Rabbim! Eğer onlara vaat edilen şeyi bana göstereceksen,”

Diyanet Vakfı
93, 94. (Resulüm!) De ki: «Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevi sıkıntıyı ve uhrevi azabı) mutlaka bana göstereceksen; bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim!»

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Rabbim eğer onların tehdit olundukları şeyi bana göstereceksen;

Müminun 92

Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Onların ortak koştuklarından yücedir.

Diyanet Vakfı
Allah, gaybı da şehadeti de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
O, gizliyi de, açığı da bilendir. Ortak koşmalarından yücedir O.

“Hayır Biz, onlara hakkı” kâfirlerin söyledikleri Allah’a ortak koşmak ve öldükten sonra dirilişi kabul etmemek şeklindeki sözleri değil, hak ve doğru sözü

“getirdik. Onlar ise muhakkak” melekler Allah’ın kızlarıdır, dediklerinden

“yalancıdırlar.” Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah hiçbir evlad edinmedi” âyetindeki; sıladır.

“Onunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur” âyetindeki; zâîddir, ifadenin takdiri şöyledir: Allah sizin iddia ettiğiniz gibi, hiçbir evlad edinmiş değildir. Onunla birlikte yarattıklarında bir başka ilâh da yoktur. Yani ifadede hazfedilmiş sözler de vardır. Anlamı da şudur: Eğer onunla birlikte başka ilâhlar bulunmuş olsaydı, herbir ilâh kendi yarattıklarının başında bulunurdu.

“Elbette kimisi, kimisine üstünlük sağlardı.” Yeryüzündeki hükümdarlar arasında adet olduğu üzere, güçlü olan mutlaka zayıf olanın peşine düşer, onu yenik düşürürdü. Zayıf olan da bu sefer yenik düşer ve ilâh olmayı hak etmezdi.

Yüce Allah’ın ortağının bulunmadığına delâlet eden bu gerçek aynı şekilde O’nun evlâd sahibi olmadığını da göstermektedir. Çünkü evlad mülk hakkında tıpkı ortağın çekiştiği gibi babası ile çekişir.

“Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.” Yani O, evlad sahibi ve ortağı bulunmasından tenzih edilmelidir, bundan münezzehtir.

“O, gizliyi de, açığı da bilendir.” Yani gaybı bilen yalnız Odur.

“Ortak koşmalarından yücedir.” Bu âyet, bir tenzih ve bir takdisi ifade eder.

Nafî’, Ebubekir, Hamza ve el-Kisaî “Bilendir” âyetini yeni bir cümle olarak ref ile okumuşlardır. O, gaybı bilendir, demektir. Diğerleri ise “Allah” lâfzının sıfatı olarak cer ile okumuşlardır. Ruveys de Ya’kub’dan vasıl ile okuması halinde cer ile mübtedâ olarak; (kat’) ile okuması halinde ise ref ile okuduğunu rivâyet etmektedir.

Müminun 91

Allah hiçbir çocuk edinmedi, O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. Eğer olsaydı, her bir ilah kendi yarattığını götürürdü ve bazıları bazılarına üstün gelirdi. Allah, onların nitelediklerinden uzaktır.

Diyanet Vakfı
Allah evlat edinmemiştir; Onunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, hiçbir evlâd edinmedi. Onunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı, bu takdirde herbir ilâh yarattığını alır, elbette kimisi, kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.

Müminun 90

Hayır! Biz onlara hakkı getirdik ama onlar kesinlikle yalancıdırlar.

Diyanet Vakfı
Doğrusu biz onlara gerçeği getirdik; onlar ise hakikaten yalancılardır.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, Biz, onlara hakkı getirdik. Onlar ise muhakkak yalancıdırlar.

Müminun 89

Diyecekler ki: “Allah’a.” De ki: “O hâlde nasıl büyüleniyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
«(Bunların hepsi) Allahındır» diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Allah’ındır” diyeceklerdir. De ki: “Öyle ise nasıl olur da aldanıyorsunuz?”

“Öyle ise nasıl olur da aldanıyorsunuz?” Yani nasıl kandırılıyorsunuz, O’na itaatten, O’nu tevhid etmekten döndürülüyorsunuz? Yahut size nasıl olur da fayda da veremeyen, zarar da önleyemeyen şeyleri O’na ortak koşuyorsunuz?

“Sihir” hayallendirmek, havalen göstermek demektir. Bütün bu ifadeler, yaratıcıyı kabul eden Araplara karşı bir delil lendirmedir,

Ebû Amr son iki yerde: “Allah’ındır, diyeceklerdir” âyetlerini: “(…….): Allah’tır diyeceklerdir” şeklinde okumuştur. Iraklıların kıraati böyledir, diğerleri ise; “Allah’ındır” diye okumuşlardır. Birincisinin ise “Allah’ındır” şeklinde olduğunda ihtilâf yoktur. Çünkü bu; “Yer ve ondakiler kimindir” sorusuna cevabtır. “(…………): Kimindir” âyetinde “lâm” tekaddüm ettiğinden dolayı cevapta da tekrarlanmıştır.

Bütün mushaflarda da (Allah lâfzının) “elif”siz olarak yazıldığında ihtilâf da yoktur, Ebû Amr’ın kıraatine gelince, soru “lâm”sız olduğundan dolayı, cevab da onun lâfzına uygun olarak (lâmsız) gelmiştir. Birincisinde ise soru “lâm” ile olduğundan dolayı cevapta da “Allah’ındır” diye “lâm”lı gelmiştir.

Son ikisinde cevabı “Allah’ındır” diye “lâm” ile okuyanlara gelince, soruda “lâm” olmamakla birlikte böyle okumanın sebebi “De ki: Yedi göğün ve büyük Arşın Rabbi kimdir?” âyeti: De ki; yedi gök kimindir ve büyük arşın Rabbi kimdir? anlamında olduğundan cevab da “lâm” harfi ile “Allah’ındır” şeklinde gelmiştir, çünkü soruda da “lâm” harfinin varlığı takdir edilmiştir. Üçüncüsünün gerekçesi de ikincisi ile aynıdır. Şair de şöyle demektedir:

“Şayet köyler ve kasabaların Rabbi (sahibi) kimdir, diye sorulursa,

Bir de tüyleri kısa asil atların Rabbi (sahibi) Halid’indir, derim.”

Burada görüldüğü gibi “lâm” takdiri ile; (O?) :Kime aittir? takdirindedir.

Bu âyet-i kerîmeler kâfirlerle tartışmanın, onlara karşı delil ortaya koymanın câiz olduğuna delâlet etmektedir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/258. âyet, 1. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş; Ayrıca ilkin yaratıp, yoktan var edenin ulühiyyete ve ibadete müstehak olduğuna da dikkat çekmiş bulunmaktadır.

Müminun 88

De ki: “Her şeyin mülkü elinde olan kimdir, O korur ve kendisine karşı korunulmaz, eğer biliyorsanız?”

Diyanet Vakfı
Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekutu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Herşeyin hakimiyeti elinde bulunan, himaye eden, fakat kendisine karşı kimsenin himaye altına almasına imkân tanımayan kimdir? Evet, biliyorsanız (söyleyin.)”

“De ki: Herşeyin hakimiyeti elinde bulunan” gökleri, onlarda bulunanları ve aralarında bulunanları, yerleri, altlarında ve aralarında bulunanları ve O’ndan başka hiç kimsenin bilmediği herşeyi kastetmektedir, Mücahid dedi ki:

“Herşeyin hakimiyeti” herşeyin hazineleri demektir. ed-Dahhak herşeyin mülkü diye açıklamıştır.

“el-Melekût” mübalağa sıfatlarındandır. Ceberut ve rehabut gibi. Buna dair açıklamalar daha Önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/75. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Himaye eden fakat kendisine karşı kimsenin himaye altına alınmasına imkân tanımayan kimdir?” Yani başkasını koruduğu halde, kendisine karşı kimsenin korunamadığı kimdir?

Bir diğer açıklamaya göre “himaye eden” dilediğine eman veren “fakat kendisine karşı kimsenin himaye alınmasına imkân tanımayan” İse, kendisinin korkuttuğu kimseye asla eman verilemeyen, demektir.

Diğer taraftan şöyle de açıklanmıştır: Bu dünyadadır. Yüce Allah bir kimseyi helâk etmeyi ve korkutmayı dilerse, hiç kimse O’na karşı duramaz, O’nu engelleyemez. Kime de yardım ve güvenlik vermek isterse, kimse O’nun yardımına ve ulaştırmak istediği güvenliğine karşı koyamaz.

Bunun âhirette söz konusu olacağı da söylenmiştir. Yani sevap ve mükâfatı hak eden kimseyi mükâfatlandırmasına hiçbir kimse engel olamaz, azâb olunmayı hakeden kimsenin azabını da kimse önleyemez.

Müminun 87

Diyecekler ki: “Allah’a.” De ki: “O hâlde neden sakınmıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
«(Bunlar da) Allahındır» diyecekler. Şu halde siz Allahtan korkmaz mısınız! de.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’ındır” diyeceklerdir. De ki: “O halde korkmaz mısınız?”

“De ki: Yedi göğün ve büyük Arşın Rabbi kimdir? Allah’ındır, diyeceklerdir. De ki: O halde korkmaz mısınız?” Yani sizler hoşlanmadığınız varlıkları Bana nisbet ederek kendiniz için kız çocuklarından hoşlanmazken, meleklerin Benim kız çocuklarım olduğunu iddia ederken hiç korkmaz mısınız?

Müminun 86

De ki: “Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”

Diyanet Vakfı
Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arşın Rabbi kimdir? diye sor.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Yedi göğün ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”

Müminun 85

Diyecekler ki: “Allah’a.” De ki: “O hâlde neden öğüt almıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
«Allaha aittir» diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Allah’ındır” diyeceklerdir. Sen de ki: “O halde siz İyice düşünüp, ibret almaz mısınız?”

“Onlar: Allah’ındır, diyeceklerdir” ve bundan kaçınamayacaklardır. O halde

“sen de ki: O halde siz iyice düşünüp İbret almaz mısınız?” Hiç öğüt almaz ve ilkin mahlukatı bu şekilde yaratmaya kadir olanın ölüleri, ölümlerinden sonra da tekrar diriltmeye güç yetireceğini bilmez misiniz?

Müminun 84

De ki: “Yeryüzü ve onda bulunanlar kime aittir, eğer biliyorsanız?”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Yer ve ondakiler kimindir? Eğer biliyorsanız (söyleyin.)”

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Onların söylediklerine cevap olmak üzere

“de ki: Yer ve ondakiler kimindir?” Bununla yüce Allah rubûbiyetini, vahdaniyetini, sonu gelmeyecek olan mutlak Mâlikîyet ve egemenliğini, asla engellenemeyecek olan kudretini haber vermektedir.

Müminun 83

“Andolsun, bu bize ve atalarımıza önceden vaat edildi. Bu, ancak öncekilerin masallarıdır.”

Diyanet Vakfı
Hakikaten, gerek bize, gerekse daha önce atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir!

Kurtubi Tefsiri
“Biz ve babalarımız bundan önce bunun İle -yemin olsun ki- tehdit olunmuş idik. Bu, ancak önce gelenlerin efsane ve yalanlarıdır.”

“Biz ve babalarımız bundan önce bunun İle -yemin olsun ki- tehdit olunmuş idik.” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın gelişinden önce de böyle tehdit olunmuştuk, fakat biz bunun hakikatle bir ilgisinin olduğunu görmedik.

“Bu ancak önce gelenlerin efsane ve yalanlarıdır.” Onların batıl ve saçmalıklarından başka bir şey değildir. Bütün bunlar(a dair açıklamalar) daha önceden geçmişti.

Müminun 82

Dediler ki: “Öldüğümüzde ve toprak ile kemik olduğumuzda mı, gerçekten mi diriltileceğiz?”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi?

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman gerçekten biz tekrar diriltilecek miyiz?”

“Aksine bunlar da öncekilerin dedikleri gibi dediler. Dediler ki: Ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman gerçekten Biz tekrar diriltilecek miyiz?” Böyle bir şey olmaz ve asla düşünülemez.

Müminun 81

Hayır, onlar öncekilerin söylediklerini söylediler.

Diyanet Vakfı
Buna rağmen onlar, öncekilerin dedikleri gibi dediler.

Kurtubi Tefsiri
Aksine bunlar da öncekilerin dedikleri gibi dediler.

Müminun 80

O, diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün değişmesi de O’nundur. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?

Diyanet Vakfı
Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi Onun eseridir. Hala aklınızı kullanmaz mısınız!

Kurtubi Tefsiri
Dirilten ve öldüren O’dur. Gece ve gündüzün değişmesi O’nun emriyledir. Akletmez misiniz?

“Dirilten ve öldüren O’dur. Gece ve gündüzün değişmesi O’nun emriyledir.” Yani onları değişen halleriyle yaratan O’dur. Bu; “ecir vermek te, ilişkiyi gözetmek te sana aittir” demeye benzer, Yani ecir veren de sensin, akrabalık İlişkisini gözeten de sensin. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

Bir diğer açıklama şöyledir: Gece ile gündüzün değişip durmaları, birinin eksilip diğerinin artmasıdır. Bunların değişikliği karanlık ve aydınlık bakımındandır, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre kasıt, geceden sonra gündüzün gündüzden sonra gecenin gelmesinin tekrarlanıp durmasıdır. Beşinci bir ihtimal de şöyledir: Onlarda geçen mutluluk, bedbahtlık, sapıklık ve hidayettir.

“Akletmez misiniz?” O’nun kudretinin özünü, rubûbiyetini, vahdaniyetini, O’nun yarattıklarından ortağının bulunmasının imkânsızlığını, öldükten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu aklınızla kavramaz mısınız?

Daha sonra yüce Allah onları, söyledikleri sözleri dolayısıyla ayıplamakta ve onlar hakkında şöylece haber vermektedir:

Müminun 79

O, sizi yeryüzünde çoğaltandır ve O’na toplanacaksınız.

Diyanet Vakfı
Ve O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sırf Onun huzurunda toplanacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Sizi yeryüzünde yaratıp yayan O’dur. Yalnız O’nun huzurunda toplanacaksınız.

“Sizi yeryüzünde yaratıp yayan” var eden, çeşitti bölgelerine dağıtan ve sizi halkeden

“O’dur. Yalnız O’nun huzurunda” amellerinizin karşılığını görmek üzere

“toplanacaksınız.”

Müminun 78

O, sizin için işitme, görme ve kalpler yaratan O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Diyanet Vakfı
O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Size kulak, göz ve kalpler yaratan O’dur. Ne az şükredersiniz!

“Size kulak, göz ve kalpler yaratan O’dur.” Yüce Allah üzerlerindeki pek çok nimetlerini ve kudretinin kemalini tanıtmaktadır.

“Ne az şükredersiniz!” Yani siz ancak pek az şükredersiniz. Hiçbir şekilde şükretmezsiniz, diye de açıklanmıştır.

Müminun 77

Nihayet üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımızda, o zaman orada ümitsiz kalırlar.

Diyanet Vakfı
En nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır!

Kurtubi Tefsiri
Nihayet üzerlerine şiddetli bir azâb kapısı açtığımızda o zaman azâbın içinde şaşkın ve ümitsiz kalıverirler.

“Nihayet üzerlerine şiddetli bir azâb kapısı açtığımızda…” İkrime der ki: Bu cehennem kapılarından bir kapıdır. Onun üzerinde dörtyüzbin bekçi vardır. Hepsinin de yüzleri simsiyahtır, azı dişleri dışarı fırlamıştır, Rahmet kalplerinden sökülüp alınmıştır. O kapıya ulaşacakları vakit yüce Allah onların önünde o kapıyı açacaktır.

İbn Abbâs der ki; Kasıt onların Bedir günü kılıçla öldürülmeleridir.

Mücahid der ki: Burada kasıt açlıklarından -az önce geçtiği üzere- ilhizi yiyecek hale gelinceye kadar başlarına gelen kıtlık musibetidir. Kastın Mekke’nin fethi olduğu da söylenmiştir.

“O zaman azâbın içinde şaşkın ve ümitsiz kalıverirler.” Kurtuluştan, herhangi bir hayır elde etmekten yana ümidini kesmiş kimse gibi ne yapacaklarım bilemeyen şaşkınlar ve ümitsiz kimseler haline geliverirler. Bu lâfza dair açıklamalar daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/44. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 76

Andolsun, onları azapla yakaladık ama Rablerine boyun eğmediler ve yalvarmadılar.

Diyanet Vakfı
Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da bulunmuyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onları azâb ile aldığımız halde yine de Rabblerine itaatle boyun eğmediler, yalvarıp yakamadılar.

“Yemin olsun ki onları azâb ile” ed-Dahhak açlık ile denemiştir. Hastalık, ihtiyaç ve açlık ile denildiği gibi, öldürülmek ve açlık ile diye de açıklanmıştır

“aldığımız halde yine de onlar Rabblerine” buyruklarına

“itaatle boyun eğmediler” itaat etmediler.

“Yalvarıp, yakarmadılar.” Başlarına gelen zorlu musibetler halinde bile yüce Allah’ın önünde İtaat ve zilletle eğilmediler.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet, Sümâme b. Üsâl’ın başından geçen olay hakkında inmiştir. Peygamber efendimizin gönderdiği seriyye onu esir alıp İslâm’a girdikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu serbest bıraktı. O da Mekke ile oraya giden kervanın yolunu tuttu ve şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, Yemâme’den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) size İzin vermediği sürece bir tek buğday tanesi dahi gelmeyecektir. Yüce Allah da Kureyş’i kıtlık ve açlıkla mübtelâ kıldı. Öyle ki ölmüş hayvanları, köpekleri ve îlhiz denilen şeyi dahi yemek zorunda kaldılar. İlhiz nedir? diye sorulunca, dedi ki: Onlar bir miktar yün ve deve tüyü alır, kan ile ıslatır, sonra da bunu közde pişirip yerlerdi. Ebû Süfyan, Peygamber’e şöyle yalvardı: Ben senden Allah adına ve aramızdaki akrabalık bağı hakkı için yalvarıyorum. Sen Allah’ın, seni âlemlere rahmet olmak üzere gönderdiğini söylemiyor musun? Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Bunun üzerine Ebû Süfyan şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki benim gördüğümse şudur; Sen ataları kılıçlarla öldürdün, oğulları da açlıkla öldürdün. Bunun üzerine yüce Allah:

“Eğer Biz, onlara merhamet edip İçinde bulundukları sıkıntılarını kaldırsak, onlar yine de azgınlıkları içinde şaşkın kalmaya devam ederler” âyetini indirdi. Hâkim, el-Müstedrek, II, 394.

Müminun 75

Ve eğer onlara merhamet etsek ve içlerinde bulunan sıkıntıyı gidersek bile, yine de azgınlıklarında bocalayıp dururlar.

Diyanet Vakfı
Eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik, iyice körleşerek azgınlıklarında direnirlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Biz onlara merhamet edip içinde bulundukları sıkıntılarını kaldırsak, onlar yine de azgınlıkları içinde şaşkın kalmaya devam ederler.

“Eğer Biz onlara merhamet edip İçinde bulundukları sıkıntılarını kaldırsak” yani tekrar onları dünyaya geri döndürüp cehenneme girdirmeyerek onları yine sınayacak olursak

“onlar yine de azgınlıkları” es-Süddî’nin açıklamasına göre masiyetleri

“içinde şaşkın kalmaya devam ederler.” el-A’meş: Yine tereddütleri sürer gider, diye açıklamıştır.

İbn Cüreyc de şöyle demiştir: “Eğer Biz onlara” dünya hayatında İken “merhamet edip içinde bulundukları sıkıntılarını” kıtlık ve açlıklarını “kaldırsak, onlar yine de azgınlıkları” sapıklıkları ve haddi aşmaları “içinde şaşkın kalmaya” gidip, gelmeye ve bir türlü hakka yol bulmamaya “devam ederler.” Bu hallerini sürdürür, giderler.

Müminun 74

Fakat ahirete inanmayanlar o yoldan sapmaktadırlar.

Diyanet Vakfı
Ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki âhirete Îman etmeyenler, doğru yoldan sapanlardır.

“Muhakkak ki âhirete” yani öldükten sonra dirilişe

“îman etmeyenler, doğru yoldan sapanlardır.” Buradaki “yol (sırat)”ın birincisi ile aynı anlamda olduğu söylendiği gibi, şöyle de açıklanmıştır: Şüphesiz ki onlar cennete götüren yoldan sapmaktadırlar, nihayet onlar cehenneme ulaşacaklardır. Yoldan saptı, sapar” ifadesi izlemekte olduğu yolu bırakıp, başka bir yola meylettiği (saptığı) zaman kullanılır. Rüzgar belli bir şekilde doğru bir istikamet almadan estiği vakit; şeklinde kullanılan İfade de buradan gelmektedir. En kötü rüzgar da (…….): belirli yönden esmeyen rüzgardır.

Müminun 73

Ve şüphesiz sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.

Diyanet Vakfı
Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.

Kurtubi Tefsiri
Sen onları şüphesiz ki dosdoğru yola davet edersin.

“Sen onları şüphesiz ki dosdoğru yola” dosdoğru dine

“davet edersin.”

Sırat, sözlükte yol demektir, dine “yol” adının verilmesi, cennete götürü -cülüğünden dolayıdır. O halde din, cennete götüren yol demektir.

Müminun 72

Yoksa senden bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin verdiği ücret daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Yoksa sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun? Rabbinin karşılığı daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa sen onlardan ücret mi istersin? Rabbinin verdiği rızık daha hayırlıdır ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

“Yoksa sen onlardan ücret mi istersin?” Onlara getirdiğin risalet karşılığında bir ücret mi istiyorsun? Bu açıklamayı el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

“Rabbinin verdiği rızık daha hayırlıdır.” Hamza, el-Kisaî, el-A’meş ve Yahya b. Vessâb “Ücret” lâfzını şeklinde “elif” ile okumuşlardır, diğerleri ise “elisiz okumuşlardır.

“Rızık” (anlamını verdiğimiz) lâfzını da hepsi “elif” ile: şeklinde okurken, İbn Âmir İle Ebû Hayve “elif’siz okumuşlardır. Manası da sen onlardan bir rızık mı istersin? Rabbinin rızkı hayırlıdır, şeklindedir.

“Ve O, rızık verenlerin en hayirlısıdır.” Yani hiç kimse O’nun verdiği rızık gibi, rızık verme kudretine sahip değildir. Kimse O’nun ihsan ettiği nimetin benzerini ihsan edemez.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah’ın sana kendisine itaat ve yoluna davet etmen sebebiyle vereceği ecir ve mükâfat dünya malından daha hayırlıdır. Çünkü onlar sana Kureyş’in en zengin adamı oluncaya kadar mallarını vermeyi teklif ettiler. Ancak sen onların bu tekliflerini kabul etmedin. Bu anlamdaki bir açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

(Âyet-i kerîmede kullanılan): “Hare ve haraç (mealde; ücret ve rızık)” kelimeleri aynı manadadır, ancak ifadede farklılık daha güzeldir. Bu açıklamayı da el-Ahfeş yapmıştır.

Ebû Hatim der ki: Hare ön görülen mükâfat, harâc ise bağış demektir.

el-Müberred de: Hare mastar, harâc ise isimdir, demektedir.

en-Nadr b. Şumeyl der ki: Ben Ebû Amr b. el-A’la’ya hare ile harâc arasında ne fark vardır? diye sordum. Şu cevabı verdi: Harâc senin ödemen gereken şeydir, hare ise bağışladığın şeydir. Yine ondan nakledildiğine göre hare kişilerin boyun borcudur, harâc ise yerin borcudur. Birincisini es-Sa’lebt, ikincisini de el-Maverdî zikretmiştir.

Müminun 71

Eğer hak onların hevâlarına uysaydı, gökler, yer ve içindekiler bozulurdu. Hayır, Biz onlara öğütlerini getirdik ama onlar öğütlerinden yüz çeviriyorlar.

Diyanet Vakfı
Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer hak hevalarına uysaydı, göklerle yer ve içlerinde olanlar fesada uğrardı. Hayır, Biz, onlara zikirlerini verdik. Onlar ise kendi zikirlerinden yüz çeviricidirler.

“Eğer hak hevâlarına uysaydı” âyetinde

“hak” şanı yüce Allah demektir, çoğunluk böyle açıklamıştır, Mücahid, İbn Cüreyc, Ebû Salih ve başkaları bunlar arasındadır. Arapça’ya göre ifade: Şayet hakkın sahibi hevâlarına uysaydı… takdirindedir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: İfade mecazdır. Hak onların hevâlarına uygun düşse… takdirindedir. Burada “hakkın uygun düşmesi” mecazen “uymak” anlamında kullanılmıştır. Yani onlar rasûlleri inkâr edip yüce Allah’a isyan etmekle beraber cezalandırılmayacak ve bundan dolayı amellerinin karşılığı kendilerine verilmeyecek olsaydı, bu ya acizlikten ya cahillikten dolayı olurdu ve o takdirde de göklerin ve yerin düzeni bozulur, giderdi.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Eğer onların dedikleri gibi Allah ile birlikte bir takım ilâhlar edinmeleri hak olsaydı, elbetteki ilâhlar kendi aralarında çekişirlerdi. Onların kimisi, diğerlerinin istemediği şeyleri isterdi. Böylelikle kâinatın idaresi bozulur, gökler ve yer fesat bulurdu. Her ikisi fesat buldu mu ikisinde bulunanlar da bozulur, giderdi.

Bir diğer açıklamaya göre “eğer hak hevâlarına uysaydı” insanların arzu edip istedikleri şekilde olsaydı, kâinatın düzeni mutlaka bozulurdu. Çünkü insanların arzu ve istekleri farklıdır ve birbirleriyle çelişir. Hakkın yolu ise kendisine tabi olunmasıdır. İnsanların izlemeleri gereken yol da hakka bağlı olmak, ona tabi olmaktır.

Bir açıklamaya göre burada “hak” Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yani Kur’ân onların istedikleri gibi inmiş olsaydı, göklerle yerin düzeni “ve içlerinde olanlar, fesada uğrardı.” Burada akıl sahibi olan varlıklara yani semavattaki meleklere, yeryüzündeki insanlara ve cinlere işaret edilmektedir. Bu açıklamayı el-Maverdî yapmıştır, el-Kelbî de şöyle demektedir: Burada her ikisinde bulunan (akıllı-akılsız) bütün varlıklar kastedilmektedir. Nitekim İbn Mes’ûd kıraati de bu anlama gelecek şekildedir: “Gökler ve yer ile ikisi arasında bulunan şeyler fesada uğrardı.” Bu durumda, el-Kelbînirı te’vili ile İbn Mes’ûd’un kıraatine göre hem akıl sahibi varlıklar, hem de akıl sahibi olmayan canlı ve diğer cansızlar fesada uğrardı, demektir. Cumhûrun kıraatinde ilâhî âyetin zahirinden anlaşılana göre de bu, akıl sahibi canlı varlıkların fesada uğraması şeklinde yorumlanır. Çünkü akil sahibi olmayan varlıklar salâh ve fesad bakımından akıl sahibi olan varlıklara tabidirler. Buna göre meydana gelecek olan fesad, göklerde bulunan meleklerin aslında bir Rabbe tabi oldukları halde, rab olarak kabul edilmeleri, kendileri kul oldukları halde onlara ibadetle kulluk edilmesinden dolayı ortaya çıkar.

İnsanların fesadı da iki türlü olur: Birincisi hevâya tabi olmaktır, bu da helâk edicidir. İkincisi Allah’tan başkasına ibadet etmekle olur, bu da küfürdür. Bunun dışındaki fesad ise (bu temel fesatlara) tabi olmak suretiyle ortaya çıkar. Çünkü diğer varlıklar akıl sahibi varlıkların tedbiri ile idare olunurlar. O bakımdan tedbir edicilerin fesadı onlara da döner.

“Hayır, Biz onlara zikirlerini verdik.” Onların şeref ve aziz oluşlarını sağlayacak şeyler verdik. Bu açıklamayı es-Süddî ve Süfyan yapmıştır. Katade de şöyle demektedir: Yapacakları iyiliklerin sevabı ve kötülüklerin cezasının söz konusu edildiği bir âyet getirdik. İbn Abbâs der ki: Yani Biz onlara hakkı beyan ettik ve din ile ilgili kendilerinin gerek duyacakları herşeyi söz konusu ettik.

“Onlar ise kendi zikirlerinden yüz çeviricidirler.”

Müminun 70

Yahut: “Onda delilik vardır” mı diyorlar? Hayır, o onlara hakkı getirmiştir. Fakat çoğu hakka karşı isteksizdir.

Diyanet Vakfı
Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa: “Onda delilik vardır” mı diyorlar? Bilakis o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onların çoğunluğu haktan hoşlanmazlar.

“Yoksa: Onda delilik vardır, mı diyorlar?” Yani onlar ona imanı terk etmelerine, onun deli olduğunu mu gerekçe gösteriyorlar? O böyle değildir ki. Çünkü onda deliliğin hiçbir emaresi yoktur.

“Bilakis o kendilerine hakkı getirmiştir.” Kur’ân’ı, hak olan tevhidi ve hak olan dini getirmiştir.

“Halbuki onların çoğunluğu” yani hepsi kıskançlıklarından, haddi aştıklarından ve geçmişlerini taklit ettiklerinden dolayı,

“haktan hoşlanmazlar.”

Müminun 69

Yoksa elçilerini tanımadılar da bu yüzden onu inkâr mı ediyorlar?

Diyanet Vakfı
Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkar ediyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yahut onlar peygamberlerini tanımıyorlardı da bunun için mi şimdi onu İnkâr ediyorlar?

Araplar bu üslûbu bir husus ile ilgili bilgi sahibi kılmak ve azarlamak anlamında kullanırlar. Derler ki: Sen hayrı mı daha çok seversin, yoksa şerri mi? Yani sana şer haber verilmiş bulunuyor, artık ondan uzak dur. Bunlar da rasûllerini tanımış bulunuyorlar. Onun doğru ve emanet sahibi kimselerden olduğunu da biliyorlar. Ona tabi olmak -eğer onların inatları olmasa- kurtuluştur, hayırdır. Süfyan dedi ki: Evet yemin olsun ki onlar, onu tanıyorlardı, fakat onu kıskandılar.

Müminun 68

Peki onlar sözü düşünmediler mi? Yoksa onlara, daha önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

Diyanet Vakfı
Onlar bu sözü (Kuranı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

Kurtubi Tefsiri
Onlar söyleneni düşünmediler mi? Yoksa bunlara önce geçen atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

“Onlar söyleneni” yani Kur’ân-ı Kerîm’i

“düşünmediler mi?” Bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır:

“Hâlâ onlar Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi?” (en-Nisâ, 4/82) Kur’ân-ı Kerîm’e

“kavi; söz” denilmesinin sebebi onların Kur’ân’a muhatab alınmalarından dolayıdır.

“Yoksa bunlara önce geçen atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” Bundan dolayı mı onu inkâr edip ondan yüz çevirdiler. Buradaki “Yoksa” lâfzının, “Bilakis” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani bilakis onlara atalarının da alışkın olmadıkları şeyler geldi. İşte bundan dolayı onu terkettiler, onun üzerinde düşünmeye kalkışmadılar. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Şöyle de denilmiştir:

Yoksa onlara azaptan yana bir güvenlik mi gelmiştir, anlamındadır. Halbuki böyle bir şey, onların önceki atalarına dahi gelmemiştir. Onlar bundan dolayı mı en değerli ve üstün sözü terkettiler?

Müminun 67

Büyüklük taslayarak, geceleyin onu eğlence edinerek terk ediyordunuz.

Diyanet Vakfı
66, 67. Çünkü ayetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kabenin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.

Kurtubi Tefsiri
“Onu ileri sürerek büyüklük taslıyordunuz. Geceleyin onun hakkında hezeyanlar ederdiniz.”

“Onu ileri sürerek büyüklük taslıyordunuz” âyetinde

“büyüklük taslıyordunuz” anlamındaki kelime haldir, “Onu”daki zamir Cumhûrun görüşüne göre Harem’e yahut Mescid-i Haram’a veya Mekke şehrine aittir. Her ne kadar önceden bunlardan söz edilmiyor ise de bu husustaki şöhretleri dolayısıyla bu uygundur. Yani onlar: Biz Harem ehliyiz, o bakımdan korkmalıyız, diyorlardı.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar Mescid-i Haram’ın ve Harem bölgesinin ahalisi olduklarından dolayı kendi kanaatlerine göre insanlar üzerinde en büyük bir hakka ve mevkie sahip idiler. Bundan dolayı büyüklük taslıyorlardı. Halbuki büyüklük taslamanın hak ile bir ilgisi yoktur.

Bir başka kesim buradaki zamir âyetler söz konusu edildiğinden Ötürü Kur’ân-ı Kerîm’e aittir, demiştir. Yani: Siz, Benim âyetlerimi dinledikten sonra büyüleniyorsunuz, azgınlaşıyorsunuz, bundan dolayı da Kur’ân’a îman etmiyorsunuz. İbn Atiyye dedi ki: Bu güzel bir görüştür. en-Nehhâs ise: Birinci görüş daha uygundur, demektedir. Âyetin ifade ettiği mana da; Onlar Harem dolayısıyla böbürleniyorlar ve biz: Yüce Allah’ın Harem’inin ahalisiyiz diyorlardı.

“Geceleyin onun hakkında hezeyanlar ederdiniz.” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız:

1- Gece Sohbetleri:

Yüce Allah’ın:

“Geceleyin onun hakkında hezeyanlar ederdiniz” âyetindeki

“Geceleyin” kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. (Tekil olan bu kelime): çoğulu olan: anlamındadır. Bu da geceleyin konuşan topluluk demektir. Ayın gölgesi demek olan den alınmıştır, “Esmer renk” de buradan gelmektedir. Araplar ayın ışığında Kabe etrafında konuşur, sohbet ederlerdi. İşte geceleyin konuşup sohbet etmeye buradan hareketle bu isim verilmiştir.

es-Sevrî dedi ki: Ayın gölgesine; denilir. Rengin esmerliğine; denilmesi de buradan gelmektedir. Yine bu esmerliğe; da denilmekte olup, Fâhite ismi de buradan alınmadır. Ebû Recâ’ bu kelimeyi; “sâmirin çoğulu olarak; diye okumuştur. Nitekim şair şöyle demiştir:

“(O kadın dedi ki:) gece sohbet edenlerin ve insanların etrafımda bulunduklarını görmez misin?”

Kayle hadisinde de: “Kocası sâmir’den geldiğinde…” İbnul-Esîr, en-Nihâye, II, 399. denilmektedir. Yani geceleyin sohbet eden topluluk arasından çıkıp geldiğinde, demektir. Burada bu isim çoğul manasına tekildir. Suyun kenarında konaklayan topluluğa -kip olarak- tekil olarak “hadır” denilmesi ineklerin çoğulu olarak “bakır”, develerin çoğulu olarak da “camii” denilmesi gibi. Erkekleri için de, müennesleri için de aynı ifade kullanılır. Şanı yüce Allah’ın:

“Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartıyoruz.” (el-Hac, 22/5) âyetinde de (tek çok demek olan) “etfâl: çocuklar” demektir. ifadeleri de gece sohbet eden, konuşan topluluk manasınadır. Bu kelime “es-semer”den alınmış olup bu da ağaçlara gelen ay ışığı anlamındadır. el-Cevherî dedi ki: “es-Sâmir” aynı şekilde “es-sümmar” anlamında olup, bunlar da geceleyin konuşup sohbet eden topluluk demektir, Nitekim haccedene çoğul olarak “hüccâc” denilmesi gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Ve eğlenmenin ve sohbetin uzunca yapıldığı gece, sohbet edenler…”

“Sâmir” lâfzı sanki bu hususta gece sohbet yapmak için bir araya gelinip toplanılan yerin ismi olarak kullanılmış gibidir. Bir diğer açıklamaya göre (şair) burada “sâmir” kelimesini tekti olarak kullanmış ancak “es-sümmar” şeklinde çoğul anlamındadır. Çünkü bu kelime burada zaman yerinde kullanılmıştır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Geceleyin onların yakınına sohbet ettikleri vakit gelirsen eğer,

Şarkıcıların çalgılarını (işitirsin) ve meclislerinin oldukça kalabalık olduğunu (görürsün.)”

Şairin burada; demesi, sen geceleyin onlara gelecek olursan, onların geceleyin sohbet etmekte olduklarını görürsün, anlamında (hal) oluşundan dolayıdır. “Gece ve gündüz” anlamındadır, çünkü her İkisinde de sohbet edilip, konuşulur. Deyim olarak; “Semîr’in İki oğlu devam ettiği sürece bu işi yapmam,” denilir. “Semîr”in zaman anlamında, onun iki oğlunun gece ve gündüz anlamında olduğu söylenmiştir. ” İnsanlar ayın görüldüğü bir gecede sohbet ettikleri sürece ben bu İşi yapmayacağım” demektir, tabiri de (bu manada olmak üzere) kullanılır. eş-Şenferî der ki:

“İşte orada ümit etmem asla beni sevindirecek bir hayatı,

Gece sohbetleri devam ettiği sürece; basımdaki musibetler dolayısıyla ümit kesmiş olarak.”

“es-Semar” katı olmayan süt demektir.

Araplar geceleyin sohbet etmek maksadıyla oturur ve konuşurlardı. Bundan dolayı da yıldızları tanımışlardı. Sahrada otururlar ve doğan ve batan yıldızları takip ederlerdi, görürlerdi. KureyşÜler de Kabe’nin etrafında oluşturdukları meclislerinde batılları ve küfürleri çerçevesinde gece sohbet ederlerdi, yüce Allah bundan dolayı da onları ayıplamış bulunmaktadır.

“Hezeyanlar ederdiniz” kelimesi “te” harfi ötreli ve “cim” harfi de esreli olarak; kökünden gelmiş gibi okunmuştur. Bu da çirkin sözler söylemek anlamındadır. Hasta bir kimsenin hezeyan etmesini anlatan; den gelmiş olarak “te” harfi üstün ve “cim” harfi ötreli olarak okunmuştur. Bunun da: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Kur’ân-ı Kerîm hakkında kötü sözler ve çirkin üsiublar ile konuşurlardı, demektir. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir.

2- Batıl Şeyler Konuşarak Gece Sokbet Etmek:

Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şu: “Onu İleri sürerek büyüklük taslıyordunuz. Geceleyin onun hakkında hezeyanlar ederdiniz” âyet-i kerîmesi nazil olunca geceleyin konuşup sohbete dalmak mekruh görülmeye başlandı. Yani yüce Allah kendisine itaatin dışındaki hususlarda geceleyin konuşup sohbet eden bir takım toplulukları yermiştir. Bunların sohbetleri ya hezeyan kabilindendi yahut ta eziyet vermeye dairdi.

el-A’meş de şöyle demektedir: Sen hadisle uğraşan bir adamı gördüğün vakit eğer o hadisi yazmıyor ise onu çimdikle, çünkü o ay ışığında sohbet eden hocalardandır. Yani ayın görüldüğü gecelerde toplanıp halifelerin, emirlerin başından geçmiş önemli olayları anlatıp duran kimselerdendir. Halbuki bu onlardan herhangi bir kimse namaz için doğru dürüst abdest almasını dahi bilmemektedir.

3- Yatsı Namazını Kılmadan Uyumanın ve Yatsıyı Kıldıktan Sonra Sohbet Etmenin Hükmü:

Müslim’in rivâyetine göre Ebû Berze şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını gecenin üçte birine kadar erteler, yatsıdan önce uyumayı ve ondan sonra da konuşmayı mekruh görürdü. Müslim, Mesâcid 237; Buhârî, Mevâkit 13; Nesâi, Mevâkît 20; Müsned, IV, 424

İlim adamları derler ki: Yatsının kılınmasından önce uyumanın mekruh oluşu, vakti tamamen çıkıp da namazı kaçırmak yahut efdal olan vaktinden sonraya bırakmak tehlikesinden ötürüdür. Bundan dolayı Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Her kim (yatsıdan önce) uyursa, gözüne uyku girmesin, demiş ve bu sözünü üç defa tekrarlamıştır.

Yatsı namazını kılmadan önce uyumayı mekruh görenler arasında Ömer, oğlu Abdullah, İbn Abbâs ve başkaları da vardır. Malik’in mezhebi de budur,

Bazıları da buna ruhsat vermişlerdir. Ali, Ebû Mûsa ve başkaları bu görüşte olanlardandır. Kûfelilerin kabul ettiği görüş de budur.

Kimileri de bu hususta kendisini namaza uyandıracak kimseleri görevlendirmesi şartını koşmuşlardır. İbn Ömer’den buna benzer bir görüş rivâyet edilmiş, Tahavt de bu kanaati benimsemiştir.

Yatsıdan sonra konuşmanın mekruh oluşuna gelince, çünkü namaz onun günahlarına artık keffâret olmuşiur. Böylelikle günahtan yana selâmete erişmiş olarak uyur ve yazıcılar onun amel defterini ibadetle mühürlemiş olurlar. Şayet oturup geceleyin sohbet eder ve konuşursa bu sefer amel sahifesini hevâ ve hevesle doldurtur, sonunu boş ve batıl sözlerle mühürletir. Bu ise mü’minlerin yapacağı işlerden değildir.

Aynı şekilde geceleyin sohbet edip konuşma halinde, gecenin sonuna kadar uykuya dalma ihtimalini yükseltir. Böylelikle gecenin sonuna doğru uyanıp namaz kılma İmkânını da -uyuduğundan dolayı- kaybeder. Hatta bazen sabah namazını da uykuda olduğu için kaçırabilir.

Şöyle de açıklanmıştın Yatsı namazından sonra konuşmanın mekruh görülmesi, Câbir b. Abdullah’ın rivâyet ettiği şu hadis dolayısıyladır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ayakların çekilmesinden sonra sohbet edip konuşmaktan sakınınız. Çünkü hiçbiriniz yüce Allah mahlukatından etrafa neleri saçtığını bilemez. (Bundan dolayı) kapıları kapatınız, su kırbalarının ağzını bağlayınız, kapların üstünü örtünüz, kandilleri de söndürünüz.” Müsned, III, W6, 355; Ebû Dâvûd, Edeb 106 -az farkla

Ömer (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre o, yatsı namazından sonra konuşmaya dalmaları dolayısıyla insanları dövermiş ve: Gecenin başlangıcında sohbet edersiniz, sonunda uyku mu uyuyacaksınız? Haydi yazıcı meleklerinizi de rahata kavuşturunuz. Hatta rivâyet edildiğine göre İbn Ömer şöyle demiş: Kim yatsıdan sonra bir beyit şiir dahi okuyacak olursa, sabah oluncaya kadar onun hiçbir namazı kabul olunmaz. Şeddâd b. Evs ise bu hadisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a isnad etmiştir. Müsned, IV, 125.

Şöyle de denilmiştir: Yatsıdan sonra konuşmanın mekruh görülmesindeki hikmet şudur: Şanı yüce Allah geceyi sükûn bulunacak zaman olarak yaratmıştır. Kişi bu zaman konuşmaya dalacak olursa, o takdirde o geceyi geçimin sağlanması İçin tasarrufta bulunulacak zaman olan gündüze katmış olur. Sanki o bu davranışı ile yüce Allah’ın varlık âleminde uygulayagetdîği hikmetine muhalefet etme maksadını gütmüş gibi olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakladır:

“Geceyi sizin için elbise, uykuyu da rahatlık kılan O’dur, O gündüzü deyeni bir hayata başlangıç yapmıştır.” (el-Furkan, 25/47)

4- Yatsıdan Sonra Mekruh Olmayan Sohbetler:

Bu vakitten sonra sohbetin mekruh olması, yüce Allah’a yakınlaştırıcı ameller, zikirler, ilim öğretmek, aile halkı ile ilmî sohbetlerde bulunup, menfaatlerine olacak şeyleri öğretmek ve buna benzer şeylerin konu olmadığı sohbetlere mahsustur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan da selef-i salihten de bu tür hayırlı işlerde geceleyin sohbet etmenin câiz oluşuna hatta mendub oluşuna dahi delil olacak rivâyetler vârid olmuştur. Buhârî: “Yatsıdan sonra fıkıh ve hayır hususlarda gece sohbeti” diye bir başlık açtıktan sonra Kurre b. Halid’in şöyle dediğini zikreder; Biz el-Hasen’i bekledik, durduk. Yanımıza çıkıp, gelmesi oldukça gecikti, hatta gece namazına kalkacağı vakte yakın bir zamanda gelip dedi ki: Şu komşularımız bizleri davet etmişlerdi. Sonra da Enes dedi ki: Bir gece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı bekledik. Nihayet gece yarısı oldu, çıkıp geldi ve namaz kıldırdı. Sonra da bize bir hutbe irad edip, şöyle dedi: “Şüphesiz insanlar namazlarını kıldılar. Sizler de namazı beklediğiniz sürece namaz içindesiniz.” el-Hasen dedi ki; İnsanlar hayrı gözetleyip, durdukları sürece hayır içinde olmaya devam ederler, Buhâri, Mevâkıt 40. (Buhârî) dedi ki: “Misafirlerle ve aile halkı ile birlikte gece sohbeti yapmak.” Bu başlıktan sonra şu hadisi zikretmektedir: Ebubekir b. Abdu’r-Rahmân’dan nakledildiğine göre Suffe ashabı fakir kimseler idiler… deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Buhârî, Mevâkit 41, Menâkıh 25, Edeh 77, 78; Müsned, I, 198. Bu hadisi Müslim de rivâyet etmiştir. Müslim, Eşribe 176, 177.

Serhadleri bekleyip korumak, geceleyin askerlerin gözcülükleri ile ilgili büyük mükâfat ve pek büyük ecirlere dair gelen rivâyetler, bu hususta vârid olmuş haberler arasında oldukça meşhurdur. Bunların bir bölümü daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nin sonlarında (3/190-200. âyetler, 23. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnız Allah’a mahsustur.

Müminun 66

Ayetlerim size okunuyordu da siz gerisin geri dönüyordunuz.

Diyanet Vakfı
66, 67. Çünkü ayetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kabenin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.

Kurtubi Tefsiri
“Âyetlerim sîze okunuyordu da topuklarınızın üstünde gerisin geri dönüyordunuz;

“Ayetlerim size okunuyordu da topuklarınızın üstünde gerisin geri dönüyordunuz.” Burada geçen “âyetler” ile Kur’ân-ı Kerîm kastedilmektedir, ed-Dahhak derki: Öldürülmek suretiyle azaba uğratılmadan önce böyle idiniz, demektir.

“Gerisin geri dönüyordunuz” arkanıza dönüp gidiyordunuz. Mücahid ise geri geri kaçıyordunuz, diye açıklamıştır. Asıl anlamı geri dönüp gitmektir. Şair der ki:

“Onlar kurtuluş yolları üzerinde olduklarını zannettiler,

Oysa onlar topukları üstünde gerisin geri dönenlerdir.”

Âyette bu ifade haktan yüz çevirmeyi anlatmak üzere bir istiaredir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) “topuklarınız” kelimesinin yerine; “Arkalarınız, diye okumuştur. “Gerisin geri dönüyordunuz” âyetinde de “kef harfini ötreli olarak okumuştur.

Müminun 65

Bugün feryat etmeyin! Şüphesiz siz Bizden yardım görmeyeceksiniz.

Diyanet Vakfı
Boşuna sızlanmayın bugün! Zira bizden yardım göremeyeceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
Bugün feryad etmeyin. Çünkü tarafımızdan size yardım olunmaz.

“Bugün feryat etmeyin, çünkü tarafımızdan size yardım olunmaz.” Yani Bizim, size gelecek olan azabımız önlenemez ve sizin bu katlanamayışınızın da size bir faydası olmaz. el-Hasen de şöyle açıklamıştır: Tevbeniz kabul edilmek suretiyle size yardım olunmaz. Bir diğer açıklama da şu şekildedir: Buradaki nehiy (feryad etme yasağının) : Sizler yalvarıp yakaracak olsanız dahi bunun size faydası olmaz demektir.

Müminun 64

Nihayet refah içinde olanlarını azapla yakaladığımızda, birden feryat ederler.

Diyanet Vakfı
En nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya (veya azaba) uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet onların refah İçinde olanlarını azâb ile aldığımızda hemen feryadı basıverirler.

“Nihayet onların refah içinde olanlarını azâb ile aldığımızda” Bedir günü kılıçtan geçirdiğimizde, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır, ed-Dahhak dedi ki: Bundan kasıt karşı karşıya kaldıkları açlıktir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendileri hakkında: “Allah’ım, Mudar üzerindeki baskını daha arttır. Allah’ım, karşılaşacakları bu yılları Yusuf’un (dönemindeki kıtlık) yılları gibi kıl.” Buhârî, Ezan 12B, kiskaa 2, Cihât 98, Enbiyâ 19, Tefsir 3. sûre 9; Müslim, Mesâcid 294, 295; Ebû Dâvûd, Vitr 10; Nesâî, Tatbik 27; Dârimî, Salât 216; Müsned, II, 255; III, 75, 20 demesi üzerine yüce Allah onları kıtlık ve açlığa mübtelâ etti. Öyle ki kemikleri meyteyi, köpekleri, leşleri yemek zorunda kaldılar. Malları ve evlâtları da telef olmuştu.

“Hemen feryadı basıverirler.” Bağırıp, çağırırlar ve yalvara yakara feryad ederler. kelimesinin asıl anlamı, yalvarıp yakanrken “öküzün yaptığı şekilde” sesi yükseltmektir. el-A’şâ da bir ineği nitelendirirken şöyle demektedir:

“O aralıksız üç gün boyunca dolaşıp durdu,

Ve onun görülmedik tek işi (yitirdiği yavrusu için) korkması ve feryat etmesi idi.”

el-Cevherî der ki: Bu kelime (anlam İtibariyle) böğürmek gibidir, Öküz böğürdü, böğürür denilir. Bazıları da:

“Onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı.” (Tâ-Hâ, 20/88) âyetindeki; “Böğürme” anlamındaki kelimeyi -yine aynı anlamda olmak üzere-: diye okumuşlardır. Bunu da el-Ahfeş nakletmektedir. “-Adam yüce Allah’a yalvarıp, yakardı” demektir. Katade, onlar feryad ile tevbe ettikleri halde, tevbe onlardan kabul olunmaz, diye açıklamıştır. Şair der ki;

“O herşeyijt hakimine namaz kılışında kimi zaman,

Secde eder haldedir, kimi zaman da yalvarıp yakarır.”

İbn Cüreyc dedi ki:

“Nihayet onların refah İçinde olanlarını azâb ile aldığımızda” âyetinde sözü edilenler, Bedir’de öldürülenlerdir. “Hemen feryadı basıverirler” âyetinde kastedilenler de Mekke’de bulunanlardır. O böylelikle daha önce sözü edilen iki görüşü bir arada zikretmiş olmaktadır, güzel bir açıklamadır.

Müminun 63

Hayır, onların kalpleri bundan gaflet içindedir. Onların, bundan başka kötü işledikleri amelleri de vardır.

Diyanet Vakfı
Hayır, onların (o inkarcıların) kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan (bu şirk ve inkarcılıklarından) öte birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.

Kurtubi Tefsiri
Bilakis onların kalpleri bundan habersizdir. Onların bundan başka bizzat İşledikleri amelleri de vardır.

“Bilakis onların kalpleri bundan habersizdir.” Mücahid dedi ki: Onların kalpleri Kur’ân’dan gaflet içindedirler. Kalbleri ona karşı perdelidir ve kördür.

“Su onu örttü” denilir. “İçine gireni örten ırmak” demektir. ise (tecrübesizliği dolayısıyla) insanların görüşlerine aldanan kimse demektir. Zaferandan yapılan ve gelinlerin yüzüne sürülen bir çeşit boyaya (makyaj malzemesine) bu ismin veriliş sebebi ise yüzü örtmesidir. “Kendisini örtüp kapatan bir kalabalık içerisine girdi” anlamındadır.

“Bilakis onların kalpleri bundan habersizdir” âyetinin şaşkınlık ve körlük içerisindedir, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani bundan önceki âyetlerde süzü edilen iyilik amellerine dair vasıflardan tamamiyle habersizdirler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Veya onların hak ile konuşan kitaptan haberleri yoktur, demektir, Bu Lâfza dair bazı açıklaırtalar daha önce bu sûrenin 54. âyet-i kerîmesinin tefsirinde de geçmiş bulunmaktadır.

“Onların bundan başka bizzat İşledikleri amelleri de vardır” âyeti hakkında Katade ile Mücahid şöyle demektedirler: Onların hakkın dışında işlemeleri kaçınılmaz olan bir takım günahları da vardır, el-Hasen ve İbn Zeyd de şöyle açıklamışlardır: Yani onların işlemekte olduklarından başka ve henüz işlemedikleri bayağı amelleri de olacaktır. Mü’minlerin amelleri arasında yakışmayan bu amelleri mutlaka işleyeceklerdir ve bundan dolayı da haklarında verilmiş olan bedbahtlık hükmü dolayısıyla cehenneme gireceklerdir.

Üçüncü bir anlama gelme ihtimali de vardır: Bunlar yaratıcıyı inkâr ile birlikte yaratılmışa da zalimlik ettiler. Bu açıklamayı da el-Maverdî zikretmektedir. Anlam itibariyle açıklamalar birbirine yakındır.

Müminun 62

Biz hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda hak ile konuşan bir kitap vardır. Onlara zulmedilmez.

Diyanet Vakfı
Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Kimseye gücünden fazlasını da teklif etmeyiz. Nezdimizde hak ile konuşan bir kitap vardır. Onlara zulmedilmez.

“Kimseye gücünden fazlasını da teklif etmeyiz” âyetine dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/285-286. âyetler, 4 ve 5. başlıkta) geçmiş olup bu âyetin şeriatte vârid olmuş güç yetirilemeyen bütün teklifleri neshedici olduğu belirtilmiş idi.

“Nezdimizde hak ile konuşan bir kitap vardır” âyetinin açıklamasına dair yapılmış en güçlü açıklama şudur: Burada “kitab”tan kasıt, meleklerin yüce Allah’a yükselttikleri amellerin tesbit edilmesidir. Bu kitabı yüce Allah’ın kendi zatına izafe etmesinin sebebi meleklerin, O’nun emriyle o kitaba kulların amellerini yazmış olmalarıdır. İşle hak ile konuşan O’dur. Bu âyet, hem bir tehdit manasınadır, hem de herhangi bir haksızlık ve zulüm yapılacağından yana korkusunu tamamen ortadan kaldırmaktır.

“Konuşma”nin kitap hakkında kullanılması mümkündür. Maksat ise peygamberlerin o kitapta bulunanın gereğini söyleyip açıklamalarıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Levh-i Mahfuz’un kastedildiği de söylenmiştir. Yüce Allah onda herşeyi tesbit etmiştir ve kendileri orada tesbit edilenlerin dışına çıkamamaktadırlar.

“Nezdimizde… bir kitap vardır” âyetiyle Kur’ân-ı Kerîm’e işaret edildiği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Hepsi muhtemel olmakla birlikte, kuvvetli görüş birincisidir.

Müminun 61

İşte onlar hayırlarda yarışırlar ve onlar ona önde olanlardır.

Diyanet Vakfı
İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar hayırlarda yarışırlar. Onlar bu işlerde ellerini çabuk tutanlardır.

“İşte bunlar hayırlarda” yani bu yolla yüksek derecelere ve cennet köşklerine nail olmak maksadıyla, İtaatlerde

“yarışırlar.”

“Yarışırlar” âyeti;

“ellerini çabuk tutarlar” şeklinde de okunmuştur. Yani onlar hayırlara hızlıca koşarlar. Birinci okuyuş ise; kendilerinden önce hayra koşan kimseler ile yarışırlar, anlamını ifade etmektedir ki, bu durumda mef’ûl hazf edilmiştir.

ez-Zeccâc der ki: “Sin”den sonra “elif’li okuyuş, “elipsiz okuyuştan daha beliğdir.

“Onlar bu İşlerde ellerini çabuk tutanlardır” âyeti ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklama: Onlar bu işleri vaktinde yapmak üzere çabuk davranırlar, şeklindedir. Böylelikle bu açıklama ilk vaktinde kılınan namazın daha faziletli olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim el-Bakara Sûresi’nde (2/148. âyet, 3- başlıkla) da geçmişti. Herhangi bir hususta her kim öne geçmişse o konuda ileri geçmiştir. Geri kalan kimse de bu hususta geçilmiş ve o işi elden kaçırmış demektir. Bu açıklamaya göre; Bu işlerde kelimesindeki “tâm” anlamındadır. Bu işlere çabuk koşmuş, ulaşmış demek olur. Yüce Allah’ın:

“Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” (Zilzal, 99/5) âyetindeki “lârrfın da “İlâ” anlamında olması gibi. Sîbeveyh de şu beyiti zikretmektedir:

“Devem Yemâme’nin geniş vadilerinden uzakça sapıp gitmektedir,

Halbuki ben ora ahalisinden senden başkasının yanına varmayı kastetmedim.”

Burada görüldüğü gibi “lâm” harfi ilâ manasına kullanılmıştır.

Yüce Allah’ın:

“Onlar bu İşlerde ellerini çabuk tutanlardır” âyetinin manası hakkında İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Haklarında bahtiyar kimselerden olduklarına dair Allah’ın hükmü, ezelden beri verilmiştir. İşte hayırlarda ellerini çabuk tutmaları da bundan dolayıdır.

Bir diğer açıklamaya göre: Onlar hayırlar için ve hayırlardan dolayı çabuk hareket eder, acele ederler.

Müminun 60

Ve verdiklerini kalpleri ürpererek verenler –çünkü Rablerine döneceklerini bilirler–

Diyanet Vakfı
Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar;

Kurtubi Tefsiri
Verdiklerini verirlerken Rabblerinin huzuruna dönecekler dîye kalpleri ürperenler…

“Rabblerinin âyetlerine îman edenler, Rabblerine ortak koşmayanlar, verdiklerini verirlerken Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler” âyeti ile İlgili olarak el-Hasen şöyle demektedir: Bunlara ihlâs verilmiş olmakla birlikte, yaptıklarının kendilerinden kabul edilmeyeceğinden de korkarlar.

Tirmizî’nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hanımı Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a şu:

“Verdiklerini verirlerken Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler” âyeti hakkında soru sordum. Âişe dedi ki: Acaba bunlar içki içip, hırsızlık eden kimseler midir? (Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem-) şöyle buyurdu: “Hayır, ey Sıddîk’ın kızı! Bunlar oruç tutan, namaz kılan ve sadaka veren, bununla birlikte kendilerinden kabul olunmayacak diye korkan ve hayırlarda ellerini çabuk tutan kimselerdir.” Tirmizî. Tefsir 23- sûre 4

el-Hasen dedi ki: Yemin olsun öyle kimselere yetiştik ki; sizin işlemiş olduğunuz günahlar dolayısıyla azaba uğrayacağınızdan korktuğunuzdan daha fazla, yaptıkları iyiliklerinin kabul edilmeyerek yüzlerine geri çarpılacağından korkuyorlardı.

Âişe (radıyallahü anhnhâ), İbn Abbâs ve en-Nehaî “yaptıklarını yaparlarken” anlamına gelecek şekilde, diye ve son kelimenin hemzesini uzatmaksızın; “Yapmak” kökünden gelmiş bir kelime gibi okumuşlardır,

el-Ferrâ’ der ki: Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan böyle okuduğu sahih olarak nakledilmişse, bu kıraatiyle cemaate muhalefet etmiş sayılmaz. Çünkü Araplar arasından hemzeyi kullanırken yazması halinde her durumda elif ile yazmayanları vardır. Mesela; “Adama soruldu” ibaresini, “sin”den sonra elif ile yazabilir. Yine; “Alay ederler” kelimesini de “ze” ile “vav” harfleri arasında “elif” ile de yazabilir, “Şey” kelimesini de “ya” harfinden sonra elif ile yazdığı da olur. Bu sebebten bu gibi kimselerin görüşlerine göre; Verirler” kelimesinin “ya”den sonra elif ile yazılması kusur kabul edilecek bir şey değildir. İşte bu lâfzın bu hatta binaen iki şekilde de okunması muhtemel olur: Hem -cemaatin kıraati olan-: şeklinde, hem de -Âişe ve diğerlerinin okuduğu gibi-:şeklinde okunabilir.

Cemaatin kıraati için özel olarak iki türlü yorumlanma ihtimali vardır. Birincisine göre: Onlar verdikleri zekât ve sadakaları kalpleri (kabul olunmaz diye) korku duyar. Diğerine göre ise kutların amellerini yazan meleklere (karşı) verdiklerini kalpleri titreyerek verirler. Burada anlamı zaten açık olduğundan dolayı mef’ûl hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“İnsanlar onda yağmura kavuşturulacak ve onda sıkacaklar.” (Yusuf, 12/49) âyetinde de mef’ûl hazfedilmiştir, manası; onlar susam ve üzüm sıkacaklardır, şeklindedir. Te’vili açıkça ortada olduğundan dolayı, mef’ûl ayrıca zikredilmemiştir Bu durumda kıraatte asıl, İmâm mushafta mevcut olan şekliyle hemzeden değiştirilerek elif ile; diye yazılmış demek olur. Burada elif, med ve lin harfleri saklı oluşta birbirlerine benzediklerinden dolayı “vav” olarak yazılmıştır. Bu açıklamayı İbnu’l-Enbarî nakletmiştir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir Bilinen şu ki; İbn Abbâs bu lâfızları; Yaptıklarını yapanlar” şeklinde okumuştur; aynı zamanda bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan rivâyet olunan kıraat şeklidir. Bu da hadiste de rivâyet edildiği gibi, işledikleri amelleri yapanlar, anlamındadır.

“el-Vecel (mealde; ürpermek) endişelenmek ve korkmak demektir. Takva sahibi ve tevbe eden bir kimsenin korkusu işin sonu ile ilgilidir; ölümden sonra karşı karşıya kalacağı halleridir. Yüce Allah’ın:

“Rabblerinin huzuruna dönecekler diye” âyeti da ölüm halinde ruhun nasıl teslim edileceğine dikkat çekmektedir. Sahih-i Buhârî’de de: “Ameller ancak hatimeler iledir.” denilmektedir. Buhârî, Kader 5, Rikaak 33; Müsned, V, 335. Ameli (iyi ve kötüden) karışık olanın, bu karıştırması sebebiyle tehdidin gereğinin kendisine uygulanacağından yana korku İçerisinde olması gerekir.

Kimi arifler şöyle demiştir: Arifin itaati dolayısıyla duyauğu korku, muhalefeti dolayısıyla duyduğu korkudan fazladır. Çünkü muhalif hareketi tevbe siler, itaat ise maksadın tashih edilmesini de gerektirir.

“diye onlar” çünkü onlar; yahut ta “Rabblerinin huzuruna dönecekler dîye” yani bundan dolayı “kalpleri ürperenler” demektir.

Müminun 59

Ve Rablerine ortak koşmayanlar,

Diyanet Vakfı
Rablerine ortak tanımayanlar;

Kurtubi Tefsiri
Rabblerine ortak koşmayanlar,

Müminun 58

Ve Rablerinin ayetlerine iman edenler,

Diyanet Vakfı
Rablerinin ayetlerine inananlar;

Kurtubi Tefsiri
Rabblerinin âyetlerine îman edenler,

Müminun 57

Şüphesiz Rablerinden korkanlar,

Diyanet Vakfı
Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar;

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Rabblerinden korkuları sebebiyle titreyenler,

“Şüphe yok ki Rabblerinden korkuları sebebiyle titreyenler” âyetine gelince; yüce Allah kâfirleri ve onlara olan tehditleri söz konusu ettikten hemen sonra, hayırlarda ellerini çabuk tutan mü’minleri ve onlara olan vaadlerini dile getirmekte ve bunu onların en açık ve beliğ sıfatları ile birlikte söz konusu etmektedir.

“Titreyenler” kelimesi yüce Allah’ın kendilerini korkuttuğu şeyler dolayısıyla korkanlar, bundan dolayı titreyenler, demektir.

Müminun 56

Onlara hayırda yarışma imkânı sağlıyoruz? Hayır, onlar farkında değiller.

Diyanet Vakfı
55, 56. Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
İyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz? Hayır, onlar farkında değiller.

Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî ile Abdu’r-Rahmân b. Ebi Bekre de:””O: Çabucak ulaştırıyor” anlamında (“ulaştırıyoruz” anlamını verecek şekilde “nun” ile değil de) “ya” ile ve faili “bizim onlara ulaştırmamız” anlamında bir kelime olmak üzere okumuşlardır. Bu da, -hazif söz konusu olmayacak şekilde- caizdir. Yani onlara yardımı çabucak veriyor. Hazfin bulunması da mümkündür, o takdirde mana: Allah onlara çabucak veriyor demek olur.

“İyilikler kendilerine çabucak ulaştırılıyor” anlamında da okunmuştur,cı) Bunun da üç türlü açıklaması söz konusudur. Birincisine göre burada; “Çabucak verilen şey”(e ait bir zamir) hazfedilmiştir, İkinci görüşe göre “imkânlar çabucak ulaştırılıyor’ anlamında olabilir ve “onlara” anlamındaki kelime meçhul fiilin nâib-i faili (sözde öznesi) olur. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır, el-Mendevî der ki; el-Hurr en-Nahvî de şeklinde okumuştur ki, cemaatin kıraati olan “İyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz” ile aynı anlamdadır. es-Sa’lebî dedi ki: Doğru olan umumun kıraatidir, çünkü “Biz kendilerine vermekle” diye buyurulmuştur.

“Ulaştırıyoruz” anlamındaki lâfzın, “nun” yerine “ya” ile okunmasının ikinci şekli olarak, meçhul ve gaib olarak okunması halinde anlam böyle olur.

“Hayır, onlar” bunun kendileri için bir fitne ve bir istidrâc (tedricilik) olduğunun

“farkında değiller.”

Müminun 55

Zannediyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve oğullarla

Diyanet Vakfı
55, 56. Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve oğullar vermekle;

“Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve oğullar vermekle” âyetindeki edatı, anlamındadır. Yani ey Muhammed, bunlar kendilerine dünya hayatında vermiş olduğumuz mal ve evladın kendileri için bir mükâfat olduğunu mu zannediyorlar? Aslında bu onlar için sadece biristidrâc(derece derece azaba yaklaştırma)dır ve bir mühlet vermektir. Yoksa hayırların kendilerine çabucak ulaştırılması kabilinden değildir.

(……….)in haberinin hangisi olduğu hususunda da üç görüş vardır. Bu görüşlerden birisine göre haber hazfedîlmiştir.

ez-Zeccâc dedi ki; “Kendilerine hayırlarda acele edip, kendisini çabucak verdiğimiz” anlamında olup; “Kendisini” lâfzı hazfedilmiştir.

Hişam ed-Darîr ise incelikli bir açıklamada bulunarak şöyle demektedir: “Lâfzı (bir dereceye mealdeki; “oğullar” lâfzındaki “…lar” Hayırlar demektir. Bu durumda anlam şöyle olmaktadır: Ve Biz, bu hayırları onlara çabucak veriyoruz. Daha sonra hazfedilmiş bulunan bu “hayırlar (mealde; iyilikler)” kelimesini izhar ederek ” iyilikleri…” diye buyurmuştur. Bu takdire göre ifadede hazf yoktur. el-Kisaî’nin görüşüne göre ise tek bir edattır. Dolayısıyla bir hazf takdirine ihtiyaç yoktur ve âyetin son kelimesi olan “oğullar” kelimesi üzerinde vakıf yapılabilir.

Bu edatın iki edattan meydana geldiğini kabul edenlere gelince, o takdirde haberden; in ismine ait bir zamirin bulunması kaçınılmaz olur ve bu durumda “ve oğullar” kelimesi üzerinde vakıfta anlam tamam olmaz. es-Sahtiyanî de: “Ve oğullar” kelimesi üzerinde vakıf yapmak uygun düşmez, çünkü “zannederler mi ki” anlamındaki fiilin iki tane mef’ûle ihtiyacı vardır. İki tane mef’ûl ise “iyilikleri” anlamındaki kelime ile birlikte tamam olmaktadır.

İbnu’l Enbarî ise bu bir hatadır demektedir. Çünkü, edatı isim ve haberi ile birlikte yeterli bulunmaktadır. (İki mef’ûle artık gerek bırakmamaktadır) Bundan sonra ayrıca ikinci bir mef’ûl getirmek câiz değildir.

Müminun 54

O hâlde onları, bir zamana kadar gaflet içinde bırak.

Diyanet Vakfı
Şimdi sen onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kurtubi Tefsiri
Şimdi sen onları bir süreye kadar gaflet ve bilgisizlikleri içinde bırak.

“Şimdi sen onları bir süreye kadar gaflet ve bilgisizlikleri İçinde bırak.” Yani daha önce sözü edilenler durumunda olan bu gibi kimseleri terket. Azaplarının ertelenmesi dolayısıyla da kalbine sıkıntı girmesin, herşeyin belli bir vakti vardır.

Sözlükte: “(mealde; gaflet ve bilgisizlik): Seni örten, üstünü kapatan şey” demektir. Asıl anlamı setretmek, Örtmektir. Kin anlamına gelen da bu köktendir, çünkü kin kalbin üstünü örter. “Çok su” demektir. Çünkü çok su yerin üzerini örter. “Verdiği bağışlarla bütün insanları kapsayan, örten” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Gülercesine tebessüm ettiğinde herkesi kapsar iyilikleri,

Ve bütün inallar esir olur onun gülmesine.”

Burada âyetten kasıt, şaşkınlık, gaflet ve sapıklık içinde olduklarını anlatmaktır.

“İnsanların kalabalığı arasına girdi, karıştı” demek olur.

Yüce Allah’ın:

“Bir süreye kadar” âyetini Mücahid, ölüme kadar diye açıklamıştır. Bu bir tehdittir, bir süre vermek değildir. Nitekim; Senin de günün gelecektir, demek de böyledir.

Müminun 53

Fakat işlerini kendi aralarında parçaladılar, her grup kendi yanındakiyle sevinç duymaktadır.

Diyanet Vakfı
Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.

Kurtubi Tefsiri
Ama insanlar işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her güruh ellerinde bulunandan memnundur.

3- Peygamberlerin Ümmetleri:

Bu âyet-i kerîme daha önceden geçen:

“Ey peygamberler” (Mü’minun 23/51) âyetinin bütün peygamberlere hitab olduğunu ve bu hitabın onların hep birlikte hazır olduğu varsayılmış gibi yapıldığı görüşünü güçlendirmektedir. Çünkü “ey peygamberler” âyetinin sadece Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a yönelik bir hitab olduğunu kabul edecek olursak, bu âyet-i kerîme ile

“ama İnsanlar işlerini kendi aralarında parça parça ettiler” âyetinin ilişkisi sağlam bir İlişki olmaz.

“Bende sizin Rabbinizim, o halde yalnız Ben’den korkun” âyetine gelince, eğer bu peygamberlere yönelik bir hitab ise, o takdirde onların ümmetleri de mana itibariyle bunun kapsamına girmektedir. İşte bundan sonra:

“Ama İnsanlar… parça parça ettiler” âyetinin ilişkisi de güzel bir şekilde ortaya çıkar. “Tefrikaya düşenler”den kasıt ümmetlerdir, yani onlar bir olan dinlerini, bir araya gelmekle emrolunmuşken ayrı ve farklı dinlere böldüler, bölündüler. Daha sonra da yüce Allah onların herbir fırkasının kendi görüş ve dalâletini beğendiğini söz konusu etmektedir ki, bu da sapıklığın en ileri derecesidir.

4- Bu Ayet-i Kerîme İle Peygamber Efendimizin “Geçmiş Ümmetlerin ve Muhammed Ümmetinin Fırkalarına Dair” Hadisi Arasındaki İlişki:

Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetine İşaret etmektedir: “Şunu biliniz ki; sizden önceki kitab ehli yetmişiki millete bölündüler. Bu ümmet de yetmişüç fırkaya bölünecektir. Yetmişikileri ateşte, bir tanesi ise cennette olacaktır. O da cemaattir.” Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet ettiği gibi Tirmizî de rivâyet etmiş ve rivâyetinde ek olarak şunu kaydetmiştir: Ashab: Bu hangisidir, ey Allah’ın Rasûlü, dediler. O: “Benim ve ashabımın üzerinde gittiği yolda gideceklerdir” diye buyurdu. Tirmizî bunu Abdullah b. Ami yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Sünne 1; Tirmizî, Îman 18; İbn Mâce, Filen 17; Dârimî, Siyer 75; Müsned, II. 332.

Bu hadis, âyet-i kerîmede sakındırılan fırkalara ayrılıştan neyin kastedildiğini açıklamaktadır. Hadis dinin esasları ve kaideleriyle ilgili ayrılık hakkındadır. Çünkü Peygamber burada “milletler” lâfzını kullanmış ve bunlardan herhangi birisine sarılmanın cehenneme girmeyi gerektireceğini haber vermiştir. Fer’î hususlardaki görüş ayrılıkları hakkında ise böyle bir şey söylemeye imkân yoktur. Çünkü fer’î (fıkhî) meselelerde görüş ayrılığı, milletlerin (itikadı fırkaların) çok olmasını da gerektirmez, cehennem azabını da gerektirmez. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” (el-Mâide, 5/48)

Yüce Allah’ın: “Parça, parça” âyeti uydurduktan kitaplar ve telif ettikleri sapıklıklar, demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar kitapları kısımlara ayırdılar. Bir kısım sahifelere tabi oldu, bir kısım Tevrat’a, bir kısım Zebur’a, bir kısım da İncil’e uydular. Sonra da onların hepsi ellerindeki kitapları tahrif ettiler ve değiştirdiler. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır,

Bir diğer açıklama da şöyledir: Onların herbir kesimi bir kitap alıp ona îman etti, onun dışındakileri de inkâr etti.

Bu kelimeyi Nâfî’ “be” harfini ötreli “Zebur”ın çoğulu olarak okumuştur. el-A’meş ve Ebû Amr ise ondan farklı olarak “be” harfini ötreli “demir parçalarım andıran parçalar anlamında” okumuşlardır. Nitekim bu kelime Yüce Allah’ın:

“Bana büyük demir parçaları getirin” (el-Kehf, 18/96) âyetinde de böyledir.

“Her güruh” yani herbir fırka ve herbir mezheb

“ellerinde bulunandan” din diye sahip olduklarından

“memnundur” onu beğenirler.

Bu âyet-i kerîme Kureyşin durumunu da açıklamaktadır. Çünkü hemen bu âyetin akabinde Kureyş’in durumu ile ilgili olarak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a şöylece hitab etmektedir:

Müminun 52

Ve şüphesiz ki bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben sizin Rabbinizim. O hâlde Benden sakının.

Diyanet Vakfı
«Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının» (denildi).

Kurtubi Tefsiri
Ve gerçekten sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, o halde Ben’den korkun.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağsZr

1- Tek Bir Ümmet, Tek Bir Din:

“Ve gerçekten sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir.” Yani daha önceden sözü edilen bu hususlar sizin dininiz, sizin milletiniz (şeriatiniz)dir, ona sımsıkı bağlı kalınız. Burada ümmet, din demektir. Buna dair açıklamalar ve bu kelimenin manaları daha önceden (el-Bakara, 2/128 ve 213. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın:

“Gerçekten biz atalarımızı bir ümmet üzere bulduk” (ez-Zuhruf, 43/23) âyeti, bir din üzere bulduk, demektir, en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Yemin ettim, artık senin için şüpheyi gerektirecek bir şey bırakmadım,

Bir ümmet (din) sahibi kendisi itaatkar olduğu halde hiç günah kazanır mı?”

2- Bu Ayetin Önceki Âyetlerle İlişkisi:

“Ve gerçekten… bu” âyetinde; “Gerçekten” lâfzı hemze esreli olarak ve önceki âyetle bağlantısı koparılarak okunmuştur. Hemze üstün ve “nun” harfi de şeddeli olarak da okunmuştur. el-Halil der ki: Bu cer edatt ortadan kalktığından dolayı nasb mahaîlindedir. Size kendisine îman etmenizi emretmiş olduğum bu dininizi en iyi bilenim, takdirindedir.

el-Ferrâ’ der ki: Hemze’nin üstün okunması halinde şu takdirdeki hazfedilmiş bir fiile taalluk eder: Ve şunu bilin ki; gerçekten sizin bu ümmetiniz.,. Sîbeveyh’e göre ise bu, “Benden korkun” âyetine taalluk etmektedir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Benden korkun, çünkü sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Bu da yüce Allah’ın: “Şüphesiz yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki mescidler de Allah’a mahsustur. Onun için Allah ile birlikte hiçbir kimseye dua (ve ibadet) etmeyin” (el-Cin, 72/18) âyeti gibidir. Bu da: Çünkü şüphesiz mescidler Allah’ındır. O halde onunla beraber başkasına dua (ve ibadet) etmeyin, demektir. Yine bu yüce Allah’ın:

“Kureyş’in güvenlik ve esenliği için” (Kureyş, 106/1) âyetine benzemektedir. Bu da: İbadet etsinler şu Beyt’in Rabbine, Kureyş’in güvenlik ve esenliği için, takdirindedir.

Müminun 51

Ey elçiler! Temiz olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz Ben yaptıklarınızı en iyi bilmekteyim.

Diyanet Vakfı
«Ey Peygamberler! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim.»

Kurtubi Tefsiri
Ey peygamberler! Temîz olan şeylerden yeyîn ve salih amel İşleyin. Çünkü şüphe yok ki Ben yaptıklarınızı çok iyi bilenim.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Helâl ve Temiz Yemek Salih Amel İşlemek:

Sahih(-i Müslim)de, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ey insanlar! Şüphesiz Allah hoş ve temizdir. Ancak hoş ve temiz olanı kabul eder. Muhakkak Allah mü’minlere, rasûllerine verdiği emirlerin aynısını vermiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey peygamberler! Temiz olan şeylerden yeyin ve salih amel işleyin. Çünkü şüphe yok ki Ben yaptıklarınızı çok iyi bilenim.” Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey îman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin (helâl ve) temiz olanlarından yeyin…” (el-Bakara, 2/172) -Daha sonra- (peygamber) şunu zikretti: “Bir adam düşünün ki: Üstü başı kirli uzunca yolculuk yapmış olduğu halde ellerini semaya doğru uzatır; Rabbim, Rabbim diye dua eder ama yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haram ile gıdalanmışsa böyle birisinin duası nasıl kabul olunacak?” Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 37; Dârimî, Rikaak 9; Müsned, II, 328.

2- Âyet-i Kerîmede Muhatap Kimlerdir:

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîmede hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e olup o bütün peygamberler konumunda muhatab alınmıştır. Nitekim yüce Allah:

“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine…” (Al-i İmrân, 3/173) âyetinde insanlardan kasıt Nuaym b. Mes’ûd’dur.

ez-Zeccâc dedi ki: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir hitaptır. Çoğul gelmiş olması da bütün peygamberlerin aynı emirlere muhatab olduklarının delilidir. Yani helâl şeylerden yeyiniz, demektir.

et-Taberî der ki: Hitab, Îsa (aleyhisselâm)adır. Rivâyete göre o, annesinin eğirdiği yünün gelirinden yerdi. Hakkında nakledilen meşhur rivâyetlere göre ise o, çölde biten bakla ve sebze türü şeylerden yerdi. Bu hitabın, Îsa (aleyhisselâm)a yöneltilmesi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın -işaret ettiğimiz üzere şerefine İşaret etmek içindir.

Şöyle de denilmiştir: Bu sözler ile bütün peygamberlere hitab edilmiştir. Çünkü onların da izlemeleri gereken yolları budur. O halde âyetin anlamı şöyle olur: Ve biz ey peygamberler! Hoş ve temiz şeylerden yeyiniz dedik. Nitekim ticaretle uğraşan bir kişiye: Ey ticaretle uğraşanlar! Faizden uzak kalmanız gerekir denilir ve mana itibariyle o tek kişiye de hitab edilmiş olur. Fakat bu hitab ile birlikte bulunan karine, onun türünden olan herkes için de bu sözü elverişli bir hale getirmektedir. Çünkü bütün peygamberler bir arada muhatab alınmış değillerdir. Herbir peygambere ancak kendi çağında hitab edilmiştir.

el-Ferrâ’ der ki; Bu tek bir kişiye; Bize eziyet etmekten uzak durunuz, demek gibidir.

3- Bu Hususta Peygamberlerle Mü’minler Eşit Seviyede Muhatab Alınmışlardır:

Yüce Allah, helâl yemenin ve haramdan uzak durmanın vücubu ile ilgili hitabında peygamberlerle, mü’minleri eşit seviyede muhatab almıştır. Daha sonra yüce Allah’ın;

“Çünkü şüphe yok ki Ben yaptıklarınızı çok iyi bilenim” âyetinin ihtiva ettiği tehdit de, onların hepsini kapsamına almaktadır. Allah’ın bütün rasûl ve peygamberlerine salât ve selâm olsun.

Onlara hitab böyle; olduğuna göre bütün insanların kendileri hakkındaki kanaatleri acaba ne olmalıdır?

Hoş ve temiz yani helâl şeylere dair açıklamalar (el-A’raf, 7/32. âyet, 3. başlık) ile rızka dair açıklamalar (el-Bakara, 2/3. âyet, 22. başlıkta) birden çok yerde önceden geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Ellerini uzatır” âyetinde dua esnasında elleri semaya doğru uzatmanın meşruiyetine bir delil vardır. Bu hususta açıklamalar yüce Allah’a hamdolsun ki, daha önceden (el-A’raf, 7/55. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Peygamber Efendimizin: “Böylesinin duası nasıl kabul olunabilir?” ifadesi duanın kabul olunacağını uzak bir ihtimal olarak gördüğünü göstermektedir. Yani böyle bir kimse duasının kabul olunmasına lâyık olamaz. Bununla birlikte yüce Allah, lütfü ve keremi ile yine de böyle birisinin duasını kabul edebilir.

Müminun 50

Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık ve onları yerleşmeye uygun, suyu olan yüksek bir yere yerleştirdik.

Diyanet Vakfı
Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alamet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz, Îsa’yı da, anasını da bir(er) âyet kıldık ve onları yüksek ve akar suyu olan rahat bir yerde barındırdık.

“Ve Biz, Îsa’yı da, anasını da bir(er) âyet kıldık” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-Enbiyâ Sûresi’nde (21/91. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve onları yüksek ve akar suyu olan rahat bir yerde barındırdık.” Bu âyette geçen

“er-rabvej yüksek yer”; yerdeki yüksekçe yer anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/265. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada bundan kasıt, Ebû Hüreyre’ye göre Filistin topraklarıdır. Yine ondan nakledildiğine göre (Filistin’in belli başlı şehirlerinden birisi olan) er-Ramle’dir. Bu açıklama Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den de rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs, İbnu’l-Müseyyeb ve İbn Selâm ise: Dımaşk’tır demişlerdir. Ka’b ile Katade, Beytu’l-Makdis derken, yine Ka’b; Burası yeryüzünde (diğer yerlere göre) semaya onsekiz mil daha yakındır, demiştir. Şair der ki:

“Ben tepe üstündeki bir kabrin altında çok rahattım,

Güneyden ve kuzeyden bana sırayla rüzgar gelirdi.”

İbn Zeyd dedi ki: Kasıt Mısır’dır.

Salim el-Aftas da, Said b. Cubeyr’den:

“Ve onları yüksek… bir yerde barındırdık” âyeti hakkında; Orası yerin tümsekçe, yüksekçe olan bölümü demektir, demiştir.

“Rahat bir yerde” orada karar kılınabilecek dümdüz bir yerde, demektir. Meyvesi bol bir yer diye de açıklanmıştır. Esasen orada yaşayanlar, meyvesi dolayısıyla orada kalır, rahatça geçinirler.

“Akar suyu olan” yani gözle görülen akar suyu olan demektir. Akar su anlamında; ile denilir. Ekmek anlamında; ile denildiği gibi. Bu açıklamayı Ali b. Süleyman yapmıştır, ez-Zeccâc da şöyle demektedir; Bu, pınarlarda akan su demektir. Buna göre “mim” harfi fazladan gelmiştir. “Satılan” kelimesinde fazladan geldiği gibi. Aynı şekilde bu gözle görülen su anlamındadır, diyenlere göre de fazladan gelmiş olur.

Bir diğer açıklamaya göre “maîn (akar su)” kelimesi mef’ûl anlamında “fatl” veznindedir. Ali b. Süleyman dedi ki: “. Su aktı” denilir. Bu şekilde akan suya; denilir ve mef’ûl vezninde; anlamındadır. İbnu’l-Arabî der ki: Su aktığı ve yumuşak olduğu zaman; denilir. Yine aynı şekilde; aktı ve “Onu akıttım” denilir. (……..) da, akar sular anlamındadır.

Müminun 49

Andolsun, Musa’ya Kitabı verdik. Umulur ki hidayet bulurlar.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Musaya, belki onlar yola gelirler diye, Kitabı verdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, hidayet bulurlar diye Mûsa’ya kitabı verdik.

” Yemin olsun Biz… Mûsa’ya kitabı verdik.” Buradaki kitaptan kasıt Tevrat’tir. Özellikle Mûsa’nın adının anılması Tevrat’ın, üzerine Tur dağında indirilmiş olmasından dolayıdır. O sırada da Hârûn (ikisine de selam olsun) onun yerine kavmi arasında vekil (halife) olarak bulunuyordu. Şayet “yemin olsun ki İkisine de verdik” denilmiş olsaydı, bu da olabilirdi. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Yemin olsun ki Biz, Mûsa ile Harun’a furkan’ı… verdik.” (el-Enbiyâ, 21/48) diye buyurmaktadır.

Müminun 48

Böylece onları yalanladılar, bu yüzden helak edilenlerden oldular.

Diyanet Vakfı
Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple helak edilenlerden oldular.

Kurtubi Tefsiri
Bu sebeble onları yalanladılar ve sonunda helâk edilenlerden oldular.

“Onun İçin dediler ki: Kavimleri bize kulluk etmekte iken, bizim gibi iki insana mı îman edeceğiz?” ayetine (benzerlerine) dair açıklamalar da yine ünceden geçmiş bulunmaktadır,

“Ve sonunda” denizde boğulmak suretiyle

“helâk edilenlerden oldular.”

Müminun 47

Dediler ki: Biz, kendimiz gibi iki insana mı inanacağız? Oysa onların kavmi bize kulluk etmektedir.

Diyanet Vakfı
Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?

Kurtubi Tefsiri
Onun İçin dediler ki: “Kavimleri bize kulluk etmekte iken, bizim gibi iki insana mı Îman edeceğiz?”

Müminun 46

Firavun’a ve ileri gelenlerine. Fakat büyüklendiler ve kibirli bir topluluk oldular.

Diyanet Vakfı
45, 46. Sonra ayetlerimizle ve apaçık bir fermanla Musa ve kardeşi Harunu Firavuna ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlar ise kibire kapıldılar ve ululuk taslayan bir kavim oldular.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun’a ve İleri gelenlerine. Ama onlar büyüklük tasladılar. Zaten onlar kendilerini üstün sayan bir topluluktu.

“Sonra Mûsa ve kardeşi Harun’u âyetlerimizle ve apaçık belge ile gönderdik” âyetine dair açıklamalar daha önceden (Hûd, 11/96-99. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“… onlar kendilerini üstün sayan” mütekebbir, başkalarına zulmederek kahreden

“bir topluluktu” demektir. Nitekim yüce Allah:

“Şüphe yok ki Fir’avun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı…” (el-Kasas, 28/4) diye buyurmaktadır.

Müminun 45

Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir yetkiyle gönderdik.

Diyanet Vakfı
45, 46. Sonra ayetlerimizle ve apaçık bir fermanla Musa ve kardeşi Harunu Firavuna ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlar ise kibire kapıldılar ve ululuk taslayan bir kavim oldular.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Mûsa ve kardeşi Harun’u âyetlerimizle ve apaçık belge ile gönderdik;

Müminun 44

Sonra elçilerimizi ardı ardına gönderdik. Her ümmete elçisi geldiğinde, onu yalanladılar. Biz de onları ardı ardına yok ettik ve onları birer kıssa yaptık. Artık iman etmeyen topluluğa uzaklık olsun.

Diyanet Vakfı
Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikayelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!

Kurtubi Tefsiri
Sonra peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. Herbir ümmete peygamberleri geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbirinin arkasına kattık ve onları ibretli hikâyeler kıldık. Îman etmeyen bir kavim artık uzak dursun.

“Birbiri ardınca” ifadesi de korkutarak ve teşvik ederek biri diğerinin izinden, biri diğerinin arkasından kesintisiz olarak geldiler… demektir. el-Esmaî der ki: Ardı arkasına mektuplarımı ona gönderdim, demektir. Şu kadar var ki, bunların ikisi arasında kısa bir süre geçer.

Başkası ise şöyle demektedir: “Müvâtere” arada mühlet olmaksızın ardı arkasına gitmek demektir.

İbn Kesîr ve Ebû Amr bu kelimeyi “ra” harfi üstün kılınarak, tenvinle okunmuş bir mastar suretinde; diye okumuşlardır. Bu da: Hamdolsun ve şükrolsun, demeye benzer. Bu takdirde tenvinin yerine getirilmiş olan bu elif üzerine vakıf yapılır. Bununla birlikte bu kelimenin “Ca’fer” gibi dört harflilere katılmış bir kelime olması da mümkündür. O zaman; Bir çeşit çöl ağaççığı ile İnce yapraklı bir çeşit sandal ağacı funda, kelimelerine benzer. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“O, fundalar ile koyun sarmaşığı arasında gidip geliyor ”

Bu şekilde vakıf yapılacak olursa imâle de câiz olur. Ancak bu durumda mülhak elif üzerine vakfı niyet ederek vakıf yapmalıdır. Verş iki lâfız arasında okumuştur, “Sarhoşlar, kızgınlar” kelimeleri gibi. Bu; Çeşitli kimseler, şeyler, esirler, kelimeleri gibi çoğul isimdir. Aslı da “müvâtere ve tevâtür”den gelen; şeklinde olup “vav”, “te”ye kalbedilmiştir. Takva, tüklât, tücah kelimeleri gibi.

Bu kelimenin tek anlamına gelen “vitr’den geldiği de söylenmiştir. O zaman anlam: Biz onları tek tek gönderdik, şeklinde olur. en-Nehhâs der ki: Buna göre, bu kelimenin ilk “te”si esreli olarak okunabilir ve kelime mastar olarak nasb mahallindedir. Çünkü “sonra… gönderdik”; Tek tek birini, diğerinin arkasından gönderdik, anlamındadır. Hal konumunda olması da mümkündür, onları birer birer gönderdik demek, olur.

“Biz de onları” helâk etmek suretiyle

“birbirinin arkasına kattık ve onları ibretli hikâyeler kıldık.” Bu âyetteki;

“İbretli hikayeler” kelimesi; in çoğulu olup, bu da kendisi hakkında konuşulan, anlatılan şey demektir. ….kelimesinin: in çoğulu olması gibi. Bu da, kendisinden hayrete düşülen, acayip karşılanan şey demektir,

el-Ahfeş der ki: Buradaki “Onları ibretli hikayeler kıldık” ifadesi kötü haller için kullanılır, hayırlı haller hakkında böyle denilmez. Nitekim; ifadesi, filan kişi ibret alınacak veya örnek gösterilecek bir duruma düştü, denilir. Nitekim bir başka âyet-i kerîmede yüce Allah (bu lâfzı da aynı anlamda kullanarak) şöyle buyurmaktadır:

“Biz de onları anlatılan ibretli hikâyeler kıldık ve onları darmadağın ettik.” (Sebe’, 34/19)

Derim ki: Bazen; Filan kişi güzel bir sözdür (hikayedir), de denilebilir. Ancak güzellikle kayıtlı olması şartı ile büyle kullanılır. İbn Düreyd’in şu beyti de bu kabildendir:

“Şüphesiz ki kişi kendisinden sonra bir söz (mevzuu)dır.

O halde sen de belleyip anlayan kimseye güzel bir söz (konusu) ol.”

Müminun 43

Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir ne de geciktirebilir.

Diyanet Vakfı
Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.

Kurtubi Tefsiri
Her ümmet ne ecelini öne getirebilir, ne de kendileri geriye kalabilirler.

“Her ümmet ne ecelini öne getirebilir…” âyetindeki; sıladır (fazladan gelmiş bir çeşit bağlaçtır). Yani hiçbir ümmet kendisi için tesbit edilmiş vaktin önüne de geçmez, sonrasına da kalamaz. Bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır;

“Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.” (el-A’râf, 7/34)

Müminun 42

Sonra onların ardından başka nesiller oluşturduk.

Diyanet Vakfı
Sonra onların ardından başka nesiller getirdik.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onların ardından başka nesiller var ettik.

“Sonra onların ardından” bu sözü edilenlerin helâk edilmelerinden sonra

“başka nesiller” başka ümmetler

“var ettik.”

İbn Abbâs dedi ki: Bununla İsrailoğulları kastedilmektedir. İfadede hazfedilmiş sözler de vardır: Onlar peygamberlerini yalanladılar, bu sebebten Biz de onları helâk ettik.

Müminun 41

Derken, onları hak ile o çığlık yakaladı. Böylece onları sel artığı gibi yaptık. Artık uzaklık olsun zalimler topluluğuna.

Diyanet Vakfı
Nitekim, vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!

Kurtubi Tefsiri
Çığlık onları hak ile aldı. Biz de onları süprüntü yaptık. Zulmeden topluluklara uzak olmak vardır.

“Çığlık onları hak ile aldı.” Tefsirlerde belirtildiğine göre Cibril (aleyhisselâm) onlara yüce Allah’ın kendisiyle, kendilerini helâk etmiş olduğu rüzgar ile birlikıe bir çığlık bastı. Onlar da geriye tek bir kişi dahi kalmamak üzere hep öldüler.

“Biz de onları süprüntü yaptık.” Tıpkı selin üzerindeki köpükler gibi, hareketsiz ve helâk edilmişler kıldık.

“Süprüntü” selin üstünde taşıdığı çürümüş ot, kurumuş ve dağılmış kamış vb. şeylere denilir.

“Zulmeden topluluklara uzak olmak vardır,” Yani onlar için helâk olmak söz konusudur. Allah’ın rahmetinden uzak olurlar, diye de açıklanmıştır.

“Uzak kalmak” mastar olarak nasbedilmiştir. O sulanır ve otlanır, ifadesi gibidir.

Müminun 40

Dedi: Az sonra onlar mutlaka pişman olacaklardır.

Diyanet Vakfı
Allah şöyle buyurdu: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Az zaman sonra elbette pişman olacaklardır.”

“Buyurdu ki: Az zaman sonra” âyetindeki: te’kid edici olarak fazladan gelmiştir.

“Elbette” kâfir oldukları için “pişman olacaklardır.” Buradaki;

“Elbette… olacaklardır” âyetindeki “lâm” kasem lâm’ıdır. Allah’a yemin olsun ki elbette… olacaklardır, demektir.

Müminun 39

Dedi: Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et.

Diyanet Vakfı
O peygamber: Rabbim! dedi, beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol!

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim! Benî yalanladıkları için bana yardım et!”

“Bu” sözleriyle rasûlü kastetmektedirler. Ancak

“Allah’a karşı yalan düzüp iftira eden” yalan uyduran

“bir adamdır.” Başka bir şey değildir.

“Biz ona inanmayız. Dedi ki: Rabbim! Beni yalanladıkları için bana yardım eti”

Bunun ne demek olduğu az önce geçmişti.

Müminun 38

O, Allah’a yalan uydurmuş bir adamdan başka bir şey değildir. Biz ona inananlardan değiliz.

Diyanet Vakfı
«O, Allah hakkında yalnızca yalan uyduran bir adamdır; biz ona inanmıyoruz.»

Kurtubi Tefsiri
“Bu, ancak Allah’a karşı yalan düzüp iftira eden bir adamdır. Biz ona inanmayız.”

Müminun 37

Hayat sadece bu dünya hayatıdır. Ölürüz ve yaşarız. Biz diriltilecek değiliz.

Diyanet Vakfı
«Hayat, şu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir daha diriltilecek de değiliz.»

Kurtubi Tefsiri
“O, ancak bu dünya hayatımızdır. Ölürüz, diriliriz yoksa biz tekrar diriltilecek değiliz.”

“O, ancak bu dünya hayatımızdır” âyetindeki

“o” zamiri dünya’ya aittir. Yani hayat denilen şey, ancak bizim içinde bulunduğumuz bu hayattır; ölümden sonra diriltil menin akabinde bizi kendisi ile tehdit ettiğin âhiret hayatı değildir.

“Ölürüz, diriliriz.” Burada: Bunlar öldükten sonra dirilişi kabul etmediklerine göre nasıl olur da ölürüz ve diriliriz dediler, diye bir soru sorulabilir.

Buna bir kaç şekilde cevap verilebilir. Bu ifadenin anlamı: Bizler önce ölü haldeyiz, yani nutfe halindeyiz, sonra dünyada diriliriz. Bir diğer açıklamaya göre ifadede takdim ve te’hir vardır. Yani hayal denilen şey ancak bizim dünya hayatımızdır. Bu hayatta diriliriz ve sonra ölürüz. Yüce Allah’ın:

“Secdeye kapan, rükû edenlerle beraber rükû et” (Âl-i İmrân, 3/43) âyetinde olduğu gibi.

Bir diğer açıklama: Burada

“ölürüz”den kasıt babalardır,

“diriliriz”den kasıt da çocuklardır,

“Yoksa biz” ölümden sonra

“tekrar diriltilecek değiliz.”

Müminun 36

Uzak, uzak olan bir şeydir size vaat edilmekte olan.

Diyanet Vakfı
«Bu size vaadedilen (öldükten sonra yeniden dirilmek, gerçek olmaktan) çok uzak!»

Kurtubi Tefsiri
“Tehdit olunduğunuz o şey uzaktan da uzaktır.”

İbn Abbâs dedi ki: O (heyhat); uzaklık manası ifade etmek üzere kullanılan bir kelimedir. -Sanki onlar: Sizin tehdit olunduğunuz o şey uzaktır, demişler gibidir. Yani bunun (peygamberin) söz konusu ettiği öldükten sonra diriliş diye bir şey olmayacaktır.

Ebû Ali der ki: Bu kelime fiil konumundadır. Yani sizin tehdit olunduğunuz şey uzak düşmüştür, anlamındadır.

İbnu’l-Enbarî der ki: “Heyhat” kelimesi on türlü telaffuz edilir.

1. Birincisi cemaatin de okuduğu şekil olan “te” harfi üstün okuyuştur.

2. İkincisi “te” harfi esreli okuyuştur. Bu okuyuş Ebû Ca’fer b. el-Ka’kâ’dan rivâyet edilmiştir.

3. “Te” harfi iki esreli okuyuş hakkında da Îsa b. Ömer’den rivâyet edilmektedir.

4. “Te” harfi ötreli okuyuş hakkında es Sa’lebî der ki: Nasr b. Âsım ve Ebû’l-Âl-iyye böyle okumuşlardır.

5. Te” harfini iki ötre ile Ebû Hayve eş-Şami okumuştur, yine bu okuyuşu es-Sa’lebî zikretmektedir.

6. “Te” harfi iki üstün ile okuyuş. el-Ahvas der ki: “Gençliğin geçen bir takım günlerini hatırladın, O günlerin sana tekrar dönüşü uzaktan da uzaktır.”

7. Yedinci söyleyiş ise; Eyhât, eyhât şeklindedir. el-Ferrâ’ şu beyiti zikreder:

“el-Akîk ve oradakiler ne kadar da uzaktır,

Akîk’de kendisini (ziyaret edip) gönlünü hoş edeceğimiz bir dost yok mu, yok.”

8. el-Mehdevî dedi ki: Îsa el-Hemdanî “te” harflerini sakin olarak okumuştur.

9. İbnu’l-Enbârî dedi ki: Araplardan; şeklinde “nün” ile söyleyenleri de vardır.

10. Kimisi de “nûn”suz olarak; diye söylerler. el-Ferrâ’ şu beyiti zikreder:

“Benim önümde de el-A’yân ve bütünüyle el-Kın’ (denilen yerler) daha var,

Bir de Kütman (diye bilinen) yer; bunlar ne kadar uzak ve ne kadar dağınıktırlar!”

Böylece on ayrı söyleyiş tamamlanmış olmaktadır. Bu kelimeyi “te” harfini üstün olarak telaffuz eden, onu Nerede ve Nasıl gibi kullanır. Çünkü bunlar da; onbeş, Balebekke, Ramehurmuz gibi mürekkeb iki edattırlar. İkincisinin “te”si üzerinde vakıf yapılırsa, “ne” diye vakıf yapılır. Tıpkı: Onbeş ve onyedi demek gibi.

el-Ferrâ’ der ki: Bunun “te” harfinin nasb ile okunması; Sonra ile Nice, gibidir. Fetha’nın “elife ve daha önceki fethaya tabi kılınarak kullanılması da mümkündür. “Te”yi esre’ll okuyan kimseler de; Dün ile Onlar kelimesi gibi kabul etmektedirler. Şair de şöyle demiştir:

“Onların sana geri dönüşü uzaktan da uzaktır.”

el-Kisaî dedi ki: “Te”yi esreli okuyan, üzerinde vakıf yapacak olursa “he” diye vakıf yapar ve; der. Nasb ile okuyan kimse “te” diye vakıf yapar, dilerse “he” diyerek de vakıf yapabilir. Ötre’li okuyan kimse; kelimelerini kullandığı gibi kullanılır. “Te”yi tenvin ile okuyan kimseye gelince; bu bir çeşit nekre gibi kabul edilen bir cemi’ olarak değerlendirmiş olmaktadır. Sanki; uzak oldukça uzak… denilmiş gibidir.

Yine denildiğine göre; hem esreli, hem lenvin’Ü okuyuş bir takım seslerin taklidine benzetmedir. Meselâ Gak ve tak demek gibi.

el-Ahfeş der ki: “Heyhat” kelimesi çoğul olabilir, bu durumda buradaki “tc” harfi müennesler için kullanılan; ” O kadınlar ki” edatındaki çoğul için gelen “te” gibi demektir.

“Te” harfini çift esreli okuyanlara gelince, onların bu kelimeyi uzaklık manası bulunan mu’reb bir isimden çıkartmış olması, fakat bir fiilimsi kabul etmediğinden dolayı bina etmiyor olması da mümkündür.

Buradaki “te”nin, çoğul “te”sine benzetildiği de söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde” (el-Bakara, 2/198) âyetinde olduğu gibi.

el-Ferrâ’ dedi ki: Ben “te” üzerinde vakıf yapmayı müstehab görüyor gibiyim. Çünkü Araplar arasında her halükârda “te”yi esre’li okuyanlar vardır. Sanki bu “Arafat, melekût” ve buna benzer kelimeleri andırmaktadır.

Mücahid, Îsa b. Ömer, Ebû Amr b. el-Alâ, el-Kisaî ve İbn Kesîr bu kelime üzerinde “heyhâh” diyerek vakıf yaparlardı. Yine Ebû Amr’dan onun “heyhat” diyerek “te” ile vakıf yaptığı da rivâyet edilmiştir. Diğer kıraat âlimleri de böyle vakıf yapmaktadırlar, çünkü “te” muayyen bir harftir.

İbnu’l-Enbari dedi ki: “Heyhat, heyhat” kelimelerini her iki şekilde de aynı telaffuz eden bir kimse, birini diğerinden ayırt etmez ve ikincisi üzerinde “he” ile vakıf yapar, birincisi üzerinde vakıf yapmaz ve: Heyhat, heyhâh der. Tıpkı az önce geçtiği üzre: “Onbeş” diyenin yaptığı gibi yapar. Bunların birini, diğerinden ayırdetmeyi düşünen kimse ise her ikisinde “he” ile de “te” ile de vakıf yapar, çünkü “he’nin aslı da “te”dir.

Müminun 35

Size, öldüğünüzde ve toprak ve kemik olduğunuzda mutlaka çıkarılacağınızı mı vaat ediyor?

Diyanet Vakfı
«Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak surette sizin (kabirden) çıkarılacağınızı mı vadediyor?»

Kurtubi Tefsiri
“Acaba o, siz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra muhakkak çıkartılacaksınız, diye sizi tehdit mi ediyor?”

“Acaba o, siz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra muhakkak çıkartılacaksınız” kabirlerinizden diriltileceksiniz

“diye sizi tehdit mi ediyor?” Bu âyetteki birinci; edatı başına; “Sizi tehdit… ediyor” dolayısı ile nasb mahallindedir, İkincisi ise ondan bedeldir. Sîbeveyh’in görüşü bu şekildedir. Âyet; O, öldüğünüz takdirde sizi çıkartılacaksınız diye tehdit mi ediyor? anlamındadır. el-Ferrâ’ der ki: Abdullah’ın kıraatinde; “Acaba o, sizi ölüp toprak ve kemik olduktan sonra muhakkak çıkartılacaksınız diye tehdit mi ediyor?” şeklindedir. Bu da bizim: Dışarı çıktığın takdirde senin pişman olacağım zannediyorum, dememize benzer. el-Ferrâ’, el-Cermî ve Ebû’l-Abbas, el-Müberred ise ikinci in te’kid için tekrarlanmış olduğu kanaatindedir. İfade uzayınca tekrarlanması güzeldir. el-Ahfeş de der ki; Âyetin anlamı şudur: O sizlere, siz ölüp de sizler toprak ve kemik olduktan sonra kabirlerinizden çıkartılma olayınız meydana gelecek diye mi tehdit ediyor, anlamındadır. Buna göre ikinci hazfedilmiş bir fiil ile ref mahallindedir. Nitekim: ifadesi de; bugün bir Savaş meydana gelecektir, demek olur. Ebû İshak da şöyle demektedir: Buradaki Gerçekten sizi…” ifadesinde “elifin esreli okunuşu da mümkündür. Çünkü; Sizi tehdit mi ediyor? ifadesi: Muhakkak sizler… mi söylüyor? anlamındadır.

Müminun 34

O, sadece bir insandır, sizin gibi. Eğer ona itaat ederseniz, şüphesiz siz o zaman ziyana uğrayanlardan olursunuz.

Diyanet Vakfı
«Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.»

Kurtubi Tefsiri
“Eğer kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, elbette ziyan edenlerden olursunuz.”

“Eğer kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, elbette ziyan edenlerden olursunuz.” Kendi ilâhlarınızı terketmek ve ona, onun size herhangi bir üstünlüğü olmamasına rağmen uymak suretiyle aldanışa düşmüş olursunuz.

Müminun 33

Kavminden, ahirete kavuşmayı inkâr eden, dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz inkârcı ileri gelenler dediler ki: Bu, ancak sizin gibi bir insandır. Size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, elbette melekler indirirdi. Biz, önceki atalarımız arasında böyle bir şey işitmedik.

Diyanet Vakfı
Onun kavminden, kafir olup ahirete ulaşmayı inkar eden ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz varlıklı kişiler: «Bu, dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer.»

Kurtubi Tefsiri
Onun kavminden kâfir olan, âhirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah ve nimet verdiğimiz ileri gelenler dedi ki: “Bu ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yer ve sizin içtiğinizden İçer.”

“Onun kavminden kâfîr olan, âhirete kavuşmayı” öldükten sonra dirilişi ve hesaba çekilmeyi

“yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah ve nimet verdiğimiz” dünya nimetlerini kendilerine bolca verdiğimiz ve nihayet azan ve rahat ve lüks içerisinde yaşamaya koyulan

“ileri gelenler” soylular, kumandanlar ve başkanlar

“dedi ki: Bu, ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yer ve sizin içtiğinizden içer.” Yani onun size herhangi bir üstünlüğü yoktur. Çünkü o da sizin gibi yemeye ve içmeye muhtaçtır.

el-Ferrâ’

“ve sizin içtiğinizden içer” âyetinde; in hazfedilmiş olduğunu ve bunun: “Kendisinden İçtiğinizden içer” takdirinde olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu Basralılara göre câiz değildir ve hiçbir şekilde hazfe ihtiyatı yoktur. Çünkü mastar olduğu takdirde ayrıca ait bir zamire ihtiyacı yoktur. Eğer anlamında ism-i mevsûl kabul edilirse, o takdirde mef’ûl hazfedilir. Yine bu durumda da; in takdirine de gerek olmaz.

Müminun 32

Onlara, içlerinden bir elçi gönderdik: Allah’a kulluk edin. Sizin ondan başka ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Onlar arasından kendilerine: «Allaha kulluk edin. Sizin Ondan başka bir tanrınız yoktur. Hala Allahtan korkmaz mısınız?» (mesajını ileten) bir peygamber gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Aralarında: “Allah’a ibadet edin, Ondan başka İlâhınız yoktur. Acaba korkmaz mısınız?” diyen kendilerinden bir rasûl gönderdik.

“Bunlardan” Nûh kavminin helâk edilmesinden

“sonra başka bir nesil” denildiğine göre bunlar Âd kavmi idi

“var ettik. Aralarında: Allah’a ibadet edin… diyen kendilerinden bir rasûl” yani Hûd’u peygamber olarak

“gönderdik.” Çünkü Nûh kavmi arkasından Âd kavmi dışında herhangi bir ümmet ortaya çıkmış değildir. Bir görüşe göre bunlar Semûd’un kavmi idiler. O takdirde “aralarında… kendilerinden bir rasûl gönderdik” âyetinde kastedilen Salih (aleyhisselâm) olur. Bu görüşün sahipleri derler ki: Buna delil de (kıssanın) sonlarında yer alan:

“Çığlık onları hak ile aldı.” (el-Mu’minun, 23/41) âyetidir. Bunun bir benzeri de:

“O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı…” (Hûd, 11/67) âyetidir.

Derim ki; Çığlık ile azâb edilip yakalananlar arasında Şuayb’in kavmi olan Medyen ahalisi de vardır. Dolayısıyla burada onların kastedilmiş olma ihtimali de pek uzak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Kendilerinden” onların aşiretinden demektir. Yani o, doğumunu, yetişmesini bildikleri bir kimse idi. Böylelikle onun söylediklerini huzur ile kabullenmeleri daha bir kolay olsun.

Müminun 31

Sonra onların ardından başka bir nesil oluşturduk.

Diyanet Vakfı
Sonra onların ardından bir başka nesil meydana getirdik.

Kurtubi Tefsiri
Bunlardan sonra başka bir nesil var ettik.

Müminun 30

Şüphesiz ki bunda elbette ayetler vardır. Biz gerçekten denemekteyiz.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz bunda (Nuh ve kavminin başından geçenlerde) birtakım ibretler vardır. Hakikaten biz (kullarımızı böyle) deneriz.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten bunda âyetler vardır. Biz elbette deneyenleriz.

“Gerçekten bunda” Nûh’un ve geminin durumu ile kâfirlerin helâk edilmesinde

“âyetler vardır.” Yüce Allah’ın kudretinin kemaline belgeler vardır. O’nun peygamberlerine yardımcı olup düşmanlarını helâk edeceğine dair deliller vardır.

“Biz elbette deneyenleriz.” Yani Bizler, sizden önceki ümmetleri mutlaka denemişizdir. Onlara peygamberler göndermek suretiyle onları sınadık. Böylelikle kimin itaat ettiği, kimin isyan ettiği ortaya çıksın ve melekler onların hallerini açıkça bilsin. Yoksa yüce Rabbin bilmediği birşey ortaya çıksın, manasına değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz onlara sınayıp deneyenlerin muamele ettiği gibi muamele ettik. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/155. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Bîz elbette deneyenleriz” âyeti da, Biz elbette denemiştik, anlamına gelir.

Müminun 29

Ve de ki: Rabbim, beni bereketli bir yere indir. Sen indirenlerin en hayırlısısın.

Diyanet Vakfı
Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen, iskan edenlerin en hayırlısısın.

Kurtubi Tefsiri
“Ve de ki: Rabbim beni mübarek bir yere İndir. Sen indirenlerin en hayırlısısın.”

“Ve de ki: Rabbim beni mübarek bir yere indir” âyetinde; “İndirilen yer” kelimesi genel olarak “mim” harfi ötreli, “ze” harfi de üstün olarak; “İndirmek” mastarından gelmektedir. Sen, beni mübarek bir şekilde indir anlamındadır. Zirr b. Hubeyş ve Ebubekir, Âsım ile el-Mufaddal’dan bu kelimeyi “mim” harfini üstün, “ze” harfini esreli olarak, yer anlamında okumuşlardır ki, buna göre sen beni mübarek olan bir yere indir, demektir.

el-Cevherî der ki: Bu kelime “mim” ve “ze” harfi üstün olarak kullanılırsa; iniş ve bir yere konaklamak manasına gelir. Buna göre; ile aynı manada olmak üzere, “inmek, iniş” demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Bu diyar ve deve sana inişlerini hatırlattı diye,

Sen de ağladın ve göz yaşların ardı arkasına yuvarlanmaktadır.”

Burada mastar olduğu için “(……..): İniş” kelimesi nasb edilmiştir.

(……) ile aynı anlamda (indirdi, inmesini sağladı)dır. Tenzil ise tertib demektir. İbn Abbâs ve Mücahid dedi ki: Bu gemiden iniş halindedir. Yüce Allah’ın:

“Bizim katımızdan selâmetle in, sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun” (Hûd, 11/48) âyetini andırmaktadır. Bu sözleri, gemiye bindiği vakit söylemesi emredildiği de söylenmiştir. Buna göre yüce Allah’ın “mübarek” âyeti selâmetle ve kurtuluşa ermiş olarak in, anlamına gelir.

Derim ki: Özetle âyet-i kerîmede yüce Allah kullarına bindikleri yahut indikleri vakit bu duayı yapmalarını öğretmektedir. Hatta evlerine girip selam verdikleri vakit böyle demelidirler. Ali (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre o mescide girdiği sırada:

“Rabbim beni mübarek bir yere indir. Sen indirenlerin en hayırlısısın” dermiş.

Müminun 28

Sen ve seninle beraber olanlar gemiye yerleştiğinizde de ki: Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamd olsun.

Diyanet Vakfı
Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde: «Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allaha hamdolsun» de.

Kurtubi Tefsiri
“Sen ve beraberinde bulunan mü’minler gemiye bindiğinizde de ki: Bizi zâlimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.”

“Sen ve beraberinde bulunan mü’minler gemiye bindiğinizde de ki: Bizi zâlimler topluluğundan” ve suda boğulmaktan

“kurtaran Allah’a hamdolsun.” Sizi kurtardığı için Allah’a hamdedin. Elhamdülillah (Allah’a hamdolsun) demek, Allah’a şükreden herkesin söyleyeceği bir sözdür. Buna dair açıklamalar daha Önceden el-Fâtiha Sûresi’nde (1. sûre, 4. bölüm, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 27

Bunun üzerine ona vahyettik: Gemiyi gözlerimizin önünde ve vahyimizle yap. Emrimiz gelip tandır kaynadığında, her türden ikişer çifti ve aileni –içlerinden aleyhlerine söz geçmiş olanlar hariç– içine al. Zulmedenler hakkında bana hitapta bulunma. Onlar kesinlikle boğulacaklardır.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: Gözlerimizin önünde (muhafazamız altında) ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Bizim emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca her cinsten birer çift ile, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Biz de ona şunu vahyettik: “Vahyimizle ve gözetimimiz altında bir gemi yap. Emrimiz geldiğinde ve tandır kaynayıp taşınca o gemiye her hayvandan çifter çifter ve -aralarından aleyhlerine (azâb) söz(ü) geçmiş olanların dışında kalan- aile halkını götür. Zulmedenler hakkında da bana bir şey söyleme! Çünkü onlar suda boğulacaklardır.

“Biz de ona şunu vahyettik.” Yani semadan ona rasûller gönderdik ve daha önceden beyan edildiği üzere

“vahyimizle ve gözetimimiz altında bir gemi yap” dedik.

Allah’ın:

“O gemiye… götür” âyeti o gemiye koy ve yerleştir, demektir. Meselâ, bir yere yerleştirip koyulan bir şeyi anlatmak üzere; “Onu oraya koydum, yerleştirdim” denilir. Abdumenaf b. Rib’ el-Hüzetî der ki:

“Deve çobanlarının kaçan develeri kovaladığı gibi,

Onları kovalayarak Kutâide denilen yere soktular nihayet.”

“Her hayvandan çifter çifter” âyetindeki;

“Her” kelimesini Hafs tenvin ile, diğerleri ise izafet şeklinde (tenvinsiz) okumuşlardır. Bu hususu daha önceden (Hûd, 11/40. âyetin tefsirinde) söz konusu etmiştik.

el-Hasen der ki: Nûh (aleyhisselâm) gemide ancak doğurarak ve yumurtlayarak çoğalan hayvanları taşımıştı. Sivrisinek, sinek ve kurtçuklardan hiçbir şey taşımadı. Bunlar çamurdan ürediler. Gemi ile İlgili açıklamalar, daha önceden yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Müminun 26

Dedi: Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et.

Diyanet Vakfı
(Nuh), Rabbim! dedi, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!

Kurtubi Tefsiri
“Ya Rab! Beni yalanladıkları için intikamımı al” dedi.

Onlar küfürlerini sürdürmeleri üzerine şöyle dua etti;

“Ya Rab! Beni yalanladıkları için intikamımı al!” Bana itaat etmeyip benim risaletime kulak vermeyenlerden intikam al!

Müminun 25

“O, ancak cinnet geçiren bir adamdır. Bir zamana kadar onu bekleyin.”

Diyanet Vakfı
«Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp bekleyin bakalım.»

Kurtubi Tefsiri
“O ancak deliliği olan bir adamdır. O halde bir zamana kadar onu bekleyin.”

“O” Nûh (aleyhisselâm)ı kastediyorlar

“ancak deliliği olan bir adamdır.” Ne söylediğini bilmeyen deli birisidir.

“O halde bir zamana kadar onu bekleyin.” Ölümünü gözetleyin. Deliliği açıkça ortaya çıkıncaya kadar bekleyin, diye de açıklanmıştır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Burada geçen “el-hîn: bir süre” ile muayyen bir vakit kastedilmemektedir. Bu: Onu bir vakte kadar terket, demeye benzer.

Müminun 24

Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: “Bu, ancak sizin gibi bir insandır. Size üstün gelmek istiyor. Allah dileseydi elbette melek indirirdi. Biz ilk atalarımız arasında böyle bir şey işitmedik.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine, kavminin inkarcı ileri gelenleri şöyle dediler: «Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.»

Kurtubi Tefsiri
Kavminden kâfir olan ileri gelenler dediler ki: “Bu ancak sizin gibi bir beşerdir. O size karşı üstünlük sağlamak istiyor. Allah dileseydi elbette melekler indirirdi. Önce gelen atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.

“Bu ancak sizin gibi bir beşerdir. O size karşı üstünlük sağlamak istiyor.” O kendisine uyulan, biz de ona uyanlar olmamızı sağlamak suretiyle size önder olmak ve başınıza geçmek istiyor.

“Allah dileseydi elbette melekler İndirirdi.” Yani yüce Allah gerçekten kendisinden başka hiçbir kimseye ibadet edilmemesini isteseydi, O, kendi elçisini bir melek kılardı.

“Önce gelen atalarımızdan” İbn Abbâs’ın açıklamasına göre önceki ümmetler arasında

“böyle bir şey” onun daveti gibi bir çağrı

“işitmedik.” Biz herhangi bir insanın onun getirdiği gibi Rabbinîn risaletini getirdiğini işitmedik, diye de açıklanmıştır.

“Böyle bir şey” ifadesindeki “be” zâiddir; biz önceki atalarımız arasında böyle bir şey olduğunu duymadık, demektir. Sonra biri, diğerine dönerek dediler ki:

Müminun 23

Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?”

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, Nuhu kavmine gönderdik ve o: Ey kavmim! Allaha kulluk edin. Sizin için Ondan başka bir tanrı yoktur. Hala sakınmaz mısınız? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Nûh’u kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin Ondan başka ilâhınız yoktur. Hiç korkmaz mısınız?”

“Sizin O’ndan başka İlâhınız yoktur” âyetindeki

“O’ndan başka” kelimesi bir önceki lâfza uygun olarak cer ile de okunmuştur, mana nazar-ı itibara alınarak ref ile de okunmuştur. Daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/59. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 22

Onlara ve gemilere yüklenirsiniz.

Diyanet Vakfı
Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.

Kurtubi Tefsiri
Bir de hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.

“Bir de hem onların” yani karada iken davarların

“üzerinde hem de” denizde

“gemilerin üzerinde taşınırsınız.” Aslında karada develer üzerinde taşınılır. Dolayısıyla buradaki zamirin bazı davarlara raci olması mümkündür. Rivâyete göre adamın birisi geçmiş dönemlerde bir ineğe binmiş, şanı yüce Allah o ineği konuşturmuş ve o; “Bizler bunun için yaratılmadık, bizler tarlaları sürmek için yaratıldık” demiştir. Buhârî, Fedâihı Ashftbi’n-Nebiyy 5, Hars 4, Enbiya 54; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 13; Tirmizî, Menâkıb 16; Müsned, H, 245, 3H2.

Müminun 21

Şüphesiz hayvanlarda da sizin için ibret vardır. Karınlarındaki şeyden sizi suluyoruz. Onlarda sizin için birçok fayda vardır. Onlardan yersiniz de.

Diyanet Vakfı
Hayvanlarda sizin için elbette ibretler vardır. Onların karınlarındakinden (sütlerinden) size içiririz. Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz.

Kurtubi Tefsiri
Sizin için davarlarda gerçekten bir İbret vardır. Onların karınlarında olandan size içiririz. Sizin için onlarda çok faydalar da vardır, onların etinden yersiniz de.

Yüce Allah’ın:

“Sîzin için davarlarda gerçekten bir ibret vardır- Onların karınlarında olandan size İçiririz. Sizin için onlarda çok faydalar da vardır. Onların etinden yersiniz de. Bir de hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız” âyetleri ile ilgili açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/5-8. âyetler ile 14. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd u senalar olsun.

Hûd Sûresi’nde de (11/36. âyet ve devamında) gemi ve Nûh (aleyhisselâm)ın kıssası geçmişti. Denizde gemiye binmek ve denizde yolculuk yapmak hakkında açıklamalar da bir kaç yerde (meselâ, el-Bakara, 2/164. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 20

Ve Sina Dağı’ndan çıkan bir ağaç — yağ çıkarır ve yiyenler için katık.

Diyanet Vakfı
Tur-i Sinada da yetişen bir ağaç daha meydana getirdik ki, bu ağaç hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir.

Kurtubi Tefsiri
Ve Tûr-u Sina’dan çıkan, yağ veren ve yiyenlere katık olan bir ağaç da (var ettik).

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Tûr-u Sina ve Ondan Çıkan Ağaç:

Yüce Allah’ın:

“Bir ağaç da” âyeti “bahçeler” âyetine atfedilmiştir. el-Ferrâ’ bu kelimenin ref ile okunmasını da câiz görmektedir, çünkü fiil zahir değildir. O takdirde bunun anlamı; “(………): Orada bir ağaç daha vardır ki…” anlamında olur.

Bununla zeytin ağacını kastetmektedir. Yüce Allah Şam, Hicaz ve diğer beldelerde bulunan bu ağacın menfaatlerinin pek büyük olması dolayısıyla bunu tek başına ayrıca zikretmiş bulunmaktadır. Bu ağacın faydalarının çokluğuna rağmen sulamak, etrafını çapalamak ve buna benzer diğer ağaçların gerek duydukları bakım, bu ağaç için daha az gereklidir.

“Çıkan” anlamındaki ifade sıfat mahallindedir.

“Tûr-u Sina’dan” ifadesine gelince, yani yüce Allah aslında bu ağacı mübarek kılmış olduğu bu dağdan bitirmiştir.

Tûr-u Sina, Şam (bugünkü Suriye, Filistin ve Ürdün toprakları) arazisindendir ve bu şanı yüce Allah’ın üzerinde Mûsa (aleyhisselâm) ile konuştuğu dağdır. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları da yapmıştır. Daha önce el-Bakara Sûresi (2/253- âyetin tefsirinde) ile el-A’raf Sûresi’nde (7/150-151. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tür, Arapçada dağ demektir. Arap olmayanların dilinden, Arapçalaştmlmış kelimelerden biri olduğu da söylenmiştir.

İbn Zeyd dedi ki: Tûr, Mısır’dan, (ki bugün Akabe diye bilinen) Eyle’ye doğru uzanan Beytu’l-Makdis dağının kendisidir.

“Seynâ (Sina)” kelimesinin anlamı hakkında farklı görüşler vardır. Katade: Güzel demektir, diye açıklamıştır. Bu açıklamaya göre Tûr kelimesinin na’t (sıfat) olarak tenvinli gelmesi icab eder. Mücahid; mübarek, anlamındadır, demektedir. Ma’mer bir kesimden naklenr Ağaç demek olduğunu nakletmektedir. O takdirde bu görüşte olanların “tûr” kelimesini tenvirdi okumaları gerekir.

Curahûr ise “Seynâ” dağın adıdır, demiştir. Uhud dağı demek gibi. Yine Mücahid’den, Seynâ muayyen bir taşın ismi olup, bu taş o dağın yanında bulunduğundan dolayı dağ ona izafe edilmiştir.

Mukâtil der ki: Üzerinde meyveler bulunan herbir dağ seyna’dır, yani güzeldir.

Kûfeliler bu kelimeyi “fe’lâ” vezninde “sin” harfini üstün olarak okumuşlardır. Arapça’da bu vezinde kelime pek çoktur. Marife ve nekre olması hallerinde gayr-ı munsarıftır. Çünkü sonunda tenis elifi vardır, te’nis elifi ise bulunduğu kelimeden ayrılmaz. Arap dilinde “fi’lâ” diye bir kelime yoktur, fakat “sin” harfini esreli olarak “sînâ” diye okuyanlar bu kelimeyi “Mâl” vezninde kabul ederler. Bu durumda bu kelimedeki hemze; “Bukalemun” kelimesinin hemzesine benzer. Bu âyet-i kerîmede bu kelimenin munsarıf olmayış sebebi belli bir bölgenin ismi olarak kullanıldığındandır. el-Ahfeş, bunun Arapça olmayan bir isim olduğunu iddia etmiştir.

2- Bu Ağacın Bitirdiği Nimet:

“Yağ veren” âyetindeki: “Veren” kelimesini Cumhûr “te” harfini üstün, “be” harfini de ötreli olarak okumuştur. İfade: Bu ağaç beraberinde yağ ile birlikte yetişir, takdirindedir, Zeyd silahıyla çıktı demek gibi, İbn Kesîr ile Ebû Amr ise “te” harfini ötreli ve “be” harfini de esreli okumuşlardır. Bu kıraate göre ifadenin takdirinde ise farklı görüşler vardır. Ebû Ali el-Farisî der ki; İfadenin takdiri şöyledir: Bu ağaç beraberinde yağ ile meyvesini verir takdirindedir, Buna göre mef’ûl hazfedilmiştir. Âyetteki “yağ” anlamındaki kelimenin başına gelen “be” harfinin zaid olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.” (el-Bakara, 2/195) âyetinde olduğu gibi. Ebû Ubeyde’nin görüşü de budur. Şair şöyle demektedir:

“Biz kılıçla vururuz ve kurtuluşu umarız.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Onlar hür kadınlardır, örtü sahipleri değil,

Siyah gözlüdürler, sûreler okumazlar.”

Ebû Ali de buna yakın açıklamalarda bulunmuştur, az önce geçti.

(……) ile in aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana daha önce geçen Cumhûrun kıraatinde belirtildiği gibi olur. el-Ferrâ’ ve Ebû İshak’ın görüşü budur. Züheyr’in şu mısraı da bu kabildendir:

“… Ve nihayet bakla bitip yeşerinceye kadar”

el-Esmaî; kullanışını kabul etmez ve Züheyr’in:

“Ben ihtiyaç sahiplerini evlerinin etrafında gördüm,

Orada yerleşmişlerdi tâ ki, bakla bitinceye kadar.”

Beyitinİ yanlış diye nitelendirir ve bunun; şeklinde olması gerektiğini söyler.

ez-Zührî, el-Hasen ve el-A’rec de “te” harfi ötreli, “be” harfi de üstün olarak; “Yağ ile birlikte biten” diye okumuşlardır. İbn Cinnî ve ez-Zeccâc “yağ” kelimesinin başındaki “be,” hal be’sidir. Yani o ağaç beraberinde yağı da olduğu halde bitirilir, demektir. İbn Mes’ûd’un kıraatinde; Yağ ile çıkar, şeklindedir ve buradaki “be” de hal be’sidir. İbn Deresteveyh der ki: Yağ yumuşak su demektir. da,dan gelmektedir. Zirr b. Hubeyş de; şeklinde “te” harfi ötreli, “be” harfi de esreli olarak okumuş; kelimesini ise “be” harfi hazfedilmiş ve kelimeyi mansub olarak okumuştur. takdirde; yağ verir, anlamına gelir).

Süleyman b. Abdu’l-Melik ile el-Eşheb: diye okumuşlardır. – Âyet-i kerîmeden kasıt, insan üzerindeki yağ nimetinin söz konusu edilmesidir. Bu da sağlığın kendisi olmadan söz konusu olamayacağı temel nimetler arasındadır. Çeşitli bölgelerde görülen her türlü yağın elde edilmesine elverişli ağaçlar da zeytinin kapsamı içerisine girmektedir.

3- Katık Olarak Kullanılan Yağ:

“Ve yiyenlere katık olan” âyetini Cumhûr; şeklinde okumuştur. Bir kesim ise “katık” anlamındaki kelimeyi çoğul olarak; diye okumuştur. Amir b. Abd-i Kays; “Fayda olan” diye okumuştur. Bununla da yemekte katık olarak kullanılan yağ kastedilir.

“Katık” anlamındaki kelime; diye kullanılır. Tıpkı: Tabaklama, tabaklamalar, giyim ve giyimler” gibi, Katık olarak kullanılan herbir yiyeceğe; denilir. Bunu el-Herevî ve başkaları nakletmiştir. Aslında bu kelime elbisenin kendisi ile boyandığı şey anlamındadır. Yağın katık olarak kullanılmasının buna benzetilmesi, ekmeğin katığa batırılması halinde onun rengini almasından dolayıdır.

Mukâtil dedi ki: Yemek zeytindir, yağ da zeytin yağıdır. Şanı yüce Allah bu ağacı hem yemek, hem de yağ olarak takdir buyurmuştur. Bu açıklamaya göre burada söz konusu edilen katık, zeytin olmaktadır,

4- Katık Olarak Kullanılan Sıvı Yemekler:

Zeytinyağı, yağ, bal, reçel, sirke ve buna benzer sulu yemeklerin hepsinin idam (sulu yemek veya katık) olduklarında görüş ayrılığı yoktur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sirkenin bu şekilde olduğunu açıkça belirtmiş ve: “Katık olarak sirke ne güzeldir!” diye buyurmuştur. Bu hadisi yedisi erkek, ikisi hanım olmak üzere dokuz sahabi rivâyet etmiştir. Sahih’de bunu rivâyet edenler arasında Câbir, Âişe, Hârice, Ömer, onun oğlu Ubeydullah, İbn Abbâs, Ebû Hüreyre, Semura b. Cündub, Enes ve Um Hânî’ de vardır. Müslim, Eşribe IÖ4-169; Ebû Dâvûd, Efime 39; Tirmizî, Et’ime 35; Nesâî, Eyman 21; İbn Mâce, Ec’ime 33; Dârimî, Efime 18.

5- Katı Yiyecekler:

Et, hurma, zeytin ve buna benzer katı yiyecekler hususunda görüş ayrılığı vardır. Cumhûr bütün bunların hepsinin idam olduklarını kabul etmektedir. Dolayısıyla bir kimse tdâm (katık) yememek üzere yemin edip de et yahut peynir yiyecek olursa yemini bozulmuş olur, Ebû Hanîfe ise bozulmaz demekte ise de Ebû Yûsuf ve Muhammed ona muhalefet etmişlerdir. Ebû Yûsuf tan da, Ebû Hanîfe’nin görüsü gibi görüş rivâyet edilmiştir. Bakliyat (sebze türleri) ise hepsinin görüşüne göre katık değildir. Hurma ile ilgili Şâfiî’den iki görüş nakledilmiştir. et-Tenbih’teki görüşü dolayısıyla; bunun idam olmadığı şeklindeki görüşü meşhur olan görüştür. Bununla birlikte yeminin bozulacağı da söylenmiştir. Sahih olan ise; bütün bunların hepsinin bir idâm (katık) olduklarıdır. Ebû Dâvûd, Yusuf b. Abdullah b. Selâm’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı bir parça arpa ekmeği alıp, onun üzerine bir hurma koyduktan sonra: “Bu, bunun katığı (idamı) olsun, dediğini gördüm. ” Ebû Dâvûd, Et’ime 41, Eymân 8.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Dünya ve âhiretin katığının efendisi ettir.” Bunu da Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) zikretmektedir. İbn Abdi’l-Berr, et-îstizkâr, XVII, 160, XXVI, 346el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 35te belirttiğine göre senedinde meçhul râvî vardır.

Buhârî “idam babı” diye bir başlık açmış ve Âişe yoluyla gelen hadisi rivâyet etmiştir. Buhâri, Et’ime 31. Hadiste, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) eve gelip tencerede etin kaynamakta olduğunu görmesinden sonra, kendisine yiyecek bir şeyler getirilmesini istediği, ona getirilenler arasında et görmeyince sebebini sorduğu, gördüğü etin Berire’ye sadaka verilen, Berire’nin de kendilerine hediye ettiği et olduğu cevabı verilince, “O et ona sadaka, bize de hediyedir” diye buyurduğu belirtilmektedir. Çünkü “idâm” kelimesi muvafakat anlamına gelen “muâdeme”den alınmadır. Bütün bu gibi şeyler de ekmeğe muvafıktırlar, o bakımdan bunların hepsi de idamdırlar.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle dediği nakledilmektedir: “Su ile dahi olsa idâm yeyiniz (katık yapınız.)” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid. V, 35- Senedinde meçhul râvi bulunduğu kaydıyla,

Ebû Hanîfe’nin lehine delil şudur: İdam’ın gerçek anlamı, ayrılığı kabul etmeyecek bir şekilde bir arada bulunma halinde muvafakat etmektir, uyum arzetmektir. Sirke, yağ ve benzerleri, et, yumurta ve diğerleri ise ekmeğe muvafık düşmezler. Bilakis bunlar ekmekle yanyana bulunurlar. Kavun, hurma ve üzüm gibi.

Velhasıl yenilmesi halinde ekmek ile muvafakat (birlikte yenilmesi) ihtiyacı duyulan herşey idâm (katık)dır. İhtiyacı olmayan ve tek başına yenilebilen şey de idâm değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6- Zeytinyağı ve Kullanılması:

Tirmizî’nin, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) yoluyla kaydettiği hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Zeytinyağını yiyiniz ve onu vücudunuza sürününüz. Çünkü o mübarek bir ağaçtandır.” Tirmizî, Et’ime 43; İbn Mâce, Et’ime 34; Dârimi, Et’ime 20; Müsned, III, 497 Bu hadis ancak Abdu’r-Rezzak yoluyla bilinmektedir. O bu hadisi rivâyet ederken ızdıraba düşer ve kimi zaman bunu rivâyet ederken Ömer’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan, derdi. Bazen de şüphe ederek; Zannederim Ömer’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan dediği olurdu. Kimi zaman da: Zeyd b. Eslem’den, o babasından, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan derdi. Tirmizî, Et’ime 43. Basılı nüshada Tirmizî’nin hadise dair notunun ilk cümlesi, “Biî, bu hadisi ancak Abdurrezzak yoluyla biliyoruz’ şeklindedir. Geri katan açıklamalardaki az farklılıklara ayrıca işaret etmeye gerek yoktur.

Mukâtil dedi ki: Zeytinin özellikle Tûr’a tahsis edilmesi, zeytinin ilk olarak oradan yetişmiş olmasından dolayıdır. Bir diğer görüşe göre zeytin Tufan’dan sonra dünyada yetişen ilk ağaçtır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Müminun 19

Onunla sizin için hurmalıklar ve üzüm bağları meydana getirdik. Onlarda sizin için bol meyveler vardır, onlardan yersiniz.

Diyanet Vakfı
Böylece onun (yağmurun) sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.

Kurtubi Tefsiri
O su ile sizin için hurma ve üzümden bağlar, bahçeler var ettik. Onlarda sizin için çok meyveler vardır ve onlardan yersiniz de.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Bağ ve Bahçelerin Yetişmesinde Suyun Önemi:

Yüce Allah’ın:

“… var ettik” âyeti şu demektir: Biz bunu bitkilerin yeşermesine sebep kıldık. Bitkileri onunla varettik ve yarattık. Yüce Allah özellikle hurma ve üzümleri söz konusu etmektedir. Çünkü bunlar Hicaz bölgesinde bulunan Taif, Medine ve diğer yerlerdeki meyvelerdir. Bu açıklamayı Ta bert yapmıştır. Diğer taraftan bunlar meyvelerin en değerlileridir, Onların köz konusu edilmeleri, onların değerlerine ve önemlerine dikkat çekmek içindir.

“Onlarda” yani bu bağ ve bahçelerde

“sizin için” hurma ve üzümün dışında daha

“çok meyveler vardır.” Burada zamirin özellikle hurma ve üzüme ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bunların çeşitli türleri ve mertebeleri vardır. Ancak birinci açıklama diğer meyveleri de daha kapsayıcıdır.

2- Meyve Yememeye Dair Yapılan Yeminin Kapsamı:

Bir kimse meyve yememek üzere yemin ederse, bizim mezhebi mi zdeki rivâyete göre yeşil bakliyat ve benzerlerini yemekle yeminini bozmuş olur.

Ebû Hanîfe ise der ki: Böyle yemin eden bir kimse acur, salatalık ve havuç yemekle yeminini bozmuş olmaz, çünkü bunlar meyve değil bakliyattan sayılırlar. Ceviz, badem ve fıstıkta aynı şekildedir. Çünkü bunlar meyveler arasında sayılmazlar. Eğer elma, şeftali, kayısı, incir yahut ta erik yiyecek olursa, yemini bozulur. Kavun da böyledir. Çünkü bunların tümü yemekten önce de, sonra da meyve yemek kastıyla yenilirler. O babımdan bunlar meyve kapsamındadır. Aynı şekilde bunların -kuru kavun müstesna- kuruları da bu hükmü taşırlar. Kuru kavun ise sadece bazı yerlerde yenilir. Hint kavunu yiyen yeminini bozmuş olmaz, çünkü bu meyveler arasında sayılmamaktadır.

Eğer üzüm, nar ve taze hurma yiyecek olursa, yeminini bozmuş olmaz. Ancak iki arkadaşı (Ebû Yûsuf ve Muhammed) bu hususta Ebû Hanîfe’ye muhalefet ederek, yemini bozufur, demişlerdir. Çünkü bu gibi şeyler en değerli meyveler arasındadırlar ve bunlar nimetlerden istifade eden bir tarzda yenilirler.

Yüce Allah’ın Kitab-i Kerîm’inde bunların tek tek zikredilmiş olmaları ise, bunların meyve olarak mükemmelliklerinden dolayıdır. Nitekim melekler arasında Cibril ve Mikâil’in özellikle anılması da bu kabildendir. Ancak Ebû Hanîfe görüşünü delille güçlendirerek şöyle demektedir: Yüce Allah bazen bu şeyleri meyveye atfederek şöyle buyurmaktadır:

“İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır” (er-Rahmân, 55/68) Kimi zamanda meyveyi bu şeylere atfederek şöyle buyurmuştur:

“Meyveler ve otlaklar (bitirdik.)” (Abese, 80/31) Atfedilen ise kendisine atfedilenden farklıdır. Lütfü sıralamak sadedinde aynı şeyi farklı lâfızlarla zikretmek ise ilahi hikmete uygun değildir. Diğer taraftan üzüm ve nar ile bazı yerlerde (gıda olarak) yetinilmektedir. O halde bunlar meyve sayılamazlar, zira meyve sayılan bir şeyin kurusu ile tazesi arasında hiçbir fark yoktur. Bu gibi şeylerin kurusu ise meyve sayılmayacağına göre tazesi de böyle olmalıdır.

Müminun 18

Gökten belli bir ölçüyle su indirdik, onu yeryüzünde yerleştirdik. Onu gidermeye de elbette gücümüz yeter.

Diyanet Vakfı
Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.

Kurtubi Tefsiri
Gökten bir miktarda su indirdik ve o suyu yerde durdurduk. Gerçekten Bizim onu gidermeye de gücümüz yeter.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Su Nimeti:

Bu âyet-i kerîmede şanı yüce Allah’ın yarattıklarına olan ve kendisini hatırlatarak onlara olan lütfunu dile getirmiş olduğu nimetlerinden birisi dile getirilmektedir. Bu lütufların en büyüklerinden birisi, bedenin hayat kaynağı, canlıların gelişme sebebi olan sudur. Semâdan indirilen su iki kısımdır. Birisi şanı yüce Allah’ın burada sözünü ettiği ve yeryüzünde emanet olarak koruyup, sakladığını haber verdiği insanların su ihtiyaçlarını karşılamak için orada depoladığı sudur. Onlar gerek duydukları vakit bu suyu bulup alırlar. İşte ırmakların, pınarların suyu ile kuyulardan çıkartılan su budur. İbn Abbâs ve bekalarından rivâyet edildiğine göre bu âyetle Seyhan, Ceyhan, Mısır Nili ve Fırat… nehirlerini kastetmiştir. Mücahid de şöyle demiştir: Yeryüzünde ne kadar su varsa, hepsi mutlaka semâdandır. Ancak bu ifade, bu şekliyle mutlak olarak ele alınmamalıdır. Çünkü tuzlu su yeryüzünde sabit kalır. Dolayısıyla onun bu açıklamasının tatlı su ile kayıtlandırılmasi mümkündür. Şüphesiz ki yüce Allah yeryüzünde de bir su yaratmıştır, semâdan da bir su yaratmıştır.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Gökten bir su indirdik” âyeti tatlı suya bir işarettir. Bunun da aslı denizdendir. Yüce Allah o suyu lütfuyla ve güzel takdiri ile denizden, semâya doğru yükseltmiştir. Bu yükseltmesi ve yukarı doğru kaldırmastyla da suyun tadı güzelleşmiştir. Sonra da bu suyu kendisi ile faydalanılsın diye yeryüzüne indirmiştir. Yoksa durum sadece deniz suyuna kalmış olsaydı, tuzlu olduğundan dolayı insanlar ondan istifade edemezlerdi.

2- Herşey Gibi Su Da Belli Bir Miktar İledir:

Yüce Allah’ın:

“Bir miktarda” âyeti halleri ıslah edecek bir miktar üzere anlamındadır. Çünkü su çoğalacak olursa, helâk edici olur. Yüce Allah’ın:

“Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur. Biz onları ancak belli bir miktar ile indiririz” (el-Hicr, 15/21) âyeti bu anlamı ifade etmektedir.

“Gerçekten Bizim onu” yani yerde depolanmış halde bulunan suyu

“gidermeye de gücümüz yeter.” Bu ifade bir tehdittir, yani onu gidermek ve yerin dibine geçirmek Bizim kudretimizde olan bir şeydir. O takdirde insanlar susuzluktan dolayı helâk olur, onların davarları da helâk olur, gider. Bu da yüce Allah’ın:

“De ki: ‘Bana haber verin eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kim kaynar bir su getirebilir?” (el-Mülk, 67/30) âyetine benzemektedir.

3- Yeryüzüne İndirilen Sular ve Bu Suların Yerden Kaldırılması:

en-Nehhâs şöyle bir rivâyet zikretmektedir: Ebû Ya’kub İshak b. İbrahim b. Yunûs’a, Camî’ b. Sevâde’den (yazılı metinden) şöyle dediği okundu: Bize Said b. Sabık anlattı, dedi ki: Bize Mesteme b. Ali, Mukâtil b. Hayyan’dan, o İkrime’den, o İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyetle dedi ki:

“Aziz ve celil olan Allah cennetten yeryüzüne beş nehir indirmiştir: Hind’in nehri olan Seyhun, Belh nehri Ceyhun, Irak’taki nehirler olan Dicle ile Fırat, Mısır’ın nehri Nil. Yüce Allah bunları cennet derecelerinin en altındaki cennet pınarlarından bir tek pınardan Cibril (aleyhisselâm)ın kanatları üzerinde indirmiş. (O da) bunları dağlara tevdi etmiş ve yeryüzünde bunları akıtmıştır. Bu nehirlerde insanlar için geçimlerinin çeşitli alanlarında bir çok menfaatler yaratmıştır. İşte şanı yüce Allah’ın:

“Gökten bir miktar da su İndirdik ve o suyu yerde durdurduk” âyeti bunu dile getirmektedir. Nihayet Ye’cuc ile Me’cuc’un çıkacağı vakit geleceğinde aziz ve celil olan Allah, Cibril’i gönderecek, o da yeryüzünden Kur’ân’ı, ilmi ve bu beş nehrin tümünü kaldıracak. Bunlar semâya yükseltilecektir. İşte yüce Allah’ın:

“Gerçekten Bizim onu gidermeye de gücümüz yeter” âyeti bunu anlatmaktadır. İşte bu şeyler yerden kaldırıldı mı artık yeryüzü halkı dinin de, dünyanın da hayrını yitirmiş olacaktır. ”

4- Semâdan İnen Su Temizdir, Temizleyicidir:

Semâdan inen bütün sular İster depolanmış olsun, ister depolanmamış olsun hem tâhirdir, hem mutahhirdir (temizdir, temizleyicidir.) Onunla gusledilir, ondan abdest alınır. Nitekim ileride el-Furkan Sûresi’nde (25/48. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.

Müminun 17

Andolsun, üzerinizde yedi yol yarattık. Yaratılıştan gâfil değildik.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan gafil değiliz.

“Yemin olsun ki sizin üstünüzde yedi yol yarattık.” Ebû Ubeyde dedi ki: Yedi sema yarattık, demektir. Ondan nakledildiğine göre; “Bir şeyi bazısını, bazısının üstüne kıldım” tabiri kullanılır. Bundan dolayı semavata (aynı kökten gelen ve mealde; “yollar” diye verilen:) “tarâik” denilmiştir. Çünkü semavâtın biri diğerinin üstündedir. Araplar bir şeyin üstünde bulunan herşey hakkında “tarikat” (tabaka) tabirini kullanırlar.

Bir görüşe göre semavâta meleklerin tarâikı (izledikleri yollar) oldukları için bu isim verilmiştir.

“Biz yaratmaktan gâfil değiliz.” Kimi İlim adamı: Biz semâyı yaratmaktan gafil değiliz, diye açıklamıştır. Müfessirlerin çoğu ise şöyle demektedir: Biz mahlukatın tümünden gafil değiliz, o bakımdan semâ onların üzerine düşüp onları helâk etmez.

Derim ki:

“Biz yaratmaktan gafil değiliz” âyetinin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Biz onların maslahatına olan şeyleri gerçekleştirmek ve onları gereği gibi korumaktan yana gafil değiliz. Bu da yüce Allah’ın -önceden geçtiği üzere (el-Bakara, 2/255)- hayy ve kayyûm İsimlerinin anlamını İfade etmektedir.

Müminun 16

Sonra şüphesiz siz kıyamet günü mutlaka diriltileceksiniz.

Diyanet Vakfı
Sonra da şüphesiz, sizler kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da şüphesiz ki sizler kıyâmet gününde elbette diriltileceksiniz.

Daha sonra yüce Allah ölümden sonra diriltilişi de haber vererek:

“Sonra da şüphesiz ki sizler kıyâmet gününde elbette diriltileceksiniz” diye buyurmaktadır.

Müminun 15

Sonra şüphesiz siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Bundan sonra siz, şüphesiz öleceksinizdir.

“Sonrada” yani yaratılmaktan ve hayattan sonra.,, demektir. en-Nehhâs dedi ki:

“Şüphesiz öleceksinizdir” ile aynı anlamda olmak üzere; da denilmektedir.

Müminun 14

Sonra o nutfeyi alaka yaptık, alakayı mudğa yaptık, mudğayı kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik. Ne yücedir Allah, yaratıcıların en güzeli!

Diyanet Vakfı
Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra o nutfeyi alaka kıldık, sonra o alakayı bir parça et ve o bir parça eti kemik yaptık; kemiğe de et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir hilkat olarak varettik. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir!

3- “Bambaşka Bir Yaratılış”:

Yüce Allah’ın:

“Sonra onu bambaşka bir hilkat olarak varettik” âyetinde sözü edilen bu bambaşka hilkatin ne olduğu hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, en-Nehaî, Ebû’l-Âl-iyye, ed-Dahhâk ve İbn Zeyd dedi ki: Bundan kasıt önceleri cansız bir varlık iken daha sonra ona ruhun üflenmesidir. Yine İbn Abbâs’tan, dünyaya gelişidir, diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. Katâde de bir kesimden naklen: Saçlarının bitmesidir, diye açıklarken, ed-Dahhak ta: Dişlerin çıkması ve saçların bitmesidir, üye açıklamıştır, Mücahid de; Gençliğinin kemale ermesidir, demiştir. Yine bu açıklama İbn Ömer’den de rivâyet edilmiştir.

Doğru olan, bunun hem bu hususları, hem de bunların dışında kalan konuşmak, idrâk, güzel çabalamalar, makul olan şeyleri elde etmek ve ölünceye kadar hayatında görülen gelişmeleri kapsayan umumî bir ifade olduğudur,

4- Yaratanların En Güzeli:

“Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir” âyetine gelince, rivâyet edildiğine göre Ömer b. el-Hattâb bu âyet-i kerimenin baş tarafından itibaren

“sonra onu bambaşka bir hilkat olarak varettik” âyetine kadar dinledikten sonra:

“Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir” demiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine: “Evet, bu böylece (bana) indirilmiştir” diye buyurdu. Taberânî, el-Evsât, VI, 309

Ebû Dâvûd et-Tayalisî’nin, Müsned’inde kaydedilen rivâyete göre:

“Yemin olsun ki Biz, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık” âyeti nazil oldu. Bu âyet nazil olunca, ben de: “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.” dedim. Bunun üzerine: “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı yücedir” âyeti nazil oldu. Ahmed el-3ennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fi Tertibi Müsnedi’t-Tbyâlisî Ebû Dâvûd, II, 172 Bu sözleri söyleyenin Muaz b. Cebel olduğu da rivâyet edilmektedir. Yine bu sözleri Abdullah b. Ebi Serh’in söylediği de rivâyet edilmiştir; o bu sebeble irtidad etmiş ve: Muhammed’in getirdiğinin bir benzerini ben de getiriyorum demişti. İşte yüce Allah’ın:

“Allah’a yalan iftira edenden, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken: ‘Bana da vahyolundu’ diye söyleyenden, bir de: ‘Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm ‘diyenden daha zalim kim olabilir” (el-En’âm, 6/93) âyeti el-En’âm Sûresi’nde açıklandığı gibi, onun hakkında nazil olmuştur.

Yüce Allah’ın:

“Ne yücedir” tabiri “bereket”den “tefâ’ale” vezninde bir kelimedir.

“Yaratanların en güzeli” sanatı en sağlam olan demektir. Nitekim bir şeyi güzel yapana onu halketti, denilebilir. Şairin şu sözleri de bu kabildendir:

“Ve şüphesiz ki sen yarattığını kesersin fakat,

Kimileri yaratır, ama sonra da kesemez.”

Bazıları da insanlar hakkında bu kelimenin kullanılmayacağı, yaratmanın ancak yüce Allah’a izafe edilebileceği kanaatindedir.

İbn Cüreyc der ki: Yüce Allah:

“Yaratanların en güzeli” diye buyurmuştur. Çünkü O, Îsa (aleyhisselâm)a yaratması hususunda belli bir izin vermiştir. Bazıları da bu hususta karar verememiştir. Ancak “san’at” anlamında bu lâfzın insanlar hakkında kullanılmayacağı söylenemez. Yoktan var etmek ve icad etmek anlamıyla ise insanlar hakkında kullanılamaz.

5- İbn Abbâs’ın Kur’ân’ı Anlayışına Bir Örnek:

Ömer (radıyallahü anh), Ashab-ı Kiram’ın ileri gelenlerine Kadir gecesiyle ile ilgili soru sorması üzerine onlar: En iyi bilen Allah’tır, diye cevap vermişler. Ömer (radıyallahü anh) İbn Abbâs’a: Ey İbn Abbâs sen ne dersin? diye sorunca, o da -bu âyet-i kerimeden hareketle- şöyle demişti: Ey mü’minlerin emiri! Şüphesiz ki yüce Allah gökleri yedi, yeri yedi olarak yaratmıştır. Âdemoğlunu da yediden yarattığı gibi, onun rızkını da yedi şeyde kılmıştır. Görüşüme göre Kadir gecesi yirmiyedinci gecedir. Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demişti: Henüz daha yaşını, başını almamış bu gencin dediğinin bir benzerini söylemekten acze mi düştünüz? Suyûti, ed-Durrul-Mensür, VIII, 576 vd. (Kadr Sûresi’nin tefsirinde) Bu hadisi İbn Ebi Şeybe uzun uzadıya Müsned’inde kaydetmektedir.

İbn Abbâs: “Âdemoğlu yedi şeyden yaratılmıştır” sözleriyle bu âyet-i kerîmeyi kastetmiştir. “Rızkını da yedi şeyde yaratmıştır” sözleriyle yüce Allah’ın:

“Böylece orada taneler bitiririz. Üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, şife ve bol ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar (bitirdik.)” (Abese, 80/27-31) âyetlerini kastetmektedir. Burada sözü edilenlerin yedisi Âdemoğlu içindir. Otlaklar ise davarlar İçindir. Sebzeleri ise Âdemoğlu yer ve hanımlar sebze yiyerek kilo alırlar. Bu bir görüş. Bir diğer görüşe göre; “el-kadb” (mealde; sebzeler) bakliyat demektir. O halde bunlar Âdemoğlunun rızkıdır. Bir başka görüşe göre el-kadb (mealde; sebzeler) ile otlaklar, davarlara aittir, geri kalan altısı da Âdemoğluna aittir. Yedincisi ise davarların kendileridir, çünkü davarlar Âdemoğluna verilen rızıkların en büyüklerindendir.

Müminun 13

Sonra onu sağlam bir yerde bir nutfe yaptık.

Diyanet Vakfı
Sonra onu sağlam bir karargahta nutfe haline getirdik.

Kurtubi Tefsiri
Sonra ona sağlam bir karargahta yerleşen bir nutfe kıldık.

2- Nutfe:

Yüce Allah’ın:

“Sonra onu… bir nutfe kıldık” âyetine gelince, nutfe, alaka, mudğa ve bunun ile ilgili hükümlere dair açıklamalar el-Hac Sûresi’nin baş taraflarında (22/5. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 12

Andolsun, insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- İnsanın Yaratılışı:

Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz insanı” âyetinde kastedilen insan Âdem -salat ve selam onadır. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. Çünkü o çamurdan süzülerek yaratılmıştır. Buna göre yüce Allah’ın:

“Sonra onu… kıldık” âyetindeki zamir de Âdemoğluna ait olur. Her ne kadar burada ondan söz edilmiyorsa da durumun herkesçe bilinmesi dolayısıyla bu uygun düşmüştür. Çünkü âyetin anlamı bu zamirin ondan başkasına gitmesine elverişli değildir. Bunun (bu açıdan) bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Nihayet o perdenin arkasına girince…” (Sâd, 38/32) âyetidir. Burada zamir kendisinden söz edilmeyen güneşe aittir.

Burada “sülâle”den (süzülmüş olmaktan) kastın, Âdemoğlu olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Bu açıklamaya göre sülâle süzme su demek olur ki, kasıt menidir. Sülâle “es-sell” kökünden “fuâle” veznindedir. Bu da bir şeyden, bir şeyi çıkartmak anlamındadır. Mesela-, ” Saçı hamurdan çektim, kılıcı kınından çektim, o da çekildi” denilir. Şairin şu mısraı da buradan gelmektedir:

“Haydi elbiselerimi, elbiselerinden (kalbimi, kalbinden) çıkart, o zaman rahat edersin.”

Buna göre nutfe bir sülâledir. Çocuk da selîl ve sülâle diye adlandırılır. Bununla sırttan belli bir şekilde süzülen su (meni) kastedilmektedir. Şair de der ki:

“Onu derisi kalın, cüssesi iri biri olarak doğurdu,

Gereği gibi korunmamış fercin bir sülâlesi olarak.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Hind ancak bir Arap tayıdır,

Üzerlerine katırın çıktığı, atlardan süzülmüştür.”

Lisanul-Arab (XI, 339)’ra belirtildiğine göre burada “katır” anlamına gelen bağl kelimesinin asıl doğru şekli adi ve bayağı demek olan “nağl” kelimesinden yanlışlıkla değiştirilmiştir. Çünkü katırın zürriyeti olmaz.

Yüce Allah’ın:

“Bir çamurdan” âyeti, asıl Âdem’dir ve o da çamurdandır, anlamındadır.

Derim ki: Bu da onun halis çamurdan yaratıldığı anlamındadır. Onun soyu ise el-En’âm Sûresi’nin baş taraflarında (6/2. âyetin tefsirinde) açıkladığımız gibi çamur ve meniden yaratılmıştır. el-Kelbî dedi ki: Sülâle çamurun kendisidir, çünkü çamuru sıktığın zaman o parmaklarının arasından sıyrılıp çıkar. İşte çıkan kısım sülâledir.

Müminun 11

Ki Firdevs cennetine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
(Evet) Firdevse varis olan bu kimseler, orada ebedi kalıcıdırlar.

Kurtubi Tefsiri
Firdevs’e mirasçı olanlardır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

“el-Firdevs ise cennetin en üst yeri, ortası ve en değerli yeridir.” Bunu et-Tirmizî, Um Harise diye bilinen en-Nadr kızı er-Rubeyi’ yoluyla gelen hadisle rivâyet etmiş ve: Hasen, sahih bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Tefsir 23. sûre 5; Müsned, III, 360

Müslim’in, Sahih’inde de şu hadis yer almaktadır: “Allah’tan dilediğiniz vakit, O’ndan Firdevs’i dileyiniz. Çünkü o cennetin ortası, en yüksek yeridir. Cennet ırmakları da oradan kaynayıp, coşar.” Buhârî, Cihâd 4, Tevhîtl 22; Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne 4; Müsned, II, 335

– Ebû Hatim Muhammed b. Hibban dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “O cennetin en orta yeridir” ifadesi şu demektir: Firdevs eni itibariyle cennetlerin ortasındadır ve cennetin en yüksek yeridir. Bununla da yüksekliği kastetmektedir. Bütün bunlar Ebû Hüreyre’nin şu sözünün doğruluğunu ortaya koymaktadır: Firdevs cennet ırmaklarının kendisinden kaynadığı, cennetin dağıdır. Firdevs kelimesi Mücahid’in dediğine göre Rumca olup, Arapçalaştırılmıştır. Farsça olup, Arapçalaştırıldığı söylendiği gibi, Habeşçe olduğu da söylenmiştir. Eğer böyle bir şey sabit ise bu, diller arasındaki uygun bazı lâfızlardan ibarettir. ed-Dahhak ise şöyle demektedir: Bu kelime Arapçadır ve bağ demektir. Araplar da bağlara “ferâdîs” ismini verirler.

“Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” Burada müennes zamirin kullanılması “cennet” lâfzının manası göz Önünde bulundurulduğundan dolayıdır.

Müminun 10

İşte onlar varis olanlardır.

Diyanet Vakfı
İşte, asıl bunlar varis olacaklardır;

Kurtubi Tefsiri
İşte bu kimseler mirasçılardır;

Daha sonra yüce Allah:

“İşte bu kimseler mirasçılardır” diye buyurmaktadır. Yani bu âyet-i kerîmelerde sözü edilen hususlar gereğince amel edenler mirasçılardır. Onlar cennette, cehennem ehli adına bulunan konaklara mirasçı olacaktır.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz yüce Allah herbir insan için cennette bir mesken ve cehennemde bir mesken ayırmıştır. Mü’minler hem kendi konaklarını alırlar, hem de kâfirlerin konaklarına mirasçı olurlar. Kâfirleri de mü’minlerin cehennem ateşindeki yerlerine koyacaktır.” Bu hadisi bu manada İbn Mâce rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Züht! 39

Yine Ebû Hüreyre’de dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Aranızdan cennette bir konak, cehennemde kalacak bir yer olmak üzere iki konaklama yeri bulunmayan hiçbir kimse yoktur. Kişi ölüp de cehenneme girecek olursa, cennet ehli onun (cennetteki) konağına mirasçı olurlar. İşte yüce Allah’ın: “İşte bu kimseler mirasçılardır” âyeti bunu dile getirmektedir. ” İbn Mâce, Zühd 39 Bu hadisin isnadı sahihtir.

Bununla birlikte cenneti elde etmeye, cennete sadece cennetliklerin sahip olmaları açısından “mirasçılık” adının verilmiş olma ihtimali de vardır. O halde burada mirasçı olmak, her iki şekilde de istiare yoluyla kullanılmış bir lafızdır.

Müminun 9

Ve onlar ki namazlarını korurlar.

Diyanet Vakfı
Ve onlar ki, namazlarına devam ederler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar namazlarını muhafaza ederler.

8- Emanetlere, Ahit ve Namazlara Riâyet:

“Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Cumhûr burada “emanetler” lâfzını çoğul olarak okumuş, İbn Kesîr tekil olarak okumuştur. Emanet ve ahit ise insanın gerek din, gerek dünya işlerinden söz ya da fiil olarak yapmakla yükümlü olduğu herbir hususu ifade eder. Bu ise insanlar arası geçimi, verilen sözleri ve başka hususları kapsar. Bundan maksat ise bunları gereği gibi korumak ve yerine getirmektir. Emanet, ahitten daha genel bir mana taşır. Herbir ahit daha önce hakkında söz, fiil ya da inanış sözkonusu herbir husus bir emanettir.

9- Firdevs Cennetinin Mirasçıları:

Cumhûr “namazlarını” anlamındaki âyeti “namaz” lâfzını da çoğul olarak; diye okumuşlardır. Hamza ve el-Kisaî ise

“namaz” anlamındaki lâfzı; şeklinde tekil olarak okumuşlardır. Bu tekil okuyuş cins ismi olduğundan dolayı içoğul anlamını vermektedir.

Namazı muhafaza etmek; namazı dosdoğru kılmak, ilk vakitlerinde edâ etmek için eli çabuk tutmak, rükû ve sucûdunu tam ve eksiksiz yapmak demektir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/3. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 8

Ve onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.

Diyanet Vakfı
Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler;

Kurtubi Tefsiri
Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.

Müminun 7

Ama bunun ötesini isteyenler — işte onlar haddi aşanlardır.

Diyanet Vakfı
Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Artık her kim bundan başkasını isterse, İşte onlar sınırı aşan kimseler olurlar.

7- Meşruiyet Hududlarının Dışına Çıkanlar:

“Artık her kim bundan başkasını isterse, işte onlar sınırı aşan kimseler olurlar” âyetinde yüce Allah helâl olmayan nikâh yapan kimseleri haddi aşan ve bu haksızlığı dolayısıyla kendisine had uygulanmasının vacib olmasına sebeb teşkil eden kimse diye nitelendirmektedir. Lût kavminin işini yapan kimse de hem Kur’ân hükmü gereğince, hem de sözlükteki anlamları itibariyle haddi aşan bir kimsedir. Buna delil yüce Allah’ın:

“Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz” (eş-Şuarâ, 26/166) âyeti gereğince ve daha önce el-A’râf Sûresi’nde (7/80. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere bu durumdadır. O bakımdan bunlara haddin uygulanması gerekmektedir. Bu da apaçık bir hükümdür ve bunun anlaşılmayacak hiçbir tarafı yoktur.

Derim ki: Ancak burada düşünülmesi gereken bir nokta vardır. O da bu işi yapan kimsenin, cahil ya da te’vilde bulunan bir kimse olmadığı sürece böyle olduğudur. Her ne kadar yüce Allah’ın:

“Onlar ırzlarını korurlar, eşlerine yahut sağ elleriyle sahip olduklarına karşı müstesna. Çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar” âyetinde kadınlar dışarda tutularak, özellikle erkeklerin söz konusu edildiği üzerinde icmâ’ yapılmış ise de Ma’mer’in rivâyetine göre Katade şöyle demiştir: Bir kadın erkek kölesi ile birlikte evlilik hayatı yaşadı. Bu husus Ömer (radıyallahü anh)a aktarıldı, kadına: Seni bu şekilde davranmaya iten nedir? diye sordu, kadın: Benim görüşüme göre nasıl ki kadın, erkeğe malik olması sebebiyle helâl ise ben de onun bana, ona malik olduğum İçin helâl olacağı kanaatine sahip oldum. Ömer (radıyallahü anh) bu kadını recmetmek hususunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabıyla danıştı. Onlar: Bu kadın yanlış bir şekilde yüce Allah’ın kitabını te’vil etmiştir. O bakımdan ona recm cezası uygulanmaz. Bu sefer Ömer (radıyallahü anh): Şüphesiz bu böyledir, dedi. (Kadına da:)

Allah’a yemin olsun bundan sonra ebediyyen senin hür bir kimse ile evlenmene müsaade etmeyeceğim. Böylelikle Ömer o kadını cezalandırdı ve ona had de uygulamadı. Köleye de o kadına yaklaşmamasını emretti.

Ebubekr b. Abdullah’tan rivâyete göre o babasını şöyle derken dinlemiş: Ömer b. Abdu’l-Aziz’in huzurunda idim. Bir kadın yanında kendisine ait parlak bir köle ile gelip, dedi ki: Ben bu kölem ile evlilik hayatı yaşadım. Amcamın çocukları bana bunu engellediler. Halbuki ben cariyesi bulunup da onunla birlikte olan bir erkek konumundayim. Amcamın çocuklarına söyle de beni engellemekten vazgeçsinler. Ömer dedi ki; Sen bundan önce hiç evlendin mi? Kadın; Evet deyince, şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, eğer bu kadar cahil birisi olmasaydın, seni taşlarla recmederdim. Ancak siz bu köleyi alınız ve onu kadının bulunduğu şehirden bir başkasına götürecek birisine satınız.

(………) kelimesi (aslında arkasında, ötesinde demek olmakla birlikte burada) dışında, başkası anlamındadır. Bu kelime “isterse” anlamındaki kelimenin mef ütüdür. Kim zevcelerinden ve malik olduğu cariyelerinden başkasını arayacak olursa,.. anlamındadır.

ez-Zeccâc der ki; Kim bundan sonra başkalarını isterse demektir. Buna göre; istemenin mef’ûlü mahzuftur. “Başkasını” anlamındaki kelime de zarftır. “Bu” ile ister müennes, ister müzekker olsun daha önce anılmış herbir şeye İşaret olunur.

“İşte onlar sınırı aşan kimseler olurlar.” Yani bunlar haddi aşan kimselerdir.

“Haddi aştı, haddi çiğneyip geçti” anlamındadır.

Müminun 6

Ancak eşleri yahut ellerinin sahip oldukları hariç — çünkü onlar kınanmazlar.

Diyanet Vakfı
Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Eşlerine yahut sağ elleriyle sahip olduklarına karşı müstesna. Çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar.

4- Irzlarını Harama Karşı Koruyanlar:

Yüce Allah’ın:

“Onlar ırzlarını korurlar” âyeti ile ilgili olarak İbnu’l-Arabî şunları söylemektedir: “Kur’ân-ı Kerîm’deki garib (farklı) üslûplardan birisi de şudur: Bu on âyet-i kerîme erkekler ve kadınlar hakkında umumidir, Tıpkı Kur’ân-ı Kerîm’in diğer lâfızlarının da bu manaya gelme ihtimalini taşımaları ve her ikisi hakkında umumî olmaları gibi. Ancak burada yüce Allah’ın:

“Onlar ıralarını korurlar” âyeti ile zevceler dışarda tutularak, sadece erkekler muhatab alınmıştır. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Eşlerine yahut sağ elleriyle sahip olduklarına karşı müstesna” âyetidir. Çünkü kadının ırzını koruması gereği, genel ve özel ihsana (iffeti korumaya) dair âyetler ile diğer başka bir takım delillerden anlaşılan bir husustur.”

Derim ki: Ayet-i kerîme ile ilgili bu yoruma göre; kadının sahip bulunduğu kölesinin kendisi ile ilişki kurması ilim adamlarının icmaı ile helâl değildir. Çünkü kadın bu âyet-i kerîmenin kapsamına girmemektedir. Ancak kadın böyle bir köleye sahip olduktan sonra azad edecek olursa, Cumhûra göre başkasının o kadınla evlenmesi câiz olduğu gibi, azad ettiği kölesinin de o kadın ile evlenmesi caizdir.

Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe’den, en-Nehaî ve en-Nehaîden rivâyet edildiğine göre; kadın (kocası olan) köleye sahip olur olmaz, onu azad edecek olursa, her ikisi de eski nikâhları üzere kalırlar. Ebû Ömer dedi ki: Çeşitli bölgelerdeki İslâm fukahasından bu görüşü söyleyen bir kimse yoktur. Çünkü fukahaya göre kadının (kocasına) malik olması aralarındaki nikâhı iptal eder. Bu bir talâk değildir, bu nikâhın feshedilmesidir. Şayet kocasına köle olarak malik olduktan sonra azad edecek olursa, kocasının ona tekrar dönmesi ancak yeni bir nikâh ile mümkün olabilir. Velev ki ondan iddet beklemekte bulunsun.

5- İstimnâ’da Bulunmanın Hükmü:

Muhammed b. el-Hakem dedi ki: Harmele b. Abdu’l-Aziz’i şöyle derken dinledim: Ben Malik’e Umeyra’yı celd eden (istimnadan kinayedir) adam hakkında soru sordum. O şu:

“Onlar ırzlarını korurlar… İşte onlar sınırı aşan kimseler olurlar” âyetlerini bana okudu. Çünkü onlar (Hicazlılar) zekerden kinaye yoluyla, Umeyra diye söz ederler. Şair de şu beyitinde bu lafızla onu kastetmektedir:

“Eğer teselli edecek kimsenin bulunmadığı bir vadiye konaklarsan,

Artık sen de Umeyra’yı celd et. Ne hastalık kalır, ne sıkıntı.”

Iraklılar buna “istimna” ismini verirler. Bu da “meni”den istifa! veznindedir. Ahmed b. Hanbel ise oldukça takvalı olmasına rağmen bu işi câiz görmektedir. Delil olarak da bunun bedenden atılan bir fazlalık olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ihtiyaç halinde caizdir, Bunun aslî dayanağı da kan çıkarmak ve hacamat (kan aldırmak)tır.

Genel olarak ilim adamları ise haram olduğunu kabul ederler. Bazı ilim adamları da: Böyle yapan bir kimse, kendi kendisine yapan gibidir. Bu şeytanın ihdas ettiği ve yaygın bir hal alıncaya kadar yaygınlık gösteren bir masiyettir. Keşke yayılmamış olsaydı. Eğer bunun câiz olduğuna dair bir delil bulunabilse dahi erdemli bir kişi bayağı bir iş olduğundan dolayı ondan yüz çevirir. Böyle bir iş cariyeyi nikâhlamaktan daha iyidir denilecek olursa, biz de şöyle deriz; Kâfir dahi olsa cariyeyi nikâhlamak kimi ilim adamlarının görüşlerine göre bundan hayırlıdır. Her ne kadar birileri bu görüşte ise de istimnanın cevazı delil itibariyle oldukça zayıftır. Bayağı bir kişi için dahi utanılacak bir şey olduğuna göre yaşlı başlı bir kişi için durumu ne olur?

6- Eşlerle ve Cariyelerle Yetinmek:

“Eşlerine” el-Ferrâ’ dedi ki: Yüce Allah’ın kendilerine helâl kılmış olduğu zevcelerinden anlamındadır. Yani onları bırakıp, haram olana yaklaşmazlar.

“Yahut sağ elleriyle sahip olduklarına karşı müstesna” anlamındaki âyet

“eşlerine” lâfzına atfedilmiş olarak cer mahallindedir, mastariyedir.

Bu zinanın ve daha önce sözünü ettiğimiz şekilde istimnanın ve mut’a nikâhının haram olmasını gerektirmektedir. Çünkü kendisi ile mut’a nikâhı yapılan kadın, zevceler konumunda değildir. Ne miras alır, ne de mirası alınır. Çocuğu da neseb itibariyle ona ilhak edilmez. Onun nikâhı boşamak suretiyle sona erdirilerek, yeniden ric’at yapılmaz. Onunla yapılan akit ancak akitte belirtilen sürenin bitimi ile nihayete erer ve o bu akide ücretle tutulmuş gibidir. İbnu’l-Arabî der ki: Bizler mut’a nikâhının câiz olduğunu söyleyecek olursak, bu nikâh ile kendisi üzerine akit yapılan kadın evlilik adının verilebileceği belli bir süreye kadar zevce sayılır. Eğer ümmetin icma ile kabul etmiş olduğu, mut’a nikâhının haram oluşu görüşünü esas alarak hakkı söyleyecek olursak, elbetteki mut’a nikâhı ile akit yapılan kadın zevce olamaz ve âyetin kapsamı içerisine girmez.

Derim ki: Bu husustaki görüş ayrılığının faydası şudur: Acaba açık zinada olduğu gibi had uygulamak gerekir mi ve çocuk (annesine) ilhak edilmez mi? Yoksa şüphe dolayısıyla had kalkar ve çocuk da annesinden doğmuş kabul edilir mi? Bu hususta bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının iki görüşü vardır.

Mut’a nikâhının helâl ve haram kılınışı bakımından bir kaç hali olmuştur. Bunlardan birisi de şuydu: Mut’a nikâhı önceleri mubah idi. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günlerinde onu haram kıldı. Sonra Mekke’nin fethi gazvesinde tekrar helâl kıldı, daha sonra onu bir daha haram kıldı. Bu açıklamayı bizim mezhebimize mensub İbn Huveyzimendad ve başkaları yapmıştır. İbnu’l-Arabî de buna işaret etmektedir. en-Nisâ Sûresi’nde (4/24. âyet, 9. başlıkta) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Müminun 5

Ve onlar ki iffetlerini korurlar.

Diyanet Vakfı
Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ırzlarını korurlar;

Müminun 4

Ve onlar ki zekâtı yerine getirirler.

Diyanet Vakfı
Onlar ki, zekatı verirler;

Kurtubi Tefsiri
Onlar zekâtı eda ederler;

“Eda ederler,” demektir ve bu fasih bir kullanımdır. Arapçada bu manada kullanılmıştır. Umeyye b. Ebi’s-Salt şöyle demektedir:

“Onlar sıkıntılı (kıtlık) yılında yemek yedirendir,

Ve zekâtlarını da edâ edenlerdir.”

Müminun 3

Ve onlar ki boş şeylerden yüz çevirirler.

Diyanet Vakfı
Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;

Kurtubi Tefsiri
Onlar boş şeylerden yüz çevirirler;

Daha önceden el-Bakara Sûresi’nde lağvin (2/225. âyet, 1,başlık) anlamı ile zekâtın (2/43. âyet, 2. başlık) anlamına dair açıklamalar geçtiğinden bunları tekrarlamaya gerek yoktur.

ed-Dahhâk der ki: Buradaki

“lağv (boş şeyler)”den kasıt şirktir. el-Hasen ise; bütün masîyetlerdir, demiştir. Bu da kapsamlı bir açıklama olup bunun şirk olduğunu söyleyenlerin görüşleri de şarkı olduğunu söyleyenlerin görüşleri de buna dahildir. Nitekim Malik b. Enes, Muhammed b. el-Münkedir’den -ileride Lukman Sûresi’nde (31/6. âyet, 1. başlıkta) açıklaması geleceği üzere- bu anlamda olduğunu nakletmiştir.

Müminun 2

Onlar ki namazlarında huşû içindedirler.

Diyanet Vakfı
Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, namazlarında huşa İçindedirler.

2- Huşû’un Önemi:

Yüce Allah’ın:

“Huşu’ içindedirler” âyeti ile ilgili olarak el-Mu’temir, Halid’den, o Muhammed b. Sîrîn’den şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda semaya bakardı, bunun üzerine yüce Allah şu:

“Onlar ki namazlarında huşu içindedirler” âyetini İndirdi. Bu sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) secde ettiği yere bakmaya başladı. Ebû Dâvûd, el-Merâsil, 96; Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, II, 402. el-Hakîm, el-Müstedrek, II, 293’te bü hadisi İbn Sirîn’den sonra “Ebû Hüreyre’den” diyerek muttasıl bir sened ile kaydettikten sonra, muttasıl olduğu ihtilaflı olduğunu bildirmekte; Telhiste ise doğru ve sahih olanın mürsel olduğu kaydedilmektedir.

Huşeym yoluyla gelen rivâyette de şöyle denilmektedir: Müslümanlar namazda iken sağa sola dönüyor ve bakıyorlardı. Nihayet yüce Allah: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler” âyetlerini indirince, bu sefer kendilerini namazlarına verdiler ve önlerine bakmaya başladılar. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 83, 84’te yakın rivâyetten

İlim adamlarının namaz kılan bir kimsenin bakacağı yer ile ilgili hükümlere dair çeşitli görüşleri el-Bakara Sûresi’nde:

“Artık yüzünü Mescidi Haram’a doğru çevir” (el-Bakara, 2/144) âyetinde (5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine huşû’un sözlük anlamı ile ilgili açıklamalar da orada geçmiştir ki, bu da yine el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Gerçi bu Hâşi’lerden başkasına elbette büyük gelir” (el-Bakara, 2/45) âyetini açıklarken (3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Huşû’un yeri kalptir. Kalb huşu’ buldu mu bütün organlar da kalbin huşû’u dolayısıyla huşu’ bulur. Zira el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında açıkladığımız gibi kalb bütün azaların hükümdarıdır.

İlim adamlarından bir kimse namazı ikame edip namaza kalktı mı gözünü herhangi bir şeye dikmekten yahut içinden dünyevi herhangi bir şey geçirmekten ötürü Allah’tan korkar ve çekinirdi.

Atâ der ki: Huşu’ bir kimsenin namaz kılarken bedeninde herhangi bir şeyle boşu boşuna uğraşmamasıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kılarken sakalıyla uğraşan bir adamı görünce, şöyle buyurmuştur: “Şayet bu adamın kalbi huşû’ duymuş olsaydı, azaları da elbette huşu’ bulacaktı.” Câmi’u’s-Sagîr, III, 200.

Ebû Zerr dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sizden herhangi biriniz namaza kalktı mı şüphesiz ki rahmet onun karşısında bulunur. Sakın çakılları hareket ettirmesin.” Bu hadisi de Tirmizî rivâyet etmiştir. Tirmizî, Salât 162; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 62; Dârimî, Salât 110; Müsned, V, 150, 163. Şair de şöyle demektedir:

“Şunu bil ki namazdadır hayır ve bütünüyle lutf-ı ilâhî,

Çünkü bütün azalar namazda itaatle boyun eğer, Allah’a

Odur dinimizin şeriatînin ilk farzı,

Ve din kaldırılacağında en sona kalacak olan.

Her kim tekbîr için ayağa kalkarsa, onu karşılar bir rahmet,

Ve o tıpkı efendisinin kapısını çalan bir köle gibidir.

Namazı esnasında Arşın Rabbine seslenir,

Eğer huşu’a eren birisi ise ne mutlu ona.”

Ebû İmrân el-Cevnî rivâyetle dedi ki: Âişe (radıyallahü anha)ya: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ahlakı ne idi? diye sorulmuş, o da: Siz el-Mu’minun Sûresi’ni biliyor musunuz? diye sormuştu. Evet denilince; Okuyun, dedi, ona: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır… Onlar namazlarını muhafaza ederler” âyetlerini okudular. Hâkim, el Müstedrek, II, 292 Nesâî’nin rivâyetine göre İbn Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda sağa sola baktığı olur, fakat boynunu geriye doğru bükmezdi. Nesâî, Sehv 11; Tirmizî, Cuma 60; Müsned, I, 275, 306

Ka’b b. Malik de uzunca hadisinde şöyle demektedir; …Sonra onun -yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın- yakınında namaz kılar ve far ketti rmeden ona bakardım. Ben namazıma kendimi verince, bu sefer o bana bakardı. Ona doğru döndüğüm vakit kendisi yüzünü benim tarafımdan çevirirdi. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim, Tevbe 53; Müsned, III, 458 Peygamber bununla birlikte ona namazını iade etmesini emretmemiştir.

3- Huşû’un Hükmü:

İnsanlar huşû’un hükmü namazın farzlarından mıdır, yoksa faziletlerinden ve onu tamamlayıcı unsurlardan mıdır, hususunda iki farklı görüşe sahiptirler. Ancak doğru olan birincisidir. Huşû’un mahalli de kalptir. İnsanlar arasından ilk kaldınlacak amel de odur. Bunu Ubade b. es-Samit söylemiştir. Tirmizî de Cubeyr b. Nufeyr yoluyla, o Ebû’d-Derdâ’dan nakletmiş ve: Bu hasen, garib bir hadistir demiştir. Tirmizî, İlm 5

Nesâî de bu hadisi yine Cubeyr b. Nufeyr yoluyla, Avf b. Malik el-Eşcaf den sahih bir yolla rivâyet etmiştir. Dârimî, Mukaddime 29’da Müsned, VI, 27de rivâyet etmektedir. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: (Hadisin senedindeki ravilerden birisi olan) Muaviye b. Salih hadis âlimlerince güvenilir bir ravidir. Yahya b. Said el-Kattan dışında hakkında söz söylemiş bir kimse olduğunu bilmiyoruz. Tirmizî, İlm 5

Derim ki: Muaviye b. Salih Ebû Amr’ın künyesinin Ebû Ömer olduğu da söylenir. Onun nisbeti el-Hadramî el-Hımsî olup, Endülüs kadılığı yapmıştır. Ebû Hatim er-Razî’ye hakkında soru sorulmuş, o: Hadisi salih (sağlam) bir kimsedir. Hadisi yazılır, fakat (tek başına) onunla delil gösterilmez. Yahya b. Main’in hakkındaki sözleri ise farklıdır. Abdu’r-Rahmân b. Mehdî, Ahmed b. Hanbef ve Ebû Zür’a er-Razî onun sika olduğunu belirtmişlerdir. Müslim de Sahih’inde onu(n rivâyetini) delil diye göstermiştir. Bk. İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, X, 189 vd.

Müminun 1

Gerçekten kurtuluşa ermiştir müminler.

Diyanet Vakfı
Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir;

Kurtubi Tefsiri
Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız;

1- Kurtuluşa Eren Mü’minler ve Bu Âyetlerin Fazileti:

“Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır.” Âyeti ile ilgili olarak Beyhakî, Enes b. Malik’ten şu hadisi rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah Adn cennetini yaratıp kendi eliyle oranın ağaçlarını dikince, ona: Konuş, dedi. O da: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır” dedi. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 397; aynı manada, bazı fazlalıklarla, İbn Abbâstan,

Nesâî’nin rivâyetine göre de Abdullah b. es-Sâib şöyle demiştir: Fetih günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda bulundum. Kabe’ye doğru namaz kıldı. Ayakkabılarını çıkartıp sol tarafına koydu, el-Mu’minûn Sûresi’ni okudu. Mûsa ya da Îsa -ikisine de selâm olsun- dan söz eden âyetlere gelince, onu bir öksürük tuttu, rükû’a vardı… Bu manada Müslim de bu hadisi rivâyet etmiştir. Müslim, Salât 163; Ebû. Dâvûd, Salât 88; Nesâî, İftitah 76; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 5; Müsned, III, 411; Buhâri, Ezan 106’da muallak olarak

Tirmizî’de de Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a vahiy indirildiğinde yüzünün yakınlarında arı vızıltısı gibi bir ses işitilirdi. Bir gün ona vahiy indirildi, biz de bir süre onun yanında durduk. Sonra üzerinden vahiy hali geçti, kıbleye döndü, ellerini kaldırıp dedi ki: “Allah’ım üzerimizdeki nimetlerini arttır, üzerimizdeki nimetlerinden bir şey eksiltme. Bizi razı kıl ve bizden de razı ol. -Sonra şöyle buyurdu:- Bana on âyet-i kerîme indirildi ki, onları gereği gibi uygulayan bir kimse cennete girer.” Sonra da: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır” âyetini on âyet-i kerîme sona erinceye kadar okudu Tirmizî, Tefsir 23- sûre 1; Müsned, 1, 34. İbnu’l-Arabî bu hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: “Onları uygulayan” ifadesi onların belirlediklerini yerine getirip ihtiva ettikleri hükümlere muhalefet etmeyen demektir. Bu da: Filan kişi ameli ile gereğini yerine getirir, demeye benzer.

Daha sonra bu âyet-i kerîmelerden sonra abdest alma farzı ve hac da nazil oldu. O bakımdan bunlar da burada belirtilen hükümlerin kapsamına girmektedir.

Talha b. Mûsarrif:

“Felâh buldu” fiilini elifi ötreli olarak meçhul kip ile okumuştur ki onlar sevap ve hayırda bırakıldılar, anlamındadır. el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/5. âyetin tefsirinde) hem sözlük, hem de terim anlamı ile felahın ne demek olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnız Allah’a mahsustur,

Hac 78

Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O sizi seçti ve dinde üzerinize bir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. O, sizi daha önce de, bu Kur’an’da da “Müslümanlar” diye adlandırdı. Ta ki Peygamber size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasınız. Öyleyse namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a sımsıkı tutunun. O sizin mevlanızdır. Ne güzel mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır!

Diyanet Vakfı
Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahimin dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kuranda) size «müslümanlar» adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekatı verin ve Allaha sımsıkı sarılın. O, sizin mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır!

Kurtubi Tefsiri
Allah (yolun)da da hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti, dinde size güçlük vermedi. Atanız İbrahim’in milletine (uyunuz.) Önceden de bu (Kur’ân)’da da sizi “müslüman” diye o adlandırdı. Ta ki Rasûl size şahîd olsun, siz de İnsanlara karşı şahidlik edesiniz. İmdi namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güvenin. Mevlânız O’dur. O, ne iyi ve ne güzel mevlâ, ne iyi ve ne güzel yardımcıdır!

“Allah (yolun)da da hakkıyla cihad edin.” Bu âyetle kâfirlere karşı cihad kastedilmiştir, denildiği gibi; yüce Allah’ın vermiş olduğu bütün emirleri yerine getirmek ve bütün yasakladıklarından uzak durmaya İşaret olduğu da söylenmiştir. Yani nefislerinize karşı Allah’a itaat etmek, nefislerinizi hevalardan uzak tutmak uğrunda cihad ediniz. Vesveselerini reddetmek suretiyle şeytana karşı cihad ediniz. Zulümlerini reddetmek uğrunda zâlimlere karşı cihad ediniz. Küfürlerini bertaraf etmek için de kâfirlere karşı cihad ediniz.

İbn Atiyye dedi ki: Mukâtil dedi ki: Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun.” (et-Teğâbun, 65/16) âyeti ile nesh olunmuştur. Hibetullah da böyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Hakkıyla cihad edin” âyeti ile diğer âyet-i kerîmedeki:

“Allah’tan nasıl korkmak lazım geliyorsa, öylece korkun.” (Âl-i İmrân, 3/102) âyeti, verilen bu gibi emirlerde güç yetirilebilinen dereceye hafifletilmek suretiyle neshedilmiştir. Ancak burada bir neshin varlığını kabul etmeye ihtiyaç da yoktur. Çünkü zaten başından beri hükümden kastedilen de budur. Çünkü “hakkıyla cihad edin” âyeti sizi zora koşmayacak kadarıyla cihad edin, demektir,

Said b. el-Müseyyeb’in de rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Dininizin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır,” Müsned, IV, 338, V, 32

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu âyet, hakkında neshin câiz olmayacağı âyetlerdendir, çünkü bu(radıyallahü anhdaki hüküm) İnsan üzerine farzdır. Nitekim Hayve b. Şureyh de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a ref ederek şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Mücahid, aziz ve celil olan Allah için nefsine karşı cihad eden kimsedir. ” Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 2; Müsned, VI, 20-22.

Yine Ebû Galib’in Ebû Umame’den rivâyet ettiğine göre bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a birinci cemrenin yakınında: Hangi cihad daha faziletlidir!? diye sormuş ve ona cevap vermemiştir. Sonra ikinci cemre yanında da ona sormuş, yine cevap vermemiş. Sonra Akabe cemresinin yanında ona sorunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Soru soran nerede?” diye buyurunca, adam: İşte ben buradayım, demiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Zalim bir yöneticinin huzurunda söylenecek hak (adaletli) bir sözdür” diye buyurmuştur. Müsned, V, 251, 256. Aynı manayı vurgulayan başka rivâyetler: Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Nesâî, Bey’at 37; İbn Mâce, Fiten 20; Müsned, II!, 19. 61, IV, 314, 315.

“Sizi O seçti.” Dinini korumak ve emrine bağlanmak için sizi seçen O’dur. Bu da mücahede emrini te’kid etmektedir. Yani üzerinize cihad etmek farzdır, zira bunun için sizi seçen Allah’tır,

Yüce Allah’ın:

“Dinde size güçlük vermedi” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı üç bağlık halinde sunacağız:

1- Güçlük:

Yüce Allah’ın

“güçlük” âyeti darlık demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/125. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerîme bir çok ahkâm ile yakından ilgilidir. Bu da yüce Allah’ın bu ümmete vermiş olduğu Özelliklerdendir. Ma’mer, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir peygamber olması müstesna kimseye verilmemiş üç özellik bu ümmete verilmiştir. Peygamber’e: Git, senin için bir güçlük, darlık yoktur, denilirdi. Bu ümmete de: “Dinde size güçlük vermedi” diye buyurulmuştur. Herbir peygamber ümmetine karşı şahittir. Bu ümmete de:

“İnsanlara karşı şahidler olasınız diye…” (el-Bakara, 2/143) denilmiştir. Peygamber’e: İste, istediğin sana verilecektir denilirdi. Bu ümmete de:

“Bana dua edin ki ben de duanızı kabul edeyim.” (el-Mu’min, 40/60) diye buyurulmuştur.

2- Kaldırılan Güçlüğün Mahiyeti:

İlim adamları yüce Allah’ın kaldırmış olduğu bu güçlüğün mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İkrime dedi ki: Bu, helâl kılınan hanımlardan ikişer, üçer ve dörder nikâhlamak ile sahip olunan cariyelerdir.

Maksat namazın kısaltılması, yolcununorucunu açabilmesi, başka türlüsüne gücü yetmeyen kimsenin ima ile namaz kılması, kör, topal, hasta, gazaya çıkmak için gerekli harcamaları bulamayan fakir, borçlu, anne-babası bulunan kimselerden cihad yükümlülüğünün kaldırılması ve İsrailoğulları üzerinde bulunan ağır yüklerin kaldırılmasıdır. Bu hususların pek çoğuna dair geniş açıklamalar daha önceden (meselâ; el-Bakara, 2/143, 286. âyetler, el-A’râf, 7/157. âyetin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs’tan ve Hasan-ı Basrî’den rivâyet edildiğine göre bu husus ramazan orucunu bitirmek, kurban bayramı birinci gününü tesbit etmek ve oruca başlamak için hilâlleri (kasıt olmaksızın) daha önce veya daha sonra görmüş kabul etmek hakkındadır. Mesela, müslüman cemaat, zülhicce hilâlinin görüldüğünü tesbit etmek hususunda yanılacak olup da Arefe gününden bir gün önce vakfe yaparlarsa, yahut ta kurban bayramı birinci günü vakfede bulunurlarsa, bu onlar için yeterli gelir. Bu hususta bizim “el-Muktebes fi Şerhi Muvatta’i Muliki’bni Enes” adlı eserimizde açıkladığımız üzere görüş ayrılıkları da vardır.

Bizim sözünü ettiğimiz ise bu hususta sahih olan açıklamalardır. Ramazan sonu oruç açmak ve kurban kesmek de böyledir. Çünkü Hammâd b. Zeyd, Eyyub’dan, o Muhammed b. el-Munkedir’den, onun da Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizin oruç açmanız, oruç açtığınız gündür. Kurban gününüz de kurban kestiğiniz gündür,” Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Dârakutnî rivâyet etmiş olupc Ebû Dâvûd, Savm 5; Tirmizî, Savm 11; İbn Mâce, Siyam 9; Dârakutnî, II, 163 lâfzı da zikrettiğimiz şekildedir.

Bunun anlamı da şudur: İçtihadınız ile nasıl tesbit ederseniz size herhangi bir vebal ve zorluk söz konusu olmaksızın öyledir.

Hadis İmâmlarının rivâyetine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a kurban günü bazı hususlara dair sorular sorulmuş, ona kişinin unutabileceği yahut ta bir takım işleri öne alınıp, bazılarının sonraya bırakılmasına dair bilinmeyen bazı hususlar ve benzerleri hakkında kendisine ne kadar soru sorulduysa, mutlaka: “Yap, bir vebal yoktur” diye cevap vermiştir. Buhâri, Um 23, 24; Hacc 125, 131; Müslim, Hacc 327, 331; Ebû Dâvûd, Menâsik 78, 87; Tirmizî, Hacc 45, 76; İbn Mâce, Menâsik 74; Ebû, Dâvûd, Menâsik 65; Muvatta’, Menâsik 242; Müsned, II. 159, 160T 192…, III, 326, 3B5

3- Zorluğun Kaldırılması Kimler Hakkında Söz Konusudur?

İlim adamları derler ki: Zorluğun kaldırılması ancak şeriatın gösterdiği yol üzere dosdoğru yürüyen kimseler içindir. Talancılar, hırsızlar ve bir takım hadleri gerektiren suç işlemiş olanlar için ise zorluk vardır. Onlar zaten dinden uzaklaşmakla bu zorluğu kendi aleyhlerine tesbit etmiş oluyorlar. Şeriatte Allah yolunda bir tek kişinin iki kişinin karşısında sebat etmekle mükellef tutulmasından daha büyük bir zorluk yoktur. Ancak sağlam bir yakın ve mükemmel bir azim ile birlikte olması halinde bu, hiç de zor olmaz.

“Atanız İbrahim’in milletine,” ez-Zeccâc der ki: Ataniz İbrahim’in milletine uyunuz, demektir. el-Ferrâ’ da “millet” kelimesi başta gelmesi gereken “kef (benzetme edatı)”nın hazfedildiği takdirine göredir. Sanki; “Milleti gibi (olun)” denilmiş gibidir.

Sizler babanızın yaptığı hayır işleri yapınız, anlamında olduğu da söylenmiştir. Burada fiil kelimesi (yapınız) emri “millet” kelimesi yerine kullanılmış olmaktadır.

İbrahim bütün Arapların atasıdır.

Burada hitabın bütün müslümanlara yönelik olduğu da söylenmiştir. Her ne kadar bütün müslümanlar onun soyundan gelen çocukları değilse bile İbrahim (aleyhisselâm)ın müslümanlar nezdindeki saygınlığı, tıpkı evladı nezdinde babanın saygınlığı gibi oluşundandır.

“Önceden de bunda sizi müslüman diye o adlandırdı.” İbn Zeyd ile el-Hasen dedi ki: Buradaki “o” zamiri İbrahim’e racidir, yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan önce size müslümanlar diye ad veren odur.

“Bunda” da şu demektir: Yani onun hükmü gereğince Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a tabi olan muslümandır. İbn Zeyd dedi ki: İşte bu âyet, yüce Allah’ın:

“Rabbimiz, ikimizi de Sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da yalnız Sana itaat eden müslüman bir ümmet var et” (el-Bakara, 2/128) âyeti ile aynı anlamdadır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu görüş ümmetin ileri gelen (ilim adam)lerinin görüşüne muhaliftir. Çünkü Ali b. Ebi Talha’nın, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Daha önceden size müslümanlar ismini veren aziz ve celil olan Allah’tır. Yani hem daha önceki kitaplarda, hem de bu Kur’ân-ı Kerîm’de size bu ismi O, vermiştir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları da yapmıştır.

“Ta ki Rasûl size” size tebliğ ettiğine dair “şahit olsun. Siz de insanlara karşı” resullerin kendilerine tebliğ ettiklerine dair

“şahitlik edesiniz.” Nitekim daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/143. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İmdi namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güvenin. Mevlâ’nız O’dur. O, ne İyi ve ne güzel mevlâ, ne İyi ve ne güzel yardımcıdır!” Bu âyete dair yeterli açıklamalar da daha önceden Mesela el-Bakara, 2/3. âyet, 4. başlık ve devamı; 2/43. âyet, 1-4. haslıklar; Al-i İmrân, 3/101. âyet… geçmiş bulunmaktadır.

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.

Hac 77

Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye varın, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin — umulur ki kurtuluşa erersiniz.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Rüku edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibadet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin. Hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz.

“Ey îman edenler! Rükû’ edin, secde edin.” Sûrenin baş taraflarında bu sûrede iki secde bulunmak meziyetine sahip olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ancak Malik ve Ebû Hanîfe’nin görüşüne göre bu ikinci secde azimet yoluyla yapılması istenen bir secde değildir. Çünkü burada rükû’ ve sücûd birlikte zikredilmiştir ve bundan maksat farz olan namazdır. Özellikle rükû ve sucûdun söz konusu edilmesi, namazın şerefini dile getirmektir. Rükû ve sucuda dair geniş açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/43. âyet, 5-11. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnız Allah’adır.

“Rabbinize İbadet edin.” Yani Onun emirlerine uyun.

“Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” Yüce Allah, daha başka bir çok yerde vacib (farz) olduğu sahih olarak sabit olmuş farzların dışındaki amelleri de âyetle teşvik etmektedir.

Hac 76

O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Bütün işler Allah’a döndürülür.

Diyanet Vakfı
Onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Bütün işler Allaha döndürülür.

Kurtubi Tefsiri
Onların önceden yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.

“Onların önceden yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir.” Bu da Yasîn Sûresi’ndeki şu âyeti andırmaktadır:

“Muhakkak Biz, ölüleri diriltiriz. Onların önden gönderdiklerini de, geride bıraktıklarını da yazarız.” (Yâsîn, 36/12)

“Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.”

Hac 75

Allah, meleklerden ve insanlardan elçiler seçer. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer. Muhakkak Allah herşeyi İşitendir, herşeyi görendir.

“Allah, meleklerden ve İnsanlardan rasûller seçer.” Yüce Allah sûreyi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı risaletini tebliğ etmek üzere seçtiğini beyan ederek sona erdirmektedir. Yani O’nun, Muhammed’i peygamber olarak göndermesi daha önce benzeri görülmedik bir iş değildir.

Denildiğine göre; el-Velid b. el-Muğire’nin: Zikir (Kur’ân-ı Kerîm) aramızdan ona mı indirildi, demesi üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuş ve peygamber gönderilecek şahsın seçiminin yüce Allah’a ait olduğunu bildirmiştir.

“Muhakkak Allah her şeyi” kullarının sözlerini

“işitendir. Herşeyİ” insanlar arasından risaleti için kimi seçeceğini de

“görendir.”

Hac 74

Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Şüphesiz Allah güçlüdür, azizdir.

Diyanet Vakfı
Onlar, (Bu aciz putları Allaha ortak koşmak suretiyle) Allahın kadrini hakkıyla bilemediler. Hiç şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar. Muhakkak Allah güçlüdür, Azizdir.

“Onlar Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar.” Hakkı İle O’nun azametini anla mayamadılar, çünkü onlar bu putları O’na ortak bellediler. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/91. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Muhakkak Allah güçlüdür, Azizdir.” Buna dair açıklamalar da önceden geçmiştir.

Hac 73

Ey insanlar! Bir örnek verildi, onu dinleyin. Allah’tan başka çağırdıklarınız, hepsi toplansa dahi bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapacak olsa onu geri alamazlar. İsteyen de zayıf, istenen de.

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allahı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!

Kurtubi Tefsiri
Ey İnsanlar! Bir misal verildi, onu iyice dinleyin. Allah’tan başka kendilerini çağırdığınız putların hepsi -bu İş için bir araya toplansalar dahi- şüphesiz bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey alsa, bunu dahi ondan geri alacak güçleri olmaz. İsteyen de âciz, istenen de.

“Ey İnsanlar! Bir misal verildi, onu İyice dinleyin” âyeti daha önce geçen:

“Onlar Allah’ı bırakıp, O’nun haklarında bir delil indirmediği… şeylere ibadet ederler” (71. âyet) âyeti ile alakalıdır.

Yüce Allah’ın:

“Bir misal verildi” diye buyurması, yüce Allah’ın onlara karşı misaller vermek suretiyle getirmiş olduğu delillerin onlar tarafından daha iyi kavranılabilir oluşundan dolayıdır.

Verilen misal nerededir? diye sorulacak olursa, buna iki türlü cevap verilmiştir:

1- el-Ahfeş dedi ki: Burada misat diye bir şey yoktur. Anlam şudur: Onlar Allah’a bir misal vermişlerdir, onların söylediklerine kulak veriniz. Yani kâfirler, yüce Allah’a, O’ndan başkasına ibadet etmekle misal göstermiş oldular. Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Onlar Bana ibadet hususunda başkalarını Bana benzettiler, şimdi bu benzetmenin haberine kulak veriniz, dinleyiniz.

2- el-Kutebî’nin şu sözü buna cevap teşkil etmektedir: Âyetin anlamı şöyledir: Ey İnsanlar! Bir sinek dahi yaratacak gücü olmayan ve eğer bu sinek kendilerinden bir şey alacak olursa, onu kendilerinden kurtaramayacak durumdaki ilâhlara İbadet edenlerin misali şudur…

en-Nehhâs da der ki: Âyetin anlamı şudur: Aziz ve celil olan Allah kendisinden başka ibadet edilen varlıklara misal vermiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir. Yani yüce Allah sizin ve mabudlarınızın neye benzediğini şöylece açıklamıştır: “Allah’tan başka çağırdığınız putların hepsi…”

Kıraat âlimleri genel olarak: “Çağırdığınız” anlamında; şeklinde “te” harfi ile okumuşlardır. es-Sülemî, Ebû’l-Âl-iyye ve Ya’kub ise “çağırdıklarının” anlamını verecek şekilde “ya” ile okumuşlardır. Maksat, onların Allah’tan başka tapındıkları putlardır. Ka’be’nin etrafında olan bu putlar üç yüz altmış tane idi. Kastedilenlerin, onları yüce Allah’a itaat etmekten alıkoyan ileri gelenleri oldukları söylendiği gibi; yüce Allah’a isyana kendilerini iten şeytanların kastedildiği de söylenmiştir: Ancak birincisi daha doğrudur.

“Bu iş için bir araya toplansalar dahi- şüphesiz bir sinek bile yaratamazlar.” Sinek (ez-zübâb) erkeği ve dişisi için aynen kullanılan bir isimdir.

Bunun azlık çoğulu; şeklinde, çokluk çoğulu da; şeklinde gelir. Tıpkı; Karga, kargalar kelimesi gibi. Sineğe bu ismin veriliş sebebi ise çokça hareket etmesinden dolayıdır.

el-Cevherî der ki: ez-Zübâb (sinek)in ne olduğu bilinmektedir. Tekili; şeklinde gelir, denilmez. ise kendisi ile sineğin kovalandığı araç demektir. ise develerin dişlerinin keskin tarafı, kılıcın kendisi ile vurulan keskin tarafı; gözün bebeği; da borcun geri kalan kısmı demektir. Günün geriye pek az bir bölümünün kaldığını anlatmak üzere de; denilir. Hareket etmek; İse havada asılı bir şeyin hareket etmesi demektir. ” Gidip, gelmesi dolayısıyla zekerin adıdır.” Nitekim hadiste; ” Her kim zekerinin şerrinden korunursa…” İbnul-Esîr, en-Nikâye, II, 154. denilmektedir. Bu, yani hadisteki bu kullanım, el-Cevherî’nin söz konusu etmediği bir husustur.

“Sinek onlardan bir şey alsa, bunu dahi ondan geri alacak güçleri olmaz.” (Geri alacak güç anlamı verilen:) el-istinkâz ve inkâz; kurtarmak demektir. İbn Abbâs der ki: Onlar putlarını zaferan ile sıvarlardı. Daha sonra bu zaferan kurur, sinek gelir ve onlardan bir şeyler götürürdü. es-Süddî dedi ki: Putların önüne yemekler koyarlardı, o yemeklere sinekler konar ve o yemeklerden yerdi.

“İsteyen de âciz, İstenen de.” Denildiğine göre burada isteyen putlar, istenenler de sineklerdir, aksi de söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre isteyen puta ibadet eden, istenen de puttur. İsteyen bu puttan yakınlaşmayı dilemektedir, put da kendisinden istenendir.

“Sinek onlardan bir şey alsa” ifadesi ile, sineğin onları sokarken sabır ve tahammüllerini ortadan kaldıracak ve vakarlarını koruyacak imkânını bırakmayacak şekilde, bedenlerine acı vermesinin kastedildiği söylenmiştir.

Özellikle sineğin zikrediliş sebebi, sahip olduğu dört Özellik dolayısıyla -dır. Hakirliği, güçsüzlüğü, tiksinti verişi ve çokça bulunması. Canlıların en zayıf ve en hakirinin durumu bu olduğuna ve Allah’tan başka tapındıkları varlık, onun gibi bir varlık yaratamayacaklarına, eziyetini önleyemeyeceklerine göre; peki bu tapındıkları varlıklar nasıl mabud ve kendilerine itaat olunan rabbler olabilirler? Bu, en güçlü delillerden ve en açık belgelerdendir.

Hac 72

Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, inkar edenlerin yüzlerinde hoşnutsuzluk belirdiğini görürsün. Neredeyse, onlara ayetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Ateş. Allah onu inkar edenlere vaat etti. Ne kötü bir dönüş yeridir.

Diyanet Vakfı
ayetlerimiz açık açık kendilerine okunduğunda, kafirlerin suratlarında hoşnutsuzluk sezersin. Onlar, kendilerine ayetlerimizi okuyanların neredeyse üzerlerine saldırırlar. De ki: Size bundan (bu öfke ve huzursuzluğunuzdan) daha kötüsünü bildireyim mi? Cehennem! Allah, onu kafirlere (ceza olarak) bildirdi. O, ne kötü sondur!

Kurtubi Tefsiri
Onlara âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman, o kâfirlerin inkârlarını çehrelerinden anlarsın. Neredeyse onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine hücum edip çullanacaklar. De ki: “O yaptığınızdan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateştir o. Allah onu kâfirlere vaad etmiştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!”

“Onlara âyetlerimiz” yani Kur’ân-ı Kerîm

“apaçık okunduğu zaman, o kafirlerin inkârlarını” öfkelerini, astıkları

“çehrelerinden anlarsın. Neredeyse onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine hücum edip, çullanacaklar.” Onları şiddetle yakalayacaklar.

“Hücum edip, çullanmak (satvet)” şiddetle yakalamak demektir. Bir kimseyi şiddetle yakalamayı anlatmak üzere fiili kullanılır. Bu yakalayış esnasında dövmek ya da sövmek de olabilir. Aynı zamanda; de kullanılır.

İbn Abbâs dedi ki: Bundan kasıt zarar vermek kastıyla onlara el uzatmalarıdır. Muhammed b. Ka’b der ki: Onları dillerine dolayıp onlardan kötülükle söz etmeleri demektir, ed-Dahhâk dedi ki: Onları elleriyle şiddetle yakalarlar, demektir. Hepsinin anlamı birdir ve bu kelimenin asıl anlamı kahretmektir. Yüce Allah ise; satvetler sahibidir, yani şiddetle yakalayandır.

“De ki; O yaptığınızdan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateştir o.” Yani size, sizin için bu dinlediğiniz Kur’ân’dan kendisinden daha çok hoşlanılmayacak bir şeyi bildireyim mi? O cehennem ateşidir. Sanki onlar; Daha kötü olan nedir? diye sormuşlar da bunun üzerine: O ateştir, diye cevap verilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben size, sizin Kur’ân okuyanlara yaptığınız kötülüklerden daha kötü olan bir şeyi haber vereyim mi? O ateştir. O takdirde bu ifade, onların Kur’ân okuyanlara uyguladıkları baskılara karşılık bir tehdit olur.

“Ateştir o” anlamındaki; kelimesinin ref, nasb ve cer ile okunması caizdir, Ref ile okunması “ateştir o” anlamını verecek şekilde; ya da; takdirindedir. Nasb halinde “ateşi kastediyorum” anlamında bir takdir ile okunur. Yahut ta ikinci fiile benzer bir fiil takdiriyle, ya da manaya hamledilerek nasb ile okunur. Bu da: Ben size bu yaptığınızdan daha kötü olanı bildiriyorum, ateşi (bildiriyorum) demek olur. Cer ile okuyuş, (“daha kötü” anlamındaki şer kelimesinden) bedel olarak okunması halinde söz konusudur.

“Allah onu kâfirlere” kıyâmet gününde

“vaadetmiştir. O” kendisine varacağınız yer olan ateş

“ne kötü bir dönüş yeridir!”

Hac 71

Allah’tan başka, hakkında hiçbir delil indirmediği ve kendilerinin de bir bilgisi bulunmayan şeylere tapıyorlar. Zalimlerin yardımcısı yoktur.

Diyanet Vakfı
Onlar, Allahı bırakıp, Allahın kendisine hiçbir delil indirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere tapıyorlar. Zalimlerin hiç yardımcısı yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’ı bırakıp Onun haklarında bir delil İndirmediği ve kendilerinin herhangi bir bilgilerinin de bulunmadığı şeylere ibadet ederler. Zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.

“Onlar” yani Kureyş kâfirleri

“Allah’ı bırakıp, O’nun haklarında bir delil” belge ve burhan

“İndirmediği ve kendilerinin herhangi bir bilgilerinin de bulunmadığı şeylere İbadet ederler.” Bu âyette geçen (ve delil anlamı verilen)

“sultan” kelimesine dair açıklamalar dpha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/151. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Zâlimler İçin hiçbir yardımcı yoktur.”

Hac 70

Allah’ın gökte ve yerde olanları bildiğini bilmedin mi? Şüphesiz bu bir kitapta bulunmaktadır. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır.

Diyanet Vakfı
Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bu, bir kitapta (levh-i mahfuzda) mevcuttur. Bu (eşya ve olayların bilgisine sahip olmak), Allah için çok kolaydır.

Kurtubi Tefsiri
Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde olan herşeyi bilir. Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu Allah’a çok kolaydır.

“Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde olan herşeyi bilir.” Yani ey Muhammed, sen bu gerçeği bilip kesin olarak inandığına göre şunu da bil ki; aynı şekilde sizin hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususları da bilir. Aranızda hüküm verecek olan O’dur.

Bunun başkasına yönelik takriri bir istifham olduğu da söylenmiştir,

“Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır.” Kâinatta ne cereyan ediyorsa, o yüce Allah’ın nezdinde Ümmü’l-Kitab’ta yazılıdır.

“Gerçekten bu, Allah’a çok kolaydır.” Yani anlaşmazlığa düşenler arasında ayırd edici hükmü vermek, Allah’a pek kolaydır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın, kıyâmet gününe kadar olacak herşeyi yazmasını emrettiği Kalemin yazması, Allah için pek kolaydır.

Hac 69

Allah, kıyamet günü aranızda hakkında ihtilaf ettiğiniz şeylerde hüküm verecektir.

Diyanet Vakfı
Allah kıyamet gününde, ihtilaf etmekte olduğunuz konulara dair aranızda hüküm verecektir.

Kurtubi Tefsiri
Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyâmet gününde Allah aranızda hüküm verecektir.

“Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyâmet gününde Allah aranızda hüküm verecektir.” Anlaşmazlığa düştükleri hususlardan kasıt Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kavmi arasındaki ayrılıklardır. Anlaşmazlığa düşülen hususlar ise Allah’ın âyetleri ile ilgili muhalefetleridir. Yüce Allah hüküm verdiğinde, o vakit siz neyin hak, neyin bâtıl olduğunu bileceksiniz, demektir.

Bir Mesele: Bile Bile İnatçılık Edenlere Karşı Takınılacak Tutum:

Bu âyet-i kerîmede yüce Allah’ın kullarına öğrettiği güzel bir edeb vardır. Bu da işi yokuşa sürmek ve sırf tartışmış olmak için inatlaşan kimselere karşı takınılacak tutuma dairdir. Böyle bir kimseye cevap vermemeli, onunla tartışmamalıdır. Yüce Allah’ın peygamberine öğretmiş olduğu bu söz ile onların inatlaşmaları defedilmelidir.

Bu âyet-i kerîmenin, yani muhalif kimselere karşı susup yalnızca: “Allah aranızda hüküm verecektir” sözleri ile yetinmenin, kılıç âyetiyle nesholduğu da söylenmiştir.

Hac 68

Eğer seninle tartışırlarsa de ki: Allah yaptıklarınızı en iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Eğer seninle münakaşa ve mücadeleye girişirlerse: «Allah yaptığınızı çok iyi bilmektedir» de.

Kurtubi Tefsiri
Yine de seninle tartışırlarsa deki: “Allah yapmakta olduğunuzu en iyi bilendir.”

“Yine de seninle tartışırlarsa” yani ey Muhammed, Mekke müşrikleri seninle düşmanlık ederek, mücadelelerini sürdürürlerse

“deki: Allah yapmakta olduğunuzu en iyi bilendir.” Bununla onların Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı yalanlamalarını kastetmektedir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan nakledilmiştir. Mukâtil de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a İsra gecesinde Rabbinin pek büyük âyetlerinden bazılarını gördüğü yedinci semada iken nazil olmuştur. Yüce Allah ona:

“Yinede seninle” bâtılı ileri sürerek

“tartışırlarsa” sen de:

“Allah yapmakta olduğunuzu” küfür ve yalanlamanızı

“en iyi bilendir” sözlerinle onlara karşı savunma yap.

Yüce Allah, böylelikle ona, onların işi yokuşa sürmeleri ile uğraşmaktan koruyarak gereksiz yere tartışmaktan yüz çevirmesini emretmektedir. Çünkü bile bile inad eden kimseye cevap verilmez.

Hac 67

Her ümmet için bir ibadet şekli tayin ettik ki, onu yerine getirsinler. Bu işte seninle çekişmesinler. Rabbine çağır. Şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerindesin.

Diyanet Vakfı
Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibadet tarzı gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine davet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.

Kurtubi Tefsiri
Her ümmet için bir ibadet yolu tayin ettik ki, ona göre ibadet etsinler. O halde bu hususta seninle asla çekişmesinler ve sen Rabbine çağır. Muhakkak sen hakka götüren dosdoğru yol üzeresin.

“Her ümmet için bir ibadet yolu” bir şeriat

“tayin ettik ki, ona göre ibadet etsinler.” Ona göre amel ederler.

“O halde bu hususta seninle asla çekişmesinler.” Yani yüce Allah’ın senin ümmetin için ön görmüş olduğu şeriat hakkında onlardan hiçbir kimse seninle tartışmasın. Çünkü her asırda şeriatler var olagelmiştir.

Bir kesimin rivâyet ettiğine göre bu âyet-i kerîme, kâfirlerin kesilen hayvanlar hakkında tartışmaları ve mü’minlere: Siz kendinizin kestiğinizi yersiniz ama yüce Allah’ın kestiği meyteleri yemezsiniz. Oysa Allah’ın doğrudan öldürdüğünü yemeniz sizin bıçaklarınızla öldürdüklerinizi yemenizden daha uygundur, demeleri üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. Bu husus daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/119. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Yine bu sûrede şanı yüce Allah’ın:

“Bir ibadet yolu (mensek)” âyeti ile ilgili ilim adamlarının görüşlerine dair açıklamalar, daha önceden bu sûrede (34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Ona göre ibadet etsinler” âyeti “el-mensek” kelimesinin mastar olduğunu ortaya koymaktadır. Eğer bundan kasıt yer olsaydı, burada; “Onlar orada ibadet ederler, etsinler,” demesi gerekirdi.

ez-Zeccâc der ki: “O halde bu hususta seninle asla çekişmesinler.” Bu konuda seninle asla mücadele etmesinler, seninle tartışmasınlar, demektir. Bu anlama geldiğini gösteren ise (bundan sonraki âyette gelecek olan):

“Yine de seninle tartışırlarsa…” (Hacc 22/68) âyetidir. Onlar, onunla tartıştılar, nasıl olur da seninle tartışmasınlar, çekişmesinler denilmiştir, diye sorulursa, cevap şudur: Bu, sen onlarla tartışmaya, çekişmeye girişme, demektir. Âyet-i kerîme Savaş emrinden önce nazil olmuştur. Meselâ, günlük konuşmamızda birisine: ” Filân seni vurmasın, sen de onu vurma” denilir. Bu “müfâale” babında cereyan eden bir anlam ve kullanmadır. Ancak: Sen Zeyd’i vurma, demek isterken: “seni vurmasın,” diye söylenmez.

Ebû Miclez bu âyeti diye okumuştur. Yani sakın onlar seni aceleciliğe sevketmesin ve dininde sana verilmemiş bir emri yapmaya itmesin demektir. Cemaatin (büyük çoğunluğun) kıraati ise “münazaa”den gelmektedir. Her iki kıraatde de nehy lâfzı kâfirlere olmakla birlikte, kasıt Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dır.

“Ve sen Rabbine” O’nu tevhid etmeye, dinine ve O’na îman etmeye

“çağır. Muhakkak sen hakka götüren dosdoğru yol” bir din

“üzeresin” ve bunda hiçbir eğrilik yoktur.

Hac 66

Sizi dirilten O’dur. Sonra sizi öldürür, sonra yine diriltir. Şüphesiz insan çok nankördür.

Diyanet Vakfı
O, (önce) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür.

Kurtubi Tefsiri
Sizi dirilten, sonra sizi öldürecek olan, sonra tekrar sizi diriltecek olan O’dur. Şüphesiz ki insan çok nankördür.

“Sizi” önceden nutfe halinde iken

“dirilten, sonra” ecellerinizin bitimi halinde

“sizi öldürecek olan, sonra tekrar sizi” hesaba çekmek, mükâfatlandırmak ve cezalandırmak için

“diriltecek olan O’dur.”

“Şüphesiz ki insan çok nankördür.” Yüce Allah’ın kudret ve vahdaniyyetine delâlet eden bunca belgeleri ortaya koymuş olmasına rağmen bunları çokça inkâr edendir.

İbn Abbâs der ki: Bu âyet ile yüce Allah el-Esved b. Abdi’l-Esed’i, Ebû Cehl b. Hişam’ı, el-Âs b. Hişam’ı ve müşriklerden bir topluluğu kastetmektedir.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah’ın böyle buyurması çoğunlukla insanın nimetlere karşı nankörlük etmesinden dolayıdır. Nitekim yüce Allah:

“Kullarımdan şükreden ise pek azdır” (Sebe’ 34/13) diye buyurmaktadır.

Hac 65

Allah’ın, yerde olanları ve denizde emriyle giden gemileri sizin hizmetinize verdiğini ve göğü de izni olmadan yere düşmekten alıkoyduğunu görmedin mi? Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Görmedin mi, Allah, yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mî Allah yerde olanları da, emriyle denizde akıp giden gemileri de emrinize vermiştir. O’nun izni olmadıkça, yerin üzerine düşmesin diye semâyı O tutuyor. Muhakkak Allah insanları çok eslrgeyendir, onlara çok merhametlidir.

“Görmedin mi Allah yerde olanları da, emriyle denizde akıp giden gemileri de emrinize vermiştir.” Yüce Allah bu âyetinde diğer bir nimeti söz konusu etmekte, kullarına kendilerine ihtiyaç duydukları binek, davar, ağaç ve ırmakları kullarının emrine verdiğini, akıp giden gemileri de onların emrine müsahhar kıldığını bildirmektedir.

Ebû Abdu’r-Rahmân el- A’rec: “Gemiler” kelimesini mübtedâ olarak merfû’ okumuş ve ondan sonrasını da haber kabul etmiştir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Görmedin mi Allah yerde olanları emrinize vermiştir. Gemiler de O’nun emriyle denizde akıp gitmektedir.

Geri kalanları ise yüce Allah’ın:

“Yerde olanları” anlamındaki âyeti üzerine atf-ı nesak olarak nasb ile okumuşlardır.

“O’nun İzni olmadıkça yerin üzerine düşmesin diye semâyı o tutuyor.”

Semânın düşmesini istemediği için O tutuyor. Kûfeliler de (mealde olduğu gibi) düşmesin diye… açıklamışlardır. O’nun semâyı tutması ise ardı arkası kesilmeden oradaki sükûnu yaratması sureciyle olur.

“O’nun izni olmadıkça…” Sema ancak Allah’ın ona düşme izni vermesi halinde, O’nun izniyle düşebilir, demektir. Yani O’nun iradesiyle ve O’nun bırakmasıyla düşebilir.

