"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Yazar: Hz.Ateist

Fussilet 29

İnkar edenler dediler: “Rabbimiz, bizi saptıran o iki kişiyi —cinlerden ve insanlardan— bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım, en aşağılık olanlardan olsunlar.”

Diyanet Vakfı
Kafirler cehennemde: Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de aşağılanmışlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım! diyecekler.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler diyecekler ki: “Rabbimiz, cin ve insanlardan bizi saptıran iki kişiyi bize göster ki, en aşağılarda olanlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım.”

“Kâfirler diyecekler ki” âyetinde cehennemde söyleyeceklerini kastetmektedir. Yüce Allah burada bunu (“dediler” diye) mazi lâfzı ile zikretmekle birlikte, maksat gelecekte diyecekleridir.

“Rabbimiz, cin ve insanlardan bizi saptıran o iki kişiyi bize göster” sözleri ile iblis ve kardeşini öldüren Âdem’in oğlunu kastetmektedirler. Bu açıklama İbn Abbâs, İbn Mes’ûd ve başkalarından nakledilmektedir. Bu görüşün lehine şu merfû’ hadis de delil teşkil eder: “Zulmen öldürülen herbir müslümanın günahından bir pay da mutlaka ilk (katil olan) Âdem oğlunun üzerine konulur. Çünkü öldürme işini ilk başlatan odur.” Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiştir. Buhari, I, 431 (muallak bir hadis olarak), III, 1213, VI, 2669; Müslim, III, 1303; Nesâî, VII, 81; İbn Mace, II, 873; Müsned, I, 383, 430, 433

Bunun saptırıcıların türü anlamında kullanıldığı da söylenmiştir. Tesniye olarak gelmesi ise türlerin farklı oluşundan ötürüdür.

“…ki” ateşin en alt basamağında

“olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım.” Onları ayakları altına almakla yüreklerini soğutsunlar diye bu istekte bulunacaklardır. Yüce Allah’tan sapıtmalarına sebeb olan cin ve insanlardan bu varlıkların üzerindeki azâbı kat kat arttırmasını isteyeceklerdir.

İbn Muhaysın, Ebû Amr’dan es-Susî, İbn Amir, Ebû Bekr ve el-Mufaddal:

“Bize göster” anlamındaki âyeti; şeklinde “ra” harfini sakin olarak okumuşlardır. Yine Ebû Amr’dan “ra” harfini (esresini) gizlice (belli belirsiz, ihtilas ile) çıkardığı da rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise kesresini açıkça (işba’ ile) çıkarmışlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (asıl nüshalarda böyle olmakla birlikte doğrusu el-Bakara Sûresi, 2/128. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Fussilet 28

Bu, Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Onlar için orada sürekli kalma yurdu vardır. Ayetlerimizi inkâr etmeleri sebebiyle ceza.

Diyanet Vakfı
İşte bu, Allah düşmanlarının cezası, ateştir. ayetlerimizi inkar etmelerinden dolayı, orada onlara ceza olarak ebedi kalacakları yurt (cehennem) vardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, Allah düşmanlarının cezasıdır: Ateştir. Bizim âyetlerimizi bilerek inkâr etmeleri sebebi ile bir ceza olarak. Onlar için orada ebedilik yurdu vardır.

“İşte bu, Allah düşmanlarının cezasıdır, ateştir.” Bu şiddetli azâb böyledir, demektir. Bu azâbı da

“ateştir” âyeti ile açıklamaktadır.

İbn Abbâs bu âyeti;

“İşte bu Allah düşmanlarının cezasıdır, ateştir”

dedikten sonra;

“ebedilik yurdudur” diye okumuştur. Böylelikle ebedilik yurdu diyerek bu ateşin ne olduğunu ifade etmiş olmaktadır ki; âyetten anlaşılan da budur.

“İşte bu” mübtedâdır, “cezasıdır” onun haberidir,

“ateştir” lâfzı da “ceza’dan bedeldir yahutta hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Cümle bütünüyle ilk cümlenin beyanı konumundadır.

Fussilet 27

Elbette inkâr edenlere şiddetli bir azap tattıracağız ve onları, yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.

Diyanet Vakfı
O inkar edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.

Kurtubi Tefsiri
Elbette Biz kâfirlere şiddetli azâbı tattıracağız ve onları yapageldiklerinin en kötüsü ile cezalandıracağız.

“Elbette Biz kâfirlere şiddetli bir azâbı tattıracağız.” Daha önceden “tatmak: Zevk”in maddi bir şey olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Şiddetli azâb ise, ardı arkasına gelen ve hiçbir şekilde kesintisi olmayan azâb demektir. Bütün cüzlerinde hissedilecek azâb demek olduğu da söylenmiştir.

“Ve onları yapageldiklerinin en kötüsü ile cezalandıracağız.” Yani Biz âhirette onlara dünyada işlemiş oldukları amellerin kötü cezasının karşılığını vereceğiz. Yapılan işlerin en kötüsü ise şirktir.

Fussilet 26

İnkâr edenler dediler: Bu Kur’an’ı dinlemeyin, onda gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler: Bu Kuranı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanlar dediler ki: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sesler çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.”

“Kâfir olanlar dediler ki: Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sesler çıkarın.” Yüce Allah Hud ve Salih kavimleri ile başkalarının küfre saptıklarını haber verdikten sonra, Kureyş müşriklerinin de durumunu haber vererek onların Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayıp:

“dinlemeyin” dediklerini bize bildirmektedir. Buradaki

“dinlemeyin” âyetinin itaat etmeyin, anlamına geldiği söylenmiştir. Mesela, sana itaat ettim anlamında: “Seni dinledim” denilir.

“O okunurken anlamsız sesler çıkarın” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Ebû Cehil dedi ki: Kur’ân okunduğu vakit onun (Muhammed -sallallahü aleyhi ve sellem-in) yüzüne karşı yüksek sesle bağırınız ki ne söylediğini o da bilemesin.

Denildiğine göre Kur’ân onları (benzerini getirmekten) aciz bırakınca bu yola başvurdular.

Mücahid dedi ki:

“O okunurken anlamsız sesler çıkarın” âyeti şu demektir: Islık çalarak, el çırparak konuşmalarınızı birbirine karıştırarak bu işi yapınız; ta ki boş bir söz durumuna düşsün.

ed-Dahhak dedi ki: Söyledikleri birbirine karışsın diye çokça konuşun. Ebû’l-Aliye ile yine İbn Abbâs da: Ona dil uzatın ve onu ayıplayın, diye açıklamışlardır.

“Belki” bu yolla Muhammed’e Kur’ân okurken

“baskın çıkarsınız.” O da anlaşılmaz hale gelir ve böylelikle kalplerin ilgisini çekmez.

Îsa b. Ömer, el-Cahderî, İbn Ebi İshak, Ebû Hayve ve Bekr b. Habib es-Sehmî “anlamsız sesler çıkarın” anlamı verilen kelimeyi: şeklinde “ğayn” harfini ötreli okumuşlardır ki, bu da bunun kökünü teşkil eden: ” Anlamsız söz söyledi, iş yaptı, söyler, yapar…” fiilinden gelen bir söyleyiştir. Fakat genel olarak (cemaatin) kıraati: köküne göredir.

el-Herevî dedi ki:

“O okunurken anlamsız sesler çıkarın” ifadesinin, ne anlama geldiği anlaşılmayacak sözlerle ona karşı koyun, demek olduğu söylenmiştir. Bu fiil üç türlü olmak üzere: “Anlamsız söz söyledim, söylerim, söyledi, söyler” diye kullanılır.

Lağv’in (anlamsız söz ve işin) ne demek olduğuna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/225. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu ise gerçek anlamı anlaşılamayan ve hiçbir mana ifade etmeyen şeyler demektir.

Fussilet 25

Onlara arkadaşlar kıldık. Önlerinde ve arkalarında olanı onlara süslediler. Cinlerden ve insanlardan önce geçen ümmetlerle birlikte haklarında söz gerçekleşti. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardandır.

Diyanet Vakfı
Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde ve arkalarında olanı kendilerine süslediler. Onlardan önce gelen cinlerden ve insanlardan ümmetler arasında onlar üzerine söz (azâb) hak olmuştur. Şüphesiz onlar zarar edenlerdi.

“Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık.” en-Nekkaş dedi ki: Onlara şeytanlar hazırladık. Bir başka açıklamaya göre Biz onlara yanlarındaki masiyetleri süslü gösteren arkadaşları musallat ettik. Bunlar ise cinlerden, şeytanlardan ve hatta insanlardan olan arkadaşlardır. Yani onlar için birtakım arkadaşları sebeb kıldık. Mesela; Allah filan kimseye filanı getirdi ve onu emrine verdi” denilir. Yüce Allah’ın:

“Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık” âyeti da buradan gelmektedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: “Allah bana istediğim şekilde bir rızkı elde etme imkanını verdi” denilir, ” Değiştirmek” demektir, “Değiş tokuş” buradan gelmektedir. “O adamla karşılıklı olarak eşya verip aldık.” Bu şekilde alışveriş yapan kimselere:Alışveriş yapan iki kişi” denilir. ‘in aynı anlamda kullanılması gibi.

“Onlar da önlerinde” bulunan dünya işlerini

“ve arkalarında olanı kendilerine süslediler.” Dünya işlerini onlara o kadar güzel gösterdiler ki, âhirete onu tercih edecek hale geldiler. Ölümlerinden sonraki hallerini de onlara aynı şekilde güzel gösterdiler ve âhiret ile ilgili halleri yalanlamaya çağırdılar. Bu açıklama Mücahid’den. nakledilmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir:

“Biz onlara” cehennem ateşinde

“yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde” dünyada amellerini

“…kendilerine süslediler.” Yani Biz onlar hakkında bunun olacağını takdir ettik ve onlar aleyhine böylece hüküm verdik.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz onları bu şekilde yakın arkadaşlara muhtaç kıldık. Yani fakiri zengine ondan bir şeyler elde etmesi için muhtaç kıldığımız gibi, zengini de fakire onun yardımını alsın diye muhtaç kıldık. Böylelikle bunlar birbirlerine masiyetlerini süslü gösterdiler. Yüce Allah’ın “ve arkalarında olanı” âyeti “önlerinde” olana atfedilmiş değildir.

Aksine anlam şöyledir: Onlara arkalarında olanı unutturdular. Bu duruma göre burada hazfedilmiş ifadeler vardır.

İbn Abbâs dedi ki:

“Önlerinde olan” âhireti yalanlamalarıdır.

“Arkalarında olan” ise gelecekte iyi işler yapacaklarını söyleyip dünyaya rağbetlerini arttırmaktır.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Önlerinde olan”dan kasıt yaptıkları işlerdir.

“Arkalarında olan”dan kasıt ise yapmayı kararlaştırdıkları şeylerdir. Mücahid’in bu husustaki görüşü de daha önce geçmişti.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Daha önceden işledikleri masiyetlerin bir benzerini işlemeye devam ediyorlar.

“Arkalarında olan” ise onlardan sonra yapılacak olan işlerdir.

“Onlardan önce gelen… ümmetler arasında onlar üzerine söz hak olmuştur.” Yani bunların kâfir oldukları gibi kendilerinden önce kâfir olan ümmetlerin aleyhine vacib olan azâb, bunlar hakkında da vacib olmuştur.

Buradaki: “Arasında’ lâfzının “birlikte, beraberinde” anlamında olduğu söylenmiştir. Yani: Onlar kendilerinden önceki kâfir ümmetler neyin içine girmiş iseler onlarla beraber gireceklerdir.

“Ümmetler arasında” ifadesinin diğer ümmetlerle birlikte, anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu beyiti de buna benzemektedir:

“Eğer sen en güzel işi yaptın diye, sana iftira edilmiş ise;

Şunu bil ki; başkaları arasında da (böylece) iftiraya uğramışlar vardır.”

Demek istiyor ki: Sen de bu konuda başkaları ile aynı konumdasın, aynı durumdasın. Bu hususta yalnız başına değilsin.

“Ümmetler arasında” lâfzı

“onlar üzerine” anlamındaki âyetin zamirinden hal olarak nasb mahallindedir. Yani diğer ümmetler arasında oldukları halde (azâb) söz(ü) aleyhlerine hak olmuştur.

“Şüphesiz onlar zarar edenlerdi.” Dünyada amellerini, kıyâmet gününde ise kendilerini ve yakınlarını kaybedenler ve yitirenlerdi.

Fussilet 24

Şimdi sabretseler de ateş onların kalacak yeridir. Özür dileseler de özürleri kabul edilmez.

Diyanet Vakfı
Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir. Ve eğer (tekrar dünyaya dönüp Allahı) hoşnut etmek isterlerse, memnun edilecek değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Şimdi onlar sabretseler de ateş onların yurdudur (etmeseler de). Kendilerinden razı olunmasını isterlerse, onlardan razı olunmaz.

“Şimdi onlar sabretseler de ateş onların yurdudur.” Yani eğer dünya hayatında cehennem ehlinin amelleri üzerinde sabredip böylece devam edecek olurlarsa, ateş onların yurdu olacaktır. Bunun bir benzeri de daha önceden geçtiği üzere:

“Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıymışlar!” (el-Bakara, 2/175) âyetidir.

“Kendilerinden” dünyada küfürleri üzere devam ettikleri halde

“razı olunmasını isterlerse, onlardan razı olunmaz.”

Bir başka açıklamaya göre anlam şöyledir:

“Şimdi onlar” cehennem ateşinde

“sabretseler de” sabretmeseler de

“ateş onların yurdudur.” Yani ondan asla kurtulamazlar. Onların sabretmeme hallerine yüce Allah’ın:

“Kendilerinden razı olunmasını isterlerse” âyeti delildir. Çünkü “Kendisinden razı olunmasını isteyen kişi” sabırsız bir kimsedir. “Razı olunmasını isteyip de bu isteği kabul edilen kimse” demektir. Şair Nabiğa şöyle demiştir:

“Ben eğer mazlum isem, senin zulmettiğin bir kulum

Ve eğer sen razı olması istenen bir kimse isen senin gibi bir kimse

böyle bir isteği kabul eder.”

Yani senin gibi bir kimseden böyle bir talebde bulunulacak olursa, barışı ve bu konudaki müracaatı kabul eder.

el-Halil dedi ki: (Mastar olan): “itab” karşılıklı konuşmak ve olumsuz duyguları sözkonusu etmektir, “Ona bir şekilde sitem ettim” denilir. Yine: “Aralarında bir sitemleşme vardır ve bundan dolayı onlar birbirine sitem ediyorlar” denilir. “Karşılıkla sitemleşince itab aralarını düzeltti” denilir. ” Filan kişi kötülükten vazgeçerek beni sevindirecek şeye döndü” demektir. Bundan isim: …diye gelir. Bu ise kendisine sitem edilen kimsenin sitem edeni razı edecek bir hale dönmesi demektir. (……..) ile aynı anlamdadır. “Kendisinden razı olunmasını istedi” anlamındadır. Mesela: “Kendisinden benden razı olmasını istedim, (ya da beni razı etmesini istedim) o da beni razı etti” denilir.

Buna göre

“kendilerinden razı olunmasını isterlerse” şu demek olur: Onlar kendilerinden razı olunmasını isteyecekler, fakat bunun onlara faydası olmayacak. Ateşe atılmaları kaçınılmaz bir şey olacaktır.

Tefsirlerde şöyle denilmektedir: Onlar Rablerinden kendilerini geri çevirmesini isteyecekler, fakat bu istekleri kabul edilmeyecektir.

Ubeyd b. Umeyr ile Ebû’l-Aliye “Onlardan razı etmeleri istense” diye, ikinci te harfini üstün ve “ye” harfini de ötreli olarak meçhul bir fiil şeklinde; “Onlar razı edecek değillerdir” şeklinde “te” harfini kesreli okumuşlardır. Yani yüce Allah onları tekrar dünyaya geri çevirecek olursa, bedbahtlıkları Allah tarafından ezelden beri bilindiğinden ötürü ona itaat mahiyetinde olacak ameller işlemeyeceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eğer geri döndürülürlerse, yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler” (el-En’am, 6/28) bunu el-Herevî zikretmiştir.

Saleb dedi ki: Kızdığı zaman da: denilir, hoşnut olduğu zaman da: denilir.

Fussilet 23

İşte Rabbiniz hakkında bu zannınız sizi mahvetti. Böylece ziyana uğrayanlardan oldunuz.

Diyanet Vakfı
Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.

Kurtubi Tefsiri
“Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helâk etti de ziyan edenlerden oldunuz.”

“Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helâk etti.” Sizi helâk etti de cehenneme getirdi.

Katade dedi ki: Burada

“zan” bilmek anlamındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse ancak Allah hakkında güzel zan besleyerek ölsün.” Bu kadarıyla: Müslim, IV, 2206; İbn Hibban, Sahih, II, 404; Ebû Davud, III, 189; İbn Mace, II, 1395; Müsned, III, 334; Tayalisi, Müsned, I, 246.

Çünkü bir takım kimseler Rabbleri hakkında kötü zan beslediler de O da onları helâk etti.” İşte yüce Allah’ın:

“Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helâk etti” âyeti bunu anlatmaktadır.

Hasan-ı Basrî de: Temenniler birtakım kimseleri öyle oyaladı ki, sonunda dünyadan hiçbir haseneleri dahi olmaksızın çekip, gittiler. Buna karşılık bunlardan herhangi bir kimse: Ben Rabbim hakkında hüsn-ü zan besliyorum der, halbuki o yalan söylemektedir. Eğer Rabbi hakkında güzel zan beslemiş olsaydı, güzel amellerde bulunurdu, diyerek yüce Allah’ın:

“Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helâk etti de ziyan edenlerden oldunuz” âyetini okudu.

Katade dedi ki: Her kim Rabbi hakkında güzel zan besleyerek ölebiliyor ise öylece ölsün. Çünkü zan iki türlüdür. Bir zan kurtarır, bir zan da helake götürür.

Ömer b. el-Hattâb da bu âyet-i kerîme hakkında şunları söylemektedir: Bunlar masivetlerin tiryakileri olmuş ve bu masiyetlerden tevbe etmeyip onunla birlikte mağfiret olunacaklarını dillerine dolamış bir topluluktu. Sonunda dünyadan müflis olarak ayrılıp gittiler. Daha sonra yüce Allah’ın:

“Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helâk etti de ziyan edenlerden oldunuz” âyetini okudu.

Fussilet 22

Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin size şahitlik edeceğinden saklanmazdınız. Ama siz, Allah’ın, yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sandınız.

Diyanet Vakfı
Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allahın bilmeyeceğini sanıyordunuz.

Kurtubi Tefsiri
“Siz kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Fakat Allah yapmakta olduğunuzun çoğunu bilmez sandınız.

“Siz kulaklarınız… aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz” şeklindeki bu ifadeler organların sahiplerine söyleyecekleri sözlerden olması mümkün olduğu gibi, yüce Allah’ın, yahut meleklerin söyleyeceği sözlerden olması da mümkündür.

Müslim’in Sahih’inde yer alan rivâyete göre İbn Mes’ûd şöyle demiştir: Beyt’in (Kabe’nin) yanında üç kişi bir araya geldi. İkisi Kureyşli, birisi Sakifli yada ikisi Sakifli, birisi Kureyşli idi. Bunların kalblerinin anlayış ve kavrayışı kıt, yarınlarının yağı çoktu. Onlardan birisi: Görüşünüz nedir? Allah bizim söylediğimizi duyar mı? demiş, diğeri: Eğer yüksek sesle konuşursan duyar, gizli konuşursan duymaz dedi. Öteki ise: Eğer yüksek sesle konuştuğumuzu duyuyor ise gizli konuştuğumuzu da duyar, dedi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Siz kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz” âyetini indirdi.’ Müslim, IV, 2141; Buhârî, IV, 1H18. Ayrıca bk. Müsned, 1, 3H1, 408, 426, 442, 443.

Tirmizî de bu hadisi rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Beyt’in yanında üç kişi kendi arasında tartıştı, dedikten sonra hadisi aynı lâfızlarla harfi harfine zikretti ve: Hasen, sahih bir hadistir dedi. Tirmizi, V, 375.

(Sonra da şu diğer rivâyeti kaydetti): Bize Hennâd anlattı, dedi ki: Bize Ebû Muaviye el-A’meş’ten anlattı. O İmare b. Umeyr’den o Abdurrahman b. Yezid’den naklen dedi ki: Abdullah dedi ki: Ben Kabe’nin örtüleri altında gizlenmiş idim. Karınlarının yağı bol, kalplerinin anlayışı kıt üç kişi geldi. Bunların birisi Kureyşli idi, onun diğer iki damadı ise Sakifli idi. Yahutta birileri Sakifli idi, diğer iki damadı ise Kureyşli idi. Ne dediklerini anlayamadığım şeyler konuştular. Sonra onlardan birisi şöyle dedi: Ne dersiniz? Allah bizim bu konuşmamızı duyuyor mu? Diğeri: Bizler seslerimizi yükseltirsek işitir. Seslerimizi yükseltmezsek onu işitmez, dedi. Öteki de: Eğer konuşmamızın bir bölümünü duyuyor ise hepsini duyar. Abdullah dedi ki: Ben bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aktardım. Bunun üzerine yüce Allah:

“Siz kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz… de ziyan edenlerden oldunuz” âyetlerini indirdi. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizi, V, 375.

es-Sa’lebî dedi ki: Sakifli kişi Abdu Yalil idi. Onun enişteleri ise Rabia ve Safvan b. Umeyye idiler.

“Gizlenmiyordunuz” âyeti ilim adamlarının çoğunun açıklamasına göre gizli ve saklı kalmıyordunuz, demektir. Yani sizler azalarınızın aleyhine şahitlik edeceğinden çekinerek kendinizden bu işleri gizlemiyordunuz. Çünkü insanın işlediği ameli kendisinden gizlemesine imkan yoktur. Bu durumda gizlenmek masiyeti terketmek anlamında olur.

Gizlenmenin, “ittika (sakınmak ve takvalı hareket etmek)” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sizler âhirette azalarınız aleyhinize şahitlik eder diye dünyada iken sakınıp bu şahitlikten korkarak masiyetleri terketmiyordunuz. Mücahid de bu anlamda bir açıklama yapmıştır.

Katade de şöyle demektedir:

“Siz kulaklarınız” ben hakkı işittim fakat bellemedim. Bununla birlikte masiyet türünden olup câiz olmayan şeylere kulak verdim demek suretiyle

“kulaklarınız”; Allah’ın âyetlerini gördüm ve ibret almadım. Bununla birlikte câiz olmayan şeyleri de gördüm demek suretiyle

“gözleriniz”. Önceden açıklanan şekliyle

“derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz.” Yani şahidlik edeceklerini zannetmiyordunuz.

“Fakat Allah yapmakta olduğunuzun” yani amellerinizin

“çoğunu bilmez sandınız.” Buna dayanarak da mücadeleye giriştiniz, tartıştınız. Nihayet azalarınız aleyhinize yaptığınız amelleri söyleyerek şahitlik ettiler.

Behz b. Hakim babasından, o dedesinden rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye…” âyeti hakkında dedi ki: “Kıyâmet gününde ağızlarınız üzerlerinde bir tıkaç ile bağlanmış olarak çağırılacaksınız. İnsan vücudundan ilk konuşacak şey onun baldırı ve elidir.” Taberani, Kebir, XIX, 40H; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 35, Kivilerinin “sika; güvenilir oldukları” kaydıyla

Abdullah b. Abdu’l-A’la eş-Şamî şu beyitlerinde ne güzel söylemiş:

“Ömür eksiliyor, çoğalmakta günahlar,

Delikanlının tökezlemeleri affedilir de o tekrar (günaha) dönüyor,

Bir tek günah olsun inkâr edebilir mi?

Bir kimse; çünkü azaları şahitlik eder aleyhinde.

Kişiye geçirdiği yıllardan soru sorulacak o ise arzulayacak,

Keşke azaltılmış olsalardı ve keşke ölümden kurtulabilseydi.”

Mâkil b. Yesâr’dan rivâyete göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Âdemoğlunun karşı karşıya kaldığı herbir yeni günde mutlaka o gün şöyle seslenilir: Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir yaratığım ve ben yarın neler yapacağın hususunda sana karşı şahitlik edeceğim. Bende hayır işle ki yarın senin hakkında böyle şahitlik edeyim. Çünkü ben geçip gidecek olursam ebediyyen beni bir daha göremeyeceksin. Gece de bunun gibi söyler.” Bunu Hafız Ebû Nuaym zikretmiştir.’ Ebû Nuaym, Hilye, II. 303, garibdir” kaydıyla Biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizin “yer, geceler, gündüzler ve malın şahitliği” başlığında zikretmiş idik. Muhammed b. Beşir de şu beyitleri çok güzel söylemiş:

“O pek yakın olan dünün, adil kabul edilen bir şahit olarak geçip gitti,

İçinde bulunduğun bugün ise yapmakta olduğun işlere tanıktır.

Eğer dün bir kötülük işledi isen,

Bu ikincisinde iyilik yap, sen övülmüş olursun.

Sen iyiliği yarın yapacağım diye ümide kapılma.

Olur ki yarın gelir ve sen olmayabilirsin.”

Fussilet 21

Derilerine derler ki: Neden bize karşı şahitlik ettiniz? Deriler der ki: Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu. O sizi ilk defa yaratandır. Ve O’na döndürülüyorsunuz.

Diyanet Vakfı
Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine Ona döndürülüyorsunuz, derler.

Kurtubi Tefsiri
Derilerine: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diyecekler, onlar da diyecekler ki: “Herşeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. İşte yalnız O’na döndürülüyorsunuz.”

Kâfirler

“derilerine: Niçin aleyhinize şahitlik ettiniz” halbuki biz sizin için mücadele ediyor, tartışıyorduk?

“diyecekler. Onlar da diyecekler ki: Herşeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Burada derilere hitab edilip derilerin kendileri de hitab edip, konuşunca (kipler itibariyle) akıl sahibi varlıklar gibi kendilerinden sözedilmiştir.

“Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Daha önce nutfe halinde iken size hayat veren O’dur. Buna kadir olan kimse elbetteki derileri de, daha başka organları da konuşturmaya muktedirdir.

“Sizi ilk defa yaratan O’dur” âyetinin yüce Allah’ın söylediği (söyleyeceği) söz olduğu da söylenmiştir.

“İşte yalnız O’na döndürülüyorsunuz.” Müslim’in Sahih’inde Enes b. Mâlik’ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında bulunuyorduk. Bu arada güldü ve: “Niye güldüğümü biliyor musunuz?” dedi. Biz: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedik. Şöyle buyurdu: “Kulun Rabbine hitab ederek, Rabbim Sen beni zulümden alıkoymadın mı diye söylemesinden. Bunun üzerine yüce Allah: Evet diye buyuracak. Bu sefer kul şöyle diyecek: Ben kendi aleyhime ancak benden olup tanıklık edecek kimseyi kabul ederim. Yüce Allah da: Kendi nefsine karşı bugün sen şahid olarak ve Kiramen Kâtibin de şahidler olarak yetersiniz. (Peygamber devamla) buyurdu ki: Ağzına mühür vurulur ve organlarına: Konuş denilir. Onlar da yaptıklarını söylerler. Sonra kendisi de serbestçe konuşmak üzere bırakılır. O (azalarına) der ki: Benden uzak olunuz, benden uzak durunuz. Ben sizin için mücadele edip, duruyordum.” Bu hadis daha önceden Yasin, 36/65-68. ayetlerin tefsiri yapılırken geçmiş ve kaynakları orada gösterilmişti. Kaynakları için oraya bakınız.

Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir: Sonra şöyle denilecek: “Bugün biz sana karşı şahidimizi göndereceğiz. O da: Bana karşı kim şahitlik edecek, diye kendi kendisine düşünürken ağzına mühür vurulur, baldırına, etine ve kemiklerine: Konuş(un), denilir. Baldırı, eti ve kemikleri konuşarak işlediklerini söylerler. Bu ise bizzat kendi organlarının şahitliği ile ileri süreceği bir mazereti bırakılmasın, diye böyle olacaktır. Bu durumdaki kişi münafıktır, yüce Allah’ın kendisine gazab edeceği kimse de odur.”

Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir Müslim, IV, 2279.

Fussilet 20

Nihayet oraya geldiklerinde, kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeylere karşı onlara şahitlik eder.

Diyanet Vakfı
Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet onlar oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri, işlediklerini bildirerek aleyhlerine şahidlik edecektir.

“Nihayet onlar oraya geldiklerinde” âyetindeki: zaiddir.

“Kulakları, gözleri, derileri, işlediklerini bildirerek aleyhlerine şahidlik edecektir” âyetinde

“deriler” ile müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre; bizatihi derilerin kendileri kastedilmiştir. es-Süddî, Ubeydullah b. Ebi Cafer ve el-Ferrâ” ise bunlarla fercler kastedilmiştir, demişlerdir. Kimi edebiyatçı Amir b. Cüeyye’ye ait şu beyitleri zikretmektedir:

“Kişi esenliğe kavuşmak için çalışır,

Esenliğe kavuşmak ona yetişir.

Yahut o derisi katlanmış selamette olan

Ve saçları ağarmış birisidir”

Sözü geçen bu edebiyatçının burada zikrettiği “derisi” kelimesi fercinden kinayedir.

Fussilet 19

Allah’ın düşmanları ateşe toplandığı gün, onlar topluca yönlendirilirler.

Diyanet Vakfı
Allahın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın düşmanları Cehenneme sürülmek üzere toplanacakları günde hepsi biraraya getirilirler.

“Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere toplanacakları günde hepsi bir araya getirilirler” âyetindeki

“toplanacakları” anlamındaki kelimeyi Nafi’ “Haşredeceğimiz” şeklinde “nun” ile “düşmanları” anlamındaki kelimeyi de nasb ile; diye okumuştur. Diğerleri ise; Haşredilecekleri” şeklinde ötreli “ye” ile:

“Düşmanları” kelimesini de yine ötreli okumuşlardır. Her ikisinin de anlamı açıktır.

“Allah’ın düşmanları” onun peygamberlerini yalanlayıp emrine aykırı hareket edenlerdir.

“Hepsi biraraya getirilirler” cehenneme itilerek sürülürler, demektir.

Katade ve es-Süddî de şöyle açıklamışlardır: Biraraya gelip toplanmaları için ilkleri, sonuncuları gelinceye kadar bekletilir, alıkonulur. Ebû’l-Ahvas da şöyle demiştir: Sayıları tamam olduğunda günahları itibariyle en büyük olanlarından sırasıyla başlanır.

“Biraraya getirilirler” lâfzına dair açıklamalar daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/17. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Fussilet 18

İman edenleri ve sakınanları ise kurtardık.

Diyanet Vakfı
İnananları kurtardık. Onlar (Allahtan) korkuyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip sakınanları da kurtardık.

“Îman edip sakınanları da kurtardık.” Bununla da Salih ve ona îman eden kimseleri kastetmektedir.

Yani Biz onları kâfirlerden ayırdık. Kâfirlerin başına gelenler onların başına gelmedi. İşte ey Muhammed, Biz senin kavminden îman edenlere ve inkâr edip küfre sapanlara böyle yapacağız.

Fussilet 17

Semûd kavmine gelince, onları doğru yola eriştirdik ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Kazandıkları nedeniyle aşağılık azabın yıldırımı onları yakaladı.

Diyanet Vakfı
Semuda gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı.

Kurtubi Tefsiri
Semud kavmine gelince, Biz onlara hidayet verdik, ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli buldular. Bunun üzerine kazandıkları sebebi ile horlayıcı azâbın yıldırımı onları aldı.

“Semud kavmine gelince, Biz onlara hidayet verdik.” İbn Abbâs ve başkalarından rivâyete göre- onlara neyin hidayet, neyin sapıklık olduğunu açıkladık.

el-Hasen, İbn Ebi İshak ve başkaları

“Semud kavmine gelince” anlamındaki âyeti: şeklinde nasb ile okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli buldular.” Yani küfrü îmana tercih ettiler. Ebû’l-Aliye: Onlar körlüğü açıkça anlatılanlara tercih ettiler. es-Süddî masiyeti, itaate tercih ettiler, diye açıklamışlardır.

“Bunun üzerine kazandıkları sebebi ile” önceden geçtiği üzere Salih’i yalanlayıp dişi deveyi boğazlamak gibi işlediklerinden dolayı

“horlayıcı azâbın yıldırımı onları aldı.” Bu âyette

“horlayıcı” anlamındaki: şeklinde “ne” harfinin ötreli hali, horluk, hakirlik demektir. Hun (ise) Huzeyme’nin oğludur, o Müdrike’nin, o İlyas’ın, o Mudar’ın oğludur. O (Hun) Kinane ve Esed’in kardeşidir.

Onu hafif kıldı (küçük düşürdü)” demektir. İsmi ise: (aynı anlamda) hafiflik, hakirlik demektir.

Burada saika (yıldırım)’nın azaba izafe edilmesi yıldırımın yok edip helâk eden şeyin ismi oluşundan dolayıdır. Sanki “helâk edici azâb” anlamında olmak üzere: demiş gibidir.

Horluk” her ne kadar mastar ise de anlamı hor kılmak (ihanet) demektir. Bu da azâb anlamındadır. Bundan dolayı birinin diğerine sıfat yapılması uygundur. Sanki: “Horluğun yıldırımı” demiş gibidir. Bu da bir kimsenin: “Benim kesin bilgim vardır” demesine benzer.

Ayrıca bu lâfzın: “Aşağı” kelimesi gibi isim olması da mümkündür. Buna göre: ” Horluk azâbı” denilir ve: Horlayıcı, hor kılıcı” demek olur.

Yüce Allah’ın: ” Bu horlayıcı azâb içinde devam etmezlerdi” (Sebe’, 34/14) âyetinde olduğu gibi. Bunun, horlayıcılık özelliğine sahib azâb yıldırımı, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Fussilet 16

Bu yüzden üzerlerine uğursuz günlerde şiddetli bir rüzgâr gönderdik. Dünya hayatında rezil azabı tattıralım diye. Elbette ahiret azabı daha rezildir. Onlara yardım edilmez.

Diyanet Vakfı
Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmez.

Kurtubi Tefsiri
Bu yüzden Biz de dünya hayatında kendilerine horluk azabını tattıralım diye üzerlerine uğursuz günlerde ıslıklı bir rüzgar gönderdik. Ahiret azâbı ise elbet daha horlayıcıdır. Onlara yardım da olunmaz.

“Bu yüzden Biz de… kendilerine… ıslıklı bir rüzgar gönderdik.” Bu âyet onların üzerine gönderilen “yıldırım”ın mahiyetini tefsir etmektedir. Yani onların üzerine gönderdiğimiz rüzgar, hem son derece soğuk idi, hem de şiddetle esen ve çok ses çıkartan bir rüzgar idi. Denildiğine göre:

“: Islıklı” lâfzının aslı: Çok soğuk yaptı” olup bu da soğuk anlamındaki: ‘den gelmektedir. Ortadaki “re” harfinin yerine faul fiili (yani kelimenin birinci harfini) koydular. Bu da onların: Üstüste yığdılar, döktüler” fiilinin aslının; olması; Elbise kurudu” aslının: olmasına benzer.

Ebû Ubeyde dedi ki: “: Şiddetlice esen (fırtına)” demektir. İkrime ile Said b. Cübeyr de son derece soğuk anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kutrub da el-Hutay’a’nın şu beyitini zikretmektedir:

“Oldukça soğuk rüzgar esti mi yemek yedirenler,

Diyet ödemeleri istendiği vakit insanlara (diyetleri) yüklenerek taşıyanlar.”

Mücahid, etkisi derinin gözeneklerinden içeriye doğru işleyen şiddetli rüzgar, diye açıklamıştır. Ma’mer de, Katade’den soğuk (rüzgar) dediğini rivâyet etmektedir. Atâ da böyle demiştir. Çünkü bu lâfız Arapçada den alınmıştır, bu da soğuk demektir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Onun (atımın) eğere yakın yelesinin tüyleri kadınların örükleri gibidir,

Rüzgarlı ve soğuk bir gündeki dağınık örükleri gibi.”

es-Süddî: Çok yüksek sesli demektir, diye açıklamıştır. Mesela: Kalem (yazarken) cızırtı çıkardı, kapı ses çıkardı, çıkarır, ses çıkarmak” ifadeleri de buradan gelmektedir. Ayrıca, kalitesi anlaşılmak istenen bir dirhem mihenke vurulduğunda ses çıkaracak olursa, onun için: “Ses veren dirhem” denilir.

İbnu’s-Sikkit dedi ki: soğuk demek olan: ‘den gelmesi mümkün olduğu gibi, kapının ses çıkarması demek olan: ‘den gelmesi ve sayha, çığlık anlamına gelen; ‘den de gelmesi mümkündür. Yüce Allah’ın:

“Bunun üzerine hanımı feryad ile yönelip…” (ez-Zariyat, 51/29) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Ayrıca “Sarsar” Irak’ta bir ırmağın da adıdır.

“Uğursuz günlerde” onlar için uğurlu olmayan günlerde, anlamındadır. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Bu günler şevvalin son günlerinden çarşambadan bir dahaki çarşambaya kadar devam etmişti. Yüce Allah’ın:

“O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı” (el-Hakka, 69/7) âyeti bunu anlatmaktadır. İbn Abbâs dedi ki: Azâb edilen herbir kavim mutlaka çarşamba günü azâb edilmiştir.

Bu âyetteki: ” Uğursuz” lâfzının soğuk günler anlamında geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir. Peşpeşe demek olduğu da söylenmiştir ki, bu da İbn Abbâs ve Atiyye’den rivâyet edilmiştir. ed-Dahhak ise çok şiddetli ve çetin diye açıklamıştır. Tozlu, dumanlı diye de açıklanmıştır. Bunu da İbn Îsa nakletmiştir. Recez vezninde şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Güneş doğmadan önce sabah çıkıp gitti avlanmak için,

Tozu dumanı az bir günde.”

ed-Dahhak ve başkaları ise şöyle demiştir: Allah üç yıl boyunca onlara yağmur yağdırmadı. Rüzgarlar ise yağmursuz olarak üzerlerine esip durdu. Onlardan bir kesim Mekke’ye orada kullar için yağmur istemek üzere çıktı. O dönemde insanlara bir belâ gelip çattığı vakit yahutta kıtlık olduğunda yüce Allah’tan bu sıkıntıdan kendilerini kurtarmasını isterlerdi. Müslümanlarıyla, kâfirleriyle bu isteklerini yüce Allah’tan Beyt-i Haramın yanında isterlerdi. Mekke’de hepsi de Mekke’yi tazim eden, oranın saygınlığını, Allah nezdindeki konumunu bilen, dinleri farklı çok çeşitli insanlar toplanır (ve dua ederlerdi).

Cabir b. Abdullah ile et-Teymî şöyle demişlerdir: Yüce Allah bir kavim hakkında hayır dileyecek olursa, onlara yağmur gönderir ve üzerlerine çokça rüzgar göndermez. Bir kavim hakkında da kötülük diledi mi onlardan yağmuru alıkoyar ve onlara çokça rüzgarı musallat eder.

Nafî, İbn Kesîr ve Ebû Amr

“uğursuz” anlamındaki kelimeyi: diye “ha” harfini sakin olarak ve mastar ile nitelendirilmiş olmak üzere: ‘in çoğulu gibi okumuştur. Diğerleri ise “ha” harfini esreli olarak “uğursuzluğu olan günler” anlamında okumuşlardır. “Ha” harfi sakin olarak: şeklinin mastar olduğunun delillerinden birisi de yüce Allah’ın:

“Uğursuz olan ve sürekli olan bir günde…” (el-Kamer, 54/19) âyetidir. Eğer bu sıfat olsaydı, “gün” ona izafe edilmezdi. Ebû Amr, kıraatinin lehine bunu delil gösterirdi. Ebû Hatim de bu kıraati tercih etmiştir. Ebû Ubeyd ise ikinci kıraati tercih etmiş ve şöyle demiştir: Ebû Amr’ın delili doğru değildir. Çünkü o “gün”ü “uğursuz” anlamındaki “en-nahs”e izafe etmiş ve sakin okumuştur. Eğer “gün” anlamındaki lâfzı tenvinli okuyup, (uğursuz anlamındaki nahs lâfzını) sıfat ve (“ha” harfini) sakin okuyarak: Uğursuz bir günde” demiş olsaydı lehine delil olurdu. Ancak bildiğimiz kadarıyla kimse böyle okumuş değildir.

el-Mehdevî de şöyle demektedir:

“Uğursuz” lâfzının ancak (ha harfi) sakin olarak kullanıldığı işitilmiştir. el-Cevherî de şöyle demektedir: Şanı yüce Allah’ın:

“Uğursuz bir günde” âyetinde sıfat olarak okunmuştur. Ancak izafe şekli daha çok ve daha güzeldir.

Belli bir şey uğursuz oldu” şeklinde (ha harfi) esreli okunur. Buna da: “Uğursuz” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Haber ver Cüzam’a ve Lahm’a ki onların kardeşleri olan

Tayy ve Behrâlılar yardımları uğursuz olan bir topluluktur.”

İşte bu anlamda olmak üzere: ” Uğursuz günler” denilmiştir.

“Bu yüzden Biz de dünya hayatında” o kısır rüzgar ile

“kendilerine horluk azabını tattıralım diye ıslıklı bir rüzgar gönderdik. Ahiret azâbı ise elbet daha horlayıcıdır.” Daha büyük ve daha çetindir.

“Onlara yardım da olunmaz.”

Fussilet 15

Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve dediler: Bizden daha güçlü kim var? Görmediler mi ki, kendilerini yaratan Allah, onlardan daha güçlüdür? Ve ayetlerimizi inkâr ediyorlardı.

Diyanet Vakfı
ad kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler. Onlar kendilerini yaratan Allahın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi (mucizelerimizi) inkar ediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve dediler ki: “Gücü bizden daha üstün kim vardır?” Kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha üstün güce sahip olduğunu görmezler mi? Onlar âyetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.

“Âd kavmine gelince, yeryüzünde” Allah’ın kulları Hud ve onunla birlikte îman edenlere

“haksız yere büyüklük tasladılar ve dediler ki: Gücü bizden daha üstün kim vardır?”

Hud (aleyhisselâm) kendilerini azâb ile korkutunca, cüsselerine aldandılar ve: Bizler gücümüz sayesinde bize gelecek olan azâbı önleyebiliriz, dediler. Çünkü onlar büyük cüsselere sahip uzun boylu ve oldukça iri yapılı bir yaratılışa sahib idiler. el-Araf Sûresi’nde (7/65-69- âyetlerin tefsirinde) İbn Abbâs’tan şöyle dediğine dair rivâyet kaydedilmişti: Onların en uzun boyluları yüz zira, en kısa boyluları ise altmış zira idi.

Yüce Allah da onların bu sözlerini red etmek üzere şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha üstün güce sahib olduğunu”

ve onlardan daha kudretli olduğunu

“görmezler mi?” Çünkü kulun kudreti ancak Allah’ın ona o gücü vermesi ile olur. O halde Allah daha kudretlidir.

“Onlar âyetlerimizi” mucizelerimizi

“bilerek inkâr ediyorlardı.” Onlara kâfir oluyorlardı.

Fussilet 14

Onlara önlerinden ve arkalarından elçiler gelmişti: Allah’tan başkasına kulluk etmeyin! Dediler: Rabbimiz dileseydi melek indirirdi. Biz, sizinle gönderilene inkârcıyız.

Diyanet Vakfı
Peygamberler onlara: Önlerinden ve arkalarından gelerek Allahtan başkasına kulluk etmeyin, dedikleri zaman, «Rabbimiz dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz» demişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Hani onlara peygamberleri önlerinden ve arkalarından gelip: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” dediklerinde onlar: “Eğer Rabbimiz dileseydi, elbette melekler indirirdi. Bu sebebten muhakkak biz sizinle gönderilenlere kâfir olanlarız” dediler.

“Hani onlara peygamberleri önlerinden ve arkalarından gelip” âyeti ile hem kendilerine, hem kendilerinden sonra gönderilen peygamberler kastedilmektedir.

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” âyetinde yer alan: cer harfinin düşürülmesi ile nasb konumunda olup,

“İbadet etmeyin diye…” anlamındadır.

“Onlar: Eğer Rabbimiz dileseydi, elbette” rasûller yerine

“melekler indirirdi. Bu sebebten muhakkak biz sizinle gönderilenlere” uyarma ve müjdelemelere

“kâfir olanlarız, dediler.”

Denildiğine göre bu, onların bir alaylarıdır. Bir başka açıklamaya göre bu, onların peygamberlerin Allah tarafından gönderildiklerini kabul ettiklerini daha sonra ise inkâr ve inada saptıklarını ifade etmektedir.

Fussilet 13

Ama yüz çevirirlerse, de ki: Size Âd ve Semûd’un yıldırımı gibi bir yıldırım uyarısında bulundum.

Diyanet Vakfı
Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi ad ve Semudun başına gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum!

Kurtubi Tefsiri
Eğer yüz çevirirlerse, sen de de ki: “Ben Âd ve Semud’a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım.”

“Eğer” Kureyş kâfirleri -ey Muhammed- senin kendilerini davet etmekte olduğun imandan

“yüz çevirirlerse, sen de de ki: Ben Âd ve Semud’a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım.” Yani Âd ve Semud’un helâk edilmesine benzer bir şekilde helâk olmakla korkuturum.

Fussilet 12

Böylece onları iki günde yedi gök yaptı. Her göğe emrini vahyetti. En yakın göğü kandillerle süsledik ve koruma yaptık. Bu, Azîz, Alîm olanın takdiridir.

Diyanet Vakfı
Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semayı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, aziz, alim Allahın takdiridir.

Kurtubi Tefsiri
Böylece onları yedi gök olmak üzere iki günde yarattı. Herbir göğe ona ait olan emri vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle süsledik ve koruduk. Bu, gücüne karşı konulamayan mutlak galibin, herşeyi en iyi bilenin takdiridir.

“Böylece onları yedi gök olmak üzere iki günde yarattı.” Yani onları tamamladı ve bitirdi. Onları sağlamlaştırdı, muhkem kıldı, diye de açıklanmıştır. Nitekim şair (aynı kökten gelen kelimeyi kullanarak) şöyle demektedir:

“Üzerlerinde iki zırh var ki, onları sağlam yapmıştır,

Davud ya da boydan boya örten zırhları çok güzel yapan Tubba’ (yapmıştır).”

“İki günde” yani yeri yarattığı dört günün dışında iki günde. Böylece göklerle yerin yaratılması altı günde tamamlanmış olmaktadır. Nitekim yüce Allah daha önce el-Araf Sûresi’nde açıklandığı gibi:

“Gökleri ve yeri altı günde yarattı” (el-Bakara, 2/54) diye buyurmaktadır.

Mücahid dedi ki: Bu altı günün bir günü sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir. Abdullah b. Selam’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah yeri iki günde yarattı. Orada gıdalarını da iki günde takdir etti, gökleri de iki günde yarattı. Yeri pazar ve pazartesi gününde yarattı, gıdalarını orada salı ve çarşamba günleri takdir etti, gökleri de perşembe ve cuma günleri yarattı. Cuma gününün son anında da yüce Allah Âdem’i acelece yarattı. İşte kıyâmetin içinde kalkacağı saat da budur. Yüce Allah’ın yaratmış olduğu bütün canlılar -insanlarla, cinler müstesna- cuma günü mutlaka korkar ve dehşete kapılırlar.

Tefsir bilginleri bunu kabul etmişlerdir. Ancak Müslim’in rivâyet ettiği Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elimi tuttu ve: “Allah toprağı cumartesi günü yarattı…” diyerek hadisi zikretmektedir. Biz bu hadisin senedine dair el-En’am Sûresi’nin baş taraflarında (6/1. âyet, 3. başlıkta) gerekli açıklamaları yapmış bulunmaktayız.

“Herbir göğe ona ait olan emri vahyetti” âyeti hakkında Katade ve es-Süddî şöyle demektedir: Herbirisinde güneşini, ayını, yıldızlarını ve yörüngelerini yarattı. Herbir semada oraya ait olan melekleri ve içinde denizlerin, dağların, dolu ve karların bulunduğu yaratıkları yarattı. İbn Abbâs’ın görüşü de budur, o şöyle demektedir: Yüce Allah’ın her semada meleklerin hac ve tavaf ettikleri ve Kabe’nin hizasında bulunan bir evi vardır. Dünya semasında olan ise el-Beytu’l-Ma’mur’dur.

Bir başka açıklamaya göre Allah herbir semada vahiy indirdi. Yani orada dilediği şeyleri ve emrettiği hususları vahyetti. Vahyetmek, emir vermek anlamında olabilir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.” (ez-Zilzal. 99/5) Bir başka yerde de:

“Hani havarilere… diye vahyetmiştim” (el-Mâide. 5/111) Bu da, onlara emrettim anlamındadır ve bu emir tekvini bir emirdir.

“Dünya göğünü de kandillerle süsledik.” Aydınlatan yıldızlarla süsledik demektir. Her semada aydınlık saçan yıldızlar olduğu söylendiği gibi, hayır yıldızlar dünya semasına mahsustur da denilmiştir.

“Ve koruduk” âyeti Ve orayı özel bir şekilde koruduk” demektir. Yani Biz gökten gizlice haber çalmak isteyen şeytanlara karşı koruduk. Bu da daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/17. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere şeytanların kendileri ile taşlandığı yıldızlarla korumaktır.

Bu âyet-i kerimenin zahiri dünyanın semadan önce yaratıldığına delildir. Bir başka âyet-i kerimede de:

“Yoksa göğü mü ki, onu bina etti” (en-Naziat, 79/27) diye buyurduktan sonra:

“Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” (en-Naziat, 79/30) diye buyurmaktadır. Bu ise semanın önce yaratıldığına delildir. Bazıları da şöyle demiştir: Yer semadan önce yaratılmıştır. Yüce Allah’ın:

“Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” (en-Naziat, 79/30) âyetinde geçen

“ed-dahvu: yayıp, döşemek” yaratmaktan başka bir şeydir. Yüce Allah önce yeri yarattı, sonra semaları yarattı. Sonra yeri yaydı, yani onu uzatıp yaydı, döşedi. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Bu anlamdaki yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/29. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’a hamdolsun.

“Bu, gücüne karşı konulamayan mutlak galibin (Azizin), herşeyi en iyi bilenin takdiridir.”

Fussilet 11

Sonra duman halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yere dedi ki: İsteyerek ya da istemeyerek gelin. Dediler: İsteyerek geldik.

Diyanet Vakfı
Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de «İsteyerek geldik» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de: “İsteyerek geldik” dediler.

“Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi.” Yani onu yaratmaya yöneldi ve orayı düzenlemeyi kastetti. Buradaki “istiva” bu husustaki görüşlerin bir çoğuna göre yüce Allah’ın fiil sıfatlarındandır. Buna da yüce Allah’ın:

“Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenleyen O’dur” (el-Bakara, 2/29) âyeti delil teşkil etmektedir. Orada (el-Bakara, 2/29. âyet, 5. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Salih, İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Sonra… semaya yöneldi” âyeti hakkında: Yani emri semaya yükseldi, dediğini rivâyet etmektedir, el-Hasen de böyle demiştir.

Bunun zâid bir zatî sıfat olduğunu söyleyenler de şöyle derler: O ezelde sıfatlarıyla istiva etmiştir.

“Sonra” âyeti semanın duman halinden kesiflik haline getirilmesi ile alakalıdır. Bu duman ise, daha önce Bakara Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) İbn Mes’ûd’dan ve başkalarından nakledildiği üzere, suyun nefes alıp vermesinden (buharlaşmasından) meydana gelmiş idi.

“Ona ve yere: İsteyerek veya istemeyerek gelin, dedi.” Ben sizde yaratmış olduğum menfaatler ve maslahatlar ile birlikte geliniz ve onları yaratıklarım için ortaya çıkartınız, demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah semaya: Güneşini, ayını ve yıldızlarını çıkart. Rüzgarlarını ve bulutlarını yürüt, dedi. Yere de: Irmaklarını yar, ağaçlarını ve meyvelerini çıkart. Her ikiniz de isteyerek veya istemeyerek bunu yapınız, dedi.

“İkisi de: İsteyerek geldik, dediler.”

İfadede hazfedilmiş lâfızlar da vardır. Biz senin emrine “isteyerek geldik” dediler, demektir.

Bir başka açıklamaya göre: Buradaki emir müsahhar kılmak demektir. Yani onlara: Olun dedi, onlar da oluverdiler. Yüce Allah’ın:

“Bir şeyi dilediğimiz zaman sözümüz ona sadece:

“Ol ” dememizden ibarettir, o da derhal oluverir” (en-Nahl, 16/40) âyetinde olduğu gibi. Buna göre yüce Allah bunu, onları yaratmadan önce söylemiş olur. Ancak birinci görüşe göre bu sözleri onlara, onları yarattıktan sonra söylemiştir. Cumhûrun (çoğunluğun) kabul ettiği görüş budur.

Yüce Allah’ın bu buyrukları onlara nasıl verdiği hususunda da iki açıklama vardır. Bu açıklamaların birisine göre o, kelam ile söylediği bir sözdür, ikincisine göre ise onlar tarafından anlaşılan onlara zahir olan O’nun bir kudreti ile olmuştur. Bu da maksadın gerçekleştirilmesi bakımından söz söylemek durumunda olmuştur. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.

“İkisi de: İsteyerek geldik dediler” âyeti hakkında da iki türlü açıklama sözkonusudur. Birincisine göre emre itaat ederek, emri kabul ederek itaatleri ortaya çıkması ile bunu söylemiş gibi oldular. Böylelikle onların itaati söz söyleme yerini tutmuştur. Recez vezninde şairin şu beyiti de bu anlamdadır:

“Havuz doldu ve yeter bana dedi.

Yavaş ol, yavaş karnımı doldurdun (dedi).”

Bu husus (yani dolduğu) onda açıkça göründü demektir.

İlim ehlinin çoğunluğu da şöyle demiştir: Yüce Allah yerde ve gökte konuşma kabiliyetini yarattı. Onlar da yüce Allah’ın irade buyurduğu şekilde konuştular.

Ebû Nasr es-Seksekî dedi ki: Yerden Ka’be’nin bulunduğu yer konuştu, semadan da onun karşısındaki yer konuştu. Yüce Allah da Haremini oraya koydu.

Yüce Allah’ın:

“İsteyerek geldik” diye buyurup, (üç ve yukarısı için kullanılan çoğul kipi ile) kullanarak lâfza uygun olarak: “İkimiz isteyerek geldik” diye, ya da anlama uygun olarak: diye buyurmaması, her ikisinin de (tek sema değil) birçok semalar (yerin de bir yer değil, birçok) yerler olduklarından ötürüdür. Çünkü O, hem onlar hakkında, hem de onların içinde bulunanlar hakkında haber vermiş olmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah akıl sahibi varlıkların niteliklerinden olan söz söylemek ve cevap vermekle onları nitelelendirince, onlar için kullanılan zamir bakımından da akıl sahibi varlıklar gibi değerlendirmiştir. Yüce Allah’ın:

“Gördüm ki, onlar bana secde ediyorlardı” (Yusuf, 12/4) âyeti da buna benzemektedir. Daha önceden (bu hususa dair açıklamalar -belirtilen âyetin tefsirinde-) geçmiş bulunmaktadır.

Bir hadiste de belirtildiğine göre Mûsa (aleyhisselâm): Ey Rabbim demiş, eğer gökler ve yer Sen kendilerine:

“İsteyerek veya istemeyerek gelin” dediğinde Sana karşı gelmiş olsalardı, onlara ne yapacaktın? Yüce Allah: Yarattığım canlılardan birisine emrederdim, o ikisini yutardı diye cevab verdi. Tekrar: Rabbim, peki bu canlı varlık nerede? diye sordu. Yüce Allah: Benim meralarımdan birisinde, dedi. Mûsa (aleyhisselâm): Rabbim o mera nerede? diye sordu. Yüce Allah: İlmimden bir ilim içinde, diye buyurdu. Bunu es-Sa’lebî zikretti.

İbn Abbâs, Mücahid, Said b. Cübeyr ve İkrime

“gelin” anlamındaki âyeti: şeklinde med ve üstün ile okumuşlardır.

“İsteyerek geldik” âyetini da böylece okumuşlardır. Yani itaat ettiğinizi ortaya koyunuz, demek olur. Onlar da “isteyerek” itaat ediyoruz “dediler”. Buna göre iki mef’ûl birlikte hazfedilmiş olmaktadır. Bundan daha güzeli bunun: şeklinde olması da mümkündür, bu durumda tek bir mef’ûl hazfedilmiş olur. Bu şekilde okuyanların okuyuşuna göre, içimizdekilerle birlikte geldik, demek olur. Daha önce birden çok yerde açıklaması geçtiği gibi. Yüce Allah’a hamdolsun.

Fussilet 10

Orada üstünden sabit dağlar yaptı. Orayı bereketli kıldı. Oradaki rızıkları dört günde takdir etti — isteyenler için eşit.

Diyanet Vakfı
O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.

Kurtubi Tefsiri
Orada üstünden sabit dağlar yerleştirdi, orayı bereketlendirdi ve gıdalarını isteyenler için müsavi olarak dört günde takdir etti.

“Orada” yani yeryüzünde

“üstünden sabit dağlar yerleştirdi.” Vehb dedi ki: Allah yeri yaratınca, suyun üzerinde çalkalandı. Cebrâîl’e: Ey Cebrâîl onu sağlamlaştır, dedi. Bunun üzerine yere inip onu tuttu, fakat rüzgarlara karşı koyamadı. Rabbim dedi, sen daha iyi biliyorsun ya bu konuda ben karşı koyamadım. Bunun üzerine yüce Allah yeri dağlarla tesbit edip sağlamlaştırdı ve oraya dağlan kazık gibi yerleştirdi.

“Orayı” içinde yaratmış olduğu faydalı şeylerle

“bereketlendirdi.” es-Süddî dedi ki: Orada ağaçları bitirdi.

“Ve gıdalarını… takdir etti.” es-Süddî ve el-Hasen dedi ki: Orada yaşayanların rızıklarını ve işlerinin görülmesi için gerekenleri takdir etti.

Katade ve Mücahid de şöyle demiştir: Orada oranın ırmaklarını, ağaçlarını ve diğer canlı varlıkları salı ve çarşamba günlerinde yarattı.

İkrime ve ed-Dahhak dediler ki:

“Orada gıdalarını… takdir ettik” âyetinin anlamı orada yaşayanların rızıklarını ve geçimleri için uygun olan çeşitli ticaretleri, ağaçları ve her beldede diğerinde bulunmayan türlü menfaatleri yaratmıştır. Böylelikle ticaret ve bir yerden bir yere yolculuk yapmak suretiyle birbirlerinden sağlayacakları menfaatlerle yaşayabilsinler.

İkrime dedi ki: Hatta bazı yerlerde altın ile tuzu dengi dengine alıp satıyorlar,

Mücahid ve ed-Dahhak dediler ki: Sabur elbisesi Sabur’dan, Taylasan Rey’den, Yemen elbiseleri Yemen’den gelir…

“Dört günde” dördüncü günün bitiminde demektir. Bunun bir örneği de bir kimsenin: Basra’dan, Bağdad’a on günde çıkıp, gittim, Kufe’ye de onbeş günde yani onbeşinci günün bitiminde (Kufe’ye vardım) demektir. Bu anlamdaki açıklamayı İbnu’l-Enbarî ve başkaları yapmıştır.

“İsteyenler için müsavi olarak” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen dedi ki: Tam ve eksiksiz dört günde demektir. el-Ferrâ” da diyor ki: İfadede takdim ve tehir vardır. Yani ihtiyaç duyanlar için eşit olarak gıdalarını orada takdir etmiştir. Taberî de bunu tercih etmiştir.

Hasan-ı Basrî ile Yakub el-Hadramî:

“İsteyenler için müsavi olarak” anlamındaki âyeti: şeklinde cer ile okumuşlardır. İbnu’l-Ka’ka’dan ise; şeklinde ref’ ile okuduğu nakledilmiştir. Nasb ile okunması ise mastar kabul edilmesine göredir.

“Müsavi olarak”; “Eşit olarak” demek olup, Müsavi oldu” demektir. Bunun hal olarak ve kat’ ile nasbedildiği de söylenmiştir.

Cer ile

“dört” ya da

“günde” anlamındaki lâfızların sıfatı olarak okunmuştur. Yani” Tam ve müsavi dört günde” demek olur. Ref ile okunması ise mübteda kabul edilmesine göredir, haberi ise;

“isteyenler için” anlamındaki lafızdır yahutta “işte bu, isteyenler için müsavidir” takdirine binaen böyle okunabilir.

Meanî âlimleri derler ki:

“İsteyenler için müsavi olarak” âyeti ve istemeyenler (bu konuda soru sormayanlar) için de böyledir, demektir. Yani yeri ve içinde bulunanları isteyenler için de istemeyenler için de yaratmıştır, O, dilekte bulunana da bulunmayana da verir.

Fussilet 9

De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratana küfrediyor ve O’na eşler mi koşuyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.

Diyanet Vakfı
De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkar edip Ona ortaklar mı koşuyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Siz yeri iki günde yaratan Allah’ı gerçekten inkâr ediyor musunuz ve O’na ortaklar koşuyor musunuz?” İşte O, âlemlerin Rabbidir.

“De ki: Siz yeri iki günde yaratan Allah’ı gerçekten inkâr ediyor musunuz?” âyetindeki: Siz… gerçekten… musunuz” âyeti iki hemzeli olup ikinci hemze belli belirsiz okunur. ise iki hemze arasında bir “elif” ile okunur, bu ise azar anlamında bir istifhamdır. Yüce Allah ona (peygamberine) onları azarlamayı ve yaptıkları işten dolayı hayret etmesini emretmiştir. Yani O, gökleri ve yeri yaratan olduğu halde ne diye Allah’ı inkâr ediyorsunuz?

“İki günde” pazar ve pazartesi günleri kastedimektir.

“Ve O’na ortaklar” zıtlar ve eşler

“koşuyor musunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.”

Fussilet 8

Şüphesiz iman edenler ve salih amel işleyenler için, kesintisiz bir ödül vardır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için tükenmeyen bir mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki îman edip salih amel işleyenler, onlar için kesilmeyen bir ecir vardır.

“Şüphesiz ki îman edip salih amel işleyenler onlar için kesilmeyen bir ecir vardır” âyetindeki:

“Kesilmeyen” âyetini İbn Abbâs “ardı arkası kesilmeyen” diye açıklamıştır. Bu da: İpi kestim” ifadesinden alınmıştır. Zu’l-İsba’ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Ömrün hakkı için kapım kilitli değildir benim,

Arkadaşıma karşı; hayrım da kesilen değildir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Onun arkasındaki pislikleri ve küçük çakıl taşlarını görürsün de,

Sanki onlar kesintili, ince bir toz bulutu gibidir.”

Burada şair -aynı kökten gelen-: lâfzı ile “kesintili ve cılız toz”u kastetmektedir.

Yine İbn Abbâs ve Mukâtil ‘den “eksilmeyen” diye açıkladıkları nakledilmiştir. “: Çok minnet eden, ölüm” de burada gelmektedir. Çünkü o insanın gücünü azaltır. Kutrub da böyle açıklamış ve Züheyr’in şu beyitini zikretmiştir:

“Asil olanların ağır giden atlara üstünlüğü şu ki,

Bunlar gücü eksik ve aklı başında olmayana verilmezler.”

el-Cevherî dedi ki: “Kesmek” demektir, eksiklik anlamında olduğu da söylenir. Yüce Allah’ın:

“Onlar için kesilmeyen bir ecir vardır” âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Şair Lebid de şöyle demektedir:

“(O yırtıcı hayvanlar) siyaha çalan boz renkli ve yırtıcıdırlar,

Kimse onlara yiyeceklerini veriyor diye minnet etmez.”

Mücahid dedi ki:

“Kesilmeyen” sayısız, hesapsız demektir. Başlarına kakılmayan diye de açıklanmıştır.

es-Süddî dedi ki: Bu âyet kötürüm, hasta ve kocamış yaşlılar hakkında inmiştir. İtaat etmek noktasında zayıf düştükleri takdirde sağlıklı iken işledikleri ameller ne ise, en güzel şekliyle yine onlara aynı ecirler yazılır.

Fussilet 7

Ki onlar zekât vermezler ve onlar ahirete inkârcıdırlar.

Diyanet Vakfı
Onlar zekatı vermezler; ahireti inkar edenler de onlardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki hem zekâtı vermezler, hem de onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir.

“Onlar ki hem zekâtı vermezler.” İbn Abbâs dedi ki: Yani onlar Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmezler. Çünkü nefislerin zekâtı odur. Katade de şöyle demiştir: Zekatın farz olduğunu ikrar edip kabul etmezler, ed-Dahhak ve Mukâtil de şöyle demiştir: Onlar ne sadaka verirler, ne de itaat uğrunda bir harcamada bulunurlar.

Yüce Allah, fazilet sahibi kimselerin kendilerine yakıştırmadığı cimrilik sebebiyle onları azarlamaktadır. Ayrıca bu âyette, kâfirin zekâtın ona farzolduğu kabul edilmemekle birlikte, küfrü sebebiyle azâb edileceğine delalet vardır.

el-Ferrâ” ve başkaları şöyle demiştir: Müşrikler çeşitli harcamalar yapıyor, hacılara su içiriyor, yemek yediriyorlardı. Ancak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman eden kimseleri bunlardan mahrum edince, haklarında bu âyet-i kerîme nazil oldu.

“Hem de onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir.” İşte bundan dolayı itaat uğrunda infak etmezler, dosdoğru Allah’a yönelmezler ve mağfiret de dilemezler.

ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer: Ahireti inkâr etmekle birlikte müşriklerin diğer nitelikleri arasından zekât vermeme sıfatlarını, neden özellikle sözkonusu etti, diye sorulursa, şöyle cevab veririz: Çünkü insanın en çok sevdiği şey kendi malıdır, o canın yongasıdır. Malını Allah yolunda harcayacak olursa, o kişinin sebat üzere dosdoğru, niyetinin samimi, içindeki duyguların apaydınlık olduğunun en güçlü delili olur. Nitekim yüce Allah:

“Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin durumu…” (el-Bakara, 2/265) diye buyurmakta değil midir? Yani onlar nefislerine böylece sebat vermekte, mallarını infak etmek suretiyle de nefislerinin sebatını belgelendirmektedirler. Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimseler (müellefe-i kulub) ancak basit birtakım dünyalıklarla bağlanmıştır. Böylelikle îmanları güçlenmiş ve İslama karşı yumuşamış oldular. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra irtidad edenler ise, ancak zekâtı vermemeyi açığa vurmuşlardı. Bundan dolayı ise onlara karşı savaş ilan edilmiş, onlara karşı cihada girişilmişti. Bu uğurda mü’minler zekâtın eda edilmesi için birlikler halinde gönderilmişti. Onu vermek istemeyenler de böylelikle oldukça korkutulmuştu. İşte bundan ötürü zekât vermemek, müşriklerin niteliklerinden olarak tesbit edilmiş ve ahireti inkâr etmekle birlikte sözkonusu edilmiştir.

Fussilet 6

De ki: Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim. Bana vahyediliyor ki, sizin ilahınız tek bir ilahtır. O’na yönelin, O’ndan bağışlanma dileyin. Ve yazıklar olsun ortak koşanlara.

Diyanet Vakfı
De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık Ona yönelin, Ondan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, sizin ilâhınız ancak bir tek ilâhtır diye vahyolunuyor. O halde O’na dosdoğru yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. O müşriklerin vay haline!”

“De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım.” Yani ben bir melek değilim. Ben Âdemoğullarından birisiyim. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah ona (böylece) alçak gönüllülüğü öğretmektedir.

“Bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâhtır diye” semâdan melekler aracılığı ile

“vahyolunuyor. O halde” O’na îman edin ve

“O’na dosdoğru yönelin.” O’na dua etmek ve O’ndan dilekte bulunmak suretiyle yüzlerinizi O’na çevirin. Bu da bir kimsenin: Evine yönel, demesine benzer. Yani dosdoğru evine git, başka bir tarafa sapma, demektir.

“Ve O’ndan” koştuğunuz şirkten ötürü

“mağfiret dileyin. O müşriklerin vay haline.”

Fussilet 5

Dediler: Kalplerimiz, bizi çağırdığın şeye karşı örtüler içindedir. Kulaklarımızda ağırlık vardır ve seninle aramızda bir perde vardır. Sen yapacağını yap, biz de gerçekten yapmaktayız.

Diyanet Vakfı
Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapmaktayız!

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda da bir perde vardır. O halde sen yapacağını yap! şüphesiz biz de yapanlarız.”

“Dediler ki: Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir” âyetindeki:

“Örtüler” lâfzı,’in çoğuludur. Bu da

“örtü” demektir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mücahid dedi ki: Kalb için örtüler, oklar için kalkan gibidir.

“Kulaklarımızda bir ağırlık vardır.” Sağırlık demektir. Bundan dolayı senin sözlerin kulaklarımızdan içeriye girmiyor. Kalplerimiz de onu anlayıp kavramayacak şekilde örtülü bulunuyor.

“Bizimle senin aranda da bir perde vardır.” Yani din ayrılığı vardır. Çünkü onlar putlara tapıyor, kendisi ise yüce Allah’a ibadet ediyordu. Bu anlamdaki açıklamayı el-Ferrâ” ve başkaları yapmıştır.

Senin çağrını kabul etmemizi engelleyen bir örtü (vardır), diye de açıklanmıştır. Denildiğine göre Ebû Cehil başına bir örtü sararak -onunla alay olsun diye-: Ey Muhammed! Bizimle senin aranda bir perde vardır, demişti. Bunu en-Nekkaş naklettiği gibi, el-Kuşeyrî de zikretmiş bulunmaktadır. O halde burada hicab (perde), elbise demektir.

“O halde sen yapacağını yap şüphesiz biz de yapanlarız.” Bizi helâk etmek için çalış. Biz de seni helâk etmek için çalışanlarız. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

Mukâtil de şöyle demiştir: Seni peygamber olarak gönderen ilâhın için çalış, biz de tapındığımız ilâhlarımız için çalışacağız.

Bir başka açıklama: Senin dinin neyi gerektiriyorsa onu yap, biz de dinimizin gerektirdiğini yapacağız. Beşinci bir ihtimal de şudur: Sen ahiretin için çalış, biz de dünyamız için çalışacağız. Bunu da el-Maverdî zikretmiş bulunmaktadır.

Fussilet 4

Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdi, onlar işitmezler.

Diyanet Vakfı
Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.

Kurtubi Tefsiri
(Hem de) müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Bundan dolayı onlar işitmezler.

“Müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere” buyrukları

“âyetleri” âyetinden haldir. Bunda âmil ise

“gereği gibi açıklanmış” anlamındaki fiildir.

Bunların Kur’ân’ın sıfatları olduğu da söylenmiştir. Allah’ın dostları için

“müjdeleyici ve” onların düşmanları için de

“korkutucu olmak üzere (indirilmiş bir kitaptır).”

“Müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere” anlamındaki âyetler

“kitab”ın sıfatı olmak üzere:

“Müjdeleyici ve korkutucudur” diye de okunmuştur. Bu şekilde hazfedilmiş bir mübtedânın haberi de olabilir. Yani “(bu kitab) müjdeleyici ve korkutucudur” demek olur.

“Ama onların” Mekkelilerin

“çoğu yüz çevirmiştir. Bundan dolayı onlar” faydalanacakları bir şekilde

“işitmezler.”

Rivâyete göre er-Reyyan b. Harmele şöyle demiştir: Kureyşlilerden ileri gelenler ile Ebû Cehil, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumu bizim için içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şiiri, kâhinliği ve büyüyü bilen bir adam araştırıp bulsanız da onunla konuşsa, sonra da gelip bize onun durumunu açıklasa, dediler.

Utbe b. Rabia dedi ki: Allah’a yemin ederim ben kâhinliği, şiiri ve büyüyü bilen birisiyim. Eğer böyle ise, onun durumu bana gizli kalmayacak şekilde bunları biliyorum. Bunun üzerine ona: Haydi ona git ve onunla konuş, dediler. O da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a giderek ona: Ey Muhammed dedi. Sen mi hayırlısın yoksa Kusey b. Kilab mı? Sen mi hayırlısın yoksa Haşim mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdulmuttalib mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdullah mı? Sen ne diye bizim ilâhlarımıza dil uzatıyorsun? Atalarımızın sapık olduğunu söylüyorsun. Bizi akılsızlıkla itham ediyorsun, dinimizi yeriyorsun. Şayet sen eğer bize başkan olmanın peşinde isen bütün sancaklarımızı senin emrine veririz ve hayatta kaldığın sürece bizim başkanımız olursun. Eğer evlenmek istiyor isen Kureyş kızlarından istediğin on tanesi ile seni evlendiririz. Şayet servet sahibi olmak istiyorsan, seni senden sonra gelecek olan soyunu sopunu zengin edecek kadar sana mal toplarız. Eğer sana geldiğini söylediğin şahıs cinlerden birisi olup seni etkisi altında almış ise, seni tedavi etmek için bu uğurda mallarımızı harcarız veya bu yolda kendimizi tüketiriz.

Bu arada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) susmuş, sesini çıkarmıyordu. söyleyeceklerini bitirdikten sonra peygamber ona: “Ey Ebû’l-Velid! Söyleyeceklerini bitirdin mi?” diye sordu. O da: Evet deyince, Peygamber: “O halde kardeşimin oğlu beni dinle”, dedi. : Dinleyeyim dedi, Peygamber şöyle buyurdu:

“Rahmân ve Rahîm Allah’ın ismi ile Hâ. Mim. (Bu kitab) rahman, Rahîm olan tarafından indirilmiştir. Bilen bir kavim için… Eğer yüz çevirirlerse sen de de ki: Ben Âd ve Semud’a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım” (Fussilet, 41/1-13) âyetine kadar okudu.

Utbe ileri atılarak elini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ağzına koydu. Allah hakkı için akrabalık bağı için susmasını ondan istedi. Utbe evine geri döndü, Kureyşlilerin yanına çıkmadı. Ebû Cehil ona gelerek: Muhammed’in dinine mi girdin? Yoksa onun yemeği hoşuna mı gitti? dedi.

Utbe bu işe kızdı ve ebediyyen Muhammed ile konuşmayacağına yemin etti, sonra şunları söyledi: Allah’a yemin ederim, siz de biliyorsunuz ki ben Kureyşliler arasında malı en çok olanlardan birisiyim. Fakat ben ona durumu arzedince bana öyle bir sözlerle cevab verdi ki, Allah’a yemin ederim o söz ne şiirdir, ne kâhinliktir, ne de büyüdür. Sonra onlara Muhammed’den duyduklarını

“Âd ve Semud’a gelen yıldırım gibi…” âyetine kadar okudu. (Devamla dedi ki): Sonra ben ağzını tuttum, akrabalık bağını hatırlatarak okumamasını ondan istedim. Siz de bilirsiniz ki, Muhammed bir şey söyledi mi yalan söylemez. Allah’a yemin ederim, üzerinize bir azâbın ineceğinden -yıldırımı kastediyor- korktum.

Bu haberi Ebû Bekir el-Enbarî de “er-Raddu (Alâ Men Halefe Mushafe Osmane)” adlı eserinde Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den diye rivâyet etmiştir. Orada belirtildiğine göre; sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ha. Mim. Fussilet” sûresini secde âyetine varıncaya kadar okudu. Peygamber secdeye kapandı, Utbe ise arkadan ellerine dayanmış olarak söylediklerine kulak verip dinliyordu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) okumasını bitirince ona: Ey Ebû’l-Velid dedi. Sana okuduklarımı dinledin, artık seni onlarla başbaşa bırakıyorum.” Utbe mecliste bulunan Kureyşlilere gitti. Onlar da Allah’a yemin ederiz Ebû’l-Velid yanınızdan gittiğinden bir başka türlü yanınıza dönüyor. Sonra: Ne haberler getirdin? Ey Ebû’l-Velid, dediler. O da şöyle dedi: Allah’a yemin ederim Muhammed’den öyle bir söz duydum ki, onun benzerini asla duymuş değilim. Allah’a yemin ederim ondan duyduğum sözler ne şiirdir, ne kâhinliktir. Gelin, bu hususta bana itaat ediniz ve benim dediğimi kabul ediniz. Muhammed’i yapmak istediğinde serbest bırakınız, ona ilişmeyiniz. Allah’a yemin ederim, ondan duyduğum bu sözlerin haberleri mutlaka yankı getirecektir. Şayet Araplar onun başına bir iş açarlarsa, başkaları vasıtası ile ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer bir kral yahut bir peygamber olursa, onun sebebiyle insanların en mutluları olursunuz, çünkü onun mülkü sizin mülkünüz, onun şerefi sizin şerefinizdir.

Bu sefer: Heyhat dediler, ey Ebû’l-Velid, Muhammed seni de büyüledi. Ebû’l-Velid de: Bu benim sizin lehinize ileri sürdüğüm görüşümdür, istediğinizi yapınız diye karşılık verdi.

Fussilet 3

Bir kitap — ayetleri açıklanmış — Arapça bir Kur’an, bilen bir kavim için.

Diyanet Vakfı
(Bu,) bilen bir kavim için, ayetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
Bilen bir kavim için âyetleri gereği gibi açıklanmış, Arapça bir Kur’ân olarak (indirilmiş) bir kitabtır.

“Gereği gibi açıklanmış” beyan edilip açık açık ifade edilmiş anlamındadır. Katade dedi ki: Bu da açıkça helal ve haramının neyin itaat, neyin masiyet olduğunun açıklanması ile gerçekleşmiştir. el-Hasen: Vaad ve vaid (tehdit) ile Süfyan: sevab ve ikab ile açıklanmıştır, demişlerdir.

“Gereği gibi açıklanmış” anlamındaki âyet; diye de okunmuştur. Hak ile batılı birbirinden ayırmış veya anlamlarının farklılığı ile kimisi kiminden ayrılmış, demek olur. Bu da: Şehirden uzaklaştı” ifadesinden alınmıştır.

“Arapça bir Kur’ân olarak” anlamındaki: âyetinin nasb ile gelmesi, çeşitli şekillerde açıklanmıştır. el-Ahfeş dedi ki: Bu övgü olmak üzere nasb ile gelmiştir. Bir fiil takdiri ile mansup olduğu da söylenmiştir.

“Arapça bir Kur’ân”ı an demek olur. Fiilin iadesi dolayısıyla (anlamca tekrar edildiği kabul edilmekle) nasbedildiği de söylenmiştir. Biz

“Arapça bir Kur’ân”ı geniş geniş gereği gibi açıkladık” demek olur.

Hal olarak nasb ile geldiği de söylenmiştir. Yani, “onun âyetleri Arapça bir Kur’ân” olduğu halde

“gereği gibi açıklanmış”tır.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Gereği gibi açıklanmış” fiili âdeta bir fail (gerçekte naib-i fail, yani sözde özne) konumuna gelinceye kadar

“âyetleri” ile (amel etmek suretiyle) meşgul olunca, bu sefer beyanın (temyiz suretiyle açıklamanın) üzerinde gerçekleşmesi dolayısıyla;

“bir Kur’ân olarak” anlamındaki lâfız nasb ile gelmiştir.

Nasb ile gelmesi kat’ üzere (önceki âyetle ilişkisi bulunmaksızın) olduğu da söylenmiştir.

“Bilen bir kavim için” âyeti hakkında ed-Dahhak dedi ki: Yani Kur’ân Allah tarafından indirilmiştir. Mücahid de şöyle açıklamıştır: Tevrat ve İncil’de O’nun bir ve tek ilâh olduğunu bilen bir topluluk için demektir. Arapçayı bilen ve onun benzerini meydana getirmekten aciz kaldıklarını anlayan kimseler için, diye de açıklanmıştır. Çünkü Arapça olmasaydı, bunu bilemezlerdi.

Derim ki: Bu daha doğru bir açıklamadır. Sûre de Kur’ân’ın i’cazı hususunda Kureyşlileri azarlamak üzere inmiştir.

Fussilet 2

Rahmân, Rahîm olan Allah’tan indirilmiştir.

Diyanet Vakfı
(Kuran) rahman ve rahim olan Allah katından indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Rahmân, Rahîm olan tarafından indirilmiştir.

“Hâ. Mîm. Rahmân, Rahîm olan tarafından indirilmiştir” âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demiştir: İndirilmiştir” âyeti mübteda olarak merfudur. Haberi ise “âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitabtır” âyetidir. Basralıların görüşü budur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: “Rahmân, Rahîm olan tarafından indirilmiş olan (bu kitab), âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitabtır”

el-Ferrâ” da şöyle demektedir: Bunun merfu olarak gelmesi; “Bu” lâfzının takdirine binaen de olabilir. Ayrıca Bir kitaptır” âyetinde yüce Allah’ın “İndirilmiştir” âyetinden bedel olduğu da söylenebilir. Bunun yüce Allah’ın:

“indirilmiştir” âyetinin sıfatı olduğu da söylenmiştir.

“Hâ. Mîm” Yani bu

“Hâ. Mîm”dir anlamındadır, diye de açıklanmıştır. Tıpkı “şu bölüm” dediğimizde bunun “o şu bölümdür” anlamında olmasına benzer. Buna göre

“Hâ. Mîm” gizli bir mübtedanın haberidir. Yani ” o Hâ, Mîm’dir” demek olur. ” İndirilmiştir” âyeti da bir başka mübteda olur. “Bir kitaptır” lâfzı da onun haberi olur.

Fussilet 1

Hâ Mîm.

Diyanet Vakfı
Ha. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Hâ, Mîm.

Âyetin tefsiri için bak:2

Mümin 85

Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları arasında geçen kanunudur. Ve orada kâfirler zarara uğradılar.

Diyanet Vakfı
Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allahın kulları hakkında süregelen adeti budur. İşte o zaman kafirler hüsrana uğrayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Ama bizim azabımızı gördüklerinde îmanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir ve kâfirler işte burada hüsrana uğradı…

“Ama bizim azabımızı gördüklerinde” azâbın geldiğini ve azâbın kendisini gözleriyle gördükleri vakit Allah’a

“îmanları onlara fayda vermedi.”

“Allah’ın sünneti” âyeti bir mastardır, çünkü Araplar: Sünnet kıldı, sünnet kılar, sünnet kılmak” derler. Yani yüce Allah kâfirler hakkında şu sünneti (kanunu) tesbit etmiştir: Azâbı gördükleri takdirde îman edecek olurlarsa, imanlarının kendilerine bir faydası olmaz. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi (4/17-18. âyetler, 2. başlık ve devamında) ile Yûnus Sûresi’nde (10/98. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine yüce Allah’ın sünnetinin bir gereği olarak, azâbın görülmesinden ve geleceğinin kesin olarak anlaşılıp bilinmesinden sonra tevbe kabul edilmez.

Şöyle de açıklanmıştır: Ey Mekkeliler! Kâfirlerin helâk edilmesi hususunda Allah’ın sünnetinden sakınınız. Buna göre

“Allah’ın sünneti” anlamındaki âyet (sakındırmak) ve iğra (teşvik) olarak nasbedilmiştir.

“Ve kâfirler işte burada hüsrana uğradı” âyeti hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: Onlar önceden de hüsran içinde idiler. Şu kadar var ki, onların azâbı görecekleri vakit hüsranda oldukları bizim için de açıklık kazanmış olur.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani

“ama bizim azabımızı gördüklerinde îmanları onlara fayda vermedi” …

“ve kâfirler işte burada hüsrana uğradı” bütün kâfirler hakkındaki sünnetimiz böylece olduğu gibi.

Buna göre

“sünnet” lâfzının nasb ile gelmesi, başındaki harfi cerrin (gibi anlamını veren kef harfinin) kaldırılması dolayısıyladır. Allah’ın bütün ümmetler hakkındaki sünnetleri gibi demek olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mümin 84

Azabımızı gördüklerinde: “Allah’a inandık, artık O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik,” dediler.

Diyanet Vakfı
Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman: Allaha inandık ve Ona ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik, derler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Bizim azabımızı gördüklerinde: “Bir olarak Allah’a inandık. O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik” dediler.

“Onlar bizim azabımızı” gözleriyle

“gördüklerinde: Bir olarak Allah’a inandık. O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de” yani ibadette O’na ortak koştuğumuz putları da

“inkâr ettik, dediler.”

Mümin 83

Onlara peygamberleri açık delillerle geldiklerinde, ellerindeki bilgiyle böbürlendiler. Alay ettikleri şey, onları çepeçevre kuşattı.

Diyanet Vakfı
Peygamberleri onlara apaçık bilgiler getirince, onlar kendilerinde bulunan (beşeri) bilgiye güvendiler (onu alaya aldılar). Alaya aldıkları şey kendilerini boğuverdi.

Kurtubi Tefsiri
Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiğinde onlar yanlarındaki ilim dolayısı ile şımardılar ve alay edegeldikleri şey onları kuşatıverdi.

“Peygamberleri onlara apaçık delillerle” açık seçik belgelerle

“geldiğinde onlar yanlarındaki ilim dolayısı ile şımardılar” âyetinin anlamı hakkında üç görüş vardır. Mücahid dedi ki: Yanlarındaki ilim ile sevinen, şımaran: Biz onlardan daha iyi biliriz. Ne azâb ediliriz, ne de öldükten sonra diriltiliriz, diyen kâfirlerdir.

Bir başka açıklamaya göre kâfirler, ellerinde bulunan dünya bilgisi dolayısı ile şımarıp sevindiler. Yüce Allah’ın:

“Dünya hayatından görünen kısmı bilirler.” (er-Rum, 30/7) âyetinde dile getirilen bilgi gibi.

Bir diğer açıklamaya göre; sevinenler peygamberlerdir. Kâfirler onları yalanlayınca, yüce Allah onlara kâfirleri helâk edip kendilerini ve mü’minleri kurtaracağını haber verdi. Buna göre

“onlar” mü’minlerin kurtulacağına dair “yanlarındaki ilim dolayısı ile sevindiler” demek olur.

“Ve alay edegeldikleri şey” yani peygamberlerin kendilerine getirdikleri şeyler ile alay etmelerinin cezası

“onları” kâfirleri

“kuşatıverdi.”

Mümin 82

Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar bunlardan daha çoktular, kuvvetçe daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bıraktılar. Kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı.

Diyanet Vakfı
Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsünler! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmaları için, yeryüzünde gezip, dolaşmadılar mı? Onlar bunlardan daha çok, kuvvetçe de, yerlerinde eserleri itibarı ile de daha güçlü ve daha çetin idiler. Ama kazanageldikleri şeyler onlara fayda vermedi.

“Kendilerinden öncekilerin” geçmiş ümmetlerin geriye bıraktıkları izlerini görsünler diye

“akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmaları için yeryüzünde gezip, dolaşmadılar mı? Onlar bunlardan” sayıca

“daha çok kuvvetçe de yerlerinde eserleri itibarı ile de daha güçlü ve daha çetin idiler; ama kazanageldikleri şeyler” inşa ettikleri yapılar, mallar, sahib oldukları çocuklar ve onlara tabi olan kimseler

“onlara fayda vermedi.”

Buna göre; “(……..): …me…” olumsuzluk edatı, red ve inkâr içindir. Yani bunların onlara hiçbir faydaları olmadı. Bu edatın istifham (soru edatı) olduğu da söylenmiştir. Yani helâk edildikleri vakit kazandıklarının kendilerine ne faydası oldu?

“Daha çok” lâfzı munsarıf değildir, çünkü: veznindedir. Kûfelilerin iddia ettiklerine göre munsarıf olmayan herbir lâfzın munsarıf olması mümkündür, ancak bundan daha üstün anlamını ifade eden kipin vezni olan: veznindeki lâfızlar eğer beraberinde; ” …den, dan” var ise şiirde olsun, başka yerde olsun hiçbir şekilde munsarıf gelemez.

Ebû’l-Abbas dedi ki: Eğer munsarıf gelmesinin engeli: “…den, dan” edatı olsa idi, o takdirde: “Senden daha iyisine ve senden ve Amr’dan daha kötüsüne yolum düştü” demlememesi icab ederdi.

Mümin 81

Size ayetlerini gösteriyor. O hâlde Allah’ın hangi ayetlerini inkâr ediyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Allah size ayetlerini gösteriyor. Şimdi, Allahın ayetlerinden hangisini inkar edersiniz?

Kurtubi Tefsiri
Sizlere âyetlerini gösteriyor. Allah’ın âyetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?

“Sizlere âyetlerini gösteriyor.” Sözü geçen bu hususlarda O’nun birliğine ve kudretine delâlet eden âyetlerini, belgelerini gösteriyor.

“Allah’ın âyetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?” âyetindeki ” Hangisi” âyeti; ” İnkâr ediyorsunuz” ile nasbedilmiştir. Çünkü istifhamın (sorunun) sözün başında gelmesi gerekir. O bakımdan ondan önceki amiller onda amel etmezler.

Şayet fiil ile birlikte “he” (“onu” anlamında) gelmiş olsaydı, o zaman ‘nin ref ile okunması tercih edilirdi. Eğer istifham elif ya da: ” mi, mı…” ile gelmiş olsaydı, onlardan sonra da bir isim gelip sonra da he zamiri bulunan bir fiil gelseydi, o takdirde tercih edilen okuyuş nasb okuyuşu olurdu.

Âyetin anlamı şudur: Sizler bütün bunların Allah tarafından yaratıldıklarını inkâr etmediğinize göre; O’nun öldükten sonra diriltmeye ve ameller dolayısıyla hesaba çekmeye kadir olduğunu ne diye inkâr ediyorsunuz?

Mümin 80

Onlarda sizin için yararlar vardır. Göğsünüzdeki bir ihtiyaca onlarla ulaşırsınız. Onlara ve gemilere yüklenirsiniz.

Diyanet Vakfı
Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.

Kurtubi Tefsiri
Ve sizin için onlarda faydalar vardır. Kalplerinizdeki arzuya onların üzerine ulaşmanız için… Üstelik hem onların üzerinde, hem gemilerin üstünde taşınırsınız.

“Ve sizin için onlarda faydalar vardır.” Tüylerinde, yünlerinde, kıllarında süt, yağ, tereyağı, peynir ve buna benzer daha başka faydalar vardır.

“Kalplerinizdeki arzuya onların üzerinde ulaşmanız için.” Yani bunlar yolculuklarda yüklerinizi taşırlar. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/7-8. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bunları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Üstelik hem onların” karada davarların

“üzerinde, hem” denizde

“gemilerin üstünde taşınırsınız.”

Mümin 79

Allah, sizin için hayvanları yarattı; onlardan binek olasınız diye, onlardan yersiniz de.

Diyanet Vakfı
Allah, kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Kurtubi Tefsiri
Allah davarları bazısına binesiniz, bazısını da yiyesiniz diye sizin için yaratandır.

“Allah davarları” âyeti hakkında Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki: Burada

“el-en’am: davarlar”dan kasıt develerdir.

“Bazısına binesiniz, bazısını da yiyesiniz diye sizin için yaratandır.” Atların etinin yenilmeyeceğini söyleyip develerin yenileceğini mubah kabul eden kimseler, yüce Allah’ın davarlar hakkında

“bazısını da yiyesiniz diye” buyurmuş olduğunu, buna karşılık atlar hakkında ise:

“Hem binmeniz için hem de süs olmak üzere atları, katırları ve merkebleri (yarattı)” (en-Nahl, 16/8) diye buyurmuş, buna karşılık bunların yenilmelerinin mubah olduğunu sözkonusu etmemiş olduğunu delil gösterirler. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/8. âyet, 5- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mümin 78

Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssasını anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet getiremez. Allah’ın emri geldiğinde, hak ile hüküm verilir ve batılcılar orada kaybeder.

Diyanet Vakfı
Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allahın izni olmaksızın herhangi bir ayeti kendiliğinden getiremez. Allahın emri gelince de hak uygulanır ve o zaman batılı seçenler hüsrana uğrayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan kiminin kıssalarını sana anlattık, kiminin de kıssalarını sana anlatmadık. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir peygamberin kendiliğinden bir âyet (mucize) getirmesi mümkün olmaz. Allah’ın emri geldiğinde hak ile hükmolunur. İşte bâtılcılar orada hüsrana uğrayıverirler.

“Yemin olsun Biz senden önce de peygamberler gönderdik.” Yine yüce Allah bu âyeti ile de kendisinden önce gelmiş peygamberlerin karşılaşmış oldukları durumları hatırlatarak teselli etmektedir.

“Onlardan kimisinin kıssalarını sana anlattık.” Onlara dair haberleri, kavimlerinden çektiklerini sana bildirdik.

“Kiminin de kıssalarını sana anlatmadık. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir peygamberin kendiliğinden” kendi başına âyet olarak

“bir âyet (mucize) getirmesi mümkün olmaz. Allah’ın emri geldiğinde” yani yüce Allah’ın onları azaplandırmak için tesbit ettiği vakit geldiğinde, Allah onları helâk eder. Helaklerinin ertelenmesi ise, yüce Allah’ın aralarından İslâm’a gireceğini bildiği kimselerin İslâm’a girmeleri ve onların sülblerinden gelecek olan mü’minler dolayısıyladır.

Bununla Bedir’de öldürüleceklere işaret edildiği de söylenmiştir.

“Hak ile hükmolunur. İşte bâtılcılar” yani batıla uyan ve şirk içinde olan kimseler

“orada hüsrana uğrayıverirler.”

Mümin 77

Sabret! Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek de, sonunda dönüş yalnız Bizedir.

Diyanet Vakfı
Onun için (Resulüm), sen sabret! Şüphesiz Allahın vadi gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni daha önce vefat ettiririz. Nasıl olsa onlar bize döneceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Bu sebeble sabret! Muhakkak Allah’ın vaadi haktır. Eğer onlara vaadettiğimizin bazısını sana gösterirsek veya seni vefat ettirirsek, sonunda onlar Bize döndürüleceklerdir.

“Bu sebeble sabret! Muhakkak Allah’ın vaadi haktır.” Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani şüphesiz bizler ya sen hayatta iken yahut ahirette onlardan senin intikamını alacağız.

“Eğer sana gösterirsek” âyeti şart dolayısıyla cezm konumundadır. te’kid için fazladan gelmiştir. -Fiilin sonundaki- “nun” da böyledir. Bundan dolayı da cezm ortadan kalkmış, fiil fetha üzere bina edilmiştir.

“Veya seni vefat ettirirsek” âyeti da ona atfedilmiştir,

“sonunda onlar bize döndürüleceklerdir” âyeti da şartın cevabıdır.

Mümin 76

Girin cehennemin kapılarından, orada sonsuza dek kalmak üzere! Kibirlenenlerin kalacağı ne kötü yerdir!

Diyanet Vakfı
İçinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin dönüp gidecekleri yer ne çirkindir!

Kurtubi Tefsiri
Cehennem kapılarından, orada ebedi kalıcılar olarak giriniz. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!

“Cehennem kapılarından… giriniz.” Yani o gün onlara böyle denilecektir. Yüce Allah da:

“Onun yedi kapısı vardır.” (el-Hicr, 15/44) diye buyurmaktadır.

“Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür” Bütün bunlara dair açıklamalar (el-Hicr, 15/43-44. âyetlerin tefsiri ile en-Nahl, 16/29. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mümin 75

Bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve sevinmeniz sebebiyledir.

Diyanet Vakfı
Bu, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ötürüdür.

Kurtubi Tefsiri
Bu halinizin sebebi şudur: Siz yeryüzünde haksız yere şımarıyor ve taşkınlık gösteriyordunuz.

“Bu halinizin” azabınızın

“sebebi şudur: Siz yeryüzünde haksız yere” masiyetlerle

“şımarıyor” dunuz. Bu söz onlara azar olmak üzere söylenecektir. Şu demektir: Sizin bu hale düşmeniz dünya hayatında iken masiyetleriniz ile mal ve tabilerinizin çokluğu ve sağlık ile şımarırcasına açıkça sevindiğinizi ortaya koymanızdır.

Şöyle de açıklanmıştır, onların peygamberlere karşı şımarmaları peygamberlere: Biz biliyoruz ki öldükten sonra diriltilmeyecek ve azâb da görmeyeceğiz, demeleri idi. Mücahid de yüce Allah’ın: “Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiğinde onlar yanlarındaki ilim dolayısı ile şımardılar.” (el-Mu’min, 40/83) âyeti ile ilgili olarak böyle açıklama yapmıştır.

“Ve taşkınlık gösteriyordunuz” âyeti hakkında Mücahid ve başkaları haddi aşıyor ve azgınlaşıyordunuz. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

ed-Dahhak dedi ki: “Ferah” sevinç demektir. “Merah” ise haksızlık, haddi aşmak demektir.

Halid, Sevr’den o Muaz’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Şüphesiz Allah böbürlenip şımaranları sevmez. Kederli herbir kalbi de sever. (Buna karşılık) çok et yiyen ev halklarına ve şişman her ilim sahibine de buğzeder.” Maverdi, Nüket, V, 165.

Burada “çok et yiyen ev halkı”ndan kasıt gıybet ederek insanların etlerini yiyen kimselerdir. “Şişman ilim sahibi”nden kasıt ise oldukça bilgili olmakla birlikte bildiğini insanlara söylemeyen kimse demektir. Yani çok bilgili olmakla beraber, insanların bilgisinden faydalanamadığı kişidir. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.

“Çok et yiyen kimseler” ifadesi ile kastedilenlerin gerçekten çokça et yiyen kimseler oldukları da söylenmiştir. Ömer (radıyallahü anh)’ın söylediği: “Sizler bu et kesilen yerlerden uzak durunuz. Çünkü bunların içkinin alışkanlık yapması gibi bir alışkanlık yapmaları sözkonusudur.'” Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir. Birinci açıklama Süfyan es-Sevrî’nin açıklamasıdır.

Mümin 74

Derler: “Bizden kayboldular. Aslında biz önceden hiçbir şeye tapmamıştık.” İşte böyle, Allah kâfirleri saptırır.

Diyanet Vakfı
73, 74. Sonra onlara: Allahı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir? denilecek. Onlar da: Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk, diyecekler. İşte Allah kafirleri böyle şaşırtır.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’tan başka?” Onlar: “Önümüzden kaybolup gittiler. Hayır, biz zaten önceden hiçbir şeye ibadet etmiyorduk” diyecekler. Allah kâfirleri işte böyle şaşırtır.

“Allah’tan başka.” Bu ifade bir sitem ve azardır.

“Onlar: Önümüzden kaybolup, gittiler… diyecekler.” Yani yok oldular, bizi azapta bırakıp gittiler.

Buradaki

“Kaybolup gittiler” ifadesi; “Su sütün içinde kayboldu” tabirinden alınmıştır. Onları bulamayacağımız bir hale geldiler, diye de açıklanmıştır.

“Hayır, biz zaten önceden hiçbir şeye ibadet etmiyorduk.” Yani bizim ibadet ettiğimiz şeyler görmüyor, işitmiyor, zarar veremiyor, fayda sağlayamıyordu.

Bu ifade onların putlara ibadet ettiklerini inkâr anlamında değildir. Aksine onların putlara yaptıkları ibadetin bâtıl ve boş olduğunu bir itiraftır.

Yüce Allah da şöyle buyuracak:

“Allah kâfirleri işte böyle şaşırtır.” Yani bu kimseleri şaşırttığı gibi her kâfire de böyle yapar.

Mümin 73

Sonra onlara denir: “Allah’tan başka ortak koştuklarınız nerede?”

Diyanet Vakfı
73, 74. Sonra onlara: Allahı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir? denilecek. Onlar da: Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk, diyecekler. İşte Allah kafirleri böyle şaşırtır.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onlara denilecek ki: “Hani ortak tutageldikleriniz nerede?

“Sonra onlara denilecek ki: Hani ortak tutageldikleriniz nerede?”

Mümin 72

Kaynar suda ve sonra ateşte yakılırlar.

Diyanet Vakfı
71, 72. Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Kaynar sudaleyhisselâmonra ateşte yakılacaklar.

“Kaynar suda” anlamı verilen: lâfzı son derece sıcak demektir. Bunun kaynamış durumdaki irin anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Sonra ateşte yakılacaklar.” Yani ateşe atılacaklar ve ateş için tutuşturulma malzemesi olacaklar. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. “Tandırı yaktım” demektir, yine: “Onu doldurdum” anlamındadır.

“Ve dopdolu denize (de yemin olsun ki)” (et-Tur, 52/6) âyetinde de bu anlamdadır. Buna göre: Cehennem ateşi onlarla doldurulacaktır, demek olur. Şair de bir dağ keçisini anlatırken şöyle demektedir:

“Diledi mi dolu dolu (iyice açılmış) bir gözle bakar,

Etrafında kayın ağacını da, susamı da görür.”

Burada görüldüğü gibi “dolu göz (dikkatle bakan ve irice açılmış göz)” anlamındadır.

Mümin 71

Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu hâlde sürüklenirler.

Diyanet Vakfı
71, 72. Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak, sürüklenecekler;

“O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak.” Yani pek yakında onlar cehenneme girecekleri, elleri ve boyunları zincire vurulacağı vakit içinde bulunacakları bu halin batıl olduğunu bileceklerdir.

et-Teymî dedi ki: Eğer cehennem tasmalarından bir tanesi bir dağın üzerine bırakılacak olursa, karasuya ulaşıncaya kadar o dağı yerin dibine geçirir.

“Zincirler” âyeti genel olarak; ” Tasmalar”a atf ile merfu olarak okunmuştur.

Ebû Hatim dedi ki:

“Sürüklenecekler” anlamındaki âyet, bu kıraate göre yeni bir cümledir. Başkası ise şöyle demiştir: Bu, hal olarak nasb konumundadır. İfadenin takdiri de şöyledir:

“O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak.” ” Sürüklenerek (götürüleceklerdir)”

İbn Abbâs, Ebû’l-Cevza, İkrime ve İbn Mes’ûd ise

“zincirler” anlamındaki lâfzı nasb ile okuduğu gibi

“sürüklenecekler” anlamındaki fiili “ye” harfini de fetha ile okumuştur. Bu okuyuşa göre ifadenin takdiri, onlar zincirlerini sürüklerler şeklindedir. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Eğer zincirlerini kendileri sürükleyecek olurlarsa, bu onlar için daha da ağır bir azâb olacaktır.

Bazı kıraat âlimlerinin

“zincirler” anlamındaki lâfzı cer ile okudukları da nakledilmiştir. Bu da manaya hamledilerek böyle okunmuştur, diye açıklanır. Çünkü âyetin anlamı: ” Onların boyunları tasmalar içinde ve zincirler ile (vurulmuş olacak)dır” şeklindedir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir:

“Zincirler” anlamındaki lâfzı cer ile okuyanların okuyuşuna göre anlam: ” Zincirler içerisinde sürüklenirler” şeklindedir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu anlama göre cer ile okumak câiz değildir. Çünkü bir kimse “Zeyd evdedir” demek istediği vakit harf-i cerri zikretmeksizin:diye söylemesi güzel kaçmaz. Bununla birlikte şu anlamda olmak üzere bu kelimenin cer ile okunması caizdir: “O vakit onların boyunları tasmalar içinde ve zincirler içinde olacaktır”. Bu durumda

“zincirler” lâfzı da

“tasmalar” lâfzına atf-ı nesak ile cer ile okunmuş olur. Çünkü

“zincirler” anlamındaki lâfız cer konumundadır. Nitekim: ” Aklı başında Abdullah ile Zeyd birbirleriyle tartıştılar” diyerek “aklı başında iki kişi” anlamındaki ‘ı nasb ile kullanmak gibi. Bununla birlikte her ikisinin merfu okunması da caizdir, çünkü biri diğeri ile tartışacak olursa karşısındaki de onunla tartışmış olur. el-Ferrâ” da şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Onun ayağı yılanlarla barış yaptı,

O yılanlarla, büyük yılanlarla, koca koca yılanlarla.”

Görüldüğü gibi burada: “Yılanlarla” kelimesi daha önce geçen diğer “yılanlar (anlamındaki el-hayyat)” lâfzına tabi kılarak nasb ile okumuştur. Çünkü yılanlar ayaklarla barışacak olursa ayak da onlarla barış yapmış olur. Buradaki bu barış yaptı anlamındaki kelime yılanın sokması anlamında da kullanılır

Buna göre

“zincirler” anlamındaki lâfzı nasb ya da cer ile okuyanlar orada vakıf yapmazlar.

Mümin 70

Kitabı ve peygamberlerimizi gönderdiğimiz şeyi yalanlayanlar —yakında bileceklerdir.

Diyanet Vakfı
Onlar, Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar yakında (gerçeği) anlayacaklar!

Kurtubi Tefsiri
Kitabı ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi yalanlayanlar; onlar yakında bileceklerdir.

“Kitabı ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi yalanlayanlar” âyetleridir. Ancak müfessirlerin çoğunluğu: Kaderiyye hakkında inmiştir, demişlerdir. İbn Şîrîn der ki: Şayet bu âyet-i kerîme Kaderiyye hakkında inmemiş ise kimler hakkında inmiş olduğunu bilemiyorum, demiştir. Ebû Kubeyl de şöyle demiştir: Ben kaderi yalanlayan kimselerin îman edenler ile tartışan kimselerden başkaları olacaklarını zannetmiyorum.

Ukbe b. Amir de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bu âyet Kaderiyye hakkında inmiştir.” Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir. Hadis olarak tesbit edemedik.

Mümin 69

Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlara bakmadın mı? Nasıl da çevriliyorlar?

Diyanet Vakfı
Allahın ayetleri hakkında tartışanlara bakmadın mı? Nasıl döndürülüyorlar (onu tasdike yanaşmıyorlar)!

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar?

“Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar?” İbn Zeyd dedi ki: Burada kendilerinden sözedilenler müşriklerdir. Buna delil de yüce Allah’ın:

Mümin 68

O, diriltir ve öldürür. Bir işe hükmettiğinde sadece ona “Ol” der, o da olur.

Diyanet Vakfı
O, hem dirilten hem de öldürendir. O, herhangi bir işin olmasını dilediği zaman yalnız «Ol!» der, o da oluverir.

Kurtubi Tefsiri
O, dirilten ve öldürendir. Bir işe hükmettiği zaman ona yalnız “ol” der, o da hemen oluverir.

“O dirilten ve öldürendir.” Bu açıklama fazladan dikkat çekmek için yapılmıştır. Yani öldürmeye ve diriltmeye güç yetiren O’dur.

“Bir işe hükmettiği zaman” o işi yapmayı dilediği zaman

“ona yalnız ol der, o da hemen oluverir.”

İbn Amir:

” O da hemen oluverir” âyetini emrin cevabı olarak nasb ile okumuştur. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/117. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Mümin 67

Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan yaratan O’dur. Sonra sizi çocuk olarak çıkarır, sonra güçlü çağınıza ulaşasınız, sonra yaşlılar olasınız diye. İçinizden kimileri daha önce vefat eder. Belirlenmiş bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye.

Diyanet Vakfı
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan Odur. Umulur ki düşünürsünüz.

Kurtubi Tefsiri
O ki sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra (sülük gibi) bir kan pıhtısından yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkarandır. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız, sonra da ihtiyar olmanız için (yaşatandır). Sizden kiminiz daha öncesinden vefat eder, belirli bir ecele ulaşmanız için ve belki akıl erdirirsiniz diye.

“O ki sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra (sülük gibi) bir kan pıhtısından yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkarandır.” Sizi bebekler olarak dünyaya getirendir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Hac, 22/5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız…” Bu çağ gücün ileri derecesine ulaştığı, aklın da tam anlamıyla olgunlaştığı bir haldir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/151-153- âyetler, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra da ihtiyar olmanız için” âyetindeki

“ihtiyarlar” anlamına gelen lâfzı “şın” harfi ötrelidir. Bu Nafî’, İbn Muhaysın, Hafs, Hişam, Yakub ve Ebû Amr’ın asla uygun olarak okuduğu şekildir.

Çünkü bu kelime (tekili olan şeyh kelimesi): veznindeki kelimenin çoğuludur, “Kalp, kalpler, baş, başlar” gibi.

Diğerleri ise “ya” harfine riayet olmak üzere “şın” harfini esreli olarak okumuşlardır. Her iki okuyuş da çokluk çoğuludur. Az sayıdaki çoğul için: denilir. Aslı ise; şeklindedir. “Fels ve felsler” gibi. Şu kadar var ki “ye” harfinde hareke ağır gelir. (Bundan dolayı “ye”den sonra med harfi olarak “elif” ilave edilmiştir.)

Bu lâfız tekil olarak; diye de okunmuştur. Yüce Allah’ın

“bebek olarak” anlamındaki; (vût) lâfzı gibi, anlamı ise “sizden herbiriniz (bu şekilde olur)” demektir. Tekil olarak kullanılması ise maksadın, türün durumunu açıklamak olduğundan dolayıdır.

“es-Sihah”da şöyle denilmektedir:

“Yaşlı”nın çoğulu, şekillerinde gelir. “Yaşlı kadın” demektir. Abid (b. el-Abras) dedi ki:

“Sanki o ölür korkusuyla yavrusunu bekleyen bir yaşlı dişidir.”

“Adam yaşlandı, yaşlanır, yaşlanmak” denilirken (mastarı) asla uygun olarak harekeli söylenir. “Yaşlılık” demektir. “Ye” aslı itibariyle harekelidir, fakat sakin okunmuştur. Çünkü Arapçada “fa’lul” vezninde bir kelime yoktur. “Yaşlandı, yaşlanmak” demektir. “Ona saygıdan dolayı ona şeyh (yaşlı adam) diye seslendim” anlamındadır. Küçültme ismi ile şeklinde “şın” harfi kesreli olarak söylenir, diye kullanılmaz.

en-Nehhâs dedi ki: Eğer şair mecbur kalırsa: (……..) diyebilir. (……..) ile demek gibi. Ancak bunun bu şeklinin kullanılması ” Göz” kelimesinde kullanılması güzeldir, zira kelime olarak müennesdir.

“Yaşlı (şeyh)” kırk yaşını geçmiş olan kimseye denilir.

“Sizden kiminiz daha önceden vefat eder” âyeti hakkında Mücahid şöyle demektedir, yani yaşlanmadan önce veya düşük olması halinde bu hallerden geçmeden önce ölür, demektir.

“Belirli bir ecele ulaşmanız için” âyeti hakkında da Mücahid: Ölüm herkes içindir demiştir.

“Ulaşmanız için” lâfzındaki “lam”, lam-ı akıbet (sonuçta ulaşılacak hali bildirmek için)dir.

“Ve belki akıl erdirirsiniz diye” bunu aklınızla kavrayarak O’ndan başka hiçbir ilâh olmadığını bilirsiniz diye.

Mümin 66

De ki: “Bana, Allah’tan başka taptığınız şeylere ibadet etmem yasaklandı; çünkü bana, Rabbimden apaçık deliller geldi. Âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm)! De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allahı bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana alemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmek bana yasak kılındı ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.

“De ki” -ey Muhammed-

“Rabbimden bana apaçık deliller” birliğinin belgeleri

“gelince, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmek” Ondan başkasına tapınmak

“bana yasak kılındı.” Kendisinden başka ilâh olmayan hayy ve kayyum olan Allah bunu bana yasakladı.

“Ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla” Ona zilletimi arzetmek ve boemrolundu.

Mümin 65

O, diridir. O’ndan başka ilah yoktur. O hâlde, dini yalnız O’na has kılarak O’na dua edin. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.

Diyanet Vakfı
O daima diridir; Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde dinde ihlaslı ve samimi kişiler olarak Ona dua edin. Her türlü övgü alemlerin Rabbi Allaha mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
O diri olandır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde dini yalnız O’na halis kılanlar olarak O’na dua (ibadet) edin. “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” (deyin).

“O diri olandır.” Bakidir ve ölmeyendir.

“O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde dini” itaat ve ibadeti

“yalnız O’na halis kılanlar olarak O’na dua edin. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” el-Ferrâ” dedi ki: Bu haber anlamını ihtiva eden bir cümledir. (O takdirde anlam: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır, şeklinde olur.) Hazfedilmiş bir emir vardır. O’na dua edin, O’na hamdedin demektir. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde ve başka yerlerde (mesela el-Fâtiha, 1/2. âyet 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbâs da: Kim “la ilahe illallah” derse, hemen “elhamdulillahi Rabbi’l-alemin: Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” deyiversin, demiştir.

Mümin 64

Allah, sizin için yeri durak, göğü bina yapan, sizi şekillendiren ve şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte bu, sizin Rabbiniz Allah’tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!

Diyanet Vakfı
Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allahtır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. alemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Allah O’dur ki, yeri sizin için bir karargâh, göğü üstünüze yüksek bir bina yapmış, size suret verip suretlerinizi güzelleştirmiş ve hoş şeylerden sizi rızıklandırmıştır. İşte Rabbiniz Allah. Âlemlerin Rabbi Allah’ın şanı ne yücedir!

“Allah O’dur ki yeri sizin için bir karargâh” âyeti ile vahdaniyetini tanıtmak ve buna dair delilleri pekiştirmeyi daha da arttırmaktadır. Yani O gerek hayatınız için, gerek ölümden sonra yeryüzünü sizin için bir karargâh

“göğü üstünüze yüksek bir bina yapmış” bulunmaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/22. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“…Size suret verip suretlerinizi güzelleştirmiş” yani sizi en güzel surette yaratmıştır.

Ebû Rezin ile el-Eşheb el-Ukeylî

“suretlerinizi” anlamındaki âyeti “sad” harfini kesreli olarak;diye okumuştur. el-Cevherî dedi ki: “Sad” harfi kesreli olarak; söyleyişi ” Suretler” diye gelen “suret” kelimesinin çoğulunun bir söyleyişidir. İşte bu söyleyişe uygun olarak cariyelerin nitelikleri ile ilgili şu beyit de nakledilmektedir:

“Gözleri el-Halsa ineklerinden daha da güzeldir,

Ve onlar suretleri itibariyle onların sürülerinden de güzeldir.”

Buradaki lâfzı ‘in çoğuludur, bu da inek sürüsü demektir. Yine bu kelime, miskin konulduğu kap anlamında da kullanılır. Şair her ikisini de şu beyitte bir arada zikretmiş bulunmaktadır:

“İnek sürüsü göründü mü hatırlarım Leyla’yı,

Miskin konulduğu kabın hoş kokusu geldi mi yine hatırlarım onu.”

da bunun bir söyleniş şeklidir.

“Ve hoş şeylerden sizi rızıklandırmıştır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah’ın şanı ne yücedir!” âyetine dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/22. ayet 4. başlık, el-Araf, 7/54. âyetin tefsiri ile el-Furkan, 25/1. âyetin tefsiri ve benzerlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mümin 63

İşte böyle, Allah’ın ayetlerini inkâr edenler döndürülür.

Diyanet Vakfı
Allahın ayetlerini inatla inkar edenler işte (haktan) böyle döndürülür.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr edegelenler işte böyle döndürülür.

“Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr edegelenler işte böyle” haktan

“döndürülür.”

Mümin 62

İşte bu, sizin Rabbiniz Allah’tır. Her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka ilah yoktur. Nasıl da döndürülüyorsunuz?

Diyanet Vakfı
İşte O, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allahdır. Ondan başka tanrı yoktur. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
İşte Rabbiniz Allah budur. Herşeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?

“İşte Rabbiniz Allah budur. Herşeyin yaratıcısıdır” âyeti ile birlik ve kudretine delâleti açıklamaktadır.

“O’ndan başka ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Bu şekilde O’nun delilleri size apaçık gösterildikten sonra nasıl olur da imandan geri dönüyor, imanı bırakıp başka tarafa yöneliyorsunuz? Yani sizler bu hususta deliller ortada olmakla birlikte haktan döndürüldüğünüz gibi;

Mümin 61

Allah, geceyi sizin için dinlenesiniz diye kılan ve gündüzü aydınlık yapan O’dur. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmez.

Diyanet Vakfı
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allahtır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütufkardır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

Kurtubi Tefsiri
Allah O’dur ki, içinde rahat bulasınız diye geceyi yaratandır, gündüzü de aydınlık (kılandır). Muhakkak Allah insanlara lütufkardır, fakat insanların çoğu şükretmezler.

“Allah O’dur ki içinde rahat bulasınız diye geceyi yaratandır.” âyetinde geçen: “Kıldı” burada (mealde olduğu gibi) “yarattı” demektir. Araplar bu kelime “yaratmak” anlamında kullanılması hali ile bu anlamda kullanılmaması hali arasında fark gözetirler. Eğer “yaratmak” anlamında kullanırlarsa bunun ancak tek bir mef’ûle geçişi sözkonusu olur. Şayet yaratmak anlamında değil ise o takdirde iki mef’ûle geçiş yapar. Yüce Allah’ın:

“Muhakkak Biz onu… Arapça bir Kur’ân kıldık.” (ez-Zuhruf, 43/3) âyetinde olduğu gibi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde (mesela el-Bakara, 2/22’in tefsiri; el-En’am, 6/1. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Gündüzü de aydınlık” yani o zaman içerisinde ihtiyaçlarınızı görüp geçiminizi sağlamak için, gerekli tasarruflarda bulunabilmeniz için aydınlık kılandır.

“Muhakkak Allah insanlara lütufkardır. Fakat insanların çoğu” onun lütfuna ve üzerlerindeki nimetlerine

“şükretmezler.”

Mümin 60

Rabbiniz dedi: “Bana dua edin, size cevap vereyim.” Bana ibadet etmekten kibirlenenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.

Diyanet Vakfı
Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim. Şüphesiz Bana ibadeti büyüklüklerine yedirmeydiler yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”

“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim.”

âyeti ile ilgili olarak en-Numan b. Beşir’in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Dua ibadetin kendisidir.” Sonra da yüce Allah’ın:

“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim. Şüphesiz Bana ibadeti büyüklüklerine yedirmeyenler yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir” âyetini okudu. Ebû Îsa dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, V, 211, 374, 456; Ebû Davud, II, 76; İbn Mace, II, 1258; Müsned, IV, 267, 271, 276

İşte bu âyet, duanın ibadetin kendisi olduğunun delilidir. Müfessirlerin çoğunluğu da böyle demiştir. Anlam da şudur: Beni tevhid edin ve Bana ibadet edin, Ben de sizin ibadetinizi kabul edip günahlarınızı bağışlayayım.

Burada duanın zikir, dua ve Allah’tan dilekte bulunmak demek olduğu da söylenmiştir. Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herbir kimse Rabbinden ne ihtiyacı varsa hepsini O’ndan istesin. Hatta ayakkabının bağı koptuğu takdirde dahi onu O’ndan istesin.” İbn Hibban, Sahih, III, 148, 176, 177; el-Makdisi, el-Ehadisu’l-Muhtara, V, 9, 10; “İbn Hibban tarafından güvenilir ravilerin rivâyeti olarak kaydedilmekle beraber, doğrusunun mürsel olduğunu” kaydetmektedir

Duanın günahları terketmek olduğu da söylenmiştir. Katade’nin naklettiğine göre Ka’b el-Ahbar şöyle demiştir: Bu ümmete kendilerinden önce peygamber olması müstesna- hiçbir ümmete verilmemiş üç şey verilmiştir: Önceden bir peygamber gönderildi mi ona: Sen kendi ümmetine şahitsin denilirdi, yüce Allah ise bu ümmete:

“Bütün insanlara karşı şahitler olasınız” (el-Bakara, 2/143) diye buyurmuştur. Yine peygambere: Dinde senin için bir zorluk yoktur denilirdi, bu ümmete de:

“Dinde size güçlük vermedi” (el-Hac, 22/78) diye buyurulmuştur. Yine peygambere: Bana dua et, Ben de senin duanı kabul edeyim, denilirdi. Bu ümmete de: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim.” diye buyurulmuştur.

Derim ki: Böyle bir şey kişinin görüşüne dayanılarak söylenmez. Nitekim bu (peygambere) merfu bir rivâyet olarak da gelmiştir. Bunu Leys, Şehr b. Havşeb’den, o Ubade b. es-Samit’ten diye rivâyet etmiştir. Buna göre Ubade b. es-Samit dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Ümmetime ancak peygamberlere verilmiş üç şey verilmiştir. Yüce Allah bir peygamberi gönderdi mi ona: Bana dua et, Ben de senin duanı kabul edeyim, diye buyururdu. Bu ümmete de: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim” diye buyurmuştur. Bir peygamber gönderdi mi: Senin üzerine dinde herhangi bir zorluk kılmamıştır, denilirdi. Yüce Allah bu ümmete de: “Dinde size güçlük vermedi” (el-Hac, 22/78) diye buyurmuştur. Yüce Allah bir peygamber gönderdi mi onu kendi kavmine şahit kılardı. O bu ümmeti de, bütün insanlara karşı şahit kılmıştır.” Bunu et-Tirmizî el-Hakim “Nevadiru’l-Usul” adlı eserinde zikretmiş bulunmaktadır. Tirmizi Hakim, Nevadiru’l-Usul, IV, 124

Aynı şekilde Halid er-Rıb’î de şöyle derdi: Bu ümmetin işine şaşılır. Ona: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim.” denilerek hem dua etmelerini emretti, hem de dualarını kabul edeceği vaadinde bulundu. Her ikisi arasında da herhangi bir şart bulunmamaktadır. Birisi ona: Ne gibi? diye sorunca, o da şöyle dedi: Mesela yüce Allah:

“Îman edip salih amel işleyenlere de şunu müjdele…” (el-Bakara, 2/25) diye buyurmaktadır. Görüldüğü gibi bu âyette bir şart bulunmaktadır. Diğer taraftan:

“Îman edenlere Rabbleri katında kendileri için muhakkak bir kadem-i sıdk olduğunu müjdele” (Yûnus, 10/2) âyetinde ise amel şartı bulunmamaktadır.

Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“Öyle ise… dini yalnız Allah’a halis kılanlar olarak Allah’a dua edin” (el-Mu’min, 40/11) âyetinde şart vardır. Buna karşılık yüce Allah’ın:

“Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim” âyetinde herhangi bir şart yoktur. Daha önceki ümmetler herhangi bir ihtiyaçlarının görülmesi için peygamberleri o hususta kendilerine dua etsin diye peygamberlerine gider başvururlardı.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/186. âyet, 3. başlıkta) açıklandığı üzere mutlak ve mukayyed ifadeler kabilindendir. Yani eğer dilersem “duanızı kabul edeyim” demektir. Bu bakımdan yüce Allah’ın:

“O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir” (el-En’am, 6/41) âyetine benzemektedir. Kimi zaman dua Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyet ettiği ve el-Bakara Sûresi’nde (2/186. âyet, 3- başlıkta) geçtiği üzere, bizatihi istenen şeylerin dışında da duanın kabul edilmesi sözkonusu olabilir. Bu hususu oradan tetkik edebilirsiniz.

İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Yakub’dan Ruveys, Ebû Amr’dan Ayyaş ile Ebû Bekir ve Âsım’dan el-Mufaddal “gireceklerdir” anlamındaki âyeti: “Girdirileceklerdir” şeklinde meçhul bir fiil olarak “ye” harfini ötreli, “hı” harfini de üstün olarak okumuşlardır. Diğerleri ise “ye” harfini üstün, “hı” harfini de ötreli olarak “gireceklerdir” anlamında okumuşlardır.

“Hor ve hakir olarak” de küçülmüşler ve zelil kılınmışlar olarak demek olup, buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nahl, 16/48. âyet ile en-Neml, 27/87. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mümin 59

Şüphesiz, o saat kesinlikle gelecektir. Onda şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmaz.

Diyanet Vakfı
Kıyamet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu buna inanmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Elbette kıyâmet mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yoktur, ama insanların çoğu îman etmezler.

“Elbette kıyâmet mutlaka gelecektir” âyetindeki:

“Mutlaka gelecektir” lâfzındaki “lam” te’kid lamıdır.

“Elbette”nin haberinin başına gelmiştir. Ancak bunun ifadenin başına gelmesi gerekir, çünkü bu, cümlenin te’kidi içindir. Şu kadar var ki bazan yerinden kaydırılabilmektedir. Sîbeveyh böyle demiştir. Mesela: “Şüphesiz Amr elbette çıkıyor” denilir. Bu şekilde yerinden kaydırılarak sonraya bırakılmasının sebebi bu “lam” ile: “Elbette, muhakkak”ın arka arkaya getirilmemesi içindir. Zira her ikisi de aynı anlamı ifade eder. Yine Basralılara göre: ile bir gerçektir” kullanımını uygun karşılamıştır. Eğer: ” Bir gerçektir” lâfzını hazfedecek olursan, bildiğim kadarıyla hiçbir nahivci bunu câiz kabul etmez. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

“Bunda hiç şüphe” tereddüt ve tartışma

“yoktur, ama insanların çoğu îman etmezler.” Onu tasdik etmezler. Halbuki o vakit itaat eden ile isyan eden arasındaki fark ortaya çıkmış olacaktır

Mümin 58

Kör ile gören bir olmaz. İman eden ve salih işler yapanlarla kötülük yapan da bir olmaz. Ne az düşünüyorsunuz.

Diyanet Vakfı
Körle gören, inanıp iyi amellerde bulunanla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Kör ile gören de bir olmaz, îman edip salih amel işleyenler ile günahkar olan da. Ne az düşünüyorsunuz!

“Kör ile gören de bir olmaz.” Mü’min ile kâfir, sapık ile hidayet bulan bir olmaz demektir.

“Îman edip salih amel işleyenler” iyi işler yapanlar

“ile günahkar olan”

kötülükleri yapan

“olan da” bir olmaz.

“Ne az düşünüyorsunuz!” Âyeti genel olarak haber vermek üzere “ye” ile (“ne kadar az düşünüyorlar!” anlamında) diye okunmuştur. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü gerek ondan önceki ifadeler, gerek bundan sonraki ifadeler haber veren ifadelerdir. Kûfeliler ise hitab olmak üzere “te” ile (“düşünüyorsunuz!” anlamında) okumuşlardır.

Mümin 57

Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin yaratılması yemin olsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür, fakat insanların çoğu bilmezler.

“Göklerle yerin yaratılması yemin olsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür” âyeti mübteda ve haberi birlikte gelmiş bir cümledir. Ebû’l-Aliye de şöyle demektedir: Yani yahudilerin büyük gördükleri Deccal’in yaratılışından daha büyüktür.

Yahya b. Sellam da şöyle demektedir: Bu öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere karşı getirilen bir delildir. Yani bu ikisinin yaratılması insanların yaratılışının tekrarlanmasından daha büyüktür. Niçin Benim insanları tekrar dirilteceğimden yana acz içinde olduğumu sanıyorlar?

“Fakat insanların çoğu” bunu

“bilmezler.”

Mümin 56

Allah’ın ayetleri hakkında, kendilerine bir delil gelmeden tartışanlar —onların göğüslerinde ulaşamayacakları bir kibirden başkası yoktur— Allah’a sığın; şüphesiz O, işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allahın ayetleri hakkında münakaşa edenler var ya, hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur. Sen Allaha sığın. Kuşkusuz O, işiten ve görendir.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine kesin bir delil gelmemiş iken Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya; Şüphesiz onların göğüslerinde asla kendisine ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yoktur. Derhal Allah’a sığın, çünkü O, herşeyi işitendir, görendir.

“Kendilerine kesin bir delil” bir belge

“gelmemiş iken, Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar” çeşitli iddialarda bulunanlar

“var ya; şüphesiz onların göğüslerinde asla kendisine ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yoktur” âyeti hakkında ez-Zeccâc şöyle demektedir: Yani onların göğüslerinde bulunan o hususta istediklerine asla ulaşamayacakları bir kibirden başkası değildir. Buna göre o, hazfedilmiş bir ifade takdir etmiş olmaktadır. Başkası ise şöyle demektedir: Onlar bu kibire asla ulaşamazlar demektir, bu durumda hazf sözkonusu değildir. Çünkü bunlar öyle bir topluluk idi ki, kendi görüşlerine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a uyacak olurlarsa, yüksek mertebeleri azalır, durumlarında bir eksilme olur. Ona tabi olmayacak olurlarsa, yükseleceklerini zannediyorlardı. Yüce Allah onların yalanlamak suretiyle ulaşacaklarını ümid ettikleri yüksek mertebeye ulaşamayacaklarını haber vermektedir. Burada kastedilenler müşriklerdir.

Yahudilerin kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamaya göre -sûrenin baş tarafında geçtiği üzere- âyet-i kerîme Medine’de inmiş olur. Anlamı da şöyle olur: Eğer onlar (yahudiler) Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a uymayı büyüklüklerine yedirmeyip: Deccal pek yakında çıkacak ve mülk bize geri verilecek, nehirler onunla birlikte akacak ve o Allah’ın âyetlerinden bir âyet olarak çıkacaktır, diyor iseler bu onların asla erişemeyecekleri bir büyüklenme olur. Buna göre âyet-i kerîme onlar hakkında inmiş olmaktadır. Bu açıklamayı Ebû’l-Aliye ve başkası yapmıştır. Al-i İmrân Sûresi’nde (3/45-46. âyetler ile 55. âyetlerin tefsirinde) Deccal’in çıkacağına, Mekke ile Medine dışında her tarafı çiğneyip geçeceğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ona dair haberleri yeteri kadarıyla “et-Tezkire” adlı eserimizde de zikretmiş bulunuyoruz. Deccal yahudidir, ismi ise Saf olup, künyesi Ebû Yusuf’tur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı inkâr eden her kâfirin Deccal olduğu da söylenmiştir. Bu da güzel bir açıklamadır, çünkü geneldir.

Mücahid de şöyle demektedir: Âyetin anlamı şöyledir: Onların kalplerinde asla ulaşamayacakları bir büyüklük vardır. Anlam birdir.

Buradaki

“kibir”den kastın, büyük iş anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar peygamberliği yahut kendisi vasıtası ile seni öldürmek noktasına veya benzeri bir noktaya ulaşabilecekleri pek büyük bir iş peşindedirler, fakat buna ulaşamayacaklardır ya da onlar senin dinin tamamlanmadan önce ölmeni temenni ederler, fakat maksatlarına ulaşamayacaklardır.

“Derhal Allah’a sığın.” Ayet-i kerîme yahudiler hakkında inmiştir, diyenlerin görüşlerine göre Deccal’in fitnesinden Allah’a sığın, demek olur. Diğer açıklamaya göre ise kâfirlerin şerrinden Allah’a sığın, demek olur. Onların mübtela oldukları küfür ve kibir gibi hallerinden Allah’a sığın, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Çünkü O, herşeyi işitendir, görendir” âyetindeki: “(……..): O” fasl zamiri olur. Mübteda da olabilir. Bu durumda ondan sonrası haberi olur. Cümle de bütünüyle:

“Çünkü, muhakkak”ın -önceden de geçtiği üzere- haberi olur.

Mümin 55

Sabret, çünkü Allah’ın vaadi gerçektir. Günahın için bağışlanma iste ve Rabbini akşam ve sabah övgüyle tesbih et.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Şimdi sen sabret. Çünkü Allahın vadi gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam-sabah Rabbini hamd ile tesbih et.

Kurtubi Tefsiri
O halde sen sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Günahın için de mağfiret dile, akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.

“O halde sen sabret. Şüphesiz” Yani ey Muhammed, senden öncekiler sabrettiği gibi, sen de müşriklerin eziyetlerine karşı sabret.

“Şüphesiz Allah’ın” Mûsa ve İsrailoğullarına yardım ettiği gibi sana yardım ve zafer verip, seni üstün kılacağı şeklindeki

“Allah’ın vaadi haktır.”

el-Kelbî dedi ki: Bu âyet kılıç (cihadı emreden) âyeti ile nesholmuştur.

“Günahın için de mağfiret dile” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Ümmetinin günahı için… demektir diye açıklanmıştır. Muzaf hazfedilmiş, muzafun ileyh onun yerine getirilmiştir.

Peygamberlerin küçük günah işlemelerinin câiz olduğunu kabul edenlerin görüşlerine göre de, bizzat kendi günahın için mağfiret dile, demek olur. Peygamberlerin küçük günah işlemeleri câiz değildir, diyenlerin görüşlerine göre: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dua ile Allah’a ibadet etmesi için bir emirdir. Yüce Allah’ın:

“Vaadettiğini de bize ver” (Al-i İmrân, 3/194) âyeti gibidir. Bunun faydası ise derecelerin daha da artması, duanın da kendisinden sonrakiler için sünnet olmasıdır.

Peygamberlikten önce işlemiş olduğun günahlar dolayısıyla Allah’tan mağfiret dile, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et!” Âyeti ile sabah namazı ile ikindi namazını kastetmektedir. Bu açıklamayı el-Hasen ve Katade yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bundan kasıt Mekke’deki namazdır. Beş vakit namaz farz kılınmadan önce sabah iki rekat, akşam iki rekat namaz kılınıyordu. Yine bu açıklama el-Hasen’den gelmiş olup bunu el-Maverdî zikretmiştir. O takdirde bu nesholmuş âyetlerden olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Rabbini hamd ile” âyeti O’na şükür etmek ve O’nu övmek ile… demektir.

“Rabbini hamd ile tesbih et.” Namazda olsun, namazın dışında olsun devamlı olarak Rabbini tesbih et. Böylece bunlarla uğraşırken ilâhi yardımın çabuk gelmesini istemek hatırına gelmeyecektir.

Mümin 54

Akıl sahipleri için bir hidayet ve bir öğüt olarak.

Diyanet Vakfı
53, 54. Andolsun ki biz Musaya hidayeti verdik ve İsrailoğullarına, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitabı miras bıraktık.

Kurtubi Tefsiri
Özlü akıl sahiplerine bir hidayet ve bir öğüt olmak üzere.

“Özlü akıl sahiblerine bir hidayet” âyetindeki

“hidayet” anlamındaki lâfız

“kitab”tan bedeldir. Bunun “o bir hidayettir” anlamında olması da mümkündür ki o kitab kastedilmektedir.

“Ve bir öğüt olmak üzere” akıllı kimselere bir nasihat olmak üzere demektir.

Mümin 53

Andolsun, Musa’ya hidayeti verdik ve İsrailoğullarına kitabı miras bıraktık.

Diyanet Vakfı
53, 54. Andolsun ki biz Musaya hidayeti verdik ve İsrailoğullarına, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitabı miras bıraktık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz Mûsa’ya hidayet verdik. İsrailoğullarına da kitabı miras bıraktık.

“Yemin olsun Biz Mûsa’ya hidayet verdik.” İşte bu, dünya ve ahirette peygamberlere yardımın kapsamı içerisindedir. Yani Biz ona Tevrat’ı ve peygamberliği verdik. Tevrat’a

“hidayet” denilmesi onun ihtiva ettiği hidayet ve aydınlık dolayısıyladır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Şüphesiz Tevrat’ı Biz indirdik ki, onda bir hidayet ve bir nûr vardır” (et-Tevbe, 5/44) diye buyurulmaktadır.

“İsrailoğullarına da kitabı” Tevrat’ı

“miras bıraktık.”

Mümin 52

O gün, zalimlere mazeretleri fayda vermez. Onlara lanet vardır ve kötü yurt onlarındır.

Diyanet Vakfı
O gün zalimlere, özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Artık lanet de onlarındır, kötü yurt da onlarındır!

Kurtubi Tefsiri
O günde özür dilemeleri kâfirlere fayda vermez. Hem lanet onlaradır, hem de kötü yurt onlarındır.

“O günde” âyeti bir önceki âyette geçen

“günde” âyetinden bedeldir.

“Özür dilemeleri kâfirlere fayda vermez” âyetindeki:

“Fayda vermez” lâfzını Nafî’ ve Kûfeliler “ye” ile diğerleri ise “te” ile okumuşlardır.

“Hem lanet onlaradır, hem de kötü yurt onlarındır” âyetindeki

“lanet” Allah’ın rahmetinden uzak oluştur.

“Kötü yurt” ise cehennemdir.

Mümin 51

Şüphesiz Biz, elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin kalkacağı günde kesinlikle yardım ederiz.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz peygamberlerimize ve mü’minlere dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacakları günde mutlaka yardım ederiz.

“Muhakkak Biz peygamberlerimize… mutlaka yardım ederiz” âyetindeki: “Peygamberlerimize” lâfzındaki damme’nin ağırlığı dolayısıyla hazfedilerek; demek de uygundur. Maksat Mûsa (aleyhisselâm)’dır.

“Ve mü’minlere dünya hayatında” âyeti “peygamberlerimiz”e atf ile nasb mahallindedir. Maksat îman etmiş olan o mü’min kişidir.

Âyetin bütün peygamberlerle mü’minler hakkında genel olduğu da söylenmiştir. Onların ilâhi yardıma mazhar olmaları ise -Ebû’l-Aliye’nin görüşüne göre- delillerin üstün gelmesi ve başarılı olması iledir. Düşmanlarından intikam alınmak suretiyle olduğu da söylenmiştir.

es-Süddî dedi ki: Bir kavim, bir peygamberi yahutta mü’minlerden hakka davet eden bir topluluğu öldürdü mü, mutlaka Allah onların üzerlerine onların intikamını alacak kimseler gönderir ve böylelikle -öldürülmüş olsalar dahi- bu konuda onlara yardım edilmiş olur.

“Ve şahidlerin ayağa kalkacakları günde” âyetinden kasıt, kıyâmet günüdür. Zeyd b. Eslem dedi ki:

“Şahitler” dört tanedir. Melekler, peygamberler, mü’minler ve bedenler.

Mücahid ve es-Süddî de:

“Şahitler” meleklerdir, bunlar peygamberlerin tebliğ ettiklerine, ümmetlerin de onları yalanladıklarına dair şahitlik edeceklerdir demişlerdir.

Katade: Melekler ve peygamberlerdir, demiştir. Diğer taraftan buradaki ” Şahidler”in şehid”in”çoğulu olduğu söylenmiştir. “Şerifin çoğulunun “eşraf” şeklinde gelmesi gibi.

ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Burada

“şahidler” lâfzı “şahid”in çoğuludur. “Sahib”in çoğulunun “ashab” şeklinde gelmesi gibi.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: “Fail” vezninde gelen bir kelimenin “ef’al” diye çoğulunun yapılması sözkonusu değildir ve buna kıyas da yapılmaz. Ancak bu türden semai olarak gelen lâfızlar işitildiği gibi kullanılır ve bu çoğul şekli, fazla harfin hazfedilmesine binaen böyle yapılır.

el-Ahfeş ile el-Ferrâ”

“Şahidlerin ayağa kalkacakları günde” âyetindeki;

” Ayağa kalkacağı” lâfzının, çoğulun müennesliğine binaen “te” ile kullanılmasını câiz kabul etmişlerdir.

Ebû’d-Derda’dan gelen hadiste ve bazı muhacldislerin naklettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim müslüman kardeşini ırzını (namus, şeref ve haysiyetini verilmek istenen bir zarara karşı) savunacak olursa, o kimse üzerinden cehennem ateşini savmak da aziz ve celil olan Allah’ın üzerindeki bir hak olur.” Müsned, VI, 449 Daha sonra da yüce Allah’ın:

“Muhakkak Biz peygamberlerimize ve mü’minlere… yardım ederiz” âyetini okudu.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Her kim mü’min bir kimseyi onu gıybet eden bir münafığa karşı koruyacak olursa, yüce Allah kıyâmet gününde o kişiyi cehennem ateşine karşı koruyacak bir melek gönderir. Her kim bir müslümandan onu küçük düşürecek bir şekilde sözedecek olursa, yüce Allah onu o söylediğinden çıkıncaya (cezasını çekinceye) kadar cehennemdeki bir köprü üzerinde durduracaktır.” Ebû Davud, IV, 270; Müsned, III, 441 (lâfız ve manada az farkla).

Mümin 50

Onlar derler: “Size elçileriniz apaçık delillerle gelmedi mi?” Derler: “Evet.” Onlar da der: “O hâlde dua edin. Kâfirlerin duası sadece boşa çıkar.”

Diyanet Vakfı
(Bekçiler:) Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da: Getirdiler, cevabını verirler. (Bekçiler ise): O halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kafirlerin yalvarması boşunadır.

Kurtubi Tefsiri
Bekçiler de diyecekler ki: “Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. (Bekçiler) diyecekler ki: “Şimdi siz dua edin.” Kâfirlerin duası -ne olursa olsun- boşunadır.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî de şöyle demiştir: Bana ulaştığına ya da anlatıldığına göre cehennemdekiler cehennem bekçilerinden yardım isteyecekler. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin ki, üzerimizden bir gün olsun azâbı hafifletsin.” Onlar böylelikle azâbın üzerlerinden bir gün dahi hafifletilmesini isteyecekler, fakat onların bu istekleri geri çevrilecektir: “Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi? (diyecekler). Onlar: Evet, diyecekler. (Bekçiler) diyecekler ki: Şimdi siz dua edin, kâfirlerin duası -ne olursa olsun- boşunadır” diye haberi uzun uzadıya nakletmektedir.

Ebû’d-Derda yoluyla gelen, Tirmizî ve başkalarının rivâyet ettiği hadiste de (Ebû’d-Derda) şöyle demektedir: Cehennemlikler üzerine açlık salınacak, öyle ki bu açlıkları içinde bulundukları azaba denk gelecek. Bu açlıktan kurtarılmak için imdat isteyecekler, bu sefer onlara ne semirten, ne de açlığa karşı bir faydası olan dari’ denilen yiyecek verilecek. Onu yiyecekler, fakat onlara hiçbir faydası olmayacak. Yine imdat dileyecekler, bu sefer onlara boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek verilecek ve bu boğazlarına tıkanıp kalacak. Dünyada iken boğazlarına tıkanan lokmaları su ile aşağı doğru indirdiklerini hatırlayacaklar. Bu sefer imdat isteyerek kendilerine içecek bir şeyin verilmesini dileyecekler. Bu sefer onlara kancalar ile hamîm (kaynar su) getirilecek. Bu kaynar su yüzlerine yaklaştırıldı mı yüzlerini yakıverecek. Karınlarına ulaştı mı bağırsaklarını ve karınlarında bulunan ne varsa herşeyi paramparça edecek. Bu sefer meleklerden yardım isteyecekler ve:

“Rabbinize dua edin ki üzerimizden bir gün olsun azâbı hafifletsin” diyecekler, onlara şöyle cevab verilecek: “Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” denilecek, onlar:

“Evet diyecekler. (Bekçiler) diyecekler ki: Şimdi siz dua edin, kâfirlerin duası -ne olursa olsun- boşunadır” zarardadır ve yok olmaya mahkumdur. Tirmizi, IV, 707.

Mümin 49

Ateştekiler cehennem bekçilerine derler: “Rabbinize dua edin de bizden bir gün azabı hafifletsin.”

Diyanet Vakfı
Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine: Rabbinize dua edin, bizden, bir gün olsun azabı hafifletsin! diyecekler.

Kurtubi Tefsiri
Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki: “Rabbinize dua edin ki, üzerimizden bir gün olsun azâbı hafifletsin.”

Kâfir ümmetler arasından

“ateşte olanlar” âyetinde yer alan: ” …anlar” lâfzını Araplar arasından mu’reb ve salim, müzekker çoğul olmak üzere: diye kullananlar da vardır. Ref halinde bunu diye kullananlar, bunun tekilini mebni olarak kullandıkları gibi, bunu da mebni kullanmış oluyorlar.

el-Ahfeş dedi ki: Burada “nun” harfi katılmak sureti ile ” Onbeş” lâfzına benzemiş olduğundan fetha üzere mebni kılınmıştır.

“Cehennem bekçilerine” âyetindeki: ” Bekçiler” lâfzı, ‘in çoğuludur. Çoğul olarak; şekilleri de kullanılır.

“Diyecekler ki: Rabbinize dua edin ki üzerimizden bir gün olsun azâbı hafifletsin” âyetindeki ” Hafifletsin” âyeti (emrin) cezm ile gelmiş cevabıdır, “fe” ile gelirse nasb olur. Şu kadar var ki, Arapların konuşmalarında emrin ve benzerlerinin cevabında görülen, cevabın “fe’siz gelmesidir. Kur’ân-ı Kerîm de söyleyişlerin en fasihi olarak buna göre gelmiştir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Durun arkadaşlar, ağlaşalım o sevgiliyi yadetmekten ve konakladığı yere geldiğimizden ötürü.”

Mümin 48

Büyüklenenler derler: “Hepimiz onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir.”

Diyanet Vakfı
O büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu hepimiz bunun içindeyiz. Şüphe yok ki Allah kulları arasında vereceği hükmü verdi, derler.

Kurtubi Tefsiri
O büyüklük taslayanlar diyecekler ki: “Muhakkak biz, hepimiz bunun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hüküm vermiş bulunuyor.”

“O büyüklük taslayanlar diyecekler ki: Biz, hepimiz bunun” cehennemin

“içindeyiz.”

el-Ahfeş dedi ki:

“Hepimiz” lâfzı mübteda olarak merfudur. el-Kisaî ve el-Ferrâ” ” Muhakkak biz, hepimiz bunun içindeyiz” şeklinde sıfat olarak nasb ile okumayı câiz kabul etmişlerdir.

“Muhakkak biz” lâfzındaki te’kid ise zamire aittir. İbn es-Semeyka ve Îsa b. Ömer de böyle okumuşlardır. Kûfeliler ise tekide de na’t (sıfat anlamında) ismini verirler. Ancak Sîbeveyh bunu kabul etmeyerek şöyle der: Çünkü: “ Hepimiz” sıfat olmaz ve sıfat da almaz. Burada bedel de câiz olmaz, çünkü kendisi hakkında haber veren kimseden başkası bedel olarak getirilmez. el-Müberred de bu anlamda açıklamada bulunarak şöyle demiştir: Burada zamirden bedel getirmek sözkonusu olmaz, çünkü muhatapdır. Muhatapdan bedel olmadığı gibi, o da bedel olarak gelmez. Çünkü bunlarda anlaşılmayacak (müşkil) bir taraf yok ki, onlardan bedel getirilsin. Onun ifadesi lâfzan bu şekildedir.

“Şüphesiz Allah kulları arasında hüküm vermiş bulunuyor.” Yani kimse başkasının günahından dolayı sorumlu tutulmaz. Hepimiz başlı başına kâfirleriz.

Mümin 47

Ateş içinde tartışırlarken, zayıflar büyüklük taslayanlara derler: “Biz size tâbiydik. Şimdi ateşin bir kısmını bizden kaldırabilir misiniz?”

Diyanet Vakfı
(Kafirler) ateşin içinde birbirleriyle çekişirlerken zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara: Biz size uymuştuk. Şimdi ateşin birazını bizden savabilir misiniz? derler.

Kurtubi Tefsiri
Ateşin içinde karşılıklı deliller getirip tartışacaklarında zayıf olanlar büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler: “Biz size uyan kimseler idik. Şimdi bu ateşin bir kısmını olsun, bizden kaldırabilir misiniz?”

“Ateşin içinde karşılıklı deliller getirip tartışacaklarında” orada birbirlerine karşı iddialarda bulunacaklarında

“zayıf olanlar” peygamberlere uymayarak

“büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler: Biz” dünyada iken bizi kendisice davet ettiğiniz şirk koşmak hususunda

“size uyan kimseler idik. Şimdi bu ateşin bir kısmını” azâbın bir parçasını

“olsun bizden kaldırabilir misiniz?” Siz bizim yerimize onu taşıyabilir misiniz, yüklenebilir misiniz?

“Uyan kimseler” Basralıların görüşüne göre hem tekil, hem çoğul anlamındadır. Lâfız olarak tekili ” Uyan kimse” şeklindedir. Kûfeliler; bu mastar gibi tekili olmayan çoğul bir isimdir. Bunun çoğulu yapılmaz, eğer çoğulu yapilacak olsaydı: ” Uyanlar” demek gerekirdi, derler.

Mümin 46

Ateş, sabah akşam onlara arz edilir. Kıyamet günü geldiğinde: “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun.”

Diyanet Vakfı
Onlar sabah akşam o ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün de: Firavun ailesini azabın en çetinine sokun (denilecek)!

Kurtubi Tefsiri
Ateştir o. Onlar sabah-akşam ona arzolunurlar. Kıyâmetin kopacağı günde: “Fir’avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun” (denilecek).

Daha sonra bu azâbın mahiyetini açıklayarak dedi ki:

“Ateştir o, onlar sabah-akşam ona arzolunurlar” âyetindeki

“ateştir o” anlamındaki lâfzının okunuşu ile ilgili altı görüş vardır:

1- “Kötü” lâfzından bedel olarak merfû’ okunması. (O kötü azâb, ateştir, demek olur.)

2- ” O ateştir” anlamında da olabilir.

3- Mübteda olarak merfu’ gelmiş olabilir.

4- el-Ferrâ” dedi ki: “O ateş ki, ona arz olunurlar” anlamında merfu’ olabilir.

Bunlar ref’ ile okunuşuna dair dört açıklama şeklidir.

5- el-Ferrâ” nasb ile okunmasını da câiz kabul etmektedir, çünkü ondan sonra “ona” ait bir zamir bulunmakta ve ondan önce de onunla ilişkili olan ifadeler yer almaktadır.

6- el-Ahfeş: “Azâb’dan bedel olarak esreli okunabileceğini de kabul etmiştir.

Cumhûrun kanaatine göre burada “sunulmak”, Berzah’ta gerçekleşmektedir. Bazı ilim ehli de kabir azabının sabit oluşuna yüce Allah’ın:

“Ateştir o, onlar sabah-akşam ona arzolunurlar” âyetini delil göstermişler ve bunun dünya devam ettikçe süreceğini söylemişlerdir.

Mücahid, İkrime, Mukâtil ve Muhammed b. Ka’b da böyle demişlerdir. Hepsi de: Bu âyet-i kerîme dünyada kabir azabına delil teşkil etmektedir. Nitekim ahiret azâbı hakkında da daha sonradan:

“Kıyâmetin kopacağı günde: Fir’avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun” diye buyurulduğunu görmekteyiz.

İbn Mes’ûd’dan rivâyet edilen hadiste belirtildiğine göre de Fir’avun hanedanı ile onlar gibi olan kâfirlerin ruhları sabah ve akşam cehennem ateşine arzolunur (cehennem onlara gösterilir) ve onlara: Bu sizin yurdunuzdur, denilir. Yine ondan gelen rivâyete göre onların ruhları siyah kuşların kursaklarındadır. Hergün sabah ve akşam olmak üzere iki defa cehenneme giderler, işte cehennemin onlara arzedilmesi bu demektir.

Şu’be, Ya’la b. Atâ’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben Meymun b. Mehran’ı şöyle derken dinledim: Ebû Hüreyre sabah oldu mu yüksek sesle: Yüce Allah’a hamdolsun sabahı ettik. Fir’avun ailesi de cehenneme arzedildi, derdi. Akşam oldu mu da yine yüksek sesle: Akşamı ettik, Allah’a hamdolsun. Fir’avun hanedanı da cehennem ateşine arzolundu, derdi. Kim Ebû Hüreyre’nin bu sözünü işitiyorsa mutlaka cehennem ateşinden Allah’a sığınıyordu.

Sa’d b. Cüveyriye’nin hadisinde de Nafî’den, onun İbn Ömer’den rivâyetine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kâfir öldü mü sabah ve akşam cehenneme arzedilir.” Daha sonra yüce Allah’ın:

“Ateştir o, onlar sabah-akşam ona arzolunurlar” âyetini okudu. Mü’min de öldü mü ruhu sabah ve akşam cennete arzolunur.”

Buhârî ve Müslim’in rivâyetine göre Ömer (radıyallahü anh) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Sizden herhangi bir kimse öldü mü sabah ve akşam ona kalacağı yer gösterilir. Eğer cennet ehlinden ise cennet ehlinden birisi olarak (ona yer gösterilir). Şayet cehennem ehlinden ise yine cehennem ehlinden birisi olarak (yeri gösterilir) ve: Yüce Allah’ın kıyâmet gününde buraya seni sokacağı vakte kadar senin (ebediyyen) kalacağın yer burasıdır, denilir.” Buhârî, I, 464, III, 1184; Müslim, IV, 2199; Nesâî, IV, 106, 107; İbn Mace, II, 1427; Muvatta’, I, 239; Müsned, II, 16, 113, 123

el-Ferrâ” dedi ki: Buradaki sabah ve akşam vakti dünyada bu kadarlık süreler kadardır. Mücahid’in görüşü de budur. O:

“Sabah akşam” yani dünya günlerinden (bu kadar sürelerle) demektir.

Hammâd b. Muhammed el-Fezarî dedi ki: Bir adam Evzaî’ye şöyle dedi: Biz kafileler halinde beyaz ve küçük birtakım kuşların denizden çıkıp batı tarafına doğru gittiklerini gördük. Bunların sayılarını Allah’tan başka kimse bilemez. Akşam oldu mu onlar gibi siyah kuşların döndüğünü görüyoruz. Şöyle dedi: O kuşların kursaklarında Fir’avun hanedanının ruhları vardır. Sabah ve akşam cehennem ateşine arzolunurlar. Sonra da geriye yuvalarına dönerler. Döndüklerinde de tüyleri yanmış ve kararmış oluyorlar. Geceleyin yine tüyleri beyaz olarak çıkar ve o siyah tüyleri döker. Sonra o kuşlar sabah olunca tekrar gider ve sabah-akşam ateşe arzolunurlar. Tekrar yine yuvalarına geri dönerler. İşte dünya kaldığı sürece bunlar böyle devam edip gideceklerdir. Kıyâmet günü olacağında da yüce Allah:

“Fir’avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun” diye buyuracak ki, bu da el-Haviye(deki azâb)dır. (el-Evzaî devamla) dedi ki: Bize ulaştığına göre bunların sayısı ikimilyon altıyüzbin kişidir.

” Sabah” aslında mastar olup anlamı genişletilerek zarf olarak kullanılmıştır.

“Akşam” lâfzı da ona atfedilmiştir ve ifade burada tamam olmaktadır. Daha sonra da:

“Kıyâmetin kopacağı günde” âyeti ile okumaya başlanılır ve:

“Gün” lâfzı yüce Allah’ın:

“Sokun” anlamındaki âyet ile nasbedilerek okunur. Bununla birlikte bunun “arzolunurlar” âyeti ile nasbedilerek dünyada ateşe “arzolunurlar, kıyâmetin kopacağı günde de” anlamında olup, üzerinde vakıf yapılmaması da mümkündür.

Nafî, Medineliler, Hamza ve el-Kisaî

“Sokun” âyetini kat elidi fi ile ve “hı” harfi kesreli olarak:Soktu” fiilinden gelmiş bir fiil diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği görüş budur. Yani yüce Allah meleklere, onları ateşe sokmaları için emir verecektir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Ateştir o… ona arzolunurlar” âyetidir. Diğerleri ise “elifi vasl ile “hı” harfini ötreli olarak: “Girin” şeklinde: “Girdi” fiilinden gelmiş diye okurlar. Yani onlara: ey “Fir’avun hanedanı, azâbın en şiddetlisine girin” denilecek. Ebû Hatim’în tercih ettiği de budur. Birinci kıraat ile ilgili olarak da şunları söylemektedir. Birinci kıraatteki: ” Hanedanını” birinci mef’ûl; ” En şiddetlisine” ise cer harfinin hazfi ile ikinci mef’ûldür. İkinci kıraatte ise muzafın nidası olduğundan dolayı mansuptur.

“Fir’avun hanedanı” onun din ve mezhebini kabul eden kimselerdir. Dini ve mezhebini “gidiş yolu’nu izleyen kimseler azâbın en şiddetlisinde olacaklarına göre; onun böyle olması öncelikle sözkonusudur.

İbn Mes’ûd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şunu rivâyet etmektedir: “Kul mü’min olarak dünyaya gelir, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Bunlardan birisi Zekeriya oğlu Yahya’dır. Mü’min olarak doğdu, mü’min olarak yaşadı, mü’min olarak öldü. Kimi kul da kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Fir’avun bunlardan birisidir. Kâfir olarak doğdu, kâfir olarak yaşadı, kâfir olarak öldü.” Yakın lâfızlarla, aynı manada: Hakim. Müstedrek, IV, 5S1; Tirmizi IV, 483; Müsned, III, 19 Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.

el-Ferrâ” ise âyet-i kerimede bir takdim ve tehir olduğunu kabul etmektedir. Buna göre âyetin anlam sıralanışı şöyledir:

“Fir’avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun”;

“ateştir o, onlar sabah akşam ona arzolunurlar.” O böylece ateşe arzedilmeyi ahirette kabul etmiş olmaktadır. Ancak bu daha önceden geçtiği üzere ifadelerin sıralanışına uygun olarak Cumhûrun benimsediği kanaatten farklı bir kanaattir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mümin 45

Böylece Allah, onu onların tuzaklarının kötülüğünden korudu. Firavun ailesine ise kötü azap isabet etti.

Diyanet Vakfı
Nihayet Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden bu zatı korudu, Firavunun kavmini ise kötü azap kuşatıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Sonunda Allah kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu onu; Fir’avun hanedanını ise kötü azâb kuşattı.

“Sonunda Allah kurdukları tuzakların kötülüklerinden” ona çeşitli şekillerde azâb ve işkence etmelerine karşı

“korudu onu.” Onu alıp yakalamak istediler ancak bulamadılar. Çünkü o işini Allah’a ısmarlamıştı.

Katade dedi ki: Bu kişi Kıbti idi, İsrailoğulları ile birlikte Allah onu kurtardı. Buna göre buradaki “he (onu)” zamiri Fir’avun ailesinden mü’min olan o kişiye ait olur. Bunun -daha önce geçen farklı kanaate binaen- Mûsa’ya ait bir zamir olduğu da söylenmiştir.

“Fir’avun hanedanını ise kötü azâb kuşattı” âyeti ile ilgili olarak el-Kisaî şöyle demektedir: Bir şey inip (gelip, çatar) ve lazım (gerekli ve ayrılmaz) olursa, o takdirde: “Kuşattı, kuşatır, kuşatmak” denilir.

Mümin 44

“Söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kullarını görendir.”

Diyanet Vakfı
Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allaha havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir.

Kurtubi Tefsiri
“Yakında benim size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işlerimi Allah’a ısmarlıyorum. Muhakkak Allah kullarını çok iyi görendir.”

“Yakında benim size söylediğimi hatırlayacaksınız.” sözleri tehdittir.

“…mi” lâfzının; anlamında olması mümkündür. Size söylediklerimin… demek olur. Mastar anlamını veren edat olması da mümkündür, yani azâb gelip sizi bulacağı vakit, benim size söylediğim sözümü hatırlayacaksiniz, demek olur.

“Ben işlerimi Allah’a ısmarlıyorum.” Ona tevekkül eder ve işimi O’na teslim ediyorum.

Bu sözlerinin onu öldürmek istediklerine delil teşkil ettiği de söylenmiştir. Mukâtil de dedi ki: O mü’min kişi dağa kaçtı ve onu öldüremediler. Bu sözleri söyleyenin Mûsa (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. Ancak daha zahir olan bu sözlerin Fir’avun ailesinden îman eden kişinin sözleri olduğudur, İbn Abbâs’ın görüşü de budur.

Mümin 43

“Kesin olarak biliniz ki, beni çağırdığınız şeylerin ne dünyada ne ahirette bir çağrısı yoktur. Dönüşümüz Allah’adır. Aşırı gidenler ateş halkıdır.”

Diyanet Vakfı
Gerçek şu ki, sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da ahirette de davete değer bir tarafı yoktur. Dönüşümüz Allahadır, aşırı gidenler de ateş ehlinin kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
“Elbette beni kendisine davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve ahirette herhangi bir daveti yoktur. Dönüşümüz muhakkak Allah’adır. Şüphesiz haddi aşanlar da ateşin dostlarıdır.

“Elbette, şüphesiz…” lâfzına dair açıklamalar daha önceden (Hud, 11/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Gerçekten, muhakkak, şüphesiz, elbette anlamındadır.

“Beni kendisine davet ettiğiniz şeylerin” âyetindeki: ” Şeyler” lâfzı: ” Kimse” anlamındadır.

“Dünyada ve ahirette herhangi bir daveti yoktur.” ez-Zeccâc’ın açıklamasına göre onun fayda sağlayacak şekilde yapılacak duayı kabulü söz konusu olmayacaktır. Başkası da şöyle açıklamıştır: Onun ilâh olmasını gerektirecek herhangi bir daveti yoktur.

el-Kelbî de şöyle açıklamıştır: Onun dünyada da, ahirette de şefaati olmaz.

Fir’avun önceleri insanları putlara ibadet etmeye çağırıyordu. Sonra onları ineklere tapmaya davet etti. Bir ineğe gençken ibadet ediliyor, yaşlandı mı boğazlanmasını emrediyordu. Sonra ibadet edilsin diye bir başka ineğin getirilmesini emrediyordu. Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra bu sefer: En yüce rabbiniz benim, diye ortaya çıktı.

“Şüphesiz haddi aşanlar da ateşin dostlarıdır.” Katade ve İbn Şîrîn müşrikleri kastetmektedir, demişlerdir. Mücahid ve en-Nehaî ise bunlar beyinsizler ve haksız yere kanları döken kimselerdir diye açıklamışlardır. İkrime bunlar zorbalar ve büyüklük taslayan kimselerdir diye açıklamıştır. Bunların Allah’ın sınırlarını aşan kimseler oldukları da söylenmiştir. Bu ise daha önce geçen açıklamaları kapsamaktadır.

Bu âyette geçen (……..)’ler, harf-i cerrin düşürülmesi ile nasb mahallindedir. Sîbeveyh’in, el-Halil’den naklettiğine göre ise:

“Elbette” lâfzı daha önce geçen ifadeleri reddetmek anlamında olduğundan ötürü ” Sizin beni kendisine davet ettiğiniz şeyin… olması gerekir” takdiri ile ref mahallinde olması da mümkündür.

“Kendisine davet ettiğiniz şeyin batıl olması icab etmiştir, dönüş Allah’a aittir, haddi aşanların cehennemin arkadaşları olması da vacibtir.” demiş gibidir.

Mümin 42

“Siz, Allah’ı inkâr etmemi ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmamı istiyorsunuz. Ben ise sizi, aziz ve bağışlayıcı olan Allah’a çağırıyorum.”

Diyanet Vakfı
Siz beni, Allahı inkar etmeye ve hiç tanımadığım nesneleri Ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, aziz ve çok bağışlayan Allaha davet ediyorum.

Kurtubi Tefsiri
“Siz beni Allah’a kâfir olmaya ve ona bilmediğim şeyi ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Halbuki ben sizi mutlak galib, çok mağfiret edici olana davet ediyorum.

“Siz beni Allah’a kâfir olmaya ve O’na bilmediğim şeyi ortak koşmaya” bu da Fir’avundur

“çağırıyorsunuz. Halbuki ben sizi mutlak galib, çok mağfiret edici olana davet ediyorum.”

Mümin 41

“Ey kavmim! Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz.”

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?

“Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa” yani cennetlere ulaştıran îman yoluna

“çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz” sözleri ile Fir’avun’un söylediği:

“Ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum” (el-Mu’min, 40/29) şeklindeki sözlerinde geçen Fir’avun’un yolunun aslında sonucu cehenneme götüren sapıklık yolu olduğunu açıklamaktadır. Kendisini de Fir’avun’un yoluna uymaya çağırmış idiler. Bundan dolayı devamla:

Mümin 40

“Kim bir kötülük işlerse sadece onun kadar cezalandırılır. Erkek olsun kadın olsun, kim mümin olarak salih amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada hesapsız rızıklandırılırlar.”

Diyanet Vakfı
Kim bir kötülük işlerse, onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mümin olarak faydalı bir iş yaparsa işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.

Kurtubi Tefsiri
“Kim bir kötülük işlerse, ona ancak onun benzeri ile karşılık verilir. Erkek veya kadın kim mü’min olarak salih amel işlerse işte onlar cennete girerler. Onlar orada hesapsız rızıklanırlar.

“Kim bir kötülük” şirki kastediyor

“işlerse, ona ancak onun benzeri” olan azâb

“ile karşılık verilir.”

“Erkek veya kadın kim mü’min olarak” yani kalbinden Allah’ı ve peygamberleri tasdik ederek

“salih amel işlerse” İbn Abbâs dedi ki: La ilahe illallah demeyi kastediyor.

“İşte onlar cennete girerler.” Buradaki “cennete girerler” anlamındaki âyet, meçhul bir fiil olarak “ye” harfi ötreli: ” Girdirilirler” diye de okunmuştur. Bu, İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Ebû Amr, Yakub ve Âsım’dan Ebû Bekr’in kıraatidir. Buna da

“onlar orada hesabsız rızıklanırlar” âyetindeki:

“Rızıklanırlar” âyetinin bu şekilde okunmuş olması delil teşkil etmektedir. Diğerleri ise (“girerler” anlamını verecek şekilde) “ye” harfini fethalı olarak okumuşlardır.

Mümin 39

“Ey kavmim! Bu dünya hayatı geçici bir faydadır. Ahiret ise, sürekli kalınacak yurttur.”

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama ahiret, gerçekten kalınacak yurttur.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak bir geçimliktir. Ahiret ise doğrusu asıl kalınacak yurdun ta kendisidir.

“Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak bir geçimliktir.” Onunla kısa bir süre faydalanılır, geçinilir, sonra ardı arkası kesilir, yok olur, gider.

“Ahiret ise doğrusu asıl kalınacak” karar kılınıp ebedi yaşanılacak

“yurdun ta kendisidir.” Burada

“ahiret”den kasıt cennet ve cehennemdir, çünkü her ikisinin de sonu gelmez. Bunu da şu buyruklarıyla açıklamaktadır:

Mümin 38

İman eden kişi dedi: “Ey kavmim! Bana uyun, size doğruluk yolunu göstereyim.”

Diyanet Vakfı
O iman eden kimse: Ey kavmim! dedi, siz bana uyun, sizi doğru yola götüreceğim.

Kurtubi Tefsiri
O îman eden dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun, ben sizi doğru yola eriştireyim.

“O îman eden dedi ki: Ey kavmim bana uyun” sözleri Fir’avun ailesinden îman eden kişinin söylediklerinin devamıdır. Yani din hususunda bana uyun.

“Ben sizi doğru yola” cennet yolu olan hidayet yoluna

“eriştireyim.”

Bu sözlerin Mûsa (aleyhisselâm)’ın sözleri olduğu da söylenmiştir.

Muaz b. Cebel

“doğru yol” anlamındaki lâfzı: şeklinde “şın” harfini de şeddeli olarak okumuştur. Ancak bu Arap dili bilginlerinin çoğunluğuma göre bir lahndir. Çünkü kullanım: ” Eriştirdi, eriştirir” şeklindedir. Halbuki gelmez. Bu şekil ancak sülasiden gelir. Şayet rubaiden çokluk anlamı vermesi istenen kip yapılmak istenirse; vezni kullanılır.

en-Nehhâs dedi ki: şeklinin Eriştirir” anlamında olması -ondan müştak (türetilmiş) olduğu manasına olmayarak- caizdir. Ancak: “İncici” kelimesinin: “İnci” lâfzından getirildiği gibi söylenebilir. Bu da o manaya gelmekle birlikte, bu kipe göre söylenemez. Bununla birlikte bunun:’den gelip, “Doğru yola erişmiş” anlamında olması da mümkündür. Şairin şu mısraında olduğu gibi: Burada şair, şiiri şerhedenlerin de belirttiği gibi yorgunluk anlamına gelen “nasıb” kelimesini “yorgunluk sahibi, yorgunluğu olan” anlamında kullanmıştır. Onun için bu mısraı belirttiği hususa delil gösterebilmiştir

“Ey Umeyme! Beni oldukça yorgunluğu bulunan, bir kederle başbaşa bırak.”

ez-Zemahşerî dedi ki: şeklinde, vezninde, fiilinde “şın” harfi kesreli kökten gelmiş gibi de okunmuştur, gibi. Yahutta “şın” harfi üstün olarak: ‘den gelmiş kabul edilebilir.

geldiği gibi. Ancak bu, pek kabul edilebilecek bir görüş değildir. Çünkü “fe’al” vezninin ‘den gelmesi ancak çok az lâfızlardadır,) gibi. Ancak bu kadar az sayıdaki kullanıma kıyas yapmak doğru değildir. Diğer taraftan bu kullanımın: fiiline bakılmaksızın nisbet olması da mümkündür, “Fildişi satıcısı, ” Kaba elbise satıcısı” gibi.

Mushaf’ta:

“Bana uyun” lâfzı “ye”siz olarak yazılmıştır. Ancak Yakub ile İbn Kesîr vasl ve vakf hallerinde de “ye”yi sabit olarak okumuşlardır. Ebû Amr ve Nafî’ ise vakf halinde hazfetmiş, vasl halinde sabit okumuşlardır. Ancak Verş her iki halde de hazfetmiştir, diğerleri de böyle okumuşlardır. Çünkü mushafta “ye”siz olarak kaydedilmiştir, “ye”yi sabit olarak okuyanlar ise asıl kullanıma göre okumuşlardır.

Mümin 37

“Göklerin yollarına. Böylece Musa’nın ilahına çıkarım. Şüphesiz ben onun yalancı olduğunu sanıyorum.” Böylece Firavun’a kötü ameli süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun’un hilesi, yalnızca boşa çıkmıştır.

Diyanet Vakfı
36, 37. Firavun: Ey Haman, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musanın Tanrısını görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi. Böylece Firavuna, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavunun tuzağı tamamen boşa çıktı.

Kurtubi Tefsiri
“Göklerin yollarınaleyhisselâmonunda belki Mûsa’nın ilâhının yanına çıkarım. Doğrusu şu ki, ben onu yalancı sanıyorum.” İşte böylece Fir’avun’un kötü ameli kendisine süslendirildi ve doğru yoldan alıkonuldu. Fir’avun’un hilesi ancak bir hüsranla içice idi.

Fir’avun ailesine mensub îman eden kişi sözlerini söyleyip Fir’avun da mü’min kişinin bu sözlerinin, çevresinde bulunanların kalplerini etkilemesinden korkuya kapılınca, Mûsa’nın getirdiği tevhidi sınayacağını ve eğer doğru olduğu ortaya çıkarsa, bunu çevresindekilerden gizlemeyeceğini, doğru olmadığı ortaya çıkarsa da dinleri üzerinde sabit kalmalarını sağlayacağını hissettirmek maksadı ile:

“Fir’avun dedi ki: Ey Haman! Benim için yüksek bir köşk yap” sözleri ile veziri Haman’a yüksekçe köşk yapması emrini verdi. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Kasas Sûresi’nde (28/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Belki o yollara ulaşırım; göklerin yollarına” âyetindeki

“göklerin yolları” lâfzı birincisinden (“yollar” anlamındaki kelimeden) bedeldir.

“Göklerin yolları” ise Katade, ez-Zührî, es-Süddî ve el-Ahfeş’in görüşüne göre kapıları demektir. el-Ahfeş şu beyiti zikretmektedir:

“Kim ölüm sebeblerinden çekinirse gelir onu bulurlar,

İsterse merdivenle semanın kapılarına tırmansın.”

Ebû Salih de “semanın sebepleri” yolları demektir diye açıklamıştır. Semavatın, kendileri sayesinde ayakta durabildiği hususlardır, diye de açıklanmıştır. Burada “yollar” lâfzı şanlarını yüceltmek için tekrarlanmıştır. Çünkü bir şey önce müphem olarak zikredilip sonra açıklanacak olursa, bu o şeyin durumunu daha bir yüceltmek demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Sonunda belki Mûsa’nın ilâhının yanına çıkarım” da ona yukarıda olup aşağıda bulunana bakanın baktığı gibi bakarım. Böylelikle o yüce Allah’ın belli bir mekan tarafından kuşatılan bir cisim olduğunu zannetmiş olmaktadır. Fir’avun ilâhlık iddiasında bulunuyor ve yüksekçe bir yerde oturmak ile bunun gerçekleştiği görüşünde bulunuyor idi.

lafa. cetvelde “aytv” harfi ötreli olarak, yüce Allah’ın:

“Ulaşırım” âyetine atıf ile merfû’ okunmuştur. Ancak el-A’rec, es-Sülemî, Îsa ve Hafs ise bunu nasb ile okumuşlardır. Ebû Ubeyde dedi ki: Bu şekilde okuyuş: ” Belki” lâfzının cevabı olarak ve başına “fe” getirilmiş şekliyle okunmasından ötürüdür.

en-Nehhâs da şöyle demiştir: Nasb ile okunuşun manası, reF ile okuyuşun anlamından farklıdır. Çünkü nasb ile okumanın anlamı, ben o yollara ne zaman ulaşırsam, o vakit çıkar ve bakarım, demek olur. Ref ile okuyuşun anlamı ise “belki o yollara, ulaşırım” sonra bunun ardından belki bakarım, demektir. Ancak: “Sonra”nın verdiği terâhî (arada zaman süresinin bulunması) anlamı “fe”nin bu anlamı vermesinden daha ileri derecededir.

“Doğrusu şu ki; ben onu yalancı sanıyorum.” Yani bununla birlikte ben Mûsa’nın benden başka ilâh bulunduğu şeklindeki iddiasında yalan söylediğini zannediyorum. Ben bu işi sadece bu husustaki kapalılığı gidermek için yapacağım. Bu da Fir’avun’un yüce Allah’ın varlığı hususunda şüphe içinde olmasını gerektirmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki “zan”; “yakın (kesinlikle bilmek)” anlamındadır. Ben onun yalancı olduğundan eminim, kesinlikle o bir yalancıdır, demektir. Bu sözlerimi ise sadece benim kesin olarak inandığım şeylere kesin olarak inanmayanların şüphesini ortadan kaldırmak için söylüyorum.

“İşte böylece Fir’avun’un kötü ameli kendisine süslendirildi.” Yani Fir’avun bu sözleri söyleyip şüphe içerisine düştüğü şekilde şeytan ona kötü amelini süslü gösterdi, yahutta yüce Allah kötü amelini yani şirkini ve yalanlamasını ona süslü gösterdi.

“Ve doğru yoldan alıkonuldu” âyetindeki:

” Alıkonuldu” âyeti Kûfeliler tarafından meçhul bir fiil olarak okunmuştur. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercih ettiği şekil de budur. Bu okuyuşa göre “Sad” harfinin esreli okunması da mümkündür. Bu durumda “dal” harfinin kesresi “Sad”a nakledilmiş olur. Yahya b. Vessab ile Alkame’nin kıraati de bu şekildedir. İbn Ebi İshak ile Abdurrahman b. Bekre ise tenvinli ve ref ile diye okumuşlardır. Diğerleri ise: “Ve alıkoydu” şeklinde “sad” ve “dal” harflerini üstün ile okumuşlardır. Fir’avun insanları doğru yoldan alıkoydu, demek olur.

“Fir’avun hilesi ancak bir hüsran ile” yani bir ziyan ve bir sapıklık ile

“içice idi.” Yüce Allah’ın şu âyetinde de bu kökten gelmiş lâfızlar kullanılmıştır:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun (helâk olsun).”(Mesed, 111/1)

“Zarara uğratmaktan başka şeylerini de arttırmadılar.” (Hud, 11, 101) Bir başka yerde de:

“…zarardan başka” (Hud, 11/63) diye buyurmaktadır. Yüce Allah onun yaptığı köşkü (kuleyi) yıktı, kavmi ile birlikte onları suda boğdu. Daha önceden (el-Kasas, 28/36-42. âyetlerin tefsirinde) geçtiği gibi.

Mümin 36

Firavun dedi: “Ey Hâmân! Benim için bir kule yap, belki yollara ulaşırım.”

Diyanet Vakfı
36, 37. Firavun: Ey Haman, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musanın Tanrısını görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi. Böylece Firavuna, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavunun tuzağı tamamen boşa çıktı.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun dedi ki: “Ey Haman! Benim için yüksek bir köşk yap. Belki o yollara ulaşırım;

Mümin 35

“Onlar, kendilerine bir delil gelmeden Allah’ın ayetleri hakkında tartışırlar. Bu, Allah katında ve iman edenler katında büyük bir öfkeye sebep olur. İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler.”

Diyanet Vakfı
Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde Allahın ayetleri hakkında mücadele edenler gerek Allah yanında, gerekse iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.

Kurtubi Tefsiri
“Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Gerek Allah indinde, gerek mü’minler yanında (buna) öfke oldukça büyüktür. Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”

“Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil” herhangi bir belge ve kanıt

“olmaksızın Allah’ın âyetleri” apaçık delil ve belgeleri

“hakkında tartışırlar” âyetindeki:

“Onlar ki” lâfzı,

“Kimseleri” lâfzından bedel olarak nasb konumundadır. ez-Zeccâc dedi ki: İşte yüce Allah, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan kimseleri böylece saptırır demektir. Buna göre

“onlar ki” nasb mahallindedir. (Yine ez-Zeccâc) şöyle der: Bununla birlikte: Onlar öyle kimselerdir ki” anlamında, yahutta mübteda olarak ref konumunda olması da mümkündür. Bu durumda haber de

“… oldukça büyüktür” anlamındaki lâfızlardır.

Diğer taraftan: Bunlar Fir’avun ailesinden olup îman eden kişinin söylediği sözlerdendir denildiği gibi, yüce Allah’tan yeni bir hitab olduğu da söylenmiştir.

” Öfke” temyiz olarak nasb edilmiştir. Yani onların bu tartışmaları

“öfke olarak oldukça büyüktür” demek olur. Yüce Allah’ın: ” Söz olarak ne büyüktür!” (el-Kehf, 18/5) âyetine benzemektedir.

“Yüce Allah’ın öfkesi” onları yermesi, onları kınaması ve onların başına azâbı getirmesidir.

“Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini” doğruyu akletmesin ve hakkı kabul etmesin diye

“işte böyle” yani o tartışanların kalplerini mühürlediği gibi

“böyle mühürler.” “Büyüklük taslayan… herkesin kalbini” âyeti genel olarak

“kalb”in

“büyüklük taslayan”a izafe edilmesiyle okunmuştur. Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır ki, anlamı şöyledir:

“Allah büyük taslayan her zorbanın” herbirisinin

“kalbini işte böyle mühürler.” Burada daha önce buna delâlet eden lâfzın geçmiş olması dolayısıyla “Herbiri” lâfzı hazfedilmiştir. Eğer bu lâfzın hazfedildiği kabul edilmeyecek olursa mana düzgün olmaz. Çünkü o vakit bu âyet o kimsenin kalbinin tamamını mühürler demek olur ki, maksat kalbin tamamını ifade etmek değildir. Maksat zorba ve büyüklük taslayan herkesin kalplerinin teker teker mühürlendiğidir. Bu şekilde, “herbir” anlamındaki lâfzın hazfedileceğine delil teşkil eden sözlerden birisi de Ebû Duad’ın şu beyitidir:

“Yoksa sen her kişiyi yiğit mi sanırsın?

Ve geceleyin alevlenen ateşi ateş mi sanırsın?”

Görüldüğü gibi burada şair “ve herbir ateşi” demek istemiştir.

İbn Mes’ûd’un kıraatinde ise (“herbir” anlamındaki bu lâfzın ilavesi ile): “Büyüklük taslayan herbir kimsenin kalbi üzerine” şeklindedir. Ancak bu tefsin bir kıraat olup, bu lâfız izafe yapılmıştır.

Ebû Amr, İbn Muhaysın ve Şamlılardan naklen İbn Zekvan “Kalbi”nin tenvinli olup, “Büyüklük taslayan”ın “kalbin sıfatı” diye okumuşlardır. Bu durumda “kalp” insanın tümünün ifadesi olur. Çünkü büyüklenen kalptir, diğer organlar ise ona tabidir. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz vücutta bir çiğnemlik et parçası vardır. O düzelirse vücudun tamamı düzelir, o bozulursa vücudun tamamı bozulur. İyi bilin ki o kalptir.” Buhârî, I, 28; Müslim, III, 1219; Dârimi, II, 319; İbn Mace, II, 1318; Müsned, IV, 270, 274.

Muzafın nasbedilmesine binaen böyle okumak da caizdir. Yani: “Kalp sahibi olup büyüklenen herbir kimsenin üzerine…” şeklinde de kabul edilebilir, bu durumda sıfat “kalp sahibi”ne ait olur.

Mümin 34

“Andolsun, size Yusuf daha önce apaçık delillerle geldi. Ama onun size getirdiklerinden sürekli şüphe ettiniz. Nihayet öldüğünde, ‘Allah ondan sonra bir peygamber göndermez’ dediniz. İşte Allah, haddi aşan, şüpheci olan kimseyi böyle saptırır.”

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, (Musadan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince «Allah ondan sonra peygamber göndermez» dediniz. İşte Allah o aşırı giden şüphecileri böyle saptırır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun önceden Yusuf da size apaçık belgelerle gelmiş idi. O zamanlar da size getirdiğinden şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat ettiğinde de: ‘Allah ondan sonra artık asla bir daha peygamber göndermez’ dediniz. Allah haddi aşan, şüpheci kimseleri işte böyle saptırır.

“Yemin olsun önceden Yusuf da size apaçık belgelerle gelmiş idi” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre bu sözler, Mûsa (aleyhisselâm)’ın sözleridir. Fir’avun ailesinden olup îman eden kişinin verdiği öğütlerin geri kalan bölümü olduğu da söylenmiştir. Onlara eskiden beri peygamberlere karşı baş kaldırmış olduklarını hatırlatmaktadır. Onun burada kastettiği kişi, kendilerine apaçık belgelerle gelen ve

“darmadağınık birçok Rabbler mi hayırlıdır, yoksa bir tek olan (ve herşeyi hükmü altında tutan) kahhar Allah mı?” (Yusuf, 12/39) deyip onlara apaçık belgelerle gelen Yakub oğlu Yusuf (aleyhisselâm)’dır.

İbn Cüreyc dedi ki: Kastedilen kişi Yakub oğlu Yusuf’tur. Yüce Allah onu Mûsa (aleyhisselâm)’dan önce, kralın ölümünden sonra Kıbtilere apaçık belgelerle -ki bu da rüyadır- rasûl olarak göndermişti.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Bundan kasıt Yakub oğlu Yusuf oğlu İfrahîm oğlu Yusuf’tur. O aralarında yirmi yıl süre ile peygamberlik yapmıştı.

en-Nekkaş ed-Dahhak’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah kendilerine Yusuf diye adlandırılan cinlerden bir rasûl göndermişti.

Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Mûsa (aleyhisselâm)’ın çağdaşı olan Fir’avun Yusuf (aleyhisselâm)’ın çağdaşı olan Fir’avun’un kendisidir. Ona uzunca bir ömür verilmişti.

Başkası ise: Bu başka birisidir, demektedir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Ayet-i kerimede bu Fir’avun’un Yusuf dönemindeki hükümdar olduğuna delâlet edecek bir ifade yoktur. Çünkü bir peygamber gerek kendisiyle birlikte bulunanlara, gerekse sonradan gelenlere apaçık delillerle gönderilmiş ise, onların hepsine bu apaçık delillerle gönderilmiş demektir ve hepsinin onu tasdik etmeleri gerekir.

“O zamanlar da size getirdiğinden şüphe edip durmuştunuz.” Yani sizden öncekiler de bunlar hakkında şüphe etmişlerdi.

“Nihayet o vefat ettiğinde de: ‘Allah ondan sonra artık asla bir daha peygamber” yani peygamber olduğunu iddia edecek bir kimse

“göndermez dediniz.”

“Allah haddi aşan” şirke sapan

“şüpheci” yüce Allah’ın birliği hakkında şüphe eden

“kimseleri işte böyle” bu saptırma gibi

“saptırır.”

Mümin 33

“O gün arkanızı dönüp kaçarsınız. Allah’tan sizi koruyacak hiçbir kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir hidayet edici yoktur.”

Diyanet Vakfı
32, 33. «Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizi Allahtan (Onun azabından) kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur.»

Kurtubi Tefsiri
“O gün arkanızı dönüp gideceksiniz ve sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmayacaktır. Allah’ın saptırdığını doğru yola iletecek kimse bulunmaz.”

“O gün arkanızı dönüp gideceksiniz” âyeti “bağrışıp, çağrışma gününden” bedeldir.

“Allah’ın saptırdığını doğru yola iletecek kimse bulunmaz.” Yani yüce Allah’ın, kalbinde sapıklığı yarattığı kimseyi kimse hidaye erdiremez. Bu âyetin kim tarafından söylendiği hususunda da iki görüş vardır. Birisine göre bunu söyleyen Mûsa (aleyhisselâm)’dır, ikincisine göre ise dar-u zahir (güçlü) olan görüşe göre Fir’avun ailesinden îman eden kimsedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mümin 32

“Ey kavmim! Ben sizin için çağrışma günü olan bir günden korkuyorum.”

Diyanet Vakfı
32, 33. «Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizi Allahtan (Onun azabından) kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur.»

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için bağrışıp, çağrışma gününden korkarım.

“Bağrışıp, çağrışma” âyeti genel olarak “dal” harfi şeddesiz okunmuştur, bundan kasıt kıyâmet günüdür. Umeyye b. Ebi’s-Salt:

“Ve derken orada yaratıklarını yaydı, orayı (yeri) yayıp, döşediği vakit

İşte onlar o bağrışıp, çağrışmaya (kıyâmete) kadar, oranın sakinleri kalacaklardır.”

Kıyâmet gününe bu adın veriliş sebebi, insanların birbirlerine yüksek sesle çağrışacaklarından dolayıdır. Araf’ta bulunanlar simalarından tanıdıkları birtakım kimselere seslenecekler, cennetlikler cehennemliklere:

“Rabbimizin bize vaadettiğini hak bulduk.” (el-Araf, 7/44) diye seslenecekler, cehennemlikler de cennetliklere:

“Bize biraz su… akıtın.” (el-Araf, 7/50) diye sesleneceklerdir. Yine münadi kimlerin bedbaht ve kimlerin de mutlu olduklarını ilan ederek şöyle diyecektir: Şunu bilin ki filan oğlu filan ardından ebediyyen mutlu olmayacak bir bedbahtlıkla bedbaht olmuştur ve yine şunu bilin ki, filan oğlu filan ardından ebediyyen bedbaht olmayacak bir mutlulukla mutlu olmuştur. Bu, amellerin tartılacağı vakit olacaktır. O vakit melekler de cennetliklere:

“Yapmaya devam ettiklerinize karşılık mirasçısı kılındığınız cennet işte budur” (el-Araf, 7/43) diye sesleneceklerdir. Ölümün boğazlanacağı vakitte şöyle seslenilecektir: Ey cennetlikler! Artık sizin için ebedilik vardır, ölüm olmayacaktır ve ey cehennemlikler, artık sizin için ebedilik vardır, ölüm olmayacaktır Buhârî, IV, 1760, V, 2396, 2397; Müslim, IV, 2188; Tirmizi, IV, 691; Dârimi, II, 424; İbn Mace, II, 1447; Müsned, II, 118, 368, 513, III, 9.

Herbir topluma kendi İmâmlarının (önderlerinin) arkasından gitsinler diye seslenileceği gibi daha başka çeşitli seslenişler de olacaktır.

el-Hasen, İbn es-Semeyka’, Yakub, İbn Kesîr ve Mücahid ise

“bağrışıp, çağrışma” anlamındaki : âyetini aslına uygun olarak “ye” harfi ile okumuşlar ve vakıfta da aslına göre vakıf yapmışlardır. İbn Abbâs, ed-Dahhak ve İkrime ise dal harfini şeddeli okumuşlardır. Bazı Arapça bilginleri bunun lahn olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o takdirde kaçıp gitmek anlamında kullanılanfiilinden gelmiş olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Çökmüş ve uykuda develer ki beni korkutmuştur,

Onların kaçıp, gidenlerinin üzerine ben kınından sıyrılmış keskin kılıçla koşarken.”

Bu kanaatte olan kimseler kıyâmet gününde böyle bir şeyin anlamı yoktur, derler.

Ebû Cafer en-Nehhâs ise dedi ki: Bunun lahn olduğunu söylemek yanlıştır. O gün nefretle uzaklaşıp kaçmak günüdür, anlamında böyle bir okuyuş güzeldir. ed-Dahhak dedi ki: Bu, onların cehennemin uğultusunu işitecekleri vakit kaçarak uzaklaşmalarını anlatmaktadır. Yerden hangi bölgeye giderlerse mutlaka orada saf saf meleklerle karşılaşacaklar ve nihayet tekrar ilk bulundukları yere geri gelecekler. İşte yüce Allah’ın:

“Bağrışıp, çağrışma günü (bu okuyuş ve anlama göre ise: kaçışma günü)” âyetinde anlatılan bu olduğu gibi;

“Ey cin ve insan toplulukları eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa, kaçın!” (er-Rahmân, 55/33) âyeti ile:

“Melekler de onun çevresinde olacaklar” (el-Hakka, 69/17) âyetleri de buna benzemektedir. Bunu İbn Mübarek bu manada zikretmiş ve şöyle demiştir: Bize Abdurrahman b. Yezid b. Cabir haber verdi, dedi ki: Bize Abdu’l-Cebbar b. Ubeydullah b. Selman yüce Allah’ın:

“Muhakkak ben sizin için bağrışıp çağrışma gününden korkarım. O günde arkanızı dönüp gideceksiniz” âyeti hakkında dedi ki: Sonra gözleri gözyaşları ile onlara karşılık verecekler ve gözyaşları bitene kadar ağlayacaklar. Daha sonra gözleri kan ağlayarak onlara cevab verecek ve kan bitinceye kadar ağlayacaklar. Sonra irin akıtarak gözleri onlara karşılık vereceklerdir. (Abdu’l-Cebbar b. Ubeydullah devamla) dedi ki: Yüce Allah tarafından üzerlerine bir şey gönderilir, onlar da arkalarını dönerek kaçarlar. Sonra gözyaşları irin akıtmaya başlar. İrin bitinceye kadar ağlamaya devam ederler, gözleri çamurdaki çatlaklar gibi yuvalarında kaybolur gider.

Şöyle de denilmiştir: Bu İsrafil (aleyhisselâm)’ın Sur’a Feza’ (korku ve dehşet) üfürüşünü üfüreceği vakit gerçekleşecektir. Bunu da Ali b. Ma’bed, et-Taberî ve başkaları Ebû Hüreyre yoluyla gelen bir hadis olarak zikretmişlerdir. Bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: “O vakit yeryüzü dalgaların sağa sola ittiği denizdeki bir gemi gibi olacaktır. İnsanlar yerin sırtında çalkanıp, duracaklar. Emzikliler emzirdikleri yavrularını unutacaklar. Hamile olanlar karınlarındaki yavrularını bırakacaklar. Küçük çocukların saçları ağıracak. Şeytanlar etrafa, sağa sola kaçışıp gidecekler. Melekler ise onların suratlarına, suratlarına vuracaklar. İnsanlar arkalarını dönüp kaçacaklar, bağrışarak birbirlerine seslenecekler. İşte yüce Allah’ın:

“Bağrışıp çağrışma gününden korkarım… o günde arkanızı dönüp gideceksiniz ve sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmayacaktır. Allah’ın saptırdığını doğru yola iletecek kimse bulunmaz” âyeti ile dile getirdiği durum budur.” İshak b. Rahveyh, Müsned, I, 86. deyip, hadisi bütünü ile zikretmektedir. Biz bu hadisi “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş ve orada buna dair açıklamaları yapmış bulunuyoruz.

Ali b. Nasr’dan, onun da Ebû Amr’dan rivâyet ettiğine göre Ebû Amr sadece vasl halinde olmak üzere:

“Bağrışıp, çağrışma” kelimesinin “dal” harfini sakin olarak okuduğunu rivâyet etmiştir. Ebû Ma’mer ise Abdu’l-Varis den sadece vasl halinde “ye” harfini ziyade ettiğini rivâyet etmiştir, Verş’in benimsediği şekil de budur. Şu kadar var ki Ebû Amr’dan gelen meşhur rivâyet her iki halde de “ye”yi hazfettiği şeklindedir. Zikrettiğimiz üzere Verş’den gelen rivâyet ile daha önce kaydettiğimiz İbn Kesîr’den gelen rivavet dışında, yedi kıraat İmâmlarının diğerleri de böyle okumuşlardır.

Denildiğine göre kıyâmet gününe “yevmu’t-tenad (bağrışıp, çağrışma günü)” adının veriliş sebebi, kâfirin o günde “veyl (vay başıma, veyl bana), sübur (keşke ölseydim) ve hasret (yazıklar olsun bana)” diye seslenecek olmasıdır. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.

Bir başka açıklamaya göre burada hazfedilmiş lâfızlar vardır. Gerçek şu ki: ben sizin için bağrışıp çağrışma gününün azabından korkuyorum, demek Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mümin 31

“Nuh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonrakilerin hali gibi. Allah, kullarına zulüm istemez.”

Diyanet Vakfı
30, 31. İman etmiş olan dedi ki: «Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh kavminin, ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, (peygamberleri yalanlayan) toplulukların başlarına gelen bir akıbetten korkuyorum. Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.»

Kurtubi Tefsiri
“Nûh kavmi, Âd, Semud ve onlardan sonra gelenlerin başına gelenin benzerinden. Allah kullara zulüm dilemez.

Mümin 30

İman eden kişi dedi: “Ey kavmim! Ben, sizden önce gelip geçmiş toplulukların günü gibi bir günün başınıza gelmesinden korkuyorum.”

Diyanet Vakfı
30, 31. İman etmiş olan dedi ki: «Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh kavminin, ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, (peygamberleri yalanlayan) toplulukların başlarına gelen bir akıbetten korkuyorum. Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.»

Kurtubi Tefsiri
Îman eden o kimse dedi ki: “Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için o grubların günü gibi bir günden korkuyorum;

“Îman eden o kimse” öğüt vermeyi daha da ileriye götürerek

“dedi ki: Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için o grupların günü gibi bir günden korkuyorum.” Daha sonra sözü gelecek ve peygamberlere karşı gruplar oluşturmuş kimselerin azâb günleri gibi günlerle karşılaşmanızdan korkuyorum.

“Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için bağrışıp, çağrışma gününden korkarım.” Öğüt ve korkutmayı daha ileri götürüp îman ettiğini açıkça ifade etmektedir. Bu ifadeleri ise ya öldürüleceğine kendisini hazırlayarak teslimiyetini ifade etmek üzere söylemiştir, veya onların kendisine kötülük maksadıyla ilişmeyeceklerine güvenerek söylemiştir. Yüce Allah da

“Sonunda Allah kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu onu” (el-Mu’min, 40/45) hak âyeti gereğince onların kötülüklerine karşı o mü’mini korumuştur.

Mümin 29

“Ey kavmim! Bugün size hükümranlık vardır, yeryüzünde galipsiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse, bize kim yardım edecek?” Firavun dedi: “Ben size sadece kendi görüşümü söylüyorum, sizi sadece doğru yola yöneltiyorum.”

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Bugün, yeryüzüne hakim kimseler olarak hükümranlık sizindir. Ama Allahın azabı bize gelip çatarsa, kim bize yardım eder? Firavun: Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Bugün bu yerde üstünlük sağlayanlar olarak mülk sizindir. Eğer Allah’ın azâbı bize gelirse, bize kim yardım eder?” Fir’avun dedi ki: “Ben size ancak gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum.”

“Ey kavmim! Bugün… mülk sizindir” sözleri Fir’avun hanedanından îman eden kişinin sözleridir. Onun:

“Ey kavmim!” diye hitab etmesi Kıbti oluşuna delildir. Bundan dolayı onları kendisine izafe ederek:

“Ey kavmim” demiş, böylelikle öğüdünü kabul etmeleri ihtimalini yükseltmeye çalışmıştır.

“Bu yerde üstünlük sağlayanlar” galib gelenler

“olarak mülk sizindir.” Buradaki

“Üstünlük sağlayanlar olarak” âyeti hal olarak nasb ile gelmiştir. Üstün olduğunuz bu halinizde… anlamındadır.

“Yer”den kasıt es-Süddî ve başkalarının görüşüne göre Mısır topraklarıdır. Bu da yüce Allah’ın:

“İşte Biz böylece Yûsuf’a o yerde imkan hazırladık.” (Yusuf, 12/21) Yani Mısır topraklarında… âyetine benzemektedir.

“Eğer Allah’ın azâbı bize gelirse, bize kim yardım eder?” Allah’ın azabına karşı bizi kim koruyabilir? O bu sözleriyle eğer Mûsa doğru söyleyen birisi ise, Allah’ın intikamından onları sakındırmak istemiş, öğüt vermiş ve onları sakındırmış idi. Fir’avun delilinin kuvvetli olduğunu bildiğinden:

“Ben size ancak gördüğümü gösteriyorum…” diye cevab vermiştir. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’in açıklamasına göre: Benim size gösterdiğim yol kendim için uygun gördüğüm yoldan başkası değildir,

“Ve ben sizi” Mûsa’yı yalanlamak ve bana îman etmek

“doğru yoldan başkasına da iletmiyorum.”

Mümin 28

Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin bir adam dedi: “Bir adamı, ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için mi öldüreceksiniz? Halbuki size Rabbinizden apaçık deliller getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir; eğer doğruysa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, israf eden yalancı kimseyi hidayete erdirmez.”

Diyanet Vakfı
Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mümin adam şöyle dedi: Siz bir adamı «Rabbim Allahtır» diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azabın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam dedi ki: “Siz benim Rabbim Allah’tır, dedi diye bir adamı öldürür müsünüz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık belgelerle geldi. Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun size vaadettiğinin bir bölümü gelir, sizi bulur. Şüphesiz Allah haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Îmanını Gizleyen Kişi:

Yüce Allah’ın:

“…Mü’min bir adam dedi ki…” âyeti ile ilgili olarak kimi müfessirler şunu belirtmişlerdir: Bu adamın ismi Habib idi. Adının Şem’an olduğu da söylenmiştir. es-Süheylî: Bu hususta en sahih görüş budur, demektedir.

Taberî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-‘nin Tarih’inde ismi Habrek idi, denilmektedir. Hazkiyel olduğu da söylenmiştir, bunu da es-Sa’lebî, İbn Abbâs’tan zikretmiş ve birçok ilim adamı da bu kanaati benimsemiştir. ez-Zemahşerî adının Sem’ân ya da Habib olduğunu söylemiştir. Hurbil ve Hazbil olduğu da söylenmiştir.

Ayrıca bu kişinin İsrailoğullarından mı yoksa Kıbtilerden mi olduğu hakkında da görüş ayrılığı vardır. el-Hasen ve başkaları bu Kıbti bir kimse idi, demişlerdir. Bunun Fir’avun’un amcasının oğlu olduğu da söylenmektedir. Bu açıklamayı da es-Süddî yapmıştır. Ayrıca şöyle demektedir: Mûsa (aleyhisselâm) ile birlikte kurtulan kişi de budur. Bundan dolayı burada:

“Fir’avun ailesinden olup” diye buyurmaktadır. Yüce Allah’ın:

“Derken şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi, dedi ki: Ey Mûsa…” (el-Kasas, 28/20) âyetinde kastedilen adam da budur. Bu Mukâtil ‘in görüşüdür.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Fir’avun ailesinden bundan, Fir’avun’un hanımından ve Mûsa’yı uyararak:

“İleri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar” (el-Kasas, 28/20) diye uyaran mü’minden başka îman eden kimse yoktu.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sıddîklar Yasin Sûresi’nde îman eden kişi olduğu belirtilen Habib en-Neccar, Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz diyen Fir’avun ailesinden îman eden kişi ile üçüncüleri olan Ebû Bekir es-Sıddîktır. Bu da onların en faziletlisidir.” Deylemi, Firdevs, II, 421; Münavi, Feydu’l-Kadir, IV, 238; ancak üçüncü kişi olarak Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’i saymakta; Fir’avun hanedanından îman eden kişinin ismini da Deylemi “Hurbil” Munavi, “Hazkiyel” olarak vermektedir. Bu rivâyetin hadis olarak sıhhatinin değerlendirilmesine dair herhangi bir bilgiye rastlayamadık. Ancak merhum müfessirin bunu “ruviye: rivâyet edildi” diyerek kaydetmesi, hadis olmadığı ihtimalini kuvvetlendiren hususlardan biri olarak değerledirilebilir.

Bu âyet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani sen kavmin arasından müşrik olanlara hayret etme! Burada sözü edilen kişinin Fir’avun nezdinde bir yeri vardı. Bundan dolayı Fir’avun ona kötülük yapmak maksadı ile ilişmedi. Bu adamın Fir’avun ailesinden imanını gizleyen İsrailoğullarına mensub bir kimse olduğu da söylenmiştir. Bu da es-Süddî’den nakledilmiş bir görüşdür. Bu görüşe göre ifadede takdim ve tehir vardır, ifadenin takdiri şöyledir: Fir’avun hanedanına karşı imanını gizleyen mü’min bir adam dedi ki:

Adamı Kıbtilerden kabul edenler: ” …den” edatının adama sıfat olan hazfedilmiş bir lâfza taalluk ettiğini kabul ederler. İfadenin takdiri de şöyle olur: Fir’avun ailesine mensub mü’min bir adam dedi ki …Bu da onun yakınlarından ve akrabalarından bir kimse demek olur. Bu adamın İsrailoğullarından olduğunu kabul eden kimse ise bu edatın

“gizleyen” anlamındaki lâfza taalluk ettiğini ve

“gizleyen” fiilinin ikinci mef’ûlü konumunda olduğunu kabul eder.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu kişinin İsrailoğullarından olduğunu söyleyenlerin görüşü uzak bir ihtimaldir. Zira Arapçada: “Ondan şu işi gizledi” denilir. Bunu anlatmak için:denilmez. Yüce Allah da (bu kullanıma uygun olarak) şöyle buyurmaktadır:

“Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir.” (en-Nisa, 4/42)

Aynı şekilde Fir’avun, İsrailoğullarından bir kimseden böyle bir sözü dinlemeye tahammül göstermezdi.

2- “Rabbim Allah’tır” Diyen Bir Adamı Öldürmek, Fir’avun ve Hanedanını Azâb ile Tehdit:

“Siz benim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz?” Bir adamı

“Benim Rabbim Allah’tır” dediği için öldürür müsünüz” demektir. Bu bakımdan başından harf-i cerrin kaldırılması suretiyle nasb konumundadır.

“Halbuki o size Rabbinizden apaçık belgelerle” dokuz mucize ile

“geldi. Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir.” Mü’min şahıs bu sözünü Mûsa (aleyhisselâm)’ın risaletinde ve doğru söylediğinde şüphe ettiği için söylemiş değildi. Ancak bu gelecek eziyeti güzel bir şekilde önlemek ve bunu bertaraf etmek için kullanılan yumuşak bir üslub idi.

Âyet-i kerimedeki: ” İse” eğer “nun” ile şeklinde gelmiş olsaydı yine câiz olurdu. Şu kadar var ki Sîbeveyh’in görüşüne göre kullanım çokluğu dolayısıyla “nun” hazfedilmiştir. Ebû’l-Abbas’ın görüşüne göre: İ’rabin alametinin üzerinde görüldüğü bir harftir.

“Eğer doğru söylüyor ise onun size vaadettiğinin bir bölümü gelir, sizi bulur.” Yani onun sizi kendisi ile tehdit ettiği azâbın sadece bir bölümü dahi size isabet edecek olursa helâk olursunuz. Ebû Ubeyde’nin kanaatine göre

“size vaadettiğinin bir bölümü” size vaadettiğinin tamamı anlamındadır. Ebû Ubeyd (bu kanaatine delil olmak üzere) Lebid’in şu beyitini zikretmektedir:

“Beğenmedim mi bir yerleri hemen terkederim oraları,

Yahutta bazı nefislere ölümü gelir yapışır.”

Buradaki “bazı” hepsi anlamındadır. Çünkü onlara azâbın bir bölümü isabet edecek olsa şüphesiz ki tehdit olunan azâbın kapsamına girdikleri için kaçınılmaz olarak onlara azâbın tümü isabet edecektir. Böyle bir üslub, öğüt verirken sözü yumuşatmak kabilindendir.

el-Maverdî’nin naklettiğine göre de “bazı” hitabı yumuşatmak ve ifadede bir genişlik olmak üzere “bütünüyle, tamamıyla” yerinde kullanılabilmektedir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Teenni ile hareket eden bir kimse elde edebilir ihtiyaçlarının bazısını,

Yanılgı da bazan acele edenle birlikte olabilir.”

Yine denildiğine göre o, bu şekilde herbirisi helâk edici olan türlü azaplarla kendilerini sakındırdığı için böyle konuşmuştur. Sanki onları bu çeşitli azaplardan birisinin gelip kendilerine isabet etmesinden onları sakındırmış gibidir.

Bir başka açıklamaya göre Mûsa (aleyhisselâm) kâfir oldukları takdirde dünya azâbı ya da ahiret azabından birisi ile tehdit etmişti. O halde anlam, sizi iki azaptan birisi gelip bulur, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onun söylemiş olduğu bu azâb dünyada gelip sizi bulacaktır ve size yapılan tehdidin bir kısmı da budur. Sonra ayrıca ahirette de azâb sizi gelip bulacaktır.

Bir başka açıklamaya göre onları kâfir olmaları halinde azâb ile tehdit ettiği gibi, îman etmeleri halinde de mükâfat vaadinde bulunmuştur. İşte kâfir olacak olurlarsa onlara vaadolunanın bir bölümü kendilerini gelip bulmuş olacaktır.

“Şüphesiz Allah” kendi aleyhine

“haddi aşan ve” Rabbine karşı

“yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Bu sözleriyle Mûsa (aleyhisselâm)’a işaret etmektedir. Bu durumda bunlar da mü’min kişinin söylediği sözler arasındadır.

Bir başka açıklamaya göre inadında

“haddi aşan ve” iddiasında da

“yalan söyleyen” sözleri ile Fir’avun’a işaret etmektedir. O vakit bu sözler yüce Allah’ın âyetleridir.

3- Îmanın Dil İle İfade Edilmesi:

“Îmanını gizleyen…” âyeti ile ilgili olarak Kadı Ebubekir b. el-Arabî şöyle demektedir: Bazıları mükellef olan bir kimse imanını gizleyip dili ile bunu ifade etmeyecek olursa, (sırf kalbindeki) itikadı ile mü’min olmayacağını zannetmişlerdir. Malik ise şöyle demiştir: Kişi kalbinde hanımını boşamayı niyet edecek olursa, -kalbiyle mü’min ve kâfir olduğu gibi- bu boşama da gerçekleşir. Böylelikle o, imanın nazar-ı itibara alınmasında kalbi esas olarak kabul etmiştir, durum da böyledir. Ancak bu mutlak olarak (her zaman) bu şekilde olmaz. Biz buna dair açıklamalarımızı Fıkıh Usulü adlı eserimizde yapmış bulunuyoruz. Bunun özeti de şudur: Mükellef olan bir kimse kalbiyle kâfir olmayı niyet edecek olursa -dili ile bunu ifade etmese dahi- kâfir olur. Ancak kalbinden îman etmeyi niyet edecek olursa, dili ile bunu ifade etmedikçe hiçbir şekilde mü’min olmaz. Takiyye yapmak ve korku içerisinde bulunmak kendisi ile yüce Allah arasında dili ile bunu ifade etmesine engel değildir. Takiyye yapmak, sadece diliyle söylediği bu sözü başkasına işittirmemesine sebeb teşkil edebilir. Îmanın teklif hükmü olarak sahih olması için başkasının onu işitme şartı, sadece (mü’min olmaması halinde) can ve malına gelecek taarruzları önlemek içindir.

4- “Rabbim Allah’tır Demek” ve Bu Uğurda Sıkıntılara Katlanmak:

Buhârî ve Müslim’in rivâyetine göre Urve b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Abdullah b. Amr b. el-As’a dedim ki: Bana müşriklerin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı yaptıkları en ağır işi haber ver. Dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kabe’nin avlusunda iken Ukbe b. Ebi Muayt geldi, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın omuzunu yakaladı. Elbisesini boynuna doladı ve boynunu onunla sıktıkça sıktı. Ebû Bekir geldi, onu omuzundan yakalayıp Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerinden onu itti ve: “Siz benim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık belgelerle geldi.” dedi. Buhârî’nin lâfzı ile hadis bu şekildedir Buhârî, III, 1345, 1400, IV, 1814; Müsned, II, 204.

Tirmizî el-Hakim de bunu Nevadiru’l-Usul adlı eserinde Cafer b. Muhammed’den o babasından, o Ali (radıyallahü anh)’dan diye rivâyet etmiştir. Buna göre Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Ebû Talib’in vefatından üç gün sonra Kureyşliler bir araya gelip toplandılar. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı öldürmek istediler. Kimisi gelip onu dövüyor, kimisi onu yerinden kaldırıp sarsıyordu. O gün Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yardım istedi, Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın dışında kimse onun yardımına gelemedi. İki tane örüğü vardı. Birisini vuruyor, diğerini yerinden kaldırıyordu. Sesinin çıkabildiği kadar da: Yazıklar olsun sizlere! “Siz benim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz” Allah’a yemin ederim ki şüphesiz ki o Allah’ın Rasûlüdür, diyordu. O gün Ebû Bekir’in örüklerinden birisi kopmuştu. Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Allah’a yemin ederim, Ebû Bekir’in bir günü Fir’avun ailesinden îman edenden daha hayırlıdır. Çünkü o adam imanını gizlemişti. Yüce Allah buna rağmen Kitabında ondan övgüyle sözetmektedir. İşte Ebû Bekir imanını açığa vurdu, malını, kanını Allah uğrunda cömertçe feda etti. Tirmizi el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, III, 10; Bezzar, Müsned, III, 15 “bu hadisin sadece kaydedilen bu rivâyet yolunun bilindiğini” kaydederek; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, IX 47de: “ravileri arasında tanımadığı vardır” kaydıyla.

Derim ki: Ali (radıyallahü anh)’ın o kişinin imanını gizlediğini sözkonusu etmesinden kastı, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın aksine davranarak işin başında imanını gizlemiş olduğudur. Ebû Bekir ise ta işin başında imanını açığa vurmuş ve gizlememiştir. Yoksa Kur’ân-ı Kerîm Fir’avun ailesinden îman eden kişi -ileride açıklanacağı üzere- Mûsa (aleyhisselâm)’ı öldürmek istediklerinde imanını açığa vurmuştur.

Yine “Nevadiru’l-Usul” adlı eserde Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın kızı Esma (radıyallahü anhnhâ)’dan rivâyete göre ona şöyle sormuşlar: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a müşriklerin verdiğini gördüğün en ağır zarar ne idi? O şöyle cevab verdi: Müşrikler Mescidde oturuyorlar, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ilâhları hakkında neler söylediğini kendi aralarında müzakere ediyorlardı. Onlar bu halde iken Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (bulundukları yere) girdi. Hep birlikte onun üzerine kalkıp yürüdüler. Ona bir şey sordukları vakit onlara doğru cevab verirdi. Ona: Sen bizim ilâhlarımız hakkında şunları, şunları söylemiyor musun? dediler, o: “Söylüyorum” dedi. Hep birlikte onun üzerine atıldılar. Feryad edip, imdat isteyen kişi Ebû Bekir’e gelerek: Arkadaşına yetiş, dedi. Ebû Bekir yanımızdan çıkıp gitti. O sırada örükleri de vardı. Mescide: Yazıklar olsun sizlere “Siz benim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık belgelerle geldi” diyordu. Bu sefer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bırakıp Ebû Bekir üzerine yürüdüler. Bize geri döndüğünde elini hangi örüğüne atsa mutlaka elinde kaldığını görüyorduk. Bu arada da o: Ey celal ve ikram sahibi şanın ne yücedir! Ey ikram sahibi, ikram sahibi, diyordu. Humeydi, Müsned, I, 155; İbn Abdi’l-Berr, el-lstiab, II, 967.

Mümin 27

Musa dedi: “Ben, hesaba çekilme gününe inanmayan her kibirli kişiden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım.”

Diyanet Vakfı
Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa: “Gerçekten ben hesab gününe îman etmeyen, her büyüklenenden benim de, sizin de Rabbinize sığınırım” dedi.

“Mûsa” Fir’avun kendisini öldürülmekle tehdit edince Allah’a sığınarak:

“Gerçekten ben hesap gününe îman etmeyen” vasfına sahib ve Allah’a îman etmeyi büyüklüğüne yedirmeyen

“her büyüklenenden benim de, sizin de Rabbinize sığınırım, dedi.”

Mümin 26

Firavun dedi: “Bırakın beni, öldüreyim Musa’yı, o da Rabbine dua etsin. Şüphesiz ben, sizin dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.”

Diyanet Vakfı
Firavun: Bırakın beni, dedi. Musayı öldüreyim; (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun dedi ki: “Bırakın beni, Mûsa’yı öldüreyim. O da varsın Rabbini çağırsın. Çünkü ben onun dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.”

“Fir’avun dedi ki: Bırakın beni Mûsa’yı öldüreyim. O da varsın Rabbini çağırsın” âyetindeki:

“Öldüreyim” fiilinin cezm ile gelmesi (bırakın anlamındaki) emrin cevabı olduğundan dolayıdır.

“Çağırsın” fiili de cezm ile gelmiştir, çünkü o da bir emirdir. Ancak: ” Bırakın beni” fiili ise -emir olsa dahi- meczum değildir. Merhum müfessirimizin bu son fiil hakkında “meczum’ olmadığını söylemişini Arap dili kurallarına göre açıklamak zordur. Sona gelen zamir ile vikaye “nun’unu gözönüne getirmeyecek olursak, fiilin cemi’ halinin sonuna gelen ‘nun” harfi cemi’ miizekkerde cezm alameti olarak hazf edilmiştir. Sondaki “beni” anlamını veren “ye” zamirinin telaffuzunun mümkün olabilmesi için fiil ile zamir arasına bir “nun” getirilmiştir, Bu da bu gibi hallerde yapılan bir uygulamadır. Ancak lâfzı meczum lâfzı gibidir, mebnidir.

Şöyle açıklanmıştır: İşte bu, Fir’avun’a: Biz onun sana beddua edeceğinden ve bu bedduasının kabul edileceğinden korkuyoruz demiş olduklarına delildir. Onlar bunu söyleyince, o da:

“O da varsın Rabbini çağırsın” diye cevab vermiştir. Yani onun Rabbine dair sözünü ettiği hususlar sizi korkutmasın. Böyle bir şeyin gerçeği yoktur, en yüce rabbiniz benim.

“Çünkü ben onun dininizi” sizin bana ibadet etmenizi

“değiştirmesinden” Rabbine ibadete sizi yöneltmesinden “veya yerde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” Yani şayet o dininizi değiştirmeyecek olursa, hiç şüphesiz yerde bozgunculuk çıkartacaktır. Yani ondan dolayı insanlar arasında anlaşmazlık baş gösterecektir.

Medinelilerin, Ebû Abdurrahman es-Sülemî’nin İbn Amir ve Ebû Amr’ın kıraati “Ve yerde bozgunculuk çıkarmasından” şeklinde; Kûfelilerin kıraati ise: ” Veya bozgunculuğun baş göstermesinden” şeklinde fiilin “ye” harfi üstün, “fesad” lâfzının “dal” harfi de ötreli okumuşlardır. Kûfelilerin mushaflarında da aynı şekilde: ” Veya” şeklinde elif iledir. Yani Medinelilerin ve diğerlerinin okuyuşu gibi “elif’siz sadece ve (vav harfi) ile değildir.

Ebû Ubeyd’in kabul ettiği de budur, o şöyle demiştir: Çünkü burada bir harf ziyadesi vardır ve bu faslı (öncekinden ayrı bir mananın kastedildiğini) nifade etmektedir. Diğer taraftan: ” Veya” aynı zamanda “vav” anlamında da olabilir.

en-Nehhâs dedi ki: Ancak nahivcilerin ileri gelenlerine göre “vav” anlamında olması mümkün değildir. Çünkü bu durumda (lâfızların) anlamlan iptal edilir. Şayet “vav” anlamında olsaydı, burada ayrıca buna gerek duyulmazdı. Çünkü “vav” anlamı kabul edilecek olursa, ben her iki işten de korkuyorum demek olur. “Veya” ise iki işten birisinden korkuyorum demek olur. Yani “çünkü ben onun dininizi değiştirmesinden korkuyorum” eğer bunu yapamayacak olursa, yeryüzünde bozgunculuk çıkartacaktır demektir.

Mümin 25

O, katımızdan hak ile geldiğinde, dediler ki: “Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın.” Kâfirlerin tuzağı ise sadece sapıklık içindedir.

Diyanet Vakfı
İşte o (Musa), tarafımızdan kendilerine hakkı getirince: Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınları sağ bırakın! dediler. Ama kafirlerin tuzağı elbette boşa çıkar.

Kurtubi Tefsiri
İşte o kendilerine nezdimizden hakkı getirdiğinde: “Onunla birlikte îmana gelenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını diri bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin hilesi durum ne olursa olsun boşa çıkar.

“İşte o kendilerine nezdimizden hakkı getirdiğinde” bu ise apaçık mucize idi.

“Onunla birlikte îman edenlerin oğullarını… öldürüp… dediler.” Katade dedi ki: Bu öldürme daha önceki ilk öldürmeden ayrıdır, çünkü Fir’avun, Mûsa (aleyhisselâm)’ın doğumundan sonra çocukları öldürmeye son vermişti. Allah Mûsa’yı peygamber olarak gönderince onlara bir ceza olmak ve insanların îman etmekten uzak kalmalarını sağlamak maksadı ile tekrar İsrailoğullarının çocuklarını öldürmeye koyuldu. Ayrıca bununla sayılarının artarak çoğalan erkek nüfusu ile güçlerinin artmasını da önlemeye çalışmıştı.

Yüce Allah ise onların üzerine indirmiş olduğu çeşitli azaplarla -kurbağalar, haşerat, kan ve tufan gibi İsrailoğulları Mısır’dan çıktıkları zamana kadar- bu planlarını uygulamalarına imkan vermedi ve sonunda yüce Allah onları suda boğdu. İşte yüce Allah’ın:

“Halbuki kâfirlerin hilesi durum ne olursa olsun boşa çıkar” âyetinin anlamı budur. Yani onların hile ve tuzaklarının sonucu hüsrandır ve yok oluştur. İnsanlara karşı bu gibi uygulamalar yapılsa dahi onlar îman etmekten geri kalmazlar. Bu gibi planları uygulamaya çalışanların bütün hile ve tuzakları batıl olur, boşa çıkar.

Mümin 24

Firavun’a, Hâmân’a ve Karun’a. Onlar, “Sihirbaz, yalancı,” dediler.

Diyanet Vakfı
23, 24. Andolsun ki biz Musayı mucizelerimiz ve apaçık hüccetle, Firavun, Haman ve Karuna gönderdik. Onlar: Bu, çok yalancı bir sihirbazdır! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun’a, Haman’a ve Karun’a. Onlar: “Çok yalancı bir sihirbaz bu!” dediler.

“Fir’avun’a, Haman’a ve Karun’a” özellikle bunların sözkonusu edilmesi Mûsa (aleyhisselâm)’a yapılan düşmanlığın düzenlenip, uygulamaya konulmasının esasını onların teşkil etmelerinden dolayıdır. Fir’avun kral, Haman vezir, Karun ise mal ve hazinelerin sahibiydi. Allah onu da öbürleriyle birlikte sözkonusu etmiştir. Çünkü onun küfür ve yalanlamak hususunda yaptıkları, diğer ikisinin yaptıkları gibi idi.

“Onlar: Çok yalancı bir sihirbaz bu! dediler.” Mûsa (aleyhisselâm)’a karşı koymaktan acze düştüklerini anlayınca, onun getirdiği mucizeleri büyü diye yorumladılar.

Mümin 23

Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delil ile gönderdik.

Diyanet Vakfı
23, 24. Andolsun ki biz Musayı mucizelerimiz ve apaçık hüccetle, Firavun, Haman ve Karuna gönderdik. Onlar: Bu, çok yalancı bir sihirbazdır! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz Mûsa’yı âyetlerimizle ve apaçık bir belge ile gönderdik;

“Yemin olsun Biz Mûsa’yı âyetlerimizle… gönderdik” âyetinde sözü edilen

“âyetler” daha önce geçen yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’ya apaçık dokuz âyet verdik” (el-İsra, 17/101) âyetinde sözü geçen âyetlerdir. Bunların muayyen olarak hangileri olduklarına dair açıklamalar da (el-İsra, 17/101. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve apaçık bir belge” açık ve seçik bir delil demektir. Buradaki

“sultan: belge” hem müzekker, hem müennes gelebilir.

“Sultan: belge” ile Tevrat’ın kastedildiği de söylenmiştir.

Mümin 22

Bu, onlara elçileri apaçık delillerle geldiğinde, inkâr etmeleri sebebiyledir. Allah da onları yakaladı. Şüphesiz O, kuvvetlidir, azabı şiddetlidir.

Diyanet Vakfı
Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler getirdikleri halde, inkar etmeleri idi. Allah da kendilerini tutup yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir; azabı da pek çetindir.

Kurtubi Tefsiri
Buna sebeb şuydu: Peygamberleri onlara apaçık mucizelerle geliyorlardı da onlar kâfir oldular. Bunun üzerine Allah da onları alıp yakaladı. Çünkü O güçlüdür, cezalandırması pek çetindir.

“Acaba yeryüzünde gezip dolaşarak… bakmazlar mı?” âyetindeki

“bakmazlar mı” anlamındaki fiil başta geçen

“gezip dolaşarak” anlamındaki fiile atf ile cezm konumundadır. Cevab olarak nasb konumunda olması da mümkündür. Bu gibi fiillerin tesniye ve çoğullarında nasb ve cezm halleri aynıdır.

“Akıbetlerinin nasıl olduğuna” âyetindeki

“akıbet” lâfzı: “Oldu, idi”nin ismi, haberi ise;

“Nasıl” lâfzındadır.

“Koruyan” lâfzı lâfza atıf ile cer konumundadır. Bununla birlikte mahalline ref ile ref konumunda olması da mümkündür. Ref ve cer halleri de aynıdır. Çünkü (her iki durumda da) “ye” harfi hazfedilir ve o “ye”ye delâlet etmek üzere geriye (“kaf” harfi sonundaki) kesre kalır. Bu âyetin anlamına dair açıklamalar daha önceden bir kaç yerde (mesela er-Rad, 13/34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunduğundan bunları tekrar etmeye gerek yoktur. Müfessir 22. âyetin tefsirini daha önce benzerleri geçtiğinden dolayı tefsir etmemiş olmalıdır. Bir bölümü buna benzediği için, özellikle Al-i İmrân, 3/11. âyetin tefsirine bakılabilir.

Mümin 21

Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Onlar onlardan daha güçlüydü ve yeryüzünde daha çok eser bırakmışlardı. Ama Allah, onları günahlarıyla yakaladı. Ve Allah’a karşı onları koruyacak hiçbir şey yoktu.

Diyanet Vakfı
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allahın gazabından koruyan da olmadı.

Kurtubi Tefsiri
Acaba yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar güç ve yeryüzündeki eserleri itibarı ile bunlardan daha üstün idiler. Allah yine de onları günahları sebebiyle alıp yakaladı. Allah’a karşı onları koruyan da olmadı.

Mümin 20

Allah, hakk ile hükmeder. O’ndan başka çağırdıkları ise hiçbir şeye hükmedemez. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Allah, adaletle hükmeder. Onu bırakıp taptıkları ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, hakkıyla işiten ve görendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah hak ile hükmeder. O’ndan başka çağırdıkları ise hiçbir şeye hükmedemez. Muhakkak Allah herşeyi işitendir, görendir.

“Allah hak ile hükmeder.” Yani gözünü haramdan alıkoyanları da, haramlara bakanları da, güç yetirdiği vakit hayasızlıkları işlemek kararını verenleri de cezalandırır, amellerinin karşılığını verir.

“Ondan başka çağırdıkları” putları

“ise hiçbir şeye hükmedemez.”

Çünkü hiçbir şey bilmezler, hiçbir şeye güç yetiremezler ve hiçbir şeye malik değildirler.

Burada (çağırdıkları anlamındaki) fiil genel olarak zâlimlerin durumunu haber vermek üzere “ye” ile okunmuştur. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercih ettiği okuma şekli de budur. Nafî, Şeybe ve Hişam ise “te” ile: ” Çağırdığınız” diye okumuşlardır.

“Muhakkak Allah herşeyi işitendir, görendir” âyetindeki : zamiri fazladan gelmiş bir fasl zamiridir. Mübteda olarak ref konumunda ondan sonra gelen ifadenin haber olması, cümlenin hepsinin: “Muhakkakın haberi olması da mümkündür. Buna göre anlamı şöyle olabilir: Muhakkak Allah O’dur ki, herşeyi işitendir, görendir.

Mümin 19

Gözlerin hainliğini ve göğüslerin gizlediğini bilir.

Diyanet Vakfı
Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.

Kurtubi Tefsiri
O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir.

“O, gözlerin hain bakışını… bilir.” el-Müerric dedi ki: İfadede takdim ve tehir vardır. Şöyle demektir: O hain bakan gözleri bilir. İbn Abbâs dedi ki: Bu şu demektir: Kişi bir topluluk ile birlikte oturmakta iken yanlarından bir kadın geçer, o da beraberinde oturduğu kimselere farkettirmeden gizlice o kadına bakar. İşte yüce Allah bunu dahi bilir. Yine ondan gelen rivâyete göre burada kastedilen kişi kadına bakan, arkadaşları da kendisine baktığı vakit gözünü ona bakmaktan geri çeviren, onların kendisini farketmediklerini görünce, gizlice tekrar o kadına bakan, arkadaşları kendisine bakınca bakışını geri çeviren kimsedir. Yüce Allah onun keşke bu kadının avretine bakmayı dahi temenni ettiğini bile bilir.

Mücahid dedi ki:

“Gözlerin hain bakışı” Allah’ın yasakladığı şeylere gözün gizlice bakmasıdır. Katade de şöyle demiştir: Bu yüce Allah’ın sevmediği bir yerde farkettirmeden bakmaktır.

ed-Dahhak da şöyle demiştir: Bu insanın görmüş olduğu halde görmedim demesi, görmediği halde de gördüm demesidir. es-Süddî: Bu gözle yapılan işarettir, der. Süfyan ise bundan kasıt ardı arkasına bakmaktır, demiştir.

el-Ferrâ” dedi ki:

“Gözlerin hain bakışı” ikinci bakıştır.

“Kalblerin gizledikleri” ise birinci bakıştır.

Yine İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Kalplerin gizledikleri” eğer onunla başbaşa kalacak olsa, onunla zina eder mi etmez mi, demektir.

“Kalplerin gizledikleri”nin kalplerin içlerinde sakladığı şeyler anlamına geldiği de söylenmiştir.

Abdullah b. Ebi Şerh, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekkeliler eman aldıktan ve getirilip Osman (radıyallahü anh) da onun için (radıyallahü anhsûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem-dan) eman istedikten sonra, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uzun süre susmuş ve sonra da: “Evet (ona eman veriyorum)” demişti. Abdullah b. Ebi Şerh ayrılıp gidince Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) etrafında bulunanlara şöyle demiştir: “Susmamın tek sebebi sizden birinizin kalkıp onun boynunu vurması(nı beklemem) idi.” Ensardan bir kişi: Niye bana işaret etmedin ey Allah’ın Rasûlü? diye söyleyince, Peygamber şöyle buyurdu: “Peygamberin hain bir bakışı olmaz.” Ebû Davud, III, 59, IV, 12; Nesâî, VII, 106; Hakim, Müstedrek, III, 47; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, VI, 169 -ravileri sikadır kaydıyla-, Abdullah b. Ebi Şerh, önceleri Medine’de vahiy katipliği yaparken irtidad edip Mekke’ye sığınmıştı. Mekke fethi sırasında görüldükleri yerde öldürülmeleri emredilenlerdendi.

Mümin 18

Onları yaklaşan gün ile uyar. Kalpler gırtlaklara dayanmış, sıkıntı içinde. Zalimler için ne bir dost vardır ne de sözü dinlenilen bir şefaatçi.

Diyanet Vakfı
Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçısı vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onları yaklaşan günle korkutup uyar. O vakit kalpler gam ve kederle dolu olarak gırtlaklara kadar gelip dayanacaktır. Zâlimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.

“Onları yaklaşan günle korkutup, uyar” âyetindeki

“yaklaşan gün (yevmu’l-azife)” kıyâmet günü demektir. Ona bu ismin veriliş sebebi yakın oluşudur. Çünkü gelecek olan herşey yakın demektir.

“Filan kişi yaklaştı” demektir. ” Yaklaşır, yaklaşmak” anlamındadır. en-Nabiğa dedi ki:

“Artık yola koyulma zamanı yaklaştı, şu kadar var ki, bizim yük taşıyan develerimiz,

Hâlâ üzerindeki yüklerle duruyor, nerdeyse gitti, gidecek.”

Burada görüldüğü gibi bu kökten gelen fiil “yaklaştı” anlamında kullanılmıştır. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Yakın olan (el-azife) yaklaştıkça yaklaştı (ezifet).” (en-Necm, 53/57) Bu da kıyâmet yaklaştı, demektir.

Kimileri bir misal olarak:

“Artık yola koyulma zamanı geldi, fakat yok hiçbir azığım,

Günahlardan başka; sebebi ise uğursuzluğum ve bedbahtlığım.”

okur ve derdi ki:

“O vakit kalpler gam ve kederle dolu olarak gırtlaklara kadar gelip dayanacaktır” âyetindeki: ” Gam ve kederle dolu olarak” âyeti hal olarak nasbedilmiştir ve manaya göre böyle gelmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: Âyetin anlamı şöyledir: O gün insanların kalpleri gam ve kederlerini bastırmış oldukları halde

“gırtlaklara kadar” gelip dayanacaktır.

el-Ferrâ” ifadenin takdirinin: Onlar kederle, gamla dolu oldukları halde

“onları korkutup, uyar” anlamında olmasını uygun kabul ettiği gibi;

“kalpler”e dair bir haber olmak üzere

“gam ve kederle dolu olarak” anlamındaki lâfzın merfu gelmesini de uygun görmüş ve anlamın, o vakit onlar gam ve kederle dolu olduklarını saklamış olacaklar, şeklinde olduğunu söylemiştir.

el-Kisaî de şöyle demiştir:

“Gam ve kederle dolu olarak” âyetinin merfu gelmesi mübteda kabul edilmesine göre mümkündür. Şöyle de açıklanmıştır:

“Yaklaşan gün”den kasıt, ölümün geleceği gündür. Bu açıklamayı da Kutrub yapmıştır. Aynı şekilde

“o vakit kalpler… gırtlaklara kadar gelip dayanacaktır” âyetinde belirtilen hal de ölümün geleceği vakit ortaya çıkacaktır. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir.

Katade de şöyle demiştir: Kalpler korkudan dolayı gırtlaklara gelip dayanacaktır. Ne dışarı çıkabilecekler, ne de yerlerine geri dönebilecekler. Bu ise ancak kıyâmet gününde olacaktır. Yüce Allah’ın:

“Kalpleri ise bomboş olacaktır” (İbrahim, 14/43) âyetinde olduğu gibi.

Bunun tahammül edilemeyecek kadar sıkıntıların en ileri derecesini haber vermek mahiyetinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Yürekler de gırtlaklara varmıştı” (el-Ahzab, 33/10) âyetinde olduğu gibi.

Burada günün “el-âzife: yaklaşan”a izafe edilmesi “âzife: yaklaşan” kıyâmet günü takdirine yahutta “yaklaşan (âzife) mücadele, tartışma günü” takdirine göredir.

Kûfelilere göre ise bu, bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilindendir. “Mescidu’l-Cami (cami mescidi)” ile “salatu’l-ûlâ (ilk namaz)” gibidir.

“Zâlimlerin ne” fayda verecek yakın ve “candan bir dostu, ne de” haklarında

“şefaati kabul edilir” kendilerine şefaat edecek

“bir şefaatçisi olacaktır.”

Mümin 17

Bugün her nefis kazandığı ile cezalandırılır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Diyanet Vakfı
Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çarçabuk görendir.

Kurtubi Tefsiri
Bugünde herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün zulüm etmek yoktur. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.

“Bugünde herkese kazandığının karşılığı verilir.” Yani onlara o gün mülkün yalnızca Allah’ın olduğunu ikrar ve itiraf edecekleri vakit:

“Bugün herkese” hayır ya da şer türünden olsun

“kazandığının karşılığı verilir” denilecektir.

“Bugün zulüm etmek yoktur.” Hiç kimsenin amelinden birşey eksiltilmeyecektir.

“Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” Düşünmeye, hesap yapanların elleriyle, parmaklarıyla saydıkları gibi saymaya ihtiyacı yoktur. Çünkü O, bilgisinden hiçbir şeyin gizli ve saklı kalmadığı alimdir. Başkasıyla meşguldür diye kimsenin amelinin karşılığını vermeyi geciktirmez. Hepsine aynı anda rızık verdiği gibi, aynı şekilde hepsini de aynı anda hesaba çeker. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/202. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Haberde belirtildiğine göre: Daha gün ortalanmadan cennetlikler cennette öğle vakti istirahatine çekilecekler, cehennemlikler de cehenneme gitmiş olacaklar.

Mümin 16

O gün onlar ortaya çıkarlar. Allah’a hiçbir şey gizli kalmaz. “Bugün mülk kimindir?” — “Bir, kahredici Allah’ındır.”

Diyanet Vakfı
O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allaha gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allahındır.

Kurtubi Tefsiri
O gün onlar oraya çıkarlar. Onların hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz. “Bugün mülk kimindir? Tek ve kahhar olan Allah’ındır.”

“O gün onlar ortaya çıkarlar.” Buradaki

“o gün” bir önceki

“gün”den bedeldir. Buradaki

“onlar”ın mübteda olarak ref konumunda

“ortaya çıkarlar” âyetinin da haberi olduğu söylenmiştir. Cümle ise izafet olarak cer mahallindedir. Bundan dolayı

“o gün” lâfzından tenvin hazfedilmiştir. Ancak bunun böyle olması Sîbeveyh’e göre zarfın: “Zaman” anlamında olması halinde sözkonusudur. Mesela: “Zeyd’in emir olduğu günü seninle karşılaştım” denilir. Eğer: “…diğinde” anlamında olursa câiz olmaz. Mesela: “Zeyd’in emir olduğu günde seninle karşılaşacağım” ifadesinde olduğu gibi.

“Ortaya çıkarlar” kabirlerinden çıkarlar ve hiçbir şey onları örtmez, anlamındadır. Çünkü o gün yeryüzü hiçbir tümseği ve hiçbir inişi, çıkışı olmayan dümdüz bir yer olacaktır. Daha önceden Ta-Ha Sûresi’nde (20/105. âyet ve devamının tefsirinde) geçtiği gibi.

“Onların hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz.” Denildiğine göre

“o gün onlar ortaya çıkarlar” anlamındaki âyette amil olan budur. Yani “ortaya çıkacakları günde” ne kendilerinden, ne amellerinden hiçbir şey O’na gizli kalmayacaktır.

“Bugün mülk kimindir?” Bu, bütün mahlukatın yok olacakları vakit ” söylenecektir). el-Hasen dedi ki: Soruyu soran yüce Allah olacaktır, cevabı da O verecektir. Çünkü O, bu soruyu kendisine cevab verecek hiçbir kimsenin olmayacağı bir zamanda soracak, şanı yüce, kendi kendisine cevab vererek:

“Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” diye buyuracaktır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta yapılmış en sahih açıklama Ebû Vail’in, İbn Mes’ûd’dan rivâyet ettiği şu sözüdür: İnsanlar üzerinde yüce Allah’a isyan edilmemiş, gümüş gibi bembeyaz bir yer üzerinde haşredileceklerdir. Bir münadiye emir verilmesi üzerine o da:

“Bugün mülk kimindir?” diye seslenecek, mü’minleriyle, kâfirleriyle bütün kullar:

“Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” diyeceklerdir. Mü’minler bu cevabı sevinç ve zevk duyarak verecekler, kâfirler ise kederle, boyun eğerek ve zilletle itaat arzederek söyleyecekler. Bu sözün insanların mahlukatın olmayacağı bir zamanda söylenecek olma ihtimali uzaktır. Çünkü bunun bir faydası olmaz. Bu söz İbn Mes’ûd’dan sahih olarak nakledilmiştir. Böyle bir şey kıyasla ya da te’vil ile söylenebilecek sözlerden de değildir.

Derim ki: Birinci görüş de oldukça kuvvetli görülmektedir. Çünkü maksat, iddiacıların, iddialarının mülkü kendilerine nisbet edenlerin bu nisbetlerinin ardının arkasının kesileceği bir zamanda, yüce Allah’ın tek başına, ortaksız olarak mutlak malik olduğunu ortaya koymaktır.

Çünkü o vakitte her hükümdar ve hükümdarlığı, her mütekebbir ve mülkü ortadan kalkmış olacak, onların nisbetleri, iddiaları da bitmiş, tükenmiş olacaktır. Buna şanı yüce Allah’ın yeri ve ruhları kabzedip, semayı da katlayıp, düreceği vakit: “Ben melikim, nerde yeryüzünün hükümdarları?” sözleri delil teşkil etmektedir. Nitekim daha önce bu Ebû Hüreyre ve İbn Ömer yoluyla gelen hadiste de (ez-Zumer, 39/67. ayetin tefsirinde) geçmişti. Sonra yüce Allah yeri solu ile katlayıp, dürecek, semavatı da sağı ile sonra da şöyle buyuracak: Ben melik olanım, nerde cebbar (zorba)lar? Nerde büyüklük taslayanlar? Buhârî, IV, 1812, V, 2389, VI, 2688; Müslim, IV, 2148; Ebû Davud, IV, 234; İbn Mace, I, 68, II, 1429; Dârimi, II, 418; Müsned, II, 374. Ayrıca ez-Zümer, 39/67. ayetin tefsirinde de geçen bu hadisin diğer bazı kaynakları için oraya da bakılabilir.

Yine ondan rivâyete göre yüce Allah’ın:

“Bugün mülk kimindir?” âyeti dünyada zamanın kesilmesi esnasında olacaktır, öldükten sonra diriliş ve kabirlerden kalkış da ondan sonra olacaktır.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Bugün mülk kimindir?” sözü bütün mahlukatın yok olacakları ve geriye sadece yaratıcının kalıp malik olsun, memlûk olsun kendi zatından başka hiçbir kimsenin kalmayacağı iki nefha arasında olacaktır. İşte o vakit:

“Bugün mülk kimindir?” diye soracak, kimse ona cevab veremeyecektir.

Çünkü bütün yaratıklar ölmüş olacaklardır. Kendisi cevab vererek:

“Tek ve Kahhar olan Allah’ındır.” Çünkü sadece o kalmış olacaktır, bütün yaratıkları kahretmiş (öldürmüş) olacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bir münadi seslenerek:

“Bugün mülk kimindir?” diye soracak, cennetlikler ona:

“Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevab vereceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.

Mümin 15

Dereceleri yükselten, Arş’ın sahibi. Kullarından dilediğine emrinden ruhu indirir — buluşma gününü uyarsın diye.

Diyanet Vakfı
Dereceleri yükselten, Arşın sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından dilediğine iradesiyle ilgili vahyi indirir.

Kurtubi Tefsiri
O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Kavuşma günü ile korkutmak için kendi emrinden ruhu kullarından dilediği kimseye gönderir.

“O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir.”

“Arş’ın sahibidir” anlamındaki âyet hazfedilmiş bir mübtedaya göre (haber)dir. el-Ahfeş dedi ki: Medh olmak üzere nasbedilmesi de mümkündür.

“Dereceleri yükseltendir.” Yani sıfatları çok yüce olandır, demektir. İbn Abbâs, el-Kelbî ve Said b. Cübeyr ise: Yedi semayı yükseltendir, diye açıklamışlardır. Yahya b. Sellam da şöyle demiştir: Bu O’nun gerçek dostlarının cennetteki derecelerinin yüksekliğini ifade etmektedir. Bu anlama göre:

“Yükselten” âyeti. “Yükseltici” anlamında olup, vezninde ve kalıbının anlamında kullanılmıştır.

Birinci açıklamaya göre bu yüce Allah’ın zat sıfatlarındandır. Kendisinden daha üstün ve yüce hiçbir kimse olmayan demek olur. Her türlü övgü ve sena mertebelerine layık olandır. Övgülerin mertebeleri (dereceleri) ise sınıfları ve yollarıdır. O’ndan başka hiçbir kimse bunlara layık değildir. Bu açıklamayı el-Halimî yapmıştır. Biz bunu “el-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Allah’a hamdolsun.

“Arşın sahibidir.” Arş’ın yaratıcısı ve mutlak malikidir, yoksa ona muhtaç olduğundan dolayı onu yaratmamıştır.

Bir açıklamaya göre bu, Arapların: “Filanın Arş’ı yok oldu” yani mülkü ve gücü zail oldu, tabirleri ile alakalıdır. Şanı yüce Allah “Arş’ın sahibidir” demek, onun mülkünün ve egemenliğinin sabit olması demektir. Biz bunu “el-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde açıkladık.

“…Ruhu” yani vahiy ve nübüvveti

“kullarından dilediği kimseye gönderir.” Yüce Allah’ın buna

“ruh” ismini vermesi insanların bununla hayat bulmalarından dolayıdır. Yani bedenler ruhlarla hayat buldukları gibi, ölüm demek olan küfürden de onunla (vahiy ve nübüvvetle) hayat bulurlar.

İbn Zeyd dedi ki: Ruh, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik.” (eş-Şura, 42/50). Ruhun Cebrâîl olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah buyurdu ki:

“Onu ruhu’l-emin indirdi. Uyarıcılardan olasın diye, kalbin üzere.” (eş-Şuara, 26/193);

“De ki: Onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrâîl)… Rabbinden hak olarak indirmiştir ” (en-Nahl, 16/102)

“Kendi emrinden” kendi söz ve âyetinden demektir, kazasından diye de açıklanmıştır. Buradaki: “…den” lâfzının “be” anlamında yani “kendi emriyle” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Kullarından dilediği kimseler” ise peygamberlerdir. O peygamber olmalarını diler (ve onlara peygamberlik verir). Onların bu durumları hususunda hiçbir kimsenin herhangi bir müdahalesi ve isteği sözkonusu değildir.

“Kavuşma günü ile korkutmak için.” Yani peygamber öldükten sonra diriliş günü ile uyarıp korkutmak için gönderilir. Buna göre

“korkutmak için” âyeti rasûle racidir (yani korkutmayı o yapar). Bunun

“kavuşma günü” ile insanlara rasûlleri göndermek suretiyle Allah’ın uyarıp korkutması için anlamında olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs, el-Hasen ve İbn es-Semeyka

“Korkutman için” diye Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e hitab olarak “te” ile okumuşlardır.

“Kavuşma günü” ile ilgili olarak İbn Abbâs ve Katade şu açıklamayı yapmışlardır: Semadakiler ile yeryüzündekilerin kavuşacakları gündür. Yine Katade, Ebû’l-Aliye ve Mukâtil de şöyle demişlerdir: O gün mahlukat ile yaratıcı birbiriyle karşılaşacaklardır. Bir başka açıklamaya göre ibadet edenler ile ibadet olunanlar, bir diğerine göre zâlimlerle mazlumlar karşılaşacaklardır. Her insan amelinin karşılığı ile karşılaşacaktır, şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: Öncekiler de, sonrakiler de aynı düzlükte birbirine kavuşacaklardır. Bu anlamdaki açıklama da İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. Bütün bunlar mana itibariyle doğru açıklamalardır.

Mümin 14

O halde Allah’a yalnızca O’na dini arındırarak dua edin — kâfirler hoşlanmasa da.

Diyanet Vakfı
Haydi, kafirlerin hoşuna gitmese de Allaha, Allah için dindar ve ihlaslı olarak dua edin!

Kurtubi Tefsiri
Öyle ise kâfirler hoş görmese de dini yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na dua edin.

“Öyle ise kâfirler” Allah’a ibadeti

“hoş görmese de dini” ibadeti, bir görüşe göre de itaati

“yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na dua” yani ibadet

“edin.” Sizler O’ndan başkasına ibadet etmeyin.

Mümin 13

O, size ayetlerini gösterendir ve gökten sizin için rızık indirendir. Ancak gönülden yönelen ibret alır.

Diyanet Vakfı
Size ayetlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren Odur. Allaha yönelenden başkası ibret almaz.

Kurtubi Tefsiri
O, âyetlerini size gösteren ve gökten size bir rızık indirendir. Buna rağmen ancak dönenler öğüt alır.

“O, âyetlerini” tevhid ve kudretinin delillerini

“size gösteren ve gökten size bir rızık indirendir.”

Yüce Allah bu âyetinde âyetleri açıkça göstermeyi ve rızkı indirmeyi bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Çünkü âyetlerle din ayakta durur, rızık ile de beden ayakta durur. Burada sözü edilen âyetler gökler, yerler, onlarda bulunanlar, ikisi arasında bulunan güneş, ay, yıldızlar, rüzgarlar, bulutlar, buharlar, nehirler, pınarlar, dağlar, ağaçlar ve helâk olmuş toplumların bıraktıkları izlerdir.

“Buna rağmen” bu âyetlerden

“ancak” yüce Allah’a itaate

“dönenler öğüt alır” ve Allah’ı tevhid eder.

Mümin 12

“Bu, çünkü Allah’a yalnızca O çağrıldığında inkâr ettiniz. O’na ortak koşulduğunda inandınız. Hüküm, yüce ve büyük olan Allah’ındır.”

Diyanet Vakfı
(Onlara denir ki:) İşte bunun sebebi şudur: Tek Allaha ibadete çağrıldığı zaman inkar edersiniz. Ona ortak koşulunca (bunu) tasdik edersiniz. Artık hüküm, yücelerin yücesi Allahındır.

Kurtubi Tefsiri
Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allah’a dua edildiği vakit inkâr ediyordunuz. Eğer O’na ortak koşulsa, îman ederdiniz. İşte hüküm çok yüce ve büyük olan Allah’ındır.

“Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allah’a dua edildiği vakit inkâr ediyordunuz” âyetindeki ” Bunun (bu halinizin)” lâfzı ref konumundadır. Yani durum sizin bu haliniz gibidir. Veya içinde bulunduğunuz bu azâb küfrünüz sebebiyledir. İfadede takdiri birtakım sözler de vardır: Onlara geri dönüşün yolu yoktur, diye cevab verilecektir. Çünkü siz

“bir olarak Allah’a dua edildiği vakit” yani Allah tevhid edildiğinde

“inkâr ediyordunuz” ulûhiyetin yalnızca O’na ait olduğunu kabul etmiyordunuz. Herhangi bir müşrik de O’na bir şeyi ortak koştu mu onu doğruluyor ve onun söylediğine inanıyordunuz.

es-Sa’lebî dedi ki: Bir ilim adamını şöyle derken dinledim: Eğer siz faraza dünyaya geri döndürülecek olsaydınız bile bu döndürülmeden sonra

“Ona ortak koşulsa îman ederdiniz” yani o müşrik kimseyi tasdik ederdiniz. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın:

“Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler” (el-En’am, 6/28) âyetidir. “İşte hüküm” eşinin yahut çocuğunun olmasından münezzeh olan “çok yüce ve çok büyük olan Allah’ındır.”

Mümin 11

Derler ki: “Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Günahlarımızı itiraf ettik. Acaba çıkış için bir yol var mı?”

Diyanet Vakfı
Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler.

Kurtubi Tefsiri
Derler ki: “Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Artık çıkış için bir yol var mı?”

“Derler ki: Rabbimiz bizi iki kere öldürdün” âyetine gelince, te’vil âlimleri söyleyecekleri sözler olan

“bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin” âyetinin anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Katade ve ed-Dahhak dedi ki: Bunlar önce babalarının sulblerinde ölü idiler. Sonra Allah onları diriltti, sonra dünyada kaçınılmaz olan ölüm ile onları öldürdü. Sonra da ba’s ve kıyâmet için onları diriltti. İşte iki hayat ve iki ölüm bunlardır. Yüce Allah’ın:

“Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz daha önce ölüler idiniz de sizi O diriltti. Sonra sizi yine öldürecek, sonra tekrar sizi O diriltecek” (el-Bakara, 2/28) âyeti da bunu ifade etmektedir.

es-Süddî de şöyle demektedir: Onlar dünya hayatında öldürüldüler. Sonra sorgulanmak üzere kabirde onları diriltti. Sonra tekrar öldürüldüler, sonra da ahirette tekrar diriltildiler.

es-Süddî’nin bu kanaate varmasının sebebi “meyyit: Ölü” lâfzının örfen nutfe hakkında kullanılmayışıdır. İlim adamları buradan kabir sualinin sabit olduğunun delilini çıkarmışlardır. Çünkü sevab ve ceza beden hakkında sözkonusu olmayıp sadece ruh hakkında sözkonusu olsaydı, diriltmenin ve öldürmenin bir anlamı olmazdı. Ahiret ile ilgili ahkamı sadece ruhlara münhasır kabul eden kimselere göre ruh ne ölür, ne değişikliğe uğrar, ne de bozulur ve ruh bizatihi ruh olduğu için hayattadır. Ölüm ona hiçbir şekilde ulaşmaz, baygınlık ve yok olmak onun için sözkonusu olmaz.

İbn Zeyd de yüce Allah’ın:

“Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün…” âyeti hakkında şöyle demektedir: Onları önce Âdem’in sırtında yarattı, sonra onları çıkartıp onlara hayat verdi ve onlardan söz aldı. Sonra onları öldürdü, sonra tekrar dünyada onları diriltti, sonra tekrar onları öldürdü. Bu açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/28. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte günahlarımızı itiraf ettik.” Ancak itirafın kendilerine fayda sağlamayacağı bir zamanda itirafta bulunacaklar, pişmanlığın fayda vermeyeceği bir zamanda pişmanlık duyacaklardır.

“Artık çıkış için bir yol var mı?” Yani sana itaat ile amel edelim diye dünyaya geri döndürülecek miyiz? Şu âyetler da buna benzemektedir:

“Acaba geri dönüşün bir yolu var mı?” (eş-Şura, 42/44)…

“Artık bizi geri döndür, salih amel işleyelim.” (es-Secde, 32/12);

“Keşke biz geri döndürülseydik…” (el-En’am, 6/27)

Mümin 10

İnkâr edenlere seslenilir: “Allah’ın nefreti, sizin kendi kendinize olan nefretinizden daha büyüktür — çünkü imana çağrıldınız da inkâr ettiniz.”

Diyanet Vakfı
İnkar edenlere şöyle seslenilir: Allahın gazabı, sizin kendinize olan kızgınlıktan elbette daha ağırdır. Zira siz imana davet ediliyor, fakat inkar ediyordunuz.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz kâfirlere şöyle seslenilir: “Allah’ın buğzu sizin kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür. Çünkü siz îmana çağırılıyordunuz da, küfürde direniyordunuz.”

“Şüphesiz kâfirlere şöyle seslenilir: Allah’ın buğzu sizin kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür” âyeti ile ilgili olarak el-Ahfeş şöyle demektedir: ” Buğz” lâfzındaki bu “lâm” ibtidâ (başlangıç) lamı olup,

“seslenilir”den sonra gelmiştir. Çünkü bu: Onlara… denilir anlamındadır. Çünkü seslenmek (nida) da bir sözdür.

Başkası da şöyle demiştir: Anlam şu şekildedir: Onlara denilecek ki: Dünyada iken size

“Allah’ın buğzu îmana çağırılıp da küfürde direndiğinizden ötürü” kıyâmet gününde sizin birbirinize buğzunuzdan

“daha büyüktür.” Çünkü onlar kıyâmet gününde birbirlerine düşmanlık edeceklerdir. Biri diğerine buğzedecek, öfkeleneceklerdir. O vakit kulak verecekler, zilletle boyun eğecekler ve cehennemden çıkartılmayı isteyeceklerdir.

el-Kelbî dedi ki: Cehennem ehlinden herbir kişi kendi nefsine: Ey nefs! Sana ne kadar çok buğzediyorum! diyecek. Melekler de onlara -onlar cehennem ateşinde oldukları halde- şöyle diyeceklerdir: Allah’ın siz dünyada iken size rasûller gönderip îman etmediğiniz için size olan buğzu, bugün sizin kendinize buğzetmenizden daha ileri derecededir.

el-Hasen dedi ki: Kendilerine kitabları verilecek, işledikleri günahlarına bakacakları vakit kendi kendilerine buğzedecek, öfke duyacaklar. Bu sefer onlara

“Allah”ın dünyada iken size

“buğzu…” îmana çağırılıp da küfürde ditür.”

Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid de yapmıştır.

Katade de şöyle demiştir: Yani

“îmana çağırılıp” da küfürde direndiğiniz zaman

“Allah’ın” size

“buğzu sizin” ateşi gözle gördüğünüz bu vakitteki

“kendinize olan buğzunuzdan daha büyüktür.”

Şayet onların kendilerine buğzetmeleri nasıl uygun olabilir? diye sorulacak olursa, bu husus iki türlü açıklanabilir:

1- Onlar günahları sebebiyle kendi nefislerini buğzedilecek bir konuma getirdiler.

2- Onlar artık hevanın etkisinin üzerlerinden kalktığı bir duruma gelip masiyetlerde kendilerini bıraktıranın nefisleri olduğunu bilecekler ve nefislerine buğzedeceklerdir.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî dedi ki: Cehennem ehli cehennemliklerden ümitlerini kesip de Malik onlara: -ileride geleceği üzere- kendilerine:

“Sizler muhakkak böyle kalacaklarsınız” (ez-Zuhruf, 43/77) diye söyleyeceğinde, bu sefer birbirlerine şöyle diyeceklerdir: Ey adamlar, başınıza işte gördüğünüz şu azâb ve belalar gelmiş bulunuyor. Haydi sabredelim, belki itaat ehli Allah’a itaat üzere sabrettiklerinde sabrın faydasını gördükleri gibi biz de sabrın faydasını görebiliriz. Nihayet sabretmek üzere görüş-birliğine varacaklar ve sabredecekler. Sabırları uzunca sürüp gidecek. Sonra artık sabredemez olacaklar ve bu sefer:

“Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir. Sığınacak hiçbir yer yoktur” (İbrahim, 24/21) diyeceklerdir. Bunun üzerine İblis şöyle diyecektir:

“Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu… Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” (İbrahim, 14/22) Yani benim size hiçbir faydam olmayacaktır…

“Esasen ben daha önce beni (Allah’a) ortak tutmanızı da kesinlikle kabul etmemiştim.” (İbrahim, 14/22) Onlar İblisin bu sözlerini işitecekleri vakit kendilerine buğzedecekler. (Muhammed b. Ka’b devamla) dedi ki: Onlara şöyle seslenilecek: “Allah’ın buğzu sizin kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür. Çünkü siz îmana çağırılıyordunuz da küfürde direniyordunuz… Artık çıkış için bir yol var mı?” Bu sefer onlara şöyle cevab verilecek: “Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allah’a dua edildiği vakit inkâr ediyordunuz. Eğer O’na ortak koşulsa îman ederdiniz. İşte hüküm çok yüce ve büyük olan Allah’ındır.” Bunu İbnu’l-Mübarek zikretmiştir.

Mümin 9

“Ve onları kötülüklerden koru. O gün kötülüklerden koruduğun kimseye elbette rahmet etmişsindir. İşte bu büyük başarıdır.”

Diyanet Vakfı
Bir de onları, her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.

Kurtubi Tefsiri
“Bir de onları kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan, o günde o kimseye rahmet etmiş olursun. Bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

“Bir de onları kötülüklerden koru!” Katade dedi ki: Yani onları kötü görecekleri, hoşlarına gitmeyecek şeylerden koru. İfadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Onları kötülüklerin azabından koru.

“Onları koru” lâfzı; “Allah onu korudu, korur, korumak” fiilinden emirdir. Onu hıfzetti, himaye etti, anlamındadır.

“Sen kimi kötülüklerden korursan, o günde o kimseye” cennete girmesi suretiyle

“rahmet etmiş olursun. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

En büyük kurtuluş budur.

Mümin 8

“Rabbimiz! Onları Adn cennetlerine, kendilerine vaad ettiğin kimseleri ve onların salih olan babalarını, eşlerini ve soylarından gelenleri de sok. Şüphesiz sen aziz ve hakîmsin.”

Diyanet Vakfı
Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hakim olan sensin!

Kurtubi Tefsiri
“Ve ey Rabbimiz, onları da, babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir. Çünkü Sen emrinde galib, hikmeti sonsuz olansın.

“Ve ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir.” Rivâyet olunduğuna göre Ömer b. el-Hattâb, Kab el-Ahbar’a: Adn cennetleri nedir? diye sormuş, o da şöyle demiş: Bunlar cennette altından köşklerdir. Bunlara peygamberler, sıddîklar, şehidler ve âdil devlet yöneticileri girecektir.

“Kendilerine… vaadettiğin” âyetindeki: lâfzı “cennetler”e sıfat olmak üzere nasb mahallindedir.

“Salih olanlar” lâfzındaki …anlar” ise “…lan girdir” âyetindeki “he” ve “mim”(…ları) zamirine atf ile nasb mahallindedir.

“Salih olanlar” ise îman ile salih olanlar anlamındadır. er-Rad Sûresi’nde bu âyetin bir benzeri (13/23. âyet) geçmiş bulunmaktadır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Kişi cennete girer. Rabbim babam, dedem, annem nerede? Oğlum, oğlumun oğlu nerede? Eşlerim nerede? der. Onlar senin amelin gibi amelde bulunmadılar, denilir. Bu sefer: Rabbim ben hem kendim için, hem onlar için amel ediyordum, der. Bu sefer: Onları cennete girdirin, denilir. Daha sonra:

“Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar… babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir” âyetini okudu.

Yüce Allah’ın:

“Îman edenlerin soyları da îman ile kendilerine uyanları Biz evlatlarına da kendilerine katarız…” (et-Tur, 52/21) âyeti da bu âyet-i kerimeye (anlam itibariyle) yakındır.

Mümin 7

Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde olanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na inanırlar ve iman edenler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve bilgiyle kuşatmışsın. Tevbe edenleri ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru.”

Diyanet Vakfı
Arşı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, Ona iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).

Kurtubi Tefsiri
Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar Rabblerini hamd ile teşbih ederler, O’na îman ederler. Mü’minlere de mağfiret dilerler. “Rabbimiz, rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin yolunu izleyenlere, mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru!

“Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar Rabblerini hamd ile teşbih ederler, O’na îman ederler, mü’minlere de mağfiret dilerler.” Rivâyet olunduğuna göre Arş’ın taşıyıcılarının ayakları yerin en aşağısında, başları ise Arş’ı delmiş durumdadır. Onlar huşu’ içinde olup gözlerini kıpırdatmazlar. Meleklerin en şereflileri ve faziletlileridirler. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır: “Şanı yüce ve mübarek olan Allah, bütün meleklere Arş’ın taşıyıcılarına gidip gelip selam vermelerini emretmiştir. Bunu sair meleklere göre onlara bir üstünlük olarak vermiştir. ” Hadis olarak tesbit edemedik. Denildiğine göre yüce Allah Arş’ı yeşil bir mücevherden yaratmıştır. Onun ayaklarından ikisi arasında hızlıca uçan kuşun uçuşu ile seksenbin yıllık bir mesafe vardır.

Yine denildiğine göre Arşın etrafında yetmişbin saf melek vardır. Bunlar tehlil ve tekbir getirerek etrafında tavaf ederler. Onların arkasında da yetmişbin saf ayakta dururlar, ellerini omuzlarına koymuşlar, seslerini tehlil ve tekbir ile yükseltmişlerdir. Onların arkasında yüzbin saf sağ ellerini, sol ellerine koymuşlar ve onların herbiri mutlaka diğerinden ayrı bir teşbih ile teşbih edip dururlar.

İbn Abbâs “Arşı” “ayn” harfini ötreli olarak “el-urş” diye okumuştur. Bütün bunları ez-Zemahşerî merhum zikretmiş bulunmaktadır.

Denildi ki: Kâfirlerden sözedildikten sonra Arş’tan sözedilmesi -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- anlamın şöyle oluşundan dolayıdır:

“Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar” kâfirlerin söylediklerinden yüce Allah’ı tenzih ederler.

“Ve mü’minlere de mağfiret dilerler.” Yani Allah’tan onlar için günahlarının bağışlanmasını isterler. Tefsir âlimlerinin açıklamalarına göre Arş, şerir (taht) ile aynı şeydir. O yüce Allah tarafından yaratılmış mücessem bir cisimdir. Meleklere onu taşımalarını emretmiş, onu tazim etmek, etrafında dolaşmakla kendisine ibadet etmelerini dilemiştir. Nitekim yeryüzünde bir Beyt (kabe) yaratıp Âdemoğullarına etrafını tavaf etmelerini emredip namazda da ona dönmelerini istediği gibi.

İbn Tahman, Mûsa b. Ukbe’den rivâyet ediyor. O Muhammed b. el-Münkedir’den, o Cabir b. Abdillah el-Ensarî’den dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bana Arş’ın taşıyıcılarından olup Allah’ın meleklerinden bir melek hakkında (sizlere) sözetmem için izin verildi. Onun kulağının yumuşağı ile omuzu arasındaki mesafe yediyüz yıldır.” Bunu el-Beyhakî zikretmiş olup Abdullah b. Muhammed el-Askalani, el-Azame, III, 94cS; Deylemi, Firdevs, I, 401. daha önceden Bakara Sûresi’nde (2/255. âyet olan) Ayete’l-kürsî’de, Arş’ın büyüklüğü ve onun yaratılmışların en büyüğü olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Sevr b. Yezid, Halid b. Ma’dan’dan, o Ka’b el-Ahbar’dan rivâyetine göre Kâb şöyle demiştir: Yüce Allah Arş’ı yaratınca: Allah benden daha büyük bir yaratık yaratmayacaktır, dedi ve sarsıldı, yüce Allah onun etrafına bir yılan doladı. O yılanın yetmişbin kanadı vardır. Herbir kanatta yetmişbin tüy vardır. Herbir tüyde yetmişbin yüz vardır. Herbir yüzde yetmişbin ağız vardır. Herbir ağızda da yetmişbin dil vardır. Onun dillerinden her gün yağmur damlaları sayısınca, ağaç yaprakları sayısınca, çakıl ve toprak taneleri sayısınca, dünya günleri sayısınca ve bütün melekler sayısınca teşbihler dökülmektedir. Bu yılan Arş’ın etrafına dolandı, Arş bu yılanın yarısına kadar ulaşıyor ve bu yılan onun etrafını sarmış bulunuyor Bu ve benzeri haberlerin İsrailiyattan olduğu açıkça ortadadır.

Mücahid dedi ki: Yedinci sema ile Arş arasında yetmişbin hicab vardır. Bir hicab nûr ve bir hicab karanlık, bir hicab nûr ve bir hicab karanlıktır.

Derler ki:

“Rabbimiz rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır.” Rahmetin ve ilmin herşeyi kapsamıştır. Fiil, rahmet ve ilim üzerinde amel etmeyince bunlar temyiz olarak nasbedilmişlerdir.

“Tevbe edenlere” şirk ve masiyetlerden dönenlere

“ve senin yolunu” İslâm dinini

“izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru.” Bu azâbı onlardan çevir ki, onlara ulaşmasın.

İbrahim en-Nehaî dedi ki: Abdullah (b. Mesud)’ın arkadaşları şöyle diyorlardı: Melekler İbnu’l-Kevva (şeytan)dan hayırlıdırlar. Çünkü onlar yeryüzünde bulunanlar için mağfiret dilerler. İbnu’l-Kevvâ ise onların aleyhine kâfirlik ile şahitlik eder. İbrahim dedi ki: Yine diyorlardı ki: Kıble ehlinden olan hiçbir kimseden mağfiret dilemeyi esirgemezler.

Mutarrif b. Abdillah dedi ki: Biz Allah’ın kulları arasında Allah’ın kullarının iyiliğini en çok isteyenlerin melekler olduğunu gördük. Allah’ın kulları arasında da Allah’ın kullarını en çok aldatan kimsenin şeytan olduğunu görüyoruz; deyip bu âyet-i kerimeyi okumuştur.

Yahya b. Muaz er-Razî de arkadaşlarına bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir: Bu âyeti iyi kavrayınız, çünkü dünyada bu âyetten daha çok ümit verici bir kalkan yoktur. Şüphesiz tek bir melek yüce Allah’tan bütün mü’minlere mağfiret buyurmasını dileyecek olursa, onlara mağfiret eder. Hele bütün melekler ve Arş’ı taşıyanlar mü’minlere mağfiret diliyorlarsa durum ne olur!

Halef b. Hişam el-Bezzâr el-Karî’ dedi ki: Ben Süleym b. Îsa’ya Kur’ân okuyordum. Yüce Allah’ın: “Mü’minlere de mağfiret dilerler” âyetine ulaşınca ağladı ve sonra da: Ey Halef dedi. Mü’min Allah katında ne kadar da değerlidir. O döşeğinde uyurken melekler onun için mağfiret diliyorlar.

Mümin 6

Rabbinin kelimesi, inkâr edenler hakkında böylece gerçekleşti — şüphesiz onlar ateş halkıdır.

Diyanet Vakfı
İnkar edenlerin cehennem ehli olduklarına dair Rabbinin sözü böylece gerçekleşti.

Kurtubi Tefsiri
Böylece kâfirler hakkında Rabbinin azâb sözü: “Elbette onlar cehennemliklerdir” diye hak olmuştur.

“Böylece kâfirler hakkında Rabbinin azâb sözü: Elbette onlar cehennemliklerdir, diye hak olmuştur” âyetindeki: ” Hak olmuştur” vacib olmuştur, gerekli olmuştur, demektir. Bu da “haktan” alınmıştır. Çünkü hak gerekli olan bir şeydir.

“Rabbinin… sözü” anlamındaki âyet, genel olarak tekil okunmuştur.

Nafî’ ve İbn Amir ise: “Sözleri” diye çoğul olarak okumuşlardır.

“Elbette onlar” âyeti hakkında el-Ahfeş şöyle demiştir: Bu, çünkü onlar ve onların böyle olmaları sebebiyle… anlamındadır. ez-Zeccâc dedi ki:.”Muhakkak onlar” diye hemzenin esreli okunuşu da caizdir.

“Cehennemliklerdir” âyeti, cehennemde azâb göreceklerdir, anlamındadır. Burada ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yeni bir cümle olarak şöyle . buyurulmaktadır:

Mümin 5

Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen topluluklar yalanladılar. Her ümmet, elçisini yakalamak istedi. Hakkı çürütmek için batılla tartıştılar. Ben de onları yakaladım. Cezam nasılmış?

Diyanet Vakfı
Onlardan önce Nuh kavmi ve bunlardan sonraki topluluklar da (peygamberlerini) engellemeye, her ümmet kendi peygamberini yakalamaya azmetmişti. Batılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben onları kıskıvrak yakaladım. İşte, cezalandırmamın nasıl olduğunu gör!

Kurtubi Tefsiri
Onlardan önce Nûh’un kavmi, onlardan sonra da güruhlar yalanladılar. Her ümmet peygamberlerini alıp yakalamak istedi ve bâtılı, hakkı onunla çürütmek kastıyla ileri sürüp mücadele ettiler. Sonunda Ben de onları yakaladım. Nasılmış Benim azabım?

“Onlardan önce Nûh’un kavmi onlardan sonra da güruhlar yalanladılar.”

“ Yalanladılar” fiilinin müenneslik “te”si ile gelmesi (fail olan) çoğulun müennesliği dolayısı iledir. Nûh kavmi ile Âd ve Semud ile onlardan sonrakiler ve benzerleri, peygamberleri yalanlamak suretiyle peygamberlerine karşı gruplar oluşturan diğer ümmetler de peygamberlerini yalanladılar.

“Her ümmet peygamberlerini alıp yakalamak” onu hapse atmak ve ona işkence etmek

“istedi.” Katade ve es-Süddî de onu öldürmek istedi diye açıkladılar.

“Alıp yakalamak” helâk etmek, öldürmek anlamında da kullanılabilir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Sonra onları yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış?” (el-Hac, 22/44)

Araplar esire de “yakalanmış kimse” anlamında: derler. Çünkü esir öldürülmek üzere alınır. Kutrub da şairin şu beyitini zikretmektedir:

“Beni alıp yakalarsanız öldürürsünüz,

Nice alıp yakalayan var ki; benim ebedi kalmamı arzular.”

Bu kavimlerin peygamberlerini alıp yakalamaları zamanı hususunda da iki görüş vardır. Birincisine göre onlar kendilerini tevhide davet ettiği vakit alıp yakalamak istemişler. İkincisi ise azâbın başlarına indiği vakit alıp yakalamak istemişlerdir.

“Ve batılı, hakkı onunla çürütmek” izale etmek ve yok etmek

“kastıyla ileri sürüp mücadele ettiler.”

Buradaki:

“Çürütmek kastıyla” anlamı verilen fiil ile aynı kökten olmak üzere kullanılan: “Kaygan yer” demektir. Batıl da: “Kayıp, gidendir.” Çünkü batılın kendisi kayar ve yerinden zail olur, yerinde karar kılamaz.

Yahya b. Sellam dedi ki: Îmanı çürütmek maksadı ile peygamberlere karşı şirk ile mücadele verdiler.

“Sonunda Ben de onları” azâb ile

“yakaladım. Nasılmış Benim azabım!”

Yani yalanlayan ümmetlerin akıbeti nasılmış? Onlar Benim azabımın hak olduğunu görmediler mi, demektir.

Mümin 4

Allah’ın ayetleri hakkında yalnızca inkâr edenler tartışır. O halde onların şehirlerde dolaşması seni aldatmasın.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler müstesna, hiç kimse Allahın ayetleri hakkında tartışmaz. Onların şehirlerde (rahatlıkla) gezip dolaşması seni aldatmasın.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın âyetlerinde ancak kâfirler (inatla) tartışır. O halde onların şehirlerde dönüp, dolaşması seni aldatmasın.

“Allah’ın âyetlerinde ancak kâfirler tartışır.” Allah, Allah’ın âyetleri hakkında mücadele edip tartışanların kâfirliklerini tescil etmektedir. Maksat Allah’ın âyetlerine dil uzatmaktan ötürü batılı ileri sürerek tartışmak ve hakkı çürütmek, yüce Allah’ın nurunu söndürmek kastı ile mücadeleye girişmektir. Buna yüce Allah’ın:

“Ve bâtılı hakkı onunla çürütmek kastıyla ileri sürüp mücadele ettiler” (el-Mu’min, 40/5) âyeti delil teşkil etmektedir.

Kapalı kalmış bir hususu açıklamak, içinden çıkılamayan bir noktayı çözmek, âyetlerin anlamlarını ortaya çıkarmak sapık kimselerin sapıklıklarını reddetmek için bu âyetler ile ilgili tartışma ve mücadeleye gelince, bu Allah yolunda yapılan cihadın en büyüğüdür. Bu anlamdaki açıklamalar yeteri kadarıyla daha önceden yüce Allah’ın:

“Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücadele edeni görmedin mi?” (el-Bakara, 2/258) âyeti açıklanınca geçmiş bulunmaktadır.

“O halde onların şehirlerde dönüp dolaşması” çeşitli şekillerde tasarruflarda bulunması

“seni aldatmasın.” Çünkü Ben onlara mühlet versem bile onları cezalandırmayı ihmal etmem, onları cezalandırırım.

“Seni aldatmasın” lâfzı: (……..) diye de okunmuştur.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bu âyeti ile (Kureyşlilerin) Mekke’den Şam’a ve Yemen’e ticaretlerini kastetmektedir.

“Seni aldatmasın” âyeti, içinde bulundukları iyi durum ve rızık genişliği seni aldatmasın, çünkü o dünyadaki az bir faydalanmadır, diye de açıklanmıştır.

ez-Zeccâc dedi ki: Kâfir olmalarından sonra esenlikte olmaları

“seni aldatmasın.” Çünkü sonunda onlar helâk olacaklardır.

Ebû’l-Aliye dedi ki: İki âyet-i kerîme vardır ki, Kur’ân-ı Kerîm hakkında mücadele edenlere karşı pekçok ağır ve çetin ifadeler taşımaktadır. Birisi yüce Allah’ın:

“Allah’ın âyetlerinde ancak kâfirler tartışır” âyeti, diğeri ise;

“Muhakkak ki kitab hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette (haktan) uzak bir ayrılık içindedirler” (el-Bakara, 2/176) âyetidir.

Mümin 3

Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan, lütuf sahibi. Ondan başka ilâh yoktur. Dönüş O’nadır.

Diyanet Vakfı
2, 3. Bu Kitap mutlak galip, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah tarafından indirilmiştir. Ondan başka hiçbir ilah yoktur, dönüş ancak Onadır.

Kurtubi Tefsiri
O günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azâbı çetin ve nimeti pek bol olandır. Ondan başka ilâh yoktur. Dönüş yalnız O’nadır.

“O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azâbı çetin… olandır.” el-Ferrâ” dedi ki: Yüce Allah bunları nekre oldukları halde marifeye sıfatmış gibi zikretmiştir.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Bunlar bedel olarak cer ile gelmişlerdir, en-Nehhâs dedi ki: Bu husustaki açıklamaların tahkiki ve özeti şudur:

“Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden” anlamındaki âyetler daha önce geçmiş lâfızlara ait olmak suretiyle iki marife olabilirler. O takdirde iki sıfat olurlar. Ayrıca bunların müstakbel (gelecek zaman) için ve hal için olmaları da mümkündür. O vakit bunlar nekre (belirtisiz) olurlar. Fakat buna göre sıfat olmaları mümkün olmaz. Ancak mecrur olmaları bedel olmalarına göredir. Hal olarak nasbedilmeleri de caizdir.

“Azâbı çetin” âyeti ise nekredir ve mecrur gelmesi bedel olmak üzeredir.

İbn Abbâs dedi ki: “La ilahe illallah” diyen kimse için “günahları bağışlayandır. “La ilahe illallah” diye kimselerden

“tevbeleri kabul eden”dir. “La ilahe ilallah demeyen kimseler için ise

“azâbı çetin olan”dır.

Sabit el-Bünanî de dedi ki: Mus’ab İbn ez-Zübeyr’in, bineklerin yanından geçmediği çadırının yakınında bulunuyordum.

“Hâ, Mîm. Kitabın indirilmesi hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır” âyetini okumaya başladım. Yanımdan bineği üzerinde bir adam geçti. Ben:

“o günahları bağışlayan” diye okuyunca, o: Ey günahları bağışlayan, günahımı bağışla de, dedi. Ben

“tevbeleri kabul eden” diye okuyunca, o: Ey tevbeleri kabul eden tevbemi kabul et de, dedi. Ben

“azâbı çetin” deyince, o: Ey azâbı çetin olan beni affet de, dedi. Ben:

“Nimeti pek bol olandır” diye okuyunca, o: Ey nimeti bol olan, bana bol bol hayırlar ver de, dedi. Onun yanına gitmek üzere kalktım, gözüm bir şey görmez oldu. Sağa ve sola baktıysam da hiçbir şey göremedim.

İşaret ehli şöyle demişlerdir:

“O” lutfuyla

“günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden” edeceğini vaadeden, adaleti gereği

“azâbı çetin” olandır.

“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş yalnız O’nadır.” Başkasına dönüş olmayacaktır.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre bir gün Şam ehlinden oldukça güçlü bir adamı araştırıp sordu. Ona: Bu adam şu içkiyi artık bırakmaz oldu, dediler. Bunun üzerine Ömer kâtibine şöyle dedi: Yaz, Ömer’den filana, selam sana. Ben kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’a hamdettiğimi sana bildiriyorum.

“Rahmân ve Rahîm Allah’ın ismi ile. Hâ, Mim. Kitabın indirilmesi hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır. O günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azâbı çetin ve nimeti pek bol olandır. O’ndan başka ilâh yoktur, dönüş yalnız O’nadır.” Sonra mektubu mühürleyip, elçisine dedi ki: Bu adamı ancak ayık bulacağın vakitte bu mektubu ona ver. Sonra yanında bulunanlara o şahıs için tevbe etmesi için dua etmelerini söyledi. Mektub bu şahısa ulaşınca, bu mektubu okuyup: Allah bana günahlarımı bağışlayacağını vaadediyor. Cezasından da sakındırıyor, demeye başladı. Bu sözleri tekrar edip durdu. Sonra ağladı, sonra da günahından en güzel bir şekilde el çekti ve güzel bir şekilde tevbe etti. Adamın bu durumu Ömer’e ulaşınca şöyle dedi: Sizden herhangi birinizin ayağının bir defa kaydığını görecek olursanız, işte böyle yapınız. Onu doğrultmaya çalışınız ve yüce Allah’a onun tevbesini kabul etmesi için dua ediniz. Onun aleyhine şeytanın yardımcıları olmayınız.

” Tevbe” lâfzının: “Tevbe etti, eder, tevbe etmek”in mastarı olması mümkündür. Aynı şekilde “tevbe”nin çoğulu olma ihtimali de vardır. “Sedir ağacı”nın çoğulunun:) şeklinde; “Azm”in çoğulunun şeklinde gelmesi gibi. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

“Bir an diner ve bir çok an yeniden eser.”

Bununla birlikte bunun “tevbe” anlamına gelmesi de mümkündür.

Ebû’l-Abbas dedi ki: Kalbimde daha ağır basan ihtimal bunun mastar olmasıdır. Yani yüce Allah bu fiili kabul eder demektir. Nitekim: “Dedi, demek” gibidir. Eğer bu çoğul ise, o takdirde tevbeleri kabul eder, anlamındadır.

“Ve nimeti pek bol olandır” anlamındaki âyet da hem bedel, hem de sıfat olabilir, çünkü marifedir.

‘in asıl anlamı nimet vermek ve lütufta bulunmaktır. Bu kökten olmak üzere: “Allah’ım bize nimet ihsan et, bize lutufta bulun” denilir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Ve nimeti pek bol olandır.” Yani bol nimetlerin sahibi olandır. Mücahid de: Zenginlik ve bolluk sahibi olan, diye açıklamıştır. Yüce Allah’ın:

“İçinizden bir bolluğa güç yetinmeyenler.” (en-Nisa, 4/25) âyetindeki: “Bolluk” lâfzı zenginlik ve genişlik anlamındadır.

Yine İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre;

“nimeti pek bol olan” âyetini “la ilahe illallah” demeyen kimselere muhtaç olmayan diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. İkrime de şöyle demiştir:

“Nimeti pek bol olan” lütuf sahibi olan demektir.

el-Cevherî dedi ki: lâfzı “ti” harfi üstün ile olursa minnet ve ihsan demektir. Bu kökten olmak üzere: “Ona lütuf ve ihsanda, minnette bulundu” denilir. Muhammed b. Ka’b da dedi ki:

“Nimeti pek bol olan” pekçok lütuflarda bulunan demektir.

el-Maverdî dedi ki: Burada minnette bulunmak ile lütufta bulunmak arasındaki farka gelince, minnette bulunmak günahı affetmektir. Lütufta bulunmak ise hak kazanılmayan şeyi ihsan etmektir.

“Tavl (pek bol nimet)” lâfzı “uzun”lukdan alınmadır. Sanki o ihsan ettiği nimetleriyle başkasına uzun gelmiş gibidir. Nimet ihsan ettiği süre uzadığından dolayı böyle denilmiştir, diye de açıklanmıştır.

“O’ndan başka ilâh yoktur, dönüş yalnız O’nadır.”

Mümin 2

Kitabın indirilişi, aziz ve alim olan Allah’tandır.

Diyanet Vakfı
2, 3. Bu Kitap mutlak galip, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah tarafından indirilmiştir. Ondan başka hiçbir ilah yoktur, dönüş ancak Onadır.

Kurtubi Tefsiri
Kitabın indirilmesi, hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır.

“Kitabın indirilmesi” mübteda,

“hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır” âyeti ise haberdir. Bununla birlikte

“indirilmesi” âyeti hazfedilmiş bir mübtedanın haberi de olabilir. Bu “kitabın indirilmesidir” demek olur.

“Hâ, Mîm”in mübteda

“indirilmesi” âyetinin haberi olması da mümkündür, anlam da şöyle olur: Kur’ân’ı Allah indirmiştir. O başka bir yerden aktarılmış olmadığı gibi, yalanlanması câiz olmayan sözlerdendir.

Mümin 1

Hâ Mîm.

Diyanet Vakfı
Ha. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Hâ, Mîm.

“Hâ, Mîm” anlamı hakkında farklı görüşler vardır. İkrime dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hâ, Mîm. Yüce Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Bunlar Rabbinin hazinelerinin anahtarlarıdır.” İkrime’den gelen bu rivâyet mürseldir. Hadis olarak tesbit edemedik.

İbn Abbâs dedi ki:

“Hâ, Mîm” Allah’ın İsm-i Azamidir. Yine ondan rivâyete göre

“Elif, Lam, Ra”,

“Hâ, Mîm” ile

“Nun” er-Rahmân isminin mukatta’ harfleridir. Yine ondan rivâyete göre

“Hâ, Mîm” yüce Allah’ın isimlerinden bir isim olup, onunla yemin etmiştir.

Katade: Hâ, Mîm. Kur’ân isimlerinden bir isimdir; Mücahid: Sûrelerin başlangıcıdır, demişlerdir. Atâ el-Horasanî de der ki: Ha, yüce Allah’ın Hamîd, Hannan, Halim ve Hakim isimlerinin başıdır. Mim ise yüce Allah’ın Melik, Mecid, Mennan, Mütekebbir ve Mûsavvir isimlerinin başıdır.

Buna şu rivâyet de delil teşkil etmektedir: Enes’ten rivâyete göre bedevi bir Arap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: “Hâ, Mîm” nedir? Biz dilimizde böyle bir şey bilmiyoruz, diye sormuş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demiştir: “Birtakım isimlerin başı ve bazı sûrelerin de başlangıcıdır. ” Hadis olarak tesbit edemedik.

ed-Dahhak ve el-Kisaî dedi ki: Bu olacak olan şeyler hükme bağlanmıştır, demektir. O bununla sanki “Hâ, Mîm”in hece harfi olduklarına işaret etmektedir. Çünkü bu harfler “ha” harfi ötreli, “mim” harfi de şeddeli okunduğu takdirde; şeklini alır ki; bu da “hükme bağlandı ve meydana geldi” demektir. Ka’b b. Malik dedi ki:

“Karşı karşıya gelip de aramızda savaş başlayınca,

Allah’ın hükme bağladığı bir işi kimse geri çeviremez.”

Yine ondan gelen rivâyete göre: “Allah’ın emri yakındır” anlamındadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Benim günüm yaklaştı, sevindi birtakım kimseler,

Gaflet içinde ve uykuda olan kimseler.”

“Humma” ismi de buradan gelmektedir. Çünkü bu ölüme yakın gelir. Bu Bedir gününde olduğu gibi, Allah’ın dostlarına yardım ve zaferi, düşmanlarından da intikam alması zamanı yakındır, demektir.

Bunların hece harfleri olduğu da söylenmiştir. el-Cermî dedi ki: İşte bundan dolayı harfleri sakin olarak okunur, hece harfleri durumundadır. Eğer bir sûre bu harflerden herhangi birisi ile adlandırılacak olursa, o vakit ona i’rab verilir. Bu bakımdan “Hâ, Mîm”i okudum, dediğin vakit (Hâ, Mîm) lâfzını nasb ile okursun. Şair de şöyle demiştir:

“Mızrak çekilmişken hatırlatıyor bana Hâ, Mîm’i

Gelmeden önce niye okumadı Hâ, Mîm’i”

Îsa b. Ömer es-Sakafî de “Hâ, Mîm”i “mim” harfini üstün olarak: “Hâ, Mîm’i okuyorum” anlamında, yahutta arka arkaya iki sakinin gelmesi dolayısıyla üstün okumuştur. İbn Ebi İshak ve Ebû’s-Semmal ise esreli okumuşlardır. İki sakinin arka arkaya gelmesi veya kasem anlamında da imale ile ve kesreli okumuştur. Ebû Cafer ise “ha”yı “mim”den kat’ ile okurken, diğerleri vasl ile okumuşlardır. “Ha, mim, ayn, sin, kâf’da da böyledir.

Ebû Amr, Ebû Bekr, Hamza, el-Kisaî, Halef ve İbn Zekvan ise “ha’yı imaleli okumuşlardır. Ebû Amr’dan ise ikisi arasında okuduğu rivâyet edilmiştir ki; bu da Nafî’, Ebû Cafer ve Şeybe’nin kıraatidir, diğerleri ise açık (işba’) fethalı okumuşlardır.

Zümer 75

Melekleri görürsün — arşın etrafını kuşatmış, Rablerini hamd ile tesbih ederler. Aralarında hak ile hükmolunur. Ve denir ki: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.”

Diyanet Vakfı
Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Arşın etrafını kuşatmışlardır. Artık aralarında adaletle hükmolunmuş ve «alemlerin Rabbi olan Allaha hamdolsun» denilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Melekleri de Arşın etrafını kuşatmış görürsün. Rabblerini hamd ile teşbih ederler. Aralarında hak ile hükmolunur ve: “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” denilir.

“Melekleri de” ey Muhammed

“Arşın etrafını” o günde

“kuşatmış” etrafında toplanmış

“görürsün.”

“Rabblerini hamd ile tesbih ederler.” Onlar bu hamd ve teşbihlerini ibadet olsun diye değil, bununla lezzet almak üzere yapacaklardır. Yani onlar Rabblerine şükretmek üzere Arşın etrafında dua eder, namaz kılarlar.

“Kuşatıcılar” lâfzı bir şeyin etrafı ve çevresi, kenarları anlamında olan ‘den alınmıştır.

el-Ahfeş bunların (Arşın etrafını kuşatanların) tekilinin;olduğunu söylerken, el-Ferrâ” bunun tekili yoktur, zira isimleri bunlar hakkında ancak toplu oldukları takdirde kullanılır demiştir.

“Etrafını” lâfzının başına: (……..)’in gelmesi zarf oluşundan dolayıdır. Fiil ise harfli ve harfsiz olarak zarfa teaddi (geçiş) eder. el-Ahfeş de buradaki bu edatın fazladan geldiğini yani: “Arşın etrafını kuşatmış” şeklinde olduğunu söylemiştir. Bu da “kimse bana gelmedi” derken; (……..)ı kullanmaya benzer ki, burada te’kid için kullanılmıştır.

es-Sa’lebî dedi ki: Araplar “tesbih” lâfzı ile birlikte “be” harfini kimi zaman kullanırlar, kimi zaman hazfederler ve şöyle derler: “Rabbini hamd ile tesbih et, Allah’a hamdederek tesbih et. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

“En yüce Rabbinin ismini tesbih et.” (el-A’la, 87/1) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“O halde Rabbini o büyük ismi ile tesbih et” (el-Vakıa, 56/74) diye buyurmaktadır.

“Aralarında” cennetlikler ile cehennemlikler arasında

“hak ile hükmolunur.” Bir başka açıklamaya göre şahidlerle (ya da şehidlerle) birlikte ge len peygamberler ile, onların ümmetleri arasında hak ve adalet ile hükmolunur, demektir.

“Ve âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun, denilir.” Yani mü’minler şöyle diyeceklerdir: Bize mükâfat olarak vermiş olduğu nimet ve ihsanları, bağışlan dolayısıyla, bize zulmedenlere karşı yardım edip muzaffer kıldığı için Allah’a hamdolsun.

Katade bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Allah yaratmanın başlangıcını “hamd, Allah’ındır” diye sözkonusu ederek şöyle buyurmuştur:

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ındır.” (el-En’am, 6/1)

Sonu da hamd ile bitirerek:

“Aralarında hak ile hükmolunur ve: Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun denilir” diye buyurmaktadır. O halde ona uymak ve yapılan herbir işin başına ona hamd ile başlayıp sonunu hamd ile bitirmek gerekir.

“Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” sözünün meleklerin söyleyeceği sözlerden olduğu söylenmiştir. Buna göre onların yüce Allah’a hamdetmeleri adaleti ve hüküm vermesi dolayısıyla olacaktır.

İbn Ömer yoluyla rivâyet edilen hadise göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberin üzerinde ez-Zümer Sûresi’nin sonlarını okumuş ve minber iki defa hareket etmiştir Taberani, Evsat, VIII, 172; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, II, 190,

Zümer 74

Derler ki: “Hamd, Allah’adır — bize vaadini yerine getirdi, bize yeryüzünü miras bıraktı. Cennette dilediğimiz yerde yerleşiyoruz.” Çalışanların ödülü ne güzeldir!

Diyanet Vakfı
Onlar: Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allaha hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükafatı ne güzelmiş! derler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar da diyecekler ki: “Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize miras veren Allah’a hamdolsun. (Güzel iş) işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!”

“Onlar da” cennete girecekleri vakit

“diyecekler ki: Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı” cennet arzını

“bize miras veren Allah’a hamdolsun!”

Denildiğine göre onlar, mü’min olmaları halinde cennete girmiş olsalardı, cehennem ehline verilecek olan yerin mirasçısı olacaklardır. Bu açıklamayı Ebû’l-Aliye, Ebû Salih, Katade, es-Süddî ve müfessirlerin çoğu yapmışlardır. Bir başka açıklamaya göre buradan kasıt, -takdim ve tehir ile- dünya arzıdır.

Yüce Allah’ın: “(Güzel iş) işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!” âyetinin onların söyleyecekleri sözün devamı olduğu söylenmiştir. Yani bu mükâfat ne güzeldir! diyeceklerdir. Bir başka görüşe göre bu, yüce Allah’ın söyleyeceği bir âyettir. Güzel ve iyi hareket eden kimselere vermiş olduğum bu mükâfat ne güzeldir! demek olur.

Zümer 73

Rablerinden korkanlar, cennete bölük bölük sevk edilir. Nihayet oraya geldiklerinde, kapıları açılmış olur ve bekçileri onlara der ki: “Selâm üzerinize olsun. Ne güzel geldiniz! Girin oraya — ebedî kalacaksınız.”

Diyanet Vakfı
Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya, derler.

Kurtubi Tefsiri
Rabblerinden korkanlar da cennete zümre zümre götürülecek. Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında cennetin bekçileri onlara diyecek ki: “Selam olsun üzerinize! Tertemiz geldiniz. Hemen oraya ebediler olarak girin.”

“Rabblerinden korkanlar da cennete zümre zümre götürülecek.” Şehidler, zahidler, âlimler, Kur’ân okuyup amel edenler ve diğerlerinden yüce Allah’tan korkup takvalı hareket eden ve itaati gereğince amel eden kimseler kastedilmektedir.

Her iki kesim hakkında da; “Sürülecek, götürülecek” şeklinde aynı lâfız kullanılmıştır. Cehennemliklerin sürülmesi esirlere ve sultana karşı çıkıp ayaklanan kimselerin hapsedilmek yahut öldürülmek üzere sürüklenirken yapılan uygulama gibi, horluk ve hakirlik ile kovalanmalarıdır. Cennet ehlinin götürülmeleri ise onların bineklerinin ilâhi Iutuf ve rıza yurduna sürülmeleri şeklinde olacaktır. Çünkü cennetliklere tıpkı teşrif edilen ve kendilerine ikram olunan birtakım hükümdarlara giden değerli heyetler gibi muamelede bulunulacak ve ancak binekleri üzerinde cennete götürüleceklerdir. İşte bu iki sevk (sürmek, götürmek) arasında çok büyük fark vardır.

“Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında” âyetindeki “açılacağında” lâfzının başında gelen “vav” harfinin burada atıf için olup cümlenin cümleye atfedildiği, cevabının da mahzuf olduğu söylenmiştir. el-Müberred dedi ki: Yani oraya geleceklerinde mutlu olacaklar ve kapıları açılacak demektir. Arapçada cevabın hazfi bir belağattir. Daha sonra şu beyiti zikretmektedir:

“Keşke o topluca (bir defada) ölen bir can olsaydı,

Fakat o canlar(mış gibi parça parça) düşüp dökülen bir tek candır.”

Burada: ” Keşke”nin cevabını hazfetmiştir. İfade; …elbette daha rahat olurdu, takdirindedir.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir:

“Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında”

oraya girecekler, takdirindedir. Bu da birinci açıklamaya yakın bir açıklamadır.

Buradaki “vav”ın fazladan geldiği söylenmiştir. Bu açıklamayı Kûfeliler yapmıştır, ancak Basralılara göre bu bir hatadır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Vav”ın fazladan gelişi kapıların yüce Allah nezdindeki şeref ve değerleri dolayısıyla oraya gelmeden önce açılmış olacağına delildir. İfadenin takdiri de şöyledir: Nihayet onlar oraya kapıları da açılmış iken geleceklerinde… Buna yüce Allah’ın:

“Kendileri için kapıları açılmış haldeki Adn cennetleri” (Sad, 38/50) âyeti delil teşkil etmektedir.

Cehennemliklerden söz edilirken “vav” harfinin hazfedilmesine gelince; onların cehennemin yakınında durdurulmalarından sonra kapılarının açılacağından dolayıdır. Bu ise onları zelil kılmak ve onların kalblerini dehşete boğmak için böyle olacaktır. Bunu el-Mehdevî zikretmiş olup ondan önce en-Nehhâs da bu anlamda bir açıklama nakletmiş bulunmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki: İkincisinde “vav” harfinin zikredilmekle birlikte birincisinde hazfedilmesinin hikmetiyle ilgili olarak ilim ehli bir kimse daha önce bu konuda kimsenin açıklamada bulunduğunu bilmediğim bir açıklama yapmıştır. Yüce Allah cehennemlikler hakkında:

“Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapıları açılacak” diye buyurması, daha önceden kapıların kapalı ve kilitli olduğunu göstermektedir. Cennetlikler hakkında ise:

“Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında” diye buyurması da onların buraya gelmeden önce kapılarının açılmış olduğuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Buradaki “vav”ın vavu’s-semaniye (sekizinci şık veya maddeyi bildiren vav) olduğu da söylenmiştir. Çünkü Kureyşliler birden itibaren saymaya başlayıp beş, altı, yedi dedikten sonra; ve sekiz demeyi adet edinmişlerdir. Yediye vardıktan sonra “ve sekiz” diye sayarlar. Bu açıklamayı da Ebû Bekr b. Ayyaş yapmıştır. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı.” (el-Hakka, 69/7); “Tevbe edenler, ibadet edenler…” diye buyurduktan sonra sekizincisinde…

“ve kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar.” (et-Tevbe, 9/112) diye buyurmaktadır. Yine bir başka yerde de:

“Yedidir ve sekizincileri köpekleridir diyecekler.” (el-Kehf, 18/22);

“Dullar ve bakireler olmak üzere” (et-Tahrim, 66/5) diye buyurmaktadır. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi (9/112. âyet, 3- başlıkta) ile Kehf Sûresi’nde (18/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Cennetin kapılarının sekiz tane olduğunu söyleyenler bunu delil gösterirler ve ayrıca Ömer b. el-Hattâb’ın şu hadisini zikrederler: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden her kim abdestini iyice alır -abdest azalarını iyice yıkar-; sonra da: “Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed onun kulu ve Rasûlüdür” diyecek olursa, mutlaka ona cennetin sekiz kapısı açılır ve bunlardan hangisinden dilerse girer.” Bu hadisi Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir.” Müslim, I, 209; İbn Huzeyme, Sahih, 110; Müsned, I, 19. IV, 153.

Tirmizî de Ömer (radıyallahü anh)’ın bu hadisini rivâyet etmiş ve bu rivâyetinde şöyle dediğini kaydetmiştir: “Mutlaka ona kıyâmet gününde cennet kapılarından sekiz kapı açılır. ” Tirmizi, I, 78; Nesâî, I, 92; İbn Mace, I, 159. Burada: “…dan” fazlalığı ile bu rivâyeti kaydetmiştir. Bu da cennet kapılarının sekizden fazla olduğuna delil teşkil etmektedir. Biz bu hususu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş ve orada cennet kapılarının sayısının onüçe kadar ulaştığını göstermiştik. Yine oradan cennet kapılarının bu hususa dair varid olmuş hadislerden hareketle büyüklük ve genişliklerini de zikretmiş bulunuyoruz. Bu hususta bilgi sahibi olmak isteyenler oraya bakabilirler.

“Cennetin bekçileri onlara diyecek ki” Yine bu âyetin başındaki “vav” ile ilgili olarak fazladan geldiği ve ifadenin takdirinin: Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında “cennetin bekçileri onlara diyecek ki” takdirinde olduğu söylenmiştir.

“Selam olsun size! Tertemiz geldiniz.” Yani dünyada böyle idiniz. Mücahid de: Allah’a itaat sayesinde… diye açıklamıştır. Salih amel ile geldiniz, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir, anlam aynıdır.

Mukâtil de şöyle demiştir: Cennetlikler cehennem üzerindeki köprüyü geçtikten sonra cennet ile cehennem arasındaki bir köprü üzerinde alıkonulacaklar, dünyada aralarındaki haksızlıklar sebebiyle birinden diğeri lehine kısas yapılacak. Nihayet tertemiz edilip kötülükleri giderileceği vakit onlara Rıdvan ve arkadaşları

“selam olsun üzerinize” diye onları selamlayacaklar.

“Tertemiz geldiniz, hemen oraya ebediler olarak girin” diyeceklerdir.

Derim ki: Burada sözü geçen “köprü” hadisini Buhârî “Camî”inde Ebû Said el-Hudrî’den rivâyet etmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mü’minler ateşten geçip kurtulduktan sonra cennet ile cehennem arasındaki bir köprü üzerinde alıkonacaklar. Dünya hayatında iken aralarındaki birtakım haksızlıklar sebebiyle birinden diğeri lehine kısas uygulanacak. Nihayet tertemiz edilip (kirlerinden) arındırılacaklarında cennete girmelerine izin verilecektir. Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim ki, onlardan herhangi birisinin cennetteki yerini bilmesi dünyadaki yerini bilmesinden daha ileri derecede olacaktır. ” Buhârî, V, 2394; Müsned, III, 13, 57, 74.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre cennetin kapısı üzerinde dibinden iki pınarın fışkırdığı bir ağaç vardır. Mü’minler bunlardan birisinden içecekler ve içlerindeki pislikler gidecektir. İşte yüce Allah’ın:

“Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirecektir” (el-İnsan, 76/21) âyetinde anlatılan budur. Sonra diğer pınardan yıkanacaklar, bununla da tenleri temizlenecek ve güzelleşeceklerdir. İşte o vakit cennetin bekçileri onlara: “Selam olsun üzerinize, tertemiz geldiniz (bu açıklamaya göre; “oldunuz” demek daha uygundur) hemen oraya ebediler olarak girin” diyeceklerdir. Bu anlamda bir rivâyet Ali (radıyallahü anh)’dan da nakledilmiştir.

Zümer 72

“Girin cehennemin kapılarından — orada ebedi kalacaksınız.” Kibirlenenlerin kalacağı ne kötü yerdir!

Diyanet Vakfı
Onlara: İçinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü! denilir.

Kurtubi Tefsiri
Denilecek ki: “Orada ebedi olduğunuz halde, cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!”

“Denilecek ki: Orada ebedi olduğunuz halde cehennemin kapılarından girin.” Yani onlara: …Cehennemin kapılarından girin, denilecektir. Cehennemin kapılarına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Vehb dedi ki: Zebaniler onları ateşten kargılarla karşılayacak ve bu kargılarıyla onları iteceklerdir. Cehenneme bir defa itmeleri ile düşecek kişiler, Rabia ve Mudar kabilesi insanları sayısınca olacaktır.

“Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nahl, 16/29. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 71

Kâfir olanlar, cehenneme bölük bölük sevk edilir. Nihayet oraya geldiklerinde kapıları açılır ve bekçileri onlara der ki: “Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu günle karşılaşmanızı uyaran elçiler gelmedi mi?” Derler: “Evet, geldi.” Ama azap sözü kâfirler üzerine hak oldu.

Diyanet Vakfı
O küfredenler, bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. «Evet geldi» derler ama, azap sözü kafirlerin üzerine hak olmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek. Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapıları açılacak ve bekçileri onlara şöyle diyecek: “Size aranızdan Rabbinizin âyetlerini üzerinize okuyan ve bu gününüze kavuşmakla sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. “Fakat azâb sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.”

“Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek” âyeti herbir nefsin amelinin karşılığının kendisine eksiksiz verileceğini açıklamaktadır. Kâfir cehenneme, mü’min cennete doğru götürülecek.

“Zümreler, cemaatler” demektir. Bunun tekili “zümre” şeklinde gelir. (Vezin itibariyle) ” Zulmet ve oda” kelimeleri gibidir. el-Ahfeş ve Ebû Ubeyde şöyle demişlerdir: “Zümre zümre” biri diğerinin arkasından giden, ayrı ayrı cemaatler demektir. Şair şöyle demiştir:

“Sen insanların onun evine doğru gittiklerini görürsün,

Zümreler halinde biri, diğerinin ardından ona varır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Nihayet toplandıklarında,

Bir zümreden sonra diğer zümre.”

Zurna sesi gibi bir sesle itilerek ve kakılarak götürülecekleri, şeklinde de açıklanmıştır.

“Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapıları açılacak.” Bu (“kapıları açılacak” anlamındaki ifadeler); ‘in cevabıdır. Bu kapılar yedi tanedir. Daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/43-44. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve bekçileri” anlamındaki: ‘in tekili: şeklindedir, ” Put hizmetkarlard)” lâfzının tekilinin şeklinde gelmesi gibi.

“Onlara” azarlamak üzere

“şöyle diyecek: Size aranızdan Rabbinizin âyetlerini” peygamberlere indirilen kitapları

“üzerinize okuyan ve bu gününüze kavuşmakla sizi” uyarıp

“korkutan peygamberler gelmedi mi? Onlar: Evet” bize geldi

“diyecekler.” Bu, onların kendilerine karşı delilin ortaya konulmuş olduğuna dair bir itirafları olacaktır.

“Fakat azâb sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.” Bu da yüce Allah’ın: “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan elbette dolduracağım” (es-Secde, 32/13) âyetidir.

Zümer 70

Her nefse yaptıkları tastamam ödendi. O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Ve her nefse işlediğinin karşılığı eksiksiz ödenecek. O, yapmakta olduklarını en iyi bilendir.

“Ve her nefse” ister hayır, ister şer türünden olsun

“işlediğinin karşılığı eksiksiz ödenecek. O,” dünyada iken

“yapmakta olduklarını en iyi bilendir.” Yüce Allah’ın bu hususta herhangi bir kitaba ya da şahide ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte kitaplar (amel defterleri) ve şahitler delilin bağlayıcı olması için şahidlik edeceklerdir.

Zümer 69

Ve yer, Rabbinin nuruyla aydınlandı. Kitap konuldu, peygamberler ve şahitler getirildi. Onlar arasında hak ile hükmolundu ve onlara zulmedilmez.

Diyanet Vakfı
Yeryüzü, Rabbinin nuru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez.

Kurtubi Tefsiri
Yer, Rabbinin nuruyla aydınlanacak. Kitab konulacak, peygamberlerle, şahidler getirilecek, aralarında hak ile hüküm edilecek. Onlara zulmedilmez.

“Yer, Rabbinin nuruyla aydınlanacak.” Yerin

“işrak”ı aydınlanması demektir. Mesela: “Güneş aydınlattı” denilir, “güneşin doğduğu bildirilmek istenirse, denilir.

“Rabbinin nuru” Rabbinin adaleti demektir. Bu açıklamayı el-Hasen ve başkaları yapmıştır. ed-Dahhak ise: Rabbinin hükmü diye açıklamıştır. Anlam birdir. Yani yer Allah’ın adaleti, kulları arasında hakkıyla hüküm vermesi ile aydınlanmış olacaktır. Çünkü zulüm, zulumat (karanlıklar), adalet ise bir nurdur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah kıyâmet gününde bir nûr yaratacaktır ve bu nûr yeryüzünü kaplayacak, yeryüzü onunla aydınlanacaktır.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Burada sözü edilen nûr, güneş ve ayın nuru türünden değildir. Bu, yüce Allah’ın yaratacağı ve onunla yeryüzünü aydınlatacağı bir nurdur.

Rivâyet edildiğine göre o gün yeryüzü gümüşten olacaktır ve ayırdedici hükmünü vermek üzere geleceği vakit, Allah’ın nuru ile aydınlanacaktır.

Âyetin anlamı şudur: Yer, yüce Allah’ın yaratacağı bir nûr ile aydınlanmış olacaktır. Burada mülkün malike izafe edilmesi kabilinden nuru kendisine izafe etmiş bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bugün, yüce Allah’ın yarattıkları arasında hüküm vereceği gündür. Çünkü o gün, beraberinde gecenin olmayacağı bir gündüz olacaktır.

İbn Abbâs ile Ubeyd b. Umeyr

“yer… aydınlanacak” âyetini: “Yer aydınlatılmış olacak'” şeklinde meçhul bir fiil olarak okumuşlardır ki; bu tefsiri bir okuyuştur.

Birtakım kimseler bu noktada sapıklığa düşmüş, yüce Allah’ın hissedilen maddi nûr ve ziya cinsinden olduğu vehmine kapılmışlardır. Halbuki O, hissedilen maddi şeylere benzemekten yüce ve münezzehtir. Aksine O, göklerin ve yerin nurlandırıcısıdır. Yaratılması ve var edilmesi itibariyle her nûr O’ndandır.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Yer Rabbinin nuruyla aydınlanacak” âyetinin anlattığı bu manaya, sahih bir çok yoldan gelmiş bulunan merfu (senedi peygambere ulaşan) şu hadis açıklık getirmektedir: “Aziz ve celil olan Allah’a bakacaksınız ve onu görmek için biriniz ötekini sıkıştırmayacak.”

Bu hadis(te son cümleye tekabül eden lâfız), dört şekilde rivâyet edilmektedir. Merhum müfessirin gösterdiği şekillere göre rivâyetlerin yer aldığı kaynakların bir kısmını sırasıyla şöylece gösterebiliriz:

a) Birinci ve ikinci şekil: Buhârî, I, 203, 209, IV, 1836, VI, 2703; Müslim, I, 439; Tirmizî, IV, 687, 688; Ebû Davud, IV, 233; İbn Mace, I, 63; Müsned, IV, 360, 362, 365.

b) Üçüncü ve dördüncü şekil: Buhârî, IV, 1672, V, 2403, VI, 2704, 2706; Müslim, I, 164, 167, 170, IV, 2279; Tirmizi, IV, 691; İbn Mace, I, 63; Müsned, II, 275, 293, 368, 389, 533, III, 16, IV, 13, 362 Bunlardan birisi şeklindedir. Yani dünyada hükümdarlara baktığınız esnada herhangi bir sıkıntı çekmediğiniz gibi, bir sıkıntı ile karşılaşmayacaksınız.

Diğeri “Herhangi bir zarar ile karşılaşmayacaksınız” demektir.

Üçüncüsü “Onu kendisine göstermeyi istemek için biriniz diğerinize katılmayacaksınız” demektir. Diğeri; şeklinde olup bu konuda birbirinize muhalefet etmeyeceksiniz, demektir. Nitekim: “Ona muhalefet etti, muhalefet etmek” denilir.

“Kitab konulacak” âyeti hakkında İbn Abbâs: Levh-i Mahfuz’u kastetmektedir demiştir. Katade ise: Bununla Âdemoğullarının amellerinin yazılı olacağı kitab ve sahifeleri kastetmektedir. Kimisi kitabını sağından, kimisi solundan alacaktır, diye açıklamıştır.

“Peygamberlerle” ümmetlerinin kendilerine ne şekilde cevab verdiklerini onlara sormak üzere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetinden de diğer ümmetlere şahitlik edecek olan

“şahitler getirilecek.” Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahitler olasınız…” (el-Bakara, 2/143)

Şöyle de açıklanmıştır:

“Şahitler”den kasıt, Allah yolunda şehit düşenlerdir. Bunlar kıyâmet gününde Allah’ın dinini himaye eden, savunan kimseler lehine şahitlik edeceklerdir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

İbn Zeyd de dedi ki: Bunlar insanların amellerini tesbit eden Hafaza melekleridir. Yüce Allah:

“Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde gelecektir” (Kaf, 50/21) diye buyurmaktadır. Buradaki “Saik (sürücü)” herkesi hesaba doğru sürükleyen “şahit” ise onun hakkında şahitlik edecek olandır. Bu da ileride Kaf Sûresi’nde (belirtilen âyet-i kerimenin tefsirinde) açıklaması geleceği üzere insan üzerinde görevli olan melektir.

“Aralarında hak ile” doğruluk ve adalet ile

“hüküm edilecek. Onlara zulmedilmez.” Said b. Cubeyr dedi ki: Ne onların hasenatından bir şey eksiltilir, ne de kötülüklerine bir şey ilave edilir.

Zümer 68

Sur’a üflendi — göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp yıkıldı, Allah’ın dilediği hariç. Sonra ona bir daha üflendi — bir de ne görsünler, onlar ayakta bakıyorlar.

Diyanet Vakfı
Sura üflenince, Allahın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar!

Kurtubi Tefsiri
Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak )dır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür, o anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar.

“Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak)dır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür, o anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar” âyeti ile yüce Allah yerin kabzasına alınmasından, semaların da katlanıp dürülmesinden sonra neler olacağını açıklamaktadır. Bundan sonra Sûr’a üfürülecektir.

Sûra iki defa üfürülecektir. Bunların birincisinde bütün mahlukat ölecek, ikincisinde de diriltileceklerdir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Neml Sûresi’nde (27/87-90. âyetlerin tefsirinde) ve aynı şekilde el-En’am Sûresi’nde (6/73- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Sûra üfürecek olan İsrafil (aleyhisselâm)’dır. Ebû Said el-Hudrî hadisi dolayısıyla onunla birlikte Cebrâîl’in olacağı da söylenmiştir. Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sûrun sahipleri (ona üfürecek iki kişi) ellerine iki boynuz almışlar ve ne zaman kendilerine emir verilecek, diye bakıyorlar.” Bu hadisi İbn Mace, Sünen’inde rivâyet etmiştir. İbn Mace, II, 1428; Münavi, Feydu’l-Kadir, II, 456da hadisi kaydettikten sonra şunları söylemektedir: “(Hadisin ravilerinden) Abbad b. Avvam vardır. el-Kaşif te şöyle denilmektedir: Ahmed (b. Hanbel) dedi ki: Onun İbn Ebi Arübeden hadis rivâyeti muzdaribdir.”

Ebû Davud’un Kitabında (Sünen’inde) ise Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sûrun sahibini (ona üfleyecek olanı) sözkonusu etti ve dedi ki: “Sağında Cebrâîl ve solunda da Mikail vardır.” Ebû Davud, IV, 36; Müsned, III, 9.

(Âyet-i kerimede) istisna edilenlerin kimler oldukları hususunda farklı görüşler vardır. Bunların Arşın etrafında kılıçlarını kuşanmış bulunan şehidler oldukları söylenmiştir. Bu, el-Kuşeyrî’nin zikrettiğine göre Ebû Hüreyre yoluyla; es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre de Abdullah b. Ömer yoluyla gelen merfu hadisler halinde rivâyet edilmiştir.

Müstesna olanların Cebrâîl, Mikail, İsrafil ve ölüm meleği (hepsine selam olsun) oldukları da söylenmiştir.

Enes yoluyla rivâyet edilen hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak)dır” âyetini okudu, ashab: Ey Allah’ın peygamberi! Allah’ın istisna ettiği kimseler kimlerdir? diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu: “Bunlar Cebrâîl, Mikail, İsrafil ve ölüm meleğidir. Yüce Allah ölüm meleğine -daha iyi bilen o olduğu halde- ey ölüm meleği yarattıklanmdan geriye kim kaldı? diye soracak, ölüm meleği: Rabbim diyecek Cebrâîl, Mikail, İsrafil ve senin zayıf kulun ölüm meleği kaldı, diyecek. Yüce Allah: İsrafil ve Mikail’in canını al, diyecek. Her ikisi de koca bir dağ gibi ölü olarak yere yıkılacaklar. Yüce Allah bu sefer: Öl, ey ölüm meleği diye buyuracak, o da ölecek. Yüce Allah Cebrâîl’e: Kim kaldı ey Cebrâîl? diye soracak, Cebrâîl: Ey celal ve ikram sahibi senin şanın yüce ve mübarektir. Geriye sadece senin ebedi kalıcı zatın bir de ölmeye ve yok olmaya mahkum Cibril kaldı. Bu sefer yüce Allah: Ey Cebrâîl! Senin de ölmen kaçınılmaz bir şeydir, diye buyuracak. Cebrâîl secdeye kapanacak, kanatlarını çırpacak ve: Seni tenzih ederim Rabbim, şanın yüce ve mübarektir, ey celal ve ikram sahibi” diyecek. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla buyurdu ki: “Onun hilkat itibariyle Mikail’in hilkatine üstünlüğü büyükçe bir dağın küçük tepeciklerden birisine üstünlüğü gibidir.” Taberi, Câmiul-Beyan, XXIV, 29. Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

Bunu en-Nehhâs da Muhammed b. İshak, Yezid er-Rukaşî’den, o Enes b. Malik’ten, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yoluyla rivâyet etmiştir. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın dilediği müstesna, göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak)dır” âyetini açıklarken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bunlar Cebrâîl, Mikail, Arşın taşıyıcıları, ölüm meleği ve İsrafil’dir.” Bu hadiste şunlar da vardır: “Onlar arasından en son ölecek kişi Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır.”

Ebû Hüreyre’nin şehidler hakkındaki hadisi ise en-Neml Sûresi’nde (27/87. âyetin tefsirinde) belirtildiği gibi, az önce zikredilen hadislere göre daha sahihtir.

ed-Dahhak şöyle demiştir: Burada istisna edilenler (cennetin bekçisi) Rıdvan, huriler, Mâlik ve zebanilerdir.

Bunların cehennemliklerin akrepleri ve yılanları olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen de şöyle demiştir: İstisna bir ve tek ve kahhar olan Allah’tır. Sema ve arz ehlinden ölümü tattırmayacağı hiçbir kimse bırakmayacaktır.

Katade: Allah kimleri müstesna kıldığını en iyi bilendir, demiştir.

Yüce Allah’ın:

“Allah’ın diledikleri müstesna” âyetindeki istisnanın, birinci Nefha’dan önce ölmüş olanlara raci olduğu da söylenmiştir. Daha önce ölmüş olanlar dışında (birinci üfürüş esnasında) göklerde ve yerde bulunan herkes ölecektir, demektir. Öncekilerin istisna edilmeleri ise önceden ölmüş olmalarıdır.

Buhârî, Müslim ve -lâfız kendisinin ait olmak üzere- İbn Mace’de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Yahudilerden bir adam Medine çarşısında: Mûsa’yı diğer insanlardan üstün kılıp seçene yemin ederim ki dedi. Yûnus (aleyhisselâm.) ile ilgili son cümle hariç olmak üzere: Buhari, II, 849, III, 1251, V, 2389; Müslim, IV, 1844; son cümleleri de dahil olmak ) üzere: İbn Hibban, Sahih, XVI, 301; İbn Mace, II, 1428; Tirmizi, V, 373; ayrıca bk. Ebû Davud, IV, 217. Ensar’dan bir adam elini kaldırıp ona bir tokat indirdi ve: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aramızda iken sen böyle bir söz mü söylüyorsun? dedi. Ben bunu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a naklettim de şöyle buyurdu: “Yüce Allah: “Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak)dır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür, o anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar” diye buyurmaktadır. Ben başını ilk kaldıracak kişi olacağım. Ancak Mûsa’nın Arş’ın bacaklarından birisini yakalamış olduğunu göreceğim. Bilemiyorum, acaba başını benden önce mi kaldırmış olacaktır, yoksa yüce Allah’ın istisna ettiği kimselerden mi olacaktır? Her kim ben Metta’nın oğlu Yûnus’tan hayırlıyım, diyecek olursa, yalan söylemiş olur.”

Bunu Tirmizî de rivâyet etmiş ve hakkında: Hasen, sahih bir hadistir demiştir. Tirmizi, V, 373

el-Kuşeyrî dedi ki: İstisnayı Mûsa ve şehidler hakkında kabul eden kimselere gelince, bunlar ölmüş bulunuyorlar. Şu kadar var ki, bunlar Allah nezdinde diridirler. Bununla birlikte baygınlığın hayatın sona ermeden sadece aklın zevali ile olması da mümkündür, ölüm ile olması da mümkündür. Hem ölüm, hem hayatın olması da uzak bir ihtimal değildir. Bütün bunlar aklen mümkün kabul edilebilen şeylerdir. Bunların hangisinin gerçekleşeceği hususunu tesbit etmek bu konuda haber-i sadıka bağlıdır.

Derim ki: Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’ın rivâyet ettiği hadisin rivâyet yollarından birisinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Benim Mûsa’dan daha hayırlı olduğumu söylemeyiniz. Çünkü insanlar baygın düşecekler, ilk ayıkacak kişi ben olacağım ama bir de Mûsa’nın Arş’ın bir tarafını eliyle yakalamış olduğunu göreceğim. Bilemiyorum acaba o baygın düşüp benden önce ayılan kimselerden biri midir? yoksa yüce Allah’ın istisna ettiği kimselerden midir?” Bk. Bundan önceki iki dipno

Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buna yakın bir ifade de Ebû Said el-Hudrî’den gelmiştir. “Ayıkmak” ise ancak baygınlıktan ve aklın baştan gitmesinden sonra sözkonusu olur. Ölüm dolayısıyla hayatın geri verilmesiyle değil. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O anda onlar ayağa kalkar bakınırlar.” Yani gerek yerdekilerden, gerek semadakilerden olup ölmüş olanlar kabirlerinden diriltilerek hayat bulmuş olacaklar, beden ve ruhları kendilerine geri verilmiş olacak ve kendilerine verilecek emri gözetleyip bekleyecekler.

Ayakları üzerinde dikilip kendilerine vaadolunan ba’sı gözetleyecekler, diye de açıklanmıştır.

Bir başka açıklamaya göre buradaki bakınmak (nazar), intizar (beklemek, gözetlemek) anlamındadır. Yani kendilerine neler yapılacağını gözetleyecek, bekleyeceklerdir.

el-Kisaî “ayağa kalkar” anlamındaki âyetin: (……..) şeklinde nasb ile okunabileceğini de kabul etmiştir. Nitekim: “Dışarı çıktım, bir de ne göreyim Zeyd oturuyor” demeye benzer.

Zümer 67

Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Kıyamet günü yeryüzü O’nun avucundadır, gökler ise sağ eliyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.

Diyanet Vakfı
Onlar Allahı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü Onun tasarrufundadır. Gökler Onun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyâmet gününde arz bütünü ile O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır. O, şirk koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir.

“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler” âyetini el-Müberred: Allah’ı hakkettiği şekilde ta’zim edemediler, diye açıklamıştır. Bu ifade: ” Filanın kadri büyüktür” tabirinden gelmektedir. en-Nehhus dedi ki: Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Bunlar Allah’ı layıkı şekliyle tazim edemediler. Çünkü O’nunla birlikte başkasına ibadet ettiler. Halbuki O, herşeyin yaratıcısı ve malikidir. Daha sonra yüce Allah kudret ve azameti hakkında haber verip şöyle buyurmaktadır:

“Halbuki kıyâmet gününde arz bütünü ile O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eliyle dürülmüş olacaktır.” Daha sonra yüce Allah bunun herhangi bir organ ile olacağından kendi zatını tenzih ederek:

“O, şirk koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir” diye buyurmaktadır.

Tirmizî’de Abdullah (b. Mesud)’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Bir yahudi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şöyle dedi: Ey Muhammed! Allah semavatı bir parmak üzerinde diğer bütün yaratıkları da bir parmak üzerinde tutar, sonra da: Ben el-Melik’im (mutlak malik ve egemenim) der. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) azı dişleri görülünceye kadar güldü, sonra şöyle dedi: “Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Buhârî, IV, 1812, VI, 2692, 2712, 2729; Müslim, IV, 2147, 2148; Tirmizi, V, 371; ned, I, 378, 429, 457.

Buhârî ve Müslim’de de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah kıyâmet gününde yeri kabzasına alır, semayı da sağında dürer. Sonra da: “Ben melik olanım, yeryüzünün melikleri (hükümdarları) nerede?” diye buyurur.” Buhârî, IV, 1812, V, 2389, VI, 2688; Müslim, IV, 2148; İbn Mace, I, 68; Müsned, II, 374.

Tirmizî’deki rivâyete göre, Âişe (radıyallahü anha) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın:

“Halbuki kıyâmet gününde arz bütünü ile O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır” âyeti hakkında soru sormuş ve şöyle demiştir: Ogün insanlar nerede olacaktır, Ey Allah’ın Rasûlü? dedim. Peygamber: “Cehennem (üzerindeki) köprü üzerinde (olacaklardır).” diye buyurdu. Bir rivâyette de “sıratın üzerinde ey Âişe” diye buyurmuştur. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizi, V, 372; Müsned, VI, 116.

Yüce Allah’ın:

“Halbuki… arz bütünü ile O’nun kabzasındadır” âyeti ile

“Allah yeri kabzasına alır” ifadeleri yüce Allah’ın kudretini ve bütün mahlukatı kuşatıcılığını anlatan tabirlerdir. Mesela: Filan kişi ancak benim kabzamdadır, denilir. Bu filan kişi ancak benim güç ve kudretim çerçevesindedir, anlamındadır. İnsanlar da: Herşey O’nun kabzasındadır derken, O’nun mülk ve kudreti içerisindedir demek isterler. Bazan bir şeyin kabzedilmesi ve katlanıp dürülmesi, o şeyin yok edilip giderilmesi anlamına da gelebilir. Buna göre yüce Allah’ın:

“Halbuki… arz bütünü ile O’nun kabzasındadır” âyetinde, kıyâmet gününde arzın bütünüyle yok olup fani olacağının anlatılmak istenmiş olması ihtimali de vardır. Arz (yer)den kasıt ise yedi arzdır. Bunun da iki tanığı vardır. Birisi “halbuki… arz bütünü ile” ifadesidir, çünkü burada ifade azametli bir hali anlatmanın sözkonusu olduğu bir yerdir. Bu ise mübalağayı gerektirir. İkincisi de yüce Allah’ın:

“Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır” âyetidir. Bununla anlatılmak istenen, herhangi bir vasıta ile katlamak ve ayakta dikilmek değildir. Bundan maksat yok olup gitmektir. Nitekim içinde bulunduğumuz durum önümüzden katlanıp gitti, başkası geldi, denilir. Üzerimizden bir süre katlanıp gitti, denilirken de bu sürenin geçip gittiği kastedilir. Ayrıca Arap dilinde sağ (yemin) kudret ve mülkiyet anlamında da kullanılabilir. Yüce Allah’ın:

“Yahut sağ ellerinizin malik olduğu” (en-Nisa, 4/3) âyetinde maksat, malik olmaktır. Yine bir başka yerde:

“Biz onu elbette sağımızla alırdık” (el-Hakka, 69/45) diye buyurmaktadır ki, kuvvet ve kudretimizle alırdık demektir. Yani Biz onun güç ve kudretini alırdık. el-Ferrâ” ve el-Müberred de sağ (yemin) kuvvet ve kudret demektir, derler ve şu beyiti zikrederler:

“Şayet bir sancak şan ve şeref için yükseltilecek olursa,

Arabe hemen onu sağı ile alıverir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Güneşin ışığının parıldadığını gördüğümde,

Ona ihtiyacımı sağımla (kudretimle) alıverdim.

Önce Şuneyfi, ondan sonra da Faran’ı öldürdüm,

O belgeler üzerinde emin olmayan birisi idi.”

Yüce Allah’ın kudreti herşeyi kapsayıcı olmakla birlikte, özellikle kıyâmet gününün sözkonusu edilmesi o günde ileri sürülecek bütün iddiaların ortadan kalkacağından ötürüdür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve o günde emir yalnız Allah’ındır.” (el-İnfitar, 82/19);

“Din gününün maliki” (el-Fâtiha, 1/4) Daha önce Fâtiha Sûresi’nde (4. bölüm, 18. başlıkta) geçtiği gibi. Bundan dolayı Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurmuştur: “Sonra yüce Allah: Ben melik olanım, yeryüzünün melikleri nerede? diye buyurur.” Bu Hadîs-i şerîf az önce geçti. Kaynakları için oraya bakını

Biz bu hususa dair daha geniş açıklamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde kaydettik ve orada İbn Ömer’in rivâyet ettiği hadiste geçen “sonra yeri soluna dürer” ifadesindeki “sol (şimal)”in sözkonusu edilmesine dair açıklamalarda da bulunduk.

Zümer 66

Hayır! Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.

Diyanet Vakfı
Hayır! Yalnız Allaha kulluk et ve şükredenlerden ol.

Kurtubi Tefsiri
“Hayır -işte bundan ötürü- yalnız Allah’a ibadet et ve şükür edenlerden ol.”

“Hayır -işte bundan ötürü- yalnız Allah’a ibadet et!” en-Nehhâs dedi ki:

Benim Ebû İshak’tan yazılı olarak kaydettiğime göre

“Allah” lâfza-i celali

“ibadet et” anlamındaki âyeti ile nasbedilmiştir ve şöyle demiştir: Bu hususta Basralılar ile Kûfeliler arasında görüş ayrılığı yoktur.

en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ” da şöyle demiştir: Bu bir fiil takdiri ile nasbedilmiştir. Ayrıca el-Mehdevî bunu el-Kisaî’den de nakletmiştir. ” -işte bundan ötürü- …ibadet et” lâfzındaki “fe” harfi hakkında ez-Zeccâc: Bu, şartın cevabının başına gelen “fe’dir demiştir. el-Ahfeş ise bu fazladan gelmiştir (zaiddir) demiştir.

İbn Abbâs da şöyle demiştir:

“İbadet et” tevhid et demektir. Başkası ise;

“hayır, bundan ötürü yalnızca Allah’a” itaat et diye açıklamıştır.

“Ve” müşriklerin aksine O’nun nimetlerine

“şükür edenlerden ol.”

Zümer 65

Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan, amelin boşa gider ve elbette kaybedenlerden olursun.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allaha ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: “Eğer şirk koşarsan, yemin olsun ki amelin boşa çıkar ve muhakkak zarar edenlerden olursun.

“Yemin olsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan…” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: İfadede bir takdim ve tehir vardır. İfadenin takdiri şöyledir: Yemin olsun ki sana vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan… ve senden öncekilere de böylece vahyolundu. Takdim, tehir olmadığı da söylenmiştir.

Mukâtil dedi ki: Yani sana ve senden önceki peygamberlere tevhid vahyolunmuştur. Burada

“tevhid” lâfzı hazfedilmiştir. Sonra da: Ey Muhammed!

“Eğer şirk koşarsan, yemin olsun ki amelin boşa çıkar.” Bu da özel olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir hitaptır. Hitabın ona olmakla birlikte maksadın onun ümmeti olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah onun şirk koşmadığını ve koşmayacağını bilmiştir.

” Boşa çıkarmak ve bozulmak” demektir. el-Kuşeyrî dedi ki: Kim irtidad ederse, ondan önceki itaatlerinin kendisine bir faydası olmaz. Fakat riddet dolayısıyla amelin boşa çıkması küfür üzere ölmek şartına bağlıdır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Artık içinizden her kim dininden irtidad eder de kâfir olarak ölürse, işte böylelerinin bütün amelleri… heder olup gider” (el-Bakara, 2/217) diye buyurmuştur. O halde burada mutlak olan âyet, kayıtlı olarak gelen âyet ışığında anlaşılmalıdır. Bundan dolayı şöyle diyoruz: Kim hacceder, sonra irtidad ederse, sonra tekrar İslama dönerse, haccını tekrar yapması gerekmez.

Derim ki: Bu-Şâfiî’nin kabul ettiği görüştür. İmâm Mâlik’e göre ise yeniden haccetmesi icab eder. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/217-218. âyetler, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 64

De ki: “Ey cahiller! Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
De ki: Ey cahiller! Bana Allahtan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Artık ey cahiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredeceksiniz?” gazab ve intikamından ötürü olacaktır.

“De ki: Artık ey cahiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredeceksiniz?” Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı izlemekte oldukları putlara ibadet etmeye çağırdıkları ve Bu senin atalarının dinidir, dedikleri vakit (onlara cevab olarak gelmiştir).

” Başka” âyeti: ” ibadet etmemi” anlamındaki fiil ile: Sizin emrettiğiniz hususlarda Allah’tan başkasına (mı) ibadet edeyim?” takdiri ile nasb mahallindedir. Bununla birlikte; ” Bana… emredeceksiniz” ile harf-i cerrin hazfine binaen mansub olması da caizdir. İfadenin takdiri de şöyle olur: “Siz bana Allah’tan başkasına, ona ibadet etmeyi mi emrediyorsunuz?” Çünkü buradaki: mukadderdir ve bu harf, fiil ile birlikte geldiği vakit mastar anlamındadır. “Başka” lâfzından da bedeldir, ifade de “Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmeyi mi emrediyorsunuz?” takdirindedir.

Nafi

“bana… emredeceksiniz” anlamındaki lâfzı: şeklinde şeddesiz bir tek “nun” ile ve “ye” harfi üstün olarak okumuştur. İbn Amir ise bunu: şeklinde aslına uygun olarak şeddesiz iki “nun” ile okumuştur. Diğerleri ise idgam ile şeddeli tek bir “nun” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Çünkü Osman (radıyallahü anh)’ın Mushaf ında bu kelime tek bir “nun” ile yazılmıştır. Nafî ise ikinci “nun’u hazfederek okumuştur. Hazfedilenin ikinci nun olmasının sebebi tekrarın ve şeddenin onunla gerçekleşmesinden dolayıdır. Ayrıca birincisinin hazfi câiz değildir, çünkü o ref haline delâlet etmektedir. Buna dair açıklamalar En’am Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“…Benimle… mücadele mi ediyorsunuz” (el-En’am, 6/80) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

“İbadet ederim” âyeti “İbadet etmemi” anlamındadır. hazfedilince fiil ref ile gelmiştir. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. Şairin şu mısraında da böyledir:

“Ey savaşta hazır olmamdan dolayı beni azarlayan kişi…”

Bu şeklin doğruluğunun delili, bunu nasb ile: diye okuyanların kıraatidir.

Zümer 63

Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler — işte onlar kayba uğrayanlardır.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) Onundur. Allahın ayetlerini inkar edenler var ya, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin anahtarları yalnız O’nundur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler ise, onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

“Göklerle yerin anahtarları yalnız O’nundur” âyetindeki:

“Anahtarlar” lâfzının tekili; dır. Tekilinin olduğu da söylenmiştir. Fakat çoğunlukla kullanılan; şeklidir, ‘in

“anahtarlar” demek olduğu İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir.

es-Süddî: Göklerin ve yerin hazineleridir derken, başkaları: Göklerin hazineleri yağmur, yerin hazineleri bitkidir, demişlerdir.

“Anahtarların bir başka çoğul şekli vardır ki; …diye gelir. Bunun tekili ise; şeklindedir.

el-Cevherî dedi ki: ” Anahtar” demektir, da (vezin itibariyle) orak demek olan gibi olup bazan yaş yoncanın, sarılıp bükülmesi halinde yapıldığı gibi, otların kendisi ile büküldüğü bir anahtar çeşididir, çoğulu da; şeklinde gelir. “Deniz pekçok kimsenin üzerine kilitlendi” yani onları suda boğdu. Sanki üzerlerine kapanarak onları boğmuş olduğundan böyle denilmiş gibidir.

Beyhakînin, İbn Ömer’den rivâyet ettiğine göre Osman b. Affan (radıyallahü anh), Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın:

“Göklerle yerin anahtarları yalnız O’nundur.” âyetinin tefsirinin ne olduğunu sormuş, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Buna dair kimse bana soru sormadı. Bu: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah en büyüktür, O’na hamd ile Allah hertürlü eksiklikten münezzehtir. Allah’tan günahlarımın bağışlanmasını dilerim. Pek yüce ve pek büyük olan Allah’ın yardımı ile olmadıkça hiçbir şeye güç yetirilemez, takat getirilemez. O ilktir, sondur, en üstün olandır, gizli olandır, diriltir, öldürür, hayır yanlız O’nun elindedir, O herşeye güç yetirendir.” Buhârî, Kıyâmu’l-Leyl 9

es-Sa’lebî bunu Tefsir’inde zikretmiş ve ayrıca şunu da ilave etmiştir: “Sabahı ya da akşamı ettiğinde bunları on defa söyleyen kimseye yüce Allah altı haslet verir:

1- İblise karşı korunur.

2- Onikibin melek onun yanında bulunur.

3- Ona bir kantar ecir verilir.

4- Onun bir derecesi yükseltilir.

5- Yüce Allah onu huru’l-în ile evlendirir.

6- Kur’ân’ı, Tevrat’ı, İncil’i ve Zebur’u okuyan kimse gibi ona ecir verilir. Aynı zamanda hacceden ve umre yapan, haccı ve umresi de kabul edilen kimse gibi ona ecir verilir, o gece ölürse, şehid olarak ölür.

el-Haris, Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a “el-Makalid: anahtarların tefsirini sordum da şöyle buyurdu: “Ey Ali! Gerçekten büyük bir şeye dair soru sordun. “Anahtarlar” sabah ettiğin vakit on defa, akşamı ettiğin vakit on defa:

“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, Allah en büyüktür, Allah hertürlü eksiklikten münezzehtir, hamd Allah’ındır, Allah’tan mağfiret dilerim. Güç ve takat ancak Allah iledir, O ilktir, sondur, zahirdir, batındır. Mülk yalnız O’nundur, hamd yalnız O’nundur. Hayır, yalnız O’nun elindedir ve O herşeye güç yetirendir.”

Kim sabahı ettiği vakit bunları on defa söyler, akşamı ettiği vakit de on defa söylerse, yüce Allah ona altı özellik verir.

1- Onu şeytana ve askerlerine karşı korur. Onların o kimse üzerinde hiçbir etkileri olmaz.

2- Ona cennette bir kantar verilir. Bu ise onun terazisinde Uhud dağından daha ağır basar.

3- Ancak ebrar (iyi kimseler)in ulaşabildiği bir dereceye yükseltilir.

4- Yüce Allah onu huru’l-în ile evlendirir.

5- Onikibin melek onun yanında şahit olurlar. Bu söylediği sözleri onun için apaçık bir sahifede yazarlar ve kıyâmet gününde bu hususta onun lehine şahitlik ederler.

6- Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u ve Furkan’ı okuyup hac ve umre yapıp Allah’ın hac ve umresini kabul ettiği kimse gibi ona ecir verilir, eğer o gün yahut o gece ya da o ay ölürse, ona şehidlerin mührü vurulur.

Denildiğine göre

“anahtarlar” itaat demektir. “Filana anahtarlarını bıraktı” derken verdiği emirlerde ona itaat etti, denilmek istenir. O halde âyet-i kerîme: Göklerde ve yerde olanlar ona itaat ederler, anlamındadır.

“Allah’ın âyetlerini” Kur’ân’ı, ilâhi belge ve delilleri

“inkâr edenler ise onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.” Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 62

Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerine vekildir.

Diyanet Vakfı
Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.

Kurtubi Tefsiri
Allah herşeyin yaratıcısıdır, O herşeye vekildir.

“Allah herşeyin yaratıcısıdır. O, herşeye vekildir.” Herşeyin koruyucusu, herşeyi görüp gözetendir. Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 61

Allah, takva sahiplerini kurtarır — başarılarıyla. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar üzülmezler.

Diyanet Vakfı
Allah, takva sahiplerini esenliğe kavuşturup kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Allah takva sahiblerini umduklarına erdirmek sureti ile kurtarır. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de.

“Allah takva sahiblerini umduklarına erdirmek suretiyle kurtarır”

âyetindeki: ” Kurtarır” âyeti diye de okunmuştur. Şirklerden ve masiyetlerden kurtarır, demektir.

“Umduklarına erdirmek suretiyle” lâfzı da genel olarak tekil okunmuştur, çünkü mastardır. Kûfeliler: şeklinde çoğul okumuşlardır. Bu da: “Mutluluklarıyla” demek gibi caizdir.

Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bu âyetin tefsiri mahiyetinde şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Yüce Allah her kişi ile birlikte amelini de haşreder. Mü’minin ameli kişi ile birlikte en güzel bir surette ve en hoş bir koku ile yer alır. Korku ya da dehşetli bir hal oldu mu ameli kendisine: Korkma, bundan maksat sen değilsin. Bununla sen kastedilmiyorsun, der. Nihayet bu sözleri ona çokça söyleyince kişi (ameline): Sen ne kadar iyisin, kimsin sen diye sorar. Ameli ona: Beni tanımadın mı? Ben senin salih amelinim, ağırlığıma rağmen sen beni taşıdın. Allah’a yemin ederim ki, ben de seni taşıyacağım ve seni savunacağım, der. İşte yüce Allah’ın: “Allah takva sahiplerini umduklarına erdirmek sureti ile kurtarır, onlara hiçbir fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de” diye buyurduğu budur. İbnu’l-Mübarek, Zühd, s. 106

Zümer 60

Kıyamet günü Allah’a yalan söyleyenlerin yüzlerini kararmış görürsün. Cehennemde kibirlenenler için bir barınak yok mu?

Diyanet Vakfı
Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer cehennemde değil midir?

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmet gününde Allah’a yalan söyleyenleri yüzleri kararmış görürsün. Büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok?

el-Ahfeş dedi ki:

“Görürsün” âyeti yüce Allah’ın:

“Yüzleri kararmış” âyetinde amel etmemiştir. Bu mübteda ve haber cümlesidir. ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer

“görürsün” âyetinde kastedilen gözle görmek ise, hal konumunda bir cümledir. Eğer maksat kalbin görmesi ise ikinci mef’ûldür.

“Büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok?” âyetinde geçen: “Büyüklenmenin, kibrin” anlamını Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) açıklamış ve şöyle buyurmuştur: “Hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir.” İbn Hibban, Sahih, XII, 281; Müsned, II, 169, IV, 133, 134, 151.

Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 7. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Abdullah b. Amr’ın rivâyet ettiği hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde büyüklük taslayanlar küçücük karıncalar şeklinde haşredileceklerdir. Onları küçülmüşlük öyle bir yakalayacak ki sonunda cehennemdeki bir hapishaneye götürüleceklerdir. ” Tirmizi, IV, 655; Müsned, II, 179.

Zümer 59

Hayır! Ayetlerim sana gelmişti, sen ise onları yalanladın, büyüklendin ve kâfirlerden oldun.

Diyanet Vakfı
Hayır (dönemeyeceksin)! ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştun.

Kurtubi Tefsiri
“Hayır, sana âyetlerim gerçekten gelmiş idi. Sen ise onları yalanlamış, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuş idin.”

“Hayır, sana âyetlerim gerçekten gelmiş idi.” ez-Zeccâc dedi ki: Buradaki: ” Hayır” olumsuz bir sorunun cevabıdır. Halbuki ifadede olumsuz lâfzı yoktur. Şu kadar var ki;

“Eğer Allah bana hidayet etse idi” âyeti Allah bana hidayet vermedi, anlamındadır. Sanki bu sözü söyleyen kimse: Bana hidayet verilmedi, demiş gibidir. Bunun üzerine ona: Hayır, sana hidayet yolu açıkça gösterilmiştir. Sen eğer îman etmek isteseydin, îman etmek imkânını bulurdun.

“Âyetlerim”den kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir.

“Âyetler” ile mucizelerin kastedildiği de söylenmiştir. Yani delil senin için açıklık kazanmış, fakat sen onu inkâr edip yalanlamıştın.

“Büyüklenmiş” yani îmana karşı büyüklük taslamış

“ve kâfirlerden olmuş idin.” Yüce Allah burada müzekkere hitab kipi ile

“büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuş idin” diye buyurmaktadır. Çünkü “nefs: kimse” hem erkek, hem dişi hakkında kullanılır. Mesela: “Üç kişi, kimse” denilir. el-Müberred dedi ki: Araplar “bir insan” anlamında: “Bir kimse” derler.

er-Rabî’ b. Enes, Ummu Seleme’den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti şöyle okumuştur: “Sana (dişiye hitab kipi ile) âyetlerim gerçekten gelmiş idi. Sen ise onları yalanlamış, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuş idin.” el-A’meş de

“Hayır, sana âyetlerim… gelmiş idi” anlamındaki âyeti: “Hayır, ona âyetlerim gelmiş idi” diye okumuştur. Bu da (hitab kipinin) müzekker oluşuna delil teşkil etmektedir. er-Rabî’ b. Enes, Ummu Seleme’ye yetişmemiştir, ancak bu kıraat de caizdir. Çünkü “nefs (kimse)” hem erkek, hem dişi için kullanılabilir. Kimileri bu kıraati kabul etmeyerek şöyle demiştir: O takdirde “te” harfi kesreli okunmalı ve ayrıca: ” Ve sen kâfir dişilerden idin” şeklinde olması gerekirdi.

en-Nehhâs şöyle demektedir: Böyle olması gerekmemektedir. Çünkü ondan öncesinin: “Kimse… demesin” şeklinde olmakla birlikte daha sonradan: “ Ve gerçekten ben alay edenlerdendim” diye buyurmakta, bunun yerine (müennes çoğul olarak getirilmesi gereken de denilmemiştir. Arapçada “te” harfi esreli okunmak suretiyle: ” Büyüklenmiş… ve olmuş idin” ifadesinin takdiri ise “Alay eden topluluktan yahut alay eden insanlardan yahut alay eden kimselerden (oldun)” şeklindedir.

Zümer 58

Yahut azabı gördüğünde der ki: “Keşke benim için bir dönüş olsaydı da iyilik yapanlardan olsaydım.”

Diyanet Vakfı
57, 58. Veya: Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum, diyeceği, yahut azabı gördüğünde: Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkan bulunsa da iyilerden olsam! diyeceği günden sakının.

Kurtubi Tefsiri
Ya da azâbı gördüğünde: “Eğer benim için bir dönüş imkânı olsaydı, ihsan edicilerden olurdum” demesin.

“Ya da” bu kişi

“azâbı gördüğünde: Eğer benim için bir dönüş imkânı olsaydı, ihsan edicilerden olurdum, demesin” âyetindeki:

” Olurdum” lâfzının nasb ile gelmesi temenninin cevabı oluşundan dolayıdır. Bununla birlikte

“bir dönüş” lâfzına atfedilmiş olarak da kabul edilebilir, çünkü:

“Dönme imkânım…” anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Yemin olsun ki göz aydınlığı içinde giyineceğim bir aba,

İncecik (ipekli) elbiseler giymekten daha çok hoşuma gider.”

el-Ferrâ” da şu beyiti zikretmektedir:

“Ondan sana geri kalan bir anı ve korkudan başkası değildir,

Bir de onun süvari kafilesinin nereye doğru gittiklerini sorarsın.”

Burada “sorarsın” anlamındaki fiili “anı” anlamındaki lâfzın mahalline atıf ile nasb ile okumuştur. Çünkü ifade: “Ondan sana geriye kalan anmaktan başkası değildir” şeklindedir. “Aba giyinmek ve… aydın olması” ifadesi de bu kabildendir, yani: “Aba giymek ve gözümün aydın olması…” takdirindedir.

Ebû Salih dedi ki: İsrailoğullarından arif bir kişi vardı. O bir yazı gördü: Kişi uzun bir süre Allah’a itaat ile amel etmekle birlikte onun ameli cehennemliklerin amelleri ile mühürlenir. Bu sebebten cehenneme girer ve bir adam da uzun bir süre Allah’a masiyet olan şeyleri işler, sonra ameli cennet ehlinden birisinin ameli ile mühürlenir, o da cennete girer. Bunun üzerine adam: O halde ben ne diye kendimi yoruyorum deyip yaptığı amellerini bıraktı, fasıklığa ve masiyete koyuldu. İblis ona dedi ki: Senin uzun bir ömrün var. Dünyadan faydalan, sonra tevbe edersin. Fasıklığa koyuldu, malını hayasızlıklara harcayıp tüketti. En lezzetli anında ölüm meleği ona gelince bu sefer: “Allah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı vay benim halime! Ömrüm şeytana itaatle geçti” dedi ve pişmanlığın fayda vermeyeceği bir zamanda pişman oldu İşte yüce Allah bu kimseye dair haberi Kur’ân-ı Kerîm’de indirdi.

Katade de şöyle demiştir: Bunlar çeşitli grublardır. Onlardan bir kesim: “Allah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı vay benim halime” demiş, bir diğer kesim: “Eğer Allah bana hidayet etse idi, elbette takvalılardan olurdum” demiş, bir öteki kesim: “Eğer benim için bir dönüş imkânı olsaydı, ihsan edicilerden olurdum” demiş olacaktır. Yüce Allah da onların hepsinin bu söylediklerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:

Zümer 57

Yahut der ki: “Eğer Allah beni doğru yola iletseydi, elbette takva sahiplerinden olurdum.”

Diyanet Vakfı
57, 58. Veya: Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum, diyeceği, yahut azabı gördüğünde: Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkan bulunsa da iyilerden olsam! diyeceği günden sakının.

Kurtubi Tefsiri
Veya: “Eğer Allah bana hidayet etse idi. Elbette takvalılardan olurdum.” demesin;

“Veya” bu kişi

“eğer Allah bana hidayet etse idi” dininin yolunu bana gösterse idi

“elbette” şirk ve masiyetlerden sakınan

“takvalılardan olurdum, demesin.” Buradaki: Şayet Allah bana hidayet vermiş olsaydı, ben de hidayet bulurdum, sözü doğrudur. Şanı yüce Allah’ın şu âyetinde bize haber verdiği müşriklerin şu şekildeki delil göstermelerine de yakındır:

“Müşrikler: Allah dileseydi, biz de babalarımız da ortak koşmazdık… diyeceklerdir.” (el-En’am, 6/148) Ancak bu kendisi ile batıl kastedilen hak bir sözdür. Tıpkı Ali (radıyallahü anh)’ın Haricilerden: “Hüküm ancak Allah’ındır” diyen kimseye bu cevabı verdiği gibi.

Zümer 56

Bir nefis der ki: “Yazık bana! Allah’a karşı ihmalkârlık ettim, ben alay edenlerden idim.”

Diyanet Vakfı
Kişinin: Allaha yakınlık konusunda kusurlu davrandığım için bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim (diyeceği günden sakının)!

Kurtubi Tefsiri
Ta ki kimse: “Allah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı vay benim halime ve gerçekten ben alay edenlerdendim” demesin.

“Taki… demesin” âyetindeki ” …me…” nasb mahallindedir. Yani böyle demesi hoşuna gitmeyeceğinden böyle de(yecek duruma düş)mesin demektir. Kûfelilere göre ise: ” Demesin” şeklinde; Basralılara göre ise: “Söyler diye korksun” takdirindedir.

Şöyle de açıklanmıştır: “Ta ki kimse… de”mesinden önce… demektir. Çünkü bundan önce de: “Azâb size gelmezden önce” diye buyurulmuştur.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet

“kimse” anlamındaki lâfız niçin nekre (belirtisiz) gelmiştir diye soracak olursan, derim ki: Çünkü bundan maksat bazı kimselerdir, bu da kâfirin nefsi (kâfir)dir. Bununla birlikte diğer kimselerden ayrı bir kimsenin kastedilmesi de mümkündür. Bunun kastedilmesi ise ya aşırı derecedeki küfründen ötürüdür, veya göreceği büyük azabtan dolayıdır. Bununla çokluk ve fazlalığın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. el-A’şa’nın şu beyitinde olduğu gibi:

“Nice ağaçlık yer var ki eğer içine doğru seslenecek olsam,

Bana başını silkeleyen öfkeli ve şerefli (pekçok kimse) gelir.”

O bu sözleriyle şerefli tek bir kimseyi değil, kendisine yardım edecek kalabalıklar halinde şerefli kimselerin geleceğini kastetmektedir. Bunun benzeri de: ” Nice ülkeler katettim, nice kahramanla çarpıştım” ifadeleridir. Bununla anlatılmak istenen çokluktan başkası değildir. Vay benim halime” âyetinin aslı şeklindedir, ye’nin yerine “elif gelmiştir. Çünkü hem daha hafiftir, hem de istiğasede (yardım istemek halinde) sesi uzatmak imkânını daha çok verir. Kimi zaman bundan sonra bir “he” harfi getirdikleri de olur. el-Ferrâ” şu beyiti nakletmektedir:

“Çok hızlı koşan bir eşeğe merhaba,

O geldi mi hemen onu su taşımaya yaklaştırırım.”

Bazan “eliften sonra izafete delâlet etmek üzere “ye” harfini kattıkları da olur. Nitekim Ebû Cafer: …diye okumuştur. Burada sözü edilen “hasret” pişmanlık demektir.

“Allah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen: Allah’a itaat hususundaki (kusurlarımdan dolayı) diye açıklamıştır, ed-Dahhak yüce Allah’ı anmaktaki kusurlarımdan dolayı diye açıklamış ve şöyle demiştir: Bundan da maksat Kur’ân-ı Kerîm ve gereğince amel etmektir.

Ebû Ubeyde dedi ki:

“Allah’a karşı” Allah’ın mükâfatı hususundaki

“kusurlarımdan dolayı” demektir.

el-Ferrâ” da dedi ki: “Cenb (mealde karşı): yakınlık ve civarında bulunmak” demektir. Mesela: ” Filan kişi filanın civarında yaşar” demektir.

” Yakın komşuya” (en-Nisa, 4/36) âyetinde de bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır. Âyet: Yüce Allah’ın yakınlığını ve komşuluğunu aramaktaki kusurlarından dolayı anlamındadır ki; bu da cenneti istemekteki kusurdur.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Yüce Allah’ın beni kendisine davet ettiği ve Allah’ın yolunun kendisi olan o yolu izlemekteki kusurlarımdan dolayı hasretler olsun bana (vay benim halime)! demektir. Çünkü Araplar da bir şeye götüren, ulaştıran yola ve sebebe de “cenb” ismini verirler. Mesela: “Senin için, senin hoşnutluğun için ben hiç de yutulmayacak lokmaları sıkıntı ile yuttum” denilir.

“Allah’a karşı” âyetinin, yüce Allah’ın rıza ve sevabına ulaştıran cihet ve tarafta, anlamına geldiği de söylenmiştir. Araplar: ” Cihet ve tarafa” da bu ismi verirler. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bundan ötürü kalb bitkin bir şekilde bölündü,

İnsanlar bir tarafta, emir bir tarafta.”

Bununla insanların ayrı bir cihette, emirin ayrı bir cihette bulunduğunu kastetmektedir. İbn Arafe dedi ki: Bununla Allah’ın emirlerini terkettiğinden dolayı… demek istemektedir. Nitekim: “Ben bu işi ihtiyacım yanında (ihtiyacımdan dolayı) yapmadım” denilir. Şair Küseyyir de şöyle demiştir:

“Senin için yanan, parça parça olan bir ciğeri bulunan,

Bir aşık hakkında Allah’tan korkmaz mısın?”

Mücahid de böyle demiştir. Allah’ın emirlerinden zayi ettiklerimden (yerine getirmediğimden) ötürü… demektir, diye açıklamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Bir adam bir mecliste oturur, bir yerde yürür, bir yerde yatar uzanır da orada aziz ve celil olan Allah’ın ismini anmayacak olursa, mutlaka bu onun aleyhine kıyâmet gününde bir hasret (sebebi) olacaktır.” Ebû Davud, IV, 264; Tirmizi, V, 461; Müsned, II, 432, 446, 453, 481, 484. Bu hadisi Ebû Dâvûd bu manada rivâyet etmiştir.

İbrahim et-Teymî dedi ki: Kıyâmet gününde duyulacak hasletlerden (vay halime, dedirtecek şeylerden) birisi de kişinin Allah’ın dünya hayatında kendisine vermiş olduğu malı, başkasının mizanında görmesidir. Başkası o malı ondan miras almış ve o malı hak ile kullanmıştır. O bakımdan o malın ecrini o kimse almış, diğeri de onun günahını yüklenmiş olacaktır.

Yine hasret duyma sebeplerinden birisi de kişinin dünyada iken Allah’ın kendi hizmetine vermiş olduğu kölesinin yüce Allah’a daha yakın bir konumda olduğunu görmesi veya dünyada iken kör diye bildiği bir adamın kıyâmet gününde görüyor olduğunu görüp kendisinin ise kör kılınmış olmasıdır.

“Ve gerçekten ben alay edenlerdendim.” Ben ancak dünyada iken Kur’ân ile Rasûl ile Allah’ın gerçek dostları ile alay eden kimselerden idim.

Katade dedi ki: Böyle bir kimse yüce Allah’a itaati elden kaçırmakla kalmayarak itaat ehli ile alay dahi eder.

” Gerçekten ben…dim” hal olarak nasb mahallindedir. Ben alay ediyorken kusurlu hareket ettim veya alay etme halinde kusurlu hareket etım. demiş gibidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben ancak alay, oyun, eğlence ve batıl içinde idim. Yani benim bütün yaptıklarım ancak yüce Allah’tan başkasına ibadet yolunda idi.

Zümer 55

Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun — size azap ansızın gelmeden önce, siz farkında olmadan.

Diyanet Vakfı
Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kurana) tabi olun.

Kurtubi Tefsiri
Farkında olmadan ansızın azâb size gelmezden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.

“Farkında olmadan ansızın azâb size gelmezden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun” âyetinde geçen

“indirilenin en güzeli” Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun hepsi güzeldir. Anlamı el-Hasen’in dediğine göre şöyledir: Ona itaate bağlanın, isyan etmekten uzak durun.

es-Süddî de şöyle demiştir: En güzel olan Allah’ın Kitab-ı keriminde emrettikleridir. İbn Zeyd de şöyle demiştir: Bunlar muhkem âyetlerdir. Müteşabihin bilgisini ise onu bilene havale ediniz. Yine İbn Zeyd şöyle demiştir: Yüce Allah, Tevrat, İncil ve Zebur gibi kitabları indirdikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’i indirdi ve ona uymayı emretti. En güzel olan odur, mucize olan odur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu (kitab, Kur’ân-ı Kerîm) en güzel olandır. Çünkü o (önceki kitabları) neshedici, bütün kitablar hakkında hüküm vericidir. Onun dışındaki diğer bütün kitablar ise neshedilmiştir.

Bunun affetmek olduğu da söylenmiştir, çünkü yüce Allah peygamberini affetmek ile kısas uygulamak arasında serbest bırakmıştır. Bir başka açıklamaya göre yüce Allah’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a öğrettiği Kur’ân’dan olmayan şeyler, güzel şeylerdir. Kur’ân olarak vahyettikleri ise en güzel olandır.

Bir diğer açıklamaya göre geçmiş ümmetlerin haberlerine dair size indirilenlerin en güzeline (uyun), demektir.

Zümer 54

Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun, azap size gelmeden önce. Sonra yardım olunmazsınız.

Diyanet Vakfı
Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, Ona teslim olun, sonra size yardım edilmez.

Kurtubi Tefsiri
Size azâb gelmezden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım olunmaz.

“Size” dünya hayatında

“azâb gelmezden önce Rabbinize dönün” itaat ile O’na yönelin. Yüce Allah şirkten tevbe eden kimselere mağfiret edeceğini açıkladıktan sonra tevbe etmeyi ve kendisine dönmeyi emretmektedir. Bu kadarıyla: Müsned, III, 332; Beyhaki, Şuabu’l-ÎmanrVU, 362.

İnabe” ihlâs ile yüce Allah’a dönmek demektir.

“Ve O’na teslim olun” kaide boyun eğin, emirlerine uyun.

“Sonra size yardım olunmaz.” Yani Onun azabından kimse sizi kurtaramaz.

Cabir (radıyallahü anh)’ın rivâyet ettiği hadise göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşrur: “Şüphesiz ki Allah’ın kişinin itaatte ömrünü uzatması ve ona dönüşü nasib etmesi mutluluktandır. Kişinin amelde bulunup amelini beğenmesi ise bedbahtlıktandır.”

Zümer 53

De ki: “Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allahın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder.” Muhakkak O, çok çok mağfiret edendir, rahmet edendir.

“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!” âyetinde yer alan:

“Ey kullarım” âyetinde arzu edilirse “ya” hazfedilebilir. Çünkü nida hazf yerlerindendir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta gelmiş en değerli rivâyetlerden birisi de Muhammed b. İshak’ın Nafî’den, onun İbn Ömer’den, onun Ömer’den şöyle dediğine dair yaptığı şu rivâyettir: Biz hicret etmek üzere karar verince, ben ile Hişam b. el-As b. Vail es-Sehmî ile Ayyaş b. Ebi Rabia b. Utbe ile sözleştim ve buluşma yerimiz Ğıfaroğulları suyu olsun, dedik. Ayrıca şunu da söyledik: Bizden geciken olursa, onun alıkonulmuş olduğunu bileceğiz, diğerleri yollarına devam etsin. Sabah ben ile Ayyaş b. Utbe buluştuk, Hişam ise yanımıza gelemedi. Onun fitneye (azâb ve işkenceye) maruz kaldığını öğrendik. O da bu fitneye boyun eğdi. Medine’de iken şöyle diyorduk: Bunlar aziz ve celil olan Allah’ı tanıdılar, Rasûlü (salat ve selam ona)ne îman ettiler. Sonra da başlarına gelen bir bela dolayısıyla fitneye düştüler (dinlerinden döndüler). Onların tevbelerinin kabul edilebileceği görüşünde değiliz. Kendileri de kendi kendilerine böyle diyorlardı. Fakat yüce Allah Kitabında:

“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” âyetinden

“…büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok?” âyetine kadar olan bölümleri indirdi. Ömer dedi ki: Ben bunları kendi ellerimle yazdıktan sonra Hişam’a gönderdim. Hişam dedi ki: Âyetler bana ulaşınca, onları alıp Zu Tuva’ya çıktım ve şöyle dedim: Allah’ım, Sen bu buyrukları anlamamı sağla. Anladım ki bu âyetler bizim hakkımızda inmiştir. Sonra geri döndüm, deveme bindim, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kavuştum.

Said b. Cübeyr’den de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Müşriklerden bir topluluk çokça kişi öldürmüş, çokça zina etmişlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ya şöyle dediler, yahutta ona şöylece haber gönderdiler: Senin kendisine davet ettiğin şey, hiç şüphesiz güzel bir şeydir. Tevbe edersek, tevbemiz kabul olur mu dersin? Bunun üzerine aziz ve celil olan şu:

“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım…” âyetini indirdi. Bunu Buhârî bu manada rivâyet etmiştir. Buhârî, IV, 1811; Müslim, I, 113, Nesâî, VII, 86 Bu el-Furkan Sûresi’nin sonlarında (25/68-69- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre bu âyet-i kerîme Mekkeliler hakkında inmiştir. Onlar şöyle demişlerdi: Muhammed putlara tapan, Allah’ın haram kıldığı canı öldüren kimsenin günahının bağışlanmayacağını söylüyor. Peki nasıl hicret edelim? Nasıl müslüman olalım? Biz hem Allah ile birlikte başka ilâha ibadet ettik, hem Allah’ın haram kıldığı canı öldürdük. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. Ebû Davud, IV, 104-105.

Bir başka açıklamaya göre bu âyet-i kerîme ibadet hususunda kendi aleyhlerine aşırıya gitmiş ve cahiliye döneminde işlemiş oldukları birtakım günahlar dolayısıyla bu ibadetlerinin kabul olunmayacağından korkmuş birtakım müslümanlar hakkında inmiştir.

Yine İbn Abbâs ve Atâ şöyle demiştir: Âyet-i kerîme Hamza (radıyallahü anh)’ın katili Vahşi hakkında inmiştir. Çünkü Allah’ın onun müslüman olmasını kabul etmeyeceğini zannetmişti. İbn Cüreyc’in Atâ’dan, onun İbn Abbâs’tan rivâyetine göre ise İbn Abbâs şöyle demiştir: Vahşi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Muhammed, ben sana himaye istiyerek geldim. Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar beni himayene al, dedi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ben seni himayesiz olarak görmek isterdim. Fakat madem benden himaye isteyerek geldin, Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar seni himayeme alıyorum” dedi. Vahşi dedi ki: Ben Allah’a ortak koştum, Allah’ın haram kıldığı canı öldürdüm, zina ettim. Allah benim tevbemi kabul eder mi? Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem);

“Onlar ki Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler. Hak ile olması dışında Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler, zina da etmezler” (el-Furkan, 25/68) âyet-i kerimesi sonuna kadar nazil oluncaya kadar sustu. Sonra bu âyeti Vahşi’ye okudu. Vahşi ben burada bir şart koşulduğunu görüyorum, belki ben salih bir amel işlemeyeceğim, Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar ben senin himayende kalmaya devam ediyorum. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme indi:

“Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar” (en-Nisa, 4/48 ve 116) âyeti indi. Onu çağırttırdı ve ona bu âyeti okudu. Bu sefer şöyle dedi: Belki ben mağfiret etmeyi dilemeyeceği kimselerdenim. Onun için Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar senin himayende kalıyorum, dedi. Bu sefer:

“Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” âyeti nazil oldu. Bunun üzerine: Evet şimdi oldu, ayrıca herhangi bir şart koşulduğunu görmüyorum, dedi, sonra da müslüman oldu. Beyhaki, Şuabu’l-Îman, V, 424.

Hammâd b. Seleme, Sabit’ten, o Şehr b. Havşeb’den, o Esma’dan rivâyet ettiğine göre Esma Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i: “De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder” ve bunlara aldırış etmez “Muhakkak o çok çok mağfiret edendir, rahmet edendir” âyetini (“ve aldırış etmez'” ilavesiyle birlikte) okurken dinledim.

İbn Mes’ûd’un Mushafında ise “Allah dilediği kimseler için bütün günahları mağfiret eder” şeklindedir.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Bu iki okuyuş da (Esma’nın naklettiğiokuyuş ile Abdullah b. Mesud’un mushafındaki okuyuş) tefsiri açıklamaya göredir. Yani Allah dilediğinin günahını bağışlar. Yüce Allah da kime bağışlamayı dileyeceğini bilmiştir. Bu ise tevbe eden veya küçük günah işlemekle birlikte büyük günahı bulunmayan kimsedir. Bununla tevbe eden kimseyi kastettiği de daha sonra gelen: “Size azâb gelmezden önce Rabbinize dönün” âyeti göstermektedir. O halde tevbe eden kimseye bütün günahları bağışlanacaktır. Buna da yüce Allah’ın:

“Muhakkak Ben tevbe eden… kimseye de çok çok mağfiret ediciyim” (Ta-Ha, 20/82) âyeti delâlet etmektedir. Bunda açıklanamayacak bir taraf yoktur.

Ali b. Ebî Tâlib dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de şu:

“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” âyetinden daha geniş bir âyet-i kerîme yoktur. Bu husus daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/84. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Abdullah b. Ömer de dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de en çok ümit verici âyet-ı kerîme bu âyet-i kerimedir. İbn Abbâs ise onların bu sözlerine cevab vererek şöyle demektedir: Kur’ân-ı Kerîm’de en ümit verici âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Doğrusu Rabbin zulümlerine rağmen insanlara yine de mağfiret edendir” (er-Rad, 13/6) âyetidir. Bu husus daha önceden er-Rad Sûresinde (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ümit kesmeyin” anlamındaki âyet: şeklinde “nun” harfi esreli olarak okunduğu gibi, üstün olarak da okunmuştur. Buna dair açıklama daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 52

Allah’ın, dilediğine rızkı genişletip daralttığını bilmediler mi? Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Bilmiyorlar mı ki Allah, rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bilmezler mi ki muhakkak Allah rızkı dilediği kimseye yayar ve kısar. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için âyetler vardır.

“Bilmezler mi ki muhakkak Allah rızkı dilediği kimseye yayar ve kısar. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için âyetler vardır.” Özellikle mü’minleri sözkonusu etmiştir. Çünkü âyetler üzerinde iyiden iyiye düşünen ve onlardan yararlananlar onlardır. Rızkın genişliğinin kimi zaman bir tuzak ve bir istidrâc olduğunu, kısılmasının da yükseklik ve ecri büyütmek için verildiğini yalnız onlar bilirler.

Zümer 51

Onlara, kazandıklarının kötülükleri isabet etti; bunlardan zulmedenlere de kazandıklarının kötülükleri isabet edecektir. Ve onlar aciz bırakacak değillerdir.

Diyanet Vakfı
Bunun için yaptıkları kötülüklerin vebali onları yakaladı. Bunlardan da zulmedenlerin işledikleri kötülükler, başlarına gelecektir. Bu hususta Allahı aciz bırakamazlar.

Kurtubi Tefsiri
Sonunda da kazandıkları o amellerin kötülükleri kendilerine gelip çattı. Bunlardan zulmedenleri de kazandıklarının kötülükleri yakında gelip bulacaktır.

“Sonunda da kazandıkları o amellerin kötülükleri” yani kötü amellerinin cezası -çünkü bazan kötülüğün cezası (seyyie)na da kötülük (seyyie) denilir-

“kendilerine gelip çattı. Bunlardan” bu ümmetten

“zulmedenleri” şirk koşanları

“de kazandıklarının kötülükleri” açlık ve kılıç

“yakında gelip bulacaktır. Onlar” Allah’ı

“aciz bırakamazlar” azabından kurtulamazlar, önüne geçemezler. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’am, 6/134. âyetin tefsiri ile Yûnus, 10/53- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 50

Bunu, onlardan öncekiler de demişti. Ama kazandıkları onlara bir fayda sağlamadı.

Diyanet Vakfı
Bunu onlardan öncekiler de söylemişti; ama kazandıkları şeyler onlara fayda vermedi.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten onlardan önce geçenler de bunu demişlerdi, ama onların kazandıkları şeyler kendilerine fayda vermedi.

“Gerçekten onlardan önce geçenler” Karun ve daha başkaları arasından

“bu ancak bana bendeki bir ilim dolayısıyla verilmiştir” (el-Kasas, 28/78) diye söyleyen onlardan önceki kâfirler

“de bunu demişlerdi.”

Bu âyetteki: ” Bunu demişlerdi” âyetindeki zamirin müennes gelmesi (söylenen söz anlamındaki “kelime”)nin müennesliğinden ötürüdür.

“Ama onların kazandıkları şeyler kendilerine fayda vermedi” âyetindeki; ” …me” red ve inkâr içindir, yani onların mallarının, çoluk-çocuklarının Allah’ın azabına karşı hiçbir faydası olmadı. Bunun; “mallarının kendilerine faydası ne oldu?” anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu edat soru edatı olur.

Zümer 49

İnsana bir zarar dokunduğunda bize dua eder. Sonra biz ona katımızdan bir nimet verdiğimizde, “Bu bana bilgim sayesinde verilmiştir” der. Hayır, bu bir imtihandır; fakat çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, «Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir» der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
İnsana bir zarar dokunduğunda Bizi çağırır. Sonra Biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek: “Bu bana ancak bilgi(m)den dolayı verilmiştir” der. Bilakis o bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler.

“İnsana bir zarar dokunduğunda Bizi çağırır.” Bu âyetin Huzeyfe b. el-Muğire hakkında indiği söylenmiştir.

“Sonra Biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek, bu bana ancak bilgi(m)den dolayı verilmiştir, der.” Katade dedi ki: Buradaki

“bilgiden dolayı” benim çeşitli kazanç yollarını bilmemden ötürü diye açıklamıştır. Yine ondan gelen bir açıklamaya göre bendeki bir hayırdan ötürü (bana verilmiştir) diye açıklamıştır. Bir başka açıklamaya göre

“bilgiden dolayı” yani Allah’ın benim üstünlük ve faziletimi bilmesinden ötürü demektir. el-Hasen de şöyle demiştir:

“Bilgiden dolayı” Allah’ın bana öğretmiş olduğu bilgiden dolayı demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O dedi ki: Artık ben şunu biliyorum ki; bu dünya hayatında bana verildiğine göre, Allah nezdinde benim önemli bir yerim var demektir.

Bunun üzerine yüce Allah:

“Bilakis o bir imtihandır” diye buyurmaktadır. Yani aksine sana verilmiş bulunan bu nimetler kendisi vasıtasıyla sınandığın bir fitne (imtihan)dır.

el-Ferrâ” dedi ki: Buradaki:

“O” zamirinin müennes gelmesi “fitne (imtihan)” lâfzının müennesliğinden dolayıdır. Eğer: “Hayır o bir imtihandır” şeklinde (müzekker zamir ile) gelmiş olsaydı, yine câiz olurdu. en-Nehhâs dedi ki: İfade: Hayır, bu sana bir fitne (imtihan) olmak üzere verilmiştir, takdirindedir.

“Fakat onların çoğu bilmezler” yani yüce Allah kendilerine mal ve servet verdiği takdirde bunun bir sınama olduğunu bilmezler.

Zümer 48

Kazandıkları kötülükler kendilerine görünmüş ve alay ettikleri şey kendilerini kuşatmıştır.

Diyanet Vakfı
Onların kazandıkları kötülükler (o gün) açığa çıkmış, alaya aldıkları şey, kendilerini sarmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Kazandıkları amellerin fenalıkları kendilerine görünecek ve alaya aldıkları şey onları çepeçevre sarıp kuşatacaktır.

“Kazandıkları amellerin fenalıkları” yani işledikleri küfür ve masiyetlerin cezası

“kendilerine görünecek.” Karşılarına çıkacak

“ve alaya aldıkları şey onları çepeçevre sarıp kuşatacaktır” üzerlerine inecektir.

Zümer 47

Zulmedenlerin, yeryüzündeki her şey ve bir misli daha kendilerinin olsa, kıyamet günü azabın kötüsünden kurtulmak için onu mutlaka fidye verirlerdi. Ama Allah’tan beklemedikleri şeyler karşılarına çıkmıştır.

Diyanet Vakfı
Eğer yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet gününde azabın fenalığından (kurtulmak için) elbette bunları feda ederlerdi. Halbuki (o gün) onlar için, Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onunla birlikte bir o kadarı daha zulmedenlerin olsa kıyâmet gününde azâbın şiddetinden (kurtulmak için) onları muhakkak fidye vererek kurtulmak isteyeceklerdi. Halbuki Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.

“Eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onunla birlikte bir o kadarı daha zulmedenlerin” yani yalanlayıp şirk koşanların

“olsa, kıyâmet gününde azâbın şiddetinden” yani o günün kötü azabından… Buna dair açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/91. âyetin tefsirinde) ve Rad Sûresi’nde (13/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Halbuki Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.” Bu hususta gelmiş rivâyetlerin en değerlisi Mansur’un, Mücahid’den şöyle dediğine dair yaptığı rivâyettir: Bunlar güzel ve hasenat olduğunu vehmettikleri birtakım ameller işlediler, onların hep günah ve seyyiat olduklarını gördüler, es-Süddî de böyle demiştir.

Bir başka açıklamaya göre onlar ölümden önce tevbe edeceklerini vehmettikleri birtakım ameller işlediler. Fakat tevbe etmeden önce ölüm gelip onlara yetişti. Onlar tevbe ile kurtulacaklarını zannediyorlardı.

Tevbesiz olarak günahlarının bağışlanacağı vehmine kapılmış olmaları da mümkündür. Fakat

“Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.” Bu ummadıkları şey ise cehennem ateşine girmektir.

Süfyan es-Sevrî bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir: Vay riyakarların haline, vay riyakarların haline! Bu âyet onlar hakkındadır, burada anlatılan onların durumudur.

İkrime b. Ammar dedi ki: Muhammed b. el-Münkedir ölümü esnasında oldukça korktu, dehşete kapıldı. Ona: Bu korku ve dehşet neden? diye sorulunca şöyle dedi: Allah’ın kitabındaki şu âyetten dolayı korkuyorum:

“Halbuki Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.” Ben daha önce ummadığım şeylerin bana görüneceğinden korkuyorum.

Zümer 46

De ki: “Ey Allah! Göklerin ve yerin yaratıcısı, görünmeyeni ve görüneni bilen! Kullarının arasında ayrılığa düştükleri konuda sen hükmedeceksin.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi de aşikarı da bilen Allah! Kullarının arasında, ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen vereceksin.

Kurtubi Tefsiri
De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen Allah’ım. Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.

“Deki: Ey gökleri ve yeri yaratan” âyetindeki:

” Yaratan'” lâfzının nasb ile gelmesi muzaf bir nida oluşundan dolayıdır.

“Gizliyi ve açığı bilen” anlamındaki lâfızlar da böyledir. Sîbeveyh’e göre bunun sıfatı olması da câiz değildir.

“Allah’ım, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.” Müslim’in Sahih’inde yer alan rivâyete göre Ebû Seleme b. Abdurrahman b. Avf şöyle demiştir: Âişe (radıyallahü anha)’ya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin namaza kalktı mı namazının başında ilk olarak ne okurdu? diye sordum, şöyle dedi: Geceleyin namaza kalktı mı namazına şu sözleri söyleyerek başlardı: “Cebrâîl’in, Mikail’in ve İsrafil’in Rabbi olan Allah’ım, ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin. Hakkında ihtilafa düşülmüş hususa iznin ile beni doğruya ilet. Şüphesiz ki Sen dilediğin kimseyi dosdoğru yola iletirsin.” Müslim, I, 534. er-Rabî b. Haysem, el-Huseyn b. Ali (radıyallahü anhüm)’in şehid edildiği haberini alınca, yüce Allah’ın:

“Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin” âyetini okudu.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Ben öyle bir âyet biliyorum ki her kim o âyeti okur da Allah’tan bir şey isterse, mutlaka o istediğini ona verir. (Bu) yüce Allah’ın:

“De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen Allah’ını. Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin” âyetidir.

Zümer 45

Allah tek başına anıldığında, ahirete inanmayanların kalpleri sıkılır. O’ndan başkası anıldığında, hemen sevinirler.

Diyanet Vakfı
Allah, tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların içlerine sıkıntı basar. Ama Allahtan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler.

Kurtubi Tefsiri
Allah bir olarak anılsa, âhirete inanmayanların kalbleri tiksinir. Ondan başkası anılsa, hemen yüzleri güler.

“Allah bir olarak anılsa” âyetindeki

“bir olarak” anlamındaki: el-Halil ve Sîbeveyh’e göre mastar olarak nasbedilmiştir. Yûnus’a göre ise hal olarak nasbedilmiştir.

“Tiksinir” lâfzını el-Müberred: Kalbleri sıkılır ve rahatsız olur diye açıklamıştır. İbn Abbâs ve Mücahid’in görüşü de budur. Katade de şöyle açıklamıştır: Nefret eder, büyüklük taslar, kâfir olur, asileşir. el-Müerric de: İnkâra sapar diye açıklamıştır. “Tiksinme”nin asıl anlamı nefret etmek ve sapmak, uzaklaşmak demektir. Amr b. Külsum dedi ki:

“Mızrakları düzeltmek için kullanılan tahta parçası ona değdi mi,

O nefret eder,

Ve onlara karşı büyük bir sertlik, şiddet ve itmek ile karşı koyar

(kimse bizi düzeltmeye kalkışırsa başaramaz, karşı koyarız demek istemektedir).”

Ebû Zeyd de şöyle demiştir: ” Adam korkudan dehşete kapıldı” demektir. İşte müşriklere de “la ilahe ilallah: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” denildi mi bundan nefretle uzaklaşır ve küfre saparlardı.

“O’ndan başkası anılsa” bununla putlar kastedilmektedir. Şeytan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) en-Necm Sûresi’ni okuduğu esnada peygamberin okuması arasına:

“Ve işte bunlar üstün putlardır ve şüphesiz onların şefaatleri umulur” sözlerini telkin etmişti. (Bk. el-Hac, 22/52. âyetin tefsiri) Müfessirler topluluğu bu açıklamayı yapmıştır.

“Hemen yüzleri güler.” Sevinç ve neşe yüzlerinde belirir.

Zümer 44

De ki: “Şefaat tamamen Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”

Diyanet Vakfı
De ki: Bütün şefaat Allahındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı Onundur. Sonra Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerle yerin mülkü yalnız O’nundur. Sonra O’na döndürülürsünüz.”

“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.” Bu âyet, şefaatin yalnızca Allah’a ait olduğu hususunda açık bir nasstır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir?” (el-Bakara, 2 255) O halde O, izin vermedikçe hiçbir kimse şefaatçi olamaz.

“Onun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.” (el-Enbiya, 21/28)

“Bütün” hal olarak nasbedilmiştir.

“Bütün” ancak iki ve daha fazlası hakkında kullanılır, şefaat ise bir tanedir diye sorulacak olursa, şöyle cevab verilir: Şefaat mastardır, mastar ise iki ve çoğul hakkında da kullanılır.

“Göklerle yerin mülkü yalnız O’nundur. Sonra O’na döndürülürsünüz.”

Zümer 43

Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Ya onlar hiçbir şeye malik değil ve akıl etmiyorlarsa?”

Diyanet Vakfı
Yoksa onlar Allahtan başkasını şefaatçılar mı edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçı edineceksiniz)?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Ya onlar bir şeye malik olmasalar ve akıl erdirmeseler de mi?”

“Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler?” Aksine onlar Allah’tan başka putları şefaatçi edindiler, demektir. İfadede: olumsuzluk edatını ihtiva eden bir anlam da vardır. Yani:

“Muhakkak bunda iyice düşünen bir topluluk için âyetler vardır.” (42. ayet) Ancak onlar düşünmediler, bunun yerine kendi putlarını şefaatçiler edindiler.

“De ki: Ya onlar bir şeye malik olmasalar…” Yani ey Muhammed onlara de ki: Bunlar şefaat namına hiçbir şeye sahib olamasalar

“ve” cansız oldukları için

“akıl erdirmeseler de mi?” Yine onları şefaatçi edinecek misiniz? Bu, inkâr anlamını ihtiva eden bir sorudur.

Zümer 42

Allah, ölümleri zamanında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri ise uykularında. Sonra, ölüm hükmü verilenleri alıkoyar, diğerlerini belirlenmiş bir süreye kadar gönderir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için deliller vardır.

Diyanet Vakfı
Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah, ölümleri vaktinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uykusunda (alır). Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar, diğerini ise bir süreye kadar salıverir. Muhakkak bunda iyice düşünen bir topluluk için âyetler vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Ölümleri Esnasında Canları Alan Allah:

“Allah ölümleri vaktinde ruhları alır.” Yani ecelleri bittiği sırada ruhları O alır.

“Ölmeyeninkini de uykusunda” âyeti hakkında farklı görüşler vardır. Ruhları cesetlerinde kalmakla birlikte, tasarruftan onları alıkoyar diye açıklanmıştır.

“Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar, diğerini ise belirli bir süreye kadar salıverir.” Salıverdiği, uykuda olandır. Onu ölüm vakti gelinceye kadar tasarrufta bulunmak üzere serbest bırakır. Bu açıklamayı İbn Îsa yapmıştır.

el-Ferrâ” şöyle demiştir: Yani uykusunda ölmeyeninkini eceli bitliği vakit alır. Bazan uyuması onun ecelinin bitmesi yani vefatı olur. Bu açıklamaya iure ifadenin takdiri şöyle olur: Ölmeyenin vefatı (ölümü) ise onun uyumazdır.

İbn Abbâs ve diğer müfessirler şöyle demişlerdir: Ölü ve dirilerin ruhları uykuda biraraya gelir, Allah’ın dilediği ruhlar birbirlerini tanırlar. Yüce Allaha hepsinin bedenlere dönmesini istediği vakit o zaman ölülerin canlarını yanında alıkoyar, dirilerin ruhlarını bedenlerine geri gönderir.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Yüce Allah ölümleri halinde ölenlerin ruhlarını alır. Hayatta olanların da uyumaları halinde ruhlarını alır. Allah dilediği kadar birbirleriyle tanışırlar.

“Hakkında ölüm hükmettiğini tutar, diğerini ise… salıverir.” Yani iade eder.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Uyuyan kimsenin ruhu geri gönderilmeden önce semada iken gördüğü şeyler sadık rüyadır. Geri bırakıldıktan ve henüz cesedine girip yerleşmeden önce gördüğü şeyler ise şeytanın telkinidir ve şeytan ona batıl şeyleri hayal olarak gösterir. İşte yalan çıkan rüya da budur.

İbn Zeyd dedi ki: Uyku da bir vefat (ölüm)dür, ölüm de bir vefattır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Uyuduğunuz gibi öleceksiniz, uykudan uyandırıldığınız gibi de diriltileceksiniz.”

Ömer (radıyallahü anh): Uyku ölümün kardeşidir, demiştir. Ayrıca bu Cabir b. Abdullah yoluyla merfu bir hadis olarak da rivâyet edilmiştir: Ey Allah’ın Rasûlü! Cennet ehli uyurlar mı? diye sormuşlar, o da: “Hayır, uyku ölümün kardeşidir. Cennette ise ölüm yoktur.” diye buyurmuştur. Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Âdemoğlunda bir nefis, bir de ruh vardır. Her ikisi arasında güneş ışığı gibi bir şey vardır. Nefis, akıl ve ayırdetme gücünün kendisinde bulunduğu şeydir. Ruh ise nefsin ve harekete getirmenin bulunduğu şeydir. Kul uykuya daldı mı Allah onun nefsini kabzeder, fakat ruhunu kabzetmez.

İbnu’l-Enbarî ve ez-Zeccâc’ın kabul ettiği görüş de budur. el-Kuşeyrî Ebû Nasr dedi ki: Ancak bu uzak bir ihtimaldir, çünkü âyet-i kerimeden anlaşılan her iki halde de alınan canın aynı şey olduğu şeklindedir. Bundan dolayı yüce Allah:

“Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar, diğerini ise belirli bir süreye kadar salıverir” diye buyurmuştur. O halde yüce Allah hem uyku halinde, hem ölüm halinde ruhu kabzeder. Uyku halinde kabzettiği şeyin anlamı âdeta alıkonulmuş bir şeymiş gibi, onu tasarruftan alıkoyan şeyler ile onun üstünü örtmesi demektir. Ölüm halinde alıp tuttuğunu ise yanında alıkor ve kıyâmet gününe kadar serbest bırakmaz. Yüce Allah’ın:

“Diğerini ise… salıverir” âyeti ise onu alıkoyan engeli ortadan kaldırır ve eski haline döner, demektir. O halde uyku esnasında canların alınması, hissetmenin ortadan kaldırılması ve gaflet halinin yaratılması, idrak mahalli olan yerde de idraksizliğin var edilmesidir. Ölüm halinde canın alınması ise ölümün yaratılması ve duyuların tamamiyle ortadan kaldırılması ile olur.

“Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar” bu ise onda idraki yaratmaması suretiyle olur. Çünkü onda ölüm halini yaratmış bulunmaktadır.

“Diğerini ise…” his ve duyuları ona geri iade etmek suretiyle

“salıverir.”

2- Nefs ve Ruh Aynı Şeyler mi, Ayrı Şeyler mi?

İnsanlar bu âyet-i kerimeden hareketle -belirttiğimiz gibi- nefs ve ruh aynı şey midir, ayrı şeyler midir? hususunda farklı kanaatlere sahibtirler. Ancak daha kuvvetli görünen her ikisinin aynı şey olduklarıdır. Sahih eserlerin (rivâyetlerin) bu hususta zikredeceğimiz üzere- delâlet edip gösterdiği de budur. Bunlardan birisi Ummu Seleme yoluyla gelen şu Hadîs-i şerîftir. Dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Seleme’nin yanına girdi. O sırada gözü açıktı, gözlerini kapattı, sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz ruh kabzedildiğinde göz arkasından ona bakar. ” Müslim, II, 634; İbn Mace, I, 467; Müsned, VI, 297

Ebû Hüreyre’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsan öldüğünde gözünün kaydığını görmez misiniz?” Devamla buyurdu ki: “İşte bu, gözünün nefsine tabi olduğu (arkadan izlediği) bir zamandır.” Müslim, II, 635 Bu iki hadisi de Müslim rivâyet etmiştir.

Yine Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Melekler (can çekişen kimsenin) yanında hazır bulunurlar. Eğer kişi salih birisi ise: Ey hoş ve güzel olan nefis, çık derler ki bu nefis hoş ve temiz bir bedende idi. Övülmüş olarak çık ve sana rahat ve hoş kokular ile gazab etmeyen, hoşnut olan bir Rabbin (huzuruna gideceğin) müjdesini veriyoruz. Bu sözler ona bedenden çıkıncaya kadar söylenir, durur. Sonra da o ruh semaya yükseltilir…” İbn Mace, II, 1423; Nesâî, IV, 8; Müsned, VI, 297; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, III, 50; senedindeki ravilerinin sahih ricali olduğunu kaydetmektedir. (Merhum müfessirimizin de aynı şeyi söylemiş olmasını hadis ilmindeki yetkin kişiliğini ortaya koyan bir gösterge olarak değerlendirebiliriz).

Bu hadisi -ki isnadı da sahihtir- İbn Mace rivâyet etmiştir. Biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Mü’minin ruhu (bedeninden) çıktı mı iki melek onu karşılar ve onu (semaya) yükseltirler” Müslim, I, 471; Tirmizi, V, 319; Ebû Davud, I, 11«; İbn Mace, I, 227; Muvatta’, I, 13. deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

Bilal de “Vadi hadisi” diye bilinen hadiste şunları söylemektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! Senin nefsini alan benim nefsimi de aldı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) -Zeyd b. Hadî Eşlem yoluyla gelen hadiste- bu hususta ona şöyle cevab verdiği kaydedilmektedir: “Ey insanlar! Şüphesiz Allah bizim ruhlarımızı kabzetmiş bulunmaktadır. Eğer dileseydi, bu zamandan başka bir vakitte onları bize geri çevirirdi.” Bu hadislerde görüldüğü gibi aynı olayı anlatmak üzere hem nefis, hem de ruh lâfızları kullanılmıştır. Tercümede de bu lâfızlar aynen hadisteki şekliyle muhafaza edilmiştir. Merhum müfessirimiz bunları burada zikretmekle her ikisinin aynı şey olduğunu göstermek istemektedir. Müslim, IV, 2084; Buhârî, VI, 2691; Müsned, II. 2S3.

3- Ruhun Özellikleri:

Ruh hakkında sahih olan onun maddi cisimler ile iç içe girmiş, latif bir cisim olduğudur. Bu cisim (bedenden) çekilir, çıkartılır. Kefenlerine sarılır ve giydirilir. Onunla semaya çıkılır, ne ölür, ne yok olur. Ruh başlangıcı olup sonu olmayan şeylerdendir. Ruhun iki gözü, iki eli vardır. Kimisinin kokusu hoş, kimisininki kötüdür. Ebû Hüreyre yolu ile gelen hadiste belirtildiği gibi.

Bütün bunlar ise arazların değil, cisimlerin sıfatıdır. Bizler bütün bu hususlara dair haberleri “et-Tezkira bi Ahvani’l-Mevta ve Umuri’l-Ahira” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Nitekim yüce Allah da:

“Hele (o can) bir boğaza gelince” (el-Vakıa, 56/83) diye buyurmaktadır. Nefsin (canın) vücuttan çıkış noktasına geldiğinde demektir. Bu ise cismin bir sıfatıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Uyurken Ruhun Alınması ve Ölme İhtimali Bulunması Dolayısıyla Yapılması Tavsiye Edilen Dua:

Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiklerine göre Ebû Hüreyre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Sizden herhangi bir kişi yatağına girecek oldu mu elbisesinin iç tarafı ile yatağını silkelesin, Allah’ın ismini ansın (besmele çeksin). Çünkü o kendisinden sonra yatağına neler geldiğini bilemez. Yatmak istedi mi sağ yanı üzere yatsın ve: Rabbim seni eksikliklerden tenzih ederim. Rabbim senin (adın) ile yanımı (yatağa) koydum. Senin (adın) ile kaldıracağım. Eğer canımı (nefsimi) alıkoyarsan, ona (günahını) bağışla.” Müslim, IV, 2202.

Buhârî, İbn Mace ve Tirmizî ise “ona (günahını) bağışla” yerine “ona merci) hamet buyur” diye rivâyet etmişlerdir.

(Devamı da şöyledir): ” Eğer salıverirsen salih kullarını ne ile koruyor isen, onu da onlarla koru.” (der). Buhârî, V, 2329; Ebû Davud, IV, 311; Tirmizi, V, 472; İbn Mace, II, 1275; Müsned, II, 246, 422…

Tirmizî ayrıca şunu ilave etmektedir: Uyandığı vakit de şöyle desin: “Bedenimde bana afiyet veren ve ruhumu bana geri verip kendisini zikretmem için bana izin veren Allah’a hamdolsun.” Tirmizi, V, 472.

Buhârî de Huzeyfe’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gece uyumak üzere yatağına çekildi mi elini yanağının altına koyar, sonra da: “Allah’ım, Senin adınla ölüyor ve dinliyorum” derdi. Uyandı mı da: ” Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun. Öldükten sonra diriliş de O’na olacaktır” derdi. Buhari, V, 2327, V, 2692; Müslim, IV, 2083; Müsned, V, 1Î4, 399.

“Hakkında ölüm hükmettiğini tutar” anlamındaki âyet genel olarak: şeklinde faili (Allah) olup “ölüm” anlamındaki lâfız da (mef’ûl olarak) nasb ile okunmuştur. “Allah’ın hakkında… hükmettiği” demek olur. Ebû Hatim ile Ebû Ubeyd’in tercih ettiği okuyuş şekli budur. Çünkü âyetin başında yüce Allah:

“Allah… ruhları alır” diye buyurmaktadır. Onlar hakkında hüküm veren de O’dur.

el-A’meş, Yahya b. Vessab, Hamza ve el-Kisaî ise meçhul bir fiil olarak: ” Hakkında ölüm hükmü verilen” diye okumuşlardır, en-Nehhâs şöyle demiştir: Anlam birdir. Şu kadar var ki birinci kıraat daha açık ve anlaşılırdır, ifadenin akış ve insicamına da daha uygundur. Çünkü hepsi de icma ile: “Salıverir” diye okumuşlar ve; “Salıverilir” diye okumamışlardır.

Âyet-i kerimede yüce Allah’ın kudretinin büyüklüğüne ve uluhiyette tek ve eşsiz olduğuna, O’nun dilediğini yaptığına, hayat verip öldürdüğüne ve bütün bunlara O’ndan başka hiçbir kimsenin güç yetirmediğine dikkat çekilmektedir.

“Muhakkak bunda” yani yüce Allah’ın ölenin ve uyuyanın canını alıp uyuyanın canını salıverip ölenin canını alıkoymasında

“iyice düşenen bir topluluk için âyetler (belgeler) vardır.”

el-Esmaî dedi ki: Ben Mu’temir’i şöyle derken dinledim: İnsanın ruhu bir yün ipliği yumağına benzer. Ruh serbest bırakılır ve gider. Sonra tekrar serbest bırakılır, sonra sarılmaya başlanır, sonra gelir (bedene) girer. O halde âyetin anlamı uyku halinde ruhtan bir parça serbest bırakılır, fakat onun büyük bir bölümü yine beden ile bitişiktir ve ondan çıkan bölüm ile de ilişkisi gizli bir ilişkidir. Kişi uyandı mı ruhunun (bedende kalmış olan) büyük bölümü onun dışarı çıkan bölümünü geri çeker, o da geri döner demektir. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmuştur:

“Bir de sana ruhu soruyorlar. Deki: Ruh Rabbimin emrindendir.” (el-İsra, 17/85) Yani onun gerçek mahiyetini Allah’tan başkası bilemez. Bu daha önce el-İsra Sûresi’nde (17/85. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 41

Şüphesiz biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik. Artık kim hidayet bulursa kendisi içindir, kim saparsa, sapması kendi aleyhinedir. Sen onların üzerine bir vekil değilsin.

Diyanet Vakfı
(Resulüm)! Şüphesiz biz bu Kitabı sana, insanlar için hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki Biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik. Artık kim hidayet bulursa kendi lehine, kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.

“Şüphesiz ki Biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik. Artık kim hidayet bulursa kendi lehine, kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.” Bu âyet-i kerimi, ile ilgili açıklamalar daha önceden yeteri kadarıyla birkaç yerde (mesela Yûnus. 10 108. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 40

“Kime rezil eden bir azap geleceğini ve kalıcı bir azabın kimin üzerine ineceğini.”

Diyanet Vakfı
39, 40. De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; doğrusu ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azap kime gelecek, kime sürekli azap inecek, yakında bileceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
“Kendisini rezil edecek azâbın kime geleceğini ve kalıcı azâbın kimin üzerine ineceğini.”

“Kendisini rezil edecek azâbın” yani dünyada kendisini hakir ve zelil kılacak azâbın -ki bu açlık ve kılıç ile olacaktır-

“kime geleceğini ve” âhirette

“kalıcı azâbın kimin üzerine ineceğini (pek yakında bileceksiniz).”

Zümer 39

De ki: “Ey kavmim! Siz bulunduğunuz yer üzere çalışın, ben de çalışıyorum. Yakında bileceksiniz.”

Diyanet Vakfı
39, 40. De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; doğrusu ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azap kime gelecek, kime sürekli azap inecek, yakında bileceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ey kavmim! Haliniz üzere yapabileceğinizi yapın, doğrusu ben de yapacağım. Pek yakında bileceksiniz;

“De ki: Ey kavmim! Haliniz üzere yapabileceğinizi yapın. Doğrusu ben de” imkânım üzere yani bence mümkün olan şekliyle

“yapacağım. Pek yakında bileceksiniz…”

Ebû Bekir

“haliniz üzere” anlamındaki âyeti:

“İmkanlarınız ” diye okumuştur. Daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/135- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 38

Andolsun, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. De ki: “Söyleyin bakalım — eğer Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’tan başka çağırdıklarınız O’nun zararını giderebilir mi? Veya bana bir rahmet isterse, onlar O’nun rahmetini tutabilir mi?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkül edenler yalnız O’na tevekkül etsinler.”

Diyanet Vakfı
Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette «Allahtır» derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allahı bırakıp da taptıklarınız, Onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar Onun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak Ona güvenip dayanırlar.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlara: “Göklerle yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyeceklerdir. De ki: Bana haber verin, Allah’tan başka şu İbadet ettikleriniz eğer Allah bana bir zarar vermek dilese, onlar Onun zararını giderecekler mi? Veya bana bir rahmet dilerse, onlar o rahmetini tutabilirler mi?” De ki: “Bana Allah yeter. Tevekkül edecekler yalnız O’na güvenip dayanır.”

“Yemin olsun ki” ey Muhammed

“onlara: Göklerle yeri kim yarattı, diye sorsan, elbette:

“Allah” diyeceklerdir” âyeti ile yüce Allah şunu açıklamaktadır: Bunlar putlara ibadet etmekle birlikte yaratıcının yüce Allah olduğunu kabul etmektedirler. Yaratıcı Allah olduğuna göre Allah’ın yaratılmış varlıkları olan kendi ilâhları ile seni nasıl olur da korkutabilirler? Halbuki sen onları, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın Rasûlüsün.

“De ki: Bana haber verin.” Ey Muhammed! Sen onların bu gerçeği itiraf etmelerinden sonra onlara: Bana haber verin, de.

“Allah’tan başka şu ibadet ettikleriniz” yani bu putlar

“eğer Allah bana bir zarar” zorluk, sıkıntı ve bela

“vermek dilese, onlar O’nun zararını giderecekler mi veya bana bir rahmet” nimet ve bolluk

“dilerse, onlar o rahmetini tutabilirler mi?”

Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bu soruları sordu, onlar ise cevab vermeyip sustular.

Başkası da şöyle demiştir: Allah’ın takdir ettiği hiçbir şeyi bu putlar geri çeviremezler. Ancak putlar şefaat edebilirler, diye cevab verdiler. Bunun üzerine:

“De ki bana Allah yeter” âyeti indi. İfadelerin delâleti dolayısıyla yani onlar: Hayır hiçbir zararı gideremezler, hiçbir rahmeti önleyemezler, diyeceklerdir şeklindeki cevabı ayrıca zikretmemiştir.

Sen

“de ki: Allah bana yeter” yani ben O’na güvenip dayandım demektir.

“Tevekkül edecekler yalnız O’na güvenip dayanır.” Tevekküle dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmrân, 3/122. âyetin tefsirinde ve 159- âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Nafî’, İbn Kesîr ve Âsım dışında Kûfeliler: ” Onlar O’nun zararını giderecekler…” şeklinde (“te” harfini) tenvinsiz okumuşlardır. Ebû Amr ve Şeybe ise -ki el-Hasen ve Âsım’ın bilinen kıraati de budur. Onlar O’nun zararını giderecekler mi” diye ve Onlar o rahmetini tutabilirler” şeklinde aslına uygun olarak tenvinli okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim’in tercih ettiği okuma şekli de budur. Çünkü bu gelecek zaman anlamını ihtiva eden bir ism-i faildir. Durum böyle olduğu takdirde tenvinli okumak daha güzeldir. Şair de şöyle demiştir:

“Evlerinden uzaklaştırmak için Umeyr’i geceleyin vuranlar,

Ki o gün Umeyr zalim ve haksız birisi idi.”

Şayet mazi anlamında kullanılmış ise sadece tenvinli okumak câiz olur. Tenvinin hazfedilmesi de tahkik için yapılır. Eğer tenvin hazfedilecek olursa, o takdirde iki isim arasında herhangi bir perde kalmaz ve bu durumda ikincisi izafet dolayısıyla mecrur gelir. Arapçada tenvinin hazfi çokça görülen ve güzel bir şeydir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ” Kabe’ye ulaştırılacak bir hediye kurbanı.” (el-Mâide, 5/95);

“Gerçekten Biz o dişi deveyi göndericileriz…” (el-Kamer, 54/27) diye buyurmuştur. Sîbeveyh de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

” Avlanmayı helal saymaksızın” (el-Mâide, 5/1) âyeti da bunun gibidir. Sîbeveyh şu beyiti de zikretmektedir:

“Sen bizim ihtiyacımızı görmek için bir dinar gönderen misin?

Yahut Avn b. Mihrak’ın kardeşi olan bir efendinin kölesi mi?”

Nabiğa da şöyle demiştir:

“O kabilenin hanımının verdiği hüküm gibi hükmet ki baktığında,

Azıcık suya gelen ve yoldan bükülen güvercinlere baktığında (güzel hüküm vermişti).”

Burada anlam şeklinde olup tenvin hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Onlar onun zararını giderecekler (mi)” âyeti da bunun gibidir.

Zümer 37

Allah kime hidayet verirse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, azizdir, intikam sahibidir.

Diyanet Vakfı
Allah kime de hidayet ederse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?

Kurtubi Tefsiri
Allah kime hidayet verirse, onu da saptıracak olmaz. Allah muhakkak galib ve intikam alıcı değil midir?

“Allah kime hidayet verirse, onu da saptıracak olmaz. Allah muhakkak galib ve” kendisine ve rasûllerine düşmanlık eden kimselerden

“intikam alıcı değil midir?”

Zümer 36

Allah kuluna yetmez mi? Seni, O’ndan başkasından korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösterici yoktur.

Diyanet Vakfı
Allah kuluna kafi değil midir? Seni Ondan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Allah kuluna yetmez mi? Halbuki onlar seni ondan başkaları ile korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa, onu doğru yola ileten bulunmaz.

“Allah kuluna yetmez mi?” âyetinde “yeter” anlamındaki: (……..)’in sonundaki “ye” harfi sakin olduğundan ve ondan sonraki tenvin de sakin telaffuz edildiğinden dolayı hazfedilmiştir. Aslolan tenvinin ortadan kalkması dolayısıyla vakıf halinde bunun hazfedilmesidir. Şu kadar var ki burada “ye’nin hazfedilmesi vasl halinde de böyle okunacağının bilinmesi içindir. Araplardan vakıf halinde asla uygun olarak, “ye’yi tesbit ederek: diyenler vardır.

“Kuluna” lâfzı genel olarak tekil olarak okunmuştur. Yani müşriklerin tehdit ve tuzaklarına karşı Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yeterlidir. Ancak Hamza ve el-Kisaî: “Kullarına” diye okumuştur ki, bunlar da peygamberlerdir, yahut peygamberler ve onlara îman edenlerdir. Ebû Ubeyd cemaatin okuyuş şeklini yüce Allah’ın bundan sonraki:

“Halbuki onlar seni ondan başkaları ile korkutuyorlar” âyeti dolayısıyla tercih etmiştir. Bununla birlikte “kul” lâfzının cins ifade etmesi ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz insan ziyandadır.” (el-Asr, 103/2) âyetinde olduğu gibi. Buna göre birinci okuyuş da, ikinci okuyuş gibi olmaktadır.

Burada sözü geçen “yeterli gelmek ten putların kötülüklerine karşı korumak demektir. Çünkü onlar mü’minleri putlarla korkutuyorlardı. Öyle ki İbrahim (aleyhisselâm) şöyle demiştir:

“Siz Allah’a ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?” (el-En’am, 6/81)

el-Cürcanî şöyle demiştir: Allah mü’min kuluna da, kâfir kuluna da yeter. Buna sevab ve mükâfat verir, ötekini de cezalandırır.

“Halbuki onlar seni ondan başkalarıyla korkutuyorlar.” Şöyle ki, onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı putlar kendisine zarar verirler diye korkutuyor ve: Bizim putlarımıza mı sövüyorsun? Eğer sen onlardan kötülükle sözetmekten vazgeçmeyecek olursan, bu putlar senin aklını başından alır yahutta başına kötü musibetler getirir, diyorlardı.

Katade dedi ki: Halid b. el-Velid Uzza’yı kırmak üzere elindeki balta ile üzerine yürüdü. Uzza’yı koruyan kişi ona şöyle dedi: Ey Halid! Onun sana zarar verebileceğini söylüyor ve seni sakındırıyorum. Çünkü bunun öyle sert bir tepkisi var ki, kimse onun karşısında duramaz. Bu sefer Halid Uzza’nın üzerine yürüdü ve balta ile burnunu kırdı. Onların Halid’i bu şekilde korkutmaları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı korkutmaları demekti. Çünkü Halid’i bu işi yapmak üzere görevlendiren Peygamber idi.

Âyet-i kerimenin kapsamına kendi çokluklarını ve güçlü olduklarını ileri sürerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı korkutmaları da girmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa onlar: Biz birbirine yardım eden bir topluluğuz mu diyorlar?” (el-Kamer, 54/44)

“Allah kimi saptırırsa, onu doğru yola ileten bulunmaz” âyeti daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 35

Allah, onların yaptıklarının en kötüsünü onlardan giderir ve onlara yaptıklarının en güzeliyle karşılık verir.

Diyanet Vakfı
Böylece Allah, onların geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtecek ve yaptıklarının en güzeline denk olarak mükafatlarını verecektir.

Kurtubi Tefsiri
Ta ki Allah yaptıklarının en kötü olanlarını örtsün ve yapageldiklerinin en güzeli ile onlara mükâfatlarını versin.

“Ta ki Allah yaptıklarının en kötü olanlarını örtsün.” Yani onlar

“Allah yaptıklarının en kötüsünü örtsün diye” doğruyu tasdik etmişlerdir. Bu da şu demektir: Yüce Allah onlara ikramda bulunacaktır, İslâm’dan önce yaptıklarından dolayı onları sorgulamayacaktır.

“Ve yapageldiklerinin en güzeli ile” ki bu da cennettir

“onlara mükâfatlarını versin.” Dünya hayatında işledikleri itaatlerin, sevabını versin.

Zümer 34

Onlar için Rableri katında diledikleri vardır. İşte bu, iyilik yapanların ödülüdür.

Diyanet Vakfı
Onlar için Rableri yanında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükafatıdır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için Rabblerinin yanında diledikleri herşey vardır. İşte bu ihsan edenlerin mükâfatıdır.

“Onlar için Rabblerinin yanında diledikleri herşey vardır.” Yani cennette diledikleri bütün nimetler onlara verilecektir. Nitekim bir kimseye: Senin benim nezdimde bir ikramın olacaktır, denilirken bu ikram benden sana ulaşacaktır, demek olur.

“İşte bu ihsan edicilerin mükâfatıdır.” Dünya hayatında övgü, âhirette de mükâfat vardır onlar için.

Zümer 33

Doğruyu getiren ve onu doğrulayanlar — işte onlar takva sahipleridir.

Diyanet Vakfı
Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır.

Kurtubi Tefsiri
Doğruyu getiren ve onu doğrulayan ise, onlar sakınanların ta kendileridir.

“Doğruyu getiren” âyeti mübteda olarak ref konumundadır, haberi ise:

“Onlar sakınanların ta kendileridir” âyetidir. Doğruyu getirip onu tasdik edenin kimliği hususunda farklı görüşler vardır. Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir:

“Doğruyu getiren kişi” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

“Onu doğrulayan” ise Ebû Bekir (radıyallahü anh)’dır.

Mücahid de şöyle demiştir: Kasıt Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ali (radıyallahü anh)’dır.

es-Süddî der ki: Doğruyu getiren kişi Cebrâîl (aleyhisselâm), onu tasdik eden kişi de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

İbn Zeyd, Mukâtil ve Katade şöyle demişlerdir:

“Doğruyu getiren” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem),

“onu doğrulayan” ise mü’minlerdir. Buna da yüce Allah’ın:

“Onlar sakınanların ta kendileridir” âyetini delil göstermişlerdir. Nitekim yüce Allah:

“Takva sahibleri için bir hidayettir” (el-Bakara, 2/2) diye buyurmuştur.

en-Nehaî ve Mücahid de şöyle demişlerdir:

“Doğruyu getiren ve onu doğrulayan” kıyâmet gününde Kur’ân-ı Kerîm ile gelerek: İşte sizin bize verdiğiniz budur, biz de onun içindekilere tabi olduk, diyecek olan mü’minlerdir. Bu durumda: “…an” bu açıklamaya göre; çoğul anlamında olur. Tıpkı: “(……): Kimse(ler)” lâfzının çoğul anlamında olması gibi. Şöyle de açıklanmıştır: Burada ism-i mevsulden ismin uzunluğu dolayısıyla “nun” hazfedilmiştir.

en-Nehaî bunu tekil olduğu şeklinde yorumlamış ve şöyle demiştir:

“Doğruyu getiren” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Bu durumda onun haberi de çoğul olur. Nitekim tazim edilen kimse hakkında: “O yaptılar, Zeyd şunu şunu yaptılar” denilmesi gibi.

Bir başka açıklamaya göre: Bu yüce Allah’ı tevhide davet eden herkes hakkında umumidir. İbn Abbâs ve başkaları böyle açıklamışlardır, Taberî de bunu tercih etmiştir.

İbn Mes’ûd’un kıraatinde: “Doğruyu getirenler ve onu söyleyerek doğru söyleyenler” şeklindedir. Bu ise tefsiri bir kıraattir. Ebû Salih el-Kufî’nin kıraatinde ise “Doğruyu getiren ve o doğruyu söyleyerek doğru söyleyen” diye (dal harfini) şeddesiz olarak, onu getirdiğini söylemekle doğru söyleyen, anlamında okumuştur. Yüce Allah’a itaatte doğru söylemiş, demek olur.

Bakara Sûresi’nde (2/17. âyetin tefsirinde): mevsul ismi hakkında açıklamalar ve bunun hem tekil, hem çoğul için kullanılabileceğine dair ifadeler geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 32

Allah’a yalan isnat eden ve doğruluk kendisine geldiğinde onu yalanlayandan daha zalim kimdir? Kâfirler için cehennemde bir barınak yok mu?

Diyanet Vakfı
Allaha karşı yalan uyduran, kendisine gelen gerçeği (Kuranı) yalan sayandan daha zalim kimdir? Kafirlerin yeri cehennemde değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Allah’a karşı yalan söyleyenden ve hak kendisine geldiğinde yalanlayandan daha zalim kimdir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok?

“Allah’a karşı” ortağının bulunduğunu, çocuğunun olduğunu iddia ederek

“yalan söyleyenden ve hak” yani Kur’ân-ı Kerîm

“kendisine geldiğinde yalanlayandan daha zalim kimdir?” Daha zalim kimse yok demektir.

“Kâfirler” inkarcılar

“için cehennemde” kalacak

“yer mi yok?” Buradaki: ” (kalacak) yer” kelimesi: “O yerde ikamet etti” tabirinden türetilmiştir. Muzari fiili: şeklinde, mastarı da; …diye gelir. ” Devam etti, gitti, gitmek” gibidir. Şayet burada ‘den gelmiş olsaydı, diye olması gerekirdi. Bu ise fasih söyleyişin (…….) şeklinin olduğunu göstermektedir. Ebû Ubeyd ise; diye kullanıldığını da nakletmekte ve el-A’şa’nın şu beyitini zikretmektedir:

“Kendisine azık verilsin diye, orada kaldı ve bir geceyi kısalttı (tamanjiyle geçirdi),

Ve geçip gitti de Kuteyle’ye verdiği sözünde durmadı.”

el-Esmaî; ancak şeklini bilmekte, beyiti soru olmak üzere: ” Kaldı mı?” diye rivâyet etmektedir.

“Benden başkasını bıraktım, barındırdım” fiili ise hem geçişli, hem geçişsiz kullanılır.

Zümer 31

Sonra, şüphesiz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda çekişirsiniz.

Diyanet Vakfı
Sonra şüphesiz, siz de kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Sonra muhakkak sizler kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız.

“Sonra muhakkak sizler kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız” âyetinde muhakemeden (yahutta karşılıklı davalaşma) kasıt kâfir ile mü’minin, zalim ile mazlumun davalaşmalarıdır. İbn Abbâs ve başkaları bunu böyle açıklamıştır. Uzunca bir haberde de şöyle denilmektedir: Davalaşma kıyâmet gününde o dereceye varacak ki ruh cesede karşı delil getirmeye kalkışacaktır.

ez-Zübeyr de dedi ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca: Ey Allah’ın Rasûlü dedik. Özel birtakım günahlarla birlikte dünyada bizim aramızda meydana gelen şeyler bize karşı tekrar gösterilecek mi? O şöyle buyurdu: “Evet, yemin olsun ki her hak sahibine hakkı eksiksiz ödeninceye kadar size karşı tekrarlanacaktır.” ez-Zübeyr dedi ki: Allah’a yemin olsun o zaman iş çok zor demektir.

İbn Ömer dedi ki: Biz bir süre yaşayıp bu âyet-i kerimenin bizim hakkımızda ve iki kitab ehli yahudiler ve “Sonra muhakkak izler kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız.” Bunun üzerine biz: Bizler peygamberimiz bir, dinimiz bir iken nasıl olur birbirimizden davacı olacağız dedik. Nihayet ben birbirimize karşı kılıç kullandığımızı gördüm, o vakit bu âyetin bizim hakkımızda indiğini anladım.

Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Rabbimiz bir, dinimiz bir, peygamberimiz bir peki bu davalaşma ne oluyor? diyorduk. Sıffin günü olup da birbirimize karşı kılıç kullanınca o vakit, evet işte o budur, dedik.

İbrahim en-Nehaî dedi ki: Bu âyet-i kerîme inince Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı: Bizim kendi aramızdaki davalarımız, davalaşmalarımız da ne oluyor? dediler. Osman (radıyallahü anh) öldürülünce: İşte bizim aramızdaki davalaşmamız budur, dediler.

Davalaşmalarının yüce Allah huzurunda muhakeme olunmaları olduğu da söylenmiştir. Zalimin iyiliklerinden yaptığı zulüm kadar alınacak ve zulmettiği kimsenin iyiliklerine katılacaktır. Bu ise Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadiste belirttiği gibi bütün haksızlıklar hakkında umumidir. Buna göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Siz müflisin kim olduğunu biliyor musunuz?” Ashab: Aramızda müflis herhangi bir dirhemi ve malı bulunmayan kimseye denir. Şöyle buyurdu: “Ümmetimden müflis kişi kıyâmet gününe namaz kılmış, oruç tutmuş, zekat vermiş olarak gelir. Bununla birlikte şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını almış, berikinin kanını akıtmış, öbürünü dövmüş olarak gelir. Buna iyiliklerinden, öbürüne de iyiliklerinden verilir. İyilikleri üzerindeki hakların karşılığı bitirilmeden bitip tükenecek olursa bu sefer onların günahlarından alınır, onun üzerine bırakılır, sonra da cehenneme atılır. ” Müslim, IV, 1997; Tirmizi, IV, 613; Müsned, II, 303, 334, 371. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Bu anlamdaki güzel açıklamalar Ali İmrân Sûresi’nde (3/169-170. âyetler, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Buhârî’de, Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir başkasına namus, haysiyet ya da başka bir hususta haksızlık yapmış ise dinar ve dirhemin bulunmadığı bir gün gelmeden önce ondan helallik dilesin. (Aksi takdirde) o kimsenin eğer salih bir ameli varsa, yaptığı haksızlık kadariyle ondan alınır. Şayet hasenatı olmazsa bu sefer haksızlık yaptığı kimsenin günahlarından alınır, o kimsenin üzerine yükletilir. ” Buhârî, II, 868, V, 2394

Senedi muttasıl bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Dünya hayatındaki işlerden dolayı davalaşılacak ilk hususlar…” Biz bütün bu hususlara dair açıklamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde yeteri kadarıyla zikretmiş bulunuyoruz.

Zümer 30

Şüphesiz sen öleceksin ve onlar da öleceklerdir.

Diyanet Vakfı
Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir.

“Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir” anlamındaki âyeti İbn Muhaysın, İbn Ebi Able, Îsa b. Ömer ve İbn Ebi İshak: diye okumuşlardır. Bu da güzel bir kıraattir, (aynı anlamdadır). Abdullah b. ez-Zübeyr de böyle okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Bu kabilden olan elifler şaz kullanımlar da hazfedilir. Arap dilinde müstakbel (öleceksin) anlam(ın)da çokça kullanılır. Nitekim hasta olan kimseye: ” Şüphesiz ki o bu yemekten hastalanmıştır” denilir.

el-Hasen, el-Ferrâ” ve el-Kisaî şöyle demişlerdir: “Meyyit” şeddeli olarak henüz ölmemiş fakat gelecekte ölecek kimse için kullanılır. “Meyt” ise canı ayrılmış olan kimse demektir. Bundan dolayı burada hafif (şeddesiz) okunmaz.

Katade dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a öleceği belirtildiği gibi size de öleceğiniz bildirilmektedir.

Sabit el-Bünanî de şöyle demiştir: Bir adam Sıla b. Eşyem’e kardeşinin öldüğü haberini verirken, onun yemek yemekte olduğunu gördü. Sıla ona: Gel yemek ye, kardeşimin öleceği önceden beri zaten bana bildirilmişti. Adam: Nasıl olur? Bu hususta sana haber getiren kişi benim, deyince, o da şöyle demiştir: Yüce Allah bana onun öleceğini haber vermiş ve: “Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir” diye buyurmuştur.

Bu âyet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hem kendisinin hem de onların öleceğini haber verdiği bir hitabıdır. Bunun beş anlama gelme ihtimali vardır:

1- Bu âyet âhiretten sakındırma anlamında olabilir.

2- Amele teşvik olmak için bu hatırlatılmıştır.

3- Ölüme hazırlık olması için hatırlatmıştır.

4- Ümmetler başkası hakkında anlaşmazlığa düştükleri şekilde, onun (Peygamberin) ölümü hususunda anlaşmazlığa düşmesinler diye öleceği haber verilmiştir. Öyle ki Ömer (radıyallahü anh) Hz. Peygamber’in ölümünü kabul etmeyince, Ebû Bekir (radıyallahü anh) ona karşı bu âyeti delil getirince vazgeçmiştir.

5- Yüce Allah başka noktalarda faziletleri farklı farklı olmakla birlikte ölüm hususunda bütün yarattıklarını birbirine eşit kılmıştır; ta ki ölüm noktasında teselli imkânı çokça bulunsun ve bu husustan dolayı duyulacak hasret az olsun.

Zümer 29

Allah bir misal verdi: bir adam ki, hakkında çekişen ortaklar var; bir başka adam da yalnız bir kişiye ait. Bu ikisi misal olarak eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allaha mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Allah kötü huylu, ortak birkaç efendisi olan bir adam ile yalnızca bir efendiye ait olan bir diğer adamı misal verir. Bu ikisi örnek olarak eşit olurlar mı? Hamd yalnız Allah’adır. Fakat onların çoğu bilmezler.

“Allah kötü huylu, ortak birkaç efendisi olan bir adam ile… misal verir” âyeti ile ilgili olarak el-Kisaî şöyle demektedir: Buradaki: ” Bir adam” lâfzının nasb ile gelmesi: ” Misal” açıklaması olduğundan dolayıdır. Arzu edilirse cer edatının hazfi ile nasbedildiği de söylenebilir. Bu da: Allah

“kötü huylu, ortak birkaç efendisi olan” bir adamı

“misal verir” takdirindedir.

el-Ferrâ”,

“kötü huylu” lâfzını birbiriyle anlaşmayan, anlaşmazlık içinde olan kimseler diye açıklamıştır. el-Müberred de şöyle demiştir: Birbirlerine zorluk çıkartan kimseler demektir. Bu da: ” Zorluk çıkarttı, çıkarır, zorluk çıkarmak” demek olup vezin itibariyle; “Kilitledi, kafile yola koyuldu” veznindedir.

Böyle olan kimseye: denilir. Vezin itibariyle: “Zor oldu, zor olur, zor olmak” zor olan şeye de: denilmesi gibi. Yine zorluk çıkartan adam, huysuz adam anlamında olmak üzere: denilir. ile demektir (huysuz, zorluk çıkartan adam anlamına gelir). Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

ez-Zemahşerî de şöyle demektedir: ” Ayrılık içinde olmak, ayrılığa düşmek” demektir. Mesela: “Halleri birbirinden ayrı ve farklı oldu” ile: “Dişleri birbirinden ayrı ve farklı oldu” denilir. Yine: “Hakkımı bana vermekte zorluk çıkardı, cimrilik etti” demektir. el-Cevherî dedi ki: Sükun ile: ” Huyu, mizacı zor” demektir. Recez vezninde şöyle denilmiştir:

“Kötü huylu, asık suratlı, zelil düşmüş ve geçimsizdir.”

Kötü huylu, geçimsiz kimseler” kullanım itibariyle: “Doğru sözlü adam ve doğru sözlü kimseler” lâfzının kullanımına benzemektedir. kesreli olarak kullanılırsa, mastarı: …diye gelir.

el-Ferrâ”:

“Kötü huylu adam” kullanımını nakletmektedir, kıyasa göre böyle olması gerekir.

Bu âyet birçok uydurma ilâha tapınan kimselere dair verilmiş bir örnektir.

“Yalnızca bir efendiye ait olan bir diğer adamı misal verir.” Yani sadece tek bir efendiye bağlı olan bir diğer adam. Bu da sadece Allahü Teala’ya ibadet eden bir kimseye verilmiş bir örnektir.

“Bu ikisi örnek olarak eşit olurlar mı?” Şu bir ortaklar topluluğuna hizmet eden, farklı huylara sahib, niyetleri birbirinden ayrı, efendilerinden onu kim görürse, onu alır ve hizmetinde kullanır. O bakımdan efendilerinden zorluk, sıkıntı ve pek büyük yorgunluklarla karşılaşır. Bütün bunlarla birlikte yükümlü olduğu hakların çokluğu sebebiyle, yaptığı hizmetlerle bunların hiçbirisini razı etmeyen bir kimse ile başka kimsenin ortaklığının sözkonusu olmadığı tek bir efendiye hizmet eden, yalnızca ona itaat ettiği vakit efendisi tarafından hatırı sayılan, hata ettiği takdirde hatası affedilen iki kişiden hangisi daha az yorulur yahut hangisi dosdoğru yol üzerindedir?

Kûfelilerle, Medineliler

“yalnızca bir efendiye ait olan bir diğer adam”

anlamındaki âyeti; diye okumuşlardır. İbn Abbâs, Mücahid, el-Hasen, Âsım el-Cahderî, Ebû Amr, İbn Kesîr ve Yakub da: diye okumuşlardır. Bunu, bu husustaki açıklamanın sıhhati dolayısıyla Ebû Ubeyd tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü salim kişi ortak olunanın aksi olan halis (katıksız olarak tek kişinin mülkü) demektir. savaşın zıttıdır, burada ise savaşın herhangi bir yeri yoktur.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Böyle bir delillendirme bağlayıcı değildir. Çünkü bir lâfzın eğer iki anlamı var ise, mutlaka onların öncelikli olanına göre yorumlanması gerekir. Her ne kadar “(bir kişiye ait olmak anlamı verilen): selem” lâfzı savaşın zıttı ise de, bunun bir başka yeri vardır. Nitekim: ” Bu evde sana ortaklar vardır, artık yalnız senin olmuştur” denilmesi de böyledir. Ayrıca Ebû Ubeyd’in “salim” hakkında başkasının kabul etmesi gerektiğini söylediği şeyin bir benzerini kabul etmesi gerekir. Çünkü “salim bir şey” denildiği zaman, herhangi bir kusur ve musibeti olmayan şey anlamına da gelir. O halde her iki kıraatde güzeldir ve her iki kıraati de kıraat İmâmları okumuştur. Ebû Hatim, Medinelilerin:şeklindeki kıraatini tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu, hakkında anlaşmazlık ve çekişmenin olmadığı kimse demektir.

Said b. Cübeyr, İkrime ve Ebû’l-Aliye, Nasr “sin” harfi esreli, “lam” harfi sakin olarak; diye okumuşlardır. Her iki şekil de mastardır. İfade ise: “Kimsenin ortak olmadığı bir adam” takdirindedir, muzaf hazfedilmiştir.

“Misal” lâfzı temyiz olarak sıfatlarına dikkat çekmektedir. Yani bu ikisinin sıfatı ve hali birbirine eşit olur mu? Burada yalnız bir kişi hakkında temyiz kullanılması cinsin beyanı için kullanıldığından dolayıdır.

“Hamd, yalnız Allah’adır, fakat onların çoğu” hakkı

“bilmezler” ve bu bakımdan ona uymazlar.

Zümer 28

Arapça bir Kur’an — eğriliği olmayan — umulur ki sakınırlar.

Diyanet Vakfı
Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kuran indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Hiçbir eğriliği olmayan Arapça bir Kur’ân olarak (indirilmiştir). Olur ki sakınırlar.

“Hiçbir eğriliği olmayan Arapça bir Kur’ân olarak” âyetindeki

“Arapça bir Kur’ân olarak” âyeti hal olarak nasbedilmiştir. el-Ahfeş dedi ki: Çünkü yüce Allah’ın:

“Bu Kur’ân’da” âyeti marifedir. Ali b. Süleyman da şöyle demiştir:

“Arapça olarak” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir-

“Kur’ân” lâfzı ise hale bir tevtie (hazırlık)dır.

Nitekim: “Salih bir adam olarak Zeyd’e uğradım.” dediğiniz zaman “salih olarak” anlamındaki lâfız hal olarak mansub gelen kelimedir.

ez-Zeccâc ise şöyle demektedir:

“Arapça olarak” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir.

“Bir Kur’ân” ise te’kiddir.

“Hiçbir eğriliği olmayan” ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu hususta yapılmış en güzel açıklama ed-Dahhak’a aittir. O: Hiçbir ihtilaf ve tutarsızlığı olmayan, diye açıklamıştır. İbn Abbâs’ın açıklaması da budur ve bu açıklamayı es-Sa’lebî zikretmiştir. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre mahluk değildir, diye açıklamıştır. Bunu da el-Mehdevî zikretmiş olup es-Sa’lebî’nin belirttiğine göre es-Süddî de böyle demiştir.

Osman b. Affan da: Çelişkisizdir diye açıklamıştır. Mücahid: Karışıklığı bulunmayan bir kitap diye açıklamıştır. Bekr b. Abdullah el-Müzenî de: Lahni (yanlış anlatımı ve ifadesi) olmayan bir kitap, diye açıklamıştır. Herhangi bir şüphenin sözkonusu olmadığı diye de açıklanmıştır. el-Maverdî’nin naklettiğine göre bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Şair şöyle demiştir:

“Sana hiçbir eğriliği olmayan kesin (söz ve vahiy) gelmiştir,

O yüce İlâhtan ve hiçbir şekilde yalanı olmayan bir sözdür o.”

“Olur ki” küfür ve yalandan

“sakınırlar.”

Zümer 27

Andolsun, bu Kur’an’da insanlar için her türden misal verdik. Umulur ki öğüt alırlar.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kuranda insanlara her türlü misali verdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz insanlara bu Kur’ân’da -belki öğüt alırlar diye- her misalden getirdik.

“Yemin olsun ki Biz insanlara bu Kur’ân’da -belki öğüt alırlar diye-” öğüt kabul ederler diye gerek duyacakları

“her misalden” örnekler

“getirdik.” Bu da yüce Allah’ın:

“Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’am, 6/38) âyeti gibidir. Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Bizim geçmiş ümmetlerin helâk edildiğine dair sözünü ettiğimiz hususlar bunlara bir örnektir.

Zümer 26

Allah onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı. Âhiret azabı ise daha büyüktür — eğer bilselerdi.

Diyanet Vakfı
Bu suretle Allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi!

Kurtubi Tefsiri
Bu sebebten Allah dünyada onlara rüsvaylığı tattırdı. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür, eğer bilselerdi…

“Onlardan öncekiler yalanlamıştı da bilmedikleri bir yerden azâb onlara geliverdi. Bu sebebten Allah dünyada onlara rüsvaylığı tattırdı” âyetinin anlamı daha önceden (el-Bakara, 2/114. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Müberred dedi ki: Azaların nail olduğu herbir şey için: ” Onu tattı” denilir. Yani tatlılığın ve acılığın tadı tadana ulaştığı gibi, bu da o kimseye ulaştı demektir. (Yine el-Müberred) dedi ki: hoş olmayan şeylerde kullanılır, ise utanç verici şeyleri anlatmak için kullanılır.

“Âhiret azâbı ise” dünya hayatında onlara gelip çatan musibetlerden

“daha büyüktür, eğer bilselerdi…”

Zümer 25

Onlardan öncekiler yalanladı da onlara azap hiç fark etmedikleri bir yerden geldi.

Diyanet Vakfı
Onlardan öncekiler (peygamberleri) yalanladılar da farkına varmadıkları bir yerden onlara azap çattı.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan öncekiler yalanlamıştı da bilmedikleri bir yerden azâb onlara geliverdi.

Zümer 24

Kıyamet günü azabın kötüsünü yüzüyle savmaya çalışan kimse — ve zalimlere denir ki: “Kazandıklarınızı tadın!”

Diyanet Vakfı
Kıyamet gününde yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse (kendini ondan emin kılan gibi) midir? Zalimlere «Kazandığınızı tadın!» denilir.

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmet gününde azâbın kötüsünden yüzünü korumaya çalışan kimse (azâb görmeyecek kimse gibi) mi? Zâlimlere de: “Kazandıklarınızı tadınız” denilir.

Zümer

“Kıyâmet gününde azâbın kötüsünden yüzünü korumaya çalışan kimse mi?” âyeti hakkında Atâ ve İbn Zeyd şöyle demiştir: Böyle bir kimse elleri, kolları bağlanmış olarak cehennem ateşine atılır. Vücudundan ateşe değecek ilk bölüm onun yüzü olacaktır.

Mücahid de: Cehennem ateşinde yüzü üstü sürüklenecektir demiştir. Mukâtil de şöyle demiştir: Kâfir cehennem ateşine elleri boynuna bağlanmış olarak, boynunda da kibritten oldukça büyük bir dağ gibi muazzam bir kaya parçası olduğu halde atılacak. O ateş, boynuna asılı bulunduğu halde o taş parçasını yakacak. Onun hararet ve alevi de onun yüzünü örtecek. Elleri boynuna bağlı bulunduğundan ötürü de bu alevi ve ateşi yüzünden uzaklaştıramayacak.

Âyet-i kerimede haber hazfedilmiştir. el-Ahfeş dedi ki: Yani: “Azâbın kötüsünden yüzünü korumaya çalışan kimse mi” daha üstündür, yoksa mutlu olan kimse mi? Bu da yüce Allah’ın:

“O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır. Yoksa kıyâmet gününde emin olarak gelen kimse mi?” (Fussilet, 41/40) âyetine benzemektedir.

“Zâlimlere de” yani cehennemin bekçileri kâfirlere:

“Kazandıklarınızı” işlemiş olduğunuz masiyetlerin cezasını

“tadınız, denilir.” Bunun bir benzeri yüce Allah’ın:

“İşte bu kendiniz için toplayıp sakladıklarınız. Öyleyse sakladığınız şeyleri tadın” (et-Tevbe, 9/35) âyetidir.

Zümer 23

Allah, sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu, tekrar eden bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar. Bu, Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.

Diyanet Vakfı
Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitabın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allahın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allahın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Allah, sözün en güzelini, müteşabih, tekrar edilen (mesani) bir kitab halinde indirmiştir. Ondan dolayı Rabblerine kalpten saygı duyanların derileri ürperir, sonra Allah anıldığı için derileri ve kalbleri yumuşar. Bu Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediğine hidayet verir. Allah’ın saptırdığı kimseyi doğru yola ileten olmaz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Sözün En Güzeli Kur’ân:

“Allah sözün en güzelini” yani Kur’ân’ı

“…indirmiştir.” Yüce Allah daha önce:

“Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar” (Zümer, 39/23) diye buyurduktan sonra burada da dinlenecek en güzel sözün Allah’ın indirdiği söz olduğunu beyan etmektedir. Bu söz de Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı: Bize bir şeyler anlatsan (lev haddestena) dediler. Bunun üzerine yüce Allah:

“Allah sözün en güzelini… indirmiştir” âyetini indirdi. Daha sonra: Bize kıssa anlatsan, dediler, bunun üzerine de:

“Biz sana… en güzel kıssayı sana anlatacağız.” (Yusuf, 12/3) âyetini indirdi. Sonra: Sen bize öğüt versen, dediler, bu sefer de yüce Allah’ın:

“Îman edenlerin kalblerinin Allah’ın zikrine… saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi?” (el-Hadid, 57/16) âyeti indi. İbn Hibban, Sahih, IV, 92; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 219.

İbn Mes’ûd (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı, usanır gibi oldular, ona: Bize bir şeyler antlat, (haddisna), dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Ebû Nuaym, Hilye, IV, 248 (Avn b. Abdullah’dan)

Hadis (söz), söz söyleyenin söylediği şeydir. Kur’ân-ı Kerîm’e hadis (söz) adının verilmesi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onu ashabına ve kavmine söz olarak aktarmasından dolayıdır. Bu yönüyle yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:

“Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (el-Murselat, 77/50);

“Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz?” (en-Necm, 53/59);

“Bu söze îman etmezler diye… üzülerek kendini helâk edeceksin nerdeyse” (el-Kehf, 18/6);

“Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” (en-Nisa, 4/87);

“Artık Beni ve bu sözü yalanlayanları başbaşa bırak?” (el-Kalem, 68/44)

el-Kuşeyrî dedi ki: Bazıları hadis (söz)ün hudus (meydana gelmek)den geldiği vehmine kapılmışlardır. Böylelikle onun kelamının muhdes (sonradan yaratılmış) olduğuna delâlet etsin istemişlerdir. Ancak bu bir yanılmadır. Çünkü yüce Allah’ın:

“Kendilerine Rabblerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde…” (el-Enbiya, 21/2) âyetinde geçtiği anlamıyla “hadis” lâfzını kastetmemektedir. Bunlar şöyle demişlerdir: Hudus (sonradan meydana geliş) okunan şeye değil, tilavete racidir. Bu ise bir kimsenin yüce Rabbin isimlerinden birisini zikrettiği vakit mezkur (zikrolunan Allah’ın ismi) ile zikirin durumuna benzemektedir.

“Bir kitab halinde” anlamındaki âyet

“sözün en güzeli”nden bedeldir. Ondan hal olma ihtimali de vardır.

“Müteşabih” güzellik ve hikmet itibariyle birbirine benzeyen ve birbirini doğrulayan demektir. Onda herhangi bir çelişki ve bir tutarsızlık yoktur.

Katade dedi ki: Âyet ve harfleri bakımından birbirine benzer. Bir başka açıklamaya göre bu kitab da yüce Allah’ın diğer peygamberlerine indirilmiş kitabları gibidir. Çünkü bu kitab da emir, nehiy, teşvik ve korkutmaları ihtiva etmektedir. Üstelik öbür kitablardan daha genel ve daha mucizevidir.

Daha sonra yüce Allah bu kitabının niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:

“Tekrar edilen (mesani)” yani yüce Allah bu kitabında kıssaları, öğütleri, ahkamı tekrar etmiştir. Ayrıca tekrar tekrar okunmakta ve ondan herhangi bir şekilde usanılmamaktadır.

“Ondan dolayı Rabblerine kalbten saygı duyanların derileri ürperir.”

O kitaptaki tehditlerden ötürü kalbleri korku ile hareket eder, çırpının

“Sonra Allah anıldığı için” yani rahmet âyetleri okununca

“derileri ve kalbleri yumuşar.” Bir başka açıklamaya göre Allah’ın kitabı gereğince amel etmek ve onu tasdik etmek için yumuşar. Buradaki

“Allah anıldığı için” âyetinin İslâm’a doğru yumuşar anlamına geldiği de söylenmiştir.

2- Okunan Kur’ân’dan Etkilenmenin Ölçüsü:

Ebû Bekr es-Sıddîk’ın kızı Esma (Allah ikisinden de razı olsun)nın şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı kendilerine Kur’ân-ı Kerîm okunduğu vakit yüce Allah’ın onları nitelendirdiği gibi idiler. Gözleri yaşarır, derileri ürperirdi. Ona: Bugün birtakım insanlara Kur’ân okunduğu vakit bazıları baygın olarak yere düşmektedir denilince, kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım, dedi.

Said b. Abdurrahman el-Cumahî dedi ki: İbn Ömer Kur’ân ehli birisinin yanından geçerken yere düşmüş olduğunu gördü. Bu adamın hali nedir? diye sordu, yanındakiler: Bu adama Kur’ân okunup Allah’ın anıldığını duyduğu yerde düşer dediler. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi: Şüphesiz biz de Allah’tan korkuyoruz ama yere bayılıp düşmüyoruz. Sonra da şöyle dedi: Şeytan bunlardan birisinin içine girer. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının davranışı bu değildi.

Ömer b. Abdu’l-Aziz de dedi ki: İbn Sîrîn’in yanında kendilerine Kur’ân okundu mu bayılıp yere düşen kimselerden sözedildi. O da şöyle dedi: Bizimle onlar arasında şu hakem olsun: Onlardan birisi bir evin damında ayaklarını sarkıtmış olarak otursun, sonra ona Kur’ân-ı Kerîm başından sonuna kadar okunsun. Eğer kendisini yere atarsa, o doğru bir kimsedir.

Ebû İmrân el-Cevnî dedi ki: Mûsa (aleyhisselâm) bir gün İsrailoğullarına öğüt verdi. Bir adam da gömleğini yırttı. Yüce Allah Mûsa’ya şunu vahyetti: O gömleğini yırtan kimseye gömleğini yırtmamasını söyle. Çünkü Ben savurganları sevmem. O Bana (zikrime) kalbini genişletsin.

3- Kalbin Yumuşadığı Zamanlarda Allah’a Dua Etmenin Önemi:

Zeyd b. Eslem dedi ki: Ubeyy b. Ka’b, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın beraberinde ashabı da bulunduğu bir sırada peygamberin huzurunda Kur’ân-ı Kerîm okudu. Kalbleri oldukça incelip yumuşadı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Kalbinizin yumuşadığı sırada duayı ganimet biliniz, çünkü o bir rahmettir” diye buyurdu. Muhammed b. Selame el-Kuclai, Müsnedu’ş-Şihab, I, 402; el-Munavi, Faydu’l-Kadir, II, 16, ravilerinden bazılarının tenkid edildiği kaydıyla.

el-Abbas’dan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah korkusundan dolayı mü’minin derisi ürperecek olursa, çürümüş ağacın yaprakları nasıl dökülüyorsa, onun günahları da öylece dökülür. ” Beyhaki, Şuabu’l-lman, I, 491; Bezzar, Müsned, IV, 148; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 310; ravilerinden birisinin kendisince meçhul olduğu kaydıyla

İbn Abbâs’tan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah korkusundan dolayı bir kulun derisi ürperdi mi mutlaka yüce Allah da onu cehennem ateşine haram kılar. ”

Şehr b. Havşeb’den, o Umm ed-Derda’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Adamın kalbinde Allah korkusu kurumuş hurma yaprağının yanmasına benzer. Sen ancak bir ürperti hissedersin değil mi? Ben de: Evet dedim. Dedi ki: İşte o vakit Allah’a dua et. Çünkü o sırada yapılan dua kabul olunur Taberi, Camiu’l-Beyan, IX 179.

Sabit el-Bünanî’den dedi ki: Filan kişi: Ben duamın ne zaman kabul olunacağını biliyorum, dedi. Ona bunu nerden biliyorsun? diye sordular. O şöyle dedi: Derim ürperip kalbim titreyip gözlerimden yaş boşandığı vakit, işte o zaman duamın kabul olunacağı zamandır. Tirmizî el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, I, 379.

“Adamın derisi ürperdi, ürpermek” denilir. İsm-i faili: …diye gelir, çoğulu şeklinde “mim” harfi hazfedilerek gelir, burada “mim” zaiddir. Çünkü: ” Onu bir ürperme aldı” denilir. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Kışın o en uzun gecesinin sıkıntısını duya duya geçirdim geceyi,

Kalb ise korkudan ürperti içindeydi.”

Denildiğine göre Kur’ân-ı Kerîm son derece akıcı ve beliğ olduğundan dolayı kâfirler de ona karşı benzerini koyacak bir söz söylemekten aciz olduklarını görünce, onun büyüklüğünü görerek, güzel söz dizilişine hayret ederek, muhtevasının heybetine kapılarak, derileri ürperir, diken diken olurdu. Bu da yüce Allah’ın:

“Şayet Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirse idik, muhakkak ki Allah’ın korkusundan onun başını eğerek dağılıp parça parça olduğunu görürdün” (el-Haşr, 59/22) âyetinde dile getirimektedir. Buradaki “tasadduk (parça parça olmak)” derilerin ürpermesine yakındır. Huşu da yüce Allah’ın:

“Sonra Allah anıldığı için derileri ve kalbleri yumuşar” âyetinde anlatılanlara yakındır. Kalbin yumuşaması ise incelmesi, huzur ve sükun bulması demektir.

“Bu Allah’ın hidayetidir.” Yani Kur’ân Allah’ın hidayetidir. Yüce Allah’ın bunlara bağışlamış olduğu kendi cezasından korkmak, mükâfatını ümid etmek hasletleri Allah’ın hidayetidir diye de açıklanmıştır.

“Allah’ın saptırdığı kimseyi doğru yola ileten olmaz.” Yani Allah’ın yardımsız bıraktığı kimseye doğru yolu gösteren bulunmaz. Bu âyet, Kaderiyye ve diğerlerinin kanaatlerini reddetmektedir. Bütün bu hususlara dair yeterli açıklamalar daha önceden birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

İbn Kesîr ve İbn Muhaysın: ” Doğru yola ileten” âyetini her iki yerde de (birisi bu âyet-i kerimede, diğeri 36. âyet-i kerimede) “ye”li okumuşlardır, diğerleri ise “ye”siz okumuşlardır.

Zümer 22

Allah, İslâm için göğsünü açtığı kimse — artık o, Rabbinden bir nur üzerindedir. Allah’ı anmaktan kalpleri katılaşanlara ise vay! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedir.

Diyanet Vakfı
Allah kimin gönlünü İslama açmışsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allahı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Acaba -kendisi Rabbinden gelmiş bir nûr üzere bulunup da- Allah’ın göğsünü İslâm için genişlettiği bir kimse (sapıklıkta olan gibi) midir? Allah’ı anmaktan kalbleri kaskatı olanların vay haline! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

“Acaba kendisi Rabbinden gelmiş bir nûr” Rabbinden gelmiş bir hidayet

“üzere bulunup da Allah’ın göğsünü İslâm için genişlettiği” açıp genişlik verdiği; İbn Abbâs: İslâm sağlamca yer edinceye kadar göğsüne genişlik verdiği, es-Süddî’nin açıklamasına göre; îslâm’ı sevinçle karşılayıp huzur ile kabul etmek üzere kalbine genişlik verdiği

“bir kimse”; kalbini mühürleyip katılaştırdığı kimse gibi

“midir?” Buna göre göğse verilen bu genişlik ancak İslâm’dan sonra olur. Birinci açıklamaya göre ise genişliğin İslâm’dan önce olması da mümkündür.

İfadede (tefsirde açıklanan) bu hazfedilmiş lâfızların varlığına delil yüce Allah’ın:

“Kalbleri kaskatı olanların vay haline” âyetidir. el-Müberred dedi ki: Kalb katılaşıp sertleştiği zaman: “Kalb katılaştı” denilir. Aynı şekilde de anlam itibariyle buna yakındır. ” Katı, incelmeyen ve yumuşamayan kalp” demektir.

Burada Allah’ın kalbine genişlik verdiği kimselerden kasıt, müfessirlerin naklettiklerine göre Ali ile Hamza (radıyallahü anhüma)’dır. en-Nekkaş’ın naklettiğine göre de Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dır. Mukâtil , Ammar b. Yasir’dir derken, yine ondan ve el-Kelbî’den nakledildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

Bununla birlikte âyet-i kerîme yüce Allah’ın kalbinde imanı halketmek suretiyle, kalbine genişlik verdiği herkes hakkında umumidir.

Murre, İbn Mes’ûd’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Yüce Allah’ın:

“Acaba kendisi Rabbinden gelmiş bir nûr üzere bulunup da Allah’ın göğsünü İslâm için genişlettiği bir kimse” âyetinde sözü edilen kimsenin kalbine nasıl genişlik verilir? Şöyle buyurdu: “Nûr kalbe girdi mi açılır ve genişler.” Ey Allah’ın Rasûlü bunun alameti nedir? diye sorduk, şöyle buyurdu: “Ebedilik yurduna dönüş, aldanış yurdundan uzak kalış, gelişinden önce ölüme hazırlanıştır.” Hakim, Müstedrek, IV, 346.

Bunu et-Tirmizî el-Hakim de “Nevadiru’l-Usul” adlı eserinde İbn Ömer yoluyla şöylece rivâyet etmektedir: Bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü! Mü’minlerin akıllısı kimdir? diye sordu, şöyle buyurdu: “Aralarında ölümü en çok hatırlayan, onun için en güzel hazırlanandır. Nûr kalbe girdi mi kalb genişler ve açılır.” Ey Allah’ın peygamberi bunun alameti nedir? diye sordular şöyle buyurdu: “Ebedilik yurduna dönüş, aldanış yurdundan uzaklaşış ve gelişinden önce ölüm için hazırlanıştır.” Tirmizi el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, I, 415.

Böylece Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç haslet zikretmiş bulunmaktadır. Şüphesiz bu hasletlerin kendisinde bulunduğu kimsenin imanı kamildir. Çünkü dönüş (inabe) iyi amellerde bulunmaktır. Zira ebedilik yurdu ancak iyilik amellerinin mükâfatı içindir. Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde bu yurttan nasıl sözettiğine dikkat etmek gerekir. Bunun akabinde de:

“Dünyada iken yaptıklarının karşılığı olmak üzere” (el-Vakıa, 56/24) diye buyurduğunu görüyoruz. O halde cennet amellerin karşılığıdır. Kul iyi amellerde bulunarak dünyadan geri çekilirse işte bu onun ebedilik yurduna dönüşü olur. Dünyaya karşı tutkusu dinip de dünya talebi ile uğraşamayacak kadar başka şeylerle uğraşıp dünyaya muhtaç olduğunu kendisine hissettirmeyecek şeylere yönelerek bunlarla yetinir ve kanaat getirirse o artık aldanış yurdundan uzak kalmış olur. Takva ile işlerini sağlamlaştırırsa her işe gereken dikkatle bakmış, edebli, sağlam, tetikte durur ve şüpheli şeylerden sakınarak şüphe bulunmayan işlere yönelirse, o vakitte ölüme hazırlanmış olur. İşte bu gibi kimselerin zahirdeki alametleri bunlardır. Böylesinin bu duruma gelmesi ölümü görmesi dolayısıyladır. Âhiretin dünyadan alıkoyucu olduğunu görmesi dolayısıyladır. Dünyanın aldanış yurdu olduğunu görmesi dolayısıyladır. Onun bu gerçekleri bu şekilde görmesinin sebebi ise kalbine giren nurdur.

Şanı yüce Allah’ın:

“Allah’ı anmaktan (yana) kalbleri kaskatı olanların vay haline!” âyetinden maksadın Ebû Leheb ve çocukları olduğu söylenmiştir.

“Allah’ı anmaktan” âyetinin anlamı şudur: Onların kalbleri Allah’ın anıldığını duydukça daha da katılaşır. Buradaki “…tan”in anlamında olduğu söylenmiştir. Kalbleri Allah’ı zikretmeye karşı katılaşmış kimseler anlamındadır. Taberî’nin tercih ettiği açıklama da budur.

Ebû Said el-Hudrî’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah buyurdu ki siz ihtiyaçlarınızı cömert ve müsamahakar kimselerden isteyiniz. Çünkü Ben rahmetimi onlar arasında takdir ettim. Sakın ihtiyaçlarınızı kalbleri katılaşmış kimselerden istemeyiniz. Çünkü Ben gazabımı onlar arasında bıraktım.”

Malik b. Dinar dedi ki: Hiçbir kul kalb katılığından daha büyük bir ceza ile cezalandırılmış değildir. Yüce Allah bir kavme gazab etti mi mutlaka kalblerinden rahmeti çekip alır.

Zümer 21

Görmedin mi ki Allah gökten bir su indirir, onu yeryüzünde kaynaklara iletir, sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarır, sonra onlar kurur da sen onları sararmış görürsün, sonra onları kırık dökük yapar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.

Diyanet Vakfı
Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.

Kurtubi Tefsiri
Görmez misin ki Allah gökten bir su indirip onu yeryüzünde kaynaklara yerleştirmekte, sonra onunla renkleri türlü türlü ekinler çıkarmakta, sonra o ekinler kurumaktadır. Sen de onu sararmış görürsün. Sonra onu ufalanmış çöplere döndürür. Muhakkak bunda özlü akıl sahipleri için bir ibret vardır.

“Görmez misin ki Allah gökten bir su indirip…” Yani O, yaratıkları tekrar diriltmek hususundaki sözünden mü’min ile kâfirleri birbirinden ayırdedeceğine dair vaadinden caymaz. O semadan su indirmeye kadir olduğu gibi, buna da kadirdir.

“Gökten” buluttan

“bir su” yağmur

“indirip onu yeryüzünde kaynaklara yerleştirmekte” yani yüce Allah bu suyu yeryüzüne sokup orada yerleştirmektedir. Nitekim bir başka yerde:

“O suyu yerde durdurduk” (el-Muminun, 23/18) diye buyurmaktadır.

” Kaynaklar”; ‘in çoğuludur. “Yef’ul” veznindedir.

“Kaynadı, kaynar” şeklinde muzari fiilimin ikinci harfi ref, nasb ve kesreli gelir. en-Nehhâs dedi ki: İbn Keysan şairin:

“Oldukça sert ve hızlı giden dişi devenin, kulakları arkasındaki iki kemikten kaynar.”

Mısraında bu fiilin aslında: ” Kaynar” anlamında olduğu, fethayı işba’ ile (toklukla) çıkartınca “elif haline gelmiştir. Mastarı: ” Çıkmak, kaynamak” demektir. “Su gözesi, su pınarı, su kaynağı” demektir, çoğulu da: …diye gelir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/90-93- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra onunla” yani yerin kaynaklarından çıkan bu su ile

“renkleri türlü türlü ekinler çıkarmakta.”

Burada:

“Ekin” cins isimdir. Yani çeşitli renkleri bulunan, çeşitli ekinler çıkarmaktadır. Kırmızı, sari, mavi, yeşil ve beyazımtrak.

en-Nehaî ve ed-Dahhak dedi ki: Yerde ne kadar su varsa hepsi semadan inmiştir. Su semadan kayaya iner, ondan sonra da pınarlara ve kaynaklara paylaştırılır.

“Sonra o ekinler kurumaktadır. Sen de onu” yeşilliğinden sonra

“sararmış görürsün.” el-Müberred dedi ki: el-Esmaî dedi ki: Yerin bitirdiği bitki gidip geriye bir şey kalmayınca: denilir, “Bitki kurudu, gitti” tabiri de böyledir. (el-Müberred) dedi ki: el-Esmaî de, başkaları da böyle demiştir.

el-Cevherî ise dedi ki: “Bitki kurudu, kurumak” demektir. “Yerin bitkisi kurudu ya da sarardı” demektir. “Rüzgar bitkiyi kuruttu”; “Yerin bitkisinin kurumuş olduğunu gördük”; “Oldukça kızıp köpürdü” anlamındadır, “Kızgınlığı dindi, geçti” demektir.

“Sonra onu ufalanmış çöplere döndürür.” Yani parça parça olmuş kırıntılara dönüştürür. Bu tabir: “Kurumaktan ötürü sopa ufalandi” ifadesinden gelmektedir. Yani bütün bunlara güç yetiren öldükten sonra insanları tekrar yaratmaya kadir olandır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’e ve yeryüzünde bulunanların kalblerine dair verdiği bir örnektir. Yani yüce Allah semadan bir Kur’ân-ı Kerîm indirdi ve onu mü’minlerin kalplerine girdirdi.

“Sonra onunla renkleri türlü türlü ekinler çıkarmakta” yani biri diğerinden üstün, farklı din ve inanç çıkarmaktadır. Mü’minin bununla îman ve yakîni artar. Kalbinde hastalık bulunanın ise ekinin kuruması gibi (inancı) kurur, gider.

Yüce Allah’ın dünyaya dair verdiği bir misal olduğu da söylenmiştir. Yani yeşil bitki değişip sarardığı gibi, dünya da önceleri göz alıcı iken sonradan değişikliğe uğramaktadır.

“Muhakkak bunda özlü akıl sahibleri için bir ibret vardır.”

Zümer 20

Fakat Rablerinden korkanlar için üst üste bina edilmiş odalar vardır — altından ırmaklar akar. Allah’ın vaadidir bu. Allah vaadine muhalefet etmez.

Diyanet Vakfı
Fakat Rablerinden sakınanlara, üst üste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allahın verdiği sözdür. Allah, verdiği sözden caymaz.

Kurtubi Tefsiri
Fakat Rabblerinden korkanlar (için, evet) onlar için konaklar birbirleri üzere bina olunmuş, altlarından nehirler akan köşkler vardır. Allah’ın vaadidir (bu). Allah vaadinden dönmez.

Yüce Allah, kâfirler için üstlerinden de, altlarından da cehennem ateşinden tabaka halinde gölgeler bulunduğunu beyan ettikten sonra;

“Fakat Rabblerinden korkanlar…” âyeti ile takva sahibleri için de konaklar bulunduğunu, bu konakların üstlerinde daha başka konakların bulunduğunu açıklamaktadır. Çünkü cennet birbiri üstünde birtakım derecelerdir.

Buradaki:

“Fakat” istidrak için değildir. “Çünkü Zeyd’i görmedim, lakin Amr’ı (gördüm)” sözünde olduğu gibi daha önceden nefy gelmiş değildir. Aksine bu bir kıssayı (bir durumu, ifadeyi) bitirip öncekinden farklı bir başka olayı anlatmaya geçiş dolayısıyladır. “Bana Zeyd geldi, lakin Amr gelmedi” demeye benzer.

“Bina olunmuş” İbn Abbâs’ın dediğine göre zebercet ve yakuttan yapılmış

“altlarından nehirler akan köşkler vardır.” Yani bu köşkler hoş ve güzel vakit geçirmek için gerekli bütün sebepleri ihtiva etmektedir.

“Allah’ın vaadidir ” âyetinde

“vaad” kelimesi mastar olarak nasbedilmiştir. Çünkü

“onlar için… köşkler vardır” âyetinin anlamı Allah bunları kendilerine kesin bir vaad olarak vaadetmiştir şeklindedir.

“Bu Allah’ın vaadidir” anlamında merfu olması da mümkündür. (Mealde olduğu gibi)

“Allah” her iki kesime de yaptığı

“vaadinden dönmez.”

Zümer 19

Azap sözü üzerine hak olmuş kimse — artık sen ateşte olanı kurtarabilir misin?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!

Kurtubi Tefsiri
Ya aleyhine azâb sözü hak olmuş kimseyi, ateşte bulunan kimseyi sen mi kurtaracaksın?

“Ya aleyhine azâb sözü hak olmuş kimseyi, ateşte bulunan kişiyi sen mi kurtaracaksın?” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birtakım kimselerin îman etmelerini çok arzu ediyordu. Oysa yüce Allah ezelden beri onların bedbaht olmalarını takdir etmişti. İşte bu âyet-i kerîme bunun üzerine inmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyetle Ebû Leheb’i, onun çocuklarını ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın aşiretinden olup îman etmekten geri kalan kimseleri kastetmektedir. Yüce Allah burada:

“Sen mi” âyetiyle soruyu ikinci defa tekrarlaması, ifadenin uzunluğundan dolayı olup te’kid olmak üzere tekrarlanmıştır. Sîbeveyh daha önceden belirtildiği üzere yüce Allah’ın:

“Acaba siz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra muhakkak çıkartılacaksınız diye sizi tehdit mi ediyor?” (el-Mu’minun, 23/35) âyeti hakkında da böyle demiştir.

Âyetin anlamı da şöyledir:

“Aleyhine azâb sözü hak olmuş kimseyi” sen mi kurtaracaksın? İfade şart ve cevabını ihtiva etmektedir. Soru edatının getirilmesi ise tevkife (durumu bildirmeye) ve takrire (gerçeği söyletmeye) delâlet etmesi içindir.

el-Ferrâ” dedi ki: Anlamı şöyledir: Aleyhine azâb sözü hak olmuş kimseyi sen mi kurtaracaksın? Anlam birdir.

Şöyle de denilmiştir: İfadede hazfedilmiş lâfızlar da vardır. Takdiri şöyledir: Hiç aleyhine azâb sözü hak olmuş kimse ondan kurtulabilir mi? Bundan sonrası ise yeni bir cümledir.

Burada yüce Allah:

“Aleyhine… hak olmuş” diye buyururken, bir başka yerde:

“Azâb sözü hak olmuş” (ez-Zümer, 39/71) diye buyurmuştur. (Burada hak olmak fiilinin ilkinin sonunda “te” gelmediği halde, ikincisinin sonunda “te” gelmesinin sebebi) şudur: -Burada olduğu gibi- fiil başa gelip onun ile fiilin anlamı ile vasfedilen kelime arasına bir hail (başka lâfız veya lâfızlar) girecek olursa (burada kelime: “Söz” kelimesi girmiştir) fiilin müzekker gelmesi de, müennes gelmesi de caizdir. Üstelik burada (kelime lâfzının) müennesliği hakiki değildir. Aksine burada kelime, kelam ve söz söylemek manasınadır. Yani: “Aleyhine azâb sözü hak olmuş kimse mi?..” demektir.

Zümer 18

Ki sözü dinleyip en güzeline uyanlardır. İşte onlar Allah’ın hidayet verdikleridir. İşte onlar akıl sahipleridir.

Diyanet Vakfı
17, 18. Tağuta kulluk etmekten kaçınıp, Allaha yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allahın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve işte bunlar özlü akıl sahibi olanların ta kendileridir.

“Tağuta ibadet etmekten sakınıp…” âyetindeki

“tağut” ile ilgili olarak el-Ahfeş şöyle demektedir: Bu kelime çoğuldur, tekil ve müennes olması da mümkündür. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/256. âyet, 2. başlıkta, 4/50-53- âyet, 3- başlıkta…) geçmiş bulunmaktadır. Siz tağuttan uzak durunuz, demektir. Esasen onlar tağuttan uzak duruyorlar ve ona ibadet etmiyorlardı.

Mücahid ve İbn Zeyd dedi ki: Tağut şeytan demektir. ed-Dahhak ve es-Süddî ise tağuttan kasıt putlardır demişlerdir. Tağutun kahin olduğu da söylenmiştir.

Tağutun, Talut, Calut, Harut ve Marut gibi Arapça olmayan bir isim olduğu da söylenmiştir. Arapça bir isim olup “tuğyan”dan türemiş olduğu da söylenmiştir.

“…mek…” Tağuttan bedel olarak nasb mahallindedir. İfade: Tağuta ibadet etmekten sakınan kimseler… takdirindedir.

“Allah’a dönenlere” O’na ibadet ve itaate dönenlere

“işte onlara müjde vardır.” Dünya hayatında, âhirette cennete girecekleri müjdesi vardır.

Rivâyete göre bu âyet-i kerîme Osman, Abdurrahman b. Avf, Sa’d, Said, Talha ve ez-Zübeyir (Allah hepsinden razı olsun) hakkında inmiştir. Bunlar Ebû Bekir (radıyallahü anh)’a sordular, o da onlara îman ettiğini haber verince, kendileri de îman ettiler.

Bu âyet-i kerimenin Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Ebû Zerr ve onların dışında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilişinden önce Allah’ı tevhid eden kimseler hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.

“O halde sen de müjde ver; o kullarıma ki; onlar sözü işitip en güzeline uyarlar” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu güzeli de, kötüyü de işitip güzel olanı söyleyen, buna karşılık çirkin sözden yüz çevirip onu başkasına anlatmayan kimsedir.

Bir başka açıklamaya göre maksat Kur’ân-ı Kerîm’i de, başka sözleri de dinleyip Kur’ân-ı Kerîm’e tabi olan kimselerdir. Bir diğer açıklamaya göre Kur’ân-ı Kerîm’i ve Allah Rasûlünün sözlerini işitip onun en güzel olanına yani muhkemine tabi olarak gereğince amel eden kimselerdir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bunlar hem azimet, hem de ruhsat ihtiva eden buyrukları işitirler de ruhsatları değil de azimeti alır ve onu uygularlar.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bunlar başkalarını cezalandırmak hakkına sahip olduklarını ve af da edebileceklerini işitmekle birlikte, affetmek yolunu seçen kimselerdir. Bir diğer açıklamaya göre; bu âyet-i kerimenin İslâm’dan önce Allah’ı tevhid eden kimseler hakkında olduğunu kabul edenlere göre, en güzel söz la ilahe illallah’tır.

Abdu’r-Rahmân b. Zeyd dedi ki: Bu âyet-i kerîme Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Ebû Zerr el-Ğıfarî ve Selman el-Farisî hakkında inmiştir. Bunlar cahiliye dönemlerinde de tağuta ibadet etmekten uzak kalmışlar ve kendilerine ulaşan sözün en güzeline tabi olmuşlardır.

“İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola” razı olduğu şeye

“ilettiği kimselerdir ve işte bunlar” akıllarından istifade eden, akıllarının faydasını gören

“özlü akıl sahibi olanların ta kendileridir.”

Zümer 17

Tağuta kulluk etmekten sakınıp Allah’a yönelenler için müjde vardır. O hâlde kullarıma müjde ver.

Diyanet Vakfı
17, 18. Tağuta kulluk etmekten kaçınıp, Allaha yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allahın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.

Kurtubi Tefsiri
Tağuta ibadet etmekten sakınıp Allah’a dönenlere; işte onlara müjde vardır. O halde sen de müjde ver, o kullarıma ki;

Zümer 16

Üzerlerinde ateşten gölgeler vardır, altlarında da gölgeler. Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! O hâlde benden sakının.

Diyanet Vakfı
Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (öyle) tabakalar var. İşte Allah kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Yalnızca benden korkun.

Kurtubi Tefsiri
Onların üzerlerinde de ateşten tabakalar ve altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah bununla kullarını korkutuyor. Ey Benim kullarım, Benden korkun!

“Onların üzerlerinde de ateşten tabakalar ve altlarında da tabakalar vardır” âyetinde altlarında bulunanlara da

“zulel: tabakalar” adının verilmesi, bunları altlarında bulunan kimseleri gölgelendirmeleri dolayısıyladır. Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Onlara cehennemden bir döşek vardır. Ancak burada nesh sözkonusu olmamalıdır. Çünkü bu ayetin ele aldığı husus ameli hükümlerle taraftan bu iki ayetin birlikte ele alınıp analışılmaları da mümkündür. Şöyle ki; ez-Zümer, 39/13- ayeti gerek surenin genel muhtevası göz önünde bulundurularak ve gerekse de 39/65. ayetinin açıkça ortaya koyduğu gibi, -faraza- Peygamber tarafından dahi işlenecek olsa affedilmeyecek günah “şirk”tir. Bu ayetin de söz konusu ettiği ise bunun dışında kalan küçük günahlardır. Üstlerinde de örtüler.” (el-Araf, 7/41);

“O günde azâb onları hem üstlerinden, hem ayakları altından bürüyecek…” (el-Ankebut, 29/55) buyruklarına benzemektedir.

“İşte Allah bununla kullarını korkutuyor” âyeti hakkında İbn Abbâs: Velilerini (dostlarını) korkutuyor, diye açıklamıştır.

“Ey Benim kullarım” yani ey Benim dostlarım

“Benden korkun.” Bu âyetin mü’min ve kâfir hakkında umumi olduğu söylendiği gibi, özellikle kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir.

Zümer 15

“Siz O’nun dışında dilediklerinize kulluk edin.” De ki: “Asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem ailelerini kaybedenlerdir.” Dikkat edin, bu apaçık hüsrandır.

Diyanet Vakfı
(Ey Allaha eş koşanlar!): Siz de Ondan başka dilediğinize tapın! De ki: Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Bilesiniz ki, bu apaçık hüsrandır.

Kurtubi Tefsiri
“Artık siz O’ndan başka dilediğiniz şeye ibadet edin.” De ki: “Gerçekten zarar edenler kıyâmet gününde hem kendilerini, hem de bağlılarını kaybedenlerdir. Uyanık olun! İşte bu apaçık hüsranın ta kendisidir.”

“Artık siz O’ndan başka dilediğiniz şeye ibadet edin.” Bu tehdidi ihtiva eden, azâbı hatırlatan ve azar anlamında bir tehdittir. Yüce Allah’ın:

“Dilediğinizi yapın” (Fussilet, 41/40) âyeti gibidir. Âyetin kılıç âyeti ile nesholduğu da söylenmiştir.

“De ki: Gerçekten zarar edenler kıyâmet gününde hem kendilerini, hem de bağlılarını kaybedenlerdir” âyeti ile ilgili olarak Meymun b. Mehran, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah’ın kendisine cennette bir eş yaratmadığı hiçbir kimse yoktur. O kimse cehenneme girdi mi hem kendisini, hem de kendisine bağlı olanları (ehlini) kaybetmiş olur. İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre (şöyle demiştir): Kim yüce Allah’a itaat ile amel edecek olursa, bundan önce kendisinin olanlar müstesna, o konaklama yeri ve o eşler onun olacaktır. İşte yüce Allah’ın:

“İşte bu kimseler mirasçılardır.” (el-Mu’minun, 23/10) âyetinde kastedilen budur.

Zümer 14

De ki: “Ben, dinimi yalnız O’na halis kılarak Allah’a kulluk ederim.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ben dinimde ihlas ile ancak Allaha ibadet ederim.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben dinimi kendisine ihlâs ederek, ancak Allah’a ibadet ederim.

“De ki: Ben dinimi” itaat ve ibadetimi

“kendisine ihlâs ederek, ancak Allah’a ibadet ederim.” Bu âyetteki

“Allah” lâfzının mansub gelmesi;

“İbadet ederim” fiili dolayısıyladır.

Zümer 13

De ki: “Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”

Diyanet Vakfı
De ki: Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük bir günün azabından korkarım.”

“De ki: Ben Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük bir günün azabından korkarım.” Maksat kıyâmet günü azabıdır. Kavmi kendisini atalarının dinine çağırdığı vakit bu sözleri söylemişti. Tefsir ehlinin çoğunluğu böyle demiştir. Ebû Hamza es-Sümalî ile İbnu’l-Müseyyeb de şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın…” (el-Feth, 48/2) âyeti ile neshedilmiştir. Bu durumda bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın günahları bağışlanacağı bildirilmeden önce inmiştir.

Zümer 12

“Ve Müslümanların ilki olmamla emrolundum.”

Diyanet Vakfı
Bana müslümanların ilki olmam emrolundu.

Kurtubi Tefsiri
“Müslümanların ilki olmakla da emrolundum.”

Bu ümmet arasında da

“müslümanların ilki olmakla da emrolundum.”

Nitekim öyle de olmuştur. Gerçekten o atalarının dinine muhalefet eden, putları terkedip onları paramparça eden, yüce Allah’a teslim olup O’na îman eden ve O’nun yoluna davet eden ilk kişi olmuştur.

“Olmakla” lâfzındaki “lam” zaid bir sıladır. Bunu el-Cürcanî ve başkaları söylemiştir. Bunun lam-ı ecl (sebeblilik, için anlamında) olduğu da söylenmiştir. İfadede hazf de vardır. Ben “müslümanların ilki olmak için” ibadet etmekle emrolundum, demektir.

Zümer 11

De ki: “Ben, dini yalnız O’na halis kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum.”

Diyanet Vakfı
De ki: Bana, dini Allaha halis kılarak Ona kulluk etmem emrolundu.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet etmekle emrolundum.

“De ki: Ben Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet etmekle emrolundum.” Buna dair açıklamalar sûrenin baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 10

De ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinizden sakının. Bu dünyada güzel davrananlara bir güzellik vardır. Allah’ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilir.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allahın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükafatları hesapsız ödenecektir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ey îman eden kullarım! Rabbinizden korkun. Bu dünyada ihsanda bulunanlara bir güzellik vardır. Allah’ın arzı da geniştir. Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesapsız verilir.

“De ki: Ey îman eden kullarım” yani ey Muhammed, mü’min kullanma de ki:

“Rabbinizden korkun” yani O’na karşı gelmekten, isyan etmekten sakının.

“Korkun” âyetindeki “te”; “vav” harfinden bedel olarak gelmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/1-2. âyetler, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Bununla Cafer b. Ebi Talib ile onunla birlikte Habeşistan’a hicret edenler kastedilmektedir.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bu dünyada ihsanda bulunanlara bir güzellik vardır.” Burada ilk olarak zikredilen “ihsanda bulunanların ihsanından kasıt itaattir. İkinci olarak zikredilen “hasene; güzellikken kasıt ise cennetteki mükâfattu.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Dünyada ihsanda bulunan kimselere dünyada da bir güzellik vardır ve bu, âhiretteki sevaptan ayrı olarak verilecektir. Dünyada ayrıca verilen güzellik ise sıhhat, afiyet, zafer ve ganimetin. el-Kuşeyrî: Birincisi daha doğrudur, çünkü kâfir de dünya nimetlerine nail olur, demiştir.

Derim ki: Mü’min de onunla birlikte dünya nimetlerine nail olur. Ayrıca bu nimetlere şükrettiği takdirde cennette ona fazlası verilir. Dünyadaki iyilik (hasene)’den kasıt güzel övgü, âhirettekinden kasıt ise mükâfat da olabilir.

“Allah’ın arzı da geniştir.” Orada siz de hicret edin ve vasiyetler işleyen kimselerle birlikte kalmayın. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/100. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Bundan kastın cennet arzı olduğu söylenmiştir. Yüce Allah onlara cennetin genişliğini ve nimetlerinin bolluğunu hatırlatarak teşvikte bulunmuştur. Yüce Allah’ın:

“Eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun” (Al-i İmrân, 3/73) âyetinde olduğu gibi. Çünkü cennete de bazan “yer, arz” denilebilir. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Diyecekler ki: Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize miras veren Allah’a hamdolsun.” (ez-Zümer, 39/74)

Ancak birinci görüş daha açık ve güçlüdür. O halde bu hicret etmeye dair bir emirdir. Yani Mekke’den güvenlik duyacağınız yere hicret ediniz.

el-Maverdî de şöyle demiştir: Arzın genişliği ile rızık genişliğini kastetme ihtimali de vardır. Çünkü yüce Allah insanlara arzdan rızık verir. Yani Allah’ın rızkı geniştir demektir, daha uygun görülen anlam da budur. Çünkü yüce Allah burada arzın genişliğini, lütuflarını dile getirmek sadedinde zikretmiştir.

Derim ki: O takdirde âyet-i kerîme pahalılığın olduğu bir yerden ucuzluğun olduğu bir yere taşınmaya delil olur. Süfyan es-Sevrî’nin dediği gibi: Sen torbanı bir dirheme ekmekle dolduracağın bir yerde ol.

“Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesapsız verilir.” Yani herhangi bir miktara tabi olmaksızın verilir, mükâfata fazlası katılır, diye de açıklanmıştır. Çünkü işlediği amel kadarı ile ona mükâfat verilecek olursa bu hesaplı verilmiş olur.

“Hesapsız”ın herhangi bir takib ve bir taleb olmaksızın -dünya nimetlerinin karşılığının istendiği gibi- olması demektir.

Burada

“sabredenler”den kasıt oruç tutanlardır. Delili de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüce Allah’tan söylediğini haber verdiği: “Oruç Benimdir ve onun karşılığını Ben vereceğim” Buhârî, V, 2215, VI, 2723; Müslim, II, 807; İbn Mace, I, 525; Müsned, II, 232, 234, 477, 480, III, 5. hadisidir.

İlim ehli derler ki: Herbir mükâfat ölçü ve tartı ile verilir. Oruç müstesnâ. O kucak kucak, avuç avuç mükâfatlandırılır. Bu, Ali (radıyallahü anh)’dan da nakledilmiştir.

Malik b. Enes’in de yüce Allah’ın:

“Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesapsız verilir” âyeti hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: Bu, dünyadaki musibetlere ve kederlere sabretmektir. Şüphesiz başına gelen musibetlerde teslimiyeti elden bırakmayıp kendisine yasak kılınan şeyleri terkeden kimsenin alacağı ecrin miktarı, hesabı yoktur.

Katade de şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim, bu durumda ne kile, ne de terazi olacaktır. Enes’in bana anlattığına göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “(Kıyâmet gününde) mizanlar konulur. Sadaka ehli getirilir. Ecirleri terazilerle tastamam verilir. Namaz ve hac da aynı şekilde. Sonra bela ve musibete uğramış kimseler getirilir. Onlar için terazi konulmaz. Herhangi bir amel defterleri açılmaz. Ecir üzerlerine hesabsız bir şekilde sağnak sağnak yağdırılır. Yüce Allah da: “Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesabsız verilir” diye buyurmuştur. Öyle ki dünyadaki afiyet ve esenlik içerisinde olanlar keşke cesetleri makaslarla kesilmiş olsaydı diye temenni edeceklerdir. Buna sebeb ise bela ve musibet ehlinin alıp gidecekleri fazilet ve lütuflardır.” Ebû Nuaym, Hilye, III, 91; Taberani, Kebir, XII, 182 (İkisi de İbn Abbâs’tan); Deylemi, Firdevs, V, 482 (kısmen)

el-Huseyn b. Ali -Allah ikisinden de razı olsun- den dedi ki: Dedem Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Farzları eda et. İnsanların en çok ibadet edeni olursun. Kanaatkar olmaya bak, insanların en zengini olursun. Yavrucuğum, şüphesiz cennette bela ağacı diye bilinen bir ağaç vardır. Bela ehli getirilir ve onlar için ne mizan kurulur, ne de amel defterleri açılır. Ecir ve mükâfat üzerlerine sağnak sağnak yağdırılır.”

Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesabsız verilir” âyetini okudu. Taberani, Kebir, III, 92.

“Sabin Sabreden” lâfzı övmek için kullanılır. Bu masiyetlere karşı sabreden kimse hakkındadır. Eğer musibete karşı sabreden bir kimseyi anlatmak istersek “şuna sabreden” denilir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/155. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 9

Gece saatlerinde secde ederek ve ayakta durarak ahiretten korkan, Rabbinin rahmetini uman biri gibi midir? De ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alır.

Diyanet Vakfı
Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.

Kurtubi Tefsiri
(O mu) yoksa âhiretten korkarak, Rabbinin rahmetini umarak, gece saatlerinde kıyamda durarak, secde ederek, itaatte bulunan kimse mi (hayırlıdır)? De ki: Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu? Ancak özlü akıl sahibleri öğüt alır.

“(O mu) yoksa… gece saatlerinde kıyamda durarak… kimse mi (hayırlıdır)?” Yüce Allah, mü’minin az önce sözü edilen kâfir gibi olmadığını açıklamaktadır.

el-Hasen, Ebû Amr, Âsım ve el-Kisaî

“yoksa” anlamındaki âyeti “mim” harfini şeddeli olarak diye okumuşlardır. Nafî’, İbn Kesîr, Yahya b. Vessab, el-A’meş ve Hamza ise nida anlamını vermek üzere şeddesiz olarak Ey o kimse” diye okumuştur. Sanki: Ey itaatte bulunan kimse! denilmiş gibidir.

el-Ferrâ” dedi ki: Elif “ya” konumundadır. Mesela “ya Zeyd” denildiği gibi “ya” yerine hemze getirilerek de nida yapılabilir. Bu Sîbeveyh’den ve bütün nahivcilerden böylece nakledilmiştir. Nitekim Evs b. Hacer de şöyle demiştir:

“Ey Lubeynaoğulları, sizler bir el değilsiniz,

Olsa olsa ancak pazusu olmayan bir elsiniz.”

Bir başkası yani Zu’r-Rimme şöyle demektedir:

“Ey Hüzva’da bulunan o ev, gözüm yaşlarını harekete getirdin,

O sevgi suyu (gözyaşı) ardı arkasına düşüyor yahutta parıldayarak aktığı görülüyor.”

Buna göre âyet-i kerimenin takdiri şöyle olur: “De ki küfrünle biraz eğlenedur. Muhakkak sen cehennemliklerdensin.” Ey itaatte bulunan kimse, şüphesiz sen de cennetliklerdensin.

Nitekim konuşma esnasında şöyle denilir: Filan kişi ne namaz kılar, ne oruç tutar. Ey namaz kılıp oruç tutan kimse müjdeler olsun sana. Burada ifadenin buna delâleti dolayısıyla hazfedilmiştir.

“Yoksa… kimse mi”deki “elifin istifham (soru elifi) olduğu da söylenmiştir.

“Yoksa… gece saatlerinde… itaatte bulunan kimse mi” üstündür, hayırlıdır? Allah’a ortak koşan kimse mi? demek olur. İfadenin takdiri de: İtaatte bulunan kimse hayırlıdır, anlamındadır.

“Kimse mi” şeklinde “nun” harfini şeddeli okuyanların kıraatine göre de anlam şöyle olur: Az önce sözü geçen isyankârlar mı hayırlıdır?

“Yoksa… itaatte bulunan kimse mi?” Buna göre:

“Yoksa”nın karşılığında gelmesi gereken cümle hazfedilmiştir. Aslı da şeklinde olup “mim”ler idgam edilmiştir.

en-Nehhâs dedi ki:

“Yoksa” burada “Bilakis, hayır” anlamındadır. “Kimse” de; anlamındadır, ifadenin takdiri de: Hayır itaatte bulunan kimse, sözü edilen kimseden daha üstündür, şeklindedir.

“Kanit: İtaat eden” dört türlü açıklanmıştır:

1- Bundan kasıt itaatkâr kimsedir. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd yapmıştır.

2- Namazında huşu duyan kimsedir. Bu açıklamayı İbn Şihab yapmıştır.

3- Namazında kıyamda duran kimse demektir. Bu açıklamayı Yahya b. Sellam yapmıştır.

4- Rabbine dua eden kimsedir.

İbn Mes’ûd’un açıklaması bütün bunları toplamaktadır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kur’ân’da geçen bütün “kunut” lâfızları aziz ve celil olan Allah’a itaat anlamındadır.’ Taberani, Evsat, II, 224.

Cabir’den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hangi namaz daha faziletlidir diye sorulmuş, o da: “Kunutu uzun olan” diye cevab vermiştir. Müslim, I, 520; Tirmizi, II, 229; Nesâî, V, 58; İbn Mace, I, 456; Müsned, III, 302, 314, 391, 411, IV, 385 (Cabir’den ve başkalarından).

İlim ehlinden bir takım kimseler bunu kıyamın uzun olması diye yorumlamışlardır.

Abdullah’ın, Nafî’den, onun İbn Ömer’den rivâyetine göre İbn Ömer’e kunutun ne demek olduğu sorulmuş, o da: Benim bildiğim kunut namazda kıyamı uzun tutmak ve Kur’ân okumaktan başka bir şey değildir, demiştir.

Mücahid dedi ki: Rüku’un uzunca yapılması ve gözün başka yerlere bakmaktan alıkonulması kunutun kapsamı içerisindedir.

İlim adamları namaza durdular mı gözlerini sağa sola bakmaktan alıkoyar ve hu’du’ ile hareket eder (boyun bükerek durur), namazlarında etrafa bakınmazlar. Bir yerleriyle oynamaz ve unutmaları hali dışında- dünya ile ilgili bir şeyi hatırlarına getirmezlerdi.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun asıl anlamı kunutun itaat demek olduğudur. Bu hususta yapılmış bütün açıklamaların hepsi de yüce Allah’a itaati anlatır. Bunların hepsi ve hatta bunlardan da fazlası itaatin kapsamı içerisine girer. Nitekim Nafî’ şöyle demiştir: İbn Ömer bana: Kalk namaz kıl dedi. Ben de kalkıp namaz kıldım. Üzerimde de eski püskü bir elbise vardı. Beni çağırdı ve bana: Ben seni bir işi görmek üzere gönderecek olsam, bu şekilde mi giderdin diye sordu. Ben, hayır güzel elbiselerimi giyinir, süslenirdim, dedim. Bu sefer bana: Huzuruna güzelce giyinip çıkmak, başkalarından çok Allah’a yakışır.

Burada sözü geçen

“kanit (itaat eden)”in muayyen olarak kim olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Yahya b. Sellam’ın naklettiğine göre bu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. ed-Dahhak’ın kendisinden yaptığı rivâyete göre de İbn Abbâs bu Ebû Bekir ve Ömer -Allah ikisinden de razı olsun- dirler, demiştir.

İbn Ömer de: Bu Osman (radıyallahü anh)’dır demiştir. Mukâtil , Ammar b. Yasir’dir. el-Kelbî, Süheyb, Ebû Zerr ve İbn Mes’ûd’dur demiştir. Yine el-Kelbî’den nakledildiğine göre bu, bu durumda olan herkes hakkında geçerli bir nitelemedir, demiştir.

“Gece saatlerinde” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demiştir: Gecenin saatleri başı, ortası ve sonudur. İbn Abbâs’tan ise

“gece saatleri” gecenin ortası, yarısı demektir, dediği nakledilmiştir. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Kıyâmet gününde mevkıfte beklemenin Allah tarafından kendisine hafifletilmesini, kolaylaştırılmasını isteyen kimseyi Allah gece karanlığında secde ederken, ayakta durup namaz kılarken, âhiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak görsün.

Gece saatlerinin akşam ile yatsı arası olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte el-Hasen’in açıklaması umumi bir açıklamadır.

“Âhiretten korkarak” âyetini Said b. Cübeyr âhiret azabından korkarak diye açıklamıştır.

“Rabbinin rahmetini umarak” cennet nimetlerini umarak… demektir.

el-Hasen’den rivâyet edildiğine göre o masiyetleri işleyip duran ve bununla birlikte Rabbinin rahmetini uman kimse hakkında soru sorulmuş da, o da: Böylesi olmayacak temennilerde bulunan bir kimsedir, diye cevab vermiştir.

“Yoksa… itaatte bulunan kimse mi” anlamındaki âyetin “mim” harfini şeddesiz olarak: “Ey itaatte bulunan kimse” anlamında nida ile okuyan bir kimse “Rabbinin rahmetini” âyeti üzerinde vakıf yapmaz, çünkü yüce Allah’ın:

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” âyeti ona bitişiktir. Ancak ifadede hazfedilmiş bir lâfız takdir edilmesi müstesnadır. Bu ise daha önceden açıklandığı üzere daha kolay bir yoldur.

ez-Zeccâc dedi ki: Yani nasıl bilenlerle bilmeyenler bir değil ise aynı şekilde itaat eden ile isyankâr kimse de eşit değildir.

Başkası ise şöyle demektedir: Bilenler, bildiklerinden istifade edenler ve gereğince amel edenlerdir. Bildiğinden faydalanmayan ve gereğince amel etmeyen bir kimse, bilmeyen kişi konumundadır.

“Ancak özlü akıl sahipleri” yani mü’minlerden akıl sahibi olan kimseler

“öğüt alır.”

Zümer 8

İnsana bir zarar dokunduğunda, Rabbine yönelerek dua eder. Sonra O, kendisinden bir nimet verdiğinde, daha önce O’na dua ettiği şeyi unutur ve Allah’a eşler koşar ki O’nun yolundan saptırsın. De ki: “Küfrünle biraz oyalan. Şüphesiz sen ateş ehlindensin.”

Diyanet Vakfı
İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek Ona yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allahın yolundan saptırmak için Ona eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!

Kurtubi Tefsiri
İnsana bir zarar isabet etse, Rabbine dönerek O’na dua eder. Sonra ona kendi lutfundan bir nimet verirse, evvelce O’na yalvardığını unutur ve yolundan saptırmak için Allah’a eşler koşar. De ki: “Küfrünle biraz eğlenedur. Muhakkak sen cehennemliklerdensin.”

“İnsana” yani kâfire

“bir zarar” fakirlik ya da bela türünden bir sıkıntı ve darlık

“isabet etse Rabbine dönerek O’na dua eder.” Yani üzerindeki bu darlık ve sıkıntının kaldırılması için yüce Allah’a sığınarak, itaat ederek, O’na yönelerek ve dönerek dua eder.

“Sonra ona kendi lutfundan bir nimet verirse” ona birtakım bağışlarda bulunur ve birtakım şeylere malik kılarsa… demektir.

(Aynı kökten olmak üzere): “Allah sana o şeyi mülk olarak verdi” denilir. Ebû Amr b. el-Ala şu beyiti zikrederdi:

“işte orada malı mülk olarak vermeleri istenirse onlardan verirler,

Ve onlardan bir şey dilenirse bağışlarlar ve eğer meysire

Fakirlere dağıtılmak üzere deve üzerinde kumar oynamaya kalkışırlarsa, semiz develeri seçerler.

Adamın oldukça özel yakın kimseleri” demektir, tekili: …diye gelir. Ebû’n-Necm dedi ki:

“Verdi, -cimrilik etmedi ve cimrilik ettiği de söylenmedi-

Yüksek hörgüçlü develeri, bağış ve ihsanda bulunup mülk verdi.”

“Evvelce O’na yalvardığını unutur.” Yani üzerindeki sıkıntının açılmasından önce kendisine dua ettiği Rabbini unutur. Buna göre buradaki: yüce Allah’a ait olup anlamındadır. Bunun yüce Allah’ın:

“Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz” (el-Kafirun, 109/5) âyetinde olduğu gibi anlamında olduğu da söylenmiştir. İkisinin de anlamı (kişi, kimse şeklinde olup) birdir.

Bir başka açıklamaya göre; o yüce Allah’a yalvarıp yakarırken yaptığı duayı unutur, demektir. Yani yüce Allah’a duayı terkeder. Bu durumda fiil ile birlikte mastar (yalvarmasını, ibadet etmesini…) anlamını ifade eder.

“Ve yolundan saptırmak için” yani cahiller kendisine uysun diye

“Allah’a eşler koşar.” O’nunla birlikte putlara, heykellere tapınır. es-Süddî dedi ki: Bu bütün işlerinde kendilerine güvenip dayandıkları insanlardan eşler koşarlar, anlamındadır.

“Küfrünle biraz eğlenedur.” Yani sen bu durumda olan insana:

“… eğlenedur” de. Bu ise tehdit ihtiva eden bir emirdir, çünkü dünya hayatının metaı pek azdır.

“Muhakkak sen cehennemliklerdensin.” Yani sonunda varacağın yer cehennem ateşi olacaktır.

Zümer 7

Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah sizden müstağnidir. Kullarına küfrü razı olmaz. Şükrederseniz, onu sizin için razı olur. Hiçbir yük taşıyan, başka bir yük taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O size, yapmakta olduklarınızı haber verecektir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü bilendir.

Diyanet Vakfı
Eğer inkar ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir günahkar diğerinin günahını çekmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi, Rabbinizedir. Yaptıklarınızı O size haber verir. Çünkü O, kalplerde olan herşeyi hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer kâfir olursanız, şüphesiz Allah size muhtaç değildir. Bununla birlikte O, kullarının kâfir olmalarına razı olmaz. Eğer şükür ederseniz, faydanız için ondan razı olur. Yük (günah) yüklenici hiçbir kimse başkasının yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir, O, size neler yapmakta olduğunuzu haber verecektir. Çünkü O, göğüslerin özünü çok iyi bilendir.

“Eğer kâfir olursanız, şüphesiz Allah size muhtaç değildir” âyetinde şart ve cevab zikredilmiştir.

“Bununla birlikte, O kullarının kâfir olmalarına razı olmaz.” Onların kâfir olmalarını sevmez. İbn Abbâs ve es-Süddî dediler ki: Bunun anlamı mü’min kullarının kâfir olmalarına razı olmaz. Bunlar da yüce Allah’ın haklarında:

“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hakimiyetin yoktur” (el-İsra, 17/65) diye buyurduğu kimselerdir. Ayrıca yüce Allah’ın:

“Allah’ın kullarının kendisinden içtikleri… bir pınardır” (el-İnsan, 76/6) âyeti da bunun gibidir ki, Allah’ın kullarından kasıt, mü’minlerdir. Bu açıklama rıza ile irade arasında fark gözetmeyenlerin görüşüne uygun bir açıklamadır.

Bir başka açıklamaya göre de O küfre -O’nu irade etse dahi- razı olmaz. Çünkü yüce Allah kâfirin küfre girmesini irade eder ve onun iradesi ile kâfir olur, fakat bu işe razı olmaz ve bunu sevmez. Buna göre O, razı olmadığı şeyin olmasını murad edebilir. Yüce Allah İblisi yaratmayı murad etmiştir, fakat O’ndan razı değildir. Yani irade, rızadan başka bir şeydir. Ehl-i sünnetin kabul ettiği görüş de budur.

“Eğer şükür ederseniz, faydanız için ondan razı olur.” Yani sizin şükredici olmanızdan razı olur. Çünkü

“şükür ederseniz” âyeti buna delâlet etmektedir. Şükre dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/52. âyet, 3. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Razı olur” sevab ve mükâfat verir ve över anlamındadır. Bu açıklamaya göre rıza ya O’nun sevap vermesidir, bu durumda bu bir fiil sıfatı olur. (Şu âyette dile geritildiği gibi)

“Yemin olsun ki şükrederseniz, elbette size daha çok veririm.” (İbrahim, 14/7) Yahutta bu şükrün övülmesi olur, o takdirde bu bir zat sıfatıdır.

“Ondan razı olur” anlamındaki fiil Ebû Cafer, Ebû Amr, Şeybe ve Âsım’dan rivâyetle Hubeyre şeklinde “he” harfini sakin olarak okumuşlardır. İbn Zekvan, İbn Kesîr, İbn Muhaysın, el-Kisaî ve Nafî’den, Verş ise dammeyi işba’ ile (açık ve anlaşılır şekilde) okumuşlardır, diğerleri ise bunu ihtilas ile (çok hafif bir şekilde) çıkartmışlardır.

“Yük (günah) yüklenici hiçbir kimse başkasının yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O size neler yapmakta olduğunuzu haber verecektir. Çünkü O, göğüslerin özünü çok iyi bilendir” âyeti(na dair açıklamalar) da önceden birden çok yerde (mesela el-İsra, 17/15- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zümer 6

Sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa bir yaratılışla yaratır. İşte bu, Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. O hâlde nasıl çevriliyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Allah sizi bir tek nefisten (ademden) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allahtır. Mülk Onundur. Ondan başka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (Ona kulluktan) çevriliyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Sizi bir candan yarattı. Sonra ondan eşini yarattı ve sizin için davarlardan sekiz çift yarattı. Sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra, öbür yaratılışa geçirerek yaratıyor. İşte bunları yapan Rabbiniz Allah… Mülk yalnız O’nundur, O’ndan başka ilâh yoktur. Böyle iken nasıl döndürülüyorsunuz?

“Sizi bir candan” yani Âdem (aleyhisselâm)’dan

“yarattı. Sonra ondan” soyun devamının gerçekleşmesi için

“eşini yarattı.” Bu husus da daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/189-190. âyet, 1. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi.” Yüce Allah çiftlerin indirilmiş olduğunu bize haber vermektedir. Çünkü bu davarlar bitkiler sayesinde, bitkiler de indirilen su sayesinde var olur. İşte buna “tedriç” (bir işi tedricen yani aşama aşama gerçekleştirmek) ismi verilir. Yüce Allah’ın:

“Size… bir elbise indirdik” (el-Araf, 7/26) âyeti da buna benzemektedir.

“İndirdi” lâfzının inşa etti ve var etti anlamında olduğu da söylenmiştir. Said b. Cübeyr de: Yarattı, diye açıklamıştır.

Denildiğine göre yüce Allah bu davarları cennette yaratmış, sonra onları yere indirmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde belirtildiği gibi:

“Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç bulunan… demiri de indirdik.” (el-Hadid, 57/25)

Çünkü Âdem (aleyhisselâm) yeryüzüne indirilince, onunla birlikte demir de indirilmiştir.

“Sizin için davarlardan… indirdi” âyetinin “verdi” anlamında olduğu da söylenmiştir. Burada

“yaratma”nın indirmek olarak zikredildiği de söylenmiştir. Çünkü yaratmak semadan inen bir emir ile gerçekleşir. O halde mana: O size bunları inen emri ile yaratmıştır, demek olur.

Katade dedi ki: Deve türünden iki, inek türünden iki, koyun türünden iki ve keçi türünden iki, bunların herbirisi bir çifttir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’am, 6/143-144. âyetler, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

“Sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışa geçirerek yaratıyor” âyeti hakkında Katade ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Nutfeden sonra alaka (sülük gibi bir kan) sonra bir çiğnemlik et, sonra kemik, sonra da et olarak yaratıyor.

İbn Zeyd dedi ki:

“Bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışa geçirerek yaratıyor” âyeti şu demektir: O Âdem’in belinde sizi yarattıktan sonra annelerinizin karnında yaratmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Önce babanın sırtında, sonra annenin karnında, sonra da doğumdan sonra yaratış ile yaratmaktadır. Bunu da el-Maverdî zikretmektedir.

“Üç karanlık içinde” karın karanlığı, rahim karanlığı ve meşime (eş) karanlığı. Bunu İbn Abbâs, İkrime, Mücahid, Katade ve ed-Dahhak söylemişlerdir. İbn Cübeyr: Meşime (eş), rahim ve gece karanlıkları demiştir. Ancak birinci görüş daha sahihtir.

Erkeğin sulbünün karanlığı, kadının karnının karanlığı ve rahim karanlığı diye de açıklanmıştır. Ebû Ubeyde’nin görüşü budur. Yani karanlık -yaratılmışları engellediği gibi- onu engellemez.

“İşte bunları yapan” bunca şeyleri yaratan

“Rabbiniz Allah… Mülk yalnız O’nundur, O’ndan başka ilâh yoktur. Böyle iken nasıl döndürülüyorsunuz?” Nasıl olur da O’na ibadeti bırakıyor, O’ndan başkasına ibadete döndürülüyor ve yönlendiriliyorsunuz?

Hamza

“analarınızın” anlamındaki âyeti hem “hemze”yi, hem “mim”i kesreli olarak diye okumuştur. el-Kisaî ise “hemze”yi kesreli, “mim”i fethalı okumuştur.

Diğerleri ise “hemze”yi ötreli, “mim”i ise fethalı okumuşlardır.

Zümer 5

Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarar, gündüzü de gecenin üzerine sarar. Güneşi ve ayı emrine verdi. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat edin! O, azizdir, çok bağışlayandır.

Diyanet Vakfı
Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azizdir, ve çok bağışlayandır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar. Güneşi ve ayı müsahhar kıldı. Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gitmektedir. Uyanık olun, o galib olandır, günahları çok çok bağışlayandır.

“Göklerle yeri hak ile yarattı.” Yani herşeyi kemal derecesinde var etmeye kadir olan, eşe ve evlada ihtiyacı olmayan O’dur. Böyle olana yakışan, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmektir.

Bununla yüce Allah, kullarına dilediği şekilde kendisine ibadet etmelerini istemek hakkına sahib olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir. Nitekim de böyle yapmıştır.

Yüce Allah’ın:

“Geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar” âyeti hakkında ed-Dahhak şöyle demiştir: Yani O, bunu ötekinin, ötekisini de bunun üzerine bırakır. Bu da “tekvin dolamak” kelimesinin sözlükteki anlamına göre yapılmış bir açıklamadır. Bu kelime bir şeyin, bir kısmını öbür kısmının üzerine atmak demektir. Mesela: “Eşyanın bir kısmını, bir kısmının üzerine bıraktı anlamında: denilir. “Sarığı sardı, doladi” tabiri de buradan gelmektedir.

İbn Abbâs’tan bu âyetin anlamına dair bu şekildeki açıklama rivâyet edilmiş ve o şöyle demiştir: Geceden eksilen bölüm gündüze girer, gündüzden eksilen de geceye girer. İşte yüce Allah’ın:

“Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir” (Fatır, 35/13) âyetinin anlamı da budur.

Bir başka açıklamaya göre gecenin gündüze dolanması, gecenin gündüzü karartması ve sonunda ışığını gidermesidir. Gündüzü de gecenin üzerine örter ve böylelikle onun karanlığını giderir. Bu, Katade’nin açıklamasıdır. Yüce Allah’ın:

“Geceyi durmadan kovaladığı gündüze bürür o” (el-Araf, 7/54) âyetinin anlamı da budur.

“Güneşi ve ayı” kullarının menfaatine doğup batmak suretiyle

“müsahhar kıldı. Herbiri belirli bir süreye kadar” kendi yörüngesinde dünyanın sonunun geleceği kıyâmet gününe kadar

“akıp gitmektedir.” İşte o vakit sema çatlayacak ve yıldızlar darmadağın olacaktır.

Belirli süre’nin (el-ecelu’l-müsemma) güneş ve ayın doğuş ve batışları için düzenlenmiş konak yerlerine gidişlerinin son bulacağı vakit olduğu da söylenmiştir. el-Kelbî dedi ki: Her ikisi de en uzak konaklarına doğru akıp giderler. Sonra tekrar en yakın oldukları konak yerlerine geri dönerler ve bunun sınırını aşmazlar. Buna dair açıklamalar da daha önceden Yasin Sûresi’nde (36/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Uyanık olun! O galib olandır, günahları çok çok bağışlayandır” âyetindeki: ” Uyanık olun” dikkat çekmek ve uyarmak içindir. Yani dikkat edin, şüphesiz ki ben herşeye galib olan “Aziz”im ve rahmeti ile kullarının günahlarını örten “Ğaffar”ım.

Zümer 4

Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, yücedir. O, Allah’tır, bir olan, kahredici olandır.

Diyanet Vakfı
Eğer Allah bir evlat edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. O yücedir. O, tek ve kahhar olan Allahtır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah bir evlat edinmek istese idi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O, Allah’tır, birdir, herşeye hükmünü geçirendir.

“Eğer Allah bir evlad edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi.” Yani Allah yarattıklarından herhangi bir kimseye böyle bir ismi vermek isteseydi, bu işi onlara bırakmazdı.

“O bundan münezzehtir.” Evlat sahibi olmaktan yücedir, mukaddestir.

“O Allah’tır, birdir, herşeye hükmünü geçirendir.”

Zümer 3

Dikkat edin! Halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka dostlar edinenler derler ki: “Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” Şüphesiz Allah, onların ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı olanı hidayete erdirmez.

Diyanet Vakfı
Dikkat et, halis din yalnız Allahındır. Onu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allaha yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez.

Kurtubi Tefsiri
Uyanık olun! Halis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler: “Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (derler). Muhakkak Allah ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidayet vermez.

“Uyanık olun, halis olan” hiçbir şaibenin karışmadığı

“din yalnız Allah’ındır.”

Hadîs-i şerîfte el-Hasen’in, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiğine göre bir adam şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben bir şeyler tasadduk ediyorum ve bir şeyler yapıyorum. Bununla hem Allah’ın rızasını arıyorum, hem de insanların beni övmesini arzu ediyorum. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona şu cevabı vermiş: “Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, Allah kendisine ortak koşulmuş hiçbir şeyi kabul etmez. ” Bu kadarıyla: Muhammed b. İsmail es-San’ani, Subulu’s-Selam, IV, 186. Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Uyanık olun! Halis olan din yanlız Allah’ındır” âyetini okudu.

Bu anlamdaki yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/262. âyet, 2. başlıkta); en-Nisa Sûresi’nde (4/146. âyetin tefsirinde) ve Kehf Sûresi’nde (18/110. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

2- Amelde Niyetin Gereği:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerimede bütün amellerde niyetin vacib oluşuna delil vardır. Bunun en büyüğü ise imanın yarısı olan abdesttir. Bu hususta Ebû Hanife ve el-Velid b. Müslim’in, Malik’ten rivâyetine muhalefet sözkonusudur. Çünkü bunların ikisi: Niyet olmaksızın abdest yeterlidir, derler. Halbuki abdestin imanın yarısı olması ve tırnaklar ile tüyler arasından günahları çıkartma özelliği niyetsiz olamaz.

“Ondan başka veliler edinenler” âyetinde velilerden kasıt putlardır. Haber hazfedilmiştir, yani onlar derler ki:

“Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”

Katade dedi ki: Müşriklere Rabbiniz ve yaratıcınız kimdir? Gökleri ve yeri kim yaratmıştır? Semadan su (yağmur) indiren kimdir? diye sorulduğunda, Allah diyorlardı. Bu sefer onlara: Peki putlara ibadetinizin anlamı nedir? denilince, şöyle cevab veriyorlardı: Bizi Allah’a yakınlaştıranlar, O’nunnezdindebize şefaat etsinler diye.

el-Kelbî dedi ki: Bu sözün cevabı el-Ahkaf Sûresi’ndedir:

“Kendilerini yakınlaştırmak üzere Allah’tan başka ilâh diye edindikleri onlara yardım etmeli değil miydi?” (el-Ahkaf, 46/28)

“Yakınlık” demektir. Yani bizi yüce Allah’a iyice yakınlaştıranlar diye onlara ibadet ediyoruz. Buna göre bu lâfız, mastar (mef’ûl-i mutlak) yerinde kullanılmış olmaktadır.

İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve Mücahid’in kıraatinde:

“Ondan başka veliler edinenler, biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz derler.” şeklinde, Ubeyy’in kıraatinde ise:

“Ondan başka veli edinenler, biz sizlere ancak bizleri Allah’a yakınlaştırasınız diye ibadet ediyoruz (derler)” şeklindedir. Bunu en-Nehhâs zikretmiş ve Buradaki hikaye (söyledikleri nakledilen sözler) açıkça anlaşılmaktadır, demiştir.

“Muhakkak Allah… aralarında hüküm verecektir.” Kıyâmet gününde çeşitli din sahipleri arasında hüküm verecek ve herkese hakettiği karşılığı verecektir.

“Şüphe yok ki Allah yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidayet vermez.” Yani ezelde küfre sapacağına dair hüküm verilmiş olan hidayet bulmaz. Yani yüce Allah’ın razı olduğu din olan İslâm dinine girmez. Nitekim yüce Allah:

“Ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim” (el-Mâide, 5/3) diye buyurmuştur. Bu âyet önceden de geçtiği üzere (mesela el-Fâtiha, 1/6. âyet, 31. başlık; İbrahim, 14/4. âyetin tefsirinde) Kaderiyye’nin ve diğerlerinin kanaatlerini reddetmektedir.

Zümer 2

Şüphesiz biz sana kitabı hak ile indirdik, öyleyse Allah’a kulluk et, dini yalnız O’na halis kılarak.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Şüphesiz ki Kitabı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allaha has kılarak (ihlas ile) kulluk et.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz sana kitabı hak ile indirdik. O halde Allah’a, dini yalnız O’na halis kılarak ibadet et.

“Muhakkak Biz sana kitabı hak ile indirdik.” Yani bu, kitabın Allah’tan indirilmesidir ve Biz bu kitabı hak ile yani doğruluk ile indirdik. Bu kitab batıl veya eğlence, şaka değildir.

“O halde Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet et” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- İhlas:

“(Ulü): Halis kılarak” âyeti hal olarak nasbedilmiştir. O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tevhid edici olarak, demektir.

“Dini yanlız O’na” itaati yanlız O’na halis kıl, demektir. Buradaki dinin ibadet anlamında olduğu da söylenmiştir, mef’ûlün bihdir.

Zümer 1

Kitabın indirilmesi, aziz, hüküm sahibi Allah’tandır.

Diyanet Vakfı
Bu Kitap izzet ve hikmet sahibi Allah katından indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Kitabın indirilmesi mutlak galib, her işi hikmet dolu Allah tarafındandır.

“Kitabın indirilmesi” anlamındaki âyet, mübteda olarak merfudur, haberi ise:

“Mutlak galib, her işi hikmet dolu Allah tarafındandır” âyetidir. Bununla birlikte: “Bu, kitabın indirilmesidir” anlamında merfu olması da mümkündür. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

el-Kisaî ve el-Ferrâ”

“indirilmesi” âyetinin:şeklinde mef’ûlün bih olmak üzere nasb ile gelmesini uygun görmüşlerdir. el-Kisaî: Bu “kitabın indirilmesini” okuyun ve ona uyun demektir. el-Ferrâ” da şöyle demiştir: Bu iğra (teşvik) olmak üzere nasbedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın üzerinizde yazdığına” (en-Nisa, 4/24) bağlı kalınız, âyeti gibidir.

“Kitab” Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ona bu ismin verilmesi yazılı olmasından dolayıdır.

Sad 88

“Ve onun haberini elbette bir süre sonra bileceksiniz.”

Diyanet Vakfı
Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
“Onun haberini bir süre sonra elbette bileceksinizdir.”

“O” yani Kur’ân-ı Kerîm

“ancak âlemlere” cinlere ve insanlara

“bir öğüttür. Onun haberini bir süre sonra elbette bileceksinizdir.” Zikrin yani Kur’ân’ın haberinin hak olduğunu mutlaka “bir süre sonra” bileceksinizdir.

Katade: Ölümden sonra diye açıklamıştır. ez-Zeccâc da böyle demiştir. İbn Abbâs, İkrime ve İbn Zeyd de: Kıyâmet günü diye açıklamışlardır. el-Ferrâ” da: Ölümden önce ve sonra diye açıklamıştır. Yani

“bir süre sonra” söylediğimin hakikati sizin için açıklık kazanmış olacaktır. Bir süre sonra bu böyle olacaktır, bu da müslümanların kılıçları tepenize ineceği zaman açığa çıkacaktır, demektir. es-Süddî: Bu da Bedir günü olacaktır diye açıklamıştır.

el-Hasen şöyle derdi: Ey Âdemoğlu, ölüm esnasında sana kesin haber gelecektir.

İkrime’ye: Bir süreye kadar (hîn) mutlaka bu işi yapacağına dair yemin eden kimse hakkında soru sorulmuş o da şöyle demiştir: Bazı “bir süre (hîn)” lâfzının ne demek olduğu anlaşılamaz (veya onun gerçekleşeceği zamana yetişilemez). Yüce Allah’ın:

“Onun haberini bir süre sonra elbette bileceksinizdir” âyeti gibi. Kimisi de ne demek olduğu bilinebilir. Yüce Allah’ın:

“O ağaç Rabbinin izniyle her zaman (hîn) meyvelerini verir” (İbrahim, 14/25) âyetinde olduğu gibi. Buradaki hîn’den kasıt hurmaların toplanmasından tekrar tomurcuklanmasına kadar geçen altı aylık zamandır. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/36. âyet, 6. -başlıkta ve İbrahim Sûresi’nde 14/25- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’a hamdolsun.

Sad 87

“O, âlemler için ancak bir zikirdir.”

Diyanet Vakfı
Bu Kuran, ancak alemler için bir öğüttür.

Kurtubi Tefsiri
“O ancak âlemlere bir öğüttür.

Sad 86

De ki: “Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Ve ben yükümlülük taslayanlardan değilim.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir şeyler uyduranlardan da değilim.

Yüce Allah buyuruyor ki:

“De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Vahyi tebliğ etmem karşılığında bir mükâfat istemiyorum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan daha önceden sözedilmediği halde ondan zamir ile sözedilmiştir. Bunun yüce Allah’ın:

“Aramızdan bu zikir onun üzerine mi indirildi?” (Sâd, 38/8) âyetine raci olduğu da söylenmiştir.

“Ve ben kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan da değilim.” Yani ben bir şeyler uydurmak için kendimi zorlamıyorum ve emrolunmadığım şeyleri uydurup söylemiyorum.

Mesrûk, Abdullah b. Mesud’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bilmediği şey hakkında kendisine soru sorulan bir kimse bilmiyorum desin ve tekellüfe kaçmasın (bir şeyler uydurmaya kendisini zorlamasın). Çünkü onun: Bilmiyorum demesi dahi bir ilimdir. Zaten yüce Allah peygamberine:

“De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir şeyler uyduranlardan da değilim” demesini emir buyurmuştur.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Mütekellih (bilmediği şeyleri söylemek için kendisini zorlayan kimse)’in üç tane alameti vardır. Kendisinden yukarıda olanlarla tartışır, asla nail olamayacağı şeyleri elde etmeye kalkışır ve bilmediği şeyleri söyler.” Deylemî, Firdevs, III, 328.

Dârâkutnî, Nafî’den, o İbn Ömer’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) seferlerinden birisinde bir gece yol aldı. Büyükçe bir havuzunun başında oturmakta olan bir adamın yanından yolları geçti. Ömer ona: Ey bu havuzun sahibi, bu gece yırtıcı hayvanlar gelip senin bu havuzundan su içtiler mi diye sordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Ey havuzun sahibi, bu adama sorduğunun cevabını verme. Çünkü bu gereksiz yere kendisini zora koşan bir kimsedir. (Eğer içmişlerse) karınlarında taşıdıkları kendilerinindir, geriye kalan da bizim için hem bir içecektir, hem bir temizlenme suyu” Dârâkutnî, I, 26.

Muvatta’’da Yahya b. Abdurrahman b. Hatıb’dan rivâyete göre Ömer b. el-Hattâb aralarında Amr b. el-As’ın da bulunduğu bir kafile ile birlikte yola çıkmıştı. Nihayet bir havuzun başına geldiler. Amr b. el-As: Ey havuzun sahibi, yırtıcı hayvanlar senin bu havuzuna geliyorlar mı? diye sordu. Ömer: Ey havuzun sahibi, bize haber verme, çünkü biz yırtıcı hayvanların olduğu yere gittimiz gibi, onlar da bizim yanımıza gelirler, demiştir’ Muavatta, I,23..

Sulara dair gerekli açıklamalar daha önce Furkan Sûresi’nde (25/48. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 85

“Cehennemi mutlaka senden ve onlardan sana uyanların hepsinden dolduracağım.”

Diyanet Vakfı
84, 85. Doğrusu -ki ben hep doğruyu söylerim- mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun ki cehennemi senden ve onlar arasından sana uyanların hepsinden dolduracağım.”

“Yemin olsun ki cehennemi senden” yani bizzat senden ve senin soyundan gelenlerden

“ve onlar arasından” Âdemoğullarından

“sana uyanların hepsinden dolduracağım.”

Sad 84

Dedi: “Hak budur — ve ben hakkı söylerim.”

Diyanet Vakfı
84, 85. Doğrusu -ki ben hep doğruyu söylerim- mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Hak budur. Ben de şu hakkı söyleyeyim:

“Buyurdu ki: Hak budur. Ben de şu hakkı söyleyeyim” âyeti Haremeyn ehli, Basralılar ve el-Kisaî’nin okuyuş şeklidir.

İbn Abbâs, Mücahid, Âsım, el-A’meş ve Hamza ise birincisini merfu okumuşlardır. el-Ferrâ” bunun esreli okunmasını da câiz kabul etmektedir.

İkincisinin:

“Söyleyeyim” ile nasbedildiğinde görüş ayrılığı yoktur. Birincisinin nasb ile okunması ise iğra olmasındandır. Yani hakka tabi olun ve hakkı dinleyin. İkincisinin nasbi ise “söylemek” fiilinin üzerinde cereyan etmesi (mef’ûlu) olması dolayısıyladır. Bunun (birincisinin) “ben hakkı hak ediyorum” yani hakkı yapıyorum anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ebû Ali dedi ki: Birinci “hak” kelimesi hazfedilmiş bir fiille nasbedilmiştir. Yahut kasem ve cer harfinin hazfi dolayısıyla nasbedilmiştir. ” Allah adına yemin ederim ki mutlaka yapacağım” demeye benzer. Bunun anlamı da şöyle olur: Yüce Allah hakka yemin ederim ki… diye buyurdu. Bu da yüce Allah’ın kendi zatına yemin etmesi demektir. “Ben de şu hakkı söyleyeyim” anlamındaki cümle de kasem ile hakkında kasem edilen (yemin edilen) şey arasına ara cümlesi olarak gelmiştir. Bu da anlatılan şeyleri te’kid etmek demektir. Şayet “hak” hazfedilmiş bir fiil ile mansub kabul edilecek olursa, o takdirde “yemin olsun ki… dolduracağım” kasem anlamı kastedilmiş bir ifade olur.

el-Ferrâ” ve Ebû Ubeyd “hak” lâfzının “Gerçekten ve yemin olsun ki cehennemi… dolduracağım” anlamında mansub olabileceğini kabul etmişlerdir. Ancak bu bazı nahiv âlimlerine göre bir yanlışlıktır. Çünkü: ” Yemin olsun ki Zeyd’i döveceğim” anlamında kullanılması câiz değildir. Zira “lam”dan sonra gelen ifadenin öncekiyle bir ilişkisi yoktur. O bakımdan onda ameli olmaz. el-Ferrâ” ve Ebû Ubeyd’in görüşlerine göre ise ifade: “Yemin olsun ki cehennemi gerçekten dolduracağım” takdirindedir.

“Hak” lâfzını merfu okuyanlar da mübteda olarak merfu okumuşlardır. Yani ben hakkım yahutta hak Bendendir. Bu iki açıklama da Mücahid’den rivâyet edilmiştir. İfadenin, bu haktır takdirinde olması da mümkündür.

Sîbeveyh ve el-Ferrâ’nın kanaatlerine göre üçüncü bir açıklama şekli de Gerçek şu ki, yemin olsun Ben cehennemi dolduracağım” şeklindeki ifade: “Gerçek şu ki, cehennemi dolduracağım” anlamında olur.

Esreli okunuşa gelince, bu da İbn es-Semeyka’ ve Talha b. Mûsarrif’in kıraati olup açıklaması ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre burada kasem harfi hazfedildiği için mecrur okunmuştur. Bu el-Ferrâ’nın görüşüdür. Bir kimsenin: ” Aziz ve celil olan Allah hakkı için yemin ediyorum ki, mutlaka bunu yapacağım” demesine benzer. Bu türden bir ifadeyi Sîbeveyh de uygun karşılamıştır. Ancak Ebû’l-Abbas bu konuda onun yanlış olduğunu söylemiş ve esreli okunuşu câiz kabul etmemiştir. Çünkü cer edatları (ki yemin harfleri de bunlardandır) hazfedilmezler. Diğer görüşe göre ise baştaki “fe” harfi kasem (yemin) “vav”ından bedel olarak gelmiştir. Nitekim şairin zikrettikleri şu mısraında da böyledir:

“Senin gibi nice gebe ve süt emzikli kadına geceleyin gitmişimdir.”

Sad 83

“Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç.”

Diyanet Vakfı
82, 83. İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlasa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.”

Bununla birlikte kendisi ancak vesvesede bulunabileceğini ve vesvese vermese dahi bir türlü ıslah olmayacak kimseleri ancak bozup ifsada uğratacağını bilmişti. İşte bundan dolayı:

“Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna” dedi. Yani senin kendine ibadet için halis kıldığın ve bana karşı koruduğun kimseler müstesna. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 82

Dedi: “İzzetine andolsun, onların hepsini mutlaka saptıracağım.”

Diyanet Vakfı
82, 83. İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlasa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım.

“Dedi ki: İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım.” Âdem’den ötürü yüce Allah onu kovup uzaklaştırınca, o da Allah’ın izzetine Âdemoğullarını arzu ve isteklerini kendilerine süslü göstermek, kalblerine şüpheler sokmak suretiyle saptıracağına yemin etti. Buna göre

“hepsini mutlaka azdıracağım” âyeti onları masiyetlere çağıracağım demektir.

Sad 81

“Bilinen vaktin gününe kadar.”

Diyanet Vakfı
80, 81. Allah: Haydi, sen bilinen güne kadar mühlet verilenlerdensin, buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
“O belli zamanın gününe kadar.”

Sad 80

Dedi: “Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin.”

Diyanet Vakfı
80, 81. Allah: Haydi, sen bilinen güne kadar mühlet verilenlerdensin, buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “O halde sen kendisine mühlet verilenlerdensin.

Sad 79

Dedi: “Rabbim! Bana onların diriltileceği güne kadar mühlet ver.”

Diyanet Vakfı
İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim, o halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.”

“Dedi ki: O halde Rabbim, tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!” Lanetli yaratık ölmemeyi istedi, ancak onun bu isteği kabul olunmadı. Bilinen bir vakte kadar eceli ertelendi. Bu ise bütün mahlukatın öleceği gündür. Ona hiçbir şekilde önem verilmediği için bu vakte kadar ertelendi.

Sad 78

“Ve şüphesiz benim lanetim senin üzerindedir — ceza gününe kadar.”

Diyanet Vakfı
77, 78. Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin, ceza gününe kadar lanetim senin üzerindedir! buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
“Ve kıyâmet gününe kadar da lanetim şüphesiz senin üzerinedir.”

“Ve kıyâmet gününe kadar da lanetim” seni kovmam ve rahmetimden uzaklaştırmam

“senin üzerinedir.” Bu âyetle onun küfür üzere ısrar ettiği bize anlatılmaktadır. Çünkü kıyâmet gününde lânetleme kesilmiş olacaktır, sonra da cehennem ateşine girmesi ile bu lânetleme gerçekleşmiş olacaktır.

Sad 77

Dedi ki: “Oradan çık, çünkü sen kovulmuşsun.”

Diyanet Vakfı
77, 78. Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin, ceza gününe kadar lanetim senin üzerindedir! buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Defol oradan, çünkü sen artık kovulansın.

“Buyurdu ki: Defol oradan” cennetten

“çünkü sen artık kovulansın” Yıldızlarla ve yıldızlardan atılacak alevli ateşlerle kovulacak, uzaklaştırılacaksın.

Sad 76

Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”

Diyanet Vakfı
İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”

“Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.” el-Ferrâ” dedi ki: Araplar arasında: “Ben ondan hayırlıyım ve ben ondan şerliyim” diyen (ve bu arada hayırlı ve şerli lâfızlarının başına ismi tafdil hemzesini getirenler) vardır. Asıl olan budur, ancak çokça kullanım dolayısıyla (âyet-i kerimede de olduğu gibi) bu hemze hazfedilmiştir.

“Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” diyerek ateşin çamurdan üstün olduğunu ileri sürdü. Bu ise onun bir cahilliğidir, çünkü cevherler (madde özleri) cins olarak birbiriyle aynı değerdedir. O bunları kıyas etmekle yanlış bir kıyaslama yapmış oldu. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/12. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 75

Dedi ki: “Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?”

Diyanet Vakfı
Allah: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Ey İblis! Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni ne alıkoydu? Büyüktendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?”

“Buyurdu ki: Ey İblis! Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni ne alıkoydu?” Secde etmeni ne önledi, ne engel oldu?

Yüce Allah herşeyin yaratıcısı olmakla birlikte Âdem’e ikram olmak üzere onu yaratmayı bizzat kendi zatına izafe etmektedir. Bu ruhu, beyti (Kabeyi), nakayı (Allah’ın dişi devesi) ve mescidleri kendi zatına izafe etmesi gibidir. İnsanlara karşılıklı ilişkilerinde bildikleri, alışkın oldukları bir üslub ile hitab etmektedir. Yaratılmışlardan başkanlık konumunda olan bir kimse ancak büyüklüğünü ortaya koymak ve ona ikramda bulunmak üzere herhangi bir işi doğrudan kendi elleriyle yapar, işte burada da “el”in zikredilmesi bu anlamdadır.

Mücahid dedi ki: Burada el teekküd ve ilişki anlamındadır. Bu da bizzat benim yarattığıma… demektir. Bu bakımdan yüce Allah’ın:

“Rabbinin vechi kalıcıdır” (er-Rahmân, 55/27) âyeti gibidir ki Rabbin kalıcıdır demek olur.

Bir diğer açıklamaya göre; yüce Allah’ın yaratmasında “el”deki benzetme, bu yaratmanın nimet, güç ve kudret manasına olmadığını, aksine bunların yüce Allah’ın zat sıfatlarından iki sıfat olduğunu göstermektedir.

Bir başka açıklamaya göre “el” ile kudreti kastetmiştir. Mesela, bu işe benim elim yetmez, ağır yükü kaldırmaya benim iki elim yoktur, denilir. (Buna güç yetiremem demek istenir.) Buna da yaratmanın ancak kudret ile gerçekleştiğine dair icmaın varlığı delil teşkil etmektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Afra’dan benim de o sapasağlam dağların da,

İki elimin yetemediği (güç yetiremediğim) şeyleri yüklendim.”

“Kendi ellerimle yarattığıma” âyetinin vasıtasız olarak yarattığıma anlamında olduğu da söylenmiştir.

Secde etmekten

“büyüktendin mi yoksa” Rabbine karşı büyüklük taslayarak

“yücelerden mi oldun?”

Muhammed b. Salih’in Şibl’den onun İbn Kesîr’den rivâyet ettiğine göre ve Mekkeliler: “Kendi ellerimle… büyüklendin mi?” şeklinde “elifi vasl elifi olarak okumuşlardır. Bu da haber anlamını ifade eder. O vakit “Yoksa” munkatı’ olup ” Hayır” anlamında olur. Buna göre anlam şöyle olur: Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni ne alıkoydu? Sen büyüklendin, hatta yücelik taslayanlardan oldun.

O takdirde:

“Yoksa onlar onu kendiliğinden uydurdu mu derler?” (es-Secde, 32/3) âyeti ve benzerleri gibi olur. Bunu soru olarak kabul edenlere göre ise: “Yoksa” lâfzını istifham hemzesi gibi kabul ederler. Bu ise bir takrir ve bir azardır. (Mealde olduğu gibi) Yani sen Âdem’e secde etmeyi kabul etmeyince, kendi kendine büyüklendin? Yoksa sen büyüklük taslayanlardan olup bundan dolayı büyüklendin?

Sad 74

Ancak İblis — büyüklendi ve inkârcılardan oldu.

Diyanet Vakfı
Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.

Kurtubi Tefsiri
İblis müstesna. Büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

“İblis müstesna.” Âdem’e secdenin yüce Allah’a itaat olduğunu bilmeyerek, önünde secdeye varmayı büyüklüğüne yedirmedi. Allah’a itaat etmeyi büyüklüğüne yedirmeyerek kabul etmemek ise, bir küfürdür. Bundan dolayı o yüce Allah’ın emrine karşı büyüklenmesi sebebiyle kâfirlerden olmuştur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 73

Meleklerin hepsi birlikte secde etti.

Diyanet Vakfı
Bütün melekler toptan secde ettiler.

Kurtubi Tefsiri
Meleklerin tümü hep birlikte secdeye kapandılar.

“Meleklerin tümü hep birlikte secdeye kapandılar.” Yani hemen emre uydular, yüce Allah’a tazim ve itaat ile secdeye kapandılar.

Sad 72

“Onu biçimlendirip ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secde edin.”

Diyanet Vakfı
Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!

Kurtubi Tefsiri
“Ben onu tamamlayıp” âyetinin başındaki: edatı, mazi olan fiile müstakbel (muzari) anlamını verir. Çünkü bu edat şart harflerine benzemektedir. Bunun cevabı da şartın cevabı gibidir. “Onu yarat(aca)ğımda demektir.

“Ona ruhumdan üflediğim zaman” yani ancak Benim malik olduğum, Benden başka kimsenin malik olmadığı ruhtan… İşte izafetin anlamı budur. Buna dair yeterli ve güzel açıklamalar en-Nisa Sûresi’nde Îsa hakkındaki:

“Ve kendinden bir ruhtur” (en-Nisa, 4/171) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Hemen ona secdeye kapanın” âyetindeki:

“Secdeye varanlar olarak” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. Buradaki secdeden kasıt, ibadet maksadıyla yapılan bir secde değil, tahiyye (selamlama) secdesidir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 71

Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım.”

Diyanet Vakfı
Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin o zaman meleklere demişti ki: “Şüphesiz ki Ben çamurdan bir beşer yaratacağım.”

“Rabbin o zaman meleklere demişti ki…” âyetindeki

“O zaman” edatı “tartışırlarken” anlamındaki âyetin sılasındandır. Tartıştıkları zaman ve

“Rabbinin meleklere: Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratacağım” dediği zaman Mele-i A’la’ya dair benim bir bilgim yoktu, demektir.

” O zaman… demişti ki” âyetinin “tartışırlarken” lâfzından bedel olduğu ve “tartışırların mahzuf bir kelimeye taalluk ettiği de söylenmiştir. Çünkü anlam: Benim tartıştıkları zamanda Mele-i A’la’nın sözlerine dair bir bilgim olmamıştı, şeklindedir.

Sad 70

“Bana sadece şu vahyediliyor: Ben apaçık bir uyarıcıyım.”

Diyanet Vakfı
Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.

Kurtubi Tefsiri
“Bana, ben ancak apaçık bir korkutup uyaran olduğum için vahyolunuyor.”

“Bana, ben ancak apaçık bir korkutup uyaran olduğum için vahyolunuyor.” Yani bana ancak korkutup uyarmam (inzar) vahyediliyor, demektir.

Ebû Cafer b. el-Ka’ka,

” Ancak” lâfzındaki ikinci hemzeyi kesreli olarak okumuştur. Çünkü vahiy de bir söz (sözden sonra gelen “elif, nun”un elifi esreli okunur)dür. Sanki şöyle demiş gibidir: Bana deniliyor ki: Sen ancak apaçık bir uyaransın.

Bu hemzeyi üstün okuyanlar ise, ref konumunda kabul ederler. Çünkü meçhul bir fiilin ismi (naib-i faili, sözde öznesi) olmaktadır.

el-Ferrâ” dedi ki: Şöyle demiş gibidir: Bana ancak korkutup uyarmak vahyolunuyor. en-Nehhâs dedi ki:

” Ancak… için” anlamında nasb konumunda olması da mümkündür.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sad 69

“Mele-i a‘lâ çekişirken, benim bir bilgim yoktu.”

Diyanet Vakfı
Onlar orada tartışırken benim mele-i ala hakkında hiçbir bilgim yoktu.

Kurtubi Tefsiri
“Onlar birbirleri ile tartışırlarken benim Mele-i A’la’ya dair bir bilgim yoktur.

“Onlar birbirleri ile tartışırlarken benim Mele-i A’la’ya dair bir bilgim yoktur” âyetinde sözü geçen “Mele-i A’la” İbn Abbâs ve es-Süddî’nin açıklamasına göre meleklerdir. Onlar Âdem (aleyhisselâm) yaratıldığında durumu hakkında tartışmışlardı ve:

“Orada bozgunculuk yapacak… bir kimse mi yaratacaksın?” (el-Bakara, 2/30) demişler, İblis de:

“Ben ondan hayırlıyım.” (el-Araf, 7/12) demişti. İşte bu, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Âdem ve diğerlerinin kıssaları hakkında haber verdiğini açıklamaktadır. Böyle bir şey ise ancak ilâhi bir te’yidin varlığı ile mümkün olabilir, düşünülebilir. O halde bu yolla onun doğru söylediğine dair mucize de ortaya konulmuş olmaktadır. O halde peygamberin doğruluğunu bilmek için Kur’ân’ın üzerinde gereği gibi düşünmekten ne diye yüz çevirdiler? İşte bundan ötürü (bu âyetler) yüce Allah’ın:

“De ki: O büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çevirmektesiniz” âyeti ile bitişik gelmiştir.

İkinci görüşü Eşheb, el-Hasen’den rivâyet etmektedir. el-Hasen dedi ki: Rasulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Rabbim bana sordu ve dedi ki: Ey Muhammed! Mele-i A’la da neyin hakkında tartışmışlardır? Ben: Keffaretler ve dereceler hakkında dedim. Keffaretler nedir? diye sordu. Ben: Yürüyerek cemaat namazlarına gitmek, soğuklarda iyice abdest almak, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemek suretiyle ardı arkasına mescidlere gitmektir. Peki dereceler nedir? diye sordu. Ben: Selamı yaymak, yemeği yedirmek ve insanlar uykuda iken geceleyin namaz kılmak dedim.” Bu hadisi bu manası ile Tirmizî, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiş ve hakkında garib bir hadistir demiştir. Tirmizî, V, 368 Muaz b. Cebel’den de rivâyet etmiş olup: Bu hasen, sahih bir hadistir demiştir. hadisi “Kitabu’l-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde bütünüyle kaydettik ve açıklanması gereken yerleri orada açıkladık, yüce Allah’a hamdolsun.

Daha önce de Yâsîn Sûresi’nde (36/12. âyet, 2. başlık ve devamında) mescidlere yürüyerek gitmeye, atılan adımların kötülüklere keffaret olup dereceleri yükselttiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerimede sözü edilen

“Mele-i A’la”nın melekler olup

“tartışırlarken” lâfzındaki zamirin iki ayrı fırkaya ait olduğu da söylenmiştir. Bununla da aralarından: Melekler Allah’ın kızlarıdır diyenler ile melekler (Allah’tan başka kendilerine) ibadet edilen ilâhlardır diyenler kastedilmektedir.

Buradaki Mele-i A’la’nın Kureyşliler olduğu da söylenmiştir. Bununla onların kendi aralarındaki tartışmaları kastedilmiş olmaktadır. Allah da peygamberini bu tartışmadan haberdar etti.

Sad 68

“Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.”

Diyanet Vakfı
67, 68. De ki: Bu büyük bir haberdir. Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
“Siz ise ondan yüz çevirenlersiniz.

İbn Abbâs, Mücahid ve Katade dediler ki: Yani benim size haber verdiğim bu Kur’ân-ı Kerîm çok üstün ve değerli bir haberdir. Faydası çok büyüktür, diye de açıklanmıştır.

“Siz ise ondan yüz çevirenlersiniz.”

Sad 67

De ki: “O büyük bir haberdir.”

Diyanet Vakfı
67, 68. De ki: Bu büyük bir haberdir. Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “O büyük bir haberdir.

“De ki: O büyük bir haberdir.” Yani ey Muhammed onlara

“de ki: O büyük bir haberdir.” Yani benim sizi kendisiyle korkuttuğum hesab, sevab ve ceza, değeri çok büyük olan bir haberdir. Onun hafife alınmaması gerekir. Bu anlamdaki açıklamayı Katade yapmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Birbirlerine neyi soruyorlar? O büyük haberi” (en-Nebe’, 78/1-2) âyetidir.

Sad 66

Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi — aziz, çok bağışlayan.

Diyanet Vakfı
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allah) üstündür, çok bağışlayıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
“O, göklerin yerin ve aralarında olan şeylerin Rabbidir, mutlak galibtir, çok mağfiret edendir.”

“De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım.” Allah’a isyan eden kimseleri Allah’ın azâbı ile korkutucuyum. Daha önce geçmişti.

“Bir tek, kahhar olan” hiçbir ortağı bulunmayan

“Allah’tan başka hiçbir ilâh” mabud

“da yoktur. O göklerin, yerin ve aralarında olan şeylerin Rabbidir. Mutlak galibtir, çok mağfiret edendir.”

Buradaki

“Mutlak galibtir, çok mağfiret edendir” buyrukları sıfat olarak ref ile okunur. Eğer birincisi nasb ile okunursa, bunlar da nasb ile okunur. Bununla birlikte birincisinin ref ile gelmesi, ondan sonrakilerin övgü olmak üzere nasbedilmeleri de mümkündür.

“Mutlak galib (el-Aziz)” eşi bulunmayan ve gücü herşeyin üstünde olan demektir.

“Çok mağfiret eden (el-Ğaffar)” ise kullarının günahlarını örten demektir.

Sad 65

De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. Ve Allah’tan başka ilâh yoktur — tek olan, üstün gelen.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhar olan Allahtan başka bir tanrı yoktur.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. Bir tek, Kahhar olan Allah’tan başka hiçbir ilâh da yoktur.”

Sad 64

Şüphesiz bu, cehennem halkının çekişmesinin ta kendisidir.

Diyanet Vakfı
İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.

Kurtubi Tefsiri
Cehennem ehlinin bu davalaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir.

“Cehennem ehlinin bu davalaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir” âyetindeki

“Bir gerçektir” âyeti

“Şüphesiz” lâfzının haberidir. ” Davalaşma” ise hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. O bir davalaşmadır demektir. Bununla birlikte

“bir gerçek”den bedel olması da mümkündür, haberden sonra gelen bir haber olması da mümkündür.

“Bu” lâfzının mahallinden bedel olması da mümkündür. Yani şüphesiz cehennem ehlinin cehennem ateşinde davalaşmaları elbette bir gerçektir. Bununla da onların:

“Hayır, asıl siz rahat bulamayasınız” (Sad, 38/60) âyetinde ve benzeri âyetlerde sözü edilen cehennemliklerin söyleyeceği sözleri kastetmektedir.

Sad 63

“Onları alaya mı almıştık? Yoksa gözler mi kaydı onlardan?”

Diyanet Vakfı
Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?

Kurtubi Tefsiri
“Biz onları alaya aldık? Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır?”

“Biz onları alaya aldık.” Mücahid dedi ki: Dünyada iken onları alaya aldık, bu bakımdan hata ettik.

“Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır” da biz de onların nerede olduklarını bilemiyoruz?

el-Hasen dedi ki: Onlar bütün bunları yaptılar. Mü’minleri alaya aldılar, dünyada -onları küçümseyerek, hakir görerek- gözleri başka taraflara kaydı.

“Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır?” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlar bizimle birlikte cehennem ateşindedirler de biz onları göremiyoruz.

İbn Kesîr, el-A’meş, Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî: “Kötülerden… biz onları… aldık” âyetini vasıl halinde okudukları takdirde; (kat’) “elifini hazfederek okumuşlardır. Ebû Cafer, Şeybe, Nafî’, Âsım ve İbn Amir ise istifham (soru) olmak üzere kat’ elifi ile okumuşlar ve vasl elifi düşmüş olmaktadır, çünkü ona ihtiyaç kalmamıştır. Elifi hazfederek okuyanlar ” Kötüler” lâfzı üzerinde vakıf yapmaz. Çünkü ” Biz onları… aldık” lâfzı da haldir. en-Nehhâs ile es-Sicistanî ise bunun “adamlar” lâfzının sıfatı olduğunu söylemişlerdir. İbnu’l-Enbarî ise: Bu bir hatadır, çünkü sıfat ne mazi, ne müstakbel (müzari) bir fiil olabilir, der.

“Biz onları… aldık” anlamındaki lâfzı kat’ elifiyle okuyanlar: “Kötülerden” lâfzı üzerinde vakıf yapar.

el-Ferrâ” dedi ki: Burada istifham azar ve taaccüb anlamındadır.

“Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır” âyeti da eğer (âyetin başı) istifham ile okunmuş ise bu durumda “yoksa” eşitlik anlamını verir. İstifhamsız olarak okunmuş ise bu durumda “Hayır” anlamında olur.

Ebû Cafer, Nafî’, Şeybe, el-Mufaddal, Hubeyre, Yahya, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî: “Alaya” lâfzını “sin” harfini ötreli olarak okumuşlardır, diğerleri ise esreli okumuşlardır. Ebû Ubeyde dedi ki: “Sin” harfini esreli okuyan kimseler bunu Alaya almak”tan gelen bir kelime kabul etmişlerdir. Ötreli okuyanlar ise: “Emir altında angaryada çalıştırmak” anlamından geliyor kabul etmiş olurlar. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Sad 62

Derler: “Ne oldu bize, görmüyoruz adamları — onları kötülerden sayardık?”

Diyanet Vakfı
(İnkarcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?

Kurtubi Tefsiri
Diyecekler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız adamları ne diye göremiyoruz?

Müşriklerin ileri gelenleri

“diyecekler ki: Kendilerini kötülerden saydığımız adamları ne diye göremiyoruz?” Bu âyet hakkında İbn Abbâs dedi ki: Bu sözleriyle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabını kastedeceklerdir. Ebû Cehil diyecek ki: Nerde Bilal? Nerde Suhayb? Nerde Ammar? Onlar Firdevstedirler. Ebû Cehil’in haline hayret doğrusu! O zavallı birisidir. Oğlu İkrime, kızı Cuveyriye müslüman oldu. Annesi müslüman olduğu, kardeşi müslüman olduğu halde kendisi kâfir olmuştur. (İbn Abbâs devamla) dedi ki:

“Bir nûr ki doğudan batıya kadar yeryüzünü aydınlattı,

Benim ayağımı bastığım yer ise,

(nurun aydınlatmadığı) simsiyah ve karanlık bir yerdir.”

Sad 61

Derler: “Rabbimiz! Bunu bize sunan kimseye ateşte kat kat azap ver!”

Diyanet Vakfı
Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler.

Kurtubi Tefsiri
Diyecekler ki: “Rabbimiz, bunu önümüze kim sürdü ise onun ateşteki azabını kat kat arttır.”

Tabi olanlar

“diyecekler ki: Rabbimiz bunu önümüze kim sürdü ise…”

el-Ferrâ” bu işi bize kim gösterdi ve bu yolu önümüze kim açtı ise, diye açıklamıştır. Başkası da: Bizi masiyetlere çağırmak suretiyle azâbı önümüze kim getirdi ise… diye açıklamıştır.

“Onun ateşteki azabını kat kat arttır.” Bu azâbın birisi de onun bizi çağırmasından ötürü olsun. İşte böylece azâbı iki kat artmış olacaktır.

İbn Mes’ûd da şöyle demektedir: Cehennem ateşinde azâbın kat kat arttırılmasının anlamı yılanlar ve ejderhaların musallat olması demektir.

Bu âyet-i kerimenin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” (el-Araf, 7/38) âyetidir.

Sad 60

Onlar derler: “Hayır, siz hoş gelmediniz. Çünkü onu bize siz sundunuz. Ne kötü bir duraktır!”

Diyanet Vakfı
(Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.

Kurtubi Tefsiri
“Hayır, asıl siz rahat bulamayasınız. Bunu önümüze siz getirdiniz. Ne kötü bir duraktır burası” diyecekler.

Ve yine onlar:

“Hayır, asıl siz rahat bulamayasınız” diyeceklerdir. Bu; ileri gelenlere uyanların söyleyecekleri sözlerdendir.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre ilk atılacak grub müşriklerin ileri gelen önderleri ve Bedir günü savaşa çıkan müşriklere yemek yedirenleridir. İkinci grub ise Bedir günü onların arkasından gidenlerdir. Ancak âyet-i kerimeden zahir olan bunun, uyan ve kendisine uyulan herkes hakkında umumi olduğudur.

“Bunu önümüze siz getirdiniz.” Yani isyankârlığa bizi çağıran sizlerdiniz.

“Ne kötü bir duraktır burası!” Hem bizim, hem de sizin için,

“diyecekler.”

Sad 59

Bu, sizinle birlikte dalarak gelen bir topluluktur. Onlara “hoş gelmediniz” denir. Şüphesiz onlar ateşe gireceklerdir.

Diyanet Vakfı
(İnkarcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Bu da atılırcasına sizinle birlikte giren bir grubtur. Merhaba (radıyallahü anhhat) yok onlara. Çünkü onlar ateşi boylayacaklardır.

“Bu da atılırcasına sizinle birlikte giren bir gruptur” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demektedir: İleri gelenler, kumandanlar cehenneme girdikten sonra onlara tabi olanlar girecekler. Bu sefer cehennemin bekçileri ileri gelenlere:

“Bu da… bir gruptur” diyeceklerdir. Kastedecekleri kimseler ise onlara tabi olanlardır.

“Fevc (grub)” cemaat ve topluluk demektir.

“Atılırcasına sizinle birlikte giren” sizinle birlikte ateşe giren anlamındadır.

Bu sefer ileri gelenler, efendiler, önderler:

“Merhaba yok onlara” diyeceklerdir, yani cehennemdeki yerleri geniş olmasın.

(Merhabanın geldiği kök olan): “er-Rahb” genişlik demektir. Mescidin ve başka yerlerin rahbesi onların geniş yeri demek olup buradan gelmektedir. Bu ifade dua kabilinden olduğundan ötürü

“merhaba” anlamındaki lâfız nasb ile gelmiştir. Şair en-Nabiğa da şöyle demiştir:

“Ne yarına merhaba olsun, ne de safa geldin derim,

Eğer sevilenlerin ayrılması yarın olacaksa.”

Ebû Ubeyde dedi ki: Araplar: ” Sana merhaba olmasın, sana merhaba yok” derken, yer senin için geniş ve rahat olmasın, demek isterler.

“Çünkü onlar ateşi boylayacaklardır” âyeti denildiğine göre ileri gelenlerin söyleyecekleri sözlerdendir. Yani çünkü onlar da bizim boyladığımız gibi ateşi boylamışlardır. Meleklerin söyleyecekleri söz olduğu da söylenmiştir ve bu meleklerin:

“Bu da atılırcasına sizinle birlikte giren bir gruptur” şeklinde söyleyecekleri söze muttasıldır.

Sad 58

Ve onun benzerlerinden başka çiftler.

Diyanet Vakfı
Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.

Kurtubi Tefsiri
O türden başka çeşit çeşit daha vardır.

“O türden başka çeşit çeşit daha vardır” âyetindeki

“Başka” lâfzını Ebû Amr; şeklinde ” Başka, diğer” lâfzının çoğulu olarak; ” Büyük”ün çoğulunun diye gelmesi gibi okumuştur. Diğerleri ise; Başka” lâfzını müfred ve müzekker okumuşlardır. Ancak Ebû Amr yüce Allah’ın:

“Çeşitler (mealde: çeşit çeşit)” âyeti dolayısı ile bu okuyuşu kabul etmemektedir. Yani tekil bir lâfız ile çoğul hakkında haber verilmediğine işaret etmektedir. Âsım el-Cahderî de (Ebû Amr’ın) kıraatini kabul etmeyerek: Eğer diye olsaydı, onun gibi (çoğul) olurdu.

Bununla birlikte her iki red de bağlayıcı değildir, her iki kıraat de sahihtir.

“Başka” kaynar su ile irinin dışında bir başka azâb daha vardır demektir.

“O türden” âyeti hakkında da Katade: Ona benzer, o kabilden diye açıklamıştır. İbn Mes’ûd da: Kasıt Zemherirdir, demiştir.

“Başka” anlamındaki lâfız mübteda olarak merfu gelmiştir.

“Çeşit çeşit” anlamındaki lâfız da ikinci mübtedadır.

“O türden” anlamındaki lâfız ise onun haberidir. Cümle olarak da

“başka”nın haberidir. Bununla birlikte

“başka” anlamındaki lâfzın mübteda, haberin de

“bu tatsınlar onu, kaynar su ve irindir o” âyetinin delalet ettiği gizli bir lâfız olması da mümkündür. Çünkü bu ifadede bunun onlar için hazırlanmış olduğuna delil vardır. Sanki: “Onlar için başka… da vardır” denilmiş gibidir. Bu durumda “o türden… çeşit çeşit” ifadesi ise “başka”nın sıfatı olur. Buna bağlı olarak da mübteda sıfat ile bir özellik kazanmış olur. “Çeşit çeşit” anlamındaki lâfız da zarf olmak suretiyle merfudur.

“Diğerleri” şeklinde (Ebû Amr gibi) okuyanlar ise, bununla azaptan başka çeşitler de vardır, demek istemektedir. Zemheriri kastetmekle birlikte çoğul okuyanların bu okuyuşu ise zemheriri çeşitli türler kabul etmelerine binaen böyle okumuş olurlar, cinsleri farklı olduğundan dolayı çoğul yapmış demek olur. Yahutta herbir parçasını ayrı bir zemherir olarak değerlendirip ondan sonra çoğul yapmış olur. Nitekim: ” Onun saçının ayrıldığı yerler ağarmıştır” demeleri bu kabildendir. Yahutta bunu çoğul kullanması ifadedeki çoğulun yapılabileceğine delaletten ötürüdür. Zira ileri derecede soğuk demek olan zemheriri yüce Allah’ın:

“Bu, tatsınlar onu, kaynar su ve irindir o” karşılığında zikretmiş olduğundan dolayı böyle okumuş olur. “Ö türden” lâfzındaki zamirin de “kaynar su” yahutta “irin”e ait olması mümkündür. Yahutta belirttiğimiz gibi “o türden başka” lâfzının anlamına raci olabilir.

“Diğerleri” şeklindeki çoğul kıraatine göre merfu gelmesi mübteda olması dolayısı iledir. “O türden” lâfzı ise onun sıfatı olur. Bunda mübtedaya ait bir zamir bulunmakta ve “çeşit çeşit” lâfzı da haberi olmaktadır. Bununla birlikte bu okuyuşa göre: Onlar için başkaları da vardır ve “o türden” lâfzının “başkaları” lâfzına sıfat yapılması “çeşit çeşit” lâfzının da -tekil okuyuşta câiz olduğu gibi- zarf ile merfu kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü sıfatta “çeşit çeşit” lâfzının merfu kılınmasına sebep teşkil eden kelime türünden müfred bir zamir bulunmamaktadır. Bu açıklamayı Ebû Ali yapmıştır.

“Çeşit çeşit” yani türlü ve çeşitli azaplar anlamındadır. Yakub dedi ki: Şekil (şın harfi) üstün olarak benzer demektir. Esreli okunursa güzel geçim ve davranış anlamına gelir.

Sad 57

İşte bu — tatsınlar: kaynar su ve irin.

Diyanet Vakfı
İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.

Kurtubi Tefsiri
Bu (onlar içindir). Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o.

“Bu (böyledir). Tatsınlar onu, kaynar su ve irindir o” âyetinde de: ” Bu” mübteda olarak ref konumundadır, haberi de:

“Kaynar su…dur” lâfzı olup takdim ve tehir sözkonusudur. Yani bu kaynar sudur ve irindir, onu tatsınlar takdirindedir. Bu durumda

“tatsınlar onu” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılmaz. Bununla beraber

“bu” anlamındaki lâfzın mübteda olarak ref konumunda,

“tatsınlar onu” anlamındaki âyet da haber konumunda olabilir.

“Tatsınlar onu” anlamındaki âyetin başına “fe” harfi de “bu” lâfzının mahiyetine dikkat çekmek için gelmiştir. Buna göre

“tatsınlar onu” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılır ve

“kaynar su” anlamındaki âyet da “bu kaynar sudur” takdiri üzere merfu okunur.

en-Nehhâs dedi ki: Manası: Durum budur. Kaynar su ve irindir, şeklinde olması da mümkündür. O takdirde

“kaynar su ve irin” anlamındaki lâfızlar haber yapılmamış olur. Merfu gelmeleri ise: ” kaynar su ve irindir” anlamına geldiğinden ötürüdür. el-Ferrâ” ise bu ikisini: ” Onun bir bölümü kaynar sudur, bir bölümü irindir” anlamında merfu okumakta ve şu beyiti zikretmektedir:

“Nihayet sabah alaca karanlıkta aydınlık verince,

Ve bakliyat (kimi) bükülmüş ve (kimi) biçilmiş iken bırakıldığında.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Onun (dişi devenin) üzerinde eşyası var ve sabah o eşyaları beraberinde getiren yardımcıları,

(Bunların kimi) sulama aracıdır ve (kimi) büyük kovadır, boşaltıldığı vakit uzaklara kadar (suyu) giden.”

Bununla birlikte

“bu” lâfzının

“tatsınlar onu” fiilinin açıkladığı bir fiil takdir edilerek nasb konumunda olması da mümkündür. Nitekim: “Zeyd’i vur” demeye benzer. Bu durumda nasb daha uygundur. O takdirde:

“Tatsınlar onu” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılır ve “kaynar su ve irindir” anlamındaki âyet ile yeniden okumaya: “Durum şu ki (o) kaynar su ve irindir” takdirinde olur.

Medinelilerin, Basralıların ve bazı Kûfelilerin kıraatinde ” İrindir” âyetinde “sin” harfi şeddesiz okunmuştur. Yahya b. Vessab, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî ise bunu şeddeli okumuşlardır. İki ayrı söyleyiş olup el-Ahfeş’e göre aynı anlamdadır. Anlamlarının farklı olduğu da söylenmiştir. Şeddesiz okuyanların kıraatine göre bu, azâb, cevab, sevab gibi bir isimdir. Şeddeli okuyanlar ise şöyle demektedir: Bu ism-i fail olup mübalağa için “fe’al” veznine nakledilmiştir. ” Çokça vuran, çokça öldüren” gibi. Bu da: fiilinden “fe’al” vezninde bir kelimedir. Buna göre ismi-i failleri: …diye gelir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu zemherirdir. Yüce Allah onları zemheririn soğuğu ile korkutmaktadır.

Mücahid ve Mukâtil , “son derece soğuk kar” demektir, demişlerdir. Başkaları ise: Nasıl ki “Hamim (kaynar su)” harareti ile yakıyor ise, bu da soğuğu ile yakıcıdır.

Abdullah b. Amr da şöyle demiştir: Bu oldukça katı bir irindir. Ondan ufak bir parça doğu tarafına düşecek olursa, batıda bulunanlar onun pis kokusundan rahatsız olurlar. Batıda ondan bir damla düşecek olursa, doğuda bulunanlar o pis kokudan rahatsız olurlar.

Katade de şöyle demiştir: Bu zinakarların ferclerinden, kâfirlerin etlerinden ve derilerinden akacak irinler ve kötü kokulardır.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Bu, cehennemliklerin usaresidir. Bu açıklama dildeki anlamı itibariyle en yakın açıklamadır. Mesela: Yaradan sarı su (irin) çıktı, çıkar” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Hayatı ve hayatın bana güzel geldiğini hatırladım mı

Geceden soğuk bir gözyaşı akar.”

Burada yazılı ibare: “Minelleyl” olup geceden” demektir. Arapça baskıyı hazırlayanların da dikkat çektikleri gibi “mine’l-ayn: gözden” olması ihtimali daha güçlüdür.

Görüldüğü gibi burada “soğuk” anlamındadır. Nitekim: “Soğuk gece” denilir, çünkü gece gündüzden daha soğuktur.

es-Süddî dedi ki: “Ğassak (irin)” cehennemliklerin gözlerinden akan şeyler ve onların gözyaşlarıdır. Hamim (kaynar su) ile birlikte onlara içirilecektir. İbn Zeyd de dedi ki: Hamim onların gözyaşlarıdır. Cehennem ateşindeki havuzlarda toplanılır ve onlara içirilir. Sadid ise derilerinden çıkan sulardır. Bu tercihe göre “ğassak” lâfzı (vezin itibariyle) “seyyal” gibi olur.

Ka’b dedi ki: Ğassak cehennemdeki bir pınardır. Oraya akrep yılan ve buna benzer her zehirli hayvanın zehiri akar.

Bu kelimenin karanlık ve siyahlıktan alınma olduğu da söylenmiştir. Çünkü “ğasek” gecenin ilk karanlığıdır. ” Gecenin karanlığı bastırdı, bastırır” demektir. Tirmizî’de Ebû Said el-Hudrî’den gelen hadise göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Eğer ğassaktan bir kova dünyaya dökülecek olursa, dünyadaki herkes o pis kokudan rahatsız olur.” Tirmizî, IV, 706; Müsned, III, 28, 83.

Derim ki: Açıkladığımız gibi bu birinci iştikak (kelimenin türediği köke) daha yakın bir açıklamadır. Bununla birlikte ğassakın akıcılığı ile birlikte oldukça koyu siyah olması da mümkündür. O takdirde her iki iştikak (kelimenin türediği kök) doğru olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sad 56

Cehennem — oraya girerler. Ne kötü yataktır!

Diyanet Vakfı
Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.

Kurtubi Tefsiri
Cehennemdir o. Onlar oraya girecekler, o ne kötü yataktır.

“Cehennemdir o. Onlar oraya girecekler, o ne kötü yataktır!” Kendileri için hazırladıkları ne kötüdür veya o yatak onlar için ne kötü bir yataktır!

“Çocuk beşiği” lâfzı buradan gelmektedir.

Burada bir hazfin olduğu da söylenmiştir. Yani o yatağın yeri ne kötüdür. Manası: İşte takva sahibleri için, niteliklerini belirttiğim bu mükâfatlar vardır, dedikten sonra azgın kimseler için de hiç şüphesiz çok kötü bir dönüş yeri vardır! şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamaya göre de “bu” lâfzı üzerinde vakıf yapılır.

Sad 55

İşte bu; azgınlar için ise kötü bir dönüş yeri vardır.

Diyanet Vakfı
Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bu böyledir. Azgınlar için muhakkak en kötü dönüş yeri vardır.

“Bu böyledir. Azgınlar için muhakkak en kötü dönüş yeri vardır” âyetinden önce yüce Allah takva sahiblerine hazırlanmış mükâfatları sözkonusu etti. Bununla da azgın kimselere neler hazırlandığını sözkonusu etmektedir.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Bu” hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Yani durum budur. Buna göre burada vakıf yapılır.

İbnu’l-Enbarî dedi ki:

“Bu” lâfzı üzerinde vakıf güzeldir. Sonra da:

“Azgınlar için muhakkak…” âyeti ile okumaya başlar. Bunlar peygamberleri yalanlayan kimselerdir.

“En kötü dönüş yeri vardır.” Onların sonunda varacakları yer en kötüdür. Daha sonra bu yeri şöylece açıklamaktadır:

Sad 54

Şüphesiz bu, tükenmeyen rızkımızdır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.

Kurtubi Tefsiri
İşte muhakkak bu bizim rızkımızdır, tükeneceği yoktur.

“İşte muhakkak bu bizim rızkımızdır, tükeneceği yoktur” âyeti cennet nimetlerinin sürekli ve kesintisiz olduğuna delildir. Yüce Allah’ın:

“Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır.” (Hud, 11/108);

“Çünkü onlar için sonu gelmez bir mükâfat vardır” (et-Tin, 95/6) âyetinde olduğu gibi.

Sad 53

Bu, hesap günü için size vaat edilendir.

Diyanet Vakfı
İşte, hesap günü için size vadolunan şeyler bunlardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte hesab günü için size vaadolunan budur.

“İşte hesab günü için size vaadolunan budur.” Yani size vaadolunan mükâfat işte budur. Genel olarak: Vaadolunduğunuz” şeklinde okunmuştur. Ey mü’minler! İşte vaadolunduğunuz şey… demektir.

Ancak İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Ebû Amr ve Yakub haber vermek anlamında (“te” yerine) “ye” ile (vaadolundukları anlamında) diye okumuşlardır. es-Sülemî’nin kıraati de bu olup Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercih ettiği de budur. Buna sebep de yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki takva sahibleri için elbette güzel bir dönüş yeri vardır” âyetidir. Bu âyet bir haberdir.

“Hesab günü için” âyeti da hesab gününde anlamındadır. el-A’şa şöyle demiştir:

“Kötü zamanlar için kendilerinin olan şeyleri değersiz kılanlar,

Nihayet o ayıkınca ayıkanlar.”

Şair burada “kötü zamanlarda” demek istemiştir.

Sad 52

Yanlarında bakışlarını kısan, yaşıtlar vardır.

Diyanet Vakfı
Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yanlarında da aynı yaşta, gözleri yalnız eşlerine bakanlar vardır.

“Yanlarında aynı yaşta, gözleri yanlız eşlerine bakanlar vardır.” Yani gözlerini sadece eşlerine dikmiş ve başkalarına bakmayan kadınlar vardır. Buna dair açıklamalar es-Saffat Sûresi’nde (37/48. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Aynı yaşta” yani hepsinin doğumu aynı, hem güzellikleri, hem gençlikleri itibariyle birbirine eşit, otuzüç yaşında kızlar olacaklardır. İbn Abbâs dedi ki: Bununla Âdemoğlu kadınları kastedilmektedir.

” Aynı yaşta” lâfzı’in çoğulu olup

“gözleri yanlız eşlerine bakanlar” anlamındaki lâfzın sıfatıdır. Çünkü

“gözleri yanlız eşlerine bakanlar” anlamı verilen lâfız her ne kadar marifeye muzâf ise de nekredir. Buna delil de “elif” ile “lam”ın başına gelebilmesidir, şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Gözlerini eşlerinden başkasına düşmeyenlerden (öyleleri vardır ki)

küçücük bir karınca dahi,

Gömleğinin üzerinden yürüyecek olsa (teninin narinliğinden)

mutlaka üzerinde iz bırakır.”

Sad 51

Orada yaslanırlar, orada bol meyve ve içecek isterler.

Diyanet Vakfı
Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar oralarda yaslananlar olarak; orada çokça meyve ve içecek isterler.

“Onlar orada yaslananlar olarak” anlamındaki âyet da onda amel eden lafızdan önce gelmiş bir haldir ki, amili yüce Allah’ın:

“orada… isterler” anlamındaki âyettir ve: “Cennetlerde yaslananlar olarak… isterler” demektir.

“Çokça meyve” çeşitli meyveler

“ve içecek” yani çokça şarab isterler. Buradaki

“çok” lâfzının hazf edilmesi ifadenin ona delalet etmesinden dolayıdır.

Sad 50

Adn cennetleri — kapıları onlar için açılmıştır.

Diyanet Vakfı
Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.

Kurtubi Tefsiri
Kendileri için kapıları açılmış haldeki Adn cennetleridir.

“Kendileri için kapıları açılmış haldeki Adn cennetleri” âyetinde geçen:

“Açılmış halde” lâfzı haldir.

“Kapılar” anlamındaki kelimenin merfu gelmesi ise meçhul bir fiilin ismi (naib-i faili) olduğundan dolayıdır.

ez-Zeccâc dedi ki: Yani oranın kapıları onlar için açılmış halde olacaktır. el-Ferrâ” da: Onun kapıları onlar için açılmış haldedir, diye açıklamıştır, el-Ferrâ” “kapılar” anlamındaki kelimenin nasb ile okunmasını da câiz kabul etmektedir. O dedi ki: Bu, ” Kapıları açılmış halde” demek olup sonradan (yuvarlak te üzerine) tenvin ile (“kapılar” anlamındaki lâfzın son harfi olan “be” üzerine) nasb getirilmiştir. el-Ferrâ” ve Sîbeveyh (buna örnek olmak üzere) şu beyiti zikrederler:

“Biz ondan sonra bir yaşayışın kuyruklarına asılırız ki

Hörgücü bulunmayan zayıf düşmüş sırtı düz bir devenin.”

Yüce Allah burada:

” Açılmış haldeki” diye buyurup diye buyurmamış olması, kapıların onlara el değdirilmek suretiyle değil, emir verilmek suretiyle açılacağından dolayıdır. el-Hasen dedi ki: Bu kapılara: Açıl denilecek, kapılar açılacak, kapan denilecek, kapanacaklar.

Kapıları onlara meleklerin açacağı da söylenmiştir.

Sad 49

Bu bir hatırlatmadır. Şüphesiz muttakiler için güzel bir dönüş yeri vardır.

Diyanet Vakfı
İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allaha karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bu bir zikirdir. Şüphe yok ki takva sahibleri için elbette güzel bir dönüş yeri vardır;

“Bu bir zikirdir.” Yani bu dünyada güzel bir şekilde anılıştır ve ebediyyen kendisi ile anılacakları bir şereftir.

“Şüphe yok ki takva sahipleri için elbette güzel bir dönüş yeri vardır.”

Yani bu dünyadaki güzel anılış ile birlikte onlar için kıyâmette de güzel bir dönüş yeri olacaktır. Daha sonra yüce Allah bunu şu buyruklarıyla açıklamaktadır:

“Adn cennetleridir.” Bu âyetteki “Adn” sözlükte ikamet demektir. Mesela: “O yerde ikamet etti” demektir.

Abdullah b. Ömer dedi ki: Cennette Adn ismi verilen bir köşk vardır. Onun etrafında yüksek burçlar ve çok güzel bahçeler vardır. Beşbin kapısı vardır. Herbir kapının üzerinde çizgili Yemen kumaşından beşbin örtü vardır. Oraya ancak bir peygamber yahut bir sıddîk ya da bir şehit girer.

Sad 48

İsmail’i, Elyesa’yı ve Zülkifl’i de an. Hepsi iyilerdendi.

Diyanet Vakfı
İsmaili, Elyesayı, Zülkifli de an. Hepsi de iyilerdendir.

Kurtubi Tefsiri
İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlılardan idi.

“İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an” âyetinde sözü geçen

“Elyesa'”den el-En’am Sûresi’nde (6/84-86. âyetler, 3. başlıkta) Zülkifl’den de el-Enbiya Sûresi’nde (21/85. âyetin tefsirinde) söz edilmiş bulunmaktadır.

“Hepsi de hayırlılardan” peygamberlik için seçilmiş kimselerden

“idi.”

Sad 47

Şüphesiz onlar, katımızda seçilmiş, hayırlı olanlardandır.

Diyanet Vakfı
Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak onlar yanımızda seçkinlerden, hayırlılardan idi.

“Muhakkak onlar yanımızda seçkinlerden, hayırlılardan idi.” Merhum, müfessir bu ayetin tefsirini önce yapmış bundan önceki ayetin tefsirini sonya bırakmıştır. Biz de bu sırayı bozmadık Yani yüce Allah’ın kirlerden arındırıp temizlediği, risaleti için seçtiği kimseler idi.

” Seçkinler” lâfzı “mustafa: seçkin”in çoğuludur. Bunun aslı “te” ile şeklindedir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/130. âyetin tefsirinde) yüce Allah’ın:

“Allah sizin için bu dini beğenip seçti” (el-Bakara, 2/132) âyetinin tefsirinde geçmiş bulunmaktadır. Merhum müfessirin ibaresi böyle olmakla birlikte sözkonusu açıklama 130. âyetin tefsirindedir.

“Hayırlılar” ise ” Hayırlı” lâfzının çoğuludur. el-A’meş, Abdu’l-Varis, el-Hasen ve Îsa es-Sakafî vasl ve vakıf hallerinde: ” Güçlü” lâfzını sonunda “ye”siz olarak okumuşlardır ki yüce Allah’a itaat hususunda güç sahibi kimseler demektir. Bununla birlikte ye’nin hafifletmek maksadıyla hazfedilmiş olup anlamın cemaatin kıraatinin anlamı gibi olması da mümkündür.

Sad 46

Şüphesiz biz onları ahiret yurdunu anmakla ihlâslı kıldık.

Diyanet Vakfı
Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlaslı kimseler kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Biz onları bir hasletle ihlaslı kıldık ki, bu da yurdu anmaktır.

“Çünkü Biz onları bir hasletle ihlaslı kıldık ki, bu da yurdu anmaktır” âyetindeki:

“Bir hasletle” lâfzı genel olarak tenvinli okunmuştur. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercih ettiği şekil de budur. Nafî’, Şeybe, Ebû Cafer ve İbn Amir’den Hişam ise: ” Yurdu anma hasleti ile” anlamında izafet ile okumuşlardır. Bu durumda

“bir hasletle” âyetini tenvinli okuyanlar

“yurdu anmak” anlamındaki terkibi ondan bedel olarak kabul ederler. îfade: Biz âhiret yurdunu hatırlamaları ve onun için hazırlanarak hem kendileri ona rağbet etsinler, hem de insanların ona rağbetlerini arttırmaları şeklindeki bir haslet ile ihlaslı kıldık, takdirinde olur.

Bununla birlikte:

“Bir hasletle” âyetinin: ” Halis oldu, kurtuldu, arındı” fiilinin mastarı, buna karşılık:

” Anmak” âyetinin da fail olarak ref konumunda olması da mümkündür. Anlam da şöyle olur: Yurdu hatırlamak yani âhiret yurdunu hatırlatmak onlar için halis olmak suretiyle onları ihlâsa erdirdik, arındırdık, kurtardık. Yine

“bir haslet”in: ” Kurtardım, arındırdım, halis kıldım” fiilinin mastarı olması ve fazla gelen hemzenin hazfedilmiş olması da mümkündür. Bu takdirde “anmak” anlamındaki lâfız, nasb konumunda olur. İfade de: Yurdu hatırlamayı halis kılmaları suretiyle… takdirinde olur.

“Yurt” ile dünyanın kastedilmesi de mümkündür. Yani onlar dünyayı hatırlasınlar ve ona rağbet etmesinler. Böylelikle dünya da onlardan güzel övgülerle sözedilmek suretiyle, dünya onlar için halis olsun (kötülüklerden arınsın). Yüce Allah’ın:

“Ve onlara doğruyu söyleyen yüce bir dil verdik. (Yahut onlardan doğru olarak ve övgü ile sözedilmesini sağladık)” (Meryem, 19/50) âyetine benzer.

“Yurt” ile âhiret yurdu ile bu yurdun insanlara hatırlatılması anlamı da kastedilmiş olabilir.

“İhlas ile” lâfzını

“yurt”a izafe ile okuyan kimselerin bu okuyuşuna göre

“ihlâs” anlamında bir mastar olur,

“anmak” da mastarın kendisine izafe edilmiş olduğu mef’ûlün bih olur. Bu da âhiret yurdunu ihlâs ile (anmaları) suretiyle… demek olur. Yine mastarın faile izafe edilmesi “ihlâs ile” anlamındaki lâfzın “hulus (halislik)” anlamında mastar olması da mümkündür. Yani yurdu anmak işi, onlar için halis olması suretiyle…

Burada da

“yurt” önceden geçtiği üzere ya âhiret ya da dünya yurdudur. İbn Zeyd dedi ki: Anlamı âhiret yurdunu anmak suretiyle Biz onları ihlâsa erdirdik, şeklindedir. Yani onlar âhireti hatırlarlar, ona rağbet ederler, dünyaya karşı da zahiddirler (radıyallahü anhğbet etmezler). Mücahid de şöyle demiştir:

Biz onlara cenneti zikredip hatırlatmak suretiyle onları ihlâsa erdirdik, demektir.

Sad 45

Kullarımdan İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u an — güç ve basiret sahipleriydi.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakubu da an.

Kurtubi Tefsiri
Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da an!

“Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da an” âyetindeki: ” Kullarımız” lâfzını İbn Abbâs sahih bir senetle nakledildiğine göre: ” Kulumuz” diye okumuştur. Bunu İbn Uyeyne, Amr’dan, o Atâ’dan, o İbn Abbâs’tan diye rivâyet etmiştir. Aynı zamanda bu Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın ve İbn Kesîr’in de kıraatidir. Bu kıraate göre “İbrahim” âyeti “kulumuz”dan bedel olmaktadır. İshak ve Yakub ise buna atıf olur. Bununla birlikte çoğul (kullarımız anlamında) kıraati daha açık ve anlaşılırdır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatem’in tercih ettiği kıraat de budur. Bu durumda

“İbrahim” ve sonra gelen isimler bedel olurlar.

en-Nehhâs dedi ki: Arapça açısından bunun açıklaması şöyledir: Eğer sen: Ben arkadaşlarımız Zeyd’i, Amr’ı ve Halid’i gördüm diyecek olursan, Zeyd, Amr ve Halid bedeldir ve kendilerinden sözedilen “arkadaşlar” onlardır. Şayet: Arkadaşımız Zeyd’i, Amr’ı ve Halid’i gördüm diyecek olursan, tek başına “Zeyd” bedel olur ve “arkadaşımız” diye sözü edilen kişi odur. Zeyd ve Amr ise “arkadaşımız” lâfzına atıf edilmişler ve bunlar bunun dışında bir başka delil bulunmadıkça “arkadaşlık” kapsamı içerisine girmezler. Şu kadar var ki yüce Allah’ın:

“İshak ve Yakub” âyetlerinin “kulluk”un kapsamı içerisinde oldukları bilinen bir husustur. Bu âyet-i kerimeyi: Boğazlanması emredilen kişi İsmail değil, İshak’tır, görüşünü kabul edenler delil gösterirler. Bizim de daha önce “el-î’lam bi Mevlidi’n-Nebiyyi Aleyhi’s-Selam” adlı eserimizde belirttiğimiz üzere sahih olan da budur.

“Güçlü ve basiretli” âyeti ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demektedir:

“Basiretli” âyetinin din ve ilim noktasında basiret sahibi diye te’vili ittifakla kabul edilmiş bir te’vildir.

“Güçlü” lâfzının te’vili hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Tefsir âlimleri bunun dinde güç ve kuvvet anlamında olduğunu söylerken bazı kimseler de Güçlü” kelimesi nimet anlamındaki: ” El” lâfzının çoğuludur, derler. Yani onlar nimet sahibi kimseler idiler, bu da: Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği kimseler… demek olur. Nimet ve ihsan sahibi kimseler, diye de açıklanmıştır. Çünkü onlar gerçekten kendilerine ihsanda bulunulmuş ve önceden (dünyada iken) hayır işlemiş kimselerdir; Taberî’nin tercih ettiği açıklama da budur.

Sad 44

“Elinle bir demet al, onunla vur ve yeminin bozulmasın.” Şüphesiz biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kul! Şüphesiz o çokça yönelen biriydi.

Diyanet Vakfı
Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyubu sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allaha yönelirdi.

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Eline bir demet sap al, onunla vur ve yeminini bozma! Gerçekten Biz onu sabredici bulduk. O ne güzel kuldu! Çünkü o (radıyallahü anhbbine) çokça dönen idi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Eyyub (aleyhisselâm)’ın Yemini:

Eyyub (aleyhisselâm) hastalığı sırasında hanımına yüz sopa vurmaya yemin etmişti. Bu yeminine neyin sebep olduğu hususunda dört ayrı görüş vardır:

1- İbn Abbâs’ın naklettiğine göre İblis doktor suretinde hanımı ile karşılaşmış, onu Eyyub’u tedavi etmek için çağırmış. İblis: “Şu şartla onu tedavi ederim, demiş. İyileşecek olursa sen beni iyileştirdin diyecek, bunun dışında ondan hiçbir karşılık istemiyorum.” Hanımı: Peki diyerek Eyyub’a böyle davranması doğrultusunda da kanaat belirtince, onu dövecek diye yemin etmiş ve: Yazık sana! O dediğin kişi şeytandır, demişti.

2- Said b. el-Müseyyeb’in naklettiğine göre önceden Eyyub’a getirdiği ekmekten daha fazlasını getirmiş. O hıyanet edeceğinden korkunca, mutlaka onu dövecek diye yemin etmiş.

3- Yahya b. Sellam ve başkalarının anlattığına göre de şeytan Eyyub’un hanımını Eyyub’u kendisine kurban olarak bir keçi kesmeye mecbur etmesini ve bunun sonucunda da iyileşeceğini belirterek telkinde bulunmuş. Hanımı bundan Eyyub’a sözedince, iyileştiği takdirde ona yüz sopa vuracağına dair yemin etmiş.

4- Denildiğine göre hanımı saç örüklerini iki ekmek karşılığında satmış. Çünkü Eyyub’a yemek üzere götürecek hiçbir şey bulamamıştı. Eyyub ise ayağa kalkmak istedi mi ona tutunurdu. İşte onu dövmeye yemin etmesinin sebebi bu olmuştu.

Yüce Allah ona şifa verince eline bir demet sap alarak onlarla vurmasını emretmişti. O da yaklaşık yüz kadar kurumuş bir salkım demeti aldı ve ona bunlarla bir defa vurdu.

Mealde:

“Bir demet sap” diye anlam verilen-: ‘ın “yaş ve kuru karışık olmak üzere bir kabza ot” demek olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Bu, sapları ile birlikte hurma ağacı salkımı demektir.

2- Kocanın Te’dib Maksadıyla Hanımını Dövmesi:

Bu âyet-i kerîme erkeğin hanımını te’dib etmek maksadıyla dövmesinin câiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü Eyyub’un hanımı bir hata işlemiş, o da ona yüz sopa vuracak diye yemin etmişti. Yüce Allah da Eyyub’a hurma ağacı salkımlarından bir salkım ile onu vurmasını emretmişti. Ancak had uygulamalarında böylesi câiz değildir. Yüce Allah’ın ona bu emri vermesi te’dib haddinden daha ileri derecede hanımını vurmaması içindi. Zira kocanın hanımını te’dib haddi ötesinde vurması yetkisi yoktur. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -daha önce en-Nisa Sûresi’nde açıklandığı üzere (4/34. âyet, 8. başlıkta): “İz bırakmayacak şekilde onlara vurunuz” Müslim, II, 890; Tirmizî, III, 467, V, 273; Ebû Dâvûd, II, 185; İbn Mace, I, 594, II, 1025; Müsned, V, 72. diye buyurmuştur.

3- Bu Hüküm Eyyub’a Has Mıdır? Yoksa Bütün Mü’minler Hakkında Umumi Midir?:

İlim adamları bu hüküm umumi midir? Yoksa sadece Eyyub’a has bir hüküm müdür, hususunda farklı görüşlere sahihtir. Mücahid’den bunun bütün insanlar hakkında umumi olduğu rivâyeti gelmiştir. Bunu İbnu’l-Arabî zikretmiştir.

el-Kuşeyrî’den de bunun Eyyub’a has olduğunu belirttiği nakledilmiştir. el-Mehdevî’nin Atâ b. Ebi Rebah’dan naklettiğine göre o, bu hükmün baki olduğu kanaatinde imiş. Dolayısıyla bir kimse yüz sopa ve benzeri ile bir defada vuracak olur ise, yeminini yerine getirmiş olur. Şâfiî de buna yakın bir rivâyette bulunmuştur. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den de buna yakın bir rivâyet gelmiştir. Buna göre, cariyenin kendisinden hamile kaldığı kötürüm kimseye, yüz tane sapı bulunan bir salkım ile bir defa vurulmasını emretmiştir. Hadisi merhum müfessir biraz sonra kaydeceğinden kaynakları orada görülebilir

el-Kuşeyrî dedi ki: Atâ’ya: Bugün bununla amel edilebilir mi? diye sorulmuş, o da: Kur’ân-ı Kerîm ancak kendisi ile amel olunsun ve ona uyulsun diye indirilmiştir diye cevab vermiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Atâ’dan bunun Eyyub’a has olduğu rivâyeti de gelmiştir. Aynı şekilde Ebû Zeyd İbnu’l-Kasım’dan, o Malik’ten: Bir kimse kölesine yüz sopa vuracağına yemin etse, sonra bunları biraraya getirip bir defada o sopaları ona vursa yeminini yerine getirmiş olmaz, demiştir. (Mezhebimize mensub) kimi ilim adamımız da şöyle demiştir: Malik bununla yüce Allah’ın:

“Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik” (el-Mâide, 5/48) âyetine işaret etmektedir. Yani bu uygulama bizim şeriatimiz ile neshedilmiştir.

İbnu’l-Münzir dedi ki: Biz Ali’den el-Velid b. Ukbe’ye iki tarafı bulunan bir kamçı ile kırk celde vurduğunu rivâyet etmiş bulunuyoruz. Malik ise bunu kabul etmeyip yüce Allah’ın:

“Herbirine yüzer değnek vurun” (en-Nûr, 24/2) âyetini okumuştur. Bu, re’y ashabının kabul ettiği görüştür. Şâfiî kendi görüşüne delil olarak bir hadis delil göstermiş ise de o hadisin senedi hakkında (olumsuz şekilde) konuşulmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Şâfiî’nin delil gösterdiği hadisi Ebû Dâvûd Sünen’inde şöylece rivâyet etmektedir: Bize Ahmed b. Said el-Hemedanî anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb anlattı, dedi ki: Bana Yûnus, İbn Şihab’dan haber verdi, dedi ki: Bana Ebû Umame b. Sehl b. Huneyf haber verdi, ona da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından ensardan birisi, haber verdiğine göre onlardan bir kişi oldukça zayıf düşünceye kadar rahatsızlandı. Bir deri, bir kemik kaldı. Onun yanına birilerine ait bir cariye girdi. Bu cariyeden hoşlandı ve üzerine atıldı. Kavminden birtakım kimseler onu ziyaret etmek üzere yanına gittiklerinde onlara durumu bildirdi ve: Benim için Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan fetva isteyin. Ben yanıma gelmiş bir cariye ile birlikte oldum, dedi. Durumu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a anlattılar ve şöyle dediler: Biz hiç kimseyi onun kadar hasta ve bitkin görmemiştik. Onu sana taşıyıp getirecek olursak kemikleri dökülür. O bir deri, bir kemik kalmış. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için yüz çubuğu bulunan bir salkım almalarını emretti. Bu salkım ile onu bir defa vurdular. Ebû Dâvûd, IV, 161; Dârâkutnî, III, 100; İbn Mace, II, 869; Müsned, V, 222.

Şâfiî dedi ki: “Filan kimseye yüz sopa vuracak” diye yemin etse yahutta bir vuruş vuracağım diye yemin edip şiddetlice vuracağını söylemeyip kalbinden de bunu niyet etmemişse âyet-i kerimede sözü geçen şekilde onu vurması yeterlidir ve yeminini bozmuş olmaz.

İbnu’l-Münzir dedi ki: Bir adam kölesine yüz sopa vuracak diye yemin etse ve ona hafif bir şekilde vursa, Şâfiî, Ebû Sevr ve Re’y ashabına göre yeminini yerine getirmiş olur. Malik: Acı verip can yakmayan vurma, vurma değildir, demiştir.

4- Yeminden Bir Süre Sonra İstisna Yapmak:

Yüce Allah’ın:

“Ve yeminini bozma” âyetinde yeminde istisna yapmanın eğer aradan süre geçmiş ise hiçbir hükmü kaldırmayacağına delil vardır.

Bu husustaki açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/89- âyet, 16. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Birisi yemininin gereğini yerine getirmediği takdirde: “Yeminini bozdu, bozar” denilir. Kûfelilere göre bu âyetteki “vav” (ve) fazladan gelmiştir. Yani: ” Vur, yeminini bozma!” demektir.

5- Yemin ve Adak Keffareti:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Onunla vur ve yeminini bozma” âyeti iki şeyden birisine delalet etmektedir: İlk olarak, onların şeriatlerinde keffaret yoktu, sadece yemini yerine getirmek yahut bozmak sözkonusuydu. İkinci olarak, o bu sözlerini yemin olarak değil de adak olmak üzere söylemişti. Muayyen olduğu takdirde, Malik ve Ebû Hanife’ye göre adağın keffareti yoktur. Şâfiî ise herbir adak için keffaret sözkonusudur, demiştir.

Derim ki: İbnu’l-Arabî’nin: “Onların şeriatlerinde keffaret yoktu” şeklindeki ifadeleri doğru değildir. Çünkü Eyyub (aleyhisselâm)’ın belası, İbn Şihab’ın hadisinde belirtildiği gibi, onsekiz yıl devam etmişti. İki arkadaşı kendisine şöyle demişti: Sen öyle bir günah işledin ki, kimsenin böyle bir günah işlediğini sanmıyoruz. Bunun üzerine Eyyub (aleyhisselâm) şöyle demişti: Ne söylediğinizi bilmiyorum, şu kadar var ki Rabbim de biliyor ki, ben karşılıklı iddialaşan ve buna bağlı olarak Allah’ın adına yemin eden iki adamın yanından yahutta yine karşılıklı iddialarda bulunan bir topluluğun yanından geçiyor, sonra evime geri geliyorum. Onun ismini anan kimsenin günahkar olmasını ve kimsenin ismini hak olmayan bir surette anmasını istemediğimden ötürü onların yeminlerinin keffaretini veriyordum. İşte Eyyub Rabbine:

“Rabbim, başıma bu bela gelip çattı ve sen merhametlilerin merhametlisisin” (el-Enbiya, 21/83) diye seslendi… ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. İbnu’l-Mubarek, Zühd, s. 48.

İşte bu Hadîs-i şerîf Eyyub’un şeriatinde keffaretin sözkonusu olduğunu ve başkasının adına onun izni olmaksızın dahi keffarette bulunan kimsenin o kişi adına vacibi yerine getirmiş ve o kimseden keffaretin sakıt olacağını ifade etmektedir.

6- Bu Âyetten Sufilerin Yanlış Bir İstidlali İle Raksa Cevaz Çıkarmaları:

Zahidlik taslayanların cahilleri ile mutasavvıfların haddi aşmış birtakım kimseleri yüce Allah’ın Eyyub (aleyhisselâm)’a:

“Ayağını yere vur” âyetini raksın cevazına delil göstermişlerdir.

Ebû Ferec el-Cevzî dedi ki: Bu çok soğuk bir delillendirmedir. Çünkü eğer bu ayağın sevinç dolayısıyla yere vurulmasına dair bir emir olsaydı, onların bunu delil gösterebilme ihtimalleri belki olabilirdi. Fakat bu ayağın su fışkırması için yere vurulmasına dair bir emirdir. İbn Akîl dedi ki: Yüce Allah’ın mucize olmak üzere su kaynasın diye ayağını yere vurmak suretiyle belaya uğramış birisinin üzerindeki belayı gidermesi nerede? Raks için böyle bir işi yapmak nerede? Eğer hastalıkların takatsiz düşürdüğü bir ayağı hareket ettirmek İslamda raksın câiz oluşuna delil olabilseydi, bu durumda yüce Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm)’a verdiği:

“Asanı taşa vur” (el-Bakara, 2/60) âyetinin da sert cisimler üzerine sopalarla vurmaya delalet etmesi de mümkün olur. Ancak şeriatı oyuncak etmekten Allah’a sığınırız.

Hatta onların kıt anlayışlı bazı kimseleri Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ali (radıyallahü anh)’a: “Sen bendensin, ben de sendenim.” demesi üzerine sevinçten özel bir şekilde yürüdüğünü, Cafer’e: “Yaratılışınla da, huyunla da bana benziyorsun.” demesi üzerine sevinçle yürüdüğünü, Zeyd’e de: “Sen hem bizim kardeşimiz, hem bizim mevlamızsın” deyip onun da böylece yürüyüşünü delil göstermişlerdir. Hatta kimileri Habeşlilerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerine bakıp dururken savaş oyunlarını dahi delil göstermiştir. Buna cevab ise: Sevinçle yürümek (el-Hacn) bir çeşit yürüyüştür ve sevinç halinde yapılır. Bunun raks ile alakası nedir? Aynı şekilde Habeşlilerin yürüyüşü de (zefn) böyledir. O da savaşta düşmanla karşılaşma esnasında yapılan bir yürüyüş çeşididir.

7- Sabırlı Güzel Kul:

“Gerçekten Biz Onu” Belaya Karşı

“Sabredici Bulduk. O Ne Güzel Kuldu! Çünkü o çokça dönen idi” çokça tevbe eden, itaatle bize çok dönen birisi idi.

Süfyan’a birisi belaya maruz kalıp sabreden bir kul ile diğerine nimet ihsan edilip şükreden bir kul hakkında soru sorulmuş, o da: İkisi de aynıdır demiştir. Çünkü yüce Allah birisi sabreden, diğeri şükreden iki kuldan aynı ifadelerle övgüyle sözetmiştir. Eyyub hakkında: “O ne güzel kuldur, çünkü o çokça dönen idi” dediği gibi, Süleyman (aleyhisselâm) hakkında da:

“O ne güzel kuldu, çünkü o çokça dönen idi” (Sâd, 38/30) diye buyurmuştur.

Derim ki: “el-Kut (Kutu’l-Kulub)” müellifi bu görüşü reddeder ve fakirin zenginden daha faziletli oluşuna Eyyub (aleyhisselâm)’ın kıssasını delil göstererek bu iddiasını pekiştirdiği uzun açıklamalarda bulunur. Biz ise bunları başka bir yerde “Menhecu’l-Ubbad ve Mahaccetu’s-Salikîne ve’z-Zühad” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Ancak o Eyyub (aleyhisselâm)’ın gerek belaya uğramadan önce, gerek sonrasında peygamberlerin zenginlerinden birisi olduğunu görmezlikten gelmiştir. O mal ve çocuklarının elinden alınması ile bedeninde büyük hastalıklarla sınanmış bir kimse idi. İşte peygamberler de kendisiyle imtihan olundukları ve fitneye maruz kaldıkları hususlara sabır göstermiş kimselerdir. Eyyub (aleyhisselâm) belli bir vasıf ile bela ile karşı karşıya kaldığı gibi, ilk karşılaştığı hali ne ise öylece o beladan kurtulmuştur. Onun halinde olsun, sözlerinde olsun herhangi bir değişiklik görülmemiştir. Böylelikle (Süleyman -aleyhisselâm-) maksud olan mana itibariyle Eyyub ile aynı konumda olmuştur. Bu ise bazı insanların bazısına üstün oldukları değişmeme noktasıdır. Bu itibarla şükreden zengin ile sabreden fakir birbirine eşit olur. Dolayısıyla durum Süfyan’ın dediği gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Şihab’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği: “Eyyub ihtiyacını karşılamak için dışarı çıktığında yüce Allah kendisine: “Ayağını yere vur. Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur” diye vahyetti. O da o su ile yıkandı. Yüce Allah etini, saçlarını, tenini en güzel şekli ile ona iade etti. Sonra o sudan içti, yüce Allah karnında (ve diğer iç organlarında) bulunan hertürlü acı ya da güçsüzlüğü giderdi. Allah üzerine semadan beyaz iki elbise indirdi. Bunlardan birisini belden aşağısı için giyindi, birisini de belden yukarısına giyindi. Sonra da evine doğru yürümeye başladı. Hanımı geciktiğini hissedince o da onun yoluna koyuldu. Nihayet onunla karşılaştı, fakat onu tanıyamadı. Ona selam verdi ve: Ey filan! Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Şu musibete uğramış adamı gördün mü? Adam: O kim? diye sordu. Kadın: Allah’ın peygamberi Eyyub’u. Allah’a yemin ederim ki sağlıklı olduğu zamanına ona senden daha çok benzeyen kimseyi de görmedim. Adam: Ben Eyyub’um dedi ve bir demet sap alıp onlarla hanımını dövdü.”

İbn Şihab’ın dediğine göre o demet aldığı ot oldukça zayıf bir ot idi. Yüce Allah da aile halkını ve bir o kadarını ona geri verdi. Sonra bir bulut geldi, buğdayını dövdüğü yere- orasını dolduruncaya kadar altın yağdırdı. Bir başka bulut gelip arpasını ve diğer hububatını dövdüğü yere orasını dolduruncaya kadar gümüş yağdırdı. İbn Mübarek, Zühd, 49

Sad 43

Ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini verdik — katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir hatırlatma olarak.

Diyanet Vakfı
Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.

Kurtubi Tefsiri
Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve tam akıl sahibleri için bir öğüt olmak üzere, aile halkını ve onlarla birlikte onların bir mislini daha bağışladık.

“Biz ona tarafımızdan bir rahmet” bir nimet

“ve tam akıl sahibleri için bir öğüt” yani akıl sahibleri için bir ibret

“olmak üzere aile halkını ve onlarla birlikte onların bir mislini daha bağışladık.” Buna dair açıklamalar daha önce el-Enbiya Sûresi’nde (21/83-24. âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 42

“Ayağını yere vur. Bu yıkanılacak soğuk bir su ve içilecek şeydir.”

Diyanet Vakfı
Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).

Kurtubi Tefsiri
“Ayağını yere vur. Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur.”

“Ayağını yere vur!” âyetindeki fiilin mastarı: ” Ayakla itmek” demektir. Mesela: “Atı ayağıyla topukladı” ve ” Elbisesini ayağıyla itti” denilir.

el-Muberred dedi ki: “Hareket ettirmek” demektir. Bundan dolayı el-Esmaî: ” Binek hareket ettirildi” denilir, ancak O hareket etti” denilmez, demiştir. Çünkü bu binicinin ayaklarını hareket ettirmesi anlamındadır. Bineğin bu fiilde bir katkısı yoktur.

Sîbeveyh de: ” Ben ayağımla bineği topukladım, o da ayağını hareket ettirdi” kullanımını nakletmektedir.

Bu şekil: ” Kemiği sardım o da iyileşti” ile “Onun için üzüldüm, o da üzüldü” demeye benzer.

Bu âyette hazfedilmiş takdiri ifadeler de vardır. Yani Biz ona “… vur” dedik, takdirindedir. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. Bu emir kendisine Allah ona afiyet verdiği sırada verilmişti.

“Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur.” Yani o da ayağını yere vurdu, oradan bir su fışkırdı. Onunla yıkandı, bedenindeki zahiri hastalıklar gitti. Sonra da ondan içti, bu sefer içindeki hastalıklar gitti.

Katade dedi ki: Bunlar el-Cabiye diye bilinen Şam topraklarındaki bir yerdeki iki pınardır. Bunlardan birisi ile yıkandı, yüce Allah onunla hastalıklarının zahir olanlarını giderdi. Diğerinden de içti”, yüce Allah onunla da iç organlarındaki rahatsızlıklara şifa verdi.

Buna yakın bir açıklama el-Hasen ve Mukâtil ‘den nakledilmiştir. Mukâtil dedi ki: Sıcak bir pınar fışkırdı, ondan yıkandı ve sağlığına kavuşmuş olarak çıktı. Sonra bir başka pınar daha fışkırdı, ondan da tatlı bir su içti.

Bir açıklamaya göre ayağını yere vurmasının emredilmesi vücudundaki herbir hastalığın üzerinden etrafa dağılması içindir. ” Kendisi ile yıkanılan su” demektir. Bu açıklamayı da el-Kutebî yapmıştır. Bunun “yıkandığı yer” demek olduğu da söylenmiştir, bu açıklama da Mukâtil ‘indir.

el-Cevherî dedi ki: “Su ile yıkandım” demektir, ” Kendisiyle yıkanılan su”ya (……..) denilir. (……..) de “kendisi ile yıkanılan su” demektir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur” âyetinde de bu şekilde kullanılmıştır. Bu kelime aynı zamanda “içinde yıkanılan şey” anlamına da gelir,ise “ölülerin yıkandığı yer” demektir, çoğulu: …diye gelir.

Eyyub (aleyhisselâm)’ın bu bela ve mihnet içerisinde ne kadar kaldığı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs: Yedi yıl, yedi ay, yedi gün ve yedi saat demiştir. Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Eyyub (aleyhisselâm) yedi yıl süre ile bela içinde kaldı. Yusuf da hapiste yedi yıl kaldı. Buht Nassar yedi yıl süre ile azaba uğratıldı ve yırtıcı hayvanlar arasında bırakıldı. Taberi, Tarih, I, 208 Bunu da Ebû Nuaym zikretmiştir.

Belasının on yıl sürdüğü söylendiği gibi, onsekiz yıl sürdüğü de söylenmiştir. el-Maverdî’nin naklettiğine göre Enes bunu merfu olarak rivâyet etmiştir.

Derim ki: Bunu İbnu’l-Mübarek de zikretmiştir: Bize Yûnus b. Yezid haber verdi. O AkîPden, o İbn Şihab’dan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Eyyub’u ve başına gelen belayı sözkonusu etti. Ona gelen belanın onsekiz yıl ondan ayrılmadığını söyledi. Hadisi el-Kuşeyrî de zikretmiştir. Kırk yıl belada kaldığı da söylenmiştir.

Sad 41

Kulumuz Eyyub’u an. Hani Rabbine seslenmişti: “Şeytan bana yorgunluk ve azap dokundurdu.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kulumuz Eyyubu da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.

Kurtubi Tefsiri
Kulumuz Eyyub’u da hatırla. Hani o Rabbine: “Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu.” diye seslenmişti.

“Kulumuz Eyyub’u da hatırla!” âyeti ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hoş olmayan şeylere karşı sabırda onlara uyması emri verilmektedir.

“Eyyub” lâfzı (“kulumuz” lâfzından) bedeldir.

“Hani o Rabbine: Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu, diye seslenmişti” âyetindeki: ” Diye” lâfzını Îsa b. Ömer hemzeyi esreli olarak; diye okumuştur ki: “Dedi ki…” demek olur.

el-Ferrâ” dedi ki: Kıraat âlimleri

” Yorgunluk” lâfzını icma ile ötreli ve şeddesiz “nun” ile okumuşlardır.

en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu bir yanlışlıktır. Bundan sonrasında ise hem bir çelişki, hem de bir yanlışlık daha vardır. Çünkü o: Kıraat âlimleri bunun üzerinde icma etmişlerdir, dedikten sonra kıraat âlimlerinin Yezid b. el-Ka’ka’dan bu kelimeyi: şeklinde “nun” ve “sad” harfi ile okuduğunu zikretmiş olduklarını belirtemektedir. Ancak bu hususta Ebû Cafer ile ilgili yanlışlık da yapmıştır. Çünkü Ebû Cafer “nun” ve “sad” harflerini ötreli olarak: ” diye okumuştur. Ebû Ubeyd ve başkaları bunu böylece nakletmişlerdir.-Ayrıca bu el-Hasen’den de böylece rivâyet edilmiştir. “Nun” ve “sad” harflerinin fetha ile okunması ise Âsım el-Cahderî ile Yakub el-Hadramî’nin kıraatidir. Yine bu kıraat el-Hasen’den de rivâyet edilmiştir. Ebû Cafer’den “nun” harfi fetha ve “sad” harfi sakin olarak okuduğu da nakledilmiştir. Bütün bunlar nahivcilerin çoğunluğuna göre ” Yorgunluk” anlamındadır. Çünkü; kullanımı ile kullanımı tıpkı -üzüntü anlamındaki gibidir. Bununla birlikte; şeklinin; in çoğulu olması da mümkündür. Tıpkı;” Putlar” kelimesinin, ‘in çoğulu oluşu gibi. Aynı şekilde; anlamında olup ikinci dammenin hazfedilmiş olması da mümkündür.

“Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar” (el-Mâide, 5/3) âyetine gelince, bu kelimenin: ” Dikili taş” lâfzının çoğulu olduğu söylenmiştir.

Ebû Ubeyde ve başkaları dedi ki: ” Kötülük ve bela” demektir. ” Yorgunluk ve bitkinlik” anlamındadır.

“Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu” âyetinde kastedilen anlamın, sadece şeytandan kendisine gelen vesvese demek olduğu başka bir manaya gelmediği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.

Buradaki

“yorgunluk”un bedenine isabet eden rahatsızlıklar,

“azâb”ın ise malına gelen musibetler olduğu da söylenmiştir. Uzak bir ihtimaldir.

Müfessirlerin dediklerine göre Eyyub (Şam ile Ezriat arasında bir yer olan) el-Beseniyye diye bilinen bir yerden bir Rumî’dir. Künyesi Vakıdî’nin dediğine göre Ebû Abdullah’dır. Yüce Allah onu peygamberliğine seçmiş, türlü mallardan ona pek büyük servet ve bir çok evlat vermişti. Yüce Allah’ın nimetlerine şükreden, Allah’ın kullarını görüp gözeten çok iyi ve merhametli birisi idi. Ona yalnızca üç kişi îman etmişti.

İblis’e ait yedinci semada bir yer vardı. Adeti üzere orada durduğu bir sırada yüce Allah ona Eyyub (aleyhisselâm) hakkında şöyle dedi -ya da ona öyle denildi: Senin kulum Eyyub’un aleyhine herhangi bir şeye gücün yetti mi? Rabbim dedi, benim onun aleyhine bir şey yapabilme gücüm nasıl olsun? Onu mal ve afiyet ile sınamış bulunuyorsun. Eğer onu belaya uğratır, fakirliğe mübtela kılar, ona verdiğini elinden alacak olursan, bu hali değişir, sana itaatin dışına çıkar. Yüce Allah: Onun aile halkına ve malına seni musallat ediyorum, dedi. Allah’ın düşmanı yere indi, cinlerin ifritlerini topladı Ve onlara durumu bildirdi. Onlardan birisi dedi ki: Ben içinde ateş bulunan bir kasırga olacağım ve malını yok edeceğim. Dediği gibi oldu. Eyyub’a malının vekil harcı suretinde geldi ve başından geçenleri bildirdi. Eyyub, Allah’a hamdolsun, veren de O, alan da O, dedi. Daha sonra bu ifrit içinde çoluk çocuğu bulunan sarayına geldi. Sarayını dört bir yanından kaldırıp çoluk çocuğunun üzerine bıraktı. Sonra yine onun yanına gelip durumu ona bildirdi ve başına toprak saçtı. İblis semaya yükseldi, fakat Eyyub’un tevbesi ondan önce ulaştı. Rabbim beni bedenine musallat et! dedi. Yüce Allah: Dili, kalbi ve gözü dışında seni bedenine de musallat ettim, dedi. Bu sefer vücuduna bir üfürüş üfledi, bundan ötürü cesedi yandı ve cesedinde kabarcıklar, siğiller çıktı. Kanayıncaya kadar bunları tırnaklarıyla kaşıdı, sonra da çömlek ve tabaklarla kaşıdı ve nihayet etleri düştü. Bu sefer:

“Şeytan bana… dokundu” dedi. Ancak İblis vücudunun iç organlarından herhangi birisine zarar verememişti. Çünkü ancak bu şekilde canlı kalabilirdi. O yemek yer ve içerdi. Bu haliyle üç yıl devam etti. Eyyub, İblisi yenik düşürünce bu sefer boy pos ve güzellik itibariyle Âdemoğullarından daha büyük bir şekilde hanımının karşısına çıktı ve ona: Ben yeryüzünün ilâhıyım, senin kocana bunları yapan benim. Bana bir defa secde edecek olursan malını, ailesini ona geri vereceğim. Onlar benim yanımdadırlar. Sonra da vadinin iç tarafında bütün bunları gerçek şekliyle ona gösterdi. Hanımı gidip durumu Eyyub’a haber verdi. O da: Allah kendisine afiyet verecek olursa, (hanımını) dövecek diye yemin etti.

Eyyub’un bu belaya uğramasının sebebine Rabbine yalvarması ve başına gelen bu beladan dolayı yalvarıp yakarmasına, ona îman eden üç kişinin onu bu işten alıkoyduklarına ve ona itiraz ettiklerine dair uzun açıklamalarda bulunulmuştur.

Yine denildiğine göre, bir mazlum kendisinden yardım istemiş, ona yardım etmemiş, bundan ötürü belaya uğratılmış. Bir diğer açıklamaya göre, bir gün insanları ziyafete çağırmış, bir fakirin ziyafete gelenler arasına katılmasına engel olmuş. Bundan dolayı belaya maruz kalmış. Yine bir başka görüşe göre, Eyyub bir krala karşı gaza düzenliyordu. Onun topraklarında Eyyub’a ait koyunları vardı. Bu koyunları sebebiyle ona gaza tertiplemeyi keserek ona iyilik yapar gibi oldu, bundan dolayı belaya maruz kaldı.

Bir diğer açıklamaya göre, insanlar hanımındaki hastalığın kendilerine bulaşacağından çekiniyorlar ve biz de hastalanmaktan korkuyoruz diyerek ondan tiksiniyorlardı. İşte bundan dolayı

“şeytan bana… dokundu” demiştir. Hanımı ise Yakub’un kızı Leya idi. Eyyub, Yakub döneminde idi, annesi de Lut’un kızı idi.

Bir başka görüşe göre Eyyub’un hanımının ismi İfraim kızı Rahme idi. İfraim Yakub oğlu Yusuf’un oğlu idi. Hepsine selam olsun. Bu iki görüşü Taberî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmiştir.

Eyyub (aleyhisselâm.) ile İlgili Rivâyetlerin Değerlendirilmesi

İbnu’l-Arabî dedi ki: Müfessirlerin sözkonusu ettikleri şekilde “İblisin senede bir gün yedinci semada durduğu bir yeri vardı” görüşü batıl bir görüştür. Çünkü İblis semadan yeryüzüne lanet ve gazab ile indirilmiştir. Rıza makamına nasıl yükselir ve nasıl peygamberlerin makamlarında dolaşır, yüksek semaları nasıl aşarak peygamberlerin konumları olan yedinci sema ya yükselebilir ve candan dostun (el-Halil) konumunda durabilir? Şüphesiz ki bu abuk sabuk ifadeler çok büyük bir cahillikten kaynaklanmaktadır.

Onların: Yüce Allah İblise: Kulum Eyyub’a bir zarar verebildin mi? demiş olması ise katiyyetle batıldır. Çünkü yüce Allah lanetli İblisin askerlerinden olan kâfirlerle bile konuşmaz. Onları saptırmayı üzerine alan İblisin kendisi ile nasıl konuşur’

Yine onların: Allah ona Ben seni malına ve çoluk çocuğuna musallat ettim dediği şeklindeki sözlerine gelince, bu kudret-i ilâhiyye açısından mümkündür. Fakat bu kıssada böyle olma ihtimali çok uzaktır. Aynı şekilde: Yüce Allah İblisi ona musallat edince, vücuduna bir defa üfledi sözleri de gerçekten uzaktır. Çünkü şanı yüce Allah bütün bunları şeytanın herhangi bir kesbi sözkonusu olmaksızın yaratmaya kadirdir, ta ki İblisin peygamberlere mal, çoluk-çocuk ve canlarında zarar verme imkanını bulmak suretiyle İblis gözü herhangi bir şekilde aydın olmasın.

Yine kıssacıların söyledikleri: İblis, Eyyub’un hanımına ben yeryüzü ilâhıyım, Allah’ı zikretmeyi bırakıp sen bana secde edecek olursan, onu iyileştiririm diye söylediği belirtilen sözlere gelince, eğer sizden herhangi birinize rahatsız iken bu şekilde görünecek ve bu sözü söyleyecek olursa, onun yeryüzünün ilâhı olmasının mümkün olmadığını, ona secde edilemeyeceğini, onun belalardan kurtaramayacağını bildiğinize göre bir peygamberin hanımı nasıl bu hususta şüpheye düşebilir? Hatta siyahi bir adamın hanımı ve kıt anlayışlı bir berberi dahi olsa, o bile böyle bir şeyi uygun göremez.

İblisin malları, çoluk-çocuğunu kadına bir vadide imiş gibi göstermesine gelince, bunlar hiçbir şekilde İblisin güç yetiremeyeceği şeylerdendir. Bunlar sihir kabilinden de değildir ki bunların bir çeşit sihir olduğu söylenebilsin. Eğer böyle bir şey görünecek olsaydı kadın da -tıpkı bizim bildiğimiz gibi- bunların sihir olduğunu bilecekti. Çünkü onun bunları bilmesi bizden daha ileri derecededir. Şüphesiz sihrin olmadığı, sihrin sözkonusu edilmediği, insanlar arasında cereyan etmediği ve sihir neticesinde bir takım görüntülerin sözkonusu olmadığı bir zaman olmaz.

Kadı (İbnu’l-Arabî devamla) dedi ki: Bunlara bu hususları anlatma cesaretini veren ve bu sözleri söylemelerine sebep teşkil eden yüce Allah’ın:

“Hani o Rabbine: Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu diye seslenmişti” âyetidir. Eyyub’un şeytanın dokunmasından şikayet ettiğini görünce, kendi görüşlerinden hareketle tefsir diye bu sözleri ilave ettiler. Oysa durum iddia ettikleri gibi değildir. Hayrıyla, şerriyle, imanıyla, küfrüyle, itaatiyle, isyanıyla bütün fiillerin yaratıcısı yüce Allah’tır. Yaratılmışlarda O’na ortak hiçbir yaratıcı olmadığı gibi, bunların dışındaki şeylerin yaratılmasında da ortağı yoktur. Şu kadar var ki, hilkat itibariyle onun tarafından var edilmiş olmakla birlikte, şer zikredilerek O’na nisbet edilmez. Bu da O’nun bizi edeblendirdiği bir edeb, bize öğrettiği bir hamd ve sena çeşididir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Rabbini zikrederken söylediği sözlerden olan: “Hayır Senin elindedir, şer ise Sana nisbet edilmez” Müslim, I, 535; Tirmizî, V, 486; Dârimî,.l, 309; Dârâkutnî, I, 296; Ebû Dâvûd, I, 201, 202; Nesâî, II, 130. sözleri de bu anlamdadır. İbrahim (aleyhisselâm)’ın söylediği:

“Hastalandığımda bana şifa veren O’dur” (eş-Şuara, 26/80) âyeti da bu kabildendir. Kelimullah Mûsa da beraberindeki genç delikanlıya:

“Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı” (el-Kehf, 18/63) demiştir.

Müfessirlerin zikrettikleri: Bir mazlum ondan yardım istedi de ona yardım etmedi sözlerine gelince, bu sözün doğru olduğunu bize kim söyleyebilir? Eyyub (aleyhisselâm) böyle bir durumda o mazluma yardımcı olabilirdi, diye düşünebilir. Ama böyle bir kimseyi yardımsız bırakmak kimseye helal değildir. Bu bakımdan günahı dolayısıyla böyle bir kimse kınanır. Eyyub (aleyhisselâm) ise bundan münezzehtir. Ona yardım edemeyecek durumdaydı, bu takdirde de onun herhangi bir sorumluluğu olmaz.

Aynı şekilde: Bir fakirin ziyafete girmesini engellemiştir, sözlerinin durumu da böyledir. Eğer bunu bilerek yapmış ise bu onun hakkındaki batıl bir iddiadır, eğer bunu bilmeyerek yapmışsa bundan dolayı onun için vebal yoktur.

O kâfir bir hükümdara koyunları sebebiyle hoşuna gidecek bir iş yaptı (müdahanede bulundu) sözlerine gelince; burada “müdahanede bulundu” demek yanlıştır. Durumu idare etti, demek daha uygundur. Kâfir ve zalim bir kimsenin cana ya da mala vereceği bir zararı mal ile önlemek caizdir. Güzel sözle de aynı şey sözkonusudur.

İbnu’l-Arabî Kadı Ebû Bekr (radıyallahü anh) dedi ki: Eyyub (aleyhisselâm) ile ilgili olarak yüce Allah’ın kitab-ı kerimindeki iki âyet-i kerimede bize haber verdiğinden başkası sahih değildir. Birincisi yüce Allah’ın:

“Eyyub’u da (an). Hani Rabbine: Rabbim başıma bu bela gelip çattı ve Sen merhametlilerin merhametlisisin diye seslenmişti” (el-Enbiya, 21/83) âyetidir, ikincisi ise Sâd Sûresi’nde:

“Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu diye seslenmişti” âyetidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan ise şu hadis dışında ondan tek bir harf ile sözettiği sahih olarak sabit değildir. Gelen rivâyet de şudur: “Eyyub yıkanmakta iken üzerine altın çekirgeler dökülmeye başladı…” Buhârî, I, 107, III, 1240, VI, 2723; Nesâî, I, 200; Müsned, II, 243, 314, 490, 511.

Sözünü ettiklerimiz dışında Eyyub hakkında Kur’ân’da da, sünnette de sahih bir şey gelmediğine göre Eyyub’a dair bu haberleri bunları işitmiş kimseye ulaştıranlar kimlerdir? Yahut o hangi dilden bunları dinlemiştir? İsrailiyat ise ilim adamları tarafından kesinlikle reddedilmiş şeylerdir. O bakımdan İsrailiyatın yazılı olduğu satırlara bakma! Gözünü onlardan uzak tut, kulakların İsrailiyata karşı sağır olsun. Çünkü İsrailiyat sana hayalden başka bir şey öğretmez. Kalbinin gereksiz meşguliyetinden başka bir şeyini de arttırmaz.

Lâfız Buhârî’nin olmak üzere sahih hadiste belirtildiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Ey müslümanlar! Peygamberinize indirilmiş olan Kitabınız Allah’tan gelmiş en son haber olduğu, ona hiçbir şey katılmaksızın arı duru haliyle okuduğunuz, halde kitab ehlinin Allah’ın kitablarını değiştirip değişiklikler yaptığını kendi elleriyle kitabları yazarak,

“az bir paha ile onu satabilmek için bu Allah’ın katındandır” (el-Bakara, 2/79) dediklerini size bildirdiği halde, siz kalkıyorsunuz kitab ehline soru soruyorsunuz. Size gelmiş olan bunca ilim sizi onlara soru sormaktan alıkoymuyor. Allah’a yemin ederim, biz onlardan bir kimsenin size, size indirilene dair soru sorduğunu görmedik. Buhârî, II, 953, VI, 2679, 2735.

Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Muvatta’’da yer alan hadiste belirtildiği üzere Ömer (radıyallahü anh)’ın Tevrat’ı okumasına tepki göstermiştir. Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I, 174, VIII, 262; İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, V, 312; Müsned, III, 387.

Sad 40

Şüphesiz onun katımızda yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Diyanet Vakfı
Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

“Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.” Yani Biz dünyada ona nimet ihsan etmiş olmakla birlikte, onun âhirette Bizim nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Sad 39

“İşte bu, bizim ihsanımızdır; artık ihsan et yahut tut, hesapsız.”

Diyanet Vakfı
«İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır» dedik.

Kurtubi Tefsiri
“İşte bu Bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”

“İşte bu Bizim… bağışımızdır” âyetindeki

“bu” ile mülke işaret edilmektedir. Yani işte bu mülk Bizim bağışımızdır, sen artık istediğin kimseye ondan ver, istemediğine de verme. Bundan dolayı senin hesaba çekilmen sözkonusu değildir. Bu açıklama el-Hasen, ed-Dahhak ve başkalarından nakledilmiştir. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah her kime bir nimet vermişse mutlaka bu nimet dolayısıyla onun için bir sorumluluk sözkonusudur. Süleyman (aleyhisselâm) müstesnadır. Çünkü yüce Allah:

“İşte bu Bizim hesabsız bağışımızdır, artık ister ver, ister vermeyip tut” diye buyurmuştur.

Katade de şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“İşte bu Bizim… bağışımızdır”

âyetinde Süleyman (aleyhisselâm)’a verilen cima gücüne işaret edilmektedir. Onun üçyüz hanımı, yediyüz cariyesi vardı. Sırtında yüz erkeğin suyu vardı. Bunu da İkrime, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Bu anlamdaki bir açıklama Buhârî’de de vardır.

Buna göre;

” Artık ister ver” emri aslında “meni”den geliyor demek olur. Nitekim: ” Menisini akıttı, akıtır” diye söylenir.

” Menisini akıttı” şeklinde emir yapmak istenirse: denilir. şeklinden emir yapılırsa, bu sefer: denilir. Eğer fiilin aslından olan şeddesiz “nun” getirilecek olursa: denilir.

Bu lâfzın “minnet”den geldiği kanaatinde olanlar: “Ona minnet etti, lütfetti” denilir, derler. Bu fiilden emir yapılacak olursa, her iki “nun” açığa çıkartılır. Çünkü burada “nun” mudaaf (şeddeli) olduğundan emir: …diye gelir.

Haberde rivâyet edildiğine göre Süleyman’a şeytanlar müsahhar kılınmıştı. O da bunlardan dilediği kimseyi azad edip serbest bırakarak ona minnet eder, dilediği kimseyi de eli altında tutardı. Bu açıklamayı da Katade ve es-Süddî yapmıştır. İkrime’nin İbn Abbâs’tan yaptığı rivâyete göre de anlam şöyle olur: Hanımlarından dilediğin kimse ile cima et, onlardan dilediğin ile de cimaı terket. Bundan dolayı senin hesaba çekilmen sözkonusu olmayacaktır.

Sad 38

Ve diğerlerini — zincirlerle bağlı olarak.

Diyanet Vakfı
36, 37, 38. Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.

Kurtubi Tefsiri
Zincirlerle bağlanmış olan diğerlerini de.

“Zincirlerle bağlanmış olan diğerlerini de.” Yani Biz ona azgın şeytanları da müsahhar kıldık, emrine verdik. Öyle ki onları demir zincir ve bukağılara bağlamıştı. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. es-Süddî, boyunlarına vurulan zincirlerle bağlamıştı; İbn Abbâs onları zincirlere vurmuştu, demiştir. Şairin şu beyitinde de (aynı kökten gelen kelime) kullanılmıştır:

“Onlar yaptıkları talanlarla ve esirlerle döndüler geriye,

Biz ise zincirlere vurulmuş hükümdarlarla döndük geriye.”

Yahya b. Sellam dedi ki: O bu işi sadece şeytanların kâfirlerine yapıyordu. Îman ettiler mi onları serbest bırakıyor, onları angarya işlerde çalıştırmıyordu.

Sad 37

Ve şeytanları — her bina yapanı ve dalgıcı.

Diyanet Vakfı
36, 37, 38. Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.

Kurtubi Tefsiri
Ve şeytanları, her bina ustasını ve dalgıçları da.

“Ve şeytanları, her bina ustasını ve dalgıçları da” Yani Biz ona şeytanları müsahhar kıldık. Halbuki ondan önce kimseye müsahhar kılınmamışlardı.

“Her bina ustası” şeytanlardan bedeldir. Aralarından her bina ustasını, demektir. Bu ustalar ona dilediği binayı yapıyorlardı. Şair (en-Nabiğa) ez-Zübyanî dedi ki:

“Süleyman müstesna ilâh ona demişti ki:

Kalk yaratıklar arasında sen onları hatadan uzak tut.

Cinleri de emrine al, çünkü Ben izin verdim onlara,

Tedmur’u ince enli taşlarla ve direklerle bina etmelerine.”

“Dalgıçlar” denize dalıp onun için inci çıkartanlar demektir. Denizden ilk olarak inci çıkartan kişi Süleyman (aleyhisselâm)’dır.

Sad 36

Bunun üzerine rüzgârı onun emrine verdik; buyruğuyla yumuşakça estiği yere giderdi.

Diyanet Vakfı
36, 37, 38. Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz de, emriyle yumuşak olarak istediği yere akıp giden rüzgarı emrine verdik;

“Biz de emriyle yumuşak olarak istediği yere akıp giden rüzgarı emrine verdik.” Yani bu rüzgar güçlü ve şiddetli olmakla birlikte kimseye zarar vermesin diye yumuşak bir rüzgardı. Askerleriyle, ordularıyla, alaylarıyla bu rüzgar onu taşıyordu. Rivâyete göre onun kafileleri bir fersaha, bir fersah idi. Biri diğerinin üstünde yüz basamaktı. Her bir basamak bir kesim insanı teşkil ediyordu. Kendisi ise cariyeleri, yakınları ve hizmetçileri ile birlikte en üst basamakta idi. Allah’ın salat ve selamları üzerine olsun.

Hafız Ebû Nuaym şunu zikretmektedir: Bize Ahmed b. Cafer anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. Muhammed b. Eyyub anlattı, dedi ki: Bize Ebû Bekr b. Ayyaş anlattı. O İdris b. Vehb b. Mühebbih’den dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Süleyman b. Dâvûd’un (aleyhisselâm)’ın bin tane evi vardı. Bunun üstü billurdan, altı demirden idi. Bir gün rüzgara bindi, bir çiftçinin yakınından geçti. Çiftçi ona bakarak: Gerçekten Dâvûd hanedanına çok büyük bir mülk verilmiştir, dedi. Rüzgar o çiftçinin sözünü alıp Süleyman’ın kulağına bırakıverdi. Süleyman inip çiftçinin yanına gitti ve: Senin sözünü duydum, sana gelişimin tek sebebi güç yetiremeyeceğin şeyleri temenni etmemendir. Şüphesiz yüce Allah’ın senden kabul edeceği bir teşbih (subhanallah demek) senin için Dâvûd hanedanına verilen şeylerden daha hayırlıdır. Bunun üzerine çiftçi ona: Benim üzüntümü giderdiğin gibi Allah da senin üzüntünü gidersin, dedi.

“İstediği yere, dilediği yere” demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Araplar da:derler, yani “o doğruyu söylemek istedi, ancak yanlış cevab verdi.” Bu açıklamayı İbnu’l-A’rabî yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Konuşmak istedi konuşamadı,

Ayırdedici söz söyleneceği yerde de cevabı yanlış verdi.”

Himyerlilerin lehçesinde “istedi, diledi” anlamında olduğu söylenmiştir. Katade ise Hecerlilerin lehçesinde bu anlamda olduğunu söylemiştir. “İstediği yere” gitmek istediği zaman anlamında olduğu da söylenmiştir. O vakit bu ifade atılan okun isabet ettirilmek istenen hedefe isabet etmesinden alınmış demek olun.

Sad 35

Dedi ki: “Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye yaraşmayan bir mülk ver. Şüphesiz sen, çok bağışta bulunansın.”

Diyanet Vakfı
Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir mülk ver bana! Çünkü Sen bol bol ihsan edersin.”

“Dedi ki: Rabbim bana” günahımı

“mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir mülk ver bana.”

Soru: Yüce Allah dünyayı yermiş, ona buğzetmiş ve Allah nezdinde değersiz olmakla birlikte, Süleyman dünyayı istemeye nasıl kalkıştı?

Cevab: Bu ilim adamları tarafından şöylece yorumlanmıştır: Yüce Allah’ın haklarını eda etmek ve mülkünü adilane bir şekilde yönetip yarattıklarını konumlarına ve mertebelerine göre yerleştirip hadlerini uygulamak, onun emrettiği mali yükümlülükleri korumak, dinin şiarlarını tazim etmek, ibadetini açıkça ortaya çıkarmak, ona itaatte bağlılığı sürdürmek, Allah’ın kulları üzerindeki geçerli hükmü ve kanunu düzenlemek ve meleklerine açıkladığı üzere yarattıklarından hiç kimsenin bilmediği vaadlerini gerçekleştirmek için olmuştur. Nitekim yüce Allah:

“Sizin bilmediğinizi herhalde Ben bilirim.” (el-Bakara, 2/30) diye buyurmuştur. Yoksa Süleyman (aleyhisselâm)’ın bu isteğinin bizatihi dünyalık için olması sözkonusu olamaz. Çünkü o da, diğer bütün peygamberler de Allah’ın yarattıkları arasında dünyaya karşı en zahid kimselerdir. O dünya mülkünü sırf Allah için istemiştir. Nitekim Nûh (aleyhisselâm) da sırf Allah için dünyalığın yok olup helâk olmasını istemişti. Her ikisi de bu istekleri dolayısıyla övülmüş ve istekleri kabul edilmiş oldu. Nûh’un duası kabul edilerek yerin üzerindekiler helâk edildi, Süleyman’a da istediği mülk verildi.

Şöyle de denilmiştir: Onun bu talebte bulunması, Allah’ın diğer kulları arasında ancak Süleyman’ın hakkı ile yerine getireceğini bildiği şekli ile, yüce Allah’ın verdiği emir üzerine olmuştur yahutta Süleyman bana çok büyük bir mülk ver demek istemiş, ancak:

“Benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak” demiştir. Ancak bu açıklama tartışılabilir. Birincisi daha doğrudur. Diğer taraftan yüce Allah ona:

“İşte bu bizim hesabsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut” diye buyurulmuştur.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah’ın ihsan ettiği nimetleri bakımından kulunun üzerinde belli bir yükümlülüğü bulunmayan hiçbir kimse yoktur. Bundan Dâvûd oğlu Süleyman (aleyhisselâm) müstesnadır. Çünkü ona:

“İşte bu bizim hesabsız bağışımızdır…” diye hitab etmiştir.

Derim ki: Bu da bir haber olarak rivâyet edilen: “Peygamberler arasında cennete en son girecek kişi Dâvûd oğlu Süleyman (aleyhisselâm)’dır. Buna sebep ise onun dünyadaki mülküdür.” sözünde dile getirilene aykırıdır. Kimi haberlerde de şöyle denilmektedir: “O diğer peygamberlerden kırk yıl sonra cennete girecektir.” Bunu el-Kut (Kutu’l-Kulub) müellifi zikretmiş olmakla birlikte asılsız bir hadistir. Çünkü şanı yüce Allah ona herhangi bir sorumluluk yüklemeksizin bağışta bulunduğuna göre -çünkü bu bir lütuf olmak üzere verilmişti- nasıl olur da cennete en son girecek peygamber olduğu söylenebilir. Üstelik yüce Allah:

“Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır” diye buyurmuştur. Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Herbir peygamberin Allah tarafından kabul edilen bir duası vardır. Her peygamber bu duasını acilen (dünya hayatında) yapmıştır…” Buhârî, V, 2323; Müslim, I, 189; Tirmizi, V, 580; İbn Mace, II, 1440; Müsned, II, 275, 42

Bu hadis daha önceden de geçmiş idi. Böylece duası ile bir ihtiyacı karşılanmış oldu. Bundan dolayı Süleyman (aleyhisselâm)’ın bir sorumluluğu sözkonusu değildir.

Yüce Allah’ın:

“Benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak” âyeti kimsenin istemeyeceği anlamındadır. Sanki o kendisinden sonra herhangi bir kimsenin böyle bir dilekte bulunmamasını istemiş gibidir; ta ki kimse böyle bir şeyi ümit etmesin. Ancak böyle bir duanın kabul olunmamasını dilememiştir.

Yine denildiğine göre; onun kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir mülk istemesi, gökler ve yerdeki bütün yaratıklar arasında Allah nezdindeki konum ve üstünlüğünün açıkça görülmesi içindi. Çünkü peygamberlerin Allah’ın nezdindeki konum noktasında birbirleriyle âdeta yarışmaları vardır. Herkes Allah nezdindeki konumuna delil göstereceği özel bir yerinin olmasını arzu eder. Bundan ötürü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kesmek isteyen ifriti yakalayıp Allah da ona bu imkanı verdiğinde önce bu ifriti bağlamak istemiş, sonra da kardeşi Süleyman’ın:

“Rabbim bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir mülk ver bana” demiş olduğunu hatırlattı ve onu küçülmüş olarak serbest bıraktı. Buhârî, I, 176, III, 1260, IV, 1809; Müslim, I, 384; Müsned, II, 298.

Şayet ondan sonra bir kimseye ona verilenin benzeri verilmiş olsaydı, onun bu özelliği kalmazdı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şeytanların Süleyman’ın emrine verilmesi özelliğinin olduğunu ve böyle bir özelliğin kendisinden sonra kimseye verilmemesi duasının kabul edilmiş olduğunu bildikten sonra, bu özelliğinde onunla ortak olmaktan hoşlanmamış gibi görünüyor. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sad 34

Andolsun, Süleyman’ı denedik; onun tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra yöneldi.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Süleymanı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik ve bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o (pişman olup) döndü.

“Yemin olsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre Süleyman hükümdarlığından yirmi yıl sonra imtihan edildi. İmtihanından sonra yirmi yıl daha hükümdarlık yaptı. Bunu ez-Zemahşerî zikretmektedir.

“İmtihan ettik” sınadık ve cezalandırdık anlamındadır. Bunun sebebi Said b. Cübeyr’in İbn Abbâs’tan yaptığı şu rivâyette zikredilmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm)’ın huzuruna iki kesim davacı olarak geldi. Bunlardan birisi Süleyman’ın hanımı Cerade’nin yakınları idi. O da bu hanımını çok seviyordu. Hükmün onların lehine çıkmasını arzu etti. Sonra da aralarında hak ile hüküm verdi. İşte bu arzusu dolayısı ile ceza olsun diye başına gelenler geldi.

Said b. el-Museyyeb dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm) üç gün süreyle insanların arasına çıkmayıp saklandı. İnsanlar arasında hüküm vermedi ve hiçbir mazlumun zalimdeki hakkını almadı. Yüce Allah kendisine şunu vahyetti: “Ben kullarımdan perdeler arkasında saklanasın diye seni halife yapmadım. Onlar arasında hüküm veresin ve zulme uğramış olanın hakkını veresin diye halife yaptım.”

Şehr b. Havşeb ile Vehb b. Münebbih dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm), Saydun diye bilinen denizdeki adalardan bir adaya yaptığı gazada bir kralın kızını esir aldı. Bu kızı sevdi, fakat o ondan yüz çeviriyordu. Ancak farkettirmeden ona bakıyordu. Çok nadir onunla konuşuyordu. Babasına kederinden dolayı da gözyaşları bir türlü dinmiyordu. Son derece güzeldi. Sonraları Süleyman’dan görsün diye babasının sureti gibi kendisine bir heykel yapmasını istedi. O da böyle bir heykel yapılmasını emretti, bu kız heykeli tazim etti ve ona secde etti. Cariyeleri de onunla birlikte heykele secde ettiler. Böylelikle kendisinin haberi olmadan evinde ibadet edilen bir put oldu. Nihayet kırk gün geçti. Buna dair haberler İsrailoğulları arasında yayıldı, Süleyman da bunu öğrenince o putu kırdı ve yaktı. Sonra da denize savurdu.

Denildiğine göre Süleyman, ismi -ez-Zemahşerî’nin naklettiğine göre- Cerade olan Saydun kralının kızını esir alınca, o kızı beğendi. Ona müslüman olmasını teklif etti, kabul etmedi. Onu korkuttuysa da kız: İstersen beni öldür, müslüman olmam, dedi. Müşrik olduğu halde o kızla evlendi. Yakuttan bir putu vardı, bu puta müslüman oluncaya kadar Süleyman’dan habersiz kırk gün süreyle ibadet etti. Süleyman da kırk gün mülkü elinden alınmak suretiyle cezalandırıldı.

Ka’b el-Ahbar dedi ki: Süleyman atları öldürmek suretiyle zulmedince mülkü elinden alındı.

el-Hasen de dedi ki: O ay halinde veya bir başka durumda hanımlarından birisine yaklaştı.

Bir başka görüşe göre ona ancak İsrailoğullarından olan bir kadınla evlenmesi emredildiği halde o İsrailoğullarından olmayan bir kadın ile evlendi. Bundan dolayı cezalandırıldı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Ve bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık” âyeti ile ilgili olarak tefsir bilginlerinin çoğunun kabul ettiği görüşe göre, bir şeytan bırakıldı. Allah bu şeytanı Süleyman (aleyhisselâm)’a benzetti. Bu şeytanın ismi denizlerin sorumlusu olan Sahr b. Umeyr idi. Beytu’l-Makdis’in yapılması emrini verdiğinde Süleyman’a elması bildiren odur. Demir ile işlendiklerinden taşlar ses çıkarıyordu. Bu sefer elması aldılar ve elmas ile taşları, kıymetli taşları ve diğerlerini -sesleri duyulmaksızın- kesmeye başladılar.

İbn Abbâs dedi ki: Bu bütün şeytanların güç yetiremedikleri azgın birisi idi. Hileleri Dâvûdoğlu Süleyman’ın yüzüğünü ele geçirinceye kadar yapıp durdu. Süleyman helaya yüzüğü ile birlikte girmezdi. Sahr, Süleyman suretinde geldi ve Süleyman’ın hanımlarından birisinden yüzüğü aldı. Bu hanım Emine diye bilinen ve Süleyman’dan çocuğu olmuş bir cariye idi. Bunu Şehr ile Vehb söylemiştir.

İbn Abbâs ve İbn Cübeyr (kadının) adının Cerade olduğunu söylemişlerdir. Bu şeytan kırk gün süre ile Süleyman’ın yerine hükümdarlık yaptı. Süleyman ise kaçmış idi. Nihayet yüce Allah yüzüğü ve hükümdarlığı ona geri çevirdi.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Süleyman yüzüğünü yatağının altına bırakmıştı, şeytan da onu oradan almıştı. Mücahid dedi ki: Şeytan yüzüğü Süleyman’ın elinden almıştı. Çünkü Süleyman ismi Asaf olan şeytana: İnsanları nasıl saptırıyorsunuz? diye sormuştu. Şeytan da ona: Bana yüzüğünü ver, sana bildireyim dedi. Süleyman ona yüzüğünü verdi. Şeytan yüzüğü alınca, Süleyman’ın tahtına onun suretine kendisini benzeterek oturdu. Hanımlarının yanına girmeye, çıkmaya başladı. Haksızca hükümler veriyor, doğru olmayan şeyleri emrediyordu. Bu tür açıklamaların lehine ileri sürülebilecek Şer’i ya da akli bir delil bulunması şöyle dursun, bunların bilinir kat’i şer’i delil ve hükümlere aykırı oldukları, aklın da bunları kabullenemeyeceği açıktır. Bu anlatılanlar Peygamberlerin sahip olmaları gereken temel sıfatlara aykırı olduğu gibi; şeytanın Süleyman (aleyhisselâm) suretinde hanımlarının yanına girebilecek bir hale gelmesi de asla kabul edilemez. Kısacası bu anlatılanlar şer’i ve akli hiçbir dayanağı olmadığından red edilirler.

Ancak Süleyman’ın hanımlarına yaklaşıp yaklaşmadığı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs ile Vehb b. Münebbih’den nakledildiğine göre hanımlarına ay hali oldukları sırada yaklaşıyordu. Mücahid ise: Onlara yaklaşmaktan alıkonulmuştu, demiştir.

Böylece Süleyman’ın mülkü elinden alındı. Deniz kıyısına kaçıp gitti ve insanlara misafir olmaya başladı. Ücret karşılığı balıkçıların balıklarını taşıyordu. İnsanlara kendisinin Süleyman olduğunu söylediği vakit yalancı olduğunu söylüyorlardı. Katade dedi ki: İsrailoğulları şeytanın verdiği hükümleri ve yönetimini uygun bulmamaya başladığında Süleyman bir balıkçıdan bir balık aldı. Bunu yiyeyim diye kendisine verilmesini istediği de söylenmiş ise de İbn Abbâs: Balık taşıma karşılığında ona ücret olarak verilmişti, demiştir. Yine denildiğine göre Süleyman’ın kendisi bu balığı avlamıştı. Balığın karnını yarınca yüzüğünü içinde buldu. Bu ise mülkünün elinden alınmasından kırk gün sonra olmuştu. Bu kırk gün evinde puta ibadet edilen süre sayısınca idi. Yüzüğü balığın karnında bulmasının sebebi ise, yüzüğü almış olan o şeytanın yüzüğü denize atmış olması idi.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) dedi ki: Süleyman denizin kıyısında yüzüğü ile oynamakta iken yüzüğü elinden denize düştü. Onun hükümdarlığı yüzüğünde idi.

Cabir b. Abdullah da dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dâvûd oğlu Süleyman’ın yüzüğündeki yazı “la ilahe illallah Muhammedu’r-Rasûlullah’tı.”

Yahya b. Ebi Amr eş-Şeybanî’nin naklettiğine göre Süleyman yüzüğünü Askalan’da buldu. Oradan Beytu’l-Makdis’e kadar -yüce Allah’a karşı tevazu olmak üzere- yürüyerek gitti.

İbn Abbâs ve başkaları da dedi ki: Yüce Allah Süleyman’a mülkünü geri verince, yüzüğünü almış olan Sahr’ı yakaladı, onun için bir kaya oydu, onu o kayaya sokup bir başka kaya ile ağzını kapattı, demir ve kurşun ile de onu sağlam bir şekilde kaynattı. Yüzüğü ile o kayayı mühürledi ve denize attı. Kıyâmet gününe kadar burada hapis kalacaksın, dedi.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Süleyman yüzüğünü alınca, şeytanlar, cinler, insanlar, kuşlar, yabani hayvanlar ve rüzgar hep ona doğru gelmeye başladı. Ailesi arasında kalmış olan şeytan ise kaçtı, denizdeki bir adaya vardı. Diğer şeytanları onun peşinden salmak istedi, onlar: Onu ele geçiremeyiz, fakat o yedi günde bir adadaki bir pınara gelir. Sarhoş olmadıkça da onu ele geçiremeyiz, dediler. Bunun üzerine Süleyman o pınarın suyunu çekti, yerine şarab akıttı. Şeytan o pınara geldiği gün şarap akmakta olduğunu gördü. Allah’a yemin ederim sen güzel bir içeceksin, şu kadar var ki sen akıllı kimsenin aklını başından alır, cahilin cahilliğini arttırırsın, dedi. Daha sonra oldukça susamış olarak tekrar oraya geldi, aynı sözlerini söyledi. Sonra oradan içti ve aklı başından gitti. Ona yüzüğü gösterdiler, o da dinleyip itaat ederek geliyorum dedi. O şeytanı alıp Süleyman’a getirdiler. Onu zincire vurdu ve bir dağa gönderdi. Dediklerine göre bu da Duman dağıdır. Yine dediler ki: Sizin o gördüğünüz duman onun nefesindendir, o dağdan çıkan su da onun sidiğindendir.

Mücahid dedi ki: O şeytanın ismi Asaf idi.

es-Süddî de ismi: Habakik idi, der. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ancak bu görüş, şeytanın peygamberlerin suretine giremeyeceği belirtilerek zayıf kabul edilmiştir. Diğer taraftan Süleyman ülkesinin insanlarının şeytanı Süleyman’la karıştırmaları ve gerçekte şeytan ile birlikte batıl içinde oldukları halde, peygamberleri ile beraber hakkın içinde bulunduklarını sanacak kadar Süleyman ile şeytanı biribirlerinden ayırdedemeyecek hale gelmeleri, imkansız bir şeydir.

Bir diğer açıklamaya göre sözü edilen “ceset” Süleyman’ın bir çocuğudur. Bu dünyaya geldiğinde şeytanlar bir araya toplandılar ve birbirlerine: Onun bir oğlu yaşayacak olursa, içinde bulunduğumuz bu bela ve bu angaryadan asla kurtulamayız. Gelin onun bu oğlunu öldürelim yahutta aklını başından alalım, dediler. Süleyman durumu öğrendi ve rüzgara emir vererek çocuğunu bulutların üzerine taşıdılar. Şeytanların zarar vermesi korkusuyla oğlu bulutlarda kaldı. Yüce Allah ise şeytandan korktuğundan ötürü ona sitem etti. Bir de baktı ki oğlu tahtı üzerine ölü olarak düşüvermiş. Bu anlamdaki açıklamayı en-Nehaî yapmıştır. İşte yüce Allah’ın:

“Bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık” âyetinde anlatılan budur.

en-Nekkaş ve başkalarının naklettiğine göre ise, Süleyman’ın cariyeleriyle ilişki kurmasından maksadı çoğunlukla çocuğunun olması isteği idi. Yarım insan suretinde bir çocuğu oldu. İşte tahtı üzerine bırakılan ceset bu olmuştu. Ebe bu çocuğu getirmiş, tahtı üzerine bırakmıştı. Buhârî ile Müslim’in Sahih’lerinde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Süleyman: Bu gece doksan tane hanımımı dolaşacağım. Hepsi de Allah yolunda cihad edecek bir atlı doğuracaktır, dedi. Arkadaşı kendisine: İnşaallah de dedi, ancak o inşaallah demedi. Bütün hanımlarını dolaştı, onlardan sadece bir tanesi gebe kaldı. O da yarım bir insan doğurdu. Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim. Eğer inşaallah demiş olsaydı, hepsi de süvari olarak Allah’ın yolunda cihad edeceklerdi.” Buhârî, III, 1038, VI, 2447; Müslim, III, 1276; Nesâî, VII, 25.

Bir başka açıklamaya göre sözü edilen ceset Süleyman’ın katibi Sıddîk Berhiya oğlu Asaf idi. Şöyle ki Süleyman sınandığı vakit yüzüğü elinden düştü. Onun hükümdarlığı yüzüğünde idi. Yüzüğünü tekrar eline geri aldı ise de yine yüzüğü düştü ve böylelikle kesinlikle sınanacağına kanaat getirdi. Asaf da ona: Sen imtihan edilmektesin, yüzüğün elinde durmayışının sebebi budur. Bu işten tevbe ederek yüce Allah’a koş. Yüce Allah senin tevbeni kabul edinceye kadar senin aleminde, senin yerinde ben kalacağım. Bu imtihan edildiğin günden itibaren sana ondört günlük bir süre vardır. Süleyman Rabbine kaçarak gitti, Asaf yüzüğü alıp eline koydu ve yüzük elinde durdu. Asaf kitabın bilgisine sahip bir kimse idi. Süleyman’ın mülkünde ve ailesi arasında kaldı. Onun davranışı gibi davranıyor, uygulaması gibi uygulamada bulunuyordu ta ki Süleyman yüce Allah’a tevbe etmiş olarak evine geridönünceyekadar. Allah da mülkünü ona geri çevirdi. Süleyman Asaf’ı da eski yerinde tuttu, tahtına oturup yüzüğü aldı.

Bir başka açıklamaya göre ceset Süleyman’ın kendisi idi. Şöyle ki o âdeta bir ceset oluncaya kadar çok ağır bir hastalığa yakalandı. Çünkü oldukça yıpranmış ve bitip tükenmiş bir hasta bu şekilde nitelendirilerek: “Bırakılmış ceset gibi” denilebilmektedir.

Süleyman’ın Tahtının ve Mülkünün Niteliği:

İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Süleyman’ın önüne altıyüz taht konurdu. Sonra insanların eşrafı gelir, onun yanında otururlar. Sonra cinlerin eşrafı gelir, insanların yanında otururlar. Sonra kuşlar, çağırır, onlara gölge yapardı. Sonra rüzgarı çağırır, onları taşırdı. Bir sabah vaktinde onları bir aylık mesafeye götürürdü.

Vehb, Ka’b ve başkaları da şöyle demiştir: Süleyman (aleyhisselâm) babasından sonra hükümdar olunca, hüküm vermek üzere üzerinde oturmak için kendisine bir taht yapılmasını emretti. Bu tahtın görülmedik ve oldukça etkileyici bir şekilde yapılmasını da istedi. Öyle ki haksız bir kimse yahut yalancı bir şahit bu tahtı görecek olursa, bu haksızca işinden vazgeçsin ve kalbine korku girsin. O bakımdan bu tahtının inci, yakut ve zebercetten kakmalı fil dişinden yapılmasını altın hurma ağaçları ile örtülmesini istedi. Etrafında altından dört hurma ağacı yapıldı. Bu hurma ağaçlarının salkımları kırmızı yakut ve yeşil zümrütten idi. Bu hurma ağaçlarının ikisinin başında da altından iki tavus, diğer ikisinin başında ise altından iki kartal vardı. Bunlar karşılıklı yerleştirilmişti. Tahtın iki yanında altından iki arslan vardı. Herbirisinin başı üzerinde de yeşil zümrütten bir direk vardı. Hurma ağaçlarının üzerinde kırmızı altından asma ağaçları bağlamışlardı. Bu asma ağaçlarındaki salkımlar kırmızı yakuttan idi. Öyle ki bu asmalar hem hurmaların, hem tahtın üstünü gölgelendirmişti. Süleyman (aleyhisselâm) bu tahta çıkmak istedi mi alt basamağa ayaklarını koyar ve taht içindekilerin tümüyle hızlıca dönen bir değirmen gibi döner, o kartallar ve tavuslar bu arada kanatlarını açar, arslanlar pençelerini yayar, kuyruklarıyla yeri döverlerdi. Süleyman’ın çıktığı herbir basamakta bunlar oluyordu. Tahtının üstüne oturdu mu hurma ağaçları üzerindeki iki kartal Süleyman’ın tacını alır başına koyarlardı. Sonra taht yine içindekilerle birlikte döner, onunla beraber de iki kartal, iki tavus ve iki arslan başlarını Süleyman’a doğru çevirmiş oldukları halde dönerlerdi. İçlerinden ona misk ve anber kokuları saçarlardı. Daha sonra kürsinin üstündeki mücevher direklerinden birisinin üzerinde bulunan altından bir güvercin ona Tevrat’ı uzatır, Süleyman (aleyhisselâm) Tevrat’ı açar, insanlara Tevrat’ı okur ve onları vereceği hükme davet ederdi.

(Kıssacılar) dediler ki: İsrailoğullarının büyükleri de mücevher kakmalı altın tahtlara otururlardı. Bu tahtlar sağ tarafında olup bin tane idi. Cinlerin büyükleri ise yine bin tane olan sol tarafındaki gümüş tahtlara otururlardı. Sonra kuşlar gelir, onları gölgelendirir, insanlar da aralarındaki anlaşmazlıklarda hüküm verilmesi için öne geçerlerdi. Şahitler şahitlikte bulunmak üzere ileri atıldı mı Süleyman’ın tahtı içindeki ve üzerindekilerle birlikte hızlı dönen bir değirmen gibi döner, arslanlar pençelerini yayar, kuyruklarını yere vururlar. Kartallar ve tavuslar kanatlarını açar. Şahitler korkuya kapılır ve ancak hak ile şahitlik yaparlardı.

Yine denildiğine göre bu tahtı bu şekilde döndüren tahtın üzerinde oturduğu altından bir ejderha idi. Bu da cinni Sahr’ın kendisine yaptığı çok büyük bir şey idi. Tahtın altındakinden üstüne kadar üzerinde bulunan kartallar, arslanlar, tavuslar, onun döndüğünü hisseder etmez onlar da o ejderha ile birlikte dönerlerdi. Durdular mı hepsi Süleyman (aleyhisselâm)’ın başı ucunda dururlar, o da tahtı üzerinde oturarak kalırdı. Sonra da hepsi içlerinden misk ve anber kokularını onun üzerine salıverirlerdi. Süleyman vefat ettikten sonra Buht Nassar gönderdiği askeri birlik ile bu tahtı aldı ve onu Antakya’ya taşıttı. Tahtın üzerine çıkmak istedi, ancak bu tahtın üzerine nasıl çıkacağını bilemiyordu. Ayağını koyunca arslan onun ayağına indirdiği bir darbe ile kırdı. Süleyman (aleyhisselâm) tahta çıktı mı iki ayağını birlikte koyardı. Buht Nassar öldükten sonra taht tekrar Beytu’l-Makdis’e taşındı. Hiçbir hükümdar onun üzerine oturamadı. Şu kadar var ki sonunda bu tahtın ne olduğu bilinmemektedir, belki (semaya) kaldırılmış da olabilir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Naşir).

“Sonra o döndü.” Yani yüce Allah’a dönüp tevbe etti. Bu âyetin anlamı daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Sad 33

“Onları bana geri getirin.” Derken, onların bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

Diyanet Vakfı
32, 33. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

Kurtubi Tefsiri
“Onları bana geri getirin” (dedi.) Boyunlarını ve ayaklarını sıvazlamaya başladı.

” Onları bana geri getirin” sözündeki “he (onu diye de tercüme edilebilir)” zamirin, atlara ait değil de güneşe ait olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Ben Ali (radıyallahü anh)’a bu âyet-i kerîme hakkında soru sordum da bana: Onun hakkında sana ulaşan nedir? diye sordu. Dedim ki: Ka’b’ı şöyle derken dinledim: Güneş perde arkasına gizlenip Süleyman namazı geçirinceye kadar atların kendisine sunulması ile meşgul olunca

“Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım” yani “hayır sevgisini Rabbimi anmaya tercih ettim” dedi.

“Onları bana geri getirin” sözünde kastettiği ise atlardır. Bunlar ondört at idi. Kılıçla bacaklarını ve boyunlarını vurdu. Allah da ondört gün süreyle mülkünü elinden aldı, çünkü atlara zulmetmişti. Ali b. Ebî Tâlib bunun üzerine dedi ki: Ka’b yalan söyledi, çünkü Süleyman cihad için atların sunulması ile uğraştı. Nihayet o gizlendi, yani güneş perde arkasında battı. Yüce Allah’ın güneş üzerinde görevli meleklere emri üzerine “onu bana geri getirin” yani güneşi geri getirin, dedi. Onlar da güneşi geri getirdiler ve ikindi namazını vaktinde eda etti. Şüphesiz ki Allah’ın peygamberleri zulmetmezler, çünkü onlar masum (günahtan korunmuş)durlar.

Derim ki: Tefsir(e dair rivâyetler)de çoğunlukla görülen açıklamalar perde arkasında saklananın güneş olduğu şeklindedir. Güneşin zikredilmeyiş sebebi ise, daha önce onunla ilgili olup sözkonusu edilmiş şeylerin önceden de açıklandığı üzeredinleyene güneşe delalet edecek bir izlenim vermiş olmasıdır. Güneşten zamir ile sözedildiği de çokça rastlanan bir şeydir. Lebid dedi ki:

“Nihayet (gecenin örten) karanlığına bir el atınca,

Ve onun karanlığı düşmana karşı zayıf noktaları gizleyince…”

“Onları bana getirin” lâfzındaki “he (onları)” zamiri atlara aittir. Onları sıvazlamasına gelince, ez-Zührî ve İbn Keysan dedi ki: O atların bacaklarını ve boyunlarını sıvazlar, onlara sevgisinden ötürü üzerlerindeki tozlan alırdı. el-Hasen, Katade ve İbn Abbâs da böyle demiştir. Hadîs-i şerîfte de belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sırtındaki ridasıyla atını silerken görülmüş ve: “Bu gece atlar dolayısıyla bana sitem edildi.” diye buyurmuştur. Muvatta’, II, 468. Bunu Muvatta’'(da İmâm Mâlik) Yahya b. Said’den mürsel olarak rivâyet etmiştir. Muvatta’’ın dışındaki eserlerde ise Malik’ten, o Yahya b. Said’den o Enes’ten diye muttasıl senedle rivâyet edilmiştir. el-Enfal Sûresi’nde de (8/60. âyet, 2. başlıkta) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “…Onların alınlarını ve sağrılarını sıvazlayınız…” İbn Abdi’l-Berr, Temhid, XXIV, 100; ancak bu muttasıl senedli rivâyetin sahih olmadığını da belirtmektedir. âyeti da geçmiş bulunmaktadır. İbn Vehb de Malik’ten (Süleyman -aleyhisselâm-ın) atların boyun ve bacaklarını kılıçla sıvazladığını söylediğini rivâyet etmiştir.

Derim ki: Şiblî ve onun dışında sufilerden bazı kimseler elbiselerini yırtıp parçalamaya Süleyman (aleyhisselâm)’ın bu fiilini delil göstermişlerdir. Ancak bu bozuk, tutarsız bir delil göstermedir. Zira masum bir peygambere fasid bir iş işlediğini nisbet etmek câiz değildir. Ayrıca müfessirler âyetin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Onlardan kimisi: Atlara verdiği değeri göstermek için boyun ve bacaklarını sıvazlamıştır ve: Siz Allah yolundasınız demiştir, bu bir ıslahtır. Kimisi de: Önce ayaklarını bağlamış, sonra kesmiştir. Atları kesip etlerini yemek de caizdir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/8. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Buna göre de Süleyman (aleyhisselâm) günahı gerektiren bir iş yapmış değildir. Sağlıklı bir maksat olmaksızın sağlam bir elbiseyi berbat etmek ise câiz değildir.

Diğer taraftan Süleyman (aleyhisselâm)’ın yaptığı söylenen işin, şeriatinde câiz olmakla birlikte, bizim şeriatimizde câiz olmaması imkanı da vardır. Şöyle de denilmiştir: O bu atlara yüce Allah’ın yaptığını mubah kılması üzerine bu uygulamayı yapmıştır. Bir diğer açıklamaya göre onun atları sıvazlaması, atları dağlayarak işaretlemesi ve onları Allah yoluna vakfetmesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ancak bu görüş, bacaklarda hiçbir şekilde dağlamayla işaret yapılmayacağı açısından zayıf kabul edilmiştir. Şöyle de denilebilir: Bacaklar üzerinde dağlamaya “ilat” denilir. Boyun üzerindeki dağlamaya da “visak” denilir. el-Cevherî’nin “es-Sıhah”ındaki açıklama ise şöyledir: ” Deveyi boynunda dağlayarak alametlendirdi” da “boynun iki tarafı” demektir.

Derim ki:

“Onları bana getirin” âyetindeki “he” zamiri güneşe raci olduğunu söyleyenlerin görüşlerine göre (o takdirde “onu benim için geri çevirin” demek olur) bu onun mucizelerinden olur. Benzeri bir durum bizim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) için de olmuştur. Tahavî “Muşkilu’l-Hadis” adlı eserinde Esma bint Umeys’den gelen iki rivâyet yoluyla kaydettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a başı Ali’nin kucağında iken vahiy gelirdi. (Bir sefer) ikindi namazını güneş batıncaya kadar kılamadı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Namaz kıldın mı ey Ali?” deyince, o: Hayır dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’ım, o sana ve Rasûlüne itaat etmekte idi. Onun için güneşi geri çevir.” Esma dedi ki: Ben güneşin önce battığını, battıktan sonra da tekrar çıkıp dağlara ve yere aydınlık saçtığını gördüm. Bu ise Hayber’de es-Sahba’da olmuştu. Tahavî dedi ki: İşte bunlar sabit’iki hadis olup ravileri de sika kimselerdir. Taberani, Kebir, XXIV, 151. Zehebi, Mizanu’l-Î’tidal, V, 205’de bu rivâyeti kaydettikten sonra hadisin ravilerinden Ammar b. Matar hakkında: Ebû Hatim’in: “yalan söylerdi”; İbn Adiyy’in: “Hadisleri batıldır.” Dârakutnî’nin: “Zayıftır” dediğini kaydetmektedir. Ayrıca merhum müfessirimizin hemen bundan sonra İbnu’l-Cevzi’den yaptığı nakil de dikkate değer.