“Muhakkak Allah” kendilerine müsahhar kılmış olduğu bu şeylerle

“insanları çok mehamet edendir, onlara çok merhametlidir.”

Hac 64

Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Şüphesiz Allah, zengindir, övülendir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde ne varsa Onundur. Hakikaten Allah, yalnız O zengindir, övgüye değerdir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde olanlar da, yerde olanlar da yalnız O’nundur. Allah muhtaç olmayandır, kendisine hamd edilendir.

“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da” yaratılışları itibariyle de, mülkiyetleri itibariyle de

“yalnız O’nundur.” Bütün yaratıklar O’nun tarafından tedbir ve idare edilmeye sağlam ve muhkem bir şekilde yaratılışa muhtaçtırlar.

“Allah muhtaç olmayandır.” O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Her halükârda

“kendisine hamd edilendir.”

Hac 63

Allah’ın gökten su indirdiğini görmedin mi? Böylece yeryüzü yeşerir. Şüphesiz Allah latiftir, habirdir.

Diyanet Vakfı
Görmedin mi, Allah, gökten yağmur indirdi de bu sayede yeryüzü yeşeriyor. Gerçekten Allah çok lütufkardır, (her şeyden) haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi Allah gökten bir su indirir de yeryüzü yemyeşil oluverir? Muhakkak Allah lütfedicidir, haberdardır.

“Görmedin mi Allah gökten bir su indirir de yeryüzü yemyeşil oluverir.” Bu, kudretinin kemaline delildir. Yani buna kadir olan elbette ölümden sonra tekrar hayat verip yeniden yaratmaya da kadirdir. Yüce Allah’ın şu âyeti da buna benzemektedir:

“Biz üzerine suyu indirdiğimizde sarsılır, kabarır…” (el-Hac, 22/5) Benzeri âyetler pek çoktur.

“Oluverir” anlamındaki; âyeti cevab değildir. O bakımdan mansub gelmemiştir. el-Halif ve Sîbeveyh’e göre bu bir haberdir. el-Halil dedi ki: Dikkat et, Allah semadan bir su indirdi de bunlar bunlar oluyor, demektir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Sen. kupkuru yere sorup da o konuşmadı mı?

Bugün sana kupkuru bitkisiz arazi (herhangi bir şeye dair) haber verir mi ki?”

Burada ifade sen ona sordun, o da konuştu anlamındadır. Âyetin tahkik anlamında istifham (soru) olduğu da söylenmiştir. Yani sen bunu görmüşsündür, nasıl bir hale geldiğini iyice düşün. Atıf da olabilir; çünkü anlamı: Görmez misin ki Allah… indirmektedir, şeklindedir. el-Ferrâ’ da “görmedin mi?” ifadesinin haber olduğunu söylemiştir. Nitekim konuşma esnasında; şunu bil ki muhakkak Allah gökten bir su indirir, demeye benzer.

“Yeryüzü yemyeşil oluverir.” Yeşillenir. Nitekim bir arazi hakkında onda bakliyat vardır, yırtıcı hayvanlar vardır demek için de aynı kökten gelen kelimeler bu vezinde kullanılır. Burada ifade yerin suyun inişinin akabinde çabucak bitkiyi bitirdiğini ve adeten bu halini sürdürüp, gittiğini anlatmaktadır.

İbn Atiyye der ki: İkrime’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu ancak Mekke ve Tihame’de olur. Bunun anlamı da şudur: O yüce Allah’ın:

“Yemyeşil oluverir” anlamındaki âyetinin (kelime kökünden hareketle) yağmurun yağdığı gecenin sabahının kastedildiğini kabul etmiştir. Onun kanaatine göre yerin yağmur yağdığı gecenin sabahında yeşermesi sair beldelerde söz konusu olmayıp, daha sonra gerçekleşir. Ben Sûs el-Aksa’da bunu müşahede ettim. Kuraklıkla geçen bir süreden sonra geceleyin yağmur yağdı ve ertesi sabah o rüzgarların sallallahü aleyhi ve sellemurduğu kumlu yerin ince ve zayıf bir bitki ile yeşermiş olduğunu gördüm.

“Muhakkak Allah lütfedicidir, haberdardır.” İbn Abbâs dedi ki O: yağmurun gecikmesi esnasında kulun içine düştüğü ümitsizlikten haberdar olan (Habîr)dır. Kullarının rızıklarını lütfeden (Latif)dir. Bir diğer açıklamaya göre; yeryüzünden bitkiyi çıkartmak suretiyle Latif, onların ihtiyaç ve fakirliklerinden haberdar olandır.

Hac 62

Bu, Allah’ın hak, O’ndan başka çağırdıklarının ise batıl olmasıdır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.

Diyanet Vakfı
Böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Onun dışındaki taptıkları ise batılın ta kendisidir. Gerçek şu ki Allah, evet O, uludur, büyüktür.

Kurtubi Tefsiri
Bu (böyledir). Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise bizatihi batıldır. Şüphesiz ki Allah yücedir büyüktür.

“Bu (böyledir.) Çünkü Allah hakkın” hak sahibinin

“ta kendisidir.”

O’nun dini haktır, O’na ibadet haktır. Mü’minler de O’nun hak olan vaadi gereğince, O’nun yardımına hak kazanırlar.

“O’ndan başka taptıkları” ibadet namına hiçbir şeyi hakketmeyen putlar

“ise bizatihi batıldır.”

Nâfî, İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebubekr

“taptıkları” anlamındaki âyeti muhatab kipiyle ve “te” harfiyle; “taptığınız” şeklinde okumuşlardır. Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise burada ve Lukman Sûresi’nde (31/30. âyette) gaib şahıslardan haber kipi olarak “ye” harfiyle okumuşlardır Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir.

“Şüphesiz ki Allah yüce” kudretiyle herşeyin üstünde yüce, benzeri ve eşi bulunmaktan yüce, zâlimlerin söyledikleri O’nun celâl ve azametine yakışmayan her türlü vasıftan yüce

“dir, büyüktür.” Azamet, celâl ve şanının büyüklüğü sıfatlarıyla mevsuftur.

“el-Kebîr (büyük)”in kibriyâ sahibi anlamında olduğu da söylenmiştir. Kibriya ise zatın kemalinin ifadesidir, yani ebedi olarak ve ezelden beri mutlak vücud (varlık) sahibidir. O ilk ve kadim olandır, bütün mahlukatı yok olduktan sonra son ve baki kalacak olandır.

Hac 61

Bu, Allah’ın geceyi gündüze, gündüzü de geceye katmasındandır. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Böylece (Allah, haksızlığa uğrayana yardım edecektir ve buna kadirdir). Çünkü Allah, geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar. Şu da muhakkak ki Allah, hakkıyla işiten ve görendir.

Kurtubi Tefsiri
Bu (böyledir) Çünkü Allah geceyi, gündüze ular, gündüzü de geceye ular. Ve çünkü Allah her şeyi işitendir, görendir.

“Bu (böyledir,) Çünkü Allah geceyi, gündüze ular.” Yani Benim sana anlatmış olduğum mazluma yardım edişim, Benim geceyi gündüze bitiştiren oluşumdan dolayıdır. Benim güç yetirdiklerime hiçbir kimse güç yetiremez. Yani buna güç yetiren elbette kuluna yardım etmeye de kadirdir.

Âl-i İmrân Sûresi’nde de (3/27. âyetin tefsirinde) geceyi gündüze ulamasının anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Ve çünkü Allah herşeyi işitendir, görendir.” Sözleri işitir, fiilleri görür. Zerre ağırlığı kadar hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Bir karıncanın hareket edişini bile mutlaka bilir, işitir ve görür.

Hac 60

Bu böyledir. Kim kendisine yapılanın benzeriyle karşılık verir, sonra yine zulme uğrarsa, Allah ona mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah affedicidir, bağışlayandır.

Diyanet Vakfı
İşte böyle. Her kim, kendisine verilen eziyetin dengi ile karşılık verir de, bundan sonra kendisine yine bir tecavüz ve zulüm vaki olursa, emin olmalıdır ki, Allah ona mutlaka yardım edecektir. Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.

Kurtubi Tefsiri
Bu (böyledir). Kim kendisine yapılan haksızlığı misliyle cezalandırır, sonra yine ona haksızca saldırılırsa, Allah elbette ona yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, çok mağfiret edicidir.

“Bu (böyledir)” âyetindeki:

“Bu” ref mahallindedir. Yani bu, bizim sana anlattığımız durumdur.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet-i kerîme, Mekke müşriklerinden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bunlar muharremin bitmesine iki gün kala bir grub müslüman ile karşılaşmışlar ve şöyle demişlerdi: Muhammed’in ashabı haram ayda Savaşmaktan hoşlanmazlar, haydi onların üzerine bir hamle yapınız.

Müslümanlar onlara haram ayda kendileriyle Savaşmamaları için hatırlatmada bulundular. Ancak müşrikler Savaşmaktan başka bir şey kabul etmediler. Onlara bir hamle yaptılar, müsfümanlar karşılarında sebat gösterdi ve yüce Allah müşriklere karşı onlara zafer verdi. Ancak haram ayda Savaşmaktan ötürü, müslümanlar içten içe rahatsız oldular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bir başka görüşü göre, bu âyet-i kerîme müşriklerden bir topluluk hakkında inmiştir. Bunlar Uhud günü öldürdükleri bazı müslümanlara müsle yapmışlardı (Öldürdükten sonra organlarını kesmişlerdi.) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu şekilde bir uygulamayı onlara yaparak cezalandırdı. Buna göre yüce Allah’ın:

“Kim kendisine yapılan haksızlığı misliyle cezalandırır” âyeti, her kim zalime yaptığı zulmün misli ile ceza verecek olursa… demek olur. Burada haksızlığa (ukubete) karşılık olarak verilen cezaya da “ukubet” denilmesi, şeklen her iki fiilin birbirine eşit olmalarından dolayıdır. Bu bakımdan yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:

“Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür” (eş-Şûrâ, 42/40);

“Onun için size kim haksızlık edip saldırırsa, siz de tıpkı onların saldırdıkları gibi karşılık verin.” (el-Bakara, 2/194) Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/194. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra yine ona haksızca” sözlü olarak veya rahatsız edilerek yurdundan uzaklaştırılarak

“saldırılırsa…” Çünkü müşrikler peygamberlerini yalanlamış, ona îman edenlere eziyet etmiş, onu da, mü’minleri de Mekke’den dışarı çıkartmışlar ve çıkarılmalarına da yardımcı olmuşlardı.

“Allah elbette ona yardım eder.” Muhakkak Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabına yardım edecektir. Çünkü kâfirler onlara haksızlık etmişlerdi.

“Şüphesiz ki Allah çok affedicidir.” Yani mü’minlerin günahlarını bağışlamıştır.

“Çok mağfiret edicidir.” Haram ayda Savaşlarının günahını da bağışlamış, örtmüştür.

Hac 59

Onları hoşnut olacakları bir yere mutlaka koyacaktır. Şüphesiz Allah Alîm’dir, Halîm’dir.

Diyanet Vakfı
Allah onları, herhalde memnun kalacakları bir girilecek yere sokacaktır. Allah, kesinlikle tam bir bilgi sahibidir, halimdir.

Kurtubi Tefsiri
Onları elbette razı olacakları bir yere girdirecektir. Muhakkak ki Allah çok İyi bilendir, Halîm’dir.

“Onları elbette razı olacakları bir yere” cennetlere

“glrdirecektir.” Medineliler; “Girilecek bir yer” kelimesini “mim” harfini üstün olarak okumuşlardır Bu da giriş, girmek anlamındadır, diğerleri ise bunu ötreli okumuşlardır. Buna dair açıklamalar ise daha önceden el-lsrâ Sûresi’nde (17/80. âyetin tefsirinde) geçnrş bulunmaktadır.

“Muhakkak Allah çok iyi bilendir, Halîm’dir.” İbn Abbâs dedi ki: Niyetlerini çok iyi bilir, onları cezalandırmakta acele etmez.

Hac 58

Allah yolunda hicret edenler, sonra öldürülenler veya ölenler, Allah onlara güzel bir rızık verecektir. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Diyanet Vakfı
Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah, evet O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Kurtubi Tefsiri
Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülen yahut ölenleri Allah, elbette güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Çünkü rızık verenlerin hayırlısı şüphesiz ki, bizzat Allah’tır.

Yüce Allah, ölen ve öldürülen muhacirleri tek başlarına söz konusu etmektedir. Böylelikle onların diğer ölülerden üstün ve şerefli olduklarına dikkat çekmiş olmaktadır.

Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebine gelince, Osman b. Maz’un ve Ebû Seleme b. Abdi’l-Esed Medine’de vefat ettiklerinde bazıları şöyle demişti: Allah yolunda öldürülenler, yataklarında ölen kimselere göre daha faziletlidirler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme aralarında bir fark bulunmadığını, Allah-u Teala’nın hepsine de çok güzel bir rızık vereceğini belirtmek üzere nazil oldu.

Şeriatın zahiri Allah yolunda öldürülenin daha faziletli olduğuna delildir. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Allah yolunda öldürülen de Allah yolunda ölen kimse de şehittir. Fakat öldürülenin Allah uğrunda kendisine isabet eden ölüm gibi bir üstün meziyeti vardır. Bazıları da bunlar arasında fark yoktur, demiş ve hem bu âyeti hem de yüce Allah’ın şu âyetini delil göstermişlerdir:

“Allah’a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkan kimseye daha sonra ölüm erişirse, onun mükâfatı Allah’a ait olur.” (en-Nisâ, 4/100) Ayrıca Um Haram’ın rivâyet ettiği hadisi de delil gösterirler. O bineğinin sırtından düşmüş ve ölmüştü. Kimse onu öldürmemişti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise ona: “Sen ilklerdensin” demişti. Buhârî, Cihâd 63; Müslim, İmâre 160; Ebû Dâvûd, Cihâd 9; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 15, Nesâî. Cihâd 40; İbn Mâce, Cihâd 10; Dârimî, Cihâd 29; Muvatta’, Cihad 39; Müsned, VI, 361, 423.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Abdullah b. Atik yoluyla rivâyet edilen şu hadisini delil göstermişlerdir: “Kim Allah yolunda hicret ederek evinden çıkar da, bineğinin sırtından düşer ve ölürse, yahut onu bir yılan sokar ve ölürse, ya da ölüm gelip kendisini bulursa, onun ecrini vermek Allah’a ait olur. Her kim de yediği bir darbe ile bulunduğu yerde ölürse o da güzel bir şekilde Allah’a dönüşü hak eder.” Müsned, IV, 36

İbnu’l-Mübarek de, Fedâle b. Ubeyd’den şunu nakletmektedir: İki adamdan birisi bir gazada mancınıktan yapılan atış ile isabet alıp ölmüş, diğeri ise orada ölmüştü. Fadâle ölen kişinin yanında oturmuştu, kendisine: Sen şehidi bıraktın ve onun yanında oturmadın (niye?) diye sorulunca, şu cevabı vermişti: Bu ikisinden hangisinin kabir çukurundan dirıltileceği benim için hiç önemli değildir.

Daha sonra yüce Allah’ın:

“Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülen, yahut Ölenleri Allah elbette güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır” âyetini tamamen okudu.

Süleyman b. Âmir dedi ki: Fadâle Rodos’ta gaziler başında kumandan idi. Birisi öldürülmüş, diğeri vefat etmiş iki kişinin cenazesi çıkarılıp getirildi. O insanların öldürülen cenazenin mezarına doğru gittiklerini görünce şunları söyledi: Ey insanlar! Bakıyorum ki sizler öldürülenle beraber gidiyorsunuz. Nefsim elinde olana yemin olsun ki bu ikisinden hangisinin mezar çukurundan diriltileceği benim için önemli değildir. İsterseniz yüce Allah’ın:

“Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülen, yahut ölenleri…” âyetini okuyunuz.

Bunu es-Sa’lebî de Tefsir’inde böylece zikretmiştir. İbnu’l-Mubarek’in naklettiği ile aynı manadadır.

Öldürülenin fazileti daha çoktur, diyenler de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın söylediği sabit olan şu hadisi delil gösterirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a: Hangi cihad daha faziletlidir? diye sorulmuş, o da: “Kanı akıtılan ve bineği de kesilen kimsenin ki” diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Vitr 12; Nesâî, Zekât 49; İbn Mâce, Cihâd 15; Dârimî, Saiât 135, Cihâd 3; Müsned, II, 191, III, 300, 302, 346, 391, 412, IV, 114, 385, V, 265. Bazılarında: Hangi cihâd, bazılarında: Hangi öldürülme…. şeklinde!

Kanı akıtılan ve bineği de öldürülenler, şehitlerin en faziletlisi olduğuna göre bu nitelikte olmayan kimsenin fazilet itibari ile daha aşağıda olduğu anlaşılmaktadır.

İbn Âmir ve Şam ahalisi “öldürülen” anlamındaki âyeti; şeklinde çokluk ifade edecek şekilde şeddeli okumuşlardır, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır.

Hac 57

İnkar edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar İçin küçültücü bir azâb yardır.

“O gün mülk Allah’ındır, aralarında O hükmeder.” Yani kıyâmet gününde mülk yalnız Allah’ın olacaktır. Hiç kimse bu konuda onunla çekişemeyecektir ve böyle bir iddiada bulunamayacaktır.

Mülk; işleri çekip çevirme hakkına sahip olan kimsenin muktedir olduğu alanın genişliğini ifade eder. Daha sonra yüce Allah hükmünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Îman edip salih amel İşleyenler ise Naîm cennetlerindedirler. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar için küçültücü bir azâb vardır.” Derim ki: Burada “o gün” âyeti ile Bedir gününe işaret edilmiş olma ihtimali de vardır. O günde yüce Allah kâfirleri helâk etmeyi, mü’minlerin de bahtiyarlığa erişmesini hükme bağlamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ömer (radıyallahü anh)a şöyle demiştir: “Ne biliyorsun Allah’ın Bedir ehline muttali olup onlara: Dilediğinizi yapınız, Ben size mağfiret buyurdum, demediğini.” Buhârî, Meğâzî 9, 46, Tefsir 60. sûre 1, Edeb 74, İstitâbetu’l-murteddin 9, Cihâd 141; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe Kil; Ebû Dâvûd, Cihâd 98, Sünne 8; Tirmizî, Tefsir 60. sûre 1; Dârimî, Rikaak 48; Müsned, I, 80, 105, 331. II. 109, III, 350.

Hac 56

Mülk o gün Allah’ındır. Aralarında hükmeder. Artık iman edenler ve salih amel işleyenler nimet cennetlerindedir.

Diyanet Vakfı
O gün, mülk Allahındır. İnsanlar arasında hüküm verir. (Bu hüküm gereği) iman edip iyi davranışlarda bulunanlar Naim cennetlerinin içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
O gün mülk Allah’ındır, aralarında O hükmeder. Îman edip, salih ameller işleyenler İse Naîm cennetlerindedirler.

Hac 55

İnkar edenler, kıyamet ansızın kendilerine gelinceye yahut kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar onun hakkında şüphe içinde kalmaya devam ederler.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, yahut da (kendileri için hayır yönünden) kısır bir günün azabı gelinceye kadar onun (Kuran) hakkında hep şüphe içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine ansızın kıyâmet gelinceye dek yahut kendilerine akim bir günün azâbı gelinceye kadar, kâfirler ondan yana şüphe İçinde kalmaya devam edeceklerdir.

“Kendilerine ansızın kıyâmet gelinceye dek yahut kendilerine akim bir günün azâbı gelinceye kadar, kâfirler ondan yana” İbn Cüreyc’e göre Kur’ân’dan yana, başkalarına göre ise dosdoğru yol demek olan dinden yana

“şüphe içinde kalmaya devam edeceklerdir.” Bir açıklamaya göre de: Şeytanın, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dili ile bıraktıklarından yana şüphe içinde kalmaya devam edeceklerdir, demektir. Onlar: Ne diye önce putlardan iyilikle söz etti, sonra da bundan geri döndü, demeye devam edeceklerdir.

Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî: “Şüphe içinde” âyetini “mim” harfini ötreli olarak diye okumuştur. Ancak esreli okuyuş daha çok bilinendir, bunu da en-Nehhâs zikretmiştir.

“Akim bir gün”ü ed-Dahhâk: Gecesi olmayan bir gün olan kıyâmet gününün azâbı diye açıklamıştır. en-Nehhâs da şöyle demektedir: Kıyâmet gününe akîm (kısır) denilmesinin sebebi, akabinde benzeri bir gün gelmeyeceğinden dolayıdır. ed-Dahhak’ın açıklaması da bu anlamdadır. “el-Akim” sözlükte çocuğu olmayan kimse hakkında kullanılır. Çocuk ebeveynin semeresi olduğundan, günler de önce ve sonra, ardı arkasına geldiğinden dolayı, sonradan gelişi evlat sahibi olmaya benzetmiştir. Bu günün ardından bir gün gelmeyeceğinden dolayı, bu gün “akîm” olmakla nitelendirilmiştir.

İbn Abbâs, Mücahid ve Katade derler ki: Burada kastedilen Bedir günü azabıdır. Akîm de benzersiz büyüklükte demektir, çünkü melekler bu günde Savaşmışlardır.

İbn Cüreyc der ki: Çünkü bu günde kendilerine geceye kadar mühlet verilmedi. Akşamdan önce öldürüldüler, o bakımdan bu gün onlar için gecesi olmayan bir gündüz oldu.

Aynı şekilde ed-Dahhâk’ın açıklamasına göre de bu gün, kıyâmet günü demek olur. Çünkü kıyâmet gününün de gecesi olmayacaktır. Bir açıklamaya göre: Bu günde şefkat ve rahmet olmayacağından ve hayırların her türlüsünden mahrum (kısır) olacağı itibariyle bu isim verilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Hani onların üzerine akîm rüzgarı göndermiştik.” (ez-Zâriyât, 51/41) yani hayırsız ve yağmur da, rahmet de getirmeyen rüzgarı göndermiştik, âyeti da bu kabildendir.

Hac 54

Kendilerine ilim verilenler de onun Rabbin tarafından gelen hak olduğunu bilsinler, ona iman etsinler ve kalpleri ona yönelsin. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola ulaştırır.

Diyanet Vakfı
Bir de, kendilerine ilim verilenler, onun (Kuranın) hakikaten Rabbin tarafından gelmiş bir gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar, bu sayede kalpleri huzur ve tatmine kavuşsun. Şüphesiz ki Allah, iman edenleri, kesinlikle dosdoğru bir yola yöneltir.

Kurtubi Tefsiri
Ve tâ ki kendilerine ilim verilenler, bunun Rabbinden gelen hak olduğunu bilip ona îman etsinler ve onunla kalbleri rahat ve huzur bulsun. Muhakkak Allah îman edenleri dosdoğru yola iletendir.

“Ve tâ ki kendilerine ilim verilenler” yani îman edenler, bir görüşe göre de kitap ehli

“bunun” yani Kur’ân âyetlerini muhkem kılıp sağlamlaştıranın

“Rabbinden gelen hak olduğunu bilip, ona îman etsinler ve onunla kalpleri rahat ve huzur bulsun.” Huşu’ ve sükûna ersin. Bir açıklamaya göre de ihlâsa kavuşsun.

“Muhakkak Allah Îman edenleri dosdoğru yola iletendir.” Bu âyetteki: “İleten” kelimesini Ebû Hayve; şeklinde tenvirdi okumuştur.

“İletendir” hidayete karşılık onları mükâfatlandırandır, anlamındadır.

Hac 53

Şeytanın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katı olanlar için bir fitne kılsın diye. Şüphesiz zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.

Diyanet Vakfı
(Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Tâ ki şeytanın koyacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunan ve kalbkri gayet katı olanlar için Allah bir fitne (sebebi) kılsın. Muhakkak zâlimler uzak bir ayrılık içindedirler.

“Tâ ki şeytanın koyacağı şeyi kalplerinde hastalık” şirk ve münafıklık

“bulunan ve kalbleri gayet katı olanlar” ve yüce Allah’ın emrine kalbleri yumuşamayanlar

“İçin Allah bir fitne” yani bir sapıklık sebebi

“kılsın.”

es-Sa’lebî der ki: Âyet-i kerîmede peygamberlerin şeytanın vesvesesi ile yanılmalarının, unutmalarının ve şaşırmalarının câiz olduğuna yahut ta şaşıracak kadar kalplerinin meşgul olabileceğine delil vardır. Daha sonra peygamber uyarılır, dikkati çekilir ve doğru olana döner. İşte yüce Allah’ın:

“O şeytanın katacağını Allah iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir” (Hacc 22152) âyetinin anlamı budur. Ancak peygamberin şaşırması bizden herhangi birimizin şaşırması gibidir. Asılsız rivâyetleri nakledenlerin rivâyetlerinde ona izafe olunan: İşte bunlar o yüksek putlardır, gibi ifadeler ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a uydurulmuş bir yalandır. Çünkü bu ifadelerde putların ta’zim edilmesi söz konusudur. Peygamberler hakkında ise bu câiz değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in bir bölümünü okuyup, daha sonra da bir şiir okuyarak: Ben şaşırdım ve bunu Kur’ân zannettim, demesinin câiz olmadığı gibi.

“Muhakkak zâlimler” yani kâfirler

“uzak bir ayrılık içindedirler.” Allah’a ve Rasûlüne karşı muhalefet, isyan ve onun zıddı bir konumdadırlar. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/137. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnız Allah’adır.

Hac 52

Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o temenni ettiğinde şeytan onun temennisine bir şey atmamış olsun. Fakat Allah, şeytanın attığını giderir. Sonra Allah ayetlerini sağlamlaştırır. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak İstediği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir. O şeytanın katacağını Allah iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir. Allah herşeyi bilendir, hükmünü yerine getirendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber’in Okuduğu:

“Ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak istediği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir.” Âyet-i kerîmesindeki:

“Okumak İstediği…” lâfzına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/28. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. İbn Atiyye der ki: İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre o: Senden önce ne kadar rasûl, peygamber ve ilhama mazhar birisini gönderdiysek…” diye okuyormuş. Bunu Mesleme b. el-Kasını b. Abdullah zikrettiği gibi, Süfyan, Amr b. Dinar’dan, o İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Mesleme dedi ki: Bizler -İbn Abbâs’ın kıraatine binaen- (ilhama mazhar) muhaddeslerin peygamberliğe sımsıkı sarılmış olduklarını gördük. Çünkü onlar da gayba dair haberlerden çok üstün meseleler ile ilgili konuşup söz söylediler. Batınî hikmet gereği konuştular ve konuştuklarında isabet ettiler, söylediklerinde ismete mazhar oldular. Ömer b. el-Hattâb’ın, Sâriye kıssasında Ömer (radıyallahü anh) bir cuma günü hutbe irad ederken, orada: “Ey Sâriye dağa yönel, dağa” diye seslenmiş. Namazdan sonra bu durum kendisine hatırlatılınca şöyle açıklamış: “Müşriklerin kardeşlerimizi bozguna uğratmak üzere oldukları içime doğdu. O sırada kardeşleriniz bir dağın yakınından geçiyorlardı. Dağa sığınırlarsa kurtulacaklarını anladım, ben de o işittiğiniz sözleri söyledim.” Sözü geçen Sâriye b. Zuneymîn kumandanlık ettiği bu Savaşta, müslümanların zaferi kazandıklarına dair haber, Medine’ye bu olaydan bir ay sonra ulaştı. Ömer (radıyallahü anh)in sözlerini söylediği aynı gün ve saatte onun sesine benzer bir sesin kendilerine böylece seslendiğini duyduklarını belirttiler. (İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Gabe, II, 154), olduğu ve kendisinin söylediği pek üstün belgelerde olduğu gibi.

Derim ki; Bu haberi Ebubekr el-Enbari “Kitabu’r-Redd” adlı eserinde zikretmiştir: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, bize Alî b. Harb anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O Amr’dan, o İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan rivâyet ettiğine göre: “Senden önce ne kadar rasûl, peygamber ve ilhama mazhar gönderdiysek…” diye okumuştur. Ebubekr dedi ki: Bu hadis, buradaki fazla ifadenin Kur’ân’dan olduğuna dair delil olarak ele alınamaz. Muhaddes (ilhama mazhar) kul ise uykuda iken kendisine vahiy gelen kimse demektir. Çünkü peygamberlerin rüyası da bir vahiydir.

2- Bu Âyet-i Kerîmede Açıklanması Gerekli Hususlar:

İlim adamları derler ki: Bu âyet-i kerîme iki bakımdan müşkildir (anlaşılması zordur). Evvela bazıları nebilerden kiminin rasûl olduğunu, kiminin de rasûl olarak gönderilmediğini kabul etmektedirler. Diğer başkaları ise bir kimse rasûl olarak gönderilmedikçe, ona nebî denilmesinin câiz olmadığını söylemişlerdir. Bu görüşün sahih olduğunun delili yüce Allah’ın:

“Senden Önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek…” âyetidir. Böylelikle peygamber için risaletin gerekli olduğunu dile getirmektedir. Buradaki “nebî; Peygamber”in manası aziz ve celil olan Allah’tan nebe’ (haber) veren demektir. Allah’tan nebe’ (haber) vermek ise bizatihi risâlet ile aynı şeydir.

el-Ferrâ’ der ki: Rasûl, Cibril (aleyhisselâm)’ın ona açıktan açığa gönderilmesi suretiyle diğer insanlara da elçi olarak gönderilen kimsedir. Nebî ise ilham ya da rüyasında nebi olduğu kendisine bildirilen kimsedir. Dolayısıyla herbir rasûl nebidir, fakat herbir nebi rasûl değildir.

el-Mehdevî der kifSahih olan da budur. Çünkü gerçekten bütün rasûller nebidirler, fakat bütün nebiter rasûl değildir. Kadı Iyad da “eş-Şifâ” adlı eserinde bunu böylece zikredip şöyle demiştir: Sahih olan ve büyük çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre herbir rasûl aynı zamanda nebidir, fakat herbir nebi rasûl değildir. Buna delil olarak da Ebû Zerr (radıyallahü anh)ın hadisini Müsned, V, 178 ve 179 (Ebû Zer’den) 266 (Ebû Hmâme el-Bâhili’den) göstermektedir. Bu hadise göre üç yüz on üç bin nebi arasından rasûller gönderilmiştir ve bunların ilki Âdem, sonuncuları da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dır.

Bu âyet-i kerîmenin anlaşılması için açıklanması gereken ikinci husus ise bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

3- Bu Âyetin Nüzulü ve İşaret Ettiği Olaya (Ğarânik) Dair Rivâyetler ve Bu Rivâyetlerin Değeri:

Bu âyet-i kerîmenin nüzulüne dair rivâyet edilen hadisler arasında sahih hiçbir rivâyet yoktur. Kâfirlerin avam olanlarına gerçeği ters yüz edip gösterdikleri hususlardan birisi de onların şu sözleri idi: Aslında peygamberlerin hiçbir şeyden âciz olmamaları gerekir. Muhammed niye bize olan düşmanlığında bu kadar aşın gittiği halde, bizi tehdit ettiği azâbı getirmiyor? Yine onlar şöyle diyorlardı: Peygamberlerin herhangi bir şekilde yanılmamaları, hata etmemeleri gerekir.

Ancak yüce Allah onların birer insan olduklarını, azâbı ancak Allah’ın dilediği gibi getireceğini açıkladı ve yüce Allah âyetlerini sapasağlam yerleştirip, şeytanın hilelerini hükümsüz kılıncaya kadar insanların yanılabileceklerini, unutup hata edebileceklerini de belirtti.

el-Leys, Yûnus’tan, o ez-Zührî’den, o Ebubekr b. Abdu’r-Rahmân b. el-Haris b. Hişam’dan şöyle dediğini rivâyet eder; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki…” (en-Necm, 53/1) diye Necm Sûresini okumaya başladı.

“Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Menât’tan.” (en-Necm, 53/19-20) buyruklarına ulaşınca yanılmış ve: “Şüphesiz ki onların şefaatleri umulur” demiştir. Bunun üzerine onunla karşılaşan müşrikler ve kalplerinden hastalık bulunan kimseler, ona selâm verdiler ve bu işe çok sevindiler. O: “Şüphesiz ki bu şeytandan olan bir şeydi” dedi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Senden önce ne kadar rasûl ve bir peygamber gönderdiysek…” âyetini indirdi.

en-Nehhâs dedi ki: Bu, munkatı’ bir hadistir, üstelik bu hadiste çok büyük bir husus vardır. Aynı şekilde Katade’nin hadisi de böyledir, orada: “Ve şüphesiz ki onlar o pek yüce heykellerdir” fazlalığım da katmaktadır. Bundan da daha korkuncu Vakıdî’nin, Kesir b. Zeyd’den, onun el-Muttalib b. Abdullah’tan şöyle dediğine dair naklettiği rivâyettir: el-Velid b. Muğire müstesna bütün müşrikler secde etti. O, yerden bir miktar toprak aldı ve bunu alnına değdirerek üzerine secde etti. Oldukça kocamış bir yaşlı idi. Bu kişinin Ebû Uhayha Said b. el-Âs olduğu da söylenir.

Nihayet Cebrâîl (aleyhisselâm) indi ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu âyetleri de okudu. Cebrâîl (aleyhisselâm) ona: “Ben sana böyle bir şey getirmedim” dedi. Yüce Allah da bunun üzerine:

“Onlara az kalsın biraz meyledecektin.” (el-İsra, 17/74) âyetini indirdi.

en-Nehhâs der ki; Bu da münker ve munkatı’ bir hadistir. Bilhassa Vakidî yoluyla gelen bir rivâyettir.

Buhârî’de belirtildiğine göre yerden bir avuç toprak alıp, bunu alnına götürüp, üzerinde secde eden kişi Ümeyye b. Haleftir. İleride bu bahsin sonunda yüce Allah’ın izniyle en-Nehhâs’ın hadise dair açıklamalarının tamamı gelecektir.

İbn Atiyye dedi ki: Şu kendisinde yüksek put ve heykellerin söz konusu edildiği hadis, tefsir kitaplarında ve benzerlerinde zikredilmiştir. Bunu ne Buhârî, ne de Müslim kitaplarına almadıkları gibi, bildiğim kadarıyla meşhur bir musannif dahi bunu eserinde zikretmiş değildir. Ancak hadis ehlinin izlediği yol şunu gerektirmektedir: Şeytan bir telkinatta bulunmaya çalışmıştır. Ancak onlar bu hususta ne bu sebebi, ne de bir başkasını tayin etmemektedirler. Şeytanın telkinatının işitilen sesler ile olduğunda şüphe yoktur ve bunlarla fitne vukua gelmiştir. Daha sonra insanlar bu telkinin şekli hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Tefsirlerde yer alan ve meşhur olan açıklamalara göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi diliyle bu lâfızları söylemiştir. Babam (Allah ondan razı olsun)ın bana anlattığına göre, doğuda karşılaştığı ileri gelen ilim adamları ve kelaracılardan bazıları şöyle demiştir: Böyle bir şey Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında câiz olamaz, o tebliğde masumdur. Durum şundan ibarettir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın:

“Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri Menat’tan” (en-Necm, 53/19-20) âyetlerini okuyunca şeytan, bu (anılan) sözleri kâfirlere sesini işittirecek şekilde söylemiştir. Bu esnada sesini de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sesine benzetmeye çalışmış ve nihayet müşrikler işi karıştırmışlar ve: Bunları Muhammed okudu, demişlerdir.

Böyle bir te’vile benzer bir açıklama İmâm Ebû’l-Meairden de rivâyet edilmiştir. Bu sözleri telkin edenin, insan şeytanlarından birisi olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah’ın:

“O Kur’ân okunurken anlamsız sesler çıkarın.” (Fussilet, 41/26) âyetinde ve benzerlerinde de buna işaret edilmektedir.

Katade der ki: Bu, Peygamber efendimizin uyuklama esnasında okuduğu bir âyettir. Kadı Iyad “eş-Şifa” adlı eserinde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın doğruluğuna dair delili söz konusu edip, peygamberin tebliğ etmekle yükümlü olduğu hususlarda, herhangi bir şey hakkında gerçek halinden başka türlü haber vermekten yana masum olduğunu, bu hususta kasti, bilerek ya da yanılarak yahut hata ederek yanılmasının söz konusu olmadığını ümmetin k-ma ile kabul etmiş olduğunu belirtirken şunları söylemektedir: Şunu bil ki -Allah’ın lütfuna mazhar olasıca- bu hadisin müşkil tarafları hakkında bizim aleyhte iki tane mülahazamız vardır: Evvela bu hadis aslı itibariyle çok gevşektir. İkincisi de bu hadisin doğru kabul edilemeyeceği hakkındadır. Birincisi ile ilgili olarak söyleyeceğimiz şudur: Sahih hadis rivâyet edenlerden hiçbir kimsenin bunu kitaplarına almamış olması yeterlidir. Güvenilir tek bir ravi dahî bunu sahih, sağlıklı ve muttasıl bir senetle de rivâyet etmiş değildir. Bu ve benzeri hadislere iltifat edenler sahifelerden doğru ve yanlış herbir şeyi ağızlarına dolayan, garib herbir rivâyete iltifat eden müfessirler ve tarihçiler olmuştur. Ebubekr el-Bezzâr der ki: Biz bu hadisin zikredilmesi câiz olabilecek muttasıl bir sened ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet edildiğini bilmiyoruz, Ancak Şu’be, Ebû Bişr’den, o Saîd b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan -zannettiğim kadarıyla- rivâyet etmiştir. Hadiste şüphe etmenin sebebi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mekke’de bulunuşu dolayısıyladır… deyip, kıssayı zikretmektedir. Bu hadisi Ümeyye b. Halid’den başka, Şu’be yoluyla muttasıl senedle kaydeden olmamıştır. Başkası ise bu hadisi Saîd b. Cübeyr’den mürsel olarak nakletmektedir. Hadis, el-Kelbî’den, o Ebû Salih’ten, o da İbn Abbâs yoluyla bilinmektedir. Ebubekr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- da bu hadisin, bunun dışında zikredilmesi câiz olan bir rivâyet yoluyla bilinmediğini açıklamış bulunuyor. Bu hadiste sözünü ettiğimiz kendisine güven duyulamayan ve bir hakikati bulunması söz konusu olmayan, böyle bir şüphe ile birlikte; ayrıca dikkat çektiği şekilde de hadis oldukça zayıftır. el-Kelbî’nin rivâyet ettiği hadise gelince, bu da ondan rivâyet edilmesi, ondan nakledilmesi câiz olmayan rivâyetlerdendir. Buna sebeb ise el-Kelbî’nin oldukça zayıf olması ve yalancılığıdır. Nitekim el-Bezzâr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- buna işaret etmiştir. Bu rivâyetten Sahih’de bulunan kısmına gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’de iken “ve’n-Necmi” suresini okumuş, onunla birlikte müslümanlar da, müşrikler de, cinler de, insanlar da secde etmiştir.

İşte bu, hadisin nakil bakımından gevşekliğini ortaya koymaktadır.

Bu rivâyetin aleyhindeki ikinci mülahazaya gelince, bu da bu hadisin sahih olduğunu bir varsayım olarak kabul etme esasına mebnidir. Esasen böyle bir hadisin sahih olmasından yana Allah bizi korumuş bulunmaktadır. -Fakat durum ne olursa olsun, yine müslümanların önderleri buna bir kaç çeşit cevap vermişlerdir. Verilen bu cevapların kimisi yerindedir, kimisinin de herhangi bir değeri yoktur. Bu hadisin sahih olduğu farzedilecek olsa bile te’vilinde güçlü ve ağır basan te’vil şekli şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbinin kendisine emrettiği üzere Kur’ân-ı Kerîm’i tertil ile okurdu. Kur’ân okurken sika ravilerin ondan rivâyet ettiği üzere âyetleri birbirinden rahatlıkla ayırdedilmesini sağlayacak şekilde okurdu. Bu ise şeytanın âyet aralarındaki susmalarını gözetlemesine ve bu tür uydurduğu sözleri arada telkin etmesine imkân verebiliyordu. Şeytan bunu yaparken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın nağmesini taklit ediyordu. Bu nağmeyi oraya yakın olan kâfirler işitebilecek şekilde söylüyordu, O bakımdan kâfirler de bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sözlerinden zannetmiş ve bunu yaygınlaştırmalardı.

Bu durum müslümanların daha önceden bu sûreyi yüce Allah’ın indirmiş olduğu şekliyle ezberleyip bellemelerine, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın putları yermesi ve onun bilinen hali üzere bunları ayıplamış olması halinden kesin olarak emin olmalarına hiçbir şekilde gölge düşürmez. Dolayısıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın böyle bir haberin yayılmasına, böyle bir şüphenin ortaya çıkmasına ve böyle bir fitnenin sebebine oldukça üzüldüğüne dair rivâyetlerde anlatılan hali söz konusu olmuş olabilir. Şanı yüce Allah da: “Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak istediği zaman…” âyetini indirmiş olmaktadır. Kadı İyâd, eş-Şifâ, II, 116-131.

Derim ki: Böyle bir yorum bu hususta yapılmış açıklamaların en güzelidir. Süleyman b. Harb de şöyle demektedir: Buradaki edatı, anlamındadır. Şeytan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın okuması esnasında kâfirlerin kalplerine böyle bir şey katmıştır, demek olur. Bu da yüce Allah’ın:

“Aramızda eğlendin” (eş-Şuarâ, 26/18) âyetinin, yanımızda kaldın anlamına gelmesine benzer. İşte İbn Atiyye’nin Şark ulemasından naklen babasından yaptığı naklin manast budur.

Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî de buna işaret etmiştir. Bundan önce de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme bizim maksadımızı anlatan açık bir nasstır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a söyledi diye nisbet edilen sözlerden uzaklığı hususunda bizim izlediğimiz yolun doğruluğuna dair asli bir delildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak İstediği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir.” Yüce Allah böylelikle şunu haber vermektedir: O’nun rasûlleri hakkındaki sünneti ve peygamberlerine yapageldiği uygulaması şu şekildedir: Kendileri yüce Allah’tan naklen bir söz söyledikleri vakit, şeytan o sözlere -diğer masiyetleri işlediği gibi- kendiliğinden bir şeyler ilave etmeye kalkışır. Mesela: Ben eve şunu ilka ettim (bıraktım) ve torbaya, keseye şunu bıraktım (ilka ettim), denilir. (Âyet-i kerîmenin lâfzının manasına işaret ediyor.) Bu ise şeytanın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın söylediklerine birşeyler ilave etmeye çalıştığı hususunda açık bir nasstır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bunları söylediğini ortaya koymamaktadır… O, Kâdı Iyâd’ın açıklamalarıyla aynı anlama gelecek şeyler söyledikten sonra şunları belirtmektedir: Bu hakikati ancak Taberî görebilmiştir, bu da onun üstün değerinin düşüncesinin temizliğinin, ilimdeki iktidarının kıyas ve aklını kullanmaktaki güçlü konumunun bir neticesidir. Sanki o bu maksada işaret etmiş ve bu hedefe doğru yönelmiş gibidir. Belirtilen hususlardan sonra buna dair hepsi de batıl ve aslı astarı olmayan bir takım rivâyetleri kaydedip durmuştur. Rabbim dilemiş olsaydı, elbetteki bunları hiç kimse rivâyet etmez ve hiç kimse bunları yazmazdı, fakat O dilediğini yapandır.

Bunun dışındaki açıklamalara ve bazılarının belirttikleri: Şeytan bu hususta onu zorladı ve nihayet o bu sözleri söyledi, iddiaları ise imkânsızdır. Zira şeytanın insandan tercih gücünü kaldırabilmesi imkânı yoktur. Yüce Allah şeytanın durumu hakkında haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz.” (ibrahim, 14/22) Şayet şeytanın böyle bir gücü olsaydı, Âdemoğullarından hiçbir kimse Allah’a itaat edecek gücü kendinde bulamazdı, Şeytanın böyle bir güce sahip olduğunu vehmeden bir kimse şunu bilmeli ki, bu seneviye’nin (hayır ve şer ilâhlarının mevcudiyetine inananların) ve mecusilerin görüşüdür. Onlara göre hayır Allah’tan, şer ise şeytandandır.

Bu sözlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dilinden sehven döküldüğünü söyleyenler de şöyle demektedirler: Bu iki kelimeyi müşriklerden vaktiyle işitmiş olması ve bunların ezberinde kalmış olduğu, sûreyi okuduğu esnada ise sehven ezberinde bulunan bu kelimelerin dilinden dökülmüş olması uzak bir ihtimal değildir. Ancak bu görüşe göre peygamberlerin yanılmaları, sehvetmeleri caizdir, fakat bu halleri üzere bırakılmazlar. Yüce Allah bunun üzerine bu âyet-i kerîmeyi onun mazur olduğunu anlatmak ve onu teselli etmek için indirmiştir. Tâ ki: O, vaktiyle okumuş olduğu hükümlerin bir bölümünden vazgeçmiştir, denilmesin. Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, benzeri bir durumun sehven diğer peygamberlerin başından da geçtiğini beyan etmektedir. Sehvetmek ise ancak yüce Allah hakkında düşünülemez. İbn Abbâs da şöyle demiştir: el-Ebyad diye anılan bir şeytan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a Cebrâîl suretinde gelmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kıraati arasında şunu da telkin etmişti: İşte bunlar o yüksek putlardır ve elbette onların şefaatleri umulur.

Böyle bir te’vil her ne kadar birinci te’vilden daha uygun gibi görünüyor ise de, asıl kabul edilen birinci te’vildir. O te’vil bırakılıp, başka bir tevile iltifat edilmez. Çünkü muhakkik ilim adamları onu tercih etmişlerdir. Esasen hadisin bu derece zayıf olması hiçbir te’vile de ayrıca ihtiyaç bırakmamaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Bu hadisin zayıf ve senedinin de çok gevşek olduğunu ortaya koyan Kur’ân-ı Kerîm’deki delillerden birisi de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Neredeyse seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurasın diye fitneye düşüreceklerdi…” (el-İsra, 17/73) Bu ve bundan sonraki âyet bunu göstermektedir. Bu iki âyet-i kerîme bunların, bu hususta rivâyet ettikleri haberi reddetmektedir. Çünkü yüce Allah nerdeyse onu iftirada bulununcaya kadar fitneye düşüreceklerini belirtmektedir. Eğer Allah ona sebat vermemiş olsaydı, onlara meyledecekti demektedir. Bunun muhtevası ve bundan anlaşılan şu ki; yüce Allah onu iftirada bulunmaktan korumuş, ona sebat vermiş ve az dahi onlara meyletmesine imkân vermemiştir. Peki çokça meyletmesi nasıl düşünülebilir? Onlar kendi gevşek haberleri arasında meyletmenin de ötesinde, ilâhlarını övmek suretiyle iftirada dahi bulunduğunu belirtirler ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle dediğini de kaydederler: Ben Allah’a iftirada bulundum ve onun söylemediğini söyledim. Bu ise âyet-i kerîmeden anlaşılan mananın tam aksinedir. Sahih dahi olsa, böyle bir hadîsin (mana itibariyle) zayıf olduğunu ortaya koymaktadır. Kaldı ki hadis hiç de sahih değildir. Bu yüce Allah’ın şu âyetini da andırmaktadır:

“Eğer senin üzerinde Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan herbir zümre seni saptırmaya çalışırlardı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar veremezler.” (en-Nisâ, 4/113)

el-Kuşeyrî dedi ki: Kureyşliler ve Sakifliler putlarının yanından geçtiği vakit yüzünü onların tarafına çevirmesini dahi istediler. Böyle bir şey yaptığı takdirde ona îman edeceklerine söz verdiler; ama o bunu yapmadı, yapacak da değildi.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne böyle bir şeye yaklaştı, ne de meyletti.

ez-Zeccâc dedi ki: Âyet (îsrâ, 17/73. âyeti kastediyor) onların bunu gerçekleştirmek İçin tuzak hazırladıklarını vurgulamaktadır.

Şöyle de denilmiştir: “Okumak İstedi” konuştu, söyledi demektir. Okudu anlamında değildir.

Ali b. Ebi Talha’dan, o İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Okumak istediği zaman… mutlaka” âyeti; ancak konuştuğu zaman şeytan onun konuşmasına bir şey katmak istemiştir; yani onun konuşmaları arasına bir şeyler sokuşturmaya çalışmıştır, diye açıklamıştır.

“O şeytanın katacağını Allah iptal eder.” (İbn Abbâs) dedi ki: Allah, şeytanın kattığını, bıraktığını iptal eder, boşa çıkartır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama âyet-i kerîme hakkında yapılmış açıklamaların en üstünü ve en değerlisidir.

Ahmed b. Muhammed b. Hanbel dedi ki: Mısır’da tefsire dair bir sahife vardır. Bunu Ali b. Ebi Talha rivâyet etmektedir. Eğer bir adam Mısır’a onu almak maksadıyla yolculuk yapsa, değer, fazla sayılmaz. Bu açıklamaya göre mana şöyle olur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi içinden bazı hususlar geçirdiğinde, şeytan hile kastı ile onun İçinden geçirdiği düşüncelere bir takım telkinlerde bulunmaya çalışır ve şöyle derdi: Yüce Allah’tan müslümanların darlıktan kurtulması için sana ganimetler ihsan etmesini dileyecek olsan! Yüce Allah salâhın bunun dışındaki hallerde olduğunu bilmektedir. O bakımdan -İbn Abbâs (radıyallahü anh)’ın dediği gibi- şeytanın bu telkinlerini iptal ediyordu,

el-Kisaî ile el-Ferrâ’ birlikte: “Okumak İstediği” lâfzının, kendi içinden bir şeyler geçirdiği zaman anlamında olduğunu nakletmişlerdir. Sözlükte bilinen manası da budur. Yine her ikisi de bu kelimenin “okuduğu zaman” anlamına geldiğini de nakletmişlerdir. Bu görüş yine İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiş, Mücahid, ed-Dahhak ve başkaları da bunu benimsemişlerdir.

Ebû’l-Hasen b. Mehdî der ki: Buradaki temenni (okuma)nın Kur’ân’la, vahiyle hiçbir ilgisi yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın elinde mal namına bir şey kalmayıp da ashabının kötü halini görünce, kalbinden ve şeytanın vesvesesinin bir sonucu olarak, dünyayı temenni ederdi. el-Mehdevî’nin, İbn Abbâs’tan naklettiğine göre ise mana: O içinden bir şeyler geçirdiği zaman, şeytan da bu içinden geçirdiği düşüncelere bir şeyler katardı, şeklindedir. Taberî’nin tercih ettiği kanaat de budur.

Derim ki: Yüce Allah’ın:

“Tâ ki şeytanın koyacağı şeyi… Allah bir fitne (imtihan sebebi) kılsın” âyeti (bunun) içinden geçirdiği şeyler hakkında olduğuna dair yorumlan reddetmektedir. İbn Attyye de şöyle demektedir: Şeytanın telkinlerinin işitilen lâfızlar olduğu hususunda bir görüş ayrılığı yoktur. Fitne bundan dolayı söz konusu olmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

en-Nehhâs dedi ki: Eğer hadis sahih olup senedi de muttasıl olsaydı, buna dair bu açıklama da sahih olurdu. O takdirde bu husustaki rivâyetlerde geçen ve peygamberin yanıldığı belirtilen “yanıldı” ifadesi “ıskat etti, düşürdü” anlamına gelir. İfadenin takdiri de şöyle olur: “Gördünüz mü Lat ve Uzza’yı” sözlerinde ifade tamam olur. Daha sonra “el-ğarânîk el-uiâ” ifadesini düşürdü. Bundan kasıt da meleklerdir. “Muhakkak onların şefaatleri” ifadesinde de zamir meleklere ait olur. Ancak burada ifadeyi; “Şüphesiz ki onlar o yüce putlardır” şeklinde rivâyet edenlere gelince, bu rivâyete dair de bir kaç türlü cevap verilebilir. Mesela Arapların pek çok yerde kullandıkları gibi “demek” emri hazfedilmiş olabilir, edilmemiş de olabilir. Bu durumda ifade azar manasını taşır, çünkü bundan önce ” Şimdi haber verin” denilmektedir. Bu da onlara karşı bir delil getirmek manasınadır. Şayet bu sözler namazda iken okunmuş ise, o zamanlar namazda konuşmak mubah idi, (denilir). Bu olayda okunan ifadeler arasında: Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan ve yüksek putlardan ve şüphesiz onların şefaatleri umulur” sözleri de rivâyet edilmektedir. Bu manadaki bir rivâyet Mücahid’den de nakledilmiştir. el-Hasen dedi ki; Buradaki “el-ğarânik el-ulâ (tercümede; yüksek putlar)” ile melekleri kastetmiştir. el-Kelbî de burada “el-ğaranikatu” kelimesini melekler diye tefsir etmiştir. Çünkü kâfirler putların da, meleklerin de Allah’ın kızları olduğuna inanıyorlardı. Nitekim yüce Allah da onların bu inanışlarını bize nakletmiştir. Yüce Allah bu sûrede onların kanaatlerini:

“Erkekler sizin, dişiler onun mu ?” (en-Necm, 53/21) âyeti ile reddetmektedir. Yüce Allah onların bütün bu sözlerini böylelikle reddetmiş olmaktadır.

Meleklerin şefaat etmelerini ummak doğru bir kanaattir. Müşrikler bu ifadelerle putlarının kastedildiğini zannedip şeytan da bu hususta onları tereddüde düşürünce yüce Allah şeytanın bıraktığı bu telkinatı neshetti, âyetlerini muhkemleştirdi ve şeytanın işi karıştırmaya kendileri vasıtasıyla yol bulduğu bu iki lâfzın da okunuşunu kaldırdı. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetini neshedip tilâvetini kaldırdığı gibi,

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklama pek uygun bir açıklama değildir. Çünkü yüce Allah:

“O şeytanın katacağını Allah iptal eder” diye buyurmaktadır. Meleklerin şefaati ise bâtıl değildir.

“Allah herşeyi bilendir.” Peygambere (salât ve selam ona) neleri vahyettiğini çok iyi bilir. Yarattıkları hakkında

“hükmünü yerine getiren” Hakim

“dir.”

Hac 51

Ayetlerimiz hakkında üstün gelmek isteyenler, işte onlar cehennemliklerdir.

Diyanet Vakfı
ayetlerimiz hakkında (onları tesirsiz kılmak için) birbirlerini geri bırakırcasına yarışanlara gelince, işte bunlar, cehennemliklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Biri diğerini âciz bırakircasına âyetlerimizi iptal etmeye çalışanlar ise, azgın alevli ateşin arkadaşıdırlar.

Âyetlerimizi hükümsüz kılmak uğrunda

“biri diğerini aciz bırakırcasına âyetlerimizi İptal etmeye çalışanlar ise azgın alevli ateşin arkadaşıdırlar.”

Bu âyetteki “biri diğerini aciz bırakırcasına” anlamındaki âyeti İbn Abbâs bu hususta biri diğerini yenmek istercesine, hatta bu hususta biri birleri ile ayrılığa düşercesine… el-Ferrâ’ biri, diğerinin inadına; Abdullah b. ez-Zübeyr İslâm’dan uzak tutmak isteyerek… diye açıklamışlardır. el-Ahfeş: İnatlaşmakta biri birleriyle yarışarak; ez-Zeccâc: Onlar bizi aciz bırakacaklarını zannederek.,, diye açıklamışlardır. Çünkü onlar ölümden sonra diriliş olmadığı kanaatine sahiptiler. Yüce Allah’ın da onlara güç yetiremeyeceğini sanıyorlardı. Katâde de böyle açıklamıştır.

İbn Kesîr ile Ebû Amr’ın “ayn”dan sonra elifsiz olarak ve “cim” harfini şeddeli olarak; (……….) şeklindeki okuyuşunun anlamı da budur. Bunun anlamının şu şekilde olması da mümkündür: Onlar mü’minleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a ve âyetlere îman etmekte âciz bırakmaya çalışıyorlardı. Bu açıklamayı da es-Süddî yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a tabi olanları acizliğe nisbet ediyorlar. Bu da Arapların: “Onu cahilliğe nisbet etti onu fasıklığa nisbet etti” şeklindeki sözlerini andırmaktadır.

Hac 50

İman edip salih amel işleyenlere bağışlanma ve bol rızık vardır.

Diyanet Vakfı
İman edip salih ameller işleyen kimseler için mağfiret ve bol rızık vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şu mü’min olup salih amel işleyenler (var ya); onlar için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızk vardır.

“Şu mü’min olup salih amel işleyenler (var ya); onlar için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık” yani cennet

“vardır.”

Hac 49

De ki: Ey insanlar! Ben sizin için açık bir uyarıcıyım.

Diyanet Vakfı
De ki: Ey insanlar! Ben ancak sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ey İnsanlar! Ben size apaçık bir korkutucuyum sadece.”

“De ki: Ey insanlar” ey (ilk muhatablar olan) Mekke ahalisi

“ben size apaçık bir korkutucuyum sadece.” Korkutup uyaran bir kimseyim. Korkutup uyarmanın (inzârın) anlamına dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nin baş taraftarında (2/6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Apaçık” yani ben size dininiz ile ilgili gerek duyacağınız hususları çok açık bir şekilde bildiren bir kimseyim.

Hac 48

Nice şehirler var ki, onlara süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim. Dönüş banadır.

Diyanet Vakfı
Nice ülkeler var ki, zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim. Sonunda onları yakaladım. Dönüş yalnız banadır.

Kurtubi Tefsiri
Zalim oldukları halde, kendilerine mühlet verdiğim nice memleketler vardır. Sonra onları yakaladım. Dönüş yalnız Bana’dır.

“Zalim oldukları halde, kendilerine” azgınlıklarına rağmen süre tanıyarak

“mühlet verdiğim nice memleketler vardır. Sonra onları” azâb İle

“yakaladım. Dönüş yalnız Bana’dır.”

Hac 47

Azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Allah asla vaadinden dönmez. Şüphesiz Rabbinin katındaki bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.

Kurtubi Tefsiri
Senden azâbı çabucak getirmeni isterler. Allah sözünden asla caymaz. Gerçek şu ki, Rabbinin yanında bir gün, sayacağınız bin yıl gibidir.

“Senden azâbı çabucak getirmeni İsterler” âyeti en-Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuştur, Çünkü o:

“O halde doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin şeyi (azâbı) getir” (el-A’râf, 7/70) demişti. Bu âyet-i kerîmenin Ebû Cehl b. Hişam hakkında indiği de söylenmiştir. O da:

“Ey Allah! Eğer bu Senin katından hakkın kendisi ise durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır…” (el-Enfâl, 8/32) demişti.

“Allah” azâbı indirmeye dair

“sözünden asla caymaz.” ez-Zeccâc der ki: Azâbın çabucak gelmesini istediler, yüce Allah da azabından hiçbir şeyin kurtulamayacağını onlara bildirdi. Nitekim dünya hayatında bu azâb Bedir günü onlara gelip çatmıştı.

“Rabbinin yanında bir gün, sayacağınız bin yıl gibidir.” İbn Abbâs ve Mücahid dediler ki: Bununla şanı yüce Allah’ın kendilerinde gökleri ve yeri yaratmış olduğu günleri kastetmektedir. İkrime der ki: Bununla âhiret günleri kastedilmektedir. Yüce Allah onlara şunu bildirmiştir: Onlar kısacık günlerde azâbın çabucak gelmesini kendisinden isteyecek olurlarsa, O bu azâbı upuzun günlerde onlara verir.

el-Ferrâ’ der ki: Bu onların âhiretteki azablarının uzayıp gideceğine dair bir tehdididir. Yani onların âhiretteki azablarının bir günlük süresi, bin yıl gibi olacaktır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Âhirette korku ve çetin azâb içerisinde geçecek bir gün, dünyada korku ve sıkıntının bulunduğu bin yıllık bir süreye denktir. Nimet günleri de dünyaya kıyasen böyledir.

İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisaî “sayacağınız” anlamındaki âyeti “(………): Sayacakları” anlamına gelecek şekilde “ya” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd; (………): Senden çabucak getirmeni isterler” âyeti dolayısıyla bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise muhatab kipi ile “te” ile “sayacağınız” anlamında okumuşlardır. Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

Hac 46

Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kalpleriyle anlayacak, kulaklarıyla işitecek hale gelsinler? Çünkü kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalplerdir.

Diyanet Vakfı
(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalpler kör olur.

Kurtubi Tefsiri
Acaba onlar yeryüzünde gezmezler mi ki, kendileri ile akledecek kalpleri, kendileri ile işitecekleri kulakları olsun. Çünkü gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalbler kör olur.

“Acaba onlar” Mekke kâfirleri

“yeryüzünde gezmezler mi ki” şu kasabaları görüp de öğüt alsınlar, kendilerinden öncekilerin başına indiği gibi Allah’ın azabının kendilerinin de başına inmesinden sakınıp, çekinsinler de

“kendileri ile akledecek kalpleri, kendileri ile işitecekleri kulakları olsun.”

Bu âyette yüce Allah aklı, kalbe izafe etmiştir. Çünkü aklın mahalli orasıdır. Nitekim işitme yeri de kulaklardır.

Aklın bulunduğu yerin dimağ (beyin) olduğu da söylenmiştir. Bu görüş Ebû Hanîfe’den de rivâyet edilmiştir. Ancak ben bu rivâyetin ondan sahih bir yolla geldiğini zannetmiyorum.

“Çünkü gözler kör olmaz” âyetinde yer alan: “Çünkü”deki “he” zamiri el-Ferrâ”ya göre imaddır. Elifsiz olarak diye okunması da uygundur.-Nitekim Abdullah b. Mes’ûd’un kıraati böyledir, anlam birdir. Müzekker (elifsiz) kabul edilirse haber olarak i’rabı yapılır. Müennes (elifli) olarak gelmesi ise; gözlere bağlı olarak yahut bu kıssaya bağlı olarak, böyle gelmiş kabul edilir. Yani “şüphesiz ki gözler kör olmaz” veya kıssa (yani olay gerçek) şu ki “gözler kör olmaz.” Yani onların göz ile görmeleri sabit bir şeydir. Hsd göğüslerdeki kalbler kör olur.” Hakkı idrak edemez, ibret alamaz.

Katade der ki: Gören göz, insan için bir gaye ile ve bir fayda olarak yaratılmıştır. Fakat asıl faydalı olan basiret kalptedir, Mücâhid der ki: Herbir ayn’ın (kişinin) dört gözü vardır. Yani herbir insanın dört gözü bulunmaktadır. Bunların ikisi dünyası için başındadır, ikisi de âhireti için kalbindedir. Başındaki gözleri kör olup da, kalbindeki gözleri görecek olursa, bu körlüğünün ona hiçbir zararı olmaz. Şayet başındaki gözleri görür de, kalbindeki gözleri kör olursa, onun dünya gözü ile görmesinin kendisine hiçbir faydası olmaz.

Katade ve İbn Cübeyr dedi ki: Bu âyet-i kerîme gözleri görmeyen İbn Um Mektûm hakkında nazil olmuştur.

İbn Abbâs ve Mukâtil derler ki: Yüce Allah’ın:

“Kim bunda kör ise, o âhirette de kördür.” (el-İsra, 17/72) âyeti nazil olunca, İbn Um Mektûm: Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ben dünyada gözleri görmeyen bir kimseyim,âhirettede kör mü olacağım? diye sorunca, “Çünkü gözler kör olmaz. Asıl göğüslerdeki kalbler kör olur” âyeti indi. Yani bu dünyada kalbi kör olduğu için İslâm’ı görmeyen bir kimse âhirette de cehennem ateşinde olacaktır.

Hac 45

Nice şehirler var ki, zulüm içindeyken onları helak ettik. Artık damları üstüne çökmüş olarak bomboş kaldılar. Kimi kullanılmayan kuyular, kimi sağlam saraylar.

Diyanet Vakfı
Nitekim, birçok memleket vardı ki, o memleket (halkı) zulmetmekte iken, biz onları helak ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş) tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hale gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) ulu saraylar vardır.

Kurtubi Tefsiri
Nice memleketler vardır ki (ahalisi) zalim İken, Biz onu helâk ettik. İşte çatıları düşüp üzerlerine duvarları yıkılmış; kuyular sahipsiz, yüksek köşkler (ıssız) kalmıştır.

“Nice memleketler vardır ki” ahalisi küfür ile

“zalim iken Biz onu” oranın ahalisini

“helâk ettik.”

“Nice” kelimesine dair açıklamalar da daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte çatılan düşüp, üzerlerine duvarları yıkılmış.” Bu âyete dair açıklamalarla daha önceden el-Kehf Sûresi’nde (18/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kuyular sahipsiz, yüksek köşkler (ıssız) kalmıştır.” ez-Zeccâc der ki; “kuyular sahipsiz” ifadesi “memleketler” kelimesine atfedilmiştir. Yani nice memleketler ahalisi ile nice kuyular ahalisi (vardır ki, Biz onları helâk etmişizdir).

el-Ferrâ’’nın kanaatine göre ise “kuyular” kelimesi “çatıları” kelimesine atfedilmiştir. el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, 11, 228’cle bu kanaatini açıklamaktadır. Ancak açıklamaları bun dan ibaret değildir. İfadelerinden, böyle bir atfın manayı da etkileyeci bir atıf olarak görmediği anlaşılmaktadır. Çünkü manayı da kapsayan bir atıf olarak kabul edilirse, doğrusu pek tutarls bir mana, ortaya çıkmamaktadır. O bakımdan: “… fakat (lâfız) bir birine tabi kılınmak sureliyle atıf yapılmıştır1” demektedir.

el-Esmaî der ki: Ben Nafî’ b. Ebi Nuaym’e “(kuyu anlamına gelen): bi’r” kelimesi ile “(kurt anlamına gelen) zi’b” kelimesinde hemze var mıdır? diye sordum. O şu cevabı vermiştir: Eğer Araplar bunları hemzeli okuyorlarsa, sen de onları hemzeli oku. Nâfî’den rivâyet edenlerin bir çoğu bu iki kelimeyi hemzeli okurlar. Ancak Verş’in, Nâfî’den rivâyeti bu iki kelimeyi hemzesiz okumak şeklindedir, aslolan ise hemzeli olduklarıdır.

“Sahipsiz” kelimesi terkedilmiş anlamındadır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Ahalisi helâk olduğu için çevresinde kimse kalmamış, boş anlamına geldiği de söylenmiştir. Suyu çekilmiştir, diye de açıklanmıştır. Kuyuların başında kovaları ve bu kovaların bağlandığı ipleri yokcur, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır.

“Yüksek köşkler” âyetini Katâde, ed-Dahhâk ve Mukâtil , yüksek ve uzun diye açıklamışlardır. Adiy b. Zeyd der ki:

“O sarayını sert mermerle yükseltti ve kireç ile sıvadı,

Onun tepelerinde ise kuşlara yuvalar vardır.”

Saîd b. Cübeyr, Atâ, İkrime ve Mücahid de “meşîd; yükseltilmiş” kelimesinin alçı ile sıvanmış anlamında kullanıldığını söylemişlerdir. Recez vezninde de şair şöyle demektedir:

“Ben her ne tadar deneyimsiz bir kimse isem dahi, sen beni sanmayasın,

Çamur ile alçı arasındaki su yılanı gibi.”

İmruu’l-Kays da şöyle demektedir;

“(Gelen sel) taş ve çakıldan yapılmış hiçbir yapı bırakmadı;

Oldukça sağlam taşlarla yükseltilmiş olan müstesna.”

İbn Abbâs, bu kelimenin oldukça sağlam, korunan anlamında olduğunu söylemiştir. el-Kelbî de böyle açıklamıştır. Bu kelime “mefûl” anlamında ve “mef il” veznindedir. Mebyû’ (satılan) anlamında mebî’ demek gibi.

el-Cevherî der ki: “el-Meşîd” kelimesi şîd ile yapılmış olan demektir. Bu da alçı yahut buna benzer duvarın kendisi ile sıvandığı herbir malzemenin adıdır. “Şin” harfi üstün söylenirse (şeyd şeklinde) mastar olur. “Onu alçıladı,” demektir. Şeddeli olarak; “Uzunca yapılmış, boyu uzatılmış” anlamındadır. el-Kisaî der ki: “Yüksek” tekil için kullanılır. Yüce Allah’ın:

“Yüksek köşkler” âyetinde olduğu gibi. Şeddeli olarak kullanılırsa, çoğul anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Yüksek kaleler içinde…” (en-Nisâ, 4/78) âyetinde olduğu gibi.

Bu âyette hazfedilmiş sözler de vardır. İfadenin takdiri de: Ve onlar gibi nice yüksek köşkler de ıpıssız katmıştır, şeklindedir.

Denildiğine göre sözü edilen kuyu ve köşk Hadramut’ta bilinen iki yerdir. Buradaki köşk, hiçbir şekilde yanına çıkılamayan bir dağın tepesinde yüksekçe bir köşktür. Sözü edilen kuyu da bu dağın alt taraflarında bulunup içine düşen ne olursa olsun rüzgar mutlaka onu dışarı çıkartırdı.

Köşk sahipleri şehirlerin hükümdarlarıdır. Kuyu sahipleri ise çöllerin hükümdarlarıdır. Yani Biz, onları da, öbürlerini de helâk ettik.

es-Sa’lebî, Ebû Muhammed b. el-Hasen el-Mukrî ve başkalarının naklettiklerine göre ed-Dahhak ve başkaları şöyle demiştir: Sözü geçen kuyu “er-ress” kuyusudur. Bu kuyu Hadramut bölgesinde, Yemen’de Aden’de idi. Hadûrâ denilen bir beldede bulunuyordu. Burada Salih (aleyhisselâm)a îman edenlerden dört bin kişi gelip konaklamışlar ve beraberlerinde Salih (aleyhisselâm) ile birlikte azabtan kurtulmuşlardı. Salih burada vefat etti, o bakımdan bu yere “Hadra Mevt” ismi verildi. Çünkü Salih (aleyhisselâm)ı ölüm burada yakalamış ve vefat etmişti. Buraya bir Hazire bina ettiler ve bu kuyunun etrafında kaldılar, başlarına el-Ils b. Cülâs b. Suveyd diye bilinen birisini emir yaptılar. el-Gaznevî’nin naklettiklerine göre böyledir.

es-Sa’lebî’ye göre bu emirin ismi Culhüs b. Cülâs imiş. Bu emir, uygulamaları güzel ve onlara karşı adaletle davranan birisi idi. Senhârîb b. Sevâde’yi de ona vezir yaptılar. Bir süre orada kalıp, zamanla nesilleri çoğaldı. Bu kuyu şehrin tamamının ve etrafındaki göçebe diyarının su ihtiyacını karşıladığı gibi, buralarda bulunan bütün binek, koyun, inek ve diğer hayvanların su ihtiyacını da karşılıyordu. Çünkü bu kuyunun üzerinde kurulmuş pek çok çıkrıklar, dolaplar vardı. Bu kuyunun başında da görevli bir çok kimse bulunuyordu. Ayrıca kuyunun kenarında bir kısmı insanlar için bir kısmı binekler için, diğer bir kısmı inekler, diğerleri de koyunlar için doldurulan büyükçe havuzlar da bulunuyordu. Bunlar üzerinde görevli olan kimseler de gece-gündüz nöbetleşerek bu havuzlardan su ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlıyorlardı. Başka kuyuları da bulunmuyordu. Başlarına geçirdikleri hükümdar uzun bir ömür sürdü. Ölüm gelip çatınca, suretinin olduğu gibi kalıp değişmemesi için vücudunu yağla sıvadılar. Onlardan birisi Ölüp de kendileri için değerli olan herkese bu şekilde uygulama yaparlardı. Hükümdarları ölünce bu İş onlara ağır geldi ve işlerinin bozulduğu kanaatine kapıldılar. Hepsi feryad edip ağlamaya başladılar, şeytan onların bu hallerini ganimet bildi. Hükümdarlarının ölümünden pek çok gün sonra hükümdarlarının cesedinin içine girdi, onlarla konuşup dedi ki: Ben ölmedim, ancak sizin neler yapacağınızı görmek üzere sizin gözünüzden kayboldum. Buna çok sevindiler. Çok yakın adamlarına kendisi ile kavmi arasına bir perde germesini ve bedenindeki şeklî değişiklikler dolayısıyla, öldüğünün anlaşılmaması için bu perde arkasından onlarla konuşmayı emretti. Onlar da perde gerisinden yemeyen, içmeyen bir putu diktiler. Onlara hükümdarlarının ebediyyen ölmediğini ve bu putun kendilerinin ilâhı olduğunu da haber verdi.

Bütün bunları şeytan söylüyor ve onlara hükümdarları konuşuyormuş intibaını veriyordu. Bir çoğu bunu tasdik etti, bazıları ise bu işten tereddüde düştü. Bunu yalanlayan îman eden kimseler, bunu tasdik edenlerden daha azdı. Onlara bu hususta öğüt veren bir kimse konuştu mu mutlaka azarlanır ve tesirsiz hale getirilirdi. Sonunda hepsi de ona ibadet etrafında toplanmış oldular. Yüce Allah kendilerine bir peygamber gönderdi. Bu peygambere de vahiy uyanıkken değil, sadece uykudayken inerdi. Peygamberin ismi, Hanzala b. Safvan idi. Onlara bu suretin cansız bir put olduğunu, şeytanın kendilerini saptırdığını, yüce Allah’ın mahlukatın suretine asla girmediğini, hükümdarın yüce Allah’a ortak olmasının imkânsız olduğunu bildirdi. Onlara öğüt verdi, nasihat etti, Rabblerinin intikamını ve mutlak kudretini hatırlatarak sakındırdı.

Onlar da bu peygambere eziyet ve düşmanlık ettiler. O da sırası geldikçe onlara öğüt veriyor ve bundan geri kalmıyordu. Nihayet çarşıda gezerken onu öldürdüler ve bir kuyuya attılar. İşte o vakit başlarına gelen geldi. Geceleyin tok ve suya kanmış olarak uyudular, ancak sabahleyin uyandıklarında kuyunun suyu çekilmiş ve kovalan, ipleri işlemez hale gelmişti. Hep birlikte bağırıştılar, kadınlar çocuklar feryad ettiler. Hayvanlar da susuzluktan bağırıp, çağırılmaya koyuldular. Sonunda hepsi öldüler ve toptan helâk edildiler. Yaşadıkları topraklarda onların yerine yırtıcı hayvanlar kaldı. Evlerinde ise tilkiler ve sırtlanlar yaşadı. Güzel bahçeleri ve mallarının yerine Arabistan kirazı, dikenleri bol ve keresteleri sert ve işe yaramaz ağaçlar kaldı. Orada sadece cinlerin sesleri ve yırtıcı hayvanların ulumaları İşitilir oldu,

Yüce Allah’ın satvetlerinden ve O’nun intikam almasını gerektiren günahlar üzerinde ısrar etmekten O’na sığınırız.

es-Süheylî dedi ki; Bu yüksek köşk Şeddad b. Âd b. İrem’in yaptırdığı bir köşktür. Nakledip iddia ettiklerine göre yeryüzünde onun bir benzeri yapılmamıştır. Bunun da durumu aynen sözü edilen kuyu gibi olmuştu, yani önceleri orada insanlar varken sonradan ıpıssız kalmıştır. Önceleri mamurken sonradan kurumuştur. Hiçbir kimse onun yanına bir çok millik mesafe kadar dahi ona yaklaşamaz çünkü orada işittiği cinlerin çalgıları ve görülmedik sesler buna imkân vermemektedir. Halbuki daha önceden pek çok nimetler, rahat bir yaşayış, göz kamaştırıcı bir mülk ve insanlar arasında bir gerdanlık ahenginde bir düzen vardı. Fakat yok oldular ve bir daha geri dönemediler.

Şanı yüce Allah iste bu âyet-i kerîmede bir öğüt, bir ibret ve bir hatırlatma olmak üzere onları hatırlatmaktadır. Masiyetin içine düşüp kalmaktan ve kötü akıbete uğramaktan sakındırarak onları hatırlamamızı istemektedir, Böyle bir durumdan yüce Allah’a sığınırız, kötü akıbetten O’nun himayesini taleb ederiz.

Şöyle de denilmiştir: Onları helâk eden, daha önceden el-Enbiya Sûresi’nde: “(Halkı) zalim olan nice ülkeler helâk ettik.” (el-Enbiyâ, 21/11) âyetini açıklarken belirttiğimiz üzere Buht Nassar’dır, Bunun sonucunda kuyuları ıpıssız kalmış ve sarayları harab olmuştu.

Hac 44

Medyen halkı da. Musa da yalanlandı. Ben kâfirlere süre tanıdım, sonra onları yakalayıverdim. Nasıl oldu azabım!

Diyanet Vakfı
42, 43, 44. (Resulüm!) Eğer onlar (inkarcılar) seni yalanlıyorlarsa, (şunu bil ki) onlardan önce Nuhun kavmi, ad, Semud, İbrahimin kavmi, Lutun kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanladılar. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o kafirlere süre tanıdım, sonra onları yakaladım. Nasıl oldu benim onları reddim (cezalandırmam)!

Kurtubi Tefsiri
Medyen Ashabı da yalanlamıştı. Mûsa da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış?

Bu âyetler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir teselli ‘ve onun acısını hafifletme maksadına yöneliktir. Yani senden önce de yalanlanmış peygamberler vardı. Onlar da yüce Allah, yalancıları helâk edinceye kadar sabrettiler, sen de onlara uy ve sabret.

“Mûsa da yalanlandı.” Yani Fir’avun ve kavmi onu yalanladı. İsrailoğulları ise onu yalanlamamış!!. Bundan dolayı yüce Allah bu ifadeyi daha önceki âyetlere atfetmemiştir. O takdirde; Mûsa’nın kavmi de yalanladı, demek olurdu.

“Ben de o kâfirlere mühlet verdim.” Yani onların cezalandırılmalarını erteledim.

“Sonra onları yakaladım.” Cezalandırdım,

“Benim cezalandırmam nasılmış?” Bu da değişiklik yapmak anlamını taşıyan bir sorudur. Yani onların içinde bulundukları nimeti azâb ve helâk etme ile değiştirmemin nasıl olduğuna bir bak. İşte ben Kureyş’ten yalanlayıcılara da böyle yapacağım.

el-Cevherî der ki: Münkeri değiştirmek (mealde: cezalandırmak) demektir. “Münker” kelimesi de “el-menâkîr” kelimesinin tekilidir.

Hac 43

İbrahim’in kavmi ve Lut’un kavmi de.

Diyanet Vakfı
42, 43, 44. (Resulüm!) Eğer onlar (inkarcılar) seni yalanlıyorlarsa, (şunu bil ki) onlardan önce Nuhun kavmi, ad, Semud, İbrahimin kavmi, Lutun kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanladılar. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o kafirlere süre tanıdım, sonra onları yakaladım. Nasıl oldu benim onları reddim (cezalandırmam)!

Kurtubi Tefsiri
İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de;

Hac 42

Eğer seni yalanlarlarsa, onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd ve Semûd da yalanladı.

Diyanet Vakfı
42, 43, 44. (Resulüm!) Eğer onlar (inkarcılar) seni yalanlıyorlarsa, (şunu bil ki) onlardan önce Nuhun kavmi, ad, Semud, İbrahimin kavmi, Lutun kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanladılar. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o kafirlere süre tanıdım, sonra onları yakaladım. Nasıl oldu benim onları reddim (cezalandırmam)!

Kurtubi Tefsiri
Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önce Nûh’un kavmi, Âd ve Smûd kavmi de yalanlamıştı;

Hac 41

Onlar ki, kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımızda namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.

Diyanet Vakfı
Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allaha varır.

Kurtubi Tefsiri
O kimselere eğer, Biz, yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek, onlar namazlarını dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emreder, münkerden alıkoyarlar. İşlerin akıbeti Allah’ındır.

ez-Zeccâc der ki:

“O kimselere” âyeti

“Allah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder” (Hacc 22/40) âyetinde yer alan “…ene” âyetinden bedel olarak nasb mahallindedir.

Başkaları ise bunun yüce Allah’ın:

“Kendileri ile Savaşılanlara” (Hacc 22/39) âyeti dolayısı ile cer mahallindedir, demiştir. Bu durumda; “O kimselere eğer Biz yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek” anlamındaki âyet, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabından yeryüzünde bu imkâna sahib olan dört kişi (Râşid Halifeler) olur ve başkaları bunun kapsamına girmez.

İbn Abbâs der ki: Maksat muhacirler, ensar ve onlara güzel bir şekilde tabi olanlardır,

Katade: Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabıdır, demektedir. İkrime: Bunlar beş vakit namaz kılanlardır, der. el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iyye de der ki: Bunlar şanı yüce Allah’ın kendilerine zafer nasib ettiği vakit namazı kılan bu ümmettir. İbn Ebi Nerîh: Maksat yöneticilerdir derken, ed-Dahhak da şöyle demektedir: Bu, yüce Allah’ın kendisine mülk ve yönetim imkânını verdiği kimselere koştuğu bir şarttır. Bu da güzel bir açıklamadır.

Sehl b. Abdullah da der ki: İyiliği emredip münkerden alıkoymak, yöneticiye ve onun yanına gidip gelen ilim adamlarına vaciptir. İnsanların yöneticiye emretmek gibi görevleri yoktur, çünkü bu onun bir vazifesidir ve onun bunu yapması vacibtir. İlim adamlarına da emretmezler, çünkü zaten delil onların bunun gereğini yerine getirmelerini vacib kılmıştır.

Hac 40

Onlar, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmadan, yurtlarından haksız yere çıkarılmışlardır. Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle defetmeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar ve Allah’ın isminin çokça anıldığı mescitler yıkılırdı. Allah kendisine yardım edene kesinlikle yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstün kudret sahibidir.

Diyanet Vakfı
Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allahtır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allahın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, yurtlarından haksız yere ve sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını Savasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescitler yıkılırdı. Allah kendi (dini)ne yardım edene, elbette yardım eder. Muhakkak Allah güçlüdür, Azizdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Zulmün İlk Şekli: Yurtlarından Çıkarılmaları:

Yüce Allah’ın:

“Onlar ki yurtlarından haksız yere… çıkarıldılar” âyeti kendilerine yapılan zulümlerin birisini dile getirmektedir. Yurtlarından çıkartılıp sebebleri sadece: Rabbimiz bir ve tek olarak Allah’tır demiş olmalarıdır. Yüce Allah’ın:

“Sadece Rabbimiz Allah’tır, dedikleri İçin” âyeti munkatı’ bir istisnadır. Yani, ama onların Rabbimiz Allah’tır (demeleri bir haktır ve bu hakka karşı gelerek onları çıkarmışlardır). Bu açıklamayı Sîbeveyh yapmıştır. el-Ferrâ’ ise şöyle demektedir: Bu ifadenin cer mahallinde olması da mümkündür. O böylelikle bunun, “haksız yere” anlamındaki âyetin başında bulunan cer harfi olan “be”ye merdûd (bağlı) olduğunu kabul etmektedir. Ebû İshak ez-Zeccâc’ın görüşü de budur, ona göre de mana şöyledir: Onlar yurtlarından haksız yere çıkarıldılar. Çıkarılmalarının tek sebebi, Rabbimiz Allah’tır demeleridir. Yani onlar tevhidleri sebebiyle yurtlarından çıkarıldılar, onları çıkartanlar da putperest kimselerdir.

“Yurtlarından… çıkarıldılar” anlamındaki ifade, yüce Allah’ın:

“Kendileri ile Savaşılanlara” anlamındaki âyetten bedel olarak cer mahallindedir.

2- Savaş İzninden Önce ve Sonra Müslümanların Hali:

İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız şöyle demişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a Akabe bey’atinden önce Savaşmaya izin verilmemiş ve kan dökmek ona helâl kılınmamıştı. Ona -on yıl süreyle- sadece yüce Allah’ın dinine davet etmek, eziyetlere sabretmek, cahillerin cahilliklerini affetmekle emir verilmişti. Bundan maksat ise yüce Allah’ın onlara karşı delilini ortaya koymak ve:

“Biz bir rasûl göndermedikçe de azâb ediciler değiliz” (el-İsrâ, 17/15) âyetinde lütfunu dile getirdiği vaadini yerine getirmek için böyle yapmıştır. Tebliğe muhatab olan insanlar ise azgınlıklarını sürdürdükleri gibi apaçık delilleri de delil olarak görüp benimsemediler. Kureyşliler ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a tabi olan muhacirlere çok ağır baskılar yapmıştı. Öyle ki onları dinlerinde fitneye düşürdüler, ülkelerinden sürdüler. Onlardan kimisi Habeşistan topraklarına kaçtı, kimisi de Medine’ye çıkıp gitti. Kimileri de eziyete sabretti. Kureyş yüce Allah’a karşı azgınlaşıp emrini reddedip peygamberini yalanlayınca, Allah’a îman ederi, O’nu tevhid ile ibadet edenlere, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı tasdik edip, dinine sımsıkı sarılanlara işkencelerini sürdürünce, yüce Allah da Rasûlüne Savaşmak için izin verdi. Kendilerine zulmedenlere karşı kendilerini sallallahü aleyhi ve sellemunup İntikam almalarına müsaade etti ve:

“Kendileri ile Savaşılanlara… izin verildi… îşlerin akıbeti Allah’ındır.” (el-Hac, 22/39-41) âyetlerini indirdi.

3- İkrah Altında Bulunanın Fiili, Zorlayana Nisbet Edilir;

Bu âyet-i kerîmede zorlama ve baskı altında kalan kimsenin yaptığı fiilinin, onu zorlayıp o işi işlemeye mecbur edene nisbet edileceğine dair delil vardır. Çünkü yüce Allah burada çıkarmayı kâfirlere nisbet etmektedir. Çünkü ifade günahın miktarını dile getirmek ve bu günahı işlemeye mecbur tutmak sadedindedir. Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Hani kâfirler onu çıkardıklarında…” (et-Tevbe, 9/40) âyetine benzemektedir. Her ikisi hakkında bu kabilden yapılacak açıklamalar aynıdır. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/40. âyet, 2. bastıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

4- Cihadın Faydalan:

“Eğer Allah İnsanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını Savasaydı” yani yüce Allah peygamberlere ve mü’minlere düşmanlarla Savaşmayı meşru’ kılmamış olsaydı, müşrikler her tarafı istila eder ve çeşitli dinlere mensub kimselerin inşa ettikleri ibadet yerlerini işlemez hale getirirlerdi. Fakac O, çeşitli din mensuplarının kendilerini ibadete verebilmeleri için Savaşmayı farz kılarak, böyle bir olumsuz hali önlemiş bulunmaktadır.

O halde cihad geçmiş ümmetlere de emredilmiştir. Şeriatler onunla salâh bulmuş ve ibadet yerleri o sayede ayakta durabilmiştir. Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Savaşmaya izin verilmiştir, o halde mü’minler Savaşsınlar. Daha sonra yüce Allah bu Savaşma emrini: “Eğer Allah İnsanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını Savasaydı…” âyetiyle de pekiştirmektedir. Yani eğer Savaş ve cihad olmasaydı, her ümmet arasında mutlaka hakka galib gelinirdi. Buna göre hristiyan ve sabitlerden cihadı uygun bir iş görmeyenler, aslında kendi kabul ettikleri inançlarıyla çelişmektedirler. Zira Savaş olmasaydı, uğrunda savunma yapılan din diye bir şey kalmazdı.

Aynı şekilde şu dinlerini tahrif etmeden, değiştirmeden önce yaptıkları mabedler ve İslâm’ın bu dinleri neshetmesinden önce yapılmış mabedler İşte bu maksatla burada söz konusu edilmiştir. Yani bu savunma olmasaydı, Mûsa döneminde havralar, Îsa döneminde kiliseler ve manastırlar, Muhammed (aleyhisselâm) döneminde de mescidler yıkılacaktı.

“Yıkılırdı” kelimesi; “Binayı yıktım”, O da yıkıldı” ifadesinden alınmıştır.

İbn Atiyye der ki: Bu, bu âyet-i kerîmenin te’vilt hususunda yapılmış en doğru açıklamadır.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Eğer Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı vasıtasıyla kâfirleri, tabiînden ve daha sonra gelecek olanlardan Savasaydı (onların zararlarını önlememiş olsaydı) … diye açıklamıştır.

İfadelerde her ne kadar bir kavmin, bir başka kavim vasıtasıyla sallallahü aleyhi ve sellemulması yani bertaraf edilmesi söz konusu ise de buna Savaş manasının verilmesi -önceden de geçtiği gibi- daha uygundur.

Mücahid şöyle demektedir: Eğer Allah bir kavmin zulmünü âdil kimselerin şahitliğiyle Savasaydı…

Bir kesim şöyle açıklamıştır: Eğer Allah zâlimlerin zulmünü, adaletli yöneticilerle bertaraf etmemiş olsaydı… Ebû’d-Derdâ şöyle demektedir: Şayet yüce Allah mescidde bulunmayanlara gelecek kötülükleri mescidlerde bulunanlar vasıtasıyla, gazaya katılmayanlara gelecek kötülükleri gazaya katılanlar vasıtasıyla Savasaydı, elbetteki azâb onları gelir bulurdu.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Eğer Allah faziletli ve hayırlı kimselerin duası ile azâbı Savasaydı… ve buna benzer âyet-i kerîmenin anlamını açıklayıcı daha başka açıklamalar da yapılmıştır. Çünkü âyet-i kerîmeye göre insanların bir kısmı vasıtasıyla, bir şeylerin sallallahü aleyhi ve sellemulması ve kendilerinden bir şeyler sallallahü aleyhi ve sellemulan kimselerin varlığı mutlak olarak gereklidir. Bunun üzerinde dikkatle düşünelim.

5- Zimmet Ehlinin İslâm Ülkesindeki Mabedleri:

İbn Huveyzîmendad der ki: Bu âyet-i kerîme zimmet ehlinin kiliselerini, havralarını, ateş yaktıkları mabedlerini yıkmayı yasaklamaktadır. Ancak daha önce bulunmayan yeni mabedler inşa etmelerine izin verilmez. Mevcut binalarını ne genişletebilirler, ne de yükseltebilirler. Müslümanların ise bu mabedlere girmemeleri ve orada namaz kılmamaları gerekir. Eğer zimmet ehli mabedlerinde bir fazlalık meydana getirecek olurlarsa, yıkılması gerekir. Harb ülkesinde bulunan havra ve kiliseler ise yıkılır. Ancak İslâm ülkesinde zimmet ehline ait olanlar yıkılmaz, çünkü bunlar İslâm ülkesi ile ahitleştikleri vakit korunmalarını isledikleri evleri ve malları durumundadır. Bununla birlikte daha fazla bir şey yapma imkânını vermek câiz değildir. Çünkü bu yolla küfrün sebeplerinin açığa çıkartılması, güçlendirilmesi söz konusudur. Mescidlerin yeniden yapılması için yıkılmaları caizdir. Nitekim Osman (radıyallahü anh) da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidini bu şekilde yıkıp yeniden yapmıştır.

6- Manastırlar, Kiliseler ve Havralar:

“Yıkılırdı” anlamındaki kelimenin “dal” harfi hem şeddesiz,hem de şeddeli olarak okunmuştur.

“Manastırlar” kelimesi; ın çoğulu olup “fev’ale” veznindedir. Bu da üst tarafı sivri, yüksekçe yapı demektir. Tiridin üst tarafını yükseltip inceltti, anlamında: denilir. “Keskin zekalı adam,” demektir. “Keskin sözlü adam,” anlamına gelir. İnsanlardan olsun, başka varlıklardan olsun kulağı küçük kimseye denildiği de söylenmiştir.

Buralar İslâm’dan önce hristiyan rahiplere ve sabiîlerin âbidlerine mahsus yerlerdi. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Daha sonra ise müslümanların ezan okudukları yer (minare) hakkında da kullanılmaya başlanmsştır.

“Kiliseler” kelimesi in çoğuludur, hristiyanların mabedi olan kilise demektir. Taberî der ki: Bunun yahudilerin kiliseleri (havraları) anlamında olduğu da söylenmiştir. (Ancak) daha sonra Mücahid’den böyle bir anlamı gerektirmeyen açıklamalar bu kelimenin anlamı arasına sokuşturulmuştur.

“Havralar” kelimesi ile ilgili olarak ez-Zeccâc ve el-Hasen: Bunlar yahudilerin kiliseleri (manastırları)dır, demişlerdir, İbranice’de bu kelime; şeklinde söylenir.

Ebû Ubeyde der ki: Bu kelime hristiyanların çöllerde yolculuklarında dua ve ibadet etmek İçin yaptıkları binaların adıdır. Bunlara “salûtâ” ismi verilir ve Arapça’ya uydurularak “salavât” diye kutlanılmıştır,

Bu kelimede İbn Atiyye’nin söz konusu ettiği şekilde dokuz ayrı kıraat vardır: ile “fuûlî” vezninde; ile “salîb”in çoğulu olarak “be” harfi ile; şeklinde fuûl vezninde üç noktalı peltek se ile; şeklinde, “sâd” ve “lâm” harfleri ötreli, “vav”dan sonra da elif ile; şeklinde, yine “sâd” ve “lâm” harfleri ötreli, üç noktalı peltek “se” den sonra elif ile; şeklinde. Ayrıca “sâd” harfi esreli, “lâm” harfi sakin, ondan sonra esreli bir “vav” harfi ile “ye” harfi, arkasından üç noktalı peltek bir “se” ve ondan sonra da elif ile; şeklinde.

en-Nehhâs’ın naklettiğine göre de Âsım el-Cahderî bu kelimeyi; diye okumuştur. ed-Dahhak’tan da üç noktalı pekek “se” ile; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. Ancak bu kıraatinde “sâd” harfini üstün mü, yoksa ötreli mi okuduğunu bilmiyorum.

Derim ki; Buna göre bu kelimede oniki kıraat söz konusu olmaktadır.

İbn Abbâs der ki: “Salavât” kiliseler demektir. Ebû’l-Âl-iyye der ki: Salavât, sabiîlerin mabedleri demektir. İbn Zeyd der ki: Bunlar müslümanların kıldıkları namazlardır. Düşman onların üzerine baskın yapacak olursa, namazları kesilir ve mescidler yıkılır. Buna göre “salavât” hakkında

“yıkılma” kelimesi, artık kılınmaları imkânsız hale getirileceği anlamında istiare olarak kullanılmıştır. Yahut da bu ifadeyle salavât (namaz kılma) yerlerini kastetmiş ve muzafı hazfetmiş de olabilir.

İbn Abbâs, ez-Zeccâc ve başkalarının açıklamalarına göre; yıkma İşi hakikat anlamında kullanılmıştır. el-Hasen ise salavâtın yıkılması, namazların terkedilmesi demektir. Kutrub ise: Salavât küçük manastırlar, demektir. Bunun tekilinin kullanıldığı işitilmiş değildir.

HasîPin kanaatine göre bu isimlerden maksat, ümmetlerin ibadet ettikleri yerlerin kısımlarına işaret etmektir. Manastırlar (es-sevâmi1) rahiplere, kiliseler (el-bîa) hristiyanlara, havralar (es-salavât) yahudilere, mescidler de müslümanlara aittir.

İbn Atiyye der ki: Daha açıkça anlaşılan, bu âyetler ile ibadet yerlerinin anılmasında mübalağa kastının güdülmüş olmasıdır. Bu isimler çeşitli ümmetler tarafından aynı yerler hakkında isim olarak kullanılabilir. Ancak kilise (el-bî’a) Arapça’da hristiyanlara has mabedin adıdır. Bu isimler kitab ehli olan bütün ümmetlerde eskiden beri bilinen anlamları olan kelimelerdir. Bu âyet-i kerîmede mecusiler de, müşrikler de söz konusu edilmemişlerdir. Çünkü bunların korunmaları gereken yerleri olmadığı gibi, Allah’ın anılması, ancak semavi şeriat sahibi ümmetler arasında söz konusudur.

en-Nehhâs der ki: Arapça’da işin gerçeğine bakılacak olursa, “içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı” vasfının -başkalarına değil de- sadece mescidlere ait olması gerekir. Çünkü zamir hemen mescidlerden sonra zikredilmektedir. Bununla birlikte bu zamirin “manastırlar” ile ondan sonra gelen mabed isimlerine ait olması da mümkündür. O takdirde âyet, onların şeriatlerinin tahrif edilmediği ve hakkı ikame ettikleri zamanı kastetmiş olur.

7- Gayr-ı Müslimlerin Mabedlerinin, Müslümanların Mescidlerinden Önce Zikredilmesinin Sebebi:

Zimmet ehlinin mabedleri ve dua ettikleri yerler niçin müslümanların mescidlerinden önce zikredilmiştir, denilecek olursa, cevap olarak: Çünkü onların bina ve yapılışları daha eskidir, denilir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Buna sebep bunların yıkılma ihtimallerinin daha yüksek, mescidlerde de Allah’ın adının anılmasının daha ileri bir ihtimal oluşudur. Nitekim yüce Allah’ın:

“Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” (Fâtır, 35/32) âyetinde “ileri geçen”in sonradan anılması da buna benzemektedir.

8- Allah, Dinine Yardım Edene, Yardım Eder:

“Allah, kendi (dini)ne yardım edene, elbette yardım eder.” Yani O, dinine ve peygamberine yardım edene yardım eder.

“Muhakkak Allah güçlüdür.” Yani kudret sahibidir, gücü yetendir. el-Hattâbî der ki: Güçlü (el-Kavî) kadir (gücü yeten, muktedir) anlamında kullanılabilir. Bir şeye güç yetiren, ona muktedir olur, demektir.

“Azizdir.” Pek yücedir, şanı pek üstündür. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Kendisine zarar ulaştırılamayan mutlak güçlü anlamında olduğu da söylenmiştir. Biz bu iki ismi “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmâi’llahi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

Hac 39

Kendilerine zulmedildiği için savaşmalarına izin verilenlere savaş izni verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.

Diyanet Vakfı
Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Kendileri ile Savaşılanlara zulme uğradıkları için (Savaşmaya) İzin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir,

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Savaş İzni:

Yüce Allah’ın;

“Kendileri ile Savaşılanlara… izin verildi” âyeti ile ilgili bir açıklamaya göre: Bu âyet yüce Allah’ın:

“Muhakkak Allah mü’minleri sallallahü aleyhi ve sellemunur” âyetini beyan etmektedir. Yani onlara Savaşmayı mubah kılmak, onlara yardım etmek suretiyle kâfirlerin başlarına açtıkları musibetlere karşı onları sallallahü aleyhi ve sellemunur. Bu âyette hazfedilmiş kelimeler vardır: Savaşabilecek durumda olanlara Savaşmaya izin verilmiştir, demektir. Bunun hazfedilmesine sebep ifadenin hazfedilen ifadelere delâlet etmesidir.

ed-Dahhak dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabı Mekke’de kâfirler kendilerine eziyet ve işkence ettikleri için kâfirlerle Savaşmak için izin istediler. Yüce Allah da:

“Çünkü Allah hainlik ve nankörlük edenlerin hiçbirini sevmez” âyetini indirdi. Hicret ettikten sonra da: “Kendileri ile Savaşılanlara zulme uğradıkları için izin verildi” âyeti nazil oldu. İşte bu âyet, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan yüz çevirmek, terketmek ve affedip, bağışlamak emirlerinin hepsini neshetmektedir. Savaş hakkında nâzil olmuş ilk âyet-i kerîmede budur.

İbn Abbâs ve İbn Cübeyr derler ki: Bu âyet-i kerîme Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Medine’ye hicret etmesinden sonra nazil olmuştur. Nesâî ve Tirmizî’nin İbn Abbâs’tan rivâyetlerine göre o şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’den çıkartılınca Ebubekir: Peygamberlerini çıkarttılar, mutlaka helâk edileceklerdir, dedi. Bunun üzerine yüce Allah da; “Kendileri ile Savaşılanlara zulme uğradıkları için İzin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir” âyetini indirdi. Ebubekir de dedi ki: Bunun üzerine anladım ki artık Savaş olacaktır. Tirmizî, Tefsir 22. sûre; Nesâî, Cihâd 1; Müsned, 1, 216 (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen bir hadistir. Ayrıca bunu birden çok kişi Süfyan’dan, o el-A’meş’ten, o Müslim el-Batîn’den, o Saîd b. Cübeyr’den mürsel olarak rivâyet etmiş ve bu rivâyette: “İbn Abbâs’tan” kaydı zikredilmemiştir. Tirmizî, Tefsir 22. sûre 4

2- Mubah Kılmak da Şer’i Hükümlerdendir:

Bu âyet-i kerîmede -Mutezile’nin kanaatinin aksine- mubah kılmanın şer’i hükümlerden olduğuna dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah’ın:

“İzin verildi” âyeti, mubah kılındı, anlamındadır. Bu da sözlükte yasak olan herbir şeyin mubah kılınması manasına kullanılmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“İzin verildi” anlamındaki âyet, hemzenin (ötre yerine) üstün okunmasıyla: “İzin verdi” şeklinde de okunmuştur ki, Allah İzin verdi demektir.

“Kendileri ile Savaşılanlara” anlamındaki âyette “te” harfi esreli olarak; şeklinde “düşmanlarıyla Savaşanlara” diye okunmuştur, “te” harfi üstün olarak da okunmuştur. Yani müşriklerin kendileriyle Savaştıkları kimseler demek olup, bunlar da mü’minlerdir. İşte bundan dolayı “zulme uğradıkları için” denilmiştir. Bu da onların yurtlarından çıkartıldıkları anlamındadır.

Hac 38

Şüphesiz Allah, iman edenleri savunur. Allah, hain ve nankör olan hiç kimseyi sevmez.

Diyanet Vakfı
Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Allah mü’minleri sallallahü aleyhi ve sellemunur. Çünkü Allah hainlik ve nankörlük edenlerin hiçbirisini sevmez.

Rivâyete göre bu âyet-i kerîme mü’minler dolayısıyla nazil olmuştur. Şöyle ki; mü’minler Mekke’de sayıca çoğalıp kâfirler onlara eziyet ve işkenceler yapınca, onların bir bölümü Habeşistan’a hicret etti. Mekke’de kalan bir takım mü’minler de imkân bulduğu kâfirleri öldürmek, suikast tertiplemek, emanetlerine hainlik etmek ve hile yapmak istediler. Bunun üzerine bu âyeti kerîme -yüce Allah’ın:

“… ve nankörlük edenlerin hiçbirisini sevmez” âyetine kadar nâzil oldu. Bu âyet-i kerîme ile şanı yüce Allah, mü’minleri savunma va’dinde bulundu ve çok açık bir şekilde hainliği ve gadretmeyi yasakladı. Gadredip ahdi bozmanın çok ağır bir vebal olduğuna dair açıklamalar daha önceden el-Enfal Sûresi’nde (8/58. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada (belirtilen âyet, 3. başlıkta) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Ahdini bozanın arkasında ahdini bozduğu kadarıyla bir sancak dikilir ve bu filanın hainliğidir, denilir” Buhârî, Edeb 99; Müslim Edep, 8-10, 16; Ebû Dâvûd, Cihâd 150; İbn Mâce, Cihâd 42; Dârimî, Buyu 11; Müsned, II, 49, 70, III, 7, 46, 61, 64 âyeti da geçmişti.

Âyetin anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah îman kalplerinde iyice yer edinceye kadar mü’minlerin muvaffakiyetlerini sürdürerek sallallahü aleyhi ve sellemunur. Kâfirler onları dinlerinden uzaklaştıramazlar. Eğer herhangi bir baskı ve zorlama ile karşı karşıya kalacak olurlarsa, kalpleriyle İrtidad etmemeleri için onları korur, muhafaza eder.

Bir başka açıklama da şöyledir: O, mü’minleri ortaya koydukları delillerle onları üstün getirmek suretiyle sallallahü aleyhi ve sellemunur. Diğer taraftan bir kâfirin, bir mü’mini öldürmesi nadirdir. Şayet bir kâfir, bir mü’mini öldürecek olursa, yüce Allah o mü’mini kendi rahmetine ruhunu kabzederek almak suretiyle sallallahü aleyhi ve sellemunur.

Nafî’: “Sallallahü aleyhi ve sellemunur” şeklinde,

“eğer Allah… Savasaydı” (el-Hac, 22/40) âyetindeki “fe” harfinden sonra elif ilavesiyle; diye okumuştur. Ebû Amr ve İbn Kesîr bu âyetteki bu kelimeyi “dal” harfi ile “fe” harfi arasında elif siz, kırkıncı âyet-i kerîme’deki kelimeyi de aynı şekilde elifsiz olarak okumuştur. Âsım, Hamza ve el-Kisaî ise bu âyetteki bu kelimeyi “dal” harfi ile “fe” harfi arasında elif ile, kırkıncı âyet-i kerîmedeki kelimeyi ise elifsiz olarak okumuştur. Elifli okuyuş ile elifsiz okuyuş aynı anlamdadır. “Hırsızı cezalandırdım” ve “Allah ona afiyet versin” tabirlerinde olduğu gibi. Mastarı da şeklinde gelir. ez-Zehravî’nin naklettiğine göre elifli okuyuş mastarıdır, de olduğu gibi.

Hac 37

Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Ancak O’na sizin takvanız ulaşır. Allah’ı size yol gösterdiği şekilde yüceltmeniz için onları sizin hizmetinize verdi. İyilik yapanları müjdele.

Diyanet Vakfı
Onların ne etleri ne de kanları Allaha ulaşır; fakat Ona sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allahı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!

Kurtubi Tefsiri
Onların etleri de, kanları da Allah’a asla ulaşmaz. Fakat sizden O’na takva ulaşır. Bu şekilde O, onları size musahhar kıldı ki, size hidayet verdiği için tekbir getirip Allah’ı ta’zim edesiniz. İhsan edenleri müjdele!

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1-Allah’a Ulaşan Kurban Etleri Değildir:

“Onların etleri de, kanları da Allah’a asla ulaşmaz” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Cahiliye dönemi insanları kestikleri develerin kanlarını Beyt’e sürerlerdi, müslümanlar da aynı işi yapmak isteyince bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Nail olmak (ulaşmak), yüce yaratıcı ile alâkası olan bir fiil değildir. Bu fiil kabul etmek manasını mecazi bir yolla anlatmaktadır. O’na asla ulaşmaz demektir. İbn Abbâs: O’na asla yükselmez diye açıklamıştır. İbn Îsa da: Allah kurbanların etlerini de kanlarını da asla kabul etmez, fakat sizden O’na takva ulaşır, diye açıklamıştır. Yani yalnız kendi rızası istenenleri kabul eder, onları kendisine yükseltir, bunu işitir (kabul eder), bunun mükâfatını verir, “Ameller ancak niyetler iledir” Buhâri, Bed’u’l-Vahy 1, Îman 41, Nikâh 5…; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvûd. Talâk 11; Tirmizî, Fedâilu’l-ahâd 16; Nesâî, Tahâre 59, Talâk 24; İbn Mâce, Ztthd 26; Müsned, I, 25, 43. hadisi bu manadadır.

“Allah’a asla ulaşmaz” ile: “Ona ulaşır” fiillerinin her ikisi de “ya1” iledir. Ancak Ya’kub bu iki Fiili de “el-luhm; etler” kelimesini nazar-ı itibara alarak “te” ile okumuştur. Yani, o etler Allah’a asla ulaşmaz…

2- Kurbanlıkların Bize Müsahhar Kılınması İlâhî Bir Lütuftur:

“Bu şekilde O, onları size müsahhar kıldı.” Şanı yüce Allah, onları bizim emrimize vermekle ve onlarda tasarruf etme imkânını sunmakla bize lütufta bulunmuştur. Halbuki bunlar yapı itibariyle bizden daha iri, organları da bizden daha güçlüdür. Bunun böyle olması ise, kulun İşler zahiren kula göründüğü şekliyle idare edilmemekte olduğunu, işlerin ancak aziz ve kadir olanın iradesine göre tedbir edildiğini bilmesi; insanların da O’nun iradesiyle küçük olanın, büyük olana galip geldiğini, mutlak galibin, kulları üstünde kahhâr olan bir ve tek Allah olduğunu bilmeleri içindir.

3- Hidayete İleten Allah’a Şükür:

Şanı yüce Allah, bundan önceki âyet-i kerimede adının kurbanlıklar üzerinde anılması gereğini dile getirerek: “Onlar ayakları üzere iken, üzerlerine Allah’ın ismini anın” diye buyurmuştu. Burada “Size hidâyet verdiği için tekbir getirip Allah’ı ta’zim edesiniz” âyeti ile Allah’ın ismini tekbir ederek yüceltmeyi söz konusu etmektedir. İbn Ömer (radıyallahü anh) da hediyelik kurbanını boğazladığı zaman her iki emri yerine getirmek üzere; “Bismillahî vallahu ekber: Allah’ın adına ve Allah en büyüktür” derdi. Bu onun fıkhının bir göstergesidir.

Sahih(-i Buhârîde, Enes’ten şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beyaz ve boynuzlu iki koç kurban etti. (Enes) dedi ki: Ben onu o iki koçu elleriyle keserken gördüm. Ayağını yanları üzerine koyup besmele çekip tekbir getirdiğini gördüm. Buhârî, Edâhî % 13, 14; Müslim, Eclâlıî 17, !«; Tirmizî, Edâhî 2; Nesâî, Dahâya 14, 29, 30. 31; İbn Mâce, Edahî 1, 13; Dârimî, Edâhî 1; Müsned, 111, 115, 170, 183, 1H9, 211, 222, 255, 279

İlim adamları bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Sevr der ki: Besmele çekmek, namazdaki tekbir gibi olup yerine getirilmelidir. Ancak bütün ilim adamları bunun müstehab olduğunu kabul etmişlerdir. Şayet yüce Allah’ın isimlerinden bir başka ismi zikrederek, bununla da besmele getirmeyi kastetmiş ise bu da caizdir. Sırf “Allahu ekber” yahut Lâ ilahe İllallah” dese de böyledir. Bunu İbn Habib söylemiştir. Eğer besmele kastıyla söylemeyecek olursa, bu sözleri besmelenin yerini tutmaz ve yenilmez. Bu görüş, de Şâfiî ve Muhammed b. el-Hasen’in görüşüdür. Bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının tamamı ve başkaları kesim esnasında besmele ile birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a salavât getirmeyi, veya onun ismini anmayı mekruh görmüşler ve: Böyle bir durumda yalnızca yüce Allah’ın ismi anılır demişlerdir. Şâfiî kesim esnasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a salavât getirmeyi câiz görmektedir.

4- Kurban Kesenin Kabulü İçin Dua Etmesinin Hükmü:

Cumhûr kurban kesen kimsenin: Allah’ım, benden kabul buyur demesinin câiz olduğu kanaatindedir. Ancak Ebû Hanîfe bunu mekruh görmektedir. Oysa Sahih(-i Müslim)’in kaydettiği Âişe (radıyallahü anhnhâ) yoluyla gelen rivâyet onun aleyhine bir delildir. Bu rivâyette şöyle denilmektedir: …Sonra: “Bismillahi, Allah’ım sen Muhammed’den, Muhammed’in aile halkından ve Muhammed’in ümmetinden kabul buyur” dedi, sonra da onu kurban etti. Müslim, Edâhî 19; Ebû Dâvûd, Edâhî 4; Müsned, VI 7

Hac 36

Büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın sembollerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar ayakta iken üzerine Allah’ın adını anın. Yanları yere düştüğünde onlardan yiyin, kanaatkâr ve isteyen fakire yedirin. Şükredesiniz diye böylece onları sizin hizmetinize verdik.

Diyanet Vakfı
Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allahın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allahın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yeyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.

Kurtubi Tefsiri
Kurbanlık develeri de size Allah’ın şeâirinden kıldık. Onlarda sizler için hayır(lar) vardır. Onlar ayakları üzere iken, üzerlerine Allah’ın ismini anın. Artık yanları üzere düşüp can verince etinden yeyin ve ondan dilenen, dilenmeyen fakirlere yedirin. Onları şükredesiniz diye böylece size müsahhar kıldık.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1- Kurbanlık Develer:

Yüce Allah’ın:

“Kurbanlık develer ” âyetini İbn Ebi İshak “dal” harfini (sükûn yerine) ütreli olarak okumuştur. Bunlar iki ayrı söyleyiştir. Tekili: şeklinde gelir. Nitekim “meyve” anlamına gelen: kelimesirsin-çoğulu da; şeklinde, tahta anlamına gelen; kelimesinin çoğulu da: şekillerinde gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de de:

“Onun ayrıca bir geliri de vardı” (Kehf 18/34) âyetindeki “gelir” anlamındaki kelime “mim” harfi üstün olarak değil de; şeklinde ötreli okunduğu gibi, peklinde sakin olarak da okunmuştur ve bunlar iki ayrı söyleyiştir.

Deveye; denilmesi, semizleyip kilo almasından dolayıdır “Sensizlik” demektir. Bu ismin develere has bir İsim olduğu da söylenmiştir.

Develer, kelimesinin -be ve dal harfleri üstün olmak üzere in çoğulu olduğu da söylenmiştir. “Adam kilo aldı,” anlamındadır, “Yaşı ilerledi, yaşlandı” anlamındadır. Hadiste de: Gerçekten ben büyüdüm, yaşlandım” Ebû Dâvûd, Salât 74; İbn Mâce, İkâmetu’s-salat 41; Dârimi, Salât 72; Müsned, IV, 92, denilmektedir. Bu kelime; (……..) diye de rivâyet edilmiş olmakla, birlikte bunun bir anlamı yoktur. Çünkü bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sıfatına muhaliftir, zira bu, etim çoğaldı, arttı demektir. Nitekim “Adam irileşti, kilolandı…” denilir. “İri-yarı adam,” demektir.

2- “el-Budn” Kelimesi Develer Dışında İnekler Hakkında da Kullanılabilir mi?;

İlim adamları “el-budn” kelimesinin develer dışında, inekler hakkında kullanılıp kullanılmayacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Mes’ûd, Atâ ve Şâfiî, kullanılmaz derler. Malik ve Ebû Hanîfe ise kullanılır demişlerdir.

Bu husustaki görüş ayrılığının etkisi, bir bedene kurban etmeyi adayıp ta, bedene (deve) bulamayıp, yahut bulduğu halde buna gücü yetmeyip, inek kesmeye gücü yetenin durumu hakkında ortaya çıkar. Böyle birisi için inek kesmek yeterli olur mu, olmaz mı? Şâfiî’nin mezhebine ve Atâ’ya göre yeterli olmaz, Malik’in mezhebine göre ise yeterli olur.

Sahih olan görüş ise Şâfiî ve Atâ’nın kabul ettiği görüştür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma günü ile ilgili sahih hadisinde şöyle buyurmaktadır: “İlk saatte (cuma namazına) giden kişi sanki bir bedene (deve) kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte giden kimse ise sanki bir inek kurban etmiş gibi olur…” Buhârî, Cumua 4; Müslim, Cumua 10; Ebû Dâvûd, Tahâre 217; Tirmizî, Cumua 6; Nesâî, Cumua 14; Muvatta’, Cumua 1; Müsned, II, 462, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın burada inek (bakara) ile bedene arasında fark gözetmesi, ineğe ayrıca bedene demlemeyeceğinin delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“Artık yanları üzere düşüp, can verince” âyeti da buna delâlet etmektedir. Çünkü buradaki vasıf develere hastır. İnek ise ileride geleceği gibi koyunlar gibi yatırılarak boğazlanır.

Bizim delilimize gelince, bu kelime iri cüsse sahibi olmak demek olan “el-bedâne”den alınmıştır. İri cüsseli olmak vasfı ise hem develerde, hem ineklerde bulunur. Aynı şekilde kanlarının akıtılması suretiyle yüce Allah’a yakınlaşmak özelliği ineklerde, develerdeki gibidir. Öyle ki, bir inek kurban olarak tıpkı deve gibi yedi kişi için yeterlidir. Bu Ebû Hanîfe lehine de bir delildir, zira Şâfiî de bu hususta ona muvafakat etmektedir. Ancak bizim mezhebimizde bu görüş yoktur.

İbn Şecere’nin naklettiğine göre koyunlara da “bedene” denilebilir, Ancak bu gaz bir görüştür.

“el-Budn” ise Ka’be’ye hediye olarak gönderilen (kurbanlık) develerdir. “el-Hedy” ise deve, inek ve koyun türü(nün hediye olarak gönderilmesi) hakkında kullanılan genel bir tabirdir.

3- Kurbanlıklar Haccın Sedirinin Bir Kısmıdır:

Yüce Allah’ın:

“Size Allah’ın şeâirinden kıldık” İfadesi bunların, şeâirin bir kısmı olduğu hususunda açık bir nasstır. Yüce Allah’ın:

“Onlarda sizler İçin hayır vardır” âyetinde de daha önce sözü edilen faydalar kastedilmektedir. Doğrusu, bu hayrın hem dünya, hem âhiret hayırları hakkında umumi, olduğudur.

4- Kurbanlık Develerin Allah Adına Kesilmeleri:

“Onlar ayakları üzere İken, üzerlerine Allah’ın ismini anın” Yani Allah’ın adına onları boğazlayın, “Ayakları üzerinde duruyorken,” demektir. Develer ayakları bağlı, ayakta oldukları halde boğazlanırlar. Bu vasıf asıl itibariyle atlar için kullanılan bir vasıftır. Nitekim atın, üç ayağı üstünde dikilip, dördüncüsünün toynağını yere değdirecek şekilde duruşu halini anlatmak üzere denilir. Böyle duran ata da; denilir.

Deve boğazlanacağı vakit, ön ayaklarından birisi bağlanır ve üç ayağı üzerinde ayakta durur.

el-Hasen, el-A’rec, Mücahid, Zeyd b. Eslem ve Ebû Mûsa el-Eş/arî bu anlamdaki kelimeyi- diye okumuşlardır. Bu da; yüce Allah’a hâlis olarak, onları boğazlarken Allah’tan başkasının ismini onunla ortak olarak zikretmeyerek boğazlayınız demektir.

Yine el-Hasen’den; şeklinde “fe” harfini esreli, şeddesiz ve tenvin ile okuduğu da nakledilmiştir ki; bu da bundan önceki okuyuş ile aynı anlamdadır. Ancak kıyasa muhalif olarak tahfif kastıyla “ya” harfi hazfedilmiştir, şekli, Cumhûrun kıraati olup, “Sıraya dizdi, hizaya soktu,” fiilinden gelen bir kelime olarak “fe” harfini üstün ve şeddeli okumuşlardır. Bunun tekili de; şeklindedir. Öbür okuyuş olan; in tekili de seklinde gelir.

İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, İbn Ömer, Ebû Ca’fer, Muhammed b. Ali ise “nun” harfi ile; şeklinde ve; nin çoğulu olarak (anlamı biraz sonra gelecek) okumuşlardır. Bunun tekili ise sonunda “te”nis “te”st olmaksızın gelmez. Çünkü “fail” veznindeki bir kelimenin, ancak kıyasa konu olmayan özel bir takım harflerde “fevâil” diye çoğulu yapılabilir. Bu da “faris, fevâris, hâlik, hevâlik, hâlif, havâlif” gibi kelimelerdir. “Ön ayaklarından birisi çırpınmasın diye bağlanarak yukarıya kaldırılmış olan” demektir. Şanı yüce Allah’ın:

“Bir ayağını tırnağı üzere dikip, üç ayağı üzere duran asil atlar” (Sad, 38/31) âyeti da bu kabildendir. Amr b. Külsûm da şöyle demiştir:

“Atları onun yanıbaşında durur bıraktık,

Yularları boyunlarına üç ayağı yerde diğerinin tırnağını yere dikmiş olarak.”

Bu beyit şu şekilde de rivâyet edilmektedir:

“Atları onun için feryad eder durur,

Yularları boyunlarına dolanmış, üç ayağı yerde diğerinin tırnağını yere dikmiş olarak.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“O, bir ayağının tırnağını diken asil atlara alışkındır hâlâ o,

Üç ayağı üzerinde, birini de kırmış (bükmüş) olarak duranlardandır.”

Ebû Amr el-Cermî der ki: es-Sâfîn ayağın ön taraflarında bir damar adıdır, Atâ vuruldu mu ayağını kaldırır. el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Uzunca ağaç gövdesini andıran herbir siyah at, göz ucuyla gözünü kırpmadan mızraklara bakar.

Asaletle üç ayağı üstünde durup, tekinin tırnağını yere değdirince,”

5- Develerin Boğazlanma Şekli:

İbn Vehb dedi ki: Bana İbn Ebi Zi’b’in anlattığına göre o İbn Şihab’a develeri ayakta kesmenin hükmü hakkında soru sormuş, ona: Önce bir ayağını bağlarsın, sonra da üç ayağı üstünde bırakırsın diye cevap vermiştir. Malik b. Enes de bana onun benzerini söylemiştir. İlim adamları bunu müstehab görürlerdi. Ancak Ebû Hanîfe ile es-Sevrî develerin çökmüş olarak da, ayakta oldukları halde de kesilmelerini câiz görmüşlerdir. Atâ istisna kabilinden buna muhalefet etmiş ve çökmüş halleriyle develeri kesmeyi müstehab kabul etmiştir. Sahih olan ise Cumhûrun kabul ettiğidir, çünkü yüce Allah:

“Artık yanları üzerine düşüp can verince…” diye buyurmaktadır. Bu da kesimlerinden sonra yere yıkılırlarsa anlamındadır. Nitekim “Güneş batıya kaydı” İfadesi de buradan gelmektedir.

Müslim’in, Sahih’inde Ziyad b. Cübeyr’den rivâyete göre İbn Ömer çökmüş olduğu halde deve kesen bir adamın yanından geçmiş ve ona şöyle demistir: Sen (bir ayağı) bağlı olarak ve ayakta olduğu halde onu kes. Peygamberinizin (salât ve selâm ona) sünnetine uyunuz, demiştir. Buhârî, Hacc 118; Müslim, Hacı 358; Ebû Dâvûd, Menâsik 20; Dârimî, Menâsik 70; Müsned, 11, 3, 86, 139

Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre de ez-Zübeyr, Câbir’den yine ez-Zübeyr, Abdu’r-Rahmân b. Sabit bana haber verdi diyerek. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı deveyi sol ayağı bağlı ve diğer ayakları üzerinde ayakta dikili olduğu halde keserlerdi.” Ebû Dâvûd, Menâsik 20

6- Devenin Belirtilen Şekilden Başka Türlü Boğazlanması:

Mâlik dedi ki: Şayet bir insan deveyi bu şekilde kesemeyecek olursa, yahut devesinin kaçıp kurtulacağından korkarsa onu bağlayarak boğazlamasında bir mahzur görmüyorum. DeVe uygun halde, bağlı olmayarak ve ayakta boğazlanır. Ancak bu imkânsız olursa, o takdirde ön ayakları bağlanır, arka ayaklarının bağlanması ise kesicinin ona güç yetirememesi yahut zorlanmasından korkması halinde söz konusu olur. Çökmüş halde boğazlanması arka ayaklarının bağlanmasından daha faziletlidir. İbn Ömer gençliğinde harbeyi eline alır, göğsüne saplar, hörgücünden çıkartırdı. Ancak yaşlanınca gücü azaldığından ötürü, çökmüş haliyle deveyi boğazlar, harbeyi onunla birlikte bir başka adam tutar, bir başkası da devenin yularını tutardı.

İnek ve koyunlar ise yatırılarak kesilirler.

7- Kurban Gününden Önce Kurban Kesmek:

Kurban günü tan yeri ağarmadan önce, hacda develeri kurban etmek, icma ile câiz olmadığı gibi, hacda olmayanların da can yeri ağarmadan önce kurban kesmeleri câiz değildir. Tan yeri ağardıktan sonra Minâ’da kurban kesmek câiz olur. İmâmlarının kurban kesmesini beklemek görevleri yoktur. Diğer bölgelerdeki kurban kesmek ise böyle değildir. Hac yapan herkes için kurban kesme yeri Minâ’dır. Umre yapan herkes için kurban kesme yeri de Mekke’dir. Hacceden bir kimse Mekke’de, umre yapan ise Mina’da kurban kesecek olursa, yüce Allah’ın izniyle herhangi birisi için vebal yoktur.

8- Yanları Üzere Düşen Develer:

Yüce Allah’ın:

“Artık yanları üzere düşüp, can verince…” âyetinde benzer lafızla: “Güneş batıya kaydı” denilir. “Duvar yıkıldı” demektir. Kays b. el-Hatîm der ki:

“Avfoğulları kendilerine barışı yasaklayan bir emire itaat etti,

Sonunda ilk yere yıkılan o oldu.”

Evs b. Hacer de şöyle demektedir:

“O yıkılan dağ dolayısıyla güneş tutulmaz,

Ay tutulmaz ve yıldızlar sönmez mi?”

Buna göre yüce Allah’ın:

“Artık yanları üzere düşüp can verince…” âyeti ile, bu develer yan tarafları üzerine ölü yıkıldıkları zamanı kastetmek istemektedir. Yüce Allah

“yanı üzere yıkılmayı” ölümden kinaye olarak zikretmiştir. “Onlar ayakları üzere İken, üzerlerine Allah’ın adım anın” âyetinde onları kesip boğazlamayı kinaye yoluyla kastettiği gibi. Bir çok yerde kinaye açık ifadeden daha beliğdir. Şair şöyle demektedir:

“Onu yırtıcı hayvanlara parçalasınlar diye bıraktım, onlar da onu

Tepeden tırnağa kadar paramparça edip yediler.”

Yine Antere şöyle demektedir;

“Ben onun koçunun iki boynuzuna bir darbe indirdim, o da yere yıkıldı.”

Yani yere ölmüş olarak yıkılıp düştü. Bu tür anlatımların benzerleri pek çoktur.

Kesimden sonra yanı üzere yıkılıp düşmek, kanının akmasının ve canının çıkmasının alâmetidir. İşte bu da etinin yenileceği yani yenilmesinin yaklaştığı vakittir. Çünkü bundan sonra artık derisi yüzülmeye başlanır ve kesilen kurbanlıktan bir parça koparıldıktan sonra pişirilir.

Soğumadıkça (hareketi kesilmedikçe) derisi yüzülmez. Çünkü bu bir çeşit işkence kabilindendir. Bundan dolayı Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Canları çıkarmakta acele etmeyiniz.

9- Kurban Etinden Yeme Emri:

“Etinden yeyin” emri mendübluk ifade eder. Bütün ilim adamları insanın kestiği hediye kurbanından yemesini müstehab kabul etmişlerdir. Bunda hem ecir almak, hem de ilâhî emre uymak söz konusudur. Zira cahiliye dönemi insanları önceden de geçtiği üzere hediye kurbanlıklarından bir şey yemezlerdi.

Ebû’l-Abbas b. Şureyh der ki; Yemek ve yedirmek müstehabtır. O bunlardan dilediği herhangi birisini de yapabilir. Şâfiî ise şöyle demektedir: Yemek müstehab, yedirmek vaciptir. Hepsini başkasına ikram edip yedirecek olursa bu dahi yeter. Ancak hepsini tek başına yiyecek olursa bu olmaz.

Bu hüküm, kestiği hediye kurbanının tatavvu’ (nafile) olması halinde böyledir. Eğer kesilmesi vacib olan kurban türünden ise, önceden de açıklandığı üzere onlardan yemesi câiz olmaz.

10- Dilenen ve Dilenmeyen Fakirlere Yedirmek:

“Ve ondan dilenen, dilenmeyen fakirlere yedirin” âyeti ile ilgili olarak Mücahid, İbrahim ve et-Taberî şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın

“yedirin” âyeti mübahlık bildiren bir emirdir.

“Dilenci” demektir. Dilencilik yaptığı takdirde; “Adam dilencilik etti, eder” diye mazisinde “nün” meftuh, muzariinde meksûr olarak Arapça baskıyı hazırlayanın da belirttiği gibi; muzari’in (aynulfi’linin yani birinci harfinin) meksûr gelmesi sözkonusu değildir; böyle bir kullanıma sözlüklerde işaret edilmemektedir. Mazisinin aynu’l-fi’li (ikinci harfi) kesreli, muzâri”inde fethalı kullanım ise, merhum müfessirin de belirttiği gibi dilenmek fiili için sozkonusudur. Yine baskıyı hazırlayanın belirttiği gibi, yazma nüshalar arasında birbirini tutmayan farklılıklar da vardır. kullanılır. Müzari’i şeklinde, mastarı şeklinde, ism-i faili şeklindeki kullanım, elinde az miktardaki şey ile yetinerek, iffetli davranıp dilenmeyen kimsenin halini anlatmak içindir. Mastarları da; şekillerinde gelir, Bu açıklamaları el-Halit yapmıştır, eş-Şemmâh’ın şu beyitinde birinci manasıyla kullanılmıştır:

“Kişinin malı kendisini ıslah edip fakirlikten onu kurtarırsa,

Elbetteki dilenmekten onu daha iffetli kılar.”

İbnu’s-Sikkît der ki: Araplardan “el-kunû”u kanaat anlamında kullananlar da vardır. Bu da razı olmak, iffetli davranmak ve dilenmemektir.

Ebû Recâ’dan; diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Bunun anlamı ise birincisinden farklıdır. Çünkü bir kimse hoşnut olduğu vakit; “Adam hoşnut oldu, o hoşnut olandır,” denilir.

“Dilenmeyen fakir”; senin etrafında dolaşıp da senden yanından bir şeyler isteyen kimsedir. İster açıkça istesin, ister sussun. Muhammed b. Ka’b el-Kurazî, Mücahid, İbrahim, el-Kelbî ile el-Hasen b. Ebi’l-Hasen der ki: Bu kelime dilenmeksizin karşında dikilen kimse demektir. Şair Zuheyr der ki:

“Karşılarına çıkıp dilenmeyen fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak,

varlıklılarının görevidir,

Az malı olanlar ise hem cömerttirler, hem de bolca verirler.”

Malik dedi ki: Bu kelimelerin anlamı ile ilgili duyduğum en güzel açıklama “el-kan kelimesinin fakir, “el-mu’ter” kelimesinin ise ziyaretçi anlamına geldiğidir.

el-Hasen’den (“dilenmeyen fakir” diye meali verilen lâfzı): diye okuduğu da rivâyet edilmiştir, bunun manası; ile aynıdır. Bir kimsenin yanında bir şeyler ister gibi davranan yahut fiilen isteyen kimsenin halini anlatmak üzere; denilir. Bu açıklamaları en-Nehhâs zikretmiştir.

Hac 35

Onlar ki, Allah anıldığında kalpleri ürperir; kendilerine isabet edenlere sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.

Diyanet Vakfı
Onlar öyle kimseler ki, Allahanıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki; Allah anılınca kalpleri titrer. Kendilerine isabet edenlere karşı sabreder, namazı dosdoğru kılarlar ve onlara rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Allah Anılınca Kalpleri Titreyenler:

“Kalpleri titrer” korkar, ona muhalefet etmekten çekinir, demektir. Yüce Allah, ismi anıldığında korkmak ve çekinmekle onları nitelendirmektedir. Bu ise onların güçlü bir yakîne sahip olmaları ve Rabblerinin emirlerine riayet etmeleri dolayısıyladır. Âdeta O’nun huzurundaymış gibidirler. Yine onları sabırla, namazı dosdoğru ve devamlı kılmakla da nitelendirdiğini görüyoruz. Bu âyet-i kerîmenin, (önceki âyetin sonunda yer alan) “itaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele” âyeti ile birlikte Ebubekir, Ömer ve Ali (Allah onlardan razı olsun) hakkında nazil olduğu da rivâyet edilmiştir.

“Namazı” kelimesini Cumhûr izafet olarak esreli okumuştur. Ebû Amr ise bir önceki kelimenin sonunda “nûn”un bulunduğunu kabul ederek nasb ile okumuştur. Ona göre buradaki “nûn”un hazfedilmesi ismin uzunluğu dolayısıyla hafif olsun diyedir, Sîbeveyh de şu beyiti nakletmektedir:

“Aşiretin avretini (korunması gereken yerlerini) koruyanlar.”

Görüldüğü gibi burada knruyanlar kelimesinin sonundaki “nün” da düşmüş; ondan sonraki kelime de nasb ile okunmuştur.

2- Allah’ı Bilip Tanıyan ve O’ndan Korkanların Hali:

Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın şu âyetlerini andırmaktadır:

“Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu) onların imanını arttırır ve onlar ancak Rabblerine dayanıp, güvenirler” (el-Enfâl, 8/2);

“Allah sözün en güzelini müteşâbih, tekrar edilen (mesânî) bir kitap halinde indirmiştir. Ondan dolayı Rabblerine kalpten saygı duyanların derileri ürperir. Sonra Allah anıldığı için derileri ve kalpleri yumuşar…” (ez-Zümer, 39/23)

İşte Allah’ı bilip tanıyanların, O’nun azâb ve cezasından korkanların hali budur. Bid’atçi, sapık ve bağırıp çağıran, avam ve cahillerin yaptıkları gibi çıkardıkları sesleri eşeklerin anırmasını andıranların bağırışları gibi bağırmazlar. Bu şekilde hareket eden ve bunun vecd ve huşu’ olduğunu iddia eden kimselere şöyle demek gerekir: Allah’ı tanımak, O’ndan korkmak, O’nun celâlini hakkıyla ta’zim etmek hususlarında ne Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a, ne de Ashab-ı Kiram’ın haline eşit bir hale ulaşabilirsin. Bununla birlikte onlar, kendilerine öğüt verildiğinde Allah’tan gelen öğütleri kavramaya çalışır ve Allah’tan korktukları için ağlarlardı.

Aynı şekilde yüce Allah kendi adının anıldığını ve Kitabının okunduğunu işiten marifet ehli kimselerin hallerini de böylece bizlere anlatmış bulunmaktadır. Bu halde olmayan bir kimse, hiç şüphesiz onların gösterdikleri yoldan giden ve onların yollarını takib eden bir kimse olamaz. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Peygambere indirileni işittiklerinde, hakkı bildiklerinden gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz îman ettik. Artık bizi şâhid olanlarla beraber yaz.” (el-Mâide, 5/83) İşte bu İfadeler onların hallerini nitelendirmekte ve söylediklerini nakletmektedir. Her kim sünnete tabi olmak İstiyorsa, işte bunların sünnetine uysun. Kim de delilerin halleriyle hallenmek istiyorsa bilsin ki; delilik insanların halinin en bayağışıdır ve delilik de çeşit çeşittir.

Sahih(-i Buhârî)’de Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre bazı kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a aşırıya kaçacak kadar çok soru sordular. O da bir gün mescide çıkageldi ve minbere çıkıp şöyle buyurdu: “Haydi bana soru sorunuz. Bugün bana neye dair soru sorarsanız, bu bulunduğum yerde kaldığım sürece onu mutlaka size açıklayacağım.”

Bunu işitmeleri üzerine sustular ve artık gelip çatmış bir işin yanı başında olduklarından korktular. Enes dedi ki: Sağa sola bakmaya başladım. Baktım ki herkes başını elbisesine sokmuş ağlıyor.., deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Buhârî, Ftten 15; Müslim, Fedâil 134, 136, 137; Müsned, III, 177.

Bu mesele ile ilgili açıklamalar bundan daha doyurucu bir şekilde el-Enfâl Sûresi’nde (8/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Hac 34

Biz her ümmet için kurban kesme yeri tayin ettik ki, kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Sizin ilahınız bir tek ilahtır, yalnız O’na teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele.

Diyanet Vakfı
Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allahın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlahınız, bir tek İlahtır. Öyle ise, Ona teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlaslı ve mütevazi insanları müjdele!

Kurtubi Tefsiri
Biz, kendilerine rızık olarak verdiğimiz kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar diye her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık. İlâhınız bir tek ilâhtır. O halde Ona teslim olun. İtaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele!

Yüce Allah kesilecek kurbanları söz konusu ettikten sonra

“Biz… her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık” âyeti ile kurban kesmeyi teşri’ buyurmadık bir ümmet bırakmadığını beyan etmektedir.

Ümmet belli bir görüş ve inanç etrafında toplanmış olan topluluk demektir. Yani Biz, îman etmiş herbir topluluğa böyle bir kurban kesmeyi teşri’ etmişizdir. “el-Mensek” kesmek ve kan akıtmak demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Kurban kestiği vakit; denilir. Kesilen hayvana; denilir, çoğulu: şeklinde gelir. Şanı yüce Allah’ın:

“Yahut bir sadaka, yahut da kurbandan bir fidye” (el-Bakara, 2/196) âyetinde de bu manada kullanılmıştır. Aynı zamanda bu kelime itaat anlamına da gelir.

el-Ezherî yüce Allah’ın:

“Biz… her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık” âyeti hakkında şöyle demektedir: Bu, bu gibi yerlerde kurban kesme yerine delâlet etmektedir. Kurbanın kesileceği yeri gösterdik, demektir. Bu manada olmak üzere; ile denilir ve bunlar iki ayrı söyleyiştir. Her iki şekilde de okunmuştur. Âsım dışında Kûfeliler “sin”i esreli olarak okurken, diğerleri üstün olarak okurlar.

el-Ferrâ’ der ki: Bu kelimenin “sin” harfi kesreli olarak okunursa, Arapça’da, hayır yahut şerrin işlenmesi mutad olan yer anlamındadır. Hac menâsiki denilmesi, insanların Arafe’de vakfe yapmak, cemrelere taş atmak, sa’y etmek gibi ameller için belirlenen yerlere gidip, gelmeleri dolayısıyladır.

İbn Arafe ise yüce Allah’ın:

“Biz… her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık” âyeti hakkında şöyle demektedir: Her ümmete yüce Allah’a itaat etmek için izleyecekleri bir yol tesbit ettik. Çünkü bir kimse kavminin gittiği yolu takib ettiği takdirde denilir.

(…………..) kelimesinin “bayram” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır, Katade ise bunu hac diye açıklamıştır. Ancak birinci görüş yüce Allah’ın şu âyeti dolayısıyla daha kuvvetli görülmektedir: “(Allah’ın) kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine” yani Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları kurban edip keserken “Allah’ın ismini ansınlar diye…” Böylelikle yüce Allah kurbanın kesilmesi esnasında adının anılmasını ve yalnız kendisi için kesilmesini emretmektedir. Çünkü bunları rızık olarak veren O’dur.

Daha sonra ifade geçmiş ümmetlere dair verilen haberden hazır olanlara: O, sizin hepinizin bir tek ilâhıdır, anlamında bir haber şekline geçmektedir. O halde kurban kesimi esnasında da durum böyledir. Bunun ihlâsla yalnızca O’na yapılması icab eder.

“O halde O’na teslim olun” âyeti O’nun hakkı, O’nun rızası ve size olan nimetleri dolayısıyla O’na îman edin ve O’na teslim olun, demektir. Bu âyetin teslimiyet gösterin, anlamını kastetme ihtimali de vardır. Bu da O’na İtaat edin, O’nun emirlerine boyun eğin, anlamındadır.

“İtaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele!” âyetindeki “Alçak gönüllü” ifadesi mü’minler arasında huşu’ duyan ve alçak gönüllü kimseler demektir. ise yerin alçak olan bölümü demektir. Âyet, işte böyle olanları pek büyük mükâfatla müjdele, anlamındadır. Amr b. Evs der ki: Alçak gönüllü olanlar zulmetmeyenlerdir, zulmedildikleri vakit intikam almaya kalkışmayanlardır,

Süfyan’ın, İbn Ebi Necîh’den, onun da Mücahid’den rivâyetine göre Mücahid şöyle demektedir: “Alçak gönüllüler (el-muhbitûn)” yüce Allah’ın emri ile mutmain olanlar, huzur bulanlardır.

Hac 33

Onlarda sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardır. Sonra varışları Eski Ev’dedir.

Diyanet Vakfı
Onlarda (kurbanlık hayvanlarda veya hac fiillerinde) sizin için belli bir süreye kadar birtakım yararlar vardır. Sonra bunların varacakları (biteceği) yer, Eski Eve (Kabeye) kadardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlarda sizin için belirli bir süreye kadar faydalar vardır. Sonra onların varacakları yer Beyt-i Atîk’tir.

5- Kurbanlıkların Faydaları:

Yüce Allah:

“Onlarda sizin için belirli bir süreye kadar faydalar vardır”

âyeti ile; bu develere sahip olanlar onları hediyelik kurban olarak göndermeyecek olurlarsa, sırtlarına binmek, sütlerini sağmak, üremeleri, yün vb. özellikleriyle faydalanmalarını kastetmektedir. Bunları kurbanlık olarak gönderdiği takdirde,

“belirli olan süre” ortaya çıkmıştır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. İşte bunlar hediye gönderilecek kurbanlık haline getdi mi yine bunlardan ihtiyaç duyulduğu takdirde sırtlarına binmek ve yavrularının süt ihtiyaçlarını karşılamasından sonra sütlerini içmek suretiyle yararlanılır.

Sahih hadiste Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir deveyi önünden süren bir adam görünce ona: “Ona bin” diye emretmiş, adam: Ama bu bir kurbanlıktır, deyince ona: “Ona bin” diye buyurmuş, yine: Bu bir kurbanlıktır deyince, Peygamber: -İki veya üçüncü defasında-: “Yazıklar olsun sana ona binsene” diye söyledi. Buhârî, Hacc 102, 103, Edeh 95; Müslim, Hacc 373; Ebû Dâvûd, Menasik 17; Tirmizî, Hacc 72; Nesâî, Menâsik 73-75; Müsned, III, 99.

Câbir b. Abdullah’tan rivâyete göre kendisine hediyelik kurbanların sırtına binmeye dair soru sorulunca şöyle demiş: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Bir başka binek buluncaya kadar mecbur kalırsan ona maruf bir şekilde binebilirsin.” Müslim, Hacc 375; Ebû Dâvûd, Menâsîk 17; Nesâî, Menâsik 76.

Bu görüşe göre “belirli süre” onun boğazlanması demektir. Bu açıklamayı da Atâ b. Ebi Rebâh yapmıştır.

6- Kurbanlık Deveye Binmenin Hükmü:

Kimi ilim adamı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın; “Ona bin” âyeti dolayısıyla, kurban edilmek üzere götürülen devenin sırtına binmenin vacib olduğunu kabul etmiştir. Bu emrin zahirini esas alanlar arasında Ahmed, İshak ve Zahirîler de vardır. İbn Nâfi’, Malikten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kurban olarak götürülen devenin sırtına aşırı olmayacak şekilde binmekte bir mahzur yoktur. Meşhur olan görüş ise kurbanlık sahibinin böyle bir deveye mecbur kalmadıkça binmeyeceği şeklindedir. Cabir (radıyallahü anh)in hadisi bunu gerektirmektedir, çünkü bu hadis bir kayıt getirmektedir. Kayıt getiren nass ise mutlakın hükmünü kayıtlandırır.

Şâfiî ve Ebû Hanîfe de bu doğrultuda görüş belirtmişlerdir.

İhtiyaç halinde bindiği takdirde (ihtiyacını karşıladıktan sonra) üzerinden iner. Bu açıklamayı İsmail el-Kadî yapmıştır. Maliki mezhebinin delâlet ettiği görüş de budur. Ancak bu, İbnu’l-Kasım’ın “inmek yükümlülüğü yoktur” şeklindeki nakline muhaliftir. Buna dair delili ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın devenin sırtına binmeyi mubah kılmış olmasıdır. O halde bu binmenin istishâbı (yani hükmünün bu şekilde kalması) da caizdir. Peygamber efendimizin: “Bir başka binek buluncaya kadar mecbur kalırsan” ifadesi ise İmâm Şâfiî ve Ebû Hanîfe (radıyallahü anh)ın görüşleri ile İsmail’in, Malik’in mezhebine dair naklettiğinin doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Ayrıca açık bir şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kendisi yorgun argın düştüğü halde bir deveyi süren bir adamı gördüğü ve ona: “Ona bin” dediği açık olarak rivâyet edilmiştir. Ebû Hanîfe ve Şâfiî derler ki: Eğer mubah olan şekliyle o devenin sırtına binmek onu(n değerini) eksiltirse, o takdirde bunun kıymetini ödemesi gerekir ve bu kıymetitasaddukeder.

7- Kurbanlıkların Varacağı Yer:

“Sonra onların varacakları yer Beyt-i Atîk’tir” âyeti ile bu kurbanlıkların Beyt’e kadar gideceklerini kastetmektedir ki, bundan kasıt da tavaftır.

Yüce Allah’ın:

“Varacakları yer” ifadesi ihramlı olan kimsenin ihlâli (ihramdan çıkması) tabirinden alınmıştır. Yani Arafe’ye vakfede durmaktan, cemrelere taş atmaktan ve sa’y etmekten ibaret olan bütün hac şeâiri sonunda, Beyt-i Atîk’te İfada tavafı yapmakla sona erer. Bu açıklamaya göre bu âyette bizzat Beyt’in kendisi kastedilmektedir. Bu açıklamayı da Malik, Muvatta’’da yapmış bulunmaktadır.

Atâ; Mekke’ye, Şâfiî ise Harem bölgesine ulaşıncaya kadar, diye açıklamıştır. Bu açıklama da burada sözü edilen “şeâir”in kurbanlık develer olmasına binâendir. Ancak umumî bir anlam ifade etmekle birlikte şeâirin tahsis edilmesinin ve ayrıca özellikle Beytin zikredilmiş olmasını anlamsız gibi kabul etmenin açıklanabilir bir tarafı yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hac 32

İşte böyle! Kim Allah’ın sembollerine saygı gösterirse, bu kalplerin takvasındandır.

Diyanet Vakfı
Durum öyledir. Her kim Allahın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.

Kurtubi Tefsiri
Bu (böyledir). Kim Allah’ın şeâirini tazim ederse, şüphesiz ki o kalplerin takvâsındandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- “Bu” Âyetinin Cümle İçindeki Yeri;

“Bu” âyeti ile ilgili üç açıklama söz konusudur. Birincisine göre bu mübtedâ olarak ref mahallindedir, yani “bu Allah’ın emridir.” (İkincisi): Hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olarak ref’ mahallinde olması da mümkündür. Ayrıca; “Buna tabi olunuz” anlamında nasb mahallinde olması da mümkündür.

2- Allah’ın Şeâirini Ta’zim Etmek:

“Kim Allah’ın şeâirini ta’zim ederse” âyetindeki “şeftir” kelimesi “seîra” kelimesinin çoğuludur. Bu da yüce Allah’ın hakkında emri bulunan yahut da kendisini farkettirdiği ve bildirdiği herşey demektir. Savaşta Savaşanların şiarı da buradan gelmektedir. Bu da kendisi vasıtasıyla biri birlerini tanıdıkları alametleri (parolaları) anlamındadır. Kurbanlık develerin iş’ârı da buradan gelmektedir. Bu da kanı akıp bir alâmet haline gelinceye kadar sağ yanına bir bıçak darbesi indirmek demektir. Bu şekildeki kurbanlık hayvana şiârlandınlmış (el-meş’ûra) anlamında “şeîra” denilir. Buna göre Allah’ın şeâiri dininin alâmetleri ve bilhassa hac ibadetleriyle ilgili olanları demektir.

Bazı kimseler de şöyle demiştir; Burada şeâir’den kasıt kurbanlık develerin kilo almalarını sağlamak, onlara gereken önemi vermek ve bu konuda onların pahalı olanlarını tercih etmek demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve bir topluluk yapmıştır. Bunda lâfzı bir işaret de vardır, çünkü develerin satın alınması bazen kişiyi kaçınılmaz bir takım işleri yapmak zorunda bırakabilir ve bu ihlâsa delâlet etmeyebilir. Ancak daha aşağısı yeterli olmakla birlikte, kurbanlığını ta’zim ederse (yani büyük olanlarından seçerse) o vakit böyle bir kimsenin sadece şeriatı ta’zim ettiğini ortaya koyan bir ameli ortaya çıkar. İşte bu da kalplerin takvasından ileri gelir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Şeâirin Ta’zimi:

Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki o” âyetindeki zamir ifadenin ihtiva ettiği işe aittir. O bakımdan; denilseydi, bu da (lâfzan) câiz olurdu, Bir görüşe göre de burada zamir şeâire râcidir. Yani şüphesiz ki şeâirin ta’zim edilmesi… demektir. Burada ifadenin delâleti dolayısla, muzaf hazfedilmiştir ve böylelikle zamir de şeâire râci olmuştur.

4- Şeâirin Tazimi Kalplerin Takvasından İleri Gelir:

“Şüphesiz ki o kalplerin takvâsındandır” âyetinde “kalpler” kelimesi ‘takva” şeklindeki mastar dolayısıyla fail olduğundan ref ile de okunmuştur. Bir diğer kıraate göre ise takva, “el-kulûb: kalbler”e izafe edilmiştir, (Bundan dolayı mecrûr olunmuştur). Çünkü takva hakikati itibariyle kalpte bulunur. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da sahih hadiste: “Takva buradadır” deyip göğsüne işarette bulunmuştur. Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18; Müsned, II, 277, 360, III, 135, 491, IV, 66, 69, V, 24, 25, 71, 379,381.

Hac 31

Allah’a ortak koşmaksızın, sadece O’na yönelmiş olarak. Kim Allah’a ortak koşarsa, gökten düşmüş de kuşlar onu kapmış ya da rüzgâr onu uzak bir yere savurmuş gibi olur.

Diyanet Vakfı
Kendisine ortak koşmaksızın Allahın hanifleri (Onun birliğini tanıyan müminler olun). Kim Allaha ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgar onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.

Kurtubi Tefsiri
Yalnız O’na yönelenler olarak ve O’na şirk kosmaksızın. Kim Allah’a ortak koşarsa, o sanki gökyüzünden düşüp, kuşların kaptığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere attığı kimseye benzer.

7- Yalnız Allah’a Yönelmek (Haniflik):

“Yalnız Allah’a yönelenler olarak” âyeti, hakka istikamet üzere dosdoğru giden yahut teslimiyet arzeden kimseler olarak… demektir. “HanîP kelimesi zıt anlamlı kelimelerdendir. Bu kelime hem istikamet, hem de meyletmek anlamında kullanılır.

“Yönelenler olarak” hal olarak nasb edilmiştir. Bu kelimenin haccedenler olarak anlamında kullanıldığı da söylenmiştir, ancak bu herhangi bir delili bulunmayan bir tahsistir.

8- Allah’a Şirk Koşanın Misali:

“Kim Allah’a ortak koşarsa o sanki” kıyâmet gününde kendisine hiçbir fayda sağlayamayan, kendisine gelecek herhangi bir zarar ve azâbı önleyemeyen kimse durumunda olup

“gökyüzünden düşüp” ve bundan dolayı kendisini hiçbir şekilde sallallahü aleyhi ve sellemunamayan

“kuşların kaptığı” yani pençeleriyle paramparça ettiği…

“kimseye benzer.”

Bir görüşe göre bu durum onun canının çıkıp meleklerin ruhunu dünya semasına doğru yükseltmeleri esnasında olur. Bu ruha göğün kapıları açılmayacağından tekrar yerin üzerine atılır. Nitekim el-Berâ yoluyla gelen hadiste de böyle bildirilmektedir Daha önce el-A’râf, 7/40. âyetin tefsirinde de kısmen değinilen bu uzunca hadis için bk : Ebû Dâvûd, Sünne 23; Müsned, IV, 287, 295-6; Haktin, el-Müstedrek, I, 37-38. ve biz bunu “et-lhzkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Uzak, demek olup yüce Allah’ın:

“Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun” (el-Mülk, 67/11) âyetinde de bu kökten gelen kelime kullanıldığı gibi; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Benden uzak olsunlar, benden uzak olsunlar” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Havz’ın başında iken, Havza gelmek istedikleri halde melekler tarafından uzaklaştırılanları görecek ve: “Bunlar benim ümmetimdendir niye onları uzaklaştırıyorsunuz” diye soracak; melekler kendisine: “Bunlar senden sonra dininizde değişiklikler yaptılar” diyecekler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); bunun üzerine: “Benden sonra dinimde değişiklik yapanlar benden uzak olsunlar, benden uzak olsunlar” diye buyuracaktır. Buhârî, Rikaak 53, Fiten 1; Müslim, Tahâre 39, Feciâil 26, 29; İbn Mâce, Zühd 36; M,,,,nffn Tahâre 28: Müsned. II. 300. 408; V, 333, 339) ifadesi de buradan gelmektedir.

Hac 30

İşte böyle! Kim Allah’ın kutsal kıldığı şeylere saygı gösterirse, bu Rabbinin katında kendisi için hayırlıdır. Size hayvanlar helal kılındı; size okunanlar hariç. Öyleyse putlardan gelen pislikten kaçının ve yalan sözden uzak durun.

Diyanet Vakfı
Durum böyle. Her kim, Allahın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helal kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.

Kurtubi Tefsiri
Bu (böyledir). Kim Allah’ın saygı duyulmasını İstediği şeyleri ta’zim ederse, bu, Rabbi katında kendisi İçin daha hayırlıdır. Size davarlar helâl kılındı, ancak size okunanlar müstesna. Şu halde pisliğin tâ kendisi olan putlardan uzak durun ve yalan söylemekten de kaçının;

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın Saygı Duyulmasını İstediği Şeyleri Ta’zim:

Yüce Allah’ın

“bu” anlamındaki âyetinin: Üzerinizdeki farz yahut vacip budur, takdirinde ref mahallinde olması ihtimali olduğu gibi “bu emre uyunuz” anlamındaki bir takdir ile nasb mahallinde olma ihtimali de vardır, Züheyr’in şu beyiti de, buradaki bu beliğ işaretle benzerlik arzetmektedir:

“Bu (böyledir; işte) planı dolayısıyla yorulan bir kimse gibi değildir,

Meclisin ortasında söz söyleyen konuştuğu vakit.”

Burada sözü edilen “el-hummât: Allah’ın saygı duyulmasını istediği şeylerden kasıt, yüce Allah’ın:

“Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler” (Hacc-22/29) âyetinde kendilerine işaret edilen hac fiilleridir. Bunun kapsamına hac mahallerinin ta’zim edilmesi de girmektedir. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve başkası yapmıştır. el-Hunımât (saygı duyulması İstenen şeyler) farz ve sünnetleriyle emirlere uymak demektir, şeklindeki bir açıklama bütün bunları kapsar.

“Bu, Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır” âyeti onun gerek li ta’zimde bulunması Rabbi katında bunların herhangi birisini önemsememekten, daha hayırlıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Böyle bir ta’zim kendisi vasıtası ile faydalanılan hayırlarından bir hayırdır. Buradaki “daha hayırlıdır” ifadesi bir tafdil (başkasına göre daha üstünlük) manasını ifade etmek için değil, hayır vaadetmek anlamındadır.

2- Davarlardan Helâl Kılınanlar:

“Size davarlar”ı yemeniz

“helâl kılındı.” Davarlar: “el-En’âm”dan kasıt ise deve, inek ve koyun türüdür.

“Ancak size okunanlar” Kitab-ı Kerîm’de haram oldukları belirtilenler

“müstesna.” Bunlar, meyte (leş), başına ağır bir darbe indirilmiş ve diğer benzerleridir.

Bunun hac ile yakın bir ilişkisi vardır. Çünkü hacda kurban kesmek söz konusudur. Böylelikle kesilmesi ve etinin yenilmesi helâl olanları da açıklamış olmaktadır. Bununla yüce Allah’ın:

“îhram’da iken avlanmayı helâl saymamak şartı ile ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere…” (el-Mâide, 5/1) âyetine atıfta bulunulduğu da söylenmiştir.

3- Putlardan ve Pis Şeylerden Kaçınmak:

“Şu halde pisliğin tâ kendisi olan putlardan uzak durun” âyetinde geçen (ve pislik anlamına gelen): er-rics, pis olan şey demektir. (Put demek olan): el-vesen ise tahta, demir, altın, gümüş ve buna benzer şeylerden yapılan heykel demektir. Araplar bu heykelleri diker ve onlara ibadet ederlerdi. Hristiyanlar ise haçı diker, ona ibadet eder ve onu ta’zim ederler. Bu da aynı şekilde kendisine tapınılan heykel durumundadır.

Adiy b. Hatim dedi ki: Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna vardım. O; “Üzerindeki şu putu at” yani haçı at, dedi. Tirmizî, Tefsir 9. sûre 10.

Bu kelimenin aslı; “O şey yerinde kaldı” tabirinden alınmadır. Puta “vesen” denilmesinin sebebi dikilmesi ve belli bir yerde bırakılarak o putun da oradan ayrılmamasıdır.

Yüce Allah bununla putlara ibadet etmekten uzak durun, demektedir. İbn Abbâs ve İbn Cüreyc’den bu açıklama rivâyet edilmiştir. Putlara (pislik anlamına gelen:) “rics” demesi, onların azâbın kendisi olan ricz’e sebeb olmalarından ötürüdür.

Bir diğer açıklamaya göre putların “er-ricz” diye nitelendirilmesi, necaset anlamına gelmesi ve putların da hükmen necis olmalarından dolayıdır.

Necaset, bu putların bizatihi nitelikleri değildir. Bu nitelik imanın hükümlerinden olup, şer’î bir vasıftır. Nasıl ki taharet ancak su ile yapılabiliyor ise, bu vasıf da ancak Îman ile izale olunur.

4- Özel ve Geneliyle Pislikten Uzak Durmak:

Yüce Allah’ın: “Putlardan” âyetindeki” …dan” edatının cinsin beyanı için olduğu söylenmiştir. Buna göre yüce Allah sadece cins olarak putların pisliğinden yasaklamış olmaktadır. Diğer pisliklerden yasaklamak ise, bir başka âyette söz konusu edilmiştir. Buradaki bu edatın gayenin ihtidası (başlangıç noktası)nı ifade etmek için gelmiş olma ihtimali de vardır. Sanki önce onlara genel olarak pisliği yasakladıktan sonra, bu pisliğin kendilerine gelip bulaşacağı noktanın başlangıcını tayin etmiş gibi olmaktadır. Zira puta tapmak, her türlü fesad ve pisliği ihtiva eder. Buradaki bu edatın teb’îd (kismîlik bildirmek) için olduğunu söyleyenler, âyetin manasını altüst eder ve bozarlar.

5- Batıl Sözlerden Uzak Durmak:

“Ve yalan söylemekten de kaçının” âyetindeki (yalan anlamı verilen): “ez-zûr” batıl ve yalan demektir. Ona bu ismin veriliş sebebi, haktan uzaklaştırılmış olması dolayısıyladır. Yüce Allah’ın:

“Mağaralarından… meyledip, yöneldiğini”(el-Kehf, 18/17) âyetiyle: “Eğimli, meyilli bir şehir,” ifadeleri buradan gelmektedir.

Kısacası hakkın dışındaki herbir şey yalandır, batıldır ve zûr’dur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hutbe irad ederken de: “YalanşahidlikAllah’a şirk koşmayla birlikte zikredilmiştir” diye buyurmuş ve bunu iki ya da üç defa tekrarlamıştır. Ebû Dâvûd, Akcliye 15; Tirmizî, Şehâdât 3; İbn Mâce, Ahkâm 32; Müsned, IV, 178, 233, 321,322. Yani yalan şahidlik puta tapmanın yasaklanması ile birlikte yasaklanmıştır.

6- Yalan Şahitliğin Hükmü:

Bu âyet-i kerîme yalan şahidliğe tehdidi ihtiva etmektedir. Hakimlik yapan bir kimsenin yalan şahidlik yapan birisini tesbit ettiği takdirde onu ta’zir ile cezalandırması ve onun şahidliğine kimsenin kanmamasını sağlamak için ve bilinmesi maksadıyla onu teşhir etmesi gerekir. Tevbe etmesi halinde şahidlik ederse, durumuna göre hükümleri farklıdır. Eğer adalet vasfına sahip olmakla meşhur olmuş, bu hususta bariz bir halde görülüyor ise tevbesi kabul olunmaz. Çünkü tevbe ederken halini bilmeye imkân yoktur. Zira bu kimse hal-i hazırda yapmakta olduğu Allah’a yakınlaştırıcı amellerden fazlasını yapamaz.

Eğer bundan daha aşağı merhalede olup da daha sonra ciddi bir şekilde ibadete kendisini verir, takva hali daha ileri dereceye ulaşırsa, şahitliği kabul edilir.

Sahih’de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir; “Şüphesiz büyük günahların en büyüğü Allah’a ortak koşmaktır. Anne-baba haklarına riayet etmemek, yalan şahitlikte bulunmak ve yalan söz söylemektir.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaslanmış iken oturdu ve bizler: Keşke sussa diye temennide bulununcaya kadar, bu sözlerini tekrarlayıp durdu. Buhâri, Edeb 6; Müslim, Îman 143; Tirmizî, Şehâdât 3, Tefsir 4. sûre 5; Müsned, V, 36-37.

Hac 29

Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Eski Ev’i tavaf etsinler.

Diyanet Vakfı
Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Evi (Kabeyi) tavaf etsinler.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.”

20- Kurban Kestikten Sonra Haccın Diğer İşleri:

“Sonra kirlerini gidersinler” âyeti kurbanlıklarını ve hediye kurbanlıklarını kestikten sonra traş olsunlar, cemrelere taş atıp (ihramda kalmaktan ötürü) üstbaşlarının kirlerini gidersinler ve buna benzer hac İşlerinden geri kalanlarını yerine getirsinler, demektir. İbn Arafe der ki: “Üzerlerindeki kirlerini gidersinler” anlamındadır. el-Ezherî der ki: “Kirleri gidermek” bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altlarını yolmak ve etek traşı yapmaktır. Bu da ihramdan çıktıktan sonra olur.

en-Nadr b. Şumeyl der ki; Bu kelime Arap dilinde insanın üzerindeki kir pası gidermesi demektir. el-Ezherî’yi şöyle derken dinledim: Arapçada bu kelimenin ne demek olduğu ancak İbn Abbâs ile tefsir âlimlerinin açıklamalarından bilinmektedir.

el-Hasen dedi ki: Bu ihram dolayısıyla insanın vücudundaki bakımsızlık sonucu meydana gelen kir pasın izale edilmesi demektir.

Bu kelimenin haccın bütün menâsiki demek olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn Ömer ve İbn Abbâs rivâyet etmişlerdir.

İbnu’l-Arabî der ki: Eğer bu rivâyet onlardan sahih olarak gelmişse bu onların ashabdan olmak şerefi ve dili İyice bilmek özellikleri dolayısıyla bir delil olurdu… Bu lâfız garib (yabancı) bir lafızdır, Arap dili ile uğraşanlar bu kelimenin kullanıldığı bir şiir tesbit edemedikleri gibi, anlamına dair herhangi bir rivâyet te bilmemektedirler. Ancak ben bu kelimenin sözlük anlamının ne olabileceğini tesbit etmeye çalıştım. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ’nın şunları söylediğini gördüm: Bu, tırnakları kesmek, bıyıkları kısaltmak ve -nikâh (cinsî beraberlik) dışında- ihramlı olan kimseye haram olan herbir İşi yapabilmektir. Bu hususta delil gösterilebilecek bir şiir de bize ulaşmamıştır. “Kitabu’l-Ayn”ın müellifi (Halil b. Ahmed) der ki: et-Tefes: Taş atmak, traş olmak, saçları kısaltmak, kurban kesmek, tırnakları kesmek, bıyık ve koltuk altlarını da traş etmek demektir. ez-Zeccâc ve el-Ferrâ’ da benzer açıklamalarda bulunmuşlardır. Ancak ben onların bu açıklamaları, ilim adamlarının konu ile ilgili açıklamalarından almış oldukları kanaatindeyim. Kutrub da der ki: (……..) tabiri; adamın kiri pası arttığı zaman kullanılır. Ümeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demektedir:

“Başlarını çepeçevre kuşattılar (veya: saçlarını kısalttılar)

hiçbir kirlerini (uzamış saçlarını) da traş etmediler.

Ne bitlerini ayıkladılar, ne de bitlerin sirkelerini.”

Kutrub’un işaret ettiği bu anlam İbn Vehb’in, Malik’ten naklettiği anlamın aynısıdır. Bu kelimenin doğru anlamı da budur. İşte bu, sözlük anlamı itibariyle kirleri giderme şeklini ortaya koymaktadır. Şer’î bakımdan gerçek manasına gelince, hac yahut umre yapan kimse kurbanını kesip de saçlarını traş edip, kirlerini giderip temizlendiğinde, kirlerinden arınıp da elbise giydi mi artık o kimse “üzerindeki kirleri gidermiş ve adağını yerine getirmiş” olur. Adak ise insanın yerine getirmesi gereken ve kendisinin yerine getirmeyi üstlendiği şey demektir.

Derim ki: Kutrub’un naklettiği ve zikrettiği şiiri aynı şekilde el-Maverdî de Tefsir’inde zikretmiş bulunmaktadır. Bir diğer beyit daha zikrederek şöyle demektedir:

“Kirlerini de giderdiler, ihtiyaç ve adaklarını da, sonra yola koyuldular,

Necid’e doğru ve Ali’yi de beklemediler,”

es-Sa’lebî der ki: Bu kelimenin sözlükteki asıl anlamı kirdir. Araplar kirli buldukları bir adama: “(……..): Ne kadar pis, ne kadar kirlisin,” derler, Umeyye b. Ebi’s-Salt’ta şöyle demiştir:

“Koltuk altlarını (oldukları gibi) bıraktılar, hiçbir kirlerini atmadılar,

Üzerlerinden ne bir bit, ne de sirkesini uzaklaştırdılar.”

el-Maverdî der ki: Salihlerden birisine: İhramlı olan kimsenin kir, pas içersinde kalmasından maksat nedir, diye sorulmuş o şu cevabı vermiştir; Yüce Allah’ın senin kendi nefsine ihtİmâm göstermekten yüz çevirdiğini görüp, nefsini O’na itaat uğrunda feda etmekte samimi olduğunu ortaya çıkarmasıdır,

21- Adakları Yerine Getirip el-Beytul-Atîk’i Tavaf Etmek:

“Adaklarını yerine getirsinler” âyetinde masiyet olması hali müstesna kayıtsız ve şartsız olarak adaklarını gereği gibi yerine getirmekle emrolunmuşlardır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’a isyan hususunda adaği yerine getirmek söz konusu değildir” Müslim, Nezr 8; Ebû Dâvûd, Eymân 21, 22; Dârimî, Siyer 62, Nüzûr 3; Müsned, IV, 430, 434. “kim Allah’a itaat etmeyi adamış ise O’na itaat etsin, O’na isyan etmeyi adayan ise asla O’na isyan etmesin. ” Buhâri, Eymân 2e, 31; Ebû Dâvûd, Eymân 19; Tirmizî, Nüzür 2; Nesâî, Eyman 27, 28; İbn. Mâce, Keffârât 16; Muvatta’, Nüzûr i?, Dârimî, Nüzûr 3; Müsned, VI, 36, 41, 224.

“Ve Beyt-i Atîk’i tavaf etsinler” âyetinde sözü edilen tavaf haccın farzlarından olan ifâda tavafıdır.

Taberî der ki: Bu hususta te’vil âlimlerinin herhangi bir görüş ayrılığı yoktur.

22- Hacdaki Tavaflar:

Hacda üç türlü tavaf vardır. Kudüm tavafı, ifâda tavafı ve veda tavafı.

İsmail b. İshak der ki: Kudüm tavafı sünnettir. Murahik, Mekkeli ve hac için Mekke’den İhrama giren herkesin üzerinden düşen bir tavaftır. (Yine) der ki: Vacib olan tavaf ise hiçbir şekilde sakıt olmayan tavaftır. Bu da Arafe’den sonra yapılan ifâda tavafıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sonra kirlerini gidersinler, adaklarım yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.” İşte yüce Allah’ın Kitabında farz kılınan tavaf budur. Hacının bütünüyle ihramdan çıkıp (bütün) yasakların kendisine helâl kılınmasına sebeb olan tavaf da budur.

Hafız Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: İsmail b. İshak’ın ifâda tavafı ile ilgiü naklettikleri Medinelilere göre Malik’in görüşüdür. Bu aynı zamanda İbn Vehb’in, İbn Nâfî’in ve Eşheb’in ondan yaptığı rivâyettir. Hicaz ve Irak fukahâsından ilim ehlinin çoğunluğunun görüşü de budur. Ancak İbnu’l-Kasım ve İbn Abdi’l-Hakem, Malik’ten Kudüm tavafının vacib olduğunu nakletmektedirler. İbnu’l-Kasım “el-Müdevvene”nin birkaç yerinde de böyle demiş ve bunu yine İbn Malik’ten rivâyet etmiştir: Vacib tavaf, Mekke’ye gelenin yapacağı tavaftır. Mekke’ye girdiği sırada tavaf etmeyi unutan yahut onun bir şavtını (turunu) ya da sa’y etmeyi yahut ondan bir şavtı unutup da beldesine dönünceye kadar bunu hatırlamaz, sonra bunu hatırlayacak olursa, şayet kadına yaklaşmamış ise Mekke’ye geri döner, Beyt’i tavaf eder, tavaf namazını kılar Safa ile Merve arasında sa’y eder, sonra da kurbanını keser. Şayet kadına yaklaşmış ise geri döner, tavaf eder ve sa’y eder. Sonra da umre yapıp hediye kurbanını keser. Onun bu görüşü tıpkı İfâda tavafını unutan kimse hakkındaki görüşü gibidir. Bu rivâyete göre ise her İki tavaf da ve aynı şekilde say etmek de vacibtir.

Veda tavafı diye de adlandırılan Sader tavafına gelince; İbnu’l-Kasım ve başkalarının Malik’ten abdestsiz olarak İfâda tavafı yapan bir kimse hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Böyle bir kimse memleketinden geri döner ve İfada tavafı yapar. Bundan sonra tatavvu’ (nafile tavaf) yapmış olması müstesnadır. Bu da Malik’in ve arkadaşlarının icma ettikleri hususlardandır. Buna göre yaptığı nafile tavaf, onun hakkında farz olan tavafın yerini tutar. Yine icma ile kabul ettiklerine göre haccı esnasında hac amellerinden herhangi birisini tatavvu’ olarak yapan bir kimse, eğer hac amellerinden yapması farz olan o amelin de vakti geçmiş bulunuyor ise, onun yaptığı o nafile amel -namazın hilâfına- tatavvu’ değil, vacib’in yerine geçer. Hac esnasında yapılan nafile amel, farzın yerini tuttuğuna göre, Mekke girişi dolayısıyla, yapılan tavafın, İfâda tavafının yerini tutması daha bir uygundur. Ancak kurban bayramı birinci günü Akabe cemresine taş atmaktan yahut ta bundan sonra veda maksadıyla yapılan tavaf böyle değildir. İbn Abdi’l-Hakem’in, Malik’ten yaptığı rivâyet ise bundan farklıdır. Çünkü oradaki rivâyete göre Mekke’ye giriş tavafı ile birlikte sa’y etmek, kurban kesmekle birlikte beldesine geri dönen kimse için yapması gereken İfâda tavafının yerini tutar. Tıpkı sa’y ile birlikte yapılmış İfâda tavafının Mekke’ye girdiği esnada tavaf da, sa’y de yapmayan bununla birlikte kurban kesmiş kimsenin bu tavafının Kudüm tavafı yerine geçmesi gibi.

Bu görüşü kabul eden şunu da söyler: Mekke’ye giriş tavafının da İfada tavafının vacib olduğunun söylenmesi onların birisinin, diğerinin yerini tutmasından dolayıdır. Çünkü Malik’ten rivâyet edildiğine göre bunlardan herhangi birisini unutan bir kimse -belirttiğimiz üzere- beldesinden döner ve yerine getirir. Zira yüce Allah hac eden kimseye şu âyetiyle sadece bir tavaf farz kılmıştır: “Ve insanlar arasında haccı İlan et… ve Beyt-i Atîk’i tavaf etsinler.” Bu görüşü kabul edenlere göre bu âyetteki ve başka yerlerdeki “vav”ın rütbeyi (tertibi) vacib kılması ancak tevkif ile (konu ile ilgili vârid olmuş bir nass ile) söz konusu olabilir.

et-Taberî de Amr b. Seleme’den senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Ben yüce Allah’ın:

“Ve Beyti Atîk’i tavaf etsinler” âyeti ile ilgili olarak Züheyr’e soru sordum da şöyle dedi: Buradaki tavaf, Veda tavafıdır, İşte bu da onun vacib olduğuna delildir. Şâfiî’nin iki görüşünden birisi de budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ay hali olanın bu tavafı yapmadan Mekke’den ayrılmasına müsaade etmiştir. Böyle bir müsaadeyse ancak vacib olan hakkında söz konusu olabilir.

23- Beytullah’ın “Atik” Diye Nitelendirilmesi:

Te’vil bilginleri, Beytullah’ın “el-Atîk” ile nitelendirilmesinin sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mücahid ve el-Hasen: el-Atîk kadim, eski demektir. “Atık kılıç” demek “eski kılıç” demektir. Bu görüşü kıyas da desteklemektedir. Sahih hadiste de: “O yeryüzünde kurulmuş ilk mesciddir” Bu manadaki rivâyetler için bk: Müslim, Mesâcid 1, 2; Müsned, V, 150, 156, 157, İÖO, 166. denilmektedir.

Bir diğer açıklamaya göre “atik” denilmesi, yüce Allah’ın zorba herhangi bir kimsenin kıyâmete kadar onu küçümseyecek bir surette oraya musallat olmaktan yana o Ev’i kurtarmış olmasından dolayıdır. Bu anlamdaki bir açıklama İbn ez-Zübeyr ve Mücahid’den yapılmıştır. Tirmizî’de de, Abdullah b. ez-Zübeyr’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Beyt’e “el-Atîk” adının verilmesi, herhangi bir zorbanın onun üzerinde üstünlük sağlayamamasından dolayıdır.” Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan mürsel olarak da rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Tefsir 22. sûre 3

Herhangi bir kimse eğer Haccac b. Yusuf’un sözünü edip de onun Ka’be’ye karşı mancınıklar kurup, oranın bir bölümünü yıktığını ileri sürecek olursa, ona şöyle denilir: Yüce Allah orayı zorba kâfirlerin tasallutundan azade etmiştir. Çünkü bizzat onlar Allah’a karşı isyan ile gelip Beytullah’ın hürmetine inanmayacak olurlarsa ve böylelikle Ka’be’ye kötülük yapmak isteyecek olurlarsa, Ka’be onlara karşı korunur ve onlar eliyle Ka’be’ye bir kötülük ulaşmaz. İşte bu, şanı yüce Allah’ın onları kendileri istemese bile ve zorla bu işten uzak tuttuğunu gösterir.

Ka’be’nin saygınlığına inanan müslümanlara gelince, onlar eğer Ka’be’ye zarar vermekten uzak duracak olurlarsa, bu durum Ka’be’nin Allah nezdindeki değerine, düşmanların önlenmesi halinde ortaya çıkacak olan değeri kadar ortaya çıkmaz, O bakımdan yüce Allah mü’minler taifesini Ka’be’ye yasak ve tehdit suretiyle zarar vermekten vazgeçmelerini istemiştir. Bundan İleriye geçerek, kötülük yapmak isteklerini mecburen ve çaresizce önlemek noktasına kadar götürmemiştir. Bu şekilde (Ka’be’nin hurmiyetine inananların) Ka’be’ye saygısızlık etmeleri dolayısıyla onları kıyâmet günü ile tehdit etmiştir. Kıyâmet günü ise daha büyük bir musibet ve daha uzun sürelidir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Beyt’e “el-Atîk” denilmesinin sebebi, onun hiçbir kısmının asla mülkiyet altına alınamayacağından dolayıdır.

Bir kesim de şöyle der: Beyt’e “el-Atîk” denilmesinin sebebi, yüce Allah’ın orada günahkârların boyunlarım azaptan kurtarmasıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Beyt’e “el-Atîk” denilmesi, tufan suyunun baskınından azad edilmiş, kurtarılmış olmasıdır. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır.

el-Atîk’in, el-Kerîm anlamında olduğu da söylenmiştir. “îtk” de kerem demektir. Tarafe atın kulaklarını nitelendirirken şöyle demektedir:

“Kulakları çok keskindir, sen onları görünce asaletini anlarsın,

Yaban öküzü sürüsü içerisinde korkuya kapıldığı için kulaklarını dikmiş

bir koyunun kulakları gibi.”

Rakik’in (kölenin) ıtk’ı (azadı) ise köleliğin zilletinden, hürriyetin şerefine çıkıp kurtulmaktır.

“el-Atîk”in bir şeyin kaliteli oluşunu gerektiren bir övgü sıfatı olması ihtimali de vardır. Nitekim Ömer (radıyallahü anh)’in: Atik bir ata bindim… sözleri bu kabildendir.

Birinci görüş, kıyas ve sahih hadis dolayısıyla daha sahihtir. Mücahid der ki: Allah Beyt’i yeryüzünden ikibin yıl önce yaratmıştır, bundan dolayı oraya atîk (eski) denilmiştir. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır,

Hac 28

Kendilerine ait birtakım faydaları görsünler ve Allah’ın kendilerine verdiği hayvanlar üzerine, belli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Ondan yiyin ve yoksul, fakiri de doyurun.

Diyanet Vakfı
27, 28. İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri, Allahın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allahın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kabeye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin.

Kurtubi Tefsiri
“Tâ ki kendileri için menfaatlere şahit olsunlar. Belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurban edilen hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar. Artık onlardan yeyin ve eli dar olan fakire de yedirin.”

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı yirmi üç başlık halinde sunacağız:

1- Haccın Faydalarına Şahit Olmak:

” … Şahit olsunlar.” Yani şahit olsunlar diye sen haccı ilan et, onlar da sana yayan ve binekli olarak gelsinler.

“Şahit olsunlar” hazır bulunsunlar demektir. Çünkü şahit olmak (şuhûd) hazır bulunmak demektir.

“Kendileri İçin menfaatlere” yani Arafat ve Meş’ar-i Haram gibi hac menasiklerinde bulunsunlar. Mağfiret diye de açıklandığı gibi, ticaret diye de açıklanmıştır. Genel kapsamlı olduğu da söylenmiştir, yani kendileri için faydalı olacak şeylere şahit olsunlar, hazır bulunsunlar. Yani dünya ve âhiret ile ilgili işlerden Allah’ı razı edecek işler yapsınlar. Bu açıklamayı da Mücahid ve Atâ yapmış, İbnu’l-Arabî de tercih etmiştir. Çünkü bu açıklama hac ibadetleri, ticaret, mağfiret, dünya ve âhiret menfaatlerini kapsayan bir açıklamadır. Yüce Allah’ın: “(Hac aylarında) Rabbinizden bir lütuf istemenizde size bir günah yoktur” (el-Bakara, 2/198) âyetinde ticaretin kastedildiğinde görüş ayrılığı yoktur.

2- Bilinen Günler:

“Belirli günlerde Allah’ın… ismini ansınlar.” Daha önce

“bilinen günler” ile

“sayılı günler”e dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde (2/203. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın adının anılmasından kasıt ise, davarların ve develerin kesilip boğazlanması esnasında besmele çekmektir. “Bismillahi vellahu ekber, Allahumme minke ve leke: Allah’ın İsmi ile, Allah en büyüktür, Allah’ını, bu Sendendir, Senin içindir” demek gibi. Ya da kesim esnasında:

“Şüphesiz benim namazım, kurban kesmem,..” (el-En’âm, 6/162) âyetini okumak gibi.

Kâfirler putlarının ismini anarak keserlerdi. Şanı yüce Rabbimiz Allah’ın ismini anarak kesmek gerektiğini açıklamış olmaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/118-121. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

3- Kurban Bayramı Birinci Günü Kurban Kesme Vakti:

İlim adamları kurban bayramı birinci günü (yevmu’n-nahr) kurban kesme vakti hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik (radıyallahü anh) İmâmın (halifenin ve onun namaz kıldırmak için tayin ettiği kimsenin) namaz kılıp kurbanını kesmesinden sonradır, der. Ancak haddi aşacak kadar bir gecikmede bulunursa, o takdirde ona uyma gereği de sakıt olur.

Ebû Hanîfe, kurban kesmeyi değil de sadece namazı bitirmeyi göz önünde bulundurmuştur.

Şâfiî, namaz vaktinin girip iki hutbe irad edilecek kadar bir süre geçmesini göz önünde bulundurmuştur. Buna göre, namazı değil de vakti nazar-ı itibara almaktadır. el-Müzent’nin ondan yaptığı rivâyet bu şekildedir, et-Taberî’nin görüşü de budur,

er-Rabî’in el-Buveytî’den naklettiğine göre Şâfiî şöyle demiştir: İmâm kurbanını kesmedikçe -kurban kesmesi gerekmeyenlerden olması müstesnâ- hiç kimse kurbanını kesmez. İmâm namazını kılıp hutbeyi bitirdikten sonra da kurban kesmek helâl olur. Bu, Malik’in görüşüne benzemektedir.

Ahmed der ki: İmâm namazını bitirdi mi, sen de kurbanını kesebilirsin. Bu, İbrahim’in de görüşüdür.

Bu görüşlerin en sahih olanı, Malik’in görüşüdür. Çünkü Câbir b. Abdullah rivâyet ettiği hadiste şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kurban günü bize Medine’de namaz kıldırdı. Bir takım kimseler acele edip kurbanlarını kestiler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kesmiş olduğunu zannettiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kesmiş olanlara tekrar yeni bir başka kurban kesmelerini emretti ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kesmedikçe, kesmemelerini söyledi. Bu hadisi Müslim ve Tirmizî rivâyet etmiş olup Müslim, Edahi (Mesâcid) 14; Müsned, III, 294, 324, 349.

Bu hususta Cabir’den, Cundub’dan, Enes’ten, Uveymir b. Eşkar’dan, İbn Ömer’den ve Ebû Zeyd el-Ensarî’den de rivâyetler gelmiştir, bu da hasen bir hadistir. İlim ehli de buna göre uygulama yapmaktadırlar. Şehirde bulunan bir kimse İmâm kesmedikçe, kurbanını kesmemelidir.

Ebû Hanîfe de el-Berâ’nın rivâyet ettiği hadisi delil göstermektedir. O hadiste şöyle denilmektedir: “Kim namazdan sonra kurbanını keserse, artık önün kurban kesmesi tamam demektir ve müslümanların sünnetini de isabet ettirmiştir.” Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Buhâri, Edahi 1, 8; Müslim, Edâhi 4.

Görüldüğü gibi burada kurban kesme sadece namaza bağlı olarak zikredilmiş ve İmâmın kurban kesmesi söz konusu edilmemiştir. Cabir’in rivâyet ettiği hadis ise bunu kayıtlamaktadır. Aynı şekilde yine el-Berâ yoluyla gelen hadis de böyledir. Buna (bu hadisin başka rivâyetlerine) göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Bizim bugünde yapacağımız ilk iş önce namaz kılmak, sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle yaparsa bizim sünnetimizi de isabet ettirmiş olur.” Buhârî, Edâhî 1; Müslim, Edâhi 7.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de şöyle demektedir; İlim adamları arasında şehir halkından (yani bayram namazı kılınan bir yerde yaşayanlardan) olup da namazdan önce kurbanını kesen bir kimsenin kurban kesmemiş olacağında bir görüş ayrılığı bulunduğunu bilmiyorum. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Namazdan önce kim kurban keserse, o kestiği (kurban değil) et için kesilmiş bir koyun olur” Buhâri, ‘îydeyn 23; Müslim, Edâhî 4, 10, 11; Ebû Dâvûd, Edâhî 5; Nesâi, Salâtu’l-İdeyn 8, 23. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XV, 149 vd.

4- Bayram Namazı Kılınmayan Yerde Ne Zaman Kurban Kesilir?:

Çölde yaşayanlarla, İmâmları olmayanlara gelince Malik’in mezhebindeki meşhur görüşe göre İmâmın yahut da kendi bölgesine yakın İmâmın kurban kesim vaktini tesbit etmeye çalışır.

Rabia ile Atâ, İmâmı olmayan kimseler hakkında şöyle demişlerdir; Şayet güneş doğmadan Önce kurbanım keserse, yerini bulmaz. Güneş doğduktan sonra keserse, yerini bulur, Re’y sahipleri ise tan yerinin ağırmasından sonra yeterli olur demişlerdir. İbnul-Mubarek’in görüşü de budur, Tirmizî bu görüşü ondan nakletmektedir. Bunlar yüce Allah’ın:

“Belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurban edilen hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar” âyetini delil göstermişlerdir. Burada görüldüğü gibi yüce Allah, kurban kesmeyi güne izafe etmiştir. Günün tan yerinden mi, yoksa güneşin doğuşundan itibaren mi başladığı hususunda da iki görüş vardır.

Kurban bayramı birinci günü can yeri ağırımdan önce kurban kesmenin yerini bulmayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur.

5- Kurban Kesme Günleri:

Kurban kesme günlerinin kaç gün olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Malik, kurban bayramı birinci günü ve ondan sonraki iki gün olmak üzere üç gündür, demiştir. Ebû Hanîfe, es-Sevrî ve Ahmed b. Hanbel de bu görüştedirler. Aynı zamanda bu Ebû Hüreyre ve Enes b. Malik’ten de -onlardan farklı bir rivâyet söz konusu olmaksızın- nakledilmiştir.

Şâfiî, kurban bayramı birinci günü ve ondan sonraki üç gün olmak üzere dört gündür, demiştir. el-Evzaî de bu görüştedir. Bu görüş Ali (radıyallahü anh), İbn Abbâs ve İbn Ömer (radıyallahü anhüm)dan da rivâyet edilmiştir. Yine onlardan Malik ve Ahmed’in görüşlerinin aynısı da rivâyet edilmiştir.

Kurban günlerinin özel olarak kurban bayramının birinci günü yani zülhicce’nin onuncu günü olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Şîrîn’den de rivâyet edilmiştir.

Saîd b. Cübeyr ile Câbir b. Zeyd’den şöyle dedikleri nakledilmektedir: Şehirlerde kurban kesme günü bir gündür. Minâ’da ise üç gündür.

Hasan-! Basrî’den bu hususta üç rivâyet gelmiştir. Birisi Malik’in görüşü gibi, ikincisi Şâfiî’nin görüşü gibidir. Üçüncüsü ise zülhicce’nin son gününe kadar devam eder. Muharrem ayının hilali görülmekle birlikte artık kurban kesmek söz konusu olmaz.

Derim ki: Bu, aynı zamanda Süleyman b. Yesâr ve Ebû Seleme b. Abdu’r-Rahmân’ın da görüşüdür. Bunlar Dârakutnî’nin, Sünen’inde kaydettiği mürsel ve merfu bir hadis olarak: “Kurban kesmeler zülhicce ayı(nın sonundaki muharrem) hilâline kadardır” Dârakutnî, IV, 275 şeklinde bir hadis rivâyet etmişlerse de bu hadis sahih değildir. Bizim delilimiz ise yüce Allah’ın:

“Belirli günlerde” âyetidir ki, bu cem-i kıllet (azlık bildiren çoğul)dır. Bundan kat’î olarak bilinen sayı ise üçtür. Üçten sonrasının bu çoğula girip girmediği kat’î olarak bilinmemektedir. O bakımdan ondan sonrası ile amel edilmez.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: İlim adamları yevmu’n-nahr’ın kurban kesme günü olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Yine zülhicce ayının bitiminden sonra kurban kesmenin söz konusu olmayacağını da icma ile kabul etmişlerdir. Bana göre bu hususta sadece İki görüş sahihtir. Bunlardan birincisi Malik ile Kûfelilerin görüşüdür, diğeri ise Şâfiî ile Şamlıların görüşüdür. Bu iki görüş Ashab-i Kiram’dan rivâyet edilmiştir. O halde bunlara muhalif olan görüşlerle uğraşmanın bir anlamı yoktur, çünkü bunlara muhalif olan görüşlerin ne sünnette, ne de Ashab-ı Kiram’ın sözlerinde herhangi bir asli dayanağı bulunamaz. Bu iki görüşün dışında görüş belirtenler, görüşleriyle başbaşa bırakılırlar.

Katade’den altıncı bir görüş daha rivâyet edilmiştir ki buna göre kurban yevmu’n-nahr (kurbanın birinci günü) ile ondan sonraki altı gündür. Bu da aynı şekilde Ashab-ı Kiram’ın görüşleri dışında kalmaktadır ve bunun da bir anlamı yoktur,

6- Kurban Kesme Günlerinin Geceleri, Kurban Kesme Günlerine Dahil midir?

Kurban kesme günlerinin gecelerinin, kurban kesme günlerine dahil olup olmadığı ve bu gecelerde kurban kesmenin câiz olup olmadığı hususunda farklı görüşler vardır. Malikten rivâyet olunan meşhur görüşüne göre geceler dahil değildir ve geceleyin kurban kesmek câiz olmaz. Ashabın Cumhûru ile re’y sahiplerinin çoğunluğu bu görüştedir. Çünkü yüce Allah:

“Belirli günlerde Allah’ın… ismini ansınlar” âyeti bunu gerektirmektedir. Burada görüldüğü gibi “el-eyyâm: Günler”i söz konusu ermektedir. Günlerin söz konusu edilmesi, geceleyin kurban kesmenin câiz olmadığına delildir.

Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr ise şöyle demektedirler: Geceler de günlere dahildir ve geceleyin de kurban kesmek yerini bulur. Malik ve Eşheb’den de buna yakın bir görüş rivâyet edilmiştir. Eşheb’in görüşüne göre ise hedy (hediye kurbanı) ile udhiye (kurban) arasında fark gözetilir. Hediye kurbanının geceleyin kesilmesini câiz kabul etmiş, udhiye’nin geceleyin kesilmesini câiz kabul etmemiştir.

7- Kurban Edilen Hayvanlar:

Yüce Allah’ın:

“Kendilerine rızık olarak verdiği” ve kurban olarak kestikleri

“kurban edilen hayvanlar üaserine Allah’ın ismini ansınlar” âyetinde sözü edilen hayvanlar (el-en’âm), kurban olarak kesilen deve, inek ve koyun türleridir. “Kurban edilen hayvanlar” bizzat hayvanlar (demek olan: el-en’âm) demektir. Bu da bir kimsenin “birinci namaz” “cami’ mescid” demesine (yani bir şeyin bizzat kendisine izafe edilmesine) benzer.

8-Kurban Etinden Yemenin Hükmü:

“Artık onlardan yeyin” âyetindeki emrin anlamı, Cumhûra göre mendubluk ifade etmesidir. Kurban kesen bir kimsenin hediye ya da udhiye kurbanı olsun, ondan yemesi ve çoğunluğunu da tasadduk etmesi müstehabtır. Bununla birlikte ilim adamları tamamını sadaka olarak vermeyi de tamamını yemeyi de câiz görmüşlerdir.

Bir kesim istisnaî olarak yemeyi ve yedirmeyi âyet-i kerîmenin zahiri dolayısıyla, bir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Yiyin, saklayın ve tasadduk edin.” Buhârî, Edâhi 16; Müslim, Edâhî 28, 33; Ebû Dâvûd, Edâhî 9; Tirmizî, Edâhî 14; Nesâî, Dahâyâ 36, 37; Dirimi, Edâhî 6; Muvatta’’, Dahâyâ 6-8; Müsned, IV, 15, V, 75, 76…, VI. 51. âyeti dolayısıyla vacib kabul etmişlerdir.

el-Kiyâ (et-Taberî) der ki: Yüce Allah’ın:

“Artık onlardan yeyin… ve yedirin” âyeti tamamını satmanın yahut tâ tamanını tasadduk etmenin câiz olmadığına delil teşkil etmektedir.

9- Keffaret Kurbanları:

Keffaret maksİsmi ile kesilen kurbanlardan kurban sahipleri yiyemezler. Malik (radıyallahü anh)ın meşhur olan görüşü kurban sahibi üç kurbandan yiyemez: (İhramlı iken) avlandığı hayvana ceza olarak kestiği kurban, yoksulların adak kurbanları ve eziyet (başındaki rahatsızlık) dolayısı ile (başını traş ettiği için) kestiği fidye kurbanı. Bunun dışında kestiği kurbanlar, kurban kesme yerine ulaşması şartıyla ister vacib, ister nafile olsun yiyebilir. Bu hususta gerek seleften, gerek değişik bölgelerdeki fukahadan bir topluluk Mâlik’in görüşüne uygun kanaat belirtmişlerdir.

10- Kurban Sahibi Yemesi Yasak Olan Kurbanından Yerse:

Kurban kesen şahıs şayet kendisi için yemesi yasak olan kurbandan yiyecek olursa, acaba yediği miktarının tazminatını mı öder, yoksa kendisinden bir miktar yediği hediye kurbanının tamamını mı öder? Bu hususta mezhebimizde İki görüş vardır. İbnu’l-Macişun birinci görüşü benimsemiştir. İbnu’l-Arabî de: Hak olan görüş budur ve kurban sahibine bunun dışında bir mükellefiyet de düşmez, demektedir. Aynı şekilde bir kimse yoksullar için bir kurban hediye etmeyi adayacak olur da kurban mahalline ulaştıktan sonra ondan yiyecek olursa -“el-Müdevvene”deki ifadenin aksine- sadece yediği kadarının tazminatını öder. Çünkü kurban kesme işi (nahr) gerçekleşmiş bulunmaktadır. Herhangi bir haddi aşmak ise sadece ete yapılmıştır, o bakımdan bu hususta haddi aştığı kadarının tazminatını öder.

Yüce Allah’ın “adaklarını yerine getirsinler” âyeti adağın gereğinin yerine getirilmesinin vacib olduğuna delildir. Bu adak ister bir kan akıtmak (kurban kesmek), ister hediye kurbanı, isterse de başka türlü olsun hüküm değişmez. Bir kimsenin adağını gereği gibi yerine getirmesi ondan yemesinin câiz olmaması buna delildir. İhramlı iken avlanmanın cezası da baştaki rahatsızlık dolayısıyla (traş etmekten dolayı) kesilen fidye kurbanının durumu da böyledir. Çünkü istenen şey, etinden, yahut başka cihetten herhangi bir eksiklik söz konusu olmaksızın adağını lâm anlamıyla yerine getirmektir. Şayet ondan bir şey yiyecek olursa, onun tam bir hediye kurbanı kesmesi icab eder. (Bu da ikinci görüşe bir delildir). Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11 Tazminat Aynî mi Ödenir? Nakdî mi Ödenir?:

Bu şekildeki bir kurban etinden yiyen kimse etin kıymetini mi tazminat olarak öder? yoksa yiyecek olarak mı tazminat öder. “Muhammed’in Kitabı”nda Abdu’l-Melik’ten rivâyetle yiyecek olarak tazminat öder, ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yiyecek ibadet olarak hediye kurbanının tamamiyle gönderilmesine imkân bulunmadığı halde hediye kurbanının karşılığı olarak verilir. Haddi aşmanın hükmü ile ibadetin hükmü ise aynı değildir.

12- Hediye Kurbanı Yerine Ulaşmadan Önce Sakatlanır ya da Telef Otursa:

İhramlı iken avlanmanın cezası yahut (baştaki) rahatsızlık dolayısıyla fidye olarak verilmesi gereken kurban, ya da yoksullar için adanmış olan ve tazminat altında olan bu hediye kurbanında bir sakatlık olursa, bu kurbanın sahibi ondan yiyebilir, zenginlere de, fakirlere de, sevdiği kimselere de ondan yedirebilir. Ancak etini, derisini ve ona gerdanlık olarak taktığı şeylerden herhangi bir şeyi satamaz.

İsmail b. İshak dedi ki: Çünkü (gerektiğinde) tazminatı ödenmesi icab eden hediye kurbanı mahalline ulaşmadan önce telef olursa, onun bedelini vermesi gerekir. Bundan dolayı o kurban sahibinin ondan yemesi de, yedirmesi de caizdir. Şayet nafile hediye kurbanı mahalline ulaşmadan önce telef olursa, ondan yemesi de, başkasına yedirmesi de câiz değildir. Çünkü onun bedelini ödeme mükellefiyeti olmadığından dolayı hediye kurbanı telef olmadan da bu uygulamayı yapabileceğinden ve telef olmadan kurbanı kesmeye kalkışabileceğinden korkulur. O bakımdan insanlara karşı ihtiyatta hüküm verilmiştir, uygulama da böylece devam edegelmiştir.

Ebû Dâvûd’un, Nâciye el-Eslemî’den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisi ile birlikte hediye kurbanlarını göndermiş ve şöyle buyurmuştur: “Şayet bunlardan sakatlanan bir şey olursa, onu kes. Sonra da (boyunlarına alâmet olarak taktığın) nalınlarını kanı ile boya, sonra da onu insanlarla başbaşa bırak (onların yemesine izin ver).” Ebû Dâvûd, Menâsik 18; Tirmizî, Hacc 71; İbn Mâce, Menâsik 101. benzeri başka rivâyetler için bk.: Müslim, Hacc 377, 378; Müsned, 1, 217, IV, 64, 187, 238, V, 377.

Malik ile iki görüşünden birisinde Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Sevr, Re’y ashabı ve onlara tabi olanlar da nafile hediye kurbanında bu hadisin gereğine göre görüş belirtmişler ve bu hediye kurbanlarını götüren kimse onlardan bir şey yemez ve o kurbanı insanlar yesinler diye onlara terkeder, demişlerdir.

Müslim’in, Sahih’indeki hadiste şöyledir: “Sen de, beraberindeki yol arkadaşlarından hiçbir kimse de ondan yemesin.” Müslim, Hacc 377, 378; Müsned, I, 217

İbn Abbâs ve diğer görüşünde de Şâfiî bu nehyin zahirine uygun olarak görüş belirtmişlerdir. İbnu’l-Münzir de bunu tercih etmiştir. İbn Abbâs ile Şâfiî derler ki: Hediye kurbanlarını güden onlardan bir şey yemediği gibi arkadaşlarının ahalisinden hiç kimse de o kurbanlardan bir şey yemez.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Onlardan sen de, yol arkadaşlarından bir kimse de yemesin” ifadesi sadece İbn Abbâs’in rivâyet ettiği hadiste vardır. Hişam b. Urve’nin babasından, onun Naciye’den naklettiği hadiste bu şekilde değildir. Bize göre Naciye yoluyla gelen hadis İbn Abbâs’ın hadisinden daha sahihtir, fukahaya göre uygulama da ona göredir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “O kurbanlığı insanlara terket” ifadesinin kapsamına kişinin yol arkadaşının yakınları da, başkaları da girer.

Şâfiî ve Ebû Sevr derler ki: Aslı itibariyle vacib olan hediye kurbanlarından hiçbir şey yemez. Ancak tatavvu’, yahut hac ibadetinin bir nüsükü (kurbanı) ise ondan yer, hediye eder, saklar ve tasadduk da eder, Ona göre temettü’ ve kıran haccı da bir nüsüktür. el-Evzaî’nin mezhebi de buna yakındır.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları da derler ki: Temettü ve tatavvu’ dolayısıyla kesilen kurbanlardan yer. Bunların dışında ihramlı olması dolayısıyla kesmesi vacib olan diğer kurbanlardan ise yemez,

Malikten de: İhrama aykırı fiilleri dolayısıyla kestiği kurbanlardan yemez, dediği nakledilmiştir. Buna kıyasen bir hatayı telâfi etmek için kesilen kurbandan da yiyemez. Şâfiî ve Evzaî’nin dediği gibi.

Mâlik bu görüşlerine şunları delil göstermektedir: Yüce Allah:

“Yahut düşkünlere yemek yedirmek şeklinde bir keffaretdir” (el-Mâide, 5/95) âyetinde ihramlı iken avlanmanın cezasını yoksullara (düşkünlere, miskinlere) tahsis etmiştir. Başındaki bir rahatsızlık dolayısıyla saçlarını traş edenin fidyesi ile ilgili olarak da:

“Oruç, sadaka yahut kurbandan bir fidye vermesi gerekir” (el-Bakara, 2/196) diye buyurmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ka’b b. Ucre’ye şöyle demiştir: “Sen ya herbir miskine İki mud olmak üzere altı yoksul doyur, yahut üç gün oruç tut, yahut ta bir koyun kurban kes” demiştir. Buhârî, Muhsar 5, Meğâzî 35, Tıb 16; Müslim, Hacc HO-86; Ebû Dâvûd, Menâsik 42; Tirmizî, Hacc 107, Tefsir 2. sûre 21; Nesâî, Menâsik 96; Muvatta’, Hacc 237. 258; Müsned, IV, 243.

Yoksullar için yapılan adak zaten açıkça ifade edilmiştir. Bunun dışındaki hediye kurbanlıklar ise yüce Allah’ın şu âyetinde belirtilen esas hüküm üzeredir:

“Kurbanlık develeri de size Allah’ın şeâirinden kıldık… Artık yanları üzere, düşüp can verince etinden yeyin…” (el-Hac, 22/36) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da, Ali (radıyallahü anh) da getirdikleri hediyelik kurbandan yemişler, etinin suyundan içmişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de konu ile ilgili en sahih rivâyete ve görüşe göre hacc-ı kıran yapmıştır. O bakımdan onun getirdiği hediye kurbanı vacib idi. Dolayısıyla Ebû Hanîfe’nin delil diye yapıştığı sahih olamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şanı yüce Allah’ın hediye kurbanlıklardan yemeye izin vermesi şundan dolayıdır: Araplar hac dolayısıyla kesilen kurbanlıklardan yemeyi uygun görmüyorlardı. Şanı yüce Allah peygamberine onlara muhalefet etmeyi emretmiştir. Şüphesiz ki o bunu böylece teşrî’ buyurmuş ve böylece tebliğ etmiştir. Nitekim hediye olarak kurbanlık gönderip ihrama girdiğinde de o böyle yapmıştır.

13- Kurbanlık Etlerinden Yemek:

“Artık onlardan yeyin” âyeti ile ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Artık onlardan yeyin” âyeti Arapların (İslâm’dan önceki) uygulamalarını neshetmiştir.

Çünkü onlar kurbanlık ellerinden yemeyi kendilerine haram kabul ediyorlardı ve bunlardan -dediğimiz gibi -hediye kurbanlıklarından yemezlerdi. İşte yüce Allah onların bu uygulamasını: “Artık onlardan yeyin” âyeti ile; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: “Kim bir kurban keserse, o kestiği kurbandan yesin” Müsned, 11,391 âyeti ile neshetmiştir. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bizzat kendi kurbanından ve hediye kurbanlıklarından yemiştir. ez-Zührî der ki: Sünnet ilk olarak kurbanın ciğerinden yemektir.

14- Kurban Etinin Müstehab Olan Paylaştırma Şekli:

İlim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre kurban etinin üçte birini sadaka olarak vermek, üçte birini (dost, tanıdık ve akrabaya) yedirmek, üçte birini de çoluk-çocuğuyla birlikte yemek müstehabtır.

İbnu’l-Kasım, Malik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Bize göre kurbanlıkların nitelikleri belli ve bilinen bir paylaştırma şekli yoktur. Malik bu husustaki hadis hakkında şunları söylemektedir: Bana İbn Mes’ûd’dan (bu şekilde bir rivâyet) ulaşmış olmakla birlikte uygulama buna göre yapılmamıştır.

Sahih(-i Müslim) ile Ebû Dâvûd’un kaydettikleri rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir koyun kurban etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Sevban! Bu koyunun etini pişir.” Dedi ki: Ben Medine’ye gelinceye kadar peygambere o koyunun etinden yedirip, durdum. Müslim, Edâhî 35; Ebû Dâvûd, Edâhi 11; Dârimî, Etlâhi 6; Müsned. V, 277, 281.

Bu rivâyet, bu maksada açıklık getiren bir nasstır. Şâfiî’nin bu husustaki görüşü farklıdır. Bir seferinde: Yarısını yer, öbür yarısını da tasadduk eder demiştir. Çünkü yüce Allah:

“Artık onlardan yeyin ve elî dar olan fakire de yedirin” buyurmuş ve burada iki şahıs söz konusu etmiştir. Bir başka seferinde de şöyle demektedir: Üçte birini yer, üçte birini hediye eder, üçte birini de yoksullara yedirir. Çünkü yüce Allah:

“Artık yanları üzere düşüp can verince etinden yeyin ve ondan dilenen, dilenmeyen fakirlere yedirin.” (el-Hac, 22/36) âyetinde üç kişiden söz etmektedir.

15- Yolcunun Kurban Kesme Yükümlülüğü:

Mukim kurban kesmekle muhatab olduğu gibi, yolcu da kurban kesmekle muhataptır. Çünkü aslolan bu hususta hitabın umumî olduğudur. Genel olarak bütün ilim adamlarının görüşü de budur. Ancak bu hususta Ebû Hanîfe ve en-Nehaî farklı kanaattedirler. Bu farklı kanaat Ali (radıyallahü anh)dan da rivâyet edilmiştir, ancak hadîs onlara karşı delil teşkil etmektedir.

Malik yolculardan Mina’daki hacıları istisna etmiştir. Ona göre hacının kurban kesme yükümlülüğü yoktur. Temettu ve kıran haccı dolayısıyla kesilen kurbanlar, kurban bayramı dolayısıyla kesilen kurbanlar olmayıp, hac ve umrenin birlikte yapılması dolayısıyla kesilen şükür kurbanlarıdırlar. en-Nehaî de bu görüştedir. Yine bu görüş iki halife Ebubekir ve Ömer ile seleften bir topluluktan (Allah hepsinden razı olsun) da rivâyet edilmiştir. Çünkü hacı aslında hediye kurbanı kesmeye muhataptır, eğer o kurban kesmek isteyecek olursa hediye kurbanı olarak keser. Hacı dışındakiler ise Mina’da bulunanlara kendilerini benzetmek maksadıyla kurban kesmekle emrolunmuşlar, böylelikle onlar da Mina’dakilerin ecirlerinden bir pay elde etmiş olurlar.

16- Kurban Etini Saklamak:

İlim adamları kurban etini saklamak hususunda dürt farklı görüşe sahiptirler. Alî ve İbn Ömer (radıyallahü anh)dan sahih bir yolla rivâyet edildiğine göre üç günden sonra kurban etlerinden bir şey saklanmamalıdır. Onlar bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmişlerdir, İleride gelecektir,

Bir topluluk da şöyle demektedir: Kurban etlerinin saklanmasının yasaklandığına dair gelen rivâyet neshedilmiştir. O bakımdan kurban kesen istediği vakte kadar etini saklayabilir. Ebû Said el-Hudrî ile Bureyde el-Eslemî bu görüştedirler.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Kurban etinden yemek mutlak olarak caizdir. Bir başka kesim de şöyle der: Şayet insanların kurban etine ihtiyaçları varsa saklamaz, çünkü yasaklama belli bir illet (sebeb) dolayısıyla yapılmıştır. O da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetinde dile getirilmektedir: “Benîm size (kurban etlerini saklamanızı) yasaklamamın sebebi çevreden misafir olarak gelen bedevi Araplardır.” Müslim, Edâhî 2H; Ebû Dâvûd, Edâhi 10; Nesâi, Dahâyâ 37; Muvatta’, Dahâya 7; Müsned, VI, 51. Bu ihtiyaç ortadan kalkınca daha önceden söz konusu edilmiş olan yasak, bu yasağı gerektiren sebeb kalktığı için kaldırılmış oldu, yoksa neshedildiği için kaldırılmış değildir. İşte burada bir usûl meselesi ortaya çıkmaktadır ki o da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

17- Nesh İle Hükmün Kaldırılması ile İlletinin Kalkması Dolayısıyla Hükmün Kaldırılması Arasındaki Fark:

Nesh dolayısıyla hükmün kaldırılması ile illetinin kalkması dolayısıyla hükmün kaldırılması arasında bir fark vardır. Şunu belirtelim ki, nesh dolayısıyla kaldırılmış bir hükümle bir daha ebediyyen hüküm verilemez. İlletinin kalkması dolayısıyla kaldırılmış olan hüküm, illetinin avdet etmesi dolayısı ile tekrar geri gelir. Buna göre bir belde ahalisinin yanına kurban kesme zamanında ihtiyaç sahibi bir takım insanlar gelecek olursa ve o belde ahalisi gelenlerin İhtiyaçlarını ancak kurban etleri ile karşılayabiliyorlarsa, o takdirde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yaptığı gibi üç günden sonrası için kurban etlerini saklamamaları muayyen bir yükümlülük olarak ortaya çıkar.

18. Kurban Etini Saklamayı Yasaklayan ve Mubah Kılan Rivâyetler:

Bu hususta yasak kılan ve mubah kılan hadisler sahih ve sabittir. Aynı zamanda hem yasaklayıcı, hem mubah kılıcı ifadeler gelmiştir. Nitekim Âişe, Seleme b. el-Ekva’, Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen ve sahih kitaplarda yer alan hadislerde bu hususlar açıkça belirtilmiştir.

Sahih(-i Buhârî)nin, İbn Ezher’in azatlısı Ebû Ubeyd’den rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ile birlikte (kurban bayramında) hazır bulundu ve dedi ki: Sonra Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ile de bayram namazı kıldım. Bize hutbe okumadan önce namaz kıldırdı, sonra insanlara hutbe irad edip, dedi ki: Muhakkak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sizlere üç günden sonra kestiğiniz kurbanların etlerinden yemenizi yasak kılmıştır. O bakımdan onlardan yemeyiniz. Buhârî, Edâhi 16; Müslim, Edâhî 25; Nesâî, Dahâyâ 35; Müsned, I, 61, 70, 141. İbn Ömer’den de rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç günden sonra kurban etlerinin yenilmesini yasaklamıştır. Salim dedi ki: İbn Ömer üç günden sonra kurban etlerinden yemezdi. Müslim, Edâhî 27; Müsned, II, 81. SSHm’in açıklamasını kayd etmeksizin yalnızca İbn Ömer’in rivâyeti: Tirmizî, Etiâhî 13; Nesâi, Dahayâ 35; Müsned, ü, 16, 34, 37. Yalnız Salimin açıklaması: Müsned, II, 9

Ebû Dâvûd da, Nubeyşe’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Biz sizlere yetsin diye üç günden sonra kurban etlerinden yemenizi yasaklamıştık. Artık Allah sizlere bolluk vermiş bulunuyor, yeyiniz, saklayınız ve (Allah’tan) ecir isteyiniz. Şunu bilin ki bu günler yeme, içme ve aziz ve celil olan Allah’ı anma günleridir.” Ebû Dâvûd, Edâhî 10; İbn Mâce, Edâhi 16 (kısmen); Dârimî, Edâhî 6 (kısmen); Müsned, V, 75-76.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta söylenmiş sözlerin en güzelidir. Tâ ki konu ile ilgili hadisler arasında uyum olduğu ve çelişki bulunmadığı ortaya çıksın. Mü’minlerin emiri Ali b. Ebî Tâlib o sözleri Osman (radıyallahü anh) kuşatma altında bulunurken söylemiştir. Çünkü o sırada insanlar ihtiyaç içerisinde idiler ve darlık çekiyorlardı. O da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye dışardan pek çok kimseler geldiği vakit yaptığı gibi yaptı. Buna delil İse İbrahim b. Şerîk’in bize naklettiği şu rivâyettir: İbrahim dedi ki: Bize Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Leys anlattı, dedi ki: Bana el-Haris b. Yakub, Yezid b. Ebi Yezid’den anlattı: O hanımından naklettiğine göre, hanımı Âişe (radıyallahü anh)ya kurbanlık etlerine dair soru sormuş, şu cevabı vermiş: Ali b. Ebî Tâlib bir yolculuktan bizim yanımıza geldi. Biz de ona kurban etinden takdim ettik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a sormadan yemeyi kabul etmedi. Ona sorunca, Peygamber şöyle buyurdu: “Sen (kurban etinden) zülhicce ayından gelecek zülhicce ayına kadar yiyebilirsin. ” Taberânî, el-Evsât, IV, 417.

Şâfiî der ki: Üç günden sonra kurban eti saklamanın yasak olduğu görüşünü kabul edenler bu husustaki ruhsat bildiren rivâyetleri işitmemişlerdir. Mutlak olarak ruhsatı kabul edenler de et saklamayı yasaklayan hadisleri İşitmemişlerdir. Hem yasak olduğunu, hem ruhsat olduğunu söyleyen de her iki tür hadisi de İşitmiş ve gereklerince amel etmiş demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İleride -yüce Allah’ın izni ile- el-Kevser Sûresi’nin tefsirinde kurban kesmenin vücubu ve mendub oluşu ile ilgili görüş ayrılıklarına; kurbanın daha önceden söz konusu olan (ve ibadet maksatlı) bütün kesimleri neshedici olduğuna dair açıklamalar gelecektir.

19- Eli Dar Olan Fakire Yedirmek:

“Ve eli dar olan fakire de yedirin” âyetinde aslında “el-fakir” kelimesi “el-bâis: eli dar” kelimesinin sıfatıdır. Bu da sefil düşmüş ve ileri derecede fakir kimse demektir. Fakir düşen bir kimse hakkında; Fakir düştü, düşer, fakir düşmek” denilir. Bu durumda olan kimseye de denilir (ism-i fail). Fakir olmamakla birlikte başına bir musibet gelen kimse hakkında da kullanılır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın; “Fakat o zavallı Sa’d b. Havle…” Buhârî, Cenâiz 37; Müslim, Vasiyye 5; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 2; Tirmizî, Vesâyâ 1; Muvatta’, Vesâyâ 4, Müsned, I, 172, 176, 179, Hz Peygamber bu sözlerini, Sa’d b. Havle (radıyallahü anh)nin, hicret ettiği Mekke’de vefat etmesi üzerine üzüntüsünü dile getirmek üzere söylemiştir. ifadeleri de bu kabildendir.

İleri derecede güçlü kimseyi kastetmek üzere; denilir. Oldukça güçlü kimse hakkında: “Oldukça güçlendi, güçlenir, oldukça güçlü olmak” denilir. Yüce Allah’ın:

“Zulmedenleri de yapageldihleri fasıklıkları yüzünden şiddetli bir azabla yakaladık.” (el-A’raf, 7/165) Burada görüldüğü gibi “beîs” şiddetli (güçlü, çetin) anlamındadır.

Kurbanlık etleri ne kadar çok tasadduk edilirse, ondan da daha çok ecir alınır. Kendisinden yenilmesi câiz olan miktar hususunda ise sözünü ettiğimiz şekliyle görüş ayrılıkları vardır. Yüce Allah’ın: “Yeyin… ve yedilin” âyeti dolayısıyla yarısının yenilebileceğİ söylendiği gibi, Hazret-i Peygamber’in: “Yeyin, saklayın ve başkasına yedirmek suretiyle de ecir bekleyin” âyeti dolayısıyla üçte ikisinin yenilebileceğİ dahi söylenmiştir.

Yemenin ve yedirmenin hükmü hususunda da görüş ayrılığı vardır. Her ikisinin vacib olduğu söylendiği gibi, müstehab oldukları da söylenmiştir. Yemek ile yedirmek arasında fark olduğu da söylenmiştir. Buna göre yemek müstehab, yedirmek vacibtir ve bu Şâfiî’nin görüşüdür.

Hac 27

İnsanlar arasında haccı duyur; gerek yaya olarak gerek uzak yollardan gelen her zayıf binek üzerinde sana gelsinler.

Diyanet Vakfı
27, 28. İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri, Allahın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allahın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kabeye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin.

Kurtubi Tefsiri
“Ve insanlar arasında haccı ilân et. Hem yayan, hem de her uzak yoldan gelecek zayıf develer üstünde sana gelsinler,”

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız;

1- Haccın İlanı:

Yüce Allah;

“Ve insanlar arasında haccı İlan et” âyetinde yer alan

“İlan et” anlamındaki kelimeyi büyük çoğunluk “zel” harfini şeddeli olarak; diye okumuşlardır. el-Hasen b. Ebi’l-Hasen ile İbn Muhaysın ise “zel” harfini şeddesiz, “elifi de med ile; diye okumuşlardır.

İbn Atiyye der ki: İbn. Cinnî bu okuyuşun tashif olduğunu (yanlış yazıldığını) söylemiştir. O, onların bunu mazi bir fiil olarak; “İlan etti” diye okuduklarını da nakletmekte ve buna binaen bu kelimeyi;

“Tayin etmiş…tik” kelimesine atf diye i’rabım yapmıştır,

Ezan, bildirmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/3. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

2- İbrahim (aleyhisselâm)ın İlânı ve Yüce Allah’ın Bu İlânı Ulaştırması:

İbrahim (aleyhisselâm), Beyt’i İnşa etme İşini bitirdikten ve ona: “İnsanlar arasında haccı İlan et” emri verildikten sonra, Rabbim benim sesim nereye kadar ulaşır ki deyince, yüce Allah şöyle buyurdu: Sen ilan et, ulaştırmak bana ait.

Bunun üzerine yüce Allah’ın Halil’i İbrahim, Ebû Kubeys tepesine çıkarak, “ey insanlar” diye seslendi. “Allah size karşılığında cenneti verip mükâfatlandırmak, ateş azabından da sizi korumak İçin bu Beyt’i haccetmenizi emretmektedir. Siz de haccediniz.” Erkeklerin sulblerinde ve kadınların rahimlerinde bulunan herkes ona: Lebbeyk, Allahumme lebbeyk diye cevap verdi. İşte o gün bu çağrıya icabet eden kimseler, icabet ettiği kadarıyla hacceder. Bir defa icabet ettiyse bir defa, iki defa icabet etmişse iki defa hacceder. Telbiye de bu şekilde cerayan edegeldi. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve İbn Cubeyr yapmıştır.

Ebû’t-Tufeyl’den şöyle dediği rivâyet olunmaktadır: İbn Abbâs bana dedi ki: Telbiye getirmenin esasının ne olduğunu biliyor musun? Ben: Hayır, dedim. Bunun üzerine dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm)a insanlar arasında haccı ilan etmesi emredilince, dağlar başlarını eğdi, yerleşik beldeler onun için yukarılara kaldırıldı. O da insanlar arasında seslendi ve herşey ona: Lebbeyk Allahumme lebbeyk, diye cevap verdi.

Bir diğer görüşe göre İbrahim (aleyhisselâm)a yapılan hitab yüce Allah’ın;

“Ve sücud edenler için Beyt’imi temizle” âyeti ile sona ermektedir. Daha sonra yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a hitab ederek: “Ve insanlar arasında haccı ilan et” diye buyurmaktadır. Yani onlara haccetmekle yükümlü olduklarını bildir,

Üçüncü bir görüşe göre yüce Allah’ın:

“Bana hiçbir şeyi ortak koşma” âyetinden itibaren Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a hitab edilmektedir. Nazar ehlinin kabul ettiği görüş budur, çünkü Kur’ân Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a indirilmiştir. Ondaki bütün hitablar böyle olmadığına dair kat’î bir delil bulunmadığı sürece yalnızca ona yöneliktir. İşte burada bir diğer delil daha buradaki hitabın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a yönelik olduğunu göstermektedir. Bu da muhatab kipi ile: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma” hitabıdır. Bu ise şahit olan kimseye bir hitaptır. İbrahim (aleyhisselâm) ise gaibtir. Buna göre âyetlerin anlamı şöyle olur: Hatırla ki Biz, İbrahim’e Beyt’in yerini tayin edip göstermiş, sana da yüce Allah’ın tevhidine ve İbrahim’in de yalnızca Allah’a ibadet ettiğine dair delilleri göstermiş bulunuyoruz.

Büyük çoğunluk “Haccı” kelimesini “ha” harfini fethalı olarak okumuştur. İbn Ebi İshak ise bu kelimeyi Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği her yerde aynı harfi esreli olarak okumuştur.

Bir görüşe göre İbrahim (aleyhisselâm)a yapılan nida, ona emredilmiş bulunan dinin şer’î hükümleri arasındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Hacca Geliş (Gidiş) Keyfiyeti:

“Hem yayan, hem de her uzak yoldan gelecek zayıf develer üstünde sana gelsinler” âyeti ile yüce Allah insanların kimi yayan, kimi binekli olarak Beyt’i hac etmek çağrısını kabul edecekleri va’dinde bulunmaktadır. Gelecekler Ka’be’ye gelecek olmakla birlikte, yüce Allah’ın

“sana gelsinler” diye buyurması nida edenin İbrahim (aleyhisselâm) oluşundan dolayıdır. Buna göre haccetmek maksadıyla Ka’be’ye giden bir kimse İbrahim (aleyhisselâm)a gitmiş gibidir, çünkü bununla onun nidasını kabul etmiş, çağrısına icabet etmiş olmaktadır. Bu ifade ile İbrahim (aleyhisselâm)ın şanı ve şerefi yüceltilmektedir.

İbn Atiyye der ki: “Yayan(lar)” kelimesi, çoğuludur. Tacir, tacirler” ile “Arkadaş, arkadaşlar” kelimeleri gibi.

Bir diğer görüşe göre “Yayalar” kelimesi (……..)in çoğuludur. Bu da; in çoğuludur. Tıpkı ile kelimeleri gibi. Bunun çoğulu olarak “cim” harfi şeddeli: de denilebilir in çoğulunun, şeklinde gelmesi gibi.