Derim ki: Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî bu hadisin zayıf olduğunu belirterek şöyle demiştir: Rafızilerin, Ali (radıyallahü anh)’a karşı duydukları aşırı sevgi onları Ali’nin faziletlerine dair pekçok hadis uydurmaya itmiştir. Bunlardan birisi de güneşin batıp Ali (aleyhisselâm)’ın ikindi namazını geçirmesinden sonra tekrar onun için güneşin döndürüldüğüne dair rivâyettir. Böyle bir şey nakil açısından imkansız olduğu gibi, mana açısından da şunu belirtelim ki, vakit geçtikten sonra güneşin tekrar geri döndürülmesi yeni bir doğuş sayılır, vakti geri çevirmez.

Zamirin (“onları” anlamındaki “he” zamirinin) atlara ait olduğunu söyleyen ve yarış esnasında Süleyman’ın gözünden uzaklaştığını kabul edenlerin görüşlerine göre de bunda atlarla yarışmaya delil vardır, bu da meşru bir iştir. Buna dair açıklamalar da daha önceden Yusuf Sûresi’nde (12/17. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 32

Dedi ki: “Ben, Rabbimi anmaktan dolayı mal sevgisini sevdim.” Ta ki gözden kayboluncaya kadar.

Diyanet Vakfı
32, 33. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

Kurtubi Tefsiri
Ve demişti ki: “Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım. Nihayet o perdenin arkasına girince;

Süleyman:

“Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım” dedi. Bu sözlerinde

“hayır”dan kastı atlardır. Araplar atlara bu ismi veriyorlar. Ayrıca Araplar “ra” ile “lam” (hayrın sonundaki “re” ile “hayl; at” lâfzının sonundaki “lam” harflerini) biri diğerinin yerine kullanabiliyorlar. Mesela Araplar: “Gözden yaş aktı ve aldattı” derken, bu fiillerde “lam” ile “re” harflerini birini diğerinin yerine kullanmaktadırlar.

el-Ferrâ” dedi ki: Arapçada “hayr” ile “hayl” aynı anlama gelir. en-Nehhâs dedi ki: Hadîs-i şerîfte: “Hayl (atlar)ın perçemlerinde kıyâmet gününe kadar hayır düğümlenmiştir” Buhârî, III, 1047, 1048, 1135, III, 1332; Müslim, III, 1492, 1493; Tirmizî, IV, 173; Dârimî, II, 278; Tirmizî, VI, 214, 215, 221, 222; İbn Mace, II, 932; Muvatta’, II, 467; Müsned, II, 28, 49, 101, 102… diye buyurmuştur. Sanki bundan dolayı atlara “hayr” ismi verilmiş gibidir. Yine hadiste belirtildiğine göre Zeyd el-Hayl Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna geldiğinde ona: “Sen Zeyd el-Hayr’sın” diye buyurmuştur. İsmi Zeyd b. Mühelhil olup şair birisi idi. Taberani, Kebir, X, 202.

Bir diğer açıklamaya göre atlara “hayr” adının veriliş sebebi, onların çokça faydalı oluşlarından dolayıdır. Haberde zikredildiğine göre yüce Allah Âdem’e bütün hayvanları gösterdi. Ona: Bunlardan birisini seç denildi, o da atı tercih etti. Bunun üzerine ona: Kendin için güç kaynağı olan şeyi seçtin, denildi. İşte bu bakımdan ata “hayr” ismi verilmiş oldu. Atâ “hayl” adının veriliş sebebi ise izzet nişanı ile nişanlanmış olmasından dolayıdır. Atâ “fares” denilmesinin sebebi ise arslanın avının üzerine atılması (iftirâs) gibi uzak mesafeleri alması (iftirâs etmesi)ndan ve ön ayaklarını herşeyin üzerine bırakarak âdeta elleriyle yakalarcasına mesafeleri kat etmesinden dolayıdır. Atâ “Avabî” adının veriliş sebebi ise; Âdem (aleyhisselâm)’dan sonra Beyt’in kaidelerini (duvarlarını) yükseltmesinden ötürü mükâfat olmak üzere İsmail’e getirilmiş olmasından dolayıdır. İsmail de Arabîdir. O bakımdan at ona Allah’tan verilen bir bağış olmuş ve bundan dolayı ona “Arabî” ismi verilmiştir.

“Sevgisi” lâfzı el-Ferrâ’nın görüşüne göre bir mef’ûldür. Yani ben hayır sevgisini tercih ettim, demektir. Başkası ise bunu mef’ûle izafe edilmiş bir mastar olarak takdir etmektedir. “Ben hayrı oldukça sevdim, o da Allah’ı anmaktan beni alıkoydu” demek olur.

Buradaki: “Sevdim” lâfzının devenin çöküp geri kalışını anlatmak üzere kullanılan: “Deve çöktü” tabirinden, “oturdum ve geri kaldım, uzak kaldım” anlamında olduğu söylenmiştir. (Mealde olduğu gibi.)

” Filan kişi başını önüne eğdi” demektir. Ebû Zeyd dedi ki: Deve hastalanır yahut bir tarafı kırılır da iyileşinceye ya da ölünceye kadar yerinden ayrılmaması halinde: denilir.

Sa’leb dedi ki: Yine yorgun argın düşmüş deveye: denilir. Buna göre âyet: Rabbimi zikretmeyip oturdum, onu anmaktan uzak kaldım, demek olur. Bu açıklamaya göre; “Sevgisi ile” mef’ûlün leh olur. Ebû’l-Feth el-Hemedanî, “et-Tıbyan” adlı eserinde de: ” Yanında kaldım, ayrılmadım” anlamında olduğunu ve şairin şu mısraında da bu anlamda kullanıldığını belirtmektedir:

“Yerinden ayrılmayıp kalan kötü deve gibi.”

“Nihayet o perdenin arkasına girince” âyetinde sözü edilmemiş olmakla birlikte güneşten zamir yoluyla sözedilmektedir. Yüce Allah’ın:

“…onun sırtında dolaşanlardan hiçbirini bırakmazdı.” (Fatır, 35/45) Maksat “yeryüzü üzerinde” demektir. Araplar: “Soğuk esti” derken, soğuk bir rüzgar esti, demek isterler. Yüce Allah da:

“Hele o bir de boğaza gelince” (el-Vakıa, 56/83) diye buyurmaktadır ki can boğaza gelince demektir. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Çünkü o herbiri saray kadar kıvılcımlar atar.” (el-Mürselat, 77/32) Halbuki daha önceden ateşten sözedilmiş değildi.

ez-Zeccâc dedi ki: Bir şeyden daha önceden sözedilmiş yahut sözedilmişliğine delil varsa zamir kullanmak caizdir. Burada delil de yüce Allah’ın:

“Öğleden sonra” ifadesidir. Bu da zevalden sonraki vakti ifade eder. “Bir şeyin arkasından saklanmak” ise göze görünmemek demektir. “Perde” ise yaratılmışları kuşatan yeşil bir dağdır. Bu açıklamayı Katade ve Ka’b yapmışlardır. Kaf dağı olduğu söylendiği gibi, Kafin berisinde bir dağ olduğu da söylenmiştir. “Perde”den kasıt gecedir. Ona içindekileri gizlediğinden ötürü “perde” denilmiştir.

“Nihayet o… saklanınca” ifadesinin, yarışta atlar saklanınca anlamına geldiği de söylenmiştir. Şöyle ki, Süleyman’ın atlarının birbiriyle yarıştığı yuvarlak bir alanı vardı. Nihayet bu atlar onun gözüne görünmeyip yarış esnasında gözünden uzaklaşmış oldu. Çünkü burada güneşten sözedilmemiştir. en-Nehhâs’ın naklettiğine göre Süleyman (aleyhisselâm) namazda iken ona sunulmak üzere birtakım atlar getirildi. Bu atlar ganimet alınmıştı. Eliyle işarette bulundu, çünkü namaz kılıyordu. Nihayet atlar gizlendi ve ahırların duvarları arkasında kaldılar. Namazını bitirince “onları bana geri getirin” dedi ve “boyunlarını ve ayaklarını sıvazlamaya başladı.” Bunun anlamı ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre o atlara değer vermenin ve değerli bir şahsiyetin kendi atlarına bu gibi davranışları yapmasının çirkin olmadığını ortaya koymak maksadıyla kendi elleriyle bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı. Bu görüşü benimseyenler: O atları nasıl öldürür? Halbuki böyle bir şey malı ifsad etmek ve günahsız bir kimseyi cezalandırmak demek olur, diye sorar. Yine denildiğine göre, burada sıvazlamaktan kasıt kesmektir. Onları öldürmesi için ona izin verilmişti.

el-Hasen, el-Kelbî ve Mukâtil dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm) ilk namazı kıldı ve tahtı üzerine oturdu. Atlar da ona sunuluyordu, bunlar bin tane idi. Bu atlardan dokuzyüzü kendisine sunulduğunda ikindi namazı hatırına geldi. Güneş de batmış, namazı da geçmiş idi. Ondan çekinildiğinden kimse ona durumu haber vermemişti. Bu işe çok üzüldü ve: “Onları bana geri getirin” dedi. Ona geri getirildiklerinde Allah’a kurban olmak üzere onları kılıçla kesti ve onlardan geriye yüz tane kaldı. İşte bugün o asil atlardan insanların elinde kalan atlar bu geri kalan atların soyundandırlar.

el-Kuşeyrî dedi ki: Şöyle de denilmiştir: O dönemde ne öğle namazı, ne de ikindi namazı vardı. Onun kılmayı unuttuğu bir nafile namazdı. Süleyman (aleyhisselâm) heybetli bir şahsiyetti. Farz olsun, nafile olsun kimse ona unuttuğu bir şeyi hatırlatmadı. O namazı ertelemenin mubah olduğunu zannettiler. Süleyman bu geçen namazı hatırlayınca üzüntü ve keder üslubu ile: “Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım” yani namazdan uzak durdum, dedi, atların kendisine geri getirilmesini emrettikten sonra, atların bacak ve boyunlarının kesilmesini emretti. Bu ise atları cezalandırmak maksadı ile yapılmış bir iş değildi. Zira etleri yeniliyor ise hayvanları kesmek caizdir. Aksine o kendi kendisini cezalandırdı; ta ki atlar bundan sonra onu meşgul ederek namazı unutmasına sebep olmasın. Atların ayaklarını onları kesmek üzere bağlamış olması ve böylelikle onların kaçmalarını önlemek istemiş olmasa sonra da etlerini tasadduk etmek üzere anında onları kesmiş olması ihtimali de vardır. Yahutta böyle davranması onun şeriatında mubah idi. Onlarla uğraştığından Allah’ı zikretmeyi unutunca onları telef etti. Böylelikle kendisini Allah’tan uzak tutan herhangi bir şeye nefsi bağlılığını koparmış oldu. Bundan ötürü yüce Allah onu övdü ve rüzgarı ona müsahhar kılmakla ona mükâfat verdiğini açıkladı. O bakımdan rüzgar üzerinde bir günde aldığı mesafe, atın üzerinde gidiş ve geliş olarak iki ayda aldığı mesafeykbuluyordu.

Sad 31

Akşam üzeri, kendisine duraklayıp bekleyen hızlı atlar sunuldu.

Diyanet Vakfı
Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.

Kurtubi Tefsiri
Hani ona öğleden sonra bir ayağını tırnağı üzere dikip üç ayağı üzere duran, hızlı koşan atlar sunulmuştu;

“Hani ona öğleden sonra bir ayağını tırnağı üzere dikip üç ayağı üzere duran, hızlı koşan atlar sunulmuştu” âyetinde geçen ile atlar kastedilmektedir. Hızlı koşan at demek olan: (……..)’in çoğuludur. Nitekim çokça bağışta bulunup cömertçe veren insana da bu sıfat verilmektedir.

“Cömert kimseler”; ise “hızlı koşan (asil) at” demektir. “Adam malıyla cömertlik etti, eder, cömertlik etmek” demektir. Cömert kişiye de denilir, çoğulu: ” Cömert kimseler” şeklinde gelir. (Çoğul şekli itibariyle) “(Kafa (başın arka tarafı) ve kafalar” kelimesi gibidir. Buradan “vav” harfinin harekesiz gelmesi ise illet harfi oluşundan dolayıdır. Ayrıca: şekillerinde de çoğulu yapılabilir. Kadın için de: “Cömert kadın”; ” Cömert kadınlar” denilir. -Şekil itibariyle-: “Şüpheden çokça kaçan kadın ve kadınlar; erkeğinden kaçan inek, inekler” gibi. Şair de şöyle demektedir:

“Biz(i andıran kolu) ile maharetle iş yapar, eteğini iffetle koruyandır o,

Son derece aç olmakla birlikte kendisini doyuracak olanı cömertçe verir.”

Mesela: “Bir merhaleyi güzelce yürüdük, iki merhaleyi güzelce yürüdük, birçok merhaleyi güzelce yürüdük” denilir. “At çok güzel oldu” demektir. Muzari hali; (……..) mastar ismi de: (……..) dir. (……..) hem erkek, hem dişi için kullanılır.

Bu da: “Asil atlar” lâfzından gelmektedir.

Bir görüşe göre bu, boyunları uzun atlar demek olup boyun, gerdan demek olan’den alınmış bir sıfattır. Çünkü atlarda boynun uzun olması da atların güzel nitelikleri arasındadır.

“Bir ayağını tırnağı üzere dikip üç ayağı üzere duranlar” âyeti da iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre bu, onların ayakta durmaları demektir. el-Kutebî ile el-Ferrâ” derler ki: Arapçada: tabiri at ya da başkaları için “ayakta duran” anlamındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın buyurduğu rivâyet edilen: “Erkeklerin, huzurunda ayakta durmalarından hoşlanan kimse, cehennemdeki yerine hazırlansın” âyetinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır ki, önünde uzun süre ayakta durmalarından hoşlanan… anlamındadır. Bunu Kutrub da nakletmiş olup en-Nabiğa’nın şu beytini de zikretmektedir:

“Onun geniş düzlüğünde kurulmuş bir çadırımız var bizim,

Asil kısraklar ile ayakta duran asil atlar.”

Bu Katade’nin görüşüdür.

İkinci açıklamaya göre bu, ön ayaklarından birisini tırnağı üzerine dikerken, üç ayağı üzerinde duran demektir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Alışmıştır, o üç ayağı üzerinde dikilenlere; sanki o,

Bir ayağım tırnağı üzerine dikip üçü üzerinde ayakta duranlardan gibidir.”

Amr b. Külsum da şöyle demiştir:

“Atları onun yanıbaşında bıraktık biz,

Dizginleri geçirilmiş ve üç ayağı üzerinde dikilmişler olarak.”

Bu da Mücahidin görüşüdür.

el-Kelbî dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm) Dımaşk ile Nusaybin (Nasibin) halkına bir gaza düzenledi. Onlardan bin at ganimet aldı. Mukâtil de şöyle dedi: Süleyman’a babası Dâvûd’dan bin at miras kaldı. Babası da bunları Amalikalılardan almıştı.

el-Hasen dedi ki: Bana ulaştığına göre bunlar denizden çıkmış kanatlı atlar idi. ed-Dahhak da böyle demiştir. Yine belirtildiğine göre bunlar Süleyman’a denizden çıkartılmış kanatlı ve nakışlı atlar idiler. İbn Zeyd dedi ki: Şeytan Süleyman’a denizdeki yaylaklardan atlar çıkarmıştı. Bu atların da kanatları vardı. Ali (radıyallahü anh) da böyle demiştir: Buna göre onlar kanatlı yirmi at idiler. Yüz at olduğu da söylenmiştir. İbrahim et-Teymî’den gelen haberde zikredildiğine göre bu atların sayısı yirmibin imiş. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sad 30

Ve Davud’a Süleyman’ı bağışladık. Ne güzel kuldu! Şüphesiz o, çokça yönelen biriydi.

Diyanet Vakfı
Biz Davuda Süleymanı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allaha yönelirdi.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz Davud’a Süleyman’ı lütfettik. O ne güzel kuldu! Çünkü o (Allah’a) çokça dönen idi.

Yüce Allah Dâvûd (aleyhisselâm)’ı sözkonusu ettikten sonra:

“Ve biz Davud’a Süleyman’ı lütfettik. O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça dönen idi” âyeti ile de Süleyman (aleyhisselâm)’dan sözetmektedir. Çokça dönen” itaatkar anlamındadır.

Sad 29

Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sana bu mübarek Kitabı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.

Kurtubi Tefsiri
(Bu), âyetlerini düşünsünler, tam akıl sahibleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol bir kitaptır.

Bu,

“âyetlerini düşünsünler… diye sana” ey Muhammed

“indirdiğimiz hayır ve bereketleri bol bir kitaptır” âyetindeki

“Düşünsünler diye” âyeti; şeklinde olup “te” harfi “dal” harfine idgam edilmiştir. Bu âyette Kur’ân’ın manalarını bilmenin vacib oluşuna delil olduğu gibi, Kur’ân’ı tertil ile (ağır ağır) okumanın süratlice okumaktan daha faziletli olduğuna da delil vardır. Çünkü “et-Tizkar-(Tezkire)” adlı eserimizde de açıkladığımız gibi, hızlıca okumakla birlikte âyetleri iyice düşünmek mümkün olamamaktadır.

el-Hasen dedi ki: Allah’ın âyetlerinin düşünülmesi onlara uymak demektir. “Düşünsünler diye” anlamındaki âyet, genel olarak “dal” ve “be” harfleri şeddeli ve üstün okunmuş olmakla birlikte; Ebû Cafer ile Şeybe: “Düşünesiniz diye” şeklinde “te” ile ve “dal” harfi şeddesiz olarak okumuşlardır. Bu, aynı zamanda Ali (radıyallahü anh)’ın da kıraatidir. Bunun asıl şekli ise: olup hafif olsun diye iki “te”den birisi hazfedilmiştir.

“Tam akıl sahibleri öğüt alsınlar diye” âyetinden kasıt, aklı başında olan kimselerdir. “Akıllar”ın tekili: şeklinde gelir. Bunundiye de çoğulu yapılmıştır. Nitekim: “Yoksulluk, sefalef’in şeklinde “Nimef’in de diye çoğulunun yapılması da böyledir. Ebû Talib de şöyle demiştir:

“Kalbim ona kalbler arasında en çok şevk duyandır.”

Bazan tad’if i (“be” harfinin şeddeli söylenişini) şiir zarureti dolayısıyla çözdükleri de olabilir. Şair el-Kümeyt şöyle demiştir:

“Ey peygamber hanedanı, size umutla bakmıştır,

Kalbimden ve akıllardan susamış meyil ve duygular.”

Sad 28

Yoksa iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutarız? Yoksa muttakileri, günahkârlar gibi mi tutarız?

Diyanet Vakfı
Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allahtan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel işleyenleri yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahiblerini günahkârlar gibi mi kılarız?

“Îman edip salih amel işleyenleri yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız?” diye buyurmaktadır.

Buradaki”(…mi” lâfzındaki “mim” harfi sıla (zaid)dir. İfade (hemze’den sonra mim getirmeksizin) îman edip salih amel işleyenleri “yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız” takdirindedir. Bu âyet Mürcie’nin kanaatlerini reddeden bir muhtevaya sahibtir. Çünkü Mürcie: Fesad çıkartan kimsenin salih bir kimse gibi olması veya ondan daha yüksek bir mertebede olması mümkündür, derler. Bundan sonra gelen: “Yahut takva sahiblerini günahkârlar gibi mi kılarız?” âyeti da böyledir. Yani biz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabını kâfirler gibi mi kılarız? Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Bu âyetin takva sahibi müslümanlar ile günahkâr kâfirlerin tümü hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Bu, daha güzel bir açıklamadır. Bu âyet itaatkâr kimseler ile isyankâr kimselerin aynı sonuca ulaşacaklarını kabul eden, öldükten sonra dirilişi inkar edenlerin görüşlerini reddetmektedir.

Sad 27

Biz göğü, yeri ve aralarındakileri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay ateşe uğrayacak olan inkâr edenlere!

Diyanet Vakfı
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Vay o inkar edenlerin ateşteki haline!

Kurtubi Tefsiri
Biz göğü, yeri ve onların aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!

“Biz göğü, yeri ve onların aralarında olanları boşuna” oyun ve eğlence olsun diye

“yaratmadık.” Yani Biz, onları ancak doğru bir iş için yarattık. O da Bizim kudretimize delalet etmeleridir.

“Bu, kâfirlerin zannıdır.” Allah’ın bunları boşuna yarattığını ileri sürmek, kâfirlerin bir iddiasıdır.

“Cehennem ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!” Daha sonra yüce Allah onları azarlayarak:

Sad 26

Ey Davud! Şüphesiz biz seni yeryüzünde halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hükmet, hevaya uyma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allahın yolundan saptırır. Doğrusu Allahın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Ey Dâvûd! Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet! Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah’ın yolundan sapanlara hesab gününü unuttuklarından, onlar için çok çetin bir azâb vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Yeryüzünde Bir Halife:

“Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık.” Yani iyiliği emredip münkerden alıkoymak için seni hükümdar yaptık. Böylelikle senden önce geçmiş bulunan peygamberler ile salih önder ve yöneticilere halife olmanı sağladık.

Halife, onun ile ilgili hükümlere dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/30. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

2- İnsanlar Arasında Hak İle Hükmetmek:

“O halde insanlar arasında hak ile” yani adalet ile

“hükmet” âyeti vücub ifade eden bir emirdir. Böylelikle bu âyet, kendisinden önceki âyetlerle irtibatlı bulunmaktadır. Çünkü Dâvûd (aleyhisselâm)’ın siteme maruz kalmasının sebebi, kadını kocasından istemesi idi. Bu ise adaletli bir istek değildi. Bundan ötürü akabinde ona:

“O halde, insanlar arasında adalet ile hükmet!” denildi.

“Sakın hevaya uyma!” Allah’ın emrine uygun olmayan hevanın peşinden gitme!

“O takdirde seni Allah’ın yolundan” cennete giden yoldan

“saptırır. Muhakkak Allah’ın yolundan sapanlara” o yoldan yan çizip onu terkedenlere

“hesab gününü unuttuklarından” Allah’ın yolunu izlemeyi terkettiklerinden

“onlar için” cehennem ateşinde

“çok çetin bir azâb vardır.”

Buradaki

“unuttuklarından” o güne îman etmeyi terkettiklerinden yahutta o gün için amel etmeyi terkederek, unutanlar gibi olduklarından… anlamındadır.

Yüce Allah’ın bu buyrukları Dâvûd (aleyhisselâm)’a peygamberliği lütfettiği zaman söylendiği gibi, onun tevbesini kabul edip günahını bağışladıktan sonra söylemiştir, de denilmiştir.

3- İnsanlar Arasında Hüküm Vermenin Aslî Dayanakları:

Hüküm vermekte asıl dayanak yüce Allah’ın:

“Ey Dâvûd! Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet!” âyeti ile:

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet!” (el-Mâide, 5/49);

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için…” (en-Nisa, 4/105) ile

“Ey îman edenler! Allah için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahitlik eden kimseler olun!” (el-Mâide, 5/8) âyetleridir. Buna dair açıklamalar daha önceden (gösterilen âyet-i kerimelerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

4- Hak ile Hükmetmek, Hevaya Uymamak:

İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“Ey Dâvûd! Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık! O halde insanlar arasında hak ile hükmet! Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Sana iki davacı geldi, sen hevan ile onlardan birisine meylettin. O bakımdan o kimse arkadaşına üstün gelsin diye onun haklı olmasını içten içe arzulama.

Böyle bir şey yapacak olursan, peygamberlerin arasından ismini silerim. Sonra da ne Benim halifem olursun, ne de kendilerine lütufta bulunacağım kimselerden.

İşte bu, hak ile hükmetmenin vücubunu açıklamakta, hüküm veren kimsenin akrabalık, menfaat ümidi yahut dostluk, arkadaşlık ve buna benzer meyletmeyi gerektirecek herhangi bir sebep dolayısıyla davacılardan herhangi birisine meyletmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Davud’un oğlu Süleyman (aleyhisselâm)’ın sınanmasının sebebi, ona iki davacı gelip o ikisinden birisinin haklı olmasını içten içe dilemiş olması idi.

Abdulaziz b. Ebi Revvad dedi ki: Bana ulaştığına göre İsrailoğulları döneminde bir hakim varmış. Hakka göre hüküm vermekte o derece gayretli idi ki, Rabbinden bu hususta kendisinin bileceği bir alamet vermesini dilemiş. Hak ile hükmedecek olursa bunu bilsin, bu konuda kusuru olursa bunu da bilsin istemiş. Bunun üzerine ona şöyle denilmiş: Evine gir, sonra duvarda elini yukarıya doğru uzat. Duvarın üzerinde parmaklarının ulaştığı yere bak, sonra oraya bir çizgi çiz. Hüküm meclisinden kalktın mı o çizgiye git, elini ona doğru uzat. Hak üzere kaldığın sürece elin o çizgiye ulaşacaktır. Şayet hakkı isabet ettiremeyecek olursan, elin o çizgiye ulaşamayacaktır. O bakımdan o da sabah hüküm vermek üzere çıkar, olanca gayretini ortaya koyar ve ancak hak ile hükmedermiş. Hüküm meclisinden kalkıp işini bitirdi mi yemek yemeden, bir şey içmeden, hiçbir şekilde hanımının çocuklarının yanına gitmeden doğru o çizgiye gidermiş. O çizgiye ulaştı mı yüce Allah’a hamdeder, ondan sonra da ailesinden yiyecek ya da içeceklerden Allah’ın kendisine helal kıldığı ne varsa hepsinden istifade edermiş. Bir gün hüküm meclisinde iken iki kişi onunla görüşmeye gelmiş. İçinden onların davacı olarak geldiklerini, mahkemeleşmek istediklerini anlamış, bu iki kişiden birisi onun yakın bir arkadaşı ve dostu imiş. İçinden bu arkadaşının haklı olmasını ve böylelikle onun lehine hüküm vermeyi temenni etmiş. Davacılar konuşunca arkadaşının haksız olduğu ortaya çıkmış, o da onun aleyhine hüküm vermiş. Mahkeme meclisinden kalkıp o çizgiye hergün yaptığı gibi gitmiş, elini çizgiye doğru uzatmış, bir de ne görsün! Çizgi oradan silinivermiş, tavana doğru uzanmaya çalışırken ona bir türlü ulaşamamış. Secdeye kapanarak: Rabbim, kasten yaptığım hiçbir şey bilmiyorum, hiç böyle bir şey istemedim. Onu bana beyan buyur, demiş. Kendisine: Sen yüce Allah’ın kalbindeki hainliği görmediğini mi zannediyorsun? Arkadaşının lehine hüküm vermek üzere arkadaşının haklı olduğunu temenni etmedin mi? Evet, sen böyle bir şey istedin ve arzu ettin; fakat yüce Allah senin hoşuna gitmese dahi hakkı sahibine geri döndürdü. (Allah en iyisini bilir. Naşir).

Leys’ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ömer b. el-Hattâb’ın huzuruna iki davacı gelmiş. Onları bir süre ayakta tutmuş, tekrar gelmişler yine ayakta bekletmiş, sonra tekrar geldiklerinde aralarında hüküm vermiş. Ona: Niçin böyle yaptığı sorulunca şu cevabı vermiş: Bana geldiler, ben de birisine karşı duymadığım bir duyguyu ötekine karşı duyduğumu anladım. Bu halde iken aralarında hüküm vermekten hoşlanmadım. Tekrar geldiler yine o kişi lehine böyle bir duyguyu kısmen de olsa hissettim. Tekrar geldiklerinde ise bu duygu gitmişti, o bakımdan ben de aralarında hükmettim.

en-Nehaî dedi ki: Ömer ile Ubeyy arasında bir anlaşmazlık vardı. Zeyd b. Sabit’in hakimliğine başvurdular. Onun yanına gittiklerinde Ömer (radıyallahü anh)’a yastığına doğru oturması için işaret etti. Bunun üzerine Ömer: Bu senin yaptığın ilk haksızlık. Onu ve beni aynı yerde oturtmalısın. Bunun üzerine her ikisi de Zeyd’in önünde oturdular.

5- Hakim Kendi Bilgisine Göre Hüküm Verebilir mi?:

Bu âyet-i kerîme hakimin kendi bilgisine göre hüküm vermesini engellemektedir. Çünkü hakimlere kendi bilgilerine göre hüküm verme imkanı verilecek olursa, eğer bir hakim kendi dostunu korumak, düşmanını da yok etmek isteyecek olursa, mutlaka vereceği hükümde bilgisinin bu doğrultuda olduğunu ileri sürerdi. Buna benzer bir rivâyet aralarında Ebû Bekr’in de bulunduğu ashab-ı kiram’dan bir topluluktan nakledilmiş bulunmaktadır. O şöyle demiştir: Ben bir adamın Allah’ın had cezası uygulanmasını emrettiği bir suçu işlemekte olduğunu görecek olsam dahi, bu işe benden başkası şahitlik edinceye kadar bu suçu dolayısıyla sorumlu tutmam.

Rivâyete göre bir kadın Ömer (radıyallahü anh)’ın yanına gelerek ona: Benim lehime filanın aleyhine şu hükmü ver, çünkü sen benim ondaki hakkımı biliyorsun, dedi. Ömer ona dedi ki: Eğer lehine şahitlik etmemi istiyorsan, yaparım. Ancak lehine hüküm vermemi istiyorsan bunu yapamam.

Müslim’in Sahih’inde İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yemin ve bir şahid ile hüküm vermiştir/ Müslim, III, 1337; Ebû Dâvûd, III- 308; Müsned, I, 323. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre o, birisinden bir at satın almış, ancak daha sonra satıcı bunu inkar etmiş. Peygamber o kişi hakkında bilgisine göre hüküm vermeyerek: “Benim lehime kim şahitlik eder” demiş. Bunun üzerine Huzeyme kalkıp şahitlik edince hüküm vermiştir. Bu hadisi Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmiş olup Azimabadi, Avnu’l-Ma’bud, X, 20; Hakim, Müstedrek, II, 21; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, VII, 66, X, 145; Müsned, V, 215. daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/282. âyet, 49. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 25

Biz de onu bağışladık. Şüphesiz onun katımızda yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Diyanet Vakfı
Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.

Kurtubi Tefsiri
Biz de ona bunu mağfiret ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

23- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın Mağfirete Nail Olması:

“Biz de ona bunu mağfiret ettik” âyeti Biz de ona günahını bağışladık, demektir. İbnu’l-Enbarî dedi ki: “ Biz de ona bunu mağfiret ettik” âyeti tam bir vakıftır. Daha sonra da “(……..): Şüphesiz onun…” diye okumaya başlar.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bununla birlikte:

“Biz de ona mağfiret ettik” diye vakıf yaptıktan sonra:

“İşte böyle, şüphesiz onun… vardır” diye başlar.

Yüce Allah’ın:

“Bu böyledir, azgınlar için muhakkak… vardır” (Sâd, 38/55) âyeti gibidir. Yani durum işte böyledir, anlamındadır.

Atâ el-Horasanî ve başkaları dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm) yüzünün etrafında ot bitip başını örtünceye kadar kırk gün süreyle secdede kaldı. Sonra ona şöyle seslenildi: Aç mısın sana yemek verilsin? Yoksa çıplak mısın giydirilesin? Bunun üzerine öyle bir hıçkırarak ağladı ki, içinden gelen hararetle o mera coşup büyüdü. Böylelikle ona mağfiret olundu ve bu sebeple günahı setredildi.

Bu sefer dedi ki: Rabbim bu benimle Senin arandaki günahım. Onu bağışlamış bulunuyorsun, peki İsrailoğullarından olan şu şu adamların durumu ne olacak? Ben onların çocuklarını yetim, hanımlarını dul bıraktım. Buyurdu ki: Ey Dâvûd! Kıyâmet gününde senin tarafından gelmiş herbir zulmü cennetin sevabı karşılığında o kişiden sana bağışlamasını isteyeceğim. Dâvûd dedi ki: Rabbim kolay mağfiret işte böyle olur. Sonra: Ey Dâvûd başını kaldır, denildi. Başını kaldırmak istedi ancak yere batmış olduğunu gördü. Cebrâîl gelip ağaçtan zamkı koparıldığı gibi, onu yerin üzerinden söküp kardı. Bunu el-Velid b. Müslim İbn Cabir’den, o Atâ’dan rivâyet etmiştir, el-Velid dedi ki: Ayrıca Münir b. ez-Zubeyr bana haber verdi, dedi ki: Davud’un secde yerleri yere yapıştı. Yüzünden de Allah’ın dilediği miktar yapışmıştı. el-Velid dedi ki: İbn Lehia dedi ki: Secdesi sırasında: Seni tenzih ederim, işte benim içeceğim olan gözyaşlarını ve işte benim yiyeceğim önümdeki bir külün içerisinde, diyordu. Bir rivâyette belirtildiğine göre o kırk gün secdede kaldı. Farz namaz dışında başını kaldırmadı. Gözyaşlarından ot bitinceye kadar ağlayıp durdu.

Bu Ebû Hüreyre yoluyla merfu bir hadis olarak da rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dâvûd kırk gün süreyle secdede kaldı. O kadar ki gözyaşlarından biten ot başını örttü. Yer onun alnını aşındırdı. Secdesinde de: Rabbim, Dâvûd bir defa yanıldı ve bu yanılması sebebiyle doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzaklaştı. Rabbim, eğer Davud’un zayıflığına merhamet buyurmaz, günahını bağışlamazsan, sen ondan sonra insanlar arasında günahını konuşulacak bir söz kılarsın. Kırk sene sonra Cebrâîl ona dedi ki: “Ey Dâvûd! Şüphesiz Allah senin içinden işlemeyi geçirdiğin günahı sana bağışlamış bulunuyor. ” Tirmizî, el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, II, 178

Vehb dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm)’a şöyle seslenildi: Şüphesiz ben sana mağfiret buyurdum. Ancak Cebrâîl gelip kendisine: Rabbin sana mağfiret buyurmuşken, ne diye başını kaldırmıyorsun? deyinceye kadar, başını da kaldırmadı. Bunun üzerine şöyle dedi: Rabbim bu nasıl olur? Sen hiç kimseye zulmetmezsin. Bunun üzerine yüce Allah Cebrâîl’e şöyle buyurdu: Davud’a git ve ona Orya’nın kabrine gidip ondan helallik dilemesini söyle. Onun seslenişini Orya’nın duymasını Ben sağlayacağım. Bunun üzerine Dâvûd üzerine hayvan postları giyindi, Orya’nın kabri yanında oturdu. Ey Orya diye seslendi, Orya: Buyur, benim bu lezzetimi Tirmizî, el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, II, 183 yarıda kesip beni uyandıran da kim? diye sordu. Dâvûd: Ben kardeşin Davud’um, bana hakkını helal etmeni diliyorum. Çünkü ben seni öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktım, dedi. Orya: Sen beni cennetle karşı karşıya getirdin, sana hakkımı helal ediyorum, dedi.

el-Hasen ve başkaları da dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm) o günahtan sonra ancak günahkarlarla oturup kalkmaya başladı. Onlara da: Pek günahkar Davud’a gelin, diyordu. Her ne içtiyse mutlaka ona gözyaşlarını karıştırırdı. Kuru arpa ekmeğini bir kaba koyar ve gözyaşlarıyla o ekmeği ıslatıncaya kadar ağlar dururdu. Onun üzerine kül ve tuz serper, onu yer ve: Günahkarların yiyeceği budur, derdi. Günahını işlemeden önce gecenin yarısını namaz kılar ve senenin yarısını oruçla geçirirdi. Daha sonra ise senenin tamamını oruçla ve gecenin tümünü namaz kılarak geçirmeye başladı. Rabbim, günahımı avucumda kıl dedi, bunun üzerine günahı avucuna nakşedildi. Elini bir yemeğe, içeceğe ya da herhangi bir şeye uzattı mı mutlaka onu görür ve bundan dolayı ağlardı. Kendisine üçte ikisi dolu bardak getirilir, o bardağı eline aldı mı günahını görürdü. Gözyaşlarından dolup taşmadan o bardağı dudaklarının üzerine koymazdı.

el-Velid b. Müslim rivâyetle dedi ki: Bana Ebû Amr el-Evzaî’nin anlattığına göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Davud’un gözleri su damlatan iki kırba gibi idi. Gözünden akan yaşlar tıpkı suyun yerde kendisine yatak açması gibi yanağında kendisine akacak yerler açmıştı.”

el-Velid dedi ki: Osman b. Ebi’l-Atike’nin bize anlattığına göre Davud’un henüz o hatasını işlememiş iken günahkarlar hakkında söylediği ağır sözlerden birisi: Allah’ım, günahkarlara mağfiret etme, sözü idi. Daha sonra: Allah’ım, Rabbim! Günahkarlara mağfiret buyur ki, onlarla birlikte Davud’a da mağfiret edesin. Nurun yaratıcısı, her türlü eksiklikten münezzehtir. Ya ilâhi! Ben çıkıp kullarının tabiblerine benim günahımı tedavi etmelerini istedim, hepsi bana Senin kapını gösterdi. Ya ilâhi! Ben bir günah işledim, bu günahın mahsulünü -eğer onu bağışlamayacak olursan- kıyâmet gününde vereceğin azâb kılacağından korkarım. Nurun yaratıcısını her türlü eksiklikten tenzih ederim. Ya ilâhi! Ben günahımı hatırladım, yeryüzü, genişliğine rağmen bana dar geldi. Fakat senin rahmetini hatırlayınca, canım bana geri döndü, diye dua etti.

Haberde kaydedildiğine göre Dâvûd (aleyhisselâm) minbere çıktı mı insanlara işlediği günahın izini göstermek maksadı ile sağ elini kaldırır ve onlara doğru çevirip şöyle seslenirdi: Ya ilâhi! Ben günahımı hatırladığım vakit yeryüzü genişliğine rağmen bana dar geliyor. Senin rahmetini hatırladığımda da canım bana tekrar geri dönüyor. Rabbim Sen günahkarlara -onlarla birlikte Davud’un günahını da bağışlaman için- mağfiret buyur.

Dâvûd (aleyhisselâm) içerisi kül ile doldurulmuş liften yedi döşek üzerinde otururdu. Onun göz yaşyarı ayaklarının dibini ıslatırdı. Nihayet bütün bu döşekleri ıslatır ve yaşları altlarından sızardı. Ağlayıp sızladığı gün geldi mi, onun münadisi yollarda, çarşı-pazarlarda, vadilerde, dağ yollarında, dağların başlarında ve mağara ağızlarında şöyle seslenirdi: Şunu bilin ki, bugün Davud’un ağlama günüdür. Günahından ötürü ağlamak isteyen kimse Davud’a gelsin ve ona yardımcı olsun. Mağaralarda, vadilerde ibadete çekilmiş olanlar onun bulunduğu yere gelir, minberi etrafında sesler birbirine karışır. Yırtıcı hayvanlar, yabaniler ve kuşlar onun etrafında durur. İsrailoğulları da minberinin etrafını çevirir. Feryad ve figana başlayıp yanıp yakılması gözyaşlarının pınarlarını coşturunca bu sefer etrafındaki cemaat de tek bir sesten ağlar, feıyad ve figan ederdi. Hatta böyle bir günde minberi etrafında pekçok kişi ölürdü.

Nakledildiğine göre Dâvûd (aleyhisselâm) aniden bir cumartesi günü öldü. Mihrabına çıkıp inmekte iken ölüm meleği ona gelerek: Ruhunu kabzetmeye geldim, dedi. Ona: Bana izin ver de yukarı çıkayım yahut aşağı ineyim. Melek: Buna imkanım yok. Günler, aylar, yıllar, atacağın adımlar, rızıklar tükenmiş bulunuyor. Artık sen bundan sonra bir ayak izi dahi bırakamayacaksın. Bunun üzerine Dâvûd minberdeki bir basamak üzerinde secdeye kapandı ve bu haliyle canını aldı. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Dâvûd ile Mûsa -ikisine de selam olsun- arasında beşyüzdoksandokuz yıllık bir süre vardır. Beşyüzyetmişdokuz yıl olduğu da söylenmiştir. Dâvûd (aleyhisselâm) yüzyıl yaşadı, halifeliği oğlu Süleyman’a vasiyet etti.

24- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın Konumu:

“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır” âyeti ile ilgili olarak Muhammed b. Kab ile Muhammed b. Kays şöyle demişlerdir:

“Şüphesiz onun nezdimizde” mağfirete nail oluşundan sonra

“bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.” İkisi de derler ki: Allah’a yemin ederim, kıyâmet gününde kadehten ilk içecek kişi Dâvûd (aleyhisselâm)’dır.

Mücahid de Abdullah b. Ömer’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Yakınlığı” kıyâmet gününde yüce Allah’a yakınlık demektir. Mücahid’den de şöyle dediği nakledilmiştir: Yüce Allah kıyâmet gününde Davud’u günahı eline nakşedilmiş olarak diriltecektir. Kıyâmet gününün o dehşetli hallerini göreceğinde yüce Allah’ın rahmetine sığınmaktan başka bir korunacak yer bulamayacaktır. Sonra günahını görecek, bundan tedirgin olacak, kendisine: Buraya, buraya denilecek. Tekrar günahını görecek, tedirgin olacak yine ona: Buraya, buraya denilecek. Yine bunu görecek, tedirgin olacak tekrar ona: Buraya, buraya denilecek. Nihayet yüce Allah’a yaklaşacak ve huzur bulacaktır. İşte yüce Allah’ın:

“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.” âyeti bunu anlatmaktadır. Bunu et-Tirmizî el-Hakim zikretmektedir. (el-Hakim) dedi ki: Bize el-Fadl b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Abdu’l-Melik b. el-Esbağ anlattı, dedi ki: Bize el-Velid b. Müslim anlattı, dedi ki: Bize İbrahim b. Muhammed el-Fezarî, Abdu’l-Melik b. Ebi Süleyman’dan anlattı, dedi ki: Abdu’l-Melik de Mücahid’den diyerek bu rivâyeti zikretti. Tirmizî dedi ki: Ben uzun bir süre bu âyet-i kerimeleri okuyup duruyor fakat yüce Allah’ın:

“Rabbimiz hesab gününden önce payımızı bize çabuk ver” (Sâd, 38/16) âyetinden maksadın ve anlamın ne olduğu benim için açıklığa kavuşmuyordu. Buradaki “el-kıt (pay)” sözlükte sahife demektir. Şöyle ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:

“Kitabı sağdan verilmiş olana gelince…” (el-Hakka, 69/19) âyetini okuyup da kendilerine: Siz bütün bu yaptıklarınızı da sol tarafınızdan verilecek sahifelerinizde yazılmış göreceksiniz deyince, bu sefer onlar: “Rabbimiz hesab gününden önce payımızı” yani sahifemizi “bize çabuk ver” dediler. Yüce Allah da ona: “Onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla!” dedi. Daha sonra (et-Tirmizî el-Hakim) Davud’un günahının kıssasını başından sonuna kadar kaydettikten sonra şöyle demektedir: Kendi kendime diyordum ki: Yüce Allah ona söylediklerine sabretmesini ve Davud’u hatırlamasını emretti. Acaba bu hatırlatma ile ne kastedilmiştir? Bunun onunla ilişkisi nedir? Bir türlü kalbime huzur verecek bir şeye vakıf olamıyordum. Nihayet yüce Allah bir gün bana bunu da gösterdi ve bu hususta Rabbimin ilhamına mazhar oldum. Buna göre bu kimseler, içinde yüce Allah’ın emri ile alay ederek günah ve hatalarının yazılı bulunduğu amel defterlerinin sol taraflarından kendilerine verilmesini kabul etmeyip inkar ettiler ve: “Rabbimiz hesab gününden önce payımızı bize çabuk ver” dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların bu alaylarından incindi. Yüce Allah da bu sözlerine karşılık ona sabretmesini ve kulu Davud’u hatırlamasını emretti. Çünkü Dâvûd işlediği günahını elinde kazılmış olarak görmeyi dünyada istedi. Bundan dolayı da başına gelenler geldi. Öyle ki o bunu gördüğü vakit, bundan ızdırap duyar ve elindeki kase gözyaşları ile dolardı. Günahının bu izini gördü mü öyle ağlardı ki, kül ile doldurulmuş liften yedi döşekten bile ıslaklığı geçerdi. O, günahının bağışlanmasından ve davacının mesuliyetinden yana teminatın verilmesinden ve şanı yüce Allah’ın hasmını razı edip bağışlamasını ondan isteyeceğine dair teminatın verilmesinden sonra bu dilekte bulunmuştu. Halbuki Dâvûd onun sevdiği, onun dostu ve seçkin bir kulu idi. Bu mertebe ile birlikte, günahının izinin nakşedilmiş olması onu bu hale getirdi. Peki ya Allah’ın düşmanları, yarattıklarının isyankarları ve hor ve hakir düşüreceği kimselerin başına gelecekler ne olabilir? Eğer onların amel defterleri çabucak verilip de küfür ve inkar üzere işledikleri o günahların suretini görecek olurlarsa bu sahifelerdeki bu günahlara baktıkları vakit, başlarına neler geleceğini görürlerse (halleri ne olur?) Yüce Allah onların halinin ne olacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Günahkarları kitabın içindekilerinden korkuya kapılmış göreceksin. Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş? Küçük, büyük hiçbir şey bırakmayıp sayıp dökmüş, diyecekler.” (el-Kehf, 18/49)

İşte Dâvûd -Allah’ın salat ve selamlan üzerine olsun- mağfirete nail olmakla birlikte müjdeyi almış, ilâhi lutfa mazhar olmuş olmakla birlikte, o günahının suretini görmeye tahammül edemiyordu. Bizim rivâyetimize göre hadiste şöyle denilmiştir: Kıyâmet gününde ayasında onun nakşedilmiş olduğunu göreceği vakit tedirgin olacak, ona: Buraya (gel) denilecek. Tekrar onu görecek yine tedirgin olacak, yine: Buraya denilecek. Sonra onu yine tekrar görecek ve nihayet yüce Allah’a yakınlaştırılacak ve huzur ve sükun bulacaktır. Tirmizî, el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, II, 699 vd. -bazr ibarelerde az farkla- Davud (aleyhisselâm) ile ilgili rivâyetlerin bir kısmını ihtiyatla karşılamak lazım. Naşir).

Sad 24

Dâvûd dedi ki: “Dişini kendi dişilerine katmak istemekle sana zulmetmiş. Şüphesiz ortakların çoğu birbirine haksızlık eder — ancak iman edip salih işler yapanlar müstesna, onlar da pek azdır.” Dâvûd, kendisini imtihan ettiğimizi sandı, Rabbinden bağışlanma diledi, secdeye kapanarak tevbe etti.

Diyanet Vakfı
Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allaha yöneldi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Yemin olsun ki o senin bir koyununu koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiş. Muhakkak katan (ortak)ların çoğu şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Îman edip salih amel işleyenler müstesna. Böyleleri ise ne de azdır!” Bunun üzerine Dâvûd bizim kendisini imtihan ettiğimizi sandığından hemen mağfiret istedi. Rükû ederek yere kapanıp döndü.

11- Hz. Davud’un İsteğinin Mahiyeti Neydi?:

“Dedi ki: Yemin olsun ki, o senin bir koyununu koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiş” âyeti ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demektedir: Denildiğine göre bu, Dâvûd (aleyhisselâm)’ın işlediği günahı idi. Çünkü burada: Herhangi bir belge ve sağlam kanaat bildirmeye dayanak olacak bir şey istemeksizin ve hasmın ikrarı da ortada bulunmaksızın durum gerçekten böyle mi olmuştur, olmamış mıdır, tesbit etmeksizin:

“Sana zulmetmiş” deyivermisti. Bu, bu husustaki görüşlerden birisidir.

Bundan sonraki başlıkta buna dair açıklama gelecektir. Yüce Allah’ın izniyle de bu güzel bir açıklamadır.

Yine Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Aralarında Abdullah b. Mesud ve İbn Abbâs’ın da bulunduğu sözleri reddedilemeyecek türden olan ilim adamlarının görüşlerine gelince, onlar şöyle demişlerdir: Dâvûd (sallallahü aleyhi ve sellem) adama: Benim için hanımından vazgeç, demekten fazla bir söz söylemiş değildir. Ebû Cafer (en-Nehhâs) dedi ki: İşte yüce Allah bundan dolayı ona sitem etmiş ve bu hususa dikkatini çekmişti. Bu ise büyük bir masiyet değildir. Kim bundan daha ileriye gidecek olursa, o hiçbir ilim adamından sahih olarak gelmemiş bir kanaat belirtmiş olur ve bu hususta çok büyük bir vebal altında kalır. (en-Nehhâs) “I’rabu’l-Kur’ân” adlı eserinde böyle demiştir. Yine o “Meani’l-Kur’ân” adlı eserinde de buna benzer açıklamalarda bulunmuştur. Şöyle demektedir: Dâvûd (aleyhisselâm) ile Orya’nın durumu ile ilgili birtakım haber ve kıssalar gelmiştir. Bunların büyük çoğunluğu sahih değildir, senedleri de muttasıl değildir. Bunların sahih olanları bilinmedikçe bu gibi şeyleri benimseme cesaretini göstermemek gerekir. Bu hususta gelmiş en sahih rivâyet ise Mesrûk’un, Abdullah b. Mesrûk’tan şöyle dediğine dair yaptığı rivâyetidir: Dâvûd (aleyhisselâm)

“o koyunu bana ver” yani benim için ondan vazgeç demenin dışında bir şey söylemedi. el-Minhal de Said b. Cübeyr’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Dâvûd (aleyhisselâm):

“O koyunu bana ver” yani benim için onu bırak ve onu bana kat, demekten fazla bir şey söylemiş değildir.

Ebû Cafer (en-Nehhâs) dedi ki: Bu, bu hususta gelmiş en değerli rivâyettir. Buna göre anlam da şöyle olur: Dâvûd (aleyhisselâm), Orya’dan bir adamın cariyesini satmasını istemesi gibi hanımını boşamasını istemiştir. Yüce Allah ise bu’ noktaya dikkatini çekmiş ve ona sitem etmiştir. Çünkü o bir peygamberdi ve onun doksandokuz tane hanımı vardı. Dünyalığının artmasını isteyerek meşguliyete dalmasının uygun olmadığını belirtmişti. Bunun dışında yapılacak açıklamalara kalkışma cesaretini göstermemek gerekir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Kıssacıların belirttiği gibi kadın Dâvûd (aleyhisselâm)’ın hoşuna gidince, Allah yolunda öldürülmesi için kocasının ön saflarda yerleştirilmesine dair emir vermesi ise kesinlikle batıldır. Çünkü Dâvûd (aleyhisselâm) kendi nefsi için kocasının kanını akıtacak değildi. Ancak mesele şöyle olmuştu: Dâvûd (aleyhisselâm) arkadaşlarından birisine: Benim için hanımından vazgeç demiş ve bu hususta ısrar etmişti. Bir adamın samimi bir arzu ile bir diğerine ihtiyacının görülmesini istemesi gibi. Bu mesele ister aile ile ilgili olsun, ister mala dair olsun.

Said b. er-Rabî’, Abdurrahman b. Avf’a Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları kardeş yaptıklarında şöyle demişti: Benim iki hanımım var. Onların en güzellerini senin için. bırakıvereyim. Abdurrahman ona: Allah sana ve çoluk çocuğuna bereketler ihsan etsin, dedi.

Yapılması câiz olan bir işin yapılmasını istemek de caizdir. Kur’ân-ı Kerîm’de böyle bir şeyin olduğuna dair bir ifade olmadığı gibi, adamın onu boşayıp iddetinin bitmesinden sonra Dâvûd (aleyhisselâm)’ın onunla evlendiğine, onun Süleyman (aleyhisselâm)’ı doğurduğuna dair hiçbir şey yoktur. Böyle bir şey kimden rivâyet edilmektedir ve kime isnad edilmektedir. Bunu naklederken kime güvenilmektedir. Böyle bir şeyi güvenilir, sağlam kimselerden hiçbir kimse de rivâyet etmemektedir.

el-Ahzab Sûresi’ndeki Dâvûd (aleyhisselâm)’ın bunu hanımı olarak almış olduğuna delalet eden şu âyetteki: “Peygamberi lehine Allah’ın farz (mubah) kıldığı şeylerde peygambere hiçbir vebal yoktur. Bu önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünnetidir” (el-Ahzab, 33/38) âyetinde yer alan ve onu eşi olarak aldığına delalet eden buradaki nükte ise, bu husustaki görüşlerden birisine göre şu anlamdadır: Davud’un gördüğü kadın ile evlenmesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Cahş kızı Zeyneb ile evlenmesine benzemektedir. Şu kadar var ki Zeyneb ile evliliği kocasından ayrılmasını istemeksizin olmuştu. Aksine o kccisma hanımını nikâhı altında tutması için emir vermişti. Davud’un o kadın ile evlenmesi ise kocasından ayrılmasını istemesi neticesinde olmuştu. İşse bu husus Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğer bir çok menkıbesi ile birlikte Dâvûda bir üstünlüğüdür.

Ancak şöyle de denilmiştir:

“Bu, önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünnetidir” âyeti peygamberlerin kendilerini mehirsiz olarak peygambere adamış olan hanımlarla mehirsiz bir şekilde peygamberlerin evlendirilmeleri demektir. Yüce Allah’ın:

“Bu önce geçenlerde Allah’ın sünnetidir” âyeti ile yüce Allah peygamberlere nikâh ve başka hususlarda riayet edecekleri bir takım hususları farz kıldığı kastedilmiştir. Bu husustaki görüşlerin en sahih olanı budur. Müfessirler de Dâvûd (aleyhisselâm)ın yüz hanımı nikâhladığını rivâyet etmişlerdir. Kur’ân’ın nassı da budur. Yine rivâyete göre Süleyman (aleyhisselâm)’ın üçyüz hanımı, yediyüz cariyesi varmış. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah’tır.

el-Kiya et-Taberî’nin (u’l-Kur’ân)”ında yüce Allah’ın:

“Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi” âyeti hakkında şunu kaydetmektedir: Peygamberlerin büyük günah işlemekten münezzeh olduğunu kabul eden muhakkik ilim adamlarının naklettiklerine göre Dâvûd (aleyhisselâm), başkası tarafından evlenmek maksadı ile talib olunmuş bir kadına talib olmaya kalkmıştır. Denildiğine göre ondan önce bu kadına talib olan kişinin ismi Orya imiş. Bu kadının akrabaları birinci talibi bırakarak Dâvûd (aleyhisselâm)’a kızlarını vermek istemişler. Dâvûd (aleyhisselâm) ise kıza talib olunduğundan haberdar değildi. Ancak bunu bilebilir ve böyle bir istekten vazgeçerek bu kadına talib olmayabilirdi. Halbuki o bunu yapmadı. Çünkü ya başkasının ona bu kadını anlatması sonucunda yahutta kasıt olmaksızın görmesi sonucunda kadını beğenmişti. Dâvûd (aleyhisselâm)’ın ayrıca pekçok hanımı vardı. O kadına daha önceden talib olmuş kişinin ise hanımı yoktu. Yüce Allah iki meleğin ibadet ettiği yerin duvarını tırmanması ile ve dolaylı anlatım yolunu seçerek, temsili ifadelerle anlattıklarıyla bu hususa onun dikkatini çekmişti. Bu yolla bu durumdan kendisine niçin sitem edildiğini kavrayarak böyle bir yolu izlemekten vazgeçmesi, bu küçük günahı sebebiyle Rabbinden mağfiret dilemeye yönelmesi istenmişti.

12- Hüküm ve Fetva Vermek İçin Tek Tarafı Dinlemek Yeterli Olabilir mi?:

“Dedi ki: Yemin olsun ki o senin bir koyununu, koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiş” âyetinde hasımlardan birisinin sözlerini dinledikten ve diğer hasmı dinlemeden önce, ilk hasmın söylediğinin zahirinden anlaşılana binaen mesele hakkında fetva verilebileceğine delil vardır.

(Ancak) İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hiçbir kimseye göre câiz olmadığı gibi, hiçbir dinde de câiz olamaz ve hiçbir insanın bu şekilde davranması da mümkün değildir. Sözün takdiri ancak şöyledir: Hasımlardan birisi iddiada bulundu, diğeri de iddianın böyle olduğunu kabul etti. Fetva da ancak bundan sonra verildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “İki hasım senin huzurunda oturdukları takdirde diğerinin de sözlerini dinlemeden biri lehine sakın hüküm verme.” İbn Hibban, Sahih, XI, 451; Hakim, Müstedrek, IV, 105; Ebû Abdullah el-Makdisi, el-Ehadisu’l-Muhtara, II, 388; Ebû Dâvûd, III, 301; Müsned, I, 96, 101, 149.

Şöyle de denilmiştir: Dâvûd (aleyhisselâm), arkadaşı bunun böyle olduğunu itiraf etmedikçe diğeri lehine hüküm vermiş değildir. Yine bir başka açıklamaya göre ifadenin takdiri şöyledir: Eğer durum böyle ise arkadaşın sana zulmetmiş… Mümkün olan bu şekillerden bizzat hangisinin olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Bu iki şekli el-Kuşeyrî, el-Maverdî ve başkaları da sözkonusu etmiştir. el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki o senin bir koyununu koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiş” sözlerini karşı tarafın sözlerini dinlemeden söylemiş olmasının izahı zordur. Şöyle denilebilir: O bu hükmünü ancak karşı tarafa durumu sorup karşı tarafın da böyle olduğunu itiraf etmesinden sonra vermiştir. Bu husus rivâyet edilmiştir, ancak bu rivâyet sabit değildir. Şu kadar var ki, durumun böyle olduğunu ya halin karinelerinden bilmişti, yahutta: “O sana zulmetmiştir” sözleri ile eğer durum dediğin gibi ise, sana zulmetmiştir demek istemiştir. Bu suretle onun susmasını ve karşı tarafa soruncaya kadar sabretmesini sağlamıştır, (el-Kuşeyrî devamla) dedi ki: Şöyle de denilebilir: Davalı susup da sözlü olarak davacının söylediğini reddetmiyor ise davacının sözüne binaen hüküm vermek onların şeriatlerinde kabul edilen bir husustu.

el-Halimî Ebû Abdullah da “Minhacu’d-Din” adlı eserinde şöyle demektedir: Beklenen bir nimetin gelivermesi yahut gizli olup da açığa çıkması halinde nimete şükür ile ilgili varid olmuş hususlardan birisi de (bundan dolayı) yüce Allah’a secde etmektir. Bu konuda asıl dayanak yüce Allah’ın:

“Sana şu hasımların haberi geldi mi?… rüku ederek yere kapanıp döndü” âyetleridir. Yüce Allah bu buyruklarıyla Dâvûd (aleyhisselâm)’ın iki davacıdan haksızlığa uğradığını söyleyen kimsenin davasını dinlemiş olduğunu haber vermekle birlikte, diğerine bu hususu sorduğuna dair haber vermemektedir. Sadece haksızlığa uğradığını söyleyen kimseye arkadaşının kendisine zulmettiğini söylediğini nakletmektedir. Bunun zahirinden anlaşıldığına göre o, davacı olan kimsenin zayıf ve haksızlığa uğramış olduğunun iz ve belirtilerini görmüş, onun bu halini dediği şekilde zulme uğramışlığına yorumlamış ve bu ayrıca davalıya soru sormasına gerek bırakmamış. Bundan dolayı elini çabuk tutarak: “Yemin olsun ki o… sana zulmetmiş” deyivermişti. Halbuki davalıya sormuş olsaydı, davalı ona şöyle diyebilirdi: Benim yüz koyunum vardı, bunun da hiçbir koyunu yoktu. Bu koyunu benden çalıverdi. Ben bu koyunu onun yanında görünce, ona: Onu bana geri ver, dedim. Ona: O koyununu bana ver. demeci;. Benim bu kimseyi senin huzuruna getireceğimi bildiğinden ben onu getirmeden o beni getirdi, ben onu huzuruna çağırmadan, o haksızlığa uğradığını söyleyerek yanına geldi. Böylelikle senin kendisini haklı, beni de zalim zannetmesini sağlamak istedi. Dâvûd (aleyhisselâm) aceleciliğin etkisi ile hüküm verince, yüce Allah’ın o vakit bu işte kendisini kendi nefsi ile başbaşa bıraktığını da anlamış oldu. İşte daha önce sözünü ettiğimiz fitne de bu olmuştu. Bu ise sadece onun bu husustaki kusurundan ötürü olmuştu. Bu sebepten dolayı Rabbinden mağfiret diledi ve yüce Allah’a sadece şikayet edilen şahsın zalimliğini belirtip azarlamak, dövmek ya da zalim olduğu zannedilen bir kimseye layık görülecek herhangi bir davranışı eklemeksizin şikayet edilen şahsın sadece zalim olduğunu belirtmekle kaldı ve böylelikle Allah kendisini koruduğu için ona rüku ederek secdeye kapandı. Yüce Allah da günahını bağışladıktan sonra ona serzenişte bulunmak üzere:

“Ey Dâvûd! Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet. Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır” (Sâd, 38/26) diye buyurdu.

Yüce Allah’ın kendisine mağfiret buyurmasından sonra vermiş olduğu bu öğüt ve anlattığı bu kıssadan açıkça görülüyor ki Dâvûd (aleyhisselâm)’ın hatası, hüküm vermekteki kusuru ile henüz haksızlığı sabit olmamış kimsenin zalim olduğunu söylemekte elini çabuk tutması olmuştur. Diğer taraftan İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Dâvûd (bu âyette işaret olunan) secdeyi şükür olmak üzere yapmıştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu secdeyi ittibaen (ona uyarak) yapmıştı. Böylelikle şükür maksadıyla secdeye kapanmanın peygamberlerden tevatür yoluyla nakledilmiş bir sünnet olduğu sabit olmaktadır.

“Koyununu… istemekle” sana ait olan koyunu istemesiyle… demek olup mastar mef’ûle izafe edilmiş ve “istemek” (anlamındaki kelimenin sonunda gelmesi gereken) “he” zamiri zikredilmemiştir. Bu da yüce Allah’ın: ” İnsan iyilik dilemekten usanmaz” (Fussilet, 41/49) âyeti gibidir ki; “hayrı istemesinden” demektir.

13- Katıp Karıştıranlar ve Ortaklar:

“Muhakkak katanların çoğu” âyetindeki: “Katanlar”ın tekili: “Katan” şeklinde gelir. Ancak “vav”daki harekenin ağırlığı dolayısıyla: “ Uzun”un çoğulu olarak denilmez.

Bu lâfzın iki açıklaması yapılmıştır: Birincisine göre maksat, arkadaşlardır, ikinci açıklamaya göre maksat ortaklardır.

Derim ki: Bu lâfzın “ortaklar (şüreka)” hakkında kullanılması uzak bir ihtimaldir. İlim adamları “el-hulata katıp karıştıranlardın mahiyeti hakkında farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. İlim adamlarının çoğu der ki: Bu herkesin koyunlarını getirip tek bir çoban tarafından güdülmeleri, aynı kovadan su içmeleri ve aynı merada yayılmaları demektir.

Tavus ve Atâ: “Katıp karıştıranlar” ancak ortaklar olabilir, derler. Bu açıklama bu hususta varid olmuş habere muhaliftir. Sözkonusu haber de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: “-Zekat (artar) korkusuyla- ayrı olanlar bir araya getirilmez, bir arada olanlar birbirinden ayrılmaz. Her iki türden karışık olanlara gelince, aralarında eşit olarak rücu’ ile (herkes diğerindeki hakkını) alır.” Buhârî, II, 526, 880; Tirmizî, III, 17; Ebû Dâvûd, II, 97, 98; Nesâî, V, 22, 28; Muvatta’, I, 58, II, 15. Bu âyetin son bölümü: “Artan olursa birbirlerine geri verirler” şeklinde de rivâyet edilmiştir. Muvatta’, I, 263. Oysa ortaklar arasında fazlalığın geri verilmesinin sözkonusu edildiği bir yer yoktur. Bunu bellemek gerekir. Burada sözü edilen “katıp karıştırma”nın hükümleri fıkıh kitablarında zikredilmiş bulunmaktadır. Malik ve mezhebine mensub ilim adamları ile bir grub ilim adamının görüşüne göre özel payında zekatın vacib olmadığı kimseye sadaka (zekat) vermek mükellefiyeti yoktur.

er-Rabî’, el-Leys ve aralarında Şâfiî’nin de bulunduğu bir grub ilim adamına göre ise: Eğer karışımların toplamında zekat düşecek miktar var ise, onlardan zekat alınır.

Malik ise şöyle demektedir: Eğer zekatı tahsil eden şahıs bu görüşü kabul ederek zekat alacak olursa -bu husustaki görüş ayrılığı dolayısıyla- kendi aralarında verme, alma işlemini tamamlarlar. (Yani payından hakettiğinden fazla zekat alınmış kimseye, payından hakettiğinden az alanın vermesi gerektiği kadarını ona verir) ve bu bir hakimin ihtilaflı bir hususta hüküm vermesine benzer.

14- Azınlık Olan Îman Edip Salih Amel İşleyenler:

“Muhakkak katan (ortak)ların çoğu şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler” Birbirlerine zulmederler.

“Îman edip salih amel işleyenler müstesna.” Onlar kimseye zulmetmezler.

“Böyleleri” yani salih kimseler

“ise ne de azdır.” Onlar pek azdır demektir. Buna göre fazladan gelmiş demektir. Bunun: anlamında olduğu da söylenmiştir. İfadenin takdiri de: “Onlar, o kimseler azdırlar” şeklindedir.

Ömer (radıyallahü anh), bir adamın: Allah’ım, beni az olan kullarından kıl, diye dua ettiğini işitmiş. Ömer ona: Bu dua da ne oluyor? diye sorunca, adam şöyle demiş: Bununla yüce Allah’ın:

“Îman edip salih amel işleyenler müstesna. Böyleleri ise ne de azdır!” âyetini kastediyorum deyince, Ömer: Bütün insanlar senden daha fakihtir (dinin inceliklerini daha iyi bilir) Ey Ömer! dedi.

15- Sınandığını Zanneden Dâvûd (aleyhisselâm):

“Dâvûd Bizim kendisini imtihan ettiğimizi” sınadığımızı

“sandığından…” âyetindeki “sanmak” kesinlikle bilmek (yakın) anlamındadır. Ebû Amr ve el-Ferrâ” şöyle demektedirler: ” Zannetti, sandı”; ” Kesinlikle bildi” anlamındadır. Şu kadar var ki el-Ferrâ” bunu: Gözle görülen şeyler hakkında “zan”; ancak “yakın” anlamında kullanılır.

” Kendisini imtihan ettik” şeklinde sadece “nun” harfi şeddeli okunmuştur. Ancak Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) mübalağa kipi olmak üzere: ” diye “te” ve “nun” harflerini şeddeli okumuştur. Katade ve Ubeyd b. Umeyr ile İbn es-Semeyka’ ise her ikisini de şeddesiz olarak: ” O ikisi onu sınadı, imtihan etti” diye okumuşlardır. Ayrıca Ali b. Nasr bunu Ebû Amr’dan diye de rivâyet etmiştir. (Sınayanlardan) maksat Dâvûd (aleyhisselâm)’ın yanına giren iki melektir.

16- Mescidde Mahkemeleşmek:

Denildiğine göre; Dâvûd (aleyhisselâm) mescidde o ikisi arasında hüküm verdikten sonra biri diğerine bakıp güldü. Dâvûd bunun ne anlama geldiğini anlayamadı. Kendilerini bilmek istediler. Bunun için gözünün önünde semaya yükseldiler. Böylelikle Dâvûd (aleyhisselâm) yüce Allah’ın bununla kendisini sınamış olduğunu ve sınadığı noktaya da onun dikkatini çekmiş olduğunu öğrenmiş oldu.

Derim ki: Kur’ân-ı Kerîm’de bu âyetin dışında mescidde hüküm vermeye delalet eden başka bir âyet yoktur. Mescidde hüküm vermenin câiz olduğunu kabul edenler bunu delil göstermişlerdir. Eğer bu -Şâfiî’nin dediği gibi- câiz olmasaydı, Dâvûd (aleyhisselâm) onların bu yaptıklarını ikrar ile karşılamazdı. Bunun yerine: Yargı meclisine gidiniz, derdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile halifeler mescidde hüküm veriyorlardı. Hatta Malik: Mescidde hüküm vermek oldukça eskiden beri devam etmektedir, demiştir. Bununla işlerin bir çoğunda (böyle olduğunu) kastetmektedir. Bununla beraber güçsüz ve zayıf, müşrik ve ay hali olanların da kendisinin yanına gelebilmeleri için hakimin mescidin genişçe bir yerinde (avlusu gibi) oturmasında bir sakınca yoktur. Fakat mescidde hadleri uygulamaz. Hafif te’dib (ta’zir)de bulunmasında bir sakınca yoktur. Eşheb dedi ki: Hakim evinde ve istediği her yerde hüküm verebilir.

17- Kadı Tayin Ederken Aranacak Bazı Özellikler:

Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Halifeler bizzat kendileri hüküm verirlerdi. İlk kadı tayin eden kişi ise Muaviye’dir. Malik dedi ki: Hakimlerin ilim adamlarıyla danışmaları gerekir.

Ömer b. Abdu’l-Aziz dedi ki: Geçmişlerin eserlerini bilen, sağlam görüş sahibleriyle istişare eden, halim (ağırbaşlı hareket eden) ve nezih olmayan bir kimseyi hakim olarak tayin etmemek gerekir. Ayrıca hakimin vera (şüpheli şeylerden dahi kaçınan) bir kimse olması gerekir.

Malik dedi ki: Hakimin uyanık, hilelerden çokça sakınan bir kişi olması gerektiği gibi, şartları çok iyi bilen ve Arapçanın bilinmesi gereken özelliklerinden haberdar olan bir kişi olması gerekir. Çünkü hükümler lehine hüküm verilecek kimsenin haklarını ihtiva eden şartların, şahitliklerin, ikrar, dava ve ibarelerin farklılığına göre farklılık arzeder. Ayrıca hüküm vermeden önce davalıya: İleri sürecek başka bir delilin var mıdır? diye sorması gerekir. Eğer hayır derse, onun hakkında hükmünü verir ve hükmünü verdikten sonra, kabul edilebilir bir sebep yahut açık bir delil getirmedikçe; onun ileri süreceği herhangi bir delilini de kabul etmez.

Yargı ve yargıçların hak ve görevleri ile ilgili hükümler başka bir yerde sözkonusu edilmiştir.

18- Hz. Davud’un Allah’tan Mağfiret Dilemesinin Sebebi:

“Hemen Rabbinden mağfiret istedi” âyeti ile ilgili olarak Rabbinden kendisinden dolayı mağfiret dilediği günahı hususunda müfessirlerin farklı altı görüşü vardır:

1- O kadına doyasıya baktı. Said b. Cübeyr dedi ki: Onun sınanması bakmaktır. Ebû İshak dedi ki: Dâvûd kadına kasti bakmamıştı, fakat ona birden fazla baktı. Böylelikle birinci bakış lehine iken, ikincisi aleyhine oldu.

2- O kadının kocasını tabutu taşıyanlar arasında gazaya gönderdi.

3- Kocası ölecek olursa, o kadın ile evlenmeyi niyet etti.

4- Orya o kadına talib olmuştu. Ayrılıp gidince bu sefer Dâvûd ona talib oldu. Üstün konumu dolayısıyla onunla evlendirildi. Orya bu işe üzüldü, yüce Allah da o kadını ilk talihlisine bırakmadığından ötürü Davud’a sitem etti. Çünkü onun doksandokuz hanımı da vardı.

5- Orya’nın öldürülmesine diğer öldürülen askerler için üzüldüğü gibi üzülmedi. Ondan sonra da hanımıyla evlendi. Bundan dolayı yüce Allah ona sitem etti. Çünkü peygamberlerin günahı -küçük olsa dahi- Allah katında büyüktür.

6- O ikincisini dinlemeden önce davacılardan birisinin lehine hüküm verdi.

Kadı İbnu’l-Arabî dedi ki: O diğerini dinlemeden önce iki hasımdan birisinin lehine hüküm verdi, diyenlerin görüşleri kabul edilemez. Çünkü böylesi peygamberler hakkında câiz değildir. Kadının kocasını ölüme maruz bıraktığı da aynı şekilde kabul edilemez. Kadına doyasıya baktı, diyenlerin görüşlerine gelince, bence bu da hiçbir şekilde câiz değildir. Çünkü kendilerini ibadete vermiş, Allah dostlarına bile bu şekilde bir bakış yakışmıyor iken, gaybı gören, Allah ile kulları arasında vasıta durumunda olan peygamberlere nasıl yakıştırılabilir?

es-Süddî, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Ben bir adamın Dâvûd (aleyhisselâm)’ın bu kadına haram olan bir surette baktığından sözeden bir kişinin varlığını haber alacak olursam, yüzaltmış celde vururum. Çünkü sair insanlara iftira edenin haddi seksen çektedir, peygamberlere iftira edenlerin haddi ise yüzaltmış celdedir. Bunu el-Maverdî ve aynı zamanda es-Sa’lebî de zikretmiştir.

Yine es-Sa’lebî dedi ki: el-Haris el-Aver, Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Her kim kıssa anlatıcıların rivâyet ettiği şekliyle ve buna inanarak Dâvûd ile ilgili anlatılanları anlatacak olursa, ona iki had vururum. Buna sebep ise yüce Allah’ın makam ve mevkisini yükselttiği insanlar için âlemlere rahmet olarak içtihad edenler içinde bir delil ve belge olarak beğenip seçtiği kimseye iftirada bulunmak suretiyle işlediği günahın büyüklüğüdür.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu, Ali (radıyallahü anh)’dan sahih olmayan rivâyetler arasındadır. Şayet: Size göre böylesinin hükmü nedir? diye sorulacak olursa, deriz ki: Bir peygamberin zina ettiğini söyleyen bir kimse öldürülür. Peygambere bundan daha hafif olan (haram) bakış ve dokunmayı isnad eden kimseye gelince, bu hususta insanların yaptıkları nakiller arasında farklılık vardır. Bir kimse peygamber hakkında bunu içten içe kabul eder ve böyle bir şeyi o peygambere nisbet ederse onun öldürüleceğine hükmederim. Çünkü o, bu tutumuyla emrolunduğu peygambere saygı göstermek ile çelişkiye düşmüş olur.

Kıssacıların: O çıplak olarak yıkanan bir kadını gördü. Onu görünce, saçını çözdü ve saçı da vücudunu örttü, şeklindeki açıklamalarına gelince, ümmetin icmaı ile bundan dolayı onun için vebal sözkonusu değildir. Çünkü ilk görüş, görülen kişiyi açığa çıkartır, ancak bu şekilde gören kişi günahkar olmaz. İkinci defa baktığını söyleyenlere gelince, bunun aslı astarı yoktur. Kıssacıların: O eğer kocası ölürse, o kadın ile evleneceğini niyet etti, şeklindeki sözlerine gelince, bunda da bir sakınca yoktur. Çünkü onu ölüme maruz bırakmamıştır. Dâvûd (aleyhisselâm) Orya talib olmakla birlikte, o kadına talib oldu, şeklindeki görüş ise batıldır. Kur’ân-ı Kerîm ile bu konuda gelmiş bütün tefsir rivâyetleri bunu reddetmektedir.

Eşheb, Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bana ulaştığına göre o güvercin gelip Dâvûd (aleyhisselâm)’ın yakınına düştü. Bu güvercin altından idi, onu görünce hoşuna gitti. Onu yakalamak maksadıyla ayağa kalktı. Çünkü ona yakın düşmüştü. Aynı şeyi iki defa tekrarladı, sonra güvercin uçtu. Gözüyle onu takib ederken, uzun saçlı o kadını yıkanmakta iken görüverdi. Bana ulaştığına göre döktüğü gözyaşlarından ot bitinceye kadar kırk gün secdede kaldı,

İbnu’l-Arabî dedi ki: Müfessirlerin sözünü ettikleri kuş onun önünde düştü, onu yakalamak istedi ve arkasından onu izledi, şeklindeki açıklamalarında sözkonusu edilen hal ibadete aykırı değildir. Çünkü bu yapılması mubah olan işlerdendir. Özellikle bu helal bir iştir, helal talebinde bulunmak ise farzdır. O kuşu kuş olduğu için izlemiştir, güzelliğinden dolayı değil. Çünkü güzelliğinde bir menfaati yoktu. Bu kıssayı anlatanların kuşun güzelliğini sözkonusu etmeleri ileri derecedeki bir cahillikten kaynaklanmaktadır. Bunun altından bir güvercin olup onu yakalamak maksadıyla peşinden gittiğine dair rivâyete gelince, bu da Sahih’te rivâyet olunduğu şekliyle yüce Allah’ın bir lütfü idi: “Eyyub (aleyhisselâm) çıplak olarak yıkanmakta iken altından çekirgelerden bir bölük üzerine döküldü. O da bu çekirgelerden toplamaya ve elbisesine doldurmaya koyuldu. Yüce Allah kendisine: Ey Eyyub! Ben seni ihtiyaçtan kurtarmadım mı? diye sorunca, o da: Kurtardın Rabbim, fakat Senin bereketine muhtaç olmamam mümkün değildir, dedi.” Buhârî, I, 107, III, 1240, VI, 2723; Nesâî, I, 200; Müsned, I, 314

el-Kuşeyrî dedi ki: Dâvûd küçük bir çocuğuna onu vermek maksadıyla o güvercini yakalamak istedi. Kuş uçtu ve evin pencereciği üzerine kondu… Bu açıklamayı es-Sa’lebî de yapmıştır, daha önce de geçmiş bulunmaktadır.

19- Rüku Ederek Rabbine Dönüş:

“Rüku ederek yere kapanıp (Allah’a) döndü.” Secdeye kapandı, demektir. Çünkü sücud, bazan rüku ile ifade edilebilir. Şair şöyle demiştir:

“Rüku ederek yüzü üstü kapandı,

Ve herbir günahtan yüce Allah’a tevbe etti.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Burada rükudan kastın secdeye varmak olduğunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü secde etmek meyletmek demektir. Rüku ise eğilmektir. Biri diğerini kapsayabilir. Çünkü önce bunların herbirisi kendi şeklinde has iken, daha sonraları birine diğerinin ismi verilir olmuş ve sucuda rüku denilmiştir.

el-Mehdevî de der ki: Onların rükua varmaları sücud idi. Hayır, sücudları rüku idi, diye de açıklanmıştır.

Mukâtil dedi ki: O rükuundan yüce Allah’a secdeye kapandı, yani durumu farkedince namaz kılmak üzere ayağa kalktı, sonra rükudan secdeye kapandı. Çünkü her ikisi de aynı zamanda eğilmeyi ihtiva etmektedir.

“Döndü” günahından tevbe edip Allah’a yöneldi, demektir. el-Husayn b. el-Fadl dedi ki: Abdullah b. Tahir el-Valî bana yüce Allah’ın:

“Rüku ederek yere kapanıp” âyeti hakkında rüku edene yere kapandı denilir mi? diye sordu, ben hayır dedim. Bu sefer: O halde âyetin anlamı nedir? diye sordu, şöyle dedim: O daha önce rükuda iken yere kapandı, yani secde etti, demektir.

20- Burada Geçen Tilavet Secdesinin Hükmü:

Dâvûd (aleyhisselâm)’ın bu secdesinin Kur’ân-ı Kerîm’de yapılması emrolunup istenmiş secdelerden olup olmadığı hususunda farklı görüşler vardır.

Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minber üzerinde

“Sâd. Çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun” âyetini okudu. Secde âyetine varınca indi, secde etti. Müslümanlar da onunla birlikte secde ettiler. Bir başka gün yine bu buyrukları okudu. Müslümanlar secde etmek için hazırlandılar. Bu sefer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bu bir peygamberin tevbesini ifade etmektedir. Ancak ben sizin secde için hazırlandığınızı gördüm” deyip (minberden) indi ve secde etti. Davud’un lâfzı budur. Ebû Dâvûd, II, 59

Buhârî’de ve başkalarında da İbn Abbâs’tan şöyle dediği zikredilmektedir:

“Sâd” Kur’ân-ı Kerîm’in azimetlerinden (açıkça secde edilmesi emredilmiş secde âyetlerinden) değildir. Ancak ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın burada secde ettiğini görmüşümdür. Buhârî, I, 363, III, 1358; Ebû Dâvûd, II, 59; Müsned, I, 359.

İbn Mes’ûd yoluyla gelen rivâyette de şöyle dediği kaydedilmektedir: Sâd bir peygamberin tevbesidir, orada secde yapılmaz. Yine İbn Abbâs’tan: O bir peygamberin tevbesidir, peygamberiniz de ona uymakla emrolunmuşlardandır. Buhârî, III, 1258, IV, 1695, 1808; Müsned, I, 360.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Benim kanaatime göre burası secde yeri değildir. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) burada secde etmiştir, biz de ona uyarak secde ederiz.

Sücudun anlamı şudur: Dâvûd (aleyhisselâm) Rabbine zilletle boyun eğip günahını da itiraf ederek, günahından tevbe ederek, Rabbine secdeye kapandı. O bakımdan kim burada secdeye kapanacak olursa, bu niyet ile secde etsin. Belki yüce Allah, tabi olduğu Dâvûd (aleyhisselâm)’ın hürmetine ona mağfiret edebilir. Bizler, bizden öncekilerin şeriatının bizim için de şer’î hüküm ifade ettiğini (şer’u men kablena) kabul edenlerden olalım, ister kabul etmeyenlerden olalım, farketmez. Çünkü bu bütün ümmetlerde herkes için meşru bir iştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

21- Buradaki Şükür Secdesi Nasıl Yapılmalıdır?

İbn Huveyzîmendad dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Rüku ederek yere kapanıp (Allah’a) döndü” âyetinde, şükür maksadıyla sadece secdeye varmanın câiz olmadığına delalet vardır. Çünkü burada sücud ile birlikte rüku da sözkonusu edilmiştir. Câiz olan şekil iki rekat namaz kılmasıdır. Tek başına bir secde câiz değildir. Çünkü hem Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, hem de ondan sonraki İmâmlara (halifelere) müjde türünden haberler geliyordu. Fakat onlardan herhangi birisinin şükür olmak üzere secdeye kapandığı rivâyeti nakledilmiş değildir. Eğer onlar böyle bir işi yapsalardı, elbetteki bu birbirini destekleyen rivâyetler halinde nakledilirdi. Çünkü böyle bir şeyin câiz olup olmadığının ve Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olup olmadığının bilinmesine herkesin ihtiyacı vardır.

Derim ki: İbn Mace’nin Sünen’inde Abdullah b. Ebi Evfa’dan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Cehil’in kellesinin koparıldığı müjdesini alınca, iki rekat namaz kılmıştır. İbn Mace, I, 445. Ebû Bekre yoluyla rivâyet ettiği hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sevindirecek bir hususun haberi geldi mi yüce Allah’a şükür olmak üzere secdeye kapanırdı rivâyetini de zikretmektedir. Hakim, Müstedrek, I, 411; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, II, 370; Dârâkutnî, Sünen, I, 410, IV, 147 İbn Mace, I, 446. İmâm Şâfiî ve başkalarının kabul ettiği görüş de budur.

22- Tilavet Secdesi Yaparken Okunacak Dualar:

Lâfız başkasının olmak üzere Tirmizî ve başkalarının rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ensardan bir adam geceleyin bir ağacın arkasında saklı olarak namaz kılarken:

“Sad, çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun…” âyetini okuyordu. Secde âyetine gelince, o da secde etti, onunla birlikte ağaç da secde etti. Ağacın: “Allah’ım, bu secde sebebiyle bana büyük bir ecir ver ve bunun sebebiyle bana şükretmeyi nasib kıl” dediğini duydu. (3), (4) nolu dipnotlar ile ilgili malumat bir sonraki sahifenin dipnotundadır.

Derim ki: İbn Mace Simen’inde, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini kaydetmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında idim. Bir adam ona gelip dedi ki: Dün rüyamda kendimi bir ağacın dibinde namaz kılarken gördüm. Secde âyetini okudu, ben de secde ettim. Benini secdem dolayısıyla ağaç da secde etti. Bu arada ağacın: “Allah’ım, bu secde sebebiyle benden bir günahı sil, onun sebebiyle bana bir ecir yaz ve bu secdemi(n ecrini) benim için saklı kıl,” dediğini duydum. İbn Abbâs dedi ki: Ben de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın secde âyetini okuduğunu ve bunun üzerine secde ettiğini, secdesi sırasında da o adamın, ağacın söylediğini haber verdiği sözleri söylediğini de duydum.

Bunu es-Sa’lebî, “Ebû Said el-Hudrî’den..” diye rivâyet etmiştir. Buna göre Ebû Said dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Ben kendimi rüyada bir ağacın altında gördüm. Ağaç Sâd Sûresi’ni okuyordu. Secde âyetine gelince, orada secde etti. Sücudu sırasında da şöyle dediğini duydum: Allah’ım, bu secde sebebiyle benim için bir ecir yaz ve benden bir günahı sil. Onun sebebiyle bana bir şükür nasib et, kulun Dâvûd’dan secdesini kabul ettiğin gibi bunu da benden kabul buyur. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle dedi: “Ey Ebû Said sen de secde ettin mi?” Ben: Allah’a yemin ederim ki, hayır ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Şöyle buyurdu: “Ağaçtansa senin secde etmen daha uygundu.” Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sâd Sûresi’ni secde âyetine varıncaya kadar okudu, sonra secde etti, sonra da ağacın dediğinin benzerini söyledi Buralarda (67. sahifedeki (3) ve (4) nolu dipnotlarda) zikredilen hadisler, lâfız ve mana itibariyle birbirlerine yakın olduklarından hepsi için aşağıdaki kaynaklara atıfta bulunmakla yetiniyoruz: ibn Huzeyme, I, 282, VI, 473; Hakim, Müstedrek, I, 341; Tirmizî, II, 472, V, 489; İbn Mace, I, 334; Taberani, Kebir, XI, 129.

Sad 23

“Bu kardeşim; onun doksan dokuz dişisi var, benimse bir tek dişim var. Dedi ki: ‘Onu da bana ver.’ Ve sözde beni yendi.”

Diyanet Vakfı
(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken «Onu da bana ver» dedi ve tartışmada beni yendi.

Kurtubi Tefsiri
(Birileri dedi ki): “Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz koyunu vardır. Benim ise bir koyunum var. O koyunu da bana ver, dedi ve söz söylemede beni yendi.”

8- “Koyunlar”ın Mahiyeti ve Te’vili:

“Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz koyunu vardır” âyeti şu demektir. Orya adına konuşan melek dedi ki: “Bu benim kardeşimdir.” Yani benim dinim üzeredir. Bu arada davalıya işaret etti. Buradaki “kardeşim”in arkadaşım anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Onun doksandokuz koyunu vardır” anlamındaki âyetindeki

“doksandokuz” anlamındaki kelimelerin baştaki “te” harflerini el-Hasen üstün ile:şeklinde okumuştur. Bu şaz bir söyleyiştir. Ancak el-Hasen’in kıraati olarak sahih yolla gelmiştir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Araplar sükuneti kalçalarının büyüklüğü ve nisbeten zaafı dolayısıyla kinaye yoluyla kadından, koyun diye sözederler. Kimi zaman inek, kısrak ve dişi deve tabirlerinin de kadından kinaye yoluyla kullanıldığı olur. Çünkü bunların hepsinin ortak vasfı sırtlarına biniliyor olmasıdır. İbn Avn şöyle demiştir:

“Babasıyım ben onların, üç tanedir onlar,

En küçükleri dördüncüleri ise evdedir.

Benim koyunum ile beşe tamamlanmaktadırlar,

Onları besleyecek cömert bir kişi yok mudur?

Acıktıklarında kum tepeciğinin üzerinde kıvrılır yatarlar.

Ellerine geçirdikleri ekmeğin vay haline, vay haline o ekmeğin.”

Antere de şöyle demiştir:

“Ey avlanılacak koyun, kimin eline düşersen,

Artık o bana yasak olur, keşke yasak olmasa,

Kızımı gönderdim, git dedim ona,

Benim için ona dair haberleri araştır ve öğreniver,

Dedi ki: Düşmanlar farkında olmadan gördüm,

O koyun ok atanın eline geçmişti.

Sanki alnında beyazlık bulunan bir ceylan yavrusu gibi,

Kısacık boynunu dönüp bana baktı.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Onun koyununu görmediği bir sırada okumu attım,

Ta kalbinin ortasından ve dalağından isabet ettirdim.”

Kadınlardan kinaye yoluyla koyun diye sözetmek, kullanılabilecek tariz (üstü kapalı) ifadelerin en güzellerindendir.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Bu ifade meleklerin bir tarizi ve bir uyarışıdır. Arapların: Zeyd, Amr’ı dövdü, ifadelerine benzer, oysa ortada ne dövme vardır, ne de gerçek manada bir koyun. Sanki: Biz, durumu bu olan iki davacıyız, demiş gibidirler.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta yapılmış en güzel açıklama anlamın şu olduğu şeklindeki açıklamadır: O soru sormak maksadıyla: (Biz) biri diğerine haksızlık etmiş iki davacıyız. Nitekim: Bir adam hanımına bunu söylerse, ona ne düşer? demeye benzer.

Derim ki: İmâm Şâfiî’nin arkadaşı el-Müzenî bu âyet-i kerîme ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Muvatta’’da ve başkalarından rivâyet edilen İbn Şihab yoluyla gelen hadiste yer alan: “O senindir, ey Abd b. Zema” Muvatta’, II, 739; Buhârî, II, 724, 895, III, 1007; Müsned, VI, 129, 200 hadisini de buna yakın bir şekilde yorumlamıştır. el-Müzenî dedi ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya, bu hadis bana göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisine sorulan bir soruya verdiği bir cevab mahiyetindedir. Onlara hükmün şöyle olduğunu bildirmiştir: Böyle bir şey, hem döşek sahibi (evli bulunan koca)nin hem de zina etmiş kimse aynı anda iddiada bulunduğu takdirde sözkonusu olur. Yoksa aleyhine kardeşi Sa’d’ın sözünü Zem’anın aleyhine de oğlunun -zina mahsulü bir çocuk olduğuna dair- sözünü kabul etmiş değildir. Çünkü herbirisi başkası adına haber vermiştir. Müslümanlar ise bir kimsenin diğeri aleyhindeki ikrarının geçerli olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Şanı yüce Allah da bunun bir benzerini Dâvûd ve melekler kıssasında zikretmiş bulunmaktadır. Melekler Davud’un yanına girdiklerinde onlardan korkuya kapılmış, onlar: Korkma, biz iki davacıyız, demişlerdi. Halbuki onlar davacı değillerdi. Onlardan herhangi birisinin doksandokuz koyunu yoktu. Fakat onlar onunla neyi anlatmak istediklerini bilmesini sağlamak maksadı ile meseleyi müşahhaslaştırarak konuştular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da bu olay hakkında sorulan soru üzerine hüküm vermiş olma ihtimali vardır. Bu hadise dair benim bu yorumumu destekleyecek herhangi bir kimse bulunmasa dahi, bana göre böyle bir yorum sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

9- “Doksandokuz Koyun”:

en-Nehhâs dedi ki: İbn Mes’ûd’un

“Bu benim kardeşimdir, onun doksandokuz koyunu vardır. Benim ise bir koyunum var” anlamındaki âyeti: ” Bu benim kardeşimdir, onun doksandokuz koyunu vardı, benim ise dişi bir koyunum var.” diye okumuştur. Buradaki: “…dır.” Yüce Allah’ın:

“Allah gafurdur, rahimdir.” (en-Nisa, 4/96) âyetindekine göredir (nakıstır demek istemektedir). Kıraatinde yer alan “dişi” anlamındaki lâfız da te’kiddir. Nitekim: ” O erkek bir adamdır” denildiği gibi, burada da te’kiddir.

Şöyle de açıklanmıştır: Aralarında az miktarda erkek bulunmakla birlikte “bunlar yüz koyundur” denildiği gibi, burada ayrıca “dişi” tabirinin aralarında hiçbir erkek bulunmadığının anlaşılması için zikredilmesi uygun düşmüştür. Tefsirde bunun: Onun ise doksandokuz hanımı vardır, anlamına geldiği belirtilmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer bunların hepsi hür kadın iseler bu onun şeriatına uygun bir şeydi, demektir. Şayet aralarında cariyeler var ise bu da bizim şeriatimize uygun düşer. Ancak kuvvetli görülen görüşe göre bizden öncekilerin şeriatinde evlenilecek hanım sayısı belli bir sayı ile sınırlı değildi. Bu sınırlandırma Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şeriatindedir. Buna sebep ise bedenlerin güçsüzlüğü, ömürlerin azlığıdır.

el-Kuşeyrî de şöyle demektedir: Muayyen onlara bu sayı sözkonusu değildi. Maksat bir örnek vermekti de denilebilir. Nitekim: Eğer bana yüz defa dahi gelecek olsan, senin ihtiyacını görmeyeceğim, demek de böyledir. Maksat defalarca gelirsen… demektir.

İbnu’l-Arabî de şöyle demektedir: Bazı müfessirlerin dediklerine göre Dâvûd’un yüz hanımı yoktu, doksandokuz örnek olsun diye zikredilmiştir. Bunun da maksadı şudur: Bunun başka bir hanıma ihtiyacı olmadığı halde, benim hanıma ihtiyacım vardır, demektir. Ancak böyle bir açıklama iki bakımdan yanlıştır.

1- Delilsiz bir şekilde lâfzın zahir manasından uzaklaşmanın anlamı yoktur. Bizden öncekilerin şeriatinde ise bizim şeriatimizde belirtildiği gibi evlenilecek hanım sayısı sınırlı değildi.

2- Buhârî ve başkalarının rivâyetine göre Süleyman (aleyhisselâm) şöyle demiştir: “Bu gece yüz hanımımı dolaşacağım. Bu hanımlardan herbirisi Allah yolunda savaşacak bir çocuk doğuracaktır. Ancak inşaallah demeyi unutmuştu. Buhârî, V, 2007; Müslim, III, 1275; Müsned, II, 229, 275. Bu ifade açık bir nasstır.

10- Tartışmada Galib Gelmek:

“Benim ise bir koyunum” tek bir hanımım

“var. O koyunu bana ver, dedi.” Yani o benim payım olsun diye, benim lehime ondan vazgeç demektir. İbn Abbâs: Onu bana ver, diye açıklamıştır. Yine ondan gelen bir rivâyete göre: Benim için sen onu bırak, diye açıklamıştır. İbn Mes’ûd da böyle açıklamıştır. Ebû’l-Aliye de şöyle demiştir: Ben onu payıma alayım diye onu bana kat. İbn Keysan da şöyle demiştir: Sen onun benim payım olmasını sağla, diye açıklamıştır.

“Ve söz söylemede de beni yendi.” Beni yenik düşürdü. ed-Dahhak dedi ki: Konuştuğu vakit o benden daha fasih konuşur. Savaşacak olursa, düşmana zararı benden daha fazla olur. (Âyet-i kerimedeki “yendi” ile aynı kökten olmak üzere): ” Onu yendi, yener” denilir. Darb-ı meselde de ” Galib gelen, talan vurur” denilmektedir. Bundan isim, “izzet” şeklinde gelir ki, bu da güç ve galebe demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Bir ağın yenik düşürdüğü bir keklik ki geçirdi geceyi,

Ağdan kurtulmaya çalışarak, halbuki kanadı ağa takılmış.”

Abdullah b. Mesud ve Ubeyd b. Umeyr:

“Ve söz söylemede de beni yendi” anlamındaki âyeti: ” Ve söz söylemede benimle yenişmeye koyuldu” diye okumuştur. Benimle yarışa koyuldu demek olur ki, bu da karşılıklı yenişmek, yarışmak anlamında: O’den gelmektedir. ” Onunla yenişti, yarıştı” demektir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu yenmenin sebebi hususunda farklı görüşler vardır. Bir açıklamaya göre, bu yaptığı açıklamalarıyla beni yendi demektir. Bir başka açıklamaya göre, sahib olduğu güç ve otoritesiyle beni yendi, demektir. Çünkü ondan böyle bir şeyi isteyince, ona muhalefet edememişti. Bizim topraklarımızda Seyr b. Ebi Bekr diye bilinen bir emir vardı. Onunla bir adamdan bir ihtiyacımı görmesini istemesi için konuştum. Bana şöyle demişti: Bir yöneticinin bir ihtiyacı istemesinin onu gasbetmesi anlamına geldiğini bilmiyor musun? Bu sefer ben: Hayır, bu adaletin bir gereği olsa dahi istemiyorum, dedim. Eğitim görmemiş bir kişi olmakla birlikte söylediği bu söze ve zekasına hayret ettiğim gibi, o da benim kendisine verdiğim cevaba hayret etmiş, şaşırmıştı.

Sad 22

Dâvûd’un yanına girdiler, o onlardan ürktü. Dediler: “Korkma! Biz iki davacıyız; birimiz diğerine haksızlık etti. Aramızda hakkaniyetle hükmet, haksızlık etme, bizi doğru yola ilet.”

Diyanet Vakfı
21, 22. (Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp, Davudun yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız:

1- Duvarı Aşarak Hz. Davud’un Huzuruna Giren Davacılar:

“Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi” âyetinde geçen “hasm” hem bir, hem iki kişi, hem de topluluk hakkında kullanılır. Çünkü bunun aslı mastardır. Şair de şöyle demiştir:

“Ve sakallarını silkeleyen kızgın hasımlar ki

Arap katırlarının, ahdi olmayan düşmanları püskürttüğü gibi.”

en-Nehhâs dedi ki: Burada “hasım” ile iki meleğin kastedildiği hususunda tefsir bilginleri arasında görüş ayrılığı yoktur.

“Tırmanarak” fiili çoğul gelmekle birlikte, tesniye hakkında kullanılması ise “hasm” lâfzının anlamına binaendir. Çünkü bu lâfız çoğul manası ile varid olmuştur, “Kafile ve arkadaşlar” lâfızları gibi. İki kişi için kullanılması kastedilecek olursa: “İki hasım” çoğul için kullanılacak olursa: ” Hasımlar” takdirinde kabul edilir.

“Onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi” âyeti, surunun üst tarafından yanına gelmişlerdi, demektir. Mesela: ” Duvara tırmandı” denilir. Zaten “sur” şehrin etrafındaki duvar demektir ve hemzesizdir. Aynı şekilde: , “sûrenin” çoğulu demektir. Tıpkı ‘in çoğulunun, diye gelmesi gibi. Bu da binanın herbir konağına, aşamasına verilen isimdir. “Kur’ân sûresi” de buradan gelmektedir. Çünkü herbir sûre diğerinden ayrı bir menzile (konak yeri) teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar bu kitabın (Tefsirin) mukaddimesinde (sûre, âyet, kelime ve harf başlığında) geçmiş bulunmaktadır. Nabiğa’nın şu beyiti de geçmişti:

“Görmez misin, Allah’ın sana yüksek bir şeref ve üstünlük verdiğini?

Ondan aşağıda kalan herbir hükümdarın aşağıdan ona yükselmeye çalıştığını görürsün.”

Görüldüğü gibi burada sûre ile şeref ve mevkiyi kastetmektedir.

Hemzeli olarak: ” Yemeğin kabta geri kalan bölümü” demektir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu Farsça ziyafet anlamındadır, Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ahzab gününde: “Cabir size bir ziyafet hazırlamıştır. Haydi bakalım oraya” dediği kaydedilmektedir. Bu husustaki rivâyetlerin en sağlamı bu olmakla birlikte sahih olmadığına göre; merhum müfessirimiz bu ve benzeri rivâyetleri niçin kaydediyor? üstelik kitabının başında sahih olmayan ve sahifeleri boş yere dolduran israiliyyatı almayacağını söylemişti. Bu iki sebepten olabilir: 1. Kurtubi bu gibi rivâyetlere güvenilmemesi gerektiğine ayrıca dikkat çekmek için bunları kitabına almış olabilir.

Burada sözü edilen mihrab (mealde: namaz kıldığı yer) oda demektir. Çünkü o odanın içinde iken iki melek de tırmanarak onun yanına varmışlardı. Bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır. Ebû Ubeyde ise şöyle demektedir: Mihrabtan kasıt meclisin üst ve en iyi yeridir. Mescidin mihrabı da buradan gelmektedir. Buna dair açıklamalar daha önce birkaç yerde (Al-i İmrân, 3/37. âyet, 1. başlıkta, Meryem, 19/11. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Hani onlar Davud’un yanına girmişlerdi” âyetinde ikinci defa olarak: ” Hani” âyeti gelmiş bulunmaktadır. Çünkü her ikisinde de bunlardan sonra fiil gelmiş bulunuyor. el-Ferrâ’nın iddiasına göre ise bunlardan birisi: “…diğinde, dığında” anlamındadır. Bir diğer görüşe göre ikincisi kendisinden sonra gelen ifadelerle birlikte daha öncekisini açıklamaktadır.

Bu gelen iki kişinin, iki insan olduğu da söylenmiştir. Bunu en-Nekkaş demiştir. İki melek oldukları da söylenmiştir. Bu görüşü de bir topluluk benimsemiştir. Kimileri de bunları, kimliklerini tayin ederek gelen bu iki şahıs Cebrâîl ve Mikail idi, demişlerdir. Bunların insan suretinde ibadet ettiği günde Allah’ın ona gönderdiği iki melek olduğu da söylenmiştir, Bekçiler onları içeri girmekten alıkoymak isteyince, bunlar da ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına gitmişlerdi. O namazda iken onların geldiklerini farketmemiş, ansızın önünde oturmakta olduklarını görüvermişti. İşte yüce Allah’ın:

“Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi” âyeti bunu anlatmaktadır. Yani namaz kıldığı yerin üzerinden çıkarak yanına gelmişlerdi. Bu açıklamayı Süfyan es-Sevrî ve başkası yapmıştır.

Bunun sebebi ise İbn Abbâs’ın naklettiği şu husustur: Dâvûd (aleyhisselâm) içinden eğer ilâhi bir imtihana tabi tutulacak olursam, kendimi yanlışlıktan koruyacağım, diye geçirmişti. Ona: Sen sınanacaksın ve sınanacağın günü de bileceksin. Onun için tedbirini al, denildi. O da Zebur’u yanına alıp ibadet ettiği yere girdi, yanına kimsenin girmemesini istedi. Zebur’u okumakta iken en güzel surette bir kuş geldi, onun önünde uçmaya başladı. Eliyle onu yakalamak istedi ve arkasından gitti. Kuş nihayet mihrabın aydınlanma deliğine kondu. Onu almak üzere ona yaklaşınca, yine kuş uçuverdi. Onu görmek için ileri uzanınca yıkanmakta olan bir kadını gördü. Kadın onu görünce vücudunu saçlarıyla örttü. -es-Süddî dedi ki: Kadın Davud’un kalbinde yer etti.- (Devamla) İbn Abbâs dedi ki: Kocası Allah yolunda gazaya çıkmış, Oriya b. Hannan idi. Dâvûd gaza kumandanına kocasını tabutu taşıyanlar arasına katması için emir yazdı. Tabutu taşıyanlara ise yüce Allah ya zafer nasib ederdi yahut öldürülürlerdi. Oriya’yı kumandan tabutu taşıyanlar arasına yerleştirdi ve öldürüldü. Kadının iddeti bitince Dâvûd ona talib oldu. Kadın da, eğer bir oğlu olursa, ondan sonra hükümdarlığa o geçecek, diye şart koştu ve buna dair de bir belge düzenledi. İsrailoğullarından da elli kişiyi buna şahit tuttu. Süleyman dünyaya gelip delikanlılık yaşına gelinceye iki melek duvarı aşıp namaz kıldığı yere gelinceye ve yüce Allah’ın kitabında anlattığı durum meydana gelinceye kadar nefsi bir türlü karar kılmamıştı.

Bunu el-Maverdî ve başkaları zikretmiş ise de sahih değildir. Bu tür israiliyyatın dini hükümlerle ilgisini görmediğinden, İsrailoğullarından nakli mubah rivâyetlerden kabul ettiği için zikretmiş olabilir. Hangisi olursa olsun, bunlarla hiçbir şekilde meşgul olmamak gerekirdi. Bu gibi rivâyetlerin doğru olmadıklarına dikkat çekmek daha uygun olurdu. Vallahu a’lem. Tirmizî el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, II, 178. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hususta gelmiş rivâyetlerin en sağlamı budur.

Derim ki: Bu manasıyla bunu Tirmizî el-Hakim de Nevadiru’l-Usul’de peygambere merfu bir rivâyet olarak zikretmiştir: Yezid er-Rukaşî’den, Enes b. Malik’i şöyle derken dinlemiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Dâvûd peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kadını görüp onunla evlenmek isteyince, İsrailoğullarının bir askeri birlik çıkarıp göndermelerini emretti. Birliğin kumandanına da düşman ile karşılaştığınız vakit -ismini vererek- filanı öne geçir, dedi. O kişiyi tabutun önüne kattı. O dönemde o tabut ile zafer taleb edilirdi. Tabutun önüne geçirilen kimseler ise ya öldürülürdü yahutta savaştıkları ordu önlerinden dağılır gider, öyle geri dönebilirlerdi. Kadının kocası öne geçirildi ve öldürüldü. Her iki melek de Davud’a indi ve ona olayı anlattılar… ”

Said, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Belka şehri yakınındaki Amman kuşatması esnasında kocasına kapının halkasını yakalamalarını emretti. Bu da ölümün kendisi demekti. Bu maksatla kocası öne geçti ve öldürüldü.

es-Sa’lebî ile bir grub ilim adamı şöyle demişlerdir: Yüce Allah Davud’u bu günah ile imtihan etti. Çünkü o bir gün Rabbinden kendisini İbrahim, İshak ve Yakub’un mertebesine çıkarmasını temenni etti, onları sınadığı gibi kendisini de sınamasını, onlara verdiği şeyler gibi kendisine de bağışlamasını temenni etti. Dâvûd zamanı üçe ayırmıştı. Bu üç günün birisinde insanlar arasında hüküm veriyor, birisinde tek başına Rabbine ibadet için halvete çekiliyor, birisinde ise hanımlarıyla ve işleriyle meşgul oluyordu. Okuduğu kitablarda İbrahim, İshak ve Yakub’un faziletine dair şeyler okuyordu. Rabbim dedi, bütün hayırları benim atalarım alıp götürmüş. Bunun üzerine yüce Allah ona şunu vahyetti: Onlar başkalarının maruz kalmadıkları belalar ile sınandılar ve bunlara sabrettiler. İbrahim, Nemrut, ateş ve oğlunu boğazlamakla; İshak boğazlanmakla, Yakub, Yusuf için üzülmekle ve gözlerini kaybetmekle sınandılar. Sen ise bu tür hiçbir şeyle sınanmış değilsin, denildi.

Bunun üzerine Dâvûd (aleyhisselâm): Onları sınadığın gibi beni de sına ve onlara verdiğinin benzerini bana da ver, dedi. Yüce Allah da ona: Sen şu ayda cuma gününde sınanacaksın, diye vahyitti. O gün mihrabına girdi, kapısını üzerine kapattı, namaz kılmaya ve Zebur okumaya başladı. Aniden altından bir güvercin suretinde şeytan ona göründü. Bu güvercinde herbir güzel renk vardı. Güvercin gelip ayaklarının önünde durdu. Onu yakalayıp küçük oğluna vermek maksadıyla elini uzattı, uzak sayılmayan bir yere kadar uçarak, yakalanacağından yana Davud’un ümidini kesmedi. Yine onu yakalamak üzere uzandı, yine güvercin biraz daha geri çekildi. Güvercinin arkasından gitti ve nihayet bir pencereciğe uçup kondu. Oradan almak üzere gidince, güvercin uçtu, Dâvûd da onu yakalayacak kimse göndermek maksadıyla gözleri ile onu takib edip durdu. Bir havuzun kenarında bahçede yıkanmakta olan bir kadını görüverdi. -Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.- es-Süddî de: Evinin damı üzerinde çıplak olarak yıkanıyordu, demiştir.

Böyle güzel bir kadın görmemişti. Kadın onun gölgesini görünce, saçlarını çözdü ve saçları vücudunu örttü. Bundan dolayı kadını daha da beğendi. Kocası Orya b. Hannan ise Davud’un kızkardeşinin oğlu Eyyub b. Suriye ile birlikte bir gazada bulunuyordu. Dâvûd, Eyyub’a: Orya’yı şu şu yere gönder ve onu tabutun önünde yerleştir, dedi. Tabutun önünden giden bir kimsenin zafer nasib olmadan ya da şehid düşmeden geri dönmesi helal değildi. Derken Eyyub onu tabutun önüne yerleştirdi, zafer nasib oldu. Davud’a durumu yazdığı bir mektubla haber verdi.

el-Kelbî dedi ki: Orya, Dâvûd döneminde Allah’ın yeryüzündeki kılıcı idi. Bir darbe indirip tekbir getirdi mi bu tekbiri dolayısıyla sağından Cebrâîl, solundan Mikail tekbir getirir, semadaki melekler tekbir getirir ve Arşa varıncaya kadar bu böylece sürerdi. Nihayet Arşın etrafındaki melekler de onun tekbiri ile tekbir getirirdi. (el-Kelbî) dedi ki: Allah’ın kılıçları üç tane idi. Bunlar Mûsa döneminde Kalib b. Yufanna, Dâvûd zamanında Orya, Rasûlullah zamanında da Hamza b. Abdu’l-Muttalib idi. Eyyub, Davud’a yüce Allah’ın Orya’ya zaferi nasib ettiğini haber vermek üzere mektub yazınca, bu sefer Dâvûd ona: Onu şu birlikle birlikte gönder ve yine tabutun önüne yerleştir.

Yine Allah ona zafer nasib etti, sonuncusunda da şehit düştü. Dâvûd da iddeti bittikten sonra o kadın ile evlendi. İşte Davud’un oğlu Süleyman’ın annesi o kadındır. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Bir başka görüşe göre Dâvûd (aleyhisselâm)’ın sınanmasının sebebi şudur: O içinden kötü hiçbir şey yapmadan bir gün geçirebileceğini geçirdi. el-Hasen dedi ki: Dâvûd zamanını dörde bölmüştü. Bir bölümünü hanımlarına, bir bölümünü ibadete, bir bölümünü İsrailoğulları ile birbirlerine karşılıklı öğüt vermek ve birlikte ağlayıp ağlaşmak, bir bölümünü de hüküm vermek için ayırmıştı. Derken bir insanın hiçbir günah işlemeden bir gün geçirmesi olabilir mi? diye müzakere ettiler. Dâvûd bu işin altından kalkabileceğini içinden geçirdi. İbadet ettiği günü kapıyı üzerine kapattı, yanına kimsenin girmemesini emretti. Zebur’u okumaya koyuldu ve derken altından bir güvercin önüne gelip düştü. Sonra da az önce geçenlere yakın rivâyeti anlattı.

İlim adamlarımızın: Bundan şu hususa delil vardır… deyip çıkardıkları sonuçlara gelince, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

2- Hakimin, Kocanın ve Abidin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:

İlim adamlarımız bunu hakimin her gün hüküm vermek üzere insanların davalarına bakmakla yükümlü olmadığına ve insanın ibadetle meşgul olsa dahi, hanımları ile ilişkiyi terketme hakkına sahib olmadığına delil göstermişlerdir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/3. âyet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada Ka’b (b. Sevvar)’ın Ömer (radıyallahü anh) döneminde onun huzurunda böylece hüküm verdiği de geçmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Abdullah b. Ömer’e Tercüme ettiğimiz Tefsir metninde böyle olmakla birlikte, doğrusu Abdullah b. Amr el-As’tir. “Muhakkak senin eşinin de senin üzerinde bir hakkı vardır” Buhârî, II, 696, 697, V, 1995, 2272; Müslim, II, 813, 817; Müsned, II, 197, 198. diye buyurduğu sabittir.

Yine el-Hasen ve Mücahid dediler ki: Dâvûd (aleyhisselâm) halifelik makamına getirildiğinde İsrailoğullarına şöyle demişti: Allah’a yemin ederim mutlaka ben aranızda adaletle hükmedeceğim. O bu yemini -inşaallah diyerek- istisnada bulunmaksızın yapmıştı, o bakımdan bununla sınandı.

Ebû Bekir el-Verrak dedi ki: Dâvûd çokça ibadet eden birisi idi. Amelini beğenir gibi oldu ve: Acaba yeryüzünde benim gibi ameli olan bir kimse var mıdır? dedi. Yüce Allah ona Cebrâîl’i gönderdi, Cebrâîl dedi ki: Allah sana şöyle buyuruyor: Sen ibadetini beğendin, ibadeti beğenmek (ucb) ise ateşin odunu bitirmesi gibi ibadeti yer bitirir. İkinci bir defa daha beğenecek olursan ben seni kendi nefsinle başbaşa bırakırım. Bunun üzerine: Rabbim dedi, sen bir sene beni nefsimle başbaşa bırak. Yüce Allah: Bu çok uzun bir süredir, dedi. Bu sefer: O halde bir ay, dedi. Yüce Allah: Bu da çoktur deyince, o halde bir gün, dedi. Yine yüce Allah: Bu da çoktur dedi. Bu sefer: O halde Rabbim sen beni nefsimle bir saat (kısa bir süre) başbaşa bırak, deyince yüce Allah: Haydi seni nefsinle başbaşa bıraktım, diye buyurdu. Dâvûd da bekçileri görevlendirdi, yün elbiselerini giyindi ve ibadetgahına girdi. Önüne Zebur’u koydu. İbadetine dalmış iken bir kuş gelip önüne düştü ve kadın ile ilgili başından geçen olaylar geçti.

Safran es-Sevrî dedi ki: Dâvûd bir gün şöyle demişti: Rabbim Dâvûd hanedanından bir kimsenin oruç tutmadığı bir gün yine Dâvûd hanedanından bir kimsenin namaz kılmadığı bir gece geçmiyor. Yüce Allah ona: Ey Dâvûd dedi. bu senden midir? Benden midir? İzzetim hakkı için seni kendi nefsinle başbaşa bırakacağım. Dâvûd, Rabbim beni affet dedi. Yüce Allah: Seni bir yıl kendi nefsinle başbaşa bırakacağım dedi. Dâvûd izzetin hakkı için yapma diye yalvardı, yüce Allah: O halde bir ay dedi. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir hafta dedi. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir gün diye buyurdu. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir saat diye buyurdu. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir an diye buyurdu. Şeytan ona: Bir an ne kadardır ki, dedi. Bunun üzerine Dâvûd da: Bir an beni bana bırak dedi. Yüce Allah da onu bir an nefsi ile başbaşa bıraktı. Ayrıca ona: Bu filan gün, filan vakitte olacaktır denildi. O gün gelince, o gününü ibadete ayırdı. Bulunduğu yerin etrafında da bekçileri görevlendirdi. Bu bekçilerin dörtbin kişi olduğu söylendiği gibi, otuzbin yahut otuzüçbin kişi olduğu dahi söylenmiştir. Tek başına Rabbine ibadete çekildi, Zebur’u önünde yaydı. Güvercin geldi, önüne düştü ve kadını görmesi olayı başından geçti. Yüce Allah da bu iki meleği Süleyman (aleyhisselâm)’ın doğumundan sonra ona gönderdi. Bu iki melek de ona koyunları örnek verdiler. O bu örneği dinleyince, işlediği günahı hatırladı ve -ileride geleceği üzere- kırk gün secdeye kapandı.

3- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın Yanına Gelenler:

“O bunlardan korkmuştu.” Çünkü yanına davacıların geldikleri vaktin dışında geceleyin gelmişlerdi. İzinsiz yanına girdiklerinden dolayı korktuğu da söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre onlar duvarı tırmanıp yanına geldikleri, kapıdan gelmedikleri için korkmuştu.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm)’ın ibadet ettiği yer girilmeyecek kadar oldukça yüksekti, öyle ki bir insanın o duvarı tırmanabilmesi çok sayıdaki yardımcılarıyla ve çeşitli ve pekçok aletler ile kendi gücü oranında günlerce yahutta aylarca uğraşıp bunun çaresini bulması ile mümkün olabilirdi. Eğer bizler: İbadet ettiği yerin kapısından oraya girilebilir diye düşünsek bile, yüce Allah bu hususu haber vererek:

“Hani onlar duvarı tırmanarak” diye buyurmaktadır. Zira oraya giden basamakları çıkarak yahut aşağı tarafından gelen bir kimseye odaya ya da mihraba tırmandı -mecazi bir ifade olması müstesna- denilmez. Davacıların içinden girdiği belirtilen o pencereciği görecek olursak, kesinlikle o gelen iki kişinin iki melek olduğunu biliriz. Çünkü o pencerecik ancak ulvi bir varlığın ulaşabileceği kadar yüksek bir yerdedir.

es-Sa’lebî dedi ki: Duvarı aşan iki kişinin İsrailoğullarından anne baba bir iki kardeş oldukları da söylenmiştir. Dâvûd (aleyhisselâm) onlar hakkında hüküm verince meleklerden birisi ona: Ey Dâvûd niye bu şekilde kendi hakkında hüküm vermedin, dedi.

es-Sa’lebî dedi ki: Ancak onların Davud’un dikkatini yaptıklarına çeken iki melek oldukları şeklindeki birinci görüş daha güzeldir.

Derim ki: Tevil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş de budur. Şayet: Meleklerin kendilerinin: “(Biz) iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir” demeleri nasıl mümkün olabilir? Bu bir yalandır, melekler ise böyle bir şeyden münezzehtir denilecek olursa, buna cevab şudur; Bu durumda ifadelerde takdiri bir takım lâfızların bulunduğunu kabul etmemiz kaçınılmaz bir şeydir. O iki melek şöyle demiş gibidirler: Farzet ki biz biri diğerine haksızlık yapmış iki davacıyız. Sen de aramızda hak ile hüküm ver. İşte o iki meleğin: “Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz koyunu vardır…” sözleri de böylece yorumlanır. Çünkü bu ifade her ne kadar haber vermek suretinde ise de bunu zikretmekten kasıt, Davud’un yaptığı şeylere bir varsayımla dikkatlerini çemketi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Peygamberin Korkmasının Sebebi:

Şayet: Dâvûd bir peygamber olduğu, nübüvvet ile de ruhu güç kazanıp vahiy ile itminana erdiği, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu mevki dolayısıyla da metanet kazanıp Allah ona pekçok mucizeler gösterdiği halde ve yine oldukça kahraman bir kişi olmakla birlikte, onun korktuğundan nasıl sözedilebilir diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Kendisinden önceki peygamberlerin yolu da bu idi. Ondan önce gelen peygamberler öldürülmekten, eziyete uğratılmaktan yana kendilerine güvenlik (teminat) verilmemişti. O da bu ikisinden korkuyordu. Nitekim Mûsa ile Harun (ikisine de selam olsun)’a:

“Ey Rabbimiz biz! Bize karşı aşırı gitmesinden veya azgınlığını arttırmasından korkarız” (Ta-Ha, 20/45) dediklerini yüce Allah’ın da kendilerine: “Korkmayın” diye buyurduğunu görüyoruz. Elçiler de Lut (aleyhisselâm)’a: Korkma,

“Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana asla ulaşamazlar” (Hud, 11/81) demişlerdi. İşte burada da bu iki melek ona: “Korkma!” demişlerdir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Allah ona huzurunda davalaşacak iki meleği o, mihrabında (mabedinde) ibadet ederken göndermişti. Bu yüce Allah’ın ona ve Orya’ya dair verdiği bir örnekti. O bu iki meleği tepesinde duruyor görünce: Benim yanıma nasıl girebildiniz? dedi. Onlar da: “Korkma, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir.” Sen aramızda hüküm veresin diye yanına geldik, dediler.

5- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın Yanına İzinsiz Girenlere Karşı Tutumunun Sebepleri:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer: onların maksadlarını bildikten sonra niye dışarı çıkartılmalarını emretmedi? İzinsiz huzuruna girdikleri halde niye onları te’dib itmedi? diye sorulacak olursa, buna dört açıdan cevap verilebilir:

1-Bizler başkalarına karşı teşrifat ve izin istemek hususundaki şer’î hükümlerinin keyfiyetini bilmiyoruz. Bilseydik vereceğimiz cevap bu ahkama göre olurdu. Nitekim bizim şeriatimizin geldiği ilk dönemlerinde Yüce Allah bunlara dair etraflı açıklamaları indirinceye kadar bu gibi hükümlere değinilmemişti.

2- Biz bu hususta verilecek cevabı hicab ile ilgili hükümlere bağlı kabul edecek olursak, onun karşı karşıya kaldığı bu korkmasının, bu konuda yapması gereken uygulamayı ona unutturmuş olma ihtimaline bağlı kabul edebiliriz.

3- O, işin sonunun nereye varacağını bilmek ve böyle bir iş için izinsiz girmenin muhtemel olup olmadığını görmek maksadı ile başladıkları sözü tamamlamalarını istemiştir. Bu tutumları ile birlikte onları haklı kılabilecek bir mazeretleri var mıdır, yok mudur? Böylece öğrenmek istemiştir. Nihayet bu işin kendisi için bir sınama, bir mihnet olduğunu Allah’ın bu kıssa ile kendisine bir misal verdiğini ve günahtan korunmak iddiasına karşı bir te’dib olduğu açıkça ortaya çıkmış oldu.

4- Dâvûd (aleyhisselâm)’ın bir mescidde ibadet etmekte olduğu ihtimali vardır. Mescide girmek için ise herhangi bir kimsenin izin alması gerekmez. Zira mescide girmek için kimseye sınır konulmamıştır.

Derim ki: el-Kuşeyrî’nin sözünü ettiği beşinci bir görüş (ihtimal) daha vardır. O da şudur: Gelen şahıslar şöyle demişlerdi: Teşrifatçılıkla görevli olan kimseler bize izin vermediklerinden, biz de bu şekilde girme yolunu denedik ve meselenin aramızda çözülemez bir hal alacağından korktuk. Dâvûd (aleyhisselâm) da onların bu özürlerini kabul etti ve sözlerini dinledi.

6- Gelen Davacıların Durumu:

Yüce Allah’ın:

“İki davacıyız” âyeti ile ilgili olarak denilse ki: Bundan önce (üç ve yukarısı için kullanılan çoğul kipi ile):

“Hani onlar duvarı tırmanarak… inmişlerdi” denilmişken, burada nasıl olur da: “İki davacıyız” denilmiştir. Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Çünkü iki kişi de cem (çoğul)’dir. el-Halil dedi ki: İki kişi olmakla birlikte: ” Biz yaptık” demeye benzer. el-Kisaî de şöyle demiştir: Cümle haber vermek mahiyetinde olduğundan dolayı çoğul gelmiştir. Haber bitip karşılıklı hitaba sıra gelince, bu sefer iki şahıs kendileri hakkında haber vererek: “İki davacıyız” dediler. ez-Zeccâc da: Bu: “Biz iki davacıyız” anlamındadır. Başkası da şöyle demiştir: Buradaki “söylemek” kökünden gelen fiil, hazfedilmiştir. Yani: “İki davacı” diyordu ki: “Birimiz, diğerine haksızlık etmiştir.”

el-Kisaî de dedi ki: Eğer bu ifade “onların biri diğerine haksızlık etmiştir” şeklinde olsaydı, o da olurdu.

el-Maverdî dedi ki: Bu iki şahıs iki melek idiler. Bunlar ne iki davacı idiler, ne de birbirlerine haksızlık eden kimseler. Meleklerin yalan söylemeleri de beklenilmez. O halde ifadeleri: Şayet sana iki davacı gelip: Birbirinize haksızlık ettik deseler… takdirinde olmalıdır.

Şöyle de denilmiştir: Yani bizler biri diğerine haksızlık eden davacılardan iki bölüğüz. Bu açıklamaya göre “davalaşma”nın iki kişi arasında olması da mümkündür. Herkes ile -çoğul olarak- ayrı ayrı olması da mümkündür. Bu kesimden herbir kişinin diğer kesimdeki herbir kişi ile bir davası da olabilir. İşte bunlar davalarını ortaya koymak üzere gelmiş oldular, fakat onlardan iki kişi konuşmaya başladı. Dâvûd da nikâhtan Gerek tercemeye esas aldığımız baskı, gerek onu esas alarak yapılan sonraki baskılarda “nikâh” kelimeleri kayd edilmiştir. Oysa, hasımlarının sözkonusu ettikleri “koyunlar’ demek olan “ni’ac’dır. Hat benzerliğinin böyle bir okuma hatasına sebep olduğu kanaatindeyiz. Dolayısıyla ibareyi: “Davud da koyunlardan söz edilmesi…” diye anlamak gerekir. sözedilmesi ile birlikte meseleyi anlamış oldu. Bu durumda diğerlerinin davalarını ayrıca ele almaya gerek bırakmadı.

” Haksızlık”: Haddi aşmak ve gerekenin sınırlarının dışına çıkmak demektir. Mesela, yaranın acısı çok ileri gittiği ve son derece çirkin bir hal aldığı takdirde: denilir. Fahişelik yapan bir kadın hakkında kullanılan: Kadın fahişe oldu.” tabiri de buradan gelmektedir.

7- Hak ve Adaletle Hükmetmek Zulme Sapmamak:

“Aramızda hak ile hükmet, zulmetme” âyetindeki:lâfzı, es-Süddî’ye göre “haksızlık etme” anlamındadır.”Ebû Ubeyd’in naklettiğine göre; ile ” Ona haksızlık ettim, zulmettim” demektir.

Temim ed-Darî’nin rivâyet ettiği hadiste de: tabiri “Verdiğin hükümde bana haksızlık ediyorsun” anlamındadır.

Katade de; (haktan) meyletme diye açıklamıştır. el-Ahfeş: “İsraf etme (sınırı aşma)!” diye açıklamıştır. Bunun aşırıya kaçma demek olduğu da söylenmiştir ki, bunların anlamlan birbirlerine yakındır.

Bunun asıl anlamı ” Ev uzak düştü” tabirinden olmak üzere uzaklık manasını ihtiva eder. “Ev uzak düştü, uzak düşer, uzak düşmek” demektir, ” Meselede haksızlık yaptı, zulmetti” denilir; “Pazarlıkta oldukça ileri gitti”; ” Beni takib etmekte işi çok ileriye götürdüler” demektir.

Ebû Amr dedi ki: ” Her hususta makul sınırı aşmak” demektir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmiştir: ” O kadına mehri verilir. Ne aşağıya çekilir, ne de aşırıya gidilir.” İbn Hibban, Sahih, IX. 409, 411; Tirmizî, III, 450; Ebû Dâvûd, II, 237; Nesâî, VI, 121, 122, 198; Müsned, I, 447, IV, 279, 280. Bu da ne eksiği, ne fazlası verilir demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de de:

” O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” (el-Kehf, 18/14) diye buyurulmaktadır, ki zalimce ve haktan uzak bir söz söylemiş oluruz, demektir.

“Ve bizi doğru yola ilet!” Bize yolun doğrusu hangisi ise onu göster.

Sad 21

Sana davacıların haberi geldi mi? Mihrapa tırmandıkları zaman.

Diyanet Vakfı
21, 22. (Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp, Davudun yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:22

Sad 20

Hükümranlığını güçlendirdik ve ona hikmet ve sözün ayırımı verdik.

Diyanet Vakfı
Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.

Kurtubi Tefsiri
Onun mülkünü de pekiştirdik. Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkanını verdik.

“Onun mülkünü de pekiştirdik.” İyice sağlamlaştırdık, güçlendirdik. Bunun heybet ile kalplere onun korkusunun yerleştirilmesi ile olduğu söylendiği gibi, askerlerinin çokluğu ile olduğu, ilâhi yardım ve destek ile olduğu da söylenmiştir. İbnu’l-Arabî’nin tercih ettiği açıklama da budur. Çünkü pekçok ve kalabalık fakat ilâhi yardıma ve desteğe mazhar olmayan bir ordunun hiçbir faydası olmaz. İbn Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki: Dâvûd yeryüzü krallarının egemenlik ve saltanatı en güçlü olanları idi. Her gece onun mabedini otuzbin küsur kişi korurdu. Sabah olduğunda: Geri dönün, Allah’ın peygamberi sizden razı olmuştur, denilirdi.

Mülk, çokça şeylere malik olmak, sahib olmaktan ibarettir. Bir kimsenin çokça mülkü olmakla birlikte bu mülk daha da çoğalmadıkça o melik (hükümdar) olamaz. Bir kimsenin evi ve hanımı olursa, Âdemoğlu olarak zorunlu bir şekilde ihtiyaç duyduğu menfaatine olan hususlardaki tasarruf külfetini üzerinden alacak bir hizmetçisi de olmadıkça hükümdar (melik) olamaz. Bu anlamdaki açıklamalar et-Tevbe Sûresi’nde (9/60. âyet, 3. başlıkta) geçtiği gibi mülkün gerçek mahiyeti ile ilgili yeterli açıklamalar da en-Neml Sûresi’nde (27/15-16. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkanını verdik.” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Hüküm ve Ayırdedici Söz:

“Ona hikmeti” âyetindeki hikmet, es-Süddî’ye göre peygamberlik, Mücahid’e göre de adalettir. Ebû’l-Aliye yüce Allah’ın Kitabını bilmektir, Katade: Sünnettir, Şureyh de ilim ve fıkıhtır, diye açıklamıştır.

“Ve hakkı batıldan ayıran söz” âyeti ile ilgili olarak Ebû Abdurrahman es-Sülemî ile Katade, hüküm vermekte hakkı ve batılı ayırdedici şekilde hüküm vermek diye açıklamıştır. İbn Mes’ûd, el-Hasen, el-Kelbî ve Mukâtil ‘in görüşü de budur. İbn Abbâs da: Sözün açıkça ifade edilmesidir, diye açıklamıştır. Ali b. Ebî Tâlib de şöyle demiştir: Bundan kasıt, davacının delili ortaya koyması, inkar edenin de yemin etmesi demektir. Şureyh, en-Nehaî ve yine Katade de böyle demiştir.

Ebû Mûsa el-Eş’arî ve yine en-Nehaî de şöyle demişlerdir: Bu konuşma sırasında “emma ba’du: imdi” demektir. Bunu ilk kullanan kişi odur.

“Hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkanı”nın hak ile batıl arasındaki sınırı ayırdedici açıklama, demek olduğu; az sayıdaki sözcüklerle pek çok anlamı ifade edecek şekilde veciz konuşmak olduğu da söylenmiştir.

Bu açıklamaların anlamı birbirine yakındır. Ali (radıyallahü anh)’ın sözü bunların hepsini toparlamaktadır. Çünkü -Ebû Mûsa’nın sözü dışında- yargıda verilecek hükümlerin etrafında döndüğü nokta budur.

2- Yargı Bilgisi:

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî dedi ki: Yargı ilmine gelince, Allah’a yemin ederim ki o soyut bir ilim türüdür. İlmin oldukça sağlam bir bölümüdür. Bu, hükümleri bilmekten, helal ve haramı çok iyi ayırdedebilmekten farklı bir şeydir. Sünnette: “Aranızda en iyi hüküm vereniniz Ali, helal ve haramı en iyi bileniniz de Muaz b. Cebel’dir” Müsned, V, 583. Hadîs-i şerîfi varid olmuştur.

Kişi fiillerin hükümlerini basiretle kavrayan, helal ve haramı iyice bilen bir kişi olmakla birlikte, hakkı batıldan ayırdedici hükmü veremeyecek bir durumda olabilir.

Rivâyet edildiğine göre Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Yemen’e gönderdiği sırada bazı kimseler arslan avlamak maksadıyla bir çukur kazmışlardı. Bir arslan gelip bu çukura düşmüş, insanlar da bu çukurun etrafında kalabalıkça toplandıkları bir sırada bir adam bu çukura düşmüş, düşerken diğerine tutunmuş, diğeri de bir başkasına tutunmuştu. Nihayet çukura dört kişi düşmüştü. Arslan bu çukurda onların hepsini yaralamış ve hepsi de ölmüşlerdi. Ölenlerin sahipleri silahlarına koşuştular, neredeyse aralarında çarpışma çıkacaktı. Onların yanına gidip şöyle dedim: Siz dört kişi için ikiyüz kişi mi öldüreceksiniz? Gelin, ben sizin aranızda bir hüküm vereyim. Eğer hükmümü beğenirseniz bu sizin aranızda uyacağınız bir hüküm olur, beğenmezseniz bunu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a götürürsünüz. O hüküm verme hakkına daha bir sahibtir.

Bunun üzerine ilk düşen kişiye diyetin dörtte birini, ikinciye diyetin üçte birini, üçüncüye diyetin yarısını, dördüncüye de diyetin tamamının verilmesini emretti. Verilecek olan bu diyetleri de bu çukuru kazan kimseler arasında olan dört kişinin kabilelerine yükledi. Kimileri bu işe kızdı, kimileri razı oldu. Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gittiler, ona olayı anlattılar. Peygamber: Ben de sizin aranızda hüküm vereyim, dedi. Birisi: Ali aramızda hüküm verdi, deyip Ali (radıyallahü anh)’ın verdiği hükmü ona bildirdiler. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Hüküm Ali’nin verdiği şekildedir” diye buyurdu. Bir rivâyette de: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali’nin verdiği hükmü geçerli kabul edip yürürlüğe koydu, denilmektedir.

Aynı şekilde yargıyı iyi bilmek hususunda nakledilen rivâyete göre bir adam Ebû Hanife’ye gelmiş ve şöyle demiş: İbn Ebi Leyla -ki o sırada Küfe kadısı idi- deli bir kadın, bir adama: Ey zina eden iki kişinin oğlu, dediği için o kadına mescidde ve kadın ayakta olduğu halde iki sopa haddi uyguladı, dedi. Ebû Hanife de: Hata etmiştir, diye cevab verdi.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ebû Hanife’nin hiç duraksamadan verdiği bu cevabı aacai ıkın adamları iyice düşündükten sonra anlayabilir. Ali’nin verdiği hûkmü de bağırıp çağıran bir kimse idrak edemeyeceği gibi, ancak gecesini gündüzüne katarak, verilen hükümler üzerinde duran bir kimse anlayabilir.

Bu hükmün gerçek açıklaması şöyledir: Bu öldürülen dört kişi, o çukur etrafında bulunanlar tarafından itişilerek hataen öldürülmüş kimselerdir. Bundan dolayı bu dört kişinin diyeti orada bulunanlar tarafından hata yoluyla diyet olmak üzere ödenmelidir. Şu kadar var ki, birinci şahıs itilerek öldürülmüş olmakla birlikte diğer üç kişiyi de beraberinde çekerek ölümlerine sebep olmuştur. O halde öldürülmesi karşılığında ona bir diyet, fakat ölümlerine sebep olduğu üç kişi dolayısı ile de dörtte üç diyet ödemesi gerekir. İkincisi için diyetin üçte biri var, buna karşılık çekerek ölümlerine sebep olduğu iki kişinin de diyetlerinin üçte ikisini ödemesi gerekir. Üçüncüsüne gelince, onun yarım diyet alma hakkı vardır, yarım diyet de ödemesi gerekir. Çünkü bir kişinin de çekerek ölümüne sebep olmuştur. Böylelikle karşılıklı hisseleşme ortaya çıkmış olmaktadır. Arada gerekli takaslar yapıldıktan sonra bu oranlarda da akıleler diyetleri ödemek durumundadırlar. İşte bu harikulade bir istinbat (hüküm çıkarma) şeklidir.

Ebû Hanife’ye gelince, o da mesele ile ilgili hususları gözönünde bulundurmuş ve bunların altı (yanlışlık) olduklarını görmüştür. Birincisi, deliye had uygulanmaz, çünkü delilik teklifi kaldırır. Elbetteki bu, yapılmış iftiranın delilik halinde olması halinde böyledir. Eğer bir kimse kimi vakit deliriyor, kimi zaman kendisine geliyor ise, ayık olduğu zamandaki iftiraları dolayısı ile ona had uygulanır.

İkincisi kadın: Ey iki zaninin oğlu demiş, bundan dolayı İbn Ebi Leyla da o kadına ebeveynin herbirisi için bir had uygulamış. Ebû Hanife’nin kanaatine göre bu noktada da hatalı davranmış, çünkü kazf hadleri birden çok olursa, bir tanesi uygulanır (tedahül olur). Zira ona göre bu içki ve zina haddi gibi Allah’ın bir hakkıdır. Şâfiî ve Malik’e göre ise kazf haddi insanoğluna ait hadlerdendir. Kazfe uğrayan kişinin birden çok olması halinde, bu had de birden çok olur.

Yanıldığını söylediği üçüncü noktaya gelince, İbn Ebi Leyla iftiraya uğrayan kimsenin talebi olmadan haddi uygulamıştır. Oysa, ister zina iftirası haddi Allah’ın bir hakkıdır diyenler, ister insanoğlunun hakkıdır diyenlerin icma ile kabul ettiklerine göre zina iftirası haddinin ancak uygulanmasının talebinden sonra uygulanacağı hususunda icma vardır. Taleb olmadan uygulaması câiz değildir. İşte bu husus dolayısıyla onun insanoğlunun bir hakkı görüşünde olanlar kendi kanaatlerinin lehine bunu delil olarak kabul edebilirler. Zira bu Allah’ın bir hakkı olsaydı, zina haddinde olduğu gibi uygulanması uygulanma talebine bağlı kalmazdı.

Dördüncü nokta ise o arka arkaya iki haddi uygulamıştır. Halbuki bir kimseye eğer iki had uygulanması icab ediyorsa, bunlar arka arkaya uygulanmaz. Önce birisi uygulanır, sonra da darbenin etkileri kayboluncaya yahut had vurulan kişi iyileşinceye kadar bırakılır, sonra ona diğer had uygulanır.

Beşinci nokta kadına ayakta had uygulamış olmasıdır. Oysa kadına ancak tesettüre uygun ve oturmuş olduğu halde had uygulanır. Hatta bazıları bir zembil içinde konularak ona had uygulanır, demişlerdir.

Yanıldığını kabul ettiği altıncı nokta ise ona haddi mescidde uygulamış olmasıdır, oysa icma ile hadler mescidde uygulanmaz. Mescidde hüküm vermek ve tazir cezalarını vermekte ise görüş ayrılığı vardır.

Kadı (Ebubekir İbnu’l-Arabî) dedi ki: İşte rivâyet edilen hadiste: “Aranızda en iyi hüküm vereniniz Ali’dir.” ifadesinin tevillerinden birisine göre kendisine işarette bulunulan ayırdedici söz ve yargı ilmi budur.

Bundan kasıt özlü söz söylemektir, diyenlerin görüşüne gelince, bu Arap olmayanlar için değil de Araplar için sözkonusudur. Araplar arasında da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) içindir. Bunu da: “Ve bana özlü sözler (cevamiu’l-kelim) verilmiştir” Müslim, I, 371, 372; Buhârî, VI, 2573; Müsned, II, 250, 268, 314. hadisiyle ifade etmiştir.

Bunun “emma ba’du” sözünü söylemek olduğunu söyleyenlerin görüşüne gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da hutbesinde “emma ba’du” derdi. Rivâyet edildiğine göre cahiliye döneminde bu sözü ilk söyleyen kişi ise Sahban b. Vail’dir. Öldükten sonra dirilişe îman eden ilk kişi de odur, bastona yaslanan ilk kişi odur, yüzseksen yıl yaşamıştır. Eğer Dâvûd (aleyhisselâm)’ın bu sözü söylediği sahih olarak sabit ise bu açıklamaya göre elbetteki o bunu Arapça olarak söylemiş olamaz, kendi diliyle söylemiş olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sad 19

Kuşları da toplu hâlde. Hepsi ona yönelirdi.

Diyanet Vakfı
18, 19. Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi Ona yönelmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Toplanıp gelen kuşları da (emrine verdik). Her birisi ona dönücü idi.

“Toplanıp gelen kuşları da” âyeti daha önce geçen “dağları” âyetine atfedilmiştir. el-Ferrâ” dedi ki: Bu âyet: “Kuşlar da toplanırdı” diye okunsa yine câiz olur. Çünkü burada fiil zahir değildir.

İbn Abbâs dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm) tesbih etti mi dağlar ona cevab verir. Kuşlar onun etrafında toplanır ve onunla birlikte teşbih ederlerdi. İşte kuşların onun yakınında toplanmaları, onların haşredilmeleri (toplanıp gelmeleri)dır. Buna göre anlam şöyle olur: Biz kuşları onunla birlikte tesbih etmeleri için onun etrafında topluca bir araya gelmelerini sağlayarak müsahhar kıldık.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz onunla birlikte tesbih etmeleri için kuşları toplasın diye rüzgarı müsahhar kıldık, yahutta meleklere kuşları toplamalarını emrettik. Müslim, II, 698.

“Her birisi ona” yani Davud’a

“dönücü idi.” İtaat ederdi. Bu da ona gelir, onunla birlikte teşbih ederlerdi, demektir. Buradaki “he” (ona) zamirinin yüce Allah’a ait olduğu da söylenmiştir.

Sad 18

Şüphesiz biz dağları onunla birlikte musahhar kıldık — akşam ve güneş doğarken tesbih ederlerdi.

Diyanet Vakfı
18, 19. Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi Ona yönelmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Biz dağları -akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte teşbih eder halde- musahhar kıldık.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Davud’a Mûsahhar Kılınan Dağlar:

“Gerçekten Biz dağları -… onunla birlikte teşbih eder halde- musahhar kaldık” âyetindeki:

“Teşbih eder halde” hal olarak nasb mahallindedir. Şanı yüce Allah ona vermiş olduğu delil ve mucizeyi söz konusu etmektedir ki, bu da onunla birlikte dağların da tesbih etmesi idi.

Mukâtil dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm) yüce Allah’ı andı mı dağlar da onunla birlikte Allah’ı anardı ve o dağların teşbihini anlardı.

İbn Abbâs dedi ki:

“Teşbih eder halde” namaz kılar halde… demektir. Bu insanlar tarafından görülüp bunun ne olduğunu anladıkları takdirde bir mucizedir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Dâvûd (aleyhisselâm)’a öyle güzel bir ses verilmişti ki, onun dağlardaki yankısı da güzel olurdu. Sesinin güzelliği dolayısıyla kuşlar ona kulak kabartır, onunla birlikte ses çıkartırdı. İşte dağların ve kuşların teşbihi budur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah dağları onunla birlikte yürüsünler diye musahhar kılmıştı. İşte dağların teşbihi budur. Çünkü bunlar yüce Allah’ın yaratılmışlara benzemekten münezzeh olduğuna delalet etmektedir.

Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Sebe’ Sûresi’nde (34/10. âyetin tefsirinde) ve İsra Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız” (el-İsra, 17/44) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır. Orada belirttiğimiz gibi konu ile ilgili sahih kabul edilen görüşe göre bu varlıkların teşbihi sözlü teşbihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Akşamleyin ve kuşluk vakti” âyetinde geçen:

“Kuşluk vakti”; aynı zamanda güneşin doğuşundan sonra, ışığının beyazlaşması demektir, “Güneş doğdu” denilir, ” Güneş etrafı aydınlattı” demektir. İşte Dâvûd (aleyhisselâm) güneşin doğuşu sırasında namazının akabinde ve batışı sırasında Allah’ı teşbih ederdi.

2- Kuşluk Vakti ve Kuşluk Namazı:

İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben bu:

“Akşamleyin ve kuşluk vakti” âyetini okuyup durur fakat bunun mahiyetini bilmiyordum tâ ki Um Hanî bana şu hadisi nakledinceye kadar: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferinde yanına girmiş ve abdest almak üzere su istedikten sonra abdest almıştı. Sonra da kuşluk namazı kılmış ve şöyle buyurmuştu: “Ey Um Hanî! İşte bu işrak (kuşluk vakti) namazıdır.” Taberani, Evsat, IV, 296; İbn Abdi’l-Berr, Temhid, VIII, 138

İkrime de dedi ki: İbn Abbâs dedi ki: Kuşluk namazı ile ilgili kalbimde bir kuşku vardı. Nihayet ben bunu Kur’ân-ı Kerîm’de buldum:

“Akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte teşbih eder halde…”

İkrime dedi ki: İbn Abbâs önceleri kuşluk namazı kılmazdı. Daha sonra bu namazı kılmaya başladı.

Rivâyete göre Ka’b el-Ahbar, İbn Abbâs’a şöyle demiş: Ben Allah’ın indirmiş olduğu kitablarda güneşin doğuşundan sonra bir namazdan sözedildiğini görüyorum. Bu evvabin Allah’a dönenlerdin namazıdır. İbn Abbâs da dedi ki: Ben de sana bu namazın Kur’ân’daki yerini gösteriyorum. Bu, Dâvûd kıssasında yer alan:

“Akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte teşbih eder halde…” âyetidir.

3- Kuşluk Namazının Hükmü:

Kuşluk namazı müstehab ve nafile bir namazdır. Öğleden sonra ikindi namazının (vakit itibariyle) durumu ne ise sabahleyin kuşluk namazının da durumu odur. Güneş doğuşundan sonra beyazlaşıp bulanıklığı gidinceye, ışığıyla etrafıaydınlatıncaya kadar kılınmamalıdır. Tıpkı ikindi namazının güneşin ışıklarının sarardığı vakte kadar bırakılmaması gerektiği gibi.

Müslim’in Sahih’inde Zeyd b. Erkam’dan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Evvabin (kuşluk) namazı deve yavrularının ayaklarını ısınan kumların yakmaya başladığı vakittir.” Müslim, I, 515; Müsned, IV, 367, 372. Merhum müfessir, hadisi kaydettikten sonra “Fısal: Deve yavruları” ile “ramda: Yerin aşın ısınması” lâfızlarını açıklamaktadır. Bunlar anlam itibariyle hadisin tercemesi muhtevasında yer aldıklarından ayrıca terceme edilmemişlerdir.

Burada özellikle deve yavrularının sözkonusu edilmesi, tahammüllerinin azlığı dolayısıyla onların annelerinin ayaklarını yakan ileri derecedeki sıcağın sona ermesinden önceki vakitte, ayaklarının kumdan yanmaya başlamasından dolayıdır. Bu da ya kuşluk vaktinde yahutta ondan kısa bir süre sonra olur. Güneşin doğması ile zevali arasındaki vakit, orta vakittir. Bu açıklamayı Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî yapmıştır.

Bazı kimseler acele edip bundan önce namazı kılabilmektedir. Bunu da işi olur, böylelikle o amelini kaybeder, düşüncesiyle yapar. Zira bu namazı, kılınması yasak olan bir vakitte kılmış olur ve böylece kişi lehine değil de aleyhine olan bir işi yapmış olmaktadır.

4- Kuşluk Namazına Dair Bazı Rivâyetler:

Tirmizî’nin rivâyetine göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim kuşluk namazını oniki rekat olarak kılarsa, Allah ona cenuneme altından bir köşk bina eder.” (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Müslim, I, 515; Müsned, IV, 367, 372. Merhum müfessir, hadisi kaydettikten sonra “Fısal: Deve yavruları” ile “ramda: Yerin aşın ısınması” lâfızlarını açıklamaktadır. Bunlar anlam itibariyle hadisin tercemesi muhtevasında yer aldıklarından ayrıca terceme edilmemişlerdir.

Müslim’in Sahih’inde yer alan rivâyete göre Ebû Zerr Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Her sabah sizin herbirinizin bütün eklemlerine birer sadaka düşer. Herbir teşbih bir sadakadır, herbir tehlil bir sadakadır, herbir tekbir bir sadakadır. İyiliği emretmek bir sadakadır, kötülükten sakındırmak bir sadakadır. Bunun için de kuşluk vaktinde kılacağı iki rekat yeterlidir. ” Tirmizî, II, 337.

Yine Tirmizî’de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim kuşluk namazının iki rekatını muhafaza ederse, ona günahları -deniz köpükleri gibi olsa dahi- bağışlanır.” Müslim, I, 498; Müsned, V, 167.

Buhârî ve Müslim, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: “Can dostum bana üç şey tavsiye etti. Ölünceye kadar onları terketmem. Her (kameri) ayın üç gününü oruçla geçirmek, kuşluk namazını kılmak, vitir kılmadan uyumamak. ” Tirmizî, II, 341, Tirmizî ravilerinden Nehhas b. Kum’u bu hadisi dışında tanımadığını kaydetmektedir; İbn Ebi Hatim, el-Cerh ve’t-Ta’dil, VIII, 511’de verilen bilgilere göre rivâyetlerine itibar edilmeyen kıssalı birisi imiş. Bu Buhârî’nin lâfzıdır.

Müslim de: “Kuşluk vaktinde kılınan iki rekat…” demiştir. Buhârî, I, 395, II, 699; Müslim, I, 499; Nesâî, III, 229; Dârimî, I, 402; Müsned, II, 258, 271, 526. Ayrıca Müslim, Ebû’d-Derda’dan, Buhârî’nin Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiği gibi rivâyet etmiştir. Müslim, I, 499.

İşte bütün bunlar kuşluk namazının en az iki, en çok da oniki rekat olduğunu göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hadiste geçen: ” Eklemler” aslında parmak, el ve ayakların kemikleridir. Daha sonra vücuttaki diğer kemik ve eklemler hakkında kullanılır olmuştur.

Âişe (radıyallahü anha)’dan gelen rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“O (yüce Allah) Âdemoğullarından herbir insanı üçyüzaltmış eklemli olarak yaratmıştır. Kim Allah’ı tekbir eder, Allah’a hamdeder, Allah’ı tehlil eder (la ilahe illallah der), Allah’ı teşbih eder, Allah’tan mağfiret diler, insanların yolu üzerindeki bir taşı yahut dikeni, yahutta bir kemiği alıp uzaklaştırır, iyiliği emredip münkerden alıkoyarsa (ve bunları) bu üçyüzaltmış eklem sayısı kadar gerçekleştirirse, o gün o kimse kendisini cehennem ateşinden uzaklaştırmış olarak yürür.” (Hadisin ravilerinden) Ebû Tevbe dedi ki: Belki de “(yürür yerine): akşamı eder” demiş olabilir. Müslim de bunu böylece rivâyet etmiştir. Müslim, I, 499.

Hadîs-i şerîfte geçen: “Bunun için de iki rekat yeter” âyeti şu demektir: Bu organlar adına verilmesi gereken bu sadakalar karşılığında iki rekat kılmak yeter. Çünkü namaz vücudun bütün azaları ile yapılan bir ameldir. Kişi namaz kıldı mı herbir azası asıl itibarı ile vazifesi olan işi de yerine getirmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sad 17

Söylediklerine sabret. Güç sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla. O çokça dönen biriydi.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davudu, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allaha yönelirdi.

Kurtubi Tefsiri
Onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla! Çünkü o, (Allah’a) çokça dönen birisi idi.

“Onların dediklerine sabret!” âyeti ile yüce Allah kendisi ile alay etmeleri üzerine peygamberine (salat ve selam ona) sabretmesini emretmiştir. Bu âyet-i kerîme kılıç (cihadı emreden) âyeti ile neshedilmiştir.

“Ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla!” Yüce Allah kâfirlere dair haberleri, onların ayrılık çıkarmalarını, kendilerinden önceki kavimlerin helâk edilmesi hatırlatılarak azarlanmalarını söz konusu ettikten sonra, bu âyeti ile yüce peygamberine onların verdikleri eziyetlere sabretmesini emretmekte ve daha önce sözü edilen bütün hususlarla onları teselli etmiş bulunmaktadır.

Bundan sonra da Dâvûd ve peygamberlerin kıssalarını sözkonusu etmeye geçmektedir ki, Peygamber onların sabırlarını hatırlayarak teselli bulsun, âhirette bunun için Davud’a ve diğer peygamberlere verilenlerin kat kat fazlasının verileceğini bilsin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onların söylediklerine sabret ve onlara peygamberlerin kıssalarını hatırlat ki, bu senin peygamberliğinin doğruluğuna açık ve kesin bir delil olsun.

“Güçlü” âyeti ibadette güç sahibi demektir. O bir gün oruç tutar, bir gün orucunu açardı. Bu ise orucun en ağır ve en faziletli şeklidir. Gecenin yarısını namazla geçirir, düşmanla karşılaştığında kaçmazdı. Yüce Allah’a duada güç sahibi idi.

“Kulumuz” âyetiyle kul olarak bu şekilde onun Allah’a izafe edilmesi, onun şerefini açıkça ortaya koymak içindir.

(“Güçlü” anlamı verilen): lâfzı, şeklinde de kullanılır. Nitekim: “Kusur” anlamındaki lâfzın,şeklinde kullanılabileceği gibi. Şair şöyle demektedir:

“Önceden bükülmezdi o fakat bükülür oluverdi.”

“Güçlü adam” ifadesi de buradan gelmektedir. “Güçlendi” anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

“O çok kuvvetli kişi yaya kiriş takarsa,

Atışını yapar böbreklere isabet ettirir ve onlar da lezzetli olurlar.”

Şair şunu demek istiyor:

Yüce Allah, buluttaki yaya kiriş takarsa, develerin böbreklerine atış yapar ve bu yağla develeri semirtir. Bundan da maksat yağmurdan oluşan bitkileri otlayarak semirdiklerini anlatmaktır.

“Çünkü o (Allah’a) çokça dönen birisi idi.” ed-Dahhak: Çokça tevbe eden birisi idi, demektir, diye açıklamıştır. Başkasından gelen rivâyete göre ise o günahını hatırladığında yahut hatırına geldiği her seferinde bundan ötürü Allah’tan mağfiret dilerdi. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ben bir gün ve gecede yüce Allah’tan yüz defa mağfiret dilerim.” Tirmizi, V, 383; Müsned, V, 394.

” Döndü, döner” denilir. Nitekim şair de şöyle demiştir:

“Ayrılıp giden herkes elbette döner,

Fakat ölüp ayrılan asla dönmez.”

Dâvûd (aleyhisselâm) her hususta yüce Allah’a itaate ve rızasına dönen birisi idi. O bakımdan, kendisine uyulmaya layık bir kimsedir.

Sad 16

Dediler ki: “Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı bize hemen ver.”

Diyanet Vakfı
Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Ve dediler ki: “Rabbimiz, hesab gününden önce (azaptan) payımızı bize çabuk ver (de görelim)!”

“Ve dediler ki: Rabbimiz hesab gününden önce payımızı bize çabuk ver”

âyeti ile ilgili olarak Mücahid: Azabımızı diye açıklamıştır. Katade de aynı şekilde azaptan payımızı (çabuk ver), diye açıklamıştır. el-Hasen dedi ki: Cennetteki payımızı ondan istifade edelim diye dünyada bize ver. Said b. Cübeyr de böyle açıklamıştır.

Aydan aya verilecek mükâfatın yazılı olduğu mektuba: denildiği de dilde bilinen bir husustur. el-Ferrâ” dedi ki: Bu lâfız Arap dilinde “pay ve nasip” demektir. Sak (elinde bulunduranın lehine olmak üzere yazılı mal ya da paranın ait olduğunu belirten belge)’e bu adın verilmesi de buradan gelmektedir. Ebû Ubeyde ve el-Kisaî şöyle demişlerdir: Bu kelime verilecek mükâfatlara dair yazılı belge demektir, çoğulu da: …diye gelir. Şair el-A’şa şöyle demiştir:

“Mükâfatların yazılı olduğu belgeleri verip durumu düzelten,

Nimeti ve üstün hali ile karşılaştığım günde hükümdar en-Numan da değil.”

Buradaki “nimet ve üstün hali ile” diye anlamı verilen: kelimesinin yerine: “Topluluğu ile” diye de rivâyet edilmektedir.

” Pay” kelimesinin çoğulu olarak: şekli de kullanılır. Azlık çoğulu için de: ile kullanılır. Bunları en-Nehhâs zikretmiştir.

es-Süddî dedi ki: Kâfirler kendilerine verilen vaadlerin gerçek olup olmadığını bilmek maksadı ile cennetteki yerlerinin kendilerine gösterilmesini istediler.

İsmail b. Ebi Halid dedi ki: Bu, rızıklarımızı bize çabucak veriver, anlamındadır. Bunun bize yetecek kadarını çabucak ver, anlamında olduğu ve bana yeter anlamında kullanılan: den geldiği de söylenmiştir.

Bir başka açıklama da şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kur’ân-ı Kerîm’in, kitablarının sağ ve sollarından verileceğine dair, âyetlerini onlara okuyunca, bu kitabların kendilerine çabucak verilmesini isteyerek bu sözleri söylediler. Sözü edilen âyetler da yüce Allah’ın:

“Kitabı sağdan verilmiş olana gelince” (el-Hakka, 69/19);

“Kitabı arkasından (sol eline) verilecek kimseye gelince…” (el-İnşikak, 84/10) âyetleridir.

(……..)’in asıl anlamı “kesmek”tir. “Kalemin kesilmesi (traş edilmesi ucunun açılması)” da buradan gelmektedir. O halde bu lâfız bir şeyden kesilen parçanın adıdır. “Kesmek, ayırmak”, “Pay etmek” gibi. Daha sonra bu pay, kitab (yazılıp takdir edilen) ve rızık hakkında kullanılmıştır. Çünkü bunlar başkasından kesilip ayrılmaktadır. Şu kadar var ki, bu kitab (yazılan şey, yazılan belge) hakkında daha çok kullanılmakta ve gerçek anlamının bu olması daha güçlü bulunmaktadır. Ümeyye b. Ebi’s-Salt şöyle demiştir:

“Bir kavim ki, Irak sahası onlarındır ve,

Oraya toplanan şeyler ile kıt’ (kitab) ve kalem dahi.”

“Hesap gününden önce” eğer durum Muhammed’in dediği gibi ise dünyada kıyâmet gününden önce “payımızı ver” demektir. Bütün bunları alay olsun diye söylüyorlardı.

Sad 15

Bunlar ise sadece tek bir çığlık bekliyorlar, onda hiç gecikme yoktur.

Diyanet Vakfı
Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.

“Bunlar… bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar” âyetinde geçen: ” Bakmak, gözetlemek”;”Beklemek” anlamındadır. Yüce Allah’ın:” Bizi bekleyin, nurunuzdan aydınlanalım” (el-Hadid, 57/13) âyetinde de böyledir.

“Bunlar”dan kasıt Mekke kâfirleridir.

“Bir çığlıktan başkası” âyetinde kastedilen ise kıyâmet için sûr üfürüşüdür. Yani bunlar Bedir’de o yarayı aldıktan sonra geriye sadece kıyâmetin çığlığını bekliyorlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Şu anda aralarından hayatta olanlar artık sadece sûra üfürmek demek olan o çığlığı bekliyorlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar birbirleri ile çekişirlerken, kendilerini alacak bir tek çığlıktan başkasını gözlemiyorlar. (O zaman) onlar ne bir tavsiyede bulunabilirler.” (Yasin, 36/49)

Bu âyet, kıyâmet ve ölümün oldukça yakın olduğunu haber vermektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: O önceki kâfirlerin dinlerini takib eden bu ümmetin son zamanlarındaki kâfirler, ancak tek bir çığlıktan ibaret olan o sûra üfürmeyi bekliyorlar.

Abdullah b. Amr dedi ki: Semada meydana gelen bir çığlık mutlaka yüce Allah’ın yeryüzündekilere gazabı ile olur.

“Devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan” âyetindeki: “Tekrarlanma” demektir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan gelmiştir. Mücahid ise dönüşü olmayan, Katade ikinci defa meydana gelmesi sözkonusu olmayan, es-Süddî ise ayılısı olmayan, diye açıklamıştır.

Hamza ve el-Kisaî “fe” harfini ötreli olarak: diye okumuş, diğerleri ise üstün olarak okumuşlardır.

el-Cevherî dedi ki: Bu iki söyleyişi ile bu kelime, iki sağımlık arasındaki süre demektir. Çünkü (deve) önce sağılır, sonra da memelerine süt gelmesi için kısa bir süre yavrusunun onu emmesine müsade edilir, sonra tekrar sağılır. Mesela: “Onun yanında ancak iki sağımlık arası kadar bir süre durdu” denilir. Hadîs-i şerîfte de: “Hasta ziyareti dişi devenin iki sağımlığı arası süre kadardır. ” (Bezzar, Müsned, II, 255, aynı lâfızlarla değil de: “Ecri en büyük hasta ziyareti en kısa tutulmalıdır” manasına el-Kudai, Müsnedu’ş-Şihab, II, 218’de Bezzar’ınkine yakın lâfızlarla.)

Yüce Allah’ın:

“Devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan” âyetinde “fe” harfi hem üstün, hem ötreli olarak okunur. Yani onun bir beklemesi, dinlenmesi ve kendine gelmesi sözkonusu değildir, demektir. “Fe” harfi esreli olarak: “İki sağımlık arası memede toplanan süt” anlamındadır. Önceki harfi esreli olduğundan dolayı “vav”, “ye”ye dönüşmüştür, el-Aşa bir ineği anlatırken şöyle demektedir:

“Nihayet memesinde bir süt toplandı mı,

Eğer süt emecek olsa, ciğer paresini emzirmek için geliverir.”

Çoğulu: şeklinde, bunun da çoğulu: …diye gelir. Tıpkı: “Karış’ın çoğulunun: diye gelmesi gibi. Daha sonraki çoğulu ise: şeklinde getirilir. İbn Hemmam es-Selulî dedi ki:”Bize dünyayı yerdiler, onlar ise ondan süt emip duruyorlar,İki sağımlık arasında her süt biriktikçe; hatta süt vermeyen memelerdeki çıkıntıları bile (emmeye çalışırlar).” aynı zamanda “bulutta toplanan su” anlamına da gelir. Böyle bir bulut zaman zaman yağmur yağdırır. ” Sağımlık aralarında dişi devenin memesinde süt birikti, birikmek” demektir. Bu durumda olan dişi deveye de: “denilir. Bu açıklama Ebû Amr’dan alınmıştır. Çoğulu ise: …diye gelir.

el-Ferrâ”, Ebû Ubeyde ve başkaları: ” Devenin iki sağımlığı” âyetinin “fe” harfi üstün olarak okunursa, kendilerine gelecekleri bir dinlenme vakti demektir. Tıpkı hastanın ve baygın kimsenin ayılması gibi. Ötreli okunması ise “beklemek” anlamındadır. Her ikisinin aynı anlamda olup “iki sağımlık arası” demek olduğu da az önce geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Anlatılmak istenen, bu sürenin arada kesinti olmaksızın devam edip gittiğidir. Ebû Hüreyre rivâyetle dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere -bir grub ashabı ile birlikte iken- anlattı… Bu hadiste şunlar da yer almaktadır: “Yüce Allah İsrafil’e birinci defa sûra üfürmesini emreder. Ona: Korku ve dehşet üfürüşünü üfür, der. Göklerdekiler ve yerdekiler -Allah’ın diledikleri müstesnâ-dehşete kapılırlar. Sonra ona emir verir, o da bunu uzatıp sürdürür ve devam ettirir. Yüce Allah da: “Bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar” diyerek bu hadisi zikretmektedir. Bu hadisi Ali b. Mabed ve başkaları eserlerinde zikrettikleri gibi biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Sad 14

Hepsi de peygamberleri yalanladı, bu yüzden azabım hak oldu.

Diyanet Vakfı
Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.

Kurtubi Tefsiri
Onların herbiri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu.

“Onların herbiri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu.”

Bu yalanlamalarından ötürü azâb onların üzerine indi. Yakub: ” Azabım’ ile: İkabım (azabım)” lâfzındaki “ye” harfini her iki halde (vakıf ve vasl hallerinde) de sabit okumuş, diğerleri ise her iki halde “ye” harfini hazfetmişlerdir.

Bu âyetin bir benzeri yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“îman eden o kimse dedi ki: Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için o güruhların günü gibi bir günden korkuyorum. Nûh kavmi, Âd, Semud ve onlardan sonra gelenlerin başına gelenlerin benzerinden…” (el-Mu’min, 40/30-31)

İşte burada da sözü geçen bu ümmetlere “ahzab: güruhlar” ismini vermiş bulunmaktadır.

Sad 13

Semûd, Lut kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar hiziplerdi.

Diyanet Vakfı
12, 13. Onlardan önce Nuh kavmi, ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.

Kurtubi Tefsiri
Semud, Lut kavmi ve Ashabu’l-Eyke de: İşte onlar güruhlardır.

“Semud, Lut kavmi ve Ashabu’l-Eyke” yani ormanlıktakiler

“de” (yalanladı). Buna dair açıklamalar daha önce eş-Şuara Sûresi’nde (26/176. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nafi’, İbn Kesîr ve İbn Amir hemzesiz olarak “lam” ve “te” harflerini de üstün olarak: diye okumuşlardır. Diğerleri ise hemzeli ve “te” harfi de esreli olarak okumuşlardır. Bu da daha önce geçmiş idi.

“İşte onlar güruhlardır.” Yani güçlü olmakla, çok olmakla nitelendirilenler onlardır. Bu. işte adam odur, demeye benzer.

Sad 12

Onlardan önce Nuh kavmi, Âd, kazıklı Firavun yalanladı.

Diyanet Vakfı
12, 13. Onlardan önce Nuh kavmi, ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Fir’avun yalanladılar.

“Onlardan önce Nûh’un kavmi… yalanladılar” âyetini yüce Allah Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gönlünü hoş etmek ve onu teselli etmek için zikretmiş bulunmaktadır. Yani, ey Muhammed, bunlar senin kavminden olup daha önce peygamberlerine karşı grublar halinde çıkmış, o güruhlardan bir ordudur. Onlardan öncekiler bunlardan daha güçlü idiler, ama yine de helâk edildiler.

Yüce Allah

“kavm” kelimesini müennes olarak zikretmiştir. Arap dilbilginleri bu hususta iki farklı görüşe sahiptirler. Birincisine göre bu lâfzın müzekker olarak da, müennes olarak da kullanılması mümkündür. İkinci görüşe göre bu lâfız olarak müzekkerdir, müennes olarak değerlendirilmesi câiz değildir. Ancak aşiret ve kabile anlamında kullanılırsa, bu durumda lafızda manaya dikkat çekmek maksadı ile gizli anlamın hükmü ağırlık kazanır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Hayır, gerçekten o bir öğüttür. Kim dilerse ondan öğüt alır.” (el-Muddessir, 74/54-55) Burada görüldüğü gibi “ondan öğüt alır” anlamındaki âyette zamir müzekker olarak gelmiş ve şeklinde müennes zamir olarak gelmemiştir. Çünkü onda gizli olan müzekker anlam olduğundan müzekker gelmiştir, lâfız müennes gelmesini gerektirse dahi.

Yüce Allah bu buyruklarda Fir’avun’u

“kazıklar sahibi” olmakla nitelendirmektedir. Bunun anlamı hakkında farklı görüşler vardır. İbn Abbâs: Sapasağlam yapılar sahibi, anlamındadır derken, ed-Dahhak şöyle demiştir: Onun bina ve yapıları pek çoktu. Binaya “evtad (kazıklar)” da denilebilir.

Yine İbn Abbâs’tan, Katade ve Atâ’dan şöyle dedikleri zikredilmiştir: Onun kazıkları, alanları, oyun yerleri vardı. Bunlar üzerinde onun için öoyunlar oynanırdı.

Yine ed-Dahhak’tan: Güç ve şiddetlice yakalama sahibi diye açıkladığı da rivâyet edilmiştir.

el-Kelbî ve Mukâtil de şöyle demişlerdir: O insanları kazıklarla azaplandırırdı. Birisine kızdı mı onu sırtüstü yatırır, yere çaktığı dört kazığa bağlar, üzerine ölünceye kadar akrep ve yılanları salardı.

Yine denildiğine göre o, işkence yaptığı kimseleri dört direk arasında bağlardı. Onun herbir el ve ayağını demirden bir kazığın çakılmış olduğu bir direğe bağlayıp ölünceye kadar bırakırdı.

Bir diğer açıklamaya göre

“kazıklar sahibi” pekçok asker ve ordu sahibi demektir. Burada askerlere

“kazıklar” ismi verilmiştir. Çünkü onlar kazığın çadırı güçlendirdiği gibi, saltanatını güçlendiriyorlardı.

İbn Kuteybe dedi ki: Araplar: “Onlar kazıkları oldukça sağlam bir güce sahibtirler” diyerek her zaman güçlü olduklarını anlatmak isterler. Bunun aslı ise, kıl çadırlardan herhangi bir çadırın kazıklarla sağlamlaşması ve kazıklarla ayakta durmasından gelmektedir. el-Esved b. Ya’fur der ki:

“Orada yaşayışın türlü nimetleriyle kaldılar,

Kazıkları sapasağlam bir mülkün gölgesinde.”

“Kazıklar” lâfzının tekili “te” harfi esreli olarak: şeklinde gelir. Üstün olarak da bir söyleyişi vardır.

el-Esmaî dedi ki: ” Sağlam kazık” denilir, tıpkı: ” Oldukça uğraştıran bir iş” denildiği gibi. Sonra da şu beyiti zikretmektedir:

“(O develer) su başında sağlam çakılmış bir kazık buldular,

Onlara verdiği sözde durmamazlık etmezdi.”

(el-Esmaî devamla) dedi ki: Burada adamı “cizl; develere taşınmak üzere dikilen kazık”a benzetmiştir.

Sad 11

Orada, hiziplerden yenik düşürülmüş bir ordu vardır.

Diyanet Vakfı
Onlar, çeşitli guruplardan oluşmuş bir ordudur; işte şurada bozguna uğratılacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Burada gruplardan yenilgiye uğratılmış bir ordu…

“Burada… bir ordu” âyetindeki: sıla (zaid) olup ): Onlar… bir ordudur” takdirindedir. Buna göre

“ordu” lâfzı hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir.

“Yenilgiye uğratılmış” yani ortaya koyacak delilleri kalmamış, delilleri çürütülmüş, zelil kılınmış, kökü kazınmış… Çünkü onlar hiçbir şekilde bu bizim lehimizedir, demek imkanını bulamıyorlar.

“Kırba kırıldı”, ” Orduyu kırdım (yenilgiye uğrattım)” denilir.

Bu âyet daha önceki âyetlerle yani:

“Aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler” (Sad, 38/1) âyeti ile bağlantılıdır. Yani onlar grublardan bozguna uğratılmış bir ordudur. Onların büyüklük taslamaları ayrılıkçılık yapmaları seni üzmesin. Ben onların topluluklarını bozguna uğratacağım, onların güçlerini alacağım.

Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Bedir günü de bu denilenler o orduların başına getirilmiştir.

Katade dedi ki: Yüce Allah daha onlar Mekke’de iken onları bozguna uğratacağını vaadetmiştir. Bu vaad Bedir günü gerçekleşmiştir.

“Burada” âyeti Bedir’e bir . Orası Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşmak için grup grup bir araya geldikleri yerdir.

Maksadın Medine’ye gelen ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı biraraya gelen gruplar (el-Ahzab) olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Ahzab Sûresi’nde (33/9. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Ahzab ordu demektir. Nitekim çeşitli kabilelerden bir ordu tabiri kullanılır.

Burada “ahzab: grublar” ile geçmiş zamanlardaki kâfirlerin kastedildiği de söylenmiştir. Yani bunlar da öncekilerin yolundan giden bir ordudur. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Ondan içen benden değildir, onu tatmayansa o bendendir.” (el-Bakara, 2/249) Yani dinim ve mezhebim üzeredir.

el-Ferrâ” dedi ki: Âyetin anlamı şudur: Onlar yenilgiye uğratılmış bir ordudurlar. Bu da bu ordunun semaya çıkması engellenmiştir, demektir.

el-Kutebî dedi ki: Onlar şu uydurma tanrıların yenilgiye uğratılmış orduları, askerleridir. Onlar yüce Allah’ın rahmet hazinelerinden olsun, göklerin ve yerin mülkünden olsun, herhangi bir şeyin, ilâhlarına ya da kendilerine ait olduğunu ileri süremezler.

Sad 10

Yoksa göklerin, yerin ve aralarındakilerin hükümranlığı onlara mı ait? Öyleyse sebeplere tırmansınlar.

Diyanet Vakfı
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!

Kurtubi Tefsiri
Yahut göklerle yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? O halde sebeplerine yapışıp yükselsinler.

“Yahut göklerle yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır?”

Eğer böyle bir iddiada bulunacak olurlarsa

“o halde sebeplerine yapışıp yükselsinler.” Yani semalara yükselsinler ve meleklerin Muhammed’e vahiy indirmesini engellesinler.

Yükseldi, yükselir” demektir. Aynı fiil: “Yüksekli, yükselir, yükselmek” şeklinde de gelir. ” Attı, atar, atmak” gibi. (Yükselmek anlamındaki bu fiil,) ” Manevi yolla okuyarak tedavi’ ile aynı kökten gelmektedir.

er-Rabî’ b. Enes dedi ki: Buradaki

“sebepler” kıldan daha ince, demirden daha güçlüdür, fakat bunlar görülmezler.

Sözlükte “sebep” kendisi vasıtası ile maksada ulaşılan ip ya da başka herşeyin adıdır.

“Sebepler”in meleklerin indiği semavatın kapıları olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“İsterse semanın sebeplerine bir merdiven ile ulaşmaya kalkışsın.”

“Semaların sebepleri”nin bizatihi semaların kendileri olduğu da söylenmiştir. Yani onlar sema be sema yükselsinler.

es-Süddî de:

“Sebeplerine yapışıp yükselsinler” âyeti fazilet ve din bakımından yükselsinler, anlamındadır, demiştir.

Eğer kendilerini koruyup kurtaracağını sanıyor iseler güçlenmenin sebepleri bakımından istedikleri kadar ileri gitsinler, diye de açıklanmıştır. Ebû Ubeyde’nin açıklaması bu anlamdadır.

Sebeplerin ipler, halatlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani onlar kendisi ile semaya yükselmek için bir halat yahut bir sebep bulacak olurlarsa, yükselsinler. Bu ise bir azar ve aciz bırakıcı bir emirdir. Daha sonra yüce Allah, peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, onlara karşı zafer ve yardım vaadinde bulunarak şöyle buyurmaktadır:

Sad 9

Yoksa Rabbin, güçlü olan bol bağış sahibi Allah’ın rahmet hazineleri onların yanında mı?

Diyanet Vakfı
Yoksa aziz ve lütufkar olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa galib, çok çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

“Yoksa galib, çok çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?” âyeti şöyle açıklanmıştır: Yoksa bu imkanlar ellerinde var mıdır da onlar yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ihsan etmiş olduğu peygamberlik nimetine engel mi olacaklar?

“Yoksa” edatı eğer ifade önceki âyetlerle ilişkili ise bazen azarlamak anlamında kullanılır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Elif, Lam, Mim. Kitabın indirilmesi -ki onda şüphe yoktur- âlemlerin Rabbindendir. Yoksa onlar: Onu kendiliğinden uydurdu mu, derler?” (es-Secde, 32/1-3)

Yüce Allah’ın:

“…Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?”âyetinin daha önce geçen:

“Kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettiler” (Sad, 38/4) âyeti ile bağlantılıdır. Buna göre anlamı şu olur: Yüce Allah dilediği kimseleri peygamber olarak gönderir. Çünkü göklerin ve yerin hazineleri yalnız O’nundur.

Sad 8

“Zikir aramızdan ona mı indirildi?” Hayır! Onlar benim zikrimden şüphe içindedirler. Hayır! Henüz azabımı tatmadılar.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8. Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kuran aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.

Kurtubi Tefsiri
“Aramızdan bu zikir onun üzerine mi indirildi?” Hayır, onlar Benim zikrimden şüphededirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.

“Aramızdan bu Zikir onun üzerine mi indirildi?” sorusu inkarî bir sorudur. Burada Zikirden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Aralarından özellikle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy gönderilmiş olmasını kabul etmediler. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Hayır, onlar benim zikrimden” yani benim vahyim olan Kur’ân’dan

“şüphededirler.” Yani onlar kendi aralarında hâlâ doğru sözlü olduğunu bilmektedirler. Onlar benim sana indirdiğim vahyin benden olup olmadığı hususunda şüphe etmişlerdir sadece.

“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onlar kendilerine uzunca süre tanınmasına aldandılar. Eğer şirk dolayısıyla azabımı tadacak olurlarsa, şüpheleri ortadan kalkar ve böyle bir şey söylemezlerdi. Fakat o zamanda da imanın hiçbir faydası olmaz.

Buradaki: ” Henüz… madı…” âyeti: (r ): …madı anlamında olup şu buyruklarda olduğu gibi zaiddir:

“Az zaman sonra” (el-Mu’minun, 23/40);

“Fakat o sözlerini bozmaları… sebebiyle.” (en-Nisa, 4/155)

Sad 7

“Bunu, son dinde hiç işitmedik. Bu, sadece bir uydurmadır.”

Diyanet Vakfı
6, 7, 8. Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kuran aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.

Kurtubi Tefsiri
“Biz bunu öbür dinde işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.”

“Biz bunu öbür dinde işitmedik” âyeti hakkında İbn Abbâs, el-Kurazî, Katade, Mukâtil , el-Kelbî ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Bununla Îsa (aleyhisselâm)’ın hristiyanlık dinini kastetmektedir. İslâm’dan önceki son din odur. Hristiyanlar da Allah ile birlikte başka ilâh koşuyorlar.

Mücahid ve yine Katade: Kureyş dinini kastetmektedirler, demiştir. el-Hasen de şöyle demiştir: Bizler ahir zamanda böyle bir şeyin olacağını işitmemiştik; bir başka açıklamaya göre, biz kitab ehlinden Muhammed’in hak bir rasûl olduğunu işitmedik anlamındadır.

“Bu ancak bir uydurmadır.” Yalandır ve asılsız bir iddiadır. İbn Abbâs ve başkalarından böyle açıkladıkları nakledilmiştir.

” Olmadık bir şeyi uydurdu’ demektir. Yüce Allah’ın mahlukatı halketmesi de buradan gelmektedir ki, herhangi bir misal, benzer ve örnek olmaksızın onları yoktan var etti, demektir.

Sad 6

Önde gelenler yürüyüp gittiler: “Yürüyün ve ilâhlarınıza bağlı kalın. Şüphesiz bu istenen bir şeydir.”

Diyanet Vakfı
6, 7, 8. Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kuran aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan elebaşıları: “Yürüyün ve ilâhlarınıza (ibadette) direnin. Şüphesiz ki bu istenilen bir şeydir” diyerek, kalkıp gittiler.

“Onlardan elebaşıları: Yürüyün… diyerek kalkıp gittiler” âyetinde geçen “el-mele”: elebaşıları” onların eşrafı demektir.

Hızlıca gitmek” anlamındadır. Yani bu kâfirler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanından birbirlerine: Üzerinde bulunduğunuz yola devam edin, onun dinine girmeyin ” ilâhlarınıza direnin” diyerek, kalkıp gittiler.

Bunun daha önce geçtiği üzere hastalığı esnasında Ebû Talib’in yanına gitmelerime işaret olduğu da söylenmiştir. Muhammed b. İshak’ın rivâyetinde belirtildiğine göre bu kimseler, Ebû Cehil b. Hişam, Rabia b. Abdi Şems’in oğulları Şeybe ve Utbe, Umeyye b. Halef, el-As b. Vail ve Ebû Muayt’tırlar. utanlar Ebû Talib’e gelerek: Sen bizim efendimiz, bize göre de en insaflımızsum. Kardeşinin oğlu ile onun beraberindeki ayak takımının bizim adımıza sen hakkından gel. Onlar ilâhlarımızı bıraktılar, dinimizi tenkid ettiler.

Bunun üzerine Ebû Talib, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a haber göndererek ona: Senin kavmin seni eşitliğe ve insafa çağırıyor, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Ben onları sadece bir tek kelime söylemeye davet ediyorum” deyince, Ebû Cehil: Onunla birlikte on tane daha söyleyelim, dedi. Peygamber de: “La ilahe illallah deyiniz” deyince, ayağa kalktılar ve:

“Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?” (Sad, 38/5) sözleri ile diğer âyetlerde aktarılan sözlerini söylediler.

” Yürüyün” âyetindeki (ol) nasb mahallindedir. “Yürüyün… le” anlamındadır. Buradaki:Yani” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da:

“Onlardan elebaşıları” yürüyün demek anlamında

“kalkıp gittiler” demek olur. Bu da onların yürüyüşlerinin açıklaması olur, onların bu sözü fiilen söyledikleri anlamına gelmez.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onların ileri gelenleri, elebaşıları yürüyerek avama:

“Yürüyün ve ilâhlarınıza” ibadet etmek üzere

“direnin. Şüphesiz ki bu” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdiği

“istenen bir şeydir.” Yani bu yol ile bir kavmin üzerindeki nimetin son bularak hallerinin olumsuzluğa doğru değişmesi kabilinden, yeryüzündeki insanlar hakkında

“istenen bir şeydir” dediler, demektir.

Bir başka açıklamaya göre:

“Şüphesiz ki bu istenen bir şeydir” ifadesi bir sakındırma anlamındadır. Yani Muhammed bu söylediği sözler ile bize üstünlük sağlasın ona itaat etmemizi, ona tabi olup hakkımızda istediği gibi tahakküm etmeyi istiyor. Sakın ona itaat etmeyiniz.

Mukâtil dedi ki: Ömer, İslâm’a girip de o sayede İslâm güçlenince bu iş Kureyşlilere ağır geldi ve: Şüphesiz ki İslâm’ın güçlenmesi hususunda Ömer’in İslâm’a girmesi istenen bir şeydir, demektir.

Sad 5

“İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Şüphesiz bu şaşılacak bir şey.”

Diyanet Vakfı
4, 5. Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kafirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Muhakkak bu çok şaşılacak bir şeydir.”

“Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?” Buradaki “bunca ilâhı tek bir : anlamındaki kelimeleri iki mef’ûldürler. Yani o bütün ilâhları bir tek ilâh haline mi getirdi demektir.

(…….)

“bu çok şaşılacak bir şeydir.” es-Sülemî “çok şaşılacak” an- lâfzı “cim”i şeddeli olarak: diye okumuştur, ile aynı anlamdadır. el-Halil, ile arasında anlam farkının olduğunu söyleyerek şöyle demiştir: Birincisi hayret edilen demektir. İkincisi ise hayret etme sınırını aşmış olan demektir. Nitekim: “Uzunluğu olan şey” demektir, Uzunluk sınırını aşmış olan” demektir.

el-Cevherî dedi ki: “Acib” kendisinden hayret edilen iş demektir. Ötreli olarak “el-ucab” de aynı şekildedir. Şeddeli olarak “el-uccab” ise ondan daha ileri hayret edilecek şey, anlamını ifade eder. “el-U’cube” de böyledir.

Mukâtil dedi ki: “Cim” harfinin şeddeli okunması Ezd-i Şenue ağzıdır.

Said b. Cübeyr’in rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Ebû Talib hastalandığında Kureyşliler onun yanına geldiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da geldi. Ebû Talib’in yanı başında bir kişinin oturacağı kadar bir yer vardı. Peygamberin oturmasını engellemek maksadı ile Ebû Cehil kalktı ve peygamberi Ebû Talib’e şikayet ettiler. Ebû Talib: Kardeşimin oğlu, sen kavminden ne istiyorsun? diye sordu. O da şöyle dedi: “Amcacığım! Ben onlardan sadece bir söz söylemelerini istiyorum. Bununla Araplar kendilerine boyun eğecek, Arap olmayanlar da onlara cizye ödeyecektir.” Ebû Talib: Bu söz nedir? diye sorunca, Peygamber: “La ilahe illallah’tır” diye buyurdu. Bu sefer Kureyşliler:

“Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?” dediler. İşte bunun üzerine onlar hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in:

“Sâd, çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun! Aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler” âyeti

“…bu ancak bir uydurmadır” (Sad, 38/1-7) âyetine kadar nazil oldu. Bu manada bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş olup “bu hasen, sahih bir hadistir” demiştir Tirmizî, V, 365 (sadece “hasen bir hadistir” kaydıyla)

Yine denildiğine göre Ömer b. el-Hattâb’ın müslüman olması Kureyşlilere ağır gelmişti. Bundan dolayı Ebû Talib’in yanında bir araya gelip şöyle dediler: Bizimle kardeşinin oğlu arasında hüküm ver. Ebû Talib Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a haberci göndererek şöyle dedi: Kardeşimin oğlu! Bunlar senin kavminden olan insanlardır. Senden adaletli davranmanı istiyorlar. Kavmine karşı büsbütün haksızlık etme. Peygamber: “Benden istedikleri nedir?” diye sorunca, şöyle dediler: Sen bizden ve bizim tanrılarımızdan sözetmeyi bırak, biz de seni ilâhınla başbaşa bırakacağız. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bana kendisi sebebiyle Araplara egemen olacağınız ve Arap olmayanların da size itaat etmelerini gerçekleştirecek tek bir söz söyleyemez misiniz?” Ebû Cehil dedi ki: Hay Allah iyiliğini versin. Bu sözü de, onun on mislini de senin için söyleriz. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “La ilahe illallah deyiniz” diye buyurunca, bu işi kabul etmeyip kalkıp gittiler ve: “Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?” dediler. Bütün bu mahlukatı bir tek ilâh nasıl yönetebilir? Bunun üzerine yüce Allah haklarında bu âyet-i kerimeleri:

“Onlardan önce Nûh’un kavmi… yalanladılar” (Sâd, 38/12) âyetine kadar olan âyetleri indirdi.

Sad 4

İçlerinden bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar. Kâfirler dediler ki: “Bu, bir sihirbaz, büyük bir yalancı.”

Diyanet Vakfı
4, 5. Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kafirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettiler ve kâfirler: “Bu bir büyücü, bir yalancıdır” dediler.

“Kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettiler” âyetinde yer alan: ” diye” lâfzı nasb mahallindedir, “… geldiğinden ötürü” anlamındadır. Bunun daha önceki

“büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler” (Sad, 38/2) âyetine muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani büyüklük taslamakta, muhalefet etmekte ve hayret etmektedirler. “Nice nesiller helâk ettik” âyeti ise bir ara cümlesidir.

Hayır, bu âyetin bir söz başlangıcı olduğu da söylenmiştir. Onlar cahilliklerinden ötürü kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettiklerini açığa vurdular, anlamındadır.

“Ve kâfirler: Bu” kendisi ile insanları aldattığı, allı pullu sözler söyleyen, bir diğer açıklamaya göre büyüsüyle babayı evladından, kocayı karısından ayıran

“bir büyücü” peygamberlik iddiasında da

“bir yalancıdır, dediler.”

Sad 3

Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; onlar feryat ettiler ama artık kurtuluş vakti değildi.

Diyanet Vakfı
Onlardan önce nice nesilleri helak ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. Onlar da feryad ettiler. Halbuki kurtulma vakti değildi.

“Onlardan önce” bunlardan daha güçlü, kuvvetli

“nice nesiller” kavimler

“helâk ettik.” Bu âyetteki

“Nice” çokluk ifade eden bir lafızdır.

“Onlar da” yardım ve tevbe isteyerek

“feryad ettiler.” Bu âyetteki “nida (feryad etmek)” sesi yükseltmek demektir. (Ezan ile ilgili) gelen rivâyette geçen: “Sen onu Bilal’e öğret, onun sesi senden daha yüksektir.” Beyhaki, es-Sünenül’l-Kübra,I, 399 hadisindeki: lâfzı “daha yüksektir” demektir ve aynı kökten gelmektedir.

“Halbuki kurtulma vakti değildi” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen dedi ki: Onlar tevbe diye seslerini yükselttiler fakat ne tevbe etmek zamanı idi, ne de amelde bulunmanın fayda vereceği bir zamandı.

en-Nehhâs dedi ki: Bu ondan nakledilmiş yüce Allah’ın:

“Halbuki kurtulma vakti değildi” âyeti ile ilgili bir tefsirdir. İsrail ise Ebû İshak’tan, o et-Temimî’den, o İbn Abbâs’dan “halbuki kurtulma vakti değildi” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu koşmak ve kaçıp kurtulmak zamanı değildir. Hepsi de oldukları yerde zaptedildiler, alıkonuldular.

el-Kelbî dedi ki: Savaş esnasında zor ve sıkıntı içerisinde kaldıklarında biri diğerine: “Kurtuluş!'” diye seslenirlerdi ki, geri dönüp kaçmaya, kurtulmaya bakınız, demektir. Azâb onlara geldiğinde yine aynı şekilde “kurtuluş!” dediler. Yüce Allah da:

“Halbuki kurtulma vakti değildi” diye buyurdu.

el-Kuşeyrî dedi ki: Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Onlar kurtuluş diye seslendiler. Buradaki “seslendiler” lâfzı ifadenin geri kalan bölümlerinin delaleti dolayısıyla hazfedilmiştir. Yani bu zaman sizin birbirinize yüksek sesle söylediğiniz şeyin zamanı değildir. Bu ifadede bir çeşit tahakküm de vardır. Zira: Helâk olmuş bütün nesillerin hepsinin çaresizlik esnasında “kurtuluş!” diye seslenmiş olmaları uzak bir ihtimaldir.

“Halbuki kurtulma vakti değildir” âyetinin: “Kurtuluş yoktur!” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da başına: “Yoktur” lâfzının gelmesi dolayısı ile nasb mahallinde demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Ancak bu tartışılır, çünkü bu durumda: “Halbuki kurtulma vakti değildi” âyetindeki “vav (mealde; halbuki)”in anlamı olmaz.

el-Cürcanî dedi ki:”Kurtuluşun olmayacağı bir zamanda seslendiler” demektir. Bu da kurtulmanın ve azaptan yakayı kurtarmanın sözkonusu olmayacağı bir zamanda (seslendiler) demek olur. İlahi âyette: “( Y) öne alınıp (ûr- ) de sonradan zikredilince, başa bir “vav’ın getirilmesi gerekmiştir. Tıpkı halin mübteda ve haber olması halinde olduğu gibi. Mesela: Zeyd binici olarak geldi” ifadesinde hâlâ mübteda ve haber şeklinde dile getirilirse, “vav” getirmek gerekir. “Zeyd binici olduğu halde bana geldi” demek gibi.

Bu âyette Zaman” lâfzı “feryad ettiler” âyetinin zarfıdır,: Geri kalmak, kaçıp kurtulmak” manasınadır. Yani onlar kendileri için kurtuluşun sözkonusu olmayacağı bir zamanda kurtuluş istemek için feryad ettiler. el-Ferrâ” dedi ki (İmruu’l-Kays dedi ki):

“Senden uzak kaldı diye, Leyla’yı hatırlamaktan mı kaçıyorsun?”

Kaçtı, uzaklaşıp gitti, kaçıp uzaklaşıp gider, kaçıp uzaklaşıp gitmek” denilir.

en-Nehhâs dedi ki: Öne gelip yaklaşmayı anlatmak için de denilir.

Derim ki: O takdirde bu fiil ezdad (zıt anlamlı) fiillerden olur. Yaban eşeği” demektir: Geri kaldı” anlamındadır. Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır.

Nahivciler: Halbuki …vakti değildi” üzerinde vakıf yapmak hususunda birtakım açıklamalarda bulunmuş, Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellam ise “Kitabu’l-Kıraat”de oldukça fazla açıklamalarda bulunmuş olmakla birlikte, çok cüzî kısımlar dışında bütün açıklamaları red olunmuştur.

Sîbeveyh dedi ki: “Değildi(r)” lâfzı: “Değildir”e benzer bunda isim gizlidir. Bizim bu zamanlarımız kurtulma zamanı değildir” demektir. Onun naklettiğine göre Araplardan kimisi bu lâfız dolayısıyla sonrakini merfu olarak:” Halbuki bu kurtulma zamanı değildir” diye söylerler.

Yine onun naklettiğine göre ref ile okuyuş azdır. Bu durumda haber de hazfedilmiş olur. Nasb halinde ismin hazfedilmiş olduğu gibi. Yani: ” Bu bizim için bir kurtulma vakti değildir.”

Sîbeveyh ve el-Ferrâ’ya göre bu kelime üzerinde vakıf yapılacak olursa: “: Halbuki… değildir” şeklinde “te” ile yapılır, sonra da: “Kurtuluş vakti” diye okumaya başlanır. Aynı zamanda bu İbn Keysan ve ez-Zeccâc’ın da görüşüdür. Ebû’l-Hasen b. Keysan dedi ki: Doğrusu da Sîbeveyh’in dediği gibidir, çünkü o bunu: “Değildir” edatına benzetmiştir. Nasıl ki: denilebiliyor ise (oV) da denilebilir.

el-Kisaî’ye göre ise bunun üzerinde vakıf yapılacak olursa “he” ile vakıf yapılarak: denilir. el-Muberred Muhammed b. Yezid’in görüşü de budur. Ali b. Süleyman’ın ondan naklettiğine göre. bu hususa delil de şudur: Bunun sonuna gelen “he (te)” kelimenin müennes kılınması içindir. Tıpkı: “Sonra ve nice” denilmesi gibi.

el-Kuşeyrî de şöyle demiştir: Bazan: “Sonra” anlamında; “Nice”de anlamında kullanılabilir ;vinki onlar (âyet-i kerimenin açıklanan bu lâfzını da): (N )’nin sonuna ilave edip: demiş gibidirler. Tıpkı: “Sonra” lâfzını ( ilî) diye kullanıp vumi halinde bunun ‘te’ye dönüşmesi gibi.

es-Sa’lebî dedi ki: Dilciler dedi ki: Vakti değildi” lâfzı tek bir kelime imiş gibi her ikisi(nin son harfleri) de fethalıdır. Ancak bu sonuna “te” gelmiş “Değil” lâfzıdır. “Nice” anlamındaki: (lâfzının) şeklinde: “sonra” anlamındaki lâfzının da: seklinde söylenmesi gibi. Ebû Zubeyd et-Taî dedi ki:

“Bizden barış istediler, halbuki zamanı değildi,

Bu sebepten biz onlara (bu zaman) hayatta kalma zamanı değildir, diye cevab verdik.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Leyla’nın sevgisini hatırla, bu ise zamanı değildir,

(Çünkü) artık ağaran saçlar beraber olduğun arkadaşını senden koparmıştır.”

Araplardan bu edat ile (sonraki ismi) mecrur okuyanlar da vardır. el-Ferrâ” şu beyiti zikretmektedir:

“Yemin olsun tanıyacaksın çok güzel huyları,

Ve yemin olsun pişman olacaksın; fakat o vakit pişmanlık zamanı değildir.”

el-Kisaî, el-Ferrâ”, el-Halil, Sîbeveyh ve el-Ahfeş: “Halbuki… vakti değildi” âyetindeki “te” harfinin: “Vakti” lâfzından ayrı olduğunu kabul ediyorlar ve buradaki anlamı şeklindedir, diyorlardı. Eski ve yeni mushaflarda da aynı şekilde “te” sonraki “hi” harfinden ayrı yazılmıştır. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsenna da bu kanaatte idi. Ebû Ubeyd el-Kasını b. Sellam da şöyle demiştir: Bana göre bu kelime üzerinde vakıf yapılacak olursa: “Ve değildir” şeklinde yapılır, okumaya da: “Kurtulma vakti” diye başlanılır. Bu durumda “te” harfi “hı” harfi ile birlikte olur. Bazıları ise: “Değildir” diye vakıf yapılır, sonra da: Kurtulma vakti” diye okumaya başlar.

el-Mehdevî dedi ki: Ebû Ubeyd’in belirttiğine göre “te” harfi mushafta sonraki kelimenin ” harfine bitişik olarak yazılmıştır. Bu ise nahivcilere göre yanlışlıktır, müfessirlerin açıklamalarına da aykırıdır. Ebû Ubeyd delil olarak da şunları gösterir: Biz Arapların “te” harfini fazladan ancak: ” Zaman, zamanlar ve şimdi, şu an” kelimelerinde fazladan getirdiklerini görüyoruz. Daha sonra Ebû Vecze es-Sa’dî’nin şu beyitini zikreder:

“Şefkat edecek kimsenin olmadığı zamanda şefkat gösterenler,

Yemek yediren nerede! (denildiği) zamanda yemek yedirenler…”

Ebû Zübeyd et-Taî’nin de şu beyitini zikretmektedir:

“Bizden barış istediler, zamanı değildi oysa, bunun için biz onlara;

Şimdi hayatta kalma zamanı değildir, diye cevap verdik.”

Görüldüğü gibi burada: “Zaman” kelimesinin başına “le” harfi getirmiştir.

Ebû Ubeyd dedi ki: “Şimdi” lâfzının başına “te” harfini getirmelerine örneklerden birisi de bir adamın Osman b. Affan (radıyallahü anh) hakkında İbn Ömer’e soru sorması üzerine onun üstün özelliklerini zikrettikten sonra ona: “Artık sen bunları öğrenmiş olarak şimdi git!” demiş olmasıdır. Şairin şu beyiti de böyledir:

“Ey Cümane, evimden uzaklaşmadan önce bir bağışta bulun,

Ve önceden söylediğin gibi haydi şimdi bizi gözet.”

Ebû Ubeyd dedi ki: Sonra ben bütün bunlarla birlikte kendisine “İmâm” ismi verilen -Osman (radıyallahü anh)’a aitmushafı(nı) iyice tetkik ettim. Ben burada “te” harfinin: Zaman” lâfzı ile birlikte: şeklinde yazıldığını gördüm.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Ebû Vecze’ye ait olup (Ebû Ubeyd’in) zikrettiği ilk beyiti, dilbilginleri dört şekilde rivâyet etmişlerdir. Hepsi de onun naklettiği şekle uymamaktadır. Ebû’l-Abbas Muhammed b. Yezid’in rivâyet ettiği rivâyetlerin birisinde iki takdir sözkonusudur:

“Şefkat edenler, şefkat eden kimsenin olmadığı bir zamanda.” İkinci rivâyet:

“Şefkat edenler, şefkat gösterme zamanı olmayan bir zamanda.”

Üçüncü rivâyeti ise İbn Keysan rivâyet etmiştir:”Şefkat edecek kimsenin olmadığı bir zamanda şefkat gösterenler.”

Görüldüğü gibi burada vakıf yapılacak olursa “he” (yuvarlak te’nin okunuşu); okuyup geçme (idrac) halinde de “te” olarak zikretmiştir. Ayrıca bunun müenneslik “he”si (te’si)ne benzetilerek harekesinin açığa vurulması için olduğunu ileri sürmüştür. Dördüncü rivâyet de şu şekildedir:

“Şefkat gösterecek kimsenin olmadığı bir zamanda ona şefkat gösterenler.”

Bu rivâyette de iki takdir sözkonusudur. İsmail b. İshak’ın benimsediği görüş olan birinci takdire göre buradaki “he” nasb mahallindedir. Mesela. “: Zeyd’i vuranlar” denildiği vakit “Zeyd” yerine zamir kullanılarak: “Onu vuranlar” demeye benzer. Sîbeveyh de şiirde -“he”den önce düşmesi gereken “nun” harfi ilavesi ile-: Onu vuranlar” kullanımım câiz görmüştür. İşte burada İsmail (b. İshak) -Sîbeveyh’in benzerini câiz kabul eden görüşüne binaen- bu şekilde rivâyet etmiştir.

İkinci takdire göre kelime ” Şefkat gösterenler” şeklindedir ve sondaki “he” harekeyi açığa çıkarmak içindir. Nitekim vakıf yapmak halinde: ” Müslümanlar bize uğradı” demek de böyledir. Daha sonra bu “he” vasıl halinde de tıpkı vakıf halinde olduğu gibi okunmuştur. Nitekim Medineliler: ” Malımın bana faydası olmadı, saltanatım da beni bırakıp gitti” (el-Hakka, 69/28-29) âyetini böyle okumuşlardır.

İkinci beyite (Ebû Zübeyd’in beytine) gelince, bunda da delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü: “Zamanı değildir” diye vakıf yapılır. Ancak bunda açıklanması nisbeten zor bir nokta vardır. Çünkü bu sondaki “nun” harfi kesreli olarak rivâyet edilir. Halbuki: (oV)’den sonra “ya” merfuyahuttamansub olarak gelmelidir. Her ne kadar Îsa b. Ömer’in: ” Halbuki kurtulma vakti değildi” diye “te” ve “nun” harflerini kesreli okuduğu rivâyet edilmiş ise de bu böyledir. Çünkü ondan sağlam rivâyette bulunan kimselerin rivâyetine göre o, “te” harfini kesreli, ondan sonraki kelimenin “nun” harfini fetha ile okumuştur. Böylelikle: kesre üzerine; da fetha üzerine bina etmiştir.

“Te”nin üstün, “nun” harfinin kesreli okunuşuna gelince, bunda da iki takdir sözkonusudur. el-Ahfeş dedi ki: Bunda hazfedilmiş bir lâfız vardır ki: ” Bu vakti, zamanı değildir” anlamındadır.

en-Nehhâs dedi ki: Ancak bu görüşün yanlış olduğu açıkça ortadadır.

Diğer takdir ise Ebû İshak’tan gelmiş olup o şöyle demiştir: Bu ifadenin takdiri: Zamanımız… değildir” şeklinde olup muzafun ileyhi hazfedildiğinden irabı yapılamaz. Kesreli okunuşu ise iki sakinin arka arkaya gelişinden ötürüdür. Ayrıca Muhammed b. Yezid bunu (Ebû Zubeyd et-Taî’nin beyitini): ” Zamanları… değildir” diye ref’ ile de nakletmiştir.

Üçüncü beyit (olan ve: evimden uzaklaşmadan önce… diye başlayan beyite) gelince, uydurma bir beyit olup kim tarafından söylendiği bilinmemektedir Kurtubî (XV, 147) naşirlerine göre beyit, Cemil b. Mamer, Taberî, (XXIII, 123, dn: 2) naşirlerine göre de Amr b. Ahmer el-Bahili’dir.) Delil olmaya elverişli bir tarafı da yoktur. Her ne kadar Muhammed b. Yezid bunu(n son kelimelerini): “Söylediğin gibi şimdi” diye rivâyet etmiş ise de.

Başkası ise şöyle demişti: Sen şimdi söylediğin gibi” şeklinde olup:”Sen” lâfzındaki hemze ile “nun”u düşürmüştür.

İbn Ömer’in soru soran adama Osman (radıyallahü anh)’in üstünlüklerini sözkonusu ettikten sonra ona:” Haydi bunları al, arkadaşlarına git” demiş olmasının da delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü bunu rivâyet eden kimse manası ile rivâyet etmiştir. Bunun delili de şudur: Mücahid, İbn Ömer’den bunu rivâyet etmekte ve onda şöyle dediğini belirtmektedir: ” Haydi git ve bütün gayretini ortaya koy” Bir başkası ise:” Haydi şimdi bunları beraberinde alıp git” diye rivâyet etmiştir.

Ebû Ubeyd’in bu lâfzın İmâm Mushafta: diye yazıldığını gördüğünü delil olarak ileri sürmesine gelince, bunda da delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü “İmâm”ın anlamı mushafların İmâmı şeklindedir. Eğer diğer mushaflara muhalif ise onlara İmâm olmaz. Çünkü bütün mushaflarda: şeklinde olup “te” harfi “la”ya bitişiktir. Şayet bu hususta bunun dışında bir delil bulunmasaydı dahi, bu bile ikna edici olurdu.

Kurtulma”nın çoğulu: …diye gelir.

Sad 2

Hayır! İnkâr edenler bir büyüklük taslama ve ayrılık içindedir.

Diyanet Vakfı
1, 2. Sad. Öğüt veren Kurana yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler.

“Aksine kâfirler büyüklük taslamakta” hakkı kabul etmemekte ve buna karşı büyüklenmektedirler. Yüce Allah, nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Ona: Allah’tan kork, denildiği zaman, cahiliye kibiri kendisini günah işlemeye sürükler.” (el-Bakara, 2/206)

Araplara göre “izzet” (burada mealde büyüklük) galib gelmek ve kahretmek anlamlarındadır. Mesela: Galip gelen, talan vurur” denilir. Yüce Allah’ın:

“Ve söz söylemede de beni yendi” (Sâd, 38/23) âyetinde de bu kökten gelmektedir ki, burada “azzeni”, beni yenik düşürdü, anlamındadır. Şair Cerir de şöyle demiştir:

“İki omuzu ile yol üzerinde (ki diğer develeri) yenik düşürür,

Kumarda malını kaybetmiş bir kimsenin kumar okları üzerindeki çöküşü gibi.”

Burada da bu fiil, galip gelmek anlamında kullanılmıştır.

“Ve muhalefet etmektedirler.” Yani ayrılıklarını, muhalefetlerini açıkça ortaya koymaktadırlar.

“Muhalefet”; Ayırmak, yarıp bölmek”ten gelmektedir. Sanki bu bir tarafta, diğeri bir taraftaymış gibi. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/137. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Sad 1

Sâd. Zikr sahibi Kur’an’a andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2. Sad. Öğüt veren Kurana yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Sâd. Çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun.

“Sâd” âyetinde vakıf yapar gibi “dal” harfi cezm (sükun) ile okunmuştur. Çünkü bu da “elif, lanı, mim” ile “elif, lam, mim, ra” gibi heca harflerinden bir harftir.

Ubeyy b. Ka’b, el-Hasen, İbn Ebi İshak ve Nasr b. Âsım tenvinsiz olarak “dal” harfi esreli: diye okumuşlardır. Bu kıraatin iki açıklaması vardır. Buna göre: “: Karşı çıktı, çıkar”dan gelmektedir ki: ” Sen ona yöneliyorsun” (Abese, 80/6): Onun karşısında duruyorsun, demektir: Karşıda durmak, karşı çıkmak” demektir. Boş yerlerde sesin yankılanıp geri dönmesi (yankı) demek olan “sadâ” da buradan gelmektedir. Buna göre: Sen amelinle Kur’ân’a karşılık ver, demektir. Yani sen amelinle ona karşı dur, amelinle ona karşılık ver. Emirlerinin gereğini yap yasaklarından uzak dur.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama el-Hasen’den rivâyet edilmektedir. Ondan gelen bu kıraatini, bu şekilde tefsir ettiğine dair rivâyet, sahih bir rivâyettir. Yine ondan gelen bir başka rivâyete göre: Kur’ân’ı oku ve onu okumaya taarruz et (kalkış), demektir.

Diğer görüşe göre eğer “dal” harfi de sakin okunursa, iki sakin arka arkaya gelmiş olacağından dolayı “dal” harfi kesreli okunmuştur.

Îsa b. Ömer ise: “Sâde” diye “dal” harfini üstün olarak okumuştur,”Kâfe” ile “(oy): Nüne” şeklinde son harflerinin üstün okunması da buna benzemektedir.

Bu şekildeki okuyuşunun üç türlü açıklaması yapılabilir: Birincisine göre bu: “Oku!” anlamında olur, ikincisine göre arka arkaya iki sakin gelmesi dolayısıyla üstün okumuştur. Bu durumda üstünü itbâ’ (önceki harfe uygunluk) olması için tercih etmiş ve üstünü harekelerin en hafifi olmasından dolayı benimsemiştir. Üçüncü açıklamaya göre ise yemin harfi kullanılmaksızın yemin olması dolayısıyla nasb ile gelmesidir. Bir kimsenin: Allah’a yemin ederim ki mutlaka yapacağım” demesine benzer. Bunun iğra (teşvik) olmak üzere nasbedildiği de söylenmiştir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Muhammed, insanların kalblerini kendisine îman edinceye kadar avladı ve kendisine doğru meylettirdi.

Yine İbn Ebi İshak; “dal” harfini esre ve tenvinli olmak üzere: şeklinde yemin harfinin hazfedilmiş olması esasına göre mecrur okumuştur. Ancak böyle bir okuyuş -Sîbeveyh böylesini câiz kabul etse dahi- uzak bir ihtimaldir. Söylenme imkanı bulunamayan seslere ve daha başkalarına benzetilmiş olması da mümkündür.

Harun b. el-A’ver ile Muhammed b. es-Semeyka’: Sadu”,: Kâfu” ile: “( ây ): Nûnu” şeklinde sonları ötreli olarak okumuşlardır. Çünkü çoğunlukla mehili (irab dolayısıyla son harekeleri değişmeyen) kelimelerde bilmen şekil budur: …den beri, hiçbir, önce, sonra” kelimelerinde olduğu gibi.

“Sâd” harfi sûrenin ismi kabul edilecek olursa, munsarıf olmaz. Nitekim müennes bir varlığa, müzekker ismi verilecek olursa -harfleri az olsa dahi-munsarıf değildir.

İbn Abbâs ile Cabir b. Abdullah’a

“Sâd” hakkında soru sorulduğunda: Bizler ne olduğunu bilemiyoruz, diye cevab vermişlerdir.

İkrime de şöyle demiştir: Nafî. el-Ezrak, İbn Abbâs’a “Sâd’ın mahiyeti hakkında soru sormuş, o da şöyle demiştir:

“Sâd” Mekke’de bir deniz idi.

Onun üzerinde Rahmân’ın Arşı vardı. O sırada da ne gece vardı, ne de gündüz.

Said b. Cübeyr dedi ki:

“Sâd” yüce Allah’ın, iki defa sûra üfürme arasındaki sürede kendisi ile ölüleri dirilteceği bir denizin adıdır.

ed-Dahhak dedi ki: Sadakallahu (Allah doğru söylemiştir), demektir. Yine ondan gelen rivâyete göre

“sad” yüce Allah’ın kendisi ile yemin ettiği bir kasemdir ve bu, onun isimlerindendir. es-Süddî de böyle demiştir, İbn Abbâs’tan da böyle dediği rivâyet edilmiştir.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Bu, yüce Allah’ın Samed, masnuatın Sânii (sanat olarak var edilmişlerin yapıcısı) ve Sadiku’l-va’d (sözünü yerine getiren) isimlerinin başıdır.

Katade dedi ki: Sâd, Rahmân’ın isimlerinden birisidir. Yine ondan gelen rivâyete göre bu, Kur’ân’ın isimlerindendir.

Mücahid dedi ki: Sâd, bu sûrenin başıdır. Bunun yüce Allah’ın bilgisini kendisine ayırmış olduğu hususlardan olduğu da söylenmiştir. Birinci görüşün ihtiva ettiği anlam da budur. Bütün bu açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun” âyetindeki:

“Kur’ân’a yemin olsun” âyeti yemin maksadıyla kullanılan “be”nin yerine kullanılan “kasem (yemin) vavV ile mecrur gelmiştir. Yüce Allah, değerinin üstünlüğüne dikkat çekmek üzere Kur’ân’a yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de herşeye dair açıklama, kalblerdeki rahatsızlıklara şifa vardır ve o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir mucizesidir.

“Çok şerefli” anlamındaki âyet da sıfat olmak üzere cer ile gelmiştir. Mecrur olmasının alameti ise lâfzındaki “ye” harfidir, bu da illetli (son harfi illet harflerinden) olan bir isimdir. Aslı ise “feale” vezninde şeklindedir.

İbn Abbâs ve Mukâtil dedi ki:

“Çok şerefli” açıklayıcı olması demektir. ed-Dahhak dedi ki:

“Çok şerefli” ona îman eden kimse için her iki yurtta da şeref veren demektir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı (zikrukum) olan bir kitab indirdik” (el-Enbiya, 21/10) âyetine benzemektedir. Burada geçen “zikrukum” sizin için şeref anlamındadır. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerîm, mucize oluşu ve başka kitabların ihtiva etmediği şeyleri ihtiva etmesi dolayısı ile de bizatihi oldukça şerefli bir kitabtır.

“(Çok şerefli anlamı verilen): zi’z-zikir”in şu anlama geldiği de söylenmiştir: O kitapta din ile ilgili gerek duyulan herşey zikredilmiştir. Orada yüce Allah’ın isimleri zikredilmekte ve şanı yüceltilmektedir, anlamında olduğu söylendiği gibi, öğüt ve zikir t. hatırlarma) sahibi (ihtiva eden) anlamında olduğu da söylenmiştir

Yeminin cevabı hazfedılmıştir. Cevabının ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır: Yeminin cevabının “Sâd” olduğu söylenmiştir. Çünkü o “hak” anlamındadır. Buna göre yüce Allah’ın:

“Kur’ân’a yemin olsun ki” âyetinin cevabıdır, Nitekim: Allah’a yemin ederim ki, o bir haktır, Allah’a yemin ederim inmiştir. Allah’a yemin ederim vacib olmuştur, demeye benzer. Bu açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun” âyeti üzerinde vakıf yapmak güzel olur büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler” âyeti üzerinde de tam bir vakıf yapılır. Bu açıklamayı İbnu’l-Enbarî yapmıştır. Bu anlamdaki açıklamayı es-Sa’lebî de el-Ferrâ’dan nakletmiştir.

Yeminin cevabının:

“Aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler” âyeti olduğu da söylenmiştir. Çünkü

“Aksine” lâfzı önceki bir hususu nefyetmek, onun dışındakinin de isbatı (olumlu anlatımı) içindir. Bu açıklamayı el-Kulebî yapmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir:

“Çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun ki, aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve” hakkı kabul etmekten uzakta ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a düşmanlık yapmak suretiyle

“muhalefet etmektedirler.”

Yahut da:

“Çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun ki” durum onların söyledikleri gibi değildir, sen yalan söyleyen bir sihirbaz değilsin. Çünkü onlar senin doğru sözlü ve güvenilir bir kimse olduğunu çok iyi biliyorlar. Aksine onlar hakkı kabul etmeyip büyüklenmektedirler. Bu da yüce Allah’ın:

“Kaf, çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki, bilakis… hayret ettiler…” (Kaf, 50/1-2) âyetine benzemektedir.

Bir başka görüşe göre cevab: “… nice nesiller helâk ettik” âyetidir. Şöyle denilmiş gibidir:”Kur’ân’a yemin olsun ki… nice nesiller helâk ettik.” Burada: “Nice” lâfzı nisbeten sonraları geldiğinden, başından “lam” harfi hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına” (eş-Şems, 91/1) diye buyurduktan sonra:

“Muhakkak felâh bulmuştur” (eş-Şems, 91/9) diye buyurmuştur ki; bu da: Yemin olsun felâh bulmuştur” demek olur.

el-Mehdevî dedi ki: el-Ferrâ’nın görüşü de budur. İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu bakış açısına göre yüce Allah’ın:

“Kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler” âyeti üzerinde vakıf lamam olmaz.

el-Ahfeş dedi ki: Yeminin cevabı:

“Onların herbiri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu” (Sâd, 38/14) âyetidir. Bunun benzeri de yüce Allah’ın:

“Allah’a yemin olsun ki, biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik” (eş-Şuara. 26 99) âyeti ile:

“Yemin olsun göğe ve tarıka… üzerinde hiçbir gözetleyicinin bulunmadığı hiçbir nefs yoktur” (et-Târık, 86/1-4) âyetidir.

İbnu’l-Enbari dedi k: Ancak bu pek güzel olmayan bir açıklamadır, çünkü kasem ile cevabı arasındaki ifadeler oldukça uzamış, âyetler ve kıssalar oldukça fazlalaşmış bulunmaktadır.

el-Kisaî dedi ki: Yeminin cevabı yüce Allah’ın: “Cehennem ehlinin bu davalaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir” (Sâd, 38/64) âyetidir. İbnu’l-Enbari dedi ki: Bu ise birincisinden daha da çirkin bir açıklamadır. Çünkü burada yemin ile cevabı arasındaki ifadeler daha da uzamış bulunmaktadır.

Yeminin cevabının:

“İşte muhakkak bu bizim rızkımızdır. Tükeneceği yoktur” (Sâd, 38/54) âyeti olduğu da söylenmiştir.

Katade dedi ki: Cevab hazfedilmiştir, cevabın takdiri de:

“Çok şerefli Kur’ân’a yemin olsun” ki muhakkak sizler öldükten sonra diriltileceksiniz, gibi bir ifadedir.

Saffat 182

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.

Diyanet Vakfı
alemlerin Rabbi olan Allaha da hamd olsun!

Kurtubi Tefsiri
Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.

“Âlemlerin Rabbi Allah’a da” müjdeleyiciler, uyarıp korkutucular olmak üzere rasülleri elçi olarak gönderdiği için

“hamd olsun.”

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın bütün insanlara ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısıyla hamd olsun, diye açıklandığı gibi, müşrikleri helâk ettiği için Allah’a hamd olsun, diye de açıklanmıştır. Bunun da delili yüce Allah’ın:

“Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” (el-En’am. 6/45) âyetidir.

Derim ki: Bunların hepsi kastedilmiştir. “Elhamdu: Hamd olsun” ifadesi de bunların hepsini kapsamına alır.

“Niteleyegeldiklerinden” âyeti yalanlarından… demektir. Yalan olarak onu niteleyegeldikleri şeylerden münezzehtir demektir.

Saffat 181

Gönderilenlere selâm olsun.

Diyanet Vakfı
Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun!

Kurtubi Tefsiri
Gönderilmiş peygamberlere selam olsun.

4- Peygamberlere Selam, Âlemlerin Rabbi Allah’a Hamd Olsun:

“Gönderilmiş” yüce Allah’tan aldıkları tevhid ve risaleti tebliğ eden “peygamberlere selam olsun.”

Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bana selam getirdiğiniz vakit rasûllere de selam getirin. Şüphesiz ki ben gönderilmiş peygamberlerden (radıyallahü anhsûllerden) bir rasûlüm.” Taberî, Camiu’l-Beyan, XXIII, 116: “Katade’den Rasûlullah buyurdu ki…” diyerek, mürsel bir hadis olarak benzer rivâyetler ve sıhhat dereceleri için ayrıcı bk. İbn Kesîr, Tefsir, IV, 26.

“Gönderilmiş peygamberlere selam olsun” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: O en büyük korku ve dehşet gününde Allah’tan onlara bir güvenlik olsun.

Saffat 180

Rabbin, onların nitelediklerinden uzak olan, azamet sahibi Rabbin ne yücedir!

Diyanet Vakfı
Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
İzzet sahibi olan Rabbin onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1-Yüce Allah’ın Teşbih ve Tenzih Edilmesi:

“Rabbin… müzennehtir” âyeti ile yüce Allah, müşriklerin kendisine izafe ettikleri vasıflardan münezzeh olduğunu belirtmektedir.

“İzzet sahibi” de

“Rabbin” lâfzından bedeldir. Övgü olmak üzere “Rab” lâfzının nasb ile okunması da caizdir. Ref ile okunması ise: O izzetin Rabbidir” anlamında olur.

“Onların niteleyegeldiklerinden” âyetinde kastedilen O’na izafe ettikleri eş ve çocuktur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: “Subhanallah”ın ne anlama geldiği sorulmuş o da:

“O yüce Allah’ın hertürlü kötülükten tenzih edilmesidir” diye cevab vermiştir.

Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi’nde (2/30. âyet, 17. başlıkta, 32. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

2- “İzzet Sahibi” Olmanın Anlamı:

Muhammed b. Suhnun’a: “Rabbi’l-ızze: İzzet sahibi”nin anlamı ile ilgili soru sorularak: İzzet, zat sıfatlarından olmakla birlikte yüce Allah’ın zatının sıfatlarından olup mesela “Rabbu’l-kudre: kudretin Rabbi” ve benzeri terkibler kullanılamadığı halde “Rabbul-ızze”nin kullanımı nasıl câiz olur? denilince, Muhammed b. Suhnun şu cevabı vermiş: İzzet hem zat sıfatı, hem fiil sıfatı olur. Zat sıfatı yüce Allah’ın:

“İzzet bütünüyle Allah’ındır” (Fatır, 35/10) âyeti gibidir. Fiil sıfatı ise “izzetin Rabbi (izzet sahibi)” âyeti gibidir. Bunun anlamı ise, insanların kendi aralarında birbirlerine karşı güç ve kuvvet sahibi olduklarını ortaya koydukları izzet (gücün sahibi olmak) demektir. Bu da yüce Allah’ın yarattığı şeyler arasındadır. (Devamla Muhammed b. Suhnun) dedi ki: Tefsirde belirtildiğine göre, burada izzetten kasıt, meleklerdir. Bazı ilim adamlarımız da şöyle demiştir: Her kim “Allah’ın izzeti hakkı için” diye yemin edecek olursa, eğer bununla O’nun sıfatı olan izzetini kastetmiş olup yeminini bozarsa, keffarette bulunması gerekir. Şayet kulları arasında yaratmış olduğu izzetini kastederse, onun için keffaret sözkonusu değildir.

el-Maverdî dedi ki: “İzzet sahibi’nin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre izzetin mutlak maliki ve sahibi demek olur. İkincisine göre ise ister kral ve hükümdar, ister zorba olsun kendisini güçlü, kuvvetli kabul eden (müteazziz) olan herşeyin Rabbi anlamındadır.

Derim ki: Yemin eden kişi bu anlamlardan hangisini niyet ederse etsin (yeminini bozması halinde) ona keffaret düşmez.

3- Sûrenin Son Üç Âyetinin Okunacağı Yerler:

Ebû Said el-Hudrî (radıyallahü anh)’dan gelen rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (namazda) selam vermede izzet sahibi olan Rabbin…”

âyetini sûrenihtednuûâtkiadak1 okurdu” Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir. Hakim, Müstedrek, I, 680.

Derim ki: Ben şeyh, İmâm, muhaddis, hafız Ebû Ali el-Hasen b. Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Amruk el-Bekrî’nin huzurunda, Mısır diyarında Mansura karşısında el-Cezire’de şunu okudum: Dedi ki: Bize hür kadın Um el-Mueyyed Zeyneb bint Abdurrahman b. el-Hasen eş-Şi’rî birinci seferinde Neysabur’da haber verdi ki: Bize Ebû Muhammed İsmail b. Ebi Bekr el-Karî haber verdi, dedi ki: Bize Ebû’l-Hasen Abdu’l-Kadir b. Muhammed el-Farisî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sehl b. Bişr b. Ahmed el-İsferayinî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Süleyman Dâvûd b. el-Huseyn el-Beyhakî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Zekeriya Yahya b. Yahya b. Abdurrahman et-Temimî en-Neysaburî anlattı, dedi ki: Bize Huşeym Ebû Harun el-Abdî’den anlattı, o Ebû Said el-Hudrî’den dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bir değil, iki değil (defalarca) namazın sonunda yahut namazı bitirdikten sonra:

“İzzet sahibi olan Rabbin onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selam olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamd olsun” dediğini duymuşumdur Taberanî, Kebir, V, 211 el-Münzirî Tergib, II, 300 -Taberanî’den naklen-: Abdullah b. Erkam’ın babasından, onun Peygamber’den, namazdan sonra böyle demeye dair teşvik edici kavli bir sünnet olarak.

el-Maverdî dedi ki: en-Nehaî rivâyetle dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Her kim kıyâmet gününde kendisine en eksiksiz ölçekle ölçülüp mükâfat verilmesini arzu ediyor ve bundan memnun oluyorsa, meclisinden kalkmak istediği vakit meclisinin sonunda: “İzzet sahibi olan Rabbin, onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selam olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamd olsun.” desin.” İbn Kesîr, Tefsir, IV, 26; Namazın sonunda söylenmesine teşvik edici Ali (radıyallahü anh)’nin bir sözü olarak: Abdurrezzak, Mûsannaf, II, 236.

es-Sa’lebî bunu Ali (radıyallahü anh) yoluyla gelen (Peygamber Efendimiz’e atfedilen) merfû’ bir hadis olarak zikretmiştir.

Saffat 179

Bak, onlar da yakında görecekler.

Diyanet Vakfı
Onların halini gör, onlar da göreceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
(Onlara) göster, onlar da yakında göreceklerdir.

“Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir” âyeti tekid olmak üzere tekrar edildiği gibi aynı şekilde (“onlara) göster, onlar da yakında göreceklerdir” âyeti da tekid olmak üzere tekrarlanmıştır.

Saffat 178

Onlardan yüz çevir bir zamana kadar.

Diyanet Vakfı
Sen bir zamana kadar onlara aldırma.

Kurtubi Tefsiri
Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir.

Saffat 177

O, onların meydanlarına indiği zaman — uyarılanların sabahı ne kötüdür!

Diyanet Vakfı
Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!

Kurtubi Tefsiri
Onların alanlarına inince, o korkutulanların sabahı ne kötü olur!

“Onların alanlarına” azâb

“inince, o korkutulanların sabahı ne kötü olur!” ez-Zeccâc dedi ki: Onların azâbı öldürülmek ile idi.

“Alanlarına” âyeti es-Süddî ve başkalarından nakledildiğine göre evlerine, yurtlarına demektir. (Alan anlamı verilen): “Saha” ile “sahse” sözlükte evin genişçe avlusu demektir. el-Ferrâ”: “onların alanlarına inmesi” ile onlara inmesi aynı anlamdadır, demiştir.

“O korkutulanların sabahı ne kötü olur!” Azâb ile uyarılıp korkutulanların sabahı ne kötü olacaktır!

Bu âyette: “Onların sabahı ne kötü sabah olacaktır!” anlamında bir takdir sözkonusudur.

Özellikle

“sabah”ın sözkonusu edilmesi azâbın onlara sabah vakti geldiğinden dolayıdır. Enes (radıyallahü anh)’ın rivâyet ettiği şu hadis de bu türdendir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber’e gittiğinde, onlar da beraberlerinde çapaları, kazmaları bulunduğu halde tarlalarına çıkıyor iken: Muhammed ve ordusu geldi, dediler ve kalelerine geri döndüler. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allahu ekber, harab oldu Hayber. Çünkü biz bir kavmin sahasına indik mi o uyarılıp korkutulanların sabahı çok kötü olur.” Müslim, II, 1044, III, 1426; Buhârî, I, 322.

İşte bu da

“onların alanlarına inince” âyetinin anlamını açıklamaktadır ki, bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedir.

Saffat 176

Şimdi azabımızı mı çabuklaştırmak istiyorlar?

Diyanet Vakfı
Azabımızı acele mi istiyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Acaba onlar azabımızı mı acele istiyorlar?

“Acaba onlar azabımızı mı acele istiyorlar?” Aşırı derecedeki yalanlamalarından ötürü bu azap ne zaman gerçekleşecektir, diyorlardı. Azâbın çabuk gelmesini istemeyin, çünkü o mutlaka başınıza gelecektir, demektir.

Saffat 175

Onlara bak, onlar da yakında görecekler.

Diyanet Vakfı
Onların halini gör, onlar da görecekler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara göster, onlar da yakında göreceklerdir.

“Onlara göster, onlar da yakında göreceklerdir” âyeti hakkında Katade dedi ki: Görmenin kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda göreceklerdir. Allah tarafından: “Umulur ki” tabiri vücub (gereklilik) ifade eder. Burada “göstermek” tabirinin kullanılması, işin oldukça yakın olduğunu anlatmak içindir. Pek yakında onlar görecekler, demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar kıyâmet gününde azâbı göreceklerdir.

Saffat 174

Artık onlardan yüz çevir bir zamana kadar.

Diyanet Vakfı
Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma.

Kurtubi Tefsiri
Artık bir vakte kadar onlardan yüz çevir.

“Artık bir vakte kadar onlardan yüz çevir.” Katade ölünceye kadar, ez-Zeccâc kendilerine tanınmış süreye kadar, diye açıklamıştır.

İbn Abbâs, Bedir’de öldürülecekleri vakte kadar diye açıklamıştır. Mekke fethi vaktine kadar da söylenmiştir. Âyet-i kerimenin kılıç (savaşı emreden) âyeti ile nesholduğu da söylenmiştir.

Saffat 173

Şüphesiz bizim ordumuz galip gelenlerin ta kendisidir.

Diyanet Vakfı
Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak Bizim ordumuz, elbette onlar galip olanlardır.”

“Muhakkak Bizim ordumuz, elbette onlar galip olanlardır.” Buradaki:

“Galip olanlar” âyetinin çoğul gelmesi (ordu lâfzının) manasına binaendir. Eğer onun lafına uygun olarak gelmiş olsaydı, “Elbette o, galip gelen” şeklinde olması gerekirdi.

Yüce Allah’ın: ” Burada grublardan yenilgiye uğratılmış bir ordu” (Sad, 38/11) âyetinde olduğu gibi.

eş-Şeybanî dedi ki: Burada bu lâfzın çoğul olarak gelmesi âyet sonu oluşundan dolayıdır.

Saffat 172

Şüphesiz onlar yardım olunacaklardır.

Diyanet Vakfı
Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak onlar, elbette onlar zafere erdirilenlerdir;

“Muhakkak onlar, elbette onlar zafere erdirilenlerdir.” Yani gerek delil ile, gerek galip gelmek suretiyle yardım vaadi onlara verilmiştir.

Saffat 171

Andolsun, bizim sözümüz gönderilmiş kullarımıza geçmişti:

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir:

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki gönderilmiş kullarımıza önceden şu sözümüz verilmiştir:

“Yemin olsun ki gönderilmiş kullarımıza önceden şu sözümüz verilmiştir” âyetini el-Ferrâ”; (sözümüz) mutluluk ile (mutlu alacaklarına dair) verilmiştir, diye açıklamıştır.

Bir görüşe göre buradaki “söz”den kasıt yüce Allah’ın:

“Allah: Yemin olsun ki Ben ve peygamberlerim mutlaka galib geleceğim, diye yazmıştır.” (el-Mücadele, 58/21) âyetini kastetmektedir.

el-Hasen: Şeriat sahibi peygamberlerden hiçbir kimse öldürülmüş değildir, demiştir.

Saffat 170

Fakat onu inkâr ettiler, artık yakında bilecekler.

Diyanet Vakfı
İşte şimdi onu inkar ettiler. Ama ileride bileceklerdir!

Kurtubi Tefsiri
Şimdi de ona kâfir oldular. Yakında bileceklerdir.

“Şimdi de ona” yani o zikre

“kâfir oldular” el-Ferrâ” burada bir hazfin bulunduğunu kabul eder. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara zikir ile geldi de onlar da ona kâfir oldular. Bu, onların durumlarının şaşılacak bir hal olduğunu ifade eder. Yani işte onlara bir peygamber gelmiş ve içinde gerek duyacakları herşeyin açıklandığı bir kitab da üzerlerine indirilmiş bulunuyor. Bununla birlikte yine onlar inkâr ettiler ve sözlerine bağlı kalmadılar.

“Yakında bileceklerdir.” ez-Zeccâc dedi ki: Bu küfürlerinin akıbetini bileceklerdir.

Saffat 169

Elbette biz Allah’ın ihlâslı kullarından olurduk.”

Diyanet Vakfı
167, 168, 169. Putperestler: Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allahın ihlaslı kulları olurduk! diyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
“Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.”

“Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” Yani bize de öncekilere gelmiş olduğu gibi bir zikir, bir öğüt gelmiş olsaydı, biz de Allah’a ihlasla ibadet ederdik.

Saffat 168

“Eğer önceki ümmetlerden bir zikir bizde olsaydı,

Diyanet Vakfı
167, 168, 169. Putperestler: Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allahın ihlaslı kulları olurduk! diyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer bizde de öncekilerden bir zikir olsa idi;

Burada: olumsuzluk edatı olan: anlamındadır, “lam” ise anlamındadır. Bu durumda anlam şöyle olabilir: Onlar mutlaka şöyle diyorlardı: …

“Eğer bizde de öncekilerden bir zikir olsa idi” âyetinin, peygamberlerin kitablarından bir kitab olsa idi, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Saffat 167

Şüphesiz onlar şöyle derlerdi:

Diyanet Vakfı
167, 168, 169. Putperestler: Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allahın ihlaslı kulları olurduk! diyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak diyorlardı ki:

Bu âyetlerle tekrar müşriklerin söyledikleri sözler sözkonusu edilmektedir. Yani onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmeden önce bilgisizlikleri dolayısıyla ayıplandıklarında:

“Eğer bizde de öncekilerden bir zikir olsa idi…” derlerdi. Yani bize de şeriatleri açıklayan bir peygamber gönderilmiş olsaydı, mutlaka ona tabi olurduk, ona uyardık.

“Muhakkak diyorlardı ki” âyetinin başındaki:

“Muhakkak” lâfzı şeddesiz geldiğinden dolayı fiilin başına gelmiş ve (cevabının başına) da “lam” harfi gelmiştir. Böylelikle (bu şekilde) nefy için gelen ile olumluluk bildiren edatlar birbirinden ayırdedilmiş olmaktadır. Kûfeliler ise şöyle derler:

Saffat 166

Şüphesiz biz, tesbih edenleriz.

Diyanet Vakfı
164, 165, 166. (Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır. Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allahı tesbih ederiz.

Kurtubi Tefsiri
Ve şüphesiz biz teşbih edenleriz.

“Ve şüphesiz biz teşbih edenleriz.” Katade’nin açıklamasına göre namaz kılanlarız, demektir. Bir başka açıklamaya göre müşriklerin ona atfettiklerinden Allah’ı tenzih edenleriz. Âyetin maksadı şudur: Melekler Allah’a teşbih ve namaz kılmak suretiyle ibadet ettiklerini haber vermektedirler. Onlar mabud (kendilerine ibadet edilen varlıklar) de değildir, Allah’ın kızları da değildir.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan yoktur” âyeti Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü’minlerin müşriklere söyledikleri sözlerdir. Yani sizden ve bizden âhirette bilinen bir makamı olmayacak hiçbir kimse yoktur. Bu da hesab için durulacak makamdır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Kimimizin Allah’tan korkmak makamı, kimimizin Allah’tan ümid etmek makamı, kimimizin ihlâs makamı, kimimizin şükür makamı… vb. diğer makamı vardır.

Derim ki: Daha kuvvetli görülen

“bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan yoktur…” sözlerinin meleklerin söyledikleri sözlerden olduğudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 165

Şüphesiz biz, saf saf dizilenleriz.

Diyanet Vakfı
164, 165, 166. (Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır. Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allahı tesbih ederiz.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak biz saf saf duranlarız.

“Muhakkak biz saf saf duranlarız” âyeti hakkında el-Kelbî dedi ki: Onların da safları, yerde dünyadakilerin safları gibidir.

Müslim’in Sahih’inde Cabir b. Semura’dan şöyle dediği kaydedilmiştir: Biz mescidde bulunuyor iken Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza çıkıp geldi ve şöyle buyurdu: “Niçin meleklerin Rabbleri huzurunda saf saf durdukları gibi siz de saf saf dizilmiyorsunuz?” Biz: Ey Allah’ın Rasûlü! Melekler Rabbleri huzurunda nasıl saf saf dururlar diye sorduk, şöyle buyurdu: “Onlar ilk safları tamamlarlar ve safta sıkı sıkı dururlar.” Müslim, I, 322; Ebû Dâvûd, I, 177; Nesâî, II, 92; İbn Mace, I, 317; Müsned, V, 101.

Ömer (radıyallahü anh) da namaza kalktığında: Saflarınızı doğru ve düzgün tutunuz. Saflarınızı düzeltiniz. Şüphesiz Allah sizin de, meleklerin Rabbleri huzurunda durdukları gibi durmanızı ister, der, sonra da:

“Muhakkak biz saf saf duranlarız” âyetini okur, ey filan sen geriye git, ey filan sen öne geç der. sonra da kendisi öne geçip tekbir alıp namaza dururdu. Buna dair açıklamalar daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/24. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Malik dedi ki: İnsanlar dağınık bir şekilde namaz kılıyorlardı. Yüce Allah:

“Muhakkak biz saf saf duranlarız” âyetini indirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onlara saf saf dizilmelerini emretti.

en-Nehaî dedi ki: Cebrâîl yahutta bir melek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip dedi ki: Sen gecenin üçte ikisinden biraz az, yarısı ve üçte biri kadar namaz kılıyorsun, şüphesiz ki melekler de namaz kılar ve teşbihte bulunurlar. Semada boş duran hiçbir melek yoktur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani bizler bize verilecek emirleri durup bekleyerek havada kanatlarımızı dizi dizi açmış olarak bekleyenleriz.

Biz Arşın etrafında saf saf dizilenleriz, diye de açıklanmıştır.

Saffat 164

Bizden hiç kimse yoktur ki onun bilinen bir makamı olmasın.

Diyanet Vakfı
164, 165, 166. (Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır. Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allahı tesbih ederiz.

Kurtubi Tefsiri
Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan yoktur.

Bu, meleklerin yüce Allah’ı tazim etmek ve kendilerine ibadet edenlerin bu tutumlarını tepki ile karşılayıp reddetmek üzere söyledikleri sözlerdendir.

“Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan yoktur. Muhakkak biz saf saf duranlarız ve şüphesiz biz teşbih edenleriz” âyeti hakkında Mukâtil dedi ki: Bu üç âyet-i kerîme, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sidre-i Münteha’da iken inmiştir. Cebrâîl biraz geri durunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Burada mı benden ayrılacaksınız?” diye sormuş, o da: Bu bulunduğum noktadan daha ileri gidemem, diye cevap vermiş, yüce Allah da meleklerin söylediği bir sözü nakletmek üzere: “Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan yoktur” âyetlerini indirmiştir.

Kûfelilere göre ifadenin takdiri: “Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan bir kimse yoktur” şeklinde olup ism-i mevsul olan (“kimse” anlamındaki: “men’ lâfzı) hazfedilmiştir.

Basralılara göre ise ifadenin takdiri: Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan hiçbir melek yoktur” şeklindedir. Bu da ibadet hususunda bilinen bir yeri… demektir. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd ve İbn Cübeyr yapmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Semavatta üzerinde namaz kılan ve teşbih eden meleğin bulunmadığı bir karışlık yer dahi yoktur.’ Bu manadaki lâfızlar, uzunca bir hadisin bir bölümü olarak; Cabir (radıyallahü anh) yoluyla rivâyet edilmiştir: Bk. Taberanî, Evsat, IV, 44; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I, 51-52, X, 358.

Âişe (radıyallahü anha) da şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Semada üzerinde secde eden yahut ayakta duran (namaz kılan) bir meleğin bulunmadığı bir ayak basacak kadar bir yer dahi yoktur. ” Taberanî, Evsat, IV, 44; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X, 358’de Cabir (radıyallahü anh)’dan.

Ebû Zerr’den dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Gerçekten ben sizin görmediklerinizi görüyor, duymadıklarınızı duyuyorum. Sema gıcırdıyor, gıcırdaması da hakkıdır. Çünkü orada yüce Allah’a secde etmek için alnını koyan hiçbir meleğin bulunmadığı dört parmaklık bir yer dahi yoktur. Allah’a yemin ederim eğer bildiğimi bilseydiniz, pek az gülerdiniz, pekçok ağlardınız. Yataklar üzerinde kadınlardan zevk alamazdınız. Yüce Allah’a feryad ederek yollara dökülürdünüz. Keşke dalları budanan bir ağaç olsaydım.” Bu hadisi Ebû Îsa et-Tirmizî rivâyet etmiş olup hakkında: Hasen, garib bir hadistir, demiştir. Tirmizî, IV, 556; İbn Mace, II, 1402; Müsned, V, 173.

Bu bir başka yoldan da rivâyet edilmekte olup buna göre Ebû Zerr şöyle demiştir: “Dalları budanan bir ağaç olmayı çok arzu ederdim” demiştir. Yine bu Ebû Zerr’den mevkuf (senedi ona ulaşan, Rasûlullah’a atfedilmeyen) bir rivâyet olarak gelmiştir. Tirmizî, IV, 556; Müsned, V, 173

Katade dedi ki: Erkekler ve kadınlar şu: “Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan yoktur” âyeti nazil oluncaya kadar birlikte namaz kılarlardı. Bunun üzerine erkekler öne geçti, kadınlar da arka saflarda durmaya başladı.

Saffat 163

Ancak cehenneme girecek olan kimse müstesna.

Diyanet Vakfı
161, 162, 163. Sizler ve taptığınız şeyler! Hiçbiriniz, cehenneme girecek kimseden başkasını Allaha karşı azdırıp saptıramazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Kendisi cehenneme girecek olan müstesna.

3- Kıraate Dair Bir Açıklama:

el-Hasen’den rivâyete göre:

“Kendisi cehenneme girecek olan müstesna” anlamındaki âyeti: şeklinde “lam” harfi ötreli olarak okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Tefsir ehlinden bir topluluk bunun bir lahn (yanlış okuma) olduğunu söylemektedirler. Çünkü: “Bu şehrin kadısıdır” demek câiz değildir. Bu hususta yapıldığını duyduğum en güzel açıklama Ali b. Süleyman’ın yaptığı şu açıklamalardır: Bu okuyuş, ifadedeki anlam esas alınarak yorumlanabilir. Çünkü: “Kendisi” topluluk anlamını ifade eder. Buna göre; takdirindedir. İzafet dolayısıyla “nun” hazfedilmiştir, “vav” da iki sakinin arka arkaya gelişinden dolayı hazfedilmiştir.

Bir diğer görüşe göre bunun aslı veznindedir. Ancak bu (……..)den (……..)a kalbedilmiş ve “ye” harfi hazfedilmiştir. Sonunda da “lam” ötreli kalmıştır. Bu da:

“Yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın kenarı” (et-Tevbe, 9/109) âyetine benzemektedir.

Üçüncü bir açıklama şekli de şudur: “Girecek olan” lâfzındaki “lam”ı tahfif maksadıyla hazfedilir ve i’rab onun aynu’l-fiili (ikinci harfi) üzerinde cereyan eder. Arapların kullandıkları: “Ona hiçbir şekilde aldırış etmedim” ifadelerinde hazfedildiği gibi. Bunun aslı: şeklinde olup (……..)’den gelmektedir. Tıpkı ‘den geldiği gibi. ” Her iki cennetin de (meyvelerinin) toplanışı yakındır.” (er-Rahmân, 55/54) ile

“denizde… yükseltilmiş, akıp giden gemiler O’nundur” (er-Rahmân, 55/24) diye okuyanların kıraati de bu kıraate benzemektedir. Burada görüldüğü gibi i’rab ayn(u’l-fiil yani kelimenin aslının ikinci harfi) üzerinde uygulanmıştır. Ancak cemaatin kıraatinde âyet-i kerimedeki bu kelimenin aslı “ye” ile; şeklinde olup lafızdan düştüğünden ötürü, hatta da hazfedilmiştir.

Saffat 162

Ona karşı fitneye düşürecek değilsiniz.

Diyanet Vakfı
161, 162, 163. Sizler ve taptığınız şeyler! Hiçbiriniz, cehenneme girecek kimseden başkasını Allaha karşı azdırıp saptıramazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Siz O’nun aleyhine fitneye sürükleyemezsiniz.

“Siz O’nun” yani yüce Allah’ın

“aleyhine” (insanları)

“fitneye sürükleyemezsiniz” saptıramazsınız. en-Nehhâs dedi ki: Tefsir bilginleri bildiğim kadarıyla şu anlamdaki görüşü icma ile ifade etmişlerdir: Sizler yüce Allah’ın sapacağını takdir ettiği kişiler dışında hiçbir kimseyi saptıramazsınız. Şair de şöyle demiştir:

“Nimeti sayesinde onun tuzağını geri çevirdi,

Onun aleyhine, o ise bizi fitneye düşürücü idi.”

Saptırıcı idi, demektir.

2- Kaderiyye’nin Görüşü Bu Âyet-i Kerîme ile de Reddedilmektedir:

Bu âyet-i kerîme Kaderiyye’nin görüşünü reddetmektedir. Amr b. Zerr dedi ki: Ömer b. Abdu’l-Aziz’in huzuruna vardık. Yanında kaderden sözedildi, Ömer şöyle dedi: Şayet Allah kendisine isyan edilmesini murad etmemiş olsaydı, günahkârların başı olan İblisi yaratmazdı ve şüphesiz ki bu yüce Allah’ın Kitabında mevcut bir bilgi idi. Bu bilgiyi bilen bilmiştir, bilmeyen bilmemiştir. Sonra da: “Muhakkak siz ve ibadet ettikleriniz, siz O’nun aleyhine (insanları) fitneye sürükleyemezsiniz” âyetlerini okudu. Yani yüce Allah’ın cehennemi boylamasını aleyhine hüküm olarak yazdığı kimseler dışındakileri saptıramazsınız, demektir. Ayrıca o dedi ki: İşte bu âyet-i kerîme insanlar arasında anlaşmazlıkları hususunda ayırdedici bir âyet oldu.

Bu âyet-i kerimedeki anlamlardan birisi de şudur: Şeytanlar yüce Allah’ın hidayet bulmayacağını yazıp takdir etmiş olduğu kimseler dışında, hiçbir kimseyi saptıramazlar. Eğer yüce Allah, bu kimsenin hidayet bulacak bir kimse olacağını bilmiş olsaydı, elbetteki şeytanların onu saptırmalarının önüne geçer, engellerdi. Buna göre yüce Allah’ın:

“Onlara karşı atlılarınla, piyadelerinle gürültü çıkararak baskın düzenle” (el-İsra, 17/64) âyeti şu demek olur: Sen benim onlar hakkındaki ilmime aykırı hiçbir sonuca ulaşamazsın. Lebid b. Rabia’nın kaderin sabit olduğunu dile getirmek hususunda söylediği şu beyitler oldukça güzeldir:

“Şüphesiz Rabbimizden korkmak en hayırlı bir bağıştır,

Allah’ın izniyledir benim ağır hareket etmem ve acele edişim.

Allah’a hamdederim, hiçbir eşi, dengi yoktur O’nun,

O’nun elindedir hayır, O dilediğini yapar.

Kimi hayır yollarına iletirse, hidayet bulur,

Gönlü rahat olduğu halde; dilediğini de saptırır.”

el-Ferrâ” dedi ki: Hicazlılar: “Adamı fitneye düşürdüm, saptırdım” derken, Necidliler aynı fiili: “Onu fitneye düşürdüm, saptırdım” şeklinde (başına elif ziyadesiyle) kullanırlar.

Saffat 161

Şüphesiz siz ve taptıklarınız,

Diyanet Vakfı
161, 162, 163. Sizler ve taptığınız şeyler! Hiçbiriniz, cehenneme girecek kimseden başkasını Allaha karşı azdırıp saptıramazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak siz ve ibadet ettikleriniz,

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Müşrikler ve Tapındıkları Varlıklar Doğru Yolda Olanları Saptıramazlar:

“Muhakkak siz ve ibadet ettikleriniz” âyetindeki: “eyler” burada: “O kimse(ler)” anlamındadır. Mastar anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani muhakkak sizler ve sizin bu putlara ibadet etmeniz… Bunun: Şüphesiz ki sizler Allah’tan başka ibadet ettiklerinizle birlikte… demek olduğu da söylenmiştir. Mesela: “Filan, filan kişi ile geldi” denildiği gibi, “Filan, filan kişi ile birlikte geldi” de denilir.

Saffat 160

Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.

Diyanet Vakfı
Allahın ihlasa erdirilmiş kulları müstesnadır (onlar azap görmeyeceklerdir).

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.

“Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.” Onlar cehennem ateşinden kurtulacaklardır.

Saffat 159

Allah, onların nitelediklerinden uzaktır.

Diyanet Vakfı
Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
Allah onların nitelendirmelerinden münezzehtir.

“Allah onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” Onların bu nitelendirmelerinden yüce Allah alabildiğine tenzih edilir.

Saffat 158

Onlar Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular. Oysa cinler kesinlikle hazır edileceklerini bilirler.

Diyanet Vakfı
Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar kendisi ile cinler arasında bir neseb uydurdular. Yemin olsun ki muhakkak cinler de onların hazır edileceklerini bilmişlerdir.

“Onlar kendisi ile cinler arasında bir neseb uydurdular” âyeti ile ilgili olarak tefsir bilginlerinin çoğunluğu burada sözü edilen: “Cinlerden kastın, melekler olduğunu söylemişlerdir. İbn Ebi Necih, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet eder: Onlar -Kureyş kâfirleri-: melekler yüce Allah’ın kızlarıdır dediler. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Yani bu meleklerin anneleri vardır ve bu annelerinden doğmuşlardır. Onların annelerinin ise hareme alınan cin kadınlardan oldukları söylenmiştir.

İştikak bilginleri derler ki: Onlara “cin” denilmesinin sebebi, görülmeyişleridir. Mücahid dedi ki: Burada sözkonusu edilen cinler meleklerin kollarından birisidir ve bunlara “el-cinne” denilir. Bu İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiş bir görüştür.

İsrail, es-Süddî’den, o Ebû Malikten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Onlara “cinn(e)” denilmesinin sebebi cennetlerin bekçileri oluşlarından dolayıdır. Esasen meleklerin tümüne de “cinne”‘ denilir.

“Neseb”den kasıt ise sihri akrabalıktır.

Katade, el-Kelbî ve Mukâtil dediler ki: Yahudiler -Allah’ın laneti üzerlerine olsun- dediler ki: Allah cinlerle sihri akrabalık kurdu. (Onlardan kadınlarla evlendi.) Melekler de onlardan idi.

Mücahid, es-Süddî ve yine Mukâtil şöyle demişlerdir: Bu sözleri söyleyenler Kinane ve Huzaalılar idiler. Onlar şöyle demişlerdi: Allah cinlerin ileri gelenlerinden (eş edinmek üzere) talib oldu. Onlar da en şerefli kızları ile onu evlendirdiler. İşte melekler bu cinlerin ileri gelenlerinin kızlarındandır.

el-Hasen dedi ki: Allah’a ibadette şeytanı ortak koştular. İşte araya koydukları neseb de odur.

Derim ki: el-Hasen’in bu husustaki görüşü en güzel görüştür. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Çünkü sizi” ibadet hususunda

“âlemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk” (eş-Şuara, 26/98) âyetidir.

İbn Abbâs, ed-Dahhak ve yine el-Hasen şöyle demişlerdir: Bundan kasıt onların: Şüphesiz Allah ile İblis iki kardeştirler, şeklindeki sözleridir. Yüce Allah onların bu sözlerinden çok, pekçok yüce ve münezzehtir.

“Yemin olsun ki muhakkak cinler” yani melekler

“de onların” yani bu sözleri söyleyen kimselerin -Katade’ye göre cehennem ateşinde, Mücahid’e göre hesab için-

“hazır edileceklerini bilmişlerdir.” es-Sa’lebî birinci (Katade’ye ait olan) görüş daha uygundur, demiştir. Çünkü “hazır edilmek” bu sûrede bir kaç defa tekrarlanmıştır ve yüce Allah bununla azaba uğratılmaktan başka bir şey kastetmemiştir.

Saffat 157

Doğru söyleyenlerseniz, getirin kitabınızı!

Diyanet Vakfı
Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!

Kurtubi Tefsiri
Doğru söyleyenler iseniz, kitabınızı getirin.

Bu sözlerinizde

“doğru söyleyenler iseniz kitabınızı” delillerinizi, belgelerinizi

“getirin.”

Saffat 156

Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?

Diyanet Vakfı
154, 155, 156. Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?

Kurtubi Tefsiri
Hiç düşünmez misiniz?

“Hiç” onun çocuğu olmasının imkansız bir şey olduğunu

“düşünmez misiniz?”

Saffat 155

Hâlâ öğüt almaz mısınız?

Diyanet Vakfı
154, 155, 156. Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?

Kurtubi Tefsiri
Hiç düşünmez misiniz?

“Hiç” onun çocuğu olmasının imkansız bir şey olduğunu

“düşünmez misiniz?”

Saffat 154

Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?

Diyanet Vakfı
154, 155, 156. Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?

Kurtubi Tefsiri
Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?

(Buna göre) kıraate buradan başlanacak olursa hemze kesre ile okunur. Ebû Hatim ise bunun izah edilemeyecek bir kıraat olduğunu iddia etmiştir. (Ancak bu okuyuşa göre dahi) ifadeler iki bakımdan yine azar üslubunu devam ettirmektedir: Birincisine göre bu onların söyledikleri yalanı açıklayıcı bir ifade olur. Bu durumda

“ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” âyeti önceki ile alakalı olmaz. Diğer taraftan -aralarında el-Ferrâ’nın da bulunduğu- nahivcilerin naklettiklerine göre azar üslubu soru edatı ile de yapılabilir, soru edatı olmaksızın da yapılabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Siz dünya hayatında hoşlandığınız herşeyinizi bitirdiniz…” (el-Ahkaf, 46/20)

Bir başka açıklamaya göre bu okuyuşta “söylemek” anlamından gelen bir fiil takdiri sözkonusudur. Yani onlar derler ki: Kızları beğenip üstün tutup seçti, demek olur. Yahutta bu yüce Allah’ın:

“Allah doğurdu” âyetinden da bedel olabilir. Çünkü kız çocukların doğurulması ve kız çocuklara sahib olmak onları beğenip seçmektir. Bu durumda mazi bir fiil (doğurdu)den bir başka mazi fiil (üstün tutup seçti) bedel getirilmiş olur. Bu durumda da: “(……..): Elbette yalancıdırlar” âyeti üzerinde vakıf yapılmaz.

Saffat 153

Kızları oğullara mı tercih etti?

Diyanet Vakfı
Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa erkekler dururken, kız çocukları mı üstün tutup seçti?

en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: (……..)e benzeterek üstün okunması da mümkündür. Fakat bu âyet-i kerimede kesreli okunmasından başka türlü okuyuş câiz değildir. Çünkü ondan sonrası ref (durumunda)dır. İfade ise: “(…….): Elbette yalancıdırlar” ifadesi ile tamam olmaktadır. Sonra da âyete azarlamak ve yanlışlıklarını başlarına kakmak maksadıyla:

“Yoksa… mı üstün tutup seçti” âyeti ile okumaya devam edilir. Şöyle buyurmuş gibidir: Yazıklar olsun size!

“Yoksa erkekler”i bırakıp

“kızları mı üstün tutup seçti?”

“Üstün tutup seçti” anlamındaki: âyeti “elif” genel olarak kat’ (harekeli olarak) ile okunmuştur. Çünkü bu “vasl elifinin başına gelmiş bir “istifham elifi”dir. “Vasi elifi hazfedildikten sonra geriye istifham (soru edatı) olan elif olduğu haliyle üstün ve “kat’ elifi olarak kalmıştır. Daha önceden geçtiği üzere: “Acaba gaybı görerek mi bildi?” âyetinde olduğu gibi.

Ebû Cafer, Şeybe, Nafî’ ve Hamza istifhamsız olarak ve “vasl elifi ile haber olmak üzere: “Üstün tutup seçmiştir” diye okumuşlardır.

Saffat 152

“Allah doğurdu.” Şüphesiz onlar gerçekten yalancılardır.

Diyanet Vakfı
151, 152. Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar; «Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.

Kurtubi Tefsiri
“Allah doğurdu.” Şüphesiz onlar elbette yalancıdırlar.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İyi bilin ki onlar iftiralarından” âyetindeki (iftira anlamı verilen): “ifk” yalanın en kötü şeklidir.

“Derler ki: Allah doğurdu. Şüphesiz onlar elbette” Allah’ın çocuğu olduğu iddialarında

“yalancıdırlar.” Çünkü O. doğmayan ve doğurmayandır.

“İyi bilin ki” lâfzından sonra gelen: “Muhakkak, gerçekten, şüphesiz ki”nin hemzesi kesreli gelir, çünkü söz başıdır.

Sîbeveyh’in naklettiğine göre ise: …e gelince”den sonra üstün de gelebilir, esreli de gelebilir. Üstün geldiği takdirde: edatı: “Gerçekten, gerçek olarak” anlamına gelir. Esreli gelmesi halinde ise: “yi bilin ki” anlamındadır.

Saffat 151

Dikkat edin! Şüphesiz onlar, uydurdukları yalandan dolayı şöyle derler:

Diyanet Vakfı
151, 152. Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar; «Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.

Kurtubi Tefsiri
İyi bilin ki onlar iftiralarından dolayı derler ki:

Saffat 150

Yoksa biz melekleri dişi olarak yarattık da onlar şahit miydi?

Diyanet Vakfı
Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa Biz melekleri dişiler olarak yarattık da onlar da buna şahit mı oldular?

“Yoksa Biz melekleri dişiler olarak yarattık da onlar da buna şahit mı oldular?” Biz onları dişiler olarak yaratırken yaratmamızda hazır mı idiler? Bu, yüce Allah’ın:

“Ve onlar bizzat Allah’ın kulları olan melekleri de dişi kabul ettiler. Acaba kendileri onların yaratılışlarına şahit mi oldular?” (ez-Zuhruf, 43/19) âyetine benzemektedir.

Saffat 149

Sor onlara: Rabbinin kızları mı var, onların erkek çocukları mı?

Diyanet Vakfı
Putperestlere sor: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı?

Kurtubi Tefsiri
Şimdi onlara sor: “Kız çocukları Rabbinin, erkek çocukları da kendilerinin midir?”

“Şimdi onlara sor: Kız çocukları Rabbinin, erkek çocukları da kendilerinin midir?” Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a teselli olmak üzere geçmiş ümmetlere dair haberleri sözkonusu ettikten sonra bu âyeti ile de Kureyş kâfirlerinin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözlerine karşı delil getirerek:

“Şimdi onlara sor…” diye buyurmaktadır. Bu âyet, sûrenin baş taraflarında -aradaki mesafe uzak olmakla birlikte- yer alan benzeri anlamdaki ifadelere atfedilmiştir. Ey Muhammed! Sen Mekkelilere:

“Kız çocukları Rabbinin… midir?” diye sor, demektir. Çünkü Cuheyne, Huzaa, Benu Muleyh, Benu Seleme ve Abdu’d-Daroğulları meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. Buradaki soru ise onları azarlamak içindir.

Saffat 148

İnandılar, biz de onları bir süreye kadar nimetlendirdik.

Diyanet Vakfı
Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.

Kurtubi Tefsiri
Onlar îmana geldiler. Biz de onları bir zamana kadar geçindirdik.

“Onlar îmana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar” yani onlar için belirlenen ecellerinin son vaktine kadar

“geçindirdik.”

Saffat 147

Onu yüz bin kişiye, hatta daha fazlasına gönderdik.

Diyanet Vakfı
Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onu yüzbin veya daha fazlasına gönderdik.

“Biz onu yüzbin veya daha fazlasına gönderdik” âyeti ile ilgili olarak daha önceden de geçtiği üzere, İbn Abbâs’tan rivâyete göre Yûnus (aleyhisselâm)’a peygamberlik, balığın onu kıyıya bırakmasından sonra, verilmiştir. Bu rivâyetin geldiği tek yol, Şehr b. Havşeb yoludur.

en-Nehhâs dedi ki: İsnad bakımından bundan daha iyi ve daha sahih olanı ise bizim Ali b. el-Huseynden yaptığımız rivâyettir. O dedi ki: Bize el-Hasen b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Amr b. el-Ankazî anlattı, dedi ki: Bize İsrail anlattı, o Ebû İshak tan. o Amr b. Meymun’dan dedi ki: Bize Abdullah b. Mesud Beytu’l-Mal’de Yûnus peygamber (aleyhisselâm)’dan sözederek dedi ki: Yûnus kavmine azâbın geleceğini söyledi ve bu azâbın üç güne kadar gelip onları bulacağını bildirdi. Onlar da her anne ile yavrusunu birbirinden ayırarak yurtlarından feryad ile dışarı çıktılar. Yüce Allah’a niyaz edip mağfiret dilediler. Yüce Allah onlara azâbı göndermedi. Yûnus (aleyhisselâm) da azâbı bekleyip durduğu halde bir şey görmedi. -Yalan söyleyip de lehine bir delil bulunmayan bir kimse öldürülürdü.- Bundan dolayı Yûnus öfkelenerek (ya da öfkelendirerek) çıkıp gitti. Bir gemiye bindi bir topluluğun yanına geldi, onlar da onu gemiye aldılar ve onun kim olduğunu öğrendiler. Gemiye girdikten sonra gemi yürümez oldu. Halbuki başka gemiler sağa sola gidip geliyordu. Bu geminize ne oldu? dediler. Gemidekiler bilmiyoruz dediler. Yûnus (aleyhisselâm) dedi ki: Bu gemide aziz ve celil olan Rabbinden kaçmış bir köle vardır. Onu suya atmadıkça o gemi yürümeyecektir. Onlar: Ey Allah’ın Peygamberi! Eğer seni atmamızı istiyorsan, asla biz seni atamayız. Bu sefer Yûnus (aleyhisselâm): O halde kura çekiniz. Kura kime çıkarsa, o denize atılsın, dedi. Kura çektiler, kura Yûnus’a çıktı, onu bırakmak istemediler. Yine: Üç defa kura çekiniz, kura kime çıkarsa, o denize atılsın. Üç defa daha kura çekildi, üçünde de kura Yûnus’a çıktı. Bunun üzerine denize atıldı. Yüce Allah da onun için bir balık görevlendirdi. Balık onu yuttu ve onu denizin dibine doğru götürdü. Yûnus (aleyhisselâm) çakıl taşlarının teşbihini duyunca:

“Karanlıklar içinde: Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum, diye seslendi.” (el-Enbiya. 2/87)

Bu karanlıklar gece karanlığı, denizin karanlığı ve balığın karnının karanlığıdır.

Yüce Allah:

“Biz onu hasta olduğu halde apaçık bir yere bıraktık.” diye buyurmaktadır. Yani üzerinde tüyü bulunmayan bir kuş yavrusu gibi bıraktık. Yüce Allah onun için kabak türünden bir bitki bitirdi. Onunla gölgeleniyor ve ondan yiyordu. Bu ağaç kuruyunca, onun için ağladı. Yüce Allah ona şunu vahyetti: Kuruyan bir ağaç için ağlıyorsun da kendilerini helâk etmemi istediğin yüzbin kişi veya daha fazlası için ağlamıyorsun öyle mi?

Derken Allah’ın Rasûlü Yûnus çıkıp gitti. Hayvanlarını otlatan bir çoban gördü. Ey genç kimlerdensin? diye sordu, o: Yûnus’un kavmindenim dedi. Ona: Kavminin yanına gidersen, Yûnus ile karşılaştığını onlara bildir, dedi. Genç şöyle dedi: Sen gerçekten Yûnus isen delili bulunmaksızın yalan söylediği ortaya çıkan bir kimsenin öldürüldüğünü biliyorsun. Benim doğru söylediğime kim şahitlik edecek, dedi. Bunun üzerine Yûnus: Şu ağaç ve şu yer sana şahitlik edecektir, dedi. Genç ona: O halde onlara (şahitlik etmeleri için) emir ver, dedi. Yûnus onlara: Bu genç size gelecek olursa, siz ona şahitlik ediniz, dedi. Onlar da: Olur dediler. Genç kavmine geri döndü. Kavmi arasında kendisine zarar verilemeyecek bir konumda idi, kardeşleri vardı. Hükümdara gidip: Ben Yûnus ile karşılaştım, onun sana selamı var dedi. Hükümdar: Öldürülmesini emredince, etrafındakiler: Bunun bir delili var. O bakımdan onunla beraber şahitlik edecek kimseleri gönderdiler. O ağaca ve o yere gidip: Allah adına size yemin veriyorum. Benim Yûnus ile karşılaştığıma şahitlik eder misiniz? dedi. Her ikisi de: Evet dediler. Onunla birlikte olanlar dehşet içinde geri döndüler ve: Ağaç ve yer buna şahitlik etti, diyerek, hükümdarın yanına vardılar ve gördüklerini hükümdara anlattılar.

Abdullah (b. Mesud) dedi ki: Hükümdar gencin elinden tutup onu kendi yerine oturttu ve: Buraya sen benden daha layıksın, dedi. Abdullah dedi ki: Bu genç kırk yıl boyunca onların işlerini güzel bir şekilde idare etti.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Bu rivâyetten açıkça anlaşıldığına göre Yûnus’a balık kendisini yutmadan önce risalet verilmiş idi. Bu ise kıyas ile öğrenebilecek bir şey değildir, isnad ile öğrenilir.

Yine bu rivâyetteki hususlardan birisi de şudur: Yûnus’un kavmi îman etmişler ve azâbı görmeden önce pişman olmuşlardı. Çünkü burada belirtildiğine göre onlara üç güne kadar azâbın geleceğini haber vermişti. Onlar ise herbir anneyi yavrusundan ayırıp tek kişiymişcesine yüce Allah’a feryad ederek yöneldiler. Bu hususta doğru olan budur. Diğer taraftan yüce Allah’ın onlar hakkındaki hükmü (bundan dolayı) başkaları hakkındaki şu âyetinde sözü edilen hükmü gibi olmamıştır:

“Ama Bizim azabımızı gördüklerinde îmanları onlara fayda vermedi.” (el-Mu’min, 40/85):

“Yoksa (makbul) tevbe kötülükleri işleyip durup da nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında… (yaptığı tevbe) değildir.” (en-Nisa, 4/18)

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Onlar azâbın gölgesini gördüler de tevbe ettiler. Bu ise (tevbenin kabul edilmesine) engel değildir. İlim adamlarının bu husustaki görüşleri daha önce Yûnus Sûresi’nde (10/98. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Oraya bakılabilir.

“Veya daha fazlasına” âyetindeki “veya” lâfzının anlamları ve yorumlanması ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Yahut (belki, hatta) taştan da katı” (el-Bakara, 2/74) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

el-Ferrâ” dedi ki: Burada: “Veya” âyeti: “Hatta” anlamındadır. Başkası ise bunun “vav: ve” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Şairin şu beyitinde de bu türdedir:

“Aramızda savaş şiddetlenince, Riyahı veya Rizamı aradı gözlerimiz.”

Burada: “ve Rizarm…” anlamındadır. İşte yüce Allah’ın:

“Saat (kıyâmet) hadisesi ise ancak bir göz kırpma gibidir. Yahut o daha da yakındır.” (en-Nahl, 66/77) âyeti gibidir.

Muhammed b. Cafer ise bu âyeti hemzesiz olarak: “Yüzbine ve daha fazlasına” diye okumuştur. Buna göre: ” Daha fazlasına” âyeti hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak ref mahallindedir ki “ve onlar daha fazla idiler” takdirindedir.

en-Nehhâs dedi ki: Basralılara göre bu iki görüş sahih olamaz. Onlar “ev: veya, yahuf’un: “Hatta” ile “vav: ve” anlamında olduğunu kabul etmezler. Çünkü: “Hatta, belki” birinci ifadenin sözkonusu olmadığını ancak ondan sonrasının da olumlu olarak ifade edildiğini anlatmak (idrab) içindir. Yüce Allah ise böyle bir anlatımdan münezzehtir. Yahutta bir şeyden çıkıp (ilgili açıklamaları bitirip) başka bir şeye geçiş içindir. Bu ise böyle bir açıklamanın yapılacağı bir yer değildir. Diğer taraftan “vav”ın anlamı: “Veya, yahut”un anlamından farklıdır. Eğer bunlardan birisi diğerinin anlamına kullanılabilseydi, lâfızların anlamlan (meani) ortadan kalkardı. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı, o takdirde: “Biz onu ikiyüzbin kişiye peygamber olarak gönderdik” ifadesi daha muhtasar olurdu.

el-Muberred de dedi ki: Bunun anlamı şudur: Biz onu öyle bir topluluğa gönderdik ki, sizler onları görecek olsaydınız, bunlar yüzbin kişi veya daha fazladır, diyeceksiniz. Kullara bilip tanıdıkları bir üslubla hitab edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu şuna benzer: Bana Zeyd ya da Amr geldi. Halbuki sen bu ikisinden kimin geldiğini biliyorsun, ancak kimin geldiğini muhatab anlamasın diye müphem bir ifade kullanırsın.

el-Ahfeş ve ez-Zeccâc derler ki: Veya sizin değerlendirmenize göre daha fazla idiler, demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Bunlar yüzbinden yirmibin kişi fazla idiler. Bunu Ubeyy b. Ka’b (peygambere) merfu olarak da rivâyet etmiştir. Yine İbn Abbâs’tan: Otuzbin kişi fazla idiler, dediği rivâyeti de gelmiştir. el-Hasen ve er-Rabî ise: Otuzbin küsur kişi fazla idiler, demişlerdir. Mukâtil b. Hayyan da: Yetmişbin kişi demiştir.

Saffat 146

Üzerine bir kabak ağacı bitirdik.

Diyanet Vakfı
Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.

Kurtubi Tefsiri
Üzerine kabak türünden bir ağaç bitirdik.

Yüce Allah’ın:

“Üzerine kabak türünden bir ağaç bitirdik.” âyetine gelince, buradaki

“Üzerine” yanında demektir. Allah’ın:

“Onların bana isnad ettikleri bir suç da vardır” (eş-Şuara, 26/14) âyeti gibidir ki; burada da “benim yanımda” anlamındadır.

Buradaki bu lâfzın: “Onun için” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Kabak türünden bir ağaç” âyetinde geçen: “el-yaktîn” kabak bitkisi demektir. Başkası olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbnu’l-A’rabî zikretmiştir. Haberde: “Kabak ve kavun cennettendir” denilmektedir. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde de zikretmiş bulunuyoruz.

el-Muberred dedi ki: Gövdesi olmayıp yaprağı yerin üzerinde yayılan herbir bitkiye “yaktîne” denilir. Kabak, kavun ve Ebû cehil karpuzu gibi. Eğer bitkinin kendisini ayakta tutan gövdesi (ve sapı) var ise buna sadece “şecere (ağaç)” denilir. Eğer kökleri bulunup etrafa yayılıyor ise buna da “necme” denilir, çoğulu ise “necm” …diye gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Gövdesiz bitkiler de, ağaçlar da (Allah’a) secde ederler.” (er-Rahmân, 55/6) Buna yakın bir açıklama İbn Abbâs, el-Hasen ve Mukâtil ‘den de rivâyet edilmiştir. Onlar derler ki: Uzayıp giden ve yer üzerinde yayılarak dik duramayan, sapı da bulunmayan acur, kavun, kabak, Ebû cehil karpuzu gibi herbir bitkiye “yaktın” denilir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Biten, sonra da aynı senede ölen herşeye denilir. Muz da bunun kapsamına girer.

Derim ki: Yaktın sapı olmayan bitkilerdendir. el-Cevherî dedi ki: Yaktın kabak ve buna benzer bitkiler gibi sapı olmayan bitkilerdir. ez-Zeccâc dedi ki: Yaktînin türediği kök “bir yerde ikamet etti” anlamındaki: ifadesidir. Buna göre yaktin “yef’il” veznindedir.

Bunun Arapça olmayan bir isim olduğu da söylenmiştir. Özellikle “yaktin”in anılmasının sebebinin ona sinek konmayışı olduğu söylendiği gibi, şöyle de denilmiştir: Orada yaktin yoktu. Yüce Allah onu anında bitiriverdi.

el-Kuşeyrî dedi ki: Âyet-i kerimede bu ağacın, gölgesinin olduğuna delil teşkil edecek bir ifade şekli vardır.

es-Sa’lebî dedi ki: Bu bitki onu gölgelendiriyordu. Onun yeşilliğini görünce onu beğendi. Bu sefer kuruyuverdi, onun için üzülmeye koyuldu. Ona şöyle denildi: Ey Yûnus! Yaratan da sen değilsin, sulayan da sen değilsin, bitiren de sen değilsin. Niye bir ağaç için üzülüyorsun? Yüzbin insanı veya daha fazlasını yaratan Ben olduğum halde, Benden bir anda onları toptan imha etmemi istiyorsun. Halbuki onlar tevbe etmiş, Ben de onların tevbelerini kabul etmiş bulunuyorum. Benim rahmetim nerede kaldı ey Yûnus? Ben erhamu’rrahimînim.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da rivâyet edildiğine göre o etli tiridi ve kabağı yer, kabağı sever ve: “Bu, kardeşim Yûnus’un bitkisidir” dermiş.

Enes de dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kabak parçalarının bulunduğu sulu bir yemek ile kurutulmuş et sunuldu. O da kabın etrafındaki kabakları topluyor (ve yiyordu). Enes dedi ki: İşte o günden itibaren ben kabağı seviyorum. Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. Darımı, II, 138; Müsned, III, 108.

Saffat 145

Onu çıplak bir yere attık — hasta idi.

Diyanet Vakfı
Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onu hasta olduğu halde apaçık bir yere bıraktık.

“Biz, onu hasta olduğu halde apaçık bir yere bıraktık. Üzerine kabak türünden bir ağaç bitirdik” âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre balık onu Musul yakınlarındaki bir kasabanın kıyısına bıraktı. İbn Kusayt, Ebû Hüreyre’den naklen dedi ki: Yûnus etrafı açık bir yere atıldı. Allah da onun üzerine yaktın (kabak türü) bir bitki bitirdi. Biz ona: Ey Ebû Hüreyre yaktın nedir? diye sorduk, dedi ki: Bu kabak bitkisidir. Yüce Allah ona yabani bir dişi dağ keçisi müsahhar kıldı. Bu da yerin bitirdiklerinden yemeye koyuldu. Sabah-akşam bu keçi ona gelir ve bacaklarını açarak sütünden içirirdi. Kendisine gelinceye kadar bu böyle devam etti.

Said b. Cübeyr de İbn Abbâs’tan dedi ki: Balık onu deniz kıyısında bir yere bıraktı. Onu hilkatinde hiçbir eksik olmayan, yeni doğmuş bir bebek gibi bıraktı.

Yine denildiğine göre balık Yûnus’u deniz kıyısına bırakınca yüce Allah onun üzerine yaktın denilen bir ağaç yetiştirdi. Bu nakledildiğine göre kabaktır. Onun üzerine öz suyunu damlatıyordu, ta ki eski gücüne kavuşuncaya kadar. Daha sonra bir gün bu ağacın bulunduğu yere döndüğünde kurumuş olduğunu gördü, üzüldü ve onun için ağladı. Bu hali dolayısıyla ona sitemle şöyle denildi: Bir ağaç için üzülüp ağladın da. Dostun İbrahim’in çocuklarından İsrailoğullarından yüzbin kişi düşmanın elinde esir oldukları halde, onlar için üzülmedin ve hepsinin helâk edilmesini istedin.

Bu ağacın incir ağacı olduğu da söylenmiştir. Muz ağacı olduğu da söylenmiştir. Bu ağacın yapraklarıyla örtünmüş, dallarıyla gölgelenmiş ve onun meyvesinden yemişti. Ancak çoğunluk bunun -ileride geleceği üzere- yaktiin (kabak) olduğu görüşündedir.

Daha sonra yüce Allah onu seçti, salihlerden kıldı. Kavmine gidip yüce Allah’ın onların tevbelerini kabul ettiğini söylemesini emretti. Kavmine gitmek üzere yola koyuldu, bir çoban ile karşılaştı. O çobana Yûnus’un kavmini, durumlarını, nasıl olduklarını sordu. Durumlarının iyi olduğunu söyledi, rasûllerinin kendilerine dönmesini ümit ettiklerini bildirdi. Bu sefer ona: Git, Yûnus ile karşılaştım diye onlara haber ver, dedi. Bu sefer çoban: Bir şahit olmadıkça ben bunu yapamam dedi. Bunun üzerine koyunlarından birisini tayin ederek: Bu senin Yûnus ile karşılaşmış olduğuna şahitlik edecektir, dedi. Çoban: Bu da nasıl olur deyince, Yûnus: Şu üzerinde bulunduğun yer de senin Yûnus ile karşılaştığına şahitlik edecektir. Yine: Bu nasıl olur? deyince, Yûnus: Şu ağaç da senin Yûnus ile karşılaştığına şahitlik edecektir, dedi. Çoban kavmine döndü ve Yûnus ile karşılaştığını onlara bildirince, onu yalanladılar, hatta ona kötülük yapmak istediler. Onlara: Bana ceza vermekte acele etmeyin, sabahı bekleyin. Sabah olunca onları alıp Yûnus ile karşılaştığı yere gitti. Yerden konuşmasını istedi, yer onlara Yûnus ile karşılaştığını bildirdi. Koyuna, ağaca konuşmalarını söyledi. Her ikisi de çobanın Yûnus ile karşılaşmış olduğunu bildirdi. Bundan sonra da Yûnus yanlarına geldi.

Bu haberi ve ondan öncekini Taberî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmiş bulunmaktadır.

“Biz onu… bıraktık.” Onu at(tır)dık, demektir. Onu bıraktık, terkettik, diye de açıklanmıştır.

“Apaçık bir yere” sahraya demektir. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır. el-Ahfeş düzlük bir yere. Ebû Ubeyde genişçe bir yere, diye açıklamıştır. el-Ferrâ” dedi ki: Bu boş yer demektir. (Devamla) dedi ki: Ebû Ubeyde dedi ki: Boş yer anlamındadır. Daha sonra da Huzaalılardan bir adama ait şu beyiti zikretmektedir:

“Ve ben tökezleyeceğinden korkmaksızın bir ayağımı kaldırdım,

Açık, düzlük yere de elbiselerimi bıraktım.”

el-Ahfeş yüce Allah’ın:

“Hasta olduğu halde” âyeti hakkında dedi ki: “Hasta” kelimesinin çoğulu şekillerinde gelir.

Yüce Allah bu sûrede: “Biz onu… apaçık bir yere bıraktık” diye buyurduğu halde, Nun ve’l-Kalem Sûresinde:

“Eğer ona Rabbinden bir nimet erişmemiş olsa idi, bomboş bir çöle kınanmış halde atılacaktı.” (el-Kalem, 68/49) diye buyurmaktadır. (Bu nasıl izah edilir?)

Buna cevab şudur: Burada yüce Allah bize onu kınanmış olmaksızın boş bir yere atmış olduğunu haber vermektedir. Eğer Allah’ın rahmeti olmasaydı, kınanmış olduğu halde boş yere atılmış olacaktı. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Saffat 144

Diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

Diyanet Vakfı
143, 144. Eğer Allahı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

Kurtubi Tefsiri
Diriltilecekleri güne kadar (balığın) karnında kalırdı elbet.

“Eğer o, gerçekten teşbih edenlerden” yani namaz kılanlardan

“olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar karnında kalırdı elbet.” Yani ona ceza olmak üzere bu böyle olacaktı. Bu da şu demektir: Balığın karnı kıyâmet gününe kadar onun için bir kabir olacaktı.

Balığın karnında ne kadar kaldığı hususunda farklı görüşler vardır. es-Süddî, el-Kelbî ve Mukâtil b. Süleyman, kırk gün kalmıştır derken, ed-Dahhak yirmi, Atâ yedi gün, Mukâtil b. Hayyan üç gün kalmıştır, demişlerdir. Tek bir saat (kısacık bir an) kaldığı da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Yûnus’ (aleyhisselâm.)’ın Balığın Karnındaki Durumu:

Taberî’nin rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şanı yüce Allah Yûnus’u balığın karnında hapsetmeyi murad edince, balığa onu al, fakat etini çizme, kemiğini kırma, diye vahyetti. Balık onu aldı, sonra karnında olduğu halde denizdeki yerine kadar indirdi. Denizin dibine ulaşınca, Yûnus bir ses işitti. Kendi kendisine: Acaba bu ne? diye sordu. Şanı yüce Allah balığın karnında olduğu halde ona: Bu denizdeki canlıların teşbihidir, diye vahyetti. Bunun üzerine o da balığın karnında olduğu halde tesbih etti. Melekler de onun teşbihini işittiklerinde: Rabbimiz, biz alışılmadık bir yerde zayıf bir ses duyuyoruz dediler. Yüce Allah şöyle buyurdu: Bu benim kulum Yûnus’tur. Bana karşı geldi. Ben de onu denizde balığın karnında hapsettim. Melekler dediler ki: Her gün ve her gece kendisinin salih ameli sana yükselen o salih kul mu, diye sordular, yüce Allah: Evet diye buyurdu. O vakit ona şefaatte bulundular, yüce Allah da balığa buyurduğu gibi “hasta olduğu halde” kıyıya bırakmasını emretti. Yüce Allah’ın kendisini nitelendirdiği hastalığı da, balığın onu sahile et ve kemiği yaratılmış, yeni doğmuş küçük bir çocuk gibi bırakması idi.”

Rivâyet edildiğine göre balık gemi ile birlikte başını yukarı doğru kaldırarak yol alıyor ve nefes alıyordu. Yûnus da bu arada teşbih getiriyordu. Karaya varıncaya kadar balık o gemiden ayrılmadı. Sağlam bir şekilde onu dışarı bıraktı. Onda hiçbir değişiklik olmamıştı. Bunun üzerine müslüman oldular. Bunu da Zemahşerî Tefsir’inde zikretmiş bulunuyor.

İbnu’l-Arabî de dedi ki: Bana arkadaşlarımızdan birçok kişi İmâmu’l-Haremeyn Ebû’l-Mealî Abdu’l-Melik b. Abdillah b. Yusuf el-Cüveynî’den şöyle dediğini haber vermişlerdir: Ona yaratıcı herhangi bir cihette midir? Diye sorulmuş. Hayır, O bundan yüce ve münezzehdir, diye cevap vermiş. Ona: Buna delil nedir? diye sormuşlar, o da şöyle demiş: Buna delil Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Benim Yûnus b. Metta’dan daha faziletli olduğumu söylemeyiniz.” “Bir peygamberin: Ben Yûnus b. Metta’dan hayırlıyım, demesi uygun değildir” anlamında Ebû Davud, IV, 217; Tahavî, Şerhu Meani’l-Âsar, IV. 315. hadisidir. Ona: Bu rivâyette delil olacak taraf nedir? diye sorulunca, şöyle demiş: Bu açıklamayı benim şu misafirim bin dinar alıp onunla bir borcunu ödeyinceye kadar yapmayacağım, dedi. Bunun üzerine iki kişi kalkıp: Bu bin dinarı ödemeyi biz üzerimize alıyoruz, dediler. el-Cüveynî: Hayır, iki kişi buna kefil olmasın. Çünkü bu ona ağır gelir dedi. Birileri: Onu ödemeyi ben üzerime alıyorum, dedi. Bunun üzerine el-Cüveynî şöyle cevab verdi: Yûnus b. Metta kendisini denize attı ve balık onu yuttu. Denizin dibinde üç karanlık içine gömüldü ve: “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ki ben zâlimlerden oldum” diye -yüce Allah’ın haber verdiği şekilde- seslendi. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise yeşil refref’in üzerine oturup onunla meleklerin kalem cızırtılarını işiteceği noktaya kadar yukarılara ulaşıp Rabbi onunla söyleşip vahyettiği şeyleri ona vahyettiği sırada, denizin karanlıklarındaki balığın karnında yüce Allah’a Yûnus’dan daha yakın değildi.

6- Yûnus (aleyhisselâm)’ın Kendisini Denize Atması ve Kura Çekmek:

Taberî’nin naklettiğine göre Yûnus (aleyhisselâm) gemiye bindiği vakit, gemi şiddetli bir fırtınaya tutuldu. Gemidekiler: Bu sizden birinizin günahı sebebiyledir, dedi. Yûnus bu günahı işleyenin kendisi olduğunu bilerek: Bu benim günahım sebebiyledir, haydi beni denize atınız, dedi. Onlar ise kura çekmeden böyle bir teklifi kabul etmediler. “Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu.”

Bunun üzerine onlara: Ben bu işin benim günahım sebebiyle olduğunu size söylemiştim, dedi. Ancak onlar yine onu ikinci defa kura çekmeden atmayı kabul etmediler. İkinci kurada da o yenilenlerden oldu. Fakat üçüncü bir defa daha kura çekmeden onu denize atmayı kabul etmediler. Üçüncü kurada da yenilenlerden oldu. Bunu görünce kendisini denize attı. Bu iş gece karanlığında olmuştu, onu balık yutmuştu.

Rivâyet edildiğine göre o gemiye yüzünü örterek binmiş ve uzakça olmayan bir yerde uyumaya çekilmişti. Tam bu esnada esen şiddetli bir rüzgar nerdeyse gemiyi batıracaktı. Gemidekiler bir araya gelip dua ettiler ve: Şu uyuyan adamı da uyandırın, o da bizimle birlikte dua etsin, dediler. Onlarla birlikte Allah’a dua etti ve fırtına dindi. Arkasından Yûnus tekrar yerine dönüp uykuya daldı. Bir rüzgar daha esti, nerdeyse gemi suda batacaktı. Yine onu uyandırdılar, Allah’a dua ettiler ve rüzgar dindi.

Onlar bu halde iken oldukça büyük bir balık onlara doğru başını kaldırdı ve gemiyi yutmak istedi. Bunun üzerine Yûnus onlara: Arkadaşlar bu benden dolayı oluyor. Beni denize atacak olursanız, siz yolunuza devam edersiniz, rüzgar da sizi korkutan tehlikeler de biter. Onlar: Kura çekmeden seni atmayız, dediler. Kura kime çıkarsa, onu denize atarız. Derken kura çektiler ve kura Yûnus’a çıktı. Arkadaşlar beni atınız, benden dolayı bu işler başınıza geliyor, dediyse de onlar: Hayır, bir defa daha kura çekmeden bu işi yapmayız, dediler. Yine kura çektiler ve yine kura Yûnus’a çıktı. Onlara: Arkadaşlar beni denize atınız, benden dolayı bu işler başınıza geliyor, dedi. İşte yüce Allah’ın:

“Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu.” Yani kura ona çıkmıştı, âyeti bunu anlatmaktadır. Bunun üzerine Yûnus’u alıp geminin baş taraflarına denize atmak üzere götürdüler. Baktılar ki balık ağzını açmış bekliyor. Bu sefer geminin öbür kıyısına onu getirdiler, yine balığı gördüler. Öbür tarafa onu götürdüler, yine balığın ağzını açmış beklediğini gördüler. Yûnus bu durumu görünce, o kendi kendisini attı ve balık da onu yakaladı. Yüce Allah balığa: Ben onu sana rızık olarak vermedim. Senin karnını onun için bir kab kıldım, diye vahyetti. Balığın karnında kırk gün kaldı.

“O bakımdan karanlıklar içerisinde:

“Senden başka ilâh yoktur, Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmişti. Biz de duasını kabul edip kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” (el-Enbiya, 21/87-88) Bu husus daha önceden de geçmişti. Buna dair açıklamalar ileride de gelecektir.

Bu olaydaki fıkhi inceliklerden birisi de şudur: Bizden öncekilerin şeriatinde de kura ile amel edilir, uygulama yapılırdı. Daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/44. âyet, 3- başlıkta) da geçtiği üzere bu bizim şeriatimizde de varid olmuştur.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Kura bizim şeriatimizde üç yerde varid olmuştur.

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculuğa çıkmak istediği vakit hanımları arasında kura çekerdi. Kura kime çıkarsa onunla birlikte o yola çıkardı. Buhârî, II, 916, 942, 955, III, 1055, IV, 1517; Müslim, IV, 2130; Dârimî, II. 194; Ebû Dâvûd, II, 243; Müsned, VI, 114, 117.

2- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a başka hiçbir malı bulunmayan altı kölesini azad etmiş bir adamın davası getirildi. O da bu altı kişi arasında kura çekti. Bunların ikisini hürriyetlerine kavuşturdu, geri kalan dördü ise köle kaldı. Tirmizi, III, 645; İbn Hibban, Sahih, XI, 465.

3- İki kişi ortada alametleri kalmamış birtakım şeyleri miras iddiası ile davalaştılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onlara: “Gidin, hakkı gereği gibi araştırın, sonra kura çekin. Herbiriniz de diğerine hakkını helal etsin.” diye buyurdu. Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübra, VI, 66; Darakutnî, IV. 238; Müsned, VI, 320.

İşte kura çekmenin varid olduğu üç yer burasıdır. Bunlar ise nikâhlılar arasındaki paylaştırma, köle azad etme ve diğer paylaştırmalardır. Bu hususlarda kura çekmek, içinden çıkılmaz meseleyi ortadan kaldırıp çözüm bulmak ve herkesin arzusunun gerçekleşmesini istemesi hastalığına son vermektir.

Gazaya çıkmak hususunda zevceler arasında kura çekmenin durumu hakkında (Maliki mezhebine mensub) ilim adamlarımızın farklı görüşleri vardır. Bu iki görüşten sahih olanı kura çekileceğidir. Diğer İslâm beldelerindeki fukaha da böyle demişlerdir. Çünkü hepsi ile birlikte yola çıkmanın imkanı yoktur. Bunlardan birisini seçmek ise öbürlerine üstün tutmak demektir, geriye kura çekmekten başka bir yol kalmıyor. Altı köle meselesinde de durum böyledir. Çünkü her iki köle adamın malının üçte biri demektir. Bu ise ölüm hastalığı halinde miras bırakanın hürriyetine kavuşturabileceği miktar demektir. Gönül arzusuna göre bu iki kişiyi tayin etmek, şer’an câiz değildir. Geriye sadece kura çekmek kalıyor.

Aynı şekilde miras bırakılan eşyalar hususunda anlaşmazlık ortaya çıkarsa, kuradan başka bir yolla hakkı tesbıt etmeye imkan kalmaz. O halde hak sahibini tayin etmenin zorlaşması halinde kura bir asıl olmaktadır.

(İbnu’l-Ârabî devamla) dedi ki: Bana göre doğru olan içinden çıkılması zor herbir meselede kuranın çekileceğidir. Bu yolla problem daha açık bir şekilde çözülür ve böyle bir hususta verilecek hüküm daha güçlüdür, meseleyi daha açık ortaya koyar ve problemi ortadan kaldırır. Bundan dolayı biz diyoruz ki: Talâk hususunda hanımlar arasında kura çekmek, hürriyetlerine kavuşturmak hususunda cariyeler arasında kura çekmek gibidir.

7- insanı Denize Atmak için Kura Çekmek:

İnsanı denize atmak maksadıyla kura çekmek câiz değildir. Bu Yûnus (aleyhisselâm) hakkında ve onun döneminde bir taraftan delilinin gerçekleştirilmesi, diğer taraftan da imanının arttırılması için bir çeşit mukaddime idi. Dolayısı ile günahkâr olan bir kimsenin öldürülüp ateşe ya da denize atılması câiz değildir. Böyle bir kimse hakkında işlediği suça göre had ya da ta’zir uygulanır. Bazı kimselerin kanaatine göre deniz kaynayıp coşacak olur da gemidekiler geminin yükünü hafifletmek zorunda kalırsa, o vakit aralarında kura çekilir, geminin yükünü hafifletmek maksadı ile birileri denize atılır. Ancak bu yanlış bir görüştür. Çünkü birilerinin atılması ile gemi hafifletilemez. Bu ancak mallar hakkında sözkonusu olabilir. Fakat yüce Allah’ın vereceği hükme karşı sabretmek yolunu seçmek gerekir.

8- Teşbih ve Salih Amelin Faydası:

Yüce Allah, Yûnus (aleyhisselâm)’ın teşbih edenlerden olduğunu ve teşbihinin kurtuluşunun sebebi olduğunu haber vermektedir. İşte bundan dolayı: Salih amel, tökezlemesi halinde kişiyi yükseltir, denilmiştir.

İbn Abbâs: “Teşbih edenlerden” âyetini namaz kılanlardan diye açıklamıştır.

Katade dedi ki: O daha önceden Allah kendisini korusun diye namaz kılardı, yüce Allah da onu kurtardı.

er-Rabî’ b. Enes dedi ki: Şayet önceden onun salih bir ameli olmasaydı “diriltilecekleri güne kadar karnında kalırdı elbet.”

(Yine er-Rabî’ b. Enes) dedi ki: Hikmette şunlar yazılıdır: Salih amel tökezlemesi halinde sahibini yükseltir.

Mukâtil de dedi ki: “Teşbih edenlerden” âyeti masiyetten önce namaz kılıp itaat edenlerden… demektir. Vehb: İbadet edenlerden, diye açıklamıştır. el-Hasen dedi ki: O balığın karnında namaz kılmıyordu, ancak rahatlık dönemlerinde “önceden salih ameller işlemişti. Sıkıntılı halinde yüce Allah o salih ameli ile onu andı. Hiç şüphesiz salih amel sahibini yükseltir, tökezleyecek olursa bir dayanak bulmasına sebeb olur.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti da bu anlamı ifade eder: “Sizler kimin salih amel türünden kendisi için saklanabilecek bir şeyler yapabilme imkanı olursa, onu yapsın.” Ebû Abdullah el-Makdisi, el-Ehadisu’l-Muhtara, III, 77, 78. O halde kul salih bir amel işlemek için gayret eder, çabalar. Bunu Rabbine karşı ihlasla yerine getirir. İhtiyaç duyacağı, çaresiz kalacağı bir güne bunu saklar. Olanca gücüyle de bunu gizli tutar. Diğer insanlardan bunu saklar. En çok ihtiyaç duyacağı bir zamanda bu (amelinin mükâfatı olarak) ona ulaşır.

Buhârî ve Müslim de İbn Ömer yoluyla gelen hadiste Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: “Vaktiyle üç kişi -bir rivâyette: sizden öncekilerden (üç kişi)- yürüyüp gezinirlerken yağmur bastırdı. Dağdaki bir mağaraya sığındılar. Mağaranın ağzını dağdan gelen bir kaya kapatıverdi. Böylelikle mağarayı üzerlerine kapattı. Biri diğerine şöyle dedi: Allah için işlemiş olduğunuz salih amellerinizi gözden geçiriniz. Bunları sözkonusu ederek Allah’a dua ediniz, belki Allah bu mağaranın kapısını size açar…” Buhârî, V, 2228; İbn Hibban. Sahih, III, 178; Müsned, II, 116.

diyere hadisi böylelikle tamamıyla zikreder. Bu çokça bilinen bir hadistir. Bunun çokça bilinmesi dolayısıyla onu bütünüyle kaydetmemize gerek bırakmamaktadır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Yûnus (aleyhisselâm) balığın karnında: “Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum” deyince, balık onu dışarıya attı.

“Teşbih edenlerden” âyetinin balığın karnında namaz kılanlardan… anlamında olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Daha kuvvetli görünen onun bu teşbihinin kalb ile uyumlu, dil ile teşbih olduğudur. Daha önceden Taberî’nin kaydettiği ve bizim zikrettiğimiz Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadis de buna delildir. Orada: “Balığın karnında olduğu halde tesbih etti” denilmektedir. Yine “melekler onun teşbihini işittiler. Rabbimiz biz alışılmadık bir yerde zayıf bir ses işitiyoruz, dediler.” Buna göre âyet-i kerimedeki: ” İdi” zaid demektir. “Eğer o teşbih edenlerden olmasaydı” demektir.

Ebû Dâvûd’un kitabında (Süneninde) Sad b. Ebi Vakkas’dan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Zu’n-Nûn’un balığın karnındaki duası olan: “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum” duasını müslüman bir kişi her ne hakkında yapacak olursa, mutlaka onun duası kabul olunur.” Hakim, Müstedrek, II, 414; Ebû Abdullah el-Makdisi, el-Ehadisu’l-Muhtara, III, 235, 259- Bu husus daha önce el-Enbiya Sûresi’nde (21/87-88 âyetlerinin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

O halde Yûnus (aleyhisselâm) hem daha önceden namaz kılan ve teşbih eden birisiydi, hem de balığın karnında da böyle idi.

Haberde kaydedildiğine göre balığa şöyle seslenilmiş: Biz Yûnus’u sana rızık olarak vermedik. Seni ona bir koruyucu yer ve mescid olarak tayin ettik. Bu da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 143

Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı,

Diyanet Vakfı
143, 144. Eğer Allahı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

Kurtubi Tefsiri
Eğer o, gerçekten teşbih edenlerden olmasaydı,

“Eğer o, gerçekten teşbih edenlerden olmasaydı” âyeti hakkında el-Kisaî şöyle demektedir: Buradaki:

“Gerçekten” lâfzındaki hemzenin esreli olmayışı, başına “lam” harfinin gelişinden dolayıdır. Çünkü bu “lam” harfi ona ait değildir. en-Nehhâs dedi ki: Durum onun dediği gibidir. “Lam” ancak: ‘nın cevabında sözkonusu olur. Sözü geçen edatın cevabı: “…kalırdı” anlamındaki -peltek se ile-: “lebise” lâfzıdır. Başına gelen “lam”a “elbet” diye anlam verilmiştir.

Saffat 142

Onu balık yuttu — o, kınanmış biriydi.

Diyanet Vakfı
Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.

Kurtubi Tefsiri
Kendini kınayıcı olduğu halde balık onu yuttu.

4- Yûnus (aleyhisselâm) Balığın Karnında:

“Kendini kınayıcı olduğu halde balık onu yuttu” yani o kınanmasına sebep olacak bir iş yapmıştı. “Melum” ister hak etsin, ister etmesin başkası tarafından kınanan kişi demektir. (Âyet-i kerimedeki şekliyle): Mulim’in ayıplayıcı anlamında olduğu da söylenmiştir. “Bir iş yapıp da bu işi dolayısıyla ayıplanır duruma gelen, kimse” hakkında kullanılır.

Saffat 141

Kur’a çekti, yenilenlerden oldu.

Diyanet Vakfı
Gemide olanlarla karşılıklı kura çektiler de kaybedenlerden oldu.

Kurtubi Tefsiri
Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu.

3- Çekilen Kura:

“Kura çekmişti de…” âyetinde geçen: lâfzı, el-Muberred’e göre;

“kura çekmişti” anlamındadır. Ona göre bunun aslı (kura maksadıyla torbada) karıştırılan siham (oklardan) gelmektedir.

“Kaybedenlerden olmuştu.” el-Muberred yenilenlerden olmuştu, diye açıklarken, el-Ferrâ” da şunları söyler: “Delili kaybetti (çürütüldü)” ile: “Allah onun delilini çürüttü” denilir, bunun aslı ayağın kaymasından gelmektedir. Şair de şöyle demiştir:

“Biz yenilenleri herbir dağ geçidinde öldürdük,

Gözler(imiz) aydın oldu, onları öldürmekle.”

Saffat 140

Dolup taşan gemiye kaçmıştı.

Diyanet Vakfı
Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.

Kurtubi Tefsiri
Hani o, yüklü gemiye kaçıp sığınmıştı.

2- Gemiye Gidişi:

“Hani o, yüklü gemiye kaçıp sığınmıştı” âyetindeki

“Kaçıp sığındı” fiili hakkında el-Muberred der ki: Bu aslında uzaklaşıp gitti demektir. Kaçan köleye “abik” denilmesi de buradan gelmektedir. Başkası da şöyle demektedir: Yûnus’tan “kaçtı” diye sözedilmesi yüce Allah’ın emri olmadan ve insanlardan saklanarak çıkıp gitmiş olmasıdır.

“Yüklü gemiye” âyetindeki: “Yükle dopdolu” demektir.

“Gemi” anlamındaki: ise, hem müzekker, hem müennes gelir, tekil ve çoğul olarak da gelir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/164. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Tirmizî el-Hakim dedi ki: Ona “abîk (kaçkın)” ismini vermesi kulluktan kaçmış olmasından dolayıdır. Çünkü kulluk, ancak hevayı terketmek ve Allah’ın emirlerinin gerektirdiği yerde nefsi feda etmektir. Daha önce el-Enbiya Sûresi’nde geçtiği üzere meleğin ondan istediği kararlılık üzere sıkıntılarının arttığı esnada canını feda etmeyerek istediği doğrultuda hareket ettiğinden ona “abik: kaçkın kul” ismi verilmiş oldu. Meleğin ondan istediği kararlılık ise, kendisi ile ilgili değil, Allah’ın emri ile ilgili idi. Nefsinin payı için değil, Allah’ın hakkı dolayısıyla idi. Yûnus bu hususta doğruyu araştırdı, fakat Allah nezdindeki doğruyu isabet ettiremedi. Bundan dolayı ona “abik (kaçkın kul)” ve “mulîm (kendisini kınayan)” ismini verdi.

Saffat 139

Ve şüphesiz Yunus da gönderilenlerdendi.

Diyanet Vakfı
Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Yûnus da gönderilmiş peygamberlerdendi.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Yûnus (aleyhisselâm.) ve Kavmi:

“Muhakkak Yûnus da gönderilmiş peygamberlerdendi” âyetinde sözü edilen Yûnus ile Zu’n-Nûn aynı kişilerdir. Metta’nın oğludur, İlyas’ın yanında misafir kaldığı yaşlı kadının oğlu da odur. İlyas o kadının yanında kavminden altı ay süre ile saklanmıştır. Yûnus ise o sırada süt emen küçük bir çocuktu. Yûnus’un annesi İlyas’a bizatihi hizmet ediyor ve onu teselli ediyor, güç yetirebildiği hiçbir şeyi ondan esirgemeyerek ikram ediyordu. Daha sonraları İlyas evlerin darlığından sıkılmaya başladı. Bunun için dağlara gitti. Bu yaşlı kadının oğlu olan Yûnus öldü. Kadın İlyas’ın arkasından çıkıp dağlarda onu aramaya koyuldu. Nihayet onu buldu. Allah oğlunu diriltir ümidi ile kendisi için Allah’a dua etmesini istedi. Ölümünden ondört gün sonra İlyas çocuğun yanına geldi. Abdest alıp namaz kıldı ve Allah’a dua etti. Allah da Metta’nın oğlu Yûnus’u, İlyas (aleyhisselâm)ın duası ile diriltti.

Allah, Yûnus’u Musul topraklarında bulunan Nineva (Ninova) ahalisine peygamber olarak gönderdi. Bunlar önceleri puta tapıyorlardı. Yûnus Sûresi’nde (10/98. âyetin tefsirinde) bu hususun açıklaması geçtiği gibi. Enbiya Sûresi’nde (21/87-88)’de onun kızgınlıkla kavmi arasından çıkıp gitmesine dair açıklamalar Yûnus kıssasında geçmiş bulunmaktadır.

Yûnus (aleyhisselâm)’a peygamberlik balığın onu yutmasından önce mi verildiği, sonra mı verildiği hususunda farklı görüşler vardır. Taberî, Şehr b. Havşeb’den naklen diyor ki: Cebrâîl (aleyhisselâm), Yûnus (aleyhisselâm)’a gelip: Ninova halkına git ve onlara azâbın başlarına gelip çatmak üzere olduğunu söyleyip uyar, dedi. Yûnus: Kendime bir binek bulayım dedi, Cebrâîl durum ona elverişli olmayacak kadar acildir deyince, bu sefer Yûnus: O zaman kendime bir ayakkabı bulayım dedi. Yine: Durum buna elvermeyecek kadar acildir, dedi. Bunun üzerine Yûnus kızıp bir gemiye gidip bindi. Gemiye binince gemi hareket etmedi, ne ileri, ne geri gidemedi. Bu sefer kura çekildi, kura Yûnus’a çıktı. Balık kuyruğunu sallayarak geldi. Balığa: Ey balık! Biz Yûnus’u sana rızık olarak vermiyoruz. Seni onun himaye olunacağı bir yer ve bir mescid kıldık, diye seslenildi.

O yerden balık onu yuttu. Nihayet Ubulle’nin yanından geçtiler. Oradan da Dicle’ye kadar balığın karnında geldi ve Ninova’da onu dışarı bırakıncaya kadar öylece gitti. Bize el-Haris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasen anlattı, dedi ki: Bize Ebû Hilal anlattı dedi ki: Bize Şehr b. Havşeb anlattı, o İbn Abbâs’tan naklen dedi ki: İşte Yûnus’un peygamberlik ile görevlendirilmesi balığın onu dışarı atmasından sonra olmuştur.

Bu görüşü kabul edenler gönderilmiş bir peygamberin Rabbine karşı öfkelenerek yerinden çıkıp ayrılmadığını delil gösterirler. O halde onun başından geçen bu olay peygamberlikten önce olmuştur.

Başkaları da şöyle demektedir: Onun bu tutumu, kendilerine peygamber olarak gönderildiği kimseleri, Allah’ın onları kendilerini davet etmesini emrettiği şeye davet etmesinden, onlara Rabbinin risaletini tebliğ etmesinden sonra olmuştur. Ancak o, kendilerini sakındırıp korkuttuğu azâbın başlarına belirlemiş olduğu bir vakitte ineceği vaadinde bulunmuştu. Tevbe etmedikleri ve yüce Allah’a itaate dönmedikleri için onlardan ayrılıp gitti. Azâbın gölgesi o kavmin üzerine düşüp onları örtüp kaplayınca -yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîm’inde buyurduğu gibi- Allah’a tevbe ettiler, Allah da üzerlerindeki azâbı kaldırdı. Yûnus’a da onların kurtuldukları ve kendilerine vaadedip tehditte bulunduğu azâbın da üzerinden kaldırıldığı haberi verildi. O bundan ötürü kızıp: Ben onlara bir vaadde bulundum ve benim bu vaadim doğru çıkmadı, dedi. İşte Rabbini kızdırarak gitti ve onun yalanını tesbit etmiş oldukları halde yanlarına geri dönmekten hoşlanmadı. Bunu da Said b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Daha önce el-Enbiya Sûresi’nde (21/87-88. âyetlerin tefsirinde) de geçmiş bulunmaktadır. İleride yüce Allah’ın:

“Biz onu yüzbin veya daha fazlasına gönderdik.” (es-Saffat, 37/147) âyetini açıklarken geleceği üzere doğru olan da budur.

“Yûnus” lâfzı munsarıf değildir, çünkü Arapça olmayan bir isimdir. Arapça olsaydı, ilk harfi “ye” olsa dahi munsarıf olurdu. Çünkü “yuf’ul” vezninde bir fiil yoktur. Tıpkı bir kimseye “yu’fur” ismini verdiğimiz takdirde munsarıf olacağı gibi. Ancak “ya’fur” diye ad verilirse munsarıf olmaz.

Saffat 138

Ve geceleyin de — hâlâ akıl etmiyor musunuz?

Diyanet Vakfı
137, 138. (Ey insanlar!) Elbette siz de sabah ve akşam onlara uğruyorsunuz. Hala akıllanmayacak mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Geceleyin de. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

âyeti ile de Araplara hitab etmektedir. Yani siz onların evlerinin, onlardan geriye kalan eserlerin yakınından sabah vakti geçip gidiyorsunuz.

“Geceleyin de” aynı şekilde onların yakınından geçmektesiniz. İfade burada tamam olduktan sonra:

“Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” yani ibret almayacak ve düşünmeyecek misiniz, diye buyurmaktadır.

Saffat 137

Şüphesiz siz sabah vakti onların yanından geçiyorsunuz.

Diyanet Vakfı
137, 138. (Ey insanlar!) Elbette siz de sabah ve akşam onlara uğruyorsunuz. Hala akıllanmayacak mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak siz onların yakınından, sabahleyin de geçip gidiyorsunuz,

“Muhakkak siz onların yakınından sabahleyin de geçip gidiyorsunuz”

Saffat 136

Sonra diğerlerini yerle bir ettik.

Diyanet Vakfı
134, 135, 136. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lutu ve ailesinin hepsini kurtardık. Sonra diğerlerini yok ettik.

Kurtubi Tefsiri
Sonra diğerlerini helâk ettik.

“Sonra diğerlerini” gönderdiğimiz ceza ile

“helâk ettik.”

Saffat 135

Ancak yaşlı bir kadın, geride kalanlardandı.

Diyanet Vakfı
134, 135, 136. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lutu ve ailesinin hepsini kurtardık. Sonra diğerlerini yok ettik.

Kurtubi Tefsiri
Ancak geri kalanlar arasındaki bir koca karı müstesna.

“Şüphesiz Lut da gönderilmiş peygamberlerdendir. Hani Biz onu ve aile halkını birlikte kurtarmıştık. Ancak geri kalanlar arasındaki bir kocakarı müstesna” buyruklarına dair açıklamalar daha önce Lut kıssasında (el-Araf, 7/80. âyet ve devamında ve Hud, 11/77. âyet ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 134

Onu ve ailesini topluca kurtardık.

Diyanet Vakfı
134, 135, 136. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lutu ve ailesinin hepsini kurtardık. Sonra diğerlerini yok ettik.

Kurtubi Tefsiri
Hani Biz onu ve aile halkını birlikte kurtarmıştık.

Saffat 133

Ve şüphesiz Lut da gönderilenlerdendi.

Diyanet Vakfı
Lut da elbette peygamberlerdendi.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Lut da gönderilmiş peygamberlerdendir.

Saffat 132

Şüphesiz o, bizim inanan kullarımızdandı.

Diyanet Vakfı
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten o, îman eden kullarımızdandı.

“İhsan edicilere muhakkak ki Biz böyle mükâfat veririz. Gerçekten o îman eden kullarımızdandı” âyeti daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 131

Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz biz, iyileri işte böyle mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
İhsan edicilere muhakkak Biz, böyle mükâfat veririz.

Saffat 130

İlyas’a selâm olsun.

Diyanet Vakfı
129, 130. Sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık, «İlyasa selam!» dedik.

Kurtubi Tefsiri
İlyas’a selam olsun.

“İlyas’a selam olsun” âyetindeki

“İlyas (anlamı verilen)” lâfzını el-A’rec, Şeybe ve Nafî’: “Âl-i Yasin” diye okumuşlardır. İkrime, Ebû Amr, İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisaî ise “İlyâsîn” diye okumuşlardır. el-Hasen de bunu: “Ale’l-yasin (ya’sin’e)” şeklinde elifi vasl ile okumuştur, sanki Yasin’in başına tarif için getirilen elif lam gelmiş gibidir. Maksat ise İlyas (aleyhisselâm)’dır. Selam da onadır, ancak bu a’cemî (Arapça olmayan) bir isimdir. Araplar, Arapça olmayan bu isimleri değişik şekillerde telaffuz ederler ve bu isimleri çokça değiştirirler.

İbn Cinnî dedi ki: Arablar, Arapça olmayan isimlerle çokça oynarlar. Yasin, İlyas ve İlyâsîn aynı şeydir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Hamza vasl ile okuduğunda nasbederdi, vakıf yaptığı takdirde ise ref’ederdi. Bu aynı zamanda: “İlyâsîne” ile okunduğu gibi İdris de: “İdrisiyn, İdrisin ve İdrasin” diye İlyas’ın ve İdris’in farklı söyleyişleri halinde okunmuştur.

Süryanicede fazladan getirilen (sondaki) “ye” ile “nun”un özel bir anlamı olabilir.

en-Nehhâs dedi ki:

“İlyas’a selam olsun” diye okuyan kimse -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- bu peygamberin ismini hem İlyas, hem de Yasin olarak kullanmış, sonra da onu “âli”ne yani din mensublarına ve onun yolundan gidenlere selam etmiş olur. Böylece kendisi dolayısıyla âline selam verdiği takdirde onun da selamın kapsamına girdiğini biliyor demektir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’ım Ebû Evfa’nın âline salat eyle.” diye buyurmuştur. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Fir’avun hanedanını (âlini) azâbın en şiddetlisine sokun.” (el-Mu’min, 40/46)

“İlyâsîn (İlyas)” diye okuyanların kıraati ile ilgili olarak da ilim adamlarının birden çok görüşü vardır. Harun. İbn Ebi İshak’dan şöyle dediğini rivâyet eder: İlyâsîn, İbrahim gibidir. O bu kanaatiyle onun adının bu olduğunu benimsemiş gibidir. Ebû Ubeyde ise bunun kendisi ve ehl-i beyti ile birlikte cem-i müzekker-i salim olarak çoğul yapıldığı ve onlara böylece selam edildiği kanaatindedir. O şu mısraı da zikreder:

“Hubeyblilere yardım ettiğim artık bana yeter, artık yeter.”

Denilir ki (mısrada geçen): ile şekilleri “yeter” anlamında iki ayrı söyleyiştir. Şair burada Ebû Hubeyb Abdullah b. ez-Zübeyr’i kastetmektedir. Bunu çoğul olarak getirmesi onun izinden giden, onunla birlikte olanların da onunla birlikte kabul edilmelerinden ötürüdür. Ebû Ubeyde’den başkası ise bu ifadeyi: “İki Hubeyb’e” diye tesniye olarak rivâyet etmektedir. Bununla da Abdullah ve Mus’ab’ı kasteder. Ben, Ali b. Süleyman’ı bundan daha ileri derecede açıklarken gördüm. O şöyle der: Araplar bir kişinin kavmine onlar arasındaki üstün ve değerli kişinin ismini verirler ve (mesela): el-Mehalibe derler. Yani onlar arasındaki herbir adama âdeta “Mühelleb” ismini vermiş gibi olurlar. İşte: “İlyasîn’e (İlyas’a) selam olsun” âyetinde de onun alînin herbir kişisine İlyas ismi verilmiş olmaktadır.

Sîbeveyh de “el-Kitab”ında bunun bir bölümünü zikretmiş bulunmaktadır. Ancak onun belirttiğine göre Araplar bu uygulamayı nisbet (ism-i mensub) olmak üzere kullanırlar ve “el-Eş’arun” derken (Eşarilere) nisbeti kastederler.

el-Mehdevî dedi ki: Bunu “İlyasîn” diye okuyanların okuyuşuna göre bu İlyas’ın da kapsamına girdiği bir çoğuldur. Bu “ilyasî’nin çoğulu olup nisbet “ye”si hazfedilmiştir. Nitekim Mühellebi’nin çoğulu olan el-Mehalibe gibi kırık çoğullarda nisbet “ye”si de hazfedildiği gibi salim çoğulda da bu nisbet “ye”si hazfedilerek “el-Muhellebin” denilmiştir. Sîbeveyh “el-Eş’arun, en-Numeyrun” diye nisbet çoğulları da nakletmiştir ki bu kelimelerle el-Eşariyyun, en-Numeyriyyun demek isterler.

es-Süheylî der ki: Böyle bir şey sahih değildir. Ancak bu okuyuş İlyas’ın bir söyleyişidir. Eğer onların dediklerini Cenab-ı Allah murad etmiş olsaydı el-Mehalibe ve el-Eş’ariyyun’da olduğu gibi başına “elif lam” getirirdi. O vakit: “İlyâsîn’e selam olsun” derdi. Çünkü alem (özel isim) çoğul yapıldığı takdirde nekre yapılır ki; “elif lam” ile marife (belirtili) olabilsin. O bakımdan: “Zeydîn’e selam olsun” demeyerek, “elif” ve “lam”lı olarak: “ez-Zeydîn’e…” denilir. O halde “İlyas” adının üç türlü söylenişi vardır.

en-Nehhâs dedi ki: Ebû Ubeyd: “İlyâsîn’e selam olsun” şeklindeki kıraatine delil getirmiş ve onun adının İlyas olduğu gibi İlyâsîn’in de onun ismi olduğunu söylemiştir. Çünkü sûrede onun dışında sözkonusu edilen peygamberlerden başkası hakkında “âl”e selâm getirilmiş değildir. O halde diğer peygamberler ismen zikredildiği gibi, o da ismen zikredilmiştir. Bu şekildeki değerlendirme asıl itibariyle Ebû Amr’a aittir. Ancak böyle bir şey zorunlu değildir. Çünkü bizler önceden, eğer bir kişi dolayısıyla onun aline selam getirilecek olursa, o kişiye de selam getirmek demek olduğu şeklindeki dilcilerin görüşünü açıklamış bulunuyoruz.

Adının “İlyasîn” olduğu görüşünü kabul etmek için ise bir delile ve rivâyete gerek vardır. Çünkü bu mesele içinden kolay kolay çıkılamayacak bir hal almıştır.

el-Maverdî dedi ki: el-Hasen: “Yasin’e selam olsun” diye “elif” ve “lam”ı düşürerek okumuştur. Bunun iki türlü açıklaması yapılabilir: Birinci açıklamaya göre bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın alîdir, bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. (Buna göre Yasin peygamber efendimizin adıdır.) İkinci görüşe göre ise bunlar Yasin’in alîdir. Bu görüşe göre de Yasin’e fazla harfin girmesinin iki açıklaması yapılır: Birincisine göre âyetlerin sonları arasında bir eşitlik (ye, nun ile bitmesi açısından) sağlanması için ilave edilmiştir. Yüce Allah’ın bir yerde:

“Turi Sina” (el-Mu’minun, 23/20) diye buyurduğu halde bir başka yerde:

“Turî Sînîn” (et-Tîn, 95/2) diye buyurulması gibi. Buna göre selam onun dışında kalan, onun ahalisinedir. Ona yapılan izafet de onun için bir teşriftir. İkinci açıklamaya göre ise burada “ye” çoğul dolayısıyla gelmiştir. O takdirde o da onlar arasına katılmış olur. Bu durumda selam hem ona, hem de âlinedir.

es-Süheylî dedi ki: Meani’l-Kur’ân’a dair açıklamalarda bulunanların kimisi şöyle demiştir: Âl-i Yasin’den kasıt Muhammed (aleyhisselâm)’ın âlidir. Bunlar bu hususta “Yâ Sîn”in tefsirinin Ya Muhammed, olduğunu kabul edenlerin görüşlerinden hareket ederek bu kanaati belirtirler.

Ancak bu görüş birçok bakımdan çürütülür. Birincisi evvela ifadelerin akışı İlyas kıssası ile ilgilidir. Dolayısıyla İbrahim, Nûh, Mûsa ve Harun kıssalarında olduğu gibi selamın da onlar hakkında olması gerekir. Bir başka âyet-i kerîme hakkında -ki bu da zayıf olmakla birlikte- yapılmış bir açıklamadan hareketle sözün maksadının dışına çıkmanın bir anlamı yoktur. Çünkü “Ya Sin”, “Ha Mim” ve “Elif, Lam. Mim” ve buna benzer âyetler hakkındaki bütün açıklamalar aynıdır. Bunlar Mukatta’ harflerdir, ya İbn Abbâs’ın dediği gibi yüce Allah’ın isimlerinden alınmıştır ya Kur’ân’ın sıfatlarıdır ya da en-Nehaî’nin dediği gibi: Yüce Allah’ın herbir kitabta bir sırrı vardır. Kur’ân-ı Kerîm’deki sırrı ise sûrelerin başlangıçlarıdır. Aynı şekilde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Benim beş tane ismim vardır,” diye buyurmuş, ancak bunlar arasında “Yasin” ismini zikretmemiştir.

Aynı şekilde “Yâsin”de tilavet şekli sükun ve vakıf ile gelmiştir. Eğer bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ismi olsaydı, ötreli olarak “Yâsinu” demek gerekirdi. Yüce Allah’ın:

“Yusuf, ey doğru sözlü kişi” (Yusuf, 12/46) diye buyurduğu gibi, (burada da böyle demesi gerekirdi). Belirttiğimiz hususlar dolayısıyla bu görüş çürütüldüğüne göre “İlyasîn” sözü edilen İlyas’tır ve selam onun hakkında variddir.

Ebû Amr b. el-Alâ da dedi ki: Bu İdris ve İdrâsîn demeye benzer. İbn Mes’ûd’un Mushafında da bu böyledir: Şüphesiz ki İdris gönderilmiş peygamberlerdendi” dedikten sonra; “İdrasin’e selam olsun” demektedir.

Saffat 129

Sonraki gelenler içinde ona bir ad bıraktık.

Diyanet Vakfı
129, 130. Sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık, «İlyasa selam!» dedik.

Kurtubi Tefsiri
Sonra gelenler arasında üzerine (güzel övgü) bıraktık.

“Sonra gelenler arasında üzerine (güzel övgü) bıraktık” âyeti da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 128

Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.

Diyanet Vakfı
127, 128. Bunun üzerine İlyası yalanladılar. Onun için Allahın ihlaslı kulları müstesna; onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.

“Ancak” kavmi arasından

“Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.”

Onlar azaptan kurtulmuşlardır. Buradaki:

“İhlasa erdirilmiş” âyeti “lam” harfi esreli olarak (ihlâsa ermiş anlamında) diye de okunmuştur. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 127

Onu yalanladılar, bu yüzden onlar mutlaka hazır edilenlerdir.

Diyanet Vakfı
127, 128. Bunun üzerine İlyası yalanladılar. Onun için Allahın ihlaslı kulları müstesna; onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebebten onlar elbette hazır edilirler.

“Ama onlar onu yalanladılar” âyeti ile yüce Allah, İlyas kavminin onu yalanladıklarını haber vermektedir.

“Bu sebebten onlar elbette” azapta

“hazır edilirler.”

Saffat 126

Allah, sizin Rabbiniz ve ilk atalarınızın Rabbidir.

Diyanet Vakfı
124, 125, 126. (İlyas) milletine: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allahı bırakıp da Bale mi taparsınız? demişti.

Kurtubi Tefsiri
“O en güzel yaratanı, sizin ve önceki atalarınızın Rabbi Allah’ı bırakıp Ba’l’e mi dua edersiniz?”

Sa’leb dedi ki: Yüce Allah’ın buradaki

“Ba’l” âyeti hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim: Burada Ba’lden kasıt bu ismi taşıyan puttur derken, bir kesim burada sözü edilen Ba’l bir melektir demiştir. İbn İshak ise şöyle demiştir: Ba’l tapındıkları bir kadın idi. Birinci görüşü ileri sürenler daha çoktur. el-Hakem b. Eban’ın İkrime’den rivâyetine göre İbn Abbâs:

“Ba’l’e mi dua edersiniz?” âyeti hakkında: O bir put idi, demiştir.

Atâ b. es-Saib, İkrime’den o İbn Abbâs’dan:

“Ba’l’e mi dua edersiniz?” âyeti hakkında onu mu rab edinirsiniz? demiştir.

en-Nehhâs dedi ki: İki açıklama da doğrudur. Yani siz bir puta dua ediyor ve onu rab olarak mı yontuyorsunuz? Mesela, bu evin ba’lidir yani evin sahibidir denilir. O halde mana: Sizler kendi uydurduğunuz bir rabbe mi dua (ve ibadet) ediyorsunuz, demektir.

“Dua edersiniz” burada, ad verirsiniz anlamındadır. Bunu Sîbeveyh nakletmiştir.

Mücahid, İkrime, Katade ve es-Süddî: Ba’l, Yemen lehçesinde rab demektir, demişlerdir.

İbn Abbâs da Yemenlilerden birisinin Mina’da bir dişi deve pazarlığını yapmak isterken -bunun sahibi kimdir anlamında-: Bunun ba’l’i kimdir? dediğini duymuştur. Kocaya ba’l denilmesi de bundan dolayıdır. Nitekim Ebû Duad da şöyle demiştir:

“Savaşta ba’l’ini (kocanı) gördüm,

Bir kılıç kuşanmıştı ve bir mızrak (tutmuştu)”

Mukâtil dedi ki: Ba’l, İlyas’ın kırdığı ve bundan dolayı onları bırakıp kaçtığı bir puttur.

Denildiğine göre bu put, altından idi ve boyu yirmi zira’dı, dört yüzü vardı. O put dolayısıyla fitneye düşürüldüler. onu tazim ettiler. Nihayet ona dörtyüz hizmetçi görevlendirdiler ve bu dörtyüz kişiyi o putun peygamberleri bellediler. Şeytan ba’l’in içine girer ve sapıklık şeriatini onlara telkin ederdi. Hizmetçiler de bunları beller ve insanlara öğretirlerdi. Bu kimseler Şam diyarındaki Ba’le-Bekke ahalisidirler. Daha önce açıkladığımız gibi şehirlerine de Bale-Bekke ismi bundan dolayı verilmiştir.

“O en güzel yaratanı… bırakıp” yani kendisine yaratıcı denilenlerin en güzeli demektir. Bunun sanatkârların en güzeli anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü insanlar bir şeyi sanat yoluyla yaparlar, ancak yaratamazlar.

“… Sizin ve önceki atalarınızın Rabbi Allah’ı…” Bu âyetteki üç isim (Allah, Rabbiniz, önceki atalarınızın Rabbi isimleri) nasb iledir. er-Rabî b. Haysem, el-Hasen, İbn Ebi İshak, İbn Vessab, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî böyle okumuşlar; Ebû Ubeyde ile Ebû Hatim de bu kıraati benimsemişlerdir. Ebû Ubeyd bu isimlerin sıfat olarak nasbedildiklerini nakletmektedir. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Sıfat olduklarını söylemek yanlışlıktır. Bunlar bedel olarak nasbedilmişlerdir. Burada sıfat câiz değildir. Çünkü bu ifadeler mevsufu süslemek için zikredilmiş değildir.

İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım, Ebû Cafer, Şeybe ve Nafî’ ise ref ile okumuşlardır. Ebû Hatim dedi ki: Bu da: “O Allah’tır, Rabbinizdir” anlamında olur.

en-Nehhâs dedi ki: Onun bu açıklamasından daha da tercih olunanı ise şudur: Herhangi bir takdir ya da hazf sözkonusu olmaksızın mübteda ve haberdir. Yani: Allah sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir Ayrıca Ali b. Süleyman’ın ref ile okumanın daha uygun ve daha güzel olduğu kanaatinde olduğunu da gördüm. Çünkü ondan öncesi bir âyet sonudur, dolayısıyla yeni bir ifade başlangıcı olması daha uygundur.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Nasb ile ya da ref ile okuyan bir kimse ifade tamam olmuştur diye:

“O en güzel yaratanı” âyeti üzerinde vakıf yapmaz. Çünkü yüce Allah burada her iki okuyuşa göre

“en güzel yaratan”a dair açıklamalarda bulunmaktadır.

Saffat 125

“Ba‘l’a mı dua ediyorsunuz ve yaratıcıların en hayırlısını mı bırakıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
124, 125, 126. (İlyas) milletine: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allahı bırakıp da Bale mi taparsınız? demişti.

Kurtubi Tefsiri
O en güzel yaratanı, sizin ve önceki atalarınızın Rabbi

Âyetin tefsiri için bak:126

Saffat 124

Kavmine demişti ki: “Sakınmaz mısınız?”

Diyanet Vakfı
124, 125, 126. (İlyas) milletine: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allahı bırakıp da Bale mi taparsınız? demişti.

Kurtubi Tefsiri
O kavmine: “Korkmaz mısınız?” demişti.

“Muhakkak İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendi” âyeti hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: İlyas, İsrailoğullarından bir peygamberdir. İbn Mes’ûd’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İsrail Yakub’dur, İlyas da İdris’tir. Ayrıca o: “Muhakkak İdris… diye okumuştur. İkrime de böyle demiştir. Yine İkrime dedi ki: Bu Abdullah (b. Mesud)’ın Mushaf’ında:

“Muhakkak İdris de gönderilmiş peygamberlerdendi” şeklindedir. Ancak bu görüşü yalnızca o Abdullah b. Mesud belirtmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: İlyas, Elyesa’in amcasıdır.

İbn İshak ve başkaları şöyle demişlerdir: Yuşa’dan sonra İsrailoğullarının işlerinden sorumlu olan kişi Kahb b. Yukanna idi. Sonra Hazkiyel geldi. Yüce Allah peygamber Hazkiyel’in canını aldıktan sonra İsrailoğulları arasında çok büyük olaylar meydana geldi Allah’ın ahdini unuttular ve onu bırakıp putlara taptılar. Yüce Allah onlara ilyas’ı peygamber olarak gönderdi. Elyesa’ da ona uydu ve ona îman etti. İsrailoğulları ona karşı serkeştlik edince, İsrailoğullarının sıkıntılarından yana kendisini rahata kavuşturması için Rabbine dua etti. Ona: Şu, şu günü filan yere çık. Senin karşına ne çıkarsa ona bin ve ondan çekinme. Elyesa’ ile birlikte çıktı. Elyesa’ ona: Ey İlyas! Bana ne emredersin? dedi. Oldukça yüksekten ona üzerindeki elbiseyi attı. Bu da onun Elyesa’ı İsrailoğullarına yerine geçmek üzere halife tayin etmiş olduğunun alameti idi. İşte onun (dünyada) son görünmesi bu olmuştu.

Yüce Allah İlyas’ın yiyecek ve içecekten lezzet alma duyusunu kaldırdı. Ona tüylerden elbise giydirdi ve onu nura büründürdü. Meleklerle birlikte uçtu. Böylelikle o hem insan melek, hem semavi ve arzi bir varlık oldu.

İbn Kuteybe dedi ki: Çünkü yüce Allah İlyas’a: Benden dile, Ben de sana vereyim, dedi. O da beni kendine doğru yükselt, ölümü tatmamı ertele. Bunun üzerine meleklerle birlikte uçar oldu.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Hastalanmış ve ölümü hissetmişti. Bunun üzerine ağladı. Yüce Allah ona: Niçin ağlıyorsun? Dünyaya tutkun dolayısıyla mı? Ölümden çekindiğin için mi? Ateşten korktuğun için mi? diye sordu. Hayır, dedi, izzetin hakkı için bunlardan hiçbirisi dolayısıyla değil. Benim ağlayıp sızlanmam benden sonra sana hamdedecekler, seni övüp duracakları halde benim sana artık hamdetme imkanını kaybetmiş olacağımdandır. Benden sonra zikredenler seni anacak, ben seni anmayacağım. Oruç tutanlar oruç tutacak, ben tutamayacağım. Namaz kılanlar namaz kılacak, ben kılamayacağım. Bunun üzerine ona şöyle denildi: Ey İlyas! İzzetim hakkı için seni, Beni kendisinde hiçbir kimsenin anmayacağı bir vakit gelinceye kadar erteleyeceğim. Bundan kasıt da kıyâmet günüdür.

Abdu’l-Aziz b. Ebi Revvad dedi ki: İlyas ile Hızır -ikisine de selam olsun- her yıl ramazan ayı orucunu Beytu’l-Makdis’de tutarlar ve her sene hac mevsiminde hacda bulunurlar.

İbn Ebi’d-Dünya’nın naklettiğine göre de onlar hacdan sonra ayrılacakları vakit şöyle derler: Maşaallah, maşaallah hayrı Allah’tan başka kimse getirmez. Maşaallah, maşaallah, Allah’tan başka kimse kötülüğü bertaraf edemez. Maşaallah, maşaallah, her ne nimet varsa, Allah’tandır. Maşaallah, maşaallah tevekkeltu alallah hasbiyallahu ve ni’me’l-vekil. (Allah’a tevekkül ettim, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.) Bu daha önce el-Kehf Sûresi’nde (18/79-82. âyetler, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mekhul yoluyla Enes’ten de şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıktık. Feccu’n-Nake denilen yerde iken şöyle diyen bir ses duyduk: Allah’ım, beni rahmete nail olmuş, günahları bağışlanmış, tevbeleri kabul edilmiş, duaları kabul edilmiş, Muhammed ümmetinden kıl. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey Enes! Bak bu ses de nedir?” dedi. Ben de dağın iç taraflarına doğru ilerlemeye başladım. Sakalı ve saçı beyaz bir adamla karşılaştım. Üzerindeki elbiseleri de beyazdı. Üçyüz zira’dan daha uzun bir boyu vardı. Beni görünce: Sen peygamberin elçisi misin? dedi. Ben, evet dedim. Bana: Ona dön ve benden ona selam söyle ve de ki: İşte kardeşin İlyas seninle görüşmek istiyor. Peygamber -ben de beraberinde olduğum halde- geldi. Nihayet ona yaklaştığımız bir sırada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öne doğru ilerledi, ben geride kaldım. Uzun süre beraberce konuştular. Üzerlerine semadan sofraya benzer bir şey indi. Beni de çağırdılar, ben de onlarla birlikte yedim. O sofrada yer elması, nar ve kereviz vardı. Yemek yedim, sonra kalktım, bir kenara çekildim. Bir bulut geldi ve onu yukarı doğru kaldırdı. Ben bulut onu yukarı doğru kaldırıyorken beyaz elbiselerine bakıp durdum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Anam babam sana feda olsun dedim. Bu yediğimiz yemek ona semadan mı indi? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ben de yemeği ona sordum, şöyle dedi: Cibril her kırk günde bir bana bundan bir öğün getirir. Her yılda da Zemzemden bir içim su getirir. Kimi zaman da onu kuyu başında kovaya su doldururken görürüm, o bu sudan içer ve bana içirdiği de olur.” (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Saffat 123

Ve şüphesiz İlyas da gönderilenlerdendi.

Diyanet Vakfı
İlyas da şüphe yok ki, peygamberlerdendi.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendi.

Saffat 122

Şüphesiz ikisi de bizim inanan kullarımızdandı.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz, ikisi de mümin kullarımızdandı.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ikisi de îman eden kullarımızdandır.

“Sonra gelenler arasında onlara” güzel bir övgü

“bıraktık. Mûsa ve Harun’a selam olsun. Muhakkak Biz, ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ikisi de îman eden kullarımızdandı.” Bu âyetlerin benzeri daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 121

Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı
Doğrusu biz, iyileri böylece mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz, ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.

Saffat 120

Musa ve Harun’a selâm olsun.

Diyanet Vakfı
119, 120. Sonra gelenler içinde, Musa ve Haruna selam olsun, diye (iyi bir nam) bıraktık.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa ve Harun’a selam olsun.

Saffat 119

Onların ikisine de sonraki gelenler içinde bir ad bıraktık.

Diyanet Vakfı
119, 120. Sonra gelenler içinde, Musa ve Haruna selam olsun, diye (iyi bir nam) bıraktık.

Kurtubi Tefsiri
Sonra gelenler arasında onlara (güzel bir övgü) bıraktık.

Saffat 118

Onları doğru yola ilettik.

Diyanet Vakfı
Her ikisini de doğru yola ilettik.

Kurtubi Tefsiri
O ikisini de dosdoğru yola ilettik.

“Dosdoğru yol”; hiçbir eğriliği bulunmayan dosdoğru din demektir ki, bu da İslâm dinidir.

Saffat 117

Onlara apaçık Kitabı verdik.

Diyanet Vakfı
Her ikisine de apaçık anlaşılan bir kitabı (Tevratı) verdik.

Kurtubi Tefsiri
İkisine apaçık gösteren kitabı verdik.

“Apaçık gösteren kitab” ise Tevrat’tır.

“O şey açık seçik oldu” demektir, “Filan kişi onu apaçık buldu” tabirleri; “Bir şeyin bizzat kendisi apaçık bir hal aldı” ile “Filan kişi de onu apaçık buldu” demek, gibidir.

Saffat 116

Onlara yardım ettik, böylece galip gelen onlar oldular.

Diyanet Vakfı
Kendilerine yardım ettik de galip gelen onlar oldu.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlara yardım ettiğimiz için galib gelenler onlar oldular.

“Ve onlara yardım ettiğimiz…” âyetindeki zamir el-Ferrâ’ya göre sadece Mûsa ve Harun’a aittir. Bu ise iki kişinin çoğul olduğuna binaen öyle kabul edilebilir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“ikisine… verdik” ile “o ikisini de dosdoğru yola ilettik” âyetidir.

Zamirin Mûsa, Harun ve kavimlerine ait olduğu da söylenmiştir. Doğrusu da budur. Çünkü bundan önce:

“O ikisini ve kavimlerini… kurtardık” âyeti geçmiştir.

Saffat 115

Onları ve kavimlerini büyük sıkıntıdan kurtardık.

Diyanet Vakfı
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

Kurtubi Tefsiri
O ikisini ve kavimlerini büyük sıkıntıdan kurtardık.

“O ikisi ve kavimlerini büyük sıkıntıdan kurtardık” âyeti ile ilgili olarak bunun İsrailoğullarının köleleştirmesinden kurtarılmak olduğu söylendiği gibi, Fir’avun’un karşı karşıya kaldığı suda boğulmaktan kurtarılmak olduğu da söylenmiştir.

Saffat 114

Andolsun, Musa ve Harun’a nimet verdik.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Musaya da Haruna da nimetler verdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Mûsa ve Harun’a da lütufta bulunduk.

“Yemin olsun Mûsa ve Harun’a da lütufta bulunduk” âyetinden önce yüce Allah, İshak’ı boğazlanmaktan kurtardığını ve ona peygamberliği lütfettiğini sözkonusu ettikten sonra, bu kabilden olmak üzere Mûsa ve Harun’a da ihsan ettiği lütuflarını sözkonusu etmektedir.

Saffat 113

Ona ve İshak’a bereket verdik; ikisinin soyundan, iyilik yapan da var, nefsine apaçık zulmeden de.

Diyanet Vakfı
112, 113. Salihlerden bir peygamber olarak Ona (İbrahime) İshakı müjdeledik. Kendisini ve İshakı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lakin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.

Kurtubi Tefsiri
Onu ve İshak’ı mübarek kıldık. O ikisinin soyundan da ihsan edici de vardır, nefsine apaçık zulmedici de vardır.

“Onu ve İshak’ı mübarek kıldık.” Yani Biz onlara nimetimizi kat kat verdik. Onlara çokça evlat verdik, diye de açıklanmıştır. Yani Biz İbrahim’e ve çocuklarına bereketler ihsan ettik, İshak’a da. İsrailoğulları peygamberlerini onun sulbünden getirmek suretiyle bereketler ihsan ettik.

“Onu” lâfzındaki zamirin İsmail’e raci olduğu ve boğazlanması emredilenin o olduğu da söylenmiştir.

el-Mufaddal dedi ki: Kur’ân’ın delalet ettiği doğru görüş boğazlanması emredilenin İsmail olduğudur. Çünkü önce boğazlanması emredilenin kıssası anlatıldı. Kıssanın sonunda: “Biz de ona büyük bir kurbanlıkla fidye verdik” buyurduktan sonra: “İbrahim’e selam olsun. İhsan edicileri böyle mükâfatlandırırız” buyurdu. Sonra da: “Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik. Onu” yani İsmail’i “ve İshak’ı mübarek kıldık” diyerek, İsmail’den zamir ile sözetmiştir. Çünkü daha önce ondan sözedilmiş, sonra da: “O ikisinin soyundan da” diye buyurmaktadır. Bu da maksadın İsmail ve İshak’ın soyundan gelenler olduğuna delildir. İsmail’in, İshak’tan onüç yaş daha büyük olduğu hususunda ise gelen rivâyetler arasında farklılık yoktur.

Derim ki: Biz önceden İshak’ın, İsmail’den daha büyük olduğuna delalet eden hususları ve doğacağı müjdesi verilenin Kur’ân’ın nassı ile İshak olduğunu zikretmiş bulunuyoruz. İshak’ın doğum müjdesi Kur’ân nassı ile sözkonusu olduğuna göre boğazlanması emredilenin de İshak olduğunda şüphe kalmaz. İbrahim’e onun hakkında iki defa müjde verilmiştir. Birincisi doğacağı müjdesi, ikincisi de peygamber olacağı müjdesidir. İbn Abbâs’ın dediği gibi. Peygamberlik de ancak yaşın büyümesi halinde sözkonusudur. “Peygamber olmak üzere” âyeti hal olarak nasbedilmiştir. “Onu” lâfzındaki zamir de İbrahim’e aittir. Âyet-i kerimede İsmail’den söz edilmiyor ki, zamirin ona ait olduğu söylenebilsin.

Muaviye yoluyla gelen şu rivâyete gelince: Ben bir adamın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Ey iki zebih’in (boğazlanması adanıp kurtulan iki atanın) oğlu! dediğini duydum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da güldü. Sonra Muaviye dedi ki: Abdu’l-Muttalib Zemzem kuyusunu kazıyınca, eğer bu işi kendisine kolaylaştıracak olursa, oğullarından birisini Allah için keseceğini adadı. Yüce Allah da bu işi ona kolaylaştırdı. Kurban edilme kurrası Abdullah’a çıktı. Dayıları Mahzum oğulları bunu engelledi ve: Oğlunun yerine fidye ver, dediler. O da yüz deve fidye verdi. İşte sözü edilen bir zebih odur, İsmail ise ikinci zebihtir.

Bu rivâyetin delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü “el-A’lam fi Marifeti Mevlidi’l-Mustafa Aleyhissalatu Vesselam” adlı eserimizde belirttiğimiz gibi, bunun senedi sağlam (sabit) değildir. Diğer taraftan Araplar amcaya da baba derler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar: Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail, İshak’ın ilâhına… ibadet edeceğiz, demişlerdi.” (el-Bakara, 2/133) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp oturttu.” (Yusuf, 12/100) Burada sözü edilen babası ve annesi ise onun babası ve teyzesidir. Aynı şekilde şair Ferezdak’tan o Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen rivâyet nasıl sened itibariyle sahih olur? Ferezdak’ın bizzat kendisi hakkında tenkitler varken, bu rivâyetin sahihliği söylenebilir mi?

17- Kötü Olduktan Sonra Peygamber Soyundan Gelmenin Faydası Yoktur:

Yüce Allah soylarından geleceklere bereket ve çokluk ihsan edeceğini belirttikten sonra: “O ikisinin soyundan da ihsan edici de vardır, nefsine apaçık zulmedici de vardır” diye buyurarak soylarından gelecekler arasında ihsan edicilerin de, kötülük yapanların da bulunacağını, kötülük yapan kimseye peygamber soyundan gelmesinin faydasının olmayacağını açıklamaktadır. İşte yahudiler ve hristiyanlar her ne kadar İshak (aleyhisselâm)’ın soyundan gelseler de, Araplar her ne kadar İsmail (aleyhisselâm)’ın soyundan gelseler de iyilik yapan ile kötülük yapan arasında, mü’min ile kâfir arasında bir farkın olması kaçınılmaz bir şeydir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

“Yahudi ve hristiyanlar: Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz, dediler…” (el-Mâide, 5/18) Yani bizler Allah’ın Rasûllerinin soyundan gelenleriz, diyerek kendilerinin üstün oldukları kanaatine kapıldılar. Buna dair açıklamalar daha önceden (bk. el-Mâide, 5/18. âyetin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 112

Onu İshak ile, salihlerden bir peygamberle müjdeledik.

Diyanet Vakfı
112, 113. Salihlerden bir peygamber olarak Ona (İbrahime) İshakı müjdeledik. Kendisini ve İshakı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lakin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.

Kurtubi Tefsiri
Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.

16- İbrahim (ALEYHİSSELÂM) Ve İshak (ALEYHİSSELÂM)’In Mübarek Oluşları Ve

Boğazlanması Emredilenin İsmail Olduğu:

“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik”

âyeti hakkında İbn Abbâs: Ona İshak’ın peygamber olacağı müjdesi verildi, demiş ve bu müjdenin iki defa gerçekleştiği kanaatini belirtmiştir. Bu açıklamaya göre boğazlanması emredilen kişi İshak’tır. Sabırla Rabbinin emrine razı olup ona teslimiyetine mükâfat olmak üzere peygamber olacağı müjdesi ona verilmiştir.

Saffat 111

Şüphesiz o, bizim inanan kullarımızdandı.

Diyanet Vakfı
107, 108, 109, 110, 111. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahime selam! dedik. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak o, îman eden kullarımızdandı.

“İhsan edicileri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, îman eden kullarımızdandı.” Yani kulluğun hakkını veren ve bundan dolayı da kulluğuyla yüce Allah’a izafe edilmeye hak kazanan kimselerdendi.

Saffat 110

Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı
107, 108, 109, 110, 111. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahime selam! dedik. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.

Kurtubi Tefsiri
İhsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.

Saffat 109

Âlemler içinde İbrahim’e selâm olsun.

Diyanet Vakfı
107, 108, 109, 110, 111. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahime selam! dedik. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.

Kurtubi Tefsiri
İbrahim’e selam olsun.

İkrime dedi ki: Bu İbrahim (aleyhisselâm)’a selam getirmektir. Yani bizden ona getirilen selamlardır. Bir diğer açıklamaya göre bu, onun her türlü afet ve kusurdan yana esenlikte olması demektir. Daha önce geçtiği üzere

“Âlemler içinde Nûh’a selam olsun.” (es-Saffat, 37/79) âyeti gibidir.

Saffat 108

Sonraki gelenler içinde ona bir ad bıraktık.

Diyanet Vakfı
107, 108, 109, 110, 111. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahime selam! dedik. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.

Kurtubi Tefsiri
Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık.

15- İyilik Yapanların Mükâfatı:

“Sonra gelenler arasında ona” yani İbrahim’e ondan sonra gelen ümmetler arasında güzel bir övgü

“bıraktık.” Ona dua etmeyen, onu sevmeyen hiçbir ümmet yoktur. Bu güzel övgünün İbrahim (aleyhisselâm)’ın duasında şöylece dile getirildiği de söylenmiştir:

“Sonrakiler arasında bana bir lisan-ı sıdk (doğruluk lisanı, güzel övgü) bağışla!” (eş-Şuara, 26/84)

Saffat 107

Onu büyük bir kurbanla fidye verdik.

Diyanet Vakfı
107, 108, 109, 110, 111. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahime selam! dedik. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.

Kurtubi Tefsiri
Biz de ona büyük bir kurbanlıkla fidye verdik.

7- Oğluna Karşılık Gönderilen Fidye:

“Biz de ona büyük bir kurbanlıkla fidye verdik.” âyetinde geçen:

“Kurbanlık” kurban edilenin adıdır. Çoğulu da: …diye gelir. Tıpkı: “Öğütülmüş” lâfzının: Öğütülen şey”in ismi olması gibi. şeklinde “zel” harfi üstün olursa, mastar olur.

“Büyük” kadri, kıymeti büyük demektir. Yoksa bedenen büyük olduğunu kastetmemiştir. Kadrinin büyüklüğü, boğazlanması emrolunan oğlunun yerine fidye olmasından yahutta kabule mazhar oluşundan ötürüdür.

en-Nehhâs dedi ki: Sözlükte “azim: büyük” hem bedenen büyük hakkında hem de soylu ve şerefli hakkında kullanılır. Tefsir bilginleri bu lâfzın burada şerefli ya da kabule mazhar olan hakkında kullanıldığını kabul etmektedirler.

İbn Abbâs dedi ki: Bu koç Habil’in kurban olarak sunduğu koçtur. Bu koç cennette otluyordu. Nihayet Allah onu İsmail’e fidye olmak üzere gönderdi. Yine ondan gelen rivâyete göre bu, yüce Allah’ın cennetten gönderdiği bir koçtu. Cennette kırk yıl süreyle otlamıştı.

el-Hasen dedi ki: İsmail’in fidyesi ona Sebir’den gelen bir dağ keçisinden başkası olmamıştır. İbrahim onu oğluna fidye olmak üzere kesti. Ali (radıyallahü anh)’ın görüşü de budur. İbrahim o dağ keçisini görünce, onu alıp kesti ve oğlunu azad etti ve şöyle dedi: Oğulcağızım! Bugün sen bana bağışlanmış bulunuyorsun.

Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki: İbrahim’e fidye olarak bir dağ keçisi verildiği de söylenmiştir. Ancak tefsir âlimleri ona fidye olarak verilen hayvanın koç olduğunu kabul etmektedirler.

8- Kurban Edilmesi Daha Faziletli Olanlar:

Bu âyet-i kerimede koyun türünün kurban edilmesinin, deve ve sığır türünden faziletli olduğuna delil vardır. Malik ve mezhebine mensup olanların görüşü de budur. Onlar derler ki: Kurbanlıkların en faziletlisi koyun türünün erkeğidir. Bu türün dişileri keçi türünün erkeğinden faziletlidir. Keçi türünün erkeği ise dişilerinden iyidir. Keçi türünün dişileri deve ve inek türünden iyidir. Bu husustaki delilleri ise yüce Allah’ın:

“Biz de ona büyük bir kurbanlıkla fidye verdik” âyetidir. Bu da iri yarı ve semiz demektir. Bu kurbanlık da koç idi, ne deve, ne de inek türündendi.

Mücahid ve başkaları İbn Abbâs’dan bir adamın ona: Ben oğlumu boğazlamayı adadım, demesi üzerine ona: Semiz bir koç kesmen yeterlidir, dedikten sonra.

“Biz de ona büyük bir kurbanlıkla fidye verdik” âyetini okuduğunu rivâyet etmektedirler.

Kimisi de şöyle demiştir: Eğer koçtan daha faziletli bir hayvan bulunduğunu yüce Allah bilseydi, onu İshak’a fidye olarak gönderirdi.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da beyaz iki koçu kurban etmiştir. Çoğunlukla kestiği kurbanlıklar hep koç idi.

İbn Ebi Şeybe, İbn Umeyye’den, o el-Leys’den, o Mücahid’den şöyle dediğini zikretmektedir: Büyük bir kurbanlıktan kasıt, koyundur.

9- Kurban Kesmek mi Faziletlidir, Parasını Tasadduk Etmek mi ?:

İlim adamları kurban kesmenin mi, yoksa bedelini tasadduk etmenin mi faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Malik ve arkadaşları der ki: Mina’da olması müstesna, kurban kesmek, faziletlidir. Çünkü oralar (Mina dışındaki yerler) kurban kesme yeri değildir. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) nakletmiştir.

İbnu’l-Münzir de şöyle demektedir: Biz Bilal’den şöyle dediğini rivâyet ettik: Ancak bir horoz kurban etmeye aldırmam. Bu uğurda toprağa bulanmış bir yetimin eline (parasını) vermem -bu rivâyeti nakleden böyle demiştir- onu kurban etmekten daha çok hoşuma gider. en-Nehaî’nin görüşü de budur. Buna göre sadaka daha faziletlidir. Malik ve Ebû Sevr de bu görüştedir.

Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır ki buna göre de kurban daha faziletlidir. Rabia ve Ebû’z-Zinad’ın görüşü budur. Re’y ashabı da böyle demişlerdir:

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) ve Ahmed b. Hanbel ayrıca derler ki: Kurban kesmek sadakadan faziletlidir. Çünkü kurban kesmek bayram namazı gibi müekked bir sünnettir. Bilindiği gibi bayram namazı diğer nafile namazlardan faziletlidir. Aynı şekilde sünnet namazlar da diğer bütün nafile namazlardan faziletlidir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Kurbanların faziletlerine dair hasen derecesinde rivâyetler gelmiştir. Bunların kimisini Said b. Dâvûd b. Ebi Zenber, Malik’ten o Sevr b. Zeyd’den, o İkrime’den, o İbn Abbâs’tan diye rivâyet etmiştir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sıla-i rahim uğrunda yapılan harcamadan sonra yüce Allah nezdinde kan akıtmaktan daha faziletli hiçbir harcama yoktur.” Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Bu, Malik’in yoluyla garib bir hadistir.

Âişe (radıyallahü anha)’dan dedi ki: Ey insanlar! Gönül hoşluğu ile kurban kesiniz. Çünkü ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Bir kul kurbanlığı ile kıbleye yönelecek olursa, mutlaka onun kanı, boynuzu ve yünü de kıyâmet gününde mizanında hazır edilecek hasenat olur. Şüphesiz kan toprağa düştü mü yüce Allah’ın himayesine düşer, ta ki kıyâmet gününde onun sahibine (mükâfatını) eksiksiz ödeyinceye kadar.” Ebû Ömer bunu et-Temhid adlı eserinde zikretmiştir İbn Abdi’l-Berr, Temhid, XXIII, 193.

Ayrıca Tirmizî de bu hadisi ondan (Âişe -radıyallahü anhadan) rivâyet etmiştir. Buna göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kurban günü hiçbir Âdemoğlu Allah’ın kan akıtmaktan daha çok sevdiği herhangi bir amel işleyemez. O kurbanlık kıyâmet gününde boynuzlarıyla, kıllarıyla, ayaklarıyla gelecektir. Kan daha yere düşmeden Allah nezdindeki yerini alır. O bakımdan gönül hoşluğuyla kurbanlarınızı kesiniz.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hususta İmrân b. Husayn ile Zeyd b. Erkam’dan da gelmiş rivâyetler vardır ve bu hasen bir hadistir Tirmizî, IV. 83; İbn Mace, II, 1045.

10- Kurban Kesmenin Hükmü:

Kurban kesmek vacib (farz) değildir. Ancak bilinegelen bir sünnettir.

İkrime dedi ki: İbn Abbâs kurban günü bana iki dirhem verir, ben de ona et alırdım. Bana derdi ki: Yolda karşılaştığın kimselere: Bu İbn Abbâs’ın kurbanlığıdır, de.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Bunun ve Ebû Bekir ve Ömer’den kurban kesmediklerine dair gelen rivâyetlerin ilim ehlince yorumu şudur: Onların bu şekildeki tutumları kurban kesmeyi sürdürmenin farz ve vacib olduğuna inanılmamasıdır. Çünkü onlar başkaları tarafından kendilerine uyulan ve insanların dinleri hususunda kendilerini gözönünde bulundurdukları önder şahsiyetlerdi. Zira bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ümmeti arasındaki vasıta idiler. İşte bu hususta günümüzde başkaları için sözkonusu olmayan türden içtihadlarda bulunmak, onlar için uygun idi.

Tahavî “Muhtasar” ında şunları söylemektedir: Ebû Hanife dedi ki: Kurban kesmek Mısır diye tarif edilen yerlerde ikamet eden varlıklı kimseler için vacibtir. Yolcuya vacib değildir. Büyük bir adamın kendisi adına kurban olarak ne vacib ise küçük çocuğu için de aynı şey vacibtir. Ancak Ebû Yusuf ile Muhammed ona muhalefet ederek şöyle demişlerdir: Kurban kesmek vacib değildir. Ancak imkan bulan kimse için terki sözkonusu olmayan, terke ruhsat bulunmayan bir sünnettir. (Tahavî) dedi ki: Bizim de kabul ettiğimiz görüş budur.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: İşte Malik’in görüşü de budur. O şöyle der: Hiçbir kimsenin ister yolcu, ister mukim olsun kurbanı terketmemesi gerekir. Terkedecek olursa -haklı bir mazeretinin bulunması müstesna- çok kötü bir iş yapmış olur. Mina’da hacının kurban kesmesi ise müstesnadır.

İmâm Şâfiî de şöyle demiştir: Kurban kesmek bütün insanlara ve Mina’daki hacılara da bir sünnettir, vacib değildir. Kurban kesmeyi vacib kabul edenler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ebû Bürde b. Niyar’a bir başka kurbanı tekrar kesmesini emretmesini Buhârî, I, 328, 329, V, 2109, 2114; Müslim, III, 1552, 1553; Dârimî, II, 109;Nesâî, VII, 224; Muvatta’, II, 483; Müsned, IV. 45, 281, 303. delil göstermişlerdir. Çünkü farz olmayan bir işte tekrar yerine getirilmesini emretmek sözkonusu değildir.

Diğerleri ise Ummu Seleme’nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettikleri şu hadisi delil göstermişlerdir: “Zülhicce’nin on günü girip de sizden herhangi bir kimse kurban kesmek isterse…” Müslim, III, 1565; İbn Mace, II, 1052; Müsned, VI. 289. Bu görüşün sahipleri derler ki: Eğer kurban kesmek vacib olsaydı, bunu kurban kesenin isteğine bırakmazdı. Ebû Bekir, Ömer, Ebû Mes’ûd el-Bedrî ve Bilal’in görüşü de budur.

11- Kurban Hangi Tür Hayvanlardan Kesilebilir:

Müslümanların icma ile kabul ettiklerine göre kurban kesilebilen hayvanlar (Kur’ân-ı Kerîm’de sözkonusu edilen) sekiz çifttir. Bunlar ise koyun, keçi, deve ve inek türleridir. İbnu’l-Münzir dedi ki: el-Hasen b. Salih’den şöyle dediği nakledilmiştir: Yaban öküzü yedi kişi adına, ceylan da bir kişi adına kurban edilebilir.

İmâm Şâfiî de der ki: Şayet yabani öküz ehli bir ineği yahut ehli bir öküz yabani bir ineği gebe bırakmış ise (bunların yavrularının) hiçbir şekilde kurban edilmeleri câiz değildir. Rey sahibleri ise bunun câiz olacağını söylemişlerdir. Çünkü yavru annesinin durumundadır. Ebû Sevr ise şöyle demiştir: Eğer en’ama (ehli davarlara) nisbeti sözkonusu ise kurban edilmesi caizdir.

12- Kurban Kesiminde Dikkat Edilecek Hususlar:

Hac Sûresi’nde (22/28-29. âyetler. 3. başlık ve devamında) kurban kesme zamanı ve kurban etinden yemeye dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in, Sahih inde Enes’ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beyaz ve boynuzlu iki koçu kendi elleriyle keserek kurban etti. Bu arada “bismillah” dedi, tekbir getirdi, ayağını da yanları üzerine koydu. ” Müslim, III, 1556; Buhârî, V. 2114; Tirmizî, IV. 84; Nesâî, VII, 220, 230; Müsned, III, 99, 214, 222, 255, 257. Bir başka rivâyette de şöyle demektedir: “Ve bu arada bismillahi vallahu ekber diyordu.” Müslim, III, 1557; Buhârî, V, 2113; Nesâî, VII. 231; İbn Mace, II. 1043; Müsned, III, 115. 170. 183, 189, 211.

el-En’am Sûresi’nin sonlarında (6/161-163- âyetler, 4. başlıkta) da İmrân b. Husayn yoluyla gelen hadisi kaydetmiştik. el-Mâide Sûresi’nde (5/3- âyet, 7. başlık ve devamında) de şer’î kesim, buna dair açıklamalar ve şer’î kesimin ne suretle yapılacağına dair açıklamalar geçtiği gibi.

Ceninin kesiminin, annesinin kesimi olduğuna dair açıklamalar da yeteri kadarıyla geçmiş bulunmaktadır.

Yine Müslim’in Sahih’inde Âişe’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) boynuzlu, siyah ayaklı, karnı siyah, gözleri(nin etrafı) siyah bir koç getirilmesini emretti. Kurban etsin diye ona istediği gibi bir koç getirildi, ona: “Ey Âişe! Bana bıçağı getir” dedi. Sonra da: “Onu bir taş üzerinde bile” dedi. Ben de bıçağı biledim, sonra bıçağı aldım, o da koçu alıp yatırdı ve onu boğazlayıp dedi ki: “Bismillahi, Allah’ım Muhammed’den, Muhammed’in aile halkından ve Muhammed’in ümmetinden kabul buyur.” Sonra da koçu kurban etti. Müslim, m. 1557; İbn Hibban. Sahih, f\\\. 236, Ebû Davud, \\\. 94, Müsned, VI. 78.

İlim adamları bu hususta farklı görüşlere sahibtirler. Hasan-ı Basıl kurban kesimi sırasında: “Bismillahi vallahu ekber bu sendendir, senin içindir, filandan kabul buyur” derdi.

Malik dedi ki: Böyle bir şey yapacak olursa, bu güzel olur. Yapmayacak olupta sadece Allah ismini anarsa, bu da yeterlidir.

Şâfiî dedi ki: Kesilen hayvan üzerinde Allah’ın ismini anmak “bismillah” demekle gerçekleşir. Bundan başka Allah’ın zikri türünden bir şey ekler ya da Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salat ve selam getirecek olursa, bunu da mekruh görmem. Yahut “Allah’ım benden kabul buyur ya da filandan kabul buyur” diyecek olursa, bunun da bir sakıncası yoktur.

en-Numan (b. Sabit, Ebû Hanife) de dedi ki: Allah’ın ismi ile birlikte başkasının ismini anmak mekruhtur. Buna göre kesim esnasında: “Allah’ım filandan kabul buyur” demesi mekruhtur. Yine Ebû Hanife der ki: Ancak hayvanı kesime yatırmadan önce ve Allah’ın ismini anmadan bunları söylemesinde bir sakınca yoktur.

Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyet ettiği hadis ise bu görüşü reddetmektedir. İbrahim (aleyhisselâm)’ın da oğlunu boğazlamak istediğinde: “Allahuekber velhamdulillah’ dediği ve bunun böylece sünnet kaldığına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

13- Kurban Edilecek Hayvanda Bulunmaması Gereken Kusurlar:

el-Bera b. Azib’in rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Kurban edilecek hayvanda sakınılacak hususlar nelerdir? diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Dört tanedir. -el-Bera eliyle işaret eder ve: Benim elim Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın elinden kısadır derdi: Topallığı açıkça görülen topal hayvan, bir gözünün körlüğü açıkça belli olan bir gözü kör, açıkça hasta olduğu belli olan hasta ve üzerinde yağ namına bir şey bulunmayan oldukça zayıf hayvan.” Ebû Dâvûd, III. 97; Tirmizî, IV, 85; Nesâî, VII. 214. 215; İbn Mace, II, 1050; Muvatta’, II, 482; Dârimi, II, 105.

Malik’in lâfzı ile rivâyet bu şekildedir. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunların az bir kısmının hükmü hususunda farklı görüşler vardır.

Tirmizî’de Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere gözü, kulağı iyice incelememizi ve mukabele, müdabere. şerka’ ve harka’ herhangi bir hayvanı kurban olarak kesmememizi emretmiştir. Dedi ki: Mukabele kulağının bir tarafı kesilmiş olan, müdabere kulağın yan tarafı kesilmiş olan, şerka’ kulağı boydan boya yarılmış olan. harka’ kulağı delik olan demektir. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, IV. 86; Dârimi, II, 106; Ebû Dâvûd, III, 97; Nesâî, VII. 216, 217; Müsned, I, 108. 128, 149.

Abdullah b. Ömer kurban kesilecek hayvanlarda ve büyük baş hayvanlarda yaşını bulmamış olanlar ile hilkatinden eksilmiş olanlardan sakınırdı.

Malik dedi ki: Bu hususta dinlediklerim arasında en hoşuma giden budur Muvatta’, II, 482

el-Kutebî dedi ki: Yaşı gelmemiş olandan maksat, sanki dişleri yokmuş gibi henüz dişleri çıkmamış olan demektir. Bu da: Filanın sütü yoktur yani süt vermiyor, filanın yağı yoktur yani yağ vermiyor, balı yoktur yani bal vermiyor demeye benzer. Bu da kurbanlıklarda dişleri dökülmüş olan hayvanın kurban edilmesinin yasaklanmış olmasını andırmaktadır.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: Malik’e göre yaşlılığından ve ihtiyarlığından ötürü dişleri dökülmüş, bununla birlikte semiz olan koyunu kurban etmekte bir mahzur yoktur. Şayet genç olmakla birlikte dişleri dökülmüş ise, onu kurban etmesi câiz olmaz. Çünkü bu basit olmayan bir kusurdur. Esasen noksanların tümü mekruhtur. Bunlara dair geniş açıklamalar ise fıkıh kitaplarındadır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: “Kurbanlıklarınızın göz alıcı olmasına dikkat ediniz. Çünkü onlar Sırat üzerinde binekleriniz olacaktır.” Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir. Deylemî, Firdevs, I, 85.

14- Oğlunu Kurban Etmeyi Adamanın Hükmü:

Âyet-i kerîme oğlunu kurban etmeyi ya da kesmeyi adayan kimsenin İbrahim (aleyhisselâm)’ın oğlunun yerine fidyede bulunduğu gibi, bir koç keseceğine delildir. Bu İbn Abbâs’ın görüşüdür. Ondan gelen bir başka rivâyete göre Abdu’l-Muttalib’in yaptığı şekilde oğlunun yerine yüz deve keser. İbn Abbâs’tan gelen bu iki rivâyeti de en-Nehaî nakletmiştir.

İbn Abbâs’tan, el-Kasım b. Muhammed’in rivâyetine göre de bir yemin kefaretinde bulunması onun için yeterlidir. Mesrûk: Bir şey yapması gerekmez derken, Şâfiî: Böyle bir şey bir masiyettir, bundan dolayı Allah’tan mağfiret diler demektedir.

Ebû Hanife de şöyle demektedir: Bu sözü söyleyen bir kimse kendi oğlu hakkında söylemişse, bir koyun kesmelidir. Oğlu dışındakiler hakkında ise bir şey kesmesi gerekmez. Muhammed ise şöyle demektedir: Kölesini keseceğine dair yemin eden kimse, oğlunu kesmek üzere yemin edip yeminini bozan kimse gibidir, aynı şeylerle mükelleftir.

İbn Abdi’l-Hakem de Malik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: “Ben yemin olsun oğlumu Makam-ı İbrahim’in yanında keseceğim” diye yemin edip sonra yeminini bozan kimsenin bir hediye kurban göndermesi gerekir. Oğlunu boğazlamayı adamakla birlikte “Makam-ı İbrahim’in yanında” dememiş ve herhangi bir şey de kastetmemiş ise, bir şey yapması gerekmez. Oğlunu hediye kurbanı kılan kimsenin de onun yerine bir hediye kurbanı kesmesi gerekir. Kadı İbnu’l-Arabî de -Ebû Hanife’nin dediği gibi- şöyle der: Bir koyun kesmesi gerekir. Çünkü yüce Allah oğlu kesmeyi şer’an bir koyun kesmekten ibaret kılmıştır. Yüce Allah, İbrahim’i oğlunu kesmekle yükümlü kılmakla birlikte bir koyun kesmesini sağlayarak bu yükümlülükten kurtarmıştır. Aynı şekilde kul oğlunu kesmeyi adayacak olursa, bir koyun kesmesi gerekir. Çünkü yüce Allah:

“Atanız İbrahim’in dinine (uyunuz)” (el-Hac, 22/78) diye buyurmuştur. Yemin aslî bir yükümlülük, adak ise fer’î bir yükümlülüktür. O bakımdan adağın da yemine göre açıklanması gerekir.

Şayet: İbrahim -masiyet olmakla- ve masiyeti emretmek câiz olmamakla birlikte oğlunu kesmekle nasıl emrolunabilir? denilecek olursa, şöyle cevap veririz: Bu, Allah’ın Kitabına karşı bir itirazdır. İslâm’a inanan bir kimsenin böyle bir itirazı olamaz. Helal ve haram hakkında fetva verecek bir kimsenin böyle bir itirazı nasıl düşünülebilir? Kaldı ki yüce Allah (oğlunun babasına): “Emrolunduğun şeyi yap” dediğini bize aktarmıştır. Bu hususta insanların kalblerindeki karışıklığı giderecek olan şudur: Masiyetler ve itaatler muayyen şeylerin zatî ve ayrılmaz vasıfları değildir. İtaat denilen şey yapılması emredilen fiillerle alakalı olmaktan ibarettir. Masiyet denilen şey de fiiller ile ilgili yasaklardan ibarettir. Burada emir İbrahim’in oğlu İsmail’i kesmesi ile alakalı olduğuna göre, bunu yerine getirmek bir itaat ve bir imtihan olur. Bundan dolayı yüce Allah:

“Muhakkak bu, apaçık bir imtihandır” diye buyurmaktadır. Yani çocuğun boğazlanması ve nefsin buna katlanması hususunda açık bir imtihandır. Bizim için de çocuklarımızı kesmek yasak olunca, böyle bir işi yapmak bizim için de masiyet olur.

Şayet: Bu iş masiyet olmakla birlikte nasıl adak olabilir? denilecek olursa, şöyle deriz: Bunun masiyet olması, adağı ile oğlunu kesmeyi kastedip onun yerine fidye vermeyi niyet etmemesi halinde sözkonusudur.

Şayet: Bu iş meydana gelir, masiyeti kasteder ve fidye vermeyi de niyet etmemişse ne olur? denilecek olursa, şöyle deriz: Eğer böyle bir maksat güderse, onun bu maksadının zararı olmaz, adağına da etki etmez. Çünkü çocuk ile ilgili adak şer’an artık bir koyun kesmekten ibarettir.

Saffat 106

“Şüphesiz bu apaçık bir imtihandı.”

Diyanet Vakfı
103, 104, 105, 106. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır, diye seslendik.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak bu apaçık bir imtihandı.

“Muhakkak bu, apaçık bir imtihandır.” Yani apaçık bir nimetti. Nitekim yüce Allah birisine nimet ihsan ettiği vakit: “Allah ona nimet ihsan etti, ihsan etmek” denilir. Bununla birlikte -baştaki hemze olmaksızın da denilebilir. Şair Züheyr der ki:

“O, her ikisine ihsan ettiği nimetlerin en hayırlılarını verdi.”

Bazılarının iddiasına göre şair bu mısrada bu iki söyleyişi de kullanmıştır. Başkaları ise şöyle demiştir: Hayır, ikincisi: “Onu sınadı, denedi” fiilinden gelmiştir. Çünkü sınama anlamında ancak: şekli kullanılır. İbtiladan gelerek:şekli kullanılmaz.

Ancak bütün bunların asıl anlamı sınamanın hayır ve şer hususlarında olacağı ile ilgilidir. Yüce Allah da:

“Biz sizi şer ve hayırla imtihan olmak üzere deneriz.” (el-Enbiya, 21/35) diye buyurmaktadır.

Ebû Zeyd dedi ki: İşte onun başına gelen belalardan birisi de oğlunu boğazlamasına dair bu emridir. Bu da hoşa gitmeyen bela türündendir.

Saffat 105

“Gerçekten rüyayı doğruladın. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.”

Diyanet Vakfı
103, 104, 105, 106. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır, diye seslendik.

Kurtubi Tefsiri
“Rüyanı gerçekleştirdin. Muhakkak Biz ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.”

6- Apaçık İmtihandan Başarı ile Çıkanların Mükâfatı:

“Biz ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.” Dünya ve âhirette çeşitli zorluk ve sıkıntılardan kurtulmakla onları mükâfatlandırırız.

Saffat 104

Ona seslendik: “Ey İbrahim!”

Diyanet Vakfı
103, 104, 105, 106. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır, diye seslendik.

Kurtubi Tefsiri
Biz ona: “Ey İbrahim” diye seslendik.

“Ona seslendik” anlamındaki âyetin başına gelen “vav”, fazladan gelmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Nihayet onu alıp götürdükleri ve kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdıklarında ve Biz kendisine… vahyettik.” (Yusuf, 12/15) Burada “ve Biz vahyettik” âyeti (“ve” olmaksızın): “vahyettik” demektir.

“Her yüksekçe tepeden hızlıca indiklerinde ve… yaklaştığında” (el-Enbiya, 21/96) âyetinde de “yaklaştığında” anlamındadır.

“Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında ve… diyecek ki” (ez-Zümer, 39/73) âyeti da: “Onlara diyecek ki…” takdirindedir. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Biz o kabilenin bulunduğu yeri aşıp ve yöneldiğimizde…”

Burada “yöneldik” takdirindedir “vav” fazladan gelmiştir. Yine şair:

“Nihayet karınlarınız gebe kalıp da,

Oğullarınızın da gençleştiğini gördüğünüzde,

Ve çevirdiniz bize kalkanın arka yüzünü,

Şüphesiz ki günahkâr ve bayağı kimse, aldatan, hilebaz olandır.”

Burada da şair (“ve”siz) “çevirdiniz” demek istemiştir.

en-Nehhâs ise dedi ki: “Vav” meanî harflerindendir. Onun fazladan ilave edilmesi câiz değildir.

Haberde belirtildiğine göre boğazlanması emredilen çocuğu babası İbrahim (aleyhisselâm)’a kendisini boğazlamak istediği sırada şöyle demişti: Babacığım, beni sıkı sıkıya bağla ki çırpınmayayım. Elbiselerini topla ki, kanım üzerine sıçramasın; annem de onu görüp üzülmesin. Boğazım üzerinden bıçağı çabuk geçir ki ölümüm kolay olsun. Beni yüzüstü yık ki yüzüme bakarak bana acımayasın. Ben de bıçağı görüp korkmayayım. Annemin yanına gittiğinde de ona selamımı söyle.

İbrahim (aleyhisselâm) bıçağı boynu üzerinde gezdirince, yüce Allah onun altına bir bakır parçası takdir etti, bıçak hiçbir etki göstermedi. Sonra oğlunu alnı üzere yıktı, bıçağı boynunun arka tarafından geçirdiği halde yine bıçak hiçbir şekilde kesmedi. İşte yüce Allah’ın:

“Onu alnı üzere yıkınca” âyeti bunu anlatmaktadır.

İbn Abbâs da böyle demiştir: Yani oğlunu yüzüstü yıkınca kendisine:

“Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin” diye seslenildi. Dönüp baktığında bir koç gördü… bunu el-Mehdevî zikretmiştir. Ancak daha önceden bunun sahih olmadığına işaret edilmiş ve anlamın şu olduğu kaydedilmişti: O oğlunu kesmenin vücubuna inanıp bu işi yapmak için hazırlanınca, baba kesmek için, öbürü de kesilen bir kişi olarak yere yatınca, kesim yerine geçmek üzere onlara bir fidye verildi. Burada bıçağın boğaz üzerinde gezdirilmesi diye bir şeyden söz edilmemektedir. Buna göre -önceden de geçtiği gibi- emrin fiilen yerine getirilmesinden önce neshin olabileceği düşünülebilmektedir.

el-Cevherî dedi ki:

“Onu alnı üzere yıkınca” âyeti onu yıkınca, demektir. Nitekim “(…….): Onu yüzüstü yıktı” demek de böyledir.

el-Herevî dedi ki: “İtmek ve yıkmak” demektir. Ebû’d-Derda (radıyallahü anh)’ın hadisindeki: “Ve seni yıkıldığın yere terkettiler…” İbn Main, Tarih, IV, 160, 375; el-Mizzi, Tehzibu’l-Kemal, XXVII, 430. tabiri seni yıktılar, anlamındadır. Bir başka hadiste de: “Bize iri hörgüçlü bir deve getirdi ve onu yıktı” Taberanî, Kebir, XXII, 40. denilmektedir. Burada da, o deveyi çöktürdü, demektir.

Bir başka Hadîs-i şerîfte: “Ben uykuda iken yeryüzü hazinelerinin anahtarları bana getirildi ve elime bırakıldı” Müsned, II, 501; İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, VI, 303. denilmektedir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu da ellerime bırakıldılar, anlamındadır. Adamı yere yıkmayı anlatmak üzere: “Adamı yıktım” denilir.

İbnu’l-A’râbî dedi ki: (Bu hadisteki ifade): O anahtarlar elime boşaltıldı, demektir. Çünkü: “Boşaltmak, dökmek” anlamındadır. “Boşaltı boşaltır, döktü döker” denilir. “Düştü, düşer” anlamındadır.

Derim ki: Müslim’in Sahih’inde Sehl b. Sa’d es-Saidî’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir içecek getirildi, o da ondan içti. Sağ tarafında genç bir çocuk, sol tarafında da yaşlı kimseler vardı. Sağındaki çocuğa: “Bu adamlara içecek vermeme izin verir misin?” dedi. Genç çocuk: Allah’a yemin ederim hayır, senden bana düşen payımı başkasını kendime tercih ederek veremem, dedi. (Sehl b. Sa’d) dedi ki: Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o içeceği eline: boşalttı. Buhârî, II, 865, 919, 920, V, 2130; Müslim, III, 1604; Muvatta’, II, 926; Müsned, V, 333

İşarı açıklamalarda bulunanlardan kimisi de şöyle demiştir: İbrahim, Allah’ı sevdiği iddiasında bulundu. Sonra da oğluna sevgi ile baktı. Ancak İbrahim’in sevgilisi ortak sevgiye razı olmadı. O bakımdan ona: Ey İbrahim! Benim rızam uğrunda oğlunu boğazla, denildi. O da hemen emre uyarak bıçağı aldı, oğlunu yere yatırdı. Sonra da: Allah’ım, senin rızan uğrunda bunu benden kabul buyur, dedi. Yüce Allah kendisine: Ey İbrahim! Maksad oğlunu kesmen değildir, maksad senin kalbini tekrar bize döndürmendir. Madem sen kalbini bütünüyle bize döndürdün, biz de oğlunu sana geri çevirdik.

Ka’b ve başkaları dediler ki: İbrahim rüyasında oğlunu boğazladığını görünce, şeytan şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, eğer ben bu olay sırasında İbrahim ve ailesini fitneye düşürüp saptıramayacak olursam, artıkebediyyenonlardan herhangi birisini fitneye düşüremeyeceğim. Bunun üzerine şeytan onlara bir adam suretinde göründü. Önce çocuğun annesine giderek: İbrahim’in oğlunu nereye götürdüğünü biliyor musun? dedi. Annesi: Hayır deyince, onu boğazlamak üzere götürüyor, dedi. Bu sefer annesi şöyle dedi: Asla, o oğluna bunu yapmayacak kadar şefkatlidir. Bu sefer şeytan şöyle dedi: Rabbinin kendisine bunu emrettiğini iddia ediyor. Annesi: Eğer bunu ona Rabbi emretmiş ise Rabbine itaat etmesi güzel bir şeydir.

Arkasından oğluna giderek: Babanın seni nereye götürdüğünü biliyor musun? dedi. Oğlu: Hayır deyince, o seni boğazlamak üzere götürüyor, dedi. Oğlu peki niçin? diye sordu. Şeytan: Rabbinin bunu kendisine emrettiğini söylüyor. Bunun üzerine oğlu: O halde Allah’ın ona verdiği emri yerine getirsin. Allah’ın emrini ben de dinliyor ve itaat ediyorum.

Sonra İbrahim’e gelerek: Nereye gitmek istiyorsun? dedi. Allah’a yemin ederim ki, ben şeytanın rüyanda sana görünerek oğlunu boğazlamanı emrettiğini zannediyorum. İbrahim onu tanıdı ve: Ey Allah’ın düşmanı! Yanımdan defol, git. Hiç şüphesiz ben Rabbimin emrini yerine getireceğim, dedi.

Böylelikle o lanetli şeytan onlar hakkında istediğini gerçekleştiremedi.

İbn Abbâs dedi ki: İbrahim’e oğlunu boğazlama emri verilince, Akabe cemresi yanında şeytan ona göründü. Ona yedi küçük taş attı ve sonra şeytan onu bırakıp gitti. Arkasından Orta cemre yakınında ona göründü. Yine ona yedi küçük taş attı, o da gitti. Daha sonra sonuncu cemre yakınında ona göründü, yine ona yedi küçük taş attı, nihayet bırakıp gitti. Sonra da İbrahim yüce Allah’ın emrini yerine getirmeye koyuldu.

Oğlunu boğazlamak istediği yerin neresi olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Mekke’de Makam-ı İbrahim’de söylendiği gibi Mina’da lanetli İblisi taşladığı cemrelerin yakınında kurban kesme yerinde bu emri yerine getirmeye çalıştığı da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, İbn Ömer, Muhammed b. Ka’b ve Said b. el-Museyyeb yapmıştır. Said b. Cübeyr’den de şöyle dediği nakledilmiştir: Oğlunu Mina’daki Sebir tepesinin dibindeki kaya üzerinde kesti.

İbn Cüreyc de dedi ki: Onu Şam’da kesti. Orası ise Beytu’l-Makdis’ten iki mil uzaklıktadır.

Ancak birinci görüşü kabul edenler çoğunluktur. Çünkü haberlerde koçun boynuzlarının Kabe’de asıldığına dair rivâyetler varid olmuştur. Bu ise onu Mekke’de kestiğine delildir.

İbn Abbâs dedi ki: Nefsim elinde olan hakkı için yemin ederim ki, İslâmın ilk dönemlerinde koçun başı boynuzlarından Kabe’nin oluğuna asılı idi, kurumuştu.

Kesmenin Şam’da gerçekleştiğini söyleyenler de buna şöyle cevab verirler: Başın Şam’dan Mekke’ye getirilmiş olma ihtimali vardır.

Saffat 103

İkisi teslim olunca ve onu alnı üzerine yatırınca,

Diyanet Vakfı
103, 104, 105, 106. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır, diye seslendik.

Kurtubi Tefsiri
Böylece ikisi de teslim olup onu alnı üzere yıkınca:

5- İbrahim’in ve Oğlunun Allah’ın Emrine Teslimiyetleri:

“Böylece ikisi de teslim olup” Allah’ın emrine itaatle boyun eğip… demektir. İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve Ali -Allah onlardan razı olsun-: “İşlerini Allah’a havale ettiklerinde’ diye okumuşlardır. İbn Abbâs, teslimiyetlerini arzettiklerinde diye. açıklamıştır. Katade dedi ki: Birisi kendi canını Allah’a teslim etti, diğeri ise oğlunu.

“Onu alnı üzere yıkınca” Katade dedi ki: Onu yere yıktı ve yüzünü kıbleye doğru çevirdi.

(Âyetin başında yer alan): “..ınca” lâfzının cevabı, Basralılara göre mahzuf olup takdiri: “Böylece ikisi de teslim olup onu alnı üzere yıkınca” bir koçu ona fidye olarak verdik, şeklindedir. Kûfeliler ise cevabı: “O’na… seslendik” anlamındaki âyettir, derler.

Saffat 102

O, yanında koşma çağına erişince dedi ki: “Ey oğlum! Ben rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Bak, ne düşünüyorsun?” Dedi ki: “Ey babam! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.”

Diyanet Vakfı
Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Ne zaman ki o, babasının yanısıra yürümeye başlayınca dedi ki: “Oğulcağızım! Gerçekten ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bak, artık sen ne düşünürsün?” “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:

1- İbrahim (aleyhisselâm)’ın Boğazlamakla Emrolunduğu Oğlu:

“Ne zaman ki o, babasının yanısıra yürümeye başlayınca” yani biz ona oğlunu bağışladık. Bu oğul babası ile birlikte dünya işlerinde çalışıp çabalamaya, işlerinde ona yardımcı olmaya başlayınca

“dedi ki: Oğulcağızım! Gerçekten ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum.”

Mücahid dedi ki:

“Ne zaman ki o babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” âyeti genç bir delikanlı olup yürümesi İbrahim’in yürümesine yetişince, demektir. el-Ferrâ” dedi ki: O gün onüç yaşında idi. İbn Abbâs bundan kasıt buluğdur, Katade ise, babası ile birlikte yürüyünce, diye açıklamıştır.

el-Hasen ve Mukâtil : Bu kendisi sebebiyle kişiye karşı delilin ortaya konulabildiği aklın çabası demektir. İbn Zeyd: Bu ibadette çalışıp çabalamak anlamındadır. İbn Abbâs da: Namaz kılıp oruç tutmaya başlayınca demektir, diye açıklamıştır. Nitekim yüce Allah:

“Ve bunun için gereği gibi çalışırsa” (el-İsra, 17/19) âyetini görmüyor muyuz? Tefsiri yapılan âyet-i kerimede “yürümek” anlamı verilen ‘sa’y” ile burada “çalışmak” anlamı verilen say kelimesinin aynı kökten oluşlarına dikkat çekilmektedir.

İlim adamları boğazlanması emrolunan oğlun hangisi olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Çoğunluğu boğazlanması emrolunan İshak’tır demişlerdir. Bu kanaati belirtenler arasında el-Abbas b. Abdu’l-Muttalib ile onun oğlu Abdullah da vardır. Abdullah (b. Abbas)’dan gelen sahih rivâyet de budur.

es-Sevrî ve İbn Cüreyc, İbn Abbâs’ın sözü olarak: Boğazlanması emrolunan İshak’tır, dediğini rivâyet etmektedirler. Abdullah b. Mesud’dan sahih olarak gelen rivâyet de böyledir. Buna göre bir adam ona: Ey şerefli yaşlı, başlı adamların oğlu diye hitab etmiş. Bunun üzerine Abdullah ona şöyle demiş: O dediğin şahıs Allah’ın dostu İbrahim’in oğlu, Zebihullah (Allah’ın boğazlanmasını emrettiği) İshak’ın oğlu, Yakub’un oğlu Yusuf’tur.

Hammâd b. Zeyd de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait söz olmak üzere şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Şüphesiz ki kerim oğlu, kerim oğlu, kerim şahıs, İbrahim (aleyhisselâm)’ın oğlu, İshak’ın oğlu, Yakub’un oğlu Yusuf’tur.” Buhârî, III, 1237, 1240, 1298.

Ebû’z-Zubeyr de Cabir’den: Boğazlanması emrolunan kişi İshak’tır, dediğini rivâyet etmektedir. Aynı zamanda bu Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir. Abdullah b. Ömer’den de boğazlanması emredilen kişi İshak’tır, dediği rivâyet edilmiştir. Ömer (radıyallahü anh)’ın görüşü de budur. İşte ashab-ı kiramdan yedi kişinin bu kanaatte olduğunu görüyoruz.

Tabiînden ve tabiîn olmayanlardan bu görüşü savunan kimseler arasında Alkame, en-Nehaî, Mücahid, Said b. Cübeyr, Ka’b b. el-Ahbar, Katade, Mesrûk, İkrime, Kasım b. Ebi Bezze, Atâ, Mukâtil , Abdu’r-Rahmân b. Sa’bat, ez-Zürrî, es-Süddî, Abdullah b. Ebi’l-Huzeyl ve Malik b. Enes de vardır ve bunların hepsi de: Boğazlanması emredilen kişi İshak’tır demişlerdir.

İki kitab ehli olan yahudilerle hristiyanlar da bu kanaattedirler. Aralarında eri-Nehhas, et-Taberî ve başkalarının da bulunduğu pek çok kimse de bu görüşü tercih etmişlerdir.

Said b. Cübeyr dedi ki: İbrahim’e rüyasında İshak’ı boğazlaması gösterildi. Tek bir sabah vaktinde bir aylık mesafeyi onunla birlikte katetti ve sonunda Mina’da kurban kesim yerine kadar geldi. Yüce Allah onu boğazlanmaktan kurtarıp bunun yerine koçu kurban etmesi emredilince ve koçu kurban ettikten sonra yine bir aylık mesafeyi onunla birlikte geri döndü, dağlar ve vadiler onun önünde katlanıp dürüldü.

Bu görüş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, ashab-ı kiramdan ve tabiînden gelen nakiller arasında kuvvetli olan görüştür. Merhum müfessirimiz, Hud, 11/73- ayet birinci başlıkta: “…birçok ilim adamı bu ayeti boğazlanması emridilenin İsmail olduğuna delil göstermektedir…” deyip bir tercihte bulunmaksızın gerekli açıklamaların es-Saffat. (37/102. ayet)ta geleceğini belirtir. Meryem, 18/54-55. ayetler birinci başlıkta da şunları söylemektedir: “…Cumhûr boğazlanması emredilenin İbrahim’in oğlu Arapların atası İsmail olduğu görüşündedir. Kurban edilmesi emredilenin İshak olduğu da söylenmiş ise de, birincisi daha kuvvetlidir” dedikten sonra yine es-Saffat, 37/102. ayete gönderme yapmaktadır.

Başkaları da boğazlanması emredilen kişinin İsmail olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar arasında Ebû Hüreyre, Ebû’t-Tufeyl ve Amir b. Vasile de vardır. Yine bu görüş İbn Ömer ve İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Tabiînden de Said b. el-Müseyyeb, en-Nehaî, Yusuf b. Mihran, Mücahid, er-Rabî’ b. Enes, Muhammed b. Ka’b el-Kurazî, el-Kelbî ve Alkame’den de rivâyet edilmiştir. Ebû Said ed-Darir’e boğazlanması emredilenin kim olduğuna dair soru sorulunca, o da şu beyitleri okuyarak cevap vermişti:

“Hidayet olunasıca bil ki: Boğazlanması istenen kişi İsmail’dir.

Kitab ve indirilen vahiy bunu böyle belirtmiştir.

Bu, yüce Rabbimizin peygamberimize özellikle verdiği bir şereftir.

Tefsir de te’vil de bunu böyle göstermiştir.

Eğer onun ümmeti isen sen ona ait bir şerefi de

İnkâr etme ve ona özellikle verilen bu üstünlüğü de.”

el-Esmaî’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Ebû Amr b. el-Ala’ya boğazlanması emredilen kişi hakkında sordum da şöyle dedi: Ey Esmaî! Aklın başında değil mi? İshak Mekke’ye ne zaman geldi? Mekke’de olan İsmail’di. Babası ile birlikte Beyt’i inşa eden de odur. Kurban kesim yeri de Mekke’dedir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan: “boğazlanması emredilen kişinin İsmail olduğu” belirttiği de rivâyet edilmiştir. Hakim, Müstedrek, II, 468, 604 (İbn Abbâs’ın kanaati olarak); 605 (Abdulluh b. Selamın kanaati olarak.)

Ancak birinci görüş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, ashab-ı kiramdan ve tabiînden daha çoğunlukla rivâyet edilmiş bir görüştür. Bu görüşün sahipleri yüce Allah’ın İbrahim (aleyhisselâm)’dan kavminden ayrılıp hanımı Sara ile kardeşinin oğlu Lut ile birlikte Şam taraflarına hicret ettiğini haber vermiş olmasını delil gösterirler. Yüce Allah bu husustan: “Ben Rabbime gidiciyim, pek yakında beni doğru yola iletecektir” diye söz etmekte; Rabbine: “Rabbim bana salihlerden bağışla” diye dua ettikten sonra yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu görüyoruz:

“İbrahim onları ve onların Allah’tan başka taptıklarını terkedince, Biz ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık.” (Meryem, 19/49) Ayrıca yüce Allah:

“Biz de ona büyük bir kurbanlıkla fidye verdik” (es-Saffat, 37/107) diye buyurmakta ve İbrahim (aleyhisselâm)’a doğacağı müjdesi verilen “itaatkar bir oğlun” fidyesinin verilmiş olduğunu sözkonusu etmektedir. O vakit ona müjdesi verilen oğlu ise İshak idi. Çünkü yüce Allah:

“Ve ona… İshak’ı müjdeledik”(es-Saffat, 37/112) diye buyurmuş, burada da: “Biz de ona itaatkâr bir oğul müjdesini verdik” diye buyurmuştur. Bu müjdeleme ise Hacer ile evlenmesinden ve ondan İsmail adındaki oğlunun doğmasından önce gerçekleşmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de İshak’ın dışında bir oğlunun olacağı müjdesinden sözedilmemektedir.

Boğazlanması emrolunanın İsmail (aleyhisselâm) olduğunu kabul edenler de şunu delil göstermişlerdir: Yüce Allah şu âyetinde İshak’ı değil de İsmail (aleyhisselâm)’ı sabır ile nitelendirmiştir:

“İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (an). Onların herbiri sabredenlerdendi.” (el-Enbiya, 21/85) Onun sabrı ise boğazlanmaya karşı gösterdiği metanetti.

“Kitabta İsmail’i de an. O sözünde durandı.” (Meryem, 19/54) âyetinde de sözünde doğrulukla durmak ile nitelendirmektedir. Çünkü o babasına boğazlanmaya karşı sabredip direneceğini söz vermiş ve bu sözünü yerine getirmişti. Diğer taraftan yüce Allah daha sonra:

“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik” (es-Saffat, 37/112) diye buyurmaktadır. İbrahim’e oğlunun peygamber olacağını vaadetmiş olmakla birlikte, oğlunu (İshak’ı) boğazlamasını nasıl emredebilir? Aynı şekilde yüce Allah:

“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.” (Hud, 11/71) diye buyurmaktadır. Peki Yakub’un doğacağına dair müjdeyi gerçekleştirmeden önce ona İshak’ı boğazlaması emri nasıl verilebilir?

Aynı şekilde haberlerde varid olduğu üzere koçun boynuzları Kabe’de asılı bulunuyordu. İşte bu da boğazlanması emredilenin İsmail (aleyhisselâm) olduğunun delilidir. Eğer boğazlanması emredilen İshak (aleyhisselâm) olsaydı, boğazlamanın Beyti’l-Makdis’te gerçekleşmesi gerekirdi.

Ancak bütün bu delillendirmeler kesin değildir. Bu görüşün sahiplerinin: “Babasına oğlunun peygamber olacağını vaadetmekle birlikte, oğlunu kesmesini nasıl emredebilir?” sorusunu şöyle cevablandırmak mümkündür: Burada anlam: Onun başından geçen olaylar olup bittikten sonra ona peygamber olacağı müjdesini verdik, anlamında olabilir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır, ileride de gelecektir.

İshak’ın oğlu Yakub dünyaya geldikten sonra İbrahim (aleyhisselâm)’a İshak’ı boğazlama emri verilmiş olabilir. Şöyle de denilebilir: Kur’ân-ı Kerîm’de Yakub’un İshakın oğlu olarak dünyaya geleceği varid olmamıştır. (Yalnızca onun soyundan geleceğine işaret edilmiştir, demek isteniyor).

Eğer boğazlanması emredilen İshak olsaydı, boğazlama işinin Beytu’l-Makdis’te olması gerekirdi, şeklindeki görüşün cevabı da daha önceden geçtiği üzere Said b. Cübeyr’in yaptığı açıklamadır.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Hangisinin boğazlanmasının emredilmiş olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Bu da bu husustaki üçüncü bir görüştür.

2- Peygamberlerin Rüyası:

“Dedi ki: Oğulcağızım! Gerçekten ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bak, artık sen ne düşünürsün” âyeti ile ilgili olarak Mukâtil şöyle demektedir: İbrahim (aleyhisselâm) bunu ardı arkasına üç gece gördü.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Rasûllere yüce Allah’tan vahiy uyanıkken de uykuda iken de gelirdi. Çünkü peygamberlerin kalbleri uyumaz. Bu gerçek aynı zamanda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar ulaştırılan merfu haberde de sabit olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Biz peygamberler topluluğunun gözleri uyur, kalblerimiz uyumaz.” Bu lafızla olmamakla birlikte; bütün peygamberleri kapsayan bir hadis olarak: Buhârî, VI, 2730; Ebû Nuaym, el-Müsned el-Müstahrec…, 1. 229; Peygamber Efendimizin bir özelliği olarak hadislerde daha yoğun bir şekilde rivâyet edilmiştir. Bazılarına işaret edelim: Müslim, I, 528; Buhârî, I. 64, 293, III, 1308; Ebû Davud, I, 52; Nesâî, III, 234; Müsned, I, 220. II, 251, 438.

İbn Abbâs da: Peygamberlerin rüyası vahiydir demiş ve bu âyet-i kerimeyi delil göstermiştir.

es-Süddî dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm)’a İshak doğmadan önce doğacağı müjdesi verilince, o da: O halde ben onu Allah için kurban edeceğim demişti. Rüyasında ona: Sen bir adakta bulunmuştun. Haydi adağını yerine getir, denildi.

Yine denildiğine göre; İbrahim (aleyhisselâm) terviye (zülhicce’nin sekizinci) gecesinde birisinin ona: Allah sana oğlunu boğazlamanı emrediyor, dediğini görmüştü. Sabah olunca kendi kendisine düşünmeye başladı. Acaba bu rüya Allah’tan mıdır? şeytandan mıdır? diye. İşte bu şekildeki düşünmesi (terviyesi) dolayısı ile bugüne terviye günü ismi verilmiştir. Ertesi gece aynı şekilde rüya gördü ve ona: Verdiğin sözü yerine getir, denildi. Sabah olunca bu gördüğü rüyanın Allah’tan olduğunu bildi (arefe). O bakımdan bu güne “arefe günü” ismi verildi. Üçüncü gece yine öyle bir rüya gördü, bu sefer artık onu boğazlama (nahr) kararını verdi. Bundan dolayı bu güne “yevmu’n-nahr” ismi verildi.

Yine rivâyet edildiğine göre oğlunu boğazlamaya başlayınca, Cebrâîl (aleyhisselâm): “Allahuekber Allahuekber” dedi. Bu sefer boğazlanması istenen oğlu: “La ilahe illallah vallahu ekber” dedi. İbrahim (aleyhisselâm) da bunun üzerine: “Allahuekber velhamdulillah” dedi. O bakımdan bu (şekilde tekbir getirmek) bir sünnet olarak kaldı.

İnsanlar bu işin gerçekleşmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu da bir sonraki başlığın konusudur.

3- Boğazlamanın Fiilen Gerçekleşmesi ve Rüyanın Yerine Gelmesi:

Ehl-i sünnet der ki: Boğazlamanın kendisi gerçekleşmiş değildir. Bizatihi boğazlama gerçekleşmeden önce boğazlama emri verilmiştir, o kadar. Çünkü boğazlama gerçekleşmiş olsaydı, bunun ortadan kaldırılması düşünülemezdi. O bakımdan bu, emri fiilen uygulamadan önce verilen emrin neshedilmesi kabilinden bir işti. Çünkü boğazlama emrinin yerine getirilmesi tamamlanmış olsaydı, o vakit fidye olarak gönderilen kurbanlıkla fidye gerçekleşmezdi.

Yüce Allah’ın:

“Rüyanı gerçekleştirdin.” âyeti da bizim sana emrettiğimiz, dikkatini çektiğimiz hususu gerçekleştirdin ve senin için mümkün olan işleri yaptın, sonra da Biz seni bu işten alıkoyunca, sen de bu işi yapmadın, demektir. Bu hususta yapılmış en doğru açıklama budur.

Bir kesim de şöyle demiştir: Bu neshin herhangi bir şekilde sözkonusu olduğu bir iş değildir. Çünkü bir şeyi zebhetmek (kesmek, boğazlamak) o şeyi koparmak demektir. Buna Mücahid’in şu açıklamasını delil göstermişlerdir: İshak, İbrahim’e: Bana bakma, o zaman bana acırsın. Bunun yerine beni yüzüstü yere yatır, dedi. Bunun üzerine İbrahim bıçağı aldı ve onu boğazı üzerinden geçirirken bıçak ters döndü. Oğlu babasına: Ne oluyorsun? deyince, babası: Bıçak ters döndü, dedi. Bu sefer oğlu: Sen o bıçağı bana sapla, dedi.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: İbrahim bir parça kestikçe o kestiği yer hemen birbirine yapışıp kaynıyordu. Bir başka kesim de şöyle demiştir: O boğazının bakır olduğunu veya bakırla kaplanmış olduğunu gördü. Kesmek istedikçe bu işinin engellendiğini görüyordu.

Bütün bunlar kudret-i ilâhiyye açısından mümkün olmakla birlikte bu hususta sahih nakle ihtiyaç vardır. Çünkü bu gibi işler aklî düşünme yolu ile idrak edilemezler. Bunları bilmenin yolu haberdir. Şayet bunlar olmuş olsaydı, elbette yüce Allah, İbrahim ve İsmail’in -Allah’ın salat ve selamı ikisine de olsun- rütbesini ta’zim için mutlaka bize açıklardı. Bu gibi hususların açıklanması kurbanlık ile fidye edilmiş olmasının açıklamasından da daha anlamlı olurdu.

Kimileri de şöyle demiştir: İbrahim’e şahdamarlarının kesilmesi ve kanın akıtılması demek olan gerçek anlamı ile boğazlama emri verilmemişti. O rüyasında onu boğazlamak üzere yatırdığını görmüştü. Bunu gerçek anlamda boğazlamakla emrolunduğunu zannetmişti. Yere yatırması emrini gerçekleştirince, ona: “Rüyanı gerçekleştirdin” denildi.

Ancak bütün bunlar âyetlerden anlaşılan anlamın dışındadır. Hiçbir zaman Halil’in ve boğazlanması emrolunan oğlunun bu emirden gerçek maksadın ne olduğunu anlamayıp bir takım zanlara kapılmaları düşünülemez. Aynı şekilde eğer bütün bunlar doğru olsaydı, ayrıca kurbanlık ile fidyesinin verilmesine gerek olmazdı.

4- Hz. İbrahim’in Boğazlanması Emrolunan Oğluna Görüşünü Sormasının Anlamı:

“Bak, artık sen ne düşünürsün?” âyetindeki: “Sen ne görürsün (mealde: ne düşünürsün)” lâfzını Âsım dışında diğer Kûfeliler: şeklinde sen bana hangi yolu gösterirsin diye “te” harfini ötreli, “ra” harfini de esreli olarak; “Gösterdi, gösterir”den gelen bir fiil olarak okumuşlardır.

el-Ferrâ” dedi ki: Yani bir bak, görüşüne göre sabır mı edeceksin? Yoksa katlanamaz mısın? demektir.

ez-Zeccâc dedi ki: Bunu ondan başka kimse söylemiş değildir. İlim adamlarının söyledikleri: Sen bana ne gösterirsin? (ne işaret edersin?) demektir. Nefsin sana nasıl bir görüş gösterir, demek olur.

Ancak Ebû Ubeyd “te” harfinin ötreli, “re” harfinin de esreli okunuşunu kabul etmeyip şöyle demektedir: Bu, ancak gözle görmek hakkında kullanılır. Ebû Hatim de böyle demiştir.

en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu yanlıştır, çünkü bu hem gözle görmek, hem başka şekilde görmek (görüş) hakkında kullanılır ve bu kullanım meşhurdur. Mesela: “Ben filana doğruyu gösterdim, ona kendisi için doğru olanı gösterdim” denilir. Bu ise gözle görmek türünden değildir.

Diğerleri ise: “Görürsün” diye: “Gördün” fiilinin müzraii olarak okumuşlardır.

ed-Dahhak ve el-A’meş’den meçhul olarak: “Sana gösterilir” diye okudukları rivâyet edilmiştir.

Babası bu sözleri oğluna Allah’ın emri hususunda onun kanaatini öğrenmek maksadı ile sormamıştı. Allah’ın emrine karşı sabrını öğrenmek maksadı ile yahut oğlunun Allah’ın emrine itaat ettiğini görmek suretiyle mutluluğu tatmak için danışmış idi. O da

“Dedi ki: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap!” âyetindeki: ” Emrolunduğun şey”; “Emrolunduğun şey ne ise” demek olup harf-i cer ve zamir hazfedilmiştir. Şairin şu mısraında hazfedildiği gibi:

“Ben sana hayrı emrettim, artık sen de kendisiyle emrolunduğun işi yap.”

Burada şair fiile bitişik olarak zamiri getirmiş, böylelikle bu: “Emrolunduğun o şeyi” haline gelmiş, daha sonra da “he” zamiri hazfedilmiştir. Ortada bir “kalem yanılması: Sebkat-i kalem” olduğu görülüyor. Çünkü mısradaki ifade ile Kurtubi merhumun tercihi arasında lafzi bir uyum söz konusu değildir. Kurtubi’nin tercihine göre mısraın: “…mâ umirte bihi” kısmının “mâ tu’meru(hû)” şeklinde olması gerekir. Bu da yüce Allah’ın:

“Seçtiği kullarına da selam olsun” (en-Neml, 27/59) âyeti gibidir ki; bu da önceden geçtiği gibi (bk. en-Neml, 27/59. âyetin tefsiri) “(……..): Kendilerini seçtiği” takdirindedir.

ise ism-i mevsulü anlamındadır.

“İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” âyeti hakkında işaret yoluyla tefsir yapanların kimisi şöyle demiştir: O inşaallah dediği için yüce Allah da ona sabretme başarısını ihsan etti.

“Babacığım” ile

“oğulcağızım” tabirleri ile ilgili açıklamalar daha önceden Yusuf Sûresi’nde (12/4. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (bk. el-Bakara, 2/132. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 101

Ona yumuşak huylu bir oğlanla müjde verdik.

Diyanet Vakfı
İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.

Kurtubi Tefsiri
Biz de ona itaatkâr bir oğul müjdesini verdik.

Yüce Allah da:

“Biz de ona itaatkâr bir oğul müjdesini verdik” diye buyurmaktadır. Yani bu evlat yaşını, başını alacağı sırada halim (itaatkâr) olacaktır. Bu evladın uzun süre hayatta kalacağı müjdesi verilmiş gibidir. Çünkü küçük çocuk şu şekilde nitelendirilmez. Bu müjde de daha önce Hud Sûresi’nde (11/69- âyetin tefsirinde) geçtiği üzere melekler vasıtasıyla verilmişti. Yine bu husus ileride ez-Zariyat Sûresi’nde (51/24-28. âyetlerin tefsirinde) de gelecektir.

Saffat 100

“Rabbim! Bana salihlerden birini bağışla.”

Diyanet Vakfı
99, 100. (Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek. Rabbim! Bana salihlerden olacak bir evlat ver, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, bana salihlerden bağışla!”

2- Allah’tan Salih Evlat Dilemek:

“Rabbim, bana salihlerden bağışla!” Yüce Allah ona kendisini kurtaracağını bildirince o da gurbette teselli bulacağı bir evlat ile kendisine destek göndermesi için Allah’a dua etti. Bu husustaki açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/37-38. âyetler, 3- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İfadede hazfedilmiş sözler vardır. Rabbim bana salihler arasından salih bir evlat bağışla demektir. Bu gibi hazfler pek çoktur.

Saffat 99

Dedi ki: “Şüphesiz ben Rabbime gidiyorum, O bana yol gösterecektir.”

Diyanet Vakfı
99, 100. (Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek. Rabbim! Bana salihlerden olacak bir evlat ver, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: Ben Rabbime gidiciyim. Pek yakında beni doğru yola iletecektir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Hicret ve İnsanlardan Ayrılmak:

Bu âyet-i kerîme hicret ve uzlete çekilmek hususunda asli bir dayanaktır. Bu işi ilk yapan kişi İbrahim (aleyhisselâm)’dır. Bu da yüce Allah’ın onu ateşten kurtarması sırasında olmuştur.

“Dedi ki: Ben Rabbime gidiciyim.” Yani kavmimin ve doğum yerim olan yerden Rabbime ibadet etme imkanı bulacağım yere hicret edeceğim. Çünkü niyet ettiğim bu hususta “pek yakında beni doğru yola iletecektir.”

Mukâtil dedi ki: İnsanlar arasında Lut ve Sara ile birlikte Arz-ı Mukaddes’e -ki Şam topraklarıdır- ilk hicret eden kişi odur.

Ben amelim ve ibadetimle, kalbim ve niyetimle gidiyorum, diye de açıklanmıştır. Buna göre onun gitmesi beden ile değil, amel iledir. Buna dair açıklamalar yeterli şekliyle el-Kehf Sûresi’nde (18/10. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Birinci görüşe göre ise Şam topraklarına ve Beytu’l-Makdis’e hicret etmek suretiyle (radıyallahü anhbbime gidiciyim) demek olur.

Şöyle de açıklanmıştır: O önce Harran’a doğru gitti ve orada bir süre kaldı.

Bir başka görüşe göre: O bu sözleri kavmi arasından kendisinden ayrılan kimselere söylemiştir. O takdirde bu ifade onlar için bir azar olur. Bir diğer görüşe göre o, bu sözleri ailesi halkından kendisiyle birlikte hicret eden kimselere söylemiştir. O zaman bu ifadeler onun tarafından yapılmış bir teşvik olur.

Bir görüşe göre de o bu sözlerini ateşe atılmadan önce söylemişti. Bu görüşe göre bu hususta iki türlü açıklama sözkonusudur: Birincisine göre ben Rabbimin benim hakkımdaki takdirine gidiyorum, demektir. İkincisine göre ise ben nasıl olsa öleceğim. Nitekim ölen kimseye: Yüce Allah’a gitti, denilmesi buna benzer. Çünkü o ateşe atılmak suretiyle öleceğini düşünmüştü. Çünkü içine atılan şeyleri yiyip bitirmek ateşin alışılagelmiş bir halidir. Nihayet ona:

“Serin ve selamet ol.” (el-Enbiya, 21/69) denildi, işte o vakit İbrahim de ateşten kurtulmuş oldu.

Bu görüşe göre yüce Allah’ın: “Pek yakında beni doğru yola iletecektir”

âyeti iki türlü te’vil edilir. Birincisine göre “pek yakında beni doğru yola” yani o ateşten kurtuluş yoluna “iletecektir” demek olur. İkinci görüşe göre ise cennete (iletecektir) demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yetişen kimselerden birisi olan Süleyman b. Surad dedi ki: Kavmi İbrahim (aleyhisselâm)’ı ateşe atmak istediklerinde odun toplamaya başladılar. Yaşlı bir kadın sırtı üzerinde odun taşıyıp: Ben bunu şu ilâhlarımızdan sözeden kimse için götürüyorum, diyordu. İbrahim (aleyhisselâm) ateşe atılmak istenince o da: “Ben Rabbime gidiciyim dedi.” Ateşe atılınca da: “Hasbiyallahu ve ni’me’l-vekil: Bana Allah yeter, O ne güzel vekildir” dedi. Bunun üzerine yüce Allah da:

“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” (el-Enbiya, 21/69) diye buyurdu. Bunun üzerine Lut’un babası -ki İbrahim’in amcası olur, Lut amcası oğlu idi- şöyle dedi: Ateşin onu yakmayışının sebebi, onun bana olan akrabalığıdır. Bunun üzerine yüce Allah ateşten bir parça gönderip onu yaktı.

Saffat 98

Ona bir tuzak kurmak istediler, biz ise onları aşağılık kıldık.

Diyanet Vakfı
Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Ona kötülük yapmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.

“Ona” İbrahim’e

“kötülük” anlamındaki “el-keyd” hile ve tuzak demektir. Yani onu helâk etmek için hileye başvurmak

“istediler. Biz de onları en aşağılar kıldık.” Kahredilmişler, yenilgiye uğrayanlar kıldık. Çünkü onların bertaraf etme imkanını bulamadıkları bir şekilde delili ortaya çıkmış oldu. Onların hile ve tuzakları, onun doğruluğunun delilini hiçbir şekilde çürütemedi, etkileyemedi.

Saffat 97

Dediler ki: “Onun için bir bina yapın, onu ateşe atın.”

Diyanet Vakfı
Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.”

“Dediler ki: Onun için bir bina yapın” yani daha önce el-Enbiya Sûresi’nde (21/68-69) açıklandığı üzere getirdiği delillerle onları yenik düşürünce, ona ne yapacakları hususunda birbirleriyle danıştılar ve:

“Onun için bir bina yapın” dediler. Orayı odunla doldurun ve ateşe verin, sonra da onu bu ateşin içine atın. İşte (âyette sözü edilen):

“Alevli ateş: cahim” budur.

İbn Abbâs dedi ki: Onlar yukarı doğru uzunluğu otuz arşın olan taştan bir duvar inşa ettiler. Onu ateşle doldurdular, İbrahim’i de içine attılar.

Abdullah b. Amr b. el-As dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm) o ateşin yandığı yapıya atılınca: “Hasbiyallahü ve ni’me’l-vekil: Bana Allah yeter, O ne güzel vekildir” dedi.

“el-Cahim: Alevli ateş” lâfzındaki elif ve lam zamire delalet etmektedir ki “onun alevli ateşine…” demektir ki, bu da o binanın içindeki alevli ateş anlamındadır.

Taberî’nin naklettiğine göre bunu söyleyen kişinin ismi Heyzen olup Farisîlerin, bedevilerinden olan bir adamdır. Onların göçebeleri Türklerdir. Şu hadiste kendisinden sözedilen kişi odur: “Bir adam giyindiği elbisesi ile böbürlenerek yürüyor iken yerin dibine geçirildi. Kıyâmet gününe kadar yerin dibine geçirilmeye devam edecektir. ” Buhârî, III, 1285, V, 2182; Müslim, III, 1653, 1654; Tirmizi, IV, 655; Dârimi, I, 127; Mesai, VIII, 206; Müsned, II, 66, 222, 267, 390, 531, III, 40. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 96

“Oysa sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı.”

Diyanet Vakfı
95, 96. İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Halbuki sizi de, yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”

“Halbuki sizi de, yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır” âyetindeki nasb konumundadır. Yani yüce Allah sizin yapıp ettiğiniz bu putları da yaratmıştır. İster ağaç, ister taş, ister başka şeylerden olsun. Yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:

“Hayır, sizin Rabbiniz göklerle yerin Rabbi ve onları yoktan var edendir.” (el-Enbiya, 21/56)

Buradaki ….’ın istifham (soru) edatı anlamında olduğu da söylenmiştir Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Halbuki Allah sizi yaratmıştır. Siz ne yapıyorsunuz böyle?

Onların yaptıklarını küçümsemektir, tahkir etmek anlamına gelir. Bu edatın nefy edatı olduğu da söylenmiştir. Yani bunu yapan sizler değilsiniz, onu yaratan Allah’tır.

Ancak en güzeli bu edatın fiil ile birlikte mastar olmasıdır. İfadenin takdiri de şöyle olur: Halbuki Allah sizi de, sizin amelinizi de yaratmıştır. Ehl-i sünnetin mezhebi de budur. Onlara göre Allah fiillerin halikidir, kullar da o fiilleri kesbedenler (kazananlar)dır. Bu âyet ile Kaderiyye ve Cebriye’nin görüşleri iptal edilmekte, çürütülmektedir. Rivâyete göre de Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu bildirmektedir: “Şüphesiz Allah her bir sâniî (yapıcıyı) ve sanatını (onun yaptığını) yaratandır.” Bunu es-Sa’lebî zikretmiş olduğu gibi, Beyhakî de bunu Huzeyfe’den gelen bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah herbir sâniî ve onun sanatını yaratmıştır. ” Beyhakî, Şuabu’l-Îman, I, 209 O halde hâlik de O’dur, sânî de odur. O her türlü eksiklikten münezzehtir. Biz bu iki ismi “el-Kitabu’l-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde açıkladık.

Saffat 95

Dedi ki: “Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
95, 96. İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi.

“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi. Âyetinde hazfedilmiş lâfızlar vardır. Yani onlar: Bizim ilâhlarımıza bu işi kim yaptı dediler. O da onlara karşı delil getirerek:

“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz” dedi. Yani ellerinizle yonttuğunuz, düzelttiğiniz birtakım putlara mı ibadet ediyorsunuz?

“Yontmak, düzeltmek ve fazlalıklarını almak, törpülemek” demektir. “Onu yonttu, yontar” demektir. ise “yontma neticesinde çıkan artıklar”a denilir. da kendisi ile yontulan alet, yontma aleti demektir.

Saffat 94

Ona seslendik: “Ey İbrahim!”

Diyanet Vakfı
(Putperestler) koşarak İbrahime geldiler.

Kurtubi Tefsiri
Hızlıca ona geldiler.

“Hızlıca ona geldiler.” Hamza:

“Hızlıca geldiler” âyetini “ye” harfi ötreli olarak: diye okumuştur. Diğerleri ise “ye” harfini üstün ile okumuşlardır. Hızlıca geldiler, demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Katade ve es-Süddî: Yürüyerek geldiler, diye açıklamışlardır. Anlamın hep birlikte, ağır ağır ve herhangi bir kimsenin putlarına bir zarar vermeyeceğinden yana emin olarak geldiler, demek olduğu da söylenmiştir. Onlar yürümek ile koşmak arasında bir yürüyüşle geldiler, diye de açıklanmıştır. Deve kuşunun koşmaya başlaması (ve bunun için kanatları açması)” tabiri de buradan gelmektedir. ed-Dahhak: Koşarak geldiler derken, Yahya b. Sellam kızgınlıklarından titreyerek geldiler anlamına geldiğini nakletmiştir. Böbürlenerek geldiler, diye de açıklanmıştır ki bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır. Gelinin kocasının evine zifaf için götürülmesi” tabiri de buradan alınmıştır. el-Ferezdak da şöyle demektedir:

“Aşılayıcı erkek develer dişilerinden önce koşarak geldi,

Arkasından ise onlar (dişi develer) geldiler.

Onlar da (aşırı soğuğun etkisinden) koşuyorlardı.”

şeklinde ötreli okuyanların okuyuşu, başkalarını koşmak durumunda bırakıyorlardı, anlamına gelir. Buna göre mef’ûl hazfedilmiş olur. el-Esmaî dedi ki: “Develeri koşmak zorunda bıraktım” demektir.

Bunların iki ayrı söyleyiş olduğu, bu bakımdan: “O erkekler topluluğu koştular” denildiği gibi; “Gelini zifafa gönderdim” söyleyişleri hep aynı anlamdadır. “Gelinin zifafa girdiği yer” anlamındadır. Bu açıklama el-Halil’den nakledilmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: “Ye” harfinin ötreli olarak okunuşu ile ilgili olarak Ebû Hatim bu söyleyişi bilmediğini iddia etmiştir. Ancak aralarında el-Ferrâ’nın bulunduğu ilim adamlarından bir topluluk, bunu bilmişlerdi. el-Ferrâ” bunu Araplarıa: “Adamı uzaklaşmak zorunda bıraktım” tabirlerine benzetmiştir, “Onu bir kenara uzaklaştırdım” demek olur. el-Ferrâ” ve başkaları şu beyiti zikrederler:

“Husayn kendi kavminin başına geçmeyi temenni etti,

Fakat Husayn zelil edildi ve kahredildi.”

Yani bu hale düşürüldü, işte “Sonunda bu şekilde koşacak noktaya vardılar” anlamına gelir. Muhammed b. Yezid dedi ki: “Süratlice koşmak” demektir. Ebû İshak ise, bu deve kuşunun koşmaya ilk başlaması hali demektir, der. Ebû Hatim de şöyle demiştir: el-Kisaî birtakım kimselerin “fe” harfini şeddesiz olarak: diye, fiilinden: “Tarttı, tartar” gibi okuduklarını da iddia etmiştir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu Ebû Hatim’in naklettiğidir. Ebû Hatim ise el-Kisaî’den herhangi bir şey işitmiş değildir. el-Kisaî’den rivâyet eden el-Ferrâ” ise el-Kisaî’nin bu kelimeyi “fe” harfi şeddesiz olarak: şeklinde bilmediğini rivâyet etmektedir. el-Ferrâ” dedi ki: Ben de bunu bu şekliyle bilmiyorum. Ebû İshak dedi ki: Ancak onlardan başkaları bunu bilmiş bulunuyor. Çünkü: “Hızlandı, hızlanır” denilir. en-Nehhâs dedi ki: Bununla birlikte biz (bu kelimeyi): diye (şeddesiz) okuyan kimse olduğunu da bilmiyoruz.

Derim ki: el-Mehdevî’nin naklettiğine göre bu Abdullah b. Yezid’in kıraatidir.

ez-Zemahşerî “Hızlıca ona doğru itildiler” şeklinde meçhul bir fiil olarak ve: şekli, “Deveye (hızlı yürümesi için) türkü çağırdı” fiilinden gelen bir fiil olarak da (okunmuştur). Sanki ona doğru hızlıca gidişleri dolayısıyla biri diğerini itiyormuş gibi (ona doğru gittiler) demek olur.

es-Sa’lebî, el-Hasen, Mücahid ve İbn es-Semeyka’dan: “Deve kuşunun yürümek ile uçmak arası koşması”nı anlatan: den gelen ve “ra” harfi ile bir fiil olarak okuduklarını zikretmektedir.

Saffat 93

Sağ eliyle onlara bir darbe indirdi.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)

Kurtubi Tefsiri
Sonra onlara sağ eli ile gizlice vurdu.

“Sonra onlara sağ eli ile gizlice vurdu” âyetinde vuruşun özellikle

“sağ el” ile sözkonusu edilmesinin sebebi, daha güçlü olması, onunla indirilen darbenin daha ağır olmasından dolayıdır. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve er-Rabî’ b. Enes yapmıştır.

Bir başka açıklamaya göre buradaki “yemin (sağ)”den kasıt, onun:

“vallahi… ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım” (el-Enbiya, 21/57) diye yaptığı yemindir.

el-Ferrâ” ve Sa’leb şöyle demişlerdir: Bundan kasıt, putlara güçlü bir darbe indirdiğidir. Yemin (sağ), güç demektir.

Bunun “adalet ile” anlamına geldiği de söylenmiştir. Burada yemin adalet demektir. Yüce Allah’ın:

“Eğer bazı sözleri uydurup Bize isnad etseydi, Biz onu elbette sağımızla alıverirdik” (el-Hakka, 69/44-45) âyetinde de “yemin (sağ)” adalet ile… (ondan intikam alırdık), anlamındadır. Bu bakımdan adalet için “yemin (sağ)”, zulüm için ise “şimal (sol)” kullanılır. Nitekim düşman ve masiyetler sözkonusu edildiğinde “şimal”in, itaat sözkonusu edildiğinde ise “yemin”in kullanıldığı görülmektedir. Bundan dolayı da:

“Gerçekten siz bize sağdan gelirdiniz” (es-Saffat, 37/28) diye buyurulmaktadır ki, itaat cihetinden gelirdiniz, demektir.

Yemin müslümanın adaletli tarafıdır, şimal ise zulüm tarafıdır. Nitekim mü’min antlaşma (misak) gününde sağı ile yüce Allah’a bey’at edip söz vermiştir. O halde bey’at yemin ile yapılmıştır. İşte yarın mü’mine kitabının (amel defterinin) yemininden (sağından) verileceğinin sebebi budur. Çünkü o yaptığı bey’ate bağlı kalmıştır. Bey atini bozan ve yüce Allah’ın boyunduruğundan kaçıp kurtulan kimseye ise kitabı sol tarafından verilecektir. Çünkü zulüm o taraftadır. Buna göre “sonra onlara sağ eli ile gizlice vurdu” âyeti misak gününde yüce Allah’a bey’at etmiş olduğu o adaletin gereği olarak bunu yaptı ve bu dünyada vermiş olduğu bu sözü yerine getirmiş oldu, demektir. Bunun sonucunda da o putları kırıp döktü. Âdeta un ufak etti. İşte burada onun sağ eliyle vurması kuvvetle vurması anlamında değildir. Bu açıklamayı et-Tirmizî el-Hakim yapmıştır.

Saffat 92

“Size ne oldu, konuşmuyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
91, 92. Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz? dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Size ne oldu ki konuşmuyorsunuz?”

“Size ne oldu ki konuşmuyorsunuz?” âyeti da böyledir. Denildiğine göre putların önünde bayramdan dönüşleri sırasında yemek maksadıyla bıraktıkları yiyecekleri vardı. Bu yemekleri bırakmalarının sebebi ise -kendi kanaatlerine göre- putlarının bereketinin yemeğe geçmesi idi. Bu yemekleri put bakıcılarına bıraktıkları da söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre İbrahim (aleyhisselâm) alay olsun diye o putlara yemek sunmuş ve: “Yemez misiniz? Size ne oldu ki konuşmuyorsunuz?” demişti.

Saffat 91

Putlarına gizlice yöneldi ve dedi ki: “Yemiyor musunuz?”

Diyanet Vakfı
91, 92. Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Sonra gizlice putlarına varıp: “Yemez misiniz?” dedi.

“Sonra gizlice putlarına varıp” es-Süddî dedi ki: Onların yanına gidip… Ebû Malik: Onlara gidip… Katade: Onlara doğru gidip… el-Kelbî: Üzerlerine varıp… diye açıklamışlardır. Yönünü onlara doğru çevirip… anlamına geldiği de söylenmiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

Buna göre: “Meyletti, yöneldi, meyleder yönelir, meyletmek yönelmek” demektir. “(……..): Meyilli, eğimli yol” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Sana dil ucuyla tatlılık gösterir,

Ancak tilkinin sapıp gittiği gibi yanından uzaklaşıp gider.”

“Yemez misiniz? dedi.” Aklı başındaki varlıklara hitab eder gibi putlara hitab etti. Çünkü onlar putlarını bu duruma çıkarmışlardı. Aynı şekilde;

Saffat 90

Ondan yüz çevirip arkalarını döndüler.

Diyanet Vakfı
Ona arkalarını dönüp gittiler.

Kurtubi Tefsiri
Ondan yüz çevirip uzaklaştılar.

“Ondan yüz çevirip uzaklaştılar” âyeti bunu anlatır. Yani hastalığın kendilerine bulaşması korkusu ile kaçtılar.

Tirmizî el-Hakim rivâyetle der ki: Bize babam anlattı, dedi ki: Bize Amr b. Hammâd anlattı. O Esbat’dan, o es-Süddî’den, o Ebû Malik’ten, o Ebû Salih’ten, o İbn Abbâs’dan; ve Semura’dan, o el-Hemedanî’den, o İbn Mes’ûd’dan dedi ki: İbrahim’in babası: Bizim bir bayramımız var. Eğer bizimle birlikte çıkacak olursan dinimizi beğeneceksindir, dedi. Bayram günü gelince, İbrahim’in yanına geldiler, o da onlarla birlikte çıktı. Yolun bir yerinde kendisini yere attı ve: Ben gerçekten hastayım, ayağım ağrıyor, dedi. Yere yıkılmış iken onun ayağını çiğneyip geçtiler. Çekip gittiklerinde onların arkalarından:

“Vallahi… ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.” (el-Enbiya, 21/57) diye seslendi. Ebû Abdullah dedi ki: Bu, İbn Abbâs ve İbn Cübeyr’in söyledikleri ile çatışan bir şey değildir. Çünkü bu iki hususun da olmuş olma ihtimali vardır.

Derim ki: Sahih(-i Buhârî)’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “İbrahim Peygamber (aleyhisselâm) sadece üç defa yalan söylemişti…” Buhârî, III, 1225, V. 1955; Müslim, IV, 1840; Müsned, II. 403. III, 244. Bu hadis daha önceden el-Enbiya Sûresi’nde (21/62-63- âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu ise onun gerçekten hasta olmadığına ancak ta’riz (üstü kapalı kaçamak ifade) kullandığına delildir. Yüce Allah da:

“Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir” (ez-Zümer, 39/30) diye buyurmaktadır. O halde anlam şöyledir: Ben gelecekte hasta olacağım, onlar ise şu anda hasta olduğunu zannettiler. Bu da daha önceden belirttiğimiz gibi ta’rizli (üstü kapalı) ifadelerdendir. Çokça kullanılan bir mesel olan: “Hastalık olarak sağlıklı olmak yeterlidir” ifadesi ile Lebid’in şu beyiti de bu kabildendir:

“Çokça dua ettim Rabbime gayretle, esenlik versin,

Ve bana sağlık versin diye, baktım ki sağlıklı oluş hastalığın kendisidir.”

Bir kişi ansızın ölmüş, insanlar onun etrafını sarmışken: Sapasağlamken öldü dediler. Bunun üzerine bedevi bir Arap: Ölümü ense kökünde gezdiren bir kimse sağlıklı olabilir mi? dedi.

Buna göre İbrahim (aleyhisselâm) bu sözü söylediğinde gerçeği ifade etmişti. Ancak peygamberlerin seçkinlikleri ve yüce Allah’ın nezdindeki konumlan dolayısıyla bu tutumu bir günah olarak değerlendirilmiştir. Bundan dolayı o şöyle demişti:

“Kıyâmet gününde bana günahımı bağışlamasını ümit ettiğim O’dur. “(eş-Şuara, 26/82) Bütün bu hususlar yeterli açıklamaları ile daha önceden (el-Enbiya, 21/62-63- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bir açıklamaya göre o, kâfir oluşları sebebiyle nefsen rahatsız olduğunu anlatmak istemişti.

“Yıldız” anlamına gelen: in çoğulu da olabilir, tekil ve mastar (ve bir şeyin bir parçası, bölümü, taksidi anlamına) da olabilir.

Saffat 89

Dedi ki: “Ben gerçekten hastayım.”

Diyanet Vakfı
Ben hastayım, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak ben hastayım” dedi.

“Derken yıldızlara bir defa baktı da: Muhakkak ben hastayım, dedi.”

âyeti ile ilgili olarak İbn Zeyd babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Kralları ona: Yarın bizim bayramımızdır. Bizimle birlikte bayrama çık, diye haber gönderdi, o da doğmakta olan bir yıldıza baktı ve: Bu yıldız ben hasta olacağım vakit doğar, dedi. Yıldızlar ilmi, kullandıkları ve gözlemledikleri bir bilgi idi. Böylelikle o bu bakımdan onlara bu hissi verdi, kendi inançlarına uygun bir mazeret ortaya koymuş oldu. Çünkü kavmi çobanlık ve çiftçilik yapan bir kavimdi. Bu iki geçim yolunun ise yıldızları gözlemlemeyi gerektirdiği açıktır.

İbn Abbâs dedi ki: Yıldızlar ilmi. peygamberliğin kapsamı içerisindeydi. Yüce Allah Yuşa b. Nun’a güneşin doğmasını geciktirince bunu ortadan kaldırdı. Bundan dolayı İbrahim in yıldıza bakması nebevi bir ilim idi.

Cuveybir de ed-Dahhak’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yıldızlar ilmi Îsa (aleyhisselâm) dönemine kadar kalmışta Nihayet onun görülmesinin (ve yerinin bilinmesinin) sözkonusu olmadığı bir yerde Hz. Îsa’nın yanına girdiklerinde Meryem (selam ona) bu gelenlere: Siz onun yerini nereden bildiniz? diye sorunca, onlar da: Yıldızlardan dediler. Bunun üzerine Îsa Rabbine dua ederek: Allah’ım, yıldızlar bilgisi ile onların bir şey kavramasına imkan verme. Artık kimse de yıldızlar ilmini bilmesin, dedi. Bunun sonucunda yıldızlardan hareketle hüküm vermek şeriatta yasak kılındı. İnsanlar arasında bu bilgi de bilinmeyen bir bilgi haline geldi.

el-Kelbî dedi ki: Onlar (İbrahim -aleyhisselâm-in kavmi) Basra ile Küfe arasında Hurmuz Cerd diye bilinen bir kasabada idiler ve yıldızları gözetliyorlardı. Bu görüşlerden birisidir.

el-Hasen ise şöyle demektedir: Yani onlar İbrahim (aleyhisselâm)’a kendileriyle birlikte dışarı çıkmasını teklif ettiklerinde ne yapacağı hususu üzerinde düşünmeye koyuldu. Buna göre anlam şöyle olur: O hatırına gelen görüş üzerinde durdu ve düşündü. Bu türden karşısına çıkan husus hakkında düşündü, demek olur. Böylelikle o hayatta olan herkesin hastalanacağını öğrenmiş olduğundan ötürü

“muhakkak ben hastayım (hastalanacağım)” dedi.

el-Halil ve el-Muberred derler ki: Bir kişi herhangi bir husus hakkında düşünüp onu planlamasını anlatmak üzere: “o kişi yıldızlara baktı” denilir.

Şöyle de açıklanmıştır: İbrahim (aleyhisselâm)’ı beraberlerinde çıkmaya çağırdıkları saat onun sıtmaya yakalandığı bir vakte rastlamıştı.

Bir başka açıklama da şöyledir: Yani o eşyaya baktı, bu eşyanın bir yaratıcısı ve onların işlerini çekip çeviren birisi olduğunu bildi. Kendisinin de bu eşya gibi halden hale değişeceğini anladığından:

“Muhakkak ben hastayım” dedi.

ed-Dahhak da şöyle demiştir:

“Ben hastayım” ben ölüm hastalığına yakalanacağım, demektir. Çünkü hakkında ölüm takdir edilmiş kimse çoğunlukla önce hastalanır, sonra ölür. İşte bu bir tevriye ve kinayeli bir anlatımdır. Nitekim kral ona Sare’nin kim olduğunu sorduğunda, o benim kızkardeşimdir, demiş ve bununla din kardeşliğini kastetmiştir.

İbn Abbâs, İbn Cübeyr ve yine ed-Dahhak şöyle demişlerdir: O bu sözleriyle taun gibi başkasına bulaşan bir hastalığa işaret etmişti. Onlar da taundan kaçan ve korkan kimselerdi. İşte;

Saffat 88

Yıldızlara bir bakış attı.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.

Kurtubi Tefsiri
Derken yıldızlara bir defa baktı da:

Saffat 87

“Âlemlerin Rabbi hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
«O halde alemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?»

Kurtubi Tefsiri
“Âlemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir?”

“Âlemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir?” Onun huzuruna başkasına ibadet etmiş olarak vardığınız vakit ne (göreceğinizi) zannedersiniz? Bu bir sakındırmadın Yüce Allah’ın:

“O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitar, 82/6) âyeti gibi bir sakındırma demektir. Bunun: Sizler ne gibi yanılgılara düştünüz ki, sonunda Ona başkasını ortak koşacak kadar ileri gittiniz anlamında olduğu da söylenmiştir.

Saffat 86

“Yalan olarak Allah’tan başka ilâhlar mı istiyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
«Allahtan başka bir takım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?»

Kurtubi Tefsiri
“Yalan ve iftira ederek, Allah’tan başka ilahları mı istiyorsunuz?

“Yalan ve iftira ederek” âyeti mef’ûlün bih olarak nasb mahallindedir. Yani siz yalan ve iftira mı istiyorsunuz? demek olur. el-Muberred de der ki: Yalanın en kötü şekli”dir. Bu da bir türlü karar kılamayan ve sürekli kararsızlık gösteren şey demektir. “Altlarındaki yer, üstlerine geldi” ifadesi de buradan gelmektedir.

“İlahları mı?” âyeti “yalan ve iftira” lâfzından bedeldir.

“Allah’tan başka” yani Allah’tan başkasına mı ibadet ediyorsunuz? Buna göre bu âyetin anlamı şöyle olur: “Sizler Allah’tan başka yalan ve uydurma ilâhları mı istiyorsunuz.”

Bununla birlikte şu anlamda hal olması da mümkündür: Sizler yalan ve iftira eden kimseler olarak, Allah’tan başka ilâhlar mı istiyorsunuz? (Mealde olduğu gibi).

Saffat 85

Babasına ve kavmine dedi ki: “Neye tapıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.

Kurtubi Tefsiri
Hani babasına ve kavmine: “Nelere ibadet ediyorsunuz?” demişti.

“Hani babasına” ismi Azer’di. Buna dair açıklamalar da (el-En’am, 6/74. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve kavmine: Nelere ibadet ediyorsunuz? demişti” âyetindeki: Ne” mübteda olarak ref mahallinde; “…lere” de onun haberi durumundadır. Bununla birlikte her ikisinin “ibadet ediyorsunuz” fiili ile nasb mahallinde olması da mümkündür.

Saffat 84

Rabbine selim bir kalple geldiğinde.

Diyanet Vakfı
Çünkü Rabbine kalb-i selim ile geldi.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü o Rabbine selim bir kalb ile gelmişti.

“Çünkü o Rabbine” şirkten ve şüpheden arınıp kurtulmuş

“selim bir kalb ile gelmişti.” Avf el-A’rabî dedi ki: Muhammed b. Sîrîn’e: Selim kalb nedir? diye sordum, o da: Allah’ın yarattıkları arasında Allah’a samimiyet ile bağlı kalan demektir, diye cevab verdi.

Taberî de Galib el-Kattan, Avf ve diğerlerinden naklettiğine göre Muhammed b. Şîrîn hacılara şöyle dermiş: Ebû Muhammed zavallı bir kimsedir. Eğer Allah onu azaplandıracak olursa, günahları dolayısıyla ona azâb eder. Eğer ona mağfiret ederse, ne mutlu ona! Şayet kalbi selim birisi ise hiç şüphesiz kendisinden daha hayırlı olan kimseler bile günah işlemiştir. Avf dedi ki: Ben Muhammed’e peki selim kalb nedir? diye sordum. Dedi ki: Allah’ın hak, kıyâmetin mutlaka gerçekleşecek olduğunu, Allah’ın kabirdekileri de mutlaka diriltileceğim bilmesidir.

Hişam b. Urve dedi ki: Babam bize şöyle derdi: Çocuklarım lanet okuyan kimseler olmayın. Siz İbrahim (aleyhisselâm)’ın asla hiçbir şeye lanet okumadığını bilmiyor musunuz? O bakımdan yüce Allah:

“Çünkü o Rabbine selim bir kalb ile gelmişti” diye buyurmuştur.

Rabbine selim bir kalb ile gelmesinin iki anlama gelme ihtimali vardır: Birincisi o başkalarını Allah’ı tevhid etmeye ve O’na itaat etmeye davet etmesi sırasında selim bir kalbe sahipti, ikincisi ateşe atıldığı sırada kalbi selimdi.

Saffat 83

Şüphesiz onun taraftarlarından biri de İbrahim’di.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz İbrahim de onun (Nuhun) milletinden idi.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak İbrahim de onun izinden gidenlerdendi.

“Muhakkak İbrahim de onun izinden gidenlerdendi” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Onun dinine mensub olanlardandı, demektir. Mücahid de: Onun yolu ve sünneti üzerinde gidendi, demektir, diye açıklamıştır. el-Esmaî der ki: Şia (mealde: izinden giden); yardımcı olan kimseler demektir. Bu da: den alınmıştır ki, budunun alev alması maksadı ile büyük odunlar ile birlikte yakılan küçük odun (tahta) parçaları demektir.

el-Kelbî ve el-Ferrâ” da şöyle demiştir: Yani şüphesiz Muhammed’in izinden gidenlerden birisi de İbrahim’dir. Buna göre buradaki:

“Onun izinden” lâfzındaki zamir, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir. Birinci açıklamaya göre ise Nûh (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir, daha kuvvetli görülen de budur. Çünkü daha önce sözkonusu edilen de o idi. Ayrıca Nûh ile İbrahim (aleyhisselâm) arasında sadece iki peygamber gelip geçmiştir. Bunlar da Hud ile Salih peygamberlerdir. Nûh ile İbrahim arasında ise 2640 yıl geçmiştir. Bunu da ez-Zemahşerî nakletmiştir.

Saffat 82

Sonra diğerlerini boğduk.

Diyanet Vakfı
Nihayet ötekileri (inanmayanları) suda boğduk.

Kurtubi Tefsiri
Sonra diğerlerini suda boğduk.

“Sonra diğerlerini” yani kâfir olanları

“suda boğduk.” (Diğer anlamındaki: aher’in) çoğulu: şeklinde gelir. Bu kelimede aslolan: ile birlikte kullanılmasıdır. Ancak bu hazfedilmiştir, çünkü anlam bilinmektedir. Bir şeyin “diğer” olması için mutlaka onun cinsinden bir şeyin ondan önce olması gerekir. Buradaki: Sonra” ifadesi arada bir zaman fasılasını anlatmak için değildir. Nimetleri sayıp dökmek içindir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Yahut topraklara düşmüş bir yoksula, sonra da îman edenlerden… olmasıdır.” (el-Beled, 90/16-17) Bu da şu demek olur: Sonra size şunu haber vereyim ki; Ben diğerlerini suda boğdum. Bunlar ise îman etmekten geri kalan kimselerdir.

Saffat 81

Şüphesiz o, bizim inanan kullarımızdandı.

Diyanet Vakfı
Zira o, bizim inanmış kullarımızdan idi.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak o, Bizim mü’min kullarımızdandır.

“Muhakkak o Bizim mü’min kullarımızdandır.” Bu âyet da onun ihsan ediciliğini açıklamaktadır.

Saffat 80

Şüphesiz biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı
İşte biz iyileri böyle mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz, ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.

“Muhakkak Biz, ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.” Onlardan güzellikle sözedilmesini baki kılarız. Böyle” lâfzındaki “kef” nasb mahallindedir. Bunun gibi bir mükâfatla… demektir.

Saffat 79

Âlemler içinde Nuh’a selâm olsun.

Diyanet Vakfı
Bütün alemlerde Nuha selam olsun!

Kurtubi Tefsiri
Âlemler içinde Nûh’a selam olsun.

el-Kisaî’nin iddiasına göre bu âyette iki takdir vardır. Birincisi:

“Sonra gelenler arasında ona” onun hakkında bu güzel övgüyü

“bıraktık. Âlemler içinde Nûh’a selam olsun” denilir. Ebû’l-Abbas el-Müberred’in görüşü de budur. Yani Biz, bu sözü onun hakkında kalıcı kıldık, yani ona selam söyler dururlar, ona dua ederler. Buna göre bu (“Nûh’a selam olsun” ifadesi) başkasının söylediği nakledilen ifadelerdendir.

Yüce Allah’ın: “(Bu) indirdiğimiz… bir sûredir.” (en-Nûr, 24/1) âyetine benzemektedir diyen görüşe göre ise, mana: Biz, onun hakkında bunları bıraktık, anlamındadır, ifade burada tamamlanmaktadır. Daha sonra yeni bir ifade ile

“Nûh’a selam olsun” diye buyurmaktadır. Yani “sonra gelenler arasında” kendisinden kötü bir şekilde sözedilmekten yana o esenliğe kavuşturulmuştur, demek olur.

el-Kisaî dedi ki: İbn Mes’ûd’un kıraatinde: “Bir selam” lâfzı “Bıraktık” ile nasb halindedir. Yani Biz, ona güzel övgü ve bir selam bıraktık, demektir.

“Sonra gelenler arasında” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti arasında demek olduğu söylendiği gibi, diğer peygamberler arasında diye de açıklanmıştır. Çünkü ondan sonra ne kadar peygamber gönderilmiş ise mutlaka o peygambere Nûh (aleyhisselâm)’a uyması emredilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O… dinden Nûh’a tavsiye ettiğini… size de şeriat yaptı.” (eş-Şura, 42/13) diye buyurmaktadır.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bana ulaştığına göre kim akşamı ettiği vakit: “Âlemler içinde Nûh’a selam olsun” diyecek olursa, onu akreb sokmaz. Bunu da Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) “et-Temhid” adlı eserinde zikretmiştir. İbn Abdi’l-Berr, Temhid, XXI, 241.

Muvatta’’da. da Havle bint Hakim’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir yerde konaklayacak olursa, Allah’ın eksiksiz kelimeleri ile yarattıklarının şerrinden Allah’a sığınırım, desin. Oradan ayrılıp gidinceye kadar hiçbir şey ona asla zarar vermeyecektir. ” Muvatta’, II, 978; Müslim, IV. 2080, 2081; Tirmizî, V. 496; Dârimî, 375; Müsned, VI, 377, 378, 409.

Yine Muvatta’’da Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Eslemlilerden bir adam şöyle demiş: Bu gece gözüme uyku girmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Neden dolayı?” diye sorunca, şöyle demiş: Beni bir akreb soktu. Bu sefer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eğer sen akşamı ettiğin vakit, Allah’ın eksiksiz kelimeleri ile Allah’ın yarattıklarından O’na sığınırım, demiş olsaydın sana zarar vermezdi.” Muvatta’, II, 951; Müslim, IV, 2081; Ebû Davud, IV, 13; İbn Mace, II, 1162; Müsned, II, 375, III, 448, V, 430.

Saffat 78

Sonraki gelenler içinde ona bir ad bıraktık.

Diyanet Vakfı
Sonradan gelenler içinde ona iyi bir nam bıraktık

Kurtubi Tefsiri
Sonra gelenler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık.

“Sonra gelenler arasında” bütün ümmetler arasında

“ona” övülmeye değer güzel bir ün

“bıraktık.” Nûh (aleyhisselâm) herkes tarafından sevilen bir peygamberdir. Hatta mecusiler arasında onun “Efridun” olduğunu söyleyenler dahi vardır. Bu anlamdaki açıklama Mücahid ve başkalarından rivâyet edilmiştir.

Saffat 77

Soyunu, geride kalanlar yaptık.

Diyanet Vakfı
Biz yalnız Nuhun soyunu kalıcı kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Zürriyetini de sürekli baki kalanların ta kendileri kıldık.

“Zürriyetini de sürekli baki kalanların ta kendileri kıldık” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Nûh gemiden çıktıktan sonra onunla beraber bulunan erkekler ve kadınlar -onun çocukları ve hanımları müstesna- hep öldüler. İşte yüce Allah’ın:

“Zürriyetini de sürekli baki kalanların ta kendileri kıldık” âyeti bunu anlatmaktadır.

Said b. el-Müseyyeb de dedi ki: Nûh’un üç çocuğu vardı. Bütün insanlar Nûh’un bu çocuklarındandır: Sam, Arapların, İranlıların, Rumların, Yahudi ve Hristiyanların babasıdır. Ham ise doğudan batıya kadar bütün siyahilerin babasıdır. Sind, Hind, Nube (Sudan), Zenciler, Habeşliler, Kıbtiler, Berberilerin ve diğerlerinin. Yafes ise Slavların, Türklerin, Lanların, Hazerlilerin, Ye’cuc, Me’cuc ve oralarda bulunanların babasıdır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Nûh’un çocuklarından başkalarının soyları da devam etmiştir. Buna delil de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Ey Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler!” (el-İsra, 17/3);

“Denildi ki: Ey Nûh Bizim katımızdan selametle in. Sana ve seninle bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun. (Diğer) ümmetler de vardır ki, Biz onları da faydalandıracağız. Sonra onlara bizden can yakıcı bir azâb dokunacaktır.” (Hud, 11/48) Buna göre: “Zürriyetini de sürekli baki kalanların ta kendileri kıldık” âyeti, kâfir olanların dışındakilerin zürriyetini kastetmektedir. Çünkü biz kâfir olanların zürriyetlerini suda boğduk, demek olur.

Saffat 76

Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.

Diyanet Vakfı
Kendisini ve ailesini büyük felaketten kurtardık.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz, onu ve ehlini büyük gamdan kurtardık.

“Ve Biz, onu ve ehlini” yani onun dinine mensup olanları

“büyük gamdan” suda boğulmaktan

“kurtardık.”

Onun ehli, onun dinine mensup ve onunla îman eden kimselerdir. Önceden (Hud, 11/40. âyetin tefsirinde) açıklandığı üzere bunlar seksen kişi idiler.

Saffat 75

“Andolsun, Nuh bize seslendi; biz ne güzel cevap verenleriz.”

Diyanet Vakfı
Andolsun, Nuh bize yalvarıp yakardı. Biz de duayı ne güzel kabul ederiz!

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Nûh, Bize seslenmişti. Biz ne güzel karşılık verenleriz!

“Yemin olsun ki Nûh, Bize seslenmişti.” Onun bu seslenişi yardım istemek anlamında idi. Denildiğine göre o, kavminin helâk edilmesini dileyerek dua etmiş ve:

“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!” (Nûh, 71/26) diye dua etmişti.

“Biz ne güzel karşılık verenleriz!” el-Kisaî: Biz, onun duasına ne güzel karşılık verenleriz! diye açıklamıştır.

Saffat 74

“Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.”

Diyanet Vakfı
Allahın ihlaslı kulları müstesna.

Kurtubi Tefsiri
Ancak Allah’ın ihlâsa ulaştırılmış kulları müstesna.

“Ancak Allah’ın ihlâsa ulaştırılmış” yani Allah’ın küfürden kurtarmış olduğu

“kulları müstesna.” Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Hicr, 15/’40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ayrıca bu istisnanın

“korkutulanların” lâfzından istisna olduğu söylendiği gibi, yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki onlardan önce olanların bir çoğunu sapıtmıştık” âyetinden istisna olduğu da söylenmiştir.

Saffat 73

“Şimdi bak, uyarılanların sonu nasıl oldu?”

Diyanet Vakfı
Uyarılanların akıbetinin ne olduğuna bir bak!

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlardan önce olanların bir çoğu sapıtmıştı.

“Yemin olsun ki onlardan önce” geçmiş ümmetlerden

“olanların bir çoğu sapıtmıştı.”

Saffat 72

“Ve andolsun, onlara uyarıcılar gönderdik.”

Diyanet Vakfı
Kuşkusuz, biz onlara uyarıcılar göndermiştik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlardan önce olanların bir çoğu sapıtmıştı.

“Yemin olsun ki onlardan önce” geçmiş ümmetlerden

“olanların bir çoğu sapıtmıştı.”

Saffat 71

“Andolsun, onlardan önce çoğu geçmişler sapmıştı.”

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, onlardan önce eski milletlerin çoğu dalalete düştü.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlardan önce olanların bir çoğu sapıtmıştı.

“Yemin olsun ki onlardan önce” geçmiş ümmetlerden

“olanların bir çoğu sapıtmıştı.”

Saffat 70

“Ve onların izleri üzerinde koşuşturuyorlardı.”

Diyanet Vakfı
69, 70. Kuşkusuz onlar atalarını dalalette buldular da peşlerinden koşup gittiler.

Kurtubi Tefsiri
Yine de onların izleri üzere sürat ve ısrarla koşturuluyorlar.

“Yine de onların izleri üzere sürat ve ısrarla koşturuluyorlar.” Katade’den rivâyete göre hızlıca koşturuluyorlar. Mücahid: Koşar şekilde… diye açıklamıştır.

el-Ferrâ” da şöyle demiştir: “Titreyişli bir şekilde hızlıca koşmak” demektir. Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Onlar arkalarından ısrarla koşturuluyorlar. el-Müberred’in açıklaması da buna yakındır. O şöyle demiştir: “Israrla koşmaları istenen, teşvik edilen” kimseye denilir. Mesela: “Soğuğun etkisi ile filan kişi ateşin yanına hızlıca geldi” denilir. Rahatsız olacak kadar hızlıca sürükleniyorlar, diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı el-Fadl yapmıştır. ez-Zeccâc der ki: ısrarla teşvik edilerek ve hızla gitmesi istenenin durumunu anlatmak için: şekilleri kullanılır.

Saffat 69

“Şüphesiz onlar atalarını sapıklık içinde buldular.”

Diyanet Vakfı
69, 70. Kuşkusuz onlar atalarını dalalette buldular da peşlerinden koşup gittiler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak onlar atalarını sapık kimseler olarak bulmuşlardı.

“Muhakkak onlar atalarını sapık kimseler olarak bulmuşlardı.” Yani atalarını bu halde buldular, buna rağmen onlara uydular.

Saffat 68

“Sonra onların dönüşü kesinlikle cehennemedir.”

Diyanet Vakfı
Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Sonra dönüşleri muhakkak cehenneme olacaktır.

“Sonra dönüşleri muhakkak cehenneme olacaktır.” Denildiğine göre bu onların Zakkumu yiyecekleri vakit cehennem ateşi azabından bir başka azapta olacaklarını, sonra da cehenneme döndürüleceklerini göstermektedir.

Mukâtil de şöyle demektedir: Hamim (kaynar su), Cahim’in dışındadırlar. Onlar oradan içmek için hamime gelirler, sonra tekrar Cahime geri döndürülürler. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu günahkârların yalan saydığı cehennemdir. Onlar bunun ile sıcak su (Hamim) arasında gidip geleceklerdir.” (er-Rahmân, 55/43-44)

İbn Mes’ûd da bu âyeti:

“Sonra onların döndürülecekleri yer muhakkak Cahim (Cehennem) olacaktır” diye okumuştur.

Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Buradaki: “Sonra” edatının “vav: ve” anlamında olması mümkündür. el-Kuşeyrî de şöyle demektedir: Hamim (kaynar su)’in cehennemin bir tarafında bir yerde olma ihtimali de vardır.

Saffat 67

“Sonra onun üzerine kaynar sudan bir karışım vardır.”

Diyanet Vakfı
Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içki vardır.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onun üzerine kaynamış sudan bir katkıları olacaktır.

“Sonra” o ağaçtan yemelerinin arkasından

“kaynamış sudan bir katkıları olacaktır.”

Bu âyetteki: Katmak, karıştırmak, demektir, diye söylendiği gibi, diye de söylenir. “Fakr ve fukr” söyleyişleri gibi. Bununla birlikte (“şin” ve “fe” harflerinin) üstün okunuşları daha yaygındır.

el-Ferrâ” der ki: “Yiyeceğine ve içeceğine herhangi bir şey katıp karıştırdı” demektir. Mastarları: …diye gelir. Yüce Allah bu âyeti ile yiyeceklerine katkı konulacağını bildirmektedir. (Bu katkının ismi olan):

“el-Hamim” oldukça sıcak su demektir. Böylece bu katkı ile yediklerinin daha kötü olması sağlanacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimseler…” (Muhammed, 47/15)

es-Süddî der ki: O Hamîm (kaynar su); onlara gözlerinin yaşı olan ğassak ve cerahat ve kanlarının irini ile karıştırılacaktır.

Bir başka görüşe göre azaplarının ağırlaştırılması, musibetlerinin tekrarlanması, Zakkumun acılığı ile hamim (çok sıcak su)’in sıcaklığını bir arada tatmaları için, zakkumlarına kaynar su (hamim) karıştırılacaktır.

Saffat 66

“Şüphesiz ondan yiyeceklerdir ve karınlarını ondan dolduracaklardır.”

Diyanet Vakfı
(Cehennemdekiler) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar.

Kurtubi Tefsiri
İşte muhakkak onlar bu ağaçtan yiyecekler ve ondan karınlarını dolduracaklar.

“İşte muhakkak onlar bu ağaçtan yiyecekler ve ondan karınlarını dolduracaklar.” Cennetliklerin rızkı yerine onların da yiyecekleri de, meyveleri de budur. Yüce Allah el-Ğaşiye Sûresi’nde;

“Onlar için dari’den başka bir yiyecek yoktur.” (el-Ğaşiye, 88/6) diye buyurmaktadır. Bu da ileride gelecektir.

Saffat 65

“Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.”

Diyanet Vakfı
Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.

Kurtubi Tefsiri
Onun meyvesi şeytanların başları gibidir.

“Onun meyvesi” yani mahsulünün: diye adlandırılması; çıkması, ağaçta görülmesi dolayısıyladır.

“Şeytanların başları gibidir.” Bizatihi şeytanları kastettiği söylenmiştir. Onun mahsullerini çirkinlikleri dolayısıyla şeytanların başlarına benzetmiştir. Şeytanların başları görünen bir şey olmasa dahi, insan hayalinde tasavvur olunan bir şeydir. Nitekim Arapların çirkin olan herbir şeye “o şeytana benzer” demeleri güzel olan herbir surete de: “o melek suretine benziyor” demeleri de bu kabildendir. Yüce Allah’ın Yusuf (aleyhisselâm)’ı gören kadınların durumunu haber verirken:

“Bu bir beşer değildir. Bu ancak çok şerefli bir melektir.” (Yusuf, 12/31) dediklerini haber verdiği ifadeler de bu kabildendir. Bu tahyili bir benzetmedir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs ve el-Kurazî’den de rivâyet edilmiştir. İmruu’l-Kays’ın şu mısraındaki canlandırma da bu kabildendir:

“Uçları öyle parlak ve keskin (oklar) ki; gulyabanilerin azı dişleri gibidir.”

Gulyabaniler her ne kadar bilinmiyor ise de hayalde onların çirkinliklerini tasavvur ettiğinden dolayı (bu benzetmeyi) yapmıştır.

Yüce Allah da:

“İns ve cin şeytanlarını…” (el-En’am, 6/112) diye buyurmuştur. İnsanların azgın olanları gözle görülen şeytanlardır. Sahih hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Sanki onun hurmaları şeytanların başları gibidir.” Buhârî, V, 2174-2176, V, 2347; Müslim, IV, 1720; İbn Mace, II, 1173; Müsned, VI, 57, 63.

Araplardan pekçok kimse şeytanları ve gulyabanileri gördüğünü iddia etmiştir. ez-Zeccâc ve el-Ferrâ” şöyle demişlerdir: Şeytanlar başları ve başlarında ibikleri bulunan yılan çeşitleridir. Bunlar en çirkin ve en kötü, bedenen de en hafif olanlarıdır. Recez vezninde şair bir kadını, ibiği bulunan yılana benzeterek şöyle demektedir:

“Öyle huysuz bir kadın ki o da yemin eder ben yemin ettiğimde,

Yılanların yuvalandığı yabani incirdeki ibikli yılan gibidir.”

Bir başka şair de dişi devesinin yularını nitelendirirken Merhum müfessir burada önce: “…şair dişi devesini niteledirirken şunları söylemektedir” deyip aşağıdaki beyiti nakletmekte, arkasından beyitteki garip bazı kelimelerin açıklamasını yapmaktadır. Daha sonra: “Dişi devenin yularını nitelendirirken şöyle der…” diyerek aynı beyiti tekrarlamaktadır. Biz, -Arapça baskıyı yapanların düştükleri notu da dikkate alarak- gördüğünüz şekilde terceme ile yetindik. şunları söylemektedir:

“Hadramevt’linin yuları ile oynar,

Sanki o yular, cılız bitkileri bulunan kurak bir yerdeki yılanın kıvrılması gibidir.”

Bir başka açıklamaya göre bu, Yemen’de Esten ve Şeytan diye adlandırılan oldukça kötü bir bitkiye benzetilmiştir. en-Nehhâs: Araplarca bu bilinen bir şey değildir, demiştir. ez-Zemahşerî de şöyle demiştir: Bu meyvelerine “şeytanların başları” ismi verilen çirkin görünümlü, acı, pis kokan kaba bir ağaçtır. en-Nehhâs da şöyle demiştir: Şeytanların, çok çirkin bir çeşit yılan türü olduğu söylenmiştir.

Saffat 64

“Şüphesiz o, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır.”

Diyanet Vakfı
Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır.

“Muhakkak o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır.” Yani bu ağaç cehennemin dibinden çıkar. Kaynağı orasıdır, sonra da dalları cehennemin diğer yerlerine uzanır.

Saffat 63

“Şüphesiz biz onu zalimler için bir fitne yaptık.”

Diyanet Vakfı
62, 63. Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu zâlimler için bir fitne kıldık.

“Biz onu zâlimler” müşrikler

“için bir fitne kıldık.” Çünkü onlar: Ateş ağacı yaktığı halde cehennem ateşinde nasıl ağaç olur, demişlerdi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-İsra Sûresi’nde (17/60. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Onların bu hususu bu şekilde alaya almaları, yüce Allah’ın:

“Onun üzerinde ondokuz (melek) vardır.” (el-Müddessir, 74/30) âyeti ile ilgili söyledikleri: Bu sayının özellikle belirlenmesinin sebebi nedir? demelerine benzer. Hatta kimileri: Ben onlardan şu kadarı ile baş ederim, siz de diğerlerini halledin, diyecek noktaya kadar gelmişti. Bunun üzerine yüce Allah da:

“Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık” (el-Muddessir, 74/31) diye buyurmuştu.

Fitne, sınamak demektir. Onların bu sözleri cahilliklerinden kaynaklanıyordu. Çünkü yüce Allah, cehennem ateşinde tasmalar, zincirler, yılanlar, akrebler, ateşin bekçilerini yarattığı gibi, orada ateşin türünden ve ateşin yiyip bitirmediği bir ağaç yaratması aklen imkansız bir şey değildir.

Şöyle de denilmiştir: Kâfirlerin uzak bir ihtimal olarak gördükleri bu husus, şu an inkarcıların içine düştüğü durumu andırmaktadır. Öyle ki bu inkarcılar cenneti ve cehennemi ruhları etkileyen bir nimet yahut bir ceza olarak yorumladılar, amellerin tartılmasını, Sırat’ı, Levhi, Kalemi de kendilerince uydurdukları birtakım anlamlara göre açıkladılar. Onların bu açıklamaları ise müslümanların şer’î kaynaklardan anladığından farklı açıklamalardır. Oysa aklen kavranılması zor herhangi bir hususu haber-i sadık (doğru haber) ifade edecek olursa, takınılması gereken tutum -onun bir te’vilinin yapılması mümkün olsa dahi- tasdik edilmesidir. Diğer taraftan müslümanların icma ile batıl kabul ettikleri bir hususta te’vilde bulunmak câiz değildir. Müslümanlar ise bu gibi hususları batın ilmine başvurmaksızın olduğu gibi kabul etmek üzere icma etmişlerdir.

Âyet-i kerimedeki “fitne”nin zâlimlere verilecek ceza anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Fitnenizi (azabınızı) tadın! İşte bu çabucak gelmesini istediğinizdir.” (ez-Zariyat, 51/14)

Saffat 62

“Bu mu daha hayırlı bir ikramdır, yoksa zakkum ağacı mı?”

Diyanet Vakfı
62, 63. Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Ziyafet olarak bu mu hayırlıdır, yoksa Zakkum ağacı mı?

“Ziyafet olarak” anlamındaki: lâfzı, beyan (temyiz olarak) nasb edilmiştir.

“Bu mu hayırlıdır?” buyrukları mübteda ve haberdir. Bu âyetler yüce Allah’ın (bize hitaben) söyledikleridir. Ziyafet olarak cennetin nimetleri mi hayırlıdır

“yoksa Zakkum ağacı mı?” hayırlıdır, demektir.

“Nüzul Ziyafet” sözlükte -en-Nehhâs’ın belirttiği gibi- genişçe rızık demektir. “Nüzl” de böyledir. Ancak “ze” harfi sakin olmak üzere “nüzl”in ayrı bir söyleyiş olması mümkün olduğu gibi, bunun aslının “nüzul” olması da mümkündür. “Onlara nüzulleri (ikramları) yapıldı” tabiri de buradan gelmektedir. Bunun türediği asıl ise, varlığı halinde konaklamalarına ve orada bir süre ikamet etmelerine elverişli olan gıdanın bulunmasıdır. Buna dair açıklamalar daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nin sonlarında (3/190-200 âyetler, 20 ve 21. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

“Zakkum ağacı” da tiksinti verici olduğu ve kokuşmuşluğu dolayısıyla oldukça gayret harcayarak yutmak demek olan: “Zıkkımlanmaktan türemiştir.

Müfessirler derler ki: Bu ağaç (cehennemin) altıncı kapısındadır. Normal ağaçlar suyun serinliği ile canlandığı gibi, bu ağaç da ateşin alevi ile canlanır. Cehennemliklerden olup da onun daha yukarılarında bulunan kimselerin buraya gelerek bundan yemeleri kaçınılmaz olduğu gibi, ondan daha aşağıda bulunanlar da ona çıkarlar.

Acaba bu ağaç Arapların bilip tanıdıkları dünya ağaçlarından mıdır, değil midir, hususunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu dünya ağaçlarından olup bilinen bir ağaçtır. Bu görüşü kabul edenler hangi ağaç olduğu hususunda kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir. Kutrub der ki: Bu Tihame taraflarında yetişen ve en berbat ağaçlarından birisi olan oldukça acı bir ağaçtır. Başkası, bu öldürücü bir bitkidir, demektedir.

İkinci görüşe göre de bu, dünya ağaçlarından tanınan bir ağaç değildir. Zakkum ağacı hakkındaki bu âyet-i kerîme nazil olunca, Kureyş kâfirleri: Biz bu ağacı tanımıyoruz, dediler. Afrika’dan bir adam onların yanına geldiğinde ona sordular, o da: Bize göre bu tereyağı ve hurma demektir. Bunun üzerine İbn ez-Ziba’rî: Allah evimizdeki zakkumu çoğaltsın, dedi. Ebû Cehil de cariyesine: Haydi bizi zıkkımlandır deyince, ona tereyağı ve hurma getirdi. Sonra da arkadaşlarına: Zıkkımlanın, işte Muhammed’in bizi kendisi ile korkuttuğu budur. Üstelik o, ateş ağacı yakıp bitirdiği halde ateşin ağaç bitirdiğini iddia etmektedir, dedi.

Saffat 61

“İşte bunun için çalışanlar çalışsın.”

Diyanet Vakfı
58, 59, 60, 61. Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz? Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.

Kurtubi Tefsiri
İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.

“İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.” Bu sözlerin de; yüce Allah’ın cennette kendisi için neler hazırladığını ve kendisine neler verdiğini görmesi üzerine, mü’min kimsenin söyleyeceği sözlerden olma ihtimali vardır. O bunları göreceği vakit:

“İşte çalışanlar böylesi” bağış ve lütuflar için

“çalışsınlar” demiş olacaktır. Onun bu sözleri ise (dünyada iken) kâfirin kendisine söylemiş olduğu:

“Ben malca senden daha zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” (el-Kehf, 18/34) âyetine karşılık bir cevaptır.

Bu sözlerin, meleklerin söyleceği sözlerden olma ihtimali de vardır. Bir diğer görüşe göre bunlar yüce Allah’ın dünyadakilere söylediği sözlerdendir. Yani sizler artık cennette ne tür hayır ve mükâfatların bulunduğunu işitmiş bulunuyorsunuz. İşte “çalışanlar böylesi” mükâfat “için çalışsınlar.”

en-Nehhâs der ki: İfade -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya-: “(……..): artık amel ediversin, amel edenler bunun benzeri için” takdirindedir. Bir kimse: Arapçada “fe” (tercümede: artık) ikincisinin birincisinden sonra olduğuna delalet eder. Burada “fe”den sonra getirilen ifadelerin takdim niyeti ile söylenmesi nasıl mümkün olabilir? diyecek olursa, cevab şudur: (Bu gibi yerlerde) takdim de te’hir gibidir. Çünkü cer harfleri ile onlardan sonra gelen ifadenin hakkı müteahhir olmak (sonradan gelmek)dir.

Saffat 60

“Şüphesiz bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

Diyanet Vakfı
58, 59, 60, 61. Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz? Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.

Kurtubi Tefsiri
“Şüphesiz ki, bu büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

“Şüphesiz ki bu büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Bu âyetteki:

“Ta kendisi” mübtedadır, ondan sonrası ise ona dair bir haberdir. Cümle de bütünüyle Şüphesiz ki” edatının haberidir. Bununla birlikte:

“Ta kendisi” lâfzının fasl zamiri olması da mümkündür.

Saffat 59

“İlk ölümümüz dışında – ve azaba uğratılacak da değiliz.”

Diyanet Vakfı
58, 59, 60, 61. Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz? Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.

Kurtubi Tefsiri
“İlk ölümümüzden sonra. Hem bize azâb edilmiyor da,

“İlk ölümümüzden sonra” ifadesi birincisinden olmayan bir istisnadır. Bu istisna da mastar olur, çünkü o sıfat almıştır.

Bu ifadeler, cennet ehli meleklere ölümün boğazlanacağı sırada söyleyecekleri sözlerdir. O vakit şöyle denilecek: Ey cennet ehli! Ebedisiniz, ölüm olmayacaktır ve ey cehennem ehli, ebedisiniz ölüm de olmayacaktır. Buhârî, V, 2397; Müslim, IV, 2189; Müsned, II, 120.

Başka bir açıklamaya göre bunları mü’min kişinin yüce Allah’ın nimetlerini dile getirmek anlamında olmak üzere ölmeyeceklerini ve azâb da görmediklerini söyleyeceği sözlerdir. Bu da; işte bizim halimiz ve niteliğimiz budur demektir.

Bir diğer açıklamaya göre bu, mü’minin kâfire dünyada iken ölümden sonra dirilişi inkâr ettiği ve ölümün dünyadan başka bir yerde sözkonusu olmadığını söylemesi dolayısıyla, azarlamak üzere söyleyeceği bir sözdür.

Daha sonra mü’min içinde bulunduğu hale işaret etmek üzere şöyle diyecektir:

Saffat 58

“Artık biz ölmeyecek miyiz?”

Diyanet Vakfı
58, 59, 60, 61. Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz? Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.

Kurtubi Tefsiri
“Gördün mü? İşte biz ölümü tatmayacağız;

“Gördün mü? İşte biz ölümü tatmayacağız.” âyetindeki:

“Ölümü tat(ma)yacağız” lâfzı:şeklinde de okunmuştur.

“..mü… ma”deki hemze “atıf fe”sinin başına gelmiş istifham (soru) edatıdır. Matuf (üzerine atfedilen şey ise) hazfedilmiş olup bu:

“İşte biz ebediyiz ve nimetler içinde bulunuyoruz. Ne ölürüz, ne de azâb görüyoruz. Öyle değil mi?” demektir.

Saffat 57

“Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle hazır edilenlerden olurdum.”

Diyanet Vakfı
56, 57. «Yemin ederim ki, sen az daha beni de helak edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum» dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de hazır edilenlerden olurdum.

“Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de (ateşte) hazır edilenlerden olurdum.”

el-Kisaî dedi ki: (Bir önceki âyet-i kerimedeki): âyeti “Beni helâk edecektin” demektir fiilinden mastar olan: “Helâk olmak” demektir. el-Muberred dedi ki: Şayet bu “az kalsın beni de cehennem ateşine düşürecektin” diye açıklanacak olursa, bu da doğru olur.

“Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı” O’nun beni koruması ve İslâm kulpuna yapışmak, kötü arkadaştan uzaklaşmak şeklinde ihsan ettiği başarı olmasaydı… demektir. Buradaki:

“Olmasaydı” lâfzından sonraki ifadeler Sîbeveyh’e göre mübteda olarak merfudur, haber de hazfedilmiştir.

“Ben de hazır edilenlerden olurdum.” âyeti hakkında el-Ferrâ” şöyle demiştir: Yani elbette ben de cehennemde seninle birlikte bir arada bulundurulurdum. şekli, ancak kötü hususlar hakkında mutlak olarak kullanılır. Bu açıklamayı da el-Maverdî yapmıştır.

Saffat 56

Dedi ki: “Allah’a andolsun, az kalsın beni de yıkacaktın.”

Diyanet Vakfı
56, 57. «Yemin ederim ki, sen az daha beni de helak edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Vallahi az kalsın beni de helâk edecektin.

“Dedi ki: Vallahi az kalsın beni de helâk edecektin.” âyetindeki: şeddelisinden hafifletilmiştir. Bu da: in başına tıpkı; (……..)’in başına geldiği gibi gelmiştir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Az kalsın bizi saptıracaktı.” (el-Furkan, 25/42) İşte buradaki “lam” bu edat ile nefyedici edatı birbirinden ayırdeden vasıtadır.

Saffat 55

Derken baktı ve onu cehennemin ortasında gördü.

Diyanet Vakfı
54, 55. (O zat, dünyada geçmiş olan hadiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teala orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vakıf mısınız? dedi. İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü.

Kurtubi Tefsiri
Baktı ve onu cehennemin ortasında gördü.

İbn Abbâs da yüce Allah’ın:

“Siz de bakar mısınız? Baktı ve onu cehennemin ortasında gördü” âyeti hakkında der ki: Cennette birtakım pencerecikler vardır. Cennettekiler bu pencereciklerden cehenneme ve cehennemdekilere bakarlar.

İbnu’l-Mübarek’in naklettiğine göre Ka’b da böyle demiştir: Cennet ile cehennem arasında pencerecikler vardır. Mü’min dünyada iken bir düşmanını görmek istediği takdirde bu pencereciklerden birisinden bakar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Baktı ve onu cehennemin ortasında gördü.” Yani cehennemin orta yerinde ve etrafında da iri iri dikenler bulunduğu halde onu gördü. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd yapmıştır.

“Ortam (belim) kopuncaya kadar yoruldum” denilir. Ebû Ubeyde’den şöyle dediği nakledilmiştir: Îsa b. Ömer bana: Ey Ebû Ubeyde, ben belim (âyet-i kerimedeki “ortasında” anlamı verilen kelime ile aynı kökten) kopuncaya kadar yazı yazıyordum, dedi.

Katade’den, dedi ki: Bir ilim adamı şöyle dedi: Şayet yüce Allah o kimseye o arkadaşını tanıtmamış olsaydı, o bunu tanıyamazdı. Çünkü o kişinin hem rengi, hem şekli değişmiş olacaktır. İşte o vakitte şunları söyleyecektir:

Saffat 54

Dedi ki: “Bakmak ister misiniz?”

Diyanet Vakfı
54, 55. (O zat, dünyada geçmiş olan hadiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teala orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vakıf mısınız? dedi. İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü.

Kurtubi Tefsiri
Diyecek ki: “Siz de bakar mısınız?”

Yüce Allah cennet ehline:

“Diyecek ki: Siz de bakar mısınız?” Bu ifadelerin mü’min şahsın cennetteki arkadaşlarına söyleyeceği sözlerden olduğu da söylenmiştir. Haydi bu benim dostumun halinin nice olduğunu görmek üzere siz de ateşe doğru bakar mısınız? demektir. Bunun meleklerin söyleyeceği sözlerden olduğu da söylenmiştir.

“Siz de bakar mısınız?” sözü bir istifham değildir, emir anlamındadır, bakınız, demektir. Bu açıklamayı İbnu’l-A’rabî ve başkaları yapmıştır. İçki ile ilgili âyet-i kerîme nazil olduğunda Ömer (radıyallahü anh)’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın önünde ayağa kalkarak başını semaya doğru kaldırıp: Ya Rabbi içki hakkında bundan daha da rahatlatıcı bir açıklama indir, demesi üzerine:

“Artık vazgeçtiniz mi?” (el-Mâide, 5/91) âyetinin nazil olması da bu kabildendir. Bunun üzerine Ömer: Vazgeçtik ey Rabbimiz, diye seslenmişti.

İbn Abbâs: “Siz de buraya yöneliyor musunuz? Geliyor musunuz?” anlamında “ti” harfini şeddesiz ve sakin olarak (55. âyetin ilk kelimesini de): “O da yöneldi” şeklinde kat’ hemzesi ile ve “ti” harfi de şeddesiz olarak okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: “O da yöneldi ve onu… gördü” okuyuşu hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bu ben yönelip bakacağım, anlamında muzari bir fiil olur, bu durumda istifhamın cevabı olarak nasb ile gelmiş olur. İkinci görüşe göre ise bu mazi bir fiil olur ve bu durumda: “Baktı” ile: “Baktı” aynı anlamı ifade eder.

ez-Zeccâc dedi ki: hep aynı anlamda kullanılır.

Ayrıca “Siz bana gösterir misiniz?” şeklinde “nun” harfi kesreli okuyuş da nakledilmiştir. Ancak Ebû Hatim ve başkaları bu okuyuşu kabul etmezler. en-Nehhâs da şöyle demiştir: Bu câiz olmayan bir lahn (yanlış okuma)dır. Çünkü bu “nun” (müzekker çoğulun “nun”u) ile izafet “ya”sını bir arada kullanmaktır. Eğer bu izafet şeklinde olsaydı, bu durumda; şeklinde olması gerekirdi. Sîbeveyh ile el-Ferrâ” buna benzer söyleyişler nakletmiş ve şöyle bir beyiti zikretmiş olsalar dahi bu böyledir:

“Onlar hayır söyleyenlerdir ve onu emredenlerdir,

Yeni (bid’at) olarak ortaya çıkan işin çok büyük (zararlar vereceğinden)

korktukları takdirde.”

el-Ferrâ” (buradaki) “Onu emredenler” lâfzını: “Onu yapanlar” diye zikretmiştir. Sîbeveyh de tek başına olmak üzere şu mısraı zikreder:

“İnsanlar onun etrafında toplanmış iken o ise (infakı dolayısıyla malı tükenir diye) korkmaksızın.”

Ancak bu söyleyişler şazdır ve Arapların kullanımlarının dışındadır. Bu türden olan sözler, yüce Allah’ın Kitabı hakkında delil olarak gösterilemezler ve bunlar fasih kullanım kapsamına girmezler.

Bu kıraatin izahı ile ilgili olarak şu açıklamada bulunulmuştur: Burada ism-i fail mana itibarıyla yakınlığından ötürü müzari fiil gibi değerlendirilmiştir. Bundan dolayı “Bakanlar” fiili “bakarlar” gibi kullanılmıştır. Bu açıklamayı Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî zikretmiş ve şu mısraları nakletmiştir:

“Acaba ben yumuşak ve güzel bir çocuk doğursam,

Ve bu yiğit birisi olup güzel elbiseler de giyinse,

Yine şahidler getirin deyici misin? (diyecek misin?)”

Görüldüğü gibi burada şair: “Deyici misin?” İsm-i failini: “Diyecek misin?” anlamında kullanmıştır.

Saffat 53

“Öldüğümüzde ve toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten cezaya uğratılacak mıyız?”

Diyanet Vakfı
52, 53. Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?

Kurtubi Tefsiri
“Biz ölüp toprak ve kemikler olduğumuz zaman(dan sonra) gerçekten biz mi hesaba çekilip cezalandırılacağız?”

“Biz ölüp toprak ve kemikler olduğumuz zaman gerçekten biz mi”

ölümden sonra

“hesaba çekilip” amellerimizin karşılığı verilmek suretiyle “cezalandırılacağız?”

Saffat 52

Derdi ki: “Gerçekten sen doğrulayanlardan mısın?”

Diyanet Vakfı
52, 53. Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?

Kurtubi Tefsiri
“O diyordu ki: ‘Gerçekten sen inananlardan mısın?

“O diyordu ki: Gerçekten sen” öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılığının verileceğine

“inananlardan mısın?”

Said b. Cübeyr dedi ki: “Buradaki karîn (dost)”dan kasıt, onun ortağıdır. Kehf Sûresi’nde bu iki şahıs sözkonusu edilmiş, onların kıssaları isimleri ile ilgili görüş ayrılıkları yüce Allah’ın:

“Onlara o iki adamı misal ver” (el-Kehf, 18/32) âyeti açıklanırken yeteri kadarıyla geçmiş bulunmaktadır. İşte yüce Allah:

“Aralarında birisi diyecek ki: Gerçekten benim bir dostum vardı… Ben de hazır edilenlerden olurdum” âyetlerini bu iki kişi hakkında indirmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre burada “karîn (dost)”dan kasıt, dünya hayatında iken ona öldükten sonra dirilişi inkâr etmesi için vesvese veren, onunla birlikte olan şeytandır.

“Gerçekten sen inananlardan mısın?” anlamındaki âyet: şeklinde “sad” harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bunu Ali b. Keyse, Selim’den o Hamza’dan diye rivâyet etmiştir. en-Nehhâs ise şöyle demiştir: Bu okuyuş burada câiz değildir, çünkü burada (bu okuyuşa göre sadaka vermek ile alakalı olacağından ötürü) sadakanın bir anlamı yoktur.

el-Kuşeyrî de şöyle demiştir: Hamza’dan nakledilen bir kıraate göre burada “sad” harfi şeddeli okunmuştur. Ona buradaki bu âyet tasdik’ten gelmektedir, tasadduk’tan gelmemektedir, diye itiraz edilmiş olmakla birlikte, böyle bir itiraz batıldır. Çünkü bir kıraat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olduğu takdirde o kıraati eleştirmenin imkânı ve anlamı yoktur. Bu bakımdan âyetin anlamı, sen âhiret sevabını umarak malını “tasadduk eden kimselerden misin?” demek olur.

Saffat 51

Onlardan bir konuşan dedi ki: “Şüphesiz benim bir arkadaşım vardı.”

Diyanet Vakfı
İçlerinden biri: «Benim, bir arkadaşım vardı» der.

Kurtubi Tefsiri
Aralarından birisi diyecek ki: “Gerçekten benim bir dostum vardı;

“Aralarında” cennet ehlinden

“birisi diyecek ki: Gerçekten benim” benden ayrılmayan

“bir dostum vardı.”

Saffat 50

Birbirlerine dönüp soru sorarlar.

Diyanet Vakfı
İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar.

Kurtubi Tefsiri
Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar.

“Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar.” Yani kendi aralarında dünyadaki konuşmaları sözkonusu ederler. Bu da cennetteki güzel arkadaşlığın mükemmeliğini göstermektedir. Bu âyet;

“İçenlere lezzet veren beyaz kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır onlara” (es-Saffat, 37/45-46) âyetinin anlamına atfedilmiştir. Yani onlar orada o içkiden içerler ve içki içenlerin adeti üzere karşılıklı olarak konuşurlar. Şairlerden birisi şöyle demiştin

“Geriye lezzet verici şeylerden bir şey kalmadı,

Şerefli kimselerin şarap meclisi üzerindeki konuşmalarından başka.”

Böylece biri diğerine yönelerek dünya hayatındayken başlarından geçen olaylar hakkında birbirlerine soru sorarlar. Şu kadar var ki; olaylar, (bunlar gelecekte olacak şeyler olmakla birlikte) yüce Allah’ın verdiği haberlerdeki adeti üzere, mazi (dili geçmiş) kiple anlatılmıştır.

Saffat 49

Sanki onlar saklanmış yumurtalardır.

Diyanet Vakfı
Onlar, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır.

Kurtubi Tefsiri
Sanki onlar sarılıp sarmalanmış deve kuşu yumurtası gibidirler.

“Sanki onlar sarılıp sarmalanmış” yani korunmuş

“deve kuşu yumurtası gibidirler.” el-Hasen ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: Bu huriler deve kuşu yumurtalarına benzetilmişlerdir. Deve kuşu rüzgar ve toza karşı tüylerle yumurtalarını örter, koruma altına alır. Rengi sarımtrak beyazdır. Bu da kadınların sahib oldukları en güzel renktir.

İbn Abbâs, İbn Cübeyr ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Bu kadınlar kabuğu soyulmadan ve el değmeden önceki yumurtaların içine benzetilmişlerdir.

Atâ da şöyle demiştir: Bu kadınlar üst taraftaki kabuk ile yumurtanın içi arasındaki: “Zar”a benzetilmişlerdir. ise herşeyin kabuğu demektir, çoğulu da: …diye gelir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır. Taberî’nin açıklaması da buna yakındır. O şöyle demiştir: Bundan kasıt yumurta üzerinde kabuk arasındaki ince kabuk (zar)dır. Benzeri bir açıklama Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da rivâyet edilmiştir.

Araplar temizliği ve beyazlığı dolayısıyla kadını yumurtaya benzetirler. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Özel perdesi arkasında bulunup da evine ulaşılamayan bir yumurta (kadın) ki

Hiç acele etmeksizin kendisiyle oyalandığım…”

Araplar bir şeyi güzellik ve temizlik ile nitelendirecek olurlarsa, “o sanki tüylerle örtülmüş deve kuşu yumurtasıdır” derler.

“Sarılıp sarmalanmış” lâfzının kırılmaktan korunmuş, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da onların bakire oldukları anlamına gelir.

“Yumurtalar”dan kastın, inciler olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Ve sarmalanıp gizlenmiş inciler misali. Güzel gözlü huriler de vardır.” (el-Vakıa, 56/22-23) Bu da sadeflerinde bulunan inciler anlamındadır, bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu anlamdadır:

“O dalgıcın incisi gibi bembeyazdır,

Sarılıp sarmalanmış cevherden ayrılmış.”

“Yumurtalar” çoğul olmakla birlikte

“sarılıp sarmalanmış” lâfzının müzekker gelmesi, sıfatın lâfza göre kullanılmış olmasından dolayıdır.

Saffat 48

Yanlarında bakışlarını kısan, iri gözlüler vardır.

Diyanet Vakfı
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yanlarında gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü (huri)ler vardır.

“Yanlarında gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlüler vardır.”

Yani gözlerini sadece kocalarına dikmiş, kocalarından başkasına bakmayan kadınlar vardır. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid, Muhammed b. Ka’b ve başkaları yapmıştır.

İkrime dedi ki:

“Gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş” yalnızca kocalarına hasredilmiş kadınlar, demektir. Ancak birinci tefsir daha açık ve güçlüdür. Çünkü âyet-i kerimede

“Hasredilmiş” anlamını veren lâfız yoktur. Ancak ileride açıklaması geleceği gibi bir başka yerde (er-Rahmân, 55/72. âyette) bu lâfız yer almaktadır.

“Yalnızca… çevirmiş” ifadesi Arapların belli bir şey ile yetinerek başkasına iltifat etmemesi durumunu anlatmak için kullandıkları; “Yalnızca sununla yetindi” ifadelerinden alınmıştır. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Gözlerini başkalarına çevirmeyen öyleleri vardır ki, şayet küçük karıncalar,

Yürüyecek olsa üzerinden gömleğinin, o dahi iz bırakır.”

“Üzerinden yanağının” diye de rivâyet edilmekte ise de birinci şekil daha beliğdir.

Yine Mücahid: (Başka kadınlardan kocalarını) kıskanmazlar anlamındadır, demiştir.

“İri gözlüler” demektir, tekili şeklinde gelir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Mücahid güzel gözlü; el-Hasen gözlerinin beyazı oldukça beyaz, siyahı da oldukça siyah diye açıklamıştır.

Ancak dilde birinci anlamı daha yaygındır. Mesela; “Gözleri iri ve geniş adam” demektir, çoğulu …diye gelir. Asıl vezni; şeklinde ötrelidir, “ayn” harfinin esreli gelişi ise “vav”ın “ya”ya dönüşmemesi içindir. Bu kökten olmak üzere yaban ineklerine: Denilmiştir. Yaban öküzü için: Yaban ineği -tekil için-: denir.

Saffat 47

Ne baş ağrısı vardır onda ne de ondan sarhoş olurlar.

Diyanet Vakfı
O içkide ne sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar.

Kurtubi Tefsiri
Onda aklı karıştırıcı herhangi bir zarar da yoktur, onlar ondan sarhoş da olmazlar.

“Orada aklı karıştırıcı herhangi bir zarar da yoktur.” Yani akıllan başlarından gitmez ve bu içtikleri şaraptan dolayı hastalanmazlar, başları da ağrımaz.

“Onlar ondan sarhoş da olmazlar.” O içkiyi içtiklerinden ötürü akıllan başlarından gitmez. Nitekim: “Şarap aklı baştan alır, savaş ta canları alıp gider” denilmiştir. Kişi içki içip sarhoş olduğu takdirde “Adam sarhoş oldu, olur” denilir, “Sarhoş” demektir. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Bakarsın ki o sarhoş gibi yürüyor,

Bitkinliği ve nefesinin kesilmesi dolayısı ile kumların üzerine yıkılan kimse gibi.”

Yine şöyle demiştir:

“Sarhoştur o, bir tarafa doğru kalkmak istedi mi sağa sola kaykılır,

Gevşekliğinden ötürü yürümesini zorlaştırmasın diye kalbini de idare etmeye çalışır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Örüklerinden yakalayarak öptüm ağzını,

Sarhoş kimsenin dağdaki bir çukurda birikmiş soğuk sudan içmesi gibi.”

Hamza ve el-Kisaî bir topluluğun “sarhoş olma zamanının geldiği”ni anlatmak için kullanılan: “tabirindeki gibi; “ze” harfini esreli okumuşlardır. Nitekim: “Ekinin biçilme zamanı geldi.”; “Bağların bozum zamanı geldi.”; “Tayın binilme zamanı geldi” denilir.

Manası: Onların şAraplarını bitir(e)mezler şeklinde olduğu da söylenmiştir. Çünkü şarap içmek onların bir alışkanlıklarıdır. Nitekim; “Adam şarabını bitirdi” demektir, de “şarabı bitmiş kişi” anlamındadır. Şair el-Hutay’a da şöyle demektedir:

“Ömrüm hakkı için yemin ederim, sizler ister sarhoş olun, (ya da: şarabınız bitsin) yahut ayıkın,

Elbetteki ey Ebceroğulları, (yine de) sizler en kötü içki arkadaşısınız.”

en-Nehhâs dedi ki: Ancak birinci okuyuş anlam itibariyle daha açık ve daha doğrudur. Çünkü: “(……..): Sarhoş ol(maz)lar” lâfzının aralarında Mücahid’in de bulunduğu tefsir âlimlerinin ileri gelenlerine göre; akılları başlarına gitmez, anlamındadır. Şanı yüce Allah cennetteki şarap ve içkinin dünyadaki şarap ve içkinin insanın başını ağrıtan ve sarhoşluk veren özelliklerinin olmayacağını belirtmiştir.

“Sarhoş ol(maz)lar”ın anlamı ile ilgili olarak yapılacak doğru açıklama şudur: Adamın içkisinin tükendiğini anlatmak için: “Adamın içkisi tükendi” denir. Ancak cennet şarabının bu şekilde nitelendirilmesi uzak bir ihtimaldir. O halde bunun anlamı, ancak cennetteki içki ebediyyen tükenmez şeklinde olabilir.

“Sarhoş da olmazlar” âyetinin “ze” harfi esreli okunmasının, sarhoş olmayacakları manasına geldiği söylenmiştir. Bunu da ez-Zeccâc ve el-Kuşeyrî’nin belirttiği üzere Ebû Ali zikretmişlerdir.

el-Mehdevî der ki: Bunun:

“Sarhoş olmazlar” anlamına gelmesi sözkonusu değildir. Çünkü bundan önce:

“Onda aklı karıştırıcı herhangi bir zarar da yoktur” diye buyurulmuştur. Bu da akılları başlarından gitmez, anlamındadır. O takdirde (sarhoş olmazlar anlamına kabul edilirse) tekrar olur. Ancak el-Vakıa Sûresi’nde (56/19- âyetin tefsirinde) bu açıklama uygundur. Bununla birlikte:

“Onda aklı karıştırıcı herhangi bir zarar da yoktur” âyetinin hasta olmazlar anlamında olması da mümkündür. O takdirde:

“Onlar ondan sarhoş da olmazlar” âyeti onların sarhoş olmayacakları ya da içkilerinin tükenmeyeceği anlamında olur.

Katade dedi ki: -Âyet-i kerimede geçen-: “Karın ağrısı” demektir. İbn Ebi Necih’in, Mücahid’den yaptığı rivâyet de böyledir. O şöyle demiştir: “Onda aklı karıştırıcı herhangi bir zarar da yoktur.” O içki hiçbir karın ağrısı yapmaz, demektir. el-Hasen ise bunu başağrısı diye açıklamıştır. İbn Abbâs’ın açıklaması da böyledir: “Onda aklı karıştırıcı herhangi bir zarar da yoktur.” Başağrısına sebeb olmaz, demektir.

ed-Dahhak’ın rivâyetine göre ise İbn Abbâs şöyle demiştir: Şarabın dört özelliği vardır: Sarhoşluk, başağrısı, kusmak ve idrar. Yüce Allah ise cennet şarabını sözkonusu edip bu özelliklerinden uzak olduğunu belirtmiştir. Mücahid bunun hastalık anlamına geldiğini söylerken, İbn Keysan, karın sancısı diye açıklamıştır. Bu açıklamalar birbirine yakındır.

el-Kelbî dedi ki:

“Onda aklı karıştırıcı herhangi bir zarar da yoktur” âyeti onda günah yoktur, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Onlarda içtiklerinden ötürü ne saçmalamaları, ne de günah kazanmaları sözkonusudur.” (et-Tur, 52/23)

en-Nehaî, es-Süddî ve Ebû Ubeyde de şöyle demişlerdir: Bu içki, akıllarını etkileyerek, akıllarının başlarından gitmesine sebeb olmaz. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Kadehler akıllarımızı etkileyip duruyordu,

Biri diğerinin ardından (aklımız başımızdan) gidiyordu.”

Yani, bizi teker teker yere yıkıyordu.

Yüce Allah’ın cennet ehlinin sarhoş olmalarını engellemesinin sebebi, içinde bulundukları nimetlerden lezzet alışlarının kesintiye uğramamasıdır.

Meanî bilginleri de der ki: “Gizlice gelen bir bozuluş” demektir. “Gizlice onun işlerini aleyhine olmak üzere bozdu” denilir. “Gizlice öldürmek (suikast)” de buradan gelmektedir.

Saffat 46

Beyaz, içenlere lezzetli.

Diyanet Vakfı
Berraktır, içenlere lezzet verir.

Kurtubi Tefsiri
İçenlere lezzet veren beyaz (parlak) kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır onlara.

“İçenlere lezzet veren beyaz (parlak) kaynaktan doldurulmuş şaraptan” Mealin akışına uygunluk zarureti dolayısıyla Tefsir açıklamalarında da belli bir takdim tehir yapılmıştır. âyetindeki

“beyaz” bardağın sıfatıdır. Şarabın sıfatı olduğu da söylenmiştir. el-Hasen dedi ki: Cennet şarabı sütten daha beyaz olacaktır.

“Lezzet veren” lâfzı hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: Bu: “Lezzetli” demek olup muzaf hazfedilmiştir. Bunun isim yapılmış bir mastar olduğu da söylenmiştir. “Lezzetli ve beyaz” demektir.

“Lezzetli şarap denilir, tıpkı “Taze bitki” denildiği gibi. Şairin:

“Ve şarap tadı gibi lezzetli olan bir şey ki, terkettim onu,

Düşman topraklarında; meydana gelecek olaylar korkusuyla.”

O, buradaki ile uykuyu kastetmektedir.

“Beyaz”ın erkeklerin ayaklarıyla sıkmadıkları şarap anlamına geldiği de söylenmiştir.

“… kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır onlara.” Daha önce onların yedikleri söz konusu edilmişken, bu âyetlerle da onların içecekleri şeyler sözkonusu edilmektedir. Dilcilere göre ke’s (kadeh) içinde içeceği ile birlikte bütün kaplan anlatan kapsamlı bir isimdir. Eğer içi boş ise ona ke’s denilmez.

ed-Dahhak ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Kur’ân-ı Kerîm’deki her ke’s (kadeh)den kasıt şaraptır. Arablar, içinde şarap bulunan kaba ke’s derler. İçinde şarap yoksa ona: “kab” ve “Kadeh” derler.

en-Nehhâs dedi ki: Dilbilginlerinden güvenilir kimselerin naklettiklerine göre Araplar şayet kadehin içinde şarap varsa, ona “ke’s” dediklerini, eğer içinde şarap yoksa ona “kadeh” dediklerini nakletmiştir. Nitekim hivan (masa)nın üzerinde yemek varsa ona “mâide (sofra)” denilmesi, üzerinde yemek yoksa ona “mâide” denilememesi g’ibi.

Ebû’l-Hasen b. Keysan da der ki: İçinde eğer kadın varsa hevdece “zaine” denilmesi de bu kabildendir.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Kaynaktan doldurulmuş kadehler” âyeti, yeryüzünde pınarların aktığı gibi akan şaraptan doldurulmuş kadehler demektir. “Pınar, kaynak” ise açıkta akan su demektir.

Saffat 45

Üzerlerine kaynaktan bir kadehle dolaşılır.

Diyanet Vakfı
Onlara pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.

Kurtubi Tefsiri
İçenlere lezzet veren beyaz (parlak)

Âyetin tefsiri için bak:46

Saffat 44

Karşılıklı koltuklar üzerindedirler.

Diyanet Vakfı
41, 42, 43, 44. Bunlar için bilinen bir rızık, türlü meyveler vardır. Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.

Kurtubi Tefsiri
Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde;

“Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde.” İkrime ve Mücahid dedi ki: Aralarındaki güzel ilişki ve birbirlerine sevgileri dolayısıyla biri diğerinin sırtına bakmaz. (Biri diğerine sırtını dönmez).

Şöyle de açıklanmıştır: Oturdukları tahtlar istedikleri şekilde döner. Biri (diğerine sırtını dönmediği için) diğerinin sırtını görmez.

İbn Abbâs dedi ki: İnci, yakut ve zebercet ile süslenmiş tahtlar üzerinde olacaklardır. Bir şeririn büyüklüğü San’a’dan, Cabiye’ye kadar ve Aden’den, Eyle’ye kadar olan mesafe kadardır. Bu tahtların aynı konakta bulunan kimseler, üzerlerinde oldukları halde, dönecekleri de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 43

Naim cennetlerindedirler.

Diyanet Vakfı
41, 42, 43, 44. Bunlar için bilinen bir rızık, türlü meyveler vardır. Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.

Kurtubi Tefsiri
Naim cennetlerinde;

“Naim cennetlerinde” yani içlerinde nimetler içerisinde yüzecekleri bahçelerde… demektir. Cennetlerin yedi tane olduğuna, Naim cennetinin de bunlardan bir tanesi olduğuna dair açıklamalar daha önceden Yûnus Sûresi’nde (10/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 42

Meyveler, ve onlar ikram edilenlerdir.

Diyanet Vakfı
41, 42, 43, 44. Bunlar için bilinen bir rızık, türlü meyveler vardır. Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.

Kurtubi Tefsiri
Çeşitli meyveler (vardır) ve onlara ikram olunur.

“Çeşitli meyveler (vardır).” Bu âyetteki:

“Meyveler” lâfzı “Meyve”nin çoğuludur. Yüce Allah:

“Onlara meyveyi… ardarda fazlası ile verdik” (et-Tur, 52/22) diye buyurmaktadır. Bunlar da yaşıyla, kurusuyla bütün meyvelerdir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

“Ve onlara ikram olunur.” Yani derecelerinin yükseltilmesi, O’nun kelamını işitmek ve O’nun ile karşılaşmak suretiyle yüce Allah tarafından onlara ikramda bulunulacaktır.

Saffat 41

İşte onlar için belirli bir rızık vardır.

Diyanet Vakfı
41, 42, 43, 44. Bunlar için bilinen bir rızık, türlü meyveler vardır. Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.

Kurtubi Tefsiri
İşte onlar için bilinen bir rızık vardır.

“İşte onlar için” yani ihlâsa erdirilmiş kullar için

“bilinen bir rızık vardır.” Onlar için arkası kesilmeyen, bilinen bir bağış vardır, demektir. Katade maksad cennettir, diye açıklarken, başkaları cennetin rızkı kastedilmektedir, demişlerdir. Maksadın sözkonusu edilen meyveler olduğu da söylenmiştir. Mukâtil dedi ki: Canları çektikleri vakit bu rızık onlara verilir. İbn es-Saib de şöyle demiştir: Bu rızık onlara sabah ve akşam arası bir süre gibi sürelerde verilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlara orada sabah ve akşam rızıkları verilecektir.” (Meryem, 19/62)

Saffat 40

Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.

Diyanet Vakfı
(Bu azaptan) Ancak Allahın halis kulları istisna edilecek.

Kurtubi Tefsiri
Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.

“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.” âyeti azâbı tadacaklardan bir istisnadır. Medineliler ile Kûfeliler:

“İhlasa erdirilmiş” âyetini “lam” harfi üstün olarak okumuşlardır. Bu da Allah’ın kendisine itaat, dini ve dostluğu için halis kıldığı kimseler demektir. Diğerleri ise “lam” harfini esreli okumuşlardır ki, bu da ihlasla Allah’a ibadet eden kimseler anlamındadır.

Bu istisnanın munkatı’ olduğu da söylenmiştir. Yani, siz ey günahkârlar azâbı tadacaksınız. Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları ise azâbı tatmayacaklardır, demek olur.

Saffat 39

Ve yaptıklarınızdan başkasıyla cezalandırılmazsınız.

Diyanet Vakfı
Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir.

Kurtubi Tefsiri
Size işlemiş olduğunuzdan başka şeyin cezası verilmeyecektir.

“Size işlemiş olduğunuzdan” koştuğunuz şirkten

“başka şeyin cezası verilmeyecektir.”

Saffat 38

Şüphesiz siz acıklı azabı tadıcısınız.

Diyanet Vakfı
Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak siz elbette acıklı azâbı tadıcılarsınız.

“Muhakkak siz elbette acıklı azâbı tadıcılarsınız” âyetindeki:

“Tadıcılar” âyetinin asli; şeklindedir. Hafif (söyleyişte kolay)lik olsun diye hazfedilmiştir. (Azâb lâfzı) da izafet dolayısı ile cer ile gelmiştir. Sîbeveyh’in naklettiği şu beyitte olduğu gibi, nasb ile gelmesi de caizdir:

“Ben O’nu (Allah’ı) razı etmek istemeyen birisi olarak gördüğüm gibi,

Çok az müstesna, Allah’ı zikreden olarak da (görmedim).”

Buna göre Sîbeveyh “Ve namazı kılanlar” şeklinde (namaz anlamındaki salat lâfzının nasb ile okunmasını) câiz kabul etmiştir.

Saffat 37

Hayır, o hakkı getirdi ve gönderilenleri doğruladı.

Diyanet Vakfı
Hayır! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, o hak ile gelmiş ve peygamberleri de tasdik etmiştir.

“Hayır, o hak ile” Kuran ve tevhid ile

“gelmiş ve peygamberleri de” getirmiş oldukları tevhide dair tebliğlerinde

“tasdik etmiştir.”

Saffat 36

Ve derlerdi: “Şair bir deliden ötürü ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?”

Diyanet Vakfı
«Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız?» derlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Ve derlerdi ki: “Biz ilâhlarımızı deli bir şair dolayısı ile mi terkedeceğiz?”

“Ve derlerdi ki: Biz ilâhlarımızı deli bir şair” in söylediği söz

“dolayısı ile mi terkedeceğiz?” Yüce Allah onların bu sözlerini reddederek şöyle buyurmaktadır:

Saffat 35

Şüphesiz onlara “Allah’tan başka ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı.

Diyanet Vakfı
Çünkü onlara: Allahtan başka tanrı yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü onlara: “Allah’tan başka ilâh yoktur” denildiğinde, büyüklük taslarlardı.

“Çünkü onlara: Allah’tan başka ilâh yoktur, denildiğinde büyüklük taslarlardı.” Onlara Allah’tan başka ilâh yoktur deyin, denildiğinde demektir. Burada “deyin” emri hazfedilmiştir.

“Büyüklük taslarlardı” âyeti da; (……..)’in haberi olarak nasb mahallindedir.

“(……..): Çünkü” lâfzının haberi olarak ref mahallinde ve (……….)’nin amel etmemiş olması da mümkündür.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Talib’e ölümü ve Kureyşlilerin etrafında toplanması esnasında-: “La ilahe illallah deyin. Bu sayede Araplara hükümdarlar olacaksınız ve bu yolla da Arap olmayanlar size itaat edeceklerdir” deyince, onlar bunu kabul etmediler ve buna karşı büyüklendiler.

Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüce Allah Kitabında indirdiği âyetinde büyüklük taslayan bir topluluktan sözederek: “Çünkü onlara: Allah’tan başka ilâh yoktur denildiğinde, büyüklük taslarlardı” diye buyurmaktadır. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hani kâfirler kalblerinde o taassub ve kibiriyani cahiliye taassub ve kibirini koymuşlardı da Allah da hemen huzur ve sükununu Rasûlünün ve mü’minlerin üzerine indirmişti. Onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti. Onlar zaten buna daha layık ve buna ehil idiler.” (el-Feth, 48/26) diye buyurmuştur. Bu da: “La ilahe illallah Muhammedurrasûlullah” sözüdür. Müşrikler Hudeybiye gününde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarla barış yapılacak süre hususunda (yaptığı antlaşmada) yazıştığı vakit, bu söze karşı büyüklük tasladılar. (Onu söylemeyi büyüklüklerine yediremediler).

Bu haberi el-Beyhakî, ondan öncekini de el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Saffat 34

Şüphesiz biz suçlulara böyle yaparız.

Diyanet Vakfı
İşte biz, suçlulara böyle yaparız.

Kurtubi Tefsiri
İşte Biz, günahkârlara muhakkak böyle yaparız.

“İşte Biz, günahkârlara” yani müşriklere

“böyle” bu şekilde

“yaparız.”

Saffat 33

O gün, gerçekten onlar azapta ortaktırlar.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz o gün onlar azapta ortaktırlar.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak onlar o gün azapta ortaktırlar.

“Muhakkak onlar” sapıtan da, saptıran da

“o günde azapta ortaktırlar.”

Saffat 32

“Sizi saptırdık; çünkü biz de sapmıştık.”

Diyanet Vakfı
«Biz sizi azdırdık. Çünkü kendimiz de azmıştık.»

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü biz sizi azdırdık. Zaten biz de azgınlardan idik.”

“Çünkü biz sizi azdırdık” yani üzerinde bulunduğunuz küfrü size süslü gösterdik.

“Zaten biz de azgınlardan idik.” Vesvese ile ve (sapıklığa) davet etmekle (azmış ve azdırmış idik). Daha sonra yüce Allah, onların durumlarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

Saffat 31

“O hâlde Rabbimizin sözü üzerimize hak oldu; şüphesiz biz tadıcılarız.”

Diyanet Vakfı
«Onun için Rabbimizin hükmü bize hak oldu. Biz (hak ettiğimiz cezayı) mutlaka tadacağız.»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimizin sözü üzerimize hak oldu. Muhakkak biz tadıcılarız.” (diyecekler).

“Rabbimizin sözü üzerimize hak oldu.” Bu da kendilerine uyulan kimselerin söyleyeceği sözlerdendir. Yani bizim üzerimize de, sizin üzerinize de Rabbimizin sözü hak olmuştur. Yüce Allah’ın takdir ettiği ve rasûlleri vasıtası ile haber verdiği şekilde hepimiz azâbı tadacağız: “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan elbette dolduracağım.” (es-Secde, 32/13)

Bu da şu hadise uygun düşmektedir: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah birtakım kimselerin cehennemlik olduklarını, birtakım kimselerin de cennetlik olduklarını yazmıştır. Bunlara ne bir şey ilave edilir, ne de onlardan bir kimse eksiltilir.” Müsned, II, 167; Taberani, Evsat, V, 247.

Saffat 30

“Üzerinize hiçbir yetkimiz yoktu, bilakis siz azgın bir kavimdiniz.”

Diyanet Vakfı
29, 30. (Ötekiler de:) «Bilakis, derler, siz inanan kimseler değildiniz. Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yok. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz.»

Kurtubi Tefsiri
“Bizim sizin üzerinizde bir hakimiyetimiz de yoktu. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz.”

“Bizim sizin üzerinizde bir hakimiyetimiz” hakkı terketmek noktasında getirdiğimiz bir delilimiz

“yoktu. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz.” Sapık, haddi aşan kimselerdiniz.

Saffat 29

Derler ki: “Hayır, siz inananlar değildiniz.”

Diyanet Vakfı
29, 30. (Ötekiler de:) «Bilakis, derler, siz inanan kimseler değildiniz. Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yok. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz.»

Kurtubi Tefsiri
Onlar da derler ki: “Hayır, siz îman üzere değil idiniz;

“Onlar da derler ki: Hayır, siz îman üzere değil idiniz.” Katade dedi ki: Bu şeytanların onlara söyleyecekleri bir sözdür. İleri gelenlerin sözleri olduğu da söylenmiştir. Yani sizler hiçbir zaman mü’min olmadınız ki, biz sizi imandan küfre çevirmiş olalım. Aksine sizler zaten küfür üzere idiniz ve onu adet ve alışkanlık haline getirmiş olduğunuz için küfür üzere kalmaya devam ettiniz.

Saffat 28

Derler ki: “Şüphesiz siz bize sağdan gelirdiniz.”

Diyanet Vakfı
(Uyanlar, uydukları adamlara:) Siz bize sağdan gelirdiniz (sureti haktan görünürdünüz) derler.

Kurtubi Tefsiri
Derler ki: “Gerçekten siz bize sağdan gelirdiniz.”

“Derler ki: Gerçekten siz bize sağdan gelirdiniz.” Mücahid dedi ki: Bu kâfirlerin şeytanlara söyleyecekleri bir sözdür. Katade de: Bu insanların cinlere söyleyeceği bir sözdür, diye açıklamıştır. Bunun uyan kimselerin uydukları şahıslara söyleyecekleri bir söz olduğu da söylenmiştir. Buna delil de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Sen o zâlimleri Rabbleri huzurunda durdurulmuş sözü birbirlerine döndürürlerken bir görsen!” (Sebe’, 34/31)

Said, Katade’den şöyle dediğini nakletmektedir: Yani siz bizlere hayır yoldan gelir ve bizi hayırlı yola gitmekten alıkoyardınız. İbn Abbâs’tan da buna yakın bir açıklama nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Siz bizim sevdiğimiz ve uğurlu kabul ettiğimiz sağdan gelir ve böylelikle bizim iyiliğimizi ister gibi görünerek bizi aldatmak için böyle yapıyordunuz. Çünkü Araplar sağdan geleni uğurlu kabul eder ve ona “sanih” ismini verirlerdi.

“Gerçekten siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz bize öyle bir geliyordunuz ki, eğer bu konuda bize yemin edecek olsaydınız, yemininizin doğruluğunu kabul ederdik, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: Sizler bize din cihetinden gelir ve bizim için şeriatin emirlerinin önemsiz olduğunu belirterek bizi şeriatten uzak tutmaya çalışıyordunuz.

Derim ki: Bu gerçekten güzel bir açıklamadır. Çünkü hayır da, şer de ancak dinden gelir. “Yemin: Sağ” da burada din anlamındadır. Yani siz bizlere sapıklığı süslü gösteriyordunuz.

Yemin (sağ)ın güç, kuvvet anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani siz bizleri güç kullanarak, bize baskı yaparak ve bizi kahrederek (haktan) alıkoyuyordunuz. Nitekim yüce Allah, yemin (sağ) (lâfzını şu âyette güç ve kuvvet anlamında) kullanarak şöyle buyurmaktadır:

“Sonra onlara sağ eli ile gizlice vurdu.” (es-Saffat, 37/93) Bu da güçlü ve kuvvetlice vurdu, demektir. Çünkü kişinin gücü sağında bulunur. Şair de şöyle demektedir:

“Eğer bir zamanda şan ve şeref için bir sancak yükseltilecek olursa

Arabe sağ eliyle hemen onu kapar.”

Burada, kuvvet ve kudretle onu kapar, demektir. İbn Abbâs’ın görüşü de budur.

Mücahid dedi ki:

“Siz bize sağdan gelirdiniz”, sizin hak üzere olduğunuzu ortaya koymaya çalışan bir şekilde gelirdiniz, demektir. Bütün bunlar anlam itibariyle birbirine yakın açıklamalardır.

Saffat 27

Birbirlerine dönüp soru sorarlar.

Diyanet Vakfı
(İşte bu duruma düştükleri vakit) onlardan bir kısmı, diğerlerine yönelir, birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına yönelip biri diğerine soru sorarlar.

“Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına” yani ileri gelenler ile tabî olanlar birbirlerine

“yönelip biri diğerine soru sorarlar” birbirleriyle çekişirler. Birbirlerine soru sormazlar, diye de açıklanmıştır. Bu durumda olumsuzluk edatı olan: sakıt olmuştur, (düşmüştür).

en-Nehhâs dedi ki: Dili bilmeyen bir kimse yanlışlıkla bunun yüce Allah’ın:

“Ogün aralarında bir akrabalık bağı olmayacaktır, birbirlerine soru da sormazlar.” (el-Mu’minun, 23/101) âyeti gibi olduğunu zannetmiştir. Ancak burada sormaktan kasıt, akrabalık bağı için isteklerde bulunmaktır. Biri diğerine: Benimle senin arandaki akrabalık bağı hakkı için bana faydalı olmanı istiyorum diyecektir. Yahut da: Üzerimdeki bir hakkından vazgeç ya da bana bir iyilik bağışla, diyecektir. Bu ise açıkça anlaşılan bir husustur. Çünkü bundan önce “aralarında bir akrabalık bağı yoktur” denilmiştir. Yani aralarındaki akrabalık bağlarının faydasını görmeyeceklerdir. Nitekim Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: “Kişi babasının ya da oğlunun üzerinde bir hakkının bulunduğunun ortaya çıkmasına ve o hakkını ondan almasına çokça sevinecektir. Çünkü orada hasenat ve seyyiat vardır.”

Bir başka hadiste de şöyle denilmektedir: “Bir kimse kardeşine mal ya da ırz (namus, şeref, haysiyet) hususunda bir haksızlıkta bulunup da hakkını kendisinden isteyeceği bir gün gelip o hakkı hasenatından alacağı, eğer hasenat yoksa (hakkını) isteyenin günahlarından üzerine (haksız) ilavede bulunulacağı, bir gün gelmeden önce, o kardeşinin yanına gidip ondan helallik dileyen kimseye Allah rahmet buyursun!” Tirmizî, IV, 613, (yakın mana ve lâfızlarla) Heysemî. Mecmau’z-Zevaid, X, 355; Taberânî, Evsat, II, 191. V, 227.

“Biri diğerine soru sorar” âyetinde insanların birbirlerine soru sormaları, kendisini saptırdığı için ya da önünde masiyete giden bir yolun kapısını açtığı için azarlaması demektir. Bunu da bundan sonra gelen şu âyet açıklamaktadır:

Saffat 26

Hayır, onlar bugün boyun eğmiş kimselerdir.

Diyanet Vakfı
Evet, onlar o gün zilletle boyun eğeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Bilakis onlar bugün teslim olmuşlardır.

“Bilakis onlar bugün teslim olmuşlardır” âyeti hakkında Katade şöyle demiştir: Onlar Allah’ın azâbı içerisinde teslimiyet ile boyun eğmişlerdir. İbn Abbâs da: Zillet ile boyun eğerler. el-Hasen: İtaatle boyun bükerler, el-Ahfeş ellerini yana salmışlar, diye açıklamışlardır, anlamlar birbirlerine yakındır.

Saffat 25

Size ne oldu da birbirinize yardım etmiyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Ne oluyor size? Neden birbirinize yardım etmiyorsunuz.”

“Ne oluyor size? Neden birbirinize yardım etmiyorsunuz?” sözleri azarlamak ve başlarına kakmak maksadıyla söylenecektir. Yani niçin biriniz diğerine yardım ederek Allah’ın azabından birbirinizi kurtarmıyorsunuz?

Bir görüşe göre bu Ebû Cehil’in Bedir günü söylediği:

“Biz birbirine yardım eden bir topluluğuz” (el-Kamer, 54/44) âyetinin dile getirdiği sözlerine işarettir.

“Birbirinize yardım et(mi)yorsunuz” ifadesinin aslı: şeklindedir. Hafifletmek maksadıyla “te”lerden birisi atılmıştır. el-Bezzî ise, vasıl halinde “te”yi şeddeli okumuştur.

Saffat 24

Onları durdurun, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.

Diyanet Vakfı
22, 23, 24. (Allah, meleklerine emreder:) Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını ve Allahtan başka tapmış oldukları putlarını toplayın. Onlara cehennemin yolunu gösterin. Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!

Kurtubi Tefsiri
Ve durdurun onları. Çünkü onlar sorgulanacaklardır.

“Ve durdurun onları, çünkü onlar sorgulanacaklardır.” Îsa b. Ömer:

“Çünkü onlar” âyetinin hemzesinin üstün olarak okunduğunu da nakletmiştir. el-Kisaî dedi ki: ” ve Çünkü onlar, onlar… sebebiyle” demektir.

“Bineği durdurdum, durduruyorum, durdurmak” denilir, “O da durdu”, “Durmak” diye kullanılır. Bu fiil hem geçişli hem geçişsiz olur. Onları alıkoyun, demektir. Bu cehenneme sürülmeden önce olacaktır. Buna göre buyruklarda takdim ve tehir vardır. Yani önce onları hesaba çekilmek üzere durdurun, sonra da onları cehenneme doğru sürükleyin.

Bir başka açıklamaya göre; onlar önce cehenneme doğru sürülecekler, sonra da cehennem ateşine yaklaştıkları sırada sorgulanmak üzere bir araya getirilip toplanacaklardır.

“Çünkü onlar” el-Kurazî ve el-Kelbî’nin açıklamasına göre amelleri, sözleri ve davranışları dolayısı ile “sorgulanacaklardır.” ed-Dahhak işledikleri günahlardan ötürü sorgulanacaklardır derken, İbn Abbâs:

“la ilahe illallah” hakkında kendilerine soru sorulacaktır, demiştir. Yine ondan gelen bir başka rivâyete göre başka insanlara yaptıkları zulümlerden ötürü sorgulanacaklardır. Bütün bunlar kâfirin de hesaba çekileceğine delildir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/92-93- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yine denildiğine göre onların sorgulanmaları, onlara karşı delilin ortaya konulmuş olduğunun ortaya çıkması için kendilerine: “Size kendi içinizden rasûller gelmedi mi?” denilmesidir. Yine onlara:

Saffat 23

Allah’tan başka olanları; onları cehennem yoluna sevk edin.

Diyanet Vakfı
22, 23, 24. (Allah, meleklerine emreder:) Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını ve Allahtan başka tapmış oldukları putlarını toplayın. Onlara cehennemin yolunu gösterin. Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!

Kurtubi Tefsiri
Toplayınız, zulmedenleri ve onlara eş olanları. Allah’tan başka taptıklarını da. Onlara cehennemin yolunu gösterin.

“Toplayınız, zulmedenleri ve onlara eş olanları” âyeti yüce Allah’ın meleklere söyleyeceği sözlerdendir. Müşrikleri “ve onlara eş olanları” şirk hususunda onlar gibi olanları toplayınız, demektir. Şirk de zulüm demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13)

Buna göre kâfir, kâfir ile birlikte haşredilecektir. Bu açıklamayı Katade ve Ebû’l-Aliye yapmıştır.

Ömer b. el-Hattâb da yüce Allah’ın:

“Toplayınız, zulmedenleri ve onlara eş olanları” âyeti hakkında şöyle demiştir: Zinakâr zinakâr ile birlikte, içki içen içkici ile birlikte, hırsızlık yapan hırsızlık yapanla birlikte (haşredilir).

İbn Abbâs da şöyle demektedir:

“Onlara eş olanları” âyetinden kasıt, onlara benzeyenleridir. Bu da Ömer (radıyallahü anh)’ın açıklaması kapsamı içerisindedir.

“Onlara eş olanları” âyeti ile küfür üzere onlara muvafakat eden kadınların kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid ve el-Hasen yaptığı gibi, en-Numan b. Beşir de bunu Ömer b. el-Hattâb’dan rivâyet etmiştir.

ed-Dahhak dedi ki:

“Onlara eş olanları” şeytanlardan onlar ile birlikte olanları demektir. Aynı zamanda bu Mukâtil ‘in de açıklamasıdır: Her kâfir kendi şeytanı ile birlikte aynı zincire vurulmuş olarak haşredilecektir.

“Allah’tan başka taptıklarını” putlar, şeytanlar ve İblisi

“de. Onlara cehennemin yolunu gösterin.” Onları cehenneme sürün. Bir başka açıklamaya göre “onlara… gösterin” yani hangi yoldan gideceklerini söyleyin, demektir. Nitekim: “Ona yolu gösterdim” denilir. “Hediyeyi hediye ettim”; “Gelini (kocasının evine) götürdüm.” denilir. Bunu anlatmak için da denilebilir. “Ben onu hediye gibi takdim ettim” demek olur.

Saffat 22

Toplayın zalimleri, onların eşlerini ve Allah’tan başka taptıklarını.

Diyanet Vakfı
22, 23, 24. (Allah, meleklerine emreder:) Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını ve Allahtan başka tapmış oldukları putlarını toplayın. Onlara cehennemin yolunu gösterin. Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!

Kurtubi Tefsiri
Toplayınız, zulmedenleri ve onlara eş olanları. Allah’tan başka taptıklarını da.

Saffat 21

Bu, ayrım günüdür ki siz onu yalanlıyordunuz.

Diyanet Vakfı
İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.

Kurtubi Tefsiri
“Bu sizin önceden yalanladığınız ayırdetme günüdür.”

“Bu, sizin önceden yalanladığınız ayırdetme günüdür” sözleri bir görüşe göre onların birbirlerine söyleyecekleri sözlerdendir. Yani, işte bu bizim dünyada iken yalanlamış olduğumuz gündür, diyeceklerdir. Yüce Allah’ın onlara söyleyeceği sözlerden olduğu söylendiği gibi, meleklerin söyleyeceği sözlerden olduğu da söylenmiştir. Yani işte bu, insanlar arasında hüküm verme günüdür. Böylelikle kimin hak üzere, kimin batıl üzere olduğu da ortaya çıkacaktır,

“insanların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır.” (eş-Şura, 42/7)

Saffat 20

Derler ki: Ey vay halimize! Bu, ceza günüdür.

Diyanet Vakfı
(Durumu gören kafirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler.

Kurtubi Tefsiri
Ve diyecekler ki: “Vay bize! Bu, din günüdür.”

“Ve diyecekler ki: Vay bize! Bu, din günüdür” sözleri ile kendi aleyhlerine

“vay bize (bize veyl olsun)” diye sesleneceklerdir. Çünkü o gün, başlarına neyin geldiğini bilmiş olacaklardır. Bu âyetteki “veyl” lâfzının mansup gelmesi Basralılara göre mastar (mef’ûl-i mutlak) oluşundan dolayıdır. el-Ferrâ” ise takdirinin: “Vay bize!” anlamında olduğunu söylemiştir ki “vay” hüzün ve keder demektir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, bunun ayrı yazılması gerekirdi. Mushafta bu ifade bitişiktir. Biz bunu bitişik değil de ayrı yazan kimseyi de bilmiyoruz.

“Bu, din günüdür.” Kasıt hesap günüdür. Amellerin karşılığının verileceği gündür, diye de açıklanmıştır.

Saffat 19

Çünkü o sadece bir tek çığlıktır, birdenbire bakarlar.

Diyanet Vakfı
O (diriltme) korkunç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.

Kurtubi Tefsiri
O sadece bir çığlıktır, hemen onlar kalkıp bakınacaklar.

“O, sadece bir çığlıktır.” Bir tek sayha, feryaddır. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Bu çığlıktan kasıt ikinci defa Sûr’a üfürmektir.

“Sayha: Çığlık”a (alıkoyucu, zecredici anlamında): “zecre” adının verilmesi, bundan maksadın zecretmek (yapılandan alıkoymak) oluşundan dolayıdır. Yani tıpkı güdülmeleri esnasında develerin ve atların zecredildiği gibi, bu sayha ile de (insanlar) zecredilirler. (Yapmak istedikleri kötülüklerden alıkonmaya çalışılır.)

“Hemen onlar” ayağa

“kalkıp bakınacaklar.” Biri diğerine bakacak. Kendilerine yapılacak muameleyi gözetlerler, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir açıklamaya göre de bu, yüce Allah’ın:

“Bakarsın ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak…” (el-Enbiya, 21/97) âyetine benzemektedir. Onlar inkâr ettikleri dirilişi göreceklerdir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Saffat 18

De ki: Evet, hem de boyun eğmiş olarak.

Diyanet Vakfı
De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz).

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Evet, hem de siz küçültülmüşler olarak (diriltileceksiniz).”

“De ki: Evet” yani sizler-,

“hem de siz küçültülmüşler olarak” küçültülmüş ve zelil kılınmışlar olarak diriltileceksiniz. Çünkü inkâr ettikleri şeyin gerçekleştiğini göreceklerinde kaçınılmaz olarak zelil olacaklar, küçüleceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Siz hoşlanmasanız dahi kıyâmet kopacaktır. Bu size rağmen ve bugün, kendi iddianıza göre böyle bir şeyin olacağını kabul etmeseniz dahi mutlaka gerçekleşecek bir iştir.

Saffat 17

Ya ilk atalarımız da mı?

Diyanet Vakfı
«İlk atalarımızda mı (diriltilecek)?»

Kurtubi Tefsiri
“Ya önceki atalarımız da mı (diriltilecek)?”

“Ya önceki atalarımız da mı?” Yani onlar da mı diriltilecek? Bu âyette istifham (soru) edatı atıf edatının başına gelmiştir. Nafî’ ise: şeklinde “vav” harfini sakin olarak okumuştur. (Yahut atalarımız da mı, anlamındadır). Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın:

“Yoksa o ülkelerin halkı… emin mi oldular?” (el-A’raf, 7/98) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

Saffat 16

Öldüğümüzde, toprak ve kemik olduğumuzda mı gerçekten diriltileceğiz?

Diyanet Vakfı
«Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, diriltileceğiz?»

Kurtubi Tefsiri
“Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra gerçekten biz tekrar diriltilecek miyiz?

“Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra gerçekten biz tekrar diriltilecek miyiz?” Yani öldükten sonra diriltilir miyiz? Bu, onların böyle bir şeyi kabul etmedikleri anlamını veren bir inkârı istifham ve alay yollu söyledikleri sözlerdir.

Saffat 15

Derler ki: Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değil.

Diyanet Vakfı
Bu ancak açık bir büyüdür, derler.

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Bu ancak apaçık bir büyüdür” derler.

“Ve: Bu, ancak apaçık bir büyüdür, derler.” Yani mucizelere herhangi bir şeyle karşı koymaktan aciz olduklarında: Bu bir büyüdür, bu bize gösterilen hayallerdir ve bir aldatmadır, derler.

Saffat 14

Bir ayet gördüklerinde alay ederler.

Diyanet Vakfı
Bir mucize görseler alay ederler.

Kurtubi Tefsiri
Bir âyet görseler aralarında alay ederler.

“Bir ayet” yani mucize

“görseler, aralarında alay ederler.” Katade’nin açıklamasına göre alay ederler ve bu bir büyüdür, derler. (Âyet-i kerimedeki kullanımı ile): “Aralarında alay ederler” ile aynı anlamdadır. Tıpkı ile ‘nin “karar kıldı” anlamında olması ile; ile ‘nin de aynı anlamda olmak üzere “hayret etti, şaştı” anlamına gelmesi gibi.

Âyet-i kerimedeki şekliyle:

“Aralarında alay ederler” lâfzının başkalarının alay etmesini isterler, anlamında olduğu da söylenmiştir. Mücahid: Alay ederler diye açıklamıştır. Bunun, bu âyet (mucize) bir alaydır diye zannederler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Saffat 13

Hatırlatıldıklarında öğüt almazlar.

Diyanet Vakfı
Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlara öğüt verilse, öğüt almazlar.

“Onlara öğüt verilse” Katade’nin açıklamasına göre Kur’ân ile onlara öğüt verildiği takdirde

“öğüt almazlar.” Ondan yararlanmazlar. Said b. Cübeyr dedi ki: Onlara kendilerinden önceki yalanlayıcıların başına gelenler hatırlatıldığı vakit bu hatırlatmadan yüz çevirirler ve üzerinde düşünmezler.

Saffat 12

Hayır, sen şaşırdın, onlar alay ediyorlar.

Diyanet Vakfı
Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Evet, sen şaşıyorsun, onlar ise alay ediyorlar.

“Evet sen şaşıyorsun, onlar ise alay ediyorlar” âyetindeki: “(……..): Sen şaşıyorsun” lâfzını Medineliler, Ebû Amr ve Âsım Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitab olmak üzere “te” harfini üstün olarak okumuşlardır. Yani sen, sana indirilen Kur’ân-ı Kerîm’den ötürü şaşıyorken, onlar ise onunla alay etmektedir. Şureyh’in kıraati de böyledir. O (te harfinin) ötreli okunuşunu (Ben şaşıyorum, demek olur) kabul etmeyerek şöyfeder: Allah herhangi bir şeye şaşmaz, bilgisi olmayan kimse ancak şaşar.

Manası: Halbuki sen onların öldükten sonra dirilişi inkâr etmelerine şaşıyorsun, şeklinde olduğu da söylenmiştir

Âsım dışında Kûfeliler ise “te” harfini ötreli okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve el-Ferrâ” bu kıraati tercih etmişlerdir. Bu Ali ve İbn Mes’ûd’dan da rivâyet edilmiştir. Ayrıca Şu’be bunu el-A’meş’ten, o Ebû Vail’den, o Abdullah b. Mesud’dan diye rivâyet etmiş ve onun: “Ben ise şaşıyorum” diye “te” harfini ötreli olarak okuduğunu belirtmiştir. Bu kıraat İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmektedir.

el-Ferrâ” yüce Allah’ın:

“Evet, sen şaşıyorsun. Onlar ise alay ediyorlar”

âyeti hakkında şunları söylemektedir: İnsanlar bunu “te” harfi hem üstün, hem de ötreli olarak okumuşlardır. Ben ötreli okuyuşu daha çok tercih ederim, çünkü bu okuyuş Ali, Abdullah ve İbn Mes’ûd’dan rivâyet edilmiştir. Ebû Zekeriya el-Ferrâ” dedi ki: Şaşmak (aceb) eğer yüce Allah’a isnad edilirse, bu kulların şaşması gibi Allah’ın şaşması anlamında değildir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Allah onlarla alay eder” (el-Bakara, 2/15) âyetinde de böyledir. Yüce Allah’ın alayı elbette ki kulların alayı gibi değildir.

Bu açıklama böyle bir kıraati kabul etmeyen Şureyh’in görüşünün de yersiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Cerir ile el-A’meş, Ebû Vail Şakik b. Seleme’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdullah b. Mesud: “Evet, ben şaşıyorum, onlar ise alay ediyorlar” (anlamında te harfi ötreli olarak) okumuştur. Şureyh dedi ki: Muhakkak Allah herhangi bir şeye şaşmaz, bilmeyen kimse ancak şaşar. el-A’meş dedi ki: Ben bunu İbrahim’e naklettim de o da şöyle dedi: Şureyh kendi görüşünü beğenen bir kimse idi. Şüphesiz Abdullah (b. Mesud) Şureyh’ten daha alim idi. Bununla birlikte Abdullah bunu: “Evet, ben şaşıyorum” diye okumuştur.

el-Herevî der ki: İleri gelen ilim adamlarından birisi yüce Allah’ın:

“Evet, Ben şaşıyorum” âyetinin Ben onların şaşmalarının cezasını verdim, anlamında olduğunu söylemiştir. Çünkü yüce Allah başka yerlerde onların hakkı şaşkınlıkla karşıladıklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerinden bir korkutucu geldi diye şaştılar” (Sad, 38/4) diye buyurduğu gibi:

“Muhakkak bu çok şaşılacak bir şeydir” (Sad, 38/5) dediler;

“İçlerinden bir adama… diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi ki…” (Yûnus, 10/2) Burada da yüce Allah:

“Evet, ben şaşıyorum” diye buyurmaktadır. Onların şaşmalarının cezasını verdim, demektir.

Derim ki: İşte bu, el-Ferrâ’nın yaptığı açıklamaların anlamını daha bir tamamlamaktadır. el-Beyhakî de bunu tercih etmiştir. Ali b. Süleyman da şöyle demiştir: Her iki kıraatin de anlamı birdir. İfadenin takdiri de şöyledir: Ya Muhammed deki: Evet ben şaştım. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân’ın muhatabıdır. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır ve “de ki” anlamındaki ifadelerin takdiri çokça görülen bir husustur. el-Beyhakî ise birincisi daha sahihtir, demektedir.

el-Mehdevî de şöyle der: Bu yüce Allah’ın kendi zatı ile ilgili olarak bir şaşkınlığı haber vermek anlamında olabilir. O takdirde şöyle yorumlanır: Kendisini inkâr eden kimselere karşılık olarak verdiği emirleri ve onlara gazablanışı, yaratılmışların şaşkınlıkları konumuna benzer. Nitekim yüce Allah’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen rivâyetlerde belirtildiği üzere razı olduğu kimselerin durumunu anlatmak üzere kendi zatı hakkında “gülme” Hadîs-i şerîflerde çeşitli kiplerde ve farklı lâfızlar Cenab-ı Allah’a “gülmek” isnad edilmektedir. Örnek olmak üzere bazılarına işaret edelim: Buhârî, II, 1040, IV, 1854; Müslim, I, 166, 177; Müsned, II, 275, 293, 318, 464, 511, III, 80: tabiri de şuna yorumlanır: O böyle bir kimseye yaratılmışların gülüşlerinin konumunda olacak şekilde, ondan razı olduğunu ortaya koymuş olacaktır. Bu anlatım da bir mecazi anlatımdır ve ifadeleri bir genişletmedir.

el-Herevî der ki: Denildiğine göre “Rabbiniz şaştı, hayret etti” ifadesi razı oldu ve mükâfat verdi, anlamındadır. Gerçek anlamında bir şaşmak (bir anlamı da beğenmektir) olmamakla birlikte, ona bu ismi vermiş bulunmaktadır. Nitekim yüce Allah:

“Allah da tuzak kurar.” (el-Enfal, 8/30) diye buyurmaktadır ki bu onların tuzak kurmalarının cezasını verir anlamındadır. Nitekim hadisteki şu ifade de bunun gibidir: “Rabbiniz feryad edip yakınmanıza ve ümit kesmenize şaşar. “Şaşırtmak, hayret ve teaccüb etmek” manasındaki “acibe” fiili de bir çok rivâyette Cenab-ı Allah’a isnad edilmiş bulunmaktadır. Örnek olmak üzere bazılarını kaydedelim; Buhârî, III, 1096, 1382, IV, 1854; Müslim, III, 1624; Ebû Davud, III, 19, 56; Müsned, I, 128, 416, II, 302, 406, 448, 457.

Acep, bazan yapılan bir amelin Allah nezdinde çok büyük bir değer taşıması anlamında da kullanılır. Buna göre: “Evet, ben şaşarım” âyeti onların yaptıkları bu iş nezdimde çok büyüktür, anlamında olur.

el-Beyhakî der ki: Ukbe b. Amirin rivâyet ettiği şu hadisin de anlamının böyle olma ihtimali vardır: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Rabbin hevasına meyli olmayan bir gence şaşar (beğenir).” Müsned, IV, 151; Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, XVII, 309; Ebû Ya’la, Müsned, III, 288; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X 270, hadisin Ahmed, Ebû Ya’la ve Taberani tarafından rivâyet edildiği ve senedinin hasen olduğu kaydıyla.

Buhârî’nin, Ebû Hüreyre’den yaptığı rivâyet de böyledir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Rabbin cennete zincirlerle bağlı oldukları halde girecek bir topluluğa şaşar.” Buhârî, III, 1096; İbn Hibban, Sahih, I, 343; Ebû Davud, III, 56; Müsned, II, 302, 406,

Beyhakî der ki: Bu hadis ve buna benzer varid olan diğer hadislerin yüce Allah’ın meleklerini kullarına merhamet ve keremi dolayısı ile hayrete düşürmüş olduğu anlamına da gelebilir. Çünkü o kendisine îman etmek için savaşla ve zincirlere vurulan esirlik ile de olsa, mecbur etme yoluna gitmiştir. Nihayet ona îman edince cennete sokacak hale getirmiştir.

“Evet, sen şaşıyorsun” âyetinin sen böyle bir şeyi kabul etmiyorsun, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir. el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Allah’ın bir şeye şaşması (taaccub etmesi), o şeyi reddetmesi ve o işin çok büyük bir şey olduğunu ortaya koyması demektir. Arapların anlatım üslubu böyledir. Rivâyette de: “Rabbiniz sizin feryad edip sızlanmanıza ve ümit kesmenize şaşar.” âyeti gelmiş bulunmaktadır.

“Onlar ise alay ediyorlar” âyetindeki “vav”ın hal “vav”ı olduğu söylenmiştir. Onların alay etmeleri hali sırasında sen de onlara şaştın, demektir.

“Sen şaşıyorsun” ile ifadenin tamam olduğu, sonra da yeni bir cümle olarak “onlar alay ediyorlar” diye yeni bir cümlenin başladığı da söylenmiştir. Bu da getirdiğin Kur’ân’ı onlara okumandan ötürü alay ediyorlar demek olur. Kendilerini davet ettiğin vakit seninle alay ediyorlar, diye de açıklanmıştır.

Saffat 11

Sor onlara: Onlar mı yaratılışça daha çetin, yoksa yarattıklarımız mı? Şüphesiz biz onları yapışkan çamurdan yarattık.

Diyanet Vakfı
Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Şimdi sor onlara: Yaratılış itibarı ile kendileri mi daha güçlüdür, yoksa yarattıklarımız mı? Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

“Şimdi sor onlara” yani Mekkelilere. Buradaki:

“Sor onlara” ifadesi, “Müftüye fetva sormak” tabirinden alınmıştır.

“Yaratılış itibarı ile kendileri mi daha güçlüdür, yoksa yarattıklarımız?”

Mücahid’e göre; yarattığımız gökler, yer, dağlar ve denizler “mi?” daha güçlüdür, demektir.

Bir görüşe göre bunun kapsamı içerisine melekler ve daha önce geçmiş ümmetler de girmektedir. Buna da, onlar hakkında: “kimseler” diye haber vermiş olması delalet etmektedir. Said b. Cübeyr dedi ki: Maksad meleklerdir. Başkası ise buradaki:

“Kimseler”den kasıt geçmiş ümmetlerdir. Bu geçmiş ümmetler Mekkelilerden yaratılış itibarı ile daha güçlü oldukları halde, helâk edilmişlerdir.

Bu âyet-i kerîme Ebû’l-Eşed b. Kelede hakkında inmiştir. Ona Ebû’l-Eşed denilmesi, şiddetle yakalayışı ve güçlü oluşundan ötürüdür. İleride bundan, Beled Sûresi’nde (90/5- âyetin tefsirinde) sözedilecektir.

Bu âyet-i kerimenin bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Göklerle yerin yaratılması -yemin olsun ki- insanların yaratılışından daha büyüktür.” (el-Mu’min, 40/57);

“Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü mü?” (en-Naziat, 79/27)

“Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” İbn Abbâs buradaki: lâfzını, yapışkan, yapışıcı diye açıklamıştır. Ali (radıyallahü anh)’ın şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Şunu öğren ki; yüce Allah seni geniş imkanlara sahip kılmıştır,

Ve hayırlı bir ahlaka; hepsi sana yapışıktır.”

Katade ve İbn Zeyd de bunu: “Yapışıcı” diye açıklamışlardır. el-Maverdî de şöyle demektedir: (“Yapışkan” anlamı verilen kelimenin açıklaması olarak belirtilen) lasık ile lazık arasındaki fark şudur: Lasık birbirine yapıştırılmış olan demektir. Lazık ise, kendisine değen şeye yapışan demektir.

İkrime: “lazib: yapışkan” kelimesi birbirini tutan, birbirine yapışan demektir, demiştir. Said b. Cübeyr de güzel, sıcak, ele yapışan demektir, der. Mücahid de lazım (yapışan) diye açıklamıştır. Araplar “lazib bir çamur ve lazım bir çamur” diyerek be yerine “mim”i kullanırlar. Nitekim “be”yi, “mim”e değiştirmek esası üzere latib ve lazim de derler. Lazim, sabit olan şey demektir. Mesela; “Filan şey sabit ve değişmezin bir vuruşu gibi oldu” denilir. Bu da “lazım”dan daha fasihtir.

Şair en-Nabiğa şöyle demiştir:

“Sakın hayırdan sonra şer gelmeyecek sanmayın,

Kötülüğü de ayrılmayan, yakayı bırakmayan bir vuruş saymayın.”

el-Ferrâ”, Arapların “tînun latıb” tabirini “lazım” anlamında kullandıklarını nakletmektedir. Latıb ise sabit demektir. Buradan hareketle Araplar: “Sabit oldu. olur, sabit olmak” derler. “Yapıştı, yapışır -müzarisinin ikinci harfi olan “ze” ötrelidir- yapışmak” gibidir. Ebû’l-Cerrah “latıb”in kullanılışına örnek olmak üzere şu beyitleri zikretmektedir:

“Eğer bu içmiş olduğum bir nebizden dolayı ise,

Artık şüphesiz ben tevbe ediyorum nebiz içmekten.

Bir başağnsı, kemiklerde bir halsizlik ve bir durgunluk.

Ayrılıp gitmeyen (latib) içteki bir hıçkırıkla beraber, bir de keder.”

Latib aynı zamanda tıpkı lazib gibi lasık (yapışan) anlamında da kullanılır. el-Cevherî bunu el-Esmaî’den nakledilmiş olarak zikreder. es-Süddî ve el-Kelbî de (âyet-i kerimede yapışkan anlamı verilen) lazibin katıksız ve halis anlamına geldiğini söylemişlerdir. Mücahid ile ed-Dahhak ise kokuşmuş demek olduğunu söylemişlerdir.

Saffat 10

Ancak bir söz kapan olursa, onu delip geçen alev izler.

Diyanet Vakfı
Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder.

Kurtubi Tefsiri
Meğer ki hızlıca hırsızlayıp bir şey kapan olsun. Hemen arkasından parlak delici bir alev ona yetişir.

“Meğer ki hızlıca hırsızlayıp bir şey kapan olsun” âyeti daha önce geçen

“ve her taraftan sürülüp atılırlar” âyetinden bir istisnadır. Buradaki istisnanın vahyin dışındaki şeylerden olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Çünkü onlar işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır” (eş-Şuara, 26/212) diye buyurmaktadır. Bunun sonucunda onlardan herhangi birisi, meleklerin kendi aralarında dünyada olacak şeyler ile ilgili konuşmalarından -yeryüzündekiler bunu bilmeden- birşeyleri hırsızlayarak işitebilir. Bu, şeytanların cisimlerinin hafifliğinden ötürüdür. Onlar da bunu işittikleri vakit parlak ve delici alevler ile taşlanır, kovalanırlar.

Bu hususta sahih birtakım hadisler de rivâyet edilmiştir ki; bunların muhtevası şudur: Şeytanlar semaya doğru çıkar ve dinlemek maksadıyla biri diğerinin üstüne çıkardı. En cesurları semaya doğru ilerlerdi, daha sonra ondan sonraki, sonra da diğeri gelirdi. Yüce Allah yer işleri ile ilgili bir emir verir. Semadakiler bunu sözkonusu eder ve semaya en yakın şeytan bu sözü işitirdi. İşittiği bu sözü kendisinin altındakine telkin ederdi. Dinlediği bu sözü diğerine telkin etmiş iken bazan gelen alevli bir ateş onu yakardı, bazan da -önceden de açıkladığımız gibi- onu yakmazdı. İşte bu söz kâhinlere kadar iner, onlar buna yüz yalan daha katardı. O çaldıkları kelime doğru olarak çıkar, bunun neticesinde ise cahiller -önceden el-En’am Sûresi’nde (6/59- âyet, 2. başlıkta) açıkladığımız gibi- kâhinlerin söylediklerinin hepsinin doğru olduğuna inanırlardı. Yüce Allah İslâm’ı gönderince, bu sefer sema sıkı bir şekilde koruma altına alındı. Bir söz işitmiş, hiçbir şeytan kurtulamaz oldu. İşte kovalamak üzere atılan yıldızlar insanların kayıyor gördükleri yıldızlardır.

en-Nekkaş ve Mekkî dedi ki: Bunlar semada akan (hareket eden, sabit olmayan) gezegenler değildir. Zira hareket eden bu gezegenlerin hareketi görülmez. Kovalamak üzere atılan bu yıldızların hareketi ise bize yakın olduklarından ötürü görülebilmektedir. Bu hususta yeterli açıklamalar daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca Sebe’ Sûresi’nde (34/23- âyetin tefsirinde) Ebû Hüreyre’nin bu husustaki hadisini de zikretmiş bulunuyoruz. O hadiste de şu ifadeler yer almaktadır: “… Şeytanlar da biri diğerinin üstündedir.” Tirmizî de bu hadis hakkında: Hasen, sahih bir hadistir demiştir Buhârî, IV, 1736, 1804; Tirmizî, V, 362; ibnMace, I, 69.

Yine Tirmizî’de, İbn Abbâs’tan şöyle dediği kaydedilmektedir: “Şeytanlar gizlice dinledikleri sözü kaparlar, bunu diğerlerine telkin ederler. Sonra da bu sözü kendi dostlarına bırakıverirler. İşte doğru şekliyle söyledikleri haktır. Fakat onlar hem bunu tahrif ederler, hem de daha başka şeyler ilave ederler.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, V, 362; Ahmed b. Şuayb en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübra, VI, 374.

(Hadîs-i şerîfte geçen (ve hızlıca kapmak, almak anlamı verilen): “Bir şeyi hızlıca almak” demektir. “Hızlıca aldı” şekillerinde kullanılır. Şeddeli kullanımlarında asıl; şeklidir. Burada “te” ile “ti” harfleri mahreçlerinin yakınlığı dolayısıyla idgam edilmişlerdir. “Hı” harfinin üstün okunması ise “te” harfinin üstün olan harekesinin ona verilmesi dolayısıyladır. “Hı”yı esreli okuyanlar ise iki sakinin arka arkaya gelmesinden ötürü böyle okurlar. “Ti” harfini esreli söyleyenler ise kesreleri arka arkaya (itba1) getirmiş olurlar.

“Hemen arkasından parlak, delici bir alev ona yetişir.” ed-Dahhak, el-Hasen ve başkaları ışık saçıcı (bir alev) diye açıklamışlardır. Ateş yıldızların, onları denize düşürünceye kadar takip ettiğinin anlatılmak istendiği de söylenmiştir. İbn Şihab da burada sözü edilen “parlak, delici alev” hakkında şöyle demektedir: Bu alev öldürmeksizin onları yakar. İnsanlar üzerine düşen alevli yıldızlar ise sabit yıldızlardan değildir. Buna da onların hareket ettiklerinin görülmesi delildir. Sabit yıldızlar ise akıp gitmekle birlikte uzaklıklarından ötürü hareketleri görülemez. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir.

“Parlak alev”in çoğulu şeklinde gelir. Bunun azlık çoğulu kıyasa göre: şeklinde gelmesi gerekmekle birlikte, bu şeklin Araplar tarafından kullanıldığı işitilmemiştir.

Parlak (mealde delici) demektir. Bu açıklamayı el-Hasen, Mücahid ve Ebû Miclez yapmışlardır. Şairin şu mısraı da bu anlamdadır:

“Senin çakmak taşın ise onun çakmak taşlarından daha parlaktır.”

Daha ışık saçıcıdır, demektir.

el-Ahfeş bu kelimenin çoğul şeklinin: “Parlak yıldızlar” diye kullanımları nakletmektedir.

el-Kisaî de şunu nakletmektedir: “Ateş alev aldı, alır, ateş alev almak” denilir. “Ben ateşi alevlendirdim” anlamındadır.

Zeyd b. Eslem de; ‘in alev saçan anlamında olduğunu söylemiştir. Bu da Arapların: “Çakmağını alevlendir” yani ateşini yak, tabirlerinden alınmıştır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmış ve şairin şu beyitini de zikretmiştir:

“Kişi ışık saçan parlak bir alev iken,

Zaman ışığını (şimşeğini) çakar da o da sönüverir.”

Saffat 9

Kovulmuş olarak, onlar için sürekli azap vardır.

Diyanet Vakfı
Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Kovularak. Onlar için sürekli bir azâb da vardır.

“Kovularak” lâfzı bir mastar (mef’ûl-i mutlak)dır. Çünkü: ” Sürülüp atılırlar” âyetinin anlamı (mastar olarak gelen bu kelimenin muzari fiili olan): “Kovulurlar, sürülürler” anlamındadır. “Onu kovdum, kovmak” demektir.

es-Sülemî ve Yakub el-Hadramî; şeklinde “dal” harfini üstün olarak okumuşlardır. O takdirde bu “fe’ul” vezninde bir mastar olur. el-Ferrâ” bunu ism-i fail olarak kabul etmiştir. Onlar kendilerini kovan şeyler ile atılırlar yahutta kovulmak suretiyle atılırlar, demek olur. Sonra da (bu anlamı vermek için başına gelmesi gereken) “be” harfi hazfedilmiştir. Kûfeliler bunu çokça kullanırlar. Nitekim şu mısraı da buna örnek olarak zikrederler:

“Sizler o diyara uğrarsınız ve hiç (sağa sola) bükülüp dönmezsiniz.”

Bu sürülüp atılmanın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamber olarak gönderilmesinden önce mi, yoksa peygamber olarak gönderilmesinden dolayı peygamberlikten sonra mı olduğu hususunda iki görüş vardır. İleride İbn Abbâs yoluyla el-Cinn Sûresi’nde (72/8-10. âyetlerin tefsirinde) sözkonusu edileceği üzere hadisler bu doğrultuda gelmiştir. Bu iki görüşün birarada anlaşılması (te’lifi) şöylece mümkün olabilir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilmesinden önce şeytanlar yıldızlarla taşlanmıyorlardı. Daha sonra taşlanmaya başladılar, diyenler bununla şeytanlar kendilerini dinlemekten alıkoyacak şekilde taşlanmıyorlardı. Fakat kimi zaman taşlanıyorlar, kimi zaman taşlanmıyorlardı, demek isterler. Bir yerde taşlanırlarken, bir başka yerde taşlanmıyorlardı. Belki de yüce Allah’ın:

“Ve her taraftan sürülüp atılırlar. Kovularak.. Onlar için sürekli bir azâb da vardır” âyeti ile bu anlama işaret edilmektedir. Bu da şudur: Onlar ancak bazı yönlerden sürülüp atılırlardı. Nübüvvetten sonra artık her yerden ve kesintisiz olarak kovulmaya, atılmaya başlandılar. Daha önceleri insanlar arasında casusluk yapan kimselere benzerlerdi. Bu casusların kimisi ihtiyacını ele geçirirken, başkası geçiremeyebilir. Birisi esenlikle kurtulurken, başkası kurtulamayabilir, aksine yakalanır ve cezalandırılır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince semanın korunması daha da arttırıldı, daha önceden sözkonusu olmayan alevli ateş taneleri hazırlandı. Böylelikle semanın herbir tarafından kovulup uzaklaştırılmaları gerçekleştirilsin, daha önceden oturdukları yerlerden hiçbirisinde oturamasınlar. O bakımdan semada cereyan eden hiçbir şeyi işitecek gücü bulamaz oldular. Ancak onlardan, çok hızlı hareket ederek

“hızlıca hırsızlayan” kimseler bundan müstesna olabilmişti. Böyle birisinin de arkasından yere inip onu diğer kardeşlerine telkin etmeden önce alevli bir ateş izler ve onu yakar. İşte bundan dolayı da kâhinlik iptal oldu ve artık risalet ve nübüvvetin ilmi gerçekleşmiş oldu.

Şayet: Eğer bu sürülüp atılma peygamberlik dolayısı ile olmuşsa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra niye devam etmiştir? diye sorulacak olursa, buna da şöyle cevap verilir: Bu, nübüvvetin devamı süresince devam etti. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kâhinliğin artık batıl olduğunu, sonunun geldiğini haber vererek: “Kâhinlik yapmaya kalkışan bizden değildir” Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, V, 103, 117, X. 307. diye buyurmuştur. Şayet ölümünden sonra semanın korunması devam etmeyecek olsaydı, cinler eskisi gibi Mele-i Alâ’yı dinlemeye yeniden başlar ve kâhinlik geri gelirdi. Kahinliğin sonunun getirilmesinden sonra ise böyle bir şey câiz olamaz. Çünkü peygamberliğin sona ermesi dolayısıyla semanın korunması kaldırılacak olursa ve buna bağlı olarak kehanet tekrar ortaya çıkarsa, zayıf (inançlı) müslümanlar şüpheye düşebilir ve nübüvvetin bitmiş olması dolayısıyla artık kâhinliğin yeniden geldiğini zannetmeyeceklerinden yana emin olunamaz. O halde hikmet, hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hayatında, hem de yüce Allah onu ilâhi lütuflarının arasına almak üzere vefatından sonra, semanın korunmasının devam etmesini gerektirmektedir.

“Onlar için sürekli bir azâb da vardır.” Mücahid ve Katade’den gelen rivâyete göre bu, kesintisiz azâb demektir. İbn Abbâs oldukça çetin bir azâb diye açıklamış, el-Kelbî, es-Süddî ve Ebû Salih ise çok can yakıcı, ıstırap verici diye açıklamışlardır. Bu da acısı kalbe kadar ulaşan, anlamındadır. -Bu şekilde açıklanan-: lâfzı, “hastalık” demek olan; den alınmıştır.

Saffat 8

Üst topluluğa kulak veremezler, her taraftan kovulurlar.

Diyanet Vakfı
Onlar, artık mele-i alaya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, Mele-i a’lâ’yı dinleyemezler ve her taraftan sürülüp atılırlar;

“Onlar Mele-i A’lâ’yı dinleyemezler” âyeti ile ilgili olarak Ebû Hatim şöyle demektedir: Bu dinleyemesinler diye… anlamındadır. Daha sonra; hazfedildiğinden dolayı fiil merfu gelmiştir.

“Mele-i A’lâ” dünya semasında ve daha yukarısında olanlardır. Onların her birisine a’lâ (yüce) vasfının verilmesi, yeryüzünün meleine göredir.

“Dinleyemezler” lâfzındaki zamir şeytanlara aittir.

“Dinle(yemez)ler” lâfzını çoğunluk “sin” harfini sakin, “mim” harfini de şeddesiz olarak diye okumuşlardır, ancak Hamza ve Hafs’ın rivâyetine göre Âsım, “sin” harfi ile “mim” harfini şeddeli olarak: den gelen bir fiil olarak okumuşlardır.

Birinci okuyuş şekline göre; onlar işitmeye çalışsalar dahi işitmelerinin sözkonusu olmadığı anlamı çıkar. Doğru anlam da budur. Ayrıca bunu yüce Allah’ın:

“Çünkü onlar işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır” (eş-Şuara, 26/212) âyeti da desteklemektedir.

İkinci okuyuşa göre ise, işitmeye kalkışmalarının da, işitmelerinin de sözkonusu olmadığı anlatılmaktadır.

Mücahid dedi ki: Onlar işitmeye çalışıyorlar, fakat işitemiyorlardı.

İbn Abbâs’tan:

“Onlar Mele-i A’lâ’yı dinleyemezler” âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onlar ne dinleyebilirler, ne de dinlemeye kalkışırlar.

“Dinle(yemez)ler”in aslı; şeklinde olup yakınlığı dolayısı ile “te” harfi “sin”e idgam edilmiştir. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü Araplar “onun ne dediğini dinledim” anlamını ifade etmek üzere hemen hemen; şeklini kullanmaz, bunun yerine; derler.

“Ve her taraftan sürülüp atılırlar” yani her taraftan onlara alevli ateşler atılır.

Saffat 7

Ve her inatçı şeytandan koruduk.

Diyanet Vakfı
Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk.

Kurtubi Tefsiri
Ve itaatten çıkan her şeytandan koruduk.

“Ve itaatten çıkan her şeytandan koruduk” âyetindeki:

“Ve… koruduk” âyeti bir mastardır. “Biz orayı özellikle koruduk” demektir.

“İtaatten çıkan her şeytandan” âyetine gelince, yüce Allah meleklerin semadan vahiy ile indiklerini haber verdikten sonra semayı da yıldızlarla süslemekten başka, (şeytanların) hırsızlama yoluyla melekût aleminde konuşulanları dinlemelerine karşı koruduğunu açıklamaktadır.

“İtaatten çıkan” tabiri cin ve insanlar arasından karşı çıkan, azgınlık eden kimse hakkında kullanılır. Bu şekilde olan herkese Araplar “şeytan” ismini verirler.

Saffat 6

Şüphesiz, biz en yakın göğü bir süs ile –yıldızlarla– süsledik.

Diyanet Vakfı
Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz, dünyaya en yakın gökyüzünü bir süsle, (yani) yıldızlarla süsledik.

“Muhakkak Biz, dünyaya en yakın gökyüzünü bir süsle, yıldızlarla süsledik” âyeti hakkında Katade şöyle demektedir: Yıldızlar üç hikmetle yaratılmıştır. Şeytanlara atılmak için, kendileri vasıtasıyla yol bulmak üzere bir aydınlık ve dünya semasına da bir süs olmak üzere.

Mesrûk, el-A’meş, en-Nehaî, Âsım ve Hamza: “Bir süsle” âyetini esreli ve tenvinli olarak okumuşlardır.

“Yıldızlarla” âyeti da

“bir süsle” âyetinden bedel olarak esreli okunmuştur. Çünkü her ikisi aynı şeydir. Ebû Bekr de böylece okumuş olmakla birlikte “yıldızlarla” anlamındaki âyeti mastar olan: “Bir süs” lâfzı dolayısı ile nasbedilmiş olarak okumuştur. Biz orada yıldızları süslemekle (semayı süsledik) demek olur. Bununla birlikte: “Yani” takdiri ile nasbedilmesi de mümkündür. Biz, o semayı bir süs ile yani yıldızlarla süsledik, buyrulmuş gibi olur. Yıldızlarla anlamındaki lâfzın “Bir süsle” lâfzının mahallinden bedel olarak (mansup okunduğu) da söylenmiştir.

Bununla birlikte onun süsü yıldızlardır, anlamında olmak üzere veya bu süs işte o yıldızlardır anlamında olmak üzere; şeklinde okunması da mümkündür.

Diğer kıraat âlimleri: “Yıldızların süsü ile” şeklinde izafet olarak okumuşlardır. Yani Bizler yıldızları süslemek ile dünya semasını süsledik. Bu da yıldızların güzelliği ile süsledik demek olur. Anlamın “bir süsle” âyetini tenvinli olarak okuyanların kıraati gibi olması ve hafif olması maksadıyla tenvinin hazfedilmiş olması da mümkündür.

Saffat 5

Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi ve doğuların Rabbi.

Diyanet Vakfı
O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin ve aralarında olanların Rabbidir, doğuların da Rabbidir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Burada vakıf yapmak güzeldir. Sonra da: “O göklerin… Rabbidir” anlamında

“Göklerle yerin ve aralarında olanların Rabbidir” âyeti ile okumaya devam eder.

en-Nehhâs da şöyle demektedir:

“Göklerle yerin… Rabbidir” âyetinin ikinci bir haber olması mümkün olduğu gibi, “birdir” âyetinden bedel olması da mümkündür.

Derim ki: Bu iki açıklamaya göre: “Birdir” lâfzı üzerinde vakıf yapılmaz.

el-Ahfeş: “(O ilâh ki) göklerin Rabbidir… doğuların Rabbidir” şeklinde: “Şüphesiz” lâfzının isminin sıfatı olarak nasb ile okunduğunu nakletmektedir. Şanı yüce Allah vahdaniyetinin ve uluhiyetinin anlamını, kudretinin kemalini: “Göklerin ve yerin Rabbi” olduğunu belirterek açıklamaktadır. Onların yaratıcısı ve mutlak maliki, demektir.

“Ve aralarında olanların Rabbidir, doğuların da Rabbidir.” Yani güneşin doğduğu yerlerin de mutlak malikidir.

İbn Abbâs dedi ki: Güneşin her gün için bir doğuş yeri ve bir de batış yeri vardır. Şöyle ki, yüce Allah güneşe ait doğuş yerlerinde üçyüzaltmışbeş yuva yaratmıştır. Batısında da bu kadar yuva halketmiştir. Bunlar güneş senesinin gün sayısı kadardır. Güneş hergün bu yuvalardan birisinde doğar, birisinde batar. Aynı yuvada ancak bir sonraki senenin aynı gününde doğar.

Ayrıca güneş her doğduğunda istemeye istemeye doğar. Der ki: Rabbim, kullarının üzerine beni doğdurma! Ben onların sana isyan ettiklerini görüyorum. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) et-Temhid adlı eserinde zikretmiştir. İbnu’l-Enbarî de: “er-Reddu (ala men Halefe Mushafe Osman)” adlı eserinde İkrime’den diye rivâyet etmiştir. İkrime dedi ki: İbn Abbâs’a şöyle sordum: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Umeyye b. Ebi’s-Salt hakkında söylediği rivâyet edilen: “Onun şiiri îman etmiş, kalbi ise inkâr etmişti” sözü hakkında ne dersin? Dedi ki: O haktır, bundan garibinize kaçan nedir? diye sordu. Ben de bundan garibimize kaçan onun şu beyitleridir dedim (ve şu beyitleri okudum):

“Ve güneş her gece sonunda çıkar, kıpkızıl rengiyle;

Onun her sabah rengi kırmızı bir gül gibidir.

O kendi isteğiyle ağır ağır doğmaz üzerlerine

Ancak azâb edilerek ve ancak dövülerek (doğar).”

Peki, güneş ne diye dövülüyor ki? Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi: Nefsim elinde olana yemin ederim ki, güneş yetmişbin melek tarafından dürtülmedikçe asla doğmaz. Bu melekler ona: Haydi doğ, haydi doğ derler. O da: Ben Allah’ı bırakıp bana ibadet eden bir kavmin üzerine doğmam, der. Bunun üzerine ona bir melek gelir ve Âdemoğullarının aydınlanması için onu doğdurur. Bu sefer onu doğmaktan alıkoymak isteyen bir şeytan ona gelir. Güneş de o şeytanın iki boynuzu arasında doğar, yüce Allah o şeytanı güneşin altında yakar. İşte Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Güneş ancak bir şeytanın iki boynuzu arasında doğar ve ancak bir şeytanın iki boynuzu arasında batar. Güneş battığı her seferinde mutlaka yüce Allah’ın huzurunda secdeye kapanır. Bir şeytan gelip onu secde etmekten alıkoymak ister ve iki boynuzu arasında batar. Yüce Allah onu güneşin altında yakıverir.” Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, II, 224. el-Enbarî’nin lâfzı ile rivâyet bu şekildedir. Ayrıca İkrime’den o da İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Umeyye b. Ebi’s-Salt’ı şu şiirinde söylediklerini doğrulamıştır.

“Zuhal (saturn) ve sevr (boğa) onun sağ ayağının altındadır.

Nesr (yıldızı) öbürünün altında, leys (arslan) da bağlanmıştır.

Güneş ise her gece sonunda doğar, kıpkızıl rengiyle,

Onun sabah vakti rengi bir gül gibidir.

O, onlara isteyerek ağır ağır doğmaz üzerlerine,

Ancak âzab edilerek ve dövülerek doğar.”

İkrime dedi ki: Ben İbn Abbâs’a: Efendim güneş de dövülür mü? diye sordum, o da şöyle dedi: Onun düşünüp tereddüt etmesi, zorunlu olarak dövülmesini gerektirmiştir. Ancak güneş cezaya uğratılmaktan korkar.

Bu buyruklarda: “Doğuş yerleri”nin sözkonusu edilmesi batış yerlerine de delalet etmektedir. Bundan dolayı “batış yerleri”nden ayrıca söz edilmemiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbileseler” (en-Nahl, 16/81) âyetine benzemektedir. Özellikle doğuş yerlerinin sözkonusu edilmesi doğuşun batıştan önce oluşundan dolayıdır.

er-Rahmân Sûresi’nde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O hem iki doğunun Rabbidir, hem de iki batının Rabbidir.” (er-Rahmân, 55/17) Bu âyette

“iki doğu” ile güneşin uzun günlerde doğduğu en uzak doğuş yeri ile en kısa günlerdeki doğuş yerini kastetmektedir. Daha önce Yasin Sûresi’nin tefsirinde (36/38. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 4

Şüphesiz, sizin ilâhınız elbette birdir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz sizin ilâhınız birdir.

“Şüphesiz sizin ilâhınız birdir” âyeti yeminin cevabıdır.

Mukâtil dedi ki: Çünkü Mekke’deki kâfirler: O bunca ilâhı bırakıp tek bir ilâh olduğunu mu söylüyor? Bir tek ilâh bütün bu mahlukatın işlerinin hakkından nasıl gelebilir? demişlerdi. Allah da bu varlıkların şan ve şereflerini yüceltmek üzere onlar adına yemin etti ve bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Saffat 3

Zikri okuyanlara,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir.

Kurtubi Tefsiri
Zikir okuyup duranlara;

“Yemin olsun saf saf duranlara, haykırarak sürenlere, zikir okuyup duranlara” (mealindeki) âyetlerini kıraat âlimlerinin çoğunluğu bu şekilde (yani ilk kelimelerin sonlarındaki “te” harfi ile ondan sonra gelen harfler birbirine idgam edilmeden izhar ile) okumuşlardır. Hamza ise üçünde de (âyetlerin ilk kelimelerinin sonlarındaki “te” harfini bir sonraki kelimenin ilk harfine) idgam ile okumuştur. Bu ise Ahmed b. Hanbel’in işittiği vakit hoşlanmadığı kıraattir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu kıraatin Arapça bakımından doğru olma ihtimali üç yönden uzaktır.

1- “Te” harfi (birinci âyette yer alan ikinci kelimenin ilk harfi olan) “sad” harfi ile aynı mahreçten çıkmadığı gibi (ikinci âyetin, ikinci kelimesinin ilk harfi olan) “ze”nin mahrecinden de değildir. (Üçüncü âyetteki ikinci kelimenin ilk harfi olan) “zel” harfinin mahrecinden de değildir. Mahreç itibariyle bunlara yakın da değildir. “Te” harfinin mahreç itibariyle yakınından çıkan harfler ise “ti” ile “dal” harfleridir. “Ze” harfinin “sad” ve “sin” harfleri, “zel” harfinin ise “zı” ve “(peltek) se” harfleridir.

2- “Te” bir kelimede ondan sonraki diğer harfler ise bir diğer kelimede bulunmaktadır.

3- Eğer bu harf sonrakilerden birisi ile idgam edilecek olursa, iki ayrı kelimede sakin iki harf, arka arkaya getirilmiş olur. Böyle bir durumda arka arkaya iki sakinin gelmesinin câiz olması, her ikisinin tek bir kelimede olması halinde kabul edilebilir. kelimeleri gibi.

Hamza’nın kıraati de şöyle açıklanabilir: “Te” bu harflere mahreç itibariyle bir dereceye kadar yakınlık arzetmektedir.

“Yemin olsun saf saf duranlara” âyeti bir kasemdir. Buradaki “vav” yemin için getirilen (be)’den bedeldir. Saf saf duranların Rabbine yemin olsun, demektir.

“Haykırarak sürenlere” âyeti da ona atfedilmiştir.

“Şüphesiz sizin ilâhınız birdir” âyeti yeminin cevabıdır. el-Kisaî yemin halinde in hemzesinin üstün okunabileceğini de kabul etmiştir.

“Saf saf duranlara” âyeti ile

“zikir okuyup duranlara” âyetine kadarki âyetlerde kastedilenler İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, İkrime, Said b. Cübeyr, Mücahid ve Katade’ye göre meleklerdir. Melekler semada dünyada mü’minlerin namaz için saf tutmaları gibi saf tutarlar.

Kanatlarını havada durarak saf olarak dizdiklerini ve yüce Allah dilediği emri onlara verinceye kadar böylece durduklarını söyleyenler de vardır. Bu ise kulların hükümdarları önünde saf saf durmalarını andırır.

el-Hasen der ki: Namazlarında Rabbleri huzurunda saf saf dizildikleri için

“yemin olsun saf saf duranlara” diye buyurulmuştur.

Bir başka açıklamaya göre burada kastedilenler kuşlardır. Bunun delili de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Üzerlerinde saf saf (sıra sıra) dizilip kanatlarını açıp kapayan kuşları görmediler mi?” (el-Mülk, 67/19)

Saf, topluluğun namazdaki saf gibi belli bir çizgi üzerinde düzene sokulması demektir.

“Saf saf duranlar” âyeti cem’ul-cem’ (çoğulun da çoğulu)dur. Mesela: “Saf halinde dizilmiş bir topluluk” denilir. Daha sonra da bunun: “Saf saf dizilenler” diye çoğulu yapılır.

“Saf saf duranlar”dan kastın, namazda yahutta cihadda saf halinde ayakta duran mü’minler topluluğu olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

“Haykırarak sürenler”, İbn Abbâs, İbn Mes’ûd. Mesrûk ve daha önce açıkladığımız şekilde diğerlerinin görüşlerine göre meleklerdir. Onlara böyle denilmesinin sebebi ya bulutlan -es-Süddî’nin görüşüne göre- haykırarak sürüklemeleri veya öğütlerle, mev’ızelerle, masiyetlerden alıkoymalarıdır.

Katade: Burada kastedilenler Kur’ân-ı Kerîm’in zecredici (yasaklayıcı, alıkoyucu) âyetleridir, demiştir.

“Zikir okuyup duranlara” âyeti ile meleklerin yüce Allah’ın Kitabını okumaları kastedilmektedir. Bu açıklamayı da İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, el-Hasen, Mücahid, İbn Cübeyr ve es-Süddî yapmıştır.

Bu âyet ile sadece Cebrâîl’in kastedildiği ve ondan çoğul lâfzı ile sözedildiği de söylenmiştir. Çünkü o meleklerin büyüğüdür. Onun mutlaka orduları ve ona tabi olanları vardır.

Katade de şöyle demektedir: Maksat yüce Allah’ın zikrini okuyan ve yazan herkesdir.

Bir diğer açıklamaya göre maksat, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleridir. Yüce Allah bu âyetleri okunmak ile nitelendirmiştir. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten bu Kur’ân İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır.” (en-Neml, 27/76)

Kur’ân’ın âyetlerinin, “tâliyât (biri diğerinin ardından gelenler)” diye adlandırılması mümkündür. Çünkü harflerin biri diğerinin arkasından gelir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

el-Maverdî’nin naklettiğine göre de

“tâliyât”dan kasıt, ümmetlerine karşı Allah’ın zikrini okuyan peygamberlerdir.

Şayet, es-Sâffât Sûresi’nde (2 ve 3. âyetlerin başlarında) atf harfi olarak “fe” harfinin kullanılmasının hükmü nedir? diye sorulursa, buna şöyle cevap verilir: Bu harf ya var oluş itibariyle sözü edilen manaların var oluş sırasına delalet eder. Şu beyitte olduğu gibi:

“Keşke (babam) Zeyyabe şu sabahleyin baskın yapan,

Sonra ganimet alan, sonra geri dönen el-Haris’i görüverseydi

(yazık oldu bana, onu öldürüp intikam alamadığım için).”

Şair burada: “Sabah baskın yapan, sonra ganimet alan, sonra da geri dönen…” demiş gibidir.

Ya onların çeşitli açılardan farklılıklarına uygun bir sırayı anlatmaktadır. Mesela, bir kimsenin: “Daha faziletli olanı, sonra daha kamil olanı al. Önce daha iyi olanı, sonra da daha güzel olanı yap” demeye benzer.

Yahutta o sıfatlara sahip varlıkların mertebelerini anlatmak için gelmiş olabilir. Bu da Hz. Peygamber’in: “Allah saçlarını traş edenlere ve kısaltanlara rahmet buyursun” Buhârî, II, 616; Müslim, II. 945, 946; Tirmizî, III, 256; Dârimi, II, 89; Ebû Dâvûd, II, 242; İbn Mâce, II, 1012; Müsned, I, 353, II, 79, 219, 138, 141, IV, 70, V, 381, VI, 402. ifadesine benzer.

İşte es-Sâffât Sûresi’ndeki atıf edatı olarak kullanılan fe harfi bu üç esasa göre açıklanabilir. Bu açıklamayı ez-Zemahşerî yapmıştır.

Saffat 2

Azarlayarak sürenlere,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir.

Kurtubi Tefsiri
Haykırarak sürenlere,

Saffat 1

Saf saf duranlara andolsun,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun saf saf duranlara,

Yasin 83

Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah yücedir. Siz O’na döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allahın şanı ne kadar yücedir! Siz de Ona döneceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Herşeyin egemenlik ve tasarrufu elinde bulunanın şanı ne yücedir! O, münezzehtir, yalnız O’na döndürüleceksiniz.

“Herşeyin egemenlik ve tasarrufu elinde bulunanın şanı ne yücedir!”

âyeti ile yüce Rabbimiz kendisini acizlikten ve ortağı bulunmaktan tenzih etmektedir.

(Egemenlik ve tasarruf anlamı verilen) melekût ile melekûta lâfızları Arap dilinde mülk (mutlak olarak malik olmak, sahib olmak) anlamındadır. Araplar “Ceberuta, rahamutadan hayırlıdır” derler.

Said b. Katade der ki: “Herşeyin melekûtu (egemenlik ve tasarrufu)” herşeyin anahtarları demektir.

Talha b. Mûsarrif, İbrahim et-Teymî ve el-A’meş: diye okumuştur. Bu da “melekût” ile aynı anlamdadır. Ancak bu okuyuş mushafa muhaliftir.

“Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Ölümünüzden sonra O’na döndürülecek ve O’nun huzuruna gideceksiniz. Genel olarak okuyuş: “Döndürüleceksiniz” şeklinde muhatab olmak üzere “te” iledir. es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve Abdullah (b. Mesud)’ın arkadaşları: Dönecekler” diye haber olmak üzere “ye” ile okumuşlardır.

Yasin 82

O, bir şeyi dilediği zaman ona sadece ‘Ol’ der, o da olur.

Diyanet Vakfı
Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı «Ol» demekten ibarettir. Hemen oluverir.

Kurtubi Tefsiri
O, bir şeyi diledi mi ona emri sadece “ol” demesidir. O da oluverir.

“O, bir şeyi diledi mi ona emri sadece

“ol” demesidir. O da oluverir.”

el-Kisaî

“O da oluverir” âyetini; şeklinde nasb ile; “Demesi”ne atf ile okumuştur. Yani O, bir şeyi yaratmayı diledi mi herhangi bir yorgunluğa ya da herhangi bir işleme gerek duymaz. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

Yasin 81

Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değil midir? Evet, O yaratandır, bilendir.

Diyanet Vakfı
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir? Evet. Ve O, biricik yaratandır. Herşeyi en iyi bilendir.

Daha sonra yüce Allah, delil getirerek şöyle buyurmaktadır:

“Göklerle yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?” Bu âyetteki “onlar”dan kasıt, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin benzeridir. Sellam Ebû’l-Münzir ile Yakub el-Hadramî; “Kadir (gücü yeten)” lâfzını fiil olarak; “Güç yetirir” diye okumuştur.

“Evet” yani göklerle yerin yaratılması, onların yaratılışından daha büyüktür. Gökleri ve yeri yaratan onları öldükten sonra diriltmeye de güç yetirendir.

“Ve O, biricik yaratandır. Herşeyi en iyi bilendir.” el-Hasen -bu hususta kendisinden gelen farklı rivâyetler bulunmakla birlikte-; “Yaratan” lâfzını diye de okumuştur.

Yasin 80

O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. Siz ondan yakarsınız.

Diyanet Vakfı
Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran Odur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. Hemen ondan ateş yakıyorsunuz.

“O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır” âyeti ile yüce Allah, birliğine dikkat çekmekte, ölüleri diriltmeye kemal derecesinde kadir olduğunu göstermektedir. Bu da onların gördükleri ıslak, nemli odundan kuru ve yakıcı olan ateşi yaratması şeklinde, şahit oldukları bir husustur. Çünkü kâfir şöyle demişti: Nutfe hayat tabiatı dolayısıyla nemli ve sıcaktır. Bundan hayat or taya çıkmaktadır. Kemik ise ölüm tabiatı dolayısı ile kuru ve soğuktur. Ondan nasıl hayat ortaya çıkar. Bunun üzerine yüce Allah:

“O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır” âyetini indirmiştir. Yani yeşil ağaç sudandır. Su da ateşin zıddı olan rutubetli ve soğuktur. Zıt iki şey de birarada bulunmaz. Ancak yüce Allah, bundan (yeşil ağaçtan) ateşi çıkartmıştır. O halde O, zıddı kendi zıddından çıkartmaya kadir olandır. O, herşeye gücü yetendir.

Âyet-i kerîme ile kastedilen Arapların çakmaktaşı durumunda olan merh ve afar diye bilinen ağaçlardır. Arapların şu sözü de bunu ifade etmektedir: “Her ağaçta ateş vardır, fakat bilhassa merh ve afarda bu fazlasıyla vardır.” Afar üstteki çakmak taşıdır, merh ise alttaki taştır. Misvak gibi iki dal alınır. Bunlardan su damlar. Biri, öteki üzerine sürtülür ve bunlardan ateş çıkar. Yüce Allah:

“yeşil ağaçtan” diye buyururken “ağaç” çoğul olduğu halde: “Yeşil” diye buyurup diye buyurmaması, lâfız itibariyle tekil olmasının gözönünde bulundurulması dolayısıyladır. Bununla birlikte Araplar arasında: “Yeşil ağaç” diyenler de vardır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Siz elbette zakkum ağacından yiyeceksiniz ve o ağaçlardan karınları(nızı) dolduracaksınız.” (el-Vakıa, 56/52-53)

Yasin 79

De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilendir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Onları ilk defa yaratan kim ise onları O, diriltecektir. O, her türlü yaratmayı en iyi bilendir.”

“O her türlü yaratmayı” yani nasıl ilk olarak yaratacağını ve tekrar iade edeceğini

“en iyi bilendir.”

2- Kemikler de Canlıdır:

Bu âyet-i kerimede kemiklerin de canlı olduğuna ve ölüm dolayısıyla kemiklerin de necis olduğuna delil vardır. Ebû Hanife ile Şâfiî mezhebine mensub kimi ilim adamlarının görüşleri de böyledir.

Şâfiî (radıyallahü anh) ise, kemiklerde can yoktur demiştir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/80. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Hanefi Mezhebi’nin görüşü böyle olmadığı gibi, merhum müfessirimizin daha önce en-Nahl 16/80. âyet 3- başlıkta verdiği bilgilere de uymamaktadır.

“…Kemikleri kim diriltecek?” sözü ile kemik sahiplerini kastetmiştir. Dilde muzafın, muzafu’n-ileyh yerine kullanılması çoktur. Şeriatte de olan bir şeydir denilecek olursa, buna şöyle cevap veririz: Bu ancak bir zaruret dolayısıyla ihtiyaç duyulması halinde olan bir şeydir. Burada böyle bir takdirde bulunmayı gerektiren bir zorunluluk bulunmadığı gibi, buna ihtiyaç da yoktur. Çünkü yüce yaratıcı bunu bize haber vermiştir. O buna kadirdir, hakikat de bunun böyle olduğuna tanıklık etmektedir. Ayrıca hayatın alameti olan duyma, kemikte var olan bir hususiyettir. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

Yasin 78

Bize bir örnek verdi, yaratılışını unuttu. “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” dedi.

Diyanet Vakfı
Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.

Kurtubi Tefsiri
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirip dedi ki: “Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?”

“Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirip dedi ki: Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yaratılışını Düşünen Ahirete Zorunlu Olarak Îman Eder:

“Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirip…” yani o, Bizim kendisini ölü bir nutfeden yaratıp ona hayat verdiğimizi unuttu. Bu da şu demektir: Onun bu itirazının cevabı bizzat kendi yapısında vardır. İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: “Evet (diriltecektir). Allah seni de diriltecektir ve cehennem ateşine koyacaktır” diye cevap vermiştir.

Bu âyette kıyas yapmanın sıhhatli olduğuna delil vardır. Çünkü yüce Allah, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere karşı ilk yaratmayı delil getirmiştir.

“Dedi ki: Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek” âyetindeki:

“Çürümüş…ler” demektir, Kemik çürüdü” denilir, Çürümüş” demek olup çoğulu da: …diye gelir. Burada yüce Allah; diye buyurup diye buyurmamasının sebebi, bunun; vezninin yerine kullanılmış olması dolayısıyladır (ma’dul). Bu şekilde, gerçek şeklinden ve vezninden udul ile (vazgeçilerek) kullanılan lâfızların da asıl hakkettikleri i’rabı da sözkonusu olmaz (munsarıf olmazlar).

Yüce Allah’ın:

“Anan da ahlaksız bir kadın değildi.” (Meryem, 19/28) âyetinde (son kelimenin sonundaki) “yuvarlak te” düşürülmüştür. Çünkü bu kelime in yerine getirilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Bu kâfir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Acaba ben bu çürümüş kemiği ufalayıp rüzgara karşı savuracak olursam, senin görüşüne göre, Allah bunu tekrar iade eder mi? demiş, bunun üzerine de: “De ki: Onları ilk defa yaratan kim ise onları diriltecektir” âyeti nazil olmuştur. Yani bunları herhangi bir şey olmaksızın ilk olarak yaratan, bir şeyden -ki o da acbu’z-zeneb’dir- ikinci olarak tekrar yaratmaya elbette ki kadirdir.

Yasin 77

İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi? Bir de apaçık bir hasım kesilir.

Diyanet Vakfı
İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.

Kurtubi Tefsiri
İnsan, hiç Bizim kendisini bir nutfeden yarattığımıza bakmaz mı? Böyle iken o apaçık bir hasım olup çıkıyor.

“İnsan” âyetinden kasıt İbn Abbâs’ın dediğine göre; Abdullah b. Ubeyy’dir. Said b. Cübeyr: el-As b. Vail es-Sehmî’dir derken, el-Hasen: Ubeyy b. Halef el-Cumahî’dir demiştir. İbn İshak da böyle demiş, ayrıca İbn Vehb bunu Malik’ten rivâyet etmiştir.

“Hiç Bizim kendisini bir nutfeden yarattığımıza bakmaz mı?” Nutfe pek az su demektir. Suyun damladığını ifade etmek üzere; fiili kullanılır.

“Böyle iken o, apaçık bir hasım olup çıkıyor.” Yani düşmanlık ederek tartışmakta ve bunun için deliller ortaya koymaya kalkışmaktadır. Bununla yüce Allah şunu murad etmektedir: O daha önce kendisinden sözedilmeye değer bir şey değil iken sonradan açıktan açığa tartışan bir hasım oluvermektedir.

Şöyle ki; bu kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a çürümüş bir kemik getirerek: Ey Muhammed ne dersin? Allah bu kemiği çürüyüp gittikten sonra diriltecek midir? Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: “Evet, Allah seni de diriltecek ve cehennem ateşine sokacaktır.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Yasin 76

Onların sözleri seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.

Kurtubi Tefsiri
O halde onların söyledikleri seni üzmesin. Muhakkak Biz, onların gizlediklerini de, açıkladıklarını da biliyoruz.

“O halde onların söyledikleri seni üzmesin.” âyetinde:

“seni üzmesin” anlamında; şekli, fasih olan söyleyiştir. Bununla birlikte Araplar arasında; diye “ye” harfi ötreli, “ze” harfi esreli olarak kullananlar da vardır.

Âyetten kasıt, yüce Allah’ın peygamberini teselli etmektir. Yani onların şair ve sihirbaz(sın) şeklindeki sözleri seni üzmesin. İfade burada tamam olduktan sonra yüce Allah yeni bir cümle olmak üzere:

“Muhakkak Biz onların” söz veya amel olsun

“gizlediklerini de açıkladıklarını da biliyoruz” ve onlara bunun karşılığını vereceğiz, diye buyurmaktadır.

Yasin 75

Onlar, onlara yardım edemezler. Onlar için hazır bekletilmiş askerlerdir.

Diyanet Vakfı
Halbuki ilahların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar kendilerine yardım edemezler. Halbuki kendileri tanrılar için hazırlanmış askerlerdir.

“Onlar” yani uydurma ilâhlar

“kendilerine yardım edemezler” âyetinde:

“Edemezler” lâfzı uydurma ilâhlar hakkında “vav” ve “nün” ile (aklı eren varlıklar gibi) çoğullarının yapılmış olmasının sebebi onlardan da insan gibi söz edilmesidir.

“Halbuki kendileri” yani kâfirler

“tanrılar için hazırlanmış askerlerdir.”

el-Hasen der ki: Onlar bu tanrıları savunurlar ve onlara gelecek zararları önlemeye çalışırlar.

Katade de şöyle demektedir: Dünya hayatında onlar namına kızar ve öfkelenirler.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu uydurma ilâhlara ibadet ederler ve onların işlerini görürler. O bakımdan onların uydurma ilâhlara karşı durumu tıpkı hazır askerler gibidir. Halbuki bu uydurma ilâhların onlara yardım edebilmeye güçleri de yoktur.

Bu üç görüş de anlam itibariyle birbirine yakındır.

Şöyle de açıklanmıştır: Uydurma ilâhlar, ibadet edenler için, onlarla birlikte cehennemde hazır edilecek askerlerdir. Biri diğerine gelecek zararı önleyemez.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu putlar, bu kâfirler için cehennemde onların aleyhine hareket edecek Allah’ın askerleridir. Çünkü bu putlar onlara lanet okuyacak ve onların kendilerine ibadetlerinden uzak olduklarını belirteceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Uydurma ilâhlar kıyâmet gününde -onlara ibadet edenlerin zanlarına göre- yardımcı olmak üzere hazır edilecek askerlerdir.

Haberde nakledildiğine göre kıyâmet gününde Allah’tan başka varlıklara ibadet etmiş bulunan herbir kavme dünyada ibadet ettikleri varlık temsil olunur, onlar da onun arkasından gider ve cehenneme varırlar. Böylece bunlar onlar için hazır edilmiş askerler gibidirler.

Derim ki: Bu haberin ihtiva ettiği mana Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre yoluyla gelen bir hadis olarak; Tirmizî’de de yine ondan rivâyet edilen bir hadis olarak sabit olmuştur. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah kıyâmet gününde insanları tek bir düzlükte bir araya getirecek, sonra âlemlerin Rabbi onlara görünüp şöyle diyecek: Dikkat edin, herbir insan (dünyada iken) neye ibadet ediyor idiyse onun arkasından gitsin. Haç sahibi olanlara (haça tapanlara) haçları, surete tapanlara suretleri, ateşe tapanlara ateşleri müşahhas olarak gösterilecek. Onlar da (dünyada iken) ibadet ettiklerinin peşinden gidecekler. Geriye müslümanlar kalacak…” deyip hadisi uzun uzadıya kaydederler. Buhârî, IV, 1745; Müslim, I, 184; Tirmizî, V, 622, 691; Müned, II, 435.

Yasin 74

Allah’ı bırakıp kendilerine yardım edilir umuduyla ilahlar edindiler.

Diyanet Vakfı
Onlar, yardım göreceklerini umarak Allahtan başka ilahlar edindiler.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine yardım olunur ümidi ile O’ndan başka tanrılar edindiler.

Yüce Allah’ın kudretinin bunca âyet ve belgelerini görmüş olmalarına rağmen başlarına azâbın inmesi halinde uydurma ilâhlar tarafından

“kendilerine yardım olunur ümidi ile O’ndan başka tanrılar edinirler” hiçbir iş yapmaya güçleri, kudretleri olmayan uydurma ilâhlara tapınırlar.

“Kendilerine yardım olunur ümidi ile” âyeti türünden Araplar arasından: “Belki o bunu yapar” diye kullananlar da vardır.

Yasin 73

Onlarda onlar için faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?

Diyanet Vakfı
Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hala şükretmezler mi?

Kurtubi Tefsiri
Ve onlarda kendileri için faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?

“Ve onlarda kendileri için” yünleri, tüyleri, kılları, yağları, etleri ve daha başka şeyleriyle

“kendileri için faydalar ve” sütlerinden

“içecekler vardır.”

Buradaki

“Faydalar” ile

“İçecekler” lâfızlarının munsarıf olmayış sebebleri her ikisinin de tekil kullanımlarda benzeri olmayan çoğullardan (munteha el-cumu’) olması dolayısıyladır.

“Hâlâ” yüce Allah’a nimetleri dolayısıyla

“şükretmezler mi?”

Yasin 72

Onları onlara boyun eğdirdik. Kimine binerler, kimini yerler.

Diyanet Vakfı
Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler.

Kurtubi Tefsiri
Onları kendilerine boyun eğdirdik. Hem binekleri bunlardandır, hem onlardan yerler.

“Onları kendilerine boyun eğdirdik.” Yani bu davarları onların emirlerine verdik, onlara müsahhar kıldık. Öyle ki küçük bir çocuk, kocaman bir deveyi tutup çekebilmekte, ona vurmakta, onu ciilediği gibi yönlendirmekte, buna rağmen deve ona itaatin sınırlan dışına çıkmamaktadır.

“Hem binekleri bunlardandır” âyetindeki

“Binekleri” kelimesi genel olarak “re” harfi üstün okunmuştur. Onların sırtlarına bindikleri şeyler demektir. Nitekim; “Sütü sağılan dişi deve” denilirken: manasınadır.

el-A’meş, el-Hasen ve İbn es-Semeyka’ ise “re” harfini mastar olmak üzere ötreli okumuştur. Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan da bu kelimeyi diye okuduğu rivâyet edilmiştir, mushafında da böyledir. ile aynı şeydir. Tıpkı sağmal hayvan anlamında; ile ın; “yük taşıyan hayvan” anlamında da; ile ın kullanılabilmesi gibi.

Kufeli nahivcilerin naklettiklerine göre de Araplar “he” (müenneslik te’si) getirmeksizin; “Çok sabırlı kadın ve çok şükreden kadın” diye kullanırlar. Ancak: “Sağmal koyun, sırtına binilen dişi deve” diye kullanırlar. Çünkü böylelikle onlar fiili bizzat yapan ile fiilin üzerinde yapıldığı şahıs arasında fark gözetmek istemişlerdir. Bundan dolayı fiili bizzat yapandan he’yi hazfetmişler, buna karşılık fiilin üzerinde yapıldığı varlık isminde bu “he”yi hazfetmemişlerdir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Orada simsiyah karganın kanadındaki siyah tüyü andıran,

Kırkiki sağmal (deve) vardır.”

Buna göre bu kelimenin (Hz. Âişe’nin okuyuşunda olduğu gibi): şeklinde olması gerekir.

Basralılar ise burada “he (yuvarlak te)”nin hazfedilmesi nisbet dolayısıyladır. Birinci görüşün lehine delil el-Cermî’nin Ebû Ubeyde’den şöyle dediğine dair yaptığı rivâyettir: tekil için de, çoğul için de kullanılabilir. ise ancak çoğul için kullanılır. Buna göre bu şekil çoğulun müzekkerliği dolayısıyla böyledir. Ebû Hatim’in iddiasına göre ise burada; “Hem binekleri bunlardandır” şeklinde “re” harfi ötreli mastar olduğundan dolayı câiz olmaz. “Re” harfi üstün olarak anlamı ise binilen varlıklar demektir. el-Ferrâ” ise “re” harfinin ötreli Okunmasını câiz kabul etmiştir. Bu da: “Yedikleri de onlardandır, içtikleri de onlardandır” demeye benzer.

“Hem onlardan” yani etlerinden

“yerler.”

Yasin 71

Onlar için, ellerimizin yaptıklarından yarattığımız hayvanlara sahip olduğumuzu görmediler mi?

Diyanet Vakfı
Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.

Kurtubi Tefsiri
Görmezler mi ki; Biz, onların faydasına kendi ellerimizle var ettiğimiz davarlar yarattık? İşte kendileri bunlara sahiptirler.

“Görmezler mi ki; Biz, onların faydasına kendi ellerimizle var ettiğimiz davarlar yarattık?” âyetindeki “görmek” kalbin görmesidir. Yani bakmazlar, ibret almazlar ve tefekkür etmezler mi… demektir.

“Ellerimizle var ettiğimiz” âyeti da aracısız, vekâlet ve ortaklık sözkonusu olmaksızın yaptığımız, yoktan var ettiğimiz… demektir.

” Şeylerden” lâfzındaki: edatı; ism-i mevsulü anlamındadır. İsmin uzunluğu dolayısıyla aid olan “he” zamiri hazfedilmiştir. Ancak; mastar anlamı veren edat olarak kabul edilirse; bu zamirin ayrıca takdirine gerek kalmaz.

“Davarlar” anlamındaki; âyeti in çoğulu olup bu kelime müzekkerdir.

“İşte kendileri bunlara sahiptirler.” Bunları zabt etmekte, onlara güç yetirerek emirleri altında tutmaktadırlar.

Yasin 70

Diri olanı uyarsın ve inkâr edenler üzerine söz gerçekleşsin diye.

Diyanet Vakfı
Diri olanları uyarsın ve kafirler cezayı hak etsinler diye.

Kurtubi Tefsiri
Tâ ki o, diri olan kimseleri korkutup uyarsın ve kâfirler aleyhine söz hak olsun.

“Tâ ki o, diri olan kimseleri” Katade’ye göre kalbi diri olanları, ed-Dahhak’a göre de aklı başında olanları

“korkutup uyarasın” demektir.

Bunun Allah’ın ilminde îman edeceği bilinen kimseleri korkutup uyarasın anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da:

“Korkutup uyarsın” âyetinin “ye” ile değil de “te” ile okunmasına göredir. “Te” ile (korkutup uyarasın anlamında) okuyuş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitab olur ve bu Nafî’ ile İbn Amir’in kıraatidir. Diğerleri ise yüce Allah yahut Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ya da Kur’ân-ı Kerîm korkutup uyarsın, anlamında olmak üzere “ye” ile okumuşlardır. İbn es-Semeyka’ın “ye” ve “zel” harflerini üstün olarak; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.

“Ve kâfirler aleyhine söz hak olsun” yani Kur’ân-ı Kerîm ile kâfirlere karşı delil getirilmiş olsun.

Yasin 69

Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmaz da. O ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.

Diyanet Vakfı
Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allahtan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kurandır.

Kurtubi Tefsiri
Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da. O ancak bir zikir ve apaçık bir Kur’ân’dır.

Yüce Allah’ın:

“Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber Şair de Değildir, Şair Olması da Uygun Değildir:

Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumunu haber vererek kâfirlerden, onun şair olduğunu Kur’ân’ın da bir şiir olduğunu söyleyenlerin sözlerini:

“Biz, ona şiiri öğretmedik, ona yakışmaz da” âyeti ile reddetmektedir. Evet, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyleydi, şiir söylemez ve şiirin veznine göre, kalıplarına göre konuşmazdı. Hatta eskiden söylenmiş bir beyiti herhangi bir sebeple okumaya çalıştığında veznini bozarak okurdu; sadece anlamlarını muhafaza ederek söylerdi. Bunlardan birisi de bir gün okuduğu (ve bazı kelimelerinin yerlerini değiştirdiği) Tarafe’nin şu beyitidir:

“Günler gösterecek sana bilmediğin şeyleri,

Ve kendisini azıklandırmadığın kimse sana getirecek haberleri.”

Bir gün de kendisine insanların en şairi kimdir? diye sorulmuş, o da: “Şu beyiti söyleyen kişidir” demişti:

“Görmediniz mi beni gece vakti geldiğim her seferinde,

Orada gördüm; hoş kokulara sürünmemiş olsa bile.”

Bir gün de şu beyiti okumuştu:

“Sen benim talanlarım ile kölelerinkini,

Akra’ ile Uyeyne’ye mi pay edeceksin?”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir beyiti düzgün bir şekilde, nadiren okuduğu da olurdu.

Rivâyete göre o Abdullah b. Revaha’ya ait şu beyiti okumuştur:

“Yanı yatağından uzak olarak geçirir geceyi,

Müşrikler yataklarında ağır uykuya dalmış olduklarında.”

el-Hasen b. Ebi’l-Hasen dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişiyi (kötülüklerden) alıkoyan olarak,

İslâm ve ağaran saçlar yeter.”

mısraını okumuş, Ebû Bekir (radıyallahü anh) ise şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü! Şair bunu şöyle söylemiştir:

“Ey Hüreyre! Sabahleyin yolculuk hazırlığını yapacak olursan (bil ki)

Ağaran saçlar ile İslâm kişiyi (kötülükten) alıkoyucu olarak yeterlidir.”

Bunun üzerine Ebû Bekir ya da Ömer: Şahidlik ederim ki sen Allah’ın Rasûlüsün. Yüce Allah:

“Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da.” diye buyurmaktadır. ” Muhammed b. Harun er-Rüyani, Müsned, I, 203

el-Halil b. Ahmed’den şöyle dediği nakledilmiştir: Şiir, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın birçok sözden daha sevdiği bir şeydi. Fakat o doğru-dürüst şiir okuyamazdı.

2- Hz. Peygamberin Nadiren Şiir Kalıplarına Uygun Söz Söylemesi:

Peygamber Efendimizin bazan şiir kalıplarına uygun sözler söylemiş olması, onun şiiri bildiğini gerektirmez. Yine bazan nesir olarak söyleyip de herhangi bir vezne uygun sözlerinin durumu da böyledir. Mesela, Huneyn gününde söylediği:

“Sen kanayan bir parmaktan başka bir şey misin ki

Allah’ın yolundadır senin bu karşılaştıkların.”

Yine onun söylediği:

“Ben peygamberim yok bunda yalan,

Ben Abdu’l-Muttalib’in oğlu(nun oğlu)yum.”

Bunun benzeri bazan Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinde de, herkesin sözlerinde de görülebilir. Ancak bu ne şiirdir, ne şiir türünden şeylerdir. Yüce Allah’ın şu buyrukları gibi:

“Siz sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre (iyiliğe, cennete) kavuşamazsınız.” (Al-i İmrân, 3/92);

“Allah’tan bir zafer ve yakın bir fetih.” (es-Saf, 61/13);

“Büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerinde sabit kazanlardan…” (Sebe’, 34/13) ve buna benzer daha başka âyetler.

İbnul-Arabî bu türden bazı âyet-i kerimeler zikretmiş, bunlar hakkında açıklamalarda bulunmuş ve bunların vezin kalıplarının dışında olduklarını söylemiştir. Ayrıca Ebû’l-Hasen el-Ahfeş Hz. Peygamber’in: “Ben peygamberim yok bunda yalan” sözünün şiir olmadığını söylediği gibi, el-Halil b. Ahmed de Kitabu’l-Ayn’de: İki ayrı parça halinde gelen seci’li sözler şiir olamazlar demiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre bu recez türünden bir sözdür. Şöyle de denilmiştir: “Yok bunda yalan” anlamındaki lâfız ile “Abdu’l-Muttalib”in “be”leri üzerinde vakıf yapılmadıkça receze benzemez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da bunu nasıl söylediği bilinmemektedir.

İbnu’l-Arabî der ki: Durumundan kuvvetle anlaşıldığına göre “yok bunda yalan” lâfzındaki “be” merfudur. Buna karşılık “Abdu’l-Muttalib”in “be”si ise izafet terkibi dolayısıyla esrelidir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bazılarının söylediklerine göre rivâyet irablı olarak gelmiştir. Eğer i’rablı gelmiş ise, bu bir şiir olmaz, çünkü ilk beyitteki “be” harfini ötreli, üstün ya da tenvinli okuyup da ikincisinin “be”sini esreli okuyacak olursa, bu şiir vezin kalıbının dışına çıkar.

Kimisi de şöyle demiştir: Bu vezin şiir vezinlerinden değildir. Ancak bu açıkça bir gerçeği inkâr etmektir. Çünkü bu şekilde Arapların şiirlerini el-Halil ve başkaları da rivâyet etmiş bulunmaktadır.

Hz. Peygamber’in: “Sen kanayan bir parmaktan başka bir şey misin ki?” sözlerine gelince, denildiğine göre bu aruzun seri’ diye bilinen kalıbındandır. Ancak bunun böyle olması; “Kanayan” kelimesindeki “te”nin esreli okunması halinde mümkün olur. Eğer sakin okunacak olursa hiçbir şekilde bu şiir olmaz. Çünkü bu şekilde bu iki kelime “fe’ul” vezninde olurlar. Seri’ kalıbında ise fe’ul yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu “te” harfini sakin ya da işba’ sözkonusu olmaksızın harekeli söylemiş olabilir. Bunun şiir olduğunu kabul etsek dahi, esas alınan mısraların birbirinden ayrılması halidir. Böylece bu konudaki itiraz da ortadan kalkmış olmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da şiiri bilen ve şair bir kimse olması da gerekmez. Çünkü nadiren bir beyitin okunması ve recez ya da başka türden kafiyelerin tutması hiçbir zaman bunları söyleyen kimsenin şiiri bilen birisi olmasını gerektirmez. İlim adamlarının ittifakıyla böylesine şair de denilmez. Nitekim bir kimse bir ip yapacak olursa, onun iplikçi olması gerekmez.

Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki:

“Biz ona şiiri öğretmedik” âyetinin anlamı şudur: Biz ona şiir söylemeyi öğretmedik yani biz onu şair kılmadık. Bu ise onun bir miktar şiir okumasını ya da söylemesini engellemez. en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta yapılmış en güzel açıklamalardan birisidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah, kendisine ona şiiri öğretmediğini haber vermektedir. Onun şiir okumadığını haber vermiş değildir. İfadenin zahirinden anlaşılan da budur.

Bu hususta açıkça anlaşılan bir açıklama da yapılmıştır. Bu açıklamayı yapan kişi bu konuda dilbilginlerinin icmaı olduğunu dahi iddia etmiştir. Onlara ait bu açıklama şu şekildedir: Şiir söylemek kastı olmaksızın vezinli söz söyleyen herkesin söylediği bir söz, şiir olamaz, sadece şiire uygun düşmüş bir söz olur. Bu da açıkça anlaşılan bir sözdür. Derler ki: Yüce Allah’ın peygamberi hakkında sözkonusu olmadığını belirttiği husus şiiri ve şiir türlerini bilmek, onun aruzlarını, kafiyelerini ve şiir söyleme vasfına sahib olmak (şairlik)dir. İttifakla Peygamber bu vasıflara sahib değildir. Nitekim Kureyşliler, Araplar hac mevsiminde yanlarına gelecek olurlarsa, neler söyleyeceklerini kendi aralarında danıştıklarında birilerinin: O şairdir, diyelim demesi üzerine aklı başında kimselerin şöyle dediklerini görüyoruz: Allah’a yemin olsun o vakit Araplar sizi yalanlayacaklardır, çünkü onlar şiirin her türlüsünü bilirler. Allah’a yemin ederim onun söyledikleri, şiirlerin hiçbir türüne benzememektedir. Onun sözleri şiir değildir.

Ebû Zerr’in kardeşi Üneys de şöyle demiştir: Ben onun sözünü şairlerin söyledikleri söz türleri ile karşılaştırdım. Onun şiire uyduğunu göremedim. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Üneys’in Peygamber Efendimiz’in Peygamber olup olmadığını anlamak için yaptığı incelemeyi uzunca anlatan ve bu sözlerini de ihtiva eden bir rivâyet için bk. İbn Hibban, Sahih, XVI, 79. Üneys de Arapların arasında en şair kimselerden biri idi.

Utbe b. Ebi Rabia da Peygamber ile konuştuktan sonra şunları söylemiştir: Allah’a yemin ederim, onun sözü şiir de değildir, kehanet de değildir, sihir de değildir. Nitekim buna dair açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Fussilet Sûresi’nde (41/40-43. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.

Arapların fasihlerinden olan ve belağatli söz söyleyen başkaları da böyle demişlerdir.

Diğer taraftan dilden dökülen vezinli sözler şiir sayılmaz. Şiir sayılması için şiir maksadı ile şiir vezninde söylenmeleri gerekir. Bir kimse şöyle diyebilir: “Bizim bir hocamız bize anlattı ve -o şöyle seslendi: Ey Kisaî’nin arkadaşı diye.” Ancak bu şiir sayılamaz. Yine hasta yatağında, aklı başında birisi olarak sayılan bir adamın söylediği: “Alın doktora götürün beni; ve bu kendisini dağladı deyin.” sözleri de şiir sayılmaz.

3- Şiir Söylemek Bir Kusur mudur?:

İbnu’l-Kasım’ın, Malik’ten rivâyetine göre ona şiir okumak hakkında sorulmuş, o da: Fazla ileri gitme, çünkü yüce Allah’ın onun hakkında: “Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da” diye buyurmuş olması, şiirin kusurlarındandır. Yine (Malik) dedi ki: Bana ulaştığına göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) Ebû Mûsa el-Eş’arî’ye şöyle bir mektub yazmış: Şairleri huzurunda topla ve onlara şiir hakkında sor. Şiir söyleyip söylemediklerine bir bak. Bu iş için Lebid’i de hazır bulundur. Ebû Mûsa şairleri topladı ve onlara sordu. Onlar: Biz şiiri biliyor ve söylüyoruz, dediler. Lebid’e de sorunca, o da şöyle dedi: Ben yüce Allah’ın:

“Elif, lam, mim. Bu o kitabtır ki, onda hiç şüphe yoktur” (el-Bakara, 2/1-2) âyetini dinlediğimden bu yana hiçbir şiir söylemiş değilim.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerîme şiirin kusurunu ortaya koymaz. Tıpkı yüce Allah’ın:

“Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın.” (el-Ankebut, 29/48) âyetinin, yazı yazmanın bir kusur olduğunu ifade etmediği gibi. Nasıl ki Peygamberin ümmî olması yazı için bir kusur teşkil etmiyorsa, Peygamberin şiir söylemediğinin belirtilmesi de şiirin bir kusur olduğunu ortaya koymaz.

Rivâyete göre Me’mun, Ebû Ali el-Minkârî’ye şöyle sormuş: Aldığım habere göre sen ümmi birisiymişsin, doğru dürüst şiir okuyamıyor ve konuşurken de lahn (irab hatası) yapıyormuşsun. Ebû Ali şöyle demiş: Ey mü’minlerin emiri! Bazan farkında olmadan yanlış konuşabilirim (lahn yapabilirim), ümmî olup doğru dürüst şiir söyleyememe gelince, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yazı yazmasını bilmez, doğru dürüst şiir okuyamazdı.

Me’mun ona şöyle demiş: Ben sana sendeki üç kusur hakkında soru sordum, sen bunlara dördüncüsünü de ekledin, o da cahillik. Ey cahil! Bu hususlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için bir faziletti. Ancak bunlar sende ve senin benzerlerinde bir kusurdur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bunların söz konusu olmaması, onun hakkındaki yanlış kanaatleri bertaraf etmek içindi. Şiir söylemenin ve yazı yazmanın bir kusur olduğundan dolayı değildir.

4- Peygambere Şairlik Gerekli Değildir:

“Ona yakışmaz da” yani onun şiir söylemesi de gerekmez. Şanı yüce Allah, bu özelliği peygamberinin alametlerinden birisi olarak belirlemiştir. Böylelikle ona ilâhi risaletin gönderildiği hususunda hiçbir kimsenin hatırına bir şüphe gelmesin, onun Kurân-ı Kerîm’i tabiatındaki şiir söyleme gücü dolayısıyla ortaya koyduğu zannedilemesin.

Kur’ân-ı Kerîm’de olsun. Allah Rasûlünün sözleri arasında olsun, şiir veznine uygun bulunan birtakım ifadeleri ileri sürerek inkarcı birisinin itiraz etmesine imkan yoktur. Çünkü şiir veznine uygun olmakla birlikte, şiir maksadıyla söylenmeyen sözlere şiir denilemez. Şayet bunlara şiir denilebilecek olursa, -az önce de açıklandığı gibi- şiir veznini tanımayan avam olan kimselerden vezinli söz söyleyen herkesin şair sayılması gerekirdi. ez-Zeccâc şöyle demektedir: “Ona yakışmaz da” âyetinin anlamı şudur: Düz nesir değil de şiir söylemek ona kolay gelmez.

“O”, onun size bu okuduğu

“ancak bir zikir ve apaçık bir Kur’ân’dır.”

Yasin 68

Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılışta tersine çeviririz. Aklınızı kullanmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Kime uzun ömür verirsek yaratılışta onu başaşağı çeviririz. Akıl erdirmiyorlar mı?

“Kime uzun ömür verirsek yaratılışta onu başaşağı çeviririz” âyetindeki “onu başaşağı çeviririz” anlamındaki lâfzı Âsım ile Hamza: şeklinde birinci “nûn” ötreli ve “kef” harfi de şeddeli olmak üzere; “Başaşağı çevirmek”ten gelen bir fiil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise; şeklinde birinci “nûn”u üstün, “kef’ı da ötreli olarak “O şeyi baş üstü çevirdim” O da çevrildi” kullanımından gelen bir fiil olarak okumuşlardır.

Katade dedi ki: Yani o çocukluk halini andıran yaşlılık haline döner. Süfyan da yüce Allah’ın:

“Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu başaşağı çeviririz.” âyeti hakkında şöyle demiştir: Kişi seksen yaşına ulaştı mı, artık bedeni değişir ve gücü zayıflar. Şair de şöyle demektedir:

“Kim uzunca yaşarsa, günler eskitir onun yeniliğini,

Onun en güvendiği iki şey olan işitmesi ve görmesi ona ihanet eder.”

Uzun ömür gençliğin yerine yaşlılığı, gücün yerine zayıflığı, fazlalığın yerine eksikliği getirir. Çoğunlukla görülen budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da erzel-i ömre (ömrün en kötü haline) döndürülmekten Allah’a sığınmıştır. Muhammed b. Harun er-Rüyani, Müsned, I, 203 Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/70. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Artık size bütün bunları yapanın ölümden sonra sizi diriltmeye kadir olduğu hususunda;

“akıl erdirmiyorlar mı?” Nafî’ ve İbn Zekvan; “Akıl erdirmiyor musunuz?” şeklinde “te” ile diğerleri ise (erdirmiyorlar mı? anlamında) “ye” ile okumuşlardır.

Yasin 67

Dileseydik oldukları yerde onları şekilsiz kılardık da ne ilerleyebilirlerdi ne de dönebilirlerdi.

Diyanet Vakfı
Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!

Kurtubi Tefsiri
Ve eğer dileseydik, oldukları yerde suratlarını değiştirirdik. Devam etmeye de, geri gelmeye de güçleri yetmezdi.

“Ve eğer dileseydik, oldukları yerde suratlarını değiştirirdik. Devam etmeye de, geri gelmeye de güçleri yetmezdi” âyetindeki:

“Suratları değiştirmek”: Hilkati değişikliğe uğratmak onu taş, cansız veya hayvana dönüştürmek demektir. el-Hasen der ki: Biz onları oldukları yerde oturtur, öne de gidemez, arkalarına da dönemez hale düşürürdük. İşte cansız bir varlık da bu şekildedir. Ne öne gidebilir, ne arkaya. Mesh (suratların değiştirilmesi) bazan insan suretinin hayvana dönüştürülmesi ile de olur. Sonra bu hayvan nereye gidebileceğini de düşünemez, şaşırır kalır. Ne ileri gider, ne de geri.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki: Bu Biz, dileseydik onları evlerinin içinde dahi helâk ederdik, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer Biz, dileseydik masiyet işleme cesaretini gösterdikleri yerde suretlerini değiştirirdik.

Abdullah b. Selam dedi ki: Bütün bunlar kıyâmet gününde olacaktır. Yüce Allah Sırat’ın üzerinde onların gözlerini silme kör edecektir.

el-Hasen, es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve Âsım Ebû Bekr’in rivâyetine göre:

“Oldukları yerde” anlamındaki âyeti çoğul olarak; “Yerlerinde” diye okumuşlar, diğerleri ise tekil okumuşlardır.

Ebû Hayve

“gitmeye” anlamındaki kelimeyi mim harfini (ötre yerine) üstün olarak; diye okumuştur. “Mim” harfi ötreli olarak gitmek anlamında olup in mastarıdır.

Yasin 66

Dileseydik gözlerini silerdik de yola koşsalar nasıl göreceklerdi?

Diyanet Vakfı
Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?

Kurtubi Tefsiri
Eğer dileseydik, gözlerini silme kör ederdik de yolda didişip dururlardı. Artık nasıl görebileceklerdi?

“Eğer dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yolda didişip dururlardı. Artık nasıl görebileceklerdi?” âyetinde yer alan:

“Silme kör ederdik” âyetinin mazi ve müzari şekilleri el-Kisaî’nin naklettiğine göre; Dilcilere göre; “Göz yarığı bulunmayan kör” demektir.

İbn Abbâs der ki: Onları hidayete karşı kör ederdik. Böylelikle ebediyyen hakka giden yolu bulamazlardı, demektir. el-Hasen ve es-Süddî derler ki: Yani biz onları kararsızlık içerisinde kör olarak bırakırdık. Bunun da anlamı şudur: Biz onları kör eder ve böylelikle onlar ne evlerinde ne de başka yerlerde hiçbir iş görme imkanını bulamayacak şekilde basiretleri olmaz, göremezlerdi. Taberî’nin tercih ettiği açıklama budur.

“Yolda didişip dururlardı.” Yani yolu aşıp geçmek için birbirleriyle yarışırlardı.

“Artık nasıl görebileceklerdi?” Görme imkanını nereden bulacaklardı?

Atâ, Mukâtil ile Katade -ayrıca İbn Abbâs’tan da bir rivâyet olarak- dediler ki: Eğer Biz dileseydik, onların sapıklık gözlerini çıkartır ve sapıklık yolunda onları kör eder, onların sapıklıktaki basiretlerini hidayete yönlendirir, böylelikle onlar hidayet bulur ve doğru yolu görürler, âhirete giden yola hızlıca koşarlardı. Daha sonra da: “Artık nasıl görebileceklerdi” diye buyurmuştur ki, Biz onlara bunu yapmadık demektir. Yani onların hidayet gözleri silme kör iken ve sapıklıkta devam ediyorken nasıl doğru yola hidayet bulabilecekler?

Abdullah b. Selam’dan bu âyet-i kerimenin te’vili ile ilgili geçen açıklamalardan farklı bir rivâyet gelmiş ve o bu âyetin te’vilinin kıyâmet gününde gerçekleşeceğini söylemiş ve şöyle açıklamıştır: Kıyâmet gününde Sırat köprüsü kurulacağında bir münadi şöyle seslenecektir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile onun ümmeti ayağa kalksın! İyileriyle, kötüleriyle ayağa kalkacaklar ve Sırat’ın üzerinden geçmek üzere onun peşinden gideceklerdir. Sırat’ın üzerine geldiklerinde Allah aralarından facir olanların gözlerini silme kör edecek, onlar da o Sırat üzerinde koşuşacaklardır. O Sırat’ı aşıp geçebilmek için onu nereden görebilecekler ki.

Daha sonra bir münadi: Haydi Îsa (aleyhisselâm) ile onun ümmeti ayağa kalksın. Ümmeti ayağa kalkar, iyileriyle, kötüleriyle onun peşinden giderler. Onların da durumu aynı olur ve diğer peygamberler de aynı durumla karşılaşırlar.

Bunu en-Nehhâs zikretmiş olup biz de bu anlamıyla İbnu’l-Mübarek’in “er-Rekaik” adlı eserinde belirttiği gibi; et-Tezkire adlı eserimizde de kaydetmiş bulunuyoruz. Bunu el-Kuşeyrî de zikretmiştir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki: el-Esved b. el-Esved bir taş aldı. Beraberinde Mahzumoğullarından da bir topluluk vardı. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine atmak istedi, Allah gözlerini silme kör yaptı, taşı da eline yapıştırdı. Ne peygamberi görebildi, ne de gideceği yolu. Âyet-i kerîme onun hakkında inmiştir.

“Silme kör” göz kapakları arasında göz yarığı bulunmayan kişiye denilir. Bu ifade; “Rüzgar izi sildi” tabirinden alınmıştır. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve el-Kutebî yapmıştır.

Yasin 65

Bugün ağızlarını mühürleriz, elleri bize konuşur, ayakları kazandıklarına şahitlik eder.

Diyanet Vakfı
O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.

Kurtubi Tefsiri
Bugün, Biz ağızlarına mühür vururuz ve neler kazandıklarını elleri bize söyler ve ayakları şahitlik eder.

“Bugün, Biz ağızlarına mühür vururuz ve neler kazandıklarını elleri bize söyler ve ayakları şahitlik eder” âyetini Müslim’in Sahih’inde yer alan Enes b. Malik’ten gelen şu rivâyet açıklamaktadır: Enes b. Malik dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda idik, güldü. Sonra: “Niye güldüğümü biliyor musunuz?” diye sordu. Biz: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedik. Şöyle buyurdu: “Kulun Rabbine hitabından dolayı (güldüm). O: Ey Rabbim! Sen beni zulümden alıkoymadın mı? der. Yüce Rab: Evet, der. Bu sefer kul şöyle der: Ben kendime karşı ancak kendimden olan şahidi kabul ederim. Bunun üzerine yüce Allah: Bugün sana karşı şahid olarak kendin yetersin. Şahidler olarak da kiramen katibin yeter. (Peygamber devamla) buyurdu ki: Allah ağzına mühür vurur ve bu sefer azalarına konuş denilir. Azaları yaptıkları işleri söyler. Sonra onu konuşmak üzere serbest bırakır. Kul der ki: Benden uzak olun, benden uzak olun. Ben sizin için mücadele edip duruyordum. ” Müslim, IV, 2280.

Müslim bunu Ebû Hüreyre’den gelen rivâyetiyle de kaydetmiştir. Orada da şöyle denilmektedir: “Sonra ona şöyle denir: Şimdi Biz sana karşı şahidimizi göndereceğiz. O kendi kendisine benim aleyhime kim şahitlik edecek diye düşünürken, ağzına mühür vurulur ve baldırına, etine, kemiklerine: Konuş denilir. Baldırı, eti, kemikleri yaptıklarını söylerler. Bunun böyle olmasının sebebi ise kendi nefsinden şahidler dolayısıyla ileri sürebileceği bir mazeretinin bırakılmamasıdır. Bu ise münafık kişidir, Allah’ın kendisine gazab ettiği kişi budur. ” Müslim, IV, 2279.

Tirmizî’nin rivâyetine göre de Muaviye b. Hayde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan naklettiği bir hadisinde şöyle demektedir: Eliyle Şam (Suriye) tarafına işaret ederek şöyle buyurdu: “Sizler ta şuradan buraya kadar (olan alan üzerinde) binekli, piyade olarak haşredileceksiniz. Kıyâmet gününde yüzünüz üzere çekileceksiniz, ağızlarınız da konuşamayacak şekilde mühürlenecektir. Sizler Allah nezdinde en hayırlıları ve en şereflilerini teşkil ettiğiniz yetmiş ümmetin tamamlayıcısı olacaksınız. Sizden herhangi biriniz hakkında ilk konuşacak uzvunuz baldırı olacaktır.” Bir diğer rivâyette ise “baldırı ve elleri olacaktır” denilmektedir. Müsned, IV, 446, V, 3.

Hadisteki (“mühür” diye tercüme edilen): “el-fidan” testi ve ibrikin üzerindeki süzgeç demektir. Bu açıklamayı el-Leys yapmıştır. Ebû Ubeyd der ki: Baldırları konuşsun diye kendileri konuşturulmayacaklardır. İşte bu ibrikin ağzına konulan fidam (süzgeç)e benzetilmiştir.

Diğer taraftan ağızların mühürlenmesinin sebebi ile ilgili dört türlü açıklama yapılmıştır:

1- Çünkü onlar:

“Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık” (el-En’am, 6/23) diyecekler. Bundan dolayı yüce Allah da onların ağızlarını mühürleyecektir ve sonra azaları konuşacaktır. Bu açıklamayı Ebû Mûsa el-Eşarî yapmıştır.

2- Hesab için: Mevkıfte bekleyenler onları tanıyıp onlardan ayrılsınlar diye böyle yapılacaktır. Bu açıklamayı İbn Ziyad yapmıştır.

3- Konuşmayan kimsenin ifadesi delil olarak konuşanın ikrarından daha beliğdir, etkileyicidir. Çünkü bu icaz seviyesindedir. İcaza ihtiyaç duyulmayacak bir günde dahi olsa bu böyledir.

4- Böylelikle nefsi hususunda kendisine yardımcı olan azalarının artık Rabbine karşı kendi aleyhine şahitler olduklarını bilmesi için böyle olacaktır.

Şayet: Yüce Allah:

“Neler kazandıklarını elleri bize söyler ve ayakları şahitlik eder” âyetinde elin yapacağını “söylemek” diye nitelendirirken, ayağın yaptığını “şahitlik” olarak nitelendirmesinin sebebi nedir? denilecek olursa, şöyle cevap verilir: El o işini doğrudan yapan, ayak ise orada bulunan bir organdır. Hazır bulunanın başkası hakkında söyleyeceği söz de şahidliktir; işi yapanın kendi aleyhinde söylediği söz ise, söylediği ya da yaptığına dair bir ikrardır. İşte bundan dolayı yüce Allah, ellerin yaptıklarını “söz söylemek” diye ifadelendirirken, ayakların yaptıkları işi de “şahidlik” olarak ifadelendirmiştir.

Ukbe b. Amir’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Ağızlara mühür vurulacağı gün insandan ilk konuşacak olan kemik sol bacağının baldırı olacaktır.” Bunu el-Maverdî ile el-Mehdevî zikretmiştir. Muhammed b. Harun er-Rüyani, Müsned, I, 203

Ebû Mûsa el-Eşarî dedi ki: Zannederim insanın ilk konuşacak azası sağ baldırıdır. Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir.

el-Maverdî der ki: Diğer azalardan önce baldırın konuşacak olma ihtimali vardır. Çünkü işlediği masiyetlerin lezzeti bedeninin alt tarafının bir bölümünü teşkil eden organlardan birisi olan baldınndaki duyu organları ile idrak eder, hisseder. İşte onlara yakınlığı dolayısıyla diğerlerinden öncelikli olarak şahitlikte bulunma ihtimali olabilir. Öncelikle solun sözkonusu edilmesine gelince, sağ organlardaki arzunun sol taraftaki organlara göre daha güçlü oluşundandır. Arzusunun azlığı dolayısıyla solun sağın önüne geçirilmiş olma ihtimali vardır.

Derim ki: Arzunun daha ileri olması dolayısıyla aksi de sözkonusu olabilir. Her ikisi ile birlikte el de bulunabilir. Kısacası bütün bunların toplamı ile arzu ve lezzet tamam olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yasin 64

Bugün inkâr ettiğiniz için ona girin.

Diyanet Vakfı
İnkarınız sebebiyle bugün oraya girin!

Kurtubi Tefsiri
“Küfre sapmanızdan ötürü bugün oraya girin.”

“İşte vaadolunduğunuz cehennem budur.” Yani cehennem bekçileri onlara: İşte vaadolunduğunuz ve sizin yalanladığınız cehennem budur, diyeceklerdir.

Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde Allah insanları, cinleri, öncekileri, sonrakileri tek bir düzlükte toplayıp biraraya getirecek. Daha sonra cehennem ateşinden bir parça insanların üzerinden görünecek, onları çepeçevre kuşatacak. Sonra da bir münadi: “İşte vaadolunduğunuz cehennem budur. Küfre sapmanızdan ötürü bugün oraya girin” diye seslenir. İşte o vakit herbir ümmet dizleri üzerine çöker. Herbir gebe de karnındakini bırakır. Süt emziren herbir anne emzirdiğini unutur. İnsanları da sarhoş görürsün, halbuki onlar sarhoş değildirler; ama Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.” Bu manayı kısmen ihtiva eden hadisler bulunmakla birlikte; bizatihi bu mana ile böyle bir rivâyet tesbit edemedik.

Yasin 63

İşte bu, tehdit edilmekte olduğunuz cehennemdir.

Diyanet Vakfı
İşte, bu size vadedilen cehennemdir.

Kurtubi Tefsiri
“İşte vaadolunduğunuz cehennem budur.”

Yasin 62

Andolsun ki o sizden birçok nesli saptırdı. Aklınızı kullanmaz mıydınız?

Diyanet Vakfı
Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun ki o, sizden pekçok kimseyi saptırdı. Niçin akıl etmiyorsunuz?”

“Yemin olsun ki o sizden pekçok kimseyi saptırdı.” Pekçok insanı azdırdı. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Katade pekçok toplulukları, el-Kelbî pekçok ümmeti diye açıklamıştır, anlamları birdir.

“(……..): Çok kimse” âyetini Medineliler ile Âsım “cim” ile “be” harflerini esreli okumuşlardır. Ebû Amr ile İbn Amir “cim” harfini ötreli, “be” harfini de sakin olarak (dolayısıyla “lam” harfi de şeddesiz olarak) okumuşlardır. Diğerleri ise “cim” ile “be” harflerini ötreli, “lam” harfini şeddesiz okumuşlardır. el-Hasen, İbn Ebi İshak, Îsa b. Ömer, Abdullah b. Ubeyd ile en-Nadr b. Enes ise “lam” harfini şeddeli okumuşlardır. Ebû Yahya ile el-Eşheb el-Ukaylî ise “cim” harfini esreli, “be” harfini sakin, “lam” harfini de şeddesiz okumuşlardır. Böylece bu kelime toplam beş türlü okunmuş olmaktadır.

el-Mehdevî ile es-Sa’lebî: Bunların hepsi de “çok yaratık” anlamında farklı söyleyişlerdir.

en-Nehhâs der ki: Bu kıraatlerin en açık (uygun) olanı birincisidir. Buna delil de bütün kıraat âlimlerinin:

“Sizi ve önceki nesilleri…” (eş-Şuara, 26/184) âyetini bu şekilde icma ile okumuş olmalarıdır. Bu durumda; “Çok kimse” lâfzı in çoğulu olmaktadır. Hepsinin de iştikakı aynıdır. Bu da: “Aziz ve celil olan Allah mahlukati yarattı” kullanımından gelmektedir.

Altıncı bir kıraat daha sözkonusu edilmiştir ki o da: “Nesiller” şeklinde “ye” iledir. Ayrıca ed-Dahhak’tan nakledildiğine göre bir cil (nesil) onbin (kişi)dir, azamisinin ne kadar olduğunu ise yüce Allah’tan başkası bilemez. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

“Niçin akıl etmiyorsunuz?” Niçin şeytanın sizin düşmanınız olduğunu kavramıyor, Allah’a itaat etmenin gerekli olduğunu bilmiyorsunuz?

Yasin 61

Bana kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.

Diyanet Vakfı
«Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur» demedim mi?

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Bana ibadet edin” diye. İşte dosdoğru yol budur.

“Ve Bana ibadet edin diye” âyetindeki:

“Diye”nin “nûn”u (sakin iken hareke verilmek ile ilgili) asıl kaideye uygun olarak esreli gelmiştir. Bunu ötreli okuyanlar ardından ötre gelen bir kesreyi hoş görmediğinden dolayı böyle okumuşlardır.

“İşte dosdoğru yol budur.” Yani Bana ibadet dosdoğru dindir.

Yasin 60

Ey Âdemoğulları, şeytana kulluk etmeyin, o size apaçık bir düşmandır, diye size ahit vermedim mi?

Diyanet Vakfı
«Ey adem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır» demedim mi?

Kurtubi Tefsiri
“Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın! Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” diye size emrimi açıklamadım mı?

“Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın” masiyetimi gerektiren hususlarda ona itaat etmeyin

“…diye size emrimi açıklamadım mı?”

Buradaki “ahd (emir)” vasiyet anlamındadır. Ben rasûllerim vasıtasıyla size tebliğ edip tavsiye etmedim mi? demektir.

“Tapmayın” anlamındaki âyette geçen; edatı, el-Kisaî’nin dediği gibi, nehy içindir.

Yasin 59

Ey suçlular, bugün siz ayrılın.

Diyanet Vakfı
«Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkarlar!»

Kurtubi Tefsiri
“Ey günahkârlar! Sizse bugün ayrılın.”

“Ey günahkârlar! sizse bugün ayrılın” âyetinde geçen:

“Ayrılın” fiili muhatab olarak; “Ayrılın” şekillerinde aynı anlamda kullanılır. “Ben onu ayırdım, o da ayrıldı” diye kullanıldığı gibi; “Onu ayırdım, o da ayrıldı” diye de kullanılır.

Yani bu söz, cennet ehlinin cennete götürülmeleri emredileceği vakit, sorgulanmak üzere durdurulacakları sırada söylenecektir. Cennetlikler arasından çıkıp ayrılın, demektir.

Katade dedi ki: Onlar herbir hayırdan ayrılıp uzaklaştırılmış olacaktır, ed-Dahhak şöyle demektedir: Günahkârlar birbirlerinden ayrılacaklardır. Yahudiler ayrı bir fırka, hristiyanlar ayrı bir fırka, mecusiler ayrı bir fırka, sabiîler ayrı bir fırka, puta tapıcılar ayrı bir fırka olacaklardır. Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Herbir fırkanın cehennem ateşinde içine gireceği ve kapısının kapatılacağı bir evi bulunacaktır. Ebediyyen orada kalacak, ne o fırka başkasını görecek, ne başkası tarafından görülecektir.

Dâvûd b. el-Cerrah dedi ki: Müslümanlar günahkârlardan ayrılacaklardır. Ancak heva sahibi kimseler (itikadı bid’at sahibleri) günahkârlarla birlikte olacaklardır.

Yasin 58

Merhametli Rabden bir söz olarak onlara “Selâm” denilir.

Diyanet Vakfı
Onlara merhametli Rabbin söylediği selam vardır.

Kurtubi Tefsiri
Çok merhametli bir Rabbden: “Selam” denir.

“Selam” âyeti ile, onlara selam denilir, anlamında başlanılır.

“Selam” lâfzının: “Onlar için istedikleri herşey katıksız olarak verilir” anlamında merfu okunması da mümkündür. Ancak bu açıklamaya göre “İstedikleri herşey” üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.

ez-Zeccâc der ki:

“Selam” âyeti; “Şey”den bedel olarak merfudur. Onlar için Allah’ın onlara selam vermesi de vardır, demek olur. Bu ise cennet ehlinin en büyük arzusudur.

Cerir b. Abdullah el-Becelî’den rivâyet edilen hadise göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cennet ehli nimetleri içerisinde bulundukları bir sırada onlara bir nûr görünecektir. Başlarını kaldıracaklar bir de ne görsünler, şanı yüce Allah üst taraflarından onlara görünmekte ve: Ey cennet ehli, es-selamu aleykum, diye buyurmaktadır. İşte yüce Allah’ın: “Çok merhametli bir Rabden selam denir” âyeti bunu anlatmaktadır. Rab onlara, onlar da ona bakarlar. Ona baktıkları sürece içinde bulundukları hiçbir nimete dönüp bakmazlar bile. Nihayet hicabı arkasında onlardan gizlenince onların bulundukları yerlerde nuru ve bereketleri üzerlerinde kalmaya devam eder.” İbn Mace, I, 65’te, Abdullah (b. Mes’ûd)’dan; ed-Deylemi, el-Firdevs, II, 14 (Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh)’dan. Bunu es-Sa’lebî ve el-Kuşeyrî zikretmişlerdir.

Bu manadaki bir rivâyet Sahih-i Müslim’de de sabittir. Biz bu rivâyeti Yûnus Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“ihsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır.”(Yûnus, 10/26) âyetini açıklarken zikretmiş bulunuyoruz.

Buradaki: “Şey”in belirtisiz “selam” lâfzının onun sıfatı olması da mümkündür. Onların istedikleri herşey eksiksiz olarak onlara verilecektir, demek olur. Mübteda olarak merfu olması “selam”in onun haberi olması da mümkündür. Bu açıklamalara göre ise; “Onlar için istedikleri herşey vardır” âyetinde vakıf yapılmaz.

İbn Mes’ûd’un kıraatinde: “Selam” lâfzı mastar olur. Hal konumunda da kabul edilebilir. Onlara istedikleri herşey esenlikli olarak ya da istedikleri gibi teslim edilerek verilecektir, anlamında, olur. Bu görüşe göre: “İstedikleri” lâfzı üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî ise yeni bir cümle başı olarak: diye okumuştur ki şöyle denilmiş gibidir: Bu sadece onlara verilir ve bu konuda onlarla hiçbir şekilde çekişilmez. Bu durumda: “Onlar için istedikleri herşey vardır” âyetinde vakıf tam olmaktadır. Bununla birlikte “selam” lâfzının, Allah’ın: “Onlar için istedikleri herşey vardır” lâfzından bedel olması ve; “İstedikleri herşey”in haberinin de; “Onlar için vardır” âyeti da olması mümkündür. Yine “selam” lâfzının ikinci bir haber olması da mümkündür. Bu durumda ifade: Kimse bu hususta onlarla çekişmeksizin bu katıksız olarak onlar içindir, demek olur.

” Söz (mealde: denir)” lâfzı: “Allah bunu onlara söyleyecektir” anlamında mastardır, ya da takdirindedir. Hazfedilmiş fiile masdarının lâfız olarak zikredilmiş olması delil teşkil etmektedir.

Manası: “Onlara istedikleri herşey bir söz olarak verilmiş olacaktır.” Yani Allah tarafından onlara verilmiş sözün bir gereği olarak onlara verilecektir, şeklinde olması da mümkündür. Bu ikinci görüşe göre; “İstedikleri” lâfzı üzerinde vakıf güzel olmaz.

es-Sicistanî der ki: “Selam” âyeti üzerinde vakıf tam bir vakıftır. Ancak bu bir hatadır, çünkü “denir” âyeti, ondan önce anılanların dışındadır.

Yasin 57

Orada meyveler vardır ve diledikleri her şey onların olur.

Diyanet Vakfı
Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için orada meyveler ve istedikleri herşey vardır.

“Onlar için orada meyveler… vardır” âyeti mübteda ve haberdir.

“Ve istedikleri herşey vardır” âyetinde yer alan:

“İstedikleri”

lâfzındaki ikinci “dal” harfi “te”den ibdal edilmiştir. Çünkü bu fiil; veznindedir. Fiilin kökü de; İstedi” lâfzından gelmektedir, yani bir şey isteyip kendisine verilen demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır. Buna göre “istedikleri” dualarında temenni ettikleri şeyler anlamında olur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlardan kim bir şey isteyecek olursa, o ona verilecektir. Çünkü yüce Allah, ancak güzel şeyleri istemek ve istenmesi güzel olan şeyleri dilemek tabiatında yaratmış olacaktır.

Yahya b. Sellam:

“İstedikleri şeyler” canlarının çektiği şeyler demektir, diye açıklarken İbn Abbâs: Dileyecekleri şeyler demektir, diye açıklar. İkisinin de anlamı birbirine yakındır.

İbnu’l-Enbarî der ki:

“Onlar için… istedikleri herşey vardır” âyeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. Bundan sonra da:

Yasin 56

Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanırlar.

Diyanet Vakfı
Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ve eşleri gölgelerde, tahtlar üstünde yaslanacaklar.

“Onlar ve eşleri gölgelerde, tahtlar üstünde yaslanacaklar” âyeti mübteda ve haberdir. Bununla birlikte;

“Onlar” lâfzının te’kid;

“Eşleri” lâfzının zamire atfedilmesi;

“Yaslanacaklar” lâfzının

“sevinç içinde olacaklar” âyetine sıfat olması da mümkündür.

“Gölgelerde” âyeti genel olarak esreli “zı” ve med “elifi ile diye okunmuştur. İbn Mes’ûd, Ubeyd b. Umeyr, el-A’meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Halef; ise “zı” ötreli ve “elifsiz olarak okumuşlardır. Birinci okuyuşta kelime; “Gölge” lâfzının çoğuludur. İkinci okuyuşta ise kelime; “Gölge yapan (ağaç ve benzeri şeyler)” lâfzının çoğuludur.

“Tahtlar üstünde” ifadesi de yüksek köşklerdeki tahtlar (karyolalar) üzerinde demektir. Tekili: (……..) şeklinde gelir, “Gemi”nin çoğulunun diye gelmesi gibi. Şair de şöyle demektedir:

“Dalları üzerindeki gülün kırmızı rengini alması sanki,

Gülümseyenin bahçesinde kuşluk vaktinde,

Haya ettiklerinden dolayı mahcub olmuş bakire kızların yanağı gibidir,

Tahtlar üzerinde birbirlerine reyhan hediye eden.”

Haberde belirtildiğine göre Ebû Said el-Hudrî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Cennetlikler hanımları ile cima ettikleri her seferinde tekrar bakireye dönerler.” A. Raman İbnu’l-Cevzi, el-İlelu’l-Mütenâhiye, II, 93O’da hadisi kaydettikten sonra, hadisi Şerik’den münferiden rivâyet eden Mualla b. Abdurrahman’ın Ebû Hatim’e göre “metruk” rivâyeti alınmayan” İbnu’l-Medini’ye göre de “hadis uyduran birisi” olduğunu söylediğini kaydetmektedir.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Cennet ehli olan bir kimse yetmiş yıl hurinin boynuna sarılır. Ne o ondan usanır, ne o ondan. Ona vardığı her seferinde bakire olduğunu görür. Ona varmak istediği her seferinde de tekrar şehveti avdet eder. Yetmiş erkek gücüyle onunla cima eder. Onlardan meni gelmez. Erkekten de huriden de meni gelmeksizin cima ederler.

Yasin 55

Cennetlikler bugün neşeyle meşguldürler.

Diyanet Vakfı
O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak o gün cennetlikler sevinç içinde meşgul olacaklar.

“Muhakkak o gün cennetlikler sevinç içinde meşgul olacaklar” âyeti hakkında İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Katade ve Mücahid şöyle demişlerdir: Onların meşgul olacakları iş, bakirelerle yatmak olacaktır.

Tirmizî el-Hakim “Müşkilu’l-Kur’ân” adlı eserinde şöyle demektedir: Bize Muhammed b. Hamid er-Razî anlattı, bize Yakub el-Kummî anlattı. O, Hafs b. Humeyd’den, o Şimr b. Atiyye’den, o Şakik b. Seleme’den, o Abdullah b. Mes’ûd’dan naklettiğine göre Abdullah b. Mes’ûd, yüce Allah’ın:

“Muhakkak o gün cennetlikler sevinç içinde meşgul olacaklar” âyeti hakkında dedi ki: Onların işleri bakirelerle beraber yatmak olacaktır. Bize Muhammed b. Humeyd anlattı. Bize Harun b. el-Muğire anlattı. Harun, Nehşel’den, o ed-Dahhak’tan, o İbn Abbâs’tan bunun gibi açıklamada bulunduğunu nakletmiştir. el-Hatib el-Bağdadî, Muvaddih…, II, 392, 393. 394. (hep İkrime’den)

Ebû Kılabe dedi ki: Cennetliklerden olan bir kimse hanımı ile birlikte iken ona: Haydi hanımının yanına git, denilecektir. O: Ben hanımımla birlikteyim ve meşgulüm diyecek, yine ona: Yine hanımının yanına git, denilecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Cennetlikler, içinde bulundukları lezzet ve nimetlerle o kadar meşgul olacaklardır ki, masiyet ehli ile onların cehenneme gitmelerinden içinde bulunacakları can yakıcı azabtan dolayı üzülmeyeceklerdir. İsterse aralarında akrabaları ve yakınları bulunsun. Bu açıklamayı Said b. el-Müseyyeb ve başkaları yapmıştır.

Vekî’ dedi ki: Burada dinleyecekleri şarkı ve çalgılar kastedilmektedir. İbn Keysan dedi ki:

“Meşgul olacaklar” yani birbirlerini ziyaret edecekler. Yüce Allah’ın ziyafetinde bulunacaklar, diye de açıklanmıştır.

Rivâyet edildiğine göre kıyâmet gününde bir münadi şöyle seslenecektir: Bana itaat eden ve kimsenin görmediği yerlerde bile benim emirlerimi muhafaza eden kimseler nerede? Bunlar yüzleri ayın ondördü ve parıldayan yıldızlarmış gibi ayağa kalkacaklar. Dizginleri yakuttan olan nurdan asil develere binmiş olacaklar. Herkesin gözü önünde bu develer sırtlarında onları uçuracaktır. Nihayet Arşın önünde dikilecekler, yüce Allah da onlara şöyle diyecektir: Bana itaat eden, Benim ahdimi kimsenin görmediği yerlerde bile koruyan kullarıma selam olsun. Sizi Ben süzüp seçtim, sizi Ben tercih ettim. Haydi gidin cennete hesabsız olarak giriniz.

“Bu gün size bir korku yoktur. Siz üzülmezsiniz de” (ez-Zuhruf, 43/68) Bunun üzerine Sıratın üzerinden gözü kapıp giden şimşek gibi geçecekler ve cennetin kapıları açılacak onlara.

Daha sonra ise mahşerde insanlar durmuş olacaklar ve biri diğerine: Ey kavim, filan nerede, filan nerede? diye soracak. İşte birbirlerine soru soracakları bu vakitte bir münadi: “Muhakkak o gün cennetlikler sevinç içinde meşgul olacaklar (Buradaki anlatıma göre “sevinç içinde meşguldürler” diye anlaşılmalıdır) diye seslenecektir.”

“iş, meşguliyet” anlamındaki lâfız; şeklinde kullanılabildiği gibi, diye de kullanılır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir. Bu iki şekilde de okunmuştur. “Korku ve haram şeyler” kelimelerinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Mâide, 5/42. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sevinç içinde” âyetini el-Hasen: Sevinçli olacaklar diye açıklamıştır. İbn Abbâs da bu anlamda açıklamıştır. Mücahid ve ed-Dahhak ise, beğendikleri bir iş içinde diye açıklamışlardır. es-Süddî rahat içinde diye açıklamıştır, anlamları birbirlerine yakındır.

(Âyet-i kerimedeki kipin kökünü teşkil eden): Sevinç: Şaka ve güzel söz” demektir.

Ebû Cafer, Şeybe ve el-A’rec elifsiz olarak; diye okumuşlardır. Bunlar “Rahat içinde olan, rahat olan ve tetikte olan, sakınan” kelimeleri gibi iki ayrı söyleyiştir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

el-Kisaî ve Ebû Ubeyde ise şöyle demişlerdir: “Fakihe (meyve, nimet) sahibi” demektir. Tıpkı; “Yağlı, etli, hurmalı, sütlü” kelimeleri gibi. “Meyveler ve nimetler içinde olan” demektir. “Elifsiz olarak; şekli Katade’nin açıklamasına göre “beğenmiş ve hoşnut olmuş haldedirler” demek olur. Ebû Zeyd dedi ki: nitelemesi ruhen hoş, rahat ve güleç yüzlü olan kimse hakkında kullanılır. Talha b. Mûsarrif de bu âyeti; şeklinde hal olarak nasb ile okumuştur.

Yasin 54

Bugün kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaz. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.

Diyanet Vakfı
O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.

Kurtubi Tefsiri
O günde hiçbir kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. Siz işlediğinizin ancak karşılığını görürsünüz.

“O günde hiçbir kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz.” Yani yapılmış amellerin sevabı eksiltilmez.

“Siz işlediğinizin ancak karşılığını görürsünüz.” Bu âyette yer alan: “Şey” iki bakımdan nasb konumundadır: Birincisi bu meçhul fiilin ikinci mef’ûlüdür. İkincisi harf-i cerrin hazfedilmesi dolayısı ile nasb mahallindedir. Bu da:

“İşlediğinizin ancak karşılığı…” takdirindedir. Bu da: “Onu işlediğinizin” takdirinde olup sonundaki zamir hazfedilmiştir.

Yasin 53

Sadece bir çığlık olur, hepsi birden huzurumuzda hazır bulundurulurlar.

Diyanet Vakfı
Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.

Kurtubi Tefsiri
O tek bir çığlıktan ibarettir. Hepsi artık huzurumuza getiriliverirler.

“O tek bir çığlıktan ibarettir.” Onların kabirlerinden kaldırılıp diriltilmeleri tek bir çığlık ile olacaktır. Bu da İsrafil’in: Ey çürümüş kemikler, ey parçalanmış sinirler ve ey darmadağın olmuş saçlar! Allah sizlere ayırdedici hükmünü vermek için biraraya gelmenizi emretmektedir, diyeceğine işarettir.

İşte yüce Allah’ın:

“Hak olan çığlığı işitecekleri gün, işte o çıkış günüdür.” (Kaf, 50/42);

“Davetçiye hızlıca koşarak…” (el-Kamer, 54/8) Hak âyetlerinin anlamı -ilerde geleceği üzere- budur.

Eğer kendisinden gelen rivâyet sahih ise İbn Mes’ûd’un kıraati: “O tek bir çığlıktan ibarettir.” şeklindedir. Görüldüğü gibi buradaki: da “çığlık (sayha)”‘ demektir. Daha önce bu husus geçmiş bulunmaktadır.

“Hepsi artık huzurumuza getiriliverirler” âyeti “İşte onlar” mübtedadır. Onun haberi olan

“Hepsi” nekredir.

“Huzurumuza getiriliverirler” de onun sıfatı kapsamına girer.

“Huzurumuza getiriliverirler” âyeti ise, hep birlikte hesab için durulacak yerde (Mevkıfte) topluca hazır edileceklerdir, demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Kıyâmet hadisesi ise ancak bir göz kırpma gibidir.” (en-Nahl, 16/7) âyetini andırmaktadır.

Yasin 52

“Eyvah bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Rahman’ın vaadi bu işte, elçiler doğru söylemiş” derler.

Diyanet Vakfı
(İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmanın vadettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.

Kurtubi Tefsiri
“Vay bize! Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?” diyecekler. “Bu, Rahmân’ın vaadettiğidir, peygamberleri de doğru söylemişlerdir.”

“Vay bize!… diyecekler.” İbnu’l-Enbarî der ki: Buradaki:

“Vay bize!” âyeti üzerinde vakıf güzel bir vakıftır. Daha sonra;

“Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi” diye okumaya başlanır.

Kimi kıraat aliminin: “Diriltilmemizden dolayı vay bize!” şeklinde “mim” ve “se” harfini esreli okuduğu rivâyet edilmiştir. Ayrıca bu, Ali (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir. Bu okuyuşa göre ise “Vay bize!” anlamındaki âyet üzerinde vakıf güzel olmaz. Daha sonra: “Yattığımız yerden” âyetine kadar okuması gerekir.

Ubeyy b. Ka’b’ın kıraatinde: “Bizi kim uyandırdı” lâfzı hemen: “Yattığımız yerden” lâfzına vasl ile okunmuştur. Bu genel olarak okunan şeklin doğruluğuna delil teşkil etmektedir. el-Mehdevî dedi ki: İbn Ebi Leyla “Vay bize!” diye “te” harfi fazlası ile okumuştur ki; bu da “vay” anlamındaki “el-veyl”in müennes halidir.

“Vay halime! Ben kocamış bir kadın… iken ben mi doğuracak mışım?” (Hud, 11/72) âyetinde de böyledir.

Ali (radıyallahü anh) da: “Diriltilişimizden ötürü vay bize!” diye okumuştur. Buna göre ..den” harfi “Vay bize!” anlamındaki kelimeye taalluk etmektedir. Yahut ta “vay”den haldir. Bu takdirde hazfedilmiş bir kelimeye taalluk eder. Sanki: “Diriltilişimizden ötürü vay oldu bize!” demiş gibidir. Onun haberi olması câiz olduğu gibi, onun hali olması da caizdir.

“Yattığımız yerden” âyetindeki “…den” lâfzı “ba’s: öldükten sonra diriliş”in kendisine taalluk etmektedir.

Şöyle denilmiştir: Onlar kabirlerinde azâb görüyor olacakları halde, nasıl böyle diyecekler? Buna cevab şudur: Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Onlar bir uykuya dalacaklardır. (Sonra bunlar olacaktır).

Bir rivâyette de onlar:

“Vay bize bu yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?” diyeceklerdir. Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Bu rivâyet ” Bizi (kim) uyandırdı” lâfzın, Kur’ân’a dil uzatan birtakım kimselerin söylediği gibi Kur’ân lâfzından değildir. Aksine bu; “bizi… kaldırdı” âyetinin bir tefsiridir yahut onun ihtiva ettiği manalarının bir bölümünü ifade etmektedir. Ebû Bekr (el-Enbarî devamla) dedi ki: Ben bunda aynı şekilde: “Bizi kim kaldırdı?” şeklinde: deki “elif” olmaksızın ve; nûn’u sakin olarak bellemiş bulunuyorum. Doğrusu ise dile uygun olarak bunun; şeklinde “nûn” harfi üstün ve: deki hemzenin fethasi; in “nûn”una verilmiş olmasıdır, hemze ıskat edilmiş olur. Nitekim Araplar da: “Sana haber veren, sana bildiren kimsedir” demişlerdir ki burada: “Sana haber veren”in hemzeli kullanılışını kastederler.

Ayrıca “Uyuyanı uyandırdım” ile “Uyuyan uyandı” kullanımları da nakledilmiştir. Ahmed b. Yahya en-Nahvî de bize şöyle bir beyit aktarmıştır:

“Ve bir kınayıcı (hanım) ki geceleyin uyanıp kınamaya başladı beni,

Halbuki bundan önce hiçbir kınayıcı ziyaretime gelmemişti.”

Ebû Salih dedi ki: Birinci defa Sûra üfürüldüğü vakit, kabirdekilerin azâbı kaldırılır ve ikinci üfürüşe kadar bir uyku uyurlar. İkisi arasında da kırk yıllık bir süre vardır. İşte: “Vay bize! Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?”

şeklindeki sözlerini bundan ötürü söyleyeceklerdir. Ayrıca İbn Abbâs ve Katade de böyle demişlerdir.

Meanî âlimleri şöyle demişlerdir: Kâfirler cehennemi ve cehennemdeki türlü azabları görecekleri vakit, kabirlerindeki azabları ona kıyasla onlara bir uyku gibi gelecektir. Mücahid dedi ki: Bunun üzerine mü’minler onlara: “Bu Rahmânınvaadettiğidir” diyeceklerdir.

Katade de dedi ki: Allah’ın kendilerine hidayet vermiş olduğu kimseler onlara: “Bu, Rahmân’in vaadettiğidir” diyecektir.

el-Ferrâ” ise: Melekler onlara: “Bu, Rahmân’ın vaadettiğidir” diyeceklerdir, demiştir.

en-Nehhâs der ki: Bu görüşler arasında bir uyum vardır. Çünkü melekler hem mü’minlerdendirler, hem de Allah’ın hidayet verdiği kimselerdendirler.