İbn Ebi İshak ve İkrime “yayan” kelimesini; şeklinde “re” harfi ötreli ve “cim” harfini de şeddesiz olarak okumuştur. Bu kip ise çoğul şekillerinde az kullanılır. Bu kıraat Mücahid’den de rivâyet edilmiştir. Yine Mücahid’in “fuâlâ” vezninde; diye okuduğu rivâyet edilmiştir. “Tembeller” kelimesi gibi.

en-Nehhâs der ki: “Yayan” kelimesinin beş türlü çoğulu yapılabilir. “Rükkâb” gibi “rüccâl” şeklinde. İkrime’den rivâyet edilen budur. “Kıyam” gibi “rical” şeklinde, bir de “reci” ve “reccâle” diye. Mücahid’den rivâyet olunan “rücâl” kıraati ise bilinen bir çoğul şekli değildir. Ancak uygun olan bu kelimenin tenvinsiz olarak “küsâlâ” ve “sükârâ” gibi tenvinsiz olarak yapılmasıdır. Eğer tenvinli olursa, bunun vezni “fuâl” olur ki bu çoğulda az kullanılan bir vezindir.

Âyet-i kerîmede yayan geleceklerin binekli olarak geleceklerden önce söz konusu edilmesi, yürümek suretiyle onların daha çok yorulduklarından dolayıdır.

“Her zayıf develer üstünde… gelsinler” diye buyurulmasının sebebi “Zayıf deve” kelimesinin çoğul anlamını ihtiva etmesinden dolayıdır. el-Ferrâ’ der ki: Burada fiilin çoğul değil de lâfza uygun tekil olarak şeklinde gelmesi de mümkündür.

Zayıf deve” ise yolda oldukça yorgun düşmüş ve zayıflamış deve demektir. Fiili: Zayıfladı, zayıflar, zayıflamak” şeklinde gelir.

Şanı yüce Allah burada develeri Mekke’ye ulaşacakları vakitteki son halleriyle nitelendirmektedir. Ayrıca zayıflayışlarının sebebini de zikredip: “Her uzak yoldan gelecek…” diye buyurmaktadır. Yani bu develeri yapılan uzun yolculuklar etkilemiş olacaktır. Zamirin develere İrca edilmesi ise, sahipleriyle birlikte hac maksİsmi ile gidişlerinden ötürü onlara bir üstünlük vermek kastıyladır. Nitekim yüce Allah cihada giden atlar hakkında Allah yolunda koştuklarında onlara bir ikram olmak üzere:

“Yemin olsun (mücahidlerin) harıl harıl koşan atlarına” (el-Âdiyât, 100/1) diye buyurmaktadır.

4- Yayan Haccetmenin Fazileti:

Kimisi şöyle demiştir. Yüce Allah’ın burada: “(………): Yayan olarak” diye buyurması (bu kelime aynı zamanda erkekler anlamında da kullanılabilir) çoğunlukla hacca gidenlerin kadınlar değil, erkekler oluşundandır. Bu görüşe göre buradaki bu kelime: Bu bir racul’dür (adamdır) demekten gelmiş kabul edilmektedir, ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü daha sonra yüce Allah binicileri kastederek: “Hem de her uzak yoldan gelecek zayıf develer üstünde” diye buyurmaktadır. Bunun kapsamına ise erkekler ve kadınlar dahildir.

Yüce Allah:

“Yayan” diye buyurup önce onları söz konusu etmesi yayan haccetmenin binekli olarak haccetmekten faziletli olduğuna delildir. İbn Abbâs der ki: Yapamadığım hiçbir şeye üzülmedim, sadece yürüyerek haccetmemiş olduğuma üzülüyorum. Çünkü ben yüce Allah’ın:

“Hem yayan… sana gelsinler” diye buyurduğunu işitmiş bulunuyorum.

İbn Ebi Necîh de der ki: İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- yürüyerek haccettiler.

İbn Mes’ûd’un arkadaşları; şeklinde (“ya” harfi yerine, “vav” ile) okumuşlardır. Bu aynı zamanda İbn Ebi Able ve ed-Dahhak’ın kıraatidir. O takdirde zamir insanlara ait olur. (Diğer okuyuşa göre ise zamir zayıf develere aittir).

5- Yürüyerek Haccetmek mi, Binerek mi Faziletlidir?:

Hac yolculuğunda binmenin de, yürümenin de câiz oluşunda görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunların hangisinin daha faziletli olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Malik, Şâfiî ve başkaları binmenin daha faziletli olduğu kanaatindedir. Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a uyulmuş olur ve daha çok para harcanmış, haccın şeâiri de binmek için gerekli hazırlıklar yapılmak suretiyle, daha bir ta’zim edilmiş olur.

Başkalarının kanaatine göre ise nefse verdiği meşakkat dolayısıyla yürümek daha faziletlidir. Ayrıca Ebû Said’in rivâyet ettiği hadis de bunu gerektirmektedir. O şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı Medine’den, Mekke’ye yürüyerek haccettiler. Peygamber de: “Kuşaklarınızı, izarlarınıza (örtü şeklindeki elbiselerinize) bağlayınız.” diye buyurdu ve bazen koşarcasına, bazen de normal yürüdü. Bu hadisi İbn Mâce, Sünen’inde rivâyet etmiştir İbn Mâce, Menâsik 108. Bütün hac ibadetlerinde binek üzerinde olmanın, -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a uymak bu yolla gerçekleşeceğinden dolayı- daha fazîfetli oluşunda Malik’e göre (gelen rivâyetlerde) görüş ayrılığı yoktur.

6- Deniz Yoluyla Hac Farz mıdır?:

Bazı ilim adamları bu âyet-i kerîmede denizin söz konusu edilmemesinin deniz yoluyla haccetme farzının sakıt olduğuna delil göstermişlerdir. Malik “el-Mevvâziyye”de şöyle demektedir: Ben denizden söz edildiğini duymadım.

Ancak bu sadece işaret yoluyla bir kavrayıştır, yoksa denizin söz konusu edilmemesi denizde yolculuk yapmak durumunda olanlardan bu farzın sakıt olması manasına gelmez. Çünkü Mekke deniz kıyısında değildir ki, insanlar oraya gemilerle gelsinler. Denizde yolculuk yapan kimsenin de Mekke’ye kıyıdan itibaren ya piyade, yahut ta deve üzerinde yolculuk yapması kaçınılmaz bir şeydir. Âyet-i kerîmede sadece Mekke’ye ulaşılabilecek iki hal söz konusu edilmiştir.

Yalnızca deniz zikredilmedi diye hac farzını iskat etmek pek kabul edilebilecek ve güçlü bir delil değildir. Ancak bununla beraber düşman, korku yahut büyük bir dehşet ya da kişinin maruz kalabileceği bir hastalık bulunması halinde Malik, Şâfiî ve ilim adamlarının Cumhûru bu özürler sebebiyle haccın vücubunun düşeceğini kabul etmektedirler. Böyle bir yolculuk ise güç yetirîlebilecek bir yolculuk değildir.

İbn Atiyye der ki: “el-İstihzâr” müellifi bu anlamda bir takım sözler nakletmektedir ki, bunların zahirinden anlaşıldığına göre bu özürlerden hiçbirisi dolayısıyla hac farizası sakıt olmaz. Ancak bu zayıf bir görüştür.

Derim ki: Hatta bu zayıftan da zayıftır. Nitekim buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“el-Fecc: geniş yol” demektir. Bunun çoğulu da; şeklinde gelir. Nitekim daha önce el-Enbiyâ Sûresi’nde (21/30-33- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“el-Amîk: Uzak” anlamındadır.

Büyük çoğunluk:”Gelsinler” diye okumuşlardır. Abdullah (b. Mes’ûd’un) arkadaşları ise; (………) diye okumuşlardır. Bu şekildeki okuyuşa göre zamir binicilere aittir. Öbür okuyuşa göre ise zamir develere raci’dir: Gelecek olan zayıf ve güçsüz develer üzerinde… denilmiş gibidir.

“Her uzak yoldan” âyetindeki; kelimesi uzak demektir, “Dibi uzak (derin) kuyu” tabiri de buradan gelmektedir. Şu mısrada da bu kelime bu manadadır:

“Derinlikleri çok derin, geçilen yolu da çok tenhadır.”

7- Beytullah’a Ulaşanın Yapacağı İş:

Beytullah’a ulaşan kimsenin, Beytullah’ı görünce ellerini kaldırıp kaldırmayacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ebû Dâvûd’un kaydettiği rivâyete göre Cabir b. Abdullah’a Beytullah’ı görüp de ellerini kaldıran kişinin durumu hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Ben bu işi yahudilerden başka yapan hiçbir kimseyi görmemiştim. Biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte haccettik ve böyle bir şey yapmazdık Ebû Dâvûd, Menâsik 45; Tirmizî, Hacc 32; Nesâî, Menâsik 122

İbn Abbâs (radıyallahü anh) da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir; “Eller yedi yerde kaldırılır: Namaza başlarken, Beytullah’a yönetirken, Safa’ya-Merve’ye yönelirken, vakfe yapılan iki yerde (Arafat ve Meg’ar-i Haram’da) ve iki cemrede.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I, 103.

es-Sevrî, İbnu’l-Mübarek, Ahmed ve İshak, İbn Abbâs’ın bu hadisi doğrultusunda görüş belirtmişler ve Cabir’in rivâyet ettiği hadisi zayıf kabul etmişlerdir. Çünkü Muhacir el-Mekki isimli ravi meçhul bir ravidir. İbn Ömer de Beytullah’ı gördüğünde ellerini kaldırırdı. İbn Abbâs’tan da bunun gibi bir rivâyet nakledilmiştir.

Hac 26

Hani İbrahim’e Beyt’in yerini hazırladığımızda, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Evimi tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû ve secde edenler için temiz tut” demiştik.

Diyanet Vakfı
Bir zamanlar İbrahime Beytullahın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rüku ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.

Kurtubi Tefsiri
Hani Biz, İbrahim’e Beyt’in yerini tayin etmiş ve şöyle demiştik: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, orada ikamet edenler, rükû’ ve sucud edenler için Beyt’imi temizle!”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Beyt’in Yerinin İbrahim (aleyhisselâm)a Gösterilmesi:

“Hani Biz, İbrahime Beyt’in yerini tayin etmiş” âyeti ibrahim’e Beyfin yerini tayin edişimizi hatırla demektir. “Ona tayin ettim,” anlamında kullanılır. Nitekim; “Sana imkân verdim, imkân hazırladım,” derken de böyledir. “İbrahim’e” anlamındaki âyetteki “lâm” harfi te’kid için bir sıladır. Yüce Allah’ın:

“Hemen ardınızda…” (en-Neml, 21/72) âyetinde olduğu gibi. Bu, el-Ferrâ”nın görüşüdür.

“Hani Biz, İbrahim’e Beyt’in yerini tayin etmiş” âyetinin yeniden inşa etmek için, temellerini ona göstermiş idik, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü tufan ve başka etkenler sebebiyle Ev yıkılmıştı, tbrahim (aleyhisselâm)ın dönemi gelince yüce Allah orayı yeniden bina etmesini emretti. O da Beyt’in bulunduğu yere geldi ve onun izlerini tesbit etmeye koyuldu. Yüce Allah’ın gönderdiği bir rüzgar Âdem (aleyhisselâm)ın kurduğu temelleri açığa çıkardı, o da Beyt’i o temeller üzerinde -daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/127. âyetin cefsi rinde) belirtildiği gibi- bina etti.

“Tayin etmiştik” âyetinin Kıldık” fiili gibi “lâm” ile teaddi (geçiş) yapan bir fiil konumunda olduğu söylenmiştir. Yani Biz Beyt’in yerini İbrahim’e tayin edilen bir yer kıldık. Şair de şöyle demektedir:

“Benim nice şanlı kardeşim vardır ki,

Kendi ellerimle ben onu lahde yerleştirmişimdir.”

2- Îman ve İbadetin Esası Allah’a Ortak Koşmamak:

“Bana hiçbir şeyi ortak koşma, demiştik” ifadesi Cumhûrun görüşüne göre İbrahim (aleyhisselâm)a bir hitaptır. İkrime bunu; “Bana ortak koşmasın diye…” şeklinde “ya” harfi ile ona söylenen sözün anlamının aktarılması suretinde okumuştur. Ebû Hatim: Bu kıraate göre Ortak koşmaması için” anlamında olmak üzere “kef” harfinin nasb ile okunması kaçınılmaz bir şeydir, der.

Ayrıca; ( af )nin şeddeli olanından hafifletilmiş olduğu söylendiği gibi, müfessire (açıklayıcı) olduğu da, zaide (fazladan geldiği) de söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Müjdeci gelince” (Yusuf, 12/96) âyetinde olduğu gibi.

Âyet-i kerîmede Beyt’in etrafında yerleşmiş bulunanlar arasından şirk koşanlar da yerilmektedirler. Yani sizin atanız İbrahim’e, ondan sonra gelenlere ve sizlere bu şekilde hareket etmek bir şarttı. Siz bu şartı yerine getirmediniz, aksine şirk koştunuz.

Bir başka kesim de yüce Allah’ın:

“Bana hiçbir şeyi ortak koşma” âyetinden itibaren hitab Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)adır. O Beytullah’ı temizlemek ve hac için insanları çağırmakla da emrolunmuştur, Ancak Cumhûr bu emirlerin İbrahim (aleyhisselâm)a verildiği kanaatindedir, daha sahih olan görüş de budur.

Küfür, bid’at, bütün pisliklerden ve kan davalarından Beytullah’ın temizlenme emri umumidir.

Bir görüşe göre bu temizleme emri ile putlardan temizlenmesi kastedilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şu halde pisliğin tâ kendisi olan puflardan uzak durun.” (el-Hacc, 22/30) Çünkü Curhumlular İle Amalikalıların Beytullah’ın bulunduğu yerde ve etrafında -İbrahim (aleyhisselâm) onu bina etmeden önce- putları bulunmakta idi.

Şöyle de açıklanmıştır: Âyetin anlamı benim evimi orada bir puta ibadet edilmesi gibi bir pislikten uzak tut. Bu, orada tevhidin açıkça ortaya konulmasına dair bir emirdir. Mescid-i Haram’in ve diğer mescidlerin bu gibi pisliklerden tenzih edilmesi ile ilgili olarak ilim adamlarının görüşlerine dair yeterli açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/28. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“Orada ikamet edenler” orada ayakta duranlar demek olup, namaz kılanlar kastedilmektedir. Şanı yüce Allah, burada namazın rükünlerinden en büyük olanlarını söz konusu etmiştir ki, bu da kıyam, rükû ve sücuddur.

Hac 25

Şüphesiz inkâr edenler, Allah’ın yolundan ve halk için eşit kılınan Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar — orada yerleşene de, dışarıdan gelene de eşittir — kim orada zulmederek sapkınlığa yönelirse, ona elem verici bir azap tattırırız.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, Allahın yolundan ve -yerli, taşralı- bütün insanlara eşit (kıble veya mabed) kıldığımız Mescid-i Haramdan (insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilmeliler ki) kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan tattırırız.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki kâfir olanlar, İnsanları Allah’ın yolundan ve insanlar için kendisinde hem yolcuları, hem de yerli olanları eşit kıldığımız Mescidi Haram’dan alıkoyanlar… Kim orada zulümle, ilhâdı isterse Biz ona pek acıklı azâbı tattırırız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Kâfirler Allah’ın Yolundan Alıkoy arlar:

Yüce Allah:

“Şüphe yok ki kâfir olanlar insanları Allah’ın yolundan… alıkoyanları..,” âyeti ile, tekrar Arap müşriklerinden, Hudeybiye yılı Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem)nü Mescid-i Haram’dan alıkoymaları dolayısıyla, söz konusu etmektedir. Çünkü onların, -insanlar arasından ferdî bir takım alıkoymaları kastediyor olması halî müstesna- bundan önce bu topluluğu alıkoymalarından başka bir alıkoyuşSarı bilinmemektedir. Ferdî alıkoymaları ise peygamberliğin ilk yıllarında olmuş bir şeydir.

“es-Sadd: Alıkoymak”: Mani olmak, engel olmak demektir ve kendileri alıkoyanlar… takdirindedir. Muzari fiilin, mazi fiile atfedilmesi böylelikle uygun düşmektedir. Bununla birlikte

“Ve… alıkoyanlar” ifadesindeki “vav” zaid olup, fiil bu haliyle; “(……..): Şüphe yok ki”nin haberidir. Ancak bu açıklama maksad olarak gözetilen anlamı ifsad edici bir özelliktedir. Haber olsa olsa mahzuftur ve yüce Allah’ın:

“Yolcuların” âyetinde takdir edilmiş olup, takdiri de: Helâk oldukları takdirde hüsrana uğramışlardır, şeklindedir.

“Alıkoyanların muzari bir fiil şeklinde gelmesi, onların alıkoyma işini devamlı yapıyor olmalarındandır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Bunlar îman edenlerdir, gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır” (er-Ra’d, 13/28) Burada da görüldüğü gibi mazi bir fiile müzari bir fiil vav harfiyle atfedilin iştir. Çünkü bu özellikler îman edenlerin sürekli özelliğidir.

Burada şöyle buyurulmuş gibidir: Şüphesiz ki kâfir olanların özelliklerinden birisi de alıkoymalarıdır. Şayet “alıkoymak” fiili de mazi olarak kullanılmış olsaydı, bu dahi ifade bakımından uygun düşerdi. en-Nehhâs der ki: Benim Ebû İshak’tan yazdıklarıma göre o şöyle demiştir: Burada haberin -ki uygun açıklama da budur- “Biz ona pek acıklı azâbı tattırırız” anlamındaki âyet olması da mümkündür. Ebû Ca’fer (en-Nehhâs) der ki: Ancak bu bir yanlıştır. Çünkü ben uygun açıklama şeklinin bunun nasıl görülebildiğini bilmiyorum. Zira burada; in haberi olduğu belirtilen ifade cezm ile gelmiştir. Aynı şekilde bu, şartın da cevabıdır. Şayet haber olsaydı o takdirde şart cevapsız kalırdı. Bilhassa şart cümlesinde yer alan fiil de muzari bir fiil olduğundan dolayı mutlaka cevabının gelmesi de kaçınılmaz bir şeydir.

2- Mescidi Haram’dan Alıkoyanlar:

“Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar…” âyetinde, kastedilenin bizatihi Mescidin kendisi olduğu söylenmiştir. Kur’ân’ın zahirinden anlaşılan da budur. Zira ondan başkası zikredilmiş değildir. Kastın Harem bölgesinin tamamı olduğu da söylenmiştir. Çünkü müşrikler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı ve ashabını Hudeybiye yılı Harem’in İçerisine girmekten alıkoymuşlardır. O da Harem’in dışında konaklamak durumunda kalmıştı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“…Sizleri Mescidi Haram’dan… alıkoyanlardır.” (el-Feth, 48/25);

“Kulunu geceleyin Mescid-i Haramdan… götüren (Allah) münezzehtir.” (el-İsra, 17/1) Bu da doğru bir açıklama olmakla beraber, burada Harem bölgesinden maksat önemli olarak gözetilen yer bilhassa zikredilmiş bulunmaktadır.

3- Yolcunun da, İkamet Edenin de Birbirine Eşit Olduğu Yer, Mekke ve Çevresi ile İlgili Hükümler:

“İnsanlar için… kıldığımız” yani namaz, tavaf ve ibadet için tayin ettiğimiz.,. Bu da yüce Allah’ın:

“Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev…” (Al-i İmrân, 3/96) âyetine benzemektedir,

“Kendisinde hem yolcuları, hem de yerli olanları eşit kıldığımız…” âyetindeki

“el âkif: Orada ikamet edip, oradan ayrılmayan”,

“el-Bâdi; Çölde yaşayıp onların bulundukları yere gelen kimseler” demektir. Âyet şu anlama gelir: Onun saygınlığını (hürmetini) ta’zim edip, orada ibadetlerini ifa etmek bakımından etrafında bulunan ve ikamet eden kimseler ile sair bölgelerden gelen kimseler birbirine eşittirler. Mekke ahalisi bu hususta dışardan oraya gelenlere göre daha bir hak sahibi değildirler.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada eşitlikten kasıt, Mescid-i Haram’ın evleri ve konaklama yerleri ile ilgilidir. Orada ikamet eden kimselerin oraya dışarıdan gelenlere göre bir öncelikleri yoktur. Bu açıklama Mescid-i Haram’ın bütün Harem bölgesini kapsadığı görüşüne göredir. Mücahid ve Malik’in görüşü de budur. İbnu’l-Kasım bunu Mâlik’ten rivâyet etmiştir.

Ömer, İbn Abbâs ve belli bir topluluktan rivâyet edildiğine göre dışardan gelen kimsenin, bulduğu yerde konaklamak hakkı vardır. O yer ve ev sahibinin de ister istemez onu orada barındırması vazifesidir. Süfyan es-Sevrî ve başkası da bu görüştedir. Aynı şekilde İslâm’ın ilk dönemlerinde de durum böyleydi. (Harem bölgesi ahalisinin) evleri kapısızdı. Hırsızlık olayları çoğalmcaya kadar bu böyle devam etti. Adamın birisi evine bir kapı yaptırınca Ömer (radıyallahü anh) bunu tepki ile karşılayarak: Allah’ın evini haccetmeye gelen bir kimsenin yüzüne kapı mı kapatacaksın? demiş. O adam da şu cevabı vermişti: Ben onların eşyalarını hırsızlğa karşı korumak istedim. Bunun üzerine Hazret-i Ömer ona ilişmedi. Oranın ahalisi de böylelikle evlerine kapılar yapmaya başladılar.

Yine Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre o hac mevsiminde Mekke’deki evlerin kapılarının sökülmesini emrederdi, tâ ki oraya gelen dilediği yerde konaklayabilsin. Konaklamak için büyük çadırlar da evlerin bahçelerine kurulurdu. Malik’ten rivâyet edildiğine göre etrafı çevrilmiş bahçe ve avlular mescid gibi değildir. Ora sahiplerinin böyle bir konaklamayı kabul etmemek ve kendi tasarrufları altında tutmak hakları vardır. Bugüne kadar uygulama da budur, ümmetin Cumhûrunun benimsediği görüş de bu şekildedir.

Bu husustaki görüş ayrılığının iki temel dayanağı vardır: Bunlardan birisine göre Mekke evleri oranın sahiplerinin mülkü müdür, yoksa insanların mıdır?

Bu görüş ayrılığının da iki nedeni vardır; Birincisine göre Mekke kılıç zoru ile fethedilmiş bir yer midir? O takdirde orası ganimet demektir. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) orayı paylaştırmamış ve ora ahalisi ile onlardan sonra gelenlerin elinde bırakmıştır. Tıpkı Ömer (radıyallahü anh)ın Sevâd (Irak) topraklarında uyguladığı ve onların esir alınmalarını, köle edinilmelerini -diğer kâfirler arasından istisna olarak- bağışlayarak, onları affettiği gibi affetmiştir. O bakımdan bu haliyle oralar satılmamak ve kiralanmamak üzere kalmıştır. Böyle bir yere öncelikle sahip olan kimse ise, başkalarına göre öncelik hakkına sahiptir. Malik, Ebû Hanîfe ve el-Evzaî de bu görüşü benimsemiştir,

Diğer bir görüşe göre -ki Şâfiî’nin kabul ettiği görüş de budur- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’yi sulh yoluyla fethetmiştir. O bakımdan evleri ellerinde kalır ve onların mülkle rindedir. Burada diledikleri gibi tasarruf ederler. Ömer (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre o Safvan b. Ümeyye’nin evini dört bine satın almış ve orayı hapishane yapmıştır. Daha önceden el-Mâide Sûresi’nde muharipler (yol kesiciler) ile ilgili âyet-i kerimede (5/33-34) açıklandığı üzere, İslâm tarihinde hapiste ilk tutuklayan kimse odur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bir itham dolayısıyla hapsettiği rivâyet edilmiştir. Tavus ise Mekke’de hapsetmeyi mekruh görür ve şöyle derdi: Rahmet evinde bir azâb evinin bulunmaması gerekir.

Derim ki: Doğrusu Malik’in söylediğidir. Bu hususta sabit olan haberlerin zahirleri Mekke’nin kılıç zoruyla fethedildîğine delalet etmektedir. Ebû Ubeyd der ki: Bildiğimiz kadarıyla hiçbir şehir Mekke’ye benzememektedir. Dârakutnî’nin kaydettiği rivâyete göre Alkame b. Nadla şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebubekir ve Ömer (Allah ikisinden de razı olsun) vefat ettiler de Mekke’nin evleri ve konaklama yerleri sadece “es-Sevâib” (serbest kılınmış yerler) diye anılıyordu. İhtiyaç duyan orada konaklar, ihtiyacı olmayan da başkasının konaklamasına imkân verirdi. Bir diğer rivâyette de “… ve Osman döneminde de” (fazlalığı vardır). Dârakutnî, III, 58

Yine Alkame b. Nadla el-Kinânî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Mekke evleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebubekir ve Ömer (r. anhuma) dönemlerinde “es-Sevaib” diye adlandırılırdı. Bunlar satılmazlardı, ihtiyacı olan orada yerleşir, ihtiyacı olmayan da başkalarını yerleştirirdi. Dârakutni, III, 59

Yine Abdullah b. Amr’dan, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak yüce Allah Mekke’yi haram bölge kılmıştır. Bundan dolayı oranın evlerinin satılmaları ve paralarının yenilmesi de haramdır.” -Şöyle de buyurdu-: “Kim Mekke evlerinin kiralarından bir şeyler yiyecek olursa, hiç şüphesiz ki o bir ateş yemiş olur.” Dârakutnî dedi ki: Bunu Ebû Hanîfe bu şekilde merfu olarak rivâyet etmiş, ancak bu hususta yanılmıştır. Yine o “Ubeydullah b. Ebi Yezid” dîye ravinin ismini verirken de yanılmaktadır, Çünkü bu kişinin asıl ismi Ubeydullah b. Ebi Ziyad el-Kaddah’tır. Sahih olan da bu hadisin mevkuf olduğudur. Dârakutni, 111, 57

Yine Dârakutnî, Abdullah b. Amr’dan senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mekke bir konaklama yeridir. Evleri, avluları satılmaz, evleri icara (kiraya) verilmez.” Dûrakutnî, III, 57

Ebû Dâvûd’da ki rivâyete göre de Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Ben sana Mina’da bir ev yahut seni güneşe karşı gölgelendirecek bir yapı yapayım mı? O şöyle buyurdu: “Hayır, orası oralara öncelikle gelenin konaklama yerleridir.” Ebû Dâvûd, Menâsik 89; Tirmizî, Hacc 51; İbn Mâce Menâsik 52; Dârimi, Menâsik 87; Müsned, VI, 187, 207 l

Şâfiî (radıyallahü anh) da delil olarak yüce Allah’ın:

“Onlar ki evlerinden, yurtlarından çıkartılmışlardır” (el-Hacc, 22/40) âyetine sarılmıştır. Burada görüldüğü gibi yüce Allah evleri onlara izafe etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke’nin fethi gününde şöyle demiştir: “Kim evinin kapısını kapatırsa, o kimse emniyet altındadır. Ebû Süfyan’ın evine giren de emniyet altındadır.” Müslim, Cihâd 86, Ebû Dâvûd, Haraç ve İmâre 25; Müsned, II, 292.

4- Kıraat ve Nahiv Açıklamaları:

İnsanların çoğunluğu; “Eşit” kelimesini ref ile mübtedâ olarak okumuşlardır. “Yerli olanlar” kelimesi de onun haberidir. “Eşit” anlamındaki kelimenin mukaddem bir haber olduğu da söylenmiştir. Yani orada ikamet eden de, dışardan yolculuk ederek oraya gelen de orada eşittir. Bu açıklama Ebû Ali’nin açıklamasıdır, yani: Bizim kendisini insanlara bir kıble yahut ibadet olunacak yer kıldığımla mekânda, ikamet eden de, oraya yolculuk edip gelen de eşittir.

Hafs’ın, Âsım’dan kıraatine göre ise o, “Eşit” kelimesini nasb ile okumuştur. el-A’meş’in kıraati de budur. Bu da iki şekilde açıklanabilir: Birincisine göre “kıldığımız” anlamındaki fiilin ikinci bir mef ûlüdür. Bu durumda ” Yerli olan” kelimesi, (“eşit” kelimesi) mastar olduğundan ötürü onunla merfû’ olur. Böylelikle ism-i fail gibi amel etmiş demektir, çünkü ism-i fail; manasınadır.

İkinci açıklama şekline göre bu; “Kıldığımız” kelimesindeki zamirden hal olabilir.

Bir kesim de “eşit” anlamındaki lâfzı nasb ile “yerli olan” anlamındaki kelimeyi de cer ile okumuşlardır. “Yolcu” kelimesini de “İnsanlar” anlamındaki kelimeye atf ile okumuşlardır. İfade de: Orada ikamet edeni ile, dışardan yolculuk edip geleni ile insanlara… kıldığımız… takdirindedir.

İbn Kesîr “yolcu” anlamındaki “el-bâdı” kelimesini hem vakfederken, hem vaslederken “ya” ile okumuştur. Ebû Amr ise vakıf halinde “ya”siz, vasl halinde “ya” ile okumuştur, Nâfî ise hem vakıf, hem vasl halinde “ya”sız okumuştur.

İnsanlar bizzat Mescid-i Haram’da eşitlik hususunda icmâ’ etmiş olmakla birlikte, Mekke’de eşitlik hususunda farklı görüşlere sahiptir ki biz bunu (az önce) söz konusu ettik.

5- Orada Zulüm ile İlhâd’ı İstemenin Cezası:

“Kim orada zulümle ilhâd’ı İsterse” âyeti şarttır. Bunun cevabı: “Biz ona pek acıklı azâbı tattırırız” âyetidir. Sözlükte “ilhâd” meyletmek demektir. Ancak yüce Allah burada meylin zulüm ile olmasını zikrederek buna açıklık getirmiştir ki, maksat da budur. Zulmün ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Ali b. Ebi Talha’nın İbn Abbâs’tan rivâyetine göre “kim orada zulümle İlhad’ı isterse” âyetini, şirki isterse diye açıkladığını rivâyet etmektedir. Atâ da şirk ve öldürme diye açıklamıştır. Anlamının, oranın güvercinlerini avlayıp, ağacını kesmek, ihramsız olarak oraya girmek olduğu da söylenmiştir.

İbn Ömer der ki: Biz kendi aramızda orada ilhâd’ın insanın, hayır vallahi, evet vallahi, asla vallahi demek olduğunu konuşurduk. Bundan dolayı İbn Ömer’in biri helâl bölgesinde (Harem’in dışında) diğeri de Harem bölgesinde olmak üzere iki tane çadırı olurdu. Namaz kılmak istediği takdirde Harem hudutları İçerisindeki çadırına girer, diğer bazı işlerini görmek istediği vakit Harem bölgesi dışındaki çadırına girerdi. Böylelikle Harem bölgesi içerisinde asla vallahi, evet vallahi demekten kendilerini korumuş oluyorlardı. Çünkü yüce Allah orada işlenen günahın pek büyük olduğunu belirtmiş bulunmaktadır.

Aynı şekilde Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın da birisi Harem bölgesinin dışında “Hill’de”, diğeri ise Harem bölgesi içerisinde iki tane çadırı vardı. Çoluk-çocuğuna sitem etmek istediği vakit onlarla Harem bölgesi dışında sitemleşirdi, namaz kılmak istediği vakit de Harem bölgesinde namaz kılardı. Bu durumu hakkında ona soru sorulunca o şu cevabı vermişti; Gerçek şu ki biz kendi aramızda Harem bölgesinde: Asla vallahi, evet vallahi dememizin bir ilhad olduğunu söyler dururduk. Masiyetler de tıpkı hasenatın katlandırıldığı gibi Mekke’de katlandırılır. Dolayısıyla bir masiyet iki masiyet olur. Birisi bizatihi emre muhalefet şeklindeki masiyet, ikincisi ise haram olan beldenin hürmetini çiğnemekle işlenen masiyet. İşte haram aylar da aynen bu şekildedir. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Dâvûd’da yer alan bir rivâyete göre Ya’lâ b. Ümeyye, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; “Harem bölgesinde yiyecek ihtikâr etmek, orada bir ilhâddır.” Ebû Dâvûd, Menâsik 89

Bu, aynı zamanda Ömer b. el-Hattâb’ın da görüşüdür. İfadenin umumi olduğunu kabul etmemiz halinde bütün bunlar da kapsama girer.

6- Mekke’de Yapılması Niyet Edilen Masiyetler Dolayısıyla Günahkâr Olmak Söz Konusu mudur?:

Aralarında ed-Dahhâk ve İbn Zeyd’in de bulunduğu bazı te’vil bilginlerinin kanaatine göre bu âyet-i kerîme; Mekke’de işlemeyi niyet ettiği masiyetler sebebiyle -o masiyeti işlemeyecek olsa dahi- kişinin cezalandırılacağına delil teşkil etmektedir. Buna benzer bir görüş İbn Mes’ûd ile İbn Ömer’den rivâyet edilmiştir. Buna göre onlar şöyle demişlerdir: Şayet bir kimse bu Beyt’te bir adamı öldürmeyi içinden geçirecek olursa ve kendisi “Aden Ebyen” denilen yerde bulunsa dahi, şüphesiz Allah onu azaplandıracaktır.

Derim ki: Bu doğrudur, çünkü bu mana yüce Allah’ın:

“Nûn. Kalem’e… yemin olsun ki” (el-Kalem, 68/1) âyetinde -orada yüce Allah’ın izniyle açıklaması geleceği üzere- açıkça ifade edilmiş bir husustur.

7- “Zulümle İlhad”:

Yüce Allah’ın:

“ilhâd’ı” âyetindeki “be” fazladan gelmiştir, Nitekim yüce Allah’ın:

“Yağ veren” (el-Mu’minûn, 23/20) âyetinde de bu harf fazladan gelmiştir. Şairin şu beyitini de (nahivciler) böyle açıklamışlardır :

“Biz Ca’deoğullarıyız, el-Pelec denilen yerin sakinleri,

Kılıçla darbe indirir ve kurtulmayı da ümid ederiz.”

Burada şair -“be” harfi olmaksızın-: Kurtuluşu ümid ederiz, demek istemiştir.

el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Bizim mızraklarımız çoluk-çocugumuzun rızkını teminat altına almıştır.”

Burada da “rızık” kelimesinin başına “be” harfi fazladan gelmiş bulunmaktadır. Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Sana ulaşmadı mı -ki haberler yayılıp, durmaktadır-

Ziyadoğullarının süt veren develerinin karşılaştıklarını.”

Burada da; Karşılaştıkları” kelimesinde “be” harfi fazladan gelmiştir. Bu şekilde kullanım pek çoktur. el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Ben kendisine bir şeye dair soru sorduğum bedevi bir Arab’ın: Böyle olacağını ümid ederim” anlamında “be” harfi ziyadesi ile; O dediğini duydum.

Şair de şöyle demektedir:

“Bereketli bir vadi ki üst tarafı boya bitkisi (eş-şes) yetişir,

Alt tarafında ise (ateş yakmakta kullanılan) merh ile yine (çok güzel kırmızı gülleri olan) eş-şebehan yetişir.”

Burada da “el-merh” kelimesinin başına “be” harfi fazladan gelmiştir. Bu el-Ahfeş’in de görüşüdür ve ona göre mana; “Her kim orada zulüm ile ilhâdı isterse…” şeklindedir.

Kûfeliler de şöyle demektedirler: Burada “be” harfinin gelmesi anlamın; “İthad etmek suretiyle” şeklinde olduğundan dolayıdır. “Be” harfi ise; (üt) ile kullanıldığı gibi, hazf de edilebilir.

İfade; Kim orada insanlara bir ilhadde (haksızlık meyli) isteğinde bulunursa, takdirinde de olabilir.

Buradaki ilhad ve zulüm küfürden, küçük günahlara kadar bütün masiyetleri bir arada ifade eder, İşte mekânın hürmetinin büyüklüğü dolayısıyla yüce Allah orada kötülük yapma niyeti dolayısıyla dahi tehditte bulunmaktadır. Bir kötülük yapmayı niyet ettiği halde işlemeyen kimse bundan dolayı hesaba çekilmez, Mekke müstesna. İbn Mes’ûd ile Ashab-ı Kiram’dan bir topluluğun ve başkalarının kabul ettiği görüş budur, bunu da az önce zikretmiş idik.

Hac 24

Onlar güzel sözlere yöneltilir ve övgüye layık olan Allah’ın yoluna yöneltilirler.

Diyanet Vakfı
Ve onlar, sözün en güzeline yöneltilmişler, övgüye layık olan Allahın yoluna iletilmişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar hem güzel söze hidayet olunurlar, hem de Hamîd olanın yoluna hidayet olunurlar.

“Onlar hem güzel söze hidayet olunurlar.” Yani bu yol onlara gösterilir. İbn Abbâs der ki: Bundan kasıt; lâ ilahe illallah ve elhamdülillah zikirleridir. Kur’ân olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bu, dünyada olacaktır, onlar kelime-i şehadet getirmeye ve Kur’ân okumaya hidayet olunmuşlardır.

“Hem de Hamîd olanın yoluna hidayet olunurlar.” Kasıt Allah’ın yoluna iletildikleridir. Allah’ın yolu ise O’nun dini demektir ki bu da İslâm’dır,

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar âhirette güzel söz söylemeye hidayet olunurlar ki bu da elhamdülillah sözüdür. Çünkü onlar yarın (cennette): Bizi buna ileten Allah’a hamdolsun; Bizden keder ve üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun” diyeceklerdir. Cennette boş söz yoktur, yalan yoktur. Onların söyledikleri bütün sözler hoş ve güzel sözlerdir ve cennette onlar yüce Allah’ın yoluna iletilmiş olacaklardır. Zira cennette Allah’ın emrine muhalefet diye hiçbir şey olmayacaktır.

“Güzel söz”den kastın, Allah’tan onlara gelen güzel müjdeler olduğu da söylenmiştir.

“Hamid olan Allah’ın yoluna hidayet olunurlar” âyeti da cennetin yoluna iletilirler, demektir.

Hac 23

Şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada onlara altın ve inci bilezikler takılır. Giysileri ipektir.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki Allah, iman edip iyi davranışlarda bulunanları, zemininden ırmaklar akan cennetlere kabul eder. Bunlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Orada giyecekleri ise ipektir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Allah mü’min olup salih amel işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Onlar orada altından bileziklerle ve incilerle bezenirler. Orada giyecekleri de ipektir.

“Muhakkak Allah mü’min olup salih amel işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere girdirir” âyetinde yüce Allah iki hasımdan birisi olan kâfiri söz konusu ettikten sonra, diğer hasım olan mü’mini söz konusu etmektedir.

“Onlar orada altından bileziklerle… bezenirler” âyetindeki: “…dan” edatı bir sıladır.

“el-Esâvir (bilezikler)” kelimesi “esvira”nin çoğuludur. Bunun da tekili “sivâr” şeklinde gelir. Üç türlü söylenir, “sin” harfi ötreli, “sin” harfi esreli ve “isvâr” şeklinde.

Müfessirler derler ki: Dünyada krallar, hükümdarlar bilezik ve taç giydikleri gibi yüce Allah da bunu cennetliklere ihsan edecektir. Cennetlik olup da elinde birisi altın, birisi gümüş, diğeri de inciden olmak üzere üç tane bilezik olmayacak hiçbir kimse yoktur. Şanı yüce Allah burada ve Fâtir Sûresi’nde:

“Altından bileziklerle ve incilerle süslenirler.” (Fâtır, 35/33) diye buyurmaktadır, el-însan Sûresi’nde de:

“Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” (el-İnsan, 76/21) diye buyurmaktadır.

Müslim’in, Sahihinde yer alan Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste Ebû Hüreyre şöyle demektedir: Ben candan dostumu (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururken dinledim: “Mü’minin süsü abdestin ulaştığı yere kadar ulaşır.” Müslim, Tahârc 40; Nesâî, Tahârc 109; Müsned, II, 232, 371.

Bir görüşe göre de kadınlar altın süs eşyaları ile erkekler de gümüş ile süsleneceklerdir. Ancak bu açıklama su götürür bir açıklamadır, Kur’ân-ı Kerîm de bunu reddetmektedir.

“Ve incilerle bezenirler” âyetindeki: “İncilerle” lâfzını Nâfi”, İbnu’l-Ka’kâ, Şeybe ve Âsım gerek burada gerekse de el-Melâike (Fatır) Sûresi’nde nasb ile ve: “Ve incilerle süslenirler, bezenirler” anlamında olmak üzere okumuşlardır. Bütün mushaflarda burada elif ile yazılmış olduğunu da kıraatlerine delil göstermişlerdir. Ya’kub, el-Cahderî ve Îsa b. Ömer de burada nasb ile Fâtır Sûresi’nde ise mushafa tabi olarak esreli okumuşlardır. Çünkü bu kelime burada elif ile Fatır Sûresi’nde ise elifsiz olarak yazılmıştır. Diğerleri ise her iki yerde de esreli okumuşlardır. Ebubekr, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamında: “İnci” kelimesini hemzeli okumazdı. Burada bu kelime ile denizde sadef (denilen midye türü)in içinden çıkartılan kastedilmektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Maksat bileziklerin inciler ile süsleneceğidir. Bununla birlikte cennette tek parça inciden bileziklerin bulunması ihtimali de uzak değildir.

Derim ki: Kur’ân’ın zahirinden hatta nassından anlaşılan budur.

İbnu’l Enbarî der ki: Burada “inci” anlamındaki kelimeyi esreli okuyanlar bu kelime üzerinde vakıf yaparlar. “(……..): Altından” kelimesi üzerinde vakıf yapmazlar. es-Sicistanî de şöyle demektedir; “el-Lu’lu: İnci” kelimesini nasb ile okuyanların okuyuşuna göre yeterli vakıf: “Altından…” kelimesi üzerindedir. Çünkü mana: … ve inci ile de bezenirler, şeklindedir. İbnu’l-Enbarî şöyle demektedir: Durum onun dediği gibi değildir, çünkü bizler “inci” kelimesini esreli okuyacak olursak, “Bilezikler” lâfzı üzerine atf-ı nesak yapmış oluruz. Eğer nasb ile okuyacak olursak, “bilezikler” lâfzının teviline (yanı cümle içindeki konumunun i’rabma) nesak yaparak (atıfta bulunarak) okumuş oluruz. Sanki biz: “Orada bileziklerle ve incilerle süslenirler” demiş gibi oluruz. Buna göre onun nasb halindeki konumu, tıpkı cer halindeki konumu gibidir. Dolayısıyla onun birincisi ile ilişkisini koparmanın anlamı yoktur.

“Orada giyecekleri de ipektir.” Bütün giyecekleri, yaygılan, elbiseleri, perdeleri hep İpektir ve elbetteki bu dünyadakinden çok daha üstün olacaktır. Nesâî’de yer alan Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Dünyada ipek giyen kimse, âhirette onu giyinemıyecektir. Dünyada şarab içen bir kimse, âhirette onu içemeyecektir. Dünyada altın ve gümüş kaplarda içen bir kimse, âhirette onlardan içemeyecektir.” Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cennetliklerin elbiseleri, cennetliklerin içeceği, cennetliklerin kap kaçakları (bunlar olacaktır).” Hadisi bu kuzla Nesâî’de tesbit edemedik. Bu manada benzer rivâyetler için bk. Buhârî, Libâs 25;Müslim, Libâs 11, 21; Tirmizî, Edeb l;İbn Mâce, Libâs 16; Müsned, II, 166, 208, 209, 329, 337 ile bundan sonraki notlarda gösterilecek yerler.

Eğer: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu üç şeyi aynı seviyede tutmuştur. Bunları kullananın âhirette bunlardan mahrum olacağını belirtmiştir. Böyle bir kimse acaba cennete girecek olursa, onlardan mahrum edilecek mi? diye sorulursa, biz de deriz ki: Evet bunları kullanmaktan vazgeçip tevbe etmeyecek olursa, cennete girecek olsa dahi âhirette bunlardan mahrum edilecektir. Çünkü yüce Allah’ın dünyada kendisine haram kılmış olduğu şeyi acilen elde etmiştir, Burada cehennem ateşinde azâb göreceği vakitlerde bunlardan mahrum edilir, yahut ta hesap için duracağı o uzun süre boyunca mahrum bırakılır, cennete girdikten sonra mahrum edilmez. Çünkü cennette bulunan bir kimsenin cennetin lezzetlerinden herhangi birisinden mahrum bırakılması bir çeşit ceza ve bir çeşit sorgulanmadır. Cennet ise cezalandırma yurdu olmadığı gibi, hiçbir şekilde orada sorgulanma da olmayacaktır, denilemez. Çünkü buna biz şöyle cevap veriyoruz: Sözünü ettiğiniz husus ihtimal dahilindedir. Ancak sözünü ettiğimiz hadisin zahiri bu ihtimali bertaraf edip onu reddetmektedir. Ayrıca hadis İmâmlarının da İbn Ömer yoluyla rivâyet ettikleri şu hadis de bizim bu kanaatimizi pekiştirmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Dünyada şarab (içki) içip de sonra bundan tevbe etmeyen kimse, âhirette ondan mahrum edilecektir. ” Buhâri, Eşribe I; Müslim, Eşribe 77,78; Nesâi, Eşribe 45; Muvatta’, Eşribe 11

Aslolan ise elimizdeki nassın zahirinin kastedilmediğini ortaya koyan bir nass çıkıncaya kadar nassın zahirine yapışmaktır. Hatta bizim sözünü ettiğimiz hususun doğruluğuna dair nass dahi vârid olmuştur. Bu da Ebû Dâvûd et-Tayalisî’nin Müsned’inde yer alan şu rivâyettir; Bize Hişam, Katade’den anlattı, o Davud es-Serrâc’dan, o Ebû Said el-Hudrî’den rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Dünyada ipeği giyinen bir kimse âhirette onu giyinemeyecektir. Eğer cennete girecek olsa dahi, cennet ehli onu giyinecek, o ise onu giyinemeyecektir. ” A. A. el-Benna, Minhatu’l-Ma’bud fi Tertibi Müsnedit-Tayalisi Ebû Dâvûd, I, 356.

Bu çok açık bir nasstır ve senedi de sahihtir. Şayet “eğer cennete girerse, cennet ehli onu giyecektir. O ise onu giyemeyecektir” ifadesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sözü ise en ileri derecede bir beyandır. Eğer belirtildiği üzere ravinin bir sözü ise, elbetteki O, söylenen sözün maksadını en iyi bilendir, hale yakışan ifadenin hangisi olduğunu çok iyi bitendir ve böyle bir şey elbetteki re’ye dayanarak söylenemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“İçki içip de tevbe etmeyen” ifadesi ile “altın ve gümüş kaplarını kullanan…” ifadeleri de böyledir. Nasıl ki cennettik bir kimse kendisinden daha yüksek mevkide bulunanın makamını arzulamayacak ve bu hali bir ceza değil ise aynı şekilde cennete giren böyle bir kimse de cennette şarab içmeyi, cennet ipeğini giyinmeyi arzulamayacaktır, canı çekmeyecektir ve bu da bir ceza olmayacaktır. Biz bütün bunları yeterli açıklamalarıyla “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun. Yine orada cennetin ağaçlarının ve meyvelerinin cennetteki örtüler arasından çıktığını da zikretmiş bulunuyoruz. Biz bu hususu el-Kehf Sûresi’nde (18/31. âyetin tefsirinde) sözkonusu etmiştik.

Hac 22

Oradan her çıkmak istediklerinde, yeniden oraya döndürülürler. Ve denilir ki: “Yakıcı azabı tadın!”

Diyanet Vakfı
Izdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve: «Tadın bu yakıcı azabı!» (denilir).

Kurtubi Tefsiri
Oradan bir ızdıraptan kurtulmak istedikleri her seferinde oraya geri iade olunurlar ve: “Yakıcı ateşin azabını tadın” (denilir, onlara).

“Oradan” yani cehennem ateşinden,

“bir ızdıraptan kurtulmak istedikleri her seferinde oraya” topuzlarla vurulmak suretiyle

“geri iade olunurlar.”

Ebû Zabyan dedi ki; Bize nakledildiğine göre cehennemlikler, cehennem ateşinin alevi coşup kaynadığında ve içinde bulunanları üst kapılarına doğru atacağında, cehennem ateşinden çıkmaya çalışacaklar, çıkmak isteyecekler, Ancak cehennem bekçileri ellerindeki topuzlarla, balyozlarla onları tekrar cehenneme iade edecekler.

Şöyle de açıklanmıştır: Oradaki gam ve kederleri artacağında kaçmaya çalışacaklar. Kaçanlar arasından kıyısına yakın bir yere ulaşabilenleri melekler, topuzlarla cehennem ateşine geri döndürür ve onlara:

“Yakıcı ateşin azabını tadın” derler.

Âyetteki “el-harîk: Yakıcı” (anlam itibariyle) elîm ve vecî’ (can yakıcı ve acıtıcı) gibidir.

“el-Harîk”in el-ihtirak (yanmak)dan İsim olduğu da söylenmiştir. Bir şeyin ateşte yanması demektir. İsmi ile şeklinde gelir.

“Tatmak”da tadın idrâkinin beraberinde gerçekleştiği bir dokunuştur. Burada ifadenin manası genişletilmiştir. Onların can yakıcı acı ve ızdırabı idrâk edecekleri kastedilmiştir.

Hac 21

Onlara demirden kamçılar vardır.

Diyanet Vakfı
Bir de onlar için demir kamçılar vardır!

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar İçin demirden topuzlar da vardır.

“Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.” Bu topuzlarla vurulurlar, itilip kakılırlar.

“Topuzlar” kelimesinin tekili şeklinde gelir, Aynı şekilde; diye de gelebilir. Bu topuz kendisiyle filin kafasına vurulan “mihcen (baston)” gibidir.

“(……..): Onu topuzla vurdum,” demektir. ile aynı anlamda olup, onu kahrettim, onu zelil kıldım, o da öyle oldu, demektir. İbn es-Sikkît der ki: Bir kimsenin yanına gelip, senin onu geri çevirip uzaklaştırma halini anlatmak üzere; denilir.

“Topuzlar”ın balyozlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Hadîs-i şerîfte şöyle denilmektedir: “Cehennem bekçilerinden herbir meleğin elinde iki çatalı bulunan bir balyoz vardır. O bir darbe indirdi mi onunla yetmişbin (yıl) aşağıya doğru yuvarlanır.” Ebû Dâvûd, Sünne 24; Müsned, IV, 296; kabir sualini gerçekleştirecek meleklerin ve sorularına dair hadiste benzer ifadelerle.

Bu kelimenin, cehennem ateşinden kamçılar demek olduğu da söylenmiştir. Bunlara bu ismin veriliş sebebi, kendisine bunlarla vurulan kimseyi zelil kılmalarıdır.

Hac 20

Bu suyla karınlarındakiler ve derileri eritilir.

Diyanet Vakfı
Bununla, karınlarının içindeki (organlar) ve derileri eritilecektir!

Kurtubi Tefsiri
Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de.

“Onunla karınlarında ne varsa eritilir.” Eritmek (es-sahr) yağın eritilmesi demektir. “Suhâre” ise ondan eriyen şey demektir. Mesela; “Ben bir şeyi erittim, o da eridi” denilir. Bu şekilde eriyen şeye de; denilir. İbn Ahmer bir keklik yavrusunu şöylece nitelendirmektedir:

“Dümdüz bir yere terkedilip, bırakılmış birisine su verir,

Güneş ise onu (beynini) eritir, o ise (direnir) erimez.”

Yani güneş onu (beynini) eritirken, o buna katlanır.

“Derileri de” deriler de yakılır, yahut kızartılır, demektir. Çünkü deriler eritilmez. Ancak herbir şeye yakışan uygulama ne ise o yapılır. Bu da şöyle demeye benzer: Ona vardım ve bana tirit yedirdi, Allah’a yemin ederim, bir de soğuk bir süt. Bu da bana soğuk bir süt içirdi, demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Ve ben ona yem olarak saman verdim, bir de soğuk bir su.”

Hac 19

İşte bunlar, Rableri hakkında tartışan iki gruptur. Kâfirlere, ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üzerinden kaynar su dökülür.

Diyanet Vakfı
Şu iki gurup, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır: İmdi, inkar edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir!

Kurtubi Tefsiri
Bunlar Rabbleri hakkında davalaşan İki hasımdırlar. Kâfir olanlar için ateşten elbiseler biçilir, başları üzerinden gayet kaynar su dökülür.

“Bunlar Rabbleri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Müslim’de rivâyet edildiğine göre Kays b. Ubad şöyle demiştir: Ben Ebû Zerr’i yemin ederek: Muhakkak “bunlar Rabbleri hakkında davalaşan iki hasımdırlar” âyeti Bedir günü teke tek çarpışmak üzere meydana atılan Hamza, Ali ve Ubeyde b. el-Hâris (radıyallahü anh) ile onlara karşı çıkan Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe ile el-Velid b. Utbe hakkında nazil olmuştur. Müslim, Tefsir 35; Buhâri, Mcğâzî 8, Tefsir 22. sûre 3; İbn Mâce, CiHâd 29 Müslim -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- kitabını bu hadis ile bitirmiştir.

İbn Abbâs da şöyle demektedir; Bu üç âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a Medine’de mü’minlerden üç ve kâfirlerden üç kişi hakkında nazil olmuştur, Daha sonra da Ebû Zerr’in dediği şekilde bunların isimlerini vermiştir.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da şunları söylemektedir: Kıyâmet gününde Allah’ın huzurunda davalaşmak için ilk diz çökecek kişi benim. O bununla kendisinin ve diğer iki arkadaşının teke tek çarpışmaları ile ilgili olaya işarette bulunmaktadır. Bunu da Buhârî zikretmektedir. Buhâri, Meğizî 8, Tefsir 22. sûre 3

Hilal b. Yesaf ile Atâ b. Yesar ve başkaları da bu görüşü benimsemişlerdir.

İkrime ise şöyle demektedir: İki hasımdan kasıt cennet ile cehennemdir. Bunlar birbirleriyle davalaştılar. Cehennem; O beni cezasını vermek maksadıyla yaratmıştır, dedi. Cennet de; Beni rahmetini ihsan etmek için yaratmıştır, demiştir…

Derim ki: Cennet ile cehennemin birbirleriyle davalaşması hususunda Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan bir hadis vârid olmuştur. Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennet ile cehennem tartıştılar. Biri (cehennem) dedi ki: Zorbalar ve mütekebbirler bana girecektir. Diğeri (cennet) dedi ki: Bana da zayıflar ve miskinler girecektir. Bunun üzerine yüce Allah ona: Sen Benim azabımsın, seninle dilediğim kimseyi azaplandırırım dedi. Ötekine de: Sen Benim rahmetimsin, seninle dilediğim kimseye rahmet ederim. Sizden herbirinizi de mutlaka dolduracağım, dedi.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Tirmizî de rivâyet etmiş olup: Hasen, sahih bir hadistir demiştir. Buhâri, Tefsir 50. sûre 1; Müslim, Cenne, 34, 36; Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne 22; Müsned, II, 276, 314, 450, -Ebû Said el-Hudri yoluyla-: III, 79.

Yine İbn Abbâs şöyle demektedir: Bunlar kitab ehli olanlardır. Mü’minlere: Biz Allah’a sizden daha çok yakınız, bizim kitabımız sizden daha öncedir. Peygamberimiz de, peygamberinizden öncedir dediler. Mü’minler de şöyle dedi; Biz sizden daha çok Allah’a yakın olmaya lâyıkız, çünkü Muhammed’e îman ettiğimiz gibi, peygamberinize de îman ettik. Ona indirilen kitapların hepsine de îman ettik. Sizler, bizim peygamberimizi bilip tanıdığınız halde kıskandığınızdan dolayı onu bıraktınız ve inkâr ettiniz. İşte aralarındaki davalaşma bu itli. Yüce Allah da haklarında bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Bu da Katade’nin görüşüdür. Birinci görüş daha sahihtir. Bu görüşü de Buhârî, Haccâc b. Minhal’den, o Hüseyin’den, o Ebû Haşim’den, o Ebû Miclez’den, o Kays b. Ubad’dan, o Ebû Zerr’den diye rivâyet etmiştir. Müslim de Amr b. Zürare’den, o Hüseyin’den rivâyet etmiştir. Süleyman et-Teymî’de bunu Ebû Miclez’den, o Kays b. Ubad’dan rivâyet etmiştir. Kays, Ali’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu âyet-i kerîme “bunlar Rabbleri hakkında davalaşan İki hasımdırlar… yakıcı ateşin azabını tadın” âyetine kadar, bizim ve Bedir günü teke tek çarpışmamız (mübarezemiz) hakkında inmiştir. Bu yollarla gelen rivâyetler az önce geçmişti; kaynakları da orada gösterilmişti.

İbn Kesîr “bunlar… İki hasımdırlar” âyetindeki; “Bunlar… iki” kelimesinde “nûn” harfini şeddeli okumuştur.

el-Ferrâ” “İki has im “ı, iki ayrı din mensubu, iki kesim olarak yorumlamış ve bir hasmın müslümanlar, diğerlerinin ise yahudilerle, hristiyanlar olduklarını İddia etmiştir. Bunlar Rabbleri hakkında davalaşmalardır. O der ki: Yüce Allah’ın “Davalaşan(lar)” âyetinin çoğul olarak gelmesi cem’i oluşlarından dolayıdır. Yine el-Ferrâ’ der ki: Eğer: “İkisi de davalaştılar” diye kullanılmış olsaydı yine câiz olurdu.

en-Nehhâs der ki: Bu; hadisi ve tefsir âlimlerinin kitaplarını bilmeyen kimsenin yaptığı bir te’vildir. Çünkü bu âyet ile ilgili hadis meşhurdur, bunu Süfyan es-Sevrî ve başkaları Ebû Haşim’den, o Ebû Miclez’den, o Kays b. Ubad’dan yoluyla rivâyet etmişlerdir. Kays dedi ki: Ben Ebû Zerr’i yemin ederek şunları söylerken dinledim: Bu âyet-i kerîme Hamza, Ali, Ubeyde b. el-Haris b. Abdu’l-Muttalib ile Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe bir de el-Velid b. Utbe hakkında nazil olmuştur.

Ebû Amr b. el-A’lâ da aynı şekilde Mücahid’den, o da İbn Abbâs’tan rivâyette bulunmuştur.

Bu hususta dördüncü bir görüş daha vardır. Buna göre burada sözü edilenler, hangi dinden olurlarsa olsunlar bütün kâfirler ile bütün mü’minlerdir. Bu görüş Mücahid, el-Hasen, Atâ b. Ebi Rebah, Âsım b. Ebi’n-Necûd ve el-Kelbî’nin görüşüdür.

Bu şekilde umumu kapsayan bu görüş, hem âyetin hakkında nazil olduğu kimseleri, hem de başkalarım kapsamına almaktadır.

Bu âyet-i kerîmenin öldükten sonra diriliş ile amellerin karşılığının verilmesi ile ilgili davalaşma hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir takım kimseler bunu kabul ederken, başkaları bunu inkâr etmişlerdir.

“Kâfir olanlar” yani az önce sözü edilen kesimlerden kâfir olanlar

“için ateşten elbiseler biçilir.” Yani böyle elbiseler dikilmiş ve hazırlanmıştır. Ateşin elbiselere benzetilmesine sebep, tıpkı elbisenin giydirilmesi gibi, ateşin de onlara gtydirileceğindendir, “Biçilir âyeti da âhirette onlara ateşten elbiseler kesilip biçilecek demektir. Âyet-i kerîmede fiilin mazi lâfzı ile zikredilmesi şundan dolayıdır: Âhirete dair olan haberlerde verilen vaadler ve yapılan tehditler fiilen meydana gelmiş, muhakkak olarak var olmuş, gibidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hatırla ki Allah: Ey Meryem oğlu Îsa:İnsanlara… diye sen mi söyledin? dedi (diyecek.)” (el-Mâide, 5/116) Burada “dedi” anlamındaki mazi fiil, yüce Allah böyle diyecek demektir.

Şöyle de denilebilir: Cehenneme varacakları vakit giysinler diye o elbiseler hazırlanmış bulunuyor.

Saîd b. Cübeyr der ki:

“Ateşten” âyeti bakırdan demektir. Bu sözü edilen elbiseler eritilmiş bakırdandır. Yüce Allah’ın:

“Gömlekleri katrandandır.” (İbrahim, 14/50) âyetinde sözü edilen elbiseler ile aynı şeylerdir. Kullanılan kap kaçak arasında ısıtıldığı zaman harareti ondan daha ağır olacak hiçbir maden yoktur.

Denildiğine göre âyetin anlamı şudur; Biçilmiş, elbiseleri üzerlerine giydiklerinde nasıl her taraflarını kuşatırsa, ateş de onları öylece kuşatmış olacaktır. Bu yönüyle ateş onlara elbise olacaktır, çünkü kuşatmasıyla elbiseyi andıracaktır. Bu da yüce Allah’ın:

“Geceyi bir elbise yaptık” (en-Nebe’, 78/10) âyetine benzemektedir.

“Başları üzerinden” cehennem ateşinde kaynatılmış son derece sıcak

“gayet kaynar su dökülür.” Tirmizî’de kaydedilen rivâyete göre Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; “Şüphesiz kaynar su onların başları üzerine dökülecek ve bu kaynar su (onlardan) herbirisinin karnına ulaşıncaya kadar içenlere nüfuz edecek, karnında ne varsa yerinden söküp alacak ve nihayet bunlar ayaklarından çıkıp gidecek. İşte (20. âyette) sözü edilen eritme budur. Sonra da tekrar eski haline iade edilecek.” Tirmizî dedi ki; Bu hasen, sahih, garib bir hadistir. Tirmizî, Sıfattı Cehennem 4; Müsned, II, 374.

Hac 18

Göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde eder. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık ona değer verecek kimse yoktur. Allah dilediğini yapar.

Diyanet Vakfı
Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allaha secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi, göklerde ve yerde olan herkes güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayranlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Bir çoğuna da azâb hak olmuştur. Allah’ın hor kıldığını yüceltebilecek yoktur. Muhakkak Allah dilediğini yapar.

“Görmedin mi, göklerde ve yerde olan herkes… Allah’a secde ederler?”

âyetinde sözü edilen

“görmek” kalble görmektir. Yani kalbin ve aklın ile bunları görmedin mi? Secde etmenin anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 4. başlıkta) cansız varlıkların secde etmesi ile ilgili açıklamalar da en-Nahl Sûresi’nde (16/49-50. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Güneş” kelimesi daha önceden geçen

“herkese” atfedilmiştir.

“Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu” âyetleri de aynı şekildedir.

“Bir çoğuna da azâb hak olmuştur” anlamındaki âyet, i’rab bakımından biraz zor açıklanabilir bir haldedir. Çünkü fiilin kendisinde amel ettiği lâfza yine fiilin kendisinde amel ettiği lafızın atfedilebilmesi için nasıl olmuş da nasb edilmemiştir Bu cümleyi şöylece açabiliriz: “Görmedin mi” anlamındaki fiil, lafzen âyetin başında yer almaktadır. Ondan sonra gelen cümle mef’ûldür. Mef ûl nasb ile gelir. Buradaki: “Bir çoğuna” anlamındaki lâfız da “vav” atıf edatı dolayısıyla ona, yani mansub olan cümleye atf edilmiştir. Bu bakımdan onun da mansub -yani lafzen: “kesirlin” değil de “kesiran” gelmesi gerekirken, niye gelmemiştir? ” Yüce Allah’ın:

“Zâlimlere gelince, onlara çok acıklı bir azâb hazırlamıştır” (el-İnsan, 76/31) âyetinde olduğu gibi (niye mansub değildir)?

el-Kisaîve el-Ferrâ’ burada bu kelime mansub olsaydı, güzel olurdu diye iddiada bulunmuşlardır. Ancak merfu gelmesi tercih edilmiştir, çünkü manasa “Çoğu ise secde etmeyi kabul etmemiştir,” şeklindedir. Bu durumda mübtedâ ve haber olur, ifade de yüce Allah’ın:

“İnsanlardan bir çoğu…” ile tamam olabilmektedir.

(……) bunun sözü edilen secde etmenin şanı yüce Allah’ın zayıflık, kuvvet, sağlık, hastalık, güzellik, çirkinlik gibi tedbirlerine boyun eğmek ve zilletle İtaat etmek şeklindeki secde anlamında olmak üzere atfedilmiş olması da mümkündür. Bunun kapsamına ise herşey girmektedir.

“Üzerine azâbın hak olduğu pek çok kimseyi de hakir düşürmüştür” şeklinde ve benzer takdirler ile mansub olması da mümkündür.

Yüce Allah’ın:

“Ve hayvanlar (secde ederler)” âyetinde ifade tamam olduktan sonra

“insanlardan bir çoğu da” cennettedirler

“bir çoğuna da azâb hak olmuştur” diye yeni bir cümle başlamıştır, diye de açıklanmıştır.

İbn Abbâs’tan da aynı şekilde şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Anlam şöyledir: İnsanların bir çoğunun cennette, bir çoğu aleyhine de azâb hak olmuştur. Bunu İbnu’l-Enbarî nakletmektedir.

Ebû’l-Âl-iyye der ki: Göklerde ne kadar yıldız varsa, ay ve güneş mutlaka battığı vakit yüce Allah için secdeye kapanır. Sonra da kendisine izin verilmedikçe secdeden ayrılmaz. İzin alınca da tekrar doğuş yerine geri döner.

el-Kuşeyrî der ki: Bu husus güneş hakkında muttasıl senet ile rivâyet edilmiştir. Burada hakiki bir secdeden söz edilmektedir. Bunun kaçınılmaz bir gereği olarak bu secde eden varlıkta hayat ve akıl da yerleştirilir.

Derim ki: Kendisine işaret ettiği muttasıl senetli hadisi Müslim rivâyet etmiştir. İleride yüce Allah’ın:

“Güneş kendisi için belirlenmiş bir karar yerine kadar akıp gider…” (Yâsîn, 36/38) âyeti açıklanırken geleceği gibi, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet 4. başlıkta) sucud’un sözlük ve terim anlamı ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Allah’ın hor kıldığını yüceltebilecek yoktur.” Allah her kimi bedbaht kılmak ve küfür ile hakir kılmış ise hiçbir kimsenin onun üzerindeki bu horlanmışlığı kaldırmaya gücü yetmez. İbn Abbâs der ki: Allah’a ibadet etmeyi önemsemeyen kimse sonunda cehenneme varır,

“Muhakkak Allah dilediğini yapar.” Onların sonunda cehenneme ulaşacağını kastetmektedir. Kimse O’na İtiraz edemez,

el-Ahfeş, el-Kisaî ve el-Ferrâ’: “İkram edici (mealde; yüceltebilecek)” kelimesini; şeklinde yani bir ikram, bir yücelik… diye okumuşlardır.

Hac 17

Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecusîler ve Allah’a ortak koşanlar — Allah kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir. Şüphesiz Allah, her şeye şahittir.

Diyanet Vakfı
Mümin olanlar, yahudi olanlar, sabiiler, hristiyanlar, mecusiler ve müşrik olanlara gelince, muhakkak ki Allah, bunlar arasında kıyamet gününde (ayrı ayrı) hükmünü verir. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edenler, yahudiler, sabiîler ve hristiyanlar, ateşperestler ve müşrikler (var ya); muhakkak Allah kıyâmet gününde aralarında hükmedecektir. Muhakkak Allah herşeye şâhiddir.

“Îman edenler” Allah’a ve Muhammed’e inananlar,

“yahudiler” Mûsa (aleyhisselâm)ın dinine müntesib olanlar,

“sabiiler” yıldızlara tapan bir kavimdir,

“hristiyanlar” bunlar da Îsa (aleyhisselâm)ın dinine muntesib olanlardır.

“Ateşperestler” bunlar da âlemin biri aydınlık biri karanlık olmak üzere iki aslı olduğunu söyleyen ateşe tapanlardır. Katade der ki: Dinler beş tanedir, bunların dördü şeytana biri de Rahmân’adır.

Denildiğine göre mecusilerin asıl ismi “en-necûs”dur. Bu ismi alış sebebleri ise necasetleri kullanmayı dinlerinin bir gereği kabul etmeleridir. Mim ile nun harfleri ise biri diğerinin yerine kullanılabilir. (Bulut anlamında) hem “el-ğayn”, hem de “el-ğaym” demek; “yemin anlamında”, “el-eym” ile “el-eyn” demek gibi. Bütün bu hususlara dair geniş açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/62. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve müşrikler” bunlar puta tapan Araplardır.

“Muhakkak Allah kıyâmet gününde aralarında hükmedecektir.” Bunlar arasında hüküm vererek kâfirler için cehennem ateşi, mü’minler için de cenneti verecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada sözü edilen hüküm vermek onlara kafi bir şekilde kimin haklı olduğunu, kimin de batıl yolda olduğunu tanıtmak, bildirmektir. İşte o günde haklı ve haksız, düşünmek ve istidlal ile değil, açık bir şekilde birbirinden ayırd edilecektir.

“Muhakkak Allah herşeye şâhiddir.” Kullarının amellerini, davranışlarını, sözlerini bilir. Onlardan hiçbir şey O’na kaybolmaz, (O’nun bilgisi dışında kalmaz) O bundan münezzehtir.

“Muhakkak Allah kıyâmet gününde aralarında hükmedecektir” âyeti; “Îman edenler” âyetindeki “Muhakkak”in haberidir. Nitekim; “Şüphesiz ki Zeyd’in yanında muhakkak hayır vardır,” demeye benzer. el-Ferrâ’ ise der ki: Konuşma esnasında; “Muhakkak Zeyd, muhakkak kardeşi gitmekte olandır,” şeklindeki bir kullanım câiz değildir. Onun iddiasına göre bunun âyet-i kerîmede câiz olması, ifadede mücazât (karşılık verme) anlamı bulunduğundan dolayıdır. Yani kim îman eder, kim yahudiliğe bağlanır, kim hristiyan olur, kim sabiî olursa onların aralarında hüküm verir ve hesaplarını görmek aziz ve celil olan Allah’a aittir.

Ebû İshak (ez-Zeccâc) ise el-Ferrâ”nın bu görüşünü reddederek onun: “Muhakkak Zeyd kardeşi gitmekte olandır,” ifadesi câiz değildir demesini çirkin bir ifade olarak kabul eder ve şöyle der: Çünkü burada Zeyd demek ile (âyet-i kerîmedeki) ism-i mevsul olan; “…ler” arasında bir fark yoktur ve bu edat mübtedâ olan her kelimenin başına gelebilir. Buna göre; “Muhakkak Zeyd o gitmekte olandır” denilebilir. Sonra bunun başına edatı getirilerek Muhakkak Zeyd şüphesiz ki o gitmekte olandır, diyebiliriz. Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz ki halifeye, muhakkak Allah ona giydirmiştir.

İzzet elbisesini; onunla (güzel) sonuçlar umud edilir.”

Hac 16

İşte biz bu Kur’an’ı apaçık ayetler olarak indirdik. Allah, dilediğini doğru yola iletir.

Diyanet Vakfı
İşte böylece biz o Kuranı açık seçik ayetler halinde indirdik. Gerçek şu ki Allah dilediği kimseyi doğru yola sevkeder.

Kurtubi Tefsiri
İşte Biz onu böylece apaçık âyetler halinde indirdik. Muhakkak Allah dilediğini doğru yola iletir.

“İşte Biz onu” yani Kur’ân’ı

“böylece apaçık âyetler halinde indirdik” ve

“muhakkak Allah” böylece

“dilediğini doğru yola İletir.”

Bu âyetle yüce Allah hidayeti kendi iradesine bağlı olarak yarattığını bildirmektedir. Hidayete ileten sadece O’dur, O’ndan başka hidayete iletecek kimse yoktur.

Hac 15

Kim Allah’ın dünyada ve ahirette ona yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir yol uzatsın, sonra o ipi kessin de baksın, hilesi onu öfkelendiren şeyi giderecek mi?

Diyanet Vakfı
Her kim, Allahın, dünya ve ahirette ona (Resulüne) asla yardım etmeyeceğini zannetmekte ise, (Allah ona yardım ettiğine göre) artık o kimse tavana bir ip atsın; (boğazına geçirsin); sonra da (ayağını yerden) kessin! Şimdi bu kimse baksın! Acaba, hilesi (bu yaptığı), öfke duyduğu şeyi (Allahın Peygambere yardımını) gerçekten engelleyecek mi?

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın ona dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanan kimse tavana bir ip bağlasın, sonra kessin. Sonra başvurduğu bu yol öfkelendiği şeyi giderir mi bir baksın?

“Allah’ın ona dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanan kimse tavana bir İp bağlasın.” Ebû Ca’fer en-Nehhâs der ki: Bu hususta yapılan en güzel açıklamalardan birisine göre buradaki mana şudur: Kim yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a yardım etmeyeceğini zannediyor ve ona verilmiş bulunan ilâhî yardımın kesilebileceğini kabul ediyorsa…

“tavana bir ip bağlasın” yani kendisi vasıtasıyla semaya ulaşabileceği bir çare arasın.

“Sonra kessin.” Yani imkân bulursa ona verilen yardımın sonunu getirsin,

“Sonra başvurduğu bu yol” ve bu çaresinin

“öfkelendiği şeyi” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yardıma mazhar oluşundan dolayı öfkelenirini

“giderir mi bir baksın?”

Bu âyetin anlatmak istediği şudur; Böyle bir kimse bunun gibi bir işi yapabilmeye yol bulamayacak ve bu doğrultuda bir tuzak hazırlayamayacak olduğuna göre; ona verilen ilâhî yardımı da keısemez,

İbrı Abbas da böyle demiştir. Buna göre “Allah’ın ona… yardım etmeyeceğini” âyetindeki zamir Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a râci’dir. Her ne kadar daha önceden onun ismi zikredilmemiş ise de bütün sözler zaten buna delâlet etmektedir. Zira îman Allah’a ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a îman demektir. Dinden dönmek ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın getirdiklerinden dönmektir. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a düşmanlık eden ve yüce Allah’a bir tarafından ibadet eden kimseler arasından bizim Muhammed’e yardımcı olmayacağımızı zannedenler varsa onlar da şunu şunu yapsın demektir.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre buradaki zamir “kimse”ye aittir. Mana da şöyle olur; Her kim Allah’ın kendisine rızık vermeyeceğini zannedecek olursa, haydi kendisini boğarak kendi kendisini öldürsün. Zira Allah’ın yardımından uzak bir hayatın hiçbir hayrı yoktur.

Bu görüşe göre buradaki “yardım” rızık demektir. Nitekim Araplar şöyle derler; Bana yardım edene Allah da yardım etsin, yani kim bana bir şeyler verirse Allah da ona versin. Yine Arapların “yardım görmüş bir arazi” ifadeleri de bu kabilden olup yağmur isabet eden, yağmur alan arazi demektir. Nitekim el-Fek’asî şöyle demektedir:

“Ve sen hiçbir kimseye hakkından fazlasını vermiyorsun,

Üstelik yağmurun yardım ettiği (yağdığı) tarafa da malik değilsin.”

İbn Ebi Necih de, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Allah’ın ona… yardım etmeyeceğini” asla rızık vermeyeceğini “sanan kimse…” demektir, Bu Ebû Ubeyde’nin de görüşüdür,

Buradaki “ona” zamirinin dine ait olduğu da söylenmiştir, mana şöyle olur: Allah’ın, dinine yardımcı olmayacağını sanan kimse…

“Tavana bir ip bağlasın” âyetindeki “sebeb” ip demektir. Sebeb kendisi vasıtasıyla bir şeye ulaşılan bir şey demektir.

Âyetteki “semâ” kelimesi de evin tavanı anlamındadır. İbn Zeyd, bildiğimiz sema kastedilmiştir demektedir.

Kûfeliler “Sonra kessin” âyetini “lâm” harfini sakin olarak okumuşlardır. en-Nehhâs der ki: Ancak bu, Arapça bakımından doğru olma ihtimali uzak bir okuyuştur, çünkü “Sonra” vav ile fâ gibi değildir. Zira onun üzerinde vakıf yapılabildiği gibi, tek başına da kullanılabilir. Abdullah (b. Mes’ûd)un kıraatinde ise “Sonra onu kessin, sonra baş vurduğu bu yol öfkelendiği şeyi giderir mi bir baksın?” diye okumuştur.

Bu âyetteki: “Şey” kelimesinin ism-i mevsul anlamında olduğu söylenmiştir. Yani onun baş vurduğu bu yol, öfkelendiği o hususu giderir mi bir baksın? demektir. Buna göre; “Öfkelendiği o husus” ifadesinde daha hafif olsun diye “he” zamiri hazfedilmiştir.

“Şey” kelimesinin mastar anlamını verdiği de söylenmiştir. Onun başvurduğu bu yol öfkelenmesini giderir mi?… demektir.

Hac 14

Şüphesiz Allah, iman edip salih amel işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah dilediğini yapar.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki Allah, iman edip iyi davranışlarda bulunan kimseleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere kabul eder. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Allah mü’min olup salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Şüphe yok ki Allah ne dilerse yapar.

“Muhakkak Allah mü’min olup salih amel İşleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir.” Cenab-ı Allah müşriklerin durumunu, münafık ve şeytanların halini söz konusu ettikten sonra yine âhirette mü’minlerin durumunu söz konusu etmektedir.

“Şüphe yok ki Allah ne dilerse yapar.” Dilediği kimseyi mükâfatlandırır, dilediğini azaplandırır. Onun doğru olan va’di ve lütfü gereğince mü’minlere cennet vardır. Ezeli adaletinin, ezeli hükmü gereğince de kâfirlere cehennem ateşi vardır. Yoksa kulların fiilleri, Rabbin fiillerinin bir gerekçesi değildir.

Hac 13

Öyle kimselere yalvarır ki, zararı faydasından daha yakındır. Ne kötü dosttur o ve ne kötü yoldaştır.

Diyanet Vakfı
O, zararı faydasından daha (akla) yakın olan bir varlığa yalvarır. O (yalvardığı), ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir dosttur!

Kurtubi Tefsiri
O, zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olana ibadet eder. (O) ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!

“O, zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olana ibadet eder.”

Yani şu yüzüstü dönüp, giden kişi zarar vermesi fayda vermesinden çok daha yakın olan kimselere ve şeylere dua eder. Bu zarardan kasıt ise, âhiretteki zarardır. Zira böylesine ibadet etmekten ötürü cehenneme girmiş olacaktır ve ondan asla hiçbir fayda da göremeyecektir. Ancak burada ifadeye bir yüce (latif, incelikli) mana kazandırmak maksadıyla “zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olan” tabiri kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Şüphe yok ki Biz yahut siz, ya bir hidayet üzereyiz ya da apaçık bir sapıklıkta.” (Sebe’, 34/24)

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu putları yarın kendilerine şefaat edecekler diye vehmedip ibadet ediyorlardı. Bu hususta da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’derler.” (Yûnus, 10/18);

“O’ndan başka ilâh edinenler: ‘Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ derler.” (ez-Zümer, 39/3)

el-Ferrâ’, el-Kisâî ve ez-Zeccâc derler ki: İfadenin anlamında hem yemin hem de te’hir vardır. Yani; O kimse -Allah’a yemin olsun ki- zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olana ibadet eder.” Görüldüğü gibi burada (hem yemin vardır) hem de “lâm” harfi, gelmesi gereken gerçek yerinden öncesine alınmıştır. Ayrıca: “Kimse” kelimesi “ibadet eder” fiili ile nasb mahallinde olup, “lâm” harfi de yeminin cevabıdır, “Zarar vermesi” mübtedâ, “Yakın olan” kelimesi de onun haberidir.

en-Nehhâs ise ifadede bir te’hir olduğu görüşünü zayıf kabul eder ve şöyle der: Bu “lâm” harfinde takdim veya te’hir olduğunu söylemeyi gerektirecek herhangi bir özellik yoktur.

Derim ki: (Bu) “lâm’ın hakkı takdimdir, bazen te’hir de edilebilir. Şair de şöyle demiştir:

“Dayım elbetteki sen(sin) ve kimin dayısı Cerir olursa,

Yüceliklere nail olur ve dayılara da ikramda bulunur.”

“Dayım elbetteki sensin” demektir. Bu beyit daha önceden (Tâ-Hâ, 20/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

en-Nehhâs der ki: Bize Ali b. Süleyman’ın naklettiğine göre Muhammed b. Yezid şöyle demiştir: İfadede hazfedilmiş tabirler vardır. Yani: O, ilâh olarak zarar vermesi, faydalı olmasından daha yakın olana ibadet eder. en-Nehhâs der ki; Zannederim bu açıklama Muhammed b. Yezid’den yapılmış yanlış bir nakildir. Çünkü böyle bir ifadenin anlamı yoktur, zira “lâm” harfinden sonra gelen ifade mübtedâdır. Buna göre “ilâh” anlamındaki kelimenin (İbn Zeyd’den nakledildiği bildirilen açıklamasına göre mansub olması gerekir) nasb edilmesi câiz değildir. Ben Muhammed b. Yezid’in görüşünün, el-Ahfeş’in görüşü gibi olacağını zannediyorum ve bu da bana göre âyet-i kerîme ile ilgili olarak yapılmış açıklamaların en güzelidir, (en-Nehhâs devamla) der ki: “(Mealde) İbadet eder âyeti söyler anlamındadır, “Kimse” ise mübtedâ olup, haberi hazfedilmiştir. Bunun anlamı da şöyledir: O zarar vermesi, fayda verme ihtimalinden daha yüksek olan kimse hakkında kendisinin ilâhıdır, der.

Derim ki: Bu görüşü el-Kuşeyri -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ez-Zeccâc’dan naklederken, el-Mehdevi de el-Ahfeş’ten nakledip, irabını da tamamlayarak şunları söylemektedir: “İbadet eder” âyeti söyler anlamındadır. ” Kimse” kelimesi mübtedadır. “Zarar vermesi” ikinci mübtedâ ” Yakın olan” ise onun haberidir. Cümle de; Kimse’nin sılası olup, haberi de hazfedilmiştir. İfadenin takdiri de şöyledir: ” O kimse şüphesiz zararı, faydasından daha yakın olan kimseye ilahıdır,” der.

Antere’nin şu beyiti de (bu yönüyle) bunun gibidir:

“Atımın göğsüne kuyuya sarkıtılan ipler gibi,

Saplanırken mızraklar, Anter diye çağırırlar.”

el-Kuşeyri der ki: Put benim mabudumdur diyen kâfir, elbetteki onun zararı faydasından daha yakındır, demez. Ancak anlamı şudur: Kâfir şüphesiz -müslümanların inancına göre- faydası, zararından daha yakın kimseye: mabudum ve ilahım der. Bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır:

“Ey Sihirbaz! dediler. Senin yanında, sana olan ahdi gereği Rabbine dua et.” (ez-Zuhruf, 43/49) Yani -seni sihirbaz diye adlandıran o kimselere göre- ey sihirbaz kişi.,, dediler demektir.

ez-Zeccâc da der ki: Buradaki “tapar” âyetinin hat mahallinde olması ve bunda (sonunda) bir “he”nin hazfedilmiş olması da mümkündür. Yani işte onun kendisine ibadet ettiği, taptığı büyük sapıklık budur. Bu da; ona dua etmesi halindeki sapıklığı budur demektir. Buna göre: “”Tapar” fiilinin sonunda “ona” anlamını veren bir “he” zamiri hazfedilmiştir. Bu açıklamaya göre: “”Tapar” kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Buna karşılık yüce Allah’ın:

“Zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olan” anlamındaki âyet mübtedâ olarak ref mahallinde ve yeni bir cümle olur. Haberi ise “(o) ne kötü bir yardımcı” âyetidir. Buna sebeb ise baştaki

“lâm”ın “yemin lâm”ı olmasıdır. Te’kid dolayısıyla ifadenin başına gelmiştir. Buna göre bir önceki âyetin sonlarından itibaren âyet şöyle anlaşılabilir: İşte onun, ona dua etmesi (çağırması, ibadet etmesi) haktan uzak sapıklığın tâ kendisidir. Yemin olsun ki zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olan (o mabudlar) ne kötü bir yardımcıdır, ne kötü bir arkadaştır!

ez-Zeccâc der ki: Bu âyette: “İşte bu” kelimesinin: “O kimse ki, o ki” ism-i mevsûlü anlamında ve bunun “ibadet eder” fiilinin onda ameli dolayısıyla nasb mahallinde olması mümkündür. Yani: ” Uzak sapıklığın ta kendisi olana o dua eder.” Nitekim yüce Allah’ın:

“O senin sağ elindeki nedir? Ey Mûsa” (Tâ-Hâ, 20/17) âyetinde de ism-i mevsulü anlamındadır. Daha sonra da yüce Allah’ın:

“Zarar vermesi” âyeti yeni (mübtedâ) bir sözdür, Buna karşılık “O ne kötü bir yardımcıdır” ifadesi de mübtedânın haberi olur. Buna göre âyetin takdiri: “Uzak sapıklığın kendisi olana dua eder” takdirinde olup, mef’ûl olan önceden zikretmiş olmaktadır.

Mesela; “Zeyd’i dövdüm,” demek bunun gibidir, Ebû Ali (el-Farisı) bu açıklamayı güzel diye değerlendirmiştir, ez-Zeccâc’ın iddiasına göre de nahivciler bu görüşe pek dikkat etmemişlerdir. ez-Zeccâc buna (şahit olarak) şu beyiti de zikretmektedir:

“Dur ey atım, Abbâd’ın senin üzerinde bir emirliği yoktur,

Kurtuldun artık ve bu taşıdığın özgür bir kimsedir.”

Buradaki “ve bu” anlamındaki işaret ismi; Ve… kimse” anlamındadır.

Yine ez-Zeccâc ve el-Ferrâ’ şöyle demişlerdir: Bu âyetteki “İbadet eder” kelimesinin dua (ibadet) anlamındaki bu fiili çokça zikretmek suretiyle ma kablinin (bir önceki âyette geçen ve “tapar” anlamı verilen aynı lâfzın) tekrarı olması da mümkündür, “Vurdum Zeyd’i vurdum” ifadesi gibidir. Daha sonra birincisi ile yetinerek ikincisi hazfedilmiştir. el-Ferrâ’ der ki: “Zarar vermesi… olan”ın “lâm” harfi esreli okunması da mümkündür. O kimse zararı faydasından daha yakın olana dua (ibadet) eder, demektir. Nitekim yüce Allah’ın şu âyeti da (bu yönüyle) buna benzemektedir:

“Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.” (ez-Zilzâl, 99/5) bu âyetteki: Ona” kelimesi “(……..): Ona anlamındadır.

Yine el-Ferrâ’ ve el-Kaffal şöyle demişlerdir: Bu âyetteki “lâm” sıla’dır. (Ulama amacıyla fazladan getirilmiştir). Yani; “O faydası, zararından daha yakın olana ibadet eder,” demektir. Nitekim Abdullah b. Mes’ûd’un kıraatinde de bu şekildedir.

“(O) ne kötü bir yardımcı” yani yardımlaşması ne kötü;

“ne kötü bir arkadaştır!” Kendisiyle arkadaşlık yapılan, dostluk kurulan ve ilişkilerde bulunulan kişi olarak o ne kötüdür! Mücahid: Bununla put kastedilmektedir, demiştir.

Hac 12

Allah’tan başka, kendisine ne zararı ne de faydası olmayanlara yalvarır. Bu, uzak bir sapıklıktır.

Diyanet Vakfı
O, Allahı bırakıp, kendisine ne faydası, ne de zararı dokunacak olan şeylere yalvarır. Bu, (haktan) büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.

Kurtubi Tefsiri
O Allah’ı bırakıp kendisine zarar da veremeyen, fayda da veremeyen şeye tapar. İşte bu, uzak sapıklığın tâ kendisidir.

“O” yani küfre sapan bu kimse

“Allah’ı bırakıp kendisime zarar da veremeyen, fayda da veremeyen şeye” yani putlara

“tapar. İşte bu, uzak sapıklığın” el-Ferrâ”nın açıklamasına göre alabildiğine uzayıp giden sapıklığın

“tâ kendisidir.”

Hac 11

İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’a yalnızca bir kenardan kulluk eder. Başına bir iyilik gelirse içi rahatlar, ama başına bir bela gelirse yüz çevirir. O, dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte bu, apaçık bir ziyan olur.

Diyanet Vakfı
İnsanlardan kimi Allaha yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki: Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a ibadet eder. Eğer ona hayır isabet ederse, onunla mutmain olur. Şayet ona bir bela İsabet ederse, yüzü üzere döner. Dünyayı da, âhireti de kaybetmiş olur. İşte bu, apaçık ziyanın tâ kendisidir.

“İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a ibadet eder” âyetindeki: “(……): …dan” kelimesi mübtedâ olarak ref mahallindedir. îfade “…yüzü üzere döner” âyetinde tamam olmaktadır. “(…….): Kaybetmiş olur” kelimesi Cumhûr tarafından böylece okunmuştur.

Bu âyet-i kerîme münafıkların durumunu haber vermektedir. İbn Abbâs der ki: Bu âyet ile Şeybe b. Rabia kastedilmektedir. Bu kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) davetini açıklamadan önce İslâm’a girmişti. Allah, (davetini açıklaması doğrultusunda) ona vahiy indirince bu sefer Şeybe b. Rabia irtidad etti.

Ebû Said el-Hudrî de şöyle demektedir: Yahudilerden bir adam İslâm’a girdi. Sonra da gözlerini ve malını kaybetti. Bunların İslâm’ın uğursuzluğundan başına geldiğini zannederek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a gidip; Benim İslâm’dan dönüşümü kabul et deyince, Peygamber şöyle buyurdu: “İslâm’a girdikten sonra, İslâm’dan dönüş kabul edilmez.” Bu sefer adam: Ben bu yeni dinimden dolayi herhangi bir hayır ile karşılaşmadım. Gözlerimi, malımı, çoluk çocuğumu kaybettim, dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Yahudi! Demirin, gümüşün ve altının pisliklerini ateşin potada eritip giderdiği gibi, şüphesiz İslâm da adamların pis(lik)lerini öylece alıp götürür.” Bunun üzerine yüce Allah:

“İnsanların bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a ibadet eder” âyetini indirdi.

İsrail, Ebû Husayn’dan, o Saîd b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan rivâyete göre İbn Abbâs: “İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a İbadet eder” âyeti hakkında şöyle demiştir: Adam Medine’ye gelirdi. Şayet hanımı erkek gocuk doğurur, atları yavmlayacak olursa bu iyi bir dindir derdi. Hanımı doğurmaz, atları da yavrulamazsa bu sefer: Bu kötü bir dindir derdi. Buhâri, Tefsir 22. sûre 2

Müfessirler de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna gelerek İslâm’a girdiklerini bildiren bedevi bir takım Araplar hakkında nazil olmuştur. Bunlar bolluk ile karşılaşacak olurlarsa, Medine’de kalmaya devam ederlerdi. Şayet darlık ve sıkıntıyla karşı karşıya kalırlarsa, irtidad eder dönerlerdi.

Bu âyet-i kerîmenin de en-Nadr b. el-Hâris hakkında indiği de söylenmiştir.

İbn Zeyd ve başkaları İse; bu münafıklar hakkında inmiştir, demişlerdir,

“(Dinin) bir tarafından” ifadesi Mücahid ve başkalarının açıklamalarına göre; şüphe üzere… anlamındadır. Bunun gerçek anlamı ise; böyle bir kimse bulunduğu yarın kenarında sallanıp duran kişinin gösterdiği zaaf gibi ibadetinde zayıflık gösterir demektir. Herbir şeyin harfi (tarafı, kenarı), onun etrafı, kıyıcı ve ..sınırını teşkil eden uç noktaları demektir. “Dağın harfi” tabiri de btaada gelmektedir ki; üst ve sivri yanı demektir.

“Bir tarafından” ifadesini yalnız bir yönünde anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da bir kisfısenin darlık ve zorluk zamanında değil de sadece bolluk ve rahatlık zamanında Allah’a ibadet etmesi demektir. Eğer bu gibi kimseler botluk zamanlarında şükür üzere, darlık zamanlarında da sabır üzere ibadet etmiş olsalardı, yüce Allah’a bir kenarından, bir ucundan ibadet etmiş olmazlardı.

“Bir tarafından” ifadesinin şartlı olarak anlamında olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: Şeybe b. Rabia, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) davetini açığa vurmadan önce şöyle demişti; Rabbine dua et ki bana mal, deve, at ve evlad ihsan etsin. Ben de sana inanayım ve senin dinine döneyim. Bunun üzerine Peygamber onun için dua etti. Yüce Allah da onun dileklerini ihsan etti. Daha sonra yüce Allah -durumunu en iyi bilen olduğu halde- onu fitneye düşürüp, denemeye tabi tuttu. İslâm’a girdikten sonra ona ihsan etmiş olduklarını geri aldı. Bu sefer o da İslâm’dan döndü. Bunun üzerine yüce Allah hakkında:

“İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a, ibadet eder” yani şartlı olarak ibadet eder, âyetini indirdi.

el-Hasen de şöyle demektedir: Burada kasıt kalbi ile değil de sadece dili ile Allah’a ibadet eden münafıktır.

Özetle söyleyecek olursak, yüce Allah’a dinin bir tarafından ibadet eden böyle bir kimse, bütünüyle dine girmiş değildir. Bu hali de yüce Allah şöylece açıklamaktadır:

“Eğer ona hayır” bedenen sağlık, geçiminde bolluk

“isabet ederse, onunla mutmain olur.” Bundan razı olur ve dini üzere kalmaya devam eder.

“Şayet ona bir belâ isabet ederse” yani bunun aksi durumlarla sınanacak olursa

“yüzü üzere döner.” Yani daha önce tutturmuş olduğu küfür yolunda gerisin geriye döner,

“Dünyayı da, âhireti de kaybetmiş olur. İşte bu apaçık ziyanın tâ kendisidir” âyetinde geçen: “kaybetmiş olur” âyetini Mücahid, Ubeyd b. Kays, el-A’rec, ez-Zührî ve İbn İshak -ayrıca Ya’kub’dan da- rivâyet edildiğine göre bir elif ziyadesiyle ve hal olarak nasb ile: “Kaybeden” diye okumuşlardır. Buna göre bu âyette; “Yüzü üzere” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz. Buna göre âyer-i kerîmenin meali şöyle verilebilir; Şâyet ona bir bela isabet ederse yüzü üzere dönen olarak dünyayı da, âhireti de kaybetmiş olur.

Böyle bir kimsenin dünyayı kaybetmesi ganimet ve övgüden pay almaması, âhireti kaybetmesi ise orada alacak bir sevap ve mükâfatının bulunmaması şeklindedir.

Hac 10

Bu, ellerinin önceden yaptıkları yüzündendir. Allah kullara asla zulmedici değildir.

Diyanet Vakfı
İşte bu, önceden yapıp ettiklerin yüzündendir (denilir). Elbette Allah kullarına haksızlık edici değildir.

Kurtubi Tefsiri
“Bu senin ellerinin önden gönderdiği sebebiyledir ve çünkü Allah kullarına zulmedici değildir.”

“Bu, senin ellerinin önden gönderdiği sebebiyledir.” Yani onaâhirettecehennem ateşine gireceği vakit şöyle denilecektir: Bu azâb senin ellerinin önden göndermiş olduğu isyanlar ve küfür sebebiyledir. Burada “el” ile bedenin tümü ifade edilmektedir çünkü bedenin bütün işlerini el yapar ve yakalar.

Uzak için işaret zamiri olan “Şu” (yakın için ism-i işaret olan):Bu anlamındadır, Nitekim el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hac 9

Boynunu bükerek, Allah’ın yolundan saptırmak için yapar bunu. Ona dünyada rezillik vardır ve kıyamet gününde de ona yakıcı azabı tattırırız.

Diyanet Vakfı
8, 9. İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek (kibir ve azamet içinde) Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.

Kurtubi Tefsiri
İnsanları Allah’ın yolundan saptırmak için büyüklenerek yüz çevirir. Dünyada onun için rüsvaylik vardır. Kıyâmet günü de Biz ona yakıcı ateş azabını tattırırız.

“Büyüklenerek” anlamındaki âyet, hal olarak nasbedilmistir. Bunun iki türlü açıklaması yapılabilir:

1- İbn Abbâs’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu kişi en-Nadr b. el-Hâris’tir. Böbürlenerek ve büyüklenerek o yüzünü haktan başka tarafa çevirmiştir.

2- el-Ferrâ”nın görüşüne göre ifadenin takdiri şöyledir: İnsanlar arasından kimisi yüce Allah’ın zatı hakkında bilgisizce ve yan çizerek tartışır, yani ona gelen öğütten yüz çevirir. Bu açıklamayı da ed-Nehhas zikretmiştir.

Mücahid ve Katade de: Küfre saparak, yüzünü çevirir, diye açıklamışlardır, İbn Abbâs da: Küfürde direnerek kendisine çağrıldığı şeyden yüz çevirir, diye açıklamıştır ki her ikisinin de anlamı birdir.

el-Evzal’nin, Mahled b. Huseyn’den, onun Hişam b. Hassan’dan, onun İbn Abbâs’tan rivâyetine göre, yüce Allah’ın:

“İnsanları Allah’ın yolundan saptırmak için büyüklenerek yüz çevirir” âyeti hakkında şöyle demiştir: Burada kastedilen kişi bid’at sahibi olan kimsedir.

el-Müberred der ki: Âyet-i kerîmede geçen: “Yüz çevirmek” ifadesi boynun bükülmesi demektir. el-Mufaddal ise bu kelime; yan (el-cânib) demektir, der. Arapların; “Filan kişi yan taraflarına bakar” tabirleri de buradan gelmektedir. Kişinin iki yanı ise başından baldırlarına kadar olan bölümü demektir. Aynı şekilde herbir şeyin iki yanı da bu manadadır. Bir kimse senden yüz çevirecek olursa, onun bu halini anlatmak üzere: denilir. Buna göre âyetin anlamı şu olur: Böyle bir kimse tartışmasında haktan yüz çeviren ve ona söylenen hak söz üzerinde düşünmeyi kabul etmeyen bir kimse demektir. Bu da yüce Allah’ın şu âyetlerini andırmaktadır:

“… bunları işitmemiş gibi büyüklenerek yüz çevirir.” (Lukman, 31/7);

“Sen onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün.” (el-Münafikun, 63/5);

“yüz çevirir ve yan çizer.” (el-İsra, 17/83);

“Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti.” (el-Kiyame, 75/33)

“Allah’ın yolundan” yani yüce Allah’a itaatten

“saptırmak için büyüklenerek yüz çevirir” âyetindeki: ” Saptırmak için” ifadesi (kendisi sapmak için anlamına gelecek şekilde) “ya” harfi üstün olarak da okunmuştur. Buradaki lâm “lâm-ı akıbef’dir. Yani o tartışır ve sonunda saptırır, (diğer okuyuşa göre sapar). Bu da yüce Allah’ın şu âyetindeki “larn” harfine benzer:

“Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı” (el-Kasas, 28/8) yani sonunda onlara bu şekilde oldu. Bunun bir diğer benzeri de yüce Allah’ın:

“İçinizden bir grub Rabblerine şirk koşuverirler. Nankörlük etsinler diye” (en-Nahl, 16/54-55)

“Dünyada onun İçin rüsvaylık vardır.” Yani kıyâmet gününe kadar mü’minler tarafından kötü ve çirkin bir şekilde anılacağından ötürü, onun için aşağılanmak ve zelil olmak söz konusudur. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Sakın itaat etme, çokça yemin eden aşağılık ve değersiz her kişiye” (el-Kalem, 68/10);

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun, kendisi de helâk oldu zaten.” (el-Mesed, 111/1)

Burada “rüsvaylık”ın öldürülmek anlamında kullanıldığı da söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) en-Nadr b. el-Hâris’i Bedir günü -daha önce el-Enfal Sûresi’nde geçtiği üzere- ölüme mahkûm etmişti.

“Kıyâmet günü de Biz ona yakıcı ateş azabını” yani cehennem ateşini

“tattırırız.”

Hac 8

İnsanlardan bazıları, Allah hakkında hiçbir bilgi, yol gösterici ve aydınlatıcı kitap olmadan tartışır.

Diyanet Vakfı
8, 9. İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek (kibir ve azamet içinde) Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlardan kimisi Allah hakkında bilgisiz, delilsiz ve aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın mücadele eder.

“İnsanlardan kimisi Allah hakkında bilgisiz, delilsiz ve aydınlatıcı bir kitabı” önünü aydınlatacak açık, seçik bir delili

“olmaksızın mücadele eder.”

Bu âyeti kerîme en-Nadr b. el-Haris hakkında nazil olmuştur. Ebû Cehil b. Hişam hakkında indiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır, ancak çoğunluk bunun ilk âyet gibi en-Nadr b. el-Haris hakkında indiğini kabul etmektedir. Her ikisi de aynı kesim hakkındadır, bunun tekrar edilmesi ise bu kesimin yerilmesini mübalağa üslubuyla ileriye götürmektir. Nitekim yerdiğin ve azarladığın bir kimseye; Bu işi sen yaptın, bu İşi sen yaptın diye tekrar tekrar söyleriz.

Buradaki tekrarlamanın herbir âyette fazladan yeni bir sıfat ile nitelendirmiş olması dolayısı ile yapılmış olması da mümkündür. Şöyle denilmiş gibidir: en-Nadr b. el-Haris yüce Allah hakkında bilgisizce tartıştığı gibi, azgın herbir şeytana da uyar. Yine en-Nadr b. el-Haris, yüce Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmadan, belirsiz ve aydınlatıcı bir kitabı da bulunmaksızın mücadele eder. Böylece Allah’ın yolundan saptırmak ister. Bu da şu ifadelerimize benzer; Zeyd bana söver ve Zeyd beni döver. Bu tekrarın faydası ek bir mana ihtiva etmesidir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî yapmıştır.

Onun hakkında on küsur âyet-i kerîme nazil olmuştur. Birinci âyette kastedilen onun öldükten sonra dirilişi inkâr etmesidir. İkincisinden kasıt ise peygamberliği ve Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından indirildiğini inkâr etmesidir.

Bir başka açıklama şöyle yapılmıştır: en-Nadr b. el-Hâris’in söylediği bir söz de meleklerin Allah’ın kızı oldukları şeklinde idi. Bu ise yüce Allah hakkında bir tartışmadır.

“Kimisi” ifadesi mübtedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise (önceden geçen): “İnsanlardan” ifadesidir.

Hac 7

Şüphesiz kıyamet saati gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerde olanları diriltecektir.

Diyanet Vakfı
Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.

Kurtubi Tefsiri
Ve çünkü hiç şüphesiz kıyâmet gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur ve Allah muhakkak kabirdekileri diriltecektir.

“Ve çünkü hiç şüphesiz kıyâmet gelecektir” âyeti

“çünkü Allah hakkın tâ kendisidir” âyetine lâfız itibariyle bir atıftır, mana itibariyle atıf değildir.

Zira yüce Allah sözü edilen hususları kıyâmet geleceği için yapmıştır denilemez, aksine burada bu manayı ihtiva edecek bir hazfin takdiri kaçınılmazdır. Yani: Şunu da bilsinler ki, kıyâmet mutlaka gelecektir.

“Onda hiç şüphe ve tereddüt yoktur ve Allah muhakkak kabirdekileri” mükâfatlandırmak ve cezalarını vermek İçin

“diriltecektir.”

Hac 6

Bu, Allah’ın hakkın ta kendisi olduğunu, ölüleri dirilttiğini ve her şeye gücünün yettiğini gösterir.

Diyanet Vakfı
Çünkü Allah hakkın ta kendisidir; O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir ve çünkü O, ölüleri diriltir. Gerçekten O, herseye güç yetirendir.

“Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir.” Yüce Allah bütün varunn mnrlaka kendisine muhtaç olduklarını, kudret ve tercihine uygun bir şekilde bunları müsahhar kıldığını daha önce geçen; “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak Biz… ve her çeşit güzel bitkiden bitirir” âyeti ile dile getirdikten sonra:

“Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir ve çünkü O, ölüleri diriltir. Gerçekten O, herşeye güç yetirendir. Ve çünkü hiç şüphesiz kıyâmet gelecektir, onda hiç şüphe yoktur ve Allah muhakkak kabirdekileri diriltecektir” diye buyurmaktadır. Böylelikle şanı yüce Allah bununla O’nun dışında bulunan bütün varlıkların gerçekten var olmalarına rağmen bizzat kendilerinden kaynaklanan bir hakikatlerinin bulunmadığına dikkat çekmektedir.

Çünkü bu varlıkların hepsi Allah tarafından musahhar kılınmış ve O’nun tasarrufu altındadır. Gerçek anlamıyla hak ise mutlak var ve mutlak gani (muhtaç olmayan) varlıktır. Herbir varlığın var oluşu, varlığı vacib olandan gelmektedir. İşte bundan dolayı yüce Allah bu sûrenin sonlarında

“O’ndan başka taptıkları ise bizatihi bâtıldır” (el-Hacc, 22/62) diye buyurmaktadır.

Hak hiçbir şekilde değişikliğe uğramayan, zeval bulmayan, sabit olarak var olan demektir, Bu ise yüce Allah’tır.

Kulları üzerinde hak sahibi diye de açıklandığı gibi, fiilerindeki mana itibariyle O haktır, diye de açıklanmıştır.

ez-Zeccâc der ki: “Bu” anlamındaki âyet ref mahallindedir. Durum size nitelendirildiği ve açıklandığı şekildedir, demektir.

“Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir.” Yani buna sebep yüce Allah’ın hakkın tâ kendisi olmasıdır. (ez-Zeccâc) ayrıca der ki: “Bu” işaret İsminin nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani Allah bunu böylece yapmıştır, çünkü O hakkın tâ kendisidir.

“Ve çünkü O, ölüleri diriltir. Gerçekten O, herşeye de güç yetirendir.” Çünkü O, istediği her şeye kadir olandır.

Hac 5

Ey insanlar! Dirilişten şüphedeyseniz, şunu bilin ki biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra da şekillenmiş ve şekillenmemiş bir çiğnem etten yarattık ki size açıklayalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, sonra güçlü çağınıza erişirsiniz. Kiminiz vefat eder, kiminiz ömrün en kötü çağına döndürülür ki, bilgi sahibi olduktan sonra hiçbir şey bilmez hale gelsin. Yeryüzünü kupkuru görürsün, ama biz onun üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır, kabarır ve her türden güzel çift bitki bitirir.

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.

Kurtubi Tefsiri
Ey İnsanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak Biz sîzi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra şekil belli belirsiz bir çiğnem etden (ya rattık), Size açıklayalım diye rahimlerde dilediğimizi belli bir zamana kadar durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartıyoruz, sonra en güçlü ve olgun çağınıza ermeniz için (bunu yapıyoruz). Kiminiz ölür, kiminiz de ömrün en zayıf ve fena dönemine döndürülür. Önceden bilmiş olduğu şeyleri bilmez olsun diye. Sen yeryüzünü kuru ve ölü görürsün de Biz üzerine suyu indirdiğimizde sarsılır, kabarır ve her çeşit güzel bitkiden bitirir.

Yüce Allah’ın:

“Ey insanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa… belli bir zamana kadar durduruyoruz” âyeti ile ilgili olarak açıklamalarımızı on iki başlık halinde sunacağız:

1- İnsanın Yaratılışı, Öldükten Sonra Dirilişin Delilidir:

Yüce Allah’ın:

“Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa…” âyeti ile bütün insanlara karşı ilk yaratılış delil olarak gösterilmektedir. “Şüpheniz varsa” İfadesi bu hususta bilgiye bağlı olarak söz söyleme gereğini ihtiva etmektedir.

el-Hasen b. Ebi’l-Hasen; “el-ba’s: Öldükten sonra diriltilmek” kelimesini “ayn” harfini üstün olarak; şeklinde okumuştur. Bu Basralılara göre “el-ba’s”in bir söyleyiş şeklidir. Kûfelilere göre ise bu; in hafifletilmiş (sükunu kaldırılmış) söylenişidir.

Âyet: Ey insanlar! Eğer tekrar yaratılmaktan yana şüphe içerisindeyseniz “muhakkak Biz sizi topraktan yarattık” demektir. Yani insanlığın ilk atası olan babanız Âdem (aleyhisselâm)ı “topraktan yarattık” demektir.

“Sonra” onun soyundan gelenleri

“nutfeden” yarattık. Nutfe; menidir, azlığı dolayısıyla ona nutfe denilmiştir. Nutfe az miktardaki su demektir, çok miktarda olması halinde de aynı tabir kullanılabilir. Şu hadiste de bu İfade kullanılmıştır: “O kadar ki süvari her iki nutfe arasında yolculuk yapar ve hiçbir zulümden korkmaz. ” İbnu’l-Esîr, en-Nihâyefî Ğarlbi’l-Hadls, V, 74. Bununla doğudaki deniz ile batıdaki denizi kastetmiştir.

“en-Natf” yağmur demektir. Fiil olarak; şeklinde kullanılır. Yağmuru sürekli devam eden gece demektir.

“Sonra alakadan” âyetindeki;

“Alaka” donmuş kan demektir, “el-Alak” ise taze kan anlamına gelir. Oldukça kırmızı kan demek olduğu da söylenmiştir.

“Sonra da… bir çiğnem etten” yarattık.

“Mudğa (bir çiğnem et)” çiğnenebilecek miktardaki az et demektir. Hadîs-i şerîfte yer alan: “Şunu biliniz ki hiç şüphesiz bedende bir çiğnemlik et vardır…” Buhâri, Îman 39; Müslim, Müsakaat 107; İbn Mâce, Fiten 14; Dârimî Buyû! 1-Müsned, IV, 270, bulgunda da bu kelime kullanılmıştır.

Burada sözü edilen aşamalar dört aylık bir süreyi kapsar. İbn Abbâs der ki; Bu dört aydan sonraki on günde ise cenine ruh üflenir. İşte kocası vefat etmiş olan kadının iddeti de bu kadardır, yani dört ay on gündür.

2- Anne Karnındaki Yavrunun Durumu ile İlgili Rivâyetler:

Yahya b. Zekeriya b. Ebi Zaide şunu rivâyet eder: Bize Davud, Âmir’den anlattı. O Alkame’den, o İbn Mes’ûd’dan, onun da İbn Ömer’den rivâyetine göre nutfe, rahimde yerleştikten sonra melek onu eline alır ve: Rabbim der erkek mi, dişi mi, bahtiyar mı, bedbaht mı, eceli ne, ameli ne, ve nerede ölecek? diye sorar. Ona: Ana kitaba git, sen orada bu nutfe ile ilgili bilgileri bulacaksın, denir. Melek oraya gider ve ana kitapta onun ile ilgili bilgileri bulur. Bu nutfe yaratılır, rızkını yer, izlerini bırakır (amelde bulunur). Eceli geldi mi canı alınır, kendisi için takdir edilmiş olan yerde defnedilir. Âmir daha sonra:

“Ey insanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak Biz sizi topraktan yarattık” âyetini okudu. Benzer ve nisbeten farklı rivâyetler için bk, Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 9-10.

Sahih(-i Buhârî ve Müslim)’de Enes b. Mâlik’ten -hadisi Resûlüllah’a ref ederek- şöyle dediği kaydedilmektedir: “Şüphesiz Allah rahim ile bir melek görevlendirmiştir. Bu melek: Rabbim nutfe oldu, Rabbim alaka oldu, Rabbim mudğa (bir çiğnemlik et) oldu, der, Yüce Allah bir şeyi yaratmaya hükmetmeyi murad edince, melek der ki; Rabbim erkek mi, dişi mi, bedbaht mı, bahtiyar mı? diye sorar. Rızkı nedir? Eceli nedir? O, annesinin karnında iken (bunlar) böylece yazılır. ” Buhârî, Hay? 17, Enbiyâ 1, Kader 1; Müslim, Kader 5;Müsned, 111,116, 118.

Yine Sahih(-i Müslim)’de Huzeyfe b. Esîd el-Gıfârî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Nutfe üzerinden kırk iki gün geçtikten sonra yüce Allah ona bir melek gönderir. Ona suret verir, kulağını, gözünü, derisini, etini, kemiklerini yaratır. Sonra da o melek: Ey Rabbim! erkek mi, yoksa dişi mi?… diye sorar” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Müslim, Kader 3 (bazı lâfzı farklırla)

Yine Sahih(-i Buhârî ve Müslim)’de Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir Doğru sözlü ve doğru sözlülüğü tasdik edilen Allah Rasûlü bize şunu anlattı; “Sizden herbirinizin hilkati annesinin karnında kırk günde bir araya getirilir. Sonra yine bu kadarlık bir süre içerisinde bir alaka olur, sonra onun gibi bir sürede bir mudğa olur. Daha sonra melek gönderilir, o da ona ruh üfler. Meleğe şu dört kelimeyi (yani) rızkını, ecelini, amelini, mutlu mu, bahtiyar mı olduğunu yazması emredilir…” Buhârî, Bcd’u’l-halk 6, Enbiyâ lv Tevhîd 28; Müslim, Kader 1; Ebû Dâoüd. Sünne 16; -Armirf. Kader 4; İbn Mâce, Mukaddime 10; Müsned, I, 382, 414, 430.

İşte bu hadis, bundan önceki hadisleri tefsir etmektedir. Çünkü burada şu ifadeler yer almaktadır: “Sizden herhangi biriniz annesinin karnında kırk günlük bir süre içerisinde nutfe olarak bir araya getirilir. Sonra kırk günlük bir sürede bir alaka olur, sonra kırk günlük bir sürede bir mudğa olur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruhu üfler.” İşte böylelikle dört aylık bir süre geçmiş olur. Bundan sonraki on gün İçerisinde de melek ruhu üfler. İşte İbn Abbâs’ın dediği gibi kocası vefat etmiş kadının beklemesi gereken İddet süresi de bu kadardır.

Hadisteki: “Sizden herhangi biriniz annesinin karnında,., yaratılır” şeklindeki ifadeyi İbn Mes’ûd açıklamış bulunmaktadır. el-A’meş’e: Annesinin karnında bir araya getirilir ifadesi ne demektir? diye sorulmuş, o şöyle cevab vermiştir: Bize Hayseme anlattı, dedi ki: Abdullah (b. Mes’ûd) dedi ki: Nutfe rahime düşüp de ondan (yüce Allah) bir insan yaratmayı murad ederse bu nutfe kadının teninin her tarafına, herbir tırnağının, herbir tüyünün altına dağılır. Sonra kırk gün süre ile kalır, sonra rahimde bir kan olur. İşte onun bir araya getirilmesi demek, bu demektir. İşte alaka oluş süresi de budur.

3- İlgili Hadislerde Yaratma ve Suret Vermenin Melek’e Nisbet Edilmesi Mecazidir;

Bu rivâyetlerde yaratıp, suret vermenin meleğe nisbet edilmesi gerçek anlamıyla değil, mecazi anlamdadır. Onun mudğada yaptığı işler yüce Allah’ın kudreti, yaratması ve icİsmi ile suret verip şekillendirmesi sonucu gerçekleşir. Nitekim yüce Allah gerçek yaratmayı bizzat kendisine nisbet etmiş ve bütün yaratıklara nisbetinîn kökünü ortadan kaldırmış ve şöyle buyurmuştur:

“Yemin olsun ki sizi yarattık, sonra da size şekil verdik.” (el-A’raf, 7/11);

“Yemin olsun ki Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu sağlam bir karargahta yerleşen bir nutfe kıldık.” (el-Mu’minun, 23/12-13)

Burada da şöyle buyurmaktadır:

“Ey İnsanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak ki Biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra alakadan…” Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor.” (et-Teğâbun, 64/2) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O size suret verip, suretlerinizi güzelleştirmiştir” (el-Mu’min, 40/64);

“Yemin olsun Biz, insanı gerçekten ahsen-i takvimde yarattık.” (et-Tîn, 95/4);

“O insanı bir kan pıhtısından yarattı.” (el-Alak, 96/2) Ve buna benzer daha bir çok âyet-i kerîme.

Bununla birlikte pek çok kafi delil ve belgede âlemlerin Rabbinden başka yaratıkların yaratıcısı olmadığını ortaya koymaktadır. İşte Hadîs-i şerîfteki: “Sonra melek gönderilir ve ona ruh üfler” ifadeleri hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Yani “üflemek” yüce Allah’ın nutfeye ruhu ve hayatı yaratmasının bir sebebidir. Mutad olan diğer sebebler hakkında da aynı şeyler söylenebilir. Bütün bunlar hep yüce Allah’ın yaratması ve var etmesi ile olur, başka yolla değil, Bu esas kaideyi iyice düşünmeli ve buna sımsıkı sarılmalıyız. Böylelikle sapıkların görüşlerinden, tabiatçıların ve diğerlerinin yanlış kanaatlerinden kurtulmak mümkün olur.

4- Cenine Ruh Üflenmesi İçin Geçen Süre ve İlgili Hükümler:

Cenine yüzyirminci günden sonra ruh üflendiği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu da dört ayın tamamlanıp, beşinci aya girmesi demektir. Nitekim hadislerle bunu açıklamış bulunuyoruz. İşte çocuğun kimden olduğu hususunda anlaşmazlık halinde, boşanmış kadınlar hamile iseler, onlara verilmesi gereken nafaka hakkında söz konusu olan hükümlerde buna baş vurulur. Böyle olmasının sebebi artık ceninin annesinin karnında hareket etmeye başlaması ile varlığının kesinlikle anlaşılmasıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, kocası vefat etmiş kadının dört ay, on günlük süre iddet beklemesinin hikmetidir. Bu şekilde beşinci aya girmekle birlikte hamilelik ortaya çıkmayacak olursa, bu süre sonucunda rahimde hamileliğin bulunmadığı muhakkak olarak anlaşılır.

5- Nutfe ile İlgili Hükümler:

Nutfenin bir şey olmadığı kesinlikle bilinmektedir. Dolayısı ile eğer rahimde bir araya gelip toplanmadan kadın bu nutfeyi bırakacak (düşürecek) olursa, ona herhangi bir hüküm taalluk etmez. Bu haliyle tıpkı erkeğin sulbünde gibidir. Şayet kadın bunu bir alaka olarak düşürecek olursa, o vakit biz nutfenin (radıyallahü anhhimde) karar kıldığına, toplanmış olduğuna ve bir çocuk olduğu muhakkak olarak anlaşılan hallerden ilk hale geçmiş olduğuna dair kesin bilgi sahibi oluruz. Buna göre alaka ve ondan daha ileri durumdaki bir çiğnemlik et parçasının düşürülmesi, gebeliğin düşürülmesidir ve bununla rahim (gebelikten yana) temizlenmiş olur ve böylelikle de iddet sona erer. Bu şekildeki bir düşük ile de kadın (cariye) hakkında um-veled (efendisinden çocuk doğurmuş olma) hükmü sabit olur. Malik’in ve onun mezhebindekilerin görüşü budur.

Şâfiî (radıyallahü anh) da şöyle demektedir: Alaka düşürme muteber değildir. Yalnızca suretin ve çizgilerin ortaya çıkmasına itibar edilir. Eğer çizgiler belirgin olmayıp sadece et parçası ise, bu husustaki nakil ve tahrice binaen iki görüş söz konusudur. Nass ile sabit görüşe göre bu yolla iddetin sona ereceğidir, ancak annenin bununla um veled olamayacağıdır. Onlar şunu gerekçe gösterirler: Çünkü iddet, akan kan ile sona erdiğine göre, başka şey ile sona ermesi öncelikle söz konusudur.

6- “Şekli Belli Belirsiz Bir Çiğnem Et”:

Yüce Allah’ın:

“Şekli belli belirsiz” ifadesi hakkında el-Ferrâ’ şöyle demektedir: “Şekli belli” hilkati tam ve eksiksiz, “belirsiz” ise düşük demektir.

İbnu’l-Arabî de şöyle demektedir: “Şekli belli” yani hilkati başlamış, “belirsiz” ise henüz suret ve şekil verilmemiş demektir,

İbn Zeyd dedi ki: “Şekli belli” yüce Allah’ın başını, ellerini ve ayaklarını yaratmış olduğudur. “Belirsiz” ise hiçbir şeyi yaratılmamış olan demektir.

İbnu’l-Arabî der ki: Bizler kelimenin asıl köküne (iştikakına) baş vurduğumuz takdirde şunu görürüz: Nutfe, alaka ve mudğanın herbirisi “muhallaka’ dır, çünkü hepsi de yüce Allah’ın yaratması (halkı)dır. Ancak şanı yüce Allah’ın:

“Sonra onu bambaşka bir hilkat olarak var ettik” (el-Mu’minûn, 23/14) âyetinde belirtildiği gibi, hilkatin son aşaması olan suret vermeyi göz önünde bulunduracak olursak, o vakit İbn Zeyd’in görüşünü kabul etmemiz uygun olur.

Derim ki: (Şekli belli, belirsiz diye meali verilen “muhallaka ve ğayr-i muhallaka” İfadelerinin mastarı olan) et-tahlîk; “halk: yaratmak”dan gelmektedir. Bu kipte çokluk anlamı vardır, buna göre ardı arkasına değişik aşamalardan geçen, ardı arkasına yaratılmış demektir. Nutfe olduğu takdirde de o mahluk demektir. Bundan dolayı yüce Allah:

“Sonra onu bambaşka bir hilkat olarak var ettik” (el-Mu’minûn, 23/14) diye buyurmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın:

“Şekil belli belirsiz” âyeti düşük yapılan yavruya değil, bizatihi anne karnındaki yavruya râci’dir. Yani şanı yüce Rabbimiz onlardan kimisinin bir çiğnem etten sonraki yaratılışını tamamlar ve onun bütün azalarını yaratır. Kimisinin ise hilkati eksik olur, organları tam olmaz.

Bir başka açıklama da şöyledir: Şekli belli demek kadının tam doğum zamanında doğurmasıdır, İbn Abbâs der ki: “Şekli belli” canlı doğan demektir, “belirsiz” ise düşük demektir. (Şair) şöyle demiştir:

“Şekli belirsiz (ğayr-i muhallaka, düşük) için mi ağlıyorsun?

Yazık sana, nerede kararlılık, nerede haya?”

7- Düşük Yapmak ve Tam Çocuk Doğurmakla ile İlgili Bazı Hükümler:

İlim adamlarının icmâı ile cariye, hilkati tam bir düşük yapacak olursa, “um veled” olur. Malik, Evzaî ve diğerlerinin kanaatine göre ise şekli ister belirli, ister belirsiz olsun bir çiğnem et ile dahi um veled olur. Mâlik, eğer onun bir çiğnem et olduğu bilinirse, şartını kaydeder.

Şâfiî ve Ebû Hanîfe derler ki: Eğer parmak, göz yahut buna benzer Âdemoğullarının hilkatinden olduğu bilinen herhangi bir organı açıkça şekillenmiş ise, bundan dolayı düşük yapan cariye, um veled olur.

Yine ilim adamları icmâ ile şunu kabul etmişlerdir: Doğan çocuk ağlayarak doğduğu takdirde cenaze namazı kılınır, eğer ağlayarak doğmazsa Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî ve diğerlerine göre cenaze namazı kılınmaz.

İbn Ömer’den cenaze namazının kılınacağı rivâyet edilmiştir. İbnu’l-Müseyyeb, İbn Şîrîn ve başkaları da böyle demişlerdir,

el-Muğire b. Şu’be’den rivâyet edildiğine göre o, düşüğün de cenaze namazının kılınmasını emreder ve şöyle dermiş: Onlara isim veriniz, yıkayıniz, kefenleyiniz ve kefenlerini kokulandırınız. Çünkü yüce Allah İslâm sayesinde sizin küçüğünüzü de, büyüğünüzü de mükerrem kılmıştır. Daha sonra da şu: “…Muhakkak Biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra… şekli belli belirsiz bir çiğnem etden” âyetini okurdu.

İbnu’l-Arabî der ki: Muğîre b. Şu’be’nin “düşük” tabiri ile hilkati belirginleşmiş düşüğü kastetmiş olma ihtimali vardır. İşte kendisine isim verilen düşük budur. Hilkati belirginleşmemiş düşük ise bu manada bir varlık sahibi değildir,

Seleften bazıları şöyle demişlerdir: Kendisine ruh üflendiği ve dört ayı tamamladığı takdirde düşüğün namazı kılınır.

Ebû Dâvûd’da yer alan rivâyete göre; Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den: “Doğan çocuk ağlayarak doğdu mu miras alır” diye buyurduğunu rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Ferâiz 15.

İstihlâl (hadisin tercümesinde: Ağlayarak doğmak) sesi yükseltmek demektir. O halde bu şekilde sesi çıkan, yahut organlarını oynatan, aksıran ya da nefes alan herbir çocuk, hayat sahibi olduğuna delâlet eden bu hususların varlığı dolayısıyla miras alır. Süfyan es-Sevrî, el-Evzaî ve Şâfiî de bu görüşü benimsemişlerdir.

el-Hatta bî der ki: En güzel görüş rey sahiplerinin görüşüdür. Malik ise şöyle demektedir: Hareket etse ve aksırsa dahi sesini çıkarmadıkça ona miras verilmez. Bu görüş Muhammed b. Şîrîn, en-Nehaî, ez-Zührî ve Katade’den de rivâyet edilmiştir.

8- Müessir Bir Fiil Dolayısıyla Düşük Yapmanın Hükmü:

Malik (radıyallahü anh) der ki: Bir kimsenin, karnına vurması dolayısı ile kadın düşük yapsa ve bunun, bir çiğnem et yahut bir kan pıhtısı ya da bir cenin olduğu anlaşılırsa, gurre Ğurrc: Cenine etki eden müessir bir fiil dolayısıyla ödenmesi gereken mali bir tazminat olup elli dinar, ya da beş yüz dirhem olarak takdir edilmiştir. (Dr. Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fukhu’l-îslâmî, IV, II) Bu takdire esas dayanak ise beş deve değerinde bir köle ya da bir cariyedir. Bu da tam diyetin yirmide biridir, yada bunun değeri olarak altın ve gümüştür. Dinar ile dirhemin karşılıklı birim değerine göre bu miktar hanefilere göre toplam elli dinar yahut beş yüz dirhem, diğer mezheblere göre, elli dinar ya da altıyüz dirhemdir. (Dr. V. ez-Zuhayli, a.g.e., VI, 3(52). verilir.

Şâfiî de şöyle demektedir: Onun hilkati açıkça ortaya çıkmadıkça hiçbir şey gerekmez.

Malik der ki: Cenin düşüp de ağlayarak doğmazsa gurre icab eder. İster hareket edip kımıldasın, ses çıkararak doğmadıkça gurre gerekir. Ses çıkarması halinde ise tam bir diyet verilir.

Şâfiî (radıyallahü anh) ile diğer bölgelerin fukahası şöyle derler: Hareket edip kımıldamak, aksırmak, ağlamak yahut başka bir yolla hayatta olduğu kesin olarak bilinen herbir sebeb dolayısıyla tam bir diyet gerekir.

9- Düşük Dolayısıyla İddet Sona Erer mi?:

Kadı İsmail, iddet bekleyen kadının düşük yapmakla, iddetinin sona ereceğini zikretmektedir. O, buna düşüğün de bir hamilelik olduğunu delil gösterir ve şunları söyler: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmalarıdır.” (et-Talâk, 65/4)

Kadı İsmail der ki: Buna delil de böyle bir düşüğün babasından miras almasıdır. Bu da onun hem hilkat itibariyle var olduğuna, hem çocuk olduğuna, hem de kendisine hamile kalındığına delildir.

İbnu’l-Arabî der ki; Eğer şekli belirgin değil ise sözü edilen bu hükümlerin hiçbirisinin cenin ile ilgileri olmaz.

Derim ki: Sözünü ettiğimiz kelimenin türeyişi ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Sizden herbirinizin hilkati annesinin karnında.,, bir araya getirilir” ifadeleri söylediklerimizin doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Diğer taraftan ister kan pıhtısı, isterse de bir çiğnemlik et halinde düşük yapan bir kadın hakkında: Önce hamile idi ve rahminde karar kılmış bulunanı bıraktı, dememiz doğru olur. O halde yüce Allah’ın:

“Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmalarıdır.” (et-Talâk, 65/4) âyeti bu gibi kadınları da kapsamına alır. Diğer taraftan kadının, henüz bedeninin ilk aşamasında bulunan nutfeyi düşürmesi, şekli belirgin düşük yapması gibidir, bu da açıkça anlaşılan bir husustur.

10- Düşük Yapmanın Fazileti:

İbn Mâce şunu rivâyet etmektedir: Bize Ebubekr b. Ebi Şeybe anlattı: Bize Halid b. Mahled anlattı: Bize Yezid, Abdu’l-Melik en-Nevfelî’den anlattı. O, Yezid b. Rûman’dan, o Ebû Hüreyre’den naklen dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Önden göndereceğim bir düşük benim için geride bırakacağım bir at binicisinden daha hayırlıdır.” İbn Mâce, Cenâiz 58. Bu hadisi el-Hakim, “Mârifetu Ulûmi’l-Hadîs” adlı eserinde Süheyl b. Ebi Salih’den, o babasından, o da Ebû Hüreyre’den naklen rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: “… geriye bırakacağım bin tane at binicisinden benim için daha sevimlidir.”

11- Kudretimizi Size Açıkça Gösterelim Diye:

“Size açıklayalım diye” âyeti, sizin yaratılışınızı aşamadan aşamaya geçirmek suretiyle, kudretimizin kemalini size gösterelim diye, demektir.

“Rahîmlerde… durduruyoruz” âyetinde

“durduruyoruz” anlamındaki; nasb ile okunmuştur.

“Çıkartıyoruz” kelimesi de böyle okunmuştur. Bunu Ebû Hatim, Ebû Zeyd’den o el-Mufaddal’dan, o Âsım’dan rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Ebû Hatim dedi ki: Nasb ile okumak bu fiilleri atfetmek dolayısıyladır.

ez-Zeccâc der ki:

“Durduruyoruz” anlamındaki fiil sadece üstün ile okunabilir, çünkü burada anlam: Biz bunları rahimlerde dilediğimizi durduralım diye yapıyoruz, şeklinde değildir. Yüce Allah’ın onları yaratması kendilerine doğruyu ve salâhın yomnu göstermesi içindir.

Biz onlara öldükten sonra dirilişi açıkça gösterelim diye… anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu, iki ifade arasında bir ara cümlesi demek olur. Bu kesim de “durduruyoruz” anlamındaki fiili ref ile okumuşlardır. Anlamı da: Biz durduruyoruz, şeklînde olur. Cumhûrun kıraati bu şekildedir.

Bu fiil; “Durduruyor” diye “ya” ile okunduğu gibi “çıkartıyoruz” anlamındaki fiil de “ya” ile şeklinde (çıkartıyor anlamında) okunmuştur. Buna göre fiillerin ref’ ile okunması uygundur.

İbn Vessâb

“dilediğimizi” anlamındaki âyeti “nûn” harfini esrelî olarak; diye okumuştur.

“Belli bir zaman (ecel-i müsemmâ)” teninden, cenine değişebilmektedir. Kimisi erken düşmekte, kimisi tamamlanmakta ve canlı olarak dünyaya gelmektedir. Şanı yüce Allah’ın

“dilediğimizi” diye buyurarak “dilediğimiz kimseyi” diye buyurmaması, ifadenin hamile kalınana râci olmasından dolayıdır. Yani o gebe kalınan ceninden ve et parçasından dilediğini orada bırakmaktadır. Bunlar ise cansız varlıklar olduğundan dolayı bunlardan “şey” anlamına gelen; lâfzı ile söz edilmiştir.

12- Çocukluk ve Sonraki Aşamalar:

“Sonra sîzi bir çocuk olarak” yani çotuklar halinde

“çıkartıyoruz.”

Çünkü bu, bir cins isimdir. Diğer taraftan Araplar kimi zaman çoğuldan da (burada olduğu gibi) tekil isimle söz etmektedirler. Şair de söyle demiştir;

“Onu seviyorum diye (o kadınlar) kınıyor ve ayıplıyorlar beni.

Elbetteki kınayıcılar bana bir emir olamaz.”

Burada şair “emirler” demiyerek tekil olarak “emir” demiştir.

el-Muberred de şöyle demektedir: Bu “rıza, adi (adalet)” gibi mastar olarak kullanılan bir isimdir. O bakımdan tekil hakkında da, çoğul hakkında da kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve kadınların avret yerlerini anlamayan erkek çocuk(lar)dan…” (en-Nûr, 24/31)

et-Taberî der ki: Burada “çocuk olarak” anlamındaki kelime temyiz olarak nasbedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa…” (en-Nisa, 4/4) âyetinde olduğu gibi.

Manası: Sonra sizden herbirinizi çocuk olarak çıkartıyoruz, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Tıfl (çocuk); kelimesi çocuğun sütten kesildiği zamandan itibaren ergenlik yaşına kadar olan dönemi anlatmak için kullanılır. Yabani herbir dişinin yavrusuna da aynı şekilde “tıfl” denilir.

(……..) da görüldüğü gibi bir, iki ve daha çok kız çocukları için, bir erkek çocuğu için ve birden fazla erkek çocukları için hep aynı şekilde olmak üzere “tıfl” kullanılır. Bununla birlikle “Erkek çocuk, kız çocuk, iki erkek çocuk, iki kız çocuk ve çocuklar” şeklinde de kullanılır. Kız çocukları kastetmek maksadıyla; şekli kullanılmaz. “Kadının çocuğu oldu” demektir, ise beraberinde yavrusu bulunan ve doğurma vakti de yakın ceylan demektir. Dişi deve hakkında da böyle kullanılır, çoğulları da; şekillerinde gelir. “Ta” harfi üstün olarak Yumuşak demektir, mesela; “Yumuşak (küçük) kız çocuğu”, demektir. da yumuşak parmak anlamındadır, “Gecenin karanlığı bastırdı”, anlamındadır. Harekeli olarak; ise güneşin batıya doğru kaydığı ikindi sonrası vaktini anlatır. Yine şekli, yağmur demektir. Şair şöyle demiştir:

“Süreyya yıldızı yağmurunun bağışladığı alçak düzlük bir araziye…”

“Sonra en güçlü ve olgun çağınıza ermenîz için” âyetindeki

“sonra” âyeti yüce Allah’ın:

“Nihayet oraya gelip, kapıları açılacağında…” (ez-Zümer, 39/73) âyetindeki “vav” gibi fazladan gelmiştir. “Sonra” kelimesi “vav” gibi nesak ….. O harflerindendir.

“Güçlü ve olgun çağınıza” akıllarınızın kemal derecesine ve gücünüzün nihai noktasına… Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/151-153. âyetler, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Kiminiz ölür, kiminiz de ömrün en zayıf ve fena” en değersiz ve en geri

“dönemine döndürülür.” Bu, kocamıslık ve bunamışlık halidir ve sonunda kişi akledemeyecek dereceye kadar varır. Bundan dolayı yüce Allah:

“Önceden bilmiş olduğu şeyleri bilmez olsun diye” diye buyurmaktadır. Yasin Sûresi’nde de şöyle buyurmaktadır:

“Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu baş aşağı çeviririz.” (Yasin, 36/68)

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şu şekilde dua ederdi:

“Allah’ım cimrilikten Sana sığınırım, korkaklıktan Sana sığınırım, ömrün en zayıf ve fena dönemine döndürülmekten Sana sığınırım, dünya fitnesinden ve kabir azabından Sana sığınırım. ” Buhâri, Cihad 25, Deavât 41;W

Hac 4

Onun hakkında yazılmıştır ki, kim onu dost edinirse, mutlaka onu saptırır ve onu alevli azaba sürükler.

Diyanet Vakfı
Onun (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu yoldaş edinirse bilsin ki (şeytan) kendisini saptıracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.

Kurtubi Tefsiri
Onun hakkında şu yazılmıştır: “O kendisini dost edinen herkesi mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.”

“Onun hakkında şu yazılmıştır: O kendisini dost edinen herkesi” -Katade ve Mücahid’e göre- şeytanı dost edinen herkesi

“mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.”

Hac 3

İnsanlardan bazıları, Allah hakkında hiçbir bilgi olmadan tartışır ve her azgın şeytanın peşine düşer.

Diyanet Vakfı
İnsanlardan, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışmaya giren ve her inatçı şeytana uyan birtakım kimseler vardır.

Kurtubi Tefsiri
İnsanların bazısı Allah hakkında bilgisizce tartışır ve azgın her şeytana uyar.

“İnsanlardan bazısı Allah hakkında bilgisizce tartışır.” Denildiğine göre kastedilen kişi, en-Nadr b. el-Hâris’dir, O: Yüce Allah çürümüş ve toprağa dönüşmüş olan varlıkları diriltmeye kadir değildir, demişti.

“Ve” o bu sözlerinde

“azgın” azgınlaşıp, duran

“her şeytan’a uyar.”

Hac 2

Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın yükünü düşürür, insanları sarhoş görürsün ama onlar sarhoş değildir. Fakat Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

Diyanet Vakfı
Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allahın azabı çok dehşetlidir!

Kurtubi Tefsiri
Onu göreceğiniz gün bütün emzikliler, emzirdiklerini unuturlar. Her hamile (karnındaki) yükünü bırakır. Sen İnsanları sarhoş görürsün, halbuki onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.

“Onu göreceğiniz gün” âyetindeki zamir Cumhûra göre “sarsıntıya aittir. Yüce Allah’ın:

“Bütün emzikliler emzirdiklerimi unuturlar. Her hamile (karnındaki) yükünü bırakır” âyeti da bu görüşü pekiştirmektedir. Süt emzirmek ve hamilelik ise ancak dünya hayatında olur.

Bir kesim de burada sözü edilen sarsıntı kıyâmet gününde olacaktır, der ve daha önce sözünü ettiğimiz İmrân b. Husayn’ın hadisini delil gösterirler. Çünkü o hadiste: “Bugünün hangi gün olduğunu biliyor musunuz?…” ifadeleri geçmektedir. Müslim’in rivâyet ettiği Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen hadisin gereği de budur.

“Unuturlar” yani onlarla değil başka şeylerle uğraşırlar. Bu açıklamayı Kutrub yapmış ve şu beyiti zikretmiştir:

“Kafaları kaylûle uykusuna daldıkları yerden kaldıran,

Ve dostu dostundan başka bir şeyle uğraştıran bir darbe…”

Bunun: “Unuturlar” anlamında olduğu söylendiği gibi “başka şeylerle oyalanırlar” ve “başka şeylerle uğraşırlar” anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlamlar birbirlerine yakındırlar.

el-Müberred, “emzirdiklerini” âyetinde yer alan; mastar anlamını vermek üzere kullanıldığını söylemiştir. Süt emzirmeyi unuturlar, demektir. el-Müberred der ki: İşte bu, bu sarsıntının dünyada olacağına delildir. Zira öldükten sonra dirilişten sonra ne gebelik, ne de süt emzirmek söz konusudur. Ancak şöyle denilmesi müstesnadır: Gebe olarak Ölen bir kadın, yine gebe olarak diriltilir ve kıyâmetin dehşetinden dolayı karnındaki yavruyu düşürür. Süt emzirdiği halde Ölen kadın da aynı şekilde diriltilir… Şöyle açıklanır: Bu şanı yüce Allah’ın:

“Çocukların saçlarını ağartacak bir günden…” (el-Müzzemmil, 73/17) âyetini andırmaktadır, diye açıklanır. Bir diğer görüşe göre bu, Sûr’a birinci üfürüş ile birlikte gerçekleşecektir. Kıyâmetin kopmasıyla birlikte insanlar ikinci Nefha’da (üfürüşte) kabirlerinden hareket edip çıkacakları vakte kadarki sürede olacağı da söylenmiştir. Âyet-i kerîmede sözü edilen “sarsıntının kıyâmet gününün dehşetli hallerini anlatan bir ifade olma ihtimali de vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki.,.” (el-Bakara, 2/214) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu duası da buna benzemektedir: “Allah’ım! Sen onları bozguna ve sarsıntıya (zelzeleye) uğrat.” Buhârî, Cihid 98, Meğizî 29, Tevhîd 34, Deavât 58; Müslim, Cihad 21; Tirmizî, Cihâd 8; İbn Mâce, Cihâd 15; Müsned, İV, 353, 355, 381.

O günün dehşetini söz konusu etmenin faydası, o gün için gerekli hazırlıkları yapmaya ve salih amellerde bulunarak hazırlıklı olmaya teşvikte bulunmaktır.

“Sarsıntının “şey” diye adlandırılması ya gerçekleşmesinin kesinlikle bilinen bir husus oluşundan dolayıdır. O bakımdan ona fiilen şu anda olmadığı halde “şey” ismi vermek mümkün olmuştur. Zira kesinlikle bilinen bir husus fiilen var olanlara benzer. Yahut ta sonuç göz önünde bulundurularak böyle denilmiştir. Yani bu meydana geleceği vakit büyük bir şey olarak ortaya çıkacaktır. Bu açıklamaya göre; sanki bu ad ona şimdiden verilmemiş gibi bir mana çıkmaktadır. Yani bu sarsıntı meydana geleceğinde çok büyük bir şey ile karşılaşılmış olacaktır. İşte bundan dolayı emzikliler, emzirdiklerini unutacak ve insanları sarhoş edecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen İnsanları” o kıyâmetin dehşetinden, kuşatacak korku ve dehşetten “sarhoş görürsün. Halbuki onlar” içki içtikleri için “sarhoş değillerdir.”

Meânî âlimleri şöyle demişlerdir: Sen insanları sanki sarhoşmuşlar gibi göreceksin. Bu şekildeki anlamaya Ebû Zür’a, Herim b. Amr b. Cerir b. Abdullah’ın -“te” harfini ötreli olarak-: “Ve insanlar… sana gösterilecek”, şeklindeki kıraat de buna delâlet etmektedir. Sen insanları bu haldedirler diye zannedeceksin ve sana böyle gelecek, demektir.

Hamza ve el-Kisaî de “sarhoşlar” anlamındaki kelimeyi “elifsiz olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri ise “elif ile şeklinde okumuşlardır. Bu İki şekil de “sarhoş” anlamındaki; kelimesinin çoğulunun iki ayrı şeklidir. (Tembel demek olan keslân kelimesinin çoğulunun): “Tembeller” şeklinde gelmesi gibi.

Zelzele (sarsıntı); şiddetlice hareket ettirmek, oynatmak demektir. Zühal (unutmak) ise kişinin karşı karşıya kaldığı İteder, ağrı veya başka meşgul edici herhangi bir sebep dolayısıyla bir şeyden gafil olmak demektir. İbn Zeyd dedi ki: Bu âyet, kadının karşı karşıya kaldığı keder ve üzüntü dolayısıyla çocuğunu terkedeceği anlamındadır.

Hac 1

Ey insanlar! Rabbinizden sakının. Şüphesiz kıyametin sarsıntısı büyük bir olaydır.

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir!

Kurtubi Tefsiri
Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının! Çünkü kıyâmetin sarsıntısı büyük bir şeydir.

Tirmizî’nin kaydettiği rivâyete göre İmrân b. Husayn:

“Ey insanlar! Rabbinizden sakının, çünkü kıyâmetin sarsıntısı büyük bir şeydir… fakat Allah’ın azâbı pek şiddetlidir” (1 ve 2. âyetler) âyetinin nüzulü hakkında şunları söylemiştir: Bu âyet-i kerîme ona yolculukta iken nazil oldu ve: “Bunun hangi gün olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashab; Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, deyince şöyle buyurdu: “Bu yüce Allah’ın Âdem’e şu sözleri söyleyeceği gündür: Ey Âdem! Haydi cehenneme gidecek olan kafileyi gönder. O: Rabbim, cehenneme gidecek kafile de ne oluyor? diye soracak. (Yüce Allah) şöyle buyuracak: Dokuz yüz doksan dokuz kişi cehennem ateşine, bir kişi ise cennete!” Müslümanlar ağlamaya koyuldular, bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Aşırılıktan uzak durunuz, orta yolu tutunuz. Çünkü ne zaman bir nübüvvet dönemi başlamış ise mutlaka ilerisinde bir cahiliye olmuştur. (Devamla) buyurdu ki-:

Cahiliye’ye mensub olanlardan belli bir sayı alınır, eğer bu tamamlanırsa mesele yok, aksi takdirde münafıklardan tamamlanır. Sizin (sayınız itibariyle) misaliniz ile sair ümmetlerin misali ancak bir bineğin ön ayağında tüy bitmeyen sertçe, yuvarlak yahut ta devenin böğründeki bir ben gibisiniz. -Sonra şöyle buyurdu-: “Ben sizin cennetliklerin dörtte birini teşkil edeceğinizi ümid ediyorum.” Bunun üzerine ashab tekbir getirdiler. Daha sonra şöyle buyurdu: “Ben sizin cennetliklerin üçte biri olacağınızı ümid ediyorum.” Yine ashab tekbir getirdi. Devamla şöyle buyurdu: “Ben sizin cennetliklerin yarısı olacağınızı ümid ediyorum.” Bunun üzerine tekbir getirdiler. (İmrân b. Husayn) dedi ki: Üçte ikisi (olacağınızı ümid ediyorum) dedi mi, demedi mi bilemiyorum. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Bu ayrıca el-Hasen’den, o İmrân b. Husayn… yolu ile başka şekilde de rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Tefsir 22. sûre 1

Yine Tirmizî’deki bir diğer rivâyette şöyle denilmektedir: Bunu duyanlar ümitsizliğe kapıldılar, öyle ki yüzlerinde tebessüm görülemedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu görünce şunları söyledi: “Siz amel ediniz ve size müjdeler olsun, nefsim elinde olana yemin ederim ki, sizler iki yaratık türü ile birlikte olacaksınız ve bunlar kiminle birlikte olurlarsa mutlaka onun sayısını çoğaltırlar. Bunlar ise Ye’cuc ve Me’cuc ile Âdemoğullarından ve İblis’in çocuklarından ölenlerdir.” (İmrân) dedi ki: Bunun üzerine duydukları o sıkıntı kısmen gitti. Daha sonra şöyle buyurdu: “Siz amel ediniz, size müjdeler olsun ki; Muhammed’in canı elinde bulunana yemin ederim. Siz (sayınız itibariyle) insanlar arasında ancak devenin böğründeki bir ben; gibi yahut bineğin ön ayağındaki tüy bitmeyen sert benek gibisiniz.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 22. sûre 2. Ayrıca Müsned, IV, 432, 435.

Müslim’in Sahih’inde de Ebû Said el-Hudrî’nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüce Allah: Ey Âdem! diye buyuracak. O, buyur Rabbim huzurundayım. Her türlü hayır Senin ellerindedir. (Peygamber) buyurdu ki: Şöyle buyuracak: Cehennem ateşine gidecek kafileyi çıkart. O: Cehennem ateşine gidecek kafile ne oluyor? diyecek. Yüce Allah şöyle buyuracak: Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz kişi. (Peygamber) buyurdu ki: İşte küçük çocuğun saçlarının ağarıp ihtiyarlayacağı, gebe olan herbir annenin yavrusunu bırakacağı, insanlar sarhoş olmadıkları halde kendilerini sarhoş göreceğin vakit budur.”

“Çünkü Allah’ın azâbı pek çetin olacaktır.” (Ebû Said) dedi ki: Bu onlara (ashab-ı kirama) çok ağır geldi ve dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden hangimiz o kişi (yüzde bir arasına giren kişi) olabilir ki? Şöyle buyurdu: “Size müfde olsun ki Ye’cuc ile Me’cuc’dan bin kişi ve sizden bir kişi.” Buhâri. Enbivİ 7, Tefsir 221, Rikaak 46: Müslim, Îman 379; Müsned, III, 32-33. Bundan sonra da hadisin geri kalan bölümlerini az önce geçen İmrân b. Husayn hadisine benzer bir şekilde tamamladı.

Ebû Ca’fer, en-Nehhâs dedi ki: Bize Ahmed b. Muhammed b. Nafi’ anlattı, dedi ki: Bize Seleme anlattı dedi ki: Bize Abdu’r-Rezzak anlattı, dedi ki; Bize Ma’mer, Katade’den haber verdi, Katade, Enes b. Malik (radıyallahü anh)dan dedi ki: “Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının, çünkü kıyâmetin sarsıntısı büyük bir şeydir… Fakat Allah’ın azâbı pek şiddetlidir” âyetini okuduktan sonra dedi ki: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir yolculukta bulunduğu sırada nazil oldu. Bunu yüksek sesle okudu ve sonunda ashabı onun etrafında gelip toplanınca, dedi ki: “Bugünün hangi gün olduğunu biliyor musunuz? Bu aziz ve celil olan Allah’ın Âdem (aleyhisselâm)a: “Ey Âdem! Kalk, cehennem ehli olacak olan kafileyi gönder. Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz kişi cehennem ateşine, bir tanesi de cennete.” Bu müslümanlara çok ağır geldi, bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Siz bütün işlerinizde aşırılıktan kaçının ve orta yolu takip edin. Size müjdeler olsun ki, nefsim elinde olana yemin ederim. Siz sair insanlar arasında ancak devenin böğründeki bir ben yahut ta eşşeğin ön ayağında tüy bitmeyen sertçe bir benek gibisiniz. Sizinle birlikte iki grub yaratık bulunacak ki bunlar ne ile birlikte bulunurlarsa mutlaka onu çoğaltırlar: Ye’cuc ve Me’cuc ile helâk olmuş cin ve insan kâfîrleri” Müsned, IV, 432 ve 435’de yakın ir rivâyet İmrân b. Hüsayn’dan.

“Ey insanlar! Rabbinizden sakının!” âyetindeki bu nidadan kasıt bütün mükelleflerdir. Yani O’nun size vermiş olduğu emirleri terketmekten, yasaklarını da işlemek cesaretini göstermekten korkunuz, çekininiz.

İttika (sakınmak, korkmak); hoşlanılmayan şeyden korunmak demektir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresinin baş taraflarında (2/1-2. âyetler, 4. başlıkta) geçmiştir, tekrara gerek yoktur.

Âyet: O’na itaat etmek suretiyle, O’nun cezalandırmasından korununuz, sakınınız demektir.

“Çünkü kıyâmetin sarsıntısı büyük bir şeydir.” Sarsıntı (zelzele); ileri derecede hareket etmek demektir. Yüce Allah’ın:

“Ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber kendisine îman edenlerle birlikte… derlerdi.” (el-Bakara, 2/214)

Kelimenin aslı; “Bir yerden ayrıldı, hareket edip uzaklaştı”, kökünden gelmektedir. “Allah onun ayağını sarstı, hareket ettirdi”, demektir. Bu kelime bir şeyin dehşetini anlatmak için kullanılır.

Bu “sarsıntıdan maksadın kıyâmet gününden önce dünyada gerçekleşecek ve kıyâmetin alâmetlerinden birisi olan bilinen, büyük sarsıntı (zelzele) olduğu da söylenmiştir. Hatta Cumhûrun görüşü budur. Denildiğine göre bu sarsıntı, ramazan ayının ortalarında olacak, ondan sonra ise güneş batıdan doğacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Enbiya 112

Dedi ki: “Rabbim! Hakkı hükmet. Rabbimiz Rahmân’dır. Sizin nitelendirdiklerinize karşı yardım istenecek olan O’dur.”

Diyanet Vakfı
(Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmandır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim hak ile hükmet! Bizim Rabbimiz Rahmândır. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı İstenen O’dur.”

“Dedi ki: Rabbim, hak ile hükmet!” Yüce Allah bu sûreyi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a işi kendisine havale etmesini, kurtuluşu da kendisinden beklemesini emretmekle sona erdirmektedir. Yani benimle şu yalanlayıcılar arasında hükmet, onlara karşı bana yardım et, bana zafer ver!

Said, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamberler:

“Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında sen hak ile hükmet!” (el-A’râf, 7/89) diye dua ederlerdi. Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a da: “Rabbim, hak ile hükmet” demesini emretti. O bakımdan o, düşmanı ile karşılaştığında kendisinin hak üzere, düşmanının da batıl üzere olduğunu bilerek: “Rabbim, hak ile hükmet” yani hak gereğince hükmünü ver, onu yerine getir, diye dua ederdi.

Ebû Ubeyde dedi ki: Burada sıfat (hak), mevsufun yerine ikame edilmiştir. İfadenin takdiri: Rabbim hak olan hükmünle hükmet, şeklindedir.

“Rabbim” kelimesi nasb mahallindedir. Çünkü muzaf olan bir nidadır

Ebû Ca’fer b. el-Ka’kâ’ ve İbn Muhaysın: “Rabbim, hak ile hükmet” âyetini; şeklinde “be” harfini ötreli olarak okumuşlardır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu nahivcilere göre bir lahn (yanlış)dır. Onlara göre; “Ey adam gel” demek câiz değildir. Bunu demek için; şeklinde veya buna benzer bir şekilde kullanmak gerekir.

ed-Dahhak, Talha ve Ya’kub ise; şeklinde “elifi kat1 ile, “kaf’ harfini üstün, “mim” harfini de ötreli olarak okumuşlardır ki, şu demektir: Muhammed dedi ki: Rabbim her bir hükmedenden daha çok hak ile hükmedendir.

el-Cahderî ise; diye okumuştur ki bu da; hak ile işleri muhkem kılmış (sağlamlaştırmış) olandır, demek olur.

“Bizim Rabbimiz Rahmândır. Sizin niteleyegeldiklerinize” Onu küfür ve yalanlama türünden nitelendirmelerinize

“karşı yardımı İstenen O’dur.”

el-Mufaddal ve es-Sülemî “niteleyegeldiklerinize karşı” anlamındaki âyeti; şeklinde haber olmak üzere “ya” ile (“niteleyegeldiklerine…” anlamında) okumuşlardır. Diğerleri ise hitab olarak “te” ile “niteleyegeldiklerinize” anlamında okumuşlardır.

Enbiya 111

Belki bu, sizin için bir imtihandır ve belli bir zamana kadar bir geçimdir.

Diyanet Vakfı
Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkanlardan) faydalandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
“Bilmiyorum, belki de o sizin için bir imtihandır, bir süreye kadar bir faydalanmadır.”

“Bilmiyorum, belki de o” size süre verilmesi

“sizin için bir imtihandır.”

Kendisi her şeyi en iyi bilen olduğu halde, sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmak için bir sınamadır.

“Bir süreye kadar” sürenin sona ermesine kadar, diye de açıklanmıştır.

“Bir faydalanmadır.”

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında Umeyyeoğullarının insanları yönettiklerini gördü. el-Hakem onun yanından çıkıp bu hususu Umeyyeoğullarına haber verdi. Ona: Dön, bu işin ne zaman gerçekleşeceğini ona sor, dediler. Bunun üzerine yüce Allah:

“Size vaad olunan yakın mıdır, uzak mıdır? bilemiyorum.” âyeti ile:

“Bilmiyorum, belki de o sizin için bir imtihandır. Bir süreye kadar bir faydalanmada” âyetlerini indirdi. Yani peygamberine onlara bunu söyle, diye emretti.

Enbiya 110

Şüphesiz O, sözün açığını da bilir, gizlediğinizi de bilir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Allah sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.

“Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.”

Saklayıp açıklamadığınız şirki de bilir. Bunun cezasını verecek olan da O’dur.

Enbiya 109

Yüz çevirirlerse de ki: “Size açıkça tebliğ ettim. Size vaat edilen şey yakın mı, uzak mı bilmem.”

Diyanet Vakfı
Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vadolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.

Kurtubi Tefsiri
Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaad olunan yakın mıdır, uzak mıdır, bilemiyorum.”

“Eğer yüz çevirirlerse” İslâm’dan yüz çevirecek olurlarsa

“de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Size açıkça şunu bildiriyorum ki; ben ve sizler Savaş halindeyiz, aramızda barış yoktur. Bu da yüce Allah’ın:

“Eğer bir kavmin hainliğinden endişeye düşersen adalet üzere kendilerine anlaşmalarını bozduğunu bildir.” (el-Enfâl, 8/58) âyetine benzemektedir. Yani onlara ahdi bozmuş olduğunu bildir. Bu da şu demektir: Bu durumda seninle onlar arasında bir eşitlik vardır. Herhangi bir tarafın karşı taraf hakkında uymak zorunda olduğu bir ahdi, bir antlaşması yoktur.

ez-Zeccâc dedi ki: Anlam şudur: Ben size bana vahyedilenleri bilmenizi sağlamak noktasında eşit bir şekilde size bildirmiş bulunuyorum. Başkasından gizleyip sakladığım bir şeyi kimseye açıklamadım.

“(……..): Bilemiyorum” âyetindeki nefy edatı olup anlamındadır, bilmiyorum, bilemiyorum demektir.

“Size vaad olunan yakın mıdır, uzak mıdır?” Yani kıyâmet gününün vaktini ne gönderilmiş bir peygamber, ne de mukarreb bir melek bilebilir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben size açıkça Savaş ilan ettim. Ancak bununla birlikte size karşı fiilen Savaşmak üzere bana ne zaman izin verileceğini bilemiyorum.

Enbiya 108

De ki: “Bana yalnızca şu vahyolunuyor: Sizin ilahınız, tek bir ilahtır. Öyleyse siz teslim olacak mısınız?”

Diyanet Vakfı
De ki: Bana sadece, sizin ilahınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hala müslüman olmayacak mısınız?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bana sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır, diye vahyolunur. Artık siz müslüman olacak mısınız?”

“De ki: Bana sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır diye vahyolunur.” O halde O’nâ ortak koşmak câiz değildir.

“Artık siz müslüman olacak mısınız?” Allah’ın tevhidine itaatla boyun eğecek misiniz? İslâm’a giriniz, demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Artık vazgeçtiniz değil mi?” (el-Mâide, 5/91) âyetinin; “vazgeçiniz!” anlamında olması gibidir.

Enbiya 107

Seni ancak âlemler için bir rahmet olarak gönderdik.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanlara rahmet idi. Ona îman edip onu tasdik eden mutlu oldu. Ona îman etmeyen ise, geçmiş ümmetleri bulan yerin dibine geçmek ve suda boğulmak gibi azaplardan kurtuldu.

İbn Zeyd dedi ki:

“Âlemler” ile özel olarak mü’minleri kastetmiştir.

Enbiya 106

Şüphesiz bunda ibadet eden bir toplum için kesin bir mesaj vardır.

Diyanet Vakfı
İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten bunlar ibadet eden bir topluluk İçin yeter.

“Gerçekten bunlar” yani bu sûrede söz konusu edilen öğütler ve uyanlar; bir başka açıklamaya göre Kur’ân-ı Kerîm’de,

“ibadet eden bir topluluk için yeter.”

Ebû Hüreyre ve Süfyan es-Sevrî dedi ki: “İbadet eden topluluk’tan kasıt beş vakit namaz kılanlardır. İbn Abbâs (radıyallahü anh)da dedi ki: “İbadet edenler” itaat edenler demektir. İbadet eden kişi zilletle itaat edip boyun eğen kimse demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Aklı başında her bir varlığın bunun kapsamına girmesi uzak bir İhtimal değildir, Çünkü her bir varlık fıtratı itibariyle, yaratıcının önünde zilletle eğilir. O eğer Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde dikkatle düşünecek ve onun yolunu izleyecek olursa şüphesiz ki bu o kimseyi cennete ulaştırır.

Yine İbn Abbâs dedi ki: Bunlar beş vakit namazı kılan, ramazan ayı orucunu tutan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetidir. Bu da birinci görüşün aynısıdır.

Enbiya 105

Andolsun, zikirden sonra Zebur’da da yazdık: “Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır.”

Diyanet Vakfı
Andolsun Zikirden sonra Zeburda da: «Yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır» diye yazmıştık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz zikirden sonra Zebur’da: “Arza Benim salih kullarım mirasçı olur” diye yazdık.

“Yemin olsun ki Biz” semâda bulunan

“zikirden sonra Zebur’da”; Zebur ile kitap aynı şeylerdir. Bundan dolayı Tevrat’a da, İncil’e de, Zebur denilebilir, “Yazdım” demektir. Çoğulu “zubur” …diye gelir. Saîd b. Cübeyr dedi ki; “Zebur” Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerîm’dir.

“Arza” cennete

“Benim salih kullarım mirasçı olur, diye yazdık.” Bu açıklamayı Süfyan, el-A’meş’den, o Saîd b. Cübeyr’den rivâyet etmiştir,

en-Nehaî dedi ki: Zebur, Davud’a verilen Zebur’dur. Zikir’den kasıt da Mûsa (aleyhisselâm)a indirilen Tevrat’tır. Mücahid ve İbn Zeyd dediler ki: Zebur bütün peygamberlere (hepsine selam olsun) verilen kitaplardır. Zikir ise yüce Allah’ın nezdinde semâda bulunan kitapların anasıdır.

İbn Abbâs dedi ki: Zebur Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm)dan sonra peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplardır. Zikir ise Mûsa (aleyhisselâm)a indirilen Tevrat’tır.

Hamza “ez-Zubûr” diye “ze” harfini ötreli “zîbr”in çoğulu olarak okumuştur.

“Arza benim salih kullarım mirasçı olur” âyeti hakkında yapılan en güzel açıklama, Saîd b. Cübeyr’in de dediği gibi, bununla cennet arzının kastedildiğidir. Çünkü dünyada arza salih olanlar da, başkaları da mirasçı olmuştur. Bu aynı zamanda İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarının da görüşüdür. Mücahid ve Ebû’l-Âl-iyye dediler ki: Bu te’vilin delili yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize veren Allah’a hamdolsun.” (ez-Zumer, 39/74)

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre; orası Arz-ı Mukaddes’tir. Ondan gelen bir başka rivâyete göre; orası kâfir ümmetlerin arzıdır. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in ümmeti fetihlerle oraya mirasçı olur.

Bu âyetle İsrailoğullarının kastedildiği de söylenmiştir. Bunu delil de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına da, batılarına da mirasçı kıldık.” (el-A’râf, 7/137) Fakat müfessirlerin çoğunluğu “salih kullar” ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ümmetinin kastedildiği görüşündedir.

Hamza Salih kullarım” âyetini “ya” harfini sakin (harekesiz, harf-i med) olarak okumuştur.

Enbiya 104

O gün gökyüzünü, kitap tomarının dürülmesi gibi düreriz. İlk yaratmaya nasıl başladıysak, onu tekrar yaparız. Bu, üzerimize aldığımız bir vaattir. Biz bunu yapacağız.

Diyanet Vakfı
(Düşün o) günü ki, yazılı kağıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vadettiğimizi) yaparız.

Kurtubi Tefsiri
Ki o günde gökleri kitapların katlandığı gibi katlayacağız. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz. Biz bunu vaad edip üzerimize almıştık. Şüphesiz yapanlar Bizleriz.

“Ki o günde gökleri… katlayacağız.” Ebû Cafer b. el-Kâ’kâ’, Şeybe b. Nisâh, el-A’rec ve ez-Zührî; şeklinde ötreli “te” ile ve; da nâib-i fail olarak ref ile okumuşlardır. (Ki o günde gök katlanacaktır, demek olur). Mücahid de; şeklinde; “ki o günde Allah gökleri katlayacaktır” anlamında olmak üzere okumuştur. Diğerleri ise azamet “nûn”u (katlayacağız anlamı) ile okumuşlardır.

“O günde” kelimesinin nasb edilmesi (bir önceki âyet-i kerîmede yer alan) sılada hazfedilmiş “he” zamirinden bedel olması dolayıstyladır. İfade: Vaad olunduğunuz o günki, o günde gökleri düreceğiz” takdirindedir. Yahut da bu “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz” âyetindeki “onu tekrar iade ederiz” fiili ile nasb edilmiştir. Ya da “onları üzmez” âyeti dolayısıyla nasbedilmiştir. Bu da: Kendisinde göğü katlayacağımız günde en büyük korku onları üzmez, demek olur. Ya da “an” anlamındaki fiil takdir edilerek nasbedilmiştir.

Buradaki “es-semâ” ile cins (gökler) kastedilmiştir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Gökler ise onun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.” (ez-Zümer, 39/67) âyetidir.

“Kitapların katlandığı gibi.” İbn Abbâs ve Mücahid dediler ki: Bir sahifenin içindekilerle katlandığı gibi demektir. Buna göre “kitaplar” âyetinin başındaki “lâm”; “Üzerine” anlamındadır.

Yine İbn Abbâs’tan buradaki “sicil” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bir kâtibinin adıdır. Ancak bu pek güçlü bir görüş değildir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kâtipleri bi linen kimselerdir, aralarında bu ismi taşıyan kimse yoktur. Hatta ashab arasında dahi ismi es-Sicil olan kimse yoktur.

Yine İbn Abbâs ve İbn Ömer ile es-Süddî şöyle demişlerdir: “es-Sicil” bir melektir. Âdemoğullarının amel defterleri kendisine kaldırıldığı vakit katlayıp düren odur. Denildiğine göre o, üçüncü semadadır. Kulların işledikleri ameller ona yükseltilir. İnsanlarla birlikte kalmakla görevli olan Hafaza melekleri her perşembe ve pazartesi günleri bu defterleri ona çıkartırlar. Naklettiklerine göre bunun yardımcıları arasında Harut ile Marut da var imiş.

“Sicil” yazılı belge (es-sak) demektir, Bu da yazmak demek olan “es-sicâle”den türetilmiştir. Bunun da aslı kova demek olan “es-sed”den gelir. ifadesi; ben bir kova çektim, o da bir kova çekti, demektir. Sonra bu kelimeden istiare yoluyla, karşılıklı yazışma ve başvurmaya, gözden geçirmeye de “müsâcele” denildi, “Hakim tescil etti” demektir. el-Mufaddal b. el-Abbas b. Utbe b. Ebi Leheb dedi ki:

“Kim benimle kuyudan kovayla su çekme yarışına girerse (bilsin ki) o,

Kovayı ta ipin bağlandığı yere (ağzına) kadar dolduran soylu birisiyle yarışıyor.”

Daha sonra bu İsim; kelimeleri gibi “fiil” vezni üzere bina edilmiştir.

Ebû Zür’a b. Amr b. Cerir “sin” ve “cim” harflerini ötreli, “lâm” harfini de şeddeli olarak okumuştur. el-A’meş ve Talha ise “sin” harfini üstün, “cim” harfini sakin, “lâm” harfini de şeddesiz okumuştur. en-Nehhâs dedi ki: Allah’ın izniyle mana birdir.

İfade yüce Allah’ın:

“Kitapların” kelimesi ile tamam olmaktadır. Türkçe cümle kuruluşu dolayısıyla “katlayacağız” da cümle tamam olmaktadır.

Bu âyet-i kerîmede “katlama”nın iki anlama gelme ihtimali vardır: Birincisi açmanın, yaymanın zıttı olan katlayıp dürmek. Nitekim yüce Allah:

“Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır” (ez-Zümer, 39/67) diye buyurmaktadır. İkinci anlam ise: Saklamak, bilinmeyecek hale getirmek ve tamamen silmek. Çünkü yüce Allah göğün alâmetlerini siler ve onları saklar, yıldızlarını söndürür ve darmadağın eder.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Güneş tortop edilip dürüldüğü zaman, yıldızlar ardarda döküldüğü zaman” (et-Tekvîr, 81/1-2);

“Gök yerinden söküldüğü zaman” (et-Tekvîr, 81/11).

“Kitapların” anlamındaki âyette ifade tamam olmaktadır. el-A’meş, Hafs, Hamza, el-Kisaî, Yahya ve Halef “Kitapların” şeklinde çoğul okumuşlardır. Sonra yeni bir cümle ile şöyle buyurulmaktadır: “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.” Yani Biz insanları annelerinin karınlarında yaratıldıkları gibi tekrar çıplak ayaklı, elbisesiz, sünnetsiz olarak diriltiriz.

Nesâî’nin rivâyetine göre İbn Abbâs, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “İnsanlar kıyâmet gününde elbisesiz, sünnetsiz olarak yaratılacaklardır. Kıyâmet gününde insanlar arasında elbise giydirilecek ilk kişi İbrahim (aleyhisselâm)dır. Daha sonra: “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz” âyetini okudu.” Buhârî, Enbiyâ 8, 48; Nesâî, Cenaiz 118; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 3; Müsned, I, 223, 229

Müslim de bu hadisi yine İbn Abbâs’tan nakletmektedir. O dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize ayakta bir öğüt verdi ve buyurdu ki: “Ey insanlar! Şüphesiz sizler yüce Allah’ın huzuruna çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredileceksiniz: “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz. Biz bunu vaad edip üzerimize almıştık. Şüphesiz yapanlar Bizleriz.” Şunu bilin ki: İnsanlar arasında kıyâmet gününde elbise giydirilecek ilk kişi İbrahim (aleyhisselâm)dır…” deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Buhârî, Tefsir 5. sûre 14, 21. sûre 2, Rikaak 45; Müslim, Cennet 48; Tirmizî, Tefsir 21. sûre 3; Nesâî, Cenâiz 119; Müsned, I, 235, 253.

Biz bu hususa dair açıklamaları “et-Tezkire” adh kitabımızda eksiksiz bir şekilde kaydetmiş bulunuyoruz.

Süfyan es-Sevrî, Seleme b. Küheyl’den, o Ebû’z-Ze’râ’dan, o Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyetle dedi ki: Aziz ve celil olan Allah, Arşın altından erkeklerin menisi gibi bir su gönderir. Bu sudan onların etleri ve cisimleri nemli arazinin bitkiyi bitirmesi gibi biter. Ve: “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar İade ederiz” âyetini okudu.

İbn Abbâs dedi ki: Biz ilkin olduğu gibi herşeyi helâk edecek ve yok edeceğiz, demektir. Buna göre bu âyet; “ki o günde gökleri… katlayacağız” âyeti ile muttasıldır. Yani Biz gökleri dürecegiz, işte o vakit de gökleri yok edecek, imha edeceğiz. Hiçbir şey kalmayacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz semâyı yok edeceğiz, sonra onu katlayıp dürdükten ve yok olduktan sonra, bir defa daha tekrar yaratacağız. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir, göklerde.” (İbrahim, 14/48) Ancak birinci görüş daha sahihtir. Bu da yüce Allah’ın:

“Yemin olsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.” (el-En’âm, 6/94) âyeti ile:

“Saf halinde Rabbine arz edileceklerdir. Yemin olsun ki ilk kez sizi nasıl yaratmış idiysek öylece Bize geldiniz.” (el-Kehf, 18/48) âyetini andırmaktadır.

(……….) kelimesi mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Yani; “Vaad edip…” demektir. “Biz …… üzerimize almıştık” yani öldükten sonra dirilişi ve tekrar yaratma vaadini gerçekleştirmeyi ve yerine getirmeyi üstlenmiştik. Buna göre hazfedilmiş ifadeler vardır. Daha sonra yüce Allah:

“Şüphesiz yapanlar Bizleriz” âyeti ile bunu pekiştirmektedir, ez Zeccâc dedi ki:

“Şüphesiz yapanlar Bizleriz” âyeti, dilediğimize güç yetirenler Bizleriz, demektir. “Şüphesiz yapanlar Bizleriz”; size vaad ettiğimizi Biz yerine getiririz demektir, diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah’ın:

“O’nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır.” (el-Muzzemmil, 73/18) âyetini andırmaktadır.

Buradaki ın, haber vermek için (nakıs fiil olarak) geldiği de söylenmiştir, (Bu, üzerimizdeki bir vaaddir, demek olur). Sıla (zâid) olduğu da söylenmiştir.

Enbiya 103

En büyük korku onları üzmez. Melekler onları karşılar: “İşte bu, size vaat edilen gününüzdür.”

Diyanet Vakfı
En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vadedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.

Kurtubi Tefsiri
En büyük korku onları üzmez. Melekler onları karşılayıp: “İşte bu, vaad olunduğunuz gündür” derler.

“En büyük korku onları üzmez.” Ebû Cafer ve İbn Muhaysın

“Onları üzmez” âyetini “ya” harfini ötreli, “ze” harfini de esreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise “ya” harfini üstün ve “ze” harfini ötrelî okumuşlardır, el-Yezidî dedi ki: Kureyşlilerin kullanımı birinci şekildir, ikinci şekil ise Temimlilerin şivesidir. Her ikisi ile de okunmuştur.

“En büyük korku” İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre; kıyâmet günü ve öldükten sonra dirilişin dehşetli halleridir. el-Hasen dedi ki: O, kulların cehennem ateşine götürülmesi emri verileceği vakittir. İbn Cüreyc, Saîd b. Cübeyr ve ed-Dahhak ise; o ateş cehennemliklerin üzerine kapatılıp ölüm cennet ile cehennem arasında boğazlanacağı vakittir, demişlerdir.

Zünnûn el-Mısrî dedi ki: Bu, her türlü bağın koparılması ve ayrılığın gerçekleşmesidir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde üç kişi vardır ki; bunlar en değerli miskten bir tepenin üzerinde olacaklardır. “O en büyük korku” da kendilerini üzmeyecektir: Allah için bir topluluğa İmâmlık yapan ve arkasından namaz kılanların da bu İmâmlığına razı oldukları kişi, bir kavme ecrini Allah’tan bekleyerek ezan okuyan kişi, bir de dünyada köle olmakla imtihan olunduğu halde, bu hali kendisini Rabbine itaatten alıkoymayan kişidir.” Tirmizî, Birr 48, Stfatu’l-Çerine 25; Müsned, II, 26.

Ebû Seleme b. Abdurrahman dedi ki: Kölesini dövmekte olan bir adamın yanından geçtim. Köle bana İşaret etti. Ben efendisiyle konuştum ve nihayet onu affetti. Ebû Said el-Hudrî ile karşılaştım ve ona bunu haber verdim. Bana: Ey kardeşimin oğlu dedi; “Her kim sıkıntı ve keder içerisinde olan birisinin imdadına yetişirse Allah onu o en büyük korku ve dehşet gününde, cehennem ateşinden azad eder.” Ben bunu Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan dinledim. “Kim bir mü minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse, yüce Allah da buna karşılık o kimsenin âhiretteki sıkıntılarından birisini giderecektir” anlamındaki hadis: Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58, Zikir 38; Ebû Dâvûd, Etleb 38, 60; Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Müsned, II, 91, 252, 2%, 500, 514.

“Melekler onları karşılayıp” yani melekler cennet kapılarında onları tebrik ederek karşılarlar ve onlara:

“İşte bu vaad olunduğunuz gündür” derler. Kabirden çıkacakları vakit rahmet melekleri onları karşılar, diye de açıklanmıştır. İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre: “İşte bu, vaad olunduğunuz gündür” âyeti; onlara… derler demek olup; bu ifadeler hazfedilmiştir.

“İşte bu” kendisinde lütuf ve ihsana mazhar olduğumuz

“vaad olunduğunuz gündür.”

Enbiya 102

Onun uğultusunu bile işitmezler. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedi kalırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ateşin sesini dahi işitmezler. Canlarının arzu ettiği şeyler arasında ebedidirler.

“Onlar ateşin sesini” ve alevinin hareketini

“dahi işitmezler.” “Ses” anlamını’ verdiğimiz “el-hasîs” ile “el-his” hareket demektir.

İbn Cüreyc, Atâ’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ebû Râşid el-Harurî, İbn Abbâs’a: “Onlar ateşin sesini dahi işitmezler” deyince, İbn Abbâs: Sen deli misin? dedi. Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71);

“Ve onları ateşe sürüklemiş olacaktır.” (Hud, 11/98);

“Suçluları ise susamışlar olarak cehenneme süreriz” (Meryem, 19/86) buyrukları nerede kaldı? Geçmişlerin yaptıkları dualardan biri de: Allah’ım, esenlikle beni ateşten çıkar ve umduğumu elde etmiş olarak cennete girdir, demekti.

Ebû Osman en-Nehdî dedi ki: Sıratın üzerinde cehennemlikleri sokacak yılanlar vardır. Bunlar “has has” derler.

Şöyle de açıklanmıştır: Cennetlikler, cennete girecekleri vakit cehennemliklerin sesini duymayacaklardır. Bundan önce ise duyacaklar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Canlarının arzu ettiği şeyler arasında ebedidirler.” Yani onlar canların çektiği, gözlerin zevk aldığı şeyler arasında ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Orada canlarınız neyi arzu ediyorsa, orada neyi istiyorsanız sizin için hepsi vardır.” (Fussilet, 41/31)

Enbiya 101

Şüphesiz, bizden kendilerine güzellik geçmiş olanlar, ondan uzaklaştırılmışlardır.

Diyanet Vakfı
Tarafımızdan kendilerine güzel akıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır.

“Şüphesiz kendileri İçin daha önceden tarafımızdan İyilik” cennet

“takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan” cehennem ateşinden

“uzaklaştırılmışlardır.” İfade (cehenneme girmeyip onlardan) istisna edilenler hakkındadır. Bundan dolayı kimi ilim adamı buradaki; “Şüphesiz” edatı “Ancak”, anlamındadır der. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu kabilden başka bir yer yoktur.

Muhammed b. Hâtıb dedi ki: Ben Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)ı şu: “Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan İyilik takdir edilmiş olanlar…” âyetini okurken dinledim. Dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı: “Muhakkak Osman onlardandır” derken dinledim.

Enbiya 100

Onlar orada inlerler, orada hiçbir şey işitmezler.

Diyanet Vakfı
Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ah edip inleyeceklerdir. Onlar orada İşitmezler de.

“Onlar orada ah edip inleyeceklerdir.” Yani şu cehennem ateşine girmiş olan kâfirlerle, şeytanların durumu bu olacaktır. Putlara gelince onların durumu da bu husustaki görüş ayrılığına göre değişecektir. Yani yüce Allah acaba bu putlara hayat verip bunları azaplandıracak ve nihayette bunların da ah edip inlemeleri olacak mıdır, olmayacak mıdır? Bu hususta iki görüş vardır:

Zefir ( ah edip inleyiş) kederli bir kimsenin kalbinden çıkardığı nefesin sesidir. Buna dair açıklamalar daha önceden Hûd Sûresi’nde (11/106. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar orada işitmezler de” denildiğine göre; bu ifadede hazfedilmiş kelimeler var, demektir. Yani onlar orada hiçbir şey işitmezler. Çünkü sağır olarak haşredileceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz onları kıyâmet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.” (el-İsrâ, 17/97)

Eşyanın seslerini işitmek insanı rahatlatır ve ona teselli verir. Yüce Allah cehennem ateşinde kâfirlere bu imkânı vermeyecektir.

Bir başka görüşe göre; onlar kendilerini sevindirecek bir söz işitmeyeceklerdir. Aksine kendilerini azaplandırmakla görevli olan zebanilerin seslerini işiteceklerdir.

Yine denildiğine göre; kendilerine:

“Tıkılın içerisine; bana da söz söylemeyin!” (el-Mu’minûn, 23/108) denileceğinde o vakit sağır ve dilsiz olacaklardır.

Nitekim İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Geriye cehennemde ebedi bırakılacaklar kalınca ateşten tabutlar içerisine yerleştirilirler. Sonra bu tabutlar ateşten çivileri bulunan başka tabutlara yerleştirilecek, hiçbir şey işitemeyeceklerdir. Onlardan hiçbir kimse cehennem ateşinde kendisinden başka azap gören bir kimse bulunduğunu da görmeyecektir. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 681

Enbiya 99

Eğer onlar ilah olsalardı, oraya girmezlerdi. Ama hepsi orada ebedî kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedi kalacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer bunlar ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi. Hepsi orada ebediyyen kalacaklardır.

“Eğer bunlar” yani bu putlar

“İlâh olsalardı” onlara ibadet edenler

“oraya” cehennem ateşine

“girmezlerdi.” İbadet edenler de, mabutları da oraya girmezlerdi diye de açıklanmıştır. İşte bundan dolayı:

“Hepsi orada ebediyyen kalacaklardır” diye buyurmaktadır.

Enbiya 98

Şüphesiz siz ve Allah’tan başka taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Oraya gireceksiniz.

Diyanet Vakfı
Siz ve Allahın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Sîz oraya gireceksiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da…” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Bir âyet var ki, insanlar onun hakkında bana soru sormuyorlar. Onu bildiklerinden dolayı mı, yoksa bilmediklerinden dolayı mı ona dair soru sormuyorlar, bilmiyorum. Ona: Bu hangisidir? diye sorulunca; O:

“Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz” âyeti nazil olunca bu Kureyş kâfirlerine ağır geldi ve: Bu bizim ilâhlarımıza sövdü diyerek, İbnu’z-Zibâri’ye gidip durumu haber verdiler. O da: Ben orada olsaydım, ona cevap verirdim, dedi. Ne diyecektin, diye sordular: Ona şöyle derdim: İşte hristiyanlar Mesih’e ibadet ettiler, yahudiler de Üzeyr’e ibadet etmektedirler. Acaba bunların ikisi de cehennemin udunu mudurlar? Kureyşliler onun bu sözünü beğendi ve böylelikle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın buna bir cevap veremeyeceği kanaatine sahip oldular. Bunun üzerine yüce Allah da şöyle buyurdu:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır” (el-Enbiyâ, 21/101) âyetini indirdi. Yine onun hakkında:

“Meryem oğlu bir misal olarak verilince” (ez-Zuhruf 43/5Ğ) -ki burada İbnu’z-Zibarî kastedilmektedir.-

“Hemen senin kavmin bundan dolayı bağrışıp çağrışmaya koyuldu.” (ez-Zuhruf, 43/57) âyeti indi. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 679-680. Anlam itibariyle aynı olmakla birlikte, İbnu’z-Zibari sözkonusu edilmeksizin: Müsned, I, 317-318. İleride buna dair açıklamalar (belirtilen âyetin tefsirinde) gelecektir.

2- Umum İfade Eden Sigalar (kipler):

Bu âyet-i kerîme umum sığalarını kabul etmeye ve onun özel bir takım sığalarının bulunduğuna dair aslî bir dayanak teşkil etmektedir. Umuma delâlet eden belli bir takım sığalar yoktur, diyenlerin kanaatlerinin aksine bu böyledir. Bu ve diğer âyet-i kerimelerin delâleti dolayısıyla varılan kanaat yanlıştır. İşte Abdullah b. ez-Ziba’rî cahiliye döneminde “mâ (şey)” edatından bütün ibadet edilen varlıkların kastedildiğini anlamıştı. Fasih Araplar ve beliğ konuşan Kureyşliler de onun bu kanaatini uygun bulmuşlardı. Eğer bu lâfız umum ifade eden bir lâfız olmasaydı, bundan istisna yapılması sahih olmazdı. Bu ise uygulamada fiilen görülen bir husustur. O halde bu edat, umum ifade eden bir edattır ve bu açıkça görülmektedir.

3- Cehennemin Odunları:

“Hasab: Odun” anlamındaki kelime genel olarak “sad” ile okunmuştur. Yani, ey kâfirler topluluğu! Sizler ve Allah’tan başka kendilerine ibadet edindiğiniz putlar cehennemin yakıtısınız. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mücahid, İkrime ve Katade de “odunudurlar” diye açıklamışlardır, Ali b. Ebî Tâlib ve Âişe (Allah ikisinden de razı olsun) bu kelimeyi “hatab” şeklinde “ti” ile okumuşlardır. İbn Abbâs bunu “dat” harfi ile okumuştur. el-Ferrâ’ der ki: Bununla “hasab”ı kastetmektedir. Çünkü bize nakledildiğine göre noktalı olarak “el-hadab” kelimesi Yemenlilerin şivesinde “el-hatab (odun)” demektir. Ateşin kendisi ile tutuşturulduğu ve kendisi ile yakıldığı her bir şeye de denilir. Bunu el-Cevherî nakletmektedir. Ateş yakılan ocağa da -aynı kökten olmak üzere-: “Mihdab” denilir.

Ebû Ubeyde yüce Allah’ın: “Cehennemin odunu” âyeti hakkında şöyle demektedir: Ateşe her ne atarsan, onunla ateşi yakmış olursun.

Bu âyet-i kerimeden açıkça anlaşıldığına göre kâfir olan insanlar ve onların tapındıkları putlar cehenneme odundurlar. Bu âyet-i kerîmenin bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“O halde yakıtı insanlarla taşlar olan… o ateşten sakının.” (el-Bakara, 2/24) Taşlardan maksadın kibrit taşı olduğu ‘da söylenmiştir. Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca ateşin putlar için azap da ceza da olmayacağı orada belirtilmiştir. Çünkü kendileri bir günah İşlememişlerdir, fakat bu onlara ibadet edenlere bir azap olacaktır. Evvelâ hasret ve pişmanlık duymalarını sağlayacaktır, sonra bunlar ateşte bir araya getirilecek ve bunların ateşi her türlü ateşten daha çetin ve ağır olacaktır. Sonra da bu ateşle azap göreceklerdir.

Denildiğine göre bu putlar, ateşte kızdırılacak ve azaplarının daha da arttırılması için onlara yapışacaktır. Bu putların ateşe atılmalarının onlara ibadet edenlerin azarlanmaları için olacağı da söylenmiştir.

4- Müşrikler Cehenneme Gireceklerdir:

“Siz oraya gireceksiniz” âyetinde hitap putlara tapan müşrikleredir. Yani sizler putlarınızla beraber oraya gireceksiniz. Hitabın putlara ve onlara ibadet edenlere olduğu da söylenebilir. Çünkü putlar her ne kadar cansız varlıklar iseler de insanlara ait zamirler kullanılarak onlara dair haber verilebilir.

İlim adamları derler ki: Bunun kapsamına ne Îsa, ne Uzeyr, ne de melekler -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- girer. Çünkü; “Şey” insan dışındaki varlıklar hakkında kullanılır. Eğer bunların girecekleri kastedilmek istenseydi: “O kişi, kimse” denilmesi gerekirdi, ez-Zeccâc der ki: Çünkü bu âyete muhatab olanlar yalnızca Mekke müşrikleridir, başkaları bu hitabın kapsamına girmemektedir.

Enbiya 97

Gerçek vaat yaklaştığında, inkâr edenlerin gözleri donakalır: “Vay halimize! Biz bundan gaflet içindeydik. Hayır, biz zalim kimselermişiz!”

Diyanet Vakfı
Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkar edenlerin gözleri donakalır! «Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz.»

Kurtubi Tefsiri
Ve gerçek vaad yaklaştığında, bakarsın ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak: “Vay bize! Gerçekten biz bundan gafil idik. Hayır, biz zulmetmişiz meğer” (diyecekler).

“Ve gerçek vaad” yani kıyâmet

“yaklaştığında…” el-Ferrâ’, el-Kisaî ve başkaları buradaki “vav”ın fazladan olduğunu söylemişlerdir. Yani nihayet Ye’cûc ile Me’cûc açıldığında, artık hak olan vaad yaklaşmış olacaktır. Buna göre “yaklaştı” âyeti; “dip: …inde” edatının cevabıdır, el-Ferrâ’ şu mısraı nakletmektedir:

“Kabilenin sınırlarını aştığımızda …a doğru yol aldı.”

Burada da “vav” fazladan gelmiştir. Yüce Allah’ın:

“Onu alnı üzere yıkınca Biz ona… seslendik.” (es-Saffat, 37/103-104) Burada da “vav” fazladan gelmiştir.

el-Kisaî

“ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak” âyetinin, “(……..): …inde” edatının cevabını “bakarsın” olmasını câiz kabul etmektedir. Buna göre; “ve gerçek vaad yaklaştığında” şart olan fiile atfedilmiş olmaktadır. Basralılar ise şöyle demektedirler: Cevap hazfedilmiştir, ifadenin takdiri de şöyledir: Onlar: Vay bize… diyecekler. Bu ez-Zeccâc’ın da görüşüdür ve güzel bir açıklamadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O’ndan başka veliler edinenler: Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yakmlaştırsınlar diye ibadet ediyoruz,” (ez-Zümer, 39/3) Biz, onlara… ibadet ediyoruz derler, demektir. “De” anlamı veren fiilin hazfi çokça görülen bir husustur.

“Bakarsın ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak” âyetindeki;

“Onlar” zamiri gözlere aittir. Ondan sonra zikredilen “gözler” ise bu zamirin bir tefsiridir. Şöyle denilmiş gibidir; O vaadin gelişi esnasında, dehşetlerinden dolayı kâfirlerin gözlerinin fırlamış olduğunu göreceksin. Şair şöyle demektedir:

“Babasının ömrü hakkı için benim hanımım demez ki:

Malik b. Ebi Kab haberiniz olsun ki benden kaçıp gitti.”

Burada önce, “babasının” ifadesindeki zamir ile hanımından söz ettikten sonra açıkça onu zikretmektedir.

el-Ferrâ’ buradaki zamirin İmâd olduğunu söylemiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Çünkü gerçek şu ki gözler kör olmaz…” (el-Hac, 22/46)

Burada sözün bu zamirle birlikte bittiği de söylenmiştir. İfadenin takdiri de; “Ansızın onunla karşılaşılmış olur.” Yani kıyâmet ortaya çıkmış ve gerçekleşmiş olur.

Bu da şu demektir: Kıyâmet yakınlığından dolayı âdeta gelmiş ve hazır olmuş gibidir. Sonra da yeni bir cümle olarak: “Kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlamış olacaktır” diye buyurulmaktadır.

Burada haberin mübtedâya takdimi söz konusudur. Yani o kâfirlerin gözleri bugünden dolayı dehşetle yerinden fırlayacaktır. Yani o günün dehşetinden dolayı gözler hemen hemen kırpılmayacaktır ve şöyle diyeceklerdir: Vay bizlere! Gerçekten bizler masiyetlerimiz ve ibadeti lâyıkı olmayan yere koymamız (uydurma ilâhlara tapınmamız) sebebiyle zâlimler idik.

Enbiya 96

Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc açıldığında, her tepeden akın akın inerler.

Diyanet Vakfı
Nihayet Yecuc ve Mecuc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;

Kurtubi Tefsiri
Nihayet Ye’cûc ile Me’cûc açılıp, her yüksekçe tepeden hızlıca indiklerinde;

“Nihayet Ye’cuc İle Me’cuc açılıp…” Ye’cûc ile Me’cûc’a dair açıklamalar daha önceden (el-Kehf, 18/94. âyet ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Âyette hazfedilmiş ifadeler vardır. Nihayet Ye’cûc İle Me’cûc’un şeddi açıldığında… demektir ki, bu da:

“O kasabaya sor.” (Yusuf, 12/82) âyetine benzemektedir.

“Her yüksekçe tepeden hızlıca indiklerinde…” İbn Abbâs dedi ki: Her yüksekçe yerden geleceklerinde demektir. Yani onlar sayıca çok olacaklarından ötürü her bir taraftan akın akın geleceklerdir. “el-Hadeb” yüksekçe yer demektir, çoğulu “el-hidâb” …diye gelir. Bu da sırttaki kambur demek olan “el-hadbe”den alınmadır. Antere dedi ki:

“Ne ellerim titredi, ne de ne yaptığımı bilmez hale getirdi beni,

Onların bana doğru her yüksekçe bir yerden ardı arkasına gelmeleri.”

Hızlıca inerler ” çıkarlar anlamındadır, denilmiştir. İmruu’l-Kays’ın şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır:

“Haydi elbisemi, elbisenden sıyırıp çıkar (kalbinden kalbimi çıkar),

onlar (elbiselerim) da çıkacaktır.”

Hızlıca yol alırlar, anlamında olduğu da söylenmiştir. en-Nâbiğafnın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır.

“Kurdun hızlıca yürüyüşü artık gece yürüyüşüne döndü.

Gece ona soğuk gelmeye başladığından, o da hızlıca yürümeye koyuldu.

Hadîs-i şerîfte de: “Yalan söyledi, hızlıca yürümeye bak” İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, III, 237 denilmektedir. ez-Zeccâc dedi ki; “en-neselân” kurdun hızlıca yürümesi demektir. Mesela; “Filan kişi hızlıca koştu, koşar” denilir.

Her yüksekçe tepeden hızlıca inenlerin Ye’cûc ile Me’cûc oldukları söylenmiştir. Daha kuvvetli görülen görüş budur. İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs da bu görüştedirler.

Bütün yaratıklardır da denilmiştir. Onlar hesaplan görülmek üzere duracakları yerde toplanmak için haşredileceklerdir. O vakit onlar her taraftan hızlıca gelecekler,

Şâz olan kıraatlerden birisinde; “Ve onlar her bir mezardan hızlıca gelirler” şeklinde okunmuştur ki şanı yüce Allah’ın:

“Hemen kabirlerinden Rabblerine doğru süratle gidecekler. “(Yasin, 36/51) âyetinden hareketle böyle okumuşlardır, Bu kıraati el-Mehdevî”, İbn Mes’ûd’dan, es-Sa’lebî de Mücahid ve Ebû’s-Sahbâ’dan nakletmektedirler.

Enbiya 95

Helâk ettiğimiz bir şehir halkının tekrar dönmesi mümkün değildir.

Diyanet Vakfı
Helak ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mamur olmak) imkansızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Helâk ettiğimiz bir ülke halkının dönmemeleri İmkânsızdır.

“Helâk ettiğimiz bir ülke halkının dönmemeleri imkânsızdır.” Zeyd b. Sabit ile Medinelilerin kıraati ” İmkânsızdır” şeklindedir, Ebû Ubeyd İle Ebû Hatim’in tercih ettiği kıraat de budur. Kûfelilerin kıraati ise; şeklindedir. Bu aynı zamanda Ali, İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs (Allah hepsinden razı olsun)dan da rivâyet edilmiştir. Her ikisi ayrı birer söyleyiştir. “Helal” kelimesi gibi. İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr’den “ha” harfi üstün, “ra” harfi esreli, “mim” harfi de üstün şeklinde okudukları da rivâyet edilmiştir. Yine İbn Abbâs, İkrime ve Ebû’l-Âl-iyye’den “ra” harfi ötreli, “ha” ve “mim” harfleri üstün olarak okudukları da nakledilmiştir. İbn Abbâs’tan “ha”, “ra” ve “mim” harfleri üstün, “ra” harfi şeddeli ve üstün, (her ikisi de: İmkânsız kıldı anlamında) ayrıca “ha” harfi ötreli, “ra” harfi şeddeli ve esreli (imkânsız kılındı, anlamında) şekillerinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. İkrime’den de “ha” harfi üstün, “ra” harfi esre, “mim” harfi iki ötre (imkânsızdır, anlamında) olmak üzere de okuduğu rivâyet edilmiştir. Katade ve Matar el-Verrak’dan da “ha” harfi üstün, “ra” harfi cezm ve “mim” harfi iki ötre şeklinde (bu da: İmkânsızdır, anlamında) okuduğu da rivâyet edilmiştir. Böylelikle toplam dokuz kıraat etmektedir.

es-Sülemî; Helâk ettiğim bir ülke” şeklinde okumuştur. “Dönmemeleri” âyetindeki (olumsuzluk anlamı veren); “lâ” hakkında ihtilâf edilmiştir. Bunun sıla olduğu söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiş, Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Helâk ettiğimiz bir ülke halkının helâk edilmelerinden sonra geri dönmeleri imkânsızdır, demek olur.

Bunun sıla olmadığı, aksine sabit olduğu da söylenmiştir. O takdirde “haram” kelimesi “vacip” anlamındadır. Helâk ettiğimiz bir ahali halkının dönmemeleri vacip olmuştur, demek olur. Nitekim el-Hansa da böyle demiştir;

“Ona kederim dolayısıyla zamanın ağla(ma)dığını görürsem mutlaka

Benim Sahr için ağlamam gerekir.”

O, Sahr ile kardeşini kastetmektedir. Bu görüş göre “lâ” olumsuz edatı sabittir (fazladan gelmiş, yani sıla değildir.)

en-Nehhâs dedi ki: Âyet-i kerîme müşkildir. Hakkında söylenmiş en güzel ve en değerli görüş İbn Uyeyne, İbn Uleyye, Huşeym, İbn İdris, Muhammed b. Fudayl, Süleyman b. Hayyan ve Muallâ’nın Dâvûd b. Ebi Hind’den, onun İkrime’den, onan İbn Abbâs’tan şanı yüce Allah’ın:

“Helâk ettiğimiz bir ülke halkını… imkânsızdır” âyeti hakkında şöyle dediğini zikretmektedirler: Onların geri dönmemeleri artık gerekmiştir, yani tevbe etmezler.

Ebû Ca’fer (en-Nehhâs) dedi ki: Bu mananın sözlük açısından iştikakı açıkça anlaşılmaktadır. Şerhi de şöyledir: Bir şeyin haram kılınması, yasak kılınması, engellenmesi demektir. Nitekim helal kılınması da mubah kılınıp engellenmemesi demek olur. Eğer “haram” ile “hirm” vacip anlamında ise, bu ondan çıkış alanı daraltılmış, engellenmiş ve bu sebebten dolayı da yasak ve sakıncalı alana girmiş demek olur. Ebû Ubeyd’in buradaki “lâ”nın zâid olduğu görüşüne gelince; bir grup ilim adamı onun bu görüşünü reddetmiştir. Çünkü bu edat böyle bir yerde fazladan getirilmez. Anlaşılmasında müşkülât çıkacak yerlerde de getirilmez. Eğer fazladan getirilmiş olsaydı, açıklanması oldukça zor olurdu. Çünkü eğer “Bizim helâk ettiğimiz bir kasabanın tekrar dünyaya dönmeleri haramdır (yasaktır)” demek istenmiş olsaydı, böyle bir mananın hiçbir faydası olmazdı. Eğer bununla kasıt tevbe ise, tevbe de asla haram kılınmaz (engellenmez.)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu ifadede hazfedilmiş kelimeler vardır, yani Bizim kökten imha etme hükmünü vermiş olduğumuz yahut haklarında kalplerinin mühürlenmesi hükmünü vermiş olduğumuz bir ülke ahalisinden herhangi bir amelin kabul edilmesi haramdır (mümkün değildir,) Çünkü onlar geri dönmezler, yani tevbe etmezler. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc ve Ebû Ali yapmıştır ki, buna göre “lâ” zâid değildir. İbn Abbâs’ın sözünün anlamı da budur.

Enbiya 94

Kim mümin olarak salih amel işlerse, çabası inkâr edilmez. Biz onu yazmaktayız.

Diyanet Vakfı
Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.

Kurtubi Tefsiri
Kim mü’min olduğu halde salih amel işlerse, onun yapıp ettikleri karşılıksız kalmaz. Biz onu muhakkak yazarız.

“Kim mü’min olduğu halde salih amel işlerse…” âyetindeki

“Salih amel” lâfzındaki cins için değil, teb’îz (kısmîlik bildirmek) içindir. Zira hiçbir mükellef farzıyla, nafilesiyle bütün itaatleri yerine getiremez. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: Kim farz yahut nafile itaat olan amellerden muvahhid ve müslim olduğu halde amelde bulunursa… İbn Abbâs dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı tasdik ederek (amelde bulunursa) demektir.

“Onun yapıp ettikleri karşılıksız kalmaz.” Yaptıkları inkâr edilmez. Yani amelinin karşılığı kaybolmaz ve örtülmez. Küfrün zıttı imandır. Küfür aynı zamanda nimeti inkâr etmek (nankörlük etmek)dır. Bu ise şükrün zıttıdır. “Onu inkar etti, inkâr etmek” diye kullanılır.

İbn Mes’ûd’un kıraatinde; şeklinde (elif ve nûn’suz)dir.

“Biz onu muhakkak yazarız.” Amellerini tesbit edip, koruyanlarız. Yüce Allah’ın şu âyeti da buna benzemektedir:

“İçinizden gerek erkek, gerek kadın olsun, amel işleyenin amelini karşılıksız bırakarak boşa çıkarmayacağım.”(Âl-i İmrân, 3/195) Yani bütün bunlar, mükellefe karşılığının verilmesi için muhafaza edilir, tesbit edilir.

Enbiya 93

Ama onlar işlerini kendi aralarında parçaladılar. Her biri sonunda bize dönecektir.

Diyanet Vakfı
(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Buna rağmen onlar aralarında İşlerini parça parça edip ayrılığa düştüler. Bunların hepsi Bize döneceklerdir.

“Buna rağmen onlar aralarında İşlerini parça parça edip ayrılığa düştüler.” Yani dinde tefrikaya düştüler. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır, el-Ahfeş de: Dinde ihtilâf ettiler, diye açıklamıştır. Kastedilenler müşriklerdir. Hakka muhalefet ettikleri, Allah’tan başka ilâhlar edindikleri için onları yermektedir.

el-Ezherî dedi ki: Onlar kendi işlerinde aralarında tefrikaya düştüler. Burada “İşlerini” âyeti; edatının hazfedilmesi dolayısıyla nasbedilmiştir. (Bu takdire göre: İşleri hakkında ayrılığa düştüler” demek olur). Buna göre “parça parça edip ayrılığa düşmek” lazım bir fiildir. Birinci görüşe göre ise müteaddidir.

Maksat bütün insanlardır, yani onlar dinleri ile ilgili işlerini parçalara ayırdılar, kendi aralarında kısımlara böldüler. Kimisi muvahhid, kimisi yahudi, kimisi hristiyan, kimisi bir meleğe ibadet ediyor, kimisi de bir puta.

“Bunların hepsi Bize döneceklerdir.” Bizim hükmümüze dönecekler, Biz de onlara amellerinin karşılığını vereceğizdir.

Enbiya 92

Şüphesiz bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, bana kulluk edin.

Diyanet Vakfı
Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Sizin Rabbinîz de Benim. O halde yalnız Bana ibadet edin.

“Şüphe yok ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir.” Yüce Allah peygamberleri söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: İşte bunların hepsi tevhidi ittifakla tebliğ etmişlerdir. Burada “ümmet” İslâmın kendisi olan “eddin” anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları yapmıştır. Müşriklere gelince; onlar bütün peygamberlere ters düşmüşlerdir.

“Sizin Rabbiniz de Benim.” Biricik ilâhınız Benim, Benden başka ilâhınız yoktur.

“O halde yalnız Bana ibadet edin.” Benden başkasına ibadet etmeyin.

Îsa b. Ömer ile İbn Ebi İshak: “Şüphe yok ki bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir” diye okumuştur. Bunu Hüseyn de Ebû Amr’den rivâyet etmiştir. Diğerleri ise “ümmet” kelimesini nasb ile ifadenin tamamlanışından sonra nekrenin gelişi suretiyle kat’ üzere (önceki âyetle anlam ilişkisi koparılarak) okumuştur. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır, ez-Zeccâc der ki: Burada “ümmet” kelimesi hâl olarak nasbedilmiştir. Yani (bu sizin ümmetiniz) hak üzere toplanmış haliyle (bir ümmettir). Tek bir ümmet olarak kaldığı sürece ve siz de tevhid etrafında toplu bulundukça sizin ümmetiniz budur, demek olur Eğer tefrikaya düşer, muhalefet ederseniz, hakka muhalefet eden kimseler bu hak- dine mensup olan kimseler olmaktan çıkarlar. Bu (üslub itibariyle) şöyle demeye benzer: Filan kişi afif olarak benim arkadaşımdır. Yani afif kalmaya devam ettiği sürece, benim arkadaşımdır. İffete muhalefet etti mi benim arkadaşım olmaz.

Ref ile okunuşuna gelince; bunun “sizin ümmetiniz”den bedel olması yahut da mübtedanın takdir edilmesi şeklinde, merfu gelmiş olabilir. Yani şüphesiz sizin bu ümmetiniz, evet bu ümmet(iniz) bir tek ümmettir. Yahut bu, haberden sonra ikinci bir haber olabilir. Eğer “sizin ümmetiniz” anlamındaki ifade “bu” lâfzından bedel olarak nasbedilecek olursa, câiz olur. Bu durumda “tek bir ümmettir” anlamındaki ifade “Şüphe yok ki” lâfzının haberi olur.

Enbiya 91

Irzını koruyan kadını da an; biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemler için bir ayet kıldık.

Diyanet Vakfı
Irzını iffetle korumuş olanı (Meryemi de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle alem için bir ibret kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Irzını koruyan o kızı da (an). Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ibret kıldık.

“Irzını koruyan o kızı da” yani iffetini koruyan Meryem’i de an. Peygamberlerden olmamakla birlikte onun anılması Îsa (aleyhisselâm)ın anılmasında bir eksiklik kalmasın diyedir. Bundan dolayı: “Onu ve oğlunu âlemlere bir ibret kıldık” diye buyurmuş, “İki ibret (âyet)” diye buyurulmamıştır. Yani onların ikisinin hali, durumu ve kıssaları âlemler için bir ibrettir.

ez-Zeccâc dedi ki: İkisinde de âyet oluş, aynıdır. Çünkü annesi onu erkeksiz dünyaya getirdi.

Sîbeveyh’in usulüne göre ifadenin takdiri şöyledir: Biz onu (annesini) da âlemlere bir ibret kıldık, oğlunu da âlemlere bir ibret kıldık. Sonra oğlu ile ilgili bu takdir hazfedilmiştir.

el-Ferrâ”nın görüşüne göre de ifade; Biz onu âlemlere bir ibret kıldık, oğlunu da (aynı şekilde ibret kıldık), takdirindedir. (Bu yönüyle) şanı yüce Allah’ın:

“Halbuki daha doğru olan Allah’ı ve Rasûlünü hoşnut etmeleridir.” (et-Tevbe, 9/62) âyetine benzemektedir.

Denildiğine göre; onun âyetlerinden (ibret verici özelliklerinden) birisi mabede hizmet etmek üzere adanması kabul edilen ilk hanımdır. Yüce Allah onu kullarından hiçbir kimseye göndermediği özel bir rızıkla rızıklandırmıştır. Meryem (aleyhisselâm)ın hiçbir meme almadığı da söylenmiştir.

Irzını koruyan o kız iffetini koruyan ve hayasızlıktan uzak kalan demektir. Ayet-i kerîmede geçen “el-ferc: ırz”ın, gömleğinin açık yakası olduğu’ da söylenmiştir. Yani onun elbisesine şüphe bulaşmamıştır. Bu da elbiseleri tertemiz, tahir demektir. Gömleğin fercleri (açık yerleri) dört tanedir. Kollar, yaka kısmı ve aşağısı.

es-Süheylî dedi ki: Sakın hatırına bundan başka bir şey gelmemelidir. Çünkü bu oldukça incelikli, kinayeli bir anlatımdır. Çünkü Kur’ân en yüce anlatımlı, en nezih anlatımlı, lâfız itibariyle en ölçülü, işaretleri itibariyle en İncelikli, cahil kimsenin vehminin hatırından geçirmek isteyeceğinden oldukça uzak, ibaresi itibariyle en güzel bir kitaptır. Özellikle “üfleme” her türlü eksiklikten uzak (el-Kuddûs)un emriyle Ruhu’l-Kudus tarafından yapılmıştır. Burada el-Kuds’u, el-Kuddus’a izafe et ve o tertemiz ve kutsal kızı yalan zanlardan ve gerçek olmayan vesveselerden tenzih et.

“Biz ona ruhumuzdan üfledik” Yani Cebrâîl’e emrettik, o da gömleğinin içine üfledi. Bu üfleme ile karnında Mesih Îsa varoldu. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi (4/lf 1. âyet, 3. başlık ve devamında) İle Meryem Sûresi’nde (19/16. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tekrarlamanın anlamı yoktur.

“Bir ibret” (anlamı verilen âyet) alâmet, insanlar için hayret edilecek bir Özellik, Îsa’nın peygamberliğine bir belge, dilediğimizi yapmaya gücümüzün yettiğine dair bir delil

“kıldık” demektir.

Enbiya 90

Biz de duasını kabul ettik, ona Yahya’yı verdik, eşini de kendisi için uygun hale getirdik. Onlar hayırlı işlerde yarışırlar, korku ve ümitle bize dua ederlerdi. Bize karşı içten saygı gösterirlerdi.

Diyanet Vakfı
Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahyayı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.

Kurtubi Tefsiri
Biz onun duasını kabul edip ona Yahya’yı bağışladık. Zevcesini de ona ıslah ettik. Şüphesiz bunlar hayırlı İşler yapmaya koşarlar; umarak, korkarak Bize dua ederlerdi. Bize gönülden derin saygı duyarlardı.

“Biz onun duasını kabul edip ona Yahya’yı bağışladık.” Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Zevcesini de ona ıslâh ettik.” Katâde, Saîd b. Cübeyr ve müfessirlerin çoğunluğu: Hanımı kısır idi, doğurmaya elverişli hale getirildi, demişlerdir. İbn Abbâs ve Atâ da: Kötü huylu, uzun dilli idi. Allah onu ıslah etti ve güzel huylu kıldı, demişlerdir.

Derim ki: Her İki özelliğin kendisinde bulunmuş olması ve daha sonra güzel huylu ve doğurgan kılınmış olması mümkündür.

“Şüphesiz bunlar” yani bu sûrede ismi anılan peygamberler

“hayırlı işler yapmaya koşarlar.” Zamirin Zekeriya, onun hanımı ve Yahya’ya ait olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yüce Allah’a Dua Şekli;

“Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi.” Yani onlar rahat ve bolluk zamanlarında da, darlık ve sıkıntı halinde de Bize sığınır, Bize niyaz ederlerdi . Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlar ibadet ettiklerinde umarak, korkarak Bize dua ediyorlardı. Çünkü korku ve ümit birbirinden ayrılmazlar.

Denildiğine göre

“ummak (er-rağab)”: Avuç içlerini semaya açmaktır.

“Korkmak (er-rahab)” ise ellerin sırtım semaya doğru açmaktır. Bu açıklamayı Huseyf yapmıştır.

İbn Atiyye dedi ki: Bunun özeti şudur: İnsanlardan dua eden herkesin duada ellerini kullanması bir adettir. Umut halinde kişinin talepte bulunduğu cihete kendisinden talepte bulunduğu zata doğru avuç içlerini açması güzeldir. Zira verilen bir şeyin verildiği yer orasıdır, yahut da avuç içiyle bir şey mülkiyete alınır. Korkmak da gelecek bir zararı önlemeyi gerektirdiğinden, bu işin bir kenara bırakılması, onun gitmesine işaret edilmesi ve elin silkelenmesi ve buna benzer bir yolla ondan sakınılması uygun bir şeydir.

2- Dua Esnasında Yapılan Hareketler:

Tirmizî’nin rivâyetine göre Ömer b. Hattab (radıyallahü anh) şöyle demiştir: “Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dua esnasında ellerini kaldırdı mı, onları yüzüne sürmedikçe aşağı indirmezdi.” Tirmizî, Dua 11.

Daha önce el-A’raf Süresi’nde (7/55- âyet, 2. başlıkta) ellerin kaldırılmasıyla ilgili görüş ayrılıklarına dair açıklamalar geçmiş, orada bu hadisi ve başka hadisleri de zikretmiş bulunuyoruz.

Ellerin kaldırılması görüşünü kabul edenler de kaldırmanın niteliği ve nereye kadar kaldırılacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi avuçlarını göğüs hizasına kaldırarak açmayı ve avuç içlerinin de bu halde yüzüne doğru getirmeyi tercih ederdi. Bu İbn Ömer ve İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. Ali (radıyallahü anh)da avuç içleriyle dua ederdi, Enes’ten de ona benzer rivâyet gelmiştir, Tirmizî’nin naklettiği hadisin zahirinden de bu anlatmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)da şöyle buyurmuştur: “Allah’tan dilekte bulunduğunuz vakit avuç içlerinizle isteyin. Ellerinizin sırtlarıyla O’ndan dilekte bulunmayın ve ellerinizi yüzünüze sürün.” Ebû Dâvûd, Vitr 23

İbn Ömer ve İbn ez-Zübeyr’den ellerini yüzlerine kadar kaldırdıkları rivâyet edilmiştir. Bu görüşü kabul edenler Ebû Said el-Hudrî (radıyallahü anh)ın rivâyet ettiği hadisi delil gösterirler. O dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafe’de vakfe’ye durdu. Dua etmeye başladı. Ellerinin sırtını yüzüne yakın getirip, memelerinin yukarısına, omuzlarının biraz aşağısına kaldırdı. Müsned, III, 13, 14 (aynı anlamda, yakın lâfızlarla).

Elleri yüzün hizasına getirilinceye kadar ve sırtları da yüzünün tarafına olacak şekilde kaldırılır da denilmiştir.

Ebû Ca’fer et-Taberî dedi ki: Doğrusu şöyle denilmesidir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet edilen bütün bu haberler mana itibariyle birbiriyle uyumludur, ihtilâf halinde değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dua halleri farklı farklı olduğundan hepsini yapmış olması mümkündür. Nitekim İbn Abbâs şöyle demiştir: Sizden herhangi bir kimse tek bir parmakla işaret ederse o ihlâstır. Ellerini göğsünün hizasına kaldırırsa o duadır, ellerini başından yukarıya kaldıracak ve sırtları da yüzüne doğru bakacak olursa bu da niyaz etmektir.

Taberî dedi ki: Katade, Enes’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı hem ellerinin arka tarafıyla, hem de avuç içleriyle dua ettiğini görmüşümdür. Ebû Dâvûd, Vitr 23.

“Umarak, korkarak” buyrukları mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmislerdir. Yani; demektir. Yahut da mef’ûlün leh oldukları için nasb halindedirler. Bu da; “umdukları ve korktukları için” anlamında olur (mealde olduğu gibi) ya da hâl olabilirler.

Talha b. Mûsarrif

“Bize dua ederlerdi” anlamındaki âyeti tek “nün” ile (……..) diye okumuştur.

“Umarak” kelimesini el-A’meş “re” harfini ötreli, “ğayn” harfini sakin “korkarak” kelimesini de “re” harfini ötreli, “he” harfini sakin; “Hastalık, cimrilik, yokluk, darlık” kelimeleri gibi okumuşlardır ki iki ayrı söyleyiştir. İbn Vessâb ve yine el-A’meş “re” harflerini üstün, “ğayn” İle “he” harflerini de sakin okumuşlardır. Bunlar da iki ayrı söyleyiştir. Irmak ve kaya” kelimeleri gibi. Bu kıraat aynı zamanda Ebû Amr’dan da rivâyet edilmiştir.

“Bize gönülden saygı duyarlardı.” Bize karşı alçak gönüllü ve boyun eğenlerdi.

Enbiya 89

Zekeriya’yı da an; hani Rabbine: “Rabbim, beni yalnız bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.

Diyanet Vakfı
Zekeriyyayı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, varislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).

Kurtubi Tefsiri
Zekeriyâ’yı da (an). Hani: “Rabbim, beni bir başıma bırakmal Sen varislerin en hayırlısısın” diye Rabbine dua etmişti.

“Zekeriya’yı da” an. Daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde de (3/39- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Hani Rabbim, beni bir başıma” tek başıma ve -önceden de geçtiği gibi- çocuksuz

“bırakma! Sen vârislerin en hayırlısısın, diye Rabbine dua etmişti.” Yani ölen herkesten sonra ebedi kalan en hayırlı Sensin.

Burada onun: “Sen vârislerin en hayırlısısın” demesi, daha önce:

“Bana mirasçı olsun” (Meryem, 19/6) demiş olmasındandır. Yani ben dinini zayi etmeyeceğini biliyorum, fakat dinin emirlerini yerine getirip uygulamak şeklindeki bu fazileti soyumdan kesme, demişti. Nitekim Meryem Sûresi’nde (belirtilen âyet ve devamında) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Enbiya 88

Biz de onun duasını kabul ettik, onu kederden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.

Kurtubi Tefsiri
Biz de duasını kabul edip kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.

2- Yûnus (aleyhisselâm)ın Yaptığı Duanın Fazileti:

Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre Sa’d b. Ebi Vakkas, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Zünnûn’un balığın karnındaki: “Senden başka ilâh yoktur, Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” duasını müslüman bir kimse her ne husus ile ilgili olarak okursa okusun mutlaka onun duası kabul edilir.” Tirmizî, Deavât 81; Müsned, I, 170

Bunun Allah’ın İsm-i Azam’ı olduğu da söylenmiştir. Sa’d bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmiştir. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 66H.

Haberde denildiğine göre bu âyette Allah’ın Yûnus’un duasını kabul ertiği gibi, kendisine dua edenlerin duasını kabul edeceğine, onu kurtardığı gibi o kimseyi de kurtaracağına dair bir taahhüdü vardır. Bu ise yüce Allah’ın:

“Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız” âyeti ile ifade edilmektedir. Onun bu ifadelerinde açık bir dua yoktur. Dua,

“gerçekten ben zulmedenlerden oldum” sözlerinin muhtevasından anlaşılmaktadır. O, bu sözleriyle zalim olduğunu itiraf etmiş, o bakımdan bu üstü kapalı bir dua mahiyetindedir.

“Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” Onları yapmış oldukları işler dolayısıyla karşı karşıya kaldıkları sıkıntılarından kurtarırız. Bu da yüce Allah’ın şu âyetinde ifade edilmektedir:

“Eğer o gerçekten teşbih edenlerden olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar karnında kalırdı elbet.” (es-Saffat, 37/143-144) Bu, yüce Allah’ın kulu Yûnus’u kendisine ibadet ve taabbüdü dolayısıyla korumasının, onu gözetmesinin ve önceden yapmış olduğu itaatleri dolayısıyla muhafaza etmesinin bir tecellisidir. Üstad Ebû İshak (el-İsferâyînî) der ki: Zünnun az sayılacak kadar gün balığın karnında kaldı, ama kıyâmet gününe kadar ona Zünnun denilecek. Ona yetmiş yıl süreyle ibadet eden kimsenin, bu amelinin onun nezdinde boşa çıkacağını zannedebilir misin? Elbette böyle bir zan beslenemez.

“Kendisini gamdan kurtarmıştık.” Onu balığın karnından kurtarmıştık, demektir.

“Biz mü’minleri İşte böyle kurtarırız” âyeti genel olarak iki “nûn” ile; “Kurtardı, kurtanr” fiilinden gelmiş olarak okumuşlardır. İbn Âmir ise; diye tek bir “nûn” şeddeli bir “cim” ve “ya” harfini sakin olarak, mazi bir fiil ve mastar takdiri ile okumuştur ki; işte mü’minler böyle bir kurtuluş ile kurtulmuşlardır anlamındadır. Bu da; “Zeyd dövüldü” derken; “Zeyd İ5İr surette dövüldü” anlamında kullanmaya benzer. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer Kufeyra (Ferezdak’ın annesi) bir köpek yavrusu doğurmuş olsaydı,

Bu köpek yavrusu dolayısıyla bütün köpeklere sövülürdü.”

O bununla bu köpek yavrusu sebebiyle alabildiğine diğer köpeklere de sövülürdü, demek istemiştir.

“Ya” harfinin sakin oluşu ise; Kaldı, razı oldu” derken “ya” harfine hareke vermeyenlerin söyleyişine göre sakindir.

el-Hasen de:

“Faizden arta kalanı da bırakın.” (el-Bakara, 2/278) âyetinde “ye”yi böyle okumuştur. Buna sebeb ise makabli (öncesi) esre olan bir “ya” harfini harekelendirmenin ağır görülmesidir. Şair şöyle demiştir:

“Ağaran saçlar başımı bir Örtü gibi bürüdü,

Kabirlere doğru (beni götüren) deveye de şarkı söyledi.

Bilsem keşke kıyâmet kopup da,

Hesaba çağırılacağımda dönüşümün nereye olacağını.”

Burada şair; “Çağırıldı” fiilinde “ya” harfini makabli esre olduğu için harekelendirmeyî ağır bulmuştur. Şarkı söyleme fiilinin öznesi de ağaran saçlardır. Yani ağaran saçlarım deveye şarkı söyledi, keşke dönüşümün neresi olduğunu bilseydim diye,

el-Ferrâ’, Ebû Ubeyd ve Sa’leb’in bu kıraatin doğruluğunu açıklarken yaptıkları yorum şekli budur. Ebû Hatim ve ez-Zeccâc ise bu kıraatin yanlış olduğunu belirterek; bu bir lahndir demişlerdir. Çünkü bu durumda meçhul fiilin ismi (naib-i faili) nasbedilmiş olmaktadır. Bu şekilde olması halinde; ” Mü’minler kurtarıldı” denilir. Nitekim; “Salihlere ikram olundu” derken de böyledir. “Zeyd vuruldu” deyip de bunun; “Zeyd vuruldukça vuruldu” anlamında kullanılması doğru değildir. Çünkü bunun bir faydası yoktur. Zira “vuruldu” demek, onun vurulmuş olduğuna zaten delil teşkil etmektedir. Diğer taraftan böyle bir beyitin yüce Allah’ın Kitabına karşı delil gösterilmesi de câiz olamaz.