İşte yüce Allah’ın:

“Îman edip salih amel işleyenler ise, işte bunlar yaratılanların en hayırlılarıdır.” (el-Beyyine, 98/7) âyeti ile Peygamber Efendimizin: “Mü’min kimse Allah nezdinde bütün yarattıklarından hayırlıdır.” hadisi buna göre yorumlanır.

Meleklerin ve diğer mü’minlerin de onlara: “Bu, Rahmânın vaad ettiğidir” diyecek olmaları da mümkündür.

Denildiğine göre, kâfirler birbirlerine: “Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?” diyeceklerinde rasûllerin dünyada iken kendilerine haber verdikleri hususları gözleriyle görecekleri vakit tasdik etmiş olacaklar, sonra da kendileri: “Bu Rahmânın vaadettiğidir. Peygamberleri de doğru söylemişlerdir.” Biz ise bunu yalanladık diyecekler ve ikrarın kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda bunu söyleyeceklerdir.

Hafs:

“Yattığımız yerden” âyeti üzerinde vakıf yaptıktan sonra; “Bu” diye yeniden okumaya başlardı.

Ebû Bekr el-Enbarî dedi ki: ” Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?” âyetinde vakıf yapmak güzeldir. Sonra: “Bu rahmanın vaadettiğidir” diye okumaya başlanır. Bununla birlikte: “Yattığımız yerden bu” üzerinde vakıf yaparak “bu” anlamındaki işaret zamirini “yattığımız yer” anlamındaki kelimeye tabi olarak mecrur kabul edip daha sonra da; “Rahmân’ın vaadettiğidir” diye başlamak da mümkündür. Bu da: “Sizin diriltilmeniz, Rahmân’ın vaadettiğidir” anlamındadır. Sizin diriltilişiniz Rahmân’ın vaadidir, demek olur.

en-Nehhâs der ki: İfade: “Yattığımız yerden” lâfzında tamam olmaktadır. “Bu” lâfzı ise mübteda olarak ref mahallindedir. “Rahmân’ın vaadettiğidir” âyeti da onun haberidir. Bununla birlikte (“bu” işaret zamirinin) “yattığımız yer” lâfzının sıfatı olarak cer mahallinde olması da mümkündür. O takdirde ifade; “Yattığımız bu yerden…” lâfzında tamam olur. Buna karşılık: “Rahmân’ın vaadettiği” âyeti da üç bakımdan ref mahallinde olur. Ebû İshak bunlardan ikisini sözkonusu ederek şöyle demektedir: Evvela: “Bu” zamiri takdiri ile olur. İkinci şekil bu âyet; “Rahmân’ın sizin diriltilmenize dair vaadi bir haktır” anlamında olmasıdır. Üçüncü şekil ise: “Sizin diriltilmeniz Rahmân’ın vaadettiğidir” anlamında olmasıdır.

Yasin 51

Sura üfürülür ve onlar kabirlerinden kalkarak Rablerine koşarlar.

Diyanet Vakfı
Nihayet Sura üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.

Kurtubi Tefsiri
Sûr’a da üfürüldüğünde hemen kabirlerinden Rabblerine doğru süratle gidecekler.

“Sûr’a üfürüldüğünde” âyetinde sözü geçen Sûr’a üfürmek, yeniden yaratılış için ikinci üfürüştür. Daha önceden Neml Sûresi’nde (en-Neml, 27/87-90. âyetlerin tefsirinde) sadece iki üfürüş olduklarını, üçüncü üfürmenin sözkonusu olmadığını açıklamış idik. Bu âyet-i kerîme de buna delalet etmektedir.

el-Mubarek b. Fedale, el-Hasen’den şöyle dediğini nakletmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İki üfürüş arasında kırk yıl vardır. Birincisinde yüce Allah herbir canlıyı öldürecek, ikincisi ile bütün ölüleri Allah diriltecek.” Bu manada olmak üzere: Buhârî, IV, 1813, 1881; Müslim, IV, 2270.

Katade der ki: (“Suver”) “suret”in çoğuludur. Suretlere ve ruhlara üfürüldüğünde demektir. Suretin çoğulunun “suver” şeklinde gelmesi binanın surunun çoğulunun da “(sin harfi ile) suver” gelmesi gibidir. el-Accac der ki:

“Nice yüksek duvar ile korunmuş kimseye,

Surun üst taraflarını aşarak vardım.”

Ebû Hüreyre’den: “Suretlere üfürüldüğünde” diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. en-Nehhâs der ki: Doğrusu buradaki: “Sûr” kelimesinin “vav” harfinin sakin (med harfi) olarak okunmasıdır; (bu da) karn (boynuz) anlamındadır. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen rivâyet ile böyledir. Ayrıca Arap dilinde de bu şekliyle bilinen bir telaffuzdur. Nitekim dilciler şu mısraları zikrederler:

“İki ordunun karşı karşıya geldiği sabah tosladık onlara biz,

O su birikintilerinin (yakınında kopan) tozları arasında hırıltı çıkaran (atlar)la,

Şiddetli bir şekilde tosladık onlara ki, iki boynuzun toslaması gibi değildi bu.”

Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önce En’am Sûresi’nde (6/73- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Hemen kabirlerinden…” âyetindeki kabirler anlamındaki; kelimesi, (peltek) “se” yerine “fe” ile diye de okunmuştur. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir. Kahire; denildiği gibi (……..) de denilir. Ancak fasih söyleyiş “peltek se” iledir, çoğulu da; ile …diye gelir. el-Mütenehhil el-Hüzelî der ki:

“(Oradaki) kabirlerle ve inişli çıkışlı yerlerin dibindeki,

Kilimlerdeki çizgileri andıran alametlerle tanıdım.”

Kabir edindi, demektir. “Rabblerine doğru süratle gidecekler” çıkacaklar demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Katade yapmıştır. İmruu’l-Kays’ın şu mısraında da bu anlamdadır:

“Elbiselerimi senin elbiselerinden sıyırıp çıkar, sen de sıyrılırsın.”

Çocuğa “nesil” denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü o da annesinin karnından çıkar.

“Hızlıca çıkarlar” diye de açıklanmıştır. ile Hızlıca yol almak” demektir. Kurdun yürüyüşüne bu ismin verilişi buradan gelmektedir. Şair (Lebid) şöyle demiştir:

“Yakın yerde akşamı etmiş kurdun hızlıca koşusu gibi,

Ki gece üzerine soğuk yaptığından kaçmış olan.”

Kurt hızlıca koştu, koşar” denilir ki bu da: babındandır. Bunun muzari’inin şeklinde geldiği de söylenmiştir. Bu da hızlıca yürümek demektir. Âyet hızlıca kabirlerinden çıkarlar, demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

“Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can(ı yaratıp diriltmek) gibidir.” (Lukman, 31/28);

“Darmadağın çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.” (el-Kamer, 54/7) Mearic Sûresi’nde de:

“O gün onlar sanki dikilmiş putlara süratle gidiyorlarmış gibi kabirlerinden hızlıca çıkarlar.” (el-Mearic, 70/1) diye buyurulmaktadır ki, burada da hızlıca giderler, demektir.

Rivâyette kaydedildiğine göre ashab şöyle demiştir: Biz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a zayıflığımızdan ötürü şikayette bulunduk. O da bize: “Size nesli tavsiye ediyorum” diye buyurdu İbn Huzeyme, Sahih, IV, 139. Çabuk yürümenizi tavsiye ediyorum, demektir. Çünkü bu insana güç verir.

Yasin 50

Ne bir vasiyet yapabilirler ne de ailelerine dönebilirler.

Diyanet Vakfı
İşte o anda onlar ne bir vasiyyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.

Kurtubi Tefsiri
(O zaman) onlar ne bir tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine geri dönebilirler.

“Onlar ne bir tavsiyede bulunabilirler” yani biri diğerine kendisinde bulunan haklara dair bir vasiyette bulunamayacaktır. Bir diğer açıklamaya göre, biri diğerine tevbe etmesini, günahından vazgeçmesini tavsiye edemeyecektir. Aksine çarşı-pazarlarında bulundukları yerde ölüp düşeceklerdir. Öldükleri takdirde de

“ne de ailelerine geri dönebilirler.”

Şöyle de açıklanmıştır:

“Ne de ailelerine geri dönebilirler” yani onlara herhangi bir cevap veremezler. Katade de şöyle demiştir:

“Ne de ailelerine” yani evlerine

“geri dönebilirler.” Çünkü daha oraya gidemeden ölüm onları çabucak yakalayıvermiş olacaktır.

Yasin 49

Sadece bir çığlık beklerler ki kendilerini tartışırlarken yakalar.

Diyanet Vakfı
Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar birbirleri ile çekişirlerken kendilerini alacak bir tek çığlıktan başkasını gözlemiyorlar.

Yüce Allah:

“Onlar birbirleri ile çekişirlerken kendilerini alacak bir tek çığlıktan” bu da İsrafil’in Sûra üflemesidir;

“başkasını gözlemiyorlar” beklemiyorlar. Onlar dünya işleri hakkında birbirleriyle çekişirlerken oldukları yerde ölüverecekler. Bu herkesin baygın düşeceği üfürüştür.

“Birbirleriyle çekişirlerken” lâfzı beş türlü okunmuştur. Ebû Amr ile İbn Kesîr “ye” ile “hı” harflerini üstün, “sad” harfini şeddeli okurlar. Verş’in, Nafî’den rivâyeti de böyledir. Diğer kıraat sahipleri ile Verş’in dışındaki Nafî’in öğrencileri ondan “hı” harfini sakin ve “sad” harfini de -iki sakini arka arkaya getirmek suretiyle- şeddeli okuduğunu rivâyet etmişlerdir.

Yahya b. Vessab, el-A’meş ve Hamza ise “hı” harfini sakin ve “sad” harfini de şeddesiz olarak; “Onunla davalaştı” kökünden gelen bir fiil gibi okumuşlardır. Âsım ve el-Kisaî ise “hı” harfini esreli, “sad” harfini de şeddeli okumuşlardır ki; “birbirleriyle davalaştıkları zaman, çekiştikleri zaman” anlamındadır. Denildiğine göre onlar, kendi kanaatlerine göre öldükten sonra diriltilmeyeceklerine dair karşılıklı delillerle çekişirlerken, bu üfürüş onları gelip yakalayacaktır.

İbn Cübeyr, Ebû Bekir’den, o Âsım’dan ayrıca Hammâd da Âsım’dan “ye” ile “hı” harflerini esreli ile (sad harfini) şeddeli okuduğunu rivâyet etmişlerdir.

en-Nehhâs der ki: Birinci kıraat en açık olanlarıdır. Bu kıraatte asıl şekil; şeklidir. Burada “te” harfi “sad” harfine idgam edildikten sonra, onun harekesi de “hı” harfine nakledilmiştir. Ubeyy’in kıraatinde de; şeklindedir. Ancak (Nafî’den rivâyet edilen şekliyle) “hı” harfinin (sonra gelen “sad” şeddeli okunmakla birlikte) sakin okunması câiz değildir. Çünkü bu arka arkaya iki sakinin getirilmesidir. Bunlardan herhangi birisi ise med ve lin harfi değildir. Aslına uygun olarak “hı” harfinin sakin olarak okunduğu da söylenmiştir. “Birbirleriyle tartışırken” demektir. Burada muzaf hazfedilmiştir. Anlamın; kendileri ile tartışan kimse ile kendilerince tartışırlarken… şeklinde olması ve böylece mef’ûlün hazfedilmiş olması da mümkündür. es-Sa’lebî, bu Ubeyy b. Ka’b’in kıraatidir, demiştir.

en-Nehhâs der ki: “Hı” harfi esreli, “sad”ın şeddeli okunuşuna gelince, bunda da asıl şekil; dir. Burada “te” harfi “sad”a idgam edildikten sonra arka arkaya iki sakinin gelişi dolayısıyla “hı” harfi esreli okunmuştur, el-Ferrâ” ise bu kıraatin daha güzel ve daha çokça okunan şekil olduğunu iddia etmiş ve daha uygun olan “te”nin harekesini “hı”, harekesine vermeyi bırakıp “hı” harfi için bir başka hareke getirmiş ve böylelikle “ye” harfi ile esreyi arka arkaya getirmiş, üstelik bunun daha güzel ve daha çok okunan kıraat olduğunu söylemiştir. Bu nasıl daha güzel olabilir ki? Mekkileler, Basralılar ve Medinelilerin tümü böyle okumuşlardır. Âsım’dan gelen “ye” harfi ile “hı” harfinin esreli okuduğuna dair rivâyete gelince, bu itba’ dolayısıyla (arka arkaya gelen harekeleri aynen okuma)dır. Buna dair açıklamalar daha önceden:

“O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek.”(el-Bakara, 2/20) âyeti ile

“… yoksa hidayet verilmedikçe…” (Yûnus, 10/35) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

İkrime yüce Allah’ın:

“Bir tek çığlıktan başkası” âyeti hakkında şöyle demektedir: Bu Sûr’a yapılacak ilk üfürüştür. Ebû Hüreyre de şöyle demiştir: İnsanlar çarşı-pazarlarında bulunuyorlarken, kimisi devesini sağarken, kimisi kumaşı ölçerken, kimisi işini görmek için giderken Sûr’a üfürülecektir.

Nuaym, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İki kişi kumaşlarını satış yapmak üzere açmış iken kıyâmet kopuverecektir. Onlar onu daha katlayamadan kıyâmet kopacaktır. Adam davarlarını sulamak maksadı ile havuzunu çamurla sıvarken daha onları sulayamadan kıyâmet kopacaktır. Kişi terazisinde tartmak isterken (bir kefesine ağırlık koyduğunda) alçalmışken (diğerine de koyacağını koyup) daha yükseltemeden kıyâmet kopacaktır. Adam yemek üzere lokmasını ağzına götürmüşken onu yutamadan kıyâmet kopacaktır. ” Buhârî, V. 2386, VI, 2605; Müslim, IV, 2270; Müsned, II, 369.

Abdullah b. Amr’ın rivâyetinde de şöyle denilmektedir: “Onu (üfürmeyi) işitecek ilk kişi develeri için havuzunu sıvayan bir kimse olacaktır. O da baygın düşecek, diğer insanlar da baygın düşecektir. ” Müslim, IV, 2259; Müsned, II, 166.

Yasin 48

“Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat ne zaman?” derler.

Diyanet Vakfı
Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.

Kurtubi Tefsiri
Ve derler ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz; bu vaad ettiğiniz (diriliş) ne zaman olacaktır?”

“Ve derler ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaadettiğiniz ne zaman olacaktır” âyetine gelince, bunlara:

“önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun…” denildiğinde, onlar:

“Bu vaad ettiğiniz ne zaman olacaktır?”

diye cevap verdiler. Bu da onların alay olsun diye söyledikleri sözleri idi, yoksa bu tehdide gerçekten inandıklarından dolayı sormuyorlardı.

Yasin 47

Onlara: “Allah’ın size verdiğinden infak edin” denildiğinde inkâr edenler, iman edenlere: “Allah dileseydi onları doyururdu, biz mi doyuracağız?” derler. Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.

Diyanet Vakfı
Allahın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfediniz, denildiğinde, kafirler müminlere dediler ki: Allahın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin” denilse, kâfirler îman edenlere derler ki: “Allah dilese idi, kendilerini yedirebileceği kimseleri mi yedirelim! Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.”

“Onlara: Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin” yani fakirlere tasadduk edin

“denildiğinde…” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demektedir: Bununla yahudiler kastedilmektedir. Onlara fakirlere yemek yedirmeleri emredilmişti. Maksadın müşrikler olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın fakir olan ashabı onlara: Bize sizin Allah’a ait olduğunu iddia ettiğiniz mallarınızdan bize veriniz, dediler. Onlar bu sözleriyle yüce Allah’ın:

“Onlar Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar…” (el-En’am, 6/136) âyetine işaret etmiş oluyorlardı. Ancak müşrikler bu isteklerini karşılamayıp onları mahrum bıraktılar ve alay ederek: Allah dileseydi size yemek yedirirdi. Bizim dinimize geri dönmediğiniz sürece size yiyecek bir şeyler vermeyeceğiz, dediler.

“Kâfirler îman edenlere derler ki: Allah dilese idi, kendilerini yedirebileceği kimseleri mi yedirelim?” Biz bunlara mı rızık verelim? Çünkü onlara müslümanların: Rızık veren yüce Allah’tır, dedikleri ulaşmıştı. Onlar da alay olmak üzere: Allah dilediği takdirde muhtaç bırakmayacağı kimselere mi rızık verelim, demişlerdi.

İbn Abbâs der ki: Mekke’de zındıklık yapan kimseler vardı. Bunlara yoksullara sadaka vermeleri emredilince: Allah’a yemin ederiz ki olmaz, dediler. Allah o kimseleri fakir bırakmışken biz nasıl yemek yediririz? Çünkü bunlar mü’minlerin Allah’ın bütün fiillerini, onun meşietine bağlı gördüklerini ve: Allah dilese filanı zengin kılardı, Allah dilese elbette aziz kılar, Allah dilese elbette şöyle olur, dediklerini duyuyorlardı. İşte onlar bu şekildeki bir cevabı mü’minlere alay yollu ve onların işleri Allah’ın meşietine bağlı kabul eden ifadeleri ile alay olsun diye söylemişlerdi.

Bir başka açıklamaya göre de onlar bu sözlerini mü’minlerin kendilerine söyledikleri: “Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin” sözlerine sarılarak söylemişlerdi. Yani bize rızkı veren Allah ise, o sizi de rızıklandırmaya kadirdir. Ne diye bizden rızık bulmaya çalışıyorsunuz, demişlerdi.

Böyle bir karşı delil, elbetteki batıldı, çünkü yüce Allah bir kula bir malı mülk olarak verip de sonra da o malda kendisine birtakım hakları vacib kılacak olursa, onun elinden o miktarını almış gibi olur. Dolayısıyla böyle bir itiraz anlamsızdır. Onların: Allah dileseydi onları da yedirirdi, sözleri elbetteki doğrudur, fakat bunu delil göstermeleri bir yalandır. Bu da yüce Allah’ın şu buyruklarına benzer:

“Müşrikler: Allah dileseydi… şirk koşmazdık… diyeceklerdir.” (el-En’am, 6/148);

“Münafıklar: Şehadet ederiz ki, muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün, dediler. Allah da biliyor ki sen hiç şüphesiz O’nun Rasûlüsün ve Allah şahitlik eder ki muhakkak münafıklar yalancıdırlar.” (el-Münafikun, 62/1)

“Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz” âyeti, denildiğine göre kâfirlerin mü’minlere söyledikleri sözlerin bir parçasıdır. Yani sizler bizden mal istemek ve Muhammed’e uymakla apaçık bir sapıklık içindesiniz… Bu anlamdaki açıklamayı Mukâtil ve başkaları yapmıştır.

Bir diğer görüşe göre ise bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının onlara söyledikleri bir sözdür.

Üçüncü bir görüşe göre ise bu, böyle bir cevab vermeleri üzerine yüce Allah’ın kâfirlere söylediği bir sözdür.

Denildiğine göre; Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh) müslümanlardan yoksul olanlara yemek yediriyordu. Ebû Cehil onunla karşılaşmış ve: Ey Ebû Bekir, sen Allah’ın bunlara yemek yedirmeye kadir olduğunu iddia ediyor musun? deyince, Ebû Bekir: Evet, diye cevab vermiş. Ebû Cehil bu sefer: Peki niye bunlara yemek yedirmiyor? deyince, o da: Bir takım kimseleri fakirlikle, bir takım kimseleri zenginlikle imtihan etmiştir. Fakirlere sabretmeyi, zenginlere de vermeyi emretmiştir. Ebû Cehil şöyle demiş: Allah’a yemin ederim ey Ebû Bekir şüphesiz ki sen bir sapıklık içindesin. Allah’ın bunlara yemek yedireceğine kadir olduğunu iddia ediyorsun, bununla birlikte O, bunlara yemek yedirmiyor, kalkmış sen onlara yemek yediriyorsun. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme ile yüce Allah’ın:

“Artık kim (infak edip) verir ve sakınırsa, o el-hüsna’yı (cenneti) de doğrularsa…” (el-Leyl, 92/5-6) buyrukları nazil oldu.

Âyet-i kerimenin bir grub zındık hakkında indiği de söylenmiştir. Bunlar arasında zındıklığa saparak, yaratıcıya îman etmeyen ve bu sözleriyle de müslümanlarla alay eden kimseler de vardı. Bunu da el-Kuşeyrî ve el-Maverdî zikretmiştir.

Yasin 46

Rablerinin ayetlerinden onlara hiçbir ayet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.

Diyanet Vakfı
Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyedursun, ille de ondan yüz çevirmişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
(Çünkü) Rabblerinin âyetlerinden onlara bir âyet her geldiğinde, mutlaka ondan yüz çevirenler oldular.

“Rabblerinin âyetlerinden onlara bir âyet her geldiğinde mutlaka yüz çevirenler oldular” âyetidir. Bu âyet ile sözü geçen cevaba gerek görülmemiştir.

Yasin 45

Onlara: “Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının ki size merhamet edilsin” denildiğinde,

Diyanet Vakfı
Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allahtan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun. Olur ki rahmet olunursunuz” denildiğinde (yüz çevirirler).

“Onlara: Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun… denildiğinde”

âyeti hakkında Katade şöyle demektedir:

“Onlara: Önünüzdekinden” sizden önce geçmiş ümmetlerin başına gelmiş olan olaylardan;

“arkanızdakinden” âhiretten

“korkun denildiğinde” demektir.

İbn Abbâs, İbn Cübeyr ve Mücahid de:

“Önünüzdekinden” geçmiş günahlardan

“arkanızdakinden” de gelecek günahlardan… anlamındadır, demiştir. el-Hasen:

“Önünüzdekinden” ömrünüzün geçmiş bölümlerinden,

“arkanızdakinden” ömrünüzün geri kalan bölümlerinden… demektir, demiştir.

Bir açıklamaya göre de;

“önünüzdekinden” dünyadan,

“arkanızdakinden” de âhiret azabından… anlamındadır. Bu açıklamayı da Süfyan yapmıştır. Bu görüşün aksini es-Sa’lebî, İbn Abbâs’tan nakletmiş bulunmaktadır. O şöyle demiştir:

“Önünüzdekinden” âhiretten ve âhiret için yaptıklarından

“arkanızdakinden” de dünyadan sakınınız ve ona aldanmayınız, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre;

“önünüzdekinden” sizin için zahir olan şeylerden

“arkanızdakinden” ise size gizli kalan şeylerden korkun anlamındadır.

Buna verdikleri cevabın ne olduğu hazfedilmiştir. İfadenin takdiri de şöyledir: Onlara bunlar söylendiği takdirde, onlar yüz çevirirler. Buna delil de bundan sonra gelen yüce Allah’ın:

Yasin 44

Ancak bizden bir rahmet ve belli bir zamana kadar yaşama imkânı.

Diyanet Vakfı
Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnadır.

Kurtubi Tefsiri
Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir vakte kadar geçinmeleri için (boğmayız).

“Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak” âyetinde (radıyallahü anhhmet kelimesinin nasb ile gelmesi hakkında) el-Kisaî der ki: Bu istisna dolayısıyla nasb edilmiştir. ez-Zeccâc ise mef’ûlün leh olarak nasbedilmiştir yani tarafımızdan bir rahmet için… demek olur.

“Ve bir vakte kadar geçinmeleri için” âyeti da ona atfedilmiştir. Buradaki vakitten kasıt da Katade’nin açıklamasına göre ölümdür. Yahya b. Sellam ise kıyâmete kadar diye açıklamıştır. Yani bizim onları ecellerine kadar onlara merhamet edip geçinmeleri için onları faydalandırmamız müstesnadır ve Allah geçmiş ümmetlerin azabını acilen (dünyada) verdiği halde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmet(i davet)inin azabını -onu yalanlamış olsalar dahi- kıyâmete kadar ertelemiş bulunmaktadır.

Yasin 43

Dilersek onları sulara gömeriz, ne feryatlarına yetişen olur ne de kurtarılırlar.

Diyanet Vakfı
Dilesek onları suda boğarız. O zaman ne onların imdadına koşan olur, ne de onlar kurtarılırlar.

Kurtubi Tefsiri
Eğer dilersek onları suda boğarız ve ne kimse onların imdadına yetişir, ne de kurtarılırlar.

“Eğer dilersek onları suda” denizde

“boğarız.” Bu durumda zamir ya o zürriyet sahiplerine yahut herkese döner. Bu da İbn Abbâs’ın açıklamasının ve

“bunun gibi” ile kastedilenin develer değil de gemiler olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin doğruluğuna delildir.

“Ve ne kimse onların imdadına yetişir.” Yani Said’in Katade’den rivâyetine göre kimse onların yardımına koşmaz, onları kurtaramaz. Seyhan’ın da ondan rivâyetine göre onları kimse koruyamaz, demektir. Her ikisinin de anlamı birbirine yakındır.

İmdada yetişen” anlam itibariyle; ve aynıdır. Yani burada: kipi kipi anlamındadır.

“Ne kimse onların imdadına yetişir” anlamındaki âyetin; şeklinde (hı harfi üstün değil de iki ötreli) okunması da caizdir. Çünkü ondan sonraki ifadede sadece merfu oluş mümkün olabilir, çünkü bu bir marifedir. O da Ne de kurtarılırlar” âyetidir. Nahivciler de; ” Evde hiçbir adam yoktur, Zeyd dahi yoktur” söyleyişini tercih ederler.

“Ne de kurtarılırlar” boğulmaktan kurtarılmazlar demektir. Azâb’tan kurtarılmazlar anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yasin 42

Onlar için onun gibi binecekleri şeyler yarattık.

Diyanet Vakfı
Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Ve kendileri için bunun gibi binecekleri şeyleri de yaratmış bulunmamızdır.

“Ve kendileri için bunun gibi binecekleri şeyleri de yaratmış bulunmamızdır” âyetindeki

“Binecekleri” âyetinin aslı; şeklindedir. İsmin uzunluğu ve âyet sonu olması dolayısıyla “he” harfi hazfedilmiştir.

Âyetin anlamı ile ilgili olarak üç görüş vardır: Mücahid, Katade ve bir grup tefsir aliminin görüşü olup ayrıca İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiş olan görüşe göre “bunun gibi” âyeti develer hakkındadır. Yüce Allah onları tıpkı denizde üzerlerine binilen gemiler gibi karada binmek için yaratmıştır. Araplar da develeri gemilere benzetirler. Şair Tarafe şöyle demektedir:

“Mâlikî (Malik b. Sa’d’e nisbet edilen) kadınların sabahleyin o binekleri sanki,

Ded vadisinin geniş bir yerini andıran büyük bir gemi gibidir.”

İkinci görüşe göre kasıt, develer, atlar ve sırtına binilen bütün bineklerdir.

Üçüncü görüşe göre de maksat gemilerdir.

en-Nehhâs der ki: En sahih olan görüş budur. Çünkü bu İbn Abbâs’tan muttasıl senet ile gelen bir açıklamadır. O “ve kendileri için bunun gibi binecekleri şeyleri de yaratmış bulunmamızdır” âyeti hakkında şöyle demiştir: O kendilerine ona benzeyen binecekleri, gemileri yaratmıştır.

Ebû Malik der ki: Bunlardan kasıt küçük gemilerdir. Bunları da büyük gemiler gibi yaratmıştır. Bu açıklama İbn Abbâs ve el-Hasen’den de rivâyet edilmiştir.

ed-Dahhak ve başkaları da derler ki: Maksat Nûh gemisinden sonra yapılan gemilerdir.

el-Maverdî der ki: Dopdolu gemideki zürriyetten kasıt kadınların karınlarındaki nutfelerdir, şeklindeki Ali (radıyallahü anh)’ın te’vilinin bir gereği olarak da yüce Allah’ın:

“Ve kendileri için bunun gibi binecekleri şeyleri de yaratmış bulunmamızdır” âyeti hakkında beşinci görüş olarak da şöyle söylenebilir: Bunun te’vili, kadınların, eşlerinin üzerlerine çıkması için yaratılmış olmaları da sözkonusu olabilir. Fakat ben bunu herhangi bir kimseden nakledilmiş bir görüş olarak görmedim.

Yasin 41

Onlar için dolu gemide soylarını taşımamız bir delildir.

Diyanet Vakfı
Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için bir diğer delil de Bizim zürriyetlerini dopdolu gemide taşımış olmamız;

“Onlar için bir diğer delil de” âyetinin (“delil” diye meali verilen lâfzın) üç anlama gelme ihtimali vardır: Birincisi, onlar için bir ibret anlamında olmasıdır. Çünkü âyetlerde (belge ve delillerde) ibret alınacak hususlar vardır. İkincisi onların üzerinde bir nimet anlamında olmasıdır. Çünkü âyetlerde ihsan edilen nimetlerin varlığı da sözkonusudur. Üçüncüsü ise onlar için bir uyarı bulunması demektir. Çünkü âyetlerde uyarı manası da vardır.

“Bizim zürriyetlerini dopdolu gemide taşımış olmamız” âyeti bu surede açıklaması en zor yerlerdendir. Çünkü taşınanlar kendileridir.

Denildiğine göre anlam şudur: Mekkelilere delillerden birisi de bizim geçmiş nesillerin

“zürriyetlerini dopdolu gemide taşımış olmamız”dır. Buna göre her iki zamir birbirinden farklı yerlere aittir. Bunu el-Mehdevî zikretmiştir. en-Nehhâs da, bu açıklamayı Ali b. Süleyman’dan bunu söylerken dinlediğini nakletmektedir.

Her iki zamirin Mekkelilere ait olduğu da söylenmiştir. Yani onların zürriyetlerinden kasıt, onların çocukları ve onların aralarındaki zayıf kimselerdir.

Birinci görüşe göre gemiden kasıt, Nûh’un gemisidir. İkinci görüşe göre ise gemi bir cins isimdir. Şanı yüce Allah, bu âyet ile lütuf ve minnetini haber vererek yaratmış olduğu gemilerde yürümesi ve binmesi zor olan zürriyeti ve zayıf kimseleri gemilerde taşıdığını bildirmektedir. Bu açıklamaya göre her iki zamir aynı yere raci olur.

Bir başka açıklamaya göre, “zürriyeften kasıt, babalar ve dedelerdir. Yüce Allah bunları Nûh (aleyhisselâm)’ın gemisinde taşımıştır. Buna göre hem atalara, hem de çocuklara zürriyet denilebilir. Böyle denilebileceğine bu âyet-i kerîme delil teşkil etmektedir. Bu açıklamayı Ebû Osman yapmıştır.

Atalara

“zürriyet” denilmesinin sebebi, çocukların onlardan zer’i (türemiş olması)dir.

Dördüncü bir görüşe göre de açıklama şöyledir: Zürriyet’ten kasıt nutfelerdir. Yüce Allah bu nutfeleri kadınların karnında taşırmıştır. Bu da dopdolu gemiye benzetmedir. Bu açıklamayı da Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) yapmıştır, el-Maverdî de bunu zikretmiştir.

Daha önce Bakara Sûresi’nde (2/124. âyet, 19- başlıkta) zürriyet lâfzının türeyişi ve buna dair açıklamalar yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Dopdolu” lâfzı dolup taşmış anlamındadır.

“Fulk (gemi)” ise tekil de kullanılır, çoğul da kullanılabilir. Buna dair açıklamalar da daha önceden Yûnus Sûresi’nde (10/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yasin 40

Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzer.

Diyanet Vakfı
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.

Kurtubi Tefsiri
Güneşin aya erişip yetişmesi gerekmediği gibi, gece de gündüzü geride bırakıcı değildir. Hepsi de birer yörüngede yüzerler.

“Güneşin aya erişip yetişmesi gerekmediği gibi…” âyetinde

“güneş” anlamındaki lâfız mübteda olarak merfudur. Başına gelen; olumsuzluk edatının marifede amel etmesi mümkün değildir.

İlim adamları bu âyet-i kerimenin anlamı hususunda çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Kimisi şöyle der: Yani güneş aya yetişip ayın işlevini iptal etmez. Bu da şu demektir: Onların herbirisinin kendi alanı üzerinde bir etkisi vardır. Biri diğerinin alanına girerek, onun etkisini ortadan kaldırmaz. Bu da güneş -daha önce En’am Sûresi’nin son taraflarında (6/158. âyetin tefsirinde) açıklandığı üzere- batıdan doğacağı vakitte bu hususların sonunu getireceği zamana kadar böylece sürüp gidecektir.

Denildiğine göre, güneş doğduğu vakit ayın ışığı olmaz. Ay doğduğu zaman da güneşin ışığı olmaz. Bu anlamdaki açıklama İbn Abbâs ve ed-Dahhak’tan rivâyet edilmiştir.

Mücahid der ki: Bunlardan birinin ışığı, diğerinin ışığına benzemez, demektir. Katade de şöyle demektedir: Bunların herbirisinin bir sınırı ve bir alameti vardır. Ondan öteye gitmez, ondan da geriye kalmaz. Birisinin aydınlatma zamanı geldi mi, diğerinin aydınlatması gider.

el-Hasen de şöyle demektedir: Her ikisi hilalin doğduğu özel bir gecede bir arada bulunmaz (kavuşmaz)lar. Yani güneş, ay doğuncaya kadar kalmaz.

Ancak güneş battı mı ay doğar.

Yahya b. Sellam der ki: Özellikle ayın ondördüncü gecesinde güneş aya yetişmez. Çünkü güneş doğmadan önce o batıverir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: İkisi de semada birbirine kavuştuklarında onlardan birisi diğerinden önceki bir konakta bulunur. Her ikisi de aynı konakta bulunmazlar. Yine bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; ay dünya semasında, güneş ise dördüncü semadadır. Güneş aya yetişmez. Bunu da en-Nehhâs ve el-Mehdevî zikretmiştir. en-Nehhâs der ki: Bunun anlamı ile ilgili olarak yapılmış en güzel ve reddedilmesi en zor açıklamalardan birisi de şudur: Ay hızlı hareket eder. Güneş ise bu hareketinde ona yetişemez. Bunu el-Mehdevî de zikretmiştir. Yüce Allah’ın:

“Güneş ve ay bir araya getirildiği zaman” (el-Kıyame, 75/9) âyetine gelince, bu daha önce En’am Sûresi’nin sonlarında (6/158. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere güneşin doğmasının alıkonulacağı zaman gerçekleşecektir. Yine buna dair açıklamalar ileride Kıyame Sûresi’nde (75/9- âyetin tefsirinde) de gelecektir. Her ikisinin bir arada bulunması ise dünyanın sonunun geleceğinin, kıyâmetin de kopacağının bir alameti olacaktır.

“Hepsi” yani güneş, ay ve yıldızlar

“de birer yörüngede yüzerler.” Akıp giderler. Döner dururlar diye de açıklanmıştır. Burada

“yüzerler” anlamında; şeklinde (akıl sahipleri için kullanılan kip ile) denilip diye kullanılması (cansız varlıklar hakkında kullanılması gereken kipin kullanılmaması)nın sebebi, yüce Allah’ın bu varlıkları akıl sahibi varlıkların yapmış olduğu bir iş ile nitelendirmiş olmasıdır.

el-Hasen der ki: Güneş, ay ve yıldızlar sema ile yer arasında bir yörüngededirler. Bunlar (bir yere) bitişik değildirler. Bitişik olsalardı akıp gitmezlerdi. Bu açıklamayı es-Sa’lebî ve el-Maverdî zikretmiştir.

Bazıları yüce Allah’ın:

“Gece de gündüzü geride bırakıcı değildir” âyetini gündüzün geceden önce yaratılmış olduğuna ve gecenin yaratılış itibarıyla gündüzden önce olmadığına delil göstermişlerdir.

Şöyle denilmiştir: Bunların herbirisinin vakti gelir ve biri diğerinden önce gelmez. Bu durum kıyâmet gününde güneş ile ay bir araya getirileceği vakte kadar sürüp gidecektir. Nitekim yüce Allah:

“Güneş ve ay biraraya getirileceği zaman” (el-Kıyame, 75/9) diye buyurmaktadır. Şu zamandaki bu arka arkaya geliş ise kulların işlerinin eksiksiz bir şekilde

“ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz içindir.” (Yûnus, 10/5) Gece dinlenip rahata çekilmek, gündüz de gerekli işleri yapmaya ayrılması içindir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükun bulasınız ve (diğerinde) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması O’nun rahmetindendir” (el-Kasas, 28/73) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Uykunuzu da bir dinlenme yaptık.” (en-Nebe’, 78/9) Yani gündüzü çalışmaktan yorulan bedenleriniz için dinlenecek bir vakit kıldık demektir. O halde yüce Allah’ın:

“Gece de gündüzü geride bırakıcı değildir” âyeti gece gündüzü geçecek değildir demektir. Mesela: ” Filan filanı geçti” yani onu yenik düşürdü denilir.

el-Müberred de şöyle demektedir: Ben Umare’nin: “Gece de gündüzü geçici değildir” şeklinde (gündüz anlamındaki nehar kelimesini esreli okuyacak yerde üstün) okuduğunu duydum, ona: Bu da ne oluyor? diye sordum. O da ben bununla şeklindeki okuyuşu kastetmiş oluyorum, tenvini hazfettim, çünkü böylesi daha hafiftir.

en-Nehhâs der ki: Buradaki “gündüz” (anlamındaki en-nehar) kelimesinin tenvinsiz olarak nasb edilmesi mümkün olduğu gibi, tenvinin hazfedilmesinin iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla olması da mümkündür.

Yasin 39

Ay için de menziller tayin ettik. Nihayet o, kuru hurma sapı gibi döner.

Diyanet Vakfı
Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilal) olur da geri döner.

Kurtubi Tefsiri
Aya gelince, Biz onun için de konaklar takdir ve tayin ettik. Sonunda, o kuruyup incelen eski hurma dalı gibi yay şekline döner.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Ay ve Konakları:

Yüce Allah’ın:

“Aya gelince” âyetinin “re” harfi ötreli olarak okunursa; “Onlar için bir diğer delil de aydır” takdirinde olur. Mübteda olarak merfu olması da mümkündür. (Ay’ı… takdir ettik, anlamında olur).

Kûfeliler ise “ay” anlamındaki kelimeyi bir fiil takdiri ile nasb ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği okuyuş budur. O der ki: Çünkü ondan önce de, ondan sonra da birer fiil vardır. Ondan önce “soyup çıkarırız” fiili, ondan sonra da “takdir ve tayin ettik” fiili vardır.

en-Nehhâs der ki: Bütün Arapça dilbilginleri -bildiğim kadarıyla- onun dediğinden farklı kanaattedirler. Bunlardan birisi de el-Ferrâ’dır. O şöyle demektedir: Bu kelimenin ref ile okunması daha çok hoşuma gider. Arap dil-bilginlerine göre ref’in daha uygun olmasının sebebi ise, kendisinden önceki âyete atfedilmiş olması ve anlamının: Onlar için bir âyet (delil) de aydır, anlamında oluşudur. Ebû Ubeyd’in: Ondan önce “soyup çıkarırız” fiili gelmektedir, sözlerini ele alalım. Ondan önce ona daha yakın bir fiil olan “akıp gider” fiili vardır. Bu fiilden önceki “güneş” anlamındaki kelime de merfu olarak gelmiştir. Ondan sonra geldiğini belirttiği “Onun için… takdir ve tayin ettik” fiili ise sonda gelen “he” zamirinde amel etmiştir. (Bu durumda; Onu… takdir ve tayin ettik, anlamını verir).

Ebû Hatim dedi ki: Ref ile okunması daha uygundur. Çünkü burada fiil daha sonra gelen zamir ile (onda amel etmek suretiyle) meşgul olmuş, bundan dolayı (ay anlamındaki kelime) mübteda olarak merfu olmuştur.

Ay konakların kendisi olmadığına göre, nasıl olur da yüce Allah:

“Biz onu takdir ettik” diye sorulacak olursa, (ki bu mukadder soru Ebû Hatim’in açıklamasına göredir) buna iki türlü cevap verilir: Evvela bu: “Biz onu konaklı olarak takdir ve tayin ettik” demek olur. Yüce Allah’ın:

“O kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) âyetine benzer. Diğer takdire göre ise “Biz onun için konaklar takdir ve tayin ettik” demek olur. Sonra da buradaki “lam” harfi hazfedilmiştir. Bunun hazfinin güzel kaçması, fiilin şu âyette olduğu gibi iki mef’ûle geçiş yapabilen bir fiil olmasından dolayıdır:

“Mûsa kavmi arasından yetmiş adam seçti.” (el-A’raf. 7/151)

Ayın yirmisekiz konağı vardır. Her gece bunlardan birisindedir. Bu konakların ismi şöyledir: Şeretan, butayn, süreyya, deberan, hek’a, hena, zira, tarf, cebhe, haratan, sarfe, avva, simak, gafr, zubbaneyan, iklil, kalb, şevle, neaim, beledde, sa’d ez-zabih, sad bula, u’s-dussuut, sa’du’l-ahbiye, el-ferğu’l-mukaddem, el-ferğu’l-muahhar, batnu’l-hut.

Ay bunların sonuncusuna geldi mi tekrar baştakine döner. Yörüngesini yirmisekiz gecede tamamlar. Daha sonra görünmez olur, sonra tekrar hilal olarak doğar ve yörüngesinde konakları katetmeye yeniden başlar. Bu yörüngeleri ise burçlara paylaştırılmıştır ki, her bir burca iki tam, üçte bir konak düşmektedir. Şeretan, butayn ve süreyyanın üçte biri, hamel (koç) burcuna, süreyyanın üçte ikisi deberan ve hek’anın üçte ikisi ise öküz burcuna düşmektedir. Diğer burçlara da böylece paylaştırılmıştır. Burçların isimleri daha önce Hicr Sûresi’nde (15/16. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Denildiğine göre, yüce Allah, güneşi ve ay’ı ateşten yarattıktan sonra doğuşları esnasında bunları nûr ile büründürmüştür. Güneşin nuru arşın nurundandır. Ayın nuru da Kürsi’nin nurundandır. İşte asıl yaratılışları ve onlara giydirilen ışığın esası budur. Güneşin ışığı, etrafı aydınlatması ve parıldaması için, olduğu halde bırakıldı. Aya gelince, Ruhu’l-emin kanadını onun yüzü üzerinden geçirince, bu kanadın etkisi ile ışığını sildi. Çünkü o bir ruhtur, ruhun hakimiyeti ise diğer eşyaya galip gelir. Böylece bu silinme insanların gördüğü şekliyle kaldı. Sonra ay sudan bir kab içine yerleştirildi, sonra da ona bir mecra tayin edildi. İşte her gece içinde bulunduğu bu kabtan dolayı insanlara belli şekilde ve miktarda bir ay olarak görünür ve bu tamamen görününceye kadar öylece devam eder, insanlar da bunu tamamiyle ve vuvarlak haliyle görürler. Daha sonra her gece onun bir parçası tekrar kabına geri döner ve daha önce arttığı miktarda görünüş ve ay şekli itibarı ile eksilir. Güneş görmediği taraftan eksilmeye başlar. Bu tarafı ise batı yönüdür. Nihayet kurumuşluğu ve oldukça ince olması dolayısıyla yay şekline dönmüş hurma salkımının dalına döner.

Aya “kamer” adının verilmesi gizleninceye kadar aydınlığı ve beyazlığı ile atmosferi ağartması (aydınlatması)ndan dolayıdır.

2- “Eski Hurma Dalı”:

“Sonunda o kuruyup incelen eski hurma dalı gibi yay şekline döner”

âyeti hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: “Urcun: Kuruyup incelmiş, bükülmüş hurma dalı”; üzerinde dalların bulunduğu salkım çöpüdür. Bu da eğilip bükülmek demek olan “in’irac”den “fu’lun” veznine gelmiş bir kelimedir. Âyetin anlamı şudur: Ay konaklarında yürüyüp durur. Son konağına gelince, oldukça incelir, kavislenir ve tıpkı bir hurma salkımı çöpü gibi oluncaya kadar eni daralır. Buna göre sonundaki “nun” fazladan gelmiştir.

Katade der ki: Bu hurma ağacının bükülmüş, kurumuş salkım (çöpü)dır.

Sa’leb der ki:

“Kuruyup incelen eski hurma dalı gibi yay şekline” âyetinde geçen “el-urcun” hurma ağacının meyveleri toplandıktan sonra bütünüyle koparılmış salkımdan geriye kalandır. “Kadim” de eskimiş, çürümeye yüz tutmuş demektir. el-Halil ise “rubai babı”nda der ki: “el-Urcun” salkımın aslıdır. Sarı ve enlidir. Büküldüğü vakit hilal ona benzetilir.

el-Cevherî de şöyle demektedir: “el-Urcun” eğilen ve diğer küçük salkımların kendisinden kopartıldığı ve hurma üzerinde kuru olarak kalan büyükçe salkımın asıl kısmıdır. “Urcun ile onu vurdu” demektir. Bunların görüşlerine göre ise “nun” kelimenin aslındandır. Kaysoğulları A’şa’sının şiirindeki şu beyitte de böyledir:

“Ona misk ve hoş kokular karıştırdı da,

Ayın urcunu gibi o sapsarıdır.”

Buna göre ay, inceliği ve sarılığı ile eskiyip kuruyup yay hali almış bulunan urcuna “hurma salkımı çöpüne” benzetilir. Yine buna ihan, kibâse, kinv de denilir. Mısırlılar buna “isbata” ismini verirler.

“Urcun” kelimesi “ircevn” şeklinde “fircevn” vezninde de okunmuştur. Bunlar “buzyevn” ile “bizyevn” gibi iki ayrı söyleyiştir. Bunu ez-Zemahşerî zikredip şöyle demiştir: O (el-urcun) salkımın taneleri ile bittiği yer arasındaki çubuğa verilen isimdir.

Şunu bil ki, sene dört mevsime ayrılır. Herbir mevsimin yedi konağı vardır. Bunun ilki bahardır. Baharın başlangıcı da martın onbeşinci günüdür. Bu mevsimin gün sayısı doksanikidir. Bu mevsimde güneş üç burç kateder: Koç, öküz ve ikizler burcu. Yedi menzilin (konağın) ismi ise şeretan, butayn, süreyya, deberan, hen’a, hena ve ziradır.

Daha sonra haziranın onbeşinci gününde yaz mevsimi girer. Bu da doksaniki gündür. Güneş bu mevsimde üç burç kateder. Yengeç, arslan ve başak burçları, yedi de konak kateder. Bunlar da nesra, tarf, cebhe, haratan, sarfe, avva ve simakdır.

Arkasından eylül onbeşinde sonbahar mevsimi girer. Bu da doksanbir gündür. Güneş bu mevsimde de üç burç kateder. Bu burçlar terazi, akreb ve yay burçlarıdır. Yedi konak ise gufr, zübbanan, iklil, kalb, şevle, neaim ve beldedir.

Sonra da aralığın onbeşinde kış mevsimi girer. Bu da doksan gündür. Doksanbir gün olduğu da olur. Güneş bu mevsimde üç burç kateder. Bunlar da oğlak, kova ve balık burçlarıdır. Katettiği konak sayısı da yedi olup bunlar sa’d ez-zabih, sa’d bula, sa’d es-su’ud, sa’d el-ahbiye, el-ferğ el-mukaddem, el-ferğ el-muahhar ve batnu’l-hut konaklarıdır.

Şimdi de Süryanilerin aylarının isimlerini verelim: Teşrin-i evvel (ekim), teşrin-i sanî (kasım), kânun-î evvel (aralık), kânun-î sanî (ocak), şubat, azar (mart), nisan, eyyar (mayıs), haziran, temmuz, ab (ağustos) ve eylül. Teşrini sanî, nisan, haziran ve eylül otuz gün, şubat ise yirmisekiz gün ile dörtte bir gün çeker. Diğer ayların hepsi ise otuzbir gündür.

Bu açıklamalarla yüce Allah’ın kudretine dikkat edip üzerinde düşünmenizi istedik. İşte yüce Allah’ın:

“Aya gelince, Biz onun için de konaklar takdir ve tayin ettik” âyeti bunu anlatmaktadır. Herhangi bir konakta bulunduğu takdirde hilal ondan bir sonraki konakta görülür. Fecr de ondan iki konak öncesinde ortaya çıkar. Mesela güneş nisanın yirmibeşinci gününde Süreyya konağında ise, fecr şerateynde ortaya çıkar. Hilal de deberanda görünür. Sonra her gece bir konakta ortaya çıkar ve nihayet yirmisekiz gecede, yirmisekiz konak kateder. Güneş ise iki konak daha katetmiş olur, o da bunları kateder. Sonra güneşten bir sonraki konakta (ilk günün hilali olarak) ortaya çıkar. “İşte bu Aziz ve Alim olanın takdiridir.” (Allahu âlem)

3- “Eski”nin Mahiyeti ve Ona Dair Hükümler:

Yüce Allah’ın:

“…eski…” âyeti ile ilgili olarak ez-Zemahşerî şöyle demektedir: Buradaki kadim (eski)den kasıt, üzerinden bir yıl geçmiş olandır. O bu şekilde eskidi mi incelir, bükülür ve sararır. Bu üç yönüyle de hilal ona benzetilmiştir.

Denildiğine göre, bir şeyin kadim olmakla nitelendirilmesinin asgari süresi üzerinden bir yıl geçmesidir. Mesela bir kimse: Benim kadim (eski) bütün kölelerim hürdür, dese yahut da buma vasiyetinde yazacak olsa, köleliği üzerinden bir yıl veya daha fazla geçmiş olanlar hürriyetlerine kavuşurlar.

Derim ki: Hilallere dair hükümler hakkındaki açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi’nde (2/189- âyet, 3- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Yasin 38

Güneş de kendine ait bir yörüngede akıp gider. Bu güçlü ve bilgin olanın takdiridir.

Diyanet Vakfı
Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allahın takdiridir.

Kurtubi Tefsiri
Güneş kendisi için belirlenmiş bir karar yerine kadar akıp gider. İşte bu, Aziz ve Alim’in takdiridir.

“Güneş de kendisi için belirlenmiş bir karar yerine kadar akıp gider”

âyetinin: “Onlar için bir diğer delil de… güneştir” takdirinde olması mümkün olduğu gibi

“güneş” anlamındaki lâfzın daha sonra gelen fiilin açıkladığı mukadder bir fiil ile merfu olması da mümkündür. Buna göre: Güneş akıp gider. Güneş kendisi için belirlemiş… akıp gider, takdirinde olur.

Mübteda olarak merfu olması da mümkündür (mealde olduğu gibi). “Akıp gider” fiili de haber konumunda yani akıp gidicidir, demek olur.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Zerr’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın:

“Güneş kendisi için belirlenmiş bir karar yerine kadar akıp gider” âyeti hakkında soru sordum da şöyle buyurdu: “Onun için belirlenmiş olan karar yeri Arş’ın altındadır.” Müslim, I, 139; Buhârî, IV, 1806, VI, 2703; Müsned, V, 158, 177.

Yine Müslim’de Ebû Zerr’den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün şöyle buyurmuştur: “Şu güneşin nereye gittiğini biliyor musunuz?” Onlar: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Şöyle buyurdu: “Bu güneş arşın altında kendisi için belirlenmiş karar yerine ulaşıncaya kadar akıp gider. Oraya vardı mı secdeye kapanır. Kendisine kalk ve geldiğin yere geri dön denilinceye kadar bu halde devam eder. O vakit oraya geri döner ve doğduğu yerden yine sabah vakti doğar. Sonra tekrar arşın altında kendisi için belirlenmiş karar yerine ulaşıncaya kadar akıp gider ve secdeye kapanır. Yine kalk ve geldiğin yere geri dön denilinceye kadar bu halde kalır. Tekrar yerine geri döner ve doğduğu yerden sabah vakti yine doğar. Sonra da yine akıp gider, insanlar onda alışkın olmadıkları bir hal görmezler. Nihayet arşın altındaki o karar yerine tekrar ulaşır, ona kalk ve battığın yerden sabah vakti doğ, denilir. O da sabah olunca battığı yerden doğar.” (Devamla) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bu işin ne zaman olacağını biliyor musunuz? Bu: “Ogün daha önce îman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez.” (el-En’am, 6/158) (âyetinin işaret ettiği) zamanıdır. ” Müslim, 1. 138. Tayalisi, Müsned, I, 62, -yakın lâfızlarla, Müsned, V, 145.

Buhârî’deki lâfız da şöyledir: Ebû Zerr’den dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) güneş battığı sırada Ebû Zerr’e: “Nereye gittiğini biliyor musun?” dedi. Ben: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, deyince, şöyle buyurdu: “Arşın altında secde edeceği yere kadar gider. İzin ister, ona izin verilir. Secde edibte isteği kabul edilmeyip izin isteyib de ona izin verilmeyerek: Geldiğin yere geri dön, denileceği zaman pek uzak olmasa gerek. Bunun üzerine o da battığı yerden doğacak. İşte yüce Allah’ın: “Güneş kendisi için belirlenmiş bir karar yerine kadar akıp gider. İşte bu Aziz ve Alim olanın takdiridir.” âyetinde anlatılan budur. ” Buhârî, III. 1170; Müsned, V, 152; Müslim, I, 139, 152.

Tirmizî’deki lâfzı ile de bu rivâyet şöyledir: Ebû Zerr’den dedi ki: Güneşin battığı sırada mescide girdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da oturuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey Ebû Zerr! Bunun nereye gittiğini biliyor musun?” Ben: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedim. Şöyle buyurdu: “Bu gider ve secde etmek için izin ister. Ona izin verilir. Sanki ona: Geldiğin yerden git doğ, denilir. O da battığı yerden doğar. Sonra da: “(……….): İşte bu, onun için belirlenmiş karar yeridir” diye okudu. (Tirmizî) dedi ki: Bu da Abdullah (b. Mes’ûd)’ın kıraatidir. Ebû Îsa (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizi, IV, 479. V, 364; Buhârî, VI, 2700; Müsned, V, 177.

İkrime dedi ki: Güneş battığı vakit arşın altındaki bir mihraba girer ve sabah oluncaya kadar Allah’ı teşbih eder. Sabah olunca Rabbinden doğmaktan affedilmesini ister. Rabb ona: O da neden? diye sorunca, şöyle der: Ben doğduğum vakit seni bırakıp bana ibadet ediliyor. Şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle der: Sen çık, bundan dolayı senin için bir sorumluluk yoktur. Ben onlara cehennemi çekip sürükleyecek yetmiş bin melek ile göndereceğim ve onlar da o cehenneme gireceklerdir.

el-Kelbî ve başkaları da: Bu âyetin anlamı batım yerinde en uzak konakladığı yere kadar akıp gider. Sonra en yakın konak yerine tekrar döner demektir, der. Buna göre onun karar yeri daha ötesine gidemediği ve oradan geriye doğru geldiği yere ulaşmasıdır. Tıpkı kastettiği en uzak noktaya ulaşıncaya kadar belli bir mesafeyi katedip orada maksadını gerçekleştirdikten sonra yolculuğuna ilk olarak başladığı yere dönmesi gibidir. Buna göre güneşin en uzak konak yerine ulaştırılması -ki bu el-Hen’a diye bilinen ve ikizler burcundaki ayın altıncı konak noktasını teşkil eden iki yıldızdır Bu yıldızlara ait açıklayıcı bilgi, sözlüklerden alınmıştır. Kurtubî’nin aslında yoktur. doğduğu vakit olur. Bu da yılın en uzun günüdür, gece de en kısa gecedir. Bu sırada gündüz onbeş saat, gece de dokuz saattir. Sonra gündüz eksilmeye başlar ve güneş geri döner. Süreyya yıldızı doğunca gece ve gündüz eşit olur, herbirisi oniki saat olur. Daha sonra da en yakın konak yerine ulaşır ve bu sırada en-Neaim -denilen ve devekuşunu andıran dört ya da sekiz parlak yıldızdan oluşan ayın konaklarından bir konak- Bu açıklamalar da sözlüklerden alınmıştır. yıldızı doğar. Bu da en kısa gündür. Gece de onbeş saat çeker. Nihayet kovanın su dolum yerinin arkadaki yıldızı çıkınca gece ile gündüz eşit olur. Sonra da gece her gün gündüzden bir saatin üçte birinin onda biri (yani iki dakika) alır. Her on günde saatin üçte biri (yirmi dakika) alır. Her ayda tam bir saat alır. Birbirine eşitleninceye kadar böyle sürer. Gece de onbeş saati buluncaya kadar (gündüzden) almaya devam eder, gündüz de geceden aynı şekilde alır.

el-Hasen der ki: Güneşin bir yılda üçyüzaltmış doğuş yeri vardır. Hergün bir doğuş yerinde konaklar ve bir dahaki yıla kadar aynı yerden doğmaz. İşte güneş bu konaklar arasında akıp gider. Onun karar yeri de bunlardır.

Bu görüş, bir önceki görüş ile aynı anlamı ifade eder.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Güneş batıp daha ilerisine gitmediği noktaya ulaşınca, doğuncaya kadar arşın altında karar kılar.

Derim ki: İbn Abbâs’ın bu açıklamaları bütün bu açıklamaları özetlemektedir. Onu dikkatle düşünelim.

Bir başka açıklamaya göre güneş dünyanın sonunun geleceği son vaktine kadar akıp gider.

İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs “Güneş akıp gider, onun kararı yoktur (dur durak bilmez)” diye okumuşlardır. Yani güneş, gece ve gündüz akıp gider, onun durması da, bir yerde karar kılması da yoktur ve bu yüce Allah kıyâmet gününde onu tortop edip ışığını söndüreceği vakte kadar devam edecektir. (Bu hususta) mushafa muhalif okuyan kimseler: Ben İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs’ın kıraatine göre okuyorum, diye delil gösterirler. Ebû Bekr el-Enbarî ise der ki: Bu (kıraat) batıldır ve bu kıraat onu nakledenlerin yüzüne geri çarpılır. Çünkü Ebû Amr’ın, Mücahid’den onun İbn Abbâs’dan ayrıca İbn Kesîr’in Mücahid’den onun İbn Abbâs’dan rivâyet ettiğine göre; “Güneş kendisi için belirlenmiş bir karar yerine kadar akıp gider” diye okuduğunu rivâyet etmişlerdir. İşte İbn Abbâs’dan gelen ve icmaın da sahih olduklarına tanıklık ettiği bu iki senet, cemaatin ve ümmetin ittifakla kabul ettiği kıraate muhalefet eden bu zayıf senetle gelen rivâyeti çürütmektedirler.

Derim ki: Diğer taraftan kaydettiğimiz sabit hadisler de (bu muhalif görüşü) ileri sürenin görüşünü reddetmektedir. Bu kişi Allah’ın Kitabına karşı ne kadar da cüretkardır! Allah kahretsin.

Yüce Allah’ın:

“Kendisi için belirlenmiş bir karar yerine kadar” âyeti demektir. “Müstekar” da karar kılınan yer demektir.

“İşte bu” yani gece, gündüz ve güneşin-durumu ile ilgili anılan bu hususlar

“Aziz ve Alim olanın takdiridir.”

Yasin 37

Gece de onlar için bir delildir. Ondan gündüzü sıyırırız, birden karanlığa bürünürler.

Diyanet Vakfı
Gece de onlar için bir ibret alametidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için bir diğer delil de gecedir. Ondan gündüzü soyup çıkarırız da onlar hemen karanlığa giriverirler.

“Onlar için bir diğer delil de gecedir. Ondan gündüzü soyup çıkarırız.”

Yani yüce Allah’ın birliğine, kudretine, uluhiyetinin kabul edilmesine delil teşkil eden alametlerden birisi de gecedir.

Soyup çıkarmak; sıyırmak, çekip almak” demektir. Mesela; “Allah onu dininden soyup çıkardı” denilir. Bu lâfız “çıkartmak” anlamında da kullanılır. Burada ışığın gidip karanlığın gelmesi bir şeyden sıyrılmaya ve kendisinden sıyrılıp soyulanın da açıkça ortaya çıkmasına benzetilmiştir. O halde bu bir istiaredir.

“Hemen karanlığa giriverirler.” Karanlık içinde kalırlar.

Gecenin karanlığına girdik” denilir. “Öğle vaktine girdik” Sabahladık, kuşluk vaktine girdik, akşamladık” da bu kabildendir.

“Ondan” lâfzının: “Üzerinden” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani Biz, onun üzerinden gündüzün aydınlığını soyup çıkartırız.

“…da onlar hemen karanlığa giriverirler.” Karanlık içinde kalıverirler, demektir. Çünkü gündüzün aydınlığı havaya karışır ve ortalığı aydınlatır. Havadan çıkıp ayrıldı mı karanlık olur.

Yasin 36

Yeri bitirdiklerinden, kendilerinden ve bilmedikleri şeylerden çiftler yaratan Allah yücedir.

Diyanet Vakfı
Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allahı tesbih ve takdis ederim.

Kurtubi Tefsiri
Yerin bitirdiklerinden, nefislerinden ve bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah) münezzehtir.

“Yerin bitirdiklerinden” yani çeşitli türlerde olduğu için bitkilerden

“nefislerinden” çocuklar, eşler, erkek ve dişiler yaratarak

“ve bilmedikleri nice çiftleri” kara, deniz, gök ve yerde yaratmış olduğu çeşitli türleri

“yaratan Allah münezzehtir.” Yüce Rabbimiz, kendi zatını kâfirlerin söylediklerinden tenzih etmektedir. Çünkü onlar gözleriyle gördükleri bunca nimet ve kudretinin eserine rağmen O’nunla birlikte başkasına ibadet ederler.

Bu âyette emir takdiri vardır. O’nu kendisine yakışmayan şeylerden tenzih ediniz, tesbih ediniz, demektir. Bunun teaccüb (hayret ve şaşkınlık) anlamını ifade ettiği de söylenmiştir. Yani gördükleri bunca âyet ve belgeye rağmen bunların kâfir olmaları gerçekten şaşırtıcıdır. Nitekim herhangi bir şeyden ötürü şaşırıp hayret eden bir kimse “subhanallah!” der.

Çiftler (ezvac); türler ve çeşitler demektir. Herbir çift bir türdür, çünkü renk, tat, şekil, küçüklük ve büyüklük itibariyle aralarında farklılık vardır. İşte bunların farklı oluşları onların çift olarak biraraya gelişleri anlamına gelir. Katade ise bununla erkek ve dişi kastedilmektedir, der.

“Bilmedikleri” ile ilgili olarak şu da söylenebilir: İnsanların bilmediği birtakım şeyleri meleklerin bilmesi mümkün olduğu gibi, hiçbir mahlukun o yaratılmışı bilmemesi de mümkündür.

Bu âyet-i kerimenin delil gösterilme şekli şudur: O tek başına yaratıcı olduğuna göre, O’na hiçbir şekilde ortak koşmamak gerekir.

Yasin 35

Ki ondan meyve yesinler. Bunları kendi elleriyle yapmadılar. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

Diyanet Vakfı
Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hala şükretmeyecekler mi?

Kurtubi Tefsiri
Meyvesinden yesinler diye. Halbuki onu elleri yapmamıştır. Hâlâ şükretmezler mi?

“Biz, orada” yani yerde

“hurma ağaçlarından ve üzüm bağlarından bahçeler var ettik.” En değerli meyvelerden olduklarından dolayı özellikle hurma ve üzüm bahçeleri sözkonusu edilmiştir.

“Orada” yani o bahçeler arasında “pınarlar fışkırttık. Meyvesinden yesinler diye” âyetindeki

“meyvesinden” lâfzındaki “he” zamiri pınarların suyuna aittir. Çünkü meyveler o sudan meydana gelmektedir. Bu açıklamayı el-Cürcanî, el-Mehdevî ve başkaları yapmıştır.

Bir görüşe göre de; sözünü ettiğimiz meyvelerden yesinler, anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Davarlarda da sizin için elbette bir ibret vardır. Size onların karınlarındaki …nden… içiriyoruz.” (en-Nahl, 16/66) âyetinde olduğu gibi.

Hamza ve el-Kisaî:

“Meyvesinden” âyetini “se” ve “mim” harflerini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri ise bu iki harfi üstün okumuşlardır. el-A’meş’den ise, “se”yi ötreli, “mim” harfini de sakin okuduğu rivâyet edilmiştir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/99- âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Halbuki onu elleri yapmamıştır” âyetindeki; “..ma” daha önce geçen “meyvesinden” anlamındaki âyete atf ile cer mahallindedir ki “ve elleri ile yaptıklarından da (yesinler diye…)” demek olur.

Kûfeliler ise (“onu” anlamındaki) “he” harfi olmaksızın; “Yapmamıştır” diye okumuşlardır. Diğerleri ise hazf sözkonusu olmaksızın asıl kaideye uygun olarak sonunda “he” ile okumuşlardır. İsmin uzunluğudolayısıile sılanın hazfi konuşma ve anlatımda çokça görülen bir şeydir.

Buradaki; “…ma…”nın i’rabta mahalli olmayan bir nefy edatı olması da mümkündür. O takdirde sıla ve ona raci bir zamire ihtiyacı olmaz. Yani (mealdeki anlamında olduğu gibi) elleri ile yapmadıkları Allah’ın kendileri için bitirmiş olduğu ekin… demek olur. İbn Abbâs, ed-Dahhak ve Mukâtil ‘in görüşü budur. Başkaları da şöyle demişlerdir: Anlamı, ellerinin yaptıkları şeylerden yani gerek mahsullerden, gerekse de çeşitli tatlı ve yiyeceklerden, ayrıca kendilerinin imalat yolu ile -ekmek, susam ve zeytinden çıkartılan yağ gibi- edindikleri şeylerden yesinler diye… anlamındadır. Bunun, insanların yetiştirmek üzere diktikleri şeylere raci olduğu da söylenmiştir. Bu anlamdaki bir açıklama yine İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir.

“Hâlâ” Allah’ın nimetlerine

“şükretmezler mi?”

Yasin 34

Orada hurmalıklardan ve üzümlerden bahçeler yaptık ve orada pınarlar fışkırttık.

Diyanet Vakfı
Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.

Kurtubi Tefsiri
Biz, orada hurma ağaçlarından ve üzüm bağlarından bahçeler var ettik. Orada pınarlar fışkırttık.

Yasin 33

Onlar için ölü toprak bir delildir. Biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık, onlardan yiyorlar.

Diyanet Vakfı
(Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için delillerden birisi de -kendisini canlandırdığımız ve ondan tane çıkardığımız- ölü topraktır. İşte ondan yemektedirler;

“Onlar için delillerden birisi de kendisini canlandırdığımız… ölü topraktır” âyeti ile yüce Allah, ölüleri diriltmeye kullarının dikkatini çekmekte, tevhidini ve kudretinin kemalini onlara hatırlatmaktadır. Bu da bitkilerle ve oradan taneleri çıkartmakla canlandırdığı ölü topraktır.

“İşte ondan” yani taneden

“yemektedirler.” Ve onunla gıdalanıp beslenmektedirler.

Medineliler:

“Ölü” kelimesini (ye harfini) şeddeli okurken diğerleri şeddesiz okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara Sûresi, 2/173- âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yasin 32

Hepsi toplanıp huzurumuza getirilecektir.

Diyanet Vakfı
Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.

Kurtubi Tefsiri
Hepsi de mutlaka huzurumuza getirileceklerdir.

“Hepsi de mutlaka huzurumuza getirileceklerdir” âyeti ile kıyâmet günü amellerin karşılığının görülmesi için huzura getirileceklerini kastetmektedir.

İbn Amir, Âsım ve Hamza: ” Hepsi de mutlaka” âyetindeki; yı şeddeli okumuş, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır. şekli şeddelisinden muhaffef (şeddesiz)dir, ondan sonraki âyet da mübteda olarak merfudur, daha sonraki ifadeler ise haberdir. Lâfzı değişince (şeddeliyken şeddesiz olunca) ameli de ortadan kalkmış olmaktadır. Haberin başına “lam”ın gelişi ise bu edat ile olumsuzluk edatı anlamını veren benzeri arasındaki farkı göstermek içindir. Ebû Ubeyde’ye göre ise; fazladan gelmiştir. Ona göre ifade: “Şüphesiz onların hepsi” takdirindedir.

el-Ferrâ” da şöyle demektedir: (……..)’i şeddeli okuyan bunu “Mutlaka” anlamında (……..)’ı da olumsuzluk edatı; anlamında kullanmış olur. Yani;

Mutlaka onların hepsi…” takdirindedir. Bu da yüce Allah’ın:

“O ancak deliliği olan bir adamdır” (el-Mu’minun, 23/25) âyetine benzemektedir.

Sîbeveyh de bu hususta:

“Allah hakkı için senden bunu mutlaka yapmanı istiyorum,” şeklindeki kullanımı nakletmektedir. el-Kisaî’nin iddiasına göre ise böyle bir kullanım bilinmemektedir. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önce Hud Sûresi’nde (11/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ubeyy b. Ka’b’in kıraatinde: “Onların hepsi de mutlaka huzurumuza getirilecektir” şeklindedir.

Yasin 31

Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Onlar kendilerine dönmezler.

Diyanet Vakfı
Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helak ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerinden önce nice nesiller helâk ettiğimizi ve onların kendilerine geri dönmediklerini görmezler mi?

“Kendilerinden önce nice nesiller helâk ettiğimizi ve onların kendilerine geri dönmediklerini görmezler mi?” âyeti ile ilgili olarak Sîbeveyh şöyle demektedir: edatı,

“Nice”den bedeldir. Buradaki bu edat, haber anlamını ifade etmek içindir. Bundan dolayı soru edatı olmayan bir edatın, ondan bedel olması caizdir. Anlamı da şudur: Bunlar daha önce helâk ettiğimiz nesillerin kendilerine geri dönmediklerini görmediler mi?

el-Ferrâ” ise; ” Nice”nin iki bakımdan nasb konumunda olduğunu söylemiştir. Bunlardan birincisi “gör(me)diler” fiili ile nasbedilmiş olmasıdır. Buna İbn Mes’ûd kıraatindeki: “Helâk ettiğimiz kimseleri görmediler mi?” şeklindeki kıraatini delil göstermektedir. Diğer açıdan buradaki “nice” edatının “helâk ettiğimizi” fiili dolayısıyla nasb konumunda olmasıdır.

en-Nehhâs der ki: Birinci görüş imkansızdır. Çünkü “nice” anlamındaki bu edatta makabli (önceki ifadeler) amel etmez. Çünkü bu bir soru edatıdır. İstifhamın ise makablinin haberinin kapsamına girmesi imkansız bir şeydir. Bu edatın haber olması halindeki hükmü de böyledir. Her ne kadar Sîbeveyh buna kısmen işaret edip “Onlar” lâfzını “nice” anlamındaki bu edattan bedel kabul etmiş olsa da böyledir.

Diğer taraftan Muhammed b. Yezid bunu şiddetle reddederek şöyle demektedir: “Nice” anlamındaki edat “helâk ettik” fiili ile nasb mahallinde, “onlar” da aynı şekilde nasb mahallindedir. Ona göre de: “Çünkü onlar…” demektir. Yani: “Kendilerinden önce nice nesilleri” toptan imha etmek suretiyle “helâk ettiğimizi… görmediler mi?” demektir. (Muhammed b. Yezid) devamla dedi ki: Buna delil de bu âyetin Abdullah b. Mes’ûd’un: “Kendilerinden önceki nesillerin kendilerine dönmediklerini…” şeklindeki okuyuşudur.

el-Hasen ise; “Onlar kendilerine dönmezler” şeklinde yeni bir cümle olarak hemzeyi esreli okumuştur.

Bu âyet-i kerîme ölümden sonra ve kıyâmetten önce birtakım yaratılmışların tekrar geri döneceklerini iddia edenlerin kanaatini reddetmektedir.

Yasin 30

Yazık o kullara! Kendilerine gelen her elçiye mutlaka alay ediyorlardı.

Diyanet Vakfı
Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeyegörsün, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar.

Kurtubi Tefsiri
Ey şu kullara hasret! (Çünkü) kendilerine ne kadar peygamber geldi ise muhakkak onu alaya alırlardı.

“Ey şu kullara hasret!” âyeti(nda “hasret” kelimesi) mansubtur. Çünkü bu bir nekreye (belirtisize) bir nidadır. Basralılara göre böyle bir nidada nasbtan başkası mümkün değildir. Ubeyy’in kıraatinde izafet olarak: şeklindedir.

Sözlükte

“hasret”in gerçek mahiyeti, insanı pişmanlıktan ötürü çaresiz bırakan bir durum ile karşı karşıya kalması demektir.

el-Ferrâ’nın iddiasına göre tercih edilen kıraat şekli nasbdır. Bununla birlikte (Ubeyy’in kıraatinde olduğu gibi) sılaya bitişik bir nekre (belirtisiz münada) merfu okunacak olursa, yine de doğru olur. Buna dair birtakım kanıtlar da getirmiştir. Bunlardan birisi de onun Arapları “Ey bizim işimiz dolayısıyla üzülen! Sen üzülme” diye kullandıklarını işitmiş olmasıdır. Ayrıca şu mısraı da zikreder:

“Ey çürümenin oldukça değişikliğe uğrattığı yurt…”

en-Nehhâs der ki: (Ancak) böyle bir iddia, nida bahsinin ya da çoğunluğunun iptali (anlamsız kılınması) anlamına gelir. Çünkü o katıksız nekreyi ve uzunluk itibariyle muzaf seviyesinde olan şeyleri de merfu kullanırken iki kelime arasında bulunan tenvini hazfetmekte, gerektirici herhangi bir sebep olmaksızın mana itibariyle mef’ûl olanları da merfu okuyabilmektedir. Araplardan işittiğini belirttiği ifade onun câiz kabul ettiğine benzemez. Çünkü bu ifade takdim ve te’hir takdirindedir. Yani: “Ey üzülen kişi, bizim işimizden ötürü üzülme” anlamındadır. Beyit de: “Ey o yurt…” takdirindedir. Daha sonra yurdun kendisine hitab ile ifade değiştirilmiştir. Bu da: “Ey şu kimseler, çürüme şu yurdu değiştirmiş bulunuyor” anlamındadır.

Nitekim yüce Allah’ın:

“Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da içindekileri… götürüp…” (Yûnus, 10/22) âyeti da buna benzemektedir.

Buna göre

“hasret” kelimesi nida olmak üzere mansubtur. Nitekim; “Ey adam buraya gel!” demek de böyledir.

Nidanın anlamı da şudur: İşte bu, hasretin sözkonusu olacağı bir yerdir. Taberî’ye göre de anlam şöyledir: Kulların Allah’ın rasûllerine alay etmelerinden ötürü pişmanlık duyarak, yanarak, yakılarak, ey kullara hasret, demektir.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: “Ey kullara hasret!” Vay kulların haline demektir. Yine ondan gelen rivâyete göre bunlar kendilerine hasret duyulan kimselerin konumuna düşmüşlerdir, anlamına gelir.

er-Rabî’ b. Enes’in Ebû’l-Aliye’den rivâyetine göre burada sözkonüsu “kullar” elçilerdir. Çünkü kâfirler azâbı gördüklerinde: “Ey şu kullara hasret!” diyerek onları öldürdükleri, onlara imanı terkettikleri için hasret çektiler. Îmanın kendilerine fayda vereceği bir zamanda îman etmiş olmayı temenni ettiler. Mücahid de böyle açıklamıştır.

ed-Dahhak da şöyle demektedir: Bu, elçileri yalanlamaları üzerine meleklerin kâfirlere duyduğu bir hasrettir.

“Ey şu kullara hasret!” sözlerinin şehrin uzak bir tarafından koşarak gelip kavmi kendisini öldürmek için üzerine atıldıklarında söylediği söz olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre kavmi şehrin uzakça bir tarafından koşarak gelen adamı öldürdükleri sırada ve o kavme azâb gelip çattığı esnada bu sözleri o üç elçi söylemiştir. “Ey şu kimselere hasret!” sözleriyle keşke îman etmiş olsalardı, diye temenni etmiş gibidirler.

Bir başka açıklamaya göre bu o kavmin söylediği bir sözdür. Bu kavim o adamı öldürüp elçiler de kendilerinden ayrılıp gidince -veya ta rivâyetlerdeki farklılığa göre- adamla birlikte üç elçiyi de öldürdüklerinde: Şu elçilere ve şu adama hasret! Keşke imanın fayda vereceği sırada onlara îman etmiş olsaydık, dediler. Bu açıklamalara göre ifade burada tamam olmakta, sonra da yeni bir cümle başı olarak: “Kendilerine ne kadar peygamber geldi ise…” diye başlamaktadır.

İbn Hürmüz, Müslim b. Cündeb ve İkrime: “Ey şu kullara hasret!” anlamındaki âyeti; şeklinde ifadenin açıkça anlaşılması ve anlamın ruhta iyice yer edip etkisini sağlaması arzusuyla “he” (hasret sonundaki yuvarlak te) harfini sakin olarak okumuşlardır. Burası vakıf yapacak yer olmamakla birlikte bir öğüt ve uyanda bulunup dikkat çekme yeri olduğundan dolayı böyle okumuşlardır. Araplar da bu gibi yerlerde böyle yaparlar. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kıraatinin iyice açıkça anlaşılması ve kavranması arzusu ile harf harf birbirinden ayırarak okumak şeklinde olduğuna dair gelen rivâyet de bu kabildendir.

(Buna göre) buradaki: “ullara” lâfzının “hasref’e taalluk etmesi de caizdir. Ona değil de hazfedilmiş bir lâfza taalluku da mümkündür. Sanki vakfı “hasret” üzerinde takdir edip “he” (yuvarlak te)’yi sakin okumuş, ondan sonra “Kullara” diye okumuştur ki; bu da: “Ben kullara hasret çekiyorum” demek olur.

İbn Abbâs, ed-Dahhak ve başkalarından gelen rivâyete göre de onlar Ey kulların hasreti!” diye izafet terkibi şeklinde ve: “edatının hazfi ile okumuşlardır. Bu; mushafın hattına uymamaktadır. Buradaki izafetin faile izafet kabilinden olması ve faillerin (öznenin) kullar olması da mümkündür. Çünkü kullar azâbı gördüklerinde hasret çekerler. Bu da: “Ey Zeyd’in ayağa kalkması” demek gibidir. İzafetin mef’ûle yapılmış olması da mümkündür. Bu takdirde kullar, mef’ûl (nesne) olurlar. Sanki kullara şefkat duyan bir kimse hasret çekmiş gibi olur. “Ey şu kullara hasret!” diye okuyanların kıraati de bu anlamı pekiştirmektedir.

Yasin 29

Sadece bir çığlık oldu, hemen sönüp gittiler.

Diyanet Vakfı
(Onları helak eden) korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.

Kurtubi Tefsiri
O ancak tek bir çığlıktan ibaretti. Hemen sönmüş (kor gibi) oldular.

“O ancak tek bir çığlıktan ibarettir.” Genel olarak;

“Tek bir” lâfzını; “Onların cezalandırılması ancak tek bir çığlıktan ibaret oldu” takdirine binaen nasb ile okumuşlardır.

Ebû Ca’fer b. el-Ka’kaâ’ ile Şeybe ve el-A’rec ise; “Bir çığlık” âyetini hem burada, hem de yüce Allah’ın:

“O tek bir çığlıktan ibarettir. Artık hepsi…” (Yâsîn, 36/53) âyetinde ref ile okumuşlar ve böylelikle “kevn” fiilini vaki olmak, meydana gelmek anlamında kullanmışlardır. Sanki yüce Allah: Onların başına ancak bir tek çığlık geldi, diye buyurmuş gibidir.

Ancak Ebû Hatim ve bir çok nahivci bu okuyuşu “sayha”nın müennes oluşu sebebiyle zayıf kabul etmişlerdir. Nitekim: “Hind’den başkası kalkmadı” şeklinin zayıf oluşu gibi. Çünkü anlamı; şeklindedir. Ebû Hatim der ki: Şayet Ebû Ca’fer (b. el-Ka’ka)’ın okuduğu gibi olsaydı, o takdirde; diye buyurulması gerekirdi.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Burada olmaz denilen şeylerin hiçbirisi yerinde bir itiraz değildir. Çünkü; ” Senin cariyenden başkası bana gelmedi” tabiri: “Senin cariyenden başka bir kadın ya da bir cariye bana gelmedi” anlamındadır. Ref ile okuyuşun takdiri, Ebû İshak’ın dediği şekildedir. O şöyle demektedir: Bu kıraat: “Onların başına gelen sadece tek bir çığlıktan ibaretti” demektir. Başkasının takdiri ise; ” Onların başına gelen sadece tek bir çığlık idi” şeklindedir. Arapçada: “Meydana geldi” anlamında kullanılması çokça görülen bir şeydir.

Abdurrahman b. el-Esved ise -ki Abdullah b. Mes’ûd’un kıraatinin de böyle olduğu söylenir-: “O ancak tek bir çığlıktan ibaretti” diye okumuştur. Fakat bu şekildeki okuyuş mushafa uymamaktadır. Diğer taraftan bu kökten fiilin bilinen şekli “Feryad etti, feryad eder, çığlık attı, atar” şeklindedir. “Horozların ötüşünden daha ağır” deyimi de buradan gelmektedir. Bu durumda burada bu kelimenin; şeklinde gelmesi gerekirdi. Bu açıklamaları en-Nehhâs zikretmiştir.

Derim ki: el-Cevherî şöyle demektedir: ile mastardır, Feryad etti, eder” demektir. Yüksek sesle bağıran herkes de; ‘dır. de çığlık demektir.

Derim ki: Bu açıklamalara göre bu; ile şekillerinde kullanılabilir ve bunlar iki ayrı söyleyiştir. O halde böyle bir kıraat sahihtir, ona itiraz etmek söz konusu olamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Hemen sönmüş oldular.” Yani hareketsiz ölülere döndüler. Bu, alevi sönmüş, küle dönmüş ateşe bir benzetmedir. Katade helâk oldular, diye açıklamıştır ki, mana birdir.

Yasin 28

Ondan sonra kavmine gökten hiçbir ordu indirmedik, zaten indirecek de değildik.

Diyanet Vakfı
Biz ondan sonra, onun milletini helak etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.

Kurtubi Tefsiri
Ondan sonra Biz, kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik, indirecekler de değildik.

“Ondan sonra Biz, kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecekler de değildik.” Yani Biz Habib’in öldürülmesinden sonra onlara ne bir risalet, ne de bir peygamber gönderdik. Bu açıklamayı Katade, Mücahid ve el-Hasen yapmıştır.

el-Hasen der ki: “Ordu’dan kasıt peygamberlere vahiy indiren meleklerdir. Ordunun askerler olduğu da söylenmiştir. Yani Ben onları helâk etmek için ne ordu, ne de asker göndermeye ihtiyaç duydum. Aksine onları tek bir çığlık ile helâk ederim. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Mes’ûd ve başkaları yapmıştır.

Yüce Allah’ın:

“İndirecekler de değildik” âyeti onların durumlarının pek önemli olmadığına işarettir. Yani Biz, o şahıstan yahut onun semaya yükseltilmesinden sonra onları sadece bir çığlıkla helâk ettik.

“İndirecekler de değildik” âyetinin onlardan öncekilere indirmedik, anlamında olduğu da söylenmiştir.

ez-Zemahşerî der ki: O halde yüce Allah:

“Biz de üzerlerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik.” (el-Ahzab, 33/9) âyeti ile;

“İndirilen üçbin melekle… işaretlenmiş beşbin melekle size yardım edecektir.” (Al-i İmrân, 3/124-125) âyetinde de belirtildiği gibi, Bedir ve Hendek günü gökten neden askerler gönderdi diye soracak olursan, şöyle derim: Aslında tek bir melek dahi yeterdi. Çünkü Lut kavminin şehirleri Cebrâîl’in kanatlarından sadece bir tüy ile helâk edildiği gibi Semud ülkesi ile Salih kavmi tek bir çığlık ile helâk edilmiştir. Fakat yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı -Habibu’n-Neccar şöyle dursun- bütün peygamberler ve ulu’l-azm peygamberlerine her hususta üstün kılmış, hiç kimseye vermediği şekilde şerif ve aziz kılmanın sebeblerini ona ihsan etmiştir. İşte bunlardan birisi de onun için semadan ordular indirmiş olmasıdır. Sanki “indirmedik, indirecekler de değildik” âyeti ile ordular indirmenin ancak senin gibi kimselerin ehil kabul edildiği pek büyük işlerdendir ve Biz böylesini senden başkası için yapmayız, demek istemiş gibidir.

Yasin 27

“Rabbimin beni bağışladığını ve beni onurlandırılanlardan kıldığını.”

Diyanet Vakfı
26, 27. Gir cennete! denildi. «Keşke, dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve beni ikram olunanlardan kıldığını.”

“Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve beni ikram olunanlardan kıldığını” âyetindeki:

“İkram olunanlardan” lâfzı diye de okunmuştur.

Bu temennisinin anlamı ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre o, kavminin güzel sonuç ve övülmeye değer akıbetini bilmeleri için durumunun ne olduğunu öğrenmelerini temenni etmiştir. İkinci görüşe göre ise onlar da kendisi gibi îman edip sonunda kendi durumuna erişsinler diye bu temennide bulunmuştur.

İbn Abbâs der ki: O hem hayatta iken, hem öldükten sonra kavmine samimiyetle öğüt vermiş bir kimsedir. el-Kuşeyrî bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a merfu bir rivâyet olarak kaydederek şöyle der: Haberde belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerîme hakkında: “O hayatta iken de, ölümünden sonra da kavmine samimi olarak öğüt vermiştir” diye buyurmuştur.

İbn Ebi Leyla der ki: Ümmetlerin ileri geçenleri üç kişidir. Bunlar göz açıp kırpacak kadarlık bir süre dahi kâfir olmamışlardır. Bunların en faziletlileri olan Ali b. Ebî Tâlib, ondan sonra Fir’avun hanedanından îman eden şahıs ile Yâsîn Sûresi’nde sözkonusu edilen kişidir. İşte bunlar sıddîk olan kimselerdir. ez-Zemahşerî ise bunu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelmiş merfu bir rivâyet olarak zikretmektedir.

Bu âyet-i kerimede öfkeyi yutup cahil kimselere karşı müsamahakâr davranmanın kendisini kötü kimselerle azgınların arasına katanlara merhamet ve şefkat beslemenin gerekli olduğuna, ayrıca böylelerini kurtarmak için elden geleni yapıp onları kurtarmak maksadı ile yumuşak davranarak bu hallerine sevinmek, ona beddua etmek yerine kurtuluşları için çalışmanın gerekliliğine delalet vardır. Nitekim bu şahsın kendisini öldüren ve puta tapıcı kâfir oldukları halde kendisinin başına her türlü sıkıntıyı getirmeye çalışan kimseler için nasıl hayrı temenni ettiğine dikkat etmemiz gerekir.

Habib öldürülünce, yüce Allah, onun için gazaba geldi ve kavminden intikam almayı çabuklaştırdı. Cibril’e verdiği emir üzerine o da bir çığlık kopardı ve onlardan tek bir kişi kalmamak üzere hepsi öldüler. İşte yüce Allah’ın şu âyeti bunu dile getirmektedir:

Yasin 26

Ona, “Cennete gir” denildi. Dedi ki: “Keşke kavmim bilseydi.”

Diyanet Vakfı
26, 27. Gir cennete! denildi. «Keşke, dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»

Kurtubi Tefsiri
(Ona): “Cennete gir” denildi. Dedi ki: “Keşke kavmim bilse idi;

Bir başka açıklamaya göre bacaklarından ikiye ayırıncaya kadar onu testere ile biçtiler. Allah’a yemin olsun ki, ruhu çıkar çıkmaz cennete gitti ve cennete girdi. İşte yüce Allah’ın: “Cennete gir denildi” âyetinde anlatılan budur. O cenneti görünce:

“Dedi ki: Keşke kavmim bilse idi; Rabbimin bana mağfiret ettiğini…” Rabbimin günahlarını bağışladığını…

Burada;

“Mağfiret ettiğini” ifadesindeki; fiil ile birlikte mastar konumundadır. Bunun; ism-i mevsulu anlamında olup sılanın aidinin hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte teaccüb (hayret) anlamını ihtiva eden bir soru olması da mümkündür. Sanki şöyle demiş gibidir: Keşke kavmim, Rabbimin bana ne sebeble mağfiret ettiğini bilmiş olsalardı. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

el-Kisaî ona itiraz ederek şöyle demektedir: Eğer bu doğru olsaydı, bunun “elif”siz olarak; şeklinde gelmesi gerekirdi.

el-Ferrâ”: Soru olmakla birlikte bunun “elif’li kullanılması da caizdir deyip buna dair birtakım beyitler dahi zikreder.

ez-Zemahşerî der ki: “Ne diye bana mağfiret ettiğini…” şeklinde “elif’siz daha güzeldir. Bununla birlikte “elifle gelmesi de caizdir, ” Bunu ne diye yaptın?” denilirken, (birincisi) “elif’li (ikincisi) “elif’siz kullanılır.

el-Mehdevî der ki: Soru halinde “elifin tesbiti çok azdır. Buna göre “Bilselerdi” âyeti üzerinde vakıf yapılır. Bir kesim de şöyle demiştir:

“Cennete gir, denildi” âyeti senin cennete girmen vacib oldu, demektir. Bu onun cennete girmeyi hakettiğine dair bir haberdir. Çünkü cennete girme hakkı dirilişten sonra elde edilir.

Derim ki: Ancak âyetin zahirinden anlaşılan öldürüldüğü vakit ona: Cennete gir, denildiğidir.

Katade dedi ki: Yüce Allah, onu cennete koydu, o orada diridir ve rızıklanmaktadır. Bununla da yüce Allah’ın:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rabbleri katında diridirler, rızıklanırlar” (Al-i İmrân, 3/169) âyetini kastetmektedir. -Al-i İmrân Sûresi’nde (belirtilen âyet-i kerimenin tefsirinde) açıklaması geçtiği üzere-. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Dedi ki: Keşke kavmim bilse idi” ifadeleri, bir sonraki âyet-i kerimede sözü edilen o pek büyük lutfa mazhar oluşunu ifade eden sözleri ona soru sorulmuş olması takdirine binaen söylenmiş sözlerdir.

Yasin 25

“Şüphesiz ben Rabbinize iman ettim, beni dinleyin.”

Diyanet Vakfı
«Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin.»

Kurtubi Tefsiri
“Şüphesiz ben Rabbinize îman ettim. Artık bana kulak verin.”

“Şüphesiz ben Rabbinize îman ettim. Artık bana kulak verin.” İbn Mes’ûd dedi ki: O Rabbleri olan Allah’a îman ettiğini belirterek elçilere hitab etti. “Bana kulak verin” buna şahid olun, demektir. Yani îman ettiğime dair benim şahidlerim olunuz.

Ka’b ile Vehb derler ki: O bu sözleri kavmine söylemişti: Sizin inkâr ettiğiniz Rabbinize şüphesiz ben îman ettim, demişti.

Denildiğine göre o kavmine:

“Ey kavmim! elçilere tabi olun. Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun” deyince, onu krallarının yanına götürdüler ve: Sen bize düşman olanlara uydun, dediler. O da elçileri öldürmesinler diye onları uğraştırmak maksadıyla onlarla uzun uzun konuştu ve nihayet:

“Şüphesiz ben Rabbinize îman ettim” deyince, üzerine atılıp onu öldürdüler.

İbn Mes’ûd dedi ki: Bağırsakları duburünden çıkıncaya kadar onu ayaklarıyla çiğnediler. Daha sonra onu bir kuyuya attılar. İşte er-Ress diye bilinen kuyu budur, Ashab-ı Ress de onlardır.

Bir rivâyete göre de onlar her üç elçiyi de öldürmüşlerdi.

es-Süddî dedi ki: Onu taşa tuttular. O ise: Allah’ım, kavmimi hidayete ilet, diye dua ediyordu. Fakat onu öldürünceye kadar taşlamaya devam ettiler.

el-Kelbî dedi ki: Bir çukur kazdılar ve onu o çukura attılar. Üzerine de toprak doldurdular ve bu şekilde onu öldürdüler.

el-Hasen dedi ki: Onu ateşte yaktılar ve şehrin suruna astılar. Kabri Antakya suru içindedir. Bunu da es-Sa’lebî nakletmiştir.

el-Kuşeyrî de şöyle der: el-Hasen dedi ki: Kavmi onu öldürmek isteyince, yüce Allah onu semaya kaldırdı. O cennettedir, ancak semanın yok oluşu ile cennetin de yok olması halinde ölecektir. Yüce Allah, tekrar cenneti yaratacağında onu da cennete koyacaktır.

Yasin 24

“O zaman ben apaçık bir sapıklık içinde olurum.”

Diyanet Vakfı
«İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.»

Kurtubi Tefsiri
“Bu takdirde ben muhakkak apaçık bir sapıklık içinde olurum.

“Bu takdirde” yani böyle bir şeyi yapacak olursam

“ben muhakkak apaçık bir sapıklık” yani bir hüsran

“içinde olurum.”

Yasin 23

“O’nun dışında ilahlar mı edineyim? Rahman bana bir zarar vermek isterse, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar.”

Diyanet Vakfı
«Ondan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar.»

Kurtubi Tefsiri
“Ben Ondan başka bir takım ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek dilerse, onların şefaatinin bana hiçbir faydası olmaz ve onlar beni kurtaramazlar.

“Ben O’ndan başka birtakım ilâhlar” yani putlar edinir miyim?

“Eğer Rahmân bana bir zarar vermek dilerse” bu sözleriyle daha önceki hastalık musibetini kastetmektedir.

“Onların şefaatinin bana hiçbir faydası olmaz ve onlar beni” içine düştüğüm bela ve musibetlerden

“kurtaramazlar.”

Yasin 22

“Beni yaratana neden ibadet etmeyeyim? Zaten siz de O’na döndürüleceksiniz.”

Diyanet Vakfı
«Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz Ona döndürüleceksiniz.»

Kurtubi Tefsiri
“Ben, beni yaratana ne diye ibadet etmeyecek mişim? Üstelik siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.

“Ben, beni yaratana ne diye ibadet etmeyecek mişim?” Katade dedi ki: Kavmi ona: Sen de o elçilerin dini üzere misin? diye sordu. O da kendilerine:

“Ben, beni yaratana ne diye ibadet etmeyecek mişim?” diye cevap verdi.

“Üstelik siz yalnız O’na döndüreleceksiniz.” O, bu sözleriyle onlara karşı delil getirmiş oluyordu. Yaratılmayı kendisine izafe etmesinin sebebi de bunun şükretmeyi gerektiren bir nimet oluşundan dolayıdır. Öldükten sonra dirilişi onlara izafe etmesi ise bunun tutumlarını değiştirmelerini gerektiren bir tehdit oluşundan dolayıdır. Böylelikle nimeti kendisine izafe etmesi ile o şükrünü açığa vurmuş, öldükten sonra dirilişi kâfirlere izafe etmesi ise daha etkileyici bir ifade olmuştur.

Yasin 21

“Sizden bir ücret istemeyen ve doğru yolda olan kimselere uyun.”

Diyanet Vakfı
«Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.»

Kurtubi Tefsiri
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Hem onlar hidayet bulmuş kimselerdir.

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun.” Yani eğer onlar doğru söylemeyen kimseler olsalardı, şüphesiz sizden mal isteyeceklerdi.

“Hem onlar hidayet bulmuş kimselerdir.” Siz de onlar sebebiyle hidayet bulunuz.

Yasin 20

Şehrin öte yanından koşarak bir adam geldi ve dedi ki: “Ey kavmim, gönderilenlere uyun.”

Diyanet Vakfı
Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. «Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!»

Kurtubi Tefsiri
Derken şehrin uzak bir yerinden bir adam koşarak gelip: “Ey kavmim! Elçilere tabi olun” dedi.

“Derken şehrin uzak bir yerinden bir adam koşarak gelip…” Buradaki adam Habib b. Murrî’dir. Marangoz idi. Bunun dokumacı olduğu veya kassar (elbise ağartan) olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs, Mücahid ve Mukâtil derler ki: Bu marangoz Habib b. İsrail idi. Put yontardı. O Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a altıyüz sene öncesinden îman edenlerdendir. Nitekim büyük Tubba’ ile Varaka b. Nevfel ve başkaları da böyle îman etmişlerdi. Halbuki (bunlardan başka) hiçbir peygambere peygamber olarak ortaya çıkmadan önce kimse îman etmiş değildir.

Vehb dedi ki: Habib cüzzamlı idi, evi de şehrin en uzak kapılarından bir kapının yakınında idi. Yetmiş yıldan beri putlara ibadet ediyor, onlara dua ediyordu. Belki bu putlar ona acırlar ve bu hastalığını giderirlerdi, fakat onun bu duası kabul olunmadı. Elçileri görünce, elçiler kendisini Allah’a ibadete çağırdılar. O: Peki bir delil (mucize, belge)niz var mı? deyince, elçiler: Evet dediler. Biz gücü herşeye yeten Rabbimize dua ederiz ve senin bu hastalığını iyileştirir. Adam: Bu gerçekten hayret edilecek bir iştir, dedi. Ben bu putlara yetmiş yıldan beri benim bu hastalığımı gidermeleri için dua edip duruyorum, onlar buna güç yetiremediler. Sizin Rabbiniz bu işi bir sabah vaktinde nasıl giderebilecek? Onlar: Evet, bizim Rabbimiz dilediği herşeye güç yetirendir. Bu putların ise hiçbir fayda ve zararı yoktur, dediler. O da onlara îman etti, onlar da Rabblerine dua ettiler. Allah da onun hastalığını iyileştirdi. Daha önce onda sanki bu hastalık yokmuş gibi İşte o vakit para kazanmaya koyuldu. Akşam olunca, kazancını sadaka olarak dağıttı. Yarısını çoluk çocuğuna yedirdi, geri kalan yarısını da tasadduk etti. Kavmi elçileri öldürmek isteyince, kavmine varıp:

“Ey kavmim! Elçilere tabi olun, dedi.”

Katade dedi ki: O bir mağarada Allah’a ibadet ediyordu. Elçilerin geldiği haberini duyunca, koşarak geldi ve elçilere: Siz bu getirdikleriniz karşılığında bir ücret istiyor musunuz? diye sorunca, elçiler hayır bizim mükâfatımızı ancak Allah verecektir dediler.

Ebû’l-Aliye dedi ki: Bunun üzerine Habib onların doğru söylediklerine inandı, onlara îman etti ve kavmine yönelerek:

“Ey kavmim! elçilere tabi olun dedi.”

Yasin 19

Elçiler dediler ki: “Uğursuzluğunuz sizinledir. Size öğüt verildi diye mi? Hayır, siz aşırı giden bir topluluksunuz.”

Diyanet Vakfı
Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz sizinle birliktedir. Size öğüt verilirse de mi? Hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz.”

Bunun üzerine elçiler

“dediler ki: Sizin uğursuzluğunuz sizinle birliktedir.” Yani hayır ve şer türünden payınız ne ise sizinle beraberdir ve yakanızı bırakmaz. Yoksa bu durumunuz bizim uğursuzluğumuzdan ötürü değildir. Bu anlamdaki açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

Katade de: Amelleriniz sizinle birliktedir diye açıklarken, İbn Abbâs: Rızıklar ve kaderler size tabidir, sizden ayrılmaz anlamındadır, diye açıklamıştır. el-Ferrâ” da:

“Sizin uğursuzluğunuz sizinle birliktedir” âyetini, rızkınız ve ameliniz sizinle beraberdir, diye açıklamıştır ki, anlam birdir.

“sizin uğursuzluğunuz” âyetini el-Hasen, diye okumuştur ki, “sizin uğursuz olarak bellemeniz” demek olur.

“Size öğüt verilirse de mi?” Katade’nin açıklamasına göre size öğüt verilirse de mi yine uğursuz mu belleyeceksiniz, demektir.

“se mi” âyetinde dokuz türlü okuyuş vardır. Medineliler ikinci hemzeyi hafifleterek; diye okurken, Kûfeliler her iki hemzeyi tahkik ile; diye okumuşlardır.

Üçüncü şekil, aralarına “elif” sokulmak suretiyle iki hemzeli; şeklindeki okuyuştur. Bu “elif” arka arkaya iki hemze gelmesin diye sokulmuştur. Dördüncü şekil dır. Burada ilk hemzeden sonra bir “elif”, “eliften sonra da hafifletilmiş bir hemze yer almıştır. Beşinci okuyuş ise; şeklinde, aralarında “elifin yer aldığı üstün iki hemze iledir. Altıncı okuyuş şekli ise diye üstün ve tahkikli iki hemze iledir. el-Ferrâ’nın naklettiğine göre bu kıraat Ebû Rezin (ya da Ruzeyn)’in kıraatidir.

Derim ki: es-Sa’lebî de bu kıraati Zir b. Hubeyş ile İbn es-Semeyka’dan nakletmiştir. Îsa b. Ömer ile Hasan-ı Basri; “Dediler ki: Size nerede öğüt verilirse, sizin uğursuzluğunuz da sizinle birliktedir” diye okumuştur. Yezid b. el-Ka’ka’ ile el-Hasen ve Talha da: “Size öğüt verilirse” anlamındaki lâfzı “kef” harfini şeddesiz olarak; diye okumuştur. Bütün bu okuyuşları en-Nehhâs zikretmiş bulunmaktadır.

el-Mehdevî de Talha b. Mûsarrif ile Îsa el-Hemezanî’den hemzeyi med ile; diye okuduklarını nakletmektedir. Buna göre istifham (soru) hemzesi üstün olan bir hemzeden önce gelmiş (ve ikisi med olmuş)dır.

el-Macişun: ” Size öğüt verildi diye” anlamında üstün tek bir hemze ile okumuştur. İşte bunlar toplam dokuz kıraat etmektedir.

İbn Hürmüz:

“Sizin uğursuzluğunuz sizinle birliktedir” anlamını veren âyeti; “Kuşunuz (ameliniz, takdiriniz) sizinle birliktedir”den sonra; diye okur ki; size öğüt verildi diye mi (böyle yapıyorsunuz)? anlamındadır ve bu yeni bir ifade başlangıcıdır. Yani size öğüt verilecek olursa, siz bunu uğursuzluk kabul ediyorsunuz.

Bir açıklamaya göre, onlar herbir peygamber kavmini davet ettiğinde onun davetini kabul etmediklerinden sonunda helâk edildiklerini öğrenince, bunun uğursuzluğundan korktular.

“Hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz.” Katade dedi ki: Bu şekilde uğursuz bellemekle haddi aşmış oluyorsunuz. Yahya b. Sellam ise küfre sapmakla haddi aşıyorsunuz, diye açıklamıştır.

İbn Bahr der ki: Burada haddi aşmak (şeref), fesad ve bozgunculuk anlamındadır. Hayır siz fesad çıkartan, bozgunculuk yapan bir topluluksunuz, demektir. Haddi aşan (müsrif) bir topluluksunuz, şirk koşanlarsınız, diye de açıklanmıştır. İsraf, haddi aşmaktır, müşrik de haddi aşan bir kimsedir.

Yasin 18

Dediler ki: “Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.”

Diyanet Vakfı
(Bunun üzerine onlar:) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Gerçekten biz sizi uğursuz belledik. Şayet vazgeçmezseniz sizi elbette taşlarız ve hiç şüphesiz size bizden çok acıklı bir azâb dokunur.”

Kasaba halkı onlara dediler ki:

“Gerçekten biz sizi uğursuz belledik.”

Uğursuzluğunuzun bize zarar vereceğinden korktuk. Mukâtil dedi ki: Üç yıl süre ile onlara yağmur yağdırılmadı. Bu sizin uğursuzluğunuzdan dolayıdır, dediler. Denildiğine göre elçiler on yıl süre ile o kasaba halkını korkutup uyarmayı sürdürdüler.

“Şayet” bizi korkutup uyarmaktan

“vazgeçmezseniz, sizi elbette taşlarız.”

el-Ferrâ”, sizi elbette öldürürüz, diye açıklamıştır. el-Ferrâ” der ki: Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bütün

“recm: taşlamak” tabirleri öldürmek anlamındadır. Katade de: Bu âyet asıl anlamı ile taşa tutmak anlamında kullanılmıştır. Size hakaret edip sövüp sayacağız diye de açıklanmıştır. Bu anlamdaki bütün bu açıklamalar daha önceden (Hud, 11/91’in tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve hiç şüphesiz size bizden çok acıklı bir azâb dokunur.” Bunun öldürme olduğu söylendiği gibi, can yakıcı işkenceler olduğu da söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre öldürmeden önce derinin yüzülmesi, azaların kesilmesi, asılmak gibi can yakıcı işkencelerdir.

Yasin 17

“Bize düşen sadece apaçık tebliğdir.”

Diyanet Vakfı
«Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allahın buyruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir» dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Bize düşen apaçık tebliğden başkası değildir.”

“Bize düşen” yüce Allah’ın bir ve tek olduğu hususunda

“apaçık tebliğden başkası değildir.”

Yasin 16

Dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.”

Diyanet Vakfı
(Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Rabbimiz bizim gerçekten size gönderilmiş kimseler olduğumuzu biliyor.”

“Dediler ki: Rabbimiz: Bizim gerçekten size gönderilmiş kimseler olduğumuzu” siz bizi yalanlasanız dahi

“biliyor.”

Yasin 15

Dediler ki: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

Diyanet Vakfı
Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân da hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak yalan söylersiniz.”

“Dediler ki: Siz ancak bizim gibi birer insansınız.” Yemek yer ve çarşı-pazarda dolaşırsınız.

“Rahmân da hiçbir şey indirmemiştir.” Bu indirdikleriyle herhangi bir şeyi emretmediği gibi, yasaklamamıştır da.

“Siz” risalet iddianızla

“ancak yalan söylersiniz.” Bunun üzerine elçiler:

Yasin 14

Hani onlara iki elçi göndermiştik, onları yalanladılar, biz de üçüncü ile güçlendirdik. Dediler ki: “Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz.”

Diyanet Vakfı
İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz! dediler.

Kurtubi Tefsiri
O zaman Biz, onlara iki elçi göndermiştik de onlar bu ikisini de yalanlamıştı. Biz de üçüncü bir kişi ile (onları) desteklemiştik. Hep birlikte: “Elbette biz size gönderilmişizdir” dediler.

“O zaman Biz, onlara iki elçi göndermiştik” âyetinde anlatılan budur. Bu âyette yüce Rabbimiz göndermeyi kendisine nisbet etmektedir. Çünkü Îsa (aleyhisselâm) bu iki elçiyi Rabbin emriyle göndermiştir. Bu da Îsa (aleyhisselâm)’ın semaya yükseltildiği sırada olmuştur.

“…de onlar bu ikisini de yalanlamıştı.” Denildiğine göre bu iki peygamberi dövmüşler ve hapse atmışlardır.

“Biz de üçüncü bir kişi ile desteklemiştik.” Yani o elçilik görevini üçüncü birisi ile güçlendirmiş ve pekiştirmiştik.

Ebû Bekr’in rivâyetine göre Âsım:

“Biz de üçüncü bir kişi ile desteklemiştik” âyetindeki birinci “ze”yi şeddesiz okumuş, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır.

el-Cevherî der ki: Yüce Allah’ın:

“Biz de üçüncü bir kişi ile desteklemiştik” âyetinde “ze” harfi hem şeddeli, hem şeddesiz okunabilir. Güçlerini pekiştirdik, güçlendirdik, demektir. el-Esmaî der ki: Ebû Amr b. el-Alâ bu hususta bana el-Mütelemmis’in şu beyitini okumuştur:

“Ona yük vurulduğunda zayıftır ama eti de güçlü ve sağlamdır.

Yükleri kösele uzunca iplerle bağlandığında da (o deve) böğürmez.”

Buna göre her iki okuyuş da aynı anlamdadır.

Şeddesiz okuyuşun “galib geldik, yenik düşürdük” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Ve söz söylemede de beni yendi” (Sad, 38/23) âyetinde de bu anlamdadır. Şeddeli okuyuş ise güçlendirdik ve çoğalttık anlamına gelir.

Kıssalarda nakledildiğine göre; Îsa (aleyhisselâm) onlara önce iki elçi göndermişti. Bunlar birkaç koyununu otlatan yaşlıca bir adamla karşılaştılar. Bu kişi Yâsîn Sûresi’nde sözü edilen şahıs olan Habib en-Neccar idi. Onu Allah’ın dinine davet ettiler ve: Bizler Îsa’nın elçileriyiz. Seni Allah’a ibadet etmeye davet ediyoruz, dediler. Onlardan bir mucize isteyince, biz hastaları şifaya kavuştururuz, dediler. Deli bir oğlu vardı, yatakta yatan hasta bir oğlu vardı diye de söylenmiştir. Ellerini ona sürdüler, yüce Allah’ın izniyle sağlıklı bir şekilde ayağa kalktı. Adam da Allah’a îman etti.

Yine denildiğine göre; şehrin uzakça bir yerinden koşarak gelen kişi odur. O, onların durumunu etrafa anlattı. Bir çok hastayı şifaya kavuşturdular. Putlara tapan kralları onlara elçi göndererek soru sormasını emretti. Her ikisi de: Biz Îsa’nın elçileriyiz, dediler. Kendilerine: Peki âyetiniz (mucizeniz, deliliniz) nedir? diye sorunca, biz anadan doğma körü, abraşı ve hasta kimseleri Allah’ın izni ile iyileştirir, seni de bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmeye çağırırız. Kral onları vurmak istedi. Vehb’in dediğine göre kral onları hapsetti ve onlara yüzer sopa vurdurdu. Durum Îsa (aleyhisselâm)’a ulaşınca üçüncü bir elçi gönderdi.

Denildiğine göre, bu havarilerin başı olan Şemun es-Safa idi. Onu bu iki kişiye yardımcı olsun diye göndermişti. Şemun hükümdarın yakınları ile oturup kalktı ve nihayet onlar arasında önemli bir yeri oldu. Onlar da ona alıştılar. Durumunu hükümdara anlattıklarında o da ona güven duydu ve dininde ona uyduğunu açıkladı. Hükümdar gidişini beğendi. Şemun günün birinde hükümdara şöyle dedi: Bana ulaştığına göre sen, seni Allah’a davet eden iki kişiyi hapse atmıştın. Onların durumunun ne olduğunu sana sorsak? Şöyle dedi: Kızgınlığım onların istediklerini gerçekleştirmeme engel oldu. Şemun: Onları huzura getirsen deyince, o da huzura getirilmelerini emretti. Şemun onlara: İddianızın doğruluğuna dair deliliniz nedir? diye sordu. İki elçi: Biz anadan doğma körü ve abraşı iyileştiririz, dediler. Anadan doğma, gözleri kör bir çocuk getirildi. Gözlerinin bulunduğu yeri tıpkı alnı gibi dümdüz idi. İki elçi Rabblerine dua ettiler. Gözlerinin yeri açıldı, çamurdan iki fındık kadar bir parça alıp onun gözlerinin yerine koydular. Bu iki çamur parçası hemen göz oluverdi ve onlarla görmeye başladı. Kral bu işe hayret etti ve şöyle dedi: Burada yedi günden beri ölmüş bir çocuk vardır. Babası gelinceye kadar onu defnetmiyeceğim. Rabbiniz bunu diriltebilir mi? Elçiler açıkça Allah’a dua ettiler, Şemun da gizlice dua etti. Ölmüş olan çocuk dipdiri ayağa kalktı ve insanlara şöyle dedi: Ben yedi gün önce öldüm. Müşrik olduğum görüldü, bu bakımdan ateş dolu yedi vadiye girdirildim. İçinde bulunduğunuz halden sizi sakındırıyorum, Allah’a îman ediniz. Daha sonra semanın kapıları açıldı. Bu üç kişiye Şemun’a ve iki arkadaşına şefaat eden güzel yüzlü genç bir delikanlı gördüm ve nihayet Allah beni diriltti. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Bir ve tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Îsa Allah’ın ruhu ve kelimesidir ve şehadet ederim ki bunlar da Allah’ın elçileridir.

Ona: Bu Şemun da aynı şekilde onlarla birlikte midir? dediler. O: Evet, hem de o onların en üstünleridir, dedi. Şemun da bunun üzerine Mesih’in kendilerine gönderdiği elçi olduğunu onlara söyledi. Sözleri hükümdarı etkiledi ve hükümdarı Allah’a davet etti. Hükümdar pekçok kimseyle birlikte îman etti, başkaları da inkâr etti.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre hükümdar îman etmekle birlikte kavmi îman etmedi. Cebrâîl bir çığlık attı ve bu çığlık dolayısıyla aralarından kalan bütün kâfirler oluverdi.

Rivâyete göre Îsa, elçilere o kasabaya gitmelerini emredince, onlar: Ey Allah’ın Peygamberi! Bizler onların dillerini bilmiyoruz, konuşamıyoruz deyince, Îsa (aleyhisselâm) onlar için Allah’a dua etti. Oldukları yerde uykuya daldılar, uyandıklarında melekler onları taşıyıp Antakya topraklarına bırakmışlardı. Herbirisi de diğeri ile o gittikleri toplumun dilleri ile konuşmaya başladı. İşte yüce Allah’ın:

“Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik” (el-Bakara, 2/87) âyetinde anlatılan budur. Onlar da hep birlikte:

“Elbette biz size gönderilmişizdir, dediler.”

Yasin 13

Onlara bir şehir halkını örnek ver. Hani oraya gönderilen elçiler gelmişti.

Diyanet Vakfı
Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.

Kurtubi Tefsiri
Onlara şu kasaba halkını örnek göster: Hani oraya elçiler gelmişti.

“Onlara şu kasaba halkını örnek göster: Hani oraya elçiler gelmişti”

âyetinde hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’edir. Bu âyet ile o kasaba halkını kavmine örnek vermesi emredilmektedir.

el-Maverdî’nin naklettiğine göre bu kasaba bütün müfessirlerin kanaatine göre Antakya’dır. Antakya, Antabis ahalisine nisbet edilmiştir. Antabis ise bu şehri bina eden kimsenin adıdır. Arapçalaştırılınca böylece değişikliğe uğramıştır. Bu açıklamayı es-Süheylî yapmıştır. Bu şehrin adının “ti” yerine “te” ile Antekye diye söylendiği de olur. Bu şehirde putlara tapan Antikos b. Antikos diye anılan bir firavun (kral) varmış. Bunu da el-Mehdevî zikretmiş, Ebû Cafer en-Nehhâs da bunu Ka’b ile Vehb’den naklen kaydetmiştir. Yüce Allah ona Sadık ve Saduk ile üçüncüleri olan Şelum’u peygamber olarak göndermişti. Taberî’nin görüşü budur. Başkaları ise Şemun ile Yuhanna adlarını verirler. en-Nekkaş ise Sem’an ve Yahya adlarını vermektedir. Bunlar ne Sadık, ne de Saduk diye bir isimden söz etmezler.

“Örnek” ile

“Kasaba halkı” lâfızlarının

“göster” anlamındaki fiilin iki mef’ûlu olması mümkündür. Yahut ta “kasaba halkı” lâfzı “örnek”den bedel de olabilir. Sen onlara kasaba halkının misalin örnek olarak göster, demek olur ki burada muzaf hazfedilmiştir.

(Bu âyetle) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu müşriklere kendilerine üç peygamber gönderilmiş olan bu kasaba halkı kâfirlerinin başına gelenleri örnek olarak göstermek ve uyarıp korkutmakla emrolunmaktadır.

Bir görüşe göre bunlar doğrudan doğruya Allah tarafından peygamber olarak gönderilmiş rasûllerdir. Bir diğer görüşe göre Îsa (aleyhisselâm) bu elçileri Allah’a çağırmak üzere Antakya’ya göndermiştir. İşte yüce Allah’ın:

Yasin 12

Şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. Onların önceden yaptıklarını ve geride bıraktıklarını yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuzda) sayıp yazmışızdır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz, ölüleri diriltiriz. Onların ileri gönderdiklerini de, izlerini de yazarız. Biz, herşeyi önder bir kitabta tesbit etmişizdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Ölülerin Diriltilmesi:

Yüce Allah:

“Muhakkak Biz, ölüleri diriltiriz” âyeti ile bizlere, inkarcıların kanaatlerini reddederek ölüleri dirilteceğini haber vermektedir.

ed-Dahhak ile el-Hasen şöyle açıklamışlardır: Yani Biz, onları cehaletten sonra îman ile diriltiriz. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir, yani amellerinin karşılığını görmeleri için ba’s ile onları dirilteceğiz, kabirlerinden kaldıracağız.

Daha sonra yüce Allah, izlerin dahi yazılacağını hatırlatarak onları tehdit etmektedir ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur.

2- İnsanın Yaptığı Herşey Tesbit Edilmektedir:

Yüce Allah, herşeyin ve insanın bütün yaptıklarının tesbit edildiğini bize bildirmekte (ve böylelikle inkarcıları tehdit etmektedir.)

Katade dedi ki: Bu, yapılan herbir ameli tesbit ediyoruz, demektir. Mücahid ve İbn Zeyd de böyle açıklamışlardır. Yüce Allah’ın şu âyetleri de bunu andırmaktadır:

“Herkes önden neyi yollamış, geriye neyi bıraktıysa bilmiş olacaktır.” (el-İnfitar, 82/5);

“O gün insana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilir.” (el-Kıyame, 75/13);

“Allah’tan korkun! Herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın.” (el-Haşr, 59/18) O halde geriye kalan ve insanlar tarafından anılan şeyler, insanın hayır ya da şer türünden yaptığı şeylerdir ve insan bunların karşılığını görecektir. Geriye kalan, öğrettikleri bir ilim, tasnif ettikleri bir kitap yaptıkları bir vakıf, mescid, ribat, köprü ve buna benzer yaptıkları bir bina gibi bıraktıkları güzel eserlerdir. Yahut ta bazı zâlimlerin müslümanların başına geçirdikleri bir görev yahut onların zarara uğramalarına sebeb teşkil eden ortaya çıkartılmış bir yol ya da Allah’ı zikretmekten alıkoyan şarkı nağmeleri ve oyalayıcı şeyler gibi ortaya çıkardıkları herhangi bir kötülüktür. İşte başkalarının sonradan gelip takip ettikleri herbir güzel yol ile herbir kötü yol da böyledir.

Bir açıklamaya göre de burada sözü edilen “izler” mescidlere yürüyüp gidenlerin izleridir. İşte Ömer, İbn Abbâs ve Said b. Cübeyr bu anlama göre yorumlamışlardır. Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre

“izlerini” âyeti mescidlere attıkları adımlarını da yazarız, demektir.

en-Nehhâs der ki: Bu, bu hususta yapılmış en uygun açıklamadır. Çünkü ayet-ı kerimenin bu hususta indiğini söylemiştir. Zira ensarın evlerimesciddenoldukça uzaktı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine kadar ulaşan merfu hadiste şöyle buyurmuştur: “Mü’min) mescide gitmek üzere çıkacak olursa, attığı herbir adım dolayısıyla ona bir hasene yazılır ve attığı herbir adım dolayısıyla bir günahı silinir. Hem gidişinde, hem de dönüşünde bu böyledir. ” Bu manadaki hadisler için bk.: Müslim, I, 462; İbn Hibban, Sahih, I, 339, IV, 503, V, 392; el-Heysemî, Mevarîdu’z-Zaman, I, 119; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, III, 62; İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, II, 223.

Derim ki: Tirmizî’de Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Selimeoğulları Medine’nin uzakça bir yerinde meskun idiler. Mescidin yakınına taşınmak istediler. Bunun üzerine şu: “Muhakkak Biz, ölüleri diriltiriz. Onların ileri gönderdiklerini de, izlerini de yazarız” âyeti nazil ol du. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şüphesiz sizin izleriniz de yazılır” diye buyurdu, onlar da yerlerini değiştirmediler. (Tirmizî) dedi ki: Bu, es-Sevrî’nin rivâyeti ile hasen ve garib bir hadistir Tirmizî, V, 363.

Müslim’in Sahih ‘inde de Cabir b. Abdullah’tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Selimeoğulları mescidin yakın bir yerine gelip yerleşmek istediler. (Cabir) dedi ki: O sırada etraftaki arsalar da boştu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu durumu öğrenince şöyle dedi: “Ey Selimeoğulları! Yurdunuzdan ayrılmayınız, izleriniz yazılır. Yurdunuzdan ayrılmayınız, izleriniz yazılır.” Bunun üzerine onlar da: Yerimizden ayrılmak bu durumda hoşumuza gitmezdi, dediler.” Müslim, I, 463; Buhârî, I, 233, II, 666; Müsned, III, 106, 182, 263 (Müslim’in dışındakilerin hepsi Enes’ten)

Sabit el-Bünanî dedi ki: Ben Enes ile namaza gitmek üzere yürüyordum. Hızlıca yürümeye koyulunca, namaz bittikten sonra beni tuttu ve şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yürüyorken hızlanıverdim. Beni namaz bittikten sonra alıkoydu ve bana dedi ki: “Sen izlerin dahi yazıldığını bilmiyor musun?” Enes b. Malik kendisini Zeyd b. Sabit’in alıkoyduğunu belirten bir rivâyet olarak: İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, II, 138; İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, XX, 233- İşte bu, bu âyet-i kerimenin bu hususa delil gösterildiğini ortaya koymaktadır.

Katade, el-Hasen ve -yine- Mücahid şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerimedeki “izler”den kasıt atılan adımlardır.

es-Sa’lebî de Enes’den şöyle dediğini nakletmektedir: İzlerden kasıt, cuma namazına gitmek üzere atılan adımlardır. “İzler (el-asar)”in tekili “eser” …diye gelir. “Esr” diye geldiği de söylenmiştir.

3- Uzak Yerden Mescide Gelmek ve Yakın Mescidi Bırakıp Uzak Mescide Gitmek:

Bu âyetin anlamını tefsir eden Hadîs-i şerîflerde, mescidden uzaklığın daha faziletli olduğuna delil vardır. Eğer mescide yakın ise yakın mescidi bırakıp daha uzak bir mescide gidebilir mi? Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Enes’ten gelen rivâyete göre o, yeni yapılmış (yakın) mescidi bırakıp (uzaktaki) eski mescide gidermiş.

Başkasından gelen rivâyete göre ise; uzak mescide gitmek daha büyük bir ecri gerektirir. Ancak el-Hasen ve başkaları bunun mekruh olduğunu kabul ediyorlardı. el-Hasen şöyle demiştir: Yakınındaki mescidi bırakıp başka bir mescide gitmez. Malik’in kabul ettiği görüş de budur.

Yakınındaki mescidi bırakıp büyük mescide (camiye) gitmek hususunda da iki görüş vardır. İbn Mace’nin kaydettiği rivâyete göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kişinin evinde kıldığı namaz bir namazdır. Kabilelerin mescidinde kıldığı namaz yirmibeş namaz gibidir. Cumaların kılındığı mescidde kıldığı namaz da beşyüz namaza bedeldir.” İbn Mace, I, 453.

4- Bazı Lâfızların Nahiv Açısından Açıklaması:

Hadîs-i şerîfte geçen: “Yerlerinizden ayrılmayınız” lâfzı iğra olmak üzere nasbedilmiştir. Orada kalınız, yerlerinizden asla ayrılmayınız, demektir. “Yazılır” lâfzı ise bu emrin cevabı olarak cezmedilmiştir.

“Her şeyi” lâfzı,

“Tesbit etmişizdir” fiilinin delalet ettiği gizli bir fiil ile nasbedilmiştir. Sanki: “Biz, herşeyi yazdık, onları yazdık” denilmiş gibidir (iştigal).

Bunun mübteda olarak merfu gelmesi câiz olmakla birlikte nasbedilmesi daha uygundur. Böylelikle fiilin amel ettiği lâfız, daha önce gelen fiilin amel ettiği diğer lâfza atfedilebilsin. el-Halil ve Sîbeveyh’in görüşü de budur.

“Önder kitab (İmâm)”dan kasıt ise, delil teşkil eden, kendisine uyulan kitab demektir. Mücahid, Katade ve İbn Zeyd bununla Levh-i Mahfuz’u kastetmektedir, demişlerdir. Bir kesim de bununla amel defterlerini kastetmiştir, demişlerdir.

Yasin 11

Sen ancak zikre uyan ve gayb ile Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Ona bağışlanma ve değerli bir ödül müjdele.

Diyanet Vakfı
Sen ancak zikre (Kurana) uyan ve görmeden Rahmandan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükafatla müjdele.

Kurtubi Tefsiri
Sen ancak Zikr’e uyan ve gayb ile Rahmân’dan kalbinden saygı duyarak korkan kimseleri uyarırsın. İşte böylesini bir mağfiret ve kerim bir ecirle müjdele!

“Sen ancak Zikr’e uyan” yani Kur’ân’a uyup onun gereğince amel eden

“ve gayb ile” yani Katade’nin açıklamasına göre görülmeyen azâbı ve ateşi dolayısı ile

“Rahmân’dan kalbinden saygı duyarak korkan kimseleri uyarırsın.” Bir açıklamaya göre; sen insanların görmediği ve tek başına kaldığı zaman Allah’tan korkan kimseleri uyarırsın.

“İşte böylesini” günahları için

“bir mağfiret ve kerim bir ecirle” yani cennet ile

“müjdele!”

Yasin 10

Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Artık onlar inanmazlar.

“Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Artık onlar îman etmezler” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerîme Kaderiyye’nin ve diğerlerinin görüşlerini de reddetmektedir.

İbn Şihab’dan rivâyete göre Ömer b. Abdu’l-Aziz Kaderiyyeci Gaylan’ı huzuruna getirtmiş ve ona şöyle demiş: Ey Gaylan! Aldığım habere göre sen Kaderiyye görüşünü benimsiyormuşsun. O: Bana iftira ediyorlar, ey mü’minlerin emiri, demiş. Daha sonra da şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri! Yüce Allah’ın:

“Gerçekten Biz, insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu sınar dururuz. Bu nedenle onu işiten ve gören yaptık. Gerçekten Biz ona yolu gösterdik, ister şükredici olsun, ister nankör olsun.” (el-İnsan, 76/2-3) âyeti hakkında ne dersin? Ömer b. Abdu’l-Aziz dedi ki: Ey Gaylan oku. Gaylan okumaya devam etti. Nihayet yüce Allah’ın:

“Artık kim dilerse, Rabbine doğru bir yol alır.” (el-İnsan. 76/29) âyetine kadar geldi. Yine ona: Oku, dedi. O da yüce Allah’ın:

“Ama Allah dilemedikçe siz de dileyemezsiniz.” (el-İnsan, 76/30) âyetini okuyunca, Gaylan: Allah’a yemin ederim ey mü’minlerin emiri! Hiçbir zaman Allah’ın Kitabında bu âyetin varlığını farketmemiştim. Bu sefer ona: Ey Gaylan Yâsîn Sûresi’nin baş taraflarını oku, dedi. O da Yâsîn Sûresini okumaya başladı. Nihayet: “Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Artık onlar inanmazlar” âyetine kadar geldi. Bu sefer Gaylan: Allah’a yemin ederim, ey mü’minlerin emiri! Bundan önce bu âyeti sanki hiç okumamış gibiyim. Şahid ol ey mü’minlerin emiri, ben tevbe ediyorum. Bunun üzerine Ömer b. Abdu’l-Aziz dedi ki: Allah’ım, eğer samimi ise tevbesini kabul buyur ve ona sebat ver. Şayet yalan söylüyorsa ona acımayacak bir kimseyi musallat kıl ve onu mü’minlere bir ibret yap. Daha sonra Hişam onu yakaladı, el ve ayaklarını kesip onu astı. İbn Avn dedi ki: Ben onu Dımaşk (Şam) kapısı yanında asılmış gördüm. Bu halin ne oluyor, ey Gaylan? diye sorduk, o şu cevabı verdi: Salih insan Ömer b. Abdu’l-Aziz’in bedduası beni tuttu, dedi.

Yasin 9

Önlerinden bir set, arkalarından bir set çektik, onları kuşattık, artık görmezler.

Diyanet Vakfı
Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.

Kurtubi Tefsiri
Hem Biz, onların önlerinden bir sed ve ardlarından da bir sed çektik. Gözlerini de perdeledik. Artık onlar görmezler.

“Hem Biz, onların önlerinden bir sed ve ardlarından da bir sed çektik”

âyeti hakkında Mukâtil şöyle demektedir: Ebû Cehil Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a elini uzatamayıp taş da elinden düşmüş olduğu halde arkadaşlarının yanına geri dönünce Mahzumoğullarından bir başka kişi taş alıp: Ben onu bu taşla öldüreceğim, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yaklaşınca, Allah gözlerini kör etti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı göremedi. Arkadaşlarına geri döndüğünde onlar kendisine sesleninceye kadar onları farkedemedi. İşte âyet-i kerimenin manası budur.

Muhammed b. İshak da bu husustaki rivâyetinde şunları söylemektedir: Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe ile Ebû Cehil ile Ümeyye b. Halef, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet etmek için sürekli gözetleyip duruyorlardı. Yâsîn Sûresi’ni okuyarak onların bulundukları yere geçti. Elindeki toprağı üzerlerine attı ve:

“Hem Biz, onların önlerinden bir sed ve ardlarından bir sed çektik” âyetlerini okudu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarından geçip gidinceye kadar başlarını .jrinden kaldırmadılar. Bu husus daha önceden İsra Sûresi’nde (17/45. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi

“sed”e dair açıklamalar da daha önceden (18/94. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. “Sed” kelimesinin, “sin” harfi ötreli (süd şeklinde) ile üstün (sed şeklinde) olarak söylenmesi iki ayrı söyleyiştir.

“Gözlerini de perdeledik.” Yani gözlerini örttük. Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/7. âyet, 9. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs, İkrime ve Yahya b. Ya’mer “gözlerini de perdeledik” anlamındaki âyeti; “Gece körlüğü gibi onların gözlerini zayıflattık” anlamında “ğayn” ile değil de “ayn” ile okumuşlardır. Şair de şöyle demiştir:

“Ne zaman onun yanına gidersen,

Onun ateşinin ışığı dolayısıyla göremez olursun.”

Yüce Allah da:

“Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse…” (ez-Zuhruf, 43/36) diye buyurmaktadır. Her iki okuyuşun da anlamı birbirine yakındır, anlam da onları kör ettik şeklindedir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bunca musibetlerden ötürü -babasız kalasıca- yeryüzü,

Bana karşı hep sedlerle doluverdi.

Oradaki tepecik bir yeri bulamıyorum,

el-Uzeyb ile Murad toprakları arasında.”

“Artık onlar” Katade’nin açıklamasına göre hidayeti

“göremezler.” Bir diğer açıklamaya göre de onu öldürmek için kendi aralarında karar aldıklarında Muhammed’i göremezler, demektir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

ed-Dahhak dedi ki:

“Hem Biz, onların önlerinden” dünyada

“bir sed ve ardlarından” âhirette

“de bir sed çektik.” Yani onlar hem öldükten sonra dirilişi göremediler, hem dünyada şer’î hükümleri kabul etmeyecek şekilde körleştiler. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Biz, onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde ve arkalarında olanı kendilerine süslediler.” (Fussilet, 41/25) Yani onlara dünyayı süslü gösterdiler ve âhireti yalanlamaya çağırdılar.

Şöyle de açıklanmıştır: Buna göre; “hem Biz, onların önlerinden bir sed” yani dünya aldanışı “ve ardlarından da bir sed” âhireti yalanlayışı “çektik” demek olur. Bir başka açıklamaya göre: “Önlerinden” âhirette demektir, “ardlarından” da dünyada demektir.

Yasin 8

Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik, çenelerine kadar, başları yukarı kalkıktır.

Diyanet Vakfı
Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Biz, onların boyunlarına çenelerine varan demir halkalar koyduk. O bakımdan başlarını kaldırmış haldedirler.

“Şüphe yok ki Biz, onların boyunlarına… demir halkalar koyduk.” Denildiğine göre bu âyet Ebû Cehil b. Hişam ile Mahzumoğullarına mensub iki arkadaşı hakkında inmiştir. Şöyle ki Ebû Cehil eğer Muhammed’i namaz kılarken görecek olursa, mutlaka başını taş ile yaracağına dair yemin etmişti. Onu görünce ona atmak üzere bir taş kaldırmaya eğildi. Ancak bu işi yapmak üzere davranınca eli boynuna doğru gitti ve taş da eline yapıştı. Bu açıklamayı İbn Abbâs, İkrime ve başkaları yapmıştır. Buna göre bu ifade bir temsildir, yani o eli boynuna zincir ile bağlanmış bir kimse durumundadır. Ebû Cehil daha sonra arkadaşlarının yanına geri dönünce gördüklerini onlara haber verdi. İkinci adam olan el-Velid b. el-Muğire: Başını ben yaracağım dedi. O da peygamber namaz kılarken ona taş atmak üzere gitti, yüce Allah gözlerini kör etti. Peygamberin sesini işittiği halde onu görmez oldu. Arkadaşlarının yanına geri döndü, ancak onları göremiyordu. Nihayet ona seslendiklerinde şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ben onu görmedim, sadece onun sesini duydum. Üçüncüleri de: Allah’a yemin ederim ki, onun başını ben yaracağım dedi. Sonra da eline taş alıp gitti. Bu sefer gerisin geri dönmeye başladı ve nihayet sırtüstü baygın olarak yere yıkıldı. Ne oluyorsun? diye sorulunca, başıma çok büyük bir iş geldi, dedi. Ben adamı gördüm fakat ona yaklaşınca kendisinden daha büyüğünü asla görmediğim bir devenin benimle onun arasında durup kuyruğunu salladığını gördüm. Lat ve Uzza adına yemin ederim ki, eğer ona yaklaşacak olsaydım, bu erkek deve beni yiyecekti.

İşte bunun üzerine yüce Allah:

“Şüphe yok ki Biz, onların boyunlarına çenelerine varan demir halkalar koyduk. O bakımdan başlarını kaldırmış haldedirler.” âyetini indirdi.

İbn Abbâs: “Şüphe yok ki Biz, onların sağ ellerine… koyduk” diye okumuştur. ez-Zeccâc dedi ki: Bu ifadeler Biz onların ellerine… koyduk” diye de okunmuştur. en-Nehhâs der ki: Bu okuyuş(lar) bir tefsirdir. Mushafa muhalif olan şekilde kıraat olmaz.

Cemaatin benimsediği kıraate göre ifadede hazfedilmiş lâfızlar vardır. İfadenin takdiri şöyledir: Biz, onların boyunlarına ve ellerine zincirler koyduk. Bunlar onların çenelerine kadar ulaşmaktadır. O halde burada kasıt boyunlar değil ellerdir. Araplar bu gibi anlatımlarda (bu tür lâfızları) hazfederler. Bunun bir benzeri de:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” (en-Nahl, 16/81) âyetidir. Bu: …ve bir de soğuktan koruyacak elbiseler takdirinder ki, bu hazfedilmiştir. Çünkü sıcağa karşı koruyan, soğuğa karşı da koruyucudur. Diğer taraftan zincirler eğer boyuna vurulacak olursa, ellerin de zincire vurulmuş olması kaçınılmaz bir şeydir. Özellikle burada yüce Allah:

“çenelerine varan” diye buyurmaktadır ki, bununla ellerin de zincire vurulmasının kastedildiği anlaşılmış olmaktadır.

“O bakımdan başlarını kaldırmış haldedirler.” Yani onlar başlarını eğemeyecek şekilde kaldırmış bulunuyorlar. Çünkü elleri çenesinin altında zincire vurulmuş bir kimsenin başı yukarı doğru kalkar. Abdullah b. Yahya’nın rivâyetine göre Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) onlara “başları kaldırma” şeklini; ellerini çenesinin altına getirip onları birbirine yapıştırarak başını yukarı doğru kaldırarak göstermiştir.

en-Nehhâs der ki: Bu, bu hususta gelmiş rivâyetlerin en değerlileridir. Bu el-Esmaî’nin anlattıklarından alınmıştır. O şöyle demektedir: Atın başını kaldırmak maksadıyla dizginlerini çekmeyi anlatmak üzere; ” Atın dizginlerini çektim” denilir.

en-Nehhâs der ki: Burada “kaf” harfi mahreç itibariyle yakınlığından ötürü “kef’den bedel getirilmiştir. Nitekim (kâf ve kef harfleriyle): “Onu kahrettim” denilir. el-Esmaî der ki: Başı yukarı doğru dikilsin diye atın boynunu çekmeyi anlatmak için; “Atın boynunu (dizginlerini) çektim” denilir. Şairin şu sözleri de bu türdendir:

“Ve baş(ı) ise yukarı kalkıktır.”

“Dizginlerini çekerek başını yukarı doğru kaldırdım” denilir ve bu kullanımların sadece sonuncusu elifsizdir. Bu açıklamalar el-Esmaî’den nakledilmiştir.

tabiri “devenin havuzun yakınında iken başını kaldırıp su içmemesi”ni anlatmak için kullanılır. Bunu yapan deveye: “Başını sudan çeken deve” denilir. Yine; ifadeleri “susamadığı için içmeyerek başını kaldıran deve” hakkında kullanılır. “Develerin suya gitti fakat su içmeyip -herhangi bir rahatsızlık ya da soğuk dolayısıyla- başını yukarı doğru kaldırdı” denilir. Bu şekilde davranan develer için; denilir. Böyle olan tekil erkek deve için; dişi deve hakkında da; denilir. Çoğulu için kıyasa uygun olmayarak; “Su içmeyip başını kaldıran develer” denilir. Bişr bir gemiyi nitelendirirken şöyle der:

“Ve biz o geminin kenarlarında oturuyor,

Başlarını yukarı doğru kaldırmış develer gibi gözlerimizi kapatıyorduk.”

“Gözleri kapatıp başı kaldırmak” demektir. “Demir halka (tasma) dar olduğundan dolayı başını yukarıda tuttu” denilir. son derece soğuk iki ay, anlamındadır. Bu soğuk iki ay ise iki kânun (kânun-i evvel ve kânun-i sanî) ayları olup onlara bu isim verilmiştir. Çünkü develer suyun soğukluğu dolayısıyla rahatsız olduklarında başlarını yukarı doğru kaldırırlar. “Seviki (kavrulmuş unu) avuçlayarak ağzıma attım” tabiri de buradan gelmektedir.

Bir başka açıklamaya göre; bu yüce Allah’ın onların hidayetten yüz çevirişlerini anlatmak üzere verdiği bir misaldir. Onların bu yüz çevirişleri tıpkı zincire vurulmuşun yüz çevirişi gibidir. Bu açıklamayı Yahya b. Sellam ile Ebû Ubeyde yapmıştır. Nitekim: “filan kişi bir eşektir” denilince, o hidayeti görmez denilmek istenir. Şair de şöyle demiştir:

“Onların doğruya gelmelerini engelleyen bukağılan ve zincirleri vardır.”

Nakledildiğine göre Ebû Züeyb, cahiliye döneminde bir kadını seviyordu. İslama girdikten sonra bu kadın kendisini yanına davet edince, bunu kabul etmeyerek şu beyitleriyle ona cevab vermişti:

“Ey Malik’in annesi, artık durum eskisi gibi değil,

Ama boyunlarımızın etrafını zincirler kuşatmıştır.

Artık genç delikanlı yaşını başını almış gibidir ve o asla söylemez, âdil olmayan bir sözü

Bundan dolayı; genç ve güzel kadınlar, ondan yana rahata kavuşmuştur.”

O bu sözleriyle; İslâm’ın getirmiş olduğu yasaklar dolayısıyla biz zina etmekten ve fasıklıktan alıkonulduk, demek istemektedir.

el-Ferrâ” da şöyle demektedir: Bu bir misaldir. Yani Biz onları Allah yolunda infak etmekten alıkoyduk. Bu da yüce Allah’ın:

“Elini (zincire vurulmuş gibi) boynuna bağlanmış kılma” (el-İsra, 17/29) âyetine benzemektedir. ed-Dahhak da böyle açıklamıştır.

Yine denildiğine göre bunlar, hakka karşı büyüklenmeleri itibariyle eli zincire vurulmuş ve boynuna bağlanmış kimse gibidirler. Bu kişi böylece başını yukarıya doğru kaldırmış ve aşağıya indiremez olur. Gözünü de açmaksızın yummuş olur. Büyüklük taslayan kimse de boynunu yukarı doğru kaldırmak ile nitelendirilir.

el-Ezherî der ki: Elleri boyunlarına bağlanınca zincirler çenelerini ve başlarını -tıpkı başlarını yukarıya kaldıran develer gibi- yukarı doğru kaldırmalarına sebep olur.

Bu engelleme, kâfirlerin kalblerinde küfrü yaratmak suretiyle olur. Bazılarına göre ise küfürlerine bir ceza olmak üzere îman etme başarısının onlardan alıkonulması ile olur.

Bir başka açıklamaya göre; bu âyet-i kerîme, yarın cehennem ateşinde birtakım kimselere verilecek ceza, boyunlarına takılacak tasmalar ve zincirlere işarettir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak.” (el-Mu’min, 40/71) Yüce Allah, onların bu halleri hakkında (kesin olarak gerçekleşeceğinden) mazi kipiyle haber vermiştir.

“O bakımdan başlarını kaldırmış haldedirler” âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Mücahid der ki: “Başlarını kaldırmış haldedirler” âyeti, onlar her türlü hayrı işlemekten yana zincire vurulmuşçasına alıkonulurlar, demektir.

Yasin 7

Andolsun, onların çoğu üzerine söz gerçekleşmiştir, artık iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki onların çoğu cezayı hak etmişlerdir. Çünkü onlar iman etmiyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, onların çoğunun üzerine o söz hak olmuştur. Artık onlar îmana gelmezler.

“Yemin olsun ki onların çoğunun üzerine o söz hak olmuştur.” Yani azâb onların çoğuna vacib olmuştur.

“Artık onlar” senin uyarman ile

“îmana gelmezler.”

Bu, yüce Allah’ın ilminde küfür üzere öleceği bilinen kimseler hakkındadır. Daha sonra yüce Allah, onların imanı terkediş sebeblerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

Yasin 6

Ataları uyarılmamış bir kavmi uyarasın diye, onlar gaflet içindedirler.

Diyanet Vakfı
Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Ataları azâb ile korkutulmadığı için kendileri gafiller olan bir kavmi korkutasın diye.

“Ataları azâb ile korkutulmadık… bir kavmi korkutasın diye” âyetindeki: lâfzının, aralarında Katade’nin de bulunduğu tefsir âlimlerinin çoğunluğuna göre, i’rabta yeri yoktur. Çünkü bu bir nefy (olumsuzluk) edatıdır. Anlamı da: Senden önce atalarına korkutup uyaran bir kimsenin gelmediği bir kavmi uyarıp korkutasın diye… demektir.

Bunun: ism-i mevsulu anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre âyet, ataları uyarılıp korkutulduğu gibi sen de kendilerini uyarıp korkutasın diye… demek olur. Bu açıklamayı da İbn Abbâs, İkrime ve yine Katade yapmıştır.

ile fiilin bir arada mastar anlamını verdiği de söylenmiştir. Atalarının uyarılıp korkutulmasına benzer bir şekilde bir kavmi uyarıp korkutasın diye… demek olur. Çünkü Araplara tevatür yoluyla peygamberlerin haberlerinin ulaşmış olması mümkündür. O halde anlam, bizzat kendilerinden gelmiş bir peygamber vasıtasıyla uyarılıp korkutulmamış… demek olur. Bu hususta haber kendilerine ulaşmış olmakla birlikte (zamanla) gaflete düşmüş, yüz çevirmiş ve bunu unutmuş da olabilirler.

Ayrıca bu, herhangi bir peygamberin haberi kendilerine ulaşmamış kavme yönelik bir hitab da olabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Halbuki Biz, onlara okuyacakları kitablar göndermemiştik. Senden önce onlara bir nezir (uyarıp korkutucu bir peygamber) de göndermemiştik.” (Sebe’, 34/44);

“O senden önce kendilerine bir korkutucu gelmemiş olan bir kavmi kendisi ile uyarasın diye Rabbinden gelen haktır. Olur ki hidayet bulurlar.” (es-Secde, 32/3) Kendilerine herhangi bir peygamberin gelmemiş olduğu bir kavim…

Peygamberlerin haberlerinin kendilerine ulaştığı kimselerin sözkonusu edildiğini kabul edenlerin görüşlerine göre anlam şöyle olur: Bunlar şu anda bu uyarmadan yüz çevirmekte ve gaflet içinde bulunmaktadırlar. Nitekim bir şeyden yüz çeviren kimse hakkında: “o bundan gafildir” denilir.

Bir başka açıklamaya göre onlar Allah’ın vereceği cezadan yana gaflet içindedirler, demektir.

Yasin 5

Azîz ve Rahîm olanın indirmesidir.

Diyanet Vakfı
(Bu Kuran) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Güçlü ve intikam alıcı, çok rahmet edici tarafından indirilmedir.

“Güçlü ve intikam alıcı, çok rahmet edici Allah tarafından indirilmedir” âyetinde yer alan

“İndirilme” lâfzını İbn Amir, Hafs, el-A’meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Halef mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak “lam” harfini nasb ile okumuşlardır. “Allah bunu özel bir şekilde indirmiştir” anlamındadır. Mastarı muzaf yaparak marife (belirtili) olmuştur. Yüce Allah’ın:

“Boyunlarını vurun.” (Muhammed, 47/4) âyetine benzer ki; bu da: Boyunları vurarak (onları öldürün) anlamındadır. Diğerleri ise hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak diye ref’ ile ve: O … indirilmiştir” anlamında okumuşlardır. Yahutta senin üzerine indirilen (bu kitab) aziz ve rahim olan tarafından indirilmiştir, anlamındadır.

Bununla birlikte “Kur’ân”dan bedel olmak üzere mecrur olarak diye de okunmuştur. Buna göre “İndirilme” Kur’ân-ı Kerîm’e raci olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a raci olduğu da söylenmiştir. Yani şüphesiz ki sen gönderilmiş peygamberlerdensin ve şüphesiz ki sen “aziz ve rahim olan tarafından indirilmişsin.” Burada “indirme” buna göre; peygamber olarak gönderilmek anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki Allah size zikir indirmiştir… Okuyan bir peygamber (göndermiştir).” (et-Talâk, 65/10-11) Yine yüce Allah yağmuru gönderdi, yağmuru indirdi, denilerek aynı anlam kastedilmektedir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da yüce Allah’ın semadan indirdiği rahmetidir.

Bunu nasb ile okuyanlar da şöyle derler: Şüphesizki sen aziz ve rahim olan tarafından rasûl olarak gönderilmiş peygamberlerdensin, demektir.

Aziz (güçlü ve intikam alıcı): Kendisine muhalefet edenlerden intikam alan;

“Çok rahmet edici (radıyallahü anhhim)” de kendisine itaat edenlere merhametli olan, demektir.

Yasin 4

Dosdoğru bir yol üzerindesin.

Diyanet Vakfı
Doğru yol üzerindesin.

Kurtubi Tefsiri
Dosdoğru bir yol üzerindesin.

“Dosdoğru bir yol üzerindesin.” Yani İslâm’ın kendisi olan dosdoğru bir din üzerindesin. ez-Zeccâc: Senden önce gelip geçmiş olan peygamberlerin yolu üzerindesin, diye açıklamıştır. Yine ez-Zeccâc

“Muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin” âyeti:

“Muhakkak”ın haberidir.

“Dosdoğru bir yol üzerindesin” âyeti da ikinci haberdir. Yani şüphesiz ki sen gönderilmiş peygamberlerdensin ve muhakkak sen dosdoğru bir yol üzerindesin, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Şüphesiz ki sen dosdoğru giden ve gönderilmiş peygamberlerdensin. Bu durumda “dosdoğru bir yol üzerindesin” âyeti “gönderilmiş peygamberlerdensin” âyetinin sılası kapsamındadır. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin, demek olur. Bu da yüce Allah’ın:

“Muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin… Allah’ın yoluna” (eş-Şura, 42/52-53) âyetine benzer. Yani o yolu izlemeyi emreden Allah’ın yoluna (iletirsin) demektir.

Yasin 3

Sen elbette gönderilenlerdensin.

Diyanet Vakfı
Sen şüphesiz peygamberlerdensin.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin.

Yasin 2

Hikmet dolu Kur’an’a andolsun.

Diyanet Vakfı
Hikmet dolu Kuran hakkı için,

Kurtubi Tefsiri
Çok hikmetli Kur’ân hakkı için.

“Yâsîn” âyeti bir kaç türlü okunmuştur. Medineliler ile el-Kisaî

“Yâsîn. Çok hikmetli Kur’ân hakkı için” âyetinde yer alan

“Yâsîn”in sonundaki “nun”u “vav”a idgam ile okumuşlardır. Ebû Amr el-A’meş ve Hamza ise “nûn”u izhar ile: diye, Îsa b. Ömer; şeklinde nûn harfini nasb ile İbn Abbâs, İbn Ebi İshak ve Nasr b. Âsım; şeklinde nün harfini esre ile okumuşlardır. Harun el-Aver ve Muhammed b. es-Semeyka; şeklinde “nûn” harfini ötreli okumuşlardır. Böylece bunlar beş kıraat olmaktadır.

Birine kıraat olan idgamlı kıraat Arapçada ön görülen bir kıraat şeklidir. Çünkü sakin “nûn” “vav”a idgam edilir. “Nûn” harfini izhar ile okuyan kimse de bunu şöyle açıklar: Hece harfleri üzerlerinde vakıf yapmak suretiyle okunur. İdgam ancak idrac ile okuma halinde sözkonusudur.

Sîbeveyh nasb ile okuyuşu sözkonusu etmiş ve bunu iki türlü açıklamıştır: Birincisi, mef’ûl olarak kabul edip munsarıf kabul etmemektir. Çünkü ona göre bu A’cemi (yani Arapça olmayan) ve “Habil” konumunda bir isimdir. İfadenin takdiri: “Yâsîn’i hatırla” şeklindedir. Ayrıca Sîbeveyh bunu sûrenin ismi olarak değerlendirmiştir. Onun diğer görüşüne göre bu; : Nasıl ve nerede” lâfızları gibi fetha üzere mebnidir.

Esreli okuyuşa gelince, el-Ferrâ’nın iddiasına göre bu Arapların: “Yemin olsun ki yapmayacağım” tabirlerini andırmaktadır. Buna göre; “Yâsîn (hakkı için)” yemin olmaktadır. İbn Abbâs da böyle demiştir.

Bunun: Dün, Hazami, bunlar, Rakaşi”ye (ve benzeri sonu kesre üzere mebni kelimelere)” benzediği de söylenmiştir.

Ötreli okuyanlar: “den beri, orası, yanlız, asla” kelimeleri ile, müfred münada olarak; Ey adam” deyip vakıf yapanların söyleyişine benzeterek okumuşlardır.

İbn es-Semeyka’ ve Harun der ki: Bunun tefsiri ile ilgili olarak: “Ey adam” anlamında olduğu rivâyeti de gelmiştir. Buna en uygun olan ise (sin harfinin) ötreli okunmasıdır.

İbnu’l-Enbarî der ki bu sûrenin bir başlangıcıdır, diyen kimselerin görüşüne göre “Yâsîn” diye vakıf yapmak güzeldir. Yâsîn, ey adam demektir, diyenler ise bunun üzerinde vakıf yapmazlar. İbn Abbâs, İbn Mes’ûd ve başkalarından gelen rivâyete göre bunun manası: Ey insandır. Bunlar aynı zamanda yüce Allah’ın:

“Ali Yâsîn’e (İlyas’a) selam olsun.” (es-Saffat, 37/130) âyetini, Muhammed’in alîne selam olsun, diye açıklamışlardır.

Said b. Cübeyr de şöyle demektedir: Bu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın isimlerinden birisidir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin” âyetidir. es-Seyyid el-Himyerî de şöyle demektedir:

“Ey nefs! Samimi sevgi ile olanca gayretinle,

Kimseye içten öğüt verme; Ali Yâsîn’den başkalarına.”

Ebubekr el-Verrak: Ey insanların efendisi demektir, diye açıklamıştır. Bunun Allah’ın isimlerinden birisi olduğu da söylenmiştir. Bu da Malik’in görüşüdür. Eşheb ondan şöyle demektedir: Ben ona: Herhangi bir kimse Yâsîn ismini alabilir mi? diye sordum, o da: Yüce Allah’ın:

“Yâsîn, çok hikmetli Kur’ân hakkı için” âyeti dolayısıyla olmaması gerektiği görüşündeyim. Çünkü yüce Allah: Bu Benim adımdır, Yâsîn’dir diye buyurmaktadır, dedi.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu çok üstün bir açıklamadır. Çünkü kulun yüce Rabbin ismini alması kendisinde o ismin bir manası bulunması halinde câiz olur. Alim, kadir, murid, mütekellim gibi. Malik’in: “Yâsîn” adının insana verilmesini kabul etmeyişi anlamı bilinemeyen Allah’ın isimlerinden bir isim oluşundan dolayıdır ve bu anlam, yüce Rabbin kendine has olan hususiyetlerinden birisinin ismi da olabilir. O vakit kulun böyle bir isim almaya kalkışması da câiz olmaz.

Şayet yüce Allah:

“İlyas’a (âli Yasin’e) selam olsun.” (es-Saffat, 37/130) diye buyurmuştur. (Buna ne cevab verilir)? denilecek olursa, şöyle deriz: Bu, harfleri hecelenebilen bir şekilde yazılmıştır. O bakımdan bunun isim olarak kullanılması caizdir. Malik, harfleri hecelenebilecek şekilde (kelime halinde) yazılmamış olan ile ilgili olarak açıklamada bulunmuştur. Buna sebep ise izahındaki zorluktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Yüce Allah, bu sûreye Ya ve Sin harfleri ile başlamıştır. Bütün hayırlar bu iki harfte toplanır. Ayrıca bu şekildeki bir başlayış onun kalp olduğuna delildir. Kalp vücudun başıdır. Aynı şekilde “Yâsîn” Sûresi de diğer sûrelerin başıdır, Kur’ân’ın tamamını kapsamaktadır.

Yine Yâsîn’in menşei hakkında farklı görüşler vardır. Said b. Cübeyr ile İkrime bu Habeşçedir derken, en-Nehaî, Taylıların lehçesi böyledir, el-Hasen Kelb’in lehçesi böyledir der. el-Kelbî ise bu Süryanicedir, Araplar da bunu kullandıklarından ötürü Arapça olmuştur, demiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden hem Ta-Ha Sûresi’nde (20/1. âyetin tefsirinde) hem de bu kitabın (tefsirin) mukaddimesinde (Kur’ân-ı Kerîm’de Arapçanın Dışında Kelimeler Var mıdır? bahsinde) yeteri kadarıyla geçmiş bulunmaktadır.

Kadı Iyad “Yâsîn”in anlamı ile ilgili müfessirlerin görüşlerini sıralamış ve onun naklettiğine göre Ebû Muhammed Mekkî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Benim Rabbimin nezdinde on tane ismim vardır… ” ve Daha sonra bunlar arasında Ta-Ha ve Yâsîn’i de saymaktadır.

Derim ki: el-Maverdî, Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini belirtmektedir. Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de beni yedi isim ile anmıştır: Muhammed, Ahmed, Taha, Yâsîn, Müzzemmil, Müddessir ve Abdullah.” Maverdî, en-Nüket, V, 5’te muhakkik, ilgili notta bu hadisin sahih bir rivâyetinin bulunmadığını zikretmektedir. Bunu el-Kadî (el-Maverdi) söylemiştir.

Ebû Abdurrahman es-Sülemî’nin Cafer es-Sadık’tan naklettiğine göre yüce Allah, bununla peygamberine hitaben “es-Seyyid” demeyi murad etmiştir.

İbn Abbâs’tan da

“Yâsîn”in “ey insan” demek olduğu ve yüce Allah’ın bununla Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastettiğini söylediği nakledilmiştir. Ayrıca İbn Abbâs: Bu bir yemindir ve yüce Allah’ın isimlerinden bir isimdir, diye de açıklamıştır.

ez-Zeccâc dedi ki: Anlamının ey Muhammed, ey adam ve ey insan olduğu söylenmiştir.

İbn el-Hanefiye’den

“Yâsîn” ey Muhammed, Ka’b’dan gelen rivâyete göre de

“Yâsîn” yüce Allah’ın gökleri ve yeri yaratmadan ikibin yıl önce yaptığı bir yemin olduğunu söylediği nakledilmiştir. Yüce Allah önce: Ey Muhammed: “Muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin” diye buyurduktan sonra “çok hikmetli Kur’ân hakkı için” diye buyurmuştur.

Yâsîn’in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın isimlerinden bir isim olduğu kabul edilip bu ifadede yemin anlamı olduğu da sahih ise; bunda -az önce geçtiği üzere- pek büyük bir tazim anlamı olduğu ortaya çıkar. Bunda yemin anlamı olduğunu daha sonra gelen yeminin ona atfedilmiş olması da pekiştirmektedir. Şayet nida anlamında ise onun risaletinin tahkiki ve hidayete ilettiğine dair şahitliği ortaya koymak üzere de ondan sonra bir diğer yemin gelmiştir. Yüce Allah, ismine ve Kitabına yemin ederek, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Allah’ın vahyi ile kullarına gönderdiği rasûllerden ve sahib olduğu imanı dolayısıyla dosdoğru bir yol üzere olduğuna yemin etmektedir. Yani onun izlediği yolun herhangi bir eğriliği yoktur ve haktan uzak değildir.

en-Nekkaş der ki: Yüce Allah, Kitabında göndermiş olduğu herhangi bir peygamberin rasûl olduğuna ondan başka hiçbir kimse için yemin etmiş değildir. Bu ise “ey efendi” anlamına geldiğini söyleyenlerin açıklamasına göre çok büyük bir tazim ve onun şanını oldukça yüceltici bir ifade olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Ben Âdem oğlunun seyyidi (efendisi)yim.” diye buyurmuştur. (en-Nekkaş’ın) sözleri burada sona ermektedir.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Kureyş kâfirleri sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin, Allah seni bize peygamber olarak göndermiş değildir, dediler. Yüce Allah da muhkem Kur’ân-ı Kerîm’e, Muhammed’in gönderilmiş peygamberlerden olduğuna yemin etmektedir.

“Çok hikmetli (hakim)”; herhangi bir tutarsızlık ve çelişkiye maruz kalmayacak şekilde son derece sağlam ve muhkem kılınmış demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde;

“Bu âyetleri sağlamlaştırılmış (muhkem kılınmış)… bir kitabdır” (Hud, 11/1) diye buyurmaktadır. Aynı şekilde bu Kitab, söz dizisinde ve anlamlarında da muhkem ve sağlam kılınmıştır. Herhangi bir tutarsızlık ona erişemez.

“Hakim” bazan yüce Allah hakkında “kef” harfi esreli olarak: “muhkim (sağlamlaştıran, sağlam kılan)” anlamında da kullanılabilir. Tıpkı “elinv’in “mu’lim (can yakıcı)” anlamında kullanılması gibi.

Yasin 1

Yâ Sîn.

Diyanet Vakfı
Yasin,

Kurtubi Tefsiri
Yâsîn.

Âyetin tefsiri için bak:2

Fatır 45

Eğer Allah insanları kazandıkları günahlar yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde bir tek canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Süreleri dolduğunda, şüphesiz Allah kullarını görendir.

Diyanet Vakfı
Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Kuşkusuz Allah, kullarını görmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah, kazandıkları sebebi ile insanları sorgulayacak olsaydı, onun sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı. Fakat O, bunları belirlenmiş bir vakte kadar geri bırakıyor. Belirlenmiş olan o vakitleri gelince, muhakkak Allah, kullarını en iyi görendir.

“Eğer Allah, kazandıkları” yani işledikleri günahları

“sebebi ile insanları sorgulayacak olsaydı, onun sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı.” İbn Mes’ûd dedi ki: Bununla yüce Allah, hareket eden ve yürüyen bütün canlıları kastetmektedir. Katade dedi ki: Bu Nûh (aleyhisselâm)’ın döneminde yapıldı.

el-Kelbî dedi ki:

“Dolaşanlar” buyruğurıyla, sadece cinleri ve insanları kastetmektedir. Çünkü akılları dolayısıyla mükellef tutulanlar bunlardır. İbn Cerir, el-Ahfeş ve el-Huseyn b. el-Fadl da şöyle demişlerdir: Burada canlı (dabbe) ile sadece insanları kastetmiştir.

Derim ki: Birinci görüş daha kuvvetlidir, çünkü o görüş büyük bir sahabiden nakledilmiştir. İbn Mes’ûd dedi ki: Âdemoğlunun günahları dolayısıyla nerdeyse pislik böceği dahi yuvasında azaba mahkum edilecek.

Yahya b. Ebi Kesir dedi ki: Bir adam iyiliği emredip münkerden sakındırdı. Bir başka adam ona: Sen kendine bak, çünkü zalim bir kimse ancak kendisine zarar verir, dedi. Bunun üzerine Ebû Hüreyre şu cevabı verdi: Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah adına yemin ederim ki, yalan söyledin. Sonra (devamla) dedi ki: Nefsim elinde olana yemin olsun ki, toy kuşu dahi, kendi yuvasında açlıktan zalimin zulmü sebebiyle ölür.

es-Sumalî ile Yahya b. Sellam bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demişlerdir: Allah yağmur yağdırmayıverir ve herşey helâk olur gider. el-Bakara Sûresi’nde buna benzer bir rivâyet İkrime’den ve Mücahid’den yüce Allah’ın:

“…Hem de lanet edenler, lanet eder.” (el-Bakara, 2/159) âyetinin tefsirinde (7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Buna göre bunlar haşerat ve hayvanlardır. Hakkı gizleyen kötü âlimlerin günahları sebebiyle bunlar da kıtlık ve kuraklık musibetine duçar edilirler, bunun üzerine onlara lanet okurlar. Yine orada el-Bera b. Azib’in rivâyet ettiği şu hadisi de zikretmiştik: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Ve onlara lanet edenler, lanet eder” âyeti hakkında: “(Bunlar) yeryüzündeki canlı varlıklardır” demiştir. Said b. Mansur, Sünen, II, 638, 639; İbn Mâce, II, 1334; Beyhakî, Şuabu’l-Îman, III, 198; Deylemî, Firdevs, III, 198.

“Fakat O bunları belirlenmiş bir vakte kadar geri bırakıyor” âyeti hakkında Mücahid şöyle demektedir: Belirlenmiş vakit (ecel-i müsemma) yüce Allah’ın Levh-i Mahfuz’da kendilerine vaadettiği süredir. Yahya da o, kıyâmet günüdür, diye açıklamıştır.

“Muhakkak Allah, kullarını” aralarından cezayı kimin hakettiğini

“en iyi görendir.”

Burada: ” …ce” lâfzındaki âmilin: “Görendir” olması câiz değildir. Nitekim: “Bugün muhakkak Zeyd çıkacaktır” ifadesinde de câiz olmadığı gibi. Onda amil: “Geldi” fiilidir. Çünkü bu edat şart harflerine (edatlarına) benzemektedir. Ceza anlamı taşıyan isimlerde sonradan gelen lâfızlar amel edebilir. Sîbeveyh ise ancak şiirde ‘in ceza edatı olarak kullanılabileceği görüşündedir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Kılıçlarımız kısa gelecek olursa, onları ulaştıran,

Düşmanlarımıza bizim adımlarımız olur, o vakit de çarpışırız.”

Fatır 44

Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler? Oysa onlar bunlardan daha güçlüydü. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, güçlüdür.

Diyanet Vakfı
Bunlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Halbuki onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Ne göklerde ne de yerde Allahı aciz bırakacak bir güç vardır. O, bilendir, güçlüdür.

Kurtubi Tefsiri
Onlar kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduklarını görmeleri için yeryüzünde dolaşmadılar mı? Hem onlar bunlardan daha çetin bir güce sahib idiler. Göklerde olsun, yerde olsun hiçbir şey Allah’ı aciz bırakacak değildir. Muhakkak O, en iyi bilendir, herşeye güç yetirendir.

Yüce Allah, sözkonusu ettiği sünneti açıklamaktadır. Yani bunlar Âd ve Semud ile Medyen ve benzerlerine rasûlleri yalanlamaları dolayısıyla indirdiğimiz azâbı görmediler mi? Onlar yaşadıkları yerlere, evlerine bakarak ve başlarına gelenlere dair tevatür yoluyla işittikleri üzerinde iyice düşünmediler mi? Bunda bir ibret ve onlara bir açıklama yok mu? Bunlar öbürlerinden daha hayırlı ve daha güçlü değillerdir. Öncekiler daha güçlü idiler.

Buna delil yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Hem onlar bunlardan daha çetin bir güce sahib idiler. Göklerde olsun, yerde olsun hiçbir şey Allah’ı aciz bırakacak değildir.” Yani O, bir kavme azâbı indirmeyi murad edecek olursa, bunların hiçbirisi O’nu aciz bırakamaz.

“Muhakkak O, en iyi bilendir, herşeye güç yetirendir.”

Fatır 43

Yeryüzünde büyüklük taslamaları ve kötü düzenleri yüzünden. Oysa kötü düzen sadece sahibini sarar. Onlar, öncekilerin sünnetinden başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın, Allah’ın sünnetinde bir sapma da bulamazsın.

Diyanet Vakfı
Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allahın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allahın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.

Kurtubi Tefsiri
Yeryüzünde büyüklenerek ve kötü düzenler kurarak.. Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır. Acaba onlar geçmiş olanların sünnetinden başkasını mı gözlüyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın.

“Yeryüzünde büyüklenerek” îmana karşı büyüklük göstererek

“ve kötü düzenler kurarak” yani kötü amellerinin düzeni olarak… Bu ise küfür ve zayıfları aldatmaktır. Kendilerine uyanların sayısı artsın diye onları imandan alıkoymaktır.

“O ümmetlerin birinden” âyetinde “biri” anlamındaki lâfzın müennes gelmesi “ümmet” lâfzının müennes oluşundan dolayıdır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

Hamza ve el-Ahfeş de: kötü düzenler kurarak… Kötü düzen ise ancak sahiblerini kuşatır” diye (kötü anlamındaki) ilk kelimeden i’rabı hazfedip ikincisinde i’rablı okumuşlardır.

ez-Zeccâc der ki: Böyle bir okuyuş lahndir (yanlış okumadır). Bunun lahn oluş sebebi ise bu kelimeden i’rabın hazfedilmesidir. el-Müberred ise böyle bir şeyin konuşmada da, şiirde de câiz olmayacağını iddia etmiştir. Çünkü i’rabın harekelerinin hazfi câiz değildir. Zira bu harekeler anlamlar arasındaki farkı ortaya çıkarmak için gelmişlerdir. Bazı nahivciler ise üstün değerine ve konumuna rağmen el-A’meş’in bu şekilde okumasını çok büyük bir iş kabul etmiş ve şöyle demiştir: O bu kelime üzerinde vakıf yapardı, yanlışlık ondan bunu rivâyet edenindir. Buna delil ise sakin okuduğu kelimede anlamın tamam oluşudur. İkincisinde ise anlam tamam olmadığından dolayı (rivâyet edenlerin) ittifakı ile i’rablı okumuştur. Diğer taraftan ikincisinde hareke, birincisinden daha da ağırdır. Çünkü ikinci hareke iki kesre arasında bir ötredir. Bazı nahivciler de bu hususta Hamza’nın lehine Sîbeveyh’in görüşünü ve onun ve başkalarının şu beyiti zikretmiş olduğunu delil göstermişlerdir:

“Eğrildiklerinde: Arkadaş doğrult derim.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“İç, bugün Allah’a karşı bir günaha girme endişesi,

Taşımadan ve içmeye davet edilmesen bile.”

Ancak bunun delil olacak tarafı yoktur. Çünkü Sîbeveyh böyle bir şeyi câiz kabul etmiş değildir. O sadece bazı nahivcilerden bunu nakletmiştir. Kimi ilim adamı, ilim adamlarından bazısı, birisi diye nakledilen bir rivâyette delil olacak bir taraf yoktur. O bunu sadece istisnai ve şiir zaruretine bir örnek olmak üzere zikretmiştir. Kaldı ki bu hususta ona muhalefet de edilmiştir. ez-Zeccâc’ın iddiasına göre Ebû’l-Abbas (bu mısraı) ona şöylece zikretmiştir:

“Eğrildiklerinde: Arkadaş doğrult, derim.”

Yine o:

“İç, bugün günaha girme endişesi taşımadan.”

Diye emir olarak vasıl elifi ile nakletmiştir. Bütün bunları en-Nehhâs zikretmiştir.

ez-Zemahşerî şöyle demektedir: Hamza: “Kötü düzen” lâfzını hemzesi sakin olarak okumuştur. Buna sebeb ise onun harekeleri ağır bulmasıdır. Bu harekeyi gizlice (ihtilas) çıkartmış olup da onun sakin okuduğu sanılmış yahut ta hafif bir vakıf yaptıktan sonra; Ancak… kuşatır” diye okumaya başlamış olabilir. İbn Mes’ûd ise; “Kötü bir düzen (kurarak)” diye okumuştur.

el-Mehdevî de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“Kötü düzenler” âyetinde hemzeyi sakin okuyanlar, orada vakıf takdirine göre okumuşlar, sonra da vakıf kaidesine uygun olarak vasıl ile okumuş yahut da kesreler ile “ye”lerin arka arkaya gelişi dolayısıyla hemzeyi sakin olarak okumuş olabilirler.

Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“İç, bugün günaha girme endişesi taşımadan.”

el-Kuşeyrî de şöyle demektedir: Hamza: “Kötü düzenler” âyetini hemzeyi sakin olarak okumuştur. Bazıları onun bu okuyuşunu hatalı bulmuşlar, bazıları da: İfade burada tamam olduğundan dolayı vakıf yapmış ve bu noktada ravi hata etmiş olabilir, demişlerdir. Ancak bu onun dere ile okumasında da bu şekilde rivâyet edilmiştir. Daha önce benzeri hususlarda açıklamalarımız geçmiş bulunmaktadır. Orada şöyle demiştik: İstifaza (çok kalabalık sayıdaki kimseler yoluyla) yahut da tevatür yoluyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın okuduğu sabit olan bir kıraat şeklinin câiz olması kaçınılmaz bir şeydir. Onun lahn olduğunu söylemek câiz olamaz. Bu hususta hata diyenlerin maksadı -(hata dedikleri şekil) fasih olsa bile- başka bir kıraatin ondan daha fasih oluşundan dolayıdır.

“Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.” Yani şirkin akıbeti ancak şirk koşanların başına iner. Bunun Bedir’de öldürüleceklerine bir işaret olduğu da söylenmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Ölümü bertaraf ettiler, o da çekildi,

Bir arşın kadar, halbuki daha önce iniyordu.”

Görüldüğü gibi burada bu fiil “inmek” anlamında kullanılmıştır. Bu da Kutrub’un görüşüdür.

el-Kelbî ise bu “kuşatıyor” anlamındadır, demiştir. “Kuşatmak” demektir. Mesela, “Onu filan şey kuşattı” denilir.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre Ka’b kendisine şöyle demiş: Ben Tevrat’ta şu ifadeyi görüyorum: “Kim kardeşine bir çukur kazarsa, içine düşer.” İbn Abbâs da şu cevabı vermiş: Aynısını ben sana Kur’ân’da gösterebilirim. Ka’b nerede? diye sormuş, İbn Abbâs: Yüce Allah’ın:

“Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır” âyetini oku, demiştir.

Arapların darb-ı mesellerinde de “kim kardeşine bir kuyu kazarsa, içine kendisi başaşağı düşer.” denilmektedir.

ez-Zührî’nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sakın kötü düzen kurma! Kötü düzen kuran hiçbir kimseye de yardımcı olma. Çünkü yüce Allah: “Kötü düzen ise ancak sahiblerini kuşatır” diye buyurmaktadır. Hiçbir zaman haddi aşma, haddi aşan kimseye de yardımcı olma. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kim (ahdini) bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” (el-Feth, 48/10);

“Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir” (Yûnus, 10/23) diye buyurmaktadır.” İbnu’l-Mübarek, Zühd, I, 252. Hikmet sahiblerinden birisi de şöyle demiştir:

“Ey yaptıklarında zalim olan kişi,

Zulüm zalimlik edene geri döndürülür.

Ne zamana kadar ve ne vakte kadar,

Musibetleri sayıp durursun da, nimetleri unutursun?”

Hadiste de: “Kötü düzen ve aldatma cehennemdedir” denilmektedir. Buradaki “cehennemdedir” ifadesi âhirette bunları yapanları cehennem ateşine sokar, demektir. Çünkü bu, kâfirlerin huylarındandır. Hayırlı mü’minlerin huyundan değildir. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadisin devamında şöyle demiştir: “Kötü düzen, aldatmak ve hainlik mü’minin ahlakından değildir.”

İşte bu ifadeler bu kötü huya sahib olmaktan ve imanın şerefli ahlakının sınırları dışına çıkmaktan en ileri derecede sakındırmaktadır.

“Acaba onlar geçmiş olanların sünnetinden başkasını mı gözlüyorlar.”

Yani onlar ancak önceki kâfirlerin tepesine inmiş azâbı gözetlemektedirler.

“Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın ve sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın.” Yani yüce Allah kâfirlere azâb göndermiştir. Bunu kâfirler hakkındaki bir sünneti kılmıştır. O bu azaba hak kazananları benzeri ile azablandırır. Kimse bunu değiştiremez, kimse bu azâbı kendisinden uzaklaştırıp başkasının başına gelmesini sağlayamaz.

Sünnet yol demektir, çoğulu sünen gelir. Al-i İmrân Sûresi’nde (3/137. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah sünneti kendisine izafe etmiş bulunmaktadır. Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “(Bu) senden önce gönderdiğimiz peygamberler için de uyguladığımız sünnettir.” (el-İsra, 17/77) Burada da sünneti belli bir topluluğa izafe etmiştir, çünkü durum her iki taraf ile alakalıdır. Bu, ecel gibidir, kimi zaman yüce Allah’a izafe edilir, kimi zaman da topluluğa izafe edilir. Yüce Allah:

“Allah’ın belirlediği ecel elbette gelicidir.” (el-Ankebut, 29/5) diye buyurduğu gibi, bir başka yerde de:

“Onların ecelleri geldiğinde” (en-Nahl, 16/61) diye buyurmaktadır.

Fatır 42

Onlar, var güçleriyle yemin ettiler: “Kendilerine bir uyarıcı gelseydi, ümmetlerden daha çok doğru yolda olurlardı.” Fakat onlara uyarıcı gelince bu sadece nefretlerini artırdı.

Diyanet Vakfı
Kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair bütün güçleriyle Allaha yemin etmişlerdi. Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince, bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, eğer kendilerine bir korkutucu gelse mutlaka o ümmetlerin (her) birinden daha çok hidayette olacaklarına yeminlerinin en büyüğü ile, Allah’a yemin içtiler. Fakat onlara bir korkutucu geldiğinde bu onların uzaklaşmalarından başka bir şeylerini arttırmadı.

“Onlar eğer kendilerine bir korkutucu gelse… yeminlerinin en büyüğü ile Allah’a yemin içtiler” âyetinde kendilerinden sözedilenler Kureyşlilerdir. Onlar; Allah, Rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak göndermeden önce yemin etmişlerdi… Bu yemini de Kitab ehlinin rasûllerini yalanladıklarına dair bilgi sahibi olduklarında yapmışlardı. Bundan ötürü onlardan peygamberini yalanlayan kimselere lanet ettiler ve şanı yüce Allah’ın adına yemin ile:

“Eğer kendilerine bir korkutucu” yani peygamber

“gelse, mutlaka o ümmetlerin (her) birinden” yani kitab ehlinden, rasûlleri yalanlayan kimselerden

“daha hidayette olacaklarına yeminlerinin en büyüğü ile Allah’a yemin içtiler.” Araplar, İsrailoğullarından peygamberler geldiği gibi, kendilerinden de bir peygamber gelmesini temenni edip duruyorlardı. Bu temenni ettikleri ve kendilerinden olan o uyarıcı peygamber onlara gelince, ondan uzaklaştılar, ona îman etmediler.

Fatır 41

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri yerlerinden kaymasınlar diye tutar. Andolsun, eğer kayacak olsalar, O’ndan sonra onları hiç kimse tutamaz. Şüphesiz O, yumuşak davranandır, çok bağışlayandır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. Andolsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa, kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O, halimdir, çok bağışlayıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar. Eğer zeval bulsalar, yemin olsun ki O’ndan başka hiçbir kimse onları tutamaz. Muhakkak O, Halimdir, mağfiret edicidir.

Yüce Allah, onların ilâhlarının göklerle yerden hiçbir şey yaratma gücüne sahip olmadıklarını açıkladıktan sonra

“muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar” âyeti ile her ikisinin yaratıcısının da, onları tutanın da Allah olduğunu ve O var etmedikçe yaratılmış hiçbir varlığın var olmadığını, O’nun verdiği beka olmadıkça kalıcılığını sürdüremeyeceğini açıklamaktadır.

“Diye” nasb mahallinde ve zeval bulmaları istenmediğinden yahut ta zeval bulmamaları için, anlamındadır yahut ta manaya hamledilir, çünkü anlam şudur: Yüce Allah, göklerin ve yerin zeval bulmalarını engeller. O takdirde böyle bir hazfedilmiş ifadenin varlığını kabul etmeye gerek kalmaz, ez-Zeccâc’ın görüşü de budur.

“Eğer zeval bulsalar, yemin olsun ki O’ndan başka hiçbir kimse onları tutamaz” âyeti hakkında el-Ferrâ” şöyle demektedir: Yani eğer zeval bulsalar hiçbir kimse onları tutamaz. Buradaki âyeti, olumsuzluk edatı anlamındadır. (el-Ferrâ” devamla) dedi ki: Bu da yüce Allah’ın:

“Eğer Biz bir rüzgar göndersek, onlar da ardından onu sararmış görürlerse, bundan sonra onlar muhakkak inkâra saparlar” (er-Rum, 30/51) âyetine benzemektedir.

Kıyâmet gününde sonlarının gelmesinin kastedildiği de söylenmiştir. İbrahim’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İbn Mes’ûd’un arkadaşlarından bir adam Ka’b el-Ahbar’ın yanına ilim öğrenmek üzere gitti. Geri döndüğünde İbn Mes’ûd ona: Ka’b’dan neler öğrendin? diye sordu. Ka’b’ı şöyle derken dinledim diye cevab verdi: Sema bir meleğin omuzu üzerindeki bir sütunda değirmen taşının ekseni gibi bir eksen üzerinde döner. Abdullah ona şöyle dedi: İsterdim ki, sen bineğinle ve üzerindeki yüküyle yıkılmış olsaydın. Ka’b yalan söylüyor, o yahudiliğini terketmemiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar.” Şüphesiz ki semalar dönmez. Eğer dönseydi zeval bulmuş olacaklardı.

İbn Abbâs’tan da buna benzer bir rivâyet gelmiştir. O Şam’dan gelen bir adama: Orada kiminle karşılaştın? diye sormuş. Adam, Ka’b ile karşılaştım demiş. Peki Ka’b’ın neler söylediğini duydun? diye sorunca, şu cevabı vermiş: Ben onu şu sözleri söylerken dinledim: Gökler bir meleğin omuzu üzerindedir. İbn Abbâs, Ka’b yalan söyledi, o hâlâ yahudiliğini terketmedi mi? Şüphesiz yüce Allah:

“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar” diye buyurmaktadır demiş.

Semavat yedi, yerler de yedi tanedir. Ancak yüce Allah, her ikisini de müzekker olarak zikredince, onları iki şeymiş gibi zikretmiştir (bundan dolayı tesniye: ikil zamir kullanmıştır.) O bakımdan zamir her ikisine ait olmuştur. Bu da yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:

“…ki göklerle yer (ikisi) birleşik ve yapışık idi. Biz onları (o ikisini) ayırdık.” (el-Enbiya, 21/30) Daha sonra yüce Allah âyet-i kerîmeyi “muhakkak O, Halimdir, mağfiret edicidir” âyeti ile bitirmektedir. Çünkü bazı te’vil bilginlerinin naklettiklerine göre anlam şöyledir: Yüce Allah, göklerle yeri kâfirlerin küfrü ve

“Allah evlat edindi” şeklindeki sözleri dolayısıyla zeval bulmasınla; diye tutar. el-Kelbî şöyle demektedir: Yahudiler: Uzeyr, Allah’ın oğludur. Hristiyanlar: Mesih, Allah’ın oğludur demeye koyulunca, göklerle yer neredeyse yerlerinden zeval bulacaklardı. Yüce Allah, onları tuttu ve bu hususta şu âyet-i kerîmeyi indirdi:

“Yemin olsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz. Bundan dolayı nerdeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak. Rahmân’a evlat isnad ettiler diye.” (Meryem, 19/89-91)

Fatır 40

De ki: “Allah’tan başka çağırdığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Yeryüzünde neyi yarattıklarını bana gösterin. Yoksa göklerde onların bir ortaklığı mı var? Yoksa onlara bir kitap verdik de onlar ondan bir delil üzere midirler?” Hayır! Zalimler birbirine ancak aldatıcı sözler vaat eder.

Diyanet Vakfı
De ki: Allahı bırakıp da taptığınız, ortaklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana! Onlar yerdeki hangi şeyi yarattılar! Yoksa onların göklerde mi bir ortaklıkları var! Yahut biz onlara, (bu hususta) bir kitap mı verdik de onlar, o kitaptaki bir delile dayanıyorlar? Hayır! O zalimler birbirlerine, aldatmadan başka bir şey vadetmiyorlar.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah’tan gayrı ibadet ettiğiniz ortaklarınızı gördünüz mü? Yerden ne yarattılar? Bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı vardır? Yoksa Biz onlara bir kitab verdik de kendileri ondan apaçık bir delil üzerinde midirler? Halbuki zâlimler birbirlerine aldatmaktan başka bir vaadde bulunmazlar.”

“De ki: Allah’tan gayrı ibadet ettiğiniz ortaklarınızı gördünüz mü?” âyetindeki

“ortaklarınızı” anlamındaki lâfız

“gördünüz mü?” fiili ile nasbedilmiştir. Merfu okunması câiz değildir. Ancak Sîbeveyh’e göre; “Ben Zeyd’in kimin babası olduğunu bildim” sözünde ref câiz olabilir. Çünkü bu durumda “Zeyd” mana itibariyle hakkında soru sorulan kimsedir. Eğer: “Ne dersin, sence Zeyd kimin babasıdır?” denilecek olursa, sadece ref hali caizdir. Aralarındaki farka gelince: Bunun anlamı: Bana onun hakkında haber ver, şeklindedir. İşte burada bu âyetin anlamı da şudur: Siz bana Allah’tan gayrı çağırdığınız ortaklarınız hakkında haber verin. Siz onlara göklerin yaratılışında bir ortaklıkları olduğu için mi yoksa yerden herhangi bir şeyi yarattıkları için mi ibadet ediyorsunuz?

“Yoksa Biz onlara bir kitab verdik.” Yani onların yanında ortaklıklarına dair indirmiş olduğumuz bir kitab mı vardır?

Bu ifadede yüce Allah’tan başkasına ibadet edenlerin tutumları reddedilmektedir. Çünkü onlar herhangi bir kitapta yüce Allah’ın kendisinden başkasına ibadet edilmesini emrettiğine dair bir şey bulamazlar.

“…de kendileri ondan apaçık bir delil üzerinde midirler?” âyetindeki

“Apaçık bir delil üzerinde” lâfzını İbn Kesîr, Ebû Amr, Hamza ve Âsım’dan rivâyetle Hafs, tekil olarak okumuşlar, diğerleri ise çoğul olarak okumuşlardır. Her ikisi de anlam itibariyle birbirine yakındır, ancak çoğul kıraati daha uygundur. Zira tekil ile okuyanların kıraatinin büyük çoğunluğun kıraatine muhalefet etmiş olma ihtimali yahut da; “Talha bana geldi” deyip “te” harfi üzerinde vakıf yapanların kullanışı gibi olabilir. Ancak böyle bir kullanım çok az ve istisnai bir şekildir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır. Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd ise şöyle demişlerdir: Çoğul ile okuyuş, hatta uygunluğu dolayısıyla daha uygundur. Çünkü Osman (radıyallahü anh)’ın Mushaf’ında; “Apaçık deliller” şeklinde “elif” ve “te” iledir.

“Halbuki zâlimler birbirlerine aldatmaktan başka bir vaadde bulunmazlar.” Yani onların vaadleri aldatan batıllardan ibarettir. Bu ise ileri gelenlerin aşağı mertebede olanlara söyledikleri: Bunlar sizin ilâhlarınızdır, size fayda verir ve sizi yakınlaştırır şeklindeki sözleridir. Şeytan bu hususları müşriklere vaadeder diye açıklandığı gibi, onlara karşı zafer kazanacaklarına dair vaadde bulunmuştur, diye de açıklanmıştır.

Fatır 39

O, sizi yeryüzünde halifeler yapan Allah’tır. Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kâfirlerin inkârı, Rableri katında sadece gazabı artırır. Kâfirlerin inkârı, sadece ziyanlarını artırır.

Diyanet Vakfı
Sizi yeryüzünde halifeler yapan Odur. Onun için kim inkar ederse, inkarı kendi zararınadır. Kafirlerin küfrü, Rableri katında kendileri için ancak gazabı arttırır. Kafirlerin küfrü, kendilerine ziyandan başka bir şey getirmez.

Kurtubi Tefsiri
O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır. Artık kim inkâr ederse, küfrü kendi aleyhinedir. Kâfirlere küfürleri Rabblerinin nezdinde aşırı bir buğzdan başka şeylerini arttırmaz. Kâfirlere küfürleri zarardan başka şeylerini arttırmaz.

“O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır” âyetini Katade: Bir nesil diğerinin yerini, bir kavim diğerinin yerini tutmak suretiyle, diye açıklamıştır.

“Halef önce gidenden sonra gelen demektir. Bundan dolayı Ebubekir’e: Ey Allah’ın halifesi denildiğinde o: Ben Allah’ın halifesi değilim, ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın halifesiyim ve ben buna razıyım, diye cevab vermiştir.

“Artık kim inkâr ederse, küfrü” nün cezası ki, bu dünyadaki ikab ile âhiretteki azabdır

“kendi aleyhinedir.”

“Kâfirlere küfürleri Rabblerinin nezdinde aşırı bir buğzdan” yani öfke ve gazaptan

“başka şeylerini arttırmaz.”

“Kâfirlere küfürleri zarardan” helâk oluştan ve sapıklıktan

“başka şeylerini arttırmaz.”

Fatır 38

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Kalplerin özünü de hakkıyla bilendir.

Diyanet Vakfı
Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. O, kalplerin içinde ne varsa onu da hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Allah göklerin de, yerin de gaybını bilendir. Çünkü O, göğüslerin özünde olanı çok iyi bilendir.

Bu âyetin anlamı daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Yani O, eğer sizleri dünyaya tekrar geri döndürecek olsaydı, hiçbir şekilde salih amel işlemeyeceğinizi bilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eğer geri döndürülürlerse, yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler.” (el-En’am, 6/28)

“Çok iyi bilendir” lâfzının) okuyuşu eğer tenvinsiz gelirse, hem mazi, hem de muzari fiil anlamını taşır. Eğer tenvinli gelirse, sadece mazi anlamında kullanılabilir.

Fatır 37

Onlar orada feryat ederler: Rabbimiz, bizi çıkar, daha önce yaptığımızdan başka salih bir iş yapalım. Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. Öyleyse tadın. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.

Diyanet Vakfı
Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım! diye feryad ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar orada feryad ederler: “Rabbimiz, bizi çıkar ki önceden işlediğimizden başka türlü salih bir amel işleyelim.” “Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı gelmedi mi? O halde şimdi tadın (azâbı). Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”

“Ve onlar orada feryad ederler.” Yani cehennem ateşi içerisinde yüksek sesle yardım isterler.

“Yüksek ses”; “Yüksek sesle yardım isteyen”; “Yardıma koşan” anlamındadır. Şair şöyle demektedir:

“Bize dehşete kapılmış yardım isteyen bir kimse geldi mi,

Ona yüksek sesle verilen karşılık, mızrak uçlarının tahtalarına çakılmasıydı.”

“Rabbimiz bizi çıkar ki” yani onlar: Rabbimiz bizi cehennemden çıkar ve dünyaya geri döndür, derler.

“Önceden işlediğimizden” yani şirkten

“başka türlü salih bir amel işleyelim.” İbn Abbâs: Lâ ilâhe illâlah diyelim diye açıklamıştır. İşte onların

“önceden işlediğimizden başka türlü” sözlerinin anlamı da budur. Yani biz küfür yerine îman edelim, masiyet işlemek yerine itaat edelim ve rasûllerin emirlerine uyalım.

“Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” âyeti onların bu dualarına verilecek cevabtır. Onlara şöyle denilecektir… demektir. Buna göre “denilecektir” âyeti hazfedilmiştir.

Buhârî şöyle bir başlık açmıştır: “Altmış yıl yaşayan bir kimsenin yüce Allah’a karşı ileri sürecek bir mazereti kalmamıştır. Çünkü yüce Allah:

“Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı”

yani saçların ağarması

“gelmedi mi?” diye buyurmaktadır.”: Bize Abdu’s-Selam b. Mutahhar anlattı dedi ki: Bize Ömer b. Ali anlattı, dedi ki: Bize Ma’n b. Muhammed el-Ğıfarî, Said b. Ebi Said el-Makburî’den anlattı. O Ebû Hüreyre’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan naklen dedi ki: “Yüce Allah bir kimsenin ecelini altmış yıl yaşayacak kadar ertelediği takdirde o kimsenin Allah’a karşı ileri sürecek bir mazereti kalmaz.” Buhârî, V, 2360; Müsned, II, 417.

el-Hattabî dedi ki: “Ona ileri sürecek bir mazeret bırakmadı” yani bu hususta en ileri noktaya varıncaya kadar hertürlü mazeretini elinden aldı, demektir. Arapların: “(……..): Uyaran kimseye karşı bir mazeret ileri sürülemez” sözleri de buradan gelmektedir. Yani böyle bir kimse öncelikle uyarmış olduğundan ötürü artık ona karşı bir mazeret ileri sürmeye imkan kalmamıştır. Anlamı şudur: Yüce Allah, bir kimseye altmış yıllık bir ömür verecek olursa, onun ileri sürecek bir mazereti kalmamış olur. Çünkü altmış yaşı artık ölümün yakınlaştığı bir yaştır. Bu Allah’a dönüşün, huzurunda saygıyla eğilişin, ölümü ve yüce Allah’a kavuşmayı bekleyişin yaşıdır. Bu yaşta ardı arkasına uyarılar gelir ve mazeretler bir bir çürütülür. Birincisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iledir. Ondan sonra ölüm (çoğunlukla) kırk ve altmış yaşlarında görülür.

Ali, İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre yüce Allah’ın:

“Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” âyetinin te’vili hakkında: Bu altmış yaştır, demişlerdir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da verdiği bir öğütte şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Öncelikle uyaran bir kimse gerçekten başkalarının mazeretlerini çürütmekte oldukça ileri gitmiş demektir. Gerçek şu ki, yüce Allah tarafından bir münadi altmış yaşında olanlara: “Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” diye seslenir. ” Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, III, 370; Taberanî, Evsat, VIII, 49, IX, 66.

Tirmizî el-Hakim de Atâ b. Ebi Rebah’ın rivâyet ettiği İbn Abbâs’ın şu sözlerini zikretmektedir: İbn Abbâs dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet günü olacağında altmış yaşındakilere seslenilir. Bu ise yüce Allah’ın: “Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” diye buyurduğu yaştır.” et-Tirmizî el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, II, 156. Bir önceki nota bakınız

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre bu, kırk yaşıdır. Hasan-ı Basrî ve Mesrûk’tan da buna benzer bir görüş rivâyet edilmiştir. Bu görüşün de açıklanabilir bir tarafı vardır ve doğrudur. Bu görüşün lehine delil, yüce Allah’ın:

“Nihayet o yiğitlik ve olgunluk çağına ulaşanca ve kırk yaşına varınca…” (el-Ahkaf, 45/15) âyetidir. Kırk yaşında akıl en ileri derecesine ulaşır, olgunlaşır. Bundan önce ve sonraki dönemlerde ise akıl bu yaştakinden daha eksiktir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Malik dedi ki: Ben bizim şehrimizde ilim ehlini hem dünyayı, hem ilmi taleb ederken yetiştim. İnsanlarla oturup kalktıklarını gördüm. Bu onlardan herhangi birisi kırk yaşına gelinceye kadar böyle sürüyordu. Bu yaşa geldiler mi insanlardan ayrılır ve ölüm gelip kendilerini buluncaya kadar kıyâmet ile meşgul olurlardı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/142. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Mâce’nin kaydettiği rivâyete göre Ebû Hüreyre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Ümmetimin ömürleri altmış ile yetmiş arasıdır. Bu yaşı aşanları çok azdır. ” İbn Mâce, II, 1415.

“Ve size uyarıcı gelmedi mi?” âyeti “Size uyarıcılar gelmedi mi?” diye de okunmuştur.

Uyarıcının mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Kur’ân-ı Kerîm olduğu söylendiği gibi, Allah Rasûlü olduğu da söylenmiştir. Bu Zeyd b. Ali ile İbn Zeyd’in görüşüdür.

İbn Abbâs, İkrime, Süfyan, Vekî’, el-Hüseyn b. el-Fadl, el-Ferrâ” ve et-Taberî ise saçların ağırmasıdır, demişlerdir. Uyaranın sıtma (yüksek ateş) olduğu söylendiği gibi, aile fertlerinin, akrabaların ölümü olduğu, aklın kemal derecesine ulaşması olduğu da söylenmiştir.

Buradaki

“Uyarıcı” uyarmak anlamındadır.

Derim ki: Saçların ağarması, ateşin yükselmesi, yakınların ölmesi hep ölüm ile ilgili uyarıcılardır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Humma (ateş yükselmesi) ölümün öncüsüdür.” Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, V, 95.

el-Ezherî şöyle demiştir: Bunun anlamı hummanın ölümün elçisi olduğudur. Sanki humma ölümün yaklaşmakta olduğunu hissettirir ve gelmek üzere olduğunu belirterek uyarır. Saçların ağarması da aynı şekilde bir uyarıcıdır. Çünkü bu, olgunlaşma yaşında baş gösterir. Artık oyun ve oyalanma yaşı olan gençlik yaşından uzaklaşmanın bir alametidir. Şair şöyle demiştir:

“Ağaran saçları kişiye (gelen) ölümün uyarıcılarından gördüm,

Uyarıcı olarak da sana bu yeter.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben ona: Ağaran saçlar ömrümün uyarıcısıdır,

Ve uyaranın yüzünü karartacak değilim, dedim.”

Yakınların, akrabaların, arkadaşların, kardeşlerin ölümü ise, her vakit ve her anda, her lahza ve her zamanda yolculuğa çıkma zamanının geldiğini hatırlatmakta ve uyarmaktadır. Şair şöyle demiştir:

“Görüyorum ki, sen onları taşıyor ve geri getirmiyorsun,

Sanki ben seni taşınmış ve geri getirilmemiş halde görür gibiyim.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Her zaman ölüm kefeni açmakta,

Bizler ise bize yapılmak istenenlerden yana gafletteyiz.”

Aklın olgunluğuna gelince, bununla işlerin hakikati bilinir ve iyiliklerle, kötülükler arasındaki fark anlaşılır. Aklı başında olan bir kimse âhireti için ameı eder ve Rabbinin nezdinde bulunanlara rağbet eder. İşte bu da bir uyarıcıdır.

Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelince, yüce Allah, onu bütün kullarına ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri kalmaması için bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“…Ta ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.” (en-Nisa, 4/165);

“Biz bir rasûl göndermedikçe de azâb ediciler değiliz.” (el-İsra, 17/15)

“O halde şimdi tadın.” Yani cehennem azabını… Çünkü sizler ibret de almadınız, öğüt de almadınız.

“Zâlimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak

“hiçbir yardımcısı yoktur.”

Fatır 36

İnkâr edenler ise cehennem ateşindedir. Ne ölürler ki ölüp kurtulsunlar, ne de azapları hafifletilir. Her nankörü işte böyle cezalandırırız.

Diyanet Vakfı
İnkar edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezalandırırız.

Kurtubi Tefsiri
O inkarcılara gelince, onlar için cehennem ateşi vardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Onların üzerinden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte Biz küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız.

Yüce Allah cennetlikleri, hallerini ve söyleyecekleri sözleri sözkonusu ettikten sonra,

“o inkâr edenlere gelince, onlar için cehennem ateşi vardır”

âyeti ile de cehennemlikleri, onların hallerini ve söyleyecekleri sözleri zikretmektedir.

“Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler” âyeti:

“Orada ölmez de, dirilmez de.” (Ta-Ha, 20/74) âyetine benzemektedir.

“Onların üzerinden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez” âyeti da;

“Derileri piştikçe azâbı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz” (en-Nisa, 4/56) âyetine benzemektedir.

“İşte Biz, küfürde ısrar eden herkesi” yani Allah’ı ve Rasûlünü inkâr eden herkesi

“böyle cezalandırırız.”

el-Hasen “ölsünler” anlamındaki âyeti şeklinde, sonunda bir “nun” ile okumuştur. Bu durumda nefyin cevabı zikredilmemiş olur ve o takdirde bu lâfız “hüküm verilmez” anlamındaki fiile atfedilmiş olur. İfadenin takdiri de şöyle olur: Onlar hakkında hüküm de verilmez ve ölmezler de. Yüce Allah’ın:

“Onlara izin de verilmeyecek ki, özür dilesinler.” (el-Murselat, 77/36) âyetine benzemektedir.

el-Kisaî şöyle demektedir:

“Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler” (el-Mürselat, 77/36) âyeti Mushaf’ta “nun” iledir. Çünkü bu âyet sonudur. Diğer taraftan “onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler” âyeti âyet sonu değildir. Bununla birlikte bunların birisi hakkında söylenebilen şey, öbürü hakkında da söylenebilir.

Fatır 35

“Lütfundan bizi durulacak yurt olan cennete yerleştiren O’dur. Orada bize yorgunluk dokunmaz, orada bize bitkinlik erişmez.”

Diyanet Vakfı
O (Rab) ki lütfuyla bizi asıl oturulacak yurda (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir.

Kurtubi Tefsiri
“O ki lütfü ile bizleri ebedi kalıcılık yurduna yerleştirdi. Burada bize hiçbir yorgunluk değmeyecek, burada bize hiçbir usanç da dokunmayacak.”

Yorgunluk; da “usanç ve bitkinlik” demektir.

Fatır 34

“Hamdolsun, bizden hüznü gideren Allah’a. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayıcı, çok şükredilendir” derler.

Diyanet Vakfı
(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı gideren Allaha hamdolsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.

Kurtubi Tefsiri
Diyeceklerdir ki: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun. Muhakkak Rabbimiz mağfiret edicidir, Şekûrdur.

“Diyeceklerdir ki: Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun” âyeti hakkında Ebû Sabit şöyle demiştir: Bir adam mescide girip şöyle demiş: Allah’ım garipliğime merhamet buyur, yalnızlığımı tesellilendir ve bana salih bir kimseyi meclis arkadaşı kıl. Bunun üzerine Ebû’d-Derda şöyle demiş: Eğer bu söylediklerinde samimi ise şüphesiz bundan dolayı ben senden daha mutluyum. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir.” İşte şu ileri geçen kişi gelir ve hesabsız olarak cennete girer. Orta halli kimse ise kolay bir şekilde hesaba çekilir. Nefsine zulmeden kişi ise, makamda hapsedilir, azarlanır, ona sitemler edilir. Sonra da cennete girer. İşte; “bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun. Muhakkak Rabbimiz merhamet edicidir, Şekurdur” diyecekler bunlardır. Bir başka lafızda da şöyle denilmektedir: Nefislerine zulmedenlere gelince, işte mahşer boyunca alıkonulacaklar bunlardır. Sonra bunları yüce Allah rahmeti ile karşılar. İşte bundan dolayı: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a homdulsun. Muhakkak Rabbimiz mağfiret edicidir, Şekurdur… Burada bize hiçbir usanç da dokunmayacak diyecekler bunlardır.” Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VII, 95.

Şöyle de denilmiştir: Bu bulunduğu yerde yaptıklarının cezası kendisine verilen kimsedir. Yani karşı karşıya kalacağı keder ve üzüntü dolayısıyla günahları keffaret edilecektir. İşte yüce Allah’ın:

“Kim bir kötülük yaparsa, onun cezasını görür” (en-Nisa, 4/123) âyeti da bu kabildendir ki, dünyada cezasını çeker, demektir.

es-Sa’lebî de şöyle demektedir: Bu açıklama âyetlerin zahirine daha uygun görülmektedir. Çünkü yüce Allah:

“Adn cennetleridir ki oraya girerler.” diye buyurmaktadır. Ayrıca “kullarımızdan seçtiklerimize” diye buyurmuştur. Kâfir ve münafık ise seçilmiş kimseler değildirler.

Derim ki: İşte sahih olan budur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Kur’ân’ı okuyan münafıkın misali reyhan (fesleğen)e benzer. Kokusu hoş fakat tadı acıdır.” Buhârî, IV, 1917, V, 2070, VI, 2748; Müslim, I, 549; Tirmizî, V, 150; Dârimî, II, 535; Ebû Dâvûd, IV, 259; Nesâî, VIII, 124; İbn Mâce, I, 77; Müsned, IV, 403, 408. Böylelikle Peygamber münafıkın da Kur’ân okuduğunu haber vermektedir. Şanı yüce Allah da münafıkın cehennemin en aşağısında olacağını bildirmiştir. Günümüzde de birçok kâfir, yahudi ve hristiyan bunu okumaktadırlar. Malik dedi ki: Kendisinde hiçbir hayır bulunmayan kişi de Kur’ân okuyabilir.

Fatır 33

Onlar Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve inciyle süslenirler. Orada giysileri de ipektir.

Diyanet Vakfı
(Onların mükafatı), içine girecekleri Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.

Kurtubi Tefsiri
(Bu mükâfat) Adn cennetleridir ki, oraya girerler. Orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Orada elbiseleri de ipektir.

4- Mü’minlere Mükâfat Olarak Verilecek Olan Cennet İle Cennetliklerin Allah’a Hamdetmeleri:

“Adn cennetleridir ki oraya girerler” âyeti ile yüce Allah, hepsinin cennete gireceklerinden sözetmektedir. Çünkü o bir mirastır. (Anne-babasına) kötü davranan ile iyi davranan kimse eğer nesebleri kabul edilen kimseler iseler mirasta aynı durumdadırlar. O halde isyankâr da, itaatkar da Rabbin varlığını kabul etmektedir.

“Adn cennetleri” âyeti tekil olarak; diye de okunmuştur. Bu önceden de geçtiği gibi sanki azlıkları dolayısıyla ileri geçen kimselere has olan bir cennet gibi bir izlenim vermektedir.

“Adn cennetlerine” diye zahir olan fiilin açıkladığı bir fiil takdiri ile nasb ile de okunmuştur. Yani onların girecekleri yer Adn cennetleridir. Bu da hepsi için sözkonusu olacaktır. Yüce Allah’ın izniyle sahih olan görüş de budur.

Ebû Amr,

“oraya girerler” anlamındaki âyeti: “Oraya girdirilirler” diye “ye” harfini ötreli, “hı” harfini de üstün olarak okumuş ve şöyle demiştir: Çünkü “süslenirler” diye buyurulmuştur.

“Orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Orada elbiseleri de ipektir” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/23. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Fatır 32

Sonra kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi orta yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte bu, büyük lütuftur.

Diyanet Vakfı
Sonra Kitabı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allahın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir. İşte bu büyük lütfün tâ kendisidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Kitabı Miras Alan Seçkin Kullar ve Kısımları:

Bu âyet-i kerîme, müşkil (anlaşılması zor) bir âyettir. Çünkü yüce Allah, önce “kullarımızdan seçtiklerimiz” diye buyurmakta, sonra da “onlardan kimisi nefsine zulmedici” diye buyurmaktadır.

Ashab, tabiin ve ondan sonra gelen âlimler bu âyet-i kerîme hakkında çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu hususta gelmiş rivâyetlerin en sahihlerinden birisi de İbn Abbâs’tan gelen şu rivâyettir: “Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir” âyeti ile kastedilen kâfir kimsedir. Bunu İbn Uyeyne, Amr b. Dinar’dan, o Atâ’dan, o da İbn Abbâs’tan diye rivâyet etmiştir.

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre

“onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bunlardan iki kesim kurtuluşa erecektir. Buna göre Arapça’da ifadenin takdiri şöyle olur: O kullarımızın arasından kimileri kendi nefsine zulmedicidir, yani kâfirdir, el-Hasen ise yani fasıktır, diye açıklamıştır. Bu durumda

“oraya girerler” âyetindeki zamir itidal üzere hareket eden, orta yollu kimse ile hayırlarda öne geçen kimseye ait olur, zalime ait olmaz.

İkrime, Katade, ed-Dahhak ve el-Ferrâ’dan nakledildiğine göre itidal üzere olan kimse isyankâr mü’mindir. İleri giden kimse ise mutlak olarak takva sahibi olan kimsedir. Derler ki: Bu âyet-i kerîme Vakıa Sûresi’nde yer alan yüce Allah’ın şu;

“Sizler de üç sınıf olduğunuzda…” (el-Vakıa, 56, 7) âyetine benzemektedir. Bunlar şöyle derler: Yüce Allah’ın seçtiği kimseler arasında zalimin bulunması uzak bir ihtimaldir. Bu açıklamayı ayrıca Mücahid. İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Mücahid şöyle demektedir: “Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir” âyetinden kasıt, Ashabu’l-Meş’eme (kitabları sol tarafından verilecek olanlar)dır. “Kimisi itidal üzeredir”den kasıt, Ashabu’l-Meymene (kitabları sağ taraflarından verilecek olanlar)dır. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” âyetinden kasıt ise bütün insanlar arasından öne geçen kimselerdir.

Buradaki

“oraya girerler” âyetindeki zamirin üç kesime de ait olduğu söylenmiştir. Ancak burada zalimin kâfir ve fasık olarak anlaşılmaması gerekir. Bu görüşte oldukları rivâyet edilenler arasında Ömer, Osman, Ebû’d-Derda, İbn Mes’ûd, Ukbe b. Amr ve Âişe (Allah hepsinden razı olsun) da vardır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olmalıdır: Nefsine zulmeden kişi küçük günah işleyen kimsedir. İtidal üzere olan kimse hakkında da Muhammed b. Yezid şöyle demiştir: Bu dünyaya da hakkını veren, âhirete de hakkını veren kimsedir. “Adn cennetleridir ki, oraya girerler” âyeti bu açıklamaya göre hepsi hakkında sözkonusu olur. Bu görüş ayrıca Ebû Said el-Hudrî’den de rivâyet edilmiştir.

Ka’b el-Ahbar da şöyle demiştir: Ka’be’nin Rabbi hakkı için, onlar hep aynı boyda olacaklar, ancak amelleri ile biri diğerinden üstün gelecektir.

Ebû İshak es-Sebîi şöyle demektedir: Benim altmış yıldan beri duyduğum şu ki bunların hepsi de cehennemden kurtulan kimselerdir.

Üsame b. Zeyd’in rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerîmeyi okumuş ve: “Hepsi cennettedirler” diye buyurmuştur Tirmizî, V, 363; Müsned, III, 78; Her ikisi de Ebû Said el-Hudrî’den

Ömer b. el-Hattâb da bu âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bizim ileri geçenimiz, zaten ileri geçmiş olacaktır. Bizim itidal üzere olanımız kurtulacaktır, zalimimize de günahları bağışlanmış olacaktır.” Deylemi, Firdevs, II, 335. Aynı zamanda diğer bazı rivâyetler: Hakim, Müstedrek, II, 462; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, VII, 95, 96, 97; Müsned, V, 194, 198.

Bu görüşe göre yüce Allah’ın:

“Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik” âyetinde geçen “seçme”nin mef’ûlü, hazfedilmiş bir muzaf olarak takdir edilir. Tıpkı:

“Şehire sor” (Yusuf, 12/82) âyetinde muzafın hazfedilmesi gibi. Yani Biz onların dinlerini seçtik, demek iken geriye sadece onları seçtik anlamı kalmış olmaktadır. Bu durumda mevsule ait olan zamir de hazfedilmiş olmaktadır.

Bu da yüce Allah’ın:

“Gözlerinizin hor gördüğü kimselere de… demiyorum.” (Hud, 11/31) âyetinden aidin hazfedildiği gibi. “Kendilerini hor gördüğü…” takdirindedir. Buna göre burada seçilmişlik onların dinleri hakkındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah sizin için bu dini beğenip seçti.” (el-Bakara, 2/132)

en-Nehhâs dedi ki: Burada üçüncü bir görüş daha vardır. Buna göre zalim büyük günah işleyen, itidal üzere olan orta halli ise, iyilikleri kötülüklerinden fazla gelmediği için cennete hak kazanmayan kimse demektir. Bu durumda “Adn cennetleridir ki oraya girerler” âyeti sadece hayırlarla öne geçen kimseler hakkında sözkonusu olur, başkaları hakkında değil. Ehlu’n-Nazar (kelam ve benzeri aklî ilimlerle uğraşanlar)dan bir topluluğun görüşü budur. Çünkü zamirin aklen hemen kendisinden önce gelene ait olması daha uygundur.

Derim ki: Yüce Allah’ın izni ile ortadaki görüş en uygun olanlarıdır. Çünkü kâfir ile münafık -yüce Allah’a hamdolsun ki- seçilmiş kimseler değildirler. Onların dinleri de seçilmiş olamaz. Bu, Ashab-ı Kiram’dan altı kişinin kabul ettiği bir görüştür ve bu da kabul edilmesi için yeterlidir. Ayet-i kerîme’nin geri kalan bölümleri açıklanırken daha geniş açıklamalarda bulunacağız.

2- Kitabı Miras Almış Seçkin Kullar ve Kısımları:

“Kitabı… miras verdik.” İhsan ettik, anlamındadır. Miras gerçek veya mecazi anlamıyla vermek demektir. Bir başkasının ölümünden sonra insanın eline geçen şey hakkında da kullanılır.

“Kitab” ile burada kitabın anlamları, ilmi, hükümleri ve inanç esasları kastedilmektedir. Sanki yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine -aynı zamanda indirilmiş kitabların anlamlarını da ihtiva eder halde bulunan- Kur’ân-ı Kerîm’i vermekle, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetine bizden önceki ümmetlerde bulunan kitabı da vermiş gibidir.

“Seçtiklerimiz” âyetindeki fiilin türediği kök: olup bu da her türlü bulanıklık şaibesinden uzak ve arınmışlık demektir. Asıl şekli: olup “te” “tı”ya, “vav” da “ya”ya ibdal edilmiştir.

“Kullarımızdan” âyeti ile kastedilenlerin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Aslında lâfzın her ümmetin bütün mü’minlerini kapsama ihtimali bulunmaktadır. Şu kadar var ki; Kitabın miras verilmesi tabiri, ancak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti hakkında söz konusu olmuştur. Önceki ümmetler ise Kitabı miras almış değillerdir.

Seçilenlerin peygamberler oldukları da söylenmiştir. Onların Kitabı miras almaları ise kitabın birinden diğerine geçmesi anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” (en-Neml, 27/16);

“Bana da mirasçı olsun, Yakub oğullarına da mirasçı olsun.” (Meryem, 19/6) Peygamberliğin miras alınması câiz olduğuna göre; Kitabın miras verilmesi de aynı şekilde caizdir.

“Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir.” Küçük günah işleyen kimseler kastedilmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bu, birkaç sebebten ötürü reddedilmesi gereken bir görüştür.

ed-Dahhak dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir” âyetinin anlamı, onların soylarından gelenler arasında nefsine zulmeden kimse vardır demektir ki, bunlar da müşrik kimselerdir. el-Hasen ise -zalimin kimliği hususunda önceden sözü edilen görüş ayrılıkları ile birlikte- onların ümmetlerinden (nefsine zulmeden vardır) diye açıklamıştır. Âyet-i kerîme ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti hakkındadır.

Kalb ehli kimselerin zalim, itidal üzere olan orta yollu ile ileri geçen kimsenin kimliğine dair kullandıkları ifadeler de birbirinden farklı bulunmaktadır.

Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: İleri giden alim, itidal üzere olan öğrenen, zalim ise cahil kimsedir.

Zünnun el-Mısrî: Zalim sadece diliyle Allah’ı zikreden, orta yollu itidal üzere olan, kalbiyle Allah’ı zikreden, ileri geçen ise Allah’ı asla unutmayan kimsedir.

el-Antakı der ki: Zalim sadece konuşan kimse, orta halli mutedil davranış sahibi kimse, ileri geçen kişi ise hal sahibi kimsedir.

İbn Atâ da şöyle demiştir: Zalim dünya dolayısıyla Allah’ı seven, orta halli mutedil âhiret dolayısıyla onu seven, ileri geçen kimse ise hakkın muradı dolayısıyla kendi muradını bir kenara iten kimsedir.

Zalim cehennem korkusuyla Allah’a ibadet eden, orta halli ise cennet ümidiyle Allah’a ibadet eden, ileri geçen ise herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın Allah için Allah’a ibadet eden kimsedir.

Bir başka açıklamaya göre, zalim dünyada zahid kimsedir, çünkü böyle bir kimse nefsine zulmederek dünyaya bir pay bırakmıştır ki, bu da marifet ve muhabbettir. İtidal üzere olan kişi arif, ileri geçen kişi ise muhib (seven kimse)dır.

Zalim belalar karşısında sabırsızlık gösteren, orta halli belalara karşı sabreden, ileri geçen ise belalardan lezzet alan kimsedir, diye de açıklanmıştır.

Zalim gafletle ve adet gereği Allah’a ibadet eden, orta halli umutla ve korku ile Allah’a ibadet eden, ileri geçen ise heybeti dolayısıyla Allah’a ibadet eden kimsedir, diye de açıklanmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; zalim kendisine verildiği halde başkasına vermeyen, orta halli kendisine verildiği için cömertçe dağıtan, ileri geçen ise kendisine bir şey verilmemiş olduğu halde şükreden ve başkasını kendisine tercih eden kimsedir.

Rivâyet edildiğine göre; iki abid karşılaşmış. Biri diğerine: Basra’da kardeşleriniz nasıldır? diye sormuş, o: İyidirler, onlara bir şey verilirse şükrederler, bir şey bulmazlarsa sabrederler, demiş. Bunun üzerine diğeri: Bizim Belh’te de köpeklerin hali budur, diye cevab vermiş. Bizim abidlerimize bir şey verilmediği takdirde şükrederler, bir şey buldukları vakit de başkalarını tercih eder (dağıtırlar).

Zalim malı dolayısıyla kendisinin muhtaç olmadığını zanneden, orta halli ise dini dolayısıyla başkasına ihtiyaç duymayan, ileri geçen ise Rabbi dolayısıyla başkasına muhtaç olmayandır.

Bir başka açıklama da şöyle yapılmıştır: Zalim Kur’ân’ı okumakla birlikte onunla amel etmeyen, itidal üzere olan kişi Kur’ân’ı okuyup onunla amel eden, ileri giden kimse ise Kur’ân’ı okuyan onunla amel eden ve onu bilen kimsedir.

Bir diğer açıklama: İleri geçen kişi müezzinin ezan okumasından sonra mescide girendir, orta halli ezandan sonra mescide giren, zalim ise namaza ikamet getirildikten sonra mescide giren kimsedir. Çünkü böyle bir kimse ecirden mahrum kalarak nefsine zulmetmiş ve başkasının kazandığı ecri kazanamamış olur.

Bazı ilim ehli de bu hususta şöyle demişlerdir: İleri geçen hem vakte, hem de cemaate yetişerek her iki fazileti elde eden, orta halli vakit hususunda kusuru bulunmamakla birlikte cemaati kaçıran, zalim ise vakti de cemaati de kaçırıncaya kadar namazdan gaflete düşen kimsedir. Böyle bir kimsenin zalim olması en uygundur.

Zalimin kendi nefsini seven, itidal üzere olan orta hallinin dinini seven, ileri gideninse Rabbini seven kimse olduğu da söylenmiştir.

Bir başka açıklamaya göre zalim, adalete talib olmakla birlikte kendisi adil olmayan, orta halli mutedil, hem adalet yapılmasını isteyen hem de adalet yapan, ileri geçen ise adalet yapmakla birlikte (kendisine) adalet yapılmasını istemeyen kimsedir.

Âişe (radıyallahü anha) da şöyle demiştir: İleri geçen hicretten önce İslâm’a giren, orta yollu hicretten sonra müslüman olan, zalim kimse ise ancak kılıç zoruyla müslüman olan kimsedir. Bunların hepsine de mağfiret olunmuştur.

Derim ki: es-Sa’lebî tefsirinde bu görüşleri ve hatta daha fazlasını zikretmiş bulunmaktadır. Özetle burada iki uç ve ortadakilerden sözedilmektedir.

Ortadaki itidal üzere olan, orta yolu devam ettiren kimse demektir. (Muktasıd’ın türediği kök olan “el-kasd”) başka tarafa meyletmeyi terketmek demektir. Cabir b. Huneyy et-Tağlibî’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Krallara biz barışı teslim ederiz, onlar bize karşı itidalli (adaletli) davrandıkları sürece,

Bununla birlikte onlarla Savaşıp onları öldürmek de bize haram değildir.”

Yani onlar bize karşı orta yollu hareket ettikleri yani zulmetmedikleri sürece biz de onlarla barış içinde yaşarız. Bununla birlikte adaletsizlik ve zalimlik yapacak olurlarsa, onları öldürmek de bize haram kılınmış değildir. İşte bundan dolayı itidalli kimse (muktesid), iki uç nokta arasındaki bir yerdedir. Böyle bir kimse kendisine zulmedenin yukarısında, hayırlarda ileriye geçmiş olanın da altındadır.

“İşte bu” yani bizim onlara kitabı verişimiz

“büyük lütfün tâ kendisidir.”

Kusurlarını bilmekle birlikte onları bu şekilde seçişimiz, büyük lutfun kendisidir, diye açıklandığı gibi, bu üç gruba da cenneti vaadetmek büyük lütfun kendisidir, diye de açıklanmıştır.

3- Âyet-i Kerîmede Öncelikle “Nefsine Zulmeden” Kesimin Sözkonusu Edilmesinin Sebebi:

İlim adamları zalimin, itidal üzere hareket eden ile ileri geçenden önce sözkonusu edilmesini ele alıp açıklamalarda bulunmuşlardır. Onlardan öncelikle sözedilmiş olması daha şerefli olmalarını gerektirmez, denilmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi: “Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz.” (el-Haşr, 59/20)

Zalimin öncelikle sözkonusu edilmesi, fasıkların çokluğu ve daha fazla oluşundan dolayıdır. Orta halli olanlar ise onlara nisbeten azdır, ileri geçenler ise azdan da daha azdır, diye açıklanmıştır. ez-Zemahşerî sadece bu açıklamayı zikretmiş ve başka açıklamadan sözetmemiştir.

Bir açıklama da şöyledir: Zalimi öncelikle sözkonusu etmesi, Allah’ın rahmetini ummasının pekiştirilen bir husus olması gerektiğinden dolayıdır. Zira böyle bir kimsenin Rabbinin rahmetinden başka güvenecek hiçbir şeyi yoktur. Orta halli kimse ise hüsn ü zannına binaen Allah’a güvenir, ileri geçen ise itaati dolayısıyla ümit sahibidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Zalimin öncelikle sözkonusu edilmesi, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemesi, ileri geçenin sonradan sözkonusu edilmesi ise ameline kanarak kendisini beğenmemesi içindir.

Cafer b. Muhammed b. Ali es-Sadık (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Yüce Allah’ın zalimi önce zikretmiş olması, ilâhî rahmet ve keremi dışında hiçbir şeyde ona yakınlaşamayacağından, zulmün ise, eğer ilâhî bir inayet sözkonusu ise, seçilmiş olmayı etkilemeyeceğinden dolayıdır. Daha sonra yüce Allah orta hallileri sözkonusu etmiştir, çünkü bunlar korku ile ümit arasında bir yerdedirler. Son olarak da ileri geçenleri zikretmiştir. Kimse Allah’ın mekrinden kendisini emniyette hissetmesin diye. Bununla birlikte hepsi de ihlâs kelimesi olan “lâ ilâhe illâlah Muhammedu’r-Resûlüllah” kelimesi hürmetine cennette olacaklardır.

Muhammed b. Ali et-Tirmizî şöyle demiştir: Yüce Allah hepsini seçilmişlik noktasında ilâhî bağışlara dair ileri sürülecek gerekçeleri ortadan kaldırmak için toplamıştır. Çünkü seçilmek mirasçı olmayı gerektirir, yoksa mirasçı olmak seçilmeyi değil. Bundan dolayı hikmetli sözler arasında şöyle denilmiştir: Önce nesebin sahih olduğunu ortaya koy, sonra miras sahibi olduğunu iddia et.

Bir açıklama da şöyledir: Yüce Allah’ın ileri geçeni sonradan sözkonusu etmesi (anılışı itibariyle), cennet ve mükâfatlara daha yakın olması içindir. Nitekim el-Hac Sûresi’nde (22/40. âyet-i kerîmede) manastırlar ile kilise ve havraları mescidlerden önce sözkonusu etmiştir. Böylelikle manastırlar yıkılmaya ve harab olmaya (anılış itibariyle) daha yakın olsun, mescidler de yüce Allah’ın adının anılmasına daha yakın olsun diye.

Bir diğer açıklamaya göre hükümdarlar bir kaç şeyi birarada anmak istedikleri takdirde daha alt mertebede olanı öncelikle zikrederler. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Şüphe yok ki Rabbin cezayı çabucak verendir ve muhakkak ki O, mağfiret ve rahmet edendir.” (el-Araf, 7/167);

“Dilediğine kızlar ihsan eder, dilediğine de erkek evlat bağışlar.” (eş-Şura, 42/49); “Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz.” (el-Haşr, 59/20)

Derim ki: Şu beyiti söyleyen ne güzel söylemiş:

“Bu cömertliğin gayesi sensin ve ancak,

Gayelere işin sonunda ulaşılır.”

Fatır 31

Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekini doğrulayıcı olarak gerçektir. Şüphesiz Allah kullarından hakkıyla haberdar ve onları hakkıyla görendir.

Diyanet Vakfı
Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekini (semavi kitapları) doğrulayıcı olarak gelen gerçektir. Allah, kullarının (her halinden) haberdardır, görendir.

Kurtubi Tefsiri
Kitap’tan sana vahyettiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayıcı olmakla beraber hakkın da ta kendisidir. Muhakkak Allah kullarından haberdardır, görendir.

“Kitap’tan” yani Kur’ân-ı Kerîm’den

“sana vahyettiğimiz kendinden öncekileri” yani önceki kitabları

“doğrulayıcı olmakla beraber, hakkın da ta kendisidir. Muhakkak Allah kullarından haberdardır, görendir.”

Fatır 30

Ki Allah onlara mükâfatlarını tam olarak versin ve fazlasıyla da lütufta bulunsun. Şüphesiz O bağışlayandır, şükredilendir.

Diyanet Vakfı
Çünkü Allah, onların mükafatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir.

Kurtubi Tefsiri
Tâ ki mükâfatlarını tastamam versin. Hatta lutfundan onlara fazlasını da versin. Çünkü O, Gafûrdur Şekurdur.

“Hatta lutfundan onlara fazlasını da versin” âyeti hakkında denildiğine göre, buradaki “fazlalık” âhiretteki şefaattir. Bu bir başka âyet-i kerîmedeki şu buyrukları andırmaktadır: “(Bunlar) kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah’ı anmaktan, namazdan, zekatı vermekten alıkoymadığı yiğitlerdir… ve onlara lutfundan fazlasıyla verecektir.” (en-Nûr, 24/37-38)

en-Nisa Sûresi’nin sonlarındaki şu âyete da benzemektedir:

“Îman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek, hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir.” (en-Nisa, 4/173) Nitekim bu hususları orada açıklamış bulunuyoruz.

“Çünkü O” günahları bağışlayan

“Gafûrdur” ihlasla yapılmış ameli az dara olsa kabul eden ve ona pek çok mükâfatlar veren

“Şekurdur.”

Fatır 29

Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler, asla ziyan olmayacak bir kazanç umarlar.

Diyanet Vakfı
Allahın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler, asla durgunlaşmayacak bir ticaret umabilirler.

“Muhakkak Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler…” ayeti, ilmiyle amil, namazı farzıyla ve nafilesiyle dosdoğru kılan, Kur’ân okuyanların ve aynı şekilde gereği gibi infak edenlerin durumunu dile getiren bir âyet-i kerîmedir. Kitabımızın mukaddimesinde Kur’ân okuyucusunun sahib olması gereken ahlaka dair açıklamalar (Kur’ân hamili, kimliği ve ona düşmanlık eden ile ilgili rivâyetler, adlı başlıkta ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Asla durgunlaşmayacak bir ticaret umabilirler” âyeti hakkında Ahmed b. Yahya şöyle demektedir:

“Muhakkak”ın haberi

“umabilirler” anlamındaki âyettir.

Fatır 28

İnsanlardan, canlılardan ve hayvanlardan da renkleri farklı olanlar vardır. Allah’tan, kulları içinde ancak âlimler korkar. Şüphesiz Allah güçlüdür, bağışlayandır.

Diyanet Vakfı
İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak alimler, Allahtan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan ve davarlardan da bunun gibi çeşitli renklerde olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar. Şüphesiz Allah Azizdir, Gafûrdur.

“İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan” âyetinde geçen:

“Yerde yürüyen hayvanlar” lâfzı (son harfi olan be harfi) şeddesiz olarak da okunmuştur. Böyle bir okuyuşun bir benzeri de yüce Allah’ın

“…ve yolunu sapıtanlarınkine değil” (el-Fâtiha, 1/7) âyetini; diye şeddesiz okuyanların okuyuşudur. Çünkü bu şekilde okuyanların herbirisi iki sakini arka arkaya getirmekten kaçınmak istediğinden birisi bunların ilkine hareke vermişken, diğeri sonundakinin şeddesini hazfetmiştir. Bu açıklamayı da ez-Zemahşerî yapmıştır.

“Ve davarlardan da bunun gibi çeşitli renklerde olanlar vardır.” Yani onlar arasında da kırmızı, beyaz, siyah ve başka renklerde olanlar vardır. Bütün bunlar istediğini yapmakta serbest olan bir yaratıcının varlığına delil teşkil etmektedir. Yüce Allah burada:

“Çeşitli renklerde olanlar vardır.” buyururken, “…dan” lâfzına riayet ederek zamir müzekker gelmiştir. Bu açıklamayı el-Müerric yapmıştır.

Ebubekir b. Ayyaş da şöyle demektedir: Buradaki zamirin müzekker gelmesinin sebebi mukadder olarak varlığı kabul edilen: ya ait olmasından dolayıdır.

Bunun da takdiri şöyle olur: “İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan ve davarlardan da çeşitli renklerde olanlar vardır.” Yani beyaz, kırmızı ve siyah olanları vardır.

“Ve son derece siyah yollar” âyeti ile ilgili olarak Ebû Ubeyde şöyle demektedir: Tekil olan: “Oldukça siyah” demektir. İfadede takdim ve te’hir vardır. “Ve dağlardan siyahı oldukça koyu (olan) yollar (yaptık)” takdirindedir. Araplar rengi karga gibi oldukça siyah olan şeylere; “Oldukça siyah, koyu siyah” derler. el-Cevherî dedi ki: “Bu oldukça siyahtır” denilir. Eğer: şeklinde kullanılacak olursa, bu takdirde “siyah” lâfzı “oldukça koyu” lâfzından bedel yapılmış olur. Çünkü renklerin te’kidi öne geçirilmez. Hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Muhakkak Allah oldukça siyah(lı) yaşlıya buğzeder.” ed-Deylemî, el-Firdevs, I, 153; el-Münavi, Feydu’l-Kadir, II, 284. Yani siyaha (saçlarını) boyayan yaşlı kimseye buğzeder, demektir. İmruu’l-Kays de şöyle demiştir:

“Gözünü uzağa dikmiş, eli (ön ayağı) yüzercesine geniş adım atıyor,

(Arka) ayağı ise (âdeta) yalayıp geçmektedir, yüzü ise simsiyahtır.”

Bir başkası da bir üzüm bağını nitelendirirken şöyle demektedir:

“Allah’ın hayret verici yarattıklarından birisi de dallarını yerin

üzerinde uzatan (bir ağaç)dır. Onun beyaz (üzüm)ü de sıkılır, simsiyahı da.”

“Bunun gibi” âyetinde ifade tamam olmaktadır. Yani kulların durumları da Allah’tan korkmak açısından böylece farklılık gösterir. Daha sonra yüce Allah yeni bir cümle ile şöyle buyurmaktadır:

“Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar. Şüphesiz Allah, Azizdir, Gafûrdur.” Bu âyet ile, Allah’ın kudretinden korkan ilim adamları kastedilmektedir. Yüce Allah’ın herşeye kadir olduğunu bilen bir kimse günah dolayısıyla cezalandıracağına da kesinlikle inanır. Nitekim Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bunlar yüce Allah’ın herşeye kadir olduğunu bilen kimselerdir.

er-Rabî’ b. Enes dedi ki: Allah’tan korkmayan bir kimse alim değildir. Mücahid de şöyle demiştir: Alim ancak Allah’tan korkan kimsedir. İbn Mes’ûd’dan da şöyle dediği nakledilmiştir: İlim olarak yüce Allah’tan korkmak, cahillik olarak da gurura kapılmak yeterlidir.

Sa’d b. İbrahim’e: Medinelilerin en fakihi kimdir? diye sorulmuş, o da: Aralarından Rabblerine karşı en çok takvalı olanlarıdır, diye cevab vermiştir.

Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Fakih (dinde derin bilgi sahibi) ancak yüce Allah’tan korkan kimsedir.

Ali (radıyallahü anh)’dan da şöyle dediği nakledilmiştir: Gerçek anlamıyla fakih, insanlara Allah’ın rahmetinden ümit kestirtmeyen, Allah’a isyan etmeleri için onlara ruhsatlar bulmayan, Allah’ın azabından emin olmalarına sebep teşkil etmeyen, başkasına duyduğu arzu sebebiyle Kur’ân’dan yüz çevirmeyen kimsedir. Çünkü ilimsiz ibadette hayır olmadığı gibi, fıkhı bulunmayan ilimde hayır yoktur, tedebbürü (iyiden iyiye düşünmeyi) olmadan da kıraat (Kur’ân okumak) olmaz.

Dârimî Ebû Muhammed, senedini kaydederek Mekhul’den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Alimin, abide olan üstünlüğü benim sizden en alt mertebede olanınıza göre üstünlüğüm gibidir.” Daha sonra şu:

“Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar” âyetini okudu. (Devamla buyurdu ki): “Muhakkak Allah, O’nun melekleri, semavatındakiler, yeryüzünde bulunanlar, denizde balıklar, insanlara hayrı öğreten kimselere dua ederler.” Dârimî, I, 100; ayrıca bk. Dârimî, I, 109; Tirmizî, V, 50.

Bu haber mürseldir. Dârimî dedi ki: Bana Ebû’n-Nu’man anlattı (dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd anlattı: O Yezid b. Hazim’den dedi ki: Bana amcam Cerir b. Zeyd anlattı: O Tubey’i, Ka’b’tan rivâyetle şöyle derken dinlemiş: Ben amelden başka maksatla ilim öğrenen, ibadetten başka maksatla fıkıh öğrenen, âhiret ameliyle dünya isteyen, kalbleri Ebû Cehil karpuzundan daha acı olmakla birlikte koyun postları giyinen kimseleri, niteliklerini biliyorum. (Yüce Allah, haklarında şöyle buyurmaktadır): Onlar Benim rahmetime mi aldanıyorlar? Beni mi kandırmaya çalışıyorlar? Kendi zatıma yemin ederek söylüyorum ki; onlar için aralarında bulunan aklı başındaki kimseleri dahi şaşkın bırakacak bir fitnenin zamanını bekliyorum. Dârimî, I, 102.

Bu hadisi Tirmizî merfu olarak Ebû’d-Derda yoluyla rivâyet etmiştir. Tirmizî, IV, 604. Biz de bunu kitabımızın mukaddimesinde (Kur’ân ve ilim ehlinin riyakarlık ve başka hususlardan sakındırılması bahsinde) kaydetmiş bulunuyoruz.

ez-Zemahşerî der ki: Şayet: “Allah’tan ancak kulları arasında âlimler korkar” âyetinde geçen “Allah” lâfzının ref ile “âlimler” anlamındaki lâfzı da nasb ile okuyan kimsenin -ki bu Ömer b. Abdulaziz’dir, Ebû Hanîfe’nin de böyle okuduğu nakledilmiştir- şeklindeki kıraatinin izahı nedir? diye sorarsan, şöyle cevab veririm: Bu okuyuştaki “haşyet (korkmak)” istiaredir. Anlamı da: İnsanlar arasında heybetli ve kendilerinden korkulan kimselere nasıl ta’zim gösteriliyor ise, yüce Allah da bütün kulları arasından böylelerini tebcil eder ve onları yüceltir.

“Şüphesiz Allah, Azizdir, Gafûrdur” âyeti korkmanın gereğinin gerekçesidir. Çünkü bu âyet isyankârları cezalandırmasına ve onları kahretmesine, itaat ehli olan kimseleri mükâfatlandırıp onları affedeceğine delalet etmektedir. Cezalandıran ve mükâfatlandıran kimseden ise korkmak gerekir.

Fatır 27

Allah’ın gökten su indirdiğini görmedin mi? Onunla renkleri farklı çeşitli meyveler çıkardık. Dağlarda da beyaz, kırmızı ve simsiyah çizgiler vardır, renkleri farklı farklıdır.

Diyanet Vakfı
Görmedin mi Allah gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık).

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın gökten bir su indirdiğini görmedin mi? Biz onunla çeşitli türden meyveler çıkardık. Dağlardan beyaz, kırmızı çeşitli renklerde ve son derece siyah yollar (yaptık).

“Allah’ın gökten bir su indirdiğini görmedin mi?” âyetinde sözü edilen “görmek” kalbin görmesi ve ilim sahibi olmak anlamındadır. Yüce Allah’ın …indirdiğini kalbinle görüp buna dair bilgin olmadı mı? demektir. Buna göre: nin ismi ile onun haberi “görmek” fiilinin iki mef’ûlünün yerini tutmaktadır.

“Biz, onunla çeşitli türden meyveler çıkardık.” Bu, hitabın çeşitlendirilmesi (telvinu’l-hitab) kabilinden bir üslubtur.

“Çeşitli” lâfzı

“Meyveler”e sıfat olarak nasbedilmiştir.

“Türden” lâfzı da

“çeşitli” anlamındaki lâfız ile ref edilmiştir. Bununla birlikte

“meyveler”e ait bir zamiri bulundurması dolayısıyla da

“meyveler” lâfzının sıfatı da olabilir. Kur’ân-ı Kerîm’in dışındaki kullanımlarda merfu olarak gelmesi de caizdir. “Ben babası çıkmakta olan bir adam gördüm” ifadesi buna örnektir.

“Onunla” su ile demektir. Su bir olmakla birlikte meyveler farklı farklıdır.

“Dağlardan beyaz, kırmızı çeşitli renklerde… yollar (yaptık)” âyetinde geçen Yolları” lâfzı in çoğulu olup bu da

“çeşitli renklerdeki yollar” anlamındadır. Hepsi taş ve toprak olmakla birlikte renkleri çeşitli olabiliyor. el-Ahfeş şöyle demektedir: Eğer bu lâfız: “Yeni” lâfzının çoğulu olsaydı, hem “cim”, hem de “dal” harfi ötreli olarak diye gelmesi gerekirdi. Tıpkı; Döşek, yatak”ın çoğulunun: diye gelmesi gibi. Züheyr de şöyle demektedir:

“Sanki onun iki yanağı kırmızıya çalan siyah ve renkli yolları var gibidir,

Aç kalıp duruyor, yazdan sonra ise çıplak olarak otluyor.”

Burada sözü geçen: lâfzının, parçalar anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu da Bir şeyi parça parça ettim” tabirinden alınmış demek olur. Bunu İbn Bahr nakletmiştir.

el-Cevherî dedi ki: “Eşeğin sırtında olup renginden farklı çizgi ve yollara” denilir. yine yol anlamına gelir, çoğulu: şeklinde gelir. Nitekim yüce Allah da: “Dağlardan beyaz, kırmızı çeşitli renklerde yollar (yaptık)” diye buyurmaktadır ki bu da dağın renginden farklı yollar anlamındadır. Arapların “Filan kişi bu hususta belli bir görüş ortaya koydu” şeklindeki tabirleri de buradan gelmektedir.

Çeşitli çizgileri olan elbise” demektir.

ez-Zemahşerî şöyle demektedir: ez-Zührî şeklinde ötreli ve: ‘in çoğulu olarak okumuştur ki bu; “Yol” anlamındadır. Mesela: “Yol” diye kullanılan tekil lâfzın çoğulu: ile şeklinde gelir. Tıpkı: “Gemi” lâfzının çoğulunun: ile şekillerinde gelmesi gibi. Nitekim Ebû Züeyb’in şu mısraında da bu kelime böylece açıklanmıştır:

“İleri gelenlerin izledikleri yolun, dört tane (ayrılan) yolu vardır.”

Yine ez-Zührî’den iki üstün ile: diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. Bu da; açık ve aydınlık yol, demektir. Böylelikle bu lâfız, biri diğerinden ayrı açık ve belirgin çizgiler ile yollar anlamına kullanılmış olmaktadır.

Fatır 26

Sonra inkâr edenleri yakaladım. O hâlde benim inkârım nasılmış, bir bak!

Diyanet Vakfı
Sonra ben, o inkar edenleri yakaladım. (Bak ki) cezam nasıl oldu!

Kurtubi Tefsiri
Sonra kâfir olanları yakaladım. Şimdi onlara azabım nasılmış?

“Sonra kâfir olanları yakaladım. Şimdi onlara azabım nasılmış?” Onları cezalandınşım nasılmış?

“Azabım” âyetinin sonunda Verş’in rivâyetine göre Nafî’ ile Şeybe -bu âyetin geçtiği yerlerde- vakıf halinde değil de, vasl halinde; diye “ye”yi isbat ile okumuşlardır. Yakub her iki halde “ye’yi isbat ederken, diğerleri her iki halde de hazfetmişlerdir. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Fatır 25

Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Onlara apaçık belgeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitaplar gelmişti.

Diyanet Vakfı
Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme), onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. (Oysa ki) peygamberleri onlara açık ayetler (mucizeler), sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve nûr saçan kitaplarla geldilerdi.

“Eğer” Kureyş kâfirleri

“seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekilerde” peygamberlerini

“yalanlamışlardı” âyeti ile yüce Allah, Rasûlünü (salât ve selâm ona) teselli etmektedir.

“Peygamberleri onlara apaçık delillerle” apaçık mucizelerle, net ve anlaşılır şeriatlerle

“sahifelerle” yazılı kitaplarla

“ve nûr saçan” açık seçik

“kitaplarla geldilerdi” âyetinde yüce Allah’ın, aynı şey olmakla birlikte sahifeler (ez-zubur)” ile kitabı tekrarlamasının sebebi, iki lâfzın farklı oluşundan dolayıdır.

Bir görüşe göre apaçık deliller, sahifeler ve kitaplar aynı hususlardır. Bu da peygamberlere indirilen kitaplar demektir.

Fatır 24

Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Her ümmette mutlaka bir uyarıcı gelmiştir.

Diyanet Vakfı
Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Biz, seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Arasında bir uyarıcının gelip geçmediği hiçbir ümmet de yoktur.

“Şüphe yok ki Biz, seni hak ile” itaat eden kimseleri cennet ile

“müjdeleyici ve” kendisine isyan eden kimseleri de cehennem ile

“uyarıcı” ve korkutucu olarak

“gönderdik. Arasında bir uyarıcının” bir peygamberin

“gelip geçmediği hiçbir ümmet de yoktur.” İbn Cüreyc: Tek istisna Araplardır, demiştir.

Fatır 23

Sen sadece bir uyarıcısın.

Diyanet Vakfı
Sen sadece bir uyarıcısın.

Kurtubi Tefsiri
Sen ancak bir nezirsin.

Yani uyarıp korkutan bir rasûlsün. Sana düşen ancak tebliğdir. Hidayete iletmek gibi bir imkanın yoktur. Hidayet ancak şanı yüce ve mübarek olan Allah’ın elindedir.

Fatır 22

Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediğini işittirir. Sen ise kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.

Diyanet Vakfı
Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!

Kurtubi Tefsiri
Dirilerle, ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin.

“Dirilerle, ölüler de bir olmaz” âyeti ile ilgili olarak İbn Kuteybe şöyle demiştir: Dirilerden kasıt akıllılar, ölülerden kasıt cahillerdir. Katade de şöyle demiştir: Bunların hepsi misaldir. Yani bunlar eşit olmadığı gibi, aynı şekilde kâfir ile mü’min de eşit olmaz.

“Şüphesiz Allah dilediği kimseye işittirir.” Yani cenneti için yaratmış olduğu dostlarına işittirir.

“Sen kabirde olanlara” küfrün kalblerini öldürdüğü kimselere

“işittiremezsin.” Yani ölmüş kimselere işittiremeyeceğin gibi, kalbi ölmüş olana da işittiremezsin.

el-Hasen, Îsa es-Sakafî ve Amr b. Meymun: “(…….): Kabirde olanlara işittiremezsin” âyetini “ayn” harfindeki tenvini hafifletmek kastıyla hazf ile okumuşlardır.

Yani onlar işittiklerinden faydalanamamak ve onu kabul etmemek bakımından kabirdekiler ayarındadırlar.

Fatır 21

Gölge ile sıcaklık da bir değildir.

Diyanet Vakfı
19, 20, 21. Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Ve gölge ile sıcak.

“Karanlıkla, aydınlık” el-Ahfeş Said dedi ki: -İkinci- olumsuzluk edatları fazladan gelmiştir,

“Karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak…” demektir. el-Ahfeş dedi ki:

“Sıcak” ancak gündüz güneşi ile birlikte olan sıcak hakkında kullanılır. ise ancak geceleyin olan sıcak demektir, aksi de söylenmiştir.

Ru’be b. el-Accac da şöyle demiştir: sadece gündüzün sıcağı için, sadece gecenin sıcağı için kullanılır. Bunu da el-Mehdevî nakletmiştir.

el-Ferrâ” ise şöyle demiştir: ancak gündüzün olan sıcak, ise gece de, gündüz de görülen sıcak demektir. en-Nehhâs: Bu daha doğru bir açıklamadır, demiştir. Çünkü şekli; ” Sıcak”ın “feul” veznidir. Bunda çokluk anlamı vardır ki, rahatsızlık veren sıcak anlamına gelir.

Derim ki: Müslim’in, Sahih’inde kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Cehennem ateşi: Rabbim, ben kendi kendimi yiyip bitiriyorum, nefes almama izin ver, dedi. Ona birisi kış mevsiminde diğeri de yaz mevsiminde olmak üzere iki nefeslik izin verdi. İşte siz herhangi bir soğuk ya da bir zemherir gördüğünüzde o cehennemin nefesinden ötürüdür. Herhangi bir sıcak yahut harur (çok sıcak) duyduğunuzda ise bu da cehennemin nefesindendir.” Müslim, I, 432; Müsned, II, 276.

Bu, ez-Zührî’den, o Said’den, o da Ebû Hüreyre’den diye şöyle de rivâyet edilmiştir: “Gördüğünüz sıcak onun semumundan ve duyduğunuz aşın soğuk ise onun zemheririnden ötürüdür.” İbn Mâce, II. 1444; Müsned, II, 394, 503. İşte bu. bu konudaki görüşleri birarada ifade etmekte ve semum ile harurun gece de. gündüz de olabileceğini ortaya koymaktadır. Bunun üzerinde dikkatle düşünmek gerekir.

Buradaki

“gölge ile sıcak”dan kastın, cennet ve cehennem olduğu da söylenmiştir. Çünkü cennet sürekli bir gölgedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Oranın yiyecekleri de, gölgeleri de devamlıdır.” (er-Ra’d, 13/35) Cehennem ateşi ise çok sıcak (harur)dur. Bu anlamdaki açıklamayı es-Süddî de yapmıştır.

İbn Abbâs şöyle demiştir: Bundan kasıt gecenin gölgesi ile gündüzün görülen semum sıcağıdır. Kutrub da: Harurdan kasıt sıcak, gölgeden kasıt da soğuktur.

Fatır 20

Karanlıklar ile aydınlık da bir olmaz.

Diyanet Vakfı
19, 20, 21. Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Karanlıkla, aydınlık.

Fatır 19

Kör ile gören bir olmaz.

Diyanet Vakfı
19, 20, 21. Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Bir olmaz: Kör ile gören.

“Bir olmaz: Kör ile gören” kâfir ile mü’min, cahil ile alim demektir. Yüce Allah’ın:

“De ki: Murdar ile temiz hiçbir zaman bir olmaz” (el-Mâide, 5/100) âyeti da bunun gibidir.

Fatır 18

Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez. Yükü ağır olan biri, onu taşımak için çağırsa, yakını bile olsa, ondan hiçbir şey yüklenmez. Sen ancak Rablerinden, görmedikleri halde korkanları ve namazı kılanları uyarırsın. Kim arınırsa, kendi lehine arınmış olur. Sonunda dönüş Allah’adır.

Diyanet Vakfı
Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez. Sen ancak görmeden Rablerinden korkanları ve namazı kılanları uyarabilirsin. Kim temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allahadır.

Kurtubi Tefsiri
Yük (günah) taşıyan bir kimse başka bir kimsenin yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse kendi yüküne (birini) çağırırsa -akraba dahi olsa- o yükünden hiçbir şey yüklenmez. Sen ancak gıyaben Rabblerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları korkutursun. Kim temizlenirse ancak kendisi için temizlenmiş olur. Dönüş yalnız Allah’adır.

Buna dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 6/164. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu âyetlerin önceki âyetlerle ilgisi yoktur.

“Yüklenmez” anlamındaki âyetin aslı; olup bundan “vav” harfi; Yüklenir”e uyarak (itba’) hazfedilmiştir.

“Yük taşıyan” lâfzı da hazfedilmiş bir kelimenin sıfatıdır. Yük taşıyan nefis, demektir. Aynı şekilde:

“Eğer ağır yüklü bir kimse kendi yüküne çağırırsa” âyetinde de böyledir.

el-Ferrâ”: Ağır yüklü bir can yahut bir canlı diye açıklamıştır, “Ağır yüklü kimse” lâfzı hem müzekker, hem müennes için kullanılır. el-Ahfeş de şöyle açıklamıştır: Eğer ağır yüklü bir kimse bir insanı kendi günahları demek olan yükünü taşımaya çağıracak olursa, demektir.

“Yük” sırtın üzerinde bulunan demektir. “Hamile kadının yükü ile hurma ağacının yükü (meyvesi)” anlamındadır. Bu kullanımı el-Kisaî sadece (ha harfinin) üstün telaffuzu ile nakletmiştir. İbnu’s-Sikkit ise hurma ağacının yükü hakkında hem üstün, hem esreli kullanımı nakletmiştir.

“Akraba dahi olsa o yükünden hiçbir şey yüklenmez” âyetinde el-Ahfeş’in açıklamasına göre takdiri ifade; “Eğer çağrılan o insan akraba dahi olsa…” şeklindedir.

el-Ferrâ” ise “Akrabalığı olan birisi dahi olsa” diye takdir edilebileceğini de kabul etmiştir. Bu Sîbeveyh’e göre de uygundur. Nitekim yüce Allah’ın ” Eğer o (borçlu) darlık içinde ise…” (el-Bakara, 2/280) âyeti bunun gibidir. Bu durumda: Vaki oldu, meydana geldi” anlamında yahut da haberi hazfedilmiş olur. “Eğer kendilerinden (borcunuzu) taleb ettiğiniz kimseler arasında ödeme zorluğu çeken birisi varsa…” demek olur.

Sîbeveyh de buna uygun olarak: “insanlara amellerine göre karşılık verilir, hayırsa hayır…” diye bir kullanımı nakletmiştir. Birinci açıklamaya (el-Ahfeş’in açaklamasına) göre: “Hayırsa hayır” diye kullanılmalıdır.

İkrime’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bana ulaştığına göre yahudi ve hristiyan kıyâmet gününde müslüman bir kimseyi görecek ve ona (herbiri) şöyle diyecektir: Ben sana iyilikte bulunmamış mıydım? Ben sana yardım elimi uzatmamış mıydım? Müslüman: Evet diyecek, bu sefer (yahudi ya da hristiyan): Haydi bana bir faydan dokunsun, diyecek. Bunun üzerine müslüman da o kimsenin azabından eksiltilinceye kadar yüce Allah’dan dilekte bulunur.

Yine kişi kıyâmet gününde babasına varacak ve: Ben sana karşı iyilikle hareket eden ve sana karşı şefkatle davranan, sana iyi muamele yapan birisi değil miydim? İşte şu anda sen içinde bulunduğum bu hali görüyorsun. Haydi bana iyiliklerinden bir iyilik ver yahut da benim yerime bir günahı yüklen. Bu sefer ona şöyle diyecek: Şüphesiz ki benden istediğin şey kolay bir iş; fakat senin korktuğun gibi ben de korkuyorum. Baba da oğluna aynı şeyi söyleyecek ve o da buna benzer bir şekilde cevap verecektir.

Erkek hanımına: Ben seninle iyi geçinen birisi değil miydim? Haydi benim adıma bir günahı yüklen belki kurtulabilirim diyecek, hanımı ona şöyle diyecek: Şüphesiz ki bu kolay bir iş, fakat kendisinden korktuğun şeyden ben de korkuyorum. Daha sonra İkrime: “Eğer ağır yüklü bir kimse kendi yüküne (birini) çağırırsa -akraba dahi olsa- o yükünden hiçbir şey yüklenmez” âyetini okudu.

el-Fudayl b. İyad dedi ki: Bu âyet, evlİsmi ile kendisi arasında şu konuşmanın geçeceği anne hakkındadır: Evladım karnım sana bir barınak, memem sana bir çeşme, bağrım sana döşek değil miydi? Evladı ona: Evet öyleydi anacığım diyecek. Bunun üzerine annesi ona: Haydi yavrucuğum günahlarım bana çok ağır geliyor, benim yerime bir günah olsun taşıyıver. Oğlu: Bırak beni anacığım, günahlarım seninle uğraşmama fırsat tanımıyor, diyecek.

“Sen ancak gıyaben Rabblerinden korkanları… korkutursun.” Yani senin korkutup uyarmanı ancak yüce Allah’ın vereceği cezadan korkanlar kabul eder. Bu da yüce Allah’ın:

“Sen ancak zikre uyan ve gayb ile Rahmân’dan kalbinden saygı duyarak korkan kimseleri uyarırsın” (Yâsîn, 36/11) âyetini andırmaktadır.

“Kim temizlenirse, ancak kendisi için temizlenmiş olur.” Yani kim hidayet bulursa, ancak kendisi için hidayet bulmuş olur. Bu âyet; diye de okunmuştur.

“Dönüş yalnız Allah’adır.” Yani bütün yaratılmışlar O’na döneceklerdir.

Fatır 17

Bu, Allah için zor değildir.

Diyanet Vakfı
Bu da Allaha güç bir şey değildir.

Kurtubi Tefsiri
Ve bu Allah’a göre zor değildir.

“Ve bu, Allah’a göre zor” zor gelen ve olmayacak, imkansız bir şey

“değildir.”

Bu âyet, daha önce İbrahim Sûresi’nde (14/19-20)’de geçmiş idi.

Fatır 16

Dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir halk getirir.

Diyanet Vakfı
Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer dilerse sizi giderir ve yeni yaratık(lar) getirir.

“Eğer dilerse sizi giderir” âyetinde hazfedilmiş lâfızlar vardır. Yani eğer O, sizi gidermek isterse giderir, yani sizi yok eder.

“Ve” sizden daha itaatkâr ve daha temiz

“yeni yaratıklar getirir.”

Fatır 15

Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise zengindir, övgüye layıktır.

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! Allaha muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye layık olan ancak Odur.

Kurtubi Tefsiri
Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise O, kimseye muhtaç olmayandır, her hamde lâyık olandır.

“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz.” Hayatta kalmak ve bütün hallerinizde O’na muhtaçsınız.

ez-Zemahşerî şöyle demektedir: Şayet: “el-Fukara (muhtaç olanlar)” lâfzı niye marife olarak gelmiştir diye soracak olursanız, şöyle cevab veririz: O böyle buyurmakla onların yüce Allah’a ne kadar ileri derecede muhtaç olduklarını kendilerine göstermek istemiştir. Çünkü “el-fukara” bir cins ismidir. Her ne kadar insan olsun, diğerleri olsun bütün yaratıkların ona ihtiyaçları sözkonusu olsa da bu böyledir. Zira fakirlik zayıflığa tabi olan özelliklerdendir. Fakir kimse ne kadar zayıf ise, o kadar fakirdir. Nitekim yüce Allah;

“İnsan zayıf olarak yaratılmıştır” (en-Nisa, 4/28) âyeti ile

“Allah sizi bir zaaftan yaratan” (er-Rum, 30/54) âyetinde, insanın zayıf olduğuna tanıklık etmektedir. Eğer (muhtaç oluş anlamındaki lâfız) nekre (belirtisiz) gelmiş olsaydı, anlam: Siz bazı fakirlersiniz demek olur.

Şayet “el-fukara (muhtaç olanlar, fakirler)”in karşılığında “gani (kimseye muhtaç olmayan)” ismi kullanılmıştır. Bu durumda “hamid (her hamde lâyık olan)”ın faydası nedir? diye soracak olursanız, cevabımız şu olur:

Yüce Allah insanların kendisine muhtaç olduklarını ve kendisinin de onlara ihtiyacının bulunmadığını tesbit ettikten sonra, herbir gani (muhtaç olmayan) muhtaç olmayışı ile faydalı olmayıp ancak cömert ve nimet ihsan eden kişi olması halinde faydalı olduğundan ötürü, böyle bir varlıklı, cömertlik edip nimet ihsan ettiği takdirde de kendilerine nimet ihsan edenler ona hamdettiklerinden ve kendisine hamdetmelerini de hakettiğinden dolayı “el-Hamid” (her hamde lâyık olan) ismini de zikretmiştir. Bununla zenginliğiyle, muhtaç olmayışıyla yarattıklarına fayda sağlayan gani; onlara nimet ihsan eden, cömert (cevad) ve verdiği nimetleri dolayısıyla da kendisine hamdetmeleri hakkına sahib olduğuna delalet etsin diye bu ismini zikretmiş bulunmaktadır.”

“..e fakirler…” lâfzındaki ikinci hemzenin tahfif ile okunması el-Halü’e göre kıraat şekillerinin en güzel olanıdır. Bununla birlikte yalnızca birincisinin tahfif edilmesi de, her ikisinin tahfifi de ve her ikisinin tahkik ile okunması da caizdir.

“Allah ise O, kimseye muhtaç olmayandır. Her hamde lâyık olandır” âyetindeki:

“O” zamiri zaiddir. O bakımdan i’rab’ta yeri olmaz. Mübteda da olabilir, o vakit ref konumunda olur.

Fatır 14

Onları çağırsanız sizi işitmezler. İşitseler bile size karşılık veremezler. Kıyamet günü sizin şirk koşmanızı inkâr ederler. Sana en iyi haber veren, şüphesiz Allah’tır.

Diyanet Vakfı
Eğer onları (putları) çağırırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile, size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı reddederler. (Bu gerçeği) sana, her şeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber veremez.

Kurtubi Tefsiri
Onlara dua etseniz, dualarınızı işitmezler. İşitseler dahi istediğinizi yerine getiremezler. Üstelik onlar kıyâmet gününde ortak koşmanızı inkâr da edeceklerdir. Herşeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez.

“Onlara dua etseniz, dualarınızı işitmezler.” Musibetlerle karşılaştığınız takdirde onları yardıma çağıracak olursanız, sizin bu çağırmalarınızı işitemezler. Çünkü onlar görmeyen, işitmeyen, cansız varlıklardır.

“İşitseler dahi istediğinizi yerine getiremezler.” Çünkü işiten herbir varlık, natık değildir. Katade de şöyle demiştir: İşitseler dahi size fayda veremezler, anlamındadır. Şöyle de açıklanmıştır: Biz onlara akıl ve hayat versek ve sizin çağrılarınızı işitseler dahi, onlar sizden daha çok Allah’a itaat ederler ve kendilerini küfre çağırmanızı kabul etmezler.

“Kıyâmet gününde ortak koşmanızı inkâr da edeceklerdir.” Sizin kendilerine ibadet etmenizi inkâr edecekler ve sizden uzak olduklarını bildirecekler.

Diğer taraftan bunun akıl sahibi mabudlar hakkında olması da mümkündür. Melekler, cinler, peygamberler ve şeytanlar gibi. Yani bunlar sizin yaptığınız işin hak olduğunu kabul etmeyecekler, kendilerine ibadet etmenizi emretmediklerini de söyleyecekler. Nitekim yüce Allah Îsa (aleyhisselâm) hakkında şöyle diyeceğini bize haber vermektedir:

“Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz.” (el-Mâide, 5/116)

Putların da bu kapsama girmeleri mümkündür. Yani yüce Allah, onlara hayat verecek ve bu putlar da kendilerinin ibadete lâyık olmadıklarını söyleyeceklerdir.

“Herşeyden haberdar olan” -ki o aziz ve celil olan Allah’tır-

“gibi kimse sana haber veremez.” Yani yüce Allah’ın mahrukatını Allah’tan daha iyi bilen kimse olmadığı gibi, yaptıkları hususunda da kendisi gibi sana kimse haber veremez.

Fatır 13

Geceyi gündüze, gündüzü geceye katar. Güneşi ve ayı hizmetinize verir. Her biri belirli bir süreye kadar akar gider. İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka çağırdıklarınız, bir hurma çekirdeğinin zarı kadar bile bir şeye malik değildir.

Diyanet Vakfı
Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allahtır. Mülk Onundur. Onu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir. Güneşe ve ay’a da boyun eğdirdi. Hepsi de belirli bir süreye kadar akıp giderler. İşte bunları yaratan Rabbiniz Allah’tır. Mülk (hakimiyet) yalnız O’nundur. O’ndan gayrı çağırdıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile malik değildirler.

“Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir” âyetine dair açıklamalar daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/27. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Güneşe ve ay’a da boyun eğdirdi. Hepsi de belirli bir süreye katlar akıp giderler” bölümüne dair açıklamalar da daha önceden Lukman Sûresi’nde (31/29- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte bunları yaratan Rabbiniz Allah’tır. Mülk yalnız O’nundur.” Yani O’nun yaptıklarının bir bölümünü teşkil eden bunlar, biricik yaratıcı ve kainatın işlerini idare edenin O olduğunu, kadir ve muktedirin O olduğunu ortaya koymaktadır. O halde yalnız O’na ibadet edilmelidir.

“Ondan gayrı çağırdıklarınız” yani putlar

“ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile malik değildirler.” Buna güç yetiremezler, bunu yaratamazlar.

Âyet-i kerîmede geçen (ve “hurma çekirdeğinin zarı” diye meali verilen) kıtmir: Hurma ile çekirdeği arasında bulunan beyaz ince zardır. Müfessirlerin çoğu bunu böyle açıklamıştır. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Bu çekirdeğin üzerindeki yarıktır. el-Müberred’in tercih ettiği görüş budur. Katade de böyle demiştir. Yine Katade’den gelen rivâyete göre Kıtmir çekirdeğin baş tarafındaki küçük kabarcıktır. el-Cevherî de şöyle demektedir: Hurma çekirdeğinin sırt tarafında bulunan ve hurma ağacının kendisinden çıktığı beyaz noktacık olduğu da söylenmiştir.

Fatır 12

İki deniz bir olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi hoştur. Şu ise tuzludur, acıdır. Her ikisinden de taze et yersiniz, takınacağınız süs eşyaları çıkarırsınız. Gemi, denizi yara yara orada gider ki O’nun lütfundan arayasınız, şükredesiniz.

Diyanet Vakfı
İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar). Hepsinden de taze et (balık) yersiniz ve giyeceğiniz süs eşyası çıkarırsınız. Allahın lütfundan (nasibinizi) arayıp da şükretmeniz için gemilerin, denizi yarıp gittiğini görürsün.

Kurtubi Tefsiri
İki deniz bir olmaz. Bu çok tatlı, içimi hoş ve kolaydır. Diğeri ise çok acı ve tuzludur. Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz. Giyeceğiniz bir süs çıkartırsınız. O’nun lutfundan aramanız ve şükretmeniz için gemilerin onda suyu yararak yürüdüğünü görürsün.

Yüce Allah’ın:

“İki deniz bir olmaz. Bu çok tatlı, içimi hoş ve kolaydır.” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Acı ve Tatlı:

İbn Abbâs dedi ki:

“Tatlı”; “Acı” demektir.

Talha:

“Diğeri ise çok acı ve tuzludur” şeklinde (tuzlu anlamındaki kelimenin) “mim” harfini üstün, “lâm” harfini esreli ve “elif’siz olarak okumuştur. ise “içine tuz katılan, tuzlu” anlamındadır.

Îsa ve İbn Ebi İshak

“içimi hoş ve kolay” anlamındaki âyeti: diye okumuştur ki birinci kelimesi “seyyid” ve “meyyit” (kelimelerinin-, “said” ve “mart” olarak da okunmaları) gibidir.

“Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz.” Her iki denizden (acı ve tatlı sulardan) yersiniz anlamında olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/14. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

2- Denizden Çıkartılan Süsler:

“Giyeceğiniz bir süs çıkartırsınız” âyeti ile ilgili olarak Ebû İshak’ın görüşü şudur: Süs eşyası ancak tuzlu sulardan çıkartılır. Her ikisinden denilmesi bunların birbirine karışması dolayısıyladır. Bir başkası da şöyle demiştir: İnci ve diğer süs eşyalarının bulunduğu sadefler pınarları andıran şekilde tatlı ve tuzlu suların bulunduğu yerlerden çıkartılır. Dolayısıyla bu süs eşyaları her ikisinden çıkartılıyor demektir. Çünkü denizde tatlı su pınarları vardır. Bunların birbirleriyle karıştıkları yerde aradan inci çıkar.

Yağmur suyundan çıktığı da söylenmiştir. Muhammed b. Yezid dördüncü bir görüş olarak şöyle demektedir: Süs eşyası sadece tuzlu sudan çıkar. en-Nehhâs da şöyle demiştir: Bu görüşlerin en güzeli budur. Çünkü bu özellik öbüründe (tatlı suda) bulunmamaktadır. Her iki sudan birlikte sözedilmiş, sonra da bunlardan birisi hakkında (bu özelliği ile) haber verilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükun bulasınız ve (diğerinde) lutfundan arayasınız diye yaratmış olması O’nun rahmetindendir.” (el-Kasas, 28/73)

Ayrıca bu bir kimsenin şöyle demesine benzer: “Sen el-Hasen’i ve el-Haccac’ı görecek olursan, bir hayır ve bir şer görmüş olursun. Eğer el-Esmaî’yi ve Sîbeveyh’i görürsen, elini lügat ve nahiv ile doldurursun.” Böyle bir ifade kullanıldığında bunun manası açıkça bilinir ve böyle bir ifade hem fasih, hem de çokça kullanılan bir tarzdır. Aynı şekilde: “Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz, giyeceğiniz bir süs çıkartırsınız” âyeti da böyledir. Birincisinde her ikisi de ortaktır, ikincisi ise sadece tuzlu su hakkında sözkonusudur.

3- Herbir Eşyanın Giyilmesi Kendisine Göredir:

Yüce Allah’ın:

“Giyeceğiniz” âyetinde herbir şeyin giyilmesinin kendisine göre olduğuna delil vardır. Mesela, yüzük parmağa giyilir, bilezik bileğe geçirilir, gerdanlık boyna takılır, halhal ayağa takılır. Buhârî ve Nesâî de İbn Sîrîn’den şöyle dediği kaydedilmektedir. Ben Abide’ye: İpeğin üzerine oturmak onu giymek gibi midir? diye sordum o, evet dedi. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, I, 265; Buhârî, IV, 2195, Abide’nin sözü olarak bab başlığında kaydettikten sora, ipek üzerine oturamanın yasaklandığını da Huzeyfe’den muttasıl bir senedle rivâyet etmektedir. Sahih eserlerde de Enes’ten şöyle dediği kaydedilmektedir: “Uzun süre giyildiğinden (kullanıldığından) ötürü kararmış bir hasırımız vardı. Onu gidip aldım…” Buhârî, I, 149, 294; Dârimî, I, 334; Ebû Dâvûd, I, 166; Nesâî, II, 85; Muvatta’, I, 153; Müsned, III, 131, 149, 164.

4- Denizi Yararak Giden Gemiler:

“Ve şükretmeniz için gemilerin onda suyu yararak yürüdüğünü görürsün” âyeti ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demiştir: Gemiler sadece tuzlu suyu yararak giderler. Çünkü böyle olmasaydı -Onda” yerine İkisinde” demesi gerekirdi. ” Gemi suyu yararak gitti, gider” denilir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/14. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“O’nun lütfundan aramanız… için” âyeti hakkında Mücahid şöyle demektedir: Bundan kasıt, uzak yerlere kısa bir süre içerisinde gemilerle ticaret yapmaktır. Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 3- başlıkta) geçtiği gibi.

Oradan çıkartılan, süs eşyaları ve avlanılan balıklardır, diye de açıklanmıştır.

“Ve” size lütfundan verdiklerine karşılık

“şükretmeniz için…” Denizin dehşetli hallerinden sizi kurtardığı için, diye de açıklanmıştır.

Fatır 11

Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı, sonra da sizi çiftler yaptı. Hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur ki O’nun bilgisi dışında olsun. Ne bir ömrü uzatılır ne de kısaltılır ki o bir kitapta yazılı olmasın. Şüphesiz bu, Allah için kolaydır.

Diyanet Vakfı
Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. Onun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allaha kolaydır.

Kurtubi Tefsiri
Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O’nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur. Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır. Şüphesiz ki bu Allah’a göre pek kolaydır.

“Allah sizi topraktan” âyeti ile ilgili olarak Said’in rivâyetine göre Ka topraktan

“sonra nutfeden yarattı.” Yine Katade dedi ki: Bundan kasıt da babalarınızın belinden çıkarttığı nutfedir.

“Sonra sizi çiftler kıldı.” (Yine Katade) dedi ki: Yani kiminizi kiminizle cşleştirdi. Erkek dişinin eşidir. Böylelikle dünyanın sonu gelinceye kadar dünyada kalmak gerçekleşmiş olmaktadır.

“O’nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur.” Yani O, sizi birbirinize eş kılmıştır. Erkek dişi ile evlenir ve yüce Allah’ın ilmine uygun olarak bunların nesilleri devam eder. Ne kadar gebelik ve doğum oluyorsa, mutlaka Allah onu bilir. Hiçbir şey O’nun tedbir ve idaresi dışına çıkmaz.

“Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır.” Yüce Allah’ın ömür verilen kimseyi “muammer: Uzun ömürlü” diye adlandırmış olması, onun ulaşacağı sonuç itibariyledir.

Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması” mutlaka ömrü yazılır demektir. Kaç yıl, kaç ay, kaç gün ve kaç saat diye. Sonra bir başka kitapta: Onun ömründen bir gün eksildi, bir ay eksildi, bir sene eksildi diye ecelini tamamlayıncaya kadar yazılır.

Saîd b. Cübeyr de şöyle demiştir: Kişinin ecelinden geçip giden eksilmedir. Gelecekte yaşayacağı süre de onun yaşatıldığı ömürdür. Buna göre zamir “yaşatılan ömürlü”ye aittir. Yine Saîd b. Cübeyr’den şöyle dediği nakledilmiştir: Bunun ömrü şu kadar, şu kadar yıldır diye yazılır. Sonra bunun altına: Bir gün gitti, iki gün gitti, diye ömrünün sonu gelinceye kadar (eksiltilenler) yazılır.

Katade de şöyle demiştir: Uzun ömürlü altmış yaşına ulaşan kimsedir. Eksik ömürlü ise altmış yaşından önce ölen kimsedir.

el-Ferrâ’ya göre

“uzun ömürlünün ömrünün uzatılması” ömrünün ne olacağı demektir.

“Ömrünün eksiltilmesi de” âyeti ise, bir başka kişi hakkında sözkonusudur. Yani bir başkasının da ömrünün eksiltilmesi

“ancak bir kitaptadır.” Buna göre “ömrünün” lâfzındaki zamir birincisinin dışında bir başkasına aittir. Ancak birincisi imiş gibi onun hakkında “ne: o” zamiri kullanılmıştır. Bu da “benim yanımda bir dirhem ve onun yarısı vardır” demeye benzer, yani bir de yarım dirhem daha vardır demeye benzer.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah, itaat etmesi halinde insanın ömrünü (mesala) yüz yıl, isyan etmesi halinde ise doksan yıl yazmıştır. Hangisine ulaşırsa, o bir kitapta demektir. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetini andırmaktadır: “Kim rızkının genişletilmesini, ecelinin ertelenmesini arzu ediyor ise o akrabalık bağını gözetsin. ” Buhârî, II, 728. V, 2232; Müslim, IV, 1982; Ebû Dâvûd, II. 132.

Yani Levh-i Mahfuz’da filanın ömrü şu kadar yıldır, diye yazılır. Eğer akrabalık bağını gözetirse, onun ömrüne şu kadar yıl ilave edilir. Bu hususu Levh-i Mahfuz’un bir başka yerinde de şöyle beyan eder: Bu kimse akrabalık bağını gözetecektir. İşte yalnız birincisini bilip de, ikincisini bilmeyen bir kimse burada bir artma ya da eksiltme olduğunu zanneder. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın:

“Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O’nun nezdindedir.” (er-Rad, 13/39) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır. Buna göre de zamir ömüre ait olur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Uzun ömürlünün” çok yaşlının “ömrünün uzatılmasının da” bir başkasının “ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır.” Yani yüce Allah’ın hükmü ve takdiri iledir. Bu anlamdaki açıklama ed-Dahhak’tan da rivâyet edilmiş, en-Nehhâs bunu tercih edip şöyle demiştir: Kur’ân’ın zahirine en uygun açıklama da budur. Buna benzer bir açıklama İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Bu açıklamaya göre zamirin “uzun ömürlü”ye ait olması mümkün olduğu gibi, ondan başkasına ait olması da mümkündür.

“Şüphesiz ki bu” amellerin ve ecellerin yazılması

“Allah’a göre pek kolaydır.” O’nun için olmayacak bir şey değildir.

“Eksiltilmesi” anlamındaki âyet genel olarak “ye” harfi ötreli, “kaf” harfi de üstün olarak; diye okunmuştur. Aralarında Ya’kub’un da bulunduğu bir kesim de “ye” harfi üstün, “kaf” harfi de ötreli olarak: ” Eksilmesi” diye okumuşlardır ki; onun ömründen bir şey eksilmesi de… demek olur. Mesela; “Bir şey kendisi eksildi, başkası onu eksiltti; kendisi arttı, başkası onu arttırdı” diye hem müteaddi, hem lazım (geçişli ve geçişsiz) kullanılabilir.

el-A’rec ve ez-Zührî, “ömrünün” anlamındaki âyeti “mim” harfini sakin olarak diye okumuş, diğerleri ise ötreli okumuşlardır. Bu da: “Kovmak” gibi iki ayrı söyleyiştir.

“Pek kolaydır” yani ömürlerin uzunluğunu da, kısalığını da tesbit etmek Allah için olmayacak bir şey değildir ve bu Allah’ın bilgisi dışında olmaz. Bunun fiili: “Kolay oldu” şeklindedir, eğer bir kimseye bu (Yesir) isim olarak verilecek olursa, munsarıf olur. Çünkü “fail” veznindedir.

Fatır 10

Kim izzet istiyorsa, bilsin ki bütün izzet Allah’ındır. Güzel sözler O’na yükselir, salih amel onu yükseltir. Kötülükleri düzenleyenlere şiddetli azap vardır. Onların tuzağı boşa çıkar.

Diyanet Vakfı
Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allahındır. Ona ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allaha amel-i salih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur.

Kurtubi Tefsiri
Kim aziz olmak istiyorsa, bilsin ki gerçekten izzet bütünüyle Allah’ındır. Güzel söz yalnız O’na yükselir. Onu da salih amel yükseltir. Kötülüklerle tuzak kuranlar, onlar için çok şiddetli bir azâb vardır ve bizzat onların tuzağı boşa çıkar.

“Kim aziz olmak istiyorsa, bilsin ki gerçekten izzet bütünüyle Allah’ındır” ifadesi el-Ferrâ”ya göre: Kim izzet ilmini istiyorsa… takdirindedir. Onun dışında başka ilim ehli de böyle söylemiştir. Yani kim beraberinde zilletin sözkonusu olmadığı izzet bilgisini elde etmek istiyorsa… Çünkü izzet, eğer sonunda zillete götürüyor ise, böyle bir izzet zillet ile karşı karşıya kalmaya götürür. Beraberinde zilletin sözkonusu olmadığı izzet ise, ancak Allah içindir.

“Bütünüyle” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. ez-Zeccâc bunun anlamını şöylece takdir etmektedir: Yüce Allah’a ibadeti ile izzet sahibi olmak isteyen -ki izzet yalnız şanı yüce Allah’ındır- kimseyi, şüphesiz Allah âhirette de, dünyada da aziz kılar.

Derim ki: Bu daha güzeldir, ileride de geleceği gibi merfu olarak da rivâyet edilmiştir.

“Gerçekten izzet bütünüyle Allah’ındır” âyetinin zahirinden anlaşılan, işitenlerin Allah’ın izzeti ile ünsiyet sağlamaları ve onlara bu hususta Allah hakkında bilinmesi gerekenin ve başkasının hiçbir şekilde ummayacağı şekilde dahi bunun Allah’a ait olduğunun anlatılması sözkonusudur. Buna göre yüce Allah’ı tanıyanlar için bunun başındaki “elif-lâm” ahid için ve izzet çerçevesi içerisinde onun hakkında kabul edilmesi gereken şeyler içindir. Nitekim Yûnus Sûresi’nde yer alan:

“Onların söyledikleri seni üzmesin. Çünkü izzet bütünüyle yalnız Allah’ındır.” (Yûnus, 10/65) âyetinden anlaşılan da budur.

Şanı yüce Allah’ın bu âyet ile gayret sahibi kimseleri izzetin nereden elde edileceği ve hangi yolla ona hak kazanılacağı hususunda uyarmak istemiş olması da mümkündür. Bu durumda başta gelen “elif” ile “lâm” istiğrak içindir. Bu sûrenin âyetlerinden anlaşılan da budur. Buna göre yüce Allah’tan izzeti isteyen ve onu istemekte samimi olarak ihtiyaç ve zilletini arzederek önünde saygı ile boyun eğdiğini gösteren bir kimse yüce Allah’ın izniyle bu izzeti O’nun yanında bulur. Böyle bir izzet, böyle bir kimseden engellenmez ve ona karşı perdelenmez. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah için alçak gönüllülük göstereni Allah yükseltir.” Müslim, IV, 2001; Tirmizî, IV, 376; Dârimî, I, 486; Muvatta’, II, 1000; Müsned, II, 386. İzzeti Allah’tan başka isteyen kimseyi ise yüce Allah izzeti istediği kimseyle başbaşa bırakır. İzzeti Allah’tan başkasının yanında arayan bir topluluğu sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Onlar mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenlerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Gerçekten izzet bütünüyle Allah’ındır.” (en-Nisa, 4/139) Böylece yüce Allah, gayet açık ve anlaşılır bir şekilde izzetin kendisinin olduğunu, onunla dilediği kimseyi aziz kılıp dilediği kimseyi de zelil kıldığını bize haber vermektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da yüce Allah’ın: “Kim aziz olmak istiyorsa, bilsin ki gerçekten izzet bütünüyle Allah’ındır” âyetini tefsir ederek şöyle buyurmaktadır: ” Her kim dünya ve âhirette aziz olmak istiyorsa, aziz olana itaat etsin.” Deylemî, Firdevs, V, 253.

ez-Zeccâc’ın açıklamalarının anlamı da budur. Şu beyiti söyleyen de gerçekten güzel söylemiş:

“Biz sana alçak gönüllülük arzederek boyunlar(ımız) zelil olursa

Şüphesiz ki onların aziz olması, zillet göstermelerindedir.”

En büyük kurtuluşa nail olmak ve dâr-ı izzete girmek için -ki izzet Allah’ındır- izzeti isteyen kimse aziz olmak için Allah’a yönelsin ve O’nunla aziz olmaya baksın. Çünkü Allah’ın kulu yanında, kul aracılığı ile aziz olmaya çalışan kimseyi Allah zelil eder. Allah ile aziz olmak isteyen kimseyi de Allah aziz eder.

“Güzel söz yalnız O’na yükselir. Onu da salih amel yükseltir” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Güzel Söz ve Salih Amel:

“Güzel söz yalnız O’na yükselir” âyetinde ifade tamam olmakta ve yeni bir ifade: “Onu da salih amel yükseltir” âyeti ile başlamaktadır ki, onu Allah yükseltir veya salih amel sahibini yükseltir, demek olur. Anlamın şöyle olması da mümkündür: Salih amel güzel sözü yükseltir. Bu durumda ileride açıklaması yapılacağı gibi ifadeler birbiriyle bağlantılı olur.

“Yükselmek, yukarı doğru hareket etmek” demektir. Uruc da aynı şeydir. Söz araz olduğundan ötürü onun hakkında böyle bir şey düşünülemez. Şu kadar var ki, onun yükselmesi kabulüne bir misal olarak verilmiştir. Çünkü mükâfatın veriliş yeri yukarıdadır, azap yeri ise aşağıdadır.

ez-Zeccâc şöyle demektedir: Mesela, iş kadıya ref’edildi (kaldırıldı) denilir. Bu, kadı bunu bildi, anlamındadır. Buna göre burada bilmek, anlamında kullanılır. Özellikle “güzel söz”ün sözkonusu edilmesi ona verilecek mükâfatı beyan etmek içindir. “Ona” âyetinden kasıt ise, bu sözün Allah’a yükseldiğini anlatmaktır. Onun semasına Ve Ondan baçka hiçbir kimsenin hükmünün cereyan etmediği yere yükselir diye de açıklanmıştır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Yani kulun itaatlerinin yazılı bulunduğu kitab semaya yükseltilir.

“Güzel söz”den kasıt güzel akideden sadır olan tevhiddir. Tevhid, temcid, (Allah’ın şanını yüceltip O’nu ta’zim etmek), Allah’ı zikretmek ve buna benzer sözler olduğu da söylenmiştir. Şöyle denilmiştir:

“Hiçbir kimsenin tatlı sözünü beğenme,

O söylediklerini yaptıklarıyla süslemediği sürece,

Eğer o kimsenin davranışlarını sözleriyle ölçecek olursan,

Dengede durduklarını gördüğün kişi, işte böylesiyle kardeşlik güzelliktir.”

İbnu’l-Mukaffa şöyle demiştir: Amelsiz söz yağsız tirit, yağmursuz bulut, kirişsiz yay gibidir. Böylesi hakkında da şöyle denilmiştir:

“Söz fiilsiz olamaz,

Fiilsiz herbir söz boştur.

Güzel davranış olmadan söylenen bir söz,

Tıpkı velisiz yapılan bir nikâh gibidir.”

“Yükselir” anlamındaki fiili ed-Dahhak “ye” harfini ötreli olarak: “Yükseltilir” diye okumuştur. Cumhûr “söz” anlamındaki kelimeyi: diye ve; “Söz”ün çoğulu olarak okumuşlardır. Ebû Abdurrahman ise bu kelimeyi: “Söz, kelam” diye okumuştur.

Derim ki: Buna göre kelam; anlamında kullanılabildiği gibi, aksi de sözkonusu olabilir. İşte Ebû’l-Kasım’ın: Kelamın kısımları üçtür şeklindeki ifadeleri buna göre açıklanır. O böylelikle “kelam”ı, yerine kullanmış olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onu da salih amel yükseltir.” İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları şöyle demişlerdir: Yani salih amel güzel sözü yükseltir. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: “Allah, amelsiz hiçbir sözü kabul etmediği gibi, hiçbir sözü ve hiçbir ameli de niyetsiz kabul etmez. Hiçbir sözü, ameli ve niyeti ise, sünnete uygun olmadıkça kabul etmez.”

İbn Abbâs dedi ki: Kul Allah’ı zikredip güzel söz söyleyip farzlarını eda edecek olursa, sözü de ameli ile birlikte yükselir. Söz söyleyip farzlarını eda etmeyecek olursa, bu sefer sözü ameline döndürülür.

İbn Atiyye dedi ki: Ancak bu ehl-i sünnet itikadınca kabul edilemeyecek bir görüştür. İbn Abbâs’tan da böyle bir rivâyet sahih yolla gelmiş değildir. Gerçek şudur: Farzları terkeden günahkar bir kimse yüce Allah’ı zikredip güzel bir söz söyleyecek olursa, şüphesiz ki bu onun lehine yazılır ve ondan kabul olunur. İyilikleri onun lehinedir, kötülükleri de aleyhinedir. Yüce Allah, şirkten sakınan herkesin yaptığı amelini (şartlarını taşıması şartıyla) kabul eder. Aynı şekilde güzel söz de salih bir ameldir. Güzel sözü yükselten ameldir, diyenin görüşünün doğru bir şekilde anlaşılması için, onun yükseltilmesini daha da ileriye götürür, onunla birlikte olması halinde ulaşacağı yer daha güzel bir yer olur, diye anlaşılmalıdır. Nitekim namaz, oruç ve buna benzer amelleri bulunan bir kimse, bu amelleri arasında güzel sözler söyleyip yüce Allah’ı zikredecek olursa, amelleri onun sözlerinden daha şerefli olur. Bu durumda yüce Allah’ın:

“Onu da salih amel yükseltir” âyeti bir Öğüt, bir hatırlatma ve amel işlemeye bir teşvik olur. Bizatihi ameller olan tevhid ve teşbih gibi birtakım sözler ise makbuldür.

İbnu’l-Arabî de şöyle demektedir: “Kişinin yüce Allah’ı zikretmek suretiyle söylediği söz ile birlikte salih amel bulunmayacak olursa fayda vermez. Çünkü sözü davranışına aykırı olan bir kimsenin bu sözü aleyhine bir vebaldir. Bunun tahkiki şudur: Bir sözün kabul edilmesi için eğer amel şart olursa veya amele bağlı bulunursa, hiç şüphesiz o amel olmaksızın, o söz kabul edilemez. Şayet amel o sözün kabulü için bir şart değilse, söylediği güzel söz onun için iyilik olarak yazılır. Kötü ameli de onun aleyhine yazılır ve her ikisi arasında bir muvazene (denge) gerçekleşir. Sonra yüce Allah da kurtuluşa, kârlı oluşa veya hüsrana dair hükmünü verir.”

Derim ki İbnu’l-Arabî’nin bu söyledikleri bir tahkikin ifadesidir. Bununla birlikte kuvvetli görünen görüş şudur; Salih amel güzel sözün kabul edilmesi için bir şarttır. Nitekim şöyle bir rivâyet de gelmiştir: Kul samimi bir niyet ile lâ ilahe illallah diyecek olursa, melekler onun ameline bakar. Şayet ameli onun sözüne uygun ise her ikisi birlikte yükselir. Eğer ameli aykırı ise amelinden tevbe edinceye kadar sözü askıda kalır.” Yakın manada olmak üzere: İbn Mâce, Îman, I, 350.

Buna göre salih amel, güzel sözü yüce Allah’a yükseltir.

“Onu da… yükseltir” lâfzındaki zamir de “güzel söz”e ait olur. İbn Abbâs, Şehr b. Havşeb, Saîd b. Cübeyr, Mücahid, Katade, Ebû’l-Aliye ve ed-Dahhak’ın görüşü budur.

“Güzel söz”den kasıt, tevhid kabul edilecek olursa, bu durumda salih ameli yükselten o olur. Çünkü salih amel ancak îman ve tevhid ile birlikte kabul edilebilir. Yani salih ameli de güzel söz yükseltir. Bu durumda zamir salih amele ait olur. Bu görüş de Şehr b. Havşeb’den rivâyet edilmiştir. O şöyle demiştir: “Güzel söz” Kur’ân-ı Kerîm’dir. “Onu da salih amel yükseltir.” Yani Kur’ân, salih ameli yükseltir. Bu anlayışa göre bu bölümün meali şöyle yapılmalıdır: “Salih amele gelince; onu da o (Kuran) yükseltir.”

Zamirin yüce Allah’a ait olduğu da söylenmiştir. Yani salih ameli yüce Allah güzel sözün üzerine yükseltir. Çünkü amel, söylenen sözün gerçekleştirilmesi demektir. Amelde bulunan bir kimse de söz söyleyenden daha çok emek harcar. Sözün hakikati de işte budur, çünkü yükselten de, alçaltan da Allah’tır.

İkinci ve birinci açıklamalar mecazdır, ancak böyle mecazlar uygundur ve caizdir. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu sözlerin en uygunu ve en doğrusu birinci görüştür. Çünkü bu görüşü benimseyenler üstün kimselerdir ve böyle bir açıklama Arapça açısından da daha uygundur. Zira kıraat âlimleri “amel” kelimesini merfu okumuşlardır. Eğer anlam salih ameli Allah yükseltir, yahut salih ameli güzel söz yükseltir, şeklinde olsaydı, “amel” kelimesinin nasb ile okunmasının tercih edilmesi gerekirdi. Halbuki bu kelimeyi Îsa b. Ömer’den gelen rivâyet dışında mansub okuyan kimse olduğunu bilmiyoruz. Bu rivâyete göre o şöyle demiştir: Bazı kimseler: “(……..) Salih amele gelince, onu da Allah yükseltir” diye okumuşlardır.

Salih amel, o amelin sahibini yükseltir, diye de açıklanmıştır. İşte izzeti dileyen ve yüce Allah’tan isteneceğini bilen kimse de böylesi bir kimsedir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

2- Kadının, Eşşeğin ve Siyah Köpeğin Namazı Bozduğuna Dair Rivâyet ile Dine Dair Hükümlerin Delile Dayalı Olması Gereği:

İbn Abbâs’ın huzurunda köpeğin namazı bozduğu sözkonusu edilince, o: “Güzel söz yalnız O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir” âyetini okuyarak cevab vermiştir. Bu, selefin umumi delilleri kabul ettikleri hususuna genel bir istidlaldir. Çünkü (İbn Abbâs’ın bu açıklamasından anlaşıldığına göre) bir kimse namaza şartlarına uygun olarak başladığına göre; böyle bir şeyi gerektiren bir husus sabit olmadıkça, herhangi bir şey namazını iptal edemez. Bu da bu hususta sabit olmuş Kur’ân, sünnet veya icma gibi umumi bir delile dayanarak kabul edilebilir.

Bu görüşte olanlar ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetini delil gösterirler: “Kadın, eşek ve siyah köpek namazı bozar.” Ben: Siyah köpeğin, beyaz köpekten, kırmızı köpekten farkı nedir ki? diye sordum, şöyle buyurdu: “Siyah köpek bir şeytandır.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir Müslim, I, 365; Ebû Dâvûd, I, 187; Müsned, V, 151, 160.

Ancak bununla çatışan rivâyetler de gelmiştir. Bu rivâyetlerden birisi de Buhârî’nin, İbn Şihab’ın kardeşinin oğlundan naklettiği rivâyettir. Buna göre o amcasına: Herhangi bir şey namazı bozar mı? diye sormuş, o da: Hiçbir şey namazı bozmaz, demiştir. Çünkü Urve b. ez-Zübeyr’in bana bildirdiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımı Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin kalkar namaz kılardı. Ben ise kendisi ile kıble arasında yatağı üzerinde uzanmış bulunuyordum. Buhârî, I, 193; Nesâî, I, 101; Müsned, VI, 259.

“Kötülüklerle tuzak kuranlar” âyeti ile ilgili olarak Taberî “Kitabu Adabi’n-Nufus” adlı eserinde şunu zikretmektedir: Bana Yûnus b. Abdi’l-A’la anlattı dedi ki: Bize Süfyan anlattı, o Leys b. Ebi Süleym’den, o Şehr b. Havseb el-Eş’arî’den yüce Allah’ın:

“Kötülüklerle tuzak kuranlar, onlar için çok şiddetli bir azâb vardır ve bizzat onların tuzağı boşa çıkar” âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar riyakar kimselerdir. İbn Abbâs, Mücahid ve Katade’nin görüşü de budur.

Ebû’l-Aliyede şöyle demiştir: Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında Daru’n-Nedve’de toplanıp plan kuran kimselerdir.

el-Kelbî: Dünya hayatında iken kötülük işleyen kimseleri kastetmektedir, demiştir. Mukâtil de şirki kastetmiştir, demiştir. Bu açıklamalara göre “kötülükler” anlamındaki kelime mef’ûldür.

(“Boşa çıkar” anlamındaki kelimenin mazi ve muzari fiili): Helâk oldu, olur, boşa çıktı, çıkar” denilir. “Pazar durgunlaştı” demektir. “Dul kadının (kocasız olarak) perişan oluşundan Allah’a sığınırız” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerinden Allah’a sığındığı bazı hususlar zikredilirken arada bunun da: Said b. Mansur, Sünen, 218; İbn Habib el-Ezdi. Müsnedu’r-Rabi, s. 207; Taberani, Evsat, II, 333; Sağir, II, 216; Kebir, XI, 323; Deylemî, Firdevs, I, 461; el-Munavi, Feydu’l-Kadir, II, 147, el-Heysemî’nin -Taberanî’nin rivâyeti ile ilgili olarak- “Senedinde yer alan Abbad b. Zekeriyya’nın tanınmadığını, diğer ravilerinin Sahih rical olduğunu” dediğini (I, 148)’de kaydetmektedir. duasında da bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır. Yüce Allah’ın:

“Siz esasen helâk olmuş bir topluluksunuz.” (el-Feth 48/12) âyetinde de bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır.

el-Mekr (tuzak) ise hile ve aldatmak kastı ile yapılan iş demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden Sebe’ Sûresi’nde (34/33. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Fatır 9

Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar bulutları kaldırır, biz de onu ölü bir beldeye sevk ederiz, onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltiriz. İşte diriliş böyledir.

Diyanet Vakfı
Rüzgarları gönderip de bulutu harekete geçiren Allahtır. Biz onu ölü bir bölgeye göndeririz de ölümünden sonra toprağa onunla hayat veririz. Ölülerin yeniden dirilmesi de böyle olacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Allah O’dur ki rüzgarları gönderip bulutları kaldırır. Sonra onu ölmüş bir beldeye süreriz. O su ile o yeri ölümünden sonra canlandırırız. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.

“Allah O’dur ki rüzgarları gönderip bulutları kaldırır. Sonra onu ölmüş bir beldeye süreriz” âyetinde geçen ” Ölmüş” şekli ile şekli aynıdır. İle da böyledir. İleri gelen nahivcilerin görüşü budur. Muhammed b. Yezid de: Bu Basralıların görüşüdür deyip kimseyi istisna etmemekte ve buna dair kati birtakım deliller getirerek, şu beyitleri de zikretmektedir:

“Ölüp de rahat eden ölü değildir

Asıl ölü, yaşayan ölüdür.

Ölü, ancak kederli yaşayan kimsedir,

Gönlü kırık, umudu az olandır.”

(Sonra Muhammed b. Yezid): Burada ikisi arasında herhangi bir fark görebiliyor musun? diye sormakta ve şu beyiti de zikretmektedir:

“Yumuşak mı yumuşaktırlar, onlar kolaylık gösterirler, kolaylık gösterenin oğludurlar,

Onlar şerefli siyasetçi (idareci)lerdir. Onlar varlıklı kimselerin oğullarıdır.”

(Muhamme İbn Zeyd devamla) dedi ki: Dilciler: ile ‘in aynı anlamda (yumuşak demek) olduğunu, aynı şekilde: ile aynı anlamda (ölü); ile in de aynı (efendi demek) olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir.

Yüce Allah’ın:

“Allah O’dur ki rüzgarları gönderip bulutları kaldırır” diye buyurduktan sonra

“onu… süreriz” diye buyurması telvinu’l-hitab (veya iltifat) sanatı Daha önce birkaç defa geçtiği gibi, iltifat veya telvinu’l-hitab, anlatımda kullanılan hitapta hazırdan gaibe, mütekilleme… geçiş yaparak, anlatıma canlılık kanzandırmaktadır. türündendir.

Ebû Ubeyde dedi ki: (Buradaki “onu… süreriz” anlamındaki âyetin aynı kip kullanılması halinde) alacağı şekil: “Onu sürer” şeklindedir. Çünkü daha önceden: “Bulutları kaldırır” diye buyurmuştur.

ez-Zemahşerî de şöyle demektedir: Şayet sen öncesi ile sonrası gelen fiillerden farklı olarak

“kaldırır” fiilinin niçin müzari geldiğini soracak olursan, sana şöyle cevab veririz: Bu rüzgarların bulutları kaldırma halini anlatması ve bu Rabbani kudrete delalet eden harikulade tablonun canlandırılması içindir. İşte edebiyat ustaları bir çeşit ayrıcalıklı ve kendine has özellikleri bulunan bir hale yahut muhatabı ilgilendiren bir hale veya başka bir hususa dikkat çekmek istedikleri vakit böyle yaparlar. Nitekim Teebbata Şerran adlı şair şöyle demiştir:

“Ben tıpkı kitab sahifesi gibi dümdüz uçsuz bucaksız yerlerde,

Gulyabanileri hızlıca giderken gördüğüm için,

Dehşete kapılmadan vururum onların ellerine ve boğazlarına,

Onlar da yere yıkılıverdiler.”

Çünkü herbir dehşetli hale karşı cesareti ve her zorluğa karşı sebatı dolayısıyla hayret edilecek haline kavmini muttali kılmak ve âdeta gözleriyle görüyormuşlar gibi gulyabanileri vururken göstermiş olduğunu iddia ettiği kahramanlık halini kavmine canlandırmak istemiştir. Aynı şekilde bulutların ölmüş bir beldeye sürülmesi de böyledir. Çünkü bunlar yüce Allah’ın göz kamaştırıcı kudretinin delilleri olduklarından dolayı

“süreriz” ile “canlandırırız” diye buyurulmuş ve bu fiillerde gaib lâfzı değil de özelliği daha açık ifade eden ve ona daha açık delalet eden bir kip kullanılmıştır.

“Rüzgarları” âyeti genel olarak: diye okunmuştur. Ancak İbn Muhaysın, İbn Kesîr, el-A’meş, Yahya, Hamza ve el-Kisaî tekil olarak: “Rüzgarı” diye okumuşlardır. Bu âyet-i kerîmeye ait yeterli açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 164. âyet, 10 başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.” Yani ölümünüzden sonra böyle diriltileceksiniz. Burada “en-nuşur” âyeti: “İnsan diriltildi, diriltilmek” şeklinden gelmektedir. “işte böyle” lâfzındaki “kef” harfi ref’ mahallindedir. Yani ölülerin diriltilmesinin misali ölülerin ölümden sonra diriltilmeleridir.

Ebû Rezin el-Ukaylî’den şöyle dediği nakledilmiştir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, Allah ölüleri nasıl diriltir? Yarattıkları arasında bunun delili nedir? Şöyle buyurdu: “Sen kendi yakınlarının vadisinden önce kupkuru iken geçip sonra da oranın yeşilliklerle sarsıldığını hiç görmedin mi?” Ben: Gördüm ey Allah’ın Rasûlü, deyince, şöyle buyurdu: “İşte Allah ölüleri böylece diriltir ve işte bu, O’nun yarattıklarındaki belgesidir.” Hakim, Müstedrek, IV, 605; Müsned, IV , 11. Biz bu rivâyeti daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/57. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde zikretmiş bulunuyoruz.

Fatır 8

Kötü ameli kendisine süslenip de onu güzel gören kimse, artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Artık onlar için kendini üzme. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını bilir.

Diyanet Vakfı
Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi? Allah dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helak etme. Allah onların ne yaptıklarını biliyor.

Kurtubi Tefsiri
Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilip de bu sebepten onu güzel gören kimse (bunun gibi olur mu)? Şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğine hidayet verir. O halde onlar için hasretler duyarak helâk olma! Çünkü Allah onların ne yapmakta olduklarını çok iyi bilendir.

“Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilip de…” âyetinde yer alan;

“Kendisi” lâfzı mübteda olarak ref mahallindedir. Haberi ise hazfedilmiştir. el-Kisaî dedi ki: Haberine yüce Allah’ın:

“O halde onlar için hasretler duyarak helâk olma!” âyeti delalet etmektedir. Buna göre anlam şöyle olur: Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse için sen hasretler duyarak kendini bitirecek misin? el-Kisaî dedi ki: Bu Arapça’da çok incelikli bir anlatım üslubudur ve onu çok az kimse bilir.

ez-Zemahşerî bunu ez-Zeccâc’tan da nakletmektedir. en-Nehhâs dedi ki: el-Kisaî’nin yaptığı açıklama âyet-i kerîme hakkında yapılmış en güzel açıklamadır. Çünkü o bu açıklamasıyla hazfedilmiş ifadeye neyin delalet ettiğini de belirtmektedir. Anlam da şöyle olur: Şanı yüce Allah, peygamberine bu gibi kimseler dolayısıyla ileri derecede üzülüp onlar için kederlenmesini yasaklamaktadır. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Îman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin neredeyse.” (el-Kehf, 18/6) Tefsir âlimleri kendini öldüreceksin neredeyse… diye açıklamışlardır.

Nasr b. Ali dedi ki: Ben el-Esmaî’ye, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Yemen ahalisi hakkında söylemiş olduğu: “Onlar kalbleri en ine, itaatleri en samimi olanlardır” sözünde geçen: “En samimi” lâfzı ne demektir, diye sordum. O: “En içten, en hilesiz demektir.” Ben ona: Tefsir âlimlerinden Mücahid ve başkası yüce Allah’ın (aynı kökten gelen kelimenin de kullanıldığı):

“Kendini helâk edeceksin neredeyse” (el-Kehf, 18/6) âyetini, kendini öldüreceksin neredeyse, diye açıklamışlardır, dedim. O: Evet bizzat o demektir. O, onlara karşı aşırı samimiyeti, iyiliklerini aşırı istemesi dolayısıyla neredeyse kendisini öldürecek gibi olmuştu.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Bu âyette takdim ve te’hir vardır. Bu ifadenin buna göre şekli şöyledir: İşlediği kötü ameli kendisine güzel gösterildiğinden dolayı onu güzel gören kimse için sen hasretler duyarak kendini bitirme! Şüphesiz ki Allah dilediğini saptırır ve dilediğini hidayete erdirir.

Cevabın hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Yani: Kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse, hidayet üzere olan kimse gibi midir? Bu şekildeki bir hazfin olduğuna delil de yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğine hidayet verir” âyetidir. Yezid b. el-Ka’ka’: “Kendini bitirme” anlamındaki âyeti: “Kendini yok etme!” diye okumuştur.

“Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilip de…” âyeti ile ilgili dört görüş vardır:

Birinci görüşe göre bunlar yahudiler. hristiyanlar ve mecusilerdir. Bu görüşü Ebû Kilabe ifade etmiştir. Buna göre

“kötü ameli” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a karşı inatlaşmak olur.

İkinci görüşe göre bunlar Haricilerdir. Bunu da Ömer b. el-Kasım rivâyet etmiştir. Buna göre “kötü ameli” te’vilin tahrif edilmesi demek olur.

Üçüncü görüşe göre bu kişi şeytandır. Bu açıklama da el-Hasen tarafından yapılmıştır. Buna göre “kötü ameli” aldatması olur.

Dördüncü görüşe göre kasıt, Kureyş kâfirleridir. Bu da el-Kelbî’nin görüşüdür. Bu durumda “kötü amel” şirk olur. el-Kelbî şunları da söyler: Âyet-i kerîme Sehmoğullarından el-As b. Vail ile el-Esved b. Muttalib hakkında inmiştir. Başkası ise Ebû Cehil b. Hişam hakkında indiğini söylemiştir.

“Bu sebepten onu güzel” el-Kelbî’ye göre doğru, bir başka açıklamaya göre de güzel

“gören kimse…”

Derim ki: Kastın Kureyş kâfirleri olduğu görüşü bu görüşlerin en kuvvetli olanıdır. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Onların hidayete ermesi senin üzerine borç değildir” (el-Bakara, 2/272)

“O küfürde yarışan kimseler seni üzmesin” (Al-i İmrân, 3/176);

“Bu söze îman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin neredeyse” (el-Kehf, 18/6);

“îman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin” (eş-Şuara, 26/3) ile bu âyet-i kerîmede yüce Allah’ın:

“O halde onlar için hasretler duyarak kendini bitirme” diye buyurması da bunu göstermektedir ki, bu da çok açıktır. Yani onların küfür üzere kalışları dolayısıyla senin üzülmenin hiçbir faydası yoktur. Çünkü onları saptıran Allah’tır.

Bu âyet-i kerîme önceden de geçtiği gibi Kaderiyye’nin görüşlerini reddetmektedir. Şu demektir: Ameli kendisine süslü gösterildiği için onu güzel gören kimseyi sen mi hidayete erdireceksin. Bu Allah’a aittir, sana düşen bir iş değildir. Sana düşen sadece tebliğ etmektir.

Ebû Cafer, Şeybe ve İbn Muhaysın “helâk olma” anlamındaki âyetini “te” harfini ötreli, “he” harfini de esreli olarak: “Yok etme!” diye; “Kendini” kelimesini de mef’ûl olarak nasb ile okumuşlardır. Her iki anlam da birbirine yakındır. “Hasretler duyarak” da mef’ûlün leh olarak nasbedilmiştir. Hasretler duyduğun için helâk olma, anlamındadır. “Onlar için” lâfzı “Yok etme!” anlamındaki fiilin sılasıdır. Tıpkı: “Onu sevdiği için helâk oldu, ona duyduğu kederden dolayı öldü” demek gibidir. Bu sıla ile kendisi için hasret duyulanı açıklamaktadır. Harf-i cerrin “hasretler” anlamındaki kelimeye taalluk etmesi câiz değildir. Çünkü sıla mastarından önce gelmez. Bununla birlikte hal olması da mümkündür. Sanki aşın hasret duyduğundan ötürü nefsinin tamamı hasretler olmuş gibidir anlamına gelir. Nitekim şair Cerir şöyle demiştir:

“Öğlenin şiddetli sıcağı ile gece boyu yol alması zayıflattı onları,

Öyle ki, geriye bir boyunları, bir de göğüsleri kaldı.”

Bu sözleriyle (develerinin) çok zayıfladıklarından, geriye sadece boyun ve göğüs kısımlarının kalmış olduğunu anlatmaktadır. Bir başka şairin şu beyitinde de bu şekildedir:

“Nefsim onların izinden düşüp düşüp gidiyor,

Hasretler halinde; onları anısını ise benîm için bir hastalıktır.”

Bunun mastar (mef’ûl-i mutlak) olması da mümkündür.

“Çünkü Allah onların ne yapmakta olduklarını çok iyi bilendir”

Fatır 7

İnkâr edenlere şiddetli azap vardır. İman edenler ve salih amel işleyenler için bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler için şüphesiz çetin bir azap var, iman edip iyi işler yapanlara da mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
O kâfir olanlar için çok şiddetli bir azâb vardır. Îman edip salih amel işleyenlere ise mağfiret ve büyük bir ecir vardır.

“O kâfir olanlar için çok şiddetli bir azâb vardır” âyetinde yer alan:

“…lar…” daha önce geçen “arkadaşlarından” lâfzının bedelidir. Bu durumda bu edat cer mahallinde olur yahut ta “taraftarlarını” lâfzının bedelidir, o takdirde de nasb mahallinde olur. Yahut ta “olsunlar” anlamındaki fiilin sonunda yer alan çoğula delalet eden “vav”dan bedeldir. O takdirde de ref” mahallinde olur. En güzelleri olan dördüncü bir görüşe göre ise, mübtedâ olarak ref mahallinde olmasıdır. Haberi ise

“…lar için çok şiddetli bir azâb vardır” âyetidir. Sanki yüce Allah, hangi hali uygun gördüğünü, hangisini uygun görmediğini beyan etmiş gibidir. Buna göre “Alevli ateşin arkadaşlarından…” âyeti ile ifade tamam olmakta, daha sonra yeni bir ifade ile:

“O kâfir olanlar için çok şiddetli bir azâb vardır” dire yeni bir cümleye başlamaktadır.

“Îman edip salih amel işleyenlere ise” anlamındaki âyet da mübte-Is olarak ref mahallindedir, haberi de günahlarına

“mağfiret ve” cennet olan

“büyük bir ecir vardır” âyetidir.

Fatır 6

Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır. Onu düşman edinin. O, kendi tarafını ancak alevli ateşin halkından olmaya çağırır.

Diyanet Vakfı
Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki şeytan sizin bir düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman tutun. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder.

“Şüphe yok ki şeytan sizin bir düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman tutun.” Siz de ona düşmanlık edin. ona itaat etmeyin. Onun size düşman olduğunu gösteren hususlardan birisi atanız Âdem’i cennetten çıkartmış olması ve

“Yemin olsun mutlaka onları saptıracağım, olmayacak kuruntulara boğacağım” (en-Nisâ, 4/119) ile:

“Yemin olsun Senin doğru yolunda onlara engel olacağım. Sonra yemin olsun önlerinden… onlara sokulacağım” (el-A’râf, 7/16-17) sözlerinde sizi saptırmayı taahhüd etmiş olmasıdır.

Şanı yüce Allah, bizlere şeytanın bizim apaçık düşmanımız olduğunu haber vermiş ve onun kıssasını bize anlatmış, babamız Âdem (aleyhisselâm)’a yaptıklarını biz var olmadan önce ve sonra bize düşmanlık etmek, bizi aldatmak için nasıl ortaya çıktığını bize anlatmaktadır. Buna rağmen bizler, bizi helake götürmek istediği hususlarda onu dost biliyor, ona itaat edebiliyoruz.

el-Fudayl b. İyad şöyle dermiş: Ey yalancı, ey iftiracı Allah’tan kork ve şeytan gizli hallerinde senin arkadaşın iken, herkesin önünde de şeytana sövme!

İbnu’s-Simak şöyle demiştir: Kendisine yapılan iyiliklerini bilmekle birlikte, iyilikte bulunan (yüce Allah)’a isyan eden kimsenin haline hayret edilir. Kendisine düşmanlık ettiğini bildikten sonra da o lanetliğe itaat edene hayret edilir. Bu anlamdaki geniş ve güzel açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/167-168. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphe yok ki şeytan sizin bir düşmanınızdır” âyetinde geçen: Bir düşman” lâfzının “Düşmanlık eden” anlamında olması mümkündür. Bu durumda tesniye, cemi’ ve müennesi yapılır. Mensub isim manasına da olabilir. O halde, her durumda tekil gelir. Yüce Allah’ın:

“Onlar benim düşmanımdır” (eş-Şuara, 26/77) âyetinde olduğu gibi. Bu kelime bu durumda müennes olarak kullanılsa dahi yine bu şekilde gelir.

en-Nehhâs der ki: Bazı nahivcilerin “vav” gizli bir harftir. Bundan dolayı (müenneslik alameti olmak üzere) “he (yuvarlak te)” getirilmiştir demeleri bir yanlışlıktır, çünkü “vav” harfi (gizli değil) sağlam bir harftir.

“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder” âyetinde yer alan:

“Ancak” lâfzındaki başına gelen ‘in amelini engellediğinden dolayı, bundan sonra fiil gelmiş bulunmaktadır

Şeytanın düşmanlığı, taraftarlarını da cehennem ateşine davet etmesidir.

Fatır 5

Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! Allahın vadi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!

Kurtubi Tefsiri
Ey İnsanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır. O halde, sakın sizi dünya hayatı aldatmasın ve çok aldatıcı da sakın sizi Allah ile aldatmasın.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır” âyeti öldükten sonra diriliş, mükâfat ve cezanın hak olduğuna dair sözünün doğruluğuna da- delilin açıklanmasından sonra, Allah Rasûlünü yalanlayan kimselere verilen bir öğüttür.

“O halde, sakın sizi dünya hayatı aldatmasın” âyeti ile ilgili olarak Saîd b. Cübeyr şöyle demektedir: Dünya hayatının aldatması kişiyi: Keşke şu ahiret hayatım için önceden bir şeyler yapmış olsaydım, diyecek hale gelinceye kadar âhiret için amel etmekten uzak kalacak şekilde, insanın dünyevi nimetleri ve lezzetleriyle uğraşmasıdır.

“Ve çok aldatıcı da sakın sizi Allah ile aldatmasın” âyeti ile ilgili olarak İbn es-Sikkît ile Ebû Hatim:

“Çok aldatıcı (el-ğarur)” şeytandır, demiştir. ğarur; ‘in çoğuludur, da mastardır. Bununla birlikte “el-ğarur”u zji mastar olması sözkonusudur. Ancak Ebû İshak’ın dışındakilere göre mastar olma ihtimali uzaktır. Çünkü “Onu aldattım” fiili müteaddi (geçişli)dir. Müteaddi olan mastar ise vezninde olup “Onu vur-;.m, vurmak” gibidir. Ancak kıyasa esas kabul edilmeyecek bazı lâfızlar bundan müstesnadır. Mesela; ” Onun yanından ayrılmadım, ayrılmamak”; “Hastalık onu çok zayıflattı, zayıflatmak” gibi, böyledir.

Bu lâfzın buradaki manasına gelince, bu hususta yapılmış en güzel açıklama, Saîd b. Cübeyr’in yaptığı açıklamadır. O da şöyle demiştir: Allah ile aldatmak, insanın masiyet işlemekle birlikte yüce Allah’ın kendisine mağfiret etmesini dilemesidir.

Genel olarak “el-ğarur” şeklinde, “ayn” harfi üstün olarak okunmuştur. Bundan kasıt ise, şeytandır. Yani o yüce Allah, sizin faziletiniz dolayısıyla güranlarınızı affedeceği şeklinde size vesveseler vermek suretiyle sakın sizi aldatmasın.

Ebû Hayve, Ebû’s-Semmal el-Adevî, Muhammed b. es-Semeyka’ ise “el-gurur” diye “ğayn” harfini ötreli olarak okumuşlardır ki, bu da batıl demektir. Yani batıl olan şey sakın sizi aldatmasın.

İbnu’s-Sikkit der ki: “el-Gurur” kendisi ile aldanışa düşülen dünya metaı demektir. ez-Zeccâc da şöyle demektedir: “el-Ğurur”un: ‘in çoğulu olması mümkündür. “Oturan” lâfzının çoğulunun; diye gelmesi gibi. en-Nehhâs dedi ki: Bu in çoğulu da olabilir. Veya Arapların:

“Hastalık onu alabildiğine inceltti, onun yanından ayrılmadı” fiillerine de benzetilmiş olabilir. ez-Zemahşerî der ki: “Onu aldattı” fiilinin mastarı, ile gibidir.

Fatır 4

Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki elçiler de yalanlanmıştı. Bütün işler Allah’a döndürülür.

Diyanet Vakfı
Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme); senden önceki peygamberler de yalanlanmıştır. Bütün işler yalnızca Allaha döndürülecektir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer seni yalanlıyorlarsa, doğrusu senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştır. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.

“Eğer” Kureyş kâfirleri

“seni yalanlıyorlarsa, doğrusu senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştır” âyeti ile yüce Allah, Peygamberine teselli vermektedir. O halde o da sabır hususunda kendisinden önceki peygamberlere uymalıdır.

“Bütün işler ancak Allah’a döndürülür” âyetindeki:

“Döndürülür” âyetini el-Hasen, el-A’rec, Yakub, İbn Amir Ebû Hayve, İbn Muhaysın, Humeyd, el-A’meş, Hamza, Yahya, el-Kisaî ve Halef malum bir fiil olarak “te” harfini üstün olarak (“döner” anlamında) okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bu okuyuşu yüce Allah’ın:

“Şunu bilin ki, bütün işler Allah’a döner” âyeti dolayısıyla tercih etmiştir. Diğerleri ise meçhul bir fiil olarak “te” harfini ötreli okumuşlardır.

Fatır 3

Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah’tan başka bir yaratıcı mı var ki sizi gökten ve yerden rızıklandırsın? Ondan başka ilah yoktur. O hâlde nasıl çevriliyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! Allahın size olan nimetini hatırlayın; Allahtan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? Ondan başka tanrı yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden küfre) çevriliyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Gökten ve yerden size Allah’tan başka rızık veren herhangi bir yaratıcı var mıdır? Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Böyleyken nasıl olur da döndürülüyorsunuz?

“Ey İnsanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın” âyetinde geçen

“hatırlama (zikir)” şükür anlamındadır.

“…Allah’tan başka… bir yaratıcı var mıdır?” âyetindeki:

“Başka” anlamındaki lâfzın ref, nasb ve cer ile okunması caizdir. Ref ile okunması iki şekilde açıklanır: Birincisi; “Allah’tan başka yaratıcı var mıdır?” şeklinde olup Allah’tan başka yaratıcı yoktur, anlamında olmasıdır. İkinci şekil ise mahalli i’rabı gözönünde bulundurularak önceki kelimeye sıfat olmasıdır. Çünkü asıl anlamı: “Allah’tan başka yaratıcı var mıdır?” şeklinde olup harf-i cerri fazladan gelmiştir.

Nasb ile okunması istisna dolayısıyla, mecrur okunması ise lâfza göre olur.

Humeyd et-Tavil dedi ki: Ben el-Hasen’e: Şerri kim yarattı? diye sordum. O: Subhanallah dedi. Hiç aziz ve celil olan Allah’tan başka bir yaratıcı var mıdır? Hayrı da şerri de yaratan O’dur.

Hamza ve el-Kisaî de cer ile: “Allah’tan başka bir yaratıcı var mıdır?” diye okumuşlardır, diğerleri ise ref’ ile okumuşlardır.

“Gökten” yağmur ile

“yerden” bitki ve nebat ile

“size Allah’tan başka rızık veren herhangi bir yaratıcı var mıdır? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Böyle iken nasıl olur da döndürülüyorsunuz?” âyetinde geçen: ” Döndürülüyorsunuz” lâfzı üstün olarak: den gelmektedir. Bu da “döndürmek” anlamına gelir. Mesela: Bu işten seni ne döndürdü?” denilir. Bunun: “Yalan ve iftira” lâfzından geldiği de söylenmiştir. Bu da anlam itibariyle öncekine racidir. Zira yalan doğru ve haktan döndürülmüş bir sözdür. Yüce Allah’ın tevhidini nasıl yalanlayabilirsiniz? demektir.

Âyet-i kerîme, Kaderiyye’ye karşı bir delildir. Çünkü yüce Allah’tan başka yaratıcı olmadığını ortaya koymaktadır. Onlar ise -daha önce birkaç yerde geçtiği üzere- onunla birlikte yaratıcıların varlığını söylemiş gibi oluyorlar.

Fatır 2

Allah’ın insanlar için açtığı rahmeti tutacak kimse yoktur. O’nun tuttuğunu da ondan sonra salacak yoktur. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Allahın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. Onun tuttuğunu Ondan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa, onu tutacak olmaz. Tuttuğunu da O’ndan başka salıverecek olmaz. O, emrinde galibtir, her işinde hikmeti sonsuz olandır.

“Allah, insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa, onu tutacak olmaz” âyetinde nahivciler Kur’ân-ı Kerîm’in dışında:

“Onu tutacak olmaz”

anlamındaki âyetin: diye okunmasını -(zamiri): nın lâfzına göre kullanılması suretiyle câiz kabul etmişlerdir.

Âyet-i kerîmede: Onu” şeklinde kullanılması ise (radıyallahü anhhmet lâfzının müennes) manasına binaendir. Aynı şekilde:

“Tuttuğunu da… salıverecek olmaz” anlamındaki âyetin; şeklinde okunmasını da câiz kabul ettikleri gibi;

“Allah insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa” anlamındaki âyetin da;

“Açacak olursa” âyetinin merfû’ okunmasını da câiz kabul etmişler ve bu durumda: ism-i mevsul’ü anlamında olur.

Yani peygamberler insanlara rahmet olmak üzere gönderilmişlerdir. Allah’tan başka kimse onları peygamber olarak gönderme gücüne sahih değildir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Allah’ın onlara gönderdiği bir yağmur yahut bir rızkı hiçbir kimse engelleme gücünü bulamaz. Bunlardan O’nun engellediğini de hiç kimse salıveremez.

Buradaki

“rahmet”in dua olduğu söylenmiştir. Bunu ed-Dahhak söylemiştir. İbn Abbâs tevbe demiştir. Tevfik ve hidayet diye de açıklanmıştır.

Derim ki:

“Rahmet” lâfzı bütün bunları kapsar. Çünkü bu lâfız umum ve müphemlik ifade etmek için nekire (belirtisiz) gelmiştir. Bedel olarak her türlü rahmeti kapsamına alır. O halde sözü edilen bütün bu açıklamaları kapsayan umumi bir lafızdır.

Malik, Muvatta’’ında kaydettiğine göre Ebû Hüreyre. sabah uyandığında yağmur yağmış olduğunu gördüğü vakit: “Fetih (açmak)’in doğuşu ile birlikte bize yağmur yağdırıldı, dediğinin ve sonra da şu:

“Allah, insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa, onu tutacak olmaz” âyetini okuduğunun kendisine ulaştığını söylemiştir. Muvatta’, I, 192.

“O, emrinde galibtir, her işinde hikmeti sonsuz olandır” âyetine dair açıklamalar ise daha önceden (el-Bakara, 2/129) geçmiş bulunmaktadır.

Fatır 1

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a aittir. O, dilediği kadar yaratmayı artırır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allaha hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.

Kurtubi Tefsiri
Hamd, göklerle yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratılışta dilediğini arttırır. Gerçekten Allah herşeye gücü yetendir.

“Hamd, göklerle yeri yoktan var eden… Allah’a mahsustur” âyetinde yer alan:

“Yoktan var eden” lâfzının sıfat olmak üzere esreli, bir mübteda takdiri ile merfu ve övmek maksİsmi ile de nasb olmak üzere üç türlü gelmesi caizdir. Nitekim, Sîbeveyh: “Hamda lâyık olana hamdolsun” tabirinde de bunun gibi (üç şekil) câiz olduğunu nakletmiştir. Aynı şekilde:

“Melekleri… kılan” âyeti da böyledir.

Fatır (yoktan var eden): Yaratan demektir. Yusuf Sûresi’nde (12/101. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Bir şeyin üstünü yarmak” demektir. Mesela: “Ben onu yardım, o da yarıldı” denilir, “Devenin azı dişi çıktı” tabiri buradan gelmektedir. Böyle olan deveye de denilir. ” Bir şey çatladı” anlamındadır. “Çatlakları bulunan kılıç” demek olur. Şair Antere de şöyle demektedir:

“Kılıcım bir şimşek gibi parlaktır, yanımdan ayırmam onu,

Silahım ne pürüzlüdür, ne de çatlağı vardır, onun.”

” Başlatmak ve icad etmek” demektir. İbn Abbâs dedi ki: Ben “göklerle yeri yoktan var eden (fatır)”in ne demek olduğunu bilemiyordum. Nihayet bir kuyu hakkında çekişen iki bedevi bana geldi. Onlardan birisi: O kuyuyu ilk açan benim, anlamında; dedi.

Dişi deveyi baş parmak ile şehadet parmağıyla sağmaya denilir.

Göklerle yerin zikredilmesi ile kastedilen, alemin tümüdür. Bununla yüce Allah şuna dikkat çekmektedir: İlkin yaratmaya kadir olan tekrar yaratmaya da kadir olandır.

“Melekleri… kılan” âyetindeki lâfzının tenvinli gelmesi câiz değildir, çünkü geçmiş hakkında kullanılmıştır.

“Elçiler” lâfzı bir mef’ûldür. Bir fiil takdiri dolayısıyla mef’ûl olduğu da söylenmiştir. Çünkü “fail (âyet-i kerîmedeki câil; kılan)” vezni eğer geçmiş hakkında kullanılacak olursa, ona hiçbir şey amel etmez. Onun muzari’ anlamında amel ettirilmesi halinde ise tenvin tahfif için hazfedilir.

ed-Dahhak: “Gökleri ve yeri yoktan var etmiş bulunan” diye mazi bir fiil olarak okumuştur.

Cebrâîl, Mikail, İsrafil ve ölüm meleği -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- âyette geçen:

“Melekleri… elçiler kılan”de geçen elçilerdendirler.

el-Hasen

“melekleri kılan” anlamındaki lafızda geçen:

“Kılan” lâfzını merfu’ olarak okumuştur. Huleyd b. Neşit de: Melekleri kılmıştır” diye okumuştur ki bütün bunlar açık ve anlaşılır şeylerdir.

“Kanatlı” ifadesi bir sıfat olup yani kanatları bulunanlar, demektir.

“İkişer, üçer ve dörder” yani herbirisinin iki iki, üç üç ve dört dört kanatları vardır. Katade dedi ki: Kimisinin iki, kimisinin üç, kimisinin dört kanadı bulunmaktadır. Onlar bu kanatları ile semadan yere inerler ve yerden de semaya yükselirler. Aldıkları bu mesafe ise, şu kadar olup onlar bunu azıcık bir vakitte alırlar. Yani onları rasûller kıldı, elçiler kıldı.

Yahya b. Sellâm dedi ki: Onların elçilikleri peygamberleredir. es-Süddî ise rahmeti veya intikamı ile kullaradır, demiştir.

Müslim, Sahih’inde, İbn Mes’ûd’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cibril (aleyhisselâm)’ı altıyüz kanadı olduğu halde görmüştür Müslim, I, 158; Buhârî, III. 1181, IV, 1840, 1841; Müsned, I, 395, 398, 407. 412. 460.

ez-Zührî’den nakledildiğine göre Cebrâîl (aleyhisselâm), Peygamber Efendimiz’e şöyle demiş: “Ey Muhammed! Sen İsrafil’i bir görsen, onun onikibin kanadı vardır. Bu kanadın biri meşrıkte, diğeri mağribtedir. Arş onun omuzu üzerindedir, o yüce Allah’ın azameti dolayısıyla o kadar küçülür ki; hatta küçük bir kuş gibi bir hale gelir, hatta Rabbinin Arşını ancak Onun azameti taşır. ” ibnu’l-Mübarek, Zühd, I, 74. Ancak İsrafil’in kanatlarının “onikibin” değil de “oniki” tane olduğu zikredilmektedir.