Ebû Ubeyd’in -el-Kutebî’nin de kabul ettiği- bir başka görüşü vardır. Buna göre (ikinci) “nün” “cim”e idgam edilmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bu görüş hiçbir nahivcİ tarafından uygun görülmemiştir. Çünkü “nün” harfinin mahreci “cim” harfinin mahrecinden uzaktır, o bakımdan ona idgam edilmez. Çünkü:

“Kim bir iyilik yaparsa” (el-En’âm 6/160) âyetinin; diye (“nun” harfi “cim”e idgam edilip “cim”in şeddeli) okunması câiz değildir. en-Nehhâs dedi ki; Ben bu hususta Ali b. Süleyman’dan duyduğum açıklamadan daha güzelini duymuş değilim. O dedi ki: Aslı iki “nun”lu olup iki “te”den birisinin hazf edilmesi gibi, burada da arka arkaya geldiklerinden “nun”lardan birisi hazfedilmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Ve ayrılmayın” (Âl-i İmrân, 3/103) âyetinde olduğu gibi; burada asıl ise iki “te’li olduğudur.

Muhammed b. es-Sümeyka, ve Ebû’l-Âl-iyye de; “Mü’minleri işte böylece kurtardı” yani Allah mü’minleri böylece kurtardı, diye okumuştur. Bu da güzel bir okuyuştur.

Enbiya 87

Zünnûn’u da an; hani öfkeli bir halde gitmişti de kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Karanlıklar içinde: “Senden başka ilah yoktur. Sen yücesin. Ben zalimlerden oldum” diye seslenmişti.

Diyanet Vakfı
Zünnunu da (Yunusu da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: «Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!» diye niyaz etti.

Kurtubi Tefsiri
Ve balık sahibini de (an). Hani gazaplanarak gitmiş ve Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmişti.

“Ve balık sahibini de” an,

“Zünnûn (balık sahibi)” Met ta oğlu Yûnus’un lakabıdır. Çünkü nûn (balık) kendisini yutmuştu. Nûn da balık demektir. Osman (radıyallahü anh)dan nakledilen hadise göre o güzel şimali bir çocuk görmüştü. Bunun üzerine: Ona nazar değmesin diye çenesindeki çukurunu (nûn’unu) siyaha boyayınız, demişti. Sa’leb’in İbnu’l-A’rabî’den rivâyetine göre “en-nûne” küçük çocuğun çenesindeki küçük çukur (gamze) demektir.

“Hani o gazaplandırıp gitmiş… ti” el-Hasen, en-Nehaî ve Saîd b. Cübeyr dediler ki: O aziz ve celil olan Rabbini gazaplandırıp gitmişti. et-Taberî ve el-Kutebî bu açıklamayı tercih etmiş, el-Mehdevî bunu güzel bulmuştur. Bu açıklama İbnu Mes’ûd’dan da rivâyet edilmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Dil bilmeyen kimseler böyle bir açıklamayı reddedebilirler, ancak bu doğru bir açıklamadır. Rabbinden ötürü o gazaplanmıştı, demektir. Nitekim; “Ben senin için gazaplandım” demek de böyledir. Mü’min de yüce Allah için -ona isyan edilmesi halinde- gazaplarım Dilbilginlerinin çoğunluğu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın, Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya söylemiş olduğu: “Onlara velânın (sana ait olacağı) şartını koş.” Buhârî, Mükâteb 3, Şuıût 13, Buyû’ 73; Müslim, Itk S; Muvatta’’, Itk 17. ifadesinin bu kabilden olduğu görüşündedirler. el-Kutebî de bu görüşü desteklemek noktasında oldukça ileriye gider.

İlgili haberde Yûnus (aleyhisselâm)ın nitelikleri hakkında şöyle denilmektedir: O tahammülü az birisiydi. Peygamberlik yüklerini yüklenince, bahar mevsiminde doğmuş deve yavrusunun ağır yük altında çatlaması gibi o da peygamberliğin yükleri altında âdeta çatlıyordu. O bakımdan o, efendisinden kaçıp uzaklaşan bir köle gibi uzaklaşıp gitti. Bu şekilde bir gazaplandırış küçük bir günahtı. O Allah’a karşı öfkelenmemişıi, aksine kavmi üzerinden azâbı kaldırdığından ötürü Allah için öfkelenmişti.

İbn Mes’ûd da şöyle demektedir: O Rabbinden yani Rabbinin emrinden kaçmıştı. Nihayet ona, kavminin üzerinden azâbın kaldırılmasından sonra, geri dönmesi emri verildi. Çünkü o kavmini belli bir zamanda azâbın ineceği ile tehdit edip duruyordu. O vakit yaklaştığında kavminin arasından çıkıp gitti. İlahi azap gelip tepelerinde onları gölgelendirdi. Allah’a yalvarıp yakardılar. Üzerlerinden azap kaldırıldı. Yûnus (aleyhisselâm) ise onların tevbe ettiklerini bilmiyordu. İşte bundan dolayı gazaplanarak gitmiş oldu. Halbuki onun belirli bir izin olmaksızın gitmemesi gerekirdi.

el-Hasen de dedi ki: Yüce Allah kendisine kavmine gitmesi emrini verdi. Hazırlık yapmak üzere kendisine mühlet verilmesini diledi. Allah onun acele etmesini istedi. Sonunda ayağına geçirmek üzere bir ayakkabı almayı niyaz etti, ancak bu süre kadar dahi ona zaman verilmeyerek şöyle denildi: Durum bundan da acildir. -Biraz çabuk dadanan bir huya sahipti.- Böylece Rabbini gazaplandırarak çıkmış oldu.

Bu da bir görüştür; fakat en-Nehhâs’ın açıklaması âyetin te’vili hususunda yapılan açıklamaların en iyisidir. Yani o Rabbi için öfkelenerek çıktı. Bu da şu demektir: Kavmi, Rabbini inkâr ettiklerinden onlara gazaplanıp çıktı.

Şöyle de açıklanmıştır: O kavminin uzun süre küfürde devam ettiklerini, işi yokuşa sürdüklerini görünce, kavmine öfkelenerek tek başına kaçıp gitti. Onların eziyetlerine sabredip katlanmadı. Halbuki Allah kendisine onlarla birlikte kalıp dua etmesini emretmişti. Onun günahı Allah’tan izin almaksızın kavminin arasından çıkıp gitmesi idi.

Bu anlamdaki açıklamalar, İbn Abbâs ve ed-Dahhâk’tan rivâyet edilmiştir. Yine rivâyete göre Yûnus (aleyhisselâm) genç birisi idi. Peygamberlik yükünün ağırlıklarını taşiyamamıştı. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a:

“Ve o balık sahibi gibi olma!” (el-Kalem, 68/48) dîye buyurulmuştur.

Yine ed-Dahhak’tan nakledildiğine göre o, kavmini öfkelendirerek çıkmıştı. Çünkü o Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olmakla birlikte, kavmi davetini kabul etmemiş, bunu inkâr etmişlerdi. Bundan dolayı onlara gazaplanması gerekirdi. Yüce Allah’a isyan eden her kimseye herkesin gazap duyması, öfkelenmesi görevidir.

Aralarında el-Ahfeş’in de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: O kavminin başında bulunan krala öfkelenerek çıkmıştı.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber Şi’yâ ile onun döneminde bulunan ve Hazkiyâ adındaki hükümdar Yûnus’u Ninova kralına göndermek istediler. Bu kral İsrailoğullarına Savaş açmış, onlardan pek çok kimseyi de esir almıştı. Yûnus bu kral ile konuşacak ve İsrailoğullarını kendisi ile birlikte göndermesini sağlayacaktı. O dönemde peygamberlere vahiy gelir, emir ve siyaset de onlar tarafından seçilmiş bir hükümdarın hakkı idi. Bu hükümdar da dönemindeki peygambere gelen vahiy gereğince uygulama yapardı. Allah, Şi’yâ peygambere şunu vahyetmişti: Hükümdar Hezkiyâ’ya İsrailoğullarından güçlü ve güvenilir bir peygamber seçerek onu Ninovalılara göndermesini söyle. Bu peygamber kendilerine İsrailoğullarını serbest bırakmalarını emretsin. Ben de onların hükümdarlarının ve ileri gelenlerinin kalplerine onları serbest bırakma isteğini salacağım.

Yûnus, Şi’yâ’ya dedi ki: Allah bizzat beni göndermeni mi sana emretti? O, hayır dedi. Sana benim adımı verdi mi? dedi. Yine; Hayır dedi. Bunun üzerine Yûnus dedi ki: Burada güçlü ve güvenilir başka peygamberler de vardır. Ancak ona ısrar ettiler. O da hem peygambere, hem hükümdara, hem de kavmine kızgınlıkla çıkıp gitti. Rum denizine geldi ve başından geçen olaylar geçti. Şi’yâ’nın emrini terkettiğinden dolayı balığın karnında kalmakla imtihan edildi. Bundan dolayı da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kendini kınayıcı olduğu halde balık onu yuttu.” (es-Sâffât, 37/141) Yani kınanacak bir iş yaptığından ötürü kendisini kınadı. Onun bu yaptığı ise ya küçük bir günahtı yahut evlâ olanı terketmekti.

Bir görüşe göre de o, henüz peygamber değilken çıkıp gitmişti. Ancak İsrailoğulları hükümdarlarından birisi ona Ninova’ya gitmesini ve ora ahalisini -Şi’yâ’nın emri üzere- davet etmesini istemişti, O da Allah’tan başka birisinin emri ile onlara gitmeyi kabul etmedi. Bundan dolayı hükümdarı gazaplandırarak çıkıp gitti. Balığın karnında (ölümden) kurtulunca, Allah onu kavmine (peygamber olarak) gönderdi ve onları davet etti, onlar da ona îman ettiler.

el-Kuşeyrî dedi ki: Daha kuvvetli görülen görüş şu ki: Onun bu şekildeki gazaplanması (ya da gazaplandırması), yüce Allah’ın kendisini peygamber olarak göndermesinden ve azap kavmini gölgelendirmişken üzerlerinden azâbın kaldırılmasından sonra olduğudur. O (âdeta) onlardan azâbın kaldırılmasından hoşlanmamıştı.

Derim ki: İleride yüce Allah’ın izniyle es-Sâffât Sûresi’nde (37/139-144. âyetlerin tefsirinde) açıklanacağı üzere bu, bu husustaki açıklamaların en güzelidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yalan söylediğini tesbit ettikleri kimseyi öldürmek, kavminin huylarındandı. O da öldürülmekten korktu ve bundan dolayı öfkelenerek kaçıp gitti. Nihayet bir gemiye bindi. Gemi yol alamayıp hareketsiz kalakaldı. Gemide bulunanlar: Aranızda kaçan bir kimse var mı? dediler. O: Evet, ben dedi. Sonra başından geçen olaylar oldu, küçük günahından arındırılmak üzere balığın karnında sınandı. Nitekim Uhud’a katılanlar hakkında da:

“Nihayet… yılgınlık gösterdiniz.” (Âl-i İmrân, 3/152) diye buyurduğu gibi:

“Bir de Allah mü’minleri temizlesin.” (Âl-i İmrân, 3/141) diye buyurmuştur. Peygamberlerin günahları bağışlanmıştır. Ancak bazen onların arındırılması söz konusu olabilir ve bu tekrar benzeri bir işin yapılmasına karşı bir azar mahiyetini de taşıyabilir,

Dördüncü bir görüş de şudur: O ne Rabbini gazaplandırmiş, ne kavmini, ne de hükümdarı. Bu Arapların bir işi yapmak istememeyi anlatmak üzere bu fiili kullanmaları kabilindendir. Bu fitlin “fâale” vezni bazen tek kişi tarafından yapılan bir İşi anlatabilir. Buna göre anlam şöyledir: O kavmine azâbın geleceği tehdidinde bulunup aralarından çıkıp gidince, onlar da tevbe ettiler ve üzerlerinden azap kaldırıldı. Geri dönüp helâk edilmediklerini öğrenince, bu işi kabullenmek istemedi ve aralarından kaçıp gitti. Bu anlamda şu mısra da nakledilmektedir:

“Ve ben Dârimliler dolayısıyla Temîmlîlerin hicvedilmesini kabul edemiyorum.”

Ancak bu açıklama su götürür bir açıklamadır. Böyle bir görüş sahibine denilir ki: Böyle bir gazaplanış eğer kabullenmemekten ise; yine de kabullenmemek ile birlikte bir gazabın bulunması kaçınılmaz bir şeydir. İşte bu gazap kime karşı olursa olsun, az da olsa vardı. Siz ise onun Rabbine de, kavmine de gazaplanmadığını söylemektesiniz. (Dolayısıyla bu İddia kabul edilemez).

“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlıklar içinde… diye seslenmişti” âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: İblis bu hususta onu yanıltmış ve yüce Allah’ın kendisini cezalandırmasının mümkün olmadığı zannına kapılmıştı. Ancak bu reddedilen ve kabul edilmemiş bir görüştür. Çünkü böyle bir zan küfürdür.

Bu görüş Saîd b. Cübeyr’den rivâyet edilmiştir. el-Mehdevî bunu Said’den, es-Sa’lebî de el-Hasen’den nakletmiştir. Yine es-Sa’lebî’nin zikrettiğine göre: Atâ, Saîd b. Cübeyr ve pek çok İlim adamının dediklerine göre anlamı şudur: O bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. el-Hasen dedi ki: Bu da yüce Allah’ın:

“Allah rızkı dilediğine genişletir ve kısar” (er-Ra’d, 13/26) yani daraltır, âyeti ile;

“Rızkı kendisine daraltılan kimse de” (et Talâk, 65/7) buyrukları kabilindendir. Bununla işaret edilen âyetlerıleki fiilin aynı kökten olup, “sıkıştırmak, daraltmak, kısmak” anlamlarında da kullanıldığına ibaret edilmektedir.

Derim ki: Said ve el-Hasen’in görüşünün bu olma ihtimali daha yüksektir.

(…….) hep aynı manada olup daraltılmak, sıkıştırılmak demek olur, el-Maverdî ve el-Mehdevî’nin naklettiklerine göre İbn Abbâsın görüşü de budur.

Bir diğer açıklamaya göre; bu kaza ve hüküm anlamındaki “kader”den gelmektedir, Yani, onun hakkında kendisini cezalandırmayı takdir etmeyeceğimizi, hükme bağlamayacağımızı zannetti. Bu açıklamayı da Katade, Mücahid ve el-Ferrâ’ yapmıştır. Bu ise kudret ve istitâat(güç yetirebilmek)’in dışındakİ hüküm demek olan “kader”den alınmıştır.

Ebû’l-Abbas Ahmed b. Yahya Sa’leb’den rivâyet edildiğine göre yüce Allah’ın:

“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu âyetteki muktedirlik, “takdir”den gelmektedir, “kudret’ten değil. O bakımdan; ifadesi, Allah senin için hayır takdir etsin, anlamındadır. Sa’leb şu beyitleri de zikreder:

“O yumuşak kumların geceleri bizim için ebediyyen geri dönmeyecek

Parlak yapraklı palamut ağaçları yaprak verdikçe.

O geçmiş zaman da geri gelmeyecek,

Sen ne mübareksin, ne takdir edersen o olur, şükür Sanadır.”

Yani Sen ne takdir edersen, ne hükmedersen o meydana gelir, demek istiyor.

İlim adamları bu iki açıklamayı kabul etmişlerdir.

Ömer b. Abdu’l-Aziz ve ez-Zührî: “Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” âyetindeki; ifadesini “nûn” harfini ötreli, “dal” harfini şeddeli olarak; “takdir”den gelen bir fiil şeklinde “hakkında takdir etmeyeceğimizi…” anlamında okumuşlardır. Bu kıraati el-Maverdî, İbn Abbâs’tan da nakletmektedir.

Ubeyd b. Umeyr, Katade ve el-A’rec ise; şeklinde “ya” harfi ötreli ve şeddeli olarak, meçhul bir fiil şeklinde okumuşlardır. (“Hakkında asla tadir edilmeyeceğini sanmıştı, demek olur).

Ya’kub, Abdullah b. Ebi İshak, el-Hasen ve yine İbn Abbâs’da; diye “ya” harfi ötreli “dal” harfi üstün ve şeddesiz olarak meçhul bir fiil diye okumuşlardır ki “ki kendisine güç yetirılmeyecek…” anlamındadır.

Yine el-Hasen’den; şeklinde (kendisine güç yetiremeyecek… anlamında) okumuştur.

Diğerleri ise; şeklinde “nun” harfi üstün “dal” harfi de esreli (… “güç yetiremeyeceğiz” anlamında) okumuşlardır ki bunların hepsi “takdir etmek” anlamından gelmektedir.

Derim ki: İlim adamları hiçbir hayır İşlememiş adamın ölmesi halinde kendisini yakmalarını emretmiş olduğu akrabalarına söylediği; “Allah’a yemin ederim ki eğer Allah beni sıkıştıracak olursa…” hadisini yorumlarken de bu iki şekilde açıklamışlardır. Buhârî, Enbiyâ 54, Rikaak 25, Tevhîd 35; Müslim, Tevhe 25, 27; Nesâî, Cenâîz 117; İbn Mâce, Zühd 30; Muvatta’, Cenâiz 51; Müsned, II, 269, III, 13, 17, 77.

Birinci açıklama şekline göre bu hadis: Allah’a yemin ederim şayet Allah beni sıkıştıracak, beni hesaba çekmekte, günahlarımdan dolayı beni cezalandırmakta işi sıkı tutacak otursa elbette böyle olur (yani beni hiç kimseye etmediği şekilde azaplandırır) demek olur… Sonra aşın korkusundan dolayı yakılmasını emretmişti.

İkinci açıklama şekline göre şu demek olur: Eğer yüce Allah’ın kader ve kazası gereği her günah işleyenin günahı dolayısıyla azaplandırılması hükme bağlanmış ise; hiç şüphesiz yüce Allah suçlarım ve günahlarım sebebiyle beni âlemlerden başka hiçbir kimseyi azaplandırmayacağı bir şekilde azaplandıracaktır.

Bu hadisi, hadis İmâmları Muvatta’’da ve başka yerlerde rivâyet etmişlerdir. Bu sözleri söyleyen kişi mü’min ve muvahhid idi. Nitekim hadisin kimi rivâyet yollarında: “Tevhid dışında hayır namına hiçbir iş işlememişti” denilmektedir. Yüce Allah kendisine: Sen bu işi niye yaptın? diye sorunca da o; Senden korktuğumdan ötürü Rabbim, demiştir. Korkmak (haşyet) ise ancak tasdik eden bir mü’mînde bulunur. Nitekim yüce Allah:

“Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar.” (Fatır, 35/28) diye buyurmaktadır.

“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” âyetinin soru anlamında olduğu da söylenmiştir. İfadenin de takdiri… sıkıştırmayacağımızı mı sanmıştı? şeklinde olup, burada; mı sanmıştı?” da soru edatı olan hemze îcaz kastıyla hazfedilmiştir. Bu İse Süleyman Ebû’l-Mu’temir’in görüşüdür. Kadı Münzir b. Said’in naklettiğine göre de bazıları bu lâfzı bu şekilde hemze ile okumuşlardır.

“O bakımdan karanlıklar içinde: Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum, diye seslenmişti” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yûnus (aleyhisselâm)ın Fazileti:

Yüce Allah’ın:

“Karanlıklar içinde… seslenmişti” âyetinde geçen “karanlıklar”ın çoğul gelmesinden ne kastedildiği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Aralarında İbn Abbâs ve Katade’nin de bulunduğu bir kesime göre bu, gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın (karnının) karanlığıdır.

İbn Ebi’d-Dünya şunu nakletmektedir: Bize Yusuf b. Mûsa anlattı, bize Ubeydullah b. Mûsa, İsrail’den anlattı. O Ebû İshak’tan, o Amr b. Meymun’dan dedi ki: Bize Abdullah b. Mes’ûd, Beytul-MâTde anlattı, dedi ki: Balık, Yûnus (aleyhisselâm)ı yuttuktan sonra yerin dibine kadar indirdi. Yûnus çakıl taşlarının tesbih ettiğini duydu. O da karanlıklarda, balığın karnının karanlığı, gecenin karanlığından ibaret üç karanlık ve denizin karanlığı içinde: “Senden başka İlâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslendi.

“Biz onu hasta olduğu halde apaçık bir yere bıraktık.” (es-Saffat, 37/145) O dışarı çıktığında üzerinde hiçbir tüy bulunmayan küçük bir civcivi andırıyordu.

Aralarında Salim b. el-Cad’in de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: “Karanlıklar” denizin karanlığı ve daha önce bir başka balığı yutmuş olan balığın karanlığıdır. İlk balığın karanlığı hakkında da “karanlıklar” tabirinin kullanılması mümkündür. Nitekim yüce Allah (“dipler” anlamındaki kelimesini çoğul okuyanların kıraatine göre):

“Kuyunun diplerine” (Yusuf, 12/15) diye buyurmaktadır ki, kuyunun her bir tarafı karanlık olduğundan dolayı bunun çoğul gelmesi uygun görülmüştür.

el-Maverdî’nin naklettiğine göre de günahın karanlığı, sıkıntının karanlığı ve yalnızlığın karanlığının “karanlıklar” diye ifade edilmiş olma ihtimali de vardır.

Rivâyet edildiğine göre yüce Allah balığa: “Onun bir kılını dahi rahatsız etme. Çünkü ben senin karnını ona zindan kıldım. Onu sana yem diye vermedim” diye vahyetmiştir.

Yine rivâyet edildiğine göre Yûnus (aleyhisselâm), denizin dibinde balıkların tesbih ettiklerini işitince balığın karnında secdeye kapandı.

İbn Ebi’d-Dünya şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize el-Abbas b. Yezîd el-Abdî anlattı. Bize İshak b. İdris anlattı. Bize Ca’fer b. Süleyman, Avf tan anlattı. Avf, Said b. Ebi’l-Hasen’den, dedi ki: Balık Yûnus (aleyhisselâm)ı yutunca öldüğünü zannetti, ayaklarını uzatınca ölmediğini anladı. Adeti üzere namaz kılmak üzere kalktı ve duasında şunları söyledi: “Hiç kimsenin mescid edinmediği bir yeri ben senin için mescid edindim.”

Ebû’l-Meâlî dedi ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Benim Metta oğlu Yûnus’tan daha faziletli olduğumu söylemeyiniz.” Aynı lâfızlarla olmamakla birlikte aynı anlamda: Buhârî, Enbiyâ 35; Müslim, Fedâîl 166, 167; Dârimî, Rikaak 33; Müsned, II, 405, 451, 468, 539 Hadisinin anlamı şudur: Ben Sidretu’l-Müntehâ’da iken onun denizin dibinde balığın karnında Allah’a yakın olduğu kadar yakın olmadım. Bu şuna delildir: Şanı yüce yaratıcı belli bir cihette değildir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara ve el-A’raf Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.

“Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.” Bununla şunu anlatmak istemektedir: Ben kavmi arasında kalmayı, onlara karşı sabredip katlanmayı terketmek suretiyle aykırı hareket ettiğim husustan dolayı zâlimlerden oldum.

Kendisine izin verilmeksizin çıkıp gitmesinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu Allah tarafından ona verilmiş bir ceza değildi, çünkü peygamberlerin cezalandırılmaları mümkün değildir. Bu onun için bir arındırmadan ibaretti. Nitekim çocuklar gibi cezalandırılmayı haketmeyen kimseler bazen te’dib edilebilir. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir.

Ben kavmime azâb ile dua ettiğim için zâlimlerden oldum demektir, diye de açıklanmıştır. Bununla birlikte Nûh (aleyhisselâm) kavmine beddua etmiş, bundan dolayı da sorgulanmamışım

Âyetin anlamı ile ilgili olarak el-Vâsıtî de şöyle demektedir: O Rabbini zulümden tenzih etti. Hem bir itiraf, hem de buna müstehak olduğunu belirtmek üzere de zulmü nefsine izafe etmiştir. Âdem ve Havva’nın:

“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik” (el-A’raf, 7/23) şeklindeki sözleri de buna benzemektedir. Çünkü kendilerinin Allah tarafından yerleştirilmiş oldukları yerden başka bir yere indirilmesine yine kendileri sebeb olmuşlardı.

Enbiya 86

Onları rahmetimize dahil ettik. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.

Diyanet Vakfı
Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.

Kurtubi Tefsiri
Biz onları rahmetimizin içine aldık. Gerçekten onlar Salihlerden idiler.

“Onların her biri” Allah’ın emirleri üzerinde ona itaatin gereklerini yerine getirmek ve masiyetlerden kaçınmak hususunda

“sabredenlerdendi. Biz onları rahmetimizin içine” yani cennete

“aldık. Gerçekten onlar salihlerden idiler.”

Enbiya 85

İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de an; hepsi sabredenlerdendi.

Diyanet Vakfı
İsmaili, İdrisi ve Zülkifi de (yadet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.

Kurtubi Tefsiri
İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (an). Onların her biri sabredenlerdendi.

“İsmail, İdris” önceden de geçtiği gibi Ahnuh diye de bilinir

“ve Zülkifl’i de” an. et-Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l-Usul” adlı eserinde ve başkaları İbn Ömer (radıyallahü anh)ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “İsrailoğullarında Zülkifl diye anılan bir adam vardı. Bu kişi her tür günahı işlemekten çekinmezdi. Bir kadının arkasından gitti ve onunla ilişki kurmak karşılığında ona altmış dinar verdi. Erkeğin hanımının önünde oturması gibi oturduğunda kadın sarsıldı ve ağlamaya başladı. Niye ağlıyorsun? dedi. Kadın bu işi yapmaktan ötürü, dedi. Allah’a yemin ederim. Ben hiç böyle bir şey yapmadım.

Peki ben seni zorladım mı? dedi. Kadın: Hayır dedi. Fakat muhtaç olduğumdan dolayı bu işi yapmak zorunda kaldım.

Ona: Git, o verdiğim para senin olsun. Allah’a yemin ederim bundan sonra ebediyyen bir daha Allah’a isyan etmeyeceğim, dedi. Sonra da aynı gece öldü. Evinin kapısı üzerinde: Muhakkak Allah Zülkifl’e mağfiret buyurdu, yazısını gördüler.”

Bu hadisi Ebû Îsa, et-Tirmizîde rivâyet etmiştir. İbn Ömer (radıyallahü anh)dan gelen rivâyetiyle lâfzı şöyledir: (İbn Ömer) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı bir hadis buyururken dinledim. Eğer ben onu bir, iki -yedi defaya sayıncaya kadar- defa duymamış olsaydım, asla onu nakletmezdim. Yani ben bunu ondan daha fazla defa duymuşumdur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Zülkifl, İsrailoğullarından idi. Hiçbir günahı işlemekten çekinmezdi Ona bir kadın geldi. O da onunla ilişki kurmak şartıyla ona altmış dinar verdi. Erkeğin hanımının karşısında oturduğu gibi oturunca kadın titredi ve ağladı. Niye ağlıyorsun, ben seni zorladım mı? dedi. Kadın, hayır fakat bu daha önce hiçbir şekilde yapmadığım bir iştir. Beni bu işe yapmaya iten tek sebep, muhtaç oluşumdur. Sen bu işi şimdiye kadar hiç yapmamış iken mi yapacaksın? Haydi git, o paralar da senin olsun. (Devamla) dedi ki: Allah’a yemin ederim. Bundan sonra ebediyyen bir daha Allah’a isyan etmeyeceğim. Aynı gece öldü, sabah olduğunda kapısının üzerinde: Şüphesiz Allah Zülkifl’i bağışladı (mağfiret buyurdu), ibaresinin yazılı olduğu görüldü.” Tirmizî dedi ki: Hasen bir hadistir. Tirmizî, Sıfatuf-Kıyâme 48; Müsned, II, 23.

Denildiğine göre; el-Yesa’ yaşlanınca: Ben insanların başına benim yerime geçecek birisini tayin etsem de onun ne şekilde amelde bulunacağını bir görsem. Bunun üzerine dedi ki: Şu üç hususu bana kim garantiler: Gündüzün oruç tutacak, geceleyin namaz kılacak ve hüküm verirken öfkelenmeyecek. el-Iys soyundan gelen bir adam: Ben, dedi. Ancak onun bu teklifini kabul etmedi, geri çevirdi. Ertesi günü aynı şeyleri söyledi. Yine o adam, ben dedi. Bunun üzerine onu kendisinin yanına tayin etti ve sözünde durdu. Yüce Allah ondan övgüyle söz etti ve ona “Zülkifl” denildi. Çünkü o, belli bir işi tekeffül etmişti. Bu açıklamayı Ebû Mûsa, Mücahid ve Katade yapmışlardır.

Amr b. Abdurrahman b. el-Hâris dedi ki: Ebû Mûsa (radıyallahü anh) da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletti: “Zülkifl bir peygamber değildi, ama o salih bir kul idi. Vefatı esnasında salih bir kişinin ameli ile amelde bulunmayı tekeffül etti. Her gün Allah için yüz namaz kılardı. Yüce Allah da ondan güzel bir şekilde, övgü ile söz etti.” Hadis olarak kaynağım tespil edemedik. Ancak, Suyûtt, ed-Durru’l-Mensûr, V, 664’de-Ebû Mûsa el-Eşarînin sözü olarak zikretmektedir.

Ka’b da dedi ki: İsrailoğulları arasında kâfir bir kral vardı. Onun ülkesinden salih bir insan geçti. Allah’a yemin ederim, ben bu krala İslâm’ı sunmadıkça bu topraklardan çıkmayacağım dedi ve ona İslâm’ı sunduktan sonra kral: (Müslüman olursam) Benim mükâfatım ne olacak? dedi. Ona: Cennet deyip cennetin,niteliklerini bildirdi. Peki bana bunun böyle olacağının garantisini kim verebilir, deyince o, ben dedi. Bunun üzerine kral müslüman oldu ve krallığı bıraktı. Ölünceye kadar Rabbine itaate yöneldi. Defnedildiği sabahı elinin kabrin dışına çıkmış olduğunu ve elinde de beyaz bir nûr ile içinde şu ifadelerin yazılı bulunduğu yeşil bir parça gördüler: Allah bana mağfiret buyurdu, beni cennete koydu ve filanın kefil olduğu hususu eksiksiz bana verdi. Bunun üzerine halk acele yola koyularak o adamı bulmaya ve îman ettiklerini ona bildirip krala verdiği teminatı kendilerine de vermesini istemeye koyuldular, o da bunu yaptı. Hepsi de îman ettiler, işte bundan dolayı ona “Zülkifl” ismi verilmiştir.

Bir başka açıklamaya göre o oldukça iffetli davranan bir insandı. Bir belâya düşen, bir itham altında kalan, kendisinden bir alacak istenen her bir kişiye kefil oluyor ve yüce Allah da o kişiyi onun vasıtası ile kurtarıyordu.

Bir diğer açıklamaya göre ona Zülkifl adının veriliş sebebi, yüce Allah’ın ona yapmış olduğu iş ve amellerinin karşılığında kendi döneminde bulunan diğer peygamberlerin amellerinin iki katını vermeyi tekeffül etmiş olmasıdır.

Cumhûr onun peygamber olmadığı görüşündedir. el-Hasen dedi ki: O İlyas’tan önce gönderilmiş bir peygamberdir. Zülkifl’in -Meryem’in geçimini tekeffül etmesi sebebiyle- Zekeriya (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir.

Enbiya 84

Biz de duasını kabul ettik, sıkıntısını giderdik. Ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik – katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir öğüt olarak.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz onun duasını kabul ettik ve başındaki sıkıntıyı açıp giderdik. Ayrıca ona hem katımızdan bir rahmet hem de iyi kullukta bulunanlara bir ibret olmak üzere, aile ve çocuklarını ve onlarla birlikte bir o kadarını da verdik.

es-Sa’lebî dedi ki: Ben hocamız Ebû’l-Kasım b. Habib’i şöyle derken dinledim: Sultanın sarayında fukahâ ve ediblerle dopdolu bir mecliste bulunmuştum. Onlar Eyyûb (aleyhisselâm)ın bu sözlerinin şikâyet yolu ile söylendiği üzerinde icma ettiklerinden sonra bu âyet hakkında bana soru soruldu. Halbuki yüce Allah;

“Gerçekten Biz onu sabredici bulduk” diye buyurmaktadır. Ben şu cevabı verdim: Onun bu sözleri bir şikâyet olsun diye söylenmemiştir. O bu sözlerini dua maksadıyla söylemiştir. Bunun açıklayıcı ifadesi ise

“Biz onun duasını kabul ettik” âyetidir. Duanın kabul edilmesi ise şikayette bulunmanın arkasından değil, duanın arkasından gelir. Orada bulunanlar benim bu açıklamamı güzel buldular, beğendiler.

Cüneyd’e bu âyet-i kerîme hakkında soru sorulmuş, o da söyle demiş: Kendisine yaptığı bol lütuf ve ihsanları dolayısıyla, Allah’a minnet duygularını beslemesi için ona dilemenin fakirliğini, dilenciliğin muhtaçlığını öğretti.

“Ve başındaki sıkıntıyı açıp giderdik. Ayrıca ona… aile ve çocuklarını ve onlarla birlikte bir o kadarını da verdik.” Mücahid ve İkrime dedi ki: Eyyûb (aleyhisselâm)a denildi ki: Biz aile halkını sana cennette verdik. Dilersen onları senin için cennette bırakırız, dilersen onları sana dünyada veririz. Mücahid dedi ki: Yüce Allah onları onun adına cennette bıraktı ve dünyada da onların bir benzerini verdi. en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta onlardan gelen sened sahihtir.

Derim ki: el-Mehdevî de bunu İbn Abbâs’tan nakletmektedir. ed-Dahhak dedi ki; Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: Eyyûb’un hanımı dışında aile halkı vefat etmişti. Yüce Allah onları göz açıp kırpacak kadar bir süreden daha kısa bir süre zarfında diriltti ve ona onlarla birlikte bir o kadarını daha verdi,

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Çocukları vefat etmişti. Diriltildiler ve onlarla birlikte bir o kadar daha çocukları oldu. Katade, Ka’b el-Ahbar, el-Kelbî ve başkaları da böyle demiştir. İbn Mes’ûd dedi ki: Onun yedisi erkek, yedisi kız olmak üzere bütün çocukları vefat etmişti. Ona şifa verildikten sonra hepsi de diriltildiler. Hanımı yedi erkek, yedi kız çocuk daha doğurdu, es-Sa’lebî dedi ki: Âyetin zahirine daha yakın görülen bu görüştür.

Derim ki: Çünkü onlar daha önce el-Bakara Sûresİ’nde (2/243. âyetin tefsirinde);

“Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi?” (el-Bakara, 2/243) ayetinin kıssasında açıklandığı üzere; ecelleri gelmeden önce imtihan olmak üzere ölmüşlerdi. Yine benzeri bir açıklama (Mûsa -as- ile birlikte bulunup) yıldırım çarpması sonucu ölen, sonra da diriltilen kişilerin kıssasında (bk. el-Bakara, 2/55-56. âyetler, 3. başlık ve el-A’raf, 7/155. âyetlerin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır. Bunlar hep ecellerinden önce vefat etmişlerdi. Burada da durum böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mücahid ve İkrime’nin görüşüne göre âyetin anlamı şöyle olur: “Ona aile ve çocuklarını” âhirette; “ve onlarla birlikte bir o kadarını da” dünyada “verdik.”

Nakledildiğine göre yüce Allah’ın emri üzerine ayağını yere bir defa vurup sıcak bir su pınarı kaynayınca eliyle bir avuç su alıp, bir defa silkeleyince kurtçuklar üzerinden etrafa yayıldı. Suya bir defa dalınca eti geldi ve yerli yerine oturdu. Yüce Allah ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını geri verdi. Evinin temelleri ölçüsünde bir bulut ortaya çıktı. Gece, gündüz üç gün süreyle altın çekirgeler yağdırıp durdu. Yüce Allah ona Cebrâîl (aleyhisselâm)ı gönderdi vt; ona; Doydun mu? dedi. O, Allah’tan (O’nun lutfundan) kim doyar ki? dedi. Yüce Allah ona şunu vahyetti: Sen belâya düşmeden önce de, düştükten sonra da seni sabırlı diye övdüm. Eğer Ben senin her bir saç telinin altına sabrı koymamış olsaydım, sen sabredemezdin.

“Hem katımızdan bir rahmet” yani Biz bunu nezdimizden bir rahmet olmak üzere ona yaptık. Bir görüşe göre de yarın mükâfatı daha büyük olsun diye Biz onu böylece sınadık.

“Hem de iyi kullukta bulunanlara bir ibret olmak üzere” kullara hatırlatmak üzere “onu böylece sınadık.” Çünkü onlar çağdaşlarının en faziletlisi olmakla birlikte Eyyûb’un uğradığı belâyı, bu belâya sabrını ve Allah tarafından imtihan edilişini hatırlayacak olurlarsa, dünyanın zorluk ve sıkıntılarına sabredip katlanmak noktasında Eyyûb (aleyhisselâm)ın yaptığına benzer bir tutum takınmaya kendilerini hazırlarlar. Böylelikle bu ibadetlerini sürdürmek ve zorluklara tahammül etmek noktasında onlar için bir uyarıcı olur.

Eyyûb (aleyhisselâm)ın bu belâsının devam ettiği süre hususunda farklı görüşler vardır, İbn Abbâs: Bu belâsı yedi yıl, yedi ay, yedi gün ve gece devam etmiştir derken, Vehb otuz sene devam etmiştir der, el-Hasen yedi yıl, altı ay devam etmiştir, demiştir.

Derim ki: Bundan daha sahih olanı -doğruyu en iyi bilen Allah’tır- onsekiz senedir. Bunu da İbn Şihâb Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmiş olup önceden geçtiği üzere İbnu’l-Mubârek bunu zikretmiştir.

Enbiya 83

Eyüp’ü de an; hani Rabbine: “Bana sıkıntı dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye seslenmişti.

Diyanet Vakfı
Eyyubu da (an). Hani Rabbine: «Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin» diye niyaz etmişti.

Kurtubi Tefsiri
Eyyûb’u da (an). Hani Rabbine: “Rabbim, başıma bu belâ gelip çattı ve Sen merhametlilerin merhametlisisin” diye seslenmişti.

“Eyyûb’u da” an.

“Hani Rabbine! Rabbim başıma bu belâ gelip çattı… diye seslenmişti.” Yani benim bedenimde bir belâ, malımda ve aile halkımda bir musibel gelip beni buldu.

İbn Abbâs dedi ki: Ona

“Eyyûb” adının veriliş sebebi, her durumda yüce Allah’a dönüşünden dolayıdır.

Rivâyet edildiğine göre Eyyûb (aleyhisselâm) oldukça büyük serveti bulunan Rumlardan bir adam idi. Oldukça iyi, takva sahibi, yoksullara merhametli idi. Yetimleri ve dulları görüp gözetiyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, misafire ikramlarda bulunuyor, yolda kalmışı gideceği yere kadar ulaştırıyor, yüce Allah’ın nimetlerine şükrediyordu. Kavmi ile birlikte zorba olan büyüklerinin huzuruna girdiler ve bir hususta onunla konuştular. Eyyûb kendisine ait olan bir ekin dolayısıyla onunla yumuşak konuşmaya başladı. Yüce Allah da kendisini, malını ve ailesini kaybetmekle bedeninde de hastalıkla imtihan etti. Öyle ki eti parça parça döküldü, bedeni kurtlandı. Sonunda onun hemşehrileri kendisini kasabanın dışına çıkardılar. Hanımı kendisine hizmet ederdi.

el-Hasen dedi ki: Bu şekilde dokuz yıl, altı ay kaldı. Yüce Allah onu kurtarmayı murad edince kendisine;

“Ayağını yere vur. Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur.” (Sâd, 38/42); bu senin için şifa kaynağı olacaktır, Ben sana aile halkını, malını, çocuklarını ve onlarla beraber bir o kadarını geri bağışladım, diye buyurdu. İleride Sâd Sûresi’nde (38/41. âyet ve devamının tefsirinde) müfessirlerin Eyyûb kıssası İle İlgili olarak şeytanın kendisine musallat kılınması ve bu kanaati savunanların görüşlerinin reddedilmesi ile ilgili açıklamalar -yüce Allah’ın izniyle- gelecektir.

Eyyûb (aleyhisselâm)ın:

“Rabbim, başıma bu belâ gelip çattı” âyeti ile ilgili olarak farklı onbeş (görüleceği gibi onyedi) görüş ileri sürülmüştür.

1- O namaz kılmak üzere ayağa kalkmak istedi, kalkacak gücü kendisinde bulamayınca belâst dolayısıyla şikayet etmek kastıyla değil, halini bildirmek üzere

“başıma bu belâ gelip çattı” dedi. Bu açıklamayı Enes, (peygambere) merfu olarak rivâyet etmiştir.

2- Bu âyet, onun aczini ifade ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu sabra aykırı değildir.

3- Şanı yüce Allah bu sözleri söylemesini sağladı. Tâ ki başlarına gelen musibetleri açıklamak hususunda ondan sonra gelecek belâ ehline delil olsun.

4- Âdemoğlu niteliği ile belâya katlanmaktaki zaafını ortaya koymasını sağlamak üzere, yüce Allah bu sözleri ona söyletti.

5- Kırk gün süreyle ona vahiy gelmez oldu. Rabbinin kendisinden uzaklaşacağından korkarak; “Bu belâ başıma gelip çattı” dedi. Bu da Ca’fer b. Muhammed’in görüşüdür.

6- Onun söylediklerini yazan öğrencileri bu hale ulaştığını görmeleri üzerine ondan yazdıklarını sildiler ve: Bu adamın Allah nezdinde bir değeri yoktur, dediler. O da vahyin ve dinin, insanların elinden gitmesi şeklindeki bu belâdan Allah’a şikâyette bulundu. Bu açıklama, senedi sahih olmayan açıklamalardandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır, Bu görüşü İbnu’l-Arabî ifade etmiştir.

7- Bir kurt onun etinden yere düştü, onu yerden alıp yerine koydu. Bu kurt onu sokunca bu sefer: “Başıma bu belâ gelip çattı” diye bağırdı. Bu sefer ona: Sen bize karşı mı sabır gösterisinde bulunuyorsun, denildi, İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu, sahih bir nakle ihtiyacı olmakla birlikte oldukça uzak bir ihtimaldir. Bu şekilde sahih bir naklin varlığına da imkân yoktur.

8- Kurtlar onun bedenini yiyip duruyorlardı. O buna sabretti, nihayet bir kurt kalbine, diğeri onun diline daldı. Bu sefer: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi. Çünkü böylelikle Allah’ı anmaktan başka şeylerle meşgul olacaktı. İbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer bunun bir senedi bulunsaydı ve gelişigüzel bir iddia olmasaydı, ne kadar da güzel olurdu!

9- Ona bu belânın hangi sebeb ve maksatla verildiği açıklanmadı, bunu da anlamasına fırsat verilmedi. Acaba bu belâ bir tehdit miydi, bir azaptandınız mıydı, bir özellik miydi, bir arındırma mıydı, bir azık yahut bir temizleme miydi? O bakımdan o: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi. Yani hangi sebebten ötürü bu sıkıntıların geldiği benim için içinden çıkılamaz bir hal olarak musibete dönüştü. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu gereksiz bir aşırıya kaçmaktır.

10- Ona: Allah’tan afiyet vermesini dile, denildi. O da şöyle dedi: Ben yetmiş yıl boyunca nimetler içinde yüzdüm. Yedi yıl da belâ içerisinde kalabilirim. İşte o vakit ondan dilekte bulunurum. Bunun İçin: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi. İbnu’l-Arabî dedi ki; Böyle bir şey mümkündür fakat onun belâda kaldığı süre ile ilgili sahih bir haber bulunmadığı gibi bu kıssa hakkında da sahih bir rivâyet yoktur.

11- Onun belâsı İblis’in hanımına: Bana secde et, demesi idi, O hanımının imanının gideceğinden, böylelikle helâk olacağından ve kendisine bakacak kimse kalmayacağından korktu.

12- Onun belâya uğradığı üzerinde görülmeye başlayınca kavmi: Onun bizimle birlikte kalması pislikleri bize zarar vermeye başladı. Haydi bizim yanımızdan uzaklaşıp çıksın, dediler. Hanımı onu alıp şehrin dış taraflarına çıkardı. Şehrin dışına çıktıklarında onu görürler ve onu görmeyi bir uğursuzluk sayarlardı. Bunun üzerine: onu göremeyeceğimiz bir yere kadar uzaklaşıp gitsin, dediler. O da kasabadan uzakça bir yere çıkıp gitti. Hanımı onun işlerini görüyor ve günlük gıdasını ona götürüyordu. Bu sefer şöyle dediler: O ona değiyor, gelip bizimle oturup kalkıyor. Bu sebebten de onun belâsı da bize bulaşıyor. O bakımdan hanımını ondan büsbütün koparıp uzaklaştırmak istediler. O da: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi.

13- Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr dedi ki: Eyyûb’un iki kardeşi vardı. Yanına geldiler, uzakta bir yerde ayakta durdular. Aşırı kokusundan ötürü ona yaklaşamadılar. Onlardan birisi şöyle dedi: Allah Eyyûb’un hayırlı bir kimse olduğunu bilseydi, ona böyle bir belâyı vermezdi. O kendisi için bu sözden daha ağır bir söz işitmemişti. Tam bu esnada: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi. Sonra şöyle dua etti:” Allah’ım eğer Sen benim herhangi bir yerde aç bir kimse olduğunu bildiğim halde asla tok bir karınla gecelememiş olduğumu biliyor isen beni tasdik et.” Semada bir münadi: “Benim kulum duğru söyledi” diye seslendi. Kardeşleri de bu sesi işittiler, hemen secdeye kapandılar.

14- “Başıma bu belâ gelip çattı” ifadesi, düşmanların benim bu halime sevinmeleri belâsı demektir. Bundan dolayı kendisine: Başına gelen belâda sana en ağır gelen ne oldu? diye soruldu. Kendisi de: Düşmanların halime sevinmeleri, diye cevap verdi. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu mümkündür, çünkü kelimullah Mûsa’dan kardeşi kendisini bu hale düşmekten kurtarmasını istemiş ve şöyle demişti:

“Bu kavim beni gerçekten zayıf buldular. Neredeyse beni öldüreceklerdi. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma!” (el-A’râf, 7/150)

15- Hanımının uzunca zülüfleri vardı. Eyyûb’a ihtiyacı olan bir faydayı sağlamak maksİsmi ile bu zülüflerini kesmiş ve bunların bedeli ile yiyecek bazı şeyler alıp, bunları ona getirmişti. O ise hareket ederken, bir yerden başka bir yere giderken onun zülüflerine tutunuyor idi. Yerinden kalkıp başka yere gitmek isteyince bunları bulamayınca buna güç yetiremedi ve bu sefer: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi.

Bir diğer görüşe göre hanımı sattığı zülüfleri karşılığında yiyecek satın alınca îblis bir adam suretinde ona geldi ve: Senin hanımın hayasızlık işledi ve bunun karşılığında ücret aldı, saçlarını kestirdi, dedi. Eyyûb da ona sopa vuracağına dair yemin etti. Bu sebeble hanımının kalbinin uğradığı belâ ve sıkıntı, Eyyûb’un kalbindeki belâ ve sıkıntıdan daha ağır idi.

16- Derim ki: Burada İbn el-Mubarek’in söz konusu ettiği onaltıncı bir görüş daha vardır: Bize Yûnus b. Yezid, Akîl’den haber verdi. O İbn Şihab’dan naklettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün peygamber Eyyûb (aleyhisselâm)ı ve ona isabet eden belâyı söz konusu etti… deyip hadisi zikretti. Hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: Ona sabrı tavsiye eden ve onun yanından ayrılmayan yakın arkadaşlarından birisi ona dedi ki; Ey Allah’ın Peygamberi! Senin halin beni hayrete düşürmüştür ve ben bunu senin kardeşin ve arkadaşına zikretmiş bulunuyorum: Allah seni, hanımını, malını kaybetmekle belâya düşürdüğü gibi, cesedinde de seni belâya uğrattı. Bu onsekiz yıldan beri böylece devam ediyor ve sonunda şu gördüğün hale kadar geldi. Allah sana merhamet edip senin bu belâ ve sıkıntılarını gidermeli değil mi? Sen öyle bir günah işlemiş olmalısın ki, kimsenin böyle bir günah işlemiş olduğunu sanmıyorum. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) dedi ki: “Ben onların neler söylediklerini bilmiyorum. Ancak aziz ve celil olan Rabbim biliyor ki ben karşılıklı iddialarda bulunan ve her birisi Allah adına yemin eden -yahut ta karşılıklı olarak birbirine kızarak iddialarda bulunan ve her birisi Allah adına yemin eden- iki kişi yanımdan geçiyor, ben de ailemin yanına geri dönüyor, onların yeminlerinin keffaretini ödüyordum. Bundan maksadım ise, onun ismini anan herhangi bir kimsenin günaha girmesini; kimsenin hak olmayan bir maksatla ismini anmayıgını isteyişimdi.” Bunun üzerine Rabbine: “Rabbim, başıma bu belâ gelip çattı ve Sen merhametlilerin merhametlisisin” diye seslenmişti. Onun bu duası şanı yüce ve mübarek olan Allah’a halini arzetmesinden ibaretti. O, durumunun ulaştığı noktayı haber veriyordu. Şanı yüce ve mübarek olan Allah’tan gelenlere O’nun uğrunda sabrediyordu… deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

17- Birilerinden işittiğim fakat tesbit edemediğim bir görüş de şudur: Bir kurtçuk bedeninden yere düştü. Onu yerine iade etmek için aradıysa da bulamadı. Bu sefer: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi. Bunu söylemesi ise o kurtçuğu bulamamaktan ötürü kaçırdığı ecir idi. İyileşeceği vakte kadar ecrinin tam ve eksiksiz kalmasını istemişti. Bu açıklamalarının hiçbirisinin itibar edilecek bir senedi bulunmamaktadır. Kimisi bir takım kıssacıların hayali açıklamasıdır, kimisi İsrailiyyâttır. Bu güzel bir açıklamadır, ama senede ihtiyacı vardır.

İlim adamları dediler ki: Onun “başıma bu belâ gelip çattı.” sözleri tahammülsüzlükten dolayı söylenmiş sözler değildi. Çünkü yüce Allah:

“Biz onu sabredici bulduk” (Sâd, 38/44) diye buyurmaktadır. Aksine o bu sözlerini dua olarak söylemişti. Şikâyette sabırsızlık ise, yüce Allah’a değil, mahlukata yapılandır. Allah’a dua etmek, kaderine rızaya aykırı değildir.

Enbiya 82

Şeytanlardan da onun için denize dalanlar ve başka işler yapanlar vardı. Biz onları koruyorduk.

Diyanet Vakfı
Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.

Kurtubi Tefsiri
Şeytanlardan denize dalan ve onun İçin bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler Bizlerdik.

“Şeytanlardan denize dalan…lan da” musahhar kılmıştık. Bununla su allına dalanları kastetmektedir. Yani bunlar onun İçin denizden mücevherat çıkartırlardı.

“el-Ğavs” suyun altına inmek demektir. “Suya battı, demek” olur. Bir şeye hücum edene de; denilir. “el-Ğavvâs” inci çıkarmak üzere denize dalan kişi demektir. Bu işin yapılmasına da “el-ğıyâse” denilir.

“Ve onun için bundan başka işler görenleri” yani dalmanın dışında başka işler yapanları… (musahhar kıldık.) Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Bununla büyük binalar, büyük heykeller ve buna benzer yerine getirilmesi için kullandığı, görevlendirdiği işlerin yapılmasını kastetmektedir; de denilmiştir.

“Onları” yani amellerini

“gözetenler Bizlerdik.” el-Ferrâ’ dedi ki: Amellerini bozmaya karşı onları koruyanlar; yahut Süleyman döneminde Âdemoğullarından herhangi birisini rahatsız etmelerine karşı onları koruyanlar Bizlerdik.

Onları kaçmaktan yahut da emre karşı gelmekten “gözetenler Bizlerdik” diye de açıklanmıştır. Yahut da Biz onları emrime karşı gelmekten yana koruduk.

Hamam, hamam otu, değirmenler, şişelerdeki çeşitli ilaçlar ve sabunun şeytanların ortaya çıkardıkları şeyler oldukları da söylenmiştir.

Enbiya 81

Süleyman’a da, buyruğuyla, bereket verdiğimiz ülkeye esen güçlü rüzgârı boyun eğdirdik. Biz her şeyi hakkıyla bileniz.

Diyanet Vakfı
Süleymanın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgarı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.

Kurtubi Tefsiri
Süleyman’ın emrine de şiddetli rüzgarı verdik. Onun emriyle bereket verdiğimiz toprağa hızlıca götürürdü. Biz herşeyi bilenleriz.

“Süleyman’ın emrine de şiddetli rüzgarı verdik.” Yani şiddetle esen rüzgarı Süleyman’ın emrine musahhar kıldık. Bu kökten olmak üzere; Rüzgar şiddetle esti” denilir. Şiddetle esen rüzgara da; ve denilir. Esedoğulları lehçesinde; “Rüzgar şiddetle esti” denilir. îsm-i faili de; İle …diye gelir. ise, saman demektir. Rüzgarın şiddetli esişine de bu isim verilmiştir. Çünkü rüzgar samanı yerinden alıp şiddetle uçurur.

Abdurrahman el-A’rec, es-Sülemî ve Ebû Bekr “ha” harfi ötreli olarak makabli (önemli âyetler) ile ilişkili olmaksızın diye okumuşlardır. “Süleyman’a da rüzgar musahhar kılınmıştı” anlamında mübtedâ ve haber olur.

“Onun emriyle bereket verdiğimiz toprağa” yani Şam’a

“hızla götürürdü.”

Rivâyet edildiğine göre rüzgar onu ve arkadaşlarını istediği yere götürür, sonra tekrar Şam’a geri getirirdi.

Vehb dedi ki: Dâvûd oğlu Süleyman meclisine gitmek üzere çıktığı vakit kuşlar huzurunda dururlar. Cinler ve insanlar o tahtına oturuncaya kadar huzurunda ayakta kalırlardı. Çokça Savaşan, gazaya çıkan birisi idi. Gaza yapmaksızın yerinde durmazdı. Gaza yapmak istedi mi emir verir, keresteler yere uzatılır, insanlar, hayvanlar, Savaş aletleri bu kerestelerin üzerlerine konurdu.

Sonra hızlıca esen rüzgara emir verir. O da bunları taşırdı. Sonra tatlı ve yumuşak esen rüzgara emir verir ve bu rüzgar onu gidişi bir ay, gelişi bir ay süren bir mesafeye kadar götürürdü. İşte yüce Allah’ın:

“Biz de emriyle yumuşak olarak istediği yere akıp giden rüzgarı emrine verdik.” (Sad, 38/36) âyetinin anlamı budur. “er-Ruh┑ yumuşak esen rüzgar demektir.

“Biz herşeyi bilenleriz.” Yani Biz her ne yaparsak onun tedbir ve idaresini çok iyi bilenleriz.

Enbiya 80

Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik ki savaşta sizi korusun. Artık şükreder misiniz?

Diyanet Vakfı
Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz, ona sizin faydanıza sizi Savaşlarınızda korusun diye giyecek yapma sanatını öğrettik. Acaba şükredecek misiniz?

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Demirden Zırh Yapma Sanatı:

“Ve Biz, ona sizin faydanıza… giyecek yapma sanatını öğrettik.” Yani demiri kendisine yumuşatmak suretiyle zırh edinme sanatını öğrettik.

“Lebûs”: Giyecek” Araplarca her türlü silâhın adıdır. Bu ister tam bir zırh olsun, ister yarım zırh olsun, ister kılıç, ister mızrak olsun. el-Hüzelî bir mızrağı nitelendirirken şöyle demektedir:

“Beraberimde Öyle bir lebûs (mızrak) vardır ki o kahraman için;

Dehşetle kaçıp giden öküzün alnındaki bir boynuz gibidir ”

Lebûs, giyilen herbir şey demektir: İbnu’s-Sikkît de şu beyiti nakletmektedir:

“Her bir durum için ona has elbisesini giyin,

Ya onun nimetlerini yahut da sıkıntılarını.”

Yüce Allah burada zırhı murad etmektedir. Bu kelime melbûs (giyilen şey) anlamındadır. Nitekim “binilen” anlamında “er-rekûb” ile “sütü sağılan” anlamında da “el-halûb” de bu kabildendir.

Katade dedi ki: Halkalı zırhlan ilk imal eden kişi Dâvûd (aleyhisselâm)dır, O zamana kadar zırhlar düz parçalardan oluşuyordu, bunları ören ve halkalar halinde ilk yapan kişi odur.

2- Savaşta Silâhlara Karşı Korunmak:

“Sizi Savaşlarınızda korusun diye” yani giriştiğiniz Savaşlarda sizi himaye etsin diye.

Kılıç, ok ve mızrağa karşı yani Savaşlarınızdaki âletlere karşı sizi korusun diye anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre muzaf hazfedilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Savaşlarınızda” âyeti, silâhlarınıza karşı… demektir. ed-Dahhak: Düşmanlarınızın size karşı Savaşlarınızda diye… açıklamıştır. Anlam birdir.

el-Hasen, Ebû Ca’fer, İbn Âmir, Hafs ve Ravh “Sizi… korusun diye” âyetini sıfata bağlı olarak “te” ile okumuştur. Burada: “Sıfata bağlı olarak” diye tercüme ettiğimiz ibare; metinde: “redden ale’s-sıfatı” şeklindedir. Ancak bunun böyle olmasının burada bir manası yoktur. Doğrusu: Reciden ala’s-san’ti” şeklinde olması gerekir. O taktirde ifade “(âyette geçen) sanat lâfzı müennes (dişil) olduğundan fiil de milennes kipi ile gelmiştir…” demek olur. Bu sanatla Savaşta kendinizi koru yasınız… anlamına gelir Bundan sonraki diğer açıklamalar da bu kanaatimizi doğrulamaktadır Ayrıca bk. el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, II, 209.

Bunun giyecek ve zırhlar demek olan “koruma”ya ait olduğu da söylenmiştir. Şeybe, Ebû Bekir, el-Mufaddal, Ruveys ve İbn Ebi İshak ise bunu “sizi koruyalım diye” anlamında olmak üzere “te” yerine “nûn” ile okumuşlardır. Buna sebeb de “ve Bizona… öğrettik” diye buyurulmuş olmasıdır. Diğerleri ise “ya” ile (sizi koruması için anlamında) diye okumuşlar ki, bu fiilin öznesi ya “giyecekler”dir, yahut da mana “Allah sizi korusun diye” demektir.

“Acaba” sizin için zırh yapmanın kolaylaştırılması nimetine karşılık

“şükredecek misiniz” âyet Rasûlüme itaat etmek suretiyle “acaba şükredecek misiniz” diye de açıklanmıştır.

3- Sanayi ve Sebeblere Başvurmak:

Bu âyet-i kerîme çeşitli sanayi dallarıyla uğraşmak ve sebeblere baş vurmak noktasında aslî bir delildir. Akıl ve fikir sahiplerinin kabul ettiği görüş de budur. “Bu gibi şeyler zayıf kimseler için meşru kılınmıştır” diyen cahil ve ahmakların görüşü doğru olamaz, sebeblere başvurmak Allah’ın yarattıklarındaki bir sünnetidir. Buna kim dil uzatırsa Kitab ve sünnete de dil uzatmış olur ve sözünü ettiğimiz kimseleri de zaafa ve Allah’ın minnetini kabul etmemeye nisbet etmiş olur. Yüce Allah, peygamberi Dâvûd (aleyhisselâm)’ın zırh yaptığını bize haber vermektedir. Aynı şekilde o hurma yaprağından zenbil de yapardı, el emeği ile geçinirdi. Âdem çiftçi, Nûh marangoz, Lokman terzi, Talut da tabak idi, sakalık yaptığı da söylenmiştir. Kişi sanat sahibi olmakla İnsanlara el açmaktan kendisini korur, sanat sayesinde kendisine gelecek zararları ve fakirliği uzaklaştırır. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: “Muhakkak Allah meslek sahibi (mesleğinde çalışan) zayıf, iffetli hareket eden mü’mini sever. Buna karşılık ısrarla dilencilik yapan kimseye de buğz eder.” “Muhakkak Allah meslek sahibi mü’mini sever” şeklinde: Taberâni, el-Mu’cemu’l-Evsat, IX, 431; Beyhâkl, Şuabvrl-Îman II, 88.

Buna dair daha geniş açıklamalar ileride el-Furkan Sûresi’nde (25/20. âyet, 3. başlıkta) gelecektir. Daha önceden de birden çok âyet-i kerîmede bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu açıklamalar da yeterlidir. Yüce Allah’a hamd olsun.

Enbiya 79

Biz bu hükmü Süleyman’a anlattık. Her birine hüküm ve ilim verdik. Davud’la birlikte dağları ve kuşları tesbih ettirdik. Biz bunu yapmaya kadirdik.

Diyanet Vakfı
Böylece bunu (bu fetvayı) Süleymana biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davuda boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve İlim verdik. Davud’a da onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları müsahhar kıldık. Yapanlar Bizleriz,

4- Hükümlerinin Mahiyeti:

“Biz onu” yani meseleyi ve onun hakkındaki hükmü

“Süleyman’a kavratmıştık.” Burada hakkında hüküm verilen meseleden zamir ile söz edilmesi, buna delil teşkil edecek ifadelerin önceden geçmiş olmasındandır.

Süleyman (aleyhisselâm)ın hükmünün babasının hükmünden daha üstün oluşu şu bakımdandır: O, onların her birisinin elinde bulundurduğu öz malını elinde bulundurmasına devam etmesine hükmetmiş ve böylelikle rahat içerisinde kalmasını sağlamıştı. Dâvûd (aleyhisselâm) ise koyunları ekinin sahibine vermeyi uygun görmüştü.

Bir kesim şöyle demiştir: Hayır, o koyunları ekin sahibine, ekini de koyunların sahibine vermişti.

İbn Atiyye dedi ki: Birinci görüşe göre o, koyunların telef ettikleri mahsule eş değerde olduklarını görmüş olmalıdır. İkinci görüşe göre ise o, koyunların ekine ve gelire eş değerde olduklarını görmüştür.

Süleyman (aleyhisselâm) hasımların çıktıkları kapı tarafında oturdu. Dâvûd (aleyhisselâm)ın yanına da bir başka kapıdan giriyorlardı. Hasımlar, Süleyman (aleyhisselâm)ın bulunduğu taraftan çıktıklarında onlara: Aranızda Allah’ın peygamberi Dâvûd ne şekilde hüküm verdi? diye sordu. Hasımlar: Koyunların ekin sahibine verilmesine hükmetti, dediler. O: Hüküm belki başka türlü alabilir, benimle beraber geliniz, dedi. Babasının yanına varıp: Ey Allah’ın Peygamberi, dedi. Sen şunu şunu hükme bağladın, ben ise her iki kişiye de daha uygun gelen bir görüşe vardım. Dâvûd (aleyhisselâm) O nedir? deyince şöyle dedi: Koyunları ekin sahibine ver, o koyunların sütlerinden, yağlarından, yünlerinden faydalansın. Ekini de ona bakmak Üzere koyunların sahibine ver. Koyunların zarar verdiği o ekin ercesi sene telef olmadan önceki haline gelince herkes elindeki malı öbürüne teslim etsin.

Bunun üzerine Dâvûd (aleyhisselâm): Oğulcağızım, gerçekten başarılı bir hüküm verdin. Allah senin bu kavrayışını sürekli kılsın, deyip oğlu Süleyman’ın verdiği şekilde o da hüküm verdi. Bu manadaki açıklamaları İbn Mes’ûd, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

el-Kelbî dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm) koyunları ve koyunların telef ettikleri bağın kıymetini göz önünde bulundurdu. Her ikisinin eşit değerde olduklarını görünce koyunları bağın sahibine verdi. en-Nehhâs da böyle demiştir: Onun koyunların ekin sahibine verilmesini hükme bağlaması, koyunların değerinin ona yakın olmasından ötürüdür.

Süleyman’ın hükmü hakkında da şöyle denilmiştir; Ekin sahibinin koyunlardan elde ettiklerinin değeri ile koyunların telef ettikleri ekinlerin değeri aynı şekilde eşit idi.

5- Dâvûd ve Süleyman (aleyhisselâm)ın Hükümlerinin Değeri:

“Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik” âyetinden bazı kimseler Dâvûd (aleyhisselâm)ın bu olayda hata etmediğini, aksine bu hususta kendisine ilim ve hikmetin verilmiş olduğu sonucunu çıkarmışlar. Yüce Allah’ın:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyetinin da Süleyman (aleyhisselâm)ın Dâvûd (aleyhisselâm)a karşı bir üstünlüğünü İfade ettiğini ve üstünlüğünün de nihayette Dâvûd (aleyhisselâm)a döndüğünü söylemişlerdir. Baba da zaten oğlunun kendisinden üstün olmasına sevinir.

Bir diğer kesim şöyle demiştir: Hayır, o bu olayda istenen muayyen sonucu isabet ettirememiştir. Allah onu, başka bir olay ile ilgili olarak kendisine hikmet ve ilim vermiş olduğunu belirterek öğmektedir. Bu olayda isabet eden Süleyman (aleyhisselâm)dır, hata eden de Dâvûd (aleyhisselâm)dır. Başkalarında görüldüğü gibi peygamberlerde de yanlış ve hata yapmak imkânsız bir şey değildir. Aksine onlar hataları üzerinde bırakılmazlar. Başkaları hataları konusunda (uyarılmayıp) bırakılsalar dahi.

Velid, Dimaşk (Şam)daki kiliseyi yıkınca, Bizans Hükümdarı ona şu mektubu yazdı: “Sen babanın ilişmediği kiliseyi yıkmış bulunuyorsun.”

Eğer sen isabet ettiysen baban hata etmiştir, eğer baban isabet ettiyse sen hata etmiş bulunuyorsun. Bunun üzerine Velid: “Dâvûd ve Süleyman’ı da (an.) Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükümlerine şahit idik. Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve İlim verdik” âyetini yazarak cevap verdi.

Bir kesim de şöyle demiştir: Dâvûd ve Süleyman -İkisine de selâm olsun-peygamberdi. Bunlar kendilerine gelen vahye göre hüküm verirlerdi, Dâvûd bir vahye göre hüküm verdi, Süleyman da yüce Allah’ın kendisi ile Davud’un hükmünü neshetmiş olduğu başka bir vahye göre hüküm verdi. İşte buna göre “Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyeti Davud’a verilen vahyi neshedici vahiy yoluyla kavratmıştık ve Süleyman’a da bunu Davud’a tebliğ etmesini emretmiştik demek olur. “Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik.”

Bu da İbn Fûrek’in de aralarında bulunduğu bir grup ilim adamının görüşüdür. Cumhûrun kanaatine göre ise; her ikisi ictihİsimlerina dayanarak hüküm vermişlerdi ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur;

6- Peygamberlerin tçtihad Etmeleri Câiz midir?:

İlim adamları peygamberlerin içtihad etmelerinin câiz olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Câiz olmadığını söyleyenler olmuş ise de; muhakkikler câiz olduğunu bildirmişlerdir. Çünkü peygamberlerin içtihad etmeleri aklen imkânsız değildir. Diğer taraftan içtihad şer’î bir delildir. O halde peygamberlerin bunu delil olarak kullanmalarının imkânsız görülecek bir tarafı yoktur. Nitekim şanı yüce Allah’ın:

“Bu husus ağırlıklı olarak sende bir kanaat halini alırsa, kanaatinin ağır bastığı tarafı sen kesin inanıp ve Benim hükmüm olduğunu kabul edip bunu ümmetine tebliğ et” diye buyurmuş olması da aklen imkânsız bir şey değildir.

Eğer: İçtihadın delil olması nassın olmaması halinde söz konusudur. Peygamberlerin nass bulamaması ise söz konusu değildir, denilecek olursa biz de şöyle cevap veririz:

Melek inmeyecek (ve gerek duyulan nassı getirmeyecek) olursa, onlarda da nass bulunmamış olur. Onlar da ellerinde bulunan nassların manalarını araştırmak hususunda kendileri dışındaki diğer müçtehidlerle aynı durumda olurlar. Kendileri ile sair müçtehidler arasındaki fark; peygamberlerin içtihİsimlerinda hatadan, yanlışlık yapmaktan ve kusurlu davranmaktan masum (korunmuş) olmalarında ortaya çıkar. Başkaları ise böyle değildir. Nitekim Cumhûrun kanaatine göre bütün peygamberler içtihİsimlerinda hata etmekten ve yanlışlık yapmaktan yana korunmuşlardır.

Şâfiî mezhebi âlimlerinden Ebû Ali İbn Ebi Hüreyre’nin kanaatine göre de Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberlerin hata etmeleri açısından özel bir konumda bulunmaktadır. O, bizim peygamberimiz ile sair peygamberler arasında fark gözetmekte ve son peygamberin arkasından hatasını telafi edecek bir kimse bulunmadığı için, yüce Allah’ın onu hatadan korumuş olduğunu, diğer peygamberlerden sonra ise hatalarını telafi edecek kimselerin gelmiş olduğunu söylemektedir.

Şöyle de denilmiştir: Genel olarak bütün peygamberlerle bizim peygamberimiz arasında hatalarının mümkün olması açısından bir fark yoktur. Ancak onlar, o hatalarını uygulama noktasında bırakılmazlar. Dolayısıyla onlardan sonra gelecek olan peygamberlerin o hatalarını telâfi etmelerine itibar edilmez. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir kadın iddet hakkında soru sormuş, o da ona: “Dilediğin yerde iddet bekle” dedikten sonra, aynı kadına: “Yazılı vade sona erinceye kadar evinde bekle” diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Talâk 44; Tirmizî, Talâk 23; Nesâî, Talâk 60; İbn Mâce, Talâk 8; Dârimî, Talâk 14; Muvattâ’, Talâk 87; Müsned, VI, 370, 421

Bir adam ona: Ne dersin? Ben ecrimi Allah’tan bekleyerek öldürülecek olursam, cennete ulaşmama herhangi bir şey engel olur mu? diye sorunca, ona önce; “Hayır” demiş, sonra da onu çağırarak: “Borç müstesna, Cebrâîl (aleyhisselâm) bana böyle haber verdi” diye buyurmuştur. Müslim, İmâre 117; Tirmizî, Cihad 33; Nesâî, Cihâd 32; Muvatta’’, Cihâd 31; Dârimî, CihSıl 21; Müsned, V, 297, 304, 308.

7- Hakim ve Müçtehidlerin Farklı İçtihİsimlerinın Hükmü:

el-Hasen dedi ki: Eğer bu âyet-i kerîme olmasaydı, hakimlerin helâk olacakları görüşüne varırdım. Ancak yüce Allah Süleyman (aleyhisselâm)ı doğruluğu isabet ettirmesi dolayısıyla överken, Dâvûd (aleyhisselâm)ı da içtihadı dolayısıyla mazur görmüştür.

İlim adamları farklı sonuçlara varmaları halinde feri meselelerde içtihad eden müçtehidlerin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesimin kanaatine göre hak Allah’ın nezdinde yalnızca bir taraftadır. Buna dair de bir takım deliller ortaya koymuş, müçtehidleri de bu delilleri araştırmaya, bunlar üzerinde düşünmeye davet etmiştir. Belli bir meselede istenen muayyen hükme ulaşan bir kimseye gelince; işte mutlak olarak isabet eden odur. Böyle bir kişinin de iki ecri vardır, biri içtihad ecri, diğeri de İsabet ettirme ecri. Hakka isabet ettiremeyen ise, içtihad etmekte isabetli fakat muayyen hakki isabel ettirememek bakımından da hatalıdır. Böyle bir kimsenin de bir ecri vardır. Bununla birlikte mazur da değildir. İşte Süleyman da istenen hakka isabet ettirmiş ve kavradığı husus da bu olmuştur.

Bir başka kesim hata eden âlimin mazur olmamakla birlikte, hatası dolayısıyla günahkâr da olmayacağı görüşündedir. Bir kesim de şu görüştedir: Hak belli bir taraftadır. Yüce Allah da ona dair delilleri açıkça ortaya koymuş değildir. Aksine o meseleyi müçtehidlerin görüşlerine havale etmiştir. Bu hakkı isabet ettiren isabet etmiş, ettiremeyip hata eden ise hem mazurdur hem de ecir alır. Yüce Allah (bu gibi hususlarda) bizden muayyen gerçeği isabet ettirmekle kulluk etmemizi istememiştir. O bizden sadece içtihad ederek, kulluk etmemizi istemiştir.

-Aynı zamanda Malik’in ve mezhebine mensub ilim adamlarının (Allah onlardan razı olsun) bellenmiş ve tesbit edilmiş görüşlerinin de ifadesi olan- ehl-i sünnetin Cumhûru da şöyle demektedir: Fer’î meselelerde hak her iki taraftadır. Her müçtehid isabet eder. İstenen şey ise kendi kanaatince daha faziletli olanı tesbit etmesinden ibarettir. Her müçtehid kendi özel kanaatince en faziletli olanı İçtihİsmi ile tesbit etmiştir.

Bu görüşün deliline gelince; Ashab-ı Kiram ve onlardan sonra gelenlerin biri diğerinden farklı hükümleri kabul etmiştir. Onlardan herhangi bir kimse kendisine muhalefet edenin görüşünü bırakılarak, kendi görüşünün kabul edilmesi kanaatinde olmamıştır,

Ebû Ca’fer el-Mansur’un insanları Muvatta’’ı kabul etmeye zorlama isteğini Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)in reddetmesi de bu kabildendir. Buna göre bir İlim adamı bir husus hakkında helaldir diyecek olsa, bu yüce Allah’ın nezdinde bu alime has olan bu konuda hak odur. Onun kanaatini kabul eden herkes için de böyledir. Aksinde de durum böyledir. Bu kanaatin sahipleri derler ki: Süleyman (aleyhisselâm) meseleyi en mükemmel şekilde kavramış ve daha tercihe değer olan o olmakta birlikte, birincisi de hatalı değildir. Bu kanaat sahipleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “İlim adamı içtihad edip de hata ederse ” Buhârî, İ’tisâm 20, 21; Müslim, Akdtye 15; Ebû Dâvûd, Akdiye 2; Tirmizî, Ahkâm 2; Nesâî, Adâbul-Kudât 3; İbn Mâce, Ahkâm 3; Müsned, II, 187, IV, 198, 204, 205 hadisini daha faziletli olanı isabet ettiremezse diye açıklamışlardır.

8- İçtihad Eden. Hakimin Ecri:

Müslim ve başkalarının rivâyetlerine göre Amr b. el-Âs, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinlemiş: “Hakim hükmedip, içtihad eder sonra da isabet ettirirse onun için iki ecir vardır. Hakim içtihad eder, sonra da hata ederse onun İçin bir ecir vardır. ” Bir önceki notta gösterilen yerler. Müslim’in eserinde bu şekilde “hükmedip içtihad ederse” şeklinde içtihaddan önce hükmetmeyi zikretmiştir. Halbuki durum aksinedir. İçtihad hüküm vermekten öncedir. İcma ile içtihad etmeden hüküm vermek câiz kabul edilmemiştir. Hadisin manası şundan ibarettir: Hükmetmek isteyip de içtihad ederse… Nitekim yüce Allah’ın:

“Kur’ân okuduğun zaman Allah’a sığın.” (en-Nahl, 16/98) âyeti da böyledir. (Yani önce istiâze çekilir, sonra Kur’ân okunur). Buna göre burada olay hakkında içtihad etmesini kastetmiştir. Bu da usûl âlimlerinin şu kanaatlerinin doğruluğunu ifade eder: Müçtehidin aynı olayın yeniden tekrarlanması halinde bir daha içtihad edip düşünmesi icab eder. Daha önceki içtihadına dayanmamahdır, çünkü birincisinde kuvvetli gördüğü kanaatin farklısının ikinci seferinde ona kuvvetli görüş olarak görünmesi mümkündür. Ancak ilk içtihadının esaslarını hatırlıyor ve ona meylediyor ise; bir başka emare üzerinde yeniden düşünmeye ihtiyacı olmaz.

9- Hata Etmekle Birlikte İçtihadında Ecir Alan Müçtehidin Nitelikleri:

Hata eden hakimin ecir alması ancak içtihadı, sünnetleri, kıyası ve geçmiş hakimlerin hükümlerini bilmesi halinde söz konusudur. Çünkü onun yaptığı içtihad bir ibadettir. Hataya karşılık ona ecir verilmez, aksine sadece ondan günah kaldırılır. Eğer o mesele içtihad konusu değil ise bu sefer kendisi böyle bir yükümlülüğün altına gereksiz yere girmiş demektir. Bu durumda da verdiği hükmünde hatadan dolayı mazur görülemez. Aksine onun en ağır günahı kazanacağından korkulur. Buna da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Ebû Dâvûd tarafından rivâyet edilen bir başka hadisi delil teşkil etmektedir: “Hakimler üç türlüdür…” “… Hakkı bilip gereğince hükmeden cennette; hakkı bilmekle birlikte zulmeden ile, cahilce hüküm veren cehennemdedir” mealinde: Ebû Dâvûd, Akdiye 2- İbn Mâce, Ahkâm 3

İbnu’l-Münzir dedi ki; Hakime içtihad ederken hata ettiği için değil, doğruyu bulmak için çalıştığından dolayı ecir verilir. Bunu destekleyen delillerden birisi de yüce Allah’ın:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyetidir. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah Süleyman (aleyhisselâm)ı övmekte, Dâvûd (aleyhisselâm)ı da yermemektedir.

10- Müçtehidlerin Farklı Görüşlerinden Yalnız Birisi İsabetlidir;

Ebû Temmâm el-Mâlikî’nin naklettiğine göre Maliksin görüşü şudur: Hak müçtehidlerin görüşleri arasında yalnız birisindedir. Diğer farklı kanaatlerde bu özellik yoktur, fukahanın çoğunluğu da bu kanaattedir, Ebû Teramam dedi ki: İbnu’l-Kasım’ın naklettiğine göre o Malik’e, ashabın ayrılıkları hakkında sormuş, o da; kimisi hata etmiştir, kimisi isabet etmiştir. Onların bütün görüşleri haklı demek değildir, diye cevap vermiştir.

Bu görüşün İmâm Mâlik’in meşhur görüşü olduğu söylenmiştir. Muhammed b. el-Huseyn de bu kanaattedir. Bu görüşü kabul edenler Abdullah b. Amr’ın hadisini delil göstermişler Ancak “sekizinci başlık’ta geçtiği gibi, hadisin ashabdan ravisi, Abdullah b. Amr değil, babası, Amr. b. el-Âs’tır. ve şöyle demişlerdir: Bu, müçtehidler ve hakimler arasında hata edenin de, isabet edenin de bulunduğu hususunda açık bir nasstır. Her bir müçtehidin isabet ettiğini söylemek aynı şeyin hem helal, hem haram, hem vacib, hem mendub olmasını gerektirebilir.

Diğer görüşün sahipleri de İbn Ömer’in şu hadisini delil göstermişlerdir;

İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah Ahzab gazvesinden sonra (Kurayzaoğullarına) gittiği günü aramızda nida et(tir)di: “Hiç kimse Kurayzaoğulları diyarı dışında ikindi namazını kılmasın.” (Yolda) bazı kimseler vaktin geçeceğinden korktular, Kurayzaoğulları diyarına varmadan namazlarını kıldılar. Diğerleri ise; vakti geçirecek dahi olsak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bize emrettiği yerden başka bir yerde namaz kılmayacağız. Resûlüllah bu iki kesimden de kimseyi azarlamadı. Buhârî, Meğâzî, 30; Müslim, Cihâd 69

Bu kanaatte olanlar derler ki; Eğer iki kesimden birisi hata etmiş olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu elbette tayin ederdi.

Şöyle de denilebilir: Belki hata edenleri tayin etmeyip susması, hata edenin de günahkâr olmayıp ecir almış olmasından dolayıdır. O bakımdan ha ta edeni tayin etmeye ihtiyaç duymamıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İçtihad meselesi uzun ve dallı budaklı bir meseledir. Bizim burada ondan bu kadarcık söz etmemiz âyetin anlamı ile ilgili olarak yeterlidir. Hidayete ulaşmak başarısını veren Allah’tır.

11- Hakimin Hüküm Verdikten Sonra İçtihadından Dönmesi:

Âyet-i kerîme ile ilgili başka meseleler vardır. Bunlardan birisi de; hakimin kendi içtihİsmi ile vermiş olduğu birinci hükümden daha tercihe değer bir başka içtihada dönmesidir. İşte Dâvûd (aleyhisselâm) böyle yapmıştır. Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız -yüce Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Abdu’l-Melik ve Mutarrif, “el-Vâdiha”da şöyle demektedirler: Yetki alanı içerisinde olduğu sürece bu hakka sahiptir. Eğer başkasının yetki alanına girerse böyle bir hakka sahip değildir ve o da yargı bakımından başkası gibidir. Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)in “el-Müdevvene” deki sözünün zahirinden anlaşılan budur.

Suhnûn da hakkında (aleyhinde) görüş belirtilmiş bir içtihaddan daha doğru kabul ettiği bir başka içtihada dönüşü hususunda: “Buna hakkı yoktur” demektedir. İbn Abdi’l-Hakem de böyle demiştir. Onlar derler ki: O bu durumda kendisince güçlü kabul ettiği görüşüne göre yeniden hüküm verir. Suhnûn dedi ki: Ancak o vakitte kendisince daha kuvvetli görüşün hangisi olduğunu unutmuş, yahut yanılmış ise ve bundan başka bir hüküm gereğince hükmetmiş ise, o verdiği hükmünü bozabilir. Ama hüküm verdiği zaman kendisince daha güçlü kabul ettiği hüküm gereğince hükmetmiş, sonra da başka bir görüşün kuvvetli olduğunu görmüş ise, birinci hükmünü bozma imkânı yoktur. Suhnun bunu “oğlunun kitabında (mektubunda?)” ifade etmiştir. Eşheb de “İbnu’l-Mevvazın Kitabı”nda şöyle demektedir; Eğer onun verdiği hükümden daha doğru olana dönüşü mali bir hususa ait ise birinci hükmünü nakzedebilir, Şayet talâk, nikâh ya da köle azad etmek ile ilgili ise önceki hükmünü bozmak hakkı yoktur.

Derim ki: Hakim eğer hakkın başka kanaatte olduğunu açıkça görecek olursa o hüküm kendi yetki alanı çerçevesinde kaldığı sürece vermiş olduğu hükümden dönebilir. Ömer (radıyallahü anh)ın Ebû Mûsa (radıyallahü anh)a yazdığı ve Darakutnî’nin rivâyet ettiği Dârakutnî IV 206-207 mektubunda da böyledir. Biz bunu el-A’raf Sûresi’nde (el-A’raf, 7/12. âyetin tefsiri, 4. başlıkta) zikretmiştik. Orada Ömer (radıyallahü anh) böyle bir tafsilata girişmemiştir. Malik’in zahir görüşü lehine delil de budur.

Hakim haddini aşarak ve ilim ehline muhalefet ederek hüküm verecek olursa, hükmünün -içtihad etmiş olsa dahi- reddedileceği hususunda ilim adamlarının görüş ayrılığı yoktur.

Bir hakimin hükmünü, bir başka hakimin koğuşturmasına gelince; bu o kimseye câiz değildir, çünkü hükümlerin nakledilmesi açısından ve helali harama değiştirmek bakımından bunun pek büyük bir zararı vardır. Ayrıca İslâm kanunları da zaptu rapt altına alınmış olmaz, İlim adamlarından hiçbir kimse bir başkasının rivâyetini nakzetmeye kalkışmamışım Herkes ancak kendisince kuvvetli gördüğüne göre hüküm vermiştir.

12- Dâvûd (aleyhisselâm)ın Verdiği Hükümden Dönüşünün Mahiyeti:

Bazıları: Dâvûd (aleyhisselâm) henüz hükmünü yürürlüğe koymamış ve başkasının söylediği görüşün haklı olduğunu görmüştü. Başkaları da: Onun verdiği hüküm hakim hükmü değil, bir fetva idi, demişlerdir.

Derim ki: Ebû Hüreyre’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan yaptığı şu rivâyet de böylece yorumlanır. Ebû Hüreyre dedi ki: Bir seferinde beraberlerinde birer oğulları da bulunan iki kadın vardı. Bir kurt gelip onlardan birisinin oğlunu kapıp gitti. Biri öteki kadına: O kurt senin oğlunu alıp gitti, dedi. Diğeri de ötekine: Hayır, o senin oğlunu kaptı, dedi. Her ikisi Dâvûd (aleyhisselâm)ın hükmüne başvurdular. O da oğlun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi. Davud’un oğlu Süleyman’ın (ikisine de selâm olsun) yanına çıktılar ve durumu ona haber verdiler. O da: Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye böleceğim, her birinize yarısını vereceğim, küçük kadın: Hayır, Allah’ın rahmeti üzerine olsun, böyle yapmana gerek yok, o onun oğludur, dedi. Bunun üzerine oğulun küçük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi. Ebû Hüreyre dedi ki: Ben o zamana kadar (bıçağa) sikkîn denildiğini duymamıştım. Bizler bu anlamda ancak “el-mudye” lâfzını kullanırdık. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Enbiyâ 40, Ferâiz 30; Müslim, Aktliye 20; Nesâi, Âdâbu’l-Kudât H. 16; Müsned, II, 322, 340.

Bu hükmün Dâvûd (aleyhisselâm)ın bir fetvâsıdır, şeklindeki görüş zayıf bir görüştür. Çünkü o bir peygamberdi ve onun verdiği fetva bir hüküm idi. Diğer görüş de uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah:

“Hani… ekin hakkında hüküm veriyorlardı” diye buyurmakta ve böylelikle onların her birisinin ayrı ayrı hüküm vermiş olduğunu beyan etmektedir. Hadîs-i şerîfte geçen: “Çocuğun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi” ifadesi de vermiş olduğu hükmünün geçerli ve yerine getirilen bir hüküm olduğuna delil teşkil etmektedir.

Hele şöyle diyenler oldukça uzak bir İhtimali dile getirmişlerdir: Onun çocuğun büyük kadının hakkı olduğuna dair hüküm vermesi, kadının büyük olması dolayısıyla lehine hüküm vermesinin, Davud’un şeriatının bir gereği olduğundandı. Bunun tutarsızlık sebebi, büyüklüğün ve küçüklüğün davalar esnasında uzunluk, kısalık, siyahlık ve beyazlık gibi göz önünde bulundurulmaması gereken şeyler oluşundan dolayıdır. Çünkü bunların hiçbirisi davacıların herhangi birisinin görüşünü tercih etmeyi gerektirmez ki, bundan dolayı onun lehine ya da aleyhine hüküm vermek söz konusu olsun. Hüküm şer’î âyetlerin getirdiklerinin iyice kavranılmasından hareketle doğruluğu kestirilebtlen şeyler arasında yer alır.

Burada söylenmesi gereken şudur: Dâvûd (aleyhisselâm)ın çocuğun büyük kadına ait olduğuna hüküm vermesi, kendisince o kadının sözünü tercih etmesini gerektiren bir sebepten ötürü olmuştur. Hadîs-i şerîfte bunu tayin eden bir ifade yoktur. Çünkü bunun tayin edilmesini gerektiren bir sebep de yoktur. Belki çocuk elinde idi. Diğerinin ise delil getirebilmekten yana âciz olduğunu bilmişti. Bu sebebten ötürü çocuğun o kadına ait olduğuna dair hüküm verdi ve bunu mevcut olanı, mevcut hali üzere bırakmak (İstishâb) esasına dayanarak yapmıştı.

Böyle bir yorum bu hadis ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güzelidir. İndirilmiş şeriatlerin hakkında ihtilâf etmiş olmaları uzak bir ihtimal bulunan şer’î davalar ile ilgili kaidelerin, lehine tanıklık ettiği de budur. O bakımdan; Eğer Dâvûd şer’î bir sebebe binaen böyle bir hüküm vermiş ise, Süleyman’ın onun hükmünü nakzetmesi nasıl uygun düştü, denilemez. Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilir:

Süleyman (aleyhisselâm) babasının hükmünü nakzetmeye kalkışmış değildir. O oldukça incelikli bir yola başvurmuştur ve bu sebebten küçük kadının doğru söylediğini anlamıştır. Bu da şudur: Haydi bana bir bıçak getir. Ben aranızda bu çocuğu ikiye paylaştırayım deyince, küçük kadın: Hayır dedi. Böylelikle o küçük kadında tesbit ettiği şefkat karinesi İle, bunun büyük kadında bulunmadığını görmesi, bir de küçük kadının doğru söylediğine dair kendisinde yeterli bir kanaat ve bilgi hasıl edecek başka bir takım karineleri de eklemiş olması muhtemel olduğundan, çocuğun küçük hanıma ait olduğuna hüküm vermiştir. Onun bu şekilde bir hüküm vermesine uygun sebep teşkil eden hususlardan birisi de, kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi olabilir.

Nesâî bu hadisi naklettiği babta: “Hakim’in kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi” Nesâî, Âdâbu’l-Kudât 14. diye bir başlık kullandığı gibi, yine aynı şekilde bu hadis için: “Hakim’in hakkın ortaya çıkması için yapmayacağı bir şey hakkında: Onu yapayım diyebileceği” Nesâî, ÂdâbıTI-Kudât 15. şeklinde; yine bu hadis ile ilgili olarak: “Hakim’in kendisi gibi yahut kendisinden daha üstün bir başka hakimin vermiş olduğu hükmü bozması” Nesâi. Âdâbu’l-Kudât 16. diye bir başlık açmıştır.

Büyük hanımın çocuğun Süleyman (aleyhisselâm)ın bu hususta ciddi ve kararlı olduğunu görmesi üzerine küçük kadına ait olduğunu itiraf etmiş olması ve bunun üzerine onun da çocuğun küçük hanıma ait olduğuna dair hüküm vermiş olması İhtimali de vardır. Böylelikle bu, hakimin yemin ile hükmetmiş olmasına benzer. Kişi yemin etmeye kalkınca bu sefer inkâr edenden ikrar etmesini gerektiren bir husus ortaya çıkar. Bu durumda hakim onun aleyhine yeminden önce de, sonra da bu ikrar gereğince hüküm verir ve bu da birinci hükmü nakzetmek kabilinden olmaz. Aksine sebeplerin değişmesine uygun olarak hükümlerin değişmesi kabilinden olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu hadisteki fıkhî İnceliklere gelince; peygamberlerin de içtihİsimlerina göre hüküm vermeleri câiz görülmüştür. Bunu daha önceden zikrettik. Bir diğer fıkhî incelik şudur: Hakimler hakları ortaya çıkartacak bir takım yollara başvurabilirler ve bu güçlü bir zekâ ve kavrayışın, insanların durumlarım yakından tanıyışın bir neticesidir. Bazen takva ehlinde dini ve nuranî bir feraset bulunabilir. Bu da Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Bu hususta: Anne (çocuğunun nesebine) ilhak edilebilir, diyenlerin lehine bir delil de vardır. Bu Malik’in mezhebinde meşhur bir görüş değildir, bunu söz konusu etmenin yeri de burası değildir.

Özetle söyleyecek olursak bu meselede Süleyman (aleyhisselâm)ın hüküm vermesi dolayısıyla yüce Allah:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyeti ile ona övgüyü de kapsamaktadır.

13- Hayvanların Verdikleri Zararların Hükmü:

Ekine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu olayda şeriatimizdeki hükme gelince: Bahçe ve ekin sahipleri gündüzün bahçelerini ve ekinlerini korumakla yükümlüdürler. Bundan sonra ise mislî olan şeylerde misilleriyle kıyemî olan şeylerde de kıymetleriyle tazminat söz konusudur. Şeriatimizde bu meselenin asıl dayanağı, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in, el-Berâ b. Âzib’in devesi ile ilgili olarak vermiş olduğu hükümdür. Bunu İmâm Mâlik, İbn Şihab’dan rivâyet etmektedir. Onun, Haram b. Sa’d b. Muhayyisa’dan rivâyet ettiğine göre el-Bera’nin devesi bir adamın bahçesine girdi ve orada bir takım zararlara sebeb oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)da bahçe sahiplerinin bahçelerini gündüzün konamakla yükümlü olduklarına, davarların geceleyin verdikleri zararların tazminatının da sahipleri tarafından ödeneceğine hüküm verdi. Muvattâ’; Akdiye 37; Ebû Dâvûd, Buyû’ 90; İbn Mâce, Ahkam 13; Müsned, V, 436.

Hadîsi bu şekilde bütün raviler mürsel olarak rivâyet etmişlerdir. Aynı şekilde İbn Şihab’ın arkadaşları da İbn Şihab’dan böylece rivâyet etmişlerdir. Ancak İbn Uyeyne bunu ez-Zührî’den, o Said b. Haram b. Sa’d b. Muhayyisa’dan: el-Berâ’nın devesi diyerek bunun bir benzerini ve bu manada rivâyet etmiştir.

Diğer taraftan İbn Ebi Zi’b de İbn Şihab’dan rivâyet ettiğine göre kendisine el-Berâ’nın devesinin baz: kimselere ait bir bahçeye girdiğine dair haber ulaştığını belirterek Malik’in rivâyet ettiği hadisin aynısını nakletmektedir. Ancak o Haram b. Sa’d b. Muhayyısa’yı da başkasını da zikretmemektedir.

Ebû Ömer dedi ki: İbn Ebi Zi’b bu rivâyetin senedini bozmaktan başka bir şey yapmış değildir.

Yine bunu Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o ez-Zührî’den, o Haram b. Muhayyisa’dan, o babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmiş olmakla birlikte; bu hususta Abdu’r-Rezzak’a mutabaat yapılmamıştır ve onun Haram b. Muhayyisa’dan, o babasından… demesini kabul etmemişlerdir.

Yine bu hadisi İbn Cüreyc, İbn Şihab’dan rivâyet etmektedir. İbn Şihab dedi ki; Bana Ebû Umame b. Sehl b. Huneyf naklettiğine göre; bir dişi deve bazılarına ait bir bahçeye girdi ve orada bazı zararlara sebeb oldu diyerek, hadisi İbn Şihâb’dan, o Ebû Umame’den diye nakletmiştir. Bu dişi devenin el-Berâ’ya ait olduğundan da söz etmemektedir. Hadisin İbn Şihab’dan, o İbn Muhayyisa’dan senedi ile ve yine aynı şekilde Said b. el-Museyyeb’den ve Ebû Umame’den de rivâyet edilmiş olması mümkündür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Böylelikle onlardan rivâyet eden, onlardan dilediği kimseden, hatırına geldiği üzere rivâyet etmiştir. Bunların hepsi de güvenilir ravilerdir.

Ebû Ömer dedi ki: Her ne kadar bu hadis mürsel ise de, hadis İmâmlarının mürsei olarak rivâyet ettikleri meşhur bir hadistir. Güvenilir raviler de bunu nakletmiş, Hicaz fukahâsı bu hadise göre hüküm vermiş ve onu kabul ile karşılamıştır. Medine’de de bu hadis gereğince amel edilegelmiştir. Gerek Medinetilerin, gerekse de diğer Hicazlıların bu hadisi delil alıp kullanmış olmaları yeterlidir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XXII, 250 vd. Ayrıca bk.: İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, XI, 81.

14- Davarların, Verdikleri Zararların Hükmü;

Malik ve İmâmların Cumhûru el-Berâ hadisi gereğince görüş belirtmişlerdir, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve bir grup Küfe alimi bu hükmün nesh olduğu kanaatindedir. Bunlara göre davarlar, gece ya da gündüz eğer bir ekine zarar verecek olurlarsa, o davarların sahiplerinin herhangi bir sorumlulukları yoktur. Bunlar davarların bu gibi zararlarını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Hayvanın yaralaması hederdir” Buhârî, Zekât 66, Diyât 28; Müslim, Hudûd 45, 46; Ebû Dâvûd, Diyât 27; Tirmizî, Zekât 16, Diyât 37; Nesâî, Zekât 28; İbn Mâce, Diyar 27; Dârimî, Zekât 30, Diyât 19; Muvattâ’, Uhûl 12; Müsned, II, 239, 254, 285… hadisinin genel çerçevesi içerisine sokmuşlar ve hayvanların yaptıkları bütün diğer işlerini (verdikleri zararları) yaralamalarına kıyas etmişlerdir.

Bu görüşü Ebû Hanîfe’den önce belirten kimsenin olmadığı da söylenmiştir. Ne onun ne de ona tabi olanların bu hadiste lehlerine delil olacak bir taraf yoktur. Bunun el-Berâ hadisini neshetmiş olması ve onunla çelişmesine gelince; nesh şartlan burada bulunmamaktadır. Çelişki (tearuz) ise bir hadisin hükmünü kabul etmenin ancak diğer hadisi reddetmekle mümkün olması halinde söz konusu olabilir. “Hayvanın yaralaması hederdir” genel ve ittifakla kabul edilmiş bir hadistir. Daha sonra Peygamber ekinleri ve bahçeleri el-Berâ hadisiyle tahsis etmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın aynı hadiste; “Hayvanın gündüzün yaralaması hederdir, geceleyin heder değildir. Ekinlerde, bahçelerde ve tarlalarda böyledir” diye bir rivâyet gelmiş olması; imkânsız görülecek bir şey değildir. Bu durumda (bu hadisler hakkında) bunların çeliştikleri (taaruz ettikleri) nasıl söylenebilir? Bu gibi hadisler usûl kitaplarında belirtildiği üzere umum ve hususiyet bildiren hadisler kabilindendîr, o kadar,

15- Hayvanın Geceleyin Verdiği Zarar İle Gündüzün Verdiği Zarar Arasında Fark Gözetmenin Hikmeti:

Leys b. Sa’d: Davar sahipleri gece olsun, gündüz olsun yaptıkları bütün zararların tazminatını öder. Ancak davarların değerinden daha fazla da tazminat ödemez; demişken Sari’in gece ile gündüz verilen zarar arasında fark gözetmesinin hikmeti nedir? diye sorulacak olursa cevabımız şu olur

Aralarındaki fark açıktır. Çünkü davar sahiplerinin hayvanlarını gündüzün otlamak üzere salmaları bir zorunluluktur. Çoğunlukla görülen de şu ki: Ekini bulunan kimseler gündüzün ekinlerini gözetler, korur ve ona zarar vermek isteyenlere karşı ekinini himaye eder. O bakımdan ekinin gündüzün korunmasını ekin sahiplerine görev olarak tesbit etmiştir. Çünkü gündüz geçimi sağlamak için tasarrufta bulunulacak bir vakittir. Nitekim yüce Allah:

“Gündüzü degeçim zamanı kıldık” (en-Nebe’, 78/11) diye buyurmaktadır. Gece geldi mi artık herşeyin yerine ve istirahat edeceği meskenine dönüş zamanı geldi, demektir. Nitekim yüce Allah söyle buyurmaktadır:

“Allah’tan başka size içinde rahat bulacağınız geceyi getirecek ilâh kimdir?” (el-Kasas, 28/72);

“Geceyi de bir sükûn vakti… kıldı.” (el-En’âm, 6/76) Davar sahipleri de davarlarını korumak maksadıyla yerlerine geri getirirler. Davar sahibi bir kimse davarını evine geri çevirmekte kusurlu hareket eder yahut geceleyin yayılmasını başkasına ait herhangi bir şeyi telef edecek şekilde zaptedemeyîp etrafa yayılmasını engelleyemeyecek olursa, o vakit verdiği bu zararın tazminatını ödemesi gerekir. Böylelikle hüküm daha uygun ve daha müsamahalı olan şekilde cereyan edegelmiştir. Bu şekildeki bir hüküm her iki kesim hakkında da daha insaflıcadır. Her İki kesim için daha kolaydır, her iki tarafın malını daha bir koruyucudur. Artık gözlen gören ve duyu organları sağlam olan kimseler için sabah apaçık aydınlığıyla ortadadır.

el-Leys b. Sa’d’ın: “Davarın kıymetinden daha fazlasını tazminat olarak ödemez” şeklindeki sözlerine gelince, Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) şöyle demiştir: el-Leys b. Sa’d’ın bu görüşünü neye dayanarak İleri sürdüğünü bilmiyorum, ancak bunu cinayet işleyen köleye kıyas etmiş olması hali müstesnadır. Çünkü böyle bir köle kendi değerinden daha fazlası karşılığında azad edilmiş sayılmaz. Kölenin cinayet işlemesi halinde de kölesinin kıymetinden fazlasını efendi ödemekle mükellef değildir. Ancak böyle bir kıyas şekli oldukça zayıftır. İbn Abdi’l-Berr, “et-Temhid” ve “el-İstizkâr”da böyle demiştir. Böylelikle (el-Leys) “hayvanın yaralaması hederdir” hadisine de el-Berâ’ya ait dişi deve ile ilgili hadise de muhalefet etmiştir. Bu konuda aralarında Atâ’nın da bulunduğu İlim adamlarından bir kesim ondan daha önce bu doğrultuda görüş belirtmişlerdir. İbn Cüreyc dedi ki: Atâ’ya şöyle sordum: Ekine davar gece yahut gündüz zarar verecek olursa (ne olur?) Sahibi bunun tazminatını öder, zararını verir. Ben: Ekin ister korunmuş, ister korunmamış olsun (hüküm yine böyle midir)? diye sordum. O, evet. Tazminatını öder, dedi. Bu sefer ben: Ne öder? diye sordum. O da: Eşeğinin, bineğinin ve davarının yediklerinin kıymetini, dedi.

Ma’mer de, İbn Şubrüme’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ekine zarar görmüş haliyle dirhem cinsînden değer biçilir.

Ömer b. el-Hattâb ile Ömer b. Abdu’l-Aziz’in -Allah ikisinden de razı olsun- (Sahih olmayan yollarla); Davar sahibi gece ya da gündüz (davarının verdiği zararın) tazminatını öder, dedikleri rivâyet edilmektedir.

16- Hayvanların Gece Verdikleri Zararların Tazminatı Ödeme Şekli:

Malik dedi ki: Davarların geceleyin ekinlere verdikleri zararlar korku ile ümit arası (bir hassasiyetle) değerlendirilir. Korunan bahçelerle, korunmayanlar, üzerlerinde engel bulunanlarla, bulunmayanlar arasında fark yoktur.

17- Telef Edilen Ekinin Kıymetini Tesbit Zamanı:

Ekinde yeşermesi yahut yeşermemesi -küçük çocuğun dişinin çıkmasının beklenmesinde olduğu gibi- beklenmez. Îsa, İbnu’l-Kasım’dan naklen şöyle demektedir: Kıymeti onun satış zamanına göre tesbit edilir. Eşheb ve İbn Nâfî ise “el-Mecmua”da ondan şöyle dediğini nakletmektedir: İsterse olgunlaşacağı ortaya çıkmamış olsun, farketmez.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü ekinin sıfatı odur. Dofayısı ile telef olunan şey o anda sahip olduğu nitelikleriyle değer biçildiği gibi, ona da bu haliyle değer biçilir.

18- Telef Edilen Ekinin Tazminatı Ertelenecek Olursa:

Eğer ekin yeşerinceye ve zarar böylelikle ortadan kalkıncaya kadar, malı telef olan lehine herhangi bir hüküm verilmeyecek olursa, bu halden önce otlatmak yahut buna benzer bir menfaat sağlanıyor ise; (hayvanın verdiği zarar dolayısıyla) sağlanamayan o menfaatin tazminatı ödenir. Eğer böyle bir menfaatin sağlanması söz konusu değil ise, tazminat Ödemek de söz konusu olmaz.

Asbağ şöyle der: (Durum ne olursa olsun) tazminat öder. Çünkü telef tahakkuk etmiştir. Bu telefin telafi edilmesi İse, hayvan sahibi tarafından olmamıştır. Dolayısıyla bu telafi, hiçbir şekilde onun lehine değerlendirilemez.

19- Etrafı Çevrili Bahçeler İle Geniş ve Bitişik Tarlalarda Verilen Zararların Tazminatı:

İbn Suhnûn’un “Kitabı”nda şu zikredilmektedir; Hadis, bahçelerinin etrafı çevrili olan Medine gibi yerler hakkındadır. Birbirine bitişik ekinleri ve etrafı korunmamış tarlalar ve aynı şekilde bu türden bahçelerin bulunduğu yerlerde ise, hayvan sahipleri gece ya da gündüz hayvanlarının verdikleri her türlü zararın tazminatını öderler.

Bu görüşüyle sanki hayvanın bu gibi yerlerde eğitilmemesini bir haksızlık olarak kabul etmiş gibidir. Çünkü (eğitilmemiş hayvanların) zarar vermeleri kazınılmaz bir şeydir. Böyle bir kanaat, el-Leys’in görüşüne doğru meyletmek demektir.

20- Bölgenin, Otlak Yahut Ekin Bölgesi Olması Halinde Zararların Tazminatı:

Asbağ, Medine’de şöyle demiştir: Davar sahiplerinin davarlarını, ekincilik yapan köy ve kasabalarda çobansız bırakmamaları gerekir.

İlim adamları buradan harekede şunu söylemişlerdir: Her bir bölge ya ekin ekilen bir yerdir yahut hayvanların otlamak üzere yayıldıkları bir yerdir. Eğer ekin bölgesi ise oraya ancak telef edici bir davar girer. Döylelerini ise sahipleri korumakla görevlidirler. Bu gibi davarların verdikleri zararların tazminatt ister gece, ister gündüz olsun sahipleri tarafından ödenir. Şayet bölge otlak bölgesi ise, bu durumda böyle bir yerdeki ekin sahibi ekinini korumakla görevlidir, davar sahiplerine de bir şey düşmez.

21- Dizginlenebilen Davarlar İle Bizginlenemeyenler:

Davarlar iki türlüdür; Saldırgan olup, zaptedilemeyenler ve zaptedilebilenler. Buna göre Malik de davarların hükmünü iki kısımda mütalâa etmiştir. Dizginlenemeyenler ekinlere, meyvelere saldırma alışkanlığı bulunan davarlar demektir. Malik dedi ki: Bu gibi davarlar başka yere götürülür ve ekin bulunmayan bir yerde satılırlar. Bunu İbnu’l-Kasım “el-Küab”da ve başka yerlerde zikretmektedir.

İbn Habîb de: Sahibi bunu kabul etmese dahi böyledir, demektedir. Yine Malik; ekinleri bozup telef etmekten alıkonulamayan hayvan hakkında: Başka yere götürülür ve satılır demiştir, Zararlarına karşı korunabilen hayvanların sahiplerine, başka yere götürmeleri emredilmez,

22- Arı, Güvercin ve Kümes Hayvanlarının Zararları:

Asbağ dedi ki: Arı, güvercin, ördek ve tavuk da davarlar gibidir. Bunlar saldirganlaşacak olsalar dahi kimse bunlara sahip olmaktan engellenmez. Köy ve kasaba ahalisinin de (bunlara karşı) ekinlerini korumaları gerekir,

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu zayıf bir rivâyettir. Ona iltifat edilmez. Her kim başkasına zarar vermeksizin, kendisinin de faydalanabileceği bir şey edinmek isterse, ona bu imkân verilir. Ancak başkasına zarar verecek şeyleri edinerek fayda sağlamasına gelince buna yol yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur” İbn Mâce, Ahkâm 17; Muvatta’, Akdiye 31; Müsned, V, 327. diye buyurmuştur.

İbnu’l-Kasım’dan nakledildiğine göre; bu saldırgan hayvanların şehirde olmaları halinde sahiplerine -fiilen zarar vermedikçe- tazminat söz konusu değildir. İbnu’l-Arabî der ki; Benim görüşüme göre hayvanların eğer saldırganlık özellikleri varsa, bundan öncesinden tazminatta bulunmaları gerektiği görüşündeyim. Buradaki tazminattan kastın, hayvanların satımı ve uzaklaştırılması anlamında olma ihtimali vardır.

23- Hayvanın Verdiği Zararın Zamanla İlişkisi:

Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o Katade’den, o en-Nehaî’den naklettiğine göre bir koyun, bir dokumacının eğirmiş olduğu yüne zarar verdi. Davayı Şureyh’e götürdüler. en-Nehaî dedi ki: Vereceği hükme dikkat edin. O onlara, bu iş geceleyin mi oldu, yoksa gündüzün mü oldu? diye soracaktır. Gerçekten de öyle sordu, sonra dedi ki: Eğer bu zarar geceleyin olmuşsa (hayvan sahibi) tazminat ödeyecektir, eğer gündüzün olmuşsa tazminat ödemeyecektir. Daha sonra Şureyh: “Hatıl kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı” âyetini okudu ve dedi ki: (Ayette geçen): “en-Nefş” geceleyin yayılmak, el-Hemel ise gündüzün yayılmak demektir.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın; “Hayvanın yaralaması da hederdir” Bu hadis, daha önce “14. başlık”ta geçmiş bulunmaktadır. Kaynakları da orada gösterilmiştir. âyeti da bu kabildendir.

İbn Şihab dedi ki: “el-Cubâr” heder demektir. “el-Ecma'”de hayvan demektir. İlim adamlarımız dediler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Hayvanın yaralaması hederdir” âyetinin zahirinden anlaşıldığına göre hayvanın tek başına telef ettiği şeylerde herhangi bir şey söz konusu değildir. Şayet beraberinde onu önden çeken yahut arkadan yeden ya da bir binicisi var da onlardan birisi bir şeyin üzerine gitmesini sağlayarak telef etmesine sebeb teşkil ederlerse, o takdirde telef olunan şeyin hükmü gereğince sorumlu olur. Şayet bu kısas ile tazminatı ödenen bir cinayet olursa ve hayvanın üzerine sürülmesi kasti ise; bunda kısas gerekir. Bu konuda ihtilaf yoktur, çünkü binek de bu durumda alet gibidir. Eğer kasıt yoksa o takdirde karşılığında âkile tarafından diyet ödenmesi gerekir. Telef edilen şey mal ise; bu cinayete sebeb teşkil edenin malından tazminat söz konusu olur.

24- Hayvanın Ayağından Yahut Kuyruğundan Zarar Görenin Durumu:

Hayvanın ayağı yahut kuyruğu kendisine isabet eden kişi hakkında fukahâ farklı görüşlere sahiptir. Mâlik, el-Leys ve el-Evzaî o hayvanın sahibinin tazminat ödemesi gerektiği kanaatinde değildir.

Şâfiî, İbn Ebi Leylâ ve İbn Şubrume ise, sahibi tazminat öder, demişlerdir. Saldırgan olan hayvan hakkında ise farklı görüşleri vardır. Onların çoğunluğu, bu da öyle olmayan diğer hayvanlar gibidir derken, Malik ve kimi arkadaşları sahibinin tazminat ödemesi gerektiği kanaatindedirler.

25- Heder Kabul Edilen Diğer Zararlar:

Süfyan b. Huseyn, ez-Zührî’den, o Said el-Museyyeb’den, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “(Hayvanın) ayak(ıyla isabet ettiği) hederdir.” Dârakutnî dedi ki: Bu hadisi Süfyan b. Huseyn’den başkası rivâyet etmemiştir, bu hususta ona uyan yoktur. Ayrıca ez-Zührî’den rivâyet eden hadis hafızları ona muhalefet etmişlerdir. Malik, İbn Uyeyne, Yûnus, Ma’mer, İbn Cüreyc, ez-Zübeydî, Ukayl ve Leys b. Sa’d ile başkaları bunlar arasındadır. Bunların hepsi de bu hadisi ez-Zührî’den rivâyet ederek şöyle demişlerdir: “Hayvan(ın telefi) hederdir. Kuyu (ile telef olan) hederdir. Maden (dolayısıyla telef olan) hederdir,”

Bunların hiçbirisi ayağın telef ettiğinden söz etmezler. Doğru rivâyet de budur.

Ebû Salih es-Semmân, Abdu’r-Rahmân el-A’rec, Muhammed b. Şîrîn, Muhammed b. Ziyad ve diğerleri de Ebû Hüreyre’den böylece rivâyet etmişler ve bu rivâyetlerinde “ayakdn telef ettiği) de hederdir” lâfzını söz konusu etmemişlerdir. Ebû Hüreyre’den bellenen şekil de böyledir. Dârakutnî, III, 152

26- Zararları Heder Olan Şeyleri Sayan Hadislere Dair:

Hazret-i Peygamber’in: “Kuyu (ile telef olan) da hederdir” âyetinden, bunun yerine “ve ateş(de telef olan)” diye de rivâyet edilmiştir. Dârakutnî dedi ki: Bize Hamza b. el-Kasım el-Haşimî anlattı. Bize Hanbel b. İshak anlattı, dedi ki: Ben Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel’i, Abdu’r-Rezzak’ın hadisi hakkında şöyle derken dinledim: Ebû Hüreyre yoluyla geldiği söylenen: “Ve ateş(de telef olan) da hederdir” şeklindeki hadisin hiçbir değeri yoktur. Bu ifade kitapta yazık değildir ve batıldır, sahih de değildir. Bize Muhammed b. Mahled anlattı, bize İshak b. İbrahim b. Hanî anlattı, dedi ki: Ben Ahmed b. Hanbel’i şöyle derken dinledim: Yemen ehli “en-nar” kelimesini (elif yerine ya ile); “en-neyr” şeklinde “el-bi’r” kelimesini de (şeklen ona benzer) ve hemze yerine “ya” ile yazarlar. Yani bunlar (hat itibariyle) birbiri gibidir. “Ateş(de telef olan) da hederdir” ifadesini telkin eden de Abdu’r-Rezzak’tır. er-Remâdî dedi ki; Abdu’r-Rezzak dedi ki: Ma’mer dedi ki: Benim görüşüme göre bu ancak bir vehimdir (yanılmadır) Dârakutnî, III, 152-153.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) dedi ki; Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’den, o Ebû Hüreyre’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan: “Ateş(de telef olan) da hederdir” hadisi rivâyet edilmektedir. Yahya b. Maîn ise şöyle demiştir: Bunun aslı “el-bi’r (kuyu)”dır. Ancak Ma’mer bunu tashif Tüsklf: Hadislerin metin ve senedinde geçen bazı kelime ve isimlerin bazı harflerine nokta yokken koymak ya da olanı koymamak suretiyle yapılan yanlışlıktır. (Prof. Dr Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, s. 428) etmiştir. Ebû Ömer (devamla) dedi ki: İbn Main bu sözüne delil getirmemektedir. Güvenilir ravîlerin hadisleri böylece reddedilmez. Vekî’, Abdu’l-Aziz b. Husayn’dan o Yahya b. Yahya el-Gassânî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Adamın birisi tarlasında ekininde arta kalanları yaktı. Ateşten bir kıvılcım sıçrayıp komşusuna ait bir şeyler yaktı. Bu hususta İbn Husayn, Ömer b. Abdu’l-Aziz (radıyallahü anh)a mektup yazıp, hükmü sordu. O da şunları yazdı: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hayvan(ın telef ettiği) hederdir” diye buyurmuştur. Benim görüşüme göre ateşin telef ettiği de hederdir. İbn Abdi’l-Berr, el-İsüzkâr, XXV, 216-217

Bu hadiste (hayvan demek olan): el-Acmâ’ yerine (yayılan hayvan demek olan): “es-Sâime(nin telef ettiği) de hederdir.” Müsned, III, 335, 354 şeklinde de rivâyet edilmiştir. İşte bu hadisin lâfızları ile ilgili olarak varid olanlar bunlardır. Her bir mananın hadisin şerhinde ve fıkıh kitaplarında söz konusu edilmiş sahih bir lâfzı da vardır.

“Davud’a da onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları müsahhar kıldık” âyeti hakkında Vehb dedi ki; Dâvûd teşbih ederek dağların yanından geçer, dağlar da teşbih ile ona karşılık verirlerdi, kuşlar da aynı şekilde.

Şöyle de açıklanmıştır: Dâvûd kendisinde biraz yorgunluk hissetti mi dağlara emreder, onlar teşbih ederlerdi ve bu kendisi teşbihi özleyinceye kadar devam ederdi. İşte bundan dolayı

“müsahhar kıldık” diye buyurulmuştur. Biz o dağları onlara tesbih etmelerini emrettiği vakit ona itaat edecek şekilde yarattık, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre; dağların onunla birlikte yol alması onların teşbihi idi. Çünkü teşbih (yüzmek demek olan) “sibâhafdan alınmadır. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Ey dağlar, siz de onunla dönüş yapın (tesbih edin.)” (Sebe’, 34/10) âyetidir.

Katade dedi ki:

“Tesbih etsinler” o namaz kıldığı vakit, onlar da namaz kılsınlar demektir. Çünkü teşbih namazdır.

Bunların hepsi muhtemel açıklamalardır. Bu da yüce Allah’ın dağlara yaptırdığı bir iştir. Çünkü dağların eren bir akılları yoktur. Onların tesbih etmeleri yüce Allah’ın, âcizlerin ve sonradan yaratılmışların (muhdeslerin) sıfatlarından münezzeh oluşuna delil teşkil etmektedir.

Enbiya 78

Davud ve Süleyman’ı da an; hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. O tarlaya bir kavmin koyunları yayılmıştı. Biz onların hükmüne şahittik.

Diyanet Vakfı
Davud ve Süleymanı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.

Kurtubi Tefsiri
Dâvud ve Süleyman’ı da (an.) Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükümlerine şahit idik.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmialtı başlık halinde sunacağız:

1- Dâvûd ve Süleyman (ikisine de selâm olsun)ın Hükümleri:

“Dâvûd ve Süleyman’ı da” an.

“Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.”

Yüce Allah’ın:

“Hüküm veriyorlardı” âyetinde her ne kadar bir arada kendilerinden söz edilmekte ise de hüküm vermekte ikisinin bir araya gelmeleri kastedilmemiştir. Çünkü aynı konu ile ilgili olarak İki hakimin (bir arada) hüküm vermeleri câiz değildir. Onların her birisi tek başına hüküm vermiştir. Bu hükmü doğru olarak kavrayan ise yüce Allah’ın ona kavratması sayesinde Süleyman (aleyhisselâm) olmuştu.

“Ekin hakkında” âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu bir ekin (ziraat) idi. Bu görüş Katade’ye aittir. Bir diğer görüşe göre ise salkımları ortaya çıkmış bir üzüm bağı idi, bu da İbn Mes’ûd ve Şureyh’in görüşüdür. “el-Harsi Ekin” her ikisi hakkında kullanılır. Ancak ziraat hakkında kullanılması istiâreli anlatımdan daha bir uzaktır. (Yani hakikate daha yakındır).

2- Koyunların Yayılması:

“Hani kavmin koyunlarının” geceleyin “girdiği” ve otladığı “ekin hakkında hüküm veriyorlardı.” Görüldüğü gibi burada “en-nefş” geceleyin otlamak demektir. O bakımdan çobansız olarak otlamaları halinde; “Geceleyin yayıldı” denilirken, gündüzün yayılmayı anlatmak üzere de; (……..) denilir. Sahibi tarafından otlatılırlarsa: denilir. ): Alabildiğine yayılan develer” demektir.

Abdullah b. Amr’ın rivâyet ettiği hadiste de şöyle denilmiştir: Cennetteki bir tane geceyi yayılarak geçiren devenin İşkembesi gibidir. lbnü’l-Esîr, en-Nihâye, V, 97 Bunu da el-Herevî nakletmektedir. İbn Sîde ise şöyle demektedir: Gündüzün yayılmak anlamındaki “el-hemel” koyunlar hakkında kullanılmaz, bu sadece develer hakkında kullanılır,

3- Arapçada İki Kişi İçin Çoğul Kipi Kullanılabilir mi?

“Biz onların hükümlerine şahit idik” âyeti çoğulun asgari miktarının iki kişi olduğuna delildir. Ancak bir görüşe göre maksat, hüküm veren iki şahıs ile hakkında hüküm verilenlerdir. Bundan dolayı (üç ve yukansi çoğul için kullanılan): “Onların hükümlerine” denilmiştir.

Enbiya 77

Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım ettik. Onlar kötü bir kavimdi, hepsini suda boğduk.

Diyanet Vakfı
Onu, ayetlerimizi inkar eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun intikamını aldık. Çünkü onlar kötü bir kavim idiler. Bundan ötürü hepsini suda boğduk.

“Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun İntikamını aldık.” Ebû Ubeyde dedi ki: Buradaki:

“…den”…e, a anlamındadır. Buna göre Âyetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım ettik, demek olur. Anlamının (mealde olduğu gibi:) “Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun intikamını aldık” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Bundan ötürü hepsini” kücükleriyle büyükleriyle

“suda boğduk.”

Enbiya 76

Daha önce Nuh bize seslenmişti; biz de onun duasını kabul ettik ve onu, ailesini büyük bir sıkıntıdan kurtardık.

Diyanet Vakfı
Nuhu da (hatırla). Hani o dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.

Kurtubi Tefsiri
Nûh’u da (an.) Hani o daha önce Bize dua etmişti de onun duasını kabul edip hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.

“Nûh’u da” an.

“Hani o daha önce” İbrahim ve Lût’tan önce, kavmine karşı “Bize dua etmişti.”

Bundan kasıt onun:

“Ey Rabbim? Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma” (Nûh, 71/26) şeklindeki duasıdır. Kendisini yalanladıklarında da:

“Ben gerçekten yenik düşürüldüm, artık intikamımı al!” (el-Kamer, 54/10) diye dua etmişti.

“Onun duasını kabul edip hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan” suda boğulmaktan

“kurtarmıştık.”

Büyük sıkıntı (el-kerb) ileri derecedeki üzüntü ve keder demektir. “Ailesinden kasıt ise aralarından îman edenlerdir.

Enbiya 75

Onu rahmetimize dahil ettik. Şüphesiz o, salih kimselerdendi.

Diyanet Vakfı
Onu (Lutu) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, salihlerden idi.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz onu rahmetimizin içine aldık. Çünkü, o salihlerdendir.

“Ve Biz onu rahmetimizin içine” peygamberliğe

“aldık.” İslâm’a aldık diye de açıklanmıştır, Cennete koyduk diye açıklandığı gibi, rahmetten kasıt onun kavminden kurtarılmasıdır, diye de açıklanmıştır.

“Çünkü o salihlerdendir.”

Enbiya 74

Lut’a da hüküm ve ilim verdik. Onu, çirkin işler yapan bir şehirden kurtardık. Onlar yoldan çıkmış kötü bir toplumdu.

Diyanet Vakfı
Luta gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.

Kurtubi Tefsiri
Lût’a da hikmet ve ilim verdik. Onu kötülükleri işleyen o ülkeden kurtardık. Çünkü onlar kötü bir kavim idiler, hem fasıktılar.

“Lût’a da hikmet ve ilim verdik.” Bu âyette

“Lût” kelimesi ikinci fiilin delil olduğu gizli bir fiil ile nasb edilmiştir ki; Biz Lût’a verdik, ona verdik, takdirindedir. Bir başka açıklamaya göre; Lût’u da hatırla şeklindedir.

Hikmetten kasıt peygamberlik, din İşlerini bilmek ve davalılar arasında kendisi ile hüküm verilen şey demektir.

“İlim” ise kavrayış diye açıklanmıştır ki, anlam birdir.

“Onu kötülükleri İşleyen o ülkeden kurtardık.” Sedum ülkesini kastetmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Bunlar yedi kasaba idiler. Cibril (aleyhisselâm) bunların altısını altüst etti, bir tanesini ise Lût ve aile halkı için bıraktı. Buranın ismi ise Zeğar idi, bunda pek çok mahsûller yetişirdi. Bu Serat sınırına kadar Filistin kasabalarından birisidir. Hicaz denizi sınırına kadar da bunun pek çok köyleri, kasabaları vardır.

Onların işledikleri kötülükler hususunda iki görüş vardır. Birisi önceden geçtiği gibi Lût kavminin işidir, diğeri ise yüksek sesle yellenmektir. Yani onlar oturup kalktıkları yerlerde ve meclislerinde bu şekilde hareket ediyorlardı. Yüksek sesle yellenmek ile parmak uçlarıyla çakıl taşları atmak olduğu da söylenmiştir ki, ileride gelecektir,

“Çünkü onlar kötü bir kavim idiler, hem fâsıktılar.” Allah’a itaatin dışına çıkan kimselerdi, Fâsıklık, önceden geçmiş olduğu gibi sınırın dışına çıkıştır,

Enbiya 73

Onları, emrimizle hidayete ileten önderler yaptık. Onlara hayır işlemeyi, namazı kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet eden kimselerdi.

Diyanet Vakfı
Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.

Kurtubi Tefsiri
Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermelerini vahyettik. Onlar yalnızca Bize ibadet eden kimselerdi.

“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Hayırlarda ve itaat olan İşlerde kendilerine uyulan başkanlar idiler.

“Emrimizle” âyeti da: Onlara indirmiş olduğumuz vahiy, emir ve yasaklarla, demektir. Onlar bizim kitabımızla doğru yolu gösteren önderlerdi, denilmiş gibidir.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Onlar Bizim kendilerine: İnsanları irşad edin, ve tevhide onları davet edin diye emir vermemiz üzerine insanları dinimize ileten kimseler idiler.

“Onlara hayırlar yapmayı” itaatler işlemeyi

“namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermelerini vahyettik. Onlar Bize İbadet eden” itaat eden

“kimselerdi.”

Enbiya 72

Ona İshak’ı ve fazladan Yakub’u bağışladık. Hepsini salih kimselerden kıldık.

Diyanet Vakfı
Ona (İbrahime), İshakı ve fazladan bir bağış olmak üzere Yakubu lütfettik; herbirini salih insanlar yaptık.

Kurtubi Tefsiri
Ve ona İshak’ı, istediğinden ayrı olarak da Ya’kub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık.

“Ve ona İshak’ı, istediğinden ayrı” fazla

“olarak da Ya’kub’u bağışladık.”

Çünkü o İshak için dua etmiş, fakat dua etmeksizin de ona fazladan Ya’kub (aleyhisselâm) verilmişti, O bakımdan bu da ona istediğinden ayrı (nafile) olarak verilmiş oldu. Çünkü o

“Rabbim, bana salihlerden bağışla.” (es-Sâffât, 37/100) diye dua etmişti. Oğlun oğluna da “nafile (fazladan, ayrı olarak)” da denilir.

Çünkü torun oğlun dışında fazladan verilmiş bir bağıştır.

“Onların her birini de salih kimseler kıldık.” Yani İbrahim de, İshak da, Ya’kub da salih kimseler idiler ve Allah’a itaat ediyorlardı. Onların salih kimseler kılınmalan ancak onların lehine salâh ve itaatin tahakkuku ve itaata kudret sahibi olmalarının yaratılması, sonra da kulun bunu kazanması ile mümkün olur. O bakımdan bu, Allah tarafından halk edilen bir şeydir.

Enbiya 71

Onu ve Lut’u, âlemler için bereketli kıldığımız bir yere kurtardık.

Diyanet Vakfı
Biz, onu ve Lutu kurtararak, içinde cümle aleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu ve Lût’u âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştırıp) kurtardık.

“Biz onu ve Lût’u âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştırıp) kurtardık.” Biz İbrahim’i ve Lût’u Şam arzına ulaştırarak kurtardık, demektir. İkisi ise daha önce Irak topraklarında idiler. İbrahim (aleyhisselâm) -İbn Abbâs’ın dediğine göre- Lût (aleyhisselâm)ın amcası idi.

Oraya “mübarek” denilmesinin sebebi ise çok verimli, mahsûllerinin ve ırmaklarının bol olmasıdır. Ayrıca orası peygamberler yatağıdır.

Bereket hayrın bir yerde karar kılması demektir. Eğer deve bir yere çakılıp kalır da oradan ayrılmazsa: denilmesi de buradan gelmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Mübarek topraklardan kasıt Mekke’dir. Beytu’l-Makdis olduğu da söylenmiştir. Çünkü peygamberlerin çoğunu yüce Allah oradan göndermiştir. Aynı şekilde orası da çok verimli ve mahsulü bol bir yerdir, suları tatlıdır ve tatlı sular da yere oradan dağılır. Ebû’l-Âl-iyye dedi ki: Ne kadar tatlı bir su varsa, mutlaka semadan Beytu’l-Makdis’teki kayaya iner, sonra oradan yere dağılır. Benzeri bir söz Ka’b el-Ahbar’dan da nakledilmiştir.

Mübarek toprakların Mısır olduğu da söylenmiştir,

Enbiya 70

Ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları en büyük kayba uğrayanlar kıldık.

Diyanet Vakfı
Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.

Kurtubi Tefsiri
Ona bir tuzak kurmak istediler. Bizse onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık.

“Ona” Nemrut ve beraberindekiler

“bir tuzak kurmak istediler. Bizse onları” yaptıkları işlerinde

“en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Ve onların tuzaklarını en zayıf yaratığımızı, kendilerine musallat kılmak suretiyle başlarına geçirdik.

İbn Abbâs dedi ki: Allah onların üzerine en zayıf mahluku olan sivrisineği musallat etti. Aradan vakit geçmeden Nemrut arkadaşlarının ve atlarının parıldayan kemiklerini gördü. Bu sinekler onların etlerini yemiş, kanlarını içmişti. Bir tanesi de onun burun deliğine girmiş ve beynine ulaşıncaya kadar önüne geleni kemirip durmuştu. İnsanlar arasında en değerli kabul ettiği kişi demir bir balyozla kafasına vuran kişi oluyordu. O yaklaşık kırk yıl bu şekilde kaldı.

Enbiya 69

Biz de dedik ki: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol.”

Diyanet Vakfı
«Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!» dedik.

Kurtubi Tefsiri
“Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik.

“Dediler ki; Onu ateşle yakın!” Onlar delil ileri süremeyecek hale geldiklerinde günahkârlık ile üstünlük duygusu onları yakaladı ve zorbalık, galip gelmek yoluna koyularak:

“Onu ateşle yakın” dediler.

Rivâyet edildiğine göre bu sözleri söyleyen kişi Pers Bedevilerinden yani çölde yaşayan göçebelerden Kürtlerden bir adammış. Bunu İbn Ömer, Mücahid ve İbn Cüreyc demiştir. Denildiğine göre ismi; Heyzer imiş. Allah onu yerin dibine geçirmiş ve kıyâmet gününe kadar yerin içinde batmaya devam edip durmaktadır. Bir diğer görüşe göre bu sözü söyleyen, onların hükümdarları Nemrut imiş.

İbrahim’i ateşte yakmak suretiyle de

“İlâhlarınıza yardım edin.” Çünkü o, onlara dil uzatmakta ve onları ayıplamaktadır.

Haberde nakledildiğine göre; Nemrut seksen arşın yüksekliğinde ve kırk arşın eninde büyükçe bir köşk inşa etmişti. İbn İshak dedi ki: Bir ay boyunca odun topladılar, sonra ateş yaktılar. Ateş alev aldı ve gittikçe alevi arttı. Öyle ki etrafından uçan bir kuş geçecek olursa, saçtığı ısının etkisiyle yanıyordu. Sonra İbrahim (aleyhisselâm)ın ayaklarını bağladılar; elleri de boynuna doğru bağlanmış olduğu halde mancınıka yerleştirdiler. Denildiğine göre o gün mancınıkı onlara yapan İblis olmuş. Semavat, arz ve onlarda bulunan bütün melekler ve bütün yaratıklar -insanlar ve cinler müstesna- tek bir ses halinde:

Rabbimiz diye feryat ettiler. Bu yeryüzünde İbrahim’den başka sana ibadet eden kimse yük, senin uğrunda ateşe atılıp yakılacak. Ona yardımcı olmak üzere bize izin ver. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Eğer sizden herhangi bir şeyin yardımını ister yahut yardıma davet edecek olursa, ona yardım edin. Bu hususta Ben ona izin verdim. Eğer benden başkasına dua etmeyecek ve çağırmayacak olursa onun halini en iyi bilen Benim, onun dostu ve yardımcısı da Ben olacağım.”

İbrahim’i ateşe atmak istediklerinde -henüz o daha havada iken- su hazinedarı olan melekler ona gelip; Ey İbrahim, dediler. Dilersen ateşi su ile söndürebiliriz. O: Benim size bir ihtiyacım yok, dedi. Rüzgarla görevli olan melek ona gelip; Dilersen ateşi uçururum, dedi. Yine: Hayır dedi. Sonra başını semaya kaldırıp: “Allah’ım semada olan biricik (ilâh) sensin. Yeryüzünde de yapayalnız olan benim. Benden başka Sana ibadet eden kimse yok. Allah bana yeter, O ne güzel vekil’dir.”

Ubeyy b. Ka’b (radıyallahü anh)ın rivâyetine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İbrahim’i ateşe atmak üzere el ve ayaklarını bağladıklarında; “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim, ey âlemlerin Rabbi, Hamd yalnız Senindir, mülk yalnız Senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur” dedi. Sonra onu mancınık ile oldukça uzak bir mesafeden attılar. Cebrâîl onu karşıladı ve: Ey İbrahim dedi; Bir ihtiyacın var mı? O, sana bir ihtiyacım yok dedi. Cebrâîl, o halde Rabbinden iste, deyince şöyle dedi; “O’nun halimi bilmesi O’ndan dilekte bulunmama gerek bırakmıyor.” Bunun üzerine söz söyleyenlerin en doğru sözlüsü olan yüce Allah şöyle buyurdu: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!”

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Allah o ateşte hararetini kaldıracak bir soğukluk, soğukluğunu da kaldıracak bir hararet yarattı. Böylelikle ateş onun için esenlik oldu.

Ebû’l- Âl-iye dedi ki: Eğer

“serin ve selâmet ol” dememiş olsaydı, ateşin soğuğu hararetinden daha fazla olurdu. Eğer

“İbrahim’e” dememiş olsaydı, soğukluğu da ebediyete kadar devam edecekti.

Kimi ilim adamının da naklettiğine göre yüce Allah cennetten bir yaygı indirdi ve onu canimde yaydı. Allah Cebrâîl, Mikail, soğuk meleği ve selâmet meleği gibi melekleri indirdi.

Ali ve İbn Abbâs dediler ki: Eğer soğukluğunun akabinde “selâmet olması”nı dilememiş olsaydı, İbrahim o ateşin soğuğundan ölürdü ve o gün kendisi kastediliyor kanaatiyle sönmedik hiçbir ateş kalmayacaktı.

es-Süddî dedi ki: Yüce Allah ağaçtan alınmış her bir odun parçasına ağacına geri dönüp, meyvesini bırakmasını emretti. Ka’b ve Katade dediler ki: Ateş İbrahim’in kendisiyle vurulup bağlandığı bağlardan başka şeyleri yakmadı. O ateşin içerisinde yedi gün kaldı, kimse ateşe yaklaşamadı. Sonra oraya vardıklarında onun ayakta namaz kılmakta olduğunu gördüler.

el-Minhâl b. Amr dedi ki: İbrahim dedi ki: Ben ateşte bulunduğum günlerde, karşı karşıya kaldığım nimetlerin benzerini hiçbir zaman görmedim.

Ka’b, Katade ve ez-Zührî de dediler ki: O gün zehirli keler dışında, İbrahim’in ateşini söndürmeye çalışmamış hiçbir hayvan kalmadı, Bu zehirli keler ona karşı ateşi üflüyordu. İşte bundan dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürülmesini emretmiş ve ona Fuveysika (fasıkçık, küçük bozguncu) ismini vermiştir.

Şuayb el-Himmanî dedi ki: İbrahim onaltı yaşında iken ateşe atıldı.

İbn Cüreyc dedi ki: İbrahim yirmialtı yaşında iken ateşe alıldı. Birincisini es-Sa’lebî, ikincisini de el-Maverdî nakletmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Kelbî dedi ki: Bütün yeryüzü ateşleri soğudu, bir davar paçası dahi pişiremedi. Nemrut, yaptırdığı köşkten, onun gölge meleği tarafından teselli edilerek bir divan üzerinde oturmakta olduğunu görünce: Senin Rabbin ne iyi bir Rabbdir! Yemin ederim O’na dörtbin tane ineği kurban edeceğim, dedi ve İbrahim (aleyhisselâm)a ilişmedi.

Enbiya 68

Dediler ki: “Onu yakın ve ilahlarınıza yardım edin, eğer bir şey yapacaksanız!”

Diyanet Vakfı
(Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Onu ateşle yakın ve ilâhlarınıza yardım edin. Eğer yapacaksanız (bunu yapın).”

Enbiya 67

“Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmaz mısınız?”

Diyanet Vakfı
Size de, Allahı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
“Yuh size ve sizin Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm) onların hezeyanlarını sona erdirmek, uydurdukları yalanlara karşı onları susturmak üzere

“dedi ki: Peki, Allah’tan başka size fayda ve zarar veremeyen şeylere İbadet eder misiniz? Yuh size” yazıklar olsun sizlere, siz gerçekten kokuşmuşsunuz

“ve sizin Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

Şöyle de açıklanmıştır:

“Sonra başaşağı edildiler,” Yani İbrahim’den utançlarından dolayı başlarını önlerine eğdiler. Ancak bu açıklama su götürür bir açıklamadır. Çünkü bu takdirde “kef” harfi üstün olarak; Başlarını eğdiler” diye buyurulmamış; bunun yerine “Başaşağı edildiler” diye buyurulmuştur. Yani, ilkin bulundukları hale geri döndürüldüler. İbn Abbâs da böyle demiştir: Bedbahtlık onlara yetişiverdi ve küfürlerine geri dönüverdiler.

Enbiya 66

Dedi: “O halde size hiçbir fayda veya zarar veremeyen şeylere Allah’ı bırakıp da mı tapıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
İbrahim: Öyleyse, dedi, Allahı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hala tapacak mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Peki; Allah’tan başka, size fayda ve zarar veremeyen şeylere İbadet eder misiniz?”

Enbiya 65

Sonra eski düşüncelerine döndüler ve dediler: “Sen de biliyorsun ki bunlar konuşamaz.”

Diyanet Vakfı
Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek ala biliyorsun, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Sonra baş aşağı edildiler de: “Sen de çok iyi bilirsin ki, bunlar konuşamazlar.”

“Sonra başaşağı edildiler.” Yani cahilliklerine ve putlara ibadet etmeye geri döndüler

“de” şöyle dediler:

“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”

Enbiya 64

Bunun üzerine kendi vicdanlarına döndüler ve dediler ki: “Gerçekten siz zalimlersiniz.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «Zalimler sizlersiniz, sizler!» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: “Muhakkak asıl zalim let sizlersiniz.”

“Kendi vicdanlarına dönerek” yani kendisi delil getirmekten acze düşmüş ve karşı görüşü savunanın delilinin doğruluğunu fark etmiş kimse gibi birbirlerine dönerek

“dediler ki: Muhakkak” tek bir söz söyleyemeyen, bir an dahi kendi kendisine sahip olamayan varlıklara ibadet etmek suretiyle

“asıl zâlimler sizlersiniz.” Peki başına inen baltaya karşı kendisini koruyamayan, onu geri çeviremeyen bir varlık, nasıl olur da kendisine ibadet edenlere fayda sağlayabilir, onlara gelecek bir sıkıntıyı giderebilir?

Enbiya 63

Dedi: “Hayır, bu işi şu büyükleri yapmış olmalı. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun.”

Diyanet Vakfı
Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Hayır” dedi. “Onların bu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun; eğer konuşabilirlerse.”

“Dediler ki: Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?…” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Konuşamayan, İş Yapamayan Putlar:

Onun bu sözlerini herkes işitmediğinden ve şahitlik de sabit olmadığından dolayı böyle bir işi yapıp yapmadığını sordular. Burada hazfedilmiş sözler de vardır: Yani İbrahim getirildi ve ona: Bu putlara bu işi sen mi yaptın? diye soruldu. İbrahim de karşı delil getirme üslûbu ile: “Hayır, dedi. Onların bu büyükleri bunu yapmıştır” dîye cevap verdi. Yani o, kendisi ile birlikte küçük küçük putlara da tapılmasını kıskandı ve bu işe öfkelendi. Bundan dolayı diğer küçük putlara bu işi yaptı. Eğer onlar konuşabiliyor iseler onlara sorun. Böylelikle büyüğün yaptığı işin ortaya çıkmasını diğerlerinin konuşabilmesi şartına bağladı. Bununla onların inançlarının tutarsızlığına dikkat çekmek istedi. Sanki şöyle demiş gibiydi: Eğer bunlar konuşabilirlerse o zaman bu işi o yapmıştır. Bu açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse” âyetinde bir takdim (ve te’hir) vardır.

Bir başka açıklamaya göre: O, hayır bu işi -eğer öbürleri konuşabilirlerse- bu büyükleri yapmıştır. Böylelikle o konuşamayan ve hiçbir şey bilmeyen varlıkların ibadete lâyık olmadığını açıklamış oldu. Onun bu söylediği sözler de ta’riz (üstü kapalı açıklamalar) kabilinden sayılır. Ta’rizli ifadeler ise yalan söylemekten kurtarıcı bir yoldur. Yani siz kendilerine sorun, eğer konuşabilirlerse onlar doğruyu söyleyeceklerdir ve eğer konuşamazlarsa bu işi o yapmamıştır, demektir. Böyle bir ifadenin kapsamı içerisinde bu işi yapanın kendisi olduğunu İtiraf etmek de vardır. Sahih olan da budur, çünkü o bu sözleri kendi aleyhine anlam çıkacak şekilde İfadelendirmiştir. O halde onun bu sözlerinin ta’riz türünde olduğunu da ortaya koymaktadır.

Şöyle ki; onlar Allah’tan başka bu putlara İbadet ediyorlar ve onları ilâh ediniyorlardı. Nitekim İbrahim (aleyhisselâm) babasına şöyle demişti;

“Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye niçin ibadet edersin?” (Meryem, 19/42)

İbrahim: “Hayır, dedi. Onların bu büyükleri bunu yapmıştır” sözlerini, muhatapları: Bunlar konuşmazlar, faydaları da yoktur, zarar da vermezler desinler; o da kendilerine: O halde onlara niye ibadet ediyorsunuz, desin diye söylemişti. Böylelikle bizzat kendilerinin ifadesiyle onlara karşı delil ortaya koymuş olacaktı.

Bundan dolayı ümmet nazarında karşıt görüşü savunanın iddiasını görünüşte kabul ederek, batılın doğruluğunu var saymak câiz görülmüştür, tâ ki karşı kanaati savunan bizzat kendi söylediklerinden hareketle hakka dönebilsin. Çünkü böyle bir tutum delil olma özelliği açısından daha açıktır ve şüpheyi daha bir ortadan kaldırmaktadır. Nitekim o kavmine:

“Bu, benim Rabbimdir.” (el-En’âm, 6/76) Bu benim öz kardeşimdir ve:

“Muhakkak ben hastayım.” (es-Sâffât, 37/89) ile:”Hayır, onların bu büyükleri bunu yapmıştır” demişti.

İbn es-Sümeyka Hayır … bunu yapmıştır” âyetini “lâm” harfi şeddeli olarak: diye okumuştur ki: Bunu şu büyüklerinin yapmış olması muhtemeldir, anlamındadır.

el-Kisaî dedi ki: “Hayır… bunu yapmıştır” âyeti üzerinde vakıf yapılır, yani bu işi yapan yapmıştır. Sonra; “Büyükleri budur (onlara sorun eğer konuşabilirlerse)” diye okumaya başlar.

Bir görüşe göre; onlar bu işi şu büyüklerinin yaptığını niye kabul ediyorlar ki, demektir. Bu ise haber lâfzı ile karşı tarafı iddiayı kabul etmeye mecbur etme anlamını taşır, yani bunların ibadet ettiklerine inanan bir kimse onların bir işi yaptıklarını da kabul etmelidir. Bu da: Hayır -sizin de kabul etmek Zorunda olduğunuz gibi- bu İşi onların şu büyükleri yapmıştır, demektir.

2- Dış Görünüşü İtibariyle İbrahim (aleyhisselâm)ın Yalan Söylediği Kabul Edilen Sözlerinin Anlamı:

Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin rivâyetlerine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Peygamber İbrahim -üç husus dışında- asla hiçbir şey hakkında yalan söylemiş değildir. Bunların birisi onun: “Şüpheşiz ki ben hastayım” (es-Sâffât, 37/89) sözü, diğeri Sara hakkında: O benim kızkardeşimdir demesi, diğeri de: “Hayır; onların bu büyükleri bunu yapmıştır” demesidir.” Lâfız Tirmizîye aittir. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Buhâri, Enbiyâ 8; Müslim, Fedâil 154, Ebû Dâvûd, Talâk 16; Tirmizî, Tefsir 21. sûre 3; Müsned, II, 403-404.

İsra’yı anlatan hadiste, Müslim’in Sahih’indeki rivâyete göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), İbrahim (aleyhisselâm) kıssası hakkında şöyle demiştir: Ve onun yıldız hakkındaki;

“Bu benim Rabbimdir.” (el-En’âm, 6/76) sözünü de zikretmektedir. Müslim, İsrâ hadislerini: Îman 259, 266, 267 ve 279’da zikretmektedir. Ancak bunların herhangi birinde merhum müfessirimizin işaret ettiği hususu tesbit edemedik. Buna göre onun söylediği yalanların sayısı dört tane olmaktadır. Ancak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “İbrahim peygamber ancak üç defa yalan söylemiştir. Bunların ikisi şanı yüce Allah’ın zatı hakkındadır. (Biri): “Gerçekten ben hastayım” sözü ile: “Hayır; onların şu büyükleri bunu yapmıştır” sözleri, birisi de Sara hakkındadır.” Bu lâfzıyla hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Fedâil 154,

Yıldız hakkında söylediği:

“Bu benim Rabbimdir” sözünü yalan kapsamına girmekle birlikte; söylediği yalanlar arasında saymayışının sebebi -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- bu sözünü henüz çocukken ve mükellef olmadığı bir halde söylemiş olabilir. Yahut da o kavmine bu sözleri onları azarlamak ve yaptıklarını reddetmek anlamında, soru maksİsmi ile söylemiş olmalıdır ve soru edatı hazfedilmiştir. Ya da kavmine karşı değişikliğe uğramak özelliğinde bulunan varlığın rab olmaya elverişli olmadığına dikkatlerini çekmek maksadıyla delil getirmek üzere söylemiş olabilir. Bütün bu şekiller geniş açıklamaları ile birlikte el-En’âm Sûresi’nde (6/76. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

3- Ancak Allah İçin Yapılan İşler, îhlâslı İşler Olabilir:

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hadiste insanın âdeta belini kıran çok büyük bir ilke vardır. O da şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “İbrahim yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunların ikisinde Allah’ın dini hakkında mücadele vermiştir. Bunlar da:

“Gerçekten ben hastayım.” (es-Sâffât, 37/89) sözü ile:

“Hayır, onların şu büyükleri bunu yapmıştır” sözüdür. ” Bir önceki başlıkta geçen bu hadisin kaynakları da orada geçmişti. O: Bu benim kizkardeşimdir sözünü her ne kadar o sözle hoşlanılmayan bir hali Savak istedi ise de, Allah için söylenmiş bir söz olarak saymamıştır. Çünkü İbrahim (aleyhisselâm)ın söylediği bu sözlerde namusunu korumak ve hanımını kollamak gibi şahsına ait bir payı bulunduğundan, bu sözü Allah için söylenmiş bir söz olarak değerlendirmemiştir. Buna sebeb de her türlü dünya şaibelerinden tamamiyle arınmış amel dışında herhangi bir ameli Allah için ve Allah uğrunda yapılmış bir amel olarak değerlendirmemiş olmasıdır. Nefse raci’ olan ta’rizli ifadeler eğer halis bir şekilde din için yapılacak olursa, o vakit yalnız yüce Allah için yapılmış olurlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur;

“Şunu bilin ki halis olan din yalnız Allah’ındır” (ez-Zümer, 39/3) Böyle bir davranışı eğer biz yapmış olsaydık, Allah için olurdu, fakat İbrahim (aleyhisselâm)in konumu bunun öbür türlü olmasını gerektirmiştir, Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Yalanın Mahiyeti:

İlim adamlarımız der ki: Yalan bir şey hakkında üzerinde bulunduğu halden farklı olarak haber vermek demektir. Kuvvetli görülen o ki, İbrahim (aleyhisselâm)ın haber verdiği hususlar bir takım ta’rizlerden ibarettir. Her ne kadar bunlar ta’riz, hasenat ve mahlukat hakkında bir takım deliller ve belgeler ise de, rütbeyi olumsuz olarak etkilemiş ve (onu) Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mevkiinden daha aşağıya indirmiş, bu sözleri söyleyen bunlardan dolayı -şefaat hadisinde varid olduğu üzere- haya etmiştir. Çünkü peygamberler yüce Allah’ı ta’zim ettiklerinden, başkalarının çekinmedikleri şeylerden çekinirler. Peygamberlik ve halillik mertebesinde ona yakışan hakkı açıkça söylemek ve ne olursa olsun durumu açıktan açığa bildirmekti. Bununla birlikte ona bu hususta ruhsat verilmiş, o da ruhsatı kabul etmişti. Bundan dolayı da o olayda anlatılanlar olmuştu. Bu sebebten ötürü şefaat hadisinde de şöyle diyeceği belirtilmiştir: “Ben ise ötelerden ötelerden halil edinildim,” Müslim, Îman 329. Bu hadiste “ötelerden ötelerden” anlamı verilen; lâfzının her ikisi de “Onbeş” lâfzında olduğu gibi, fetha üzere mebnidirler, “O ev ev dolaşıyor” ifadesinde de böyledir.

Müslim’in bazı nüshalarında ise; denilerek tekrar edilmiştir. Bu takdirde (kelime sonlarındaki hemzelerin) fetha üzere bina edilmesi câiz olmaz. Bunların her birisi damme üzere mebni olur. Çünkü burada izafe kesilmiş ve muzaf da niyet edilmiştir. “Önce ve sonra” kelimeleri gibi. Eğer muzaf niyet edilmeyecek olursa hem i’rabı verilir, hem de tenvin alır. Ancak: “Öte” kelimesi munsarıf değildir, çünkü bunda te’nis elifi vardır. Zira Araplar bunun küçültme ismini yaparlarken: derler. el-Cevherî der ki: Bu kelime şazdır. Buna göre; lâfzının tekrarlanması ile birlikte, fetha gelmesi sahih olur. Hadisin anlamı da şu olun Ben, benden başkalarından sonra halil oldum.

Bundan da şu anlaşılır: Halil oluşun, kemal derecesine ulaşmak, ancak o günde -daha önceden de geçtiği gibi- Makam-ı Mahmud’da olması mümkün olan kimse için söz konusudur ki; bu da bizim Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dır.

Enbiya 62

Dediler: “Ey İbrahim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?”

Diyanet Vakfı
Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın; ey İbrahim?”

Enbiya 61

Dediler ki: “Onu insanların gözleri önüne getirin, belki şahitlik ederler.”

Diyanet Vakfı
O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Onu herkesin gözü önüne getirin, belki sahidlik ederler.”

“Dediler ki: Onu herkesin gözü önüne getirin” âyeti ile ilgili açıklanacak tek bir husus vardır. O da şudur: Buna dair haber Nemrud’a ve kavminin ileri gelenlerine ulaşınca, onu herhangi bir delil olmaksızın yakalayıp sorgulamak istemediler. Bundan ötürü insanların gözü önünde açıkça görülebileceği bir şekilde onu getirin dediler, tâ ki onu görsünler ve

“belki” söyledikleri hususunda aleyhine

“şahidlik ederler.” Böylelikle bu ona karşı bir delil teşkil etsin.

Bir açıklama şekli de şöyledir: “Belki şahidlik ederler” şu demektir: Böylelikle onun çarptırılacağı cezayı görsünler ve kimse onun yaptığı işi yapmaya kalkışmasın. Ya da belki bir topluluk, onu putları kırarken gördüklerine dair “şahidlik ederler” ya da “belki” onun ilâhlarına dil uzattığına dair “şahidlik ederler” ve böylelikle cezayı hak ettiğini bilmiş olurlar.

Derim ki: Bu âyette, bundan önceki dönemlerde de herhangi bir kimsenin mücerred bir iddia ile sorumlu tutulmadığına dair delil vardır. Çünkü yüce Allah:

“Onu herkesin gözü önüne getirin. Belki şahidlik ederler” âyeti bunu gerektirmektedir. Bizim şeriaıimizde de durum böyledir ve bunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur.

Enbiya 60

Bazıları: “Onları diline dolayan bir genç duymuştuk, adı İbrahim’miş” dediler.

Diyanet Vakfı
(Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”

“Dediler ki: İbrahim adındaki…” âyetinde diyenler İbrahim (aleyhisselâm)ın sözlerini işiten (ve törene gidemeyen) zayıf kimselerdir yahut -az Önce geçtiği gibi- onun bu sözünü işiten tek kişidir.

“Bunları diline doladığını” âyeti, onları ayıpladığını, onlara dil uzattığını bundan dolayı bu işi yapan belki de odur… demektir.

Nahivciler

“İbrahim” lâfzının niçin merfu geldiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. ez-Zeccâc dedi ki: Bu; “Kendisine o İbrahim’dir, denilen…” anlamında olmak üzere merfu’dur. Buna göre hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olup cümle de başkası tarafından hikâye edilmiş olur. Yine şöyle demiştir: Bunun nida olup (özel isim olması dolayısıyla) münâdânın (ref üzere mebni olması dolayısıyla) dammesinin de bu mebnilik dolayısıyla gelmiş olması da mümkündür. Bu durumda “kendisine İbrahim denilen” deki; “Kendisine” lâfzı da meçhul fiilin naib-i faili olur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunun ref ile gelmesi nâib-i fail olduğundan ötürüdür. Bu durumda “İbrahim” lâfzı belli bir şahsa delalet etmeyen, bunun yerine onun telaffuz edilmesi, bu lâfzın bu şekilde mebni oluşuna delil teşkil ettiği kabul edilir. Yani bu sözle ve bu lafızla anılan kişinin (onları diline doladığını işitmiştik), demek olur. Mesela Zeyd, fa’l veznindedir, yahut Zeyd üç harfli bir kelimedir, anlamındaki ifadeler de böyle olup, bunlar herhangi bir şekilde şahsa delalet etmeyip bunları telaffuz etmekle bizzat lâfzın kendisine işaret edilmiş olur. İşte buna binaen bir kimse; “Ben İbrahim dedim” denildiğinde “İbrahim” lâfzı sahih bir mef’ûl olur ve bu, söylenen söz ve telaffuz edilen lâfız konumunda olur. Bu durumda artık fiilîn meçhul gelmesinde de herhangi bir imkânsızlık düşünülemez. Burada “İbrahim” lâfzının merfu geliş sebebi hususunda İbn Atiyye’nin tercih ettiği açıklama şekli de budur,

Üstaz Ebû’l-Haccac el-İşbilî “el-A’lemde” şöyle demiştir: Bu lâfız mühmel olduğu için (yani kendisinde amel eden bir başka lâfız olmadığından) merfu gelmiştir. İbn Atiyye dedi ki: O merfu geliş şekli ile ilgili açıklamaların bu sözü söyleyenlerin maksadını açıklamaya yeterli olmadığını görmüş gibi olduğundan olmalıdır ki; herhangi bir sebeb olmaksızın merfu olduğu kanaatine varmıştır. Nitekim her türlü amilden uzak, lâfızların da mübtedâ olarak merfu gelmesi böyledir.

“el-Fetâ” genç demektir. “el-Fetât” de genç kız demektir. İbn Abbâs dedi ki: Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler genç yaşta peygamber olmuşlardır. Sonra da:

“İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığımı işitmiştik” âyetini okudu.

Enbiya 59

Dediler ki: “İlahlarımıza bunu kim yaptı? O, gerçekten zalimlerden biridir.”

Diyanet Vakfı
Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz ki o zâlimlerdendir.”

“Dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz ki o zâlimlerdendir.” Yani onlar törenlerinden geri dönüp de putlarına yapılanları gördüklerinde hem araştırmak, hem de böyle bir şeye tepki göstermek maksadıyla: “Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz ki o zâlimlerdendir” dediler.

Buradaki; “Kini’in soru anlamında kullanılmayıp mübtedâ olduğu, haberinin de: “O zâlimlerdendir” âyeti olduğu da söylenmiştir. Yani bu işi yapan zalim bir kimsedir. Ancak; “İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik” âyeti dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir Birinci görüşe göre de âyetin anlamı şöyle olur: Dediler ki: Putlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz ki o zâlimlerdendir.” Bu ifade ise “bunu kim yaptı?” sorusunun cevabını teşkil etmektedir.

Enbiya 58

Derken onları parça parça etti, yalnızca en büyüğünü bıraktı. Belki ona dönerler diye.

Diyanet Vakfı
Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

Kurtubi Tefsiri
Derken ona başvururlar diye, büyükleri dışında onların hepsini paramparça etti.

“Derken ona baş vururlar diye büyükleri dışında onların hepsini paramparça etti” âyetindeki

“Derken… onların hepsini paramparça etti” âyetindeki; lâfzı “cim” harfi esreli olmak üzere; kesmek demektir, “O şeyi kırdım ve parçaladım” demektir. ile ise; o şeyden kırılanlar anlamındadır. Bununla birlikte “cim” harfinin ötreli okunması, esreli okunuşundan daha fasihtir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

el-Kisaî dedi ki: Altın (karışımı) bulunan taşa da “cüzâ2” denilir, çünkü kırılıp parçalanır.

el-Kisaî, el-A’meş ve İbn Muhaysın bu kelimeyi “cim” harfini esreli olarak diye okumuşlardır ki bu, kırılıp dökülmüş anlamındaki; in çoğulu olmak üzere, kırık dökük parçalar demektir. Kelime (vezin itibariyle);ile andırmaktadır. Şair de şöyle demektedir:

“(O) putları mabedlerinde paramparça etti,

Bunu da herşeye gücü yeten pek yüce Allah için yaptı.”

Diğerleri ise “cim” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bunu tercih etmişlerdir. ile kelimeleri gibi. Bunun tekili de; şeklinde gelir. İşte İbrahim (aleyhisselâm)ın, kuracağına dair yemin ettiği tuzağı da bu idi.

Yüce Allah burada “Onları… etti” diye buyurması kavminin putlarının ilâhlığına inanmaları dolayısı iledir. İbn Abbâs, Ebû Nehîk ve Ebû’s-Simal “paramparça” anlamındaki kelimeyi (……..) şeklinde “cim” harfini üstün olarak okumuşlardır. Üstün ve esreli okunması da; kelimelerinde olduğu gibi; iki ayrı söyleyiştir. Ebû Hatim der ki: “Cim”in üstün, esre ve ötreli okunması aynı manaya gelir. Bunu da Kutrub nakletmiştir.

“Büyükleri dışında” yani cüsse itibariyle putların büyüğünü kirmayıp sağlam bıraktı. es-Süddî ve Mücahid dedi ki: O en büyük putu sağlam bırakıp kendisiyle putları kırdığı baltayı -bu yolla onlara karşı delil getirmek üzere-boynuna astı.

“Ona” yani İbrahim’e ve onun dinine, onlara karşı böylelikle delili ortaya koyması halinde “başvururlar diye” böyle yaptı. Bir diğer açıklama; “ona” en büyük puta bu putların kırılması hususunda “başvururlar diye” böyle yaptı, şeklindedir.

Enbiya 57

“Allah’a yemin ederim ki, arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza bir plan kuracağım.”

Diyanet Vakfı
Allaha yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!

Kurtubi Tefsiri
“Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”

“Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten” buradan uzaklaşıp ayrıldıktan sonra

“ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”

Kendisinin yalnız dil ile onlara karşı delil getirmekle yetinmeyeceğini, aksine yüce Allah’a güvenen ve kendisini dini korumak uğrunda hoşa gitmeyecek şeylere karşı katlanmaya hazırlayan bir kimsenin tutumunu ortaya koyarak, putlarını dahi kıracağını haber verdi.

“Vallahi” deki “te” harfi yalnızca yüce Allah’ın adına yemin etmek için kullanılır. “Vav” harfi ise açıkça zikredilen her bir isme yemin etmekte kullanılmak özelliğini taşır, “Be” harfi ise hem zikredilmeyen (zamir olarak kullanılan) ile hem de açıktan zikredilen ile yeminde kullanılır. Şair de şöyle demektedir:

“Tallahi (vallahi) yasemin ile mersin ağacının bulunduğu

Yüksek bir dağın tepesindeki çıkıntıda, günler boyunca (başkası) kalmaz.”

İbn Abbâs dedi ki: Allah’a karşı duyulan saygı hakkı için ben sizin putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım, demektir.

Tuzak; (el-keyd): Hile ve tuzak demektir. “Ona tuzak hazırladı, hazırlar” anlamındadır. “el-Mukâyede” de aynı anlamdadır. “Savaş”a da “keyd” denildiği olabilir. Mesela filan kişi gazaya çıktı, ama herhangi bir keyd ile karşılaşmadı (çarpışmadı) denilebilir. Kendisine karşı ve kendisine bir şeyler yaptığın her bir şey hakkında da; “Sen ona keydde bulunuyorsun” denilir.

İbrahim (aleyhisselâm)ın kavminin her sene toplandıkları bir tören günleri vardı. İbrahim (aleyhisselâm)a: Sen de bizimle birlikte törenimize gelecek olursan bizim dinimizi beğeneceksin, dediler. -Bu açıklama ileride es-Sâffât Sûresi’nde (37/91-93. âyetlerin tefsirinde) geleceği üzere İbn Mes’ûd’dan rivâyet edilmiştir,- İbrahim de kendi içinden; “Vallahi… ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım” dedi.

Mücahid ve Katade de şöyle demişlerdir; İbrahim (aleyhisselâm) bu sözleri kavminden gizlice söylemişti. Onun bu sözünü yalnız bir kişi duymuştu, işte onun bu gizli sözünü onun aleyhine olmak üzere açıklayan o kişi olmuştu. Bazen bir kişi hakkında eğer onun söyledikleri başkalarım da hoşnut edecek türden ise, çoğul kipi kullanılarak haber verilebilir. Yüce Allah’ın şu âyeti da bunun gibidir;

“Derler ki: Eğer Medine’ye dönersek elbetteki en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır.” (el-Munâfikûn, 63/8)

Şöyle de denilmiştir: O bu sözlerini kavmi çıkıp gittikten ve geriye güçsüz (çıkamayacak durumda) olanlar kaldıktan sonra söylemişti. İşte onun bu sözlerini işitenler de onlar olmuştu. İbrahim (aleyhisselâm) da:

“Gerçekten ben hastayım.” (es-Sâffât, 37/89) yani hareket edecek gücüm yok sözleri ile onlarla birlikte çıkmama yoluna baş vurmuştu.

Enbiya 56

Dedi: “Hayır, sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir. Onları yaratandır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.”

Diyanet Vakfı
Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Hayır. Sizin Rabbiniz göklerle yerin Rabbi ve onları yoktan var edendir ve ben buna tanıklık edenlerdenim.”

“Dedi ki: Hayır.” Ben sizinle eğlenmiyorum, şaka da yapmıyorum.

“Sizin Rabbiniz göklerle yerin Rabbi ve onları yoktan var edendir.” Rabbiniz ve işlerinizi çekip çeviren, ihtiyaçlarınızı gören bu putlar değil, gökleri ve yeri “yoktan var edendir” ve onları oldukça mükemmel bir şekilde yaratandır.

“Ve ben buna” O’nun göklerin ve yerin Rabbi olduğuna

“tanıklık edenlerdenim.”

Tanıklık eden (şahid): Hükmü açığa çıkartır. Yüce Allah’ın:

“Allah… şahidlik etti.” (Âl-i İmrân, 3/18) âyetinde de; Allah açıkladı ki… demektir. Burada âyet: Ve ben işte söylediklerimi delil ile açıklıyorum, demek olur.

Enbiya 55

Dediler ki: “Bunu gerçekten doğru olarak mı söylüyorsun, yoksa bizimle alay mı ediyorsun?”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?

Kurtubi Tefsiri
“Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa şaka mı yapıyorsun” dediler.

“Sen Bize hakkı mı getirdin?” Yani sen bu söylediklerini hak olarak mı getirdin?

“Yoksa şaka mı yapıyorsun?” Bizimle eğleniyor musun?

“dediler.”

Enbiya 54

Dedi: “Gerçekten siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.”

Diyanet Vakfı
Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun ki siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içerisindesiniz” dedi.

“Yemin olsun ki siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık İçerisindesiniz, dedi.” Bu heykellere ibadet ettiğinizden ötürü hüsrandasınız. Çünkü bunlar cansız varlıklardır, ne fayda sağlayabilir, ne zarar verebilir, ne de birşey bilebilirler.

Enbiya 53

Dediler ki: “Atalarımızı onlara tapar halde bulduk.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.

Kurtubi Tefsiri
“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler.

“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk, dediler.” Yani biz de geçmişlerimizi taklid ederek bu heykellere ibadet ediyoruz.

Enbiya 52

Hani babasına ve kavmine demişti: “Şu tapınıp durduğunuz heykeller de ne?”

Diyanet Vakfı
O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.

Kurtubi Tefsiri
O zaman babasına ve kavmine demişti ki: “İbadet edip durduğunuz bu heykeller de ne oluyor?”

“O zaman babasına ve kavmine demişti ki…” Anlamın şöyle olduğu söylenmiştir: Babasına şöyle dediği zamanı hatırla! Bu durumda ifade “Biz onu biliyorduk” âyeti ile birlikte tamamlanmış olur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Biz onun babasına ve kavmine şöyle dediğinde onu biliyorduk.” Bu durumda ifadeler muttasıldır ve yüce Allah’ın “biliyorduk” anlamındaki âyeti üzerinde vakıf yapılmaz.

“Babası” İse Âzer’dir, “Kavmine” gelince onlar da Nemrut ve ona uyan kimselerdir.

“İbadet edip durduğunuz” kendilerine ibadeti sürdürdüğünüz

“bu heykeller” bu putlar

“de ne oluyor?”

Timsâl (heykel); yüce Allah’ın yarattıklarından birisine benzer şekilde yapılmış şeyler hakkında kullanılan bir İsimdir. Meselâ, bir şeyi bir şeye temsil ettim, onu ona benzettim, demektir. İşte bu benzetilen ve benzer yapılan şeye “timsâl” denilir.

Enbiya 51

Andolsun, daha önce İbrahim’e doğru yolu vermiştik; biz onu çok iyi tanıyorduk.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz İbrahime daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz İbrahim’e daha önceden doğru yolu bulma imkânını verdik. Biz onu biliyorduk.

“Yemin olsun ki Biz İbrahim’e daha önceden” peygamberlikten önce

“doğru yolu bulma” hidayete ulaşma

“imkânı verdik.” Yani gece kararınca yıldızları, ayı ve (gündüzün) güneşi görünce aklını kullanma ve delil getirme başarısını ihsan ettik. “Daha önceden” Mûsa ve İbrahim’den önce anlamında olduğu da söylenmiştir. “Doğru yolu bulma imkânı” (rüşd) de buna göre peygamberlik demek olur. Ancak tefsir bilginlerinin çoğunluğu birinci kanaattedir. Nitekim Yahya (aleyhisselâm) hakkında şöyle buyurulmuştur:

“Ve Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik.” (Meryem, 19/12) el-Kurazî de der ki: “Doğru yolu bulma imkânı (rüşdünü)” salâh’ını verdik demektir, demiştir.

“Biz onu” ona bu şekilde rüşdünü vermeye ve nübüvvete uygun olduğunu zaten “biliyorduk.”

Enbiya 50

Bu da indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?

Diyanet Vakfı
İşte bu (Kuran) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkar mı ediyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz onu inkâr edenler misiniz?

“İşte bu” yani Kur’ân-ı Kerîm

“indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz” ey Araplar

“onu inkar edenler misiniz?” Halbuki o, benzerini getirme gücünü bulamadığınız bir mucizedir.

el-Ferrâ’ “Biz onu mübarek olarak İndirdik” anlamında olmak üzere; “Bizim kendisini mübarek olarak indirdiğimiz bir zikirdir bu” diye okumanın (nahiv bakımından) câiz olduğunu söylemiştir.

Enbiya 49

Onlar, görmedikleri halde Rablerinden korkarlar ve kıyamet saatinden de ürperirler.

Diyanet Vakfı
(O takva sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki Rabblerinden gıyaben korkarlar, hem onlar kıyâmetten de oldukça çekinirler.

“Takva sahiplerine bir ışık ve zikir olmak üzere verdik. Onlar ki Rablerinden gıyaben korkarlar.” Yani onlar yüce Allah’ı görmemektedirler. Onlar düşünmekle, delilleri görmekle, herşeye gücü yeten, amellerin karşılığını veren bir Rabblerinin olduğunu bilmişlerdir. O bakımdan onlar gizli hallerde de insanlar tarafından görülmedikleri, yalnızlık hallerinde de yalnız O’ndan korkarlar.

“Hem onlar kıyâmetten” tevbe edemeden önce kıyâmetin kopmasından

“de oldukça çekinirler” korkarlar ve irkilirler.

Enbiya 48

Musa ve Harun’a Furkan’ı, aydınlık veren kitabı ve takva sahipleri için öğüt indirdik.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, Musa ve Haruna, takva sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkanı verdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, Mûsa İle Harun’a Furkan’ı takva sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak üzere verdik.

“Yemin olsun ki Biz, Mûsa ile Harun’a Furkan’ı takva sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak üzere verdik.” İbn Abbâs ve İkrime’den: “Furkan’ı… bir ışık…” âyetini “vav”sız olarak hâl olmak üzere okudukları nakledilmiştir. el-Ferrâ’’nın İddia ediğine göre burada “vav”ın hazfedil mesi ile zikredilmesi arasında fark yoktur,

Yüce Allah’ın:

“Muhakkak Biz dünyaya en yakın gökyüzünü bir süsle, yıldızlarla süsledik ve koruduk” (es-Sâffât, 37/6-7) âyetinde olduğu gibi: Burada da “vâv”ın olması ile olmaması arasında fark yoktur. Ancak ez-Zeccâc onun bu görüşünü reddedip şöyle demektedir: Çünkü “vav” belli bir anlam için getirilir, zâid olarak gelmez (ki zikredilmesiyle hazfedilmesi bir olsun.) (ez-Zeccâc) dedi ki: Burada “el-Furkan’dan kasıt Tevrat’tır. Çünkü Tevrat’ta helal ile haram birbirinden ayırt edilmektedir. “Bir ışık” ifadesi de:

“Onda bir hidayet ve bir nûr vardır.” (el-Mâide, 5/44) âyetine benzemektedir.

İbn Zeyd dedi ki: Burada “hırkan” düşmanlara karşı zaferdir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Furkan günü olan iki ordunun birbirleriyle karşılaştıkları günde” (el-Enfal, 8/41) âyetinde Bedir gününün kastedilmiş olmasıdır.

es-Sa’lebî dedi ki: Bu görüş “ziya (bir ışık)” kelimesinin başına “vav” gelmiş olması dolayısıyla, âyetin zahirine daha uygun gibi görünmektedir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Yemin olsun Biz Mûsa ve Harun’a zaferi, ışık ve zikrin kendisi olan Tevrat’ı verdik.

Enbiya 47

Kıyamet günü için adalet terazilerini kurarız. Kimseye zerre kadar haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar bir şey bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

Diyanet Vakfı
Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz, hesaba çekenler olarak Biz yeteriz.

“Kıyâmet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz” âyetindeki: “el-Mevâzîn”: Mîzân (terazi) kelimesinin çoğuludur.

Şöyle denilmiştir: Bu âyet zahiri itibariyle her bir mükellef için amellerinin kendisi ile tartılacağı bir mizan olduğuna delildir. Yapılan iyilikler bu terazinin bir kefesine, kötülükler de diğer kefesine konulacaktır.

Tek bir kişinin dahi bir çok terazileri olabilir, denilmiştir. Bu terazilerin her birisiyle amellerinin bir çeşidi tartılacaktır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bir hükümdar ki hadiseler kopar, adaleti dolayısıyla,

Her bir hadisenin kendine has ayrı bir terazisi vardır.”

Diğer taraftan çoğul lâfzı ile ifade edilmiş tek bir mîzân’ın varlığı da mümkündür. el-Lâlekâi Hafız Ebul-Kasım, “Sünen’inde Enes’ten merfu olarak (Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Mizan ile görevli bir melek vardır. Âdemoğlu getirilir ve mizanın iki kefesi arasında durdurulur. Eğer (iyilikleri) ağır gelirse, melek bütün mahlukatın, sesini işiteceği bir sesle: Filan kişi artık sonrasında ebedıyyen bedbaht olmayacak şekilde mutlu oldu, diye seslenir. Eğer (iyilikleri) hafif gelirse melek şöyle seslenir: Filan kişi artık sonrasında ebediyyen mutlu olamayacağı bir şekilde bedbaht olmuştur.” Huzeyfe (radıyallahü anh)dan da şöyle dediğini rivâyet etmektedir; “Kıyâmet gününde mizan ile görevli melek Cibril (aleyhisselâm)dır.”

Denildiğine göre; terazinin iki kefesi, ipleri, dili ve destek yerleri vardır. Çoğul halinde gelmesi bundan dolayıdır.

Mücahid, Katade ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Mizanın söz konusu edilmesi bir temsildir, yoksa ortada mizan dîye bir şey olmayacaktır, olan şey adaletten ibarettir.

Ancak haberlerin vârid olduğu ve ümmetin büyük çoğunluğunun kabul ettiği husus birinci görüştür. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi (7/8-9- âyetlerin tefsirinde) ile el-Kehf Sûresi’nde (18/105. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde de yeterince söz konusu etmiş bulunuyoruz. Allah’a hamd olsun.

“el-Kıst” adalet demektir. Yani orada dünya tartılarında olduğu gibi eksik vermek ve zulüm söz konusu değildir.

Burada “el-kıst (adalet)” terazilerin sıfatıdır, tekil gelmesi mastar olduğundan dolayıdır. “Kist bir terazi, kist iki terazi ve kist teraziler” denilir. Nitekim; “Âdil ve razı olunan adamlar” denilmesi de böyledir.

Bir kesim “el-kıst” kelimesini “sin” yerine “sad” ile okumuşlardır.

“Kıyâmet gününe has” ifadesi, kıyâmet günü insanlarına has demektir. Anlamın kıyâmet gününde… olduğu da söylenmiştir.

“Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz.” İyilik yapanın iyiliği eksiltilmeyecek, kötülük yapanın kötülüklerine de bir şey katmayacak.

“Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz.” Nâfî, Şeybe ve Ebû Ca’fer

“miskal; ağırlığınca” kelimesini burada ve Lukman Sûresi’nde (31/16. âyette) ref ile okumuşlardır ki bu, öyle bir şey olursa veya meydana gelirse… anlamını taşır. Bu durumda; tam bir fiil olur ve ayrıca habere ihtiyacı olmaz. Diğerleri ise bu kelimeyi nasb ile “eğer amel yahut da o şey… ağırlığınca olursa” anlamında okumuşlardır. Bir şeyin miskali şeyin kendi mislinden ağırlığı demektir.

“Biz onu getiririz.” Cumhûrun kıraatine göre “getiririz” anlamındaki fiildeki “elif” maksuredir. “Eteyna: Getiririz” fiilindeki “nâ” bitişik birinci çoğul zamiridir. “Etâ: Getirdi” demek olup, “maksur eliF diyerek kastettiği, fiilin yalın halinin sonunda “ya” olarak yazılıp elif gibi harf-i med olacak okunan harfi kastetmektedir. yani onun mükâfatını yahut cezasını vermek üzere hazır ederiz, getiririz demektir. O, yani tane getirilir. Şayet; yerine denilseydi, yine câiz olurdu ki; bu da onun ağırlığım getiririz, demektir.

Tanenin ağırlığının, tanenin dışında bir şey olmadığı da söylenmiştir, Bundan dolayı burada zamir müennes olarak getirilmiştir, diye de açıklanmıştır.

Mücahid ve İkrime ise “getiririz” anlamındaki fiildeki “elif’i med ile: “Onun karşılığını veririz” anlamında okumuşlardır.

Bu fiil; verdi, verir, şeklinde kullanılır.

Onların önden göndermiş oldukları hayır ve şerri “hesaba çekenler olarak Biz yeteriz.” Burada; “Hesaba çekenler” denilmesinin, Biz’den daha süratli hesaba çeken yoktur, anlamında olduğu söylenmiştir.

Hesab; saymak demektir.

Tirmizî, Âişe (radıyallahü anh)dan şunu rivâyet etmektedir: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın önünde oturdu ve şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, benim iki tane kölem var. Bana yalan söylüyorlar, bana hainlik ediyorlar, bana isyan ediyorlar. Ben de onlara sövüp sayıyorum, onları dövüyorum. Benim onlara karşı halim nedir?

Peygamber şöyle buyurdu: “Sana yaptıkları hainlik, sana isyan etmeleri ve sana yalan söylemeleri ile senin onları cezalandırman hesap edilir. Eğer senin onları cezalandırman onların günahları kadar ise o zaman hesabınız başa baş çıkar. Ne senin lehine, ne de aleyhine olur. Şayet senin onları cezalandırman, onların suçlarından daha aşağıda olursa bu senin için bir fazilet olur, eğer senin onlara verdiğin ceza suçlarından daha yukarıda ise fazlalık kadarıyla onlar lehine sana kısas uygulanır.”

Bu sefer adam bir kenara çekilip ağlamaya ve kendi kendisine konuşmaya başladı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen yüce Allah’ın Kitabını (ve şu âyetini): “Kıyâmet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz” âyetini okumuyor musun?” Adam şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ey Allah’ın Rasûlü ben kendim ve bunlar için onlardan ayrılmaktan daha hayırlı bir şey bulamıyorum. Seni hepsinin hür olduğuna (onları azad ettiğime) şahit tutuyorum. (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Tirmizî, Tefeir 21. sûre 2; Müsned, VI, 280-281.

Enbiya 46

Rabbinin azabından sadece bir esinti onlara dokunsa bile, “Vay halimize! Biz gerçekten zalim kimselermişiz” derler.

Diyanet Vakfı
Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, «Vah bize! Hakikaten biz zalim kimselermişiz!» derler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey dokunursa, elbette: “Vay bize! Çünkü biz gerçekten zâlimlerden olduk” diyeceklerdir.

“Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey” İbn Abbâs, bir parça, Katade, bir miktar ceza, İbn Keysan az ve asgari bir miktardaki

“şey dokunursa” diye açıklamıştır.

“Azıcık bir şey” kelimesi, “Misk kokusu” tabirinden alınmıştır. Şair şöyle demiştir:

“Amre ise hanımların en şereflilerindendir,

Onun kolları etrafa misk kokusu saçıyor.”

İbn Cüreyc de bunun hâl anlamında olduğunu söylemiştir. Nitekim; “Filan kişi filana kendi malından bir pay verdi” denilmektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Sizin yanına lutf ile yapacağınız bağışlarınızı umarak geldiğimde.

Sen. bana öyle bir mal verdin ki, gönlümü onunla hoş ettin.”

Burada “el-Arab” kelimesi nefis (gönül) demektir.

Nefha, sözlükte basit bir itme anlamındadır. Buna göre anlam şöyle olur: Şayet onlara azabtan asgari bir bölüm dahi isabet edecek olsa;

“Elbette: Vay bize! Çünkü biz gerçekten zâlimlerden olduk” haddi aşanlar olduk

“diyeceklerdir.” Böylelikle günahları itiraf etmenin kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda itirafta bulunacaklardır.

Enbiya 45

De ki: “Ben ancak size vahiy ile uyarı yapıyorum.” Sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler.

Diyanet Vakfı
De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben sizi ancak vahy ile korkutuyor ve uyarıyorum.” Halbuki sağırlar uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.

“De ki: Ben sizi ancak vahy ile” Kur’ân ile

“korkutuyor ve uyarıyorum” ve onunla sizi sakındırıyorum.

“Halbuki sağırlar uyarıldıkları zaman” yani âyetleri kavramalarını, hakkı işitmelerini önleyecek şekilde Allah’ın kalbini sağırlaştırdığı, kulaklarını mühürleyip gözlerini perdelediği kimseler

“yapılan çağrıyı işitmezler.”

Abdu’r-Rahmân es-Sülemî ve Muhammed b. es-Semeykâ “işitmezler” anlamındaki âyeti; şeklinde “ya” harfi ötreli ve “mim” harfi üstün olarak meçhul bir fiil diye okumuştur. “Sağırlar” anlamındaki kelime ise nâib-i faili olarak merfudur. Yani Allah onları işittirmez.

Ebû Âmir ve yine es-Sülemî ile Ebû Hayve ve Yahya b. el-Hâris bu kelimeyi “te” harfi ötreli, “mim” harfi esreli “sağırlar” anlamındaki kelime de üstün ile, mansub olarak okumuşlardır. “Şüphesiz ki sen ey Muhammed, sağırlara çağrıyı işittiremezsin” demek olur. Bu kıraate göre hitap, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)adır. Ancak kimi dilbilginleri bu okuyuşu reddetmişlerdir. Çünkü bu takdirde; “Kendilerini uyardığın” zaman denilmesi gerekirdi. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bu caizdir, çünkü mana zaten bilinmiş oluyor.

Enbiya 44

Biz onları ve atalarını nimetlendirdik; ömürleri uzayıp gitti. Hâlâ, bizim yeryüzüne gelip çevresinden onu eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Şimdi onlar mı galip gelecek?

Diyanet Vakfı
Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kafirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Hayır. Biz bunları da, atalarını da o kadar faydalandırdık ki ömürleri uzayıp gitti. Bizim arza gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Acaba üstün gelenler onlar mıdır?

“Hayır. Biz bunları da atalarını da o kadar faydalandırdık ki…” İbn Abbâs dedi ki: Mekkelileri kastetmektedir. Yani Biz, hem onlara, hem de atalarına bol bol nimetler verdik ki, nimet içerisinde

“ömürleri uzayıp gitti” ve bu nimetlerin kendilerinden alınmayacağını sandılar, aldanışa düştüler ve yüce Allah’ın delil ve belgelen üzerinde düşünmekten yüz çevirdiler.

“Bizim arza gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı?” Yani ey Muhammed, senin Mekke çevresinde bulunan yerlere peşpeşe galip geldiğini, etrafındaki şehirleri biri diğeri ardınca fethettiğini görmüyorlar mı? Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır. Öldürmek ve esir almakla… diye de açıklanmıştır ki, bunu da el-Kelbî nakletmektedir, anlam birdir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden (er-Rad 13/41. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Acaba üstün gelenler onlar mıdır?” Yani Biz, onların çevrelerini eksiltip durduktan sonra Mekke kâfirleri mi üstün geleceklerdir? Aksine sen onlara galip gelecek ve onları yenik düşüreceksin.

Enbiya 43

Yoksa kendilerini bize karşı koruyacak ilahları mı var? Onlar kendilerine bile yardım edemezler, bizden de destek görmezler.

Diyanet Vakfı
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilahları mı var? (O ilah dedikleri şeyler) kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alaka ve destek görmezler.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onların kendilerini Bize karşı koruyan İlâhları mı vardır? Onlar kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan destek de verilmez.

“Yoksa onların kendilerini Bize” yani azabımıza

“karşı koruyan İlâhları mı vardır?” Buradaki; “Onların… mı” âyetinde “mim” sıladır (fazladan gelmiştir).

“Onlar” yani kâfirlerin kendilerine yardımcı olacaklarını zannettikleri bu varlıklar bizzat

“kendi kendilerine bile yardım edemezler.” Nasıl kendilerine ibadet edenlere yardım edebilsinler?

“Onlara tarafımızdan destek de verilmez.” İbn Abbâs dedi ki: Onlar tarafımızdan korunmazlar. Onlar tarafımızdan himaye edilmezler, diye açıklandığı nakledilmiştir. Taberî bu ikinci açıklamayı tercih etmiştir. Araplar; sözleriyle; ben seni filâna karşı korurum, desteklerim derler. Şair de şöyle demektedir;

“Sesi çıkabildiği kadar himaye isteyerek seslenir,

Ona karşı korunmak maksadıyla, halbuki mızraklar da ona pek yakındır.”

Ma’mer, İbn Ebi Necîh’ten, o Mücahid’den şöyle dediğini nakletmektedir: Onlara yardım olunmaz, yani onlar korunmazlar. Katade dedi ki: Allah onlara hayır namına bir şey vermez ve rahmetini onlara arkadaş kılmaz.

Enbiya 42

De ki: “Sizi gece ve gündüz Rahmân’dan kim koruyor?” Hayır! Onlar Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar.

Diyanet Vakfı
De ki: Allaha karşı sizi gece gündüz kim koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Gece ve gündüz Rahmân’a karşı sizi kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rabblerinin zikrinden dahi yüz çevirenlerdir.

“De ki: Gece” uyuduğunuz vakit

“ve gündüz” uyanıp işlerinizi gördüğünüzde

“Rahmân’a karşı” yani O’nun azap ve intikamından

“sizi kim koruyabilir?” Yani sizi kim bekler ve kim muhafaza eder. Bu da yüce Allah’ın:

“Allah’a karşı” yani Allah’ın azabına karşı

“bana kim yardım eder?” (Hud, 11/63) âyetini andırmaktadır.

“(-İkil): Bekçilik ve korumak” demektir. “Allah onu korudu” anlamındadır.” Allah’ın koruması altında git” denilir. Onlara karşı kendimi korudum” anlamındadır. Şair İbn Herine şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki Silleyma -ki Allah onu korusun- (vermiş olması halinde) hiç de kendisine zarar vermeyecek,

Bir şeyini eksiltmeyecek bir hususta bize cimrilik etti.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Çöktürdüm devemi ve onun (uyumayan) gözüyle kendimi korudum.

el-Kisaî ve el-Ferrâ’ ise: “Sizi koruyabilir” âyetinin “lâm” harfi üstün ve “vav” harfi sakin okunduğunu naklettikleri gibi yine her iki halde de hemzenin hafif okunduğunu da nakletmişlerdir. Ancak bilinen şekil hemzenin tahkikidir. Bu da genel olarak kıraat âlimlerinin okuyuşudur.

(………) şeklindeki okuyuşa gelince; bu da en-Nehhâs’ın naklettiğine göre İki bakımdan yanlıştır. Evvela hemzenin değiştirilmesi ancak şiirde olur. İkincisi, mazide (buna göre) “ya” ile; demeleri gerekir ki, bu takdirde mana değişir. Çünkü bu, onun böbreğini ağrıttım, anlamına gelir. Bir kimse birisine; diyecek olursa; Allah’ın onun böbreklerine ağrı vermesi için beddua etmiş olur.

Şöyle de denilmiştir: Burada ifade soru anlamında olmakla birlikte maksat nefiydir ve ifade: Sizi, O’ndan başka koruyacak kimse yoktur, takdirindedir.

Hitab, aralarından Allah’ın yaratıcılığını kabul edenleredir. Yani sizler, O’nun yaratıcı olduğunu kabul ettiğinize göre; sizin çabuk gelmesini istediğiniz azâbı başınıza getirmeye kadir olan da O’dur.

“Hayır, onlar Rabblerinin zikrinden” yani Kur’ân-ı Kerîm’den, Rabblerinin öğütlerinden diye açıklandığı gibi, O’nu bilip tanımaktan diye de açıklanmıştır;

“yüz çevirenlerdir” başka şeylerle oyalanarak gaflete düşenlerdir.

Enbiya 41

Senden önce de peygamberlerle alay edildi, ama onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıverdi.

Diyanet Vakfı
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki senden önceki bir çok peygamberle alay edildi de onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.

“Yemin olsun ki senden önceki bir çok peygamberle alay edildi” âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir tesellidir. Şunu kastetmektedir: Eğer bunlar seninle alay etmekte iseler, şunu bil ki senden önce de pek çok peygamberle alay edilmiştir. Önceki peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret. Daha sonra ona yardım vaadinde bulunarak şöyle buyurmaktadır: O kâfirleri ve

“onlarla alay edenleri alay ettikleri şey” yani alay etmelerinin cezası

“çepeçevre kuşattı.” Onları her taraftan çevirdi.

Enbiya 40

Hayır, onlara ansızın gelir ve onları şaşkına çevirir. Onu geri çeviremezler ve kendilerine süre de tanınmaz.

Diyanet Vakfı
Bilakis kendilerine o (kıyamet) öyle ani gelir ki, onları şaşırtır. Artık, ne reddedebilirler onu, ne de kendilerine mühlet verilir.

Kurtubi Tefsiri
Bilakis o, onlara ansızın gelip kendilerini hayrete düşürüp şaşırtacaktır da onu geri çevirmeye güçleri de olmayacak ve onlara bir mühlet de verilmeyecektir.

el-Kisaî de şöyle demektedir: Bu, kıyâmetin kopmasının gerçekleşeceğinin kesin olduğuna dikkat çekmektedir. Yani eğer onlar bunu kesin olarak bilmiş olsalardı, kıyâmetin de mutlaka geleceğini bilirlerdi. Buna yüce Allah’ın:

“Bilakis o, onlara ansızın gelip” âyeti delil teşkil etmektedir. Yani kıyâmet onlara ansızın gelecektir. Onlara gelecek olanın cezalandır, diye açıklandığı gibi, bu ceza ateştir ve onlar buna karşı hiçbir çare bulamayacaklardır, diye de açıklanmıştır.

“Kendilerini hayrete düşürüp şaşırtacaktır.” el-Cevherî dedi ki: “Onu ansızın aldı, yakaladı” demektir. Nitekim yüce Allah:

“Bilakis o, onlara ansızın gelip kendilerini hayrete düşürüp şaşırtacaktır” diye buyurmuştur.

el-Ferrâ’ da: “Onları şaşırtacaktır” diye açıklamıştır. Bir kimsenin karşısına onu şaşırtacak bir şey ile çıkmayı anlatmak üzere; fiili kullanılır. Bir görüşe göre de bu, ansızın onlara gelir, anlamındadır.

“Onu çevirmeye” yani o ateşi sırtlarından uzaklaştırmaya

“güçleri de olmayacak ve onlara bir mühlet de verilmeyecektir.” Tevbe etmeleri, özür beyan etmeleri için onlara süre tanınmayacak ve ertelenmeyecektir.

Enbiya 39

O inkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve yardım da görmeyecekleri zamanı bilselerdi…

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, yüzlerinden ve sırtlarından (saran) ateşi savamayacakları, kendilerine yardım dahi edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!

Kurtubi Tefsiri
O kâfirler, azap geleceğinde ateşi yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da olunmayacağı zamanı bir bilselerdi.

“O kâfirler… bir bilselerdi.” Buradaki “bilmek” böyle bir bilgi sahibi olmak (marifet) anlamındadır. O bakımdan ikinci bir mef’ûl alması gerekmemektedir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi;

“Siz onları bilmezsiniz, Allah onları bilir.” (el-Enfâl, 8/60)

“…se” edatının cevabı hazfedilmiştir. Yani; eğer onlar “azap geleceğinde ateşi yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da olunmayacağı zamanı bir bilselerdi” hiç de tehdit olunduktan o azâbı acele istemezlerdi.

ez-Zeccâc dedi ki: Yani (şartın cevabı:).,, va’din de doğru olduğunu bilirlerdi, demektir.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Onlar bunu bilmiş olsalardı, küfür üzere kalmazlar ve mutlaka îman ederlerdi.

Enbiya 38

“Eğer doğru söylüyorsanız bu vaat ne zaman gerçekleşecek?” derler.

Diyanet Vakfı
«Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman (gerçekleşecek) bu tehdit?»

Kurtubi Tefsiri
“Eğer doğru söyleyenler İseniz bu vaad ne zaman gerçekleşecektir” derler.

“Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaad ne zaman gerçekleşecektir, derler” âyetindeki “vaad”den kasıt, vaad olunan şeydir. “Allah umudumuzdur” denilince, Biz Allah’tan umarız denilmek istenmesi gibidir. Burada “vaad”den kasıt, vaîd (tehdit)dir. Yani bizi kendisi ile tehdit ettiği azâbın va’desi ne zamandır? Maksadın kıyâmet olduğu da söylenmiştir.

Enbiya 37

İnsan aceleci yaratıldı. Size ayetlerimi göstereceğim, öyleyse acele etmeyin.

Diyanet Vakfı
İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.

Kurtubi Tefsiri
İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. Benden acele istemeyin.

“İnsan aceleden yaratılmıştır.” Onun yapısında acele vardır. O aceleci olarak yaratılmıştır. Yüce Allah’ın şu âyeti da insanın yaratılışının bir başka özelliğini dile getirmektedir:

“Allah sizi bir zaaftan yaratan… dır.” (er-Rûm, 30/54) Yani O, insanı zayıf olarak yaratmıştır. Meselâ, insan serden yaratılmıştır denilir. Yani biz, onun bu sıfatını mübalağa yolu ile dile getirmek istersek o çok şerlidir, anlamında bu ifadeyi kullanırız. Yine: Sen çok gider ve çok gelirsin, denilir. Yani işin gücün gidip gelmektir, anlamındadır. Buna göre ifade acele insanın tabiatında vardır. O bakımdan o zararlı dahi olacak olsa pek çok şeyi alelacele isteyiverir.

Diğer taraftan burada “insan”dan kastın Âdem (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. Saîd b. Cübeyr ve es-Süddî dedi ki: Ruh, Âdem (aleyhisselâm)ın gözlerine girince cennet meyvelerine baktı. Karnına girdiğinde canı yemek istedi, Ruh henüz ayaklarına ulaşmadan çabucak cennet meyvelerine uzanmaya çalıştı. İşte yüce Allah’ın:

“İnsan aceleden yaratılmıştır” âyetinde anlatılan budur.

Şöyle de açıklanmıştır: Âdem cuma günü günün sonlarına doğru yaratıldı. Yüce Allah onun başına hayat verince acele etmek istedi ve güneşin batınımdan önce ruhun ona tamamen üflenmesini istedi. Bu açıklamayı da el-Kelbî, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

Ebû Ubeyde ve meânî bilginlerinin pek çoğu “acele (el-acel)” Himyer dilinde çamur demektir, derler ve şu mısraı naklederler:

“Hurma ağacı ise a ile el-acel (çamur) arasında yetişir.”

Bir diğer görüşe göre “insan”dan kasıt bütün İnsanlardır. Maksadın en-Nadr b. el-Hâris b. Alkame b. Kelede b. Abdu’d-Dar olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’ın tefsirine göre böyledir. Yani değersiz çamurdan yaratılmış olan bir kimsenin Allah’ın âyetleri ve peygamberleri ile alay etmeye kalkışmaması gerekir.

Bunun ters çevrilmiş ifadelerden olduğu da söylenmiştir. Yani acele insandan yaratılmıştır. Bu da Ebû Ubeyde’nin görüşüdür. en-Nehhâs dedi ki: Ancak Allah’ın Kitabında böyle bir açıklama yoluna gitmemek gerekir. Çünkü kalb ancak şiirde zaruretten dolayı söz konusu olur. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Zina recmin farizanıdır (yani recm, zinanın farz olan cezasıdır.)”

Bu âyetin bir benzeri de:

“İnsan pek acelecidir.” (el-İsra, 17/11) Buna dair açıklamalar da el-İsra Sûresi’nde (belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yakında size âyetlerimi göstereceğim. Benden acele istemeyin.” Bu birinci görüşü ve acelenin insanın tabiatında olduğu, onun kendisine hakim olamayacak şekilde yaratılmış olduğu kanaatini pekiştirmektedir. Nitekim el-İsra Sûresi’nde (17/11. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın buyurduğu gibi, kendi kendisine hakim olamayan bir şekilde yaratılmıştır.

Buradaki âyette geçen “âyetlerim”den kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın doğruluğuna delil teşkil eden mucizeler ile yüce Allah’ın onun için takdir etmiş olduğu güzel âkıbettir.

Bir başka açıklamaya göre: Onların istedikleri azap kastedilmiştir. Onlar azâbın çabuklaştırılmasını İstediler ve: “Bu vaad ne zaman gerçekleşecek?” dediler. Halbuki onlar her bir iş için tayin edilmiş bir süre olduğunu bilmediler.

Bu âyet-i kerîme, en-Nadr b. el-Hâris ile onun:

“Ey Allah: Eğer bu senin katından (indirilmiş) hakkın kendisi ise…” (el-Enfal, 8/32) şeklindeki sözleri hakkında inmiştir.

el-Ahfeş Said’de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“İnsan aceleden yaratılmıştır” âyetinin anlamı şudur: Yani ona, ol denildi, o da oluverdi. Bu görüşe göre “benden acele istemeyin” âyetinin anlamı şu olur: Bir şeye ol der demez, o istediği olan kimse, sizin alelacele gösterilmesini istediğiniz mucizeleri göstermekten âciz değildir.

Enbiya 36

İnkâr edenler seni gördüklerinde, seni ancak alay konusu yaparlar: “Bu mu ilahlarınızı anan kişi?” Kendileri Rahmân’ı inkâr ediyorlar.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kafirler seni gördükleri zaman: «Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?» diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allahın Kitabını inkar edenlerin ta kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler seni gördüklerinde, seni ancak alaya alırlar: “Bu mudur İlâhlarınızı kötülükle anan?” (derler.) Halbuki onlar Rahmân’ın zikrini inkâr edenlerdir.

“Kâfirler seni gördüklerinde seni ancak alaya alırlar.” Seninle alay etmekten başka bir şey yapmazlar.

“Alay etmek” ile ilgili açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/14 ve 15. âyederin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bunlar daha önce el-Hicr Sûresi’nin sonlarında:

“O alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz.” (el-Hicr, 15/95) âyetinde sözü edilen “alay edenlerdir.” Putlarının İlâhlığını inkâr eden kimseleri ayıplıyorlardı. Buna karşılık kendileri de Rahmân olan Allah’ın ilâhlığını inkâr ediyorlardı, Bu ise cahilliğin en ileri derecesidir. Onlar “bu mudur ilâhlarınızı kötülükle anan” diyorlardı.

Burada

“gördüklerinde” âyetindeki zaman bildiren edatın cevabı olmakla birlikte “diyorlar” anlamındaki kelime hazfedilmiştir. “Seni ancak alaya ahrlar” anlamındaki âyet ise, şart edatı ile şartın cevabı arasına girmiş bir mu’tarîza (ara) cümledir.

“Bu mudur ilâhlarınızı” kötüleyerek ve ayıplayarak

“anan?” Antere de şu beyitinde kelimeyi bu anlamda kullanmıştır:

“Sen benim bu tayımı ve ona yedirdiklerimi (ayıplayarak) söz konusu etme,

O takdirde senin derin uyuza yakalanmışın derisi gibi olur,”

O “tayımı ağzına alma” derken, onu ayıplama, demek istemiştir.

“Halbuki onlar Rahmânın zikrini” yani Kur’ân-ı Kerîm’i

“İnkâr edenlerdir.” Buradaki ikinci ( f): Onlar …ler” onların küfürlerini te’kid etmektedir. Yani onlar, küfürle nitelendirilişleri oldukça ileri derecede olan kâfirlerin tâ kendileridir.

Enbiya 35

Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi, şerle ve hayırla imtihan ederiz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Her nefs ölümü tadıcıdır. Biz sizi şer ve hayırla -imtihan olmak üzere- deneriz. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.

“Her nefs ölümü tadıcıdır.” Bu âyet, daha önceden de Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/185. âyet, 1 ve 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Biz sizi şer ve hayırla -İmtihan olmak üzere- deneriz” âyetindeki:

“İmtihan olmak üzere” kelimesi başka kökten gelen (aynı manadaki) bir lâfız olarak mastar (mef’ûl-i mutlak)dır. Yani Bizler, şükür ve sabrınızın nasıl olduğuna bakmak için, sizleri darlıkla, bollukla, helalla, haram ile sınarız.

“Sonunda” amellerinizin karşılığının verilmesi için

“bize döndürüleceksiniz.”

Enbiya 34

Senden önce hiçbir insana ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar mı ebedî kalacak?

Diyanet Vakfı
Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar?

Kurtubi Tefsiri
Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Sen ölürsen eğer onlar ebedi mi kalacaklar?

“Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik.” Yani dünyada devamlı kalıcılık vermedik.

Bu âyeti kerîme, müşrikler: Biz Muhammed’e ölümün musibetlerinin gelip çatmasını bekliyoruz, demeleri üzerine inmiştir. Çünkü müşrikler onun peygamber olduğunu reddediyor ve: O bir şairdir. Onun ölümün musibetlerine uğramasını bekliyoruz. Belki o da filân oğullarının şairi öldüğü gibi ölür, diyorlardı. Yüce Allah da bunun üzerine şöyle buyurdu: Senden önceki peygamberler öldü. Yüce Allah da onun dinini zafere kavuşturmayı ve korumayı üzerine aldı. İşte Biz senin dinini ve şeriatını da böylece koruyacağız.

“Sen Ölürsen eğer onlar ebedi mi kalacaklar?” Burada “Onlar” kelimesi, Onlar mı?” takdirindedir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Korkumu teskin ettiler ve: Ey Huveylid korkma, dediler,

Ben de onların yüzlerini tanıyamadım ve onlar onlar (mı)dır, dedim.”

Görüldüğü gibi burada da; Onlar mıdır? demek istemiştir.

Âyetteki istifham (soru) inkârdır (yani onlar da ebedî kalmayacaklardır).

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu âyette “fe” harfinin getirilmesi şarta delâlet etmesi içindir. Çünkü bu onların “ölecektir” sözlerine bir cevaptır. Burada “fe” harfinin geliş sebebi, şu takdirde olması da mümkündür: “Eğer sen Ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklardır?”

el-Ferrâ’ dedi ki: Burada “fe’nin hazfedilerek takdiri olarak var kabul edilmesi de mümkündür. Çünkü “onlar” zamirinde i’rab açıkça görülmez (yani mebnidir). Bu da şu demek olur; Eğer sen ölürsen, onlar da aynı şekilde öleceklerdir. O halde senin öldürülecek olmanda onları sevindirecek bir husus yoktur.

“Sen ölürsen” anlamındaki;”mim” harfi esreli okunduğu gibi, ötreli de okunmuştur ve bunlar iki ayrı söyleyiştir.

Enbiya 33

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.

Diyanet Vakfı
O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı… yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

Kurtubi Tefsiri
O gece ve gündüzü, güneşi ve ay’ı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzerler.

“O gece ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır.” Kendilerine bir nimet daha hatırlatmaktadır. Geceyi içinde sükûn bulsunlar, gündüzü de geçimleri için gerekeni yapsınlar diye yaratmıştır. Ayrıca güneşi, gündüzün âyeti, ayı da gecenin âyeti kılmıştır. Böylelikle aylar, yıllar ve hesap bilinebilsin diye. el-İsrâ Sûresi’nde (17/12. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi.

“Her biri” yani güneş, ay, yıldızlar, gezegenler, gece ve gündüz

“bir yörüngede yüzerler.” Suda yüzer gibi hızlıca akarlar ve yol alırlar. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan yüce Allah:

“Dalıp yüzenlere de yemin olsun ki…” (en-Nâziât, 79/3) diye buyurmaktadır. Koşarken ön ayaklarını ileri atan ata da “yüzen” anlamında: “Sâbih” denilir.

Bu âyette nahiv bakımından şu husus dikkat çekicidir. Yüce Allah burada:veya; şeklinde (çoğul müennesi hatırlatan) bir kip kullanmamıştır. Sîbeveyh’in görüşüne göre yüce Allah bu varlıklar hakkında aklı eren varlıkların işi gibi bir iş yaptıklarını haber verip itaatte onları akıllı varlıklar seviyesinde dile getirince, onlar hakkında da (akıllı varlıklar için kullanılan) “vav” ve “nûn” ile çoğul olarak haber vermektedir. el-Ferrâ’’nın açıklaması da buna yakındır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden Yusuf Sûresi’nde (12/4. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

el-Kisaî de şöyle demektedir: Burada “yüzerler” fiilinin “vav-nûn” ile çoğul gelmesi âyet-i kerîmenin sonu oluşundan dolayıdır. Nitekim bir başka yerde:

“Biz birbirine yardım eden bir topluluğuz.” (el-Kamer, 54/44) diye buyurmuş ve bunu çoğul olarak “vav-nûn” ile getirmemiştir.

Bir görüşe göre asıl akıp yüzüş

“yörünge” içindir. O bakımdan bu ona nisbet edilmiştir. Ancak daha doğru olan gezegenin yörüngede aktığıdır. Bu yörüngeler meleklerin alanı ve melekûtun esbabı olan tabaka tabaka olan göklerin dışında yedi tanedir. Ay en yakın yörüngededir. Bundan sonra Utarit (merkür), sonra Zühre (venüs), sonra Güneş, sonra Merih (mars), sonra Müşteri (Jüpiter), sonra Zuhal (satürn), sonra burçların yörüngesi gelir, dokuzuncusu ise en büyük felektir.

Felek; gezegenlerin yörüngeleri demek olan “eflâk”in tekilidir.

Ebû Amr dedi ki: Bu kelimenin çoğulunun “(yani fulk) şeklinde yapılması da mümkündür. “Arslan, arslanlar, tahta, tahtalar” gibi.

Bu kelimenin aslı dönmek anlamındadır. Nitekim dönüp durduğu için kirmenin “felke”si de buradan gelmektedir. “Kadının memesi yuvarlaklaştı” ifadesi de buradan gelmektedir.

İbn Mes’ûd’un naklettiği hadiste de şöyle demektedir: Ben atımı âdeta bir felekte dönüyormuş gibi bıraktım. İbnul-Esîr, en-Nikâye, III, 472. Atını dönüşü dolayısıyla üzerinde yıldızların döndüğü semânın felekine benzetmiş gibidir.

İbn Zeyd dedi ki; Felekler yıldızların, güneşin ve ayın akıp gittiği yerlerdir. Bunlar sema ile arz arasındadırlar.

Katade ise şöyle demiştir: Felek semânın sabit olması ile birlikte yıldızlarla beraber semâdaki bir dairesel dönüştür.

Mücahid de şöyle demektedir: Felek, değirmenin merkez noktasını ve eksenini teşkil eden demiri şeklindedir.

ed-Dahhâk da şöyle demiştir: Feleği, onun akışı ve hızlıca yol alışıdır.

Feleğin dairesel bir dalga olduğu, güneş ve ay’ın onun içinde aktığı da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Enbiya 32

Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Ama onlar onun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.

Diyanet Vakfı
Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün ayetlerinden yüz çevirirler.

Kurtubi Tefsiri
Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Halbuki yine onlar O’nun âyetlerinden yüz çeviricidirler.

“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık.” Onu düşmeye ve yeryüzünün üstüne çökmeye karşı korunmuş kıldık. Buna delil de yüce Allah’ın:

“O’nun izni olmadıkça, yerin üzerine düşmesin diye semâyı O tutuyor” (el-Hac, 22/65) âyetidir.

Şöyle de denilmiştir: O (semâ) yıldızlarla, şeytanlara karşı korunmuştur. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Buna delil yüce Allah’ın:

“Biz o göğü koğulmuş her şeytandan koruduk,” (el-Hicr, 15/17) âyetidir.

Orasını yıkılmaktan ve çözülmekten, herhangi bir yol ile birilerinin oraya ulaşmasından yana onu koruduk, diye açıklandığı gibi; herhangi bir direğe ihtiyaç duymaksızın korunmuştur, diye de açıklanmıştır. Mücahid; yükseltilmiştir diye açıklamıştır. Şirk ve masiyetlere karşı korunmuştur, diye açıklayanlar da olmuştur.

“Halbuki yine onlar” kâfirler

“O’nun âyetlerinden yüz çeviricidirler.”

Mücahid’den (âyetlerden) kasıt, güneş ve aydır, dediği rivâyet edilmiştir. Ayetlerin semâya izafe edilmesi, bunların orada yaratılmış olmalarındandır. Âyetleri başka yerlerde kendi nefsine de İzafe etmiştir. Çünkü onları var eden kendisidir.

Müşriklerin semâlara, oranın gece, gündüz, güneş, ay, yörüngeler, rüzgarlar, bulutlar ve onlarda bulunan yüce Allah’ın kudretinin eserlerinden ibaret olan âyetlere (belge ve mucizelere) bakarak üzerlerinde dikkatle düşünmekten gaflette olduklarını beyan etmektedir. Çünkü bunlara bakıp ibretle düşünecek olurlarsa, bunların bir, tek, mutlak kudret sahibi ve yaratıcısının olduğunu, ortağının olmasının da imkânsızlığını kesinlikle bilirlerdi,

Enbiya 31

Yeryüzünde, onları sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdik, orada yollar açtık ki doğru yolu bulsunlar.

Diyanet Vakfı
Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.

Kurtubi Tefsiri
Ve yer onları çalkalamasın diye onda sağlamlaştırıcı kazıklar yarattık. Orada yol bulabilsinler diye de ondaki dağlar arasından yollar açtık.

“Ve yer onları çalkalamasın diye onda sağlamlaştıncı kazıklar” son derece sağlam ve sarsılmaz dağlan

“yarattık.” Yerin üzerinde iyice karar kılınsın, yer hareket etmesin, onları çalkalamasın diye böyle yaptık. Bu açıklamayı Kûfeliler yapmıştır. Basralılar ise şöyle demiştir: Yani onun çalkalanmasını istemediğimiz için böyle yaptık, (Âyet-i kerîmede geçen): “el-Meyd” hareket etmek, deveran etmek demektir. Meselâ; “Başı döndü” demektir. Buna dair açıklamalar yeterli bir şekilde en-Nahl Sûresi’nde (16/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Orada yol bulabilsinler” yeryüzünde yolculuk yapma imkânını elde edebilsinler

“diye de ondaki dağlar arasından yollar açtık.” Bu yolların oradaki dağlar arasından açıldığına dair açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

“eMffccâc” gidilebilecek yollar demektir. (Tekili olan): el-Fecc; İki dağ arasındaki geniş yol demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz yerde geniş yollar açtık. et-Taberî’nin tercih ettiği görüş budur. Bu tercihe sebeb ise “yol bulabilsinler diye” ifadesidir. Bundan sonra gelen “yollar” ifadesi “el-ficâc”in tefsiridir. Çünkü “el-fecc” bazen bir yere ulaşan ve izlenen bir yol olabilir de, öyle olmayabilir de.

Bunlardan ibret alarak dinleriyle hidâyet bulabilsinler (doğru dini bulabilsinler) diye,., şeklinde de açıklanmıştır.

Enbiya 30

O inkâr edenler, göklerle yerin bitişik olduğunu ve bizim onları ayırdığımızı görmediler mi? Ve her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Acaba kâfirler görmedi mî ki göklerle yer birleşik ve yapışık idi. Biz onları ayırdık ve canlı her şeyi sudan yarattık. Hâlâ îmana gelmezler mi?

“Acaba kâfirler görmedi mi ki?” âyetindeki;

“…medi mi ki” âyeti genel olarak “vav” İle okunmuştur. İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Humeyd ve Şibl b. Abbâd ise “vav”sız, diye okumuşlardır, Mekke Mushaf’ında da bu böyledir,

“Görmedi mi ki”; bilmedi mi ki anlamındadır.

“Göklerle yer birleşik ve yapışık idi.” el-Ahfeş dedi ki: Burada: “(İkisi) idi” şeklinde gelmesi gök ve yerin iki ayrı sınıf olmasındandır. Nitekim Araplar “onların ikisi iki siyah erkek devedir” derlerken, yine bu şekilde tesniyeye riayet ederek söylerler. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak Allah göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar.” (Fatir, 35/41)

Ebû İshak dedi ki: Burada “idi(ter)” lâfzının tesniye geliş sebebi semavâttan tek bir semâ gibi söz edilmesinden dolayıdır. Çünkü bütün semavât bir tek semâ idi. Arzlar da aynı şekilde böyleydi. Yüce Allah’ın burada “birleşik ve yapışık” anlamındaki lâfzı tekil olarak kullanıp “ikisi birleşik ve yapışık idi” şeklinde tesniye kullanmaydı da bunun mastar oluşundandır. İkisi de birleşik ve yapışık olmak özelliğinde idi, anlamındadır. el-Hasen bu lâfzı “te” harfini de üstün olarak; diye okumuştur, Îsa b. Ömer dedi ki; Bu doğru bir okuyuştur ve bir söyleyiştir. “er-Ratk” sed ve kapalı almak demektir. Fetk’in (söküp ayırmanın) zıttıdır. Meselâ;”Söküğü kapattım, kapanrım, kapandı” denilir. Ferci dar olana “er-retkâ” denilmesi de buradan gelmektedir.

İbn Abbâs, el-Hasen, Atâ, ed-Dahhâk ve Katide şöyle demişlerdir: Yani gökler ve yer tek bir bütün idiler. Ve bunlar birbirlerine yapışıktılar. Yüce Allah ikisinin arasını hava ile ayırdı. Ka’b da böyle demiştir: Allah gökleri ve yeri birbirinin üstünde yarattı. Sonra aralarında bir rüzgar var etti ve bu rüzgarla onları birbirinden ayırıp uzaklaştırdı. Gökleri yedi gök, yeri de yedi yer yaptı.

İkinci bir görüş de Mücahid, es-Süddî ve Ebû Salih tarafından şöylece ifade edilmiştir: Semalar tek bir tabaka halinde birbiri içinde idi. Yüce Allah bunları birbirinden ayırdı ve yedi sema haline getirdi. Yerler de aynı şekilde birbirine bitişik tek bir tabaka halinde idi. Yüce Allah onları da birbirinden uzaklaştırıp yedi tabaka haline getirdi. Bunu el-Kutebî de “Uyunu’l-Ahbâr” adlı eserinde İsmail b. Ebi Halid’den şanı yüce Allah’ın:

“Acaba kâfirler görmedi mi ki göklerle yer birleşik ve yapışık idî. Biz onları ayırdık” âyeti hakkındaki açıklamalarından nakletmekte ve şöyle demektedir: Sema tek başına ayrı bir mahluk, yer de tek başına ayrı bir mahluk idi. Yüce Allah birinden yedi sema ayırdı, ötekinden de yedi arz yarattı. En üstteki arzı yaratıp oranın sakinlerini cinler ve insanlar kıldı. Orada nehirler açtı, meyveler, bitkiler yetiştirdi. Denizleri yarattı ve oraya mer’a ismini verdi. Onun eni de beşyüz yıllık bir mesafedir. Daha sonra ikinci arzı da eni ve kalınlığı itibariyle onun gibi yarattı, orada da bir takım kavimler var etti. Bunların ağızları köpek ağzı gibi, elleri ise insan eli gibidir. Kulakları sığır kulaklarına, saçları da koyun tüylerine benzer. Kıyâmetin yakınlaşacağı sırada yer onları Ye’cuc ve Me’cuc’un üzerine bırakır. Bu arzın ismi da “ed-Dekmâ”dır. Sonra üçüncü arzı yarattı. Bunun da kalınlığı beşyüz yıllık bir mesafedir. Bundan da arza doğru bir hava (akımı) vardır, Dördüncüsünde ise karanlık ve cehennem ehli için siyah katırları andıran akrepler yarattı. Bu akreplerin uzun atların kuyruklarını andıran kuyrukları vardır. Biri diğerini yer ve bunlar Âdemoğullarına musallat edilir. Sonra beşinci arzı, kalınlığı eni ve boyu İtibariyle onun gibi olmak üzere yarattı. Bu arzda cehennem ehli İçin zincirler, bukağılar ve tasmalar vardır. Sonra altıncı arzı yarattı, bunun da ismi Mâd’dır. Orada simsiyah taşlar vardır. Âdem (aleyhisselâm)ın toprağı da buradan yaratılmıştır. Kıyâmet gününde bu siyah taşlar ve bundaki her bir taş, pek büyük bir dağ gibi gönderilecektir. Bu büyük taşlar kibrittendir, kâfirlerin boyunlarına asılacak ve yüzlerini, ellerini yakıncaya kadar tutuşacak, yanacaktır. İşte yüce Allah’ın:

“Yakıtı insanlar ve taşlar olan… o ateş” (el-Bakara, 2/24) âyetinde anlatılan budur. Arkasından yedinci arzı yarattı, bunun da ismi Arabiyye’dir, Cehennem de ordadır. Burada iki tane kapı vardır. Birisinin ismi Siccîn’dîr, diğeri ise el-Ğalak adındadır. Siccîn denilen kapı açıktır. Kâfirlerin amel defterleri oraya ulaşır. Îsa (aleyhisselâm)a indirilen sofraya rağmen îman etmeyenlerle, Fir’avun kavmi bu kapıya arz olunurlar (ve Berzah azabını çekerler.) el-Galak denilen kapı ise kilitli olup kıyâmet gününe kadar açılmayacaktır.

el-Bakara Sûresi’nde (2/29. âyet, 8. başlıkta) arzların sayısının yedi olduğuna ve her birisinin arasında beşyüz yıllık bir mesafe bulunduğuna dair açıklamalar geçmişti. İleride yüce Allah’ın izniyle et-Talâk Sûresi’nin sonlarında (65/16. âyetin tefsirinde) daha başka açıklamalar da gelecektir.

Üçüncü bir görüşü de İkrime, Atiyye, İbn Zeyd ve -el-Mehdevî’nin zikrettiğine göre- yine İbn Abbâs şöylece ifade etmiştir: Gökler yapışık idi, yağmur yağdırmıyordu. Yer de aynı şekilde yapışıktı, bitki bitirmiyordu. Yüce Allah semayı yağmur ile yeryüzünü de bitki ile ayırdı. Buna benzer bir anlam da yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirilmektedir:

“Yemin olsun dönüşlü olan semâya ve yarılan yere…” (et-Târık, 86/11-12) et-Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü bundan sonra da: “Ve canlı herşeyi sudan yarattık. Hâlâ îmana gelmezler mi?” diye buyurmaktadır.

Derim ki: Gözle görmekle ve gözlem ile bununla ibret alınacak hususlar vardır. Bundan dolayı yüce Allah bu hususu birden çok âyet-i kerîmede bize haber vermektedir ki, kudretinin kemaline, öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılıklarının verileceğine delil teşkil etsin, Şair şöyle demiş:

“Öfkelendiler mi onlar için basit kalır,

Düşmanların gazabı ve boyun eğdirmesi.

Bir de açıkları kapatmakla, kapalıları açmak,

Ve bir de işleri bozmak ve bağlamak.”

“Ve canlı her şeyi sudan yarattık” âyeti ile ilgili olarak üç türlü açıklama yapılmıştır:

Birinci açıklamaya göre O, herşeyi sudan yaratmıştır. Bu görüş Katade’nindir.

İkincisine göre, herşeyin hayatının korunması su ile mümkündür.

Üçüncü açıklamaya göre; Biz canlı olan her şeyi sulbün suyundan yarattık. Bu açıklamayı da Kutrub yapmıştır.

“Yarattık” demektir. Ebû Hatim el-Bustî, “el-Müsned es-Sahih” adlı eserinde rivâyet ettiğine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Seni görünce gönlüm bir hoş oluyor, gözüm aydın oluyor. Sen bana herşeyden haber verir misin? Şöyle buyurdu: “Herşey sudan yaratıldı” İbn Kesîr, Tefslru’l-Kur’âni’t-Azîm, V, 233 Ebû Hatim dedi ki: Ebû Hüreyre’nin: “Herşeyden bana haber ver” sözü ile o, sudan yaratılmış herşeyden bana haber ver. demek istemiştir. Bu kanaatin doğruluğunun delili de Mustafa (aleyhisselâm)ın kendisine: “Herşey sudan yaratılmıştır” diye cevap vermiş olmasıdır. Velev ki (ondan) yaratılmamış olsa dahi.

Bu ise; daha önce geçen göklerin ve yerin bitişik olduklarına dair delilden ayrı bir delildir.

Şöyle de denilmiştir: “Herşey (el-kül)” bazen “bazı şeyler” anlamında da kullanılabilir. Yüce Allah’ın:

“Kendisine herşeyden verilmiş” (en-Neml, 27/23) âyeti,ile:

“Rabbinin emri ile her şeyi helâk eder.” (el-Ahkaf, 46/25) âyetinde olduğu gibi. Ancak sahih olan umum ifade ettiğidir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Herşeyi sudan yaratmıştır” diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Hâlâ Îmana gelmezler mi?” Gördüklerine, bunların kendiliklerinden olmadığına, aksine bir var edici tarafından var edildiklerine, herşeyi idare eden tarafından icat edildiğine ve bütün bunların var edicisinin sonradan yaratılmış olmasının mümkün olmadığına inanmaz ve bu gerçekleri tasdik etmezler mi?

Enbiya 29

İçlerinden “Ben O’ndan başka bir ilahım” diyen olursa, onu cehennemle cezalandırırız. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.

Diyanet Vakfı
Onlardan her kim: «Tanrı O değil, benim!» derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!

Kurtubi Tefsiri
Onlardan kim: “Ben O’ndan gayrı İlâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zâlimleri böyle cezalandırırız.

“Onlardan kim: Ben O’ndan gayrı İlâhım derse…” Katâde, ed-Dahhâk ve başkaları şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme ile ortaklık iddiasında bulunduğu, kendisine ibadete davet ettiği için İblis’i kastetmiştir. Halbuki o önceden melekler arasında idi. Meleklerden hiçbir kimse: Ben Allah’tan gayrı ilâhım dememiştir.

Burada bütün meleklere bir işaret vardır, denilmiştir. Yani kim böyle diyecek olursa

“Biz böylesini cehennemle cezalandırırız.” Bu şuna delildir: Onlar her ne kadar günahlardan korunmuş olmak lütfuna mazhar iseler de yine onlar Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. Bazı cahillerin de zannettiği gibi onlar ibadet etme mecburiyetinde değildirler ve çaresizliklerinden ibadet etmiyorlar. İbn Abbâs bu âyet-i kerîmeyi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın semadakilerin de en faziletlisi olduğuna delil göstermişlerdir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/253, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“İşte zâlimleri böyle cezalandırırız.” Yani Biz böylesini cehennem ateşiyle cezalandırdığımız gibi, ulûhiyet ve ubudiyeti olması gereken yerlerinden başka yere koyan zâlimleri de böylece cezalandırırız.

Enbiya 28

O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimseler dışında kimseye şefaat etmezler. O’na duydukları korkudan dolayı titrerler.

Diyanet Vakfı
Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!

Kurtubi Tefsiri
Onların önündekini de, arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar korkusundan titrerler.

“Onların önündekini de, arkalarındakini de bilir.” Yani yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yine ondan nakledildiğine göre

“önündekileri” âhireti,

“arkalarındakini” dünyayı

“de bilir” demektir. Birinci açıklamayı es-Sa’lebî, ikincisini de el-Kuşeyrî nakletmektedir.

“O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.” İbn Abbâs dedi ki: Bunlar; lâ ilahe illallah şehadetini getirenlerdir. Mücahid dedi ki: Bunlar Allah’ın kendisinden razı olduğu herkestir. Sahih-i Müslim’de ve başkalarında olduğu gibi melekler yarın âhirette şefaat edecekleri gibi dünyada da şefaat ederler, çünkü onlar ileride geleceği üzere mü’minlere ve yeryüzünde bulunanlara -Kur’ân-ı Kerîm’de açık nassla belirtildiği gibi- mağfiret dilerler.

“Onlar” melekler

“korkusundan titrerler.” O’nun kendilerine duymadıkları bir azap ve bir tehlike saklamış olup olmadığından yana emin değildirler,

Enbiya 27

O’nun sözünün önüne geçmezler, emriyle hareket ederler.

Diyanet Vakfı
Ondan (emir almazdan) önce konuşmazlar; onlar, sadece Onun emri ile hareket ederler.

Kurtubi Tefsiri
Sözleri ile O’nun önüne geçemezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.

“Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yani O buyurmadıkça onlar bir söz söylemezler, kendilerine emir vermedikçe konuşmazlar.

“Onlar O’nun emri gereğince” O’na İtaat ve O’nun emirlerine uygun olarak

“İş görürler.”

Enbiya 26

“Rahmân bir çocuk edindi” dediler. O yücedir! Hayır, onlar sadece ikram edilmiş kullardır.

Diyanet Vakfı
Rahman (olan Allah, melekleri) evlat edindi, dediler. Haşa! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.

Kurtubi Tefsiri
“Rahmân evlâd edindi” dediler. O bundan münezzehtir. Bilâkis onlar mükerrem kullardır.

“Rahmân evlâd edindi, dediler. O bundan münezzehtir.” Bu âyet-i kerîme melekler Allah’ın kılarıdır, dedikleri için Huzaalılar hakkında inmiştir. Onlar meleklerin kendilerine şefaat edecekleri umuduyla meleklere İbadet ediyorlardı.

Ma’mer, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yahudiler dediler ki -Ma’mer rivâyetinde: Ya da insanlardan bir takım kesimler dediler ki demiştir-: O cinlerden zevce almıştır. Melekler de cinlerdendir. Şanı yüce Allah da “subhanehû” diye buyurmuştur, yani O bundan münezzehtir.

“Bilakis onlar mükerrem kullardır.” Yani bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi değildirler, ez-Zeccâc’a göre: “Mükerrem…lardır” kelimesinin; bilakis O mükerrem kullar edinmiştir, anlamında olmak üzere nasb ile gelmesi caizdir, el-Ferrâ’ da bunun “edindi” fiilinin anlamı dolayısıyla mansub olabileceğini kabul etmiştir. Yani, bilakis Biz onları evlad edinmedik, aksine Biz onları mükerrem kılınmış kullar edindik.

Burada “evlâd” anlamındaki “el-veled” kelimesi çoğul İçindir. Bu aynı zamanda tekil için de, çoğul için de kullanılabilir bir şekildir. Bununla birlikte “el-veled” lâfzının cins için olması da mümkündür. Nitekim, filânın malı vardır, denilmesi de böyledir.

Enbiya 25

Senden önce gönderdiğimiz hiçbir peygamber yoktur ki ona, “Benden başka ilah yoktur; bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.

Diyanet Vakfı
Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: «Benden başka İlah yoktur; şu halde bana kulluk edin» diye vahyetmiş olmayalım.

Kurtubi Tefsiri
Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka İlâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”

“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik…” Hafs, Hamza ve el-Kisaî “gönderdiğimiz” âyeti dolayısı ile “vahyederdik” anlamında olmak üzere; diye okumuşlardır. (Nafî ise “ona vahyolunurdu” anlamında olmak üzere “nun” harfi yerine “ya” ile okumuştur).

“Benden başka ilâh yoktur, o halde yalnız Bana ibadet edin.” Yani Biz, onların hepsine: Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, dedik. Aklî deliller O’nun hiçbir ortağı bulunmadığına tanıklık etmekte, bütün peygamberlerden gelen nakiller de O’nun varlığını bildirmektedir. Delil denilebilecek bir şey ise ya aklîdir, ya da nakildir.

Katade dedi ki: Ne kadar peygamber gönderilmişse mutlaka tevhidi getirmiştir. Şer’î hükümler ise Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da farklı farklıdır. Bütün bunlar ise ihlâs ve tevhid temeli üzerinde yükselirler.

Enbiya 24

Yoksa O’nun dışında başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Delilinizi getirin! Bu, benimle olanların ve benden öncekilerin zikridir.” Ama onların çoğu hakkı bilmez, bu yüzden yüz çevirirler.

Diyanet Vakfı
Yoksa Ondan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitabı ve benden öncekilerin Kitabı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa Ondan başka ilâhlar mı edindiler? “Delilinizi getirin” de. “Bu benimle olanın da zikridir, benden öncekilerin de zikridir.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler. Bundan ötürü de yüz çeviricidirler.

“Yoksa ondan başka İlâhlar mı edindiler?” Allah’tan başka ilâh edinmekten ötürü azarı daha da ileri götürmek üzere tekrar bu hayret ifade eden soruyu sormaktadır. Yani yaratmakta ve hayat vermekte sıfatları önceden geçtiği gibi İken… (nasıl olur da ondan başkasını ilâh edinirler)? Bu durumda; “Yoksa” burada önceden de geçtiği üzere “…mı, mu” anlamında olur. O halde buna dair delillerini getirsinler.

Şöyle de açıklanmıştır: Birincisi aklî bakımdan bir delillendirme idi. Çünkü orada; “Onlar diriltir mi hiç?” yani ölüleri diriltebilirler mi? Heyhat… demekti. İkincisi ise naklî delillerle bir delillendirmedir. Yani haydi bu açıdan delilinizi getirin, hangi kitapta böyle bir. şey indirilmiştir. Kur’ân’da mı yoksa diğer peygamberlere indirilmiş kitaplarda mı?

“Bu benimle olanın da zikridir.” Yani Kur’ân’da ihlasla tevhid emri verilmiştir. “Benden öncekilerin de zikridir.” Tevrat’ta, İncil’de ve Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitaplarda da olan budur. Bakın bakalım, bu kitaplardan herhangi birisinde Allah, kendisinden başka ilâh edinmeyi emretmiş midir? Çünkü tevhid ile ilgili hususlarda şeriatler arasında farklılık yoktur. Farklılık emir ve nehiylerdedir sadece.

Katade de şöyle demektedir: Burada Kur’ân-ı Kerîm’e işaret edilmektedir. Yani “bu benimle olanın” onlar için gerekli ve bağlayıcı olan helâl ve harama dair hükümleri İhtiva eden “zikridir. Benden öncekilerin” îman ile kurtulup, şirk dolayısıyla helâk olan önceki ümmetlerin “de zikridir.”

Şöyle de açıklanmıştır: “Benimle olanın zikri” îman dolayısıyla onlara verilecek mükâfat ile, küfür dolayısıyla onlara verilecek ceza; “Benden öncekilerin zikri” ise benden önceki ümmetlere dünyada yapılacak şeyler ile âhirette yapılacak şeylere dair bilgi demektir.

Bu ifadenin tehdit anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani siz istediğinizi yapınız, pek yakında perde açılacaktır.

Ebû Hatim’in de naklettiğine göre Yahya b. Ya’mer ile Talha b. Mûsarrif bu âyeti: “Bu nem benimle beraber olandan bir zikirdir hem benden öncekilerden bir zikirdir” diye tenvin ile ve “mim”i esreli okumuşlardır. Ebû Hatim bu okuyuşun izah edilecek bir tarafı olmadığını söylemiştir. Ebû İshak ez-Zeccâc ise şöyle demiştir; Bu kıraate göre anlam şöyle olur; Bu bana indirilen ve benimle birlikte olanlardan bir zikirdir ve benden öncekilerden de bir zikirdir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu benden öncesinden beri devam eden bir zikirdir. Yani ben, benden önceki peygamberlerin getirdiklerini getirmiş bulunuyorum.

“Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” İbn Muhaysın ve el-Hasen “hakkı” kelimesini diye ötreli olarak;” ile o haktır, bu hakkın ta kendisidir” anlamında ref ile okumuştur. Bu kıraate göre bundan önceki kelime olan “bilmezler” kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Buna göre âyet: “… Bilâkis onların çoğu bilmezler. (Bu) hakkın kendisidir; bundan ötürü onlar yüzçeviricidirler” anlamında olur. Ancak “hak” kelimesinin nasb ile kıraatine göre burada vakıf yapılmaz.

“Bundan ötürüde” haktan ki bu da Kurandır

“yüzçeviricidirler.” Tevhidin delil ve belgesi üzerinde düşünmezler.

Enbiya 23

O, yaptıklarından sorguya çekilmez; ama onlar sorguya çekilir.

Diyanet Vakfı
Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
O, işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur.

“O işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur.” Bu âyet Kaderiyye’nin ve başkalarının belini kıran bir âyettir. İbn Cüreyc dedi ki: Yani kullar O’nun yarattıkları hakkındaki kaza ve kaderinden ötürü O’na soru soramazlar. Aksine O, bütün yaratıklara yaptıklarından ötürü soru sorar. Çünkü onlar kuldurlar. Bununla şunu açıklamaktadır: Yarın Mesih gibi, melekler gibi amellerinden sorumlu tutulacak herhangi bir kimse hiçbir şekilde ilâh olmaya elverişli değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: O, yaptıklarından dolayı sorgulanamaz ama kendileri sorgulanacaklar.

Ali (radıyallahü anh)dan rivâyet edildiğine göre bir adam ona: Ey mü’minlerin emiri demiş. Rabbimiz kendisine isyan edilmesini sever mi? diye sormuş. O da şu cevabı vermiş: Peki Rabbimize rağmen O’na isyan edilebilir mi? Adam sormuş: Beni hidayet bulmaktan alıkoysa ve beni helâk etse, bana iyilik mi etmiş olur, kötülük mü? Ona şu cevabı vermiş: Eğer hakkın olan bir şeyi senden alıkp-yarsa, sana kötülük etmiş olur. Şayet lütfunu sana vermemiş ise, bu O’na ait bir şeydir. Onu dilediğine verir. Daha sonra şu: “O işlediklerinden sorumlu tutulmaz, halbuki onlara sorulur” âyetini okumuş.

İbn Abbâs’tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah Mûsa’yı peygamber olarak gönderip onunla konuşunca ve üzerine Tevrat’ı indirince şöyle dedi: Allah’ım, şüphesiz ki Sen pek büyük bir Rab’sin, Eğer Sana itaat olunmasını dilersen, şüphesiz ki Sana İtaat olunur. Eğer hiçbir şekilde Sana isyan edilmemesini dilesen, Sana isyan edilmez. Bununla birlikte Sen, Sana İtaat edilmeyi seversin. Ve yine bu hususta Sana isyan olunuyor. Rabbim bu nasıl olur? Yüce Allah kendisine: Bana yaptığımdan dolayı soru sorulmaz, ama onlara sorulur diye vahyetti.

Enbiya 22

Eğer gökte ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların nitelendirdiklerinden uzaktır.

Diyanet Vakfı
Eğer yerde ve gökte Allahtan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer göklerle yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı ikisinin de düzeni bozulup gitmişti. Arş’ın Rabbi olan Allah nitelemelerinden münezzeh ve yücedir.

“Eğer göklerle yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulup gitmişti.” Yani göklerde ve yerde Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan ilâhlar bulunmuş olsaydı, ikisi de bozulur giderdi.

el-Kisaî ve Sîbeveyh derler ki: “Müstesna (mealde; başka)” edatı; “Başka” anlamındadır. Birincisi, ikincisinin yerine kullanılınca istisna edatından sonra gelen isim diğerinin i’rabını almış oldu. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Babanın ömrü hakkı için yemin ederim, her kardeş kardeşinden

Ayrılacaktır, iki kutup yıldızından başka.”

Sîbeveyh de (bu manada olmak üzere) şöyle denildiğini nakletmektedir: Eğer bizimle birlikte Zeyd’den başkası olsaydı, mutlaka helâk olurdu.”

el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Buradaki istisna edatı; “Dışında” anlamındadır. Yani eğer her ikisinde Allah’ın dışında bir takım ilâhlar bulunmuş olsaydı, orada bulunanların düzeni bozulurdu.

Başkası da şöyle demiştir: Eğer göklerde ve yerde iki tane ilâh bulunmuş olsaydı, kâinatın idaresi bozulurdu. Çünkü ilâhlardan birisi bir şey, diğeri onun aksi olan bir şey isteyecek olursa (istediği olmayanlardan) birisi âciz olurdu.

Yine “bozulup gitmişti” ifadesinin, onlar harab olur giderdi ve ortaklar arasında meydana gelen anlaşmazlıklar dolayısı ile birbirleriyle çekiştiklerinden ötürü her ikisinde bulunanlar helâk olurlardı, anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Arş’ın Rabbi olan Allah nitelemelerinden münezzeh ve yücedir.” Yüce Allah kendisini ortağı yahut evladı bulunmaktan tenzih ettiği gibi, kullarına da kendisini böylece tenzih etmelerini emretmektedir.

Enbiya 21

Yoksa yerden bir takım ilahlar mı edindiler ki ölüleri diriltiyorlar?

Diyanet Vakfı
Yoksa (o müşrikler), yerden birtakım tanrılar edindiler de, (ölüleri) onlar mı diriltecekler?

Kurtubi Tefsiri
Acaba onlar yerden ilahlar mı edindiler? Onlar diriltir mi hiç?

“Acaba onlar yerden İlâhlar mı edindiler? Onlar diriltir mi hiç?” el-Mufaddal dedi ki: Bu istifhamdan (sorundan) kasıt, red ve inkârdır. Yani onlar diriltmeye gücü yeten İlâhlar edinmemişlerdir.

Buradaki; edatının; mi? anlamında olduğu söylenmiştir. Yani bu müşrikler yeryüzünden ölüleri dirilten ilâhlar mı edindiler?

Burada bu edatın; “Hayır, bilakis” anlamında olması mümkün değildir. Çünkü böyle bir mana onların ölüleri diriltmelerini gerektirir. Ancak bu edat istifham ile birlikte kabul edilecek olursa, o takdirde munkatı’ olur ve mana doğru olur. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

Bunun manaya atıf olduğu da söylenmiştir, Yani, Biz gökleri ve yeri boşuna mı yarattık? Yoksa onların Bize bu izafe ettikleri şeyler Bizden midir ki, bu konuda onların şüphe edecekleri bir hususları olsun? Yahut onların yeryüzünden ilâh diye edindikleri bu varlıklar ölüleri diriltebilir mi ki, bu onların şüphe etmelerine sebeb olsun!

Şöyle de açıklanmıştır:

“Yemin olsun ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap indirdik. Hiç akıl etmez misiniz?” (âyet 10) diye buyurulduktan sonra, mütabaat yoluyla bu da ona atfedilmiştir. Bu iki açıklamaya göre ise edat burada muttasıldır.

“Onlar diriltir” anlamındaki; fiilini Cumhûr “ya” harfini ötreli “sin” harfini de esreli olarak; “Allah ölüyü diriltti, o da dirildi” kipinden gelmiş bir fiil olarak okumuşlardır. el-Hasen ise “ya” harfini üstün olarak okumuştur. Bu da onlar hayat bulurlar ve asla ölmezler (mi), demek olur.

Enbiya 20

Gece gündüz O’nu tesbih ederler, hiç usanmadan.

Diyanet Vakfı
Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allahı) tesbih ederler.

Kurtubi Tefsiri
Gece ve gündüz aralıksız teşbih ederler.

“Gece ve gündüz aralıksız teşbih ederler.” Yani namaz kılarlar, Allah’ı anarlar ve daima O’nu tenzih ederler. Bundan dolayı da ne zaafa düşerler, ne usanırlar. Tıpkı nefes alıp vermek gibi teşbih ve takdis ederler.

Abdullah b. el-Hâris dedi ki: Ben Ka’b’a onları teşbihten alıkoyacak başka uğraşıları, bundan onları alıkoyacak şeyleri yok mudur? diye sordum. O: Kimlerdensin? diye sordu. Ben Abdutmuttatib oğullarındanım dedim. Aldı, beni bağrına bastı ve dedi ki: Ey kardeşimin oğlu, herhangi bir meşguliyet seni nefes almaktan alıkoyar mı? İşte teşbih de onlar için nefes alıp vermek gibidir.

Melekler Âdemoğullarından daha faziletlidir diyenler, bu âyet-i kerîme’yi delil göstermişlerdir. Bu husus daha önce (el-Bakara, 2/33. âyetin tefsiri, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Enbiya 19

Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun yanında olanlar O’na ibadet etmekten büyüklenmezler ve yorulmazlar.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde kimler varsa Ona aittir. Onun huzurunda bulunanlar, Ona ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. Onun yanında olanlar ise O’na İbadete karşı büyüklenmezler ve usanmazlar;

“Göklerde ve yerde kim varsa” hem yaratılmaları hem mülkiyetleri itibariyle

“O’nundur.” O halde hem kendi kulu, hem kendi yaratığı olan varlıkların O’na ortak koşulması nasıl düşünülebilir

“O’nun yanında olanlar” sizin Allah’ın kızlan olduklarını söylediğiniz melekler

“ise O’na ibadete” O’nun önünde zelil olmaya, alçalmaya

“karşı büyüklenmezler;” bundan çekinmezler

“ve usanmazlar.” Katade’ye göre bundan dolayı yorulmazlar.

Bu kelime bitkin düşmüş ve oldukça yorulmuş deve anlamına gelen “el-hasî”den alınmıştır. “Yorgun ve bitkin düştü” demektir. de bu anlamdadır. “Onu yordum, bitkin düşürdüm” demektir. Bitkin düşmek fiili müteaddi de olabilir, olmayabilir de, şekli de böyledir. İsm-i faili; …diye gelir.

İbn Zeyd bunu onlara bundan ötürü usanç gelmez diye açıklarken, İbn Abbâs bundan çekinmezler diye açıklamıştır. Ebû Zeyd de bundan dolayı yorgun argın düşmezler, diye açıklamıştır. Bitkin düşmezler diye de açıklanmıştır. Bunu da İbnu’l-A’rabî zikretmektedir. Anlam birdir.

Enbiya 18

Bilakis, hakkı batılın üzerine atarız da onu darmadağın eder; bir de bakarsın ki yok olup gitmiş. Sizin nitelemeleriniz yüzünden size yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
Bilakis biz, hakkı batılın tepesine bindiririz de o, batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, batıl yok olup gitmiştir. (Allaha) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!

Kurtubi Tefsiri
Bilakis Biz, hakkı bâtıl üzerine bırakırız da hak onun beynini darmadağın eder. O da derhal çekişerek can verir. Nitelendirmenizden ötürü vay size!

“Bilakis Biz hakkı batıl üzerine bırakırız” âyetindeki “el-kazf atmak demektir. Yani hakkı batilin üzerine atarız

“da hak onun beynini darmadağın eder.” Onu kahreder, helâk eder.

“ed-Damğ” beyne ulaşıncaya kadar kafayı yaralamak demektir. (Kafadaki yaralama şekillerinden birisi olan): ed-Dâmiğa da buradan gelmektedir.

Burada haktan kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir, bâtıldan kasıt da Mücahid’in görüşüne göre şeytandır. O şöyle demiştir: Kur’ân-ı Kerîm’de nerede bâtıl tabiri geçiyorsa o, şeytandır.

Şöyle de açıklanmıştır. Batıl onların yalanları, yüce Allah’ı sahip olmadığı evlat vb. sıfatlarla nitelendirmeleridir. Hak ile kesin delili, batıl ile onların şüphelerini kastettiği söylendiği gibi, hak ile ilâhi öğütler, batıl ile masiyetlerin kastedildiği de söylenmiştir. Manalar birbirine yakındır. Kur’ân-ı Kerîm de hem kesin delilleri hem de Öğütleri ihtiva etmektedir.

“O da derhal çekişerek can verir.” Helâk olur, yok olur gider. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

“Nitelendirmenizden” -Katade ve Mücahid’e göre- söylediğiniz yalanlarınızdan ötürü

“vay size!” Yüce Allah’ı câiz olmayan sıfatlarla nitelendirdiğinizden ötürü âhirette azaba uğratılacaksınız.

İbn Abbâs dedi ki: Veyl, cehennemde bir vadi demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/79- âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Nitelendirmenizden ötürü” yani söylediğiniz yalanlardan ötürü demektir. Bu açıklamayı Katade ve Mücahid yapmıştır. Bunun benzeri bir başka âyet da şudur: “(Allah) onların bu nitelendirmelerinin cezasını verecektir.” (el-En’âm, 6/139) Yalanları sebebiyle onları cezalandıracaktır, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ı imkânsız bir şey olan evlad edinmek ile nitelendirdiğinizden dolayı size veyl vardır.

Enbiya 17

Eğlence edinmek isteseydik, onu katımızdan edinirdik – eğer bunu yapacak olsaydık.

Diyanet Vakfı
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama) biz (bunu) yapanlardan değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Biz eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat Biz yapanlar değiliz.

“Eğer Biz eğlence edinmek isteseydik…” Bir takım kimseler onun evladı bulunduğuna inandığından dolayı O: “Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik” diye buyurmuştur.

Eğlence (lehv); Yemenlilerin lehçesinde kadın demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Ukbe b. Ebi Cesra -kendisine yüce Allah’ın:

“Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik” âyeti hakkında soru sormak üzere gelmiş bulunan Tavus, Atâ ve Mücahid’e- şöyle demiştir: Lehv (eğlence) zevce demektir. el-Hasen de böyle demiştir.

İbn Abbâs da: Lehv evlât demektir. Yine el-Hasen de böyle demiştir, el-Cevherî dedi ki: Bazen kinaye yoluyla cima dan lehv diye söz edilebilir.

Derim ki: İmruu’l-Kays’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Besbâse bugün benîm yaşlandığımı ve,

Benim gibi bir kimsenin güzelce lehv yapamayacağını iddia etti.”

Cima’a lehv denilmesinin sebebi, kalbi oyalamasıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Onlar arasında arkadaş için bir oyalanma ve güzelce bakılacak özellikler vardır.”

el-Cevherî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik” âyetindeki “eğlence” nin, kadın olduğunu söylemişlerdir, evlad da denilmiştir.

“Elbette onu kendi katımızdan edinirdik.” Yani bunu Biz kendi nezdimizden edinirdik, sizden değil,

İbn Cüreyc dedi ki: Biz onu sema ehlinden edinirdik, arz ehlinden değil. Şöyle de açıklamıştır: Bu âyeti ile: Putlar Allah’ın kızlarıdır, diyenlerin iddialarını reddetmeyi murad etmiştir. Yani sizin ellerinizle yonttuğunuz varlıklar, nasıl bizim evladımız olabilir?

İbn Kuteybe dedi ki: Ayet-i kerîme hristiyanların kanaatlerini reddetmektedir;

“Fakat biz yapanlar değiliz.” Katade, Mukâtil , İbn Cüreyc ve el-Hasen: “Biz böyle bir şey yapanlar olmadık” demektir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Sen ancak bir nezirsin (korkutucu ve uyarıcısın)” (Fâtır, 35/23) âyeti, sen bir uyarıcıdan başka bir şey değilsin, demektir. Burada; red ve inkâr manasınadır.

“Elbette onu kendi katımızdan edinirdik” âyetinde ifa de tamam olmaktadır.

Bu âyetin şart anlamını taşıdığı da söylenmiştir. Yani eğer Biz böyle bir şey yapanlar olsaydık (bunu kendi katımızdan edinirdik); ancak Bizler böyle bir şey yapanlar değiliz. Çünkü Bizim evladımızın olması imkânsızdır. Zira böyle bir şey olsa Bizim cennet, cehennem, ölüm, diriliş ve hesabı yaratmamız söz konusu olmazdı.

Şöyle de denilmiştir: Eğer Biz evlat edinmek yoluyla evlat sahibi olmak isteseydik; elbette bunu kendi nezdimizden melekler arasından edinirdik. Bazıları da bu kanaate meyletmişlerdir. Çünkü kimi zaman kişi evlat edinmek isteyebilir. Ancak yüce Allah’ın evlat edinmek istemesi imkânsız bir şeydir (muhaldir.) İmkânsız (müstahîl) olan bir şeye de ilâht irade taalluk etmez. Bunu da el-Kuşeyrî nakletmiştir.

Enbiya 16

Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.

Diyanet Vakfı
Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.

Kurtubi Tefsiri
Biz, göklerle yeri ve aralarında olanları oynayalım diye yaratmadık.

“Biz, göklerle yeri ve aralarında olanları oynayalım diye yaratmadık.” Boşuna ve batıl yere yaratmadık. Aksine bunların her şeye gücü yeten, emrine uyulması gereken, kötülük işleyenin de, iyilikte bulunanın da yaptığının karşılığını veren bir yaratıcısının olduğuna dikkat çekelim diye yarattık. Yani, Bizler gökleri ve yeri insanlar birbirlerine zulmetsin diye, onların bir bölümü küfre sapsın ve emrolunduklarına bazıları muhalefet etsin, sonra da amellerinin karşılıkları verilmeksizin ölsünler, dünyada kendilerine hiçbir iyilik emredilmesin; çirkin ve kötü olan hiçbir şey de kendilerine yasaklanmasın diye yaratmış değiliz. İşte hikmetin zıttı olan ve hakim olan Allah hakkında söz konusu olmayan “oyun ve eğlence” budur.

Enbiya 15

O haykırışları, sonunda onları biçilmiş, sönmüş hale getirinceye kadar devam etti.

Diyanet Vakfı
Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.

Kurtubi Tefsiri
Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.

“Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin” Mücahidin açıklamasına göre tırpanla ekinlerin biçildiği gibi kılıçla onları biçinceye… el-Hasen’e göre de azabla onları helâk edinceye ve

“alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye” ölünceye

“kadar feryİsimleri bu oldu.” Yani: “Vay bize! Çünkü biz gerçekten zâlimlerdendik” deyip durdular.

(Alevi sönmüş bir ateş haline gelmek, anlamı verilen): el-Humûd: Dinmek demektir. Söndüğü vakit ateşin alevinin dinmesi gibi. Burada hayatın son bulması, ateşin dinmesine benzetilmiştir. Nitekim ölen kimseye, ateşin sönmesine benzetilerek; “söndü” denilir.

Enbiya 14

Dediler ki: “Vay halimize! Biz gerçekten zalim kimselerdik.”

Diyanet Vakfı
«Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız.»

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Vay bize! Çünkü biz gerçekten zâlimlerdendik” dediler.

“Onlar: Vay bize… dediler.” Melekler kendilerine:

“Kaçışmayın” deyip de haydi peygamberlerin intikamı alalım diye seslendiklerinde, kendileri kendileriyle konuşan bir kişi görmeyince artık aralarında gönderilen peygamberi öldürdükleri İçin kendilerine düşmanlarını musallat edenin aziz ve celil olan Allah olduğunu anladılar. İşte o vakit de:

“Vay bize! Çünkü biz gerçekten zâlimlerdendik, dediler.” Ve itirafta bulunmanın fayda vermeyeceği bir zamanda zalimlik ettiklerini itiraf ettiler.

Enbiya 13

“Kaçmayın! Bolluk içinde yaşadığınız yerlerinize ve evlerinize dönün ki sorguya çekilesiniz.”

Diyanet Vakfı
«Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!»

Kurtubi Tefsiri
“Kaçışmayın. İçinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Belki size soru sorulur” (denildi.)

“Kaçışmayın” dağılmayın. Denildi ki: Onlar geri dönüp kaçışmaya başlayınca melekler onlara alay olmak üzere seslendi ve:

“Kaçışmayın” dediler.

“İçinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün.” Sizin azgınlaşmanıza, şımarmanıza sebeb olan nimetlerinize dönün, demektir. Mutref de nimetlere mazhar olan kişi demektir. Meselâ; “Geçiminde bolluk görüldü” demektir. Onlara bu şekilde refahı sağlayan, ihsan eden yüce Allah’tır. Nitekim şöyle buyurmaktadır;

“Ve dünya hayatında kendilerine refah ve nimet verdiğimiz ileri gelenler…” (el-Mu’minun, 23/33)

“Belki size soru sorulur.” Katade’nin açıklamasına göre -onlarla alay olsun diye-: Belki sahip olduğunuz dünyalıktan sizden bir şeyler vermeniz istenir, demektir. Bir diğer açıklamaya göre “belki size soru sorulur” âyeti şu demektir: Belki size başınıza gelen bu ceza hakkında sorulur da siz de bunu bildirirsiniz. Bir diğer açıklamaya göre anlam şöyledir: Bu azap başınıza gelmeden önce sizden istendiği gibi, belki yine îman etmeniz istenebilir. Bu sözler ise onlara alay olsun diye ve azarlanmaları için söylenir.

Enbiya 12

Azabımızı hissettiklerinde, oradan kaçmaya başladılar.

Diyanet Vakfı
Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!

Kurtubi Tefsiri
Onlar Bizim azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı.

“Onlar Bizim azabımızı gördüklerinde…” Bu anlamda meselâ; “Ben onda bir zaaf gördüm” denilir.

el-Ahfeş; bunu azabımızdan korktuklarında ve onun geleceğini bekleyip umduklarında anlamındadır, der.

“Hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı.” “Hızlıca koşmak” demek olup aynı zamanda ayağı hareket ettirmek anlamına da gelir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Ayağını yere vur.” (Sâd, 38/42) diye buyurmaktadır. Atı hızlıca koşması için topukladım” demektir. Daha sonra bu Fiilin kullanımı çoğalarak nihayet atın koşmasını anlatmak için dahi; kullanılır oldu, ancak asıl sekil bu değildir. At hakkında doğru kullanım şekli; diye meçhul fiil olarak kullanılmasıdır. Bu şekilde koşturulana da; denilir.

Enbiya 11

Nice zulmeden şehirleri kırıp geçirdik ve ardından başka halklar yarattık.

Diyanet Vakfı
Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.

Kurtubi Tefsiri
Zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.

“Zalim olan nice ülkeleri helâk ettik.” Bununla Yemen taraflarında bulunan bir takım şehirleri kastetmektedir. Tefsir ve ahbâr (geçmiş kavimlerin hallerine dair haberler) bilginleri de derler ki: Bununla Hadur denilen yerin ahalisini kastetmektedir. Onlara Zu Mehdem oğlu Şuayb adında bir peygamber gönderilmişti. Bu peygamberin kabri Yemen de, karı pek bol ve Danan diye bilinen bir dağda bulunmaktadır. Bu Şuayb Medyenlilere peygamber olarak gönderilen Şuayb’dan başkasıdır. Çünkü Hadur ile ilgili kıssa Îsa (aleyhisselâm)ın peygamberliğinden önce ve Süleyman (aleyhisselâm)dan birkaç yüzyıl sonra olmuştur. Bunlar peygamberlerini öldürdükleri gibi o sırada da Ashabu’r-Ress diye bilinenler, kendilerine gönderilmiş ismi Safvan oğlu Hanzala olan bir peygamberi öldürmüşlerdi. Hadur denilen bölge Şam cihetinde, Hicaz topraklarında idi. Yüce Allah, Ermiyâ’ya şunu vahyetti: Buhtunassar’a git ve ona Benim kendisini Arap topraklarına musallat kıldığımı ve onun vasıtası ile onlardan intikam alacağımı bildir. Ayrıca yüce Allah Ermiyâ’ya şunu da vahyetti: Sen Adnan oğlu Mead’ı Burak’ın üzerinde Irak topraklarına taşı ki, onlara isabet edecek olan belâ ve musibet ona isabet etmesin. Çünkü Ben onun sulbünden âhir zamanda ismi Muhammed olan bir peygamber göndereceğim. Bunun üzerine o da Mead’ı oniki yaşında iken burak üzerinde taşıdı. Büyüyünceye kadar İsrailoğulları arasında kaldı ve Meane adında bir kadın ile evlendi. Sonra Buhunassar orduları ile yola çıktı. Araplara belli bir yerde pusu kurdu. -Naklettiklerine göre ilk pusu kuran kişi o olmuştur.- Sonra da Hadurlular üzerine baskınlar düzenledi. Pek çok kimseyi öldürdü, esirler aldı, bayındır yerleri tahrib etti. Hadur’dan geriye hiçbir iz bırakmadı. Sonra da (Irak’ın) Sevad bölgesine geri döndü.

“Nice” edatı

“helâk ettik” anlamındaki kelime ile nasb mahallindedir. “el-Kasm: Helâk etmek”; kırmak demektir. Meselâ; “Filânın belini kırdım” denilir. Dişi kırıldı” demektir.

Burada da bununla kastedilen helâk etmektir. “Fe” harfi ile; “Bir Şeyde ayrı bir parça haline gelmeksizin, çatlaklık meydana gelmesi’ demektir. Şair de der ki:

“Sanki o (ceylan) gümüşten -çevre genç kızlarının oynadığı yerde-

Unutuverdikleri çatlak bir bilezik gibidir.”

Hadiste geçen: “Ona gelen vahiy kesildiğinde alnından ter sızıyordu” Buhârî, liedul-Vahy 2; Tirmizî, Menâkıb 7; Nesâî, İftitâh 37; Muvatta’, Kur’ân 7; Müsned, VI, 257. hadisinde de bu kökten gelen kelime (el-fasm) kullanılmıştır.

“Zalim olan” kâfir olan demektir ki, maksat oranın ahalisidir. Zulüm, bir şeyi olmaması gereken bir yere koymaktır. Onlar küfrü imanın yerine koydukları için zalim olmuşlardır.

“Ve onlardan” onları helâk ettikten

“sonra başka kavim yarattık.” İcad ettik, var ettik.

Enbiya 10

Size, içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hala akıllanmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap indirdik. Hiç akıl etmez misiniz?

“Yemin olsun ki Biz size, sizin İçîn bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap” yani Kur’ân-ı Kerîm’i

“indirdik.”

Bu âyetteki (şan ve şeref kaynağı anlamı verilen): “Zikir” kelimesi mübtedâ olarak merfu olmuştur. “(……): Sizin İçin bir şan ve şeref kaynağı olan” cümlesi ise nasb mahallindedir. Çünkü “kitab”ın sıfatıdır.

Burada “zikir”den kasıt şereftir. Yani onda sizin şerefiniz vardır. Bu da yüce Allah’ın:

“Muhakkak o sana ve senin kavmine bir zikir (büyük bir şeref)dir.” (ez-Zuhruf, 43/44) âyetine benzemektedir,

Daha sonra bu yaptıklarından vazgeçip konu üzerinde düşünmeleri anlamını ihtiva eden bir soru ile dikkatlerini çekerek yüce Allah:

“Hiç akıl etmez misiniz?” diye buyurmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu kitapta sizin yani dininizin emirleri, şeriatinizin hükümleri, sonunda karşı karşıya kalacağınız mükâfat ve cezanın söz konusu edildiği bir kitap İndirilmiştir. Siz sözü edilen bütün bu hususlar üzerinde akıl edip düşünmeyecek misiniz?

Mücahid dedi ki; “Sizin İçin bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap” sizin söz konusu edildiğiniz bir kitap demektir. Bir diğer açıklamaya göre sizin için üstün ahlâkî değerler ve güzel ameller ihtiva eden bir kitap… demektir. Sehl b. Abdullah dedi ki: Sizin kendileri vasıtasıyla hayat bulacağınız şeyler gereğince ameli ihtiva eden bir kitap, demektir.

Derim ki: Bütün bu görüşler aynı anlamdadır. Birinci görüş hepsini kapsar. Çünkü bütün bunların hepsi bir şan ve şereftir. Kitap, Peygamberimiz için bir şan ve şereftir. Çünkü onun mucizesidir. Eğer biz ondakiler gereğince amel edecek olursak, bizim için de şan ve şereftir. Buna delil de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Kur’ân ya senin lehine yahut aleyhine bir delildir. ” âyetidir. Müslim, Tahâre 1; Tirmizî, Deavât 85; Nesâî, Zekât 1; İbn Mâce, Tahâre 5; Dârimî, Vudû’ 2; Müsned, V, 342, 343

Enbiya 9

Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Onları ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı gidenleri ise helâk ettik.

Diyanet Vakfı
Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helak ettik.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onlara verdiğimiz sözümüzde durup onları ve dilediğimiz kimseleri kurtarıp, haddi aşanları da helâk ettik.

“Sonra onlara” yani peygamberlere onları kurtarmak, onlara yardım etmek ve kendilerini yalanlayanları da helâk etmek üzere

“verdiğimiz sözümüzde durup onları ve” peygamberleri tasdik eden

“dilediğimiz kimseleri kurtarıp, haddi aşanları” şirk koşanları

“da helâk ettik.”

Enbiya 8

Biz onları yemek yemeyen bedenler yapmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.

Diyanet Vakfı
Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedi de değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onları yemek yemez bir cesed de kılmadık, onlar ebedî de kalmadılar.

“Onları yemek yemez bir cesed de kılmadık” âyetindeki

“onları” zamiri peygamberlere aittir. Yani Biz senden önceki peygamberleri insan tabiatı dışında yemeye ve içmeye ihtiyacı olmayan kimseler kılmadık.

“Onlar ebedi de kalmadılar.” Ölümsüz değildiler. Bu da onların:

“Bu ancak sizin gibi bir insandır.” (el-Mu’minün, 23/33) sözleri ile:

“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır” (el-Furkan, 25/7) şeklindeki sözlerine bir cevaptır.

“Bir ceset” cins isimdir. Bundan dolayı çoğul olarak “cesetler (anlamında: ecsâden)” denilmemiştir. Bir diğer görüşe göre böyle denilmeyiş sebebi onun: “Biz onların her birisini yemek yemeyen bir cesed kılmadık’ demek istediğinden dolayıdır. Cesed, beden ile aynı şeydir. İşte bundan dolayı (bu kökten olmak üzere): “Cesed haline geldi” denilir. Nitekim “cisim’ kelimesinden; “Tecessüm etti” denilir. Cesed aynı şekilde zaferan ve buna benzer boyalara verilen isimdir. Kana da cesed denilir. Nitekim en-Nâbiğa şöyle demektedir:

“Ve putların üzerine akıtılan cesetlere (kanlara) yemin olsun.”

el-Kelbî dedi ki: Cesed canı bulunan, yiyen ve içen beden sahibi varlık demektir. Bu görüşe göre yemeyen ve içmeyene cesed değil, cisim denilir. Mücahid dedi ki: Cesed, yemeyen ve içmeyen varlıktır. Bu görüşe göre de; yiyen ve içen varlık “nefs” olur. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

Enbiya 7

Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.

Diyanet Vakfı
Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.

Kurtubi Tefsiri
Senden önce gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahiy İndirdiğimiz erkekler idiler. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.

“Senden önce gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz erkekler idiler.” Bu âyet onların:

“Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” (Âyet 3) sözlerini reddetmekte, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı teselli etmektedir.

Yani senden önce gönderilen bütün peygamberler erkek idiler,

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” Burada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a îman eden, Tevrat ve İncil ehli kimseleri kastetmektedir. Bu açıklamayı Süfyan yapmıştır. Onlara “zikir ehli” ismini vermesinin sebebi Arapların bilmedikleri peygamberlerin haberlerini zikrediyor olmaları idi. Kureyş kâfirleri de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın durumu ile ilgili olarak kitap ehline başvuruyorlardı.

İbn Zeyd dedi ki: “Zikir” ile Kur’ân-ı Kerîm’i kastetmiştir. Yani Kur’ân ehlinden ilim sahibi olan mü’minlere sorunuz.

Cabir el-Cu’fî dedi ki; Bu âyet-i kerîme nâzit olunca Ali (radıyallahü anh): Zikir ehli bizleriz, dedi.

Tevatür ile sabit olmuştur ki; bütün peygamberler insanlardandı. O halde anlam şudur: Sizler işe inkârla ve peygamberlerin meleklerden olması gerekir, şeklindeki sözlerle başlamayınız. Bunun yerine peygamberlerin insanlar arasından gönderilmesinin mümkün olduğunu size açıklamaları için mü’minlerle tartışınız. Meleğe ise “erkek” denilmez. Çünkü “erkek” lâfzı, lâfzından zıddı bulunan varlık hakkında kullanılır. Meselâ bir erkek, bir kadın. Yahut bir erkek ve bir çocuk denilir. Buna göre yüce Allah’ın:

“Ancak… erkekler idiler” âyeti Âdemoğullarından idiler, demektir.

Hafs, Hamza ve el-Kisaî “kendilerine vahiy indirdiğimiz” anlamında; diye okumuşlardır. Müfessir bu âyetin başını tefsire başlarken Nâfi’in kıraati olan “nun” yerine “ye” ile ve: “Kendilerine vahiy edilen erkekler” anlamındaki kıraati tefsirine kaydetmiş bulunmaktadır.

Avamdan Olanların İlim Adamlarını Taklid Etmesi: Avamdan olanların ilim adamlarını taklid etmekle yükümlü oldukları hususunda ve yüce Allah’ın:

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” âyetinde kastedilenlerin âlimler oldukları hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Yine icma ile kabul ettiklerine göre, kör olan bir kimse eğer kıbleyi bulmakta güçlük çekiyor ise, güvendiği kimseler arasından başka birisini taklid etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Aynı şekilde bilgisi olmayan, dini hususunda nasıl bir yol takip edeceğini bilemeyen, bu konuda basiret sahibi olmayan kimsenin de ilim adamını taklid etmesi kaçınılmazdır, Yine ilim adamları ittifakla avamın fetva vermesinin câiz olmadığını kabul etmişlerdir. Çünkü avam helâl ve haram kılmanın kendisine bağlı olarak câiz olduğu manaları (hususları) bilmez.

Enbiya 6

Biz onların öncesinde helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkını iman etmiş görmedik. Şimdi bunlar mı inanacaklar?

Diyanet Vakfı
Bunlardan önce helak ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?

Kurtubi Tefsiri
Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı îmana gelmemişti. Acaba bunlar îman ederler mi?

“Bunlardan önce helâk ettiğimiz” yani helâk edileceklerini bildiğimiz

“hiçbir ülke halkı îmana gelmemişti.” İbn Abbâs dedi ki: Bu âyeti ile Salih ve Fir’avun kavimlerini kastetmektedir.

“Acaba bunlar îman ederler.” Yanı tasdik ederler “mi?” Bu da şu demektir: Öncekiler gönderilen mucizelere îman etmedikleri için kökten imha edildiler. Şayet bunlar gösterilmesini istedikleri mucizeleri görecek olsalardı, yine îman etmeyeceklerdir. Çünkü bu husustaki ilâhî hüküm onların îman etmeyecekleri şeklindedir. Onların cezalarının gecikmesi ise Bizim onların sulblerinden, nesillerinden îman edecek kimselerin geleceğini bilmemizdir.

“Hiçbir ülke” ifadesindeki cer harfi yüce Allah’ın:

“O zamanda sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı” (el-Hakka, 69/47) âyetinde olduğu gibi fazladan gelmiştir.

Enbiya 5

“Hayır,” dediler, “bunlar karmakarışık rüyalardır. Hayır, onu uydurdu. Hayır, o bir şairdir. O halde, önceki peygamberlerin getirdiği gibi bize de bir mucize getirsin.”

Diyanet Vakfı
«Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir ayet getirsin.»

Kurtubi Tefsiri
Hatta onlar: “Anlamsız rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Hayır, o bir şairdir. O halde öncekilerle gönderildiği gibi o da bize bir âyet getirsin” dediler.

“Hatta onlar: Anlamsız rüyalardır.” dediler.” ez-Zeccâc dedi ki: Yani onlar şöyle dediler: Muhammed’in getirdikleri, anlamsız karma karışık rüyalardır. Başkası da şöyle açıklamıştır: Onlar dediler ki: Onun bu getirdikleri, rüyasında görmüş olduğu dehşet verici ve karmakarışık karışık şeylerdir. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Şairin şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır:

“Kendisinden dolayı onu görenin aldanışa düştüğü karmakarışık bir rüya gibi.”

el-Kutebî dedi ki: Bunlar yalan (yani gerçek çıkmayan) rüyalardır. Şairin şu beyiti de böyledir:

“(Onlar) ya Ta simliların haberlerine dair sözlerdir, yahut geniş düzlük bir arazide,

Yol alana, akan ince bir şuymuş gibi görünen bir serap ve rüya görenin gerçekle ilgisi olmayan rüyalarıdır.”

el-Yezidî dedi ki:

“Anlamsız rüyalar (el-edğâs)” Te’vili olmayan, yorumlanamayan rüyalar demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden Yusuf Sûresi ‘nde (12/44. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müşrikler durumun dedikleri gibi olmadığını görünce, bu sefer ağız değiştirerek:

“Hayır, onu kendisi uydurmuştur” dediler. Sonra bunu da bırakıp:

“Hayır, o bir şairdir” dediler. Yani onlar, şaşırmış haldeydiler. Belli bir iddiada karar kılaraıyorlardı. Bir sefer büyüdür dediler, bir sefer anlamsız karışık rüyalardır dediler, bir sefer onu kendisi uyduruyor dediler, bir başka seferinde de o bir şairdir dediler.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu şu demektir: Bir kesim: O bir sihirbazdır derken, bir başka kesim: O (Kur’ân) anlamsız rüyalardır, bir başka kesim: Onu kendisi uydurmuştur, bir diğeri ise; O bir şairdir demiştir.

Uydurma (iftira); bir şeyi aslı ve gerçeği olmaksızın, ortaya koymak, iddia etmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“O halde öncekilere gönderildiği gibi o da bize bir âyet getirsin.” Yani Mûsa ile birlikte asâ ve buna benzer mucizeler gönderildiği gibi, Salih’in dişi devesi gibi o da bize bir mucize göstersin.

Onlar Kur’ân-ı Kerîm’in büyü de olmadığını, bir rüya da olmadığını biliyorlardı ama şöyle diyorlardı: Peygamberin bizim İstediğimiz bir mucizeyi getirmesi gerekir. Halbuki tek bir mucize görmelerinden sonra artık onların teklif edecekleri bir mucizeyi İsteme hakları kalmamıştı. Aynı şekilde insanlar arasında bu hususu en iyi bilenler onlar olduğuna ve hiçbir şekilde şüphe etmelerine yer bulunmayan bir mucizeye îman etmediklerine göre; onun dışında başka bir mucizeye nasıl îman edeceklerdir? Eğer anadan doğma körü ve abraşı tedavi etmiş olsaydı, bu tıp ile ilgili bir iştir, derlerdi. Biz de bu işten anlamayız. Ancak onların bu istekleri sadece inatlaşmak ve işi yokuşa sürmek kabilindendi. Zira yüce Allah onlara yeteri kadar âyetler (belge ve mucizeler) vermiş bulunuyordu. Yüce Allah da şunu beyan etmektedir: Eğer onlar îman edecek olsalardı, elbette onlara istediklerini verirdi. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi. Şayet onlara işittirmiş olsaydı, yine onlar muhakkak yüz çevirerek arkalarına döner, giderlerdi.” (el-Enfâl, 8/23)

Enbiya 4

Dedi ki: “Rabbim gökte ve yerde söylenen sözü bilir. O işitendir, bilendir.”

Diyanet Vakfı
(Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir ve O, her şeyi İşitendir, bilendir” dedi.

“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir.” Yani gökte ve yerde söylenenlerden hiçbir şey O’na gizli ve saklı kalmaz. Kûfelilerin Mushaflarında, “Rabbim… dedi” Merhum müfessirimiz, Nâfî’in kıraati üzere “kale; dedi’ yerine, “kul; de” emri şeklindeki kıraati esas aldığından bu açıklamayı yapmaktadır. şeklinde olup yani Muhammed, Rabbim söylenen her sözü bitir dedi, demektir. Bunun da: O, sizin kendi aranızda fısıldaştığınız, gizlice yaptığınız konuşmaları bilir, demektir.

Birinci kıraatin (“dedi” değil “de” anlamındaki kıraatin) daha uygun ve daha güzel olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar bu sözlerini gizlice söylemişlerdi. Yüce Allah bu sözleri peygamberine açıkladı ve onlara bu sözleri söylemesini emretti.

en-Nehhâs dedi ki: Her iki kıraat de sahihtir ve bu iki kıraat iki âyet gibidir. Her iki kıraatte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a ernir verildiği ve onun da emrolunduğu sözleri söylediğini anlatan ifadeler bulunmaktadır.

Enbiya 3

Kalpleri dağınıktır. Zalimler gizlice fısıldaşarak dediler ki: “Bu sadece sizin gibi bir insan. Göz göre göre sihre mi gidiyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
2, 3. Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak, kalpleri oyuna, eğlenceye dalarak dinlemişlerdir. O zalimler şöyle fısıldaştılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak. Zulmedenler aralarında gizlice danışıp: “Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır? Siz görüp dururken büyüyü kabule nasıl yanaşırsınız?” (dediler).

“Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” kalpleri oyalanarak, Allah’ın zikrinden yüz çevirerek, dikkatle düşünmek ve kavramaktan uzaklaşıp başka şeylerle uğraşarak demektir. Bu tabir Arapların bir şeyi terkedip başka şeylerle uğraşıp teselli bulmayı anlatmak üzere; denilmesinden gelmektedir.

“Meşgul olarak” İsimden önce gelmiş bir sıfattır. Halbuki sıfatın bütün i’râb hallerinde mevsûfa tabi olması gerekir. Sıfat İsimden Önce gelecek olursa o takdirde mansub olur. Yüce Allah’ın;

“Gözleri önlerine eğilmiş…” (el-Kalem, 68/43);

“Gölgeleri üzerlerine yakınlaşmış” (el-İnsan, 76/14); âyetinde olduğu gibi: “Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” âyeti da böyledir. Şair der ki:

“Azze’nin bomboş kalmış, ıpıssız bir diyarı vardır,

Ve bu, âdeta kılıç kınının süsü gibi parıldamaktadır.”

Şair burada kalıntılarının ıssız olduğunu kastetmek istemiştir.

el-Kisaî ve el-Ferrâ’: “Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” âyetinin “kalpleri başka şeylerle meşguldür” anlamında olmak üzere merfû’ olmasını câiz kabul etmişlerdir. Başkaları da burada ref i, ikinci haber olarak ve mübtedânın hazfedilmiş olduğu takdiriyle câiz kabul etmişlerdir. el-Kisaî şöyle demiştir: Bu: Onlar bunu mutlaka kalpleri başka şeylerle meşgul olarak dinlerler, demektir.

“Zulmedenler aralarında gizlice danışıp..,” Yani kendi aralarında gizlice danışarak yalanlamayı söz konusu ettiler. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak: “Zulmedenler” yani şirk koşanlar olduklarını bildirmektedir. Buna göre “zulmedenler”; lâfzı, “gizlice danıştılar” âyetindeki çoğul bildiren “vav’den bedeldir. Bu da daha önce kendilerinden söz edilen insanlara aittir. Bu görüşe göre “gizlice danışmak” anlamını ifade eden “en-Necvâ” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz. el-Muberred dedi ki: Bu bir kimsenin: “Evde bulunanlar (yanı) Abdullah’ın oğulları ayrılıp, gittiler’ demeye benzer. Burada “oğullar” lâfzı, “ayrılıp gittiler” anlamındaki fiilin çoğul takısını ifade eden “vav”den bedeldir.

Bunun zem olmak üzere merfû’ olduğu da söylenmiştir. Yani onlar zulmeden kimselerdir.

“Söz söylemek” mastarının hazfedildiği de söylenmiştir. İfadenin takdiri şöyledir: O zâlimler derler ki… Bu da yüce Allah’ın:

“Melekler de her kapıdan onların yanına girip: Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizlere” (er-Rad, 13/23-24) âyetine benzemektedir. en-Nehhâs da bu görüşü tercih etmiştir. Bu şekildeki bir cevabın doğruluğunun delili de bundan sonraki İfadenin: “Bu, sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” şeklinde olmasıdır.

Dördüncü bir görüşe göre bu, “ben zâlimleri kastediyorum” anlamında mansub olabilir. el-Ferrâ’ ayrıca; “Zulmeden insanların hesaplarının görüleceği vakit yaklaştı” anlamında mecrur olmasını da uygun kabul etmektedir. Bu açıklamaya göre ise “en-necvâ; gizlice konuşup danışmak” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz. Ancak önce geçen üç açıklama şekline göre bundan önce vakıf yapılabilir. Böylelikle bu hususta beş görüş ortaya çıkmaktadır.

el-Ahfeş; “Pireler beni yediler” söyleyişine uygun olarak merfu olmasını da câiz kabul etmiştir ve bu güzel bir açıklamadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Sonra onlardan bir çoğu yine görmezler ve işitmezler oldular.” (el-Mâide, 5/71) Şair şöyle demektedir:

“Senin ile verilen mücadele kendisi için çalışılan maksatlara erişti,

Ve atılan oklar da hedeflerini buldu.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Fakat (sen) Diyaflısın, babası da, annesi de,

Akrabaları da Havrân’da zeytinyağı sıkarlar.”

el-Kisaî de şöyle demiştir: İfadede takdim ve te’hir vardır. İfade; o zulmedenler aralarında gizlice danıştılar, demektir.

Ebû Ubeyde dedi ki: “Gizlice… lar” ifadesi burada zıt anlamlı kelimelerdendir. Konuşmalarını gizlemiş olma anlamında olduğu gibi; bunu açığa vurup ilân etmiş olmaları anlamına gelme İhtimali de vardır.

“Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” Yani kendi aralarında gizlice fısıldaşıp şöyle dediler; Şu Rasûlün kendisi olan zikir (öğüt) yahut ta şu sizi davet eden kişi sizin gibi ve sizden herhangi bir farklılığı bulunmayan bir beşerden başkası mıdır? O da sizin yaptığınız gibi yemek yiyen, çarşı pazarlarda dolaşan birisidir.

Ancak onlar yüce Allah’ın söylediklerini bellemeleri ve kendilerine dini öğretmesi için beşerden başka birisini kendilerine peygamber olarak göndermesinin câiz olamayacağım bilemediler.

“Siz”, sizin gibi bir insan olduğunu

“görüp dururken büyüyü kabule nasıl yanaşırsınız?” Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın getirdikleri bir büyüdür. Sizler nasıl olur ona gider, arkasından yürürsünüz. Yüce Allah peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i kendi aralarında gizlice neyi konuştuklarına muctali kılmış oldu.

“Büyü (sihir)” sözlükte gerçeği bulunmayan ve doğru da olmayan, gerçekle İlişkisiz bir şekilde varmış gibi gösterilen şey demektir.

“Siz görüp dururken” âyeti “siz akıl edip dururken” ifadesine benzemektedir. Çünkü akıl; eşyayı basiret ile görmektir. Anlamıh şöyle olduğu da söylenmiştir; Sizler bunun büyü olduğunu bildiğiniz halde büyüyü kabul edecek misiniz?

Bir başka görüşe göre anlam şöyledir: Sizler hakkı biliyor iken, batıla mı yöneleceksiniz? Bu, azarlama anlamını taşımaktadır.

Enbiya 2

Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğütü ancak oyun oynar gibi dinlerler.

Diyanet Vakfı
2, 3. Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak, kalpleri oyuna, eğlenceye dalarak dinlemişlerdir. O zalimler şöyle fısıldaştılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine Rabblerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.

“Kendilerine Rabblerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde…” âyetindeki “yeni” lâfzı “öğüt”ün sıfatıdır. el-Kisaî ve el-Ferrâ’ “yeni” anlamındaki kelimenin şeklinde gelişini de câiz kabul ederler ki bu: “Kendilerine… yeni olarak” anlamında hâl olarak nasb edilir.

Yine el-Ferrâ’ “öğüt” anlamındaki kelimenin sıfatı olmak üzere “yeni” anlamındaki kelimenin merfu gelmesini de câiz kabul etmektedir. Çünkü; edatı hazfedilecek olursa “zikir (öğüt)” kelimesi merfu gelir. Buradaki “yeni”den kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’in bölümlerinin nüzulü ve Cibril (aleyhisselâm)ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a onu okumasıdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresi diğerinden, bir âyeti ötekinden sonra iniyordu. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’i zaman zaman böyle indirmekteydi. Yoksa burada Kur’ân’ın yaratılmış olduğu anlamı kastedilmemiştir.

Denildi ki; Zikir (öğüt) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kendilerine hatırlattığı ve kendisiyle onlara öğüt verdiğidir,

“Rabblerinden” diye buyurması ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ancak vahiy ile konuşmasından ötürüdür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın öğüt vermesi ve sakındırması bir zikirdir ve bu muhdes (yeni)dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Artık sen hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın.” (el-Ğâşiye, 88/21)

Meselâ: Filân kişi zikir meclisindedir, denilir. Bir diğer görüşe göre zikir, bizzat Allah Rasûlünün kendisidir. Bunu da el-Huseyn b. el-Fadl söylemiştir. Âyet-i kerîmede geçen: “Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” ifadeleri buna delildir. Eğer “zikir (öğüt)” ile Kur’ân-ı Kerîm’i kastetmiş olsaydı, onların: Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey midir? şeklindeki sözlerini aktarması gerekirdi. Bu yorumun bir başka delili de yüce Allah’ın;

“Bir de: Muhakkak ki o bir delidir, diyorlar. Halbuki o ancak âlemler için bir öğüttür.” (el-Kalem, 68/51-52) âyetidir. Burada da kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dır. Bir başk’a yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki, Allah size bir zikir indirmiştir… bir peygamber (göndermiştir.)” (et-Talâk, 65/10-11)

“Mutlaka onu” yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı yahut Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan ya da onun ümmetinden Kur’ân-ı Kerîm’i

“alay ederek dinlerler.” “Alay ederek” âyetindeki “vav” hâl vavıdır. Buna da: “Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” âyeti delildir. “Alay ederek”; oyalanarak anlamındadır. Meşgul olarak, uğraşarak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Eğer bu kelimenin oyalanma anlamı kabul edilirse, onların kendisiyle oyalandıkları şeylerin iki türlü olma ihtimali vardır: Birincisi onlar zevk ve arzularıyla oyalanmaktadırlar. İkincisi onlar kendilerine okunanları dinlerken oyalanmaktadırlar.

Eğer meşguliyet anlamı kabul edilecek olursa, iki türlü meşguliyetleri düşünülebilir. Birincisi onlar dünya ile meşguldürler, çünkü dünya bir oyundur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir.” (Muhammed, 47/36) İkincisi onlar, tenkid etmek ve İtiraz etmekle uğraşıp durmaktadırlar. el-Hasen dedi ki: Onlara yeni bir zikir geldiği her seferinde yine cahilliklerini sürdürüp gittiler. Bunun, alay ederek Kur’ân’ı dinlerler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Enbiya 1

İnsanların hesabı yaklaştı ama onlar gaflet içinde yüz çeviriyorlar.

Diyanet Vakfı
İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.

Kurtubi Tefsiri
İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı; Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler.

“İnsanların hesaba çekileceği vakit yaklaştı.” Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: Kehf, Meryem, Tâ-Hâ ve el-Enbiyâ sûreleri ilk ve eski sûrelerdendir. Benim de ilk olarak bellediğim sûrelerdendir. Buhârî, Tefsir 21. sûre 1.

O, bu sözleriyle eskiden beri edinilmiş bir mal gibi Kur’ân-ı Kerîm’den eskiden beri ezberleyip kazanmış olduğu sûrelerden olduklarını kastetmektedir.

Rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabından birisi bir duvar inşa etmekte idi. Bu sûrenin nazil olduğu gün bir başka kişi onun yanından geçti ve duvar inşa etmekte olan kişi: Bugün Kur’ân’dan ne nazil oldu diye sorunca, diğeri:

“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı, onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler” âyeti indi, dedi. Duvar yapan kişi ellerindeki harcı silkeleyerek; Allah’a yemin ederim, hesap yaklaşmış bulunuyorken ebediyen bina yapmayacağım, dedi.

“Yaklaştı” yani amelleri dolayısıyla kendisinde hesaba çekilecekleri zaman yaklaştı.

“İnsanların” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Burada “insanlar”dan kasıt müşriklerdir. Buna yüce Allah’ın;

“Her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler… Siz görüp dururken büyüyü kabule nasıl yanaşırsınız?” buyrukları delildir.

Bir diğer görüşe göre “insanlar” ile o dönemde her ne kadar Kureyş’in kâfirlerine işaret edilmekte idiyse de bütün insanlar kastedilmektedir. Buna da bu âyetlerden sonra gelen âyetler delil teşkil etmektedir.

Hesabın yakın olduğunu bilen bir kimsenin emeli uzun olmaz.

Gönül hoşluğu ile tevbeye yönelir, dünyaya meyletmez. Daha önce elde bulunan bir şey, elden gittiği vakit sanki hiç yokmuş ve olmamış gibi gelir. Gelecek olan her şey de pek yakındır. Ölüm de kaçınılmaz olarak gelecektir. Her insanın ölümü kıyâmetinin kopuşu demektir. Kıyâmet te aynı şekilde geçen zamana nisbetle pek yakındır. Çünkü dünyanın geriye kalan süresi geçmiş olandan daha azdır,

ed-Dahhak dedi ki:

“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” âyeti, azap edilecekleri vakit yaklaşü, demektir. Burada da kasıt Mekkelilerdir. Çünkü onlar yalanlamak kastı ile kendilerine vaad olunmuş ve kendisiyle tehdit olundukları azâbın geciktiğini ileri sürdüler. Halbuki Bedir gününde onlar kılıçtan geçirildiler.

en-Nehhâs dedi ki: Konuşma esnasında: “Hesaba çekilmeleri insanlar için yaklaştı” demek câiz değildir. Çünkü bu şekildeki bir ifadede zamir açık ismin önüne geçmiş olur ve zamirin sonradan gelişini niyet etmek te câiz olmaz.

“Onlar ise gaflet İçerisinde yüz çeviricidirler” âyeti mübtedâ ve haberdir. Kur’ân’ın dışındaki ifadelerde hâl olarak mansub olması da mümkündür.

İki türlü açıklanabilir. Birincisi: “Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler” yani onlar dünyaya aldanarak âhiretten yüz çeviricidirler, İkincisi ise onlar hesaba çekilmek için gerekli hazırlıkları yapmaktan ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın getirdiklerinden yüz çevirmektedirler.

Sîbeveyh’e göre buradaki “vav” (……..) anlamındadır. Nahivcilerin “hâl vav”i ismini verdikleri “vav” da budur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

“O içinizden bir kısmını örtüp duruyordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüşlerdi.” (Âl-i İmrân, 3/154)

Taha 135

De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyin! Kimin doğru yolda olduğuna ve kimin hidayete erdiğine yakında bileceksiniz.”

Diyanet Vakfı
De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Her birimiz gözetliyoruz, siz de gözetleyin. Dosdoğru yolun sahipleri kimdir ve hidayet bulmuş kimdir, bileceksiniz…”

“De ki: Her birimiz gözetliyoruz.” Yani ey Muhammed onlara de ki: Herkes gözetlemekte, beklemektedir; bütün mü’minler de. kâfirler de. Hepsi zamanın ne gibi olaylar getireceğini gözetlemekte ve kimin zafer kazanacağını beklemektedir.

“Siz de gözetleyin. Dosdoğru yolun sahibleri kimdir? ve hidayet bulmuş kimdir? bileceksiniz.” Bununla dosdoğru (müstakim) dini ve hidayeti kastetmektedir. Yani sizler ilâhî yardım sayesinde kimin hak dine götüren yolu bulup hidayete erdiğini bileceksiniz.

Bir başka açıklama da şöyledir: Siz kıyâmet gününde cennete götüren yolu kimin bulduğunu bileceksiniz.

Bu ifadeler bir çeşit tehdit ve korkutma anlamında olup bunlarla sûre bitirilmiş olmaktadır.

“Bileceksiniz” âyeti; “Bir süre sonra bileceksiniz” diye de okunmuştur. Ebû Rafi’ dedi ki: Ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan (böylece) belledim. Bunu da ez-Zemahşerî nakletmektedir.

“Kim” ez-Zeccâc’a göre ref mahallindedir. el-Ferrâ’ da şöyle demiştir: Bu yüce Allah’ın:

“Allah kimin ıslâh ettiğini, kimin fesad yaptığını bilir” (el-Bakara, 2/220) âyetinde olduğu gibi nasb mahallinde de olabilir.

Ebû İshak dedi ki: Bu yanlıştır. Çünkü soruda ma kabli (ondan önceki lâfızlar) amel etmez. Buradaki “kim” anlamındaki edat mübtedâ olarak ref mahallinde bir İstifham (soru)dır ve: Sizler dosdoğru yolun izleyicilerinin biz mi yoksa siz mi olduğunu bileceksiniz, demektir.

en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ” “dosdoğru yolun sahipleri kimdir” âyeti sapıtmayan kimdir, anlamında olduğu kanaatindedir. “Ve hidayet bulmuş kimdir?” âyeti da ona göre önce sapıtan, sonra da hidayet bulan kimdir, anlamındadır.

Yahya b. Ya’mer ile Âsım el-Cahderî

“dosdoğru yolun sahipleri kimdir ve hidayet bulmuş kimdir bileceksiniz” anlamındaki âyeti; “Dosdoğru yolun sahipleri kimlerdir… bilecekler” diye ve

“dosdoğru” anlamındaki kelimeyi “vav” harfi şeddeli ve ondan sonra da te’nis elifi ile hemzesiz olarak “fu’lâ” vezninde okumuşlardır. Ancak

“es-Sırât: Yol” kelimesinin müennes kabulü oldukça az görülen bir istisnadır. Nitekim yüce Allah:

“Bizi dosdoğru yola (es-sıratal müstakim) ilet” diye buyurmakta ve gerek burada, gerek başka yerde bu kelime müzekker olarak kullanılmış olmaktadır.

Ebû Hatim bunu reddederek şöyle der: Eğer bu kelime “es-sev”den geliyor ise o takdirde; denilmesi gerekirdi. Eğer “es-sevâ”den geliyor ise bu takdirde “sin” harfi esreli olarak; denilmesi gerekirdi ve bunun aslı da; şeklindedir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Bu kelime vasat ve âdil yahut da dümdüz, dosdoğru anlamında olmak üzere; diye de okunmuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Yahya b. Ya’mer ile el-Cahderî’nin kıraatinin câiz oluşu bu kelimenin aslının; şeklinde oluşu halinde mümkündür. Sakin olan harf sağlam bir engel olmadığından dolayı sanki hemze, dammeye kalbedilmiş ve onun yerine de -mâ kabli meftuh geldiği takdirde “elif” getirildiği gibi- “vav” getirilmiş gibidir.

Taha 134

Eğer biz, onu göndermeden önce bir azapla helâk etseydik, mutlaka şöyle derlerdi: “Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, zillete ve rezilliğe düşmeden önce senin ayetlerine uysaydık.”

Diyanet Vakfı
Eğer biz, bundan (Kurandan) önce onları bir azapla helak etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Ne olurdu, bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce ayetlerine uysaydık!

Kurtubi Tefsiri
Biz onları bundan önce bir azap ile helâk etmiş olsaydık, elbette şöyle diyeceklerdi: “Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de alçalmadan, rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık”

“Biz onları bundan önce” yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın peygamber olarak gönderilmesinden ve Kur’ân’ın indirilmesinden önce

“bir azâb ile helâk etmiş olsaydık, elbette” kıyâmet gününde

“şöyle diyeceklerdi: Rabbimîz bize bir peygamber gönderseydin de” yani bize bir peygamber göndermeli değil miydin de

“alçalmadan, rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.”

“Alçalmadan ve rezil olmadan önce” âyetindeki fiiller; “Alçaltılmadan ve rezil edilmeden…” şeklinde meçhul fiil olarak da okunmuştur.

Ebû Said el-Hudrî’nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) fetret döneminde ölen, bunak ve çocukken ölen kimse hakkında şöyle buyurmuştur: “Fetret döneminde ölen der ki: Bana ne bir kitap geldi, ne de bir peygamber. Sonra da: “Biz onları bundan önce bir azap ile helâk etmiş olsaydık. Elbette şöyle diyeceklerdi: Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin…” Bunak da şöyle diyecek: Rabbim Sen bana kendisi ile hayrı ve şerri kavrayabileceğim bir akıl vermedin. Çocukken ölen de şöyle diyecek: Rabbim ben amel edebilecek bir yaşa gelmedim. Bunun üzerine onların önünde bir ateş yükseltilir. Onlara: Haydi o ateşe gidiniz ve içine giriniz, denilir. (Devamla) Buyurdu ki: Eğer amelde bulunacak çağa gelmiş olsaydı, Allah’ın ilminde mutlu kimselerden olduğu bilinen kişiler o ateşe varacak yahut ona girecek. Allah’ın ilminde amel edecek yaşa geldiği takdirde bedbaht olacağı bilinen kimse ise, onun yanına gitmeyecek. Bunun üzerine şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyuracak: Şimdi siz Bana karşı geldiniz, ya peygamberlerim size gelmiş olsaydı, ne yapardınız?”

Bu Ebû Said’den onun bir sözü diye mevkuf olarak rivâyet edilir. Ancak bu hadis(in sıhhati) su götürür. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. Çocuklar ve diğerleri âhirette imtihana tabi tutulurlar, diyenler bunu delil göstermişlerdir.

“Uysaydık” anlamındaki fiilin, nasb ile gelmesi tahsis’in cevabı olması dolayısıyladır.

Azâb içerisinde

“alçalmadan” cehennemde de

“rezil olmadan önce âyetlerine” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın getirdiklerine

“uysaydık.” Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Dünyada azap ile “alçalmadan” âhirette de âhiret azâbı ile “rezil olmadan önce…”

Taha 133

Dediler ki: “Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!” Önceki sahifelerde olan apaçık delil onlara gelmedi mi?

Diyanet Vakfı
Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kuran) onlara gelmedi mi?

Kurtubi Tefsiri
“Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” dediler. Da ha önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller onlara gelmedi mi ki?

“Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi? dediler.” Mekke kâ firlerini kastetmektedir. Yani Muhammed bize zorunlu ve kat’î bilgiyi gerektirecek bir belge getirmeli değil mi? Yahut dişi deve ve asâ gibi apaçık bir mucize ile gelmeli değil mi? Yahut bize kendisinden önceki peygamberlerin getirdiği gibi, bizim kendisine teklif edeceğimiz mucizeleri bize neden göstermiyor?

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Daha önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller onlara gelmedi mi ki?” Bununla Tevrat, încil ve daha önce indirilmiş kitapları kastetmektedir. İşte bu, en büyük bir belgedir, zira o bu kitaplarda bulunanları haber vermiştir. “Sahifeler” anlamındaki “es-Suhuf’ kelimesi “ha” harfi sakin olarak “es-Suhf” şeklinde de okunmuştur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar peygamberliğine delil teşkil eden bir belge olmak üzere, önceki kitaplarda gördükleri geleceği müjdesini veren âyetler kendilerine ulaşmış bulunmuyor mu?

Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır Bizim küfre sapan ve bir takım mucizeler gösterilmesini teklif eden ümmetleri helâk edişimize dair haberler onlara ulaşmadı mı? İstedikleri bu mucizeler kendilerine geldiği takdirde, bunların hallerinin de ötekilerinin hali gibi olmayacağına dair kendilerine emniyet ve güven veren nedir?

Ebû Ca’fer, Şeybe, Nâfi, Ebû Amr, Ya’kub, İbn Ebi İshak ve Hafs “beyyine: apaçık delil” kelimesinin müennes oluşu dolayısı ile “onlara gelmedi mi ki?” anlamındaki âyeti da; (……..) şeklinde te’nis “te”si ile okumuşlardır. Diğerleri ise fiilin önceden geçmiş olması dolayısıyla bunu “ya” ile oku muşlardır. Diğer taraftan “beyyine” beyan (açıklamak) ile, burhan (delil) aynı şeydir. O bakımdan onlar bu fiili manayı göz önünde bulundurarak böyle okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

el-Kisaî; “İlk sahifelerde bulunanlar o apaçık deliller onlara gelmedi mi!” şeklinde bir okuyuşu da nakletmektedir. Buna bağlı olarak da şunları söyler: Buna göre; şeklinde okunması da mümkündür.

en-Nehhâs dedi ki: “Beyyine” kelimesini tenvinli ve merfu olarak okuyacak olursak; ondan bedel olur. Mansub okunursa hâl olur. Önceki sahifelerde bulunanlar açıklanmış olarak onlara gelmedi mi?

Taha 132

Ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz, seni biz rızıklandırırız. Sonuç, takvaya göredir.

Diyanet Vakfı
Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir.

Kurtubi Tefsiri
Sen aile halkına namazı emret! Kendin de sabırla ona devam et! Senden rızık istemeyiz, sana rızkı Biz veririz. Güzel akıbet ise takva sahiplerinindir.

“Sen aile halkına namazı emret!” Yüce Allah ona aile halkına namaz kılmalarını emretmesini, onlarla birlikte kendisinin de namaz kılmasını, namaz kılmada sabır ve sebat göstererek terketmemesini emretmektedir, Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir hitaptır. Bunun genel çerçevesi içerisine bütün ümmet, özellikle de aile halkı girmektedir. Bu âyet-i kerîmenin inişinden sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her sabah Fatıma ve Ali (Allah onlardan razı olsun)nin evlerine gider ve “namaza kalkınız” derdi.

Rivâyet edildiğine göre Urve b. ez-Zübeyr (radıyallahü anh) sultanların durumları ile ilgili bir takım haberler işitir, bazı hallerini gördü mü hemen çabucak evine gider, evinin içerisine girerdi. Bu esnada da yüce Allah’ın:

“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır” âyetini okur, sonra da namaz kılmak üzere seslenir: Haydi Allah’ın rahmeti üzerinize olsun, namaza, der ve kendisi de namaz kılardı. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da gece namazı kılmak için aile halkını uyandırırken bu âyeti okurdu.

“Senden rızık istemeyiz.” Ne kendine ne de onlara rızık vermeni isteriz. Rızkını elde etmek için uğraştığından, namaz kılamayacak hale gelmeni de istemeyiz. Aksine senin de, onların da rızkını vermeyi Biz üstleniyoruz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aile halkı geçim sıkıntısına düştüler mi onlara namaz kılmalarını emrederdi, Zaten yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık da istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum. Çünkü şüphesiz ki Allah’tır kem rızkı veren, hem de pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan.” (ez-Zâriyât, 51/56-58)

“Güzel akıbet ise takva sahiplerinindir.” Yani cennet takva sahiplerinindir. Yani övülmeye değer güzel akıbet onlarındır. Çünkü takva sahibi olmayanların da bir akıbeti vardır. Ancak onların akıbeti yerilen bir akıbettir. O bakımdan böyle bir âkıbel yok gibidir.

Taha 131

Onlardan bazılarına dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere göz dikme. Onlarla imtihan ediyoruz. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Diyanet Vakfı
Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini İmtihan edelim dîye, dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

“Onlardan bir kısmına… dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Bu âyetin anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bir kısmına” anlamındaki; kelimesi

“faydalandırdığımız” anlamındaki fiilin mef’ûlüdür.

“Süsü olarak” anlamındaki; da hâl olarak nasb edilmiştir. ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Bu kelime “faydalandırdık” fiilinin anlamı ile nasb edilmiştir. Çünkü bu: Biz dünya hayatını onlar için bir süs kıldık, anlamındadır. Yahut gizli bir fiil ile nasb edilmiştir ki o da “kıldık” anlamındaki fiildir. Yani Biz dünya hayatını onlar için bir süs kıldık. Bu da aynı şekilde ez-Zeccâc’dan nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime “bunlarla” anlamındaki; deki “he” zamirinden bedeldir. Mesela; Ona, (yani) kardeşine uğradım” demeye benzer. el-Ferrâ’ da bunun hâl olarak nasbedildiğine işaret etmiştir. Bunun âmili ise “faydalandırdığımız” anlamındaki; fiilidir. O der ki: Bu; “Ben ona yoksul olduğu halde uğradım” demeye benzer. Bunun takdirinin de şöyle olduğunu söyler: Biz onları dünyada, hayatın süsü ve onda bir ziynet olarak kendisi ile kendilerini faydalandırdığımız… takdirindedir. “Süsü olarak” anlamındaki lâfız, hâl olarak nasb edilmiştir. Bu lâfız her ne kadar ma’rife ise de, Araplar; “Ona -şerefli keremli haliyle- uğradım” derler. (el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, II, 196)

Bunun mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasb edilmesi de caizdir. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın sanatı…”(en-Neml, 27/88) âyeti ile:

“Allah’ın va’di” (en-Nisa, 4/122; Yûnus, 10/4 vs.) âyetinde olduğu gibi. Ancak bu tartışılabilir bir görüştür.

En güzeli bunun hâi olarak nasbedilmesi ve tenvinin hem kendisinin sakin olması hem de “el-hayat”ın “lâm’ının sakin olması dolayısıyla da hazfedilmesidir. Nitekim

“Güneşin aya erişip yetişmesi gerekmediği gibi, gece de gündüzü geride bırakıcı değildir.” (Yasin, 36/40) âyetinde “gündüz” anlamındaki kelime “geride bırakıcı” anlamındaki kelime ile nasbedilmiştir. Bu da hem tenvinin kendisi, hem de “âm” sakin olduğundan dolayı tenvinin hazfedildiği takdirine göredir. Bu durumda “el-hayat” kelimesi de yüce Allah’ın:

“Bunlarla kendilerini… faydalandırdığımız şeylere” âyetindeki “mâ”nın bedeli olmak üzere mecrur olur. Buna göre de ifadenin takdiri şöyle olur: Sen gözlerini dünya hayatına süslü olarak yani süslü oluşu halinde… dikme, takdirinde olur. “Süsü olarak” kelimesinin “faydalandırdığıma şeylere” âyetindeki “ma”nın bedeli olması da güzel değildir. Çünkü “kendilerini imtihan edelim diye” âyeti “faydalandırdığımız” âyetine taalluk etmektedir.

“Dünya hayatının süsü olarak” ifadesi ile de dünya hayatının bitkilerle süslenmesini kastetmektedir.

“Ze” harfi ile ondan sonraki “ne” harfinin üstün ile “ez-zeheratü” şeklinde bitkilerin beyazlığı demektir. “ez-Zühre (Venüs)” ise bir gezegen adıdır. “Zühreoğulları” söylenirken “he” harfi sakin telaffuz edilir. Bu açıklamaları İbn Aziz yapmıştır.

Îsa b. Ömer de “he” harfini “nehr ve neher” kelimelerinde olduğu gibi üstün olarak okumuştur. “Parlaklığı olan kandiİ” demektir. “Zehratu’l-Eşcâr” ağaçların parlak ve göz alıcı renkleri demektir. Hadiste de şöyle buyurulmuştur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın rengi ezher (parlak) idi. Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82; Dârimî, Mukaddime 10; Müsned, I, 89, 101, III, 228, 240, 270. Aydınlık saçan her bir şeye “zahir” denilir ki,’ bu da renklerin en güzelidir, “Kendilerini imtihan edelim” sınayalım “diye” demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz bunu kendileri için bir fitne ve sapıklık sebebi yapalım diye… anlamındadır.

Âyetin manası şudur: Ey Muhammed, sen dünyanın parlaklığına, göz alıcılığına hiçbir değer verme, bunun kalıcılığı yoktur. “Dikme” ifadesi “bakma” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü bir kimseyi gözünü bir şeye dikmeye iten ancak bununla birlikte bulunan bir hırs olabilir. Bakan bir kimsede ise böyle bir hırs bulunmayabilir.

Bu Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Bazı Görüşlerin Değerlendirilmesi:

Kimisi şöyle demiştir: Bu âyetin nüzul sebebi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın azatlı kölesi Ebû Râfi’in yaptığı gu rivâyettir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir misafir geldi, O (selâm ona) beni yahudilerden birisinin yanına gönderdi ve dedi ki: Ona şunları söyle; Muhammed sana diyor ki: Bizim bir misafirimiz geldi, ancak yanımızda onun işine yarayacak az da olsa bir şey yok, sen bana Receb ayına kadar şu kadar şu kadar un sat yahut bana borç ver. Adam: Hayır. Rehin almadıkça vermem dedi. Ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a geri döndüm ve ona durumu bildirince şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim. Şüphesiz ki ben semada da eminim, yeryüzünde de eminim. Şayet bana borç verseydi yahut satmış olsaydı mutlaka ona öderdim. Al, benîm bu zırhımı ona götür (rehin bırak.)” Bu âyet-i kerîme de dünyalığa karşı onu teselli etmek üzere nazil oldu. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensar, V, 612.

İbn Atiyye dedi ki: Bunun nüzul sebebi olmasına itiraz edilir. Çünkü bu sûre Mekke’de inmiştir. Sözü edilen olay ise Medine’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ömrünün sonlarına doğru cereyan etmiştir. Zira o zırhı bu sözü edilen olay sebebiyle bir yahudinin yanında rehin bırakılmış olduğu halde vefat etti. Ancak zahiren görülen o ki, âyet-i kerîme kendisinden önceki âyetlerle uyumlu bir şekilde konuyu sürdürmektedir. Şöyle ki: Yüce Allah onları geçmiş ümmetlerin halinden ibret almayı terkettikleri için azarladıktan sonra, süresi belirlenmiş gelecek olan azâb ile tehdit etti, arkasından da peygamberine onların hallerini küçük görmesini, sözlerine karsı sabretmesini, mallarından ve ellerinde bulunan dünyalıktan yüz çevirmesini emretti. Zira bütün bunlar ellerinden çıkacak ve sonunda onlar rezil ve rüsvay olacaklardır.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan gelen şu rivâyet de böyledir: Bu rivâyete göre o Mustalıkoğullarına ait bir takım develerin yanından geçer. Bu develer semiz olduklarından ötürü sidikleri ve kaba pislikleri üzerlerinde (yağlı bölgelerine takılarak) kurumuştu. Bunun üzerine Peygamber elbisesi ile yüzünü başını örttü ve yoluna devam etti. Buna sebeb de yüce Allah’ın:

“Onlardan bir kısmını bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme” âyetidir.

Daha sonra yüce Allah peygamberini teselli ederek şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Yani Allah’ın sabra karşılık vereceği mükâfat ile dünyalığa pek aldırış etmemek daha iyidir. Çünkü mükâfat kalıcıdır, dünya (ve dünyalık) fanidir.

Buradaki “rızık” ile yüce Allah’ın mü’minlere fethetmeyi müyesser kılacağı ülkelerle alacakları ganimetlerin kastedildiği de söylenmiştir.

Taha 130

Onların söylediklerine sabret. Güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbinin hamdiyle tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün uçlarında da tesbih et ki hoşnut olasın.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, hoşnutluğa eresin.

Kurtubi Tefsiri
O halde söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin saatlerinde ve gündüzün çeşitli vakitlerinde de tesbih et. Umulur ki razı olursun.

“O halde söylediklerine sabret!” Yüce Allah onların kendisi hakkında: Bir sihirbazdır, bir kâhindir, o bir yalancıdır ve buna benzer sözlerine sabretmesini emretmektedir. Yani onlara aldırma: Çünkü onların azaba uğratılacakları ve öne de alınmayan, sonraya da bırakılmayan belli bir süreleri vardır.

Diğer taraftan bunun Savaşı emreden âyet ile nesh olduğu söylendiği gibi, mensuh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü Savaşı emreden âyetten sonra kâfirlerin kökünü kurutmamıştır. Aksine onların büyük bir bölümü hayatta kalmaya devam etmiştir.

“Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinİ hamd ile tesbih et.” Te’vilcilerin çoğunluğu: Bu beş vakit namaza bir işarettir, demişlerdir.

“Güneşin doğmasından önce” ile sabah namazı

“ve batmasından önce” ikindi namazı

“gecenin saatlerinde” yatsı namazı,

“ve gündüzün çeşitli vakitlerinde de” akşam ve öğle namazında

“tesbih et!” Çünkü öğle namazı günün ilk bölümünün son vaktinde ve ikinci bölümünün ilk vaktinde kılınır. O bakımdan bu namaz günün iki vaktinde yer almaktadır. Üçüncü vakit ise güneşin batış vakti olup bu da akşam namazı vaktidir.

Şöyle denilmiştir: Gündüz iki kısma ayrılmakta olup bunları zeval vakti birbirinden ayırır. Her bir kısmın da iki tarafı (vakti) bulunmaktadır. Zeval vakti esnasında ise biri birinci kısmın son vakti, diğeri ikinci kısmın ilk vakti olmak üzere iki tarafı vardır. O bakımdan burada iki “taraf dan çoğul olarak “etraf diye söz edilmesi, yüce Allah’ın:

“İkinizin kalpleri meyletmiş bulunuyor.” (et-Tahrîm, 66/4) âyetine benzemektedir. Buna İbn Fûrek, “el-Muşkîl” adlı eserinde işaret etmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Buradaki “nehâr (gündüz)” cins için kullanılmıştır. Her bir günün bir tarafı vardır, Burada çoğul getiriliş sebebi, bu tarafın her bir günde tekrar edilmesinden ötürüdür.

“Gecenin saatlerinde” gecenin anlarında, vakitlerinde demektir. “Saatler” (anlamı verilen): “el-Ânâ”in tekili ise …diye gelir.

Bir kesim de âyet-i kerîmede kastedilenin nafile namazlar olduğunu söylemişlerdir, Bunu da el-Hasen söylemiştir.

“Umulur ki razı olursun.” Yani umulur ki sen bu amellere karşılık razı olacağın şeklide mükâfat görürsün,

el-Kisaî ve Âsım’dan rivâyetle Ebû Bekr: “Razı edilirsin” dîye “te” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Yani sana seni razı edecek şeylerin verilmesi umulur.

Taha 129

Eğer Rabbinin daha önce verilmiş bir sözü ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap hemen inerdi.

Diyanet Vakfı
Eğer Rabbinden, daha önce sadır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vade olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş ve belli bir va’de olmasaydı (bunlara da azap) lâzım olurdu.

“Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş olsaydı (bunlara da azap) lazım olurdu.” (anlamındaki) âyette bir takdim ve te’hir vardır. Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş ve belli bir va’de olmasaydı (bunlara da azap) lazım olurdu, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Türkçe cümle kuruluşu dolayısıyla meal de bu şekilde yapılmıştır.

Lizâm (lazım olma): Ayrılmamak, yakayı bırakmamak demektir. Yani azap onların yakasına yapışırdı. Burada; “(ols): Olurdu” edatının İsmi (olan azap) hazfedilmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccâc dedi ki: “Ve belli birva’de” anlamındaki âyet “bir söz”e atfedilmiştir. Katade dedi ki: Bu belli vakitten kasıt kıyâmet günüdür. el-Kutebi de böyle demiştir. Onların Bedir gününe kadar ertelenmeleri olduğu da söylenmiştir.

Taha 128

Onlara, kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi, onların yurtlarında yürüyüp durduklarını hâlâ gösteren olmadı mı? Elbette bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.

Diyanet Vakfı
Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Meskenlerine uğrayıp geçtikleri, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz, onlar İçin bir hidayet sebebi olmadı mı? Şüphe yok ki bunda üstün akıl sahiplerine âyetler vardır.

“Meskenlerine uğrayıp geçtikleri… onlar için bir hidâyet sebebi olmadı mı?” Bununla Mekkelileri kastetmektedir. Yani bunlar kendilerinden önce geçmiş olup kendileri de yolculuk yaptıklarında ve geçimlerini elde etmek kastıyla, ticaret için Mekke’nin dışına çıktıklarında daha önce helâk etmiş olduğumuz nesillerin haberlerini açık seçik bir şekilde bilmiyorlar mı? Geçmiş ümmetlerin ve nesillerin ülkelerini bomboş, ıpıssız görmüyorlar mı? Yani bunlar da, kendilerinden önce kâfirlerin başına gelenlerin bir benzerinin kendilerinin de başına geleceğinden korkmuyorlar mı?

İbn Abbâs, es-Sülemî ve başkaları “bir hidâyet sebebi olmadı mı?” anlamındaki âyeti; “Onlara bir hidayet sebebi kılmadık mı?” diye “nun” harfi ile okumuşlardır. Bu daha açık bir okuyuştur, şeklinde “ya” ile okuyuşun, fail dolayısıyla izah edilmesi biraz zordur. Kûfeliler; Nice, kelimesinin fail olduğunu söylemişlerdir. en-Nehhâs dedi ki: Bu bir hatadır, çünkü bu kelime soru edatıdır. Ondan önceki ifadeler bunda amel etmezler. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Anlamı şudur: Helâk ettiğimiz kimselerin, helâk edilmesine dair vermiş olduğumuz emir. onlar için hidâyet sebebi olmadı mı?

Bu kelimenin gerçek anlamı hidâyete delâlet etmek, hidâyeti göstermek demektir. Buna göre fail bizzat hidâyetin kendisidir ve ifadenin takdiri de şöyle olur: Hidâyetin kendisi onlara hidâyet sebebi olmadı mı?

ez-Zeccâc dedi ki: “Nice” anlamındaki kelime “helâk edişimiz” anlamındaki fiil ile nasb mahallindedir.

Taha 127

İşte aşırı gidip Rabbinin ayetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ahiret azabı elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.

Diyanet Vakfı
Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.

Kurtubi Tefsiri
Haddi aşıp Rabbinin âyetlerine îman etmeyenleri de böylece cezalandırırız. Âhiret azâbı ise elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.

“Haddi aşıp Rabbinîn âyetlerine îman etmeyenleri” onları tasdik etmeyenleri

“de böylece cezalandırırız.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirenleri, Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünmekten, onlar hakkında tefekkür etmekten yüz çevirip masiyette haddi aşanları işte böyle cezalandırırız.

“Âhiret azâbı ise elbette daha şiddetli” dar geçimden ve kabir azabından daha korkunç, daha dehşetli

“ve daha kalıcıdır.” Daha sürekli ve yakayı bırakmayan bir azaptır. Çünkü bu azap asla kesintiye uğramaz ve asla onun sonu gelmez.

Taha 126

Der ki: “Ayetlerimiz sana geldi de sen unuttun. Bugün de sen unutulursun.”

Diyanet Vakfı
(Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!

Kurtubi Tefsiri
Buyurur ki: “Böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları unuttun. Bugün de sen böylece unutulursun.”

“Buyurur ki: Böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları unuttun.”

Yani yüce Allah kendisine:

“Çünkü sana âyetlerimiz” vahdaniyetimize ve kudretimize dair belgelerimiz

“geldiğinde onları unuttun” terkettin, onlar üzerinde hiç düşünmedin, onlardan yüz çevirdin.

“Bugün de sen böylece unutulursun.” Azap içerisinde -ki cehennemi kastetmektedir- bırakılırsın,

Taha 125

Der ki: “Rabbim! Beni neden kör haşrettin? Oysa ben gören biriydim.”

Diyanet Vakfı
O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der.

Kurtubi Tefsiri
Der ki: “Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben görüyordum”

“Der ki: Rabbim, niçin beni kör haşrettin?” Hangi günahım dolayısı ile beni körlükle cezalandırdın?

“Halbuki ben” dünyada iken

“görüyordum.” Bu gibi kimselerin, sanki günahları olmadığım zannedecekleri görülmektedir. İbn Abbâs ve Mücahid şöyle demişlerdir: Yani “niçin benî” delil getirme imkânını bulamayacak şekilde “kör haşrettin? Halbuki ben” delilimi bilen bir kimse olarak “görüyordum.”

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü kâfirin dünyada hiçbir zaman delili olmamıştır ki.

Taha 124

“Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır ve kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz.”

Diyanet Vakfı
Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
“Kim de zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz,”

“Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse” Benim dinimden, Kitabımı okumaktan ve içindekiler gereğince amel etmekten yüz çevirirse… Bir diğer açıklamaya göre, indirmiş olduğum delillerden yüz çevirirse… demektir.

Zikr’in Rasûl diye açıklanması da mümkündür, çünkü o Allah tarafından gelmiş bir zikir (öğüt veren ve hatırlatıcı) idi.

“Gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Dar ve sıkıntılı bir yaşayışa mahkûm olur. Meselâ; “Dar ev ve dar geçim” denilir. Bu kelimenin tekili, ikili, müzekkeri, müennesi ve çoğulu aynı gelir. Antere şöyle demiştir:

“Eğer onlara yetişilirse ben de hücum ederim, şayet etrafları sarılırsa,

Ben de (onlara karşı) hamle yaparım.

Ve eğer (Savaşta) bir darlıkla karşılaşırlarsa (atımın üstünden) inerim (ve böylece Savaşırım.)”

Yine Antere şöyle demektedir:

“Gerçek şu ki; eğer ölümün bir timsali yapılacak olsa benim gibi temsil edilir,

Onlar (Savaşta) dar bir yere indikleri vakit.”

“Dar geçim” anlamındaki kelime; şeklinde de okunmuştur. Bunun da anlamı şu olur: Şanı yüce Allah teslim, kanaat, kendisine tevekkül ve kısmetine rızayı, dinin muhtevası içerisine yerleştirmiştir. Dine sahip bir kimse yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu rızıktan gönül hoşluğuyla ve kolaylıkla infak eder bol ve rahat bir geçim içerisinde yaşar, gider. Nitekim yüce Allah:

“Biz şüphesiz ona çok güzel bir hayat yaşatırız” (en-Nahl, 16/97) diye buyurmuştur,

Dinden yüz çeviren kimseyi hırs istilâ eder. O bakımdan bu hırsın etkisi ile sürekli dünyalığının artmasına göz diker. Cimrilik ona musallat olur. Bu cimrilik onun infak etmesini engeller. Böylesinin yaşayışı dardır, hali kapkaranlıktır. Nitekim birisi şöyle demiştir; Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse mutlaka kendi aleyhine olmak üzere zamanını karartır. Rızkından bir türlü memnun olmaz ve dar bir geçim içerisinde kalır.

İkrime dedi ki: “Dar geçim” haram kazanç demektir. el Hasen ise: (cehennemliklerin yiyeceği olan ve zehirli bir ot olduğu bildirilen:) Dâri’ ile Zakkum yemektir, demiştir.

Sahih olan dördüncü görüşe göre ise bu kabir azabıdır. Bu görüşü Ebû Said el-Hudrî, Abdullah b. Mes’ûd ifade etmiş: Ebû Hüreyre de bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan merfû’ bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz. Ebû Hüreyre dedi ki: Kâfirin üzerine kabri, kaburga kemikleri birbirine girinceye kadar daralır. İşte dar olan geçim budur. Kâfir ve münafıkın kabrinde sıkıştırılıp kaburga kemiklerinin birbirine geçeceğini teliften rivâyetler için bk.: Ebû Dâvûd, Sünne 24; Tirmizî, Cenâiz 70, Sıfatu’l-Kıyâme 26; Müsned, III, 126, IV, 288

“Ve onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz.” Denildiğine göre kimi hallerde kör, kimi hallerde de gözü görecektir. Buna dair açıklamalar el-İsrâ Sûresi’nin sonlarında (17/97. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Delil getirmekten yana kör olacaktır, diye açıklanmıştır ki bu görüş de Mücahid’e aittir. Hayır yönlerini bilemeyecek ve bu yolların hiçbirisini bulamayacak şekilde kördür, diye de açıklandığı gibi; nasıl ki körün göremediği şeylere karşı alacak hiçbir tedbiri bulunmuyor ise onun da kendisinden azâbı uzaklaştırma yolunu göremeyecektir, diye de açıklanmıştır.

Taha 123

Dedi ki: “Hepiniz oradan inin! Birbirinize düşman olarak. Artık size benden bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa, ne sapar ne de bedbaht olur.”

Diyanet Vakfı
Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşman olacaktır. Benden sîze bir hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.

“Buyurdu ki: Hepiniz oradan” yani cennetten

“inin.” Bu âyetiyle Âdem’e ve İblise hitap etmektedir. Ayrıca İblis’e:

“Küçülmüş, kınanmış ve koğulmuş olarak çık oradan” (el-A’raf, 7/18) dediği de bildirilmiştir. Muhtemeldir ki; o cennetten semada herhangi bir yere çıkartılmış, sonra da yeryüzüne indirilmiştir,

“Kiminiz kiminize düşman olacaktır.” Daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/36. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yani sen yılana da, İblis’e de düşman olacağın gibi, onlar da sana düşmandırlar. Bu da yüce Allah’ın: “(İkiniz) inin” âyetinin Âdem ve Havva’ya hitap olmadığını göstermektedir. Çünkü her ikisi karşılıklı olarak birbirine düşman değildiler. Ayrıca Âdem (aleyhisselâm)ın yere indirilmesi, Havva’nın da indirilmesini kapsamıştır.

“Benden size bir hidayet” doğruluk ve doğru bir söz

“geldiğinde” -ki bu da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/38, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.-

“… kim benim hidâyetime” peygamberlere ve kitaplara

“uyarsa o, hem sapıtmaz hem bedbaht olmaz.”

İbn Abbâs: Şanı yüce Allah Kur’ân’ı okuyup içindekilerin gereğince amel eden kimseye dünya hayatında sapıtmamayı, âhirette de bedbaht olmamayı garantilemiştir, diyerek bu âyet-i kerîmeyi okumuştur. Yine ondan nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Kim Kur’ân’ı okur, içindekilere uyarsa Allah onu şaşkınlıktan, sapıklıktan kurtarıp hidayete iletir. Kıyâmet gününde de kötü hesaptan onu korur. Sonra da bu âyet-i kerîmeyi okudu.

Taha 122

Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.

Diyanet Vakfı
Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Rabbi onu seçti, tevbesinİ kabul etti ve doğru yola iletti.

Derim ki: Bu açıklama güzeldir. îmam Ebû Bekr b. Fûrek -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Bunu Âdem peygamber olmadan önce işlemişti. Buna delil yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti.” Burada seçme ve hidayete iletmenin, doğruyu göstermenin isyandan sonra olduğunu zikretmektedir. Onun bu yaptığı iş peygamberlikten önce olduğuna göre; peygamberlerin yalnız bu şekilde günah işlemeleri câiz olur. Zira peygamberlikten önce onları tasdik etmemiz hususunda bizim şer’î bir yükümlülüğümüz yoktur. Yüce Allah onları kullarına peygamber olarak gönderip onlar da peygamberliklerini edâ etmekte güvenilir ve masum olduklarına göre; daha önceden onların işlemiş oldukları günahların bir zararı olmaz.

Bu açıklama değerli bir açıklamadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Taha 121

İkisi de ondan yediler, ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine karşı geldi ve şaşırıp kaldı.

Diyanet Vakfı
Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) adem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı.

Kurtubi Tefsiri
İkisi de ondan yediler. Hemen kendilerine ayıp yerleri görünüverdi. Cennetin yapraklarını yamayarak üstlerini örtmeye başladılar. Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de şaşırdı.

“İkisi de ondan yediler. Hemen kendilerine ayıp yerleri görünüverdİ. Cennetin yapraklarını yamayarak üstlerini örtmeye başladılar.” Bu âyete dair yeterli açıklamalar da önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/22-24. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Ferrâ’ dedi ki: “Başladılar” Arapçada koyuldular, demektir. Denildiğine göre onlar incir yapraklarını üzerlerine yapıştırmaya başladılar.

Yüce Allah’ın:

“Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de şaşırdı” âyetine dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Peygamberlerin İşledikleri Hatalar ve Günahlar Onları Mertebelerinden Düşürecek Çapta Değildir:

Yüce Allah:

“Âdem, Rabbi’nin emrine karşı geldi” diye buyurmaktadır. el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 12. başlıkta) peygamberlerin günahları ile ilgili görüşler geçmiş bulunmaktadır. Bizim ilim adamlarımızın müteahhirlerinden kimisi şöyle demişlerdir: Söylenmesi gereken şudur: Yüce Allah kimi peygamberlerden bazı günahlar sadır olduğunu haber vermiş, bu günahları kendilerine nisbet etmiş, bundan dolayı onlara serzenişte bulunmuş, bizzat kendileri de bu konuda kendileri hakkında haber vermiş, bu günahlardan sıyrılmış, bunlardan ötürü mağfiret dileyip tevbe etmişlerdir. Bütün bunların tek tek te’villeri her ne kadar mümkün ise de hep birlikte te’vili kabil olmayacak şekilde pek çok yerde varid olmuşlardır. Ancak bunların hepsi de onların mevkilerinden düşürecek şekilde değildir. Onlardan sadır olan bütün bu hususlar, ancak nadiren görülen şeylerdir ve ancak hata ve unutma yoluyla meydana gelmiştir. Yahut bu işi yapmaya kendilerini iten bir te’vil sonucu bu işi yapmışlardır. Onların bu yaptıkları başkalarına nisbetle hasenattır, Ancak kendilerine, mevkilerine ve üstün değerlerine nisbetle seyyiâttır. Zira kimi zaman vezir, bir seyisin, bir idarecinin mükâfat gördüğü aynı iş sebebiyle sorgulanabilir. Bundan dolayı peygamberler emniyet altında olduklarını, kendilerine eman verildiğini ve esenliğe kavuşacaklarını bilmiş olmalarına rağmen, Kıyâmet gününde bunlardan (ceza görebilmeleri ihtimali dolayısıyla) çekinmişlerdir. İşte hak olan da budur.

Cüneyd’in şu sözleri ne kadar güzeldir: “İyilerin hasenatı mukarreblerin seyyiatıdır.” Onlar (Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun) her ne kadar bir takım nasslar, onların bir takım günahları İşlemiş olduğuna tanıktık etmekte ise de, bu onların mevkilerini ihlâl etmez, rütbelerini alçaltmaz. Aksine yüce Allah onların bu hatalarını telafi etmelerine İmkân vermiş, onları seçmiş, onları doğru yola iletmiştir. Onları övmüş, onları tertemiz edip arındırmış, seçip beğenmiştir. Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun.

2- Söze Peygamberlerin Hatalarını Ya da Yüce Allah’ın Müteşûbih Vasıflarım Zikrederek Başlamanın Hükmü:

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Bugün bizden herhangi bir kimsenin bu şekilde Âdem (aleyhisselâm) hakkında haber vererek sözlerine başlaması câiz değildir. Ancak bunu şanı yüce Allah’ın onun hakkında söylediği sözler arasında yahut peygamberinin sözleri arasında zikretmemiz müstesnadır. Yoksa bir kimsenin kendiliğinden söze başlayarak bunu dile getirmesi, Âdem (aleyhisselâm) bir tarafa bize zaman itibariyle oldukça yakın ve bizim benzerimiz bulunan kendi atalarımız hakkında bile câiz değilken; en eski, en büyük, en keremli öne geçirilmiş bir peygamber yüce Allah’ın mazeretim, tevbesini kabul edip kendisine mağfiret buyurduğu atamız hakkında nasıl câiz olabilir?

Derim ki; Bu tutum yaratılmış birisi hakkında câiz olmadığına göre; söze yüce Allah’ın el, ayak, parmak, böğür, inmek ve buna benzer sıfatlarının varlığını haber vererek başlamanın engellenmesi, öncelikle söz konusudur ve Allah’ın Kitabının yahut Rasûlünün sünnetinin okunması esnasında bu gibi şeylerden söz etmek dışında, söze bunlarla başlamak câiz değildir. Bundan ötürü İmâm Mâlik b. Enes şöyle demiştir: Her kim yüce Allah’ın:

“Yahudiler Allah’ın eli bağlıdır, dediler.” (el-Mâide, 5/64) âyeti gibi yüce Allah’ın zatının vasıflarını ilgilendiren bir âyet okur da bu esnada elini boynuna götürürse eli kesilir. İşitme ve görmede de bu böyledir. Onun bu organları kesilir, çünkü o şanı yüce Allah’ı kendisine benzetmiş olur.

3- Atamız Âdem’i Hatası Dolayısıyla Ayıplamak:

Lâfız Müslim’e ait olmak üzere hadis İmâmlarının rivâyet ettiklerine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Âdem ile Mûsa birbirleriyle tartıştılar. Mûsa: Ey Âdem, dedi. Sen bizim atamızsın, fakat bizi hüsrana uğrattın, bizi cennetten çıkarttın.

Bunun üzerine Âdem; Ey Mûsa dedi. Aziz ve celil olan Allah kelâmı ile seni seçti ve eli ile sana (Tevrat’ı) yazdı. Ey Mûsa, sen beni yüce Allah’ın benim hakkımda, beni yaratmadan kırk yıl öncesinden takdir etmiş bulunduğu bir iş dolayısıyla mı kınıyorsun? Böylece Âdem getirdiği delille Mûsa’yı yenik düşürmüş oldu. (Peygamber -sa- bu sözünü) üç defa tekrar etti.” Buhârî, Enbiyâ 31, Tefsir 20. sûre 1-3, Kader 11, Tevhid 37; Müslim, Kader 13-15; Ebû Dâvûd, Sürme 16; Tirmizî, Kader 2; İbn Mâce, Mukaddime 10; Muvatta’, Kader î; Müsned, II, 248, 264, 287, 392, 398, 448, 464 el-Mühelleb dedi ki: Hazret-i Peygamber’in: “Âdem getirdiği delille Mûsa’yı yenik düşürmüş oldu” ifadesi delil ile onu yendi, demektir.

el-Leys b. Sa’d dedi ki: Bu kıssadan Âdem’in Mûsa (ikisine de selam olsun)ya karşi getirmiş olduğu delilin sağlıklı oluş sebebi, yüce Allah’ın Âdem’e günahını bağışlamış olması ve tevbesini kabul etmiş olmasıdır. Mûsa (aleyhisselâm)ın yüce Allah’ın kendisine bağışlamış olduğu bir günahı dolayısıyla onu ayıplamaması gerekirdi. Bundan dolayıdır ki Âdem: Sen Allah’ın kendisine Tevrat’ı vermiş, olduğu Mûsa’sın. O Tevrat’ta herşeye dair bir bilgi vardır. Sen orada Allah o masiyeti benim hakkımda takdir ettiğine dair ifadeyi de görmüşsün. Yine ondan dolayı tevbe etmeyi takdir ettiğini de. Böylelikle benden kınamayı kaldırmış oluyordu. Şimdi Allah beni kınamazken sen mi beni kınıyorsun! dedi.

Nitekim İbn Ömer de; Osman Uhud günü kaçtı, diyen kişiye benzer bir ifadeyle delil getirmiş ve şöyle demişti: Osman’ın bir günahı yoktur. Çünkü yüce Allah:

“Yemin olsun Allah onları affetmiştir.” (Âl-i İmrân, 3/155) diye buyurmuştur. Buhâri, Meğâzi 19, Fedâilu Ashâbin-Nebiyy 7; Müsned, II, 101; Taberâni, el-Evsat, IX, 224, 225.

Şöyle de denilmiştir: Âdem (aleyhisselâm) bir babadır. Bir başkası dahi olsaydı ve bundan Ötürü o başkasını ayıplamak bile ona karşı gösterilmesi gereken hürmete aykırı olurdu. Çünkü şanı yüce Allah kâfir olan anne-baba hakkında bile:

“Dünyada onlarla güzel bir şekilde geçin.” (Lukman, 31/15) diye buyurmaktadır. İşte bundan dolayı İbrahim (aleyhisselâm), kâfir olan babası kendisine:

“Eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım. Bir süre benden uzaklaş, yanımdan git!” (Meryem, 19/46) dediğinde o:

“Dedi ki: Selâm olsun sana.” (Meryem, 19/47) Ya Rabbi tarafından seçilmiş, tevbesi kabul olunmuş ve hidayete iletilmiş bir peygamber olan bir babaya karşı nasıl davranmak gerekir?

4- Günah İşleyenler Kaderi Delil Gösterebilirler mi?

Günah işleyip, mağfirete mazhar olmamış kimselere gelince, ilim adamları icma ile şunu belirtmişlerdir: Böyle bir kimsenin Âdem (aleyhisselâm)ın gösterdiği delil gibi delil ileri sürerek: Allah bu İşi hakkımda takdir ettiğine göre beni; adam öldürdüm, zina ettim yahut hırsızlık yaptım diye kınıyor musun? deyip Âdem (aleyhisselâm)ın delil ileri sürdüğü gibi delil getirmesi câiz değildir.

Yine ümmetin icmâ’ ile kabul ettiğine göre iyilikte bulunan kimseyi iyiliği dolayısıyla öğmek, kötülükte bulunan kimseyi de kötülükleri dolayısıyla kınamak ve onun aleyhine olmak üzere günahlarını sayıp dökmek caizdir.

5- Âdem. (aleyhisselâm)’ın Şaşırması:

“Şaşırdı” yani onun aleyhine olmak üzere yaşayışı bozuldu. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiş olup, el-Kuşeyrî de bunu tercih etmiştir.

Ben hocamız Üstad mukri’ (Kur’ân okuyucusu ve öğreticisi) Ebû Cafer el-Kurtubî’yî şöyle derken dinledim: “Şaşırdı” yani dünyaya inmesi sebebiyle yaşayışı bozuldu. (“ğavâ”nın mastarı olan:) el-Gayy ise fesad yani bozuluş demektir. Bu da güzel bir açıklamadır. Bu açıklama, “bunun anlamı, doğru yolda olmanın zıddı olan “el-ğayy”den gelmekte olup, sapıttı anlamındadır” diyenlerin görüşünden daha uygundur.

Bunun, o nerede doğru yolu bulabileceğini bilemedi. Yani kendisine yasak kılınan ağacın o olduğunu bilemedi, anlamında olduğu da söylenmiştir. Burada “el-ğayy” bilememek, bilmemek demektir,

Kimilerine göre de bu, ancak çokça yemekten dolayı karnı şişti anlamındadır. ez-Zemahşerî dedi ki: Bu her ne kadar mâ kabli (önceki harfi) esreli olan “ya”yı “elife kalb ederek; gibi fiilleri; şeklinde kullanan Tayyoğullarının şivesine göre sahih ise de, çok kötü bir açıklama şeklidir.

6- Âdem’e İsyankâr ya da Şaşkın Denebilir mi?

el-Kuşeyrî Ebû Nasr dedi ki: Bazıları şöyle demişlerdir: Âdem asi oldu ve şaşırdı denilir; ama isyankârdı ve şaşkındı denilemez. Nitekim bir defa dikiş diken hakkında; dikti denilebilirse de defalarca dikiş dikmedikçe ona terzi denilemez. Şöyle de denilmiştir: Efendinin külü kendisine karşı geldiği takdirde onun bu karşı gelişi hakkında başkalarının kullanamayacağı tabirleri kullanması mümkündür.

Ancak bu, çok zorlanarak yapılmış bir açıklamadır. Peygamberlere bu kabilden izafe edilen şeyler ya küçük günahtır yahut evlâ olanı terketmektir ya da peygamberlikten önce yapılan işlerdir.

Taha 120

Fakat şeytan ona vesvese verdi: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?”

Diyanet Vakfı
Derken şeytan onun aklını karıştırıp «Ey adem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?»

Kurtubi Tefsiri
Şeytan ona vesvese verip dedi ki: “Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?”

“Şeytan ona vesvese verip…” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/20. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şeytan ona

“dedi ki: Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?” Bu, -önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/36, âyet, 2. başlık ve devamında) açıklandığı gibi- karşılıklı konuştuklarına ve şeytanın yılanın karnında cennete girmiş olduğuna delildir. Yine orada (2/35. âyet, 8. başlık ve devamında) bu ağacın hangisi olduğuna dair açıklamalar ile bu konudaki ilim adamlarının değişik görüşleri kaydedilmiş bulunmaktadır. Burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Taha 119

“Orada susuzluk çekmezsin, güneşin sıcağında da kalmazsın.”

Diyanet Vakfı
Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.

Kurtubi Tefsiri
“Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin.

“Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin.” Yani güneşe karşı çıkmayacak, görünmeyeceksin ki, onun sıcağını duyasın. Çünkü cennette güneş olmayacaktır. Orada uzayıp giden gölgeden başka bir şey yoktur. Tıpkı tan yerinin ağarması ile güneşin doğuşu arasında olduğu gibi.

Ebû’l-Âl-iyye dedi ki: Cennette gündüz şöyledir deyip, namaz kılanların sabah namazını kılış vakitlerine işaret etti.

Ebû Zeyd dedi ki: Yol göründü, açığa çıktı, ortaya çıktı” demektir. “Terledim” demektir.

Yine; “Güneşe karşı çıktım” demektir. lâfzı da aynı anlamdadır. Her iki kullanım için de muzari mütekellim; ” Çıkarım” şeklinde kullanılır.

Ömer b. Ebi Rabia dedi ki:

“Bir adam gördü ki güneş onun karşısında olursa,

Sıcağından etkilenir, akşam oldu mu da soğuktan rahatsız olur.”

el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, II, 194’de “eymâ” yerine, “emmâ” şeklindedir. Tercüme de ona göre yapılmıştır.

Hadiste de rivâyet edildiğine göre İbn Ömer gölgelenen ihramlı bir adam görmüş, ona; kendisi için ihrama girdiğin kimse uğruna güneşin sıcağını duy, demiş İbnul-E-sîr, en-Nihâye, III, 77. Buradaki “güneş sıcağını duy” anlamındaki; kelimesini muhaddisler bu şekilde “elifi üstün, “ha” harfini esreli olarak; den gelen emir kipi halinde rivâyet etmektedirler.

el-Asmaî dedi ki: Ancak bunun doğru şekli “elifin esreli, “ha”n:n üstün olarak; den gelmesidir. Çünkü ona güneşin önüne çıkmasını emretmiştir. Yüce Allah’ın:

“Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin” âyeti da buradan gelmektedir. Sonra şu beyiti nakletmektedir:

“Ben onun için güneş sıcağını çektim ki, onun gölgesiyle gölgeleneyim,

Kıyâmet gününde gölge çekilmiş olacağı vakit,”

Ebû Amr ile -Ebû Bekr’in kendisinden yaptığı rivâyete göre Âsım müstesna- Kûfeliler; “Ve sen” lâfzını hemzeyi üstün olarak ve “Aç da kalmazsın” âyetine atfederek okumuşlardır. Bununla birlikte mahalline atf ile, ref konumunda olması da mümkündür. Sen orada aç kalmazsın, demektir.

Diğerleri ise ya isti’naf (yeni bir cümle olarak) ya da; “Çünkü… sen” lâfzına atf ile esreli okumuşlardır.

Taha 118

“Orada senin için ne açlık vardır ne de çıplaklık.”

Diyanet Vakfı
Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü orada sen aç da kalmazsın, çıplak da.

1- Cennetteki Hayat:

“Çünkü sen orada” yani cennette

“aç da kalmazsın, çıplak da.”

Taha 117

Dedik ki: “Ey Âdem! Bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya düşersin.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine: Ey adem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!

Kurtubi Tefsiri
“Ey Âdem dedik, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Sonra sıkıntıya uğrarsın.

“Ey Âdem dedik, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Bu bir yasaklamadır. Bunun mecazi anlamı da şudur: Onun telkinlerini kabul etmeyiniz, kanmayınız. O takdirde sizin “cennetten” çıkışınıza sebeb teşkil eder.

“Sonra” sen ve eşinle birlikte

“sıkıntıya uğrarsın.” Çünkü her ikisinin de sıkıntıya uğrama sebebi aynıdır. Bu konuda aralarında hiçbir fark yoktur.

Burada (tesniye olarak): “İkiniz sıkıntıya uğrarsınız” denilmeyişi, anlamın anlaşılmasından ve Âdem (aleyhisselâm)’ın asıl muhatap oluşundandır; ve asıl maksat da odur. Diğer taraftan eşi için çalışıp didinen, onun için kazanmakla yükümlü olan kendisi olduğu için, özellikle onun hakkında “sıkıntıya uğramak” öncelikle söz konusu olur. Şöyle de açıklanmıştır: Cennetten çıkış ikisi için olmuştur, fakat sıkıntıya uğramak yalnız Âdem içindir. Bu da bedeni bir sıkıntıdır. Nitekim hemen akabinde, yüce Allah:

“Çünkü orada” yani cennette

“sen aç da kalmazsın, çıplak da. Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin” diye buyurmakta ve böylelikle bütün bunların cennette verileceğini ona bildirmektedir: Yiyecek, içecek, giyecek ve mesken. Diğer taraftan sen bu emre riayet etmeyip de düşmanına itaat edecek olursan, ikinizi de cennetten çıkartırım ve sen yorularak, didinerek sıkıntıya uğrarsın. Yani aç kalırsın, çıplak kalırsın, susuz kalırsın, güneş sıcağı da seni yakar. Zira sen cennetten çıkartılacak olursan yere döndürüleceksin.

Özellikle onun sıkıntıya uğrayacağının belirtilip, “ikiniz sıkıntıya uğrayacaksınız” diye buyurulmamiş olması, bize hanımın nafakasını karşılama yükümlülüğünün kocaya ait olduğunu göstermektedir. İşte o günden beri kadınların nafakalarını sağlamak erkekler üzerine bir yükümlülük olagelmiştir. Havva’nın nafakasını karşılamak, Âdem’in yükümlülüğü olduğu gibi, onun kızlarının nafakalarını karşılamak da eş olmak hukuku dolayısıyla Âdemoğullarının bir yükümlülüğüdür.

Yüce Allah bu âyet-i kerîmede bize şunu da öğretmektedir: Kocanın hanımının lehine sağlamakla yükümlü olduğu nafaka; yiyecek, içecek, giyecek ve meskenden ibaret bu dört ihtiyacı kapsar. Koca hanımının bu dört ihtiyacını karşılayacak olursa, ona karşı nafaka yükümlülüğünü de yerine getirmiş olur. Bunların dışında bir şeyler verecek olursa o takdirde Allah’tan ecir alır. Bu dört temel ihtiyacın karşılanması, kadının lehine yerine getirilmesi gereken haklardır, Zira kişinin hayatta kalması bunlarla mümkündür.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Sonra sıkıntıya uğrarsın” âyetinde kastedilen, dünyadaki sıkıntılardır. Âdemoğlu ne zaman görülürse yorgun, argın görülür.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu “sıkıntı” kendi el emeğinden yemek durumunda olması demektir. Saîd b. Cübeyr dedi ki: Âdem’e kırmızı bir öküz de indirildi. Onu toprağı sürmekte kullanırdı. Diğer taraftan alnının terini silerdi. İşte yüce Allah’ın sözünü ettiği sıkıntıya uğraması budur.

Şöyle de denilmiştir: Cennetten indirildikten sonra onun ilk sıkıntısı Cibril (aleyhisselâm)ın ona cennetten bir kaç tane indirmiş olmasıydı. Ey Âdem sen bunları ek, dedi. O da toprağı sürdü ve ekti. Daha sonra ekinleri biçti, sonra topladı, sonra ayıkladı, sonra öğüttü, sonra hamur yoğurdu, sonra pişirdi. Bunca yorgunluktan sonra ekmeği yemek üzere oturdu. Elindeki ekmek yuvarlandı gitti, dağın dibine kadar vardı. Âdem de onun arkasından koşup gitti, yoruldu ve alnı terledi. Ey Âdem, dedi, işte senin rızkın bu şekilde yorgunluk ve sıkıntı ile elde edilecektir. Senden sonra çocuklarının da rızkı dünyada kaldığınız sürece hep böyle olacaktır.

“Çünkü orada sen aç da kalmazsın çıplak da. Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık Ancak, merhum müfessirimiz yalnızca tek bir başlık zikretmektedir. halinde sunacağız:

Taha 116

Meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik, hepsi secde etti, yalnız İblis karşı çıktı.

Diyanet Vakfı
Bir zaman biz meleklere: ademe secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti.

Kurtubi Tefsiri
Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti.

“Hani meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti” âyetine dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi ‘nde (2/34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Taha 115

Andolsun, daha önce Âdem’e de söz vermiştik, fakat unuttu; biz onda azim bulmadık.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, daha önce de ademe ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz daha önce Âdem’e vahyetmiştik; fakat o unuttu. Biz onu azimli bulmadık.

“Yemin olsun ki Biz daha önce Âdem’e vahyetmiştik; fakat o unuttu” âyetinde geçen

“fakat o unuttu” anlamındaki lâfzı, el-A’meş kendisinden farklı rivâyetlerde gelmiş olmakla birlikte “ya” harfini sakin olarak; linde okumuştur. Bunun iki anlamı vardır: Bunların birincisi terketti demek olup, ona verilen emri, ahdi (vahyi) terketti demektir. Mücahid ile çoğu müfessirlerin görüşü budur. Yüce Allah’ın:

“Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu” (et-Tevbe, 9/67) âyetinde de bu anlamdadır.

İkinci anlamı da İbn Abbâs’ın dediğine göre şöyledir: Burada “unutmak” yanılmaktan ve nisyân’dan (unutmaktan) gelmektedir. “İnsan” kelimesi de buradan gelmiştir. Çünkü yüce Allah ona emir verip vahy etmiş olduğu halde, o bunu unutmuştu.

İbn Zeyd dedi ki: O bu hususta Allah’ın kendisine vermiş olduğu ahdi (vahyi) unutmuştu. Eğer kararlılığı bulunmuş olsaydı, düşmanı İblis’e itaat etmezdi. Bu görüşe göre Âdem (aleyhisselâm)ın o vakitte yanılmaktan dolayı sorumlu tutulmuş olması gerekmektedir. Her ne kadar bugün unutmanın sorumluluğu bizden kaldırılmış olsa bile.

“Daha önce” nin anlamına gelince; ağaçtan yemeden önce demektir. Çünkü ona, o ağaçtan yemesi yasaklanmıştı.

Maksat, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı tesclü etmektir. Yani, Âdemoğullarının şeytana itaat etmeleri oldukça eski bir durumdur. Eğer bunlar verilen sözü bozuyor ve durmuyor iseler aynı şekilde Biz de Âdem’e emretmiş, vahyetmiş o da bunları unutmuştu. Bu manayı el-Kuşeyrî, aynı şekilde et-Taberî de nakletmektedirler.

Yani ey Muhammed, şu kâfirler benim âyetlerimden yüz çeviriyor, peygamberlerime muhalefet ediyor ve İblis’e itaat ediyor iseler de çok eskiden beri onların ataları Âdem de böyle yapmıştır.

İbn Atiyye dedi ki: Böyle bir yorum (te’vil şekli) zayıftır. Çünkü Âdem (aleyhisselâm)ın Allah’ı inkâr eden kâfirlere örnek teşkil etmesinin kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktur. Âdem (aleyhisselâm) belli bir yorumun etkisiyle emre karşı gelmiştir, Dolayısıyla böyle bir açıklama şekli onun değerini düşürür. Aksine âyet-i kerîmenin zahirinden anlaşılan şu olmalıdır; Ya bu âyet kendisinden önceki âyetlerle ilgisi olmayan yeni bir kıssanın başlangıcıdır. Yahut bu âyet, yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a Kur’ân-ı Kerîm’i bellemekte acele etmemesi emri ile ilgilidir. Bu hususta da kendisine önceden emir verilmiş, unutmuş ve bundan dolayı cezalandınlmış bir peygamber misal gösterilmektedir ki, bu onu sakındırma üslubunu daha ileriye götürsün. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a verilen bu emrin ileri derecedeki önemi ortaya çıksın.

Burada “ahdetmek (mealde; vahyetmek)”; vasiyet etmek (emretmek) anlamındadır. “Unutmak”, terketmek anlamındadır. Burada nisyânın hatırlamamak ve yanılmak (unutmak) anlamıyla kullanılması mümkün değildir. Çünkü unutanın ceza görmesi söz konusu olmaz

“Azimli olmak” ise ne olursa olsun inanılan bir hususu sürdürmek demektir. Âdem (aleyhisselâm) da ağaçtan yememe gereğine inanıyordu, ancak İblis ona vesvese verince bu inancını azimle sürdürmedi. Âdem (aleyhisselâm)a verilen ahid (vahiy) ise ağaçtan yememesi anlamında idi. Bununla birlikte İblis’in kendisinin düşmanı olduğu da bildirilmişti.

Yüce Allah’ın:

“Biz onu azimli bulmadık” âyetinin anlamı ile ilgili farklı görüşler vardır. İbn Abbâs ve Katade der ki: Biz ağacın meyvesinden yemek konusunda onu sabırlı ve emre bağlılığını sürdürmek noktasında dirençli bulmadık, demektir.

en-Nehhâs dedi ki: Lügatte de bunun anlamı böyledir. Meselâ “filânın azmi vardır” denildiği vakit, o masiyetlere karşı, onlardan kurtuluncaya kadar kendisini korumakta sabır ve sebat sahibidir, demektir. Yüce Allah’ın: “Peygamberlerden büyük azim sahipleri sabrettiği gibi sen de sabret!” (el-Ahkaf, 46/35) âyetinde de bu anlamdadır.

Yine İbn Abbâs’tan ve Atiyye el-Avfî’den şöyle dedikleri nakledilmektedir; Kendisine verilen emre riayet konusunda korunmadı. Yani o Allah’ın kendisine yasak kıldığı şeyi iyice hıfzetmedi, bellemedi, sonunda unuttu ve istidlali terketmek suretiyle de buna dair bilgiyi elden kaçırdı. Çünkü İblis ona şöyle demişti: Eğer sen bu meyveden yersen, cennette ebedî kalırsın. Bunu söylediği zaman muayyen bir ağacı göstermişti. Âdem ona itaat etmedi. Bu sefer yasağın genel çerçevesine giren o ağacın benzeri bir başka ağaçtan yemeye çağırdı. Halbuki bu durumda onun delil kullanması gerekirdi, fakat o bunu yapmadı. Diğer ağacın yasağın kapsamına girmediğini zannetti, te’vil’de bulunarak ondan yedi. Bir işin masiyet olduğunu bilerek bir işi yapan kimse unutmuş sayılamaz.

İbn Zeyd dedi ki: “Azim” Allah’ın emrini korumak demektir, ed-Dahhak dedi ki: Bir işte kararlı olmak demektir. İbn Keysân da: Biz bu konuda onda ısrar da görmedik, günaha tekrar dönmeyi içinden sakladığını da görmedik, diye açıklamıştır.

el-Kuşeyrî dedi ki: Birinci açıklama şekli ifadenin te’vili açısından daha uygundur. İşte bundan dolayı bazıları şöyle demişlerdir: Âdem (aleyhisselâm) azim sahibi peygamberlerden değildi, çünkü yüce Allah:

“Biz onu azimli bulmadık” diye buyurmuştur.

Çoğunluk ise şöyle demektedir: Bütün peygamberler azim sahibidirler. Nitekim haberde şöyle buyurulmuştur: Zekeriya oğlu Yahya dışında hata etmemiş yahut bir günah İşlemeyi içinden geçirmemiş hiçbir peygamber yoktur. ” Hakim, el-Müstedrek, II, 591

Eğer işlediği günahı dolayısıyla Âdem (aleyhisselâm) azim sahibi peygamberler arasından çıkacak olsa Yahya dışında bütün peygamberlerin de bunun dışına çıkmaları gerekirdi.

Ebû Umâme de şöyle demiştir: Eğer Allah’ın mahlukatı yarattığından beri kıyâmet gününe kadar bütün Âdemoğullarının akılları bir araya getirilip, bir terazinin bir kefesine konulsa, Âdem (aleyhisselâm)ın da aklı bir diğer kefeye konulsa şüphesiz onunki ağır basar. Şanı yüce Allah da: “Biz onu azimli bulmadık” diye buyurmuştur.

Taha 114

Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahiy tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme ve de ki: “Rabbim, ilmimi artır.”

Diyanet Vakfı
Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana Onun vahyi tamamlanmazdan önce Kuranı (okumakta) acele etme ve «Rabbim, benim ilmimi artır» de.

Kurtubi Tefsiri
Mutlak egemen ve hak olan Allah ne yücedir! Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumayı acele etme ve: “Rabbim ilmimi arttır!” de.

“Mutlak egemen ve hak olan Allah ne yücedir!” Şanı yüce Allah nimetlerinin büyüklüğünü, kullara gösterip Kur’ân’ı indirişini söz konusu ettikten sonra, kendisini çoluk-çocuk sahibi olmaktan ve eşi bulunmaktan tenzih ederek:

“Mutlak egemen ve hak” yani mutlak hak sahibi

“olan Allah ne yücedir!” diye buyurmaktadır.

“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumayı acele etme”

âyeti ile peygamberine Kur’ân’ı nasıl belleyeceğini öğretmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân’ı belleme tutkusu ve unutmak endişe -si ile, Cebrâîl (aleyhisselâm) vahyi bitirmeden acele eder ve kendisi de okumaya koyulurdu. Yüce Allah bunu ona yasaklayarak:

“Kur’ân’ı okumayı acele etme” âyetini indirdi. Bu da ileride,geleceği gibi yüce Allah’ın:

“Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” (el-Kıyame, 75/16) âyetini andırmaktadır.

İbn Ebi Necîh’in rivâyetine göre Mücahid şöyle demiştir: Onu iyice anlamadan okumaya koyulma!

“Acele etme” âyetinin; “sana onun vahyi” nin gelişi “tamamlanmadan Önce” indirilmesini isteme, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre anlam şudur: Onun te’viline dair açıklama sana gelmeden önce onu insanlara bildirme.

el-Hasen de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme hanımının yüzüne bir tokat atan adam hakkında inmiştir. Hanımı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a gelerek kısas uygulanmasını istedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’da kadının kısas hakkı olduğuna dair hüküm verdi. Bunun üzerine yüce Allah’ın:

“Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler.” (en-Nisa, 4/34) âyeti indi. İşte bundan dolayı:

“Ve Rabbim ilmimi” kavrayışımı, anlayışımı “arttır, de” âyeti inmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kısas hükmünü vermiş olmakla birlikte yüce Allah bunu kabul etmemiştir.

İbn Mes’ûd ve başkaları “sana onun vahyi tamamlanmadan önce” anlamındaki âyeti; “Biz sana onu vahyetmeyi tamamlamadan önce” diye -“nun” harfi ve “daı” harfi esreli olarak “vahiy” kelimesinde de “ya” harfini üstün olarak- okumuşlardır.

Taha 113

Biz onu, belki sakınırlar ya da öğüt alırlar diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve tehditleri onda türlü şekillerde açıkladık.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kuran olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kuran) kendileri için bir ibret ortaya koyar.

Kurtubi Tefsiri
Böylece onu Arapça bir Kur’ân olarak İndirdik ve onda tehditlerimizi tekrar ettik. Olur ki korkarlar, yahut o yeniden öğüt almalarını sağlar.

“Böylece” yani sana bu sûrede açıklamış olduğumuz gibi

“onu Arapça” Arap diliyle

“bir Kuran olarak indirdik ve onda tehditlerimizi” muhtevasında bulunan korkutmaları, tehditleri, amellerinin karşılıklarını ve cezasını

“tekrar ettik.”

“Olur ki korkarlar.” Allah’dan korkup O’na isyanı gerektiren işlerden uzaklaşırlar. O’nun cezasına uğramaktan sakınırlar, çekinirler.

“Yahut o yeniden öğüt almalarını sağlar.” Katade: Olur ki sakınırlar ve takvaya yönelirler, diye açıklamıştır. Olur ki… yeniden şeref sahibi olmalarını sağlar, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamaya göre burada (öğüt anlamı verilen) “zikr” şeref manasına kullanılmış demek olur. Bu da yüce Allah’ın:

“Ve muhakkak o sana ve senin kavmine bir zikirdir” (ez-Zuhruf, 43/44) âyetinde “bir şereftir” anlamında olmasına benzer.

Kendisi ile tehdit olundukları azâbı hatırlamalarını sağlar, anlamında olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen; “(…………): … yeniden… sağlar” âyetini “nün” harfi ile “sağlarız” anlamında okumuştur. Yine ondan “se” harfini hem merfu, hem cezimli okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Taha 112

Kim mümin olarak salih işler yaparsa, artık ne zulümden ne de haksızlıktan korkar.

Diyanet Vakfı
Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.

Kurtubi Tefsiri
Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğratılmaktan da korkmaz, eksiltilmesinden de.

“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse…” Çünkü imansız hiçbir amel kabul edilmez.

“Salih ameller” âyetindeki; “..den, dan” teb’îz (kısmîlik) bildirmek içindir. Salih amellerden bir bölüm İşlerse.., demektir. Bunun cins (tür) bildirmek için olduğu da söylenmiştir.

“O zulme uğratılmaktan” yaptığı itaatlerin sevabının eksiltilmesinden ve kötülüklerinde aleyhine bir fazlalıktan da

“korkmaz.” Hakettiği mükâfatının

“eksiltilmesinden de” korkmaz.

“Korkmaz” âyetini İbn Kesîr, Mücâhid ve İbn Muhaysın “kim… İşlerse” âyetinin cevabı olmak üzere cezm ile; “Korkmasın” diye okumuştur. Diğerleri ise haber olarak merfu olmak üzere elif ile okumuşlardır. Yani; “O korkmaz” yahut; O korkmayacaktır” anlamındadır.

“Eksiltmek”: Eksik vermek, kırmak demektir. Mesela;

Ben bunu hakkımdan düşürdüm, hakkım olduğu halde almadım” demektir. “Bu kişi buğdayın ağırlığını eksiltiyor (eksik tartıyor)” demektir, “Göbeği olmayan kadın” demektir.

el-Maverdî der ki: Bu kelime ile zulüm arasındaki fark şudur: Zulüm hakkın tamamını engellemektir, vermemektir. Bu ise onun bir bölümünü dahi vermemek demektir. Bir bakıma birbirlerinden ayrı olsalar bile, bu da bir zulümdür. el-Mütevekkü el-Leyst de şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki zelillerle bayağı kimseler öyle bir topluluktur ki,

Onların dostları zulme uğrayan ve hakkı tamamen verilmeyen kimselerdir.”

el-Cevherî dedi ki: Zulme uğramış adam, demektir. O ona zulmetti, hakkını eksik verdi” demektir.

Taha 111

Yüzler, diri ve her şeyi ayakta tutan Allah’a boyun eğer. Zulüm yüklenen ise ziyana uğramıştır.

Diyanet Vakfı
Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Yüzler Hayy ve Kayyûm’a zillet ile boyun eğmiş olacaktır. Zulüm taşıyanlar gerçekten zarara uğrayacaktır.

“Yüzler… zillet ile boyun eğmiş olacaktır” anlamındaki âyette yer alan; kelimesinin “zillet ile boyun eğme” anlamında olduğunu İbnu’l-A’rabî ve başkaları söylemiştir. Esire; denilmesi de bundan dolayıdır. Ümeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demiştir:

“O mutlak bir egemendir, Semanın Arşı üzerinde ve mutlak sözü geçendir,

Yüzler O’nun izzeti dolayısı ile zilletle boyun eğer ve secdeye kapanır.”

Yine şöyle demiştir:

“Yüzüm de, bütün varlığım da zilletle O’na boyun eğmiştir,

Secde edenler arasında şükrederek O’nun zâtına.”

el-Cevherî der ki: ” Zilletle boyun eğdi” demektir. “O’na boyun eğdirdi” anlamındadır. Allah’ın:

“Yüzler Hayy ve Kayyum’a zillet ile boyun eğmiş olacaktır.” âyeti da bu anlamdadır. “Aralarında esir olarak ve hapsedilmiş olarak kaldı” demektir. “Onu hapsetti, alıkoydu” demektir. “Esir” demek olup, erkekler için çoğulu; kadınlar için çoğulu da; şeklinde gelir. “Başına bir takım işler geldi” anlamındadır.

İbn Abbâs dedi ki: “Boyun eğdi” demektir. Mücahid de: Zillet duyarak boyun eğdi, anlamındadır, demiştir. el-Maverdî de der ki: Zillet ile huşu’ -anlamları birbirine yakın olmakla birlikte- aralarında bir fark vardır. Zillet, kişinin Özü itibariyle zelil olması demektir, huşu ise kendisine itaat edilen kimsenin önünde zelil olduğunu göstermektir.

el-Kelbî, kelimesinin bildi anlamında olduğunu söylemiştir. Atıyye el-Avfî ise “teütym oldu” diye açıklamıştır. Talk b. Habib de şöyle açıklamıştır: Bu secde esnasında alnı ve burnu yere koymaktır. en-Nehhâs da şöyle demektedir: “Zillet ile boyun eğmiş olacaktır” âyetinin anlamı ile ilgili olarak iki görüş vardır. Birincisine göre bu âhirette olacaktır. İkrime, İbn Abbâs’tan; “Yüzler Hayy ve Kayyum’a zillet ile boyun eğmiş olacaktır.” âyeti ile ilgili olarak şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu rükû’ ve sücuddur. Sözlükte bu kelime kahretmek ve yenik düşürmek anlamındadır. “Ülke galip gelinerek ve kahredilerek fethedildi” tabiri de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Onlar orayı isteyerek ve (ahalisinin) teslim etmesi suretiyle almadılar,

Ama asıl orayı düşüren şarif kılıçlarıyla indirilen darbelerdir.”

Bu kelimenin yorgunluk anlamıyla kullanıldığı da söylenmiştir.

İnsanlardan

“yüzler” diye söz edilmesi zilletin eserlerinin ancak yüzde açığa çıkmasından dolayıdır.

“Hayy ve Kayyûm” âyetindeki

“el-Kayyûm” ile ilgili üç te’vil yapılmıştır. Birincisi yaratıkların işlerini çekip çeviren, ikincisi her bir nefsin neler kazandığını görüp gözetleyen, üçüncüsü zeval bulmayan, sonu gelmeyen, daimi ve ebedi olan demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/255. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Zulüm taşıyanlar gerçekten zarara uğrayacaktır.” Yani şirk yükü taşıyarak gelecekler, zararlı çıkacaklardır.

Taha 110

Onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir; onlar ise O’nu ilimle kuşatamazlar.

Diyanet Vakfı
O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz.

Kurtubi Tefsiri
O, onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar.

“O onların önlerindekini de” kıyâmette meydana gelecek hususları

“da arkalarındakini de” dünyada olanları da

“bilir.” Bu şekildeki açıklama Katade tarafından yapılmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların ileride görecekleri mükâfat ve cezayı bildiği gibi, dünyadan geride bıraktıkları, arkada terkettikleri şeyleri de bilir.

Âyet-i kerîmenin bütün insanlar hakkında umumî olduğu söylendiği gibi; sadece “davetçiye uyanlar”ın kastedildiği de söylenmiştir. Hamd Allah’a mahsustur.

“Onlar ise bilgileriyle O’nu kuşatamazlar” âyetindeki “Onu’ zamiri yüce Allah’a aittir. Yani hiçbir kimse bilgisiyle O’nu kuşatamaz. Çünkü “kuşatmak” sınırlılık anlamını da çağrıştırmaktadır. Yüce Allah ise sınırlı oluştan münezzehtir.

Bu zamirin “bilgf’ye ait olduğu da söylenmiştir. Yani hiçbir kimse Allah’ın bildiğini bilgisiyle kuşatamaz.

Taberî der ki; “Önlerindeki”, “arkalarındaki” ile “kuşatamazlar”daki zamirler meleklere aittir. Yani yüce Allah bu meleklere ibadet edenlere, meleklerin önlerindekini de arkalarındakini de bilemediklerini bildirecektir.

Taha 109

O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasına şefaat fayda vermez.

Diyanet Vakfı
O gün, Rahmanın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.

Kurtubi Tefsiri
O günde Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimseninki müstesna, şefaatin hiçbir faydası olmayacaktır.

“O gün de Rahmân’ın İzin vereceği ve” şefaat hususunda söyleyeceği

“sözünden razı olacağı kimseninki müstesna, şefaatin hiçbir faydası olmayacaktır.”

Bu âyetteki (“kimse” anlamı verilen): “Men” kelimesi birincisinin dışına çıkartılan (muttasıl) istisna olarak nasb mahallindedir. Yani şefaat, Rahmân’ın kendisine şefaat edilmesine izin vereceği kimseden başkasına fayda sağlamayacaktır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Şefaat ancak razı olunan bir sözü bulunan ve kendisine şefaat edilmesi hususunda Rahmân’ın izin verdiği kimseye faydalı olacaktır. İbn Abbâs da der ki: Bu söz “lâ ilahe illallah”tır,

Taha 108

O gün herkes, eğrilikten uzak olan çağıranın ardına düşer. Rahmân için sesler kısılır, sadece hafif bir fısıltı işitilir.

Diyanet Vakfı
O gün insanlar, davetçiye (İsrafile) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.

Kurtubi Tefsiri
O günde davetçiye uyarlar. Hiçbir tarafa sapmayarak giderler. Rahmânın huzurunda sesler kısılmış olacak, kıpırdanan dudakların fısıltısından başkasını duyamayacaksın.

“O gün davetçiye” yani Sûr’a üfüreceği vakitte İsrafil (aleyhisselâm)a

“uyarlar. Hiçbir tarafa sapmayarak giderler.” Yani ondan ayrı bir yere gitmezler. Bu da şu demektir: Onun çağrısından uzaklaşmazlar. Başka bir tarafa meyledip gitmezler. Aksine hızlıca ona doğru giderler ve onun bulunduğu yönden başka bir yöne sapmazlar. İlim adamlarının çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur.

(“Hiçbir tarafa sapmayarak giderler” anlamını verdiğimiz:) “Onun bir eğriliği yoktur” âyetinin yani İsrafil’in çağrısının bir eğriliği yoktur, anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bir başka görüşe göre; onlar herhangi bir eğriliği olmayan bir şekilde davetçinin davetine tabi olurlar, demektir. Buna göre mastar gizlidir. Yani onlar davetçinin mahşere çağıran sesine uyarlar. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Nida edenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver.” (Kaf, 50/41) İleride gelecektir.

“Rahmân’ın huzurunda sesler kısık olacak.” Yani orada sesler oldukça alçalmış ve âdeta sükûnet bulmuş olacak. İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: ez-Zübeyr’in (şehâdet) haberi ulaştığında Medine’nin Sûr’u ve o huşu duyan dağlar alçaldı.

Orada suskun her bir dil, ilâhî huzurun heybetinden susmuş olacaktır.

“Rahmân’ın huzurunda” demek, Ondan dolayı susacaktır, demektir.

“Kıpırdanan dudakların fısıltısından başkasını duyamayacaktır.” Âyetindeki (fısıltı anlamı verilen): “el-Hems” gizli ses demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. İbn Abbâs’tan; gizli saklı ses demektir. el-Hasen ve İbn Cüreyc de şöyle demişlerdir: Bu mahşere doğru giderken ayakların çıkaracakları sestir. Şairin vecez veznindeki şu mısraı da bu anlamdadır:

“Onlar, biz onların sırtında olduğumuz halde ayak sesleri duyularak giderler.”

Bununla şair yürürken develerin ayaklarının çıkardıkları sesleri kastetmektedir. Arslana “el-hemûs” ismi, karanlıkta farkettirmeden yavaşça yürümesinden dolayı verilmiştir. Ru’be de kendisinin güçlü kuvvetli oluşunu anlatırken şöyle demektedir:

“Öyle bir arşlardım) ki karanlıkta sessizce ilerleyen arslanı da

Kirli renkleri olan fili ve camuzu da vurup perişan ederim, ben.”

“Yemeğin hems”i, ağzı kapalı bir şekilde yemeği çiğnemek demektir. Recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Dünden beri ben hayret edilecek bir şey gördüm,

Tıpkı gulyabaniler gibi beş tane koca karı,

Ben ne yapıyorsam onlar ağızları kapalı çiğneyip çiğneyip (bitirip) duruyorlar.”

Bu kelimenin dili ve dudağı hareket ettirmek anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ubeyy b. Ka’b: “Onlar ancak fısıltı ile konuşurlar” diye okumuştur ki, anlamlar birbirine yakındır. Yani sen onların ne konuşma seslerini, ne konuştuklarını, ne de ayak seslerini işitirsin. Bu kelimenin kökünü teşkil eden “he, mim ve sin” harflerinin asıl anlamı ne olursa olsun gizliliktir. “Mehmûs” (hems ile çıkan harfler de) buradan gelmektedir ki, bunlar on tane harf olup, kelimelerinde toplanmıştır. Harfe “hemsli (mehmûs)” denilmesinin sebebi mahreçlerine fazla dayanılmayarak harf telaffuz edilirken nefesin akmasıdır.

Taha 107

Orada ne bir eğrilik görürsün ne de bir tümsek.

Diyanet Vakfı
Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.

Kurtubi Tefsiri
“Sen orada alçaklık da, yükseklik de göremeyeceksin”

“Sen orada alçaklık da, yükseklik de göremeyeceksin” ifadesi sıfat mahallindedir. İbnu’l-A’rabî dedi ki: “el-Ivec” yollardaki iniş çıkışlardır. “el-Emt” ise küçük tepeler demektir. Ebû Ömer dedi ki: “el-Emt” küçük tepeler demektir. Yani orası ne tümsekliği de alçaklığı da bulunmayan dümdüz bir yerdir. Mesela; “Ağzına kadar doldu, dolmadık boş bir yeri kalmadı, kırbayı boş. bir yer kalmamacasına doldurdum” denilir.

“el-Emt” sözlükte yüksekçe yer demektir.

İbn Abbâs: “Ivec” meyil demektir. “el-Emt” ise otlağa giden yol gibi bir iz demektir. Yine ondan nakledildiğine göre “ıvec” vadi, “emi” ise tepe demektir. Ondan gelen bir başka rivâyete göre “el-ıvec” alçaklık, “el-emt” ise yükseklik demektir.

Katade dedi ki: “Ivec” çatlaklık, yarık, “emt” tepe demektir. Yemân dedi ki: “el-Emt” yerdeki çatlaklar demektir. Bunun düzlükte yahut dağda bir yerin kalınlaşması, bir başka yerde de incelmesi anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu da es-Sûlî nakletmektedir.

Bu Âyetle Siğillerin Tedavisi:

Derim ki: Bu âyet-i kerîme, okunarak rukye yapılan âyetlerdendir. Bununla siğiller tedavi edilir. Bizde bunlara “el-berârik” denilir ki bunun tekili “be-rûka”dır. Bunlar genel olarak vücudun çeşitli yerlerinde özellikle ellerde çıkarlar. Bunun için arpa samanından üç tane çubuk alınır. Bu çubukların her birisinde bir düğüm bulunur. Bu çubukların her birisi siğiller üzerinden geçirilerek bu âyet-i kerîme bir defa okunur. Sonra da bu çubuklar nemlice bir yere gömülür. Bunlar küflenince bu siğiller de küflenir ve onların hiçbir izi kalmaz.

Ben bunu hem kendimde denedim, hem de başkasına uyguladım. Yüce Allah’ın izniyle faydalı olduğunu gördüm.

Taha 106

Böylece orayı dümdüz, boş bir alan halinde bırakır.

Diyanet Vakfı
Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.

Kurtubi Tefsiri
“Yerlerini dümdüz edecektir.

“Yerlerini dümdüz edecektir.” Onların yerlerini bitki ve üzerinde yapı bulunmayan dümdüz ve kaygan bir zemine dönüştürecektir. Bu açıklamayı İbnu’l-A’rabî yapmıştır.

el-Cevherî dedi ki: “dümdüz yer” demektir. Çoğulu da; şekillerinde gelir. (Son şekilde) “vav”ın bir önceki harfi esreli olduğundan dolayı “ya “ya dönüşmüştür.

el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Bu kelime “su birikintisi” demektir. ise bitkisiz, kel arazi demektir. el-Kelbî dedi ki: Bu hiçbir bitkisi bulunmayan arazi demektir, Bunun: Düzlüğünde âdeta bir safmış gibi görünen düz yer, demek olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Bu iki kelime de aynı anlamdadır. Çünkü; ” Açık ve geniş yer” ise düz ve girintisi, çıkıntısı olmayan yumuşak yer demektir. Sîbeveyh de şu beyiti nakletmektedir:

“Senin evine varıncaya kadar nice düzlük araziler,

Alabildiğine ufak kumlu yollar ile

Üstüste yığılmış kumlardan yollar var.”

“Dümdüz” kelimesi haldir. Ondan sonraki kelime de böyle.

Taha 105

Sana dağları soruyorlar. De ki: “Rabbim onları un ufak edecek.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.

Kurtubi Tefsiri
Sana dağları sorarlar: “Rabbin onları kökünden koparıp parça parça dağıtacak” de.

“Sana dağları” yani kıyâmet gününde dağların durumunun ne olacağını

“sorarlar. Rabbim onları kökünden koparıp” uçuracak; “parça parça dağıtacak, de.”

Buradaki “De” âyetinin “fe” ile geldiğini görüyoruz. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de her bir soruya cevap olarak gelen; “de” anlamındaki âyet, -bunun dışında- hep “fe” harfi başa getirilmeden gelmiştir. Bunun sebebi burada anlamın; eğer sana dağlar hakkında soru sorarlarsa… “de” şeklinde oluşudur. O bakımdan ifade şart anlamını taşımaktadır. Yüce Allah onların dağlar hakkında soru soracaklarını bildiğinden dolayı onlar sormadan önce onlara cevap vermektedir. Diğerleri ise önceden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a sorulmuş sorular olup onlara dair cevap da sorunun akabinde gelmiştir. Onların cevaplarının “fe” harfi getirilmeden geliş sebebi budur. Buradaki ise henüz sormadıkları bir soruyu dile getirmektedir. Bunu iyice kavramak gerekir.

“Onları kökünden koparıp parça parça dağıtacak” âyeti ile ilgili olarak İbnu’l-A’rabî ve başkaları şöyle demektedir: Onları köklerinden söküp koparacak, sonra onları akabilecek şekilde kum haline dönüştürecek, sonra da rüzgarların etrafa dağıtabilecekleri şekilde atılmış yün gibi yapacaktır. (Bazı âyetlerde sözü edilen): “el-îhn” İse ancak boyanmış yünden olur. Bundan sonra dağlar, etrafa dağıtılmış toz zerreleri haline gelecektir.

Taha 104

Biz onların ne söylediklerini daha iyi biliriz. İçlerinden en akıllısı şöyle der: “Sadece bir gün kaldınız.”

Diyanet Vakfı
Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: «Bir günden fazla kalmadınız» der.

Kurtubi Tefsiri
Biz onların ne söylediklerini çok iyi biliriz. Onların daha iyi yolda olanları der ki: “Siz ancak bir gün eğlendiniz.”

“Kendi aralarında gizlice: Siz ancak on gün eğlendiniz, diye fısıldaşırlar.” Sözlükte; “Gizlice fısıldaşmak” aslında sakin olmak, hareketsiz olmak demektir. Daha sonra sesini alçaltan kimse hakkında; “Sesini yükseltti” denilmiştir. Birbirleriyle gizlice konuşurlar, demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Yani o durak yerinde (Mevkıf de) birbirlerine gizlice derler ki: “Siz” dünya hayatınızda bir görüşe göre de kabirlerde: “Ancak on gün eğlendiniz diye fısıldaşırlar” oralarda kaldığınız süre bu kadardır. “Ancak on’dan kasıt da on gündür. Burada iki üfürüş arasındaki sürenin kastedildiği de söylenmiştir ki, bu da kırk yıldır. Bu süre içerisinde kâfirlerin üzerindeki azap kaldırılacaktır. Bu da İbn Abbâs’ın görüşüne göre böyledir. O bakımdan bu süreyi çok kısa bulacaklardır. Yahut bu, onların dünyadaki kalış sürelerini ifade eder. Çünkü kıyâmet gününde görecekleri dehşetler onları böyle düşündürecektir. Sözleri en mutedil, en akıllı ve kendisince en bilgilileri olan kimselere de durum şöyle görünecektir; Onların dünya hayatındaki kalış süreleri sadece bir günden ibarettir. Bu açıklama Katade’den nakledilmiştir. Buna göre ifade: Ancak bir gün kadar kaldık, takdirindedir.

Bir diğer açıklamaya göre; o günün ileri derecedeki dehşetinden ötürü dünya hayatı içerisindeki nimetleri, bir günmüş gibi soracak kadar unutmuş olacaklardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla onların iki üfürüş arasında kaldıkları süre yahut önceden geçtiği üzere, kabirlerde kaldıkları süre kastedilmiştir.

“On” ve

“bir gün” kelimeleri

“eğlendiniz” anlamındaki fiil ile nasbedilmişlerdir,

Taha 103

Aralarında fısıldaşırlar: “Sadece on gün kaldınız.”

Diyanet Vakfı
Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: «Dünyada sadece on gün kaldınız.»

Kurtubi Tefsiri
Kendi aralarında gizlice: “Siz ancak on gün eğlendiniz” diye fısıldaşırlar.

Taha 102

Sur’a üfleneceği gün, suçluları o gün gözleri gömgök bir halde toplayacağız.

Diyanet Vakfı
O günde Sura üflenir ve biz o zaman günahkarları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.

Kurtubi Tefsiri
Sûr’a üfürüldüğü güne Biz, günahkârları, o gün gözleri göğermiş olduğu halde, haşrederiz.

“Sûr’a üfürüldüğü gün” âyetinde “üfürüldüğü” anlamındaki fiil genel olarak “ya” harfi ötreli meçhul fiil olarak okunmuştur. Ancak Ebû Amr ve İbn Ebi İshak “üfüreceğimiz gün” anlamında “nûn” ile malum fiil olarak okumuşlardır. Ebû Amr yüce Allah’ın:

“Haşrederiz” fiilinin de böyle olduğunu, bu şekildeki okuyuşuna delil göstermiştir. İbn Hürmüz ise “üfüreceği” anlamında, üstün “ya” ile okumuştur. İsrafil’in üfüreceği… demektir. Ebû İyad “es-sûr” kelimesini “es-suver” diye okumuştur. (Suretlere üfürüleceği günde anlamına gelir.) Diğerleri ise “Sûr’a” anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Buna dair yeterli açıklamalar el-En’âm Sûresi’nde (6/71-73- âyetlerin tefsirinde) ve “et-Tezkire” adlı eserimizde geçmiş bulunmaktadır.

Talha b. Mûsarrif ise “haşrederiz” anlamındaki fiili ötreli “ya” ile: Haşredilir” şeklinde buna karşılık Mushafa aykırı olarak da; Günahkârlar (haşredilir)” diye’ okumuştur.

Diğerleri ise “günahkârları… haşrederiz” anlamında okumuş olup günahkârlardan kasıt müdriklerdir,

“Gözleri göğermiş halde” anlamındaki kelime, günahkârların halini belirtmektedir. “Göğermişlik” sürmeli oluşun aksinedir, Araplar gözlerin göğermişliğini uğursuz kabul eder ve bunu yererlerdi. Yani onların hilkatleri gözlerinin göğermesi, yüzlerinin de kararması ile çirkinleştirilecektir.

el-Kelbîve el-Ferrâ’ “göğermiş halde” kör olarak… demektir, demişlerdir. el-Ezherî de şöyle açıklamıştır: Aşın susuzluktan dolayı gözleri göğermiş susuzlar olarak demektir. ez-Zeccâc da böyle açıklamış ve şöyle demiştir: Çünkü gözlerin siyahı susuzluktan dolayı değişikliğe uğrar ve göğerir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu akabinde hüsranın gelişi halindeki yalan umutlanmanın adıdır. Meselâ, şunu uzunca beklediğimden dolayı gözüme ak düştü, denilir.

Beşinci bir açıklama da şu şekildedir: Göğermişlikten kasıt, aşırı korkudan ötürü gözlerin yukarı doğru kayması demektir. Şair der ki;

“Ey Muka’ biroğlu gözlerin göğerdî,

Nitekim Dabboğullarından her bir kişi de, adilikten dolayı göğermiş renktedir.”

Erkek için: “Mavi gözlü adam” denilirken, kadın için de: “Kadın açıkça görülecek şekilde mavi (gözlü)dür” denilir. Bu kökten isim: “Mavilik” şeklinde gelir.

“Gözü göğerdi, göğeriş” denilir.

Said b. Cubeyr dedi ki: İbn Abbâs’a yüce Allah’ın:

“Biz günahkârları o gün gözleri göğermiş halde haşrederiz” âyeti ile bir başka yerde geçen:

“Biz onları kıyâmet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzü koyun haşredeceğiz” (el-İsrâ, 17/97) âyeti hakkında soru soruldu da, şunları söyledi: Kıyâmet gününün bir çok halleri vardır. Hallerin birisinde günahkârların gözleri göğermiş olacak, bir diğerinde kör olacaklardır.

Taha 101

Onda ebedî kalacaklardır. Kıyamet günü bu yük onlar için ne kötü bir yüktür!

Diyanet Vakfı
Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedi kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür!

Kurtubi Tefsiri
O kimseler onda (günah yükünün altında) ebediyyen kalacaklardır. Kıyâmet gününde de o kendileri için ne kötü bir yük olacaktır!

“O kimseler onda ebediyyen kalacaklardır.” Yani o ağır yükürt, günahın cezasını devamlı çekeceklerdir. Bunun cezası ise cehennemdir.

“Kıyâmet gününde o kendileri için ne kötü bir yük olacaktır!” Kıyâmet gününde onların taşıyacakları yük ne kötüdür!

O kimse… yüklenecektir” âyetini Davud b. Rufey’; ): Bu yük onun sırtına vurulacaktır” diye okumuştur.

Taha 100

Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü ağır bir yük taşıyacaktır.

Diyanet Vakfı
Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir.

Kurtubi Tefsiri
Kim O’ndan yüz çevirirse muhakkak o kimse kıyâmet gününde ağır bir yük yüklenecektir.

“Kim ondan” yani Kur’ân-ı Kerîm’den ona Îman etmeyerek ve gereğince amel etmeyip

“yüz çevirirse muhakkak o kimse kıyâmet gününde ağır” pek büyük bir günah ve altından kalkılması zor

“bir yük yüklenecektir.”

Taha 99

İşte böylece, geçmişten sana haberleri anlatıyoruz. Sana katımızdan bir öğüt verdik.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.

Kurtubi Tefsiri
İşte geçmiş olanların haberlerinden sana böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik.

“İşte… böylece” âyetindeki “kef” harfi hazfedilmiş bir mastarın sıfatı konumundadır. Yani, Biz sana Mûsa’nın haberini anlattığımız gibi

“işte geçmiş olanların haberlerinden” de

“sana böylece anlatıyoruz.” Aynı şekilde geçmişlerin haberlerinden bir takım kıssalar anlatıyoruz ki, senin için bir teselli olsun ve senin doğruluğuna delil teşkil etsin.

“Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik.” Yani Kur’ân’ı verdik. Kur’ân’a “zikir” denilmesinin sebebi, onda bulunan öğütler ve hatırlatmalar dolayısıyladır. Nitekim Rasûle de “zikir” ismi verilmiştir. Buna sebeb ise zikrin onun üzerine nazil olmasıydı.

Şöyle de açıklanmıştır: “Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik” şeref verdik, demektir. Nitekim bir başka yerde:

“Şüphesiz ki o senin için bir zikirdir.” (ez-Zuhruf, 43/44) diye buyurulmaktadır. Senin için bir şeref ve şanını yüceltmektir.

Taha 98

Sizin ilahınız, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.

Diyanet Vakfı
Sizin ilahınız, yalnızca, kendisinden başka ilah olmayan Allahtır. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. İlmi herşeyi kuşatmıştır O’nun.

“Sizin ilahınız” buzağı değil

“ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır, ilmi herşeyi kuşatmıştır O’nun.” O ne yaparsa ilme istinaden yapar.

(………) kelimesi temyiz olarak mansub gelmiştir. Mücahid ile Katade; O ilmiyle herşeye genişlik vermiştir” diye okumuşlardır.

Taha 97

Dedi: “Haydi git! Artık hayatın boyunca ‘bana dokunmayın’ demek zorundasın. Ve senin için asla şaşmayacak bir buluşma vakti vardır. Şimdi ilahına bak –üzerinde taptığın şeye!– onu yakacağız, sonra parçalayarak denize savuracağız.”

Diyanet Vakfı
Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: «Bana dokunmayın!» diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Haydi gitl Çünkü sen hayatta oldukça: ‘Ne siz bana dokunun, ne ben sîze dokunayım’ diyeceksin. Sana verilmiş ve asla geri bırakılmayacak bir va’de vardır. Şimdi de taptığın İlâhına bir bak. Biz onu -yemin olsun ki- yakacak, sonra da denize sallallahü aleyhi ve sellemurup darmadağın edeceğiz.”

“Dedi ki: Haydi” aramızdan

“git. Çünkü sen hayatta oldukça ne siz bana dokunun, ne ben size dokunayım, diyeceksin.” Hayat boyunca ne ben kimseye dokunurum, ne de kimse bana.

Mûsa (aleyhisselâm) onu kavminin arasından sürüp uzaklaştırdı. İsrailoğullarına onunla oturup kalkmamalarını, ona yaklaşmamalarını ve onunla konuşmamalarını bir ceza olmak üzere- emretmiş idi. Şair de şöyle demektedir:

“Temimliler, Sâmîri’ye ve onun şu sözlerine benzerler:

Şunu bilin ki; Sâmirî ne kimseye dokunmak ister, ne kimsenin kendisine dokunmasını.”

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah Sâmirî’ye ve ondan olanlara ceza olmak üzere kıyâmet gününe kadar kendisine dokunmamayı, kendisinin de başkalarına dokunmamasını diye tesbit etmiştir. Yüce Allah âdeta onun mihnetini kimseye dokunmaması ve kimseye de ona dokunma imkânını vermemesi suretiyle daha bir ağırlaştırmıs gibidir. Bunu dünyada onun için bir ceza olarak tesbit etmiştir.

Şöyle de denilmektedir: O vesveseye mübtela olmuştu. Vesvese esas itibariyle o zamandan beri görülegelmiştir.

Katade de şöyle demektedir: Onların kalıntıları bugüne kadar devam etmektedir. Onlar şu “lâ misas (dokunmak yok)” sözlerini söyler dururlar. Onlardan birisi bir diğerine dokunacak olursa, aynı anda her ikisi de sıtmaya tutulurlardı.

Şöyle de denilmektedir: Mûsa, Sâmirî’yi öldürmek istedi. Yüce Allah ona: Onu öldürme, çünkü o cömert birisidir, dedi.

Yine denildiğine göre Mûsa kendisine: “Haydi git. Çünkü sen hayatta oldukça: Ne sîz bana dokunun, ne ben size dokunayım diyeceksin” deyince bundan korktu ve kaçmaya koyuldu. Çöllerde yırtıcı ve vahşi hayvanlarla beraber serserice dolaşmaya başiadı ve sonunda insanlardan kendisine dokunacak hiç kimse bulamaz oldu. Âdeta “dokunma yok” diyene benzedi. Buna sebeb ise kendisinin insanlardan uzaklığı, insanların da ondan uzak oluşuydu. Nitekim şair şöyle demektedir;

“O, eğimi olan bayraklar taşıyandır,

Ve nihayet Ezdliler “lâ misâs (dokunma yok)” derler.”

Kurtubî’de heyitin son kelimesi “misâhisâ seklinde olmakla birlikte; bu durumda, açıklanan âyet lâfzı ile ilgili olmakları çıkacağından; İbn Atiyye, el-Muharrar el-Veclz, XI, lOZdeki şeklini esas aldık.

Bid’at Ve Masiyet Ehli Kimselerle Oturup Kalkmamak, Onlardan Uzaklaşmak Ve Onları Sürmek:

Bu âyet-i kerîme bid’at ve masiyet ehli kimselerin sürgüne gönderilmesi, onlardan uzak kalınması, onlarla oturup kalkılmaması hususunda aslî bir dayanaktır, bir delildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ka’b b. Malik ile onunla birlikte geriye bırakılan kimselere böyle davranmıştır. Bunların kıssaları, et-Tevbe, 9/118, âyet-i kerimede ve tefsirinde geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde Harem-i Şerife katil olduktan sonra sığınan kimseler de kimi fakihlere göre öldürülmez, onunla herhangi bir muamelede bulunulmaz, ondan bir şey alınmaz, ona bir şey satılmaz. Bu ise onun oradan çıkması için bir zorlamadır.

Zina cezasında, sürgüne göndermek de bu kabildendir. Bütün bunlara dair açıklamalar yerlerinde geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Hamd yalnız Allah’adır.

Harun el-Karî dedi ki: Bu lâfzın Arapça söylenişi “mim” harfi üstün, “sin” harfi de esreli olmak üzere; şeklindedir. Nahivciler bu hususta açıklamalarda bulunmuşlardır. Sîbeveyh dedi ki: Bu kelime; “O adamı döv” denilmesinde olduğu gibi, esre üzere mebntdir.

Ebû İshak ise şöyle demektedir: Bu söyleyiş bir nefydir. “Sin”in esreli oluşu, onun te’nis alâmeti olduğundan dolayıdır. Mesela; “Ey kadın sen (bu işi) yaptın (mı?)” denilir.

en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezid’i şöyle derken dinledim: Bir kelime üç bakımdan da illetli oldu mu artık onun mebni olması gerekir. İki cihetten illetli oldu mu munsarıf olmaması gerekir. Çünkü munsarıf olmayıştan sonra geriye sadece mebni olmak kalır. Buna göre; ” Ona dokun, ona yetiş” tabirleri üç bakımdan illetlidirler, Evvela bunlarda adi özelliği vardır, ikinci olarak bunlar müennestır, üçüncü olarak bu kelimeler marifedir. Bunların mebni olmaları vacip olup da “sin”den önceki “elif, sakin olduğundan dolayı, iki sakinin arka arkaya gelişinden ötürü “sin” harfi esreli olmuştur. Tıpkı; “Adamı döv” demek gibi. Ben Ebû İshak’ın bu görüşün hatalı olduğu kanaatinde olduğunu gördüm. O Ebû’l-Abbas’ı bir kadına “Fir’avun” ismini verecek olursa, bunun mebni olması gerektiğine ikna ettiğini de gördüm.” Ancak bu görüşte kimse bulunmamaktadır.

el-Cevherî, “es-Sıhâh” adlı eserinde şöyle demektedir: Arapların “la nıe-sâsi” demeleri, “Katâmi” demelerine benzer. Bunun esre üzere mebni olması mastardan adi olmasıdır ki; bu da “mess”dir. Ebû Hayve de “la mesâsi” diye okumuştur.

“Sana verilmiş ve asla geri bırakılmayacak bir vâde vardır.” Kıyâmet gü nünü kastetmektedir, “el-Mev’ıd (vâde)” mastardır. Yani senin azaba uğratılman için belirlenmiş bir vâde, bir süre vardır.

İbn Kesîr ve Ebû Amr bu kelimeyi “lâm” harfi esreli olarak; diye okumuşlardır ki; bunun iki manası vardır; Birinci anlamı: Sen bu va’de geleceksin ve bunun geri bırakılmadığını göreceksin. Nitekim: Beti onun övülür bir kişi olduğunu gördüm, anlamında: demek de buna benzer. İkincisi ise tehdit anlamında olur. Yani senin bu vakte ulaşman kaçınılmaz bir şeydir.

Diğerleri ise: Allah sana vermiş olduğu bu va’deyi geri bırakmayacaktır, anlamında “lâm” harfini üstün olarak okumuşlardır,

“Şimdi de taptığın” tapmayı sürdürdüğün

“ilâhına bir bak” âyetindeki; “Sürdürdüğün” kelimesinin asıl şekli; dir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Ancak o asil binekler, onun farkına vardılar.

O bakımdan gözlerinin ucuyla ona bakıyorlardı.”

Buradaki; kelimesi takdirindedir.

el-A’meş de bu kelimeyi aslına uygun olarak iki “lâm” ile okumuştur. İbn Mes’ûd’un kıraatinde bu kelime “zı” harfi esrelidir. Bir işi gündüzün yaptığını anlatmak isteyen; der. Aynı şekilde; ile dahi diyebilir. Burada “zı” harfini üstün ve tek “lâm” ile kullanan “tahfif maksadıyla birinci “lâm”ı hazfetmiş olur. “Zı” harfi esreli olarak kullanan ise “lâm”ın harekesini “zı” harfine vermiş olur.

“Biz onu -yemin olsun ki- yakacağa” kelimesini kıraat âlimleri umumi olarak “nun” harfini ötreli ve “ra” harfini şeddeli olarak; den gelmiş bir şekilde okumuşlardır.

el-Hasen ve başkaları ise “nun” harfini ötreli, “ha” harfini sakin, “ra” harfini şeddeli; den okumaktadır.

Ali, İbn Abbâs, Ebû Ca’fer, İbn Muhaysın ve Eşheb el-Ukaydî; şeklinde “nun” harfini üstün ve şeddesiz olmak üzere “ra” harfini de ötreli okumuşlardır. Bu da; den gelen bir fiildir. Ve onu birbirine sürttüm, türpüledim anlamındaki fiilden gelir.

Arapların; “işitilecek şekilde dişlerini birbirine gıcırdattı” tabirleri de buradan gelmektedir. Bu kıraat; Biz onu eğelerle törpüleyeceğiz, demektir. Eğe ve törpü demek olan; “el-mibred”e: de denilir.

İlk iki kıraat; ateşle yakmak anlamını verir. Bu iki işlemin yapılmış olması da mümkündür.

es-Süddî dedi ki; Buzağı boğazlandı, bir buzağının boğazlanması esnasında kanının aktığı gibi onun da kanı aktı. Sonra da kemiklerini eğe iletörpüledive yaktı.

İbn Mes’ûd’un kıraatinde: “Yemin olsun onu mutlaka boğazlayacağız, sonra da onu yakacağız” şeklindedir. Et vtı kan yakıldığı takdirde kül olur ve bu durumda da denize sallallahü aleyhi ve sellemrulması mümkün olur. Altının kül olması söz konusu değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: Mûsa altını ne ile küle dönüştüreceğini bilmişti. Bu da onun mucizelerindendi.

“Onu sallallahü aleyhi ve sellemurup darmadağın edeceğiz” demektir. Ebû Recâ bu kelimeyi “sin” harfini ötreli olarak da okumuştur. Bunların her birisi ayrı birer söyleyiştir.

Sallallahü aleyhi ve sellemurmak (nesf): Bir şeyi rüzgar alıp götürsün diye silkelemek demektir, ile aynı anlama gelir. “el-Minsef” buğdayın (unun) kepeğinin kendisiyle alındığı alettir. Bu ise üst tarafı yüksekçe ve etrafı eğimli bir şeydir, “en-Nüsâfe” ise ondan düşen şeye denilir. Mesela; “Sen kepeği ayır ve katıksız olanı (has olanı) ye.” Yine; “Filan kişi bize sakalı bir minsefmiş gibi geldi” denilir. Bunu da Ebû Nasr Ahmed b. Hatim nakletmektedir. Yine “el-minsefe” kendisi ile yapıların söküldüğü alet (kazma vb.) demektir. “Onu yıktım, söktüm anlamındadır. Deve otu kökünden kopararak yedi” demektir. Bir şeyi kökünden söktüm” demektir. Bu açıklamalar İbn Zeyd’den nakledilmiştir.

Taha 96

Dedi: “Ben onların görmediğini gördüm, elçiden bir iz aldım, onu attım. Nefsim bana böyle süsledi.”

Diyanet Vakfı
O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Onların görmediklerini ben gördüm. Bunun için elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım da onu bıraktım. Nefsim de bana böylece süsledi” dedi.

“Dedi ki; Onların görmediklerini ben gördüm.” Yani ben Cibril (aleyhisselâm)ı “ebedi” hayat atı üzerinde gördüm. Benim içimden de onun izinden bir avuç almak geçti. Ben bu aldığım avucu neye bırakırsam mutlaka onun canı, eti ve kanı olur. Onlar senden kendilerine bir tanrı yapmanı isteyince, benim nefsim de bana bu işi yapmayı güzel ve süslü gösterdi.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Cibril, Mûsa (aleyhisselâm)ı semaya yükseltmek üzere indiğinde, bütün insanlar arasından Sâmirî onu gördü. O da, o atın izinden bir avuç aldı.

Sâmirî’nin şöyle dediği de söylenmiştir: Ben Cibril’i atının üzerinde gördüm. O gözün uzanabildiği en uzak noktaya kadar adımını atabiliyordu. Benim içimden onun izinden bir avuç almak geçti. Ben onu neyin üzerine bırakırsam hemen onun canı ve kanı olur.

Şöyle de denilmiştir: O, Cibril’i indiği günü erkeği arzulayan cins bir kısrak üzerinde görmüştü. Denizden geçmek için de Fir’avun’un atlarının önünden gitmişti.

Şöyle de denilmektedir: Sâmirî’nin annesi onu doğurunca Fir’avun öldürür korkusuyla bir mağaraya bırakmıştı. Cibril (aleyhisselâm) gelip Sâmirî’nin avucunu ağzına yerleştirdi. Böylelikle o bal ve süt emmeye başladı. Cibril zaman zaman onun yanına gider gelirdi, işte Cibril’i ta o zamandan tanıyordu. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/148. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yine denildiğine göre Mûsa (aleyhisselâm) birisi öküz, diğeri de at suretinde balmumundan İki heykelcik yapıp bunları Nil nehrine attığında, Yusuf (aleyhisselâm)ın kabrinin bulunmasını istemişti. Onun kabri Nil’de Ustan bir tabutun içersinde idi. Öküz bu tabutu boynuzu üzerinde taşıyarak getirmişti. İşte Sâmirî bu esnada Mûsa (aleyhisselâm)ın söylediği sözleri işitmişti. Mûsa (aleyhisselâm)ın söylediğini duyduğu bu sözleri tekrarladı ve elçinin atının bastığı yerden aldığı bir avucu da yaptığı buzağının içine yerleştirdi. Bunun üzerine de buzağı böğürmeye başladı.

“Onların görmediklerini” anlamındaki âyeti Hamza, el-Kisaî, el-A’meş ve Halef muhatap kipi olarak “te” ile; “Sizin görmediklerinizi…” diye okumuşlardır. Diğerleri ise gaib kipi olarak “ya” ile (“Onların görmediklerini…” diye) okumuşlardır.

Ubeyy b. Ka’b, İbn Mes’ûd, el-Hasen ve Katade noktasız olarak “sad” harfiyle; diye okumuşlardır. el-Hasen’den; kelimesini “kaf harfi ötreli ve “sad” harfi ile okuduğu rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise: “Bir avuç almıştım” diye “dât” harfi ile okumuşlardır.

Bu iki okuyuş arasındaki farka gelince, diğerlerinin okuyuşuna göre “avuçlamak (kabzetmek)” elin tamamıyla olur. “Sad” harfiyle (kabzetmek) ise parmak uçlarıyla yapılır. Mesela “ağzın tümüyle yakalamak” demek olan; lı) ile dişlerin uçları ile bir şeyi kesip parçalamak anlamına gelen; kelimeleri de bunlara benzemektedir. “Kaf” harfi ötreli olarak “kubda” ise kabzedilen miktar demektir. Bunu da el-Mehdevî zikretmektedir.

el-Cevherî ise “sad” harfi ve “kaf” harfi ötreli olarak; kelimesinden söz etmeyip, sadece “kaf” harfi ötreli ve “dat” harfi ile söylenen; kelimesini kaydetmektedir ki; bu da eline avucuna aldığın herhangi bir şey demektir. Mesela-, “Ona bir avuç sevik yahut hurma verdi” denilir. “Kaf” harfinin üstün kullanıldığı da olur. “Kaf harfi esreli olarak ve “sad” harfi ile “el-kıbs” kelimesi ise çok sayıdaki insan demektir. Şair el-Kümeyt söyle demektedir:

“Sizindir ziyaret olunan Allah’ın iki mescidi ve bir de çakıl taşları,

Fakiriyle, zenginiyle yine onun çok sayıdaki insanları da.”

“…da onu bıraktım.” Buzağının içine attım.

“Nefsim de bana böylece süsledi.” Bana bunu süslü gösterdi. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. İbn Zeyd dedi ki: İçimden böyle geçti, nefsim bana bunu telkin etti. İkisinin de anlamı birbirine yakındır.

Mûsa ona:

Taha 95

Dedi: “Senin derdin neydi ey Sâmirî?”

Diyanet Vakfı
Musa: Ya senin zorun nedir, ey Samiri? dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Senin bu yaptığın nedîr? Ey Sâmirî” dedi.

“Senin bu yaptığın nedir ey Sâmirî, dedi.” Yani bu yaptıklarını yapmaya seni iten ne oldu, senin bu halin ne, ne yaptın böyle? Katade dedi ki: Sâmirî, Sâmira diye bilinen bir kabileden olup, İsrailoğulları arasında büyük değer verilen birisiydi. Ancak, Mûsa (aleyhisselâm) denizi aşıp geçtikten sonra Allah’ın düşmanı münafıklık yapmaya başladı. İsrailoğulları yolda Amalikalıların putlarının önünde ibadet etmekte olduklarını görünce:

“Ey Mûsa, onların nasıl tanrıları varsa sen de bize böyle bir tanrı yap, dediler.” (el-A’raf, 7/138) Sâmirî onların bu sözlerini ganimet bildi ve buzağıya tapmaya eğilimli olduklarını anladığından onlara buzağı yaptı.

Sâmirî, Mûsa’ya cevap olmak üzere;

Taha 94

Dedi ki: “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü dinlemedin’ demenden korktum.”

Diyanet Vakfı
(Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: «İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!» demenden korktum.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Anamın oğlu! Sakalıma, başıma yapışma! Bana: İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme uymadın, diyeceğinden korktum.”

“Dedi ki: Anamın oğlu! Sakalıma, başıma yapışma!” İbn Abbâs dedi ki: Saçlarını sağ eliyle, sakalını da sol eliyle yakalamıştı. Çünkü Allah’ın dini için duyduğu gayret ona büsbütün hakim olmuştu. Sen böyle bir şey yapma! Çünkü bunu görenler senin bana bu şekilde davranmakla, beni küçümsediğini yahut cezalandırdığını zannedecekler.

Şöyle de açıklanmıştır: Mûsa (aleyhisselâm) onu ne hafife almak, ne de cezalandırmak maksadıyla büyle yakalamıştı. Bir insanın kendi sakalım tutması gibi, onu da öylece tutmuştu. Buna dair gerekli açıklamalar el-A’raf Sûresi’nde (7/150. âyetin tefsirinde) yeterince geçmiş bulunmaktadır. Peygamberinin neyi murad ettiğini en iyi bilen yüce Allah’tır,

“Bana: İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme uymadın diyeceğinden korktum.” Yani -sen bana onlarla birlikte katmayı emretmiş bulunuyorken ben onları bırakıp çıkacak olsaydım bir takım kimselerin benim arkamdan geleceklerinden, bir takım kimselerin de buzağı ile birlikte kalacaklarından korktum. Belki de iş birbirlerinin kanlarım dökecek noktaya kadar da gelebilirdi. Ayrıca bu işten vazgeçin, diye onları alıkoymaya kalkişsaydım, aralarında bir çarpışma çıkacağından ve bundan dolayı senin beni kınayacağından da korktum. İşte Harun (aleyhisselâm)ın, Mûsa (aleyhisselâm)ın: “Yoksa emrime karşı mı geldin?” sözlerine karşı cevabı budur. el-A’raf Sûresi’nde ise şöyle dediği bildirilmektedir;

“Bu kavim beni gerçekten zayıf buldu. Neredeyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma!” (el-A’raf, 7/150) Çünkü sen bana onlarla birlikte kalmayı emretmiş bulunuyordun. Bu açıklamalar önceden geçmiş idi.

“Ve benim sözüme uymadın” Benim dediklerimi yerine getirmek hususunda tavsiyem gereğince uygulama yapmadın “diyeceğinden korktum.” Bu şekildeki açıklamayı Mukâtil yapmıştır. Ebû Ubeyde de şöyle açıklamıştır: Sen benim yanına geleceğim vakti ve geri dönüşümü beklemedin, (diyeceğinden korktum).

Daha sonra Mûsa (aleyhisselâm) onu bıraktı ve Sâmirî’ye yönelerek:

Taha 93

“Neden peşimden gelmedin? Emrime karşı mı geldin?”

Diyanet Vakfı
92, 93. (Musa, döndüğünde:) Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalalete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime asi mi oldun?

Kurtubi Tefsiri
“Bana uymaktan? Yoksa emrime karşı mı geldin?”

“Bana uymaktan” âyetindeki; olumsuzluk edatı fazladan gelmiştir. Emir ve tavsiyeme uymaktan seni alıkoyan ne oldu, demektir.

Onların yaptıklarım reddedip tepkiyle karşılamak hususunda bana uymanı engelleyen ne oldu diye açıklandığı gibi; anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Niçin onlarla çarpışmadın? Çünkü sen kesinlikle biliyorsun ki ben onların arasında olsaydım mutlaka küfre saptıkları için onlarla vuruşurdum.

Onlar fitneye düşünce gelip bana kavuşmaktan seni alıkoyan ne oldu? diye de açıklanmıştır.

“Yoksa emrime karşı mı geldin?” Bununla şunu anlatmak istemişti: Onlar yüce Allah’a ibadet etmedikleri halde senin aralarında kalman bana karşı gelmen demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Niye onlardan ayrı durmadın? Senin onlardan ayrılışın onlara bir azar ve bu yaptıklarından vazgeçmeleri gerektiğine dair bir tavır olurdu.

“Yoksa emrime karsı mı geldin?” âyetinin anlamının şu olduğu söylenmiştir: O kardeşine yüce Allah’ın bize naklettiği şekilde şu emri vermişti:

“Mûsa kardeşi Harun’a: Kavmim içinde yerime geç, ıslah et, fesadçıların yoluna da uyma, dedi.” (el-A’raf, 7/142) Ama Harun aralarında kalıp onları bu işten alıkoymak ve yaptıklarına tepki göstermek hususunda daha ileri dereceye gitmediğinden dolayı, kendisine karşı gelmekle ve emrine aykırı hareket etmekle onu nitelendirdi.

İyiliği Emredip, Kötülükten Sakındırmak Ve Mutasallallahü aleyhi ve sellemvıfların Raks Ve Semâ’ Yapmalarının Hükmü:

Bütün bu âyetler iyiliği emredip, münkerden alıkoymanın, münkeri değiştirmenin, münker ehlinden ayrılıp uzaklaşmanın, onlar arasında kalmaya devam edenin -bilhassa yaptıklarından razı ise- onlarla aynı hükümde olacağının acık bir delilidir, Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân, (3/104,110,159. âyet, 8. başlık), en-Nisâ (4/114. âyetin tefsiri) el-Mâide, el-En’âm (6/68,93) el-A’raf (7/157. âyetin tefsiri) -ve el-Enfal sûrelerinde geçmiş bulunmaktadır. (Ayrıca İmâm Kurtubî’nin hayatı ve eserlerine dair hazırladığımız bölüm sahife: 47, “Tasallallahü aleyhi ve sellemvufa Yaklaşımı” başlığına bakılabilir.)

İmâm Ebû Bekr et-Turtuşî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)ye şöyle bir soru sorulmuş: Fakih efendimiz sufîlerin tutumları hakkında ne der? Bu arada kendisine -Allah hayatta olduğu sürece onu muhafaza buyursun- şu da bildirilmektedir: Bir takım kimseler bir araya gelirler, yüce Allah’ı ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı çokça zikrederler. Daha sonra onlar ellerindeki çubukla bir deriye vururlar. Onlardan kimileri de kalkar, rakseder ve baygın olarak yere düşünceye kadar vecde gelir. Sonra da yiyecek bir şeyler getirirler… Bunlarla bulunmak câiz midir, değil midir? Bu hususta Allah’tan ecrinizi vermesini dileyerek bize fetva veriniz. Onların söyledikleri sözler de şunlardır:

“Ey yaşlı kişi günahlardan vazgeç,

Darmadağın olmadan ve hatalara düşmeden.

Kendin için salih amel işle,

Amel sana faydalı olduğu sürece.

Gençliği sorarsan o geçip gitti,

Başına da aklar işte düştü.”

Ve buna benzer sözler ve bu gibi hususlar hakkında (ne dersiniz?) Cevap; Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Şunu bil ki sufîlerin izledikleri yol tembelliktir, cahilliktir, sapıklıktır. İslâm ise ancak Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinden ibarettir. Raksa ve vecde gelmeye gelince; onu ilk ortaya atanlar Sâmirî’nin yanında yer alanlardır. Sâmirî onlara böğüren bir buzağı yapınca, ayağa kalktılar, onun etrafında raksetmeye ve vecde gelmeye koyuldular.

İşte bu kâfirlerin dinidir, buzağıya tapanların yoludur. Çubukla vurmaya gelince; müslümanları yüce Allah’ın Kitabından başka şeylerle uğraştırmak maksadıyla onu ilk olarak zındıklar icad etmişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise ashabı ile birlikte oturduğunda vakarlarından dolayı âdeta başlarının üzerine kuşlar konmuşçasına duruyorlardı. Buna göre devlet yöneticisinin ve onun vekili durumunda olanların bu gibi kimseleri mescidlere gelmekten ve başka yerlerde bulunmaktan alıkoymaları gerekir. Allah’a ve” Âhıret gününe îman eden bir kimsenin bunlarla birlikte bulunması helal değildir. Bâtılları hususunda onlara yardımcı olmaması gerekir. İşte bu Malik’in. Ebû Hanîfenin. Şâfiî’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve bunlar gibi diğer müslüman İmâmların mezhebidir. Başarı Allah’tandır.

Taha 92

Musa dedi: “Ey Harun! Onların sapıttığını gördüğünde seni engelleyen neydi?”

Diyanet Vakfı
92, 93. (Musa, döndüğünde:) Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalalete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime asi mi oldun?

Kurtubi Tefsiri
“Ey Harun” dedi. “Onların sapıttıklarını görünce seni alıkoyan ne oldu

“Ey Harun, dedi. Onların sapıttıklarını” yollarını şaşırdıklarını ve kâfir olduklarını

“görünce seni alıkoyan ne oldu, bana uymaktan.”

Taha 91

Dediler ki: “Musa bize dönünceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz.”

Diyanet Vakfı
Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Mûsa bize dönünceye değin biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz” dediler.

“Onlar: Mûsa bize dönünceye değin, biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz.” O vakit bizim bu buzağıya ibadet ettiğimiz gibi onun da ibadet edip, etmeyeceğini göreceğiz. Bu nedenle buzağıya ibadetimizi kesinlikle sürdüreceğiz, “dediler.”

Onlar Mûsa da buzağıya ibadet edecek sandılar. Bunun üzerine Harun buzağıya ibadet etmeyen onikibin kişi ile birlikte onlardan ayrıldı. Mûsa geri döndüğünde onlar buzağının etrafında raksedip duruyorlardı. Bu esnada onların çıkardıkları sesleri ve gürültüleri duyunca beraberinde bulunan yetmiş kişiye: İşte bu, (onların içine düştükleri) fitnenin sesidir, dedi. Kardeşi Harun’u görür görmez sağ eliyle başından, sol eliyle de sakalından öfke ile yakaladı ve:

Taha 90

Harun onlara daha önce şöyle demişti: “Ey kavmim! Bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz Rahmân’dır. Bana uyun, emrime itaat edin.”

Diyanet Vakfı
Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allahtır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki daha önce Harun onlara şöyle demişti: “Ey kavmim, siz bununla ancak sınandınız. Muhakkak sizin Rabbiniz, Rahmândır. O halde bana uyun, emrime İtaat edin.”

“Yemin olsun ki daha önce” yani Mûsa geri dönüp yanlarına dönmeden önce

“Harun onlara şöyle demişti: Ey kavmim siz bununla” yani bu buzağı ile

“ancak sınandınız” imtihan edildiniz ve onun sebebiyle sapıklığa uğratıldınız.

“Muhakkak sizin Rabbiniz, Rahmândır.” Buzağı değildir.

“O halde” gerçek Rabbinize ibadet hususunda

“bana uyun”; Sâmirînin emrine değil de benim

“emrime İtaat edin.” Yahut da Mûsa’ya doğru yol almak hususunda bana uyun, buzağıyı bırakın. Ancak ona karşı geldiler ve:

Taha 89

Görmediler mi ki o ne bir sözle cevap verebilir ne de kendilerine bir zarar ya da fayda verebilir?

Diyanet Vakfı
O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?

Kurtubi Tefsiri
Onun, hiçbir sözlerine karşılık veremediğini, onlara bir zararının dokunmadığını, bir fayda da sağlayamadığını görmezler mi?

“Onun hiçbir sözlerine karşılık veremediğini” onlarla hiçbir şekilde konuşamadığını, bir diğer açıklamaya göre hiçbir şekilde tekrar böğüremeyip ses çıkaramadığını

“onlara bir zararının dokunmadığını, bir fayda sağlayamadığını görmezler mi?” O halde o nasıl ilâh olabilir? Mûsa (aleyhisselâm)ın ibadet ettiği ise zarar verir, fayda sağlar, mükâfat verir, ihsanda bulunur ya da engeller.

“Karşılık veremediğini” âyeti; takdirindedir, Bundan dolayı da fiil merfu olarak gelmiş; şeddesiz gelmiş ve zamir hazfedilmiştir. Görmek, bilmek ve zannetmek fiilerinin, bu şekilde gelmeleri halinde, tercih edilen açıklama şekli budur. Şair dedi ki:

“Hint kılıçlarından (onlar gibi genç ve dinç) gençler arasında bulunanlar biliyorlar ki,

Çıplak ayaklı olsun, ayakkabılı olsun, herkes mutlaka ölecektir.”

Zamir bazen bu (vb.) edatların şeddeli olmasına rağmen yine de hazfedilebilir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Eğer sen Dabblı (Dabboğullarından) birisi olsaydın yakınlığımı bilirdin,

Ama (sen) kalın dudaklı zencinin birisisin.”

Burada; “Ama sen” takdirindedir.

Taha 88

Onlara böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: “Bu sizin ilahınızdır ve Musa’nın ilahıdır, ama o unuttu.”

Diyanet Vakfı
Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de, Musanın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.

Kurtubi Tefsiri
Onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı. Dediler ki: “Bu sizin de ilâhınızdır, Mûsa’nın da İlâhıdır, o unuttu.”

Ma’mer dedi ki: Cibril (aleyhisselâm)ın üzerinde bulunduğu at, hayatın kendisi idi. O bakımdan bu aldığı avucu buzağının üzerine bırakınca, hemen böğürtüsü olan bir buzağı heykeline dönüşüverdi.

İbn Abbâs dedi ki: Süs eşyaları ateşte eriyince, Sâmirî geldi ve Harun’a: Ey Allah’ın peygamberi, ben de elimde olanı bırakayım mı? -O da Sâmirî’nin de diğerleri gibi süs eşyası getirmiş olduğunu zannediyordu.- Sâmirî erimiş süs eşyası arasına o toprağı attı ve böğürtüsü olan bir buzağı ol dedi, dediği gibi oldu. Buna sebeb ise sınamak ve denemekti. Bu buzağı tek bir defa böğürdü ve daha sonra onun gibi de boğürmedi.

Bir diğer açıklamaya göre onun böğürüp ses çıkarması, rüzgar ile oluyordu. Çünkü o bu buzağıda bir takım delikler yapmıştı. Rüzgar onun içine girdi mi ses çıkarıyordu; canlı değildi. Bu da Mücahid’in görüşüdür.

Birinci görüşe göre etten, kemikten bir buzağı olmuştur. Bu da el-Hasen, Katade ve es-Süddî’nin görüşüdür.

Hammâd , Simâk’dan o Said b. Cubeyr’den, o da İbn Abbâs’tan rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiş: Harun buzağıyı yapmakça olan Sâmirî’nin yanından geçti. Bu nedir? diye sordu. O da: Bu fayda verir ve zarar vermez demişti. Bunun üzerine Allah’ım ona nefsinde olana uygun olmak üzere Senden istediğini ver, dedi. Bunun üzerine Sâmirî de: Allah’ım, Senden bunun böğürmesini dilerim, dedi. Buzağı böğürdüğü vakit secdeye kapanıyorlardı. Bu böğürme de Harun’un yaptığı bu duadan dolayı olmuştu.

İbn Abbâs dedi ki: Bu buzağı canlı bir buzağı imiş gibi böğürdü.

Rivâyet edildiğine göre Mûsa (aleyhisselâm) şöyle demiş: Rabbina, şu Sâmirî beraberlerindeki süs eşyalarından böğürtüsü olan bir buzağı heykeli yaptı. Bu heykeli ve bu böğürtüyü yaratan kim? Şanı yüce ve mübarek olan Allah; Ben, diye buyurdu, Mûsa (aleyhisselâm) dedi ki: İzzetin, celâlin, yüceliğin, azametin ve saltanatın hakkı için senden başka kimse onları saptırmadı. Yüce Allah:

“Ey hikmetliler hikmetlisi doğru söyledin” dedi… Bütün bunlar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/148. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Dediler ki: Bu sizin de İlâhınızdır, Mûsa’nın da ilâhıdır.” Sâmirî ve ona uyanlar demektir. -Ki bunlar teşbihe meyilli kimseler idiler. Zira:

“Onların nasıl tanrıları varsa sen de bize böyle bir tanrı yap.” (el-A’raf, 7/138) demişlerdi,

“O unuttu.” Yani Mûsa bu konuda şaşırdı ve ilâhını gidip başka yerde aradı. Bulunduğu yeri bilemedi. Rabbine giden yolu da şaşırdı.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Mûsa ilâhını burada bırakıp gitti; gidip başka yerde aradı.

İsrail, Simâk’dan, o İkrime’den o da İbn Abbâs’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Mûsa sizlere bunun kendisinin de ilâhı olduğunu söylemeyi unuttu, demektir.

Buradaki hitabın Sâmirî hakkında bir haber olduğu da söylenmiştir. Yani Sâmirî Mûsa’nın kendisine emretmiş olduğu imanı terketti ve o bakımdan şaşırıp sapıttı. Bu açıklamayı İbnul-Arabî yapmıştır.

Yüce Allah onların bu iddialarına karşı delil getirerek şöyle buyurmaktadır:

Taha 87

Dediler ki: “Biz sana kendi isteğimizle sözümüzden dönmedik, fakat halkın süslerinden yüklenmiştik, onları attık. Sâmirî de böylece attı.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Biz sana olan vadimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Samiri de atmıştı.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet etmedik. Fakat kavmin süs eşyasından İğreti aldığımız ağırlıklar yüklenmiştik de onları attık. Sâmirî de böylece attı.”

“Dediler ki: Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet etmedik” âyetindeki:

“Kendi güç ve isteğimizle” lâfzı Nâfi’, Âsım ve Îsa b. Ömer tarafından “mim” harfi üstün olarak okunmuştur. Mücahid ve es-Süddî, “kendi güç ve takatimizle” demektir diye açıklamışlardır. İbn Zeyd de şöyle açıklamıştır: Biz kendimizi tutamadık, yani buna mecbur kaldık.

İbn Kesîr, Ebû Amr ve İbn Âmir ise bu kelimeyi “mim” harfini esreli olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bunu tercih etmişlerdir. Çünkü üstün şive budur. Bu da; “Bir şeye malik oldum, malikim” fiilinin mastarıdır, Burada mastar faile izafe edilmiş, mef’ûl de hazfedilmiştir. Şöyle denilmiş gibidir: Biz kendi imkanlarımızla doğruya muhalefet etmedik, aksine hata ettik. Bu onların hata ettiklerini itiraftır.

Hamza ve el-Kisaî ise “mim” harfini ötreli olarak okumuşlardır ki; bu da, biz kendi otoritemiz ve sultamızla… anlamındadır. Yani bizler hiçbir şeye malik değildik ki sana vermiş olduğumuz söze muhalefet etmiş olalım.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Yüce Allah’ın:

“Dediler ki” âyeti umumî olmakla birlikte, maksad özel kimselerdir. Yani Mûsa, Tur’dan kendilerine geri dönünceye kadar Allah’a itaat üzere sebat eden kimseler: “Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet etmedik” dediler. Bunlar onikibin kişi idiler, bütün İsrailoğulları ise toplam akıyüzbin kişi idi.

“Fakat kavmin süs eşyasından iğreti aldığımız ağırlıklar yüklenmiştik de onları attık” âyetinde ki: “Yüklenmiştik” anlamındaki kelimenin “ha” harfi ötreli, “mim” şeddeli ve esrelidir. Nâfi’, İbn Kesîr, İbn Âmir, Hafs ve Ruveys böyle okumuşlardır. Diğerleri ise her iki harfi de üstün ve şeddesiz okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü onlar kavmin süs eşyalarım beraberlerinde taşıyıp getirmişler, bunları zorla taşımamışlardır.

Mûsa (aleyhisselâm) İle beraber çıkmayı istediklerinde Kıptîlerden süs eşyalarını iğreti olarak almışlardı. Bir bayramları yahut bir ziyafetleri dolayısıyla toplantıya gidecekleri izlenimini vermişlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu onların Fir’avun hanedanından deniz kendilerini sahile attığı vakit aldıkları şeylerdi. Bunlara “ağırlıklar (evzâr)” deniliş sebebi bunların hepsinin günah oluşlarıdır. Yani bunları almak kendilerine helâl değildi, ganimet onlara helâl kılınmamıştı. Aynı şekilde dilde de “evzâr” ağırlıklar, ağır yükler demektir.

“… onları attık” yani beraberimizde bulunan süs eşyalarını taşımak bize ağır geldi. Biz de erisinler diye onları ateşe bıraktık.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz geri dönüp bu hususta görüşünü açıklayasın diye onları Sâmirî’ye attık.

Katade dedi ki: İsrailoğulları, Mûsa (aleyhisselâm)’ın geciktiğini görünce Sâmirî kendilerine şöyle dedi: Onun size geri dönüşünün gecikmesinin sebebi, yanımızda bulunan süs eşyalarıdır. Bunun üzerine bütün bu süs eşyalarım toplayıp Sâmirî’ye verdiler. O da bunları alıp ateşe attı ve bunlardan kendilerine bir buzağı yaptı. Sonra da o buzağının üzerine elçinin -ki Cibril (aleyhisselâm)dir- atının ayağının izinden bir avuç bıraktı.

Taha 86

Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavmine döndü: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir söz vermedi mi? Yoksa size verilen süre mi uzun geldi? Yoksa Rabbinizden size gazap mı insin istediniz de bana verdiğiniz sözü bozdunuz?”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vadinizden döndünüz?

Kurtubi Tefsiri
Mûsa kızgın ve kederli bir şekilde kavmine döndü. Dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Yoksa aradan geçen süre size uzun mu geldi? Yahut üzerinize Rabbinizden bir gazabın gelmesini mi istediniz de bana olan vaadinizde durmadınız?”

“Mûsa kızgın ve kederli bir şekilde kavmine döndü.” (Bu âyette: “kızgın ve kederli bir şekilde” anlamındaki ifadeler) hal’dir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/150. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Dedi ki: Ey Kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı?” Yüce Allah kendisine itaati sürdürdükleri takdirde cenneti vaad etti ve ayrıca Mûsa (aleyhisselâm) diliyle Tevrat’ta kelâmını kendilerine işittireceği sözünü de vermişti. Böylelikle Tevrat’ta bulunan hükümler gereğince amel etsinler ve amellerine karşılık mükâfatı hak etsinler.

Bir görüşe göre onlara yardım ve zafer vaadinde bulunmuştu. Bir diğer görüşe göre onun vaadi;

“Muhakkak Ben tevbe eden, Îman eden ve salih amel işleyip hidayet üzere olana da çok çok mağfiret edeceğim.” (82. âyet) âyetinde dile getirdiğidir.

“Yoksa aradan geçen süre size uzun mu geldi?” Yani -denildiği üzere- siz bunları unuttunuz mu? Aradan geçen uzun bir süre dolayısıyla bir şey unutulabilir.

“Yahut üzerinize Rabbinizden bir gazabın gelmesini mi istediniz de Bana olan vaadinizde durmadınız?” Bu âyetteki: “Gelmesi” hakkınızda bunun vacip olup inmesi.,, demektir. Gazab da ceza ve musibet, intikam demektir. Yani yoksa sizler Allah’ın gazabının sizi gelip bulmasına sebeb teşkil edecek bir fiil mi yapmak istediniz! Çünkü hiçbir kimse Allah’ın gazabını istemez, ama ilâhî gazaba sebeb teşkil edecek işler yapabilir.

“…Bana olan vaadinizde durmadınız?” Çünkü onlar Mûsa (aleyhisselâm)a Tur dağından geri dönünceye kadar yüce Allah’a itaate devam edeceklerine söz vermişlerdi. Bir diğer açıklamaya göre; hemen arkasından gelmek üzere kendileriyle sözleşmiş olduğu halde onlar duraksadılar.

Taha 85

Dedi: “Biz senin ardından kavmini imtihana çektik. Sâmirî onları saptırdı.”

Diyanet Vakfı
Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Samiri onları yoldan çıkardı.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Senden sonra Biz kavmini fitneye düşürdük. Sonra Sâmirî de onları saptırdı.”

“Senden sonra, Biz kavmini fitneye düşürdük.” Yüce Allah’ın varlığına delil göstermelerini istemek suretiyle onları denedik, sınadık.

“Sonra Sâmirî de onları saptırdı.” Yani onları sapıklığa davet etti. Yahut da sapıklıklarına o sebeb oldu.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz onları fitneye düşürdük, yani buzağıya tapmayı kendilerine süslü gösterdik. Bundan dolayı Mûsa (aleyhisselâm):

“Zaten o ancak senin fitnendir” (el-A’raf, 7/155) demiştir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki: Sâmirî ineğe tapan bir topluluktandı. Mısır topraklarına gelmişti ve zahiri itibariyle İsrailoğulları dinine girmişti. Kalbinde ineklere tapma duygusunu hâlâ taşıyordu.

Kimisine göre de Sâmirî Kıbtîlerden idi. Mûsa (aleyhisselâm)ın komşusu olup ona îman etmiş, onunla birlikte Mısır’dan dışarıya çıkmıştı.

Bir diğer açıklamaya göre o, İsrailoğullarının büyüklerinden birisi idi. es-Sâmirâ diye bilinen bir kabileye mensubtu. Bunlar Şam topraklarında bilinen bir kabiledir. Said b. Cubeyr dedi ki: Sâmirî, Kimıân ahalisindendi.

Taha 84

Dedi: “Onlar izimdeler. Rabbim, Senin rızanı kazanmak için acele ettim.”

Diyanet Vakfı
Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.

Kurtubi Tefsiri
“Onlar da arkamdan geliyorlar. Rabbim razı olasın diye ben huzuruna gelmek için acele ettim” dedi.

“Onlar da arkamdan geliyorlar.” O bu sözleriyle kavminin arkasından ve bu tarafa doğru yürümekle olduklarını kastetmemiştir. Bu sözleriyle: Onlar benim yakınımda bulunuyorlar ve benim kendilerine dönmemi bekliyorlar, demek istemişti.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır Harun’a, İsrailoğulları ile birlikte izini takip edip kendisine yetişmeleri emrini vermiştim.

Bir kesim de şöyle demiştir: O “kavim” ile seçtiği yetmiş kişiyi kastetmişti. Mûsa, Tur’a yaklaştığında yüce Allah’ın kelâmını dinleme şevki dolayısıyla onlardan daha çabuk hareket ederek önlerine geçmişti.

Bir başka açıklama da şöyledir: O sözleşilen şekilde Tûr-i Sina’ya gelince, Rabbine kavuşma şevkini duydu. Yüce Allah’a olan aşırı şevkinden dolayı aradaki mesafe kendisine çok uzak geldi, bundan dolayı o kadar sıkıldı ki, gömleğini dahi yırttı. Fakat yine de dayanamayarak onları geride bırakıp tek başına gitti. Huzurda durunca şanı yüce ve mübarek olan Allah: “Kavminden erken gelmek için seni aceleye iten nedir, ey Mûsa?” diye sordu. O ise ne cevap vereceğini kestiremeyip şaşırdı ve cevap olmak üzere: “Onlar da arkamdan geliyorlar, dedi.” Yüce Allah kendisine acele etme sebebini sorduğu halde, o kavminin arkasından gelmekte olduklarını bildirdi. Daha sonra da: “Rabbim razı olasın diye ben huzuruna gelmek için acele ettim, dedi.” Böylelikle şevkini ve Allah’ın rızasını aramaktaki samimiyetini dile getirmiş oluyordu.

Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o Katade’den yüce Allah’ın:

“Rabbim razı olasın diye ben huzuruna gelmek için acele ettim” âyeti hakkında: Sana olan şevkimden dolayı (böyle hareket ettim) diye açıkladığını nakletmektedir.

Âişe (radıyallahü anhnha) da uyumak üzere yalağına çekildiğinde: el-Mecîd’i getirin, derdi. Bunun üzerine ona Mushaf getirilir, onu alır, göğsüne bastırır ve o şekilde uyurdu. Bununla teselli bulurdu. Bunu Süfyan. Misar’den, o Âişe (radıyallahü anha) dan rivâyet etmektedir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)da yağmur yağdığında elbiselerini çıkartır ve yağmur tenine değinceye kadar elbisesiz kalır ve şöyle derdi: “Çünkü bunun Rabbimin yanından gelişi yepyenidir.” Müslim, Isriska 13; Ebû Dâvûd, 104, 105 İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ve ondan sonrakilerin bu gibi davranışları yüce Allah’a duyulan şevk kabilindendir. Bundan dolayı yüce Allah’ın (kudsİ hadiste) şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “İyi insanların Bana kavuşmaya olan şevkleri epey uzadı. Onlara kavuşmaya Benim şevkim onlarınkinden fazladır.” Buhârî, Rikaak 4i; Müsned, Zikr 14, 16-18; Tirmizî, Cenâiz 67, ZUhd 6; Nesâî, Cenâiz 10; İbn Mâce, Zühd 31; Dârimi, Rikaak 43; Müsned, II, 312, 346…

İbn Abbâs dedi ki: Elbette yüce Allah bunun sebebini biliyordu. Lakin Mûsa (aleyhisselâm)a rahmet olmak, bu sözleriyle ona ikramda bulunmak, kalbine sükûnet vermek ve ona karşı duyduğu merhamet dolayısıyla: “Kavminden erken gelmek İçin seni aceleye İten nedir, ey Mûsa?” diye buyurdu. O da Rabbine cevap olmak üzere: “Onlar da arkamdan geliyorlar” dedi.

Ebû Hatim der ki: Îsa dedi ki: Temimoğulları: -“onlar..,lar” anlamında-:şeklinde “elifi maksura” ile söylerler. Hicazlılarsa medli olarak; derler. el-Ferrâ’; “Onlar da arkamdan geliyorlar” diye okunduğunu da nakletmektedir.

Ebû İshak ez-Zeccâc, bu okuma şeklinin uygun bir açıklaması bulunmadığını iddia etmiştir, en-Nehhâs dedi ki: Bu onun dediği gibidir. Çünkü bu edat izafe yapılan bir kelime değil ki; “Benim hidayetimde benzesin. Diğer taraftan şu iki husustan birisi de mutlaka söz konusudur: Bu ya müphem bir isimdir, buna göre izafet yapılması imkansızdır. Yahut da; Onlar” anlamındadır, yine izafe olmaz. Çünkü ondan sonraki ifadeler onu bütünlemektedir ve bu marfedir,

İbn Ebi İshak, Nasr ve Ruveys, Ya’kub’dan; şeklinde hemzeyi esreli, “se”yi sakin olarak okumuşlardır. Bu da; anlamındadır, İki ayrı söyleyiştir. (Mealdeki anlamıyla: Arkamdan, izimden)

“Rabbim razı olasın diye ben huzuruna gelmek için acele ettim.” Yani gelmemi emretmiş olduğun yere benden razı olasın diye acele edip geldim, Nitekim; ” Aceleci adam ve aceleciliği apaçık adam” denilir. Acele, geç hareket etmenin, geç davranmanın aksidir.

Taha 83

“Ey Musa, seni kavminden önce getiren nedir?”

Diyanet Vakfı
Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!

Kurtubi Tefsiri
“Kavminden erken gelmek için seni aceleye iten nedir, ey Mûsa!”

“Kavminden erken gelmek için seni aceleye İten nedir, ey Mûsa?” Ondan önce seni gelmeye ne itti?

Denildiğine göre; burada kavimden kasıt, bütün İsrailoğullarıdır. Buna binaen şöyle denilmiştir: O, İsrailoğullarının başına Harun’u yerine halef bırakmış, kendisi ise beraberinde yetmiş kişi ile birlikte tayin edilen vakitte hazır bulunmak üzere gitmişti.

Taha 82

Şüphesiz Ben, tevbe eden, iman eden, salih amel işleyen ve doğru yolu izleyen kimse için çok bağışlayıcıyım.

Diyanet Vakfı
Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Ben tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyip hidayet üzere olana da çok çok mağfiret ediciyim.

“Muhakkak Ben” şirkten

“tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyip hidayet üzere olana da çok çok mağfiret ediciyim.” Ölünceye kadar imanı üzere kalmaya devam edene “mağfiret ediciyim” demektir. Bu açıklamayı Süfyan es-Sevrî, Katade ve başkaları yapmıştır. İbn Abbâs dedi ki: Îmanında şüphe etmeyen kimseye… demektir. Bu açıklamayı da el-Maverdî ve el-Mehdevî zikretmişlerdir.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî ile yine İbn Abbâs şöyle demişlerdir: Sünnete ve cemaate bağlılığını sürdüren kimseye… anlamındadır. Bunu da es-Sa’lebî nakletmiştir, Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sünnetini izleyen kimse söz konusudur. Bunu el-Mehdevî zikretmiş, el-Maverdî, bunu er-Rabî’ b. Enes’ten de nakletmiştir.

Diğer bir görüşe göre: İsabetli amel yapan kimselere… anlamındadır. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır. Yine İbn Zeyd’den nakledildiğine göre her kim nasıl davranacağını bilmek üzere İlim öğrenirse bu durumda olacaktır. Birincisini el-Mehdevî, ikincisini de es-Sa’lebî zikretmiştir.

en-Nehaî, Mukâtil ve el-Kelbî de şöyle demişlerdir; Bu işlerin iyi olanına mükâfat, kötü olanlarına ceza olduğunu bilen kimselere… demektir. el-Ferrâ’ da böyle demiştir. Başka bir görüşe göre: “Hidayet üzere olana” yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ehl-i beytini dost edinmeye, veli edinmeye devam edene demektir. Bu açıklamayı da Sâbit el-Bünânî yapmıştır. Bütün bu görüşlerin en güzeli yüce Allah’ın İzniyle birinci görüştür ve diğer görüşler de onun kapsamına girmektedir.

Vekî’, Süfyan’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bizler yüce Allah’ın: şu âyetinin şöylece açıklandığını dinliyorduk:

“Muhakkak Ben” şirkten “tevbe eden” şirkten sonra ise “îman eden ve” namaz kılıp oruç tutarak “sa-Uh amel İşleyip hidayet üzere olana” ve bu şekilde ölene “da çok çok mağfiret ediciyim.”

Taha 81

Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin ve onda azgınlık etmeyin, yoksa gazabım üzerinize iner. Kimin üzerine gazabım inerse, kesinlikle o mahvolur.

Diyanet Vakfı
Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Size verdiğimiz güzel rızıktan yeyin ve bu hususta haddi aşmayın. Çünkü o takdirde gazabım gelip sizi bulur, gazabım her kime gelip çatarsa yıkılır gider.

“Size verdiğimiz güzel rızıktan” yani rızkın lezzetlisinden

“yeyin.” Helalinden yeyin anlamında ulduğu da söylenmiştir. Çünkü herhangi bir insanın bu rızkın meydana gelmesinde emeği ve katkısı yok ki buna bir şüphe girsin.

“Ve o hususta haddi aşmayın.” İçinde bulunduğunuz bolluk ve afiyet sizi isyankârlığa götürmesin, çünkü tuğyan, câiz olmayana doğru haddi aşmaktır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler nimete karşı nankörlük ederek bu nimetleri size ihsan edene şükretmeyi unutmayınız.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Sizler bu nimetler yerine başkalarını istemeye kalkışmayınız. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Siz daha hayırlı olanı böyle daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?” (el-Bakara, 2/61)

Bir diğer açıklama da şu şekildedir: Siz bu rızıktan bir gün ve bir gecelikten fazlasını saklamaya kalkışmayınız. İbn Abbâs dedi ki: Saklayıp biriktirdikleri kurtlandı. Eğer onlar bunu yapmamış olsalardı, ebediyyen hiçbir yiyecek kurtlanmazdı,

“Çünkü o takdirde gazabım gelip sizi bulur.” Yani hakkınızda vacip olur ve üzerinize iner.

Gelip… bulur” kelimesi yüce Allah’ın:

“Haddi aşmayın” âyetindeki nehyin cevabı olarak başına gelen “fe” ile nasb edilmiştir.

“Çünkü o takdirde gazabım gelip sîzi bulur. Gazabım her kime gelip çatarsa yıkılıp gider.”

el-A’meş, Yahya b. Vessâb ve el-Kisaî “Gelip … bulur” anlamındaki fiildeki “ha” harfini -esre yerine- ötre ile; şeklinde ve; “Kime gelip çatarsa” lâfzını da birinci “lâm”ı -esre yerine- ötre ile okumuşlardır. Diğerleri ise (her iki kelimedeki, her iki harfi de) esreli okumuşlardır ve bunların ikisi de ayrı birer söyleyiştir.

Ebû Ubeyde ve başkasının naklettiğine göre; bir şeyin gelmesi vacip olduğunda denilir. Gelip çattığında ise; şekli kullanılır, el Ferrâ da böyle demiştir: “Hulul” mastarında (muzariinde aynu’l-fiilin) ötreli gelmesi, vuku bulmak demektir. Esreli gelmesi ise vacip olmak anlamındadır.

Her İki mana da birbirine yakın olmakla birlikte; esreli okuyuş daha uygundur. Çünkü bütün kıraat âlimleri yüce Allah’ın:

“Ve kalıcı azâbın da kimin başına ineceğini…” (Hud, 11/39) âyetinde bu kelimeyi icma ile esreli okumuşlardır.

“Allah’ın gazabı” cezası, intikamı ve azâbı demektir.

” Yıkılır, gider” âyeti, ez-Zeccâc dedi ki: Helâk oldu, demektir. Yani bu kimse cehennem ateşinin dibi olan “el-Hâviye”ye gider demektir. Bu da yukarıdan aşağıya doğru düşmeyi anlatan; den gelmektedir. “Filan öldü” demektir.

İbnu’l-Mubarek şunu nakletmektedir: Bize İsmail b. ‘Ayyaş haber verdi, dedi ki: Bize Sa’lebe b. Müslim anlattı, o Eyyub b. Beşir’den, o Şufey el-Asbahi’den dedi ki: Cehennemde Saûd diye adlandırılan bir dağ vardır. Kâfir kırk yıl süreyle tırmandığı halde tepesine ulaşamaz. Yüce Allah da;

“Ben onu Saûd’a (sarp yokuşa) sardıracağım.” (el-Muddessir, 74/17) diye buyurmaktadır. Yine cehennemde “Hevâ” diye adlandırılan yüksek bir bina vardır. Kâfir bu binanın üst tarafından aşağı doğru atılır ve kırk yıl süre ile o aşağı doğru inmeye devam eder de bunun dibine daha ulaşmış olmaz. İşte yüce Allah da: “Gazabım her kime gelip çatarsa yıkılır gider” diye buyurmaktadır. Daha sonra hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Biz bu hadisi “et-Tezkire” adlı kitabımızda zikretmiş bulunuyoruz.

Taha 80

Ey İsrailoğulları! Düşmanınızdan sizi kurtardık, Tur’un sağ yanında sizinle sözleştik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik.

Diyanet Vakfı
Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Turun sağ tarafına (gelmeniz için) size vade tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.

Kurtubi Tefsiri
Ey İsrailoğulları! Gerçekten Biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve sizinle Tur’un sağ yanında sözleştik. Sîze kudret helvası ve bıldırcın da İndirdik.

“Ey İsrailoğulları! Gerçekten Biz sizi düşmanınızdan kurtardık.” Yüce Allah, Fir’avun’dan kurtardıktan sonra şükretsinler diye onlara bu sözleri söylemişti,

“Ve sizinle Tur’un sağ yanında sözleştik” âyetinde geçen

“yan” anlamındaki kelime

“sözleştik” fiilinin ikinci mef’ûlu olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun zarf olarak nasb edilmesi uygun düşmez. Çünkü bu müphem olmayan, katıksız bir mekân zarfıdır. Fiillerin ve mastarların mekân zarflarına teaddi etmesi (geçişi) müphem olmaları halinde harf-i cersiz olur.

Mekkî dedi ki: Bu hakkında görüş ayrılığı bulunmayan bir esastır. Âyetin takdiri şöyledir: Biz sizinle Tur’un yan tarafına gelmek üzere süzleştik. Daha sonra bundan muzaf hazfedilmişler.

en-Nehhâs dedi ki: Yani Biz. Mûsa’ya sizlere size kendisi ile birlikte çıkmanızı emretsin diye emir verdik. Çünkü yüce Allah sizin huzurunuzda onunla konuşacak ve siz de bu kelâmı işitecektiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Fir’avun’un suda boğulmasından sonra, Mûsa’ya Tur’un sağ tarafına gelmesi ve burada kendisine Tevrat’ı vermesi vaadinde bulunmuştu. Buna göre verilen söz Mûsa’ya verilmiştir. Ancak bu hususta onlara hitap edilmesi, bu sözün kendileri dolayısıyla verilmiş olmasından dolayı idi.

“Sizinle… sözleştik” âyetini Ebû Amr “vav”dan sonra “elif”siz olarak okumuş, Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü burada “vaadetmek (söz vermek)” yüce Allah tarafından özellikle Mûsa’yadır. “Sözleşmek” (“elif”li okuyuşun manası) ise ancak iki kişi tarafından yapılır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/51. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sağ” (anlamındaki: el-eymen) kelimesi de

“yan” anlamındaki kelimenin sıfatı olduğundan dolayı nasb edilmiştir. Dağın kendisinin ne sağı, ne solu olur. O bakımdan birisine: Dağın sağ tarafından git, denilecek olursa bu, sen dağı sağ tarafına al git, demektir. Mûsa (aleyhisselâm) da dağa geldiğinde, dağ onun sağ tarafında bulunuyor idi.

“Size kudret helvası ve bıldırcın da indirdik.” Yani Tîh’te üzerinize bunları indirdik. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/57. âyet, 2. başlıkla) geçmiş bulunmaktadır.

Taha 79

Firavun kavmini saptırdı, doğru yola iletmedi.

Diyanet Vakfı
Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun kavmini saptırdı, hidayet yolunu göstermedi.

“Fir’avun kavmini saptırdı, hidayet yolunu göstermedi.” Yani Fir’avun onları doğru yoldan saptırıp uzaklaştırdı, onları hayra ve kurtuluşa iletmedi. Çünkü o, Mûsa (aleyhisselâm) ile beraberinde bulunanların kendisinden önce gidemeyeceklerini ve Önlerinde deniz bulunduğundan dolayı elinden kurtulamayacaklarını zannetmişti. Ancak Mûsa (aleyhisselâm) asasıyla denize vurunca, denizde oniki yol ayrıldı ve bu yollar arasındaki sular yukarı doğru dağlar gibi yükseldi. eş-Şuarâ Sûresi’nde de;

“Ardından deniz ayrılıp her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu” (eş-Şuarâ, 26/63) diye buyurulmaktadır. Her bir kol (sıpt), bu yolların birisini izledi. Yüce Allah dağ gibi ayrılan sulara: Sizlerde pencereler olsun, diye emredince, bunlar arasında birbirlerini görmelerini sağlayacak şekilde pencere gibi delikler açıldı, birbirlerinin sözlerini duyar oldular. Bu ise en büyük mucizelerden, en büyük belgelerden biri olmuştu.

Fir’avun gelip denizde yol açılmış, suyun da yukarı doğru yükselmiş olduğunu görünce, beraberindeki askerlerine denizin kendi heybeti dolayısıyla bu hali aldığı vehmini verdi. Beraberinde bulunanlarla birlikte denize girdi ve deniz üzerlerine kapanıverdi.