“.lı” sahibi demek olup in çoğuludur. Tıpkı: “Bunlar” lâfzının: ‘in çoğulu olduğu gibi. Bunların mütemekkin isimlerden benzeri ise “Gebe develer” anlamındaki kelimenin çoğulunun: diye gelmesi gibi.

“İkişer, üçer ve dörder” lâfızlarına ve bunların gayr-ı munsarıf olduğuna dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/3. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“O, yaratışta dilediğini arttırır.” Müfessirlerin çoğunun açıklamalarına göre meleklerin yaratılışında… demektir. Bu açıklamayı el-Mehdevî zikretmiştir. el-Hasen ise şöyle demektedir:

“O yaratılışta… arttırır” meleklerin kanatlarında dilediğini arttırır, demektir.

ez-Zührî ve İbn Cüreyc şöyle demiştir: Bundan kasıt güzel sestir. Bu hususa dair açıklama ise daha önceden bu tefsirin mukaddimesinde (“Yüce Allah’ın Kitabı Nasıl Okunmalıdır?” bahsinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Heysem el-Farisî şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı rüyamda gördüm. Bana: “Sen Kur’ân-ı Kerîm’in sesiyle süslendiği el-Heysem adındaki kişisin. Allah sana hayırla mükâfat versin.”

Katade de şöyle demiştir:

“O, yaratılışta dilediğini arttırır” âyetinden kasıt, güzel gözler, güzel burun ve tatlı bir ağız demektir. Güzel nasib ve pay diye de açıklanmıştır. Muhacir el-Kelaî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Güzel hat (yazı) ifadenin açıklığını daha da arttırır. ” İbn Hacer, el-İsabe, VI, 385; hadisin ravisi olarak zikredilen Muhacir el-Kulaînin Peygamber Efendimiz’den yaptığı rivâyetlerinin mürsel olduğu ve ashabdan olduğunun bilinmediğini de bilinmektedir.

Bunun güzel yüz demek olduğu da söylenmiştir. Bu âyet-i kerîme hakkında gelen rivâyette de şöyle denilmektedir: Maksat güzel yüz, güzel ses ve güzel saçtır. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmektedir.

en-Nekkaş dedi ki: Bu hafif dalgalı saç demektir. Akıl ve temyiz (ayırdetme) gücü olduğu söylendiği gibi, bilgiler ve sanatlardır diye de açıklanmıştır.

“Gerçekten Allah” az ya da çok vermek hususunda

“herşeye gücü yetendir.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Âyet-i kerîme mutlaktır. Yaratılıştaki herbir fazlalığı kapsamına alır. Uzun boy, çok dengeli bir suret, organların tamam olması, yakalama gücü, keskin bir akıl, sağlam bir görüş, kalbi cesaret, nefsi itibariyle müsamahakâr olmak, akıcı bir dil, etkileyici bir konuşma, işleri güzel bir şekilde yapma ve buna benzer hiçbir nitelemenin kesinlikle sınırlandıramayacağı daha başka şeyler.

Sebe 54

Kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına perde çekilmiştir. Tıpkı daha önceki benzerlerine yapıldığı gibi. Şüphesiz onlar kuşkulu bir şüphe içindeydiler.

Diyanet Vakfı
Artık, bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi, kendileriyle arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir. Şüphesiz onlar, kendilerini endişeye düşüren bir korku içindeydiler.

Kurtubi Tefsiri
Daha önceden benzerlerine yapıldığı gibi, onlar ile arzuladıkları şeyler arasına, bir engel konacaktır. Çünkü onlar endişeye düşüren bir şüphe içinde idiler.

“Daha önceden benzerlerine yapıldığı gibi” âyetindeki:

“Benzerler” kelimesi, in çoğuludur. Bu da: “Taraftar, benzer” lâfzının çoğuludur.

“Onlar ile arzuladıkları şeyler arasına bir engel konacaktır” âyeti ile ilgili açıklamalardan birisi şöyledir: Onlar ile azaptan kurtulmaları arasına bir engel konacaktır. Bir başka açıklamaya göre onlar ile dünyada iken ellerinde bulunup da (şu anda) arzuladıkları mal ve yakınları arasına engel konacaktır.

Katade’nin görüşüne göre de anlam şöyledir: Onlar azâbı göreceklerinde yüce Allah’a itaat etmek ve onlara vermiş olduğu emirleri yerine getirmek isteklerinin kabul edilmesini arzu edecekler, fakat bu istekleri ile kendileri arasına engel olunacaktır. Çünkü böyle bir şey dünya hayatında olabilirdi. İşte o vakitte dünya hayatı sona ermiş olacaktır.

“Engel kondu” fiilinin aslı: şeklindedir. Burada “vav”ın harekesi “ha” harfine verildikten sonra “ye” harfine dönüştürüldü, sonra da ağırlığı dolayısıyla harekesi hazfedildi.

“Daha önceden” âyeti, daha önceden geçip gitmiş olan kâfir nesiller demektir.

“Çünkü onlar” rasûllerin durumu, öldükten sonra diriliş, cennet ve cehennem hakkında, bir başka açıklamaya göre din ve tevhid hakkında -ki anlam birdir-

“endişeye düşüren bir şüphe içinde idiler.”

“Endişeye düşüren” kendisi sebebiyle şüpheye düşülen şey demektir. Mesela: “Adam şüpheye düştü” demektir. “Şüphe eden” demektir. Bunun şüphe ve itham demek olan: den geldiğini söyleyenler şunu da derler: denilir, nitekim pekiştirici ifade kullanılmak istendiğinde: “Çok hayret edilecek bir şey ve çok güzel bir şiir” demek de buna benzemektedir.

Sebe 53

Oysa daha önce onu inkâr etmişlerdi. Gayb hakkında uzaktan atıp tutuyorlardı.

Diyanet Vakfı
Halbuki daha önce onu (hakkı) inkar etmişlerdi. Uzak bir yerden gayb hakkında atıp tutuyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki önceden onu inkâr etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden gayb hakkında rastgele zanlarda bulunuyorlardı.

“Halbuki önceden” yani dünyada iken

“onu” Muhammed’i

“inkâr etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden gayb hakkında rastgele zanlarda bulunuyorlardı.”

Araplar hak olmayan bir şeyleri söyleyen herkes için: “O gayb hakkında rastgele zanlarda bulunur” anlamındaki tabirini kullanırlar ve bu taş atıp isabet ettiremeyen kimse için bir misaldir. Yani bunlar zanları ortaya atarak şöyle diyorlar: Ne öldükten sonra diriliş, ne amel defterlerinin verilmesi, ne cennet, ne de cehennem ateşi vardır. Onlar bunu zanlarından hareketle ileri sürüyorlar. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre

“Zanlarda bulunuyorlar” ifadesi, Kur’ân hakkında iftirada bulunarak: O sihirdir, şiirdir, öncekilerin efsaneleridir, derler, demektir. Bir açıklamaya göre de, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında o şairdir, sihirbazdır, kahindir, delidir derler.

“Uzak bir yerden” ifadesi de şu demektir: Yani yüce Allah, onlar için Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın doğru söylediğini bilme imkanını uzaklaştırmıştır. Burada uzaktan kasıt, kalpten uzaklıktır, yani onlar kalplerinden uzakça bir yerden… (zanlarda bulunuyorlar.)

Mücahid de: “Onlar uzak bir yerden atılıyorlar” diye meçhul bir fiil olarak okumuştur ki, onlara bununla atış yapılır, demektir. Bir başka açıklamaya göre bunları o kimseleri azdıran ve saptıran kişiler onlara atarlar (telkin ederler.)

Sebe 52

Derler ki: “Ona inandık.” Ama bu erişme uzaktan nasıl mümkün olur?

Diyanet Vakfı
(İş işten geçtikten sonra:) «Ona inandık» demişlerdir, ama uzak yerden (dünya hayatı gelip geçtikten sonra) imana kavuşmak onlar için nasıl mümkün olur?

Kurtubi Tefsiri
“Ona îman ettik” diyecekler, ama onlar için uzak bir yerden ona el atmaları ne mümkün!

“Ona” Kur’ân’a inandık. Mücahid’e göre Allah’a, el-Hasen’e göre öldükten sonra dirilişe, Katade’ye göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a

“îman ettik, diyecekler.”

“Ama onlar için uzak bir yerden ona el atmaları ne mümkün!” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs ve ed-Dahhak şöyle demiştir:

“El atmak”dan kasıt, geri dönmektir. Yani îman etmek için dünyaya geri dönmeyi isteyeceklerdir, fakat böyle bir isteğin yerine getirilmesine imkan bulunmayacaktır. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Meyye’nin bana tekrar dönmesini temenni etti,

Ama onun dönüşüne imkan yok.”

es-Süddî, kasıt tevbedir demiştir. Yani bu tevbe imkanı onlardan uzaklaşmış iken böyle bir istekte bulunacaklardır. Çünkü tevbe ancak dünya hayatında kabul olunur.

Bu lâfzın el atmak, el ile yakalamak anlamında olduğu da söylenmiştir. İbnu’s-Sikkit dedi ki: Bir adam, bir diğerinin başından ve sakalından yakaladığı takdirde: “Onu yakaladı, yakalar, yakalamak” denilir. Daha sonra da şu beyiti zikreder:

“O develer havuzdan suyu içiyorlar,

Öyle bir içiş ki, hem bunlar büyük çöllerin ortasını katederler.”

Bu beyit ile sözünü ettiği develerin yukarıdan (boyları uzun olduğu için) çok büyük miktarda su içtiklerini böylelikle de başka bir suya ihtiyaçları olmadan uzun mesafeleri, çölleri aştıklarını anlatmak istemektedir.

Yine (İbnu’s-Sikkit) şöyle demektedir: Savaş esnasında “münaveşe” tabiri de buradan gelmektedir. Bu ise iki tarafın birbirine yaklaşması halinde sözkonusudur. “Şiddetlice yakalayan adam” demektir. “El atmak, elle yakalamak” demek olup da bu anlamdadır. Recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Boyunları iyiden iyiye yakalıyorlardı.”

“Ama onlar için uzak bir yerden ona el atmaları ne mümkün!” âyeti ile yüce Allah şunu anlatmaktadır: Onların dünya hayatında iken kâfir olduklarından ötürü, âhirette tekrar imanı ele geçirmeleri mümkün değildir.

“Onlar için… ona el atmaları ne mümkün” âyetini: şeklinde Ebû Amr, el-Kisaî, el-A’meş ve Hamza hemze ile okumuşlardır. en-Nehhâs şöyle demektedir: Ebû Ubeyde böyle bir okuyuşun (doğru olmaktan) uzak olduğunu görmektedir. Çünkü hemzeli okuyuş uzaklık) anlamındadır. O halde: “Uzak bir yerden onlar için uzaklık nasıl olur” gibi bir mana ortaya çıkar.

Ebû Cafer şöyle demektedir: Bu okuyuş caizdir ve güzeldir. Arap dilinde bunun iki türlü açıklaması vardır ve bunlar doğruluktan uzak te’viller de değildir. Bu iki açıklamadan birisi şöyledir: Kelimenin aslı hemzeli olmayıp sonradan “vav” harfi üzerindeki harekenin hafif (gizli) oluşu dolayısıyla hemzeli okunmuş olabilir. Bu Arapçada çokça görülen bir husustur. Büyük toplulukların, büyük topluluklardan naklettiği mushafta da: “Peygamberlerin belirli vakitleri geldiği zaman” (el-Murselat, 77/11) Burada -“belirli vakitleri geldiği” anlamındaki kelime- aslında; şeklindedir. Çünkü bu “vakif’den türetilmiştir. Diğer taraftan: “Ev” kelimesi diye çoğul yapılabilmektedir.

Diğer bir açıklamayı da Ebû İshak zikretmektedir ve şöyledir: Bu durumda kelime ağırca hareket demek olan: den türetilmiş olur. Uzak kalmış olan bir husus hakkında onların hareket edebilmeleri mümkün değil, demektir. “o şeyi uzak bir yerden aldım” denilir. ise ağır olan şey demektir. el-Cevherî şöyle demektedir: Hemzeli olarak; “Gecikmek ve uzaklaşmak” anlamındadır. “Ben bu işi geciktirdim, geciktiriyorum” denilir. “(……..): O da gecikti” demektir. Mesela: “Son olarak onu yaptı” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Sonunda bana itaat etseydi diye temenni ettiğim,

Halbuki o işlerden sonra çok işler meydana geldi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Uzun bir süre yükseklere ulaşma isteğini bırakıp oturdun,

Ve sonunda payın olanı da elden kaçırdıktan sonra gecikmiş olarak geldin.”

el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: lâfzında hemzeli ve hemzesiz okuyuş anlam itibariyle birbirine yakındır. Tıpkı; “Ben o adama sitem ettim, ederim” fiiline benzemektedir.

“Uzak bir yer”den kasıt âhirettir. Ebû İshak et-Temimî’den, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Onlar için… ne mümkün” yani geri dönüş mümkün olamaz. Çünkü onlar geri döndürülme zamanı olmayan bir sırada böyle bir istekte bulunmuş olacaklardır.

Sebe 51

Bir görsen onları! Korkuya kapılmışlardır, ama kaçış yoktur. Yakın bir yerden yakalanmışlardır.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Telaşa düştükleri zaman, bir görsen! Artık kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Onları korkuya kapıldıklarında bir görsen! Artık kurtuluş olmayacak ve yakın yerde yakalanmış olacaklar.

“Onları korkuya kapıldıklarında bir görsen! Artık kurtuluş olmayacak”

âyetinde yüce Allah, kâfirlerin hakkı tanımak zorunda kalacakları bir zamandaki hallerini sözkonusu etmektedir. Âyet: Sen dünya hayatında ölümün geldiği yahut ta yüce Allah’ın kendilerine göndereceği başka bir azâbın inişi esnasında korkuya kapıldıklarını bir görsen, demektir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. el-Hasen dedi ki: Bu onların kabirlerde Sayha (kıyâmet çığlığı)’dan ötürü duyacakları korku ve dehşettir. Yine ondan nakledilen bir rivâyete göre buradaki korkudan kasıt, kabirlerinden çıkacakları vakit duyacakları bir korkudur. Katade de böyle açıklamıştır.

İbn Muğaffel ise şöyle demektedir: Bu korku Kıyâmet gününde yüce Allah’ın vereceği cezayı gözleriyle görecekleri vakit ortaya çıkacaktır.

es-Süddî de şöyle demektedir: Bu meleklerin kılıçları ile boyunları vurulduğu esnada Bedir günü duydukları korkudur. Bu halde iken ne kaçabildiler, ne de tevbeye geri dönebildiler.

Saîd b. Cübeyr de dedi ki: Bundan kasıt, el-Beyda denilen bir yerde yerin dibine geçirilecek olan ordudur. Onlardan geriye sadece bir adam kalacak, o da insanlara arkadaşlarının karşı karşıya kaldıkları durumu haber verecek ve korkuya kapılacaklar. İşte onların korkuları bu olacaktır.

“Artık kurtuluş olmayacak.” İbn Abbâs, kurtulmaları sözkonusu olmayacaktır diye; Mücahid ise bir yere kaçış mümkün olmayacak, diye açıklamıştır.

“Ve yakın yerde yakalanmış olacaklar.” Kabirlerden yakalanmış olacaklar demektir. Nerede bulunurlarsa, oradan yakalanacaklar, diye de açıklanmıştır. Onlar yüce Allah’a göre yakındır. Hiçbir şekilde O’na gizli kalmazlar ve O’nun elinden kurtulamazlar.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme ahir zamanda Ka’be’yi tahrib etmek üzere yola çıkacak olan seksenbin kişilik ordu hakkında nazil olmuştur. Onlar el-Beyda’ya girmekle birlikte, yerin dibine geçirileceklerdir. İşte “yakın yerde yakalanmak”dan kasıt budur.

Derim ki: Bu anlamda Huzeyfe’den gelmiş merfu bir haber vardır. Biz bu haberi “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Huzeyfe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu -deyip doğudakiler ile batıdakiler arasında ortaya çıkacak bir fitneyi sözkonusu etti ve şöyle devam etti-: “Onlar bu hallerinde bulunuyor iken es-Süfyanî kuru olan vadiden bu işin alevlendiği bir sırada çıkıp gelecek ve Dımaşk’ta konaklayacak. Birisi doğuya, diğeri Medine’ye olmak üzere iki ordu gönderecek. Doğuya giden ordu doğu tarafına doğru yol alacak ve nihayet o lanetli şehir Babil ile o kötü yerde -Bağdat şehrini kastetmektedir- konaklayacaklar. Üçbin kişiden daha fazlasını öldürecekler. Bin kadından fazla kadının ırzına geçecekler ve orada el-Abbas’ın soyundan ileri gelen üçyüz kişiyi öldürecekler. Sonra Şam’a doğru çıkacaklar, Kufe’den bir hidayet bayrağı çıkacak ve Kufe’den iki günlük mesafede bu orduya yetişecek ve onları öldürecekler. Haber verebilecek bir kimse dahi onlardan kurtulamayacak. O ordunun elinde bulunan esir kadın ve çocukları ve ganimetleri kurtaracaklar. Göndereceği ikinci ordu ise Medine’ye varacak. Üç gün, üç gece Medine’yi talan edecekler. Sonra da Mekke’ye doğru yola çıkacaklar. Nihayet el-Beyda’da bulunacakları bir sırada yüce Allah, üzerlerine Cibril (aleyhisselâm)’ı gönderecek. Ey Cibril! Git ve onları imha et, diyecek. Cibril de oraya ayağı ile bir defa vuracak, yüce Allah onları yerin dibine geçirecek. İşte yüce Allah’ın:

“Onları korkuya kapıldıklarında bir görsen! Artık kurtuluş olmayacak ve yakın bir yerde yakalanmış olacaklar” âyeti bunu anlatmaktadır. Onlardan geriye sadece biri onların müjdecileri, diğeri ise korkutucuları olan Cüheyneli iki kişi kalacak. İşte bundan dolayı kesin haber Cüheynelilerdedir denilmiştir Burada zikredilenlerin çeşitli kısımlarıyla kaydedildiği bazı rivâyetler için bkz. Hakim. Müstedrek, IV, 565; Ebû Amr ed-Dânî, es-Sünenü’l-Varide fi’l-Fiten, IV, 937, V, 1021, 1022, 109, 1091, 1093; Nuaym b. Hammâd el-Mervezî. el-Fiten, I, 220-224. II, 690-691.

“Yakın yerde yakalanmış olacaklar” âyeti, ruhları bulundukları yerde kabzedilecek, ölümden kaçma imkanını bulamayacaklardır de diye açıklanmıştır. Bu açıklama da: Bu korku ruhun alınacağı esnada sözkonusu olur, diyenlerin görüşüne uygundur. Bununla birlikte bunun, karşılık vermek, çağrıya uymak anlamındaki korku ile ilgili olma imkanı da vardır. Çünkü: “Adam başına gelen bir korku dolayısıyla kendisinden yardım isteyen imdat dileyenin istediğine koştu” demektir. Peygamber Efendimiz’in ensara hitaben söylemiş olduğu: “Sizler tamah edilen şeyler sözkonusu olursa, sizden az bulunur, dehşetli hallerde yardıma çağrı esnasında da çok kişi bulunur” şeklindeki Abdurrahman b. Ali b. Muhammed Ebû’l-Farac, Safvetu’s-Safve, I, 205. rivâyette de bu anlamdadır.

Bu âyetle, yerin dibine geçirilmek yahut ta Bedir gününde olduğu gibi dünyada iken öldürülmenin kastedildiğini söyleyenler, şu açıklamayı da yaparlar: Bunlar âhiretten önce dünya hayatında azâb ile yakalanmış oldular.

Bu korku, kıyâmet gününde gerçekleşecektir, diyenler de şöyle derler: Bunlar yerin dibinden, yerin üstüne çıkartılmışlardır. (Onun için korkmuşlardır).

“Yakın yerde yakalanmış olacaklar” âyetin cehenneme yakın bir yerden alınıp oraya atılacaklardır, diye de açıklanmıştır.

Sebe 50

De ki: “Eğer sapmışsam, sadece kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yolda isem, bu Rabbimin bana vahyetmesi sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakındır.”

Diyanet Vakfı
De ki: Eğer (haktan) saparsam, kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yolu bulursam, bu da Rabbimin bana vahyettiği (Kuran) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakındır.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Eğer ben sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Şayet hidayet bulmuşsam, o Rabbimin vahyetmekte olduğundan ötürüdür. Muhakkak O, işitendir, pek yakındır.”

“De ki: Eğer ben sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum.”

Çünkü kâfirler: Sen atalarının dinini terkettin, bundan dolayı sapıttın, demişlerdi. Yüce Allah da ona şunu emretmektedir: Ey Muhammed de ki: Eğer ben sizin iddia ettiğiniz gibi saptı isem, kendi aleyhime sapmış olurum.

“Sapmışsam” anlamındaki lâfız genel olarak, “lâm” harfi üstün olmak üzere: diye okunmuştur. Yahya b. Vessab ve başkaları ise, “lâm” harfini esreli ve “dat” harfini de üstün olarak: den gelen bir fiil olarak okumuşlardır. doğru yolda oluşun zıttıdır. “Lâm” harfi üstün olarak ile “dat” harfi esreli olmak üzere; Saptım, saparım” demektir. İşte yüce Allah da: “De ki: Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum” diye buyurmaktadır. İşte bu söyleyiş (yani mazide “lâm” harfi üstün, müzariinde “dat” harfi esreli söyleyiş) Necidlilerin söyleyişidir ve fasihtir. Ancak el-Aliye’de yaşayanlar mazide, diye “lâm” harfini esreli, muzaride de: diye kullanırlar. Benim sapıklığımın vebali benim aleyhimedir, demektir.

“Şayet hidayet bulmuşsam o Rabbimin vahyetmekte olduğundan” bana bildirdiği hikmet ve beyandan

“ötürüdür. Muhakkak O, işitendir, pek yakındır.” Yani kendisine dua edenlerin duasını işitir ve pek yakında dualarını kabul eder.

İfadelerin nazmı açısından da şöyle denilmiştir: de ki: Rabbim muhakkak hakkı yerleştirendir, delili açıklayandır. Sapıtmış olanların sapıklığı ortaya konulmuş olan delilleri çürütmez. Şayet ben saparsam elbette kendime zarar vermiş olurum, yoksa bu Allah’ın delilini çürütmez ve eğer doğru yolu bulursam, hiç şüphesiz bu Allah’ın lutfu iledir. Zira delil üzere bana o sebat vermiştir, şüphesiz ki O, herşeyi işitendir, pek yakındır.

Sebe 49

De ki: “Hak geldi. Batıl ne bir şey ortaya koyar ne de geri getirir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Hak geldi; artık batıl ne bir şeyi başlatabilir ne de geri getirebilir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Hak geldi, batıl ne yeniden bir şey var edebilir, ne de geri getirebilir.”

“De ki: Hak geldi” âyeti ile ilgili olarak Said, Katade’den, haktan kasıt Kur’ân-ı Kerîm’dir, dediğini nakletmektedir. en-Nehhâs dedi ki: İfadenin takdiri hakkın sahibi geldi, takdirindedir. İçinde delillerin ve belgelerin bulunduğu kitab geldi, demektir.

“Batıl ne yeniden bir şey var edebilir.” Katade dedi ki: Batıl şeytandır, yani şeytan hiçbir kimseyi yaratamaz.

“Ne de geri getirebilir.”

Buna göre; “Ne” nefy edatıdır. Bunun “neyi (yeniden) geri getirebilir?” anlamında soru olması da mümkündür. Yani hak geldi, batılın nesi kaldı ki onu yeniden yaratabilsin ve onu ilk olarak meydana getirebilsin? Yani batıldan geriye hiçbir şey kalmamıştır. Bu da yüce Allah’ın:

“Şimdi onlardan geriye kalanı görüyor musun?” (el-Hakka, 69/8) âyetine benzemektedir. Onlardan geriye kalan bir şey göremiyorsun, demektir.

Sebe 48

De ki: “Rabbim hakkı ortaya koyar. O, gaybı en iyi bilendir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Kuşkusuz, Rabbim gerçeği ortaya koyar. Çünkü O, gaybı çok iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Rabbim muhakkak hakkı yerleştirendir. O, gizlilikleri çok iyi bilendir.”

“De ki: Rabbim muhakkak hakkı yerleştirendir.” Yani delili açıklar ve galib getirir. Katade

“hakkı” vahyi… anlamındadır, demiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre hak, Kur’ân demektir.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Yani o batılın üzerine hakkı bırakır. O, bütün gaybları çok iyi bilendir.

Îsa b. Ömer:

“O gizlilikleri çok iyi bilendir” anlamındaki âyeti: diye (radıyallahü anhbbimden) bedel olarak okumuştur.: De ki muhakkak gaybleri bilen benim Rabbim hakkı yerleştirendir, demek olur.

ez-Zeccâc dedi ki: Ref ile okuyuş, iki cihetten de mahalle göredir. Çünkü i’rab mahalli itibariyle ref dir. Yahut da “Yerleştiren” fiilinin (faili isteyen ve bu terkibin ondan bedel olması) özelliği dolayısıyla da ref konumundadır.

en-Nehhâs dedi ki: Ref ile okuyuşun, iki açıklaması daha vardır: Haberden sonra haber olarak gelmesi. Bu durumda bir mübtedâ takdiri sözkonusudur. el-Ferrâ”nın iddiasına göre ise bu gibi yerlerde ref eğer: “(op: Muhakkakın haberinden sonra gelirse, Arapça’da ref daha fazladır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Cehennem ehlinin bu davalaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir” (Sad, 38/64) âyetidir.

“Gizlilikler” kelimesi(nin ğayn harfi) üç hareke ile de okunmuştur. Gaib olan, oldukça gizli olan iş, demektir.

Sebe 47

De ki: “Sizden herhangi bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Benim ücretim sadece Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Ücretim yalnız Allaha aittir. O, her şeye şahittir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek ancak Allah’a aittir. O, herşeye tanıktır.”

“De ki: Sizden istediğim herhangi bir ücret” risaleti tebliğe karşılık bir mükâfat

“varsa, o sizin olsun.” Bu mükâfat -eğer ben sizden böyle bir şey edinsem- sizin olsun.

“Benim mükâfatımı vermek ancak Allah’a aittir. O, herşeye tanıktır.”

Herşeyi gözetendir, bilendir. Benim amellerimi de, sizin amellerinizi de görür. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O herkese yaptığının karşılığını verir.

Sebe 46

De ki: “Size sadece bir şey öğütlüyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker ayağa kalkın, sonra düşünün. Arkadaşınızda delilik yoktur. O, sadece sizi şiddetli bir azabın öncesinde uyaran bir uyarıcıdır.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm! Onlara) de ki: Size bir tek öğüt vereceğim: İkişerli olarak, teker teker Allaha yönelin ve düşünün! Arkadaşınızda (peygamberde) hiçbir delilik yoktur! O ancak şiddetli bir azap gelip çatmadan evvel sizi uyaran bir peygamberdir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben size ancak bir öğüt veriyorum: Yalnızca Allah için ikişer ikişer, birer birer kalkınız. Sonra bu arkadaşınızda bir delilik olmadığını düşününüz. O, ancak -şiddetli bir azâbın öncesinde- sizin için bir korkutucudur.”

“De ki: Ben size ancak bir öğüt veriyorum” âyeti ile yüce Allah müşriklere karşı getirdiği delili tamamlamış olmaktadır. Yani ey Muhammed, onlara:

“Ben size ancak bir öğüt veriyorum” de. Yani ben sizleri içinde bulunduğunuz halin kötü akıbetinden sakındırıyor ve size bunu hatırlatıyorum.

“Bir öğüt’den kasıt, şirkin reddedilmesini, mutlak ilâhın kabul edilmesini gerektiren bütün sözleri kapsayan tek bir söz demektir.

Mücahid dedi ki: Bu lâ ilahe ilallah’tır. İbn Abbâs ve es-Süddî’nin görüşü de budur. Yine Mücahid’den Allah’a itaati hatırlatıyorum, diye açıkladığı da nakledilmiştir. Size Kur’ân ile öğüt veriyorum, diye de açıklanmıştır. Çünkü Kur’ân bütün öğütleri kapsar. İfadenin takdirinin: Size tek bir hususu hatırlatarak öğüt veriyorum, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Daha sonra da bu hususu: “Yalnızca Allah için ikişer ikişer, birer birer kalkınız” âyeti ile açıklanmış olmaktadır. Buna göre: (mealde bu: “ile” karşılanmıştır) cer mahallinde “bir öğüt”den bedeldir yahut da bir mübtedâ takdiri ile ref mahallindedir. Yani: ” O… kalkmanızdır” demek olur. ez-Zeccâc’ın görüşüne göre ise bu: “Kalkasınız diye” anlamında nasb mahallindedir.

Bu kalkışın anlamı, hakkı arayıp bulmak maksİsmi ile bir kalkıştır, oturmanın zıttı olan kalkış değildir. Bu da: Filan kişi bu iş için kalktı (onu yerine getirmeye çalıştı) demeye benzer. Yani Allah’ın rızası ve ona yaklaşmak için kalkmanızdır… demek olur. Bu da yüce Allah’ın:

“Yetimler hakkında adaletle kalmanız (yani adaleti yerine getirmeniz)…” (en-Nisa, 4/127) âyetine benzemektedir.

“İkişer ikişer, birer birer” yani gerek tek tek, gerek toplu olarak… demektir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Herkes tek başına kendi görüşüne bağlı kalarak ve başkası ile de danışarak, diye de açıklanmıştır. Bu rivâyet edilen bir açıklama şeklidir.

el-Kutebî dedi ki: Hem başkası ile konuyu tartışarak, hem de kendi kendisine düşünerek demektir. Bütün bu açıklamalar birbirine yakındır. Dördüncü bir anlama gelme ihtimali de vardır, o da şudur: İkişer (el-mesna) gündüz yapılan iş, birer birer ise gece yapılan iş demektir. Çünkü kişi gündüzün yaptığı işlerde başkasının yardımını da alır. Geceleyin ise yalnız basınadır. Bu açıklamayı da el-Maverdî yapmıştır.

Yüce Allah’ın:

“İkişer ikişer, birer birer” diye buyurmasının sebebi şudur: Zihin yüce Allah’ın kullara karşı bir delilidir. Bu da aklın kendisi demektir. Dolayısıyla aralarında en akıllı olan kimse Allah’tan en büyük nasib almış kimse demektir. Onların herbiri tek başına kaldığı takdirde bir kişinin düşüncesi sözkonusu olur. İkişer ikişer oldukları takdirde ise, karşılıklı iki zihin bulunur ve böylelikle tek başına olan kişinin göremediği birtakım bilgileri görüp tesbit edebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Sonra bu arkadaşınızda bir delilik olmadığını düşününüz.” Ebû Hatim ve İbnu’l-Enbarî’ye göre vakıf: “Sonra… düşününüz” âyeti üzerindedir. Bunun vakıf yeri olmadığı da söylenmiştir, çünkü anlam şöyle olur: Sonra bu arkadaşınızın yalan söylediğini tesbit ettiniz mi? Yahut onda bir delilik gördünüz mü? yahut onun hallerinde bir tutarsızlık gördünüz mü? Yahut büyüyü bildiği iddiasında bulunan bir kimsenin yanına gidip geldi mi? yoksa kıssaları öğrenip kitablar okudu mu? Yoksa siz mallarınızda tamah edip onlara göz diken bir kimse olarak mı onu bildiniz? Yoksa siz onun getirmiş olduğu tek bir sûreye benzer bir sûre getirebiliyor musunuz? diye düşününüz. Eğer siz bunlar üzerinde düşünerek onun doğru olduğunu görecek olursanız, bu şekildeki inatlaşmanızın sebebi ne olabilir?

“O, ancak şiddetli bir azâbın öncesinde sizin için bir korkutucudur”

âyetine gelince, Müslim’in Sahih’inde yer alan rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Şu

“yakın akrabanı uyar” (eş-Şuara. 26/214) ve aralarından özellikle ihlaslı yakınlarını da… buyrukları nazil olunca. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dışarı çıktı ve Safa’nın üzerine çıkarak (baskına gelenlerin olduğunu belirten sesleniş biçimi olan üslubla): Ya sabaha diye seslendi. Bu bağıran kimdir? diye sordular, Muhammed’dir dediler. Onun etrafında toplandıklarında onlara şöyle dedi: Ey filan oğulları, ey filan oğulları, ey Abdi Menafoğulları, ey Abdu’l-Muttaliboğulları -hepsi etrafına toplanınca şöyle dedi: “Şimdi bana söyleyiniz, ben sizlere şu tepenin arkasından atlıların gelip üzerinize baskın yapacağını bildirsem, benim bu sözlerimi doğru kabul eder misiniz?” Onlar: Biz senin herhangi bir yalan söylediğini görmedik, dediler. Bu sefer onlara şöyle dedi: “Gerçek şu ki, ben sizleri şiddetli bir azâbın öncesinde uyarıyorum, korkutuyorum.” Bunun üzerine Ebû Leheb: İki elin kurusun. Bizi sadece bunun için mi topladın? dedi. İbn Abbâs dedi ki: Bunun üzerine şu:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun. Helâk oldu zaten.” (Tebbet, 111/1) sûresi nazil oldu. Bu şekilde el-A’meş sûreyi sonuna kadar okudu. Müslim, I, 193: Buhârî, IV. 1787, 1902.

Sebe 45

Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşmamışlardı. Yine de peygamberlerimi yalanladılar. Peki, benim azabım nasıl oldu?

Diyanet Vakfı
Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) inkar etmişlerdi. Bunlar, öncekilere verdiklerimizin onda birine erişmemişlerdi. (Böyle iken), peygamberimi yalanladılar; ama benim karşılık olarak verdiğim nasıl olmuştu!

Kurtubi Tefsiri
Bunlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Hem bunlar onlara verdiğimizin onda birine bile ulaşmamışlardır. Fakat yine de peygamberlerimi yalanladılar. Ya Benim azabım nasılmış?

Daha sonra yüce Allah, onları yalanlamaları dolayısıyla hak olan şu buyruklarıyla şöylece tehdit etmektedir:

“Bunlardan öncekiler de yalanlamışlardı.” Yani yakalayış itibariyle bunlardan daha çetin olan, malları, evlatları daha çok, geçimleri daha bol olan bunlardan önce gelen birtakım kavimler de yalanlamışlardı. Ben onları da helâk ettim. Semûd ve Âd gibi.

“Hem bunlar”, Mekkeliler,

“onlara” o geçmiş ümmetlere

“verdiğimizin onda birine bile ulaşmamışlardır.” Âyette geçen: ile

“Onda bir” aynı şeydir, iki ayrı söyleyiştir. ‘in “onda birin, onda biri” olduğu da söylenmiştir. el-Cevherî dedi ki: Bir şeyin “mi’şar”ı onun onda biri demektir. Araplar bu şekildeki bir kullanımı sadece öşür (onda bir) hakkında kullanırlar.

Bir açıklamaya göre, onlardan önce gelmiş olanlar bizim kendilerine verdiğimizin şükrünün onda birini dahi yerine getirememişlerdir, demektir. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Yüce Allah’ın kendilerinden öncekilere verdikleri, bunlara vermiş olduğu ilim, beyan, belge ve delilin onda biri değildir. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Onun ümmetinden daha bilgili bir ümmet, O’nun kitabından daha açık hiçbir kitab yoktur.

Bir açıklama da şöyledir: Mi’şar, aşirin onda biri. aşir ise onda birin onda biridir. Bu durumda mi’şar, binde bir demektir.

el-Maverdî der ki: Daha kuvvetli görülen görüş budur, çünkü bundan maksat azlıkta mübalağalı bir ifadedir.

“Fakat yine de peygamberlerimi yalanladılar. Ya Benim azabım” geçmiş ümmetleri cezalandırışım

“nasılmış?” Bu ifadede hazfedilmiş lâfızlar vardır ki, takdiri şöyledir: Biz onları helâk ettik, Benim azablandırışım nasılmış?

Sebe 44

Biz onlara okuyup anlayacakları kitaplar vermemiştik. Senden önce de onlara bir uyarıcı göndermemiştik.

Diyanet Vakfı
Halbuki biz onlara okuyacakları kitaplar vermediğimiz gibi senden önce onlara bir uyarıcı (peygamber) de göndermemiştik.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki Biz onlara okuyacakları kitaplar göndermemiştik. Senden önce onlara bir nezir de göndermemiştik.

“Halbuki Biz onlara okuyacakları kitaplar göndermemiştik.” Yani kendilerine verilmiş olan bir kitapta senin getirdiğinin batıl olduğunu okumadıkları gibi, kendilerine gönderilmiş bir peygamberden de böyle bir şeyi işitmemişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa Biz onlara bundan önce bir kitap verdik de şimdi onlar buna mı tutunuyorlar?” (ez-Zuhruf, 43/21)

Onların yalanlamalarının elle tutulabilir bir tarafı olmadığı gibi, şüphelerinin bir dayanağı da yoktur. Kitab ehli batıl üzere olsalar dahi hiç olmasa biz kitap ehliyiz, bizim şeriatımız var. Allah’ın gönderdiği rasûllerden dayanaklarımız var, diyebiliyorlar. (Bu müşriklerin onu demek imkanları dahi yoktur).

Sebe 43

Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda derler ki: “Bu adam sadece atalarınızın taptığı şeylerden sizi çevirmek isteyen biridir.” Derler ki: “Bu ancak uydurulmuş bir yalandır.” İnkâr edenler de, kendilerine hak geldiğinde: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

Diyanet Vakfı
Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman demişlerdi ki: Bu, sizi babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası değildir. Ve yine bu (Kuran) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir, dediler. Hak kendilerine geldiğinde onu inkar edenler de: Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimiz açık açık onlara okunduğunda dediler ki: “Bu ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Yine dediler ki: “Bu uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.” Kâfir olanlar hakka, kendilerine geldiğinde: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler.

“Âyetlerimiz” yani Kur’ân

“açık açık onlara okunduğunda dediler ki: Bu” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyorlar,

“ancak atalarınızın” yani sizden önce geçmiş olanlarınızın

“ibadet edegeldiği şeylerden” tapındıkları ilâhlardan

“sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.”

“Yine dediler ki: Bu” yani Kuran

“uydurulmuş bir yalandan” düzülmüş bir iftiradan

“başka bir şey değildir. Kâfir olanlar hakka, kendilerine geldiğinde: Bu ancak apaçık bir büyüdür, dediler.” Kimi zaman bu bir büyüdür, dediler, kimi zaman bir iftiradır, dediler. Onlardan bazılarının: Bu bir büyüdür, demiş olmaları, bazılarının da bu bir iftiradır, demiş olmaları da mümkündür.

Sebe 42

O gün birbirinizin lehine ya da aleyhine hiçbir şeye güç yetiremezsiniz. Zalimlere: “Yalanladığınız ateşin azabını tadın” denir.

Diyanet Vakfı
Bugün birbirinize ne fayda, ne de zarar vermeye gücünüz yeter. Biz zalim olanlara, yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın! diyeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
“Bugün kiminiz kiminize ne bir fayda sağlayabilir, ne de bir zarar verebilir.” Zulmedenlere de diyeceğiz ki: “Haydi yalanladığınız ateş azabını tadınız.”

“Bugün kiminiz kiminize ne bir fayda sağlayabilir” şefaat edebilir,

kimse kimseyi kurtarabilir.

“Ne de bir zarar verebilir.” Kimseye azâb edip helâk edebilir.

Şöyle de açıklanmıştır: Melekler kendilerine ibadet edenlere gelecek zararı önlemek imkanına sahib değildirler.

“Zulmedenlere de diyeceğiz ki: Haydi yalanladığınız ateş azabını tadınız.” Bu sözleri söyleyecek olan yüce Allah da olabilir, melekler de olabilir.

Sebe 41

Derler ki: “Sen yücesin, senin dışında bizim dostumuz yoktur. Onlar cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanıyordu.”

Diyanet Vakfı
(Melekler de:) Sen yücesin, bizim dostumuz onlar değil, sensin. Belki onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı; diyecekler.

Kurtubi Tefsiri
Melekler diyecekler ki: “Tenzih ederiz Seni, bizim velimiz onlar değil, Sensin. Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”

“Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni, Bizim velimiz onlar değil, Sensin.” Yani veli edindiğimiz, kendisine itaat ve ibadet ettiğimiz, ibadeti sadece kendisine ihlasla yaptığımız Rabbimiz Sensin.

“Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı.” İblis’e ve onun yardımcılarına itaat ediyorlardı.

Tefsirlerde şöyle denilmektedir: Huzaalılara mensub Müleyhoğulları diye bilinen bir kabile, cinlere ibadet ediyorlar ve cinlerin kendilerine göründüğünü ileri sürüyor, bunların melek olduklarını, Allah’ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. Yüce Allah’ın:

“Onlar, kendisi ile cinler arasında bir neseb uydurdular…” (es-Saffat, 37/158) âyeti bunu anlatmaktadır.

Sebe 40

O gün Allah hepsini toplayacak ve meleklere diyecek: “Bunlar mı size tapıyorlardı?”

Diyanet Vakfı
O gün Allah, onların hepsini toplayacak; sonra meleklere: Size tapanlar bunlar mıydı? diyecek.

Kurtubi Tefsiri
O gün, onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: “Bunlar mı size ibadet ederlerdi?”

“O gün, onların hepsini haşredecek…” âyeti daha önce geçmiş:

“Sen o zâlimleri Rabbleri huzurunda durdurulmuş… bir görsen.” (Sebe’, 34/31) âyeti ile ilişkilidir. Yani eğer sen onları bu halde görecek olursan, korkunç bir durum görmüş olacaksın. Hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olmakla birlikte maksat, hem o, hem de onun ümmetidir. Daha sonra da şöyle buyurmaktadır:

“O gün onların hepsini” yani ibadet edenleri de, kendilerine ibadet edilenleri de “haşredecek” hesap için onları biraraya toplayacak. “Sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi?” Said, Katade’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bu bir sorudur. Yüce Allah’ın Îsa (aleyhisselâm)’a soracağı belirtilen:

“Ey Meryem oğlu Îsa! İnsanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin, diye sen mi söyledin?” (el-Mâide, 5/116) âyetine benzemektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Buna göre anlamı şöyledir: Melekler -Allah’ın salavatı üzerlerine olsun- onları yalanlayacakları vakit, bu onlara bir azar olacaktır. O halde bu soru da ibadet edenlere bir azar mahiyetindedir.

Sebe 39

De ki: “Rabbim kullarından dilediğine rızkı bol verir ve ona ölçülü verir. Her ne harcarsanız O, onun yerine yenisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

Diyanet Vakfı
De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Gerçekten Rabbim rızkı kullarından dilediğine genişletip yayar. Dilediği kimseninkini de daraltır. Her ne harcarsanız, O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir O rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

“De ki: Gerçekten Rabbim rızkı kullarından dilediğine genişletip yayar. Dilediği kimseninkini de daraltır” âyeti bu gerçeği pekiştirmek için tekrarlanmıştır.

“Her ne harcarsanız, O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir.”

Yani ey Muhammed, şu mal ve evlatları dolayısıyla gurura kapılıp aldanan kimselere de ki: Şüphesiz ki yüce Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğininkini de daraltır. O bakımdan sakın mal ve evlatlarla aldanmayın. Aksine mallarınızı Allah’a itaat uğrunda harcayın. Allah’a itaat yolunda her ne harcarsanız, onun yerine başkasını verir.

İfadede: O, size onun yerine başkasını verir, anlamında hazfedilmiş lâfızlar vardır. Mesela: “Ona, onun yerine başkasını verdi” denilir. Yani yüce Allah, size onun yerini tutacak olanı veya onun bedelini verir. Bu bedel ise ya dünyada veya âhirettedir.

Müslim’in, Sahih’inde kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kulların sabahladığı herbir günde mutlaka iki melek (dünya semasına) iner. Onlardan birisi: Allah’ım, infak eden herkese onun yerini tutacak olanı ver, (diğeri) cimrilik eden herkese de (malını) telef edecek şeyleri ver, der.” Buhârî, II, 522; Müslim, II, 700; Müsned, V, 197.

Yine Müslim’de kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Gerçek şu ki Allah bana şöyle buyurdu: Sen infak et, Ben de sana infak ederim…” Müsned, II, 314.

İşte bu, dünya hayatında yapılan harcama Allah’a itaat yolunda ise, harcananın mislinin dünyada verileceğine bir işarettir. İnfak edilenin yerine verilecek şey, dünyada verilmediği de olabilir. Tıpkı önceden de açıkladığımız şekilde duaya benzer. Ya dua kabul edilir, ya bir günaha keffaret olur, veya âhirete saklanır. Burada âhirete saklanması ise, onun misli ecir verilmesi demektir.

Hayırdaki Herbir Harcama Allah Yolunda Bir İnfaktır:

Darakutnî ve Ebû Ahmed b. Adî’nin rivâyetlerine göre; Abdu’l-Hamid el-Hilalî, Muhammed b. el-Münkedir’den, o Cabir’den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Herbir maruf bir sadakadır. Kişinin kendisine ve aile halkına yaptığı herbir harcamayı yüce Allah, onun için bir sadaka olarak yazar. Kişinin kendisi ile şeref ve haysiyetini koruduğu herbir harcama da bir sadakadır ve kişi her ne harcarsa, onun yerini tutacak olanı vermek Allah’a aittir. Ancak bina ya da masiyet uğrunda yapılan harcama bundan müstesnadır.” Abdu’l-Hamid dedi ki: Ben İbnu’l-Münkedir’e: “Kişinin şeref ve haysiyetini koruyan şey” ne demektir diye sordum şöyle dedi: Şaire ve (uzun) dilli bir kimseye vererek (bunu yapar) dedi. Dârakutnî, III, 28. Abdu’l-Hamid, İbn Main tarafından sika bir ravi olarak kabul edilmiştir.

Derim ki: Masiyet yolunda harcamada bulunan kimsenin bundan dolayı sevap almayacağı ve harcamasının yerine başkasının ona verilmeyeceği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bina yapımında yapılan harcamalara gelince, bunlar arasından zaruri olup insanın barınacağı ve korunacağı bir yer ise bunun yerini tutacak şeyler verilir ve böyle bir bina dolayısıyla ecir almak sözkonusudur. Aynı şekilde bünyesini koruması ve avretini örtmesi için yaptığı harcamalar da böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şu hususlar dışında Âdemoğlunun bir hakkı yoktur: “Kalacağı bir ev, avretini örten bir elbise ve kuru ekmek ile su.” Tirmizî, IV, 576; Tayalisî, Müsned, I, 14. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/74. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Kişi hakkında: O, ailesinin rızkını sağlıyor. Kumandan askerlerinin rızkını sağlıyor, denildiğinden ötürü burada da; “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır” diye buyurulmuştur. Yaratılmışlardan olup rızık veren kimsenin rızık verdiği söylenebilir; ancak bu onlardan ayrı olarak sahib olduğu bir maldan verilir, fakat sonra bu kesilir. Yüce Allah ise bitip tükenmeyen, sonu gelmeyen hazinelerden rızık verir. İşte yokluktan varlığa çıkartan, gerçek anlamda rızık verenin kendisidir. Nitekim yuce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Çünkü şüphesiz ki Allah’tır, hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan.” (ez-Zariyat, 51/58)

Sebe 38

Ayetlerimizi geçersiz kılmak için çabalayanlar ise azaba sunulacaklardır.

Diyanet Vakfı
ayetlerimizi boşa çıkarmaya çalışanlara gelince, onlar da azapla yüz yüze bırakılacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Bizleri âciz bırakacaklarını sanarak âyetlerimizde(n) alıkoymakta yarışanlar, işte onlar azapta hazır edileceklerdir.

“Bizleri âciz bırakacaklarını sanarak” Bizleri geride bırakacaklarını zannedip inatlaşarak

“âyetlerimizde”n delillerimizi, belgelerimizi, kitabımızı çürütmek uğrunda

“alıkoymakta yarışanlar, işte onlar azapta hazır edileceklerdir.” Yani zebaniler onları cehennemde hazır edeceklerdir.

Sebe 37

Sizi bize yaklaştıracak olan ne mallarınız ne de evlatlarınızdır. Ancak iman eden ve salih amel işleyenler müstesna. Onlar için yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar yüksek köşklerde güven içindedirler.

Diyanet Vakfı
Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlatlarınız. İman edip iyi amelde bulunanlar müstesna; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükafat vardır. Onlar (cennet) odalarında güven içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Sizi Bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. Îman edip salih amel işleyenler müstesna. İşte onların amellerine karşılık mükâfatları kat kattır. Hem onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler.

Daha sonra yüce Allah, bu gerçeği pekiştirmek üzere şöyle buyurmaktadır:

“Sizi Bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir” âyetinde geçen: “Yakın…” hakkında Mücahid, yakın olmak demektir. -Müenneslik te’si ile birlikte da “yakınlık” anlamındadır. el-Ahfeş de “yakınlaştırıcılık” diye açıklamıştır. Bu mastar isimdir. Buna göre (onun anlamını ifade eden: “in i’rab’taki konumu (mef’ûl-i mutlak olarak) nasbtır. Sanki: ” Bizim nezdimizde sizi Bize yaklaştıracak olan…” denilmiş gibidir. el-Ferrâ’: ‘in hem mallar, hem evlatlar hakkında kullanıldığını iddia etmiştir. Onun bu hususta bir diğer görüşü daha vardır ki bu da Ebû İshak ez-Zeccâc’ın da kabul ettiği bir görüştür. Buna göre de anlam şöyle olur:

“sizi Bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, sizi Bize yaklaştıracak olan evlatlarınız da değildir.” Daha sonra ikincisinin delaleti dolayısıyla birinci haber hazfedilmiştir. el-Ferrâ’ şu beyiti de zikretmektedir:

“Bizler yanımızda bulunandan, sen de yanında bulunandan

Razısın; fakat görüş(lerimiz) farklıdır.”

Kur’ân’ın dışında-, sırf evlatlar hakkında bu ism-i mevsulün yerine: “Bunların ikisi, bunlar…” diye kullanılabilir. Yani mallar sizin bizdeki üstünlük ve derecelerinizi arttırmaz ve sizi Bize yakınlaştırmaz.

“Îman edip salih amel işleyenler müstesna.” Bu âyet hakkında Saîd b. Cübeyr şöyle demektedir: Yani îman edip salih amel işleyen kimselere dünyada sahib olduğu malının ve çocuklarının zararı olmaz. Leys’in rivâyetine göre Tavus şöyle derdi: Allah’ım, bana îman ve amel nasib et, mal ve evlattan beni uzak tut. Çünkü ben Senin indirdiğin vahiyde: “Sizi Bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. Îman edip salih amel işleyenler müstesna” diye buyurduğunu görüyorum.

Derim ki: Tavus’un bu söylediği su götürür. Anlam -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- şöyledir: Sen azdırıcı veya hayrı bulunmayan mal ve evlattan beni uzak tut. Salih insana salih malın ve salih evladın verilmesine gelince, bu ne kadar güzeldir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/37-38. âyet, 3- başlıkta), Meryem Sûresi’nde (19/5- âyet, 7. başlıkta) ve el-Furkan Sûresi’nde (25/74-77. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“..enler, kimseler” munkatı’, istisna olmak üzere nasb konumundadır. Yani ama îman edip salih amel işleyenleri îman ve amelleri bana yakınlaştırır.

ez-Zeccâc’ın iddiasına göre ise bu: “Sizi… yaklaştıracak olan” lâfzındaki “kef” ve “mim” den bedel olarak istisna ile nasb konumundadır. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bu yanlış bir iddiadır, çünkü bu zamir muhatab zamiridir. Ondan bedel câiz olmaz, eğer böyle bir şey câiz olsaydı: “Seni (yani) Zeyd’i gördüm” demek de uygun düşerdi. Ebû İshak (ez-Zeccâc)’in bu görüşü ise el-Ferrâ”nın görüşüdür. Şu kadar var ki, el-Ferrâ’ bunun bedel olduğunu söylemez. Çünkü böyle bir şey Kûfelilerin kullandıkları tabirlerden değildir. Ancak onun açıklaması nihayette buna ulaşır. Ayrıca yüce Allah’ın:

“Allah’a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna.” (eş-Şuara, 26/89) âyeti ona göre: “Fayda verir” fiili ile mansub olur. el-Ferrâ’ ayrıca: “…enler, kimseler”in: “O kimse ancak îman eden kimselerdir” anlamında ref konumunda olabileceğini de kabul etmiştir. O böyle demiştir, ancak ben bunun ne anlama geldiğini tesbit edemiyorum.

“İşte onların amellerine karşılık mükâfatları kat kattır” âyeti ile kastedilen:

“İyilikle gelene bunun on misli vardır” (el-En’am, 6/160) âyetidir. Çünkü: “Fazlalık” demektir, yani onlara mükâfatları katlandırılacaktır. Bu tabir mastarın, mef’ûle izafe edilmesi kabilindendir.

Onlar için katlarca mükâfat vardır, diye de açıklanmıştır. Buna göre burada: “(……..): kat kat” çoğul anlamındadır. “Kat kafin mükâfata izafe edilmesi bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilindendir. Hakku’l-yakîn ve salatu’l-ulâ gibi, yani onlara kat kat mükâfat verilecektir. Bire on ve yüce Allah’ın dilediği kadar fazlasıyla mükâfatlandırılacaklardır.

Zenginin fakire üstünlüğünü kabul edenler bu âyeti delil gösterirler. Muhammed b. Ka’b dedi ki: Mü’min bir kimse eğer muttaki ve zengin birisi olursa, yüce Allah, bu âyet-i kerîme gereğince mükâfatını ona iki defa verir.

“Hem onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler.”

“Mükâfatları kat kattır” âyeti genel olarak izafe ile okunmuştur. ez-Zührî, Yakub ve Nasr b. Âsım ise; ” Mükâfat” kelimesini tenvinli ve nasb ile; “Kat kat”ı da ref ile okumuşlardır. İşte onlar için kat kat verilecek mükâfat vardır, demek olup ifadede takdim ve tehir kabul edilir.

” Mükâfatları kat kattır” terkibi ise, onlara kat kat mükâfat verilecektir, demek olur.

şeklinde her ikisinin de merfu olarak okunuşuna gelince, burada ikinci kelime birincisinden bedel demektir. (Mükâfat vardır ve bu mükâfat kat kattır, demek olur).

Yine Cumhûr: “Yüksek köşklerde” diye çoğul olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat de budur. Çünkü yüce Allah:

“Elbette Biz onları cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştiririz.” (el-Ankebut, 29/58) diye buyurmuştur.

ez-Zemahşerî der ki: “Yüksek köşklerde” âyeti “re” harfi ötreli, üstün ve sakin olarak da okunmuştur. el-A’meş, Yahya b. Vessab, Hamza ve Halef ise tekil olara; “Köşkte” diye okumuşlardır. Çünkü yüce Allah:

“İşte bunlar cennetin yüksek köşkü ile mükâfatlandırılacaklar.” (el-Furkan, 25/75) diye buyurmuştur. Ancak burada bu tekil kelimeyle hem çoğul isim hem cins isim kastedilebilir. İbn Abbâs şöyle demektedir: Bu köşkler yakuttan, zebercedden ve incidendir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (et-Tevbe, 9/72.; el-Furkan, 25/75.; el-Ankebut, 29/58. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadırlar.

“Onlar” orada azaptan, ölümden, hastalıklardan ve kederlerden yana

“emniyet içindedirler.”

Sebe 36

De ki: “Rabbim dilediğine rızkı bol verir, dilediğine kısar. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”

Diyanet Vakfı
De ki: Rabbim, dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden) kısar; fakat insanların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Muhakkak Rabbim rızkı dilediğine genişletip yayar ve daraltır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Ancak yüce Allah, onların bu sözlerini ve delil diye gösterdikleri zenginliklerini reddederek peygamberine şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Rabbim rızkı dilediğine genişletip yayar ve daraltır.” Genişletir ve kısar. Yani azıkları itibariyle kulları arasında -onlara imtihan olmak üzere- üstünlüğü takdir eden Allah’tır. Bu hiçbir şekilde akıbetlerin ne olacağına delalet etmez. Dünyada rızkın geniş olması, âhirette mutluluğun delili değildir. O halde yarın sahib olduğunuz bu mallarınızın ve evlatlarınızın size herhangi bir fayda sağlayacağını zannetmeyiniz.

“Fakat insanların çoğu” bu gerçeği

“bilmezler.”

Sebe 35

Ve dediler ki: “Biz malca ve evlatça daha fazlayız, biz azaba uğratılacak değiliz.”

Diyanet Vakfı
Ve dediler ki: Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak da değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Ve dediler ki: “Biz malca da, evlatça da daha çokluğuz. Biz azâb edileceklerden de değiliz.”

“Ve dediler ki: Biz malca da, evlatça da daha çokluğuz.” Yani mal ve evlat bakımından biz size üstün kılınmışız. Şayet Rabbiniz bizim üzerinde bulunduğumuz din ve bu üstünlüğe razı olmamış olsaydı, bize bunca üstünlükleri vermezdi.

“Biz azâb edileceklerden de değiliz.” Çünkü iyilikte bulunduğu kimseleri azablandırmaz.

Sebe 34

Biz hangi beldeye bir uyarıcı gönderdiysek, oranın varlıklı ileri gelenleri: “Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz” dediler.

Diyanet Vakfı
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri: Biz, size gönderilmiş olan şeyi inkar ediyoruz, demişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Biz, hangi ülkeye bir korkutucu (peygamber) göndermiş isek, mutlaka oranın refah içinde şımaran zenginleri: “Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr edenleriz” demişlerdir.

“Biz, hangi ülkeye bir korkutucu göndermiş isek, mutlaka oranın refah içinde şımaran zenginleri” âyeti hakkında Katade dedi ki: Yani oranın zenginleri, başkanları, zorbaları, şer önderleri, peygamberlere:

“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr edenleriz, demişlerdir”

Sebe 33

Zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: “Hayır, gece gündüz kurduğunuz düzenlerdi. Bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz.” Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılırlar?

Diyanet Vakfı
Zayıf sayılanlar da büyüklük taslayanlara: Hayır! Gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allahı inkar etmemizi, Ona ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz, derler. Artık azabı gördüklerinde, için için yanarlar; biz de o inkar edenlerin boyunlarına demir halkalar takarız. Onlar ancak yapmakta oldukları günahları yüzünden cezalandırılırlar.

Kurtubi Tefsiri
Güçsüz bırakılanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: “Hayır, gece gündüz hilekârlıklar(ınız bizi bu hale koydu.) Çünkü siz bize Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı emrederdiniz.” Azâbı göreceklerinde ise pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de kâfirlerin boyunlarına tasmalar koyarız. Ya onlar işleyegeldiklerinden başkası ile mi cezalandırılacaklar?

“Güçsüz bırakılanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: Hayır, gece gündüz hilekârlıklar…” âyetinde geçen: hilekârlık”ın Arap dilindeki asıl anlamı “hile yapmak ve aldatmak”tır. “Ona hilekârlık yaptı, aldattı, yapar, aldatır” denilir. Bu işi yapan kimseye de: ” hilekâr, hile yapan” denilir.

el-Ahfeş dedi ki: Bu ifade: İşte bu gece ve gündüzün hilekârlığıdır takdirindedir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Anlamı -doğruyu en iyi bilen Allah’tır-şu şekildedir: Hayır, sizin gece ve gündüz yaptığınız hilekârlıklar yani bize gizlice söyledikleriniz ve bizi küfre davet edişiniz, bizi bu küfre itmiş oldu.

Süfyan es-Sevrî de: Hayır, gece ve gündüz yaptıklarınız… demektir. Katade de: Hayır, sizin gece ve gündüz yaptığınız hilekârlıklar bizi alıkoydu, anlamındadır, hilekârlığın gece ve gündüze izafe edilmesi, zaman olarak onların içinde gerçekleşmiş oluşundan dolayıdır ve bu, yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz” (Nûh, 71/4) âyetinde olduğu gibi, yüce Allah’ın vakti kendisine izafe etmiş olmasına benzemektedir. Yine yüce Allah bir başka yerde:

“Ecelleri gelince, ne bir an geri bırakabilirler…” (el-A’raf, 7/34) diye buyurmaktadır. Burada da ecel onlar için sözkonusu olduğundan onlara izafe edilmiştir. Bu bir kimsenin: O, gecesini namaz ile gündüzünü oruç ile geçirendir, demesine benzer.

el-Müberred de şöyle demektedir: Hayır, sizin gece ve gündüz yaptığınız hilekârlıklar… Bu da Arapların: O gündüzünü oruç tutan, gecesini namaz kılan kimsedir, demelerine benzer. Cerir’in de şu beyitini zikreder:

“Ey Um Ğaylan! Gece yürüdük diye kınadın bizi,

Ve sen uyudun, halbuki binek sırtında olanın gecesi uyumaz.”

Sîbeveyh de şu mısrayı nakletmektedir:

“Gecem uyudu, kederim de ortaya çıktı.”

Ben o gecede uyudum demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Gündüzü ise gören olarak (aydınlık olarak)” (Yûnus, 10/67) âyetidir.

Katade:

“Hayır, gece gündüz hilekârlıklar” anlamındaki âyeti: diye; “Hilekârlıklar” kelimesini tenvin ile, buna karşılık; “Gece ve gündüz” kelimelerini de nasb ile okumuştur. İfade de: ” Hayır, gece ve gündüz meydana gelen hilekârlıklar” takdirinde olup takdirde görülen ifadeler hazfedilmiştir.

Saîd b. Cübeyr ise “kef” harfini üstün ve “ra” harfini de şeddeli olarak: Hayır, gece ile gündüzün tekrarlanıp durması” anlamında okumuştur ki merfu olması, mübtedâ oluşundan dolayıdır, haberi ise hazfedilmiştir. Bununla birlikte “sizleri… biz mi alıkoyduk” âyetinin delalet ettiği hazfedilmiş bir fiil ile merfu olması da mümkündür. Sanki onlara: Sizi hidayetten biz mi alıkoyduk, dediklerinde, onlara: Hayır, gece ile gündüzün ardi arkasına gelmesi bizi alıkoydu, diye cevap vermiş gibidirler.

Saîd b. Cübeyr’den de “hayır, gece gündüz hilekârlıklar” âyetini gece ile gündüzün üzerlerinden geçip gitmesi dolayısıyla gaflete düştüler, diye açıkladığı rivâyet edilmiştir.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Gece ve gündüzde uzun uzadıya esenlikte olmaları… Yüce Allah’ın:

“Üzerlerinden uzun bir zaman geçti diye.” (el-Hadid, 57/16) âyetine benzemektedir.

Raşid ise: “Hayır, gece ve gündüzün ardı arkasına gelip durması…” diye nasb ile okumuştur. Bu da: “Onu hacıların geldiği zaman gördüm” demeye benzer. Ancak böyle bir kullanım marifelerde câiz olur. Şayet: “Zeyd’in geldiği vakit onu gördüm” (anlamında) denilecek olursa, bu doğru olmaz. Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.

“Çünkü siz bize Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar” eşler, benzerler, O’nun gibi kabul edilenler

“koşmamızı emrederdiniz.” Muhammed b. Yezid dedi ki: “Filan kişi, filan gibidir” demektir, de denilir. Şu beyiti de zikretmektedir:

“Siz nasıl olur da bana bir eş kabul ediyorsunuz,

Halbuki sizler şerefli bir kimseye denk olamazsınız.”

Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/22. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Azâbı göreceklerinde ise pişmanlıklarını gizleyeceklerdir.” Açığa vuracaklardır, demektir. Çünkü bu kökten gelen kelime zıt anlamlı kelimelerden olup hem gizlemek, hem açığa vurmak anlamındadır. İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Öyle gözcüler ve bir topluluğun tehlikelerini aşıp gittim ki,

Bana karşı çok istekliydiler, gizlice yakalasalar (keşke!) beni öldürmek için.”

Bu beyitin sondan bir önceki kelimesi: “Açıkça…lar” diye de rivâyet edilmiştir.

“Pişmanlıklarını gizleyeceklerdir” âyeti yüzlerinin ifadelerinden pişmanlık açıkça anlaşılacaktır diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre: Pişmanlık açığa çıkmaz, çünkü pişmanlık ancak kalpte olur. Pişmanlığın doğurduğu şeyler açığa çıkar, daha önce Yûnus Sûresi’nde (10/54. âyetin tefsirinde ve Al-i İmrân Sûresi’nde) geçtiği gibi.

Pişmanlıklarını açığa vurmaları onların:

“Ne olurdu bir kere (dünyaya) dönmek imkanımız olsaydı da mü’minlerden olsaydık?” (eş-Şuara, 26/102) sözlerini söyleyecek olmalarıdır, diye de açıklanmıştır.

Bir açıklamaya göre de onlar kendi aralarında pişmanlıklarını gizlice ifade edecekler, fakat bunu açıktan söylemeyeceklerdir. Nitekim yüce Allah:

“Zulmedenler aralarında gizlice danışıp…” (el-Enbiyâ. 21/3) âyetinde olduğu gibi.

“Biz de kâfirlerin boyunlarına tasmalar koyarız” âyetindeki “Tasmalar”ın tekili dir. “Boynunda demirden bir tasma vardır” denilir. Bu bakımdan kötü huylu kadına: “Bitli tasma” ismi verilir. Bunun asıl sebebi de şudur: Tasma, üzerinde kılları bulunan kuru deriden yapılır ve bitlenirdi. Elini boynuna bağladım, bağlandı, tasma konuldu” denilir. Bu durumda olan kimse de: “Tasmalı” olur. “Onun ne bir faydası vardır, ne de delirdiği için boynuna tasma takılmıştır” denilir.

“Susuzluktan dolayı bastıran hararet” demektir de aynı anlamdadır. Bu kabilden olmak üzere: Adam susadığından ateş bastırdı, bastırır” denilir. Böyle bir kimseye de: Susuzluktan hararet bastırmış kimse” denilerek, ism-i mef’ûl kullanılır. Bu açıklamalar el-Cevherî’den nakledilmiştir.

Âyetin anlamı: Yani hem başkalarına uyanların, hem de kendilerine uyulanların boyunlarına tasmalar konulmuş olacaktır. Bu iki kesimin dışındaki kâfirlerin boyunlarına da tasmalar takılacaktır, diye de söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre “kâfirler” ifadesi ile onlar kastedilmektedir.

Bir görüşe göre, Yüce Allah’ın:

” Azâbı göreceklerinde” âyetinde ifade tamam olmaktadır.

Daha sonra yeni bir ifadeyle: “Biz de… tasmalar koyarız” denilerek başlanmaktadır. Bundan sonra diğer kâfirlerin boynuna tasmalar koyarız, anlamındadır.

“Ya onlar” dünyada

“işleyegeldiklerinden başkası ile mi cezalandırılacaklar.”

Sebe 32

Büyüklük taslayanlar, zayıf olanlara derler ki: “Size hidayet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz suçluydunuz.”

Diyanet Vakfı
Büyüklük taslayanlar, zayıf sayılanlara (kıyamet gününde): Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis siz suç işliyordunuz, derler.

Kurtubi Tefsiri
Büyüklük taslayan önderler, güçsüz bırakılanlara derler ki: “Size geldikten sonra sizleri hidayetten biz mi alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimseler idiniz.”

“Büyüklük taslayan önderler, güçsüz bırakılanlara derler ki: Size geldikten sonra, sizleri hidayetten biz mi alıkoyduk” âyeti inkâr anlamında istifham (soru)dır. Yani biz sizleri hidayetten geri çevirmediğimiz gibi, sizi (bu yolda gitmeye) zorlamadık da.

“Hayır, siz zaten günahkâr kimseler idiniz.” Müşrik ve küfür üzere ısrar edenlerdiniz.

Sebe 31

İnkâr edenler dediler ki: “Biz bu Kur’an’a da, ondan öncekine de inanmayacağız.” Sen o zalimlerin Rablerinin huzurunda durdurulduklarını görseydin! Birbirlerine söz atarlar. Zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: “Siz olmasaydınız biz inanırdık.”

Diyanet Vakfı
Kafir olanlar dediler ki: Biz hiçbir zaman bu Kurana ve bundan önce gelen kitaplara inanmayacağız. Sen o zalimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Zayıf sayılanlar, büyüklük taslayanlara: Siz olmasaydınız, elbette biz inanan insanlar olurduk, derler.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanlar dediler ki: “Biz bu Kur’ân’a da, bundan önce gelen kitaplara da inanmayız.” Sen o zâlimleri Rabbleri huzurunda durdurulmuş sözü birbirlerine döndürürlerken bir görsen! Güçsüz bırakılan (mustazaf) tabiler büyüklük taslayan (müstekbir)lere: “Siz olmasaydınız, biz elbette îman edenler olurduk” derler.

“Kâfir olanlar” âyeti ile Kureyş kâfirlerini kastetmektedir.

“Dediler ki: Biz bu Kur’ân’a da, bundan önce gelen kitaba da inanmayız” âyeti ile ilgili olarak Saîd b. Cübeyr, Katade’den naklen:

“Bundan önce gelen kitablara da” yani daha önceki kitablara ve peygamberlere de

“inanmayız” demek istemişlerdir, dediğini nakletmektedir. Ahirete de inanmayız, anlamında olduğu da söylenmiştir.

İbn Cüreyc dedi ki: Bu sözleri söyleyen Ebû Cehil b. Hişam’dır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kitab ehli müşriklere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vasıfları bizim kitabımızda şu şekildedir. Ona sorular sorunuz, dediler. Müşrikler, Ona soru sorunca, kitab ehlinin söylediklerine uygun düştü. Bu sefer müşrikler: Biz asla bu Kur’ân’a da, bundan önce indirilmiş olan Tevrat ve İncil’e de inanmayız. Hepsini inkâr ediyoruz, dediler. Halbuki daha önceden kitab ehline başvuruyorlar, onların sözlerini delil gösteriyorlardı. Böylelikle onların çelişki içerisinde oldukları ve az bir bilgiye sahip oldukları ortaya çıkmış oldu.

Daha sonra yüce Allah, onların sözkonusu olacak olan hallerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Sen” ey Muhammed

“o zâlimleri Rabbleri huzurunda… bir görsen.” Yani hesab için durdurulacakları yerde alıkonularak, birbirlerini kınayarak ve sitemli bir şekilde kendi aralarında karşılıklı konuşmalarını bir görsen! Oysa bunlar dünya hayatında iken dost ve dayanışma içerisinde idiler.

“Bir… sen”in cevabı hazfedilmiştir. Bunu görecek olsan, çok dehşetli ve korkunç bir hal görürsün, demektir.

Daha sonra yüce Allah, birbirlerine neler söyleyeceklerini sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır: Dünyada kâfirler arasından

“güçsüz bırakılan (mustazaf) tabiler büyüklük taslayan (müstekbir)lere” -ki bunlar önderleri ve başkanlarıdır-:

“Siz olmasaydınız biz elbette îman edenler olurduk, derler.” Yani siz bizleri azdırdınız, bizleri saptırdınız.

“Siz olmasaydınız” anlamında kullanılan fasih söyleyiş şekli -âyet-i kerîmede olduğu şekilde- şeklindedir. Bununla birlikte Araplardan -aynı anlamda-: diyenler de vardır. Bunu da Sîbeveyh nakletmiştir. Bu durumda ” Olmasaydı” edatı, zamiri mecrur kılarken, bundan sonra ortaya çıkan zahir ismi mübtedâ olarak ref eder, haberi ise hazfedilir. Muhammed b. Yezid de (siz olmasaydınız, anlamında): kullanımı mümkün değildir, der; çünkü zamir zahir (açıkça kullanılan) lâfızdan sonra gelir. Zahir (isim) icma ile merfu olduğuna göre, zamirin de aynı şekilde merfu olması gerekmektedir. (Yani ayetteki şekilden başkası doğru değildir.)

Sebe 30

De ki: “Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ne de öne geçebilirsiniz.”

Diyanet Vakfı
De ki: Size öyle bir gün vadedilmiştir ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Sizin vaadolunan bir gününüz vardır. Ondan ne bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.”

Sen de ey Muhammed, onlara

“de ki: Sizin vaadolunan bir gününüz vardır. Ondan ne bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” Bugünün er-:elenmesi sizi sakın aldatmasın.

“Vaadolunan gün (miad)” belirlenen vakit demektir. Bununla öldükten sonra diriliş vaktini kastetmektedir. Ölümün geliş vaktinin kastedildiği de söylenmiştir. Yani kıyâmet gününden önce sizin ölümünüzün kendisinde gerçekleşeceği belirli bir vaktiniz vardır. O zaman söylediğimin gerçek olduğunu bileceksiniz.

Bir başka açıklamaya göre bu günden kasıt Bedir günüdür. Çünkü o gün yüce Allah’ın hükmü gereğince, dünyada azabları için tayin edilen vakittir.

Nahivciler

“vaadolunan bir gün” anlamındaki âyetin: diye kullanılmasını da uygun görmüşlerdir. Ancak bu durumda

“vaadolunan” mübtedâ,

“bir gün” de ondan bedel olur. Haberi ise:

“Sizin” lâfzı olur.

Yine nahivciler

“bir gün”ün zarf olmak üzere; ifadesini de uygun kabul etmişlerdir. Bu durumda: Ondan” lâfzındaki “he: o” zamiri “gün”e ait olur. Tenvinsiz olarak; denilmesi ise doğru değildir. “Gün”ün kendisinden sonra izafe edilmesi ise “he” zamirinin “gün”e ait olması takdirine göre uygundur.

Çünkü bu durumda cümlede bulunan “he” dolayısıyla bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilinden olur. Buna binaen “he” zamirinin güne değil de “vaadolunan”a ait olması da mümkündür.

Sebe 29

Derler ki: “Eğer doğru söylüyorsanız bu vaat ne zaman?”

Diyanet Vakfı
Eğer sözünüzde doğru iseniz bu vadettiğiniz (kıyamet) ne zaman kopacak? derler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman gerçekleşir?” derler.

“Onlar: Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit” sizin bizleri kıyâmetin kopması için tehdit ettiğiniz

“ne zaman gerçekleşecek? derler.”

Sebe 28

Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Biz, seni ancak bütün insanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.

“Biz, seni ancak bütün insanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” Yani Biz, seni ancak bütün insanlar için peygamber olarak gönderdik. İfadede bir takdim ve te’hir vardır. ez-Zeccâc dedi ki: Biz, seni ancak bütün insanları korkutup uyarman ve onlara tebliğ etmen için gönderdik. Bunun, insanları küfrü gerektiren hususlardan alıkoyan ve İslâm’a davet eden, insanları alıkoyucu anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Bütün”ün sonundaki “he” (müenneslik te’si) mübalağa içindir. İfadede muzafın hazfedildiği de söylenmiştir. Yani Biz, seni insanların senin tebliğinden uzaklaşmalarına karşı önleme özelliğine sahip yahut ta onları küfürden engelleme özelliğine sahip olarak gönderdik, “Elbiseyi katladı, dürdü” tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü iki yanını katlamış olur.

“İnsanlar için” itaat eden kimseleri cennet ile

“müjdeleyici ve” kâfir olan kimseleri de cehennem ateşi ile

“korkutucu olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu” kendileri şirk koştukları halde Allah’ın nezdinde bulunanları

“bilmezler.” O dönemde insanlar sayıca mü’minlerden daha fazla idiler.

Sebe 27

De ki: “O’na ortak yaptığınızı sandığınız kimseleri bana gösterin. Hayır, O, Allah’tır; mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ona (Allaha) kattığınız ortaklarınızı bana gösterin. Hayır! Bilakis, yegane galip ve her şeyi hikmetle idare eden ancak Allahtır.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin. Haşa (O’nun ortağı yoktur!) Bilakis O, mutlak galib, sonsuz hikmet sahibi Allah’tır.”

“De ki: O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin” âyetinde yer alan:

“Bana gösterin” lâfzındaki “görmek” kalb ile görmektir. “Ortakları” lâfzı da üçüncü mef’ûl olur. Yani sizler, yüce Allah’a ortak kılmış olduğunuz putları ve heykelleri bana tanıtınız, bildiriniz. Acaba bunlar herhangi bir şeyin yaratılmasında ortaklık ettiler mi? Bana durumun ne olduğunu açıklayınız, yoksa bunlara niye ibadet ediyorsunuz?

Buradaki “gösterme”nin göz ile görmek anlamında kullanılmış olması da mümkündür. O takdirde “ortaklar” anlamındaki lâfız hal olur. (Anlamı da şöyle olur: O’na ortak olarak koştuklarınızı bana gösterin.)

“Haşa” yani durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir.

Buradaki

“Haşa”nın onların hazfedilmiş cevablarına bir red olduğu da söylenmiştir. Sanki onlara: Sizin O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin demiş, onlar da: Bunlar putlardır, diye cevab verince: Haşa, yani O’nun hiçbir ortağı yoktur, diye cevab vermiş gibidir.

“Bilakis O, mutlak galib, sonsuz hikmet sahibi Allah’tır.”

Sebe 26

De ki: “Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra aramızda gerçekle hükmedecektir. O, hakkıyla hükmeden, hakkıyla bilendir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir. O, en adil hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hüküm verecektir. O, herşeyi en iyi bilip adaletle hükmedendir.”

“De ki: Rabbimiz” kıyâmet gününde

“bizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hüküm verecektir.” Hidayet üzere olanı mükâfatlandıracak, sapıklıkta olanı cezalandıracaktır.

“O, herşeyi” bütün yarattıklarının her halini

“en iyi bilip adaletle” hak ile

“hükmedendir.”

Bütün bunlar kılıç âyeti ile neshedilmiştir.

Sebe 25

De ki: “Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorguya çekilmeyeceksiniz, sizinkilerden de biz sorguya çekilmeyeceğiz.”

Diyanet Vakfı
De ki: Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz; biz de sizin işlediğinizden sorulacak değiliz.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “İşlediğimiz günahlardan sorumlu olmazsınız. Biz de işlediklerinizden dolayı sorumlu olmayız.”

“De ki: İşlediğimiz” kazandığımız

“günahlardan sorumlu olmazsınız. Biz de” aynı şekilde

“işlediklerinizden dolayı sorumlu olmayız.” Yani benim sizi kendisine davet ettiğim şeyde gözettiğim maksat, sizin faydanızdır. Yoksa sizin küfrünüzün zararı bana ulaşmaz. Bu, yüce Allah’ın:

“Sizin dininiz sizin olsun, benim dinim de benim” (el-Kâfirun, 109/6) âyetine benzemektedir. Allah da herkese yaptığının karşılığını verecektir.

Bu âyet, bir ateşkes ve bırakışma âyetidir. Kılıç âyetiyle neshedilmiştir. Bunun kılıç âyetinden önce indiği söylenmiştir.

Sebe 24

De ki: “Sizi göklerden ve yerden kim rızıklandırıyor?” De ki: “Allah.” Şüphesiz biz ya da siz, ya hidayet üzerindeyiz ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? De ki: Allah! O halde biz veya siz, ikimizden biri, ya doğru yol üzerinde veya açık bir sapıklık içindedir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?” “Allah’tır, de. Şüphe yok ki biz, yahut siz ya bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir sapıklıkta.”

“De ki: Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?” Yüce Allah, daha önce onların uydurma ilâhlarının, yüce Rabbin kudretinin yettiği şeylerin bir zerre kadarına dahi sahib olamadıklarını sözkonusu ettikten sonra, bu hususu onlara söyletmek üzere şöyle buyurmaktadır:

Ey Muhammed müşriklere

“de ki: göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?” Yani göklerden yağmur, güneş, ay, yıldız ve bunlardaki menfaatler vasıtası ile meydana gelen bunca azıkları yaratan kimdir? Su ve bitki gibi yerden çıkan rızıkları da kim yaratmaktadır? Onlar bu işleri bizim ilâhlarımız yapıyor, diyemezler. O bakımdan bilemiyoruz, diyeceklerdir. O vakit de ki: Şüphesiz kalblerinizde bulunanı bilen bunları yapandır. Şayet onlar: Bizi rızıklandıran Allah’tır, diyecek olurlarsa, o vakit kendisine ibadet olunması gerekenin o olduğuna dair delil de ortaya konulmuş olacaktır.

“Şüphe yok ki biz yahut siz ya bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir sapıklıkta” âyetindeki bu üslup, ortaya konulan delilde insaf göstermek içindir. Bu bir kimsenin -kendisinin doğru, karşı tarafın da yalancı olduğunu bilmekle birlikte-: İkimizden birisi yalan söylüyor, demesine benzer. Âyetin anlamı şudur: Bizler ve sizler aynı durumda değiliz. Biz birbirine zıt iki ayrı haldeyiz. İki kesimden birisi hidayet üzeredir. Bu kesim de biziz, diğeri ise sapıktır, bunlar da sizlersiniz. Bu âyetle yüce Allah, onları yalan söylediklerini açıkça ifade etmekten daha güzel bir üslubla yalanlamış olmaktadır. Yani: Sizler, sizi göklerden ve yerden rızıklandırana ortak koştuğunuz için sapık kimselersiniz.

“Yahut siz” âyeti daha önce geçen:

“Şüphe yok ki” lâfzının ismine atfedilmiştir. Eğer mahalline atfedilmiş olsaydı, bunun; (……..) diye olması gerekirdi. Bir hidayet üzere” ise birinci isme (yani bize) ait olur, başkasına değil.

Eğer:

“Yahut siz” denilirse, “hidayet üzeredir” hükmünün ikincisi hakkında olması daha uygundur. Birincisinden ise bu hazfedilmiştir. Bununla birlikte birincisi için olması da mümkündür ki el-Müberred’in tercihi de budur. el-Müberred şöyle demektedir: Bunun anlamı basiret sahibi olan kimsenin yapılan tehdidin doğruluğuna ve apaçık delil ile gerçeği ortaya çıkarmak üzere söylediği şu söze benzer: Bizden birisi yalan söylemektedir. Bununla ne demek istediği açıktır. Nitekim: Ben bu işi yapıyorum, sen de böyle yapıyorsun ama ikimizden birisi hatalıdır diyenin, karşısındakinin hatalı olduğunu bilerek bunu söylemesine benzer. İşte yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki biz yahut siz ya bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir sapıklıkta” âyeti da böyledir.

Buradaki:

“Yahut” Basralılara göre asıl anlamı üzerindedir. Şüphe ve tereddüt anlamında kullanılmamıştır. Arapların bu gibi durumlarda kullandığı anlamdadır. Yani durumu haber vermek isteyen kişi, gerçeği bilmekle birlikte açıkça bildirmek istemediği takdirde böyle kullanılır.

Ebû Ubeyde ve el-Ferrâ’ ise bu “vav (ve)” anlamında olup ifadenin takdiri şöyledir: Şüphesiz ki biz hidayet üzereyiz ve muhakkak siz de apaçık bir sapıklıktasınız. Şair Cerir de şöyle demektedir:

“Ey atlılar başındaki Sa’lebe yahut Riyah,

Sen onları Tuhayye ve er-Rebab’ın üzerlerine götürdün.”

Burada: Ey Sa’lebe ve Riyah, demek istemiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Aramızda Savaş kızışınca,

Biz Riyah’ı ya da Rizam’ı aradık.”

Sebe 23

O’nun katında, kendisinin izin verdiklerinden başkasına şefaat fayda vermez. Kalpleri korkudan yatıştığında derler ki: “Rabbiniz ne dedi?” Derler ki: “Gerçeği.” O, yücedir, büyüktür.

Diyanet Vakfı
Allahın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince: Rabbiniz ne buyurdu? derler. Onlar da: Hak olanı buyurdu, derler. O, yücedir, büyüktür.

Kurtubi Tefsiri
O’nun nezdinde şefaat kendisine izin verdiklerinden başkasına fayda vermez. Nihayet kalblerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” diyeceklerdir. Onlar: “Hak” diyeceklerdir. O, çok yüce, çok büyüktür.

“O’nun” Allah’ın

“nezdinde” meleklerin ve başkalarının yapacağı

“şefaat kendisine izin verdiklerinden başkasına fayda vermez” âyetinde geçen: “İzin verdi” lâfzının hemzesi genellikle üstün olarak okunmuştur. Buna sebep ise daha önceden yüce Allah’ın adının geçmiş olmasıdır. Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî ise meçhul bir fiil olarak, hemze’yi ötreli okumuşlardır. (İzin verilen… demek olur.) İzin veren ise yüce Allah’tır.

“Kimse” lâfzının şefaat edenlere de kendilerine şefaat edilenlere de raci olması mümkündür.

“Nihayet kalblerinden korku giderilince” âyeti ile ilgili olarak, İbn Abbâs: Kalblerinden korku uzaklaştırılınca, Kutrub: Kalblerinde bulunan korku çıkartılınca, Mücahid: Kıyâmet gününde kalbleri üzerinden perde açılınca, diye açıklamışlardır.

Yani şefaat yüce Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan melek, peygamber ve put kabilinden mabudlardan hiç kimsenin yetkisinde olan bir şey değildir. Ancak yüce Allah, şefaat hususunda peygamberlere ve meleklere izin verecektir. Onlar da yüce Allah’tan son derece korkar halde bulunacaklardır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Onlar korkusundan titrerler” (el-Enbiya, 21/28) diye buyurmaktadır. Yani yüce Allah, şefaat hususunda kendilerine izin verip onlar Allah’ın kelâmını işiteceklerinde, dehşete ve korkuya kapılacaklardır. Çünkü kendilerine izin verilen hususu yerine getirmek isterken herhangi bir kusur işlerler diye çok korkacak ve endişe edeceklerdir. Bu emrin onlara verilmesi sona erdikten sonra, izin verildiğine dair vahyi kendilerine getiren, kendilerinden yukarıdaki meleklere:

“Rabbiniz ne buyurdu?” yani Allah neyi emretti, diyecekler, melekler de kendilerine:

“Hak, diyeceklerdir.” Bu da: O, mü’minlere şefaat etmek hususunda size izin verdi, sözüdür.

“O, çok yüce, çok büyüktür.” Kulları hakkında dilediği şekilde hüküm vermek yetkisi O’nundur.

Diğer taraftan bunun, onlara bir takım kavimlere şefaatte bulunmak için dünyada verilen bir izin olması mümkün olduğu gibi, âhirette olması da mümkündür. İfadede hazfedilmiş sözler vardır. Yani O’nun nezdinde şefaat ancak kendilerine izin verdiği kimselere fayda verecektir. Kendilerine izin verilen bu kimselere izin geleceği vakit, yüce Allah’ın âyeti dolayısıyla korkuya kapılırlar. Nihayet bu korku kalblerinden gitti mi ilâhi emre itaatle çağrıya uyarlar.

Denildiğine göre bu korku, yüce Rabbin vermiş olduğu herbir emir dolayısıyla melekler tarafından bugün dahi duyulmaktadır. Yani şefaatleri fayda verecek olanlar ancak bugün yüce Allah’a itaat eden ve O’ndan korkan meleklerin şefaatidir, cansız varlıkların ve şeytanların şefaati değildir.

Tirmizînin, Sahih’inde Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Allah semada bir emre hükmettiği zaman, melekler yüce Allah’ın âyeti dolayısıyla itaatle boyun eğip kanatlarını çırparlar. Tıpkı dümdüz kaya üzerinde sürüklenen bir zincirmiş gibi (ses çıkarırlar.) Nihayet korku kalblerinden giderilince, Rabbiniz ne buyurdu? derler. Hak buyurdu, o pek yücedir, büyüktür, derler.” (Peygamber) buyurdu ki: “Şeytanlar da bu halde biri diğerinin üstünde bulunurlar.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, V, 362; ayrıca: Buhârî, IV, 1736, 1804, VI, 2720; İbn Mâce, I, 69.

en-Nevvâs b. Sem’an dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Yüce Allah bir emri vahyetmek istediği takdirde vahyi kelamı ile dile getirir. Yüce Allah’tan korkuları dolayısıyla bu sesten ötürü semavâtı bir sarsılma yahut şiddetli bir titreme alır. Semavâttakiler bunu duydukları takdirde baygın düşerler ve yüce Allah’a secdeye kapanırlar. Başını ilk kaldıran kişi Cebrâîl olur. Yüce Allah onunla konuşur ve ona dilediği şeyleri vahyeder. Daha sonra Cebrâîl meleklere uğrar. Bir semadan geçtiği her seferinde oradaki melekler: Rabbimiz ne buyurdu, ey Cebrâîl? diye sorarlar. Cebrâîl: Hak (buyurdu). O pek yücedir, pek büyüktür, diye cevab verir. (Peygamber) buyurdu ki: Hepsi de Cebrâîl’in dediği gibi derler. Nihayet Cebrâîl vahyi yüce Allah’ın kendisine emrettiği yere kadar ulaştırır. ” Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VII, 94; Taberanî, Müsnedü’ş-Şamiyyîn, I, 336; Amr b. Ebi Âsım eş-Şeybanî, es-Sünne, I, 227; Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Ta’zimu Kadri’s-Salâ, I, 236; ed-Deylemî, el-Firdevs, I 247-248.

el-Beyhakî’nin naklettiğine göre İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“Nihayet kalblerinden korku giderilince” âyeti hakkında şöyle demiştir: Cinlerden herbir kabilenin semada oturduğu belli bir yeri vardı. O yerden vahye kulak verir ve dinlemeye çalışırlardı. Vahiy indi mi tıpkı zincirin dümdüz bir kaya üzerinde geçirilmesi gibi bir ses işitilir. Vahiy bir semada bulunanlar üzerine nazil oldu mu, mutlaka baygın düşerler. Kalblerinden korku giderilince: Rabbiniz ne buyurdu? derler. Hak buyurdu, O pek yücedir, pek büyüktür, diye cevab verirler. Sonra (melek) şöyle der: Bu sene şöyle olacak, bu sene böyle olacak. Cinler bunu işitirler ve bunu kahinlere haber verirler. Kahinler de insanlara: Bu sene şöyle olacak, bu sene böyle olacak, derler. (İnsanlar) gerçekten böyle olduğunu görürler. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak gönderince (cinler) alevli ateşlerle kovalanıp uzaklaştırıldılar. Cinler bu hususları kendilerine haber vermeyince Araplar: Semada bulunanlar helâk oldu, dediler. Deve sahibi olan kimseler hergün bir deve, inek sahibi olan kimseler hergün bir inek, koyunu olan kimseler hergün bir koyun kesmeye başladı. Nihayet hızlıca mallarını tüketmeye başlayınca, Sakifliler -ki Arapların en aklı başında kabilesi idiler-: Ey insanlar mallarınızı böyle tüketmeyin. Semada bulunanlar ölmedi. Bu bir dağınıklık sebebiyle değildir. Sizler belli işaretleriniz olan yıldızların, güneşin, ayın, gece ve gündüzün olduğu gibi durduğunu görmüyor musunuz? dediler.

(İbn Abbâs devamla) dedi ki: İblis de şöyle dedi: Bugün semada önemli bir olay meydana gelmiş olmalıdır. Bana yerin her tarafından toprak getirin. Ona yerin toprağından getirdiler, toprakları koklamaya başladı. Mekke toprağını koklayınca: İşte bu önemli olay burada olmuştur, dedi. Olanlara kulak kabarttılar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilmiş olduğunu anladılar. Taberî, Tefsir, XXIII, 38; İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, VII. 327-328; İbn Hacer, Fethu’l-Bari, VIII, 671.

Bu anlamdaki açıklamalar (peygambere) merfu olarak ve özlü ifadelerle el-Hicr Sûresi’nde (15/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Aynı şekilde onlara alevli ateşler atılıp onlarla yakıldıkları anlamındaki açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır. İleride el-Cin Sûresi’nde (72/4-10. âyetlerin tefsirinde) yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar gelecektir.

Bir görüşe göre onların korkmalarına sebep kıyâmetin kopacak olmasıdır. el-Kelbî ve Ka’b şöyle demişlerdir: Îsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasında beşyüzelli yıllık bir fetret dönemi geçmiştir. Bu dönemde peygamber gelmemiştir. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak gönderince, yüce Allah Cebrâîl ile risaleti vermesini emir buyurdu. Melekler Allah’ın kelamını işitince, kıyâmet koptu zannettiler ve bu işittiklerinden dolayı baygın yıkıldılar. Cebrâîl semavâttan inince, geçtiği herbir semada bulunanlar kendilerine geliyor, başlarını kaldırıyor ve biri diğerine: Rabbimiz ne buyurdu? diyordu. Rabblerinin ne dediğini bilmediklerinden herbirisi: Hak buyurdu, O yücedir, büyüktür. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) semavâttakilere göre kıyâmetin alametlerindendir.

ed-Dahhak dedi ki: Yeryüzündekiler arasında görevleri değişip duran el-Muakkibât adlı melekler insanların amellerini yazarlar. Şanı yüce ve mübarek olan Rabb onları (görevleri için) gönderir. Yerlerinden ayrıldıklarında oldukça şiddetli sesleri işitilir. Daha aşağıda bulunan melekler bunun kıyâmetten ötürü olduğunu zannederler. Hemen secdeye kapanırlar ve kendilerinden geçerler. Nihayet kıyâmetin kopma emri olmadığını öğrenirler.

İşte bu, seçkinliklerine ve üstün konumlarına rağmen kendilerine izin verilmediği sürece meleklerin hiçbir kimseye şefaat etmelerinin mümkün olmadığına dair yüce Allah’ın melekler hakkında verdiği bir haberi ve bir uyarışıdır. Onlara izin verdi mi âyetini işitir ve baygın düşerler. İşte onların hali budur. Peki putlar nasıl şefaat edebilecekler yahut sizler kıyâmeti kabul etmezken nasıl şefaat umabilirsiniz?

el-Hasen, İbn Zeyd ve Mücahid şöyle demişlerdir: Nihayet korku müşriklerin kalblerinden açılıp gidince… demektir. Yine el-Hasen, Mücahid ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: Âhirette ölüm geleceği vakit onlara karşı delil ortaya koymak üzere melekler kendilerine: Dünyada iken Rabbiniz ne buyurmuştu? diyecekler, onlar da: Hak buyurmuştu, O, pek yücedir, pek büyüktür, diyerek ikrar ve itirafın kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda itirafta bulunacaklardır. Yani onlar: Hak buyurdu diyeceklerdir.

“Kalblerinden korku giderilince” âyetinde fiil, genel olarak meçhul okunmuştur. Ancak İbn Abbâs: ” Kalblerinden korkuyu giderince” diye malum bir fiil olarak okumuştur ki, fail olan zamir yüce Allah lâfzına racidir.

Bunu meçhul fiil olarak okuyanların kıraatine göre câr ve mecrûr (“kalblerinden” anlamındaki âyet) ref konumundadır (sözde öznedir). Fiil ise mana itibariyle yüce Allah’a aittir. (Yani korkuyu kalblerinden gideren O’dur).

Her iki kıraate göre de anlam şöyledir: Daha önceden açıklandığı üzere kalblerinden korku giderilince,.. Bu fiilin bir benzeri de: ” Şikayet ettiği şeyi ortadan kaldırdı” kullanımıdır.

el-Hasen genellikle okunduğu gibi meçhul bir fiil olarak ama: “Giderildi” diye “ze” harfini şeddesiz okumuştur. Bunda da yine câr ile mecrûr (“kalblerinden” anlamındaki lâfız) yine ref konumundadır. Bu da: “Bu işten, bu işe yöneldi” demeye benzer. Bu fiilin “ze” yerine “re” harfi ile, “ayn” yerine “gayn” harfi ile şeddesiz olarak ve meçhul bir fiil halinde: “Bitirildi, sona erdirildi” anlamı da aynı şekildedir. Böyle bir kıraat de yine el-Hasen ve Katade’den rivâyet edilmiştir. Yine her ikisinden gelen bir başka rivâyete göre “Bitirdi, sona erdi” diye malum bir fiil olarak “re” ve “gayn” harfi ile okumuşlardır, anlamı da: Yüce Allah, kalblerini bitirince yani onların kalbleri üzerindeki örtüyü açınca demek olur. Bu da kalblerindeki korku ve dehşeti giderince, boşaltınca anlamınadır. Bu kıraate göre meçhul fiil olarak okunuş da bu anlamı ifade eder. Yine el-Hasen’den “re” harfini şeddeli olarak: “Boşaltınca…” diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Sebe 22

De ki: “Allah’tan başka tapındıklarınızı çağırın. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye bile sahip değiller. Onların bu ikisinde bir ortaklıkları yoktur. O’nun onlardan bir destekçisi de yoktur.”

Diyanet Vakfı
(Müşriklere) de ki: Allahtan başka tanrı saydığınız şeyleri çağırın! Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların buralarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allahın onlardan bir yardımcısı da yoktur.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah’tan gayrı (ilâh diye) iddia ettiklerinize dua edin bakayım. Onlar göklerde de, yerde de zerre ağırlığınca bir şeye sahib değildirler. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı da yoktur ve O’nun bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.”

“De ki: Allah’tan gayrı (ilâh diye) iddia ettiklerinize dua edin bakayım.”

Yani gerek Dâvûd ve Süleyman ile ilgili geçmiş açıklamalar, gerekse de Sebe kıssası, Benim kudretimin tecellilerindendir. Şimdi ey Muhammed sen şu müşriklere de ki: Sizin Allah’a koştuğunuz ortakların bu anlatılanlardan herhangi birisini gerçekleştirmeye güçleri yetiyor mu?

Bu hitab bir azardır. Bunda takdir edilmesi gereken ifadeler de vardır: Yani sizler, Allah’tan başka ilâhınız olduğunu iddia ettiğiniz kimseleri sizlere bir fayda vermeleri yahut yüce Allah’ın sizin aleyhinize takdir etmiş olduğu bir hükmü önlemek için onlara dua ediniz. Onların buna güçleri yetmeyecektir.

Hem

“onlar göklerde de yerde de zerre ağırlığınca bir şeye sahib değildirler. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı da yoktur ve O’nun bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.” Yani yüce Allah’ın herhangi bir şeyi yaratmak için bunlar arasından hiçbir yardımcısı bulunmamaktadır. Aksine tek başına yaratıcı Allah’tır. O halde; yalnız Ona ibadet etmek gerekir. O’ndan başkasına ibadet, imkansız ve muhal bir şeydir.

Sebe 21

Oysa İblis’in onlar üzerinde bir zorlayıcı gücü yoktu. Ahirete inananları şüphe içinde olanlardan ayırmamız içindi. Rabbin her şeyi gözetip koruyandır.

Diyanet Vakfı
Halbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahirete inananı, şüphe içinde kalandan ayırdedip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onun onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu. Ancak Biz, âhirete îman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırdetmek için böyle yaptık. Rabbin herşeyin üzerinde görüp gözetendir.

“Halbuki onun onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu.” Yani İblis onları küfre zorlamamıştı. Onun bütün yaptığı çağırmak ve süslü göstermekten ibarettir. Buradaki “hakimiyet (sulta) ‘ güç demektir. Delil olduğu da söylenmiştir, yani İblis’in elinde onları kendisine uymaya itecek herhangi bir delil yoktu. Onlar ancak arzu, şehvet, taklid ve nefsin hevası dolayısıyla ona uydular. Bu hususta herhangi bir belge ve delile dayanarak ona uymuş değillerdir.

“Ancak Biz, âhirete îman eden kimse ile… ayırdetmek için böyle yaptık” âyetinde geçen “ve ayırdetmek” diye anlamı verilen “ilinV’den kasıt, kendisi sebebiyle mükâfat ve cezanın sözkonusu edildiği şehadet (varlık alemindeki bilgisi) kastedilmektedir. Gaybî bilgi ise zaten yüce Allah tarafından bilinen bir şeydir. Ferrâ’nın kanaatine göre anlam: Bunu sizin tarafınızdan bilelim (ortaya çıkartalım) diye yaptık, şeklindedir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Ortaklarım nerede?” (en-Nahl, 16/28) âyeti da, sizin iddianıza ve sizin kanaatinize göre (Bana ortak kabul ettiğiniz ortaklarım nerede) demektir. Yoksa buradaki: “Ayırdetmek için (bilelim diye)” âyeti -halbuki onun onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu” âyetinin zahiri itibariyle cevabı değildir. Burada ifade manaya göre yorumlanmalıdır. Yani Biz ana herhangi bir hakimiyet vermedik, ancak bilelim (ayırdedelim) istedik. Buna göre buradaki istisna munkatı’dır, yani Biz İblis’e onlar üzerinde bir hakimiyet vermedik ama Biz… bilelim (ayırdedelim) diye onları İblis’in vesvesesi ile sınadık. Buna göre buradaki istisna edatı: “Ama” anlamındadır.

Bu istisnanın muttasıl olduğu da söylenmiştir: Yani İblis’in onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu. Şu kadar var ki, Biz onu sınamanın gerçekleşmesi için onlara musallat kıldık.

Buradaki “(İdi”nin zaid olduğu da söylenmiştir. Yani onun onlar üzerinde bir otoritesi yoktur demektir. Bu da yüce Allah’ın: “Siz en hayırlı bir ümmetsiniz” (Al-i İmrân, 3/110) âyetine benzemektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Buradan sözün bir bölümü Sebe’ kıssası ile bitişik geldiğinden şöyle buyurulmuştur: İblis’in o kâfirler üzerinde herhangi bir hakimiyeti yoktu. Bir başka açıklamaya göre de: Bizim ezeli takdirimizde İblis’in onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktur, şeklindedir.

Bir açıklamaya göre de;

“Ancak… böyle yaptık” âyeti, ancak… ortaya çıkartalım diye böyle yaptık, demektir. Bu da: Ateş odunu yakar, demeye benzer. Bir başkasının ise: Hayır, odun ateşi yakar der. Birincisi ise: Gel de hangisinin diğerini yaktığını görelim (bilelim) diye ateşi ve odunu deneyelim, der. Bu da; her ikisi de bu hususu bilmekle birlikte bunu ortaya çıkaralım, anlamındadır.

Siz bunu bilesiniz diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklama da: Bizim dostlarımız ve melekler bunu böylece bilsinler demektir. Yüce Allah’ın:

“Allah’a ve Rasûlüne karşı Savaşanların… cezası ancak” (el-Mâide, 5/33) âyetinin Allah’ın ve Rasûlünün dostlarına karşı Savaşanların… anlamında olması gibidir.

Allah’ın ayırdetmesi içindir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Allah murdarı, temizden ayırdetsin.” (el-Enfal, 8/37) âyetinde olduğu gibi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/143. âyet, 4. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. ez-Zührî ise meçhul bir fiil olarak: “Ancak… bilinsin diye” diye okumuştur.

“Rabbin herşeyin üzerinde görüp gözetendir.” O, herşeyi bilendir. Kul hakkında yaptığı herşeyi muhafaza altına alır ki, onun karşılığını versin diye… anlamında olduğu da söylenmiştir.

Sebe 20

Andolsun, İblis, zannını onlar hakkında doğru çıkardı da, müminlerden bir grup hariç, hepsi ona uydular.

Diyanet Vakfı
Andolsun İblis, onlar hakkındaki tahminini doğruya çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında hepsi ona uydular.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmişti de mü’minlerden bir kesim dışında ona uymuşlardı.

“Yemin olsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmişti” anlamındaki âyet, dört türlü okunmuştur. Ebû Ca’fer, Şeybe, Nafî’, Ebû Amr, İbn Kesîr ve İbn Amir -ki Mücahid’den de böyle okuduğu rivâyet edilmektedir-: “Yemin olsun İblis’in onların aleyhindeki… gerçek çıkmıştı.” şeklinde (dal harfi) şeddesiz olarak “İblis” ref ile ve “Zannını” lâfzını da nasb ile okumuştur ki (İblis onların aleyhindeki) zannında (doğru çıkmıştı), demektir.

ez-Zeccâc dedi ki: Bunun mansub oluşu mastar (mef’ûl-i mutlak) oluşundan ötürüdür. Yani onlar hakkında zannettiği zannında (kanaatinde) doğru çıkmıştı, çünkü onun bu zannı doğru idi. Böylelikle bu lâfız, mastar yahut zarf olarak nasbedilmiş olmaktadır.

Ebû Ali ise “zannuu” anlamındaki lâfzın nasb ile gelmesi, mef’ûl-u bih oluşundan dolayıdır, der. Onun zannettiği zan doğru çıktı, demektir. Zira İblis:

“Ben de yemin olsun Senin doğru yolunda onlara engel olacağım.” (el-A’raf, 7/16);

“…Onları toptan azdıracağım.” (el-Hicr, 15/39) demişti. “Doğru çıkmıştı” anlamındaki fiilin bir mef’ûlün bih’e teaddi etmesi (geçiş yapması) caizdir. Mesela: “Sözü doğru söyledi” yani (harf-i cer ile): “Sözünde doğru söyledi” demektir.

İbn Abbâs, Yahya b. Vessab, el-A’meş, Âsım, Hamza ve el-Kisaî ise: “Gerçekleştirmişti” şeklinde şeddeli olarak: ” Zannını” kelimesini de mef’ûlün bih olarak nasb ile okumuşlardır.

Mücahid dedi ki: O bir zanda bulundu ve zannettiği gibi oldu, o bakımdan zannı gerçekleşti.

Cafer b. Muhammed, Ebû’l-Hechac (bazı kaynaklarda Ebû’l-Cehcah) ise; “Haklarında doğru çıktı” şeklinde şeddesiz olarak: “İblis”i nasb ile; ” Zannını” lâfzını ise ref ile okumuşlardır. Ebû Hatim dedi ki: Bana göre bu kıraatin izah edilebilir bir tarafı yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ancak el-Ferrâ’ bu kıraati câiz kabul etmiş ve bunu ez-Zeccâc zikrederek “zan” kelimesini, “doğru söyledi” lâfzının faili “İblis” lâfzını da mef’ûlün bih olarak açıklamıştır. Bu okuyuşun anlamı da şöyle olur: İblis’in zannı kendisine onlar hakkında bazı hususları güzel göstermiş ve zannı doğru çıkmıştı. Şöyle demiş gibidir: Yemin olsun onlar hakkında İblis’in zannı doğru çıkmıştı. Buna göre; “Hakkında” harf-i çeri “Doğru çıkmıştı” fiiline taalluk etmektedir. Tıpkı: Senin hakkında beslediğim zanda isabet ettim” demeye benzer. Bu harf-i cer “zann’a taalluk etmez, çünkü sılanın herhangi bir bölümünün mevsuldan önce gelmesi imkansızdır.

Dördüncü kıraat de: “Yemin olsun iblis (yani) onun zannı onlar hakkında doğru çıkmıştır” şeklinde “İblis’ ile “zan” kelimeleri ref ile bununla birlikte: “Doğru çıkmıştır” kelimesi ise şeddesiz olarak ve “zannı” lâfzı “İblis”den bedel-i istimal olmak üzere okunmuştur.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu Sebe’liler hakkındadır, yani onlar önceleri müslüman iken küfre saptılar, değiştirdiler, tahrif ettiler. Bunlardan peygamberlerine îman eden bir topluluk müstesnadır.

Bir başka görüşe göre bu âyet geneldir. Yani İblis’in -yüce Allah’a itaat eden kimseler müstesna- bütün insanlar hakkındaki zannı doğru çıkmıştır. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.

el-Hasen şöyle demektedir: Âdem (aleyhisselâm) beraberinde Havva ile birlikte yere indirilip İblis de yere indirilince İblis: Ben anne ve babaya bunca kötülüğü yapabildiğime göre onların soylarından gelecek olanlar çok çok daha zayıftırlar, demişti. İşte bu İblis’in beslediği bir zan idi. Şanı yüce Allah da:

“Yemin olsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmişti” âyetini indirdi.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: İblis: Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise çamurdan yaratıldı. Ateş ise herşeyi yakar, işte bundan dolayı ben de

“onun soyunu, pek azı müstesna olmak üzere mutlaka emrim altına alırım.” (el-İsra. 17/62) diye düşünmüş ve onlar hakkındaki bu zannı doğru çıkmıştır.

Zeyd b. Eslem dedi ki: İblis, Rabbim, şu kendilerini benden şerefli, benden değerli ve benden faziletli kıldıkların var ya, onların çoğunun şükrettiğini görmeyeceksin demişti. O bu hususta bir zanna binaen böyle demiş ve iblis’in onlar hakkındaki zannı doğru çıkmıştı.

el-Kelbî dedi ki: O, eğer kendilerini azdıracak olur ise, onun istediğini kabul edeceklerini, saptıracak olur ise, kendisine itaat edeceklerini zannetmiş– ve bu zannı doğru çıktı.

“Mü’minlerden bir kesim dışında ona uymuşlardı” âyeti hakkında el-Hasen şöyle demektedir: Ancak onları ne kamçı ile vurdu, ne sopa ile dövdü. Sadece onlar hakkında bir zan besledi, vesvesesi dolayısıyla zannettiği gibi ortaya çıktı.

“Mü’minlerden bir kesim dışında” anlamındaki ifadeler, müstesna olarak nasbedilmiştir. Bu hususta iki görüş vardır: Birinci görüşe göre o bazı mü’minlerin müstesna olacaklarını kastetmiştir. Çünkü mü’minlerin bir çoğu günah işler ve birtakım masiyetlerde İblis’e itaat eder. Yani mü’minlerden de ancak bir kesim kurtulabilir. Yüce Allah’ın:

“Muhakkak Benim (has) kullarım üzerinde senin bir tasallutun olmaz.” (el-Hicr, 15/42) âyetinde kastedilen budur.

İbn Abbâs’tan ise şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Burada kasıt, mü’minlerin tamamıdır. Burada yer alan “dy)- …den” buna göre kısmilik bildirmek için değil, beyan içindir. (Buna göre: Mü’minlerin dışındakiler ona uymuşlardı, demek olur.)

Şayet: İblis gaybı bilmediği halde onlar hakkındaki zannının doğru çıkacağını nereden bilmişti, diye sorulacak olursa, şu cevab verilir: Âdem hakkında onun birtakım işleri gerçekleştirmesinden sonra o ağırlıklı bir zan ile Âdem’in zürriyeti hakkında da benzeri başarılar elde edebileceğini zannetmişti. Daha sonra da onun bu zannı gerçek olarak ortaya çıktı.

Bir başka cevap ise ona cevab olarak verilen yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirilmektedir:

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat. Onlara karşı atlılarınla, piyadelerinle gürültü çıkararak baskın düzenle…” (el-İsra, 17/64) Böylelikle ona bir güç ve bir güç yetirme imkanı verilmiş oldu. O da bununla onların hepsini avucunun içerisine alabileceğini sanmıştı. Yüce Allah’ın Âdem’in tevbesini kabul ettiğini ve bu hususta cennete giden yolda ona uyacak soyunun olacağını görüp de yüce Allah da kendisine:

“Muhakkak Benim (has) kullarım üzerinde senin hiçbir tasallutun olmaz. Azgınlardan sana uyanlar müstesna” (el-Hicr, 15/42) diye buyurduğunu da işitince, kendisine de Âdem’e de uyacak kimselerin bulunacağım öğrenmiş oldu. Bunun sonucunda da kendisine uyacakların Âdem’e uyacaklardan daha fazla olacağını zannetti. Bu zanna kapılmasına sebep ise onun eline verilen şehvet etkisi altına alma otoritesi ile Âdemoğullarının içine yerleştirilen şehvet duygularıdır. Böylelikle beslediği zan doğrultusunda işe koyuldu. Âdemoğullarının gözlerine şehvetleri süslü gösterdi ve onlara telkinlerde bulundu, türlü kuruntu ve aldatmacalarla onları uzun boylu günahlara dalmaya itti. Böylelikle haklarında beslediği zannını da gerçekleştirmiş oldu.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sebe 19

Ama onlar, “Ey Rabbimiz, seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik, darmadağın ettik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine: Ey Rabbimiz! Aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin arasını uzaklaştır, dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları, ibret kıssaları haline getirdik ve onları büsbütün parçaladık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, yolculuklarımız arasını uzaklaştır” diye dua ettiler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları anlatılan masallar kıldık ve onları darmadağın ettik. Şüphesiz bunlarda çok sabreden, çok şükreden herkese ibretler vardır.

“Rabbimiz, yolculuklarımız arasını uzaklaştır, diye dua ettiler.” Yani onlar azgınlaşınca rahattan bıkacak noktaya gelip esenliğe tahammül edemeyince, yolculuk mesafelerinin uzamasını ve mÂişet için yorularak çabalayıp didinmeyi temenni ettiler. Tıpkı İsrailoğullarının:

“Bizim için Rabbine dua et de bize bakla (sebze), acur… gibi yerin bitirdiği şeylerden çıkarsın” (el-Bakara, 2/61) demelerine ve en-Nadr b. el-Haris’in:

“Ey Allah, eğer bu senin katından hakkın kendisi ise durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır” (el-Enfal, 8/32) diye dua etmesine benzer. Şanı yüce Allah da onun duasını kabul etmiş ve Bedir günü boynu kılıçla uçurulmuştu. İşte bunlar da dünyada böyle darmadağın edildiler ve helâk oldular. Kendileri ile Şam toprakları arasında büyük çöller, tehlikeli geçitler meydana geldi. Buraları aşmak için develere binmek, azıklar edinmek zorunda kaldılar.

Buradaki “Rabbimiz” âyeti genel olarak muzaf bir nida olarak nasb ile; diye okunmuştur. Bu mef’ûlün bih olduğundan, dolayı mansubtur. Çünkü “nida ettim, dua ettim” anlamındadır. “Uzaklaştır” âyeti da onların yolculuk merhalelerinin uzaklaştırılmasını istediklerini ifade etmektedir.

İbn Kesîr, Ebû Amr, İbn Muhaysın ve İbn Amir’den, Hişam aynı şekilde: “Rabbimiz” diye dua ile ve ” uzaklaştır” şeklinde mastarından gelen bir dilek kipi olarak okumuşlardır. en-Nehhâs dedi ki: ile anlam itibariyle birdir (uzaklaştır demektir). Tıpkı (yakınlaştır anlamında): ve demek gibidir.

Ebû Salih, Muhammed b. el-Hanefîyye, Ebû’l-Aliye, Nasr b. Âsım ve Yakub -İbn Abbâs’tan da rivâyete göre-: ” Rabbimiz” şeklinde merfu olarak ve ayn ile dal harfi üstün olmak üzere: “Uzaklaştırdı” diye haber vermek anlamında okumuşlardır. İfadenin takdiri de şöyle olur: Rabbimiz bizim yolculuklarımız arasını uzaklaştırdı. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Biz, onların yolculuk ettikleri mesafeleri yakınlaştırdık. Fakat onlar azgınlaşarak: Bizim yolculuk ettiğimiz mesafeler, bizim aleyhimize uzaklaştırılmış bulunuyor, dediler. Bu kıraati Ebû Hatim tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü onlar mesafelerin uzaklaştırılmasını istemediler. Onlar kâfir olmakla birlikte şımararak ve böbürlenerek bundan daha yakın mesafeler istediler.

Yahya b. Ya’mer ve Îsa b. Ömer -ki İbn Abbâs’tan da rivâyet edilir- ise: “Rabbimiz, yolculuklarımız arasını uzaklaştır” diye “elif”siz olarak, “ayn” harfini de şeddeli okumuşlardır. Bu kıraati İbn Abbâs şöylece açıklamaktadır: Onlar Rabblerinin yolculukları arasındaki mesafeyi uzaklaştırdığından şikayet ettiler.

Hasan-ı Basrî’nin kardeşi Said b. Ebi’l-Hasen’in kıraatiyse:”Rabbimiz, yolculuklarımız arası uzak düştü” diye “Rabbimiz” lâfzı muzaf bir nida diye okumuştur. Bu kıraate göre onlar sonradan: “Yolculuklarımız arası uzak düşmüştür” diye haber vermiş olmaktadırlar. Burada: “Arası” lâfzı fiil ile merfu gelmiştir. Yani bizim yolculuklarımıza bitişik olan şey, uzaklaşmış bulunuyor.

el-Ferrâ’ ve Ebû İshak altıncı bir kıraat daha rivâyet etmektedirler ki, bu da “ayn” harfinin ötreli oluşu itibariyle önceki gibidir. Şu kadar var ki, “arası” lâfzı zarf olarak nasb ile okunmuştur. Arapçada bunun takdiri şöyledir: Yolculuklarımız arasında yol alışımız uzak düştü.

en-Nehhâs dedi ki: Eğer bu kıraatlerin anlamları farklılık arzediyor ise bunlardan birinin diğerinden daha güzel olduğunu söylemek uygun düşmez. Tıpkı bu anlamları farklı düşmesi halindeki ahad haberler hakkında söylenemediği gibi. Şu kadar var ki, yüce Allah, onlar hakkında şöylece haber vermektedir: Onlar şımararak ve azgınlık göstererek yolculuklarının arasını uzaklaştırması için Rabblerine dua ettiler. Yüce Allah da onların bu istediklerini yerine getirince, onlar bu durumu haber verip bundan şikayet ettiklerini bildirmektedir. Nitekim İbn Abbâs da böyle demiştir.

“Ve nefislerine” küfürleri sebebiyle

“zulmettiler. Biz de onları anlatılan masallar kıldık.” Onlara dair haberler anlatılmaktadır. Arapçadaki takdiri ise: “Haberleri anlatılanlar…” şeklindedir.

“Ve onları darmadağın ettik.” Yani onların başına gelenler onları gelip bulunca darmadağın oldular. en-Nehaî dedi ki: Ensar Yesrib’e, Gassanlılar Şam’a, Esedliler Uman’a, Huzaalılar Tihame’ye gittiler. Araplar onları darb-: mesellerine konu ederek: “Bunlar tıpkı Sebe’lilerin etrafa dağıldıkları gibi dağıldılar” demeye koyuldular.

“Şüphesiz bunlarda çok sabreden, çok şükreden herkese ibretler vardır” âyetindeki: “Çok sabreden; masiyetlere karşı direnen” kimse demektir. Bu da “sabin sabreden”in çokça sabrettiğini anlatan bir kiptir. Bu isimle bu gibi kimseler övülmektedir. Bir kimsenin masiyetlere karşı direndiği anlatılmak istenecek olursa, ancak: “Şu masiyete karşı çok sabreden, direnen (onu işlemeyen) kimsedir” denilir.

“Şekûr: çok şükreden” O’nun nimetlerine şükreden demektir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/45. âyet, 5. başlık ve devamında ve 2/52. âyet, 3 ve 4. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Sebe 18

Onlarla, bereket verdiğimiz şehirler arasında görünür yerleşim yerleri yaptık. Oralarda yolculuk etmeyi belirledik. Geceleri ve gündüzleri güven içinde dolaşın dedik.

Diyanet Vakfı
Onların yurdu ile, içlerini bereketlendirdiğimiz memleketler arasında, kolayca görünen nice kasabalar var ettik ve bunlar arasında yürümeyi konaklara ayırdık. Oralarda geceleri, gündüzleri korkusuzca gezin dolaşın, dedik.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ile bereket verdiğimiz memleketler arasında ardarda kasabalar var ettik. Oralarda gidip gelmelerini takdir ettik. “Oralarda güvenlik içinde geceler ve gündüzler boyunca gezin” (dedik).

“Onlar ile bereket verdiğimiz memleketler arasında ardarda kasabalar var ettik” âyeti hakkında el-Hasen, Yemen ile Şam arasında diye açıklamıştır. Bereket verilen topraklar ise Şam, Ürdün ve Filistin’dir. Berekete gelince, bunun ağaç, mahsûl ve su ile bereketlendirilmiş dörtbinyediyüz kasaba olduğu söylenmiştir.

“Bereket verdiğimiz” âyetinin sayı çokluğu ile bereketlendirdiğimiz anlamına gelme ihtimali de vardır.

“Ardarda kasabalar” âyeti hakkında İbn Abbâs, Medine ile Şam arasında demek istemektedir, diye açıklamıştır. Katade dedi ki:

“Ardarda” yol üzerinde birbirine bitişik demektir. Sabah giderler, öğle vakti bir yerde dinlenirler, akşam dönüşlerinde ise bir başka yerde geceyi geçirirlerdi. Herbir millik mesafede pazarı olan bir kasaba vardı, diye de söylenmiştir. Bu da yol emniyetinin bir gereğidir.

el-Hasen şöyle demektedir: Kadın beraberinde yün eğirdiği kirmeni ile birlikte çıkar. Başı üzerinde zenbili ile yola koyulur. Kirmeni ile vakit geçirir ve evine geri döndüğünde başındaki zenbil mutlaka hertürlü meyve ile dolardı. Şam ile Yemen arası hep böyle idi.

“Ardarda”nın yüksekçe anlamına geldiği söylenmiştir ki, bu açıklamayı da el-Müberred yapmıştır. Bu kasabalar hakkında bu vasfın kullanılış sebebinin bunların açıkça ortada olmaları olduğu da söylenmiştir. Yani sen bir kasabadan çıktın mı hemen diğerini görebilirdin. Bu şekilde bu kasabalar ardarda yani tanınıp bilinen kasabalar idiler. Nitekim “Bu açık ve bilinen bir iştir” demektir.

“Oralarda gidip gelmelerini takdir ettik.” Kendi kasabaları ile mübarek kıldığımız kasabalar arasında bir konaktan, bir başka konağa, bir kasabadan diğerine ölçüsü belirlenmiş mesafeler halinde yürümelerini takdir ettik, demektir. Yani herbir kasaba arasında yarım günlük bir mesafe takdir ettik. Öyle ki öğle vakti bir kasabada, gece bir başka kasabada bulunabilsinler. İnsan ise azık, su ve yol tehlikesi bulunduğu takdirde yol almakta aşırıya kaçar, fakat azık ve güvenlik varsa, kendisini meşakkate sürüklemez ve dilediği yerde konaklar.

“Oralarda güvenlik içinde, geceler ve gündüzler boyunca gezin.” Yani Biz onlara: Oralarda gezin, dedik. Bu mesafeler arasında gidip gelin, demektir. Bu emir temkin (imkân ve iktidar verme) emridir. Yani onlar diledikleri takdirde güvenlik içerisinde istedikleri yerlere gidebiliyorlardı. Buradaki emir, haber anlamındadır ve

“dedik” ifadesi de takdir edilmiştir.

“Geceler ve gündüzler” lâfzının herbirisi bir zarftır.

“Güvenlik içinde” ise hal olarak nasbedilmiştir. Burada “geceler ve gündüzler” anlamındaki lâfızların nekre (belirtisiz) olarak gelmesi, yolculuk mesafelerinin azlığına dikkat çekmek içindir. Yani gerek duyacakları şeylerin varlığı sebebiyle uzun mesafe yolculuk yapma ihtiyacı duymuyorlardı.

Katade dedi ki: Onlar korku, açlık ve susuzluk çekmeksizin yolculuk yapıyorlardı. Dört aylık bir mesafeyi güvenlik içerisinde alıyorlar ve biri diğerini korkutmuyordu. Hatta bir kimse babasının katilini dahi görecek olsaydı, onu tedirgin etmezdi.

Sebe 17

Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Nankörden başkasını cezalandırır mıyız?

Diyanet Vakfı
Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız!

Kurtubi Tefsiri
İşte nankörlük etmeleri sebebiyle Biz onları böyle cezalandırdık. Zaten Biz nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız ki?

“İşte nankörlük etmeleri sebebiyle Biz onları böyle cezalandırdık.” Yani bu değiştirme onların nankörlük ve küfürlerinin bir cezasıdır.

Buradaki

“İşte” nasb mahallindedir. Yani nankörlükleri sebebiyle onları böylece cezalandırdık.

“Zaten Biz nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız ki?” âyetinin “cezalandırırız” anlamındaki lâfzı genel olarak: “Cezalandırılır” diye ötreli bir “ye” ve üstün bir “ze” ile buna karşılık: “Nankörlük eden” lâfzı ise naib-i fail olarak merfu okunmuştur Bu okuyuşa göre anlamı: “Zaten nankörlük edenden başkası mı cezalandırılır” şeklinde olur.

Yakub, Hafs, Hamza ve el-Kisaî ise “nun” ve “ze” harfini de esreli olarak: ” Cezalandırırız” şeklinde buna karşılık; “Nankörlük edenleri” diye nasb ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim bu kıraati tercih etmiş olup şöyle demişlerdir: Çünkü bundan öncesi “İşte Biz onları böyle cezalandırdık” şeklinde olup “cezalandırıldılar” diye buyurmamıştır.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu hususta genişlik vardır, mana da gayet açıktır. Şayet bir kimse: “Yüce Allah, Âdem (aleyhisselâm)’ı çamurdan yarattı” bir diğeri de: “Âdem çamurdan yaratıldı” diyecek olursa, her iki mana da birdir.

Bu Sûredeki En Zor Mesele: Cezalandırmanın Çokça Nankörlük Edene Tahsis Edilmesinin Sebebi:

Bu âyette öyle bir soru vardır ki; bu sûrede ondan daha ağırı yoktur. O da şu şekildeki sorudur: Yüce Allah niçin masiyet sahiplerini sözkonusu etmeyip cezalandırmayı özellikle nankörlük edenlere tahsis etmiştir.

İlim adamları bu konuda açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir kesim şöyle demiştir: Bu şekilde kökten imha ve helâk etme cezası, ancak kâfirlere verilir. Mücahid de: Buradaki cezalandırma suça karşı verilen ceza anlamındadır. Çünkü mü’minin günahlarını yüce Allah affeder, kâfir ise yapmış olduğu her kötülüğün cezasını görecektir. Mü’mine amelinin karşılığı verilir, fakat o mükâfat gördüğü için kötülüklerinin hepsinin cezası verilmez.

Tavus dedi ki: Burada sözkonusu edilen, hesapta münakaşa (inceden inceye sorguya çekme)dir. Mü’min ise hesab esnasında inceden inceye sorgulanmaz.

Kutrub bunun aksini söylemekte ve bunun kâfirlerin dışında günahkâr kimseler hakkında olduğunu belirterek şöyle demektedir: Bu nimetlere karşı nankörlük edip büyük günah işleyenler hakkındadır.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme hakkında söylenen en uygun ve yapılan en değerli rivâyet el-Hasen’in: Herbir işe misliyle karşılık verilir, şeklindeki açıklamasıdır. Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Hesaba çekilen kimse helâk oldu demektir.” Ben: Ey Allah’ın Peygamberi, ya yüce Allah’ın:

“O kolay bir hesab ile hesaba çekilecek.” (el-İnşikak, 84/8) âyeti nerede kaldı? diye sordum, şöyle buyurdu: “Orada sözü edilen arzdır. Hesabta inceden inceye sorgulanan kişi helâk oldu demektir. ” Buhârî, I, 51, IV, 1885, V, 2394; Müslim, IV, 2204, 2205; Tirmizî, IV, 617, V, 435; Ebû Dâvûd, III, 184; Müsned, VI, 47, 91, 108, 127.

Bu hadisin isnadı sahihtir, açıklaması da şöyledir: Kâfire amellerinin mükâfatı da verilir. Amelleri dolayısıyla hesaba da çekilir. İşlemiş olduğu hayırlı ameller boşa çıkartılır. Bunu da yüce Allah’ın birincisi hakkında: “İşte nankörlük etmeleri sebebiyle Biz onları böyle cezalandırdık” âyeti ile ikincileri hakkındaki:

“Zaten nankörlük edenden başkası mı cezalandırılır?” âyeti açıklamaktadır. “Cezalandırılır”ın anlamı ise işlemiş olduğu herbir amelin mükâfatının verilmesi “onları cezalandırdık” ise onların hakettiklerini eksiksiz verdik, demektir. Sözlükteki gerçek anlamı bu şekildedir. Mecazen birincisi, ikincisinin anlamında kullanılıyor olsa dahi bu, böyledir.

Sebe 16

Fakat yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve iki bahçelerini, buruk meyveli, acı ılgınlı ve az biraz da sedirli iki bahçeye çevirdik.

Diyanet Vakfı
Ama onlar yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik.

Kurtubi Tefsiri
Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de onlara Arim selini gönderdik ve onların iki bahçelerinin yerine buruk yemişli, acı ılgınlı ağaçları olan ve içinde Arabistan kirazından da az bir şey bulunan iki bahçe verdik.

“Fakat onlar” Allah’ın emrinden ve Rasûllerine uymaktan -daha önceleri müslüman oldukları halde-

“yüz çevirdiler.” es-Süddî ile Vehb (b. Münebbih) dediler ki: Sebe’lilere onüç peygamber gönderildi, onlar da bu peygamberleri yalanladılar.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bunların “Himar (eşek)” lakablı bir başkanları vardı. Bunlar Îsa ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki fetret döneminde idiler. Denildiğine göre bunun bir oğlu vardı ve öldü. Bunun üzerine başını semaya doğru kaldırıp tükürdü ve kâfir oldu. İşte bundan dolayı “Himar’dan daha kâfir” tabiri kullanılmaktadır. el-Cevherî dedi ki: “Himar’dan daha kâfir” deyimi şuradan gelmektedir: Âd kavmine mensub bir adamın birkaç oğlu vardı. Bu da çok büyük bir küfür ile kâfir oldu. Onun topraklarından kim geçerse, mutlaka o kişiyi küfre davet ederdi. Çağrısını kabul ederse onu bırakır, değilse öldürürdü. Daha sonra Arim seli onların bahçelerini alıp götürünce, ileride açıklanacağı üzere- etraftaki ülkelere dağıldılar. Bundan dolayı darb-ı meselde: “Sebe’liler gibi darmadağın oldular” denilmektedir. Denildiğine göre Evs ve Hazrecliler onlardandır.

“Biz de onlara Arim selini gönderdik” âyetinde geçen

“Arim” İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre şeddin adıdır. Bu durumda ifade, Arim şeddi selini gönderdik takdirinde olur. Atâ ise Arim vadinin adıdır. Katade Arim Sebe’ vadisidir demiştir. Bütün vadilerin akan selleri orada toplanırdı. Hatta denizden ve Yemen vadilerinden akan suların orada toplandığı dahi söylenmiştir. Bunlar iki dağ arasında bir sed yaptılar ve bu sedden biri diğerinin üstünde üç kapı bıraktılar. En üstteki kapıdan önce sulama yaparlar, sonra ikincisinden, sonra da üçüncüsünden ihtiyaç duydukları kadarıyla sulama yaparlardı. Çok verim elde ettiler ve malları çoğaldı. Rasûlleri yalanlamaları üzerine yüce Allah onlara fareleri musallat kıldı, onlar da o seddi deldiler.

Vehb dedi ki: Onlar (geçmişlerinden gelen) ilim ve kehânet bilgileri arasında şunların da bulunduğunu iddia ediyorlardı: Onların bu sedlerini bir fare tahrib edecektir. Bundan dolayı iki kaya arasında buldukları herbir deliğin yanıbaşına mutlaka bir kedi bağlamışlardı. Yüce Allah’ın onların başına getirmek istediği musibetin vakti gelince, kırmızı bir fare bu kedilerden birisine doğru gitti. Kediyi arkasından koşturdu. Nihayet kedi kayadan uzaklaşınca, fare kedinin yanıbaşında bulunduğu delikten içeri atladı ve şeddi oydu. Nihayet sel tarafından alınıp götürülecek kadar şeddi gevşetti. Onlar ise bu işin farkına varmamışlardı. Sel gelince, açılan delikler arasından girdi ve nihayet şedde kadar ulaştı. Su onların mallarını kapattı, evlerini örttü.

ez-Zeccâc dedi ki: Arim üzerlerinde kapatılmış bulunan şeddi oyan farenin adıdır. Kendisine “el-Huld” denilen de odur. Katade de böyle demiştir: Selin olmasına kendisi sebeb teşkil ettiğinden sel ona nisbet edilmiştir.

İbnu’l-Arabî de: Arim fare isimlerinden bir isimdir, demiştir.

Mücahid ve İbn Ebi Necih de şöyle demişlerdir: Arim yüce Allah’ın şeddi, içine göndermiş olduğu kırmızı bir sudur. Bu su şeddi çatlatmış ve yıkmıştır.

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre Arim çok şiddetli yağmur demektir. “Re” harfi sakin olarak “arm” de denilir.

ed-Dahhak’tan rivâyete göre; bunlar Îsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasındaki fetret döneminde yaşamışlardı.

Amr b. Şurahbil de şöyle demektedir: Arim sed demektir. el-Cevherî de böyle demiştir. el-Cevherî’nin dediğine göre bunun kendi lâfzından tekili yoktur. Tekilinin “arime” olduğu da söylenmektedir.

Muhammed b. Yezid dedi ki: İki şey arasında engel teşkil eden herbir şeye Arim denilir. Engel (sed) diye adlandırılan şey de budur ve bu “Arime”nin çoğuludur.

en-Nehhâs dedi ki: İki dağ arasında toplanan yağmur suyunun önünde eğer bir engel varsa, buna arim denilir. Mısırlıların “Hibs” ismini verdikleri engel budur. Onlar istedikleri vakit bu engeli kaldırırlar. Bahçeleri yeteri kadar su aldığı vakit yine burayı tıkarlardı.

el-Herevî dedi ki: Engel (el-müsennat) seli geri çevirmek için yapılan bir örgüdür. Buna bu ismin veriliş sebebi suyun anahtarlarının bunda bulunmasından dolayıdır. Rivâyet olunduğuna göre Arim, Süleyman (aleyhisselâm)’ın çağdaşı bulunan Belkıs’ın bina ettiği şeddin adıdır. Himyerlilerin dilinde buna “el-müsennât” ismi verilir. Belkıs bu şeddi kaya ve zift ile inşa etmiş ve biri diğerinin üstünde üç kapı yapmıştı. Bu kelimenin kökü şiddet ve sağlamlık demek olan: ‘dan türetilmiştir. “Güçlü, kuvvetli adam” tabiri buradan gelmektedir. “Kemiğin üzerindeki eti sıyırdım, sıyırırım, sıyırmak” da buradan gelmektedir.

Aynı şekilde: “Develer ağaçtan yedi” ifadesi de böyledir. ise “ağaç ya da kemikten (üzerindekini) sıyırmak” demektir. Kemiğin üzerindeki eti sıyırdım” anlamındadır, “Aç gözlü çocuk” demektir. Fiil olarak; şeklinde gelir. “Arim” ise “Ârim” ile aynı şeydir, bu açıklamalar el-Cevherî’den nakledilmiştir.

“Onların iki bahçelerinin yerine buruk yemişli… iki bahçe verdik” âyetindeki:

“Buruk yemişli” lâfızlarını Ebû Amr tenvinsiz ve muzaf olarak; diye okumuştur. Tefsir âlimleri ile el-Halil: ” Erak ağacı” olduğunu söylemişlerdir. el-Cevherî ise bu yenilen meyvesi bulunan bir çeşit erak ağacıdır, demiştir. Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Dikenli ve acımtrak tadı olan herbir ağaaı denilir. ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Yenilmesi mümkün olmayacak şekilde acı olan herbir bitki demektir. el-Müberred ise canın çekmeyeceği şekilde değişmiş olan herbir yiyecektir, demişlerdir. “Süt ekşimiş” demektir. Ona göre kıraatte daha uygunu “Buruk yemişli” diye, “yemiş” anlamındaki kelimenin sıfatı yahut onun bedeli olarak tenvinli okunmasıdır. Çünkü ona göre yemiş aynı zamanda buruk olanın kendisidir. İzafetin câiz oluşu ise. bunun ekşimiş yemişli yahut acı yemişli iki bahçe takdirinde olmasına binaendir.

el-Ahfeş de şöyle demektedir: Arapçada izafet daha uygundur. Tıpkı: ” İpek kumaş” demelerine benzer.

“Ekşimiş süt” demektir. Ebû Ubeyd’in naklettiğine göre sütün o sağılma lezzeti gidip henüz tadı değişmemişse ona: denilir. Bir miktar kokmaya başlamışsa; ile denilir. Tadı da değişmiş ise bu sefer: ismini alır. Tatlı bir tat vermeye başlamış ise ona; denilir, “Erkek deve böğürdü” denilir. ” Filan kişi gazablandı ve kibirlendi”; ” Deniz dalgalandı”; ” Koyunun derisini yüzüp etini közde pişirdim” demek olup muzari olarak; …diye gelir, mastarı da; şeklindedir. Bu şekilde pişmiş olan koyuna da: denir. Şayet yünleri çıkartılıp közde pişirilirse o takdirde: ismini alır. Henüz tam olmamış elma kokusu gibi elma kokusu almış olan şaraba denilir. Ekşi şaraba bu adın verildiği de söylenmiştir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır. el-Kutebî de “Edebu’l-Katib” adlı eserinde şöyle demektedir: Ekşimiş şaraba; denilir. Bunun bir parça yabancı koku almaya başlamış şarabın ismi olduğu da söylenmiştir. Sonra da şu beyti zikretmektedir:

“Yabancı koku sinmemiş, çiğ su gibi bir şarab ki

Alevi içenleri(n boğazını) yakan ekşimiş de değildir.”

” Acı, ılgın ağaçlı” hakkında el-Ferrâ’ şöyle demektedir: Bu ılgın ağacına benzer, ancak ondan daha uzun boylu olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberi bu ağaçtan yapılmıştır. Bunun kapı yapımında kullanılan oldukça kalın gövdesi olur. Yaprakları da ılgın ağacı yaprağına benzer. Tekili çoğulu …diye gelir. el-Hasen ise bu, ahşab ve kereste demektir, diye açıklamıştır. Katade de: Bu Feyd’de gördüğüm ılgın ağacına benzeyen bir çeşit kerestedir, sakız ağacı olduğu da söylenmiştir. Ebû Ubeyde ise bu en-Nuddar ağacı demektir. en-Nuddar ise hem altın anlamına gelir, hem de kendisinden kabkacak yapılan bir kereste türüdür.

“Ve içinde Arabistan kirazından da az bir şey bulunan…” el-Ferrâ’ dedi ki: “Sakız ağacı” demektir. Bunu da en-Nehhâs zikretmiştir. el-Ezherî: Sedir ağacı iki türlüdür, demektedir. Bunlardan birisi kara türü olup bundan faydalanılmaz. Yaprakları yıkanılacak suyu kokulandırmaya elverişli değildir. Yenilmeyen bir meyvesi vardır. ed-Dal (kara sedir, ağacı) ismi da verilir.

İkincisi ise su üzerinde yetişen ve meyvesi nebik (göğer yemişi) diye bilinen, yaprağı yıkanılacak suyu kokulandıran ve hünnab ağacı yaprağına benzeyen ağaçtır.

Katade dedi ki: Ağaçları önceleri en güzel ağaçlar iken amelleri sebebiyle yüce Allah ağaçlarını en kötü ağaçlara dönüştürmüş, onların güzel meyveler veren ağaçlarını yok ettikten sonra yerlerine erak (misvak ağacı), ılgın ve sedir ağaçları vermiştir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Çölde yetişen ağaçlara bahçe ve bostan ismi verilmez. Ancak ikinci tür ağaçlar, birincilerinin zıddı olarak sözkonusu edilince onlar hakkında da bahçe (cennet) lâfzı kullanılmıştır. Bu da yüce Allah’ın:

“Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür.” (eş-Şura, 42/40) âyetindeki ifadelere benzer. Bununla birlikte yüce Allah’ın “az” âyeti sözkonusu edilen buruk yemişli, acı ılgınlı ve Arabistan kirazı ağaçları hakkında da kullanılmış olabilir.

Sebe 15

Andolsun, Sebe’ kavmi için oturdukları yerde bir ibret vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe. Rabbinizin rızkından yeyin ve O’na şükredin. Hoş bir şehir ve bağışlayan bir Rab.

Diyanet Vakfı
Andolsun, Sebe kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) Rabbinizin rızkından yeyin ve Ona şükredin. İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Sebe’liler için kendi meskenlerinde bir ibret vardı. Sağ ve solda ikişer bahçe vardı. “Rabbinizin rızkından yeyin ve O’na şükredin! Hoş bir belde ve bağışlayıcı bir Rabb…”

“Yemin olsun ki Sebe’liler için kendi meskenlerinde bir ibret vardı” âyetinde geçen “Sebe”‘ kelimesini Nafî’ ve başkaları bir kabile halkı ismi olarak hem munsarıf hem de tenvinli okumuşlardır. Aslında bu bir adamın adıdır. Bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet gelmiştir. Tirmizî, kaydettiği rivâyette şöyle demektedir: Bize Ebû Küreyb ile Abd b. Humeyd anlattı, dediler ki: Bize Ebû Üsame anlattı: O, el-Hasen b. el-Hakem en-Nehaî’den dedi ki: Bize Ebû Sebre en-Nehaî anlattı, o Ferve b. Museyk el-Muradî’den dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gittim ve: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Ben kavmimden bana doğru gelenleri yanına alarak kaçıp gidenlerle Savaşayım mı? Onlarla Savaşmak hususunda bana izin verdi ve bana emretti. Ben onun huzurundan çıktığımda benim hakkımda: “Ğutayfh ne yaptı?” diye sordu. Ona yola koyulmuş olduğuma dair haber verildi, bunun üzerine benim peşimden haberci göndererek geri dönmemi istedi. Ben de yanına vardım, o sırada ashabından birkaç kişi ile beraberdi. Şöyle buyurdu: “Kavmini davet et. Onlardan İslâm’a giren olursa, İslâm’a girişini kabul et. İslâm’a girmeyen kimse olursa, ben sana yeni bir emir verinceye kadar acele etme.” (Ferve) dedi ki: Sebe’liler hakkında da indirilen âyetler indirildi. Bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü, Sebe’ nedir? Bir yer ismi mıdır? Yoksa bir kadın mıdır? diye sordu. Peygamber: “Ne bir yer adıdır, ne de bir kadın adıdır. O bir adamdır. On tane Arap çocuğu olmuştur. Bunların altısı Yemen’e, dördü de Şam tarafına gittiler. Şam tarafına gidenler Lahm, Cüzam, Gassan ve Amile adında idiler. Yemen tarafına gidenler ise Ezdliler, Eş’arîler, Himyer, Kinde, Mezhiç ve Enmar(lılar)dır.” Bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü Enmar nedir? diye sorunca, Peygamber: “Kendilerinden Has’am ve Becilelilerin geldiği kimselerdir” diye buyurdu. Bu rivâyet İbn Abbâs’tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye de gelmiştir ki, Ebû Îsa (et-Tirmizî) şöyle demiştir: Bu hasen, garib bir hadistir. Tirmizî, V. 361.

İbn Kesîr ile Ebû Amr munsarıf olmayarak: Sebe’liler için” diye okumuş ve bunu bir kabile ismi kabul etmiştir. Ebû Ubeyd’in görüşü de budur. Bunun kabile ismi oluşuna da daha sonra gelen “meskenlerinde” diye buyurulmuş olmasını delil göstermiştir. en-Nehhâs dedi ki: Şayet durum onun dediği gibi olsaydı: “O kabilenin meskenlerinde” denilmesi gerekirdi. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar bundan önce en-Neml Sûresi’nde (27/20-28. âyetler, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Şair bu kelimeyi munsarıf kullanarak şöyle demiştir:

“Sebe’in zirvelerinde gelenler ile Teymlilerin

Boyunlarında iz bırakmıştır, camışların derileri.”

Bir başka şair de gayr-ı munsarıf kullanarak şöyle demektedir:

“Me’rib’de hazır bulunan Sebe’den

Onların selinin önünde Arimi (şeddi) bina ettiklerinden.”

Kunbul, Ebû Hayve ve el-Cahderî hemzeyi sakin olarak; diye okumuşlardır. “Meskenlerinde” şeklindeki çoğul olarak okuyuş genel olarak kıraat âlimlerinin okudukları şekildir. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercih ettiği kıraat de budur. Çünkü onların meskenleri bir değil, pek çoktu. Şu kadar var ki, İbrahim, Hamza ve Hafs tekil olarak: “Onların meskeninde” diye okumuşlar. Ancak “kef” harfini üstün okumuşlardır. Yahya, el-A’meş ve el-Kisaî de tekil okumakla birlikte “kef’i esreli okumuşlardır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu (Sebe’) lafızın(ın) sakin okunuşu daha açıktır. Çünkü böylelikle hem lâfız, hem manayı birarada ifade etmektedir.

“Meskenlerinde” (anlamını veren) okuyuşu hakkında iki takdir sözkonusudur. 1- Çoğul anlamını ifade eden tekil olması, 2- Tesniyesi de, çoğulu da yapılmayan mastar olmasıdır. Yüce Allah’ın:

“Allah kalblerine de, kulaklarına da mühür vurmuştur. Gözleri üzerinde de perdeler çekmiştir” (el-Bakara, 2/7) diye buyurmaktadır. Burada görüldüğü gibi “kulaklar: sem'” tekil olarak gelmiştir. Nitekim:

“Sıdk meclisinde” (el-Kamer, 54/55) âyetinde de böyledir. “Mesken”in “mescid” gibi “meşkin” diye kullanılışı ise kıyas’ın dışında bir kullanımdır, böyle bir şeyin benzeri ancak sema yoluyla (işitilerek) bulunabilir.

“Bir ibret” lâfzı ‘nin ismidir. Yani yüce Allah’ın kudretine ve kendilerini yaratan bir yaratıcının varlığına delalet eden bir alamet vardır. Bütün yaratılmışlar eğer ağaçtan bir meyve çıkartmak üzere biraraya gelecek olsalar, buna güçleri yetmez. Meyvelerin çeşitli cins, renk. tat, koku ve çiçeklerini ortaya çıkarmak imkanını bulamazlar. İşte bu, bütün bunların ancak herşeyi bilen ve herşeye güç yetirenin yaratmasıyla olabileceğine açık bir delil vardır.

“Sağ ve solda ikişer bahçe vardı” âyetinin

“bir ibret vardı” lâfzından bedel olması mümkün olduğu gibi, hazfedilmiş bir mübtedânın haberi de olabilir. Bu durumda “Bir ibret” üzerinde vakıf yapılır, ancak bu vakıf tamam değildir.

ez-Zeccâc dedi ki: “Bir ibret: âyet” iki bahçedir. Buna göre: “İki bahçe” hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olarak merfudur.

el-Ferrâ” da şöyle demektedir: Bu âyet, “âyet: bir ibret” lâfzının atf-ı tefsiri olarak merfu gelmiştir. Bunun; (otf)’nin haberi olarak nasb ile gelmesi de mümkündür. Ayrıca “iki bahçe” anlamındaki lâfzın Kur’ân-ı Kerîm’in dışında olmak üzere yine bunun haberi olarak nasb ile gelmesi mümkündür.

Abdu’r-Rahmân b. Zeyd dedi ki: Sebe’lilere meskenlerinde bulunan âyet (ibret) şu idi: Onlar asla ne bir sivrisinek, ne sinek, ne bir bit, ne pire, ne akrep ne yılan, ne de başka bir haşere görüyorlardı. Onlara gelen kafilelerin elbiselerinde eğer bit ve diğer haşereler bulunuyor ise, evlerini görür görmez bütün bu haşereler oluveriyordu.

Bir diğer görüşe göre buradaki “âyet: ibret” iki bahçe idi. Bir kadın başında zenbili bulunduğu halde iki bahçe arasında yürür ve eliyle kendisi meyvelere dokunmaksızın o zenbil çeşitli meyvelerle doluverirdi. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Rivâyet edildiğine göre bu iki bahçe Yemen’deki iki dağ arasında idi. Süfyan da şöyle demiştir: Bu iki bahçede iki köşk bulundu, bunlardan birisinin üzerinde: “Bizler Selhîn’i kesintisiz olarak yetmiş yılda bina ettik” ibaresi, diğerinin üzerinde: “Bizler Sirvah’ı hem öğle vakti dinlenmek, hem de aksam vakti dinlenmek üzere bina ettik” ibaresi yazılı idi. Bu iki bahçeden birisi vadinin sağ tarafında, diğeri ise sol tarafında bulunuyordu.

el-Kuşeyrî dedi ki: Burada sadece iki tane bahçe kastedilmiş değildir. Aksine burada iki bahçeden kasıt sağ ve soldur. Yani onların ülkelerinde pek çok bahçe, ağaç ve meyveler vardı, insanlar bunların gölgeleri altında saklanırlardı.

“Rabbinizin rızkından yeyin.” Yani onlara böyle denildi. Ortada emir diye bir şey yoktu. Ancak onlar bu nimetlerden yemek imkanına sahib idiler. Şöyle de açıklanmıştır: Rasûller onlara şöyle demişti: Yüce Allah size bunları mubah kılmıştır. Yani O, bu nimetleri size mubah kıldığından ötürü itaat ederek O’na şükrediniz.

“Rabbinizin rızkından” kasıt, iki bahçenin meyvelerinden yeyin, demektir.

“Ve O’na” size vermiş olduğu bunca rızık dolayısıyla

“şükredin.”

“Hoş bir belde” ifadesi yeni bir söz başlangıcıdır. Yani bu hoş bir beldedir. Bu da mahsûl ve meyveleri pek çoktur, anlamındadır. Çorak değildir, diye de açıklanmıştır. Havası güzel olduğu için haşereleri bulunmayan hoş bir yerdir, diye de açıklanmıştır. Mücahid dedi ki: Bu şehir San’a şehridir.

“Ve bağışlayıcı bir Rabb” Yani size bu nimetleri ihsan eden bağışlayıcı (gafur) bir Rabbdir, günahlarınızı örter. Böylelikle hem onların günahlarını bağışlamış, hem de ülkelerini hoş kılmıştır. Böyle bir özellik mahlukatının tümüne verilmiş değildir.

Bir açıklama da şöyledir: Burada mağfireti (bağışlamayı) sözkonusu etmekle rızıkta haramın bulunabileceğine de işarettir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/3- âyet, 23. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah, daha önceden geçmiş peygamberleri yalanladıkları için kökten imha edici bir azâb ile onları azâb etmeyip af etmek suretiyle onlara lütuf ve minnetini hatırlatmaktadır. Nihayet onlar bu yalanlamayı ısrarla sürdürünce, kökten imha edildiler.

Sebe 14

Onun ölümünü hükmettiğimiz zaman, ölümünü onlara sadece asasını yiyen bir yer kurdu gösterdi. Yere yıkılınca cinler anladı ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.

Diyanet Vakfı
Süleymanın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.

Kurtubi Tefsiri
Biz ölümüne hükmedince, asasını yiyen ağaç kurdundan başkası onlara ölümünü göstermedi. Nihayet yıkılıp yere düşünce açıkça ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsa idiler, bu horlayıcı azâb içinde devam etmezlerdi.

“Biz ölümüne hükmedince” yani Süleyman’ın hakkında âdeta kestirilip atılmış ve fiilen ölümü gerçekleşmişcesine ölüm hükmünü verince

“asasını yiyen ağaç kurdundan başkası onlara ölümünü göstermedi.” Çünkü o asasına yaslanmış bulunuyordu.

“el-Minsee: Asa” Habeşçe’de -es-Süddî’nin dediğine göre- asa, sopa demektir. el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre bu Yemenlilerin şivesinde böyledir.

O bu şekilde vefat etti ve ağaç kurdunun asayı yemesi dolayısı ile asanın kırılması üzerine ölmüş haliyle düşünceye kadar durumu gizli kaldı. Yere düştükten sonra öldüğü anlaşılmış oldu. Bu durumda ağaç kurdu onun ölümünü göstermiş oldu. Yani ölümünün ortaya çıkmasına sebeb oldu. Yüce Allah’tan, üzerinden bir sene geçmedikçe cinlerin ölmüş olduğunu bilmemelerini dilemişti.

Süleyman (aleyhisselâm)’ın böyle bir istekte bulunmasının sebebi hususunda ilim adamlarının farklı iki görüşü vardır.

Bu görüşlerden birisi Katade ve başkasına ait olup şöyle demişlerdir: Cinler gaybı bildiklerini iddia ediyorlardı. Ancak Süleyman (aleyhisselâm) vefat edip onun öldüğü bilgisi onlara saklı kalınca,

“ortaya çıktı ki eğer cinler gaybı bilmiş olsa idiler. Bu horlayıcı azâb içinde devam etmezlerdi.”

İbn Mes’ûd dedi ki: O bir sene boyunca bu haliyle kaldı ve ağaç kurdu onun dayandığı sopasını yiyip yere düşünceye kadar önünde çalışmayı sürdürdüler. Rivâyet olunduğuna göre o yere düştüğünde ne zamandan beri öldüğü bilinememişti. Bu sefer ağaç kurdu sopanın üzerine bırakıldı, oradan bir gün, bir gece süre ile yedi. Daha sonra bunu hesab ettiler ve bir yıldan beri ölmüş olduğunu tesbit ettiler.

Denildiğine göre, cinlerin elebaşıları yedi kişi idi. Bunlar Süleyman (aleyhisselâm)’ın emrine boyun eğiyorlardı. Dâvûd (aleyhisselâm), Beytu’l-Makdis’in temellerini atmış idi. Vefat ettiği sırada Beytu’l-Makdis Mescid’ini tamamlamak için Süleyman’a vasiyette bulunmuştu. O da bu işi bitirmek üzere cinlere emir verdi. Vefatı yaklaştığı sırada aile halkına: Mescidi tamamlayacakları vakte kadar benim öldüğümü onlara haber vermeyiniz. Tamamlanmasına da bir sene kalmıştı. Haberde nakledildiğine göre ölüm meleği Süleyman (aleyhisselâm)’ın arkadaşı idi. Ona ölümüne dair alamet sormuş, melek şöyle demişti: Senin secde ettiğin yerden keçiboynuzu diye bilinen bir bitki çıkacak. Süleyman (aleyhisselâm) her sabah Beytu’l-Makdis’de bir bitkinin bittiğini görüyor ve ona: Adın ne? diye soruyordu. Bu yeni biten bitki ya da ağaç: Adım şu şu diyordu. Bu sefer ona: Sen ne işe yararsın diye soruyor, o da şuna şuna yararım diyordu. Bunun üzerine emir veriyor ve o ağaç kesiliyor, bu iş için ayırdığı özel bir bahçeye diktiriyordu. Yine bunun fayda ve zararlarının, adının, tıbta ne işe yaradığının bilgilerinin de bir yere yazılmasını emrediyordu. Bir gün namaz kılmakta iken önünde bir ağacın bitmekte olduğunu gördü. Ona: Senin adın ne? diye sordu, o: Keçiboynuzu diye cevab verdi. Sen ne işe yararsın? diye sorunca, ağaç: Ben bu mescidi tahrib etmeye yararım, dedi. Bunun üzerine Süleyman: Ben hayatta olduğum sürece Allah bu mescidi tahrib etmeyecektir. Sen kendisi sebebiyle helâk olacağım ve Beytu’l-Makdis’in de helâk olacağı ağaçsın dedi ve bu ağacı oradan söküp bahçesine diktikten sonra şöyle dedi: Allah’ım, cinlerin öldüğümü bilmelerine imkan verme; tâ ki insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini bilmiş olsunlar.

Cinler insanlara gaybtan bazı şeyleri ve yarın neler olacağını bildiklerini haber veriyorlardı.

Daha sonra Süleyman (aleyhisselâm) kefenini giyindi ve tahnidini (kefenine koku sürmek) yaptı, mihraba girip namaz kılmak üzere ayakta durdu. Tahtı üzerinde asasına dayandı ve öldü. Cinler ise aradan bir sene geçtikten ve Mescidin yapımı tamamlandıktan sonra ancak öldüğünü anladılar.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış en güzel açıklamadır. Bunun doğruluğuna merfu olan hadis de delalet etmektedir. İbrahim b. Tahman, Atâ b. es-Saib’den, o Saîd b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın peygamberi Dâvûd oğlu Süleyman (ikisine de selam olsun) önünde bir ağacın (ya da bitkinin) bitmekte olduğunu görürse, ona senin adın nedir? diye sorardı. Eğer bu ağaç dikilmek için ise dikilirdi, ilaç içinse ne için olduğu yazılırdı. Bir gün yine namaz kılmakta iken önünde bir bitkinin bitmekte olduğunu gördü, ona: Adın ne? diye sordu. Bitki: Keçiboynuzu dedi. Bu sefer: Sen ne işe yararsın? diye sorunca, bitki: Bu Beyt’in harab edilmesine dedi. Bunun üzerine Süleyman (aleyhisselâm) şöyle devam etti: Allah’ım öldüğümü cinlere farkettirme! Tâ ki insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini öğrenmiş olsunlar. Bunun üzerine Süleyman (aleyhisselâm) o ağacı bir asa şeklinde yonttu ve bir sene boyunca ona dayandı. Onlar ise bunu bilmiyordu, sonunda bu asa üzerinden düştü. Böylelikle insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini öğrenmiş oldular. Ne kadarlık bir süreden beri öldüğünü anlamaya çalıştılar ve bir seneden beri ölmüş olduğunu tesbit ettiler.” Hakim, Müstedrek, II, 459 ve IV, 220’de İbn Abbâs’ın sözü (mevkuf bir rivâyet) olarak IV, 219, bir yönüyle garip olduğuna ve İbn Abbâs mevkuf bir rivâyetinin bulunduğuna dikkat çekerek, VIII, 207-208. el-Heysemî Mecmau’z-Zevaid, VII 207, 208.

“… Açıkça ortaya çıktı ki eğer cinler gaybı bilmiş olsa idiler…” âyetini İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs: ” İnsanlar açıkça anladılar ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı…” diye okumuşlardır. Ruveys’in rivâyetine göre de Ya’kub: Açıkça ortaya çıkarıldı ki cinler…” şeklinde meçhul bir fiil olarak okumuştur. Nafî’ ve Ebû Amr: Asasını yiyen” âyetini “sin” ile “te” arasında hemzesiz bir elif ile okumuşlardır, diğerleri ise “elif” yerine üstün bir hemze ile okumuşlardır ki, bu da iki ayrı söyleyiştir. Şu kadar var ki, İbn Zekvan hemzeyi tahfif ile sakin okumuştur.

Şair hemzesiz olarak şöyle demektedir:

“Yaşlılıktan dolayı asa üzerinde yürüdün mü?

Artık senden eğlence ve gazel söylemek uzaklaşmış olur.”

Bir başka şair de üstün hemze ile şöylece kullanmaktadır:

“Bir asa ile yüzüne vurduk onun,

Bununla o hakir ve zelil oldu.”

Bir diğeri şöyle demektedir:

“Hay babasız kalasıca, bir halat için mi vurdun onu Sopa ile?

Senin o halatın böylece başka halatlar (musibetler) çekti, getirdi.”

Bir başka şair hemzeyi sakin telaffuz ederek şöyle demektedir: .

“Ve dayandığı yerden kalkmış bir kişi ki

Yaşlı birisinin dayandığı asasına doğru kalkması gibi.”

Bunun aslı: Koyunları güttüm” ifadesinden gelmektedir. Asaya bu ismin veriliş sebebi ise bir şeyin onunla sürülüp güdülmesinden ötürüdür. Şair Tarafe de şöyle demektedir:

“Burcud (diye bilinen) elbisenin örtüsü gibi, yol üzerindeki

Güdülmesi tıpkı bir tabutun tahtaları gibi güçlü ve sağlamdır.”

Görüldüğü gibi şair burada bu kelimenin hemzesini sakin okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Bu kelimenin türediği kök, onun asıl itibariyle hemzeli olduğunu göstermektedir. Çünkü bu kelime: “Onu erteledim, geriye ittim” lâfzından türetilmiştir. Asaya: denilmesinin sebebi, onun vasıtasıyla bir şeyin geri itilmesi ve geriye bırakılmasından dolayıdır.

Mücahid ve İkrime şöyle demişlerdir: Bundan kasıt asadır. Daha sonra bu kelimeyi diye hemzenin yerine “elif” ile okumuştur.

Şayet: Hemzenin yerine “elif” okumak oldukça çirkin bir iştir ve bu ancak uzak bir ihtimal ve istisna kabilinden şiirlerde câiz olabilir. (Yukarıda hemze yerine “elif” ile okuduğu belirtilen) Ebû Amr b. el-Alâ ise böyle bir şeyi bilmeyen birisi değildir. Özellikle Medineliler de bu kıraati benimsemişlerdir; denilecek olursa, buna şöylece cevap verilebilir: Araplar bu kelimede harfi değiştirmişler ve başka kelimede değiştirme (ibdâl) olduğu gibi, bu kelimeyi böylece telaffuz etmişlerdir. Buna da kıyas yapılmaz, öyle ki Ebû Amr şöyle demiştir: Ben bunun neden böyle olduğunu bilemiyorum. Şu kadar var ki, bu hemzeli bir kelime değildir. Çünkü hemzeli olan bir kelimenin hemzesi terkedilebilir. Fakat hemzeli olmayan bir kelimenin hiçbir şekilde hemzeli kullanılması mümkün değildir.

el-Mehdevî şöyle demektedir: Bunu sakin bir hemze ile okuyanların bu okuyuşu şâz ve uzak bir ihtimaldir. Çünkü müenneslik “te”sinin önceki harfi ya müteharrik (harekeli) olmalıdır yahutda “elif” olmalıdır. Şu kadar var ki, hafifletmek kasdıyla fethalı olan bir harfin sakin okunması caizdir. Aynı şekilde hemze kıyasa uygun olmayarak “elif” ile değiştirilince, bu sefer “elif” de hemzeye değiştirilmiş olabilir. Nitekim Araplar: “Alim ve mühür” dediklerinde de “elifi hemzeye dönüştürmeleri bu kabildendir.

Saîd b. Cübeyr’den bu kelimeyi: “: …den, dan”ı ayrı olarak ve: ‘ı da “te” harfi esreli ve hemze ile okumuştur. Denildiğine göre bu, hemzeli söyleyenlerin telaffuzuna göre: “Yayın ucundaki bükülü tarafı” anlamındaki lâfzı hemze’li söyleyenlerin söyleyişine göredir. Ru’be’nin de bu kelimeyi hemzeli okuduğu rivâyet edilmiştir. el-Cevherî dedi ki: Bu, yayın bükülen iki ucu demektir, çoğulu; …diye gelir. Sonundaki “he (yuvarlak te)” “vav”ın yerine gelmiştir. Buna yapılacak nisbet ismi: …diye gelir.

Ebû Ubeyde dedi ki: Ru’be: “Yayın bükülü uçları” terkibini hemzeli olarak okur, ancak sair Araplar bunu hemzesiz okurlar.

” Ağaç kurdu”nun mahiyeti hakkında da iki görüş vardır.

1- Birinci görüşe göre bu, bilinen ağaç kurdudur. Bu görüş İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarının görüşüdür. Nitekim bu terkib “ra” harfi üstün olarak: diye de okunmuştur ki bu: “Ağaç kurdu”nun çoğuludur.

Bunu el-Maverdî zikretmiştir.

2- Bu sopalan, asaları yiyen bir kurtçuktur. el-Cevherî der ki: şeklinde harekeli söyleyiş ahşabı yiyen bir kurtçuktur.

Mesela: “Ağaç kurtlandı, kurtlanır, kurtlanmak” denilir. Kurtçuk onu yediği takdirde: “Kurt tarafından yenilmiş” diye kullanılır.

“Nihayet yıkılıp yere düşünce, açıkça ortaya çıktı ki cinler” ez-Zeccâc dedi ki: Yani cinler onun ölümünü açıkça öğrenmiş oldular. Başkaları ise: Cinlerin durumu açıkça ortaya çıkmış oldu, demektir demişlerdir. Tıpkı:

“Kasabaya sor” Yusuf, 12/82 âyetinde olduğu gibidir.

Tefsirlerde sahih senedlerle İbn Abbâs’tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Dâvûd oğlu Süleyman -ikisine de selam olsun-‘ın ölümü bir sene boyunca kimse tarafından bilinmedi. Bu esnada o asasına yaslanmış bulunuyordu. Cinler de kendilerine vermiş olduğu emirleri yapmakta idiler. Bir sene sonra yere düştü. “Yere düşünce böylelikle insanlar açıkça şunu anlamış oldu: Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, bu horlayıcı azapta devam etmezlerdi.” (Yukarıda geçtiği gibi) İbn Abbâs’ın bu kıraati tefsir maksadıyla yapılmış bir kıraattir.

Haberde belirtildiğine göre: Cinler ağaç kurdunun bu yaptığına minnettar kalarak nerede olursa ona su getiriyorlar.

es-Süddî dedi ki: (Suyun yanında ona) çamuru da (getiriyorlar.) Çünkü ahşabın iç taraflarında görülen çamur işte bu şeytanların ağaç kurduna teşekkür kastıyla getirdikleri çamurdur. Ayrıca cinler şöyle demişlerdir: Şayet sen yemek yiyip su içen olsaydın, sana bunları da getirirdik.

lâfzı, “CinlerMen bedel olmak üzere ref mahallindedir. İfade: “Cinlerin durumu açıkça ortaya çıktı” takdirindedir. Görüldüğü gibi muzaf hazfedilmiştir. Yani cinlerin gaybı bilmediklerine dair bilgi insanlar tarafından açıkça görülmüş ve ortaya çıkmış oldu. Bu bedelu’l istimaldir.

“Lâm” harfinin hazfedildiği kabul edilerek nasb mahallinde olması da caizdir.

“Devam ettiler” böyle kaldılar, demektir.

“Horlayıcı azâb” da onlara yaptırılan angarya işler, taşıyıcılık, inşaat vapmak ve daha başka işlerdir.

Süleyman (aleyhisselâm) elliüç yıl yaşadı. Krallık süresi ise kırk yıldır. Onüç yaşında iken kral olmuştu. Beytu’l-Makdis’in inşaatına kendisi onyedi yaşında iken başladı.

es-Süddî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Süleyman altmışyedi yıl yaşadi. Onyedi yaşında iken kral oldu. Beytu’l-Makdis’in inşaatına yirmi yaşında iken başladı. Krallık süresi de elli yıl devam etti.

Nakledildiğine göre Süleyman (aleyhisselâm) krallığının dördüncü yılında Beytu’l-Makdis inşaatına başladı. Onun yapımını bitirdikten sonra onikibin öküz ve yüzyirmibin koyun kurban etti. İnşaatını bitirdiği günü bayram ilan etti. Kaya parçası üzerine kalkarak, ellerini yüce Allah’a dua maksadıyla uzatıp şöylece dua etti:

“Bu saltanatı bana bağışlayan, bu mescidi bina etme gücünü bana veren Sensin Allah’ım. Allah’ım, bana vermiş olduğun bu nimetler dolayısıyla sana şükretmek ilhamını ver. Benim canımı dinin üzerine al. Bana hidayet verdikten sonra kalbimi haktan çevirme. Allah’ım, bu mescide girenler için senden beş özellik niyaz ediyorum: Buraya tevbe etmek maksadıyla giren herbir günahkârın günahını bağışla, tevbesini kabul et. Tehlike korkusuyla buraya girene güvenlik ver. Hasta olarak gelene şifa ver. Fakir olarak geleni de ihtiyaçtan kurtar. Beşincisi ise buraya giren kimseden, buradan çıkacağı vakte kadar gözünü çevirme. Ancak bir eğrilik yahut bir zulüm peşinde olan müstesna. Ey âlemlerin Rabbi…” Bu duayı el-Maverdî zikretmiştir.

Derim ki: Bu rivâyet daha önce geçen, Beytu’l-Makdis inşaatının, vefatından bir sene sonra ancak tamamlandığına dair rivâyetlerden daha sahihtir. Bunun daha sahih oluşuna delil de Nesâî ve başkalarının sahih bir isnad ile kaydettikleri şu rivâyettir: Abdullah b. Amr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Dâvûd oğlu Süleyman Beytu’l-Makdis’i bina edince, yüce Allah’tan şu üç hususiyeti istedi: “Vereceği hükümlerinin kendisinin hükmüne uygun düşmelerini istedi, bu isteği ona verildi. Yine yüce Allah’tan kendisinden başka hiçbir kimseye verilmeyecek bir mülk verilmesini istedi, bu da ona verildi. Mescidin inşasını bitirince de yüce Allah’tan buraya yalnızca namaz kılmak arzusu ile kim gelirse, mutlaka günahlarından -annesinin o kimseyi doğurduğu gündeki gibi- kurtulmasını diledi, bu da kendisine verildi. ” Nesâî, es-Sünenü’l-Kübra, I, 256; Nesâî, II, 34; Müsned, II, 176.

Biz bu hadisi daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/96-97. âyet, 1. başlıkta); Mescid-i Aksa’nın bina edilmesini de el-İsra Sûresi’nde (17/2. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) zikretmiş idik.

Sebe 13

Onlar Süleyman için dilediği şekilde yüksek yapılar, heykeller, havuzlar gibi geniş kaplar ve sabit kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükredin. Kullarımdan şükreden pek azdır.

Diyanet Vakfı
Onlar Süleymana kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!

Kurtubi Tefsiri
Onlar kendisine köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerinde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı. “Ey Dâvûd hanedanı! Siz de şükrederek çalışın. Kullarımdan şükreden ise azdır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Mihrablar: Köşkler:

“Onlar kendisine köşklerden, heykellerden…” âyetinde geçen (ve “köşkler” anlamı verilen): “mihrab” sözlükte yüksekçe olan her yere denilir. Namaz kılınan yere mihrab denilmesinin sebebi ise, yüksekçe kılınması ve ta’zim edilmesi dolayısı iledir. ed-Dahhak dedi ki: Buradaki “mihrablar” mescidler demektir. Katade de böyle demiştir. Mücahid ise: Mihrablar, saraylardan daha küçük olur. Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Mihrab, evin odalarının en güzelleridir. Şair şöyle demiştir:

“Kralların mihrablarında (köşklerinde) Remi ceylanlarını andıran,

Birtakım tesellicileri hatırlamandan ona ne?”

Adiy b. Zeyd de şöyle demiştir:

“Mihrablardaki (köşklerdeki) fildişi süslü suret (heykel)ler gibi

Yahut bahçelerde bulunan çiçeği taze açmış beyazlar gibidir.”

Mihrabın güzel oda gibi basamakla kendisine çıkılan yer olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hani onlar mihrabı (duvarı) tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi.” (Sad, 38/21);

“Mabedden (mihrabdan) kavminin karşısına çıkıp onlara…” (Meryem, 19/11) Yani onlara bulunduğu yüksek yerden bakıp… demektir.

Rivâyette kaydedildiğine göre o (Süleyman -aleyhisselâm-) kürsisinin (tahtının) etrafında bin tane mihrab yapılmasını, bunların içinde kıldan yapılmış elbiseler giyinmiş ve her zaman yüce Allah’a feryad u figan edip yalvarıp yakaran bin adam bulunmasını emretmiştir. Kendisi ise tahtı üzerinde kafilesi ile birlikte ve bu mihrablar da etrafında bulunsun istemiş, bineğine bindiği vakit askerlerine de şöyle diyormuş: Şu bayrağın yanına varıncaya kadar Allah’ı tesbih ediniz. Oraya ulaştıklarında şu bayrağın yanına varıncaya kadar Allah’ı tehlil ediniz. Oraya vardıklarında, şu diğer bayrağa varıncaya kadar Allah’ı tekbir ediniz, diyordu. Böylelikle askerler tek bir ağızdan teşbih ve tehlil getiriyorlardı.

2- Timsaller: Heykeller

“Heykeller” anlamı verilen “temâsil” kelimesi “timsal”in çoğuludur. Hayvan (canlı) olsun olmasın hertürlü surete verilen addır. Denildiğine göre; bunlar cam, bakır ve mermerden olup canlı olmayan birtakım eşyaların timsalleri idi. Yine belirtildiğine göre, burada sözü geçen heykeller peygamberlere ve âlimlere ait suretler idi. İnsanlar bunları görsün, daha çok ibadet etsinler ve bu hususta daha fazla gayret göstersinler diye bu suretler mescidlerde yapılırdı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Onlar aralarından salih bir adam öldü mü kabri başında bir mescid bina ederler ve o mescidin içinde o suretleri yaparlardı.” Buhârî, I, 165, 450, III, 1406; Müslim I V7v Nesâî. II. 41: Müsned, VI. 51. Yani böylelikle onların ibadetlerini hatırlayarak daha çok ibadete sarılsınlar, diye bu işi böyle yapıyorlardı.

İşte bu husus, suret yapmanın o dönemde mubah olduğufiU göstermektedir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şeriatı ile ise bu neshedilmiştir. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar Nûh (aleyhisselâm) Sûresi’nde (71/23-24. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.

Denildiğine göre, timsaller onun yaptığı tılsımlar idi. suret yapan herbir kimsenin bunları aşması haram olduğundan o da bunları aşmazdı. Mesela sinekler için yahut sivrisinekler için ya da timsahlar için belli bir yerde birtakım timsaller (heykeller) yapar ve onlara bu sınırı aşmamalarını emrederdi. Onlardan hiçbir kimse o timsal orada bulunduğu sürece bu sınırı aşmazdı. “et-Temâsil”in tekili te harfi esreli olarak “timsal” şeklinde gelir. Şair şöyle demiştir:

“Oyalandığım nice gece ve gündüzler vardır,

Bir sevgili ile; sanki bir timsal çizgisini andıran.”

Denildiğine göre bu timsaller bakırdan edinmiş olduğu adam suretleri idi. Rabbinden bunlara Allah yolunda çarpışıp onlara silahın işlememesi için kendilerine ruh üflemesini niyaz etmişti. Denildiğine göre İsfendiyar da bunlardan birisi imiş. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine rivâyet edildiğine göre Süleyman (aleyhisselâm)’a tahtının alt tarafında iki arslan, üst tarafında da iki kartal sureti yapmışlardır. Tahtına çıkmak istedi mi arslanlar önünde ön kollarını yere yayardı. Oturduğu vakit de kartallar kanatlarını açarlardı.

3- Suret Yapmanın Hükmü:

Mekkî “el-Hidaye” adlı eserinde naklettiğine göre, suret yapmayı bir kesim câiz kabul etmekte ve bu âyeti delil göstermektedir. İbn Atiyye dedi ki: Bu bir hatadır, ben ilim önderleri arasından herhangi bir kimsenin bunu câiz kıldığına dair bir şey bilmiyorum.

Derim ki: Mekkî’nin bu naklettiğini ondan önce en-Nehhâs sözkonusu etmiştir. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bir kesim bu âyet-i kerîme dolayısıyla ve yüce Allah’ın Mesih hakkında bildirdikleri dolayısıyla suret yapmanın câiz olduğunu söylemişlerdir. Bir başka kesim de şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bunu yasakladığına ve suret yapan yahut edinen kimseleri tehdit ettiğine dair yasak da sahih olarak bize kadar gelmiştir. Yüce Allah böylelikle daha önce mubah olan bir işi neshetmiş olmaktadır. Bundaki hikmet ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderildiği sırada suretlere ibadet ediliyor olması idi. O bakımdan uygun olan bunları ortadan kaldırmaktı.

4- Timsal (Suret ve Heykel)lerin Kısımları:

Timsal (suret ve heykel) canlı ve ölü olmak üzere iki kısma ayrılır. Ölüler de cansız ve gelişebilir olmak üzere iki kısımdır. Cinler Süleyman (aleyhisselâm)’a bütün bunların hepsinden yapıyorlardı. Çünkü yüce Allah’ın:

“heykeller” âyeti umumidir.

İsrailiyatta belirtildiğine göre; kuş heykelleri Süleyman (aleyhisselâm)’ın tahtı üzerinde bulunuyordu.

Şayet: “Heykeller” âyetinin umumi olduğu söylenemez. Çünkü bu nekre ve isbat (olumlu cümle)dır. Nekrede isbatın ise umumiliği yoktur. Umumilik ancak nekre ile nefyin birlikte olması halinde sözkonusudur, denilecek olursa, biz de şöyle deriz: Evet, bu böyledir. Şu kadar var ki, nekredeki bu olumsuzluk ile birlikte bunun umum ifade ettiğini yorumlamamızı gerektirecek karineler de vardır ki, bu da “istediğini” âyetidir. Böylelikle istemenin bununla birlikte zikredilmiş olması bu ifadenin umumi olmasını gerektirmektedir.

Şayet: Yasak kılınmış suretleri nasıl câiz görmüş olabilir? diye sorulursa, şöyle deriz: Bu onun şeriatında câiz idi. Önceden de açıkladığımız gibi bizim şeriatimizde ise bu nesholunmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû’l-Aliye’den nakledildiğine göre, o dönemde suretler edinmek haram kılınmış değildi.

5- Bizim Şeriatimizde Suretlerin Hükmü:

İlgili hadislerin ifadesi suretlerin yasak olmasına delalet etmektedir. Ancak: “Bir elbisede bulunan nakış ya da işaret müstesnadır. ” Buhârî, V, 222; Müslim, III, 1665, 1666; Tirmizî, IV. 231; Ebû Dâvûd, IV, 73; Nesâî, VIII, 212; Muvatta’, II, 966; Müsned, III, 486. âyeti genel suretlere bir tahsis getirmektedir. Daha sonra ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Âişe (radıyallahü anha)’ya söylediği sözler dolayısıyla elbisede de bunun mekruh olduğu sabit olmuştur: “Bunu benden uzak tut, çünkü ben onu gördükçe dünyayı hatırlarım.” Müslim, III, 1666; Müsned, VI, 49; Ahmed b. Hambel, el-Vera, 139, 142. Ayrıca Peygamber (aleyhisselâm)’ın, Âişe üzerinde suretleri bulunan elbiseyi parçalamış olması da bunu menettiğini göstermektedir. Diğer taraftan Âişe (radıyallahü anha) bunları iki yastık şeklinde keserek suret değişip önceki halinden bir başka hale geçmiştir. Bunun câiz olması ise suretin elbisede (ya da kullanılan eşyada) şekli itibariyle bir bütün teşkil etmemesi halinde sözkonusudur. Eğer suret şekil olarak birbirine bitişik ve bir bütün teşkil ediyorsa câiz olmaz. Çünkü Âişe (radıyallahü anha) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a üzerinde suret bulunan yastık ile ilgili olarak şöyle demişti: Ben onu senin üzerine oturman ve ona yaslanman için satın almıştım. Ancak Peygamber bunu yasaklamış ve bundan dolayı tehditte bulunmuş idi. Buhârî, II, 742, V, 1986, 2221, 2222; Müslim, III, 1669; Muvatta’, II, 966; et-Tayalisî, Müsned, I, 202; Müsned, VI, 246.

Suretlere doğru namaz kılma ile ilgili hadis de önce elbisedeki işaret ve resim halinde olmasının câiz olup sonradan bunu yasaklamakla neshedilmiş olduğu, açıkça ortaya çıkmaktadır. İşte sonunda bu hususta iş, bu noktaya kadar varmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu açıklamaları İbnu’l-Arabî yapmıştır.

6- Suretlerin Yasaklandığına Dair Rivâyetler:

Müslim’in rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Üzerinde kuş resimleri bulunan bir perdemiz vardı. İçeri giren onu karşısında görürdü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen bunu buradan kaldır, çünkü girdiğim ve bunu gördüğüm her seferinde dünyayı hatırlarım.” Bir önceki başlıkta geçen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Üzerinde ipekten işlemeler (resimler) bulunan kadife bir parçamız vardı, onu giyiniyorduk. Yine ondan rivâyete göre: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma girdiği bir sırada ben üzerinde suret bulunan ince bir örtüyü perde yapmış idim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın benzi değişti. Sonra örtüyü alıp parçaladıktan sonra şöyle dedi: “Kıyâmet gününde insanlar arasında azâbı en çetin olacaklardan birisi de yüce Allah’ın yaratmasına benzetenler suret yapanlardır.” Buhârî, II, 876, V, 2265; Müslim, III, 1667; Müsned, VI, 86, 199.

Yine ondan rivâyet edildiğine göre Âişe (radıyallahü anha)’nın üzerinde suret (resim)ler bulunan ve odasındaki rafa doğru uzatılmış bir kumaşı vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona doğru namaz kılardı. (Bir seferinde): “Onu önümden al” diye buyurdu. Âişe dedi ki: Ben de onu oradan aldım ve ondan iki tane yastık yaptım. Aynı mana ve lafızla: Nesâî, VIII, 213; yakın manada az farkla Buhârî, II, 876, V, 2221; Müslim, III, 1668; Nesâî, II, 67, VII, 214; İbn Mâce, II, 1204; Müsned, VI. 172, 247.

Kimi ilim adamları şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın o kumaşı parçalaması ve onun önünden alınmasını emretmiş olması bir vera’ (ihtiyatlı olanı yapmak) olabilir. Çünkü nübüvvet ve risalet kemal sahibi olmayı gerektirir, bunun üzerinde düşünmemiz gerekir.

7- Resimlerin Bulundukları Yerlere Göre Hükümleri:

Müzenî, Şâfiî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bir kimse düğüne davet edilip de canlı bir suretin yahut da canlı suretlerin bulunduğunu görüp de bu suretler dikine bulunuyor ise oraya girmez. Eğer ayak altında iseler bunda bir sakınca yoktur, isterse bu suretler ağaç resimleri olsun. Asılı perdelerde resimlerin haram olmayıp mekruh olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde binada yontma yahut nakış halinde bulunanların da hükmü onlara göre böyledir. Kimisi de Sehl b. Huneyf yoluyla gelen hadis dolayısıyla “elbisede bulunan nakış şeklindeki sureti” istisna etmiştir.

Derim ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) genel olarak suret yapanlara lanet etmiş ve bundan bir istisnada bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz’in: “Bu suret sahipleri (yapıcıları) kıyâmet gününde azâb olunurlar ve onlara: Yarattığınıza hayat veriniz denilir” İbn Hibban, Sahih, XIII, 156; Muvatta’, II, 966; Beyhakî. es-Sünenü’l-Kübra, VII. 266; Müsned, II, 4, 101, 141, VI. 70. diye buyurmuş ve herhangi bir istisnada bulunmamıştır.

Tirmizî’de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde gören gözleri, işiten kulakları ve konuşan dili olan ateşten bir parça çıkar ve şöyle der: Ben üç kişiye azâb etmekle görevlendirildim: İnatçı herbir zorba, Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet eden herbir kişi ile suret yapanlar.” Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib, sahih bir hadistir Tirmizî, IV, 701; Müsned, II, 336.

Buhârî ve Müslim’de de, Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde insanlar arasında azâbı en çetin olacak olanlar suret yapanlardır. ” Buhârî, V, 2220; Müslim, III, 1670; Nesâî, VIII, 216; Müsned, I, 375.

İşte bu, ne olursa olsun herhangi bir şeyin suretini yapmanın yasaklanmış olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim yüce Allah da önceden de geçtiği üzere şöyle buyurmaktadır:

“Onların ağaçlarını bitirmek, sizin için mümkün olmaz.” (en-Neml, 27/60) Bunu bellemek gerekir.

8- Oyuncakların Hükmü:

Bu hususta bebek ve oyuncaklar istisna edilmiştir. Çünkü Âişe (radıyallahü anha)’dan sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla yedi yaşında iken evlenmiş, dokuz yaşında iken bebekleri beraberinde olduğu halde onunla gerdeğe girmiştir. Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde de Âişe (radıyallahü anha) onsekiz yaşında idi. Buhârî, V, 1980; Müslim, II, 1039; Müsned, VI, 118, Kurtubi’nin kaydettiği aynı manada. Peygamberin vefatı sırasında yaşını sözkonusu etmeksizin başka bazı rivâyetler: Buhârî, II, 1414, V, 1979; Müslim, II, 1038; Tirmizî, III, 401; Dârimî, II, 195, 212; Ebû Dâvûd, IV, 284; Nesâî, VI, 82, 131; İbn Mâce, I, 603; Müsned, VI, 280.

Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında bebeklerle oynardım. Benimle birlikte oynayan arkadaşlarım da vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) girdi mi hemen önünden kaybolurlardı. O ise onları bana doğru önüne katıp gönderir, onlar da benimle oynarlardı. Buhârî, V, 2270; Müslim, IV, 1890; İbn Hibban, Sahih, XIII, 173; Müsned, VI, 234. Bu iki rivâyeti de Müslim kaydetmiştir. İlim adamları derler ki: Buna sebep böyle bir şeyin zaruret olması ve kızların çocuklarını eğitme alışkanlığını kazanmalarına ihtiyaç duyulmasıdır. Diğer taraftan bunların kalıcılığı yoktur. Aynı şekilde tatlı yahut hamurdan yapılanların da böyle kalıcılıkları yoktur, o bakımdan bunlara ruhsat vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Büyük havuzları andıran çanaklar” âyeti hakkında İbn Arefe şöyle demiştir: “Büyük havuzlar” kelimesi ‘in çoğuludur. Bu da havuzu andıran küçük çukur demektir. “Develerin (su içtikleri) havuzlar” gibi diye de açıklamıştır. İbnu’l-Kasım ise Malik’ten: Yerde yuvarlak şeklindeki çukur gibi, diye açıkladığını nakletmektedir ki, anlamlar birbirine yakındır. Bu çanaklardan birisinin üzerine (yemek için) bin kişi otururmuş.

en-Nehhâs dedi ki: Büyük havuzlan andıran çanaklar” (lâfzının sonunda) uygun olan, “ye” bulunmasıdır. “Ye”yi hazfedenler şöyle derler: “Elif” ile “lâm” nekre olan kelimenin başına girer ve onun durumunda bir değişiklik yapmaz. Çoğul olarak; de denilip başına “elif” ve “lâm” da girince, bu şekilde ye harfinin hazfi suretinde olduğu gibi bırakılmıştır. “Büyük havuzlar”ın tekili; …diye gelir ki, bundan kasıt çok büyük çanaktır ve içerisinde birtakım şeylerin toplandığı pek büyük havuz, demektir. Haracı topladım” ve “Çekirgeleri topladım” tabirleri de buradan gelmektedir ki, bir torba yapıp onu içine koydum, demektir. Şu kadar var ki, Leys, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: ‘in çoğuludur. Bu da; içinde yağmur suyu biriken dağdaki büyük çukur, anlamındadır.

el-Kisaî der ki: “Suyu havuzda topladım” denilir. (…….) ise “develer için içinde su toplanan havuz” demektir. Şair şöyle demektedir:

“el-Muhallak hanedanına bir çömlek gider ki sabahleyin,

Iraklı şeyhin dolup taşan havuzu gibi.”

Bu beyit aynı şekilde şöylece de rivâyet edilmektedir:

“el-Muhallak hanedanından yerilmeyi önledi,

Yerin üzerinde akan ve su ile dolup taşan Iraklının havuzu gibi.”

Bunu da en-Nehhâs zikretmiştir.

“Ve yerlerinde sabit kazanlar” hakkında Saîd b. Cübeyr şöyle demektedir: Bunlar Faris (İran) diyarında bulunan bakırdan büyük tencereler idi. ed-Dahhak dedi ki: Bunlar dağlardan yapılan büyük kazanlardı. Bir başkası da şöyle demiştir: Bunlar şeytanın kendisi için yaptığı ve sağlam taş kayalardan yontulmuş idi. Aynı şekilde bunların üzerlerine oturtuldukları ocakları da dağlardan yontulmuştu.

“Yerlerinde sabit”; büyüklükleri dolayısıyla taşınamayan ve kıpırdatılamayan demektir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Abdullah b. Cüd’ân’ın tencereleri de böyle idi. Cahiliye döneminde bunlara merdiven konularak çıkılırdı. Nitekim Tarafe b. el-Abd şu beyitiyle onlardan sözetmektedir:

“Her zaman dopdolu, büyük kazanlar gibi,

Hem misafirlere, hem orada ikamet edenlere ikram için.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ben Ebû Said Ribat’ında sufilerin kazanlarını da bu şekilde gördüm. Onlar hep birlikte yemek pişirirler, hep birlikte yemek yerler. Aralarından birisini de diğerine tercih etmezler.

“Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın. Kullarımdan şükreden ise azdır” âyetinde geçen

“şükr”ün anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/52. âyet, 3. başlıkta) ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır.

Rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıkmış ve bu âyeti okuduktan sonra şöyle buyurmuştur: “Üç şey vardır ki bunlar kime verilirlerse, o kişiye Dâvûd hanedanının benzeri verilmiş olur.” Biz: Bunlar hangileridir, diye sorduk, şöyle buyurdu: “Hoşnutluk ve kızgınlık hallerinde adalet, fakirlik ve zenginlik halinde iktisat, gizli ve açıklık hallerinde Allah’tan korkmak.” et-Tirmizî el-Hakim, Nevadiru’l-Usul, II, 7. Bunu et-Tirmizî el-Hakim Ebû Abdillah, Atâ b. Yesar’dan, o Ebû Hüreyre’den diye rivâyet etmiştir.

Rivâyet edildiğine göre Dâvûd (aleyhisselâm) şöyle demiştir: “Sana şükretmek için bana ilham verişin ve güç verişin, senin üzerimdeki başlı başına bir nimetin iken, senin nimetlerine karşı şükretmeye nasıl gücüm yetebilir?” Bunun üzerine yüce Allah:

“İşte ey Dâvûd, şimdi beni hakkıyla tanıdın.” diye buyurdu. Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden İbrahim Sûresi’nde (14/6-7. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şükrün hakikati, nimet ihsan edenin nimetini itiraf etmek ve o nimeti O’na itaat yolunda kullanmaktır. Küfran (nankörlük) ise. o nimetleri masiyet yolunda kullanmaktır. Şükrü gereği gibi yerine getiren ise pek azdır. Çünkü -bu konudaki ezeli takdir gereğince- hayır serden, itaat, masiyetten daha azdır.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah:

“Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın” diye buyurunca, Dâvûd Süleyman’a şöyle dedi: Yüce Allah şükrü sözkonusu etti. Sen benim yerime gündüzün namaz kıl, ben de gece namazını kılayım. Süleyman: Buna gücüm yetemez, deyince, bu sefer Dâvûd; -el-Fariyabî dedi ki: Zannederim öğlen namazına kadar- namazı sen kıl, dedi. O da: Olur dedi, Dâvûd da diğer vakitlerin namazını kıldı.

ez-Zührî dedi ki:

“Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın” âyeti “elhamdülillah” deyin demektir.

“Şükrederek” ifadesi mef’ûl olarak nasbedilmiştir. Şükür olan bir amel işleyin, demektir. Sanki namaz, oruç ve bütün ibadetler bizatihi şükür gibidir. Zira bu ibadetler şükrün yerini tutar. Buna yüce Allah’ın şu âyeti açıklık getirmektedir:

“Îman edip salih amel işleyenler müstesna. Böyleleri ise ne de azdır!” (Sad, 38/24) İşte yüce Allah’ın:

“Kullarımdan şükreden ise azdır” âyeti ile kastedilen de budur.

Süfyan b. Uyeyne de yüce Allah’ın:

“Bana… şükret.” (Lokman, 31/14) âyetinde geçen şükürden kasıt beş vakit namazdır, demiştir.

Müslim’in, Sahih’inde belirtildiğine göre Âişe (radıyallahü anha)’dan gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin ayakları şişene kadar namaz kılardı. Âişe (radıyallahü anha) ona: Geçmiş ve gelecek günahlarını Allah sana bağışlamış olduğu halde, niye böyle yapıyorsun? diye sorunca Peygamber: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diye buyurdu. Bu hadisi tek başına Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, IV, 217, 2171; Ayrıca bk.: Buhârî, IV, 1830, V, 2375; Tirmizî, II, 268; Nesâî, III, 219; İbn Mâce, I, 456; Müsned, IV, 251, 255.

Kur’ân ve sünnetin zahiri şunu göstermektedir ki, şükür sadece dil ile yapılan amelle olmaz, aynı zamanda bedenî amellerle de yapılmalıdır. Yani fiillerle yapılan şükür azaların amelidir, söz ile yapılan şükür de dilin amelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Kullarımdan şükreden ise azdır” âyetinin Dâvûd hanedanına bir hitab olma ihtimali olduğu gibi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir hitab olma ihtimali de vardır.

İbn Atiyye dedi ki: Durum ne olursa olsun, bu âyette uyarı ve teşvik sözkonusudur. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bir adamı: Allahım, sen beni azlardan kıl dediğini işitmiş. Ömer ona: Bu dua da ne oluyor? diye sormuş. Adam: Ben yüce Allah’ın:

“Kullarımdan şükreden ise azdır” âyetini kastettim, deyince, Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiş: Herkes senden daha bilgilidir ya Ömer!

Rivâyete göre, Süleyman (aleyhisselâm) kendisi arpa ekmeği yer, buna karşılık aile halkına kaba undan yapılmış ekmek yedirir, yoksullara ise has undan ekmek yedirirdi. Yine denildiğine göre o, kül yer ve yastık diye kül üzerinde yatardı. Ancak birincisi daha sahihtir, çünkü külün gıda olacak bir tarafı yoktur. Yine rivâyete göre asla karnını doyurmuş değildir. Ona bu husus hatırlatılınca şöyle demiş: Karnımı doyurursam, açları unutmaktan korkarım. İşte bu da şükrün bir parçasıdır ve az yapılan işlerdendir. Bunu iyice düşünmek gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sebe 12

Süleyman’a da sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay süren rüzgârı verdik. Erimiş bakır madenini onun için akıttık. Cinlerden de, Rabb’inin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. Onlardan kim emrimizden saparsa ona alevli ateşin azabından tattırırız.

Diyanet Vakfı
Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgarı da Süleymana (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.

Kurtubi Tefsiri
Süleyman’ın emrine de rüzgarı verdik. Sabah esişinde bir aylık yol alırdı. Akşam da bir aylık yol giderdi. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık. Cinden bir kesim de Rabbinin emri ile önünde iş görürlerdi. Onlardan kim verdiğimiz emirden saparsa, Biz ona alevli ateş azabından tattırırdık.

“Süleyman’ın emrine de rüzgarı verdik” âyeti hakkında ez-Zeccâc şöyle demektedir: İfadenin takdiri (mealde açıkça gösterildiği gibi) Süleyman’ın emrine rüzgarı verdik, şeklindedir. Ebubekr’in kendisinden yaptığı rivâyete göre Âsım buradaki “rüzgar” anlamındaki kelimeyi mübtedâ olarak: şeklinde ref ile okumuştur. Anlamı: Onun için rüzgarın emrine verilmesi vardır, şeklinde olur. Yahut da istikrar anlamı ile merfu olmuştur, yani Süleyman için de rüzgar (onun emrinde olmak üzere) karar kılmış, sabit olmuştu. Bu da birinci anlamı ifade eder.

Bir kimse dese ki: Sen: “Zeyd’e bir dirhem verdim, Amr’a da bir dinar” deyip dinarı merfu okuyacak olursan, bu birincisinin anlamını ifade etmez ve senin ona dinarı vermemiş olman da mümkündür diyecek olursa, şöyle denilir: Evet, durum böyledir, fakat âyet-i kerîme mana bakımından bundan farklıdır. Çünkü rüzgarı Allah’tan başka hiçbir kimsenin onun emrine vermeyeceği bilinen bir husustur.

“Sabah esişinde bir aylık yol alırdı. Akşam da bir aylık yol giderdi.” Yani bir aylık mesafe alırdı. el-Hasen dedi ki: O sabahleyin Dımaşk (Şam)’dan kalkar, kaylule vaktinde (öğle vaktine doğru) İstahr’a varırdı. İkisi arasında ise çabukça yol alan kimse için bir aylık mesafe vardır. Sonra İstahr’dan akşam döner ve Kabul’de geceyi geçirirdi. Yine çabuk yol alan bir kimse için bir aylık mesafe vardır.

es-Süddî dedi ki: Rüzgar bir günde onu iki aylık yola götürürdü.

Saîd b. Cübeyr’in rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Süleyman oturduğu vakit etrafına dörtyüz koltuk bırakılırdı. Sonra yanıbaşında insanların ileri gelenleri oturur, insanların daha aşağı mertebede olanları ise onların yanlarında oturur, cinlerin elebaşıları insanların aşağı mertebede olanlarının yanıbaşında oturur, cinlerin aşağı tabakada olanları da öbürlerinin yanında otururdu. Herbir koltuğa ne yapacağını bilen bir kuş görevli idi. Sonra da rüzgar onları taşır, kuşlar ise güneşe karşı onları gölgelendirirdi. Beytu’l-Makdisden İstahr’a kadar gider, Beytu’l-Makdis’de geceyi geçirirdi. Daha sonra İbn Abbâs:

“Sabah esişinde bir aylık yol alırdı, akşam da bir aylık yol giderdi” âyetini okudu.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Bana nakledildiğine göre Dicle taraflarında bir konakta ya cinlerden yahut insanlardan Süleyman (aleyhisselâm) ile beraber olanlardan birisinin yazdığı şu ifadeler yazılıdır: Buraya biz konakladık, ancak biz bina etmedik. Biz bunu bina edilmiş gördük. İstahr’dan sabah dönüşümüzde burada kayluleye yattık, inşaallah buradan akşam gideceğiz ve geceyi Şam’da geçireceğiz.

el-Hasen dedi ki: Atlar Süleyman’ı meşgul ettiler. Öyle ki, ikindi namazının vakti geçti. Bunun üzerine atların bacaklarını keserek öldürdü. Yüce Allah kendisine bunlardan daha hayırlısını ve hızlı gidenini atların yerine verdi. Onların yerine rüzgarları dilediği yere akıp gidecek şekilde verdi. Bu rüzgarlar sabah esişinde bir aylık, akşam esişinde de bir aylık mesafeyi alıyordu.

İbn Zeyd dedi ki: Süleyman’ın kaldığı yer Tedmur idi. O Şam’dan, Irak’a doğru gitmeden önce şeytanlara emir vererek burayı onun için ince ve enli taşlarla, direklerle beyaz ve sarı mermerlerle bina ettiler. İşte en-Nâbiğa bu hususta şunları söylemektedir:

“Ancak; Süleyman’a o Mutlak İlâh ona şöyle demişti:

Kalk, yaratıklar arasında ve sen onları hatadan alıkoy.

Cinleri de emrinin altına al, çünkü Ben onlara izin verdim.

Tedmuru ince ve enli taşlar ile direklerle bina etsinler diye.

Sana itaat edene, itaati dolayısıyla faydalar sağla.

Sana itaat ettiği için; ve sen ona doğruyu göster.

Sana isyan edeni de öyle bir cezalandır ki

Bununla çok zalim olanı (zulmünden) alıkoymuş olursun ve sakın kin tutmaya kalkışma.”

Süleyman (aleyhisselâm)’ın arkadaşlarından birisinin söylemiş olduğu şu beyitler de Yeşkur topraklarında bir kayada oyulmuş olarak bulunmuştur:

“Bize gelince Rabbimizin verdiği güçten başkasına sahib değiliz.

Tedmur diyarından olan vatanlara (akşam) gideriz.

Biz oraya vardık mı o varışımızın mesafesi,

Bir aylık mesafedir, sabah ise bir başka yeredir.

Birtakım insanlarız ki, isteyerek canlarını satmışlardır,

Tertemiz peygamber Davud’un oğluna yardım ile.

Dinin yücelmesinde onların fazilet ve üstünlükleri vardır.

Bir gün onların nesebleri zikredilirse, onlar en hayırlı topluluktandırlar.

İtaatkâr rüzgara bindikleri zaman hızlıca gider,

Bir aylık mesafesini çabucak katetmek için ve hiç de kusur işlemez,

Üzerlerinde saf saf duran kuşlar gölgelendirir onları,

Üstlerinde kanat çırptığı zaman ve oradan ürkütülerek gitmezler.”

“Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık” âyetinde geçen “El-kıtr” lâfzının bakır demek olduğu İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir. Bu pınar tıpkı suyun aktığı gibi üç günlük mesafe boyunca akıtılmıştır. Bu, Yemen topraklarında bir yerde idi. Nakledildiğine göre , ondan önce hiçbir kimse bakırı eritebilmiş değildir. O zamana kadar bakır erimezmiş, onun döneminden itibarenbakır erimeye başlamıştır. Bugün insanlar yüce Allah’ın, Süleyman’a (aleyhisselâm.) ihsan etmiş olduğu bu imkandan yararlanmaktadırlar.

Katade dedi ki: Yüce Allah ona dilediği alanda kullanabileceği bir pınar akıtmıştı.

İkrime’ye: Peki, bu pınar nereye akıp gitti (kayboldu)? Diye sorulmuş, o da: Bilemiyorum, cevabını vermiştir.

İbn Abbâs, Mücahid ve es-Süddi şöyle demişlerdir: Geceli gündüzlü üç günlük bir sürelik mesafe bakır pınarı onun için sel gibi akıtılmıştı.

El-Kuşeyri dedi ki: Bu akıtmanın üç gün süre ile tahsis edilmesinin sırrı nedir, bilinemiyor. Bu nakledenin bir yanılması da olabilir. Çünkü Mücahid’den gelen rivâyette şöyle şöyle denilmektedir: Bu pınar San’a’dan itibaren ona yakın yerlerde üç gece boyunca akmıştır. İşte bu ifade akmanın başladığı yere işaret etmekle birlikte sürenin ne kadar olduğuna işaret etmemektedir. Kuvvetli görünen odur ki bakır kendi madeninde Süleyman’a tıpkı su pınarları gibi –peygamberliğine delalet etmek üzere- akıtılmıştır.

El-Halil de “el-kıtr” “Eritilmiş bakır” demektir, demiştir.

Derim ki: Bunun da delili “Min kıtri ânin” “Eritilmiş bakır”dan diye okuyanların kıraatidir.

“Cinden bir kesim de Rabbinin emri ile önünde iş görürlerdi. Onlardan kim verdiğimiz” Süleyman’a itaat etmesine dair

“emirden saparsa, Biz ona alevli ateş azabından tattırırdık.” Müfessirlerin çoğuna göre ahirette bu azâbı tattıracağız, demektir. Bunun dünya hayatında olduğu da söylenmiştir. (Mealde ifade edildiği gibi.) Çünkü yüce Allah -es-Süddî’nin rivâyetine göre- onlara elinde ateşten bir kamçı bulunan bir meleği görevlendirmişti. Süleyman (aleyhisselâm)’ın emrinden sapan kimseleri bu kamçı ile onun göremeyeceği bir yerden bir darbe indirir ve onu yakardı.

“Kim” lâfzı “Biz ona cinlerden çalışan kimseleri” anlamında olmak üzere nasb konumundadır. Daha önce rüzgar ile ilgili olarak geçtiği gibi, ref konumunda olması da mümkündür.

Sebe 11

Geniş zırhlar yap, örgüsünü ölçülü yap, salih işler yapın. Şüphesiz ben, yaptıklarınızı görmekteyim.

Diyanet Vakfı
Geniş zırhlar imal et, dokumasını ölçülü yap. (Ey Davud hanedanı!) İyi işler yapın. Kuşkusuz ben, yaptıklarınızı görmekteyim, diye (vahyettik).

Kurtubi Tefsiri
“Uzun, geniş zırhlar yap! Dokumada işini sağlam tut. Salih amel işleyin. Çünkü Ben yaptıklarınızı çok iyi görenim.” diye emrettik.

“Uzun, geniş zırhlar yap… diye emrettik.” Yani geniş, tam ve eksiksiz zırhlar yap. Yapılan zırh, elbise ya da başka şeyler üzerindeki herşeyi örtüp de ondan bir parça artacak olursa (buradaki âyet-i kerîmede olduğu gibi): Üstündeki herşeyi örttü” fiili kullanılır.

“Dokumada işini sağlam tut” âyeti hakkında Katade şöyle demektedir: Ondan önce zırhlar plakalar halinde olduğundan ağır idi. Bundan dolayı o, hem hafif, hem de sağlam olacak şekilde dokumasını sağlam yapmakla emrolunmuştur. Yani bu iki hususu gereği gibi gözönünde bulundur ve değerlendir. Sağlamlığı gözeterek zırhlar ağır olmasın, hafif olmasını gözönünde bulundurarak koruyucu özelliklerini ortadan kaldırmasın.

İbn Zeyd dedi ki: Burada gözönünde bulundurmakla emrolunduğu “takdir (işini sağlam tutmak)” halkanın miktarıdır. Yani sen zırh halkasını küçük yapma, o takdirde zayıf olur ve zırhlar koruyucu olamaz. Halkayı büyük de yapma, o takdirde o zırhı giyen ondan rahatsız olur. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Onun gözönünde bulundurmakla emrolunduğu ölçü, kullandığı çiviler ile ilgilidir. Yani zırhın çivisini ince tutma, o takdirde sağlam tutmaz. Kalın da olmasın, o vakit halkaları kırar.

“Dokumada” âyetindeki: “Dokuma” zırhın halkalarını dokumaktır. O bakımdan zırh halkalarını yapan kimseye: ile, “sin” yerine “ze” ile: denilir. Nitekim: “Kolaylıkla çokça yutan” denildiği gibi, “sin” yerine “ze” harfiyle da denilir. “Deri parçalarını birbirine dikmek” demektir. Fiil olarak; …diye gelir. “biz” demektir, da denilir. eş-Şemmah dedi ki:

“Evleriniz (arasında) atlarımız ardı arkasına gitti,

Tıpkı halkaların, yularların dokumasında arka arkaya geçtiği gibi.”

“Kendisi ile dikişin yapıldığı ince deri parçası” demektir. Lebid de şöyle demektedir:

“Parçalarını boynuz ile yanlamasına geçiriyor,

Tıpkı dikiş ipliğinin eskimiş ayakkabıdan çıkması gibi.”

“Peşi peşine konuştu ve kesintisiz oruç tuttu” denilir. Bir kimsenin ardı arkasına ve aynı minval üzere konuşması ve oruç tutması hakkında kullanılır, “Kesintisiz aynı şekilde konuştu” ifadesi de buradan gelmektedir.

Âişe (radıyallahü anha)’ın rivâyet ettiği hadiste de şöyle denilmektedir:

“Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sizin kesintisiz, peşi peşine konuşmanız gibi çabucak konuşmuyordu. Bu ilk bölüm: Buhâri, III, 1307; Müslim, IV, 1940; Müsned, VI, 118, 157. O öyle bir konuşuyordu ki saymak isteyen kişi onun sözlerini saymak isteseydi, hiç şüphesiz sayabilirdi. ” Son bölümü: Buhârî, III, 1307; Müslim, IV, 2298; Ebû Dâvûd, III, 320.

Sîbeveyh dedi ki: “Cesur adam” tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü böyle bir kimse çekinmeden ileri doğru atılır. Bunun aslı ise: “Zırhı dokudu” tabirinden gelmektedir ki; bu da zırhı sağlam bir şekilde yapmak ve onun halkalarını muntazam ve aynı sırada dokumak demektir.

Şair Lebid de şöyle demektedir:

“Halkalarını kat kat birbirine geçirerek demir (zırh)ı yaptı,

Böylelikle (ölüm onu) takib etmeksizin uzunca yaşasın diye.”

Ebû Züeyb de şöyle demektedir:

“Üzerlerinde iki tane dokunmuş zırh vardır ki onları yapıp bitirmiştir.

Dâvûd yahut ta Tübba’ın yaptığı uzun ve geniş zırhlar (var.)”

“Salih amel işleyin” âyeti Davud’a ve onun aile halkına bir hitabdır. Nitekim biraz sonra gelecek olan âyette da:

“Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın” (Sebe’, 34/13) diye buyurulmaktadır. “Çünkü Ben yaptıklarınızı çok iyi görenim.”

Sebe 10

Andolsun ki Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla birlikte tesbih edin.” Ve ona demiri yumuşattık.

Diyanet Vakfı
Andolsun, Davuda tarafımızdan bir üstünlük verdik. «Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin» dedik. Ona demiri yumuşattık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, nezdimizden Davud’a bir üstünlük verdik. “Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin ve ey kuşlar siz de!” Ona demiri de yumuşatmıştık.

“Yemin olsun ki Biz, nezdimizden Davud’a bir üstünlük verdik” âyeti ile yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliğini inkâr eden kimselere peygamberler göndermenin daha önce benzeri görülmedik bir iş olmadığını açıklamaktadır. Bilakis Bizler daha önceden peygamberler gönderdik, onları mucizelerle destekledik ve onlara muhalefet eden kimselerin üzerine cezalandırmak maksadıyla azâb gönderdik.

“Verdik” demektir.

“Bir üstünlük”den kasıt ise, kendisi sebebiyle onu başkalarına üstün kıldığımız bir husus demektir. Bu üstünlüğün ne olduğu hususunda dokuz görüş vardır: 1- Nübüvvet, 2- Zebur, 3- İlim. Yüce Allah:

“Yemin olsun Biz Davud’a ve Sülemyan’a bir ilim verdik!” (en-Neml, 27/15) diye buyurmaktadır. 4- Kuvvet. Yüce Allah:

“Ve güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla.” (Sad, 38/17) diye buyurmaktadır. 5- Dağların ve insanların ona müsahhar kılınmış olması. Nitekim yüce Allah:

“Ey dağlar! Siz de onunla tesbih edin” diye buyurmaktadır. 6- Tevbe. Yüce Allah:

“Biz de ona bunu mağfiret ettik.” (Sad, 38/25) diye buyurmaktadır. 7- Adaletle hükmetmek. Yüce Allah:

“Ey Dâvûd, Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık.” (Sad, 37/56) diye buyurmaktadır. 8- Demirin yumuşatılması. Yüce Allah:

“Ona demiri de yumuşatmıştık” diye buyurmaktadır. 9- Güzel ses. Dâvûd (aleyhisselâm) hem sesi, hem yüzü güzel birisi idi. Ses güzelliği yüce Allah tarafından verilmiş bir bağış ve bir üstünlüktür. Şanı yüce Allah’ın:

“O yaratılışta dilediğini arttırır.” (Fatır, 35/1) âyetinde kastedilen de -ileride yüce Allah’ın izniyle geleceği üzere- budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ebû Mûsa’ya: “Gerçekten sana Dâvûd hanedanı mizmarlarından bir mizmar verilmiştir” Buhârî, IV, 1925; Tirmizî, V, 693; Dârimî, I, 416, II, 563, 565; Nesâî, II, 180. 181; Müsned, II, 354, V. 369. diye buyurmuştur.

İlim adamları der ki: Mizmar ile mezmur güzel ses demektir. O bakımdan ses çıkaran alete (düdük, zurna)ya mizmar denilmiştir. Çeşitli bölge fukahasının birçoğu güzel sesle Kur’ân-ı Kerîm okumayı güzel karşılamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden Kitabın Mukaddimesinde (Allah’ın kitabının nasıl okunacağına dair başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Ey dağlar! Siz de onunla tesbih edin.” Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin, dedi, demektir. Çünkü şanı yüce Allah:

“Gerçekten Biz dağları akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte teşbih eder halde musahhar kıldık.” (Sad, 38/18) diye buyurmaktadır.

Ebû Meysere dedi ki: Bu âyette geçen: Habeşçe’de: “teşbih ” edin demektir. Dağların tesbih etmesinin anlamı da şudur: Şanı yüce Allah, ağaçta kelamı halkettiği gibi, dağlarda da teşbihi halketmiştir. Böylelikle Dâvûd (aleyhisselâm)’a bir mucize olmak üzere dağların teşbih sesleri, tıpkı teşbih eden kimsenin sesi işitildiği gibi, işitilirdi.

Manası: O nereye dilerse, onunla birlikte yürü, şeklinde olduğu da söylenmiştir ki; buna göre bütün gün boyu yol alıp geceleyin konaklamak demek olan den geldiği kabul edilir. Nitekim İbn Mukbil şöyle demektedir:

“Gözkapağı meylederken, güneş ışığı bizi ittikten sonra,

Gün boyu yol alıp da geceleyin konaklayan bir kabileye vardık.”

el-Hasen, Katade ve başkaları:

“Siz de onunla tesbih edin” diye okumuşlardır ki, onunla tekrarlayın, demektir. Bu da tekrarlamak, dönmek anlamına gelen; fiilinden gelir ki mastarları; …diye gelir.

Anlamın, Davud’un gündüzün yaptığı gibi siz de onunla birlikte davranın, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Çünkü o Zebur’u okuduğunda dağlar onunla birlikte seslenir, kuşlar da ona kulak verirdi. Böylelikle tıpkı onlar da onun yaptığını yapmış gibi oluyorlardı.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Yani siz de onunla birlikte feryad edin. Kuşlar da bu hususta ona yardımcı oluyorlardı. O feryad edip seslendi mi dağlar da yankılarıyla ona karşılık veriyorlardı. Kuşlar da üst taraftan onun üzerinde dururlardı. İşte insanların işittikleri yankı o günden itibaren ve bu zamana kadar devam eden bir olaydır. Herhangi bir zaaf ve yorgunluk hissetmesin diye dağların ve kuşların yardımı ile ona destek verilmiş oldu. Zaaf gösterecek olursa, tekrar galeyana gelir, harekete geçer, dağların ve kuşların yardımı ile gücünü yeniden elde ederdi. Ona öyle bir ses verilmişti ki, yabani hayvanlar dağlardan güzel sesine gelir, toplanırlardı. Akan sular sesi dolayısıyla akmaları kesilir, dururlardı.

“Ve ey kuşlar” âyetini İbn Ebi İshak, Âsım’dan, Nasr, İbn Hürmüz ve Mesleme b. Abdu’l-Melik “dağlar” lâfzına atf ile yahut ta “tesbih edin”deki zamire atf ile merfu olarak okumuşlardır. “İle, beraber”in araya girmiş olması bu fiildeki zamire atfedilmesini güzel kılmaktadır. Diğerleri ise “ey dağlar”ın mahalline atf ile mansub okumuşlardır. Biz dağlara ve kuşlara seslendik, demek olur. Bu açıklamayı Sîbeveyh yapmıştır.

Ebû Amr b. el-Alâ’ya göre ise: “Ve Biz ona kuşları da müsahhar kıldık” anlamına gelecek şekilde bir fiil takdiri ile böyledir. el-Kisaî de şöyle demiştir: Bu atfedilmiş bir kelimedir. Yani Biz ona kuşları da verdik demek olup böylece: “Yemin olsun ki Biz nezdimizden Davud’a bir üstünlük verdik” âyetine göre anlaşılmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki:

“Ey kuşlar” lâfzının mef’ûlün meah olması da mümkündür. “Su tahta ile aynı hizaya geldi” demeye benzer. Ben ez-Zeccâc’ın; “Zeyd ile beraber kalktım” demeyi câiz gördüğünü ondan dinledim. Buna göre mana: (Ey dağlar) onunla beraber ve kuşlarla birlikte tesbih edin, demek olur.

“Ona demiri de yumuşatmıştık” âyeti hakkında İbn Abbâs: Demir onun elinde balmumu gibi olmuştu. el-Hasen de: Hamur gibi olmuştu, diye açıklamıştır. O demiri ateşe ihtiyaç duymaksızın işleyebiliyordu.

es-Süddî dedi ki: Demir onun elinde yaş çamur, hamur ve balmumu gibi idi. Ateşe koymaksızın, çekiçle dövmeksizin onu dilediği şekle sokardı. Mukâtil de böyle demiştir. Günün bir bölümünde yahut gecenin bir bölümünde bin dirhem değerinde bir zırhı bitirebiliyordu.

Bir görüşe göre ona kendisi ile demiri bükebilecek bir güç verilmişti. Buna sebep de şudur: Dâvûd (aleyhisselâm) İsrailoğullarına hükümdar olunca, Dâvûd insan zannettiği bir melek gördü. Dâvûd bu sırada tebdil-i kıyafet etmiş ve insanlara kendisi İsrailoğullarına uygulamaları hakkında gizlice soruşturma yapıyordu. Dâvûd kendisine insan gibi görünen o kişiye: “Şu hükümdar Dâvûd hakkında ne dersin?” diye sormuş, melek kendisine: “Bir hasleti olmasaydı, o çok iyi bir kul olurdu” dedi. Bu sefer Dâvûd: “Bu haslet nedir?” diye sorunca, melek şu cevabı verdi: “O beytu’l-malden rızkını alıyor. Eğer elinin emeğinden yemiş olsa, faziletleri eksiksiz olurdu.”

Bunun üzerine Dâvûd geri dönüp yüce Allah’a kendisine bir sanat öğretip bu sanatı kendisine kolaylaştırması için dua etti. O da ona yüce Allah’ın el-Enbiya Sûresi’nde buyurduğu gibi (21/80) zırh yapma sanatını öğretti, demiri ona yumuşattı. O da zırhları yapmaya başladı. Bir gün ve bir gecelik bir süre içerisinde bin dirhemlik bir zırh yapabiliyordu. Öyle ki, bu gelirinden epey arttırdı ve evinin geçiminde genişlik oldu. Fakir ve yoksullara sadakalar vermeye başladı. Malının üçte birini müslümanların menfaatine infak ederdi. İlk zırh edinen, ilk zırh yapan odur. Daha önce ise zırhlar plakalar halinde örülürdü. Denildiğine göre o yaptığı zırhların herbirisini dörtbin dirheme satardı. (Zırh anlamına gelen): “Dir”‘ kelimesi eğer Savaş için kullanılan araç hakkında kullanılırsa, müennes bir kelimedir. Kadının gömleği anlamında kullanılırsa, müzekker bir kelimedir,

Fazilet Sahibi Kimselerin Meslek Öğrenmeleri:

Bu âyet-i kerîmede fazilet sahibi kimselerin meslek öğrenmelerine ve meslek sahibi olmanın onların mevkilerini alçaltmadığına delil vardır. Bilakis bu onların üstünlük ve faziletlerini daha bir arttırır. Zira böylelikle hem kendileri mütevazı olurlar, hem de başkalarına ihtiyaçtan kurtulurlar. Ayrıca başkalarının minnetinden uzak helal kazanç sahibi de olurlar. Sahih’de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Kişinin yediği en hayırlı şey, el emeğinden yedikleridir. Şüphesiz Allah’ın peygamberi Dâvûd da el emeğinden yerdi.” Buhârî, 11, 730. Bu husus el-Enbiya Sûresi’nde (21/80. ayet 3- başlıkta) güzel bir şekilde açıklanmıştır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Sebe 9

Gök ile yerden önlerinde ve arkalarında olanlara hiç bakmadılar mı? Dilesek onları yere batırırız veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda, Allah’a yönelen her kul için bir ibret vardır.

Diyanet Vakfı
Onlar, gökte ve yerde önlerine ve arkalarına bakmıyorlar mı? Dilesek onları yere batırırız, ya da üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her kul için bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Gökte ve yerde, önlerinde ve arkalarında ne olduğuna bakmazlar mı? Dilersek onları yere geçirir, yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Muhakkak bunda yönelen her kul için elbette bir belge vardır.

Yüce Allah gökleri, yeri ve içinde bulunanları yaratmaya kadir olanın, aynı şekilde öldükten sonra diriltmeye ve onları acilen cezalandırmaya da kadir olduğunu bildirmektedir. Kudretini onlara karşı delil göstermekte, göklerin ve yerin O’nun mülkü olduğunu ve göklerin ve yerin onları dört bir yandan kuşatmış olduğunu belirtmektedir. Durum böyle olduğuna göre Karun’a ve Eyke ashabına yaptığı gibi yerin dibine geçirilmekten yahut gökten üzerlerine parçalar düşürülmesinden nasıl emin olabilirler?

Hamza ve el-Kisaî:

“Dilersek onları yere geçirir yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz” anlamındaki âyeti her üç fiilde de “ye” ile “dilerse onları yere geçirir yahut gökten üzerlerine parçalar düşürür” diye okumuşlardır. Yani yüce Allah dilerse, yere emreder ve yerin dibine geçerler yahut semaya emir verir sema da üzerlerine parçalar düşürür. Diğerleri ise bu fiilleri ta’zim anlamı verecek şekilde “nun” ile (dilersek, geçiririz, düşürürüz, anlamlarında) okumuşlardır.

es-Sülemî ile Hafs “Parçalar” kelimesini “sin” harfini üstün olarak okumuşlar, diğerleri ise sakin okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi (17/92. âyet ile başkaları)nda geçmiş bulunmaktadır.

“Muhakkak bunda yönelen” yani tevbe eden, kalbinden yüce Allah’a dönen

“her kul için elbette bir belge vardır.” Yani sözünü ettiğimiz kudretimizin tecellisi olan bu hususlarda apaçık bir belge bulunmaktadır. Özellikle “munîb; dönen”in sözkonusu edilmesi yüce Allah’ın delilleri ve belgeleri üzerinde düşünmekle faydalanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır.

Sebe 8

“Allah’a yalan mı uydurdu, yoksa onda delilik mi var?” Hayır, ahirete inanmayanlar azap içindedirler ve derin bir sapıklık içindedirler.

Diyanet Vakfı
«Acaba o, yalan yere Allaha iftira mı etmiştir? Yoksa onda delilik mi var?» (dediler). Hayır! Ahirete inanmayanlar azaptadırlar ve derin bir sapıklık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
“Acaba o, Allah’a karşı yalan mı uydurdu? yoksa onda bir delilik mi vardır?” Hayır, asıl âhirete inanmayanlar azap içinde ve uzak bir sapıklıktadırlar.

“Acaba o, Allah’a karşı yalan mı uydurdu?” âyetinde istifham için hemze geldiğinden, (fiilin aslında bulunan) vasl hemzesi ihtiyaç kalmadığından dolayı hazfedilmiştir. İstifham hemzesinin üstün gelmesi de bu hemze ile vasl hemzesi arasındaki farkı belirtmek içindir. Buna dair açıklamalar daha önce Meryem Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Acaba gaybı görerek mi bildi?” (Meryem, 19/78) âyeti açıklanırken yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Yoksa onda bir delilik mi vardır?” Bu daha önce geçmiş olan müşriklerin sözlerine bağlıdır. Yani müşrikler dediler ki:

“Acaba o, Allah’a karşı yalan mı uydurdu?” Yalan uydurmak (iftira); olmayan bir şeyi ortaya koymak, ileri sürmek demektir.

“Yoksa onda bir delilik mi vardır” da bundan dolayı bilmediği şeyleri söyleyip durmaktadır?

Sonra onların bu iddialarını reddederek şöyle buyurmaktadır:

“Hayır, asıl âhirete inanmayanlar azâb içinde ve uzak bir sapıklıktadırlar.” Yani durum onların söyledikleri gibi değildir. Aksine o doğru söyleyenlerin en doğru sözlüsüdür. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler ise yarın azap içinde olacaklardır, bugün ise haktan uzak bir sapıklık içindedirler. Zira onlar yüce Allah’ın âciz olduğunu ileri sürmekte ve Allah tarafından mucizelerle desteklenmiş olan o yüce zatı da Allah’a karşı yalan uydurmakla itham etmektedirler.

Sebe 7

İnkâr edenler dediler ki: “Size, tamamen parça parça olup dağıldığınızda yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?”

Diyanet Vakfı
Kafir olanlar (kendi aralarında) şöyle dediler: Çürüyüp paramparça olduğunuz vakit yeniden dirileceğinizi söyleyerek haber veren kişiyi gösterelim mi?

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler dediler ki: “Siz çürüyüp paramparça olduktan sonra muhakkak yeniden yaratılırsınız diye, size haber veren bir adamı gösterelim mi size?”

“Kâfirler dediler ki… bir adamı gösterelim mi size?” âyetinde geçen;

“Gösterelim mi size?” âyetinde “lâm” harfi, mahreç itibariyle yakınlığı dolayısıyla “nun” harfine idgam yapılabilir.

“Siz çürüyüp paramparça olduktan sonra” ifadesi

“kıyâmet bize gelmeyecek” (Sebe’, 34/3) diyen kimselerin söyledikleri sözü haber vermektedir. Biz sizlere… haber veren bir adamı gösterelim mi demektir. Bununla şunu söylemek istiyorlar: Sizlere, siz kabirlerde çürüyüp gittikten sonra muhakkak diriltileceksiniz, diye size söyleyecek birisini gösterelim mi? Bu ise onların aşın inkârları dolayısıyla söyledikleri bir sözdür.

ez-Zemahşerî şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyşliler arasında ünlü ve özellikle tanınan bir kimseydi. Onun öldükten sonra dirilişi haber vermesi de aralarında yaygın bir husustu. Peki onların:

“… diye size haber veren bir adamı gösterelim mi size” diyerek

“bir adam” deyip onu belirtisiz bir şahsiyet olarak zikretmelerinin ve muhatablarına böyle bir kimseyi -tıpkı bilinmeyen bir husus hakkında bilinmeyen bir kimsenin gösterilmesi gibi- onu göstermeyi teklif etmelerinin sebebi nedir? diye sorulursa, cevabımız şu olur:

Onlar bu sözleriyle onunla alay etmek, onu küçümsemek istiyorlardı. Böylelikle onun söylediklerini onu ve durumunu bilmezlikten gelerek gülmek ve oyalanmak kastı ile söylenen birtakım nakiller seviyesine indirgemiş oldular.

“Sonra” nasb mahallinde olup bundaki amil:

“Siz çürüyüp paramparça olduktan…” lâfzıdır. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır. Bu edatta âmilin “size haber veren” anlamındaki âyet olması uygun değildir. Çünkü onlara bu işin gerçekleşeceği vakti haber vermemektedir. Ayrıca bunda: “Muhakkak”dan sonraki ifadelerin amil olması da câiz değildir. Zira ondan sonraki ifadeler ma kablinde (öncesine) amel edemez. Ayrıca ondan sonraki ifadenin daha önce gelmesi ve ma’mülünün de önüne geçmesi uygun değildir. ez-Zeccâc burada âmilin mahzuf olmasını câiz görmektedir. Buna göre ifade: Siz çürüyüp paramparça olduktan sonra diriltileceksiniz yahut paramparça olduktan sonra sizin diriltileceğinizi size haber verecek… takdirindedir.

el-Mehdevî dedi ki: Bunda “siz çürüyüp paramparça olduktan” âyeti amel etmez. Çünkü bu ona (“sonra” anlamını verdiğimiz edata) izafe olunmuştur. Muzafu’n-ileyh ise muzafta amel etmez.

Bazıları edatın şart edatı olabileceğini söylemişlerdir. O takdirde ondan sonra gelen ifadeler onda amel edebilir, çünkü sonraki ifadeler ona izafe edilmiş olmaz. Bu edatın şart edatı olarak kullanılması ise çoğunlukla şiirde görülen bir husustur.

“Siz çürüyüp paramparça olduktan sonra” âyeti alabildiğine parçalanıp dağıldıktan sonra demektir. “Eşyayı delik deşik etmek” demektir. Mesela: “Paramparça olmuş (edilmiş) bir kumaş (elbise)” denilir.

Sebe 6

Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirileni hakkın ta kendisi olarak görürler ve o, güçlü ve övgüye layık olanın yoluna iletir.

Diyanet Vakfı
Kendilerine bilgi verilenler, Rabbinden sana indirilenin (Kuranın) gerçek olduğunu bilir; onun, mutlak galip ve övgüye layık olan (Allahın) yoluna ilettiğini görürler.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine ilim verilenler bilir ki: Rabbinden sana indirilen hakkın ta kendisidir ve her hamde lâyık, Aziz olanın yoluna iletir.

Yüce Allah, peygamberliği çürütmek uğrunda çalışıp çabalayanları sözkonusu ettikten sonra, kendilerine ilim verilenlerin Kur’ân-ı Kerîmin hakkın Kendisi olduğunu gördüklerini açıklamaktadır.

Mukâtil dedi ki:

“Kendilerine ilim verilenler” kitab ehlinden îman eden Kimselerdir. İbn Abbâs da; Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabıdır, demiştir. Genel kapsamlı olduğundan dolayı daha sahih olan da bu olmalıdır. Burada sözü geçen “ru’yet (görmek)” (mealde de gösterildiği gibi) “bilmek” anlamındadır. Bu, “mükâfatlandırması içindir” anlamındaki âyete atf ile nasb mahallindedir. Yani mükâfatlandırması ve görmeleri içindir, anlamındadır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc ve el-Ferrâ” yapmışlardır. Şu kadar var ki, bu açıklama tartışılır, çünkü yüce Allah’ın:

“mükâfatlandırması içindir” âyeti daha önce geçmiş bulunan: “Elbette o size gelecektir” âyetine taalluk etmektedir. Hiçbir şekilde: Kendilerine ilim verilenler Kur’ân’ın hak olduğunu görüp bilsinler diye, muhakkak kıyâmet saati size gelecektir, denilemez. Çünkü bunlar zaten Kur’ân’ın hak olduğunu kıyâmet kendilerine gelmeden önce de görüyor ve biliyorlardır. Doğru olan bunun isti’naf (yeni cümle) olmak üzere merfu olduğudur. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Derim ki: Eğer “mükâfatlandırması içindir” âyeti, o bunu bir kitabta tesbit etmiştir; anlamında bir müteallak ise, o takdirde “bilir ki” anlamındaki fiilin de buna atfedilmesi güzel olur. O aynı zamanda kendilerine ilim verilenler Kur’ân’ın hak olduğunu bilsinler diye de bunu tesbit etmiştir demek olur. Bununla birlikte yeni bir cümle olması da mümkündür.

“…en”; “Bilir”in birinci mef’ûlü olarak nasb mahallindedir. “Hakkın ta kendisidir” âyeti da ikinci mef’ûldür, “o” anlamındaki zamir fasıla (zaid)dir. Kûfeliler ise buna “imad” derler. Bununla birlikte mübtedâ olarak merfu olması da, “hak” lâfzının merfu gelerek haberi olması da mümkündür. Cümle de ikinci mef’ûl olmak üzere nasb mahallindedir. Burada olduğu gibi “elif” ile “lâm”ın bulunması halinde nasb ile gelmesi bütün nahiv’cilere göre daha çok görülen bir husustur. Nekre olup ta başına “elif”, “lâm” gelmemiş olan da bu şekilde marifeye benzer. Eğer haber; “O, kardeşin Zeyd’dir” gibi bir ifade kullanılarak haber marife bir isim olduğu takdirde el-Ferrâ’nın iddiasına göre burada tercih edilen i’rab ref’dir. “Muhammed idi, o Amr idi” demek de böyledir. Onun bu gibi yerlerde ref’i tercih etmesinin gerekçesi, burada “elif” ve “lâm” bulunmadığından dolayı: “Zeyd oturandır” sözündeki gibi nekreye benzemesinden dolayıdır. Çünkü böyle bir ifadede ref’in dışında bir i’rab câiz olmaz.

“Ve her hamde lâyık Azîz olanın yoluna iletir.” Yani Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın dininin kendisi olan İslâm yoluna iletir.

“Aziz olan” âyeti, O’nun hiçbir şekilde yenik düşünülemeyeceğini göstermektedir.

“Her hamde lâyık” âyeti ile de acizlik sıfatının O’na yakışmadığını göstermektedir.

Sebe 5

Ayetlerimizi geçersiz kılmak için çaba gösterenler içinse acı bir azaptan bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
ayetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışırcasına uğraşanlar için de, en kötüsünden, elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimiz hakkında âciz bırakmak için çalışanlar, işte onlara elem verici kötü bir azap vardır.

“Âyetlerimiz hakkında âciz bırakmak” delillerimizi çürütmek ve âyetlerimizi yalanlamak için

“çalışanlar” bu şekilde birbirleriyle yarışanlar, bizim elimizden kurtulacaklarını ve Allah’ın âhirette kendilerini tekrar diriltmeye kadir olmadığını bizim kendilerini ihmal edeceğimizi zannettiler.

“İşte onlara elem verici kötü bir azap vardır.”

Bir kimsenin bir başkası ile yarışmaya koyulup onu geride bırakmasını anlatmak üzere; “Onu âciz bıraktı” denilir. “Elem verici” lâfzı Nafî’ tarafından “kötü (ricz)”nin sıfatı olarak, esreli okunmuştur. Çünkü esasen “ricz” azâbın kendisidir. Nitekim yüce Allah bu lâfzı “azap” anlamında olmak üzere şu âyet-i kerîmede zikretmiş bulunmaktadır:

“Biz de zulmedenlerin üzerine gökten bir azap (ricz) indirdik.” (el-Bakara, 2/59)

İbn Kesîr ve Âsım’dan rivâyetle Hafs:

“Elem verici kötü bir azâb vardır” diye, burada ve el-Casiye Sûresi’nde (45/11. âyette) “azâb”ın sıfatı olarak “mim” harfini ref ile okumuşlardır. İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Humeyd b. Kays, Mücahid ve Ebû Amr “âciz bırakmak için” anlamındaki âyeti (“ayn” harfinden sonra “elif” olmaksızın ve “cim” harfi de şeddeli olmak üzere) diye okumuşlardır ki, bu da insanları mucizelere, Kur’ân’ın âyetlerine îman etmekten uzak tutmak için çalışanlar… anlamındadır.

Sebe 4

İman edenleri ve salih ameller işleyenleri ödüllendirmek için. Onlara bağışlanma ve değerli bir rızık vardır.

Diyanet Vakfı
Allah, inanıp iyi işler yapanları mükafatlandırmak için (her şeyi açık bir kitapta tesbit etmiştir). Onlar için büyük bir mağfiret ve güzel bir rızık vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bu îman edip salih amel işleyenleri mükâfatlandırması içindir. İşte onlar için mağfiret ve kerim bir rızık vardır.

“Bu îman edip salih amel işleyenleri” sevab ile

“mükâfatlandırması” kâfirleri de cezalandırması

“içindir.”

İfade mükâfatlandırması için mutlaka size gelecektir, takdirindedir.

“Mükâfatlandırması için” âyeti “key lâm”ı ile nasbedilmiştir.

“İşte onlar” yani mü’minler

“için” günahlarına

“mağfiret ve kerim bir rızk vardır.”

Sebe 3

İnkâr edenler dediler ki: “Kıyamet bize gelmeyecek.” De ki: “Hayır, Rabbime andolsun, size mutlaka gelecektir. O, gaybı bilendir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey O’ndan gizli kalmaz; bundan daha küçüğü de daha büyüğü de apaçık bir kitaptadır.”

Diyanet Vakfı
İnkarcılar: Kıyamet bize gelmeyecek, dediler. De ki: Hayır! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).

Kurtubi Tefsiri
Kâfirler: “Saat bize gelmeyecek” dediler. De ki: “Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı için elbette o, size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey O’na gizli kalmaz. Bundan küçük veya büyük ne varsa, muhakkak apaçık bir kitaptadır.”

“Kâfirler: Saat bize gelmeyecek, dediler.” Burada kâfirlerden kastın Mekkeliler olduğu söylenmiştir. Mukâtil dedi ki: Ebû Süfyan Mekkeli kâfirlere şöyle dedi: Lat ve Uzza adına yemin ederim ki, ebediyyen kıyâmet bize gelmeyecek ve biz diriltilmeyeceğiz. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:

“Ey Muhammed! De ki: Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı için elbette o, size gelecektir.”

Harun, Talk el-Muallim’den şöyle dediğini rivâyet eder: Biz hocalarımızı: De ki: Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı için elbette o size gelecektir” şeklinde (“te” yerine) “ye” ile okumuşlardır ki, bunu da maraya göre böyle okumuşlardır. Sanki: Yemin olsun ki öldükten sonra diriliş ya–O’nun emri mutlaka size gelecektir, denilmiş gibidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine o meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin emrinin gelip çatmasından başkasını mı beklerler?” (en-Nahl, 16/33)

Şu kâfirler ilkin yaratmayı kabul etmekle birlikte, tekrar yaratılmayı inkâr emektedirler. Oysa bu yolla, öldükten sonra dirilişe kadir olmayı inkâr ettikleri için, itiraf ettikleri husus ile çelişkiye düşmektedirler ve: Buna güç yetirse dahi böyle bir şeyi yapmaz, derler. Bu ise, yüce Allah, rasûller vasıtasıyla insanları öldükten sonra tekrar dirilteceğini haber verdiğine göre hak-c. irde bile inkâr etmektir. Bir hususa dair bir haber varid olduğu takdirde ve o fiil itibariyle mümkün ve kudret dahilinde ise, böyle bir durum, doğrulanması icab eden, kimsenin yalanlanması imkansız bir şeydir.

“Gaybı bilen hakkı için” anlamındaki âyet ref ile; “O gaybı bilendir” (anlamında) Nafî’ ve İbn Kesîr tarafından mübtedâ olarak okunmuştur. Haberi ise “O’na gizli kalmaz” âyetidir. Âsım ve Ebû Amr ise; “(Gaybı) bilen” diye esreli okumuştur ki, gaybı bilen Allah’a hamdolsun, anlamındadır. Bu okuyuşa göre: “(…..): Elbette o, size gelecektir” âyeti üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.

Hamza ve el-Kisaî de mübalağa ve sıfat olmak üzere: “Gaybı çok iyi bilen” diye okumuşlardır.

“O’na gizli kalmaz.” Yani O’ndan kaybolmaz.

“Gizli kalmaz” “ze” harfi esreli de okunmuştur. el-Ferrâ’ esreli okuyuşu ben daha çok severim, demiştir. en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu Yahya b. Vessab’ın kıraati olup bilinen bir lügattir.

Nitekim; Uzak oldu, kayboldu, uzak olur, kaybolur” diye (muzaride hem ötreli, hem esreli) kullanılır.

“Göklerde ve yerde zerre” küçük bir karınca

“ağırlığınca” miktarınca

“bir şey O’na gizli kalmaz. Bundan küçük veya büyük ne varsa” âyetinde yer alan; ” Bundan küçük veya büyük” âyetinde

“küçük ve büyük” kelimelerini el-A’meş ötreli olarak değil de nasb ile “zerre” kelimesine atf ile üstün ile okumuştur. Ancak genel olarak; “Ağırlığınca” kelimesine atf ile ref ile okunmuştur.

“Muhakkak apaçık bir kitaptadır.” O, yarattığını en iyi bilendir ve hiçbir şey gizli kalmaz.

Sebe 2

Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, merhametlidir, bağışlayıcıdır.

Diyanet Vakfı
Yerin içine gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni, oraya çıkanı bilir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.

Kurtubi Tefsiri
Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, rahmet buyurandır, bağışlayandır.

“Yere gireni” yani

“Gökten bir su indirip onu yeryüzünde kaynaklara yerleştirir” (ez-Zümer, 39/21) âyetinde olduğu gibi, oraya giren yağmur ve daha başka hazine, define, ölüler ve bırakılacak yerleri bulunan şeyleri,

“ondan çıkanı” bitki ve daha başka şeyleri

“gökten ineni” yağmur, kar, dolu, yıldırım, rızıklar, takdir gereği indirilen miktarlar ve bereketleri

“ve oraya yükseleni” el-Hasen ve başkalarının açıkladığı gibi melekleri ve kulların amellerini

“bilir.”

“Gökten ineni” âyetindeki

“inen” anlamındaki âyeti Ali b. Ebî Tâlib nun ile ve şeddeli olarak, “(……); indirdiğimizi” diye okumuştur.

“O rahmet buyurandır, bağışlayandır.”

Sebe 1

Hamd, göklerde ve yerde olanlar kendisine ait olan Allah’a aittir. Ahirette de hamd O’nundur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla haberdardır.

Diyanet Vakfı
Hamd, göklerde ve yerde bulunanların hepsinin sahibi olan Allaha mahsustur. Ahirette de hamd Ona mahsustur. O, hikmet sahibidir, (her şeyden) haberi olandır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde olanlar da, yerde olanlar da yalnız kendisinin olan Allah’a hamdolsun. Âhirette de hamd yalnız Onundur. O, Hakîmdir, herşeyden haberdardır.

“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da yalnız kendisinin olan Allah’a hamdolsun” âyetindeki: ism-i mevsulü (Allah lâfza-i celaline) sıfat veya ondan bedel olmak üzere cer mahallindedir. Bir mübtedâ takdiri ile ref konumunda olması ve yine “ya’ni” anlamında bir kelime takdiri ile nasb mahallinde olması da mümkündür.

Sîbeveyh

“Hamde lâyık olan Allah’a hamdolsun” âyetinde (lâyık anlamı verilen ehl kelimesinin) ref, nasb ve cer ile okunabileceğini nakletmektedir.

Kâmil hamd ve kapsamlı sena (övgü) bütünüyle yalnızca Allah’adır, çünkü bütün nimetler O’ndandır. Fâtiha Sûresi’nin baştaraflarında (1/2. âyet, 4. bölüm, 1. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Âhirette de hamd yalnız O’nundur” âyeti ile yüce Allah’ın:

“Bize olan vaadini yerine getiren… Allah’a hamdolsun.” (ez-Zümer, 39/74) âyetine işaret edildiği söylendiği gibi, bu âyet ile yüce Allah’ın:

“Dualarının sonu da elhamdu lillahi Rabbi’l-âlemîndir” (Yûnus, 10/10) âyetine işaret olduğu da söylenmiştir. O halde, yüce Allah dünya hayatında kendisine hamdedilen olduğu gibi, âhirette de kendisine hamd olunandır. O dünyanın mutlak maliki olduğu gibi, âhiretin de mutlak malikidir.

“O” yaptıklarında

“Hakimdir” yarattıklarının işlerinden

“haberdardır.”

Ahzab 73

Allah münafık erkekleri ve kadınları, müşrik erkekleri ve kadınları azaplandırsın, mümin erkeklerin ve kadınların da tövbesini kabul etsin. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
(Allah bu emaneti insana vermek suretiyle), münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap edecek, inanan erkeklerin ve inanan kadınların da tevbesini kabul buyuracaktır. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Kurtubi Tefsiri
Tâ ki Allah münafık erkeklerle, münafık kadınları, müşrik erkeklerle, müşrik kadınları azaplandırsın. Mü’min erkeklerle, mü’min kadınların da tevbelerini kabul etsin. Allah, çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır.

“Tâ ki Allah, münafık erkeklerle, münafık kadınları… azaplandırsın.”

âyetinde geçen;

“Tâ ki… azablandırsın” lâfzındaki “lâm” “yüklendi” fiiline taalluk etmektedir, yani günahkârı azaplandırsın, itaatkârı da mükâfatlandırsın diye onu yüklendi. Buna göre burdaki “lâm” ta’lil (sebeblilik) içindir. Çünkü azâb emaneti yüklenmenin bir sonucudur.

Bu “lâm”ın “arzettik” fiiline taalluk ettiği de söylenmiştir. Yani Biz emaneti herkese teklif ettik. Sonra bunu insana yükledik ki, müşrikin şirki, münafıkın da münafıklığı -Allah onları azaplandırsın- diye mü’minin de imanı -Allah da onu mükâfatlandırsın diye- ortaya çıksın.

“Mü’min erkeklerle… tevbelerini kabul etsin.” âyetinde yer alan: Tevbelerini kabul etsin” fiilini el-Hasen ötreli olarak önceki fiile atfetmeksizin okumuştur. Bu da; Allah her durumda tevbelerini kabul eder, demektir.

“Allah çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır” âyetinde geçen:

“Çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır” lâfızları: “…dır”ın arka arkaya gelmiş iki haberidir. İkincisinin birincisinin sıfatı olması da mümkündür. Hazfedilmiş bir lâfzın hali de olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahzab 72

Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz o çok zalim, çok cahildir.

Diyanet Vakfı
Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.

Kurtubi Tefsiri
Biz; emaneti, göklerle yere ve dağlara arzettik de onlar onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler, ama onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim ve çok cahildir.

Cenab-ı Allah bu sûrede bunca ahkâmı açıkladıktan sonra, emirlerine bağlı kalmayı emretmektedir.

Emanet; bu husustaki en sahih görüşe göre dinin bütün görevlerini kapsamaktadır. Cumhûr’un görüşü budur.

Tirmizî el-Hakim Ebû Abdillah şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize İsmail b. Nasr anlattı, o Salih b. Abdullah’tan, o Muhammed b. Yezid b. Cevher’den, o ed-Dahhak’tan, o İbn Abbâs’dan rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Yüce Allah, Âdem’e: Ey Âdem dedi. Şüphesiz ki Ben emaneti göklere ve yere teklif ettim. Onlar buna güç yetiremediler. Sen içindeki muhtevası ile birlikte onu yüklenir misin? Âdem: İçinde neler var ya Rabbi? dedi. Yüce Allah şöyle buyurdu: Eğer sen bunu yüklenirsen, ecir alırsın. Buna riayet etmezsen, azâb edilirsin. O da içindekilerle birlikte onu yüklendi. Ancak cennette sadece ilk namaz ile ikindi namazı arası kadar bir süre kaldı, sonra da şeytan onun oradan çıkmasına sebep oldu.” Muhammed b. Nasr el-Mervezi, Ta’zimu Kadri’s-Salat, I, 473-474; Deylemî, el-Firdevs, III, 175.

Buna göre emanet, yüce Allah’ın kullarına emanet olarak verdiği farzlardır. Bunların bazılarının tafsilatı hususunda görüş ayrılıkları vardır. İbn Mes’ûd dedi ki: Bu âyet emanet olarak bırakılan şeyler ve benzeri mal emanetleri hakkındadır. Yine ondan bütün farzlardır, bunların en ağırı ise-, mal emanetidir, dediği de rivâyet edilmiştir.

Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Kadına ferci (namus ve iffeti) hususunda güvenilmesi emanetin bir kısmını teşkil eder.

Ebû’d-Derdâ da şöyle demiştir: Cünubluktan yıkanmak bir emanettir. Şanı yüce Allah dininden ondan başkası hususunda Âdem oğluna güven duymamıştır. Merfu’ bir hadiste de şöyle denilmektedir: ‘Emanet namazdır.” Malikin Zeyd b. eslem’den rivâyeti olarak: İbn Kesîr, Tefsir, III, 523. istersen namaz kıldım dersin, istersen kılmadım, dersin. Oruç ve cünubluktan yıkanmak da böyledir.

Abdullah b. Amr b. el-Âs dedi ki: Yüce Allah’ın insandan ilk yarattığı şey, onun fercidir. Yüce Allah: Bu benim sana bıraktığım bir emanettir, sakın onu haktan başkasına katma, karıştırma. Eğer sen onu koruyacak olursan, ben de seni korurum, buyurdu. Buna göre ferc bir emanettir, kulak bir emanettir, göz bir emanettir, dil bir emanettir, karın bir emanettir, el bir emanettir, ayak bir emanettir. Esasen emaneti olmayanın imanı da yoktur. Muhammed b. Nasr el-Mervezi, Ta’zimu Kadri’s-Sıla, I, 481.

es-Süddî dedi ki: Buradaki emanetten kasıt, Âdem’in oğlu Kabil’e, diğer oğlu ve aile halkı hakkında duyduğu güvendir. Buna karşılık Kabil’in kardeşini öldürmek suretiyle ona hainlik etmesidir. Çünkü yüce Allah ona:

“Ey Âdem, demişti. Benim yeryüzünde bir Ev’imin olduğunu biliyor musun?” Âdem: “Hayır, Allah’ım” demişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştu: “Benim Mekke’de bir Evim var, ona git. Bunun üzerine Âdem semaya: Emanet olarak oğlumu koru demişti, sema kabul etmemişti. Yere: Emanet olarak oğlumu koru, demiş, yer de kabul etmemişti. Dağlara da aynı şeyi söylemiş, dağlar da kabul etmemişti. Bu sefer Kabil’e: Emanet olarak oğlumu koru, demiş, o da: Olur diye cevap vermişti. Git ve gel oğlunu seni memnun edecek bir şekilde bulacaksın demiş, fakat geri döndüğünde kardeşini öldürmüş olduğunu görmüştü. İşte şanı yüce Allah’ın:

“Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de onlar onu yüklenmek istemediler…” âyetinde kastedilen budur.

Ma’mer’in, el-Hasen’den rivâyet ettiğine göre emanet göklere, yere ve dağlara teklif edildiğinde onlar: Emanette (muhtevasında) ne var? diye sormuşlardı. Onlara: İyilik yaparsan mükâfat görürsün, kötülük yaparsan cezalandırılırsın, denildi. Bu sefer bunlar: Hayır (kabul etmiyoruz), dediler.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah Âdem’i yaratınca ona emaneti teklif etti, o: Emanet nedir? diye sordu. Yüce Allah şu cevabı verdi; Eğer iyilikte bulunursan sana mükâfat veririm, eğer kötülük yaparsan seni azablandırırım. Bunun üzerine Âdem: Ben de onu yüklendim Rabbim, diye cevab verdi.

Mücahid dedi ki: Onun bu emaneti yüklenmesi ile cennetten çıkartılması arasında geçen süre sadece öğle ile ikindi namazı arası kadar idi.

Ali b. Talha’nın, İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre o yüce Allah’ın:

“Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de…” âyeti hakkında şöyle demiştir: Emanet’ten kasıt farzlardır. Yüce Allah, bunu göklere, yere ve dağlara teklif etti. Eğer eksiksiz olarak emanetin gereğini yerine getirirlerse onları mükâfatlandıracağını, onu zayi edecek olurlarsa azaplandıracağını söyledi. Bu işten hoşlanmadılar ve çekindiler, ancak bu bir masiyet kastıyla değil, gereğini yerine getiremezler korkusuyla yüce Allah’ın dinini ta’zim ettiklerinden böyle tavır takınmışlardı. Daha sonra yüce Allah, bu emaneti Âdem’e teklif etti, o da içindekilerle beraber kabul etti.

en-Nehhâs dedi ki: Tefsir âlimlerinin kabul ettiği görüş budur.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Âdem (aleyhisselâm)’ın vefatı yaklaştığında emaneti mahlukata teklif etmesi emrolundu. O da bu emaneti almaları için teklifte bulundu, fakat çocuklarından başka kimse onu kabul etmedi.

Yine denildiğine göre; bu emanet yüce Allah’ın göklerde, yerde dağlarda ve mahlukatta tevdi etmiş olduğu rubûbiyetine dair delilleri ortaya çıkarmalarıdır. Onlar da bu delilleri açıkça ortaya koydular, ancak insan bu delilleri gizledi ve inkâr etti. Bu açıklamayı da bazı mütekellimler yapmışlardır.

“Arzettik” ifadesi açığa çıkardık, izhar ettik, demektir. Nitekim “cariyeyi satışa arzettim” demek de böyledir. Yani Biz emaneti ve emanetin gereğinin yerine getirilmesini göklerde ve yerde bulunan meleklere, insanlara ve cinlere arzettik (durumunu açıkladık) “de onlar bunu yüklenmek istemediler.” Yani yükünü taşımaya yanaşmadılar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleri ile birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir.” (el-Ankebut, 29/13)

“Ama onu insan yüklendi.” Burada

“insan”dan kasıt, el-Hasen’in dediğine göre kâfir ve münafıktır.

“Çünkü o” nefsine

“çok zalim ve” Rabbi hakkında

“çok cahildir.” Buna göre (göklerin, yerin ve dağların) cevabı mecazi bir ifade olur.

“O kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) âyeti gibi olur.

Bu hususta bir diğer cevab da şöyledir: Bu hakikattir, gerçekten yüce Allah; göklere, yere ve dağlara emaneti ve emanetin zayi edilmesi (halinde ceza ve mükâfatını) sunmuş (açıklamış)dır. Bu da mükâfat ve cezadır. Yani onlara bu hususları açıkladığı halde onlar bu yükün altına girmeyip bundan korktular ve şöyle dediler: Biz ne mükâfat isteriz, ne de bir ceza isteriz. Herbirileri de: Bu altından kalkabileceğimiz bir iş değildir. Biz Senin emrini dinleyenleriz, bize vermiş olduğun emirlerde ve bizi müsahhar kıldığın hususlarda sana itaat ediyoruz. Bu açıklamayı da el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

İlim adamları derler ki: Cansız varlıkların hiçbir şey anlamadıkları ve cevab veremedikleri bilinen bir husustur. Bu son görüşe göre onların hayat sahibi olduklarının kabul edilmesi kaçınılmaz bir şeydir.

Burada sözü edilen arz ve teklif bağlayıcı olmak üzere yapılmış bir teklif değil, muhayyer bırakan bir üslupla yapılmış bir tekliftir. İnsana yapılan :eklif ise, bağlayıcı bir surette yapılmıştır.

el-Kaffal ve başkaları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîmedeki “arzetmek” bir darb-ı meseldir. Yani gökler ve yer büyüklüklerine rağmen, şayet mükellef kılınmaları mümkün olsaydı, şer’î hükümlerin altına girmek onlara çok ağır gelirdi. Buna sebep ise bu hükümlerdeki mükâfat ve cezadır, yani teklif öyle bir özelliktedir ki göklerin, yerin ve dağların ondan âciz düşmeleri sözkonusudur. İnsana ise, bu yükümlülük verildi, eğer o aklını kullanacak olsaydı, çok zalim ve çok cahil olduğunu anlardı. Bu da yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:

“Şayet Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirse idik…” (el-Haşr, 59/21) diye buyurduktan sonra: “İşte Biz bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz” diye buyurmaktadır.

el-Kaffal dedi ki: Yüce Allah’ın misaller verdiği ortada olduğuna göre, ayrıca ancak bir misal olarak anlaşılabilecek haberler de bize varid olduğuna şzre: bunu ancak bir misal olarak kabul etmeliyiz.

Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerîme mecazlı bir anlatımdır. Ya-s Biz eğer emanetin ağırlığını göklerin, yerin ve dağların gücü ile karşılaştıracak olursak, bunların emaneti taşıyamayacaklarını görürüz ve eğer bunür konuşacak olurlarsa, bu işi kabul etmezler ve bundan çekinirler. İşte Cenab-ı Allah bu anlamı: “Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de…” ivetı ile dile getirmektedir. Bu da bir kimsenin: Ben yükü deveye sundum, o bu yükü kabul etmedi, demesine benzer. Halbuki bu ifade, yükün ağırlığı ile devenin gücünü birbiriyle karşılaştırdım, fakat gücünün bu yükü taşımaya yetmeyeceğini gördüm demektir.

“Arzettik” âyetinin emaneti göklerle yer ve dağlarla karşılaştırdık, fakat bunların emaneti taşıyamayacak kadar zayıf olduklarını ve emanetin ağırısb ;Ie bunlardan daha ağır bastıklarını gördük, demek olur. Bir diğer açıklamaya göre emanetin göklere, yere ve dağlara arzedilmesi Âdem (aleyhisselâm) tarafından olmuştur. Şöyle ki; yüce Allah, Âdem’i soyundan gelenlere halife kılıp Z3. yeryüzünde bulunan bütün hayvanlar, kuşlar ve yabani hayvanlara ha-ac kılıp ona birtakım ahidlerde bulunup bu ahidlerde ona birtakım emirler verip birtakım şeyleri haram, birtakım şeyleri helâl kılınca, o da bunları kabul etti ve bunların gereğince amel etti. Ölüm vakti yaklaşınca yüce Allah’tan kendisinden sonra yerine kimi halef bırakacağını bildirmesini ve kendisine yüklemiş olduğu bu emaneti kime yükleyeceğini bildirmesini istedi. Yüce Allah, ona bu işi, itaat ettiği takdirde mükâfat, isyan ettiği takdirde cezalandırılmak şeklinde kendisinden alınmış aynı şartlar ile göklere arzetmesini emretti. Gökler yüce Allah’ın azabından korkarak bu teklifi kabul etmediler. Daha sonra aynı şekilde bunu yere ve bütün dağlara arzetmesini emretti, bunlar da kabul etmediler. Arkasından bu işi oğluna teklif etmesini emretti, o da bu işi oğluna teklif etti. Oğlu da aynı şartla kabul etti. Göklerin, yerin ve dağın çekindiği gibi, o bu görevden çekinmedi.

“Çünkü o” kendi nefsine karşı

“çok zalim ve” Rabbi için yüklenmiş olduğu görevin akıbetini bilmeyen

“çok cahildir.”

Tirmizî el-Hakim Ebû Abdullah Muhammed b. Ali dedi ki: Ben bu sözleri söyleyenin bu kıssayı nereden çıkartıp getirdiğine şaşırdım doğrusu. Çünkü bu husustaki rivâyetlere baktığımız takdirde rivâyetlerin, söylediklerinden farklı olduğunu görürüz. Yine âyetlerin zahirine bakacak olursak, âyetlerin zahirinin de söylediklerine uygun düşmediğini görürüz. Batınına bakacak olursak, söylediğinden çok uzak olduğunu görürüz. Çünkü o emanetten defalarca sözettiği halde, emanetin ne olduğundan sözetmemektedir. Şu kadar var ki o: “Allah onu yeryüzünde bulunan herşeye hakim kılıp içinde emirleri, yasakları, helâl ve haram kıldığı şeyleri ihtiva eden ahdini Allah ona verdi” sözleri ile buna işaret etmekte, yüce Allah’ın da bu işleri göklere, yere ve dağa teklif etmesini emrettiğini iddia etmektedir. Gökler, yer ve dağlar helâl ve haramı ne yapsın? Hayvanlar, kuşlar ve yabani hayvanlar üzerinde musallat ve egemen olmanın mahiyeti nedir? Diğer taraftan bu işi oğluna teklif edip oğlu kabul edince, ondan sonra nasıl onun zürriyetinin boyunlarına bir mesuliyet olarak kalmaya devam etmiştir? Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan haberin başında belirtildiğine göre o, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif etti. Onların bunu kabul etmedikleri ortaya çıktıktan sonra, insanın bu emaneti yüklendiğini sözkonusu etti. Yani insan bunu kendiliğinden kabul etti, yoksa ona bu iş yükletilmiş değildir. Bundan dolayı ondan:

“Çünkü o” nefsine

“çok zalim ve” içindeki muhtevadan habersiz olduğu için

“çok cahildir” denilmiştir.

Bu kimsenin sözünü ettiklerinin aksini ortaya koyan rivâyetlere gelince: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Bize el-Fayd b. el-Fadl el-Kufî anlattı, dedi ki: Bize es-Serrî b. İsmail anlattı. es-Serrî, Âmir en-Nehaî’den, o Mesrûk’tan, o Abdullah b. Mes’ûd’dan dedi ki: Yüce Allah emaneti yarattığında ona kaya gibi temsili bir suret verdi. Sonra bunu dilediği bir yere bıraktı, sonra bunu yüklenmek üzere gökleri, yeri ve dağlan çağırdı, onlara: Bu emanettir, bunun (yerine getirilmesi halinde) sevabı, (getirilmemesi halinde) cezası vardır, dedi. Bunlar: Rabbimiz dediler, bizim buna gücümüz yetmez. İnsan ise, davet olunmadan geliverdi ve göklere, yere ve dağlara: Sizin üstünüzde ne var? diye sordu, onlar şöyle dediler: Rabbimiz bizleri şunu taşımak üzere çağırdı, biz ise, bundan çekindik ve buna güç yetiremedik. Bu sefer onu eliyle hareket ettirdi ve şöyle dedi: Allah’a yemin ederim. Bunu taşımak istesem taşıyabilirim deyip dizlerine varıncaya kadar o emaneti kaldırdı, sonra yerine bırakıp şöyle dedi: Allah’a yemin ederim daha da taşımak istesem yine daha yukarıya kaldırabilirim. Bu sefer onlar: Haydi taşı bakalım, dediler. Onu taşıdı ve göğüs hizasına getirinceye kadar kaldırdı, sonra onu yerine koydu. Yine: Allah’a yemin ederim, daha yukarı kaldırmak isteseydim kaldırabilirdim, dedi. Yine onlar: Haydi kaldır, dediler. O da bunu kaldırdı ve omuzunun üstüne koydu. Yerine bırakmak isteyince, onlar: Olduğun yerde dur, dediler, çünkü bu emanettir. Bunun sevabı da vardır, cezası da vardır. Rabbimiz bize onu taşımamızı emretti, biz ondan çekindik. Sense bunu taşıman için çağırılmadığın halde geldin, onu taşıdın. Artık bu, kıyâmet gününe kadar senin ve senin zürriyetinden geleceklerin boynunda kalmıştır. Çünkü sen çok zalim ve çok cahilsin.

Daha sonra Tirmizî el-Hakim birçoğu önceden kaydedilmiş bulunan ashab ve tabiinden birtakım haberler daha kaydetmektedir.

“Ama onu insan yüklendi.” Haklarını yerine getirmeyi o üstlendi. Bunu yaparken o kendi nefsine çokça zalimlik etmişti. Katade dedi ki: Onun zalimliği emanete karşı idi ve o altına girdiği yükün miktarını bilmiyordu. İbn Abbâs ve İbn Cübeyr’in te’vili budur.

el-Hasen: Rabbi hakkında bilgisizdi, diye açıklamıştır. Yine el-Hasen: Ama onu insan yüklendi.” O hususta emanetin gereğini yerine getirmedi diye açıklamıştır.

ez-Zeccâc dedi ki: Bu te’vile göre âyet-i kerîme kâfirler ve münafıklar ile durumlarına göre isyankârlar hakkındadır.

İbn Abbâs ve arkadaşları ile ed-Dahhak ve başkaları şöyle demişlerdir: “İnsan”dan kasıt Âdem’dir. O emaneti yüklendi, fakat daha bir gün geçmeden kendisinin cennetten çıkarılmasına sebep teşkil eden masiyeti işledi.

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre yüce Allah ona: Bu emaneti içindekilerle birlikte yüklenir misin? diye sormuş, o: İçinde ne var? diye sormuş. Yüce Allah şu cevabı vermiş: İyilik yaparsan mükâfatını alırsın, kötülük vaparsan cezalandırılırsın. Âdem şu cevabı vermiş: Ben içindekiler ile birlikte onu kulağım ile omuzum arasındaki mesafede yüklenmeyi kabul ediyorum. Yüce Allah ona: Şüphesiz ki Ben sana yardım edeceğim. Senin gözüne bir perde kıldım, sen de gözünü senin için helâl olmayan şeylere karşı kapat. Fercin için bir elbise, kıldım, onu sana helâl kıldıklarımdan başkasına açma. (Allah doğrusunu en iyi bilendir).

Bazıları da “insan”dan kasıt, bütün insan türüdür, demişlerdir. Bu da daha önce belirttiğimiz üzere emanetin genel olması ile birlikte güzel bir açıklamadır.

es-Süddî ise, “insan”dan kasıt Kabil’dir demiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahzab 71

Allah amellerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse büyük bir başarıya ulaşmıştır.

Diyanet Vakfı
(Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.

Kurtubi Tefsiri
O da amellerinizi, lehinize olmak üzere, düzeltsin. Günahlarınıza da mağfiret etsin. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru” adaletli ve hakka uygun

“söz söyleyin.” İbn Abbâs: Doğru söz söyleyin, diye açıklamıştır. Katade ve Mukâtil de şöyle demişlerdir: Yani Zeyneb ile Zeyd hakkında dosdoğru söz söyleyin. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a da helâl olmayan şeyleri nisbet etmeyin.

İkrime ve yine İbn Abbâs da şöyle demişlerdir: Dosdoğru söz lâ ilahe ilallah, demektir. Bunun, dışı içine uygun düşen söz olduğu söylendiği gibi, başkası bir tarafa sadece Allah’ın rızası gözetilerek söylenen sözdür, diye de açıklanmıştır. Birbirleriyle anlaşamayıp tartışan kimselerin arasını düzeltmek olduğu da söylenmiştir.

Bu ifade, kendisi ile hedefi isabet ettirmek maksİsmi ile okun düzeltilmesini anlatan: (……)’den alınmıştır. Dosdoğru söz (kavl-i sedid) bütün hayırları kapsar. O halde dosdoğru söz, sözü edilen bütün bu hususlar hakkında ve başkaları hakkında genel bir ifadedir.

Âyetin zahiri’ şunu göstermektedir: Bu âyet ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü’minler hakkında söylenen eziyet verici, rahatsız edici sözlerin dışında kalan, onlara muhalif olan sözlere işaret edilmektedir.

Daha sonra yüce Allah, dosdoğru söz söylemeyi amelleri düzeltmek ve günahları bağışlamak ile mükâfatlandıracağını vaadetmektedir. Böyle bir derece ve böyle yüksek bir mevki ise, mükâfat olarak çok üstün ve yeterlidir.

“Kim Allah’a ve Rasûlüne” verdikleri emirlerinde ve yasaklarında

“itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.”

Ahzab 70

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allahtan korkun ve doğru söz söyleyin.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin.

Ahzab 69

Ey iman edenler! Musa’yı incitenler gibi olmayın. Allah onu söylediklerinden temize çıkardı. O, Allah katında değerliydi.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Siz de Musaya eziyet edenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu, dedikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah yanında şerefli idi.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Siz de Mûsa’yı incitenler gibi olmayın. Allah onu dediklerinden temize çıkardı. O, Allah indinde itibarlı ve değerli idi.

Yüce Allah, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ve mü’minleri inciten, münafıklarla kâfirle sözkonusu ettikten sonra, mü’minleri de böyle bir eziyette bulunmaya kalkışmaktan sakındırıp peygamberleri Mûsa’ya eziyet edip incitmek bakımından İsrailoğullarına benzemelerini yasaklamaktadır.

İnsanlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Mûsa (aleyhisselâm)’a ne şekilde eziyet edilip incitildikleri hususunda farklı görüşlere sahibtirler. en-Nekkaş’ın naklettiğine göre, müşrik ve münafıkların Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet etmeleri, “Muhammed’in oğlu Zeyd” demeleri idi. Ebû Vail de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet etmek bir paylaştırmada bulunduğu sırada ensardan bir adamın: Bu paylaştırma ile Allah’ın rızası gözetilmiş değildir, demesidir. Bu husus Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a zikredilince, bundan dolayı öfkelenmiş ve şöyle demişti: “Allah, Mûsa’ya rahmetini ihsan etsin. Gerçekten ona bundan daha fazlası ile eziyet edilmiş, incitilmişti de o yine sabretmişti.” Buhârî, III, 1148, IV, 1576; Müslim, II, 739; Müsned, I, 435.

Mûsa (aleyhisselâm)’a ne şekilde eziyet edilip incitildiğine gelince, İbn Abbâs ve bir topluluk şöyle demiştir: Bu Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’ın rivâyet ettiği şu hadisin muhtevasında sözü edilen husustur. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “İsrâiloğulları çıplak yıkanıyorlardı. Mûsa (aleyhisselâm) ise, çokça örtünürdü ve bedenini saklardı. Bir kesim onun hakkında: Onun hayaları şişkindi ve onun baras hastalığı vardır, yahut da, onda bir hastalık bulunmaktadır, demişlerdi. Bir gün Şam (Suriye) topraklarında bulunan bir pınarda yıkanmaya gitti. Elbiselerini bir taşın üzerine bıraktı. Taş elbisesi ile birlikte uçup gitti. Mûsa çıplak olarak taşın arkasından gidiyor ve: Ey taş elbisemi ver, ey taş elbisemi ver, diyordu. Nihayet İsrailoğullarından bir topluluğun yanına kadar (bu haliyle) geldi. Ona baktıklarında bir de ne görsünler, Mûsa aralarında yaratılışı en güzel, sureti en mutedil birisidir. Söylediklerinin hiçbirisi onda yok. İşte şanı yüce Allah’ın: “Allah onu dediklerinden temize çıkardı.” âyetinde anlatılan budur.” Bu hadisi Buhârî ve bu manada da Müslim rivâyet etmişlerdir Buhârî, I, 107, Müslim, I, 267, 1841; Müsned, II, 315, 392, 514, 535.

Müslim’in lâfzı ile, şöyledir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İsrâiloğulları çıplak olarak yıkanırlardı. Biri diğerinin avretine bakardı. Mûsa (aleyhisselâm) ise, tek başına yıkanırdı. Bunun üzerine onlar: Allah’a yemin olsun ki Mûsa’nın bizimle birlikte yıkanmasını engelleyen ancak onun hayalarının şişkin olmasıdır, dediler. Birgün yıkanmaya gittiğinde elbiselerini bir taşın üzerine koymuştu. Taş elbisesiyle birlikte uçup gitti. Mûsa (aleyhisselâm) hızlıca taşın arkasından koştu ve bu arada: Ey taş elbisemi ver, ey taş elbisemi ver, diyordu. Nihayet İsrâiloğulları Mûsa (aleyhisselâm)’ın avretini gördüler ve: Allah’a yemin olsun ki Mûsa’nın herhangi bir rahatsızlığı yoktur, dediler. Bu sefer taş yerinde durdu ve böylece (Mûsa)a bakmış oldular. Mûsa da elbisesini aldı ve taşı dövmeye başladı.” Ebû Hüreyre dedi ki: Allah’a yemin ederim. Taşta altı ya da yedi darbe izi var. Bunlar Mûsa’nın taşa indirdiği darbelerin izleridir. Müslim, I, 267, IV, 1841.

Bu, bu husustaki görüşlerden birisidir. İbn Abbâs’tan, onun Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan rivâyetine göre Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: İsrailoğulları Mûsa hakkında: O Harun’u öldürdü, demek suretiyle eziyet vermişlerdi. Şöyle ki Mûsa ile Harun Tih’in ekin ekilen bir yerinden dağa doğru çıkıp gittiler. Harun da orada öldü. Mûsa geldiğinde İsrailoğulları Mûsa’ya: Onu sen öldürdün, çünkü o bize göre senden daha yumuşaktı ve bizi daha çok severdi, dediler. Böylelikle Mûsa’ya eziyet ettiler. Bunun üzerine yüce Allah meleklere emretti. Melekler de Harun’u alıp İsrailoğulları arasında gezdirdiler. Böylece Mûsa nın doğruluğunu kendilerine kesinlikle gösteren pek büyük bir mucize görmüş oldular. Çünkü Harun’da hiçbir öldürme izi yoktu.

Şöyle de denilmiştir: Melekler Harun’un öldüğünü söylediler ve onun kabrinin yerini sadece kartal bilir. Yüce Allah da onu sağır ve dilsiz kılmıştır.

Harun, Tih’de Mûsa (aleyhisselâm)’dan önce vefat etmişti. Mûsa da Tih’de geçirilen sürenin tamamlanmasından iki ay önce vefat etmişti.

el-Kuşeyrî’nin, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan naklettiğine göre yüce Allah Harun’u diriltti ve o da İsrailoğullarına Mûsa’nın kendisini öldürmemiş olduğunu bildirdikten sonra tekrar öldü.

Bir diğer açıklamaya göre; Mûsa (aleyhisselâm)’a eziyet edilmesi onun sihirbaz ve ieli olduğunu söyleyerek ona iftirada bulunmaları idi. Ancak sahih olan birinci görüştür. Bununla birlikte bütün bunları yapmış olmaları, yüce Allah’ın da bütün bunlardan onu temize çıkarmış olması da mümkündür.

Çıplak Olarak Suya Girmenin Hükmü:

Mûsa (aleyhisselâm)’ın elbiselerini taşın üzerinde bırakıp suya çıplak olarak girmesi, bunun câiz olduğuna delildir. Cumhûr’un görüşü de budur. Ancak İbn Ebi Leyla bunu kabul etmemekte ve bu konuda sahih olmayan bir hadisi delil göstermektedir. Bu da Peygamber Efendimiz’in söylediği rivâyet edilen şu hadistir “Suya ancak peştemal ile giriniz. Çünkü suda yaşayan varlıklar vardır.” ed-Deylemî, el-Firdevs, V, 30’da, son bölümü; “…suyun gözleri vardır” anlamında. “Suya peştemalsiz girmenin yasak olduğunu” bildiren bazı rivâyetler için bk.: İbn Huzeyme. Sahih, I, 124; Hakim, Müstedrek, I. Kadı Iyad demiştir ki: Bu ilim ehline göre zayıf bir hadistir.

Derim ki: Ancak İsrail’in, Abdu’l-A’lâ’dan yapmış olduğu şu rivâyet sebebiyle tesettüre riayet etmek müstehabtır. Çünkü Abdu’l-A’lâ’dan nakledildiğine göre el-Hasen b. Ali bir su birikintisine üzerinde kendisine sarındığı bir peştemal olduğu halde girmiş, sudan çıktığında bu hususta ona soru sorulunca şu cevabı vermiştir: Ben kendisinin beni görüp de benim kendisini görmediğim kimselere karşı örtündüm. Bununla Rabbime karşı ve meleklere karşı örtündüğünü kastetmiştir.

Mûsa (aleyhisselâm)’ın taşa akıl sahibi varlıklar gibi nasıl seslendiği sorulacak olursa şöyle cevap verilir: Çünkü taştan akıl sahibi varlığın yaptığı bir iş sadır olmuştur. “Taş!” lâfzı nida harfi hazfedilmiş, müfred bir münadadır. Tıpkı yüce Allah’ın:

“Yusuf, sen bundan vazgeç” (Yusuf, 12/29) âyetinde olduğu gibi. (Burada da nida harfi hazfedilmiştir.)

“Elbisemi (ver)” sözü de hazfedilmiş bir fiil dolayısıyla nasbedilmiştir ki ifadenin takdiri (hadisin tercümesinde olduğu gibi): Elbisemi bana ver yahut elbisemi bırak şeklindedir, durumun delâleti dolayısıyla fiil hazfedilmiştir.

“O Allah indinde itibarlı ve değerli idi.” Pek büyük bir kıymeti vardı, demektir. Arapçada itibarlı ve değerli (el-vecih): Değeri büyük ve konumu yüksek kimse demektir. Rivâyet olunduğuna göre Mûsa (aleyhisselâm) yüce Allah’tan bir şey diledi mi ona o istediğini verirdi. İbn Mes’ûd bunu; “O Allah’ın… bir kulu idi” diye okumuştur.

“İtibarlı ve değerli” âyeti Allah’ın onunla özel şekilde konuşmasına işarettir, diye de açıklanmıştır.

Ebubekr el-Enbarî “Kitabu’r-Red (ala men Halefe Mushafa Usman)” adlı eserinde şöyle demektedir: Kur’ân’a dil uzatan kimseler müslümanların “o Allah indinde itibarlı ve değerli idi” âyetindeki kelimeyi değiştirdiklerini ve: “İndinde” lâfzının doğrusunun aslında; “Bir kul” şeklinde olduğunu ileri sürmüştür. Bu ise, bu kimsenin maksadının çok zayıf, anlayışının eksik ve bilgisinin de kıt olduğunu göstermektedir. Çünkü âyet-i kerîme senin dediğin gibi kabul edilip ve dediğin şekilde “bir kul” anlamında okunmuş olsaydı, Mûsa (aleyhisselâm)’a yapılan övgü eksik bir övgü olurdu. Çünkü “itibarlı ve değerli” lâfzı hem dünya ehli nezdinde, hem çağdaşları arasında, hem de âhirettekiler arasında bu durumda olması anlamına gelir. Dolayısı ile bu değiştirildiği iddia edilen okuyuşa göre, onun nerede medhedilmiş olduğu bilinemez. Zira eğer dünyadakiler nezdinde itibarlı ve değerli birisi ise, bu Allah’ın ona bir nimeti olur ve Allah tarafından bu hususta ona yapılan övgünün açık bir tecellisi görülmez. Şanı yüce Allah:

“O Allah indinde itibarlı ve değerli idi” âyeti ile övüldüğü yeri de açıklamak suretiyle böylelikle onun Allah nezdinde itibarlı ve değerli olmak suretiyle en üstün bir şeref ve yüce bir mevkiye lâyık olduğu ortaya çıkmaktadır. Buna göre kim böyle bir lâfzı değiştiricek olursa, yüce Allah’ın peygamberi hakkında varid olmuş en övünülmeye değer övgüyü ve en büyük medh u senayı ortadan kaldırmış olur.

Ahzab 68

“Rabbimiz! Onlara azabı iki kat ver ve onları büyük bir lanetle lanetle.”

Diyanet Vakfı
Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lanet ile lanetle!”

“Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver” âyeti hakkında Katade: Dünya azâbı ile âhiret azabını ver, diye açıklamıştır. Küfür azâbı ile saptırmanın azabını ver, diye de açıklanmıştır. Yani sen bunları bize verdiğin azâbın iki san ile azaplandır, çünkü hem kendileri saptılar, hem de (bizleri) saptırdılar.

“Ve onları büyük bir lanet ile lanetle.” İbn Mes’ûd, onun öğrencileri Yahya ve Âsım bunu: “(………..): Büyük” şeklinde “be” harfi ile okumuşlardır, diğerleri ise, (peltek) se ile (çokça anlamında) diye okumuşlardır. Bu okuyuşu Ebû Hatim, Ebû Ubeyd ve en-Nehhâs da tercih etmişlerdir. Buna sebep ise, yüce Allah’ın:

“İşte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder” (el-Bâkara, 2/159) âyetidir. Bu anlam ise, “çokça” demektir. Muhammed b. Ebi’s-Serrî de şöyle demiştir: Rüyada kendimi Askalan mescidinde imişim gibi gördüm. Sanki bir adam benimle Muhammed’in ashabına buğzedenler hakkında tartışıyordu. Şöyle dedi: Sen onlara çokça lanet et. Sonra bunu gözümün önünden kayboluncaya kadar tekrarlayıp durdu ve bunu sadece “(peltek) se” ile söylüyordu.

Esasen “be” ile (büyük anlamındaki) okuyuş da “peltek se” ile okuyuşun anlamına racidir. Çünkü büyük olan bir şey, miktarı itibariyle büyük demek olan çok demektir.

Ahzab 67

Derler ki: “Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi yoldan saptırdılar.”

Diyanet Vakfı
Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler.

Kurtubi Tefsiri
Diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Onlar da bizi yoldan saptırdılar.”

el-Hasen de:

“Yöneticilerimize” anlamındaki kelimeyi şeklinde: “Yöneticiler, efendiler” lâfzının (çoğulun) çoğulu olmak üzere “te” harfini esreli okumuştur. Bu ifade geçmişleri taklidden sakındırmaktadır. Bu da; ‘in çoğulu olup “feale” veznindedir. Tıpkı “ketebe (yazıcılar) ve fecera” gibi. el-Hasen’in okuyuşuna göre ise, bu cem’in de cem’idir. Bu kelime bir anlamıyla büyükler demektir.

Katade de şöyle açıklamıştır: Bunlar Bedir Gazvesi’nde (katılan müşriklere) yemek yediren kimselerdir. Ancak daha zahir olan bunun şirk ve sapıklıkta önder ve başkan olan kimseler hakkında umumi olduğudur. Yani biz onlara sana isyan etmek hususunda ve bizi kendisine davet ettikleri şeylerde itaat ettik.

“Onlar da bizi yoldan saptırdılar.” Doğru yol olan tevhidden uzaklaştırdılar.

Burada fiilin mef’ûle “…dan” harf-i cerri ile geçiş yapması sözkonusu olduğu halde, harf-i cer hazfedildiğinden fiil doğrudan mef’ûlü etkileyerek onu nasbetmiştir.

“İdlâl: saptırmak” ise, araya bir harf-i cer getirmeden, ikinci bir mef’ûle geçiş yapmaz. Yüce Allah’ın:

“Beni zikirden o saptırdı” (el-Furkan, 25/29) âyetinde olduğu gibi.

Ahzab 66

Yüzleri ateşte çevrildikçe derler ki: “Keşke Allah’a itaat etseydik ve Resulüne itaat etseydik.”

Diyanet Vakfı
Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allaha itaat etseydik, Peygambere de itaat etseydik! derler.

Kurtubi Tefsiri
Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği o günde diyecekler ki: “N’olaydı! Keşke biz Allah’a ve Rasûle itaat etseydik.”

“Yüzlerinin ateşte evirilip çevirileceği o günde” âyetinde yer alan; Evirilip çevirileceği” âyeti genel olarak meçhul bir fiil olmak üzere “te” harfi ötreli, “lâm” harfi de üstün olarak okunmuştur. Buna karşılık Îsa el-Hemedanî ile İbn İshak: “Evirip çevireceğimiz” şeklinde “nûn” harfi ve esreli “lâm” ile, buna karşılık ” Yüzlerini” lâfzını nasb ile okumuşlardır. Yine Îsa; “(……..): Evirip çevireceği” şeklinde “te” ötreli ve “lâm” harfi esreli olmak üzere cehennem ateşinin yüzlerini evirip çevireceği, anlamında okumuştur.

Bu evirip çevirmek cehennem ateşinin alevi dolayısı ile renklerinin değişmesi şeklindedir. Kimi zaman yüzleri simsiyah kesilecek, kimi zaman da moraracaktır. Derileri bir başka derilerle değiştirileceği vakit de keşke kâfir olmasalardı diye temennide bulunacaklar.

“Diyecekler ki: N’olaydı! Keşke…” buyuruğunun anlamının: Yüzlerinin ateşte evirilip çevirileceği günde n’olaydı keşke… şeklinde olması da mümkündür.

“… Keşke biz Allah’a ve Rasûle itaat etseydik.” Kâfir olmasaydık da, mü’minlerin kurtulduğu gibi biz de şu azaptan kurtulsaydık.

“Rasûle” anlamındaki kelimenin sonuna gelen bu elif fasılalarda (ayetlerin sonlarında) meydana gelir. Onun üzerinde vakıf yapılır ve bu “elifle vasl yapılmaz.

“Yoldan” kelimesi de bu şekildedir. Buna dair açıklamalar sûrenin baştaraflarında (33/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ahzab 65

Orada ebedi kalacaklardır. Ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır.

Diyanet Vakfı
(Onlar) orada ebedi olarak kalacaklar, (kendilerini koruyacak) ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Hiçbir veli ve yardımcı da bulamayacaklar.

“Muhakkak Allah, kâfirlere lanet etmiş” onları kovmuş ve uzaklaştırmıştır. Lanet, rahmetten kovmak ve uzaklaştırmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.” Burada cehennem ateşine “es-Sa’îr”e giden zamirin müennes olarak gelmesi bunu “en-nar (cehennem ateşi)” anlamında oluşundan dolayıdır.

“Hiçbir veli ve yardımcı da bulamayacaklar.” Kendilerini Allah’ın azarından ve bu azapta ebedi olarak kalmaktan kendilerini kurtaracak hiçbir kimse bulamayacaklardır.

Ahzab 64

Şüphesiz Allah kâfirleri lanetlemiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.

Diyanet Vakfı
Şu muhakkak ki, Allah kafirleri rahmetinden kovmuş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.

Ahzab 63

İnsanlar senden kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır. Belki de kıyamet yakındır.

Diyanet Vakfı
İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlar sana saati sorarlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah’ın yanındadır.” Ne bilirsin, belki de o saat yakında kopacaktır.

“İnsanlar sana saati sorarlar.” Bunlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet veren kimselerdir. Azâb ile tehdit olunduklarında kıyâmetin ne zaman kopacağını -böyle bir ihtimali uzak bularak ve yalanlamak maksİsmi ile- ve bunun olmayacağı intibaını vererek sormuşlardı. “De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın yanındadır.” Yani sen onların sorularına cevap ver ve: Onun ilmi Allah’ın yanındadır, de. Yüce Allah’ın bu saatin vaktini benden saklamış olması, benim peygamberliğimi çürütmez. Çünkü yüce Allah öğretmeksizin gaybı bilmek, peygamber olmanın şartlarından değildir.

“Ne bilirsin” sana ne bildirir ki

“belki de o saat yakında kopacaktır.” Çok yakın bir zaman içersinde olup bitecektir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben ve kıyâmet şu ikisi gibi gönderildim.” derken, baş parmak ile orta parmağını işaret etmiştir Buhârî, IV, 1881, V, 2031, 2385; Müslim, II, 592, IV, 2268, 2269; Tirmizî, IV. 496; Dârimi, II, 404; Nesâî, III, 189; İbn Mâce, 1, 17; II, 1341; Müsned, III, 123, 130, 131… Bu hadisi sahih hadisleri toplayanlar rivâyet etmişlerdir.

Şöyle de denilmiştir: Kıyâmet yakın değildir, demektir. Burada saat kelimesi dolayısıyla gelmesi gereken müenneslik “te”si “yevm: gün” anlamında kullanıldığı için hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır.” (el-A’raf, 7/56) Burada “yakındır” anlamında -“te”li olarak-: denilmeyiş sebebi, rahmetin “a” anlamında kullanıldığından dolay«ivt. Zira buram rmiera\esUğ,\ aslî (hakiki) değildir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Denildi ki: Yüce Allah’ın kıyâmetin kopuş zamanını saklı tutması, kulun her zaman ona hazırlıklı olması içindir.

Ahzab 62

Bu, daha önce gelip geçenler hakkında Allah’ın uyguladığı bir yasadır. Allah’ın yasasında asla bir değişiklik bulamazsın.

Diyanet Vakfı
Allahın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allahın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

Kurtubi Tefsiri
Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti(dir bu). Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın…

5- Allah’ın Sünneti:

Allah’ın sünneti” âyeti mastar olarak nasbedilmiştir. Yüce Allah peygamberler hakkında asılsız haber yayıp da münafıklığını açığa çıkartan kimseler hakkında yakalanıp öldürülmeleri sünnetini kanun yapmış-:.:r demektir.

“Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme” herhangi bir değişiklik ya da başka bir şekle dönüştürme

“bulamazsın.” Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir.

es-Süddî dedi ki: Bu hakka uygun olarak öldürülen kimsenin katili tarafından diyetinin ödenmesi sözkonusu değildir, demektir. el-Mehdevî dedi ki: Âyet-i kerîmede yapılan tehdidin yerine getirilmesinin terkedilebileceğine delil vardır. Buna delil ise, Peygamber Efendimiz’in vefat ettiği vakte kadar münafıkların onunla birlikte kalmış olmasıdır. Fazilet ehlinin uyguladıkları bilinen ise, verdikleri sözü eksiksiz yerine getirmeleri, tehditlerini ise, ertelemeleridir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi (3/186. âyetin tefsiri)nde ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır.

Ahzab 61

Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, yakalanır ve acımasızca öldürülürler.

Diyanet Vakfı
Hepsi de lanetlenmiş olarak nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve mutlaka öldürülürler.

Kurtubi Tefsiri
Lanete uğramışlar olarak. Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve alabildiğine öldürülürler.

4- Lanete Uğramışlar Olarak:

“Lanete uğramışlar olarak” âyetinde Muhammed b. Yezid’e göre ifade tamam olmaktadır. Bu, hal olarak nasbedilmiştir. İbnu’l-Enbarî de: Ancak az bir süre… lanete uğramışlar olarak” üzerinde vakıf vapmak güzeldir, der.

en-Nehhâs da şöyle demiştir: İfadenin

“Ancak az bir süre”de tamam olması ve:

“lanete uğramışlar olarak” âyetinin da onlara hakaret anlamı olmak üzere (şetm) nasb ile gelmesi de mümkündür. Nitekim Îsa b. Ömer: “Karısı da odun taşıyıcısı olarak” diye okumuştur. Bazı nahivcilerden şöyle dediği nakledilmektedir: Âyeti: Onlar nerede ele geçirilirlerse, lanete uğramışlar olarak yakalanırlar demektir. Ancak bu bir yanlışlıktır, zira ceza cümlesi ile birlikte bulunan ifade kendisinden önceki ifadelerde amel etmez.

Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer onlar münafıklık üzere ısrar edecek olurlarsa, Medine’de ancak lanete uğramış ve kovulmuşlar olarak kalabilirler. Nitekim bu onlara böylece uygulanmıştır. Çünkü et-Tevbe Sûresi nazil olduğunda biraraya toplandılar ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey filan! Kalk ve çık, şüphesiz sen münafıksın. Ey filan! Kalk ve çık…” Bunun üzerine müslümanlardan kardeşleri olanlar ayağa kalkıp onları mescidin dışına çıkarmayı üzerlerine aldılar.

Ahzab 60

Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık olanlar ve şehirde yalan haber yayanlar vazgeçmezlerse seni onlara karşı harekete geçiririz. Sonra orada seninle komşuluk edemezler, ancak az bir süre kalabilirler.

Diyanet Vakfı
Andolsun, iki yüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar (fuhuş düşüncesi taşıyanlar), şehirde kötü haber yayanlar (bu hallerinden) vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar vazgeçmezlerse, yemin olsun sana onlarla çarpışmanı emrederiz. Sonra da onlar orada ancak az bir süre sana komşuluk ederler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Medine’de Yalan Haber Yayan Münafıklar:

“Eğer münafıklar… vazgeçmezlerse” âyeti ile ilgili olarak tefsir âlimlerinin kanaatine göre bu üç vasıf aynı şey içindir. Nitekim Süfyan b. Said, Mansur’dan, o Ebû Rezin’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar” aynı kimselerdir. Yani bunlar, bu üç vasfı kendilerinde toplamış kimselerdir. Dolayısıyla buradaki “vav”, mukhame (fazladan) gelmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ta’zim edilen efendi ve kahraman, cömertin oğlu,

Ve Savaş esnasında birliğin arslanı olan hükümdara…”

Şair burada muazzam, hem kahraman, hem cömert ve birliğin arslanı olan hükümdara… demek istemiştir ki, daha önceden de el-Bakara Sûresi’nde (2/49. âyet, 9- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Bu münafıklar arasında kimileri yalan haber yayıyor, kimileri şüphe uyandırmak için kadınların arkasından gidiyor, kimileri de müslümanları şüpheye düşürüyorlardı.

İkrime ve Şehr b. Havşeb dedi ki:

“Kalplerinde hastalık bulunanlar”dan kasıt kalblerinde zina meyli bulunanlardır.

Tavus da şöyle demiştir: Âyet-i kerîme kadınların durumu hakkında inmiştir. Seleme b. Kuheyl dedi ki: Âyet-i kerîme hayasızca iş yapan kimseler hakkında inmiştir. Hepsinin açıklamalarının anlamı birbirine yakındır.

Yine denildiğine göre münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar, aynı kimselerdir. Onlardan iki ayrı lafızla sözedilmiştir. Buna delil de el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/7. âyet ve devamında)’münafıklar hakkındaki âyet-i kerîmelerdir.

Medine’de yalan haber yayanlar, mü’minlere düşmanları hakkında hoşlarına gitmeyecek haberleri bildiren bir topluluk idi. Onlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın askeri birlikleri Medine’nin dışına çıktıklarında öldürüldüler, yahut bozguna uğratıldılar, düşman üzerinize geliyor, gibi haberler yayıyorlardı. Bu açıklamayı Katade ve başkası yapmıştır.

Yine denildiğine göre; bu gibi kimseler: Suffe ashabı bekâr kimselerdir.

İşte kadınlara dil uzatanlar bunlardır, diyorlardı.

Bir başka açıklamaya göre bunlar, müslümanlar arasında bir topluluktu. Bu gibi kimseler fitneye olan düşkünlükleri sebebiyle yalan haberleri dillerine doluyorlardı. Nitekim İfk olayına katılanlar arasında müslüman kimseler de vardı. Ancak bunlar fitneye sevgileri dolayısı ile bu sözlere dalmışlardı.

İbn Abbâs dedi ki: İrcaf, fitne aramaya kalkışmaktır. Yine bu kelime yalan ve batıl şeyleri bu yolla başkalarının üzülmesi için yaymak demektir. Kalpleri harekete getirmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Mesela (aynı kökten olmak üzere): “Yer sarsıldı, hareket etti” denilir. “Hareket eder” müzari fiili; da onun mastarıdır. Şiddetli derecede sarsılmak” anlamındadır. “Deniz” demektir, çalkantısı sebebiyle ona bu isim verilmiştir. Şair der ki:

“Her akşam et yedirenler,

Güneş denizde kayboluncaya kadar.”

İrcâf, uydurma haberlerden birisi demektir, “Bir şeye daldılar” anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bizleri her ne kadar siz onu öldürdüğünüzden ötürü ayıplasanız dahi,

Ve İslâm hakkında haksızca hareket edenler ve kıskançlar söze dalıp ileri, geri konuşsalar bile…”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ey adiliğin oğlu! Uydurma haberlerle mi tehdid ediyorsun beni?

Ve sen adiliği ve zaafı uydurmalarda bulmak istiyorsun.”

Yalan haber uydurmak (ircâf), haramdır. Çünkü bu yolla eziyet vermek sözkonusudur. Böylelikle âyet-i kerîme yalan haberlerle başkalarına eziyet etmenin haram olduğuna delil teşkil etmektedir.

2- Böyleleriyle Çarpışmanı Emrederiz:

“Yemin olsun sana onlarla çarpışmanı emrederiz.” Yani seni onlara musallat kılar ve sen de onları öldürerek kökten imha edersin. İbn Abbâs dedi ki: Bunlar kadınlara eziyet etmekten vazgeçmediler, yüce Allah da peygamberini onlara musallat etti. Diğer taraftan yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma!” (et-Tevbe, 9/84) Ayrıca yüce Allah ona, onlara lanet etmesini emretmiştir. İşte onlara musallat kılınması budur.

Muhammed b. Yezid dedi ki: Yüce Allah bundan sonraki âyet-i kerîme ile onu, onlara musallat kılmıştır ki, bu âyetler de anlam itibariyle birbirine yakındırlar. Bu da yüce Allah’ın:

“Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve alabildiğine öldürülürler” âyetidir. İşte bu âyette onların öldürülmeleri ve yakalanmaları emri de manen bulunmaktadır. Yani onlar münafıklıklarını ve asılsız haberleri yaymalarını sürdürecek olurlarsa, hükümleri budur. Hadîs-i şerîfte, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu sabittir: “Beş canlı vardır ki, bunlar Harem bölgesi dışında da, Harem bölgesinde de öldürülürler… ” Buhârî, II, 650, III, 1204; Müslim, II, 857; Tirmizî, III, 197; Nesâî, V, 208-211; İbn İbn Mâ, II, 1031; Muvatta’, I, 357; Müsned, VI, 33, 97, 122… İşte bunda da tıpkı âyet-i kerîmede olduğu gibi emir manası vardır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama, bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış açıklamaların en güzelidir.

Denildiğine göre onlar yalan haber yaymaktan vazgeçtiler. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz de onlara musallat kılınmadı.

“Yemin olsun sana… çarpışmanı emrederiz” âyetindeki “lâm”, kasem “lâm”ıdır. Yemin de bu âyetin başına gelmiştir, (……..):…se’nin başına gelen “lâm” ise, kasem “lâm”ına hazırlık (tevİie) içindir.

3- Yalan Haber Yaymanın Cezası:

“Sonra da onlar orada” yani Medine’de

“ancak az bir süre sana komşuluk ederler” âyetinde yer alan: “Ancak az bir süre” âyeti

“sana komşuluk ederler” lâfzındaki zamirden hal olmak üzere nasb konumundadır. Nitekim durum şanı yüce Allah’ın dediği gibi idi, zira bunlar oldukça az idiler. İşte bu el-Ferrâ’nın bu hususta verdiği iki cevaptan birisidir. Ona göre daha uygun olanı da budur, onlar ancak çok az oldukları halde sana komşuluk ederler, demektir.

Diğer cevaba gelince, anlamı ancak seninle az bir süre komşuluk ederler şeklindedir. Yani onlar seninle birlikte ancak kısa bir süre kalırlar. Medine’de helâk oluncaya kadar sana ancak çok kısa bir süre komşuluk edeceklerdir, demektir. Bu takdirde âyet ya bir mastarın sıfatı olur, yahut da hazfedilmiş bir zarfın sıfatı olur. Ayrıca bu bir kimse ile birlikte aynı şehirde yaşayan kimsenin o kimse ile komşu olacağına delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/36. âyet, 4. başlık) geçmiş bulunmaktadır.

Ahzab 59

Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Dış giysilerini üzerlerine salsınlar. Bu, onların tanınmaları ve incitilmemeleri açısından daha uygundur. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki: “Cilbablarını üzerlerine giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur. Allah bağışlayandır, merhamet buyurandır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber Efendimizin Çocukları:

“Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki…” âyetinde sözü geçen zevcelerinin faziletine dair tek tek açıklamalar daha önceden (el-Ahzab, 33/28-29- âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Katade dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde nikâhı altında dokuz hanımı vardı. Bunların beş tanesi Kureyşli idi: Âişe, Hafsa, Um Habibe, Şevde ve Ummu Seleme. Üç tanesi ise, diğer Arab kabilelerindendi: Meymune, Cahş kızı Zeyneb ve Cüveyriye. Bunlardan bir tanesi de Harunoğullarındandi: Safiye.

Peygamber Efendimiz’in çocuklarına gelince, onun erkek ve kız çocukları vardı: Erkek çocuklarından birisinin ismi el-Kasım’dı. Annesi Hadice (radıyallahü anha)’dır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun İsmi ile künyelenmiştir (Ebû’l-Kasım diye). Çocuklarından ilk vefat eden odur, iki yaşında ölmüştür. Urve dedi ki:

Hadice’nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Kasım, Tahir, Abdullah ve Tayyib adında çocukları olmuştur.

Ebubekr el-Burakî şöyle demiştir: Tahir ile Tayyib’in ve Abdullah’ın aynı kişi olduğu da söylenmiştir. İbrahim’in annesi ise, Kıptî Mariye’dir. Hicretin sekizinci yılı zülhicce ayında dünyaya gelmiştir. Onaltı aylıkken vefat etmiştir, onsekiz aylıkken öldüğü de söylenmiştir. Bunu ed-Darakutnî belirtmiştir. Bakî’de gömülmüştür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Onun bir süt annesi vardır. Cennette onun süt emmesini tamamlayacaktır.” Hadisle beraber, onaltı aylıkken vefat edip Bakî’de defnedildiğine dair bilgi: Abdurrezzak. Mûsannaf, VII, 494. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın İbrahim dışındaki bütün çocukları Hadice (radıyallahü anha)’dandır. Fâtıma dışında bütün çocukları kendisi hayatta iken vefat etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz’in Kız Çocukları

1- Hadice’nin kızı Fatımatu’z-Zehra: Kureyşliler Kabe’yi (yeniden) bina ettikleri sırada Peygamber Efendimiz’e, peygamberliğin verilişinden beş yıl önce dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimiz’in kızlarının en küçüğüdür. Ali (radıyallahü anh) onunla hicretin ikinci yılında ramazan ayında evlenmiş ve zülhicce ayında da onunla gerdeğe girmiştir.

Onunla receb ayında evlendiği de söylenmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Peygamber Efendimiz’e aile halkından ilk kavuşan o olmuştur. Allah ondan razı olsun.

2- Zeyneb: Annesi Hadice (radıyallahü anha)’dir. Teyzesinin oğlu Ebû’l-Asî b. er-Rabi onunla evlenmiştir. Annesi Huveylid kızı Hale, Hadice’nin kızkardeşi idi. Ebû’l-Asî’nin ismi Lakît’tir. Haşim olduğu da söylenmiştir. Huşeym’dir, denildiği gibi Miksem olduğu da söylenmiştir.

Zeyneb, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın en büyük kızıdır. Hicretin sekizinci yılında vefat etmiştir. Onu (kabrine koymak üzere) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine inmiştir.

3- Rukayye: Annesi Hadice’dir. Peygamberlikten önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe onunla evlenmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilip üzerine:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun” (Tebbet, 111/1) âyeti nazil olunca, Ebû Leheb oğluna şöyle demişti: Eğer sen onun kızını boşamayacak olursan, benimle senin aranda hiçbir ilişki kalmayacaktır. Bunun üzerine Ebû Leheb’in oğlu ondan ayrıldı. Henüz onunla gerdeğe girmemişti. Annesi Hadice müslüman olunca, o da müslüman olmuştu. Kadınlar Peygamber Efendimiz’e bey’at ettikleri sırada diğer kızkardeşleriyle birlikte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bey’at etmiş idi. Onunla Osman b. Affan evlenmiştir. Osman (radıyallahü anh) onunla evlendiği sırada Kureyş hanımları şöyle diyorlardı:

“Bir insanın (ya da gözbebeğinin) gördüğü en güzel iki şahıs,

Rukayye ile onun kocası Osman’dır.”

Rukayye, Osman ile birlikte Habeşistan’a iki defa hicrette bulunmuştur. Osman’dan bir düşük yapmış, ondan sonra da Abdullah adındaki oğlunu doğurmuştu. Osman (radıyallahü anh) da İslâm’dan sonra onun İsmi ile künyelenmişti. Altı yaşında iken bir horoz onun yüzünü gagalamış ve bu sebebten ölmüştü. Rukayye’nin bundan sonra da bir çocuğu olmamıştı. Medine’ye hicret etmiş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir’e gitmek üzere hazırlandığı sırada hastalanmıştı. Peygamber de ona bakmak üzere Osman (radıyallahü anh)’ı bırakmıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir’de iken hicretin onyedinci ayında vefat etmişti. Zeyd b. el-Harise, zaferi müjdelemek üzere Bedir’den gelmiş, Medine’ye girdiğinde Rukayye’nin üzeri toprakla örtülüyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) defnedilişinde hazır bulunamadı.

4- Um Külsum: Annesi Hadice’dir. Peygamberlikten önce Utbe’nin kardeşi, Ebû Leheb’in diğer oğlu Uteybe onunla evlenmişti. Daha önce Rukayye hakkında belirtilen sebep dolayısı ile babası ondan boşanmasını emretmişti. Uteybe, Um Külsum ile henüz gerdeğe girmemişti. Um Külsum, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Mekke’de kalmaya devam etti. Annesi müslüman olunca o da İslâm’a girdi ve hanımlar Peygamber Efendimiz’e bey’at ettikleri sırada diğer kızkardeşleriyle birlikte o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bey’at etmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret edince, o da Medine’ye hicret etti. Rukayye vefat ettikten sonra Osman (radıyallahü anh) onunla evlendi, böylelikle ona (iki nûr sahibi anlamına): Zünnureyn ismi verilmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken hicretin dokuzuncu yılı Şa’ban ayında vefat etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri başında oturmuş, kabrine indirmek üzere Ali, el-Fadl ve Üsame inmişti. ez-Zübeyr b. Bekkar’ın naklettiğine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın çocuklarının yaşça en büyükleri el-Kasım’dı. Sonra Zeyneb, sonra Abdullah’tır. Ona et-Tayyib ve et-Tahir de denilirdi. Peygamberlikten sonra dünyaya gelmiş ve küçük yaşta ölmüştü. Daha sonra Um Külsum, sonra Fatıma, sonra da Rukayye gelir. el-Kasım Mekke’de iken vefat etmişti, ondan sonra da Abdullah ölmüştü.

2- Ayetin ve Cilbaba Bürünme Emrinin Nüzul Sebebi:

Arap kadınlarının açılıp saçılmak adetleri vardı. Cariyelerin yaptığı gibi yüzlerini örtmezlerdi. Bu ise, erkeklerin onlara bakmalarına ve onlar hakkında çeşitli düşüncelere kapılmalarına sebep oluyordu. Yüce Allah, Rasûlüne, hanımlara dışarıya ihtiyaçlarını görmek üzere çıkmak istediklerinde üzerlerine cılbablarını alarak çıkmalarını emretmesini emretti. (Evlerde) tuvaletler yapılmadan önce ihtiyaçları için meskûn olmayan yerlere çıkar giderlerdi. Verilen bu emir ile hür kadınlar ile cariyeler arasındaki fark ortaya çıkacak, hür kadınlar tesettürleriyle tanınacaklardı. Böylelikle gençler ya da yaşlılar onlara söz söylemekten uzak kalacaklardı.

Bu âyetin nüzulünden önce mü’minlerin hanımlarından herbir kadın ihtiyacını görmek için dışarı çıkar, bazı günahkârlar cariye olduğunu zannederek ona karşı çıkıverirdi. Hanım bunun üzerine sesini yükseltince, o da çeker giderdi. Mü’min erkekler durumdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şikâyette bulundular. Âyet-i kerîme de bu sebeble nazil oldu. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

3- Cilbab:

“Cilbablarını…” âyetinde geçen “el-celâbib; cilbablar” lâfzı “cilbâb”ın çoğuludur. Bu ise, başörtüsünden daha büyükçe bir örtüdür. İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd’dan gelen rivâyete göre bu, ridâ (elbisenin üstüne giyilen üst elbisedir, bunun kina’ (başörtüsü) olduğu da söylenmiştir. Sahih olan şudur: Cilbab bütün vücudu örten elbise, demektir. Müslim’in Sahih’indeki rivâyete göre Um Atiyye’den şöyle dediği kaydedilmiştir. Ey Allah’ın Rasûlü dedim: Bizden herhangi birimizin cilbabı yoksa (ne yapsın?) Peygamber: “Kızkardeşi ona kendi cilbabını giyinmek üzere versin.” diye buyurdu. Buhârî, I, 123, 139, 333, II, 595; Müslim, II, 606; Dârimî, I, 458; İbn Mâce, I. 414; Müsned, V, 84.

4- Cilbabın Örtülmesi Keyfiyeti:

İnsanlar cilbabın nasıl örtüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler, İbn Abbâs ve Abîde es-Selmanî şöyle demişlerdir: Kadın sadece kendisiyle önünü görebileceği bir tek gözü dışında bu örtüye bürünür. Yine İbn-Abbas ve Katade şöyle demişlerdir: Kadın bunu alnının üzerinden büker ve bağlar, sonra da burnunun üzerinden onu çevirir. İsterse iki gözü görülsün. Şu kadar var ki, cilbab göğsü ve yüzün büyük bir bölümünü örtmelidir. el-Hasen dedi ki: (Cilbab ile) yüzünün yarısını örter.

5- Yüce Allah Kadınlara Tesettür Emrini Vermiştir:

Yüce Allah bütün hanımlara tesettürü emretmiştir. Bu ise, ancak kadının tenini göstermeyecek elbiselerle olur. Şu kadar var ki, kadının kocası ile baş başa bulunma hali müstesnadır. O vakit dilediğini giyinebilir, çünkü kocanın hanımından dilediği gibi faydalanma hakkı vardır.

Rivâyette sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece uyanmış ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ı tenzih ederim. Bu gece ne fitneler indi, bu gece ne hazineler açıldı! Kim şu odalarda yatan kadınları uyandıracak? Dünyada nice giyinik kadın vardır ki ahirette çıplak kalacaktır. ” Buhârî, I, 379, V, 2198, 2296, VI, 2591; Tirmizî, IV, 487; Muvatta’, II, 913; Müsned, VI, 297.

Rivâyete göre Dıhye el-Kelbî, Herakliyus’un yanından geri döndüğünde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ona Kubtî diye bilinen bir elbise, vermiş ve şöyle buyurmuştu: “Bunun bir parçasını sen kendine bir gömlek yap. Hanımına da onun bir parçasını ver, onunla örtünsün.” Sonra ona şöyle buyurdu: “Ona vücud çizgilerini göstermemesi için bu elbisenin altına bir şeyler giyinmesini de emret.” Hakim, Müstedrek, IV, 207; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kubra, II, 234. Ebû Hüreyre hanımların ince elbiseler giymelerini sözkonusu etmiş ve şöyle demiştir: (Böyle giyinenler) giyinmiş çıplaklar, nimet içinde bedbaht olanlardır.

Temimoğullarının hanımları Âişe (radıyallahü anha)’ın huzuruna üzerlerinde ince elbiseler bulunduğu halde girdiklerinde Âişe (radıyallahü anha) onlara şöyle demiştir: Eğer sizler mü’min hanımlar iseniz şunu biliniz ki, şu elbiseler mü’min hanımların giyecekleri elbiseler değildir. Şayet mü’min değil iseniz bu elbiselerle faydalanıyorsunuz.

Bir gelin Âişe (radıyallahü anha)’ın huzuruna getirildi. Üzerinde uspura boyanmış, kubtî bir örtü vardı. Âişe onu görünce, şöyle demişti: Bunu giyen bir kadın en-Nûr Sûresi’ne îman etmiyor demektir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Giyinmiş fakat çıplak, kendisi meyleden ve başkalarını meylettiren, başları hörgüçleri yana yatmış deve hörgüçlerini andıran kadınlar, ne kendileri cennete girerler, ne de cennetin kokusunu alırlar. ” Müslim, III, 1680, IV, 2192; Muvatta’, II, 913; Müsned, II, 355, 440.

Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Bir kadının dışarıda görülecek bir ihtiyacı varsa, onu, kendisinin eski püskü elbisesini ya da komşusunun eski elbisesini giyinip kimseye görünmeden tekrar evine geri dönünceye kadar kimse onun çıkıp gittiğini bilmeden, çıkıp gitmesini engelleyen nedir?

6- Tanınmamaya Çalışmaları:

“Bu, onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur” âyetinde kastedilen, hür kadınlardır. Tâ ki cariyelerle karıştırılmasınlar. Çünkü hür kadınlar olarak tanındıkları takdirde hürlüğün mertebesi göz önünde bulundurularak en ufak bir tepki veya kötü bir davranışla karşılaşmazlar ve böylelikle kimse onlara umutlanarak bakmaz. Burada maksat kadının kim olduğunun bilinmesi değildir. Ömer (radıyallahü anh) başını örten bir cariye gördüğü takdirde, elindeki asa ile ona vururdu. Böylelikle o, hür kadınların kıyafetinin gereği gibi korunmasına çalışırdı. Şöyle de denilmiştir: Şu anda hür kadın olsun, cariye olsun hepsinin tesettüre bürünmeleri ve başlarını örtmeleri gerekir. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından sonra hanımların mescidlere gitmelerini engellemişlerdir. Oysa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allah’ın kadın kullarını, Allah’ın mescidlerine gitmekten alıkoymayınız.” diye buyurmuştur. Buhârî, I, 305; Müslim, I, 327, 328; Dârimî, I. 330; Ebû Dâvûd, I, 155; Tirmizî, II, 419; İbn Mâce, I, 8; Muvatta’, I, 197; Müsned, II, 16, 36. 151. Öyle ki Âişe (radıyallahü anha) şöyle demişti: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu çağımıza kadar yaşamış olsaydı, hiç şüphesiz bu kadınları mescide gitmelerini engellerdi Buhârî, I, 296; Tirmizî, II, 420; Ebû Dâvûd, 1, 155; İbn Mâce, I, 8; Muvatta’, I, 198; ned, VI, 91, 235.

“Allah bağışlayandır, merhamet buyurandır” âyeti teşrî’ olunan bu emirden önce cilbablarını terketmek hususunda kadınlara bir tesellidir.

Ahzab 58

Mümin erkeklere ve mümin kadınlara yapmadıkları şeylerden dolayı iftira atanlar, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

Diyanet Vakfı
Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeyleri isnad ile eziyet edenler, muhakkak onlar, bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar.

Mü’min erkek ve mü’min kadınlara da eziyet, aynı şekilde kötü fiil ve sözlerle yapılır. Onlara iftirada bulunmak, olmadık hayasızca üslublarla onları yalanlamak gibi.

Bu âyet-i kerîme en-Nisâ Süresi’nde yer alan;

“Kim bir hata yahut büyük bir günah kazanırsa, sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” (en-Nisâ, 4/112) Burada da böyle demiştir.

Denildiğine göre; yerilecek bir konum sebebiyle yahut beğenilmeyen bir meslek yahut işitmesi halinde kendisine ağır gelecek bir söz ile ayıplamak da mü’mine yapılan eziyet cinsindendir. Çünkü genel olarak mü’mine eziyet haramdır.

Yüce Allah, kendisine eziyet edilmesi, Rasûlüne eziyet edilmesi ile mü’minlere eziyet edilmesi arasında fark olduğunu ortaya koymuştur. Birinci tür eziyeti küfür, ikincisini de büyük bir günah olarak değerlendirmiştir. Mü’minlere eziyet hususunda da:

“Muhakkak onlar bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar” diye buyurmaktadır. Bunu da açıklamış bulunuvoruz.

Rivâyet edildiğine göre Ömer b. el-Hattâb, Ubeyy b. Ka’b’a şöyle demiş: Dün şu âyet-i kerîmeyi okudum ve bundan dolayı dehşete kapıldım: “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeyleri isnad ile eziyet edenler…” Allah’a yemin ederim, ben böylelerini döverim ve onları yüksek sesle azarlarım. Ubeyy ona şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri, (bu davranışların sebebiyle) sen onlardan (oluyor) değilsin. Sen ancak bir öğretici, bir doğrultucusun.

Denildiğine göre bu âyetin nüzul sebebi şudur: Ömer (radıyallahü anh) ensardan bir kızı görmüş, onu dövmüş ve göstermemesi gereken ziynet yerlerini göstermesinden hoşlanmamıştı. O kızın akrabaları çıkıp dilleriyle Ömer’i rahatsız ettiler, ona eziyet ettiler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Âyetin Ali (radıyallahü anh) hakkında indiği de söylenmiştir. Çünkü münafıklar ona eziyet ediyorlar ve onun aleyhinde yalan uyduruyorlardı. Allah ondan razı olsun.

Ahzab 57

Allah’ı ve Resulünü incitenlere Allah dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

Diyanet Vakfı
Allah ve Resulünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenlere, muhakkak Allah onlara dünya ve âhirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azâb da hazırlamıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Allah’a ve Rasûlüne Eziyet Vermek Ne Demektir?:

İlim adamları, Allah’a eziyetin ne şekilde olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İlim adamlarının Cumhûru şöyle demiştir: Küfür ile, O’na zevce nisbet etmek, çocuk ve ortak nisbet etmek ile ve O’nu yakışmayan vasıflarla nitelendirmek ile eziyet edenler demektir. Yahudilerin -Allah’ın laneti üzerlerine olsun- söyledikleri “Allah’ın eli bağlıdır” sözleri, hristiyanların “Mesih Allah’ın oğludur” sözleri, müşriklerin “melekler Allah’ın kızları, putlar onun ortaklarıdır” sözleri gibi.

Sahih-i Buhârî’de (yer alan kudsi hadisde belirtildiğine göre) yüce Allah buyurdu ki: “Âdemoğlu beni yalanladı, ancak o böyle bir şey yapmak hakkına sahib değildir. Bana dil uzattı, fakat onun buna hakkı yoktur…” Buhârî, IV, 1629, IV, 1093; İbn Hibban, Sahih, I, 500, III, 128; Nesâî, IV, 112; Müsned, II. 317, 350. Daha önce de Meryem Sûresi’nde (19/92-93. âyetler, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Sahih-i Müslim’de de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Şanı yüce ve mübarek Allah buyurdu ki: “Âdemoğlu bana eziyet ediyor. Vah yok olasıca zaman! diyor. Sizden hiçbir kimse: Vah yok olasıca zaman! demesin. Zaman Benim, onun gecesini, gündüzünü Ben evirip çeviririm. Dilediğim vakit de onları alıveririm.”

Bu hadis bu şekildeki rivâyetiyle Ebû Hüreyre’ye mevkufen (peygamber buyurdu, denilmeksizin) gelmiş bulunmaktadır. Yine ondan bu hadis merfu olarak (peygamber buyurdu, denilerek) şöylece gelmiştir: “Âdemoğlu Bana eziyet ediyor, zamana dil uzatıyor. Halbuki zaman Benim, geceyi ve gündüzü Ben evirip çeviririm.” Bunu da Müslim rivâyet etmiştir Buhârî, V, 2286, VI, 2722, Müslim, IV, 1762, 1763; Müsned, II, 238.

İkrhne dedi ki: Allah’a eziyet etmenin anlamı suret yapmak ve suret ve benzeri şeyleri yontmakla Allah’tan başka hiçbir kimsenin yapmadığı fiilleri yapmaya kalkışmakla olur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Allah suret yapanları lanetlemiştir” diye buyurmuştur. Buhârî, V, 2045; el-Münzirî, et-Terğib, IV, 4.

Derim ki: Bu, ağaç ve buna benzer şeylerin suretlerini yapmanın yasaklığı hususunda Mücahid’in benimsediği kanaati pekiştiren delillerdendir. Zira bütün bunlarda yaratıcılık vasfı ve şanı yüce Allah’ın tek başına sahib olduğu fiillere benzeme çabası görülmektedir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Neml Sûresi’nde (27/59-61. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. Bir kesim de şöyle demektedir: Bu; “Allah’ın dostlarına eziyet ederler” takdiri ile muzaf hazfedilmiş bir ifadedir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet etmeye gelince, bu da onu rahatsız eden bütün sözler ve bütün fiillerdir. Ona eziyet veren sözlere örnek onun hakkında sihirbaz, şair, kâhin ve deli… demeleri; ona eziyet veren fiiller ise, Uhud günü küçük azı dişini kırıp yüzünü yaralamaları, Mekke’de secdede iken sırtının üzerine devenin sakatatını atmaları ve buna benzer davranışları.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme Huyey’in kızı Safiye’yi nikâhına aldığı vakit, ona dil uzatan kimseler hakkında nazil olmuştur.

Allah’a ve Rasûlüne eziyet etmek mutlak olarak; mü’min erkek ve hanımlara eziyet etmek de kayıtlı olarak zikredilmiştir. Buna sebep Allah ve Rasûlüne eziyetin her zaman için haksız yollarla olacağından dolayıdır. Mü’min erkek ve kadınlara eziyet vermek ise, kimisi bu türlü, kimisi öbür türlü olabilir.

2- Peygamber Efendimiz’in Bazı Uygulamalarına Dil Uzatmak da Ona Eziyet Etmektir:

İlim adamlarımız dedi ki: Üsame b. Zeyd’in komutan tayin edilmesini eleştirmek de ona bir eziyettir. Sahih(-i Buhârî)’nin rivâyetine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği bir orduya Üsame b. Zeyd’i kumandan tayin etti. İnsanlar onun kumandanlığını eleştirdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) (hutbe okumak üzere) ayağa kalkıp şöyle dedi: “Eğer siz (bugün) onun kumandanlığına dil uzatıyor iseniz, daha önceden onun babasının kumandanlığına da dil uzatmıştınız. Allah’a yemin ederim ki, o kumandanlığa lâyık idi. Hiç şüphesiz o insanlar arasında en sevdiğim kişilerdendi ve şüphesiz ki bu (onun oğlu) da ondan sonra insanlar arasında en sevdiğim kişilerdendir. ” Buhârî, III, 1365, IV, 1620, VI, 2444, 2628; Müslim, IV. 1884; Tirmizî, V, 676; Müsned, II. 20, 89, 106, 110.

Sözü edilen bu gönderdiği ordu -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Üsame kumandanlığında donattığı, Üsame’yi başlarına kumandan tayin ettiği ve kendisine Übnâ üzerine gazaya gitmesini emrettiği ordudur ki, Übnâ, Mute yakınlarında bir kasabadır. Babası Zeyd’in, Cafer b. Ebi Talib Abdullah b. Revaha ile birlikte öldürüldüğü yer burasıdır. Peygamber ona babasının intikamını almasını emretmişti. Kalbinde şüphe bulunan kimseler, kumandanlığına dillerini uzattılar. Çünkü o (babası dolayısıyla) azadlılardan idi. Diğer taraftan onun yaşı da küçüktü. Zira o sırada Üsame onsekiz yaşında idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde bu ordu Medine’den dışarıya çıkmış, fakat henüz Medine’nin sınırlarından ayrılmamıştı. Ebubekir (radıyallahü anh). Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan sonra orduyu göndermişti.

3- Azadlının ve Fazileti Daha Az Olanın İmâmlığı:

Bu Hadîs-i şerîfte azadlı kimsenin ve fazilet itibariyle daha aşağıda bulunan kimsenin -İmâmet-i kübrâ (halifelik) dışında- İmâmlığının câiz olduğuna en açık bir delildir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Salim’i Küba’da namaz kıldırmak için öne geçirmişti. Aralarında Ebubekir, Ömer ve daha başka Kureyş’in büyüklerinden olan kimseler bulunduğu halde onlara İmâmlık yapıyordu.

Sahih(-i Müslim)’in Âmir b. Vasile’den rivâyet ettiğine göre Nafî’ b. Abdu’l-Haris, Usfan’da Ömer (radıyallahü anh) ile karşılaştı. Ömer onu Mekke’ye âmir olarak tayin ederdi. Ona: Sen bu vadiye vali olarak kimi bıraktın? diye sorunca, Nafî’: İbn Ebza’yı demişti. İbn Ebza kim? diye sorunca, o bizim azadlılarımızdan bir azadlıdır, demişti. Hazret-i Ömer ona: Sen onlara azadlı birisini mi senin yerine bıraktın, deyince, şu cevabı vermişti: O Allah’ın Kitabını okuyan (bilen) birisi olduğu gibi, feraizi de bilen birisidir. Bunun üzerine (Ömer) dedi ki: Madem öyle diyorsun şunu bil ki Peygamberiniz şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah bu Kitab sayesinde birtakım kimseleri yüceltir ve yine onunla başkalarını alçaltır.” Müslim, I, 559; İbn Mâce, I, 79; Müsned, I, 35.

4- Peygamber Efendimizin Üsame’ye Olan Sevgisi:

Üsame (radıyallahü anh), sevgili oğlu sevgili idi (el-hibbu ibni’l-hibb). O böyle çağırılırdı, teni oldukça siyahtı. Babası Zeyd ise, pamuktan beyaz idi. Ebû Dâvûd, Ahmed b. Salih’ten bunu böylece zikretmektedir. Ahmed’den başkaları da şöyle demiştir: Zeyd beyaz tenli idi. Üsame de oldukça siyahtı. Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Üsame’nin saçlarını -küçükken- tarar, sümüğünü siler, burnunu temizler ve şöyle derdi: “Şayet Üsame bir kız olsaydı, onu süsler, onu donatır ve talib olacak kocalar tarafından sevilir bir hale getirirdim.”

Zikredildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra Arapların irtidad sebebleri(nden birisi) şu idi: Veda Haccında Arafat tepesinde Peygamber, akşam Arafat’tan ayrılacağı sırada Üsame yanına gelinceye kadar onu beklediğinden bir parça gecikmiş idi. Araplar -Üsame’yi küçümseyerek: Gecikmesinin tek sebebi sadece bu mudur? demişlerdi. İşte onların söyledikleri bu söz irtidad etmelerine sebep olmuştu. Bunu Buhârî bu manada Tarih’inde zikretmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Hazret-i Ömer’in, Peygamberin Duygularını Önemsemesinin Bir Örneği:

Ömer (radıyallahü anh) verdiği atiyyelerde (bağışlarda) Üsame’ye beşbin, oğlu Abdullah’a ise, ikibin (dirhem) tahsis etmişti. Oğlu Abdullah kendisine: Üsame’yi bana üstün tutuyorsun, oysa ben onun bulunmadığı vakalarda bulundum. Hazret-i Ömer şöyle dedi: Üsame’yi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) senden çok seviyordu. Babasını da Resûlüllah senin babandan çok seviyordu. Böylelikle Ömer (radıyallahü anh) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sevdiği kişiyi kendisinin sevdiği kişiye üstün tutmuştu. İşte bu şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sevdiklerinin sevilmesi ve buğzettiği kimselere de buğzedilmesi gerekir. Halbuki Mervan bu sevgiye tam aksiyle karşılık vermişti. Şöyle ki: Üsame b. Zeyd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın odasının kapısı önünde namaz kılarken Mervan onun yanından geçmiş ve ona şöyle demişti: Sen onunla, senin konumunu görmemizi istiyorsun. Evet, biz senin konumunu görüyoruz. Allah sana şöyle şöyle yapsın deyip çirkin bir söz söylemişti. Üsame de ona şu cevabı vermişti: Şüphesiz ki sen bana eziyet ediyorsun. Sen çirkin konuşan ve çirkin söz söyleyen birisisin. Ben ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz yüce Allah çirkin iş yapıp çirkin söz söyleyene buğzeder.” İbn Hibban, Sahih, XII, 506; Ebû Dâvûd, IV, 251; Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 482.

Şimdi her iki davranışa da bir bak ve her iki adamı değerlendir, ölç, biç. Ümeyyeoğulları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sevdikleri hususunda eziyet etmişler, sevdiği kimseler hakkında ona zıt konuma düşmüşlerdi.

“Allah onlara dünya ve ahirette lanet etmiş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmışlardır. Sözlükte lanet, uzaklaştırmak demektir. Lian da buradan gelmektedir.

“Ve onlar için horlayıcı bir azâb da hazırlamıştır.” Bunun anlamına da ir açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.

Ahzab 56

Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.

Diyanet Vakfı
Allah ve melekleri, Peygambere çok salevat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm edin.

Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, Rasûlünü, onun hayatta oluşunu ve ölümünü dahi şereflendirmiş bulunmaktadır. Onun kendi nezdindeki konumunu sözkonusu etmiş ve onun hakkında yahut da hanımları ile ilgili olarak kötü düşüncelere sahip olmuş kimselerin bu kötülüklerini ve benzerlerini bununla temizlemiş bulunmaktadır.

Allah’tan salât, O’nun rahmeti ve rızası; meleklerden salât, dua ve istiğfar, ümmetten salât ise, ona dua ve onu ta’zim etmek demektir.

İlim adamları

“salat ederler”deki zamirin kime ait olduğu hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesimin kanaatine göre bu zamir Allah’a ve meleklere aittir. Bu Allah’ın bir âyeti olup bununla melekleri şereflendirmiştir.

Böyle bir açıklamaya karşı hatibin: Allah’a ve Rasûlüne itaat eden doğru yolu bulmuş olur. Onlara isyan eden kimse ise, sapıtmış olur demesi üzerine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisine: “Sen ne kötü bir hatibsin. Bunun yerine kim Allah’a ve Rasûlüne asi olursa de.” Demiştir Müslim, II, 594; Ebû Dâvûd, I, 287; Müsned, IV, 256. Bu hadisi Sahih(-i Müslim) rivâyet etmiştir.- diyerek itiraz etmek burada sözkonusu olmaz. Bu itirazın yapılmayacağını kabul edenler şöyle derler: Çünkü hiçbir kimse aynı zamirde Allah ile birlikte başka bir varlığı birarada zikredemez. Fakat bu hususta yüce Allah dilediğini yapabilir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır. Bunun da takdiri: Muhakkak Allah salât eder, melekleri de salât ederler şeklindedir. Dolayısıyla âyet-i kerîmede iki ayrı zamirin birarada zikredilmesi sözkonusu değildir. Ancak böyle bir şey insanlar için kullanılabilir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da: “Sen ne kötü bir hatibsin” demesi, bundan dolayı değildir. Onun bu sözleri söylemesinin sebebi hatibin “onlara asi olan” üzerinde durak yapıp bir süre susmuş olmasıdır. Bu kanaati ileri sürenler Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler: Adiy b. Hatim dedi ki: Bir hatib Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda hutbe okudu ve şöyle dedi: Kim Allah’a ve Rasülüne itaat ederse ve kim de onlara isyan ederse… Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Kalk -yahut: git- sen ne kötü bir hatibsin” dedi. Ebû Dâvûd, I, 288, IV, 295,

Şu kadar var ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun durak yapıp susmasının hatalı olduğunu belirtip de: “Sen ne kötü bir hatibsin” dedikten sonra, bütün sözlerini düzeltmiş olması ve: -Müslim’de olduğu gibi- “Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse…” demiş olması ihtimali de vardır. Bu da onun “kim de onlara isyan ederse” ifadesi üzerinde durak yapmamış olduğu şeklindeki birinci görüşü desteklemektedir.

İbn Abbâs ise: “Onun melekleri de” şeklinde; “Şüphesiz” edatı yokmuş gibi, Allah lâfza-i celalinin mahallen i’rabına göre atf ile merfu olarak okumuştur. Cumhûr ise, bu edatın mevcudiyetine göre atf ederek nasb ile okumuşlardır.

“Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da beş başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Salât ve Selâm Getirmek Yükümlülüğü:

“Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin” âyeti ile yüce Allah, kullarına diğer peygamberler bir tarafa peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, onu teşrif maksİsmi ile salât ve selâm getirmelerini emretmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ömürde bir defa salât ve selâm getirmenin ve terkedilmesi, kendilerinden gafil kalınması, ancak hayırsız kimselerin yapabileceği bir iş olan, müekked sünnetler gibi gerekli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmek farz mıdır, yoksa mendub mudur? diye soracak olursan, ben: Hayır farzdır, derim. Ancak hangi halde vacib olduğu hususunda görüş ayrılıkları vardır. Kimisi peygamberin anıldığı her seferinde ona salât getirmek vacibtir, demiştir. Hadiste de şöyle denilmektedir: “Her kimin yanında anıldığım halde bana salât getirmezse, o kimse cehenneme girer ve Allah onu (benden) uzaklaştırır.” Yakın lâfızlarla: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X, 165, el-Heysemînin “Ravileri arasında tanımadığım kimse(ler) var” kaydıyla ve Taberanî, el-Evsat, IV, 162. “…burnu yere sürtülsün (zelil olsun)” anlamında: İbn Hibban, Sahih, III, 189; Hakim, Müstedrek, I, 734; Tirmizî, V, 550; “… o kimse cimridir” anlamında: Tirmizî, V, 551; İbn Hibban, Sahih, III, 189; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X, 164.

Rivâyet olunduğuna göre ona ey Allah’ın Rasûlü aziz ve celil olan Allah’ın:

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler” âyeti hakkında ne dersin? diye sorulmuş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bu örtülüp gizli tutulmuş ilimdendir. Şayet siz bu hususta bana sormamış olsaydınız, bu hususu ben size haber vermezdim. Yüce Allah, benim için iki melek görevlendirmiştir. Bir müslümanın yanında anılıp da o bana salât getirecek olursa, mutlaka o iki melek: Allah sana mağfiret buyursun, derler. Yüce Allah ve melekleri de bu iki meleğe cevab olarak: Amin derler. Bir müslümanın yanında adım anıldığı halde, o da bana salât getirmeyecek olursa, mutlaka o iki melek: Allah sana mağfiret etmesin derler. Yüce Allah ve melekleri de o iki meleğe amin diye cevab verirler.” Taberanî, el-Kebri, III, 89; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VIII, 93, “ravilerinden el-Hakem b. Abdullah b. HutaFin yalancı olduğu kaydıylaleyhisselâmözü geçen bu ravi Taberanînin kaydettiği sened zincirinde yer almaktadır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ismi defalarca anılsa dahi herbir mecliste bir defa ona salât getirmek vacibtir. Secde âyeti ile aksıran kimseye (elhamdülillah demesi üzerine) yerhamukellah demekte olduğu gibi. Aynı şekilde herbir duanın başında ve sonunda da hüküm böyledir.

Ömürde bir defa farz olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşte olanlar şehadet kelimesini açıktan getirmek de böyledir demişlerdir. Ancak ihtiyatın gereği peygamberin adının anıldığı her seferinde ona salât getirmektir. Bu hususta varid olmuş haberler bunun böyle olmasını gerektirmektedir.

2- Peygamber Efendimiz’e Nasıl Salât Getirilir:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nasıl salât getirileceği hususunda farklı rivâyetler gelmiştir. Malik’in rivâyetine göre Ebû Mes’ûd el-Ensarî şöyle demiştir: Sa’d b. Ubade’nin meclisinde bulunduğumuz bir sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza geldi. Beşir b. Sad ona şöyle dedi: Allah bize sana salât getirmemizi emretti ey Allah’ın Rasûlü! Biz sana nasıl salât getirelim? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öyle sustu. O kadar ki, keşke ona bu soruyu sormasaydı, diye temenni ettik. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Deyiniz ki:

“Allahım, Muhammed’e ve Muhammed’in aile halkına, İbrahim’e salât getirdiğin gibi salât getir. Muhammed’e ve Muhammed’in aile halkına İbrahim’e ve İbrahim’in aile halkına âlemlerin arasında bereketler ihsan ettiğin gibi bereketler ihsan et. Şüphesiz ki Sen her hamde lâyık olansın, şanı yüce olansın.” Selâm getirmek ise, bildiğiniz gibidir.” Muvatta’, I, 165; Müslim, I, 305; Tirmizî, V, 359; Dârimi, I, 356; Ebû Dâvûd, I, 258; Nesâî, III, 45, 47; Müsned, V, 273- Bu hadisi Nesâî de Talha’dan bunun gibi rivâyet etmiş, ancak “âlemler arasında” ifadesi ile “selâm da bildiğiniz gibidir” ifadesi orada yoktur.

Yine bu hususta Ka’b b. Ucre’den, Ebû Humeyd es-Saidî’den, Ebû Said el-Hudrî’den, Ali b. Ebî Tâlib’den, Ebû Hüreyre’den, Bureyde el-Huzaî’den, Zeyd b. Harice’den -b. Harise, de denilir- de rivâyetler gelmiştir. Bunları hadis İmâmları kitablarında rivâyet etmişlerdir.

Tirmizî, Ka’b b. Ucre’nin hadisinin sahih olduğunu belirtmiştir. Müslim de bu hadisi Sahih’inde Ebû Humeyd es-Saidî yoluyla gelen hadisle birlikte rivâyet etmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Şu’be ve es-Sevrî, el-Hakem b. Abdi’r-Rahmân b. Ebi Leylâ’dan, o Ka’b b. Ucre’den şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: Yüce Allah’ın:

“Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin” âyeti nazil olunca, bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, sana selâmı nasıl getireceğimizi biliyoruz. Peki salât nasıl olur? Peygamber şöyle buyurdu:

“Allahım Muhammed’e ve Muhammed’in aile halkına, İbrahim’e salât getirdiğin gibi salât getir. Muhammed’i ve Muhammed’in aile halkını, İbrahim’i ve İbrahim’in aile halkını mübarek kıldığın gibi mübarek kıl. Şüphesiz ki Sen her türlü hamde lâyıksın, şanın pek yücedir.”

İşte bu es-Sevrî yoluyla gelen hadisin lâfzıdır. Şu’be yoluyla gelen hadisin lâfzı değildir. Bu hadis Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a isnad ile rivâyet edilen yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm edin” âyetine dair tefsirin kapsamı içerisindedir. Böylelikle Peygamber kendisine nasıl salât getirileceğini açıklamakta ve tahiyatta da kendisine nasıl selâm getirileceğini onlara öğretmektedir. Bu da; “Selâm sana ey Peygamber! Allah’ın rahmeti ve bereketleri de.” demekle olur. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, XVI, 185.

el-Mes’ûdî, Avn b. Abdullah’tan, o Ebû Fahite’den, o el-Esved’den, o Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirdiğiniz zaman ona güzel bir şekilde salât getirin. Çünkü siz bilemiyorsunuz belki bu salâtınız ona arzedilir. Bunun üzerine: Bize öğret, dediler. O da dedi ki: “Deyiniz ki:

“Allah’ım, salâtların, rahmetlerin, bereketlerin rasûllerin efendisi, müttakîlerin önderi, peygamberlerin sonuncusu, kulun, peygamberin, rasûlün, hayrın önderi, hayrın lideri ve rahmetin rasûlü üzerine olsun. Allah’ım, sen onu öncekilerin de, sonrakilerin de kendisi sebebiyle ona gıbta edecekleri Makam-ı Mahmud’a gönder. Allah’ım, İbrahim’e ve onun aile halkına salât ettiğin gibi, Muhammed’e ve onun aile halkına da salât eyle. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin. Allah’ım, İbrahim’e ve onun aile halkına bereketler ihsan ettiğin gibi, Muhammed’e ve onun aile halkına da bereketler ihsan et. Şüphesiz ki sen Hamid’sin, Mecid’sin. ” Ebû Yala, Müsned, IX, 175; Taberani, el-Kebir, IX 115.

Biz muttasıl isnad ile Kâdı Iyâd’a ait “eş-Şifa” kitabındaki şu rivâyeti kaydettik: Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan dedi ki: Bunları Resûlüllah elimde saydı ve dedi ki: “Bunları Cebrâîl elimde saydı ve dedi ki: Bunlar izzetin Rabbı Allah’tan böylece indirilmiştir:

Allah’ım, İbrahim’e ve İbrahim’in aile halkına salât getirdiğin gibi, Muhammed’e ve Muhammed’in aile halkına salât getir. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin. Allah’ım, İbrahim’i ve İbrahim’in aile halkını mübarek kıldığın gibi Muhammed’i ve Muhammed’in aile halkını da mübarek kıl. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin. Allah’ım, İbrahim’e ve İbrahim’in aile halkına rahmetler ihsan ettiğin gibi; Muhammed’e ve onun aile halkına da rahmetler ihsan buyur. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin. Allah’ım, İbrahim’e ve onun aile halkına şefkat ettiğin gibi, Muhammed’e ve onun aile halkına da şefkat eyle. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu rivâyetlerin bazısı sahihtir, bazısı değildir. Bunların en sahih olanı ise, Malik’in kaydettiği rivâyettir, onu esas alınız. Malik’in dışındaki rivâyetlerde yer alan salât ile birlikte rahmet ve başka ilaveler pek sağlam değildir. İnsanlara düşen tıpkı mallarını kollayıp gözettikleri gibi, dillerini de kollayıp gözetmeleridir. İnsanlar alış-verişte kusurlu bir dinar (altın para) almazlar. Onlar sağlam ve iyi olanı seçerler. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan gelen rivâyetlerden de senedi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bize sahih olarak ulaşan rivâyetler alınır, tâ ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yalan söyleme sınırına girilmemiş olsun. Bu durumdaki bir kimse fazileti elde edeyim derken, eksikliğe yakalanmış olur, hatta apaçık hüsrana dahi uğrayabilir.

3- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Salât Getirmenin Fazileti:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmenin fazileti hususunda onun şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Kim bana bir defa salât getirirse, ona karşılık yüce Allah ona on defa salât getirir.” Müslim, I, 288, 306; Tirmizî, II, 354, 355; Ebû Dâvûd, I, 144; Nesâî, II, 25; Müsned, II, 372.

Sehl b. Abdullah dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmek ibadetlerin en faziletlisidir. Çünkü böyle bir işi bizzat yüce Allah ve O’nun melekleri üzerlerine almışlar, sonra bunu mü’minlere emretmiştir. Sair ibadetler ise, böyle değildir.

Ebû Süleyman ed-Darânî dedi ki: Yüce Allah’tan bir ihtiyacının karşılamasını dileyecek olan bir kimse önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât ile başlamalı, sonra ihtiyacını Allah’tan istemeli, yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirerek sözlerini bitirmelidir. Çünkü yüce Allah o iki salâtı kabul eder. İkisi arasındakini reddetmeyecek kadar da kerimdir.

Said b. el-Museyyeb’in, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan rivâyetine göre şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirilmedikçe yapılan duanın semaya yükselmesi perdelenir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât geldi mi dua yükselir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Bir mektubta (ya da yazılı belgede) bana salât getiren bir kimseye benim ismim orada yazılı kaldığı sürece melekler o kişiye salât getirirler.” Taberanî, Evsat, II, 232; İbn Kesîr, III, 17, “bu hadis çeşitli bakımlardan sahih değildir” deyip bu cihetleri açıklamaktadır. Münzirî, et-Tergib, I, 62’de Taberanî ve başkaları tarafından rivâyet edilmiş olmakla birlikte Ca’fer b. Muhammed’e mevkuf bir söz olarak da zikredildiğini belirtip bunun doğru olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu belirtmektedir.

4- Namaz Esnasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Salât Getirmenin Hükmü:

Namazda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmenin hükmü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Büyük topluluğun ve pek kalabalık cumincrun kabul ettiği görüş, bunun namazın sünnet ve müstehablarından olduğu şeklindedir.

İbnu’l-Münzir dedi ki: Bir kimsenin kıldığı herbir namazda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmesi müstehabtır. Bir kimse bunu terkedecek olursa, Malik’in mezhebine, Medinelilere, Süfyan es-Sevrî’ye, Rey ashabından Kûfelilere ve diğerlerine göre namazı geçerlidir. İlim ehlinin büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Malik ve Süfyan’dan nakledildiğine göre son teşehhüdde Peygamber’e salât getirmek müstehabtır, teşehhüdde salât getirmeyi terk eden uygun bir iş yapmamış olur.

Şâfiî istisna olarak namazda salâtı terkeden kimselerin namazlarını iade ermelerini vacib kabul etmiştir. İshak ise, unutarak değil de kasten salât getirmeyi terkedenin namazını iade etmesini vacib kabul etmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Şâfiî der ki: Son teşehhüdde, teşehhüd getirdikten sonra ve selâm vermeden önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmeyen kimse namazını iade eder. Şayet bundan önce salât getirecek olursa, bu Yeterli değildir. Bu Şâfiî’den, Harmele b. Yahya’nın naklettiği bir görüştür. Hemen hemen bu görüş Harmele’nin ondan yaptığı rivâyet dışında, Şâfiî’den böylece tesbit edilememektedir. Harmele ise, Şâfiî’nin kitabını yazan onun ileri gelen ashabındandır. Şâfiî mezhebine mensup kimseler bu görüşü kabul etmiş, bu görüşe meyletmiş ve bu hususta tartışmalar yapmışlardır. Onlara göre mezhebinden çıkan sonuç da budur.

Tahavî’nin iddia ettiğine göre ise, ilim ehlinden ondan başka herhangi bir kimse bu görüşü ileri sürmemiştir. Şâfiî mezhebi âlimlerinden olan el-Hattabî de şöyle demiştir: Namazda salât getirmek vacib değildir. Bu Şâfiî dışında bir fukaha topluluğunun görüşüdür. Ancak bu hususta ben Şâfiî’nin kendisine uyduğu bir kimse olduğunu da bilmiyorum. Salât getirmenin namazın farzlarından olmadığının delili de Şâfiî’den önce selef-i salihin uygulaması ve bu hususta icma etmiş olmalarıdır. Bu meselede onun aleyhine oldukça ileri derecede tenkitlerde bulunulmuştur. İşte Şâfiî’nin tercih ettiği İbn Mes ud’un rivâyet ettiği teşehhüd ortadadır. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ona öğrettiği teşehhüd de budur. Namazda ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmek bu teşehhüdde zikredilmemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan teşehhüdü rivâyet eden herkes de böyledir. İbn Ömer dedi ki: Ebubekir minberden bize teşehhüdü tıpkı sizlerin Küttab’da (Kur’ân mekteblerinde) çocuklara öğrettiğiniz gibi öğretiyordu. Aynı şekilde Ömer de minber üzerinde teşehhüdü öğretmiştir. Bu teşehhüdde ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmekten sözedilmemektedir.

Derim ki: Namazda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a salât getirmenin vacib olduğunu ~~r-ı 1-Ksssar ile Abdu’l-Vehhab’ın naklettiklerine söre bizim (Maliki) mezhebimize mensub ilim adamlarımızdan Muhammed İbnu’l-Mevvâz da kabul etmiştir. Bu husustaki şu sahih hadis dolayısıyla İbnu’l-Arabî de bunu tercih etmiştir: Allah bizlere sana salât getirmemizi emretmiştir. Sana nasıl salât getirelim? Peygamber efendimiz namazı ve namaz vaktini de öğretmiştir. Bu suretle de namaz keyfiyet ve vakit itibariyle tayin ve tesbit edilmiş olmaktadır. Darakutnî’nin naklettiğine göre Ebû Ca’fer Muhammed b. Ali b. el-Huseyn şöyle demiştir: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve onun Ehl-i beytine salât getirmeden bir namaz kılacak olursam, kanaatimce o namaz tamam olmaz. Darakutnî, I, 355 ancak her ikisi de Muhammed b. Ali’nin Ebû Mes’ûd el-Ensarî’ye mevkuf bir rivâyeti olarak; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, II, 379, 356. Yine ondan, onun da İbn Mes’ûd’dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan merfu olarak da rivâyet edilmiştir. Ancak doğrusu bunun Ebû Ca’fer’in sözü olduğudur. Bunu Darakutnî söylemiştir. Darakutnî, I, 355. “Doğrusu bunun Ebû Ca’fer’in sözü olduğudur” ibaresi yok.

5- Peygamber’e Selam Getirmek:

“Ve selâm edin” âyeti ile ilgili olarak Kadı Ebubekr b. Bukeyr dedi ki: Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nazil oldu ve bununla yüce Allah, Peygamber’in ashabına, Peygamber’e selâm getirmelerini emretti. Aynı şekilde onlardan sonra gelenler de kabrinin huzurunda bulunduklarında ve ismi anıldığında ona selâm getirmekle emrolunmuşlardır.

Nesâî’nin rivâyetine göre Abdullah b. Ebi Talha’nın babasından naklettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün sevinç ifadeleri yüzünden okunarak geldi. Ben: Bizler yüzünde sevinç ifadelerini görüyoruz, dedim. Şöyle buyurdu: “Melek bana gelip dedi ki: Ey Muhammed, Rabbin buyuruyor ki: Bir kişi sana salât getirecek olursa, mutlaka Ben de ona on defa salât getireceğim, bir kişi sana selâm getirecek olsa, mutlaka Ben de ona on selâm getirecek olsam, seni razı etmez mi? dedi.” İbn Hibban, Sahih, III, 196; Dârimî, II, 408; Nesâî, III, 50; müsned, IV, 29, 30.

Muhammed b. Abdurrahman’dan gelen rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben öldükten sonra sizden herhangi bir kimse bana selâm getirecek olursa, mutlaka onun selâmı Cebrâîl ile beraber bana gelir: Ey Muhammed! İşte filan oğlu filan sana selâm söylüyor, der. Ben de: Selam, Allah’ın rahmet ve bereketleri onun üzerine olsun, derim.” el-Azimabadi, Avnu’l-Ma’bud, VI, 21’de bu hadisi kaydettikten sonra geniş açıklamalarda bulunmakta ve hadisin çeşitli bakımlardan tenkide tabi olduğunu belirtmektedir. Bk. VI, 21 vd.

Yine Nesâî’nin rivâyetine göre Abdullah (b. Mes’ûd) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah’ın yeryüzünde seyahat eden melekleri vardır. Ümmetimden bana getirilen selâmları bana ulaştırırlar. ” Nesâî, III, 43; İbn Hibban, Sahih, III, 195; Dârimî, II, 409. el-Kuşeyrî dedi ki: Selam getirmek (teslim): “Selâmun aleyke” demektir.

Ahzab 55

Onlar için babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadın dostları ve ellerinin altında olanlar konusunda bir sakınca yoktur. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah her şeyi görüp gözetendir.

Diyanet Vakfı
Onlara (Peygamberin hanımlarına) babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları (mümin kadınlar) ve ellerinin altında bulunan cariyelerinden dolayı bir günah yoktur. (Ey Peygamber hanımları!) Allahtan korkun; şüphesiz Allah, her şeye şahittir.

Kurtubi Tefsiri
Hanımlar için babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kızkardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) hakkında günah yoktur. Allah’tan kork. Şüphe yok ki Allah herşeye tanıktır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Hicab âyeti nazil olunca babalar, oğullar ve yakın akrabalar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Biz de mi onlarla perde arkasından konuşacağız, diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

2- Kadının Görünebileceği Kimseler:

Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede kadının karşısına çıkıp görünebileceği erkekleri sözkonusu etmekte, ancak amca ile dayıyı zikretmemektedir. Çünkü amca ile dayı anne-baba konumundadırlar. Hatta amcaya baba ismi verildiği de olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Senin ilâhına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına… ibadet edeceğiz.” (el-Bakara, 2/133)

İsmail ise, onların amcaları idi.

ez-Zeccâc dedi ki: Amca ile dayı belki kadının özelliklerini çocuklarına anlatabilirler. Kadının amcaoğlu ve dayıoğluna mahrem olması ise, sözkonusu değildir. İşte bundan dolayı onların hanımı görmeleri hoş karşılanmamıştır.

en-Nehaî ile İkrime de kadının amcası ya da dayısının önünde başörtüsünü açmasını mekruh görmüşlerdir.

Bu âyet-i kerîmede mahrem olanların bazıları sözkonusu edilmiştir. Mahremlerin hepsi ise, en-Nûr Sûresi’nde sözkonusu edilmişlerdir. Bu âyet-i kerîme en-Nûr Sûresi’ndeki o âyetin bir bölümüdür. Orada (en-Nûr, 24/31. âyet) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

3- Allah’tan Korkmak (Takvâlı Olmak) Emri:

Yüce Allah sözü edilen bu şahıslar hakkındaki ruhsatı sözkonusu edip onlara perdesiz (hicasbız) görünmenin mübahlığı kat’iyyet kazandıktan sonra: “Allah’tan korkun” diyerek, onlara bir önceki âyetlere cümle ile atıf suretiyle takvalı olmalarını emretmektedir. Bu ise, son derece beliğ ve veciz bir ifadedir. Şöyle buyurmuş gibidir: Siz bu sınırlarda kalınız ve bu sınırları aşmak hususunda da Allah’tan korkunuz.

Burada özellikle hanımların anılması ve bu emirde onların ta’yin edilmesi kendilerini az kollamaları ve çokça serbest davranmaları dolayısıyladır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Daha sonra yüce Allah:

“Şüphe yok ki Allah, herşeye tanıktır” diyerek tehditte bulunmaktadır.

Ahzab 54

Bir şeyi açıkça söyleseniz de gizleseniz de şüphesiz Allah her şeyi bilir.

Diyanet Vakfı
Bir şeyi açığa vursanız da, gizleseniz de şüphe yok ki Allah, her şeyi gayet iyi bilmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Siz bir şeyi açıklar veya onu gizlerseniz, şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

Şanı yüce Allah açığı da, gizliyi de, olanı da, olmamış olanı da bilir. Geçip gitmiş bir şey de, gelecekte meydana gelecek bir iş de O’na gizli değildir. Bu genel olarak yüce Allah’ın övülmek üzere ifade ettiği bir âyettir. Zaten O övgüye, hamd-u senaya lâyık olandır.

Bu âyetle burada kastedilen ise, bu âyet-i kerîmeden önce kendisine işarette bulunulan kimselerin azarlanması ve tehdit edilmesidir. Bunlara da yüce Allah:

“Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir” âyetiyle işaret ettiği gibi;

“Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir” âyetiyle da işaret edilmektedir. Böylelikle bu âyet-i kerîmede bunlara şöyle denilmektedir: Sizin bu hoş olmayan inanış ve düşünüşlerinizden içinizde gizlediklerinizi muhakkak Allah bilir ve bunlardan dolayı sizleri de cezalandıracaktır.

Böylelikle bu âyet-i kerîme bir önceki âyet-i kerîmeye atfedilmiş ve onu beyan eden bir âyet olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahzab 53

Ey iman edenler! Peygamberin evlerine, yemek için çağrılmadıkça girmeyin. Ancak davet edilince girin. Yemeğe bakıp beklemeyin. Çağrıldığınızda girin, yediğinizde hemen dağılın. Sohbet için kalmayın. Bu davranışınız Peygamberi rahatsız ediyor ama o sizden çekiniyor. Allah ise gerçeği açıklamaktan çekinmez. Onlardan bir şey istediğinizde perde arkasından isteyin. Bu hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resulünü incitmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra eşleriyle evlenmeniz de asla helal değildir. Bu Allah katında büyük bir günahtır.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Siz, bir yemeğe çağırılmadıkça, zamanını gözetmeksizin, Peygamberin evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamberi üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allahın Resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Peygamber’in evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin. Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın. Fakat davet olunduğunuzda girin. Yemek yediniz mi dağılın. Söze dalmak için de beklemeyin. Çünkü bu Peygamber’i rahatsız etmekte ama o, sizden utanmaktadır. Allah ise, haktan utanmaz. Hanımlarından ihtiyaç(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin. Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir. Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir. Çünkü bu, Allah’ın yanında çok büyük bir iştir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onaltı başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber’in Evlerine İzinsiz Girmek ve Ayetin İşaret Ettiği Nüzul Sebepleri:

“Peygamber’in evlerine… izin verilmeden girmeyin” âyetindeki …me…” lâfzı, “Size ancak izin verilmesi halinde…” anlamında olmak üzere nasb mahallindedir. Bu durumda istisna da müstesna minh ile aynı cinsten değildir.

“Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın” âyetindeki “beklemeye” anlamındaki lâfız, hal olarak nasbedilmiştir. “Bu durumda girmeyin” demektir, ‘ın “yemek”in sıfatı olarak cer ile gelmesi câiz değildir. Çünkü sıfat olsaydı, mutlaka faillerin zikredilmesi gerekirdi ve bu durumda: Siz onun vaktini beklemeyin denilmesi gerekirdi.

Bunun nahivde benzeri: “Bu adam bir adam ile birliktedir ve ondan ayrılmıyor” demeye benzer. Arzu edildiği takdirde; “Bu adam kendisinden ayrılmadığı bir adam ile birliktedir” denilir.

Bu âyet-i kerîme iki kıssa ihtiva etmektedir. Bunlardan birincisi yemeğe oturmak adabı ile ilgilidir, ikincisi ise, hicab emri ile ilgilidir.

Hammâd b. Zeyd dedi ki: Bu âyet-i kerîme davranışları dolayısıyla (Peygamber Efendimiz’e) ağırlık veren kimseler hakkında inmiştir.

Birinci kıssanın sebebi, müfessirlerin çoğunluğunun kanaatine göre şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce Zeyd’in hanımı olan Cahş kızı Zeyneb ile evlendiğinde bir ziyafet vermiş ve insanları bu ziyafete çağırmıştı. Yemeklerini yedikten sonra onlardan bir kesim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın evinde oturup konuşmaya daldılar. Hanımı ise, yüzünü duvara doğru çevirmiş bekliyordu. Onların bu tutumları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ağır geldi. Enes dedi ki: Peygamber’e sohbete dalmış olanların çıkıp gittiklerini ben mi ona, yoksa o mu bana haber verdi, bilemiyorum. (Enes devamla) dedi ki: Peygamber gitti ve evine girdi. Ben de onunla birlikte girmek istedim. Benimle kendisi arasına perdeyi çekti ve hicab hükmü nazil oldu. O topluluğa kendilerine verilen öğütler ile öğüt verdi. Aziz ve celil olan Allah da: “Ey îman edenler! Peygamber’in evlerine… girmeyin… Çünkü bu Allah’ın yanında çok büyük bir iştir.” âyeti nazil oldu. Bu hadisi Sahih(-i Buhârî) rivâyet etmiştir.

es-Sa’lebî’nin “Kitafında belirtildiğine göre Katade ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Âyetin nüzulüne sebep olan bu olay, Ummu Seleme’nin evinde cereyan etmiştir. Ancak Sahih(-i Buhârî)’in de rivâyet ettiği gibi doğru olan birincisidir.

İbn Abbâs dedi ki: Âyet-i kerîme, mü’minlerden bir kesim hakkında inmiştir. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yemek yiyeceği vakitleri gözetliyor ve yemek pişmeden önce huzuruna giriyorlar, yemek pişene kadar oturuyorlar, sonra da yemek yedikleri halde de çıkıp gitmiyorlardı.

İsmail b. Ebi Hakim dedi ki: Bu yüce Allah’ın davranışları ağır kaçan kimseleri, kendisi ile te’dib ettiği bir edebtir.

es-Sa’lebî’nin “Kitab”ında nakledildiğine göre İbn Ebi Âişe şöyle demiştir: Davranışları ağır kaçanlar hakkında, şeriatın onlara (yaptıklarına) tahammül etmemiş olduğu sana yeter.

Hicab ile ilgili kıssaya gelince, Enes b. Malik ve bir topluluk dedi ki: Bunun sebebi az önce sözkonusu edilen olayda Zeyneb’in evindeki oturmadır.

Âişe (radıyallahü anha) ile bir topluluk da şöyle demiştir: Bunun sebebini Ömer şöyle nakletmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Senin hanımlarının huzuruna iyi olanlar da, kötü olanlar da giriyor. Keşke onlara hicab arkasına (perde arkasına) geçmelerini emretsen. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu Buhârî, I, 157, IV, 1629; Müsned, I, 23, 24, 456

Sahih(-i Buhârî)’nin naklettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Ömer dedi ki: Üç hususta Rabbime muvafakat ettim: Makam-ı İbrahim, Hicab ve Bedir esirleri hususunda. Buhârî, i, 157, IV, 1629; Müslim, IV, 1865, Müsned, I, 23, 24, 36, 456.

Hicab hakkında söylenenlerin en sahih olanı budur. Bu iki görüşün dışındaki görüş ve rivâyetler pek sağlam değildir. Bunların hiçbirisi ayakları üstünde duramaz. Bunların en zayıfları ise, İbn Mes’ûd’dan gelen şu rivâyettir: Ömer, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarına hicabı (perdenin arkasına geçmelerini) emretti. Cahş kızı Zeyneb dedi ki: Ey Hattab’ın oğlu, vahiy bizim evlerimizde nazil oluyorken sen bizim için kıskançlık mı duyuyorsun? Bunun üzerine yüce Allah:

“Hanımlarından ihtiyaç(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin” âyeti nazil oldu. Ancak bu rivâyet batıldır, çünkü hicab âyeti Peygamber Efendimizin -az önce açıkladığımız gibi- Zeyneb ile gerdeğe girdiği günü nazil olmuştur. Bunu da Buhârî, Müslim, Tirmizî ve başkaları rivâyet etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı ashabı ile birlikte yemek yerken onlardan birisinin eli Âişe (radıyallahü anha)’ın eline değdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan hoşlanmadı. Bunun üzerine hicab âyeti nazil oldu.

İbn Atiyye dedi ki: Düğün ya da benzer bir sebeple bir yemek ziyafeti verdiklerinde Araplarda görülen uygulama, dileyen kimsenin davete erken gidip yemeğin hazırlanıp pişmesini bekleyebilmesi şeklinde idi. Yemek yedikten sonra da aynı şekilde otururlardı. Yüce Allah mü’minlere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın evinde benzeri uygulamaları yasakladı. Diğer mü’minler de bu yasağın kapsamı içerisindedir. İnsanlar da yüce Allah’ın bu hususta kendilerine uymalarını istediği edebe riayet ettiler. Böylelikle yemeğin pişmesini beklemek maksadıyla yemek pişmeden girmek şöyle dursun yemek sırasında bile izin almadan girmelerini yasakladı.

2- Zevciyet Hanesi Kimindir?

“Peygamber’in evleri” âyeti evin erkeğe ait olduğunun delilidir. Evin erkeğe ait olduğuna dair de hüküm verilir. Çünkü yüce Allah, evi ona izafe «iniş bulunmaktadır. Şayet yüce Allah:

“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Muhakkak Allah herşeyin inceliklerini bilir, herşeyden haberdardır” (el-Ahzab, 33/34) diye buyurmaktadır, denilecek olursa, şöyle deriz: Evlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a izafe edilmesi mülkiyet izafetidir. Hanımlara izafe edilmesi ise, mahal izafetidir. Buna delil de şudur: Bu evlere girmek hususunda izin verme yetkisini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vermiş bulunmaktadır. İzin ise, malik olan kimsenin bir hakkıdır.

3- Peygamberin Vefatından Sonra Hanımlarının Kaldıkları Evlerin Mülkiyeti Kimindir?:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından sonra evlerinde hanımlarının kalmaları se-Debiyle bu evlerin mülkiyetinin onların olup olmadığı hususunda ilim adamunnın iki ayrı görüşleri vardır.

1- Bir kesim bu evler onların mülkü idi demektedir. Buna delil ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından sonra kendilerinin vefat ettiği vakte kadar evlerde kalmış olmalarıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken bu evlerde kalanı onlara bağışlamış idi.

2- Onların evlerde kalmaları tıpkı bir erkeğin hanımını evinde iskân ettirmesi gibi idi. Bu bir hibe değildi. Onların süknâları Peygamber’in ölümünden sonra da devam etti. Sahih olan da budur. Ebû Ömer İbn Abdi’l-Berr, İbnü’l-Arabî ve başkalarının da benimsedikleri görüş budur. Çünkü bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onların lehlerine olmak üzere istisna etmiş olduğu, onların geçenlerinin bir parçasını teşkil ediyordu. Tıpkı şu âyetin da onların lehime olmak üzere nafakalarını istisna etmiş olduğu gibi: “Benim mirasçılarım, ne bir dinar, ne de bir dirhem paylaşabilirler. Hanımlarımın nafakası ile be için iş yapanların geçiminden sonra geriye bıraktığım bir sadakadır.” Ebû Dâvûd, III, 144; Müsned, II, 242; el-Humeydî, Müsned, II, 480.

İşte ilim ehli de böyle demişlerdir: Buna Peygamber Efendimiz’in hanımlarının kaldıkları meskenlere, bıraktıkları mirasçıların ayrıca mirasçı olmayışı da delil teşkil etmektedir: Bu görüşün sahipleri şöyle derler: Eğer bu haneler onların mülkü olmuş olsaydı, hiç şüphesiz o hanımların mirasçıları, bu hanelere mirasçı olurlardı. Mirasçılarının böyle bir şeye kalkışmamış olması da bu hanelerin Peygamber Efendimiz’in hanımlarının mülkiyetinde olmadığına bir delildir. Onlar için ancak hayatta kaldıkları sürece bir süknâ hakları vardı. Vefat etmeleri ile birlikte bu haneler, faydası bütün müslümanları kapsayan Peygamber Mescidine ilave edilmiştir. Tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın terikesinden onlara ayrılmış olan nafakaların, vefat etmelerinden sonra bu haklarının, malın aslına ilave edilmesi ve faydası bütün müslümanları kapsayan, müslümanların menfaatlerine o malın aslına katılarak harcanması gibi. Başarıya ulaştıran Allah’tır.

“Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın.” Yani onun pişmesi zamanını beklemeyin.

“Onun vakti, pişmesi” lâfzındaki “elif” maksurdur. Bu birkaç türlü söylenir. Biri hemze esreli olarak; şeklindedir. eş-Şeybanî dedi ki:

“Oğulları Kisra’yı parça parça ettiklerinde,

Kılıçlarıyla tıpkı etlerin parçalanışı gibi.

Günler onun başına öyle bir gün getirdiler ki o tam vaktinde erişti,

Ve herbir gebenin (gebeliğinin) tamam olduğu bir süresi vardır.”

İbn Ebi Able’ “yemek”in sıfatı olmak üzere; “Vaktini de beklemeye kalkışmayın” diye okumuştur. ez-Zemahşerî dedi ki: Ancak bu uygun bir okuyuş değildir. Zira bu, uygun olmayan bir şekilde kullanılmış olur. Çünkü zamirin ait olduğu lâfzın açıkça zikredilmesi gerekir ve bu durumda “Siz onun vaktini beklemeksizin” denilmesi gerekirdi. Tıpkı; “Hind, Zeyd’e vuranın kendisidir” demek gibidir.

“Vakti geldi” şeklinde üstün ile söyleneceği gibi; üstün ve med ile de gelebilir. Şair el-Hutay’a şöyle demektedir:

“Ben akşam yemeğini geciktirdim Süheyl yıldızının,

Yahut Şi’ra yıldızının (doğuş) vaktine kadar fakat bu vakti beklemek bana uzun geldi.”

“Onun vakti” lâfzında fiil “O şeyin vakti geldi, tamamlandı” lâfzından mastardır.

4- Çağrıyı Kabul Etmek, işi Bittikten Sonra Gitmek:

“Fakat davet olunduğunuzda girin, yemek yediniz mi dağılın” âyeti ile yüce Allah, yasağı te’kid etmekte ve giriş vaktinin edebe uygun olarak izin halinde sözkonusu olacağını özellikle belirtmektedir. Ayrıca o şerefli peygamberin huzurunda hoşa gitmeyecek şekilde lafa dalmaktan da uzak durulmasını istemektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: İfadenin takdiri şöyledir: Fakat çağrılıp da girmeni-z- izin verildiği takdirde siz de giriverin, yoksa bizatihi çağırmanın kendisi içeri girmek için yeterli bir izin olamaz. Buradaki şart edatının cevabını teşeden cümlenin başına “fe” harfinin gelmesi, bunda mücazat (şartın cevabı anlamını) taşımasından dolayıdır.

5- Yemek Yedikten Sonra Dağılın:

“Yemek yediniz mi dağılın” âyeti, yüce Allah’ın yemeğin yenilmesinin sonra hepsinin dağılıp etrafa yayılmasına dair vermiş olduğu bir emirdir. Bununla yemek maksadı hasıl olduktan sonra evden çıkmanın gereğini hatırlatmak istemiştir. Bunun delili ise, izinsiz girmenin haram olduğudur. Oraya girmek yemek için câiz olmuştur. Yemek işi bitti mi oraya girmeyi mübah kılan sebep de ortadan kalkmış ve böylelikle harardık hükmü aslına dönmüş olur.

6- Misafir Kendisini Misafir Edenin Mülkünden Yer:

Bu âyet-i kerîmede misafir kimsenin kendisini misafir edenin mülkünden yediğine, kendi öz mülkünden yemediğine delil vardır. Çünkü yüce Allah:

“Yemek yediniz mi dağılın” diye buyurmaktadır. Bu âyetle misafire yemekten fazlasını vermemiş, onun dışında kalan şeyleri de ona izafe etmemiş, geriye mülkiyet aslı üzere kalmış bulunmaktadır.

7- Gereksiz Söze Dalmayın:

“Söze dalmak için de beklemeyin” âyeti “beklemeye kalkışmayın”

Âyetine atfedilmiştir. Buradaki olumsuzluk anlamını veren: “Sizin için” lâfzındaki “siz” anlamındaki zamirden hal olarak nasbedilmiştir. Buna göre; beklemeye kalkışmaksızın ve söze dalmaksızın, demek olur. Anlatılmak istenen de şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı Zeyneb’in düğün yemeğinde yaptığı gibi oturup konuşmak için beklemeyin.

“Çünkü bu peygamberi rahatsız etmekte ama o, sizden utanmaktadır. Allah ise, haktan utanmaz.” Yani onu açıklamaktan, onu açığa vurmaktan imtina etmez. Böyle bir tutum insanlarda haya sebebiyle ortaya çıktığından dolayı şanı yüce Allah, insanlar arasında böyle bir tavır takınmayı gerektiren sebebin, Allah hakkında sözkonusu olmadığını ifade etmektedir. Sahih’de, Ummu Seleme’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Um Süleym, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, şüphesiz ki Allah haktan utanmaz. Kadın rüyasında ihtilam olduğu takdirde gusletmesi gerekir mi? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Suyu gördüğü takdirde (evet)” diye buyurdu. Buhârî, I, 60, 108, III, 1211, V, 2260, 2268; Müslim, I, 251; Nesâî, I, 114; Muvatta’, I, 51; Müsned, VI, 302.

8- Perde Arkasından Konuşma Emri:

“Hanımlarından ihtiyac(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin” âyeti ile ilgili olarak Ebû Dâvûd et-Tayalisî’nin rivâyetine göre Enes b. Malik’ten şöyle dediği nakledilmiştir: Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Dört hususta Rabbime muvafakat ettim… Bu şekilde başlayan hadiste şunlar da yer almaktadır: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Sen hanımların (ile başkaları) arasına perde gersen, çünkü onların yanına iyi olanları da girer, kötüler de girer. Bunun üzerine yüce Allah:

“Hanımlarından ihtiyaç olan birşey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin.” âyetini indirdi. ayetin 1. başlığında bu hususa dair iki rivâyet kaydedilmiş bulunmaktadır. Kaynakları için oraya bakınız.

Burada sözkonusu edilen meta’ (ihtiyaç duyulan şey)in mahiyeti hakkında görüş ayrılığı vardır. Bunun kendisi ile yararlanılan ve insanların birbirlerine iğreti olarak verdikleri şeyler oldukları söylenmiştir. Bunun fetva demek olduğu söylendiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm sahifeleri olduğu da söylenmiştir. Doğrusu ise, bunun istenmesi mümkün olan kapkacak ve diğer dini ve dünyevi ihtiyaçların tümü hakkında umumi olduğudur.

9- Diğer Mü’min Hanımlar da Mü’minlerin Anneleri Hakkındaki Bu Hükmün Kapsamına Girmektedir:

Bu âyet-i kerîmede karşı karşıya kalınan bir ihtiyaç yahut onlardan fetvası sorulacak bir mesele dolayısıyla perde arkasından onlara soru sormaya dair yüce Allah’ın izin vermiş olduğuna delil vardır. Mana itibariyle ve kadının bedeni ve sesi ile tamamen avret olduğunu ortaya koyan şeriatın ihtiva ettiği esaslar dolayısıyla, bütün hanımlar da bu hükmün kapsamı içerisindedir. Onun hakkında şahitlikte bulunmak yahut vücudundaki bir hastalık ya da arız olan bir husus hakkında ona soru sormak ve bunun muayyen olarak ancak ondan öğrenilmesinin mümkün olması gibi, bir ihtiyaç duyulması hali dışında, bu perdenin açılması câiz değildir.

10- Ama Olan Kimsenin Şahitliği:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarından perde arkasından ihtiyaçları sormanın câiz oluşunu ve âmâ olan kimsenin hanımına sözünden onu tanıması suretiyle yaklaşabileceğini, âmâ kimsenin şahitliğinin câiz olacağına bazı ilim adamları delil göstermişlerdir. Âmânın şahitliğinin câiz olduğunu çoğu ilim adamı kabul etmektedir. Ancak Ebû Hanîfe, Şâfiî ve başkaları ise, şahitliğini câiz kabul etmezler. Ebû Hanîfe âmânın neseblerdeki şahitliği caizdir demiş, Şâfiî de ancak gözleri kör olmadan önce gördüğü şeyler hususundaki şahitliği caizdir, demiştir.

11- Kalblerden Kötü Düşünceleri Uzak Ilıtmak İçin Tedbirli Olmak Gereği:

“Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir” âyeti ile yüce Allah, hanımlar hakkında erkeklerin kalbine, erkekler hakkında da kadınların kalbine arız olan, hatırdan geçen düşünceleri kastetmektedir. Yani böyle bir durum şüpheyi daha bir giderici, ithamı daha bir uzaklaştırıcı ve korunmayı daha bir gerçekleştiricidir. İşte bu husus hiçbir kimsenin kendisine helâl olmayan bir kadın ile yalnız başına kalmak noktasında kendisine güvenmemesi gerektiğinin delilidir. Böyle bir şeyden uzak durmak, o kişinin hali açısından daha iyidir, nefsini daha sağlam koruyucudur ve bu hususta kişinin iffetini daha çok muhafaza edicidir.

12- Mü’minler Allah’ın Rasûlüne Eziyette Bulunamazlar;

“Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de… olacak bir şey değildir.” Bu âyet illeti bir daha tekrarlamakta ve bu illetin hükmünü pekişurmektedir. İlletlerin pekiştirilmesi hükümlere daha da güç kazandırır.

13- Peygamberin Hanımlarını Başkaları Asla Nikâhlayamaz:

“Ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir” âyeti ile ilgili olarak İsmail İbn İshak dedi ki: Bize Muhammed b. Ubeyd anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma’mer’den naklen anlattı. Mamer’in Katade’den naklettiğine göre bir adam şöyle demiş: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edecek olursa, Âişe ile evlenirim. Bunun üzerine yüce Allah:

“Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de…” âyeti ile:

“Onun zevceleri de analarıdır” (el-Ahzab, 33/6) âyeti nazil oldu Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, VII, 69.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdurrahman dedi ki: İbn Abbâs dedi ki: Kureyş’in ileri gelenlerinden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hira’nın üzerinde bulunan on kişiden birisi kendi kendine: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ederse, Âişe ile evlenirim. Hem o benim amcamın kızıdır, diye düşünmüştü. Mukâtil dedi ki: Bu kişi Talha b. Ubeydullah’tır.

İbn Abbâs dedi ki: Sonra bu adam içinden geçen düşüncelerden dolayı pişman oldu. Yürüyerek Mekke’ye kadar gitti ve Allah yolunda on at üzerinde gazi taşıdı. (Gazilere üzerinde cihad etmeleri için on at verdi) ve bir çok köle azad etti, Allah da onun günahını bağışladı.

İbn Atiyye dedi ki: Rivâyet edildiğine göre bu âyet şöyle diyen bir sahabi sebebiyle inmiştir: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölürse, Âişe ile evleneceğim. Bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaştı, o da bundan rahatsız oldu. İşte bu şekilde İbn Abbâs bu şahıstan sahabelerden birisi diye sözetmiştir. Mekkî’nin, Ma’mer’den rivâyetine göre Ma’mer: O Talha b. Ubeydullah’tır demiştir.

Derim ki: Aynı şekilde en-Nehhâs’ta Ma’mer’den bu kişinin Talha olduğunu nakletmektedir. Ancak bu sahih değildir.

İbn Atiye dedi ki: Allah, İbn Abbâs’a iyiliğini versin. Bana göre bu Talha b. Ubeydullah hakkında doğru olamaz.

Hocamız İmâm Ebû’l-Abbas dedi ki: Bu söz ashabın faziletlilerinden birisinden nakledilmiştir. Ancak böyle bir şey onlardan uzaktır. Bu sözün naklinde yalan olduğu açıktır. Böyle bir söz olsa olsa cahil münafıklara yakışır. Rivâyet edildiğine göre münafıklardan bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Seleme’den sonra, Ummu Seleme ile evlenince Huneys b. Huzafe’den sonra da Hafsa ile evlenince şöyle demiş: Muhammed’e ne oluyor ki bizim hanımlarımızla evleniyor? Allah’a yemin ederim, eğer o da ölecek olursa, biz de onun hanımları arasında okları dolaştırırız. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, yüce Allah, ondan sonra hanımlarını nikâhlamayı haram kıldı ve onlara annelik hükmünü verdi. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın özelliklerindendir. Onun ayrıcalıklı bir şerefe sahib olduğunu ortaya koymak, mertebesine dikkat çekmek içindir.

Şâfiî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde hayatta bulunan hanımlarından herhangi birisini nikâhlamak hiçbir kimseye helâl değildir. Bunu helâl kabul eden bir kişi kâfir olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sizin, Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir” diye buyurmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Peygamber’in hanımlarıyla evlenmenin yasak kılınış sebebi, onların cennette de hanımları olacaklarından dolayıdır. Çünkü bir kadın cennette, dünyada iken onunla son evli bulunan kocasına verilecektir. Huzeyfe hanımına şöyle demiş: Eğer yüce Allah bizi cennetine koyacak olursa, sen de cennette benim eşim olmak istiyor isen benden sonra evlenme. Çünkü kadın son kocasına verilecektir.

Biz bu hususta ilim adamlarının sahip oldukları görüşleri “et-Tezkire” adlı eserimizin cennet ile ilgili bahislerinde zikretmiş bulunuyoruz.

14- Peygamber Efendimiz’in Vefatından Sonra Hanımlarının Hukuki Durumları:

İlim adamları Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra hanımlarının durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Acaba onlar Peygamber Efendimiz’in hanımları kalmaya mı devam ettiler? Yoksa ölüm ile nikâhları ortadan Kalkmış mı oldu? Ölüm dolayısıyla nikâhları ortadan kalkmış ise, iddet beklemek yükümlülükleri var mıydı? yok muydu?

Şöyle cevab verilmiştir: İddet beklemeleri gerekli idi. Çünkü onlar hayat. iken kocaları vefat etmiştir. İddet beklemek de bir ibadettir.

Bir başka görüşe göre iddet beklemek yükümlülükleri yoktur. Çünkü onar için bu süre (evlenmelerinin) mubah olması umulan bir bekleme süresi değildir. Sahih olan da budur, çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Aile efradımın nafakasından artıp geriye bıraktığım…” diye buyurmuştur. Bu “ehlim nafaka->mdan…” diye de rivâyet edilmiştir ki, bu da evliliğe has bir isimdir. ayetin tefsiri, 3. başlıkta geçen bu hadisin kaynakları orada gösterilmiştir.

Böylece Peygamber Efendimiz mü’minlerin anneleri hanımları olduklarından ve ondan başkasına da haram olduklarından dolayı, hayatta kaldıkları îürece onlara nafaka ve sükna bırakmış olmaktadır. İşte nikâhın kalıcılığının inlamı da budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatı mü’minlerin anneleri için, baştisı hakkında kocalarının hazır bulunmaması (gaybubeti) konumunda kabul edilmiştir. Çünkü diğer insanlardan farklı olarak onların âhirette hanımları olacağı kat’î bir husustur. Diğer insanlar hakkında bunun böyle olmayış sebebi ise, kişinin hanımı ile birlikte âhirette aynı yerde bulunabileceklerini bilemeyişidir. Belki onların birisi cennette, diğeri cehennemde olabilir. İşte bundan dolayı sair insanlar hakkında böyle bir sebep ortadan kalkmış olduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bu sebep varlığını sürdürmüştür. Nitekim Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Herbir sebep ve neseb kesilir. Benim serebim ve nesebim müstesnadır. O kıyâmet gününe kadar bakidir.” Hakim, Müstedrek, III, 153; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, VII, 64; el-Bezzâr, Müsned, I. 397.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hayatta iken kendilerinden ayrıldığı Kelboğullarından olan hanım ve başkaları gibi sair zevcelerine gelince, acaba bunları başkalarının nikâhlaması helâl mi idi? Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Sahih olan ise, bunun câiz olduğudur. Çünkü rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ayrıldığı Kelboğullarına mensub kadın ile önceden de geçtiği üzere Ebû Cehil’in oğlu İkrime evlenmiştir. Onunla evlenen kişinin Kindeli el-Eş’as b: Kays olduğu da söylenmiştir. Kadı Ebû’t-Tayyib de şöyle demiştir: Onunla evlenen kişi Muhacir b. Ebi Umeyye’dir. Kimse de buna (bu evliliğe) karşı çıkmamıştır. Bu da bu hususta icma olduğunun delilidir.

15- Allah Rasûlüne Eziyet Vermek, Allah’ın Nezdinde Büyük Bir Günahtır:

“Çünkü bu Allah’ın yanında çok büyük bir iştir.” Yani Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet etmek yahut onun hanımlarını nikâhlamak çok büyük (bir günah)tır. Yüce Allah böylelikle bu işleri büyük günahlar arasında saymıştır ki, bundan da büyük günah olamaz.

16- Âyetin Nüzul Sebebi ve Bunun Gereğinin Yerine Getirilmesinde Gösterilen Titizlik:

Hicabın nüzul sebebini gerek Enes’in, gerek Ömer (radıyallahü anhüma)’ın hadislerine dayanarak açıklamış bulunuyoruz. Ömer (radıyallahü anh), Sevde’ye dışarı çıktığı vakit -ki uzun boylu bir hanımdı-: Seni gördük (tanıdık) ey Şevde, diyordu. Bu sözleri onun hicaba dair hükmün inmesini çokça arzulamasından dolayı söylüyordu. Bunun üzerine yüce Allah da hicab âyetini indirmişti. Bütün bu sebeblerin birarada oluşu dolayısıyla âyetin inmiş olma ihtimali de uzak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Diğer taraftan Cahş kızı Zeyneb vefat ettiğinde şöyle demişti: Bunun cenazesinde ancak onun mahremi olan bir kimse bulunsun. Bununla onun sebebiyle nazil olmuş hicab emrine riayet etmeye çalışmıştı. Böyle deyince Esma bint Umeys çadır içerisinde naaşının örtülmesi yolunu ona gösterdi ve bu uygulamayı Habeşistan’da gördüğünü söylemişti. Hazret-i Ömer de aynı işi yapmıştı.

Bu uygulamanın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı Fatıma (radıyallahü anha)’nın cenazesinde yapıldığı da rivâyet edilmiştir.

Ahzab 52

Bundan sonra artık sana başka kadınlar helal değildir. Güzellikleri hoşuna gitse bile eşlerini başkalarıyla değiştiremezsin. Ancak sağ elinin sahip oldukları hariç. Allah her şeyi gözetleyicidir.

Diyanet Vakfı
Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, elinin altında bulunan cariyeler hariç, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka hanımlar alman sana helal değildir. Allah her şeyi gözetler.

Kurtubi Tefsiri
Bundan sonra -sağ elinin malik olduğu (cariyelerin) dışında-kadınlar (alman) ve bunların birini başka zevcelerle değiştirmen, -onların güzellikleri hoşuna gitse de- sana helâl olmaz. Allah herşeyi görüp gözeticidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetten Sonra Peygamber Efendimize Yeni Hanım Almanın Helâl Olmayışının Anlamı ile İlgili Görüş Ayrılıkları:

Yüce Allah’ın:

“Bundan sonra… kadınlar… sana helâl olmaz” âyetinin te’vili hususunda yedi farklı görüş ileri sürmüşlerdir:

1- Bu âyet sünnet ile nesholmuştur. Bunu nesheden de Âişe (radıyallahü anha) yoluyla gelen şu hadistir: Dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha ölmeden hanımlar ona helâl kılınmıştı Bu sûre 50. ayet, 2. başlığında da geçen bu hadisin kaynakları orada gösterilmiştir.

Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

2- Bu âyet bir başka âyet-i kerîme ile neshedilmiştir. Tahavî’nin rivâyetine göre Ummu Seleme şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmeden önce mahrem olması müstesna kadınlardan dilediği kimselerle evlenmesi ona helâl kılındı. Bu da yüce Allah’ın:

“Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin” âyeti ile gerçekleşmişti Bu hadisin benzeri muhtevadaki ve Âişe (radıyallahü anha)’dan gelen hadisler için bir önceki notta işaret edilen yere bakınız.

en-Nehhâs dedi ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış en uygun açıklama budur. Nesh olması açısından bu görüş ile Âişe’nin görüşü arasında bir fark yoktur. Âişe (radıyallahü anha)’nın da yüce Allah’ın bunu Kur’ân-ı Kerîm Peygamber Efendimiz’e helâl kılmış olduğunu kastetmiş olması da mümkündür. Ayrıca bununla birlikte Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, Ali b. el-Huseyn ve ed-Dahhak’ın da görüşü budur.

Ancak Kûfeli bazı fakihler bu hususta karşı kanaat belirterek şöyle demişlerdir: Şu:

“Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilirsin” âyet-i kerîmesinin, “bundan sonra… kadınlar… sana helâl olmaz” âyetini neshetmesi imkansız bir şeydir. Çünkü müslümanların icma ile kabul ettikleri mushaf tertibinde neshedici olduğu söylenen âyet, bundan öncedir. O bakımdan bu hükmün sünnet ile neshedildiğini söyleyenlerin görüşü daha bir ağırlık kazanmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki: Ancak böyle bir karşı çıkışın anlamı yoktur. Bu kanaat sahibi kimse de yanılmaktadır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı tek bir sûre gibidir. Nitekim İbn Abbâs’tan sahih olarak rivâyet edildiğine göre Allah Kur’ân-ı Kerîm’i ramazan ayında toptan dünya semasına indirmiştir. Ayrıca bu itirazı ileri sürenin itirazının haklı olmadığını gösteren bir husus da yüce Allah’ın:

“İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler, eşlerine çıkarümayarak bir yıla kadar faydalanmalarını vasiyet etsinler” (el-Bakara, 2/240) âyetinin, aralarında herhangi bir görüş ayrılığı olduğunu bilmediğimiz şekilde, te’vil ehlinin kanaatlerine göre kendisinden önce geçmiş bulunan:

“İçinizden vefat edenlerin bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay on gün beklerler” (el-Bakara, 2/234) âyeti ile neshedilmiş olduğudur.

3- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a mevcut hanımları üzerine başkaları ile evlenmesinin haram kılınması, onların Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih etmiş olmalarından dolayıdır. el-Hasen, İbn Şîrîn ile Ebubekr b. Abdu’r-Rahmân b. el-Haris b. Hişam’ın görüşü budur. en-Nehhâs dedi ki: Bu görüş önceki durumu izah etmek açısından böyle olup sonradan neshedilmiş olabilir.

4- Mü’minlerin annelerine peygamberden sonra evlenmeleri haram kılındığından dolayı ona da mevcut hanımlarından başkaları ile evlenmesi haram kılınmıştır. Bu açıklamayı da Ebû Umame b. Sehl b. Huneyf yapmıştır.

5- “Bundan sonra kadınlar sana helâl olmaz” âyeti, anılan o gruplardan sonra helâl olmaz, demektir. Bu açıklamayı da Ubeyy b. Ka’b, İkrime ve Ebû Rezin yapmıştır. Muhammed İbn Cerir’in tercih ettiği açıklama da budur.

6- Peygamber Efendimiz’in dilediği hanımla evlenmesinin mutlak olarak . mubah olduğunu söyleyenler, buradaki “bundan sonra kadınlar sana helâl olmaz” âyeti hakkında da şöyle derler: Bu, yahudi kadınlarla,hristiyankadınlar sana helâl olmaz, anlamındadır. Ancak böyle bir te’vilin doğru olma ihtimali uzaktır. Yine bu görüş Mücahid, Said İbn Cübeyr ve İkrime’den de rivâyet edilmiştir, altıncı görüş budur.

Mücahid dedi ki: Buna sebep ise, kâfir bir kadının mü’minlere anne olmaması içindir. Bu da doğru olma ihtimali uzak bir görüştür. Çünkü onun takdirine göre ifade: Müslüman hanımlardan sonra, şeklinde olmalıdır. Oysa daha önce müslüman hanımlardan sözedilmemiştir. Ayrıca “bunların birini başka zevcelerle değiştirmen” ifadesi onun yerine kitab ehli olan bir kadını değiştirmek maksİsmi ile müslüman hanımı boşaman da helâl değildir, diye bir takdire gidilmesi gerekmektedir.

7- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a önceleri dilediği hanım ile evlenmesi helâl idi, sonradan bu neshedildi. (Bu görüşün sahibi) dedi ki: İşte ondan önce peygamberler de (salât ve selâm onlara) böyle idiler. Bu görüş Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’ye aittir.

2- Hanımlarından Birini Diğeri ile Değiştirmesi:

“Ve bunların birini başka zevcelerle değiştirmen” âyeti ile ilgili olarak İbn Zeyd şöyle demektedir: Burada kastedilen Arapların yapmış oldukları bir iştir. Biri diğerine: Sen benim hanımımı al, bana da senin hanımını ver, derdi. Darakutnî’nin rivâyet ettiğine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Cahiliye döneminde değiştirme bir adamın diğerine: Sen benim için hanımından vazgeç, ben de senin için hanımımdan vazgeçerim ve sana fazlasını da veririm, derdi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Onların güzellikleri hoşuna gitse de bunların birini başka zevcelerle değiştirmen (sana helâl olmaz)” diye buyurdu. (Ebû Hüreyre) dedi ki: Uyeyne b. Hısn el-Fezarî, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girdi. Yanında Âişe de vardı. İzinsiz girmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Ey Uyeyne! İzin almak yok mu?” dedi. Uyeyne: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, Ben aklım erdiğinden beri Mudarlılardan bir adamın yanına girmek için izin istemiş değilim. Sonra da: Şu yanındaki Humeyra (teni kırmızıya çalan) kimdir? diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bu mü’minlerin annesi Âişe’dir” dedi. Uyeyne dedi ki: Ben senin için insanların en güzelinden vazgeçeyim mi? Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Uyeyne! Şüphesiz Allah bunu haram kılmıştır.” Uyeyne çıkıp gittiğinde Âişe: Ey Allah’ın Rasûlü bu kimdir? diye sordu, Peygamber şöyle buyurdu: “Bu kendisine itaat olunan bir ahmaktır ve o işte gördüğün gibi kavminin efendisidir.” el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid, VII, 92, ravilerinden İshak b. Abdullah b. Ebi Fesre’nin “metruk bir ravi olduğu” kaydıyla.

Ancak et-Taberî, en-Nehhâs ve başkaları İbn Zeyd’in, Arapların hanımlarını birbirleriyle değiştirdiklerine dair yaptıkları nakli kabul etmezler. Taberî dedi ki: Araplar asla böyle bir iş yapmış değildir. Uyeyne b. Hısn’ın, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna yanında Âişe varken girdiğine dair gelen rivâyette ise, bir değiştirme sözkonusu değildir ve Uyeyne böyle bir şeyi de kastetmemiştir. O sadece Âişe’yi küçümsemişti, çünkü bu sözü söylediğinde henüz yaşı küçüktü.

Derim ki: Bizim Zeyd b. Eslem’den, onun Atâ b. Yesar’dan, onun Ebû Hüreyre’den gelen sözünü ettiğimiz ve bu değiştirme, cahiliye döneminde idi, şeklindeki rivâyet Taberî’nin kabul ettiği durumun aksini göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Muberred dedi ki: “Helâl olmaz” anlamındaki; âyeti hem “ye” hem “te” ile okunmuştur. “Te” ile okuyanların okuyuşu kadınlar hakkında çoğul anlamını ihtiva eder, “ye” ile okuyuş ise, bütün kadınları kapsar.

el-Ferrâ”nın iddiasına göre bu kelime icma ile “ye” harfi ile okunmuştur. Ancak bu yanlıştır. Ebû Amr’ın kendisinden gelen rivâyetlere göre “fe” ile okuduğu ihtilafsız olarak sabit iken kıraat âlimlerinin bu husustaki ittifakından nasıl sözedilebilir?

3- Güzellikleri Hoşuna Gitse de…

“Onların güzellikleri hoşuna gitse de” âyeti ile İlgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyet Esma bint Umeys dolayısıyla nazil olmuştu. Kocası Cafer b. Ebi Talib vefat ettikten sonra güzelliği Resûlüllah’ın hoşuna gitmişti. Onunla evlenmeyi istemişti, bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Ancak bu zayıf bir hadistir. Bunu İbnu’l-Arabî söylemiştir.

4- Erkek Kendisiyle Evlenmek İstediği Kadına Bakabilir:

Bu âyet-i kerîmede erkeğin kendisiyle evlenmek istediği hanıma bakmasının câiz olduğuna delil vardır. el-Muğire b. Şu’be bir hanım ile evlenmek istediğinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demişti: “Onu gör, çünkü böylesi aranızdaki kaynaşma açısından daha uygundur.” İbnul-Cârûd, el-Munteka, s. 170; İbn Hibban, Sahih, IX, 351; Tirmizî, III, 397; Dârimî, II, 180; Darakutnî, III, 252, 253; Nesâî, VI, 69; Müsned, IV, 244, 246.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir başkasına da şöyle demiştir: “Git, onu gör. Çünkü ensarın gözlerinde bir şey vardır.” Bunu Sahih rivâyet etmiştir. Müslim, II, 1040; İbn Hibban, Sahih, IX, 349; Müsned, II, 286, 299.

el-Humeydî ile Ebû’l-Ferac el-Cevzî dedi ki: O bununla bir sarılık yahut bir mavilik bulunduğunu kastetmiştir. Bununla Peygamber’in çapaklanmayı kastettiği de söylenmiştir.

5- Evlenmek için Kendisine Talib Olunan Hanıma Bakma Emrinin Mahiyeti:

Kendisine talib olunana bakma emri, maslahata irşad kabilinden bir emirdir. Çünkü ona bakacak olursa, onunla evlenmeye rağbetini arttıracak güzelliklerini görebilir. Bu emrin maslahata irşad mahiyetinde olduğunun delillerinden birisi de Ebû Dâvûd’un zikrettiği şu Hadîs-i şerîftir: Cabir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Sizden herhangi bir kimse bir kadına talib oldu mu eğer kendisini nikâhlamasını sağlayacak şekilde onu görme imkanını bulabilirse bunu yapsın.” Ebû Dâvûd, II, 228; Müsned, III, 334, 360.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Eğer gücü yeterse bunu yapsın.” gibi bir ifadeyi vacib olan bir hüküm hakkında kullanmaz.

Fukahanın Cumhûru yani Malik, Şâfiî, Kûfeliler, başkaları ve Zahiri mezhebi âlimleri hep böyle demiştir. Bunun mekruh olduğunu söyleyen bir topluluk varsa da onların bu görüşlerinin -sahih hadisler ile yüce Allah’ın:

“Onların güzellikleri hoşuna gitse de” âyeti dolayısıyla -hiçbir değeri yoktur.

Sehl b. Ebi Hasme dedi ki: Ben Muhammed b. Mesleme’yi ed-Dahhak’ın kızı Sübeyte’yi Medine damlarından bir damın üzerinde görmek isterken kovaladığını gördüm. Ona: Bu işi nasıl yaparsın? diye sordum, o: Yapabilirim, dedi. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah sizden herhangi birinizin kalbine bir hanıma talib olma duygusunu yerleştirecek olursa, ona bakmasında bir mahzur yoktur. ” Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, VII, 85; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, IV, 22; Tahavî, Şerhu Me’ani’l-Asar, III, 13; Taberanî, el-Mu’cemu’l-Kebir, XIX, 225.

6- Kendisiyle Evlenilecek Hanıma Bakmanın Câiz Oluşunun Sınırları:

Bu durumda hanıma bakmanın câiz olduğu sınırlar hususunda görüş ayrılığı vardır. Malik dedi ki: Yüzüne ve ellerine bakabilir ancak onun izni olmaksızın, bakamaz.

Şâfiî ve Ahmed: Eğer tesettür içerisinde ise, izni olsun olmasın bakabilir, demişlerdir. el-Evzaî de şöyle demiştir: Ona bakar ve bunun için de gayret harcar. Onun vücudunun etli yerlerine bakar. Dâvûd (ez-Zahirî) dedi ki: Vücudunun sair yerlerine bakar. O lâfzın zahirine dayanarak bunu söylemiştir. Ancak şeriatın avret yerlerine bakmanın haram olduğuna dair asıl hükümleri onun bu kanaatini reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

7- Kâfir Olan Cariye Peygamber’e Helâl mıdır?:

“Sağ elinin malik olduğu dışında” âyeti ile ilgili olarak ilim adamları kâfir cariyenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a helâl olup olmadığı hususunda iki farklı görüş ortaya koymuşlardır.

Bir görüşe göre yüce Allah’ın:

“Sağ elinin malik olduğu dışında” âyeti umumi olduğundan dolayı helâldir. Bu görüş Mücahid, Saîd b. Cübeyr, Atâ ve el-Hakem’in görüşüdür. Bunlar derler ki: Yüce Allah’ın:

“Bundan sonra kadınlar sana helâl olmaz” âyeti müslüman olmayan kadınlar sana helâl olmaz, demektir. Yahudi, hristiyan ve müşrikler sana haramdır. Yani senin kâfir bir kadın ile evlenmen ve böylelikle bu kadının mü’minlerin annesi olması -güzelliği hoşuna gidecek olsa dahi- helâl değildir. Sağ elinin malik oldukları ise, müstesnadır. Bu durumdaki cariyeleri odalık bulundurması hakkı vardır.

İkinci görüşe göre ise, kâfir kadına yaklaşması ona yakışmaz. Onun böyle bir durumdan tenzih edilmesi dolayısıyla bu ona helâl değildir. Nitekim yüce Allah:

“Kâfir zevceleri de nikâh altında tutmayın.” (el-Mümtehine, 60/10) diye buyurmaktadır. Ya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için bu nasıl olabilir?

Yüce Allah’ın:

“Sağ elinin malik olduğu dışında” âyetindeki; burada “kadınlar”dan bedel olmak üzere ref mahallindedir. Bununla birlikte istisna olarak nasb konumunda olması da caizdir, ancak bu bir parça zayıftır. Mastar manasında olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri; Sağ elinin mülkiyetinde olan müstesna” demek olur. Burada da mülkiyet “malik olunan” anlamındadır ve bu nasb konumundadır. Çünkü birincisinin türünden olmayan bir istisnadır.

Ahzab 51

Onlardan dilediğini geride bırakır, dilediğini yanına alırsın. Ayrıldıklarından birini yeniden istersen, sana bir günah yoktur. Bu, onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin verdiğine razı olmaları bakımından daha uygundur. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah hakkıyla bilendir, yumuşak olandır.

Diyanet Vakfı
Onlardan dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Bıraktığın hanımlarından arzu ettiğini tekrar yanına almanda, senin üzerine bir günah yoktur. Böyle yapman onların mutlu olmalarına, üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. Allah, kalplerinizde olanı bilir. Allah hakkıyla bilendir, halimdir.

Kurtubi Tefsiri
Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen (yine de) sana vebal yoktur. Bu gözlerinin aydınlığına, üzülmemelerine ve kendilerine verdiğinle hepsinin razı olmalarına daha uygundur. Allah, kalblerinizde olanı bilir, Allah, herşeyi bilendir. Cezalandırmakta acele etmeyendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- “Geri Bırakabilirsin” Lâfzının Kıraati:

“Kimi dilersen geri bırakabilirsin” anlamındaki âyette yer alan

“Geri bırakabilirsin” lâfzı (sonunda) hemzeli ve hemzesiz olarak okunmuştur. Bunların her ikisi de iki ayrı söyleyiştir.

Mesela; “İşi geri bıraktım, erteledim” denilebildiği gibi, aynı manada: “Onu erteledim” de denilir.

“Yanına alabilirsin” âyetinde; şeklinde elif medli olursa, “yanına aldı, barındırdı” demektir. “Elif” medsiz olarak; diye okunursa, “ona katıldı” anlamına gelir.

2- Âyet-i Kerîmenin Yorumu:

İlim adamları bu âyetin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu konuda yapılmış en doğru açıklama hanımlarına gün ayırıp paylaştırma hususunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a tanınmış bir genişlik olduğudur. Hanımları arasında günleri paylaştırmak, onun için vacib değildi. Bu görüş daha önce geçmiş açıklamalara da uygun düşmektedir. Sahih’de Âişe (radıyallahü anha)’dan manası sabit olmuş olan açıklama şekli de budur. Âişe (radıyallahü anha) şöyle demişti: Ben kendilerini Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bağışlamış olan hanımları kıskanır ve: Hiçbir kadın kendisini bir erkeğe bağışlar mı? derdim. Yüce Allah:

“Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen sana vebal yoktur…” âyetini indirince dedim ki: Allah’a yemin ederim, görüyorum ki, Rabbin hep senin arzun ne ise, hemencecik onu yerine getiriyor. Bu hadis daha önce aynı sürenin 50. ayeti 8. başlığının sonlarında da geçmiş bulunmaktadır. Hadisin kaynakları için oraya bakılabilir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: İşte Sahih’te sabit olan bu hususun açıklamaya esas olarak alınması gerekir.

Anlatılmak istenen de şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımları hususunda muhayyerdi. Eğer paylaştırmak isterse paylaştırır, paylaştırmayı terketmek isterse terkederdi. Bu hususta tercihin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bırakılması Peygamber’in özelliklerindendi. Bununla birlikte o, onların gönüllerini hoş tutmak ve olmadık sonuçlar doğurabilecek olan kıskançlık saikiyle söylenmiş olan sözlerden onları korumak maksİsmi ile bu husus, kendisine farz kılınmaksızın kendiliğinden bu paylaştırmaya riayet ederdi.

Bir açıklama da şöyledir: Paylaştırmak önceleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında vacib idi. Daha sonra bu âyet-i kerîme ile onun üzerindeki bu vücub hükmü neshedildi.

Ebû Rezîn dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarından bazılarını boşamak istemişti. Kendisine: Sen bize istediğin gibi gün ayır, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına aldıkları arasında Âişe, Hafsa, Ummu Seleme ve Zeyneb de vardı. Gerek kendisinden, gerekse malından bunlar arasındaki paylaştırması birbirlerine eşitti. Geri bıraktıkları arasından da Şevde, Cuveyriye, Um Habibe, Meymune ve Safiye vardı. Bunlara da istediği şekilde pay ayırırdı.

Bir başka görüşe göre maksat, kendilerini bağışlayan hanımlardır. Hişam b. Urve babasından, o Âişe’den yüce Allah’ın:

“Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilirsin” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bu kendilerini peygambere bağışlamış olan hanımlar hakkındadır.

en-Nehaî dedi ki: Bunlar kendilerini bağışlamış olan hanımlardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan bazılarıyla evlenmiş, bazılarıyla da evlenmemiştir.

ez-Zührî de şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarından herhangi birisini geri bıraktığını bilmiyoruz. Aksine hepsini yanına almıştı.

İbn Abbâs ve başkaları da şöyle demektedir: Âyetin anlamı nikâhı altında bulunan hanımlardan dilediğini boşayabileceği, dilediğini de nikâhı altında tutmaya devam edebileceği şeklindedir. Başka açıklamalar da yapılmıştır.

Anlamı her ne olursa olsun, âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a alanı ve mübahlığı geniş tutmaktadır. Bizim tercih ettiğimiz görüş daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Bu Âyet Bir Sonraki Âyeti Nesh Edici midir?:

Hibetullah, “en-Nâsih ve’l-Mensûh” adlı eserinde yüce Allah’ın:

“Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilirsin” âyetinin (bir sonraki âyet olan):

“Bundan sonra… başka zevceler… sana helâl olmaz” (el-Ahzab, 33/52) âyetini neshedicidir. Ayrıca şöyle demektedir: Yüce Allah’ın Kitabında nâsih’in mensûhtan önce geldiği başka bir yer yoktur.

Ancak onun bu sözü birkaç bakımdan zayıf kabul edilir. Çünkü el-Bakara Sûresi’nde kocası vefat etmiş kadının dört ay on gün iddet bekleyeceği belirtilmektedir ki, bu da bir yıllık bekleme süresini neshetmektedir. Oysa (neshedici) nesholunandan önce zikredilmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2 234. âyet, 2. başlık ile el-Bakara, 2/240. âyet, 1. başlık)

4- Geri Bıraktıklarından İstediğini De Yanına Alabilirsin:

“Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen…” âyetinde geçen;

“İstersen” anlamındadır. Çünkü “İstemek” demektir.

“Geri bıraktıklarından”; izale ettiklerinden, demektir. Uzlet, izale etmek anlamındadır. Yani eğer sen paylaştırmak hususunda geri bıraktığın hanımlardan herhangi birisini yanına almayı isteyecek olursan, bu hususta da senin için bir mahzur yoktur. (Yanına aldığını) geride bırakmanın hükmü de bu şekildedir. Burada iki şıktan birisi, diğerine de delil teşkil etmektedir.

5- Sana Vebal Yoktur:

“(Yine de) sana vebal yoktur” âyetindeki “cünâh” meyletmek demektir. Mesela “Gemi karaya doğru meyletti” denilir. Yani kınamak ve azarlamak suretiyle senin aleyhine bir eğilim yoktur, demektir.

6- Resûlüllah’ın Bu Ayrıcalığı Karşısında Mü’minlerin Annelerine Yakışan Tavır:

“Bu gözlerinin aydınlığına… daha uygundur.” âyeti hakkında Katade ve başkaları şöyle demektedir: Bizim onlarla birlikte oluşun hususunda seni muhayyer kıldığımız bu şekil, bizim tarafımızdan tesbit edildiğinden ötürü onların razı oluşlarına en uygun olan şekildir. Çünkü onlar bu işin Allah tarafından böylece tesbit edildiğini bilecek olurlarsa, bununla gözleri aydın olur ve buna razı olup hoşnutlukla kabul ederler. Zira bir kimse eğer herhangi bir şeyde hakkının bulunmadığını bilecek olursa, az dahi olsa o şeyden kendisine verilene razı olur. Hakkının olduğunu bildiği takdirde ise, ona verilen şeye de kanmaz. Bu şeye karşı tutkusu artar ve onu daha büyük bir arzu ile ister. İşte yüce Allah’ın Rasûlünün lehine belirlemiş olduğu hanımlarının halleri ile ilgili tutumu ona havale etmesi de onunla birlikte olmaktan razı oluşlarına daha bir yakındır ve Peygamber Efendimiz’in onlar için içinden geldiğini vermesi, gözlerinin aydınlığına -kalbleri daha fazlasına bağlanmaksızın, daha fazlasına göz dikmeksizin- daha uygundur.

“Gözlerinin aydınlığına” anlamındaki âyet: “Onların gözlerini aydınlatman” şeklinde “te” harfi ötreli ve “gözler” anlamındaki kelimenin nasbi ile de okunmuştur.

Aynı şekilde meçhul bir fiil olarak; “Gözlerinin aydın kılınması” diye de okunmuştur.

Bununla birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımları arasında eşitliği gözetir, -önceden belirttiğimiz üzere- gönüllerini hoş tutmak için işi sıkı tutar ve şöyle derdi: “Allahım, bu benim imkânlarım içerisinde olan hususlarda güç yetirebildiğimdir. Benim malik olamadığım ve Senin malik olduğun hususlarda ise, beni kınama.” Tirmizî, III, 446; Ebû Dâvûd, II, 242; Nesâî, VII, 63; İbn Mâce, I. 633; Müsned, VI, 144.

O bununla kalbini kastediyordu. Çünkü davranışlarından herhangi birisinde bunu açığa çıkarmaksızın Âişe (radıyallahü anha)’yı kalbinde tercih ediyordu. Vefatı ile sonuçlanan hastalığında da taşınarak hanımlarının odaları arasında dolaştırılırdı ve bu Âişe (radıyallahü anha)’ın odasında kalmak için onlardan izin istemesine kadar böylece devam etti. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hastalığı Meymune’nin evinde başladı. O diğer hanımlarından evinde -Âişe’nin evinde- kendisine bakılması için izin istedi, onlar da ona bu hususta izin verdiler. Buhârî, I, 83. 236. II, 914. III. 1129, IV, 1614, V, 2001. 2160; Müslim, 1, 312; Müsned, VI. 34. 117. Bu hadisi Sahih(-i Buhârî) rivâyet etmiştir.

Yine Sahih’te yer aldığına göre Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) (Âişe’nin evine sırası ne zaman gelecek diye) araştırır ve şöyle derdi: Bugün ben neredeyim? Yarın ben neredeyim?” Bu sözleriyle Âişe (radıyallahü anha)’ın odasına gideceği günün kendisi için geç olacağına işaret ediyordu. (Âişe) dedi ki: Evimde olduğu günün sırası gelince, yüce Allah onun ruhunu (başı) tam göğsüm üzerinde iken kabzetti. Salât ve selâm ona. Buhârî, I. 468. III, 1129, IV. 1616, 1617; Müslim, IV, 1893.

7- Hanımlar Arasında Adaletin Gereği:

Erkeğin hanımları arasında adaleti sağlayarak herbirisinin yanında bir gün, bir gece kalması gerekir. İlim adamlarının genel olarak görüşü budur. Bazılarının kanaatine göre ise, bu hükmün vücubu güadüzü kapsamayarak, sadece geceleyindir. Hanımın hasta ya da ay hali olması, hakkını ortadan kaldırmaz. Yanında kalması gereken gün ve gecede yanında bulunmakla yükümlüdür. Kendisi hasta olduğu vakit sağlıklıyken aralarında adalet yapmakla yükümlü olduğu şekilde adalet yapmak zorundadır. Ancak hareket etmekten aciz kalma hali müstesna, o takdirde hastalık nerede kendisini hareket etmekten alıkoymuşsa orada kalır. Sağlığına kavuştuktan sonra yeniden günlerini paylaştırmaya başlar.

(Nikâhlı) cariyeler, hür kadınlar, Kitab ehli kadınlar ve müslüman kadınlar bu bakımdan birbirlerine eşittirler. Abdu’l-Melik dedi ki: Hür kadının iki gece hakkı vardır, nikâhlı cariyenin hakkı ise, bir gecedir. (Nikâhsız) cariyeleri (odalıkları) ile hür kadınlar arasında ise, paylaştırma sözkonusu değildir. Bu gibi nikâhsız cariyelerin (odalıkları) gün ve gece paylaşımında herhangi bir hakları yoktur.

8- Birden Fazla Hanımı Aynı Evde Bulundurmak:

Hanımlarının rızası olmadıkça onlar aynı evde birarada bulundurulmaz. Birisine ait olan bir gün ve gecede ihtiyacı olmaksızın diğerinin yanına giremez. Bir ihtiyaç ve zaruret dolayısıyla girip girmeyeceği hususunda görüş ayrılığı vardır. Çoğunluk câiz olacağı görüşündedir, Malik ve başkaları gibi. İbn Habib’in kitabında ise, bunun câiz olmadığı belirtilmektedir.

İbn Bukeyr, Malik’ten, o Yahya b. Said’den rivâyet ettiğine göre Muaz b. Cebel’in iki hanımı vardı. Birisinin gününde diğerinin evinden su dahi içmezdi.

İbn Bukeyr dedi ki: Yine Malik’in bize Yahya b. Said’den anlattığına göre; Muaz b. Cebel’in iki hanımı vardı. Bunların ikisi de taundan öldüler. Hangisi kabrine daha önce sarkıtılacak diye aralarında kura çekti.

9- Hanımlar Arasında Adaletin Sınırı:

Malik dedi ki: Eğer orta halli iseler nafaka (masrat ve ihtiyaçlarının karşılanması) ile giyim hususunda hanımları arasında adalet sağlar. Konumları farklı olanlar hakkında ise, böyle bir adalete riayet etmek gerekli değildir. Malik meyil sözkonusu olmaksızın giyim hususunda birini diğerinden üstün tutmayı câiz kabul etmiştir. Sevgi ve nefrete gelince, bunlar kişinin kendi iradesi dışındadır. Bunlarda adalet düşünülemez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları arasındaki paylaştırma ile ilgili olarak söylediği şu hadisinde de kasıt budur: “Allahım, bu benim imkanım çerçevesinde olan hususlarda yaptığımdır. Benim malik olamadığım, Senin malik olduğun hususlarda ise, Sen beni kınama.” Az önce altıncı başlıkta da geçen bu hadisin kaynakları orada gösterilmiştir. Bu hadisi Nesâî ve Ebû Dâvûd, Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd’da ise, “yani kalbini kastediyor” ifadesi de vardır.

Yüce Allah:

“Ne kadar isteseniz bile kadınlar arasında adalet yapamazsınız” (en-Nisâ, 4/129) âyeti ile hem:

“Allah kalblerinizde olanı bilir” âyeti ile buna işaret edilmektedir. Bunun burada özellikle zikredilerek tahsis edilmesinin anlamı budur. Böylece yüce Allah, bizlerden herhangi birimizin nikâhımız altında bulunan kadınlardan birisine diğerinden daha fazla meyletmek şeklinde kalblerimizde bulunan duyguları çok iyi bildiğine dair bizim dikkatimizi çekmektedir. Esasen O, herşeyi bilendir.

“Yerde de, gökte de hiçbir şey O’na gizli kalmaz” (Âl-i İmrân, 3/5);

“O, gizli olanı da, O’ndan gizli olanı da bilir.” (Tâ-Hâ, 20/7) Fakat bu hususta yüce Allah bize müsamaha göstermiştir. Zira kulun kalbini böyle bir meyilden alıkoymasına imkânı yoktur. İşte yüce Allah’ın: “(Bir önceki âyet-i kerîmede geçen):

“Allah mağfiret edendir, rahmet edendir” âyeti da buna dairdir. Yüce Allah’ın:

“Bu gözlerinin aydınlığına… daha uygundur” âyeti hakkında yapılmış açıklamalara gelince, bunlar da bir sonraki başlığın konusudur.

10- Gözlerinin Aydın Olması:

Yani bu, eğer onlardan birisini diğeri ile birlikte bulundurmayıp (adalet gözetmeyip) tercih yoluna, birisine daha çok meyletme cihetine gittiği takdirde, onların üzülmemelerine daha uygundur.

Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Her kimin iki hanımı bulunur da onlardan birisine meyledecek olursa, kıyâmet gününde yan tarafı da eğilmiş olarak gelecektir. ” Ebû Dâvûd, II, 242; Dârimi, II, 193; Nesâî, VII, 63

“Ve kendilerine verdiğinle hepsinin razı olmalarına…” âyetinde (fiilin sonundaki) zamir te’kid edilmektedir. Yani onların hepsinin razı olmalarına… demektir.

Ebû Hatim ile ez-Zeccâc:

“Ve kendilerine verdiğinle hepsinin razı olmalarına” âyetindeki te’kid ise: “(….): Kendilerine verdiğin” lâfzındaki zamirin te’kidi olmasını câiz kabul etmektedirler.

el-Ferrâ’ ise, bunun câiz olduğunu kabul etmez. Çünkü anlam ona dair değildir. Zira anlamı, onların herbirisinin razı olması şeklindedir, yoksa anlam onların hepsine verdiklerine… değildir. en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ”nın bu açıklaması güzeldir.

11- Sevgi Dahil Olmak Üzere Kalblerde Olan Herşeyi Allah Bilir:

“Allah kalplerinizde olanı bilir” âyeti umumî bir haberdir. Bununla birlikte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kalbindeki bir kişiye karşı beslediği sevginin diğerinden fazla oluşuna işaret etmektedir. Bu anlamın kapsamı içerisinde mü’minler de vardır. Buhârîdeki rivâyete göre Amr b. el-As’ı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Zatu’s-selasin ordusunun başına kumandan olarak göndermişti. (Amr) dedi ki: Peygamberin yanına vardım ve insanlar arasında en sevdiğin kimdir? diye sordum, o: “Âişe’dir” dedi. Erkeklerden kimdir? diye sordum, o: “Babasıdır” dedi. Sonra kimdir? diye sordum, bu sefer: “Ömer b. el-Hattâb’tır…” dedi ve bazı kimselerin ismini saydı. Buhârî, III, 1339; Müslim, IV, 1856; Tirmizî, V, 706; Müsned, IV, 203

Kalbe dair yeterli açıklamalar Bakara Sûresi’nin baştarafları (2/7. âyet, 4. başlık) ile bu sûrenin baştaraflarında (33/4. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Rivâyet edildiğine göre Lokman-ı Hakim marangozluk yapan bir köle idi. Efendisi kendisine: Bir koyun kes ve bana onun en hoş olan iki parçasını getir demiş. O da dil ve kalbi götürmüş. Sonra tekrar ona bir başka koyun kesmesini emretmiş ve yine ona: Bu koyundaki en pis iki et parçasını at, bu sefer dili ve kalbini atmış. Efendisi ona: Ben sana bunun en hoş olan iki parçasını bana getirmeni emrettim, dilini ve kalbini bana getirdin. En kötü olan iki parçasını emrettim, yine dilini ve kalbini attın. Şu cevabı vermiş: Bu ikisi iyi oldu mu bunlardan daha iyisi yoktur, kötü de oldular mı bunlardan daha kötüleri yoktur.

Ahzab 50

Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle birlikte hicret eden amca, hala, dayı ve teyze kızlarını ve eğer peygamberle evlenmek isterse kendini ona hibe eden mümin kadını helal kıldık. Bu, müminlere değil, sadece sana mahsustur. Eşleri ve cariyeleri konusunda onlara neyi farz kıldığımızı bilmekteyiz. Böylece senin için bir zorluk olmasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allahın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helal kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lazım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Muhakkak Biz sana mehirlerini verdiğin zevcelerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden sağ elinin malik olduğu cariyeleri ve seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını ve bir de nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadını -eğer peygamber onu nikâh etmek isterse- diğer mü’minler bir yana, yalnız sana has olmak üzere helâl kıldık. Biz mü’minlere eşleri ve malik oldukları cariyeleri hususunda neleri farz kıldığımızı biliyoruz. Sana darlık olmasın diye (böyle hükmettik). Allah mağfiret edendir, rahmet edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı ondokuz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

es-Süddî, Ebû Salih’ten, o Ebû Talib’in kızı Um Hânî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana talib oldu. Ancak ben ona özür beyan ettim, o da benim özrümü kabul etti. Daha sonra yüce Allah:

“Ey Peygamber! Muhakkak Biz sana mehirlerini verdiğin zevcelerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden sağ elinin malik olduğu cariyeleri ve seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını… sana has olmak üzere helâl kıldık” âyetini indirdi. Um Hânî dedi ki: Ben ona helâl olmuyordum, çünkü ben hicret etmedim. Ben Tulakâ’dan Peygamber Efendimiz’in Mekke’nin Fethi akabinde, Mekkelilerin müslüman olmaları üzerine onlara esir muamelesi yapmayıp hür ve serbest olduklarını anlatmak üzere “Gidiniz, siz tulakaa’sınız” yani hür ve serbestsiniz deyip serbest bıraktığı kimselere bu isim verilmiştir. idim. Bunu Ebû Îsa (et-Tirmizî) rivâyet etmiş olup şöyle demiştir: Bu hasen bir hadis olup bunun ancak bu yolla (rivâyet edildiğini) biliyoruz. Tirmizî, I, 355; Hakim, Müstedrek, II, 202, 456, IV, 58.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu oldukça zayıf bir hadistir. Bu hadis delil olarak gösterilebilecek sahih bir yoldan dahi gelmemiştir.

2- Peygamber Efendimize Helâl Olan ve Olmayan Kadınlar:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), hanımlarını seçim yapmakta serbest bırakıp onlar da kendisini seçince, artık onlardan sonra evlenmek yahut onların birisini bir başkasıyla değiştirmek onların bu yaptıklarına bir mükâfat olmak üzere, ona haram kılındı. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Bundan sonra… kadınlar sana helâl olmaz” (el-Ahzab, 33/52) âyetidir. Acaba bundan sonra bunlardan herhangi birisini boşaması onun için helâl mı idi? Bir görüşe göre onların kendisini tercih etmelerinin bir mükâfatı olmak üzere bu onun için helâl değildi. Bir başka görüşe göre bu, diğer insanlar için helâl olduğu gibi, onun için de helâl idi. Ancak boşadığı hanımın yerine bir başkası ile evlenemezdi.

Daha sonra bu haram kılma da neshedildi ve yüce Allah ona bu hanımlardan sonra dilediği hanım ile evlenmesini de ona mubah kıldı. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Muhakkak Biz sana… zevcelerini… helâl kıldık” âyetidir. Helâl kılmak ise, daha önceden bir yasaklamanın konulmuş olmasını gerektirmektedir. Kendisi hayatta iken nikâhı altındaki hanımları, ona haram değillerdi. Ona haram kılınan yabancılarla evlenmesi idi. Dolayısıyla bu âyette sözkonusu edilen helâl kılma, yabancılar hakkında olmalıdır. Diğer taraftan âyetin devamında:

“Amcanın kızlarını, halalarının kızlarını…” denilmektedir. Bilindiği gibi onun nikâhı altında ne amcasının kızlarından, ne halalarının kızlarından, ne dayısı kızlarından, ne teyzelerinin kızlarından hiç kimse yoktu. Böylelikle yüce Allah’ın başından beri bunlarla evlenmeyi ona helâl kılmış olduğu sabit olmaktadır.

Bu âyet-i kerîme her ne kadar tilavetteki sıralanışı itibariyle önce ise, onu nesheden sonraki ayetten (52. âyet) nüzul itibariyle daha sonradır. Tıpkı el-Bakara Sûresi’nde yer alan vefat âyetleri gibidir. (Bk. 2/234. âyet, 2. başlık ile 2/240. âyet, 1. başlık)

İlim adamları yüce Allah’ın:

“Biz sana… zevcelerini… helâl kıldık” âyetinin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre bundan maksat, mehrini vereceği her hanım ile evlenmesini ona helâl kıldığını ifade etmektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve ed-Dahhak yapmıştır. Buna göre ayet-i kerîme, mahrem olmaları dışında bütün hanımlarla evlenmeyi ona mubah kılmaktadır.

Bir başka görüşe göre maksat, Biz sana hanımlarını helâl kıldık, demektir. Yani senin nikâhın altında bulunanları sana helâl kıldık. Çünkü bu kadınlar seni dünya ve âhirete tercih etmişlerdir. Bu açıklamayı da ilim adamlarının Cumhûru yapmıştır. Zahir (kuvvetli) olan da budur. Çünkü yüce Allah’ın:

“Mehirlerini verdiğin” âyeti mazi bir fiildir. Mazi fiilin istikbal (müzari) anlamını taşıması ise, ancak birtakım şartlara bağlıdır.

Bu açıklamaya göre bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hakkında işi dar tutmaktadır. Diğer taraftan bu açıklamayı İbn Abbâs’ın söylediği şu söz de desteklemektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kimi dilerse, onunla evlenebiliyor idi. Bu ise, onun hanımlarına ağır geliyordu. Bu âyet-i kerîme nazil olup belirtilenler dışında ona hanımlar haram kılınınca nikâhı altındaki hanımları buna sevindiler.

Derim ki: Belirttiğimiz gerekçe dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir. Ayrıca bu görüşün sıhhatine Tirmizî’nin, Atâ’dan şöyle dediğine dair kaydettiği rivâyet de delildir: Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah kendisine kadınları (istediğiyle evlenmesini) helâl kılmadan ruhunu almadı. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, V, 356.

3- Allah’ın Ganimet Verdiklerinden Peygambere Helâl Kılınan Kadınlar:

“Sağ elinin malik olduğu cariyeleri” âyeti ile yüce Allah, peygamberine ve onun ümmetine mutlak olarak cariyeleri helâl kılmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a da hanımlarını mutlak olarak helâl kılmıştır. Diğer müslümanlara ise, belli bir sayıda olmak üzere helâl kılmıştır.

“Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden” yani kâfirlerden sana döndürdüklerinden anlamındadır. Ganimete de (âyet-i kerîmede olduğu gibi) fey’ ismi verilebilir. Yani yüce Allah’ın düşmana galib gelerek onlara zor uygulayarak alınmış olan kadınlardan, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden… Kadınlar da (sana helâl kılınmıştır), demektir.

4- Akrabalarından Kendisine Helâl Kılınmış Olanlar:

“Amcanın kızlarını, halalarının kızlarını…” Biz kendilerine mehirlerini vermiş olduğun ve sağ elinin malik olduğu cariyelerinden ayrı olarak, bunları da sana helâl kıldık. Cumhûr’un görüşüne göre böyle açıklanmıştır. Çünkü eğer Biz sana evlenmiş olduğun ve mehrini vermiş olduğun her hanımı helâl kıldık, demek istemiş olsaydı, bundan sonra: “Amcanın kızlarını, halalarının kızlarını” demezdi. Çünkü zaten bu, daha önce zikredilenlerin kapsamı içerisine girmektedir.

Derim ki: Ancak bunun böyle olması gerekmez. Bunların bilhassa anılması, onları şereflendirmek içindir. Yüce Allah’ın:

“İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır” (er-Rahmân, 55/68) âyetinde olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Peygamber ile Hicret Eden Hanımlar:

“Seninle beraber hicret eden…” hanımlarla ilgili iki görüş vardır:

1- Amcan Abbas ile Abdu’l-Muttalib’in oğullarından diğerlerinin kızları, Abdu’l-Muttalib’in kızlarının oğullarının kızları ile Abdi Menaf b. Zühre’nin kızlarının oğullarından olan dayı kızları gibi akrabaların arasından ancak İslâm’a girmiş olanları sana helâldir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müslüman diğer müslümanların dilinden ve elinden zarar görmediği kimsedir. Muhacir ise, Allah’ın yasakladığını terkeden kimsedir.” Buhârî, I, 13; Ebû Dâvûd, III, 4; Nesâî, VIII, 105; Müsned, II, 163, 192, 205, 209, 212…

2- Bu hanımlar arasından ancak Medine’ye hicret edenleri sana helâl olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Îman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayetiniz yoktur.” (el-Enfal, 8/72) Çünkü hicret etmeyen kemal bulamaz, kemal bulamayan kimse ise, her bakımdan kemale ermiş, üstün, şerefli ve büyük olan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eş olmaya uygun düşmez.

6- “Beraber Hicret Etme”nin Anlamı:

“Seninle beraber” âyetindeki beraberlik, hicrete katılma anlamındadır. Yoksa hicret ederken beraber olmak demek değildir. Hicret eden kadın ona helâl olur. Hicret ettiği esnada onunla ister birlikte bulunsun, ister bulunmasın demektir.

Mesela, filan kişi benimle beraber girdi ve benimle beraber çıktı, denilirken, onun yaptığı iş benim işim gibi idi, demektir. İsterse ikinizin işi birarada yapılmamış olsun. Şayet: Birlikte çıktık, denilecek olursa, bu hem fiilde ortak olmayı, hem de birlikte yapmayı gerektirir.

7- Amca ve Dayının Tekil Olarak, Hala ve Teyzelerin ise, Çoğul Olarak Zikredilmesinin Hikmeti:

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerîmede amcayı tekil, halaları çoğul zikrettiği gibi “dayının” ve “teyzelerin” diye de (biri tekil, diğeri çoğul olarak) zikredilmiştir. Bundaki hikmet şudur: Amca ile dayı mutlak olarak zikredildiği takdirde tıpkı şair ve râciz (recez vezninde şiir söyleyen) gibi cins ismidir. Ancak hala ile teyze isimleri böyle değildir. Bu lugavî bir örftür. Bundan dolayı aradaki anlaşmazlığı kaldırmak için, son derece açık ifadeler kullanılmıştır. Bu, incelikli bir konudur, bunun üzerinde düşünmek gerekir. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

8- “Kendisini Peygambere Bağışlayan Kadın”:

“Ve bir de nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadını” âyeti daha önce geçen

“sana helâl kıldık” âyetine atfedilmiştir. Yani Biz sana kendisini mehirsiz olarak bağışlayan kadını da helâl kıldık. Bu hususta görüş ayrılığı vardır. İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre o şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında bulunan her kadın ya nikâh akdi ile yahut sağ elinin malik olması ile (cariyelikle) bulunuyordu. “Kendisini bağışlayan” diye yanında hiçbir kadın yoktu. Bazıları da onun yanında kendisini (mehirsiz olarak) bağışlamış tek bir kadın bulunuyordu, der.

Derim ki: Buhârî ve Müslim’deki rivâyet bu görüşü güçlendirmekte ve desteklemektedir. Müslim’in rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Ben kendilerini Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bağışlayan kadınları kıskanır ve şöyle derdim: Bir kadın kendisini bir adama bağışlamaktan utanmaz mı? Nihayet yüce Allah:

“Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin” âyetini indirdi, bu sefer şöyle dedim: Allah’a yemin ederim, görüyorum ki Rabbin hep senin arzun ne ise, onun gereğini yerine getirmekte çok çabuk davranıyor. Buhârî, IV, 1797, VC, 1996; Müslim, II, 1085; Nesâî, VI, 54; Müsned, VI, 134, 158, 261.

Buhârî’deki rivâyete göre de Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Hakim kızı Havle kendisini Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bağışlayan hanımlardan birisi idi. Buhârî, V, 1966; eş-Şeybanî, el-A’had ve’l-Mesanî, VI, 61; Taberanî, el-Kebir, XXIV, 236,

İşte bu kendisini Peygamber’e bağışlayan hanımların birden çok olduğunu açıkça göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Denildiğine göre kendilerini bağışlayan hanımlar dört tanedir. Bunlar: el-Haris kızı Meymune, ensardan olan ve Ummu’l-Mesâkîn (yoksulların anası) diye bilinen Huzeyme kızı Zeyneb, Cabir kızı Um Şerik ile Hakim kızı Havle’dir.

Derim ki: Bunun bazısında görüş ayrılıkları vardır. Katade dedi ki: Kendisini bağışlayan kadın el-Haris kızı Meymune’dir. en-Nehaî dedi ki: O ensardan bir kadın olan ve Ummu’l-Mesâkin diye bilinen Huzeyme kızı Zeyneb’dir. Ali b. el-Huseyn ile ed-Dahhak ve Mukâtil de şöyle demişlerdir: Bu kadın Esedli Cabir kızı Um Şerik’dir. Urve b. ez-Zübeyr ise: el-Evkas kızı Um Hakim es-Sülemiyye’dir. demiştir.

9-Kendisini Mehirsiz Olarak Bağışlayan Hanımın İsmi:

Kendisini bağışlayan hanımın adının ne olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Ensar’dan olan Um Şerik’in adının Ğaziyye (veya Güzeyle) olduğu söylenmiştir. Güzeyle diyenler de vardır. Hakim kızı Leyla da denilmiştir. el-Haris kızı Meymune olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) talib olduğunda, peygamber adına onu isteyen kişi geldiğinde devesi üzerinde idi. Bunun üzerine Meymune: Deve de, onun üzerindeki de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir, dedi.

Yine denildiğine göre bu hanım Um Şerik el-Amiriye’dir. Daha önce Ezdli, Ebû’l-Ukr’un nikâhı altında idi. et-Tufeyl b. el-Haris’in nikâhı altında olduğu da söylenmiştir. Ondan Şerik adlı çocuğu dünyaya gelmiştir.

Denildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hanım ile evlenmiştir. Ancak bu sabit değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bunu Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr zikretmiştir.

en-Nehaî ve Urve de şöyle demişlerdir: Bu hanım Ummu’l-Mesâkîn Huzeyme kızı Zeyneb’dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

10- Kadının Kendisini Hibe Etmesi:

Cumhûr;

“Bağışlayan kadın” âyetindeki “elifi esreli olarak okumuştur. Bu ise, işin yeniden tekrarlanmasını gerektirir. Yani böyle bir şey meydana gelirse, o peygamber için helâl olur. İbn Abbâs ve Mücahid’den gelen rivâyete göre şöyle demişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ıp yanında kendisini bağışlayan bir kadın yoktu. Ancak biz bunun aksine dair delilleri ortaya koymuş bulunuyoruz.

Hadis İmâmları sahih hadis kaynaklarında Sehl ve başkalarından şunu rivâyet etmektedirler: Bir kadın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip: Ben kendimi sana hibe etmek üzere geldim, dedi. Peygamber sustu, nihayet bir adam kalkıp şöyle dedi: Eğer sen onunla evlenmeyi düşünmüyorsan, onu benimle evlendir.

Şayet böyle bir bağışlama câiz olmasaydı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) susmazdı. Çünkü o batıl olan bir şeyi işittiği takdirde susmakla geçiştirmezdi. Şu kadar var ki, onun susması bu hususta (radıyallahü anhbbinden gelecek) bir açıklamayı beklemesi ihtimali dolayısıyla olabilir. Âyet-i kerîme de bunu helâl kılmak ve bu hususta muhayyer bırakmak hükmü ile nazil oldu. O da onunla evlenmemeyi seçti ve başkası ile evlendirdi. Susmasının bu hususta düşünmesinden kaynaklanmış olma ihtimali de vardır ve nihayet bir adam kalkıp o kadına talib oldu.

Hasan-ı Basrî, Ubeyy b. Ka’b ve en-Nehaî ise, “bağışlayan kadını” lâfzındaki hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Ayrıca el-A’meş âyeti, “bağışlayan mü’min kadını” anlamında diye okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Burada; diye hemzenin esreli okunması anlam bakımından daha kapsamlıdır. Çünkü bu şekilde kendilerini bağışlayan hanımların birden çok olduğu söylenmiştir. Üstün okunduğu takdirde anlamı muayyen bir kadın hakkında olur. Çünkü bu üstün okuyuş “kadın”dan bedeldir yahut da, “…için” diye anlamındadır.

11- Peygambere Kâfir Kadın Helâl Değildi:

Yüce Allah’ın: “Mü’min kadını” âyeti kâfir kadının ona helâl olmadığına delildir. İmâmu’l-Harameyn şöyle demiştir: Hür kâfir kadının ona haram olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır.

İbnu’l-Arabî ise, şöyle demektedir: Bana göre sahih olan görüş, kâfir olan kadın ile evlenmenin ona haram olduğudur. Böylelikle o bizden ayrıcalıklı olmaktadır. Çünkü fazilet ve şeref ve üstünlük ile ilgili hususlarda onun payı daha fazladır. Eksiklik olan cihetlerde ise, o bu eksikliklerden daha uzak ve tertemizdir. Bize kitab ehli hür kadınları nikâhlamak câiz kılınmıştır. Fakat kendisi üstün makamı dolayısıyla sadece mü’min hanımları nikâhlayabilirdi. Hicret fazileti olmadığından dolayı hicret etmeyen hanımlar ona helâl olmadığına göre, küfrün sebep olduğu eksiklikten ötürü kitab ehli kâfir bir kadının nikâhlanmasının ona helâl olmaması öncelikle sözkonusudur.

12- Nikâh Akdinin Mahiyeti:

“Nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadın” âyeti nikâhın özel sıfatlar çerçevesinde karşılıklı bir ivazlaşma akdi olduğunun delilidir ki, buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/24. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccâc dedi ki: “Nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadın” âyeti bu yolla ona helâl olmuş kadın, demektir. el-Hasen “bağışlayan” anlamındaki âyeti; şeklinde hemzeyi üstün olarak okumuştur. (……..) edatı nasb mahallindedir. ez-Zeccâc dedi ki: Bu da “Bağışlamak için” anlamındadır, başkası ise, bu okuyuşa göre “bağışladı diye” şekli “kadın” dan bedel-i istimaldir.

13- Bağışın Kabulü:

“Eğer peygamber onu nikâh etmek isterse” yani kadın kendisini bağışlayıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu kabul ederse, peygambere helâl olur. Peygamber onu kabul etmeyecek olursa, böyle bir şey de gerekli olmaz. Nitekim bir kimseye bir şey bağışlanacak olursa, onun o bağışı kabul etme yükümlülüğü yoktur. Şu kadar var ki Peygamber Efendimiz’in üstün ahlakının bir gereği olarak, o bağış yapanın bağışını kabul ederdi. Üstün ahlaklı kimseler bağışı reddetmenin âdeten çirkin bir şey olduğu ve bağışta bulunan kimseye bir hakaret, kalbine bir eziyet olduğu görüşündedirler. İşte yüce Allah bu hususu Rasûlü hakkında açıklığa kavuşturmuş ve onun üzerinden sıkıntıyı giderip insanların âdet ve sözlerindeki batılı da ortadan kaldırmak maksİsmi ile, bunu okunan bir Kur’ân ifadesiyle dile getirmiş olmaktadır.

14- Peygamber’e Has Olmak Üzere…:

“Yalnız sana has olmak üzere” âyeti şu demektir: Kadınların kendilerini hususi olarak hibe etmeleri câiz değildir. Bir kadının herhangi bir erkeğe kendisini hibe etmesi câiz olmaz. Bunun özel olma yönü de şu şekilde olur: Şayet kadın gerdeğe girilmeden önce mehrın tayın edilmesini isteyecek olursa, böyle bir hakkı yoktur. Ancak kendi aramızda, nikâhını başkasına havale eden bir kadının gerdekten önce mehir talebinde bulunma hakkı vardır. Gerdekten sonra ise, mehr-i misil taleb edebilir.

15- Kadının Kendisini Bağışlaması Câiz Değildir:

İlim adamları kadının kendisini bağışlamasının câiz olmadığını, bu şekilde bağış (hibe) lâfzı ile nikâhın gerçekleşmeyeceğini icma ile kabul etmişlerdir. Bundan tek istisna, Ebû Hanîfe ile iki arkadaşı (Ebû Yûsuf ve Muhammed)’den gelen ve şöyle dediklerini belirten rivâyettir: Kadın bağışta bulunurken, erkek de mehir tayin edip bu hususta şahid tutacak olursa, böyle bir iş câiz olur.

İbn Atiyye dedi ki: Onların bu görüşlerinden sadece ibare ve bağış (hibe) lâfzının kullanılmasının câiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Yoksa onların şart koştukları fiiller, nikâhın fiillerinin aynısıdır. Bu mesele yeterli açıklamalarıyla daha önceden el-Kasas Sûresi’nde (28/23-28. âyetler, 9- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

16- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Ait Özel Hükümler (Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hususiyetleri):

Yüce Allah, şeriat hükümleri arasında Rasûlüne başkasının bu hususlarda kendisine ortak olmadığı birtakım özellikler vermiştir. Bunlar farz, haram ve helâl kılma bahisleriyle ilgili olup bu hususlar, ona ümmetten ayrı bir ayrıcalık olarak bağışlanmıştır. Bu mertebe özellikle ona verilmiştir. Bundan dolayı başkasına farz kılınmamış, birtakım şeyler ona farz kılınmış. Başkasına haram kılınmadık bir takım fiiller ona haram kılınmış, ümmeti için helâl kılınmamış birtakım şeyler ona helâl kılınmıştır. Bunların bir kısmı üzerinde ittifak edildiği gibi, bir kısmı hakkında da görüş ayrılığı vardır.

Peygamber’e özel olarak farz kılınan hususlar dokuz tanedir.

1- Geceleyin teheccüd kılmak: Denildiğine göre geceleyin namaza kalkmak vefat ettiği vakte kadar ona farz idi. Çünkü yüce Allah:

“Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı müstesna geceleyin kalk” (el-Müzzemmil, 73/1-2) diye buyurmaktadır. Ancak açıkça belirtilen husus şu ki, önceleri tehecüd onun için vacib idi, daha sonradan yüce Allah’ın:

“Gecenin bir kısmında da sana nafile olmak üzere onunla (Kur’ân’la) gece namazı kıl!” (el-İsra, 17/79) âyeti ile nesh olunmuştur.

2- Duha (kuşluk) namazı

3- Edha Edha ile, Kurban Bayramı namazı mı, ya da başka bir şeyi mi kastettiğini anlayamadık.

4- Vitr, bu da teheccüd kısmına dahildir.

5- Misvak kullanmak.

6- Borcunu ödemekte zorluk çekmekte iken ölen bir kimsenin borcunu ödemek.

7- Şer’î hususlar dışında akıl sahibi kimselerle danışmak.

8- Hanımlarını muhayyer bırakmak.

9- Bir amele başladı mı? onun üzerine sebatla devam etmek.

Başkaları şunu da eklemektedir: O bir münkerin işlendiğini görecek olursa, mutlaka ona tepki gösterir ve bu tepkisini de açığa vururdu. Çünkü onun bu hususta başkasına karşı tepki göstermemesi, bu işin câiz oluşuna delil olur. Bu açıklamayı da el-Beyan müellifi zikretmiştir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a özel olarak haram kılınan şeylere gelince, bunlar da toplam on şeydir:

1- Zekâtın ona ve onun akrabalarına haram olması.

2- Nafile sadaka ona haramdır. Akrabalarına haram olması hususunda ise, nisbeten farklı görüşleri, bulunduğu fer’î bir meseledir.

3- Hain bakış: Bu da içindeki kanaatin aksini açığa vurmak veya gereken hususu yapmayarak başka bir tarafa meyletmektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) izin istediği bir sırada bir kâfiri yermekte iken yanına girdikten sonra o kişiye yumuşak söz söylemiştir.

4- Zırhını veya silahını giyinip kuşandığı takdirde yüce Allah, onun ile Savaştığı kimse arasında hüküm verinceye kadar üzerinden çıkarmasını Allah ona haram kılmıştır.

5- Yaslanarak yemek yemek.

6- Kokusu hoş olmayan yemekleri yemek.

7- Hanımlarının birisini boşayıp yerine başkasını alması. İleride gelecektir.

8- Onunla birlikte olmaktan hoşlanmayan kadını nikâhlaması.

9- Kitab ehli hür kadını nikâhlaması.

10- Cariyeyi nikâhlaması.

Yüce Allah, peygamberi tenzih ve onu temizlemek için, başkasına haram kılmamış olduğu birtakım şeyleri ona haram kılmıştır. Yüce Allah ona yazı yazmayı, şiir söyleyip bunu öğretmeyi -hüccetini daha bir pekiştirmek, mucizesini daha bir açıkça ortaya koymak için- haram kılmıştır. (Bu hususta ona imkan vermemiştir.) Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın.” (el-Ankebût, 29/48)

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmeden önce yazı yazabiliyordu. Ancak meşhur olan birinci görüştür. Ayrıca insanlara verilen dünya metâına göz dikmesi de ona haram kılınmıştır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Sakın bazılarını faydalandırdığımız şeylere iki gözünü dikip uzatma.” (el-Hicr, 15/88)

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a özel olarak helâl kılınanlara gelince, bunlar da onaltı tanedir:

1- Ganimetlerden safiy (taksimata sokulmayan) özel bir şeyi kendine ayırması.

2- Beşte birin, beşte birini de yahut beşte birin tamamını da dilediği gibi tasarrufta bulunabilmesi.

3- Visal orucu (akşam iftar etmeden orucu birkaç gün sürdürmek)

4- Dört hanımdan fazla nikâhlamak.

5- Hibe (bağışlama) lâfzı ile nikâhının olması.

6- Nikâhladığı hanımı velisiz nikâhlayabilmesi.

7- Mehirsiz nikâhının olması.

8- İhram halinde nikâhlamasının helâl olması.

9- Hanımlar arasında paylaştırma yükümlülüğünün üzerinden sakıt olması -ileride gelecektir-.

10- Bir hanımı görecek (ve kalbinde yer edecek) olursa, kocasının o hanımı boşaması vacib olur, peygamberin de o hanımı nikâhlaması helâl olur. İbnu’l-Arabî dedi ki: İmâmu’l-Harameyn böyle demiştir. Daha önce Zeyd kıssasında ilim adamlarının bu husustaki görüşleri geçmiş bulunmaktadır.

11- O Safiyye’yi hürriyetine kavuşturmuş ve onun hürriyetine kavuşturulmasını mehri olarak tayin etmişti.

12- Mekke’ye ihramsız olarak girmesi: Bizim ihramsız olarak Mekke’ye girişimizde ise, görüş ayrılığı vardır.

13- Mekke’de Savaşabilmesi.

14- Ona mirasçı olunmaz.

Bunun ona özel olarak helâl kılınmış şeyler arasında zikrediliş sebebi şudur: Kişi hastalığı sebebiyle ölüme yakınlaşacak olursa, onun mülkünün önemli bir bölümü de elinden çıkar ve geriye sadece üçte bir kalır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mülkü ise, miras ile ilgili âyette (en-Nisa, 4/11-14. âyetler, 5. başlıkta) açıklandığı üzere onun mirası mülkü olarak kalmaya devam etmiştir. Aynı şekilde Meryem Sûresi’nde de (19/6. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar yine geçmiş bulunmaktadır.

15- Vefatından sonra da hanımlarının kocaları hayatta imiş gibi devam etmeleri (başkalarıyla evlenmelerinin haram olması).

16- Bir hanımı boşadığı takdirde yine ondan dolayı hanımının başkası tarıfından nikâhlanması haram kalmaya devam eder.

Bu son üç hususun büyük bir bölümü ilgili yerlerde etraflı bir şekilde açıklanmış bulunmaktadır. İleride de yüce Allah’ın izniyle gelecektir. Ayrıca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aç ve susuz kimselerden yiyecek ve içecek şeyleri almak: -bunlara sahib olan kimse (bunları verdiği takdirde) helâk olacağından korksa dahi- mubah kılınmıştır. Çünkü yüce Allah: “Peygamber mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir” (el-Ahzab, 33/6) diye buyurmaktadır. Herbir müslüman peygamberi, gerektiğinde kendi öz canıyla korumakla yükümlüdür.

Peygamberin kendisi adına bazı yerleri ayırıp tahsis etmesi (yasak bölge kılması, hima) da mubah kılınmıştır.

Ganimetlerin kendisine (ve ümmetine) helâl kılınması ile de Allah ona ikramda bulunmuştur. Yeryüzü de ona ve ümmetine hem bir mescid, hem de temizlenme aracı kılınmıştır. Halbuki önceki peygamberler arasında mescidlerin dışında namaz kılmaları sahih olmayanlar dahi vardır.

Düşmanının kalbine salınan korku ile ona yardım verilmiştir. Düşmanı bir aylık mesafeden ondan korkardı.

Bütün insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Kendisinden önceki peygamberler ise, insanların bir bölümüne peygamber olarak gönderilirdi. Ona kendisinden önceki peygamberlerin mucizelerinin benzerleri verildiği gibi, daha fazlası da verilmiştir. Mûsa (aleyhisselâm)’ın mucizesi asa ve kayadan suyun fışkırması idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için ise, ay yarılmış ve parmaklarının arasından su fışkırmıştır. Îsa (aleyhisselâm)’ın mucizesi ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraşı iyileştirmek idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın elinde ise, çakıl taşlan tesbih etmiş, kendisine yaslanarak hutbe okuduğu kütük (minberde hutbe okumak üzere ondan ayrılması dolayısıyla) onun için âdeta ağlamıştı. Bunlar ise, daha ileri derecede mucizelerdir.

Yüce Allah, diğer peygamberlere üstünlük olarak ona ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’i mucize olarak vermiştir ve Kur’ân’daki mucizesi kıyâmete kadar baki kalmıştır. İşte bundan dolayı onun nübüvveti kıyâmet gününe kadar nesh olmamak üzere ebedi bir peygamberliktir.

17- Peygamberin Nikâhlamak İstemesi…:

“Peygamber onu nikâh etmek isterse” âyeti onu nikâhlarsa anlamındadır. Çünkü; ile “Nikâhladı (anlamında)”; diye kullanılır. Tıpkı; ile ‘in, “beğendi, hayret etti” anlamında, ile ‘in de “acele etti” anlamında kullanılması gibi.

Bununla birlikte; ‘in nikâh talebinde veya cima talebinde bulunmak anlamında kullanılması da mümkündür.

“Has olmak üzere” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. Bunu ez-Zeccâc söylemiştir.

Bunun zikredilmemiş bir fiile muttasıl bir zamirden hal olduğu da söylenmiştir ki, bu zamire zikredilmemiş olan fiil delâlet etmektedir. Bunun da takdiri (anlamı) şöyledir: Biz sana hanımlarını helâl kıldık. Aynı şekilde mü’min olan bir kadını da sana has olmak üzere, senin için hibe (bağışlama) lâfzı ile mehirsiz ve velisiz olarak helâl kıldık.

18- Mü’minler Bu Hükmün Dışındadır:

“Diğer mü’minler bir yana” kaydının faydası şudur: Kâfirler her ne kadar bize (Mâlikîlere) göre şeriatın fer’î hükümleri ile muhatab iseler de, onların bu hükümlerle bir ilişkileri yoktur. Çünkü hükümlerin onlar hakkında uygulanması ancak İslâm’ın takdirinde olan bir şeydir.

“Biz mü’minlere eşleri ve malik oldukları cariyeleri hususunda neleri farz kıldığımızı” mü’minlere neleri vacib kıldığımızı

“biliyoruz.” Bu da onların ancak dört kadınla ve mehir, beyyine (şahit) ve veli ile evlenebilecekleri hükmüdür. Bu anlamdaki açıklamaları Ubeyy b. Ka’b, Katade ve başkaları yapmıştır.

19- Peygamber’e Darlık Olmasın Diye:

“Sana darlık olmasın diye (böyle hükmettik.)” Yani içinde bulunduğun herhangi bir işte, senin ayrıca genişlik istemene ihtiyaç bırakmadık. Yani Biz bunca açıklamayı ve bu kadar geniş bilgileri:

“Sana darlık olmasın diye” yaptık. Buna göre

“Olmasın diye” lâfzı

“Biz sana… zevcelerini… helâl kıldık” âyetine taalluk etmektedir. Yani herhangi bir hususta Rabbinin nezdinde senin bir günah kazandığın ortaya çıkmadıkça herhangi bir sıkıntın” olmasın ve bundan dolayı kalbin daralmasın diye…

Daha sonra yüce Allah, mağfiret ve rahmetiyle bütün mü’minleri teselli ederek:

“Allah mağfiret edendir, rahmet edendir” diye buyurmaktadır.

Ahzab 49

Ey iman edenler! Mümin kadınlarla evlenip onlara dokunmadan boşarsanız, onlar için sayacağınız bir iddet yoktur. Onlara geçimlik verin ve güzellikle serbest bırakın.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp da, henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur. O halde onları (bir bağışla) memnun edin ve onları güzel bir şekilde serbest bırakın.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Mü’min kadınları nikâhlayıp sonra kendilerine dokunmadan onları boşarsanız, sizin için onlar aleyhine sayacağınız bir iddet olmaz. Ayrıca onları faydalandırın ve onları güzel bir şekilde salıverin.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyet-i Kerîmenin Önceki Buyruklarla İlişkisi:

“Ey îman edenler! Mü’min kadınları nikâhlayıp sonra kendilerine dokunmadan onları boşarsanız…” âyetinden önce Zeyd’in kıssası ve Zeyneb’i boşaması sözkonusu edilmişti. Zeyneb boşandığında onunla gerdeğe girilmiş bulunuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da daha önceden açıklamış olduğu gibi, iddetinin bitmesinden sonra ona talib olmuştu. Burada da yüce Allah mü’minlere kendisiyle gerdeğe girilmeden önce boşanan hanımın hükmünün ne olduğunu hitabıyla bildirmekte ve bu hükmün ümmet hakkında sözkonusu olduğunu açıklamaktadır.

Buna göre boşanan kadına şayet dokunulmamış ise, Kitabın nassı ve bu husustaki ümmetin icmaı dolayısıyla iddet beklemek yükümlülüğü yoktur. Eğer onunla gerdeğe girmiş ise, icma ile iddet beklemesi gerekir.

2- Nikâhın Mahiyeti:

Nikâhın hakikat anlamı ilişki kurmaktır. Akde nikâh adının verilmesi ise, ilişkiye götüren yol olması bakımından, bu akdin onu da ihtiva etmesinden dolayıdır. Bunun bir benzeri de Arapların şaraba “ism: günah” ismini vermiş olmalarıdır. Çünkü içki günah işlemeye götüren bir yoldur. Yüce Allah’ın Kitabı’nda “nikâh” lâfzı ise, hep akit anlamında kullanılmıştır. Çünkü bu da ilişki kurmak manasını taşır. Böyle bir kullanım, Kur’ân’ın rivâyet ettiği âdâbtandır. Kur’ân-ı Kerîm’in ilişki kurmaktan mülâmese, mümâsse (dokunmak), kurban (yaklaşmak), teğaşşi (örtmek) ve ityân (varmak) lâfızları kinaye yoluyla kullanılır.

3- Nikâhtan Önce Talâk (Boşama)ın Hükmü:

Bazı ilim adamları yüce Allah’ın:

“Sonra… onları boşarsanız” âyetinin “bir süre sonra” anlamına geldiğini söylemişler ve “sonra” lâfzının boşamanın ancak nikâhtan sonra olduğuna ve bir kimse nikâhlamadan önce -tayin edecek olsa dahi- hanımı boşayacak olursa, bunun bağlayıcı olmayacağına delil göstermişlerdir.

Sahabe, tabiîn ve ilim önderi olan İmâmlardan yaklaşık otuz kişi bu görüştedir. Buhârî bunların yirmiikisinin ismini vermektedir Buhârî, IV, 2017 (ancak ismi verilenlerin sayısı yüzdört kişidir).

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da: “Nikâhtan önce talâk yoktur.” Hakim, el-Müstedrek, II, 222; Tirmizî, III, 486; Dârimî, II, 214; Dârakutni, IV, 14; Ebû Dâvûd, II, 258; İbn Mâce, I, 660; Müsned, II, 207. dediği rivâyet edilmiştir. Yani nikâh gerçekleşmeden, talâk meydana gelmez. Habib b. Ebi Sabit dedi ki: Ali b. el-Huseyn (radıyallahü anh)’a bir kadına: Ben seninle evlenecek olursam, boş olasın, diyen bir adamın hükmü hakkında soru soruldu, o da bunun hiçbir değeri yoktur, diye ceyab verdi. Çünkü yüce Allah nikâhtan, boşamadan önce sözetmiştir.

Bir grub ilim adamı da şöyle demiştir: Şahsı yahut kabilesi ya da beldesi ile tayin edilen bir kadının nikâhtan önce boşanması bağlayıcıdır. Bu görüşü benimseyenler arasında Malik, onun bütün arkadaşları ve ümmet âlimlerinden büyük bir topluluk vardır. Berae (et-Tevbe) Sûresi’nde (9/75-78. âyetler, 5. başlıkta) buna dair açıklamalar ve her iki kesimin ileri sürdükleri deliller geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Erkek: Kendisi ile evleneceğim herbir kadın boş olsun. Satın alacağım herbir köle de hür olsun, diyecek olursa, bu onun için bağlayıcı değildir. Şayet: Yirmi yıla kadar evleneceğim herbir kadın boş olsun, yahut ta filan şehirden evlenecek olursam ya da filan oğullarından bir kadınla evlenecek olursam o boş olsun, diyecek olursa, bu yıllar boyunca kendisinin günaha düşeceğinden korkmadığı sürece yahut ta büyük bir ihtimalle ömrü o süreye kadar devam etmeyecek olursa, boşama onun için bağlayıcı olur. Aksi takdirde evlenebilir. İfadeyi genel olarak kullandığı takdirde boşamanın onun için bağlayıcı olmaması, kendisi aleyhine nikâhlanmanın sınırlarını daraltmış olduğundan dolayıdır. Eğer bizler onu evlenmekten alıkoyacak olursak, bu hususta zorlanır, günaha düşer ve zinaya düşeceğinden korkulur.

Mezhebimize mensup Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Eğer cariye bulabilecek olursa, nikâhlamaz. Ancak bu görüşün hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü zaruretler ve mazeretler ahkâmı kaldırır. Bu durumda bu zaruret açısından yemin etmemiş gibi olur. Bu açıklamayı İbn Huveyzimendâd yapmıştır.

4- Ric’î Talâk ile Boşanmış Kadına Ric’at Yaptıktan Sonra Tekrar Boşamak:

Dâvûd (ez-Zahirî) ve onun görüşünü paylaşanlar delil göstererek derler ki: Ric’î talâk ile boşadığı hanımına kocası iddeti bitmeden önce ric’at yapar, fakat onunla ilişkiden önce ondan ayrılacak olursa, kadının ne önceki iddetini lamamlama yükümlülüğü vardır, ne de o boşamadan sonra tekrar yeni bir iddet bekleme yükümlülüğü vardır. Çünkü böyle bir kadın kendisi ile gerdeğe girilmeden önce boşanmış demektir.

Aıa b. Ebi Rebah ile bir kesim de şöyle demektedir: Bu durumda kadın birinci boşanmadan itibaren başladığı iddetini devam ettirir. -Şâfiî’nin iki görüşünden birisi de budur.- Çünkü onun hanımına temas etmeden önce verdiği boşama kendisine ric’at yapmadan önce iddeti esnasında onu boşamak hükmündedir. Bir kimse hanımını her temizlik halinde bir defa boşayacak olursa, önceki iddetini devam ettirir ve yeni bir iddete başlamaz.

Malik şöyle demektedir: Şayet onunla temas etmeden önce ayrılacak olursa, kadın daha önceden geçirmiş olduğu iddetine devam etmez. (İkinci defa) kendisini boşadığı günden itibaren yeni bir iddet başlar. Eğer kocalının ona bir ihtiyacı olmadığı halde, ona ric’at yapmış ise, kendisine zulmetmiş ve günah işlemiş olur. İlim ehlinin çoğunluğu da bu kanaattedir. Çünkü böyle bir kadın nafaka, süknâ (onun için mesken ihtiyacını karşılamak) ve başka hususlarda kendileriyle gerdeğe girmiş olduğu zevceleri hükmündedir. Bundan dolayı boşandığı günden itibaren iddetine yeniden başlar. Basra. Küfe, Mekke, Medine ve Şam fukahâsının çoğunluğunun görüşü de budur. es-Sevrî dedi ki: Fukahâ bizde bu hususta icmâ etmişlerdir.

5- Küçük Bâin Talâk ile Boşanmış Kadın ile Eski Kocası, İddet İçerisinde Tekrar Evlenirse:

Hanımı, küçük bâin talâk ile boşandıktan sonra henüz iddeti içerisinde iken onunla evlenecek olup fakat gerdeğe girmeden onu tekrar boşayacak olursa, yine ilim adamları bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Malik, Şâfiî. Züfer ve Osman el-Bettî şöyle demiştir: Böyle bir kadına mehrin yarısı verilir ve başlamış olduğu ilk iddetin geri kalan kısmını tamamlar. el-Hasen, Atâ, Ikrime ve İbn Şihab’ın görüşü budur.

Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, es-Sevrî ve Evzaî derler ki: İkinci nikâh dolaylıyla tam bir mehir almak hakkı vardır ve yeni bir iddete başlar. Onlar böyle bir kadını daha önce kendisinden dolayı iddet beklemekte olduğundan ötürü kendisiyle gerdeğe girilmiş kadın hükmünde değerlendirmişlerdir.

Dâvûd (ez-Zahirî) da şöyle demiştir: Böyle bir kadın mehrin yarısını halleder. Bununla birlikte ne önceki iddetin geri kalan bölümünü tamamlamakla yükümlüdür, ne de yeni bir iddete başlamak yükümlülüğü vardır.

Daha uygun olan Malik ve Şâfiî’nin kabul ettiği görüştür. Doğrusunu en :vi bilen Allah’tır.

6- Bu Âyet ile İddete Dair Diğer Âyetler:

Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kur’ süresi beklerler.” (el-Bakara, 2/228) âyeti ile:

“Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlarla… (iddetleri) hakkında şüphe ederseniz, onların iddeti üç aydır” (et-Talâk, 65/4) âyetlerini -daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/228. âyet, 1. başlık ve devamında) bu husus geçtiği gibi, tahsis etmektedir. Yine orada müt’a’ya dair (mealde: “faydalandırın” lâfzı ile buna işaret edilmiştir) açıklamalar el-Bakara (2/236. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş olduğundan, burada onları ayrıca tekrarlamaya gerek kalmamıştır.

“Ve onları güzel bir şekilde salıverin” âyeti iki şekilde açıklanmıştır:

1- Bundan kasıt, bolluk ya da darlık imkânlarına göre müt’a’yı (kadını faydalandıracak malı) ödemektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

2- Bu, kadın ile ilişki kurmadan önce temizlik halinde onu boşamak demektir. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre de boşadıktan sonra onları ailelerine gönderiniz, yani buna göre erkek ile boşanmış olan hanım aynı yerde bir arada bulunmasınlar.

7- “Faydalandırmak (Mut’a)” ile “Salıvermek (Tesrih)’in Anlamları:

Yüce Allah’ın:

“Onları faydalandırın” âyeti hakkında Said, bu âyet-i kerîme el-Bakara Sûresi’ndeki âyet ile neshedilmiştir, demiştir. Sözünü ettiği âyet-i kerîme de:

“Kendilerine mehir tayin etmiş olduğunuz hanımları, onlara dokunmadan önce boşarsanız, tayin ettiğinizin yarısını (onlara) verin.” (el-Bakara, 2/237) âyetidir. Yani burada müt’a’dan sözetmemektedir. Bu hususa dair açıklamalar yeteri kadar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/237. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve onları… salıverin” onları boşayın demektir. Salıvermek (tesrîh) Ebû Hanîfe’ye göre talâk hakkında kinaye yoluyla kullanılan bir sözdür. Çünkü bu lâfız başka şeyler hakkında da kullanılır. O bakımdan (talâk hakkında kullanılacak olursa) niyete ihtiyacı vardır. Şâfiî’ye göre ise, bu (talâk hakkında) sarih bir ifadedir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/229- âyetin tefsirinde) geçmiş olduğundan tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

“Güzel bir şekilde” yani sünnete uygun olarak ve bid’at olmayan yollarla “boşayın” demektir.

Ahzab 48

Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güven. Vekil olarak Allah yeter.

Diyanet Vakfı
Kafirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allaha güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirlere de, münafıklara da itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma! Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter.

“Kâfirlere de, münafıklara da itaat etme!” Yani din hususunda sana şirin görünmek maksadıyla ileri sürdükleri görüşler hususunda onlara itaat etme ve onlarla aynı kanaatleri paylaşma!

“Kâfirler”den kasıt Ebû Süfyan, İkrime ve Ebû’l-A’ver es-Sülemî olup bunlar: Ey Muhammed, dediler. Sen bizim tanrılarımızdan kötü bir şekilde söz etme, sana uyalım.

“Münafıklardan” Abdullah b. Ubeyy, Abdullah b. Sa’d, Tu’me b. Ubeyrik de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı maslahatın bunu gerektirmesi sebebiyle onların istediklerini kabul etmeye teşvik etmişlerdi.

“Onların eziyetlerine aldırma!” Yani onların sana verdikleri eziyetlere karşılık olmak üzere sen onlara eziyet etmekten vazgeç.

Şanı yüce Allah, onları cezalandırmayı terketmesini, onların hatalarını affetmesini emretmektedir. Buna göre buradaki “ezâ (eziyet)” mastar olup mef’ûle izafe edilmiştir. Bu açıklamaya göre âyetin kâfirler ile alakalı olan bölümü neshedilmiştir. Onu nesheden ise, kılıç (Savaşı emreden) âyettir.

Âyet-i kerîmenin ikinci bir anlamı da vardır: Yani sen onların sözlerinden ve sana verdikleri eziyetlerden yüz çevir, bununla uğraşma. Bu açıklamaya göre ise, mastar faile izafe edilmiştir. Bu da Mücahid’in te’vilidir. Âyet-i kerîme kılıç (Savaşı emreden) âyeti ile neshedilmiştir.

“Allah’a tevekkül et” âyeti ile yalnız kendisine tevekkül etmesini emretmekte ve

“vekil olarak Allah yeter” âyeti ile de onu teselli etmektedir. İfadede Allah’ın ona yardımcı olacağına dair bir vaad gücü vardır.

“Vekil” bir işi yerine getiren, koruyucu demektir.

Ahzab 47

Müminlere Allah katından büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

Diyanet Vakfı
Allahtan büyük bir lütfa ereceklerini müminlere müjdele.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minlere de; muhakkak onlar için Allah’tan büyük bir lütuf ve ihsan olduğunu müjdele.

“Mü’minlere de… müjdele” âyetinde başta yer alan “vav” (mealde: “de”) cümleyi cümleye atfetmektedir. Ancak anlam itibariyle bir öncekinden ayrıdır. Yüce Allah, mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf ve ihsan olduğunu müjdelemesini emretmektedir. ez-Zeccâc’ın görüşüne göre ise, aydınlık saçan bir kandil sahibi olarak yahut da aydınlık saçan bir kandili okuyarak (mü’minlere müjdele) demek olur. O takdirde “ey pegyamber… seni gönderdik” âyetindeki “kef (seni anlamında)”e atfedilmiş olur.

İbn Atiyye dedi ki: Babam neşre hazırlayanlar “babam” demek olan ve “ebî” diye okunması gereken bu kelimeyi yanlışlıkla -hat benzerliği dolayısıyla- Ubeyy diye harekelemişlerdir. -Allah ondan razı olsun- bize dedi ki: Bu bana göre yüce Allah’ın Kitabı’nda en ümit verici âyetlerdendir. Çünkü yüce Allah peygamberine, mü’minlere, kendi nezdinde onlar için pek büyük bir lütuf ve ihsan olduğunu müjdelemesini emretmektedir. Bu pek büyük lütuf ve ihsanın ne olduğunu da:

“Îman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rabbleri yanında istedikleri herşey vardır. İşte bu büyük lütuf ve ihsanın tâ kendisidir” (eş-Şûrâ, 42/22) âyetinde açıklamış bulunmaktadır. Buna göre bu sûrede yer alan bu âyet-i kerîme bir haberdir. Ha, mim, ayn, sin kaf (yani eş-Şûrâ) Sûresi’nde yer alan âyet-i kerîme ise, onu açıklamaktadır.

Ahzab 46

Allah’ın izniyle O’na çağıran ve aydınlatıcı bir kandil olarak.

Diyanet Vakfı
Allahın izniyle, bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak (gönderdik).

Kurtubi Tefsiri
Allah’a, izni ile çağıran ve nûr saçan bir kandil olarak da.

“Allah’a izni ile çağıran” âyetinde Allah’a çağırmaktan kasıt, tevhidi tebliğ etmek ve tevhidi sımsıkı yakalamaktır. Kâfirlerle de mücadele etmektir.

“İzni ile” âyetinin buradaki anlamı, Allah’ın ona vermiş olduğu emirle şeklindedir. Buna göre ifadenin takdiri de zamanında ve vaktinde Allah’a davet etmesi demektir.

“Ve nûr saçan bir kandil olarak da” âyetinde geçen

“nûr saçan kandil” şeriatının ihtiva etmiş olduğu nura bir benzetmedir.

“Bir kandil” sapıklık karanlıklarından hidayete ileten diye de açıklanmıştır. İşte sen de böyle aydınlık saçan bir kandil gibisin. Bu kandili nûr saçmakla nitelendirmesinin sebebi ise, bazı kandillerin yağı azalıp fitili inceldiği takdirde, aydınlık saçamayacak bir hale düşmelerinden ötürüdür. Kimisi şöyle demiştir: Üç şey insanı dara ve sıkıntıya düşürür: Geciken bir elçi, aydınlık saçmayan bir kandil ve hazır olan sofraya gelip oturması beklenen kişilerin bulunması.

Birisine de insanı, canını sıkan iki şeyin ne olduğu hususunda soru sorulmuş, o da: “Her tarafı örten bir karanlık ile aydınlık saçmayan bir kandil” diye cevab vermiştir.

en-Nehhâs senedini kaydederek şöyle demiştir: Bize Muhammed b. İbrahim er-Razî anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Salih el-Ezdî anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Muhammed el-Muharibi anlattı. O Şeyban en-Nahvîden naklen dedi ki: Bize Katade, İkrime’den anlattı. İkrime, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etti: “Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici, bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah’a izni ile çağıran ve nûr saçan bir kandil olarak da” âyeti nazil olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali ve Muâz’ı çağırarak dedi ki: “Haydi gidiniz, müjdeleyiniz fakat zorluk çıkarmayınız. Çünkü bu gece benim üzerime: “Ey Peygamber! şüphe yok ki Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici” ateşe karşı “bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah’a” yani Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet getirmeye “izni ile” emri ile “çağıran ve” Kur’ân ile “nûr saçan bir kandil olarak da.” buyrukları indirildi. Bir önceki nota bakınız.

ez-Zeccâc dedi ki: “Bir kandil” yani ışık saçan bir kandil sahibi, bu da aydınlık saçan kitab demektir. Aynı şekilde bunun Allah’ın kitabını okuyan olarak… anlamında olmasını da uygun bulmuştur.

Ahzab 45

Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı olarak gönderdik;

Bu âyet-i kerîme ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü’minler teselli edilmekte ve hep birlikte onların şerefleri yükseltilmektedir. Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın altı ismini ihtiva etmektedir. Peygamber’imizin pekçok isimleri ve pekçok üstün nitelikleri vardır. Bu isim ve nitelikler Kitab ve sünnette ve daha önce indirilmiş kitaplarda zikredilmiştir. Yüce Allah, Kitabında ona Muhammed ve Ahmed ismini vermiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sika ve âdil ravilerin kendisinden naklettiklerine göre şöyle buyurmuştur: “Benim beş ismim var. Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben Allah’ın benimle küfrü mahvettiği Mâhî (mahvedici)’yim. Ben insanların ayakları üzerinde haşrolunacağı Hâşir’im ve ben Âkib’im.” Buhârî, III, 1299, IV, 1858; Müslim, IV, 1828; Tirmizî, V, 135; Dârimi, II, 409; Muvatta’, II, 1004; Müsned, IV, 80, 84.

Müslim’in, Sahih’inde de Cübeyr b. Mut’im’in rivâyet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: “Allah onu çok şefkatli ve merhametli (radıyallahü anhuf ve Rahîm)” diye adlandırmıştır. ” Müslim, IV, 1828.

Yine Müslim’deki rivâyete göre Ebû Mûsa el-Eş’arî şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize kendisinin birtakım isimlerini söyler ve şöyle derdi: “Ben Muhammed’im, Ahmed’im, Mukaffia’im, Hâşir’im, tevbenin peygamberi ve rahmetin peygamberiyim. ” Beyhaki, Şuabu’l-Îman, II, 143.

Kadı Ebû’l-Fadl Iyad “eş-Şifa” adlı eserinde yüce Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinde ve daha önceki kitablardan nakledilenler ile bu ümmetin hakkında kullandığı pekçok isimleri ve sayılamayacak kadar sıfatları kaydetmiştir. Bu isimlerin hepsinin anlamı onun hakkında çok isabetli olarak kullanılmış ve anlamlan onda karşılıklarım bulmuştur.

Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî de “Ahkâmu’l-Kur’ân” adlı eserinde bu âyet-i kerîmeyi açıklarken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın,isimlerinden altmışyedi tane isim zikretmektedir.

“Vesîletu’l-Müteabbidîn ile Mütâbeati Seyyidi’l-Mürselîn” adlı eserin müellifinin İbn Abbâs’tan naklettiğine göre Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüzseksen ismi vardır. Bunları görmek isteyenler orada bulabilir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali ve Muâz’ı çağırdı ve onları Yemen’e gönderip şöyle dedi: “Haydi gidiniz. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz, kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Çünkü benim üzerime… indirilmiş bulunuyor.” diyerek bu âyet-i kerîmeyi okudu. İndirilen bu ayetten söz etmeksizin hadisin rivâyeti sahih olarak pek çok kaynakta zikredilmekle birlikte; bu ayetin indirilişinden söz eden kısmı ile birlikte: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VII, 92, Taberânî tarafından rivâyet edilmiş olup ravilerinin “sahih ricali” oldukları kaydıyla; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, XI, 312.

“Bir şâhid” âyeti hakkında Said, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ümmetine karşı onlara tebliğ ettiğine dair, sair ümmetlere karşı da peygamberlerin, kendilerine tebliğ ettiklerine dair

“bir şâhid” demektir ve buna benzer açıklamalar yapılmıştır.

“Bir müjdeleyici” nin anlamı mü’minlere yüce Allah’ın rahmetini ve cennetini müjdeleyen demektir.

“Bir uyarıcı (nezir)”; isyankârları, yalanlayıcıları cehennem ateşi ile ve ebedilik azâbı ile uyarıp korkutan demektir.

Ahzab 44

Ona kavuştukları gün, onların selamı “Selam”dır. Allah onlar için değerli bir mükâfat hazırlamıştır.

Diyanet Vakfı
Kendisine kavuştukları gün, Allahın onlara iltifatı, «selam» dır. Allah onlara çok değerli mükafat hazırlamıştır.

Kurtubi Tefsiri
O’na kavuşacakları gün, onlara sağlık dileği selamdır. Onlar için çok şerefli bir ecir de hazırlamıştır.

“O’na kavuşacakları” âyetindeki zamirin kime ait olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir görüşe göre bu zamir yüce Allah’a aittir. Yani O, mü’minlere çok merhametlidir. Kıyâmet gününde Allah’ın azabından yana onlara emniyet verir. İşte o günde O’na kavuşacaklardır.

“Onlara sağlık dileği” yani onların birbirlerine sağlık dilekleri

“selamdır.” Allah’ın azabından bize de, size de esenlik olsun demektir. Bu selamın Allah tarafından onlara verileceği de söylenmiştir. Manası da: Allah onları her türlü afetten kurtaracaktır yahut da onlara korkulan şeylerden yana güvenlik içerisinde olacaklarını müjdeleyecektir.

“O’na kavuşacakları gün” yani cennete girdikten sonra kıyâmet gününde… Bu anlamdaki açıklamayı ez-Zeccâc yapmış olup yüce Allah’ın:

“Oradaki sağlık dilekleri ise selamdır” (Yûnus, 10/10) âyetini da delil göstermiştir. Bir başka görüşe göre

“O’na kavuşacakları gün” ölüm meleğiyle karşılaşacakları gün demektir. Selam vermedikçe hiçbir mü’minin ruhunu kabzetmeyeceği varid olmuştur. el-Bera b. Azib’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

“O’na kavuşacakları gün onlara sağlık dileği selamdır.” Ölüm meleği ruhunu kabzedeceği vakit mü’mine selam verir. Ona selam vermedikçe de ruhunu kabzetmez. el-Hakim, el-Müstedrek, II, 383; İbn Ebî Şeybe, Mûsannaf, VII, 134.

Ahzab 43

Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, O, sizi bağışlar ve melekleri sizin için dua eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size salât getirendir, melekleri de. O, mü’minlere çok merhametlidir.

“O, size salât getirendir” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ederler.” (el-Ahzab, 33/36) âyeti nazil olunca muhacirler ve ensar şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasûlü, bu sana özeldir. Bizim bunda herhangi bir payımız yoktur. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Derim ki: Bu da yüce Allah’ın bu ümmet üzerindeki en büyük nimetlerden bir nimettir. Aynı zamanda bu ümmetin diğer ümmetlerden daha üstün oluşuna da bir delildir. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/110)

Allah’ın kula salât getirmesi, ona rahmet buyurması ve ona bereketler vermesidir. Meleklerin salâtı ise mü’minlere dua etmeleri, onlar için Allah’tan mağfiret dilemeleridir. Nitekim yüce Allah: “Mü’minlere de mağfiret dilerler” (el-Mu’min, 40/7) diye buyurmaktadır ki, ileride gelecektir.

Hadîs-i şerîfte de belirtildiğine göre İsrailoğulları Mûsa (aleyhisselâm)’a sordular: Rabbin salat getirir mi? diye. Bu Mûsa’ya çok büyük ve ağır geldi. Yüce Allah ona şunu vahyetti: “Benim salâtım şu ki, rahmetim gazabımı geçmiştir.” Hadisin sadece: “Rahmetim gazabımı geçmiştir” anlamına tekabül eden kısmıyla: Buhari, VI, 2475; Müslim, IV, 2108; İbn Mâce, I, 67; Taberanî, Evsat, III, 189; Müsned, II, 257, 259, 397, 466… Bunu en-Nehhâs zikretmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bir kesimin rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın kullarına salâtı nasıldır? diye sormuşlar, o da şöyle cevab vermiş: “(Ben) subbuh(ım), kuddus(ım), rahmetim de gazabımı geçmiştir” Abdurrezzak, Mûsannaf, II, 162. (ifadesinden sonra peygambere ait sözün hangisi olduğu hususunda) farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, yüce Allah’ın kelamı kapsamı içerisindedir ve kullarına salatı böyledir. Bir diğer görüşe göre “subbuh ve kuddus” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözlerindendir. O yüce Allah’ın salatını ifade eden lâfzı dile getirmeden önce bunları söylemiştir. Yüce Allah’ın salatı ise “rahmetim gazabımı geçmiştir” ifadesidir. Bu bakımdan soru soran kimsenin yüce Allah’ın kuluna salât getirmesi ile ilgili olarak, Allah’a yakışmayacak bir manayı anladığı izlenimi uyandığından dolayı böyle demiş, önce bu hususa dair haber vermeden tenzih ve ta’zim ile sözlerine başlamıştır.

“Sizi karanlıklardan nura” yani sapıklıktan hidâyete

“çıkarmak için.” Bunun anlamı ise, hidayet üzere sebat vermektir. Çünkü onlar bu hitab zamanında hidayet üzere idiler. Daha sonra yüce Allah, mü’minlerin kalblerine teselli olmak üzere mü’minlere olan rahmeti hakkında da:

“O, mü’minlere çok merhametlidir” diye buyurmaktadır.

Ahzab 42

Sabah akşam O’nu tesbih edin.

Diyanet Vakfı
Ve Onu sabah-akşam tesbih edin.

Kurtubi Tefsiri
Sabah-akşam O’nu tesbih edin.

Yani dillerinizi hallerinizin çoğunda teşbih, tehlîl, tahmîd ve tekbîr ile meşgul ediniz. Mücahid dedi ki: Bu sözleri abdestli, abdestsiz ve cünub olan herkes söyleyebilir. Bunun, O’na dua edin, anlamında olduğu da söylenmiştir. (Şair) Cerir şöyle demektedir:

“Duhâ teşbihini (namazını) sakın unutma, çünkü Yusuf,

Rabbine (o vakit) dua etmişti de tesbih edince (radıyallahü anhbbi) onu seçmişti.”

Bir açıklamaya göre, sabah-akşam Allah için namaz kılınız, denilmek istenmiştir. Çünkü namaza da teşbih denilebilmektedir. Özellikle sabah, akşam ve yatsı vakitlerinin sözkonusu edilmesi bu vakitlerde kılınacak namazların teşvik edilmesinin daha uygun oluşundan dolayıdır. Zira bu vakitler, günün çeşitli noktalan ile bitişik bulunmaktadır.

Katade ve Taberî de şöyle demişlerdir: Burada sabah ve ikindi namazlarına işaret edilmektedir. Çünkü “el-asîl (akşam)” akşam vakti olup çoğulu “esâ-il” gelir. Usul de “asil” anlamında olup bunun da çoğulu “âsâl” …diye gelir, bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır. Başkaları ise şöyle demektedir: Usûl, asîl’in çoğuludur. “Rağîf (ekmek)”in çoğulunun “ruğuf” diye gelmesi gibi. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 7/205. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bir Mesele:

Bu âyet-i kerîme Medine’de inmiştir. Dolayısıyla namazın önce sabah ve akşam iki vakit olmak üzere farz kılındığını iddia edenlerin bunu delil diye gösterebilecekleri bir tarafı da yoktur. Bu hususa dair rivâyet zayıftır. Ona iltifat edilmez ve dayanak kabul edilmez. Namazın farz kılınış keyfiyeti ile bu hususta ilim adamlarının görüşleri daha önceden el-İsra Sûresinde (17/1. âyet, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Ahzab 41

Ey iman edenler! Allah’ı çokça anın.

Diyanet Vakfı
Ey inananlar! Allahı çokça zikredin.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’ı pekçok anın

Yüce Allah, kullarına kendisini anıp kendisine şükretmelerini ve onlara ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısıyla bu zikir ve şükrü çokça yapmalarını emretmektedir. Bu iş kul için kolay olduğundan dolayı yüce Allah bunun için herhangi bir sınır tesbit etmemiştir. Bunun ecrinin büyüklüğünden ötürü de İbn Abbâs şöyle demektedir: Aklı başından giden kişi müstesna, Allah’ı zikretmeyi terketmekte hiç kimse mazur görülemez.

Ebû Said de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “(İnsanlar) bu bir delidir, deyinceye kadar Allah’ı çokça zikrediniz.” İbn Hibbân, es-Sahih, III, 99; el-Hâkim, el-Müstedrek, I, 677; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X, 75; Müsned, III, 68, 71.

Bir açıklamaya -göre çokça zikir, kalbten ihlâs ile yapılan zikirdir, az zikir ise sadece dille yapılan zikirde olduğu gibi, nifak hükmünü taşıyan zikirdir.

Ahzab 40

Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allahın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Muhammed, sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Münafıkların Dedikodularına Cevap:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Zeyneb (radıyallahü anha) ile evlenince, insanlar (münafıklar), oğlunun hanımı ile evlendi, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yani o (Zeyd), onun öz oğlu değildir ki, vaktiyle onun hanımı olan (harum) daha sonra peygambere haram olsun. O tebcil ve ta’zim itibariyle ümmetinin babasıdır. Onun hanımları ümmetinin erkeklerine haramdır. Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile münafıkların olsun, başkalarının olsun kalblerinden geçen bu kanaati gidermiş olmakta ve Muhammed’in çağdaşı olan erkeklerden hiçbirisinin hakikat manasıyla babası olmadığını bildirmektedir.

Bu âyet-i kerîme ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın oğlu olmadığı kastedilmemiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz’in, İbrahim, Kasım, Tayyib ve Mutahhar adınca oğulları olmuştur. Ancak adam olmak yaşına varıncaya kadar yaşamamışlardır. (O sırada) Hasan ve Hüseyin ise küçük çocuk idiler ve onun çağdaşı olacak şekilde adam olmak yaşına ulaşmamışlardı.

2- Allah’ın Rasûlü:

“Fakat o Allah’ın Rasûlü…” âyeti hakkında el-Ahfeş ve el-Ferrâ’ şöyle demişlerdir: Fakat o Allah’ın Rasûlüdür, demektir. Burada “rasûl” ve “hatem: son” kelimelerinin ötre olarak okunmalarını da câiz kabul etmişlerdir. Aynı şekilde İbn Ebi Able ile bazı kimseler de “rasûl” lâfzını ref ile okumuşlardır ki, bu da; o Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur, anlamına gelir. Bir kesim “fakat” anlamındaki ın “nun” harfini şeddeli okumuşlar ve “rasûlallah” şeklinde nasb ile onun ismi diye okumuşlardır, haber ise hazfedilmiştir. “Sonuncusu” lâfzını “te” harfini üstün olarak sadece Âsım okumuştur. Yani peygamberler onunla mühürlenmişlerdir. O, onlar için bir mühür mesabesindedir. Cumhûr ise o, onların sonuncusu olarak gelmiştir, anlamında “te” harfini esreli okumuşlardır.

“Te” harfini üstün ve esreli söyleyişin iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir. “Mühür, danik, bir tabak et” kelimelerinde olduğu gibi.

3- Son Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem):

İbn Atiyye dedi ki: Bu ifadeler geçmiş ve sonraki ümmetin ilim adamları nezdinde tam anlamıyla umumi kapsamıyla kabul edilmiş ve nass olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra bir peygamberin gelmemesini gerektirmektedir. Kadı Ebû’t-Tayyib’in “el-Hidâye” ismi verilen kitabında sözkonusu ettiği: Âyet-i kerîmedeki lâfızlarda ihtimalin bulunabileceğini söylemesi zayıf bir iddiadır. Gazalî’nin bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak zikredip “el-İktisad (fi’l-İ’tikad)” ismini verdiği kitabında sözkonusu ettiği bu husus, bana göre bir saptırmadır. Müslümanların Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberlerin sonuncusu olduğu şeklindeki inançlarını kötü bir saptırmadır. O bakımdan bundan mümkün olduğunca sakınmalıdır. Rahmetiyle hidayete ulaştıran Allah’tır.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Benden sonra peygamberlik yoktur. Allah’ın dilediği şeyler müstesna. ” “Benden sonra peygamberlik yoktur. Mübeşşirat (yani doğru çıkan salih rüya) müstesna” anlamında: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 173- Ayrıca biraz sonra gelecek ve “salih rüya’dan söz edecek hadisin de kaynaklarına bakınız. Ebû Ömer dedi ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya Peygamber bununla nübüvvetin bir parçası olarak değerlendirilen rüyayı kastetmektedir. Bu şekliyle bu rivâyet ve yorumu: İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, I, 314. Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Benden sonra nübüvvetten sadece salih rüya kalacaktır” Müslim, I, 348; Ebû Avâne, Müsned, II, 170; Dârimî, Sünen, I, 349; Ebû Dâvûd, I, 232; IV, 304; Nesâi, II, 189, 217; Muvatta’, II, 956; Müsned, I, 219, II, 325.

İbn Mes’ûd:

“Fakat o Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.” anlamındaki bölümü: “Adamlarınızdan… değildir. Fakat o peygamberlerin sonuncusu olan bir peygamberdir” diye okumuştur. er-Rummanî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile insanların ıslah edilmesi sona erdirilmiştir. Onun ile ıslah olmayan kimsenin ıslah bulmasından yana ümit yoktur.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Ben ahlâkın üstün değerlerini tamamlamak üzere gönderildim.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, IX, 15. âyeti da bu anlamı dile getirmektedir.

Müslim’in Sahih’inde Cabir’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Benim misalim ile (sair) peygamberlerin misali bir ev yapıp onu tamamlayan ve onu mükemmel bina eden, ancak bir tek tuğlanın yerini boş bırakan, insanlar bu eve girip buna şaşmış olmakla birlikte, keşke bu tuğlanın yeri (boş) olmasaydı, demelerine benzer. -Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)- dedi ki: İşte o tuğlanın yeri benim. Ben geldim ve peygamberleri sona erdirdim.” Buhârî, III, 130; Tirmizî, V, 147; Müsned, III, 361. Buna benzer bir rivâyette Ebû Hüreyre’den gelmiştir, şu kadar var ki o ayrıca şöyle demiştir: “İşte o tuğla benim ve ben peygamberlerin sonuncusuyum.” Müslim, IV, 1790, 1791; Müsned, II, 256, 312, 398, 411.

Ahzab 39

Allah’ın mesajlarını iletenler, O’ndan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter.

Diyanet Vakfı
O peygamberler ki Allahın gönderdiği emirleri duyururlar, Allahtan korkarlar ve Ondan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkarlar. Allah’tan başka bir kimseden de korkmazlar. Hesab gören olarak Allah yeter.

“Bu, önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünnetidir” âyeti yüce Allah’ın bütün ümmete bir hitabıdır. O, bunun ve benzerlerinin, önceki peygamberler hakkında Allah’ın kendilerine helal kılmış olduğu şeylere nail olmaları şeklinde eskiden beri devam edegelen bir sünneti olduğunu onlara bildirmektedir. Yüce Allah, nikâh hususunda Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberler hakkında uygulanagelmiş nikâhta genişlik sünnetini, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için de açık tutmuştur, anlamındadır. Davud’un yüz hanımı, üçyüz cariyesi, Süleyman’ın üçyüz hanımı ve yediyüz cariyesi vardı. es-Sa’lebî’nin, Mukâtil ve İbnu’l-Kelbî’den naklettiğine göre burada işaret Dâvûd aleyhisselâm)’adır. Çünkü yüce Allah onu ve meyil gösterdiği hanımı, evlilik suretiyle biraraya getirmişti.

“Sünneti” âyeti mastar olarak nasbedilmiştir. Yüce Allah onun için geniş bir sünnet tesbit etmiştir, demektir.

“Önce geçenler”den kasıt ise peygamberlerdir. Buna delil ise, bu peygamberleri daha sonradan:

“Onlar Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler” âyeti ile nitelendirmiş olmasıdır.

Ahzab 38

Allah’ın kendisi için meşru kıldığı bir şeyde peygamber üzerine bir zorluk yoktur. Önceki geçmişlerde de Allah’ın sünneti böyleydi. Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir.

Diyanet Vakfı
Allahın, kendisine helal kıldığı şeyde Peygambere herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allahın adeti böyle idi. Allahın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerde Peygamber için hiçbir vebal yoktur. Bu, önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünnetidir. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir.

Ahzab 37

Allah’ın nimet verdiği ve senin de iyilik ettiğin kişiye, “Eşini yanında tut ve Allah’tan kork” diyordun. Allah’ın açıklayacağı şeyi içinde saklıyordun, insanlardan çekiniyordun. Oysa Allah’tan çekinmek daha uygundu. Zeyd, onunla ilişkisini kestikten sonra, onu seninle evlendirdik. Böylece müminlere evlatlıklarının boşadıkları eşlerle evlenme konusunda bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Hani Allahın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allahtan kork! diyordun. Allahın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allahtır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allahın emri yerine getirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Hani sen Allah’ın da kendisine nimet verdiği, senin de kendisine nimet ettiğin kimseye: “Zevceni nikâhında tut ve Allah’tan kork!” diyordun. Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi ise içinde gizliyor, insanlardan korkuyordun. Halbuki Allah’tan korkman daha uygundu. Nihayet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca, Biz onu seninle evlendirdik. Böylelikle evlatlıklarının eşleri ile herhangi bir bağı kalmayınca, onlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir vebal olmadığı anlaşılsın. Allah’ın emri elbette yerini bulur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Anlaşılması:

Tirmizî şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Ali b. Hucr anlattı, dedi ki: Bize Dâvûd b. ez-Zibrikan, Dâvûd b. Ebi Hind’den anlattı. Dâvûd b. Ebi Hind, eşa biden, o Âişe (radıyallahü anha)’dan dedi ki: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiyden bir şeyer gizlemiş olsaydı, şu:

“Hani sen Allah’ın da kendisine” İslâm ile

“nimet verdiği, senin de kendisine” kölelikten azad etmekle

“nimet ettiğin kimseye” çünkü onu azad etmişti,

“zevceni nikâhında tut ve Allah’tan kork, diyordun. Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi ise içinde gizliyor, insanlardan korkuyordun. Halbuki Allah’tan korkman daha uygundu… Allah’ın emri elbette yerini bulur” âyetini gizlerdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyneb ile evlendiğinde, o oğlunun helali ile evlendi, demeleri üzerine yüce Allah da:

“Muhammed sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir. Fakat o Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur” (el-Ahzab, 33/40) âyetini indirdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyd’i küçük yaşta iken evlad edinmişti. O bu haliyle büyük bir adam oluncaya kadar devam etti ve ona Muhammed b. Zeyd denilir oldu. Şanı yüce Allah da bunun üzerine:

“Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu Allah nezdinde daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyor iseniz, dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdırlar” (el-Ahzab, 33/5) âyetini indirdi. Yani filan kişi filanın mevlasıdır, filan filanın kardeşidir. İşte bu Allah nezdinde daha âdildir. Ebû Îsa (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Çünkü Dâvûd b. Ebi Hind, en-Nehaî’den, o Mesrûk’tan, o Âişe (radıyallahü anha)’dan diye rivâyet etmiştir. Âişe dedi ki: Eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiyden bir şey gizlemiş olsaydı, hiç şüphesiz:

“Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de kendisine nimet ettiğin kimseye… diyordun” âyetini gizlerdi. Bu hadis, bu şekliyle uzun uzadıya rivâyet edilmiş değildir. Tirmizî, V, 352.

Derim ki: İşte Müslim, Sahih’inde bu kadarını rivâyet etmiştir. Tirmizî’nin, Camî’inde sahih dediği de budur. Müslim, I, 160.

Buhârî’de de Enes b. Malik’ten gelen rivâyete göre bu:

“Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi ise içinde gizliyor…” âyeti Zeyneb bint Cahş ile Zeyd b. Harise hakkında nazil olmuştur. Buhârî, VI, 2699- Ömer, İbn Mes’ûd, Âişe ve el-Hasen de şöyle demişlerdir: Allah, Rasûlüne bu âyetten daha ağır hiçbir âyet indirmiş değildir. el-Hasen ve Âişe de şöyle demişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şayet vahiyden bir şeyler gizlemiş olsaydı, kendisine çok ağır geldiğinden ötürü bu âyet-i kerîmeyi gizlerdi. Müslim, I, 160; Tirmizî, V, 352, 353; Müsned, VI, 241, 266

Rivâyet edilen habere göre akşam olunca Zeyd yatağına gitti. Zeyneb dedi ki: Zeyd bana yaklaşamadı. Allah’ın beni ondan koruması müstesna, ben ondan geri durmadım, ancak onun bana yaklaşmaya gücü yetmiyordu.

Bu Ebû İsmet Nûh b. Ebi Meryem’in rivâyetidir. O, bu sözleri Zeyneb’in sözleri olarak nakletmektedir. Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Zeyd’in, Zeyneb’e yaklaşmak istediği sırada organı şişkinleşti. Bu da önceki rivâyete yakındır. Zeyd, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şöyle dedi: Zeyneb diliyle bana eziyet ediyor, şunu şunu yapıyor ve ben onu boşamak istiyorum. Peygamber ona: “Zevceni nikâhında tut ve Allah’tan kork.” dedi. Zeyd onu boşayınca, bu sefer:

“Hani sen Allah’ın da kendisine nimet verdiği, senin de kendisine nimet ettiğin kimseye… diyordun” âyeti nazil oldu.

İnsanlar bu âyet-i kerîmenin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Katade, İbn Zeyd rle aralarında Taberî’nin ve başkalarının da bulunduğu bir grup müfessirin kanaatine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyneb bint Cahşin güzelliğini -Zeyd’in nikâhı altında bulunduğu sırada- beğenmişti. O, Zeyd’in onu boşayıp kendisi onunla evlenmeyi çok isterdi. Diğer taraftan Zeyd. Peygamber’e Zeyneb’den ayrılmayı haber verip de kaba sözlerinden, verdiği emirlerine karşı gelmesinden, diliyle kendisine eziyet verip ona karşı büyüklenmesinden şikâyette bulununca, Peygamber: “-Onun hakkında söylediği hususları kastederek- Allah’tan kork ve hanımını nikâhında tut” demişti. Halbuki içten içe de Zeyd’in onu boşamasını istiyordu. İşte nefsinde gizlediği bu idi. Şu kadar var ki o gerektiği şekilde iyiliği emretme yolunu tutmuştu.

Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyneb bint Cahş’ı, Zeyd ile evlendirdi. Bir süre onun yanında kaldı. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyd’i bulmak isteyerek evine gitti. Zeyneb’i ayakta dikilir gördü, Zeyneb beyaz tenli, güzel, iri-yarı, Kureyş’in en göze gelen kadınlarından idi. Ondan hoşlandı ve: “Kalbleri evirip çeviren Allah’ı tenzih ederim.” dedi. Zeyneb, Peygamberin bu teşbihini işitince, bunu Zeyd’e aktardı. Zeyd bunu anlayınca, ey Allah’ın Rasûlü onu boşamama izin ver, çünkü o bir parça kibirlidir, bana karşı büyüklük taslıyor ve diliyle bana eziyet ediyor, demişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Hanımını nikâhında tut ve Allah’tan kork” demişti.

Bir açıklamaya göre de yüce Allah bir rüzgar estirdi. Esen bu rüzgar (kapı üzerindeki) perdeyi kaldırdı. O sırada Zeyneb evinin içinde ve üzerinde iç elbiseleriyle bulunuyordu. Peygamber, Zeyneb’i görünce ona meyletti. Zeyneb de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisine meylettiğini anladı. Bütün bunlar Peygamber’in Zeyd’i gidip sorduğu zaman olmuştu. Zeyd geldiğinde ona durumu bildirince, Zeyd’in de içinden onu boşamak geçti.

İbn Abbâs dedi ki: “Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi” ona duyduğun sevgiyi “ise içinde gizliyor, insanlardan korkuyordun.” Onlardan utanıyordun.

Bir diğer açıklamaya göre sen: Onu boşa diyecek olsaydın, müslümanların kınamasından korkuyor ve bundan hoşlanmıyordun. Bir adama hanımını boşamasını emretti de o boşayınca da onunla nikâhlandı, demelerini “Halbuki” bütün hallerinde “Allah’tan korkman daha uygundu.”

Bir başka açıklamaya göre: Allah’tan utanman ise daha uygundu. Yüce Allah sana Zeyneb’in senin hanımın olacağını sana bildirdikten sonra, Zeyd’e hanımını nikâhı altında tutmasını emretmemen gerekirdi. Yüce Allah bütün bunlardan dolayı Peygamber’e sitem etmiş oluyordu.

Ali b. el-Hüseyn’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yüce Allah Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e Zeyd, Zeyneb’i boşayacak ve yüce Allah’ın Zeyneb’i kendisine nikâhlaması ile onunla evleneceğini vahyetmişti. Zeyd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Zeyneb’in huyundan şikâyette bulunup da Zeyneb’in kendisine katlanamadığını belirtip onu boşamak istediğini söyleyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) edeb esaslarına uygun olarak ve ona tavsiyede bulunmak üzere: “Bu sözlerinde Allah’tan kork ve hanımını nikâhında tut” demişti. Halbuki pek yakında Zeyd’in ondan ayrılacağını ve kendisinin onunla evleneceğini de biliyordu. İşte Peygamber’in içinde gizlediği budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) pek yakında onunla evleneceğini bildiğinden dolayı ona hanımını boşamasını söylediği varid değildir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) azadlısı olan Zeyd’e hanımını boşamasını emrettikten sonra Zeyneb ile evlenmesi dolayısı ile insanların kendisi hakkında ileri geri konuşmalarından korkmuştu. İşte yüce Allah, Allah’ın kendisine mubah kıldığı bir şey hususunda insanlardan korktuğu için bu kadarı sebebi ile sitemde bulunmuş ve hanımını boşayacağını bildiği halde “nikâhın altında tut” demesi dolayısıyla ona serzenişte bulunmuştu. Yüce Allah da ona her durumda kendisinden korkulması gerektiğini ona bildirdi.

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerinde olsun- şöyle demişlerdir:

Bu görüş, bu âyet-i kerîmenin te’vili hususunda yapılmış açıklamaların en güzelidir. Tahkik ehli müfessirlerinin ve derin ilim adamlarının benimsediği görüş budur. ez-Zührî, Kadı Ebubekir b. el-A’lâ el-Kuşeyrî, Kadı Ebubekr b. el-Arabî ve başkaları gibi.

Yüce Allah’ın:

“İnsanlardan korkuyordun” âyetinden kasıt ise münafıkların: O, çocukların hanımları ile evlenmeyi yasakladığı halde, oğlunun hanımı ile evlendi, diye asılsız bir haber yaymalarından korkması idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Zeyd’in hanımı, Zeyneb’i sevdiği, kalbinin ona meylettiği, hatta bazı hayasızca söz söyleyenlerin aşık olduğu lâfızlarını da kullandığı-iddialarına gelince, bu ancak böyle bir durumda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın masum olduğunu bilmeyen yahut da onun hürmet ve saygınlığını hafife alan kimselerin söyleyebilecekleri sözlerdir.

Tirmizî el-Hakim, Nevadiru’l-Usul adlı eserinde Ali b. el-Huseyn’e ait şu sözü senediyle birlikte kaydetmektedir: Ali b. el-Huseyn bu hususta ilim hazinelerinden bir hazine, mücevherlerinden bir mücevher, incilerinden bir inci getirmiştir. O da şudur: Yüce Allah, Zeyneb senin hanımlarından birisi olacaktır, diye ona haber vermişken, artık bundan sonra sen Zeyd’e niçin: “Zevceni nikâhında tut” diyorsun ve niçin insanların: O, oğlunun hanımı ile evlendi diyeceklerinden korkuyorsun? Halbuki en uygunu Allah’tan korkmandır.

en-Nehhâs dedi ki: İlim adamlarından kimisi şöyle demiştir: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir hata ya da günahı değildir. Nitekim bundan dolayı Peygambere tevbe etmesi yahut Allah’tan mağfiret dilemesi emredilmemiştir. Başkası ondan daha güzel olmakla birlikte, bir iş hata olmayabilir. O insanlar fitneye düşer korkusuyla, bunu içinde gizlemişti.

2- Hazret-i Peygamberin Zeyd’e: “Zevceni Nikâhında Tut!” Demesinin Sebebi:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şayet Peygamber, Zeyd’e: “Zevceni nikâhında tut!” demesinin sebebi -yüce Allah sonunda onun zevcesi olacağını haber vermiş olduğu halde- nedir? diye sorulursa, şöyle cevab veririz: Zeyd’in ona rağbet veya nefreti itibariyle, Allah’ın kendisine bildirmediği husus ile, onu sınamayı diledi. Zeyd, Hazret-i Peygamber’e ondan uzaklaşmak istediğini ve ondan hoşlanmadığını Peygamber’in bilmediği şekilde açıklayıp haber verdi.

Şayet: Ayrılmalarının kaçınılmaz olduğunu bildiği halde nasıl olur da ona Zeyneb’i nikâhı altında tutmasını emretti? Bu ise bir çelişkidir, denilecek olursa, biz de deriz ki: Hayır, bu iyi ve sağlıklı maksatlar için doğru bir şeydir. Delilin ortaya konulması ve sonucun bilinmesi açısından uygundur. Nitekim yüce Allah, kulun îman etmeyeceğini bildiği halde îman etmesini emreder. Emrin taalluk ettiği şeyin, ilmin taalluk ettiği şeye muhalif olmasında emri vermeyi engelleyecek ne aklî, ne de hikmet açısından herhangi bir hususun varlığından sözedilemez. İşte bu çok nefis bir bilgidir, o bakımdan bunu iyice biliniz, bunu güzel bir şekilde kabulleniniz.

Yüce Allah’ın:

“Allah’tan kork” âyeti ise, onu boşamakta Allah’tan kork, onu boşama, demektir. Peygamber bununla tenzihi bir nehiyde bulunmuştur, haram kılma anlamında bir nehiy kastetmiş değildir. Çünkü evla olan onun boşamamasıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Allah’tan kork” onun büyüklendiğini, kocasına eziyet verdiğini söylemekle onu yerme! “İçinde gizlediği” şeyin de kalbinin ona ilgi duyması olduğu söylendiği gibi, Zeyd’in ondan ayrılmasıdır, diye de açıklanmıştır. Bir görüşe göre de Zeyd’in onu boşayacağını bilmişti. Çünkü yüce Allah bu hususu ona bildirmişti.

3- Hazret-i Zeyneb’in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Evlenmesi:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre o Zeyd’e şöyle demiştir: Bana göre senden daha güvenilir bir kimse yoktur, haydi git bana Zeyneb’i te!” Zeyd dedi ki: Ben de gittim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a duyduğum saygı dolayısıyla sırtımı ona geri döndüm ve Peygamber’e onu istedim. Bundan dolayı çokça sevindi ve: Ben Rabbimin işaretini almadan bir şey yapacak değilim, dedi. Bunun üzerine namaz kıldığı yere kalktı ve namaza durdu. Kur’ân-ı kerîmin âyetleri de nazil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla evlendi ve onunla gerdeğe girdi.

Derim ki: Bu hadisin manası Sahih(-i Müslim)de sabit olmuştur. Nesâî de bu hadisi şu başlık altında kaydetmektedir: “Kendisine talib olunduğu takdirde kadının namaz kılması ve Rabbinden istiharede bulunması (hayırlısını dilemesi).” Nesâî, VI, 79.

Lâfız Müslim’in olmak üzere hadis İmâmlarının rivâyetine göre Enes şöyle demiştir: Zeyneb’in iddeti bittikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Zeyd’e: “Git, onu bana iste!” dedi. Bunun üzerine Zeyd gitti, yanına vardığında hamur mayalamakta idi. (Zeyd) dedi ki: Onu görünce, kalbimde ona büyük bir saygı duydum, o kadar ki ona bakamaz oldum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan sözettiğinden ötürü ona sırtımı geri döndüm ve arkama doğru ilerledim, ey Zeyneb, dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) senden sözediyor. O da şöyle dedi: Rabbimden işaretini istemeden hiçbir şey yapacak değilim. Bunun üzerine namazgahına kalktı (namaz kıldı) ve Kur’ân nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da geldi, izin istemeksizin yanına girdi. (Enes) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın günün ilerlediği saatlerde bize et ve ekmek yedirdiğini gördüm… Müslim, II, 1048; Müsned, III, 195. Bir rivâyette “(misafirler) onu bırakıp gidinceye kadar” demektedir.

Yine Enes’ten gelmiş bir başka rivâyette şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları arasından Zeyneb dolayısıyla verdiği ziyafeti, hiçbir hanımı dolayısıyla verdiğini görmedim. Onun için bir koyun kesmişti. Müslim, II, 1049.

İlim adamlarımız dediler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Zeyd’e: “Onu benim için iste” ifadesi benim adıma ona talib ol, demektir. Nitekim birinci hadiste bunu böylece açıklamaktadır. Bu Zeyd için bir imtihan ve onun için bir sınav idi. Böylelikle sabrı, itaati ve boyun eğmesi ortaya çıkmış oldu.

Derim ki: Bundan bir kimsenin arkadaşına: -Kendisinin boşamış olduğu hanım için- filanı git benim için iste, diyebileceği ve bunda bir sakınca olmadığı hükmü çıkartılabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Hazret-i Zeyneb’in İşini Allah’a Havale Etmesi ve Mükâfatı:

Hazret-i Zeyneb işini Allah’a havale edip bu husustaki samimiyeti de ortaya çıktığından onu nikâhlamayı bizzat yüce Allah gerçekleştirdi. Bundan dolayı da: “Nihayet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca, Biz onu seninle evlendirdik” diye buyurmaktadır.

İmâm Cafer b. Muhammed’in babalarından, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiğine göre;

” O kadın ile bir bağı kalmayınca, Biz onu seninle evlendirdik” âyetini

“O kadın ile bir bağı kalmayınca, ben onu seninle evlendirdim” diye okumuştur.

Yüce Allah, bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildirince, ondan izin almaksızın yeni bir akit yapmaksızın, mehir belirlemeksizin ve bizim hakkımızda şart ve meşru olan hiçbir şeyi yapmaksızın onun yanına girdi. İşte bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müslümanların icmaı ile kabul ettikleri ve kimsenin bu hususta kendisine ortak (benzer durumda) olmadığı özelliklerindendir. Bundan dolayı Zeyneb (radıyallahü anha), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğer hanımlarına karşı övünür ve şöyle derdi: Sizleri babalarınız evlendirdiği halde, beni yüce Allah evlendirdi. Bunu Nesâî, Enes b. Malik’ten rivâyet etmektedir. Buna göre Enes şöyle demiştir: Zeyneb Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarına karşı övünerek şöyle derdi: Aziz ve celil olan Allah benim nikâhımı semada kıymıştır. Buhârî, VI, 2699, 2700; Tirmizî, V, 354; Nesâî, VI, 79; Müsned, III, 226. Hicab âyeti de onun hakkında nazil olmuştur ki, ileride gelecektir.

5- Peygamberin Kendisine Nimet Ettiği Kişi Zeyd b. Harise’dir:

Bu âyet-i kerîmede sözkonusu edilen ve Peygamber’in kendisine nimet ettiği söylenen kişi, önceden de açıkladığımız gibi Zeyd b. Harise’dir. Onun ile ilgili birtakım rivâyetler sûrenin baş tarafında (33/4. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bir başka rivâyette belirtildiğine göre; bir gün amcası bir işi dolayısıyla Mekke’ye geldiği sırada onunla karşılaşmış. Ona; Ey delikanlı adın ne? demiş. O: Adım Zeyd deyince, kimin oğlusun? diye sormuş. Zeyd, Harise’nin oğluyum, demiş. O kimin oğludur deyince, o da: Şerahil el-Kelbî’nin oğludur, demişti. Peki annenin ismi ne? diye sormuş, annemin ismi Su’dâ demişti. Ben dayımlar olan Tayy kabilesinde idim. Bunun üzerine amcası onu almış, bağrına basmış. Kardeşine, akrabalarına haber göndermiş, onlar da Mekke’ye gelmişlerdi. Ondan kendileriyle birlikte kalmasını istediler ve: Kimin kölesisin, diye sordular. O da: Abdullah’ın oğlu Muhammed’in deyince, onun yanına gidip bu bizim oğlumuzdur, onu bize geri ver, dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “Ben durumu ona bildireyim, sizi tercih ederse, onu tutun götürünüz.” Zeyd’i çağırdı ve ona: “Bunları tanıyor musun?” diye sormuş, Zeyd: Evet, bu babam, bu kardeşim, bu da amcamdır demiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Ben sana karşı nasıl birisi idim” diye sorunca, Zeyd ağlayarak: Bana bunu niye soruyorsun? deyince, Peygamber şöyle demiş: “Seni serbest bırakıyorum, eğer bunlarla gitmeyi istiyorsan, gidebilirsin. Benimle birlikte kalmayı istersen, zaten benim sana karşı nasıl davrandığımı biliyorsun.” Zeyd: Sana kimseyi tercih edemem, deyince, amcası Zeyd’i çekip: Ey Zeyd, sen köleliği babana ve amcana mı tercih ediyorsun? diye sorunca, şu cevabı vermiş: Evet, Allah’a yemin ederim, Muhammed’in yanında kölelik, yanınızda kalmaktan benim için daha güzeldir. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demişti: “Şahitlik ediniz ki ben (ona) mirasçıyım, (o da bana) mirasçı olacaktır.” Bundan dolayı:

“Onları babalarına nisbet edip çağırın.” (el-Ahzab, 33/5) âyeti nazil oluncaya kadar ona: “Muhammed’in oğlu Zeyd” deniliyordu. Ayrıca:

“Muhammed sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir…” (el-Ahzab, 33/40) âyeti de nazil oldu.

6- Zeyd (radıyallahü anh)’ın Kur’ân-ı Kerîm’de Anılmış Olmasının Fazileti:

İmâm Ebû’l-Kasım Abdu’r-Rahmân es-Süheylî (radıyallahü anh) dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Onları babalarına nisbet edip çağırın” (el-Ahzab, 33/5) âyeti nazil oluncaya kadar Zeyd b. Muhammed diye çağırılıyordu. Bu âyet nazil olduktan sonra artık: Ben Harise’nin oğlu Zeyd’im, demeye başladı. Muhammed’in oğlu Zeyd’im demesi de haram kılındı. Bu şeref ve bu öğünülecek durum, ondan alındığından yüce Allah da bundan ötürü onun kalbinde meydana gelen boşluğu bildiğinden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından hiçbir kimsenin sahib olmadığı bir özellikle onu şereflendirdi, o da Kur’ân-ı Kerîm’de adının anılmasıdır. Yüce Allah:

“Nihayet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca…” diye buyurdu. Burada sözü edilen kadın Zeyneb (radıyallahü anha)’dır. Şanı yüce Allah’ın ismini belirterek Zikr-i Hakim’de andığı kişi, böylelikle ismi mihrablarda okunan bir Kur’ân haline gelen kişi, yüce Allah tarafından elbetteki son derece yüceltilmiş bir kişi demektir. Bu suret ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisinin babası olduğunu söylemekle elde ettikten sonra kaybettiği öğünç kaynağına bir karşılık ve onun kaybedilmesi dolayısıyla bir teselli idi. Nitekim Ubeyy b. Ka’b’a, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allah bana, sana şu sûreyi okumamı emretti.” deyince, Ubeyy ağlamış ve: Orada benim adım sözkonusu edildi öyle mi? demiş idi. Önün bu ağlayışı ise yüce Allah’ın ismini anmasının kendisine haber verilmesi üzerine duyduğu sevinçten dolayı idi. Peki ismi asla sonu gelmeyen ve ebedi olarak okunan Kur’ân-ı Kerîm’in bir parçası haline gelmiş, dünya ehli Kur’ân okudukları vakit tilâvet ettikleri cennet ehli de ebediyyen bu şekilde okuyarak devamlı mü’minlerin dillerinde anılacak hale gelmiş bir kimse; tıpkı özel olarak âlemlerin Rabbinin nezdinde de ezelden beri anılıyor demektir. Zira Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın kadim kelamıdır ve o bakidir, asla sonu gelmeyecektir. İşte bu Zeyd’in ismi, mükerrem kılınmış, yüceltilmiş, tertemiz sahifelerde yazılıdır. Şerefli yazıcılar tilavette onun ismini zikredip dururlar. Böylesi ise mü’minler arasından ancak bir peygambere ve yüce Allah tarafından kendisinden alınan şerefe bir bedel olmak üzere verilen Zeyd b. Harise’ye nasib olmuştur. Ayrıca âyet-i kerîmede:

“Hani Allah’ın da kendisine nimet verdiği” diye buyurulmaktadır. Burdaki nimet ise imandır, bu da onun cennetliklerden olduğunun delilidir. O vefatından önce bunu öğrenmiş oldu, bu da onun bir başka faziletidir.

7- Hazret-i Zeyd’in, Zeyneb (radıyallahü anha) ile İlişkisinin Kalmaması:

“Bir bağı kalmayınca” âyetinde geçen; “Kişinin gayret ortaya koyduğu herbir ihtiyacı” demektir, çoğulu; …diye gelir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu, ihtiyacını elde edince, demektir ki bununla kastettiği cimadır. İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır. Yani o, o kadından ihtiyacını karşılayıp da onu boşadıktan sonra “Biz onu seninle evlendirdik” demektir. Ehl-i beytin kıraati de (az önce geçtiği gibi) ;ben onu seninle evlendirdim” anlamındadır. Buradaki “el-vatar”ın boşamaktan ibaret olduğu da söylenmiştir. (Mealde: O kadın ile bir bağı kalmayınca diye karşılanmıştır.) Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

8- Nikâhta Mehir Belirlenirken Önce Erkeğin Adının Zikredilmesi Gerektiğini Kabul Edenlerin Delilleri:

Bazı insanlar bu âyet-i kerîmeden ve Şuayb (aleyhisselâm)’ın:

“Ben… sana nikâh edeyim istiyorum” (el-Kasas, 28/27) âyetinden hareketle, bu hususun mehir sözkonusu olduğu takdirde “ben o erkeğe, bu kadını nikâhlıyorum” tertibinde olması gerekir, demişlerdir. Çünkü her iki âyet-i kerîmede de görüldüğü gibi, kocanın zamiri öne getirilmiştir. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ridasından başka hiçbir şeyi bulunmayan adama söylediği: “Git, seni o kadına ezberine bildiğin Kur’ân-ı Kerîm ile nikâhlıyorum” Buhârî, V, 1972; Müslim, II, 1041; Tirmizî, III, 421; Ebû Dâvud, II, 236; Nesâî, VI, 123; İbn Mâce, I, 608; Muvatta’, I, 172; Müsned, V, 336. hadisinde de böyle zikredilmiştir.

İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Ancak böyle bir şeye gerek yoktur, çünkü âyet-i kerîmede sözü edilen koca muhatabdır. Dolayısıyla önce anılması güzeldir. Mehir konusunda her iki eş arasında bir fark yoktur, istediğinin ^mini önceden anabilirsin. Geriye sadece erkek olmak ve onların kavvâm duşları sebebiyle tercihten başka bir şey kalmamaktadır.

9- Nikâhta Velilik:

Yüce Allah’ın:

“Biz onu seninle evlendirdik” âyeti nikâhta velinin sabit olduğuna delildir. Bu husustaki görüş ayrılıkları daha önceden (el-Bakara, 2/221. âyetin, 2. kısmı, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Rivâyete göre Âişe ile Zeyneb (radıyallahü anhüma) birbirine karşı övünmeye başladılar. Âişe: Ben meleğin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a beyaz ipek üzerinde (resmini) getirdiği hanımıyım. Bunu Sahih(-i Buhârî) rivâyet etmiştir. Müslim, IV, 1889; Buhârî, III, 1415, V, 1953, 1969, VI, 2572, 2573; Müsned, VI, 41, 128, 161. Ancak bütün bu rivâyetlerde, Peygamber Efendimizin, Âişe validemize anlattığı bir hadise olarak. Zeyneb de ona şöyle demişti: Ben de Allah’ın yedi semavatın üstünden evlendirdiği kadınım.

en-Nehaî dedi ki: Zeyneb, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle derdi: Ben sana üç yolla ulaşıyorum ki senin hanımlarından bunların hiçbirisi ile sana yakınlığı yoktur: Benim dedem ile senin deden birdir. Allah seni bana semada nikâhladı ve bu hususta da elçi Cebrâîl idi. Dördüncü başlığın sonlarında zikredilen bu hadisin kaynakları için oraya bakınız.

Yine rivâyet edildiğine göre Zeyneb şöyle demiştir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kalbine düşünce, Zeyd bana yaklaşamaz oldu. Ben ondan uzak durmadığım halde, Allah onun bana yaklaşmasını önlüyor, bana yaklaşacak gücü bulamıyordu.

Ahzab 36

Allah ve Resulü bir iş hakkında hüküm verdiklerinde, hiçbir mümin erkek ve kadın için kendi işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüştür.

Diyanet Vakfı
Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

Kurtubi Tefsiri
Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, şüphesiz apaçık bir sapıklıkla sapmış olur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Katade, İbn Abbâs ve Mücahid bu âyetin nüzul sebebi hakkında rivâyet ettiklerine göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) halasının kızı olan Cahş kızı Zeyneb’e talib oldu. Peygamber’in kendisi için istediğini zannetmişti. Onun Zeyneb’i, Zeyd için istediği anlaşılınca, bundan hoşlanmadı, kabul etmedi ve karşı koydu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, bu sefer Zeyneb itaatle boyun eğdi ve onunla evlendi.

Bir başka rivâyette belirtildiğine göre; Zeyneb’in kendisi de, kardeşi de Kureyş arasındaki nesebi dolayısıyla bunu kabul etmedi. Çünkü Zeyd, dün daha bir köle idi. Nihayet bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bunun üzerine kardeşi Peygamber’e: Bana dilediğin emri ver, deyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyneb’i, Zeyd ile evlendirdi.

Âyet-i kerîmenin, Ukbe b. Ebi Muayt’ın kızı Um Külsum hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Um Külsum kendisini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bağışlamıştı, o da onu Zeyd b. Harise ile evlendirmişti. Kendisi de kardeşi de bu işten hoşlanmadılar ve: Biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı istedik, o ise bizi başkasıyla evlendirdi, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, bu sefer her ikisi de Zeyd ile evliliği kabul etti. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır.

el-Hasen dedi ki: Allah ve Rasûlü bir hususa dair emir verdiği takdirde, erkek olsun, kadın olsun hiçbir mü’min ona karşı gelemez.

2- “Hakları Yoktur” vb. ifadeler:

“Hakkı yoktur, yakışmaz, olacak şey değildir…” vb. tabirlerin anlamı yasaklamak ve sakındırmaktır. Bu tabirler herhangi bir şeyi yasaklamak ve böyle bir işin olmayacağına dair hüküm vermek için kullanılır. Bu âyet-i kerîmede olduğu gibi. Kimi zaman böyle bir şeyin imkânsızlığı aklen kabul edilmediği için de olabilir. Allah’ın:

“Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz.” (en-Neml, 27/60) âyetinde olduğu gibi.

Bazan bu şer’an böyle bir şeyin imkansız olduğunun bilinmesi halinde de kullanılabilir. Yüce Allah’ın:

“Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra o kimsenin insanlara… demesi hiçbir beşere yakışmaz.” (Al-i İmrân, 3/79) âyeti ile:

“Allah bir insanla ancak vahiy yolu ile konuşur veya bir perde arkasından…” (eş-Şura, 42/51) âyetinde olduğu gibi.

Bazan bu mendub (teşvik edilen) hususlarda da olabilir. Bir kimseye: Ey filan, nafileleri terketmek sana yakışan bir iş değildir ve benzeri sözler söylemek gibi.

3- Evlilikte Kefâetin (Denkliğin) Muteber Olduğu Yerler:

Bu âyet-i kerîmede soy ve sopta kefâetin gözönünde bulundurulmayacağına, aksine dini durumun gözönünde bulundurulacağına açık bir delil, hatta nass vardır. Bu ise Malik, Şâfiî, Muğire ve Suhnun’un kanaatlerine muhaliftir. Bunun böyle olmasının bir diğer sebebi de şudur: Mevâlî (sonradan İslâm’a giren Arab olmayan kavimler) Kureyşlilerden kadınlarla evlendikleri gibi, Zeyd de, Zeyneb bint Cahş ile evlenmiştir. el-Mikdad b. el-Esved, ez-Zübeyr’in kızı Dubaa ile evlendiği gibi, Ebû Huzeyfe, Salim’i el-Velid b. Utbe’nin kızı Fatıma ile evlendirmiş, Bilal Abdu’r-Rahmân b. Avf’ın kızkardeşi ile evlenmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde de geçmiş bulunmaktadır.

4- Allah ve Rasûlünün Hükmüne Aykırı Tercihte Bulunmak Yasaktır:

Yüce Allah’ın:

“O işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur” âyetinde geçen: “Yapmak” lâfzını Kûfeliler “ye” ile okumuşlardır, Ebû Ubeyd’in tercihi de budur. Çünkü burada fiil ile onun müennes olan (ismi) arasına başka lâfızlar girmiştir. Diğerleri ise “te'” ile okumuşlardır. Çünkü “istediklerini yapmak” anlamına gelen lâfız müennestir, bundan dolayı ona ait olan fiilin müennes getirilmesi güzeldir. Müzekker gelişi ise; “istediklerini yapmak” anlamındaki; Muhayyer bırakmak” oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerîmedeki şekliyle bu lâfız ihtiyar (istediğini seçmek, tercih etmek) anlamında bir mastardır. İbn es-Semeyka “ye” harfini sakin olarak; diye okumuştur.

Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın: “Peygamber, mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir” (el-Ahzab 33/6) âyetinin muhtevası içerisindedir.

Daha sonra yüce Allah, Allah’a ve Rasûlüne isyan eden kimseleri tehdit etmekte ve bunların sapıtmış olacaklarını haber vermektedir. İşte bu bizim mezhebimize mensub fukahâ ile İmâm Şâfiî mezhebine mensub fukahânın çoğunluğunun ve bazı usulcülerin kabul ettikleri şekilde, “yap” kipinin asıl anlamı itibariyle vücub için kullanılmış olduğu kanaatlerine en açık bir delıîdır. Çünkü şanı yüce Allah, kendisinin ve Rasûlünün emrinin işitilmesi halinde mükellefin istediğini seçebilme hakkını ortadan kaldırmakta, daha sonra da böyle bir emrin sadır olmasına rağmen istediğini seçmeye kalkışan kimsenin de isyan etmiş olacağını belirtmekte, böyle bir masiyetin sonucu olarak da dalâletin yani sapıklığın sözkonusu olacağını bildirmektedir. O halde emir kipinin vücub ifade ettiğini kabul etmek gerekmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahzab 35

Müslüman erkekler ve kadınlar, mümin erkekler ve kadınlar, Allah’a boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, huşu duyan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, namuslarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar için Allah bir bağışlama ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

Diyanet Vakfı
Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allahı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.

Kurtubi Tefsiri
Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, îman eden erkeklerle îman eden kadınlar, itaate devam eden erkeklerle itaate devam eden kadınlar, sadık olan erkeklerle sadık olan kadınlar, sabreden erkeklerle Allah’a zilletle sabreden kadınlar, Allah’a zilletle boyun eğen erkeklerle boyun eğen kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, gizli yerlerini koruyan erkeklerle (gizli yerlerini) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar için, Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Tirmizî’nin rivâyetine göre ensardan olan Um Umare, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle dedi: Ben herşeyin erkeklere ait olduğunu görüyorum. Kadınlardan herhangi bir şekilde sözedildiğini de görmüyorum. Bunun üzerine şu:

“Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, îman eden erkeklerle îman eden kadınlar…” âyeti nazil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, ga-:ib bir hadistir. Tirmizî, V, 354.

Bu âyetteki

“müslüman erkekler” lâfzı;

“Doğrusu” lâfzının ismidir.

“Müslüman kadınlar” da ona atfedilmiştir. Basra’lılara göre bunların merfu okunması da caizdir. el-Ferrâ”ya gelince, ona göre bu, ancak i’rabın üzerinde alâmetinin görülmediği hallerde câiz olabilir.

2- Âyetin Anlamı:

Bu âyet-i kerîme hem imanı, hem de amel-i salihi kapsayan İslâm’ı söz konusu ederek başlamaktadır. Daha sonra’onun özelliğine dikkat çekmek ve İslâm’ın en büyük esası ve üzerinde yükseldiği temeli olduğuna dikkat çekmek için de imanı sözkonusu etti.

“Kânit (itaate devam eden)” âbid ve itaatkâr demektir.

“Sâdık” kendisinden alınan sözleri yerine getirdiği bilinen ve görülen kimse demektir.

“Sabreden” kendisini şehvetlerden, arzuladığı şeylerden alıkoyan, rahatlık zamanlarında da sıkıntılı zamanlarında da itaatlere sabırla devam eden demektir.

“Zilletle boyun eğen (hâşi’)” ise Allah’tan korkan kimse demektir.

“Sadaka veren” hem farz, hem de nafile sadakayı veren kimseler demektir. Sadece farz (olanlar) verenler kastedilmiştir, diyenler de vardır, ancak birinci açıklama daha bir öğücü açıklamadır.

“Oruç tutan” ifadesi de böyledir.

“Gizli yerlerini” zina ve benzeri helal olmayan şeylerden

“koruyan erkeklerle koruyan kadınlar” âyetindeki

“koruyan kadınlar” âyetinde hazfedilmiş lâfızlar vardır. Buna daha önce gelmiş olan âyetler delâlet etmektedir. “(……..): Gizli yerlerini koruyan kadınlar” takdirindedir. Daha önce bunun zikredilmiş olmasıyla yetinilmiştir.

“Zikreden kadınlar” âyeti da aynı şekildedir. Şairin şu beyiti de buna benzemektedir:

“Siyaha yakın koyu kırmızı ile kan kırmızısı atlar ki; sanki

Sırtları altın rengi ile üstlerinden alametlendirilmiş gibidir.”

Sîbeveyh “altın rengi” anlamındaki lâfızları nasb ile rivâyet etmiştir. Burada “he” zamirinin hazfi ile merfu gelmesi caizdir. Sanki; (…….) denilmiş gibidir. Bu da “renk” anlamındaki lâfzı merfu okuması halinde böyledir.

“Zikreden erkek”ten kasıt, bir açıklamaya göre sabah-akşam namazlardan sonra zikredenler ve uykudan uyandıkları vakit yataklarında zikredenlerdir. Buna dair geniş açıklamalar, ilgili yerlerinde ve buna bağlı ortaya çıkan çeşitli faydalı bahisler ve hükümler de geçmiş bulunmaktadır ki; burada ayrıca tekrar etmeye gerek kalmamıştır. (Bk. el-Bakara, 2/40. âyet, Al-i İmrân, 3/41. âyet, 4. başlık ve 191. âyetin tefsirleri). Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

Mücahid dedi ki: Bir kimse, yüce Allah’ı ayakta iken, otururken ve yatarken zikredici olmadığı sürece “Allah’ı zikreden kimse” olamaz.

Ebû Said el-Hudrî (radıyallahü anh) dedi ki: Geceleyin hanımını uyandırıp dört rekât namaz kılanların her ikisi de yüce Allah’ı çokça anan erkekler ve çokça anan kadınlardan yazılırlar.

Ahzab 34

Evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten size okunanları hatırlayın. Şüphesiz Allah latif ve haberdardır.

Diyanet Vakfı
Evlerinizde okunan Allahın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.

Kurtubi Tefsiri
Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Muhakkak Allah herşeyin inceliklerini bilir (Lâtiftir), herşeyden haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minlerin Annelerinin, Evlerinde Okunan Allah’ın Âyetleri ve Hikmet ile Ehl-i Beytin Kimlikleri:

“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın” lâfızları, ehl-i beytin onun hanımları olduğunu ortaya koymaktadır.

Ehli beytin kim oldukları hususunda ilim ehli farklı görüşlere sahiptir. Atâ, İkrime ve İbn Abbâs onun ehl-i K” .. ‘:M-i ‘inun hanımlarıdır. Onlarla birlikte bir erkeğin varlığı sözkonusu değildir. Bunların kanaatine göre “beyt” ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın (ve hanımlarının) kaldığı odalar kastedilmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Evlerinizde okunan …ı hatırlayın” diye buyurmaktadır.

Aralarında el-Kelbî’nin de olduğu bir kesim ise; bunların özel olarak Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelmiş hadisler de vardır. Bunlar yüce Allah’ın:

“Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temizlemek ister” âyetindeki “siz” anlamındaki zamirin erkekler için kullanılan bir zamir oluşunu delil göstermişlerdir. Çünkü bu sadece hanımlara ait bir hitab olsaydı, kadınlar için kullanılan zamir ile; “Siz kadınlardan… ve siz kadınları temizlemek” şeklinde olması gerekiyordu. Bununla birlikte burada zamirin bu şekilde “ehl” lâfzına göre kullanılmış olma ihtimali vardır. Bir kimsenin arkadaşına: Senin ehlin nasıldır? derken, hanımın veya hanımların nasıldır, demek istemesi gibi. Buna cevab veren kişi de (erkekler için kullanılan zamir ile): Onlar iyidirler diye cevab verir. Nitekim yüce Allah şu âyetinde de bu şekildeki ifadeyi kullanarak şöyle buyurmaktadır:

“Dediler ki: Allah’ın rahmetine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinize olsun ey ehl-i beyt!” (Hud, 11/73)

Âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılan ise, bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları ve diğerleri dahil olmak üzere bütün ehl-i beyt hakkında umumî olduğudur. “Tam anlamıyla sizi temizlemek ister” diye buyurması (ve erkek zamiri kullanması) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali, Hasan ve Hüseyin’in aralarında bulunmasından dolayıdır. Müzekker ile müennes birarada bulunduğu takdirde ise müzekker ifade (tağlib ile) kullanılır. Buna göre âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz’in hanımlarının ehl-i beytten olmasını gerektirmektedir. Çünkü âyet-i kerîme onlar hakkında, hitab onlaradır. Buna da ifadelerin akışı delâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ummu Seleme’nin: Bu âyet-i kerîme benim evimde nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Onlarla birlikte Hayber’de imal edilmiş bir örtünün altına girip: “İşte bunlar benim ehl-i bey timdir” deyip âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra: “Allahım, onların üzerinden kiri gider ve onları iyice temizle” demesi üzerine Ummu Seleme’nin: Ben de onlarla beraber olsam, ey Allah’ın Rasûlü deyince, Peygamber: “Sen kendi mekânındasın ve sen hayır üzeresin” dediği, Tirmizî ve başkalarının rivâyet edip Tirmizî’nin hakkında: Bu hadis garib bir hadistir Tirmizî, V, 351, 663, 699. Bu husustaki başka rivâyetlerin bazıları: Müslim, IV, 1883; Tirmizî, V, 352; Taberânî, Evsat, II, 229, 337, 371, III. 166, 380, IV, 134, VII, 319; Müsned, III, 259, 285, IV, 292, 298, 304. demesine gelince, el-Kuşeyrî de şöyle demiştir. Ummu Seleme dedi ki: Ben de başımı örtünün altına soktum ve ben de onlardan mıyım? ey Allah’ın Rasûlü, diye sordum. O da: “Evet” dedi.

es-Sa’lebî dedi ki: Ehl-i beyt Haşimoğullarıdır. Bu da “beyt” ile neseb hanedanının kastedildiğine delildir. Bu durumda Abbas, Peygamber Efendimiz’in amcaları ve amcalarının çocukları da onlardan sayılır.

Buna yakın bir rivâyet Zeyd b. Erkam (Allah hepsinden razı olşun)dan rivâyet edilmiştir. el-Kelbî’nin açıklamasına göre yüce Allah’ın:

“hatırlayın” âyeti yüce Allah’ın yeni bir hitabıdır. Yani Allah bu hitabı ile Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem)”ın hanımlarına öğüt vermek ve evlerinde okunan Allah’ın âyetleri ile hikmeti hatırlatmak sureti ile üzerlerindeki nimetlerini saymış olmaktadır.

Te’vil ilmini bilenler: “Allah’ın âyetleri”nden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm, “hikmerden kasıt sünnettir. “Hatırlayın” âyeti da sahih olan görüşe göre kendisinden önceki (peygamberin hanımlarına yönelik) hitab ile uyum arzetmek-:edir. “Sizden” diye buyururken müzekker zamir kullanması ise ehl” lâfzını kullanmış olmasından ötürüdür. “Ehl” ise lâfız olarak müzekkerdir. Bundan ötürü Peygamber’in hanımları müennes olmakla birlikte onları müzekker bir isim ile adlandırmıştır. İşte bundan dolayı “sizden” lâfzındaki zamir de müzekker gelmiştir. el-Kelbî ve benzerlerinin söylediklerine itibar edilmez. Çünkü onun bu hususta öyle bir takım acıkmaları vardır ki, selef-i salih döneminde olsaydı, bundan dolayı onu engeller ve bu kabilden görüş beyan etmesine mani olurlardı.

Yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki…” (el-Ahzab, 33/32) âyetinden itibaren: “Allah herşeyin inceliklerini bilir, herşeyden haberdardır” âyetine kadar âyetler birbirlerine nesak atfı ile atfedilmişlerdır. Peki, ifadelerin ortasında ayrı olarak onlardan başkalarına ait nasıl bir söz verleşmiş olabilir? Bu sadece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bu âyetin nüzulüne dair gelmiş olan haberlerde görülen bir şeydir. Bu rivâyetlere göre Peygamber, Ali. Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırmış, bir örtü alıp onları o örtüye sarmış. Sonra da elini semaya kaldırarak: “Allahım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Allahım, sen onlardan kiri gider ve onları iyice temizle” diye buyurmuştur. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın âyetin nüzulünden sonra onlara yapmış olduğu bir duadır. O, Peygamber Efendimiz’in hanımlarına hitab olan âyetin kapsamı içerisine yüce Allah’ın onları da almasını arzulamıştır. İşte el-Kelbî ile ona uygun kanaat belirtenler bu âyeti onlara has olarak yorumlamışlardır. Oysa bu dua. âyetin indirilişinin dışında onlar için yapılmış bir duadır (zikirdir).

2- Zikrin Anlamı:

Buradaki zikrin üç anlama gelme ihtimali vardır:

1- Nimetin yerini hatırlayınız. Çünkü yüce Allah sizleri Allah’ın âyetlerinin ve hikmetin okunduğu evlerde bulundurmuştur.

2- Allah’ın âyetlerini hatırlayın ve onların değerini bilin. Onlar üzerinde düşünün, öyle ki herbiriniz bunları unutmayın ki, yüce Allah’ın öğütlerinden gerektiği gibi öğüt alasınız. Bu durumda olan kimselerin davranışlarının güzel olması icab eder.

3- “Hatırlayın” koruyun, okuyun ve dilinizden düşürmeyin, anlamındadır. Sanki yüce Allah, hanelerinde indirilen Kur’ân-ı Kerîm’i şahit oldukları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın fiillerini ve ondan işittikleri sözlerini haber vermelerini emretmiş gibidir. Böylelikle bu yolla bunlar insanlara ulaşabilsin, onlar da bunlarla amel etsinler ve bunlara uysunlar.

Bu âyet, din hakkında erkek olsun, kadın olsun tek kişinin haberinin (haberu’l-vâhid) kabul edilmesinin câiz olduğuna delil teşkil etmektedir.

3- Peygamber Efendimiz’in Tebliğ Yükümlülüğünün Sınırı:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerîmede fevkalade önemli bir mesele vardır. O da şudur: Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a üzerine indirilen Kur’ân-ı kerîmi tebliğ etmesini ve dinden bildiklerini öğretmesini emretmektedir. Bundan dolayı o kendisine indirilen Kur’ân’ı bir tek kişiye yahut rastladığı kimselere okuyacak olsaydı, bu farz üzerinden sakıt olurdu. Ondan bunu dinleyenin de başkasına tebliğ etmesi görevi vardır. Peygamber efendimizin bunları ashabın tümüne ayrıca zikretmesi yükümlülüğü yoktur. Hanımların böyle bir işi bildikleri takdirde de insanların karşısına çıkarak onlara: Bana şunlar şunlar indirildi, şunlar şunlar indirildi demek gibi bir yükümlülüğü de yoktur. Bundan dolayı biz de şöyle diyoruz: Erkeklik organına elini değdirmekten ötürü abdestin vücubuna dair Busre yoluyla gelen haber gereğince amel etmek caizdir. Çünkü o işittiğini rivâyet etmiş ve bellediğini tebliğ etmiştir. Bunun erkekler tarafından -Ebû Hanîfe’nin dediği gibi- tebliğ edilmesine gerek yoktur. Üstelik bu ayrıca Sa’d b. Ebi Vakkas ile İbn Ömer’den de rivâyet edilmiştir.

Ahzab 33

Evlerinizde kalın, eski cahiliye gösterişi gibi süslenmeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Allah sadece sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister, ey ehli beyt.

Diyanet Vakfı
Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allaha ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

Kurtubi Tefsiri
Evlerinizde oturun. İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçılarak, salınıp yürümeyin. Namazı da dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt! Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temizlemek ister.

Yüce Allah’ın:

“Evlerinizde oturun. İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçılarak, salınıp yürümeyin…” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- “Oturun” Lâfzının Kıraat Şekilleri ve Açıklamaları:

“Oturun” âyetini Cumhûr “kaf” harfini esreli şeklinde olarak okumuşlardır. Ancak Âsım ile Nafî’ üstün okumuşlardır.

Birinci kıraat iki şekilde açıklanabilir:

1- Bu kelimenin “vekar”dan gelmesidir. Mesela; “Sakin oldu, sakin olur, yerleşti, yerleşir” demektir. Emri ise; ” Sakin ol, dur, otur” demek olur. Çoğul hanımlara hitab şekli de; diye; “Vadediniz” ile: “Tartınız” demek gibi.

2- el-Müberred’e ait olan bu açıklamaya göre “karar”den gelir. Mesela “re” harfi üstün olmak üzere: ” O yerde karar kıldım, kılarım” denilir. (Müennes çoğul emri) de asıl ise; “Karar kılınız” şeklinde “re” harfi esreli olarak gelir. Birinci “re” ise kolaylık (tahfif) olsun diye hazfedilmiştir. Tıpkı in yerine ile in yerine de; dedikleri gibi. Burda “re”yi hazfettikten sonra harekesini “kafa aktarmış oldular. “Kaf da hareke aldığından ötürü vasıl “elifine ihtiyaç kalmamış oldu.

Ebû Ali de şöyle demektedir: Hayır, bunun sebebi tad’ıf (re harfinin iki defa tekrarlanması) istenmediğinden dolayı “re” harfinin “ye”ye değiştirilmesinden ötürü böyledir. Tıpkı “kîrat” ve “dînar” kelimelerinde böyle bir ibdale gidildiği gibi. Bu durumda “ya” harfi de kendisinin yerine gelmiş olduğu harfin harekesini alır. Bu durumda lâfzın takdiri; (……..) şeklinde olur. Bilahere “ya”nin harekesi – “ye” harfinin esre ile harekelenmesi hoş olmadığından ötürü- kaldırılır. Bu sefer iki sakin arka arkaya geldiğinden ötürü de “ye” harfi düşer. Vasi hemzesi de kendisinden sonra gelen harfin harekeli oluşu dolayısıyla düşer ve böylelikle kelime; halini alır.

Medinelilerin ve Âsım’ın (kaf harfini üstün) okuyuşuna gelince, bu da Arab’ların bir yerde ikamet edip oturmayı ifade etmek üzere “re” harfini esreli olarak kullandıkları: “Oturdum, kaldım” gibidir. Bunun mütekellimi: “İkamet ederim, kalırım” şeklinde; “Hamdetti, hamdeder” türünde kullanılır. Bu da Hicazlıların şivesidir, bunu Ebû Ubeyd “el-Ğaribu’l-Mûsannaf adlı eserinde el-Kisaî’den nakletmektedir ki o da en değerli hocalarındandır. Bunu ez-Zeccâc ve başkaları da zikretmiştir. Aslı ise; “(hanımlara hitaben) oturun” şeklindedir. Arka arkaya iki harfin gelmesi ağır olduğundan dolayı birinci “re” hazfedildikten sonra harekesi kafa verilmek suretiyle; denilir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu; “Arkadaşını uyardın mı? hissettirdin mi?” demeye benzer ki bu da; demiş gibidir.

Ebû Osman el-Mâzinî dedi ki: “Gözüm onunla aydın oldu” denildiği takdirde, sadece “re” harfi esreli olarak kullanılır, başka türlü kullanılmaz. Ancak “mekânda kaldım, oturdum” anlamında; denilemez. Çünkü bu “re” harfi üstün olarak; şeklinde kullanılır. Onun kabul etmediği bu husus, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan sabit olduğu takdirde bu şekildeki kıraate eleştiri olarak kabul edilemez. Çünkü bu durumda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olan kıraat, bu şekildeki kullanışın doğruluğuna delil kabul edilir. Yine Ebû Hatim’in kanaatine göre; demenin Arab dilinde açıklanabilir bir tarafı yoktur.

en-Nehhâs dedi ki: Ebû Hatim’in: “Açıklanabilir bir tarafı yoktur” şeklindeki sözüne muhalefet edilmiştir. Bu hususta iki görüş vardır. Birincisi el-Kisaî’nin naklettiği görüştür. Diğeri ise benim Ali b. Süleyman’dan söylediğini duyduğum şu açıklamadır: Bu ifade; “Gözüm onunla aydın oldu, olur” tabirinden gelmektedir. Kendi evlerinizde (kalarak) onunla gözünüz aydın olsun, demektir, bu da güzel bir açıklamadır. Şu kadar var ki hadis bunun birincisinden türediğine delil teşkil etmektedir. Rivâyete göre Ammar, Âişe (radıyallahü anha)’ya şöyle demiştir: ” Muhakkak Allah sana evinde kalıp oturmanı emretmiştir.” Âişe ona şöyle cevab vermişti: Ey Ebû’l-Yakzan sen sürekli hakkı olduğu gibi söyleyen bir kimse olmaya devamedegeldin. Bunun üzerine şöyle demişti: Senin de itirafın ile beni bu şekilde kılan Allah’a hamdolsun.

İbn Ebi Able de “vasıl elifi ile birincisi meksûr olmak üzere iki “ra” ile: (……..) diye okumuştur.

2- İlk Cahiliye Dönemi Gibi Açılıp Saçılmamak:

Bu âyet-i kerîme evde kalma manasını ihtiva etmektedir. Hitab her ne kadar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarına yönelik ise de, mana itibariyle diğer hanımlar da bu hitabın kapsamına girmektedir. Bütün hanımları kapsayan bir delilin vârid olmaması halinde bu böyle olmakla birlikte, esasen şeriat hanımların evlerinde kalmalarını emreden ve zaruret olmadıkça dışarı çıkmaktan uzak durmayı belirten hükümlerle dolup taşmaktadır. Bundan önce bir kaç yerde belirtildiği gibi.

Bu âyette yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarına evlerinde oturmayı emretmekte ve onların şereflerini yüceltmek üzere bu şekilde onlara hitab etmekte, açılıp saçılmalarını yasaklamakta, böyle bir işin ilk cahiliye döneminin davranışlarından olduğunu bildirerek:

“İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçılarak salınıp yürümeyin” diye buyurmaktadır.

Daha önceden en-Nûr Sûresi’nde (24/60. âyet, 5. başlıkta) “açılıp saçılma”nın anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunun gerçek anlamı setredilmesi, örtülmesi, açığa çıkartılmasından daha uygun olan yerleri açmak demektir. Bu kelime “bolluk, genişlik”den alınmadır. Mesela, dişleri birbirinden ayrı olan kimse hakkında: “Dişleri birbirinden bir parça ayrıdır” denilir. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

İnsanlar

“ilk cahiliye”nin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbrahim (aleyhisselâm)’ın dünyaya geldiği dönem olduğu söylenmiştir. Kadın inciden gömlek giyinir, yolun ortasında yürüyerek kendisini erkeklere arzedermiş.

el-Hakem b. Uyeyne de şöyle demiştir: Bu süre Âdem ile Nûh arasındaki süredir ki; bu da sekizyüzyıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu dönemde yaşayan insanların çok kötü yaşayışları nakledilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu Nûh ile İdris arasındaki zamanı kapsar, el-Kelbî ise Nûh ile İbrahim arasındaki zaman dilimidir, der.

Denildiğine göre; kadın yan tarafları dikilmemiş olduğu halde inciden gömlek giyinir, yine bedenini örtmeyen ince elbiseler giyinirmiş.

Bir kesim bu süre Mûsa ile Îsa arasındaki dönemdir, demektedir. en-Nehaî ise: Îsa ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki dönemdir, der.

Ebû’l-Âl-iyye’ye göre bu Dâvûd ve Süleyman (ikisine de selâm olsun) zamanıdır. Bu dönemde kadın yan tarafları dikişsiz, inciden gömlek giyinirmiş. Ebû’l-Abbas el-Müberred dedi ki: İlk cahiliye (koyu cahiliye) demeye benzer. el-Müberred dedi ki: Kadınlar ilk koyu cahiliyede açığa çıkartılması çirkin olan yerleri açardı. Öyle ki, kadın kocası ile dostu ile birlikte oturur, dostu tek başına onun belinden yukarısı ile kocası ise belinden aşağısı ile uğraşırdı. Kimi zaman biri diğerinden yerlerini değiştirmelerini istediği dahi olurdu.

Mücahid dedi ki: Kadınlar erkekler arasında yürürdü. İşte açılıp saçılmaları bu idi.

İbn Atiyye dedi ki: Gördüğüm kadarı ile o mü’minlerin annelerinin yetişmiş oldukları cahiliye dönemi (davranışları)na işaret etmektedir. Onlara o dönemdeki yaşayışlarından farklı bir şekilde yaşamaları emrini vermiştir. Bu ise şeriatten önce kâfirlerin yaşayışları idi. Çünkü şeriatten önce kâfirlerin kıskançlıkları yoktu. Kadınlar tesettüre riayet etmiyorlardı. Bu cahiliyenin “ilk” diye nitelendirilmesi ise, onların daha önce içinde bulundukları hale nisbetledir. Yoksa ortada başka bir cahiliye vardı, anlamında değildir. İslâm’dan önceki bu döneme cahiliye ismi verilmiş bulunmaktadır. O bakımdan şairler hakkında “cahili şairdir” tabiri kullanılmıştır. İbn Abbâs da -Buhârîde yer aldığına göre- şöyle demektedir: Cahiliye döneminde babamı şöyle derken dinlemiştim. Aynen bu ifade değil de, Ashabın “Cahiliyye” kavramını kullandıklarına dair bazı ifadeler için bk. Buhârî, V, 2157, 2197, VI, 2464, 2482, 2522… ve buna benzer daha başka ifadeler de vardır.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Ancak buna şöyle itiraz edilebilir: Araplar çoğunlukla darlık ve sıkıntı içerisinde yaşayan kimselerdi. Rahat nimetler içerisinde bulunmak ve zînetin açığa vurulması, sadece önceki zamanlarda cereyan etmiş bir iştir. İşte ilk cahiliye dönemi ile kastedilen de budur. Âyet-i kerîmeden maksat ise, kırıtarak, salınarak yürümek, güzelliklerini erkeklere göstermek ve buna benzer şer’an câiz olmayan diğer hususlarda, kendilerinden önceki kadınlardan farklı hareket etmektir. İşte bu, bütün görüşleri kapsar ve ihtiva eder. O bakımdan onlar evlerinde oturmalıdırlar. Dışarı çıkmak ihtiyacını duyarlarsa, süslenmeyi terkederek ve tam bir tesettüre riayet ederek bunu yapmalıdırlar. Başarıya ulaştıran Allah’tır.

3- Mü’minlerin Annelerinin Bu Ayete Karşı Tutumları:

es-Sa’lebî ve başkalarının naklettiklerine göre Âişe (radıyallahü anha) bu âyet-i kerîmeyi okudu mu, başörtüsünü ıslatıncaya kadar ağlarmış. Yine onun naklettiğine göre Şevde (radıyallahü anha)’ya: Niye senin diğer kızkardeşlerinin yaptığı gibi haccetmiyor, umreye gitmiyorsun? diye sorulunca, şöyle demiş: Ben hem haccettim, hem de umre yaptım. Allah da bana evimde kalmamı emretti.

Bunu rivâyet eden dedi ki: Allah’a yemin ederim, odasının kapısından cenazesi çıkartılıncaya kadar çıkmadı. Allah ondan razı olsun.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ben yaklaşık bin kasabaya girip çıktım. İbrahim el-Halil (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ateşe atıldığı yer olan Nablus hanımlarından daha iffetli, namuslarını daha çok koruyan kadınlar görmedim. Orada ikamet ettiğim süre içerisinde cuma günü müstesna, gündüzün yolda tek bir kadın görmedim. Cuma günü namaza çıkarlar ve mescidi doldururlardı. Namaz bitti mi hemen evlerine geri dönerlerdi, bir dahaki cumaya kadar onlardan birisine gözüm ilişmezdi. Ben Mescid-i Aksa’da öyle iffetli kadınlar gördüm ki, Mescid’in içinde şehit düştükleri vakte kadar itikâf ettikleri yerlerden dışarı çıkmamışlardır.

4- Âişe (radıyallahü anha) Hakkındaki İleri Geri İddialara Verilen Cevablar:

İbn Atiyye dedi ki: Âişe (radıyallahü anha)’nın ağlayışı Cemel Vakası’na katılmasından ötürü idi. O vakit Ammar kendisine: Allah sana evinde kalmanı emretmiş bulunuyor, demişti.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Rafızîler -lanet üzerlerine olsun- bu âyet-i kerîmeyi ele alıp mü’minlerin annesi Âişe (radıyallahü anha)’ya hücum ederek şöyle derler: O ordulara kumanda edip Savaşlara katılmak, kendisine farz olmayan ve kendisi için de câiz olmayan hususlarda vuruşmak işlerine girişmek sureti ile dışarı çıkmakla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emrine muhalefet etmiştir. Yine derler ki: Osman (radıyallahü anh) muhasara altında idi. O bu durumu görünce, bineklerinin hazırlanmasını emretti ve Mekke’ye çıkıp gitmek için hazırlıklarını yaptı. Mervan ona: Ey mü’minlerin annesi, burada kal ve bu ayak takımını geri çevir. Çünkü insanlar arasında ıslahta bulunmak senin hacca gitmenden hayırlıdır, demişti.

İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) şöyle demişlerdir: Âişe (radıyallahü anha) fitne ve karışıklıkların çıkmasından önce hacca gitmeyi adamıştı. Adağını geriye bırakmayı uygun görmemişti. Eğer o karışıklıklar döneminde çıkıp gitmiş olsaydı bile yine bu onun için doğru bir davranış olurdu. Cemel Savaşına çıkmasına gelince, o Savaşmak kastıyla çıkmadı. İnsanlar bu hususta ona gidip geldiler ve karşı karşıya kaldıkları büyük fitne, insanların kan dökmelerini ona şikayet ettiler. Onun bereketinden faydalanmak istediler, eğer insanların karşısında duracak olursa, bu karışıklıklardaki insanların ondan utanacaklarını ümit ettiler. O da bu kanaate sahib olduğundan dolayı yüce Allah’ın şu âyetine uyarak vak’anın olduğu yerlere çıkıp gitmişti:

“Bir sadaka vermeyi yahut bir iyilik yapmayı veya insanlar arasını düzeltmeyi emredeninkinden başka onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur.” (en-Nisa, 4/114);

“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa, onların aralarını düzeltin.” (el-Hucurat, 49/9)

İnsanların arasını düzeltmek emrine, erkeği ile kadınıyla, hürüyle kölesiyle bütün insanlar muhataptır. Şanı yüce Allah ise ezelî hükmünde ve yerini bulan takdirinde böyle bir ıslâhın meydana gelmesini dilememiştir. Şu kadar var ki, bu Savaş esnasında pekçok öldürmeler ve yaralamalar ortaya çıkmıştı. Az kalsın her iki taraf da yok olup gidecekti. Onlardan bazıları deveye hücum edip onun ayak bileklerini kesti. Deve yanı üzere düşünce, Muhammed b. Ebibekr, Âişe (radıyallahü anha)’a yetişti ve onu bineğe bindirip Basra’ya götürdü. O da otuz hanım ile birlikte çıktı. Bu otuz hanımı Ali (radıyallahü anh) onunla birlikte göndermişti. İyilik, takva yaptığı te’vilde isabet etmiş, işinde ecir kazanmış, müctehide bir kadın olarak onu Medine’ye ulaştırdılar. Çünkü ahkâma dair içtihadda bulunan herkes isabet eder. Bundan önce en-Nahl Sûresi’nde (16/7-8. âyetlerin tefsirinde) bu devenin ismi geçmiş bulunmaktadır. İşte o gün de bu isim ile “Yevmu’l-Cemel” (Cemel Günü, Cemel Vakası günü) diye bilinir.

“Namazı da dosdoğru kılın, zekâtı verin” verdiği emir ve nehiyler hulusunda

“Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temek ister.”

ez-Zeccâc dedi ki: Denildiğine göre bu âyet ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları kastedilmektedir. Bir diğer görüşe göre bununla hem onun hanımları hem de -biraz sonra açıklanacağı üzere- ehl-i beyti kastedilmektedir.

“Ey ehl-i beyt” lâfzı medh üzere nasb edilmiştir. Bedel olarak nasbedildiği de kabul edilebilir. Ayrıca ref ve cer ile okunması da caizdir.

en-Nehhâs dedi ki: Eğer cer ile okunursa, “sizden” anlamındaki âyette yer alan “kef” ile “mim” zamirinden bedel olarak cer edilir. Ancak bu Ebû’l-Abbas Muhammed b. Yezid’e göre câiz değildir. Çünkü o muhatab müennesten de, muhatab müzekkerden de bedel yapılmayacağı görüşündedir. Çünkü her ikisinin de ayrıca açıklanmaya ihtiyaçları yoktur.

“Tam anlamıyla sizi temizlemek ister” âyeti, te’kid manasını taşıyan bir mastardır.

Ahzab 32

Ey Peygamber hanımları! Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Eğer sakınırsanız, sözü yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık olan kimse umutlanmasın. Sözünüzü doğru ve uygun şekilde söyleyin.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allahtan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber Hanımları! Siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvalı kimseler iseniz, edalı ve yumuşak söylemeyin. O takdirde kalbinde hastalık bulunan kimseler umutlanır. Siz hep uygun söz söyleyin.

“Ey Peygamber Hanımları! Siz” fazilet ve şeref itibariyle

“diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz” âyetinde:

“Herhangi biri gibi” diye (müzekker) buyurup müennes olarak; diye buyurmamış olması, “biri” anlamındaki lâfzın, hem müzekkerinin, hem de müennesinin, hem tekilinin, hem de çoğulunun nefyedilmesinden dolayıdır. İnsan olmayan kimse hakkında da bu kullanılabilir ve: “Orada hiçbir kimse yoktur, ne koyun, ne de deve” denilir. Özellikle

“kadınlar”ın sözkonusu edilmesi daha önce geçen ümmetler arasında Âsiye ve Meryem’in de bulunması dolayısıyladır. Katade buna işaret etmiş, Âl-i İmrân Sûresi’nde de (3/42. âyetin tefsirinde de) aralarında fazilet farkı hususundaki görüş ayrılıkları ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, bu husus oradan tetkik edilebilir.

Daha sonra yüce Allah:

“Eğer takvalı kimseler iseniz” diye buyurmaktadır. Yani Allah’tan korkarsınız demektir. Bu âyetle faziletin şartı yerine getirilmesi halinde onlar için eksiksiz kalacağı açıkça ortaya çıkmaktadır. Çünkü yüce Allah, onlara Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından olmayı, onunnezdindebüyük bir değer taşımayı, haklarında Kur’ân-ı kerîmin nazil olmasını bağışlamış bulunmaktadır.

“Edalı ve yumuşak söylemeyin” anlamındaki âyet, nehy dolayısıyla cezm konumundadır. Şu kadar var ki, mazinin mebni oluşu gibi, mebni gelmiştir. Sîbeveyh’in kabul ettiği görüş budur. Yumuşak söz söylemeyin, anlamındadır. Yüce Allah sözlerinin kat’î, ifadelerinin kesin ve anlaşılır olmasını emretmektedir. Sözlerinde görülen yumuşaklık ile kalbi etkileyecek bir şekilde ortaya çıkmamasını istemektedir. Arab kadınları erkeklerle konuştukları sırada hakkında şüpheye düşülen ve iyi düşünülmeyen kimseler gibi, sözlerini yumuşatır ve ifadelerine bir eda kattıkları gibi olmamalarını istemekte. bu türden konuşmalarını onlara yasaklamaktadır.

“O takdirde kalbinde hastalık” Katade ve es-Süddî’den nakledildiğine göre şüphe ve münafıklık

“bulunan kimseler umutlanır.” Bu âyetteki;

“Umutlanır” fiili nehyin cevabı olarak nasb ile gelmiştir.

Buradaki

“hastalık” kötülüğe bir kapı aralamak demektir ki, bu da fasıklık etmek ve bu doğrultuda sözler söylemek demektir. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır, bu daha doğru bir açıklamadır. Bu âyet-i kerîmede münafıklığın herhangi bir ilişkisi yoktur.

Ebû Hatim’in naklettiğine göre el-A’rec “umutlanır” anlamındaki lâfzı; şeklinde “ya” harfi üstün, “mim” harfini de esreli okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun yanlış olduğunu zannederim. Kanaatime göre o “mim” harfini üstün ve “ayn” harfini esreli olarak “yumuşak söylemeyin” fiiline atf ile okumuştur. Bu ise güzel bir okuyuş şeklidir. Bununla birlikte “ya” harfi ötreli, “mim” harfinin esreli okunması da caizdir. Yani yumuşak söz söylemek ümit verir, demek olur.

“Siz hep uygun söz söyleyin” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demektedir: Yüce Allah, onlara iyiliği emredip münkerden alıkoymayı emretmektedir. Bir kadının yabancılarla muhatab olması ve aynı şekilde sıhrî akrabalık dolayısıyla kendisine haram olanlar ile konuşması esnasında sesini yükseltmeksizin yumuşak konuşmaması mendubtur. Çünkü kadın sesini kısmakla emrolunmuştur. Özetle söyleyecek olursak, uygun söz söylemek, şeriatın ve akılların reddetmediği, doğru olan söz demektir.

Ahzab 31

Sizden kim Allah’a ve Resulüne itaat eder ve salih bir iş yaparsa, ona da mükâfatını iki kat veririz. Ayrıca ona değerli bir rızık hazırlamışızdır.

Diyanet Vakfı
Sizden kim, Allaha ve Resulüne itaat eder ve yararlı iş yaparsa ona mükafatını iki kat veririz. Ve ona (cennette) bol rızık hazırlamışızdır.

Kurtubi Tefsiri
Sizden kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve salih amel işlerse, Biz de ona ecrini iki defa veririz. Hem Biz ona kerim bir rızık da hazırlamışızdır.

“Ey peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa…” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber Hanımlarının Bazı Özellikleri:

İlim adamları derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları, Allah Rasûlünü tercih edince yüce Allah, onların bu davranışlarını mükâfatlandırmak ve onlara ikramda bulunmak üzere şöyle buyurdu:

“Bundan sonra kadınlar ve bunların birini başka zevcelerle değiştirmen… sana helal olmaz.” (el-Ahzab, 33/52) Onların başkalarından ayrı bir hükme tabi olduklarını belirterek de şöyle buyurmaktadır:

“Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir.” (el-Ahzab, 33/53)

Diğer taraftan onların itaatlerinin mükâfatını da, günahlarının cezasını da başkaları hakkında sözkonusu olana göre katlandırmış bulunmaktadır:

“Ey Peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa, ona azâbı iki kat arttırılır.” Bu âyetle yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları arasından hayasızlık işleyecek kimselerin -ki yüce Allah, İfk hadisesinde de geçtiği üzere (bk. en-Nûr, 24/11-22. âyetlerin tefsiri) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı korumuş bulunmaktadır- azabının iki kat katlanacağını haber vermektedir. Buna sebeb ise konumlarının üstünlüğü, derecelerinin yüksekliği ve diğer bütün hanımların önünde oluşlarından dolayıdır.

Daha önce birkaç yerde de geçtiği üzere şeriat şunu açıklamıştır: Haram olan şeyler ağırlaşükça ve bu haramlar çiğnenecek olursa, cezalar da kat kat arttırılır. İşte köleye nisbetle hür kimsenin, bekara nisbetle evli kimsenin haddinin (uygulanacak cezasının) katlandırılmasının sebebi budur.

Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları vahyin iniş yerinde, yüce Allah’ın emir ve yasaklarının geldiği evlerde bulunmaları dolayısıyla verilen emir onlar için daha güçlü ve konumları sebebiyle başkalarının bu emre bağlı kalmaları gereğinden daha ileri derecede bağlı kalmaları sözkonusudur. Böylelikle hem mükâfat, hem de azâb (ceza) onlar için katlandırılmıştır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Onların işleyecekleri suçun Resûlüllah dv’a da eziyet vermesi sebebiyle, zararının daha büyük oluşudur. Dolayısıyla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet vermek hususunda suçun büyüklüğü oranında ceza da büyümüş olmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenlere muhakkak Allah onlara dünya ve âhirette lanet etmiş…dir.” (el-Ahzab, 33/57)

Bu görüşü de el-Kiya et-Taberî tercih etmiştir.

2- Mükâfat ve Cezanın Mü’minlerin Anneleri Hakkında Katlandırılması ile “İki Kat Tabiri”nin Yorumlanması:

Bazıları şöyle demiştir: Mü’minlerin annelerinden birisinin zina ettiği varsayılacak olursa -ki yüce Allah onları böyle bir işten korumuştur- konumunun büyüklüğü dolayısıyla ona iki had uygulanırdı. Tıpkı cariyeyenisbetlehür olan kadının haddinin arttırılması gibi. Bu âyet-i kerîmede “azâb” had manasınadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mü’minlerden bir topluluk da azablarına şahit olsunlar.” (en-Nûr, 24/2)

Buna göre “iki kafin anlamı iki misli yahut iki defa olur. Ebû Ubeyde dedi ki: Bir şeyin katı (dı’fı) üçe tamamlanıncaya kadar (ona) iki şey katmaktır. Ebû Amr da -et-Taberî’nin ondan naklettiğine göre- böyle demiştir. Yani ona iki misli daha azap katlanır ve böylelikle bu üç tane azâb olur. Ancak et-Taberî bu görüşün zayıf olduğunu kabul etmiştir. Diğer taraftan lâfız itibariyle böyle bir ihtimal olmakla birlikte bu doğru değildir. Çünkü ecrin iki defa verilecek olması bu görüşün tutarsız olduğunu ortaya koymaktadır. Zira hayasızlıkta azâb (ceza) itaatteki mükâfatın karşılığındadır. Bu açıklamavı da İbn Atiyye yapmıştır.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Ebû Amr: ile arasında fark gözetmiş ve bunların birincisi “pek çok katlar” hakkında, diğeri ise “iki kat” hakkında kullanılır, demiş ve bundan dolayı da bunu ikinci şekilde okumuştur.

Ebû Ubeyde de şöyle demektedir: “Ona azâbı iki kat arttırılır.” Yani ona üç kat azâb verilir, demektir. en-Nehhâs şöyle demektedir: Ebû Amr ile Ebû Ubeyde’nin getirdikleri bu ayırımı dilbilginleri arasından bildiğim hiçbir kimse gözetmemiştir. Ayrıca her ikisinin de anlamı birdir, yani azâb iki kata kadar çıkartılır. Mesela bir kimseye: Eğer bana bir dirhem verecek olursan, ben de sana bunun iki dı’fını (katını) veririm, demesi halinde, bunun iki mislini veririm, demektir ki, bu da iki dirhem veririm, anlamına gelir. Ayrıca buna yüce Allah’ın:

“Biz de ona ecrini iki defa veririz” âyeti delil teşkil etmektedir, azâb da ecirden daha fazla olmaz. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlara azabtan iki kat ver.” (el-Ahzab, 33/68) Azâbın iki mislini ver, demektir.

Ma’mer’in, Katade’den rivâyetine göre yüce Allah’ın:

“Ona azâbı iki kat arttırılır.” âyeti hakkında şöyle demiştir: Maksat dünya azâbı ile âhiret azabıdır.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Zahir olan (iki kat) ile iki mislini kastetmiş olduğudur. Çünkü (daha sonra): “Biz de ona ecrini iki defa veririz” diye buyurmaktadır. Vasiyetlerde ise durum şöyledir: Eğer bir kimseye oğlunun payının iki katını vasiyet edecek olursa, bu o kimseye oğlunun payının üç katı verileceği anlamına gelir. Çünkü vasiyetler insanlar arasındaki örfe göre cereyan eder. Yüce Allah’ın kelamının açıklanması ise Arapların dil kullanımlarına göre yapılır. Arapça’da “dı’f” ise onun misli ve fazlası demektir. Sadece iki misline münhasır değildir. Mesela: Bu, bunun dı’fıdır denilecek olursa, onun mislidir, demektir. Bu onun iki dı’fıdır, onun iki mislidir, anlamındadır. Buna göre Arabça’da “dı’f” belli bir sınır sözkonusu olmaksızın fazla oluştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte onların amellerine karşılık mükâfatları kat kat (dı’f) arttırılır.” (Sebe’, 34/37) Bu âyette ise ne bir misli, ne de iki misli arttıracağını kastetmemiştir. Bütün bunlar el-Ezherî’nin açıklamasıdır.

Onlardan herhangi birisine zina iftirasında bulunan şahsa uygulanacak ceza ile ilgili görüş ayrılıkları da daha önce en-Nûr Sûresi’nde (24/4-5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

3- Âyetlerdeki Bazı Lâfızlara Dair Açıklamalar:

Ebû Rafî’-dedi ki: Ömer (radıyallahü anh) sabah namazında çoğu kere Yusuf Sûresi ile el-Ahzab Sûresi’ni okurdu. “Ey peygamber hanımları” âyetine geldi mi de sesini yükseltirdi. Ona niye böyle yaptığı sorulunca: “Onlara kendilerine verilmiş olan ahdi hatırlatıyorum” diye cevab vermişti.

Cumhûr: “Kim… bulunursa” âyetini “yâ” ile okudukları gibi, “Kim… itaat eder”i de böylece okumuşlardır ki bu: “Kim” lâfzına binaen böyle okunmuştur.

“Kunut” itaat etmek demektir ki buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/116. âyet, 5. başlık ile 238. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yakub ise, manaya binaen bu lâfızlardaki “ya” harflerini “te” ile okumuştur.

Bir kesimin söylediğine göre; “fahişe: hayasızlık” eğer belirtili olarak gelirse, bu zina ile livata anlamındadır. Eğer belirtisiz gelirse, diğer günahlar demek olur. Sıfat olarak geldiği takdirde kocanın haklarına riayet etmemek ve onunla kötü geçinmek demek olur.

Bir kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“Apaçık bir hayasızlık” âyeti bütün masiyetleri kapsamına alır. “el-Fâhişe” nasıl gelirse yine böyledir.

İbn Kesîr;

“Apaçık” kelimesini “ya” harfini üstün olarak okumuştur. Nafî’ ve Ebû Amr ise esreli okumuşlardır.

“İki kat arttırılır” anlamındaki âyeti bir kesim fiili yüce Allah’a isnad etmek suretiyle (arttırır anlamında) “ayn” harfini esreli olmak üzere; diye okumuşlardır. Ebû Amr ise Harice’nin rivâyetine göre; “İki kat arttırırız” şeklinde “nun” harfini esreli olarak, “azâb” kelimesini de nasb ile okumuştur. Bu da İbn Muhaysın’ın kıraatidir. Bu fiilin kipi tek kişi tarafından yapılan ve mutavaa diye bilinen “mufaale” veznindedir. Nitekim bu vezinde olmakla birlikte tek kişiden yapıldığını ifade eden; “Ayakkabıyı çekiçle dövdüm, hırsızı cezalandırdım” fiilleri de böyledir.

Nafî’, Hamza ve el-Kisaî ise; “İki kat arttırılır” diye “ya” ve ayn” harfini üstün ile okumuşlardır. Buna karşılık “azâb” kelimesini de ötreli okumuşlardır. el-Hasen, İbn Kesîr ve Îsa’nın kıraati de budur.

Ayrıca İbn Kesîr ile İbn Âmir: “İki kat arttırırız” diye “nun” ile şeddeli ve esreli “ayn” ile okumuşlar “azâb”ı da nasb ile okumuşlardır.

Mukâtil dedi ki: Burada azâbın iki kat arttırılması, ancak âhirette olacaktır. Çünkü mükâfatın iki defa verilmesi de âhirettedir. Bu güzel bir açıklamadır, çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları haddi gerektirici herhangi bir havasızlık işlemezler (işlememişlerdir). Nitekim İbn Abbâs da şöyle demiştir: Hiçbir peygamber hanımı asla zina etmiş değildir. Sadece îman ve itaat hususunda kocalarına ihanet edenleri olmuştur.

Bazı müfessirler de şöyle demektedir: Kendilerine iki kat verilmekle tehdit olundukları azâb, dünya ile âhiret azabıdır. İki defa mükâfat da böyledir.

İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Ancak bu, zayıf bir görüştür. Şu kadar it ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarına uygulanacak dünyevi cezaların, âhiretin azabını -diğer insanlarda olduğu gibi- kaldırmayacağını sözkonusu olması hali müstesnadır. Dünyadaki cezaların âhiret azabını kaldıracağı ise Ubade b. es-Samit yoluyla rivâyet edilen hadisin bir gereğidir. Şu kadar var ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları hakkında bunun böyle olacağına dair bir rivâyet îeîmediği gibi, bu hususta hükmün böyle olduğu da bellenmiş değildir.

Tefsir âlimleri âyet-i kerîmede sözü edilen “kerim rızık”ın cennet olduğunu söylemişlerdir. Bunu da en-Nehhâs zikretmiştir.

Ahzab 30

Ey Peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayâsızlıkta bulunursa, onun azabı iki kat artırılır. Bu, Allah için kolaydır.

Diyanet Vakfı
Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allaha göre kolaydır.

Kurtubi Tefsiri
Ey peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa, ona azâbı iki kat arttırılır. Bu Allah’a göre pek kolaydır.

Ahzab 29

“Eğer Allah’ı, Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyi davrananlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

Diyanet Vakfı
Eğer Allahı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır.

Kurtubi Tefsiri
“Yok eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Hanımlarının Tercih Yapmakta Serbest Bırakılmaları:

“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki” âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme, daha önceden geçmiş bulunan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet vermenin yasaklanışı ile bağlantılıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bazı hanımları tarafından rahatsız edilmişti. Dünya malından ondan bir şeyler istedikleri söylendiği gibi, kendilerine daha çok harcamalarda bulunmasını istemişlerdi diye de açıklanmıştır. Birinin diğerini kıskanması suretiyle ona eziyet verdikleri de söylenmiştir. Denildiğine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti onlara okuyup onları dünya ile âhiretten istediklerini seçmekte serbest bırakması emrolunmuştur.

Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Bir kimsenin bir hanımı varsa onu istediğini seçmekte serbest bırakmak yükümlülüğü yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarını istediklerini seçmekte serbest bırakmakla emrolundu, onlar da kendisini seçtiler.

Bunların özeti şudur: Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı, hükümdar bir peygamber olup dünya hazinelerinin anahtarlarının kendisine sunulması ile yoksul bir peygamber olmak arasında dilediğini seçmekte serbest bırakmıştı. Bu hususta Cebrâîl (aleyhisselâm)’a danışmış, o da ona yoksulluğu tercih etmesini tavsiye edince, onu seçmişti. İki konumun daha yükseği olan bu konumu seçince yüce Allah hanımlarını da seçimde serbest bırakmasını emretti. Çünkü aralarında onunla beraber zorluğa katlanmaktan hoşlanmayanları bulunabilirdi. Bu suretle ondan uzak kalmış olacaktı.

Bir diğer açıklamaya göre, seçimde serbest bırakılmalarını gerektiren sebep şudur: Hanımlarından birisi ondan kendisine altından bir bilezik yaptırmasını istemişti. O da gümüşten bir bilezik yaptırıp bunu altın ile kaplatmış -zaferan ile kaplattığı da söylenmişti- fakat hanımı altından olmasında diretmiş, başkasını kabul etmemişti. Bunun üzerine bu şekilde tercihte serbest bırakan bu âyet-i kerîme nazil olunca, onları istediklerini seçmekte serbest bıraktı, onlar da: Allah’ı ve Rasûlünü seçtik, demişlerdi.

Denildiğine göre, onlardan bir tanesi de ayrılmayı seçmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Lâfız Müslim’in olmak üzere Buhârî ile Müslim, Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Ebubekir gelip Resûlüllah’ın huzuruna girmek üzere izin istedi. İnsanların kapısında oturmakta olduklarını ve aralarından kimseye izin verilmediğini gördü. (Cabir) dedi ki: Ebubekir’e (girmek üzere) izin verdi, o da huzuruna girdi. Daha sonra Ömer geldi, o da girmek üzere izin istedi, ona da izin verildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, etrafında hanımları bulunduğu halde öfkeli olmakla birlikte susmakta olduğunu gördü. (Cabir) dedi ki: Ömer: Allah’a yemin olsun ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı güldürecek bir şey söyleyeceğim, dedi ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Bir görsen, Harice’nin kızı (kendi hanımını kasdediyor) benden masraf istedi. Ben de kalktım, onun boynunu kırdım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güldü ve şöyle dedi: “İşte bu kadınlar da gördüğün gibi etrafımda bulunuyorlar ve benden nafaka istiyorlar.” Ebubekir, Âişe (radıyallahü anha)’a kalktı ve onun boynunu büktü. Ömer de kalkıp Hafsa (radıyallahü anhnhâ)’ın boynunu büktü. Her ikisi de bu arada şöyle diyordu: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yanında olmayan şeyleri istiyorsunuz ha! Şöyle dediler: Allah’a yemin ederim. Bir daha ebediyyen yanında olmayan şeyleri Resûlüllah’tan istemeyeceğiz. Daha sonra onlardan bir ay yahut yirmidokuz gün uzak kaldı. Sonra da şu:

“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki… Allah içinizden güzel davrananlara büyük ecir hazırlamıştır” âyetini indirdi. (Cabir) dedi ki: Önce Âişe’den başlayarak ona; “Ey Âişe, dedi. Ben sana annen ve babanla danışmadıkça cevab vermekte acele etmeni istemediğin bir hususu arzetmek istiyorum.” Âişe: O nedir? Ey Allah’ın Rasûlü, deyince, ona bu âyet-i kerîmeyi okudu. Dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, senin hakkında mı annem babamla danışacakmışım? Ben Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih ediyorum ve senden söylediğimi hanımlarından hiçbirisine bildirmemeni de istiyorum. Şöyle buyurdu: “Onlardan herhangi bir kimse bana soracak olursa, mutlaka haber vereceğim. Çünkü şüphesiz Allah beni ne zora koşmuş, ne de başkasını zora koşan olarak göndermiştir. Beni öğretici ve kolaylaştırıcı olarak göndermiştir.” Müslim, II, 1104.

Tirmizî de Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarını istediklerini seçmekte serbest bırakmakla emrolundu. O da benden başladı ve: “Ey Âişe, dedi. Ben sana bir husustan sözedeceğim. Annen, babanla danışmadan bu hususta acele etmemekten dolayı senin için sorumluluk yoktur.” Âişe dedi ki: O zaten annemin ve babamın bana ondan ayrılmayı emretmeyeceklerini biliyordu. (Âişe devamla) dedi ki: Sonra şöyle dedi: Şüphesiz yüce Allah buyuruyor ki: “Ey Peygamber! Zevcelerine de ki: Eğer dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve sizi güzellikle salıvereyim… Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” Ben: Bu hususta mı annemle, babamla istişare edeceğim dedim. Şüphesiz ki ben Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğer hanımları da benim yaptığım gibi yaptı. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Buhârî, IV, 1796; Müslim, II, 1103, 1113; Tirmizî, V, 350, 420; Nesâî, VI, 159, 160- Müsned, VI, 163, 248.

İlim adamları dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Âişe (radıyallahü anha)’ya anne babasıyla danışmasını emretmesi, onu sevmesinden dolayı idi. Gençliğinin aşırı etkisi, kendisinden ayrılmayı tercih etme noktasına iteceğinden korkuyor, bununla birlikte anne ve babasının kendisinden ayrılması doğrultusunda ona bir telkinde bulunmayacaklarını biliyordu.

2- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hanımları:

“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki…” âyeti dolayısıyla Peygamber Efendimiz’in hanımları ile ilgili bilgi verelim:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın pekçok eşi vardı. Bunların kimisi ile gerdeğe girmiş, kimisi ile nikâh akdi yapmış olmakla birlikte gerdeğe girmemiş, kimisine talib olmuş fakat onunla nikâh akdi yapmamıştı.

1- Peygamber Efendimiz’in ilk hanımı Huveylid kızı Hadice’dir. Huveylid’in babası Esed, onun babası Abdu’l-Uzza, onun babası Kusayy, onun babası Kilâb’dır. Hadice, Peygamber Efendimiz’den önce Ebû Hâle’nin nikâhı altında idi. Bunun da ismi Zürâre b. en-Nebbaş el-Esedî’dir. Ondan da önce Atîk b. Âiz’in nikâhı altında idi. Ondan Abdu Menaf adında bir oğlu olmuştu. Ebû Hale’den de Hind b. Ebi Hale’yi doğurmuştu. Hind, taun salgını zamanına kadar yaşamış ve o salgında vefat etmişti. Taunun baş gösterdiği zamana kadar yaşayan kişinin Hind b. Hind olduğu da söylenmiştir. Ona ağıt yakan kadının vefatı esnasında: Vay Hind b. Hind’e vay! Resûlüllah’ın himayesinde büyüyen üvey evladına! dediği duyulmuştur.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Hadice hayatta olduğu sürece başka bir hanımla evlenmemişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile evlendiğinde kırk yaşında idi. Peygamberliğin yedinci yılından sonra vefat etti. On yıl sonra vefat ettiği de söylenmiştir. Vefat ettiğinde ise altmışbeş yaşında idi. Peygamber Efendimiz’e îman eden ilk kadın odur. İbrahim dışında Peygamber Efendimiz’in bütün çocukları da ondandır.

Hakim b. Hizam dedi ki: Hadice vefat ettiğinde onun cenazesini evinden çıkarttık ve el-Hacûn’da onu defnettik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun mezarına indi, henüz cenaze namazı kılma sünneti yoktu.

2- Peygamber Efendimiz’in bir diğer hanımı Şevde bint Zem’a’dır. Zem’a’nın babası Kays, onun babası Abdu Şems’dir, Âmiroğullarındandır. Oldukça erken dönemlerde İslâm’a girmiş ve Peygamber Efendimiz’e bey’atte bulunmuştur. Önce es-Sekran b. Amr diye bilinen amcasının oğlunun nikâhı altında idi. O da İslâm’a girmişti. Her ikisi, ikinci Habeşistan hicretine katılmışlardı. Mekke’ye geri döndüklerinde kocası vefat etti. Kocasının Habeşistan’da öldüğü de söylenmiştir. İddetini bitirdikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona talib oldu, onunla evlendi. Mekke’de iken onunla gerdeğe girdi, onunla Medine’ye hicret etti.

Yaşlandığında Peygamber Efendimiz onu boşamak istemişti. Ancak kendisi Peygamber’den kendisini boşamamasını ve hanımları arasında bırakmasını rica etmiş, Sahih’de de belirtildiğine göre gecesini Âişe’ye vermişti. Peygamber de onu boşamaktan vazgeçmişti. 54 yılı Şevval ayında Medine’de vefat etti.

3- Ebubekr es-Sıddîk’ın kızı Âişe: Önceleri Cübeyr b. Mut’im ile beşik kerîmesi yapılmıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona talib olunca, Ebubekir: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Bana müsade et de onu Cübeyr’den uygun bir şekilde ayırayım. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), hicretten iki sene önce -üç sene önce de denilmiştir- Mekke’de iken onunla nikâhlanmıştır. Medine’de dokuz yaşında iken de onunla gerdeğe girmiştir. Peygamber Efendimiz’in yanında dokuz yıl kaldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde onsekiz yaşında idi. Peygamber Efendimiz ondan başka bakire bir kızla evlenmiş değildir. 59 yılında -58 de denilmiştir- vefat etmiştir.

4- Kureyşli Adiyyoğullarından Ömer b. el-Hattâb’ın kızı Hafsa (radıyallahü anha): Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla evlenmiş, sonra da onu boşamıştı. Cebrâîl ona gelerek söyle demişti: “Allah sana Hafsa’ya geri dönmeni emrediyor, çünkü o çok oruç tutan, çok namaz kılan birisidir.” Bunun üzerine Peygamber de ona dönmüştü. Vakidî dedi ki: Hafsa, Muaviye’nin halifeliği sırasında 45 yılı Şaban ayında vefat etmiştir. O sırada altmış yaşında idi. Medine’de Osman (radıyallahü anh)’ın halifeliği döneminde vefat ettiği de söylenmiştir.

5- Ummu Seleme: Asıl ismi Ebû Umeyye’nin kızı Hind’dir. Mahzumoğullarındandır. Babası Ebû Umeyye’nin ismi da Süheyl’dir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla dördüncü yılı Şevval ayının son günlerinde evlendi. Sahih olan görüşe göre oğlu Seleme, Peygamber Efendimize nikâhını kıydı O sırada Ömer adındaki oğlunun yaşı küçüktü. 59 yılında vefat etmiştir, zl yılında vefat ettiği de söylenmiş ise de birincisi daha doğrudur.

Cenaze namazını Said b. Zeyd kıldırmıştır. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı da evlenmiştir. Bakî’de defnedilmiştir, vefat ettiğinde seksen dört yaşında idi.

6- Um Habibe: İsmi Ebû Süfyan kızı Remle’dir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi, Um Habibe’yi kendisine istemek üzere Necaşi’ye göndermişti, o da Um Habibe’yi peygamberle evlendirmişti. Hicretin dokuzuncu yılında meydana gelen bu olayda Necaşi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yerine dörtyüz dinar mehir vermişti. Onu Şurahbil b. Hasene ile Peygamberin yanına göndermişti. 44 yılında vefat etti. Darakutnî dedi ki: Um Habibe, Ubeydullah b. Cahş’ın nikâhı altında idi. O Habeşistan’da hristiyan olarak öldü. Bunun üzerine Necaşî onu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nikâhladı ve onun adına dörtbin (dirhem) mehir verdi. Onu Şurahbil b. Hasene ile Peygamber’e gönderdi.

7- Esedli Zeyneb bint Cahş bint Riâb: İsmi Berre idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona Zeyneb ismini vermişti. Babasının ismi da Burre idi. Ey Allah’ın Rasûlü dedi, babamın ismini da değiştir. Çünkü Burre hakir birşeydir. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demişti: “Şayet baban mü’min bir kimse olsaydı, biz de ona biz ehl-i beytten birisinin ismini verirdik. Ancak ben ona Cahş ismini veriyorum, Cahş da Burre’dendir.” Bu hadisi Darakutnî zikretmiştir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla Medine’de hicretin beşinci yılında evlenmiş ve hicri 20 yılında, elliüç yaşında iken vefat etmiştir.

8- Zeyneb bint Huzeyme: Babası olan Huzeyme’nin babası el-Haris, onun babası Abdullah, onun babası Amr, onun babası Abdi Menaf, onun babası Hilal, onun babası Âmir, onun babası Sa’saa’dır, Hilaloğullarındandır. Cahiliye döneminde Ummu’l-Mesâkîn (yoksulların anası) diye anılırdı. Buna sebep ise yoksullara çokça yemek yedirmesi idi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla ramazan ayında hicretin otuzbirinci ayının başlarında evlendi. Yanında sekiz ay kaldı. Peygamber hayatta iken rebiu’l-evvel’in sonlarında, hicretin otuzdokuzuncu ayın başlarında vefat etti. Bakî’de defnedildi.

9- Cüveyriye bint el-Haris b. Ebi Dirar: Huzaalı ve Mustalıkoğullarındandır. Mustalıkoğulları gazvesinde onu cariye olarak almıştı. İlkin Sabit b. Kays b. Şemmas’ın payına düşmüştü. Sabit onunla mükatebe akdi yaptı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun mükatebe akdi bedelini ödeyip onunla evlendi. Evliliği altıncı yıl şaban ayında olmuştu. İsmi Berre idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona Cüveyriye ismini verdi. 56. yılı rebiu’l-evvel ayında vefat etti. 55. yıl denildiği de söylenmiştir. Vefat ettiğinde altmışbeş yaşında idi.

10- Safiye bint Huyey b. Ahtab el-Haruniye (Harun aleyhisselâm soyundan): Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü onu esir almış ve esirler arasından kendisi için seçmişti. O da İslâm’a girmiş, Peygamber Efendimiz de onu azad etmişti. Böylelikle onu hürriyete kavuşturmayı da mehri kılmıştı. Sahih’te belirtildiğine göre Safiye, Dıhye el-Kelbî’nin payına düşmüştü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yedi esir karşılığında onu satın almıştı. 50. yılında vefat etti. 52. yılında vefat ettiği de söylenmiştir, Bakî’de gömülmüştür.

11- Reyhane bint Zeyd b. Amr b. Hunafe: Nadiroğullarındandır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu esir almış ve sonra hürriyetine kavuşturup onunla altıncı yılda evlenmişti. Veda haccından dönüşünde vefat etti, onu Bakî’de gömdü.

el-Vakidî dedi ki: Reyhane hicri 16. yılında vefat etti. Cenaze namazını Ömer kıldırdı. Ebû’l-Ferac el-Cevzî dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Reyhane’yi cariyesi olarak tuttuğunu ve onu azad etmediğini söyleyenleri de duydum.

Derim ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya, Ebû’l-Kasım Abdu’r-Rahmân es-Süveylî’nin Reyhane’yi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları arasında zikretmeyişinin sebebi bu olmalıdır.

12- Hilaloğullarından Meymune bint el-Haris: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’den on millik mesafede bulunan Şerif denilen yerde Umretu’l-Kaza diye bilinen umre sırasında hicretin 7. yılında evlenmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisiyle en son evlendiği hanımı budur. Yüce Allah’ın takdiri ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisi ile gerdeğe girdiği mekânda vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. Hicri 61. yılında vefat etmiştir, 63- yılında vefat ettiği söylendiği gibi, 68 yılında vefat ettiği de söylenmiştir.

Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımı olarak meşhur olup kendileriyle gerdeğe girmiş olduklarıdır. Allah hepsinden razı olsun.

Kendileriyle Evlendiği Halde Gerdeğe Girmemiş Olduğu Hanımları:

Kendileriyle evlenip gerdeğe girmediği hanımlarına gelince,

1- Bunlardan birisi el-Kilabiye diye bilinir. İsmi hususunda görüş ayrılığı vardır. Fatıma, Amre ve el-Âl-iye isimleri verilmiştir. ez-Zührî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kilablı ed-Dahhak kızı Fatıma ile evlenmiş, o da kendisinden Allah’a sığınınca onu boşamıştı. Bu kadın: Ben bedbaht olanım, der dururdu. Hicretin 8. yılı zülkade ayında onunla evlenmiş ve altmış yılında vefat etmiş

2- Kindeli en-Nu’man b. el-Cevn b. el-Haris kızı Esma’ el-Cevniye diye de bilinir.

Katade dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiğinde, yanına gelmek üzere onu çağırınca, Esma: Sen gel deyince, Peygamber de onu boşamıştı.

Başkaları ise şöyle demektedir: Peygamber’den Allah’a sığınan kadın budur Buhârî de şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Şerahil kızı Umeyme ile evlenmişti. Peygamber’in yanına girdiğinde, Peygamber elini ona uzatmış, bu hanım bundan tiksinir gibi olmuştu. Bunun üzerine Peygamber, Ebû Useyd’e, yola göndermek üzere onu hazırlamasını ve ona iki elbise vermesini emretti. Buhârî, V, 2012, 2013; Müsned, III, 498, V, 339;

Bir başka lafızda da şöyle demektedir: Ebû Useyd dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına el-Cevniye diye bilinen hanım getirildi. Onun yanına girdiğinde o hanıma: “Bana kendini bağışla” deyince, kadın şöyle cevab vermişti: Kraliçe, hiç kendisini normal kimselere bağışlar mı? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sakin olsun diye elini üzerine koymak isteyince, bu sefer: Senden Allah’a sığınıyorum, demişti. Peygamber de şöyle buyurdu: “Sen gerçekten koruma altına alan birisine sığındın.” Sonra yanımıza çıkıp şöyle dedi: “Ey Ebû Useyd, buna iki râzıkî (uzun ve beyaz keten elbise) ver ve onu aile halkının yanına gönder. ” Buhârî, V, 2012; Müsned, III, 498.

3- el-Eş’as b. Kays’ın kızkardeşi Kuteyle bint Kays: el-Eş’as bunu Peygamber ile evlendirmiş, sonra da Hadramevt’e geri dönmüştü. Kuteyle’yi ona götürmek üzere hazırlanmış iken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefat ettiği haberini aldı. Bunun üzerine onu tekrar geri götürdü, kendisi de Kuteyle de birlikte irtidat etti. Daha sonra İkrime b. Ebi Cehil onunla evlendi. Ebubekir (radıyallahü anh) bundan dolayı çok rahatsız oldu. Ömer ona şöyle dedi: Allah’a yemin ederim. O Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarından olmadı. Peygamber onu ne istediğini seçmekte serbest bırakmıştı, ne de hicabın arkasına almıştı. Diğer taraftan irtidad etmekle birlikte de Allah o kadını Peygamber’den uzaklaştırmış olmaktadır. Urve ise Peygamber’in onunla evlenmiş olduğunu kabul etmiyordu.

4- Ezdli Um Şerîk: İsmi Ğuzeyye bint Câbir b. Hakim’dir. Daha önce Ebubekir b. Ebi Selma’nın nikâhı altında idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla gerdeğe girmeksizin boşadı. Nefsini Peygamber’e bağışlayan kadın da budur.

Nefsini Peygamber’e bağışlayan kadının Havle bint Hakim olduğu da söylenmiştir.

5- Havle bint el-Huzeyl b. Hubeyre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kadın ile evlenmiş, ancak Peygamber’in yanına ulaşmadan önce vefat etmişti.

6- Dihye’nin kızkardeşi Şeraf bint Halife: Peygamber bu hanımla da evlenmiş olmakla birlikte, onunla gerdeğe girmemiştir.

7- Kays’ın kızkardeşi Leyla bint el-Hatîm: Peygamber bu hanımla evlenmişti. Ancak aşırı derecede kıskanç olduğundan kendisini boşamasını istedi, o da onun isteğini yerine getirmişti.

8- Kindeli Amre bint Muaviye: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hanımla evlenmiştir.

en-Nehaî dedi ki: Peygamber, Kindeli bir hanımla evlenmiş, ancak Peygamber vefat ettikten sonra o hanım Medine’ye getirilebilmişti.

9- Cündalı, Cündüb b. Damra’nın kızı: Bazılarının dediklerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hanımla evlenmiş, bazıları ise böyle bir şeyin olduğunu kabul etmemiştir.

10- Ğifarlı bir hanım: Bazılarının dediklerine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Gifarlı bir hanım ile evlenmiş, ona emretmesi üzerine elbiselerini üzerinden çıkartınca, vücudunda bir beyazlık (alacalık) görünce: “Ailenin yanına geri dön” demişti. Bu beyazlığı el-Kilâbiye’de gördüğü de söylenmiştir.

İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendileri ile nikâh akdi yapmış olduğu halde gerdeğe girmediği hanımlar bunlardır.

Peygamber Efendimiz’in Talib Olduğu Halde Nikâhın Gerçekleşmediği Hanımlar:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın talib olmakla birlikte nikâhının gerçekleşmediği ve kendisini Peygamber’e bağışlayan hanımlara gelince:

1- Ebû Talib’in kızı Um Hanî: Asıl ismi Fâhite’dir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona talib olmuş, ancak: Ben çok çocukları olan bir kadınım, diye özür beyan etmiş, Peygamber Efendimiz de onun özrünü kabul etmişti.

2- Dubâa bint Âmir.

3- Beşâme b. Nadla kızı Safiye: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna talib olmuştu, esir alınmıştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu seçimde serbest bırakmış ve: “Dilersen beni, dilersen kocanı seçebilirsin” demişti. O da: Kocamı deyince, onu serbest bırakmıştı. Temimoğulları bundan dolayı onu lanetlemişti. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

4- Um Şerik de bunlardandır. Daha önce ondan sözedilmişti.

5- el-Hatim kızı Leylâ: Bundan da daha önce sözedilmişti.

6- Hakim b. Ümeyye kızı Havle: Kendisini Peygamber’e bağışlamış olduğu halde, onu daha sonraya ertelemişti. Osman b. Maz’un onunla evlenmişti.

7- el-Haris b. Avf el-Murrî kızı Cemre: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona talib olmuş, babası ise herhangi bir hastalığı olmadığı halde: Durumu iyi değildir, demişti. Babası, kızının yanına geri döndüğünde baraş hastalığına yakalanmış olduğunu gördü. Şair Şebib b. el-Barsa’nın annesidir.

8- Kureyşli Şevde: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna talib olmuştu. Küçük çocukları vardı. Çocuklarımın senin başının yanında ağlayıp sızlanmalarından korkuyorum, demiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu övmüş ve ona dua etmişti.

9- İsmi belirtilmeyen bir kadın: Mücahid dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hanıma talib olmuş, o da: Babama danışayım demişti. Babası ile karşılaştığında babası ona izin verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaştığında Peygamber ona: “Biz senden başka bir yorgan yüzü ile örtünmüş bulunuyoruz” demişti.

İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bütün hanımları bunlardır.

Ayrıca onun iki tane de cariyesi vardı. Bunlar Kıbtî Mariye ile Reyhane idi. Katade’nin görüşüne göre böyledir. Başkasının görüşüne göre ise onun dört tane cariyesi vardı. Mariye, Reyhane ve esirler arasında aldığı Cemile ile Cahş kızı Zeyneb’in kendisine hibe ettiği bir başka cariye.

3- Muallak (Şarta Bağlı) Talâk ve Muhayyer Bırakmak:

Yüce Allah’ın:

“Eğer dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız” âyeti bir şarttır. Bunun cevabı ise “gelin” buyruğundadır. Böylelikle seçim yapmakta muhayyer (serbest) bırakmayı şarta talik etmiş (bağlı kılmış)dır.

İşte bu, şarta bağlı olarak muhayyer bırakmanın sahih ve geçerli olduğunu göstermektedir. Ancak cahil bid’atçiler buna muhalefet ederek şu iddiada bulunurlar: Koca hanımına sen eve girecek olursan, boş olursun deyip de hanım o eve girecek olursa, boşama gerçekleşmez. Çünkü onlara göre şer’î boşama sadece anında ve derhal geçerli olmak üzere yapılan boşamadır.

4- Peygamberin Hanımları Ondan Boşanmayı Tercih Etselerdi…:

“Gelin” âyeti şartın cevabıdır. Bu hanımlar topluluğu hakkında kullanılan ve: “(hanım için): Gel” fiilinden çoğuldur. Bu fiil, kendisine doğru gelmeye yapılan bir çağrı anlamındadır. O bakımdan: “(Bu tarafa doğru) gel” denilir. Bu üstün bir değeri ve yüce bir konumu olan kimseler hakkında kullanılmak üzere ortaya konulmuş bir fiildir. Daha sonra bir tarafa doğru gelmesi istenen herkes için kullanılmaya başlanmıştır. Burada ise asıl anlamında kullanılmıştır. Çünkü onları çağıran Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

“Size bağışta bulunayım” âyetinde sözkonusu edilen “müt’a”ya dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/236. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Bu fiil “ayn” harfi ötreli olarak okunmuştur. Aynı şekilde: “Sizi… salıvereyim” âyetinde “ha” harfi de ötreli okunmuştur ki, bu da isti’naf (yeni bir cümle) demek olur.

Güzel bir şekilde ayrılmak ise; herhangi bir zarar ve herhangi bir hakkını engelleme sözkonusu olmaksızın, sünnete uygun olarak yapılan boşamadır.

5- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hanımlarını Muhayyer Bırakması:

İlim adamları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarını nasıl muhayyer bıraktığı hususunda iki farklı görüş ortaya koymuşlardır.

Birinci görüşe göre; o hanımları olarak kalmak yahut onları boşamak hususunda, Allah’ın izni ile onları serbest bırakmıştı. Hepsi de onun hanımı olarak kalmayı tercih etmişti. Bunu Âişe, Mücahid, İkrime, en-Nehaî, İbn Şihâb ve Rabîa söylemişlerdir.

Kimileri de şöyle demiştir: O kendilerini dünyayı seçip onlardan ayrılmak ile âhireti seçip onları nikâhı altında tutmak arasında muhayyer bırakmıştı. Böylelikle kocaları olan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında sözkonusu olan o yüksek mertebe onlar hakkında da sözkonusu olacaktı. Yoksa onları boşamak hususunda muhayyer bırakmış değildi. Bunu da el-Hasen ve Katade zikretmiştir. Ashab-ı Kiram’dan Ali’nin de görüşü -Ahmed b. Hanbel’in kendisinden yaptığı rivâyete göre- böyledir. Bu rivâyete göre o şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarını sadece dünya ile âhireti seçmek arasında muhayyer bırakmıştı.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Âişe (radıyallahü anha)’a hanımını istediğini seçmekte serbest (muhayyer) bırakan erkeğin durumu hakkında soru sorulunca şöyle demişti: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi istediğimizi seçmekte serbest bırakmıştı. O bir boşama mı idi? Bir rivâyette de şöyle demiştir: Biz onu seçtik, o da o serbest bırakmayı bir boşama saymamıştı.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da nikâhı altında kalmak ile boşanmak arasında yapılacak emredilmiş muhayyerlikten başka bir husus sabit olmuş değildir. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ey Âişe! Ben sana bir hususu söyleyeceğim. Annen, babanla istişare etmedikçe, bu hususta acele etmemekten dolayı senin için bir sorumluluk olmayacaktır…” Birinci balıkta geçen -Kindeli en-Nu’man b. el-Cevn kızından söz edilirken- bu hadimin kaynakları da orada gösterilmiştir. Bilindiği gibi ona dünya ve süsünün âhirete tercih edilmesi hususunda danışmasını kastetmiş değildi. Böylelikle danışmanın, ayrılmak yahut da nikâh altında kalmak hakkında sözkonusu olduğu sabit olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6- Muhayyer (Tercih Yapmakta Serbest) Bırakılan “Kadın Kocasının Nikâhı Altında Kalmayı Tercih Ederse:

Seçim yapmakta serbest bırakılan hanım kocasını tercih edecek olursa, hükmün ne olacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Seleften, başkalarından ve fetva İmâmlarından oluşan ilim adamlarının büyük çoğunluğu şöyle demiştir: Bu durumda bir veya daha fazla talâk sözkonusu değildir. Ömer b. el-Hattâb, Ali, İbn Mes’ûd, Zeyd b. Sabit, İbn Abbâs ve Âişe’nin görüşü budur.

Tabiinden, Atâ, Mesrûk, Süleyman b. Yesar, Rabia ve İbn Şihab da bu görüştedir.

Yine Ali ve Zeyd’den de şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Şayet kadın kocasını tercih edecek olursa, bu bâin bir talâk olur. Aynı zamanda bu Hasan-ı Basrî ile el-Leys’in de görüşüdür. el-Hattabî ile en-Nekkaş bunu Malik’ten de nakletmişlerdir. Bu kanaatin sahipleri delil olarak şunu ileri sürerler: Kocanın hanımına: Tercihini yap demesi, talâkı gerçekleştirmeyi ifade eden kinaye bir lafızdır. Eğer bunu hanıma izafe edecek olursa, bir talâk olur ve tıpkı: Sen bâinsin, demeye benzer. Fakat sahih olan birinci görüştür. Çünkü Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi seçmekte serbest bırakmıştı. Biz de onu tercih ettik ve bu teklifini bizim hakkımızda bir talâk olarak saymamıştır. Bunu da Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Müslim, II, 1104; Nesâî, VI, 161; İbn Mâce, I, 661; Müsned, VI, 45, 47, 170.

İbnu’l-Münzir dedi ki: Âişe (radıyallahü anha)’ın hadisi şuna delildir: Muhayyer bırakılan hanım eğer kocasını tercih edecek olursa, bu bir talâk sayılmaz. Bu durumdaki bir hanımın kendisini (boşanmayı) tercih etmesinin talâkı gerektirdiğine de delil teşkil etmektedir, Ayrıca bu üçüncü bir hususa daha delalet etmektedir ki o da şudur: Muhayyer bırakılan kadın kendisini (boşanmayı) tercih edecek olursa, bu kocanın ric’at yapma imkânına sahib olduğu bir boşamadır. Zira Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Allah’ın kendisine vermiş olduğu emre muhalif olarak boşamada bulunması düşünülemez.

Bu görüş aynı zamanda Ömer, İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. İbn Ebi Leylâ, es-Sevrî, Şâfiî de bu görüştedir. Ali’nin de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kadın şayet kendisini (boşanmayı) tercih edecek olursa, bir bâin talâk olur. Bu Ebû Hanîfe ve ardaşlarının da görüşüdür. İbn Huveyzimendad bunu Malik’ten de rivâyet etmektedir.

Zeyd b. Sabit’ten gelen rivâyete göre ise kadın kendisini (boşanmayı) tercih edecek olursa, bu üç talâk olur. Hasan-ı Basrînin görüşü de budur. Malik ve el-Leys de böyle demişlerdir, çünkü (tercih sonucu hanımın) kendisine malik olması ancak bu yolla mümkün olabilir.

Yine Ali’den rivâyet edildiğine göre kadın kendisini (boşanmayı) tercih edecek olursa, bunun hiçbir kıymeti yoktur. Ondan gelen bir diğer rivâyete göre eğer kadın kocasını seçecek olursa, bu bir ric’î talâk olur.

7- Mülkiyeti Vermek (Temlik) ve Serbest Bırakmak (Muhayyerlik Vermek):

Medineli âlimlerden ve başkalarından bir topluluğun kanaatine göre temlik (mülkiyeti vermek) ve muhayyer bırakmak aynı şeydir. Hüküm de kadının her ikisi hakkında verdiği karara göredir. Bu aynı zamanda Abdu’l-Aziz b. Ebi Seleme’nin de kabul ettiği görüştür.

İbn Şa’ban dedi ki: Bu bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının çoğunun tercih ettiği görüştür. Medinelilerden bir topluluğun da kabul ettiği görüş budur.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) dedi ki: Fukahanın çoğunluğu bu görüştedir. Ancak Malik’in mezhebinde meşhur olan görüş, her ikisi arasında fark bulunduğudur. Çünkü Malik’e göre temlik kocanın hanımına: Ben (kendini boşama) mülkiyetini sana verdim, demesidir. Yani yüce Allah’ın ona hak olarak vermiş olduğu boşama yetkisinin bir, iki ya da üçünü de sana veriyorum, anlamındadır. O bu hakkın bir bölümünü temlik ederken, diğer bir bölümünü temlik etmemesi câiz olduğuna göre, bu hususta herhangi bir iddiada bulunacak olursa, eğer erkek böyle bir hak vermediğini iddia ederse, yeminle birlikte onun sözü kabul edilir.

Medinelilerden de bir kesim şöyle demektedir: Kendisi ile gerdeğe girilen kadın hakkında, kocanın, mülkiyeti vermek ve muhayyer bırakmak huluslarını verdiğini inkar etmek hakkı vardır.

Birincisi meşhur olan rivâyete göre Malik’in görüşüdür. İbn Huveyzimendad da Malik’ten rivâyet ettiğine göre, kocanın üç talâkta hanımını muhayyer bıraktığı hususunu reddetme yetkisi vardır. O takdirde bu, Ebû Hanîfe’nin dediği gibi bâin bir talâk olur. Ebû’l-Cehm de böyle demiştir. Suhnûn dedi ki: Mezhebimize mensub ilim adamlarının çoğunluğu bu görüştedir.

Malik’in mezhebinden çıkartılan sonuç şudur: Muhayyer bırakılan kadın, kendisi ile gerdeğe girilmiş ise, kendisini tercih ettiği takdirde bu, talâkın tarımı demektir. Kocası bunu inkâr edecek olursa, bunu inkâr etme hakkı yoktur. Şayet tek bir talâk seçecek olursa, bunun hiçbir değeri yoktur. Çünkü muhayyerlik kat’î bir talâk (talâk elbette, üç talâk) demektir. Bunu bu şekilde vı alıp kabul etmiş yahut terketmiş demektir. Çünkü muhayyer bırakmanın JT-İimı tesrîh (ayırmak)dır. Yüce Allah, muhayyer bırakmanın sözkonusu edildiği âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

“Gelin, size bağışta bulunayım ve sizi güzellikle salıvereyim.” Burada tesrîh (güzellikle salıvermek) kesin üç talâk ile) boşamak demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Talâk iki defadır ya iyilikle tutmalıdır veya güzellikle salmalıdır.” (el-Bakara, 2/229) Güzellikle salıvermek ise üçüncü talâktır. Bu da önceden de geçtiği üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilmiştir.

Mana bakımından da şöyle açıklanır: Kocanın hanımına: Beni veya kendini seç demesi, kendisini seçmesi halinde kocanın lehine kadına karşı herhangi bir müeyyidesinin olmamasını, ondan herhangi bir şeye malik olmamasını gerektirmektedir. Çünkü koca böylelikle hanımına ondan malik olduğu hususların dışına çıkma hakkını yahut kendisini seçecek olursa, kocası ile birlikte kalma hakkını vermiş olmaktadır. Talakın bir bölümünü seçtiği takdirde, o lâfzın gereğini yapmamış olur ve bu durumda iki şey arasında muhayyer bırakılıp, bu iki şeyin dışında bir şeyi seçen kimse konumunda olur.

Kendisi ile gerdeğe girilmemiş olan hanımın muhayyer bırakılıp kendi haklarına malik olması hususunda, bir talâktan fazla iddia edildiği takdirde bunu inkâr etme, reddetme hakkı vardır. Çünkü böyle bir durumda kadın kocasından derhal bâin olur.

8- Kadın Muhayyerlik Hakkına Ne Zaman Sahib Olur?

Kadının muhayyerlik hakkına ne zaman sahib olacağı hususunda Malik’ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde şöyle demiştir: Kadın bu hususun konuşulduğu meclisten kalkmadığı sürece yahut bu işi kabul etmediğine delâlet eden bir başka işle meşgul olmadığı sürece, muhayyerlik hakkını kullanabilir. Bulundukları meclisten ayrılacakları vakte kadar, şayet herhangi bir tercihte bulunmaz ve bir hüküm vermeyecek olursa, bu hususta kadına verilmiş olan yetki batıl olur. Fukahânın çoğunluğu bu görüştedir.

Bir başka sefer de şöyle demiştir: Böyle bir hakkı terkettiği (kullanmak istemediği) bilinmediği sürece ebediyyen muhayyerlik hakkına sahiptir. Bu ise kocasının kendisi ile ilişki kurmasına yahut dokunmasına imkan vermesiyle anlaşılır. Buna göre eğer kendisini teslim etmeyip de herhangi bir şeyi de tercih etmeyecek olursa, ya bu tercihi kullanıp yahut bu hakkın kaldırılması maksİsmi ile kocanın bunu hakime şikâyet etme hakkı vardır. Eğer kabul etmeyecek olursa, o takdirde hakim, kendi kendisine malik olma hakkını ortadan kaldırır.

Birinci görüşe göre şayet kadın bu konunun dışında bir söze dalar yahut iş yapar, yürür veya muhayyer bırakmakla -belirttiğimiz gibi- hiçbir ilgisi olmayan bir işle meşgul olursa, muhayyerlik hakkı da ortadan kalkar. Mezhebimize mensub kimi ilim adamı bu görüşün lehine yüce Allah’ın şu âyetini delil göstermektedir:

“Onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın.” (en-Nisâ, 4/140)

Aynı şekilde koca, onun neyi tercih ettiğini bilmek maksİsmi ile ona konuşma yetkisini vermiştir. Böylelikle bu, aralarında bir akit gibi olur. Bunu kabul ederse mesele yok, aksi takdirde sakıt olur. Nitekim bir kimsenin birisine: Sana bunu bağışladım yahut sattım demesi de böyledir. Kabul ederse o akit gerçekleşir, aksi takdirde mülkiyet önceki hali ne ise öylece kalmaya devam eder.

es-Sevrî’nin, Kûfelilerin, Evzaî’nin, el-Leys, eş-Şâfiî ve Ebû Sevr’in görüşü budur. İbnu’l-Kasım’ın tercih ettiği görüş de budur.

İkinci rivâyet de şöyle açıklanır: Bu(nunla yetki), kadının eline geçmiş ve kocanın bu işi ona mülkiyetine vermesi suretiyle, kocasına karşı buna malik olmuş olur. O böyle bir şeye malik olduğuna göre; bu mülkiyetin kocasının elinde kalışı gibi, onun da elinde kalması icab eder.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Âişe’ye şöyle demiştir: “Ben sana bir husustan sözedeceğim. Bu konuda annen ve babanla danışıncaya kadar acele etmemekten dolayı senin için bir sorumluluk yoktur.” Bu hadisi es-Sahih’de (Müslim) rivâyet ettiği gibi, Buhârî de rivâyet etmiştir, Tirmizî de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. Zaten bu hadis daha önce bahsin başında geçmiş bulunmaktadır. Yine bu hadis: Koca hanımını muhayyer bırakacak olur yahut ona (kendisine) malik olduğunu söyleyecek olursa, bu konuda istediği hükmü verebileceğini gösterir. İsterse meclislerinden ayrılmış olsunlar. Bu görüş el-Hasen ve ez-Zührî’den rivâyet edildiği gibi, kendisinden gelen iki rivâyetten birisine göre Malik’in de görüşüdür.

Ebû Ubeyd dedi ki: Bu hususta bizim kabul ettiğimiz, bu hadiste Âişe (radıyallahü anhnhâ) hakkında varid olmuş sünnete tabi olmaktan ibarettir. Peygamber, annesi ve babası ile danışıncaya kadar onu muhayyer bırakmıştı. Meclisinden kalkıp gitmesini bu işin dışına çıkmak olarak değerlendirmemiştir.

el-Mervezî dedi ki: Bana göre bu husustaki görüşlerin en sahih olanı budur. İbnu’l-Münzir de, et-Tahavî de bu görüştedirler.

Ahzab 28

Ey Peygamber! Eşlerine de ki: “Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin sizi güzelce boşayayım.”

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Zevcelerine de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun zînetini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve sizi güzellikle salıvereyim.

Ahzab 27

Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve daha önce ayak basmadığınız toprakları size miras bıraktı. Allah her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allahın her şeye gücü yeter.

Kurtubi Tefsiri
Onların yerlerini, yurtlarını, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras verdi. Allah herşeye gücü yetendir.

“Onların yerlerini yurtlarını, mallarını ve” henüz

“ayak basmadığınız yerleri size miras verdi.” Yezid b. Ruman, İbn Zeyd ve Mukâtil dediler ki: Burada Huneyn’i kastetmektedir, çünkü henüz orayı ele geçirmiş değillerdi. Yüce Allah, orayı ellerine geçireceklerini vaadetti. Katade de şöyle demektedir: Biz kendi aramızda oranın Mekke olduğunu konuşurduk. el-Hasen dedi ki: Maksat Pers ve Bizans topraklarıdır. İkrime dedi ki: Kıyâmet gününe kadar fethedilecek herbir yerdir.

“Allah herşeye gücü yetendir” âyeti iki şekilde açıklanmıştır: Birincisine göre o kullarından dilediği gibi intikam almaya yahut onları affa kadir olandır. Bu açıklamayı Muhammed b. İshak yapmıştır. İkinci açıklamaya göre o, fethedilmesini murad ettiği kale ve şehirlerin fethedilmesini sağlamaya kadir olandır. Bu açıklamayı da en-Nekkaş yapmıştır.

“Allah herşeye gücü yetendir” âyeti O size vaadetmiş olduğu her şeye güç yetirendir. O’nun gücü ve kudreti geri çevrilemez. Yüce Allah, hakkında acizlik sözkonusu değildir, diye de açıklanmıştır.

“Esir alıyordunuz” anlamındaki âyet, “sin” harfi esreli ve ötreli olmak üzere; şekillerinde kullanılır. Bu açıklamayı da el-Ferrâ’ yapmıştır.

Ahzab 26

Kitap ehlinden onlara destek verenleri kalelerinden indirdi, kalplerine korku saldı. Bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz.

Diyanet Vakfı
Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.

Kurtubi Tefsiri
Kitab ehlinden onlara yardım edenleri de Allah kalelerinden indirdi. Kalblerine de korku saldı. Onlardan bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz.

“Kitab ehlinden onlara” yani Ahzab’ı teşkil eden Kureyş ve Gatafan’a

“yardım edenleri” -ki bunlar ise Kureyzaoğulları olup bunlara dair haber daha önceden geçmiş bulunmaktadır-

“de Allah kalelerinden indirdi.”

Bu âyetteki: “Kaleler”in tekili; dır. Şair şöyle demektedir:

“Öküzler ölmüş olarak sabahı ettiler, Temîm’in kadınları ise,

(Onların) boynuzlarını yakalamak için acele ediyorlardı.”

Bu kökten olmak üzere dokumacının atkı ile çözgüyü kendisiyle düzelttiği alete de; denilmiştir. Dureyd b. es-Sımme de şöyle demiştir:

“Ona vardığında mızraklar onu dürtüp duruyordu,

Uzatılmış dokuma parçasındaki dokumayı düzelten alet gibi.”

Horozun ayağındaki mahmuza; denilmesi de buradan gelmektedir. “İneklerin boynuzları” demektir, çünkü inekler onunla kendilerini korurlar. Bu boynuzların kimi zaman mızrağın başındaki demir sivri uç yerine takıldığı da olurdu. “Allah onun kökünü kopartsın” anlamındadır.

“Kalblerine de korku saldı, onlardan bir kısmını” ki onlar erkeklerdi

“öldürüyordunuz, bir kısmını da” kadınlar ve çocuklarını da

“esir alıyordunuz.” Daha önceden geçtiği gibi.

Ahzab 25

Allah, kâfirleri öfkeleriyle geri çevirdi, hiçbir fayda sağlayamadılar. Allah müminlere savaşta yetti. Allah güçlüdür, üstün olandır.

Diyanet Vakfı
Allah, o inkar edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi. Allah(ın yardımı) savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, kâfirleri hiçbir hayır elde etmeksizin öfkeleri ile geri çevirdi. Allah Savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir.

“Allah, kâfirleri hiçbir hayır elde etmeksizin öfkeleri ile geri çevirdi.”

Muhammed b. Amr, Âişe’ye isnad ederek şöyle dediğini belirtmektedir: Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Burada sözü edilen

“kâfirler” Ebû Süfyan ve Uyeyne b. Bedr’dir. Ebû Süfyan, Tihame’ye geri döndü, Uyeyne ise Necid’e döndü.

“Allah Savaşta” kâfirlerin üzerine rüzgar ve asker göndermek suretiyle “mü’minlere yetti.” Öyle ki Kureyzaoğulları ile birlikte kalelerine ve korunacakları yerlere geri döndüler. Kureyzalılardan gelecek kötülüğü kalblerine korku salarak önlemiş oldu.

“Allah” emrinde

“çok güçlüdür, Azîzdir.” Asla yenik düşürülemez.

Ahzab 24

Allah, doğruları doğruluklarıyla ödüllendirsin, münafıkları isterse azaba uğratsın, isterse tövbelerini kabul etsin. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Çünkü Allah sadakat gösterenleri sadakatları sebebiyle mükafatlandıracak, münafıklara -dilerse- azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Allah, doğru olanları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak veya tevbelerini kabul edecek. Muhakkak Allah çok bağışlayandır, çokça rahmet edendir.

“Çünkü Allah doğru olanları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandıracak.” Yani yüce Allah’ın cihadı emretmesinin sebebi âhirette doğru olanları doğrulukları sebebiyle mükâfatlandırmak içindir.

“Münafıkları da” âhirette

“dilerse azablandıracak.” Eğer onları tevbe etmeye muvaffak kılmazsa, onları azablandırmak isterse azablandıracak, eğer onları azablandırmayı dilemezse, ölümden önce onlara tevbe etmeyi nasib kılacak.

“Muhakkak Allah çok bağışlayandır, çokça rahmet edendir.”

Ahzab 23

Müminler arasında, Allah’a verdikleri sözde duran adamlar vardır. Onlardan kimi sözünü yerine getirdi, kimi de beklemektedir. Onlar sözlerini hiç değiştirmediler.

Diyanet Vakfı
Müminler içinde Allaha verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdir.

“Mü’minlerden… yiğitler vardır” âyetinde

“yiğitler” anlamındaki lâfzı mübtedâ olarak merfu gelmiştir. Nekrenin mübtedâ gelmesinin uygunluğu daha sonra gelen;

“Sebat gösteren…ler”in sıfat konumunda oluşundan dolayıdır.

“Onlardan kimisi adağını yerine getirdi” âyetindeki:

“Kimisi” mübtedâ olarak ref konumundadır.

“Kimisi de beklemektedir” anlamındaki âyette da böyledir. Haber ise mecrur olan lâfızlardır.

“Adak ve ahid” demektir. Bu kökten olmak üzere; “Adadım, adarım” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Kelb (kabilesi) insanlara karşı adakta bulunacak (veya söz verecek) olursa,

Şerefli ve lütûfkâr (kimseler)in tacına onlar daha lâyıktır.”

Beyit Taberî’de nisbeten farklı bir şekilde olup Taberî’nin anlayışı ve yorumlayışına göre de, nisbeten farklı şekilde anlaşılmıştır. Bk. Taberî, XXI, 145

Bir başka şair şöyle demektedir:

“Şeref üzerimize adağını yerine getirerek gelip bizi bulmuştur.”

Bir diğeri de şöyle demektedir:

“Yerine getirilecek bir ahid (veya adak) mı? Yoksa sapıklık ve batıl mı?”

Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin rivâyetlerine göre Enes şöyle demiştir: Amcam Enes b. en-Nadr -ki bana onun ismi verilmiştir- Bedir’e Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte katılmamıştı. Bu ona çok ağır gelmişti, bundan dolayı şöyle demişti: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ilk hazır bulunduğu gazada ben (nasıl oldu da) bulunamadım. Allah’a yemin ederim, eğer bundan sonra Allah, Resûlüllah ile birlikte bir Savaşta benim de hazır bulunmamı takdir ederse, şüphesiz Allah neler yapacağımı görecektir. (Enes) dedi ki: Başka şey söylemekten de çekindi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ertesi sene Uhud’da bulundu. Sa’d b. Malik ile karşılaştı. Ona: Ey Ebû Amr nereye? O da: Cennet kokusu ne hoş? Ben bunu Uhud taraflarından alıyorum, dedi ve öldürülünceye kadar çarpıştı. Vücudunda kılıç darbesi, mızrak yarası ve ok yarası olmak üzere seksen küsur yara tesbit edildi. Halam en-Nadr kızı er-Rubayyi’: Ben kardeşimi ancak parmak uçlarından tanıyabildim dedi. Ve bu(nun üzerine) “Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdir” âyeti nazil oldu. Tirmizî’nin lâfzı ile hadis böyledir. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Buhârî, III, 1032, IV, 1487; Müslim, III, 1512; Tirmizî, V, 348; Müsned, III, 194, 253.

Âişe (radıyallahü anha) da yüce Allah’ın: “Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.” âyeti hakkında şunları söylemiştir: Bunlardan biri de Talha b. Ubeydullah’tır. O Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber eli isabet alıncaya kadar sebat gösterdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Talha’nın cennete girmesi vacib oldu diye buyurdu.” Tirmizî, V, 350, 644’de bu muhtevada Muaviye’den gelen bir rivâyet yer almaktadır.

Tirmizî de, Talha’dan gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı bilgisiz bir bedeviye şöyle dediler: Sen ona: “Adağını yerine getiren”lere dair soru sor. Çünkü ona soru sormaya cesaret edemiyor, ona saygı gösteriyor, ondan çekmiyorlardı. Bedevi Arab ona sordu, o da kendisinden yüz çevirdi. Bir daha ona bu hususta soru sordu, yine ondan yüz çevirdi. Daha sonra üzerinde yeşil elbiseler bulunduğu halde mescidin kapısından göründü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Adağını yerine getirenler” hakkında soru soran kimdi?” Bedevi Arap: Bendim, ey Allah’ın Rasûlü deyince, şöyle buyurdu: “İşte bu, verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren kimselerdendir.” Tirmizî dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir. Biz bunu ancak Yûnus b. Bukeyr rivâyetiyle biliyoruz. ” Tirmizî, V, 645.

Beyhakî’nin naklettiğine göre Ebû Hüreyre şunu rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud’dan döndüğünde Mus’ab b. Umeyr’in yolda öldürülmüş olduğunu gördü. Onun başı ucunda durdu ve ona dua etti, sonra da şu: “Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır…” âyetini sonuna kadar okudu. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şehadet ederim ki, bunlar Allah nezdinde kıyâmet gününde şehidlerdir. Onların yanına gidiniz, onları ziyaret ediniz. Nefsim elinde olana yemin olsun ki, kıyâmet gününe kadar bir kimse onlara selam verecek olursa, mutlaka onun selamını alırlar.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 80, -Ömer (radıyallahü anh)’dan gelen bir rivâyet olarak

-Mealde “adak” anlamı verilen ın “ölüm” anlamında olduğu da söylenmiştir. Allah’a verdiği söz üzere ölmüştür, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. “Zaman ve süre” anlamına da gelir. Mesela, bir kişi öldüğü takdirde: ” Filan kişi zamanını doldurdu” denilir. Şair Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Hevber atların karşılaştığı sırada ecelini doldurduktan sonra

Hârislilerin kaçtıkları o akşamda…”

Bu lâfız aynı anlamda ihtiyaç ve gayret anlamına da gelir. Mesela: “Benim onların yanında görülecek bir ihtiyacım yok” denir. Fakat âyet-i kerîmede kastedilen anlam bu değildir.

Burada bu lâfızdan kasıt, ilkin belirttiğimiz gibi adaktır. Onlardan kimisi öldürülünceye kadar vermiş olduğu sözü, adağını yerine getirmek için bütün gayretini ortaya koymuştur. Hamza, Sa’d b. Muaz, Enes b. en-Nadr ve diğerleri gibi. Kimisi de şehid olmayı beklemektedir ve verdikleri sözlerini, adaklarını değiştirmemiştir.

İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre o âyeti:

“Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir, kimisi de değişiklik yapmıştır.” diye okumuştur. Ebubekir el-Enbarî de şöyle demektedir: Bu rivâyet ilim ehlince merduttur, çünkü icmaa muhaliftir. Diğer taraftan bu ifadede mü’minler yerilmektedir ve yüce Allah’ın methettiği doğru sözlülük ve ahde bağlılıkla şereflendirdiği yiğitler yerilmektedir. Onlardan verdiği sözü değiştiren bir kimsenin varlığı bilinmediği gibi, o topluluk arasında sözünü değiştiren de yoktur. Allah hepsinden razı olsun.

Ahzab 22

Müminler ahzabı gördüklerinde, “Allah ve Resulü’nün bize vaat ettiği budur” dediler. Allah ve Resulü doğru söyledi. Bu onların sadece imanını ve teslimiyetini artırdı.

Diyanet Vakfı
Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Resulünün bize vadettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allaha bağlılıklarını arttırdı.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minler ise Ahzab’ı gördüklerinde: “Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur. Allah da, Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.

“Mü’minler ise Ahzab’ı gördüklerinde” âyetinde geçen; “Gördü” fiilini Araplar arasında hemze ile med harfinin yerini değiştirerek -kalb ile- diye kullananlar da vardır.

“Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur” âyeti ile el-Bakara Sûresi’nde yer alan:

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (el-Bakara, 2/214) âyetini kastetmektedir. Mü’minler Hendek gününde Ahzab’ı gördüklerinde:

“Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur” dediler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

İkinci bir görüş daha vardır ki, bunu da Küseyyir b. Abdullah b. Amr el-Muzenî babasından, o dedesinden şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ahzab’ın anıldığı yılda bir hutbe irad edip şöyle dedi: “Cibril (aleyhisselâm)’ın bana haber verdiğine göre, benim ümmetim onlara karşı zafer elde edip onları ele geçirecektir. -Bunlarla Hire ile Kisra’nın Medain’indeki sarayları kastediyordu.- Size zafer müjdesini veriyorum.” Müslümanlar buna sevindiler ve şöyle dediler: Allah’a hamdolsun, bu doğru bir vaaddir, çünkü biz önceleri muhasara altında iken bize zafer vaadolunmuş bulunuyor. Daha sonra Ahzab görününce, mü’minler:

“Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur” dediler. Bunu el-Maverdî zikretmiştir. el-Mâverdi, en-Nuket, IV, 389

“Bize vaadettiği” âyetinde; “Şey” eğer ism-i mevsul anlamında kabul edilecek olursa, o takdirde (aid olarak gelmesi gereken) “he” hazfedilmiş demektir. Şayet mastar anlamı verdiği kabul edilirse, ayrıca aide ihtiyacı yoktur.

“Ve onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.” el-Ferrâ’ dedi ki: Ahzab’ı görmek onların bunlardan başka şeylerini arttırmadı. Ali b. Süleyman dedi ki: “Gördü” fiili görmeye delâlet etmektedir. “Ru’yef’in müennesliği ise hakiki değildir. Yani: Onların bu görüşleri sadece yüce Rabbe imanlarını ve O’nun hükmüne teslimiyetlerini arttırmıştır. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Şayet: “Onlar mü’minlerin… arttırmadılar” denilmiş olsaydı bu kullanım da câiz olurdu.

İş müslümanların aleyhine ağırlaşıp Hendek etrafındaki kalışları uzayınca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Fetih Mescidi’nin üzerinde bulunduğu tepede bir gece ayakta durdu ve Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu zaferi bekleyip durdu. Bu arada: “Bunların haberlerini bize getirmek üzere kim gidebilir? Onun için cennet vardır” diye sordu. Kimse ona cevap vermedi. Bunu ikinci ve üçüncü defa daha söylediği halde yine kimse ona karşılık vermeyince, yanına baktı ve: “Bu kimdir?” diye sordu. Ben Huzeyfe’yim dedi. Bu sefer Peygamber: “Akşamdan beri söylediklerimi duymuyor musun?” diye sordu. Huzeyfe dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, içinde bulunduğum sıkıntı ve aşırı soğuk soruna cevab vermeme engel oldu. Şöyle buyurdu: “Bunların karargahına girip onların konuşmalarını işitinceye ve onlara dair haberleri bana getirinceye kadar git. Allah’ım, sen onu önünden, arkasından, sağından ve solundan, onu tekrar bana geri döndürünceye kadar koru. Haydi git ve yanıma gelinceye kadar hiçbir şey yapma.” Huzeyfe silahı ile gitti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ellerini kaldırıp şöyle dua etti: “Ey zorluk içinde olanların feryadını dinleyen, ey çaresizlerin duasını kabul eden. Sen benim üzüntümü, kederimi, sıkıntımı gider! Benim ve ashabımın halini görüyorsun.” Bunun üzerine Cebrâîl indi ve şöyle dedi: “Şüphesiz Allah senin duanı işitti. Düşmanının (size verdiği) dehşetine karşı O sana yetti.” Resûlüllah bunun üzerine dizleri üzerine yere çöktü, ellerini yaydı ve gözlerini yumarak şunları söyledi: “Şükürler Sana, şükürler Sana. Bana ve ashabıma rahmet buyurduğun için.” Cebrâîl ona Allah’ın üzerlerine bir rüzgar göndereceğini haber verdi. O da bunu ashabına müjdeledi.

Huzeyfe dedi ki: Ben onların yanlarına vardığımda, ateşlerinin alev alev yanmakta olduğunu gördüm. Fakat beraberinde ince çakıl taşları da bulunan şiddetli bir rüzgar geldi. Sönmedik hiçbir ateşlerini bırakmadı, bütün çadırlarını kaldırıp yere yıktı. Çakıl taşlarına karşı kalkanlarıyla korunmaya başladılar. Ebû Süfyan devesine doğru kalkıp gitti ve Kureyşlilere şöyle seslendi: Kurtulmaya bakın, kurtulmaya! Aynı şeyi Uyeyne b. Hısn ile el-Haris b. Avf ve Akra’ b. Habis de yaptılar. Böylelikle Ahzab darmadağın oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah olunca Medine’ye geri döndü. Üstü başı epey kirlenmişti. O bakımdan Fatıma yıkanmak üzere ona su getirdi. Fatıma (radıyallahü anha) başını yıkamakta iken Cibril ona gelip şöyle dedi: “Sen silahını bıraktın, ama semadakiler silahlarını bırakmadılar. er-Revha’dan daha öteye vardırıncaya kadar arkalarından gitmeye devam ettim. -Sonra şöyle dedi-: Haydi Kureyzaoğullarının üzerine yürü!” Ebû Süfyan dedi ki: Ben er-Revha’yı aşıncaya kadar silah seslerini duyup durdum.

Ahzab 21

Andolsun, Allah’ın Resulünde Allah’ı ve ahiret gününü uman, Allah’ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, Resulallah, sizin için, Allaha ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allahı çok zikredenler için güzel bir örnektir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü ümid eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için, Resûlüllah’ta güzel bir örnek vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Resûlüllah’ın Örnekliği:

“Yemin olsun ki, sizin için… Resûlüllah’ta güzel bir örnek vardır” âyeti Savaşa katılmayarak, Savaştan geri kalanlara bir sitemdir. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Hendek Gazvesi’ne çıkmak suretiyle Allah’ın dinine yardım etmek maksadıyla kendisini feda etmesi, sizin için uyulmaya değer güzel bir örnektir.

“Örnek, uyulan örnek, önder” demektir. Âsım bu kelimeyi hemzeyi ötreli olarak okumuş, diğerleri ise esreli okumuşlardır ki, bunlar iki söyleyiştir. el-Ferrâ”ya göre her iki söyleyişin de çoğulu aynı gelir. Ona göre tekilinde hemzeyi esreli okuyanların kıraatine göre illet, ötreli söyleyiştedir. Yani ona göre fark kelimenin “vav”lı oluşu ile “ya”lı oluşundadır. O bakımdan Araplar -vav’lı bir kelime olan “Elbise”nin çoğulunu diye getirirler. -Ye’li olan-: “Sakal”ın çoğulunu da; diye kullanırlar.

el-Cevherî der ki: ile şeklinde ötreli ve esreli kullanım, iki ayrı söyleyiştir. Bunun çoğulu ise; ve …diye gelir.

Ukbe b. Hassan el-Hecerî, Malik b. Enes’ten, o Nafî’den, o İbn Ömer’den yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki sizin için… Resûlüllah’ta güzel bir örnek vardır” âyeti hakkında: Peygamber’in açlığında, diye açıklama yapmıştır. Bunu el-Hatib Ebubekir Ahmed zikretmiş ve şöyle demiştir: Bu rivâyeti tek başına Ukbe b. Hassan, Malik’ten rivâyet etmiştir ve ben bu hadisi bu isnaddan başka bir isnadla yazmış değilim.

2- Îman Edenler Kimi Örnek Almalı:

“Örnek”; “Kendisine uyulan örnek” anlamındadır. Kendisine uyulan, ve haline bakılarak tesellide bulunulan ve böylelikle bütün fiillerinde kendisine uyulan, bütün halleri örnek alınarak teselli bulunulan kimsedir. Mesela, onun yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış, amcası Hamza öldürülmüş ve aç kalmıştır. Bütün bu hallerde onun sabırlı, ecrini Allah’tan bekleyen, Allah’a şükreden ve haline razı olan bir kimse olduğu görülmüş; onun başka bir haline şahit olunmamıştır.

Enes b. Malik’in rivâyetine göre Ebû Talha şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a açlıktan dolayı şikâyette bulunduk ve herbirimiz karnına bağlamış olduğu birer taşı karnımızı açarak gösterdik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise karnını açtığında iki taş bağlamış olduğunu gördük. Bu hadisi Ebû Îsa et-Tirmizî rivâyet etmiş olup: Garib bir hadistir demiştir. Tirmizî, IV, 585.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzü yaralandığında şöyle buyurmuştu: “Allahım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar.” Buhârî, III, 1282, VI, 2539; Müslim, III, 1417; İbn Mâce, II, 1335; Müsned, I, 180, 427, 442, 453, 456; Said b. Mansur, Sünen, II, 353. Sadece son kaynakta buradaki ifadelerce: bundan öncekilerde ise Peygamber Efendimiz geçmiş bir peygamberin halini hikave etmektedir.

“Allah’ı ve âhiret gününü ümid eden” âyeti hakkında Saîd b. Cübeyr dedi ki: Îmanı ile Allah’ın huzuruna çıkacağını uman ve yapılan işlerin karşılığının görüleceğini, öldükten sonra dirilişi tasdik eden kimseler için, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Âhiret gününde Allah’ın sevab ve mükâfatını uman kimseler için…

İşinin erbabı olan nahivcilere göre; “Umar” fiili şayet tekil için kullanılıyor ise mutlaka “elif’siz yazılmalıdır. Çünkü “elif” ile yazılmasını gerekli kılan çoğul hali tekil şeklinde bulunmamaktadır.

“Ve Allah’ı” azabından korkarak, mükâfatını da umarak

“çokça anan kimseler için…”

Denildiğine göre: “Kimseler için” âyeti daha önce geçen: “Sizin için” lâfzından bedeldir. Ancak Basralı nahivciler bunu kabul etmezler. Çünkü gaib, muhatabdan bedel olarak getirilemez. Şu kadar var ki; “Kimseler için” lâfzındaki lâm “güzel” anlamındaki lâfza taalluk etmektedir. “Bir örnek” lâfzındaki “…dır”ın ismidir, “Sizin için” de haberdir.

Bu hitab ile kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, daha önce onlara yapılan hitaba atıf dolayısı ile maksat, münafıklardır. İkincisine göre ise, yüce Allah’ın:

“Allah’ı ve âhiret gününü ümid eden kimseler için” âyeti dolayısıyla mü’minlerdir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın burada sözü geçen örnek alınması hususunda da görüş ayrılığı vardır. Acaba bu örnek almak gereği vücub mu ifade eder, müs-:ehablık mı ifade eder.

Bu husustaki iki görüşten birisine göre; onun örnek alınmasının müstehab olduğuna dair delil ortaya konulamadığı sürece vücub ifade eder. İkinci görüşe göre, vücub ifade ettiğine dair delil ortaya konuluncaya kadar müs-:ehablık ifade eder şeklindedir.

Dini hususlarda vücub ifade ettiği, dünyevî hususlarda da müstehablık ifade ettiği şeklinde yorumlanma ihtimali de vardır.

Ahzab 20

Onlar, ahzabın henüz gitmediğini sanıyorlar. Ahzap tekrar gelse, bedeviler arasında olup sizin haberlerinizi sormayı isterlerdi. Aranızda olsalar da ancak az savaşırlardı.

Diyanet Vakfı
Bunlar, düşman birliklerinin bozulup gitmedikleri evhamı içindedirler. Müttefikler ordusu yine gelecek olsa, isterler ki, çölde göçebe Araplar içinde bulunsunlar da, sizin haberlerinizi (uzaktan) sorsunlar. Zaten içinizde bulunsalardı dahi pek savaşacak değillerdi.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar Ahzab’ın henüz gitmemiş olduğunu sanırlar. Eğer Ahzab tekrar gelse, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı, ancak pek az Savaşırlardı.

“Bunlar” korkaklıklarından ötürü

“Ahzab’ın henüz gitmemiş olduğunu sanırlar.” Her ne kadar fazla uzaklaşmamış idiyseler de- gitmiş oldukları halde Ahzab’ın gitmemiş olduklarını zannediyorlardı.

“Eğer Ahzab tekrar gelse” yani onlarla Savaşmak üzere Ahzab geri dönse

“çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi sormak isterlerdi.” Yanı Savaşmaktan çekindikleri, başınıza gelen musibetleri gözetleyip durdukları için bedevilerle birlikte bulunmayı temenni ederler.

Talha b. Mûsarrif “Keşke onlar bedeviler arasında, bedevi bulunmuş olsalardı” diye okumuştur. “Çölde bulunan, yaşayan” denilir, çoğulu da; …diye gelir. Tıpkı; “Gazi” kelimesinin çoğulunun: diye gelmesi gibi. Bununla birlikte bu: “Oruç tutan ve oruç tutanlar” lâfzında olduğu gibi, med ile de okunabilir, “Filan kişi çöle çıktı, bedevileşti” denilir. “Bedevilik” demek olup (be harfi) esre ve üstün söylenebilir. Kelimenin aslı ise açığa çıkmak, zahir olmak, üstün olmak anlamlarını veren: den gelmektedir.

“Sormak isterler” lâfzını Ya’kub, Ruveys’ten gelen rivâyete göre;Haberlerinizi sormak isterlerdi” diye okumuştur. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dair haberleri öğrenmek isteyeceklerdi. Muhammed ve arkadaşları helâk olmadılar mı? Ebû Süfyan ve beraberindeki Ahzab galib gelmediler mi? Yani onlar aşırı korkaklıkları dolayısıyla, Savaşta bulunmaksızın, çölde bulunsalardı da sizin haberlerinize dair soru sorup öğrenmeyi isterlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar korkak oldukları için; keşke ebediyyen (çölde kalıp) mü’minlerin haberlerine dair soru sormayı ve onlar Savaşta isabet almadılar mı diye öğrenmeye çalışıp durmayı dilerler.

Denildiğine göre; Hendek Savaşı’na katılmayıp Medine etrafında bulunanları, sizin haberlerinizi soruşturmaya koyuldular ve müslümanların bozguna uğramalarını, yenilmelerini temenni ettiler.

“Eğer aranızda olsalardı ancak pek az Savaşırlardı.” Yani riyakârlık olsun ve denilsin diye, ok ve taş atarlardı. Şayet onlar, bu işi Allah için yapmış olsalardı bunun azı dahi çok demektir.

Ahzab 19

Size karşı cimrilik ederler. Korku geldiğinde gözleri dönmüş bir halde sana bakarlar, sanki ölümden bayılmış gibidirler. Korku geçince de keskin dilleriyle sizi incitirler, hayra karşı da cimridirler. Onlar iman etmemişlerdir, bu yüzden Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’a göre kolaydır.

Diyanet Vakfı
(Gelseler de) size karşı pek hasistirler. Hele korku gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ise, mala düşkünlük göstererek sizi sivri dilleri ile incitirler. Onlar iman etmiş değillerdir; bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allaha göre kolaydır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar size karşı cimrilik ederek gelirler. Korku geldiğinde ölümden üstüne baygınlık çökmüş gibi, gözleri dönmüş halde sana baktıklarını görürsün. O korku gidince de hayra karşı oldukça düşkün kimseler olarak keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar îmana gelmemişlerdir. Bu nedenle Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.

“Onlar size karşı cimrilik ederek gelirler.” Size karşı cimrilik ederler, yani hendeğin kazılması işinde Allah yolunda gerekli harcamaları yapmakta cimrilik gösterirler. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Sizinle birlikte Savaşmak hususunda, diye açıklandığı gibi, aranızdaki fakir ve yoksullara infakta bulunmakta cimrilik ederler, diye de açıklanmıştır. Ganimet elde ettikleri takdirde cimrilik gösterirler, diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

“Cimrilik ederek” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: el-Ferrâ”ya göre bunun nasb ile gelmesi dört bakımdandır:

1- Yermek dolayısıyla mansub gelmiştir.

2- “Cimrilik ederek engellerler” anlamında nasb ile gelmiş olması da ona göre mümkündür.

3- “Cimrilik ederek… söyleyenler” takdirinde olması da mümkündür.

4- Ona göre; “Zaten bunlar ancak” cimrilik ederek “pek az Savaşırlar” şeklinde olması da mümkündür. Yani onlar ancak fakirlerin aleyhine ganimet hususunda cimrilik ederek Savaşa gelirler, demek olur.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu lafızda “engelleyenlerin de “diyenler” lâfzının da âmil olması sıla ile mevsulün birbirinden ayrılmaması için câiz değildir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: “Ancak pek az” anlamındaki lâfız üzerinde yapılacak vakıf, tam vakıf olamaz. Çünkü “cimrilik ederek” âyeti ilkine taalluk etmektedir. Buna göre bunun nasb ile gelmesi dört türlü açıklanabilir:

1- “Engelleyenler” anlamındaki lâfızdan kat’ ile nasbetmek. Buna göre: Allah Savaştan engelleyen kimseleri ve müslüman fakirlere harcamak hususunda cimrilik edenleri bilir, demiş gibidir.

2- “Diyenleri” lâfzından kat’ ile nasb ile gelmiş olması mümkündür. “Onlar cimrilik edenler olarak (diyenlerdir)” takdirinde olur.

3- “Savaşırlar” lâfzındaki zamirden kat’ ile nasbedilmesi caizdir. Onlar Savaşa ancak korkaklar ve cimriler oldukları halde gelirler denilmiş gibidir.

4- “Cimrilik ederek” lâfzı zem (yergi) olmak üzere nasb edilebilir. Bu dördüncü açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Ancak pek az (Savaşırlar)” âyeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. “Onlar size karşı cimrilik ederek gelirler” âyetinde vakıf güzeldir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Hayra karşı oldukça düşkün kimseler olarak” âyetidir. Bu da; “sizi incitirler” âyetindeki zamirden haldir ve onun âmili de budur.

“Korku geldiğinde ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi, gözleri dönmüş halde sana baktıklarını görürsün” âyeti ile yüce Allah onları korkaklıkla nitelendirmektedir. Korkak kimselerin özelliği budur. O keskin bir şekilde sağa ve sola bakar. Baygın dahi düşebilir.

“Korku”(nun sebebi) hakkında iki görüş vardır. Birinci görüşe göre bu gelen düşmanla Savaşmak korkusudur. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. İkincisine göre bu, galib gelmesi halinde peygamberden korkmaktır. Bu açıklamayı da İbn Şecere yapmıştır. Akılları başlarından gittiği için “gözleri dönmüş halde” birinci görüşe göre Savaş korkusuyla, ikinci görüşe göre de peygamberden korktukları için “sana baktıklarını görürsün.” Öyle ki onlar başka herhangi bir tarafa bakamayacak haldedirler. Bir diğer açıklamaya göre; dört bir yandan ölüm gelir korkusu ile aşırı derecede korktukları için bu haldedirler.

“O korku gidince de… keskin dillerle sizi incitirler.” el-Ferrâ’ “Sizi incitirler” fiilinin “sâd” harfi ile şeklinde kullanıldığını da nakletmektedir. Bir hatib beliğ bir şekilde konuşuyor ise; “Beliğ konuşan bir hatib” denilir. in asıl anlamı sestir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sesini yükselten, başını traş eden ve elbisesini yırtan kadına Allah lanet etsin” hadisinde de bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır. Şair el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Şeref onlarda, cömertlik ve imdada yetişmek de onlardadır,

Hem de oldukça yüksek sesli ve beliğ hatib de.”

Katade dedi ki: Bunun anlamı: Ganimetlerin paylaştırılması esnasında size dillerini alabildiğine uzatırlar ve bize de ver, bize de ver, çünkü biz de sizinle birlikte Savaşta bulunduk, derler. Ganimet paylaştırıldığı vakit en cimri kimseler ve dilleri en uzun şahsiyetlerdir. Savaş esnasında ise en korkak kimselerdir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü bundan sonra; “hayra karşı oldukça düşkün kimseler” diye buyurulmaktadır.

Manası: Size düşmanlık hususunda ve size karşı delil getirmekte çok aşı giderler, şeklinde olduğu da söylenmiştir. el-Kutebî der ki: Onlar ağır sözlerle size eziyet verirler, anlamındadır. “Eziyet” demektir. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Yemin olsun Hevazinlilere eziyet verdik,

Ta ki (yorgunluktan) bükülünceye kadar, acıkmış develerle.”

“Hayra karşı” Yahya b. Sellâm’a göre ganimete karşı

“oldukça düşkün kimseler olarak…” Malı Allah yolunda infak etmek hususunda oldukça düşkün kimseler… diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

“İşte bunlar” zahirleri itibariyle îman etmiş olsalar dahi kalbleriyle

“îmana gelmemişlerdir.” Münafık, yüce Allah kendilerini küfürle nitelendirdiğinden dolayı, gerçekte kâfirdir.

“Bu nedenle Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.” Yani amelleri dolayısıyla onlara mükâfat vermez, zira onlar bu amelleriyle Allah’ın rızasını gözetmezler.

“Bu, Allah için pek kolaydır” âyeti iki türlü açıklanabilir: Onların münafıklık etmelerinin Allah nezdindç hiçbir değerleri yoktur. İkinci açıklama ise, amellerini boşa çıkarmak Allah için pek kolay bir şeydir, şeklindedir.

Ahzab 18

Allah içinizden engelleyenleri ve kardeşlerine “bize gelin” diyenleri biliyor. Savaşa ise pek azı gelir.

Diyanet Vakfı
Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve yandaşlarına: «Bize katılın» diyenleri gerçekten biliyor. Zaten bunların pek azı savaşa gelir.

Kurtubi Tefsiri
İçinizden engelleyenleri ve kardeşlerine: “Yanımıza gelin” diyenleri Allah elbette bilir. Zaten bunlar ancak pek az Savaşırlar.

“İçinizden engelleyenleri” aranızdan itiraz edenleri

“…Allah elbette bilir.” Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı engelleyici bir tutum takınıyorlardı.

(Burada “engelleyenler” anlamı verilen kelime); “Beni bu işten engelledi, alıkoydu” tabirinden türetilmiştir. “Çokça engelledi” anlamındadır. (Âyet-i kerîmede lâfız bu kiptendir).

“Ve kardeşlerine yanımıza gelin diyenleri” âyetindeki:

“Yanımıza gelin” kullanımı Hicazlıların söyleyişidir. Başkaları ise çoğul için: kadın için de: derler. Çünkü uyarmak maksİsmi ile kullanılan: ye ilave edilmiş, sonra da hafifletmek maksadıyla (he’den sonraki) “elif” hazfedilmiş ve fetha üzerine bina edilmiştir. Bunda ne esrelik, ne de ötrelik câiz değildir. Çünkü bunun çekimi yapılmaz, “Bana gel” demektir.

Bu kabilden olanlar iki kesim idiler. Yani aranızdan Savaşa gitmekten alıkoyan ve engelleyen kimseler vardır.

“Engellemek ve alıkoymak” anlamındadır. Aynı anlamda olmak üzere: “Onu engelledi, engeller” denilir.

Mukâtil dedi ki: Bunlar Abdullah b. Ubeyy ve münafık arkadaşlarıdır.

“Kardeşlerine yanımıza gelin diyenler”in kimlikleri hususunda üç görüş vardır:

1- Bunlar münafıklardır. Müslümanlara: Muhammed ve onun arkadaşları bir başla doyacak kadar az sayıda kimselerdir. O da, beraberindekiler de mutlaka helâk olacaklardır. O bakımdan siz yanımıza gelin.

2- Bunlar Kureyzaoğullarına mensub yahudilerdir. Münafıklardan kardeşlerine: Bize gelin, demişlerdi. Yani siz Muhammed’den ayrılıp bize katılın, çünkü o helâk olacaktır. Ebû Süfyan da zafer kazanacak olursa, sizden kimseyi geriye bırakmayacaktır.

3- İbn Zeyd’in naklettiğine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından birisi mızraklarla kılıçlar arasında bulunuyorken anne-baba bir kardeşi ona: Sen yanıma gel, sen de arkadaşın da etrafınız sarılmış, kuşatılmış bulunuyorsunuz, demişti. Bu zor durumdaki kardeşi de ona: Yalan söylüyorsun, Allah’a yemin ederim, senin bu durumunu ona haber vereceğim, demiş ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına durumu haber vermek üzere gitmişken Cebrâîl (aleyhisselâm)’ın onun üzerine yüce Allah’ın:

“İçinizden engelleyenleri ve kardeşlerine: Yanımıza gelin, diyenleri Allah elbette bilir” âyetinin indirilmiş olduğunu gördü. Bunu el-Maverdî ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir.

es-Sa’lebî’nin lâfzı da şöyledir: İbn Zeyd dedi ki: Bu Ahzab günü olmuştu. Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanından ayrılmış, gitmişti. Kardeşinin önünde bir ekmek, közde pişirilmiş bir parça et ve nebiz olduğunu gördü, ona, biz mızraklarla kılıçlar arasında iken sen bu haldesin öyle mi? deyince, kardeşi: O zaman sen bana gel. Senin de, arkadaşlarının da etrafınız sarılmış bulunuyor. Hakkında yemin ettiğin zatın adına ben de yemin ederim ki, Muhammed bu işi asla eline geçiremeyecektir, dedi. Bu sefer kardeşi ona: Yalan söyledin, deyip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a durumu haber vermek üzere gittiğinde Cebrâîl’in ona bu âyet-i kerîmeyi indirmiş olduğunu gördü.