Yüce Allah’ın:

“Hidayet yolunu göstermedi” anlamındaki âyetin Fir’avun’un onları saptırmalarını te’kid manasına olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte bir başka görüşe göre bu, Fîravun’un:

“Ben size ancak gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum” (el-Mu’min, 40/29) âyetine bir cevaptır ve yüce Allah onun bu iddiasını böylece yalanlamaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: “Hidayet yolunu göstermedi” yani o bizzat kendisini hidayete iletemedi, aksine kendisini de kavmini de helake sürükledi.

Taha 78

Firavun ordusuyla peşlerine düştü. Denizden onları kaplayan kapladı.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Firavun, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun askerleriyle onların ardınca gitti. Ancak kendilerini denizden ne kapladıysa, kapladı.

“Fir’avun, askerleriyle onların ardınca gitti.” Fir’avun beraberinde askerleri bulunduğu halde onları izledi. ” Onların ardınca gitti” âyeti, şeklinde “teT: harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bu takdirde ” Askerleriyle’deki “be” harfi fiilin ikinci mef’ûle geçiş yapmasını sağlamış olmaktadır. Çünkü bu fiil tek başına (yani harfi cer olmaksızın) tek bir mef’ûle geçiş yapar. Yani Fir’avun askerleri ile birlikte onların arkasından yetişmek maksadıyla onların ardından gitti. Bu da, emir kılıcı da beraberinde bulunduğu halde bindiğini anlatmak üzere bu harf-i cerr-i kullanarak: demeye benzer.

Bu fiili kat’ ile; şeklindeki okuyuşa göre ise fiil iki mef’ûle geçiş yapar ve bu durumda “be” harfinin zaid olması da mümkündür. Fiilin tek bir mef’ûle geçiş almasıyla yecînilmesi de mümkündür. Nitekim aynı anlamda olmak üzere; ” ile: Onu izledi” ve; ile “Ona yetişti” denilir. Bu durumda “askerleriyle” âyeti da hal konumunda olur. “Askerlerini önünden yürüterek onları takip etti” denilmiş gibidir.

“Ancak kendilerini denizden ne kapladıysa kapladı.” Yani denizden onları boğacak kadar su isabet etti. Burada “kapladıysa kapladı” şeklindeki tekrar, tanzim ve durumun bilinmesinin anlatılması maksİsmi iledir.

Taha 77

Andolsun, Musa’ya vahyettik: “Kullarımı gece yürüt, onlar için denizde kuru bir yol aç. Ne yakalanmaktan kork, ne de endişelen.”

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz Musaya: Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyetmiştik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz Mûsa’ya şunu vahyettik: “Kullarımla geceleyin yola çık! Yetişmeden yana korkun ve endişen olmaksızın onlar için denizde kupkuru bir yol aç.”

” Yemin olsun ki Biz Mûsa’ya şunu vahyettik; Kullarımla geceleyin yola çık.” Bu hususa dair yeterli açıklamalar önceden geçmişti.

“Yetişmeden” Fir’avun ve askerlerinin size kavuşmasından

“yana korkun ve endişen olmaksızın onlar için denizde kupkuru” yani camursuz ve susuz

“bir yol aç.” Daha önceden el-bakara Sûresi’nde (2/50. âyetin tefsirinde) Mûsa’nın denize (asasını) vuruşu, denize künyesiyle hitap etmesi ve Fir’avun’un suda boğulması ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunduğundan bunları tekrarlamanın antamı yoktur.

İbn Cüreyc dedi ki: Mûsa (aleyhisselâm) ile birlikte bulunanlar! İşte Fir’avun, arkamızdan yetişti, işte önümüzde de deniz, bizi örtecek, dediler. Bunun üzerine yüce Allah:

“Yetişmeden yana korkun ve endişen olmaksızın” âyetini indirdi. Yani Fir’avun’un sana yetişmesinden yana korkma, eğer denizin içine dalacak olursan sana değeceğinden ve içinde boğulmaktan yana da endişelenme!

“Korkun… olmaksızın” âyetini Hamza, emrin cevabı olmak üzere “Korkma” diye okumuştur, İfade: Sen denizde onlara yol açacak olursan, bundan dolayı korkma! takdirindedir. Diğer taraftan Endişen olmaksızın” âyeti da: Sen endişeye düşmeyerek… takdirinde yeni bir cümledir. Yahut da aslında bu (da emrin cevabı olarak) cezmedilmiş. fakat (sın harfinin) fethasının doyurulmuş şekli (işbâı) ile elif (-i maksûra) gelmistir. (O takdirde anlam burada da: Endişelenme şeklindedir.) Bu da yüce Allah’ın:

“Onlar da bizi yoldan saptırdılar” (el-Ahzab, 33/67) âyetindeki (işba’ için getirilmiş) elif gibidir. Yahut bu, şairin şu sözüne (bu yönüyle) benzemektedir.

“Sanki sen benden önce Yemenli bir esir görmemiş gibisin.”

Bu da sahih olan fiilde harekenin hazfedilin esi gibi hazfın yapıldığı varsayımına göredir. “Görmemiş” anlamındaki fiilin bacına cezm edatı geldiğinden, sondaki illet harfi olan “ya’nın hazfedilmesi gerekirdi. Ancak bu harf hazfedilmeyince, sahih fiilde olduğu gibi sadece harekenin harfi ile yetinildiği kabul edilmektedir. el-Ferrâ”nın görüşü budur. Bir başka şair de şöyle demiştir

“Sen önce Zebbân’ı hicvettin sonra Zebbân’ı hicvettiğin için,

Özür dileyerek geldin; (böylelikle) sen ne hicvetmiş oldun, ne de (esenlikte bırakarak) terketmiş oldun.”

Burada “hicvettin” anlamındaki fiilde de aynı durum sözkonusudur.

Bir diğer şair de şöyle demiştir;

“Haberler Ziyadoğullarının süt veren develerinin neyle karşılaştıklarını

anlatıp dururken, (Buna dair) haberler sana gelmedi mi?”

Burada “sana gelmedi mi” anlamındaki fiilde aynı durum sözkonusudur.

en-Nehhâs dedi ki: Yüce Allah’ın Kitabının şiirdeki bu gibi şâz söyleyişlere göre yorumlanması hataların en çirkin şekillerindendir. Aynı şekilde onun örnek göstermiş olduğu bu şiirler hiçbir yönüyle âyet-i kerîmeye benzememektedir. Çünkü “ya” ile “vav” harfleri “eliften farklıdırlar. Zira bu iki harf hareke aldıkları halde, “elif hareke almaz. Ayrıca şair çaresiz kaldığı takdirde bu iki harfi harekeli kabul edebilir, sonra da cezm dolayısıyla bu hareke hazfedilir, “elifte böyle bir şey yapmaya imkan yoktur. Birinci kıraat ise daha açık ve anlaşılırdır. Çünkü ondan sonra gelen “Endişen olmaksızın” kelimesinin cezimsiz olduğu hususunda İcma vardır. Ve bunda üç takdir söz konusudur:

Birincisi “korkun… olmaksızın” âyeti muhatabın hali konumunda olabilir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Sen korkuya kapılmadan ve endişelenmeden onlar için denizde kupkuru bir yol aç.

İkinci takdir; Yolun sıfatı konumunda olabilir, çünkü sıfat olan “kupkuru oluş” üzerine atfedilmiştir ve buna göre ifadenin takdiri; Sen onda (o yolda) korkmaksızın… takdirindedir. Böylelikle ona ait olan sıfat hazfedilmiş demektir.

Üçüncü takdire gelince: Önceki ile ilgisi olmayan ve: Sen korkmayacaksın korkmaksızın, takdirinde hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olabilir.

Taha 76

Adn cennetleri –altlarından ırmaklar akar– orada ebedî kalacaklardır. Bu, arınan kimsenin karşılığıdır.

Diyanet Vakfı
İçinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükafatı budur.

Kurtubi Tefsiri
Altından ırmaklar akan Adn cennetleri. Onlar orada ebedidirler. İşte arınan kimselerin mükâfatı budur.

“Altından” yani (onlar için) o cennetlerin köşklerinin ve tahtlarının altından -önceden de geçtiği gibi- şaraptan, baldan, sütten ve sudan “ırmaklar akan Adn cennetleri” (vardır). Bu âyet hem dereceleri açıklamaktadır, hem de

“dereceler”den bedeldir. Adn ise ikamet, temelli kalmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Kehf, 18/30-31) âyetlerin tefsirinde geçmiş bulunmaktadır,

“Onlar orada ebedidirler” devamlı kalıcıdırlar.

“İşte arınan” küfür ve isyandan kendisini temizleyen

“kimselerin mükâfatı budur.”

Bunların büyücülere ait sözler olduğunu söyleyenler de şöyle demektedir: Büyücülerin bu gerçekleri Mûsa’dan yahut da İsrailoğullarından dinlemiş olmaları ihtimali vardır. Çünkü Mısır’da bulunan İsrailoğulları arasında, büyücülerden bazı kimseler de vardı. Yine Fir’avun hanedanından îman eden kişi de onlar arasında bulunuyordu.

Derim ki: Bunun îman etmeleri üzerine yüce Allah’ın kendilerine ilham vererek bu ilham ile söylettiği sözler olma ihtimali de vardır. Doğrusunu eniyi bilen Allah’tır.

Taha 75

Kim de mümin olarak gelir ve salih ameller işlerse, işte onlar için yüce dereceler vardır.

Diyanet Vakfı
Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak Ona varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir.

Kurtubi Tefsiri
Kim de O’na mü’min olarak salih amelde bulunmuş halde gelirse onlar İçin en yüksek dereceler vardır.

“Kim de ona mü’min olarak” yani îman üzere ölüp, O’nu tasdik ederek vefat edip

“salih amelde bulunmuş halde gelirse” itaat etmiş, kendisine verilmiş emirleri yerine getirmiş ve yasak kılınmış şeylerden de uzak kalmış ise

“onlar için en yüksek” nitelendirilemeyecek kadar üstün

“dereceler vardır.”

Ayrıca yüce Allah’ın:

“Kimde O’na mü’min olarak… gelirse” âyeti burada sözü geçen “mücrim; günahkâr” ile müşrikin kastedildiğine delil teşkil etmektedir.

Taha 74

Kim Rabbine suçlu olarak gelirse, onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ne de yaşar.

Diyanet Vakfı
Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkar olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar!

Kurtubi Tefsiri
Gerçek şu ki: Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse onun için cehennem vardır, orada ölmez de dirilmez de.

“Gerçek şu ki, kim Rabbine günahkâr olarak gelirse…” Bunun îman ettikten sonra sihirbazların söylediği sözlerden olduğu söylendiği gibi, yüce Allah’ın söylediği sözlerin başı olduğu da söylenmiştir.

“Gerçek şu ki” ifadesindeki zamir, işe ve şe’ne râci’dir. (Zamir-i şa’ndır). Bununla birlikte: “Gerçekten kim… gelirse” anlamında olması da mümkündür. Şairin şu beyitinde de böyledir:

“Şüphesiz kim bir gün kiliseye girecek olursa,

Orada yabani öküz yavruları ve ceylanlarla karşılaşır.”

Burada şair: “Gerçek şu ki…” demek istemiştir. Yani durum şudur: Günahkâr olan kimse ateşe girecektir, mü’min olan kimse de cennete girecektir. Buradaki günahkâr (mücrim), kâfir demektir.

Masiyetler işleyen ve günah kazanan kimse olduğu söylenmiş ise de, birinci anlam daha uygun görünmektedir. Çünkü bundan sonra:

“Onun için cehennem vardır, orada ölmez de dirilmez de” diye buyurmaktadır. Bu ise daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/116. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde açıklandığı üzere inkarcı ve yalanlayıcı kâfirin niteliğidir. Böyle bir kimse ne hayatından istifade eder, ne de ölüm dolayısıyla rahat yüzü görür. Şair der ki:

“Söyleyin bana ölüp de bedbahtlığı sona ermeyen,

Tadı bulunan bir hayat da sürmeyen bir kimseye kim ne yapabilir?”

Şöyle de açıklanmıştır: Kâfirin canı hançeresinde askıda kalır. Yüce Allah’ın onun hakkında haber verdiği şekilde; ne bu canı hançeresinden ayrılarak ölür, ne de bedeninde karar bularak hayat bulur.

“Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse” âyetinin anlamı; kim Rabbinin huzuruna gelmek için tesbit edilen vakitte bu halde gelecek olursa, demektir.

Taha 73

“Şüphesiz biz, Rabbimize iman ettik. Ki günahlarımızı ve bizi zorladığın sihri bağışlasın. Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”

Diyanet Vakfı
«Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah hem daha hayırlı hem daha bakidir.»

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten biz Rabbimize Îman ettik ki günahlarımızı ve bizi işlemeye zorladığın büyüyü bağışlayarak bizi affetsin. Allah hem daha hayırlıdır, hem daha kalıcıdır.”

“Gerçekten biz Rabbimize îman ettik.” Allah’ın, hiçbir ortağı söz konusu olmaksızın bir ve tek olduğuna ve Mûsa’nın getirdiklerine inandık.

“Ki günahlarımızı” -üzerinde bulundukları şirki kastediyorlar.-

“ve bizi işlemeye zorladığın büyüyü bağışlayarak bizi affetsin.”

“Bizi işlemeye zorladığın” anlamındaki âyette bulunan; edatı “günahlarımız” kelimesine atf ile nasb mahallindedir. Bunun i’rabtan mahalli olmayıp nefy edatı olduğu da söylenmiştir. Bu takdirde anlam şöyle olur: Bizim büyücülükten ötürü kazandığımız günahları bağışlayacağını ümit ederiz ve sen bizi bu büyücülüğe zorlamadığın halde “biz bunu yapmıştık.”

en-Nehhâs dedi ki: Birincisi daha uygundur. el-Mehdevî de: Birincisinin uygun olduğu uzak bir ihtimaldir, çünkü onlar:

“Eğer galip gelen biz olursak herhalde bize bir mükâfat var değil mi?” (el-A’raf, 7/113) demişlerdi. Bu sözler zorlanan kimselerin söyleyecekleri sözler değildir. Ayrıca ikrah da zaten bir günah değildir. Her ne kadar küçükken büyüyü öğrenmek üzere zorlanmış olmaları düşünülebilirse dahi bu böyledir.

el-Hasen dedi ki: Bunlara çocukken büyü öğretiliyordu. Sonra da büyüyü kendi iradeleriyle yaptılar.

Buradaki “mâ” edatının mübtedâ olarak ref mahallinde olması, haberin mukadder olması da mümkündür. İfadenin takdiri şöyle olur: Ve senin bizi işlemeye zorladığın büyünün günahı bizden kaldırılmıştır.

“Büyüyü” kelimesi bu görüşe ve birinci açıklama şekline göre “işlemeye zorladığın” anlamındaki fiile taalluk eder. “Mâ”nın nefy edatı olduğunu söyleyen görüşe göre ise “günahlarımızı” anlamındaki kelimeye taalluk etmektedir.

“Allah hem daha hayırlıdır, hem daha kalıcıdır.” O’nun mükâfatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır, demektir. Burada muzaf hazfedilmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Bizim için Allah senden daha hayırlıdır. O’nun bize vereceği azap da senin azabından daha kalıcıdır. Bu da Fir’avun’un: “Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz” sözlerinin cevabını teşkil etmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Eğer biz Allah’a itaat edersek, O bizim için daha hayırlıdır. İsyan edecek olursak O’nun azâbı da seninkinden daha kalıcıdır.

Taha 72

Dediler ki: “Bize gelen açık delillere ve bizi yaratan Allah’a seni asla tercih etmeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Sen yalnızca bu dünya hayatına hükmedebilirsin.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: «Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.»

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: Bize gelen apaçık delillerle ve bizi yaratana seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen ver sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.

Büyücüler

“dediler ki: Bize gelen apaçık delillerle ve bizi yaratana seni üstün tutmayız” tercih etmeyiz.

İbn Abbâs dedi ki: Bununla kendilerine gelen kesin bilgi ve yakîni kastetmişlerdir. İkrime ve başkaları da şöyle dediler: Onlar secdeye kapandıklarında yüce Allah cennetteki yerlerini kendilerine gösterdi. İşte bundan dolayı Fir’avun’a “seni üstün tutmayız” dediler. Fir’avun’un hanımı: Kim galip geldi? diye soruyordu. Ona: Mûsa ve Harun galip geldi, denilince o da: Ben de Mûsa ve Harun’un Rabbine Îman ettim, demişti. Fir’avun una adamlarını gönderdi ve şu talimatı verdi; En büyük ve yüksek kayayı bulunuz, eğer inancını sürdürecek olursa o kayayı onun üzerine bırakınız. Yanına vardıklarında başını kaldırıp semaya baktı, cennetteki yerini gördü ve inancını dile getiren ifadelerini sürdürdü, ısrar etti. Bu esnada da ruhu kabz edildi, cesedinde ruh olmadığı halde kayayı üzerine bıraktılar,

Şöyle de denilmiştir: Büyücülerin önde gelen kimseleri Mûsa’nın asasını, neler yaptıklarını görünce güvendiği bir kimseye şunları söyledi: Şu yılana bak, korktu mu korkmadı mı, eğer korkarsa cinlerdendir, şayet korkuya kapılmayacak olursa kendisinin bilgisinden hiçbir beşeri eserin kaybolmadığı mutlak yaratıcının bir takdiridir. O güvendiği şahıs: Hayır hiç korkmadı deyince, sihirbazların ileri gelenleri: Ben Harun’un ve Mûsa’nın Rabbine îman ettim, dedi.

“Ve bizi yaratana” anlamındaki âyet, yüce Allah’ın:

“Bize gelen apaçık delillere” âyetine atfedilmiştir. Yani biz seni ne bize gelen apaçık delillere tercih ederiz, ne de bizleri yaratana üstün tutarız.

Bu âyetin bir yemin olduğu da söylenmiştir; yani Allah’a yemin olsun ki seni.,. üstün tutmayız.

“Ne hüküm vereceksen ver” yani vereceğin hüküm ne ise onu ver.

“Vereceğin hüküm ne ise” âyetindeki; “Ne” fiil ile beraber geldiği vakit, mastar durumunda olan değildir. Çünkü o fiillere muttasıl gelir, bu ise mübtedâ ve haberin başına gelmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Sen ne yapacaksan onu yap demektir. Vereceğin hüküm her ne ise -yanı ellerin ayakların kesilmesi ve hurma dallarına asılması hükmünü- ver, diye de açıklanmıştır. “Hüküm vereceksen” kelimesinin sonunda “ya” harfinin vasl halinde hazfedilmesinin sebebi (bu harfin) sakin oluşu ve tenvinin de sakin oluşudur. Sîbeveyh ise vakf halinde bu kelimede “ya” harfinin okunmasını tercih etmiştir. Çünkü artık iki sakin illeti ortadan kalkmış olur.

“Sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.” Yani senin vereceğin emirler ancak dünya hayatında geçer. “Dünya hayatı” anlamındaki terkip zarf olarak mansub gelmiştir. Yani sen ancak bu dünya hayatındaki meta ile ilgili olarak hüküm verebilirsin, yahut sen bu dünya hayalı süresince hüküm verebilirsin, anlamında olup mef’ûlün hazfedildiği kabul edilebilir.

İfadenin takdiri şöyle de olabilir: Sen ancak bu dünya hayatının işleri hakkında hüküm verirsin. Bu durumda “hayat’: kelimesi mef’ûl olarak nasb edilmiş olur, “mâ” da kendisinden önce gelen: “İnne”nin amelini önleyen (kâffe) olur.

el-Ferrâ’ ise merfu okumayı câiz kabul etmiştir. Ancak buradaki “mâ”nın ism-i ınevsul kabul edilmesi ve “hükmedersin” anlamındaki fiilin sonundaki “he” zamirini hazfedip daha sonra: “Bu dünya hayatı” terkibini de merfu kabul etmek mümkündür.

Taha 71

Firavun dedi: “Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, elbette bileceksiniz.”

Diyanet Vakfı
(Firavun) Şöyle dedi: Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki; “Ben size izin vermeden ona îman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. Yemin olsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz.”

“Dedi ki: Ben size izin vermeden O’na Îman mı ettiniz?”

“Ona Îman etti” anlamında olmak üzere; denildiği gibi; da denilebilir. Yüce Allah’ın:

“Bunun üzerine kendisine Lût îman etti.” (el-Ankebut, 29/26) âyetinde birinci şekil; buna karşılık el-A’raf Sûresi’nde Fir’avun:

“Ben size izin vermeden Önce mi ona îman ettiniz… dedi.” (el-A’raf, 7/123) âyetinde de ikinci şekil kullanılmıştır. Onun söylediği bu sözler, onların yaptıklarını reddetmek manasına bir tepki idi. Yani siz haddinizi aştınız ve benim size emretmediğim işi yaptınız.

“Muhakkak ki o size büyüyü öğreten buyüğünuzdür.” O, bunu öğretmekte size başkanlık edendir. Onun size galip gelmesinin biricik sebebi, bu konuda sizden daha becerikli olmasındandır.

Fir’avun bu sözleriyle insanları şüpheye düşürmek İstemişti. Tâ ki insanlar büyücülere uyarak, onların îman ettikleri gibi inanmasınlar. Gerçekte Fir’avun onların Mûsa’dan hiçbir şey öğrenmediklerini biliyordu. Onlar Mûsa, Mısır’a geri dönmeden hatta doğmadan önce bile büyüyü öğrenmişlerdi. “Yemin olsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hurma dallarına asacağım.” Buradaki; “…de, da”; “…e, a” anlamındadır. Nitekim Suveyd b. Ebi Kâhil de böyle kullanmıştır:

“Onlar Abdî (Abdül-Kays’ten) olan o kimseyi hurma ağacına astılar,

Şeybanlılar ancak burnu kesik birisi eliyle helâk olsunlar.”

Fir’avun o büyücüler vefat edinceye kadar -yüce Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- el ve ayaklarını kesti ve idam etti.

İbn Muhaysın burada ve el-A’raf Sûresi’nde: “Elbette keseceğim” ile “Elbette sizi asacağım” anlamındaki fiilleri; ile diye “elifi üstün ve birinci fiilde “ti” harfini, ikinci fiilde de “lâm” harfini şeddesiz olarak; Kesti ve: Astı kökünden gelmiş olarak okudu.

“Hangimizin” ben mi yoksa Mûsa’nın Rabbi mi

“azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz.”

Taha 70

Sihirbazlar secdeye kapanıp şöyle dediler: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine inandık.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; «Harunun ve Musanın Rabbine iman ettik» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Derken büyücüler secdeye kapandılar. “Harun ve Mûsa’nın Rabbine îman ettik” dediler.

“Derken büyücüler” bu büyük İşi ve asadaki bu olağanüstü özelliği gördüklerinde

“secdeye kapandılar.” Çünkü bu asa onların hile yoluyla ortaya koymuş oldukları bütün ip ve sopalarını yutuvermişti. Bunlar üçyüz deve yükü kadardı. Daha sonra tekrar eski haline döndü ve yüce Allah’tan başka bunca sopa ve ipin nereye gittiğini hiç kimse bilemedi. Bu hususa dair açıklamalar ve asa ile ilgili yeterli bilgiler, bundan önce el-A’raf Sûresi’nde (7/115-117. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“Harun ve Mûsa’nın Rabbine îman ettik dediler.”

Taha 69

“Sağ elindekini at! Onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz, nereye giderse gitsin, başarıya ulaşamaz.”

Diyanet Vakfı
«Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz.»

Kurtubi Tefsiri
“Sağ elindekini bırak, onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye giderse iflah olmaz.”

“Sağ elindekini bırak. Onların yaptıklarını yutacak.” Asanı bırak diye buyurulmadı. Bunun, asanın küçüklüğünü anlatmak kastı ile söylenmiş olması da mümkündür. Yani onların ip ve sopalarının çokluğunu aldırmaleyhisselâmen sağ elinde bulunan, hacim itibariyle oldukça küçük o biricik sopacığıns bırakıver. Yüce Allah’ın kudreti ile o bir tane olmasına, onların yaptıklarının da pek çok olmasına, senin sopanın küçüklüğüne, onların büyülerinin de büyüklüğüne rağmen onları yutuverecektir.

Bu ifadenin asayı ta’zim için kullanılmış olma ihtimali de vardır. Yani sen pek çok ve pek büyük olan cisimlere önem verme, senin sağ elinde bütün dünyadan daha büyük bir şey vardır. Bunlar pek çok olmasına rağmen senin asan karşısında pek az ve küçük kalırlar. Allah’ın izniyle asan onları yutacak ve mahvedecektir.

“(………….) Yutacak” kelimesi emrin cevabı olmak üzere cezrn ile gelmiştir. Yani eğer sen asanı bırakırsan onların yaptıklarını alıp yutacaktır, denilmiş gibidir. es-Sülemî ve Hafs bu kelimenin “lâm” harfini sakin olarak; den gelen bir fiil olmak üzere okumuşlardır. İbn Zekvân, Ebû Hayve es-Şamî ve Yahya b. el-Hâris ise; şeklinde “te” harfinin hazf; ve “fc” harfini ref ile o “yutacaktır” anlamında okumuşlardır. Burada hitab Mûsa (aleyhisselâm)adır. Asaya olduğu da söylenmiştir.

“Süratle alıp, yakalamak” anlamındadır. Bu fiil “kaf harfi esreli olarak; şeklinde kullanılır ki; ben onu hızlıca, süratle, aldım, yakaladım demektir.

Ya’kub’tan nakledildiğine göre; “Süratli, hafif hareket eden ve maharetli” anlamında olmak üzere kullanılır. “Câ Duvarın düşmesi, yıkılması” demektir. “Havuz dibinden çöktü ve genişledi” demektir. ile yutar fiilleri aynı anlamda olup

“yutar” demektir. Daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/115-117. âyetlerin tefsirinde) yavaş yavaş bir şeyi yutmayı anlatmak üzere; in kullanıldığına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde; “Onu yuttu” anlamındadır,

“Onların yaptıklarını” yani onların ortaya koyduklarını

“yutacak.” Aynı şekilde

“onların yaptıkları” yani onların ortaya koydukları o şey

“ancak bir büyücü hilesîdir.”

Bu âyetteki “büyücü” kelimesi -Âsım dışında- Kûfeliler tarafından; “Büyü” anlamında olmak üzere “sin” harfi esreli “ha” harfi de sakin olarak okunmuştur. Bu kıraat iki şekilde açıklanır: Birincisi “hile” anlamındaki “keyd” kelimesinin hazf takdiri söz konusu olmaksızın doğrudan “sihre” muzaf olmasıdır. (Bir büyü hilesidir, demek olur). İkincisi ise, ifadede hazf takdiri olmak üzere “büyü sahibinin sihri” anlamında olur. Diğerleri ise, “yapmak” kökünden gelen fiilin unda cereyan etmesi suretiyle; “Hilesi” diye okumuşlardır. ise ameli Önleyen “kâffe”dır ve dolayısıyla burada (ism-i mevsul gibi ona ait olacak şekilde) “he” zamiri takdir edilmez. ” Büyücü” kelimesi ise (hile kelimesine) izafe ile okunmuştur.

Burada “el-Keyd (hile)” bu kıraate göre gerçekte

“büyücü “ye muzaftır. Büyüye değildir. Bununla birlikle “ma”dan önce gelen; …..edatının hemzesinin: “Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücünün hilesidir” anlamında olmak üzere üstün gelmesi de mümkündür.

“Büyücü ise nereye giderse iflah olmaz.” Yeryüzünün neresine giderse gitsin, kurtulamaz, muradına eremez. Hile yaptığı zaman kurtulamaz diye de açıklanmıştır. el-Bakara Sûresi’nde (2/102. âyet, 3. başlık ve devamında) büyücünün hükmü ve büyünün anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu konuyu oradan takip edebilirsiniz.

Taha 68

Dedik: “Korkma, çünkü üstün olan sensin.”

Diyanet Vakfı
«Korkma! dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin.»

Kurtubi Tefsiri
Biz ona: “Korkma!” dedik. “Çünkü üstün gelecek olan sensin.

“Biz ona: Korkma, dedik. Çünkü üstün gelecek olan sensin.” Dünyada onları yenik düşüreceksin, cennette de üstün derecelerde bulunacaksın. Buna sebeb de peygamberlik ve yüce Allah’ın seni seçmiş olması dolayısıyla sana vermiş olduğu nübüvvettir.

“Korku” kelimesinin asli; olup, “hı” harfi esreli olduğundan dolayı “vav” harfi de “ya”ye kalb olmuştur.

Taha 67

Musa içinde bir korku hissetti.

Diyanet Vakfı
Musa, birden içinde bir korku duydu.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa içten İçe bir korkuya kapıldı.

“Mûsa içten İçe bir korkuya kapıldı.” Yani içinde böyle bir korku gizledi. Bu korkunun farkına vardı, yahut hissetti, diye de açıklanmıştır. Bu korkunun sebebi yılanlardı. Çünkü önceden de geçtiği üzere insan tabiatına arız olan sebebler bunu gerektirir.

Şöyle de açıklanmıştır: O asasını yere bırakmadan önce insanların bu işe kanarak sapmalarından korkmuştu. Bir diğer açıklama da şöyledir: Asayı yere bırakmasını emreden vahyin kendisine gelişi gecikince, insanların asasını yere bırakmadan önce dağılacaklarından ve böylelikle sapıtacaklarından korkmuştu.

Kimi hakikat ehli kimseler de şöyle demiştir: Sebeb Mûsa (aleyhisselâm)ın sihirbazlarla karşılaşıp:

“Vay size! Allah’a yalan uydurmayın, yoksa sizi azâb ile helâk eder” (61. âyet) dediğinde, yan tarafına baktığında Cebrâîl’in sağında olduğunu görüverdi. Ona; Ey Mûsa! Allah’ın dostlarına karşı yumuşak davran, dedi. Mûsa ona; Ey Cebrâîl! Bunlar büyücüdür. Mucizeyi iptal etmek, Fir’avun’un dinîni desteklemek, Allah’ın dinini reddetmek maksadıyla pek büyük bir sihir ortaya attılar. Sen kalkmış bana: Allah’ın dostlarına yumuşak davran, diyorsun. Bunun üzerine Cebrâîl ona şöyle dedi: Onlar şu andan ikindi namazına kadar yanında kalacaklar, ikindi namazından sonra ise cennette olacaklar. Cebrâîl kendisine bu sözleri söyleyince Mûsa’nın içinde bir korku belirdi ve Allah’ın benim hakkımdaki bilginin ne olduğunu ben nasıl bilebilirim? Belki ben şimdi bu durumdayım, Allah’ın benim hakkımdaki bilgisi ise bunların önceki hali gibi, şu andaki halimin hilâfına da olabilir, diye bir düşünce geçti. Yüce Allah onun kalbindekileri bildiğinden ona şunları vahyetti;

Taha 66

Dedi: “Hayır, siz atın.” Birden ipleri ve değnekleri, sihirleri sayesinde Musa’ya koşuyormuş gibi göründü.

Diyanet Vakfı
Hayır, siz atın, dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.

Kurtubi Tefsiri
O “Hayır, siz bırakın” dedi. Bir de baktı ki: Onların ipleri ve değnekleri büyülerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi.

“O, Hayır, siz bırakın dedi. Bir de baktı ki onların ipleri…” ifadesinde hazfedilmiş kelimeler vardır. Yani “onlara; Siz bırakın” dedikten sonra, onlar da bıraktılar. Buna da ifadelerin anlamı delil teşkil etmektedir.

el-Hasen: “Ve değnekleri” âyetini (“ayn” harfini esreli okumak yerine): şeklinde “ayn” harfini ötreli olarak okumuştur. Harun el-Karî dedi ki: Temimoğullarının söyleyişi bu şekildedir. el-Hasen de onların söyleyişlerini esas alır. Diğerleri ise “sad”ın esresine tabi kılmak suretiyle “ayn” harfini esre ile okurlar. “Kovalar, yaylar” kelimelerinin iki türlü söylenişi de bu şekildedir.

“Büyülerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi.” İbn Abbâs, Ebû Hayve, İbn Zekvân ve Ya’kub’tan Ravh; “Gibi geldi” kelimesini -“ya” yerine- “te” ile okumuşlardır. Bu okuyuşlarıyla onlar müennes olduklarından ötürü “asalar” ve “ipleri” lâfızlarını göz önünde bulundurmuş olmaktadırlar.

Büyücüler iplerini cıvaya batırmışlardı. Güneşin ısısı bunlara isabet edince kımıldamaya ve hareket etmeye başladılar. el-Kelbî dedi ki: Mûsa’ya yerde yılanların dolup taştığı ve bu yılanların karınları üzere yürümekte oldukları intibaını verdiler.

“Gibi geldi” anlamındaki kelime; şeklinde “gibi güründüler” anlamında okunmuştur. Bunun anlamı ile; ın anlamı aynıdır. Böyle okunuşu, (İbn Abbâs ve diğerlerinin okuyuşu olan gibi açıklanır). Bu kelimeyi; şeklinde “ya” ile okuyanlar fiilin failini onların hileleri kabul etmektedir. Bu kelime; şeklinde “nun” harfi ile de okunmuştur ki, sınamak ve denemek maksadıyla bu şekilde gösterenin yüce Allah olduğu manasına gelir.

Failin “yürüyorlarmış gibi” anlamındaki kelime olduğu da söylenmiştir. Buna göre baştaki; “Yürüyorlarnuş gibi” lâfzı ref mahallindedir. Onun gözlerine, onların yürüdükleri görünüyordu, demek olur. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. el-Ferrâ’ ise bunun nasb mahallinde olduğunu iddia etmiştir. Yani bu; demek olup sonradan “be” harfi hazfedilmiştir.

Birinci şekle göre anlam şöyledir: Onların büyüleri ve hilelerinden ötürü onların yürümekte olduklarını zannedecek hale geldi. ez-Zeccâc dedi ki: Bu kelimeyi harfi ile okuyanlar; ı nasb mahallinde kabul ederler. Yani bunların yürümek özelliğine sahib oldukları intibaı uyanmıştı. Bununla birlikte bunun “…gibi geldi’deki zamirden bedel, ref mahallinde olması da mümkündür. Bu zamir de iplere ve sopalara râci’dir. Buradaki bedel de bedel-i istimaldir.

Taha 65

Dediler: “Ey Musa! Ya sen at, ya da önce atan biz olalım.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Mûsa, sen mi bırakırsın, yoksa ilk bırakan biz mi olalım?”

Sihirbazlar

“dediler ki: Ey Mûsa, sen mi” elinden asanı

“bırakırsın yoksa îlk bırakan biz mi olalım?” Böylelikle Mûsa’ya karşı edebli davranmış ve bu onların îman etmelerine sebeb teşkil etmiştir.

Taha 64

“Hemen tuzağınızı toplayın, sonra düzenli bir sıra halinde gelin. Bugün üstün gelen gerçekten kazanmıştır.”

Diyanet Vakfı
«Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.»

Kurtubi Tefsiri
“O bakımdan bütün becerilerinizi bir araya getirip saf saf gelin. Çünkü bugün kim üstün gelirse umduğunu elde eder.”

“O bakımdan bütün becerilerinizi bir araya getirin” âyetindeki (“Bir araya getirmek” anlamı verilen:) “el-icmâ” işi sağlam tutmak ve bir şeye kesin karar vermek demektir. Mesela; “Çıkmaya azmettim, karar verdim” demektir.

Bütün bölgelerde kıraat âlimleri, bu kelime “Bir araya getirin” şeklinde okumuşlardır. Ancak Ebû Amr bu kelimeyi; şeklinde “elifin vaslı ile ve “mim” harfini de üstün olarak okumuştur. Buna delil olarak yüce Allah’ın:

“Fir’avun dönüp hilesini topladı, sonra geldi.” (60. âyet) âyetini göstermektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bana Muhammed b. Yezid’den nakledildiğine göre o şöyle demiş: Ebû Amr’ın, bu şekildeki kıraatinden başka türlü okuması gerekirdi. Okuması gereken bu kıraat insanların çoğunun benimsediği okuma şeklidir,

Çünkü o yüce Allah’ın:

“Fir’avun dönüp hilesini topladı” âyetini delil göstermiştir. Evet, bu böyle sabit olmuştur, fakat bunun kendisinden sonra gelen “bir araya getirin (toplayın)” kelimesinin de bu şekilde okunmasına delil olması uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine bundan sonra gelen bu kelimenin; “karar verin, bu işe ciddiyetle sarılın” anlamında; şeklinde olma ihtimalini yükselti») Onun belirttiği şekildeki kıraate delil olan husus önceden geçtiğine göre, sonradan gelen (kökü bir) bu kelimenin farklı bir manada olması icab eder, Mesela; “Karar verilmiş bir iş” denilir.

en-Nehhâs dedi ki: Bununla birlikte Ebû Amr’ın kıraatinin sahih olduğunu ortaya koyan husus şu anlama gelmesidir: Siz ne kadar çare, tedbir ve beceriye sahip iseniz onları arka arkaya, hep birlikte, bir araya getiriniz. Bu açıklamayı Ebû İshak da yapmıştır.

es-Sa’lebî dedi ki: “Elifin kat’ ile “mim’in de esreli (ki büyük çoğunluğun kıraati böyledir) okunuşunun iki türlü açıklanması mümkündür. Birincisi bir araya getirip toplamak manasıdır. Meselâ; şeklindeki kullanımların ikisi de (o şeyi toplayıp, bir araya getirdim) aynı anlamdadır, “es-Sihâh”da şöyle denilmektedir; ” Onu bir araya getirdim, topladım” demektir. Ebû Züeyb de (yaban) eşekleri(ni) nitelendirirken şunları söylemektedir;

“Sanki onlar Nübâyı’ vadisindeki el-Ciz denilen yer ile

Zü’l-Arcâ’lıların arasında bir araya gelip toplanmış, hedef (ya da talan edilecek şeyler)dırlar.”

Burada da görüldüğü gibi bu kelime “bir araya gelip toplanmak” anlamını ihtiva etmektedir,

İkinci açıklamaya göre bu kelime, işi sağlam tutmak, azimli olmak, karar vermek demektir. Şair şöyle demiştir;

“Ah keşke -ki temennilerin faydası yok-,

Bir gün olsun işimi sağlama almış olarak sabahı edebilseydim?”

“Saf saf gelin.” Mukâtil ve el-Kelbî hep birlikte bir arada gelin, diye açıklamışlardır. Bunun, daha heybetli olmanız için saflar halinde dizilmiş olarak gelin, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Buradaki “saf’ kelimesinin nasb ile gelmesi Ebû Ubeyde’nin görüşüne göre mef’ûl oluşundan dolayıdır. O dedi ki: Mesela; “Ben namazgaha gittim” denilir. Ebû Ubeyde’nin bu açıklamasına göre anlamı: Tören günü toplanacağınız yere gidiniz, demektir.

Arapların fasihlerinden birisinin “Ben (namazgahı kastederek) saffa gelemedim” dediği nakledilmiştir.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Burada anlamın: Sonra insanlar dizilmiş oldukları halde, siz geliniz şeklinde olması da mümkündür. Buna göre bu âyette “saf” kelimesi hal konumunda mastar demektir. Bundan dolayı çoğul gelmemiştir.

“…ib… gelin” âyeti “mim” harfi ve “ya” harfi esreli olarak da okunmuştur. Çünkü hemzeli okumayanlar hemzenin yerine bedel olarak “elif getirirler.

“Çünkü bugün kim üstün” yani galip

“gelirse umduğunu elde eder.”

Bütün bunlar, sihirbazların birbirlerine söyledikleri sözlerdir. Fir’avun’un onlara söyledikleri sözler olduğu da söylenmiştir.

Taha 63

Dediler ki: “Bu ikisi ancak birer sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan sihirleriyle çıkarmak ve sizin seçkin yolunuzu ortadan kaldırmak istiyorlar.”

Diyanet Vakfı
Şöyle dediler: «Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece.»

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Bu ikisi gerçekten sihirbazdır. Sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve sizin en güzel olan bu yolunuzu yok etmek istiyorlar.

“Bu İkisi Gerçekten Sihirbazdır” Âyetinin Okunuşu Ve Dilcilerin Açıklamaları:

Yüce Allah’ın:

“Bu İkisi gerçekten sihirbazdır” âyetini Ebû Amr; diye okumuştur. Bu kıraat Osman, Âişe (Allah ikisinden de razı olsun) ve onlardan başka sahabilerden de rivâyet edilmiştir. el-Hasen, Saîd b. Cübeyr, İbrahim en-Nehaî ve başka tabiîler de böyle okumuştur. Kıraat âlimlerinden Îsa b. Ömer ve Âsım el-Cahderî -en-Nehhâs’ın naklettiğine göre de böyle okumuşlardır. Böyle bir kıraat i’raba uygun olmakla birlikte, Mushaf’a muhaliftir.

ez-Zührî, el-Halil b. Ahmed, el-Mufaddal, Eban. İbn Muhaysın, İbn Kesîr ve Hafs’ın rivâyetine göre Âsım ise; şeklinde “nun” harfini şeddesiz olarak ve; “İki sihirbazdır” diye okumuşlardır. İbn Kesîr ise; “Bu ikisi” lâfzının “nûn’unu şeddeli okumuştur. Bu şekildeki kıraat hem Mushaf’a muhalif olmaktan, hem i’rab bakımından yanlışlıktan kurtuh muştur. Bu da; bu ikisi ancak iki sihirbazdır, demek olur.

Medineliler ve Kûfeliler ise “nûn” harfini şeddeli olarak; şeklinde ve; diye okumuşlar, Ancak bu okuyuşlarıyla Mushaf’a uygun okurlarken, i’raba muhalefet etmişlerdir.

en-Nehhâs dedi ki; Bunlar İmâmlardan belli bir çoğunluğun rivâyet etmiş olduğu üç ayrı kıraattir. Abdullah b. Mes’ûd’dan; “Bu ikisi ancak iki sihirbazdır” şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. el-Kisaî de Abdullah’ın kıraatinin; şeklinde “lâm”sız olduğunu söylemiştir. el-Ferrâ’ da Ubeyy’in kıraatinin; şeklinde olduğu söyler. İşte bunlar da tefsir olarak değerlendirilecek farklı üç ayrı kıraattir. Hatları Mushaf’a uygun olmadığından dolayı bu şekilde okumak câiz değildir.

Derim ki: İlim adamlarınsn, Medine ve Kûfelilerin kıraati ile ilgili olarak altı görüş vardır. Bunları İbnu’l-Enbarî “Kitabu’r-Red” adlı eserinde, en-Nehhâs da “Irabu’l-Kur’ân” adlı eserinde, el Mehdevî de Tefsir’inde zikretmişlerdir. Onlardan başkaları ise; bu açıklamaları naklederken birinin sözünü diğerininkine karıştırmıştır. Ancak böyle bir kıraati bazıları da hatalı görmüşler. O kadar ki Ebû Amr; Ben; diye (Medineliler ile Kûfeliler gibi) okumaktan Allah’tan haya ederim, demiştir.

Urve, Âişe (radıyallahü anha)dan rivâyet ettiğine göre ona şöyle soruldu: Yüce Allah;

“Fakat onlar arasında ilimde yüksek bir dereceye erenler” (en-Nisa, 4/162) diye buyurduktan sonra; “Namaz kılanlar” denilmistir. Burada- “Namaz kılanlar” anlamındaki lâfzın “el-mukîmın” şeklinde değil de “el-mukîmûn” şeklinde olması gerektiğine işaret ediyor. el-Mâide Sûresi’nde de:

“îman edenlerle, Yahûdiler ve Sâbiî’ler…” (el-Mâide, 5/69) denilmiş Burada da “Sâbiler” anlamındaki “es-Sâbiûn” yerine, “es-Sâbiîn” şeklinde olması gerektiğine işaret ediyor. “Ve: “Bu ikisi gerçekten sihirbazdır” Burada da “bu ikisi” anlamındaki “hâzâni” lâfzının “bu kıraate göre) “hâzeyni” şeklinde olması gerektiğine işaret ediyor. diye buyurulmuştur. Bu konuda ne dersin? şu cevabı verdi: Ey kizkardeşimin oğlu! Bu katibin bir yanlışlığıdır Merhum Kurtuhî’nin Tefsirine yazdığı “Mukaddime’ye: “Kur’ân’da Eksiklik Vardır, Diyenlere Reddiye” (Tercüme, I, 192 vd.) başlığına ve Suyuti, et-îtkan, I, 239 vd.na bakınız.

Osman b. Affan (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Mushafta lahn vardır. (Arap dil kurallarına aykırı yazımlar vardır.) Araplar dilleriyle bunu düzelteceklerdir. Hazret-i Osman’dan böyle bir rivâyet, sahih olarak gelmemiştir. Çünkü isnadı hem zayıf, hem munkatı”, hem de muzdaribtir… (Süyûtî, el-İtkân, I, 239; ayrıca bk. Kurtubî, Mukaddime, anılan başlık).

Eban b. Osman da şöyle demiştir: Ben bu âyeti babam Osman b. Affan’ın huzurunda okudum, bu bir lahn ve bir hatadır, dedi. Bu sefer birisi ona: Niye onu değiştirmiyorsun? deyince, o da: Onu bırakın dedi. Çünkü helali haram kılmıyor, haramı da helal kılmıyor, dedi.

Bu husustaki altı görüşten ilkine göre el-Haris b. Ka’boğullarının ve Zebid, Has’am ve Kinane b. Zeyd’in lügati (şivesi) olduğu şeklindedir. Onlar tesniyenin refini de, nasbini da, cer’ini de “elif ile yaparlar ve (şu üç hale birer örnek olmak üzere mesela) şöyle derler;

“İki Zeyd geldi, iki Zeyd’i gördüm, iki Zeyd’e uğradım.” Yüce Allah’ın önceden geçtiği gibi (Yûnus, 10/16. âyetin tefsirinde):

“Onu size bildirmezdi” (Yûnus, 10/16) âyetinde böyledir, el-Ferrâ’ da, -ve ben kendisinden daha fasih bir kimse görmedim dediği Esedoğullarından bir adama ait şu beyiti nakletmektedir:

“Tıpkı yılanın çenesini kapatması gibi, o da çenesini kapattı ve eğer yılan,

Dişlerini geçirmek için uygun bir yer bulursa sonuna kadar batırır ve asla bırakmaz.”

Burada şair açıklanmakta olan hususa uygun olarak İinâbeyhi” demesi gerekirken; “ya” ile değil de “elif” ile bu kelimeyi kullanmıştır.

Araplar: “Ellerini kırdım ve üstüne bindim” ifadelerini; anlamında (yani “ya” ile kullanmalan gerekirken “elif ile) kullanırlar. Şair der ki:

“Bizden azık olarak iki kulağı arasında bir darbe aldı.

Bu darbe de onu, ardı arkası kesilmiş olarak toz-toprağa buladı.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Onlar onun üstüne uçtular, sen de onun üstüne uç.”

Burada; demesi gerekirdi. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz onun babası ve babasının babası,

Şerefte en ileri dereceye ulaştılar.”

Burada da; demiş gibidir.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama âyet-i kerîme ile ilgili yapılmış açıklamaların en güzelidir. Çünkü bu şekildeki kullanım bilinen bir kullanımdır. İlim ve emanetine güvenilir kimseler de nakletmiş bulunmakladır ki, Ebû Zeyd el-Ensarî bunlardan birisidir. Şu sözler de onundur; Eğer Sîbeveyh: Bana kendisine güvendiğim kişi anlattı, diyecek olursa, beni kastetmektedir. Yine Ebû’l-Hattab el-Ahfeş de bu kullanımı nakletmiş bulunmaktadır ki; bu da dilin önderlerinden birisidir. el-Kisaî de el-Ferrâ’ da dahil hepsi: Bu el-Haris b. Ka’boğullarının şivesidir, demişlerdir. Ebû Ubeyde de Ebû’l-Hattab’dan bunun Kinaneoğullarının şivesi olduğunu nakletmektedir. el-Mehdevî der ki: Ondan başkası bunun Has’amlıların bir şivesi olduğunu nakletmektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta en açık ifade Sîbeveyh’in şu görüşüdür; Şunu bil ki sen tekil olan bir kelimeyi tesniye yapacak olursan, ona iki şey ziyade edersin. Bunlardan birisi harf-i meddir, diğeri de harf-i lîndir. îrab harfi de budur. Ebû Ca’fer dedi ki; Sîbeveyh’in: “İ’rab harfi de budur” demiş olması kelimenin aslının değişmemesini gerektirir. Buna göre: “Bu ikisi” ifadesi onun kabul ettiği bu asıl kaideye göre gelmiş olmaktadır, bunu bilelim. Nitekim yüce Allah:

“Şeytan onlara galip ve üstün geldi” (el-Mücadele, 58/19) diye buyurmuş; şeklinde kullanmamıştır. Bu şekilde gelmesi kelimenin aslına delâlet etmesi içindir. Aynı şekilde burada “Bu ikisi gerçekten sihirbazdır” âyeti da böyledir. Eğer önder dil bilginleri bu şiveyi rivâyet etmiş iseler, herhangi bir kimse böyle bir kıraati de inkâr etmeyi aklından geçiremez.

İkinci görüşe göre buradaki; “(……..): Muhakkak ki, gerçekten” kelimesi; “Evet” anlamındadır. Nitekim el-Kisaî, “Âsım’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Araplar bazen “muhakkak” edatını “evet” anlamında kullanırlar. Sîbeveyh de bunun yine “evet” anlamında kullanıldığını nakletmektedir. Muhammed b. Yezid ile Kadı İsmail b. İshak da bu görüşü kabul ediyorlardı. en-Nehhâs dedi ki; Ben de Ebû İshak ez-Zeccâc ile Ali b. Süleyman’ın bu görüşü kabul ettiklerini gördüm. ez-Zemahşerî dedi ki: Ebû İshak ayrıca bu görüşü beğenirdi.

en-Nehhâs dedi ki: Bize Ali b. Süleyman da anlattı dedi ki: Bize Abdullah b. Ahmed b. Abdi’s-Selam en-Neysaburî anlattı. Daha sonra da burada sözünü ettiğim Abdullah b. Ahmed ile karşılaştım, o bana anlattı dedi ki: Bana Umeyr b. el-Mütevekkil anlattı. Bize Haris b. Abdu’l-Muttalib oğullarından Muhammed b. Mûsa en-Nevfel”, anlattı, dedi ki: Bize Ömer b. Cumey’ el-Kûfî, Ca’fer b. Muhammed’den anlattı. Ca’fer, babasından o, Ali b. el-Huseyn’den, o babası (el-Huseyn)den, o Ali b. Ebî Tâlib’den -Allah hepsinden razı olsun- dedi ki: Ben, Rasûllullah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı minberi üzerinde;

“Muhakkak (evet), hamd yalnız Allah’ındır, O’na hamdeder ve O’ndan yardım dileriz” dedikten sonra da: “Ben bütün Kureyşlilerin en fasih konuşanıyım. Benden sonra fasih kişi de Eban b. Said b. el-Âs’dır” dediğini sayamayacağım kadar çok duymuşumdur.

Ebû Muhammed el-Haffâf dedi ki; Umeyr dedi ki: Arap dili bilginleri ve nahiv bilginlerine göre bunun irabı “Şüphesiz ki hamd, yalnız Allah’ındır” şeklinde nasb iledir. Ancak Araplar; Muhakkak, şüphesiz” edatını; “Evet” anlamında da kullanırlar. Bununla, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sanki; “Evet, hamd Allah’a mahsustur” demek istemiş gibidir. Çünkü cahitiye dönemi hatibleri hutbelerine “neam: evet” diyerek başlarlardı. Şair de bu edatı “neam: evet” anlamında şöylece kullanmaktadır:

“Sen sözünde durmadın dediler, ben de: Evet belki de, dedim,

Sözünde durmayan kimse yücelere ulaşır ve susamışın yüreğine su serper.”

Abdullah b. Kays er-Rukayyât da şöyle demektedir:

“Sabahın erken vaktinde genç kızlar.

Beni kınıyorlar, ben de kınıyorum onları.

Diyorlar ki; saçların ağarmış bulunuyor,

Ve yaşlandın, ben de onlara: Evet öyledir, dedim.”

Buna göre şanı yüce Allah’ın:

“Bu ikisi gerçekten sihirbazdır” âyetinin: Evet, bunların ikisi sihirbazdır” anlamında olması ve bu edatın ismini nasb etmemesi mümk’ndür.

en-Nehhâs dedi ki: Bana; Dâvûd b. el-Heysem nakletti, dedi ki: Bana Sa’leb şu beyti nakletti:

“Ah, keşke bilseydim! Sevenin yüreğini yakan

Onların aşklarından bir şifa var mıdır? Evet, o kavuşmadır.”

en-Nehhâs dedi ki: Bu güzel bir görüştür. Ancak bir husus var. O da şudur; “Evet, Zeyd çıkmaktadır” denilir ve hemen hemen burada (âyet-i kerîmede olduğu gibi değil de) “lâm” hiç kullanılmaz. Eğer nahivciler bu konuda söz söylemiş ve: Burada “lâm”ın takdimi niyet edilir demirlerse, (buna diyecek bir itiraz kalmaz.) Nitekim şair şöyle demiştir:

“Dayım şüphesiz ki sensin, kimin dayısı Carîr olursa,

Yücelere nail olar ve o da dayılarına ikramda bulunur.’

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ummul-Huleys oldukça yaşlı bir koca-karıdır.

Koyunun boyun kemiğine dahi razı olur.”

Burada birinci beyitte “dayım” kelimesinin, ikinci beyitte “Ummu’l-Huleys” kelimesinin başında “lâm” harfi gelmesi gerekirken, bir sonraki kelimeye getirilmiştir.

ez-Zeccâc dedi ki: Bu âyet-i kerîmede bu âyet; Köşeli parantez içindeki ifadeler, el-Ferrâ’, Menâni’l-Kur’ân, II, 184’deki ifadeleri esas alınarak tercüme edilmiştir. Bu ikisi gerçekten şüphesiz sihirbazdır” takdirinde olup daha sonra mübtedâ hazfedilmiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Ancak Ebû Ali ile Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî bunu kabul etmemişlerdir. Ebû’l-Feth dedi ki: Burada hazfedildiği belirtilen: “İkisi” anlamındaki zamir marife olmadıkça hazfedilmez. Marife olduğu takdirde de marife oluşu sebebiyle “lâm” ile te’kid edilmesine ihtiyaç kalmaz. Müekkedin hazfedildikten sonra te’kid edenin bırakılması da uygun bir şey değildir.

Üçüncü görüşü el-Ferrâ’ kabul etmiş olup şöyledir: Ben buradaki (“Hazâ”: Bu” lâfzındaki “elifin bir destek (deâme) olduğu görüşündeyim. iTesniye yapılınca ona bir nûn ilâve edip nûn, hiçbir şekilde ortadan kalkmaksızın olduğu haliyle bırakılmıştır. Tıpkı Arapların: O kimse ki… diyerek, daha sonra çoğula delâlet eden bir “nûn” ilâve edip]: Köşeli parantez içindeki ifadeler, el-Ferrâ’, Menâni’l-Kur’ân, II, 184’deki ifadeleri esas alınarak tercüme edilmiştir.

“Yakında bulunan kimseler bana geldi, yanında bulunan kimseleri gördüm, yanında bulunan kimselere uğradım” dedikleri gibi.

Dördüncü görüş; bazı Kûfelilerin görüşüdür. Buradaki “elif deki “elife benzer. Bu “elif değişmez.

Beşinci görüş: Ebû İshak dedi ki: Eski nahivciler buradaki “he’nın gizlenmiş olduğunu söylerler. Yani; “Gerçek şu ki bu ikisi sihirbazdır” demektir. İbnu’l-Enbârî dedi ki: “İnne”nin nasbettiği “ne” harfi gizlendikten sonra artık “bu ikisi” anlamındaki kelime “inne”nin haberidir. “İki sihirbazdır” anlamındaki kelimenin de gizli olan “ikisi” anlamındaki zamir merfu olmasını sağlamaktadır. İfadenin takdiri de; şeklinde olup: “Gerçek şu ki; bu ikisi şüphesiz iki sihirbazdırlar” demektir.

Bu şekilde cevap verenlerin görüşüne göre daha uygunu “he”nin, “inne”nin ismi oluşu “bu ikisi” anlamındaki zamirin mübteda olarak merfu gelişi, ondan sonrasının da mübtedânın haberi olduğudur.

Altıncı görüş: Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki; Ben Ebû’l-Hasen b. Keysân’a bu âyete dair soru sordum, dedi ki: Dilersen sana nahivcilerin cevabı gibi cevap veririm, dilersen kendi görüşümü belirterek cevap veririm. Ben ona: Kendi görüşünle cevap ver, dedim. Bana dedi ki: Bana İsmail b. İshak bu âyet hakkında soru sordu, ona şöyle dedim: Benim kabul ettiğim görüşe göre “haza; bu” şekli hem ref, hem nasb, hem cer hallerinde aynı kaldığına; tesniyenin de müfredi değiştirmemesi gerektiğine göre; ben de tesniyeyi tekil gibi kabul ettim. Bana dedi ki: Bu ne kadar güzel bir görüştür; ama keşke bir de senin bu görüşüne ışık tutması açısından senden önce birisi bu görüşü söylemiş olsaydı. İbn Keysan dedi ki: Ben de ona dedim ki: Kadı da (ki İbn Keysan’a soru soran İsmail b. İshak’ın kendisidir) bu görüştedir. Ve onun görüşü benim görüşüme ışık tutar dedim, o da gülümsedi.

“Sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve sizin en güzel olan bu yolunuzu yok etmek istiyorlar” sözleri, Fir’avun’un büyücülere söylediği sözlerindendir. Yani bunların maksatları sizin izlemekte olduğunuz dininizi bozmaktır. Nitekim Fir’avun’un söylediği bize nakledilmiş bulunan şu sözleri de bu kabildendir:

“Çünkü ben onun dininizi değiştirmesinden yahut yerde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” jitdj (Mü’min, 40/26)

“Filanın yolu (tarikatı) güzeldir” denilir, bu (taponun gidişi güzeldir demektir. Yine “bir kavmin izlediği yol, söyledikleri sözlerin en değerlisidir” denilmiştir. “İşte yolunu (tarikatını) izlemeleri gereken ve kendisine uymaları gereken kişi budur” sözü de bu kabildendir.

Âyetin anlamı şudur: Bunlar sizin ileri gelenlerinizi, sizin başınızda bulunanları kendilerine doğru çekerek, kendi yollarından götürmek istiyorlar yahut da en ideal insanlar olan İsrailoğullarını alıp götürmek istiyorlar. Çünkü her ne kadar onlar sizin hizmetiniz altında bulunuyor iseler de, nesebleri peygamberlere kadar ulaşmaktadır. Ya da: Bunlar sizin yolunuzu izleyen insanları alıp götürmek istiyorlar, anlamında olup muzaf hazfedilmiş olabilir.

“el-Müslâ: En güzel” kelimesi “el-emset”in müennesidir. Nitekim el-efdalın müennesi olarak el-fudlâ denilmesi de böyledir, “Tarikat” kelimesinin müennes getirilmesi de lâfza binaendir. Bununla erkekler kastedilse bile. Müennesliğin çoğul olması dolayısıyla bu şekilde gelmiş olması mümkündür.

el-Kisaî dedi ki: “Sizin yolunuz” yani sizin sünnetiniz, gitmekte olduğunuz yol demektir. “el-Müslâ: En güzel” ise bir sıfattır. “Yaşlı kadın” demek kabildendir. Araplar da hidayeti ve dosdoğru yolu kastederek; Filan kişi en güzel olan yol (et-tarîkatu’l muslâ) üzeredir, derler.

Taha 62

Aralarında işleri hakkında tartıştılar ve gizli gizli konuştular.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar.

Kurtubi Tefsiri
Büyücüler durumlarını aralarında karşılıklı konuştular. Danışmalarını da gizli yaptılar.

“Büyücüler durumlarını aralarında karşılıklı konuştular.” Birbirleriyle danıştılar.

“Danışmalarını da gizli yaptılar.” Katade dedi ki:

“Dediler ki:”

Eğer bunun ortaya koyacağı bir büyü ise onu yeneriz. Şayet onun getirdiği, Allah’tan ise o vakit bu işin karşısında durmamız mümkün değildir. işte aralarında gizlice konuştukları buydu.

Aralarında gizledikleri sözün:

“Bu ikisi gerçekten sihirbazdır” âyeti ile ifade edilenler olduğu da söylenmiştir ki bu es-Süddî ve Mukâtil ‘in görüşüdür, Bir diğer açıklamaya göre gizledikleri: Eğer o bizi yenik düşürürse biz ona uyarız, sözleridir. Bunu da el-Kelbî söylemiştir. Buna delil de sonunda sergiledikleri tutumlarıdır.

Bir başka görüşe göre onların gizlice konuştukları, Mûsa (aleyhisselâm)ın kendilerine:

“Vay size! Allah’a yalan uydurmayın” sözünü söylediğinde; “bu bir sihirbaz sözü değildir” sözleridir.

“Gizli konuşmak” anlamı verilen “en-necvâ” kelimesi

“münâcât (kendi aralarında konuşmak)” demek olur. Bu hem isim, hem mastar olarak kullanılabilir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresinde (4/114. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Taha 61

Musa onlara dedi: “Yazıklar olsun size! Allah hakkında yalan uydurmayın. Yoksa sizi bir azapla yok eder. Yalan uyduran elbette ziyana uğrar.”

Diyanet Vakfı
Musa onlara: Yazık size! dedi, Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa onlara: “Vay size! Allah’a yalan uydurmayın. Yoksa sizi azâb ile helâk eder. O’na İftira eden zaten zarar eder” dedi.

“Mûsa onlara” yani Fir’avuna ve büyüklere

“vay size!” Bu onlara helâk olmaları için bir bedduadır. Mastar manasınadır. Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Bu; “Allah veyli onların yakalarından düşürmedi.” Onlardan ayırmadı, anlamında mansubtur. Bunun yüce Allah’ın:

“Vay bize… kim kaldırdı bizi.” (Yasin, 36/52) âyetinde olduğu gibi, nida olma ihtimali de vardır.

“Allah’a yalan uydurmayın.” O’na yalan uydurup iftirada bulunmayın, O’na ortak koşmayın. Mucizelere: Bunlar büyüdür, demeyin.

“Yoksa sîzi azâb ile helâk eder.” Katından göndereceği bir azâb ile sizi kökten imha eder.

(………) ile aynı anlamda olup, helâk oldu, demektir. Bunun aslı saçı kökünden kesmek anlamındaki; den gelir.

Kûfeliler: “Sîzi… helâk eder” diye; den gelen müzari bilfiil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, şeklinde; den gelen müzari bir fiil olarak okumuşlardır. Bu, Hicazlıların şivesidir. Birincisi ise Temimoğullarının şivesidir. Fiil nehyin cevabı olarak nasbedilmiştir. el-Ferezdak şöyle demektedir:

“Ey Mervanoğlu, bırakmadı zamanın sıkıntıları,

Maldan geriye hiçbir şey; hepsini yok etti;

yahutta kalan ufak-tefek kırıntılardır.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Bu öyle bir beyittir ki, hâlâ biniciler (bu işin erbabı) i’rabım düzeltmek İçin çarpışıp dururlar.

“O’na iftira eden zaten zarar eder.” Hüsrana uğrar, helâk olur. Yüce Allah hakkında izin vermediği iddialarda bulunan, O’nun rahmet ve mükâfatını kaybeder.

Taha 60

Firavun dönüp gitti, planını kurdu, sonra geldi.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (sihirbazlarını) topladı; sonra geri geldi.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun dönüp hilesini topladı, sonra geldi.

“Fir’avun dönüp hilesini” ve büyü hünerlerini

“topladı.” Maksat sihirbazların toplanmasıdır, İbn Abbâs dedi ki: Bunların her birisi ile birlikte pek çok ip ve sopa bulunmak üzere, yetmişiki sihirbaz idiler. Dörtyüz kişi oldukları söylendiği gibi, onikibin, ondörtbin kişi oldukları dahi söylenmiştir. Hatta İbnu’l-Munkedir seksenbin kişi olduklarını söylemiştir.

Bir görüşe göre bunlar Şem’ûn diye anılan bir kişinin başkanlığını İttifakla kabul etmişlerdi. Bir diğer görüşe göre başkanlarının ismi Yuhanna idi. Beraberinde oniki usta sihirbaz vardı. Bu ustaların her birisinin beraberinde yirmi kalfa, bunların her birisi ile beraber de bin yetişkin sihirbaz vardı. Bir başka görüşe göre bunlar Feyyümlu üçyüzbin kişi, Said’den üçyüzbin kişi ve köylerden üçyüzbin kişi olmak üzere toplam dokuzyüzbin sihirbaz idiler. Bunların başı da kör bir kimse idi.

“Sonra” tayin edilen yer ve zamanda

“geldi.”

Taha 59

Dedi: “Buluşma gününüz süs günü olsun, halkın toplandığı kuşluk vaktinde.”

Diyanet Vakfı
Musa: Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Sizinle karşılaşma zamanımız tören günü olsun. Kuşluk vakti insanlar toplansınlar” dedi.

Yüce Allah’ın:

“Onlara vaad olunan vakit sabahtır” âyeti ile

“Sizinle karşılaşma zamanımız tören günü olsun” âyeti gibi.

“Tören günü” hususunda farklı görüşler vardır. Bunun süslendikleri ve bir araya gelip toplandıkları bir bayram olduğu söylenmiştir. Bu görüş Katade, es-Süddî ve başkalarına aittir. İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr ise şöyle demişlerdir: Bu aşura günü idi. Said b. el-Müseyyeb de şöyle demiştir: Bu onların pazar (panayır) günleri idi. Bu günde süslenirlerdi. Katade de böyle demiştir. ed-Dahhak ise bunun cumartesi günü olduğunu söylemiştir. Nevruz günü olduğu da söylenmiştir. Bunu da es-Sa’lebî zikretmektedir.

Bu günün Halic’in kırılma geçirdiği bir gün olduğu da söylenmiştir. Onlar bugün evlerinden dışarı çıkarlar, etrafı seyreder, gezerler, piknik yaparlardı. İşte o vakit Mısır diyarı da Nil’den yana emin olur kabul edilirdi.

el-Hasen el-A’meş, Îsa es-Sekafi, es-Sülemî ve Hubeyre’nin rivâyetine göre Hafs: “Tören günü(nde)” şeklinde nasb ile okumuştur. Bu kıraat Ebû Amr’dan da rivâyet edilmiştir. Yani sözünüz tören gününde gerçekleşecektir. Diğerleri ise mübtedanın haberi olarak, ref ile okumuşlardır.

“Kuşluk vakti insanlar toplansınlar” yani insanların toplanma zamanı da kuşluk vakti olsun. Burada; “Gün” anlamındaki kelimeyi merfû’ okuyanların kıraatine göre ref mahallindedir. “Kuşluk vakti insanlar toplansınlar” âyetinin atıf ile gelmesi de ref ile kıraati pekiştirmektedir, çünkü bu edat zarf olmaz. Eğer sarih mastar olursa o vakit zarf olur. “Hacıların gelmesi” gibi. Çünkü ben sana hacıların gelmesi zamanı geleceğim diyen bir kimse herhangi bir şekilde; demez.

en-Nehhâs der ki: Bundan daha uygunu bunun “tören” anlamındaki kelimeye atf ile cer mahallinde olmasıdır. “Kuşluk vakti (ed-Duha)” müennestir. Araplar bunu “he” koymaksızın küçültme ismini yaparlar ki; onun küçültme ismi; “Kuşluk vakti” lâfzına benzemesin. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır.

el-Cevherî de şöyle demektedir: “Güneşin doğuşundan sonraki zaman” demektir. Bundan sonra “duhâ” vakti gelir ki, bu da güneşin etrafı aydınlatma zamanıdır. Bu kelimenin “elif-i maksur” olup müennes de gelir, müzekker de gelir. Bunun müennes olduğunu kabul edenler; “Kuşluk vakti” lâfzının çoğulu olduğu kanaatindedirler. Müzekker olduğunu kabul eden kimseler ise; bunun “surad” ve “nuğar” gibi “fu’al” vezninde isim olduğunu kabul ederler. Bu da “seher” kelimesi gibi (süresi itibariyle) belirsiz bir zarftır. “Ben ona kuşluk vakti rastladım” denir. Eğer bu günün kuşluk vakti kastedilirse tenvinsiz söylenir. Bundan sonra gelen vakte med ile; denilir ki, bu da güneşin tepeye doğru yükselme vaktidir.

Özellikle kuşluk vaktinin tesbit edilmesi, günün başlangıcı oluşundandır. Aralarındaki karşılaşma uzayıp gidecek olursa yeterli zaman kalmış olacaktır.

İbn Mes’ûd, el-Cahderîve diğer rivâyetlere göre; diye okumuşlardır ki bu: “Allah’ın insanları kuşluk vaktinde toplaması” gibi bir anlama gelir. Kimi kıraat alimi de; diye okumuşlardır ki; bu da Ey Fir’avun senin insantan… toplaman, anlamındadır. Yine el-Cahderîden “biz toplayalım” anlamında diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Onlarla o günde karşılaşmak üzere sözleşmesi, Allah’ın kelimesinin yücelmesi, dininin galibiyeti, kâfirin susturulması, bâtılın can çekişerek yok olmasının, herkesin ve hıncahınç kalabalıkların gözü önünde gerçekleşmesini istemesidir. Böylelikle, Hakka isteği bulunanın isteği daha bir güçlensin, bâtıla lan n ve onların taraftarlarının da keskin kılıçları körelsin. Bu pek önemli işten, göçebeler ve, şehirliler arasında da çokça söz eden bulunsun. Şehirlerde oturanlar, çadırlarda yaşayanlar arasında bunun haberi yaygınlaşsın.

Taha 58

“O halde biz de sana benzeri bir sihir getireceğiz. Bizimle senin aranda, ne biz ne sen caymayacağımız bir buluşma yeri belirle; uygun bir yerde olsun.”

Diyanet Vakfı
Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda, ne senin, ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun biz de sana senin büyün gibi bir büyü getiririz. Bizimle senin aranda bir buluşma yeti ve vakti belirle ki, sen de biz de caymayalım. Düz ve geniş bir yer olsun.”

“Yemin olsun biz de sana senin büyün gibi bir büyü getiririz.” Biz de senin getirdiğinin bir benzeri ile sana karşı çıkacağız. Tâ ki insanlar bu getirdiklerinin Allah’tan gelmediğini açıkça görsünler, bunu anlasınlar.

“Bizimle senin aranda bir buluşma yeri ve vakti belirle!” âyetindeki mastardır. Sen bize bir vade belirle, demektir. Bunun sözleşilen yerin ismi (ism-i mekân) olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah’ın şu âyeti da bu anlamdadır:

“Şüphesiz ki onların hepsine vaad olunan yer cehennemdir.” (el-Hicr, 15/43) Burada “mev’id”; vaad olunan yer demektir. Aynı şekilde bunu vaad olunan zamanın ismi (ism-i zaman) olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Onlara vaad olunan zaman sabahtır.” (Hud, 11/81) Buna göre anlam şöyle olur: Sen bizim için ya belli bir gün yahut da bilinen bir yer tayin et.

el-Kuşeyrî dedi ki: Daha kuvvetli görülen bunun bir mastar olduğudur. Bundan dolayı şöyle demiştir: “Ki sen de biz de caymayalım” yani bu vaade muhalefet etmeyelim. Vaade muhalefet ise, bir şeye söz verip onu yerine getirmemek demektir, el-Cevherî dedi ki: Mîâd, vaidleşmek, vaidleşme zamanı, vaidleşme yeri demektir. “Mev’id” de böyledir.

Ebû Ca’fer İbnu’l-Ka’kâ”, Şeybe ve el-A’rec -caymayalım, ona muhalefet etmeyelim anlamındaki kelimeyi- cezm ile; şeklinde ve “belirle” fiilinin cevabı olarak okumuşlardır. Bunu merfu olarak okuyanlara göre bu kelime, “mev’id: buluşma yer ve zamanı”nın sıfatıdır. İfadenin takdiri de: Caymanın söz konusu olmadığı bir va’de, sözleşiten yer ve zaman, demek olur,

“Düz ve geniş bir yer olsun” âyetindeki “suvâ: Düz ve geniş” kelimesini İbn Amir, Âsım ve Hamza, “sin” harfini ötreli olarak, diğerleri ise esreli olarak (sivâ şeklinde) okumuşlardır. Bunlar da iki ayrı söyleyiştir. “Tuvâ ve Tivâ” gibi. Ebû Ubeyd ile Ebû Hâkim, “sin” harfinin esreli okunuşunu tercih etmişlerdir, çünkü üstün ve’fasih olan söyleyiş budur. en-Nehhâs da: Esreli okuyuş daha çok bilinen ve meşhur olan bir söyleyiştir, der. Bununla birlikte hepsi de “vav” harfini tenvinli okumuşlardır. el-Hasen’den de böyle rivâyet edilmiştir. Yine ondan farklı olarak “sin” harfini ötreli, fakat “vav” harfini tenvinsiz okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Bunun manası hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre; bu yerden başka bir yer, demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. Bir diğer görüşe göre şu demektir: Herkesin bizim açıkça ortaya koyduğumuzu, açık-seçik bir şekilde görebilecekleri düz bir yer, demektir. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır. İbn Abbâs ortalama bir yer, Mücahid insafla belirlenmiş bir yer diye açıklamışlardır. Yine Mücahid ve Katade’den, bizimle senin aranda âdil bir yer olsun, diye açıkladıkları nakledilmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Tefsir âlimleri bu kelimenin adaletli ve insaflıca bir yer anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bu da güzel bir açıklamadır. Sîbeveyh dedi ki: Sivâ ve süvâ adaletli, âdil demektir. Yani İnsaflıca belirlenmiş, iki yer arasında adaletli olan bir yer anlamında olur. Bu tabirin aslı ise med ile; “(……….): Evin ortasında oturdu” ifadesinden alınmıştır. Herşeyin vasatt ise onun en mutedil, en iyi yeri demektir. Hadiste de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın:

“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık,” (el-Bakara, 2/143) âyetini “adlen (en mutedil) demektir” diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Tefsir 2. sûre 8; Müsntsd, III, 9, 32.

Şair Züheyr şöyle demiştir:

“Bize zillet ve zulmün olmadığı bir yol gösterin ki,

Bu da bizim aramızda adaletli bir çözümü göstersin.”

Ebû Ubeyde ve el-Kutebî iki kesim arasında vasat (adaletli bir yer) demektir, diye açıklamışlardır. Ebû Ubeyde, Mûsa b. Cabir el-Halefî’nin şu beyitini zikretmektedir:

“Bizim atamız Kays yani Kays-ı Aylan ile el-Fizr arasında

Ortada (sevâ) bir yerde konaklamıştı.”

Sözü edilen “el-Fizr” Sa’d b. Zeyd-i Menat b. Temim’dir.

el-Ahfeş dedi ki: “Süvâ, sivâ” eğer “gayr: başka, dışında…” yahut ta âdil ve mutedil anlamında kullanılır ise; üç türlü söylenişi vardır. Şayet “sin”i ötreli yahut esreli söyleyecek olursak, bu sefer her iki söyleyişte de kasr ile okunur. Eğer üstün okursak med ile okunur. Buna göre “şiven ve süven” denilirken “seva” denilir. Bu da iki kesim arasında adaletli ve vasat anlamındadır. Mûsa b. Câbir dedi ki:

“Biz atamızı öyle bir yerde konaklamış bulduk ki…”

diyerek (az önce zikrettiğimiz) beyti zikreder.

“Düz ve geniş (süva) bir yer” in, orta yollu bir yer anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüşün sahibi (delil olarak) şu beyiti zikretmektedir:

“Eğer benim sevdiğim temenni etse, benden başkasına yönelmez,

Yahut ben temenni edecek olsam, ondan başkasına yönelmem.”

Senden başka bir adama uğradım, denilirken; şeklinde her üç türlü söyleyiş de kullanılabilir. İki kişi için; “Onlar bu işte eşittirler” denilebileceği gibi; de denilebilir. Çoğul için tekil şekli medli olarak kullanıldığı gibi; diye de çoğulu kullanılabilir. Kıyas dışı olmak üzere; “Onlar birbirlerine eşittirler” denilmektedir.

“(………): Yeri” kelimesi “belirle” anlamı verilen; fiilinin ikinci mef’ûlüdür. “Mev’id: Buluşma yer ve zamanı” kelimesinin mef’ûlü yahut zarfı olarak mansub kabul edilmesi uygun değildir. Çünkü bu kelime sıfat almış bulunmaktadır. Fiiller gibi amel eden isimler ise sıfat alır yahut küçültme ismi yapılacak olurlarsa artık fiile benzeyiş özellikleri ortadan kalkmış olacağından amel etmeleri uygun durmaz. Bunun ikinci mef’ûlün yerini tutan bir zarf olarak kabul edilmesi de uygun değildir. Çünkü “mev’id” kelimesinden sonra eğer bir zarf gelecek olursa, Araplar onu zarflarla birlikte gelen mastarlar gibi değerlendirmezler. Aksine bu konuda isi geniş tutarlar.

Taha 57

Dedi: “Ey Musa! Bizi yurdundan sihrinle çıkarmaya mı geldin?”

Diyanet Vakfı
Dedi ki: Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?

Kurtubi Tefsiri
“Sen büyünle bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin, Ey Mûsa” dedi.

“Sen büyünle bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin, ey Mûsa, dedi.” Fir’avun, Mûsa (aleyhisselâm)ın getirdiği bunca belge ve mucizeyi görünce bunlar büyüdür, dedi. Yani sen, insanlara sana uyulmasını, îman etmeyi gerektiren bir mucize ile geldiğin izlenimini vermek maksadıyla geldin. Tâ ki sen bu topraklarımıza ve bize üstünlük sağlayasın,

Taha 56

Biz ona bütün mucizelerimizi gösterdik, fakat o yalanladı ve karşı geldi.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz ona (Firavuna) bütün (bu) delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun, Biz ona âyetlerimizin hepsini gösterdik de o yalanladı ve yüz çevirdi.

“Yemin olsun Biz ona ayetlerimizin hepsini gösterdik.” Mûsa’nın peygamberliğine delil teşkil eden bütün mucizeleri gösterdik. Yüce Allah’ın tevhidine delil olan bütün belgeleri gösterdik, diye de açıklanmıştır.

“O yalanladı ve yüz çevirdi” îman etmedi. İşte bu, onun inat ederek küfürde direndiğini göstermektedir. Çünkü o, bütün belgeleri, kendisine verilen haber ile duyarak değil, gözleriyle gördü, müşahede etti. Yüce Allah’ın şu âyeti da buna benzemektedir:

“Kalbleri onlara İnandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler.” (en-Neml, 27/14)

Taha 55

Sizi ondan yarattık, ona geri döndüreceğiz ve bir kez daha ondan sizi çıkaracağız.

Diyanet Vakfı
Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.

Kurtubi Tefsiri
Bîz sizi ondan yarattık. Ona İade ederiz. Bir kere daha yine ondan çıkarırız.

“Biz sizi ondan yarattık.” Âdem (aleyhisselâm)ı kastetmektedir, çünkü o yerden yaratılmıştır. Bu açıklamayı Ebû İshak ez-Zeccâc ve başkaları yapmıştır. Her bir nutfe topraktan yaratılmıştır, diye de açıklanmıştır. Kur’ân’ın zahiri de buna delildir. Ebû Hüreyre’nin de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Doğan her bir çocuğun üzerine mutlaka gömüleceği çukurun toprağından serpilir.” Bunu hafız Ebû Nuaym, İbn Şîrîn ile ilgili açtığı babta rivâyet etmiş ve: Bu Avn yoluyla gelen hadis olarak garip bir hadistir. Biz bunu ancak Ebû Âsım en-Nebîl yoluyla kaydetmiş bulunuyoruz. Bu da Basralı ilim adamlarının güvenilir ve belli başlı âlimlerindendir.

Bu hususa dair İbn Mes’ûd’dan gelen rivâyet ile geniş açıklamalar el-En’âm Sûresi’nde (6/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Atâ el-Horasanî dedi ki: Nutfe, rahime düştü mü, rahim ile görevli olan melek gider, onun gömüleceği yerin toprağından alır ve gelip bu nutfenin üzerine serper. Böylelikle yüce Allah o canlı varlığı nutfeden ve topraktan yaratır. İşte yüce Allah’ın:

“Biz sizi ondan yarattık, ona iade ederiz. Bir kere daha yine ondan çıkarırız” âyeti bu demektir.

el-Berâ b. Âzib (radıyallahü anh)ın rivâyet ettiği hadiste, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu bildirilmektedir: “Mü’min kulun ruhu çıktı mı melekler onu (semalara doğru) çıkartırlar. Kaç melek grubu yanından o ruhu geçirirlerse mutlaka onlar da; Bu hoş ve güzel ruh neyin nesidir? diye sorarlar. Onlar da: Bu -dünyada iken onun hakkında kullanılan en güzel ismini zikrederek- filan oğlu filandır, derler. O ruha kapıların açılmasını isterler, kapılar açılır. Her bir semanın mukarreb melekleri bir diğer semaya onu uğurlarlar. Nihayet yedinci semaya kadar ulaşır.

Aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurur: “Kulun lehine İlİtyyîn’de konulacak bir kitap yazınız ve onu tekrar yere iade ediniz. Çünkü ben onları ordan yarattım, onları oraya iade ederim. Bir defa daha onları yine ondan çıkartırım.” Bunun üzerine ruhu tekrar cesedine iade edilir” diye hadisin geri kafan kısmını zikreder. Müsned, IV, 287, 295-296; Hâkim, el-Müstedrek, I, 37-38.

Biz bu hadisi bütünüyle “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Aynı zamanda bu Ali (radıyallahü anh) yoluyla da rivâyet edilmiş olup es-Sa’lebî zikretmiştir.

Ölümden sonra

“ona iade ederiz. Bir kere daha” diriliş ve hesap için

“yine ondan çıkarırız.” Buradaki “bir kere daha” âyeti “ona iade ederiz” âyetine değil de “sizi ondan yarattık” âyetine râci’dir. Bu da bir kimsenin: “Dişi bir deve ve bir ev satın aldım ve bir dişi deve daha” demesine benzer. Biz sizi yerden çıkardık, ölümden sonra bir defa daha yine yerden çıkartacağız, demektir.

Taha 54

Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Elbette bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.

Diyanet Vakfı
Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allahın kudretine) işaretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Siz de yeyiniz, davarlarınıza da yediriniz. şüphe yok ki bunlarda tam akıl sahipleri için belgeler vardır.

“Siz de yiyiniz, davarlarınıza da yediriniz” âyetindeki emir mubahlık bildirmektedir.

“Yediriniz” emri “Davarlar ot otladı” “Davarların sahibi onları otlattı” yani otlağa saldı demektir. Bu fiil hem lâzım hem de müteaddi gelir.

“Şüphe yok ki bunlarda tam akıl sahipleri için belgeler vardır.”

“Akıllar” demek olup, bunun tekili; şeklinde gelir. Onlara (nihayetten gelen) bu ismin veriliş sebebi, nihayette onların görüşlerine başvurulduğundan dolayıdır. Onlara (nehyetmekten geldiği kabul edilerek) nefsi çirkinliklerden nehyedip, alıkoydukları için bu ismin verildiği de söylenmiştir.

Bütün bunları Mûsa (aleyhisselâm) şanı yüce Allah’ın varlığını “sizin Rabbiniz kimdir ey Mûsa” sözüne cevap olmak üzere Fir’avun’a karşı delil getirmek üzere söylemiştir. O böylelikle yüce yaratıcının şu anda yaptıklarının, varlığına delil gösterilmesi gerektiğini açıklamış olmaktadır,

Taha 53

Sizin için yeryüzünü bir döşek yapan, orada yollar açan ve gökten su indiren O’dur. Biz de o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık.

Diyanet Vakfı
O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.

Kurtubi Tefsiri
“O, yeryüzünü size bir döşek yapan, sizin İçin orada yollar açan ve gökten yağmur indirendir.” Biz onunla bitkilerden çifter çifter çıkardık.

“O yeryüzünü size bir döşek yapan” âyetindeki:

“O” lâfzı

“Rabbin” lâfzının bir sıfatıdır. Yeryüzünü size bir döşek yapan Rabbin yanılmaz, demektir. Bunun: hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olması da mümkündür. O, öyle bir Rabdir ki… demek olur. Kastettiğim Rab O’dur ki… anlamında takdir edilecek bir fiilin mansubu da olabilir.

Kûfeliler burada ve ez-Zuhruf Sûresi’nde (43/10. âyette); “Bir döşek” şeklinde “mim” harfini üstün “ne” harfini sakin olarak okumuşlardır. Diğerleri ise; diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bunu tercih etmişlerdir. Sebeb ise bütün kıraat İmâmlarının:

“Biz yeri bir beşik yapmadık mı?” (en-Nebe’, 78/6) âyetinde hep bu şekilde okumuş olmalarıdır. en-Nehhâs dedi ki: (Bu ittifakla okunduğu üzere) çoğul kıraati daha uygundur. Çünkü tekil kıraat, mastardır. Burası hazfedilmiş bir ifadenin yani; takdirinin kabul edilmesi halinde, mastarın kullanılabileceği bir yer değildir.

el-Mehdevî dedi ki: Bu âyeti Kûfelîler gibi okuyanların kıraatine göre bu kelimenin yaymak gibi bir anlamı ifade eden mastar olması mümkündür. Yani;” O yeri sizin için belli bir şekilde yaymıştır.” Bununla birlikte muzafın hazfedilmiş olduğu da kabul edilebilir, “O, yaygılara sahip bir özetliktedir” demek olur. Bu kelimeyi diğerleri gibi okuyanların kıraatine gelince; bunun döşek (el-fîrâş) gibi müfred olması câiz olduğu gibi “mehd”in çoğulu olup, isimler gibi kullanılarak kırık çoğul yapılmış olması da mümkündür. Diğerlerinin kıraatinin anlamı da şöyle olur; Biz orayı bir döşek ve üzerinde karar bulacağınız bir karargah kıldık, demek olur.

“Sizin İçin orada yollar açan…” âyetine şu âyetler da benzemektedir:

“Allah yeri sizin için bir sergi kılmıştır; tâ ki onun geniş yollarında gidesiniz.” (Nûh, 71/19-20);

“O ki yeri size döşek kılmış ve yolunuzu bulabilmeniz için orada size yollar da açmıştır.” (ez-Zuhruf, 43/10)

“Ve gökten yağmur indirendir” âyetinin anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/22. âyet, 164. âyet, 7. baslıkta ve el-En’âm, 6/99. âyet, 1. başlıkta ve benzer yerlerde) geçmiş bulunmaktadır.

Burada Mûsa (aleyhisselâm)ın sözleri son bulmaktadır. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz onunla…”

Bütün bunların Mûsa (aleyhisselâm)ın söylediği sözler olduğu da söylenmiştir. Yani, Biz onunla tarlaların sürülmesi ve diğer işlemlerinin yapılması suretiyle anlamındadır. Çünkü gökten indirilen su, bitkilerin çıkıp yeşermesine sebeptir.

“Çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık.” Yani çeşitli türler ve birbirine benzeyen bitkiler çıkardık. Türleri, çeşitleri birbirinden farklı değişik sınıflardan bitkiler çıkardık, anlamındadır. el-Ahfeş dedi ki; İfadenin takdiri bitkilerden çeşitli çiftler çıkardık şeklindedir. Bitkinin de çeşitli olması söz konusu olabilir. Buna göre “çeşitli” anlamındaki kelimenin “çifter çifter” kelimesinin sıfatı olabildiği gibi “bkkiler”in sıfatı da olabilir,

“Çeşitli” kelimesi bir şeyin dağılması anlamında; den alınmıştır. “Darmadağınık iş” anlamında da; denilir. “İş darmadağınık oldu” demektir. de bu anlamdadır. “Teşettüt” de böyledir. “Onu darmadağın etti, demektir. “Kavmim, benim bir olan İşimi darmadağın, etti.”kendisi darmadağın olan şey, demektir. Ru’be bir deveyi vasfederken şöyle demektedir:

“Onlarla birlikte geldi, fakat onlardan apayrı bir yol izledi,

O bu arada tozu dumana da katıyordu.”

“Dişleri eğri-büğrü ağız” demektir. “Darmadağın kişiler” “Darmadağın şeyler” demektir. Ayrı gelen kimseleri anlatmak üzere; “ayn ayrı geldiler” denilir. Tekili ise: dır. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

Taha 52

Dedi: “Onların bilgisi Rabbimin katındadır, bir kitapta. Rabbim ne yanılır ne de unutur.”

Diyanet Vakfı
Musa: Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta bulunur. Rabbim, ne yanılır ne de unutur, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır. Rabbîm yanılmaz ve unutmaz.”

Burada da yüce Allah:

“Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır” diye buyurmaktadır. Ve buna benzer daha başka âyet-i kerîmeler.

Yine ilim, ancak yazmak ile sağlam bir şekilde tesbit edilebilir. Yazdıktan sonra karşılıklı okuma, ders arkadaşlarıyla müzakere, zaman zaman kontrol etme, gereği gibi koruyup belleme, müzakere etme, soru sorma, nakilcilerin ve güvenilir ravilerin naklettiklerini kontrol etme ile ancak sağlamlaştırılabilir.

Diğer taraftan ilk nesilden yazı yazmayı mekruh gören ve bunu benimsemeyenlerin bu tutumlarının sebebi, henüz kendileri ile Peygamber arasında fazla bir zaman geçmemiş olması, isnadda zikredilen ravilerin sayısının az olması ve yazmak suretiyle yazanın yazdığına güvenerek, İsnadı ihmal edeceğinden yahut da onu iyice belleyip gereğince amel edeceğinden yüz çevirmelerinden korkulmasıdır.

Şimdilerde ise aradaki zaman uzayıp gittiğine, isnadda zikredilenlerin sayısı zaman kısa olmadığından dolayı çok olduğuna, sened yolları değişik olduğuna, nakilde bulunanların isimleri birbirine benzediğine, nisyan denilen âfet ârız olduğuna, yanılmadan emin olunmadığına göre; ilmin, yazmak suretiyle kaydedilmesi daha uygundur ve konu ile ilgili şüpheleri gidericidir. Hem yazmanın vücubuna dair deliller de daha kuvvetlidir.

Ebû Saîd’in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmiş olduğu ve Müslim tarafından kaydedilmiş bulunan: “Benden bir şey yazmayın, kim Kur’ân’ın dışında bir şey yazmış ise onu silsin” Müslim, Zühd 72; Dârimi, Mukaddime 42; Müsned, III, 12, 21, 39, 56. hadisini delil getiren kimseye cevabımız şudur:

Bu önceleri böyleydi, daha sonra yazmaya dair vermiş olduğu emir ile Ebû Şah ve başkalarına bunu mubah kılmış olması ile nesh edilmiştir. Aynı şekilde bu Kur’ân-ı Kerîm’e, Kur’ân’dan olmayan şeylerin karışmasını engellemek içindi. Yine Ebû Said’den gelen rivâyet de böyledir: Biz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hadis yazmamıza izin vermesini çok istedik, fakat kabul etmedi. Dârimî, Mukaddime 42

Eğer bu hadis sağlam ve bellenmiş bir hadis ise bu hicretten önce ve hadisle uğraşıp Kur’ân’ın ihmal edileceğinden emin olunmadığı dönemlerde olmuş olmalıdır.

3- Hadisin Yazılmasında Dikkat Edilecek Hususlar:

Ebû Bekr el-Hatib dedi ki: Hadisin siyah (mürekkep) ile yazılması gerekir. Sonra özellikle renkli değil de siyah mürekkebin kullanılması gerekir. Çünkü siyah, renklerin en koyusudur. Ve siyah mürekkep en uzun ömürlüdür. İlim ehlinin de aleti, marifet sahiplerinin aracıdır.

Abdullah b. Ahmed b. Hanbel’in naklettiğine göre o şöyle demiş: Bana babam anlattı, dedi ki; Şâfiî, beni meclisinde bulunduğum bir sırada gömleğimin üzerinde bulunan mürekkebi gizlemeye çalışırken gördü ve; Onu niye örtüp saklıyorsun, dedi.

Elbise üzerinde mürekkep mertliktendir, çünkü onun gözlere görünen rengi siyah olsa bile basiretlerde görünen rengi beyazdır.

Halid b. Yezid de dedi ki; Hadis ile uğraşan kimsenin elbisesinde mürekkep gelinin elbisesindeki hoş koku gibidir. Ebû Abdullah el-Belevî bu anlamda şöyle demiştir:

“Mürekkep hokkalarının mürekkebi erkeklerin kokusudur,

Kadınların kokusu ise zaferandan yapılır.

Bu bunların elbiselerine yakışır,

Öteki de iffetli kadının elbisesine yaraşır.”

el-Maverdî’nin naklettiğine göre Abdullah b. Süleyman şunu anlatmış: Elbiselerinin bir tarafı üzerinde bir sarılık izi görünce, hokkadan mürekkep alıp o sanlığı onunla boyamış, sonra da: Bizim için mürekkep zaferandan daha güzeldir, diyerek şu beyti okumuş:

“Zaferan bakirelerin kokusudur,

Mürekkep hokkalarının mürekkebi de erkeklerin kokusudur.”

4- Yanılmayan ve Unutmayan Yüce Allah:

“Rabbim yanılmaz ve unutmaz” âyetinin anlamı hususunda beş görüş vardır:

Birinci Görüş: Bu, yeni bir ifadenin başlangıcıdır. Yüce Allah bu iki vasıftan tenzih edilmektedir. Bundan önce de ifade “bir kitaptadır” âyetinde bitmiştir. ez-Zeccâc da böyle demiştir. “Yanılmaz” anlamı verilen; ise:

“Biz yerde helâk olduktan, sonra mı…” (es-Secde, 32/10) âyetinde geçtiği gibi “helâk olmak (ölmek)” anlamında kullanılmıştır. “Ve unutmaz” hiçbir şey unutmaz demektir. Böylelikle yüce Allah’ı helâk olmaktan ve unutmaktan tenzih etmiş olmaktadır.

İkinci’ Görüş: “Rabbin yanılmaz” hata etmez demektir. Bu açıklama İbn Abbâs’a göredir. Yani, Rabbim kâinatı idare etmekte asla hata etmez. Birisine eğer süre tanırsa bir hikmet dolayısıyla ona süre tanır. Birisinin de azabını çabucak vermişse yine bir hikmet dolayısıyla azabını acilen vermiştir.

Üçüncü Görüş: “Yamlmaz” âyeti kaybolmaz anlamındadır. İbnu’l-A’rabî şöyle demiştir: “Daların aslı kayboluştur. Meselâ, bir kimse ezberlediği ve bellediği şeyi unutursa; denilir. Buna göre “Rabbim, yanılmaz ve unutmaz” âyeti, O’ndan hiçbir şey kaybolmaz ve O (bilgisiyle) herşeyin yanındadır, demektir.

Dördüncü görüş: ez-Zeccâc tarafından ifade edilmiş, en-Nehhâs da benimsemiştir âyetin en uygun açıklaması da bu görünmektedir: Yüce Allah kendisinin hiçbir şekilde yazı yazmaya ihtiyacı olmadığını haber vermektedir. Yani hiçbir şeye dair bilgi ve onun bilinmesi O’ndan uzak değildir ve onlara dair bildiklerinden hiçbir şeyi de unutmaz.

Derim ki: Bu açıklama İbnu’l-Arabi’nin açıklamasının kapsamı içerisindedir.

Beşinci Görüş: “Rabbim yandmaz ve unutmaz” âyeti “bir kitaptadır” âyetinin sıfatı konumundadır. Yani bu kitap yüce Allah’tan kaybolmaz, çıkmaz. “Ve unutmaz” bu kitabı da hiçbir şekilde unutmaz, demektir, O halde bunların ikisi de “bir kitaptadır” in sıfatı durumundadır. Bu açıklamaya göre de âyet-i kerîmede ifade muttasıldır ve “bir kitaptadır” âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. Araplar bulamadıkları bir şeyi anlatmak maksadıyla; “O şeyi kaybettim” derler. Bir şeyi bıraktıkları yerde bulamayacak olurlarsa; “Ben onu bıraktığım yerde bulamadım” derler.

el-Hasen, Katade, Îsa b. Ömer, İbn Muhaysın, Âsım el-Cahderî ile Şibl’in rivâyetine göre İbn Kesîr; diye okumuştur. Bunun da; Rabbim onu kaybetmez ve unutmaz, demektir. İbn Arafe der ki: Araplara göre dalâlet asıl maksadın dışındaki bir yolu izlemektir. Mesela; “Yolu kaybetti (şaşırdı), o şeyi yitirdi” denilir. İşte “ya” harfini öneli okuyanların kıraati de buradan gelmektedir. O kaybetmez, yitirmez demektir. Arapların bu konuda anlatım şekilleri böyledir.

Taha 51

Dedi: “Önceki nesillerin durumu ne olacak?”

Diyanet Vakfı
Firavun: Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak? dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir?” dedi.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Geçmiş Kavimler:

“Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir?” Onların durumu nedir? Halleri nedir? Mûsa (aleyhisselâm) kendisine onların bilgisinin Allah’ın nezdinde olduğunu bildirdi. Yani bu senin hakkında soru sorduğun şey, gayb ümindendir. Yüce Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı ve kendisinden başka kimsenin bilmediği bir bilgi türündendir. Ben de ancak senin gibi bir kulum. Bana gayblan bilenin verdiği haberlerden başkasını bilmem. Geçmiş asırlardaki kavimlerin durumlarına dair bilgi yüce Allah’ın nezdinde Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunuyor.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Önceki asırların ahalisinin bunu kabul etmeyişlerinin sebebi nedir? Yani neden onlar da senin Rabbinden başkasına ibadet ettikleri halde yok olup gittiler?

Şöyle de açıklanmıştır; O, Mûsa (aleyhisselâm)a önceki nesillerin amelleri hakkında soru sormuştur. O da kendisine bu amellerinin Allah tarafından tesbit edilmiş olduğunu ve O’nun nezdindeki bir kitapta kayıtlı bulunduklarını bildirdi. Yani bunların yaptıkları yazılıdır. Yarın onlara bu amellerinin mükâfatını ya da cezasını verecektir.

Mûsa (aleyhisselâm) “kitap” ile Levh-i Mahfuz’u kastetmiştir. Bunun kimi meleklerle birlikte bulunan bir kitap olduğu da söylenmiştir.

2- İlimlerin Tedvin Edilip Yazılmaları ve Hadisin Yazılması:

Bu âyet-i kerîme ve buna benzer geçmiş ve gelecek olan âyetler, ilimlerin tedvin edilip unutulmamaları İçin yazılmaları gerektiğine delil teşkil etmektedir. Çünkü ezberlemek, yanlışlık ve unutmak gibi bir takım tehlikelere maruz kalabilir. İnsan bazen duyduğunu ezberlemeyebilir, O bakımdan bu bilgiyi elden kaçırmamak için onu yazı ile belgeler.

Bizler muttasıl bir isnad ile Katade’den şunu rivâyet ediyoruz: Ona: Senden duyduklarımızı yazalım mı? diye sorulmuş. O da şöyle demiş: Latif ve Habir olan, sana yazdığını haber vermişken seni yazmaktan alıkoyan nedir? Çünkü O: “Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz” diye buyurmuştur.

Müslim’in, Sahih’inde kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah yaratıkları yaratmayı hükmettiğinde, Kendisine ait ve nezdinde bulunan kitabında, Kendi üzerine şunu yazdı: Şüphesiz rahmetim gazabımı geride bırakır. ” Buhârî, Tevhki 15, 22, 28, 55, BedVl-Halk I; Müslim, Tevhe 14-16; Tirmizî, Deavâi 99; İbn Mâce, Mukaddime 13, Zühd 35; Müsned, 11, 242, 258, 260, 313, 358…

el-Hatib Ebû Bekr de senedini kaydederek Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini nakleder: Ensar’dan bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda oturur, ondan hadis dinler. Bu onun hoşuna gider, fakat onu bellemezdi. Bu halinden, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a şikayette bulundu. Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ben senden hadislerini dinliyorum, hoşuma da gidiyor, fakat onu belleyemiyorum. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yazı yazmaya işaret ederek: “Sağ elinin yardımını al” diye buyurdu Tirmizî, İlm 12

Bu açık bir nasstır. Ashab’in ve Tabiînin Cumhûru ilmin yazılarak, tedvin edilmesinin câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hac’da irad etmiş olduğu hutbenin, Yemen’den bir adam olan Ebû Şah’ın yazılıp kendisine verilmesini istemesi üzerine yazılmasını emretmişti. Bunu da Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Lukata 7, Diyât 8; Müslim, Hacc 447, 448; Ebû Dâvûd, Menâsik 89, Diyât 4; Tirmizî, İlm 12; Müsned, II, 23S

Amr b. Şuayb babasından, o dedesinden rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İlmi yazı ile kaydediniz.” Hâkim, el-Müstedrek, I, 106

Muaviye b. Kurra dedi ki: İlmi yazmayan kimsenin ilmi ilim olmaktan çıkar.

Kimileri de yazmanın yasak olduğu kanaatindedir. Ebû Nasra rivâyet ederek dedi ki: Ebû Said’e: Sizin bu hadisinizi yazalım mı diye sorulmuş, o da: Siz bunu niye Kur’ân gibi değerlendiriyorsunuz? Bunun yerine biz nasıl ezbedediysek, siz de öylece ezberleyin, demiştir.

Yazmayanlar arasında en-Nehaî, Yûnus b. Ubeyd ve Halid el-Hazzâ da vardır. Halid dedi ki: Tek bir hadis müstesna hiçbir şey yazmadım. Onu da ezberledikten sonra sildim. İbn Avn ve ez-Zührî de yazmayanlardandır. Bunların kimisi önce yazar, sonra onu ezberledikten sonra silerdi. Böyle yapanlardan birisi Muhammed b. Şîrîn ve Âsım b. Damra’dır,

Hişanı b. Hassan dedi ki: Ben “el-A’mâk hadisi” diye bilinen hadis dışında asla hadis yazmadım. Onu da ezberledikten sonra sildim.

Derim ki: Biz Halid el-Hazzâ’dan da bunun benzeri bir sözü zikretmiş bulunuyoruz. “el-A’mâk” diye bilinen hadisi de Müslim, kitabının sonlarında rivâyet etmiş bulunmaktadır: “Rumlar, el-A’mâk denilen yere -yahut ta şüphe raviden olmak üzere Dâbik’a inmedikçe… kıyâmet kopmayacaktır.” Müslim, Fiten 34. Bu hadisi Müslim, Fiten bölümünde zikretmiş bulunmaktadır.

Kimisi de ezberler, sonra da ezberlediğini yazardı. el-A’meş, Abdullah b. İdris, Huşeym ve başkaları bunlardandır. Bu da ezberleme için bir ihtiyattır. Genel olarak yazmak daha İyidir,

Âyetler ve hadisler de bu doğrultuda vârid olmuştur. Ömer, Ali, Câbir ve Enes (Allah hepsinden razı olsun) rivâyet edilen kanaat bu olduğu gibi; onlardan sonra gelen el-Hasen, Atâ, Tavus, Urra b. ez-Zübeyr gibi tabiînin büyükleri ile onların ardından gelen ilim ehlinden de nakledilen kanaatler bu doğrultudadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Bir de ona levhalarda herşeye ait bir öğüt ve herşeye dair açıklamayı yazdık.” (el-A’raf, 7/145);

“Yemin olsun Biz, Tevrat’tan sonra Zebur’da: Arza Benim salih kullarım mirasçı olur, diye yazdık.” (el-Enbiya, 21/105);

“Bize hem bu dünyada, hem de âhirette iyilik yaz.” (el-A’raf, 7/156);

“Küçük-büyük herşey satır satır yazılıdır.” (en-Necm, 54/52)

Taha 50

Dedi: “Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra yol gösterendir.”

Diyanet Vakfı
O da: Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, bütün herşeye hilkatini verip sonra da ona doğru yolu gösterendir” dedi.

Mûsa:

“Rabbimiz, bütün herşeye hilkatini verip, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi,” Yani bizim Rabbimiz sıfatları ile bilinir, O’nun, O filandır denilecek şekilde (mahlukat gibi) özel bir ismi yoktur. Aksine o bütün kâinatı yaratandır. Her bir yaratığa belli şekil ve sureti veren O’dur. Eğer onlarla konuştuğunda her ikisi de cevap vermiş olsalardı, yüce Allah’ın: Rabbimiz… dediler, diye buyurması gerekirdi.

“Hilkatini” anlamındaki lâfız, “verip” anlamındaki fiilin ilk mef’ûlüdür. Yani O, herbir şeye gerek duydukları şekilde ve kendilerine uygun olacak şekilde hilkatlerini verendir. Yahut ikinci mef’ûl de olabilir. Yani herbir şeye suretini ve ondan sağlanacak faydaya uygun olan şeklini veren O’dur. Bu; geleceği üzere ed-Dahhak’ın görüşüne göredir.

“Sonra da doğru yolu gösterendir” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve es-Süddî şöyle demişlerdir: O her bir şeye kendi türünden onun öbür tekini, eşini vermiş, sonra da onunla ilişki kurma yolunu, yiyecek elde etme, içecek elde etme ve meskene sahip olma yolunu göstermiştir.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Sonra ona kaynaşmak, bir araya gelmek ve çiftleşmek yolunu göstermiştir.

el-Hasen ve Katade dedi ki: O her bir şeye kendisine uygun olanı vermiş ve halini ıslâh edip, düzeltecek olanı göstermiştir.

Mücahid de şöyle demektedir: O her bir şeye bir SÛRE vermiştir ki, insanların yaratılış ve suretlerini diğer hayvanlara, canlılara vermediği gibi, hayvanlara verdiği yaratılışı da insanlara vermemiştir, O her bir şeyi ayrı ayrı yaratmış ve belli bir ölçü ile takdir etmiştir. Şair şöyle demektedir:

“Her bir şeyi O ayrı bir hilkatte yaratmıştır.

İşte Allah böyledir, O ne dilerse yapar.”

Yani O, dilediği gibi yaratır ve suret verir, Bu Atıyye ve Mukâtil ’in de görüşüdür.

ed-Dahhak dedi ki: Her bir varlığa kendisine uygun ve kendisinden beklenen faydaya elverişli bir hilkat vermiştir. Yani eli yakalamak, ayağı yürümek, dili konuşmak, gözü görmek, kulağı işitmek için yaratmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Her bir şeye ilham ettiği bilgi yahut sanatı vermiştir.

el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: O erkeği kadın için yaratmıştır. Her bir erkeğe de kendisine uygun dişiler yaratmıştır. Sonra da erkeğin dişisine gideceği yolu göstermiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: O her bir şeye kendi yaratılışının bir benzerini vermiştir.

Derim ki: Bu İbn Abbâs’ın açıklaması ile aynı anlamı ifade eder. Ayet-i kerîme genel anlamı ile bütün bu görüşleri kapsar. Zaide, el-A’meş’den: “Herşeye hilkatini verip…” âyetini (son kelimedeki) “lâm” harfini cezm yerine üstün ile okumuştur. Bu aynı zamanda İbn Ebi İshak’ın da kıraatidir. Ayrıca bunu Nusayr, el-Kisaî’den ve başkalarından da rivâyet etmiştir. Şu demektir: O, Âdemoğullarına gerek duydukları herşeyi verendir.

Her iki kıraat mana itibariyle birbirine uygundur.

Taha 49

Dedi: “Ey Musa, Rabbiniz kimdir?”

Diyanet Vakfı
Firavun: Rabbiniz de kimmiş, ey Musa? dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Sizin Rabbiniz kimdir? Ey Mûsa” dedi.

“Sizin Rabbiniz kimdir? Ey Mûsa.” Fir’avun’un, Harun’u söz konusu etmeyip, Mûsa’yı söz konusu ettiğinin belirtilmesi, âyet sonları (arasında uyum) dolayısıyladır.

Şöyle de açıklanmıştır: Özellikle onun ismini söylemesi, risaletin, yüce Allah ile konuşmanın ve mucizelerin sahibinin o oluşundan dolayıdır.

Bir diğer görüşe göre; her ikisi de -Harun susuyor idiyse dahi- risaleti tebliğ etmişlerdir. Çünkü konuşma esnasında ancak bir kişi konuşabilir. Birisinin sözü kesildi mi öbürü onu destekler ve te’yid eder. Böylelikle buradan hareketle biz bir ilmî fayda elde ediyoruz, İki kişiye bir görev verilecek olursa, bu görevi onlardan birisi yerine getirirken diğeri kişi de onun yanında bulunmakla birlikte, kimi zaman ona ihtiyaç duyulur, kimi zaman ihtiyaç duyulması dahi onlar kendilerine verilen görevi eksiksiz yerine getirmiş, onu ifa etmiş ve mükâfat almayı haketmiş olurlar. Çünkü yüce Allah:

“İkiniz Fir’avun’a gidin” (43, âyet);

“Sen ve kardeşin… gidin” (42. âyet) ve; “Ona deyiniz ki” diye buyurmakta ve her ikisine de gidip ona emredilenleri söylemelerini emretmiş bulunmaktadır. Sonra yüce Allah Fir’avun’un onlara hitap ettiğinde: “Sizin Rabbiniz kimdir?” dediğini haber vermekte ve bununla Harun’un da Mûsa (ikisine de selam olsun) ile birlikte olduğunu bildirmektedir.

Taha 48

“Bize, yalanlayan ve yüz çeviren kimseye azap geleceği vahyolundu.”

Diyanet Vakfı
Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten bize: Muhakkak azâb, yalanlayan ve yüz çevirenler üzerinedir, diye vahyolundu.”

“Gerçekten bize: Muhakkak azâb” yani dünya hayatında yok olup, helâk olmak, âhiret hayatında da cehennemde ebedi kalmak, Allah’ın peygamberlerini

“yalanlayan ve” îman etmekten

“yüz çevirenler üzerinedir, diye vahyolundu.” İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme muvahhidler için en büyük ümit kaynağıdır, çünkü onlar ne yalanlamışlardır ne de yüz çevirmişlerdir.

Taha 47

Ona gidin ve deyin ki: “Biz, Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara işkence etme. Sana Rabbin tarafından bir ayet getirdik. Doğruya uyanlara selâm olsun.”

Diyanet Vakfı
Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.

Kurtubi Tefsiri
“Artık ona varıp deyiniz ki: Muhakkak biz senin Rabbin tarafından gönderilmiş rasûlleriz. O halde İsrailoğullarını bizimle gönder. Onlara azâb etme! Biz sana Rabbin tarafından bir âyet ile geldik. Selâm olsun hidayete uyanlara.

“Artık ona varıp deyiniz ki Muhakkak biz senin Rabbin tarafından gönderilmiş rasûlleriz” âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani sonra ona gittiler ve ona bu sözleri söylediler.

“O halde İsrailoğullarını bizimle gönder.” Onları serbest bırak.

“Onlara” angarya işlerle ve yaptıkları işlerde onları yormak suretiyle

“azâb etme!”

İsrailoğulları Fir’avun’un eli altında oldukça çetin bir azap içerisinde bulunuyorlardı. Oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çamur, kerpiç ve şehir inşaatında altından kalkamayacakları işlerle onları yükümlü tutuyordu.

“Biz sana Rabbin tarafından bir âyet ile geldik.” İbn Abbâs dedi ki: Bununla âsa ve el mucizelerini kastetmektedir.

Denildiğine göre Fir’avun ona: Bu mucize nedir? diye sormuş; o da elini gömleğinin yakasına soktuktan sonra güneş ışığını andıran bir parıldayış ile bembeyaz çıkarıvermişti. Onun ışığı, güneşin nurunu gölgelemişti, buna hayret etti. Asa mucizesini ona ancak toplandıkları tören gününde göstermişti.

“Selam olsun hidayete uyanlara!” ez-Zeccâc dedi ki; Yani hidayete uyan kimse yüce Allah’ın gazabından ve azabından kurtulmuş, esenliğe kavuşmuş olur. O bu ifadesiyle ona selam vermek maksadını gülmemişti. Buna delil ise bu sözlerinin karşılaşmalarının veya hitabının başında söylenmemiş olmasıdır.

el-Ferrâ’ dedi ki: “Selam hidayete uyanlara!” demek kasdı ile; ile demek arasında bir fark yoktur.

Taha 46

Dedi: “Korkmayın. Ben sizinle beraberim. İşitir ve görürüm.”

Diyanet Vakfı
Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Korkmayın! Çünkü Ben sizinle beraberim. İşitir ve görürüm.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Korkmak Fıtrîdir:

İlim adamları dedi ki: Onların da sair İnsanlarda olduğu gibi kendileri adına korkmaları üzerine, yüce Allah kendilerine Fir’avun’un da, kavminin de onlara eziyet verme imkânı bulamayacağını haber verdi, öğretti.

Bu âyet-i kerîme, ben korkmam diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir. Düşmanlardan korkmak yüce Allah’ın peygamberlerinin, velilerinin -kendisini bilip ona güvenmelerine rağmen- bir sünnetidir,

Hasan-ı Basrî’nin -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- kendisine Âmir b. Abdullah hakkında haber verene söylediği sözleri gerçeklen güzeldir. Bu kişiye göre Âmir b. Abdullah arkadaşları ile birlikte Şam yolunda bir suyun kenarında konaklamışlar. Arslan gelip onlarla suyun arasında durmuş. Âmir suya kadar gitmiş, ihtiyacı olan suyu almış. Kendisine: Kendini tehlikeye attın, denilince şöyle demiş: Kılıç ve mızrakların karnıma teker teker saplanmaları yüce Allah’ın benim kendisinden başka bir şeyden korktuğumu bilmesinden daha sevdiğim bir iştir. Bunu duyan Hasan-ı Basrî şöyle demiş: Âmir’den daha hayırlı olanlar korkmuş, Mûsa (aleyhisselâm) haber getiren kişi kendisine: “İleri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar. Çık git, muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim” deyince korku ile etrafı gözeterek o şehirden çıkıp:

“Rabbim, beni zâlimler topluluğundan kurtar.” (el-Kasas, 28/20) demişti. Yine onun hakknıda şöyle buyurulmaktadır:

“Nihayet şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti.” (el-Kasas, 28/18) Bu buyruklarda korktuğunu gördüğümüz gibi; sihirbazlar da iplerini ve sopalarını yere bıraktıkları hali anlatırken:

“Mûsa içten içe bir korkuya kapıldı. Biz ona: Korkma dedik, çünkü üstün gelecek olan sensin.” (Tâ-Hâ, 20/67-68) diye buyurmaktadır.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Medine çevresinde müslümanları ve mallarını korumak maksadıyla Hendeği kazması da bu kabildendir. Halbuki o hiçbir kimsenin ulaşamayacağı seviyede Rabbine tevekkül eden ve O’na güvenen kimse idi. Diğer taraftan herkesin de bildiği gibi; onun ashabı kendi yurtlarını bırakıp bir sefer Habeşistan’a, bir başka sefer Medine’ye göç ettiler. Çünkü Mekke müşriklerinin kendilerine zarar vereceğinden korkuyorlardı. Kendilerine yapacakları işkencelerle dinleri sebebiyle azaba uğratılmaktan korktukları için kaçıyorlardı.

Ömer (radıyallahü anh) da Esma binti Umeys’e: Biz sizden önce hicret ettik. O bakımdan sizden daha çak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a yakın olmaya hak sahibiyiz deyince, Esma binti Umeys şu cevabı vermişti: Doğruyu söylemedin ey Ömer, asla. Allah’a yemin ederiz, sizler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idiniz. O aranızdaki açları yedirir, cahillerinize öğüt verirdi. Biz ise Habeşistan’da bizimle akrabalıkları bulunmayan, bize uzak, (dinlerini) buğz ettiğimiz bir diyarda -yahut bir yerde- bulunuyorduk. Bu ise Allah ve Rasûlü uğrunda idi. Allah’a yemin ederim, senin bu söylediklerini Rasülullah’a nakletmedikçe ne bir yemek yiyeceğim, ne de bir şey içeceğim, Biz orada eziyetler görüyorduk ve korkuyor idik… Hadisi uzun uzadıya Müslim rivâyet etmektedir. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 169

İlim adamları der ki: Yüce Allah’ın Âdemoğullarının nefislerinde yaratmış olduğu tabiatın dışında, kendisi hakkında haber veren kimseler yalancıdırlar. Yüce Allah İnsanın tabiatına kendisine zarar ve acı verecek yahut telef edecek şeylerden kaçmayı yerleştirmiştir.

Yine dediler ki: Düz bir arazide saldırgan ve yırtıcı bir hayvandan kendisini sallallahü aleyhi ve sellemunacak kılıç, mızrak, ok, yay ve buna benzer hiçbir silahı bulunmayan kimseye bu halinden daha zararlı hiçbir şey yoktur.

2- Allah’ın Beraberliği:

“Çünkü Ben sizinle beraberim” yardımım, desteğim ve Fir’avun’a kadir oluşumla beraberim demektir. Bu bir kimsenin emir tarafından himaye edilişini anlatmak istediği zaman:

Emir filan kişi ile birliktedir, demeye benzer.

“İşitir ve görürüm” yani hiçbir gizli şeyin dahi kendisinden gizli ve saklı kalmayacağını ve herşeyi bilip, idrâk ettiğini anlatmaktan ibarettir. Âlemlerin Rabbi Allah’ın şanı ne yücedir!

Taha 45

Dediler ki: “Rabbimiz, onun bize aşırı davranmasından ya da azgınlık etmesinden korkuyoruz.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.

Kurtubi Tefsiri
“Ey Rabbimiz! Biz, bize karşı aşın gitmesinden veya azgınlığını arttırmasından korkarız” dediler.

“Ey Rabbimiz! Biz bize karşı aşırı gitmesinden veya algınlığım arttırmasından korkarız, dediler” âyeti ile ilgili olarak ed-Dahhak: “Aşırı gitmedi acele etmesi diye; “azgınlığını arttırmasını da haddi aşarak düşmanca davranması diye açıklamıştır. en-Nehhâs da şöyle demektedir: İfadenin takdiri şöyledir. Biz, bizim aleyhimize aşırıya kaçarak olmadık bir iş yapacağından korkarız. el-Ferrâ’ dedi ki: “Bir işi yaptı” demektir. ise aşırıya gitti, anlamındadır. “Terketti” demektir.

Cumhûr: “Aşırı gitmesi” şeklinde “ya” harfini üstün “ra” harfini ötrelî olarak okumuştur. Bu da elini çabuk tutarak bizi cezalandırmakta acele edeceğinden korkarız anlamındadır. Su almak üzere topluluğun önünden giden kişiye; denilmesi de buradan gelmektedir. Yani bizler günahta ileriye gitmiş, aşırıya kaçmış bir kimsenin yapacağı gibi bizi azaba, işkenceye uğratacağından korkarız. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

Aralarında İbn Muhaysın’ın da yer aldığı bir kesim bu kelimeyi “ya” ve “ra” harfleri üstün olarak okumuştur. el-Mehdevî dedi ki; Bu bir söyleyiş olabilir. Yine ondan “ya” harfi ötreli, “ra” harfi de Üstün olarak okuduğu da nakledilmiştir. Bunun, herhangi bir kimsenin ya da sebebin etkisi altında kalarak bize karşı acelecilik edeceğinden korkarız, demektir.

Bir başka kesim “ya” harfini ötreli “ra” harfini de esreli olarak okumuşlardır. İbn Abbâs, Mücahid, İkrime ve İbn Muhaysın da böyle okumuşlardır. Bu da bize vereceği eziyette, yapacağı işkencelerde çok ileriye gitmesinden korkarız, demek olur. Şair recez vezninde şöyle demektedir:

“Bu dev gibi adam bize çok fazla eziyet etti ve elini çabuk da tuttu.”

Taha 44

Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır ya da korkar.

Diyanet Vakfı
Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.

Kurtubi Tefsiri
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.”

2- İyiliği Emretmek, Kötülükten Nehyetmek:

“Ona yumuşak söz söyleyin” âyetinde iyiliği emredip münkerden alıkoymanın câiz oluşuna delil vardır. Ayrıca bunun, elinde güç ve kuvvet bulunduranlara kaçşı yumuşaklıkla yapılacağına da delil vardır. Bununla birlikte onun (bu güçlülere karşı) korunacağı da teminat altına alınmıştır. Nitekim: “Ona yumuşak söz söyleyin” diye buyurulduğu gibi:

“Korkmayın çünkü Ben sizinle beraberim. İşitir ve görürüm.” (46. âyet) diye buyurduğuna dikkat edelim, O halde bu şekilde davranmak, öncelikle bizim için söz konusu olmalıdır. İşte o vakit emredip alıkoyan kimse istediğini elde eder, arzusunu gerçekleştirir. Bu da açıkça görülen bir husustur.

3- Emredip Nehyetme Üslubu:

İlim adamları yüce Allah’ın:

“Yumuşak söz” âyetinin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Aralarında el-Kelbî ve İkrime’nin yer aldığı bir kesim şöyle demiştir: Bu ona künyesi ile hitap edin demektir. İbn Abbâs, Mücahid ve es-Süddî de böyle demiştir. Künyesinin de Ebû’l-Abbas olduğu söylenmiştir. Ebû’l-Velid olduğunu, Ebû Murre olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşe göre, kâfir bir kimse ileri gelen, etkin ve müslüman olması ümit edilen birisi İse, künyesiyle hitap etmek caizdir. Müslüman olacağı ümit edilmese dahi bu câiz olabilir. Çünkü ümitlenmek belli ameli gerektiren hakikat değildir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)da: “Size bir kavmin nezdinde değerli olan birisi geldiği takdirde ona değer veriniz.” İbn Mâce, Edeb 19; ayrıca bk. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 42 diye buyurmuş ancak, müslüman olacağını ümit ederseniz diye buyurmamıştır. İşte kâfire künyesi ile hitap etmek te ona değer vermenin bir parçasıdır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Safvan b. Umeyye’ye; “İn ey Vehb’in babası” diyerek, ona künyesiyle hitab etmiş. Sa’d’a da: “Ebû Hubab’ın söylediklerini duymuyor musun?” demiş ve bununla da Abdullah b. Ubeyy’i kastetmiştir.

İsrâiliyât’ta rivâyet edildiğine göre Mûsa (aleyhisselâm) bir sene boyunca Fir’avun’un kapısında ayakta bekledi. O dışarı çıkıncaya kadar ona sözünü ulaştıracak bir elçi bulamadı ve aralarında yüce Allah’ın bize nakletmiş olduğu olay cereyan etti.

Bu da ondan sonra gelen mü’minlere zâlimler ile aralarında geçecek olaylara dair bir teselli kaynağıdır. Hidayet bulanları en iyi bilen senin Rabbindir. Yine denildiğine göre Mûsa ona: Benim getirdiklerime îman eder, âlemlerin Rabbine ibadet edersen, ölüme kadar asla yaslanmamak üzere genç kalacaksın, yine ölünceye kadar elinden alınmayacak hükümdarlığın olacak ve dörtyüz yıl yaşayacaksın, öldüğün takdirde de cennete gireceksin. İşte sözü edilen “yumuşak söz” budur.

İbn Mes’ûd da şöyle demektedir; “Yumuşak söz” yüce Allah’ın bize aktardığı üzere şunlardır:

“De ki: Sen temizlenmek istiyor musun? İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim de korkâsın?” (en-Nâziât, 79/18)

“Yumuşak söz”ün, Mûsa (aleyhisselâm)ın söylediği şu sözler olduğu da söylenmiştir: Ey Fir’avun, biz âlemlerin Rabbi olan senin de Rabbinin elçileriyiz.

Ona bu şekilde Fir’avun adıyla hitap etmesinin sebebi, kendisine hitap edildiğinde kullanılan isimler arasında en sevdiği ismin o oluşundandır. Nitekim hükümdar, kral vb. isimler de bu kabildendir.

Derim ki: “Yumuşak söz” sert olmayan sözdür. “O şey yumuşadı, yumuşar” denilir. “Yumuşak” denildiği gibi “ya” harfi şeddesiz ve sakin olarak da kullanılır, çoğulu da şeklinde gelir.

Mûsa (aleyhisselâm)a, Fir’avun’a yumuşak söz söylemekle emrolunduğuna göre; ondan daha aşağı mertebede bulunan kimselerin de hitabında buna uyması daha uygundu. İyiliği emrederken sözlerinde buna dikkat etmesi daha uygundur. Nitekim yüce Allah el-Bakara Sûresi’nde (2/83- âyet, 8. başlıkta) geçtiği üzere

“insanlara güzellikle söz söyleyin” (el-Bakara, 2/83) diye buyurmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

4- Öğüt Alması Yahut Korkması Umulan Fir’avun:

“Belki öğüt alır yahut korkar” âyetinin anlamı şudur: Yani sizin umudunuza ve sizin beklentinize göre bu böyledir. Burada umut ve beklenti insanlar ile ilgilidir. Nahivcilerin büyüklerinden Sîbeveyh ve başkaları böyle demiştir. Buna dair açıklama el-Bakara Sûresi’nin de baş taraflarında (2/21. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccâc dedi ki: “Belki, umulur ki…” kelimesi umut ve beklenti ifade eden bir kelimedir. Yüce Allah akıllarıyla kavrayacakları bir üslupla onlara hitab etmiştir. Burada edatın soru anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani bak bakalım, o öğüt alacak mı? demektir. Bunun; anlamında olduğu da söylenmiştir. (Öğüt alsın yahut korksun diye, demek olur.)

Bir görüşe göre bununla yüce Allah, Harun’un Mûsa’ya: “Belki o öğüt alır yahut korkar” diye söylemiş olduğunu haber vermektedir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir; Kur’ân-ı Kerîm’deki bu ve benzeri umut ve beklenti ifade eden edatların tamamı fiilen meydana gelmiş ve gelecek hususlar hakkında kullanılmıştır. Fir’avun da boğulduğu esnada hatırlamış ve korkmuş, bu sebebten dolayı da:

“İsrailoğullarının îman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım.” (Yûnus, 10/90) demiş, ancak bu îman ona fayda vermemişti. Bu açıklamayı Ebû Bekr el-Verrâk ve başkaları yapmıştır.

Yahya b. Muâz da bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Ben ilâhım, diyen kimselere karşı senin yumuşak davranman bu şekilde olması gerektiğine göre, ilâh bizzat sensin diye(rek ortak koşa)nlara karşı yumuşak davranman nasıl olmalıdır?

Bir diğer açıklama da şu şekildedir: Fir’avun, Mûsa kendisini davet ettiğinde söylediği sözlere dikkat etti. Bu hususta hanımıyla danıştı, o îman etti ve ona da îman etmesi yönünde telkinde bulundu. Haman ile danıştı, Haman: Sen önceleri her şeyin sahibi bir kral iken başkasının mülkü olacaksın. Rab iken başkasının rabliğini kabul edeceksin, bunun için yapma, dedi, Sonra da: Ben sana gençliğini geri veririm dedi, sakalını siyaha boyadı. İlk saç boyayan o oldu.

Taha 43

Firavun’a gidin. Çünkü o azdı.

Diyanet Vakfı
Firavuna gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.

Kurtubi Tefsiri
“İkiniz Fir’avun’a gidin. Çünkü o, haddini aşmıştır.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Hitab Mûsa ve Harun’adır:

Yüce Allah’ın:

“İkiniz Fir’avun’a gidin” âyetinden önce:

“Sen ve kardeşin âyetlerimle gidin” (Tâ-Hâ, 20/40) denilmişti. Burada ise “ikiniz gidin” denilmektedir. Bu şöyle açıklanmıştır: Yüce Allah bu âyet-i kerîmede Mûsa ve Harun’a, Fir’avun’a davette bulunmak üzere gitmelerini emretmektedir. Önce yalnızca Mûsa’ya -ona şeref kazandırmak için- hitab ettikten sonra te’kid için bunu tekrarlamış bulunmaktadır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bununla onlardan birisinin gitmesinin yeterli olmadığını açıklamaktadır. Bir diğer görüşe göre; birincisindeki emir bütün insanlara gitme emridir, ikincisinde ise Fir’avun’a gitme emri verilmiştir.

Taha 42

Sen ve kardeşin ayetlerimle birlikte gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin.

Diyanet Vakfı
Sen ve kardeşin birlikte ayetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin.

Kurtubi Tefsiri
“Sen ve kardeşin âyetlerimle gidin! Beni anmakta gevşeklik göstermeyin!”

“Sen ve kardeşin âyetlerimle gidin.” İbn Abbâs: Ona indirilmiş olan dokuz âyeti kastetmektedir, der.

“Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.” İbn Abbâs dedi ki: Risalet hususunda asla zaafa düşme. Katade de böyle açıklamıştır. Hiçbir şekilde fütura kapılmayın. Gevşemeyin, diye de açıklanmıştır. Şair dedi ki:

“Muhammed o mutlak ilâh kendisine geçmiş ve geride kalmış

(Günahlarını) bağışladığından beri Asla gevşemedi, zaaf göstermedi.”

Bu kelime zaaf göscermek, fütur göstermek, zayıflamak, bitip tükenmek anlamlarına gelir. İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Diğer yüzücüler (atlar) zaaf gösterip, yorulduklarında tırnaklarını

Sert yerlere vurup toz çıkartırlarken; (benim atını) hızlıca yürümeye devam eder.”

“Bu işi görmekte zaafa düştüm…” denilir. İsm-i faili; dir. Müennes İsm-i fail de; dır. “Ben onu zaafa düşürdüm, yordum” anlamındadır. “Filan kişi hâlâ bu işi yapmaya devam eder” demektir. Ebân da âyetin anlamını böylece açıklamış ve delil olarak da Tarafe’nin şu beytini göstermiştir:

“Sanki önlerindeki o muazzam tencereler,

Kurdukları kubbelere (çadırlara) benzer; hiç durmaksızın kaynayıp dururlar.”

Yine İbn Abbâs’tan bunun “gecikmeyin” anlamında olduğu nakledilmiştir.

İbn Mes’ûd’un kıraatinde: “Beni anmakta gevşekliğe kapılmayın” şeklindedir. Anmaktan kasıt; Bana hamdetmek, Benim şanımı, şerefimi yüceltmek ve risaletimi tebliğ etmektir.

Taha 41

Seni kendim için seçtim.

Diyanet Vakfı
Seni, kendim için elçi seçtim.

Kurtubi Tefsiri
“Ve seni Kendim için seçtim.

“Ve seni Kendim için seçtim” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Seni vahyim ve risaletim için seçtim. Burada;

“Seni… seçtim” âyetinin san’at’tan alınma, yarattım anlamında olduğu söylenmiştir. Bunun kullanma emir ve nehiylerimi tebliğ etmen için sana güç verdim, ilim öğrettim demek olduğu da söylenmiştir.

Taha 40

Hani kız kardeşin yürüyordu da diyordu ki: “Onu himaye edecek birini size göstereyim mi?” Böylece seni annene geri döndürdük ki gözü aydın olsun, üzülmesin. Sen bir can öldürmüştün, seni gamdan kurtardık ve seni çeşitli imtihanlardan geçirdik. Yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra belirlenmiş bir vakitte geldin ey Musa.

Diyanet Vakfı
Hani, kız kardeşin gidip «Ona bakacak birini size bulayım mı?» diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdire göre (bu makama) geldin ey Musa!

Kurtubi Tefsiri
“Şunu da hatırla; Kızkardeşin gelip: Buna süt verecek birini göstereyim mi size? demişti. Böylece seni yine annene döndürdük. Gözleri aydın olup üzülmesin diye. Ve sen birisini öldürmüştün ama, yine de seni gamdan kurtardık ve seni deneyip mihnetten mihnete uğrattık. Sonra Medyenliler arasında senelerce kaldın, sonra bir takdir gereği geldin Ey Mûsa!

“Şunu da hatırla ki, kızkardeşin gelip” âyetinde yer alan: “Şunu da hatırla… gelip” âyetindeki âmil ya “bıraktım” anlamındaki ya da “yetiştirilesin” anlamındaki fiildir. Bununla birlikte bunun: “Hani… vahyetmiştik” âyetinden bedel olması da mümkündür.

Kızkardeşinîn ismi da Meryem idi.

“Buna süt verecek birini göstereyim mi size? demişti.” Çünkü kızkardeşi durumunun ne olduğunu öğrenmek üzere çıkmıştı. Fir’avun, Mûsa’yı hanımına bağışlayınca ona süt emzirecek birilerini aradı. Kızkardeşi gelene kadar, kimseden süt almayı kabul etmemişti. Onu alıp göğsüne dayadı ve memesini ona verdi. Hemen sevinçle onu emmeye koyuldu, ona sen bizim yanımızda kal, dediler. Kızkardeşi: Benim sütüm yok, dedi fakat ben sizlere ona bakacak ve ona gerçekten samimiyetle muamele edecek birilerini gösterebilirim, dedi. Bu kimdir? dediler. Benim annemdir, dedi. Peki sütü var mı? diye sordular. Kardeşim Harun’un sütünü ona verir, dedi. Harun, Mûsa’dan bir yaş daha büyüktü. Üç yaş ve dört yaş daha büyük olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: Fir’avun, İsrailoğullarına acımış ve dört yıl süre ile çocuklarını öldürme hükmünü kaldırmıştı. İşte Harun da bu zaman zarfında doğmuştu. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Nihayet annesi geldi ve onun memesini almayı kabul etti. İşte yüce Allah’ın:

“Böylece seni yine annene döndürdük” âyeti bunu anlatmaktadır. Ubeyy’in, Mushaf’ında: “Böylece seni… döndürdük” âyeti; şeklindedir, (mana aynıdır).

“Gözleri aydın olup, üzülmesin diye” Abdu’l-Hamid’in, İbn Âmir’den rivâyetine göre o; kelimesini “kaf” harfini esreli olarak okumuştur, el-Cevherî dedi ki; Bu fiil; “Gözüm onunla aydın oldu” şekillerinde kullanılır. Her iki kullanımın da mastarı; şeklinde gelir. “Gözü aydın adam” demektir. “Gözleri soğudu” anlamındadır, Allah kendisine gözü aydın olup artık daha ilerisini istemeyecek kadar verdi” demektir. Gözü soğuyuncaya ve hararet bulmayıncaya kadar diye de açıklanmıştır. Denildiğine göre sevincin gözyaşı serin, kederin gözyaşı sıcakmış. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Meryem Sûresi’nde (19/25-26. âyetler, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Üzülmesin diye” yani seni yitirdiği için üzülmesin diye böyle yaptık.

“Ve sen birisini öldürmüştün.” İbn Abbâs dedi ki: Kâfir bir Kıptî’yi öldürmüştü. Kâb da şöyle demişti: O sırada oniki yaşında idi. Müslim’in, Sahih’inde de- ileride (el-Kasas, 28/15-16. âyetlerin tefsirinde) geleceği üzere-“onu hataen öldürmüştü” denilmektedir Müslim, Fiten 50.

“Ama yine de seni gamdan kurtardık.” Korkuya kapılmaktan, öldürülmekten, hapse atılmaktan yana seni güvenlik altında tuttuk.

“Ve seni deneyip mihnetten mihnete uğrattık.” Yani risalete elverişli hale gelinceye kadar seni sınadıkça sınadık. Katade dedi ki: Seni imtihan ettik. Mücahid; Seni alabildiğine arındırıp temizledik, demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Risaletten önce seni bir takım hususlarla sınadık. Bunların ilki annesi kendisine Fir’avun’un çocukları boğazladığı bir yılda gebe kalmıştı. Sonra onun suya atılması, sonra annesinin memesinden başka kimseden süt almaması, sonra Fir’avun’un sakalını çekmesi, sonra inci yerine kor ateşi eline alması ve bununla Fir’avun’un öldürmesi tehlikesini uzaklaştırması. Arkasından Kıptî’yi öldürmesi ve etrafını gözetleyerek korku içerisinde çıkıp gitmesi. Bilahare insanları yönetmeye alışmak üzere koyun çobanlığı yapması…

Denildiğine göre bir gün bir oğlak koyun sürüsünden kaçtı. Günün uzunca bir bölümü onu takip etti, onu çok yordu. Sonra da onu alıp öptü ve bağrına bastı. Ona: Hem beni yordun, hem kendini yordun demiş, ona kızmamıştır.

Vehb b. Münebbih dedi ki: İşte bundan dolayı yüce Allah onu ketim edindi. Daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Medyenliler arasında senelerce kaldın.” Bununla anlaştığı iki şıklı sürenin daha eksiksiz olan on yıllık süreyi kastetmektedir. Vehb dedi ki: Şuayb’ın yanında yircnisekiz yıl kalmıştır. Bunun on yılı hanımı Şuayb kızı Safûrâ’nın mehri idi. Onsekiz yıl da çocuğu doğuncaya kadar yanında ikamet etti.

“Sonra bir takdir gereği geldin. Ey Mûsa” İbn Abbâs, Katade ve Abdu’r-Rahmân b. Keysan dediler ki: Bununla nübüvvet ve risalete uygun hale geldin, demek istenmektedir. Çünkü peygamberler ancak kırk yaşında peygamber olurlar. Mücahid ve Mukâtil , “bir takdir gereği” âyetini bir vade gereği, diye açıklamışlardır.

Muhammed b. Ka’b da şöyle demiştir: Sonra sen Benim, senin hakkında geleceğini takdir etmiş olduğum kadere uygun olarak geldin, demektir. İkisinin de anlamı birdir. Yani sen Bizim seni rasûl olarak göndermeyi murad ettiğimiz vakit geldin. Şair de şöyle demiştir:

“O hilafete nail oldu ya da onun için bir kaderdi,

Nitekim Mûsa’nın Rabbine belli bir kader gereği vardığı gibi.”

Taha 39

“Onu sandığa koy, sonra onu suya bırak, su da onu kıyıya atsın. Ona hem benim hem onun düşmanı olan biri sahip çıksın.” “Sana katımdan bir sevgi verdim ve gözetimim altında yetiştirildin.”

Diyanet Vakfı
Musayı sandığa koy; sonra onu denize (Nile) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.

Kurtubi Tefsiri
“Mûsa’yı sandığın içine koy ve onu denize bırak. Deniz onu kıyıya çıkarsın. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan onu alır ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım. Benim gözetimim altında yetiştirilesin diye.

“Mûsa’yı sandığın İçine koy.” Mukâtil dedi ki: Fir’avun hanedanından Îman eden kişi, o sandığı yapan, ağaçlarını kesen kişidir. İsmi Hizkîl (Hazkiel) olup bu sandık Arabistan inciri ağacından yapılmıştır.

“Ve onu denize” Nil nehrine

“bırak.”

“Deniz onu kıyıya çıkarsın.” el-Ferrâ’ dedi ki: “Onu denize bırak” âyeti bir emirdir. Bu emirde aynı zamanda nrücâzât (karşılık vermek) da vardır. Yani sen onu at, deniz onu kıyıya çıkaracaktır. Nitekim yüce Allah’ın:

“Bizim yolumuza uyun da günahlarınızı biz yükleniriz.” (el-Ankebut, 29/12) âyetinde de böyledir.

“Benim de düşmanım onun da düşmanı olan onu alır.” Burada kasıt Fir’avun’dur. Bunun üzerine annesi bir sandık yaptırdı, içine de bir deri parçası yaydı ve Mûsa’yı koydu. Üst tarafını ve aradaki boşluklarını ziftledi, sonra da Nil nehrine bıraktı. Bu nehrin büyükçe bir kolu Fir’avun’un sarayının içinden akardı. Yüce Allah sandığı bu kolun içinde Fir’avun’un evine doğru sürükledi.

Rivâyet edildiğine göre; o sandığın dibine atılmış pamuk yerleştirdi. Mûsa’yı içine koydu ve etrafını ziftleyip alçıladıktan sonra suya bıraktı. Irmağın bir kolu Fir’avun’un bahçesinden akıyordu. Fir’avun, Âsiye ile birlikte havuzun başında otumyorken aniden sandığı görüverdiler. Verdiği emir üzerine bu sandık oradan çıkartıldı. Sandığın açılması ile birlikte insanlar arasında en güzel surete sahip bir küçük çocuk gördü. Allah’ın düşmanı kendisini tutamayacak kadar ileri derecede onu sevdi.

Kur’ân’ın zahirinden anlaşıldığına göre su, sandığı Fir’avun’un (sarayının) kıyısına bırakmıştır. Fir’avun da bu sandığı kıyıda bulup alınmasını emretmiştir. Bununla birlikte suyun Fir’avun’un bulunduğu yerdeki ırmağın ağzına doğru kıyıda bir yere bırakmış olma ihtimali de vardır. Daha sonra ırmak bunu havuzun bulunduğu yere kadar götürmüş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Denildiğine göre onu bulan Fir’avun’un kızı idi. Bunun baraş hastalığı vardı. Bu sandığı açınca şifa buldu.

Yine rivâyet edildiğine göre; sandığı çıkardıkları vakit, açmak istediler, ancak buna güçleri yetmedi. Kırmaya çalıştılar, başaramadılar. Âsiye yaklaştı, sandığın iç tarafında bir nûr gördü, o uğraşarak sandığı açtığında gözleri arasında (alnında) nûr parıldayan küçük bir yavru gürdü. Bu yavru süt yerine parmağını emiyordu. Onu çok sevdiler. Fir’avun’un da baraş hastalığına yakalanmış bir kızı vardı. Doktorlar ona; bu ancak deniz taraflarında bulunacak insana benzer bir varlığın tükürüğü ile tedavi olabilir, demişlerdi: Baraş hastalığına yakalanmış bu kızı baraş bulunan yerlere, tükürüğünü sürdü ve iyileşti.

Bir görüşe göre yüzüne bakmakla birlikte iyileşiverdi, Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir diğer görüşe göre onu Fir’avun’un hanımına ait cariyeler bulmuştu. Fir’avun insanlar arasında yüzü en güzellerden bir yavru görünce alabildiğine onu sevdi. İşte yüce Allah’ın:

“Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım” âyeti bunu anlatır.

İbn Abbâs dedi ki: Onu hem Allah sevmiştir, hem de kullarına sevdirmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Ona öyle bir güzellik vermişti ki; gören onu sevmeden kendisini alıkoyamazdı.

Katade dedi ki; Mûsa’nın gözlerinde bir güzellik, bir hoşluk vardı. Onu kim görse mutlaka sever, aşık olurdu.

İkrime dedi ki: Yani Ben sana öyle bir güzellik ve öyle bir hoşluk verdim ki, seni gören herkes mutlaka sever.

et-Taberî dedi ki: Bu, Ben senin üzerine rahmetimi bıraktım, anlamındadır. İbn Zeyd de şöyle demiştir: Ben seni gören herkesin seni sevmesini sağladım. Öyle ki Fir’avun dahi seni sevdi ve onun şerrinden kurtulabildin. Müzahim kızı Âsiye de seni sevdi ve evlât edindi.

“Benim gözetimim altında yetiştirilesin diye.” İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah’ın muradı şudur: Annen seni sandığa koyup denize bıraktığında Fir’avun’un hanımının cariyeleri aldığında ve içinde ne var diye sandığı açmak istediklerinde, onlardan birisi: Siz bunu hanımefendinize götürmedikçe açmayınız, çünkü böyle bir şey sizin onun yanındaki değerinizi arttırır ve sizleri içinde birşeyler buldunuz da onu alıkoydunuz, diye itham etmemesi için böyle davranmanız gerekir, dediğinde bunları Ben hep görüyordum. Bunun üzerine cariyeleri sandığı kapalı haliyle hanımefendilerine getirdiler. Onu açlığında benzeri asla görülmedik bir bebek gördü. Allah onun içine Mûsa’nın sevgisini koydu. Onu alıp Fir’avun’un yanına girdi ve ona:

“Benim için de, senin için de bir gözbebeğin (olsun)” (el-Kasas, 28/9) deyince Fir’avun ona; Senin için olabilir, benim için hayır, demişti. Bize ulaştığına göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Eğer Fir’avun evet o benim için de senin için de bir gözbebeğidir demiş olsaydı, îman eder ve tasdik ederdi.” Bunun üzerine hanımı: Bunu bana bağışla ve onu öldürme! dedi. O da onu hanımına bağışladı.

Bir diğer açıklamaya göre: “Benim gözetimim altında yetiştirilesin diye” âyeti Benim gözetimim altında terbiye edilesin, beslenip büyütülesin demektir. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

en-Nehhâs dedi ki; Bu mana dilde bilinen bir manadır. Meselâ, ata güzel bir şekilde bakıldığını anlatmak üzere; denilir. Ben bütün bunları gözetimim akında yetiştirilesin diye yaptım, demektir.

Buradaki “diye” anlamı verilen “lâm” harfinin bundan sonra gelen yüce Allah’ın:

“Şunu hatırla; Kızkardeşin gelip” âyetine taalluk etmektedir ve burada takdim ve tehir söz konusudur. Bu âyetteki; Hani” (mealde: Hatırla) “yetiştirilesin diye” anlamındaki fiilin zarfıdır.

“Yetiştirilesin diye” âyetindeki “vav” harfinin zâid olduğu da söylenmiştir.

İbnu’l-Ka’ka’ bunu “lâm” harfi ile “ayn” harfini sakin olarak, emir kipinde okumuştur. İfadenin zahiri muhatap olmakla birlikte kendisine emir verilen gaibtir. Buna göre anlam: “Yetiştiril” şeklinde olur ki; seni yetiştirsinler, demektir.

Ebû Nûheyk ise “te” harfini üstün olarak okumuştur. Senin yapacağın işler ve tasarrufların Benim meşîetim ve gözetimim altında olsun, demek olur. Bu açıklamayı da el-Mehdevî zikretmiştir.

Taha 38

Hani annene vahyolunanı vahyetmiştik.

Diyanet Vakfı
Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik:

Kurtubi Tefsiri
“Hani annene vahyolan şeyleri vahyetmiştik:

“Hani annene vahyolan şeyleri şöylece vahyetmiştik.” Buradaki “vahyetmiştik” âyetinin, ilham vermiştik anlamında olduğu söylenmiştir. Denildiğine göre ona uykuda iken vahy etmişti. İbn Abbâs da, peygamberlere vahyettiği gibi ona da vahyetmişti, demiştir.

Taha 37

Andolsun, sana bir kere daha iyilikte bulunmuştuk.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun ki sana başka bir sefer daha lütufta bulunmuştuk.

“Yemin olsun ki sana” bundan önce

“başka bir sefer daha lutufta bulunmuştuk.” Bu da şanı yüce Allah’ın onu tâ baştan beri düşmanların kötülüklerine -ki bu da onların doğan İsrailoğullarının erkek çocuklarını boğazlamaları idi- karşı koruması idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Minnet etmek” İyilikte bulunmak, lütufta bulunmak demektir.

Taha 36

Dedi: “Ey Musa, dileğin sana verildi.”

Diyanet Vakfı
Allah: Ey Musa! dedi, istediğin sana verildi.

Kurtubi Tefsiri
“İstediğin sana verildi Ey Mûsa” buyurdu.

“İstediğin sana verildi Ey Mûsa, buyurdu.” Rabbinden göğsüne genişlik vermesini, işlerini kolaylaştırmasını ve diğer sözü edilen hususları isteyince onun dileğini kabul etti. İstediğini, arzuladığını ona verdi.

“İstek, istenen ve dilenilen şey” demektir. Bu kelime “fu’l” vezninde olup, “mef ûl” manasınadır. Nitekim pişirilmiş (mahbûz) anlamında “hubz” (ekmek)” ile “me’kul” (yenen şey) anlamında “ukl” demeye benzer.

Taha 35

Şüphesiz Sen bizi görmektesin.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz sen bizi görmektesin.

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü Sen bizi hakkıyla görensin.”

“Çünkü Sen bizi hakkıyla görensin.” el-Hattabî dedi ki: el-Basîr (çok iyi gören) işlerin gizliliklerini bilen demektir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur.

Ey bizi bilen ve küçüklüğümüzde bizim imdadımıza yetişerek, bize iyilikte bulunan! Aynı şekilde bu hususta da Sen bize ihsanda bulun!

Taha 34

Ve Seni çok analım.

Diyanet Vakfı
Ve çok çok analım seni.

Kurtubi Tefsiri
“Seni çok analım.

“Tâ ki Seni çok teşbih edelim.” Burada teşbihin, Senin için namaz kılalım anlamında olduğu söylenmiştir. Dil ile teşbih anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani Seni celaline yakışmayan şeylerden tenzih edelim.

“Çok” anlamındaki kelime de hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. Zamanın sıfatı olması da mümkündür. Buradaki “kef’lerin birbirine idğam edilmesi güzeldir.

“Seni çok analım” âyetinde de böyledir.

Taha 33

Ki Seni çok tesbih edelim.

Diyanet Vakfı
Böylece seni bol bol tesbih edelim.

Kurtubi Tefsiri
Ki seni çok tesbih edelim

Taha 32

Onu işime ortak et.

Diyanet Vakfı
Ve onu işime ortak kıl.

Kurtubi Tefsiri
“Ve onu İşimde ortak yap!

“Ve onu İşimde” nübüvvette ve risaletin tebliğ edilmesinde

“ortak yap!”

Müfessirler derler ki: Harun o sırada Mısır’da idi. Yüce Allah da Mûsa’ya Harun ile birlikte gitmesini emretti. Harun’a da Mısır’da iken Mûsa’yı karşılamasını emretti. Onu (Mısır’a) bir merhale kala karşıladı ve kendisine vahyolunanı haber verdi. Mûsa da ona dedi ki: Allah bana Fir’avun’a gitmemi emredince, ben Rabbimden seni de benimle birlikte rasûl kılmasını istedim.

Kıraat âlimleri genel olarak: “Kardeşim… pekiştir” şeklinde hemzeyi vasl ile, buna karşılık; “Ortak yap” lâfzında dua olmak üzere hemzeyi üstün okumuşlardır. Yani, ey Rabbim onunla sırtımı pekiştir ve benimle birlikte işimde onu da ortak kıl!

İbn Âmir, Yahya b. el-Harîs, Ebû Hayve, el-Hasen ve Abdullah b. Ebi İshak ise; -aynı lâfızları- şeklinde kat’ “elifi ile ve; diye okumuşlardır. Yani ey Rabbim ben onunla sırtımı pekiştirecek ve onu işime ortak kılacağım demektir.

en-Nehhâs dedi ki: Böyle okuyanlar bu iki fiili “bana ailemden bir yardımcı kıl” sözüne cevap olarak cezm mahallinde kabul etmişlerdir. Ancak bu kıraat, hem şaz hem de açıklanması zor bir kıraattir. Çünkü böyle bir yerde cevap, şart ve ceza manasını taşır,

O vakit de: Şayet aile halkımdan bana bir yardımcı kılacak olursan onunla sırtımı pekiştir ve onu işimde ortak kıl, demek olur. Onun işi ise peygamberlik ve asalettir. Böyle bir şey ise onun yetkisinde değil ki, bunu ayrıca haber verebilsin. O, yüce Allah’tan kardeşini peygamberlikte kendisine ortak kılmasını dilemiştir.

“Kardeşim” kelimesinde İbn Kesîr ve Ebû Amr “ya” harfini üstün okumuşlardır.

Taha 31

Onunla gücümü arttır.

Diyanet Vakfı
Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir.

Kurtubi Tefsiri
“Onunla sırtımı pekiştir;

“Onunla sırtımı pekiştir.” (“Sırt” anlamı verilen:) el-Ezr; iki yan arası, sırt demektir. Yani onunla beni güçlendir. Yine “el-ezr” güç kuvvet anlamındadır, “Onu güçlendirdi” demektir. Yüce Allah’ın:

“Sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş” (el-Feth, 48/11) âyeti da böyledir. Ebû Talib dedi ki:

“Bizim atamız Haşim değil midir ki, o gücünü pekiştirmişti ve,

Evlatlarına mızrak sallayıp kılıç kullanmalarını tavsiye etmişti.”

“el-Ezr”in yardım anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, kendisi vasıtasıyla işimin doğru yola gireceği şekilde onu bana yardımcı kıl demek istemiş şair de şöyle demiştir:

“Onun yardımı ile ben işimi doğrultup pekiştirdim ve inandım ki o.

Gideceği yolları daralmış fakirliğin kardeşidir.”

Harun (aleyhisselâm), Mûsa (aleyhisselâm)a nisbetle etine daha dolgun, daha uzun boylu, daha beyaz tenli ve dili daha fasih idi. Mûsa (aleyhisselâm)dan üç yıl önce vefat etmişti. Alnında bir beni vardı. Mûsa (aleyhisselâm)ın da bunun yumuşağı üzerinde bir beni vardı. Dilinin kenarında da bir beni vardı. Bu ise ne ondan önce kimsede görülmüştür, ne ondan sonra kimsede görülecektir. Dilindeki ağırlığın sebebinin bu olduğu dahi söylenmiştir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Taha 30

Kardeşim Harun’u.

Diyanet Vakfı
Kardeşim Harunu.

Kurtubi Tefsiri
“Kardeşim Harun’u,

“Dedi ki: Rabbim, göğsümü genişlet, İşimi kolaylaştır. Bir de dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Harun’u.” Bu sözleriyle risaletin tebliği için yüce Allah’tan kendisine yardımcı olmasını diledi.

Denildiğine göre yüce Allah, kendisine Fir’avun’un kalbini bağlamış olduğunu ve onun îman etmeyeceğini bildirmişti. Bunun üzerine Mûsa (tıs) şöyle demişti: Rabbim, Sen kalbini bağlamışken bana ona gitmemi nasıl emredersin? Ona rüzgar ile görevli meleklerden birisi geldi, ey Mûsa dedi. Allah’ın sana emrettiği göreve git. Bunun üzerine Mûsa: “Rabbim, göğsümü genişlet” dedi. Yani Sen ona genişlik ver, îman ve nübüvvet ile onu nurlandır. “İşimi kolaylaştır.” Bana vermiş olduğun Fir’avun’a risaleti tebliğ emrini kolaylıkla yerine getirebilmem için yardım et. “Bir de dilimden bağı çöz.” Küçükken ağzında söndürmüş olduğu kor ateşten ötürü dilindeki ağırlığı kastetmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Dilinde bir ağırlık vardı. Şöyle ki: O, günün birinde daha küçükken Fir’avun’un kendisini kucağına aldığı bir sırada ona bir tokat vurdu, arkasından sakalını tutup yolmaya koyuldu. Fir’avun, Âsiye’ye: Bu benim düşmanımdır. Haydi kesicileri çağır! dedi. Asiye: Yavaş ol dedi, o küçük bir çocuktur. Eşyayı birbirinden ayırt edemiyor. Daha sonra iki leğen getirtti. Bunlardan birisine kor ateş, diğerine mücevher koydurdu. Cibril, Mûsa (aleyhisselâm)ın elini alarak ateşe uzattırdı ve o ateşi kaldırıp dilinin üzerine koydu. İşte dilindeki ağırlık bundan olmuştu.

Rivâyete göre eli yanmış, Fir’avun da onu tedavi etmek için çok gayret göstermiş idiyse de iyileşmemişti. Mûsa, Fir’avun’u davet edince, o: Sen beni hangi rabbe davet ediyorsun, diye sormuş. O da: Senin iyileştirmekten acze düştüğün elimi İyileştirene, demişti.

Kimilerinden nakledildiğine göre de: Elinin iyileşmeyiş sebebi Fir’avun ile birlikte elini aynı yemek kabına uzatmayarak, aralarında karşılıklı yemek yeme hukukunun oluşmaması içindi.

Acaba dilindeki bu ağırlık sonradan çözüldü mü yoksa devam mı etti hususunda farklı görüşler vardır. Yüce Allah’ın:

“İstediğin sana verildi. Ey Mûsa” (Tâ:Hâ, 20/36) âyetinin delil olduğu üzere bu ağırlık çözülmüştür denildiği gibi, büsbütün çözülmemiştir. Fir’avun’un söylediği bize nakledilen:

“Ve sözünü nerede ise açıklayamayan” (ez-Zuhruf, 43/52) âyeti buna delildir. Diğer taraftan Mûsa (aleyhisselâm): Dilimin bağını büsbütün çöz, dememiştir. İşte bu dilinde bir parça ağırlık ve tutukluk kaldığını göstermektedir.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah’ın:

“İstediğin sana verildi” âyetinin delil olduğu üzere büsbütün çözülmüştür. Fir’avun’un:

“Ve sözünü nerede ise açıklayamayan” (ez-Zuhruf, 43/52) demiş olması, onu terbiye ettiği dönemlerdeki bu bağın bulunduğunu bilmekle birlikte, rahatsızlığın ortadan kalkmış olduğunu henüz kesin tesbit edememiş olduğundandı.

Derim ki: Bu açıklama tartışılabilir bir açıklamadır. Çünkü durum böyle olmuş olsaydı Mûsa (aleyhisselâm), Fir’avun ile gayet açık ve akıcı bir üslupla konuştuğunda: “Ve sözünü nerede ise açıklayamayan” demezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir diğer açıklamaya göre; dilindeki bu ağırlık, Rabbi ile münacaatı esnasında meydana gelmiştir. Tâ ki O’nun izni olmaksızın başkasıyla konuşamasın.

“… ki sözümü anlasınlar” Benim kendilerine söyleyeceklerimi bilsinler ve iyice kavrasınlar. Fıkıh, Arap dilinde anlamak ve kavramak demektir. Bir bedevi Îsa b. Ömer’e: Ben senin anlayış (fıkh) sahibi bir kimse olduğuna tanıklık ederim İşte buradan hareketle; “Adam anladı (fakih oldu)” ve; “Filan kişi ne bilir, ne beller” denilir. “O şeyi sana kavrattım, bellettim” demektir. Daha sonra fıkıh şeriat ilminin özel ismi olmuştur. Bu ilmi bilene de fakîh denilir. “Fakih oldu” demektir. “Fakihlik” anlamındadır. Bu ilimle uğraşmayı anlatmak üzere de; Allah ona fıkhı öğretti, fıkıh ile uğraştı, fıkhı öğrendi” denilir, İlim hususunda karşılıklı olarak tartışmayı anlatmak için kullanılır. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

“Vezir, yardımcı” demektir. Çünkü bu kişi sultanın üzerindeki vizri yanı ağırlığı taşır. Nesâî’de yer alan bir rivâyete göre el-Kasım b. Muhammed dedi ki; Halamı (Âişe radıyallahü anha’yı) şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse bir işin yönetimi başına getirilecek olursa Allah o kimse hakkında hayır dileğinde ona salih bir vezir nasip eder. Unutursa hatırlatır, hatırlarsa kendisine yardımcı olur.” Nesâi, Bey’at 33; Müsned, VI, 70; ayrıca bk.: Ebû Dâvûd, İmâre 4.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu âyeti da bu muhtevayı dile getirmektedir: “Allah’ın gönderdiği herbir peygamber ve işbaşına getirdiği herbir halifenin mutlaka iki türlü sırdaşı vardır. Bir tür sırdaşlar ona iyiliği emreder ve onu iyiliğe teşvik eder. Öbür tür sırdaşlar ise, ona kötülüğü emreder ve onu işlemeye teşvik ederler. Günahtan korunan İse Allah’ın koruduğu kimselerdir.” Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Ahkâm 42, Kader 8; Nesâî, Beyat 32; Müsned, II, 237, 289, II!, 39, 88.

Mûsa, yüce Allah’tan kendisine bir vezir (yardımcı) ihsan etmesini diledi. Ancak yardımcılığının sadece yardımcılık çerçevesine münhasır kalmasını istememiştir. Çünkü bunu istemiş olsaydı, peygamberlikte ona ortak olmazdı. Peygamberlikte ortaklığını istememiş olsaydı, böyle bir dilekte bulunmaksızın da onu görevlendirebilirdi.

Yardımcı olarak kimi istediğini açıkça tayin ederek: “Kardeşim Harun’u” demiştir, Hârûn kelimesi “vezir (yardımcı)” kelimesinden bedel olarak nasb edilmiştir. Takdim ve te’hir esası üzere de “kıl” anlamındaki kelime ile de mansub olabilir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur Ve kardeşim Harun’u bana vezir yap. Harun, Mûsa (ikisine de selam olsun)dan bir yaş daha büyüktü. Üç yaş daha büyük olduğu da söylenmiştir.

Taha 29

Bana ailemden bir yardımcı ver.

Diyanet Vakfı
Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver,

Kurtubi Tefsiri
“Bana ailemden bir yardımcı ver.

Taha 28

Ki sözümü anlasınlar.

Diyanet Vakfı
Ki sözümü anlasınlar.

Kurtubi Tefsiri
“Sözümü anlasınlar.

Taha 27

Dilimden düğümü çöz.

Diyanet Vakfı
Dilimden (şu) bağı çöz.

Kurtubi Tefsiri
“Bir de dilimden bağı çöz ki,

Taha 26

İşimi bana kolaylaştır.

Diyanet Vakfı
İşimi bana kolaylaştır.

Kurtubi Tefsiri
“İşimi kolaylaştır.

Taha 25

Dedi ki: “Rabbim, göğsümü aç.”

Diyanet Vakfı
Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim, göğsümü genişlet;

Taha 24

“Firavun’a git. Çünkü o azdı.”

Diyanet Vakfı
Firavuna git. Çünkü o iyice azdı.

Kurtubi Tefsiri
“Fir’avun’a git! Çünkü o iyice azmıştır.”

“Fir’avun’a git! Çünkü o iyice azmıştır.” Yüce Allah, Mûsa (aleyhisselâm)ı asa ve el (mucizesi) ile teselli edip ona Rasül olduğuna delil olan hususları gösterdikten sonra, Fir’avun’a gidip davet etmesini emretti.

“iyice azmıştır” İsyan etmiş, büyüklük taslamış, küfre girmiş, zorbalık etmiş ve haddi aşmıştır, demektir.

Taha 23

“Sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye.”

Diyanet Vakfı
Ta ki, sana, (böylece) en büyük ayetlerimizden bazılarını gösterelim.

Kurtubi Tefsiri
“Sana en büyük âyetlerimizden gösterelim diye.”

“Sana en büyük âyetlerimizden gösterelim diye.” Burada “en büyük’ anlamında; denilmesi gerekirken; denilmesi, âyet sonlarına uyması içindir. Burada takdiri bir ifadenin bulunduğu da söylenmiştir. Biz âyetlerimizden o en büyük olanı sana gösterelim diye, demektir. Buna delil de İbn Abbâs’ın: Mûsa’nın el mucizesi, onun mucizelerinin en büyüğüdür, şeklindeki açıklamasıdır.

Taha 22

“Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıksın. Bu da başka bir mucizedir.”

Diyanet Vakfı
Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.

Kurtubi Tefsiri
“Başka bir alâmet olmak üzere de elini koltuğunun altına götür. Kusursuz, hastalıksın, bembeyaz olarak çıkacaktır.

“Başka bir alâmet” asanın dışında

“olmak üzere de elini koltuğunun altına götür.” Kur’ân-ı Kerîm’in dışında;

“Götür” fiilinin şeklinde “mim” harfi fethalı ve esreli olabilir. Çünkü iki sakin arka arkaya gelmiştir. Ancak daha hafif oluşundan dolayı üstün daha güzeldir, aslına uygun olarak da esreli olması uygundur. Ötreli olması da itbâ’ üzere (önceki harfin harekesine uydurulmakla) olur.

“El” anlamındaki “yed” kelimesinin aslı; Buna delil ise çoğulunun; şeklinde, küçültme isminin de; şeklinde gelmesidir.

Âyet-i kerîmedeki “el-cenâh” pazu ve koltuk demektir Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Ayrıca o buradaki;”; altına’ anlamındadır. Kutrub dedi ki: Bundan kasıt “yakana sok”tur. Recez vezninde şairin şu mısraı da bu kabildendir:

“Ben onu göğsüme ve bağrıma basarım.”

Bunun “yanına” anlamında olduğu da söylenmiştir. Burada yan kelimesinin “cenah” ile ifadelendirilmesi söz konusudur. Çünkü kişinin yanı cenahın (kanadın) yerinde ve meyillidir. “Kendi tarafına” anlamında olduğu da söylenmiştir. Mukâtil buradaki; “nın; “( f): Beraber” anlamında olduğunu söylemiştir. Elin cenahınla beraber olsun, demek olur.

“Kusursuz, hastalıksız, bembeyaz olarak çıkacaktır.” Yani herhangi bir baraş hastalığı olmaksızın, geceleyin de gündüzün de ay ve güneş gibi, hatta ondan da daha ileri derecede aydınlatan ve pırıl pırıl bir nûr olarak görülecektir, İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre eli onun ten renginden farklı bir nûr halinde çıktı.

“Bembeyaz” hal olarak nasb edilmiştir. Munsarıf olmayışının sebebi bu kelimede iki te’nis “elifinin ondan ayrılmamak üzere bulunmasıdır. Sanki bu “eliflerin ondan ayrılmayışı (gayr-ı munsarıf olmak için gerekli iki illetten) ikincisi gibi görülmüş ve nekre halinde munsarıf olmadığı kabul edilmiştir. Bu İki te’nis “elifinin, te’nis “he”sinden (“te”sinden) farklılığı şudur: Te’nis “he”si kimi zaman isimden ayrılabilmektedir.

“Kusursuz” âyetindeki; sıladır.

Mûsa (aleyhisselâm) elini yakası açık, Mısır işi yün cübbesinin içinden gözleri kamaştıracak güneş ışığını andıran şekilde parıldar haliyle çıkardı.

“Bir alamet olmak üzere” kelimesi “beyaz”den bedel olarak nasb edilmiştir. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. en-Nehhâs dedi ki: Bu güzel bir görüştür.

ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Yani, Biz sana başka bir âyet daha verdik, yahut vereceğiz anlamındadır. Çünkü “kusursuz, hastalıksız, bembeyaz olarak çıkacaktır” diye buyurması, ona bir başka âyet (mucize) vermiş olduğunu göstermektedir,

Taha 21

Dedi ki: “Onu tut, korkma! Onu ilk haline döndüreceğiz.”

Diyanet Vakfı
Allah buyurdu: Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız.

Kurtubi Tefsiri
“Onu al, korkma! Biz onu ilk şekline döndürürüz” buyurdu.

Denildiğine göre Rabbi kendisine:

“Korkma” deyince korkusundan eser kalmadı ve o kadar huzurlu oldu ki, elini ağzına soktu ve iki çenesinden yakaladı.

“Biz onu ilk şekline döndürürüz.” Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim Bu ifadeler en-NehhSs’a aittir. Bk. İ’rûbu’l-Kur’ân, II, 336. İfadenin takdirinde hazfedilmiş; ” vardır.

“Mûsa kavmi arasından seçti.” (el-A’raf, 7/155) âyetinde de benzer bir harf-i cerrin takdirî olarak varlığı gibi. Burada “ilk şeklî” anlamındaki kelimenin mastar olması da mümkündür. Çünkü ifadenin anlamı, Biz onu geri çevireceğiz, döndüreceğiz şeklindedir.

Taha 20

Onu attı; bir de ne görsün, koşan bir yılan!

Diyanet Vakfı
Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi!

Kurtubi Tefsiri
Onu bıraktığı gibi hızlıca koşan bir yılan oluverdi.

Mûsa

“onu bıraktığı gibi” yüce Allah o asanın nitelik ve arazını dönüştürdü. Bu asa çatallı idi. Onun çatal kısmı ağır oldu ve hareketli bir yılana dönüşüverdi. Bu yılan Kızlıca yürüyor, taşlan yutuyordu. Mûsa (aleyhisselâm) onu bu halele görünce çok ibretli bir hal görmüş olduğundan

“arkasına bakmaksızın, dönüp gitti” (en-Neml, 27/10) Yüce Allah da ona; “Onu al, korkma” diye buyurdu. Buna sebeb ise onun

“içten içe bir korkuya kapılmış olması idi.” (Tâ-Hâ, 20/67) Yani insanların (bu gibi hallerde) duyduklarını o da duymuştu.

Rivâyet edildiğine göre Mûsa yılanı elbisesinin yenleri ile almış, ona bu şekilde alması yasaklanmıştı. Bu sefer onu eliyle yakaladı ve önceden olduğu gibi asa oldu. İşte onun ilk hali budur. Yüce Allah’ın bu mucizeyi ona göstermesi, Fir’avun’un yanında asasını bırakacağı vakit ondan korkmamasını sağlamaktı.

Denildiğine göre bundan sonra asa onunla birlikte yürüyor, onunla konuşuyor, üzerine eşyalarını asıyor, o çatal kısmı geceleyin mum gibi önünü aydınlatıyordu. Su almak islediği vakit çatal bölümü âdeta bir kovaya dönüşüyordu. Canı bir meyve çekti mi onu yere saplar ve hemen o meyveyi veriyordu.

Denildiğine göre bu asa, cennetteki mersin ağacındandır. Yine denildiğine göre bu asayı ona Cebrâîl getirmiştir. Herhangi bir meleğin getirdiği de söylenmiştir. Yine denildiğine göre Şuayb (aleyhisselâm) ona şöyle demiş: Şu evden bir asa al, eline bu asa geçmiş. Bu ise Âdem (aleyhisselâm)ın asası olup. cennetten indiğinde onu beraberinde almıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onu bıraktığı gibi hızlıca koşan bir yılan oluverdi.” en-Nehhâs dedi ki: Buradaki “yılan” anlamındaki kelimenin sonu iki ötre olduğu gibi, iki üstün okunması da mümkündür. Nitekim, “Dışarı çıktım, bir de ne göreyim, Zeyd oturuyor” denirken oturduğunu bildiren kelimenin hem iki ötre, hem iki üstün olarak söylenmesi mümkündür.

“Yılan” anlamındaki lâfız üzerinde durulacak olursa “he” ile diye durulur. “Süratle ve çabucak yürümek” demektir.

İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre asa taşları, ağaçları yutan erkek bir yılana dönüşüverdi. Onun herşeyi yuttuğunu görünce ondan korktu ve kaçtı. Kimilerinden nakledildiğine göre o, bu yılandan korktu. Çünkü Âdem’in yılandan neler çektiğini biliyordu.

Taha 19

Dedi ki: “Onu bırak, ey Musa!”

Diyanet Vakfı
Allah: Yere at onu, ey Musa! dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Onu bırak, Ey Mûsa!” buyurdu.

“Onu bırak! ey Mûsa! buyurdu.” Yüce Allah nübüvveti ve yükümlülüklerini omuzlamak üzere «gitmek istediğinden, ona asasını bırakmasını emretti.

Taha 18

Dedi ki: “O benim değneğim. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerim de vardır.”

Diyanet Vakfı
O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.

Kurtubi Tefsiri
“O asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve ondan başka işlerimde de yararlanırım” dedi.

3- Asasına Yaslanması ve Onunla Yaprak Silkelemesi:

“Ona dayanırım” yani yürürken, dururken, ağırlığımı ona veririm. “Dayanmak, yaslanmak” da buradan gelmektedir.

“Onunla… yaprak silkerim” âyetindeki:

“Silkelerim” kelimesi ” harfinin esreli olarak da okunduğunu en-Nehhâs nakletmektedir, Bu en-Nehî’nin kıraatidir. Onunla yaprak silkelerim, demektir. Yani yapraklarını düşürmek maksadıyla ağaç dallarına vururum. Böylelikle benim koyunlarım o yaprakları daha kolay yiyebilir. Recez vezninde şöyle denilmiştir:

“Sopayla yaprak silkelerim koyunlarıma,

İnce erak ve pelesenk yapraklarını.”

Koyunlarına silkti, silkeledi” şeklindeki kullanımın muzarisinde “ha” harfi ötreli gelir. Ancak; “Adama tebessüm etti” anlamındaki kullanımın müzariinde “he” harfi üstündür. Aynı şekilde iyiliğe elini çabuk tuttu, anlamındaki; ifadesinde de müzari’ bu şekilde gelir. Mütekellim kipi de; şeklindedir. Nitekim Ömer (radıyallahü anh)ın: “Gündüzün kendimi tutamayıp oruçlu olduğum halde (zevcemi) öptüm.” Ebû Dâvûd, Savm 34; Dârimî, Savm 21; Müsned, I, 21, 52. hadisinde de aynı kökten gelen fiil kullanılmıştır.

Şimr dedi ki: Neşeye gelip arzuladım, canım çekti, anlamındadır. in, anlamında kullanılması da mümkündür. Şair dedi ki:

“Gördüğünden dolayı tekbir getirdi ve kalpten sevindi,

Öncesinden sitem ettiği bir nefse de müjde verdi.”

Bu kelimenin asıl anlamı gevşekliktir. Mesela; “Gevşek adam” ve “Gevşek eş” denilir.

İkrime bu kelimeyi “sin” harfi ile okumuştur, Bunlar da aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Anlamlarının farklı olduğu da söylenmiştir. Nüktah olursa ağacın yaprağını silkelemek demektir. Noktasız olursa koyunları uyarmak demektir. Bu açıklamayı el-Maverdî naklettiği gibi ez-Zemahşerî de böyle nakletmiştir.

İkrime’den “sin” harfi ile okunuşun: Ben sopamla koyunlarımı alıkoymak, uyarmak üzere üzerlerine giderim, anlamındadır. Buna göre bu kelime koyunları alıkoymak, engellemek demek olur.

4- “Başka İhtiyaçlar”:

Yüce Allah’ın:

“Başka işlerimde de yararlanırım.” Onunla başka ihtiyaçlarımı da görürüm, demektir. “İşler, ihtiyaçların tekili; şekillerinde gelir. Buradaki “başka” anlamındaki; kelimesinin tekil gelmesi “işler” anlamındaki kelimenin çoğul manasını ihtiva etmesinden dolayıdır. Ancak bilindiği gibi akil ermeyen varlıkların çoğullarına tabi olan kelimelerde tekil olmak söz konusudur ve bu şekilde onlardan söz edilir. Çünkü böyle bir çoğul, tekil ve müennes gibi kabul edilir. Yüce Allah’ın:

“En güzel isimler Allah’ındır, O halde O’na bunlarla dua edin” (el-A’raf, 7/180) âyeti ile:

“Ey dağlar, siz de onunla teşbih edin.” (Sebe’, 34/10) âyetinde de böyledir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’râf Sûresi’nde (7/180. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

5- Asanın Faydaları:

Bazıları asaların faydalarını sayıp, dökmeye koyulmuştur. Bunlardan birisi de İbn Abbâs’tır. O dedi ki: Bir kuyunun başına varacak olsam da kovanın ipi kısa gelirse, asamı ona eklerim. Güneşin ışığından etkilenecek olursam onu yere saplar ve üzerine bana gölge yapacak bir şey bırakırım. Yerdeki haşerelerden herhangi birisinden korkacak olursam, asamla onu öldürürüm. Yürüdüğüm takdirde onu omuzuma bırakırım, üzerine yayımı, ok torbamı ve azık torbamı asarım. Yırtıcı hayvanlara karşı koyunları onunla sallallahü aleyhi ve sellemunurum.

Meymûn b. Mihrâm’dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Asa tutmak peygamberlerin sünneti ve mü’min kimsenin alâmetidir.

Hasan-ı Basrî dedi ki: Asanın altı özelliği vardır: Peygamberlerin sünnetidir, salihlerin ziynetidir, düşmanlara karşı silahtır, zayıfların yanında yardımcıdır, münafıklara keder sebebidir, itaatlerin artışında yardımcıdır.

Denildiğine göre; mü’minle birlikte asa bulunuyor ise şeytan ondan kaçar. Münafık ve günahkâr kimse ondan çekinir. Namaz kılacağı vakit onu kıblesine (sütre diye) koyar, yorulduğu vakit ona güç verir,

Haccac bir bedevi ile karşılaşmış, ona: Nereden geliyorsun ey bedevi diye sormuş, o: Çölden demiş. Peki elindeki nedir? diye sormuş. O da: Elimdeki asamdır. Namaz kılmak için onu yere saplarım, hazırlayacağını şeyler için onu hazır bulundururum. Onunla bineğimi sürerim. Onunla yolculuğumda güç kazanırım. Adımlarımı daha geniş atmak için ona dayanırım. Onun yardımı ile akar suları geçerim, tökezlemekten yana beni korur. Üzerine elbisemi bırakırım, böylelikle beni sıcağa karşı korur, soğuğa karşı ısıtır. Bana uzak olan şeyi bana yakınlaştırır. Azığımı onun üzerinde taşırım, su kabımı ona asarım. Döğüşürsem onunla kendimi korurum. Onunla kapıları çalarım. Uyuz köpeklere ve saldırgan vahşi hayvanlara karşı onunla kendimi korurum. Çarpışmalarda mızrağın yerini tutar, denk kimselerle döğüşeceğim vakit de kılıcın yerini. Ben onu babamdan miras aldım, benden sonra da oğluma miras bırakacağım. Onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla gördüğüm daha sayılamayacak kadar pek çok ihtiyacımı görürüm.

Derim ki: Asanın faydaları pek çoktur. Şeriatte de bir kaç yerde asanın dahli bulunmaktadır: Önü açık olan yerlerde asa Kıble’ye sütre diye konulur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın küçük bir harbesi vardı. Önü açık yerlerde önüne yere sapla, ona karşı namaza dururdu. Bayram günü namaza çıktığı vakit harbenin Kıblesine konulmasını emreder ve ona doğru namaz kılardı. Bu ise sahih hadiste sabit olmuştur. Buhârî, Salât 92, 93; Müslim, Salât 250, 252; Müsned, V, 307.

Harbe, aneze ve neyzek ile alet aynı şeylerin adıdır.

Peygamber Efendimizin bir tarafı eğri bir bastonu vardı. O Hacer-i Esved’i (tavaf sırasında) Öpme imkânını bulamadığı vakit bu bastonuyla ibaret eder (istilâm yapar)dı. Bu da yine sahih hadiste sabittir. Buhârî, Hîk-c 58; Müslim, Hacc 253, 254, 257; Ebû Dâvûd, Menâsik 4H; Nesâî, Hacc 140, 159; İbn Mâce, Menasik 2H- Müsned, i, 214, 237, 24«, 304

Muvatta’’da yer alan rivâyete göre es-Saib b. Yezid şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), Ubeyy b. Ka’b ile Temim ed-Darî’ye müslümanlara onbir rekat namaz kıldırmalarını emretmişti, İmâm olan kişi Miûn (âyet sayısı yüz dolaylarında olan sûreler) okurdu. Biz de uzun süre ayakta durmaktan dolayı bastonlarımıza, asalarımıza dayanırdık. Bu namazdan ancak tan yeri ağardığı vakit dağılabiliyorduk. Muvatta’, es-Salâtu fi Raınaclân 4. Buhârî ile Müslim’de yer aldığına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın elinde, üzerine dayandığı bir sopası vardı. Buhârî, Cenâiz S3, Tefsir 96. sûre 6; Müslim, Kader f>; Ebû Dâvûd, Sünne 16.

Hatibin bir kılıca yahut bir asaya dayanarak hutbe okuyacağı hususunda ıcma vardır.

O halde asa şerefli bir soydan, değerli bir kökten gelmektedir. Asanın önemini cahilden başkası inkâr etmez. Yüce Allah Mûsa’nın asasında pek çok büyük belgeleri, muhteşem mucizeleri bir arada göstermiş idi. Bunları gören inatçı sihirbazlar dahi îman etmişti. Süleyman (aleyhisselâm)da hutbe okumak, öğüt vermek ve uzunca namaz kılmak için asa edinmişti.

İbn Mes’ûd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın asa ve harbesinin muhafızı idi. Buhâri, Aslıatm’n-Nebiy 20. 27; Tirmizî, Menâkıb 37; Müsned, VI, 449 dn Ahdtıllnh 1>. Mes’LK.1 Hazret-i Peygamber’in ayakkabıları, yastık ve ihriği ile görevli olduğu belirtilmekte. ancak bastonu ile harbesinden söz edilmemektedir. O elindeki asa ile hutbe okuyordu ibn Mâce, İkametus-Salât 85; Mitsned, IV, 304, 3j5. -Asanın durumunun şeref ve üstünlüğünü ifade etmek için bu kadarı da yeterlidir.- Halifeler ele, büyük hatipler de böyle davranmışlardır. Dilleri açık ve beliğ, katıksız Araplar da adetleri gereği baston ve sopa edinirler ve konuştukları vakit toplantılarda ve hutbe irad ettiklerinde buna dayanırlardı.

Şuûbîler (Arap hatiplerinin ellerine) baston almalarını ve bir takım hususları asa ile işaret ederek anlatma yolunu seçmelerini tepki ile karşılamışlardır. Şuûbiyye ise Araplara buğz eder ve Arap olmayanların üstünlüklerini iddia ederler.

Malik dedi ki: Atâ b. es-Sâib baston alır ve bununla güç kazanırdı. Yine Malik dedi ki: Adam yaşlandı mı gençler gibi kalmaz, o kalkacağı vakit asa ile güç kazanır.

Derim ki: Kimi şairlerin dedikleri gibi yürüyüşünde de asa ile güç kazanır

“Önceleri sapasağlam iki ayağıma dayanarak yürürdüm,

Bu sefer birileri tahtadan olan üzerine (dayanarak) yürür oldum.”

Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun ve Allah ondan razı olsun) dedi ki: Yağmur yağdığında insanlar ellerine sopalarını alarak çıkar, üzerine dayanarak giderlerdi. Hatla gençler onların asalarını saklarlardı. Bazen Rabia yanında oturduğu zatlardan birisinin asasını alır ve ona dayanarak ayağa kalkardı.

Asanın faydalarından birisi de kişinin hem onları ıslah etmek, hem kendisinin, hem de kendisiyle birlikte onların halini düzeltmek için onunla hanımlarını vurması da vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın -bu hadisin rivâyetlerinden birisinde- şu sözleri de bu kabildendir: “Ebû Cehm’e gelince; o asasını omuzundan aşağı indirmez.” Müslim, Talâk 36; Ebû Dâvud, Talâk 9\Tirmizî, Nikâh 38; Nesâî, Talâk 70; Dârimi, Nikâh 7; Muvatta’, Talâk 67; Müsned, VI, 412, 413.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın tavsiyede bulunduğu bir adama: “Aile halkının üzerinden asanı kaldırma. Allah uğrunda onları korkut.” Müsned, V, 238 dediği de rivâyet edilmiştir. Bunu Ubâde b. es-Sâmit rivâyet etmiş, Nesâî de kaydetmiştir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu hadisi de bu kabildendir: “Kamçını aile halkının göreceği yere as.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VIII, 106 Daha önce bu en-Nisa Sûresi’nde (en-Nisa, 4/34. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yine asanın faydalarından birisi de, bu dünya yurdundan geçişe dikkat çekmesidir. Nitekim zahidlerden birisine şöyle sorulmuş: Yaşlı da hasta da olmadığın halde ne diye asaya dayanarak yürüyorsun? O şu cevabı vermiş: Böylelikle misafir olduğumu ve buranın ayrılıp gitme yurdu olduğunu biliyorum. Asa yolculuk aracıdır. Bu noktadan hareketle şairlerden birisi de şöyle demiştir:

“Asa taşıdım fakat onu taşımamı gerektiren benim ne zayıflığımdır.

Ne de yaşlılık dönemine girmiş olmamdır.

Fakat ben kendimi onu taşımakla yükümlü görüyorum;

Nefsime ikamet edenin misafir olduğunu bildirmek için.”

Taha 17

“Sağ elindeki nedir, ey Musa?”

Diyanet Vakfı
Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?

Kurtubi Tefsiri
“O senin sağ elindeki nedir? Ey Mûsa.”

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Mûsa (aleyhisselâm)ın Elindeki Asa:

Yüce Allah’ın:

“O senin sağ elindeki nedir?” hitabı denildiğine göre yüce Allah tarafından Mûsa’ya vahiy yoluyla yapılmıştır. Çünkü yüce Allah:

“Şimdi sana vahyolanı dinle!” (Tâ-Hâ 20/13) diye buyurmuştur. Peygamber olacak kimsenin de bizzat kendi şahsında, kendi nübüvvetini kendisi vasıtasıyla bileceği bir mucizesinin bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Böylelikle yüce Allah ona bu maksatla asasında ve kendi nefsinde gösterdiği mucizeleri göstermiştir.

Ağaçta kendisine gösterdiklerinin kendi şahsı hakkında kendisi için yeterli bir mucize olma ihtimali de vardır. Daha sonra el ve asa bunu pekiştirmiş ve kavmine karşı ortaya koyacakları deliller olmuştur.

“O… nedir?” âyetindeki “Ne” edatı hususunda farklı görüşler vardır. ez-Zeccâc ile el-Ferrâ”nın görüşüne göre bu, nakıs bir isim olup “senin sağ etin” kelimesine ism-i mevsuf olmuştur ve: Bu elinde bulunan nedir? demektir. Yine o burada; in: “Bu” anlamında olduğunu da söylemiştir. Bunun yerine; de kullanılabilir. Yani; bu elindeki şey nedir?

Bu sorunun sorulmasından kasıt, konu ile ilgili açıklamayı yaptırmaktır. Tâ ki Mûsa; O benim asamdır, demek suretiyle itirafta bulunduktan sonra, ona karşı delilin sabit olması söz konusu olsun. Yoksa yüce Allah zaten ezelden beri onun ne olduğunu biliyordu.

İbnu’l-Cevherî dedi ki: Kimi rivâyetlere göre yüce Allah, Mûsa (aleyhisselâm)ın bu konumda asayı kendi nefsine izafe etmesinden dolayı sitemde bulunmuş ve ona: Sen hayret verici hususları göresin diye bu asanı yere bırak! O vakit bu asaya malik olmadığını ve bunun sana izafe edilemeyeceğini bileceksin, denildi.

İbn Ebi İshak, Hüzeyllilerin şivesine uygun olarak; “Asam” diye okumuştur.

“Asam müjde…” (Yusuf, 12/19);

“Hayatım” (el-En’âm, 6/162) şeklindeki okuyuşlar da böyledir. Bunlara dair açıklamalar önceden (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. el-Hasen ise iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla; diye “ya” harfini esreli olarak okumuştur. Hamza’nın;

“…ne de siz beni kurtarabilirsiniz” (İbrahim, 14/22) şeklindeki okuyuşu da böyledir. İbn Ebi İshak’tan ise “ya”yı sakin olarak okuduğu nakledilmiştir.

2- Soruya İstenilenden Fazla Cevap Vermek:

Bu âyet-i kerîmede sorulan soruya istenenden fazla cevap verilebileceğine delil vardır. Çünkü ona:

“O senin sağ elindeki nedir? Ey Mûsa” diye sorulduğunda şu dört hususu söz konusu etmişti: Asayı kendisine izafe etmişti. Halbuki uygun olan o bir asadır demesiydi. İkinci olarak ona dayandığı, üçüncüsü koyunlarına onunla yaprak silkelediğini, dördüncü olarak da mutlak olarak başka işlerinde ondan yararlandığını zikretti. Böylelikle Mûsa (aleyhisselâm) asasının en büyük ve belli başlı faydalarını zikrettikten sonra, diğerlerini de topluca ifade etmiş oluyordu.

Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a deniz suyu hakkında soru sorulmuş: “O suyu temiz, meytesi de helal olandır.” Ebû Dâvûd, Tahare 41; Tirmizî, Tahâre 52; Nesâî, Tahâre 47, Miyâh 4, Sayd 35; İbn. Mâce, Tahâre 38; Müsned, II, 237, 361, 393. diye buyurmuştur. Bir kadın da kaldırdığı küçük çocuğu, Peygamber’e göstererek: Bunun için hac olur mu? diye sormuş. O da: “Evet. Senin için de ecir vardır” diye buyurmuştur. Müslim, Hacc 409-411; Ebû Dâvûd, Menâsik 8; Tirmizî, Hacc 83; Nesâi, Menâsikul-Hacc 15; İbn Mâce, Menâsik 11; Müsned, I, 219, 244, 28K, 343, 344. Hadiste bunun benzerleri pek çoktur.

Taha 16

“Ona inanmayan ve hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın, yoksa helâk olursun.”

Diyanet Vakfı
Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!

Kurtubi Tefsiri
“Ona îman etmeyen ve hevâsına uyan kimse ondan seni alıkoymasın. O takdirde helâk olursun.”

“O’na Îman etmeyen ve hevâsına uyan kimse O’ndan” yani O’na îman edip O’nu tasdik etmekten

“seni alıkoymasın” engellemesin.

“O takdirde helâk olursun.” Bu, nehyin cevabı olarak nasb mahallindedir.

Taha 15

“Kıyamet saati mutlaka gelecektir. Onu neredeyse gizliyorum ki, herkes çabasının karşılığını alsın.”

Diyanet Vakfı
Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak kıyâmet saati gelecektir. Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye vaktini gizli tutarım.”

Gizli Tatulan Kıyâmet Anı:

“Muhakkak kıyâmet saati gelecektir. Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye vaktini gizli tutarım” âyeti müşkildir.

Saîd b. Cübeyr’den:

“Vaktini gizli tutarım” âyetinde hemzeyi üstün olarak okuduğu rivâyet edilmiş ve onu açığa çıkarırım diye açıklamıştır.

“Karşılığını görsün diye” yani onu açığa çıkarmak, amellerin karşılığının görülmesi için olacaktır. Bu açıklamayı Ebû Ubeyd, el-Kisaîden, o Muhammed b. Sehl’den, o Vika’ b. Iyâs’tan, o Saîd b. Cübeyr yoluyla rivâyet etmiştir. en-Nehhâs dedi ki; Bu rivâyetin bundan başka yolu yoktur.

Derim ki: el-Enbârî de bunu “Kitabu’r-Red” adlı eserinde böylece rivâyet etmiştir: Bana babam anlatti, bize Muhammed b. el-Cehm anlattı, bize el-Ferrâ’ anlattı, bize el-Kisaî anlattı. Ve bize Abdullah b. Naciye anlattı, bize Yusuf anlattı, bize Yahya el-Himmânî anlattı, bize Muhammed b. Sehl anlattı. en-Nehhâs dedi ki: Bu isnattan daha iyisi şudur: Yahya el-Kattan, es-Sevrî’den, o Atâ b. es-Said’den, o Saîd b. Cübeyr’den rivâyet ettiğine göre, (……..) lâfzında, hemzeyi ötreli olarak okumuştur.

İbn Cübeyr’in hemzenin üstün okuduğuna dair sözü geçen isnadla rivâyet edilmiş olması hakkında Ebû Bekr el-Enbarî dedi ki: Bunun anlamı, ben onu izhar ederim, şeklindedir. Çünkü bir şeyin izhar edişini anlatmak üzere; “Ben onu izhar ettim, ederim” denilir. el-Ferrâ’ da İmruu’l-Kays’ın şu beytini zikretmektedir:

“Şayet siz hastalığı gömerseniz, biz onu açığa çıkarmayız.

Ve eğer Savaşı harekete geçirecek olursanız biz de oturmayız.”

Âyet-i kerîmede “gizli tutmak” diye meali verilen ve aynı zamanda “açıklamak” anlamına geldiği söylenen kelime ile aynı kipten.

Kimi dil bilginleri şöyle demiştir: Bu kelimenin hemzesinin ötreli okunuşu ile “ben bunu açığa çıkartırım” anlamında olması mümkündür. Çünkü bir şeyi açığa çıkardım, manasına; denilir. O bakımdan bu kök, zıt anlamlı kelimelerdendir. Hem gizlemek ve örtmek anlamı, hem de açığa çıkarmak anlamı vardır.

Ebû Ubeyde dedi ki: Bu fiilin aslî üç harfli oluşu ile başına hemze ziyade edilmesi (âyet-i kerîmede olduğu gibi) aynı anlamı ifade eder. en-Nehhâs dedi ki: Bu güzel bir açıklamadır. İbn Ebi’l Hattab da bunu nakletmiştir ki, o da doğruluğu hususunda hiçbir şüphe bulunmayan dilci önderlerinden bir önderdir. Sîbeveyh de ondan rivâyet etmiş ve buna göre şu beyiti okumuştur:

“Şayet siz hastalığı gizleyecek olursanız, biz onu açığa çıkarmayız,

Ve eğer Savaşı canlandırıp harekete geçirecek olursanız oturmayız.”

Aynı şekilde bunu Ebû Ubeyde, Ebû’l-Hattab’dan “nun” harfini ötreli olarak rivâyet etmiştir, Îmruul-Kays şöyle demektedir:

“Onları içinde bulundukları deliklerinden çıkardı (gizledi anlamına da gelen hafâ); sanki onları,

Akşamleyin yağan gürültülü bir yağmur çıkarmışçasına (yine aynı anlam ve kökteki fiil)”

Burada; onları dışarı çıkardı, manasınadır. Bu beyit “akşamdan gürültülü…” ibaresi yerine “üstüste yığılmış buluttan” anlamındaki ifadelerle de rivâyet edilmiştir.

Ebû Bekr el-Enbân dedi ki: Âyetin bir başka tefsiri de vardır: “Muhakkak kıyâmet saati gelecektir…un” âyetinde ifade sona ermektedir. Ondan sonra ise takdiri olarak: “Ben onu nerdeyse kopartacağım.” Daha sonra: “Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye vaktini gizli tutarım” diye başlanır.

Şair Dabi’ el-Burcumî der ki:

“İçimden geçirdim fakat yapmadım, az kalsın yapacaktım ve keşke,

Osman’ı hanımları kendisi için ağlayacak halde bıraksaydım.”

Burada da görüldüğü gibi şair “keşke yapsaydım” demek istemiştir ve burada Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi, bu fiille birlikte uygun başka bir fiili takdir ederek beyici söylemiştir.

Derim ki: en-Nehhâs’ın tercih ettiği görüş budur. Bundan bir önceki görüşün zayıf olduğuna işaret etmiştir.

O dedi ki: Deniyor ki “Şevi açıkladı, açıklar” demektir. Yine “açıkladı” manasına; denildiği söylenmektedir. Ancak bu pek bilinen bir kullanım şekli değildir. (Devamla) dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı: “Onu gizli tutarım”ın manası onun için müşkil görününce bu görüşü kabule meyletti ve dedi ki: Bunun da manası hemzenin üstün okunuşunun manası gibidir, en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Ancak, burada bunun anlamı, ben onu açıklarım, şeklinde değildir. Özellikle de hemzenin üstün ile okunuşu şaz bir kıraattir. Yaygın ve sahih olan bir kıraat, nasıl şaz bir kıraate göre açıklanabilir. Halbuki burada ifade takdiri daha uygundur. Buna göre de ifadenin takdiri şöyledir: Kıyâmet saati gelecektir ve neredeyse Ben onu getireceğim. Buradaki “gelecektir” ifadesi “Ben onu getireceğim” ifadesinin takdir edildiğine delildir. Sonra dedi ki: Burada “onu (vaktini) gizli tutarım” ifadesi de yeni bir başlangıçtır. Bu sahih bir anlamdır. Çünkü yüce Allah kıyâmetin kendisi demek olan Saati de gizlemiştir, insanın öleceği anı da gizlemiştir. İnsanın buna dair bilgileri açık olmadığından dolayı, böylece tevbeyi geciktirmeyerek amelde bulunmasının sağlanması istenmiştir.

Derim ki: Buna göre yüce Allah’ın:

“Karşılığını görsün diye” âyetindeki (“diye” anlamı verilen) “lâm” harfi “gizli tutarım” anlamındaki fiile taalluk etmektedir,

Ebû Ali de dedi ki: Bu selb (böyle bir şeyi ortadan kaldırmak) kabilindendir. Zıt anlamlı ifadelerden değildir. Burada “onu gizli tutarım” ifadesinin anlamı onun gizliliğini kaldırırım, demektir. “Hafâ” kelimesi üzerindeki örtü demektir. Bunun tekili “hı” harfi esreli olarak; şeklinde olup çoğulu da “ahfrye” şeklinde gelir ve bu da kırbanın etrafına sarılan şey demektir. Onun üzerindeki bu örtü ortadan kalktı mı, kendisi de açığa çıkar, İşte onun şikâyet sebebini ortadan kaldırdım, anlamında: onun husumette bulunmasını kabul ettim ve bunu tekrarlamasına gerek bırakmadım anlamında; ifadeleri de bu şekilde (bu kalıba) uygundur.

Ebû Hatim de el-Ahfeş’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Buradaki; te’kid edici ve zâiddir. Buna benzer bir ifade de yüce Allah’ın şu buyruğundadır:

“Elini çıkarsa neredeyse onu dahi göremeyecektir.” (en-Nûr, 24/40) Çünkü yüce Allah’ın burada sözünü ettiği üstüste karanlıklar esasen bakan ile kendisine bakılan arasında engel teşkil etmektedîr. Dolayısıyla burada: neredeyse anlamı verilen ve tefsirini yapmak sadedinde olduğumuz âyet-i kerîmede aynı kökten gelip, kullanılan fiil hem burada, hem orada fazladan ve te’kid için geldiği kabul edilmektedir. Bu anlamda ki açıklama İbn Cübeyr’den de rivâyet edilmiştir, ifadenin takdiri de şöyledir: Kıyâmet saati gelecektir. Ben her bir nefis yaptığının karşılığını görsün diye onun vaktini gizli tutarım. (Meal de buna göredir).

Şair der ki:

“Savaşa hızlıca atılır, silâhını kuşanmış olarak,

Rakibine hemen hemen nefes aldırmaz.”

Şair burada “hiç nefes aldırmaz” demek istemiştir. Bir başka gair de şöyle demektedir:

“Ve bana isabet edenler dolayısıyla nefsimi kınamayacağım,

Ve ele geçirdiklerim ile de nerdeyse başarılı olamayacağım,”

Burada “ele geçirdiklerimle başarılı olamayacağım” anlamındadır. Görüldüğü gibi burada; “Neredeyse” ifadeyi te’kid için gelmiştir.

Bir başka açıklamaya göre: “Onu gizlemeye pek yaklaştım” demektir. Çünkü bir kimse; “Zeyd neredeyse kalkacaktı” dediğinde kalkmış olması ihtimali de vardır, kalkmamış olması ihtimali de. Onun bunu tamamen gizleyip saklamış olduğu ise, başka bir yerdeki ifadelerin delâleti ile burada yapılabilecek itiraza cevap teşkil etmektedir. Lugatçiler derler ki: ın manası, Araplara göre ben onu az kalsın yapacaktım, fakat yapmadım demektir. ise bir süre geciktikten sonra yaptım, anlamındadır. Buna delil de şanı yüce ve azametli olan Allah’ın:

“Nihayet o ineği boğazladılar, fakat az kalsın yapamayacaklardı.” (el-Bakara, 2/71) âyetidir. Yani onlar böyle bir ineği bulmakta oldukça zorlandıklarından bir süre geciktikten sonra bu işi yapabildiler. tabirinde, eğer ifade pekiştirilsin diye kullanılmış ise, ben yapmadım, yapmak noktasına dahi yaklaşmadım, anlamında da olabilir.

Burada: ifadesinin, ben onu gizli tutmak istiyorum, anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Enbarî dedi ki: Bunun delili de fasahatli şairin şu sözleridir:

“O da istedi, ben de istedim ve bu en hayırlı bir istektir.

Şayet geçmişte kalan, şevkin oyai anı sının bir bölümü geri dönse.”

Görüldüğü gibi burada bu fiil istemek, irade etmek anlamındadır.

es-Sa’lebînin naklettiğine göre İbn Abbâs ve çoğu müfessirler de şöyle demişlerdir: Bu, neredeyse Ben onu kendimden dahi gizleyeceğim, Ubeyy’in, Mushaf’ında da bu böyledir. İbn Mes’ûd, Mushaf’ında ise: “Ben onu neredeyse kendimden dahi gizleyeceğim, herhangi bir yaratık onu nasıl bilebilir anlamındadır. Kimi kıraatlerde de: “Ben onu size nasıl açıklarım” ifadesi de vardır. Bu gibi açıklamalar, Arapların konuşmalarında adet edindikleri anlatım üslubuna göre yapılmıştır. Şöyle ki: Onlardan herhangi bir kişi bir hususu gizlemekte aşırıya kaçacak olursa: O işi neredeyse kendimden dahi gizleyecektim, der. Şanı yüce Allah’a ise hiçbir şey gizli kalmaz. Bu anlamdaki açıklamaları Kutrub ve başkaları yapmıştır. Şair de şöyle demektedir:

“Hind’in benimle beraber olduğu günler;

Ona haber veririm:

Kendi nefsimden gizlediğim ihtiyaçlarımı ve sırlarımı.”

Elbetteki nefsinden de gizlemiş olduğu şeyleri ona haber vermesi söz konusu değildir. (Gizlemekte aşırı titizlik gösterdiği şeyleri dahi, ona açıklayacak demektir).

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyeti da bu kabildendir: “Ve sağ elinin verdiğini, sol eli bilmeyecek derecede gizlediği sadaka veren bir kimse.,.” Buhârî, Zekâ! 16, Ezan 36, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91; Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne 25, Zühd 53; Nesâî, Âdâbu’l-Kudâl 2; Muvatta’, Şear 14; Müsned, II, 439

ez-Zemahşerî dedi ki: Bunun: Ben neredeyse onu kendimden dahi gizleyeceğim, anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak ifadelerde böyle bir şeyin hazfedildiğine dair delil yoktur. Kendisine delâlet edecek ifadeler bulunmadan hazfedilen ifadeler bulunduğuna dair iddialara itibar edilmez.

Bu iddiada bulunanları aldatan şey Ubeyy’in, Mushaf’ındaki: Neredeyse Ben onu kendimden dahi gizleyeceğim, açıklaması ile bazı Mushaflarda: Ben onu nerdeyse kendimden dahi gizleyeceğim, nasıl olur da onu sîze açıklarım, ifadeleridir.

Derim ki: Ben neredeyse onu kendimden dahi gizleyecektim, diye açıklama yapanların bu sözlerinin şu anlama geldiği söylenmiştir; Yani onu gizlemek, Benim taranandandır. Onu gizleyen Benim, Benden başkası değil.

Yine Ebû’l-Abbas’tan: Ben onu neredeyse kendimden gizleyecektim, dediği rivâyet edilmiştir. Bunu Talha b. Amr, Atâ’dan da rivâyet etmiştir. Ayrıca Ali b. Ebi Talha da İbn Abbâstan şöyle dediğini rivâyet eder: Ben onu kimseye açıklamam.

Saîd b. Cübeyr’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onu gizlemiştir. Bu açıklama ise buradaki in zâid olduğunu kabul edenlere göredir. Yani kıyâmet saati gelecektir ve Ben onu gizlemekteyim.

Kıyâmet saatinin gizlenmesindeki fayda ise, korkutmak ve kıyâmetin korkusunu hissettirmektir.

Şöyle de denilmiştir: “Karşılığını görsün diye” ifadesinin (bir önceki âyette geçen): “Namaza kalk” âyetine taalluk ettiği de söylenmiştir. Buna göre ifade de takdim ve te’hir söz konusu olur. Yani “her bir nefis yaptığının karşılığını görsün diye” Beni anıp-hatırlaman için namazı kıl. “Muhakkak kıyâmet saati gelecektir. Ben onu gizil tutarım.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu âyetin yüce Allah’ın;

“Gelecektir” âyetine taalluk ettiği de söylenmiştir, Kıyâmet, her nefis yaptığının karşılığını görsün diye gelecektir, demek olur.

Taha 14

“Şüphesiz ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.”

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allahım. Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.

Kurtubi Tefsiri
“Ben, evet Ben Allah im. Benden başka ilâh yoktur. Öyleyse Bana ibadet et ve Beni zikretmek için namaza kalk.”

“Ben, evet Ben Allah’ım. Ben’den başka ilâh yoktur. Öyleyse Bana ibadet et ve Beni zikretmek için namaza kalk!” âyetine dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyette “Allah’ı Zikretme”nin Anlamı:

Yüce Allah’ın:

“Beni zikretmek için” âyetinin açıklanması hususunda farklı görüşler vardır. Bunun, beni namazda anman İçin namaz kıl, anlamına gelme ihtimali olduğu gibi, namaz kıldığın için Ben de seni en yüceler arasında övgüyle anayım, anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre mastarın bir faile veya bir mef’ûle izafe edilmiş olma ihtimali vardır.

Bir diğer açıklamaya göre anlam şöyledir: Tevhid’ten sonra namaza dikkat et ve onu koru. Bu da namazın değerinin büyüklüğüne dikkat çekmektir. Zira namaz yüce Allah’a bir yakarıştır, O’nun huzurunda durmaktır. Bu açıklamaya göre namaz, zikrin kendisidir. Nitekim yüce Allah: “Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit Allah’ın zikrine koşun” (el-Cuma, 62/9) âyetinde namazı zikir diye adlandırmıştır.

Bir açıklamaya göre bundan maksat şudur: Sen unuttun mu namaz kıl. Nitekim hadîste: “Onu hatırladığı vakit kılıversin” Bu husustaki bazı rivâyetler, bir sonraki başlıkta sözkonusu edilecektir. Kaynakları da ilgili notlarda gösterilecektir. diye buyurulmaktadır ki bu unutmakla namazın sakıt olmadığını (düşmediğini) gösterir.

2- Uyuyarak ya da Unutarak Namaz Vaktini Geçiren Kimse:

Malik ve başkaları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: “Her kim uyuyarak yahut unutarak bir namazı geçirecek olursa, onu hatırladığında hemen o namazı kılıversin. Çünkü yüce Allah:

“Beni zikretmek İçin namaza kalk” diye buyurmuştur. ” Müslim, Mesâcid 309, 314, 316; Tirmizî, Tefsir 20. sûre 1; İbn Mâce, Salât 10; Ebû Dâoûd, Salât 11; Muvatta’, Vukfıt 25; Müsned, fil, 184, 269

Ebû Muhammed Abdu’l-Gani b. Said Haccac b. Haccac’dan -ki bu Yezid b. Zürey’in kendisinden rivâyette bulunduğu ilk Haccac’dır şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bize Katade anlattı. O Enes b. Malik’ten dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a uyuyup ta namaz vaktini geçiren ve namazı unutan kişinin durumu hakkında soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: “Onun kefareti o namazı hatırladığı vakit kılmasıdır.” İbrahim b. Tahmân da Haccac’dan onun gibi rivâyette bulunarak ona uymuştur. Hemmam b. Yahya da Katade’den böylece rivâyet etmektedir. Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât Müslim, Mesâcid 314-316; Ebû Dâvûd, Salat 11; Müsned, III, 269.

Dârakutnî de Ebû Hüreyre’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Her kim bir namazı unutacak otursa, o namazın vakti onu hatırlayacağı vakittir. ” Dârakutnî, I, 423

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Onu hatırladığında onu kılıversin” âyeti uyuyanın da unutanın da, az olsun, çok olsun namazının kazasının vacip oluşuna delildir. Genci olarak ilim adamlarının görüşü de budur. Bununla birlikte pek önemi olmayan gaz bir görüş de nakledilmiştir. Bu görüşün önemsenmeyiş sebebi ise, hadisin nassına muhalif olmasıdır. Bu şaz görüşe göre eğer kazası yapılacak namazlar beşten fazla olursa kazası gerekmez.

Derim ki: Yüce Allah namazın kılınmasını emretmiş ve:

“Güneşin (batıya) kaymasından, gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl…”(el-İsrâ, 17/78) âyeti ve daha başka âyetlerle de muayyen bazı vakitleri nass ile tayin etmiştir. Gece kılınması gereken namazı gündüzün kılacak olursa yahut aksini yaparsa, o bu işi yüce Allah’ın kendisine emrettiğine uygun yapmış olmaz. Bu yaptığından dolayı da sevap almaz ve böyle bir kimse isyan etmiş bir kimsedir, İşte bu durumda olan kimsenin vaktinde kılmadığı, kazaya kalmış namazını kaza etmemesi gerekirdi. Eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim uykuda olduğu İçin yahut unuttuğu için bir namazı geçirecek olursa onu hatırladığında kilıversin” âyeti olmasaydı, hiçbir kimsenin vaktinin dışında kıldığı namazından faydalanması söz konusu olmazdı. Bu itibarla böyle birisinin kıldığı namaz kaza değil eda olur. Çünkü kaza ayrı ve yeni bir emirle yapılandır. İlk emirle yapılan değildir.

3- Kasten Namazı Terk Eden:

Kasti olarak namazı terkeden kimseye gelince; yine Cumhûra göre bunun asi olsa bile namazını kaza etmesi farzdır. Ancak Davud (ez-Zahirî) bu kanaatte değildir. Şâfiî mezhebine mensub Ebû Abdıt’r-Rahmân el-Eşarî de ona muvafakat etmiştir. Bu görüşü ondan İbnu’l-Kassâr nakletmektedir.

Kasten namazı vaktinde kılmayan kimse ile unutan ve uyuyan kimse arasındaki fark, günahm kaldırılmış olmasındadır. Kasten terkeden günah kazanır, bununla birlikte hepsinin de kaza etmeleri gerekir.

Cumhûrun delili yüce Allah’ın:

“Namazı kılınız” diye buyurmuş olması ve bunun vaktinde olması ya da olmaması arasında fark gözetmemiş olmasıdır. Bu ise vücub (farziyyet) ifade eden bir emirdir. Aynı şekilde uyuyanın ve unutanın da -günahkâr olmamalarına rağmen- namazlarını kaza etmekle emrolundukları sabit olmuştur. O halde kasti olarak namazını geçirenin kaza etmesi öncelikle söz konusudur.

Yine Peygamber Efendimizin: “Kim bir namazı uyur ya da unutur da geçirirse” âyeti da bunu İfade eder. Çünkü unutmak (nisyan) terketmekle aynı şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar Allah’ı unuttular. O da onları unuttu.” (et-Tevbe, 9/67);

“Allah’ı unuttukları için Allah’ın da kendilerine, kendilerini unutturduğu kimseler…” (el-Haşr, 59/19) Bu nisyânın, unutma ile olması ile olmaması arasında fark yoktur. Çünkü yüce Allah hakkında nisyân söz konusu değildir. Onun hakkında bu tabirin kullanılmasının anlamı, onları terk etmektir.

“Biz bir âyeti nesh eder ya da unutturursak” (el-Bakara, 2/106) âyetinde de nisyân terk etmek anlamındadır. Hatırlamak da nisyândan sonra da olabilir, başka bir şeyden sonra da olabilir. Nitekim yüce Allah (kudsî hadiste): “Benî kendi nefsinde zikredeni Ben de kendi zatımda anarım.” Buhârî, Tevhîd 15, Müslim, Zikr 2, 21; Tirmizî, Deavat 131; İbn Mâce, Edeb 58; Müsned, II, 251, 405, 413, 480… diye buyurmaktadır. Şanı yüce Allah’ın unutması (nisyânı) söz konusu değildir. Onun için bu fiilin ne anlama geldiğini az Önce açıklamış bulunuyoruz. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Onu hatırladığı zaman” âyeti, onu bildiği zaman demektir.

Aynı şekilde İnsanlara karşı olan borçların ödenmesinin belli bir vakti varsa bu vakit gelmekle bunların ödenmesinin vücubu sözkonusu olduktan sonra, (ödenmezse) kazası (ödenme gereği) ortadan kalkmaz. Ancak bu gibi zimmetteki borçlan ibra düşürür. Yüce Allah’ın borçlan hususunda ibranın sahih olmaması ve bunların kazasının ondan gelmiş bir izin olmadıkça düşmemesi de öncelikle söz konusudur.

Diğer taraftan bizler ittifakla şunu kabul etmiş bulunuyoruz: Kasti olarak ve özürsüz bir şekilde Ramazan orucunun bir gününü terkeden bir kimsenin, o günü kaza etmesi farzdır. Namaz da aynı şekildedir. Şayet Malik’ten: Kasti olarak namazı terkeden bir kimse ebediyyen onu kaza etmez, dediğine dair bir rivâyet vardır, denilecek olursa; şunu belirtelim ki bundan maksat geçmiş olanın asla geri dönmeyeceğine bir işarettir yahut da bu, bu davranışın vebalinin ne kadar ağır olduğunu anlatmak için söylenmiş bir söz olarak kabul edilmelidir. Nitekim İbn Mes’ûd ve Ali (Allah ikisinden de razı olsun)’in: “Bir kimse Ramazan’da kasten oruç yiyecek olursa, isterse sene boyunca oruç tutsun bu ona kefaret olmaz” şeklinde rivâyet edilen sözleri buna benzemektedir..

Ayrıca kazanın edâ yerine geçirilmesi yahut arkasından tevbe edilmesi mükellefiyetin hakkının yerine getirilmesi açısından kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra da yüce Allah dilediğini yapar.

Ebû’l-Mutavves babasından, o Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kasti olarak Ramazan’dan bir gün yiyen bir kimse bütün yılı oruçla geçirecek olsa dahi onun yerini tutmaz.” Ebû Dâvûd, Savm 39; Tirmizî, Savm 27; İbn Mâce, Siyam 14; Dârimî, Savm 18; Müsned, II, 386, 442, 458, 470. Eğer bu rivâyet sahih ise bunun vebalinin büyüklüğünü anlatması anlamına gelme ihtimali vardır.

Kazaya kalan namazın keffaretine dair sahih hadisler gelmiş bulunmaktadır. Bazılarında ise bir günün kaza edileceği de belirtilmiştir. Yüce Allah’a hamd olsun.

4 Uyuyanın Ve Benzeri Durumda Olanların Sorumlulukları:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Her kim uyuyarak yahut unutarak bir namazı geçirecek olursa…” hadisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan… Buhâri, Hudûd 22; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; İbn Mâce, Talâk 15, 16; Dârimi, Hudûd 1; Müsned, VI, 100-101, 144. hadisinin umum ifadesini tahsis etmektedir. Sorumluluğun kaldırılması demek, günahın kaldırılması demektir. Yoksa üzerindeki Farzın kaldırıldığı anlamında değildir. Bu hadis Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “…Ve ergenlik yaşına kadar çocuktan” Buhâri, Hudûd 22; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; İbn Mâce, Talâk 16; Dârimi, Hudûd 1, Müsned, VI, 100-101, 144. sözü -tek bir rivâyette gelmiş olsa dahi- kabilinden değildir, Bu asıl kaideyi iyice bellemek gerekir.

5- Bir Namazı Başka Bir Namaz Vaktinde Hatırlayanın Durumu:

Bu kabilden olmak üzere ilim adamları, geçmiş bir namazı bir başka namazın son vaktinde iken hatırlayan yahut da namaz kılarken bir namazı geçirdiğini hatırlayan kimsenin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

Bu hususta İmâm Mâlik’in görüşü özetle şöyledir: Bir namazı geçirdiğini, başka bir namaz vaktinde hatırlayan bir kimse, eğer bu geçirdiği namazlar beş ve daha az ise unuttuğundan (sırasıyla) başlar. İsterse içinde bulunduğu vaktin namazı geçsin. Şayet geçirdiği namaz vakitleri bundan daha fazla ise, bu sefer vakti girmiş olan namazı kılmakla başlar.

Ebû Hanîfe, es-Sevrî ve el-Leys’in görüşü de buna yakındır.

Şu kadar var ki Ebû Hanîfe ve mezhebine mensub ilim adamları derler ki: Bize göre eğer vakit hem geçen namazlara hem de vakti girmiş namaza elverişli bulunuyor ise, bir gün ve bir gecelik namazlarda tertib vacibtir. Şayet içinde bulunulan vakit namazının geçeceğinden korkarsa, onu korumakla başlar. Eğer geçmiş namazları bir gün ve geceden fazla ise, onlara göre tertib vacib değildir.

Tertibin vacib olduğu görüşü es-Sevrî’den rivâyet edilmiştir. O az ile çok arasında fark görmez. Şâfiî mezhebinde de varılan sonuç budur. Şâfiî der ki: Tercihe değer olan, içinde bulunduğu vakit geçmeyecek olursa, geçmiş namazla başlamaktır. Eğer böyle davranma yarak vakit namazını kılmakla başlayacak olursa bu dahi ona yeter.

el-Esrem, Ahmed’in görüşüne göre altmış sene ve yukarısında dahi tertibin vacib olduğu görüşünü nakletmekte ve şöyle demekcedir: Bir kimse içinde bulunduğu vakitten önceki namazı hatırlamakta ise, herhangi bir namaz kılmaması gerekir. Çünkü kılacağı o namaz fasid olur.

Dârakutnî’nin rivâyetine göre Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse farz bir namazı hatırlayacak olursa, içinde bulunduğu (vakit) namazı(nı) kılmakla başlasın. Onu bitirdikten sonra bu sefer unuttuğunu kılsın.” (Hadisin ravilerinden) Ömer b. Ebi Ömer meçhuldür. Dârakutnî, I, 421.

Derim ki: Eğer bu sahih olsaydı, içinde bulunulan vaktin namazını kılmaya başlama gereği hususunda Şâfiî’nin lehine bir delil olurdu. Sahih olan görüş ise sahih hadis derleyicilerinin Cabir b. Abdullah’tan geldiğini belirttikleri şu rivâyettir: Ömer (radıyallahü anh) Hendek günü Kureyş kâfirlerine sövüp saymaya başladı ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a yemin ederim ki neredeyse güneşin batmaya yaklaştığı bir vakte kadar ikindi namazını kılamayacaktım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim, ben daha kılmadım.” Bunun üzerine el-Buthân denilen yere indik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldı, biz de abdest aldık. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneş battıktan sonra ikindi namazını kıldı. Ondan sonra da akşam namazını kıldı. Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât 36, 3«, Ezan 26, Salârul-Havf 4. Meğâzî 2% Müslim, Mesâcid 209; Tirmizî, Salât 18; Nesâî, Sehv 105.

İşte bu, vakti girmiş namazı kılmaya başlamadan önce geçmiş namazı kılmakla başlanacağına dair bir nasstır. Özellikle akşam namazının vakti birdir, oldukça dardır. Bizce meşhur olan görüşe göre uzayıp giden bir vakiv değildir, Önceden geçtiği üzere Şâfiî’de de böyledir. Tirmizî’nin rivâyetine göre de Ebû Ubeyde b. Abdullah b. Mes’ûd babasından rivâyet ettiğine göre müşrikter Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı Hendek günü dört vakit namazı kılmaktan meşgul ederek, alıkoydular. Nihayet gecenin yüce Allah’ın dilediği kadar bir bölümü geçip gidince Bilâl’e ezan okuması için emir verdi, o da kalkıp ezan okudu. Sonra kamet getirip öğle namazını kıldı, sonra kamet getirip ikindiyi kıldı, sonra kamet getirip akşamı kıldı, sonra da kamet getirip yatsıyı kıldı. Tirmizî, Salât 18; Müsned, I, 375.

İşte ilim adamları bunu bir namaz vaktini geçiren kimsenin o namazı belli bir vakitte hatırlayacak olursa, geçtiği şekilde sırasına uygun (tertib ile) kılacağına delil göstermişlerdir. Ancak geçirdiği namazları, vakti girmiş fakat çıkmasına az kalmış, vakti daralmış bir namaz vaktinde hatırlayacak olursa, üç ayrı görüşleri vardır; Bir görüşe göre geçmiş namazı kılmakla başlar. İsterse içinde bulunduğu vakit çıksın. Malik, el-Leys, ez-Zührî ve başkaları -önceden açıklamış olduğumuz gibi- bu görüştedir.

İkinci görüşe göre; mevcut vakit namazını kılmakla başlar. el-Hasen, eş-Şâfiî, hadis fukahası, el-Muhasibî ve Maliki mezhebine mensub İbn Vehb bu görüştedirler.

Üçüncüsüne göre; muhayyerdir, dilediğini önce kılabilir. Bu da Eşheb’in görüşüdür.

Birinci görüş şöyle açıklanır: Kılınması gereken namazların sayısı çoktur, Eğer bu şekilde namazlar çoksa mevcut vaktin namazını kılmakla başlayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu açıklamayı Kadı Iyad yapmıştır.

Azın miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik’ten gelen rivâyete göre beş ve daha aşağısıdır, Câbir’in hadisi dolayısıyla dört ve daha aşağısıdır da denilmiştir. Altı vakit namazın çok olduğu hususunda mezhebimizde görüş ayrılığı yoktur.

6- Namazda İken Geçirdiği Namazı Hatırlamanın Hükmü:

Namaz kılmakta iken geçmiş bir namazı hatırlayana gelince; eğer İmâm ile birlikte ise tertibin vücubunu kabul edenler de etmeyenler de, o namazını tamamlayıncaya kadar İmâmla birlikte kalmaya devam eder, demişlerdir. Bu hususta asıl delil Malik ve Dârakutnî’nin rivâyet ettikleri İbn Ömer’den gelen şu hadistir: “Sizden herhangi bir kimse bir namazı unuturda o namazı ancak İmâmla birlikte iken hatırlayacak olursa İmâmla beraber namaz kılsın. O namazını bitirdikten sonra bu sefer kendisi unutmuş olduğu namazı kılsın. Sonra da İmâm ile birlikte kıldığı namazı iade etsin.” Darakutnînin lâfzı ile hadis böyledir. Mûsa b. Harun da dedi ki: Bize bunu bir de Ebû İbrahim et-Tercümanî anlattı, dedi ki: Bize Said bu hadisi zikretti ve bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a ref etti. Ancak bunu ref etmekle yanılmıştır, şayet bu hadisi ref etmekten sonraları vazgeçmiş ise doğruya eriştirilmiş demektir. Dâraktıtnt, I, 421.

Diğer taraftan ilim adamları arasında farklı görüşler vardır. Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel derler ki: Hatırladığı namazı kılar, sonra da İmâm ile birlikte kıldığı namazı kılar. Ancak bu iki namaz arasında beş vakitten fazla olması hali -az önce Kûfelilerden naklettiğimiz üzere- müstesnadır. Bu aynı zamanda Medineli olup, Malik’in mezhebine mensub bir topluluğun da görüşüdür. et-Hirakfnin nakline göre Ahmed b. Hanbel de şöyle demiştir: Her kim başka bir namazı kılmakta iken bir namazı hatırlayacak olursa, o kılmakta olduğu namazı tamamlar, hatırladığı namazın da kazasını yapar, eğer vakit elverişli ise kılmış olduğu vakit namazını tekrar kılar. Şayet o namazı kılmakta iken vaktin çıkacağından korkarsa, kanaatime göre o namazı iade etmez, kıldığı o vakit namazı onun için yeterli olur, üzerindeki namazın da kazasını yapar.

Malik dedi ki: Bir vakit namazını kılmakta iken, bir başka namazı (geçirdiğini) hatırlayan kimse, eğer İki rekat kılmış ise iki rekatın sonunda selâm verir. Şayet İmâm ise kıldırmakta olduğu namazı da, cemaatin onun arkasında kıldıkları namazları da yıkılır ve batıl olur. Mâlikî mezhebinde zahir (kuvvetli) görülen görüş budur. Ancak kıyası belli bir oranda önceleyen onun mezhebine mensub ilim adamlarına göre hüküm böyle değildir. Çünkü onun kılmakta olduğu namaz esnasında bir başka namazı geçirdiğini hatırlayacak olursa ve bu namazın da bir rekatini kılmış ise, buna bir rekat daha katar ve selam verir. Şayet üç rekatini kılmış olduğu bir namazda geçirdiği bir namazını hatırlayacak olursa, ona dördüncü bir rekat daha ilave eder. Bu namazı da fasit olmayıp nafile olur. Eğer iddia edildiği gibi namazı bozulup batıl olsaydı ona bir rekat daha ilave etmesi emrolunmazdı. Nitekim bir rekat kıldıktan sonra abdesti bozulursa ona bir rekat daha ilave etmez.

7- Uyuyup Kalmak Suretiyle Namazı Vaktinde Kılamamak:

Müslim’in rivâyetine göre Ebû Katade: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize bir hutbe irad etti deyip, abdest kabı ile abdest almayı söz konusu ettiği hadisi uzun uzadrya zikretti. Bu hadiste şunları da söyledi: Sonra Peygamber buyurdu ki: “Sizin bana uymanız gerekmez mi?” Sonra buyurdu ki: “Şunu bilin ki uykudan dolayı kusur söz konusu değildir. Asıl kusurlu hareket ediş, bir sonraki namazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayanın yaptığıdır. Kim bunu yaparsa (uyur-kalırsa) uyanacağı vakit o namazı kılsın. Ertesi günü de o namazı aynı vaktinde kılsın.” Müslim, Mesârid 311; Müsned, V, 298.

Dârakutnî de bu hadisi bu şekilde Müslim’in lâfızlarının aynısı ile rivâyet etmiştir. Dârakutnî, I, 386.

Bu hadisin zahiri kazaya kalmış namazın hatırlanması esnasında bir defa ve bir sonraki gün aynı vakti gelince de bir defa olmak üzere iki defa kılınmasını gerektirmektedir. Hadisin zahirinden anlaşılan bu hükmü Ebû Dâvûd’un İmrân b. Husayn yoluyla rivâyet ettiği hadis desteklemektedir. O olayı söz konusu ettikten sonra sonlarında şunları söylemektedir: “Sizden her kim ertesi günün sabah namazını sağlıklı bir şekilde idrâk edecek olursa, o namaz ile birlikte bir de onun gibisini de kaza kılsın.” Ebû Dâvûd, Salat 11, h. no: 43«. Ancak burada râvî, İmrân b. Husayn değil, Ebû Katâdedir.

Derim ki: Ancak bu zahirinden anlaşıldığı üzere kabul görmemiştir. Kazaya kalmış olan namaz yalnız bir defa iade edilir. Çünkü Dârakutnî’nin rivâyetine göre İmrân b. Husayn şöyle demiştir: Biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir gaza da -yahut bir seriyye geceleyin yol yürüdük. Seher vakti girince konakladık, ancak güneş sıcağı bizi uyandırıncaya kadar uyanamadık. Her birimiz yerinden korku ve dehşetle uyanıp fırlıyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) uyanınca bize emir verdi, biz de oradan yola koyulduk. Güneş yükselinceye kadar yolumuza devam ettik. Kafiledekiler ihtiyaçlarını gördüler, sonra Bilal’e emir verdi. O da ezan okudu ve iki rekat namaz kıldık. Sonra yine ona verdiği emir üzerine Bilal kamet getirdi ve sabah namazını kıldık. Ey Allah’ın Peygamberi! dedik. Biz bu namazı ertesi günü aynı vakitte kaza etmeyelim mi? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara dedi ki: “Allah size hem faizi yasaklayacak, hem de sizden faiz mi alacak Dârakutni, I, 3H5-386.

el-Hattabî dedi ki: Bu şekilde (iki kere) kaza yapacağını vacip olarak kabul etmiş bir kimse bilmiyorum. Ancak kaza esnasında vaktin faziletini de elden kaçırmamak için müstehab olarak bunu emretmiş olma ihtimali vardır. Sahih olan ise bu hadis gereğince ameli terketmektir; çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah size faizi yasaklarken sizden onu kabul mü edecek?”

Diğer taraftan İmrân b. Husayn yoluyla gelen hadisin sahih rivâyet yollarında bu fazlalığın hiçbir bölümü yoktur. Ancak Ebû Katade’nin zikredilen hadisinde bu vardır. Bu da beyan ettiğimiz gibi ihtimallidir.

Derim ki: el-Kiya et-Taberî “Ahkâmu’l-Kur’ân” adlı eserinde belirttiğine göre seleften kimisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Her kim bir namazı unutacak olursa onu hatırlayacağı vakit kılıversin. Bu namazın bundan başka bir keffareti yoktur” âyetine muhalefet ederek şöyle demiştir: O namazın bir sonraki gün vakti girinceye kadar sabretsin, o vakit namaz kılsın. Sabah namazı geçti mi ertesi günü kılsın. Ancak bu, nasstan uzak ve şaz bir görüştür.

Taha 13

“Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.”

Diyanet Vakfı
Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.

Kurtubi Tefsiri
“Ben seni seçtim. Şimdi sana vahyolanı dinle!

“Ben seni” risalet için

“seçtim.”

Medineliler, Ebû Amr, Âsım ve el-Kisaî “Ben seni seçtim” diye okurlarken Hamza; “Biz seni seçtik” şeklinde okumuştur. Anlam birdir, ancak burada birinci okuyuş şu iki sebebten ötürü daha uygundur: Evvela bu okuyuş hatta daha uygundur. İkinci olarak ifadenin akışına da daha yatkındır. Zira yüce Allah:

“Ey Mûsa! Gerçekten Ben senin Rabbinim, hemen pabuçlarını çıkart” diye buyurmuştur. İşte bu akışa uygun olarak hitab devam etmiştir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

“Şimdi sana vahyolanı dinle” âyeti ile ilgili açıklarımızı tek başlık halinde sunacağız:

Söylenen Sözü Güzelce Dinlemek:

İbn Atiyye dedi ki: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Ben Ebû’l Fadl el-Cevherî’yi -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle derken dinledim: Mûsa (aleyhisselâm)a; “Şimdi sana vahyolanı dinle” denilince, o bir taşın üzerinde durdu, bir taşa dayandı. Sağ elini soluna koydu, sakalını göğsüne dayadı ve dinlemek üzere durdu. Giydiği bütün elbise de yündü.

Derim ki: Gereği gibi güzelce dinlemeyi yüce Allah övmüş bulunmaktadır:

“Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir.” (ez-Zümer, 39/18) Aksi niteliklere sahip olanları da yermiş ve şöyle buyurmuştur:

“Onların neyi dinlediklerini Biz pek iyi biliriz.” (el-İsrâ, 17/47)

Böylelikle yüce Allah dikkatini toplayarak sözünü dinlemek üzere kulak verenleri övmüş ve kullarına da böyle bir edeble edeblenmelerini emrederek şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız.” (el-A’râf, 7/204) Burada da: “Şimdi sana vahyolanı dinle” diye buyurmaktadır. Çünkü böylelikle yüce Allah’tan gelen buyrukları kavrama, anlama lütfuna erişilir.

Vehb b. Münebbih’ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Dinlemenin âdabından bazıları şunlardır: Organların hareketsiz durması, gözün sağa-sola bakmaması, kulak kabartması, dikkatini toplamak, gereğince amel etmeye karar vermek. İşte yüce Allah’ın sevdiği şekilde dinlemek budur. Bu ise kulun azalarını tutması ve onları başka şeylerle meşgul etmemesi ile olur. Aksi takdirde kalbi dinledikleriyle uğraşamaz, başka şeylerle meşgul olur. Gözü sağa-sola bakmasın ki, kalbi gördükleriyle oyalanmasın. Dikkatini toplasın ki, dinlediğinden başka şeyler içinden geçmesin. Ayrıca kavramaya karar vermeli ve kavradığıyla da amel etmelidir.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: İlmin başı dinlemek, sonra kavramak, sonra bellemek, sonra amel etmek, sonra da onu yaymaktır. Kul yüce Allah’ın Kitabına, Peygamberinin sünnetine, Allah’ın sevdiği üzere samimi bir niyet ile kulak verip dinleyecek olursa, Allah da sevdiği şekilde ona duyduklarını kavratır ve kalbinde ona bir nûr verir.

Taha 12

“Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Sen kutsal vadi Tuva’dasın.”

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vadi Tuvadasın!

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten Ben senin Rabbinim, hemen pabuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.

“Gerçekten Ben, senin Rabbinim. Hemen pabuçlarını çıkar; çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın” âyetine dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Mûsa (aleyhisselâm)ya Ayakkabılarını Çıkartmasının Emredilmesindeki Hikmet:

Yüce Allah’ın “Hemen pabuçlarını çıkar” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî’de rivâyet edildiğine göre Abdullah b. Mes’ûd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Mûsa’nın üzerinde Rabbi kendisiyle konuştuğu gün yünden bir elbise, yünden bir ciibbe, yünden bir takke, yünden bir şalvar vardı. Ayakkabıları ise ölmüş bir eşeğin derisinden yapılmıştı.” (Tirmızî) Dedi ki: Bu garip bir hadistir. Biz bunu sadece Humeyd el-A’rec (ki Humeyd İbn Ali el-Kûfî’dir) yoluyla biliyoruz ve onun rivâyet ettiği hadisler münkerdir. Mücahid’in arkadaşı Humeyd b. Kays el-A’rec el-Mekkî ise sika bir ravidir Tirmizî, Libâs 10. Muvatta’’, Libâs lfi’da, Ka’b el-Ahbâr tarafından yapıldığı rivâyet edilen bir açıklamada yalnızca “ayakkabıları ölmüş eşek derisinden idi” ifade edilmiştir

“Gerçekten Ben” âyetini herkes esreli okumuştur. Yani ona seslenilerek: Ey Mûsa denildi, demektir. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Ancak Ebû Amr, İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve Humeyd, nidayı amel ettirerek hemzeyi üstün olarak okumuşlardır.

İlim adamları Mûsa (aleyhisselâm)a ayakkabılarını çıkartma emrinin veriliş sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ayakkabı (na’l) yere karşı ayakları korumak üzere giyilen şeydir.

Bir görüşe göre ona pabuçlarını çıkartıp atma emrinin veriliş sebebi, necis olmalarıydı. Çünkü bu ayakkabılar seran uygun bir şekilde kesilmiş bir hayvan derisinden mamul değildi. Bunu Ka’b, İkrime ve Katade söylemiştir.

Bir başka görüşe göre ona bu emrin veriliş sebebi, mukaddes vadinin bereketine nail olması, ayaklarının da bu vadinin toprağına temas etmesiydi. Bu açıklamayı da Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh), el-Hasen ve İbn Cüreyc yapmışlardır.

Bir başka açıklamaya göre ona pabuçlarını çıkartma emrinin veriliş sebebi, yüce Allah ile münacatta bulunurken huşu ve tevazu içindir. Nitekim selef-i salihîn de Beytullah’ı tavaf ederken böyle yapmışlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu o yeri ta’zim etmek için verilmiş bir emirdir. Nitekim Harem-i Şerefi ta’zim etmek için oraya ayakkabılarla girilmez.

Said b. Cubeyr dedi ki: Ona, Ka’be’ye ayakkabısız girildiği gibi, sen de yere çıplak ayakla bas, denildi. Hükümdarların örfünde huzurlarına girildiği vakit ayakkabıların çıkartılması ve insanın son derece mütevazi görünmesi bilinen bir husustur. Sanki Mûsa (aleyhisselâm)a bu anlamda böyle bir emir verilmiş gibi görünüyor. Ayakkabılarının leş derisinden yahutta başka bir deriden yapılmış olmasının önemi yoktur. İmâm Mâlik de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın pek şerefli kemiklerini ve pek değerli cüssesini barındıran Medine toprağına saygısından ötürü, Medine’de binek sırtına binmeyi kendisi için uygun görmezdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mezarlar arasında ayakkabısı ayağında olduğu halde yürümekte olan Beşir b. el-Hasâsiyye’ye söylemiş olduğu şu sözler de bu kabildendir: “Sen böyle bir yerde bulunduğun vakit ayakkabılarını çıkart.” Beşir dedi ki: Bunun üzerine ben de ayakkabılarımı çıkarttım. Ebû Dâvûd, Cenâiz 74; Nesâî, Cenâiz 107; İbn Mâce, Cenâiz 46, Müsned, V, 83, 84, Z24. Ancak ayakkabılarıyla kabirler arasında dolaşanın, hadisin râvisi olan Beşir (radıyallahü anh) değil, “bir adam” olduğu belirtilmektedir.

Beşinci bir görüşe göre bu, onu kalbinin çoluk-çocuğuyla, ailesiyle meşgul olmaktan kurtarmaktan ibarettir. Nitekim aile ve ev ahalisini anlatmak üzere nâl (pabuç) tabiri kullanılır. Nitekim rüya yorumunda da böyledir. Bir kimse ayakkabı giymekte olduğunu görürse o evlenecek demektir.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah ona nûr ve hidayet sergisini yaymıştı. Âlemlerin Rabbinin sergisini ayakkabısı ile çiğnememesi gerekirdi.

Mûsa (aleyhisselâm)a, ilk farz kılınan emrin pabuçlarını çıkartma emri olma ihtimali de vardır. Nitekim Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a ilk verilen emirler:

“Kalk ve uyar. Yalnız Rabbini yücelt, elbiseni temizle, pisliklerden uzak dur.” (el-Müddessir, 74/2-5) âyetleridir.

Bundan maksadın ne olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

2- Ayakkabı İle Namaz Kılmak;

Nakledildiğine göre Mûsa (aleyhisselâm) ayakkabılarını çıkartmış ve onları vadinin arka taraflarına atmıştı.

Ebû’l-Ahvas dedi ki: Abdullah, Ebû Mûsa (el-Eş’arî)’ye evinde ziyaretine gitmişti. Namaz kılınacak oldu. Bunun üzerine Ebû Mûsa kamet getirdi ve Abdullah’a: Geç, namaz kıldır dedi, Abdullah: Sen öne geç, çünkü evinde bulunuyorsun, dedi. Bunun üzerine o da öne geçti ve ayakkabılarını çıkarttı. Abdullah ona: Sen o kutsal vadide mi bulunuyorsun, dedi. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 559

Müslim’in, Sahih’inde yer aldığına göre Said b. Yezid şöyle demiştir: Ben Enes’e; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) pabuçlarını çıkartmaksızın namaz kılar mıydı? diye sordum: O, evet dedi. Buhâri, Libâs 37; Müslim, Mesâcid 60; Tirmizî, Salâı 176; Dârimî, Salât 103; Müsned, III, 100, 166, 189 Bunu Nesâî de rivâyet etmiştir. Nesâî, Kıble 24,

Abdullah b. es-Saib’den gelen bir rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’nin fethi günü namaz kıldırmış ve pabuçlarını sol tarafına bırakmıştır. Nesâî, Kıble 25. Ebû Dâvud, Salât 88; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 205; (Kurtubi’nin ibaresinden bir önceki rivâyeti, Nesâî, Abdullah b. es-Sâib’den yaptığı şeklinde anlaşılmakta ise de görüldüğü gibi, Müslim’e atfettiği rivâyet ile bu rivâyet, ayrı ayrıdır).

Ebû Dâvûd’daki rivâyete göre de Ebû Said el-Hudrî (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına namaz kıldırmakta iken aniden pabuçlarını çıkarıverdi ve onları sol tarafına koydu. Arkasında namaz kılanlar bunu görünce onlar da ayakkabılarını çıkardılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince: “Ayakkabılarınızı çıkarmanıza sizi iten sebeb nedir?” dedi. Onlar: Biz senin ayakkabılarını çıkardığını gürdük. Biz de ayakkabılarımızı çıkardık. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cibril bana geldi ve bana pabuçlarımda pislik olduğunu haber verdi.” (Devamla) dedi ki: “Sizden biriniz mescide geldiği vakit baksın, eğer pabuçlarında bir pislik yahut rahatsızlık verici bir şey görürse onu silsin ve onlarla namaz kılsın.” Ebû Dâvûd, Salâı 88; Müsned, V, 92.

Ebû Muhammed Abdu’l-Hakk bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir. Bu hadis kendisinden önceki iki hadisi te’lif etmekte, aralarındaki çelişkiyi kaldırmaktadır. Şer’î usule göre kesilmiş bir hayvan derisinden olup ayrıca kendileri cemiz olmaları halinde pabuçlarla namaz kılmanın câiz olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Hatta kimi ilim adamı şöyle demiştir: Onlarla namaz kılmak daha faziletlidir. Yüce Allah’ın -önceden de geçtiği gibi-;

“Her mescidde ziynetinizi alın” (el-A’râf, 7/31) âyetinin anlamı da budur,

İbrahim en-Nehaî pabuçlarını çıkartanlar hakkında: Keşke ihtiyaç sahibi bir kimse gelip de bu ayakkabıları atıp, gitse! demiştir.

3- Çıkartılan Pabuçlar Nereye Konur:

Eğer pabuçlarını çıkartacak olursan, onları önünde bırak. Çünkü Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse namaz kılacak olursa, pabuçlarını çıkartıp önünde bıraksın.” Ebû Dâvûd, Salâl 89 Ebû Hüreyre de el-Makburî’ye şöyle demiştir: Onları çıkartıp, önünde bırak ve müslüman bir kimseyi onlar sebebiyle rahatsız etme. Ebû Dâvûd, Salât 89; Ebû Said el-Makbuıî’nin Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet eniği bir hadis olarak.

Abdullah b. es-Sâib (radıyallahü anh)ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan pabuçlarını çıkartıp, sol tarafına koyduğuna dair rivâyeti ise onun İmâm oluşu ile açıklanır. Şayet sen İmâm olursan yahut yalnız başına namaz kılmakta isen, arzu edersen böyle yapabilirsin. Ancak cemaat arasında bulunuyor ve safta isen, ayakkabılarınla sol tarafında namaz kılan şahsı rahatsız etme. Onları ayaklarının arasına da koyma, seni uğraştırırlar. Fakat ayaklarının ön tarafında bırak.

Cübeyr b. Mut’im’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kişinin pabuçlarını ayaklarının arasında bırakması bir bidattir.

4- Ayakkabılarda Necaset Bulunursa:

Şayet kan, Âdemoğlunun sidiği gibi pis, necis oldukları icma ile kabul edilmiş bir pisliğin ayakkabılarda bulunduğu muhakkak ise, bu pisliği su ile yıkamaktan başka hiçbir şey temizlemez. Malik, Şâfiî ve çoğu ilim adamlarına göre hüküm böyledir.

Davarların sidiği ve kurumamış olan kaba pislikleri kabilinden necaseti hususunda ihtilâf edilmiştir. Ayakkabı ve pabuçların toprağa sürtülmekle temiz olup olmadıkları hususunda bizim (Maliki) mezhebimizde iki görüş vardır.

el-Evzaî ve Ebû Sevr herhangi bir tafsilata girişmeksizin bu gibi pisliklerin toprağa sürtülmesinin yeterli olacağını mutlak olarak ifade etmişlerdir.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Böyle bir pislik kuruyacak olursa bunu sürtmek ve ovalamak necaseti izale eder. Necaset yaş ise, -sidik müstesna- yıkamaktan başka bir şey onu izale etmez. Sidik ise ona göre ancak yıkanmakla temizlenebilir.

Şâfiî de şöyle demektedir: Bunların hiçbirisini sudan başka bir şey temizlemez.

Sahih görüş ise şöyle diyenlerin görüşüdür: Silmek ve sürtmek suretiyle ayakkabılardaki bu tür necasetler temizlenir. Çünkü Ebû Sâid’in rivâyet ettiği hadis Az önce ikinci başlıkta geçen hadise işaret etmektedir bunu gerektirmektedir. Şayet ayakkabı yahut pabuç bir leş derisinden yapılmış ise, eğer bu leşin derisi tabaklanmamış ise ittifakla necistir. Ancak daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/80. âyet, 60. başlıkta) geçtiği üzere, ez-Zührî ile el-Leys’in kanaatleri bu hususta istisna teşkil etmektedir.

et-Tevbe Sûresi’nde (9/108. âyet, 10. başlıkta) da necasetin izale edilmesi ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamd olsun.

5- Mukaddes Tuvâ Vadisi:

“Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın” âyetinde geçen “mukaddes’: Kutsal, tertemiz edilmiş demektir. el-Kuds da temizlik, taharet, tahir oluş anlamındadır. Mukaddes arz, tertemiz edilmiş anlamındadır. Bu ismin ona veriliş sebebi yüce Allah’ın kâfirleri oradan çıkartmış olması ve mü’minlerle orayı imar etmiş olmasıdır.

Yüce Allah bazı zamanlan, diğer bazılarına üstün kıldığı gibi bazı yerleri de başka yerlere üstün kılmıştır. Nitekim bazı canlılar için de bu böyledir. Allah dilediğini üstün kılmak hakkına sahiptir. Buna göre oranın mukaddes oluşu kâfirlerin oradan çıkartılıp mü’minlerin oraya yerleştirilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Çünkü bu özellik başka yerlerde de vardır.

“Tuvâ” İbn Abbâs, Mücahid ve diğerlerinden nakledildiğine göre vadinin adıdir. ed-Dahhâk: O dürülmüş bir şeyi andıran dairemsi ve derin bir vadidir.

İkrime “Tuvâ”nın “ti” harfini esreli (Tıvâ) şeklinde okurken diğerleri ise “Tuvâ” diye okumuşlardır.

el-Cevherî der ki: “Tuvâ” Şam bölgesinde bir yerin adıdır. “Ti” harfi esreli de okunabilir, ötreli de okunabilir. Bu kelime munsarıf da kabul edilmiştir, gayr-ı munsarıf da. Bunu munsarıf kabul edenler orayı bir vadi ve bir mekân ismi kabul eder ve belirtisiz (nekre) sayar. Munsarıf kabul etmeyenler ise orayı bir belde ve bir bölge olarak kabul eder ve onu marife olarak değerlendirir. Kimisi de şöyle demiştir; “Tuvâ” tıpkı “tıvâ” gibidir. Bu da katlanıp, dürülmüş şey demektir. Yüce Allah’ın:

“Kutsal vadi Tuvâ” âyeti hakkında da burası iki defa katlanmış yani kutsanmıştır, diye açıklamışlardır.

el-Hasen dedi ki: Burada bereket ve takdis (kutsama) iki defa tekrarlanmıştır.

el-Mehdevî, İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini nakleder: Buraya “Tuvâ” deniliş sebebi, Mûsa (aleyhisselâm)ın buradan geceleyin geçmiş olması (tavâhu)dır. Çünkü bu vadiden geçtiğinde önce üst taraflarına doğru çıktı, (sonra indi.) O bakımdan bu kelime burada asıl lâfzından olmayan bir başka kelimenin kendisinde amel ettiği bir mastar (mef’ûl-i mutlak)dır.

Sanki: “Çünkü sen” içinde gidip geldiğin “kutsal vadi Tuvâ’dasın.” Yani sen yürüyerek katlayıp geçtiğin bir vadidesin, denilmiş gibidir.

el-Hasen dedi ki: Bunun anlamı, İki defa takdis edilmiş demektir. Buna göre bu isim; “Onu katlayıp, dürdüm (aşıp, geçtim)”den mastardır,

Taha 11

Oraya vardığında, “Ey Musa!” diye seslenildi.

Diyanet Vakfı
Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:

Kurtubi Tefsiri
O ateşin yanına vardığında ona: “Ey Mûsa” diye seslenildi.

“O ateşin yanına vardığında ona” el-Kasas Sûresi’nde belirtildiği gibi. ağaçtan yani ileride geleceği üzere ağaç tarafından ve onun yakınlarından:

“Ey Mûsa diye seslenildi.”

Taha 10

Hani bir ateş görmüştü de ailesine demişti: “Bekleyin, bir ateş gördüm. Belki size ondan bir kor getiririm ya da ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.”

Diyanet Vakfı
Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meşale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum, demişti.

Kurtubi Tefsiri
Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz burada durun, çünkü ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir parça kor getiririm ya da ateşin yanında bana yol gösteren bulurum” demişti.

“Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: Siz burada durun. Çünkü ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir parça kor getiririm ya da ateşin yanında bana yol gösteren bulurum, demişti.”

İbn Abbâs ve başkaları dedi ki: Bu, Mûsa (aleyhisselâm)ın kayınpederi ile olan anlaşma süresini bitirip ailesi ile birlikte Medyen’den Mısır’a gitmek üzere yola koyulduğu sırada otmuştu. O sırada yolunu da şaşırmıştı. Mûsa (aleyhisselâm) oldukça gayretli (kıskanç) birisi idi. Hanımını görmesinler diye, kıskançlığından ötürü geceleyin sair insanlarla birlikte olur, gündüzün onlardan ayrı kalırdı. Şanı yüce Allah’ın Hmindekilerin tahakkuk etmesine sebeb teşkil etsin diye arkadaşlarını da kaybetti. Gece oldukça karanlıktı.

Mukâtil ‘in dediğine göre, kış mevsiminde bir cuma gecesi idi. Vehb b. Münebbih’in dediğine göre de Mûsa annesine dönmek maksİsmi ile Şuayb’dan izin istemişti. Ona izin vermiş, o da koyunlarını da beraber alarak hanımı ile birlikte yola çıkmıştı. Oldukça soğuk, karlı bir gecede bir oğlu dünyaya geldi. O sırada yolunu kaybetmiş, koyunları da etrafa dağılmıştı. Mûsa ateş yakmak istediyse de elindeki çakmak taşları hiçbir şekilde çakmadı. Aniden yolun sol tarafında uzaklarda bir ateş gördü “de ailesine: Siz burada durun” olduğunuz yerde kalın “çünkü ben bir ateş gördüm.” İbn Abbâs dedi ki; O ateşe doğru gittiğinde bir de ne gürsün, ateş bir hünnap ağacında yanmaktadır. Bu ışığın özelliği ve o ağacın oldukça yeşil olması karşısında hayretle yerinde durdu. Ne ateşin ileri derecedeki sıcaklığı, ağacın yeşilliğinin güzelliğini etkiliyordu, ne de ağacın oldukça yaş olması, yeşilliğinin güzelliği, ateşin güzel ışığını etkiliyordu.

el-Mehdevî’nin naklettiğine göre; rivâyet edildiği üzere, o ateşi bir böğürtlen ağacında görmüştü. Ona doğru gitti, fakat ağaç ondan geriye çekildi. Bunun üzerine o da içinde bir korku hissederek geri döndü. Sonra ağaç ona yaklaştı ve yüce Allah onunla ağaçtan konuştu,

el-Maverdî dedi ki: (O gördüğü) Mûsa’ya göre nâr (ateş); yüce Allah’ın nezdinde ise nûr idi.

Hamza;

“Ailesine: Siz burada durun” anlamındaki âyeti; şeklinde “he” harfi ötreli olarak okumuştur. el-Kasas Sûresi’nde (28/29. âyette) de böyle okumuştur. en-Nehhâs dedi ki: Bu okuyuş; “Ey adam ben ona uğradım” diyenlerin şivesine uygundur. Böylece o asla uygun okumuş olmaktadır. Bu okuyuş câiz olmakla birlikte; Hamza bu iki yerde özel olarak benimsediği asıl okuyuş kaidesine muhalefet etmiştir.

Burada:

“Siz burada durun” deyip de “burada ikamet edin” dememiş olması ikametin devamlı kalışı gerektirmesinden dolayıdır. Ancak burada kullanılan fiil bunu gerektirmez.

“Gördüm” demektir. Bu açıklamayı da İbnu’l-Arabî yapmıştır. Yüce Allah’ın;

“Şayet onlarda bir reşittik görürseniz.” (en-Nisa, 4/6) âyetinde de bu kelime kullanılmış olup, “…bilirseniz…” anlamındadır. Ses için kullanılırsa işitmek manasınadır.

“el-Kabes” ateşten alınan bir alev demektir, “el-Mikbas” da aynı anlamdadır. “Ben ondan bir ateş aldım, alırım” da o bana ateşten bir alev verdi, demektir. de aynı anlamdadır.

“Ben ondan bilgi elde ettim” anlamına gelir, el-Yezidî dedi ki: “Ben o adama bir bilgi öğrettim ve ona ateş verdim” demektir. Eğer onun için başkasından ateş istemişsen, o takdirde: demek gerekir. el-Kisaî dedi ki: Bu fiilin nâr (ateş) ve ilim hakkında kullanılması arasında fark yoktur. Her ikisi hakkında: de kullanılır.

“Yol gösteren” kelimesi burada yola ileten demektir.

Taha 9

Musa’nın haberi sana geldi mi?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Musa (olayının) haberi sana ulaştı mı?

Kurtubi Tefsiri
Sana, Mûsa’nın haberi geldi mi?

“Sana Mûsa’nın haberi geldi mi?” Meâni (el-Kur’ân’a dair eser yazan) ilim adamları dedi ki: Bu bir sorudur? İsbat ve icabdır. Sana gelmedi mi? anlamındadır. Anlamının sana gelmiştir, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbâs’a aittir. el-Kelbî dedi ki: Henüz Mûsa’ya dair haber ona gelmemişti. Daha sonra ona Mûsa’ya dair haberi verdi.

Taha 8

Allah, O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler O’nundur.

Diyanet Vakfı
Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler Ona mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
Allah O’dur ki; O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

“Allah O’dur ki O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.” Bu âyetteki “Allah” lâfzı mübtedâ olarak yahut mukadder bur mübtedâ(nın haberi) olması dolayısıyla yahut da “bilir” âyetindeki zamirden bedel olarak merfu’dur.

Şanı yüce Allah kendi zatını tevhid etmektedir. Şöyle ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), müşrikleri yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bir ve tek olarak ibadete çağırmıştır. Bu onlara pek ağır geldi. Ebû Cehil onun Rahmân ismini da zikrettiğini görünce, el-Velid b. Muğiyre’ye dedi ki: Muhammed bizlere Allah ile birlikte bir başka ilâha dua ve ibadet etmeyi yasaklarken, kendisi hem Allah’a hem de Rahmân’a dua etmektedir. Bunun üzerine yüce Allah:

“De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahmân diye dua edin. Hangisi ile dua ederseniz edin. Esasen en güzel isimler O’nundur.” (el-İsra, 17/110) âyetini indirdi.

Yüce Allah bir ve tektir. İsimleri ise pek çoktur.

Daha sonra:

“Allah O’dur ki Ondan başka ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur” diye buyurmaktadır. el-A’raf Sûresi’nde (7/180. âyet, 1. başlık ve devamında) buna dikkat çekilmiş idi.

Taha 7

Sözü yüksek sesle söylesen de, O gizliyi de daha gizlisini de bilir.

Diyanet Vakfı
Eğer sen, sözü açıktan söylersen, bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.

Kurtubi Tefsiri
Sen sözünü açığa vursan da muhakkak O, saklı olanı da, ondan gizli olanı da bilir.

“Sen sözünü açığa vursan bile muhakkak O saklı olanı da O’ndan gizli olanı da bilir.” İbn Abbâs dedi ki: “Saklı olan (sır) insanın kimsenin görmediği bir yerde gizlice başkasına söylediği sözlerdir.” O’ndan gizli olan “Cahfâ)” ise, insanın kendisinden başka hiç kimseye sözünü etmediği, içinde sakladığı şeylerdir. Yine ondan nakledildiğine göre; saklı olan kişinin içinden geçirdikleridir. Ondan da gizli olan ise, henüz olmamış fakat ileride olacak ve hatırından geçecek olan şeylerdir. Sen bugün içinden ne geçirdiğini bilebiliyorsun ancak yarın içinden ne geçireceğini bilemezsin. Yüce Allah ise bugün İçinden geçirip sakladığını da yarın içinden geçirip saklayacağını da bilir.

Yüce Allah gizli, saklı olanı ve O’ndan da gizli olanı bilir, demektir.

Yine İbn Abbâs dedi ki: “Saklı olan (sır)”, Âdemoğlunun içinde gizleyip sakladığıdır. “Ondan gizli olan (ahfâ)” ise Âdemoğlunun ileride yapacağı fakat halihazırda bilmediği ve kendisi için saklı olan şeyler demektir. Yüce Allah ise bütün bunları bilir. O’nun geçmişe dair bilgisi de, geleceğe dair bilgisi de birdir. Bütün yaratıklar O’nun ilminde tek bir nefis gibidirler.

Katade ve başkaları der ki; “Saklı olan” insanın nefsinde gizleyip sakladığıdır. “Ondan da gizli olan” ise henüz olmamış ve hiçbir kimsenin de içinde gizlemediği şeylerdir.

İbn Zeyd dedi ki: “Saklı olan” mahlukattan gizlenip saklanan, “ondan da gidi olan” ise yüce Allah’ın gizleyip sakladıklarıdır. Ancak Taberî bu açıklamayı kabul etmeyerek şöyle demektedir; Ondan da saklı olandan kasıt, henüz insanın sır olarak dahi içinden geçirmediği, fakat ileride içinden geçireceği şeylerdir. İbn Abbâs’in dediği gibi.

Taha 6

Göklerde, yerde, ikisi arasında ve toprağın altındakiler O’nundur.

Diyanet Vakfı
Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep Onundur.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde, yerde, onların arasında ve nemli toprağın altında olanların hepsi O’nundur.

“Göklerde, yerde, onların arasında ve nemli toprağın altında olanların hepsi O’nundur.” Bununla altında ne bulunduğunu yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği o malum kayanın altındakileri yalnız kendisinin bildiğini kastetmektedir.

Muhammed b. Ka’b: Kastettiği yedinci arzdır derken, İbn Abbâs da şunları söylemiştir: Yer bir balık üzerindedir. Balık da denizin üzerindedir. Balığın iki yanı, başı ve kuyruğu da Arşın altında bir araya gelmektedir. Denizde yeşil bir kaya üzerindedir. Semanın yeşilliği de oradan gelmektedir. Yüce Allah’ın hakkında:

“Eğer sen bir kaya içinde veya göklerde yahut yerde olsan…” (Lukman, 31/16) âyetinde sözünü ettiği kaya da budur. Bu kaya ise bir öküzün boynu üzerindedir, bu öküz de nemli toprak üzerindedir. O nemli toprağın altında ne olduğunu da Allah’tan başkası bilmez.

Vehb b. Münebbîh dedi ki: Yeryüzünde yedi deniz vardır. Yerler de yedi tanedir. Herbirisi arasında bir deniz vardır. En alttaki deniz ise cehennemin kenarı üzerinde kapanmıştır. Eğer bunun büyüklüğü, suyunun çokluğu ve soğukluğu olmasaydı, cehennem, üzerindeki herşeyi yakıp bitirecekti. Yine o şöyle demiştir; Cehennem rüzgarın sırımdadır, rüzgarın sırtı da karanlıktan bir perde üzerindedir. Bunun büyüklüğünü Allah’tan başka kimse bilmez. Bu perde de nemli toprak üzerindedir. Mahlukatın bilgisi bu nemli toprağa kadar uzanmıştır. Açıkça görüldüğü gibi, İbn Ka’b ile İbn Münebbih’ten gelen bu rivâyetlerin ne şer’î, ne aklî ne de ilmî bir dayanağı vardır.

Taha 5

Rahmân, Arş’a istiva etti.

Diyanet Vakfı
Rahman, Arşa istiva etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Rahmân Arş’a İstiva etti.

“Rahmân Arş’â İstiva etti.” Burada “er-Rahmân” lâfzının medh üzere mansub gelmesi caizdir. Ebû İshak dedi ki: Bedel olarak cer mahallinde de olabilir. Buna göre bir önceki âyet-i kerîmedeki “yarman” lâfzından hedel olacağından iki âyetin birlikte meali şöyle olur: “O yeri ve yüksek gökleri yaratan ve Arş’a istiva eden. Rahmân olan Allah tarafından indirilmiştir.”

Said b. Mes’ade dedi ki: Ref ile okunursa, o Rahmân…dır, anlamında olur,

en-Nehhâs dedi ki: Mübteda olarak merfu olması da caizdir, O takdirde haber de: “Göklerde, yerde, onların arasında… olanların hepsi O’nundur” âyeti olur. Bu takdirde bu âyetin sonunda vakıf yapılmaz.

“Yaratan” kelimesindeki zamirden bedel kabul ettiğimiz takdirde, o zaman beşinci âyet-i kerîmenin sonunda vakıf mümkün olur. Mahzuf bir mübtedânın haberi olduğu takdirde de böyledir ve buna göre dördüncü âyet-i kerîmenin sonunda vakıf yapılmaz.

“İstiva”nın anlamına dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şeyh Ebû’l-Hasen ve başkalarının kabul ettiği görüşe göre; yüce Allah, yaratıklar hakkında söz konusu olduğu şekilde herhangi bir keyfiyet veya bir sınır söz konusu olmaksızın Arş’ı üzerinde istiva etmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bununla şunu kastetmektedir: O, olmuşları yarattığı gibi kıyâmet gününe kadar ve kıyâmet gününden sonra olacakları da yaratandır.

Taha 4

Yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından indirilmiştir.

Diyanet Vakfı
(Kuran) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
O, yeri ve yüksek gökleri yaratan Allah tarafından İndirilmiştir.

“O yeri ve yüksek gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir” âyetindeki:

“İndirilmiştir” kelimesi mastar (mef’ûl-ü mutlak)dır.

Biz, onu… indirdik” demektir. Bunun “öğüt” âyetinden bedel olduğu da söylenmiştir, Ebû Hayve eş-Şamî bu kelimeyi: “Bu… indirilmiştir” anlamında merfu olarak okumuştur.

“Yüksek” kelimesi pek yüce, pek yüksek anlamında olup; in çoğuludur. Bu da; “Büyük ve küçük” kelimelerinin çoğulunun; “şeklînde gelmesine benzer.

Yüce Allah azametine, mutlak egemenliğine ve celaline dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

Taha 3

Ancak, Allah’tan korkanlar için bir öğüt olarak.

Diyanet Vakfı
2, 3. Biz, Kuranı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allahtan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Ancak korku duyan kimseye öğüt almak üzere (gönderdik.)

“Ancak korku duyan kimseye öğüt olmak üzere” âyeti hakkında Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki; Bu âyet, Güçlük çekmen” âyetinden bedeldir. Biz bu Kitabı ancak bir öğüt olmak üzere indirdik, demektir. en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Ebû Ali de “öğüt verme”nin güçlük çekmek demek olmadığını belirterek bu açıklamayı kabul etmemiştir.

Burada

“Öğüt olmak üzere” kelimesi mastar olarak nasb edilmiştir. Yani, Biz onu sana, onunla bir öğüt veresin diye indirdik. Yahut da bu mef’ûlün leh’dir. Yani, Biz bu Kur’ân’ı senin üzerine ondan ötürü güçlük çekmen için indirmedik. Biz onu sana ancak öğüt olsun diye indirdik.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Bu âyette bir takdim ve te’hir vardır. Bunun anlamı da şudur: Biz, Kur’ân-ı Kerîm’i sana ancak korku duyan kimseye öğüt olmak üzere ve sen güçlük çekmeyesin diye indirdik, takdirindedir.

Taha 2

Kur’an’ı sana, sıkıntıya düşesin diye indirmedik.

Diyanet Vakfı
2, 3. Biz, Kuranı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allahtan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekmen için İndirmedik.

“Biz, Sana Kur’ân’ı güçlük çekmen için indirmedik” âyetindeki;

“İndirmedik” lâfzı; “İndirilmedi” diye de okunmuştur. Bundan ötürü de “Kur’ân” kelimesi birinci okuyuşa göre üstün iken, ikinci okuyuşa göre ötrelidir.

en-Nehhâs dedi ki: Kimi nahvciler şöyle demektedir: Buradaki “lâm” nefy “lâm”ıdır. Bazıları buna “lâm el-cuhûd (reddetme lamı)” derler. Ebû Ca’fer dedi ki: Ben Ebû’l-Hasen b. Keysân’ı şöyle derken dinledim: Bu “lâm”, “hafd lâm”ı (cer lamı)dır. “Biz Kur’ân’ı sana bedbahtlık için indirmedik” anlamındadır.

Bedbahtlık (anlamındaki şekâ)” kelimesi ise, hem med ile hem kasr ile okunur ve bu kelime “vav”hdır. Bedbahtlığın dilde asıl anlamı ise yorgunluk ve sıkıntı demektir. Biz Kur’ân’ı sana yorulman için indirmedik, demek olur. Şair der ki:

“Akıl sahibi akl sebebiyle nimetler arasında bedbahttır,

Cahilliğin kardeşi ise bedbahtlık içerisinde nimettedir (zanneder.)”

Buna göre “güçlük çekmen”; onlara ve küfürlerine aşırı derecede üzülmekle îman etmiyorlar diye hasret çekmek suretiyle yorulasın diye indirmedik demek olur. Bu durumda yüce Allah’ın şu âyetini andırır:

“Su söze îman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin nerdeyse.” (el-Kehf, 18/6) Yani, sana düşen sadece lebliğ edip hatırlatmaktan İbarettir. Risaletinin gereğini yerine getirmek ve güzel surette öğüt vermek hususlarında kusurun olmadıktan sonra, ne olursa olsun onlar mutlaka îman edecekler dîye bir görevle görevlendirilmiş değilsin.

Rivâyet edildiğine göre Ebû Cehil -Allah’ın laneti üzerine okun- ile en-Nadr b. el-Hâris, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a: Sen bedbaht birisisin, çünkü atalarının dinini terkettin demişlerdi. Bununla onlara şöylece cevap verilmek istendi: İslam dini ve bu Kur’ân-ı Kerîm her türlü güzel arzu ve isteğe kavuşmanın basamağıdır. Her türlü mutluluğu idrâk etmeye sebebtir. Asıl kafirlerin İçinde bulundukları durum bizzat bedbahtlığın tâ kendisidir.

Sıraladığımız görüşlere binaen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin ayaklarışişinceyekadar namaz kılmıştır. Cebrâîl ona: Kendini o kadar fazla yorma, çünkü nefsinin de senin üzerinde bir hakkı vardır. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm nefsini ibadette tüketesin, onu son derece zorluklarla karşı karşıya bırakasın diye indirilmediği gibi, sen ancak müsamahakâr Hanîflik ile gönderilmiş bulunuyorsun.

Taha 1

Tâ-Hâ.

Diyanet Vakfı
Ta. Ha.

Kurtubi Tefsiri
Tâ-Hâ.

“Tâ-Hâ” âyetinin anlamı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh): Bu sırlardan bir sırdır demiştir. Bunu el-Gaznevî nakletmektedir. İbn Abbâs: Ey adam, demektir der. Bunu da el-Beyhakî zikretmektedir. Bunun Ukllüler arasında bilinen bir şive olduğu da söylenmiştir. Aklılar arasında bilinmektedir, diyenler de vardır. el-Kelbîdedi ki; Sen Aklılar arasında bir adama: Ey adam diye seslenecek olursan ona: “Tâ-Hâ” demediğin sürece sana karşılık vermez. Bu hususta et-Taberî şairin şu beytini nakletmektedir:

“Savaşta Tâ-Hâ’yı çağırdım, fakat bana karşılık vermedi,

Kendi adına kurtulmayı istediğinden (ve bu maksatla kaçtığından) korktum.”

Abdullah b. Amr dedi ki: Aklıların şivesinde habibi (ey sevdiğim) anlamındadır. Bunu da el-Gaznevî nakletmiştir. Kutrub da şöyle demektedir: Bu Taylıların şivesindedir. Daha sonra Yezid b. el-Mühelhil’in şu beyitini nakletmektedir:

“Ey adam! Hiç şüphesiz beyinsizlik sizin özelliklerinizdendir,

Lanetli bir topluluğu Allah mübarek kılmasın.”

el-Hasen de aynı şekilde Tâ-Hâ’nın, ey adam anlamında olduğunu söylemiştir. İkrime de böyle demiştir. İkrime, Süryanice’de de bunun böyle olduğunu söylemiştir ki, bunu da el-Mehdevî nakletmektedir. el-Maverdî de bunu aynı şekilde İbn Abbâs’tan da Mücahid’den de nakletmektedir. et-Taberî ise bunun Nabatice’de ey adam, anlamında olduğunu nakletmiştir. es-Süddî’nin, Saîd b. Cübeyr’in ve yine İbn Abbâs’ın da görüsü budur. O (et-Taberî) şu beyiti nakletmektedir:

“Ey Tâ-Hâ (adam) beyinsizlik sizin huylarınızdandır,

Allah lanetlilerin ruhlarını takdis etmesin.”

Yine İkrime dedi ki: Bu Habeşçe’de ey adam, demek anlamındadır. Bunu da es-Sa’lebî nakletmektedir.

Doğrusu şudur: Bu lâfız her ne kadar başka bir dilde de bulunmakta ise de -önceden belirttiğimiz gibi- Arapça’dır. Ve bu Akk, Tay’ ve Ukllüler arasında bir Yemen bölgesi şivesidir.

Bunun yüce Allah’ın isimlerinden bir İsim ve O’nun adına yaptığı bir yemin olduğu da söylenmiştir. Bu da aynı şekilde İbn Abbâs’dan rivâyet edilmiştir.

Tâ-Hâ’nın, yüce Allah’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a -ona Muhammed adım vermesi gibi- verdiği bir isim olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Benim, Rabbimin nezdinde on tane ismim vardır” diye buyurmuş ve bunlar arasında Tâ-Hâ ile Yâsîn’i saymıştır. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 551

Şöyle de denilmiştir. Bu lâfız, bu sûrenin adıdır ve bu sûrenin anahtarı durumundadır. Yüce Allah’ın, bilgisini özel olarak Rasûlüne verdiği “Allah’ın kelâmının kısaltılmışı olduğu da söylenmiştir.

Bir başka görüşe göre Tâ-Hâ, mukatta’ harflerden olup bu harflerin her biri bir anlama delâlet etmektedir. Bu harflerin hangi anlamda oldukları hususunda da görüş ayrılığı vardır. Bir görüşe göre “Tâ” Tûbâ ağacıdır, “Hâ” ise ateşin bir ismi olan “Hâviye” demektir, Araplar bazen bir şeyin bir bölümünü zikrederek onun tümünü kastederler. Sanki bunlarla yüce Allah, cennet ve cehenneme yemin etmiş gibidir.

Saîd b. Cübeyr dedi ki: “Tâ” Peygamber efendimizin Tâhir ve Tayyib isimlerinin başlangıcıdır, Hâ da onun Hadi isminin başlangıcıdır.

Bir diğer görüşe göre “Tâ” ey ümmetine şefaati tama’ eden, “Hâ” ise ey yüce Allah’ın kullarını hidayete ileten demektir.

“Tâ”nın taharetten, “Hâ”nın hidayetten kısaltma olduğu da söylenmiştir. Sanki yüce Allah Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem)ne: Ey günahlardan tahir (temiz) ve insanları gaybları en iyi bilene hidayet eyleyen kişi, diyor gibidir.

Bir diğer görüşe göre “Tâ” gazilerin davullarını (tubûl) “Hâ” ise onların kâfirlerin kalplerindeki heybetini ifade eder. Bunu da yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:

“O kâfirlerin kalplerine korku salacağız.” (Âl-i İmrân, 3/151);

“Kalplerine de korku saldı.” (el-Ahzâb, 33/26)

“Tâ”nın cennet ehlinin cennetteki Urab’ı (sevinci), “Hâ”nın da cehennem ehlinin cehennem ateşi içerisindeki hevânı (aşağılıkları) demek olduğu da söylenmiştir.

Altıncı bir görüşe göre “Tâ-Hâ”, hidayet bulan kimseye ne mutlu demektir. Bu görüş Mücahid ile Muhammed b. el-Hanefiyye’ye aittir.

Yedinci bir görüşe göre “Tâ-Hâ” sen yeryüzüne bas, demektir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ayakları şişinceye kadar namazın sıkıntılarına tahammül ediyor ve ayaklarını sırayla dinlendirmek gereğini duyuyordu. O bakımdan kendisine yere bas denildi, yani sen bu şekilde dinlenme ihtiyacını görecek kadar kendini yorma! Bunu da İbnu’l- Enbarî nakletmektedir.

Kadı Iyad’ın “eş-Şifa” adlı eserinde naklettiğine göre er-Rabi’ b. Enes şöyle demiş: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kıldığında ağırlığını bir ayağına verir, diğerini rahat tutardı. Bunun üzerine yüce Allah ona: “Tâ-Hâ” yani ey Muhammed yere bas, “Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekmen için indirmedik” âyetlerini indirdi.

ez-Zemahşerî dedi ki: el-Hasen’den bunu “Tahh” şeklînde okuduğu ve bunun da yere basmak emri diye açıklandığı nakledilmektedir. Bu rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) teheccüd namazı kıldığında ağırlığını bir ayağına veriyordu. Ona her iki ayağını da yere basması emri verildi. Bu okuyuşun aslı sakin hemze olup onun hemzesi “he”ye kalb edilmiştir. Nitekim; deki hemze “elife kalb edilmiştir. Şu mısraın bir bölümünde de (“la”dan sonraki kelime) hemze “elif”e kalb edilmiştir:

“Bu nimetleri afiyetle içinize sindiremiyesin…”

Sonra buna binaen bu emri yapmıştır; sonundaki “he” ise sekt (susarken telaffuz edilen) “he”sidir.

Nüzul Sebebi:

Mücahid dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı gece namaz kıldıklarında, uzun süre namaz kıldıklarından ötürü göğüslerine ip bağlıyorlardı. Daha sonra bu farz nesh edildi ve bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

el-Kelbî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a Mekke’de iken vahiy nazil olunca çokça ibadele koyuldu. İbadeti de oldukça ağırlaştı. Bu âyet-i kerîme ininceye kadar epey bir süre bütün gece namaz kılmaya koyuldu. Yüce Allah ona; yükünü hafifletmesini, namaz kıldığı gibi bir miktar da uyumasını emretti. Böylelikle bu âyet-i kerîme gece boyunca namaz kılmayı nesh etmiş oldu. Bu âyetten sonra (geceleyin) hem namaz kılıyor, hem uyuyordu.

Mukâtil ve ed-Dahhâk dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a İnmeye başlayınca ashabı ile birlikte kalkıp gece namazı kıldılar. Kureyş kâfirleri; Allah bu Kur’ân’ı, Muhammed’in üzerine ancak yorulsun diye indirmiştir, dediler. Bunun üzerine yüce Allah şu âyetlerini indirdi: “Tâ-Hâ” yani ey adam, “Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekmen İçin indirmedik.” İleride geleceği üzere yomlasın diye indirmedik. Bu görüşe göre Tâ-Hâ” : Yere bas” demek olur. Bu durumda “he” ile “elif” yere ait zamir olur. Yani namazlarında iki ayağınla yere bas. Sonra hemze harfi hafifletilerek sakin bir “elife dönüşmüştür.

Bir kesim de bunu “Tahh” diye okumuştur. Bunun aslı ise; olup, yere bas demektir. Hemze hazfedildikten sonra yerine sekt “he”si getirilmiştir.

Zir b. Hubeyş. dedi ki: Bir adam Abdullah b. Mes’ûd’un önünde “(medsiz olarak) “Tâ-Hâ. Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekmen için İndirmedik” âyetini okudu. Abdullah onu: “Tı-Hi” diye düzeltti. Bunun üzerine adam; Ey Abdu’r-Rahmân’ın babası, yüce Allah ona ayağıyla veya iki ayağıyla yere basmasını emretmedi mi? O: “Tı-Hi” dedi ve devamla: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bana böylece okuttu.

Ebû Amr ve Ebû İshak “He”yi imâle ile “Tı”yı da üstün olarak okumuşlardır. Ebû Bekr, Hamza, el-Kisaî ve el-A’meş ise her iki harfi de imâle ile okumuşlardır. Ebû Ca’fer, Şeybe ve Nâfi’ ise ikisi arasında okumuş, Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise tefhim ile (Tâ-Hâ şeklinde) okumuşlardır.

es-Sa’lebî dedi ki: Bunların hepsi sahih ve fasih söyleyişlerdir. en-Nehhâs dedi ki: Arapça dilbilginlerinin çoğunluğuna göre burada imalenin açıklanabilir bir tarafı yoktur. Bunun da iki sebebi vardır: Birincisi evvela burada ne “ya” harfi vardır. Ne de esre vardır ki; imale olsun. İkinci sebeb ise “Ta” imaleye engel harflerdendir. İşte bunlar iki açık engeldir.

Meryem 98

Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan birini hissediyor musun, yahut onlardan bir fısıltı işitiyor musun?

Diyanet Vakfı
Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun?

Kurtubi Tefsiri
Bunlardan önceki zamanlarda nice nesilleri helâk ettik. Şimdi onlardan birisini görüyor yahut gizli seslerini bile işitiyor musun?

“Bunlardan önceki zamanlarda nice nesilleri” nice insan topluluklarını, nice ümmetleri

“helâk ettik.” Bununla yüce Allah Mekkelileri korkutmaktadır.

“Şimdi onlardan birini görüyor, yahut gizli bir seslerini bile işitiyor musun?” âyeti nasb mahallindedir. Sen onlardan herhangi bir kimse görüyor ya da buluyor musun? anlamındadır.

“Yahut gizli seslerini bile işitiyor musun?” Onların sesleri sedaları sana geliyor mu? Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir. Yani onlar ölmüş ve artık amelleriyim karşılaşmış bulunuyorlar.

“Kısık dahi olsa seslerini (işitiyor musun?)” diye de açıklanmıştır ki bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır, Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime anlaşılmayan ses veya hareket demektir. Bu açıklamayı da el-Yezidî ve Ebû Ubeyde yapmıştır, “Kafilenin rikzi (anlaşılmayan sesi)” tabiri bu kabildendir. Ebû Ubeyde, Lebîd’in şu beytini nakletmektedir:

“O (yaban ineği) kendisine arkadaşlık edecek kimsenin seslerini duymaya

çalıştı; fakat daha onu görmeden,

Korktu (ondan); çünkü arkadaş (sandığı) onu avlayacak olandır.”

“Gizli ses” anlamına geldiği de söylenmiştir. Mızrağın ucunu yere batırdı anlamındaki (……….) de buradan gelmektedir. Tarafe de şöyle demektedir:

“(Devemin) iki kulağı ister gece yolculuğundaki en hafif sesler olsun, isterse de

Yüksekçe söylenen sözleri olsun; (onları) doğru olarak işitir.”

Şair Zu’r-Rime’de avcı ve köpeklerin seslerini işiten bir öküzü nitelendirirken şöyle demiştir:

“O gizli bir fısıltıyı (rikzi) işitmeye kulak verecek olursa, onu iyi takib eder ve maharetle işitir,

O gizli sesi dahi; hem onun. işitmesi yalan değildir (doğru işitir.)”

Burada beyitteki lâfızların anlamına dair iki satırlık açıklama, tercüme içinde yer almış olduğundan ayrıca tercüme edilmemiştir

Rikâz da gömülmüş mal demektir. Doğruyu en iyi bilen yüce Allah’tır.

Meryem 97

Biz onu senin dilinle kolaylaştırdık ki, onunla takva sahiplerini müjdeleyesin ve inatçı bir kavmi uyarasın.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Biz Kuranı, sadece, onunla Allahtan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu, onunla takva sahiplerini müjdeleyesin, İnad edenleri de korkutasın diye senin dilinle kolaylaştırdık.

“Biz onu… senin dilinle kolaylaştırdık” âyetinde kasıt Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yani Biz onu senin dilin olan Arap dili ile açıkça ortaya koyduk. Üzerinde düşünen, tefekkür eden kimselere de kolay kıldık.

Biz bu kitabı senin üzerine insanların anlamalarının kolaylaşması maksadıyla Arapça indirdik, diye de açıklanmıştır.

“Onunla takva sahiplerini müjdeleyesin, inad edenleri de korkutasın diye” âyetindeki: “înad edenler” in çoğulu olup ileri derecede düşmanlık eden demektir. Yüce Allah’ın:

“Halbuki o düşmanların en azılı olanıdır.” (el-Bakara, 2/204) âyetinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Gecemi sessizce kederlerimle fısıldaşarak geçiriyorken sanki ben,

Tartışma kabiliyetleri yüksek ve ileri derecede düşman kimselerle tartışıyor gibiyim.”

Ebû Ubeyde dedi ki: “el-EIedd: İnad eden, aşırı düşman” hakkı kabul etmeyen ve batılı ileri süren demektir. el-Hasen dedi ki: Hakka karşı sağır kimseler demektir. er-Rabî kalpteki kulakları sağır olanlar demektir; Mücahid, fâcir kimseler demektir; ed-Dahhak batıl uğrunda mücadele verenler demektir; İbn Abbâs da düşmanlıklarında aşırıya gidenler demektir, diye açıklamışlardır.

Bu kelimenin, hiçbir şekilde istikamet üzere olmayan zalim, anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlam birdir.

Özellikle bunların uyarılmasından söz edilmesi, İnatçılığı olmayan kimsenin, itaat çemberine girmesinin kolay oluşundan dolayıdır.

Meryem 96

Şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler var ya — Rahman onlara bir sevgi kılacaktır.

Diyanet Vakfı
İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak îman edip salih amel işleyenlere Rahmân bir sevgi var edecektir.

“Muhakkak îman edip” tasdik edip “salih amel işleyenlere Rahmân” kullarının kalbinde “bir sevgi var edecektir.” Nitekim Tirmizî, Sa’d ve Ebû Hüreyre (Allah ikisinden de razı olsun)den rivâyet etçiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah bir kulu sevdi mi, Cibril’e: Ben filânı sevdim, sen de onu sev diye nida eder. Bunun üzerine o da semâda nida eder. Sonra (ona) sevgi yeryüzündekiler arasına iner, İşle yüce Allah’ın: “Onlara Rahmân bir sevgi var edecektir” âyeti bunu anlatır.” Allah bir kula da buğz etti mi, Cibril’e; Ben filana buğzediyorum, diye nida eder, O da semâda (öylece) nida eder. Sonra yeryüzünde de ona karşı duyulan nefret iner.” Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 19. sûre 6 Bu hadisi bu manada Buhârî, Müslim rivâyet ettikleri gibi Malik de, Muvatta’’da rivâyet etmiştir tik. Buhârî, Bed’u’l-Halk 6, Edeb 41, Tevhîd 33; Müslim, Birr 157; Muvatta’, Şear 15; Müsned, II, 267, 341, 413, 509, 514, V, 259, 263.

“Nevadiru’l-Usûl”de şöyle denilmektedir: Bize Ebû Bekir Sabık el-Ümevî anlattı dedi ki: Bize Ebû Malik el-Cenbî anlattı. O Cüveybir’den, o ed-Dahhak’tan, o İbn Abbâs’tan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah salihlerin kalplerinde ve mukarreb melekler nezdinde mü’mine ülfeti (iyi kaynaşmayı), ağır başlılığı ve kibarlığı vermiştir. Daha sonra yüce Allah’ın: “Muhakkak Îman edip, salih amel işleyenlere Rahmân bir sevgi var edecektir” âyetini okudu.” et-Tirmizî, el-Hakîm, Nevâdirul-Usûl, I, 662, II, 507.

Bu âyetin kimin hakkında indiği hususunda farklı görüşler vardır. Ali (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğu söylenmiştir. el-Berâ b. Âzib’in rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali b. Ebî Tâlib’e şöyle demiştir: “Ey Ali! De ki: Allah’ım, benim için nezdinde bir ahid kıt, mü’minlerin kalplerinde de benim için bir sevgi var et.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bunu es-Sa’lebî nakletmektedir.

İbn Abbâs İse: Abdu’r-Rahmân b. Avf hakkında inmiştir, demiştir. Yüce Allah kulların kalplerinde onun için bir sevgi yaratmıştır. Onu gören bir mü’min mutlaka ona saygı gösterirdi. Onu gören bir müşrik ya da bir münafık olsun, mutlaka onu tazim ederdi.

Herim b. Hayyân da şöyle derdi: Bir kimse kalbiyle yüce Allah’a yönelecek olursa mutlaka yüce Allah da îman ehlinin kalplerini ona yöneltir ve sonunda Allah, onlar tarafından sevilmeyi ve ona rahmet etmeyi, ona rızıklandırır. Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah kıyâmet gününde mü’minlerin ve meleklerin kalplerinde onlar için bir sevgi var edecektir.

Derim ki: Mü’min dünyada sevildiğine göre âhirette de böyle olacaktır. Çünkü yüce Allah ancak takva sahibi bir mü’mini sever ve ancak halis ve tertemiz olandan razı olur. Yüce Allah lütuf ve insanıyla bizleri de onlardan kılsın,

Müslim’in rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüce Allah bir kulu sevdi mi Cibril (aleyhisselâm)ı çağırır ve Ben filan kişiyi seviyorum. Onu sen de sev der. Bunun üzerine Cibril onu sever, sonra da semâda şöyle seslenir: Şüphesiz Allah filan kişiyi sever, siz de onu seviniz. Bunun üzerine semâdakiler de onu sever. Sonra yeryüzünde onun için kabul mazhariyeti konulur. (Yüce Allah) bir kula da buğz etti mi Cibril (aleyhisselâm)ı çağırır ve der ki: Ben filana buğzediyorum. Sen de ona buğz et. Bunun üzerine Cibril ona buğzeder, sonra semâdakiler arasında: Şüphesiz Allah filân kişiye buğzeder, siz de ona buğzediniz diye seslenir. Bunun üzerine onlar da ona buğzederler. Daha sonra yeryüzünde de yeryüzündekilerin ona buğzetmesi sağlanır.” Müslim, Birr 157; Müsned, 11, 341, 413, 509.

Meryem 95

Onların her biri kıyamet günü O’na tek başına gelecektir.

Diyanet Vakfı
Bunların hepsi de kıyamet gününde Onun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.

Kurtubi Tefsiri
Hepsi Kıyâmet gününde O’na yalnız başlarına gelirler.

“Hepsi kıyâmet gününde O’na yalnız başlarına gelirler.” Yani tek baslarına, yardımcısız, beraberlerinde kendilerine fayda sağlayacak mallar da bulunmaksızın gelirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O günde malın da, evlâdın da hiç faydası olmaz. Allah’a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna.” (eş-Şuarâ, 26/88-89) Sadece dünyada iken işlemiş olduğu amellerinin faydası olacak. Yüce Allah’ın:

“Hepsi… gelecektir” âyetinde “gelecektir” anlamındaki ism-i failin tekil gelmesi “hepsi” anlamındaki kelimenin lâfzına binaendir. Manaya göre okunacak olsaydı, “(…….): Geleceklerdir” diye çoğul olması gerekirdi.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu âyette şuna işaret edilmektedir: Sizler kendiniz adına -ki herkes O’nun kulu olduğu halde- çocuklarınızın köleleştirilmesine razı olmazken, kendiniz için razı olmadığınız şeylere nasıl olur da O’nun için razı olursunuz? Yine benzeri bir husustan dolayı kendileri için kız çocukları istemezken; melekler Allah’ın kızlarıdır, dediklerini belirterek bu görüşlerini reddetmektedir. Yüce Allah bundan pek yüce ve münezzehtir. Yine; Putlar Allah’ın kızlarıdır, demeleri de bu kabildendir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz ama, Allah’a ait olanlar ise ortaklarına ulaşır.” (el-En’âm, 6/136)

Meryem 94

O, onların hepsini saymıştır ve onları tam olarak saymıştır.

Diyanet Vakfı
O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, hepsini kuşatıp onları teker teker saymıştır.

“Yemin olsun ki hepsini kuşatıp” sayılarını bilip

“onları teker teker saymıştır.” Bu ifade bir te’kiddir. Yani onlardan hiçbir kimse ona gizli-saklı kalmaz.

Derim ki: Biz O’nun isimleri arasında “el-Muhsî” diye bir isminin olduğunu da biliyoruz. Yani sünnette Ebû Hüreyre’nin, Tirmizî tarafından rivâyet edilen hadisinde bunu görüyoruz Tirmizî, Deavât H2; İbn Mâce, Duâ 10,

Bu fiilin kökü de buna delil teşkil etmektedir. Üstad Ebû İshak el-İsferâyînî dedi ki: Onlardan birisi de “el-Muhsî” adıdır. Mahlukatın çok oluşu O’nun herşeyi bilmesine engel değildir. O’nu meşgul etmez. Mesela ışığın aydınlığı, rüzgarın şiddetlenmesi, yaprakların ardı arkasına düşmesi gibi. O bu hallerde her bir yaprağın hareketinin bütün cüzlerini bilir. Her şeyi yaratan O iken bilmemesi nasıl söz konusu olabilir. Nitekim şöyle buyurmuştur;

“Yaratan bilmez mi hiç? O Latiftir, herşeyden haberdardır.” (el-Mülk, 67/14) İbn Abbâs’ın tefsirinde: “Yemin olsun ki hepsini kuşatıp onları teker teker saymıştır” âyetinin tefsiri ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bununla O’na kulluğu ikrar ettiklerini ve rububiyyetine tanıklık ettiklerini kastetmektedir.

Meryem 93

Göklerde ve yerde kim varsa, hepsi Rahman’a kul olarak gelecektir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmana gelecektir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahmân’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.

“Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahmânın huzuruna ancak kul olarak gelecektir” âyetindeki; edatı nefy edatıdır. Yani göklerde ve yerde bulunanların hepsi başka hiçbir surette değil, kıyâmet gününde sadece Allah’a ubudiyeti ikrar ile ü’nun huzurunda zilletle boyun eğmiş olarak gelecektir. Yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirildiği gibi:

“Hepsi de huzuruna küçülmüşler olarak geleceklerdir.” (en-Neml, 27/87) Yani zelil ve alçalmalar olarak, küçülmüşler olarak geleceklerdir. Yani bütün yaratıklar O’nun kuludur. Onlardan herhangi birisi nasıl olur da O’nun evlâdı olabilir? O zâlimlerin ve inkarcıların söylediklerinden alabildiğine yücedir.

“(……..): Gelicidir (gelecektir)” kelimesi hatta “ya” iledir. Aslı itibariyle tenvinlidir, hafifletilmek maksadıyla tenvin hazfedilmiş ve (sonraki er-Rahmân kelimesine) izafe edilmiştir.

2- Çocuk Babasının Kölesi Olabilir mi?:

Bu ayet-i kerîmede çocuğun babasının kölesi olmasının – oğlunu satın alır ve ona matik olur. Kendisi onu azad etmedikçe, ona rağmen çocuğu azad edilmez, diyenlerin aksine- çocuk babasının kölesi olarak mülkiyetine girmeyeceğine delil vardır.

Yüce Allah çocuk sahibi olmak ile mülkiyet arasındaki aykırılığı da açıklamış bulunmaktadır. Buna göre baba herhangi bir tasarruf türü ile oğlunun maliki olursa ona rağmen azad edilir.

Bu âyet-i kerîmeden bu hükme delil çıkarma şekline gelince, yüce Allah evlâd olmayı ve kul olmayı iki zıt konumda zikretmektedir. Birincisini reddederken ötekisini isbat etmektedir. Eğer bu ikisi bir arada bulunabilecek olsaydı, bu sözün delil olabilecek şekilde bir faydası olmazdı. Sahih hadiste de şöyle denilmiştir: “Bir evlâdın babasının hakkını ödemesi ancak onu köle olarak bulması ve sonra onu azad etmesi halinde mümkün olabilir. Müslim, Itk 25; Ebû Dâvûd, Edeb 120; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1; Müsned, II, 230, 263, 376. 445. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Baba onun üstündeki mertebesine rağmen oğlunu mülkiyetine alamadığına göre, oğlun babasını mülkiyetine alamaması -bu konuda ondan daha geride olduğundan dolayı- öncelikle söz konusudur.

3- Ortak Olunan Kölenin Azad Edilmesi Halinde Erkek Ya da Kadın Olması Fark Eder mi?:

İshak b. Râheveyh, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın; “Her kim bir köledeki ortaklığını azad edecek olursa…” Buhârî, Şirket 5, 14, Itk 5; Müslim, Itk 1, Eymân 47, 48, 51; Ebû Dâvûd, Itak 6; Tirmizî. Ahkâm 14; Nesâî, Duyu’ 105, 106; İbn Mâce, Itk 7; Müsned, I, 56, II, 15, 112. âyetinin te’vili ile ilgili olarak şu kanaati ileri sürmüştür: Maksat yalnızca erkek köleler olup dişi köleler söz konusu edilmemiştir, o bakımdan bir kimse dişi köledeki ortaklığını azad edecek olursa bu geri kalan kısmı da azad edilmek suretiyle tamamen hürriyetine kavuşturulmaz.

Ancak bu görüş selefin de, ondan sonrakilerin Cumhûrunun kabul ettiği görüşün aksinedir. Çünkü onlar erkek ile dişi arassnda (bu konuda) fark gözetmezler, Çünkü kul (abd) lâfzı ile cinsi kastedilmektedir. Nitekim yüce Allah; “Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahmân in huturuna ancak kul olarak gelecektir” diye buyurmuştur. İşte bu, kesin olarak erkek olsun, dişi olsun kölelerin tümünü ifade eder. İshak’ın dayandığı delil ise (Arapçada) dişi köle için “abde” lâfzının kullanıldığının nakledilmiş olmasıdır.

4- Burada Hatırlatılması Uygun Bir Hadîs-i şerîf:

Buhârî, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şanı yüce ve mübarek Allah buyuruyor ki: Âdemoğlu, Beni yalanladı. Ancak, Beni yalanlamak ona yakışmaz. Bana dil uzattı, ancak onun böyle bir şey yapması ona yakışmaz. Onun, Beni yalanlaması O, beni ilkin yarattığı gibi tekrar yaratmayacaktır. Mahlukatı ilkin yaratmış olması onu tekrar iade etmekliğimden Benim için daha kolay değildir, iddiasında bulunmasıdır. Bana dil uzatmasına gelince; onun Allah evlâd edindi, demesidir. Halbuki Ben, Ehad’im (bir ve tekim), Samed’im (herkesin ihtiyacım gören, hiç kimseye muhtaç olmayanım), doğmadım, doğrulmadım ve hiç kimse Benim eşim ve dengim değildir. ” Buhârî, Tefsir 2. sûre 8, 112. sûre I, 2; Nesâî, Cenâiz 117; Müsned, II, 317, 350, 394 Bu hadis daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/116. âyet, 2. başlıkta İbn Abbâs’tan yakın lâfızlarla) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Böyle bir yerde bunu tekrarlamak gerçekten uygun düşmemektedir.

Meryem 92

Rahman’ın çocuk edinmesi yaraşmaz.

Diyanet Vakfı
Halbuki çocuk edinmek Rahmanın şanına yakışmaz.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki Rahmân’a evlâd edinmek yaraşmaz.

“Halbuki Rahmân’a evlâd edinmek yaraşmaz” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- “Halbuki Rahmân’a Evlâd Edinmek Yaraşmaz.”

Bu âyet ile yüce Allah kendi zatının çocuk sahibi olmasını nefyetmektedir. Çünkü el-Bakara Sûresi’nde (2/116. âyet, 4. başlıkta) açıkladığımız gibi, çocuğun babasının cinsinden olmasını ve sonradan meydana gelmiş olmayı gerektirir. Yani böyle bir şey yüce Allah’a yakışmaz. O bununla nitelendirilemez ve O’nun hakkında böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü çocuk mutlaka bir babadan olur ve babası olur, aslı olur. Şanı yüce Allah ise bundan pek yüce ve pek mukaddestir, Şair söyle demiştir:

“Oldukça yüksek bir tepenin dümdüz kayasının başında,

Onun aşağısında ne düzlüğe gerek vardır, ne de bir dağa.”

Meryem 91

Rahman’a çocuk isnat etmelerinden ötürü.

Diyanet Vakfı
Rahmana çocuk isnadında bulunmaları yüzünden.

Kurtubi Tefsiri
Rahmân’a evlât İsnad ettiler diye.

“Rahmân’a evlâd isnâd ettiler diye” âyetindeki: Diye” lâfzı el-Ferrâ”ya göre nasb mahallindedir. Çünkü bu iddia ettiler diye ve iddia ettiklerinden dolayı anlamındadır. Buna göre bu, cer edatının düşmesi dolayısıyla nasb mahallindedir. el-Ferrâ”nın iddiasına göre el-Kisaî de şöyle demiştir; Bu bir cer edici takdiri ile cer mahallindedir.

İbnu’l-Mubarek şunu zikretmektedir: Bize Misâr, Vâsıl’dan anlattı. O Avn b. Abdullah’tan dedi ki: Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: Dağ dağa: Ey filan, bugün senin yanından Allah’ı zikreden bir kimse geçti mi? diye sorar. Evet derse bundan dolayı sevinir. Sonra Abdullah; “Rahmân evlâd edindi dediler” âyetini okudu. (Avn) dedi ki: Sen onların yalan sözleri işittiklerini, buna karşılık hayırlı sözleri işitmediklerini mi zannedersin? Yine devamla dedi ki: Bana Avf, Ğalib b. Acıeb’ten anlattı. Dedi ki: Bana Mina mescidinde Şamlılardan bir adam anlattı. Dedi ki: Yüce Allah yeryüzünü, oradaki ağaçları yarattığında yeryüzünde ne kadar ağaç varsa Âdemoğulları o ağacın yanına gittiler mi, mutlaka ondan bir menfaat elde ededer ve o ağaçtan faydalanırlar. Yeryüzü ve ağaçlar, Âdemoğullarının günahkârları o pek büyük olan sözü söyleyînceye kadar yani: “Rahmân evlâd edindi” deyinceye kadar bu halde devam ettiler. Onlar bu sözü söyledikten sonra yeryüzü bundan ürperdi. Ağaçlar ise diken çıkardı.

İbn Abbâs dedi ki: Dağlar ve üzerinde bulunan ağaçlar, denizler ve İçinde bulunan balıklar bu sözden ürperdiler. İşte bundan dolayı balıklarda ve ağaçlarda dikenler oldu.

Yine İbn Abbâs ve Ka’b dediler ki: Gökler de, yer de, dağlar da bundan dolayı dehşete kapıldılar. Bütün mahlukat da aynı şekilde. Yalnız insanlar ve cinler müstesna. Bütün yaratıklar neredeyse yok olacaklardı. Melekler bu işe çok öfkelendiler. Cehennem alev aldı, ağaçlar diken yaptı. Yeryüzü karardı ve kuraklaştı. (Bunlar) günahkârlar; Allah evlâd edindi dedikleri zaman oldu.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Allah’ın düşmanları neredeyse başımıza kıyâmetin kopmasına sebeb olacaklardı. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bundan dolayı nerdeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak. Rahmâna evlâd isnad ettiler diye.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: O doğru söylemiştir, Çünkü bu gerçekten daha önceden kaza ve kaderin hakkında geçmiş olduğu bir sözdür. Eğer şanı yüce ve mübarek olan yüce yaratıcı, kâfirin küfründen zarar görmeyen, mü’minin İmâm dolayısıyla yücelrneyen, kâfir mülkünü eksiltmediği gibi, mü’minin de mülkünde bir şeyler arttırması,söz konusu olmamış olsaydı, dillerden böyle bir söz de dökülmezdi. Fakat o Kuddûs, Hakîm ve Halîm’dir. Artık bundan sonra batılcıların neler söylediklerine aldırış bile etmez.

Meryem 90

Neredeyse gökler ondan çatlayacak, yeryüzü yarılacak, dağlar yıkılıp çökecekti.

Diyanet Vakfı
Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir!

Kurtubi Tefsiri
Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak.

“Bundan dolayı nerdeyse gökler parçalanacak” çatlayacak. Gerek bu âyet-i kerîmede gerekse de eş-Şûrâ Sûresi’nde (42/3) genel olarak kıraat âlimleri “Nerdeyse” kelimesini “te” ile okumuşlardır. Nâfi’, Yahya ve el-Kisaî ise öncesinden fiil geçtiğinden dolayı “ya” ile okumuşlardır. Diğer taraftan “(Gökler) çatlayacak” kelimesini de Nâfi’, İbn Kesîr, Hafs ve başkaları “ya” den sonra “te” ve “ti” harfi de şeddeli olmak üzere -burada ve eş-Şûrâ Sûresi’nde (42/3’te) “tefattur”dan gelen bir fiil olarak okumuşlardır. Yalnız Şûra Sûresi’nde Hamza ve İbn Âmir bu şekilde onlara uygun okumuş, burada ise; (………) şeklinde “infitar” kökünden gelen muzari bir fiil olarak okumuştur.

Ebû Amr, Ebû Bekr ve el-Mufaddal her iki sûrede de bu şekilde okumuştur. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat de budur. Buna yüce Allah’ın:

“Gök yarıldığı zaman” (el-İnfitar, 82/1) âyeti ile;

“Gök bile o sebeble yarılmış” (el-Müzzemmil, 73/18) âyetinde aynı kökten gelmiş olmasından dolayı tercih etmiştir.

“Ve yer yarılacak.” O da çatlayıp birbirinden ayrılacak; diye buyurulmuştur.

“Ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak.” İbn Abbâs dedi ki: Yani oldukça şiddetli bir gürültü ile dökülecek, yıkılacak. Hadîs-i şerîfte de: “Allah’ım, yıkıncıdan ve yerin dibine geçirilmekten sana sığınırım.” İbnul-Esîr, en-Nikaye fi Gâribi’l-Hadis, V, 250 diye buyurulmuştur.

Şemir dedi ki: Ahmed b. Ğıyâs el-Mervezî dedi ki: Burada geçen “el-hedd”, yıkım demektir. “el-Hedde” yerin dibine geçmek demektir. el-Leys ise bu oldukça şiddetli ytkım demektir, demiştir. Mesela, bir duvarın bir defada yıkılması gibi. Ayrıca; da denilir ki; bu iş beni yıktı ve beni çok etkiledi, anlamındadır. Bu açıklamaları el-Herevî yapmıştır.

el-Cevherî der ki: “Binayı yıktı ve zayıflattı” anlamındadır, “Musibet onu sarstı” “Dağ parçalandı” demektir. el-Asmaî dedi ki: “Zayıf ve güçsüz adam” demektir. Bir kişi, diğer kişiyi tehdit edecek olursa; ben zayıf bir kimse değilim anlamında: der.

İbnu’l-A’rabî dedi ki: Erkeklerden; “cömert, eli açık olan” demektir. Korkak ve güçsüz kimse hakkında “he” harfi esreli olarak bu kelime kullanılır. Buna delil olarak da şu beyiti nakleder:

“Savaşlarda korkak değildir onlar,

Dizlerin üzerine kuşaklar sarıldığında.”

Duvar ve buna benzer şeylerin yıkılma sesleridir.” Bu kökten olmak üzere; “Yıkılırken ses çıkardı, çıkarır, yıkılma sesi” denilir.

Yerden uğultulu olarak deniz tarafından gelen ve kıyıdakilerin duydukları ses, demektir. Bazen bundan dolayı zelzele dahi olabilir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu kelime, bu şekliyle mastardır (mutlak mef’ûl’dür.) Çünkü “Parçalanıp, dağılarak yıkılacak” anlamındadır. Başkaları ise bu kelimenin hal olduğunu söylemektedir ki, yıkılarak anlamım verir.

Meryem 89

Andolsun, siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.

Diyanet Vakfı
Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz.

“Yemin olsun ki siz, pek çirkin bir şey söylediniz.” Son derece görülmedik, pek büyük bir iddiada bulundunuz. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları yapmıştır. el-Cevherî dedi ki: “Pek çirkin” son derece çirkin durum, büyük musibet” demektir.

Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz” âyetinde de bu lâfız, bu manada kullanılmıştır. Fail vezninde; de böyledir. in çoğulu şeklinde gelir, “Filan kişinin başına pek büyük bir musibet geldi “demektir. aynı şekilde şiddet anlamında gelir. “çokluk ve güç” anlamındadır. Şair recez vezninde şöyle demiştir:

“Ben önceleri son derece sağlam, güçlü iten o kadınlar

Çok dehşetli ve korkunç bir şekilde benden uzaklaşıp, gittiler.”

el-Cevherî’nin açıklamaları burada sona ermektedir.

Ebû Abdullah ve Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî bu lâfzı hemzeli, üstün olarak okumuşlardır. en-Nehhâs dedi ki: Fiil olarak: şeklinde kullanılır. İsm-i fail; …diye gelir. İsmi ise şeklinde gelir. Bu da görülmedik ve pek büyük bir iş yapmayı anlatır. Yine recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Benim dengim kimseler benden görülmedik şeyler gördüler,

Oldukça büyük bir musibet ve oldukça görülmedik şeyler.”

(Bu) en-Nehhâs’tan başkasından nakledilmiştir.

es-Sa’lebî dedi ki: Bu kelime üç türlü söylenir. Birincisi hemzenin esreli okunuşu, bu genelin kıraatidir. İkincisi hemzenin üstün okunuşu, bu da es-Sülemî’nin kıraatidir. Üçüncüsü şeklînde; gibi okuyuş, bu da bazı Arapların söyleyişidir. Bu söyleyiş de İbn Abbâs ve Ebû’l-Âl-iyye’den rivâyet edilmiştir. Bu söyleyiş sanki “ağırlık” anlamından alınmış gibidir. Nitekim; “Yük ona ağır geldi, gelir” denilir.

Meryem 88

“Rahman bir çocuk edindi” dediler.

Diyanet Vakfı
«Rahman çocuk edindi» dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Rahmân evlât edindi” dediler.

“Rahmân evlâd edindi, dediler” âyeti ile yahudileri, hristiyanları, meleklerin Allah’ın kızları olduklarım iddia edenleri kastetmektedir.

Yahya, el-A’meş, Hamza, el-Kisaî, Âsım ve Halef “Evlâd” kelimesini dört yerde “vav” harfi ötreli, “lâm” harfi de sakin olarak okumuşlardır. Birincisi bu sûrede -az önce geçmiş bulunan

“Elbette bana mal ve evlad verilir. ” (77. âyet) âyetinde, diğeri:

“Rahmân, evlâd edindi dediler… Halbuki Rahmân’a evlâd edinmek yaraşmaz.” (88 ve 92. âyetler) âyetinde, bir de Nûh Sûresi’nde

“…malı ve evlâdı…” (Nûh, 71/21) âyetinde.

İbn Kesîr, Mücahid, Humeyd, Ebû Amr ve Ya’kub sadece Nûh Sûresi’nde onlara muvafakat etmişlerdir. Geri kalan kıraat âlimleri hepsinde “vav” ve “lâm”ı üstün olarak okumuşlardır. Bu iki okuyuş “Arap ve Urb, Acem ve Ucm” demek gibi iki ayrı söyleyiştir. Şair der ki:

“Ben nice topluluklar gördüm ki yemin olsun,

Pekçok malları olmuş ve çocuklaın.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Keşke filân kişi annesinin karnında kalsaydı (doğmasaydı).

Ve keşke filân kişi bir eşek yavrusu olsaydı.”

Yine bu manada en-Nabiğa şöyle demektedir:

“Yavaş ol, feda olsun sana bütün kavimler,

Ve ayrıca sahip olduğum ne kadar mal ve evlat varsa.”

Burada Nâbiğa “vav” ve “lâm” harflerini üstün okumuştur. Kâyslılar ise “vav” harfini ötreli olarak çoğul, üstün olarak da tekil kabul ederler. el-Cevherî dedi ki: “Vav” harfi ve “lâm” harfi üstün söyleyişte tekil de olabilir, çoğul da olabilir, “Vav” harfi ötreli ve “lâm” in sakin olması halinde de böyledir. Esedoğullarının ata sözlerinden birisi de şudur: “Senin oğlun, senin topuklarını (lohusalık kanı dolayısıyla) kana bulayandır.”

“Vav” harfi ötreli çoğul, “vav” harfi üstün tekil olabilir. Mesela “usd”(arslanlar) kelimesinin “esed”in çoğulu oluşu gibi. “Vav” harfinin esreli okunuşu ötreli okunuşunun bir başka söyleyişidir. en-Nehhâs dedi ki: Ebû Ubeyde aralarında fark gözeterek şöyle demektedir: “Vav” ve “lâm” harfleri üstün söylenirse, hem hanım, hem de çocuklar hakkında bir arada kullanılır. Ebû Ca’fer dedi ki: Bu dilbilginlerinden hiçbir kimsenin bilmediği ve red olunan bir görüştür. Her iki söyleyiş te ancak kişinin kendi çocukları ve çocuklarının çocukları hakkında kullanılır. Şu kadar var ki: “Lâm” harfinin üstün okunuşu Arap dilinde daha çok kullanılır. Nitekim şair şöyle demiştir:

Tavas ol, feda olsun sana bütün kavimler

Ve ayrıca sahip olduğum ne kadar mal ve evlât varsa,”

Ebû Cafer dedi ki; Ben, Muhammed b. el-Velid’i şöyle derken dinledim: “Vav” harfi ötreli ve “lâm” harfi sakin söyleyişin, “vav” ve “lâm” harflerinin Üstün söyleyişinin çoğulu olması da mümkündür. Diğer taraftan her iki söyleyişin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Nitekim Acem ve Ucm, Arab ve Urp da denilmektedir. Az önce de geçtiği gibi.

Meryem 87

Onlar şefaat hakkına sahip olamayacaklar, yalnızca Rahman katında ahit almış olanlar başka.

Diyanet Vakfı
85, 86, 87. Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allahın huzurunda topladığımız, günahkarları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün, Rahman nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaata güçleri yetmeyecektir.

Kurtubi Tefsiri
Rahmân’ın yanında ahd almış olanlardan başkası şefaate sahip olmayacaktır.

Şefaat:

“Rahmânın yanında ahd almış olanlardan başkası şefaate sahip olmayacaklardır.” Yani bu kâfirler hiçbir kimseye şefaat etmek imkânım bulamayacaklardır. Rahmân’ın yanında ahd almış olanlar ise müslümanlardır. Onlar şefaat etme imkânına sahip olacaklardır. Bu bir şeyin kendi cinsinden olmayan bir şeyden istisna edilmesidir. Yani “Rahmânın yanında ahd almış olanlar” şefaat edeceklerdir. Buna göre; Alan” nasb mahallindedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu “Sahip olmayacaklardır” daki (çoğul anlamını veren) “vav”dan bedel olmak üzere ref mahallindedir. Yani yüce Allah nezdinde hiç kimse şefaat etmek imkânını bulamayacaktır. Ancak “Rahmân’ın yanında ahd almış olanlar” şefaat etmek imkânını bulacaklardır. Buna göre istisna, muttasıl olur.

Yüce Allah’ın:

“Suçluları ise susamışlar olarak cehenneme süreriz” âyetindeki “suçlular” bütün kâfir ve isyankârları kapsamına alır. Sonra bunların -günahkâr mü’minler dışında- şefaate sahip olamayacaklarını haber vermektedir. Bunlar şefaate, kendilerine şefaatçi olunmak suretiyle sahip olacaklardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben şefaat edip duracağım. Nihayet, Rabbim lâ ilâhe illâlah Muhammedun Resûlüllah, diyen kimseler hakkında da şefaatimi kabul buyur, diyeceğim. O şöyle diyecek: Ey Muhammed! O sana ait değildir, ama o Bana aittir.” Bunu Müslim bu manada rivâyet etmiştir. Müslim, Îman 326 Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Fazilet ehli, ilim ehli salih kimselerin şefaat edeceklerine ve şefaatlerinin kabul edileceğine dair haberler birbirini pekiştirmektedir. Birinci görüşe göre ifade yüce Allah’ın:

“Onlar, Allah’tan başka ilâhlar edindiler ki, onlarla aziz olalar” (81. âyet) âyeti ile ilişkilidir. Yani, yarın putlara tapanların hiçbir kimseye şefaatleri kabul edilmeyeceği gibi, putların da kimseye şefaatleri kabul edilmeyecektir. Herhangi bir kimsenin kendilerine şefaat etme imkânını da bulamayacaklardır. Yani, hiçbir şefaatin onlara faydası olmayacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez.” (el-Müddessir, 74/48)

Şöyle de açıklanmıştır: Biz takva sahiplerini de, günahkârları da hiçbir kimse şefaat imkânına sahip olmadığı halde haşrederiz. “Rahmân’in yanında ahd almış olanlardan başka” yani yüce Allah şefaat hususunda kendisine izin verdiği takdirde bu kimseler şefaat edebilecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir?” (el-Bakara, 2/255)

Bu ahid ise yüce Allah’ın:

“Yoksa Rahmândan bir söz (ahid) mü aldı?” (78. âyet) âyetinde sözü edilen ahiddir. Bu ise imanı ve sahibinin kendisi vasıtası ile şefaat edecekler arasına ulaşabileceği bütün salih amelleri ifade eden kapsamlı bir lafızdır.

İbn Abbâs dedi ki: Ahidden kasıt lâ ilahe illallah’tir. Mukâtil ve İbn Abbâs da dedi ki: Lâ İlahe illallah deyip, Allah’ın güç ve yardımı dışında hiçbir güç ve kuvvete sahip olmadığını itiraf eden ve ancak yüce Allah’tan ümid eden kimseler şefaat edebilecektir.

İbn Mes’ûd dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı ashabına şöyle derken dinledim: “Sizden herhangi bir kimse sabah-akşam Allah nezdinde bir ahid edilmekten âciz kalır mı?” Ey Allah’ın Rasûlü! Bu ne demektir? diye soruldu. Şöyle buyurdu: “Her sabah ve akşam:

“Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi-açığı bilen Allah’ım! Ben bu dünya hayatında Senden başka hiçbir İlah olmadığına, ortağın bulunmaksızın bir ve tek olduğuna, Muhammed’in kulun ve Rasûlün olduğuna şehâdet ettiğimi Sana ahdediyorum. Beni bana bırakma, çünkü eğer beni bana bırakacak olursan, beni hayırdan uzaklaştırır, kötülüğe yaklaştırırsın. Ben ancak Senin rahmetine güvenirim, Nezdinde kıyâmet gününde bana tastamam vereceğin bir ahdin olsun. Şüphesiz ki, Sen sözünden caymazsın.” Kul bunu söyledi mi yüce Allah onun üzerini mühürler ve Arşın altına koyar, Kıyâmet günü oldu mu bir münadi; Allah’ın nezdinde, ahdi olanlar nerededir diye seslenir. Bu kimse kalkar ve cennete girer. ” Hakim. el-Müstedrek, II, 377

Meryem 86

Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz.

Diyanet Vakfı
85, 86, 87. Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allahın huzurunda topladığımız, günahkarları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün, Rahman nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaata güçleri yetmeyecektir.

Kurtubi Tefsiri
Suçluları ise susamışlar olarak cehenneme süreriz.

“Suçluları ise susamışlar olarak cehenneme süreriz.” Sürmek (sevk); hızlıca yürümeyi istemek demektir. “(……..): Susamışlar olarak” demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre (Allah ikisinden de razı olsun) ile el-Hasen yapmıştır.

el-Ahfeş, el-Ferrâ’ ve İbnu’l-Arabî: Çıplak ayaklı ve piyade olarak diye açıklamışlardır.

Bunun grup grup, fevc fevc anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Ezherî de şöyle açıklamıştır: Yani suya giden develer gibi susamışlar olarak ve piyade olarak haşredileceklerdir.

“Filanoğullarının su alanları geldi” denilir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah’ın bu âyeti susuzluğa delildir. Çünkü genelde suya susuzluk dolayısıyla gidilir. Tefsir’de şöyle denilmektedir: Bunlar piyade ve susamışlar olarak hatta susuzluktan boyunları kopmuş olarak geleceklerdir. Günahkârların cehennem ateşine sürülmeleri gerçekleşeceğinde, takva sahibi kimseler de cennete doğru toplanacaklardır.

Yüce Allah’ın:

“Susamışlar olarak” kelimesinin, gelmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da: Sana ikram olsun diye geldim, anlamında demeye benzer. Biz onları ateşe girmeleri için süreceğiz demektir.

Derim ki: Bu görüşler arasında bir çelişki yoktur. Buna göre günahkârlar cehenneme susamışlar olarak, çıplak ayaklı, bineksiz ve gruplar halinde sürüleceklerdir. İbn Arafe dedi ki: Vird: Suya giden topluluk demektir. Susamış kimselere bu ismin veriliş sebebi, suya gitmek istemeleridir. Nitekim oruçkılar anlamına; (………), ziyaretçi topluluk anlamına; demek de böyledir, Buna göre bu mastar lâfzı üzere bir isimdir. Tekili ise; (……..) şeklindedir. Yine “vird” suya gelen kuş ve deve topluluğu anlamındadır. Aynı zamanda bu, içmek üzere başına gidilen su anlamında da kullanılır. Bu ise bir şeye, bir şey ile imada bulunmak kabilindendir. Yine vird, Kur’ân’ın bir bölümü anlamında da kullanılır. Mesela, virdimi okudum, denilir. Vird, belli bir sürede ve belli aralıklarla gelen sıtma günü anlamında da kullanılır. Zahirinden anlaşıldığı kadarıyla bu, müşterek (birden çok mana hakkında) kullanılan bir lafızdır. Şair de kuyuyu vasfederken şöyle demektedir:

“Su almak üzere gelenler, onun etrafında kalabalık oluşturdukları vakit o da dolar.”

Bu mısrada “el-vird”, su (almak) isteyen kimseler, demektir.

Meryem 85

O gün, muttakileri Rahman’a bir heyet halinde toplayacağız.

Diyanet Vakfı
Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (günlerini) teker teker sayıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
O günü Biz takva sahiplerini Rahmân’ın huzuruna binekli olarak toplayacağız.

Mahşere ve Cennete Geliş:

“O gün, Biz takva sahiplerini Rahmânın huzuruna binekti olarak toplayacağız.” İfadede bir hazf vardır. Biz Rahmân’ın cennetine ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna onları toplayacağız demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Ben, Rabbime gidiyorum. Pek yakında beni doğru yola iletecektir.” (es-Sâffât, 37/99) âyetine benzemektedir. Hadîs-i şerîfteki şu ifade de bunu andırmaktadır: “Kimin hicreti Allah’a ve Rasûlüne olursa, onun hicreti Allah’a ve Rasûlünedir.” Buhârî, Îman 41, Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Nikâh 5, Ey mân 41; Müslim, imârc 155; Ebû Dâvûd, Talâk IV, Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 16; Nesâî, Tahâre 59, Talâk 24, EymSn

“Vefd (mealde; binekli olarak)” hey’et olarak gelenlere verilen isimdir. Nitekim “Savm, fatr ve zevr (oruç tutanlar, oruç açmış olanlar, ziyaretçiler)” denilmesi de böyledir. Vefd kelimesinin tekili “vâfid”dır. Rakb ve râkib, sahb ve sâhib (binekliler-binekli, arkadaşlar-arkadaş) gibi. Bu kelime;den gelmekte olup, fetih yahut önemli bir iş için hükümdara gitmek anlamındadır. el-Cevherî dedi ki; “Elçi olarak emiria huzuruna vardı” demektir. Bu işi yapana da “vafîd” denilir, çoğulu ise “vefd” …diye gelir, Tıpkı “sâhib” ve “sahb” kelimesi gibi. “Vefd”in çoğulu ise “vifâd ve vufûd” …diye gelir, İsmi, vifâde gelir. “Onu emire ben gönderdim” demektir. Tefsir’de şöyle denilmektedir: “Vefden (binekli olarak)” yani itaatlerinin asil bineklerine binmiş olarak, demektir. Çünkü elçi çoğunlukla binekli olur. “Vefd” ise binekliler demektir. Bunun tekil olarak gelmesi mastar oluşundan dolayıdır.

İbn Cüreyc dedi ki: Asil develer üzerinde, hey’etler halinde demektir. Amr b. Kays el-Mülât dedi ki; Mü’min kabrinden çıktığı vakit ameli en güzel bir surette ve en hoş bir koku ile onu karşılar. Ona: Beni tanıyor musun? diye sorar. O: Hayır, ancak yüce Allah sana çok hoş bir koku ve çok güzel bir suret vermiştir, der. O da der ki: Ben dünyada iken de böyleydim. Ben senin salih amelinim. Dünyada iken ben sana uzun süre bindim. Şimdi bugün sen bana bineceksin. Daha sonra da: “O gün Biz takva sahiplerini Rahmân’ın huzuruna binekli olarak toplayacağız” âyetini okudu. Kâfirin karşısına da arneli en çirkin suretle ve en kötü koku ile çıkar. Ona beni tanıdın mı? der. O da: Hayır, der. Şu kadar var ki Allah sana çok çirkin bir suret ve çok kötü bir koku vermiştir. Ona şu cevabı verir: Ben dünyada iken de böyleydim. Ben senin kötü amelinim. Dünyada iken sen uzun zaman bana bindin. Şimdi bugün ben sana bineceğim. Sonra da:

“Onlar günahlarını sırtlarına yüklenmiş oldukları halde…” (el-En’âm, 6/31) âyetini okudu. Ancak bu sened bakımından sahih değildir. Bunu (Ebû bekr) İbnu’l-Arabî, “Sirâcu’l-Muridîn” adlı eserinde zikretmektedir. Yine bu haberi Ebû Nasr, Abdu’r-Rahîm b. Abdu’l-Kerîm el-Küşeyrî de Tefsir’inde İbn Abbâs’tan bu lafızda ve bu manada zikretmiş bulunmaktadır.

Yine İbn Abbâs’tan şunu nakletmektedir: Atları seven kimse yüce Allah’ın huzuruna küçük-büyük pislik yapmayan, dizginleri kırmızı yakuttan, yeşil zümrütten, beyaz inciden, eğerleri yeşil ve kalın ipekten atlar üzerinde gelecektir. Develere binmeyi sevenler de küçük-büyük pislik yapmayan, dizginleri yakuttan, zümrütten, asil develer üzerinde gelecektir. Gemilere binmeyi seven kimseler de yakuttan, gemilerle suda batmaktan ve dehşetti fırtınalardan yana güvenlik akında oldukları halde geleceklerdir.

Yine el-Kuşeyrî, Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bu âyet-i kerîme nazil olunca Ali (radıyallahü anh) şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben kralları ve onların heyetlerini gördüm. Ne kadar heyet gördüysem hepsi binekliydiler. Allah’ın heyetleri nasıldır? Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Onlar ayakları üzerinde haşredilmeyecekler, arkadan itilerek götürülmeyecekler ama onlara cennet develerinden develer götürülecek, insanlar benzerlerini görmemişlerdir. Bunların eğerleri altın, dizginleri zümrüttür. Cennetin kapısını çalacakları vakte kadar bunlara bineceklerdir.”

Bu haberi Ali (radıyallahü anh)dan zikreden es-Sa’lebî’nin lâfzı daha açıktır: Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Ey Allah’ın Rasûlü! dedi. Ben hükümdarları ve onların heyetlerini gördüm, Ne kadar heyet gördüysem hepsi binekli idi. Şöyle buyurdu: “Ey Ali! Yüce Allah’ın huzurundan ayrılıp gitme zamanı geldiğinde melekler mü’minleri beyaz develerle karşılarlar. Bunların eğerleri ve dizginlen altından olacaktır. Her binicinin üzerinde Öyle bir elbise olacak ki bu dünyadan daha değerlidir. Her mü’min böyle bir elbise giyecek, sonra da binekleri onları sırtlarında taşıdıkları halde yol alacaklardır. Develerin sırtında nihayet cennetin kapısına geleceklerinde melekler onları karşılayacaklar:

“Selam olsun üzerinize, tertemiz geldiniz. Hemen oraya ebediler olarak girin.” (ez-Zümer, 39/73) diyeceklerdir.”

Derim ki: Bu haber onların ancak (hesab için durulacak yer olan) Mevkıf ten itibaren bineklere binip elbise giyineceklerini açıkça ifade etmektedir. Kabirlerden çıkacakları vakit ise yayandırlar, ayakları da çıplaktır, üzerlerinde elbise olmayacaktır ve sünnetsiz olacaklardır. Bu halde de hesap yerine gideceklerdir. Buna delil de İbn Abbâs’ın rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîftir. Rasülullah bir öğüt vermek üzere kalktı ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Sizler yüce Allah’ın huzuruna çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredileceksiniz (toplanacaksınız.)” Buhârî, Enbiyâ 8, 48, Tefsir 5. sûre 14, 21. sûre 2; Müslim, Cennet 58; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 3, Tefsir 80. sûre 2; Nesâi, Cenâiz 118, 119; Müsned, II, 223, 229, 235- Hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet ettiği gibi, tamamıyla yüce Allah’ın izniyle el-Mü’minun Sûresi’nde de gelecektir. Bundan önce de Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/169-170. âyetler, 3. başlıkta) Abdullah b. Ümeys’in rivâyetiyle bu manada geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Bahtiyar kimseler için bu iki halin de hasıl olması uzak bir ihtimal değildir, Bu durumda İbn Abbâs’ın hadisi tahsis edilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Hüreyre dedi ki: Develerin sırtında geleceklerdir, İbn Abbâs da şöyle açıklamıştır: Onlar kendilerine cennetten getirilecek develere binmiş olacaklardır. Bunların eğerleri alcından, yularları ve dizginleri zümrütten olacaktır. Bunların üzerinde haşredileceklerdir.

Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim; ayakları üzerinde haşredilmeyecekler. Aksine bunlar eğerleri altından dişi develer üzerinde yine eğer takımları yakuttan asil atlar sırtında haşredileceklerdir. İçlerinden bunların yürümelerini geçirecek olurlarsa yürürler, hafif hareket ettirirlerse uçarlar.

Az önce İbn Abbâs’tan nakledildiği gibi; söyle de açıklanmıştır: Onlar sevdikleri şekilde deve, at ya da gemiler üzerinde geleceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Burada ” bi ne kli olarak” geleceklerinin söylenmiş olması, Araplara göre binekli heyetlerin, genelde müjdeler getirmeleri ve kendilerine verilecek müjdelik ve mükâfatları beklemelerinden ötürüdür. Takva sahibi kimseler de kendilerine verilecek ilâhî bağış ve mükâfatları bekleyeceklerdir.

Meryem 84

Artık onlar için acele etme. Biz sadece onların sayısını sayıyoruz.

Diyanet Vakfı
Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (günlerini) teker teker sayıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
O bakımdan sen onlar için acele etme! Biz onlara mükemmel bir şekilde sayarız,

“O bakımdan sen onlar İçin acele etme.” Onlar için azap isteme. “Biz onlara mükemmel bir şekilde sayarız.” el-Kelbî dedi ki: Onların ecellerini sayarız. Yani onların günlerini, gecelerini, aylarını, yıllarını, tâki azâbın geleceği süreye kadar sayarız. ed-Dahhak: Nefeslerini sayarız, İbn Abbâs: Dünyada onların yıllarını saydığımız gibi nefeslerini de sayarız, diye açıklamışlardır.

Adımlarını sayarız, lezzetlerini sayarız, anlarını sayarız, saatlerini sayarız diye de açıklanmıştır.

Kutrub dedi ki: Biz onların amellerini tam anlamıyla sayarız, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Sen onlar için acele etme. Bizim onları geciktirmemizin sebebi günahları artsın diyedir.

Rivâyet edildiğine göre; Me’mun bu sûreyi okumuş, yanında fukahâdan bir grup da olduğu halde bu âyet-i kerimeye kadar gelmiş, başıyla kendisine öğüt versin diye İbn es-Simâk’a işaret edince, o da şöyle demiş: Nefesler sayılı olduğuna, bunların uzamaları söz konusu olmadığına göre; bunların tükenişi ne kadar çabuk olacaktır. İşte bu anlamda ulmak üzere şöyle denilmiştir:

“Hayatın belli nefeslerden ibarettir, sayılır; geçtikçe her bir nefesin

Onunla hayatın bir parça eksilir.

Her gece sana hayat veren (aslında) seni öldürmekte,

Sana şarkı söyler gibi görünenin maksadı aslında alay etmektir.”

Denildiğine göre Âdemoğlunun bir gün, bir gece boyunca aldığı nefeslerin sayısı yirmidörtbin nefestir. Onikibini gündüzün, onikibini de geceleyindir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu nefesler tamı tamına sayılıp, dökülmektedir. Yaşanacak nefeslerin sayısı bellidir. Bunların daha da uzaması söz konusu değildir. Ne kadar da çabuk bitip tükenmektedirler!

Meryem 83

Görmedin mi, gerçekten biz şeytanları kâfirler üzerine saldık, onları kışkırtıp dururlar.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Görmedin mi? Biz, kafirlerin üzerine, kendilerini iyice (isyankarlığa) sevkeden şeytanları gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Bilmez misin ki; Biz şeytanları, kâfirler üzerine salarız da onları alabildiğine teşvik ederler.

“Bilmez misin ki; Biz şeytanları, kâfirler üzerine salarız.” Şeytanların onları azdırması için musallat ederiz. Bu da İblis’e:

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat…” (el-İsra, 17/64) diye buyurduğu zaman olmuştu,

Denildiğine göre burada “salarız” âyeti serbest bırakırız, anlamındadır. Aynı kökten olmak üzere; “Deveyi serbest bıraktım” demektir. Yani, Biz onları şeytanlarla başbaşa bırakırız ve şeytanların telkinlerini kabul etmeye karşı onları korumayız. ez-Zeccâc hazırlarız anlamındadır, demiştir.

“Onları alabildiğine teşvik ederler.” İbn Abbâs dedi ki: Onları itaatten isyana doğru iteler. Yine ondan nakledildiğine göre; onları kötülüğe oldukça teşvik ederler, Bu işe devam et, devam et, diye diye sonunda onu ateşe düşürürler, şeklinde açıkladığı da nakledilmiştir.

Birinci açıklamasını es-Sa’lebî, ikincisini el-Maverdî nakletmektedir ki, ikisinin de anlamı birdir.

ed-Dahhak, onları alabildiğine azdırırlar diye açıklarken, Mücahid onları harekete ve galeyana getirirler, demektir, der. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında rivâyet edilen şu haberde de (âyet-i kerimedeki) aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır: “O namaza kalktığında ağladığından ötürü içinden tencerenin hareket edip kaynamasını andıran bir kaynama vardı (işitilirdi).” Nesâi, Sehv 18; Müsned, IV, 25, 26; ayrıca Ebû Dâvûd, Salât 157de.

“Tencere oldukça kaynadı”, “Kışkırtmak ve teşvik etmek” demektir. Yüce Allah’ın:

“Bilmez misin ki? Biz şeytanları kâfirler üzerine salarız da onları alabildiğine teşvik ederler” yani masiyetleri işlemeye teşvik ederler.

Bu kelime aynı zamanda karışmak, birbirine girmek anlamına da gelir, “Bir şeyin bir bölümünü, öbür bölümüne kattım” demektir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

Meryem 82

Hayır! Onlar, ibadetlerini inkâr edecekler ve onlara karşı hasım olacaklardır.

Diyanet Vakfı
Hayır, hayır! (Taptıkları), onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, öyle değil. Onların ibadetlerini reddedip onlara karşı olacaklar.

“Hayır öyle değil” âyetinin burada “lâ; hayır” anlamında olma ihtimali olduğu gibi “gerçek şu ki” anlamında olma ihtimali de vardır. “Gerçek şu ki onların ibadetlerini reddedecekler” demek olur.

Ebû Nehîk bu edatı tenvin ile; şeklinde okumuştur. Bununla birlikte onun bu edatın “kef” harfini ötreli ve üstün diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. el-Mehdevî dedi ki: Bu edat. red, azar, uyarıp dikkat çekmek ve önceden geçen sözün manasını reddetmek anlamındadır. Bazen de kendisinden sonraki ifadenin muhakkak olduğunu ve ona dikkat çekmek için de kullanılır. Yüce Allah’ın:

“Gerçek şu ki, insan muhakkak azar” (el-Alak, 96/6) âyetinde olduğu gibi. Burada bu lâfız üzerinde vakıf yapılmaz. Ancak birinci manaya göre vakıf yapılabilir. Eğer aynı anda her iki mana da elverişli ise üzerinde vakıf da yapılabilir; ondan önce vakıf yapılarak onunla yeniden okumaya da başlanılabilir.

Yüce Allah’ın

“Hayır, öyle değil. Onların İbadetlerini reddedip onlara karşı olacaklar” âyetindeki bu edatı tenvinli okumakla birlikte “kef” harfini de üstün okuyanlara göre bu kelime; “Zayıfladı, cılız düştü” fiilinin mastarıdır. Mansub okunması da mahzuf bir fiil dolayısıyladır. Anlamı da şöyle olur: Böyle bir görüş ve inanış alabildiğine cılızdır. Bundan maksat onların: “Onlarla aziz olalar” diye ilâhlar edinmeleridir. Bu açıklamaya göre hem bir önceki âyetin son kelimesi üzerinde vakıf yapılabilir, hem de bu edat üzerinde vakıf yapılabilir.

Cemaatin kıraatinde de aynı şekildedir. Çünkü bu edat burada kendisinden önceki ifadeleri reddetmeye de elverişlidir, kendisinden sonra gelen âyetlerin muhakkak olarak gerçekleşeceğini ifade etmeye de elverişlidir.

Tenvinle birlikte “kef harfinin ötreli okunduğunu rivâyet edenlere gelince; bu da aynı şekilde mahzuf bir fiil ile nasp edilmiştir. Sanki ilâhları kastetmek suretiyle: “Onların hepsi kendilerine yaptıkları ibadetlerini inkâr edeceklerdir.”

Derim ki: Böylelikle bu edatın dört manası olduğu ortaya çıkmaktadır.

Tahkîk: O da bu edatın, gerçek şu ki, nefyetmek, dikkat çekip uyarmak, yemine sıla manalarıdır. Bu manalardan sadece birinci anlama gelmesi halinde üzerinde vakıf yapılır.

el-Kisal dedi ki; “Lâ: Hayır” sadece nefyeder. “Kellâ” ise bir şeyi nefy bir şeyi de isbal eder. Mesela birisi sana: “Sen hurma yedin” diyecek olursa, sen: “Asla (kellâ), gerçek şu ki ben bal yedim, hurma değil” dersin. Burada kendisinden önceki nefyedilmekle sonraki ise tahkik edilmektedir.

“Zıt (karşı olmak)” tek kişi de olabilir, topluluk da olabilir. Düşman (aduv) ve rasûl gibi.

Burada “zit”tın mastar mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani onlara karşı yardımcı olacaklardır. Bundan dolayı bu kelime çoğul gelmemiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Onlarla aziz olalar” âyetinin bir karşılığıdır.

“Izz: (aziz olmak)” mastardır. Dolayısıyla onun mukabilinde kullanılan da böyledir.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme pullara ibadet edenler hakkındadır. Burada putlar da aklı eren varlıklar gibi -kâfirlerin bu husustaki vehimleri doğru varsayılarak- değerlendirilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: (Âyet) Mesih’e yahut meleklere, yahut cinlere, ya da şeytanlara ibadet eden kimseler hakkındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Meryem 81

Allah’tan başka ilahlar edindiler ki onlar için bir izzet olsun.

Diyanet Vakfı
Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allahtan başka tanrılar edindiler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’tan başka ilâhlar edindiler ki onlarla aziz olalar.

“Onlar Allah’tan başka ilâhlar edindiler ki onlarla aziz olalar.” Bu âyet Arap müşriklerini kastetmektedir.

“Aziz olmak”, kendilerine yardımcı ve koruyucu olmaları demektir. Kastedilen de çocuklardır. “el-İz” aynı zamanda oldukça bol yağmur anlamına da gelir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.

İfadenin zahirinden anlaşıldığına göre bu kelime, Allah’tan başka ibadet ettikleri ilâhlara râci’dir. Tekil gelmesinin sebebi, mastar anlamında oluşundan dolayıdır. Yani onlar vasıtası ile izzet, güç, kuvvet elde etsinler ve böylelikle Allah’ın azabından kendilerini koruyabilsinler, demektir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

“Hayır, Öyle değil” yani durum zannettikleri, umdukları gibi olmayacaktır. Aksine onlara ibadet ettiklerini inkâr edeceklerdir. Yani putlar kendilerine tapındıklarını kabul etmeyeceklerdir. Yahut ta ilâhlar, müşriklerin kendilerine ibadet ettiklerini inkâr edeceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar Bize ibadet etmiyorlardı.” (el-Kasas, 28/63) Çünkü putlar cansız varlıklardır, ibadetin ne olduğunu bilmezler,

“Onlara karşı olacaklar.” Yani onlara karşı güdülen davalara yardımcı olacaklar ve onları yalanlayacaklar. Mücahid ve ed-Dahhak’dan: Onlara düşman olacaklar, diye açıkladıkları nakledilmiştir. İbn Zeyd dedi ki: Onların aleyhine bir belâ olacaklar. İlâhları haşredilecek, İlâhlarına akıl verilerek konuşacaklar ve şöyle diyecekler: Rabbimiz, seni bırakıp da bize ibadet eden bu insanları azaplandır.

Meryem 80

Söylediklerinin mirasını biz devralacağız ve o bize tek başına gelecektir.

Diyanet Vakfı
Onun dediğine biz varis oluruz, (malı ve evladı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir.

Kurtubi Tefsiri
Onun dediklerini Biz ondan miras alacağız ve o, Bize tek başına gelecektir.

“Onun dediklerini Biz ondan miras alacağız.” Yani dünyada kendisine vermiş olduğumuz malını ve evlâdını ondan alacağız.

İbn Abbâs ve başkaları şöyle demiştir: Biz onu helâk ettikten sonra malı ve evlâdı Bize miras kalacaktır. Şöyle de açıklanmıştır: Âhirette kavuşmayı temenni ettiği mal ve evlâttan onu mahrum bırakacağız ve bunları ondan başka kimselere, müslümanlara vereceğiz.

“Ve o Bize” malı, evlâdı ve kendisine yardım edecek aşireti, akrabaları olmaksızın

“tek başına gelecektir.”

Meryem 79

Hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve ona azabı gittikçe artıracağız.

Diyanet Vakfı
Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, öyle değil. Biz onun dediğini yaz(dır)ıp azabını da uzattıkça uzatırız.

“Hayır”. Bu söz ile onun iddiası reddedilmektedir, yani böyle bir şey olmamıştır. O gaybı da görüp bilmemiştir, Rahmân’ın nezdinde de herhangi bir ahid almamıştır. Yüce Allah’ın;

“Hayır” anlamındaki âyeti ile ifade tamam olmaktadır.

el-Hasen dedi ki; Âyet-i kerîmeler el-Velid b. el-Muğire hakkında inmiştir. Ancak birincisi daha sahihtir, çünkü sahih kitaplarda kaydedilen odur.

“Ve evlât” kelimesini Hamza ve el-Kisaî, ikinci “vav”ı ötreli olarak okumuşlar, diğerleri ise üstün ile okumuşlardır. Ötre ve üstün okuyuş hakkında iki farklı görüş vardır. Birinci görüşe göre bunlar iki ayrı söyleyiş olup, anlamlan aynıdır. ile denilir. Tıpkı ile denildiği gibi, (İkisi de yokluk anlamındadır). el-Haria b. Hillize de şöyle demiştir;

“Ben nice topluluklar gördüm ki yemin olsun,

Pek çok malları olmuş ve çocukları”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Keşke filan kişi annesinin karnında kalsaydı (doğmayaydı)

Ve keşke filan kişi bir eşek yavrusu olsaydı.”

İkinci açıklamaya göre Kaysklar bu kelimeyi “vav” harfi ötreli olarak çoğul, üstün olarak tekil kabul ederler.

el-Maverdî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Elbette bana mal ve evlât verilir” âyeti iki türlü açıklanmıştır. Birincisine göre; O yüce Allah’ın kendisine itaat ve ibadete vaad ettikleri ile alay olmak üzere: Cennette bana bunlar verilecektir, demek istemiştir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. İkincisine göre o: Bunlar dünyada bana verilecektir demek istemiştir, bu da Cumhûrun görüşüdür. Bunda da muhtemel iki açıklama vardır: Birincisi: Eğer ben atalarımın dini ve ilâhlanma ibadet üzere kalmaya devam edecek olursam, hiç şüphesiz bana mal ve evlât verilecektir. İkinci ihtimale göre: Eğer ben batıl üzere bulunsaydım, hiçbir şekilde bana mal ve evlât verilmezdi.

Derim ki: el-Kelbî’nin görüşü hadisin zahirinden anlaşılan manaya daha yakındır. Hatta bu hadislerin nassları buna delil teşkil etmektedir. Mesrûk dedi ki: Ben Habbab el-Eret’i şöyle derken dinledim: Sehmoğullarından el-Âs b. Vâil’in yanına ondaki bir -alacak hakkımı istemek üzere gitmiştim. Bana, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i İnkâr etmedikçe sana vermeyeceğim, dedi. Ben de ona: Sen ölünceye ve hatta dirilinceye kadar bu olmayacaktır. Bana: Ben öleceğim sonra da diriltilecek miyim? dedi. Ben: Evet, dedim. Bu sefer şöyle dedi: Orada benim malım ve evlâdım olacaktır, sana o vakit alacağını veririm. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, Tefsir 19- sûre 7

Yüce Allah’ın

“Acaba gaybı görerek mi bildi?” âyetindeki “elif” istifham (soru edatı) içindir. Çünkü ondan sonra; “Yoksa” gelmiştir. Bu sorunun anlamı da azardır. Bunun aslı; şeklinde olup, İkinci “elif’, vasl elifi olduğundan dolayı hazfedilmiştir.

Peki;

“Allah mı hayırlıdır…” (en-Neml, 27/59) âyeti ile:

“İki erkeği mi haram kıldı…”(el-En’âm, 6/143-144) âyetinde olduğu gibi niçin “elif’ten sonra med ile okumadılar, denilecek olsa şöyle cevap verilir: Bu kelimelerde aslolan iki tane “eliftir. Bunlar da ikinci “elif yerine istifham (soru) ile haberi birbirinden ayırdetmek için ikinci “elifi med ile değiştirmişlerdir. Çünkü eğer medsiz olarak sadece; “Allah hayırlıdır” denilecek olsa, istifham ve haber birbirine karışır. Ancak; “Görerek mi bildi?” âyetinde böyle bir medde ihtiyaç yoktur. Çünkü istifham “elifi meftuntur, haber “elifi meksûrdur, Çünkü istifham halinde “elif üstün olarak “Görüp bildi mi, iftira etti mi, seçti mi, mağfiret diledin mi?” denilirken haberde “elif” esreli olarak; “Görüp bildi, İftira etti, beğenip seçti, onlara mağfiret diledin” denilir. Görüldüğü gibi buradaki farkı üstün ve esre ile göstermekle yetinmişler, başka bir farka da ihtiyaç görmemişlerdir.

“Hayır, asla” Kur’ân-ı Kerîm’in ilk yarısında geçmemektedir. Bu edat Kurân-ı Kerîm’in ikinci yarısında zikredilmektedir Kur’ân-ı Kerîm’in ikinci yarısında bu lâfız ilk olarak burada geçmektedir. Bundan sonra otuîiki defa daha zikredilmiştir. lîk. M, Fuâd Abdulbakî, el Mu’cemu’l-Mufehres fi Elfâsi’l-Kur’âni’l’Kerîm, s. 612-620) İki anlamı vardır: Birincisi hak ve gerçek budur anlamında, ikincisi hayır anlamındadır. “Hak ve gerçek budur” anlamında olduğu yerde; ondan önceki kelime üzerinde vakıf câiz olur. Bundan sonra “gerçek budur” anlamı ile bu edatla okumaya başlanılır. Şayet “hayır, asla” anlamında ise o takdirde bu kelime üzerinde vakıf câiz olur, bu âyette olduğu gibi. Çünkü anlam: Hayır durum böyle değildir, şeklindedir. Bununla birlikte “Söz” âyeti üzerinde durak yapılarak; ile ibtidâ yapılabilir. Âyet, gerçek şu ki

“Biz onun dediğini yazıp…” anlamında olur. Nitekim yüce Allah’ın: (el-Mu’minûn, 23/100)deki âyetinde de; üzerinde durak yapılabilir. O taktirde anlamı şöyle olur: “Belki geride bıraktıklarımla salih amel işlerim. Asla…” kelimesi üzerinde de durak yapılabilir. O taktirde de anlamı şöyle olur: “Belki geride bıraktıklarımla salih amel İşlerim. Gerçek şu ki…” (O takdirde anlam şöyle olur):

“Belki geride bıraktıklarımla salih amel işlerim. Gerçek şu ki..,” (el-Mu’minun, 23/100)

Yüce Allah’ın:

“Ayrıca onların bana isnad ettikleri bir suç da vardır. Onun için beni Öldürmelerinden korkuyorum, buyurdu ki: Asla” (eş-Şuarâ, 26/14-15) âyetinde vakıf; kelimesi üzerindedir, çünkü anlamı şöyledir: Hayır durum zannettiğin gibi değildir. “İkiniz âyetlerimizle gidin.” Burada bu edata “gerçek şu ki” anlamım vvermek, uygun değildir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu edat -muzâri fiille, uzak istikbal manasını kazandıran: durumundadır. Çünkü bir sıladır ve bu bir red edatıdır. Sanki bu anlamı ile yetinilmesi bakımından; Evet, ile Hayır gibidir. (el-Ferrâ” devamla) der ki: Eğer bunu kendisinden sonraki lâfzın sılası kabul edecek olursak, üzerinde durulmaz. Kabe’nin Rabbi hakkı için hayır, demek gibi. Burada bu edat üzerinde durulmaz. Çünkü bu ifade

“Kabe’nin Rabbi hakkın için evete benzemektedir. Yüce Allah da

“Yemin olsun ay’a ki hayır” (el-Müddessir, 74/32) diye buyurmaktadır. Burada bu edat üzerinde durmak çok çirkindir, çünkü yeminin sılasıdır.

Ebû Ca’fer Muhammed b. Sa’dân da bu edat ile ilgili olarak el-Ferrâ” ile aynı görüşte idi. el-Ahfeş te şöyle demektedir: Bu edat sakındırmak ve azarlamak anlamındadır. Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Ben Ebû’l-Abbas’ı şöyle derken dinledim; Kur’ân’ın tümünde bu edat üzerinde durak yapılmaz. Çünkü bu bir cevaptır ve asıl mananın tamamlanması ondan sonra gelen âyetlerle tahakkuk eder. Ancak birinci görüş, tefsir âlimlerinin kabul ettiği görüştür.

“Biz, onun dediğini yazıp…” yani söylediği sözleri onun için tesbit edeceğiz ve âhirette ona bunların cezasını vereceğiz.

“Azabını da uzattıkça uzatacağız” azabına azâb katacağız.

Meryem 78

Gayba mı muttali oldu, yoksa Rahman katından bir ahit mi aldı?

Diyanet Vakfı
O, gaybı mı bildi, yoksa Allahın katından bir söz mü aldı?

Kurtubi Tefsiri
Acaba gaybı görerek mi bildi? Yoksa Rahmân’dan bir söz mü aldı?

“Acaba gaybı görerek mi bildi?” İbn Abbâs dedi ki: Yani Levh-i Mahfuz’a mı baktı? Mücahid de; O gaybı mı biliyor ki, cennette olup olmadığım bilebilsin, diye açıklamıştır.

“Yoksa Rahmân’dan bir söz mü aldı?” Katade ve es-Sevrî dedi ki: Yani salih amel mi işledi? Bir görüşe göre bu ahitten kasıt tevhiddir. Bir diğer açıklamaya göre buradaki ahit söz vermek anlamındadır. el-Kelbî de şöyle açıklamıştır: O yüce Allah ile Allah’ın kendisini cennete sokacağına dair sözleşmişmidir?

Meryem 77

Âyetlerimizi inkâr eden ve “Mutlaka bana mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) ayetlerimizi inkar eden ve «Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek» diyen adamı gördün mü?

Kurtubi Tefsiri
O âyetlerimizi inkâr eden ve: “Elbette bana mal ve evlât verilir” diyen kimseyi gördün mü?

“O âyetlerimizi inkâr eden… kimseyi gördün mü?”. Lâfız Müslim’in olmak üzere hadis İmâmlarının rivâyetine göre; Habbâb dedi ki: Benim el-Âs b. Vâil’de bir alacağım vardı. Alacağımı tahsil etmek maksadıyla yanına gittim. Bana dedi ki: Muhammed’i inkâr etmedikçe borcunu ödemeyeceğim. Ben de ona şöyle dedim: Sen ölüp tekrar diriltilecek olsan dahi onu asla inkâr etmeyeceğim. Bu sefer dedi ki: Ben öldükten sonra diriltilecek miyim? İşte o vakit benim malım ve evlâdım olacaktır. Ben de borcunu öderim. Veki’ dedi ki: İşte el-A’meş böyle dedi: Bunun üzerine şu:

“O âyetlerimizi İnkâr eden ve: Elbette bana mal ve evlât verilir diyen kimseyi gördün mü?” âyeti;

“o Bize tek başına gelecektir” âyetine kadar nazil oldu.

Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Ben cahiliye döneminde kuyumcu idim. el-Âs b. Vâil’e bir iş yaptım, sonra ücretimi ondan istemek üzere yanına gittim… Bunu Buhârî de rivâyet etmiştir Buhârî, Buyû’ 29, İcâre 15, Tefsir 19. sûre 3, 4, 6, Husûmât 10; Müslim, Sıfâtu’l-Münafikîn 35; Tirmizî, Tefsir 19. sûre 7; Müsned, V, 110, 111.

el-Kelbî ve Mukâtil dedi ki: Habbab kuyumcu idi. el-Âs’a bir süs eşyası yaptı, sonra da ondan ücretini istedi. el-Âs: Bugün sana yanımda ödeyecek bir şey yok, dedi. Habbab dedi ki: Alacağımı verinceye kadar yanından ayrılmayacağım. el-Âs dedi ki: Habbab ne oluyor sana? Sen önceden böyle değildin. Sen şüphesiz alacağını güzel bir şekilde isteyen birisiydin. Habbab dedi ki: Ben senin dinin üzere idim. Bugün ise İslâm dini üzereyim, Senin dininden ayrılmış bulunuyorum, Bu sefer dedi ki: Peki sizler cennette attın, gümüş ve ipek olduğunu iddia etmiyor musunuz? Habbab: Evet deyince, bu sefer el-Âs şöyle dedi: O zaman -alay olmak üzere- cennette senin alacağını ödeyinceye kadar bana mühlet ver. Allah’a yemin ederim, şayet senin dediğin gerçek Çıkarsa hiç şüphesiz senin alacağını orada öderim. Allah’a yemin ederim, ey Habbab! Sen ve arkadaşların oraya girmeye benden daha lâyık olmayacaksınız. Bunun üzerine yüce Allah:

“O âyetlerimizi İnkâr eden… kimseyi gördün mü?” âyetini diğer âyetlerle birlikte indirdi. Burada kastedilen kişi el-Âs b. Vâil’dir.

Meryem 76

Allah, hidayete erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı olan salih ameller, Rabbin katında sevapça daha hayırlıdır ve sonuçça da daha hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlı, hem de akıbetçe daha iyidir.

Kurtubi Tefsiri
Allah hidâyete erenlerin hidâyetini arttırır. Kalıcı olan salih ameller ise sevap bakımından da Rabbin yanında hayırlıdır, akıbetçe de daha hayırlıdır.

“Allah, hidâyete erenlerin hidâyetini arttırır.” Mü’minleri hidayetleri dolayısıyla mükâfatlandırır ve onlara yardımım da arttırır. Onların hidâyetlerine karşılık bir mükâfat olmak üzere yakînlerinin artışına sebeb teşkil edecek âyetler indirir.

Şöyle de açıklanmıştır; Başkalarının inkâr ettikleri nâsih ve mensûhu tasdik etmeleri suretiyle onların hidayetlerini arttırır. Bu anlamdaki açıklamaları el-Kelbî ve Mukâtil yapmıştır.

Üçüncü bir anlama gelme ihtimali de vardır: Yani “Allah hidayete erenlerin” itaate yönelmeleri suretiyle “hidayetini” cennete yol bulmalarını

“arttırır.”

Anlamlar birbirlerine yakındır.

Amellerin artışı, imanın ve hidayetin artışının anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/173. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Kalıcı olan salih ameller” ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Kehf Sûresi’nde (18/46. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sevap bakımından” yani mükâfat açısından

“da Rabbin yanında hayırlıdır, akıbetçe de” yani âhirette kâfirlerin kendisiyle dünyada iken öğünüp durdukları şeylerden

“daha hayırlıdır.”

“Akıbet” kelimesi mastardır. Yani bunların bu İşleri yapanlara dönüşleri sevap itibariyle daha hayırlı olacaktır. “Bu senin için daha faydalıdır” anlamındadır,

“Akıbetçe de daha hayırlıdır” âyeti; dönüş itibariyle daha hayırlıdır diye de açıklanmıştır. Çünkü herkes (dünyada iken) yaptığı ameline döndürülecektir (amelinin karşılığını görecektir).

Meryem 75

De ki: Kim sapıklık içinde ise, Rahman ona uzun bir süre versin. Nihayet kendilerine vaat edilen şeyi — ister azabı, ister kıyameti — gördüklerinde, kimin konumca daha kötü ve ordusu daha zayıf olduğunu bileceklerdir.

Diyanet Vakfı
De ki: Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet versin! Nihayet kendilerine vadolunan şeyi -ya azabı (müminler karşısında yenilgiyi), veya kıyameti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Kim sapıklıkta İse Rahmân ona verdiği mühleti uzattıkça uzatsın. Nihayet kendilerine vaad olunanı, azâbı ya da kıyâmeti göreceklerinde hangisinin makamca daha kötü ve askerce daha zayıf olduğunu bileceklerdir.”

“De ki;

“Kim sapıklıkta küfürde İse Rahmân ona verdiği mühleti uzattıkça uzatsın.” Cahilliğinin azgınlığında ve küfrü içerisinde onu terkedip, bıraksın.

Burada lâfız emir olmakla birlikte, anlamı haberdir yani sapıklık içerisinde olana yüce Allah uzunca bir süre verir. Nihayet onun aldanışı da uzayıp gider. Bu ise onun azabının daha çetin olmasına sebeb olur.

Şu âyetler da buna benzemektedir:

“Onlara mühlet vermemiz, ancak günahlarını arttırmaları içindir.”(Âl-i İmrân, 3/178);

“Biz de onları azgınlıkları içerisinde kör ve şaşkın terkederiz.” (el-En’âm, 6/110) Buna benzer âyetler pek çoktur. Yani istediği kadar yaşasın, ömür boyunca kendisine istediği kadar genişlik verilsin, nihayette varacağı yer ölüm ve ceza olacaktır. Bu da en ileri derecede tehdit ve korkutmadır.

Bir görüşe göre bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yapması emrolunan bir duadır. Mesela; Benim malımı çalanın yüce Allah elini kessin, denildiği zaman bu, hırsıza bir bedduadır.

“Rahmân ona verdiği mühleti uzattıkça uzatsın” âyeti şartın cevabıdır. Bu açıklamaya göre yüce Allah’ın “uzattıkça, uzatsın” anlamındaki âyeti haber olmaz,

“Nihayet kendilerine vaad olunanı… göreceklerinde” âyetinde “görecekler” diye çoğul gelmesi Kim” lâfzının hem tekil, hem çoğul için kullanılabilmesinden dolayıdır.

“İse” mazi ile birlikte kullanılacak olursa, müstakbel (müzan) anlamında olur. (Muzari olarak):Kendilerine vaad olunanı görecekleri vakte kadar, anlamındadır.

Burada

“azap” ya yüce Allah’ın, onlara karsı mü’minlere yardım edip muzaffer kılmak suretiyle mü’minlerin onları kılıçla ve esir almakla azaplandırmalarıyla olacaktır. Yahut kıyâmetin kopması ve onların cehenneme gitmeleriyle olacaktır.

“Hangisinin makamca daha kötü ve askerce daha zayıf olduğunu bileceklerdir.” O vakit gerçekler açıkça ortaya çıkacaktır. Bu da onların: “Bu iki kesimden hangisinin makamı daha hayırlı, oturup kalktığı kimseleri daha iyidir” şeklindeki sözlerine bir cevaptır.

Meryem 74

Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; onların eşyaları ve görünüşleri daha güzeldi.

Diyanet Vakfı
Onlardan önce de, eşya ve görünüş bakımından daha güzel olan nice nesiller helak ettik.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki bunlardan önce hem malı mülkü itibariyle hem de görünüşü İtibariyle onlardan daha üstün olan nice nesilleri helâk etmiş bulunuyorum

“Halbuki bunlardan önce hem malı mülkü itibariyle” pek çok malı, eşyası bulunan

“…nice nesilleri” nice ümmet ve toplulukları

“helâk etmiş bulunuyoruz.”

Şair “mal, mülk” anlamındaki (aynı kökten gelen) kelimeyi kullanarak şöyle demiştir:

“Ve birbirine girmiş, -meyvesinin çokluğundan aşağı sarkmış hurma salkımı gibi- kökünden dahi pek bol,

Ve omuzları süsleyen simsiyah bir saç…”

“Esâs” aynı zamanda ev eşyası anlamındadır. Bunun, eski ev eşyası ile bunların giyilenlerinin en adi ve bayağıları anlamında olduğu da söylenmiştir, el-Hasen b. Ali et-Tûsi de şu beyiti nakletmektedir;

“Bizim Ummu’l-Velid’den ayrıldığımızdan beri uzun zaman geçti.

Ve artık ev eşyalarımız (zamanla eskidiğinden) adi ve bayağı hale geldi,”

İbn Abbâs dedi ki: Bu kelime hey’et ve görünüş demektir. Mukâtil ise elbise anlamında olduğunu söylemiştir.

“Görünüş”: Güzel görünüş anlamındadır. Bu kelime beş türlü okunmuştur. Medincliler hemzesiz olarak ve “ya” harfini şeddeli;şeklinde; Kûfeliler hemzeli; diye okumuşlardır. Ya’kub’un naklettiğine göre ise Talha şeddesiz tek “ya” ile; diye okumuştur. Süfyan, el-A’meş/ten, o Ebû Zabyan’dan, o İbn Abbâs’tan; “Kılık, kıyafet” şeklinde “ze” harfi ile okuduğunu nakletmektedir. Bunlar dört kıraattir. Ebû İshak dedi ki: Bu kelimenin; şeklinde ve sonrasında hemze olan bir “ya” ile okunması da mümkündür.

en-Nehhâs dedi ki: Burada Medinelilerin kıraati güzeldir. Bu da iki şekilde açıklanabilir:

1- Bu kelimenin, “Gördüm”den türetilmiş olması sonradan hemze hafifletilerek yerine “ya” getirilmiş olması, daha sonra da iki “ya”nin birbirine idğam edilmiş olması şeklinde. Bunun güzel oluşu ise, âyet sonlarının birbirine uymasıdır. Çünkü (bu sûrede) âyet sonları hemzeli değildir. İşte buna binaen İbn Abbâs bunun görünüş anlamına geldiğini söylemiştir. Âyet; hem malı mülkü itibariyle, hem de elbisesi itibariyle, anlamında olur.

2- Nimetten dolayı terlerinin, derilerinin semirmiş görünmesi demektir. Bu açıklamaya göre ise hemzeli okuyuş câiz değildir.

Verş’in, Nâfi’den, İbn Zekvân’ın da İbn Âmir’den; şeklindeki okuyuşları da birinci şekil ile açıklanır. Kûfelilerin ve Ebû Amr’ın kıraati de böyle olup asıl üzere “görmek” anlamındaki fiilden gelir.

Talha b. Mûsarrif’in kıraati ise tek bir “ya” ile; şeklinde olup yalnış olduğunu zannediyorum. Bazı nahivciler şöyle açıklamışlardır: Bunun aslı hemze iken “ya”ya dönüştürülmüştür. Daha sonra iki “ya”dan birisi hazfedilmiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Bu kelimenin; şeklimle olması sonra da bu hemzenin “ya”ya dönüştürüldükten sonra iki “ya” olması, bilahare hemzenin harekesinin “ya”ya nakledildikten sonra ilk “ya’nın hazfedilmiş olması da mümkündür. Nitekim kimisi bu kalb (dönüştürme) esasına göre; diye de okumuştur ki; bu da beşinci kıraattir. Sîbeveyh kelimesinin;

“Gördü” anlamında kullanıldığını da nakletmiştir.

el-Cevherî dedi ki: Bu kelimeyi hemzeli okuyan bunu görünüş anlamında; “Gördüm” fitlinden gelmiş kabul eder. Bu ise gözün görmüş olduğu güzel hal ve açıktaki giyiniş anlamına gelir. Ebû Ubeyde de, Muhammed b. Numeyr es-Sakafî’ye ait Şu beyiti nakletmektedir:

“Senden ayrıldıkları günü özledi seni hanımlar,

Güzel görünümlü eşyaların, yanında (olduklarında),”

Bunu hemzesiz okuyanlara gelince; ya hemzeyi hafifleterek okumuşlardır. Yahut da bu kelime; “Renkleri güzelleşti ve derileri doldu” anlamındaki kökten gelmektedir.

İbn Abbâs, Ubeyy b. Ka’b, Saîd b. Cübeyr, el-A’sam, el-Mekkî ve Yezid el-Berberi’nin “ze” harfi ile; “Kılık, kıyafet itibariyle” şeklindeki okuyuşları ise hey’et (görünüş) ve güzellik demektir.

Bununla birlikte bunun “topladım” anlamına gelen; kökünden gelmesi de mümkündür. O takdirde bunun aslı; olup “vav” harfi “ya”ya kalb edilmiş olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Yeryüzü benim için toplanıp bir araya getirildi” Bu lafızla: İbn Mâce, Fiten 9; aynı manada olmak i’ızere ve bu lâfzın da kullanıldığı bazı rivâyetler için bk.: Müslim, Fiten 19; Tirmizî, Fiten 14; Müsned, IV, 123, V, 278, 284. hadisinde de aynı kelime kullanılmıştır,

Âyetin anlamı şudur: Bunların Allah’ın azabına karşı kendilerine hiçbir faydası yoktur. Bunlar istedikleri kadar yaşasınlar, nihayet öleceklerdir ve ömürleri uzasa dahi ulaşacakları nokta azap olacaktır. Yahut; yüce Allah’ın kendilerini yakalamak üzere göndereceği dünya azâbı gelip onları bulacaktır.

Meryem 73

Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda, inkâr edenler iman edenlere dediler ki: Mekânca hangimiz daha iyi, toplulukça daha güzel?

Diyanet Vakfı
Kendilerine ayetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkar edenler, iman edenlere: İki topluluktan hangisinin (hangimizin) mevki ve makamı daha iyi, meclis ve topluluğu daha güzeldir? dediler.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda kâfirler, mü’minlere derler ki: “Bu İki kesimden hangisinin makamı daha hayırlı, oturup kalktığı kimseleri daha İyidir?”

“Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda” âyetinde sözü edilenler; yüce Allah’ın:

“Ben öldükten sonra mı diriltilip çıkarılacak mışım?” (66. âyet) diye kendilerinden söz edip haklarında: “Zâlimleri ise orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz” buyurduğu bu kâfirlere Kur’ân-ı Kerîm okunduğu vakit ellerinde tuttukları dünyalık ile güç, kuvvet sahibi olduklarını ileri sürerler ve şöyle derler: Eğer biz batıl üzere isek peki ne diye malca daha çokluğuz, sayıca daha güçlüyüz? Onların bu sözlerden kayıtları, mustaz’af insanları şüpheye düşürmek ve onlara malı çok olan kimsenin bu durumunun dininde de haklı olduğunun delili olduğu şeklinde yatnış bir kanaat vermektir. Onlar bu sözleriyle kâfirler arasında fakir, müslümanlar arasında da zengin bulunduğuna hiç dikkat etmiyor, gibidirler. Yüce Allah’ın gerçek dostlarını dünyaya aldanmaktan uzak tuttuğunu ve ona aşırı meyletmekten onları koruduğunu bilmiyor gibidirler.

“Açık açık” âyeti lâfızları ağır ağır ve tane tane okunan, manaları oldukça özlü, maksatları açıkça ortaya koyan demektir.

Bu âyetler, ya muhkemdirler, ya muhkemler ile açıklanmış müteşâbihtirler, ya da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları sözüyle ya da fiiliyle açıkça beyan etmiştir. Yahut bu âyetlerin i’cazı açıkça ortadadır. İşte i’cazı açıkça ortada olan âyetlerle onlara meydan okunmuştur. Hiçbir kimse onlara karşı durmaya, benzerlerini getirmeye güç bulamamıştır. Ya da bu âyetler apaçık deliller ve kesin belgelerdir.

“Açık açık” anlamındaki “beyyinâf’ın te’kid için hâl gelmesi (gramer açısından) en uygun açıklamadır. Yüce Allah’ın:

“Halbuki o… doğruyalayan, gerçeğin ta kendisidir” (el-Bakara, 2/91) âyetine benzemektedir. Çünkü yüce Allah’ın âyetleri esasen, ancak açık ve kesin belgedirler.

“Kâfirler” âyetiyle Kureyş’in müşrikleri olan en-Nadr b. el-Hâris ve arkadaşlarını kastetmektedir. “Mü’minlere” âyetiyle da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabının fakirlerini kastetmektedir. Bunlar oldukça yoksul idiler, yaşayışları da mahrumiyet içinde idi, elbiseleri eski püskü idi. Müşrikler ise saçlarını tarıyorlar, başlarını yağlıyorlar, en güzel elbiselerini giyiniyorlardı. O bakımdan mü’mînlere:

“derler” di

“ki: Bu iki kesimden hangisinin makamı daha hayırlı, oturup kalktığı kimseleri daha İyidir?”

“Makamı (oturup kalktığı yeri)” anlamındaki; kelimesini İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Humeyd ve Şibl b. Abbâd “mim” harfini ötreli olarak okumuşlardır ki bu da kalınan yer, ikamet yeri demektir. Bunun ikamet elmek anlamında mastar olması da mümkündür. Diğerleri ise “mim” harfini üstün olarak okumuşlardır. Bu da oturup kalkılan ev ve mesken anlamındadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Makam önemli işler için kendisinde durulan mekân demektir. İki kesimden hangisinin mevki ve yardımcıları daha çoktur, demektir.

“… Oturup, kalktığı kimseleri daha iyidir?” âyetindeki ve “oturup kalktığı kimseler” anlamı verilen; kelimesini İbn Abbâs “meclisi” diye açıklamıştır. Yine ondan görünüşü, manzarası diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. Sözlükte ise bu, meclis ve toplantı yeri (nâdî) anlamındadır. “Dâru’n-Nedve” de buradan gelmektedir. Çünkü müşrikler burada kendi işleriyle ilgili görüşmeler yapar, danışırlardı. “Mecliste (nâdî) onunla birlikte oturdu” demektir. Şair de şöyle demiştir;

“Ben orada el-Velid ailesi ve Ca’fer(in ailesi) ile otururum,”

(Âyet-i kerîmede) bu kelime (nedy) “faîl” vezninde olup topluluğun meclisi ve oturup konuştukları yer demektir. “Nedve, nâdî, muntedâ ve müteneddâ” kelimeleri de aynı anlama gelir. Eğer hazır bulunanlar ayrılacak olurlarsa buna “nedîy (meclis, toplantı yeri)” denilmez. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

Meryem 72

Sonra takvâ sahiplerini kurtaracağız ve zalimleri orada diz çökmüş halde bırakacağız.

Diyanet Vakfı
Sonra biz, Allahtan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.

Kurtubi Tefsiri
Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız. Zâlimleri ise orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz.

“Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız. Zâlimleri ise orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz.” Bu da önceki âyet-i kerîmede geçen “uğrama (vürûd)”un girmek anlamında olduğunun delillerindendir. Çünkü yüce Allah burada zâlimleri girdiririz, diye buyurmamıştır. Bu hususa dair yeterli açıklamalar (az önce) geçmiş bulunmaktadır.

Bu hususta kabul edilen görüş şudur: Büyük günah sahibi kimse oraya girse dahi günahı kadar cezalandırılacak, sonra kurtulacaktır.

Mürcie oraya girmeyecektir derken, Vaîdiyye orada ebeddiyyen kalacaktır, derler. Yine buna dair açıklamalar önceden birden çok yerde geçmiş bulunmaktadır.

Âsım el-Cahderî ve Muaviye b. Kurrâ “Bundan sonra… kurtarırız” şeklinde den (“cim” harfi) şeddesiz olarak okumuşlardır. Bu aynı zamanda Humeyd, Ya’kub ve el-Kisaî’nin de kıraatidir. Diğerleri ise bunu sakil (“cim” harfini şeddeli olarak) okumuşlardır.

İbn Ebi Leylâ (sonra anlamındaki kelimeyi) “orada” anlamına gelecek şekilde peltek “se1” harfini üstün olarak; diye okumuştur. zarftır. Ancak mebnidir, türetilmiş olduğu bir kökü yoktur. Bundan dolayı (mesela): “Bu” işaret isminin mebni olduğu gibi bu da mebnidir. Sonundaki “he” harfinin harekeyi açığa çıkarmak için gelmiş olması mümkündür. Vasıl halinde hazfedilir. Bununla birlikte “yer’in müennes olduğunu belirtmek için de gelmiş olabilir. O takdirde vasl halinde “tc” diye okunarak sabit kalır.

Meryem 71

İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin üzerine kesinleşmiş bir hükümdür.

Diyanet Vakfı
İçinizden, oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür.

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür” âyetine dair açıklamalarımızı da beş başlık halinde sunacağız:

1- Herkes Cehenneme Uğrayacaktır:

Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda…” âyeti bir kasemdir. Baştaki “vav” harfi bu kasemi (yemini) ihtiva etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu hadisi de bunu açıklamaktadır “Müslümanlardan olup ta üç çocuğu ölen bir kimsenin -yemin gereği olanı müstesna- ateşin dokunması mümkün değildir.” Buhârî, Cenâiz 6, Eymân 9; Müslim, Hirr 150; Tirmizî, Cenâiz 64; Nesâî, Cenaiz 25; Müsned, II, 276, 473, 479.

ez-Zührî dedi ki: Sanki:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” âyetini kasteder gibidir. Bunu Ebû Dâvûd et-Tayâlisî zikretmektedir. Ahmed Ahdurrahmân el-Hennâ, Minhatu’t-Ma’bOd fi Tertibi Müsnedi’t-Tayâlısî Ebi Dâvüd, II, 46

Hazret-i Peygamber’in: “Yemin gereği müstesna” ifadesi de müsned tefsir kabilindendir. Çünkü bu hadiste sözü edilen kasem ilim ehline göre yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” âyetinde kastedilendir. Kasem ile yüce Allah’ın:

“Yemin olsun tozutup sallallahü aleyhi ve sellemuranlara” âyetinden itibaren:

“Şüphesiz vaad olunduğunuz elbette doğrudur. Ve şüphesiz ki din elbette gerçekleşecektir.” (ez-Zâriyat 51/1-6) âyetinin kastedildiği de söylenmiştir. Birinci görüş daha meşhurdur, ikisinin de anlamı birbirine yakındır.

2- Cehenneme Uğramanın Mahiyeti ile İlgili Görüşler:

İnsanlar cehenneme uğramanın mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptir. Burada uğramanın (vürûd) girmek anlamında olduğu söylenmiştir. Câbir b. Abdullah’tan rivâyete göre o şöyle demiştir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Uğramak, girmek demektir, İster iyi olsun, ister kötü olsun oraya girmeyecek kimse kalmayacaktır. Mü’minler için serin ve esenlik olacaktır. Tıpkı İbrahim için olduğu gibi.” “Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız. Zâlimleri ise orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz.” Bu hadisi Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr), “et-Temhîd” adlı eserinde senediyle birlikte zikretmektedir. Müsned, III, 328-329; İbn Abdi’l-Berr, el-htUkâr, VIII, 327.

Bu aynı zamanda İbn Abbâs’ın, Halid b. Mâ’dâ’nın İbn Cüreyc ve başkalarının da görüşüdür. Yûnustan rivâyet edildiğine göre o;

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak kimse yoktur” âyetindeki “uğramak (vürûd)” girmek demektir, diye “uğrama”nın tefsirini de zikrederek okurdu. Bazı raviler bu konuda hataya düşerek onun bu açıklamasını da Kur’ân diye nakletmişlerdir,

Dârimî’nin, Müsned’inde Abdullah b. Mes’ûd’dan gelen rivâyete göre o şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsanlar ateşe uğrayacaklar sonra amelleriyle oradan uzaklaşacaklardır Bu kadarıyla; Müsned, I, 433, 435. Kimisi bir göz açıp kapamak gibi; sonra kimisi rüzgar gibi, kimisi atın koşması gibi, kimisi yüklen arasında hızlıca koşturan binici gibi, kimisi hızlıca yürüyen kişi gibi (oradan ayrılacaklardır.)” Dûrîmî, Rikaak 89; Tirmizî, Tefsir 19 sûre 5, 6

İbn Abbâs’tan da bu mesele hakkında Haricilerden Nafi’ b. el-Ezrak’a şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben ve sen mutlaka oraya uğrayacağız. Beni yüce Allah o ateşten kurtaracaktır. Sana gelince sen (bunu) yalanladığın için seni kurtaracağını zannetmiyorum.

Cehenneme uğramanın muhakkak oluşuyla birlikte oradan ayrılışın bilinmeyişinden dolayı pek çok ilim adamı oldukça korkmuştur. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

Bir kesim şöyle demektedir: Uğramaktan kasıt Sırat’ın üzerinden geçiştir. Bu görüş İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, Ka’b el-Ahbâr ve es-Süddî’den de rivâyet edilmiştir. Ayrıca es-Süddî bunu İbn Mes’ûd’dan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yoluyla da rivâyet etmektedir. el-Hasen de bu görüştedir. O şöyle demiştir: Uğramak, girmek demek değildir. Mesela sen: Ben Basra’ya uğradım, ama içine girmedim, diyebilirsin. O halde burada uğramaktan kasıt, Sırat’ın üzerinden geçecekleridir.

Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Dil bilginlerinden bazıları el-Hasen’in bu görüşüne dayanarak açıklamalar yapmış ve yüce Allah’ın:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır” (el-Enbiyâ, 21/101) âyetini delil göstererek şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın kendilerine, kendilerini oradan uzaklaştırmayı taahhüt ettiği kimseler ateşe girmeyecektir. Bu görüşün sahipleri (72. âyetin başındaki “bundan sonra” anlamındaki kelimeyi): diye peltek “se’: harfini üstün olarak okurlardı. (Buna göre: Oradan takva sahiplerini kurtarırız, anlamında olur).

Ancak birinci görüşü savunan diğerleri buna karşı şunu delil gösterirler: Yüce Allah’ın:

“İşte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır” âyetinin anlamı orada azap görmekten ve o ateş ile yakılmaktan uzak tutulacaklardır, demektir. Ve şöyle derler: Oraya girdiği halde bunun farkına varmayan, ondan Ötürü herhangi bir acı ve ızdırap duymayan bir kimse gerçek manada ondan uzaklaştırılmış bir kimsedir. Yine yüce Allah’ın:

“Sonra takva sahiplerini kurtarırız” âyetindeki; “Sonra” kelimesinin ötreli okunuşunu da delil gösterirler ve bu oraya girdikten sonraki bir kurtuluşun delilini teşkil etmektedir, derler.

Derim ki: Müslim’in, Sahih’inde şöyle denilmektedir: “Sonra köprü cehennem üzerine kurulur. Ve artık şefaat tahakkuk eder, Allah’ım esenlik ver, Allah’ım esenlik ver, derler.” Ey Allah’ın Rasûlü köprü nedir? diye sorulunca şöyle buyurdu: “O çok kaygan ve üzerinde durulması zor bir yerdir. Onda kancalar ve Necid taraflarında bulunan üzerinde de dikencik bulunan es-Sa’dân diye bilinen dikenler vardır, Mü’minler göz açıp kaparcasına şimşek gibi, rüzgar gibi, kuş gibi, en asil atlar gibi ve develer gibi (üzerinden) geçerler. Kimisi tamamıyle yarasız beresiz kurtulur, kimisi yara bere almış olarak serbest bırakılır, kimisi de cehennem ateşine itilip atılır.” Buhârî, Tevhîd 24; Müslim, îman 302; Müsned, III, 17.

Sırat’ın üzerinden geçmek bu âyet-i kerîmenin ihtiva ettiği cehennem ateşine uğramaktır, içine girmek değildir, görüşünde olanlar da bu hadisi delil göstermişlerdir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Buradaki “uğramak (vürûd)” yüksekçe yerden bakmak, muttali olmak, yakınına gelmek şeklinde olacaktır. Çünkü onlar hesabın görüleceği yerde bulunacaklar. Bu da cehenneme yakındır. Hesap halinde cehennemi görecekler, ona bakacaklar. Daha sonra yüce Allah, takva sahibi olan kimseleri o bakıp gördükleri cehennemden kurtaracak ve cennete götürülecekcıı. “Zâlimleri ise… terkederiz” cehenneme götürülmeleri emredilir. Yüce Allah;

“Medyen suyuna varınca” (vürûd ile aynı kökten) (el-Kasas, 28/23) diye buyurmakladır ki; bu da oraya yaklaşınca demektir. İçine girince demek olamaz. Züheyr de şöyle demiştir:

“O kadınlar tertemiz, arı ve duru ve derin yerleri maviye çalan

suyun başına geldiklerinde,

Çadırını kurup, ikamet etmiş kimse gibi (güvenlik duyduklarından dolayı)

asalarını bıraktılar.”

Hafsa (radıyallahü anhnhâ), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Bedir ve Hudeybiye’ye katılanlardan hiçbir kimse ateşe girmeyecektir.” Ben: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” âyeti nerede kaldı? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sen ne diyorsun? “Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız, zâlimleri ise orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz” (âyeti var ya)” Bu hadisi Müslim, Um Mubeşşir yoluyla rivâyet etmektedir. Um Mubeşşir dedi ki: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı Hafsa’nın yanında şöyle buyururken dinledim… deyip, hadisi zikretti Müslim, Fedailu’s-Sahabe 163;İbn Mâce, Zühd 33; Müsned, VI, 285, 362.

ez-Zeccâc yüce Allah’ın:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır.” (el-Enbiyâ, 21/101) âyeti dolayısıyla bu görüşü tercih etmiştir.

Mücahid de şöyle demektedir: Mü’minlerin ateşe uğramaları dünya yurdunda mü’mine isabet eden humma (ateş yüksekliği)dir. İşte mü’minin cehennem ateşinden payı budur. Bunu geri çeviremez.

Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ateşi yükselmiş bir hastayı ziyaret etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona dedi ki: “Müjdeler olsun sana! Şanı yüce ve mübarek olan Allah buyuruyor ki: O benim ateşimdir. Ben onu (cehennem) ateşinden payı olsun diye mü’min kuluma musallat ederim.” Tirmizî, Tıb 35; İbn Mâce, Tıh 18; Müsned, II, 440 İbn Abdi’l-berr, et-Temkid, VI, 3Î9, el-İsüzkâr, Vlü, 330 Bu hadisi Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) senedi ile kaydederek dedi ki: Bize Abdu’l-Vâris b. Sufyan anlattı, dedi ki: Bize Kasım b. Asbağ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. İsmail es-Sâiğ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Üsame anlattı, dedi ki: Bize Abdu’r-Rahmân b. Yezid b. Cabir anlattı. O ismail b. Ubeydullah’tan, o Ebû Salih el-Eşârî’den, o Ebû Hüreyre’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan: Peygamber bir hastayı ziyaret etti… diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Ayrıca hadiste: “Humma (sıtma ve yüksek ateşli hastalık) mü’minin cehennem ateşinden payına düşendir” diye buyurmuştur. İbn Abdi”l-berr, et-Temkid, VI, 3Î9, el-İsüzkâr, Vlü, 330

Bir kesim de şöyle demektedir: Burada uğramak (vürûd) kabirde ona bakmaktır. Kurtuluşa nail olan o ateşten kurtarılır ve oraya girmesi takdir edilmiş olan da oraya girer. Daha sonra ya şefaatle oradan çıkar, yahut ta yüce Allah’ın rahmeti ile şefaatten başka bir sebeble çıkar. Bunlar İbn Ömer’in rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler: “Sîzden herhangi bir kimse öldüğü takdirde sabah ve akşam onun kalacağı yer kendisine gösterilir…” Buhârî, Cenâiz 90, Rikssak 42; Müslim, Cenne! 6% 66: Nesâî, Cenâiz 116; İbn Mâce, Zühd 32; Muvatta’’, Cenâiz, 47; Müsned, II, 51, 11.-5, 123.

Veki’, Şu’be’den, o Abdullah b. es-Sâib’den, o bir adamdan, o da İbn Abbâs’tan rivâyete göre yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” âyeti hakkında: Bu kâfirlere bir hitaptır, demiştir.

Yine ondan gelen rivâyete göre o, daha önce kâfirler hakkında vârid olmuş: “Rabbin hakkı için onları ve şeytanları elbette haşredeceğiz. Sonra onları cehennemin etrafına dizleri üzere elbette hazır edeceğiz. Sonra her bir kesimden Rahmâna karşı küfürde daha cesur ve şiddetli kim ise onu ayırırız. Hem oraya atılmaya kimlerin daha lâyık olduğunu en iyi Biz biliriz” âyetinde kâfirler hakkındaki bu hükümlere paralel olarak: “Şüphe yok ki (“aranızda” yerine): aralarında oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Aynı şekilde İkrime ve bir topluluk da böyle okumuştur. Bu kıraate göre cehenneme uğrayacaklar çeşitli gruplar olmayacaktır. (Sadece kâfirler uğrayacaktır).

Bir kesim de şöyle demektedir: Burada: “Aranızda” ile kastedilenler kâfirlerdir. Yani, Ey Muhammed! onlara de ki: Aranızda… Böyle bir te’vilîn de aynı şekilde açıklaması kolaydır. “Aranızda” ifadesindeki “kef (…nız…) yüce Allah’ın;

“Onları ve şeytanları elbette haşredeceğiz. Sonra onları cehennemin etrafına dizleri üzere (çökmüş olarak) elbette hazır edeceğiz” âyetindeki “onlar” zamirine aittir. Bu zamirin “onlar”a raci’ olduğu red olunamaz. Benzeri bir durum, yüce Allah’ın şu âyetinde de görülmektedir:

“Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir. İşte bu, gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür.” (el-İnsan, 76/21-22) ise; bu onlar için bir mükâfattır, anlamındadır. Görüldüğü gibi buradaki muhatap zamiri de (tefsir edilmekte olan buyruklarda olduğu gibi) “he” harfine (gaib zamire) gitmektedir.

Çoğunluk ise şöyle demektedir: Burada muhatap bütün âlemdir. Herkesin cehenneme uğraması kaçınılmazdır, Bundan dolayı zaten uğramak ile ilgili görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Biz ilim adamlarının bu konudaki görüşlerini açıklamış bulunuyoruz. Uğramanın (vürüdun) zahirinden anlaşılan girmektir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (bu başlığın baş taraflarında) zikredilen hadiste: “Mutlaka ateş ona değecektir, temas edecektir” diye buyurmaktadır. Çünkü bunun sözlükte anlamı değmek ve temas etmektir. Ancak bu, mü’minler için serin ve selâmet olacaktır. Oradan esenlikle kurtulacaklardır.

Halid b. Ma’dân dedi ki: Cennet ehli cennete girecekleri vakit şöyle diyecekler: Rabbimiz bizim ateşe uğrayacağımızı buyurmamış mıydı? Onlara denilecek ki: Siz uraya uğradınız ve orayı kül haline getirdiniz.

Derim ki: Bu görüş değişik ve dağınık görüşleri bir arada toplamaktadır. Ancak cehennem ateşi oraya uğrayacak kimseyi alevi ve harareti ile rahatsız etmeyecektir. Mü’min kimse böylelikle ondan uzaklaştırılmış ve kurtarılmış olacaktır. Şanı yüce Allah’tan, lütuf ve keremiyle bizleri ondan kurtarmasını ve oraya esenlikle uğrayıp giren ve oradan ganimete nail olmuş olarak çıkan kullarından eylesin.

Peygamberler de ateşe girecekler midir? diye sorulursa, deriz ki: Bu konuda mutlak bir ifade kullanamayız, ancak şunu söyleyebiliriz: Bu bahsin baş tarafında zikrettiğimiz hadisin delil olduğu üzere bütün insanlar oraya uğrayacaklardır. Günahkârlar günahları sebebiyle oraya girecekler, Allah’ın dostları ve bahtiyar kimseler de onlara şefaat etmek için oraya girecektir. Her iki giriş arasında ise pek büyük bk fark vardır.

İbnu’l-Enbârî de Osman (radıyallahü anh)ın Mushaf inin ve genelin kıraatinin lehine delil olmak üzere şöyle der: Dilde gaibe hitaptan, muhataba hitab lâfzına geçiş mümkündür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir. İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlasıyla görmüşsünüzdür.” (el-İnsan, 76/21-22) Böylelikle yüce Allah gaib zamirin yerine muhatablara ait hitab zamirini kullanmıştır. Bu türden açıklamalar daha önce Yûnus Sûresi’nde (10/22-23. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

3- “Ancak Yemin Gereği…”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Yemin gereği müstesna…” (anlamındaki) istisnanın munkatf bir istisna olma ihtimali vardır: Ama yeminin gereğini yerine getirmek için (girilecektir), demektir. Bu Arap dilinde bilinen bir üslûptur. Manası ise ateş ona asla temas etmeyecektir. İfade burada tamam olmaktadır, daha sonra yeni bir cümleye başlayarak: “Yemin gereği müstesna” diye buyurmuştur. Yani ama yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” âyetindeki yeminin gereğinin de yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bu ise ya Sırat’ın üzerinden geçiştir yahut cehennem ateşini görmektir ya da herhangi bir zarar gömleksizin esenlik içerisinde oraya girmektir ve bunda cehennem ateşinin hiçbir şekilde dokunması söz konusu olmayacaktır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi birinizin üç çocuğu ölür de (bunların acısının) mükâfatını Allah’tan beklerse mutlaka cehennem ateşine karşı ona kalkan olurlar.” Aynı manada yakın lâfızlarla Buhâri, İlm 36, Cenâiz 6, Eymâtı 9; Müslim, Hin 150, 152; Tirmizî, Cenâiz 64; Nesâî, Cenâiz 25; İbn Mâce, Cenâiî 57; Muvatta’, Cenâiz 38, 39; Müsned, I, 121,11, 239-240, 378.

Kalkan (cunne): Koruyucu ve perde, demektir. Ateşten korunan ve ateşe karşı siper edilen ve perdelenen bir kimseye, ateş asla temas etmeyecektir. Eğer ateş ona dokunursa herhangi bir şekilde korunmuş olmaz.

4- Cehennemden Kurtuluş ve Cennete Giriş; Aynı Konu İle İlgili Nassların Birlikte Mütalaasına Örnekler:

Bu hadis ilk hadîsi tefsir etmektedir. Çünkü bunda “ecrin Allah’tan beklenmesi (hisbe)” söz konusu edilmektedir. Bundan dolayı Malik bunu açıklayıcı olmak üzere eseri (bunun üzerine bir hanımın ona sorduğu soru ve Peygamberin cevabı) ile birlikte onu açıklayıcı olmak üzere zikretmektedir.

Yine bu ikinci hadise Buhârî’nin, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiği şu hadis kayıt getirmektedir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kimin henüz ergenlik yaşına ulaşmamış üç çocuğu ölürse bunlar onun için cehennem ateşinden bir perde olurlar -yahut cennete girer.-” Buhâri, İlm 36, Cenâiz 6 (Enes’ren), 92; Müslim, Birr 153; İbn Mâce, Cenâiz 57; (Uibe b. Ahd ile Ömer b. el-Hattâb’dan); Nesâi, Cenâiz 25, Müsned, li, 276, 473, 510, 536,

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ergenlik yaşına gelmemiş ve henüz günahları yazılacak yaşa ulaşmamış anlamında olan: “Henüz ergenlik yaşına gelmemiş” ifadesi -ilim adamlarına göre- müslümanların çocuklarının cennette olduklarına bir delildir. -Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.- Çünkü rahmet onların babalarına nazil olduğu takdirde, rahmete nail olmamış kimse dolayısıyla rahmete nail olmaları imkânsız bir şey olur. Bu müslüman çocukların cennette olduklarına dair ilim adamlarının icma ile kabul ettikleri bir husustur. Bu konuda ancak Cebriye’den bir kesim istisna teşkil ederek, durumlarının ilâhî meşîcte ait olduğunu söylemişlerdir. Bu ise kendilerine muhalefet edilmesi câiz olmayan ve aynı şekilde haklarında, yanlışlık yapmaları düşünülemeyen hüccet olan kimselerin icmaı ile reddedilmiş ve terkedilmiş bir görüştür. Buna ek olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan gelmiş adaletli ve güvenilir ahad rivâyetler de vardır. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Bedbaht kimse annesinin karnında bedbaht olan kimsedir, bahtiyar kimse de annesinin karnında bahtiyar olan kimsedir. Melek iner ve onun ecelini, amelini ve rızkını yazar.” Müslim, Kader 3 (yakın ifadelerle, Abdullah b. Mesudun sözü olarak; İbn Mâce, Mukaddime 7: Dörimî, Mukaddime 231 (kısmen, Abdullah b. Mesud un sözü olarak). Bu hadis tahsis edilmiştir. Hiç şüphesiz henüz ameli yazılacak yaşa gelmeden önce ölen müslüman çocuklar, annelerinin karnında bahtiyar olan ve bedbaht olmayanlardandır. Buna delil ise konu ile ilgili hadîsler ve icmadır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya söylediği bildirilen şu sözler de bu durumdadır; ı;Ey Âişe! Şüphesiz Allah cenneti yarattı ve oraya girecekleri de henüz babalarının sulblerinde iken yarattı. Ateşi de yarattı ve oraya girecek kimseleri de -henüz babalarının sulblerinde oldukları halde- yarattı.”

Bu hadis delil olamaz, zayıftır, icma ile ve konu ile ilgili rivâyetler ile red olunur. Bu hadisi rivâyet eden Talha b. Yahya zayıftır, rivâyeti delil gösterilmez. Ayrıca bu hadis, onun tek başına (münferiden) rivâyet ettiği hadislerdendir. Ona iltifat edilmez.

Şu’be, Muaviye b. Kurra b. İyaz el-Muzenî’den, o babasından, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyetine göre Ensar’dan birisinin küçük bir oğlu öldü. Ona üzüldü, kederlendi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona dedi ki; “Cennet kapılarından hangisine gidersen oğlunun senin için o kapının açılmasını istediğini görmek, seni sevindirmez mi?” Ey Allah’ın Rasûlü! dediler. Bu ona mı hastır yoksa genel olarak bütün müslümanlar için de böyle midir? Peygamber: “Hayır. Bütün müslümanlar için geneldir” diye buyurdu. Nesâî, Cenâiz 22; İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, VI, 349; el-îstızkâr, VIII, 325-326

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki; Bu hadis sabit ve sahih bir hadistir. Yani sözünü ettiğimiz Cumhûrun icmaı ile böyledir. Aynı zamanda bu hadis Talhâ b.-Yahya’nın rivâyet ettiği hadisle çelişmekte ve onu reddetmektedir.

Yine Ebû Ömer dedi ki: Bu hadis ve buna benzer rivâyetlerin bence izahı şudur: Bunlar farzlarını gereğince eda etmeye devam eden, büyük günahlardan kaçınan, uğradığı musibete karşı sabredip ecrini Allah’tan bekleyen kimseler içindir. Çünkü hitap o dönemde ancak çoğunluğunun durumu bu vasfettiğimiz şekilde olan bir topluluğa yöneltilmişti ki onlar da Ashab-ı Kiram’dır. Yüce Allah onların hepsinden razı olsun İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, VI, 349 vd

en-Nekkaş kimi ilim adamından şunları söylediğini nakletmektedir: Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” âyetini;

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır.” (el-Enbiyâ, 21/101) âyeti neshetmektedir. Ancak bu zayıf bir iddiadır, çünkü burası neshin söz konusu olacağı yerlerden değildir. Çünkü nesh için gerekli şartlardan birisi de nesh olduğu ileri sürülen âyetin haber muhtevasını taşımamasıdır

Biz bundan önce, eğer kişiye ateş dokunmayacak olursa oradan zaten uzaklaştırılmış demek olduğunu açıkladık. Haberde; “Ateş kıyâmet gününde mü’mine: Çabuk geç ey mü’min! senin nurun benim alevimi söndürüyor, diyecektir” denilmektedir. Hadisi Suleym b. Mansur b. Ammâr, babası Mansur b. Ammâr’dan rivâyer etmiştir. Hadis rivâyeti kabul görmemiş birisidir. (lik. ez-Zehebî, Mizânu’l-Î’tidâl, V, 312)

5- Gerçekleştirilmesi Kesin Olan Hüküm:

Yüce Allah’ın:

“Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür” âyetinde geçen: ilâhî hükmü kesin vacip kılmak demektir. Yani bu kesin olacak bir şeydir. ise; yüce Allah’ın hakkınızda vermiş olduğu hüküm budur, demektir, İbn Mes’ûd dedi ki: Bu (gerçekleştirilmesi) farz olan bir yemindir, anlamındadır.

Meryem 70

Sonra biz, ona kimlerin girmeye daha layık olduğunu daha iyi biliriz.

Diyanet Vakfı
Sonra, orayı boylamaya daha çok müstahak olanları elbette biz daha iyi biliriz.

Kurtubi Tefsiri
Hem oraya atılmaya kimlerin daha lâyık olduğunu da en iyi Biz biliriz.

“Hem oraya atılmaya kimlerin daha lâyık olduğunu” kimlerin cehennem ateşine girmeyi hakettiğini

“da en iyi Biz biliriz.”

“Girdi, girer, girmek” denilir. Bu (fiil olarak, binası itibariyle): Geçip gitti…” ile; “Yukarıdan aşağı düştü” fiillerine benzemektedir.

el-Cevherî dedi ki: Bir kimseyi ateşe koyup, orada bırakmayı anlatmak üzere; denilir. Yine bir kimseyi, onu yakmak maksİsmi ile ateşe bırakma halini anlatmak üzere de “elif” ile; denilir.

Yüce Allah’ın:

“Ve alevli ateşe atılacaktır.” (el-İnşikak, 84/12) âyeti; şeklinde de (“larn” harfi şeddeli ve “ya” harfi ötreli “sad” harfi de üstün olarak) okunmuştur. Bunu (“lâm” harfini) şeddesiz olarak okunmasına göre ise fiil” Filân kigi ateşte yandı” kullanımından gelmektedir. Bu âyet-i kerîmede; “Atüma” kelimesinin “sad” harfinin ötreli okunması bu kabildendir. el-Accâc dedi ki:

“Allah’a yemin ol sun ki; eğer ateşte yanmayacak olsaydık…”

Yine bir işin aşırı şiddetli sıcak olduğunu anlatmak için de; denilir. et-Tuhavî’nin şu beyti böyledir:

“Kahramanlıkları bitip tükenmez onların, isterse

Ardı arkasına Savaşın şiddet ve sıkıntılarını çekmiş olsunlar.”

ile ateşin hararetiyle ısındım demektir. Ebû Zeyd dedi ki:

“Ve ben onların Savaşlarının sıcaklığıyla ısındım.

Neredeyse donacak kimsenin aşırı soğuktan ısındığı gibi.”

Karşı konulamayacak kadar kahraman bir kimseyi nitelendirmek üzere de; Lafzî anlamıyla-: Filânın ateşiyle ısınılmaz, denilir,

Meryem 69

Sonra her gruptan Rahman’a karşı en azgın olanları mutlaka ayıracağız.

Diyanet Vakfı
Sonra her milletten, rahman olan Allaha en çok asi olanlar hangileri ise çekip ayıracağız.

Kurtubi Tefsiri
Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı küfürde daha cesur, şiddetli kim ise onu ayırırız.

“Sonra her bir kesimden” yani her bir ümmet ve her bir din mensubundan

“Rahmân’a karşı küfürde daha cessur ve şiddetli kim ise onu ayırırız” çıkartırız.

en-Nehhâs dedi ki; Bu âyet-i kerîme i’râb cihetinden müşkildir. Çünkü bütün kıraat âlimleri; “Kim ise” kelimesini ref’ ile okumuşlardır. Yalnız Sîbeveyh’in, kendisinden naklettiğine göre Harun el-Karî bunu nasp ile okumuştur ve “ayırırız” anlamındaki fiilin mef’ûlü olmuştur.

Ebû İshak bu kelimenin merfu okunuşu ile ilgili olarak üç görüş olduğunu bildirmektedir.

1- Sîbeveyh’in naklettiği el-Halil b. Ahmed’in görüşü. Buna göre hikâye (söylenecek bir sözü nakletmek) üzere merfû’dur. Yani: Sonra, Biz azgınlığı dolayısı ile kendilerine: Rahmân’a karşı küfürde daha cesur ve şiddetli hangileridir, denilecek. Her bir kesimden (böyle olanları) ayıracağız. el-Halil şu beyiti nakletmektedir:

“Ve ben yiğidin nezdinde öyle bir konumda olurum ki:

(Ona): Ne senin için bir sakınca vardır, ne de mahrum edilirsin (denilir).”

Yani ben kendisine: Senin için bir sakınca da yoktur, mahrum da bırakılmayacaksın, denilen bir kişi konumunda olurum,

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Ben Ebû İshak’ın bu görüşü tercih edip beğendiğini gördüm. O: Çünkü tefsir âlimlerinin söyledikleri sözlerin manası da budur, demiştir. Onun iddiasına göre: ‘Sonra her bir kesimden… ayırırız” âyetinin manası şudur: Sonra, Biz her kesimden en ileri derecede azgın olanları mertebelerine göre ayırırız. Sanki azgınlıkları en şiddetli olanların azâbı ile başlanılacak, sonra mertebe itibariyle onlardan sonra gelenlere geçilecek gibi bir mana anlamıştır. Âyetin anlamı ile ilgili olarak Ebû İshak’ın sözlerinin lâfzan ifadesi budur.

2- Yûnus dedi ki: “Ayırırız” fiili amel etmeyen fiiller durumundadır. Buna göre; “…den kim” ise mübtedâ olarak ref edilmiştir. el-Mehdevî ise söyle demektedir: Buradaki “ayırırız” anlamındaki fiil, Yûnus’a göre muallaktır. Ebû Ali der ki: Bunun manası ise bu fiil; “Şiddetli kim ise” ibaresinin mahallinde amel eder yoksa amelinin lağvedilmiş olduğu manasına değildir. el-Halil ve Sîbeveyh’e göre ise böyle bir fiil muallak olmaz. Çünkü tahakkuku söz konusu olmadığı sürece, ancak şüphe ve benzeri manalar ifade eden fiiller muallak olur.

3- Sîbeveyh dedi ki: “…den kim ise” kelimesi ötre üzere mebnıdir. Çünkü bu edat hazf hususunda benzerlerinden farklıdır. Zira -en faziletli olanı gördüm maksİsmi ile- ile denilecek olursa, bu çirkin olur. Bunun için denilmesi gerekir. Bununla birlikte; de hazf caizdir.

Ebû Ca’fer dedi ki: Ben nahivciler arasında bu hususta Sîbeveyh’in hata ettiğini söylememiş bir kimse bilmiyorum. Ebû İshak’ı da şöyle derken dinledim: Benim görebildiğim kadarıyla Sîbeveyh “Kitab”ında sadece iki yerde hata etmiştir. Bu da onlardan birisidir. (Devamla Ebû İshak) dedi ki: Biz biliyoruz ki Sîbeveyh; (it) kelimesini izafe edilmeden ve müfred olduğu takdirde i’rab edilir kabul etmiştir. Ya muzaf olduğu takdirde bunu nasıl mebni kabul eder?

Bildiğim kadarıyla Ebû İshak (bu hususta) yalnızca bu üç görüşü zikretmektedir. Ebû Ali ise der ki: Sîbeveyh’in görüşüne göre burada bu edatın mebni olması vacibtir. Çünkü ondan kendisi ile marifelik vasfını kazanacağı lâfız hazfedilmiştir ki, o da kendisine ihtiyaç duyulmasına rağmen zamirdir. Tıpkı; “Öncesinden, sonrasından” lâfızlarından hazf edildiği gibidir. Buralarda muzafın, muzafun ileyhe İhtiyacına rağmen, kendisi ile marifelik vasfını kazanacakları muzafun ileyhler hazfedilmiştir. Çünkü sıla, mevsûlu açıklar ve onu beyan eder. Tıpkı muzafun ileyh muzaf’ı beyan edip tahsis ettiği gibi.

Ebû Ca’fer dedi ki: Ebû İshak’ın sözünü ettiği bu üç görüşün dışında dört görüş daha vardır. el-Kisaî dedi ki: ” Ayırırız” fiilî bir manaya dairdir. Meselâ, “Elbiselerden giyindim, yemekten yedim” demek bu türdendir. Halbuki bu fiil; “…den… kim ise” de amel etmediğinden onu nasb etmesi de söz konusu değildir.

el-Mehdevî şunu da ekler: Ona göre bu fiil: “Her bir kesimden” ibaresinin mahallinde amel etmektedir. Buna karşılık “…den… şiddetli kim ise” İfadesi yeni bir cümle olup mübtedâ olarak meıfu’dur. Sîbeveyh vâcib (yerine getirilmesi gerekli) anlamın ifade edildiği hallerde de …den…” in gelmesinin vacip olduğu görüşünde değildir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Âyet, sonra Biz nida ile (seslenerek) ayırırız, demektir. Buna göre “ayırırız” fiili nida ederiz, anlamındadır. el-Mehdevî der ki: “Nida etti” fiilinden sonra bir cümle geliyorsa muallak olur. Meselâ “Zannettim” fiili manada amel eder, fakat lafızda amel etmez.

Ebû Ca’fer dedi ki: Ebû Bekr b. Şukayr’ın naklettiğine göre bazı Kûfeliler; “..den kim…” lâfzında şart ve ceza manası olduğunu söylemişlerdir. İşte bundan dolayı ondan önceki fiil kendisinde amel etmemiştir. Anlamı da şöyle olun Sonra bizler her bir kesimden… -ister birbirleriyle ortak vasıfları olsun, ister olmasın- ayırırız. Bu da bir kimsenin; ifadesinin; “ister gazap etsinler, ister etmesinler ben o topluluğu dövdüm” anlamında olması gibidir.

Ebû Ca’fer dedi ki: İşte bunlar toplam olarak altı görüştür. Ayrıca Ali b. Süleyman’ın, Muhammed b. Yezîd’den naklen şöyle dediğini de dinledim: …den… kim ise” lâfzı: “KesiirTe taalluk etmektedir. O halde mübtedâ olarak merfu’dur. Anlamı da söyle olur: Sonra Biz birbirlerine benzeyen kimselerden yani birbirleriyle yardımlaşanlardan Rahmân’a karşı cesur ve şiddetli olduğunu gördükleri kimseleri ayırırız. Bu da güzel bir açıklamadır.

el-Kisaî “Teşâyu”un yardımlaşmak anlamında olduğunu nakletmektedir.

“Cesur ve şiddetli” kelimesi de temyiz olarak nasb edilmiştir.

Meryem 68

Rabbine andolsun, onları ve şeytanları mutlaka toplayacağız, sonra onları cehennemin çevresinde diz çökmüş halde hazır bulunduracağız.

Diyanet Vakfı
Öyle ise, Rabbine andolsun ki, muhakkak surette onları şeytanlarla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin hakkı için onları ve şeytanları elbette haşredeceğiz, sonra cehennemin etrafına dizleri üzere (çökmüş olarak) elbette hazır edeceğiz.

“Rabbin hakkı için onları ve şeytanları elbette haşredeceğiz.” Yüce Allah mü’minleri haşredeceği gibi onları haşredeceğine dair delili ortaya koyduktan sonra, kendi zatına kasem etmekte ve şeytanları da haşredeceğini bildirmektedir.

Denildiğine göre; her kâfir bir şeytan ile birlikte aynı zincire vurulmuş olarak haşredilecektir. Nitekim yüce Allah:

“Toplayınız zulmedenleri ve onlara eş olanları” (es-Saffat, 37/22) diye buyurmaktadır.

ez-Zemahşerî dedi ki: “Ve şeytanları” âyetinde ki “vav”ın atıf için olması da mümkündür. “Beraber” anlamında olması da mümkündür. Bununla birlikte “beraberlik” anlamı daha kuvvetli görülmektedir. Yani onlar kendilerini azdırmış ve saptırmış, arkadaşları olan şeytanlarla birlikte haşredilecekler ve herbir kâfir bir şeytan ile birlikte aynı zincire vurulacaktır.

Desen ki: Bu, “insan” ile özel olarak kâfirlerin kastedilmesi halinde uygundur. Pekt ya genel olarak bütün insanlar kastedilmiş ise şeytanlarla birlikte haşredilmeleri nasıl uygun görülebilir? Derim ki: Bütün insanlar aralarında kâfirler, şeytanlarla birlikte olmak üzere bir defada haşredileceklerine göre, tıpkı şeytanların kâfirlerle birlikte haşredilmesi gibi (bütün İnsanlar da) şeytanlarla birlikte haşredilmiş olur. Desen ki: Amellerinin karşılıklarının görülmesi halinde birbirlerinden ayrıldıkları gibi, haşirde de bahtiyarlarla bedbahtlar niye birbirlerinden ayrı değildir. Derim ki: Mahşerde birbirlerinden ayrılmayacaklar ve cehennem etrafında diz üstü çökecekleri yerde hazır edilecekler. Onlarla birlikte ateşin yanına getirilecekler; tâki bahtiyar olan insanlar da yüce Allah’ın kendilerini kurtarmış olduğu halleri görsünler, böylelikle sevinçlerine sevinç katılmış olsun, kendilerinin ve Allah’ın düşmanlarının cezalarından ötürü de sevinsin, onların da kötülükleri, hasretleri ve Allah’ın dostlarının bahtiyarlıkları, kendi hallerine sevinmelerinden ötürü de kendilerini öfkelendirecek şeyler daha da artsın.

Desen ki: Dizleri üstü hazır edilmelerinin anlamı nedir? Derim ki: Eğer “insan” tabiri özel anlamı ile (yani kâfir diye) tefsir edilecek olursa anlam şöyle olur: Onlar mahşerden cehennemin kıyısına hesab için durdurulacakları yerdeki hallerinde olduğu gibi şiddetlice sürüklene sürüklene, itile kakıla getirileceklerdir. Buraya gelişleri dizleri üstünde olacak, ayakları üzerinde yürüyerek gelmeyeceklerdir. Çünkü hesab için durdurulmuş olanlar, dizleri üstünde bulunmakla nitelendirilmişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Her ümmeti de diz çökmüş göreceksin.” (el-Câsiye, 45/28) Yani karşılıklı sözleşme ve çeşitli alış-veriş, ve intikal durumlarında alışılagelmiş hat olan dizler üzerinde çökmüş olacaklardır. Bu şekilde gelişleri huzursuzluk, tedirginlik ifadesi olduğundan dolayıdır. Böyle bir duruş, rahat ve huzurun zıttı bir mana ifade eder. Yahut ta karşı karşıya kalacakları ve ayakları üzerinde durma takatlerini bırakmayacak şiddetli hallerden ötürü dizleri üzerine kapaklanacaklardır.

Eğer “insan” umumi manasıyla ele alınırsa o takdirde: Onlar cehennemin kıyısına varacaklarında diz üstü çökecekler demek olur ki; bu da diz üstü çökmenin mevkıf de (hesap için durdukları yerde) diz üstü çöktükleri gibi burada da haklarında takdir edilmiş bir hal olduğu kabul edilmesi suretiyle bu açıklama yapılabilir. Çünkü bu da mükâfat ve cezanın görüleceği yere varılmasından önce hesap için durmaya tabi olan hususlardandır.

Şöyle de denilmektedir: “Sonra onları cehennemin etrafında dizleri üzere elbette hazır edeceğiz” âyetinin anlamı Mücahid ve Katade’den nakledildiğine göre dizleri üzerine çökmüş olarak haşredeceğiz, demektir. Yani onlar içinde bulundukları halin dehşetinden ötürü ayakta duramayacaklardır.

“Cehennemin etrafına” âyetinin, cehennemin içinde anlamında olması da mümkündür. Mesela, evin iç tarafında çevirmişler olarak oturanların durumunu anlatmak üzere: “Gelenler evin etrafında oturdular” demek te buna benzer. Buna göre “cehennemin etrafına” ifadesinin cehenneme girdikten sonra gerçekleşecek olması mümkündür. Cehenneme girmeden önce olması da mümkündür,

“Dizleri üzere” kelimesi Dizleri üzerinde çökmüş kişi’ kelimesinin çoğuludur. Bu fiil; “Dizüstü çöktü, çöker, dizüstü çökmek” şeklinde kullanılır. “Ona diz çöktürdü” demektir. Topluluk hakkında aynı şekilde; da kullanılabilir. Aynı şekilde “cim” harfinden sonraki harf esreli olduğu için “tim” harfi esreli olarak; Dizleri üzere çökmüşler” denilebilir.

İbn Abbâs dedi ki: Bumda bu kelime “cemaatler halinde” anlamındadır. Mukâtil de; Ayıt ayrı topluluklar halinde diye açıklamıştır. Bu açıklamaya göre bu kelime üç ayrı söyleyişi ile; in çoğuludur ki, bu da bir araya gelmiş, toplanmış taşlar ve toplanmış toprak anlamındadır. Yani içkiciler ayrı, zina etmişler ayrı ve bu şekilde gruplar halinde toplanacaklardır, demektir. Şair Tarafe de şöyle demiştir:

“İkisinin üzerinde iki toprak yığını görürsün,

Bir de muntazam bir şekilde dizilmiş enlice sağlam taşlar.”

el-Hasen ve ed-Dahhak, dizleri üzere çökmüşler olarak diye açıklamışlardır. Bu te’vile göre kelimenin çoğulu bundan önce geçtiği gibidir. Buna sebeb ise yerin darlığıdır. Yani tam anlamıyla oturmak imkânını bulamayacaklardır.

Birbirleri ile davalaşmak için dizleri üzere çökecekler, diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır

“Sonra muhakkak sizler kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız.” (ez-Zümer, 39/31) el-Kumeyt de şöyle demektedir:

“Onlar ileri gelenlerini dizleri üzere çökmüş bıraktılar.

Kendileri ise o efendilerinin dışında birbirleriyle zincire vurulmuş haldedirler.”

Meryem 67

İnsan, kendisinin önceden hiçbir şey değilken bizim onu yarattığımızı hatırlamaz mı?

Diyanet Vakfı
İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?

Kurtubi Tefsiri
İnsan daha önce hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim kendisini yarattığımızı düşünmez mi?

Burada

“insan”dan kasıt kâfirdir.

“İnsan” yani bu sözleri söyleyen kişi

“daha önce” soru sormadan ve bu sözü söylemeden

“önce, hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim kendisini yarattığımızı düşünmez mi?” bunu hatırlamaz mı? Çünkü tekrar yaratmak, ilkin yaratmak gibidir. Niye bunda çelişki görüyor ki?

Âsım dışında Kûfeliler, Mekkeliler, Ebû Ömer ile Ebû Ca’fer “Düşünüp ibret almaz mı?” şeklinde okurken, Şeybe, Nâfi’ ve Âsım ise şeddesiz olarak; “Düşünmez mi?” diye okumuşlardır. Tercih edilen şeddeli okuyuştur ve bunun aslı; Bunun tercih edilmesine sebeb ise yüce Allah’ın:

“Ancak özlü akıl sahipleri öğüt alır. “(ez-Zümer, 39/9) âyeti ve benzerlerinde bu şekilde gelmiş olmasıdır, Ubeyy’in kıraati de; şeklindedir. Bu kıraat tefsir olarak kabul edilir. Çünkü, Mushaf’ın hattına aykırıdır.

Ubeyy’in kıraatinin anlamı düşünmez mi? şeklindedir. Şeddesiz (Şeybe, Nâfi’ ve Âsım’ın kıraatleri) ise uyanıp dikkat etmez mi, bilmez mi? şeklindedir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Meryem 66

İnsan der ki: Ben öldüğüm zaman gerçekten diri olarak çıkarılacak mıyım?

Diyanet Vakfı
İnsan der ki: «Öldüğüm zaman sahi diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?»

Kurtubi Tefsiri
İnsan: “Ben öldükten sonra mı diriltilip çıkarılacak mışım?” der.

“İnsan: Ben öldükten sonra mı diriltilip çıkarılacak mışım? der.” Burada insan’dan kasıt Ubeyy b. Haleftir. Eline geçirdiği çürümüş kemikleri eliyle ufalayarak, dedi ki: Muhammed, ölümden sonra diriltileceğimizi iddia ediyor. Bunu el-Kelbî söylemiş, el-Vâhidî, es-Sa’lebî ve el-Kuşeyrî de zikretmişlerdir.

el-Mehdevî dedi ki: Âyet-i kerîme el-Velid b. el-Muğîre ve arkadaştan hakkında nazil olmuştur. Bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür.

“Ben… diriltilip çıkarılacak mışım?” anlamındaki âyetin başında yer alan “lâm” te’kid içindir. Sanki ona: Öldüğün takdirde şüphesiz tekrar diriltileceksin denilmiş de o da: “Gerçekten ben öldükten sonra mı diriltilip çıkarılacak mışım?” demiş gibidir. O bu sözlerini inkâr eden bir edâ ile söylediğinden dolayı birincisinde olduğu gibi cevabın başında da “lâm” gelmiş bulunmaktadır. Eğer (bu şekilde söylenmiş bir söz kabul edilmeden) kendisi ibtidâen böyle bir söz söylemiş olsaydı “lâm” gelmezdi. Çünkü bu, hem te’kid hem de olumluluk için kullanılır. Halbuki o öldükten sonra dirilişi inkâr eden birisidir.

İbn Zekvân -soru edatı olmaksızın-: “Öldüğüm zaman” diye haber olmak üzere okumuştur. Diğerleri ise kendi usullerine uygun olarak hemze ile istifham olmak üzere okumuşlardır.

el-Hasen ve Ebû Hayve: “Ben diri olarak (mı) çıkacak mışım?” diye okumuştur. O (insan) bu sözlerini alay olsun diye söylemiştir. Çünkü onlar öldükten sonra dirilişe inanmıyorlardı.

Meryem 65

Göklerin, yerin ve aralarındaki şeylerin Rabbidir. O’na kulluk et ve ibadette sabırlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun?

Diyanet Vakfı
(O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde Ona kulluk et; Ona kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. Onun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla benzeri yoktur).

Kurtubi Tefsiri
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dir. O halde O’na İbadet et ve O’na ibadetinde sebat göster. O’nun adıyla anılan bir kimse biliyor musun?

“Göklerin, yerin ve İkisi arasında bulunanların Rabbi’dir.” Yani O, her ikisinin Rabbi, yaratıcısı, ikisinin arasında bulunanları yaratan ve onların ve aralarında bulunanların mutlak Mâlikîdir. Bütün zamanları çekip çeviren O olduğu gibi, eşyayı da çekip çeviren O’dur.

“O halde O’na ibadet et.” Bu sebebten ötürü O’nu tevhid et.

Bu âyette kulların kazandıkları fiillerin yüce Allah tarafından yaratılmış, meydana getirilmiş olduğuna delâlet vardır, Nitekim hak ehlinin söylediği de budur, hak görüş de budur. Çünkü burada bulunan “Rab” lâfzının ihtiva ettiği manalar arasında, mutfak mâlik manasından başkasına hamdedilmesine imkân yoktur. Onun sema ile arz arasında bulunan herşeyin Mâlikî olduğu sabit olduğuna göre, bunun kapsamı içerisine elbette mahlukatın kazandıkları (fiilleri) de girer ve O’na ibadet etmek vacip olur, Çünkü O’nun kayıtsız ve şartsız olarak mâlik olduğu sabit olmuştur. İbadetin gerçek manası ise tam bir alçak gönüllülük ile itaat etmektir. Mutlak mâlik ve ma’bûdun dışında kimse ibâdete lâyık olamaz.

“Ve O’na ibadetinde sebat göster.” O’na sebatla itaat et. Sana vahyin gelişinin gecikmesinden ötürü üzülme. Bunun yerine emrolunduğun ile meşgul ol.

“Sebat göster” kelimesindeki “ti” harfi aslında “te”du\ “Te” ile “sad” aralarındaki farklılık dolayısıyla bir arada telaffuzları ağır geldiğinden dolayı “te”nin yerine “ti” kullanılmıştır. Nitekim “Savm”dan; “Oruç tuttu” denilir.

“O’nun adıyla anılan bir kimse biliyor musun?” İbn Abbâs dedi ki: Bununla sen O’nun bir evlâdının yani benzerinin yahut O’nun mislinin yahut O’nu andıran bir varlığın bulunduğunu ve o varlığın Rahmân olan adım hakettiğini, o ada lâyık olduğunu biliyor musun? Mücahid de böyle açıklamıştır.

“İsmi ile anılan kelimesi; “Ki bu da karşılıklı olarak aynı ismi taşımak” lâfzından gelmektedir.

İsrail, Simâk’dan o İkrime’den, o da İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Sen herhangi bir kimsenin O’nun ismi olan “er-Rahmân’: ismini taşıdığını bilir misin?

en-Nehhâs dedi ki: Bu benim bildiğim kadarıyla bu husustaki rivâyetler arasında isnadı en değerli olandır. Ayrıca sahih bir görüştür. Allah’tan başkasına

“er-Rahmân” denilmez.

Derim ki: Buna dair geniş açıklamalar. Daha önce, Besmele bahsinde (21. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’a hamd olsun.

İbn Ebi Necîh, Mücahid’den:

“O’nun adıyla anılan bir kimse biliyor musun?” âyeti hakkında: O’na benzer kimse biliyor musun? diye açıkladığını rivâyet etmiştir.

İbnü’l-Müseyyeb: Ona denk… Katade ve el-Kelbî ise yüce Allah’tan başka Allah adıyla anılan yahut ta Allah’tan başka kendisine Allah denilen bir kimsenin varlığını biliyor musun? diye açıklamışlardır.

Burada soru edatı olumsuzluk edatı anlamındadır, bilmezsin demektir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah’tır.

Meryem 64

Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, ardımızda ve bunların arasındaki her şey O’nundur. Ve Rabbin unutkan değildir.

Diyanet Vakfı
Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey Ona aittir. Senin Rabbin unutkan değildir.

Kurtubi Tefsiri
Biz, ancak Rabbi’nin emriyle ineriz. Bizim önümüzdeki arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir.

Tirmizî’deki rivâyete göre İbn Abbâs dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cibril’e: “Bizi ziyaret etmekte olduğundan daha sık etmeni engelleyen nedir?” Bunun üzerine şu:

“Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz” âyeti sonuna kadar nazil oldu. (Tirmizî) Dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 19- sûre i Ayrıca: Buhârî, Bed’ul Halk 6, Tefsir 19. sûre 2; Müsned, I 231, 234

Bunu Buhâri de rivâyet etmiştir: Bize Haltâd b. Yahya anlattı. Bize Ömer b. Zir anlattı. Dedi ki: Ben babamı Saîd b. Cübeyr’den naklederken dinledim: Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cibril’e şöyle demiş: “Bizi ziyaret etmekte olduğundan daha sık ziyaret etmene engel nedir?” Bunun üzerine:

“Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz” âyeti nazil oldu. (Devamla) dedi ki: İşte bu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a cevap teşkil etti. Buhârî, Tevhîd 28; Müsned, I, 357.

Mücahid dedi ki: Meleğin, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a gelişi gecikti. Bir süre sonra ona gelince: “Gecikmene sebeb ne oldu?” diye sordu melek dedi ki: Siz tırnaklarınızı kesmezken, bıyıklarınızı kısaltmazken, parmak aralarınızı temizlemezken, misvak kullanmazken size nasıl gelelim? Mücahid dedi ki: İşte bu âyet, bu hususta nazil olmuştur.

Yine Mücahid, ayrıca Katade, İkrime, ed-Dahhak, Mukâtil ve el-Kelbî dedi ki: ‘Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a kavmi Ashabu’l-Kehf ile Zülkarneyn kıssaları ve Nûh’a dair soru sorduklarında onlara ne cevap vereceğini bilemedi. Cibril (aleyhisselâm)ın kendisine sorduklarına dair bir cevap getireceğini ümit etti. Ancak, Cibril’in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a gelmesi de gecikti. İkrime: Ona cevap getirmesi kırk gün gecikti derken, Mücahid: Oniki gün gecikti demektedir. Onbeş gün geciktiği söylendiği gibi, onüç gün ve üç gün de söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bana gelişin o kadar gecikti ki başka düşünceler beni aldı ve seni özledim” dedi. Cibril (aleyhisselâm): Ben daha da özlem duydum, Fakat ben emir kuluyum, gönderildiğim takdirde inerim, gönderilmeyecek olursam gelemem. Bunun üzerine: “Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz âyeti ile:

“Yemin olsun kuşluk vaktine. Örtüp bürüdüğünde geceye ki, Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da” (ed-Duha, 93/1-3) âyetlerini indirdi. Bunu es-Sa’lebî, el-Vâhidî, el-Kuşeyrî ve başkaları da zikretmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyet cennet ehlinin hali hakkında haber vermektedir. Onlar cennete girecekleri vakit: Biz bu cennetlere ancak Rabbimizin emriyle iner konaklarız, diyeceklerdir. Buna göre âyet-i kerîme kendisinden Önceki âyetlerle ilişkili olmaktadır.

Zikrettiğimiz görüşlere binaen de şöyle denilmistir: Âyet-i kerîme kendisinden önceki âyetlerle ilişkili değildir. Kur’ân-ı Kerîm bir çok sûrelerden meydana gelmiştir. Sûreler de bir takım cümleler ihtiva elmektedir. Kimi zaman bir cümle diğer bir cümleden ayrı olabilir.

“Biz… ancak ineriz” yani yüce Allah buyurdu ki: “Ey Cibril! De ki: Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz.” Bu da iki şekilde açıklanabilir: Birincisi O bize emrederse biz de senin üzerine ineriz. İkincisi Rabbin sana emir verdiği takdirde biz (o emri) üzerine indiririz.

Buna göre birinci açıklamada “emir” meleklerin inmesi ile ilgilidir. İkinci açıklamaya göre ise âyetlerin indirilmesi ile ilgilidir.

“Bizim önümüzdeki” nin bilgis

“arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki herşey yalnız O’nun’dur” Allah’ındır. İbn Abbâs ve İbn Cüreyc dedi ki: Dünya ile ilgili olarak önümüzden geçmiş olanlar yine dünyada bizden sonra olacaklarla âhiret ve

“bu ikisinin arasındaki” yani Berzah âleminde olanlar

“yalnız O’nundur.”

Katade ve Mukâtil dedi ki: “Bizim önümüzdeki” âhiret ile ilgili hususlar “arkamızdaki” dünyada geçmiş olanlar “ve bu ikisinin arasındaki” iki Nefha (Sûr’a üfürüş) arasında bulunanlar -ki ikisi arasında kırk yıl vardır.- “herşey yalnız O’nundur.”

el-Ahfeş dedi ki: “Bizim önümüzdeki” yaratılışımızdan önce olanlar “arkamızdaki” ölümümüzden sonra olacaklar “ve bu ikisinin arasındaki herşey” yaratılışımızdan öleceğimiz vakte kadar olacak herşey demektir.

Bir diğer açıklamaya göre: “Bizim önümüzdeki” sevap, ceza ve âhirete dair işler, “arkamızdaki” dünya hayatında yaptığımız ameller “ve bu İkisinin arasındaki herşey” yani bu vakitten kıyâmet gününe kadar meydana gelecek herşey demektir.

Beşinci bir anlama gelme ihtimali de vardır: “Bizim önümüzdeki” sema ile “arkamızdaki” yer “ve bu ikisinin arasındaki” yani sema ile arz arasındaki “herşey” demektir.

İbn Abbâs ta bir rivâyette şöyle demiştir: “Bizim önümüzdeki” dünyadaki, arzdaki “arkamızdaki” -bir önceki görüşün aksine semavatı kastediyor- “ve bu İkisinin arasındaki herşey” bununla da havayı (atmosferi) kastediyor, “yalnız O’nundur.”

Birinci görüşü el-Maverdî, ikincisini de el-Kuşeyrî zikretmiştir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Geçmiş ve geride kalmış ömürlerimiz ile hali hazırda içinde bulunduğumuz durum, diye de açıklanmıştır. Burada “bu İkisinin arasındaki herşey” anlamında: (…………..) denilerek; (tekil işaret zamiri kullanılıp) (……..) diye (şeklinde tesniye zamiri) kullanılmayışının sebebi; Sözünü ettiğimiz şeyler arasındaki herşey maksadı güdüldüğünden dolayıdır.

Nitekim yüce Allah’ın şu âyetinde de böyle kullanılmıştır:

“O çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir. İkisi arasında bir dinçtir.” (el-Bakara, 2/68) yani sözünü ettiğimiz iki tür arasında demektir.

“Rabbin unutkan değildir” yani O, sana rîsaletini göndermeyi diledi mi gönderir, bunu unutmaz. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sana vahyin gelmesi gecikse dahi O seni unutmuş değildir. Şöyle de açıklanmıştır: O öncesiyle, sonrasıyla herşeyi bilendir. O hiçbir şeyi unutmaz.

Meryem 63

İşte bu, takvâ sahibi kullarımızdan miras alacak olan cennettir.

Diyanet Vakfı
Orada boş söz değil, hoş söz duyarlar. Ve orada, sabah-akşam kendilerine ait rızıkları vardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet budur.

“İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet budur.” Oraya gireceklerin hallerini nitelendirdiğimiz cennet İşte budur.

“Miras olarak vereceğimiz” âyeti şeddesizdir. Ancak Ya’kub “vav” harfini üstün “ra” harfini de şeddeli olarak okumuştur. Tercih edilen okuyuş ise şeddesiz olandır. Çünkü yüce Allah’ın:

“Sonra kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik.” (Fatir, 35/32) diye buyurulmuştur. İbn Abbâs dedi ki: Yani, Bana karşı takvâh olana ve itaatim gereğince amel edenlere (miras olarak vereceğimiz cennet budur).

Bu ifadede takdim ve te’hir olduğu da söylenmiştir ki takdiri şöyledir: “Kullarımızdan takva sahibi olanlara… miras veririz “

Meryem 62

Orada boş söz işitmezler, sadece selâm. Onlara sabah akşam rızıkları vardır.

Diyanet Vakfı
Orada boş söz değil, hoş söz duyarlar. Ve orada, sabah-akşam kendilerine ait rızıkları vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada boş sözler İşitmezler. İşittikleri ancak selâmdır. Onlara orada sabah ve akşam rızıkları verilecektir.

“Onlar orada” yani cennette

“boş sözler İşitmezler.”

“Boş (lağv)’in anlamı batıl, çirkin, fuzuli sözler ve faydasız sözlerdir, Şu hadiste de aynı kelime bu manada kullanılmıştır “Cuma gününde arkadaşına İmâm hutbe okumakta iken: Dinle diyecek olsan (dahi) lağvetmiş (boş söz söylemiş) olursun.” Buhârî, Cumua 36; Müslim, Cumua 11; Ebû Dâvûd, SalâC 229; Tirmizî, Cumua 16; Nesâî, Cumua 22, Salâtu’l-îydeyn 21; İbn Mâce, İkametus-Salât «6; Muvatta’, Cumua 6; Dârimî, Salât 195; Müsned, II, 272, 280, 393, 396, 485, 518, 532 Buradaki: “Lağvetmiş olursun ifadesi; diye de rivâyet edilmektedir. Müslim, Cumua 12; Müsned, II, 244 Bu ise Ebû Hüreyre’nin şivesidir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Kendilerini boş sözlerden, çirkin, söz söylemekten alıkoyan

Hacı kafilelerinin Rabbi hakkı için.”

Bu beyit Lisânu’l-Arab, XII, 520’de bu şekildedir. Ancak daha önce el-Bakara, 2/187. 3yet 2. başlıkta da geçmiş olup gerek orada gerekse geçtiği başka yerlerde (meselâ Taberi, Camiu’l-Beyân, II, 413 ve notunda belirtildiği üzere el-Accâc’ın Üivan’ında) ilk kelime buradaki gibi: “ve Rabbi” şeklinde değil “ve rubbe” şeklindedir. Bu şekliyle anlamı için ilk geçtiği yere bakılabilir.

İbn Abbâs dedi ki: Lağv, yüce Allah’ın zikrinin geçmediği bütün sözlerdir. Yani onların cennetteki sözleri yüce Allah’a hamdetmek ve O’nu tesbih etmektir.

“İşittikleri ancak selâm’dır.” Yani onlar selâm işitirler. Buradaki istisna munkatıdır. Yani onların birbirlerine verdikleri selâmlarını ve herşeyin mutlak maliki yüce Allah’ın selâmını işitirler. Bu açıklamayı Mukâtil ve başkaları yapmıştır. “Selâm” bütün hayırları ifade eden kapsamlı bir isimdir. Âyetin anlamı da şöyledir: Onlar orada yalnız sevdikleri sözleri İşitirler.

“Onlara orada sabah ve akşam rızkları verilecektir.” Sabah-akşam canlarının çektikleri yiyecek ve içecekler verilecektir. Yani bu iki zaman arasındaki süre kadar fasılalarla verilecektir. Zira orada sabah da yoktur, akşam da. Yüce Allah’ın:

“Sabah esişinde bir aylık yol alırdı. Akşam da bir aylık yol giderdi.” (Sebe’ 34/12) âyeti da bir aylık kadar süre demektir. Bu anlamdaki açıklamaları İbn Abbâs, İbn Cüreyc ve başkaları yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah onlara cennetliklerin hallerinin oldukça mutedil olduğunu bildirmektedir. Araplarca en rahat ve huzur verici nimet sabah-akşam yiyecek ve içecek imkânını bulmaktır.

Yahya b. Ebi Kesir ve Katade dediler ki: Araplardan o dönemlerde hem sabah, hem akşam yemeği buldular mı, böyle bir kimse nimet içinde kabul edilirdi. İşte bu âyet bu sebebten nâzıl olmuştur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onların cennetteki rızıkları kesintisizdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ardı arkası kesilmez ve asla men olunmaz.” (el-Vakıa, 56/33) Bu âyet bir kimsenin: Ben sabah-akşam seni anıp duruyorum, demesine benzer; seni hatırlayışım daimadır, süreklidir, demektir.

Burada “sabah” âyetinin özel lezzetleriyle meşgul olmadan önce; “akşam” âyetinin lezzetlerini karşılamayı bitirdikten sonra, anlamına gelme ihtimali de vardır. Çünkü arada bir halden bir diğer hale geçiş zamanları girmektedir. Bu da nihayet birinci görüşün kapsamı içerisindedir.

ez-Zübeyr b. Bekkâr, İsmail b. Ebi Üveys’den şöyle dediğini nakletmektedir: Malik b. En es dedi ki; Mü’minler bir günde iki defa yemek yer. Sonra da yüce Allah’ın:

“Onlara orada sabah ve akşam razıkları verilecektir” âyetini okudu ve şöyle dedi: Yüce Allah oruçta mü’minlere sabah yemeği yerine sahur yemeğini verdi ki, Rabblerine ibadet etmek için onunla güç bulsunlar.

Şöyle de denilmiştir: Bunun zikredilip sebebi şudur: Sabah yemeğinin şekli ve nitelikleri, akşamınkinin şekil ve niteliklerinden farklıdır. Bunu ise ancak hükümdarlar bilirler. İşte cennette de sabah rızkı, akşam rızkından farklı olacaktır. İçinde bulundukları nimet ve huzurları daha bir artsın diye nimetleri çeşitlenip, duracaktır.

et-Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l-Usûrde Eban’dan onun el-Hasen’den ve Ebû Kilâbe’den şöyle dediklerini nakletmektedir: Bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, cennette gece var mıdır? Şöyle buyurdu: “Seni böyle bir soru sormaya iten ne oldu?” O: Ben yüce Allah’ı Kitab-i Kerîm’inde

“onlara orada sabah ve akşam rızıkları verilecektir” buyurduğunu gördüm. Ben: Gece sabah ile akşam arasında kalan bir zamandır, dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Orada gece diye bir şey olmayacaktır. Sadece ışık ve nûr vardır. Sabahı öğleye, öğleni sabaha döndürür. Yüce Allah’tan dünyada iken kılmış oldukları namaz vakitlerinde yüce Allah’tan onlara en değerli hediyeler gelir ve melekler onlara selâm verir.” İşte bu, âyetin anlamını en ileri derecede beyan etmektedir. Biz “et-Tezkire” adlı eserimizde bunu zikretmiş bulunuyoruz.

İlim adamları derler ki: Cennette gece ve gündüz yoktur. Onlar ebediyyen nûr İçerisindedirler. Gece ve gündüz kadar sürelerini perdelerin indirilmesinden, kapıların kapatılmasından anlarlar. Gündüz süresini de perdelerin kaldırılıp, kapıların açılmasından anlarlar. Bunu da Ebû’l-Ferac el-Cevzî, el-Mehdevî ve başkaları zikretmişlerdir.

Meryem 61

Adn cennetleri — Rahman’ın, kullarına gaybte vaad ettiği. Şüphesiz O’nun vaadi gelecektir.

Diyanet Vakfı
60, 61. Ancak tevbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler hariçtir. Bunlar, hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete, çok merhametli olan Allahın, kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüphesiz Onun vadi yerini bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Rahmân’in kullarına ğayb ile vaad ettiği Adn cennetlerine (gireceklerdir). O’nun va’d ettiği muhakkak gerçekleşecektir.

“Rahmân’ın kullarına ğayb ile” yani kendisine ibadet eden ve Onu görmediği (ve başkası tarafından da görülmediği) hallerde bile O’na olan ahdini koruyanlar,

“va’dettiğİ Adn cennetlerine (gireceklerdir).”

Bu âyetteki “Adn cennetleri” Önceki âyette geçen “cennet”den bedel olduğundan dolayı nasb edilmiştir. Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki: Mübteda olarak; şeklinde okunması da mümkündür. Ebû Hatim dedi ki; Eğer hat (“eliF’ ile “te” şeklinde müennes, salim, çoğul olarak) olmasaydı bunun; şeklinde olması gerekirdi. Çünkü ondan önce geçen ifade: Cennete girecekler” şeklindedir.

“Gayb ile” âyeti ile ilgili bir açıklama da onlar görmedikleri halde cennete îman etmişler, şeklindedir.

“O’nun vaadettiği muhakkak gerçekleşecektir.” Âyetindeki:

“Gerçekleşecektir” kelimesi; Gelmek”ten mef’ûl isimdir. Sana ulaşan her bir şeye sen de ulaşmışsın demektir. O bakımdan: Üzerinden altmış yıl geçti; dediğin gibi; altmış yıl geride bıraktım, da denilir. Yine: Filanın bana iyiliği dokundu, denildiği gibi, ondan iyilik gördüm, de denilir.

el-Kutebî dedi ki: Burada “gerçekleşecektir” (anlamı verilen) kelimesi, gelecektir manasınadır. Yani ism-i mef’ûl olup ism-i fail manasınadır.

Bu kelime hemzelidir çünkü kökü; “Geldi, gelindendir. Hemze’yi hafifleterek okuyan bunu “elif olarak okur.

Ta beri dedi ki: Burada “vaad” vaad olunan şey demek olup o da cennettir. Yüce Allah’ın dostları O’na gideceklerdir, demektir.

Meryem 60

Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler başka. İşte onlar cennete gireceklerdir ve hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmazlar.

Diyanet Vakfı
60, 61. Ancak tevbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler hariçtir. Bunlar, hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete, çok merhametli olan Allahın, kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüphesiz Onun vadi yerini bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyenler müstesna. İşte onlar cennete girecekler ve hiçbir şekilde zulme uğratılmazlar.

“Tevbe eden” yani namazı terk etmekten, zayi etmekten, arzu ve heveslerinin arkasına gitmekten vazgeçerek Rabbine itaate dönen, O’na

“îman eden ve salih amel işleyenler müstesna. İşte onlar cennete girecekler.”

“Girecekler” âyetini Ebû Cafer, Şeybe, İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Ebû Amr, Ya’kub ve Ebû Bekir (“ya” harfi ötreli) “hı” harfi üstün olarak; “Girdirilirler” diye okumuşlardır. Diğerleri ise “ya” harfini üstün olarak okumuşlardır.

“Ve hiçbir şekilde zulme uğratılmazlar.” Yani salih amellerinden hiçbir şey eksiltilmez. Hatta onların her bir iyiliği on mislinden, yediyüz misline kadar yazılır.

Meryem 59

Sonra onların ardından bir nesil geldi; namazı zayi ettiler ve şehvetlere uydular. Bunlar sapmayı göreceklerdir.

Diyanet Vakfı
Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.

Kurtubi Tefsiri
Bunlardan sonra ise namazı terkeden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar ğayy ile karşılaşacaklar.

Bu âyete (59. âyet) dair açıklamalarımızı dört başlık Görüleceği gibi başlıklar üçtür. halinde sunacağız:

1- Kötü Halefler:

“Bunlardan sonra ise namazı terkeden.,. bir kavim geldi.” Kötü nesil ve evlâtlar geldi. Ebû Ubeyde dedi ki: Bize Haccac, İbn Cüreyc’ten anlattı. O Mücahid’den şöyle dediğini nakletti: Bu, kıyâmetin kopacağına yakın ve bu ümmetin yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ümmetinin salih insanlarının katmayacağı bir zamanda olacaktır. Sokaklarda biribirSeriyle zina edeceklerdir.

el-A’raf Sûresi’nde (169. âyetin tefsirinde): “Sonra… bir kavim”e dair açıklamalar geçmiş olduğundan burada tekrarlamanın anlamı yoktur.

2- Namazı Yitirenler, Terkedenler:

Yüce Allah’ın:

“Namazı terkeden…ler” âyetini Abdullah ve el-Hasen; “Namazları terk eden… ler” şeklinde çoğul olarak okumuşlardır. Bu âyet bir yergidir. Namazı terketmenin kişiyi helâk eden büyük günahlardan olduğu hususunda da açık bir nasstır. Bu konuda da görüş ayrılığı yoktur. Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir; “Namazı zayi eden (kaybeden, terkeden) onun dışındaki şeyleri daha bir zayi eder.” Muvattâ., Vııkûtus-Salâı 6; Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)’in valilerine gönderdiği bir mektup (genelge)den.

Bu âyet-i kerîme ile kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Mücahid, bunlar yahudilerden sonra gelen hristiyanlardır, demiştir. Muhammed b. Ka’b el-Kurazî ve yine Mücahid ile Atâ şöyle demişlerdir: Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetinden âhir zamanda gelecek bir topluluktur. Yani bu ümmet arasında bu niteliklere sahip kimseler bulunacaktır. Ancak bu âyet-i kerîmede kastedilenler onlardır, (demek istemiş) değillerdir.

Yine namazı zayi etmenin (mealde; terketmenin) anlamı hususunda farklı görüşler vardır. el-Kurazî, bu onu inkâr etmek ve küfür demek olan kaybetmek demektir.

el-Kasım b. Muhaymire ile Abdullah b. Mes’ûd şöyle demişlerdir Bu, vakitlerini kaybetmek ve haklarını gereğince yerine getirmemek demektir. Sahih olan da budur. Kılınacak olsa dahi hakları ihlâl edilecek, sahih olmayacak ve yerini de bulmayacaktır (edâ edilmiş olmayacaktır). Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kıldıktan sonra gelip kendisine selâm veren kimseye: “Geri dön namaz kıl, sen namaz kılmadın” sözünü üç defa söylemiştir. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir, Buhârî, Ezan 122, İsti’zân 18, Ey mân 15; Müslim, Salât 45; Ebû Dâvûd, Salât 143; Tirmizî, Salât 110; Nesâî, İftitâh 7, Tatbik 15, Sehv 67; İbn Mâce, İkametus-Salât 72; Müsned, IV, 340.

Huzeyfe (radıyallahü anh) da doğru-dürüst namaz kılmayan bir kimseye şöyle demiş: Sen ne zamandan beri bu şekilde namaz kılıyorsun? O: Kırk yıldan beri, demiş. Ona: Sen namaz kılmış değilsin, eğer sen bu şekilde namaz kıldığın halde ölmüş olsaydın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın fıtratı dışında bir şey üzere ölmüş olacaktın. Sonra şöyle dedi: Kişi çabuk namaz kılmakla birlikte namazını eksiksiz ve güzel kılabilir. Hadisi Buhârî rivâyet etmiştir, lâfız da Nesâî’ye aittir. Nesâi, Sehv 66; Buhârî, Ezan 119; Müsned, V, 3«4, 396

Tirmizî’de de Ebû Mes’ûd el-Ensarî’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kişinin kendisinde gereği gibi doğrulmadığı bir namaz yeterli olmaz.” Yani rükû ve sücudu doğru-dürüst yapmayan kimseyi kastetmektedir. (Tirmizî) Dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabından ve onlardan sonra gelenlerden olan ilim ehline göre amel de buna göredir. Onların görüşlerine göre kişi rükû ve sücudu eksiksiz yerine getirmelidir. Şâfiî, Ahmed ve İshak şöyle demişlerdir: Rükû’ ve sücudda vücudunu doğrultmayan kimsenin namazı fâsidtir. Tirmizî, Salât al

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İşte o namaz münafıkın namazıdır. Oturur ta güneş şeytanın iki boynuzu arasına geleceği vakti gözetler. O zaman kalkar, yüce Allah’ı ancak pek az zikrettiği dört rek’at gagalar. ” Müslim, Mesâcid 195; Eftü Dâvûd, Salât 5; Tirmizî, Salât 6; Nesâî, Mevâkit 9; Müsned, III, 149

İşte bu, bu şekilde davrananlara bir yergidir.

Ferve b. Halid b. Sinan dedi ki: Dahhak’ın arkadaşları bir seferinde kendilerine ikindi namazını kıldıracak emirin geciktiğini gördüler. Nerdeyse güneş batacaktı. Bunun üzerine Dahhak bu âyet-i kerimeyi okudu, sonra şöyle dedi: Allah’a yemin olsun, onu zayi etmektense onu bırakmak benim için daha iyidir.

-Bu hususta söylenecek sözlerin özeti şudur: Abdestini, rükûunu, sücudunu mükemmel bir şekilde yapmaya çalışmayan bir kimse namazı gereği gibi korumuş olmaz. Namazı gereği gibi korumayan da onu kaybetmiş olur. Onu kaybedenin başkalarını kaybetmesi ise daha da beklenir. Nitekim namazı gereği gibi koruyan bir kimsenin de Allah dinini korur. Namazı olmayanın dini de olmaz.

el-Hasen dedi ki: Bunlar mescidleri işlemez hale getirdiler, çeşitli sanatlarla ve sebeblerle meşgul oldular.

“Arzularına uyan” ifadesinden kasıt ise, lezzet veren şeylerin ve masiyetlerin arkasından gidenlerdir.