“Zaten bunlar” ölümden korktukları için

“ancak pek az Savaşırlar.” Savaşa riyakarlık olsun ve başkaları desinler diye katılırlar, diye de açıklanmıştır.

Ahzab 17

De ki: “Allah size bir kötülük ya da rahmet dilerse, kim sizi O’ndan koruyabilir?” Onlar Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirler.

Diyanet Vakfı
De ki: Allah size bir kötülük dilerse, Ona karşı sizi kim korur; ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allahtan başka ne bir dost bulurlar ne de bir yardımcı.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Hakkınızda bir fenalık dilerse yahut sizin için bir rahmet murad ederse, sizi Allah’a karşı kim koruyabilir?” Onlar kendileri için Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.

“De ki: Hakkınızda bir fenalık” helâk ediş

“dilerse yahut sizin için bir rahmet” hayır, yardım, zafer ve afiyet

“murad ederse, sizi Allah’a karşı kim koruyabilir?” O’nun hakkınızda dilediğini uygulamasına kim engel olabilir?

“Onlar kendileri için Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.” Ne bir yakınları onlara fayda sağlayabilir, ne de bir yardımcı onlara yardım edebilir.

Ahzab 16

De ki: “Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size bir fayda vermez. O zaman da ancak az bir süreyle faydalanırsınız.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Eğer siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçışın size asla faydası olmaz. O takdirde de ancak pek az faydalandırılırsınız.”

“De ki: Eğer siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçışın size asla faydası olmaz.” Yani eceli gelen ölür veya öldürülür, kaçışın faydası yoktur.

“O takdirde de ancak pek az faydalandırılırsınız.” Yani kaçıştan sonra ecelleriniz sona erinceye kadar dünyada elde edeceğiniz fayda pek azdır. Esasen gelecek olan herşey yakın demektir.

es-Sâcî, Yakub el-Hadremî’den, “O takdirde de ancak pek az faydalandırılırlar” şeklinde (muhatab te’si yerine) “ya” ile okumuştur. Bazı rivâyetlerde ise; şeklinde; dolayısıyla nasb ile gelmiştir. Ref ile okunması ise; anlamındadır. de amel etmemiş olur (mulğa). Bununla birlikte amel ettirilmesi de caizdir. Ondan önce “vav” ile “fe” harflerinin bulunması halinde hükmü budur. Şayet başta gelecek olursa, o vakit bu edat dolayısıyla (muzari fiil) nasb edilir ve: “O takdirde ben de sana ikram ederim” denilir.

Ahzab 15

Oysa daha önce Allah’a, arkalarını dönmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz mutlaka sorulacaktır.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allaha söz vermişlerdi. Allaha verilen söz mesuliyeti gerektirir!

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onlar, yemin olsun ki, bundan önce yüz çevirmemek üzere Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorulur.

“Halbuki onlar yemin olsun ki bundan” yani Bedirden sonra ve Hendek gazvesinden

“önce yüz çevirmemek üzere Allah’a söz vermişlerdi.” Katade dedi ki: Bununla kastedilen şudur: Bedir’e katılmamışlar, fakat Bedir’e katılanlara yüce Allah’ın zafer ve ihsanlarda bulunduğunu gördüklerinde: Eğer Allah’ın izniyle bir Savaşa katılacak olursak, hiç şüphesiz fevkalade çarpışacağız, demişlerdi.

Yezid b. Rûmân dedi ki: Bunlar Hariseoğullarıdır. Uhud günü Selimeoğullarıyla birlikte geri çekilmek istemişlerdi. Haklarında bilinen âyetler nazil olunca, yüce Allah’a benzeri bir işi yapmayacaklarına dair söz verdiler. İşte yüce Allah onlara kendi kendilerine vermiş oldukları sözü böylece hatırlatmış olmaktadır.

“Allah’a verilen söz ise sorulur.” Bundan dolayı sorumluluk vardır. Mukâtil ile el-Kelbî dediler ki: Sözü edilen bu şahıslar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Akabe gecesinde bey’atte bulunan ve şu sözleri söyleyen kimselerdir: Kendin için de, Rabbin için de dilediğin şartı koş. Peygamber de şöyle buyurmuştu: “Rabbim için yalnız O’na ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart koşuyorum. Kendim için de hanımlarınızı, mallarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi beni korumanızı şart koşuyorum.” Bunun üzerine: Ey Allah’ın Peygamberi! Biz bunu yapacak olursak, bizim için ne vardır? Şöyle buyurdu: “Dünyada Allah’ın yardımı ve zafer, âhirette ise cennet vardır.” İşte yüce Allah’ın:

“Allah’a verilen söz ise sorulur” âyeti buna işarettir. Yani muhakkak yüce Allah kıyâmet gününde onları bu sözleri dolayısıyla (yerine getirip getirmemeleri bakımından) sorumlu tutacaktır.

Ahzab 14

Eğer şehrin dört yanından üzerlerine girilseydi ve onlardan fitne istenseydi, onu yaparlardı ve fazla durmazlardı.

Diyanet Vakfı
Medinenin her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman savaşmaları istenseydi, şüphesiz hemen savaşa katılırlar ve evlerinde pek eğlenmezlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Eğer etrafından üzerlerine girilmiş olsa idi, sonra da onlardan fitne istense idi, -bu hususta geçirecekleri az bir süre müstesnâ- elbette ona giderlerdi.

“Eğer etrafından” evlerinin yahut Medine’nin etrafından veya kıyılarından, köşelerinden

“üzerlerine girilmiş olsa idi…”

Burada; “Etraf -kenarlar, kıyılar-“ın tekili; olup, “yan ve kenar” demektir. da aynı kelimenin bir söyleyişidir.

“Sonra onlardan fitne istense idi… elbette ona giderlerdi.” Fitneye gelirlerdi. Bu anlam; şeklindeki Nâfî’ ve İbn Kesîr’in kasr ile okuyuşlarına göredir. (Mealde de böyledir).

Diğerleri ise med ile okumuşlardır. Yani onlar bunu kendi öz nefislerinden verirlerdi. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercih ettiği kıraat budur. Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı Allah’ın dini uğrunda işkencelere maruz bırakılırlar ve şirk koşmaları istenirdi. Bilal müstesna, herkes onların istediklerini yaptı. Bu rivâyette bunun “vermek” anlamındaki med ile okuyuşa bir delil vardır. Kasr ile (gitmek anlamı ile) okumaya (bir sonraki âyette yer alan):

“Halbuki onlar yemin olsun ki, bundan önce yüz çevirmemek üzere Allah’a söz vermişlerdi” (el-Ahzab, 33/15) âyeti delil teşkil etmektedir. İşte bu; “Elbette ona giderlerdi” lâfzındaki hemzenin kasr ile olduğunu göstermektedir.

Burada sözü edilen “fitne”nin ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Birincisi, eğer kavmiyet asabiyeti ile Savaşmaları istenmiş olsaydı, bu çağrıya çabucak cevap verip giderlerdi. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İkincisine göre, sonra onlardan şirk koşmaları istenseydi, çabucak bu isteği yerine getirirlerdi. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

“Bu hususta geçirecekleri az bir süre müstesna.” Yani küfre saptıktan sonra Medine’de ancak az bir süre kalabilecekler ve sonradan helâk olacaklardı. Bu açıklamayı es-Süddî, el-Kuteybî, el-Hasen ve el-Ferrâ” yapmıştır.

Müfessirlerin çoğunluğu ise şöyle demişlerdir: Şirk fitnesinden çok az bir süre dışında uzak kalmazlar ve hemen şirke yapılan daveti çabucak, hızlıca. kabul ederlerdi. Buna sebeb ise niyetlerinin zayıflığı, münafıklıklarının ileri derecede oluşudur. Eğer Ahzab aralarına girip birbirlerine karışacak olurlarsa, hiç şüphesiz açıktan açığa küfürlerini izhar ederler.

Ahzab 13

Onlardan bir grup da şöyle diyordu: “Ey Yesrib halkı! Burada durmanızın bir anlamı yok, geri dönün.” İçlerinden bir grup da peygamberden evlerine dönmek için izin istiyordu. Oysa evleri açıkta değildi, sadece kaçmak istiyorlardı.

Diyanet Vakfı
Onlardan bir gurup da demişti ki: Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: Gerçekten evlerimiz emniyette değil, diyerek Peygamberden izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti: “Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak bir yer değildir. Hemen dönünüz.” İçlerinden bir kısmı da Peygamber’den izin isteyerek diyordu ki: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildir. Onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı.

“Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Hemen dönünüz” âyetinde geçen “Taife: Bir kesim” bir ve daha fazla kimse hakkında kullanılır. Burada, eş-Şemmah’ın hakkında şu beyiti söylediği Arabe b. Evs’in babası olan Evs b. Kayzî kastedilmiştir:

“Şan ve şeref için bir sancak yükseltildi mi,

Arâbe hemen onu sağ eliyle karşılar.”

“Yesrib” Medine’nin kendisidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona “Taybe ve Tâbe” İsimlerinı vermiştir. Ebû Ubeyde dedi ki: Yesrib bir yerin adıdır, Medine de onun bir kısmıdır.

es-Süheylî dedi ki: Buraya Yesrib adının veriliş sebebi orada yerleşen Amalika’ya mensub kişinin adının Yesrib b. Amîl b. Mehlâîl b. Avad b. Amlâk b. Lâvez b. İrem oluşundan dolayıdır. Bu isimlerin bazılarında ihtilaf vardır. Amîl oğulları ise el-Cuhfe denilen yere yerleşmişlerdir. Buraya bu ismin veriliş sebebi ise, sellerin onları burada alıp götürmeleridir. İşte bundan ötürü buraya da “el-Cuhfe” denilmiştir.

“Burası sizin için durulacak bir yer değildir” âyetinde geçen

“Durulacak yer” âyeti genel olarak “mim” harfi üstün olarak okunmuştur, Hafs, es-Sülemî, el-Cahderî ve Ebû Hayve ise “mim” harfini ötreli olarak kümedir d.:İkamet etti. eder” den mastar olur. Yani siz burada kalamazsınız, ikamet edemezsiniz, yahut içinde ikamet olunan yer, demek olur.

Scbch1 vktuctjblS’i: c’V.c_£.c rcvî^mt>cr ‘ (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kararga-fcjMipiMiıaaılüaınıımııı. ıtıppttbııı^ c«oıjitar. Ircı Arcuia occiı ki: Yahudiler Abdullah 1b Oamnr b Sndl’uı mle jjk-i’iiışiiarı diğer münafıklara şöyle demişlerdi: Ebû Strfraını ve jitı-dısılarınırı elleriyle kendinizi ölüme teslim etmenize sizi iten jan&jijıtj üıydb Medine’ye geri dönünüz. Bizler onlarla (Kureyşlilerle) birlikte-tiz. size biz eman veriyoruz.

“İçlerinden bir kısmı da Peygamber’den” Medine’de evlerine dönmek maksİsmi ile

“izin isteyerek…” Bunlar ise İbn Abbâs’a göre Harise b. el-Hânsoğulları idiler. Yezid b. Rûmân şöyle demiştir: Bu sözleri kavminden bir topluluk için Evs b. Kayzî söylemişti.

“Diyordu ki: Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Sağlam olmayıp taarruza uğramaya müsaittir ve evlerimiz düşmana yakın tarafta bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Erkek bulunmadığı için hırsızların hırsızlık yapmalarına müsaittir.

Girilmesi kolay bir ev” anlamındadır. “O yere girmek kolay oldu” denilir. Böyle bir yere de: ” Orası girilmesi kolay bir yerdir” denilir, “Girilmesi kolay, korumasız evler” demek olur. “Girilmesi kolay oldu, korumasız kaldı” denilir. “Girilmesi kolay olan, korumasız olan” demektir. Bir görüşe göre; tabiri Korumasız, güvenliksiz” anlamındadır. Başkasına karşı koruması olmayan, mestur da olmayan şeye; “Avret” denilir. Bu açıklamaları el-Herevî yapmıştır.

İbn Abbâs, İkrime, Mücahid, Ebû Recâ el-Utaridî bu lâfzı “vav” harfi sakin olarak değil de esreli olarak; diye okumuşlardır. Bu da pek sağlam olmayan, duvarları kısa ev demektir. Araplar sağlam olmayan evler hakkında “Filanın evi sağlam değildir” derler. tabiri indirdiği darbe veya mızrak yahut kılıç saplamasında pek sağlamlık görülmeyen kimsenin halini anlatmak için kullanılır. Şair şöyle demiştir:

“Onlarla karşılaştığın zaman evde darbelerinde tutarsızlık olan kimse görmezsin,

Ne misafirin bir yürek yarası aldığını, ne de komşunun dul bırakılmış olduğunu ”

el-Cevherî dedi ki: Avret; gerek sınır, gerek Savaş esnasında tehlike geleceğinden korkulan herhangi bir aksaklık demektir.

en-Nehhâs dedi ki: Bir avret (tutarsızlık, gevşeklik) görüldüğü takdirde o yer hakkında; denilir. Yine dengesizlik ve aksaklık görülmesi halinde süvari hakkında da; denilir.

el-Mehdevî dedi ki: “Avref’in kullanımında “vav” harfinin esreli okunması şaz’dır. “Hiçbir şeyi bulunmayan adam” demek de bu kabildendir. Kıyasa göre bunun illetli bir fiil olduğu kabul edilerek i’lal yapılıp denilmesi gerekirdi. “Rüzgarlı gün” ve: “Çok malı olan adam” gibi. Buradaki illetli her iki kelimenin aslı ise sırasıyla; ile dır.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Halbuki evleri korumasız değildir.” Bu âyetle onları yalanlamakta ve sözünü ettikleri hususları doğru olmadığı için reddetmektedir.

“Onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı.” Yani onların tek istedikleri şey, kaçıp gitmekti. Neden kaçtıkları hususunda da ölümden kaçmak istiyorlardı, diye açıklandığı gibi, dinden kaçmak istiyorlardı, diye de açıklanmıştır.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre, bu âyet-i kerîme ensardan iki kabile olan Hariseoğulları ile Selimeoğulları hakkında nazil olmuştur. Bunlar Hendek günü bulundukları yeri terketmek istemişlerdi. Nitekim:

“O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu” (Al-i İmrân, 3/122) âyetini de yüce Allah, onlar hakkında indirmiştir. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, onlar şöyle demişlerdi: Allah’a yemin olsun içimizden geçirdiklerimizden ötürü rahatsız değiliz. Çünkü Allah (âyetin devamında belirtildiği üzere), artık bizim velimizdir.

es-Süddî dedi ki: Aralarından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan izin isteyen kişi Hariseoğullarından ensara mensub iki şahıs idiler. Bunlardan birisi Ebû Arâbe b. Evs, diğeri ise Evs b. Kayzî’dir. ed-Dahhak dedi ki: Onun izni olmaksızın da seksen kişi geri dönmüştü.

Ahzab 12

O zaman münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar: “Allah ve Resulü bize sadece aldatıcı vaatte bulundu” diyorlardı.

Diyanet Vakfı
Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: Meğer Allah ve Resulü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
O zaman münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar: “Allah ve Rasûlü bize bir aldatıştan başka bir şey vaadetmemiştir” diyorlardı.

“O zaman münafıklar ve kalblerinde” şüphe ve münafıklık

“hastalık”ı

“bulunanlar, Allah ve Rasûlü bize bir aldatıştan” batıl sözlerden

“başka bir şey vaadetmemiştir, diyorlardı.”

Şöyle ki: Tu’me b. Ubeyrık, Muattib b. Kuşeyr ve yaklaşık yetmiş kişilik bir topluluk, Hendek gününde şöyle demişlerdi: Bizden herhangi bir kişi def-i hacet için dahi çıkamıyor iken, nasıl olur da bize Kisra ve Kayser’in hazinelerini vaadedebiliyor? Onlar bu sözlerini, -Nesâî’nin kaydettiği ve az önce sunduğumuz hadiste belirtildiği üzere- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kayayı parçalaması esnasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediği sözlerin, ashab-ı kiram arasında yayılması üzerine söylemişlerdi. Yüce Allah, bunun üzerine bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Ahzab 11

İşte orada müminler imtihan edildiler ve şiddetli bir sarsıntıya uğradılar.

Diyanet Vakfı
İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı.

Kurtubi Tefsiri
İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı.

“Burası, burada” yakın mekân için kullanılır.

“Orada” ise uzak mekân için kullanılır. “Şurası, şurada” ise orta uzaklıktaki mekan için kullanılır. Bunlarla zamana da işaret edilir. İşte o sırada kimlerin ihlâslı, kimlerin münafık olduklarının ortaya çıkartılması için mü’minler sınandı, demektir. Burada sınama korku, Savaş, açlık, kuşatma ve çarpışmak için aşağı inme şeklinde idi.

“Ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı.” Yani sarsıldıkça sarsılmışlardı.

ez-Zeccâc dedi ki: “Fi’lâl” vezninden gelen mudaaf herbir mastarın (ilk harfinin) üstün gelmesi de esreli gelmesi de mümkündür.

Mesela: “Onu hareket ettirdim, hareket eıtırmek: sarsıldılar, sarsmak, sarsılmak” gibi. Bununla birlikte esreli gelmesi daha uygundur. Çünkü (bu tür) mudaaf olmayanların mastarları esreli gelir. Onu yuvarladım yuvarlamak” gibi.

şdiaai şeacüûe sz £cr.c. cirk “ze” har olarak atommuş:jc Âltt- ‘t C^r.ccr: : rcr.u “ze” harfim üstün dıwe cfajmıiLsşİArar Ibr. üirr. ic-i: . Kcrk’j sebebiyle oldukça şiddetli bir şekilde sarsıldılar, hareket ettirdiler demektir.

ed-Dahhak dedi ki: En. hendeğin bulunduğu yer müstesna, onların kalabilecekleri hiçbir yer sözkonusu olmayacak şekilde, yerlerinden ayrılmak durumunda bırakılmalarıdır- Bir başka açıklamaya göre; onların içinde bulundukları halde sarsıntı içerisinde olmalarıdır. Onlardan kimisi kendi manevi halinde nefsinde sarsıntıya uğratıldı. Kimisi de dini bakımından sarsıntıya uğramıştır.

“Orada” lâfzında

“İmtihan ediliş” âyetinin âmil olması mümkündür. O takdirde “orada” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapılmaz.

“Allah hakkında da türlü zanlar besliyordunuz” âyetinin da amil olması mümkündür. O takdirde

“orada” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapılabilir.

Ahzab 10

Üstten ve alttan üzerinize geldiklerinde, gözler kayıp kalpler boğazlara dayanmışken ve Allah hakkında çeşitli zannlarda bulunurken.

Diyanet Vakfı
Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vadinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman;

Kurtubi Tefsiri
Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.

“Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi”

âyetindeki:

“Hani” lâfzı “hatırla” anlamında nasb konumundadır. Aynı şekilde:

“Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti” (el-Ahzab, 33/13) âyetinde de böyledir.

“Üstünüzden” âyeti, vadinin üst tarafından, demektir. Bu da doğu tarafında, vadinin üst tarafı olup oradan Nasroğulları ile birlikte Avf b. Malik ile Necidlilerle beraber Uyeyne b. Hısn, Esedoğulları başında Tulayha b. Huveylid el-Esedî gelmişti.

“Hem alt tarafınızdan” yani batı cihetinde vadinin iç tarafından demektir. O taraftan Mekkelilerin başında Ebû Süfyan b. Harb ile Kureyşlilerin başında Yezid b. Cahş olduğu halde gelmişlerdi. Ebû’l-A’ver es-Sülemî de yahudi Huyey b. Ahtab ile birlikte gelmişti. Huyey de Kureyzaoğulları yahudileri başında idi. Beraberlerinde hendeğin ön tarafından Âmir b. et-Tufeyl de gelmişti.

“O vakit gözler yerinden kaymış” yani göz bebekleri normalin dışında verinden fırlamıştı. Meyletmiş (kaymış) ve aşırı korkudan dolayı dehşete düştüğünden ötürü düşmanından başka hiçbir kimseyi görmeyecek hale gelmiş

“yürekler de gırtlaklara varmıştı.” Yani yürekler gırtlaklara ulaşıncaya kadar göğüslerdeki yerlerinden ayrılmıştı.

Gırtlaklar”ın tekili; dır.

Eğer gırtlakların darlığı olmasaydı, yürekler oradan çıkıp dışarı fırlayacaktı. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Bu Arapların;

“Neredeyse” takdiri ile kullandıkları üsluba uygun olarak mübalağa anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Eğer biz Mudarlılara ait bir öfke ile öfkelenecek olursak,

Güneşin örtüsünü parçalarız yahut ta kan damlar.”

Yani kan damlamasına az kalır.

Denildiğine göre; korku esnasında ciğer şişer ve kalb -meselâ- hemen hemen gırtlağa ulaşacak noktaya varıncaya kadar yerinden yukarı doğru çıkar. Bundan dolayı korkak kimse için: Ciğeri şişti, denilir.

Bir başka açıklamaya göre; hayat devam etmekle birlikte kalbler yerlerinden ayrılmasalar bile, kalblerin gırtlaklara vardığı ifadesi kullanılarak, aşırı korku bir misal ile anlatılır. Bu anlamdaki bir açıklamayı İkrime yapmıştır.

Hammâd b. Zeyd, Eyyub’dan, o İkrime’den, korkusu en ileri dereceye ulaşmıştır, diye açıkladığını nakletmiştir.

Daha kuvvetli görünen bu ifade ile kalbin tedirginliği ve çarpıntısı anlatılmak istenmiştir. Yani aşırı derecedeki çarpıntısı dolayısıyla âdeta gırtlağa varmış gibidir. ile gırtlak demek olup boğazın baş tarafıdır.

“Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” el-Hasen dedi ki: Münafıklar müslümanların toptan imha edileceklerini zannediyolar, müslümanlar da ilâhî yardıma mazhar olacaklarına inanıyorlardı.

Bu âyetin (yalnızca) münafıklara bir hitab olduğu da söylenmiştir. Yani sizler Muhammed ve ashabı helâk oldular demiştiniz.

Kıraat âlimleri yüce Allah’ın:

“Türlü zanlar” ile sûrenin sonlarında gelecek olan:

“Rasûle” (el-Ahzab, 33/66) ile;

“Yoldan” (el-Ahzab, 33/67) âyetlerinin okunuşu hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Nafî’ ile İbn Amir ister vakıf, ister vasıl halinde bu kelimelerin “elif’lerini isbat ile okumuşlardır. Bu kıraat Ebû Amr ile el-Kisaî’den de rivâyet edilmiştir. Bu okuyuş Mushaf’ın yani Osman (radıyallahü anh)’ın yazdırdığı hattı ile her taraftaki bütün ıshafların hattına binaen böyle okunmuştur. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiş, ancak şöyle demiştir: Kur’ân okuyan kimsenin bunları okuduktan sonra kıraate devam etmeyip bunlar üzerinde vakıf yapması gerekir. Derler ki: Çünkü Araplar böyle bir okuyuşu şiirlerinin ve mısralarının kafiyelerinde izlerler. Şair şöyle demiştir:

“Geri dönen gebe develeri biz getirdik,

Sonra gelenler öncekileri yola koyuyordu.”

Ebû Amr, el-Cahderî, Yakub ve Hamza ise hem vasıl, hem vakıf halinde bu “elifleri hazfederek okumuşlar ve şöyle demişlerdir: Bu ‘elifler yüce Allah’ın:

“Aranıza… muhakkak koşarlardı” (et-Tevbe, 9/47) âyetinde olduğu gibi, fazladan yazılmıştır. Burada da ve başka yerlerde de bu şekilde yazdıkları vardır. Şiire gelince, orası zaruretin sözkonusu olduğu bir yerdir. Kur’ân-ı Kerîm böyle değildir, o en fasih üslûb ile gelmiştir, onda zaruret diye bir şey de yoktur.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: “Elif’siz olarak; ” Zanlar, yol, rasûl” kelimelerini okuyanlar bu üçünde mushafın hattına muhalefet etmez. Her üçünün de mushaftaki hatları “elif” ile olmakla birlikte bu böyledir. Çünkü: “İtaat ettik” lâfzındaki “elif” ile; “Rasûl, zanlar ve yol” kelimelerinin baş taraflarında yer alan “elif”, sonda gelen (zaid ve) “mütetarrife” diye bilinen “elifin yerini tutar. Tıpkı “Ebû Câd (Ebced)”deki “elifin “hevvâz (hevvez)”in “elifine ihtiyaç bırakmaması gibidir.

Bu hususta (lehe olmak üzere) bir delil daha vardır. “Elif” hem fetha, hem de niyette onu düşürmek maksadı olmakla birlikte, harekeden önce gelip destek olmak üzere ilave edilen (harf) durumundadır. Böyle bir uygulama yapıldığı takdirde fetha ile birlikte gelen “elif”, tıpkı tek bir şey gibidir. Vakıf yapılması halinde düşmesi gerekir. Hatta “elifin şekil olarak bulunması, lafızda bir yer tutmasını gerektirmez. Bu “elif” tıpkı;

“İki sihirbaz” (el-Kasas, 28/48)

“Göklerin ve yerin yaratıcısı” (Fatır, 35/1) :1e ” Mûsa’ya vaad etmiştik” (el-A’raf, 7/142) âyetinde ve runlara benzer lâfız itibariyle bulunduğu halde, hatta yazılmayan kelimeleriekı “eliflere benzer. Bu gibi “elifler lâfzan var olmakla birlikte hattan ıs edilirler (yazılmazlar).

Bu hususta üçüncü bir delil daha vardır. O da şudur: Burada “elifler: “Adam ile karşılaştım” diyenlerin söyleyişine göre yazılmış, fa aynı ifadeyi “elifsiz olarak diye okuyanların şivesine göre okunmuştur.

Bize Ahmed b. Yahya, dilbilginlerinden bir topluluktan naklen şunu haber verdi: Bu bilginler Araplardan -“vav”lı olarak-: “Adam kalktı” ve “ya”lı olarak: “Adama uğradım” dediklerini ve vasıl ve vakıf halinde de böyle kullandıklarını rivâyet etmektedirler. Aynı şekilde her iki halde de: “Adamla karşılaştım” kullanımını da rivâyet ederler. Şair de şöyle demektedir:

“Ey babası hakkında soru soran, Umeyra,

Ordu arasında, binekleri sırtında olanlara soru soran.”

Görüldüğü gibi burada bu kullanıma göre bu beyitin son kelimesini “elif’li olarak kullanmıştır. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Süreyya yıldızının arkasında Cevza çıktı mı?

Ben Fatıma ailesi hakkında çeşitli zanlarda bulunurum.”

İşte Nâfî’ ve başkaları, kıraatlerinde bu söyleyişi benimserler. İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve el-Kisaî ise bu “elif’i vakıf halinde isbat ederler, vasıl halinde hazfederler.

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Vasıl halinde “elif’i okumayıp, vakıf halinde okuyanın kıraatine gelince, bu şekilde okuyanlar şöylece delil gösterebilirler: Son harfin fetha olan harekesinin kalmasını istediklerinden dolayı, sekt (susmak) halinde “elife ihtiyaç duyarlar. Çünkü “elif” fethayı destekler ve pekiştirir.

Ahzab 9

Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; üzerinize ordular geldiğinde biz onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular gönderdik. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allahın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani sizlere ordular gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir.

Bu âyetle Hendek ve (diğer adıyla) Ahzab ile Kureyzaoğulları gazvesi kastedilmektedir. Bu, oldukça şiddetli bir hal idi. Bunun arkasından ise bir nimet, bolluk ve imrenilecek güzellikler ortaya çıkmıştı. Pek çok hükümler, göz kamaştırıcı ve güçlü belgeler ihtiva etmiş bir gazadır. Biz de şanı yüce Allah’ın yardımı ile yeterli gelecek kadarını on başlık halinde sunacağız:

1- Hendek ya da Ahzâb Gazvesinin Zamanı ve Sebebi:

Bu gazvenin hangi yılda olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. İbn İshak dedi ki: Bu gazve hicri beşinci yıl Şevval ayında olmuştur. İbn Vehb ve İbnu’l-Kasım’ın Malik’ten rivâyetlerine göre ise Hendek gazvesi dördüncü yılda olmuştur. Kureyzaoğulları gazvesi ile aynı günde olmuştur. Kureyza ile Nadiroğulları gazveleri arasında ise dört yıl vardır. İbn Vehb dedi ki: Ben Mâlik’i şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Medine içinde kalınarak Savaşma emrini vermişti. İşte bu yüce Allah’ın:

“Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı” (el-Ahzab, 33/10) âyeti bunu anlatmaktadır.

(Malik devamla) dedi ki: İşte bu Hendek günü olmuştu. Kureyşliler şuradan geldiler. Yahudiler şuradan, Necidliler de şu taraftan geldiler. Malik şunu anlatmak istiyor: Üst taraflarından gelenler Kureyzaoğulları, alt taraflarından gelenler Kureyşlilerle Gatafanlılardır.

Bu gazvenin sebebi şu idi: Aralarında Nadroğullarına mensub Kinane b. er-Rabî’ b. Ebi’l-Hukayk, Sellâm b. Ebi’l-Hukayk, Sellam b. Mişkem ve Huyey b. Ahtab ile Vâiloğullarından Ebû Ammar ve Hevze b. Kays’ın bulunduğu -ki bunların hepsi de yahudi idi- yahudilerden bir grup, bu çeşitli kesimleri harekete geçirmiş, kışkırtmış ve onları bir araya getirmişlerdi. Bunlar Nadiroğullarına mensub bir grup ile Vailoğullarına mensub bir başka grup ile beraber yola koyulmuş ve Mekke’ye gitmişlerdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Savaşmaya çağırmışlar, onlara bu işe koşacak kimselerin yardımı ile birlikte bizzat onlara yardımcı olacaklarına dair söz vermişler. Mekkeliler de onların bu isteklerini kabul etti. Daha sonra sözü geçen bu yahudiler Gatafanlılara gittiler. Onları da aynı şekilde Savaşmaya çağırdılar, onlar da bu çağrıyı kabul ettiler.

Kureyşliler Ebû Sufyan b. Harb’ın kumandasında Savaşa çıktılar. Gatafanlılar da Fezareli Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr’in kumandasında Savaşa çıktılar. Uyeyne, Fezarelilerin, Murreoğullarına mensub el-Haris b. Avf, Murreoğullarının, Mes’ûd b. Ruhayle de Eşcalilerin başında bulunuyordu.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların biraraya toplanıp müslümanlarla Savaşmak üzere yola çıktıklarını haber alınca, ashabı ile istişare etti. Selman ona hendek kazma teklifini yaptı ve onun görüşünü beğendi.

O gün muhacirler: Selman bizdendir dediler, ensar da: Selman bizdendir, dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Selman bizden, biz ehl-i beyt’teniz” diye buyurdu.

Hendek gazvesi Selman’ın, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ilk katıldığı gazvedir ve o gün Selman hürriyetine kavuşmuş bulunuyordu. Ey Allah’ın Rasûlü, demişti. Biz İran’da etrafımız kuşatılacak olursa hendek kazardık. Bunun üzerine müslümanlar bütün gayretleriyle hendek kazma işinde çalıştılar. Münafıklar ise gerisin geri döndüler ve kimseye görünmemeye çalışarak biri diğerini siper ederek sıvışıp gitmeye koyuldular. Bunların hakkında Kur’ân-ı Kerîm’den birtakım âyetler nazil oldu ki, bunları İbn İshak ve başkaları zikretmiş bulunmaktadır.

Müslümanlardan Hendek’ten payına düşeni bitirenler, diğerlerine yardıma gidiyordu. Bu hendek bitene kadar böylece sürdü.

Hendek kazımı esnasında apaçık belgeler ve peygamberin birtakım alâmetleri de ortaya çıkmıştı.

Derim ki: Zikretmiş olduğumuz bu haberde fıkhî bazı incelikler bulunmaktadır. Bu da bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir.

2- Hendek Gazvesine Dair Rivâyetten Çıkartılacak Bazı Hükümler:

İslâm devleti yöneticisi, arkadaşları ile ve özel yakınları ile Savaş hususunda istişare eder. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi (3/159- âyet, 2. başlık ve devamında) ile en-Neml Sûresi’nde (27/32-34. âyetler, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yine bu rivâyette düşmana karşı mümkün olan yollarla korunmanın ve bu yolların gereğini yerine getirmenin hükmü de anlaşılmaktadır. Bu husus da daha önceder bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

Bu rivâyetten anlaşıldığına göre hendek kazma işi, insanlar arasında paylaştırılır. Kendi payına düşeni bitirenler, bitirmemiş olanlara yardımcı olurlar. Çünkü müslümanlar kendilerinin dışındakilere karşı tek bir eldirler. Buhârî ve Müslim’de el-Berâ b. Âzib’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ahzab günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hendeğin kazılması sırasında hendekten toprak taşıdığını gördüm. Öyle ki tozlar onun karnının tenini görmemi engelleyecek kadar kapatmıştı. Saçları da çoktu. Onun İbn Revaha’nın recezini okurken şunları söylediğini duydum:

“Allah’ım, Sen olmasaydın eğer, hidayet bulamazdık biz,

Ne sadaka verir, ne namaz kılardık,

Üzerimize sekinet(ini) indir,

(Düşmanla) karşılaştığımız takdirde de ayaklar(ımız)a sebat ver.”

Buhârî, III, 1043, 1103, IV, 1507, VI, 2644; Müslim, III, 1340; Müsned, IV, 291, 302.

Bu gazvede görülen mucizelere gelince, bunu da bir sonraki başlıkta sözkonusu edeceğiz:

3- Hendeğin Kazılması Esnasında Görülen Mucizeler:

Nesâî rivâyet ediyor: Muharrar (yani ateşte azad edilmişlerden bir kişi olan Ebû Sekine’den, o Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından birisinden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hendeğin kazılmasını emredince, karşılarına bir kaya parçası çıktı. Bu onların hendeği kazmalarını (sürdürmeyi) engelledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalktı, kazmayı aldı ve ridâsını da hendeğin bir tarafına bırakıp

“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.” (el-En’am, 6/115) âyetini okudu. Taşın üçte biri kırıldı. Selman-ı Farisî de ayakta durmuş seyrediyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın darbesi ile birlikte bir şimşek çaktı. Sonra ikinci darbeyi indirdi ve yine “Rabbinin sözü… tamam oldu” âyetini okudu. Bu sefer taşın diğer üçte biri kırıldı ve yine bir şimşek çaktı. Selman da bunu gördü. Sonra üçüncü darbeyi indirdi ve: “Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir” âyetini okudu, taşın diğer üçte biri kırıldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hendekten çıktı, sonra ridâsını alıp oturdu. Selman dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben senin darbe indirişini gördüm. İndirdiğin her darbe ile birlikte mutlaka bir de şimşek çakıyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Sen bunu gördün mü, ey Selman?” diye sordu. Selman: Seni hak ile gönderen hakkı için yemin ederim ki gördüm, ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Birinci darbeyi vurduğumda bana Kisra’nın Medain’i ve onun etrafındakiler ile daha pek çok şehirler yükseltilerek gösterildi.” Öyle ki, ben bunları gözlerimle gördüm.” Huzurunda bulunan ashabından olan kimseler ona: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Oraları fethetmeyi, onların çoluk çocuklarını ganimet almayı ve bizim ellerimizle diyarlarını tahrib etmeyi bize nasib kılması için Allah’a dua et. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dua etti. (Resûlüllah devamla buyurdu ki): “Sonra ikinci darbeyi vurdum. Bu sefer Kayser’in şehirleri, onların etrafındakiler bana yükseltildi ve nihayet ben onları gözlerimle gördüm.” Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Oraları fethetmek, çoluk-çocuklarını bizlere ganimet vermesi için ve ellerimizle yurtlarını tahrib etmesi için yüce Allah’a dua et, dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da dua etti. “Sonra üçüncü darbeyi indirdim. Bu sefer bana Habeşlilerin şehirleri ve onların etrafında bulunan kasabalar onları gözlerimle görünceye kadar yükseltildi.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu esnada şöyle buyurdu: “Sizlere ilişmedikleri sürece siz de Habeşlilere ilişmeyiniz. Türkler de sizleri terkettikleri sürece siz de onları bırakınız.” Ebû Dâvûd, IV, 112, Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, III, 28

Bunu aynı şekilde el-Berâ’dan da şöylece rivâyet etmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere hendeği kazmayı emredince karşımıza kazmaların işlemediği bir kaya çıktı. Durumu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildirdik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip üzerindeki elbiseyi bir kenara bıraktıktan sonra kazmayı aldı ve: “Bismillah” deyip bir darbe indirdi. Kayanın üçte biri kırıldı. Sonra şöyle buyurdu: “Allahuekber. Bana Şam diyarının anahtarları verildi. Allah’a yemin ederim, ben şu anda bu bulunduğum yerden oranın kırmızı (tuğlalı) saraylarını görmekteyim.” Sonra bir darbe daha indirdi ve: “Bismillah” dedi. Bir üçte biri daha kırıldı ve arkasından şöyle buyurdu: “Allahuekber. Bana Farsların (diyarının) anahtarları verildi. Allah’a yemin ederim, Medain’in beyaz sarayını görüyorum.” Sonra üçüncü bir darbe indirdi ve “Bismillah” dedi ve taş parçalandı ve buyurdu ki: “Allahuekber. Bana Yemen’in anahtarları verildi. Allah’a yemin ederim San’a’nın kapısını görüyorum.” Ebû Muhammed Abdu’l-Hak bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir.

4- Hendek Gazvesinde Cereyan Eden Olaylar:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hendek kazma işini bitirdikten sonra Kureyşliler -beraberlerinde bulunan Kinane ve Tihameliler ile birlikte- yaklaşık onbin kişi ile; Gatafanlılar da beraberlerinde bulunan Necidlilerle birlikte geldiler ve Uhud’un yan tarafında konakladılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müslümanlar da Sel’ dağı üzerinde konakladılar. Yaklaşık üçbin kişi idiler. Askerlerini yerleştirdiler. Hendek ise kendileri ile müşrikler arasında bulunuyordu. Medine’ye -İbn Şihab’ın görüşüne göre- İbn Um Mektum’u kendisinin yerine vekil olarak bıraktı.

Nadiroğullarından, Allah düşmanı Huyey b. Ahtab da çıkıp Kureyzalı Ka’b b. Esed’in yanına gitti. Ka’b Kureyzalıların adına konuşan ve onların başkanı idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile barış antlaşması yapmış, onunla akitte bulunmuş ve ahiteşmiş idi. Ka’b b. Esed, Huyey b. Ahtab’ın geldiğini işitince, kale kapısını yüzüne kapattı ve ona kapıyı açmayı kabul etmedi. Huyey ona: Kapıyı aç kardeşim, dedi. Ka’b kendisine: Sana kapıyı açmam. Çünkü sen uğursuz bir adamsın. Muhammed’e muhalefet etmemi istiyorsun, ona çağırıyorsun. Ben ise onunla akit ve antlaşma yapmış bulunuyorum. Ondan da vefakârlıktan ve doğruluktan başka bir şey görmedim. Benimle onun arasındaki antlaşmayı da bozacak değilim. Bunun üzerine Huyey ona şöyle dedi: Kapıyı aç ki seninle konuşayım ve sonra seni bırakıp giderim. Ka’b yine: Böyle bir şey yapmam, dedi. Bu sefer Huyey ona: Sen, seninle birlikte çorbanı içerim diye korkuyorsun. Bu söze Ka’b kızdı ve kapıyı ona açtı.

Huyey: Ey Ka’b dedi: Ben sana zamanın güç ve kuvvetini getirdim. Sana Kureyş’i ve onların ileri gelenleri, Gatafanlılan ve liderlerini getirdim. Bunlar Muhammed’i ve onunla birlikte olanları kökten imha etmek üzere birbirleriyle sözleşmiş bulunuyorlar.

Ka’b ona şöyle dedi: Allah’a yemin ederim ki, sen zamanın zilletini ve hiçbir yağmur yükü bulunmayan boş bulutlan getirdin. Yazıklar olsun sana ey Huyey! Beni bırak, ben senin yapmamı istediğin şeyi yapacak değilim. Ancak Huyey, Ka’b’in yakasını bırakmadı. Ona vaadlerde bulundu, onu kandırmaya çalıştı. Nihayet onun tekliflerini kabul etti ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabına yardımcı olmamak, buna karşılık kendileri ile birlikte yola koyulmak üzere akitleşti. Bu sefer Huyey b. Ahtab ona şöyle dedi: Kureyş ve Gatafanlılar çekip gittiklerinde ben beraberimdeki yahudilerle birlikte senin tarafına katılırım.

Ka’b ile Huyey’in arasında meydana gelen bu sözleşme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşınca, Peygamber Hazreclilerin lideri olan Sa’d b. Ubade ile Evslilerin lideri Sa’d b. Muaz’ı onlarla birlikte de Abdullah b. Revâha ile Havvat b. Cubeyr’i gönderdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şöyle buyurdu: “Kureyzaoğullarına gidiniz. Şayet bize anlatılanlar gerçek ise (geldiğinizde) bu hususu bize üstü kapalı ifadelerle anlatın ve insanların maneviyatını kırmayın. Şayet söyledikleri yalan ise bunu herkesin önünde açık açık söyleyin.”

Kalkıp Kureyzalıların yanına gittiler. Onların kendilerine anlatılandan daha kötü bir halde olduklarını gördüler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dil uzattılar ve şöyle dediler: Bizim onunla herhangi bir antlaşmamız yoktur. Sa’d b. Muaz onlara hakaret ettiği gibi, onlar da ona hakaret ettiler. Sa’d b. Muaz bir parça sert idi. Sa’d b. Ubade ona: Onlarla sövüşmeyi bırak, çünkü onlar arasında bundan daha fazlası vardır.

Nihayet her iki Sa’d, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına bir grup müslüman ile birlikte olduğu bir sırada vardılar ve ona: Adal ve el-Kare, dediler. Onlar bu sözleriyle Adal ve el-Karelilerin, Recî’de şehid düşen Ubeyy ve arkadaşlarına verilen ahdin bozulmuş olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Müjdeler olsun size ey müslümanlar” diye buyurdu.

İşte o esnada bela büyüdü, korku arttı. Müslümanlara düşmanları üstlerinden yani doğu tarafından, vadinin üst tarafından ve batı tarafından, vadinin iç taraflarından, altlarından gelmeye başladılar. Öyle ki, Allah hakkında çeşitli zanlar beslemeye koyuldular. Münafıklar gizlediklerinin birçoğunu açığa çıkardılar. Kimisi: Bizim evlerimiz korumasızdır. Haydi oraya gidelim, çünkü biz onlara gelecek bir zarardan korkuyoruz, dediler. Bu sözü söyleyenlerden birisi de Evs b. Kayzî idi. Kimileri: Muhammed bize Kisra ve Kayser’in hazinelerinin fethedileceğini vaadediyor. Halbuki bugün bizden herhangi bir kimse def-i hacet için gitmekten dahi korkmaktadır, demişti. Bu sözü söyleyenlerden birisi de Amr b. Avfoğullarına mensub birisi olan Muattib b. Kuşeyr idi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müşrikler, bir aya yakın, yirmi küsur gün ok ve taş atmalar dışında aralarında herhangi bir çarpışma olmaksızın kaldılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanların sıkıntılarının oldukça ağırlaştığını görünce, Fezareli Uyeyne b. Hısn ile Murreli el-Haris b. Avf’a haber gönderdi. Bu ikisi Gatafanlıların kumandanı idiler. Beraberlerinde bulunan Gatafanlılar ile gidip Kureyşlileri yardımsız bırakarak kavimleri ile dönmeleri karşılığında Medine mahsullerinin üçte birini vereceğini söyledi. Böyle bir konuşma henüz bir görüşme şeklinde idi, bir akid haline gelmemişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ikisinin bu teklife razı olduklarını görünce, Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde’nin yanına gitti, bu hususu onlara zikredip onlarla danıştı. Onlar da şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasûlü, bu senin sevdiğin ve senin için yapmamızı istediğin bir iş midir, yoksa Allah’ın sana emredip bizim de dinleyip itaat etmemiz gereken bir husus mudur, yoksa senin bizim faydamıza yapmak istediğin bir şey midir? Peygamber: “Hayır. Ben bu işi sizin faydanız için yapmak istiyorum, dedi. Allah’a yemin ederim, benim bu işi yapmamın tek sebebi, bütün Arapların elbirlik edip sizin üzerinize gelmiş olduklarını görmemdir. Başka hiçbir sebebi yoktur.”

Bunun üzerine Sa’d b. Muaz ona şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a yemin ederim, biz de, bu kavim de Allah’a şirk koşuyorduk, putlara tapıyorduk. Allah’a ibadet etmiyor, tanımıyorduk. Fakat ya satın almak yahut ta misafir olarak kendilerine ikram edilmek dışında, bizim mahsullerimizden herhangi bir şeyi ele geçirebilme umuduna kapılmamışlardı. Şimdi Allah bizi İslâm ile şereflendirmiş, bizi bu dine iletmiş, seninle bizi yüceltmiş iken mi mallarımızdan onlara bir şeyler vereceğiz? Allah’a yemin ederim, Allah bizimle onlar arasında hüküm verinceye kadar onlara kılıçtan başka verecek hiçbir şeyimiz yoktur.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buna çok sevindi ve: “Madem böyle istiyorsunuz, böyle olsun” diye buyurdu. Uyeyne ile el-Haris’e de: “Çekip gidiniz. Size kılıçtan başka verecek bir şeyimiz yoktur” dedi. Sa’d’da henüz şahidleri yazılmamış bulunan antlaşma müsveddesinin yazıldığı sahifeyi eline aldı ve sildi.

5- Müşriklerden Hendeği Aşmaya Çalışanlar ve Diğer Bazı Olaylar:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müslümanlar bu halleri üzere kalmaya devam ederken müşrikler de onları kuşatmayı sürdürüyorlardı. Aralarında herhangi bir çarpışma olmuyordu. Ancak aralarında Âmir b. Lueyoğullarına mensub Amr b. Abdi Vüdd el-Âmirî, Ebû Cehil’in oğlu İkrime, Hubeyre b. Ebi Vehb, Fihroğullarından Dırar b. el-Hattab gibi Kureyşlilerin en iyi ata binicileri ve kahramanlarından olan bazı süvariler, hendeğin kıyısına kadar gelip durdular. Hendeği gördüklerinde: Şüphesiz ki bu büyük bir tuzaktır. Araplar böyle bir tuzak hazırlamasını bilmiyorlar, dediler.

Daha sonra hendeğin dar bir yerini bulmaya çalıştılar. Atlarını hendeği aşmak için mahmüzladılar ve atları ile birlikte hendeği aştılar. Hendek ile Sel’ tepesi arasında bir yere ulaştılar.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) müslümanlardan bir grup ile birlikte karşılarına çıktılar ve aşıp geldikleri o zayıf noktayı karşılarına kapattılar. Diğer atlılar da onlara doğru gelmeye başladılar. Amr b. Abdi Vüdd, Bedir günü almış olduğu yaraların etkisi ile Uhud’da bulunmamıştı. Hendek günü de kahramanlığını göstermek istemişti. Beraberindeki atlılarla birlikte hendeği aşıp durduğu yere gelince: Teke tek çarpışacak kimse var mı? diye seslendi. Ali b. Ebî Tâlib karşısına çıktı ve ona: Ey Amr dedi, bize ulaştığına göre sen iki hususa davet edilecek olursan, mutlaka bunlardan birisini kabul edeceğine dair Allah’a söz vermişsin. Öyle mi? Amr: Evet deyince, Ali (radıyallahü anh): Ben seni Allah’a ve İslâm’a çağırıyorum, dedi. Amr: Böyle bir şeye ihtiyacım yok, diye cevap verdi. Bu sefer Ali (radıyallahü anh) ona: O halde seni teke tek çarpışmaya davet ediyorum, dedi. Amr: Kardeşimin oğlu Allah’a yemin ederim benimle baban arasındaki ilişkiler dolayısıyla seni öldürmek istemiyorum, dedi. Bu sefer Ali (radıyallahü anh) kendisine: Ben ise Allah’a yemin ederim seni öldürmeyi istiyorum, diye cevap verdi.

Bu sözler üzerine Amr b. Abdi Müdd oldukça kızdı, atından indi, atının bacaklarını kestikten sonra Ali (radıyallahü anh)’a doğru yürüdü. Her ikisi de birbirleriyle çarpışmaya, karşılıklı darbeler vurmaya başladılar. Nihayet öyle bir toz bulutu meydana geldi ki görünmez oldular. Tozlar dumanlar geri çekildiğinde Ali (radıyallahü anh)’ın Amr’ın göğsü üzerinde olup başını kesmekte olduğu görüldü. Arkadaşları Amr’ın Ali tarafından öldürüldüğünü görünce, atları ile hendeğin dar yerini aşıp gerisin geri kaçtılar. Ali (radıyallahü anh) da bu olay ile ilgili olarak şu beyitleri söyledi:

“Beyinsizliği dolayısıyla taşlara (putlara) yardıma koştu,

Ben ise çarpışarak Muhammed’in dinine yardımcı oldum.

Onunla teke tek çarpıştım ve yere yıkılmış halde bıraktım onu.

Onu kumlar ile tepecikler arasında hurma kütüğü gibi bıraktım.

Onun üzerindeki elbiselere -afif davranarak- ilişmedim ve şayet ben,

Elbisesiyle örtünen olsaydım, elbetteki o üzerimdeki elbiseleri dahi alırdı.

Allah dinini ve peygamberini yardımsız bırakacak sanmayın.

Ey Ahzab’a katılanlar topluluğu!”

İbn Hişam dedi ki: Siyer âlimlerinin büyük çoğunluğunun bu beyitlerin Ali (radıyallahü anh) tarafından söylendiği hususunda şüpheleri vardır. İbn Hişam dedi ki: O gün İkrime b. Ebi Cehil, Amr’ı bırakıp kaçtığında mızrağını dahi bırakıp gitmişti. İşte bu hususta Hassan b. Sabit şöyle demektedir:

“Kaçarken mızrağını (bir kenara) atıp bıraktı bize.

Keşke İkrime böyle bir şey yapmasaydın,

Geri döndün, kaçıp gittin, ceylan yavrusu gibi

Sen asıl hedeften sapmış oluyordun,

Sırtını geriye güvenlik duyarak çevirmedin,

Senin (koşmanı görene) arkan tıpkı bir sırtlan arkası gibiydi.”

Âişe (radıyallahü anha), Hariseoğulları kalesinde idi. Sa’d b. Muaz’ın annesi de onunla beraberdi. Sa’d’ın üzerinde kolunu dışarda bırakan bir zırh vardı. Elinde de harbe bulunuyordu, bu esnada da şu beyiti okuyordu:

“Azıcık dur, birazdan Savaşa bir erkek deve katılacak,

Ecel geldi mi ölümün bir sakıncası olmaz.”

Sa’d b. Muaz’a o gün isabet eden bir ok, kolunun damarını koparmıştı. Bu oku ona kimin attığı hususunda farklı görüşler vardır. Denildiğine göre bu oku ona Amir b. Lueyoğullarına mensup Hibban b. Kays b. el-Arika atmış idi. Bu oku attığında ona: Al bu oku ben el-Arika’nın oğluyum demişti. Bu sefer Sa’d (radıyallahü anh) kendisine: Allah ateşte senin yüzünü terletsin, dedi. Terletsin anlamındaki emir ile annesinin lakabı olan “hoş kokulu kadın” anlamındaki “el-Arika” aynı kökten gelmektedir.

Ona bu oku atan kimsenin Hafface b. Âsım b. Hibban olduğu söylendiği gibi, ona bu oku atan kişinin Mahzumoğullarının antlaşmalısı Ebû Üsame el-Cüşemî olduğu da söylenmiştir.

İbn İshak ve başkaları tarafından zikredilen Hassan ile Abdu’l-Muttalib’in kızı Safiye’nin başından o gün cereyan etmiş ilginç bir olay vardır.

Abdu’l-Muttalib’in kızı Safiye (radıyallahü anha) dedi ki: Ahzab günü biz Hassan b. Sabit’in kalesinde idik. Hassan kadın ve çocuklarla birlikte bizimle beraber bulunuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı ise düşmanın karşısında yer almışlardı, bize gelme imkanları yoktu. Ansızın bir yahudinin etrafta dolaşmakta olduğunu gördük. Ben Hassan’a: Haydi in de bu adamı öldür, dedim, Hassan: Ey Abdu’l-Muttalib’in kızı, ben bu işlerin adamı değilim, dedi. Bunun üzerine ben de bir demir sopa aldım, kaleden inip o kişiyi öldürdüm. Sonra da: Ey Hassan dedim, in de bunun üzerindeki eşyaları al, gel. Onun üzerindeki eşyaları almamı engelleyen tek sebep onun erkek olmasıydı. Bu sefer Hassan: Ey Abdu’l-Muttalib’in kızı, onun üzerinden çıkacak eşyaya benim bir ihtiyacım yok, dedi. Bunun üzerine ben de inip üzerindeki eşyayı aldım.

Ancak Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr şöyle demektedir: Siyer âlimlerinden bir topluluk, Hassan hakkında anlatılan bu olayı kabul etmezler ve şöyle derler: Eğer anlattığınız şekilde Hassan korkak olsaydı, elbetteki cahiliye döneminde de, İslâm geldikten sonra da kendilerini hicvettiği kimseler bundan dolayı da onu hicvederlerdi. Hatta oğlu Abdu’r-Rahmân da bu sebepten ötürü hicvedilirdi. Çünkü o, Arab şairlerinden en-Necaşî ve başkaları gibi, birçok kimseye hicvedici şiirler yazmış bir kimsedir.

6- Nuaym b. Mes’ûd’un Taktiği:

Eşcalı Nuaym b. Mes’ûd b. Âmir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben müslüman oldum, kavmim ise müslüman olduğumu bilmemektedir. Bana istediğin emri verebilirsin.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: “Sen Gatafanlılara mensup bir adamsın. Sen çıkıp da bize karşı ittifak etmiş olanların dağılmalarını sağlayabilirsen, bizimle birlikte kalmandan daha bir hoşumuza gider. Haydi çık, git. Çünkü Savaş bir hiledir.”

Bunun üzerine Nuaym b. Mes’ûd, Kureyzaoğullarına gitti. Cahiliye döneminde onlarla dostluğu vardı. Ey Kureyzaoğulları dedi. Benim size olan sevgimi, benim sizinle olan özel ilişkimi biliyorsunuz. Onlar: Söyle sen bize göre itham edilecek bir kimse değilsin, dediler. Onlara şöyle dedi: Kureyşliler ile Gatafanlılar sizin durumunuzda değildir. Bu topraklar sizin yaşadığınız topraklardır. Mallarınız, evlatlarınız, kadınlarınız buradadır. Kureyşlilerle, Gatafanlılar ise Muhammed ve arkadaşları ile Savaşmaya geldiler. Siz de Muhammed’e karşı bunlara yardımcı oldunuz. Eğer bir fırsat bulacak olurlarsa, onu değerlendirirler. Böyle bir imkan bulamazlarsa, kendi topraklarına geri dönerler ve sizi bu adamla başbaşa bırakırlar. Sizin ise ona karşı koyacak gücünüz yoktur. O bakımdan siz bunlardan bazı rehineler almadıkça onlarla birlikte olup Savaşa katılmayınız.

Daha sonra Kureyzalıların yanından ayrılıp Kureyş’in yanına gitti ve onlara şöyle dedi: Ey Kureyşliler! Benim size olan sevgimi, Muhammed ile ayrılığımı bilirsiniz. Ben sizin iyiliğinizi isteyerek haber aldığım bir hususu size bildirmemin üzerimde bir hakkınız olduğu görüşündeyim. Yalnız bunu benden duyduğunuzu gizleyeceksiniz. Dediğini yapacağız, dediler. Onlara şunları söyledi: Şunu bilin ki yahudiler Muhammed’i yardımsız bırakmış olmalarına pişman oldular ve ona şöyle bir haber gönderdiler: Biz yaptıklarımıza pişman olduk. Kureyşliler ile Gatafanlıların eşrafından birtakım kimseleri alip onları sana boyunlarını vurmak üzere teslim etmemiz senin gönlünü eder mi? Bu işe razı olur musun? Bundan sonra da onların geri kalanlarının kökünü kurutuncaya kadar da senin yanında yer alırız.

Daha sonra Gatafanlıların yanına giderek onlara da buna benzer sözler söyledi. Cumartesi gecesi şanı yüce Allah’ın Rasûlünün ve mü’minlerin lehine bir takdirinin tecellisi olarak Ebû Süfyan, Kureyzaoğullarına, Ebû Cehil’in oğlu İkrime’yi Kureyşlilerle Gatafanlılardan bir grup kişi ile beraber gönderdi. İkrime onlara şunları söyledi: Biz sürekli kalınabilecek bir yerde değiliz, develerimiz, atlarımız telef oldu. Yarın sabah erkenden Muhammed’le Savaşmak üzere çıkalım. Onlara şu haberi gönderdiler: Yarın sabah cumartesi günüdür. Cumartesi günü yasağını aştığımız için başımıza neler geldiğini biliyorsunuz. Bununla birlikte siz bize bazı kimseleri rehin vermeden sizinle birlikte Savaşmayız.

Elçi bu haberi Kureyşlilere götürünce: Allah’a yemin ederiz, Nuaym b. Mes’ûd bize doğru söylemiş, dediler. Bu sefer yine onlara elçiler göndererek şu cevabı verdiler: Allah’a yemin ederim, ebediyyen biz size rehin teslim etmeyiz. İsterseniz bizimle birlikte Savaşa çıkarsınız, aksi takdirde bizimle sizin aranızda herhangi bir antlaşmanın olmadığını biliniz.

Bu sefer Kureyzaoğulları: Allah’a yemin ederiz. Nuaym b. Mes’ûd bize doğru söylemiş, dediler.

Böylelikle yüce Allah, aralarındaki yardımlaşmayı, dayanışmayı kaldırmış oldu. Söz birlikleri dağıldı, birkaç gece devam eden soğuk esnasında üzerlerine de şiddetli bir rüzgar gönderdi. Rüzgar kaplarını deviriyor, tencere ve kazanlarını ters yüz ediyordu.

7- Ahzab’ın Dağılışı, Kureyş Ordusunun Geri Dönmesi ve Kureyş’in Durumunu Öğrenmek Üzere Allah Rasûlünün Huzeyfe (radıyallahü anh)’ı Casus Olarak Göndermesi:

Ahzab’ın bu şekildeki ayrılıklarına dair haber Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşınca, onlara dair haber ve bilgileri getirmek üzere Huzeyfe b. el-Yeman’ı gönderdi. Huzeyfe gizlice ve onların farkına varmayacakları bir şekilde karargâhlarına gitti. Ebû Süfyan’ın şu sözlerini duydu: Ey Kureyşliler! Her biriniz beraberinde oturduğu kimseyi tanısın. Huzeyfe dedi ki: Hemen yanımda oturan adamın elini tuttum ve: Sen kimsin? diye sordum. O da bana: Ben filan kişiyim, dedi. Daha sonra Ebû Süfyan şunları söyledi: Haliniz zordur ey Kureyşliler. Allah’a yemin ederim, artık siz kalınamayacak bir yerdesiniz. Yemin olsun ki atlarımız, develerimiz telef oldu. Kureyzaoğulları bize verdikleri sözlerinde durmadı. Bu rüzgardan da gördüğünüz sıkıntıları çekiyoruz. Hiçbir çadırımız yerinde durmuyor, ateş üzerinde tenceremiz kalmıyor, ateş yakamıyoruz. Haydi bineklerinize bininiz, ben gidiyorum, dedi ve devesinin üzerine atladı. Devesinin ön ayağının bağını ancak devesi kalkmış iken çözmüş oldu.

Huzeyfe (devamla) dedi ki: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni gönderdiğinde: “Şunların yanlarına git ve hallerini öğren, ancak hiçbir şey yapma” dememiş olsaydı, onu bir okla öldürebilirdim. Çekip gittikleri sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına vardım. Onun, hanımlarından birisine ait Yemen desenli bir örtüye bürünmüş olduğu halde ayakta durmuş, namaz kılmakta olduğunu gördüm. Ona durumu bildirdim, o da yüce Allah’a hamdetti.

Derim ki: Huzeyfe’nin bu haberi Müslim’in Sahih’inde de zikredilmiştir. Bu haberde pek büyük belgeler vardır. Bunu Cerir, el-A’meş’ten, o İbrahim et-Teymî’den, o babasından rivâyet etmiştir. İbrahim babasının şöyle dediğini nakleder: Huzeyfe’nin yanında idik. Bir adam şöyle dedi: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dönemine yetişmiş olsaydım, onunla birlikte çarpışır ve iyi bir imtihan verirdim. Bunun üzerine Huzeyfe: Sen bunları mı yapacaktın? dedi. Biz Ahzab gecesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte olduğunuzu görmüştüm. Çok şiddetli bir rüzgar ve soğuğa yakalanmıştık. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bana bu adamların haberini getirecek kimse yok mu? Kıyâmet gününde Allah onu benimle beraber kılacaktır.” Hepimiz sustuk, bizden kimse ona karşılık vermedi. Tekrar: “Bana bunların haberini getirecek adam yok mu? Allah kıyâmet gününde onu benimle beraber (cennete) koyacaktır,” dedi. Yine sustuk, bizden kimse ona karşılık vermedi. Bu sefer: “Kalk, ey Huzeyfe, bize bu adamların haberini getir” dedi. Allah Rasûlü benim adımı vererek kalkmamı istediğinde yapacak başka bir şey bulamadım. Şöyle buyurdu: “Git, bana bunların haberlerini getir, fakat onları bana karşı kışkırtacak bir iş de yapma!”

Huzeyfe dedi ki: Onun yanından ayrılınca, sanki hiç soğuk isabet etmemiş bir sıcaklık içerisinde yürüyormuş gibiydim. Nihayet onların yanına vardım. Ebû Süfyan’ın sırtını ateşle ısıtmakta olduğunu gördüm. Yayıma bir ok yerleştirdim ve ona oku atmak istedim. Fakat Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Onları bana karşı kışkırtma” dediğini hatırladım. Eğer ona ok atmış olsaydım, hiç şüphesiz ona isabet ettirecektim. Yine tıpkı bir hamamın içindeymişim gibi yürüyerek döndüm. Peygamber’in yanına vardığımda ona durumlarını bildirdim ve söyleyeceklerimi bitirdikten sonra üşümekte olduğumu farkettim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kılarken üzerinde bulunan abasının artan bölümünü üzerime geçirdi. Sabah oluncaya kadar uyumaya devam ettim. Sabah olunca da: “Ey uykucu kalk, dedi.” Müslim, III, 1414; İbn Hibbân, Sahih, XVI, 67.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabahleyin Ahzab’ın geri dönmüş olduklarını görünce Medine’ye geri döndü, müslümanlar da silahlarını bıraktı. Bu sefer Cebrâîl (aleyhisselâm) kendisine Dıhye b. Halife el-Kelbî kılığında, üzerinde ipekten bir kadife örtü bulunan bir dişi katır üzerinde geldi ve ona: Ey Muhammed! dedi. Sizler silahlarınızı bırakmış olmakla birlikte, melekler silahlarını bırakmadılar. Allah sana Kureyzaoğulları üzerine gitmeni emretmektedir. İşte ben öncü olarak onların üzerine gidiyor ve içlerine sığındıkları kalelerini sarsıntıya uğratacağım.

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Kureyzaoğulları üzerine gidilmesini emretti. Buna dair açıklamalar da bir sonraki başlıkta yer alacaktır.

8- Kureyzaoğulları Üzerine Gidiş:

Bir münadi şöylece seslendi: Herkes ikindi namazını mutlaka Kureyza oğulları (diyarı)nda kılacaktır. Bazıları namaz vaktinin çıkacağından korktukları için Kureyzaoğullarına varmadan namazlarını kıldılar. Diğerleri ise: Bizler vakit geçecek olsa dahi sadece Resûlüllah’ın bize emrettiği yerde ikindiyi kılacağız, dediler. (radıyallahü anhvi) dedi ki: Resûlüllah her iki kesimden de herhangi bir kişiyi azarlamadı.

Burada fıkhı inceliklerden birisi de müctehidlerin ictihİsimlerinın doğru kabul edileceği şeklindedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Enbiya Sûresi’nde (21/78-79, 9 ve 10. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Sa’d b. Muâz kendisine ok isabet ettiği sırada Rabbine şöylece dua etmişti: Allah’ım, eğer bundan sonra yine Kureyşlilerle Savaşa devam edilecek olursa, bu Savaşlara katılmak için beni hayatta bırak. Çünkü senin Rasûlünü yalanlayan ve onu yurdundan çıkartan bir kavme karşı cihad etmekten daha fazla kendilerine karşı cihad etmeyi sevdiğim kimse yoktur. Allahım, eğer artık bizimle onlar arasındaki Savaş bitmiş ise, o vakit bu yaramın neticesinde bana şehadeti nasib et. Ayrıca Kureyzaoğullarının başlarına gelecek olanı görmek suretiyle gözümü aydınlatmadıkça da canımı alma!

İbn Vehb, Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Haber aldığıma göre Sa’d b. Muâz Medine’de bulunan ve Farî’ diye bilinen taştan yapılmış kalede beraberindeki birkaç hanım da bulunan Âişe (radıyallahü anha)’nın yanından geçerken üzerinde yenlerini çemremiş olduğu bir zırh bulunuyordu; (süründüğü kokunun bıraktığı) sarı izler üzerinde görünüyordu. Bu halde iken şu beyiti söylüyormuş:

“Azıcık beklet, hemen Savaşa bir erkek deve yetişecek,

Ecel yaklaştı mı ölmenin bir sakıncası olmaz.”

Bunun üzerine Âişe (radıyallahü anha): Ben bugün Sa’d’ın kol ve bacaklarından başka bir yerden yara alacağından korkmuyorum, demişti. Sa’d kolundan isabet aldı.

İbn Vehb ile İbnu’l-Kasım’ın da Malik’ten rivâyet ettiklerine göre, Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dışında Sa’d b. Muaz’dan daha yakışıklı bir adam görmedim.

Sa’d, kolundan isabet almış, sonra şöyle demişti: Allah’ım, eğer Kureyzalılar ile Savaşmaktan geriye bir şey kalmamışsa canımı al ve eğer geriye bir şeyler kalmışsa Rasûlün ile birlikte onun düşmanlarına karşı Savaşıncaya kadar beni hayatta bırak!

Kureyzaoğullarının akıbeti hakkında hakemliğine başvurulduktan ve hükmünü verdikten sonra vefat etti. Bunun üzerine insanlar sevindiler ve: Duasının kabul edilmiş olacağını ümit ederiz, dediler.

9- Kureyzaoğulları Gazvesi:

Müslümanlar Kureyzaoğulları diyarına gitmek üzere yola çıktıklarında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sancağı Ali b. Ebî Tâlib’e verdi. Medine’de de İbnu Ümmi Mektûm’u yerine vekil tayin etti. Ali ve beraberindeki bir topluluk Kureyza oğullarının diyarına gittiler ve onlardan kalelerinden inmelerini istediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dil uzattıklarını işittiler.

Bunun üzerine Ali (radıyallahü anh), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına varıp ona: Ey Allah’ın Rasûlü, sen onların yanına gitme, dedi ve üstü kapalı ifadelerle durumu ona anlattı.

Peygamber: “Sanırım onların bana dil uzattıklarını duydun. Beni görecek olurlarsa, bu işten vazgeçerler” dedi ve kalkıp onların yanına gitti. Onu görünce (yaptıklarından) vazgeçtiler. Peygamber onlara şöyle dedi: “Ey maymunların kardeşleri! Antlaşmayı bozdunuz. Allah sizi rezil ve rüsvay etmiş ve sizin başınıza intikamını indirmiş bulunuyor.”

Kureyzalılar şöyle dediler: Ey Muhammed! Sen cahil bir kimse değildin. Bize karşı cahilce hareket etme. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) orada konaklayıp yirmi küsur gece onları kuşatma altında tuttu.

Efendileri Ka’b diledikleri herhangi birisini seçmeleri için onlara üç teklifte bulundu: Ya müslüman olup Muhammed’in getirdiklerini kabul edip ona tabi olacak ve böylelikle kurtulacaklardı. (Devamla onlara dedi ki:) Bunun sonucunda mallarınızı, kadınlarınızı, çocuklarınızı himaye altına almış olacaksınız. Allah’a yemin ederim ki, kitabınızda vasıflarını yazılı bulduğunuz kişinin o olduğunu biliyorsunuz. Yahut çocuklarını ve hanımlarını öldürecekler, sonra da ileriye atılarak son fertleri ölünceye kadar Savaşacaklar, yahut ta müslümanların herşeyden emin oldukları bir zamanda cumartesi gecesi müslümanlara geceleyin baskın yapacaklar ve onları öldürecekler.

Kureyzaoğulları efendilerine şu cevabı verdiler: İslâm’ı kabul etmeyi ele alalım. Biz müslüman olup Tevrat’ın hükmüne muhalefet edemeyiz. Kendi çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürmeye gelince, bu zavallılar ne yaptılar ki, biz onları öldürmekle cezalandıralım. Cumartesi günü yasağını da aşacak değiliz.

Daha sonra Ebû Lübabe’ye haber gönderdiler. Kureyzaoğullarının Amr b. Avfoğulları ile diğer Evslilerle antlaşmaları vardı. Ebû Lübabe yanlarına geldi. Çocuklarını, hanımlarını ve adamlarını önünde toplayıp ona: Ey Ebû Lübabe, dediler. Senin görüşüne göre biz Muhammed’in hükmünü kabul edersek, ne olur? O da: Evet, dedi ve bu arada -boğazına işaret ederek- eğer böyle bir şeyi kabul ederseniz (sonunuz) boğazlanmaktır. Ebû Lübabe hemen akabinde pişman oldu, Allah’a ve Rasûlüne hainlik ettiğini anladı. Ayrıca yüce Allah’ın bu işi peygamberinden saklı tutmayacağını da bildi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına dönmeksizin Medine’ye gitti, kendisini bir direğe bağladı. Yüce Allah tevbesini kabul etmedikçe de yerinden ayrılmayacağına yemin etti. Hanımı sadece her namaz vakti gider, onun bağlarını çözerdi.

İbn Uyeyne ve başkaları dedi ki:

“Ey îman edenler! Allah’a ve Rasûlüne hainlik etmeyin, bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin.” (el-Enfal, 8/27) âyeti onun hakkında inmiştir. Yine günahını işlemiş olduğu Kureyza oğulları topraklarının hiçbir parçasına ayak basmayacağına da yemin etti.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Ebû Lübabe’nin yaptıklarına dair haber ulaşınca şöyle buyurdu: “Şayet yanıma gelmiş olsaydı, ben onun için Allah’tan mağfiret isterdim. Madem o bu işi yaptı, artık yüce Allah onu serbest bırakmadıkça ben de onun bağını çözecek değilim.” Yüce Allah da Ebû Lübabe’nin durumu hakkında:

“Diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler” (et-Tevbe, 9/102) âyetini indirdi. Onun hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in bu âyeti nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bağlarının çözülmesini emretti.

Sabah olunca Kureyzaoğulları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vereceği hükmü kabul etmek şartıyla kalelerinden indiler. Evsliler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna peyderpey giderek: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Sen de bilirsin ki onlar bizim antlaşmaklarımız idi. Hazreçlilerin antlaşmakları olan Nadiroğulları hakkında, Abdullah b. Ubeyy b. Selul’un isteğini kabul etmiş idin. Bizim senden alacağımız pay başkalarının senden almış oldukları paydan aşağı olmasın. Çünkü bunlar bizim dostlarımızdılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şu cevabı verdi: “Ey Evsliler bunlar hakkında sizden bir adamın hüküm vermesine razı olmaz mısınız?” Onlar: Oluruz, dediler. Bunun üzerine: “O zaman bu işi Sa’d b. Muaz’a havale ediyorum” diye buyurdu.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sa’d için mescidde bir çadır kurdurmuştu. Bundan maksat ise Hendek’te almış olduğu yarasından dolayı ona yapacağı hasta ziyaretini yakından yapmaktı. Sa’d onlar hakkında Savaşçılarının öldürülmesi, çocuk ve kadınların esir alınması, mallarının da paylaştırılması şeklinde hükmünü verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Yemin olsun sen bunlar hakkında yüce Allah’ın yedi semanın üstünden verdiği hükme uygun hüküm verdin.” dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunun üzerine emir verdi ve bugün -yani İbn İshak’ın döneminde- Medine’de bir çarşı olan bir yere çıkartılmalarını emretti. Oraya hendekler kazındı, sonra peygamberin emri ile o hendeklerin içinde boyunları vuruldu. O gün Huyey b. Ahtab ve Ka’b b. Esed de öldürülenler arasında idi. Her ikisi de Kureyzaoğullarının ileri gelenleri idi. Öldürülenlerin sayısı altıyüz ila yediyüz kişi idi.

Huyey’in üzerinde, öldükten sonra kimse onu üzerinden almasın diye, parmak uçları kadar her tarafından delik açıp parçalamış olduğu gül rengi bir elbise vardı. Bir iple elleri boynuna bağlanmış olduğu halde Resûlüllah’ın huzuruna getirildiğinde, Resûlüllah’a bakıp şunları söyledi: Allah’a yemin ederim, sana düşmanlık ettiğimden dolayı kendimi asla kınamadım. “Fakat Allah’ın yardımsız bıraktığı kimse yenilir” (diye bir mısra okuyarak) cevab verdi. Sonra şunları söyledi: Ey insanlar! Allah’ın verdiği emrin bir sakıncası yoktur. Bu onun yazdığı ve takdir ettiği bir hükümdür. Bu İsrailoğulları aleyhine yazılmış büyük bir Savaştır. Sonra yerine oturdu ve boynu vuruldu.

Kureyzaoğulları kadınları arasından bir kadın da öldürülmüştü. Bu kadın Hallad b. Süveyd’in üzerine değirmen taşını atan ve ölümüne sebeb teşkil eden el-Hakem el-Kurazî’nin karısı Bunane idi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) eteklerinde tüy bitmiş olan her erkeğin öldürülmesini emretti, tüyü bitmemiş olanların da hayatta bırakılmasını emretti. Atiyye el-Kurazî tüyü bitmemiş olanlardan idi. O bakımdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emri ile hayatta bırakıldı. Bu kişi ashab-ı kiram arasında sayılır.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sabit b. Kays b. Şemmas’a, ez-Zebîr b. Bâtâ’nın çocuklarını hibe etti, o da onların hayatta kalmalarını istedi. Abdu’r-Rahmân b. ez-Zebîr onlardan birisidir, müslüman oldu ve sahabeler arasında sayılır.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Rifaa b. Samevel el-Kurazî’yi, Ummu’l-Munzir Kays kızı Selma’ya hibe etti. Selma, Neccaroğullarından Selit b. Kays’ın kızkardeşidir. Her iki kıbleye doğru namaz kılmıştır. Rifaa da müslüman oldu. Hem sahabelerdendir, hem de naklettiği rivâyetleri de vardır.

İbn Vehb ve İbnu’l-Kasım’ın rivâyetlerine göre Malik dedi ki: Sabit b. Kays b. Şemmas, İbn Bâtâ’nın yanına gitti -İbn Bâtâ’nın ona iyilikleri olmuştu- ve şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan seni bana, bana yapmış olduğun iyilikler dolayısıyla hibe etmesini istedim. İbn Bâtâ şu cevabı verdi: Erdemli insanın, erdemli kimseye karşı yaptığı işte böyle olur. Daha sonra şunları söyledi: Çocukları, hanımı olmayan bir adam nasıl yaşayabilir? Bunun üzerine Sabit, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına geri döndü ve bunu ona aktarınca Peygamber bu sefer ona hanımını ve çocuklarını da hibe etti. Sabit, İbn Bâtâ’ya gidip durumu bildirince bu sefer: Malı olmayan bir adam nasıl yaşayabilir, dedi. Sabit bu sefer tekrar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a giderek ona malının verilmesini istedi, Peygamber malını da ona verdi. Geri dönüp ona durumu haber verdiğinde bu sefer: Yüzü bir çim aynasını andıran İbn Ebi’l-Hukayk ne yaptı? diye sordu. Sabit ona: Öldürüldü, dedi. Peki iki meclis(in adamları) ne yaptılar? diye sordu. Bu sözleriyle Ka’b b. Kureyzaoğulları ile Amr b. Kureyzaoğullarını kastediyordu. Sabit ona: Öldürüldüler, dedi. Bu sefer o iki kesim ne yaptı? diye sordu, yine Sabit ona: Öldürüldüler, dedi. Bunun üzerine İbn Bâtâ şu cevabı verdi: Artık senin mes’ul tutulacağın bir taraf kalmadı. Asla oraya -hurma ağaçlarını kastediyor- bir kova su dahi dökmeyeceğim. Haydi, beni de onlara kavuştur. Ancak Sabit onu öldürmeyi kabul etmedi, başkası onu öldürdü.

İbn Bâtâ’nın, Sabit’e yaptığı iyiliğe gelince, Buas gününde Sabit’i esir almış, perçemini yolup onu serbest bırakmıştı.

10- Hendek (Ahzab) Gazvesi ile Beni Kureyza Gazvesinin Sonuçları:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyzaoğullarının mallarını paylaştırdı. Süvariye üç pay, piyadeye de bir pay verdi. Süvariye iki, piyadeye bir pay verdiği de söylenmiştir.

O gün müslümanların otuzaltı tane atları vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın payına esirleri arasından Amr b. Kureyzaoğullarından birisi olan Amr b. Cünafe’nin kızı Reyhane düşmüştü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edinceye kadar Reyhane yanında kalmıştı.

Denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hem piyadelere, hem atlılara pay ayırdığı ilk ganimet ile beşte birin ayrıldığı ilk ganimet, Kureyzaoğullarından alınan ganimet olmuştur. Daha önceden yaptığımız açıklamalarda ise bu işin ilk olarak Abdullah b. Cahş seriyyesinde gerçekleştiğini belirtmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Bunun uygun izahı şöyle yapılır: Yüce Allah’ın:

“Eğer Allah’a… inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne aittir” (el-Enfal, 8/41) âyetinden sonra beşte birin alındığı ilk ganimet, Kureyzaoğullarından alınan ganimettir. Abdullah b. Cahş ise kumandan olarak gönderildiği seriyyede bundan önce aldığı ganimetlerden beşte birlik payı ayırmış, sonra da Kur’ân-ı Kerîm’in onun uygulamasına benzer hüküm ihtiva eden âyeti nazil olmuştu. Bu da onun -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- faziletlerindendir.

Kureyzaoğullarının zaferi, hicretin beşinci yılının zülkade ayının sonları ile zülhicce ayının başlarına tesadüf etmişti. Kureyzaoğullarının işi bittikten sonra faziletli insan, salih kişi Sa’d b. Muaz’ın duası kabul olundu. Yarası yeniden kanamaya başladı ve damarı açıldı. Kanı aktı ve vefat etti. (Allah ondan razı olsun).

Hadîs-i şerîfte hakkında: “Ölümü dolayısıyla Rahmân’ın arşı sarsıldı” Buhârî, III- 1384; Müslim, IV, 1915, 1916; Tirmizî, V, 689; İbn Mâce, I, 56; Said b. Mansur, Sünen, II, 395; Müsned, III, 23, 234, 296, IV, 352, VI, 329. denilen kişi de odur. Arşın etrafında sakin olan melekler ruhunun gelişi dolayısıyla sevindiler ve onun için yerlerinden hareket ettiler, demektir.

İbnu’l-Kasım, Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bana Yahya b. Sa’d anlattı dedi ki: Sa’d b. Muaz’ın ölümü dolayısıyla yetmiş bin melek indi. Bunlar daha önceden yeryüzüne inmiş değillerdi.

Malik dedi ki: Hendek günü müslümanlardan dört ya da beş kişi şehit düşmüştü.

Derim ki: Hendek günü şehit düşen müslümanlar siyer âlimlerinin naklettiklerine göre altı kişidir: Abdu’l-Eşheloğullarından Ebû Amr, Sa’d b. Muiz. Enes b. Evs b. Atik ile Abdullah b. Sehl -her ikisi de aynı şekilde Abdu’l-Eşheloğullarından idi- et-Tufayl b. en-Numan ile Salebe b. Ğaneme -ikisi de Selimeoğullarına mensub idiler- Ka’b b. Zeyd -Dinar b. en-Neccar oğullarından- ona kim tarafından atıldığı belli olmayan bir ok isabet etmiş ve ölümüne sebeb teşkil etmişti. Allah onlardan razı olsun.

Kâfirlerden ise üç kişi öldürülmüştü: Münebbih b. Osman b. Ubeyd b. es-Sebbak b. Abdi’d-Dar. İsabet eden bir ok dolayısı ile (daha sonra) Mekke’de ölmüştü. Bu kişinin adının Osman b. Ümeyye b. Münebbih b. Ubeyd b. es-Sebbak olduğu da söylenmiştir. Diğerleri Nevfel b. Abdullah b. el-Muğire el-Mahzumî olup hendeği geçmek isterken, hendeğin içine düşmüş ve öldürülmüştü. Daha sonra müslümanlar onun cesedini ele geçirmişlerdi. ez-Zührî’den rivâyete göre Mekkeliler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a cesedi karşılığında onbin dirhem vermişler, peygamber ise: “Bizim ne onun cesedine ihtiyacımız vardır, ne de ona karşılık verilecek olan paraya” diyerek, Mekkelileri cesediyle başbaşa bırakmıştır. Bir de -daha önce açıklandığı gibi- teke tek çarpışma esnasında (mübarezede) Ali (radıyallahü anh)’ın öldürmüş olduğu Amr b. Abdi Vüdd.

Kureyza günü müslümanlardan şehid düşenlere gelince: -el-Haris b. Hazreçoğullarından- Hallâd b. Süveyd b. Sa’lebe b. Amr, Kureyzaoğullarından bir kadın onun üzerine bir değirmen taşı atmış ve ölümüne sebeb olmuştu. Muhasara esnasında Esed’li Ebû Sinan b. Mihsan b. Hursan da öldü. Ükkaşe b. Mihsan’ın kardeşidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onu bugün orada yaşamakta bulunan müslümanların ölülerini defnettikleri Kureyzaoğulları kabristanında gömdü. Bu iki kişiden başka ölen olmamıştı.

Hendek gazvesinden sonra bir daha Kureyş kâfirleri mü’minlere karşı gazve düzenleyemediler.

ed-Dârimî Ebû Muhammed, Müsned’inde senediyle şunu kaydetmektedir: Bize Yezid b. Harun, İbn Ebi Zib’den haber verdi. İbn Ebi Zibb, el-Makburî’den, o Abdu’r-Rahmân b. Ebi Said el-Hudrî’den, o babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hendek günü gecenin uzun bir bölümü geçinceye ve artık Savaşmamıza gerek kalmayıncaya kadar yerimizden ayrılamamıştık. İşte yüce Allah’ın:

“Allah Savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir” (el-Ahzab, 33/25) âyetinde anlatılan durum budur. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Bilal’e emir verdi, o da kamet getirdi, öğle namazını kıldırdı. Tıpkı vaktinde kılıyormuşçasına namazı güzel bir şekilde kıldırdı. Sonra ona verdiği ikinci bir emir üzerine Bilal ikindi namazı için kamet getirdi ve ikindiyi de kıldırdı. Daha sonra ona verdiği emir üzerine akşam namazı için kamet getirdi ve o namazı da kıldırdı, sonra yine ona emir vererek, yatsı namazı için kamet getirdi ve onu da kıldırdı. Bu ise yüce Allah’ın:

“Şayet korkarsanız o halde (namazı) yayan veya binek üstünde (kılın)” (el-Bakara, 2/239) âyeti inmeden önce olmuştu. Bu hadisi Nesâî de rivâyet etmiştir. Dârimî, I, 430; İbn Huzeyme, Sahih, II, 99, III, 100; Müsned, III, 49, 67.

Bu mesele daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/14. âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Biz bu gazve ile ilgili olarak kaydettiğimiz on başlıkta iyice tetkik eden kimselerin göreceği gibi pek çok ahkâmı sözkonusu etmiş bulunuyoruz. Şimdi tekrar ondokuz âyetten ibaret olan ve sözünü ettiğimiz hususları ihtiva eden âyetlerin ilkine tekrar geri dönüyoruz.

“Hani sizlere ordular” yani Ahzab orduları

“gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgar… göndermiştik.” Mücahid dedi ki: Bu saba rüzgârı idi. Hendek günü Ahzab’ı teşkil eden ordular üzerine salıverilmişti. Öyle ki, kazanlarını devirmiş ve çadırlarını sokmuştu. (Mücahid devamla) dedi ki: Sözü edilen ordulardan kasıt, meleklerdir, melekler o gün çarpışmadılar.

İkrime de şöyle demektedir: Ahzab gecesi güney (rüzgarı), kuzey (rüzgarına) şöyle seslendi: Haydi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yardımına git. Bu sefer kuzey (rüzgarı) şöyle dedi: Kuzey rüzgarı geceleyin yol almaz. Bundan dolayı üzerlerine gönderilen rüzgar saba rüzgarı idi.

Said b. Cubeyr de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben saba rüzgarı ile yardıma mazhar oldum, Âd de (batı tarafından esen) debûr rüzgarı ile helâk edildi.” Müslim, II, 617; ed-Deylemî, el-Firdevs, IV, 279.

Bu rüzgar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir mucizesi idi. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müslümanlar rüzgarın estiği yere çok yakın idiler. Hatta ikisi arasında sadece hendek bulunuyordu. Fakat müslümanlar o rüzgarın getirdiği felaketten yana afiyette idiler ve hatta o rüzgarın esişinden haberleri dahi olmadı.

“Ve görmediğiniz ordular” âyetinde yer alan:

“Görmediğiniz” âyeti “ya” ile de okunmuştur ki, müşriklerin görmediği (ordular) demektir.

Müfessirler dedi ki: Yüce Allah üzerlerine melekleri gönderdi ve bu melekler çadırlarının kazıklarını söktü. Çadırların iplerini kopardı, ateşleri söndürdü, kazanları devirdi, atlar birbirine girdi. Yüce Allah üzerlerine korkuyu saldı. Karargâhın herbir yanında melekler çokça tekbir getirdi. Öyle ki, herbir çadırın başkanı: Ey filan oğulları, yanıma geliniz! diyordu. Yanına geldiklerinde de onlara: Kurtulmaya bakın, kurtulmaya! diyordu. Buna sebeb ise yüce Allah’ın kalblerine saldığı korku idi.

“Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir” âyetinde yer alan

“yaptığınız” anlamına gelen âyet “te” ile değil de “ya” ile: “Yaptıkları” şeklinde haber kipi olarak gelmiştir ki; bu da Ebû Amr’ın kıraatidir, diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. Maksat ise hendeği kazmaları ve düşmanlarına karşı kendilerini korumaya almalarıydı.

Ahzab 8

Ki Allah, doğru söyleyenlerden doğruluklarını sorsun. Kâfirler için acı bir azap hazırlamıştır.

Diyanet Vakfı
Allah bu sözü doğruları doğruluklarıyla sorumlu kılmak için aldı. Kafirler için de çok acıklı bir azap hazırladı.

Kurtubi Tefsiri
Tâ ki o doğru sözlü kimselere doğruluklarına dair soru sorsun. Kâfirler için ise pek acıklı bir azâb hazırlamıştır.

“Tâ ki o doğru sözlü kimselere doğruluklarına dair soru sorsun” âyeti ile ilgili dört ayrı açıklama yapılmıştır:

1- Peygamberlere asaletlerini kavimlerine tebliğ ettiklerine dair soru sorsun. Bunu en-Nekkaş nakletmiştir. Bu ise bir uyarmadır. Yani peygamberlere soru sorulacağına göre; ya onların dışındakilerin hali nice olur?

2- Peygamberlere kavimlerinin kendilerine ne şekilde cevab verdiklerine dair soru sorsun. Bunu da Ali b. Îsa nakletmiştîr.

3- Peygamberlere kendilerinden alınmış ahide bağlı kalıp kalmadıklarına dair soru sorsun. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir.

4- Doğru söz söyleyen kimselere, ihlâslı kalblere dair soru sorsun. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Yemin olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız, gönderilen peygamberlere de soracağız.” (el-A’raf, 7/6) Bu âyet, daha önceden geçmişti. Denildiğine göre; onlara soru sormanın faydası kâfirleri azarlamaktır. Yüce Allah’ın:

“İnsanlara… sen mi söyledin?” (el-Mâide, 5/116) âyetinde olduğu gibi.

“Kâfirler için pek acıklı bir azâb” olan cehennem azabını

“hazırlamıştır.”

Ahzab 7

Biz peygamberlerden, senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan sağlam söz aldık.

Diyanet Vakfı
Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuhtan, İbrahimden, Musadan ve Meryem oğlu İsadan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.

Kurtubi Tefsiri
Hani Biz peygamberlerden, senden, Nûh’tan, İbrahim’den, Mûsa’dan ve Meryem oğlu Îsa’dan ahitlerini almıştık. Evet, Biz onlardan sağlam bir ahit almıştık.

“Hani Biz peygamberlerden., ahidlerini almıştık.” Kendilerine yükletilen göreve eksiksiz bağlı kalacaklarına, birinin diğerini müjdeleyeceğine ve birbirlerini tasdik edeceklerine dair ahitlerini almıştık, demektir: Yani yüce Allah olacakları yazdığında ve peygamberlerden ahitlerini aldığında bunlar Kitapta yazılı idi.

“Senden” ey Muhammed,

“Nûh’tan, İbrahim’den, Mûsa’dan ve Meryem oğlu Îsa’dan” âyeti ile her ne kadar peygamberler zümresi içerisinde iseler de, özellikle bu beş peygamberin sözkonusu edilmeleri onların faziletlerini belirtmek içindir.

Şeriat ve kitab sahibi peygamberler ile, rasûllerin ulu’l-azm’i ve ümmetlerin önderleri olduklarından ötürü anılmışlardır, diye de söylenmiştir.

Bu âyetin müslümanlar ile kâfirler arasındaki velayet (dostluk) bağının kopartılmasının büyüklüğüne dikkat çekmek maksadında olma ihtimali de vardır. Yani bu, şeriatlerin hakkında farklılık arzetmedikleri bir konudur. Bütün peygamberlerin şeriatleri bunu ortaya koymuştur. İslâm’ın başlangıç dönemlerinde hicret sebebiyle mirasçılık vardı. Hicret ise diyanette sağlam ve pekiştirilmiş bir sebeptir. Daha sonra îman şartı ile beraber akrabalık bağı esas alınarak birbirlerine mirasçı olmaya başladılar. Bu da sağlam bir sebeptir. Mü’min ile kâfir arasında mirasçılık ise, kendilerinden ahid alınmış peygamberlerden hiçbirisinin dininde yoktu. O bakımdan din hususunda sakın kâfirlere yumuşaklık göstermeyin, yağcılık yapmayın ve onların hoşlarına gitmeye çalışmayın.

Yüce Allah’ın:

“O dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nûh’a tavsiye ettiğini… size de şeriat yaptı” (eş-Şura, 42/13) âyeti da buna benzemektedir. Dinde ayrılığa düşmeyi terkeden kimse ise, kâfirleri veli ve dost edinmeyi terkeder.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir. Bu Kitabta yazılmıştır ve buna dair gerekli ahidler peygamberlerden alınmıştır.

“Evet, Biz onlardan sağlam bir ahid almıştık.” Risaleti tebliğ etmek, birbirlerini tasdik etmek gibi yerine getirmeyi üstlendikleri hususlara eksiksiz bağlı kalacaklarına dair onlardan çok büyük bir ahid almıştık.

Misak (ahid) Allah adına yapılan yemin demektir. Buna göre âyet-i kerîmede geçen ikinci misak (ahid) birinci misakın yemin ile te’kid edilmesi demektir.

Birinci misakın yüce Allah’ın varlığını kabul etmek olduğu, ikincisinin ise peygamberlik hakkında olduğu da söylenmiştir. Bunun bir diğer benzeri yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Hani Allah peygamberlerden, size verdiğim kitab ve hikmetten sonra, size beraberinizdekini doğrulayıcı bir peygamber gelince, ona mutlak îman edecek ve yardım edeceksiniz, diye sizden söz aldığı zaman:

“Kabul ettiniz mi? ve bu ağır yükümü alıp yüklendiniz mi?” demişti.” (Âl-i İmrân, 3/81)

Yani yüce Allah onlardan Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğunu ilan edeceklerine, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisinden sonra bir peygamberin gelmeyeceğini ilan edeceğine dair söz almıştır.

Anılan isimler arasında Muhammed adının öne alınmasının sebebi, Katade’nin, el-Hasen’den onun Ebû Hüreyre’den naklettiği şu rivâyette belirtilmektedir: Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın:

“Hani Biz, peygamberlerden, senden, Nûh’tan… ahidlerini almıştık” âyeti hakkında sorulmuş, o da şöyle cevab vermişti: “Ben yaratılış itibariyle onların ilkiyim, peygamber olarak gönderilmek itibariyle de sonuncularıyım.” Mücahid dedi ki: Bu Âdem (aleyhisselâm)’ın sulbünde böyledir. ed-Deylemî, el-Firdevs, IV, 411; yakın manada Katacle’den gelen bir rivâyet için bk. İbn Ebî Şeybe, Mûsannaf, VI, 322, VII, 80.

Ahzab 6

Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır. Onun eşleri de onların anneleridir. Akrabalık bağı olanlar, Allah’ın kitabında birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız hariç. Bu, kitapta yazılmıştır.

Diyanet Vakfı
Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allahın Kitabına göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitapta yazılı bulunmaktadır.

Kurtubi Tefsiri
Peygamber mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir. Onun zevceleri de analarıdır. Akrabalar Allah’ın Kitabı gereğince de diğer mü’minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha yakındırlar. Dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesna. Bu, kitapta yazılmıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı da dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minlere Göre Peygamberin Konumu:

“Peygamber mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir” âyeti ile yüce Allah, İslâm’ın ilk dönemlerinde benimsenen birtakım hükümleri ortadan kaldırmıştır. Bunlardan birisi şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) borcu olan bir kimsenin cenaze namazını kılmazdı. Yüce Allah, fetihleri müyesser kıldıktan sonra şöyle buyurdu: “Ben mü’minlere kendi öz canlarından daha yakınım. Her kim, borçlu olarak vefat ederse, onu ödemek bana düşer ve kim geriye bir mal bırakırsa, o da mirasçılarınındır.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Buhârî, II, 805, V, 2054, VI, 2476; Müslim, III, 1237; Tirmizî, III, 382; Ebû Dâvûd, III, 247; Nesâî, IV, 66; İbn Mâce, II, 807; Müsned, II, 453

Yine Buhârî ile Müslim’de yer alan rivâyette: “Sizden kim bir borç yahut bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakırsa, ben onun mevlâsıyım” Buhârî, IV, 1795, 2480; Müslim, II, 592, III, 1237; Müsned, II, 464, 527, III, 310, 338, 371. dediği de kaydedilmektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şu anda durum günahlar sebebiyle ters yüz olmuştur. Ölenler geriye bir mal bıraktılar mı onun yakın akrabaları bu hususta sıkıştırılır, aleyhlerine daraltılır. Şayet bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakacak olurlarsa, bu sefer onlara göz kulak olmazlar. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın açıklaması ve uyarması ile âyet-i kerîmede sözü geçen velayet (daha yakın oluş)ın açıklaması bu şekildedir ve esasen onun açıklaması varken başkasına da iltifat edilemez.

İbn Atiyye dedi ki: Arif ilim adamlarından kimisi de şöyle demiştir: O kendilerine nefislerinden daha yakındır, nefislerinden önceliklidir. Çünkü nefisleri kendilerini helake çağırırken, o kendilerini kurtuluşa davet etmektedir. Yine İbn Atiyye şöyle demektedir: Bunu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisi desteklemektedir: “Ben sizleri kemerlerinizi (bellerinizden) yakalayarak ateşten korumaya çalışırken sizler ise ateş böceklerinin atılması gibi oraya atılmaya çalışıyorsunuz.” Hemen arkasında hadisin tamamı zikredilecektir. Kaynakları için bir sonraki nota bakınız.

Derim ki: Bu açıklama âyetin anlamı ve tefsirine dair güzel bir açıklamadır. Sözü edilen Hadîs-i şerîfi de Müslim, Sahih’inde Ebû Hüreyre’den diye rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Benim ve ümmetimin durumu, ateş yakmış bir adamın durumuna benzer. Böcekler ve ateş böcekleri o ateşe düşmeye koyulurlar. Ben ise sizi (ateşe düşmeyesiniz diye) kemerlerinizden (bellerinizden) yakalıyorum; siz ise zorla oraya kendinizi atmaya çalışıyorsunuz.” Buhârî, V, 2379; Müslim, IV, 1789, 1790; Tirmizî, V, 154, III, 312.

Hazret-i Cabir’den de bunun benzeri bir rivâyet gelmiştir. Orada: “Sizler ise elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz” Müslim, IV, 1790; Müsned, III, 361, 392. buyurulmaktadır.

İlim adamları derler ki: Bir kimse yere düşmesinden korktuğu kişiyi burada belirtilen yerden yakalar.

Bu ifade, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kurtuluşumuz için ne kadar gayret gösterdiğine, önümüzdeki helâk edici tehlikelerden kurtulmamızı ne kadar çok istediğine dair bir misaldir. Gerçekten o kendi öz nefislerimizden bize daha yakındır. Biz bunun değerini bilemediğimiz, arzularımızın bize baskın gelmesi, lanetli düşmanın bize karşı zafer kazanmış olması dolayısıyla ateş böceklerinden daha hakir, kelebeklerden daha zelil olduk. Lâ havle velâ kuvvete illâ billahi’laliyyi’l azîm.

Şöyle de açıklanmıştır: Kendi öz nefislerinden önce gelmesi şu demektir: Bir hususa dair emir verip nefis ondan başkasına çağıracak olursa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emrine uymak önceliklidir.

Öz canlarından önce olması, mü’minler hakkında hüküm verip hükmünün kendileri hakkında geçerli olması bakımından onun önceliği vardır. Onun hükmüne muhalif olarak kendilerinin lehine verdikleri hükümler hususunda, demektir. (radıyallahü anhsûlün hükmü ile bir çatışma olursa, Rasûlün hükmü önceliklidir).

2- Ölen Fakirlerin Borçlarının İslâm Devleti Eliyle Ödenmesi:

Bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: İmâmın (İslâm devlet başkanının) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a uyarak fakirlerin borçlarını Beytu’l-Mal’den ödemesi gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Onu ödemek bana aittir” diye buyurmakla bu işin vacib olduğunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Hadîs-i şerîfte geçen Bakıma muhtaç çoluk çocuk” tabiri: “Kayboldu” fiilinin mastarıdır. Daha sonra bu kaybolmaya müsait, ihtiyaçlarını karşılayacak kimseleri bulunmayan çocuklar, hanımlar ve kayyumu bulunmayan mal hakkında bir isim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yere; denilmesi ise, onun da kaybolmaya maruz oluşundan dolayıdır. Çoğulu “dat” harfi esreli olarak; …diye gelir.

3- Peygamberin Hanımları Mü’minlerin Anneleridir:

“Onun zevceleri de analarıdır” âyeti ile yüce Allah, Peygamberinin hanımlarını mü’minlerin anneleri kılmakla şereflendirmiştir. Yani onları tazim etmek, onlara iyilikte bulunmak, onlara saygı göstermek, erkekler tarafından nikâhlanmalarının haram olması bakımından annelere benzerler. Ayrıca yüce Allah, annelerden farklı olarak, onlar hakkında hicab hükmünü indirmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamberin hanımlarının mü’minlere karşı şefkati, tıpkı annelerin şefkati gibi olduğundan dolayı onlar da annelerin konumuna getirilmişlerdir. Diğer taraftan bu annelik bizzat evladın annesinde olduğu gibi, mirasçılığı da gerektirmemektedir. Ayrıca onların kızlarıyla evlenmek caizdir, mü’minlerin annelerinin kızları sair insanların kızkardeşleri olarak değerlendirilmemişlerdir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarının sayısı ile ilgili açıklamalar yüce Allah’ın izni ile muhayyerlik âyeti (diye bilinen el-Ahzab, 33/28-29. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.

İnsanlar (âlimler), peygamberin hanımları erkek ve kadın bütün mü’minlerin anneleri midirler? Yoksa özel olarak erkeklerin anneleri midirler, hususunda iki görüşe sahiptirler.

en-Nehaî’nin, Mesrûk’tan, onun Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyetine göre bir kadın ona: Anacığım demiş, ona: Ben senin annen değilim, ben ancak sizin erkeklerinizin anasıyım, diye cevab vermiştir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan da budur.

Derim ki: Burada anneliğin kadınları dışarda tutarak erkeklere münhasıran tahsis edilmesinin bir faydası yoktur. Benim anladığıma göre kuvvetli olan görüş onların hem erkeklerin, hem kadınların anneleri olduklarıdır. Böylece erkekler ve kadınlar üzerindeki hakları ta’zim edilmiş olur. Buna da âyetin baş tarafındaki: “Peygamber, mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir” âyeti delil teşkil etmektedir. Çünkü bu ifade zorunlu olarak hem erkekleri, hem kadınları kapsamına alır. Ayrıca Ebû Hüreyre ile Cabir (radıyallahü anhüma) yoluyla gelen hadis de buna delildir. Buna göre yüce Allah’ın:

“Onun zevceleri de analarıdır” âyeti erkek kadın herkese ait olur.

Diğer taraftan Ubeyy b. Ka’b’ın Mushaf’ında: “Onun zevceleri analarıdır, o da kendilerine bir babadır” şeklindedir. İbn Abbâs da şöyle okumuştur: “Öz canlarından (daha yakındır) ve o, onlar için bir babadır, onun zevceleri de analarıdır.” Bütün bunlar Mesrûk’un rivâyet ettiği görüşün tercih bakımından sahih kabul edilmesi halinde, o görüşü zayıflatmakta, şayet sahih olmuyorsa tahsis noktasında onu delil göstermenin sözkonusu olamayacağını göstermektedir. Böylelikle geriye hatıra ilk gelen ve analığın umumî olduğunu oıtâya koyan asıl ilke sağlam görüş olarak kalmaktadır.

4- Akrabalık Bağı ile Dinî Bağlılıkların Hükümleri:

“Akrabalar Allah’ın Kitabı gereğince de diğer mü’minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha yakındırlar” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Burada yüce Allah “mü’minler” ile Ensar’ı, “muhacirler” ile de Kureyşli mü’minleri kastetmiştir.

Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre bu âyet, hicret dolayısıyla sözkonusu olan miras almayı neshetmektedir. Said’in naklettiğine göre Katade şöyle demiştir: el-Enfal Sûresi’nde:

“Îman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayetiniz yoktur” (el-Enfal, 8/72) âyeti nazil olmuştur. Bundan dolayı müslümanlar hicret sebebiyle birbirlerine mirasçı olmaya başladılar. Hicret etmemiş bedevi bir müslüman hicret etmedikçe muhacir müslüman yakın akrabasından miras alamıyordu. Daha sonra bu hüküm, bu sûrede yer alan:

“Akrabalar Allah’ın Kitabı gereğince de… birbirlerine daha yakındırlar.” âyeti ile nesh oldu.

İkinci görüşe göre bu âyet, antlaşma, ahitleşme ve dinde kardeşlik sebebiyle mirasçı olmayı neshetmiştir. Hişam b. Urve babasından, o ez-Zubeyr’den:

“Akrabalar, Allah’ın Kitabı gereğince de… birbirlerine daha yakındırlar” âyeti hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: Bu şunu anlatmaktadır: Biz Kureyşliler, Medine’ye hiçbir malımız olmadığı halde geldik. Ensar’ın çok iyi kardeşler olduğunu gördük, onlarla kardeş olduk. Biz onlara mirasçı olduk, onlar da bize mirasçı oldular. Ebubekir, Harice b. Zeyd ile kardeş oldu. Ben de Ka’b b. Malik ile kardeş oldum. (Bir sefer) yanına geldiğimde silah darbelerinin onu çok ağırlaştırmış olduğunu gördüm. Allah’a yemin ederim o öldüğünde dünyada ona benden başka kimse mirasçı olmadı. Nihayet yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirince, Şer’i mirasçılığımıza geri döndük.

Urve’den sabit olduğuna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ez-Zübeyir ile Ka’b b. Mâlik’i kardeş yapmıştı. Ka’b, Uhud günü ağır bir yara almıştı. ez-Zübeyir bineğinin yularından tutmuş, onu (bineği üzerinde) getirmişti. Şayet Ka’b o gün vefat etmiş olsaydı, geriye pekçok dünyalık bırakmış olur ve ez-Zübeyr ona mirasçı olurdu. Yüce Allah:

“Akrabalar, Allah’ın Kitabı gereğince de diğer mü’minlerden… birbirlerine daha yakındırlar” âyetini indirdi. Böylece yüce Allah, akrabalığın antlaşma yoluyla kurulan kardeşlik bağından daha öncelikli olduğunu açıklamış oldu. Bunun sonucunda da antlaşma yoluyla mirasçılık terkedildi, akrabalık sebebiyle birbirlerine mirasçı olmaya başladılar.

el-Enfal Sûresi’nde (8/72-75. âyetler, 7. başlıkta) Zevi’l-erham’ın miras alması ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Allah’ın Kitabı gereğince” âyeti ile Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilme ihtimali olduğu gibi, yüce Allah’ın yarattıklarının hallerini tesbit edip hükme bağladığı Levh-i Mahfuz’u kastetme ihtimali de vardır.

“Mü’minlerden” âyeti;

“Önce gelir” âyetine taalluk etmektedir.

“Akrabalar” âyetine taalluk etmez ve bu, icmâ” ile kabul edilmiştir. Çünkü böyle olsaydı, bunun bazı müslümanlara tahsis edilmesi gerekirdi. Oysa âyetin umumî olduğunda görüş ayrılığı yoktur. İşte böylelikle âyetin müşkil tarafı çözülmüş olmaktadır. Bu açıklamayı İbnul-Arabî yapmıştır.

en-Nehhâs dedi ki:

“Akrabalar Allah’ın Kitabı gereğince de diğer mü’minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha yakındır” âyetinde yer alan “mü’minlerden” anlamındaki âyet; “Sahibleri” (mealde: “akrabalar” lâfzındaki çoğula tekabül eder)ne taalluk etmesi mümkündür. O takdirde ifadenin takdiri şöyle olur: Mü’min ve muhacirlerden akrabalık sahipleri, akrabalar… demek olur. Manası: Bu “…mü’minlerden daha yakındırlar” şeklinde olması da mümkündür.

el-Mehdevî dedi ki: Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Akrabalar yüce Allah’ın Kitabı gereğince birbirlerine daha yakındırlar. Ancak peygamberin hanımlarının; mü’minlerin anneleri, diye çağırtmalarının câiz oluşu bundan müstesnadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Mü’minlerin Anneleri ile İlgili Bazı Hükümler:

Mü’minlerin annelerinin mahremiyyet ve onlara bakmanın mubahlığı hususunda anneler gibi olup olmadıkları hakkında iki görüş vardır.

Birincisine göre onlar mahremdirler, onlara bakmak haram değildir.

İkinci görüşe göre onlara bakmak haram kılınmıştır, çünkü onların nikâhlanmalarının haram kılınması ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onlardaki hakkını korumak içindir. Onun hakkının korunmasının bir parçası da onlara bakmanın da haram kılınmasıdır. Diğer taraftan Âişe (radıyallahü anha) bir adamın huzuruna girmesine müsaade etmek istediği takdirde, kızkardeşi Esma’ya, -kızkardeşinin süt oğlu olması için- onu emzirmesini emrederdi. Böylelikle bu kişi bakmanın mubah olduğu mahrem bir kimse olurdu.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hayatta iken boşamış olduğu hanımlara gelince, onlar hakkında böyle bir hafamlığın sabit olup olmadığı noktasında üç görüş vardır:

1- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın saygınlığı ağır basarak onlar hakkında da böyle bir haramlık sabittir.

2- Bunlar için böyle bir haramlık sabit değildir, onlar da diğer kadınlar gibidirler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nikâhı altında bulunanlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Dünyada bana eş olan kadınlar, âhirette de benim eşim olacaktır.” el-Mâverdî, etı-Nuket, IV, 374.

3- Boşadığı hanımlar arasında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendileriyle gerdeğe girdiği kadınlar hakkında haramlık sabit olur ve onun nikâhlanması -peygamber onu boşamış olsa dahi- peygamberin saygınlığını ve onun o kadınla yalnız başına kalma hukukunun korunması maksadıyla nikâhlanması haram olur.

Kendisi ile gerdeğe girmediği kadınlar hakkında ise, böyle bir haramlık sabit olmaz. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ayrıldığı ve daha sonra evlenen bir kadını recmetmek istemişti. Kadın ona: Böyle bir şeyi neden yapmak istiyorsun? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni örtü arkasına almadığı gibi, bana mü’minlerin annesi ismi da verilmemiştir, diye itiraz edince, Ömer (radıyallahü anh) ona ceza vermekten vazgeçmişti.

6- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a “Baba”Denilebilir mi?:

Yüce Allah’ın:

“Muhammed, sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir” (el-Ahzab, 33/40) âyeti dolayısıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “baba” demek câiz değildir. Şu kadar var ki; o mü’minler için baba gibidir, denilebilir. Nitekim kendisi de şöyle buyurmuştur: “Benim size karşı durumum, bir baba konumundadır. Size… öğretiyorum.” Ebû Dâvûd, I, 33. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.

Sahih olan ise; o mü’minlerin babasıdır, demenin câiz olduğudur. Bu da hürmet itibariyle böyledir, demektir. Yüce Allah’ın:

“Muhammed, sizin adamlarınızdan birisinin babası değildir” (el-Ahzâb, 33/40) âyeti ise, neseb babalığı hakkındadır. Buna dair açıklamalar gelecektir.

İbn Abbâs: “canlarından… ve o onların babasıdır. Zevceleri de…” diye okumuştur. Ömer (radıyallahü anh) bu kıraati işitince bunu kabullenmemiş ve: Ey genç! Sen bu fazlalığı kazı, demiştir. Fakat İbn Abbâs ona: Bu Ubeyy’in Mushafı’nda böyledir deyince, Ubeyy’in yanına gidip ona sormuş, Ubeyy de kendisine: Kur’ân beni meşgul edendi, seni ise çarşı-pazarlarda alışveriş meşgul ediyordu, diye cevab vermiş ve Ömer’e ağır sözler de söylemişti Suyûtî. ed-Durru’l-Mensûr, VI, 596

Diğer taraftan Lut (aleyhisselâm) hakkında da:

“İşte bunlar kızlarım” (el-Hicr, 15/71) diye söylemiş ve bununla mü’min kızları kastetmiştir. Onlarla evlenebilirsiniz, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmişti.

7- Peygamberin Kızları Mü’minlerin Kardeşleridir, Denilemez:

Peygamberin kızları, mü’minlerin de kızkardeşleridir, denilemez. Onların dayıları mü’minlerin dayıları, teyzeleri mü’minlerin teyzeleridir, de denilemez.

Şâfiî (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ez-Zubeyr, Ebubekir es-Sıddîk’in kızı Esma ile evlenmiştir ve Esma, Âişe’nin kızkardeşidir. O mü’minlerin teyzesidir, denilmemiştir. Bazıları bu ifadeleri mutlak olarak kullanmış ve: Muaviye mü’minlerin dayısıdır, demişlerdir. Maksat hürmeti itibariyle böyle olduğudur, yoksa neseb itibariyle de durumu böyledir, denilmek istenmemiştir.

8- İsteğe Bağlı Yapılan İyilikler:

“Dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesna” âyeti ile hayatta iken yapılan ihsanlar ile ölüm esnasında vasiyyeti kastetmektedir, yani bunlar caizdir. Bu açıklamayı Katade, el-Hasen ve Atâ yapmıştır.

Muhammed b. el-Hanefiyye dedi ki: Âyet-i kerîme yahudi ve hristiyana vasiyet yapmanın câiz oluşu hususunda inmiştir. Yani böyle bir iş kâfir dahi olsa dost ve akrabaya yapılabilir. Buna göre müşrik olan bir şahıs, din hususunda değil de neseb bakımından veli olabilir, bu sefer ona bir vasiyette bulunabilir. İlim adamları kâfirin vâsi kılınıp kılınmayacağı hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Kimisi bunu câiz kabul ederken, kimisi kabul etmemektedir. Bazıları da bu hususta hüküm vermeyi sultana (İslâm devletinin yetkili kıldığı otoriteye) havale etmiştir ki, bunlardan birisi de Malik -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dir.

Mücahid, İbn Zeyd ve er-Rummanî’nin kanaatine göre; mü’min olan dostlarınıza… anlamındadır. Ayetin lâfzı da bu görüşü desteklemektedir. Bununla birlikte

“veli: dost” tabirinin umumi olarak kabul edilmesi de güzel bir şeydir. Neseb yoluyla velayet ise kâfiri kapsam dışına bırakmamaktadır. Kapsam dışında olan ise müslüman veli (dost)a karşı duyulan sevgi gibi ona da sevgiyle yaklaşmaktır.

9- Kitapta Yazılan:

“Bu Kitapta yazılmıştır” âyetinde geçen

“Kitab”ın daha önce sözü edilen “Allah’ın Kitabı” ile ilgili iki açıklama da ihtimal dahilindedir.

“Yazılmış” âyeti; “Kitabı” satırlar halinde tesbit ettim” ifadesinden alınmadır.

Katade dedi ki: Aziz ve celil olan Allah’ın nezdinde kâfir bir kimsenin müslüman bir kimseye mirasçı olmayacağı yazılmıştır. Katade de şöyle demektedir: Bazı kıraatlerde: “Bu, Allah’ın nezdinde yazılmıştır” şeklindedir.

el-Kurazî dedi ki: Bu hüküm Tevrat’ta mevcuttur.

Ahzab 5

Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yanılarak yaptıklarınızda size günah yoktur, ancak kalplerinizin kasıtlı yaptığı şeyde günah vardır. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin. Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yok; fakat kalplerinizin bile bile yöneldiğinde günah vardır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu, Allah nezdinde daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyor iseniz, dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdırlar. Hata etmenizden dolayı size bir günah yoktur, ama kalblerinizin kastettiği müstesnadır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

6- Beşinci Ayetin Nüzul Sebebi ve Evlatlıkların Babalarına Nisbet Edilmesi Gereği:

“Onları babalarına nisbet edip çağırın” âyeti daha önce açıklandığı üzere Zeyd b. Harise hakkında inmiştir. İbn Ömer’in: Biz Zeyd b. Hârise’yi ancak “Zeyd b. Muhammed” diye çağırırdık, sözü evlat edinmenin hem cahiliye döneminde, hem İslâm geldikten sonra uygulamada olduğuna delildir. Evlat edinmek dolayısıyla karşılıklı miras almak ve yardımlaşmak sözkonusu idi. Bu yüce Allah tarafından:

“Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu Allah nezdinde daha âdildir” âyeti ile Allah tarafından nesh edilinceye kadar böylece devam etti. Bu âyetle yüce Allah, evlat edinme hükmünü kaldırdı ve bunun gereği olan sözleri kullanmayı yasaklayarak âyeti ile daha uygun ve adaletli olanın kişinin babasına nisbet edilmesi olduğunu gösterdi. Denildiğine göre cahiliye döneminde bir kimse birisinin gayreti, yiğitliği ve görünüşü hoşuna gidecek olursa, onu kendisine katar ve mirasından diğer erkek çocuklarının payı gibi ona pay ayırırdı. Bu evlat da o kimseye nisbet edilir ve; “filan oğlu filan” denilirdi.

en-Nehhâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme Arapların uygulayageldikleri evlad edinmeyi neshetmektedir. Bu da sünnetin Kur’ân ile nesh edilmesine bir örnektir. Bu âyeti ile çağırdıkları kimseyi bilinen babasına nisbetle çağırmalarını emretmektedir. Eğer o kişinin bilinen bir babası yok ise, bu sefer onun mevlasına (onu azad edene) nisbet ile çağırsınlar. Şayet bilinen bir velası yoksa o takdirde ona -dinde- kardeşim, demek gerekir. Çünkü yüce Allah: “Mü’minler ancak kardeştirler” (el-Hucurat, 49/10) diye buyurmaktadır.

7- Evlatlıkları Bilerek Yada Bilmeyerek Babalarından Başkalarına Nisbet Etmenin Hükmü:

Bir kimse o evlatlığı evlat edinen babasına nisbet edecek olursa ve bunu hata ile yanılarak yapmış ise -ki bu da kasıt olmaksızın dilinden kaçırıvermesi ile olur- günah ya da sorumluluk sözkonusu değildir. Çünkü;

“hata etmenizden dolayı size bir günah yoktur, ama kalblerinizin kastettiği müstesnadır” diye buyurmaktadır. Aynı şekilde bir kimseyi babasının o olduğu zannı ile babasından başkasına nisbet ederek çağıran bir kişi için de bir mahzur sözkonusu değildir. Bunu Katade söylemiştir.

Ancak bu hüküm evlatlık olarak evlat edinen babasına nisbeti daha yaygın olarak bilinen kimseler hakkında cereyan etmez. el-Mikdad b. Amr’ın durumunda olduğu gibi. O çoğunlukla evlatlık nesebi ile bilinirdi. Hatta el-Mikdad hemen hemen ancak el-Mikdad b. el-Esved diye bilinir. el-Esved b. Abdı Yağus cahiliye döneminde onu evlatlık edinmiş ve böylece meşhur olmuştur. Bu âyet-i kerîme nazil olunca el-Mikdad: Ben Amr’ın oğluyum, demişti. Bununla birlikte o “el-Esved’in oğlu” diye anılmaya devam etti. Bununla birlikte geçmişte onu el-Mikdad b. el-Esved diye çağıranların bunu kasten yapmış olsalar dahi günahkâr olduklarını söyleyen kimsenin olduğu bilinmemektedir.

Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Salim’in durumu da böyledir. O, Ebû Huzeyfe’ye nisbet edilerek çağrılıyordu. Bunların dışında evlatlık edinilip babasından başkasına nisbet edilen, böylece ünlenen ve çoğunlukla bilinen ismi bu olan daha başka kimseler de böyledir.

Ancak bu durum Zeyd b. Harise hakkında farklıdır. Onun: “Zeyd b. Muhammed” diye anılması câiz değildir. Bir kimse bunu kasten söyleyecek olursa, yüce Allah’ın:

“Ama kalblerinizin kastettiği müstesnadır” âyeti dolayısıyla günah işlemiş olur. Yani içten içe, kasıtlı olarak böyle çağıracak olursanız sizin için günah vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İşte bundan dolayı da daha sonra “Allah” kasten “çok bağışlayandır”; hata yoluyla yapılan çağırmaların günahını kaldırmak suretiyle de “çok merhamet edendir” diye buyurmaktadır.

8- Kasıt ve Hatanın Hükmü:

Şöyle denilmiştir: Şanı yüce Allah’ın:

“Hata etmenizden dolayı size bir günah yoktur” âyeti mücmeldir. Hangi konuda hata ederseniz, sizin için vebal yoktur, demektir. Atâ ve birçok ilim adamının fetyâsı da bu doğrultuda idi. Buna göre bir kimse borçlusundan hakkını tamamiyle almadıkça, onun yakasını bırakmayacağına (yanından ayrılmayacağına) yemin edecek olur da kendi görüşüne göre kaliteli dinarlarla borcunun ödendiğini kabul edip daha sonra bunların kalitesiz (karışık) olduklarını tesbit ederse, bundan dolayı onun için bir vebal yoktur. Aynı şekilde ona göre bir kimse filan kimseye selam vermeyeceğine dair yemin edip de onu tanımaksızın o kişiye selam verecek olursa, yeminini bozmuş olmaz. Çünkü o, bu işi kasten yapmış değildir.

“Ama kalblerinizin kastettiği” âyetindeki daha önce geçen

“hata etmenizden dolayı” anlamındaki âyette yer alana uyarak cer konumundadır. Bununla birlikte bir mübtedâ takdiri ile ref mahallinde olması da mümkündür. İfadenin takdiri de şu anlamda olur: Ama kendisinden dolayı sorumlu tutulacağınız, kalblerinizin kastettiğidir.

Katade ve başkaları şöyle demişlerdir: Bir kimse bir kişiyi babası odur zannıyla, babasından başkasına nisbet edecek olur da bunu hataen yaparsa, işte bu yüce Allah’ın üzerinden günahı kaldırdığı husustur. Hitab ettiği esnada evlad edinmek kastı olmaksızın “oğulcuğum” demesidir, diye de açıklanmıştır.

9- Evlatlık Edinmenin Gerçekle Bir İlgisi Yoktur:

Yüce Allah’ın:

“Bunlar ağızlarınızla söylediğiniz sözlerinizden ibarettir” âyetinde yer alan

“ağızlarınızla” lâfzı böyle bir sözün batıl olduğunu pekiştirmektedir. Yani bu, vakıada gerçeği olmayan bir sözdür. Sadece dil ile söylenen bir sözden ibarettir. Bu da bir kimsenin: Ben ayaklarım üzerinde sana doğru yürüyerek geliyorum derken, bununla ona iyilik yapmayı kastetmesine benzer. Bu gibi ifadeler pek çoktur. Bu anlamda (sadece laftan ibaret olup gerçeği olmayan sözlerin mahiyeti hakkında) açıklamalar daha önceden birkaç yerde (Âl-i İmrân, 3/167. âyetin tefsiri; et-Tevbe, 9/30. âyet, 4. başlık…) geçmiş bulunmaktadır.

“Allah hak olanı söyler.” Burada

“hak olan” hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. Hak olan sözü söyler, demektir.

“Doğru yola ileten de O’dur.” Yani doğru yolu o açıklar. Buna göre; “İletir” harf-i cerre gerek olmaksızın teaddi eder (geçişli olur).

10- Evlatlıklar:

“Evlat edindiğiniz kimseler” anlamı verilen; lâfzı, in çoğuludur. Bu da babasından başkasına nisbet ile çağırılan yahut ta kendisini babasından başkasına nisbet eden kimse demektir. Bunun mastarı da; diye “dal” harfi esreli olarak kullanılır.

Şanı yüce Allah, başkalarına nisbet ile çağırılan evlatlıkların, sulben babalarına nisbet edilmelerini emretmektedir. Bu hususta babası bilinmeyen ve nesebleri şöhret kazanmamış olan kimseler ise, dinde kardeş ve mevlâ (dost)dır.

et-Taberî’nin naklettiğine göre Ebubekre bu âyet-i kerîmeyi okumuş ve: Ben babası bilinmeyen kimselerdenim. İşte ben sizin dindeki kardeşinizim ve sizin dostunuzum, demiştir. Ondan bunu rivâyet eden şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim, eğer babasının bir eşek olduğunu bilmiş olsaydı, kendisini ona nisbet edecekti.

Hadis âlimleri ise Ebubekre’nin adının: Nufey b. el-Hâris olduğunu söylemişlerdir.

11- Bilerek Kendisini Babasından Başkasına Nisbet Edenin Durumu:

Sahih’de hem Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, hem Ebubekre’den şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Şu sözü kulaklarım işitti ve kalbim belledi ki; Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim babası olmadığını bile bile kendisinin babasından başkasının evladı olduğunu iddia eder (ve kendisini ona nisbet eder) ise, cennet o kimseye haram olur.” Buhârî, IV, 1572, VI, 2485, Müslim, I, 998, II, 1147; Tirmizî, IV, 433; Dârimî, II, 442; Ebû Dâvûd, IV, 330; İbn Mâce, II, 870; Müsned, I, 174, 179, V, 38.

Ebû Zerr’den gelen hadiste de o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlemiştir: “Bir kimse öyle olmadığını bildiği halde kendisini babasından başkasına nisbet ederek babasının o olduğunu iddia ederse, mutlaka nankörlük etmiş olur.” Buhârî, III, 1292; Müslim, I, 79; Müsned, V, 166.

Ahzab 4

Allah, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır. Zıhar yaptığınız eşlerinizi anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız kılmamıştır. Bunlar sizin ağzınızla söylediğiniz sözlerdir. Allah gerçeği söyler ve doğru yola iletir.

Diyanet Vakfı
Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, «zıhar» yaptığınız eşlerinizi de analarınız yerinde tutmadı ve evlatlıklarınızı da öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerden ibarettir. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola O eriştirir.

Kurtubi Tefsiri
Allah hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır. “Zihâr” yaptığınız zevcelerinizi analarınız kılmamıştır. Evlat edindiğiniz kimseleri de öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar ağızlarınızla söylediğiniz sözlerinizden ibarettir. Allah hak olanı söyler, doğru yola ileten de O’dur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı (4. ayete dair) beş (beşinci ayete dair de altı) başlık (olmak üzere toplam onbir başlık) halinde sunacağız: Merhum müfessirimiz, beşinci âyetin tefsirinde de, dftrdüncü âyete dair açıklamalarda bulunduğundan dolayı dftrt ile beşinci âyetlerini -Arapça bulunan baskıdan farklı olarak- alt alta yazmayı uygun bulduk. Âyetler ile ilgili tefsirleri de, arka arkaya kaydedeceğiz.

1- Ayetin Nüzul Sebebi:

Mücahid dedi ki: Bu âyet-i kerîme dehası dolayısıyla

“iki kalbli” diye anılan Kureyş’ten bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu kişi de: Benim içimde iki kalbim vardır. Bunların herbirisi ile Muhammed’in aklından daha üstün bir seviyede aklederim, diyordu. (Mücahid) dedi ki: Bu adam Fihr’den idi.

el-Vâhidî, el-Kuşeyrî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme Fihrli Cemil b. Ma’mer hakkında inmiştir. Duyduğunu ezberleyen bir adamdı. Kureyşliler: Bu adam bunca şeyi ancak iki kalb sahibi olduğu için ezberleyebilir, diyorlardı. Bu adam da şöyle dermiş: Benim iki kalbim var. Bu iki kalb sayesinde Muhammed’in aklından daha üstün bir akıl sahibiyim. Bedir günü müşrikler beraberlerinde Cemil b. Ma’mer de bulunduğu halde yenilgiye uğrayınca, Ebû Süfyan onu kervan arasında ayakkabılarından birisini ayağına giyinmiş, öbürünü ise eline asmış (almış) olduğu halde görünce, Ebû Süfyan kendisine: İnsanların hali nedir? diye sormuş, o da: Bozguna uğradılar diye cevab vermişti. Bu sefer Ebû Süfyan ona: Peki ne diye senin ayakkabılarından bir teki elinde, diğeri ayağında? diye sorunca, adam: Ben her ikisinin de ayağımda olduğunu zannediyordum, diye cevab verdi. İşte o vakit eğer iki kalbi bulunmuş olsaydı, o ayakkabılarından bir tekini elinde unutmazdı, diyerek gerçeği anlamış oldular.

es-Süheylî de dedi ki: Cemil b. Ma’mer el-Cumahî’nin nesebi geriye doğru şöyledir: Cemil’in babası Ma’mer, onun babası Hubeyb, onun babası Vehb, onun babası Huzafe, onun babası da Cumah’tır. Cumah’ın asıl ismi da Teym’dir. Bu kişi “iki kalb sahibi” diye anılırdı. Âyet-i kerîme onun hakkında nazil oldu. Şairin şu beyiti de onun hakkındadır:

“Benim Medine’de kalışım nasıl olur ki,

Cemil b. Ma’mer oradan maksadını elde etmiş iken.”

Derim ki: Adının bu şekilde Cemil b. Ma’mer olduğunu söylemişlerdir, ez-Zemahşerî ise ismini Cemil b. Esed el-Fihrî diye vermektedir.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Âyetin nüzul sebebi şudur: Bazı münafıklar: Muhammed’in iki kalbi vardır. Çünkü o herhangi bir husus ile meşgul iken bir başka işle uğraşıyor, sonra tekrar önceki işine geri dönüyor, demişlerdi. Onlar Peygamber hakkında bunu söylemişlerdi, yüce Allah da onları bu âyeti ile yalanladı.

Âyetin Abdullah b. Hatal hakkında indiği de söylenmiştir. ez-Zührî ve İbn Hibban dediler ki: Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Zeyd b. Harise’yi evlatlık edinmesi hakkında bir temsil olmak üzere nazil olmuştur. Yani bir adamın iki kalbi olmayacağı gibi, aynı şekilde tek bir evlat iki ayrı babanın oğlu olamaz.

en-Nehhâs ise şöyle demiştir: Bu, dil bakımından sahih olmayan zayıf bir görüştür. Aynı zamanda bu ez-Zührî’den gelen munkatı’ rivâyetlerdendir. Bunu ondan Ma’mer rivâyet etmiştir.

Bu âyetin, zihar yapan kişiye verilmiş bir örnek olduğu da söylenmiştir. Yani bir adamın iki kalbi olamayacağı gibi, aynı şekilde iki annesi de olmaz, zihar yapan kimsenin hanımı o kimsenin annesi olamaz.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Münafıklardan bir kimse: Benim bana şunu emreden bir kalbim, şunu da emreden başka bir kalbim var, derdi. Buna göre münafık iki kalp sahibi olmaktadır. Maksat, münafıklığı reddetmektir.

Bir başka açıklamaya göre: Aynı kalbte hem Allah’ı inkâr ve küfür, hem de îman birarada bulunamaz. Tıpkı bir adamın göğsünde iki kalbin birarada olamayacağı gibi. Buna göre âyet, aynı kalpte birbirinden farklı iki inanç birarada bulunamaz, demektir.

Genel olarak âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılan şudur: O dönemde Arapların inanmış olduğu birtakım şeyler reddedilmekte ve bu hususta işlerin hakikati onlara bildirilmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

2- Kalb:

Kalb, koniye benzer, küçük bir et parçasıdır. Yüce Allah bunu Âdemoğlunun bünyesinde yaratmış ve onu ilmin mahalli kılmıştır. Kul, bu kalbinde kitaplara sığmayacak bilgileri kaydeder. Yüce Allah hatt-ı ilahi ile bu bilgileri kalpte yazar, Rabbani hıfz ile onu tesbit eder. Öyle ki, onu etraflıca bellemiş olur ve ondan bir şey unutmaz. Kalb iki etki ve düşünceye maruzdur. Bunlardan birisi melektendir, birisi de şeytandandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın buyurduğu gibi. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş olup (bu hususa dair açıklamalar) daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/7. âyet, 3- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Kalb hatıra gelen çeşitli düşüncelerin, vesveselerin, küfür ve imanın mahalli olduğu gibi; (günah) üzere ısrarın da, dönüşün de yeridir. Tedirginliğin, rahat ve sükûnun cereyan ettiği yer de orasıdır. Âyet-i kerîmede anlam şöyledir: Küfür ve îman , hidayet ve dalâlet, Allah’a dönüş ve günaha ısrar aynı kalpte birarada bulunamaz. Bu ifade ile herhangi bir kimsenin bu hususta vehim olarak kabul ettiği hakikat ya da mecaz anlamı ile ilgili herbir anlayışı reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Kimsenin İki Kalbi Olamaz:

Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile iki kalbli hiçbir kimsenin bulunmadığını haber vermektedir. Bu ifadelerle böylelikle daha önce sözleri edilen münafıklar tenkid edilmektedir. Herkesin sadece bir kalbi vardır ve bu kalpte ya îman ya da küfür bulunur. Münafıklık ise ortada bir yerdedir. Yüce Allah, bunu reddetmekte ve aslın tek kalb olduğunu beyan etmektedir. İşte kişi bu kabilden hususlara bu âyetti kerîmeyi delil gösterebilir. Herhangi bir şey unutur yahut yanıldığı takdirde özür beyan etmek üzere: Allah hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır, diyebilir.

4- Zihâr:

“Zihâr yaptığınız zevcelerinizi de analarınız kılmamıştır” âyeti ile kişinin hanımına: Sen benim için anamın sırtı gibisin demesini kastetmektedir. Bu da yüce Allah’ın izni ile ileride açıklaması geleceği üzere el-Mücadele Sûresi’nde (58/3-4. âyetlerin tefsirinde) sözkonusu edilecektir.

5- Evlâtlıklar Öz Oğul Değildir:

“Evlât edindiğiniz kimseleri de öz oğullarınız kılmamıştır” âyeti tefsir âlimlerinin icmaı ile Zeyd b. Harise hakkında inmiştir. İmâmların rivâyet ettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Bizler Harise oğlu Zeyd’i hep “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye çağırırdık; tâ ki: “Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu, Allah nezdinde daha âdildir” âyeti nazil oluncaya kadar.

Enes b. Malik ve başkalarından rivâyet edildiğine göre Zeyd, Şam taraflarından esir alınıp getirilmişti. Onu Tihame’den bir grup atlı esir almış, Hakîm b. Hizam b. Huveylid onu satın almış, halası Hadice’ye hibe etmiş, Hadice de onu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hibe etmişti. Peygamber de Zeyd’i hürriyetine kavuşturup evlatlık edinmişti. Bir süre yanında kaldıktan sonra amcası ve babası onun fidyesini verip kurtarmak arzusu ile geldiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine -ki bu peygamber olarak gönderilmesinden önce olmuştur-: “Onu istediğini seçmekte serbest bırakın dedi. Eğer sizi tercih edecek olursa, sizden hiçbir fidye almaksızın sizin olsun.” Ancak Zeyd Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında köle kalmayı hürriyetine ve kavminin yanına gitmeye tercih etti. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi: “Ey Kureyşliler, şahit olunuz ki bu benim oğlumdur. O bana mirasçı olur ve ben ona mirasçı olurum.” Peygamber Kureyşlilerin meclislerini tek tek dolaşır ve onları bu hususa şahit tutardı. Amcası ve babası bu işe razı olarak geri döndüler.

Zeyd, esir alındığı sırada babası Şam’da dolaşır durur ve şu beyitleri okurdu:

“Ağladım, Zeyd için neler yaptığını bilmeyip

Hayatta mı acaba, umulur mu gelmesi? Yoksa ecel gelip onu buldu mu?

Bilemiyorum, Allah’a yemin olsun ve işte ben soruyorum:

Benden sonra acaba kır mı seni yuttu, yoksa dağ mı seni aldı?

Bilebilseydim keşke, bir gün gelip, dönecek misin acaba?

Evet, dünyada bana dönüşün yeter, başka şey istemem.

Hatırlatıyor güneş doğusuyla bana onu,

Batıda kaybolduğu vakit de onun hatırası görünür bana.

Rüzgârlar esti mi onun hatırası canlanır,

Ah, ne kadar da uzadı ona duyduğum üzüntü ve onun için duyduğum endişe!

Bütün gayretimle hızlıca süreceğim devemi, yerin dört bir yanında.

Ben dolaşmaktan asla usanmayacağım develer usansa da.

Hayatım boyunca bu böyle gidecek yahut ölüm gelip bulacak beni.

Her kişi fânidir elbet, emel onu aldatsa da.”

Ona Mekke’de olduğu haberi verilince, onun bulunduğu yere geldi ve orada öldü.

Yine rivâyet edildiğine göre babası yanına gelince; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkladığımız şekilde onu muhayyer bırakmış, babası geri dönüp gitmişti.

Zeyd’in fazileti ve şerefine dair yeterli açıklamalar yüce Allah’ın:

“Nihayet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca…” (el-Ahzab, 33/37) âyetini açıklarken -inşaallah- gelecektir.

Zeyd, Mute’de hicretin sekizinci yılında Şam topraklarında şehid düşmüştür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sözü geçen gazada onu kumandan olarak tayin etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Zeyd öldürülürse Ca’fer, Ca’fer öldürülürse Abdullah b. Revaha kumandan olsun.” Her üçü de bu gazada şehit düştüler. Allah hepsinden razı olsun.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Zeyd ile Ca’fer’in şehid düştüğü haberi verilince ağlayıp: “İki kardeşim, benim iki tesellicim ve benim kendileriyle konuşup sohbet ettiğim iki kişi” diye buyurdu.

Ahzab 3

Allah’a güven. Vekil olarak Allah yeter.

Diyanet Vakfı
Allaha güven. Vekil olarak Allah yeter.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.

“Allah’a tevekkül et.” Bütün hallerinde O’na güven, sana gelecek zararı önleyen O’dur, seni yardımsız bırakanın sana hiçbir zararı olmaz.

“Vekil” koruyucu

“olarak Allah yeter.” Şam ehlinden bir ilim adamı (şeyh) şöyle demiştir: Sakiflilerden bir heyet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelerek ondan -Sakiflilerin tapındıkları put olan- Lafa bir sene süre ile ibadet etmelerine izin vermesini istediler ve: Böylelikle Kureyşliler bizim senin nezdindeki yerimizi bilmiş olsunlar, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kabul edecek gibi olunca,

“Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter” yani kendilerinden gelmesinden korktuğun zarar konusunda O, sana yeter.

“Allah” âyeti fail olduğundan ref mahallindedir.

“Vekil olarak” ise temyiz ya da hal olarak nasbedilmiştir.

Ahzab 2

Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.

Diyanet Vakfı
Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinden sana vahyolunana uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

“Rabbinden sana vahyolunana” yani Kur’ân-ı Kerîm’e

“uy!” Bu âyet cahiliye töre ve ayinlerine tabi olmayı yasaklamayı, onlara karşı cihad edip onlarla barış ilişkileri içerisinde bulunmayı reddetme emrini ihtiva etmektedir. Ayrıca nassın varlığı ile birlikte görüşlere tabi olmanın terkedilmesi gerektiğine de delil vardır. Hitab hem ona, hem de ümmetinedir.

“Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Genel olarak kıraat muhatab kipiyle:

“Yaptıklarınızdan” şeklinde “te” ile okunmuştur. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercih ettiği kıraat budur. es-Sülemî, Ebû Amr ve İbn Ebi İshak ise haber (gaib) kipi olarak “Yaptıkları” şeklinde okumuşlardır. Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“Allah yaptığınızı çok iyi görendir” (el-Feth, 48/24) âyetinde de böyledir Yani yaptıklarını çok iyi görendir anlamında “te” yerine “ye” ile de okunmuştur,

Ahzab 1

Ey Peygamber! Allah’tan sakın ve inkârcılara ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Allahtan kork, kafirlere ve münafıklara boyun eğme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Muhakkak Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

“Ey Peygamber! Allah’tan kork” âyetindeki:

“Ey”in ötreli olması müfred nida olduğundan dolayıdır. Bunun için ayrıca tenbih (he) gerekmektedir. “Peygamber” nahivcilere göre “ey”in sıfatıdır. Ancak Ahfeş bunun “ey”in sılası olduğunu söyler. Mekkî şöyle demektedir: Arab dilinde müfred bir ismin herhangi bir şeye sıla olarak kullanıldığı bilinen bir husus değildir. en-Nehhâs da şöyle demiştir: Bu nahivcilerin çoğunluğuna göre bir hatadır. Çünkü sıla ancak cümle halinde gelir. Ancak onun (Ahfeş’in) lehine şöyle bir açıklamada bulunulabilir: “Peygamber” lazım bir sıfat olduğundan ötürü ona sıla denilmiştir. İşte Kûfeliler de nekrenin sıfatına onun sılası ismini vermektedirler. Nahivcilerin çoğunluğuna göre mahallen mansub olduğunu söylemek mümkün değildir. el-Mâzinî ise bunun câiz olduğunu kabul etmiş ve: “Ey zarif Zeyd” denilmesi halinde olduğu gibi, “zarifin “Zeyd”in mahalline binaen, nasb ile gelmesi gibi kabul etmiştir. Mekkî dedi ki: Bu ihtiyaç duyulmaması mümkün olan bir sıfattır. “Ey”in sıfatına ise ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla bunun mahalline binaen nasb ile okunması güzel olmaz. Aynı zamanda “ey”in sıfatı mana itibariyle münâdadır. Dolayısıyla nasbedilmesi güzel olmaz.

Rivâyet edildiğine göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiğinde yahudi olan Kureyza, Nadir ve Kaynukaoğullarının İslâm’a girmesini arzu ediyordu. Onlardan bazı kimseler de münafıklık ederek ona tabi olmuşlardı. O da onlara yumuşak davranıyor, küçüklerine büyüklerine ikramlarda bulunuyordu. Bir kötülük yapacak olurlarsa, onu affediyor, onlardan (radıyallahü anhhatsız edici pekçok şeyler) işitiyordu. İşte bu âyetler bunun üzerine nazil olmuştur.

Bir diğer açıklamaya göre; el-Vâhidî, el-Kuşeyrî, es-Sa’lebî, el-Maverdî ve başkalarının naklettiklerine göre bu âyet, Ebû Süfyan b. Harb ile İkrime b. Ebi Cehil ve Ebû’l-A’ver Amr b. Süfyan hakkında nazil olmuştur. Bunlar Uhud’dan sonra Medine’ye gelmiş ve münafıkların başı Abdullah b. Ubeyy b. Selul’e misafir olmuşlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla konuşmak hususunda kendilerine eman vermişti. Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh ile Tu’me b. Ubeyrik onlarla birlikte kalktı ve yanında Ömer b. el-Hattâb bulunduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dediler: Artık ilâhlarımız Lat, Uzza ve Menat’tan sözetmekten vazgeç. Onların kendilerine ibadet eden kimselere şefaat edeceklerini, onları koruyacaklarını söyle, biz de seni Rabbinle başbaşa bırakırız. Onların bu sözleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a çok ağır geldi. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh): Ey Allah’ın Rasûlü! Onları öldürmek için bana izin ver, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ben onlara eman verdim” deyince, Ömer (radıyallahü anh): Allah’ın lanet ve gazabı içerisinde çıkıp gidiniz, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’den çıkmalarını emretti, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu . Bk. el-Vahidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s. 264

“Ey Peygamber! Allah’tan kork” ve Mekke ehli olan yani Ebû Süfyan, Ebû’l-A’ver ve İkrime gibi

“kâfirlere ve” Medine ehlinden olan

“münafıklara” yani Abdullah b. el-Ubeyy, Tu’me, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh ve benzerlerine senden alıkonulan hususlar noktasında

“itaat etme” ve kendilerine meyletme!

“Muhakkak Allah” onların kâfirliklerini

“çok iyi bilendir” onlara yaptıklarında

“hikmet sahibidir.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Rivâyet edildiğine göre Ebû Süfyan b. Harb, İkrime b. Ebi Cehil, Ebû’l-A’ver es-Sülemî aralarındaki barış antlaşması esnasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gelmişlerdi. Abdullah b. Ubeyy b. Selul, Muattib b. Kuşeyr ve el-Ced b. Kays da onlarla birlikte gelip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: İlahlarımızı diline dolamaktan vazgeç, dediler… Daha sonra ez-Zemahşerî az önce naklettiklerimizle aynı anlamda rivâyeti kaydetmekte ve âyet-i kerîmenin ahdi bozmak ve yapılmış olan antlaşmanın bozulduğunu ilan etmek hakkında nazil olduğunu bildirmektedir. Yani senden istedikleri şeyler hususunda Mekke ehlinden olan

“kâfirlere” ve Medine ehlinden olan

“münafıklara itaat etme.”

Yine rivâyet edildiğine göre Mekkeliler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı dininden dönmesi karşılığında ona mallarının yarısını Şeybe b. Rabia kendisine kızını vermek teklifinde bulundu. Medine münafıkları da eğer dininden dönmeyecek olursa, onu öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

en-Nehhâs dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Muhakkak Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir” âyeti onları İslâm’a daha bir ısındırmak maksadıyla onlara bir parça meyletmiş olduğunu göstermektedir. Yani eğer yüce Allah, senin onlara meyletmende bir fayda olduğunu bilmiş olsaydı, bu işi sana yasaklamazdı. Çünkü o hikmet sahibidir. Diğer taraftan: Hitab hem ona, hem de ümmetinedir, denilmiştir.

Secde 30

Artık onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da beklemektedirler.

Diyanet Vakfı
Artık sen onları bırak ve bekle. Zaten onlar da beklemektedirler.

Kurtubi Tefsiri
Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Çünkü onlar da beklemekte olanlardır.

“Artık onlardan yüz çevir” âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: Sen onların cahilliklerinden yüz çevir ve enırolunduğun şekilden başkası ile onlara cevap verme!

“Ve bekle! Çünkü onlar da beklemekte olanlardır.” Yani Fetih gününü. Allah’ın senin lehine, onların aleyhine hüküm vereceği günü bekle.

İbn Abbâs dedi ki:

“Artık onlardan” yani Mekke’deki Kureyş müşriklerinden

“yüz çevir.” Bu âyet et-Tevbe Sûresinde yer alan ve kılıç kullanmayı emreden:

“Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün” (et-Tevbe. 9/5) âyeti ile nesholmuştur.

“Ve bekle” yani Benim sana verdiğim sözü bekle! Bedir gününü bekle, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Çünkü onlar da beklemekte olanlardır.” Zamanın başınıza getireceği musibetleri gözetlemektedirler.

Âyetin neshedilmemiş olduğu da söylenmiştir. Zira ateşkes ve buna benzer hususlar dolayısıyla Savaşma emri bulunmakla birlikte yüz çevirmek sözkonusu olabilir. Âyet, sen delili onlara açıkladıktan sonra onlardan yüz çevir ve bekle, çünkü onlar da beklemektedirler, diye de açıklamıştır. Şayet: Onlar kıyâmet gününe Îman etmedikleri halde, kıyâmet gününü nasıl beklesinler? diye sorulacak olursa, buna iki şekilde cevab verilebilir:

1- Anlam şöyle olur: Onlar ölümü beklemektedirler. Ölüm ise kıyâmetin sebebleri arasındadır. O takdirde bu ifade bir mecaz olur,

2- Aralarında kıyâmet hakkında şüphe eden olduğu gibi, îman edenleri de vardır, O takdirde bu âyet, bu iki sınıfa da verilen bir cevab olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn es-Sümeykâ “Çünkü onlar da beklemekte olanlardır” anlamındaki âyette yer alan “zı” harfini (esreli değil de) üstün olarak: “Onlar beklenmektedirler” diye okumuştur. Bu okuyuş, Mücahid ve İbn Muhaysın’dan da rivâyet edilmiştir. el-Ferrâ’ dedi ki: Böyle bir okuyuş takdiri ve hazfedilmiş bir ifade kabul edilmedikçe sahih olamaz. İfadenin takdiri de Onlar gözetlenmektedirler” şeklindedir. Ebû Hatim dedi ki: Sahih olan bu harfin esreli olduğudur, yani sen onların azablarını bekle, onlar da senin helâk oluşunu beklemektedirler.

Şöyle de denilmiştir: İbn es-Sümeyka’nın “zı” harfinin üstün ile doğru kabul ettiği kıraatin anlamı şudur: Sen onların helâk edilmelerini bekle, çünkü onlar helâk edilişleri beklenilmesine lâyık olan kimselerdir. Yani onlar kaçınılmaz olarak helâk olacaklardır ve sen bunu gözetle, çünkü semadaki melekler de onu beklemektedirler. Bu açıklamayı ez-Zemahşerî zikretmiştir ki, el-Ferrâ”nın açıklamasının anlamı da budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Secde 29

De ki: “Fetih günü, inkâr edenlere imanları fayda vermez ve kendilerine süre tanınmaz.”

Diyanet Vakfı
De ki: Fetih (ve hüküm) gününde inkarcılara (o gün ettikleri) imanları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacaktır!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Fetih gününde kâfirlere îmanları fayda vermez. Onlara mühlet de verilmez.”

“De ki: Fetih gününde” âyetinde (“gün” anlamındaki; “yevm” kelimesinin) üstün gelmesi zarf olduğundan dolayıdır. el-Ferrâ’ merfu okunmasını da câiz görmüştür.

“Kâfirlere Îmanları fayda vermez, onlara mühlet de verilmez.” Eğer fetih gününden kasıt, Bedir günü yahut Mekke’nin fethedildiği gün ise, tevbe için onlara süre tanınmaz ve ertelenmezler. Çünkü Bedir’de öldürüldüler, Mekke’nin fethedildiği gün de kaçtılar, Halid b. el-Velid onlara yetişti ve yetiştiklerini öldürdü.

Secde 28

“Eğer doğru sözlüyseniz, bu fetih ne zaman?” diyorlar.

Diyanet Vakfı
Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih (ve hüküm) günü hani ne zaman? derler.

Kurtubi Tefsiri
Derler ki: “Bu fetih ne zaman olur? Eğer doğru söyleyenler İseniz…”

“Eterler ki: Bu fetih ne zaman olur? Eğer doğru söyleyenler iseniz” âyetindeki:

“Ne zaman?” ref konumundadır. Bununla birlikte zarf olarak nasb konumunda olması da mümkündür.

Katade dedi ki: Fetih, hüküm vermek demektir. el-Ferrâ’ ve el-Kutebî Mekke’nin fethini kastetmektedir, demişlerdir. Ancak, Mücahid’in yaptığı: Maksat kıyâmet günüdür, şeklindeki açıklama, bundan daha uygundur.

Rivâyet olunduğuna göre mü’minler; Yüce Allah kıyâmet gününde aramızda hüküm verecektir. İyilik yapana mükâfat verecek, kötülük işleyeni de cezalandıracaktır, demişlerdi. Bunun üzerine kâfirler alay olmak üzere: Fetih günü ne zaman olacak? Yani bu hüküm verme ne zaman olacak? dediler.

Hakim’e “fâtih ve fettâh” da denilir. Çünkü eşyalar onun vasıtası ile feth olur (açılır ve biri diğerinden ayrılır). Kur’ân-ı Kerîm’de de;

“Rabbimiz bizimle kavmimiz arasında sen kak ile fethet (hüküm ver)” (el-A’raf, 7/89) diye buyurulmaktadır. Bu husus daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/76. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Secde 27

Görmediler mi ki, Biz suyu kupkuru toprağa sevk ediyor, sonra onunla ekin çıkarıyoruz da onlardan ve hayvanlarından yiyorlar? Hâlâ görmezler mi?

Diyanet Vakfı
Kupkuru yerlere suyu ulaştırdığımızı, onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yiyegeldikleri ekini çıkarmakta olduğumuzu da görmediler mi? Hala da göremeyecekler mi?

Kurtubi Tefsiri
Görmezler mi ki Biz suyu kupkuru yere süreriz de onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekini bitiririz? Hâlâ görmezler mi?

“Görmezler mi ki Biz suyu kupkuru yere süreriz?” Yani bitkisi bulunmayan kupkuru yere orayı canlandıralım diye suyu sürmemizdeki kudretimizin kemalini bilmezler mi?

ez-Zemahşerî dedi ki:

“Kupkuru” bitkisi kesilip koparılmış yer demektir. Bu ise ya suyu bulunmadığından dolayı olur yahut ta orası otlanılarak bitkisinin sonu getirildiğinden dolayı olur. Bitki bitirmeyen çorak araziye böyle denilmez. Burada yüce Allah’ın:

“Onunla… ekini bitiririz” âyeti delil teşkil etmektedir. İbn Abbâs der ki: Bu, Yemen’deki bir yerdir. Mücahid dedi ki: Orası (Yemen’deki yerin ismi) Ebyen’dir,

İkrime de: Sözkonusu edilen, yağmur yağmamış, kuraklaşmıs. yerdir, ed-Dahhak ise: Kurak ve susuzluktan ölmüş yerdir. el-Ferrâ’ der ki: Bitkisi bulunmayan yerdir, demişlerdir. el-Esmaî de: Hiçbir şey bitirmeyen yer demektir, demiştir.

Muhammed b. Yezid dedi ki: “el-Curuz: Kupkuru” lâfzının başına elif lâm gelmiş olduğundan ütürü muayyen bir yerin ismi olma ihtimali uzaktır. Bununla birlikte “Abbas ve Dahhak” özel isimlerinin başına elif lâm getirerek, el-Abbas ve ed-Dahhak diyenlerin görüşlerine göre Özel bir yer ismi olması da mümkündür. Üstelik İbn Abbâs’tan gelen rivâyet sahihtir ve tenkid edilecek bir tarafı yoktur. Diğer taraftan bu lâfız bir sıfattır. Marifenin sıfatı ise elif ve lâm ile gelir. Bu kelime, “önüne gelen herşeyi yiyip bitiren, geriye bir şey bırakmayan adam” anlamındaki; den alınmıştır. Reeez vezninde şair de şöyle demiştir:

“Aldatıcıdır, önüne geleni yer, acıktı mı da ağlar,

Hurmayı yer, çekirdeğini atmaz.”

“Bulduğu herşeyi yiyen dişi deve” demektir. “Son derece kesici keskin kılıç”; Çekirgeler ekini toptan imha etti” anlamına gelmektedir. el-Ferrâ’ ve başkalarının naklettiklerine göre; “Kupkuru yer” denilir. “Cimrilik etti, arzu etti, korktu” üç fiili ile birlikte, bu dört fiilde de dört türlü söyleyiş vardır.

Rivâyet edildiğine göre bu yerde nehir yoktur. Denizden de uzaktır. Her yıl nemli bir hava gelir ve yılda üç defa ekin ekerler. Yine Mücahid’den nakledildiğine göre burası Nil arazisidir.

“Onunla” o su ile

“hayvanlarının” ot ve yonca gibi

“ve kendilerinin” tane, sebze ve meyve türünden

“yedikleri ekini bitiririz.”

“Hâlâ görmezler mi?” Bunu görüp bizim tekrar onları ölümden sonra diriltmeye kadir olduğumuzu bilmezler mi?

“Bitiririz” âyeti

“süreriz” âyeti üzerine atfedilmiş de olabilir. Makabli (önceki) ile bağlantısı olmayan (munkatı’) bir ifade de olabilir. “Hayvanlarının… yedikleri” sıfat olmak üzere nasb mahallindedir.

Secde 26

Onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız, yurtlarında gezip dolaştıkları hâlde onlara yol göstermedi mi? Şüphesiz bunda ayetler vardır. Hâlâ işitmezler mi?

Diyanet Vakfı
Halen yurtlarında gezip dolaştıkları kendilerinden önceki nice nesilleri helak edişimiz onları doğru yola sevketmedi mi? Bunlarda elbette ibretler vardır. Hala kulak vermezler mi?

Kurtubi Tefsiri
Meskenlerinde gezip dolaştıkları kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmemiz artık onları doğru yola iletmedi mi? Muhakkak bunda âyetler vardır. Hâlâ dinlemeyecekler mi?

“Artık onları doğru yola iletmedi mi?” âyetini Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Katade ve Yakub’dan Ebû Zeyd “nun” İle: “Onlara hidayet vermedik mi?” (anlamında) okumuşlardır. Bu (anlaşılması) açık bir kıraattir. en-Nehhâs şöyle demektedir: “Ya” ile (iletmedi mi, anlamındaki kıraat) okuyuşun açıklanması zordur. Çünkü şöyle denilir: Fiilin mutlaka bir failinin olması gerekir, “İletmedi” fiilinin faili nerede? Nahivciler bu hususta birtakım açıklamalar yapmışlardır. el-Ferrâ’ der ki: Buradaki: “Nice” lâfzı “iletmedi” anlamındaki fiil ile ref mahallindedir. Ancak bu nahivcilerin: İstifham (soru edatların)da da: “Nice” edatında da Önceki lâfızlar hiçbir şekilde amel etmezler, şeklindeki kanaatlerine aykırıdır.

Ebû’l-Abbas’ın görüşüne göre ise: “İletti” âyeti: “Hidayete delalet etmekte olup: “Hidayet onları hidayete iletmedi mi?” demektir. Manası: “Allah onları hidayete iletmedi mi” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ister “ya” ile okunsun, ister “nun” ile okunsun anlam birdir. Biz onlara kendilerinden önceki kâfir nesilleri helâk ettiğimizi açıklamadık mı, demek olur. ez-Zeccâc da şöyle demektedir: “Nice” lâfzı, “Helâk ettik” fiili ile nasb mahallindedir.

“Meskenlerinde gezip dolaştıkları” âyetinde yer alan

“gezip dolaştıkları” lâfzındaki zamirin helâk edilenlerin meskenlerinde yürüyenlere ait olma ihtimali vardır. İşte bunlar onların meskenlerinde yürümekte ve ibret almamaktadırlar, demek olur. Bu zamirin helâk edilenlere ait olma ihtimali de vardır, o takdirde hal olur. Anlamı da: Onlar meskenlerinde yürümekte iken Biz onları helâk ettik, şeklinde olur.

“Muhakkak bunda âyetler vardır. Hâlâ” Allah’ın âyetlerini

“dinlemeyecekler” ve öğüt almayacaklar

“mı?”

Secde 25

Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki Rabbin, ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında kıyamet günü onların aralarında hükmedecektir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Rabbin anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet gününde aralarında bizzat hüküm verecektir.

“Şüphesiz Rabbin… kıyâmet gününde aralarında bizzat hüküm verecektir.” Yani mü’minler ile kâfirler arasında hüküm verecek ve herkese hakettiği karşılığı verecektir. Peygamberler ile kavimleri arasında hüküm verecektir, diye de açıklanmıştır. Bunu da en-Nekkaş nakletmiştir.

Secde 24

Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, onlardan buyruğumuzla doğru yola ileten önderler kıldık.

Diyanet Vakfı
Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlardan sabrettikleri zaman Bizim emrimizle hidayete ileten önderler kıldık. Onlar âyetlerimize iyiden iyiye inanıyorlardı.

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’ya da kitabı verdik. Sen ona kavuşmaktan şüphe etme.” Yani ey Muhammed, Mûsa ile kavuşmaktan yana şüphen olmasın. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mûsa (aleyhisselâm) ile îsra gecesinde karşılaşmıştır. Katade dedi ki: Mana, sen İsra gecesinde onunla karşılaşmış olduğundan yana şüphe içinde olma, şeklindedir. Her ikisinin de anlamı birdir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Sen kıyâmette Mûsa ile karşılaşmaktan yana şüphe içinde olma. O günde sen onunla karşılaşacaksın.

Bir başka açıklama şöyledir: Mûsa’nın Kitabı kabul ile karşılamış olduğundan yana şüphen olmasın. Bu açıklamayı Mücahid ve ez-Zeccâc yapmışlardır. el-Hasen’den rivâyete göre o, âyetin anlamı hakkında şöyle demiştir:

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’ya da kitabı verdik.” Ona eziyet edildi ve yalanlandı, O bakımdan sen de onun karşılaşmış olduğu yalanlama ve eziyetlerin benzeri ile karşılaşmaktan yana şüphe içerisinde olma. Bu açıklamaya göre;

“Ona kavuşmak” lâfzındaki “he (o)” zamiri hazfedilmiş bir ifadeye ait olur ve onun karşılaştığı şeylerle karşılaşmaktan… anlamında olur.

en-Nehhâs dedi ki: Bu, garib bir görüştür. Şu kadar var ki bu görüş Amr b. Ubeyd’in rivâyetlerindendir.

İfadede bir takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlam şöyledir: De ki: Sizin canınızı almakla görevli olan ölüm meleği sizin canınızı alır. O bakımdan sen ona kavuşmaktan şüphe etme. Buna göre bu ifade;

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’ya da kitabı verdik” âyeti ile

“Ve Biz onu İsrailoğullarına hidayet kıldık” âyeti arasında bir mu’teriza (ara) cümlesi olarak gelmiş olmaktadır.

“Biz onu… kıldık” âyetindeki zamirin kime ait olduğu hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre “Biz Mûsa’yı kıldık” anlamındadır ve bu görüş Katade’ye aittir. İkincisine göre ise Biz kitabı kıldık anlamındadır. Bu da el-Hasen’in görüşüdür.

“Ve onlardan… önderler” din hususunda kendilerine uyulacak liderler

“kıldık.”

Kûfeliler:

“Önderler” diye okumaktadırlar. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bu bütün nahivcilere göre bir lahindir. Çünkü bu aynı kelimede iki hemzenin arka arkaya kullanılması demektir ve bu nahvin incelikli konularından birisidir.

Bunun açıklaması şöyledir: Bu kelimenin aslı şeklindedir. Sonra “mim”in harekesi “hemze”ye verildikten sonra (ilk mim ikinci) “mim”e idgam edilmiş, ikinci “hemze” de iki “hemze” arka arkaya gelmesin diye hafifletilmiştir. (Çünkü) iki ayrı harf halinde arka arkaya iki hemzenin gelmesi uzak (pek doğru olmayan) bir iştir. Tek bir harfte ise; Âdem, diğer” kelimelerinde ve benzerlerinde olduğu gibi, İkincisi hafifletilmedikçe câiz olmaz. “Bu, bundan daha önderdir” denilirken “vav”lı da “ye”li de kullanılabilir. Bu açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/12. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Bizim” bu hususta onlara verdiğimiz

“emrimizle” bu emre binaen

“hidâyete” insanları bize itaat etmeye

“ileten önderler kıldık.” Buradaki

“bizim emrimizle” âyetinin

“Bizim emrimize” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani insanları Bizim dinimize ileten önderler kıldık.

Denildiğine göre kasıt peygamberlerdir. Bu görüş Katade’ye aittir. Bir diğer açıklamaya göre kasıt fukahâ ve İlim adamlarıdır,

“Sabrettikleri zaman” âyetindeki:

“Zaman” kelimesi umumiyetle “lâm” harfi üstün, “mim” harfi de üstün ve şeddeli olarak okunmuştur, “Sabrettikleri zaman” demektir. Ancak Yahya, Hamza, el-Kisaî, Halef ve Yakub’ dan rivâyetle Ruveys; “Sabrettikleri için” diye okumuşlardır. Yani onlar sabrettikleri için Biz de onları önderler kıldık. Ebû Ubeyd de bu okuyuşu İbn Mes’ûd’un;

“Sabrettikleri için” şeklindeki “be” ile okuyuşunu gözöntinde bulundurarak tercihe değer bulmuştur.

Burada sözü edilen “sabır” din üzere ve sıkıntılara karşı bir sabırdır. Dünyadan uzak kalmakta sabır, diye de açıklanmıştır,

Secde 23

Andolsun ki Musa’ya kitap verdik; onunla buluşma konusunda sakın şüpheye düşme. Onu İsrailoğulları için bir rehber yaptık.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Musaya Kitap verdik, -(Resulüm!) sen ona kavuşacağından şüphe etme- ve onu İsrailoğullarına hidayet rehberi kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, Mûsa’ya da kitabı verdik. Sen ona kavuşmaktan şüphe etme ve Biz onu İsrailoğullarına hidayet (önderi) kıldık.

Secde 22

Rabbinin ayetleriyle kendisine hatırlatma yapıldığı hâlde yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Biz, suçlulardan elbette öç alacağız.

Diyanet Vakfı
Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir! Muhakkak ki biz, günahkarlara, layık oldukları cezayı veririz.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin âyetleri ile kendisine öğüt verildikten sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kimdir? Muhakkak ki Biz günahkârlardan intikam alanlarız.

“Rabbinin âyetleri” delil, belge ve alâmetleri

“ile kendisine öğüt verildikten sonra” onları kabul etmeyerek

“yüz çeviren kimseden daha zalim kimdir?” Hiç kimse böylesi bir kişiden daha fazla kendisine zulmedenıez.

“Muhakkak ki Biz günahkârlardan” yalanlamaları ve yüz çevirmeleri dolayısıyla

“intikam alanlarız.”

Secde 21

Belki dönerler diye, onlara büyük azaptan önce dünyada yakın bir azaptan da tattıracağız.

Diyanet Vakfı
En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, onlara -belki dönerler diye- en büyük azaptan önce, yakın azaptan mutlaka tattıracağız.

“Yemin olsun ki Biz onlara… yakın azaptan mutlaka tattıracağız” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen, Ebû’l-Âl-iyye, ed-Dahhak, Ubeyy b. Ka’b ve İbrahim en-Nehaî şöyle demişlerdir; Yakın azabtan kasıt kulların tevbe etmeleri için karşı karşıya kaldıkları dünya musibetleri ve hastalıklarıdır. İbn Abbâs da böyle açıklamıştır. Ondan gelen bir başka rivâyete göre maksat, suçlara verilen hadler (cezalar)dır.

İbn Mes’ûd, el-Huseyn b. Ali ve Abdullah b. el-Haris de şöyle demişlerdir: Maksat Bedir günü kılıçla öldürülmektir.

Mukâtil de şöyle açıklamıştır: Mekke’de leşleri yiyecek hale gelinceye kadar, çektikleri yedi yıllık açlıktır. Mücahid de böyle demiştir.

Yine Mücahid’den gelen rivâyete göre

“yakın azâb” kabir azabıdır, el Berâ b. Âzib de böyle demiştir.

(Hepsi birlikte) şöyle demişlerdir: En büyük azâb da kıyâmet gününün azabıdır. el-Kuşeyrî de şöyle demektedir: Kabir azâbı olduğu dahi söylenmiştir, ancak bu tartışılır. Çünkü yüce Allah:

“Belki dönerler dîye” diye buyurmaktadır. (el-Kuşeyrî) dedi ki: Azâbı öldürülmek diye yorumlayanlar “belki dönerler dîye” âyetini, onlardan geri kalanlar dönerler, diye açıklarlar. En büyük azâbın cehennem azâbı olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ca’fer b. Muhammed’den gelen ve bunun Mehdi’nin kılıç ile çıkmasıdır, şeklindeki rivâyeti bundan müstesnadır. En yakın azâb ise fiatların yükselmesi demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın:

“Belki dönerler diye” âyeti Mücahid ile el-Berâ’ya göre belki dönmek isterler ve bunu taleb ederler diye, demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Artık bizi geri döndür, salih amel işleyelim” (es-Secde, 32/12) âyetini andırmaktadır.

Burada “dönme isteği”ne “dönüş” adının verilmesi tıpkı “namaza kalkmak isteme”nin yüce Allah’ın:

“Namaza kalktığınızda” (el-Mâide, 5/6) âyetinde “namaza kalkmak” diye adlandırılmasına benzer. Ayrıca bu görüşün lehine; “Döndürülürler” diye meçhul olarak okuyanların kıraati de delil teşkil etmektedir. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.

Secde 20

Fasık olanların barınağı ise ateştir. Oradan çıkmak istedikçe tekrar oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın” denilir.

Diyanet Vakfı
Yoldan çıkanlar ise, onların varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın! denir.

Kurtubi Tefsiri
Ama fasık olanların karargâhı ateştir. Ondan her çıkmak İstediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler ve onlara: “Yalanladığınız o ateşin azabını tadın” denilir.

“Ama fasık olanların” imandan çıkıp küfre girenlerin

“karargahı ateştir.” Onlar orada kalacaklardır.

“Ondan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirillrler.” Yani ateşin alevleri onları yukarı doğru ittikçe, ateşteki yerlerine geri gönderilirler. Çünkü onlar cehennemden çıkmayı ümit ederler. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve onlara” cehennem bekçileri yahut ta yüce Allah:

“Yalanladığınız o ateşin azabını tadın, denilir.”

Tatmak (zevk; tadı alınan) hem maddi, hem manevi şeyler hakkında kullanılır. Yine bu sûrede buna dair açıklamalar daha önceden (32/14. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Secde 19

İman edip salih ameller işleyenler için, konak olarak cennetler vardır. Yaptıklarına karşılık bir ikram olarak.

Diyanet Vakfı
İman edip de, iyi işler yapanlara gelince, onlar için yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel İşleyenlere gelince, onlar için amelleri sebebi ile ağırlanmak üzere Me’vâ cennetleri vardır.

“Îman edip salih amel İşleyenlere gelince, onlar İçin… Me’vâ cennetleri vardır” âyetiyle yüce Allah, her iki kesimin de yarın kalmak üzere gidecekleri yeri haber vermektedir. Mü’minler için Me’vâ cennetleri vardır. Yanı onlar kalmak üzere cennetlere gideceklerdir. Burada cennetlerin “(kalınacak yer anlamına gelen) el-Me’vâ”ya izafe edilmesi, bu yerin birçok cennetler ihtiva eden bir yer olmasından dolayıdır.

“Ağırlanmak üzere” yani onlara ziyafet ve ikram olmak üzere… (bunlar verilecektir).

“Gelen misafir için yapılan ve hazırlanan şeyler” demektir. Bu daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nin sonlarında (3/190-200. âyetler, 20, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu lâfız ucennetler”den hal olmak üzere nasb ile gelmiştir. Yani onlar için hazırlanmış haliyle cennetler vardır. Bununla birlikte mef’ûlün leh olması da mümkündür.

Secde 18

Hiç iman eden, fasık olan gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildir.

Diyanet Vakfı
Öyle ya, mümin olan, yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar.

Kurtubi Tefsiri
Mü’min kimse fâsık kimse gibi midir? Bunlar eşit olmazlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Mü’min Fâsık Gibi Değildir:

“Mü’min kimse fasık kimse gibi midir? Bunlar eşit olmazlar” âyeti mü’min fâsık gibi değildir, demektir. İşte bundan dolayı Biz bu mü’minlere pek büyük mükâfatları vereceğiz.

İbn Abbâs ve Atâ b. Yesâr şöyle demişlerdir: Âyet-i kerîme Ali b. Ebi Ta lib ile el-Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt hakkında inmiştir. Buna sebeb, onların birbirlerine karşı söz söylemeleri ve atışmalarıdır. el-Velid: Ben senden daha iyi konuşurum, silahım seninkinden daha keskin, bünye İtibariyle birliğime daha çok fayda sağlar, -birlik arasında daha çok yer doldururum, diye de rivâyet edilmiştir,- deyince, Ali (radıyallahü anh) ona: Sus, sen bir fasıksın, diye cevap vermişti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

ez-Zeccâc ile en-Nehhâs âyet-i kerîmenin Ali ile Ukbe b. Ebi Muayt hakkında indiğini zikretmektedirler.

İbn Atiyye dedi ki: Buna göre bu âyet-i kerîmenin Mekke’de inmiş olması gerekir. Çünkü Ukbe Medine’de bulunmuş değildir. O, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Bedir’den dönüşü esnasında Mekke’ye giderken yolda ölmüştü. Diğer görüşe de el-Velid’e fâsık isminin verilmesi sözkonusu edilerek itiraz edilir. Çünkü el Velid’in müslüman olduğu ilk sıralarda, içinde bulunan birtakım rahatsızlıklar dolayısıyla bu sözleri söylemiş olması yahut ta onun Mustalık oğulları hakkında olmadık şeyleri nakletmesi ile ilgili şeyler söylemesi dolayısıyla inmiş olma ihtimali vardır. Öyle ki onun hakkında:

“Eğer bir fasık size bir haber getirirse…” (el-Hucurat, 49/6) âyeti nazil olmuştu. Nitekim ileride elti ucurat Sûresi ‘nde (49/6, âyet, 1. başlıkta) buna dair açıklamalar gelecektir. Şeriatın onun hakkında böyle bir tabiri kullanmış olma ihtimali de vardır. Çünkü o haksızlık eden kimseler tarafında bulunuyordu. Osman (radıyallahü anh) döneminde içki içen ve insanlara sabah namazını kıldırdıktan sonra geri dönüp de: Size daha fazla kıldırmamı ister misiniz? diye soran da kendisidir ve buna benzer kaydedilmesi epey uzun sürecek başka işleri yapan kişi de odur.

2- Mü’min ile Kâfir Eşit Olamazlar:

Şanı yüce Allah, mü’minleri ve âyetin sonundaki tekzib (yani eşit olmayacaklarının bildirilmesi) bunu gerektirdiğinden ötürü, küfürleri sebebiyle fâsık olduklarını belirttiği fasıklar kısmına ayırması, mü’min ile kâfir arasında eşitliğin olmamasını gerektirmektedir. Bundan dolayı mü’min ile kâfir arasında kısas sözkonusu değildir. Zira kısasın vacib olmasının şartlarından birisi de katil ile maktul arasındaki eşitliktir. İşte ilim adamları zımmî kimse karşılığında müslümanın öldürülebileceğini söyleyen ve yüce Allah, buradaki âyeti ile âhirettekİ mükâfat açısından eşitliklerinin sözkonusu olmayacağını kastetmiştir yoksa dünyada adaletin uygulanmayacağını kastetmemiştir, diyen Ebû Hanîfe’ye karşı ilim adamlarımız, bunu delil gösterirler. Ancak bizler (ona karşı) bu âyetin umumi olduğunu kabul ediyoruz. Daha sahih olan da budur, zira bunu tahsis edecek bir delil de bulunmamaktadır. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

3- “Eşit Olmazlar”:

“Eşit olmazlar” âyeti(nun çoğul gelmesi) ile ilgili olarak ez-Zeccâc ve başkaları şöyle demişlerdir: “Kimse” hem tekil, hem de çoğul için kullanılabilir. en-Nehhâs da şöyle demiştir: Bu lâfız anlam itibariyle çoğulun yerini de tutar. Bundan dolayı yüce Allah:

“Eşit olmazlar” diye buyurmuştur. Nahivcilerin pek çoğunun görüşü de budur. Bazıları da: “Eşit olmazlar” çoğul kipi, iki kişi hakkında da kullanılır. Çünkü iki kişi de çoğuldur. Zira bir kişi diğeri ile birlikte bulunmaktadır, derler. ez-Zeccâc da bu görüşü benimsemiştir. Hadis de bu görüşe delil teşkil etmektedir. Çünkü İbn Abbâs’tan böyle rivâyet edilmiştir. Başkası ise şöyle demektedir: “Mü’min kimse… gibi midir?” âyeti Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) hakkında, «iasık kimse gibi midir” de el-Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt hakkında inmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Ölüm her ikisi arasında eşit değil midir?

Ölüp de kabirlere gömüldüklerinde.”

Burada beyitin birinci mısraında zamir tesniye -ikil- kullanılmakla birlikte, ikinci mısrada iki kişi hakkında olmak üzere çoğul zamirleri kullanılmıştır.

Secde 17

Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlığı olacak şeyleri hiç kimse bilemez.

Diyanet Vakfı
Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.

Kurtubi Tefsiri
Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere yüzleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilmez.

“Onlara… ne nimetler gizlendiğini” anlamındaki âyeti Hamza:

“Onlara ne nimetler gizlediğini” şeklinde “ye” harfini sakin olarak (harf-i med olarak) okumuştur. Diğerleri ise üstün ile okumuşlardır. Abdullah’ın kıraatinde ise: Ne nimetler gizlediğimizi” şeklinde “nûn”u ötreli olarak okumuştur. el-Mufaddal ise el-A’meş’ten: “Ne nimetler gizlendiğini” şeklinde ötreli “ye” ve üstün “fa” ile okumuştur. (“Gözleri, aydınlatan” anlamındaki âyeti) İbn Mes’ûd İle Ebû Hüreyre: “Gözleri aydınlatanlardan” diye okumuşlardır.

“Ne nimetler gizlediğimi” anlamında “ya” harfini sakin okuyanların okuyuşu muzari bir fiil olup baştaki hemze mütekellim hemzesidir. “Ne’; (anlamındaki edat) “gizlediğim” anlamındaki fiil ile nasb mahallindedir ve istifham (soru) anlamındadır. Cümle de iki mef’ûlün yerini tuttuğundan dolayı nasb konumundadır. “Ne”ye ait olan zamir ise hazfeditmiştir.

“Ye” harfini üstün okuyanların okuyuşuna göre, bu meçhul ve mazi bir fiildir. “Ne” anlamındaki edat ta mübtedâ olarak ref mahallindedir, haberi ise “gizlendiğini” anlamındaki fiil ve sonraki ifadeler teşkil etmektedir. “Gizlendiği” lâfzındaki zamir de “ne” anlamındaki edata aittir.

ez-Zeccâc der ki: Bu âyet “O’nun onlar için ne nimetler gizlediğini” yani Allah’ın onlar için ne nimetler gizlediğini, anlamında da okunmuştur ki, bu da Muhammed b. Ka’b’ın kıraatidir. Bu durumda “ne” anlamındaki edat nasb mahallindedir.

el-Mehdevî dedi ki: (İbn Mes’ûd ve Ebû Hüreyre gibi): “Gözleri aydınlatan şeyler” diye okuyanların kıraatinde çoğul olan “aydınlatıcı şeyler; ‘in çoğuludur. Burada bu lâfzın çoğul gelmesi, çoğula (gözler)e İzafe edilmesinden dolayıdır. Tekil okunması ise mastar oluşundan ötürüdür ve bu, cins isimdir.

Ebubekr el-Enbarî de şöyle demektedir: Bu Mushafa aykırı değildir. Çünkü “Aydınlatıcı” lâfzının “te”si vakıf halinde de vaslı kabul edenlerin anlayışına göre; “Allah’ın rahmeti” lâfzının, (açık) “te” ile yazdıkları gibi yazanların kullanılışına göre yazılmıştır. Bu durumda yazıda “Aydınlatanlar” lâfzından, telaffuzda var olmakla birlikte “te” harfinin düşmesi karşı çıkılacak bir husus değildir. Nitekim hem dilde, hem söyleyişte sabit olduğu halde “semavâf’den de (mim harfinden sonraki) “elifin yazılmayışına da karşı çıkamamaktadır.

Anlatılmak istenen de şudur: Şanı yüce Allah insan olsun, melek olsun hiçbir kimsenin bilemediği ve onlar için hazırlamış bulunduğu nimetleri haber vermektir. Bu âyet-i kerîmenin anlamını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu Hadîs-i şerîfi de dile getirmektedir: “Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Ben salih kullanma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçmemiş olan şeyler hazırladım, Daha sonra şu: “Yanlarıyataklarından uzak kalır… Onlara işlediklerine mükâfat olmak üzere…” âyetlerini okudu.” bu hadisi Sahih(-i Müslim) de Sehl b. Sa’d es-Sâidî’den rivâyetle kaydetmiş bulunmaktadır Müslim, IV, 2175

İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Tevrat’ta şu yazılıdır: Yanları yataklardan uzak kalanlara hiçbir gözün görmediğini, hiçbir kulağın işitmediğini ve; hiçbir insanın hatırından geçmeyen şeyleri vermek, Allah’ın bir ahdidir. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Bu hususla durum, tefsiri bilinemeyecek kadar yüce ve büyüktür.

Derim ki: Bu büyük lütuf cennette mevkileri itibariyle en yüksek mertebede olanlar hakkındadır. Nitekim bu Müslim’in Sahih’inde şöylece açıklanmaktadır: el-Muğire b. Şu’be’den rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mûsa (aleyhisselâm) Rabbinden dilekte bulunarak şöyle dedi: Rabbim, cennetlikler arasında en aşağı mertebede olan kişi kim olacaktır? Yüce Allah, şöyle buyurdu: Bu, cennetlikler cennete girdikten sonra gelecek olan bir adamdır. Ona cennete gir denilir, o: Rabbim herkes kendi yerine yerleşmiş bulunup da alacaklarını aldıktan sonra nasıl (girebilirim), der. Ona: Dünya hükümdarlarından birisinin mülkünün benzerinin senin olmasına razı mısın? denilir, o: Razı oldum Rabbim, der. Bunun üzerine Allah: Sana bunu, bir o kadarı, onunla beraber bir o kadarı daha, bir o kadarı, bir o kadarı, bir o kadarı daha veriyorum der. Beşincisinde ise kişi: Rabbim razı oldum, der. Bu sefer yine: Sana bunlar ve onların on misli daha var. Ayrıca canının çektiği, gözünün zevk aldığı şeyler de sana verilecektir, Adam: Razı oldum Rabbim, der. Bu sefer (Mûsa): Peki Rabbim konumu en yüksek olanları deyince, yüce Allah şöyle buyurdu: Bunlar Benim murad ettiğim kimselerdir. Onların lütuf ve ihsanlarını Ben ellerimle diktim ve onların üzerini mühürledim. Hiçbir göz (benzerini) görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir İnsanın kalbinden (bunlar) geçmemiştir. (Peygamber) buyurdu ki: Bunun yüce Allah’ın Kitabından tasdikini de şu âyet yapmaktadır: “Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilmez.” Müslim, 105; Tirmizî, V, 347: Bu Muğire’nin kendi sözü olarak mevkuf bir rivâyet halinde de zikredilmiştir.

Yine Müslim’in kaydettiğine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ben salih kullanma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden geçmediği şeyleri onlara saklamak üzere hazırlamış bulunuyorum. Allah’ın bu hususta sizleri haberdar kıldığı hususlar ise ayrıdır. Daha sonra yüce Allah’ın:

“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilmez” âyetini okudu. ” Buhârî, IV, 1794; Müslim, IV, 2174, 2175; Müsned, II, 466, 495

İbn Şîrîn dedi ki: Bundan maksat yüce Allah’a bakmaktır, el-Hasen dedi ki: Sözü edilen bu kimseler birtakım amellerini başkalarından gizlediler. Yüce Allah da onlar için hiçbir güzün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği hususları (mükâfat olarak) gizledi.

Secde 16

Yanları yataklardan uzak kalır, Rablerine korku ve ümitle dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.

Diyanet Vakfı
Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.

Kurtubi Tefsiri
Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korkarak ve ümit ederek dua ederler. Onlara verdiğimiz miktarı infak da ederler.

“Yanları yataklarından uzak kalır.” Yani yattıkları yerlerden yanları uzak durur ve onlara doğru yanaşmaz. Bu ifade, hal olarak nasb mahallindedir ki: “Yanları uzaklaşmış haldedir” anlamındadır.

Yatılacak yerler, yataklar” kelimesi, ‘in çoğuludur. Bu da “uyku uyumak üzere yatılan yerler” demektir.

Yatma vakitlerinde (yataktan) uzak kalırlar, anlamına gelme İhtimali de vardır. Ancak böyle bir açıklama mecazdır. Hakikat anlamı ise daha uygundur. Abdullah b. Revâha’nın şu beyitleri de bu anlamdadır:

“Ve aramızda Allah Rasûlü vardır, Allah’ın Kitabını okuyan,

Sabah vaktinde fecr yarılıp (aydınlık) yukarı doğru yükseldiğinde,

Geceyi geçirir yatağından yanını uzak tutmuş haliyle,

Yataklar müşriklere ağırlık verdisinde.”

ez-Zeccâc ve er-Rummânî şöyle demişlerdir: Uzak durmak; yukarı doğru çekilmek” anlamındadır. Hakaret ederken ve benzeri sözler söyleyip, hacaya düşen kimseyi affetmek hakkında da bu anlamı ifade eder.

“Yanlar” ise ‘ın çoğuludur.

Yanlarının yataktan uzak kalış sebebleri hususunda da iki görüş vardır. Birinci görüşe göre ya namazda oldukları için, ya namazın dışında yüce Allah’ı zikrettiklerinden dolayı yataklarından uzak kalırlar. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve ed-Dahhak yapmıştır. İkinci görüşe göre, bunun sebebi namaz kılmalarıdır.

Kendisi sebebiyle yanlarının yataktan uzaklaştığı namazın mahiyeti hususunda da dört görüş vardır. Birinci görüşe göre geceleyin nafile namaz kılmalarıdır. Müfessirlerin Cumhûrunun kabul ettiği görüş budur, çoğunluk da bu kanaattedir. Öğülmeye sebeb olan nokta da budur. Aynı zamanda bu Mücahid, el-Evzaî, Malik b. Enes, el-Hasen b. Ebi’l-Hasen, Ebû’l-Âl-iyye ve başkalarının da görüşüdür. Yüce Allah’ın:

“… Gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilmez” (es-Secde, 32/17) âyeti buna delil teşkil etmektedir. Çünkü onlar başkalarından gizleyip sakladıklarının karşılığında gizlenip saklanan mükâfatlar ile karşılık görmüş olacaklardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İleride buna dair açıklamalar gelecektir.

Gece ve Evvâbin Namazları:

Gece namazı kılmaya dair pekçok Hadîs-i şerîf vardır. Bunlardan birisi de Muâz b. Cebel’in rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîftir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demiştir: “Sana hayrın kapılarını göstereyim mi?: Oruç bir kalkandır, sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi günahı söndürür ve bir de kişinin geceleyin namaz kılması. Sonra da yüce Allah’ın:

“Yanları yataklarından uzak kalır… ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilmez.” (es-Secde, 32/16-17) âyetini okudu.” Tirmizî, V. 11; İbn Mâce, II, 1314; Müsned, V, 231, 248; et-Tayalisi, Müsned, 1, 76 Bu hadisi Ebû Dâvûd et-Tayalisî Müsned’inde, Kadı İsmail b. İshak ile Ebû Îsa et-Tirmizî rivâyet etmişlerdir. Tirmizî hadis hakkında hasen, sahih bir hadistir, demiştir.

İkinci görüş kendisine “el-ateme” ismi da verilen yatsı namazıdır. Bu açıklama el-Hasen ve Atâ’ya aittir. Tirmizî’de yer alan rivâyete göre Enes b. Malik bu:

“Yanları yataklarından uzak kalır” âyetinin “el-ateme (yatsı)” diye bilinen namazı beklemek hakkında inmiştir, demiştir. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir Tirmizî, V, 346

Üçüncü görüş akşam ile yatsı arasında nafile namaz kılmaktır. Bu da Katade ve İkrime’nin görüşüdür. Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiğine göre Enes b. Mâlik’ten şu: “Yanları yataklarından uzak kalır, Rabblerine korkarak ve ümit ederek dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan İnfak da ederler” âyeti hakkında: Sahabe akşam ile yatsı arasında nafile namaz kılarlardı, demiştir. Ebû Dâvûd,U, 35

Dördüncü görüş, ed-Dahhak dedi ki: Yanların yataklardan uzak kalması, kişinin yatsı ile sabah namazlarını cemaatle birlikte kılması demektir. Ebû’d-Derdâ ve Ubâde (b. es-Sâmit) da böyle demişlerdir.

Derim ki: Bu güzel bir görüştür ve manası itibariyle bu husustaki diğer görüşleri de kapsamına almaktadır. Çünkü yatsı namazını küıncaya kadar bekleyen bir kimse namazdaymışcasına ve yüce Allah’ı zikretmeye devam ediyormuş gibi değerlendirilir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişi namazı beklemeye devam ettiği sürece namaz kılıyor demektir. ” Buhârî, I, 232; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 20K, Müsned, V, 451.

Enes de şöyle demektedir: Âyetten maksat yatsı namazını beklemektir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını yaklaşık gecenin ilk üçte birine kadar geciktirirdi.

İbn Atiyye dedi ki: Cahiliye döneminde insanlar güneş battığı andan itibaren ve kişi ne zaman dilerse, o zaman uykuya yatarlardı. Yatsı namazına kadar beklemek onların alışmadıkları bir şeydi ve onlara zor bir iş geldi. Sabah namazım cemaatle özellikle de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kıldığı şekilde vaktinin ilk girdiği sıralarda kılan bir kimse de bu durumdadır. Çünkü adeten bu namazı ilk vaktinde kılan bir kimse, seher vaktinde uyanır, abdest alır, namaz kılar ve tan yeri ağarıncaya kadar yüce Allah’ı zikretmeye koyulur. Böylelikle hem vaktin başında, hem de sonunda yataklardan uzak kalmak hasıl olmuş olur. Müslim’in kaydetmiş olduğu Osman b. Affan yoluyla gelen hadis de bu kanaati pekiştirmektedir. Osman b. Affan dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kim yatsı namazını cemaatle kılacak olursa, gecenin yarısını namaz kılmakla geçirmiş gibi olur. Sabah namazını da cemaatle kılan, gecenin tamamını namazla geçirmiş gibi olur,” Müslim, I, 154; Müsned, I, 58, 68.

Tirmizî ile Ebû Dâvûd’un bu hadisi kaydederken kutlandıkları lâfızları şöyledir: “Kim yatsı namazında cemaatle birlikte bulunursa, bu onun için gecenin yarısını namaz kılmakla geçirmek demektir. Kim de yatsı ile sabah namazını cemaatle kılarsa, bu da onun için bir geceyi namazla geçirmiş gibi olur.” Tirmizî, I, 433; Ebû Dâvûd, I, 152

en-Nûr Sûresi’nde (24/58. âyet, 8, başlıkta) Ka’b’dan yatsı namazından sonra dört rek’at kılan kimsenin bu dört rek’atinin Kadir gecesi mesabesinde olacağına dair rivâyeti de geçmiş bulunmaktadır.

Akşam ile yatsı arasında namaz kılmanın ve gece namazı kılmanın faziletine dair hasen derecesinde pekçok rivâyet gelmiştir. İbnu’l-Mübarek şöyle demektedir: Bize Yahya b. Eyyub haber verdi, dedi ki: Bana Muhammed b. el-Haccac yahut İbn Ebi’l-Haccac anlattığına göre o, Abdulkerim’in şöylece rivâyet ettiğini duymuştur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim akşam ile yatsı arasında on rekat namaz kılacak olursa, onun için cennette bir köşk bina edilir.” Bunun üzerine Ömer b. el Hattab ona şöyle dedi; O vakit bizim köşklerimiz, evlerimiz çok olur ey Allah’ın Rasûlü. Bu sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allah en büyüktür, lütfü en çok olandır -ya da: en hoş olandır-” diye buyurdu İbnu’l-Mübarek, Zükd, s. 446, el-Münâvî, Feydu’l-Kadir, VI, 13H.

Abdullah b. Amr b. el-Âs’dan dedi ki: Evvâbîn (radıyallahü anhbblerine dönenler) namazı akşam ile yatsı arasında insanlar tekrar namaza dönünceye kadarki halvet (yalnızlık)dır.

Abdullah b. Mes’ûd da bu vakitlerde namaz kılar ve şöyle dermiş: Akşam ile yatsı arasında namaz gaflete karşı bir namazdır. Bunu da İbnu’l-Mübarek zikretmiştir.

es-Sa’lebî de İbn Ömer’den merfu bir rivâyet olarak şunu kaydetmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İki yanı akşam ile yatsı arasında yataklardan uzak kalan bir kimse için cennette bir yıllık mesafede İki köşk bina edilir. Bunlarda öyle ağaçlar vardır ki, eğer doğu ve batıdaki insanlar bunlara konaklayacak olursa meyveleri onların hepsine yetecektir.” İşte bu Evvâbîn namazıdır, gafillerin gafleti -gaflette olduğu vakitdır. Şüphesiz ki kabul olunup da geri reddolunmayacak dualardan birisi de akşam ile yatsı arasında yapılacak duadır.

Yataklardan Uzak Kalmanın Faziletine Dair:

İbnu’l-Mübarek’in naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Kıyâmet gününde bir münadi şöyle seslenir: Bugün kimlerin kerem sahibi olduklarını bileceksiniz. Haydi her durumları için yüce Allah’a hamdedenler ayağa kalksınlar. Bunlar ayağa kalkar ve cennete doğru gönderilirler. Daha sonra münadi ikinci bir defa seslenir: Bugün kimlerin kerem sahibi olduklarını bileceksiniz. Haydi yanları yataklardan uzak kalan “Rabblerine korkarak ve ümit ederek dua eden, kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler” kimseler ayağa kalksınlar. Onlar da kalkarlar ve cennete doğru giderler. Münadi üçüncü bir defa seslenir: Bugün kerem sahibi kimselerin kimler olduğunu bileceksiniz. Haydi

“kendilerini ticaretin de, alışverişin de, Allah’ı anmaktan, namazdan, zekâtı vermekten alıkoymadığı” (en-Nûr, 24/37) kimseler ayağa kalksınlar. Bunlar da ayağa kalkar ve cennete doğru giderler İbnul-Mübarek, Zühd, s. 102; el-Heysemî, Zevaidu Müsnedi’l-Hâris, II, 1002; İbn Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, VI, 62

Bunu es-Sa’lebî Esma binti Yezid yoluyla merfu olarak zikretmiş bulunmaktadır. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah kıyâmet gününde öncekileri de, sonrakileri de biraraya getirip topladığında bir münadi bütün insanların duyacağı yüksek bir sesle şöylece seslenir: Bugün burada bulunanlar kimlerin ilahi lütuf ve kereme lâyık olduklarını bileceklerdir. Haydi dünyada iken yanları yataklardan uzak kalanlar ayağa kalksınlar. Bunlar az sayıda olmakla birlikte ayağa kalkacaklardır. Daha sonra ikinci defa şöylece seslenir: Bugün kimlerin ilahi lütuf ve kereme lâyık olduklarını bileceksiniz. Haydi hiçbir ticaretin ve alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı kimseler ayağa kalksınlar. Bunlar da ayağa kalkarlar. Sonra üçüncü bir defa seslenir: Bugün kimlerin lütfu kereme daha lâyık olduklarını bileceksiniz. Haydi sevinçli ve rahat zamanlarında da, zorlu ve sıkıntılı zamanlarında da her durumda Allah’a hamdeden kimseler ayağa kalksınlar. Bunlar da az olmakla birlikte ayağa kalkacaklar, hep birlikte cennete girecekler, “sonra da diğer insanlar hesaba çekileceklerdir.” Bir önceki nota hakiniz.

İbnu’l-Mübarek dedi ki: Bize Ma’mer bir adamdan rivâyetle haber verdi. Bu kişi Ebû’l-Alâ b. eş-Şifrî’den, o Ebû Zerr’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Üç kişi vardır ki, yüce Allah onlara güler ve onlara müjdeler verir. Geceleyin namaz kılmak üzere kalkıp sıcak yatağını terkettikten sonra güzel bir şekilde abdest alan, sonra da namaza duran kimse. Bunun üzerine yüce Allah meleklerine şöyle der: “Kulumu bu işleri yapmaya iten nedir?” Onlar derler ki: Rabbimiz, onun halini sen bizden daha iyi bilirsin. Bunun üzerine şöyle buyurur: “Evet, ben onun halini daha iyi bilirim. Fakat siz de bana söyleyin.” Şöyle derler: Sen, ona bir şeyleri ümit etmesini söyledin, o da onları ümit etti. Bir şeylerden de korkuttun, o da korktu. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurur: “Sizi şahit tutuyorum ki, korktuklarından ben onu emin kılacağım ve umduğu şeyleri de kendisine vereceğim.” Diğer bir adam ise bir askeri müfreze ile birlikte bulunup, düşman ile karşılaşan, arkadaşları bozguna uğrayıp geri gittikleri halde, kendisi öldürülünceye yahut ta yüce Allah kendilerine zafer verinceye kadar, sebat gösteren kimsedir. Yüce Allah meleklerine yukarıda sözü edilen benzer sözleri söyler. Diğeri ise gece boyunca yol alıp nihayet gecenin sonuna doğru arkadaşlarıyla birlikte konaklayan, arkadaşları uyudukları halde kendisi kalkıp namaz kılan kimsedir. Yüce Allah bunun üzerine meleklerine şöyle der…” İbnu’l-Mübarek, Zühd, 426 diyerek olayı nakleder.

“Rabblerine… dua ederler” âyeti hal olarak nasb mahallindedir. “Dua edenler olarak” anlamındadır. Yeni bir cümle başı olarak (isti’nâf) sıfat olması da mümkündür. Yani onların yanları yataklardan ayrılır. Onlar aynı zamanda her hallerinde gece ve gündüz Rabblerine dua ederler. “Korkarak” lâfzı ise mef’ûlün leh (korktukları için anlamında)’dir. Mastar (mef’ûl-i mutlak) olması da mümkündür. “Ümit ederek” âyeti da onun gibidir, yani azabtan korktukları, mükâfatı da umdukları için Rabblerine dua ederler.

“Onlara verdiğimiz rızıktan İnfak da ederler” âyetindeki; edatı, anlamındadır. Mastar da olabilir. Her iki şekilde de onun; “…tan, dan” edatından ayrı yazılması gerekmektedir.

“İnfak da ederler” âyeti farz olan zekâtı verirler anlamındadır, diye açıklandığı gibi; nafile tasaddukta bulunurlar diye de açıklanmıştır. Bu görüşe göre övülmeleri daha ileri derecede olur.

Secde 15

Bizim ayetlerimize, yalnızca kendilerine hatırlatıldığında secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve büyüklük taslamayanlar inanırlar.

Diyanet Vakfı
Bizim ayetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.

Kurtubi Tefsiri
Bizim âyetlerimize ancak kendilerine âyetlerle öğüt verildiğinde secdeye kapanan ve Rabblerini hamd ile teşbih edenler îman eder. Hem onlar büyüklük de taslamazlar.

Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani onlar küfre çokça alışmış olduklarından dolayı sana îman etmezler. Sana ve Kur’ân-ı Kerîm’e, onun üzerinde iyiden iyiye düşünen ve ondan öğüt alan kimseler îman ederler. Bunlar ise Kur’ân-ı Kerîm kendilerine okunduğu takdirde

“secdeye kapanan…” kimselerdir. İbn Abbâs dedi ki: Rükûa varan kimseler diye açıklamıştır. el-Mehdevî dedi ki: Bu açıklama secde âyetinin okunması esnasında rükûa varmayı da gerekli görenlerin mezhebine uygun bir açıklamadır. Bu açıklamayı yapanlar şanı yüce Allah’ın:

“Hemen…, rükû ederek, yere kapanıp (Allah’a) döndü” (Sâd, 38/24) âyetini delil gösterirler. Bir diğer açıklamaya göre bundan kasıt da, secdeye varmaktır. İlim adamlarının çoğunluğu da bu kanaattedir. Yani bunlar Allah’ın âyetlerini ta’zim etmek, O’nun satvetinden ve azabından korkmak sureliyle yüzleri üzere Allah için secdeye kapanırlar.

“Rabblerini hamd ile teşbih edenler”; hamd ile teşbihi birlikte yapanlar demek olup, bu da O’nu hem tenzih (noksanlıklardan uzak olduğunu söyleyen), hem de ona hamd eden kimseler demektir. Bu bakımdan onlar secde ettiklerinde: “Subhanallahi ve bi hamdihi, subhane Rabbiye’l-a’lâ ve bi hamdihi” derler. Yani yüce Allah’ı müşriklerin söylediklerinden tenzih ederek secdeye kapanırlar. Süfyan dedi ki:

“Hamd ile teşbih edenler” Rabblerine hamdederek namaz kılanlar demektir.

“Hem onlar” Yahya b. Sellâm’ın açıklamasına göre, O’na ibadete karşı

“büyüklük de taslamazlar.” en-Nekkaş da: Mekkeliler secde etmeyerek büyüklük tasladıkları gibi,

“büyüklük taslamazlar” diye açıklamıştır.

Secde 14

Bugününüzle karşılaşmayı unuttuğunuz gibi, Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık kalıcı azabı tadın!

Diyanet Vakfı
(O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan ötürü ebedi azabı tadın!

Kurtubi Tefsiri
O halde siz bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için (azâbı) tadın. Gerçekten Biz de sizi unuttuk. Şimdi işleyegeldiklerinize karşılık olarak ebedilik azabını tadın.

“O halde siz bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için (azâbı) tadın” âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır. Birincisine göre buradaki

“unutmak”tan kasıt, hatırlamanın sözkonusu olmadığı haldir. Yani onlar bu gün için hiç amelde bulunmadıklarından, onu unutmuş olan kimseler gibi olacaklardır.

İkinci görüşe göre

“unuttuğunuz için” terkettiğiniz için anlamındadır. Aynı şekilde

“Biz de sizi unuttuk” âyetinde de bu anlama gelmektedir.

Muhammed b. Yezid yüce Allah’ın:

“Yemin olsun Biz daha önce Âdem’e vahyetmiştik. Fakat o unuttu” (Tâ-Hâ, 20/115) âyetini delil göstererek şöyle demektedir: Burada “unutma”nın terketmek anlamına geldiğinin delili yüce Allah’ın İblis’in söylediğini haber verdiği şu sözleridir:

“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedi kalanlardan olmayasanız diye yasakladı.” (Tâ-Hâ, 20/115) Eğer Âdem “unutan” birisi olsaydı, şüphesiz ki ona hatırlatmış olurdu. Daha sonra da delil olarak şu beyiti zikretmektedir:

“Sanki onun böğründen çıkan (ve fışkıran kan)

içki içenlerin ateş kenarında unuttukları bir şiş idi.”

Burada “unuttukları” lâfzı, terkettikleri demektir. Eğer bu “unutmak” demek olsaydı, bu işi sadece bir defa yapmış olmaları gerekirdi.

ed-Dahhak dedi ki: “Unuttuğunuz” emrimi terkettiğiniz demektir. Yahya b. Sellam da: Bugünde öldükten sonra dirilişe imanı terkettiğiniz için anlamındadır.

“Biz de sizi unuttuk.” Hayırdan yana terkettik. (Hayırsız bıraktık) demektir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

Mücahid dedi ki: Sizi azabta terkettik demektir. Şanı yüce Allah’ın: “(…………); Gerçekten Biz de sizi unuttuk” âyetinin yeni bir ifade olarak başlaması ve fiilden önce; “(……): Gerçekten” ile onun isminin gelmesi, onlardan alınacak intikamın şiddetli olacağını ifade etmektedir. Bunu tadınız, anlamındadır. Yani sizin bu başlarınızı önünüze eğmeniz, bu rüsvaylığınız ve bu gamınız, kederiniz Allah’ın sizi unutmasından dolayıdır. Ya da anlamı şudur: Sizler ebedi azâbı tadınız. Bu ise cehennemde hiçbir şekilde kesintisi olmayan daimi azâb demektir.

“İşleyegeldiklerinize karşılık olarak” âyeti, dünyada işlediğiniz masiyetler karşılığında demektir.

Bazan “tatmak” tabiri ruhun karşı karşıya kaldığı haller hakkında da -tadılan şey olmasa dahi- kullanılabilir. Buna sebep ise tadılan şeyin tadını ruhun hissettiği gibi, bu şeyi de hissetmesinden ötürüdür. Ömer b. Ebi Rebia dedi ki:

“Onun bir fesad olduğunu iddia ediyorsan eğer, tat onun hicranını,

Evet, şunu bil ki; kimi zaman iddia ve kanaatler yalandır.”

el-Cevherî dedi ki: “Ben filanın yanında bulunanı tattım” demek, onu denedim demektir. “Yayın tadına baktım” demek, yayın sertliğini anlamak maksadıyla kirişini çektim, demektir. Allah ona yaptıklarının vebalini tattırdı, demektir. Şair Tufeyl şöyle demektedir:

“Muhaccir (günü) sabahı tattığımız gibisini siz de tadınız,

Ciğerlerimiz deki öfke ve ızdırabın benzerini.”

(……..); Peyderpey onun tadını aldım, demektir. Denenmiş ve bilinen iş, demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Süslenmeye ihtiyacı olmayacak kadar güzel olanların kalbi şarkı söyleyen kimsenin,

Verilmesi gereken İkramiyelerinin gecikmesi gibi; bilinen ve denenmiş bir husustur.”

Usanmış, melul kimse, demektir.

Secde 13

Dileseydik elbette her nefse doğru yolu verirdik; fakat Benden şu söz kesinleşti: “Elbette cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım.”

Diyanet Vakfı
Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, «Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım» diye benden kesin söz çıkmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Biz dileseydik, her nefse elbette hidayetini verirdik. Fakat Benden sâdır olan: “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve İnsanlardan elbette dolduracağım” sözü hak olmuştur.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî dedi ki: Cehennemlikler:

“Rabbimiz gördük, işittik. Artık bizi geri döndür, salih amel işleyelim. Gerçekten biz inandık.” (Secde, 32/12) diyecekleri vakit yüce Allah da onlara:

“Eğer Biz dlleseydik, her nefse elbette hidayetini verirdik” âyeti ile onlara cevap verip sözlerini reddetmiş olacaktır. Yani: Eğer Ben dilemiş olsaydım, bütün insanları hidayete iletirdim. Onlardan hiçbir kimse ayrılığa düşmezdi.

“Fakat Benden sadır olan… sözü hak olmuştur” âyeti ile onlara cevab verecektir. Bu açıklamayı İbnu’l-Mubarek “er-Rakaik” adlı eserinde uzunca bir hadisin sözleri arasında zikretmektedir. Biz de bunu “et-Tezkire”de zikretmiş bulunuyoruz.

en-Nehhâs dedi ki:

“Eğer Biz dileseydik, her nefse elbette hidayetini verirdik” âyetinin anlamı hakkında iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu dünyada olurdu, diğer görüşe göre ifadelerin akışı bunun âhirette gerçekleşeceğine delâlet ettiği şeklindedir. Yani Biz dilemiş olsaydık, onların istedikleri gibi tekrar onları dünyaya ve imtihana geri döndürürdük.

“Fakat Benden sadır olan: Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan elbette dolduracağım sözü hak olmuştur.” Yani Bana isyan eden kimseleri cehennem ateşiyle mutlaka azablandıracağıma dair sözüm haktır. Şanı yüce Allah da tekrar onları geri döndürecek olursa, aynı hallerine döneceklerini bilmiştir. Nitekim yüce Allah:

“Eğer geri döndürülürlerse, yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler” (el-En’am, 6/28) diye buyurmaktadır.

Buradaki hidayetin anlamı, kalbte marifetin yaratılmasıdır. Mutezile’nin te’vili ise şu şekildedir: Eğer dileseydik Biz dehşet verici muazzam belgeleri açığa çıkartmak suretiyle hidayete onları zorlardık. Fakat O’nun böyle bir şey yapması güzel değildir. Çünkü o takdirde insana verilen mükellefiyet dolayısıyla cereyan edecek olan maksada aykırıdır. Sözkonusu bu maksat, ancak mükellefin kendi tercihi ile yapmış olduğu şeylere hak kazanılan sevabı vermektir.

İmâmiyye bu âyetin te’vilinde şöyle demişlerdir; Bu âyet ile âhirette cennet yoluna iletip hiçbir kimseyi cezalandırmaması manasını kastetmiş olması mümkündür. Fakat cehennemi dolduracağına dair sözü hak olmuştur.

Bize (Ehl-i Sünnete) göre yüce Allah’ın herkesi cennete İletmesi vacib değildir. Aksine vacib olan masum olanları hidayete iletmektir. Günah işleyen kimseleri ise yaptıkları işlerin karşılığı olmak üzere cehennem ateşine iletmesi mümkündür. Ancak böyle bir şeyin mümkün olması, onların görüşlerine göre imkansız olmalıdır. Çünkü onlar hidayetten kastın îmana hidayet verilmesi olduğunu kat’î olarak söylemişlerdir.

Bu iki tevilleri dolayısıyla ilim adamlarınca onlara karşı “usulü’d-din” bahislerinde yeteri kadar tenkit yapılmıştır. Bu hususta onlara verilen en uygun cevap şöyle denilmesidir: Bizim görüşümüze göre de, sizin görüşünüze göre de yüce Allah’ın çaresizlik, mecbur bırakmak ve zorlamak yolu ile onları hidayete iletmesi batıldır. Çünkü böyle bir şey, Cebriye mezhebini kabul etmeye götürür. Bu ise bize göre de, size göre de çok bayağı bir görüştür. O halde geriye sadece hidayet bulan mü’minlere yüce Allah’ın îman ve itaate kendi tercihleri dolayısı ile hidayete iletmiş olduğu tezi kalmaktadır. Böyle olmalı ki, teklif sahih olabilsin ve buna bağlı olarak cebren ve zor ile değil de ihtiyar ve tercih ile dileyen îman ve itaat etsin. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere” (et-Tekvir, 81/28);

“Artık kim dilerse, Rabbine doğru bir yol alır.” (el-İnsan, 71/29) Daha sonra bu her iki âyetin akabinde de yüce Allah:

“Ama Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” (el-İnsan, 76/30 ve et-Tekvir, 81/29) diye buyurmaktadır. Buna göre mü’minlerin imanı kendi meşietleri ile meydana gelmekte, bununla birlikte; yüce Allah dilemedikçe onların dilemelerinin sözkonusu olmadığını da bildirmektedir.

İşte bundan dolayıdır ki Cebriye’ciler hidayetlerinin yüce Allah’ın meşietine bağlı olduğunu gördüklerinden şöyle demişlerdir: Bütün insanlar, bütün itaatlerinde mecburdurlar. Onlar bunu söylerken yüce Allah’ın:

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz” (el-İnsan, 76/30) âyetini gözönünde bulundurmuşlardır.

Kaderiyye ise îmana yol bulup hidayete ermenin, kulların meşietine bağlı olduğunu gördüklerinden: İnsanlar kendi fiillerinin yaratıcılarıdırlar, demişlerdir. Bunu söylerken de yüce Allah’ın:

“Aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere” (et-Tekvir, 81/28) âyetini gözönünde bulundurmuşlardır.

Bizim mezhebimiz (tutturduğumuz yol) ise itikatta iktisad (orta yol)dır. Bu da Cebriye ile Kaderiyye mezhebleri arasında bir mezhebtir ve esasen işlerin en hayırlıları orta yollu olanlarıdır. Çünkü hak ehli şöyle demektedirler: Bizler mecburen yaptığımız işler ile kendi seçimimiz ile yaptığımız İşler arasında fark görmekteyiz. Şöyle ki: Bizler insanın kendi çabası ve iradesi ile olmaksızın kudretine de bağlı bulunmaksızın elinin titremesi şeklinde ortaya çıkan hareket ile insanın titreme hareketine benzer bir hareketle ve kendi tercih ve iradesiyle elini hareket ettirmesi arasında bir fark olduğunu idrak ediyoruz. Titreme hareketi ile irade ile yapılan hareket arasında fark gözetmeyen -ki bu iki hareket de onun zatında bulunmakta müşahedesi ile elinde hissedilmekte, bunun böyle olduğunu duyularıyla da hissetmektedir- böyle bir kimse, aklen bunaktır, duyuları itibariyle sağlam değildir, akıllı kesimin dışındadır. İşte apaçık gerçek budur: İfrat ile tefrit yolları arasındaki orta yol budur. Şair de şöyle demiştir:

“İşlerin orta yollu olanının iki ucu da yerilmiştir.”

İşte bu itibar ile ilim adamlarından nazar ehli olanlar bu anlayışa kesb itibariyle “iki konum arasındaki konum” ismini vermişler ve onlar bu adlandırmayı yüce Allah’ın aziz Kitabından almışlardır ki; o da:

“Herkesin kazandığı (iyilik) kendisine, yaptığı (kötülük) de onun aleyhinedir” (el-Bakara, 2/286) âyetidir.

Secde 12

Suçlular, Rablerinin huzurunda başlarını öne eğmiş olarak, “Rabbimiz! Gördük ve işittik; şimdi bizi geri çevir ki salih ameller işleyelim. Biz artık kesin olarak inandık” derken bir görsen!

Diyanet Vakfı
O günahkarların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, «Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık» diyecekleri zamanı bir görsen!

Kurtubi Tefsiri
Günahkârları, Rabblerinin huzurunda başlarını eğip: “Rabbimiz gördük, İşittik. Artık bizi geri döndür, salih amel işleyelim. Gerçekten biz inandık” diyecekleri vakit, bir görsen.

“Günahkârları, Rabblerinin huzurunda başlarını eğip… bir görsen” âyeti mübtedâ ve haberdir. ez-Zeccâc dedi ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitab ümmetine hitabdır, anlamı da şudur: Ey Muhammed! Sen kıyâmet gününde ölümden sonra dirilişi inkâr edenleri görsen, hayret verecek şeyler göreceksin. Ancak Ebû’l-Abbas’ın benimsediği görüş başka türlü olup onun görüşüne göre mana şöyle olur: Ey Muhammed! Günahkâr kimseye şunu de ki: Şayet sen günahkârları Rabblerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş olarak görecek olursan, yaptıkların dolayısıyla hic şüphesiz pişman olacaksın.

“Rabblerinin huzurunda” Rabblerinin kendilerini hesaba çekip amellerinin karşılıklarının verileceği esnada

“başlarını” pişmanlıktan, horluktan, üzüntüden, zilletten ve kederden dolayı

“eğip: Rabbimiz” daha önce yalanladıklarımızın doğruluğunu

“gördük”, inkâr ettiğimiz şeyleri

“işittik” diyeceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Senin tehdidinin doğruluğunu

“işittik” rasûllerinin söyledikleriyle tasdik edildiklerini

“işittik” demektir. Ancak onlar görmenin kendilerine fayda sağlamayacağı bir zamanda görmüş olacaklar, duymanın kendilerine fayda sağlayamayacağı bir zamanda işitmiş olacaklardır.

“Artık bizi” dünyaya

“geri döndür, salih amel İşleyelim. Gerçekten biz” öldükten sonra dirilişe

“İnandık” ve tasdik ettik. Bu açıklamayı da en-Nekkaş yapmıştır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bizler Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdiğinin doğruluğunu tasdik edenleriz. Bu açıklamayı da Yahya b. Seltam yapmıştır.

Süfyan es-Sevrî dedi ki: Yüce Allah onların bu sözlerini yalanlayarak şöyle buyurmaktadır:

“Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler.” (el-En’âm, 6/28)

“Gerçekten biz İnandık” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: İşte şimdi bizim bütün şüphe ve tereddütlerimiz ortadan kalkmıştır. Halbuki onlar dünyada iken de işitiyor ve görüyorlardı, fakat düşünmüyorlardı. Görmeyen ve işitmeyen kimse gibi idiler. Âhirette akılları başlarına gelip uyanacakları vakit ancak o zaman işitmiş ve görmüş gibi olacaklardır.

Bir diğer açıklamaya göre: Rabbimiz gerçek delil Senin delillerindir. Biz Senin rasûllerini gördük, dünyada Senin hayret verici yaratıklarını da gördük. Onların söylediklerini de işittik. İleri sürecek hiçbir delilimiz yoktur. İşte bu onların bir itirafı olacaktır ve bunun akabinde de îman etsinler diye dünyaya geri döndürülmeyi isteyeceklerdir.

Secde 11

De ki: Sizin üzerinize vekil kılınan ölüm meleği sizi vefat ettirecek. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Sîze vekil kılınan ölüm meleği sizin ruhunuzu alır. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Ölüm Meleği:

“De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği sizin ruhunuzu alır” âyeti ile yüce Allah, onların öldükten sonra dirilişi uzak gördüklerini sözkonusu ettikten sonra, canlarının alınmasını ve onları tekrar yaratacak olanın kendisi olduğunu haber vermektedir.

“Ruhunuzu alır” âyetindeki “ruh almak” birşeyi bütün sayı ve birimleriyle almak, tamamen kabzetmek halini anlatmak üzere kullanılan; den gelmektedir. Mesela; “Allah onun hayatını tamamladıktan sonra ruhunu kabzetti” demektir. “Filandan malımı eksiksiz aldım” anlamındadır.

“Ölüm meleği”nin ismi Azrail’in anlamı daha önceden el-Bakara Sûresi’nde de (2/98. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- Abdullah’tır. Onun bütün tasarrufları yüce Allah’ın emriyle, yaratmasıyla ve yuktan varetmesiyledir. Hadîs-i şerîfte rivâyet edildiğine göre bütün hayvanların canlarını -ölüm meleği değil- Allah alır. Sanki yüce Allah böylelikle onların hayatlarını tümden yokediyor gibidir, Bunu İbn Atiyye zikretmektedir.

Derim ki: Bundan farklı bir şekilde de rivâyet gelmiş ve ölüm meleğinin pire ve sivrisineğe varıncaya kadar bütün canlıların ruhlarını aldığı belirtilmiştir. Ca’fer b. Muhammed babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ensardan bir adamın başı ucunda duran ölüm meleğine baktı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: “Benim bu arkadaşıma yumuşak davran, çünkü o bir mü’mindir.” Bunun üzerine ölüm meleği şöyle dedi: “Ey Muhammed! Gönlün rahat olsun, gözün aydın olsun. Ben bütün mü’minlere yumuşak davranırım. Şunu da bil ki, ister şehirde katsınlar, ister çölde yaşasınlar, islerse de denizde bulunsunlar ne kadar ev halkı varsa hepsini ben günde beş defa tek tek gözden geçiririm. Öyle ki ben onların küçüklerini de, büyüklerini de bizzat kendilerinden daha çok tanırım. Allah’a yemin ederim ey Muhammed, eğer ben bir sivrisineğin canını almak istesem, onu almamı emreden yüce Allah olmadığı sürece buna gücüm yetmez.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 326, ravileri arasında meçhul kimselerin bulunduğu kaydıyla; Ahmed b. Amr el-Şeybânî, el-Âhâd ve’l-Hesâni, IV, 252; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, IV, 220; Abdullah b. Muhammed el-Asbahâni, el-Azame, III, 939

Ca’fer b. Ali dedi ki; Bana ulaştığına göre Cebrâîl onları namaz vakitleri esnasında sahifelerde gözden geçirir. Bunu da el-Maverdî zikretmektedir.

el-Hatib Ebubekr Ahmed b. Ali b. Sabit el-Bağdadî dedi ki: Bana Ebû Muhammed el-Hasen b. Muhammed el-Hallac anlattı, dedi ki: Bize Ebû Muhammed Abdullah b. Osman es-Saffar anlattı, dedi ki: Bize Ebubekir Hamid el-Mısrî anlattı, dedi ki: Bize Yahya b. Eyyub el-AHâf anlattı, dedi ki: Bize Süleyman b. Muheyr el-Küllabî anlattı, dedi ki: Ben Malik b. Enes (radıyallahü anh)’ın meclisinde hazır bulundum. Bir adam yanına gelip ona: Ey Abdullah’ın babası! Pirelerin de canını ölüm meleği mi alır? diye sorunca, Malik uzun bir süre sesini çıkarmadı, sonra: Pirelerin canı var mı? diye sordu. Adam: Evet deyince, şu cevabı verdi: Onların da canlarını ölüm meleği alır.

“Allah ölümleri vaktinde ruhları alır” (ez-Zumer, 39/42) âyetini okudu.

İbn Atiyye (az önce kaydedilen) hadisi zikrettikten sonra, şöyle demektedir: İşte Âdemoğullarında da durum böyledir. Ancak Âdemoğlu ayrıca ölüm meleği ile onunla birlikte diğer meleklerin ruhlarının kabzedilmesi için görevlendirilmesiyle müşerref kılınmıştır. Yüce Allah ölüm meleğini yarattığı gibi, onun eli vasıtasıyla da ruhların kabzedilmesini, cisimlerden çekilip çıkartılmasını da yaratmıştır. Şanı yüce Allah, ayrıca ölüm meleğinin emri ile çalışacak, onunla birlikte bulunacak bir ordu da yaratmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Meleklerin o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura… canlarını alırken bir görseydin.” (el-Enfal, S/50);

“Elçilerimiz onun ruhunu alırlar.” (el-En’am, 6/61) Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/61. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Bâri herşeyin yaratıcısıdır ve herbir fiilin hakiki failidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah ölümleri vaktinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uykusunda (alır)” (ez-Zümer, 39/42);

“O ölümü ve hayatı yaratandır.” (el-Mülk, 67/2); “O öldüren ve diriltendir. Ölüm meleği ruhları kabzeder, yardımcıları da görevlerini yaparken canı çıkartan yüce Allah’tır. İşte bu hususla ilgili âyet ve hadislerin birlikte anlaşılma şekli böyledir. Ancak ölüm meleği vasıla olarak ve bu işi gerçekleştirme aracı olarak üstlenen olduğundan dolayı tıpkı yaratmanın meleğe izafe edildiği hallerde olduğu gibi, canı almak ta ona İzafe edilmiştir. Daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/5. âyet, 3. başlıkta) geçtiği üzere.

Mücahid’den rivâyet edildiğine göre, dünya, insanın önünde duran ve dilediği yerden istediğini alabildiği bir leğen gibi, ölüm meleğinin önündedir. Bu anlamda merfu bir rivâyet te gelmiştir ve biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz.

Yine rivâyet edildiğine göre yüce Allah kendisini ruhları kabzetmek üzere görevlendirdiğinde ölüm meleği şöyle demiş: Rabbim, Sen kötü bir şekilde benden sözedilmesine ve Âdemoğullarının bana sövüp saymalarına sebeb teşkil edecek bir işle görevlendirdin. Yüce Allah ona şöyle dedi: “Ben ölüm için hastalık, çaresizlik gibi ölümü kendilerine nisbet edecekleri birtakım sebepler ve gerekçeler yaratacağım. Hiç kimse senden hayırdan başka bir şekilde sözetmeyecek.” Biz bunu tamamıyla “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Ayrıca O’nun ruhları çağırmasıyla birlikte, ruhların kendisine geldiğini ve onları kabzettiğini sonra da rahmet yahut azâb meleklerine teslim ettiğini de zikretmiş idik ki, oradaki açıklamalarımız bu hususlara vakıf olmak isteyenleri tatmin edecek kadardır.

2- Vekâlet Akdinin Dayanağı:

Bazı âlimler vekâletin câiz oluşuna yüce Allah’ın:

“Size vekil kılınan” yani ruhlarınızı kabzetmekle görevlendirilen ifadesini delil göstermişlerdir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Böyle bir delil çıkartma ifadenin lâfzındandır, manasından değildir. Eğer biz bunu delil kabul edecek olursak, buna kıyasen yüce Allah’ın:

“De ki: Ey insanlar, şüphesiz ben… Allah’ın size, kepinize gönderdiği bir peygamberiyim.” (el-A’raf, 7/158) âyetinde sözü edilen risaletin şanı yüce Allah’ın nâibliği ve risaletinin tebliği hususunda O’nun vekilliği olduğunu söyleyebilmeliydik. Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“Zekâtı verin” (en-Nûr, 24/56) âyetinde de sözü edilen husus bir vekalettir, diyebilmeliydik. Şüphesiz yüce Allah, bütün canlıların rızkını teminat altına almış olmakla özellikle zenginlere gıda sahibi olma imkanlarını vermekle birlikte, fakirlerin rızkını yanlarında kılmak suretiyle de fakirleri onlara muhtaç etmiş, ayrıca bu malın belli bir zamanda ve belli bir miktarı ile onlara teslim edilmesini de emretmiştir. O bunu ilmiyle tedbir etmiş, hükmü ile yerine getirilmesini istemiş, hikmetiyle de bunu takdir etmiştir. Hükümler ise ancak istenilen maksatları hakkında ve asli konuları ile ilgili varid oldukları takdirde lâfızlara taalluk eder. Eğer maksatlarının dışında ortaya çıkacak olurlarsa, hükümlerin onlara taalluku olmaz. Nitekim alış-veriş lâfız ve mana İtibariyle bilinen bir şeydir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır.” (et-Tevbe, 9/111) Bu âyet-i kerîme efendinin kölesi ile alış-veriş yapmasının câiz oluşuna delildir, denilemez. Çünkü her ikisinden de gözetilen maksat farklıdır. Ancak birtakım manaların çıkartılması kaçınılmaz bir şey olursa, şöyle denilebilir: Bu âyet-i kerîme Hakim’in borçlu olan kimsedeki hakkı zorla almak üzere -kendisinin bu hususta herhangi bir fiili olmaksızın yahut ta sözkonusu olduğu takdirde onun bir rızasının etkisi de mevzubahis olmaksızın- bir başkasını nâib (vekil) olarak tayin etme hakkına sahiptir.

Secde 10

Dediler ki: “Toprak olduktan sonra mı, gerçekten biz yeniden yaratılacağız?” Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar.

Diyanet Vakfı
«Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman, gerçekten (o vakit) biz mi yeniden yaratılacağız?» derler. Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Biz yerde kaybolduğumuz vakit, gerçekten biz yeni bir yaratılışta mı olacağız?” Evet, onlar Rabblerine kavuşmayı inkâr ederler.

“Dediler ki: Biz yerde kaybolduğumuz vakit…” âyeti ile öldükten sonra inkâr edenlerin sözleri dile getirilmektedir. Helâk olduğumuz, çürüdüğümüz ve toprak olduğumuz vakit… demektir.

“Kaybolmak” anlamındaki fiil, Arapça: “Su, sütün içerisinde kayboldu” tabirinden alınmıştır. Araplar bir şey azınlık olup başka bir şey ona daha baskın gelir de azın izi görünmeyecek hale geldiği takdirde; “Kayboldu” derler. Şair el-Ahtal şöyle demektedir:

“Herşeyi önüne katıp gelen köpüklü bir sel dalgasında bir çöp gibiydin, sen

Selin beraberinde getirdiği ve onda kaybolup giden.”

Kutrub dedi ki:

“Kaybolduğumuz” yerde kaybolup gittiğimiz anlamındadır. Sonra da en-Nâbiğa ez-Zübyanî’nin şu beyitini nakletmektedir?

“Onu (toprağa gömerek) kaybedenler (ölümüne dair) kesin bir haberle geldiler,

Cevlan (denilen yerde); bir kararlılık ve bir bağış(ta bulunan kişi) bırakılmış oldu.”

İbn Muhaysın ve Yahya b. Ya’mer “lâm” harfini esreli olarak; “Kaybolduğumuz” diye okumuşlardır ki; bu da bir söyleyiştir. el-Cevherî dedi ki: Bu fiil: “Kayboldum, kaybolurum” diye kullanılır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum.” (Sebe’, 34/50) Bu, Necidlilerin şivesi olup fasih olan da budur. el-Aliye tararlarında bulunanlar ise “lâm” harfini esreli olarak; ” Kayboldum” diye mazisini Kaybolurum” diyerek “te” müzariinİ kullanırlar. İsm-i faili de; …diye gelir. “Onu kaybetti ve telef etti” demek olur, “Ölü defnedildi” anlamındadır. Nitekim şair de.- “Onu kaybedenler (toprağa gömenler)…” demiştir.

İbnu’s-Sikkit der ki: Deven elinden kaçıp gittiğinde: dersin. Nerede olduklarını bilmediğin takdirde ise; “Mescidin ve evin nerede olduğunu bilmiyorum (yollarını kaybettim)” denilir. Aynı şekilde yerinde durup ta nerede olduğu, ona nasıl ulaşılacağı bilinemeyen herşey hakkında da böylece kullanılır. Hadîs-i şerîfte geçen: ise “belki onun İçin gizli saklı kaimin” anlamındadır. Bu da yüce Allah’ın:

“Biz yerde kaybolduğumuz vakit… mı” âyetinden gelmektedir ki, orada gizli saklı olduğumuz vakit mi, anlamındadır. “Allah onu saptırdı, o da saptı” demek olur. “Sen kaybolmuş olana doğru yolu gösterirsin” denilir; ancak (aynı manada): denilmez.

el-A’meş ve el-Hasen ise “sad” harfi diye okumuşlardır ki; kokuştuğumuz… demek olur. Aynı zamanda bu, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’in da kıraatidir.

en-Nehhâs der ki: Sözlükte bu fiil bilinen bir şey değildir. Ancak; Et koktu” denilir. Yine aynı anlamda olmak üzere; denilir. el-Cevherî der ki: ” Et koktu, kokar” denilir ve muzari fiilinde “sad” harfi esreli kullanılır, mastarı da; …diye gelir. Et ister pişmiş olsun, ister çiğ olsun kullanımda değişiklik olmaz. Şair el-Hutay’a şöyle demiştir;

“O öyle bir delikanlıdır ki; tenceresinde ne varsa cömertçe verir,

Onun yanında kokuşmuşluk eti, asla bozmaz.”

da onun gibi aynı anlama gelir.

“Gerçekten biz yeni bir yaratılışta mı olacağız?” Yani biz bundan sonra bir daha yeniden mi yaratılacağız?

“Gerçekten biz” (şeklinde, soru edatsız), okuyuşu da vardır.

“Gerçekten biz… mi” diye de okunur.

en-Nehhâs der ki: Burada Arapça açısından oldukça zor bir mesele vardır. Âyet-i kerîmedeki: “vakit” lâfzındaki amil hangisidir? Çünkü: “Gerçekten” edatından sonra gelen, ondan önce gelen lâfızlarda amel edemez. Bu soru halinde ise mesele daha da zordur. Çünkü sorudan sonraki ifadelerin böyle olması ve: “Gerçekten” edatından öncesinde amel etmemesi öncelikle sözkonusudur. Hele bunlar bir araya gelmişse durum ne olacaktır?

Bu âyeti: “Gerçekten” diye okuyanların kıraatine göre âmil: “Kaybolduğumuz” âyetidir, “Gerçekten biz mi” diye okuyanların okuyuşuna göre ise amil gizli olup, takdiri: “Öldüğünüz takdirde (Ölümden sonra) mı diriltileceğiz?” şeklinde olur. Ancak yine bu hususta bir başka soru daha vardır. O da şudur: Birinci okuyuşa göre: “Vakit” (anlamındaki) lâfzının cevabı nerededir. Çünkü bunda şart manası vardır. Bu hususta kabul edilen görüş, ondan sonra mazi bir fiil olduğu şeklindedir. Bundan dolayı bunun da kullanılması câiz olmuştur.

“Evet, onlar Rabblerine kavuşmayı inkâr ederler.” Yani onlar yüce Allah’ın öldükten sonra diriliş kudretini inkâr edemezler, çünkü O’nun kudretini itiraf ve kabul etmektedirler. Fakat onlar kendilerinin hesaba çekilmeyeceklerine ve yüce Allah’ın huzuruna çıkmayacaklarına inanmışlardır,

Secde 9

Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üflemiştir. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!

Diyanet Vakfı
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Sonra O, onu düzeltip tamamlamış, ona ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaratmıştır. Ne kadar az şükredersiniz!

“Sonra onu düzeltip tamamlamış” İfadeleri tekrar Âdem (aleyhisselâm)’a aittir. Yani onun hilkatini düzenli kılmış

“ona ruhundan üfürmüştür.” Bundan sonra yine Âdem’in zürriyetini sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaratmıştır.”

Şöyle de açıklanmıştır: Sonra bu bayağı ve değersiz suyu dengeli, ölçülü bir yaratık haline getirmiş, ona ruh üflemiştir. Onun şerefine dikkat çekmek üzere de kendi nefsine izafe etmiştir. Bu da aynı zamanda O’nun fiili ve yaratmasının bir neticesidir. Yüce Allah’ın “kulum” âyeti ile kulu kendisine izafe etmesi gibidir.

“Üfürmek” tabirini kullanması ise ruhun (rüzgar anlamına gelen) riyh cinsinden oluşundan dolayıdır. Bu husus geniş açıklamalarıyla daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/171. âyet, 3- başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Ne kadar az şükredersiniz!” Yani buna rağmen sîzler şükretmiyor, hatta nankörlük bile ediyorsunuz.

Secde 8

Sonra onun soyunu değersiz bir sudan yaratmıştır.

Diyanet Vakfı
Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra O, onun soyunu bayağı bir sudan meydana gelen bir süzmeden kılmıştır.

“O ki, yarattığı herşeyi güzel yapmıştır” âyetindeki:

“Yarattığı” anlamındaki âyeti İbn Kesîr, Ebû Amr ve İbn Âmir “lâm” harfini sakin olarak; diye, diğerleri ise üstün okumuşlardır. Bu okuyuşu Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim kolay olduğundan dolayı tercih etmişlerdir. Bu da “şey”in sıfatı olarak cer mahallinde mazi bir fiildir, İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre anlamı, yarattığı herşeyin yaratılışını son derece sağlam kılmıştır. Yani onu murad ettiği şekilde yaratmış ve O’nun iradesinden başka bir şekilde var olamamıştır. Bir başka görüşe göre O’nun yaratmış olduğu herbir şey güzeldir. Zira hiçbir kimse benzerini meydana getiremez ve yarattığı herbir şey de kendi yaratıcısının varlığına delâlet etmektedir.

“Lâm” harfini sakin okuyanların bu okuyuşu Sîbeveyh’e göre mastardır. Çünkü bu okuyuş; “Herşeyi özel bir şekilde yaratmıştır” anlamına delâlet etmektedir. Büyüce Allah’ın;

“Allah’ın yaratması” (en-Nisa, 27/88) âyeti ile “(Bunlar) Allah’ın size yazdıklarıdır” (en-Nisa, 4/24) buyruklarına benzemektedir. Sîbeveyh’ten başkalarına göre ise “herşey” lâfzından bedel olmak üzere nasb ile gelmiştir. O ki, herşeyin yaratılışını güzel yapmıştır, demek olur. Bazı nahivcîlere göre de; “Güzel yapmıştır” âyeti belletmiş ve bildirmiştir anlamında olmak üzere bir mef’ûldür. Çünkü bu anlamıyla bu fiil, iki mef’ûle geçiş yapar ki herbir şeye yaratmasını kavratmıştır, belletmiştir demek olur.

Tefsir (temyiz) olmak üzere nasb edildiği de söylenmiştir. Yaratılış itibariyle herşeyi güzel yapmıştır demek olur. Cer harfinin düşürülmesiyle nasb edilmiş olduğu da söylenmiştir ki; Yaratmasında herşeyi güzel yapmıştır” demek olur. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir.

“Güzel yapmıştır” âyeti sağlam ve muhkem kılmıştır, demektir. Yaratılan herbir şeyin yaratılmasından murad ne ise yaratılış maksadı itibariyle en güzel şekildedir. İşte bu anlam dolayısıyla İbn Abbâs ve İkrime şöyle demişlerdir: Maymunun kıçı belki güzel değildir, fakat son derece sağlam ve muhkemdir.

İbn Ebi Necîh’in, Mücahid’den rivâyetine göre; “yarattığı herşeyi güzel yapmıştır” sağlam kılmıştır demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Rabbimiz, bütün herşeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir” (Tâ-Hâ, 20/50) âyetine benzemektedir. Yani yüce Allah insanı hayvan gibi yaratmamıştır. Hayvanı da İnsan gibi yaratmamıştır.

“Yarattığı” lâfzı; “İşte O’nun yaratması budur” takdirine göre ref ile de okunabilir.

Bunun lâfız itibariyle umumi olmakla birlikte anlamı itibariyle özel olduğu da söylenmiştir. O, güzel olan herşeyin yaratılışını güzel kılmıştır, demek olur. Hem lâfız, hem mana itibariyle umumi olduğu da söylenmiştir. Yani O, yarattığı herşeyi güzel yaratmıştır. Hatta yaratılışı itibariyle köpek dahi güzeldir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. Katade de: Maymunun kıçı hakkında: O güzeldir, demiştir.

“İnsanı” yani Âdem’i

“yaratmaya da çamurdan başlamıştır. Sonra onun soyunu bayağı bir sudan meydana gelen bir süzmeden kılmıştır” âyeti (ve buna dair açıklamalar) daha önceden el-Mu’minun Sûresi’nde (23/12-14. âyetlerin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccâc:

“Bayağı bir sudan” âyetini zayıf ve güçsüz diye açıklamıştır. Başkası ise, insanlar nezdinde önemsenmeyen diye açıklamışlardır.

Secde 7

O, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya çamurdan başlayandır.

Diyanet Vakfı
O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.

Kurtubi Tefsiri
O ki, yarattığı herşeyi güzel yapmıştır. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır.

Secde 6

O, gaybı da, görüleni de bilendir; güçlüdür, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
İşte, görülmeyeni de görüleni de bilen, mutlak galip ve merhamet sahibi Odur.

Kurtubi Tefsiri
İşte gizliyi de, açığı da bilen o Galib, Rahîm olan budur.

“İşte gizliyi de, açığı da bilen” insanların görmediklerini ve onlar için gaib olanı da, onların huzurlarında olup bildiklerini de bilendir.

Buradaki:

“İşte” Ben anlamındadır. Nitekim bu türden açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmakladır.

Bu ifadede tehdit anlamı vardır. Yani siz fiillerinizi ve sözlerinizi ihlasla yapınız, çünkü Ben bütün bunların karşılıklarını size vereceğim.

Secde 5

Gökten yere kadar bütün işleri O düzenler. Sonra işler, sizin saymakta olduğunuz bin yıl kadar bir günde O’na yükselir.

Diyanet Vakfı
Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde Onun nezdine çıkar.

Kurtubi Tefsiri
O, herşeyi gökten yere tedbir eder. Sonra miktarı sîzin saymanıza göre bin yıl olan bir günde O’na yükselir.

“O, herşeyi gökten yere tedbir eder” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani kaza ve kaderi indirir. Vahyi Cebrâîl ile indirir diye de açıklanmıştır.

Amr b. Murre’nin rivâyetine göre Abdurrahman b. Sâbât şöyle demiştir: Dünya işlerini dört kişi idare eder; Cibril, Mikâil, ölüm meleği ve İsrafil. Hepsine Allah’ın salat ve selamlan olsun. Cibril rüzgarlarla ve (Allah’ın) orduları ile görevlidir. Mikâil ise yağmur ve su ile görevlidir. Ölüm meleği ruhları almakla görevlidir. İsrafil ise bunlara emirleri indirir.

Arş’ın işlerin tedbir yeri olduğu da söylenmiştir. Nitekim Arşın altındaki yerlerde tafsilâtın yeridir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sonra Arş üzerinde istiva etmiştir. Güneşe de, ay’a da emrine boyun eğdirmiştir, Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gider. Her işi yerli yerince düzenler. Âyetleri uzun uzadıya açıklar.” (er-Rad, 13/2) Sema vatın altındaki yerler ise tasrif (işlerin yerine getirilmesi)nin yeridir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun ki Biz onu onların arasında öğüt alsınlar diye evirip çevirdik.” (el-Furkan, 25/50)

“Sonra… ona yükselir” âyeti ile ilgili olarak Yahya b. Sellâm söyle demektedir: Kastedilen kişi Cebrâîl’dir. O vahyi indirdikten sonra semaya çıkar. en-Nekkaş da şöyle demiştir: Kastedilen kişi işleri semadan yere doğru tedbir eden melektir.

Bunların yeryüzünde bulunanlara dair haberler olduğu da söylenmiştir. Bu haberler onları taşıyan meleklerle birlikte O’na yükselirler. Bu açıklamayı da İbn Şecere yapmıştır.

“Miktarı sizin saymanıza göre bin yıl olan bir günde” âyetine gelince, denildiğine göre

“sonra… ona yükselir” yani bu emir ve tedbir dünyanın sona erişinden sonra ona;

“miktarı sizin saymanıza göre bin yıl olan bir günde” yükselir ki, bu gün Kıyâmet günüdür.

Az önce geçen bu görüşlere göre

“yükselir” lâfzındaki zamir daha önce kendisinden sözedilmemiş olmakla birlikte melek hakkındadır. Çünkü manadan o zaten anlaşılmaktadır. Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“isteyen biri… istedi” diye başlayan sûrede yer alan:

“melekler de, ruh da oraya miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselir” (el-Mearic, 70/4) âyetinde açıkça ondan sözedilmiş bulunmaktadır.

“Ona” âyetindeki zamir, “sema “yi müzekker kabul edenlere göre göğe yahut meleğin döndüğü yere ya da yüce Allah’ın ism-i celâline aittir. Maksat, yüce Allah’ın onun için tesbit ettiği yerdir. Emirler yüce Allah’a döndüğü takdirde semaya dönmüş demektir. Yani Sidre-i Münteha’ya ulaşır. Çünkü yerden göğe yükselenler oraya kadar yükselir, yere indirilenler de oradan iner. Bu anlamdaki ifadeler Müslim’in Sahih’inde sabit olmuştur. Müslim, I, 157

“Miktarı” anlamındaki âyette yer alan zamir ise tedbire racidir. Yani: Bu tedbirin miktarı dünya yıllarından bin yıldır. Bu da şu demektir: Herbir işin bin yıllık işleri, tek bir günde hükme bağlanır. Sonra bunu meleklerine ulaştırır. Bu bin yıl geçti mi bin yıllık süre için bir daha hüküm verilir ve bu böylece ebediyyen devam eder. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.

Buradaki zamirin, urûc’a (yükselişe) ait olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre anlam şöyledir: O dünya işlerini kıyâmetin kopacağı vakte kadar tedbir ve idare eder. Sonra bu emir ona yükselir ve süresi bin yıl olan bir günde onun hakkında hüküm verir.

Bir diğer görüşe göre anlam şöyledir: O güneşin doğuşu, batışı, doğuş yerine tekrar geri dönüşü ile ilgili işleri, mesafe itirabiyle miktarı bin yıl olan bir günde idare eder.

İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani melekten başkası o mesafeyi katedecek olsa bin yıl yol alır. Çünkü iniş beşyüz, yükseliş beşyüz yıldır. Bu açıklama müfessirlerden bir topluluktan da rivâyet edilmiş olup, Taberînin tercih ettiği açıklama da budur ve bunu el-Mehdevî zikretmiştir. Birinci görüşün ifade etüği anlamın aynısıdır. Yani Cibril hızlı bir şekilde yol alışı dolayısıyla bin yıllık bir süreyi sizin bir gününüzde alır. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.

el-Maverdî’nin, İbn Abbâs ve ed-Dahhak’tan naklettiğine göre melek, bin yıllık bir süreye denk olan bir günde yükselir. Katade’den gelen rivâyete göre de melek miktarı bin yıl olan bir günde iner ve yükselir. Buna göre onun inişinin miktarı beşyüz, yükselişinin miktarı da beşyüz yıl olur. Katade ile es-Süddî’nin görüşüne göre bu böyledir. İbn Abbâs’ın ve ed-Dahhak’ın görüşüne göre ise iniş bin yıl, yükseliş de bin yıldır.

“Sizin saymanıza göre” âyeti, sizin dünya günlerinden hesab edip saymanıza göre demektir. Bu gün ise dünya yıllarından bin yıl ile takdir edilen bir zaman süresinden ibarettir. Yoksa İki gece arası bir gündüzü de bulunan bir gün değildir. Çünkü Allah nezdinde böyle bir şey yoktur. Araplar kimi zaman ikindi vakti hakkında da “yevm (gün)” tabirini kullanırlar Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Birisi arkadaşlarla beraber kalman ve meclislerde bulunulan bir gün,

Diğeri ise gün boyunca düşmanların üzerine yürüyüşten ibaret olan bir gün olmak üzere iki gün(den ibarettir, hayat):”

Şair burada Özel iki günü kastetmiyor. O, zamanlarının iki kısma ayrıldığını anlatmak istemekte ve bunların herbir kısmından “gün” diye sözetmektedir. İbn Ebi Able “yükselir” anlamındaki fiili:”Yükselinilir” şeklinde meçhul kip olarak okumuştur. Ayrıca “sizin saymanıza” anlamındaki âyet da “ye” harfiyle; “Onların saymalarına göre” diye okunmuştur.

Yüce Allah’ın

“miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselirler” (el-Meâric, 70/4) âyeti ile bu âyet-i kerîmenin birlikte anlaşılması müşkil (içinden çıkılması zor) bir anlam İfade etmektedir.

Abdullah b. Feyruz ed-Deylemî bu âyet-i kerîme ile yüce Allah’ın:

“Miktarı ellibin yıl olan bir günde” âyeti hakkında sormuş, Abdullah b. Abbas ta şu cevabı vermiştir: Bu yüce Allah’ın “günler” diye adlandırdığı bir süredir, mahiyetinin ne olduğunu da bilmiyorum. Bundan dolayı hakkında bilmediğim bir şey söylemekten de hoşlanmıyorum. Daha sonra Said b. el-Müseyyeb’e de bu âyet hakkında soruldu, o da: Bilmiyorum diye cevap verdi. Ben ona İbn Abbâs’ın söylediğini bildirince, bu sefer İbnu’l-Müseyyeb soru sorana şöyle dedi: İşte İbn Abbâs bunun hakkında bir şey söylemekten çekindi. Halbuki o benden daha bilgilidir.

Ancak daha sonra ilim adamları bu hususta konuşmuşlardır. “Seele sâilun” (el-Mearic) Sûresi’ndeki âyet, -bu âyetten farklı olarak- kıyâmet gününe işaret etmektedir. Yani yüce Allah bu günü kâfirler için öyle bir zorlaştırmış olacaktır ki; onlara elli bin yıl gibi gelecektir. İbn Abbâs’tan da bu görüş nakledilmiştir. Araplar hoşlanılmayan günleri uzun olmakla, sevinç günlerini de kısalıkla nitelendirirler. Şair şöyle demiştir:

“Ve mızrak gölgesi gibi bir gün ki, kısalttı uzunluğunu,

Bizim için tulumun kanı (şarap) ile udların çalınması.”

Bir diğer açıklamaya göre kıyâmet günü bünyesinde bir çok günler bulunan bir gündür. Bu günlerin kimisi bin yıl, kimisinin miktarı ellibin yıldır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Kıyâmet vakitleri farklı farklıdır. Kâfirler bin yıl kadar uzun süren bir azâb türü ile azablandırılırlar. Sonra süresi ellibin yıl olan bir başka tür azaba geçirilirler.

Bir başka açıklama da şöyledir: Kıyâmetin ellibin konumu vardır ve herbir konum bin yıldır. İşte

“melekler süresi ellibin yıl olan bir günde ona yükselirler” (el-Meâric, 70/4) âyetinin anlamı budur ki, günden kasıt vakittir. Yani kıyâmet günündeki konumlardan bir konumun vakti, bu kadar

en-Nehhâs dedi ki: Gün (yevm) sözlükte vakit anlamındadır. Buna göre: Melekler ve ruh ona miktarı bin yıl olan bir sürede yükselirler. Bir başka vakitte ise miktarı ellibin yıl olan bir sürede yükselirler. Vehb b. Münebbih’ten nakledildiğine göre o: “Miktarı ellibin yıl olan bir günde” âyeti hakkında şöyle demiştir: Yerin en aşağısı ile Arş arasındaki mesafe bu kadardır.

es-Sa’lebî’nin, Mücahid, Katade ve ed-Dahhak’tan naklettiğine göre yüce Allah’ın:

“Meleklerde, ruh da oraya miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselir” (el-Mearic, 70/4) âyetinde yerden, Cebrâîl’in bulunduğu Sidre-i Münteha’ya kadar olan mesafeyi kastetmiştir. Yani yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Cebrâîl ile onunla beraber aynı makamda bulunan diğer melekler dünya günlerinden ellibin yıllık bir sürelik bir mesafeyi bir günde alırlar. “Ona” âyetinden kasıt da, yüce Allah’ın kendisine yükselmelerini emretmiş olduğu mekândır. Bu da İbrahim (aleyhisselâm)’ın:

“Ben Rabbime gidiciyim, pek yakında beni doğru yola iletecektir” (es-Saffat, 37/99) âyetine benzemektedir ki, o bununla Şam topraklarını kastetmiştir. Yine yüce Allah’ın

“Kim Allah’a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkarsa…” (en-Nisa, 4/100) âyetinde kastedilen Medine’dir. Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Aziz ve celil olan Rabbimden melek bana bir risalet getirdi. Sonra bir ayağını kaldırıp semanın üzerine koydu, diğerini ise yere koydu ve bir daha da kaldırmadı.” Taberâni, el-Evsat, V, 6; Abdullah b. Muhammed el-Asbahânî, el-Azame, II, 730; ed-Heysemî, el-Firdevs, I, 405

Secde 4

Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine istiva etti. Sizin O’ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istiva eden Allahtır. Ondan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Allah, göklerle yeri ve onların arasında olanları altı günde yaratandır. Sonra Arş’a istiva edendir. Ondan başka sizin için bir veli de yoktur, bir şefaat edici de. Artık öğüt almaz mısınız?

“Allah, göklerle yeri ve onların arasında olanları altı günde yaratandır” âyeti ile yüce Allah, Kur’ân’ı dinlemeleri ve onun üzerinde dikkatle düşünmeleri için kudretinin kemalini onlara öğretmektedir.

“Yaratan” âyeti yoktan vareden, yokken icad eden, hiçbir şey değilken meydana getiren demektir.

“Altı günde” de pazardan, cuma gününün sonuna kadar olan süre içerisinde.,, demektir. el-Hasen dedi ki: Bu günler dünya günlerinden altı gündür. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Yüce Allah’ın gökleri ve yeri yaratmış olduğu altı gün bir günün süresi, dünya senelerinden bin seneye karşılıktır. ed-Dahhak da: Altı bin sene diye açıklamıştır. Yani ahiret günlerinden altı günlük bir süre içerisinde demektir.

“Sonra Arş’a istiva edendir.” Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara SÛRESİ (2/29. âyet, 5. başlık) ile el-A’raf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır. Bu hususta ilim adamlarının görüşlerini de yeterli şekliyle “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmâi’llahi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

Buradaki;

“Sonra” ifadesi bir tertib ve sıralamayı ifade etmek için değildir. Burada “vav: ve” anlamındadır.

“O’ndan başka sizin için bir veli de yoktur. Bir şefaat edici de.” Yani kâfir olanların azablarını engelleyecek herhangi bir dostları, herhangi bir şefaatçileri olmayacaktır. (Cümlenin) mahalli itibariyle merfû olması caizdir.

“Artık” O’nun kudreti ve mahlukatı hakkında

“öğüt almaz mısınız?”

Secde 3

Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? Hayır, o, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarman için, Rabbin tarafından gelen haktır. Umulur ki, doğru yola gelirler.

Diyanet Vakfı
«Onu Peygamber kendisi uydurdu» diyorlar öyle mi? Hayır! O, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş bir kavmi uyarman için -doğru yolu bulalar diye- Rabbinden gönderilen hak (Kitap) tır.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar: “Onu kendiliğinden uydurdu” mu derler? Hayır o, senden önce kendilerine bir korkutucu gelmemiş olan bir kavmi kendisi ile uyarasın diye Rabbinden gelen haktır. Olur ki hidayet bulurlar.

“Yoksa onlar: Onu kendiliğinden uydurdu mu derler?” âyetinde yer alan:

“Yoksa”;

“Hayır, bilakis” ve istifham elifi ile birlikte takdiri yapılan, munkatı’ olandır. Yani; “Aksine onlar… mı diyorlar?” demektir. Bu da bir sözden bir başka söze geçildiğini gösterir. Şanı yüce Allah âlemlerin Rabbinden indirildiğini ifade ettikten ve bu hususta herhangi bir şüphe olmadığını belirttikten sonra, bu sözü bir kenara bırakarak:

“Yoksa onlar onu kendiliğinden uydurdu mu? derler.” Yani onu kendisi düzüp kendi kendisi meydana getirdi mi, derler sözlerine geçiş yaptı.

“Hayır, o… uyarasın diye Rabbinden gelen haktır” âyeti ile yüce Allah onların uydurma iddialarını yalanlamaktadır. Katade der ki: Yüce Allah bu âyetiyle Kureyşlilen kastetmektedir. Onlar ümmi bir ümmet idiler. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan önce onlara Allah’ın azâbı ile korkutan hiçbir kimse gelmemiştir.

“Uyarasın diye” âyeti makabline taalluk ettiğinden dolayı;

“Rabbinden” âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. Bununla birlikte bunun mahzuf olan bir lâfza taalluk etmesi de caizdir. İfadenin takdiri:

“Bir kavmi uyarasın diye onu indirmiştir” şeklinde olur, o takdirde;

“Rabbinden” lâfzı üzerinde vakıf yapmak câiz olur.

“Kendilerine bir korkutucu gelmemiş” anlamındaki âyette yer alan: nefy edatıdır. Bir korkutucu” (lâfzındaki “min” harf-i cerri) sıla (fazladan, ulama için gelmiş)dır. “Bir korkutucu” ise ref” mahallindedir.

Korkutucu (nezir) bildirip, korkutan kimse demektir.

Bir açıklamaya göre

“bir kavim”den kasıt Îsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasındaki fetret ehlidir. Bu İbn Abbâs ve Mukâtil ‘in görüşüdür. Bir diğer açıklamaya göre; yüce Allah’ın onlara karşı hücceti kendilerinden önce gelmiş olan peygamberlerin uyarıp korkutması ile -ayrıca (onlara) bir peygamber görmemiş olsaydı dahi- sabit idi.

Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (el-Mâide, 5/19. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Secde 2

Bu kitabın indirilmesi, onda hiç şüphe yoktur, âlemlerin Rabbindendir.

Diyanet Vakfı
Bu Kitabın, alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Kitabın indirilmesi -ki onda şüphe yoktur- âlemlerin Rabbindendir.

“Elif, Lâm, Mim. Kitabın indirilmesi” âyetindeki:

“Kitabın İndirilmesi” âyetinin merfu okunacağı icma ile kabul edilmiştir. Mastar olarak mansub gelseydi yine câiz olurdu. Nitekim Kûfeliler şu âyetlerde böyle okumuşlardır:

“Muhakkak sen. gönderilmiş peygamberlerdensin. Doğru bir yol üzerindesin. Güçlü ve intikam alıcı, çok rahmet edici tarafından indirilmedir.” (Yâsîn, 36/3-5)

Burada

“indirilmesi” âyeti mübtedâ olarak ref ile gelmiştir. Haberi ise; “onda şüphe yoktur” anlamındaki âyettir. Yahut ta bu bir mübteda takdiri ile haberdir. Yani; Bu (kitabın) indirilmesidir” yahut ta: “Okunan… indirilmiş…dir” ya da: “Bu harfler indirilmiştir” takdirinde olur. Nitekim “Elif, Lâm, Mim” de harflerin söz konusu edildiğine delildir. Diğer taraftan “onda şüphe yoktur” anlamındaki âyetin “kîtab”dan hal konumunda olması da mümkündür.

“Âlemlerin Rabbindendir” âyeti da haber olur.

Mekkî dedi ki: En güzel açıklama budur.

“Ki onda şüphe yoktur, âlemlerin Rabbindendir” âyeti, onun Allah tarafından indirildiğinde şüphe yoktur, anlamındadır. O ne bir büyüdür, ne bir şiir, ne bir kâhinlik, ne de öncekilerin efsaneleri.

Secde 1

Elif Lâm Mîm.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Elif, Lâm, Mim.

Lokman 34

Şüphesiz kıyamet saatinin bilgisi Allah katındadır. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir nefis hangi toprakta öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.

Diyanet Vakfı
Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allahın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Saatin ilmi muhakkak Allah’ın nezdindedir. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını “bilemez. Hiçbir nefis de hangi yerde öleceğini bilmez. Muhakkak Allah herşeyi bilendir, herşeyden haberdardır.

el-Ferrâ’nın iddiasına göre bunun anlamı nefydir. Yüce Allah’tan başka hiçbir kimse bunları bilmez demektir. Ebû Ca’fer en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bunda nefy ve icab (olumluluk) anlamının bulunması Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu hususta verdiği bilgi iledir. Zira o yüce Allah’ın:

“Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başkası bunları bilmez.” (el-En’am, 6/59) âyeti hakkında “burada sözü edilenler (Lukman Sûresi’nin bu âyetinde geçen) bu hususlardır” diye buyurmuştur. Buhârî, I. 351, IV, 1693, 1733, 1793; Müslim, I, 39, 40; Nesâi, VIII, 102; İbn Mâce, I, 25; Müsned, II, 24, 5«, 122.

Derim ki: Biz el-En’âm Sûresi’nde (6/59- âyetin tefsirinde) bu hususta İbn Ömer’in yoluyla gelen ve Buhârî’nin kaydetdiği hadisi zikretmiş bulunuyoruz. Cibril hadisinde de Cebrâîl’in: “Bana kıyâmetten haber ver” demesi üzerine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu cevabı vermiştir: “Kendisine hakkında soru sorulan kişi, soru sorandan daha bilgili değildir. Bunlar yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği beş husustur: Saatin ilmi muhakkak Allah’ın indindedir. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilemez.” deyince, Cebrâîl: Doğru söyledin, diye cevap vermiştir, Ebû Dâvûd et-Tayalîsî’nin lâfzı ile hadis bu şekildedir Buhârî, I, 27, IV, 1793…; et-Tayâlisî, Müsned, I, 5; Müslim, I, 39, 40.

Abdullah b. Mes’ûd da şöyle demiştir: Beş husus müstesna sizin peygamberinize herbir şey verilmiştir. (Bu beş husus):

“Saatin ilmi muhakkak Allah’ın İndindedir” âyeti ile başlayıp âyetin sonuna kadar dile getirilen hususlardır,

İbn Abbâs dedi ki: Bu beş hususu yüce Allah’tan başka hiçbir kimse bilemez. Bunları ne mukarreb bir melek ne de mürsel bir nebi bilebilir. Her kim bunların herhangi birisini bildiği iddiasında bulunacak olursa, Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmiş olur. Çünkü o Kur’ân-ı Kerîm’e muhalefet eder. Diğer taraftan peygamberler yüce Allah’ın kendilerine bildirmesi sonucunda gayba dair bir çok şey bilebilirler. Bundan kasıt, kâhinlerin müneccimlerin, yıldızların doğup batması ile yağmur yağdırılmasını isteyenlerin iddialarını çürütmek, asılsızlıklarını ortaya koymaktır. Bununla birlikte uzun tecrübelerin sonucu olarak annesinin karnındaki yavrunun erkek mi dişi mi olduğu ve daha başka hususlar bilinebilir. Nitekim bu türden açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/59- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bazan tecrübenin dışına çıkılır ve alışılagelenden farklı sonuçlar ortaya çıkar. Buna göre geriye nihai ilim, sadece yüce Allah’a ait demektir.

Rivâyet edildiğine göre; bir yahudi yıldızlara göre hesap yapardı. İbn Abbâs’a: Arzu ettiğin takdirde sana oğlunun yıldızı ile ilgili haber vereyim, o on gün sonra ölecektir. Sen ise gözlerin kör olmadan ölmeyeceksin, ben de bir sene dolmadan Öleceğim. Bunun üzerine İbn Abbâs ona: Ey yahudi! Nerede öleceksin? diye sorunca, yahudi: Bilemiyorum diye cevab vermiştir. Bunun üzerine İbn Abbâs: Yüce Allah doğru söylemiştir;

“Hiçbir nefis de hangi yerde öleceğini bilmez” âyetini okudu. İbn Abbâs geri döndüğünde oğlunun sıtmaya yakalanmış olduğunu gördü ve on gün sonra vefat etti. Yahudi de sene dolmadan önce öldü, İbn Abbâs La âmâ olarak vefat etti.

Bu hadisin ravisi Ali b. el-Huseyn dedi ki: Bu, anlatılanların en hayret verici olanıdır.

Mukâtil de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme ismi el-Vâris b. Amr b. Harise olan, çölde yaşayan bir kişi hakkında nazil olmuştur. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gelerek şöyle dedi: Benim hanımım hamiledir, ne doğuracağını bana haber ver. Yaşadığımız yerler kuraktır, ne zaman yağmur yağacağını bana bildir. Ne zaman doğduğumu biliyorum, fakat ne zaman öleceğimi sen bana söyle. Bugün neler yaptığımı biliyorum fakat yarın ne yapacağımı bana sen bildir. Bir de kıyâmetin ne zaman kopacağını bana bildir. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-î kerîmeyi indirmiştir. Bu rivâyeti el-Kuşeyrî ve el-Maverdî zikretmişlerdir.

Ebû’l-Melih, Ebû Azze el-Huzlî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Yüce Allah bir kulun bir yerde ruhunu kabzetmeyi murad ettiği takdirde, o kimseye orada bir ihtiyaç takdir eder. O da oraya gitmekten başka bir yol bulamaz. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Saatin ilmi muhakkak Allah’ın indindedir… Hiçbir nefis de hangi yerde öleceğini bilmez.” âyetini okudu. Bunu da el-Maverdî zikretmiş olup, İbn Mâce de bunu, İbn Mes’ûd yoluyla bu manada zikretmiş bulunmaktadır. et-Tezkire adlı eserimizde tamamiyle kaydetmiş bulunuyoruz.

“İndirir” anlamındaki âyeti kıraat âlimleri genel olarak şeddeli olarak; diye okumuşlardır. İbn Kesîr, Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî ise şeddesiz okumuşlardır.

Ubeyy b. Kâb: “Hangi yerde” anlamındaki âyeti diye okurken diğerleri diye okumuşlardır. el-Ferrâ” dedi ki: Burada “yer”in müennes olması ile yetinilmiş, ayrıca; in müennes getirilmesine gerek görülmemiştir. “Yer (arz)” ile mekân kastedildiğinden müzekker gelmiştir, diye de söylenmiştir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Hiçbir bulut onun gibi yağmur yağdırmadı,

Hiçbir yer de onun gibi bitki bitirmedi.”

el-Ahfeş de dedi ki; “Yolum bir cariyeye, hem nasıl cariyeye uğradı” anlamında: hem; denilebilir, hem de; denilebilir.

Sîbeveyh ise; “Hangi” kelimesinin müennes getirilmesini Arapların: “Onların hepsi” şeklindeki kullanımlarında “hepsi” anlamındaki kelimeyi müennes kullanmalarına benzetmiştir.

“Muhakkak Allah herşeyi bilendir. Herşeyden haberdardır” âyetin daki:

“Herşeyden haberdardır” âyeti

“herşeyi bilendir” âyetinin sıfatıdır Buna göre anlam: Herşeyden haberdar olup, herşeyi bilendir şeklinde olur) yahutta (mealde olduğu gibi) haberden sonra gelen ikinci bir haberdir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah’tır.

Lokman 33

Ey insanlar! Rabbinizden sakının ve öyle bir günden korkun ki, o gün ne bir baba çocuğunun yerine bir şey ödeyebilir, ne de bir çocuk babasının yerine bir şey ödeyebilir. Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Ve sakın o aldatıcı sizi Allah ile kandırmasın.

Diyanet Vakfı
Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allahın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmazsın ve şeytan, Allahın affına güvendirerek sizi kandırmasın.

Kurtubi Tefsiri
Ey insanlar! Rabbinizden sakının ve babanın oğluna, oğulun babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı o günden de korkun. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı da sakın sizi Allah ile aldatmasın.

“Ey insanlar” yani hem kâfirler, hem mü’minler

“Rabbinizden sakının.”

O’ndan korkun ve O’nu tevhid edin.

“Ve babanın oğluna, oğulun babasına hiçbir fayda sağlamayacağı o günden de korkun” âyetinde geçen

“fayda sağlama”nın anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/48. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Her kimin üç evladı ergenlik çağına erişmeden önce ölürse, -yemin gereği olan kadarı müstesna- ona ateş asla dokunmayacaktır.” Buhâri, I, 421, VI, 2452; Müslim, IV, 2028; Tirmizî, III. 374; Nesâî, IV, 25; Muvatta’, I, 235; Müsned, II, 239, 276, 473 ve: “Her kim bu kız çocuklarından bazıları ile (kız çocuğu olmakla) sınanacak olup da onlara güzellikle muamele edecek olursa, o kızlar onun için cehennem ateşine karşı bir perde teşkil ederler” Tirmizî, IV, 319; İbn Mâce, II, 1210; Müsned, IV, 154, VI, 27, 29. (Bazılarında az lâfız farkıyla). diye buyurmuştur. (Buna ne dersiniz?) diye sorulacak olursa, ona cevabımız şu olur: Bu âyet-i kerîme ile kastedilen şudur: Hiçbir zaman baba oğlunun günahını yüklenmeyeceği gibi hiçbir evlat da babasının günahını yüklenmeyecektir. Biri diğerinin yerine sorgulanmayacaktır, demektir. Hadîs-i şerîflerle kastedilen ise çocukların ölümüne karşı sabır ile kız çocuklarına güzel davranmanın kulu ateş azabından koruduğunu ve çocuğun onu daha erken cennete girmesine sebeb teşkil edeceğini bildirmektedir.

“Muhakkak ki Allah’ın vaadi” öldükten sonra diriliş

“haktır. O halde dünya hayatı” ziyneti ile ve dünyanın kendisine davet ettiği şeyler ile

“sakın sizi aldatmasın.” Ona bel bağlayarak, ona meyledip, âhiret için amelde bulunmayı terketmenize sebeb olmasın.

“O çok aldatıcı da sakın sizi Allah ile aldatmasın” âyetinde geçen

“el-ğarûr: Çok aldatıcı” lâfzını kıraat âlimleri genei olarak gerek burada, gerekse de Melâike (Fatir) Sûresi’nde (35/5. âyetler) ve gerekse el-Hadid Sûresi’nde (57/14. âyette) “ğayn” harfini üstün olarak okumuşlardır. Mücahid ve başkalarının görüşüne göre bundan kasıt şeytandır. İnsanları aldatan dünya ile ilgili vaadlerle onları kandırıp, âhireti unutturarak oyalayan odur. en-Nisa Sûresi’nde de:

“Onlara vaadlerde bulunur, olmayacak kuruntulara düşürür” (en-Nisa, 4/120) diye buyurulmaktadır,

Simâk b. Harb, Ebû Hayve ve İbn es-Sümeyka ise “ğayn” harfini ötreli okumuştur. Bu da “siz aldanmayınız” demektir. Sanki: “Aldandı, aldanır, aldanmak”tan masdarı gibidir.

Saîd b. Cübeyr der ki: Bu, kişinin masiyet işlemekle birlikte günahlarının bağışlanmasını temenni etmesidir.

Lokman 32

Onları gölge gibi dalgalar kapladığında, dini yalnız O’na has kılarak Allah’a dua ederler. Sonra O, onları karaya çıkarınca, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Ayetlerimizi ancak çok nankör, çok günahkâr inkâr eder.

Diyanet Vakfı
Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini tamamen Allaha has kılarak (ihlasla) Ona yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler bilerek inkar eder.

Kurtubi Tefsiri
Onları dağlar gibi bir dalga kapladığında dinlerini yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkarınca onlardan kimileri orta yolu tutar. Âyetlerimizi ise çok gaddar ve çokça nankörlük edenden başkası bile bile inkâr etmez.

“Onları dağlar gibi bir dalga kapladığında” âyeti da (“dağlar gibi” anlamı verilen): (……..) lâfzını Mukatîl “dağlar gibi”. el-Kelbî ise “bulut gibi” diye açıklamıştır. Katade der ki: Bu kelime; “Bulut”un çoğuludur. Büyüklüğü ve yüksekliği dolayısıyla dalgayı ona benzetmiştir. Şair en-Nâbiğa da bir denizin niteliklerini anlatırken şöyle demektedir:

“Dalgalı yeşil (deniz) onlarla birlikte yürür,

Kıyısında büyük büyük küp parçaları olduğu halde.”

Âyet-i kerîmede tekil olan “dalga”nın, çoğul olan “dağlar”a benzetilmesinin sebebi dalganın peyderpey gelip tıpkı bulutlar (ya da denizler) gibi birinin diğerinin üstüne binmesinden dolayıdır. “Dalga” anlamındaki kelimenin çoğul anlamında olduğu da söylenmiştir. Çoğul olarak ayrıca yapılmayışı mastar oluşundan dolayıdır. Asıl anlamı da hareket ve izdiham ile alakalıdır. “Deniz dalgalandı” ile; “İnsanlar dalgalar gibi birbirine girdi” tabirleri de buradan gelmektedir.

Kâb da şöyle demiştir:

“Sonunda denizden dalgaya geldik ki ortasında,

Kimisi elbisesini toplayıp (bacaklarını) açmış, kimisinin yüzü örtülü idi.”

Muhammed b. el-Hanefiye de; “Bulutlar, gölgeler gibi bir dalga” diye; “Bulut, gölge”nin çoğulu olarak okumuştur.

“Dinlerini yalnız Allah’a halis kılanlar olarak” kendilerini kurtarmak için O’ndan başkasına dua etmeyip sadece O’nu tevhid edenler olarak

“O’na dua ederler.” Buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’âm, 6/22-23- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onları” denizden

“kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan kimileri orta yolu tutar.” İbn Abbâs: Denizdeyken yüce Allah’a vermiş olduğu sözü yerine getirir, diye açıklamıştır. en-Nekkaş da: Yani o verdiği sözde sebat gösterir, karada da denizde iken yüce Allah’a vermiş olduğu sözü eksiksiz yerine getirir.

el-Hasen dedi ki:

“Orta yolu tutar”dan kasıt, tevhid ve itaate sımsıkı sarılan mü’mindir, Mücahid de: Söylediği sözde

“orta yolu tutar” fakat içinde küfrü gizler.

İfadede hazf bulunduğu da söylenmiştir ki; anlam şöyledir: Onlardan kimileri orta yolu tutar, kimileri de kâfir olur. Hazfedilen bu ifadelere yüce Allah’ın:

“Âyetlerimizi ise çok gaddar ve çokça nankörlük edenden başkası bile bile inkâr etmez” âyeti delil teşkil etmektedir.

“Gaddar” demektir, En kötü şekilde gadretmek, sozur.-de durmamak” demektir. Amr b. Madîkerîb şöyle demiştir:

“Şayet sen Ebû Umeyr’i görmüş olsaydın,

Ellerini sözde durmayıştan ve gaddarlıktan doldururdun.”

el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Teyma’daki evi çok sağlam bir kale olan,

Ve hiç de gadredici olmayan komşusu bulunan, o eşsiz esmer kişi.”

el-Cevherî dedi ki: “Gadretmek, sözünde durmamak” demektir. Ona gadretti” denilir, ism-i faili: “Gadredici, gaddar sözünde durmayan kişi” demektir. el-Maverdî’nin dediğine göre Cumhûrun görüşü budur. Atiyye ise; bu kelime inkâr eden anlamındadır, emiştir. Bu fiil (muzarideki) aynu’l-fiili ötreli ve esreli olmak üzere; …diye gelir, mastarı dır. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmektedir.

O Ayetlerin inkâr edilmesi” bizzat âyetlerin inkârı demektir, “Âyetleri inkâr etmek” ise onların delâlet ettikleri hususları inkâr etmek demektir.

Lokman 31

Allah’ın nimetiyle gemilerin denizde akıp gittiğini görmedin mi ki, size ayetlerinden bazılarını göstersin? Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Size varlığının delillerini göstermesi için, Allahın lütfuyla gemilerin denizde yüzdüğünü görmedin mi? Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Size âyetlerinden bir kısmını göstermek için Allah’ın nimeti ile gemilerin denizde akıp gittiğini görmez misin? İşte bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için muhakkak âyetler vardır.

“Size âyetlerinden bir kısmını göstermek İçin Allah’ın nimeti” size olan lutfu ve denizdeki tehlikelerden sizleri kurtarması suretiyle rahmeti

“İle gemilerin denizde akıp gittiğini görmez misin?” Bu âyette yer alan:

“Akıp gittiği” haber konumundadır.

“Allah’ın nimeti ile” anlamındaki; âyetini İbn Hürmüz “nimet”in müennes-i salim çoğulu olmak üzere; “Allah’ın nimetleri” diye okumuştur. Bu kelimenin (tekilinin) aslı “ayn” harfinin harekeli olmasıdır, ancak sakin okunmuştur.

“Size âyetlerinden bir kısmını göstermek için” âyetindeki; “…den bir kısmını” teb’ız (kssmilik bildirmek) içindir. Yani o sizlere gemilerin aktığını göstermek için böyle yapmaktadır. Bu açıklamayı da Yahya b. Sellam yapmıştır. İbn Şecere de şöyle demektedir: “Âyetlerinden bir kısmı” âyeti sizin kendilerinde yüce Allah’ın kudretinin bir bölümünü gördüğünüz, bir bölümüne şahit olduğunuz… demektir, en-Nekkaş da: Kasıt yüce Allah’ın denizden kendilerine rızık olarak verdiği şeylerdir. el-Hasen de şöyle demiştir: Denizlerin anahtarı gemiler, yerin anahtan yollar, semanın anahtarı ise duadır.

“İşte bunda” yüce Allah’ın kaza ve hükümlerine

“çok sabreden ve” nimetlerine de

“çok şükreden herkes için muhakkak âyetler vardır.”

Meanî âlimleri şöyle demişlerdir: Maksat, bu niteliklere sahip olan her mü’min için âyetler olduğunu anlatmaktadır. Çünkü sabır ve şükür imanın en üstün özelliklerindendir. Âyet, kıyâmet demektir, alamet ise her mü’minin kalbinde açıklık kazanmaz. Ancak belâlara karşı sabreden ve bollukta da şükreden kimseler için açıkça ortaya çıkar ve görünür. en-Nehaî dedi ki: Sabır imanın yarısı, şükür imanın yarısı, yakın ise imanın tamamıdır. Yüce Allah’ın şu buyrukları bunu göstermektedir;

“İşte bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için muhakkak âyetler vardır.”;

“Yetkinleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır.” (ez-Zariyat, 51/20) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Îman iki yarımdır. Yarısı sabır, yarısı da şükürdür,” el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usul, I, 201 O’nıviye; rivâyet edildi1″ şeklinde ramrid sigast ile); III, 110, 221 aynı manada, az lafzi farklarla; ed-Deylemî, el-Firdevs, I, 111; el-Munâvî, Feydu’l-Kadir, III, 188, (radıyallahü anhvilerinden “Yezid er-Rukâşi’nin metruk rivâyeti alınmayan kişi” olduğu – III, 189 – kaydıyla).

Lokman 30

Bu, Allah’ın hakkın ta kendisi olması, O’ndan başka çağırdıklarının ise batıl olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.

Diyanet Vakfı
Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir; Ondan başka taptıkları ise hiç şüphesiz batıldır. Gerçekten Allah çok yüce, çok uludur.

Kurtubi Tefsiri
Bunun sebebi şudur: çünkü Allah, hakkın tâ kendisidir. Ondan başka olanların çağırdıkları ise bâtıldır ve muhakkak Allah çok yücedir, çok büyüktür.

“Bunun” yani yüce Allah’ın bunları yapmasının

“sebebi şudur: Çünkü Allah, hakkın tâ kendisidir. Ondan başka onların çağırdıkları ise batıldır.”

Yani bu, gerçeği bilmeniz ve bunu ikrar ve itiraf etmeniz içindir. Batıldan kasıt Mücahid’in açıklamasına göre şeytandır. Yüce Allah’a ortak koştukları putlar ve heykeller oldukları da söylenmiştir.

“Ve muhakkak Allah” konumu itibariyle

“çok yücedir” saltanat ve egemenliği itibariyle

“çok büyüktür.”

Lokman 29

Allah’ın geceyi gündüze, gündüzü geceye katmakta olduğunu, güneşi ve ayı buyruğu altına aldığını görmedin mi? Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Diyanet Vakfı
Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri belli bir vadeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi ki Allah, geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü geceye bitiştirir, güneşi ve ayı da musahhar kılmıştır? Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gider. Muhakkak Allah yaptığınızdan haberdardır.

“Görmedin mi ki Allah, geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü geceye bitiştirir.” âyeti (ve buna dair açıklamalar) daha önceden el-Hac Sûresi (22/61. âyet-i kerîmenin tefsirinde) ve Al-i İmrân Sûresi’nde (3/27. âyet-i kerîmenin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Güneşi ve ayı da musahhar kılmıştır?” Doğmak ve kaybolmak emirlerine boyun eğer kılmıştır. Böylece ecelleri takdir etmiş ve menfaatleri tamamlamış olmaktadır.

“Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gider.” el-Hasen dedi ki: Bu süre kıyâmet günüdür. Katade ise doğuşunda ve batışında daha ileri geçmeyip, geri de kalmadığı belirli bir süreye kadar akıp gider, diye açıklamıştır.

“Muhakkak ki Allah, yaptığınızdan haberdardır.” Yani bütün bunları gerçekieştirmeye kadir olanın, bunları bilen olması kaçınılmaz bir şeydir. Bunları bilen ise sizin amellerinizi de bilir.

“Yaptığınız” anlamındaki âyet genel olarak; “te” ile ve muhatab kipiyle okunmuştur. Ancak es-Sülemî, Nasr b. Âsım ve Ebû Amr’dan, ed-Durî, haber olmak üzere “ye” ile (yaptıklarından anlamında) okumuşlardır.

Lokman 28

Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak bir tek can gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
(İnsanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Unutulmasın ki, Allah her şeyi bilen ve görendir.

Kurtubi Tefsiri
Sizin yaratılmanız öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir. Muhakkak Allah, herşeyi işitendir, herşeyi görendir.

“Sîzin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir” âyeti ile ilgili olarak ed-Dahhak şu açıklamayı yapmıştır: Yani hepinizin yeniden yaratılmanız ancak tek bir canı yaratmak gibidir. Kıyâmet gününde de, öldükten sonra diriltilmeniz sadece tek bir canı diriltmek gibidir.

en-Nehhâs dedi ki: Nahivciler de bunu: “Ancak tek bir canı yaratmak gibidir” anlamında takdir etmişlerdir. Tıpkı:

“O kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) âyetinde… kasaba halkına sor, takdirinde olduğu) gibidir.

Mücahid dedi ki; Çünkü O, az olan şeye de, çok olana da: “ol” der, o da derhal oluverir.

Âyet-i kerîme Ubeyy b. Halef, Ebû’l-Esedeyn ile el-Haccac b. es-Sebbak’ın oğulları Munebbih ile Nubeyh hakkında inmiştir. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle demişlerdi: Yüce Allah bizleri halden hale geçirerek yarattı. Önce bir nutfe, sonra sülük gibi bir kan pıhtısı, sonra bir çiğnem et, sonra bir kemik olduk. Bu sefer sen kalkmış hep birlikte ve bir anda yeniden diriltilip yaratılacağımızı söylüyorsun. Bunun üzerine yüce Allah:

“Sizin yaratılmanız ve Öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir” âyetini indirdi. Çünkü kullar İçin zor gelen herhangi bir şey, yüce Allah’a zor gelmez. Onun bütün kâinatı yaratması tıpkı bir tek canı yaratması gibidir.

“Muhakkak Allah” söyledikleri

“herşeyi İşitendir” yaptıkları

“herşeyi görendir.”

Lokman 27

Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa ve deniz, ardından yedi deniz daha onu desteklese, yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez. Şüphesiz Allah azizdir, hakimdir.

Diyanet Vakfı
Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allahın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer yerde olan bütün ağaçlar, kalem olsa ve deniz de, ardından yedi deniz daha ona katılsa, yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Muhakkak Allah Azizdir, Hakimdir.

Yüce Allah müşriklere karşı görüldüğü gibi delil getirdikten sonra, Onun kelâmının anlamlarının bitip tükenmeyeceğini, sonunun asla gelmeyeceğini beyan etmektedir. el-Kaffal dedi ki: Yüce Allah göklerde ve yerde bulunan herşeyi onların emrine vermiş olduğunu, nimetler ile onları donatmış olduğunu sözkonusu ettikten sonra, ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkeb olsa ve bunlarla kudretine ve vahdaniyetine delâlet teşkil eden sanatının akıllara durgunluk veren yönlerini yazacak olsa, bu hayret verici hususların sonunun asla gelmeyeceğine dikkat çekmektedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah, bu kelimelerin anlamlarını kudreti dahilinde olan nususlara havale etmekte ise de, âyet-i kerimenin yüce Allah’ın kelâm-ı kadimine hamledilmesi daha uygundur. Çünkü yaratılmış olanın sonunun gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Onun kudretinin çerçevesi içerisinde olanların sonlarının gelmesi nefyedildiğine göre; bu aynı zamanda gelecekte de varetmeye muktedir olduğu şeylerin sonlarının gelmesini de nefyetmek demektir. Varlık aleminin hasrettiği ve saydığı hususların ise son bulmaları kaçınılmaz bir şeydir. Kadim olanın sonunun olmadığı ise muhakkak bir şeydir.

“Allah’ın sözleri” nin anlamına dair açıklamalar daha önce el-Kehf Sûresi’nin sonlarında (18/109. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Âl-i dedi ki: Allah’ın sözlerinden kasıt -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- varlık âlemine çıkan şeylerin dışında, O’nun kudreti çerçevesi içerisinde olan şeylerdir. Bu da el-Kaffai’in söylediklerine yakın açıklamalardır. Bu âyetten asıl maksat, yüce Allah’ın sözlerinin -aynı zamanda bunlar bizatihi de sonsuzdurlar- anlamlarının çokluğunu bildirmektir. Sonlu hususlar örnek verilmek suretiyle İnsanların bu konuyu daha iyi kavramalarıma yardımcı olunmuştur. Çünkü bu örnek İnsanoğlunun alışkın olduğu çokluk anlatımının en ileri derecesidir. Yoksa bu kalem ve denizlerden daha fazlası olacak olursa, Allah’ın sözleri tükenir, manası anlaşılamaz.

Âyetin nüzulü ile ilgili anlatılan hususlar da, Allah’ın sözleri ile kastedilenin Allah’ın ezeli kelâmı olduğunu göstermektedir. Çünkü İbn Abbâs şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebi şudur: Yahudiler ey Muhammed!

“Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir” (el-İsra, 17/85) âyeti ile bize Allah’ın kelamı ve hükümlerini İhtiva eden Tevrat verilmiş iken, nasıl bizler kastedilmiş olabiliriz ve yine sendeki bilgiye göre O, herşeyîn açıklayıcısıdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: “Tevrat pekçoğun az bir bölümüdür.” demiş ve bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. Âyet-i kerîme Medine’de inmiştir.

Ebû Ça’fer en-Nehhâs dedi ki: Açıkça ortaya çıktığı gibi buradaki “sözler” den maksat ilim ve eşyanın hakikatleridir. Çünkü şanı yüce Allah, varlıkları yaratmadan önce göklerde ve yerde yaratacağı herbir şeyi ve zerre ağırlıklarını biliyordu. Bütün türleri ve bunların herbirisindeki tüyleri ve organları, herbir ağaçtaki yaprağı ve bunlarda bulunan çeşitli mahlukatı, bunlardaki çeşitli tat ve renkleri hep biliyordu. Eğer herbir canlıyı tek başına ismiyle zikredip onların parçalarını da, ona dair az ve çok bütün bilgisi ile adlandıracak, bunların geçirdikleri halleri her zaman itibariyle bunlarda meydana gelen artışları ismen zikredecek, herbir ağacı ayrı ayrı açıklayıp onun dallarını, budaklarını gösterecek, bütün zamanlar boyunca kurumalarını takdir ettiklerini belirleyip bunlara dair herbir açıklamayı onları kuşatıcı bilgisine göre yazmış olsaydı, sonra da yüce Allah’ın bu eşyaya dair açıklamaları İçin deniz mürekkeb olup da onun dışında buna yedi deniz daha katılacak olsa, hiç şüphesiz bu husustaki açıklamalar bu mürekkeb olan denizlerden daha fazla olacak, denizler buna yetmeyecekti.

Derim ki: Bu el-Kaffal’ın açıklaması ile aynı manayı dile getirmektedir. Yüce Allah’ın izniyle bu, güzel bir görüştür.

Bir topluluk da şöyle demiştir: Kureyş, Muhammed’in bu sözleri bitecek ve sonu gelecektir deyince, bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. es-Süddî de şöyle demiştir: Kureyş, Muhammed’in sözleri ne kadar da çoktur! deyince, bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.

“Ve ardından yedi deniz daha ona katılsa…” âyetindeki: Deniz” lâfzını Cumhûr mübtedâ olarak ref’ ile okumuştur. Haberi ise ondan sonraki cümlede yer almaktadır. Cümle hal konumundadır. Sanki: Denize gelince, onun hali de budur, denilmiş gibidir. Sîbeveyh’in takdiri bu şekildedir.

Kimi nahivci de bu âyetin (âyetin başında yer alan): ‘e atfedildiğini söylemiştir. Çünkü o da mübtedâ olarak ref mahallindedir.

Ebû Amr ve İbn Ebi İshak “deniz” anlamındaki kelimeyi baştaki; e atf ile nasb okumuşlardır. Bu ise baştaki; in ismidir.

Şöyle de denilmiştir: Eğer denize yedi deniz daha katılsa, yani ona yedi deniz daha ilave edilip, arttırılsa, demektir.

İbn Hurmuz ile el-Hasen “ona katılsa” anlamındaki âyeti; şeklinde (yani ye harfi ötreli, mim harfi de esreli olarak) ve; (……..)’den müzari bir fiil suretinde okumuşlardır. Bir kesim her iki okuyuşun aynı anlamda olduğunu söylemiştir. Bir kesim de; Bir şeyin kendinden olan bir şeye katılması” demektir, der. Mesela: “Nil, Halic’e katıldı yani onu arttırdı” denilir. (……..) ise bir şey kendi türünden olmayan bir şeye katıldı, anlamını verir. Buna dair açıklamalar ise daha önceden el-Bakara (2/15. âyetin tefsiri) ile Âl-i İmrân sûrelerinde (3/123-125. âyetler, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Ona (o denize) katılsa” anlamındaki âyeti Cafer b. Muhammed: “Denizin mürekkebi…” diye okumuştur.

“Allah’ın sözleri tükenmezdi” âyetine dair açıklamalar da daha önceden (el-Kehf, 18/109. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Muhakkak, Allah Azîzdir, Hakimdir” âyetine dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/129- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Ubeyde dedi ki: Burada “deniz”den kasıt, (kıyılarında) kâlemlerin yetişmesini sağlayan tatlı suduf. Tuzlu su kıyılarında ise, bu kâlemler yetişmez.

Lokman 26

Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Şüphesiz Allah ganîdir, hamîddir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allahındır. Bilinmeli ki, asıl gani ve övülmeye layık olan Allahtır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerde olanlar Allah’ındır. Muhakkak Allah, Ganîdir, Hamîddir.

“Göklerle yerde olanlar” hem mülkiyetleri, hem de yaratılmaları itibariyle

“Allah’ındır. Muhakkak Allah, Ganidir.” Yani yaratıklarına, onların kendisine ibadet etmelerine muhtaç değildir. Onlara bu emirleri vermiş olmasının sebebi bu yolla kendilerinin istifade etmeleridir.

“Hamîd’dir.” Yaptıkları dolayısıyla kendisine hamd edilendir, öğülendir.

Lokman 25

Andolsun, onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette Allah derler. De ki: Hamd Allah’a mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki onlara, «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, mutlaka «Allah…» derler. De ki: (Öyleyse) övgü de yalnız Allaha mahsustur, ama onların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun onlara: “Göklerle yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler.

“Yemin olsun onlara; Göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, onlar elbette: Allah diyeceklerdir.” Yani onlar Allah’ın kendilerinin yaratıcısı olduğunu itiraf edeceklerdir. O halde ne diye O’ndan başkasına ibadet ediyorlar?

“Allah’a hamdolsun de.” Yani bizi kendi dinine hidayet ettiğinden ötürü O’na hamdolsun, Hamd O’ndan başkasına lâyık değildir.

“Hayır, onların çoğu bilmezler,” İbretle bakmaz ve iyiden iyiye düşünmezler.

Lokman 24

Onlara az bir süre faydalanma veririz, sonra onları ağır bir azaba sürükleriz.

Diyanet Vakfı
Onları biraz faydalandırır, sonra kendilerini ağır bir azaba sürükleriz.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onları azıcık faydalandırırız. Sonra onları oldukça ağır bir azaba mahkûm ederiz.

“Biz, onları azıcık faydalandırırız.” Dünyada onları kısa bir süre bırakırız, onunla faydalanırlar.

“Sonra onları oldukça ağır bir azaba” ki o da cehennem azabıdır

“mahkûm ederiz,” Onları oraya atarız ve o azaba sürükleriz.

Âyetin başındaki;

“Kim” lâfzı hem tekil, hem çoğul için kullanılır. İşte bundan dolayı “onun küfrü” diye buyurulduktan sonra “dönüşleri” diye çoğul olarak geldiği gibi; daha sonra da böyle gelmiştir. Bu da “kim” lâfzının çoğul anlamını da ihtiva etmesi dolayısıyladır.

Lokman 23

Kim inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Dönüşleri bizedir. Yaptıklarını onlara haber vereceğiz. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilendir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) İnkar edenin inkarı seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir. İşte o zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Allah kalplerde olanı şüphesiz çok iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Kim de inkâr ederse, onun küfre sapması seni üzmesin. Dönüşleri Bizedir, neler yaptıklarını Biz kendilerine bildireceğiz. Muhakkak Allah kalblerin özünde olanı çok iyi bilir.

“Kim de inkâr ederse, onun küfre sapması seni üzmesin. Dönüşleri Bizedir, neler yaptıklarını Biz, kendilerine bildireceğiz” yani amellerinin karşılıklarını vereceğiz.

“Muhakkak Allah, kalblerin özünde olanı çok iyi bilir.”

Lokman 22

Kim yüzünü Allah’a teslim ederse ve o güzel davranan olursa, o gerçekten kopmaz bir kulpa tutunmuştur. İşlerin sonu Allah’a varır.

Diyanet Vakfı
İyi davranışlar içinde kendini bütünüyle Allaha veren kimse, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Zaten bütün işlerin sonu Allaha varır.

Kurtubi Tefsiri
Kim ihsan edici olduğu halde nefsini Allah’a teslim ederse, muhakkak sapasağlam olan kulpa tutunmuş olur. İşlerin akıbeti Allah’ındır.

“Kim ihsan edici olduğu halde nefsini Allah’a teslim ederse” Ona ihlâsla ibadet edip ihtâsla O’na yönelirse, demektir.

“İhsan edîci” kaydının sözkonusu edilmesi ise insansız ve kalbinde marifet bulunmaksızın yapılan İbadetin fayda vermeyeceğinden dolayıdır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse” (Tâ-Hâ, 20/112) âyetidir. Cibril hadisinde de şöyle denilmektedir: (Cebrâîl) Dedi ki: O halde bana ihsandan haber ver. Şöyle buyurdu: “Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi, O seni görür. ” Buhârî, I, 27, IV, 1793; Müslim. I, 37, 39, 40; Ebû Dâvûd, IV, 223; Tirmizî, V, fi; Nesâî, VIII, 99. 102; İbn Mâce, I, 24, 25; Müsned, I, 27, 51, 52, 319

“Muhakkak sapasağlam olan kulpa tutunmuş olur.” İbn Abbâs dedi ki: Bu lâ İlahe illallahtır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/256. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh), es-Sülemî ile Abdullah b. Müslim b. Yesar: “Kim… teslim ederse” diye okumuşlardır. en-Nehhâs; âyette bu şekildeki bir okuyuş daha çok bilinen bir okuyuştur, der. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“De ki: Ben kendimi Allah’a teslim etmişimdir.” (Âl-i İmrân, 3/20) diye buyurmaktadır. “Kendimi Allah’a teslim etmişimdir” âyeti, ben ibadetimle yüce Allah’ı kastediyorum demektir. Bu durumda bu okuyuşun anlamı çokluk ifade eder. Şu kadar var ki; böyle bir kullanım “verdim” anlamındadır. Mesela; “Buğday için verdim, teslim ettim” denilir, Bununla birlikte; diye de kutlanılır. ez-Zemahşerî dedi ki: Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) şeddeli olarak okumuştur. Mesela; İşini Allah’a teslim et” denilir. Eğer: Bu o halde ne diye: cer edatı ile teaddi etmiştir (geçiş yapmıştır) Halbuki yüce Allah’ın:

“Hayır kim… yüzünü Allah’a teslim ederse” (el-Bakara, 2/112) âyetinde “lâm” ile teaddi yapmıştır? diye sorarsan, şu şekilde cevab veririm: Bunun “lâm” ile birlikte taşıdığı mana şudur: O bizzat kendisi demek olan yüzünü yüce Allah’a salimen tahsis etmiştir. Yani yalnızca O’na ihlasla yönelmiştir. Bunun: “cer harfi ile anlamı, bir kimsenin, bir eşyayı birisine teslim etmesinde olduğu gibi, nefsini de ona teslim etmesi anlamına racidir. Maksat, yalnızca O’na tevekkül etmek, isleri O’na havale etmektir,

“İşlerin akıbeti” sonucu

“Allah’ındır.”

Lokman 21

Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde, derler ki: Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız. Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa da mı?

Diyanet Vakfı
Onlara «Allahın indirdiğine uyun» dendiğinde: Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde onlar: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” derler. Ya şeytan onları alevli ateş azabına çağırıyorsa da mı?

“Göklerde olanları da, yerde olanları da Allah’ın emrinize verdiğini… görmediniz mi?” âyeti ile yüce Allah, Âdemoğulları üzerindeki nimetlerini sözkonusu etmekte ve kendilerine

“göklerde olan” güneş, ay, yıldız ve melek gibi varlıkları müsahhar kılıp bunların kendilerini koruyup, himaye ettiğini, onların faydasına olan şeyleri elde etmelerine sebeb teşkil ettiklerini bildirmektedir. “Yerde olanlar” âyeti da dağlar, ağaçlar, meyveler ve sayıya sığmayacak bütün şeyler hakkında umumîdir,

“Açık ve gizli olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış olduğunu” bu nimetlerinde herhangi bir eksik bırakmaksızın mükemmellik derecesine ulaştırdığını.., “görmediniz mi?”

İbn Abbâs ile Yahya b. Umare

“bol bol tamamlamış olduğunu” anlamındaki âyeti “sin” yerine “sad” harfi ile; Ye okumuşlardır. Çünkü isti’la harfleri “sin” harfini alt mahrecinden alıp onu üstteki mahrecine doğru çekerken, “sad” harfine dönüştürür,

“Nimetler” kelimesi “nimet” kelimesinin çoğuludur. “Sedir ağacı” lâfzının çoğulunun; diye gelmesi gibi. Bu Nâfî’, Ebû Amr ve Hafs’ın kıraatidir. Diğerleri ise tekil olmak üzere “nimet” diye okumuşlardır. Tekil okumak da çokluğa delildir.

Yüce Allah’ın;

“Eğer Allah’ın nimetini topluca saymak isteseniz dahi, siz onları sayamazsınız.” (İbrahim, 14/34) âyetinde olduğu gibi. Bu, aynı zamanda sahih yollardan gelmiş İbn Abbâs’ın da kıraatidir.

Nimetten kastın İslâm olduğu söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerîme hakkında kendisine soru soran İbn Abbâs’a şöyle demiştir: “Açık nimet İslâm’dır ve senin güzel olan yaratılışındır. Gizli nimet ise, yüce Allah’ın gizlemiş olduğu kötü amelindir.” Daha önce el-Mâide, 5/61-63. âyetlerin tefsiri yapılırken geçen bu hadis ile ilgili değerlendirmeler için oraya bakılabilir.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun açıklaması şöyledir: Saîd b. Cübeyr yüce Allah’ın:

“Ama sizi iyice temizlemeyi ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. ” (el-Mâide, 5/6) âyetini sizi cennete girdirmek ister, diye açıklamıştır. Yüce Allah’ın kulun üzerindeki nimetinin tamamlanması, onu cennete koymasıdır, Aynı şekilde İslâm nihayette kişiyi cennete ulaştırdığı için ona nimet ismi verilmiştir.

Bir açıklamaya göre açık nimet, sağlık ve mükemmel bir yaratılıştır. Gizli nimet ise marifet ve akıldır.

el-Muhasibî dedi ki: Açık nimet dünya nimetleri, gizli nimet ise âhiret nimetleridir.

Bir başka açıklamaya göre; açık nimet gözle görülen mal, mevki, güzellik itaatlere muvaffakiyettir, Gizli nimet ise, kişinin kendi içinde duyduğu Allah’ı bilmek, güzel bir yakın ve yüce Allah’ın kuldan uzaklaştırdığı afetlerdir.

el-Maverdi bu hususta dokuz ayrı görüş nakletmektedir ki; hepsi de mana itibariyle bunun çerçevesi içerisindedir.

“İnsanlar arasında Allah hakkında bilgisiz… tartışan kimseler vardır” âyetinin anlamı daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/3-4. âyetler ile 8-10. âyetlerin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip, ona şöyle diyen bir yahudi hakkında inmiştir: Ey Muhammed! Bana Rabbin hakkında haber ver. O, nedendir? Bunun üzerine bir yıldırım gelip onu çarpıp alıvermişti. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Daha önce er-Ra’d Sûresi’nde (13/12-13. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Âyetin en-Nadr b. el-Haris hakkında indiği de söylenmiştir. O, melekler Allah’ın kızlarıdır, diyordu. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir.

“İnsanlar arasında… bilgisiz” herhangi bir delili bulunmaksızın

“kılavuzsuz ve aydınlatıcı” apaçık ve önünü aydınlatan

“bir kitap olmaksızın tartışan” mücadele eden, karşı çıkan, karşıt iddialarda bulunan

“kimseler vardır,” Böylelerinin bütün delilleri şeytanın kendilerine yaptığı telkinattan ibarettir.

“Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.” (el-En’am, 6/121) Bunların bir diğer delilleri ise, bir sonraki âyet-i kerîmede sözü edildiği gibi sadece geçmişlerini taklid etmekten İbarettir. Peki

“ya şeytan onları alevli ateş azabına çağırıyorsa da” onlara uymaya devam edecekler

“mı?”

Lokman 20

Allah’ın, göklerde ve yerde olanları sizin hizmetinize verdiğini ve size açık ve gizli nimetlerini bolca verdiğini görmediniz mi? İnsanlardan bir kısmı, ne bilgisi, ne rehberi, ne aydınlatıcı kitabı olmadan Allah hakkında tartışır.

Diyanet Vakfı
Allahın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkanları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde olanları da, yerde olanları da Allah’ın emrinize verdiğini, açık ve gizli olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış olduğunu görmediniz mi? İnsanlar arasında Allah hakkında bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitab olmaksızın tartışan kimseler vardır.

Lokman 19

Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini alçalt. Şüphesiz seslerin en çirkini eşek sesidir.

Diyanet Vakfı
Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.

Kurtubi Tefsiri
“Yürüyüşünde mutedil ol! Sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Mutedil Yürümek:

Oğluna kötü huyları yasakladıktan sonra riâyet etmesi gereken güzel huyları ve erdemli ahlâkı göstererek ona:

“Yürüyüşünde mutedil ol,” dedi. Yani orta yollu yürü.

“Mutedil yürüyüş”; hızlı yürümek ile ağır yürümek arasındadır. Yani sen yeryüzünde ölüler gibi hareket etme, haddi aşan günahkârlar gibi de hızlıca gitme. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Hızlıca yürümek mü’minin gözalıcı vasıflarını giderir.” ed-Deylemî, el-Firdevs, II, 334.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hızlı yürüdüğüne dair gelen rivâyetler ile Âişe (radıyallahü anhnhâ)’ın Ömer (radıyallahü anh) hakkında kullandığı: “O yürüdü mü hızlı yürürdü” ifadesine gelince, bundan kastı ölürcesine hareket edenden daha hızlı yürüdüğünü anlatmaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şanı yüce Allah daha önceden el-Furkan Sûresi’nde (21/63. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi, bu niteliklere sahip olan kişiyi öğmektedir.

2- Sesi Kısmak:

“(Konuşurken) sesini alçalt.” Yani sesini yükseltme, yüksekliğini kıs. Bu da sesini yükseltmek İçin kendini zorlama ve ihtiyacın kadar sesini yükselt, demektir. Çünkü yüksek sesle konuşmak ihtiyaçtan fazla sesini yükseltmektir ve rahatsız edici bir zorlanmadır.

Bütün bunlardan maksat, alçakgönüllülüktür. Ömer (radıyallahü anh), takatinden daha fazla yüksek sesle ezan okumaya çalışan bir müezzine: Ben senin kasıklarının çatlayacağından korktum, demiştir. Sözü geçen bu müezzin Ebû Mahzura Semura b. Mi’yar’dır.

3- En Kötü Ses:

“Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” En hoşa gitmeyeni, en kötüsü eşeklerin sesidir, demektir, “O çirkin ve hoşlanılmayan bir yüzle bize geldi” tabiri de buradan gelmektedir. Eşek ileri derecede yermek ve hakaret maksİsmi ile kullanılan bir örnektir. Onun anırması da bu şekildedir. Sadece ismini anmayı bile Araplar çok çirkin gördüklerinden dolayı, ondan kinaye yoluyla sözederler ve açıktan açığa ismini zikretmekten hoşlanmazlardı. Mesela, “uzun kulaklı” derlerdi. Tıpkı pis ve hoş olmayan şeylerden sözettikleri gibi ondan sözederlerdi. Saygın insanların bulunduğu bir mecliste eşek adının kullanılması da huylar arasında kötü sayılmıştır. Araplar arasında yayan yürümek kendisini çokça yormuş dahi olsa büyüklüğüne yedirmediği için eşeğe binmeyenler dahi vardır. Ancak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın huzurunda tevazu ve zillet izhan için merkebe binerdi.

4- Kötü Bir Sesin Tanıtılması:

Âyet-i kerîmede konuşma ve tartışma esnasında sesi yükseltmenin çirkinliğinin, eşeklerin seslerinin çirkinliğine benzetilerek tanıtılabileceğine delil vardır. Çünkü bu gibi sesler de yüksek tonludur. Sahih’ten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir; “Eşeğin anırmasını işittiğiniz vakit şeytandan Allah’a sığınınız. Çünkü o bir şeytan görmüştür. ” Buhârî, III, 1202; Müslim, IV, 2092; Ebû Dâvûd, IV, 327; Tirmizî, V. 50H.

Rivâyet edildiğine göre şeytanı görmedikçe ne eşek anırır, ne de bir köpek havlar. Süfyan es-Sevrî dedi ki; Herbir şeyin (hayvanın) sesini yükseltmesi bir teşbihtir, eşeklerin anırması müstesna. Atâ ise şöyle demektedir: eseklerin anırması karanlığa bir bedduadır.

5- Yüksek Sesle Konuşup Bağırmayı Terketmek:

Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah insanları küçümseyerek yüzlerine karşı bağırmayı terketmek yahut ta yüksek sesle bağırmayı büsbütün terketmek edebini öğretmektedir. Araplar yüksek sesle bağırmakla ve benzeri hususlarla iftihar eder, öğünürlerdi. Onlara göre en güçlü sesi en yüksek olan kimse idi. Sesi en kısık ve alçak kimse de en zelil idi. Öyle ki bir Arap şair şöyle demiştin

“Konuşması yüksek sesli, hapşırması yüksek sesli,

Görünüşü güzel ve develerinin de sesi yüksektir.

Zorlukların üzerine deve yavrusu gibi koşar,

Ve herkesin üzerinde tam olan hilkati ile üstünlük sağlar.”

Ancak şanı yüce Allah bu cahilî ahlâkı:

“Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir” sözleri ile yasaklamış olmaktadır. Yani eğer sesi dolayısıyla bir kimseden korkulması gerekseydi, eşekten korkmak gerekirdi. Böylelikle sesini yükselten kimse ile eşeğin aynı seviyede olduğunu belirtmektedir.

6- Eşeğin Sesi:

“Eşeklerin sesidir” lâfzındaki “lâm”, te’kid içindir. “Ses” topluluğa izafe edilmiş olmakla birlikte tekil gelmiş bulunmaktadır. Çünkü burada “ses” anlamındaki kelime mastardır, mastar da çokluğa delildir. Bu: “Seslendi, seslenir, seslenmek”in mastarıdır. İsm-i faili; -ki “yüksek sesli” demektir- gelir. “Yüksek sesle bağırdı, bağırmak” denilir. “Yüksek sesle seslenen, bağıran” demektir. “yüksek sesli adam” anlamındadır. Tıpkı; “Malı çok, ikramı çok, ihsanı çok adam” demek gibi.

Lokman 18

İnsanlara karşı yüzünü ekşitme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez.

Diyanet Vakfı
Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.

Kurtubi Tefsiri
“İnsanlardan yüzünü çevirme! Yeryüzünde şımarıklıkla yürüme! Çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseleri sevmez.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- İnsanlardan Yüz Çevirmek:

“…Çevirme” anlamındaki âyeti Nâfı’, Ebû Amr, Hamza, el-Kisaî ve İbn Muhaysın “sad” harfinden sonra “elif” ile birlikte; diye okumuşlardır. Ancak İbn Kesîr, Âsım, İbn Âmir, el-Hasen ve Mücahid ise; diye okumuşlardır. el-Cahderî ise “sad” harfini sakin olarak; diye okumuştur. Anlamlar birbirlerine yakındır. “Meyletmek (çevirmek)” demektir. Bedevinin: “Daha önce ben onun (zamanın) meylini (eğilmesini, yüz çevirmesini) doğrultmuş iken artık şimdi zaman benim meylimi doğrultmuş bulunuyor” ifadesi de buradan gelmektedir. Amr b. Huneyy et-Tağlibî’nin şu beyitinde de bu tabir kullanılmıştır:

“Zorba bir kimse büyüklenerek yüzünü çevirdi mi,

Biz onun meyletmesini (yüz çevirmesini) düzeltirdik, o halde sen de düzel.”

Taberî bu beyitin son kelimesini; diye nakletmiştir. İbn Atiyye, bu bir hatadır, demiştir, çünkü şiirin kafiyesi esrelidir. Bir başka beyitte de (beyitin son mısraı) şu şekildedir:

“Biz onun-çevrilmiş olan yanağını (yüzünü) düzeltirdik (kibrine son verirdik.)”

el-Herevî der ki: okuyuşu; “Onlara karşı büyüklenerek onlardan yüz çevirme!” anlamındadır. Mesela; tabiri, deveye boynunu büken bir hastalık isabet etmesini anlatmak için kullanılır. Diğer taraftan büyüklük taslayan kimse hakkında; “Onda bir büyüklenme vardır” denilir. Buna göre; “(Büyüklenerek) çevirme” âyeti senin yanağın büyüklükle çevrilmesin, demek olur. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulnıuştur: “insanlar Öyle bir döneme rastlayacaklardır ki aralarında ya mütekebbir ya da ebter’den başka kimse bulunmayacaktır.” İbnul-Esîr, en-Nihâye fi Ğaribi’l-Hadls, İN, 31

(Mütekebbir anlamı verilen): ise; büyüklenerek yüzünü öbür tarafa çeviren kimse demektir. Hadîs-i şerîf dine bağlılıkları sözkonusu olmayan bayağı ve ayak takımı insanların varlığını kastetmiştir. Yine Hadîs-i şerîfte; “Her büyükiük taslayan kişi mel’undur.” Buhârî, V, 225lı; Müslim, IV, 1983; Tirmizî, IV, 329; Muvatta’, II, 907; Müsned, III, 110, 165, 199, v’s Yani büyüklenen ve kendisini beğenen herkes bu şekildedir, demektir.

2- İnsanlara Karşı Büyüklenmek:

Âyetin anlamı şudur: Sen insanlara karşı büyüklenerek, kendini beğenerek ve onları hakir görerek onlardan yüz çevirme! İbn Abbâs ve bir topluluğun te’vili budur. Şöyle de açıklanmıştır: Bir kimse senin yanında sözkonusu edildiğinde onu hakir gorüyormussun gibi ağzını eğip bükme, yani sen insanlara alçak gönüllülükle, onlara neşe veren ve onlardan neşelenen bir şekilde yönel. Onların en küçükleri seninle konuşacak olursa, sen de sözünü tamamlayıncaya kadar onu dinle. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da böyle yapıyordu.

Derim ki; Malik’in, İbn Şihab’dan kaydettiği şu rivâyet de bu kabildendir. İbn Şihab’ın Enes b. Malik’ten rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Birbirinize buğzetmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz, birbirinizi kıskanmayınız. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman bir kimsenin üç günden fazla kardeşinden dargın durması helâl değildir.” Buhârî, Nikâh, 45; Edeb, 57, 5H, 63; Feraiz, 1

Buna göre sırt çevirmek, yüz çevirmek, konuşmayı, selam vermeyi ve benzeri şeyleri terketmek demektir. Yüz çevirmeye, sırt çevirmek denilmesi şundan dolayıdır: Bir kimseye buğzettiğin takdirde sen ondan yüz çevirirsin ve ona arkanı dönersin. İşte o da sana aynısını yapar. Buna karşılık sevdiğin kimseye yönelirsin, yüzünü çevirirsin. Senin onu sevindirmen, onun da seni sevindirmesi için yüzyüze oturursunuz. O halde sırt çevirmenin anlamı yüzünü çeviren kimsenin tavrında da mevcuttur. Mücahid de âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir.

İbn Huveyzîmendad dedi ki: Yüce Allah’ın:

“İnsanlardan yüzünü çevirme!” âyeti sanki insanın gereksiz yere kendisini zelil etmesini yasaklamayı ihtiva ediyor gibidir. Nitekim buna yakın bir anlamda olmak üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir; “İnsanın kendisini zelil etme hakkı yoktur. ” Tirmizî, IV, 522, “hasen-garib bir hadistir” kaydıyla; İbn Mâce, II, 1332; el-Heysemî, Mecmau’z-Zfvâid,yn, 275; Müsned, V, 405.

3- Yeryüzünde Şımarıklıkla ve Büyüklenerek Yürümemek:

“Yeryüzünde şımarıklıkla yürüme!” Böbürlenerek, büyüklenerek yürüme, demektir.

“Şımarıklıkla” hal konumunda bir mastardır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/37-38, âyet, 1. başlıkta) geçmiş, bulunmaktadır, İş, güç olmaksızın, ihtiyaç duymaksızın, neşe ile ve sevinçle yürümek demektir. Bu huya sahip olanlar daima başkalarına karşı öğünür ve büyüklenirler. Buna göre böyle bir kimse yürüyüşünde büyüklenen ve böbürlenen bir kimsedir. Yahya b. Cabir et-Taî’nin rivâyetine göre İbn Âiz el-Ezdî, Gudayf b. el-Haris’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr ile birlikte Beytu’l-Makdis’e gittik. Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın yakınında oturduk. Onu şöyle derken dinledim: Şüphesiz ki kul kabre konulduğu vakit onunla konuşarak şöyle der: Ey Âdemoğlu! Bana karşı seni ne aldattı? Benim yalnızlık evi olduğumu, benim karanlık yurdu olduğumu, benim hakkın yuvası olduğumu bilmiyor muydun? Ey Âdemoğlu! Bana karşı seni ne aldattı? Sen benîm çevremde çalımlı çalımlı yürümüyor muydun?

İbn Âiz dedi ki: Ben Gudayf’e: Ey Esma’nın babası! Çalımlı çalımlı yürümek de ne demek? diye sordum. O; Kardeşimin oğlu! Bazan senin yürüyüşün gibi, dedi.

Ebû Ubeyd dedi ki: Bu, çokça mal sahibi ve pek böbürlenen bir şekilde… demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Her kim büyüklenerek elbisesini yukarı doğru çekecek olursa, Allah kıyâmet günü ona (radıyallahü anhhmet nazarıyla) bakmaz.” Buhârî, III, J340; Müslim, III, 1651; Tirmizî, IV, 223; Ebû Dâvûd, IV, 56; Müsned, II, 67, 104, 12S, 131, 136

“Böbürlenen” ise; kendisine verilen şeyleri sayıp dökmekle birlikte yüce Allah’a şükretmeyen kimse demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Kelime, soylarla öğünmeyi ve başka Öğünmeleri de kapsamına alır.

Lokman 17

Ey oğlum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir, başına gelene sabret. Şüphesiz bu, kararlılıktandır.

Diyanet Vakfı
Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.

Kurtubi Tefsiri
“Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl. Marufu emret, münkerden alıkoy. Sana isabet edene de sabret. Çünkü bunlar kesin olarak emredilen işlerdendir,”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Namazı Dosdoğru Kıl:

“Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” sözleri ile oğluna itaatlerin en büyüğü olan namaz kılmayı, iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı emretmektedir. O, bu sözleri ile, elbetteki öncelikle bizzat kendisinin bu emirleri yerine getirip münkerden uzak kalmayı kastetmiş olmaktadır. İşte bu sözlerde bütün itaatler ve bütün faziletler bulunmaktadır Daha önce el-Bakara’da (2/44. âyet, 3. başlıkta) geçmiş olan beyitler kapsamı içerisinde yer alan şu beyiti söyleyen ne güzel söylemiştir:

“Sen işe kendinden başla, onu sapıklığından alıkoy,

Eğer nefsin o sapıklıktan vazgeçerse, şüphesiz ki sen hakhn bir kimsesin.”

2- Musibetlere Sabretmek:

“Sana isabet edene de sabret” âyeti, sana bir zarar gelecek dahi olsa, münkeri değiştirmeye teşvikte bulunmayı gerektirmektedir. Bu âyet ayrıca münkeri değiştirmeye kalkışan kimsenin bazan eziyetlere maruz kalabileceğini de hissettirmektedir. Bu derece bir işe kalkışmak mendubluktur ve Allah’ın dinine bağlılık noktasındaki bir kuvveti ifade eder. Ancak bunun bağlayıcı bir hüküm olduğu söylenemez. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi (3/21-22. âyetler, 2. başlık ve devamında) ile el-Mâide Sûresi’nde (5/67. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bir açıklamaya göre ona hastalık ve buna benzer dünya zorluklarına karşı sabretmesini ve sabırsızlık göstererek yüce Allah’a masiyet edecek noktaya gelmemesini emretmiştir. Bu da kapsamlı bir görüş olduğundan dolayı güzel bir açıklamadır.

3- Kesin Emirler:

“Çünkü bunlar kesin olarak emredilen işlerdendir.” İbn Abbâs dedi ki: Hoşlanılmayan şeylere karşı sabırlı olmak imanın hakikatindendir. Şöyle de açıklanmıştır: Namaz kılmak, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, üzerinde kararlılıkta durulmaya değer işlerdendir. Yani bunlar yüce Allah’ın kesin olarak emredip yerine getirilmesini istediği hususlardandır. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.

Bununla birlikte bu hususların üstün ahlâkî değerlerden ve kurtuluş yolunu izleyen kararfı kimselerin azimle yerine getirdikleri işlerden olduklarını İfade etme ihtimali’de vardır. Ancak İbn Cüreyc’in görüşü daha doğrudur.

Lokman 16

Ey oğlum! Bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa, Allah onu getirir. Şüphesiz Allah latîftir, habîrdir.

Diyanet Vakfı
(Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
“Oğulcuğum! Eğer sen bir kaya içinde yahut göklerde veya yerde olsan ve o hardal tanesi ağırlığınca dahi olsa, Allah onu getirir. Muhakkak Allah Latiftir, herşeyden haberdardır.”

Yani Lukman oğluna: Oğulcuğum… demişti, Lukman’in söylediği bu sözlerden kastı, oğluna şanı yüce Allah’ın kudretinin boyutlarını bildirmekti. İşte bu ona bu hususu anlatabilmek için kullanabildiği en ileri ifadedir. Çünkü denildiğine göre hardal tanesinin ağırlığının farkına varılamaz. Zira hiçbir terazi onunla ağır basmış olmaz. Yani bir insanın sözü edilen bu yerlerde hardal tanesi ağırlığınca kendisine ulaşması mukadder bir rızkı varsa, mutlaka yüce Allah, bu taneyi rızık sahibine götürüp ulaştırır. Yani sen farzları eda etmekten seni alıkoyacak, bana dönenlerin yolunu izlemeni önleyecek şekilde rızık endişesini taşıma.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Abdullah b. Mesud’a hitaben söylediği şu sözlerde de bu mana dile getirilmektedir: ” Fazla endişelenmene gerek yok. Çünkü (yüce Allah’ın) takdir ettiği mutlak olur ve sana verilen rızık mutlaka sana gelir. ” Ebû Bekr eş-Şeybâni, el-Âhâd ve’l-Uesânl, V, 280; Beyhakî, Şuabu’l-Îman, II, 70; el-Ulekâî, l’ükadû Ekli’s-Sunne, IV, 605.

Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın bilgisiyle herşeyi kuşatmış olduğunu, herşeyi sayı ve miktarı ile tesbit etmiş olduğunu göstermektedir. O her türlü eksiklikten münezzehtir, O’nun hiçbir ortağı yoktur.

Rivâyet edildiğine göre Lukman’ın oğlu, babasına denizin dibine düşen bir taneyi yüce Allah bilir mi? diye sormuş, Lukman da ona bu âyet-i kerîmedeki sözlerle karşılık vermiştir.

Yine denildiğine göre anlam şudur: O bu sözleriyle masiyet ve itaat türünden olan amelleri kastetmiştir. Yani eğer yapılan iyilik yahut kötülük bir (hardal) tane(si) ağırlığında olsa dahi mutlaka Allah onu meydana getirecektir. Bu da insanın yapması mukadder olan şeyleri yapmasının kaçınılmaz olduğu anlamına gelir. İşte anlamın böyle olması halinde hem umutlandırma, hem de korkutma mahiyetindeki öğüt vermek gerçekleşmiş olmaktadır. Buna ek olarak da yüce Allah’ın kudreti de böylelikle açıklanmış olur. Fakat birinci görüşte herhangi bir umutlandırma ya da korkutma sözkonusu değildir.

“… tanesi ağırlığınca” ifadesi cevherler için kullanılabilen bir ifadedir. Yani bir tane miktarı demektir. Bu ifade aynı şekilde ameller hakkında da kullanılabilir. Bu da tartısı itibariyle bir tane miktarına benzese dahi… anlamındadır. Bu ağırlığın cevherler hakkında olduğunu söyleyenlerin görüşünü destekleyen hususlardan birisi de Abdu’l-Kerîm el-Cezerî’nin “olsan” anlamındaki lâfzı: “Sen gizlersen” anlamında “kaf” harfi esreli, “nun” harfi şeddeli olarak, “örtülü şey olan” anlamında den gelmiş bir fiil olarak okumuş olmasıdır,

Kıraat âlimlerinin Cumhûru: “Olsa” şeklinde “te” harfi ile okumuşlardır. “Ağırlığınca” lâfzını da; ‘in haberi olarak nasb ile okumuşlardır. İsmi ise bu hususta (az önce kaydedilen rivâyete uygun olarak): Senin sorduğun husus” şeklinde olur. İkinci görüşe göre takdiri masiyet ya da taat şeklindedir. Bunun doğruluğuna da Lukman’ın oğlunun babasına söylediği şu sözleri delil teşkil etmektedir: Babacığım, eğer ben günahı hiç bir kimsenin görmeyeceği bir yerde işleyecek olursam, Allah onu nasıl bilebilir? Bunun üzerine Lukman kendisine:

“Oğulcuğum! Eğer sen bir kaya içinde… olsan ve o hardal tanesi ağırlığınca olsa dahi…” âyeti ile cevab vermiştir. Bunun üzerine oğlu Ölünceye kadar titreyip durdu. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır.

“lâfzındaki zamir kıssa zamiridir. Bu da bir kimsenin: Hint’tir, ayaktadır” demesine benzer. Yani olay şudur: Eğer o bir tane ağırlığınca olsa dahi.,, Basralılar ise; “O Zeyd’dir, ben onu dövdüm” ifadesinin, O olay şudur” anlamında kullanılmasını câiz kabul ederler. Kûfeliler ise bunu belirttiğimiz şekilde ancak müenneslerde uygun kabul etmektedirler.

Nafî’, “ağırlığınca” anlamındaki kelimesini ref ile okumuştur. Buna göre “(……..): Olsa”nın anlamı hardal tanesi ile alakalı olur. O, bir hardal tanesi dahi olsa, demek olur.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada “ağırlığınca” kelimesine müenneslik alameti bulunan bir fiil isnad etmiştir ki; bu da onun kendi cinsinden olan bir müennese izafe edilmesi bakımındandır. Çünkü hardal tanesinin ağırlığı ya bir seyyiedir, yahut ta hasenedir. Nitekim yüce Allah:

“Ona bunun on misli vardır” (el-En’âm, 6/160) diye buyurmuştur ve burada “misi” her ne kadar müzekker ise de ona ait müennes bir zamir kullanılmıştır. Çünkü burada haseneler (el-hasenat) kastedilmiştir. Bu da şairin şu beyitindeki ifadelerine benzemektedir:

“Yavaş esen rüzgarların üst taraflarını,

Salladığı (yere dikilmiş) mızrakların sallanması gibi yürüyüp gittiler.”

Buna göre “Meydana gelse” anlamında olur ve haberinin gelmesi de gerekmez.

“Sen bir kaya İçinde… olsan” âyetinin anlamı ile ilgili alarak şöyle denilmiştir: İfade meseleyi anlatmak için en ileri dereceye gitmek kastı ile kullanılmıştır. Yani yüce Allah’ın kudreti bir kayanın içindekilere ve gökte ve yerde olanlara dahi ulaşır.

İbn Abbâs dedi ki: (Sözü edilen) kaya yedi arzın altındadır, yer de onun üstündedir. Bunun balığın sırtı üzerindeki kaya olduğu da söylenmiştir, es-Süddî ise şöyle demektedir: Bu göklerde de, yerde de olmayan bir kayadır Bilakis bu yedi yerin ötesinde üzerinde ayakta bir meleğin bulunduğu bir kayadır. Çünkü yüce Allah:

“Yahut göklerde veya yerde olsan” diye buyurmaktadır. Halbuki bu tabir ayrıca “bir kaya içinde… olsan” demeye gerek bırakmamaktadır.

es-Süddînin bu söyledikleri mümkün olmakla birlikte şöyle de denilebilir: Yüce Allah’ın:

“Sen bir kaya içinde olsan” âyeti bir te’kiddir. Yüce Allah’ın:

“Yaratan Rabbinin İsmi ile oku. O insanı (sülük gibi yapışan) bir kan pıhtısından yarattı” (el-Alak, 96/1-2) âyeti ile:

“Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan… götüren (Allah) münezzehtir” (el-İsra, 17/1) âyeti gibidir.

Lokman 15

Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dünya hayatında onlarla iyi geçin. Bana yönelenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır. Size yaptıklarınızı haber vereceğim.

Diyanet Vakfı
Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer onlar bilmediğin şeyi Bana ortak koşman İçin seni zorlarlarsa, sen onlara İtaat etme! Bununla beraber dünyada onlarla iyi geçin ve sen Bana dönenlerin yoluna uy! Sonra dönüsünüz Bana olacaktır. Ben de sizlere neler yapmakta olduğunuzu haber veririm.”

6- Anne-Babaya İtaatin Sozkonusu Olmayacağı Yerler;

“Eğer onlar bilmediğin şeyi Bana ortak koşman İçin seni zorlarlarsa, sen onlara İtaat etme! Bununla beraber dünyada onlarla iyi geçin ve sen Bana dönenlerin yoluna uy! Sonra dönüşünüz Bana olacaktır, Ben de sizlere yapmakta olduğunuzu haber veririm.” Bu âyet-i kerîme ile bundan önceki âyet-i kerîmenin müslüman olması üzerine Sa’d b. Ebi Vakkas hakkında indiklerini açıklamıştık. Yine belirttiğimiz üzere onun annesi Ebû Süfyan b. Umeyye’nin kızı Hanife idi ve yemek yemeyeceğine dair yemin etmişti. Bundan önceki âyet-i kerîmede bu hususu belirtmiş idik.

7- Dünyada Anne-Baba ile İyi Geçinmek:

Yüce Allah’ın:

“Bununla beraber dünyada onlarla iyi geçin” âyetindeki “iyi” anlamı verilen;lâfzı hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olup; İyi bir geçim ile.,.” demektir. “Onunla geçindim, geçinmek” denilir. “İyi” ise iyi görülen şey demektir.

Âyet-i kerîme kâfir olan anne ve babaya fakir olmaları halinde mümkün olduğu kadar mali yardımlarda bulunmak suretiyle onların haklarının gözetileceğine delil teşkil etmektedir. Yine onlara yumuşak söz söylenip uygun ve yumuşak bir üslûbla İslâm’a çağrılacaklarına da delildir.

Ebubekr es-Sıddîk’ın kızı Esma (radıyallahü anha), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a teyzesinin, bir görüşe göre de