3- Namazdan Hesaba Çekilmek ve Ta’dil-i Erkân:

Tirmizî ve Ebû Dâvûd’un, Enes b. Hakim ed-Dabbi’den rivâyetlerine göre o Medine’ye gelmiş ve Ebû Hüreyre ile karşılaşmış, Ebû Hüreyre ona şöyle demiş: Ey delikanlı! Sana bir hadis nakledeyim mi? Umulur ki yüce Allah onunla seni faydalandırır. (Enes b. Hakim); Ben de, naklet, dedim. Dedi ki; “Kıyâmet gününde insanların hesaba çekilecekleri ilk amelleri namaz olacaktır. Şanı yüce ve mübarek olan Allah meleklerine -kendisi en iyi bildiği halde-; Kulumun namazına bir bakınız. Onu tamam mı kılmıştır, yoksa eksiltmiş midir? der. Eğer namazının tam olduğu ortaya çıkarsa onun lehine tam olarak yazılır. Şayet ondan bir şey eksiltmiş ise şöyle buyurur: Bakın bakayım acaba kulumun nafile namazı var mıdır? Eğer onun nafile namazları varsa kulumun farz namazlarını kıldığı nafilelerden tamamlayınız. Daha sonra diğer ameller de buna göre ele alınır.” Yûnus dedi ki: Zannederim “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan…” diye hadisi nakletti. Lâfız Ebû Dâvûd’undur, Ebû Davûd, Salât 144; Tirmizî, Salât 188; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 202; Müsned, II, 290, 425

Yine Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Mûsa b. İsmail anlattı. Bize Hammâd anlattı, Bize Davud b. Ebi Hind, Zürâre b. Evfâ’dan anlattı. O Temim ed-Dârî’den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan bu manada (hadisi naklettikten sonra) dedi ki; “Sonra zekât da böyle ele alınır. Sonra da diğer ameller buna göre ele alınır.” Ebû Dâvûd, Salât 144.

Bunu Nesâî de Hemmam’dan, o el-Hasen’den, o Hureys b. Kablsa’dan, o Ebû Hüreyre (yoluyla) rivâyet etmektedir. (Ebû Hüreyre) Dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim; “Kıyâmet gününde kulun kendisinden ilk hesaba çekileceği husus onun namazıdır. Eğer namazı düzgün çıkarsa kurtuldu, iflah oldu, demektir. Eğer bozuk çıkarsa hüsrana uğradı, zarar etti -Hemmam dedi ki: Bilemiyorum bu Katade’nin sözünden mi yoksa rivâyetin aslından mı.- Eğer farzından bir şey eksik çıkarsa, bakın bakalım kulumun farzından eksik bıraktığını kendisi ile tamamlayacağı nafilesi var mıdır? diye buyurur. Sonra da diğer amelleri de buna göre muamele görür.” Nesâî, Salât 9, Tirmizî, Salât 188

Ebû’l-Avvâm ona muhalefet ederek bu hadisi Katade’den, o el-Hasen’den, o Ebû Rafi’den, o Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. (Buna göre) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde kulun kendisinden hesaba çekileceği İlk husus onun namazıdır. Eğer eksiksiz olduğu görülürse ona tam olarak yazılır. Şayet ondan bir şeyler eksiltmiş ise şöyle buyurur: Bakın bakalım, onun farzından zayi ettiğini kendisi ile tamamlayacağı bir nafilesini buluyor musunuz? Sonra da sair amellerinin hesabı buna göre görülür.” Nesâî, Salât 9

Nesâî dedi ki: Bize İshak b. İbrahim haber verdi. Dedi ki: Bize en-Nadr b. Şumeyl anlattı. Dedi ki: Bize Hammâd b. Seleme, el-Ezrak b. Kays’tan bildirdi. (el-Ezrak) Yahya b. Ya’mer’den, o Ebû Hüreyre’den, o Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan naklen buyurdu ki: “Kıyâmet gününde kulun kendisinden hesaba çekileceği ilk husus onun namazıdır. Eğer onu eksiksiz’ kıldıysa (mesele yok.) Aksi takdirde yüce Allah şöyle buyuracak: Bakın bakalım, kulumun bir nafilesi var mıdır? Eğer onun nafilesi olduğu görülürse onunla farizayı tamamlayın, diye buyurur. ” Nesâî, Salât 9

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr, “et-Temhid” adlı eserinde der ki: Farz namazın nafileden tamamlanması -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- ancak bir farz namazı yanılarak, unutarak kılmaz yahut onun rükû’ ve sücudunu doğru-dürüst yapmaz ve bunun miktarını bilmez ise, söz konusu olur. Namazıterkedenyahut unuttuktan sonra hatırladığı halde kasti olarak onu kılmayan, farzını edâ etmeyerek nafile ile -bunu brtûıgı “ve havttl%

Meryem 58

İşte bunlar, Allah’ın peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh’la birlikte taşıdıklarımızdan, İbrâhim ve İsrâil’in soyundan ve hidayete erdirdiğimiz, seçtiğimiz kimselerden nimet verdiği kimselerdir. Onlara Rahman’ın âyetleri okunduğunda secde ederek ve ağlayarak yere kapanırlardı.

Diyanet Vakfı
İşte bunlar, Allahın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, ademin soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Yakub) in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allahın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği, Âdem’in soyundan, Nûh ile taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail soyundan olan peygamberlerdendir. Bizim hak yola ilettiğimiz ve seçtiklerimizdendir. Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Ağlayarak Secdeye Kapananlar:

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği, Âdem’in soyundan” yalnızca İdris’i kastetmektedir.

“Nûh ile taşıdıklarımızın soyundan” yalnızca İbrahim’i kastetmektedir.

“İbrahim” bununla da İsmail, İshak ve Ya’kub’u kastetmektedir.

“Ve İsrail soyundan olan” Mûsa, Harun, Zekeriya, Yahya ve Îsa’yı kastetmektedir. “Peygamberlerdendir.” Böylelikle İdris ve Nûh’un, Âdem (aleyhisselâm)a, İbrahim’in Nûh (aleyhisselâm)a, İsmail, İshak ve Ya’kub’un İbrahim (aleyhisselâm)a yakın olmak şerefleri vardır.

“Bizim hak yola” yani İslâm’a

“İlettiğimiz ve” îman ile

“seçtiklerimizdendir. Onlara Rahmân’ın âyet’leri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

“Okunduğunda” âyetini Şibl b. Abbâd el-Mekkî müzekker olarak “te” harfi yerine “ya” ile okumuştur. Çünkü burada hem müenneslik hakiki değildir, hem de araya başka bir kelime girmiştir.

Yüce Allah bunları Allah için huşu’ duymak ve ağlamakla nitelendirmektedir. el-İsra Sûresi’nde (17/109. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır,

“Ağladı, ağlar, ağlamak” diye kullanılır. Ancak Halil şöyle demektedir: Eğer “ağlamak” kelimesi inedsiz olarak (kasr ile) kullanılacak olursa, o takdirde bu “hüzün” gibidir yani (ağlamanın) sessiz olanıdır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Gözüm ağladı ve onun zaten ağlaması gerekir.

Halbuki ağlamanın da faydası yok, feryadın da.”

“Secdeye kapanırlar” âyeti hâl olarak nasb edilmiştir,

” Ağlayarak” da ona atfedilmiştir.

2- Kur’ân Âyetlerinin Kalbe Tesiri:

Bu âyet-i kerîmede Rahmân’ın âyetlerinin kalplerde etkili olduğuna delâlet vardir. el Hasen dedi ki:

“Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğunda” namazda iken

“ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

el-Asamm dedi ki: Rahmân’ın âyetlerinden kasıt, O’nun tevhid edilmesini ve belge ve delillerini ihtiva eden kitaplardır. Onlar bunları okuduklarında secde ediyorlar ve bunları hatırladıklarında da ağlıyorlardı.

Ancak İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre bundan kasıt, özel olarak Kur’ân-i Kerîm’dir. Onlar Kur’ân’ı okuduklarında secde ederler ve ağlarlardı. el-Kiya (et-Taberi) dedi ki: Onun bu sözlerinden bütün peygamberlere okunanın Kur’ân-ı Kerîm olduğu anlaşılmaktadır. Ancak durum büyle olsaydı Kur’ân-ı Kerîm’in özel olarak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a indirilmiş olması söz konusu olmazdı.

3- Tilâvet Secdesi Kime Vaciptir:

Ebû Bekr er-Razî (el-Cessâs) bu âyet-i kerîmeyi secde âyetini okuyanın da dinleyenin de tilâvet secdesi yapmasının vacip olduğuna delil göstermiştir. el-Kiya (et-Taberî) de; bu uzak bir ihtimaldir, demektedir. Çünkü bu vasıf yüce Allah’ın bütün âyetlerini kapsamakladır. Secde etmenin ağlamakla birlikte olması ve peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- yüce Allah’ı ve âyetlerini ne kadar ta’zim ettiklerini ve ta’zim etme yollarını açıklamaktadır. Bu âyette özel bir âyetin okunması halinde böyle bir secdeye kapanma gereğine delâlet yoktur.

4- Secde Âyeti Okunurken Yapılacak Dua:

İlim adamları derler ki: Secde âyetini okuyan kimsenin orada o secde âyetine uygun bir duada bulunması gerekir. Meselâ, es-Secde Sûresi’ndeki secde âyetini okuduğu vakit şöyle dua eder:

Allah’ım, beni zatın için secde edenlerden, hamdin ile teşbih edenlerden kıl. Senin emrine karşı büyüklük taslayanlardan olmaktan sana sığınırım,”

el-İsra Sûresi’ndeki secde âyetini okuduğunda da şöyle dua eder: “Allah’ım, beni Senin için ağlayanlardan ve Senin önünde zillet ile eğilenlerden kıl.”

Şayet bu âyeti okursa şöyle dua eder;

Allah’ım, beni kendilerine nimet ihsan olunmuş, hidayete erdirilmiş, Senin için secde eden, âyetlerinin okunması esnasında ağlayan kullarından eyle!”

Meryem 57

Onu yüce bir makama yükselttik.

Diyanet Vakfı
Onu üstün bir makama yücelttik.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu yüce bir makama yükselttik.

“Biz onu yüce bir makama yükselttik.” Enes b. Malik, Ebû Said el-Hudrî ve başkaları dediler ki; Dördüncü semaya yükselttiğini kastetmektedir. Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan da rivâyet edilmiştir. İdris’in dördüncü semâda olduğunu gösteren rivâyetler için bk.: Buhârî, Bed’u’l-llalk 6, Menâkıbul-Ensâr 42; Müslim, Îman 259, 264; Nesâi, Salât 1; Müsned, İH 148, 268; IV 207, 209 Ka’b el-Ahbâr da böyle demiştir.

İbn Abbâs ve ed-Dahhak ise: Kastedilen altıncı semadır, demişlerdir. Bunu da el-Mehdevî zikretmektedir.

Derim ki: Buhârî’de, Şerik b. Abdullah b. Ebi Nemir’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Enes b. Malik’i şöyle derken dinledim; Ka’be mescidinden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın İsra’ya yürütüldüğü gece,,, diye nakledilen hadiste her bir semada isimlerini verdiği bir takım peygamberler vardır. Bunlardan birisi de ikinci semada bulunduğu belirtilen İdris’tir. Buhâri, Tevhid 37 Ancak bu bir yanılmadır. Doğrusu İclris’in dördüncü semada olduğudur. Sabit el-Bunânî, Enes b. Malik’len, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan yaptığı rivâyet te bu şekildedir. Bunu da Müslim, Sahih’inde zikretmiş bulunmaktadır Müslim, Îman 259

Malik b. Sa’saa’dan rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Beni semaya yükselttiklerinde dördüncü semada İdris’in yanından geçtim.” Bunu da Müslim rivâyet etmiştir Müslim, Îman 264

İbn Abbâs, Ka’b ve başkalarının dediklerine göre semaya yükselliliş sebebi şudur; Bir gün bir ihtiyacını görmek üzere güneşin sıcağından rahatsız oldu. Rabbim dedi: Ben bir gün bu şekilde yürüdüm, peki onu tek bir günde beşyüz yıllık taşıyanın hali ne olabilir? Allah’ım, güneşin onun üzerindeki ağırlığını kısmen hafiflet. O bununla güneşin yörüngesi ile görevli meleği kastetmişti. İdris (aleyhisselâm) demişti ki: Allah’ım, sen onun üzerindeki ağırlığından kısmen de olsa hafiflet, onun sıcağından bir bölümünü kaldır. Melek sabah olunca daha önce görmediği şekilde güneşin hafiflemiş olduğunu ve gölgelendiğini gördü. Rabbim dedi; Beni güneşi taşımak için yarattın, hakkımda hüküm verdiğin şeyin mahiyeti nedir? Yüce Allah şöyle buyurdu: İdris kulum Benden senin üzerindeki güneş yükünü ve sıcaklığını hafifletmemi diledi. Ben de onun dilediğini kabul ettim. Melek: Rabbim dedi; Beni onunla bir araya getir ve benimle onun arasında bir dostluk peyda et.

Yüce Allah ona izin verdi ve o da İdris’in yanına vardı. İdris (aleyhisselâm) Allah’a dua ediyordu. Dedi ki: Bana haber verildiğine göre sen meleklerin en değerlileri ölüm meleğinin yanında da sözü geçen birisisin. Benim ecelimi geciktirsin diye bana nezdinde şefaatte bulun ki şükrümü ve ibadetimi daha da arttırayım.

Melek dedi ki: Eceli geldiği vakit Allah hiçbir nefsi ertelemez. Meleğe şu cevabı verdi: Ben bunun böyle olduğunu biliyorum, fakat böylesi nefsime daha hoş gelir. Evet, dedi. Sonra kanadı üzerinde onu semaya kadar çıkardı ve güneşin doğuş yerinde onu bıraktı. Daha sonra ölüm meleğine dedi ki: Benim Âdemoğullarından bir arkadaşım var. Ecelini geciktiresin, diye nezdinde şefaatçi olmamı İstedi. (Ölüm Meleği) dedi ki: Bu benim yapabileceğim bir şey değildir. Fakat onun öğrenmesini de istiyor isen ona ne zaman öleceğini söyleyebilirsin. Melek: Peki, dedi. Sonra (ölüm meleği) kayıtlarına baktı ve şöyle dedi: Sen bana öyle bir insan hakkında soru soruyorsun ki, ben onun ebediyyen öleceğini görmüyorum. Öbür melek: Bu nasıl olur deyince, ölüm meleği söyle dedi: Ben onun ancak güneşin doğuş yerinde öleceğini görüyorum. Melek: Senin yanına geldiğimde ben onu orada bırakıp geldim, dedi. (Ölüm Meleği) dedi ki: Git, zannederim sen onu ölmüş göreceksin, Allah’a yemin ederim, İdris’in ecelinden geriye hiçbir şey kalmamıştır. Melek döndüğünde onu ölmüş, buldu.

es-Süddî de şöyle demiştir: Bir gün uyudu ve güneşin sıcağı onu oldukça bastırdı. Bundan dolayı sıkıntı içerisinde kalkıp, şöyle dua etti: Allah’ım güneşin, güneş meleği üzerindeki sıcaklığını hafiflet ve güneşin ağırlığına karşı ona yardımcı ol. Çünkü o kızgın bir ateş üzerinde görevlidir.

Güneşle görevli melek baktı ki kendisine nurdan bir taht kurulmuş, Sağında yetmişbin melek, solunda bir o kadar melek kendisine hizmet ediyor, onun hükmü altında onun emirlerini ve işlerini görüyorlar. Güneş meleği; Rabbim bunlar bana nereden geldi deyince, (yüce Allah) şöyle buyurdu; Âdemoğullarından İdris diye anılan bir adam sana dua etti. Sonra Ka’b’ın anlattığına yakın hadisi zikretti. Güneşle görevli melek ona: Görülmesini istediğin bir ihtiyacın var mıdır? diye sordu. O: Evet, keşke güneşi görsem diye arzu ediyorum. Melek kanadı üzerinde onu yükseltti ve onu uçurdu. Dördüncü semada iken ölüm meleğinin semada sağa sola baktığını gördü. Güneş meleği ona selâm verdi ve ey İdris dedi; bu ölüm meleğidir, ona selâm ver. Ölüm meleği subhanallah sen bunu ne diye buraya kadar yükselttin dedi. Ona cenneti göstereyim diye onu yükselttim deyince (ölüm meleği) dedi ki: Yüce Allah bana İdris’in ruhunu dördüncü semada almamı emretti. Ben, Rabbim dedim. İdris dördüncü semaya nereden gelecek dedim, buraya indim onu seninle birlikte gördüm. Hemen ruhunu kabzetti ve onu cennete yükseltti. Melekler cesedini dördüncü semada defnettiler. İşte yüce Allah’ın:

“Biz onu yüce bir makama yükselttik” âyeti buna işarettir.

Vehb b. Münebbih dedi ki: İdris’in bir günde yükseltilen ibadeti dönemindeki bütün yeryüzündeki insanların ibadeti kadardı. Melekler bundan hayrete düştüler. Ölüm meleği onu tanıma şevkini duydu. Rabbinden onu ziyaret etmek için izin istedi, ona izin verdi. İnsanoğlu suretinde yanına vardı. İdris (aleyhisselâm) gündüzleri oruç tutardı, iftar vakti gelince meleği kendisiyle beraber yemek yemeğe çağırdı, yemeği kabul etmedi. Üç gün bu şekilde onu çağırdığı halde kabul etmeyince İdrîs durumundan şüphelendi ve ona: Sen kimsin? dedi. Ben ölüm meleğiyim, dedi. Rabbimden seninle birlikte olmak için izin istedim, bana izin verdi.

İdris: Senden bir ihtiyacımı karşılamanı istiyorum, dedi. Melek, nedir? diye sorunca, İdris: Ruhumu kabzetmeni istiyorum, dedi. Yüce Allah meleğe ruhunu kabzet, diye vahyetti. O da ruhunu kabzetti ve bir süre sonra tekrar ruhunu ona geri iade etti. Ölüm meleği ona sordu: Ruhunu kabzetmemdeki fayda nedir? İdris dedi ki: Ölümün sıkıntılarını tadıp, ona daha ileri derecede hazır olayım diye.

Bir süre sonra İdris ona: Senin başka bir ihtiyacımı görmeni istiyorum, dedi. Melek; O nedir? deyince şu cevabı verdi: Beni semaya yükseltmeni istiyorum. Cennet ve cehennemi göreyim. Yüce Allah onu semavata yükseltmesine izin verdi. Cehennemi gördü, baygın düştü. Ayılınca: Bana cenneti göster, dedi. Onu cennete girdirdi. Daha sonra ölüm meleği ona: Eski yerine dönmen için oradan çık, dedi. Bir ağaca yapıştı ve buradan daha çıkmam, dedi. Yüce Allah aralarında hakemlik etmek üzere bir melek gönderdi. Melek: Ne diye dışarı çıkmıyorsun? dedi. O: Çünkü yüce Allah:

“Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmrân 3/185) diye buyurmuştur ve ben ölümü tattım, dedi. Yine:

“Sizden oraya (cehenneme) uğramayacak yoktur” (Meryem 19/71) dedi ve ben ona uğradım. Yine yüce Allah:

“Onlar oradan çıkartılmayacaklardır” (el-Hicr 14/48) dediği halde ben nasıl çıkartılacakmışım?

Yüce Allah ölüm meleğine buyurdu ki: “O iznimle cennete girdi. Benim emrimle oradan çıkar.” O bakımdan o cennette hayattadır. İşte yüce Allah’ın:

“Biz önu yüce bir makama yükselttik” âyeti buna işarettir. bu rivâyetlerin Ka’b ile Vehb b. Münebbih’ten gelen ilâhî âyetlerin anlaşılmasına bir katkıları olmadığı gibi Peygambere kadar ulaşan sahih bir senedi de zikredilmemektedir. İsrailiyattan olmaları ihtimali çok yüksektir.

en-Nehhâs dedi ki: İdris’in:

“Onlar oradan çıkartılmayacaklardır” (el-Hicr 14/48) âyetini okuması şöyle açıklanabilir: Yüce Allah’ın bu gerçeği İdris’e öğretmiş olması sonra da bu hükmün Kur’ân-ı Kerîm’de indirilmiş olması mümkündür.

Vehb b. Münebbih dedi ki: O bakımdan İdris kimi zaman cennet nimetlerinden yararlanır. Kimi zaman da semada meleklerle birlikte yüce Allah’a ibadet eder.

Meryem 56

Kitapta İdrîs’i an. Şüphesiz o, çok doğru biriydi, bir peygamberdi.

Diyanet Vakfı
Kitapta İdrisi de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi.

Kurtubi Tefsiri
Kitapta İdris’i de zikret. Gerçekten o çok doğru sözlü bir peygamberdi.

“Kitapta İdris’i de zikret. Gerçekten o çok doğru sözlü bir peygamberdi” âyetinde geçen İdris (aleyhisselâm) kalemle ilk yazı yazan, ilk elbise diken ve ilk dikişli elbise giyen kişidir. Aynı zamanda yıldızlar ilmi (astronomi) ile matematik ve yıldızların hareketi ile ilk ilgilenen kişidir. Ona “İdris” adının veriliş sebebi yüce Allah’ın kitabını çokça ders etmesi (okuması)dır. Yüce Allah ona Ebû Zerr hadisinde belirtildiği gibi otuz sahife indirmiştir.

ez-Zemahşerî dedi ki: İdris’e bu adın veriliş sebebi yüce Allah’ın kitabını çokça okumasıdır. İsmi Ahnûh idi. Ancak (ona İdris adının verilişiyle ilgili bu açıklama) doğru değildir. Çünkü eğer bu isim “ders”den “if 11” vezninde olsaydı gayr-ı munsarıf oluşu için gerekli iki sebebten sadece birisi bulunurdu ki o da özel isim oluşudur ve o takdirde munsarıf olurdu. Gayr-ı munsarıf olması Arapça bir isim olmadığına delildir. Aynı şekilde “İblîs” kelimesi de Arapça değildir ve bazılarının iddia ettiği gibi “iblâs (ümitsiz kılmak, ümitsizliğe düşürmek)”den gelmemektedir. Ya’kub kelimesi “el-akîb”den, İsrail kelimesi de “isrâV’den -İbn es-Sikkît’in ileri sürdüğü gibi- değildir. Bu konuda tahkikte bulunamayan ve gerekli maharete sahip olamayan kimselerin bu gibi hataları çoktur. Bununla birlikte İdris (aleyhisselâm)ın kelimesinin anlamının Arapçaya geçmiş olduğu dilde buna yakın olma ihtimali de vardır. Bundan dolayı da ravi bunu “ders”ten türemiş sanmış olmalıdır.

es-Sa’lebî, el-Gaznevî ve başkaları da şöyle derler: İdris, Nûh (aleyhisselâm)ın dedesidir. Ancak bu da yanlıştır. el-A’raf Sûresi’nde (7/59 âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Aynı şekilde “Sîyref’de Nûh (aleyhisselâm)ın Lamek oğlu olduğu, Lamek’in babasının Müteveşlıh, onun babasının Ahnuh olduğu ve bunun iddia ettiklerine göre peygamber İdris olduğu kaydedilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah’tır. Âdemoğullarından ilk nübüvvet verilen kişi ve kalemle yazı yazan ilk kişi odur. Babasının ismi Yered’dir, onun babası Mehlâîl, onun babası Kaynân, onun babası Yâneş, onun babası da Âdem oğlu Şit’tir. Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, 1, 4-5

Meryem 55

Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Ve Rabbi katında hoşnut olunandı.

Diyanet Vakfı
Halkına namazı ve zekatı emrederdi; Rabbi nezdinde de hoşnutluk kazanmış bir kimse idi.

Kurtubi Tefsiri
O, ehline namazı ve zekâtı emrederdi. Ve o Rabbi katında makbul bir kimse idi.

6- İsmail (aleyhisselâm)ın Ümmetine Emirleri:

“O ehline” el-Hasen’in dediğine göre ümmetine

“…emrederdi.” İbn Mes’ûd’un rivâyetinde; “O ehline (yani) Curhumlulara ve çocuklarına namazı ve zekâtı emrederdi” şeklindedir.

“O, Rabbi katında makbul bir kimse idi.” Yani kendisinden hoşnud olunan tertemiz ve salih bir kimseydi.

el-Kisaî ve el-Ferrâ’ dediler ki: “Makbul, razı olunmuş kimse” şeklinde kullananlar bunu; “Razı oldum” fiilinden getirerek bina ederler. Yine derler ki: Hicazlılar -aynı anlamda olmak üzere-: “Makbul, razı olunmuş” derler.

Yine el-Kisaî ve el-Ferrâ’ şöyle demişlerdir: Araplar arasında (tesniye olmak üzere):diyenleri de diyenleri de vardır. Birinci tesniye şekli; den, ikinci tesniye şekli ise; den gelmektedir. Basralılar ise ancak; “İki razı oluş” ve “İki artış” demeyi uygun görürler.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Ben Ebû İshak ez-Zeccâc’ı şöyle derken dinledim: Onlar yazıda hata ederek “ribâ” kelimesini “ya” ile yazarlar. Bundan daha ağır olmak üzere ikinci bir hata daha işleyerek (tesniyesini); diye yazarlar. Halbuki bu kelimenin tesniyesi ancak şeklinde gelir. “Rıza” kelimesinin tesniyesinin; şeklinde geldiği gibi. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“İnsanların malları arasında artış göstersin diye verdiğiniz herhangi bir faiz. (riba)..” (er-Rûm, 30/39)

Meryem 54

Kitapta İsmâil’i an. Şüphesiz o, verdiği sözde durandı ve bir elçi, bir peygamberdi.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kitapta İsmaili de an. Gerçekten o, sözüne sadıktı, resul ve nebi idi.

Kurtubi Tefsiri
Kitapta İsmail’i de an. O sözünde duran rasûl bir peygamberdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Sözünde Duran Peygamber: İsmail (aleyhisselâm):

“Kitapta İsmail’i de an!” âyetindeki İsmail’in kimliği hususunda farklı görüşler vardır. Hazkiye) oğlu tsmail olduğu söylenmiştir. Allah onu kavmine peygamber olarak göndermiş, onlarsa kafasının derisini yüzmüşlerdi. Yüce Allah da onu kavmi hakkında dilediği azâbı seçmekle muhayyer bırakmıştı. Buna karşılık kendisi Rabbinden (kavmini) affetmesini dilemiş ve kendisine vereceği sevaba razı olmuştu. Böylelikle affedilip cezalandırılmaları hususunda kavminin işlerini Rabbine havale etmişti.

Cumhûr ise burada sözü edilen İsmail’in Arapların atası, kurban edilmek istenen İbrahim oğlu İsmail olduğunu kabul etmiştir.

Kurban edilmek istenen kişinin İshak olduğu söylenmiş ise de, daha önceden geçtiği üzere (Hud, 11/73. âyet, 1. başlıkta) birinci görüş daha kuvvetlidir. Yüce Allah’ın izniyle es-Sâffât Sûresi’nde 07/102. âyette) de gelecektir.

Her ne kadar onun dışındaki diğer peygamberlerde de doğru sözlülük ve sözünde durmak özelliği varsa da, özellikle bu niteliği ile söz konusu edilmesi onun için bir şereflendirme ve bir ikramdır. Nitekim halım, evvâh ve sıddîk gibi lakapların verilmesi de bu kabildendir. Diğer taraftan onun sahip olduğu hasletler arasında meşhur olan niteliği de budur.

2- Sözünde Durmak:

Sözünde durmak, övülmeye değer bir özelliktir. Nebi ve rasûllerin ahlâkındandır. Bunun zıttı sözünü yerine getirmemek, yerilmiştir. Bu ise daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/75-78. âyetler, 7. başlıkta) geçtiği üzere fâsık ve münafıkların huylarındandır.

Yüce Allah peygamberi İsmail (aleyhisselâm)dan övgüyle söz ederek onu sözünde durmakla nitelendirmiştir. Bunun nasıl olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bir açıklamaya göre o boğazlanmaya sabredeceğine dair söz vermiş ve onun yerine fidye olarak koç getirilinceye kadar buna sabrelmiştir. Bu kurban edilmesi istenenin İsmail (aleyhisselâm) olduğu görüşünde olanların açıklamasıdır.

Bir diğer açıklamaya göre o, birisine bir yerde karşılaşmak üzere söz vermişti. İsmail (aleyhisselâm) geldi ve sözl eştiği adamı bir gün bir gece bekledi. Ertesi gün adam geldi ve ona: Dünden beri burada seni bekliyorum, dedi. Bir diğer görüşe göre onu orada üç gün beklemiştir.

Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da peygamber olarak gönderilmeden önce aynısını yapmıştır. Bunu en-Nekkaş zikrettiği gibi Tirmizî ve başkaları da Abdullah b. Ebi’t-Hamsâ’dan rivâyet etmişlerdir. Buna göre Abdullah dedi ki: Ben peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile peygamber olarak gönderilmeden önce bir aliş-veriş yaptım. Bende bir miktar alacağı kaldı. Ona bu alacağını bulunduğu bu yerde getirip kendisine vereceğime dair söz verdim, fakat unuttum. Üç gün sonra verdiğim sözü hatırladım. Geldiğimde bir de ne göreyim, hâlâ yerinde duruyor. Bana şöyle dedi: “Ey genç adam! Gerçekten beni zora koştun. Üç günden beri ben burada seni bekliyorum.” Ebû Dâvûd’un lâfzı ile rivâyet bu şekildedir. Ebû Dâvûd, Edeb 82

Yezid er-Rukaşî’nin dediğine göre; İsmail (aleyhisselâm) sözleştiği o kimseyiyirmiikigün beklemiştir. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. İbn Selâm’ın kitabında onu bir sene beklediği zikredilmektedir. ez-Zemahşeri de bunu İbn Abbâs’dan şöylece nakletmektedir: O arkadaşına bir yerde bekleyeceğine dair söz vermiş ve onu bir yıl beklemiş.

el-Kuşeyrî de bunu zikretmiş ve şöyle demiştir: Cibril (aleyhisselâm) ona gelip şu sözleri söyleyinceye kadar bir sene süreyle yerinden ayrılmadı: Sana geridonünceyekadar oturup kendisini beklemeni söyleyen o tacir İblis’tir. Artık sen burada kalma; çünkü o buna değmez. Bu ise oldukça uzak bir ihtimaldir ve sahih değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: İsmail ne söz vermişse mutlaka onu tastamam yerine getirmiştir. Bu ise sahih bir açıklamadır, âyetin zahiri de bunu gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Söz Vermenin Önemi:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Söz vermek bir borçtur” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, IV, 166. âyeti bu kabildendir. Bir rivâyette de: “Mü’minin vaadi vacibtir;” yani mü’minlerin ahlakında verilen süzün yerine getirilmesi vacibtir, denilmektedir.

Ancak biz şunu söylüyoruz: Bu farz anlamıyla vacib değildir. Çünkü Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr)in naklettiğine göre ilim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Bir kimse birisine belli bir miktar mal vermeye söz verse, o kimse diğer alacaklılar arasında (onlar gibi) bir hak sahibi olarak görülmez. Bundan dolayı biz şöyle deriz; Böyle bir söze bağlı kalmak, güzel ve insani bir gerekliliktir. Ancak mahkemede hakim tarafından bunun gereğince hüküm verilmez, Araplar sözde durmakla övünür ve över, sözde durmamayı ve ahdi bozmayı da yererler. Diğer ümmetler de böyledir. Bu beyiti söyleyen şair ne güzel söylemiş:

“Hür bir kişi bir arkadaşa ihtiyacını görmek üzere «evet» diyecek olursa,

Onu yerine getirir; çünkü hür kimse verdiği sözün teminatıdır.”

Sözünde duranın övülmeye, teşekküre lâyık olduğu, sözünde durmamanın da yerilmeyi hak ettiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah da sözünde duranı ve adaklarının gereğini yerine getireni övmüştür, övgü olarak bu yeter. Buna muhalefet edene de bu kadar yergi yeter.

4- Hibe (Bağış) Vaadinde Bulunmak:

Malik dedi ki: Birisi, birisinden kendisine bir şeyler hibe etmesini istese o da ona: Evet, dedikten sonra bunu yerine getirmeme kanaatine sahip olsa, görüşüme göre onun evet demiş olması bağlayıcı değildir.

Malik dedi ki: Şayet bu bir borcun ödenmesi için yapılmış bir istekse ve ondan borcunu kendi adına ödemesini istemiş o da: Evet demişse, bu esnada ona şahitlik edecek kimseler bulunuyor ise, en uygun olan şu ki, onun evet demesinin bağlayıcı olduğudur.

Ebû Hanîfe mezhebine mensub ilim adamları, el-Evzai, Şâfiî ve diğer fukaha şöyle demişlerdir: Böyle bir vaatte bulunmak dolayısıyla hiçbir şey gerekmez. Çünkü bu gibi sözler ariyet olarak kabzedilmemiş bir takım menfaatlerdir ve ariyet gelip geçici bir şeydir. Ariyetin dışında ise ya şahıslar söz konusudur, yahut hibe edilmiş fakat kabzedilmemiş aynların varlığı söz konusudur. Bunların sahibinin de bunlardan geri dönmek hakkı vardır.

Buhârî de; “Kitapta İsmail’i de an. O sözünde duran rasûl bir peygamberdi.” (âyetini kaydettikten sonra) şöyle demektedir: İbn Eşva’ verilen söze göre hüküm vermiştir. Bunu da Semura b. Cundub’dan nakletmektedir. (Yine) Buhârî dedi ki: Ben İshak b. İbrahim’in, İbn Eşva’ hadisini delil gösterdiğini gördüm. Buhârî, Şehâdât 28

5- İsmail (aleyhisselâm) Kime Peygamber Gönderilmişti?

“O rasûl bir peygamberdi” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre; İsmail (aleyhisselâm) Curhumulara peygamber olarak gönderilmiştir.

Bütün peygamberler söz verdiler mi sözlerinde dururlardı. Özellikle İsmail (aleyhisselâm)ın zikredilmesi, onun için bir ikramdır, bir teşriftir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Meryem 53

Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u bir peygamber olarak bağışladık.

Diyanet Vakfı
Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Harunu bir peygamber olarak armağan ettik.

Kurtubi Tefsiri
Ona rahmetimizden kardeşi Harun’u peygamber olarak bağışladık.

“Ona rahmetimizden kardeşi Harun’u peygamber olarak bağışladık.”

Bu da Rabbinden dilekte bulunarak:

“Bana ailemden bir yardımcı ver. Kardeşim Harun’u” (Ta-Ha, 20/29-30) diye dua etmesi üzerine olmuştu.

Meryem 52

Ona Tur’un sağ tarafından seslendik ve onu yakınlaştırarak gizlice konuştuk.

Diyanet Vakfı
Ona Turun sağ tarafından seslendik ve onu, fısıldaşan kimse kadar (kendimize) yaklaştırdık.

Kurtubi Tefsiri
Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve onu kendimize yaklaştırarak özel bir şekilde konuştuk.

“Biz ona Tur’un sağ tarafından” yani Mûsa’nın sağ tarafından

“seslendik.” Cuma gecesi onunla konuştuk. Sesin cihetinden geldiği ağaç, Mûsa, Medyen’den Mısır’a doğru giderken dağın yan tarafında ve Mûsa’nın sağında bulunuyordu. Bu açıklamayı Taberî ve başkaları yapmıştır. Çünkü dağların sağı da olmaz, solu da olmaz.

“Ve onu kendimize yaklaştırarak özel bir şekilde konuştuk” âyetindeki;

“Özel bir şekilde konuştuk” kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Yani, Biz onunla (arada bir vasıta) olmaksızın konuştuk. Şöyle de açıklanmıştır: Mevkiinin yakınlaşması için Biz onu oldukça yakınlaştırdık ve nihayet onunla konuştuk,

Vekr” ve Kabîsa, Süfyan’dan o Atâ b. es-Sâib’den, o Saîd b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın: “Ve onu kendimize yaklaştırarak özel bir şekilde konuştuk” âyeti hakkında şöyle dediğini zikretmektedir; Yani, Mûsa (aleyhisselâm) (meleklerin) kalem seslerini işitinceye kadar yakınlaştırıldı.

Meryem 51

Kitapta Mûsâ’yı an. Şüphesiz o, ihlâsa erdirilmişti ve bir elçi, bir peygamberdi.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kitapta Musayı da an. Gerçekten o ihlas sahibi idi ve hem resul, hem de nebi idi.

Kurtubi Tefsiri
Kitapta Mûsa’yı da an. O ihlâsa erdirilmiş bir rasûl ve bir peygamberdi.

“Kitapta Mûsa’yı da an.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’den onlara Mûsa kıssasını da oku.

“O” Rabbine ibadetinde riyakarlık yapmayan

“ihlâsa erdirilmiş bir rasûl ve bir peygamberdi.”

“İhlâslı ibadetinde riyakârlık yapmayan” demektir. Kûfeliler, “lâm” harfini üstün olarak okumuşlardır. Biz onu ihlâslı ve onu seçilmişlerden kıldık, anlamına gelir.

Meryem 50

Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk ve onları yüce bir doğruluk diliyle andırdık.

Diyanet Vakfı
Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk; kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasip ettik.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz onlara rahmetimizden bağışladık ve onlara doğruyu söyleyen yüce bir dil verdik.

“…Ve onlara doğruyu söyleyen yüce bir dil verdik.” Yani onlardan güzel övgülerle söz ettik. Çünkü bütün diller onlardan güzelce söz etmektedir.

“Dil (anlamındaki lisan)” kelimesi hem müzekker hem müennes olarak kullanılabilir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (Âl-i İmrân, 3/78. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Meryem 49

Onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrılınca, ona İshak ve Yakup’u bağışladık. Hepsini peygamber yaptık.

Diyanet Vakfı
Nihayet İbrahim onlardan ve Allahtan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman biz ona İshak ve Yakubu bağışladık ve her birini peygamber yaptık.

Kurtubi Tefsiri
İbrahim onları ve onların Allah’tan başka taptıklarını terkedince Biz ona İshak’ı ve Ya’kub’u bağışladık. Onların hepsine peygamberlik verdik.

“İbrahim, onları ve onların Allah’tan başka taptıklarını terkedince Biz ona İshak’ı ve Ya’kub’u bağışladık.” İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre; Biz onun yalnızlığını evlat bağışlamakla giderdik, ona teselli verdik.

“Ümit eder”İn şuna delil olduğu söylenmiştir: Kul hiçbir zaman gelecekte Rabbini tanımaya devam edip etmeyeceği konusunda kesin bir şey söylememelidir. Bununla babasının hidayet bulması için dua ettiği de söylenmiştir. “Ummak, ümit etmek” anlamını veren bu lâfız, şüphe ifade eder. Çünkü babasına yaptığı bu duanın kabul edilip edilmeyeceğini bilmiyordu. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir.

Meryem 48

Sizi ve Allah’tan başka taptığınız şeyleri terk edeceğim. Rabbime dua edeceğim. Umulur ki Rabbime dua ile mutsuz olmam.

Diyanet Vakfı
Sizden de, Allahın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime dua etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam.

Kurtubi Tefsiri
“Ben sizi de, sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terkediyorum. Yalnız, Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümit ederim.”

“Ben sizi de, sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum” âyetindeki

“terketmek (uzlet)” ayrılmak demektir. Bu lâfza dair açıklamalar daha önceden el-Kehf Sûresi’nde (18/16. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümit ederim” âyeti şöyle açıklanmıştır: O bu duası ile yüce Allah’ın kendisine kendileri ile güç kazanacağı ve kavminden ayrıldığından ötürü yalnızlık çekmesini önleyecek şekilde aile ve çoluk-çocuk bağışlamasını murad etmiştir. Bundan dolayı (bir sonraki âyette) şöyle buyurmaktadır:

Meryem 47

Dedi: Selam sana olsun! Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O bana çok lütufkârdır.

Diyanet Vakfı
İbrahim: Selam sana (esen kal) dedi, Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkardır.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Selâm olsun sana. Ben, Rabbimden senin İçin mağfiret İsteyeceğim. Çünkü Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır.

“Dedi ki: Selam olsun sana!” İbrahim (aleyhisselâm) ona kötü bir şekilde karşılık vermedi. Çünkü kâfir olması dolayısıyla onunla Savaşmakla emrolunmamıştı. Cumhûrun kanaatine göre kasıt burada selâmlaşmak anlamında bu sözü söylemeyip onu terkedip, bırakmak anlamı ile silm yapmak (barış yapmak)tır.

Taberî dedi ki: Benden yana emin ol, demektir. Bu açıklamaya göre kâfire öncelikle selâm verilmez.

en-Nekkaş, dedi ki: Burada halîm (kötülüklere tahammül eden) bir kimsenin, sefih (beyinsiz, şirret) bir kimseye nasıl hitap edeceği gösterilmektedir. Yüce Allah’ın: “Cahiller onlara kitap ettiklerinde onlar: Selâm, derler.” (el-Furkan, 25/63) âyetinde olduğu gibi.

Kimisi de ona; “Selâm olsun sana” demesi, ayrılma maksadıyla bir selamlaşmadır, demişlerdir. Bunlar kâfire hem selâm vermeyi ve ondan önce selâm vermeyi câiz kabul etmişlerdir.

İbn Uyeyne’ye: Kâfire selâm vermek câiz midir? diye sorulmuş. O: Evet, demiştir. (Çünkü) Yüce Allah:

“Sizinle din hususunda Savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı Allah size yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.” (el-Mümtehine, 60/8) diye buyurduğu gibi;

“İbrahim de ve onunla beraber olanlar da sizin için gerçekten uyulacak güzel bir örnek vardır.” (el-Mümtehine, 60/4) diye buyurmuştu. İbrahim de babasına: “Selâm olsun sana” demişti.

Derim ki: Âyet-i kerîmeden anlaşılan kuvvetli görüş, Süfyan b. Uyeyne’nin dediğidir. Ancak bu hususta sahih iki hadis vardır. Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yahudi ve hristiyanlara öncelikle siz selâm vermeyiniz. Onlardan herhangi birisi ile yolda karşılaşacak olursanız onu yolun en dar tarafından geçmek zorunda bırakınız.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Selâm 13; Ebû Dâvûd, Edeb 137; Tirmizî, Siyer 41, İstizan 12; Müsned, II, 263, 266, 546, 444, 459, 525

Yine Buhârî ve Müslim’de Üsâme b. Zeyd’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), el-Hâris b. el-Hazrecoğulları (diyarı)nda bulunan Sa’d b. Ubâde’yi rahatsızlığı dolayısıyla ziyaret etmek üzere terkisine de Üsâme b. Zeyd’i bindirmiş olarak, altında Fedek mamulü bir kadifenin bulunduğu, bunun da üzerinde bir semeri bulunan bir eşeğe binmiş idi. -Bu Bedir vakasından önceydi- Müslümanlarla putlara tapan müşriklerden ve yahudilerden oluşan kimselerin oturduğu bir yerden geçti. Aralarında Abdullah b. Ubeyy b. Selûl da vardı. Yine o mecliste Abdullah b. Revâha da bulunuyordu. Bineğin çıkardığı toz-toprak mecliste oturanların üzerine gelince, Abdullah b. Ubey, elbisesi ile burnunu örttü, sonra da şöyle dedi: Üzerimize toz çıkarmayınız. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)da onlara selâm verdi… Bahârl, Merdâ 15, Edeb 115, İstizan 20; Müslim, Cihâd 116; Müsned V, 203

Birinci hadis kâfirlere ilk olarak selâm vermeyi terk etmek gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü selâm bir ikramdır. Kâfir ise ikrama ehil değildir.

İkinci hadis ise bunun câiz olduğunu göstermektedir. Taberî dedi ki: Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadis Üsame’nin rivâyet ettiği hadise karşı gösterilemez. Çünkü bu hadislerin biri diğerine muhalif değildir, Zira Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadis genel bir mana ifade eder. Üsame’nin rivâyeti ise anlamının hususî olduğunu ortaya koymaktadır.

en-Nehaî dedi ki: Bir yahudi yahut bir hristiyanın yanında göreceğin bir ihtiyacın varsa ona ilk olarak selâm verebilirsin. Bununla Ebû Hüreyre’nin: “İlk olarak siz onlara selâm vermeyiniz” diye rivâyet ettiği hadisin üzerimizdeki bir hakkı yerine getirmek yahut onlar nezdinde görmeniz gereken bir ihtiyatınızın bulunması, arkadaşlık, komşuluk ya da yolculuk hakkı gibi onlara öncelikle selâm vermenizi gerektirecek bir sebebin bulunmaması hali için söz konusu olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Taberî dedi ki: Seleften onların kitab ehli olan kimselere selâm verdiklerine dair rivâyetler gelmiştir. İbn Mes’ûd da yolda beraber yolculuk yaptığı bir dihkan’a (eski İranlı toprak ağası) bu şekilde davranmıştır.

Alkame dedi ki: Ben ona ey Abdu’r-Rahmân’ın babası, onlara bizim tarafımızdan öncelikle selâm verilmesi mekruh değil mi? diye sordum. O, evet öyledir ama arkadaşlık hakkı vardır, dedi.

Ebû Usame evine gitti mi yolda müslüman olsun, hristiyan olsun, küçük olsun, büyük olsun kime rastlarsa hepsine selâm verirdi. Bu hususta ona soru sorulunca şöyle cevap verdi: Bize selâmı yaymamız emrolunmuştur.

el-Evzaî’ye bir kâfirin yanından geçip ona selâm veren müslümanın durumu hakkında soruldu. O şöyle dedi: Eğer selâm verecek olursan senden önceki salih kimseler de selâm vermiştir. Şayet vermeyecek olursan yine senden önceki salihler de selâm vermeyi terketmişlerdir.

Hasen el-Basrî’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Müslümanların da, kâfirlerin de bulunduğu bir meclise uğrarsan onlara selâm ver.

Derim ki: Birinci görüşün sahipleri delil olarak selâmın bir tahiyye (selamlaşma) anlamında olduğu ve bu ümmete has olduğunu delil gösterirler. Çünkü Enes b. Malik yoluyla gelen hadiste Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Şüphesiz yüce Allah benim ümmetime onlardan Önce hiç kimseye vermediği üç hususiyet vermiştir: Biri selâmdır ki bu cennetliklerin selamlaşmalarıdır.” Bu hadisi et-Tirmizî el-Hakîm rivâyet etmiştir. et-Tirmizî el Hakim, Nevâdirul-Usûl, I. 697 Senedi ile birlikte el-Fâtiha Sûresi’nde (amin bahsi, 8. baslıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine yüce Allah’ın:

“Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim” âyetinin anlamına dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerîmede “selâm” kelimesinin merfu gelmesi mübtedâ olduğundan dolayıdır. Nekre olmakla birlikte câiz oluşunun sebebi, tahsis edilmiş bir nekre oluşundan dolayıdır. O bakımdan marifeye benzemektedir.

“Çünkü Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır” âyetinde geçen

“Merhametli ve lütufkâr” (anlamı verilen kelime): Oldukça ileri derecede lütuf ve ihsanda bulunan demektir. Birisine iyilikte bulunmayı anlatmak üzere; denilir.

el-Kisaî der ki: “Bana iyilikte bulundu, lütfetti” denilir. el-Ferrâ’ der ki: “Çünkü Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır” âyeti, kendisine dua ettiğim vakit duamı kabul eden, herşeyi bilen lütufkârdır demektir.

Meryem 46

Dedi: Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çevirdin? Andolsun, eğer vazgeçmezsen seni taşlayacağım. Uzun bir süre benden uzak dur!

Diyanet Vakfı
(Babası:) Ey İbrahim! dedi, sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki; “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım. Uzun bir süre benden uzaklaş, yanımdan git!”

“Dedi ki: Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan” onları bırakıp başkalarına yönelmek suretiyle

“yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım.” el-Hasen dedi ki: Taşa tutarım, ed-Dahhak ise sözlü olarak seni taşlarım yani sana söver ve sayarım. İbn Abbâs; seni döverim diye açıklamışlardır. Senin iç yüzünü, durumunu açıklarım, diye de açıklanmıştır.

“Uzun bir süre benden uzaklaş, yanımdan git.” İbn Abbâs dedi ki: Yani benden sana kötü bir şey isabet etmeden, şeref ve haysiyetini kurtarmış olarak beni terket, benden uzaklaş. Taberî de bunu tercih etmiştir.

“Uzun bir süre” İfadesi buna göre İbrahim (aleyhisselâm)den haldir. el-Hasen ve Mücahid, bu kelimenin uzun bir süre anlamında olduğunu söylemişlerdir. el-Mühelhü”in şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Ölümü dolayısıyla sapasağlam dağlar bile parçalandı,

Dul kadınlar onun için uzun bir süre ağladı.”

el-Kisaî dedi ki: “Uzun süre ondan ayrılıp, uzaklaştım” denilir. Bu açıklamaya göre kelime zarftır. Uzun bir dönem, uzun bir süre anlamındadır.

Meryem 45

Ey babacığım! Gerçekten Rahman’dan sana bir azabın dokunmasından korkuyorum da, şeytana dost olursun.

Diyanet Vakfı
Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.

Kurtubi Tefsiri
“Babacığım, doğrusu Rahmân’ın azâbı sana dokunur da şeytanın velisi olursun diye korkarım.”

“Babacığım” eğer şimdiki halin üzere ölecek olursun

“doğrusu Rahmân’ın azâbı sana dokunur da şeytanın velisi” ateşte onunla beraber

“olursun diye korkarım.”

“Korkanm”, bilirim anlamına da kullanılır. Aslî manası üzerinde de kullanılmış olabilir. O takdirde anlam şöyle olur: Ben küfrün üzere öleceksin de ilâhî azaba çarptırılacaksın diye korkarım.

Meryem 44

Ey babacığım! Şeytana tapma. Şüphesiz şeytan, Rahman’a asi oldu.

Diyanet Vakfı
Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allaha asi oldu.

Kurtubi Tefsiri
“Babacığım, şeytana İbadet etme! Muhakkak şeytan Rahmâna âsi olmuştur.

“Babacığım, şeytana ibadet etme!” Onun sana emrettiği küfür ve İnkârda ona uyma. Çünkü masiyet hususunda herhangi bir şeye veya kimseye itaat eden ona ibadet etmiş olur.

“Muhakkak şeytan Rahmân’a âsi olmuştur” âyetindeki; in fazladan gelmiş bir sıla olduğu söylendiği gibi; “Oldu” anlamında olduğu da söylenmiştir. Hal (isyankârdır) manasına geldiği de söylenmiştir. Yani o Rahmân’a karşı isyankârdır. Asi ile aynı anlamdadır. Bunu el-Kisaî söylemiştir.

Meryem 43

Ey babacığım! Bana, sana gelmeyen ilim geldi. Bana uy ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.

Diyanet Vakfı
Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım.

Kurtubi Tefsiri
“Babacığım, ilimden sana gelmeyen bana geldi. Bana uy ki seni dosdoğru yola ileteyim.

“Babacığım, İlimden sana gelmeyen” Allah’a kesin inanış, onu biliş, ölümden sonra neler olacağı, Allah’tan başkasına ibadet edenlerin azap göreceğine dair bilgiler,

“bana geldi. Bana” seni kendisine davet ettiğim şeylere

“uy ki, seni dosdoğru yola ileteyim.” Kurtuluşun kendisiyle gerçekleşeceği dosdoğru dini göstereyim.

Meryem 42

Babasına demişti: Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan şeylere neden tapıyorsun?

Diyanet Vakfı
Bir zaman o babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?

Kurtubi Tefsiri
Hani babasına: “Babacığım, demişti. İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye niçin ibadet edersin?

“Hani babasına” önceden de (el-A’raf, 7/74. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi Âzer’e

“babacığım, demişti.” Bu lâfza dair açıklamalar da Önceden Yusuf Sûresi’nde (12/4. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye” putları kastediyor.

“Niçin ibadet edersin?” İbadet etmenin sebebi nedir?

Meryem 41

Kitapta İbrahim’i an. Şüphesiz o, özü sözü doğru biriydi, bir peygamberdi.

Diyanet Vakfı
Kitapta İbrahimi an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi.

Kurtubi Tefsiri
Kitapta İbrahim’i de an. O son derece doğru sözlü bir peygamberdi.

“Kitapta İbrahim’i de an. O son derece doğru sözlü bir peygamberdi.”

Yani sana indirilen kitab olan bu Kur’ân-ı Kerîm’de İbrahim’in de kıssasını, haberini oku.

“Son derece doğru sözlü (sıddîk)”ın anlamına dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/69-70. âyet, 1. başlıkta) sıdkın türediği kökü (iştikakı) ile ilgili açıklamalar da Bakara Sûresi’nde (2/23-âyetin tefsirinde) geçtiğinden dolayı burada tekrarlamaya gerek yoktur.

Âyet-i kerîmenin anlamı şudur: “Ey Muhammed! Kur’ân-ı Kerîm’de İbrahim’in durumunu da onlara oku. Çünkü onun soyundan geldiklerini biliyorlar. Şüphesiz ki o hanîf bir müslümandı, Allah’a denk tuttuğu ortaklar koşmuyordu. Bunlar ne diye Allah’a ortak koşuyorlar” O, yüce Allah’ın:

“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?” (el-Bakara, 2/130) âyetinde dile getirdiği gibidir,

Meryem 40

Şüphesiz yeryüzüne ve üzerindekilere biz varis olacağız. Ve onlar bize döndürülecekler.

Diyanet Vakfı
Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz varis oluruz (her şey gider, biz kalırız) ve onlar ancak bize döndürülürler.

Kurtubi Tefsiri
Arza ve üzerindekilere elbet Biz mirasçı oluruz ve yalnız Bize döndürülürler.

“Arza ve üzerindekilere elbet Biz mirasçı oluruz.” Yani orada sakin olanları Biz öldürürüz ve ona Biz mirasçı oluruz.

“Ve” kıyâmet gününde

“yalnız; Bize döndürülürler.” Herkese amelinin karşılığını veririz. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/23. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Meryem 39

Onları, iş olup bittiği zaman, pişmanlık günüyle uyar! Onlar gaflet içindedirler ve iman etmezler.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken (bakarsın) iş olup bitmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Sen onları İşin bitiriliverileceği hasret günü ile korkut. Halbuki onlar bundan gaflet İçindedirler. Onlar hâlâ inanmazlar.

“Sen onları İşin bitirilivereceği hasret günü ile korkut.” Abdullah b. Mesud’dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Cehenneme girip de cennette elinden kaçırdıkları için kendisine hasretler çekeceği bir köşkü bulunmayan hiçbir kimse yoktur. Bir diğer açıklamaya göre: Amel defteri sol tarafından verileceğinde hasret çekilecektir,

“İşin bitiriliverileceği” yani hesabın bitirilip cennetliklerin cennete, cehennemliklerin de ateşe sokulacakları vakit, demektir.

Müslim’in, Salih’inde Ebû Said el-Hudri (radıyallahü anh)dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra kıyâmet gününde ölüm âdeta siyah karışımı, beyaz renkli bir koçmuş gibi getirilecek. Cennet ile cehennem arasında durdurulacak. Ey cennetlikler! Bunu tanıyor musunuz? diye sorulacak. Kafalarını kaldırıp, boyunlarını uzatarak bakacaklar ve: Evet bu ölümdür, diyecekler. (Ebû Said devamla): Dedi ki: -Sonra: Ey cehennemlikler! denilir. Bunu tanıyor musunuz? Onlar da kafalarını kaldırıp, boyunlarını uzatarak bakacaklar ve: Evet bu ölümdür, diyecekler.- (Ebû Said) dedi ki: -Bu sefer verilen emir üzerine- o koç kesilecek. Sonra şöyle denilecek: Ey cennetlikler! Artık ebedisiniz. Ölüm diye bir şey olmayacaktır ve ey cehennemlikler! Artık ebedisiniz. Ölüm olmayacaktır. -Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sen onları işin bitirilivereceği hasret günü ile korkut. Halbuki onlar bundan gaflet İçindedirler. Onlar hâlâ Îman etmezler” âyetini okudu.” Buhâri, Tefsir 19. sûre 1; Rikaak 51; Müslim, Cennet 40, 42, 43; Tirmizî, Tefsir 19. sûre 2, Sıfatu’l-Cenne 20; İbn Mâce, Zühd 38j Dârimî, Rikaak 90; Müsned, II, 118, 120, 121, 261, 377, 423, 513. Hadisi Buhârî bu manada İbn Ömer’den, İbn Mâce Ebû Hüreyre’den, Tirmizî de Ebû Said’den merfu olarak rivâyet etmiş ve hakkında: Hasen, sahih bir hadistir demiştir.

Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikrettik ve orada bu hadis ve ayetler gereğince kâfirlerin cehennemde ebediyyen kalacaklarını beyan ettik. Bu açıklamalarımız da: Gazap sıfatı kesintiye uğrar (son bulur.) İblis ve ona uyan Fir’avun, Haman, Karun ve bunlara benzer kâfirler cennete gireceklerdir, diyenlerin kanaatlerini reddetmek üzere zikrettik.

Meryem 38

Bize geldiklerinde ne iyi işitirler, ne iyi görürler! Ama bugün zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.

Diyanet Vakfı
Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün (başlarına gelecek olanları) ne iyi duyarlar ve ne iyi görürler (bir görsen)! Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Bize gelecekleri günde nasıl İşitirler, ne biçim görürler! Fakat zulmedenler bu günde apaçık bir sapıklık içindedir.

“Bize gelecekleri günde nasıl İşitirler, ne biçim görürler!” âyeti hakkında: Ebû’l-Abbas dedi ki: Araplar bu tür ifadeleri teaccub (hayret) halinde kullanırlar. Mesela; dedikleri zaman; bu Zeyd ne biçim işitir, ne biçim görür! demek isterler. O bakımdan bunun manası, onların bu hallerine peygamberlerinin hayret etmesi gerektiğine dikkat çekmektir.

el-Ketbî der ki: Kıyâmet gününde şanı yüce ve mübarek olan yüce Allah, Îsa (aleyhisselâm)a:

“İnsanlara: Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin, diye sen mi söyledin?” (el-Mâide, 5/116) diyeceği Kıyâmet gününde onlardan daha ileri derecede İşiten ve gören hiçbir kimse olmayacaktır.

Buradaki “işitme”nin itaat etmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani o günde onlar yüce Allah’a ne kadar da itaal edeceklerdir, demek olur.

“Fakat o zulmedenler bu günde” yani dünyada

“apaçık bir sapıklık içindedir.” Kişinin kendisi gibi bir anneden doğmuş, yemiş, içmiş, ihtiyacını karşılamış ve bir takım şeylere gerek duymuş bir kimsenin ilâh olduğuna inanmasından daha büyük bir sapıklık var mıdır? Bu vasfa sahip olan bir kimse hiç şüphesiz kördür, sağırdır ama âhirette azâbı göreceği vakit işitecektir ve görecektir. Fakat bunun ona faydası olmayacaktır. Bu anlamdaki açıklamaları Katade ve başkaları yapmıştır.

Meryem 37

Gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük günün tanıklığında inkâr edenlere yazıklar olsun!

Diyanet Vakfı
Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kafirlerin haline!

Kurtubi Tefsiri
Cemaatler kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. O büyük günde hazır olacaklarından dolayı vay o kâfirlerin haline!

“Cemaatler kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler” âyetinde; zaiddir. Cemaatler kendi aralarında ihtilâf ettiler, demektir. Katade; Birbirleriyle ihtilâf ettiler demektir, diye açıklamıştır.

Kitap ehline mensub çeşitli fırkalar Îsa (aleyhisselâm)ın durumu hakkında anlaşmazlık içerisindedirler. Yahudiler ona dil uzatmak ve onun büyücü olduğunu ileri sürmekle, hristiyanların Nasturi fırkası o Allah’ın oğludur demekle, Melkâriîler üçün üçüncüsüdür, Yakubîler Allah’ın kendisidir; demekle ihtilâfa düşmüşlerdir. Hristiyanlar agırıya kaçtılar, ifrata düştüler, yahudiler kusur ile tefrite düştüler. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/171. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs da dedi ki: Burada “ahzâb (cemaatler)”den kasıt, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a karşı ayrı gruplar halinde duran ve onu yalanlayan müşriklerdir.

“O büyük günde” kıyâmet gününde

“hazır olacaklarından” o günü göreceklerinden

“dolayı vay o kâfirlerin haline!”

“Hazır olmak” mastar anlamındadır. Hazır olmak (şuhûd), hazır bulunmak demektir. Onların hazır bulunmalarının kastedilmiş olması muhtemeldir. Hazır olmanın zarfa (güne) izafe edilmesi ise, hazır oluşun o günde gerçekleşeceğinden ötürüdür. Nitekim; “Filan günü Savaşmaktan ötürü, filan kişinin vay haline!” tabiri o günde hazır bulunmasından dolayı vay haline, demektir.

“Hazır olmak (anlamındaki “meşhed” kelimesinin) mahlukatın görecekleri ve şahit olacakları yer anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim insanların kendisinde haşredilip toplanacakları yere Mahşer denilmesi de böyledir.

Şöyle de açıklanmıştır: Danışmak maksadıyla bir araya toplanarak Allah’ı inkâr ve: Allah üçün üçüncüsüdür, görüşü üzerinde söz birliği ettikleri büyük toplantıda bir araya gelmelerinden ötürü kâfirlerin vay haline!

Meryem 36

Şüphesiz Allah benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. O halde O’na kulluk edin. Bu, doğru yoldur.

Diyanet Vakfı
(İsa şunu da söyledi:) Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise Ona kulluk ediniz. İşte doğru yol budur.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Allah, benim de Rabbîmdir, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol budur.

“Muhakkak, Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbînizdir.” Medineliler, İbn Kesîr ve Ebû Amr üstün ile; (……..) şeklinde, Kûfeliler ise yeni bir ifade başlangıcı olmak üzere hemzeyi esreli okumuşlardır. Ubeyy’in arada: “Dedi ki: Ben Allah’ın kuluyum” âyetine atfeden “vav” olmaksızın şeklindeki okuyuşu buna delildir.

Üstün okuyuş ile ilgili bir takım görüşler vardır:

1. Halil ve Sîbeveyh’in görüşüne göre anlamı: “Ve çünkü Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir” şeklindedir. Aynı şekilde;

“Şüphesiz ki mescidler de Allah’a mahsustur” (el-Cin, 72/18) âyetinde de böyledir. O halde burada: onlara göre nasb mahallindedir.

2. el-Ferrâ’ “lâm”ın hazfedilmesi esası üzere cer mahallinde olmasını câiz kabul ettiği gibi;

3. “Ve bana hayatta olduğum sürece namazı, zekâtı ve; ” Allah’ın benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olduğunu tavsiye etti” anlamında cer mahallinde olmasını câiz kabul ettiği gibi; cer mahallinde olacağını da kabul etmiştir.

4. el-Kisaî de şu anlamda ref mahallinde olmasını uygun görmüştür: “Durum şu ki, Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir.”

5. Bu hususta beşinci bir görüş daha vardır ki, o da şudur: Ebû Ubeyd’in naklettiğine göre bu görüş, Ebû Amr b. el-Ala’ya aittir. Buna göre bu âyet; “Ve muhakkak Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir diye hükmetti” anlamındadır. Buna göre bu, yüce Allah’ın;

“Bir işe hükmettiğinde” âyetindeki; “İşe” âyetine atfedilmiştir. Yani yüce Allah bir işe hükmettiğinde.., ve muhakkak Allah… diye hükmetti, demektir. Ancak gerek bu takdire göre gerekse de üçüncü takdire göre bununla (durak yaptıktan sonra okumaya) başlanılmaz. Geri kalan diğer şekillere göre başlangıç caizdir.

“O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol” hiçbir eğriliği bulunmayan dosdoğru din

“budur.”

Meryem 35

Allah’ın çocuk edinmesi uygun değildir. O yücedir. Bir işin olmasına hükmettiğinde sadece ona “Ol” der, o da olur.

Diyanet Vakfı
Allahın bir evlat edinmesi, olacak şey değildir! O, bundan münezzehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece «Ol!» der ve hemen olur.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir. O bundan münezzehtir. Bir işe hükmettiğinde ona yalnızca; “Ol” der. O da oluverir.

“Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir.” Yani Allah için böyle bir şey gerekmez ve imkânsızdır.

Bu âyetteki: Söz için bir sıladır. Yani hiçbir çocuk edinmemiştir. ise nin ismi ref konumundadır. Yüce Allah’a çocuk edinmek yakışmaz. Çocuk edinmek O’nun sıfatlarından değildir, demektir. Arkasından onların bu iddialarından zatmı tenzih ederek:

“O bundan” yani çocuğu bulunmasından

“münezzehtir” diye buyurmaktadır.

“Bir işe hükmettiğinde ona yalnızca: Ol, der. O da oluverir.” Buna dair açıklamalar el-Bakara Sûresî’nde (2/117. âyet, 3. başlıkta) yeterlice geçmiş bulunmaktadır.

Meryem 34

İşte bu, hakkında şüphe ettikleri hak söz olarak Meryem oğlu İsa’dır.

Diyanet Vakfı
İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur.

Kurtubi Tefsiri
İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu Îsa, hak söze göre budur.

“İşte… Meryem oğlu Îsa… budur.” Yani, Bizim sözünü ettiğimiz kişi, Meryem oğlu Îsa’dır. Onun hakkındaki inancınız böyle olsun. Yahudilerin söyledikleri gibi siz de; -haşa- o bir zina çocuğudur ve o Yusuf en-Neccar’ın oğludur, demeyin. Hristiyanların dedikleri şekilde, o bir ilahtır yahut bir ilâh oğludur, da demeyin.

“Hak söze göre” âyeti ile ilgili olarak el-Kisaî bu, Îsa’nın bir sıfatıdır, demiştir. Yani hak söz olan Meryem oğlu Îsa işte budur. -el-Hakk, aziz ve celil olan Allah olmakla birlikte- ona:

“Allah’ın kelimesi” ismi verildiği gibi “Hak söz” diye de adlandırılmıştır.

Ebû Hatim de; o hakkın sözüdür, anlamındadır demiştir. İfadenin takdirinin şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Bu sözler hak sözlerdir. İbn Abbâs dedi ki: Bu söz Îsa (sa)ın sözü olup o söz haktır, batıl değildir. Burada “söz”, “hakk”a izafe edilmiştir. Bu yönüyle yüce Allah’ın: “(Bu) kendilerine verilmiş gerçek sözdür.” (el-Ahkaf, 46/16) âyetine benzemektedir. Buradaki: “Gerçeğin sözü” ifadesi; “Gerçek söz” demektir. Yine yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır.” (el-En’âm, 6/32) burada da; “Âhiretin yurdu” (anlamındaki bu ifade); “Âhiret yurdu” takdirindedir.

Âsım ve Abdullah b. Âmir; şeklinde hal olarak nasb ile okumuştur ki; Ben hak olarak bir söz söylüyorum demektir. Âmilî ise “bu” anlamındaki işaret isminin manasıdır. ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Burada (söz anlamındaki “kavi” kelimesi) mastar olup: Ben hak olan sözü söylüyorum, demektir. Çünkü ondan önceki ifadeler buna delildir.

Bunun bir övgü olduğu söylendiği gibi, iğrâ (teşvik) anlamında olduğu da söylenmiştir, Övgü oluşuna gftre; “Hak olan bu söz ne güzeldir!” anlamına iğrâ oluşuna göre; “(sen bu hususta) bu hak sözden ayrılma” anlamına gelir.

Abdullah; şeklinde, el-Hasen “kaf: harfi ötreli olarak;diye okumuştur. el-En’âm Sûresi’ndeki:

“Sözü haktır, O’nun” (el-En’âm, 6/73) âyeti da böyledir. (Bu okuyuşlardaki): şekilleri hep aynı anlamda olup “söz söylemek” demektir, lâfzı da (korku, korkmak) böyledir.

“Hakkında şüpheye düştükleri” ifadesi de Îsa (aleyhisselâm)ın sıfatlarındandır. Yani hakkında şüphe ettikleri hak söz olan Meryem oğlu Îsa budur.

“Şüpheye düştükleri” lâfzı, anlaşmazlığa düştükleri diye de açıklanmıştır.

Abdu’r-Rezzak dedi ki: Bize Ma’mer, Katade’den, yüce Allah’ın:

“İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu Îsa hak söze göre budur” âyeti hakkında şöyle dediğini haber verdi: İsrailoğulları bir araya gelerek aralarından dört kişi çıkardılar. Her bir kesim kendi ilim adamını öne sürdü. Göğe yükseltildiği vakit Îsa hakkında tartışmaya koyuldular. Onlardan birisi dedi ki: O Allah’tır. Yere indi, dirilttiği kimseleri diriltti, öldürdüklerini öldürdü. Sonra da semaya yükseldi, Bunlara Ya’kubiyye denilir.

Geri kalan üç kişi: Yalan söyledin, dediler. Arkasından iki kişi üçüncülerine: Sen onun hakkında görüşünü söyle, dediler. O da şöyle dedi: O, Allah’ın oğludur. Bunlara Nasturîler denilir.

Geri kalan iki kişi: Sen de yalan söylüyorsun, dediler.

Daha sonra diğer iki kişiden birisi ötekine: Sen onun hakkında ne dersin, diye sordu. O da: O, üçün üçüncüsüdür, Allah bir ilâhtır, o da bir ilahtır, annesi de bir ilâhtır, dedi. Bunlar Hristiyanların hükümdarları olan İs rallilerdir.

Dördüncüsü de: Yalan söylüyorsun dedi. Aksine o Allah’ın kulu, Rasûlü, ruhu ve kelimesidir. Bunlar ise müslümanlardır. -Onun (Katade’nin) dediğine göre -bu dört kişiden her birisine uyanlar oldu. Bunlar birbirleriyle çarpıştılar. Müslümanlara karşı üstünlük sağlandı. İşte yüce Allah’ın:

“İnsanlar arasından adaletle emredenleri öldürenlere…” (Al-i İmrân, 3/21) âyeti buna işaret etmektedir. Katade dedi ki: İşte yüce Allah’ın (burada) haklarında “cemaatler kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler” âyetinde kastettiği kimseler bunlardır. Îsa (aleyhisselâm) hakkında ihtilâfa düştüler ve ayrı ayrı cemaatlere bölündüler. Yüce Allah’ın:

“Hakkında şüpheye düştüğünüz” şeklindeki Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî’nin ve başkalarının “te” harfi ile kıraatinin manası budur.

İbn Abbâs dedi ki: Meryem’in amcasının oğlu Meryem’i oğlu ile birlikte Mısır’a alıp götürdü. Şerrinden korktukları hükümdar ölünceye kadar orada oniki yıl kaldılar. Bunu el-Maverdî nakletmektedir.

Derim ki: Gördüğüme göre Mısır Tarihinde ve İncil’de şunlar zikredilmektedir: Göründüğü gibi Mesih (aleyhisselâm) Beyt Lahm’da dünyaya geldiği sırada Hirodos hükümdar idi. Yüce Allah rüyada Yusuf en-Neccar (marangoz Yusuf)’a şunu vahyetti: Kalk bu çocuğu annesiyle beraber al, onu Mısır’a götür. Benim sana söyleyeceğim vakte kadar orada kal. Çünkü Hirodos Îsa’yı öldürmek için takib ettirmeyi kararlaştırmış bulunuyor, Yusuf uykudan uyandı. Rabbinin emrini yerine getirdi. Mesih (aleyhisselâm)ı ve annesi Meryem’i alıp Mısır’a geldi. Mısır’a geldiği sırada Kahire’nin dış taraflarında bulunan el-Belesan kuyusu yakınlarında konakladı. Meryem (aleyhisselâm) elbiselerini o kuyunun başında yıkadı. Belesan (pelesenk, balsam, mürver) sadece o bölgede yetişir. Hristiyanların vaftiz yağına karıştırılan yağ da buradan çıkartılır. Bundan dolayı Mısırlılar döneminde tek bir şişesinin pek büyük bir değeri vardı. Mesela Konstantiniye (İstanbul), Sicilya, Habeşistan, Nûbe (Yukarı Sudan), Frank hükümdarları ve diğer hükümdarlara Mısır hükümdarları tarafından böyle bir hediye gönderildiği vakit oldukça üstün bir değere sahip hediye olarak kabul ediliyordu. Değerli bütün hediyelerden daha çok bu hediyeyi seviyorlardı. İşte bu yolculuk esnasında Mesih, Eşmunin ve şu anda el-Muhraka diye bilinen Kaskam’a kadar geldi. Bundan dolayı hristiyanlar burayı şu ana kadar ta’zim ederler ve Fısh bayramında buraya her yerden gelirler. Çünkü burası Mesih’in Mısır topraklarında vardığı son noktadır. Buradan Şam’a (Suriye’ye) dönmüştür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Meryem 33

Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak diriltileceğim gün bana selam olsun.

Diyanet Vakfı
«Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.»

Kurtubi Tefsiri
“Doğduğum günde, vefatım gününde ve diriltileceğim günde selâm banadır.”

“Doğduğum günde” yani dünyada -Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/35-36. âyetler, 8. başlıkta) geçtiği gibi şeytanın dürtmesinden esenlikteyim diye de açıklanmıştır.-

“Vefatım gününde” yani kabirde

“ve diriltileceğim günde” yani âhirette

“selâm” yani yüce Allah’tan esenlik

“banadır.” ez-Zeccâc dedi ki: Bundan önce “selâm”, “elif’siz ve “lâm”sız olarak zikredilmiş idi. O bakımdan bu ikincisinde “es-selâm” şeklinde “elif ve “lâm”lı olarak zikredilmesi uygun düşmüştür.

Bu üç halin söz konusu edilmesine gelince dünyada hayatta iken, kabirde ölü iken, âhirette de ölümden sonra dirilişi halinde bütün bu hallerde kendisine selâm dilemiştir, el-Kelbînin konu ile ilgili açıklamasının anlamı budur.

Bundan sonra beşikteki konuşması, çocukların konuşma yaşına ulaşıncaya kadar kesildi.

Katade dedi ki: Bize anlatıldığına göre Îsa (aleyhisselâm)ı bir kadın ölüleri diriltiyor, anadan doğma körü ve abraşı iyileştiriyor ve bir takım mucizeleri gösteriyor görünce şunları söyledi: Seni taşıyan karna, sana süt emziren memeye ne mutlu! Bunun üzerine Îsa (aleyhisselâm) ona şöyle dedi: Yüce Allah’ın kitabını okuyan, ondaki hükümlere uyan ve gereğince amel edene ne mutlu!

Meryem 32

Ve beni anneme iyi davranan kıldı; zorba ve mutsuz biri yapmadı.

Diyanet Vakfı
«Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.»

Kurtubi Tefsiri
“Beni valideme iyi davranan birisi kıldı.” İbn Abbâs dedi ki: O “valideme iyi davranan birisi kıldı” deyip de “anne-babama” demeyince onun yüce Allah tarafından olduğu bilinmiş oldu.

“Beni mütekebbir” yani gazaplandığı vakit vuran, kıran, kendisini büyük ve azametli gören -denildiğine göre; cebbar (mütekebbir) hiçbir kimsenin kendisi üzerinde hakkı bulunduğu kanaatini taşımayan demektir-;

“bedbaht” yani hayırdan mahrum, ziyana uğramış

“kılmadı,” İbn Abbâs, annesine karşı kötü davranan diye açıkladığı gibi, Rabbine isyan eden diye de açıklanmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: O beni emrini terkederek, -İblis emrini terkettiğinde bedbaht olduğu gibi- beni bedbaht kılmadı.

3- Îsa (aleyhisselâm)’ın Bu Sözleri Kaderiyye’nin Görüşlerini Reddetmektedir:

Malik b. Enes -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu âyet ile ilgili olarak der ki: Kaderiyye’nin aleyhine bu âyet ne kadar da ağır bir delildir! Îsa (aleyhisselâm) kendisi hakkında hükme bağlanmış, kaderi haber vermekte, ölünceye kadar olacak şeyleri bildirmektedir.

İbn Zeyd ve başkalarından bu âyetin kıssaları çerçevesinde rivâyet edildiğine göre; Îsa (aleyhisselâm)ın sözlerini işitince kulak kesildiler ve: Şüphesiz ki bu çok büyük bir iştir, dediler.

Yine rivâyet edildiğine göre Îsa (aleyhisselâm) bebekken bu âyet-i kerîmeyi konuştu. Sonra bebeklerin, çocukların hali üzere yaşadı. Nihayet çocukların adeti üzere yürüdü ve çocukluğunu yaşadı. Onun o dönemdeki konuşması, annesinin temizliğini açıkça ortaya koymak içindi. Yoksa o yaşta aklı eren bir kişi olarak konuşmuş değildir. Bu, kıyâmet gününde yüce Allah’ın organları konuşturmasına benzer. Onun konuşmasının bu halden sonra devam ettiği nakledilmediği gibi, bir günlükken yahut bir aylıkken namaz kıldığına dair bir rivâyet de nakledilmiş değildir. Doğuşu esnasından itibaren küçük yaşta konuşmasının, teşbihinin, öğüt verip namaz kılmasının devamı söz konusu olsaydı, şüphesiz ki bu gibi hallerin gizli saklı kalmasına imkân olmazdı. İşte bütün bunlar bu doğrultudaki görüşün tutarsızlığına delâlet etmekte ve bu görüşü ileri sürenin cahilliğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu aynı zamanda Îsa (aleyhisselâm)ın yahudi ve hristiyanların kanaatlerine muhalif olarak beşikte bir bebekken konuştuğuna delildir. Buna delil de bütün fırkaların annesine zina ettiği gerekçesiyle hadd vurulmadığı üzerinde icma etmiş olmalarıdır. Onun zinadan uzak olduğu gerçeği Îsa (aleyhisselâm)ın beşikte bir bebek iken konuşması ile tahakkuk etmiştir.

Bu âyet-î kerîme namazın, zekâtın, anne ve babaya iyi davranmanın bizden önceki ümmetlere ve geçmiş nesillere de farz olduğuna delildir. Bu gibi hususlar hükmü sabit ve değişmez türdendir. Buna dair emirler hiçbir şeriatte nesh edilmiş değildir,

Îsa (aleyhisselâm) son derece mütevazi idi. Ağaç (yaprakları)nı yer, yün ve kıldan dokunmuş elbiseler giyer, toprak üzerinde oturur. Akşamı ettiği yerde uyurdu, meskeni yoktu. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.

4- İşaret Söz Yerine Geçer mi?

İşaret söz söylemekle aynı ayardadır. Sözden anlaşılanı işaret de anlatır. Hern nasıl böyle olmasın ki? Yüce Allah Meryem (aleyhisselâm) hakkında: “Bunun üzerine çocuğa işaret etti” diye buyurmakta ve orada bulunanlar onun maksadını ve ne demek istediğini anlayarak:

“Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz” dediler. Buna dair yeterli açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/41. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

5- Dilsizin Zina İftirası ve Liân Yapması;

Kûfeliler: Dilsizin zina iftirası da, liân yapması da sahih değildir, derler. Benzeri bir görüş en-Nehaî’den de rivâyet edilmiştir. Evzaî, Ahmed ve İshak ta bu görüştedirler. Onlara göre zina iftirası (kazf) ancak sarih zina tabiri kullanılarak sahih olur. Onun anlamına gelecek ifadelerle olmaz. Dilsiz bir kimsenin böyle bir şey söylemesi ise zorunlu olarak mümkün değildir. O halde dilsiz kimse de kâzif (zina iftirasında bulunan kimse) olamaz. Diğer taraftan zina işareti, helal veya şüpheli ilişki kurma işaretinden ayırt da edilemez.

Yine bu görüş sahipleri derler ki: Liân bize göre bir takım şahidliklerdir. Dilsizin şahidliği ise icma ile kabul edilmez. İbnu’l-Kassar der ki: Onların, zina iftirası ancak açık ifade ile sahih olur, şeklindeki sözleri Arapça dışındaki diğer diller ile (yapılması halinde kabul edildiğinden) bâtıldır. Dolayısıyla dilsizin işareti de böyledir. Dilsizin şahidüği hususunda sözünü ettikleri icma’ iddiası da yanlıştır. Çünkü Malik dilsizin şahidliğinin, işaretinin anlaşılması halinde kabul edileceğini ve şahidlik lâfzını kullanmanın yerini tutacağını açıkça ifade etmiştir. Dil ile şahidlikte bulunmaya güç yelirmek halinde ise şahidlik, ancak lâfız ile tahakkuk eder.

İbnu’l Münzir de der ki: Muhalif görüşü savunanlar dilsizin boşamasının, alış-verişlerinin, vesair hükümlerdeki tasarruflarının bağlayıcı olduğunu kabul ediyorlar. Zina İftirasında bulunmanın da böyle olması gerekir. el-Mühelleb dedi ki: Fıkhın bir çok meselesinde işaret, söz söylemekten daha güçlü bile olabilir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Benim peygamber olarak gönderilişim ile kıyâmet şu ikisi gibidirler” Buhârî, Tefsir 79. sûre 1, Rikaak 39, Talâk 25; Müslim, Cumua 43, Fiten 132-135; İbn Mâce, Mukaddime 7, Fiten 25, Dârimî, Rikaak 46; Müsned, V, 92, 103, 108 hadisi buna örnektir. Biz onun peygamber olarak gönderilişi ile kıyâmetin birbirine yakınlığını şehadet parmağı ile orta parmağın birbirlerine olan yakınlığından anlamaktayız. Aklın icmaı ile kabul ettiğine göre; gözle görmek haberden daha kuvvetli olduğunun kabul edilmesi, işaretin bazı konularda söz söylemekten daha güçlü olduğunun da delilidir.

Meryem 31

Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı ve hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.

Diyanet Vakfı
«Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı emretti.»

Kurtubi Tefsiri
“Nerede olursam beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece namaz kılmamı, zekât vermemi emretti.

“Nerede olursam beni mübarek kıldı.” Yani dinde, dine çağırmak ve dini öğretmek hususlarında beni bereketlerle donattı ve faydalı kıldı. et-Tüsterî’nin açıklamasına göre: Beni iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan, sapık kimselere doğru yolu gösteren, mazluma yardım eden, korkup dehşete kapılmış olana kucak açan kıldı.

“Hayatta olduğum sürece namaz kılmamı, zekât vermemi emretti.” Yani -son olarak aktarılan ve sahih olan görüşe göre- mükellefiyet yaşına gelip bunları edâ etmek imkânını bulacağım vakit mutlaka bunları eda edeceğim.

“Hayatta olduğum sürece” ifadesi zarf olarak nasb mahallindedir. Hayatım boyunca… demektir.

Meryem 30

Dedi: Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı.

Diyanet Vakfı
Çocuk şöyle dedi: «Ben, Allahın kuluyum. O, bana Kitabı verdi ve beni peygamber yaptı.»

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ben Allah’ın kuluyum. Bana kitap vermiş ve beni peygamber kılmıştır.

2- Îsa (aleyhisselâm)ın Konuşması:

Denildiğine göre Îsa (aleyhisselâm) süt emmekte idi. Onların konuştuklarını duyunca süt emmeyi bırakıp yüzünü onlara çevirip, sol tarafına dayandı ve sağ işaret parmağı ile onlara işaret edip:

“Ben Allah’ın kuluyum” dedi. Böylelikle onun ilk sözleri yüce Allah’a kulluğunu itiraf etmek, O’nun rubûbiyeti’ni dile getirmek oldu. Bununla kendisinden sonra kendisi hakkında aşırıya kaçacak olanların kanaatlerini de reddetmiş oluyordu. Kendisine verdiğini söylediği kitap ise İncil’dir.

Denildiğine göre; o bu halde iken Allah ona kitabı verdi. Kitabı kavradı ve öğrendi. Ona Âdem’e bütün isimleri öğrettiği gibi peygamberliği de verdi. Oruç tutar ve namaz kılardı. Ancak bu, bundan sonraki başlıkta açıklayacağımız üzere son derece zayıf bir görüştür.

Şöyle de açıklanmıştır: O benim hakkımda -henüz kitap üzerine indirilmiş iken ezelden beri bana kitabı vereceği ve beni peygamber kılacağı şeklinde- hüküm vermiştir. Bu açıklama daha doğru bir açıklamadır.

Meryem 29

Ona işaret etti. Dediler: Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. «Biz, dediler, beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?»

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine çocuğa işaret etti. Onlar: “Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz?” dediler.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Meryem’in İşareti:

“Bunun üzerine çocuğa işaret etti. Onlar: Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz dediler.” (Görüldüğü gibi) Meryem (aleyhisselâm) kendisine verilen konuşmama emrine riayet etmiştir. Bu âyet-i kerimede:

“Gerçekten ben Rahmân’a oruç adadım” (Meryem 19/26) diyerek konuştuğu kastedilmemiştir. Onun işaret ettiği ifade edilmiştir. Bununla yüce Allah ona “de” emrini vermekle işaret etmesini emretmiştir, diyenlerin görüşü de pekiştirilmiş olmaktadır.

Rivâyet edildiğine göre Meryem (aleyhisselâm) bebeğe işaret edince, onlar: Bu kadının bizi hafife alması, bizim İçin zina etmesinden daha ağır bir iştir. Daha sonra da ona dili ile itiraf ettirmek kastıyla:

“Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz” dediler.

Buradaki: “İdi (mealde bulunan)” lâfzından kasıt mazi değildir. Çünkü beşikte olan herkes hakkında bu fiti kullanılacak otursa maksat hal-i hazırda onun beşikte olduğudur.

Ebû Ubeyd ise bu kelimenin burada zâid (fazla) olduğunu söylemiştir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Bizim şerefli olan komşularımız…”

Bu kelimenin burada var olmak ve meydana gelmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Ödeme zorluğu çekmekte olan birisi ise” (el-Bakara, 2/280) âyetinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbnu’l-Enbârî der ki: Bu kelimenin: “Çocuk” kelimesini nasbetmiş iken fazladan geldiğini söylemek mümkün olmadığı gibi; oluş, meydana geliş anlamını ifade ettiğini söylemeye de imkân yoktur. Çünkü oluş ve meydana geliş anlamına kullanılmış olsaydı, burada ayrıca haberine ihtiyaç kalmazdı. Bu gibi durumda mesela; “Sıcaktır denilir ve bu kadarıyla yetinilir. Doğrusu şudur: “… an” kelimesi ceza ve “Olan” kelimesi ise muzari fiil anlamındadır.

İfadenin takdiri de şöyledir: “Beşikte bulunan bir çocukla biz nasıl konuşuruz?” Bu da; “O; Bağış kabul etmeyen bir kimseye ben nasıl bağışta bulunabilirim?” ifadesinin; “… kabul etmez birisine… anlamındadır.” (Görüldüğü gibi) mazi bazen şart cümlesinde muzari anlamında kullanılabilir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Dilerse sana bunlardan daha hayırlı, altından nehirler akan bahçeler verebilen… Allah, yüceler yücesidir.” (el-Furkan, 25/10) âyetinde; “tıp: Dilerse…” şart cümlesindeki bu mazi fiil muzari olarak; takdirindedir.

Yine “her kimin bana bir iyiliği dokunursa, benden de ona onun misli bir iyilik dokunur” cümlesinde kullandığımız mazi; şartı, muzari olarak; takdirindedir.

Burada “beşik”den kasıt denildiğine göre beşiği andıran yüksekçe bir kerevet idi. Bir başka görüşe göre burada beşik anne kucağıdır. Şöyle de açıklanmıştır: Yani biz küçük yaşından ötürü beşikte uyutulması gereken bir bebekle nasıl konuşuruz? Îsa (aleyhisselâm) onların bu sözlerini duyunca yattığı yerden kendilerine:

“Ben Allah’ın kuluyum” dedi. Buna dair açıklamalar bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

Meryem 28

Ey Harun’un kız kardeşi! Ne baban kötü bir adamdı, ne de annen iffetsizdi.

Diyanet Vakfı
Ey Harunun kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.

Kurtubi Tefsiri
“Ey Harun’un kardeşi!; Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da ahlâksız bir kadın değildi. ”

“Ey Harun’un kardeşi” âyetinde geçen “kardeşlik”in anlamı ve “Harun’un kim olduğu hususunda farklı görüşler vardır.

Bir görüşe göre; Mûsa’nın kardeşi olan Harun’dur. Maksat da şudur; Biz seni İbadette Harun gibi zannediyorduk. Nasıl olur böyle bir iş yaparsın? demektir.

Bir başka açıklamaya göre: Meryem, Mûsa’nın kardeşi Harun’un soyundan geliyordu. Ona kardeşlik suretiyle nisbet edilmiş oldu. Çünkü onun soyundandır. Nitekim Temimli olan birisine “Ey Temim’in kardeşi”, Araplardan olan birisine “Ey Arapların kardeşi” denilir.

Bir başka açıklamaya göre: Onun Harun adında baba bir kardeşi vardı. Çünkü bu isim Mûsa’nın kardeşi Harun’un adının bereketinden yararlanmak maksadıyla İsrailoğulları arasında çokça verilen bir isimdi. İsrailoğullarında da örnek bir kişi kabul ediliyordu. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; burada sözü geçen Hanın, o dönemde salih bir zat idi. Öldüğü günü cenazesinde hepsi de Harun ismini taşıyan kırkbin kişi vardı.

Katade de şöyle demiştir: O donemde İsrailoğulları arasında kendisini tamamen yüce Allah’a veren ve Harun diye bilinen âbid birisi vardı. Meryem’i önceleri onun yolunda gittiğinden dolayı onun kardeşi olarak andılar. Çünkü o da ma’bedlerin hizmetlerini görmek üzere vakfedilmişti. Yani, Ey Saliha Kadın! Sen böyle bir iş yapacak birisi değildin.

Ka’b el-Ahbar da mü’minlerin annesi Âişe (radıyallahü anhnha)ın huzurunda şöyle demişti: Meryem, Mûsa’nın kardeşi Harun’un kızkardeşi değildi. Âişe (radıyallahü anhnha) ona: Yalan söyledin, dedi, Ka’b ona: Ey mü’minlerin annesi! Eğer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir şey demişse cihetteki o daha doğru söyler, daha iyi bilir. Aksi takdirde ben bildiğim kadarıyla aralarında altıyüz yıllık bir zaman süresi vardır. Bunun üzerine Âişe (radıyallahü anhnha) sesini çıkarmadı Suyûtî, ed-Durrul-Mensûr, V, 507’de belirttiğine göre linini İbn Ebû Hatim, İbn Şîrîn’den: “Bana haber verildiğine göre Ka’b dedi ki…” şeklinde kaydetmektedir ki; İbn Şiirinin bu rivâyeti kimden naklettiği meçhuldür.

Müslim’in, Sahih’inde el-Muğîre b. Şu’be’den söyle dediği nakledilmektedir: Ben Necran’a vardığımda bana şunu sordular: Sizler “Ey Harun’un kızkardeşi!” diye okuyorsunuz halbuki Mûsa, Îsa’dan şu kadar, şu kadar yıl öncedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna gelince buna dair ona soru sordum. Şöyle buyurdu: “Onlar peygamberlerinin ve kendilerinden önceki salihlerin isimlerini ad olarak veriyorlardı. ” Müslim, Âtlâb 9; Tirmizî, Tefsir 19. sûre 1; Müsned, IV, 252 Bu hadisin Sahih’in dışındaki rivâyet yollarının birisinde de şöyle denilmektedir: Hristiyanlar ona (Muğîre b. Şu’be’ye): Senin arkadaşın Meryem’in Harun’un kızkardeşİ olduğunu iddia ediyor. Halbuki aralarında altıyüz yıllık bir zaman vardır, Muğire ne diyeceğimi bilemedim, dedi ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XVI, 78

Yani burada isimler arasında bir benzerlik olduğu anlaşılıyor. Bundan da peygamberlerin isimlerini vermenin câiz olduğu anlaşılmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Derim ki: Sahih hadis Mûsa ve Îsa ile Harun arasında uzun bir zaman süresi geçtiğini göstermektedir. ez-Zemahşeri der ki: Mûsa, Harun ve Îsa arasında bin yıl yahutta bundan daha fazla bir zaman vardı. O bakımdan Meryem (aleyhisselâm)ın Mûsa ile Harun’un kızkardeşi olduğu düşünülemez. Eğer Mûsa’nın kardeşi Harun’un kızkardeşi olduğu görüşü doğru kabul edilecek olursa o takdirde, es-Süddî’nin açıkladığı şekilde kabul edilebilir. Yani onun neslinden olduğu için ona böyle denilmiş olabilir. Bu da bir kabileye mensub olan bir adama: Ey filanların kardeşi! demeye benzer. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu hadisi de bu kabildendir: “Sudahların kardeşi ezan okumuş bulunuyor. O bakımdan ezanı kim okursa kamet getirecek olan da odur.” Ebû Dâvûd, Salât 30; Tirmizî, Salât 32; İbn Mâce, Ezan 3; Müsned, EV, 1Ö9 Bu da birinci görüştür.

İbn Atîyye der ki: Bir kesim şöyle demiştir: O dönemde ismi Harun olan fâcir bir kişi vardı, Onu ayıplamak ve azarlamak maksİsmi ile onu Harun’a nisbet ettiler. Bu görüşü Taberi zikretmiş olmakla birlikte bunu söyleyenin ismini vermemiştir.

Derim ki: Bunu el-Gaznevî, Said b. Cübeyir’den nakletmektedir. Buna göre o ahlâksızlıkta örnek gösterilecek kadar ileri fâsık bir kişi idi. Ona nisbet edildi. Bunun da anlamı şudur: Senin baban da, annen de bu türden bir iş yapacak kimseler değillerdi. Sen nasıl böyle bir şey yaptın.

Bu gibi ifadeler ise açıkça konuşma seviyesinde ta’riz (üstü kapalı) ifadelerdir. Bize göre bu tür ifadeler haddi gerektirir.

Yüce Allah’ın izniyle bu hususa dair görüşler ve açıklamalar en-Nûr Sûresi’nde gelecektir.

Ancak bu son görüşü sahih hadis reddetmektedir. Hadis bu konuda açık bir nass’tır. Bunun karşısında artık kimsenin söyleyecek bir sözü de yoktur. Hadisin sıhhati konusunda da en ufak bir şüphe söz konusu değildir, Yüce Allah’a hamd olsun.

Amr b. Leca et-Teymî;

“Senin baban kötü bir adam değildi” anlamındaki âyeti; (……..) şeklinde okumuştur.

Meryem 27

Onu taşıyarak kavmine getirdi. Dediler: Ey Meryem! Gerçekten sen çok çirkin bir şey yaptın.

Diyanet Vakfı
Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!

Kurtubi Tefsiri
Onu taşıyarak kavmine götürdü. “Ey Meryem, gerçekten sen görülmedik bir iş yaptın” dediler.

“Onu taşıyarak kavmine götürdü.” Rivâyete göre Meryem (aleyhisselâm) gördüğü mucizeler ile mutmain olarak kalbi yatışıp yüce Allah’ın bu konuda mazeretini açıklayacağını bilince; kavminden ayrılıp çekildiği o uzakça yerden oğlunu taşıyarak götürdü.

İbn Abbâs dedi ki: Güneş doğduğu sırada kavminin yanından ayrıldı, öğlen vakti de beraberinde taşıdığı bir bebek ile yanlarına geldi. Gebe kalması ve doğurması bir gündüzün üç saati içerisinde tamamlandı.

el-Kelbî dedi ki: Kavminin farkına varmadığı bir şekilde doğumunu yaptı, lohusalık dolayısıyla da kırk gün bekledi. Sonra da bebeğini taşıyarak kavminin yanına gitti. Beraberinde bir bebek bulunduğu halde onu görmelerinden ötürü üzüldüler. Çünkü yakınları salih bir aile halkı idi. Bu halini tepkiyle karşılayarak:

“Gerçekten sen görülmedik bir iş yaptın” yani bir kimsenin iftira ortaya atması gibi çok büyük bir şey yaptın “dediler. ”

Mücahid dedi ki: “Pek büyük bir iş”tir. Said b. Mes’ade de: Yani asla görülmedik, olmadık bir iş yaptın demektir, diye açıklanmıştır, ile aynı anlamdadır. Zinadan olma çocuk da iftira olunmuş, görülmedik bir şey gibidir. (O bakımdan ona bu sözleri söylediler). Yüce Allah’ın:

“Elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri” (el-Mümtehine, 60/12) âyeti: Kocalarından olmadığı halele, doğurdukları bir çocuğu kocalarının nesebine ilhak etmek kastını gütmemeleri demektir, “En ileri derecede çalışır, çabalar” anlamındadır. Ebû Ubeyde der ki: “Hayret edilecek ve çok az rastlanılan şey” demektir, el-Ahfeş de böyle açıklamıştır, bu kelimenin hayret edilecek bir şey anlamında olduğunu söylemiştir. (Mastarı olan): ise kesmek demektir. Âdeta harikulade bir iş yahut hayret edilecek ve çok az rastlanılan bir iş olduğundan, sözü kesen (söylenecek söz bırakmayan) bir İş olduğundan dolayı bu manada kullanılır.

Kutrub dedi ki: Bu kelime yeni kaplara verilen addır. Yani sen daha önce hiçbir kimsenin yapmadığı yeni bir şey yaptın demektir.

“Görülmedik bir iş” anlamındaki âyeti Ebû Hayve şeklinde “ra” harfini sakin olarak okumuştur.

es-Süddî ile Vehb b. Münebbih dediler ki: Îsa (aleyhisselâm) beraberinde taşıyarak kavminin yanına gittiğinde İsrailoğulları haberi birbirinden duydular, erkek ve kadınlarıyla toplandılar. Kadınlardan birisi onu dövmek üzere el kaldırdı. Yüce Allah onun vücudunun yarısını kurutu verdi. Bu haliyle oradan taşınıp götürüldü. Bir başkası kanaatimce bu zina etmiştir, dedi. Derhal yüce Allah onu dilsiz yaptı. Bu sefer insanlar onu dövmekten, ona el kaldırmaktan yahut onu rahatsız edici bir söz söylemekten uzak durdular. Önünde alçak sesle ve yumuşak sözlerle konuşmaya koyuldular. Bunun üzerine:

“Ey Meryem! Gerçekten sen görülmedik” pek büyük

“bir iş yaptın, dediler. ”

Şair recez vezninde şöyle demiştir:

“Bana üzerinden bir yıl geçmiş oldukça adi, güvelenmiş,

Kurtlanmış Hacr hurması yedirdi.

Sen onu da çok büyük bir iş kabul ediyordun. “

Meryem 26

Ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen, de ki: Rahman’a oruç adadım, bu gün hiçbir insanla konuşmayacağım.

Diyanet Vakfı
«Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan Allaha oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.»

Kurtubi Tefsiri
“Artık ye, İç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Gerçekten ben, Rahmâna oruç adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmam. ”

Talhâ b. Süleyman’dan rivâyete göre o; “Derilmiş” kelimesindeki “cim” harfini “nûn” harfine tabi kılarak esreli okumuştur. Yani Biz senin için akan küçük ırmakta ve taze hurmada iki fayda takdir ettik: Bunlardan birisi yiyip, içmendir. İkincisi ise gönlünün teselli bulması ve ferahlamasıdır. Çünkü bunların ikisi de mucize idi. İşte yüce Allah’ın:

“Artık ye, İç, gözün aydın olsun” âyetinin anlamı da budur. Yani sen derilmiş taze hurmadan ye, akan sudan iç, peygamber olan evladını görmekle de gözün aydın olsun.

“Aydın olsun” kelimesi “kaf” harfi üstün olarak okunmuş olup Cumhûrun kıraati böyledir. et-Taberî ise “kaf” harfi esreli olarak okumayı da nakletmektedir ki; bu Necidlilerin şivesidir. Bu fiilin mûzârisi “kaf” harfi esreli de söylenir, ötreli de kullanılır. “Allah gözünü aydın etti, onun gözü de aydın oldu” demektir. Bu kelime soğuk anlamına gelen; den alınmıştır. Diğer taraftan sevinç gözyaşı serindir, keder gözyaşı da sıcaktır. Bazıları bu görüşün zayıf olduğunu belirterek şöyle demişlerdir: Bütün gözyaşları sıcaktır. “Allah gözünü aydın etti” ifadesi Allah onun gözüne karar ve sükun buluncaya kadar sevdiği şeyleri görmeyi nasip etmekle ona huzur ve sükûn verdi, demektir, “Filan kişi benim gözbebeğimdir, tabiri ona yakın olmakla benim ruhum huzur ve sükûn bulur, demektir.

eş-Şeybâni der ki:

“Gözün aydın olsun” âyeti, uyu anlamındadır. Yemeye, içmeye ve uyumaya onu teşvik etmiştir.

Ebû Amr der ki: “Allah gözünü aydın etti” ifadesi ona uyku verdi ve uykusuzluğunu giderdi, demektir.

“Gözün” temyiz olarak nasb edilmiştir. Bu; “Gönlün hoş olsun” demeye benzer. Gerçekte fiil, göze ait olmakla birlikte burada fiil göz sahibine nakledilmiş bulunmaktadır. Gerçek manada fail olan bir kelime ise tefsir (temyiz) olarak nasb edilmiştir. “Gönlüm hoş oldu, her tarafım yağ doldu, her tarafımdan ter boşandı” ifadeleri de bunun gibidir. Buna benzer ifadeler pek çoktur.

“Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Gerçekten ben Rahmâna oruç adadım” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız.

1- “Birisini Görürsen… ”

“Görürsen’in aslı (te’kid ve cezmden önce): şeklindedir. Burada hemze hazfedilip fethası “re” harfine nakledildiğinden; şekline dönüşmüştür. Daha sonra birinci “ya” harfi harekeli olduğundan kendisinden önceki harf de meftuh olduğundan “elife kalb edilmiştir. Bu sefer birisi “ya”dan “elife dönüşmüş olan harf, diğeri müenneslik “ya “sı olmak üzere iki sakin harf arka arkaya gelince, iki sakinin arka arkaya gelişi dolayısıyla “elif” hazfedilince oldu. Sonra da cezm alâmeti olarak “nün” hazfedildi. Çünkü; “… se” şart edatıdır. ise sıladır. Geriye; kaldıktan sonra şeddeli te’kid “nûn”u girmiştir. Bu sebebten de iki sakin arka arkaya geldiğinden te’nis “ya”sı esreli olmuştur. Çünkü şeddeli “nûn” birisi sakin tılan iki “nun” demektir. O bakımdan fiil; haline gelmiştir. İbn Düreyd’in şu mısraında da böyledir:

“Sen benim başımın renginin… e benzediğini görüyorsan”

el-Efveh’in şu mısraında da benzer bir şekilde kullanılmıştır:

“Sen eğer başımı… küçümsediğini görürsen”

Burada “nun”un gelmesi; tevtiesi (zemin hazırlaması) dolayısıyladır. Nitekim kasem “lâm”ının gelmesi dolayısıyla da böyle bir “nun” gelir.

Talha, Ebû Ca’fer ve Şeybe ise; şeklinde “ya” harfini sakin “nûn” harfini üstün ve şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebû’l-Feth, bu şâz bir kıraattir, demiştir.

2- Konuşmamak Suretiyle Oruç Tutmak ve Hazret-i Meryem’in Suskunluğu:

Şanı yüce Allah’ın:

“De ki: Gerçekten ben… adadım” âyeti şartın cevabını teşkil etmektedir ki, bunda takdirî bazı ifadeler de vardır. Yani; eğer birisi sana çocuğun hakkında soru soracak olursa sen: “De ki: Gerçekten ben Rahmân’a oruç” yani konuşmamayı “adadım.” Bu şekildeki açıklamayı İbn Abbâs ve Enes b. Malik yapmıştır. Ubeyy b. Ka’b’ın kıraatinde: “Gerçekten ben Rahmân’a konuşmamak suretiyle oruç adadım” şeklindedir. Bu, Enes’ten de rivâyet edilmiştir. Yine ondan “vav”lı olarak; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. İki lâfzın (yani rivâyetin) farklı oluşu, bu fazlalığın Kur’ân’ın bir lâfzı olarak değil, tefsir olarak zikredilmiş olduğunu göstermektedir. Burada “Savm; oruç” ile birlikte “vav” harfinin (Enes’ten gelen ikinci rivâyette olduğu gibi) getirilmesi halinde, bu susmanın oruçtan ayrı bir şey olduğunu kabul etmek imkânı vardır. Ancak hadis ehlinden ve dil ravilerinden gelen ve birbirini destekleyen haberler Savın, susmanın kendisi olduğu şeklindedir. Çünkü Savm, ahkayr mak anlamına gelmektedir. Susmak (samt) ise konuşmakta uzak durmak anlamındadır.

Bunun bilinen oruç olduğu da söylenmiştir. Onlar oruçlu oldukları gün işarette bulunmaları müstesna konuşmamakla da yükümlü idiler. Enes (radıyallahü anh)ın “vav” ile okuyuşu buna göre açıklanır. Diğer taraftan oruç tuttukları gün konuşmamak yükümlülüğü adakla birlikte söz konusu olurdu. Nitekim bizim ümmetimizden herhangi bir kimse Beytullah’a yürüyerek gitmeyi adayacak olursa bu, onun hac yahut umre kastı ile ihrama girmesini gerektirir.

Bu âyet-i kerîmenin anlamı şudur: Yüce Allah, Meryem (aleyhisselâm)a, Cibril (aleyhisselâm) -yahut az önce geçen görüş ayrılıklarına binaen oğlu- vasıtası ile insanlarla konuşmaktan uzak durmasını ve bu konuda utanmasının önlenmesi için de oğluna işi havale etmesini ve böylelikle mucizenin açıkça ortaya çıkarak, mazur olduğunun kesinlikle ortaya çıkmasını sağlamasını emretmişti.

Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre âyet-i kerîmede geçen bu lâfızları söylemesi, kendisine mubah kılınmıştı. Cumhûrun kabul ettiği görüş budur. Bir kesim de şöyle demiştir; “De” emri sözlü olarak değil, işaretle bunu anlat demektir.

Zemahşerî der ki: Bu görüşe göre sefih (şirret) kimselere karşı susmak vaciptir. İnsanların en zelillerinden birisi de, kendisine karşı şirretlik edecek kendisi gibi şirret birisini bulamayan şirret kimsedir.

3- Hiçbir İnsanla Konuşmamayı Adayan Kimsenin Hükmü:

Hiçbir insanla konuşmamayı adayan bir kimsenin bu adağı Allah’a yakınlaşma (kurbet)dır. O bakımdan bu adağını yerine getirmesi gerekir, denilebileceği gibi: Bu bizim şeriatimizde câiz değildir. Çünkü böyle bir adak hareket alanını daraltır ve nefse azaptır. Bir kimsenin güneşte ayakta durmayı vb. şeyleri adamasına benzer. Buna göre bizim şeriatimizde değil de onların semtinde susmayı adamak caizdi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. İbn Mes’ûd böyle bir adakta bulunan kimseye konuşmasını emretmiştir, doğru olan da budur. Çünkü Ebû İsrail ile ilgili Buhârî’nin İbn Abbâs’tan rivâyet ettiği hadis bunu gerektirmektedir. Hazret-i Peygamber, hutbe irâd etmekte iken bir adamın güneşte ayakta dikildiğini gördü. Durumunu sorunca, adının Ebû İsrail olduğu ve konuşmamak, oruç tutmak, güneşte durmak ve oturmamak üzere adakta bulunduğu cevabını alır, Hazret-i Peygamber; orucunu devam ettirmesi dışında diğer hususlardan vazgeçmesini emretmelerini buyurur. Buharî, Eyinân 31; Ebû Dâvûd, Eymân 19; İbn Mâce, Keffârât 21; Muvattâ, Nüzûr 6; Müslim, IV, 1681.

İbn Zeyd ve es-Süddî der ki: Onların sünnetinde oruç hem yemekten hem de konuşmaktan uzak durmayı gerektiriyordu.

Derim ki: Bizim oruç tutmaktaki sünnetimiz (yolumuz) ise çirkin sözler söylemekten uzak durmaktır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse oruçlu olduğu vakit çirkin söz söylemesin, cahillik etmesin. Bir kimse onunla çarpışmaya yahut onunla sovüşmeye gelirse, o: Gerçek şu ki ben oruçluyum, desin. ” Buhârî, Savm 2; Müslim, Siyam 163; Ebû Dâvûd, Savm 29; Nesâî, Siyam 42; Muvatta’’, Siyam 57; Müsned, II, 245, 257, 273, 313, 462, 465, 504.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim yalan ve kötü söz söylemeyi ve onun gereğince amel etmeyi terketmeyecek olursa o kimsenin yemesini, içmesini terketmesine Allah’ın bir ihtiyacı yoktur. ” Buhârî, Savm 8, Edeb 51; Ebû Dâvûd, Savm 26; Tirmizî, Savm 16; İbn Mâce, Sivâm 21

Meryem 25

Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele, üzerine taze olgun hurmalar dökülecektir.

Diyanet Vakfı
«Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.»

Kurtubi Tefsiri
“O kuru hurma ağacını kendine doğru salla! Senin üzerine derilmiş, taze hurma düşecektir. ”

“O kuru hurma ağacını kendine doğru salla! Senin üzerine derilmiş taze hurma düşürecektir. Artık ye, iç, gözün aydın olsun…” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Hurma Ağacının ve Hurmanın Mahiyeti:

Yüce Allah, Meryem (aleyhisselâm)a hurma kütüğünü “salla!” emrini vererek, ona ölü hurma kütüğünü canlandırmakla, ölüleri diriltmek şeklinde ortaya çıkan bir başka belgeyi gösterdi.

Yüce Allah’ın;

“Kuru hurma ağacı kütüğünü” “be” harfi te’kid için fazladan gelmiştir. Mesela; “Dizginleri tut, elini ver” demek gibi. Yüce Allah’ın:

“Tavana bir ip bağlasın” (el-Hac, 22/15) âyetinde de “be” harfi bu şekildedir.

Âyetin: Sen hurma ağacının üzerinde bulunan taze hurmayı kendine doğru silkele, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Düş(ür)ecektir” kelimesini şeklindeki okuyuşta iki “te”den birisi “sin” harfine idğam edilmiştir.

Hamza ise; şeklinde şeddesiz olarak okumuş olup, başkasının “sin” harfine idğam ettiği “te”yi de hazfetmiştir.

Âsım ise Hafs’ın rivâyetine göre “te” harfini ötreli, şeddesiz ve “kaf” harfini esreli olarak okumuştur.

İki “te” harfi izhar edilerek; dîye okunduğu gibi;şeklinde “ya” harfi ile ve (ondan sonra gelen) “te” harfi(nin “sin” harfine) idğamı ile de okunmuştur. Ayrıca; şeklindeki okuyuşlar da vardır. “Te” harfi ile okumalarda kasıt hurma ağacıdır, “ya” harfi ile okumalarda kasıt hurma ağacının kütüğüdür. İşte toplam dokuzu bulan bu kıraatlerin hepsini de ez-Zemahşerî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmiş bulunmaktadır.

“Taze hurma” kelimesi “sallama” emri ile nasb edilmiştir. Yani sen bu kuru hurma ağacı kütüğünü sallayacak olursan, üzerine derilmiş taze hurma düşecektir.

Özetle söyleyecek olursak; bu kelimenin nasb edilme sebebi kıraatlerin manalarına uygun olarak değişiklik gösterir. Bir seferinde fiil hurma ağacının kurumuş kütüğüne isnad edilirken, bir seferinde sallamaya, bir diğer seferinde ise hurma ağacının kendisine İsnad edilmektedir.

“Derilmiş” âyeti derilmeye hazır, olgunlaşmış ve yenilebilecek hurma, demektir. Bu da; “Meyveyi devşirdim, topladım” ifadesinden gelmektedir.

İbn Mes’ûd’dan rivâyete göre o “Senin üzerine derilmeye hazır taze ve bernî türünden bir hurma düşürecektir” diye okumuştur.

Mücahid dedi ki: “Derilmiş taze hurma” ile kastedilen acve türü diye bilinen hurmadır.

Abbas b. el-Fadl dedi ki: Ben Ebû Amr b. el-Alâ’ya yüce Allah’ın:

“Taze hurma” âyetinin mahiyeti hakkında soru sordum da o bana: Tam devşirilmeye hazır, yenilmeye elverişli, diye cevap vermiş ve bunu şöyle açıklamıştı. Kuru olmayan, onu toplamak isteyenin de elini uzattığı zaman uzak düşmeyen demektir. Sahih olan da budur.

el-Ferrâ’ dedi ki: İle eşanlamlı (derilmiş anlamında)dır. O bununla bu kelimenin iki halinin,ile Oun maktul anlamına; ile un da; yaralı anlamına gelmesine benzediği kanaatindedir. el-Ferrâ”dan başkası ise şöyle demiştir: bir tek hurma ağacından koparılıp, bittiği yerden alınmış olan hurma, demektir. Bunlar (görüşlerine delil olarak da) şu beyti nakletmektedirler:

“Verimi pek bol bahçelerde olgun meyveler ve meyvelerinin

Kopartılıp, alınması yakın (yüksekte olmayan) ağaçların dalları…

İbn Abbâs dedi ki: Bu, içi boşalmış bir hurma kütüğü idi, Bunu sallayınca kütüğün üst taraflarına baktı, aniden dallarının çıkmış olduğunu gördü. Dallarına baktı, bu sefer dallardan hurma tomurcuklarının çıktığını gördü. Sonra yeşerdi, arkasından sarardı, daha sonra kızardı ve yeni olgunlaşmış hurma haline geldi, arkasından taze hurma oluverdi, Bütün bunlar bir göz açıp kapayıncaya kadar tamamlandı. Taze hurmalar onun önüne, hem de hiçbir şekilde yara bere almadan dökülmeye başladı.

2- Rızık Talebi îçin Çalışmak:

Bazıları bu âyet-i kerîmeyi şuna delil göstermişlerdir; Rızık her ne kadar kesin ise de, yüce Allah Âdemoğlunu elinden geldiğince rızık için çalışmakla görevlendirmiştir. Çünkü o, Meryem (aleyhisselâm)a bir mucize vermek için hurma ağacını sallamasını emretti, Halbuki onu sallamaksızın mucize daha ileri çapta olacaktı.

3- Rızkın Elde Edilmesi İçin Çalışma Yükümlülüğü:

Rızkın kazanılması için çalışma yükümlülüğü ve buna dair emir yüce Allah’ın kullarındaki bir sünnetidir. Bu -zâhidlik taslayan bir takım cahillerin söylediklerinin aksine- tevekküle de aykırı değildir. Bu manadaki açıklamalar ve bu husustaki görüş ayrılıkları da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Halbuki daha önceden rızkı kendisine, rızık kazanmak için herhangi bir yola başvurmaksızın geliyordu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Zekeriyyâ ne zaman onun yanına mihraba girdiyse, yanında bir rızık buluyordu.” (Âl-i İmrân, 3/37) Doğum yapınca hurma ağacım sallaması emredildi.

İlim adamlarımız derler ki: Kalbinde hiçbir düşünce yokken Allah da onun bedenini yorulmaktan kurtardı. Ancak Îsa’yı doğurup onun sevgisi kalbinde yer edince iç dünyası da onun hakkında ve onun durumu ile meşgul olunca, bu sefer rızkını kazanma işini O’na havale etti ve kulları hakkında geçerli olan sebeblere yapışmak şeklindeki ilâhî sünnete göre davranmasını emretti. .

Taberî, İbn Zeyd’den naklettiğine göre Îsa (aleyhisselâm) annesine; Üzülme, demiş. Annesi ona: Benim kocam da yok, kimsenin cariyesi de olmadığım halde ve sen benimleyken nasıl olur da üzülmeyeyim? İnsanlara karşı ileri sürebileceğim herhangi bir mazeretim var mı ki? “Keşke bundan önce ölseydlm de büsbütün unutulsaydun, dedi” Îsa (aleyhisselâm) ona: Ben senin ayrıca konuşmana gerek bırakmayacağım, dedi.

4- Meryem (aleyhisselâm)ın Yediği ve Lohusalara Uygun Yiyecekler:

er-Rabi b. Haysem dedi ki: Bu âyet-i kerîme dolayısıyla bana göre lohusa kadının en iyi yiyeceği taze hurmadır. Yüce Allah eğer lolvusa kadın için taze hurmadan daha iyi bir şey olsaydı, şüphesiz onu Meryem’e yedirirdi.

Bundan dolayı da: Ta o zamandan bu yana lohusalara hurma yedirmek adet olagelmiştir. Tahnîk (yeni doğmuş çocuğun ağzına çalınan çiğnenmiş az miktardaki hurma) için de böyledir.

Denildiğine göre kadının doğum yapması zorlaşacak olursa, en iyisi ona taze hurma yedirmektir. Hastaya da baldan faydalı bir şey yoktur. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.

İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: Yüce Allah:

“Derilmiş taze hurma” diye buyurmuştur. Bu da dalındaki hurma meyvesinin altından delinmeksizin ve bozulmaksızın kendiliğinden olgunlaşması demektir. Dalındaki hurmanın olgunlaşması için böyle bir uygulama mekruhtur. Malik bununla bu işin, bir meyvenin vaktinden önce olgunlaşmasını çabuklaştırmak olduğunu ve kimsenin böyle bir iş yapmaya kalkışmaması gerektiğini, birisi bunu yapacak olursa bu halinin o meyvenin satılmasını câiz kılmayacağını ve olgunlaşmış olduğu hükmünü taşımayacağını anlatmak istemiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/99. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Meryem 24

Aşağısından ona seslendi: Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir dere yaptı.

Diyanet Vakfı
Aşağısından (İsa yahut melek) ona şöyle seslendi: «Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir.»

Kurtubi Tefsiri
Ona aşağısından: “Üzülme, Rabbin senin altında küçük bir ırmak akıttı” diye seslendi.

“Ona aşağısından… seslendi” âyetindeki; lâfzının “mim” harfi hem üstün hem de esreli olarak okunmuştur. Meal esreli okunuşuna göredir, üstün okuyuşa göre: Aşağısında bulunan kimse ona seslendi, demek olur.

İbn Abbâs dedi ki: “Kimse”den kasıt Cibril’dir, Îsa (aleyhisselâm) annesi kavminin yanına getirinceye kadar hiç konuşmadı. Alkame, ed-Dahhak ve Katade böyle demiştir. İşte bu durum, bu işin yüce Allah’ın pek büyük bir muradı bulunduğu olağanüstü işlerden bir iş olduğuna dair Meryem’in lehine tanıklık eden bir belgedir, Yüce Allah’ın:

“Üzülme” âyeti da ona seslenilen sözün mahiyetini açıklamaktadır. Bu da; doğum yaptın diye üzülme, demektir.

“Rabbin senin altında küçük bir nehir yarattı” âyetinde geçen “seriy” den kasıt Îsa (aleyhisselâm)dır. Çünkü seriy, pek büyük özellikleri bulunan ve efendi demektir. el-Hasen der ki: Allah’a yemin olsun ki o gerçekten “seriy” bir adam idi. tabiri ise; filân filâna lütuf ve İkramda bulundu, anlamındadır. “Filan kişi oldukça şerefli bir kavme mensub, şerefli bir kimsedir” demektir.

Cumhûr ise (burada geçen seriy kelimesinin mealde olduğu gibi); hurma kütüğünün yakınındaki su arkma işaret olduğunu söylemiştir. İbn Abbâs dedi ki: Bu, suyu kesilmiş küçük bir ırmak idi. Yüce Allah bunu Meryem için yeniden akıttı. Irmak (yatağın)a bu ismin veriliş sebebi, suyun içinde akmasından dolayıdır. Şair der ki:

“O tek kulplu bir kovadır, ondan su çeken kimsenin

Küçük ırmaktan su içtiği vakit, yana yatarak ses çıkarır.”

Şair Lebid de şöyle demektedir:

“Her ikisi ırmağın ortasına doğru ilerlediler ve ayıkladılar,

Üzerini misk otu kaplamış bir pınarı otlardan ve sazlardan. ”

Ona seslenenin Îsa (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. Bu da bir mucize, bir âyet (alâmet ve belge) olup onun kalbine de sükûn vermek içindi. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir.

İbn Abbâs İse; “Ona alt tarafından… bir melek seslendi” diye okumuştur.

İlim adamları dedi ki; Cibril (aleyhisselâm); Meryem’in üzerinde bulunduğu yerden daha alçakça bir yerde idi.

Meryem 23

Doğum sancısı onu hurma ağacının gövdesine getirdi. Dedi: Keşke bundan önce ölmüş olsaydım ve unutulup gitseydim.

Diyanet Vakfı
Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. «Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!»

Kurtubi Tefsiri
Sonunda doğum sancısı onu kuru bir hurma ağacına dayanmaya mecbur etti. “Keşke bundan önce ölseydim de büsbütün unutulsaydım” dedi.

“Sonunda doğum sancısı onu kuru bir hurma ağacına dayanmaya mecbur etti” âyetindeki:

“Onu mecbur etti” fiili; “Geldi” fiilinin hemze ile müteaddi (geçişli) kılınmış şeklidir. Bu anlamı vermek üzere meselâ Filan yere gelmesini sağladı, gelmek zorunda bıraktı” denilir.

Nitekim; “Onu götürdü, gitmek zorunda bıraktı” kullanımı da bu şekildedir. Şubeyi İbn Atiyye, el-Muharrar…, XI, 20-21’de: “Şibl b. Azra” şeklindedir. ile Âsım’dan rivâyete göre o bu kelimeyi; şeklinde -aniden karşı karşıya kalmak anlamındaki- len gelen bir fiil olarak okumuştur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Doğum sancısı onu aniden kuru bir hurma ağacının yanına getirdi, demek olur.

Ubeyy’in, Mushaf’ında ise; “Doğum sancısı onu… dayanmaya mecbur edince… ” şeklindedir. Züheyr der ki;

“Ve Bize ulaşmak maksadıyla yola koyulmuş bir komşu ki,

Korku ve ümit onu (Bize) gelmek zorunda bıraktı.”

Cumhûr -“Doğum sancısı” anlamındaki-: kelimesini “mim” harfini üstün olarak okumuştur. İbn Kesîr’den gelen rivâyete göre ise o bunu esreli okumuştur ki; bu da doğum sancısı ve ağrıları demektir.

“Kadın doğum sancı ve ağrılarını çekti, çeker, doğum sancısı, doğum sancısı çekmek” demektir, “Doğumu yaklaşmış dişi deve” anlamındadır.

“Kuru bir hurma ağacına dayanmaya… ” âyeti da, onun gebe bir kadının doğum ağrıları dolayısıyla tutunacak bir şeye ihtiyaç duyması gibi, dayanacak ve tutunacak bir şey aramış gibi olduğuna İşarettir. “Üzerinde herhangi bir dal ve yaprak bulunmayan çölün ortasında kurumuş hurma gövdesi kütüğü” demektir. Bundan dolayı sadece; Hurma ağacına dememiştir.

“Keşke bundan önce öleydim de…” Dindarlığı bakımından şu iki sebeb dolayısıyla ölümü temenni etti:

1-O dine bağlılığı noktasında kendisi hakkında kötü zanlarda bulunulacağından ve ayıplanarak bundan dolayı fitnelere maruz kalacağından korktu.

2-Kendisi sebebiyle bir takım kimseler ona iftiraya kalkışmasını, kendisine zina nisbetinde bulunmasını İstememiştir. Çünkü böyle bir şey, kişiyi helâk eder.

Bu şartlar çerçevesinde ölümü temenni etmek, câiz olur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar -yüce Allah’a hamd olsun ki- Yusuf Sûresi’nde (12/101. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Duyduğuma göre Meryem (aleyhisselâm): Ey Allah’tan başka kendisine ibadet olunacak kişi çık, diye bir ses duymuş. O da bundan dolayı üzülerek: “Keşke bundan önce ökeydim de büsbütün unutulsaydun, dedi” âyetindeki “unutulan şey” anlamındaki (sonradan İkinci kelimenin) “nûn” harfi esreli okunuşuna göre, buradaki “Büsbütün unutulmak”: Arapça’da unutulmaya lâyık ve kaybolunmasından ötürü rahatsız olunmayan değersiz şey demektir. Yolcu bir kimsenin küçük bir kazığı, bir ip parçasını vb. unutması gibi. Yine, Araplardan nakledildiğine göre; konakladıkları bir yerden ayrılmak istedikleri vakit: “Unutmanız muhtemel şeylere dikkat ediniz” derlermiş. Buradaki; kelimesi, in çoğulu olup değersiz ve unutulabilecek türden şeyler demektir. el-Kumeyt’in şu beyiti de bu kabildendir:

“Kudaalılar bizleri Kelp (oğulların)a bir köprü mü kılacak?

Halbuki ben Meadlılar arasında önemsiz bir kimse olmadığım gibi,

o ulara sonradan katılmış bir kimse de değilim. ”

el-Ferrâ’ der ki: Bu kelime kadının hastalığı esnasında kullandığı ve attığı bez parçalan demekcir. Buna göre Meryem’in: “Büsbütün unutulsaydım” sözleri bir kenara atılmış bir ay hali bezi (gibi) olsaydım, anlamındadır. kelimesi “nün,” harfi üstün olarak da okunmuştur. (Esreli okuyuş ile) bunlar iki ayrı söyleyiştir. “Engel, tek” kelimelerinde olduğu gibi,

Muhammed b. Kâ’b el-Kurazî ise bunu hemzeli olarak ve “nün” harfi de esreli olarak: diye okumuştur. Nevf el-Bikâlî ise “nün” harfini üstün ve hemzeli olarak şeklinde; yüce Allah’ın ecelini ertelemesi anlamındaki kökten gelir gibi okumuştur. Bunu Ebû’l-Feth ve ed-Dânî, Muhammed b. Ka’b’dan da nakletmişlerdir.

Ebû Bekr b. Habib ise şeklinde hemzesiz olarak “sin” harfini şeddeli ve “nün” harfini üstün okumuştur.

Taberî’nin Meryem kıssası ile ilgili olarak naklettikleri arasında şu da vardır: Meryem (aleyhisselâm), Îsa (aleyhisselâm)a gebe kalınca kızkardeşi (ablası da) Yahya’ya gebe kalmıştı. Ablası onu ziyarete geldiğinde: Ey Meryem, benim gebe kaldığımın farkında mısın? diye sormuştu. [Meryem de ona: Benim de aynı şekilde gebe olduğumun farkında mısın? Dedi. Köşeli parantez içindeki ifadeler: Taberî, Câmiu’l-Beyân, XVI, 63’den. Ablası ona: Ben karnımdakinin senin karnındakine secde ettiğini hissediyorum. Çünkü rivâyete göre ablası karnındaki ceninin başını Meryem’in karnına doğru döndürdüğünü hissediyordu. es-Süddî dedi ki: İşte yüce Allah’ın:

“Muhakkak Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi (Îsa’yı) doğrulayıcı bir efendi, nefsini sakındıran ve salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya’yı müjdeler.” (Âl-i İmrân, 3/39) âyetinde de buna işaret vardır.

Yine Taberî’nin onun kıssası ile ilgili olarak zikrettikleri arasında şu da vardır; Meryem (aleyhisselâm), Yusuf en-Neccâr (marangoz) diye bilinen İsrailoğullarından birisi ile birlikte bulunduğu yerden kaçmıştı. Bu kişi onunla birlikte mescidde hizmetkârlık ediyordu. Taberî bu konuda uzun uzadıya açıklamalarda bulunur.

el-Kelbi dedi ki: Yûsuf’a -ki ona zinadan gebe kaldığı söylenmişti- şöyle denildi: Şimdi hükümdar onu öldürecek. Bunun üzerine Yusuf onunla kaçtı. Yolda Meryem’i öldürmek istedi. Cibril (aleyhisselâm) ona gelerek: Bu Ruhu’l-Kudüs’ten dolayı böyledir, dedi.

İbn Atiyye der ki: Bütün bunlar zayıf iddialardır. Bu kıssa ayrıca onun gebe kalmış olmasını ve kadınların alışılmış şekildeki gebelik döneminin devam ettiğini gerektirmektedir. Sekizinci ayda Îsa’yı doğurduğuna dair rivâyetler birbirini desteklemektedir. Bu görüşü İkrime ifade etmiştir. İşte bundan dolayı Îsa (aleyhisselâm)ın bu özelliğini korumak üzere sekizinci ayda doğan çocuklar yaşamazlar. Dokuzuncu ayda doğurduğu söylendiği gibi, altıncı ayda doğurduğu da söylenmiştir. Ancak bizim İbn Abbâs’tan zikrettiğimiz rivâyet daha sahih ve daha güçlüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Meryem 22

Ona hamile kaldı, onunla uzak bir yere çekildi.

Diyanet Vakfı
Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.

Kurtubi Tefsiri
Derken ona hamile kaldı. Onunla yalnız başına uzak bir yere çekildi.

“Onunla yalnız başına uzak bir yere çekildi.” Yani gebe kaldığı yavrusu ile birlikte uzakça bir yere ayrılıp, gitti. İbn Abbâs dedi ki: Vadinin en uzak yerine gitti, Bu ise Beyt Lahm vadisidir. Bu vİsmi ile İlyâ arasında dört millik bir mesafe vardır. Kavminin kendisini kocasız çocuk doğurması dolayısıyla ayıplayacağından kaçmak için uzaklaşmıştı.

İbn Abbâs der ki: O gebe kalmakla birlikte derhal onu doğurdu.

İfadenin zahirinden anlaşılan da budur. Çünkü yüce Allah, gebe kaldığını bildirmesinin akabinde kavminden uzakça bir yere çekildiğini haber vermektedir. İleride geleceği üzere başka görüşler de vardır.

Meryem 21

Dedi: Öyledir. Rabbin dedi ki: O bana kolaydır. Ve onu insanlara bir ayet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, kesinleşmiş bir iştir.

Diyanet Vakfı
Melek: Öyledir, dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Evet Durum dediğin gibidir. Fakat, Rabbin: O, Bana kolaydır. Biz onu İnsanlar için bir âyet ve Biz’den bir rahmet kılacağız, diye buyurdu. Buna dair hüküm verilmiş, bitmiştir. ”

“Biz onu insanlar İçin bir âyet” kudretimize dair hayrete düşürücü bir belge

“ve” ona îman eden kimseler için

“bir rahmet kılacağız.” âyetinde:

“Biz onu… kılacağız” âyetindeki “lâm”, hazfedilmiş bir fiile taalluk etmektedir. Yani, Biz onu… olmak üzere yaratacağız, anlamındadır.

“Buna dair hüküm verilmiş, bitmiştir.” Levh-i Mahfuz’da yazılmış ve tak dir edilmiştir.

Meryem 20

Dedi: Bana nasıl oğlan olur? Bana bir beşer dokunmamıştır ve ben iffetsiz de değilim.

Diyanet Vakfı
Meryem: Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Meryem dedi ki: “Bana hiçbir insan eli değmemiş İken ve ben iffetsiz de olmadığıma göre benim nasıl bir oğlum olabilir?”

“Dedi ki: Bana hiçbir insan eli” nikâh yoluyla

“değmemiş iken ve ben iffetsiz” zaniye

“de olmadığıma göre; benim nasıl bir oğlum olabilir?” Meryem (aleyhisselâm)ın burada bunu söz konusu etmesi te’kid içindir. Çünkü onun “bana İnsan eli değmemiş” ifadesi, helâl ve haram bütün yollan kapsar.

Şöyle de açıklanmıştır: O yüce Allah’ın kudreti dışında herhangi bir şey görmüş değildir. Ancak bu çocuğun nasıl olacağını öğrenmek istemişti: Gelecekte evlenecek ve kocasından mı çocuğu olacak yoksa yüce Allah bunu vasıtasız alarak mı yaratacaktı?

Rivâyete göre Cibril (aleyhisselâm) ona bu sözleri söyledikten sonra gömleğinin yakasına ve yenine üfleyiverdi. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.

İbn Abbâs der ki: Cibril (aleyhisselâm) parmağı ile gömleğinin kolunu yakaladı ve ona üfledi. Derhal Îsa (aleyhisselâm)a gebe kaldı.

Taberî dedi ki: Hristiyanlar, Meryem (aleyhisselâm)ın, Îsa (aleyhisselâm)a onüç yaşında iken gebe kaldığını, Îsa (aleyhisselâm)ın göğe kaldırılıncaya kadar otuziki yıl ve bir kaç gün dünyada kaldığını, Meryem (aleyhisselâm)ın onun göklere kaldırılmasından sonra altı yıl daha yaşadığını iddia ederler, Buna göre Meryem (aleyhisselâm) elli küsur yaşında vefat etmiş demektir.

Meryem 19

Dedi: Ben yalnızca Rabbinin elçisiyim, sana tertemiz bir oğlan vermek için.

Diyanet Vakfı
Melek: Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim, dedi.

Kurtubi Tefsiri
O da dedi ki: “Ben ancak senin Rabbinin gönderdiği elçisiyim. Sana temiz bir oğul vermeye geldim.”

“O” Cibril (aleyhisselâm):

“da dedi ki: Ben ancak senin Rabbinin gönderdiği elçisiyim. Sana temiz bir oğul vermeye geldim.” Burada

“oğul vermeyi (hibe)” kendi tarafından diye ifade etmesinin sebebi, ona bunu haber verenin kendisi oluşundan dolayıdır.

Verş, Nâfi’den rivâyetle: “Beni Allah sana bir oğul versin diye gönderdi” anlamını verecek şekilde; diye okumuştur.

“Vereyim diye” şeklindeki hemzeli okuyuşun manaya hamledilmesi gerektiği de söylenmiştir. Yani (yüce Allah buyurdu ki); Ben onu (Cebrâîl’i) sana bir oğul vereyim, diye gönderdim, demektir. Diğer taraftan hemzesiz olarak “ya” İle (Nafi’in) okuyuşunun hemzeli anlamında olması, sonradan hemzenin hafifletilmiş olması ihtimali de vardır.

Meryem onun bu sözlerini işitince; bunun hangi yotla gerçekleşeceğini sormak üzere:

Meryem 18

Dedi: Gerçekten ben senden Rahman’a sığınırım, eğer takvalı isen.

Diyanet Vakfı
Meryem dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Allaha sığınırım! Eğer Allahtan sakınan bir kimse isen (bana dokunma).

Kurtubi Tefsiri
“Senden Rahmân’a sığınırım. Eğer takva sahibi bir kimse isen” dedi.

“Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer takva sahibi” yani Allah’tan korkan takvalı

“bir kimse isen, dedi.”

el-Bikâlî der ki: Cibril (aleyhisselâm), şanı yüce ve mübarek Rahmân’ın anılışından dolayı dehşetinden geri çekildi.

es-Sa’lebî dedi ki: “Takî (mealde: Takva sahibi bir kimse)” salih bir insan idi, Bu işine hayret ederek ondan Rahmân’a sığındı,

“Takî” kelimesinin “mef’ûl” anlamında fail vezninde olduğu söylenmiştir. Yani eğer sen kendisinden sakınılması gereken birisi isen, senden Allah’a sığınırım, demektir.

Buhârî’de Ebû Vâil’in şöyle dediği bildirilmektedir: Meryem takva sahibi olan bir kimsenin: “Eğer takva sahibi bir kimse İsen” sözü üzerine vazgeçeceğini bildiğinden böyle demişti Buhârî, Tefsir 18. sûre başlangıcında

Bir görüşe göre Takî o dönemde bilinen facir bir kimsenin ismi idi. Bu Vehb b. Münebbih’in görüşüdür. Bunu Mekkî ve başkaları da nakletmiştir. İbn Atiyye der ki: Bu zayıf bir görüştür, tahmine dayalı ileri sürülmüştür. Bunun üzerine;

Meryem 17

Onlardan gizlenmişti, Biz de ona ruhumuzu gönderdik. Ona düzgün bir insan suretinde göründü.

Diyanet Vakfı
Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik. Ona tam bir insan suretinde göründü.

“Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik. ” Burada ruhtan kastın Îsa (aleyhisselâm)ın ruhu olduğu söylenmiştir. Çünkü yüce Allah ruhları cesetlerden önce yaratmıştır. Onun yarattığı bu ruhu, Îsa (aleyhisselâm)ın Meryem’in karnında yarattığı cesedine yerleştirmiştir.

Burada ruhtan kastın Cebrâîl olduğu da söylenmiştir. Ruhun yüce Allah’a izafe edilmesi özelliği; değeri ve şerefi dolayısıyladır. İfadenin zahirinden anlaşılan Cebrâîl (aleyhisselâm) olduğudur. Çünkü şöyle buyurulmaktadır:

“Ona” melek kendisine hilkat itibariyle eksiksiz

“tam bir insan suretinde göründü.”

“Bir insan” kelimesi burada ya tefsir (temyiz) yahut haldir.

Meleğin ona insan suretinde görünmesinin sebebi ise, aslî suretinde Cibril (aleyhisselâm)ı görebilecek yahut ona bakabilecek takatinin bulunmayışıdır. Meryem (aleyhisselâm) İnsan suretinde güzel bir şekle sahip bir adamın perdeyi aşarak yanına gelmiş olduğunu görünce; kendisine kötülük yapmak isteyen birisi olduğunu zannettiğinden:

Meryem 16

Kitapta Meryem’i de an. Hani ailesinden doğu tarafında bir yere çekilmişti.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kitapta Meryemi de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.

Kurtubi Tefsiri
Kitab’ta Meryem’i de an. Hani o kendi ailesinden, doğu tarafında bir yere çekilmişti.

“Kitabta Meryem’i de an.” Yani kıssayı sonuna kadar zikret. Bu, birincisinden ayrı, yeni bir kıssanın başlangıcıdır. Hitap, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)edir. Yani kudretimizin kemalini bilmeleri için onlara bu kıssayı öğret.

“Hani o kendi ailesinden” beraberinde bulunanlardan

“doğu tarafında” doğu cihetinde

“bir yere çekilmişti. ”

“Hani o… çekilmişti” âyetinde geçen ve “hani” anlamı verilen; Meryem’den bedel-i istimaldir. Çünkü zamanlar, içinde barındırdıkları şeyleri de kapsar (onlara da şamildir).

“İntibâz” uzaklaşmak, tek başına ayrılıp çekilmek demektir.

Meryem’in niçin ayrılıp bir kenara çekildiği hususunda farklı görüşler vardır. es-Süddî der ki: Ay halinden yahut lohusalıktan temizlenmek için ayrı bir yere çekilmişti. Başkaları ise, yüce Allah’a ibadet etmek için uzaklaşmıştı, demektir. Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü Meryem (selâm olsun ona) mabedin koruyuculuğu, hizmeti ve orada ibadet etmek için vakfedil misti. Bu maksatla insanlardan ayrı bir tarafa çekilmişti. Kendisini tek başına İbadete vermek için mescidin doğu tarafında mihraba yakın bir yerde mescide girmişti. Cibril (aleyhisselâm) da onun yanına girmişti.

“Doğu tarafında” âyeti doğu cihetinde bir yer demektir. Şark (doğu) “re” harfi sakin olarak söylenir ki, kendisinden güneşin doğduğu (görülen) yer demektir. “Re” harfi üstün olarak “eş-Şerak” ise güneşin kendisi demektir.

Burada özellikle “doğu” tarafının zikredilmesi, onların doğu tarafını ve nurların çıktığı yeri ta’zim etmelerindendi, Onlara göre doğu ciheti diğer bütün cihetlerden daha faziletliydi. Bunu et-Taberî nakletmektedir.

İbn Abbâs’dan da şöyle dediğini naklet(il)mektedir; Ben, Hristiyanların doğuyu niçin kıble edindiklerini insanlar arasında en iyi bilenim. Bu, yüce Allah’ın:

“Hani o kendi ailesinden doğu tarafında bir yere çekilmişti” âyeti dolayısıyladir. Onlar Îsa (aleyhisselâm)ın doğduğu ciheti kıble edindiler ve şöyle dediler: Eğer yeryüzünde doğu tarafından daha hayırlı bir yer bulunmuş olsaydı Meryem, Îsa (aleyhisselâm)ı o tarafla doğururdu.

Meryem (aleyhisselâm)ın peygamberliği hususunda görüş ayrılığı vardır. Ona bu şekilde bir elçi gönderilmesi ve melek ile konuşması dolayısıyla peygamber olduğu söylendiği gibi, onun bir peygamber olmadığı, onunla bir beşer imiş gibi konuştuğu, onun meleği görmesinin tıpkı Cibril’in îman ve İslâm ile ilgili soru sorması esnasında Dıhye (el-Kelbî) suretinde görülmesi gibidir, diye de açıklanmıştır. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamd olsun.

Meryem 15

Ona selam olsun, doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak diriltileceği gün.

Diyanet Vakfı
Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun!

Kurtubi Tefsiri
Doğduğu günde, vefatı gününde ve diri olarak kaldırılacağı günde selâm olsun ona.

“Doğduğu gün de… selâm olsun ona…” Taberî ve başkaları selâm’ın eman anlamında olduğunu söylemişlerdir. İbn Atiyye der ki: Bence daha kuvvetli olan görüş şudur: Buradaki selâm bildiğimiz tahiyye (selâm verme)dir. Bu emandan daha şerefli ve daha üstündür. Çünkü İsyankâr olmadığı belirtilmek suretiyle zaten onun için emân gerçekleşmiş olmaktadır. Bu da emânın asgarî derecesidir. Fakat asıl şeref insanın son derece zayıf, muhtaç, çarelerinin oldukça az, gücü-kuvveti azametli yüce Allah’a muhtaç olduğu bir dünemde ve konumlarda yüce Allah’ın ona selam vermesidir.

Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. Bu anlamdaki bir açıklamayı Yahya (aleyhisselâm)ın öldürülmesi ile ilgili olarak el-İsra Sûresi’nde (17/7. âyetin tefsirinde) Süfyan b. Uyeyne’den zikretmiş idik.

Taberî de el-Hasen’den şunu nakletmektedir: Îsa ile Yahya -ki teyze çocuklarıdırlar- birbirleriyle karşılaştılar. Yahya, Îsa’ya: Benim için Allah’a dua et çünkü sen benden hayırlısın, dedi. Îsa da ona; Hayır, asıl sen benim için Allah’a dua et, sen benden hayırlısın. Çünkü Allah sana selâm vermiş, ben ise kendi kendime selâm verdim. (Bu sûrenin 33. âyet-i kerimesinde zikredilen hususa işarettir).

Kimi ilim adamı bu âyet-i kerîmeden selâm hususunda Hazret-i Îsa’nın daha faziletli olduğu sonucunu çıkartmış ve bunu şöyle açıklamıştır: Onun kendi kendisine selâm vermek hususunda nazının kabul edilmesi ve bunu gerektirecek şekilde yüce Allah nezdindeki üstün mevkiinin muhkem olan bu Kitab’da halinin zikredilmiş olması; makamı itibariyle kendisine selâm verilmesinden daha üstün olduğunu ortaya koymaktadır,

İbn Atiyye der ki: Bunların herbirisinin kendisine uygun bir açıklaması vardır.

Meryem 14

Ve anne babasına iyi davranandı. Zorba ve asi değildi.

Diyanet Vakfı
Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankar bir zorba değildi.

Kurtubi Tefsiri
Ana-babasına karşı İtaatkârdı. Büyüklük taslayan ve isyankâr bir kimse değildi.

“Ana-babasına karşı itaatkârdı.” Âyette “itaatkâr” anlamı verilen “el-Berr” “be’den sonra “elif ile “el-Bârr’: anlamındadır. Bu da iyiliği pek çok olan kimse demektir.

“Büyüklük taslayan… bir kimse değildi.” Büyüklük taslayan anlamındaki “cebbar” büyüklenen kimse, demektir.

İşte bu âyetler, Yahya (aleyhisselâm)ı yumuşak huyluluk ve alçak gönüllü olmakla nitelendirmektedir.

Meryem 13

Ve katımızdan bir merhamet ve arınma. Ve o Allah’a karşı takvalıydı.

Diyanet Vakfı
Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O, çok sakınan bir kimse idi.

Kurtubi Tefsiri
Katımızdan ona bir kalp inceliği ve bir temizlik te verdik. O takva sahibi bir kimse idi.

“Bir temizlik de verdik” âyetinde geçen “zekât” temizlemek, bereket, hayır ve iyilik yollarında arttırmak demektir. Yani, Biz onu insanların faydasına olmak üzere mübarek kıldık. O onları hidâyete iletiyordu. Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Şahidlerin bir insanı tezkiye edip temize çıkardıkları gibi, Biz de ondan güzel övgülerle söz etmek suretiyle tezkiye ettik.

“Zekât”ın burada onu anne-babasına sadaka olarak verdik, anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı İbn Kuteybe yapmıştır.

“O takva sahibi bir kimse idi.” Yani Yüce Allah’a itaat edendi. Bundan dolayı ne bir günah işledi, ne de bir günah işlemeyi İçinden geçirdi.

Meryem 12

Ey Yahya! Kitabı kuvvetle al. Biz ona çocukken hikmet verdik.

Diyanet Vakfı
«Ey Yahya! Kitaba (Tevrata) vargücünle sarıl!» (dedik) ve henüz sabi iken ona (ilim ve) hikmet verdik.

Kurtubi Tefsiri
“Ey Yahya, kitabı tam bir kuvvetle al. ” Biz ona hikmeti çocuk iken verdik.

“Ey Yahya! Kitabı tam bir kuvvetle al!” âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır. Anlamı şudur: Sonunda onun bir oğlu oldu. Yüce Allah doğan çocuğa: “Ey Yahya, Kitabı tam bir kuvvetle al” diye emir buyurdu. Bu ise kelâmın delâlet ettiği bir ihtisardır.

“Kitab” tan kastın Tevrat olduğunda görüş ayrılığı yoktur.

“Tam bir kuvvetle” yani tam bir gayret ve ciddiyetle al, demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Maksat o kitabın bilgisidir. Onun iyice bellenmesi, gereğince amel edilmesidir. Bu da emirlerine bağlanmak, onun yasaklarından uzak durmakla olur. Bu açıklamayı Zeyd b. Eslem yapmıştır. Önceden de el-Bakara Sûresi’nde (2/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik.” Bunun şer’î hükümler ve bunları bilmek olduğu söylenmiştir. Ma’mer’in rivâyetine göre çocuklar Yahya’ya: Haydi gel, seninle oyuna gidelim, demişler. O da: Ben oyun oynamak için yaratılmadım, demiş. İşte bundan dolayı yüce Allah:

“Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik” diye buyurmuştur,

Katade de der ki: O sırada iki ya da üç yaşında idi, Mukâtil : Üç yaşında idi, demektedir.

“Çocuk iken” hat olarak nasb edilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Her kim ergenlik yaşına gelmeden önce Kur’ân’ı okuyabilirse işte o, çocuk iken kendisine hikmet verilenlerdendir.

Bu âyeti kerimenin tefsiri ile ilgili olarak Abdullah b. Ömer yolu ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kıyâmet gününde bütün Âdemoğulları günah işlemiş olarak geleceklerdir. Ancak Zekeriyyâ’nın oğlu Yahya müstesna. ” Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, V, 4H6

Katade dedi ki: Yahya (aleyhisselâm) küçük olsun, büyük olsun bir günah işleyerek asla Allah’a asi olmadığı gibi, bir kadına da yaklaşmayı içinden geçirmemistir. Mücahid dedi ki; Yahya (aleyhisselâm)ın yediği ot cinsinden şeylerdi. Yanaklarında göz yaşlarının değişmez, sabit aktığı yollan vardı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın:

“Bir efendi, nefsini sakındıran…” (Âl-i İmrân, 39) âyetine dair açıklamalarda bulunurken geçmişti.

Yüce Allah’ın:

“Katımızdan ona bir kalp inceliği” âyetindeki; Kalp inceliği”; “hikmet” anlamındaki kelimenin üzerine atfedilmiştir.

İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah’a yemin ederim ki ben “el-Hanân (kalp inceliği)”in ne demek olduğunu bilmiyorum.

Müfessirlerin Cumhûru şöyle demişlerdir: el-Hanân şefkat, rahmet ve muhabbet demektir. Bu da kalbî (ruhî) fiillerden bir fiildir.

en-Nehhâs der ki: Hanân kelimesinin manası ile ilgili olarak İbn Abbâs’tan iki görüş nakledilmiştir. Birisine göre bu, yüce Allah’ın rahmet ile atıfette bulunmasıdır. Diğer açıklamasına göre insanları küfür ve şirkten kurtarsın diye onun kalbine verilen insanlara karşı rahmet ve şefkat duygusudur. Bunun aslı dişi devenin yavrusuna şefkat ve özlem duyması demek olan; dan gelmektedir. şekillerinin aynı anlamdaki iki ayrı söyleyiş olduğu söylendiği gibi ikincisinin, birincisinin tesniyesi olduğu da söylenmiştir. Ebû Ubeyde der ki; Araplar rahmetini kastederek aynı anlamda olmak üzere; ile “Rabbim, şefkat ve merhametini dilerim” derler. İmruu’l-Kays’te şöyle demiştir:

“Şemece b. Cennoğulları keçilerini sağmak üzere karşılıksız verirler,

(Bu hallere düştük demek istiyor) Ey merhametliler merhametlisi, bize şefkat ve merhamet eyle!”

Şair Tarafe de şöyle demektedir:

“Ey Ebû Münzir, bitirip tükettin (bizleri) bir kısmımızı

(hayatta bırak) hiç olmazsa;

Artık şefkat ve merhametini dileriz; çünkü kimi kötülük

kimisinden daha hafiftir.”

ez-Zemahşerî der ki: “Kalp inceliği” burada anne babasına ve başkalarına atıfet ve şefkat duyarak, merhamet etmek demektir. Sîbeveyh de şu beyti zikretmektedir:

“Dedi ki: Benim bütün işim şefkat ve merhamet (hanân)dır; senin buraya gelmenin sebebi ne?

Bir akrabalığın mı var? Yoksa sen bu kabileyi tanıyan birisi misin?”

İbnu’l-A’râbî dedi ki: el-Hannân, yüce Allah’ın sıfatlarından birisidir, er-Rahîm demektir. “el-Hannân” ise atıfet ve rahmet demektir. Yine bu kelime rızık ve bereket anlamına da gelir.

İbn Atiyye der ki: Arapça da el-Hannân aynı şekilde yüce Allah için, uğrunda katlanılan, göğüs gerilen, büyük işler, zorluklar demektir. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’in Bilâl hakkındaki sözlerinde de bu tabiri manada kullanmıştır: “Allah’a yemin ederim. Eğer siz bu köleyi öldürecek olursanız. Ben onun kabrini “hannân” edinirim, Bu haberi el-Herevî zikretmiş olup, şöyle demektedir: Bilal ile ilgili hadiste de şöyle denilmektedir: Varaka b. Nevfel onun yanından işkence görmekte iken geçti ve dedi ki: Allah’a yemin ederim. Eğer onu öldürecek olursanız, ben onu hannân edinirim. Yani teberrüken gelir, ellerimi ona sürerim, İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, I, 452

el-Ezherî der ki: Yani ben ona şefkat ve merhamet dilerim, onun için Allah’tan rahmet talep ederim. Çünkü o cennetliklerdendir.

Derim ki: “Hannân” atıfet demektir. Mücahid de böyle demiştir. Yine bu kelime bizim ona atıfetimiz, meylimiz, yönelmemiz yahut la onun bütün mahlukata atıfeti ve meyli demektir. el-Hutay’a da şöyle demektedir:

“Bana merhamet eyle! Herşeyin mutlak maliki sana hidâyet veresice

Şüphesiz her bir konuma uygun söylenecek bir boz vardır. ”

İkrime bunun muhabbet demek olduğunu söylemiştir. Erkeğin hanımına şefkat ve merhamet duyması demek olan: “hanne”, birbirlerine karşı duydukları sevgiden dolayıdır. Nitekim şair de böyle demiştir:

“Şefkat ve merhamet, dedi; ne diye geldin buraya?

Senin bir aksaklığın mı var; yoksa kabileyi tanıyan birisi misin?”

Meryem 11

Sonra mihraptan kavminin önüne çıktı, onlara vahyetti: Sabah akşam tesbih edin.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Zekeriyya, mabetten kavminin karşısına çıkarak onlara: «Sabah akşam tesbihte bulunun» diye işaret verdi.

Kurtubi Tefsiri
Mabedden kavminin karşısına çıkıp, onlara: “Sabah-akşam tesbih edin” diye İşaret etti.

“Mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara: -Sabah-akşam tesbih edin» diye İşaret etti” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- İbadet Yeri (Mihrab):

“Mabed’den kavminin karşısına çıkıp…” Mihrab (ma’bed) onlar için namaz kılınan yerden daha şerefli idi. Mihrab en yüksek yer ve oturulacak yerlerin en şereflisi idi. Onlar yüksek yerlerde mihrab yaparlardı, Buna delil de ileride geleceği üzere Dâvûd (aleyhisselâm)’ın mihrabıdır. (Bk. Sâd, 38/21. âyetin tefsiri) Bu kelimenin iştikakı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir kesim milv rab’dan ayrılmayan bir kimse, şeytana ve şehvetlere karşı Savaş verir gibi ol feslime “harb”den alınmıştır, demektedir. Bir başka kesim de mihiab’tan ayrılmayan bir kimse âdeta yorulup didinen gibi olduğundan dolayı -“re” harfi fethalı olarak- “el-hareb”den alındığını kabul etmektedir.

2- Mihrab’ın Cemaatin Namaz Kıldığı Yerden Yüksek Olmasının Hükmü:

Bu âyet-i kerîme İmâmlık eden kimsenin İmâmlık ettiği kimselerden daha yüksekçe bir yerde bulunmasının namazlarında meşru olduğuna delil teşkil etmektedir.

Bu mesele hakkında çeşitli bölgelerin fakihleri farklı görüşlere sahiptir. İmâm Ahmed ve başkaları mimber kıssasını delil göstererek bunu câiz kabul ederken, Malik az miktardaki yüksekliği değil de çok miktardaki yüksekliği kabul etmemekte, onun mezhebine mensub ilim adamları kabul etmeyişini İmâmın büyükle ne bileceği korkusu ile gerekçelendi rmektedirler.

Derim ki: Ancak bu tartışılır bir konudur. Bu konuda en güzel rivâyet Ebû Dâvûd’un, Hemmam’dan yaptığı şu rivâyettir. Buna göre Huzeyfe, Medâin’de bir dükkanda insanlara İmâmlık yapmıştır. Ebû Mes’ûd onun gömleğinden yakalayarak onu çekmiş, namazını bitirince şöyle demişti: Sen onların bu işi yasakladıklarını -yahut bu işin yasaklandığını- bilmiyor muydun? diye sorunca, Huzeyfe: Biliyordum, sen beni çekince, bunu hatırladım, dedi. Ebû Dâvûd, Salât 66

Yine Adiyy b. Sabit el-Ensarî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Zannederim Medâin’de Ammâr b. Yasir ile birlikte bulunan bir adam bana anlattı. Namaz için kamet getirildi, Ammâr b. Yasir öne geçti. Bir dükkanın üzerine çıkarak namaz kıldı. İnsanlar ise ondan daha aşağıda bulunuyordu. Huzeyfe öne geçti ve onu ellerinden yakaladı. Ammâr da ona tabi oldu. Nihayet Huzeyfe onu aşağı indirdi. Ammâr namazını bitirince Huzeyfe ona: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinlememiş miydin? “Bir adam bir topluluğa İmâm olacağı vakit onların ayakta durdukları yerden daha yüksekçe bir yerde ayakla durmasın” veya buna yakın bir ifade kullandı. Ammâr dedi ki: İşte sen benim elimden yakalayınca sana uymamın sebebi de budur. Ebû Dâvûd, Salât 66

Derim ki: İşte burada üç tane sahabi bu işin yasaklandığını haber vermektedirler. Onlardan herhangi bir kimse minber hadisini diğerine karşı delil göstermemiştir. Böylelikle bu, o hadisin mensuh olduğunu göstermektedir. Bunun mensuh olduğuna delil teşkil eden hususlardan birisi de şudur: Burada namazdan ayrı olarak fazladan bir amel vardı. Bu da inip çıkmaktır. Namazda konuşma ve selam verip alınanın nesh olunduğu gibi, bu da nesh edilmiştir. Bu ise bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının gerekçe diye gösterdikleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kibire düşmekten korunmuş idi, şeklindeki gerekçelerinden daha uygundur. Zira pek çok İmâmda kibir bulunmamaktadır. Kimisi de sözü edilen minberin yüksekliğinin az olduğunu da belirtip (Mâlikî mezhebinin görüşüne) delil diye göstermiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Bu Âyet-i Kerîmedeki Vahyin Anlamı:

“Sabah akşam tesbih edin diye işaret etti” âyetindeki; “İşaretetti” kelimesi el-Kelbî, Katade ve İbn Münebbih: Onlara işaret etti, diye açıklamışlardır, el-Kutebî; ima etti; Mücahid, yerin üzerinde yazı yazdı, İkrime bir kitaba yazdı, diye açıklamıştır. Arapça’da “vahiy” yazmak demektir. Zu’r-Rimme’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Sahifelerin iç taraflarında bir yazı (vahiy) kalıntısını

Andıran o dört siyah at dışında…”

Antere de şöyle demiştir:

“Kisra döneminde kalmış sahifelerdeki bir yazı (vahiy) gibi ki

Onları açık-seçik konuşamayan bir Arap olmayana hediye etmiştir.”

“Sabah-akşam” iki zarftır.

el-Ferrâ’ “akşam” anlamındaki kelimenin müennesinin kullanılacağını ve müphem olması halinde müzekkerinin de kullanılabileceğini ileri sürmüş, ayrıca;

“Akşam” şeklinin, şeklinin çoğulu olabileceğini de söylemiştir.

4- İşaret ve Yazının Hükmü:

İşaretin hükmüne dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/41. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İlim adamlarımız bir kimseyle konuşmamak üzere yemin edip de ona bir mektup yazan yahut bir elçi gönderenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Malik dedi ki: Ağızla konuşmayı niyet etmesi hali müstesna, yeminini bozmuş olur. Daha sonra bu görüşünden dönerek: Mektup yazarken niyeı taşımaz. Ancak mektup sahibine ulaşmadan önce onu geri çevirmedikçe, yeminini bozmuş olur.

İbnu’l-Kasım der ki: O şahıs mektubunu okuduğu takdirde yemin edenin yemini bozulmuş olur. Aynı şekilde yemin eden kişi de hakkında yemin olunanın mektubunu okuyacak olursa yine hüküm böyledir.

Eşheb der ki: Yemin eden kişi mektubu okuyacak olursa yemini bozulmaz, bu açıktır. Çünkü onunla konuşmadığı gibi kendisi de konuşmaya başlamamıştır. Ancak yemin ederken onun sözünün manasını da bilmek İstememek kastını gütmüş ise; o takdirde yeminini bozmuş olur. İbnu’l-Kasım’ın görüşü de buna göre açıklanır,

Şayet, mutlaka onunla konuşacağına dair yemin edecek olursa, ağızdan ağıza onunla konuşmadıkça yemininin gereğini yerine getirmiş olmaz.

İbnu’l-Mâcişûn der ki: Eğer şunu bilirse mutlaka ona bildirecek yahut ona haber verecek, diye yemin ederse ve bu maksatla ona bir mektub yazar yahut bir elçi gönderirse, yemininin gereğini yerine getirmiş olur. Şayet o hususu ikisi de öğrenmiş olurlarsa, ona bildirmedikçe yeminini yerine getirmiş olmaz. Çünkü her ikisinin de bilgisi farklı farklıdır.

5- Dilsizin Yazısının Hükmü:

Malik, Şâfiî ve Kûfeliler ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Dilsiz eliyle talâkı yazacak olursa bu, onun için bağlayıcı olur. Kûfeliler derler ki: Ancak bu kimsenin günlerce konuşması engellenmiş olan bir kişi olması müstesnadır. Bu kişi boşamayı yazı i)e bildirecek olursa hiçbir şekilde câiz olmaz.

Tahavî der ki: Dilsizlik ârizî olan konuşamamaktan farklıdır. Nitekim bir hastalık vb. sebebler dolayısıyla ârizî olarak bir gün yahut buna yakın bir süre cimadan âciz olmak cimadan ümit kesilmiş acizlikten farklıdır ve kadının ayrılmayı tercih etmesi hususunda deliliğe benzer.

Meryem 10

Dedi: Rabbim, bana bir alamet ver. Dedi: Alametin, insanlarla üç gece boyunca sapasağlam olduğun hâlde konuşmamandır.

Diyanet Vakfı
O: Rabbim! dedi, (çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver. Allah: Sana işaret, sapasağlam olduğun halde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır, buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
(Zekeriyyâ): “Rabbim, bana bir alâmet ver” dedi. “Senin alâmetin sapasağlam olduğun halde insanlarla tam üç gece konuşamamandır” buyurdu.

“Rabbim, bana bir alâmet ver. ” Bu duası ile meleklerin kendisine verdiği müjdeden sonra hanımının gebe kalışına dair bir alâmet istedi. Bunu yüce Allah’ın kendisine;

“Çünkü sen daha önce birşey değilken seni yarattım” âyetine rağmen istemesi, itmi’nanının daha da artması içindir. Yani bana bir alâmet vermekle nimetini tamamla, bu alâmet nimeti daha bir arttırsın. Bana lütuf ve ihsanlarını daha da çoğaltsın.

Şöyle de açıklanmıştır: O Yahya’nın doğumu müjdesinin yüce Allah’tan olup şeytandan olmadığını kendisine gösterecek bir alâmet istemişti. Çünkü bu konuda İblis ona bir vehim vermişti. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır; es-Süddî’nin açıklamasının manası da budur. Ancak böyle bir açıklama su götürür. Çünkü yüce Allah daha Önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde de geçtiği üzere, meleklerin kendisine seslendiğini haber vermiştir.

“Senin alâmetin sapasağlam olduğun halde insanlarla tam üç gece konuşamamandır” buyurdu. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/41. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın anlamı yoktur.

Meryem 9

Dedi: Öyledir. Rabbin dedi ki: O bana kolaydır. Daha önce seni de yaratmıştım, sen hiçbir şey değildin.

Diyanet Vakfı
Allah: Öyledir, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım, buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
(Melek) dedi ki: “Öyle (fakat); Rabbin buyurdu ki: Bu Benim için pek kolaydır. Çünkü sen daha önce bir şey değilken seni yarattım. ”

“Dedi ki: Öyle; Rabbin buyurdu ki: Bu, Benim İçin pek kolaydır.” Yani melek ona dedi ki: “Öyle buradaki “kef” ref mahallindedir. Yani durum böyledir, sana denildiği gibidir: “Bu, Benim için pek kolaydır.” el-Ferrâ’ onu yaratmak Benim için pek kolaydır, diye açiklamıştır.

“Çünkü Ben daha önce” yani Yahya’dan önce

“bir şey değilken seni yarattım. ” Medineliler, Basralılarla, Âsım (ilsük): Seni yarattım” diye okumuşlardır. Diğer Kûfeliler ise ta’zim anlamını vermek üzere “nûn” ve “elif ile çoğul olarak; “Seni yarattık” dîye okumuşlardır. Ancak birinci kıraat Mushaf hattına daha uygun düşmektedir.

“Sen bir şey değilken” yani yüce Allah seni yokluktan sonra ve sen hiç bir şekilde var değilken yarattığı gibi; Yahya’yı da yaratmaya var etmeye kadirdir.

Meryem 8

Dedi: Rabbim! Benim nasıl oğlum olur? Halbuki karım kısırdır ve ben ihtiyarlığın son noktasına ulaştım.

Diyanet Vakfı
Zekeriyya: Rabbim! dedi, karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim zevcem kısır bir kadın, benim ise yaşlılıktan kemiklerim kurumuşken nasıl oğlum olabilir?”

“Dedi ki; Rabbim… nasıl oğlum olabilir?” Bu ifade, yüce Allah’ın verdiği haberi kabul etmemek anlamında değildir. Aksine kısır bir hanımdan ve oldukça yaşlı bir kocadan bir çocuk dünyaya getiren yüce Allah’ın kudretine hayret ettiğini ifade etmek üzere söylenmiştir.

Bundan önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/40. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere başka türlü açıklamalar da yapılmıştır.

“Benim ise yaşlılıktan kemiklerim kurumuşken” yani oldukça yaşlanmış, son derece kurumuş ve kaskatı kesilmiş bulunuyorken… Bu anlamın bir benzerini; kelimesi vermektedir.

el-Asmaî dedi ki: “Kurudu ve katılaştı, kurur, katılaşır” demektir. de tıpkı; gibi yaşı oldukça ilerledi ve kocadı, manasına gelir. denilir ki; büyüdü, yaşı ilerledi anlamındadır. Bunun da aslı; şeklindedir. Çünkü bu fiilin kökü “vav’lıdır. “Vav”ı “ya” ile değiştirmişlerdir. Çünkü “ya” da “vav”ın kardeşidir ve ondan daha hafiftir. (Bu surede) âyetler de “ya” harfleri ile bitmektedir. Bu kelimeyi; şeklinde okuyanlar kesre ve “ya” ile birlikte ötreyi hoş karşılamadığından dolayı böyle kullanmışlardır. Şair der ki:

“Ancak küçük yaştakilerin özrü kabul edilebilir ama

Zaman içerisinde eskimiş ve zamanın yaşlandırdığı kimse mazur kabul edilemez. ”

İbn Abbâs; diye okumuştur. Ubeyy’in Mushaf’ında da böyledir. Ancak Yahya b. Vessâb, Hamza, el-Kisaî ve Hafs ise “ayn” harfini esreli olarak; diye okumuşlardır. kelimesi ile kelimelerini de nerede olurlarsa olsunlar böylece okumuşlardır, Hafs da özel olarak; ötreli okumuştur. Diğer kıraat âlimleri de hepsini bu şekilde okumuşlardır, bunlar iki ayrı söyleyiştir.

(………….) ın, çok katı anlamına geldiği de söylenmiştir. O bakımdan oldukça katı kalpli olan hükümdar hakkında; denilir.

Meryem 7

Ey Zekeriya! Biz sana, adı Yahya olan bir oğlan müjdeliyoruz. Daha önce ona hiçbir adaş kılmadık.

Diyanet Vakfı
(Allah şöyle buyurdu:) Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahyadır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.

Kurtubi Tefsiri
(Allah buyurdu): “Ey Zekeriyyâ! Gerçekten, Biz sana Yahya adında bir oğul müjdeleriz. Bundan önce kimseye bu ismi vermemiştik. ”

“Ey Zekeriyyâ” diye başlayan âyette bir hazf vardır. Yani yüce Allah onun duasını kabul buyurdu ve:

“Ey Zekeriyyâ. Gerçekten, Biz sana Yahya adında bir oğul müjdeleriz” buyurdu, demektir. Böylelikle bu müjde şu üç hususu ihtiva etmiş oluyordu:

1- Duasının kabul edilmesi: Bu bir keramet üstünlük ve şerefidir.

2- Ona oğul ihsan edilmesi. Bu da bir güçtür.

3- İsminin yalnızca kendisine has olması.

Ona bu adın verilişinin anlamına dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/39- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mukâtil dedi ki: Ona “Yahya” ismini verdi. Çünkü o yaşlı bir babanın ve kocamış bir hanım olan bir annenin evladı olarak hayat bulmuştu. Ancak bu su götürür bir açıklamadır. Çünkü daha önceden de belirtildiği gibi, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ın hanımı çocuk doğurmayan kısır bir kadın idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Bundan önce kimseye bu ismi vermemiştik. ” Yani, Yahya’dan önce bu ismi kimseye vermiş değildik. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Katade, İbn Eşlem ve es-Süddî yapmıştır. Yüce Allah isim vermeyi anne-babaya bırakmamakla da ona lütufta bulunmuş idi.

Mücahid ve başkaları: “Adaş” kelimesinin eş ve benzer anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bu da yüce Allah’ın:

“Onun adıyla anılan bir kimse biliyor musun?” (Meryem, 19/65) âyetine benzemektedir. Burada bu kelime onun eşi ve benzerinin olduğunu biliyor musun? anlamını vermektedir. Sanki bu kelime; “yücelikten” türetilmiş gibidir. Ancak böyle bir açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Çünkü onun İbrahim ve Mûsa (ikisine de selam olsun)dan faziletli olmadığı bilinen bir husustur. Ancak Âl-i İmrân Sûresi’nde de önceden açıklandığı gibi, seyyidlik, hasûrluk gibi özel bir takım hususlarda daha faziletli olduğunu söyleme hali müstesnadır. Yine İbn Abbâs der ki: Bu kısır kadınlar onun gibi bir evlat doğurmadı, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah burada “öncelik” şartını koşmuştur. Çünkü ondan sonra ondan daha faziletlisini yaratmayı murad etmiştir ki; o da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dır.

Bu âyet-i kerîmeden güzel isimlerin tercih edilmeye değer olduğuna delil vardır ve buna tanıklık etmektedir. Araplar da isim koyarken bu yolu seçerdi. Çünkü bu gibi isimler daha değerli ve dikkat çekicidir. Ayrıca bunların lakaplaştırılmaktan uzak olma ihtimali de daha yüksektir. Nitekim şair şöyle demiştir;

“İsimleri çok güzel, kırmızı renkli elbiselerinin eteklerini de

Aşağıya kadar sarkıtırlar, saçakları yere değer, ”

Ru’be nesebini soran büyük neseb bilgini el-bekrî’ye: Ben el-Accac’ın oğluyum, demiş. O da ona: Çok özlü cevap verdin ve kendini çok iyi tanıttın, demiştir.

Meryem 6

Bana mirasçı olsun ve Yakup ailesinden miras alsın. Ve onu, Rabbim, hoşnut olunmuş kıl.

Diyanet Vakfı
Ki o bana varis olsun; Yakup hanedanına da varis olsun. Rabbim, onu rızana layık kıl!

Kurtubi Tefsiri
“Ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, Sen onu rızanı kazanacak bir kişi kıl.”

“Ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu rızanı kazanacak bir kişi kıl!” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- “Bana Mirasçı Olacak…”

“Bana da mirasçı olsun… da mirasçı olsun” âyetindeki fiilleri Mekke’liler, Medineliler, el-Hasen, Âsım ve Hamza ref ile okumuşlardır. Yahya b. Ya’mer, Ebû Amr, Yahya b. Vessâb, el-A’meş ve el-Kisaî ise her iki fiili de cezm ile okumuşlardır. Ancak bunlar Sîbeveyh’in görüşüne göre: “Bağışla” fiilinin cevabı değildirler. İfadenin takdiri: “Eğer onu bağışlarsan, o bana da mirasçı olur… da mirasçı olur” takdirindedir. Ancak birinci görüş mana itibariyle daha uygundur. en-Nehhâs, İ’râbu’l-Kur’ân, II, 303’deki ifadeleri şöyledir: “Birinci okuyuş şekli olan ref ile okuyuş Arapça açısından daha uygun ve daha güzeldir Bu hususta delil de Ebû Ubeydin söyledikleridir. Gerçekten onun delili güzeldir…” diyerek Ebû Ubeyd’in açıklamasını aktarmaktadır. Çünkü o belli niteliklere sahip bir mirasçı dilemişti. Yani, sen bana durumu ve nitelikleri bunlar olan bir veliyi tarafından bana bağışla, demektir, Çünkü velilerden mirasçı olmayanlar da vardır. O bakımdan o: Bana miraşçı olacak olanı bağışla, demiş olmaktadır. Bu açıklamayı Ebû Ubeyd yapmış olup, cezm kıraatini reddetmiş ve şöyle demiştir: Çünkü o takdirde cezm kıraati -şart cümlesi şeklinde-: Eğer Sen onu bağışlarsan o da mirasçı olur, anlamında olur. Yüce Allah bunu ondan daha iyi bildiği halde nasıl olur da böyle bir şeyi haber verdiği düşünülebilir?

en-Nehhâs der ki: Bu oldukça ileri seviyede bir delildir. Çünkü nahivcilere göre emrin cevabında şart ve cevabı manası vardır. Mesela: Allah’a itaat et. O da seni cennete sokar, denilir ve bu, eğer O’na itaat edersen seni cennete koyar, demek olur.

2- Yahya (aleyhisselâm)ın Mirasçı Oluşunun Anlamı:

en-Nehhâs der ki:

“Ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına da mirasçı olsun” âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının üç türlü cevabı vardır: Buradaki mirasçılığın nübüvveti miras almak olduğu söylendiği gibi, hikmeti miras almak olduğu da söylenmiştir. Mal mirasçılığı olduğu da söylenmiştir.

Peygamberliği miras almak şeklindeki görüşün kabul edilmesi imkânsızdır. Çünkü peygamberlik miras alınmaz. Eğer miras alınabilen bir şey olsaydı, bir kimsenin kalkıp: İnsanbr Nûh (aleyhisselâm)a mensubturlar. -Ki o mürsel bir nebidir- demesinin de doğru olması gerekirdi.

İlim ve hikmet mirasçılığı olduğuna dair görüş güzel bir görüştür. Hadîs-i şerifte de: “İlim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır” denilmiştir. Beşinci âyet ikinci başlıkta da geçen bu hadisin kaynakları orada gösterilmişti.

Malına mirasçı olma görüşüne gelince, bu da İmkânsız bir şey değildir. Her ne kadar bazı kimseler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Biz miras bırakmayız, geriye bıraktıklarımız bir sadakadır” Bir önceki nota bakınız. hadisi dolayısıyla bunıt kabul etmemiş iseler de, bu hadiste bunun imkânsızlığına delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bir kimse bazen kendisi hakkında çoğul kipiyle haber verebilir. Ayrıca bu hadis, bizim sadaka olarak terkettiğimiz miras alınmaz, anlamında da yorumlanabilir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geriye kendisinden miras alınacak bir şey bırakmamıştır. Onun geriye bıraktığı hayatta iken yüce Allah’ın kendisine şu buyrukları ile mubah kıldığı şeylerdir:

“Bilin ki; ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne… aittir.” (el-Enfal, 8/41) Çünkü burada “Allah’a aittir” âyeti; Allah yolunda harcanır, demektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta olduğu sürece onun maslahatına olan hususlar da Allah yolunun kapsamı içerisindedir. Bazı rivâyetlerde: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız sadakadır” denilmektedir şeklindeki itiraza gelince; Bu rivâyet hakkında da her iki te’vil geçerlidir. Çünkü; “Geri bıraktığımız” ifadesindeki ism-i mevsul olup, anlamındadır. (Yani bizim sadaka olarak geriye bıraktıklarımız miras alınmaz). Diğer yorum (ki onun kendisinden miras alınacak bir şey bırakmaması yorumu olup) bu durumda olan bir kimseden miras alınmaz, şeklindedir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Biz miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız sadakadır” âyetinin te’vili hususunda ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır: Birinci görüş -ki bu çoğunluğun kabul ettiği ve Cumhûrun benimsediği görüştür- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bıraktıkları miras alınmaz, o geriye ne bırakmışsa sadakadır. İkinci görüşe göre ise; Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)a mirasçı olunmaz. Çünkü yüce Allah’ın ona verdiği özelliği dolayısıyla o malının tümünü faziletinin daha bir artması için sadaka kılmıştır. Nitekim nikâh hususunda da yüce Allah’ın kendisine mubah kıldığı, başkasına ise haram kıldığı özelliklen vardır. Bu görüşü de aralarında İbn Uleyye’nin de bulunduğu kimi Basralı ilim adamı benimsemiştir. Sair İslâm âlimleri ise birinci görüşü benimsemişlerdir.

3- Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ın Ya’kub (aleyhisselâm) İle Akrabalığı:

“Ya’kuboğullarına da” âyeti ile İlgili olarak Ya’kub, İsrail’in kendisidir denilmiştir. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) da İmrân kızı Meryem’in kızkardeşi ile evli idi. Onun nesebi de Ya’kub (aleyhisselâm)a ulaşır. Çünkü nesebi Davud oğlu Süleyman’ın soyundan gelir. O ise Ya’kub’un oğlu Yehuda’nın soyundandır. Zekeriyyâ (aleyhisselâm), Mûsa’nın kardeşi Harun’un soyundandır. Harun ve Mûsa, Ya’kub’un oğlu Lavi’nin soyundan gelirler. Peygamberlik de İshak oğlu Ya’kub kolundan idi.

Şöyle de denilmiştir: Burada Ya’kub’tan kastedilen İmrân b. Mâsân’nın kardeşi Ya’kub b. Mâsân’dır. Mâsân ise Meryem’in babasıdır. İmrân ile Ya’kub da Davud oğlu Süleyman’ın soyundan gelirler. Çünkü Ya’kub ve İmrân, Mâsân’ın oğullarıdır. Ma’san oğulları da İsrailoğullarının başkanlarıdırlar. Bu açıklamayı Mukâtil ve başkaları yapmıştır.

el-Kelbî der ki: Ya’kuboğulları (Zekeriyyâ)nın dayıları idiler. Burada kastedilen Ya’kub, Mâsân oğlu Ya’kub’dur. Hükümdarlık bunlarda idi. Zekeriyyâ ise Mûsa’nın kardeşi Harun b. İmrân’ın soyundan gelirdi,

Katade, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Yüce Allah Zekeriyyâ’ya rahmet buyursun. Kendisinin mirasçılarından ona bir zarar gelecek değildi.” Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, V, 480

“Ya’kub” ismi Arapça olmadığından dolayı munsarıf değildir.

4- Kendisinden Rabbin Razı Olduğu Kul: Yahya (aleyhisselâm):

“Rabbim, Sen onu rızanı kazanacak bir kişi kıl!” Yani ahlâkı ve davranışları itibariyle kendisinden razı olunacak bir kişi olsun. Senin kaza ve kaderine razı olacak bir kişi olsun diye de açıklandığı gibi; kendisinden razı olacağın salih bir kişi olsun diye de açıklanmıştır. Ebû Salih de: Babasını peygamber kıldığın gibi, kendisini de peygamber kıl, diye açıklamıştır.

Meryem 5

Benden sonra yakınlarım adına endişelendim. Kadınım da kısırdır. Bana katından bir veli bağışla.

Diyanet Vakfı
Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten ben arkamdan gelecek akrabamdan endişe ediyorum. Hanımım da kısırdır. Bundan dolayı bana lûtfundan bir veli bağışla!

“Gerçekten ben, arkamdan gelecek akrabamdan endişe ediyorum, hanımım da kısırdır. Bundan dolayı bana lütfundan bir veli bağışla!” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Zekeriyyâ’nın Evlat Sahibi Olmak İstemesinin Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“Gerçekten ben arkamdan gelecek akrabamdan endişe ediyorum” buyruğundakı: “Endişe ediyorum” fiilîni Osman b. Affân, Muhammed b. Ali ve Ali b. el-Huseyn (radıyallahü anhüm) ve Yahya b. Ya’mer “hı” harfini üstün “fe” harfini şeddeli “te” harfini esreli olarak; şeklinde; “Akraba” kelimesinin “ya” harfini de sakin (harf-i med şeklinde) okumuştur. Çünkü bu haliyle kelime, fiil dolayısıyla ref mahallindedir. Bu okuyuşun anlamı: Akrabalarım öldükleri için kesilmiş bulunuyorlar, demektir.

Diğerleri ise “hı” harfini esreli, “fe” harfini sakin, “te” harfini ötreli olarak okumuşlardır. “Akraba” anlamındaki “el-mevâli” kelimesinin “ya” harfini de nasb ile okumuşlardır. Çünkü bu fiil dolayısıyla nasb mahallindedir. Burada “el-Mevâli” kelimesi akrabalar, amcaoğulları ve neseb itibariyle ondan sonra gelen asabedir. Araplar amca çocuklarına da “el-mevâli” derler. Şair der ki:

“Yavaş geliniz amcamızın çocukları, yavaş olunuz Mevâlîmiz (amca oğullarımız);

Aramızda defnedilmiş olan şeyleri eşelemeyiniz.”

İbn Abbâs, Mücahid ve Katade dediler ki: Malına mirasçı olmalarından, uzak akrabalarının mirasına kanacaklarından ve çocuğundan başkalarının mirasını alacağından çekinmişti.

Bir kesim de şöyle demiştir: Mevâlîsi (amca çocukları, uzak akrabaları) dini ihmal eden kimselerdi. Ölümü ile dinin zayi olacağından korktu. O bakımdan kendisinden sonra dinin gereklerini yerine getirecek birisini istedi. Bu görüşü ez-Zeccâc nakletmiştir.

Bu görüşe göre malına mirasçı olacak kimseyi dilemiş değildir. Çünkü peygamberlere mirasçı olunmaz. Âyet-i kerîmenin te’vili ile ilgili olarak bu iki görüşten sahih olanı da budur. O (salât ve selâm olsun ona) ilim ve nübüvvet bakımından mirasçı olacak kimseyi dilemiştir, mal mirasçılığını değil. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu sabittir: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Ne bıraktıysak o sadakadır.” Buhârî, Hum* 1, Feclâilu Ashâhi’n-Nebiyy 12, Meğâzî, 14, 38…; Müslim, Cihâd 49-52, 54, 56; Ebû Dâvûd, İnme 19; Tirmizî, Siyer 44; Nesâî, Fey’ 9, 16; Muvatta’’, Kelâm 27; Müsned, I, 4, 6, 9..,, II, 463, VI, 145, 262.

Ebû Dâvûd’un Kitabı’nda da şöyle denilmektedir: “İlim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler miras olarak ne dirhem ne de dinar bırakmışlardır, onlar ilmi miras bırakmışlardır. Ebû Dâvûd, tim 1; Tirmizî, tim 19; ibn Mâce, Mukaddime 17; Dârimi, Mukaddime 52; Müsned, V, 196. “ileride “Bana da… mirasçı olsun” âyeti açıklanırken, daha geniş açıklamalar yapılacaktır.

2- Peygamberlerin Mirası:

Yukanda zikredilen bu Hadîs-i şerîf müsned tefsir tütündendir. Çünkü yüce Allah:

“Ve Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” (en-Neml, 27/16) diye buyurmaktadır. Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ın da şöyle dua ettiğini bize nakletmektedir: “Bundan dolayı bana lütfün dan bir veli bağışla ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına da mirasçı olsun.” Bununla umumun tahsisi de söz konusudur. Diğer taraftan Süleyman (aleyhisselâm), Davud (aleyhisselâm)dan geriye bıraktığı herhangi bir malı miras almış değildir. Ondan hikmeti ve ilmi miras almıştır. İşte Yahya da aynı şekilde Yakuboğullarına mirasçı olmuştur. Kur’ân te’vili bilgisinde yetkin kimseler böyle açıklamışlardır. Bundan Rafizîler müstesnadır. Diğer bir istisna da el-Hasen’den onun: “Bana” mal cihetiyle “Yakuboğullarına da” peygamberlik ve hikmet bakımından “mirasçı olsun” şeklindeki açıklamasıdır. Esasen, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın âyetine muhalif olan her bir görüş reddedilir ve terkedilir. Bu açıklamayı Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) yapmıştır.

İbn Atiyye der ki: Müfessirlerin çoğunluğu Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ın mal bakımından kendisine mirasçı olacak kimseyi istediği kanaatindedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız” âyeti ile umumu kastetmemis olması, aksine peygamberlerin çokça rastlanılan halini dile getirmek maksadıyla söylenmiş olması ihtimali de vardır. Bunun üzerinde iyice düşünmek gerekir. Bununla beraber Zekeriyyâ (aleyhisselâm)a daha çok yakışan ve daha kuvvetli görülen, onun ilim ve din bakımından kendisine mirasçı olacak kimseyi istemiş olmasıdır. O takdirde burada mirasçılık istiare yoluyla kullanılmış olur. Nitekim o “veli” talebinde bulunurken özel olarak bir evlât istemediğini görüyoruz. Yüce Allah da ona bu isteğini en mükemmel şekliyle vermiş oldu.

Ebû Salih ve başkaları derler ki: Yüce Allah’ın;

“Yakuboğullarına da mirasçı olsun” âyetinden kasıt; ilim ve peygamberliktir.

3- Kıraat Farkı ve Açıklamaları:

“(………..)- Arkamdan gelecek… den” âyetini İbn Kesîr med ile, hemze ile ve “ya” harfini fetha ile okumuştur. Yine ondan nakledildiğine göre o, kasr ile ve “ya” harfini fetha ile gibi okuduğu da nakledilmiştir. Diğerleri ise hemze, med ve “ya” harfini sakin olarak okumuşlardır.

Kıraat âlimleri “Endişe ediyorum” fiilinin ilk harfinin -Osman (radıyallahü anh)dan naklettiğimiz müstesna- esreli okunduğunu kabul etmişlerdir. Osman (radıyallahü anh)ın kıraati ise hem “şaz”dır, hem de doğru olma ihtimali oldukça uzaktır. Hatta kimi ilim adamı câiz olmadığı kanaatindedir. Bu ilim adamları şöyle itiraz etmişlerdir: Kendisi daha hayatta iken, ölümünden sonra anlamında olmak üzere nasıl “arkamdan gelecek akrabam kesilmiştir” diyebilir?

en-Nehhâs der ki: Bu kıraatin lehine şöyle bir te’vil mümkündür: O; “arkamdan gelecek” ifadesi ile “ölümümden sonra” yi kastetmemis olmalıdır. Bunun yerine o vakitte arkasında bulunanları kastetmiş olabilir, Ancak bu da uzak bir ihtimaldir ve o dönemde onların azalmış ve kesilmiş olduklarına dair bir delile gerek vardır. Çünkü yüce Allah onların:

“Meryem’in bakımını hangisi üzerine alacak diye kâlemlerini atarlarken…” (Al-i İmrân, 3/44) âyetinde, sayıca çok olduklarına delil teşkil eden ifadeleri bize bildirmiş bulunmaktadır.

İbn Atiyye der ki:

“Arkamdan” zaman itibariyle benden sonra, demektir. O bakımdan bu el-Kehf Sûresi’nde (18/79- âyetin tefsirinde) geçtiği üzere “verâ: Arka” kelimesinin burada da zaman hakkında kullanıldığını göstermektedir.

4- Hazret-i Zekeriyyâ’nın Kısır Hanımı:

“Hanımım da kısırdır” âyetinde sözü edilen hanımının ismi Kabîloğlu Fâkûâ kızı î’şâ’dır. Fâkûzâ kızı, Hanne’nin kızkacdeşidir. Bunu et-Taberî demiştir. Hanne ise daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/35. âyet, 1. başlıkta) açıklandığı üzere Meryem’in annesidir.

el-Kutebî der ki: Zekeriyyâ’nın hanımı, İmrân’ın kızı î’şâ’dır. Bu görüşe göre Yahya, Îsa (ikisine de selâm olsun)nın gerçek manada teyzesinin oğlu demektir. Öbür görüşe göre ise annesinin teyzesinin oğludur. İsrâ’nın anlatıldı ğı hadiste ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “… Orada iki teyze çocuğu Yahya ve Îsa ile karşılaştım… ” Buhârî, Enbiyâ 43, Menakıbul-Ensac 42; Müslim, Îman 259; Nesâî, Salât 1; Müsned, III, 148, IV, 208. denilmektedir. Bu ise birinci görüşün (el-Kutebînin görüşünün) lehine bir delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“Âkir: Kısır”; yaşının ilerlemiş olması dolayısıyla doğum yapamayan kadın demektir. Yine buna dair açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu kelime aynı zamanda yaşlılık söz konusu olmaksızın doğum yapamayan kısır kadınlar hakkında da kullanılır. Yüce Allah’ın:

“Dilediğini de kısır bırakır” (eş-Şûrâ, 42/50) âyeti da bu manadadır. Erkekler hakkında “akîr” aynı anlamdadır. Âmir b. et-Tufeyl’in şu beyiti de bu türdendir:

“Ne kötü bir gencim demektir; şayet bir gözü kör, kısır ve korkak isem,

Her su başına gidildiğinde (gidenlerin) önünde mazeretim ne olur!”

5- Duada Sözlerin Seçimine Dikkat:

Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ın: “Bundan dolayı bana tütfundan bir veli bağışla” sözleri bir dilek ve bir duadır. Açıkça oğul ifadesini kullanmaması bunun halinden anlaşılması ve hanımının kısırlığı dolayısı ile de böyle bir ihtimalin uzaklığı dolayısıyladır.

Katade der ki: O bu duayı yetmiş küsur yaşında iken yapmıştı. Mukâtil ise doksanbes/ yaşındayken yapmıştı, demektedir. Daha uygun görünen budur. Çünkü o, kanaatine göre yaşlılığından ötürü erkek çocuğunun olmayacağını zannetmişti. Bundan dolayı da:

“Benim ise yaşlılıktan kemiklerim kurumuşken… ” (8. âyet) demişti.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: O çocuk sahibi olmayı diledi. Daha sonra da bu çocuğun kendisine mirasçı olacak yaşa gelinceye kadar yaşaması şeklinde duasının kabul edilmesini istedi. Böylelikle çocuk sahibi olma isteği kabul edilirken bunun erken vefat edip maksadın gerçekleşmemesi korkusundan bu şekilde dua etmişti.

6- Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ırı Çocuk İstemesinin Sebebi:

İlim adamları derler ki: Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ın çocuk istemesi dinini üstün kılmak, peygamberliğini canlandırmak, ecir ve mükâfatını kat kat arttırmak içindi, yoksa dünya için yapılmış bir dua değildi. Rabbi de onu, dualarını kabul etmeye alıştırmıştı. Bundan dolayı o: “Rabbim, Sana duam sayesinde bedbaht olmadım” demişti. Yüce Allah’ın üzerindeki nimetlerini şefaatçi kılarak bu şekildeki bir duası, güzel bir vesiledir. Üzerindeki lütfunun daha bir çoğalmasını, lütfunu dile getirerek istemektedir. Rivayate göre Cömert Hatem’in karşısına bir adam çıkmış. Hatem ona: Sen kimsin? diye sorunca, O: Ben kendisine geçen yıl iyilikte bulunduğun kişiyim, diye cevap verince, Hatem: Bizi ileri sürerek şefaatçi kılan kimse hoş sefa geldi, diye cevap vermiş.

Zekeriyyâ (aleyhisselâm) izinsiz olarak olağanüstü bir dilekte bulunmaya nasıl kalkıştı, diye sorulursa su şekilde cevap verilir; Peygamberler döneminde böyle bir duada bulunmak caizdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hususa açıklık getiren âyetler vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Zekeriyyâ ne saman onun yanına mihraba girdiyse, yanında bir rızık buluyordu. Ey Meryem, bu sana nereden geliyor? dedi. O da: Bu, Allah’tandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir, dedi.” (Âl-i İmrân, 3/37) O bu olağan üstü durumu görünce artık duasının kabul olunacağı doğrultusundaki umudu daha bir sağlamlaştı, O bakımdan yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Orada Zekeriyyâ, Rabbine dua etti: Rabbim bana katından çok temiz bir soy bağışlaleyhisselâmen duayı işitensin, dedi.” (Âl-i İmrân, 3/38)

7- Çocuk İstemek Üzere Dua Etmenin Hükmü:

Birisi kalkıp dese ki: Bu âyet-i kerîme dua edip çocuk istemenin câiz olduğuna delildir. Halbuki yine yüce Allah bizleri mal ve evlat fitnelerinden sakındırmış, bunların sebep olacakları çeşitli kötülüklere dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur:

“Mallarınız da, evlatlarınız da sizin için ancak bir fitne (sınama aracı)dir.” (et-Teğabun, 64/15) Yine şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının.” (et-Teğabun, 64/14)

Buna cevap şudur: Çocuk sahibi olmak maksİsmi ile dua etmek daha önceden Âl-i-İmrân Sûresi’nde (3/37. âyet, 3. başlıkta) açıklandığı üzere Kitap ve sünnetten bilinen bir husustur. Diğer taraftan Zekeriyyâ (aleyhisselâm) kayıtlı olarak dilekte bulunmuş ve:

“Çok temiz bir soy” (Âl-i-İmrân, 3/38) ile: “Rabbim, sen onu rızanı kazanacak bir kişi kıl” diye dua etmiştir. Çocuk bu niteliklere sahip olduktan sonra dünyada da, âhirette de anne-babasına faydalı olur. Böyle bir çocuk düşmanlık ve fitne kapsamından çıkar, sevinç kaynağı ve nimete sebeb olma kapsamına girer. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da hizmetçisi Enes’e şöylece dua etmiştir: “Allah’ım, sen ona çokça mal ve evlat ver ve ona verdiklerini de mübarek kıl.” Buhârî, Savm 61, Deavât 26, 47; Müslim, Feclâilu”s-Sahâbe 141-143; Tirmizî, Menâkıb 45; Müsned, III, 194, 24H, VI, 430 Böylelikle verdiklerini mübarek kılması için dua etmek suretiyle çokluğun helake götürebilen türünden sakınmış olmaktadır, işte Allah’ın kullarının çocuklarına hidâyet vermesi hususunda Mevlâlarına böylece niyaz etmeleri gerekir. Dünyada da, âhirette de kurtuluşları için dua etmelidir. Bu yolla peygamberlere (hepsine salal ve selam olsun) ve fazilet sahibi kimselere uymuş olsun. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i-İmrân Sûresi’nde (3/37. âyet, 4, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Meryem 4

Dedi: Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, başım yaşlılıktan tutuştu ve Sana dua etmekle, Rabbim, bedbaht olmadım.

Diyanet Vakfı
Rabbim! dedi, benden (vücudumdan), kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.

Kurtubi Tefsiri
Demişti ki: “Rabbim gerçekten kemiklerim zayıflayıp gevşedi; ağarmış saçıyla başım, alev alıp tutuştu. Rabbim, Sana duam sayesinde bedbaht olmadım.

“Demişti ki: Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıflayıp gevşedi” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık Ancak, görüleceği üzere başlıklar üçlür. halinde sunacağız.

1- Kemiklerinin Zayıflayıp Gevşediğini Zikretmesinin Sebebi:

“Demişti ki: Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıflayıp gevşedi” âyetindeki: “Gevşedi” kelimesinin üç harfi de harekeli olarak (üstün ile) okunmuştur, zayıfladı demektir. Zayıflamayı anlatmak üzere; “Zayıfladı, zayıflar, zayıflamak” fiili kullanılır. Zayıf, zayıflamış bulunan” demektir. Ebû Zeyd dedi ki: Bu fiil; şekillerinde kullanılır.

“Kemik”i söz konusu etmesinin sebebi, kemiğin bedenin direği olmasından, bedenin onunla ayakta durmasından, bedenin yapısının esasını teşkil etmesinden dolayıdır. Kemik zayıflayıp gevşedi mi, bedenin sair kuvvetleri de buna bağlı olarak zayıflar. Çünkü bedendeki en güçlü ve en sağlam odur. Bizzat kendisi gevşeyip zayıflayacak olursa onun dışındakiler daha da gevşek olur.

Kemiğin ayette tekil olarak zikredilmiş olması, tekilin cins anlamını vermesinden dolayıdır. Ayrıca onun maksadı bedenin direği ve bedeni ayakta tutan, bedenin meydana geldiği unsurların en sağlamı olanın zayıflayıp gevşemiş olduğunu anlatmaktır. Eğer çoğul gelmiş olsaydı bir başka manayı kastetmiş olurdu. Çünkü onun kemiklerinin bir bölümü değil, tamamı zayıflamışlardı. (Mealde bu manayı yansıtmak için “kemikler” diye çoğul tercüme edilmiştir).

2- Ağaran Saçlar

“Ağarmış saçıyla başım, alev alıp tutuştu” âyetinde “baş” anlamındaki kelimenin son harfi olan “sin”i, Ebû Amr, sonraki kelimenin “şın” harfine idğam ile okumuştur.

Bu âyet, Arap dilindeki istiarelerin en güzellerindendir. Yanıp tutuşmak (iştial) ateşin aydınlığının yaygınlaşması demektir. Ağarmanın başa yayılması buna benzetilmiştir. Yani ben yaşlandım ve zayıfladım demek istemiştir. Burada yanıp tutuşmayı saçın yeri ve saçın bittiği yer olan başa izafe ettiğini, buna karşılık başı herhangi bir şeye izafe etmediğini görüyoruz. Çünkü muhatabın bu başın Zekeriyyâ (aleyhisselâm)a ait olduğunu bilmesi ile yetinilmiştir.

“Ağarmış saç… kelimesinin nasb edilmesi iki şekilde açıklanabilir. Birincisi mastardır. Çünkü “Yanıp, tutuştu” fiili, ağardı demektir. Bu el-Ahfeş’in görüşüdür,

ez-Zeccâc ise temyiz olarak mansûbtur, der. en-Nehhâs der ki: el-Ahfeş’in görüşü daha uygundur. Çünkü bu bir fiilden türetilmiştir. Onun mastar (mef’ûl-i mutlak) olması daha uygundur.

Şeyb (saçın ağarması), beyaz saçların, siyaha karışması demektir.

3- Duâ Ânının Adabı:

İlim adamları derler ki: Kişi dua ettiğinde yüce Allah’ın üzerindeki nimetlerini ve O’nun önünde alçak gönüllülüğüne yakışır sözleri ifadelendirmesi müstehabtır. Çünkü yüce Allah’ın:

“Gerçekten kemiklerim zayıflayıp, gevşedi” âyeti ile Allah’ın huzurunda alçak gönüllülük açığa vurulmaktadır.

“Rabbim, Sana duam sayesinde bedbaht olmadım” âyeti da yüce Allah’ın onun yaptığı duaları lutfuyla kabul etmesini itiyat haline getirdiğini açığa vurmaktadır. Yani ben, Sana dua ettiğimden dolayı bedbaht olmadım. Bu da: Ben, Sana dua ettiğim zaman benim duamı boşa çıkarmadın, demektir. Bu da: Eskiden beri yaptığım duaları kabul etmeye beni alıştırageldin, demektir. Bir iş için yorulup maksadını elde etmeme halini anlatmak için de; “Bu iş için yorulup didindi maksadını elde edemedi (bedbaht oldu)” denilir.

Birisinden nakledildiğine göre; ihtiyaç sahibi kimse ondan bir istekte bulunurken: Ben filan vakit kendisine iyilikte bulunduğun kimseyim, demiş. O da: Bize yine bizim yaptığımızı vesile koyarak dilekte bulunan kimse hoş sefa geldi, demiş ve ihtiyacını karşılamış.

Meryem 3

Hani Rabbine gizli bir çağrıyla çağırmıştı.

Diyanet Vakfı
Hani o, gizli bir sesle Rabbine niyaz etmişti:

Kurtubi Tefsiri
Hani o, Rabbine gizlice niyaz edip, yalvarmıştı;

3- Gizli ve Açık Dua:

“Hani o, Rabbine gizlice niyaz edip, yalvarmıştı” âyeti:

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Gerçek şu ki: O, haddi aşanları sevmez” (el-A’raf, 7/55) âyetini andırmaktadır ki, buna dair açıklamalar önceden (belirtilen âyet 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerîmedeki “nida” (mealde; niyaz etmek) dua ve rağbet anlamındadır. Yani o bu şekilde ibadet ettiği mihrabında Rabbine seslenmişti. Buna delil de yüce Allah’ın:

“O mihrabda durmuş namaz kılarken, melekler ona seslendiler” (Âl-i İmrân, 3/39) âyetidir.

Bu âyet namazda iken yüce Allah’a niyaz ettiği gibi, duasının da o namazda iken kabul edildiğini açıklamaktadır.

Bu dua ve niyazını niçin gizli yaptığı hususunda görüş ayrılığî vardır. Bir görüşe göre bunu yaşlanmış olduğu bir dönemde çocuk sahibi olmayı dilediği için kınanmasın diye kavminden gizli yapmıştır. Çünkü bu, dünyevi bir husustur. Eğer bu husustaki isteği kabul edilirse amacını elde etmiş olacaktı. Kabul edilmeyecek olursa bunu kimse bilmeyecekti.

Bir diğer açıklamaya göre o, bu duasını yüce Allah’tan başka hiçbir kimse tarafından bilinmeyerek ihlâslı olmak üzere böyle yapmıştır.

Bir başka görüşe göre: Gizli ameller daha faziletli ve riyakârlığın karışma ihtimali daha bir uzak olduğundan dolayı o bu yalvarışını gizli yapmıştı.

“Gizlice” demek, gecenin ortasında, kavminden habersiz ve gizli olarak yaptı demektir, diye de açıklanmıştır.

Hepsi ihtimal dahilindedir. Birincisi daha kuvvetli görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) duanın gizli yapılmasının müstehab olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerîme bu hususta açık bir nasstır. Çünkü şanı yüce Allah bundan dolayı Zekeriyyâ (aleyhisselâm)ı övmektedir.

İsmail dedi ki: Bize Müsedded anlattı, dedi ki: Bize Yahya b. Said, Üsame b. Zeyd’den anlattı. O Muhammed b. Abdu’r-Rahmân’dan -İbn Ebi Kebşe’dir- o Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan dedi ki: “Zikrin hayırlısı gizli olandır, rızkın hayırlısı da yeterince olandır.” Müsned, I, 172, 180, 187. Her üç yerde de “Sa’d b. Mâlikten” diye zikredilmekle bitlikle; Sa’d b. Mâlik (el-Kureşi)in Sa’d b. Ebî Vakkâsın kendisi olduğu bilinen bir husustur. (İbnü’l-Esir, Usdu’l-Gâbe, II, 214). Ayrıca Ahmed b. Hanbel bu rivâyetleri (I, 168’den itibaren başlayan) “Sa’d b. Ebî Vakkas’ın Müsnetii” kapsamında zikretmiş bulunmaktadır. Bu âyet, umumîdir.

Yûnus b. Ubeyd dedi ki: el-Hasen kunutta İmâmın sesini yükseltmeksizin dua etmesi, arkasında bulunanların da âmin demesi görüşünde idi. Sonra Yûnus:

“Hani o Rabbine gizlice niyaz edip, yalvarmıştı” âyetini okudu.

İbnu’l-Arabî der ki: Malik, kunutu gizli okur, Şâfiî ise açıktan okur. Kunut’u açıktan okumak daha faziletlidir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kunut duasını açıktan yapardı.

Meryem 2

Rabbinin, kulu Zekeriya’ya rahmeti anılması.

Diyanet Vakfı
(Bu,) Rabbinin, Zekeriyya kuluna rahmetinin anılmasıdır.

Kurtubi Tefsiri
(Bu) Rabbinin kulu Zekeriyâ’yı rahmetle anışıdır.

“Bu, Rabbinin kulu Zekeriyyâ’yı rahmetle anışıdır. Hani o Rabbine gizlice niyaz edip, yalvarmıştı. ” Âyeti ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın Rahmeti:

“Rabbinin… rahmetle anışıdır. ” Âyetinde geçen: “Anış” kelimesinin merfu oluşu ile ilgili üç görüş vardır. el-Ferrâ’ der ki: Bu “Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd” ile ref edilmiştir. Ancak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Buna imkan yoktur. Çünkü “Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd” yüce Allah’ın Zekeriyyâ’ya dair bize vermiş olduğu haberler cümlesinden değildir. Yüce Allah bize hem ona dair, hem ona verilen müjdeye dair haber vermiş olmakla birlikte “Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd” onunla ilgili kıssadan değildir.

el-Ahfeş ise şöyle demektedir: İfadenin takdiri: Rabbinizin size kıssa olarak anlattıkları arasında Rabbinin rahmetle anısı da vardır, şeklindedir.

Üçüncü görüşe gelince: Âyetin anlamı: Size okumakta olduğu bu âyetler Rabbinin rahmetle anışıdır.

Bir diğer görüşe göre bunun merfu olması, bir mübtedânın takdiri dolayısıyladır, Bu Rabbinin rahmetle anışıdır, demektir.

el-Hasen bu buyrukları; “Rabbinin rahmetini hatırlattı” diye okumuştur. Kur’ân’dan okunan bu bölümler Rabbinin rahmetini hatırlattı, demektir.

Emir olarak; “Hatırlat” şeklinde de okunmuştur, “Rahmet” kelimesi yuvarlak “te” ile yazılır. Üzerinde vakıf yapıldığı zaman “he” diye vakfedilir. Buna benzeyen bütün kelimeler de bu şekildedir. Bu hususta nahivciler arasında görüş ayrılığı da yoktur. Bu konuda şunu gerekçe gösterirler: Bu “he” (yuvarlak te) isimler ile fiilleri birbirinden ayırdetmek için olup isimlerin müennesliğini gösterir.

2- Allah’ın Kula Zekeriyyâ (aleyhisselâm):

el-Ahfeş; “Kulu” âyeti “rahmet” kelimesi ile mansubtur, demiştir. “Zekeriyyâ” kelimesi de ondan bedeldir. Bu da; “Bu Zeyd’in Amr’ı dövüşünü anıştır” demeye benzer. Burada “Amr” kelimesi darb (dövme) ile nasb edilmiştir. Nitekim “kulu” kelimesi de “rahmet” ile nasb edilmiştir.

Burada takdim ve te’hir olduğu da söylenmiştir. Anlamı da şöyle olur: Rabbinin kulu Zekeriyyâ’yi bir rahmet ile anışıdır. Buna göre “kulu” kelimesi “zikr: anış” ile nasb edilmiştir. Bunu da ez-Zeccâc ile el-Ferrâ’ zikretmişlerdir. Bazıları da ref ile; diye okumuşlardır ki bu da Ebû’l-Âl-iyye’nin kıraatidir. (Bu, kulu Zekeriyyâ’nın Rabbinin rahmetini anıtıdır, anlamında olur).

Yahya b. Ya’mer; şu anlamda olmak üzere nasb ile okumuştur: Bu Kur’ân, Allah’ın kulu Zekeriyyâ’nın rahmetini anmaktadır.

“Zekeriyyâ” kelimesinin söylenişi ve kıraati ile ilgili açıklamalar, bundan önce Âl-i îmrân Sûresi’nde (3/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Meryem 1

Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad.

Diyanet Vakfı
Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad.

Kurtubi Tefsiri
Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd

“Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.” Sûrelerin başlarında (bu kabilden bulunan harflere dair) açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs “Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd” ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Kâf harfi “Kâff”den, “ha” harfi “Hacirden, “ya” harfi “Hakîrr”den, “ayn” harfi “Halîm”den, “Sâd” harfi de ” Sâdık”dandır. Bunu İbn Aziz el-Kuşeyrî, İbn Abbâs’tan nakletmektedir. Anlamı da şudur: O mahlukatına kâfi gelendir, kullarına hidâyet verendir. O’nun kudreti onların ellerinin üzerindedir. Onları bilendir, vaadinde sadık olandır. es-Sa’lebî bunu el-Kelbî, es-Süddî, Mücahid ve ed-Dahhak’tan nakletmektedir. Yine el-Kelbî şöyle demiştir: “Kâf” Kerîm, Kebir ve Kâfi’den. “Ha” harfi Hâdi’den, “ya” harfi Rahîm’den. “Ayn” harfi Alîm ve Azîm’den. “Sad” harfi Sâdık’tan gelir. Anlam birdir.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Bu, yüce Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Ali (radıyallahü anh)dan da: Bu yüce Allah’ın ismidir, dediği nakledilmiştir. O Ey Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd, bana mağfiret buyur, dermiş. Bunu da el-Gaznevî zikretmektedir.

es-Süddî der ki; Bu yüce Allah’ın kendisi zikredilerek, kendisine dua edildiğinde îstenenleri bağışladığı, duaları kabul ettiği İsm-i A’zam’ıdır.

Katade ise bu, Kur’ân’ın isimlerinden bir isimdir, demiştir. Bunu da Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o da Katade’den nakletmektedir.

Bunun sûrenin ismi olduğu da söylenmiştir. el-Kuşeyrî’nin harflerin baş tarafları ile ilgili olarak tercih ettiği görüş budur. Buna göre şöyle denilmiştir: İfade yüce Allah’ın:

“Kâf, Hâ, Ya, Ayn, Sâd” âyeti ile tamam olmaktadır. Bu âdeta sûrenin ismini bildirmek gibidir. Nitekim: Filan kitap yahut filan bölüm, dedikten sonra maksada geçmen de buna benzemektedir.

İbn Ca’fer bu harfleri mukatta’ olarak (kopuk kopuk) okumuştur. Diğerleri ise vasl ile okumuşlardır. Ebû Amr ise “he” harfini imâle ile “yâ” harfini de üstün ile okumuştur. İbn Âmir ve Hamza ise aksi şekilde okumuştur, el-Kisaî, Ebû Bekr ve Halef ise hepsini imale ile okumuşlardır. Medineliler, Nâfi’ ve başkaları ise ikisi arasında okumuşlardır. Diğerleri ise fetha ile okumuşlardır.

Hârice’den gelen rivâyete göre el-Hasen “kafi ötreli olarak okurmuş. Başkaları da onun “hâ” harfini de ötreli okuduğunu nakletmektedir. İsmail b. İshak’ın naklettiğine göre ise o, “yâ”yı ötreli okurmuş.

Ebû Hatim der ki: “Kâf’, “hâ” ve “yâ” harflerinin ötreli okunması câiz değildir.

en-Nahhâs der ki: Medinelilerin kıraati bu hususta en güzel yoldur. “Hâ” ve “yâ” harflerinde de imale caizdir. el-Hasen’in kıraati ise bazı kimselere açıklanması oldukça zor geldiğinden dolayı: Böyle bir kıraatin câiz olmadığını dahi söylemişlerdir. Ebû Hatim bunlardan birisidir. Bu konuda kabule değer açıklama ise Harun el-Kâri’in yaptığı açıklamadır. O şöyle der: el-Hasen ref’i işmam ile okurdu. Bu ise onu (sessiz olarak) ima ettiği (işaretle gösterdiğini) anlamına gelir. Nitekim Sîbeveyh’in naklettiği gibi Araplar arasından “salât ve zekât” derken “vav”a ima edenler vardır. O bakımdan Mushaf ta (bu kelimeler) “vav” ile yazılmışlardır. Nafi’, İbn Kesîr, Âsım ve Ya’kub da “sad” harfinin okunuşu esnasında açıkça “dal”i de telaffuz etmişlerdir. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği de budur. Diğerleri ise bunu (“dal” harfini sonraki âyetin ilk harfi olan “zel” harfine) idğam ile okumuşlardır.

Kehf 110

De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.

Diyanet Vakfı
De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlahınızın, sadece bir İlah olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.

Kurtubi Tefsiri
De ki; “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilâhınızın ancak tek bir İlâh olduğu vahyedillyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa; salih bir amel işlesin ve Rabbîne İbadetinde kimseyi ortak koşmasın.”

“De ki: Ben ancak sîzin gibi bir beşerim. Yalnız bana…vahyediliyor.”

Yani ben ancak yüce Allah’ın bana öğrettiklerini bilebilirim. Allah’ın ilminin ise sayımı-dökümü imkânsızdır. Ve ben sizlere ancak Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığını tebliğ etmekle emrolundum,

“Artık kim Rabbine kavuşmayı” O’nu görmeyi, O’nun mükâfatını almayı

“ümid ediyorsa” ve cezasından da korkuyorsa

“salih bir amel işlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın.”

İhlas ve Riya:

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme Cündeb b. Züheyr el-Âmirî hakkında nazil olmuştur. O dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben yüce Allah için bir amelde bulunuyorum. Sadece yüce Allah’ın rızasını diliyorum. Şu kadar var ki başkası tarafından da bilinecek olursa bu beni sevindirir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Muhakkak Allah hoş ve temizdir. Ancak hoş ve temiz olanı kabul eder, O (ihlasla yapılması gerektiği halde) kendisinde ortak koşulan hiçbir şeyi kabul etmez.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Tavus dedi ki: Bir adam, ey Allah’ın Rasûlu dedi. Ben Allah yolunda cihad etmeyi seviyorum. Bununla birlikte benim konumumun ne olduğunun görülmesini de seviyorum. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Mücahid dedi ki; Bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü ben sadaka veririm, akrabalık bağını gözetirim. Bunları da ancak yüce Allah için yaparım. Benim bunları yaptığımdan sözedilir ve bundan dolayı övülecek olursam da bu beni sevindirir ve hoşuma gider. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu, birşey demedi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” âyetini İndirdi.

Derim ki: Bunların hepsi kastedilmiş hususlardır. Âyet-i kerîme bütün bunları da, bunların dışındaki diğer amelleri de kapsar. Bundan önce Hûd Sûresi’nde (11/15- âyetin tefsirinde) bütün insanlar arasında ilk olarak haklarında hüküm verilecek olan üç kişi ile ilgili Ebû Hüreyre’den gelen sahih hadisi zikretmiş bulunuyoruz. en-Nisâ Sûresi’nde de, (4/36. âyet, 1. başlıkta) riyaya dair açıklamalar geçmiştir. Orada konu ile ilgili haberleri yeteri kadar zikrettik.

el-Maverdî der ki: Bütün tevil ehli âlimler şöyle demiştir; “Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” âyetinin anlamı, işlediği ameliyle kimseye karşı riyakârlık yapmasın şeklindedir.

et-Tirmizî el-Hakîm (yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun) de “Nevâdiru’l-Usûl” adlı eserinde şunu rivâyet etmektedir: Bize babam -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Bize Mekkî b. İbrahim anlattı, dedi ki:

Bize Abdu’l-Vâhid b. Zeyd, Ubâde b. Nüsey’den anlattı, dedi ki: Ben Şeddad b. Evs’in yanına, namaz kıldığı yerde iken gittim; ağlıyordu. Ona: Ey Abdu’r-Rahmân’ın babası seni ağlatan sebeb ne? dedim. Dedi ki: Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan duyduğum bir hadistir. O sırada yüzünde hoşuma gitmeyen bir ifade görmüştüm. Şöyle dedim: Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın Rasûlü. Yüzünü bu şekilde görmeme sebeb nedir? O şöyle dedi: “Benden sonra ümmetim adına korktuğum bir iş” Ben: Bunun mahiyeti nedir? ey Allah’ın Rasûlü dedim. Şöyle buyurdu: “Şirk ve gizli şehvet.” Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Senden sonra ümmetin şirk koşacak mı? Şöyle buyurdu: “Ey Şeddâd onların güneşe, aya, taşa, puta tapmaları manasına hayır. Fakat amelleriyle insanlara karşı riyakarlık yapacaklar.” Ben: Riya şirk midir? dedim. O; “Evet” diye buyurdu. Ben: Peki gizli şehvet nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: “Onlardan birisi oruçlu olarak sabah eder, dünya isteklerinden bir istek hatırına gelir ve bunun için orucunu açar.” Bu manadaki rivâyetler için bk.: İbn Mâce, Ztthd 21; Müsned, IV, 124, 126. Abdu’l-Vahid dedi ki: el-Hasen’le karşılaştım. Ben ona: Ey Ebû Said dedim. Bana riyadan haber ver. O bir şirk midir? O, evet dedi. Sen yüce Allah’ın:

“Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa, salih bir amel işlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” âyetini okumuyor musun? Nevâdirul-Usûl, II, 585.

İsmail b. İshak rivâyetle dedi ki: Bize Muhammed b. Ebi Beki anlattı, dedi ki: Bize el-Mu’temir b. Süleyman, Leys’ten anlattı. Leys, Şehr b. Havşeb’den dedi ki: Ubâde b. es-Samit ile Şeddâd b. Evs oturuyorlardı. Şöyle dediler: Biz bu ümmet adına şirkten ve gizli şehvetten korkarız. Gizli şehvet kadınlar tarafından gelir. Yine dediler ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledik: “Her kim riyakârlık yapmak maksadıyla bir namaz kılacak olursa şirk koşmuş olur. Kim riyakârlık maksadıyla oruç tutarsa şirk koşmuş olur.” Sonra yüce Allah’ın:

“Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” âyetini okudu. Müsned, IV, 126.

Derim ki: Gizli şehvetin mahiyetine dair bundan farklı açıklamalar da yapılmıştır. Biz bu açıklamayı en-Nisâ Sûresi’nde (4/36. âyet, 1. başlıkta) yapmış bulunuyoruz.

Sehl b. Abdullah dedi ki: el-Hasen’e ihlâs ve riya hakkında soru soruldu. Şu cevabı verdi: İyiliklerinin gizlenmesini, buna karşılık kötülüklerinin gizlenmemesini İstemek ihlâstandır. Şayet yüce Allah senin hasenatını açığa çıkartacak olursa: Bu senin lütfün ve senin ihsanındır, dersin. Bu benim yaptığım benim kendi işim değildir, desin ve yüce Allah’ın:

“Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel islesin ve Rabbine ibadetinde kimseyl ortak koşmasın” âyetini ve:

“Verdiklerini verirlerken, Rabblerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler…” (el- Mu’minûn, 23/60) âyetlerini hatırlasın. Bunlar İhlâsla amel ettikleri halde amellerinin kabul olunmayacağından korkan kimselerdir. Riyakârlığa gelince; o da nefsin amelinin payını dünyada istemesi demektir. Ona: Bu nasıl olur diye soruldu. Şu cevabı verdi: Her kim kendisi ile yüce Allah arasında kalması gereken bir amel ile Allah’tan başkasının rızasını ve âhiret yurdundan başkasını arayacak olursa o riyadır.

İlim adamlarımız -yüce Allah onlardan razı olsun- derler ki: Riya kimi zaman kişiyi insanların kendisi ile alay edecekleri bir noktaya kadar götürebilir. Nakledildiğine göre Tahir b. el-Huseyn, Ebû Abdullah el-Mervezî’ye şöyle sormuş: Ey Abdullah’ın babası, ne zamandan beri Irak’a geldin? O da şu cevabı vermiş: Ben, Irak’a yirmi yıldan beri geldim ve otuz yıldan beri oruçluyum. Ona: Abdullah’ın babası, biz sana bir husus hakkında soru sorduk. Sen bize iki hususa dair cevap verdin.

el-Asmaî’nin naklettiğine göre; bir gün bir bedevi namaz kıldı ve namazını uzattıkça uzattı. Yanında da bazı kimseler vardı. Ona: Sen ne güzel namaz kıldın, dediler. O da: Bununla birlikte bir de oruçluyum, demiş.

Bu nerede çabucak kılan el-Eşâs b. Kays’a: Sen çabucak namaz kıldın, demeleri üzerine: O da: Ama ona riyakârlık karışmadı, deyip onların namaz kılışını önemsemeyişlerinden riyakâr olmadığını belirterek ve namazda yapmactklıktan kaçmış olduğunu bildirerek kurtulması nerededir?

Yine en-Nisâ Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) Lukman’ın riyakârlığın ilacına dair sözleri geçmiş ve bunun ameli gizleyip saklamak olduğu bildirilmiştir.

Yine et-Tirmizî el-Hakîm rivâyetle der ki: Babam -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bize anlattı, dedi ki: Bize el-Himmâni haber verdi, dedi ki: Bize Cerir, Leys’ten haber verdi. O bir hadis hocasından, o Ma’kil b. Yesâr’dan dedi ki: Ebû Bekr bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında şahidlikte bulunarak dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şirki söz konusu etti ve şöyle buyurdu: “O sizin içinizde karıncanın yürüyüşünden bile daha gizlidir. Ben sana kendisini yerine getirdiğin takdirde senden küçüğüyle büyüğüyle şirki uzaklaştıracak bir şeyi göstereyim mi?

Şöyle dersin: “Allah’ım bildiğim halde, Sana bir şey ortak koşmaktan Sana sığınırım, bilmediğim şeylerden ötürü de mağfiretini dilerim.” Bu sözleri üç defa tekrarlıyacaksın.” Nevâdiru’l Usûl, II, 583- Yakın bir rivâyet; Müsned, IV, 403.

Ömer b. Kays el-Kindî dedi ki: Muaviye’yi minber üzerinde iken şu: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa…” âyetini okuduğunu dinledim. (Devamla) dedi ki: Bu semadan inmiş son âyettir.

Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bana şu vahyolundu: Her kim: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel işlesin” âyetini okursa, onun için Aden’den Mekke’ye kadar içerisini kendisine dua eden ve kendisi için mağfiret dileyen meleklerin dolduracağı bir nûr yükseltilir.” el-Hâkim, el-Müstedrek, II, 371.

Muâz b. Cebel dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kim Kehf Sûresi’nin başını ve sonunu okuyacak olursa onun için tepeden tırnağa kadar bir nûr olur. Kim onun tamamını okursa, bu onun için yerden göğe kadar bir nûr olur.” İbn Kesîr, V, 131de belirttiğine göre sadece İ, Ahmed Larafından rivâyet edilmiştir.

İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre adamın birisi ona şöyle demiş: Ben içimden geceleyin bir süre namaz kılmayı geçiriyorum. Ancak uyku beni bastırıyor. Ona şöyle dedi: Gecenin istediğin saatinde uyanmak istiyorsan yatağına çekildiğin vakit: “De ki: Rabbimin sözleri için…” âyetinden itibaren surenin sonuna kadar oku. Yüce Allah gecenin istediğin saatinde seni uyandıracaktır.

Bu faziletleri es-Sa’lebî -yüce Allah ondan razı olsun- zikretmiş bulunmaktadır.

Ebû Muhammed ed-Darimînin Müsned’inde de şöyle denilmektedir: Bize Muhammed b. Kesir, el-Evzaî’den haber verdi: O Abde’den, o Zir b. Hubeyş’ten dedi ki: Her kim Kehf Sûresi’nin sonlarını geceleyin uyanmak istediği bir vakit için okursa o vakit uyanır. Abde dedi ki: Biz bunu denedik ve böyle olduğunu gördük. Dârimî, Fedâilul-Kur’ân 18

İbnu’l-Arabî dedi ki: Hocamız et-Turtuşî el-Ekber şöyle derdi: Zamanınızı denk olan kimselerle karşılıklı hücumla ve kardeşlere gidip gelmekle geçirmeyin. Yüce Allah beyanını: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” âyeti ile nihayete erdirmiştir.

https://kutsalayet.de/kehf-109/,https://kutsalayet.de/meryem-1/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız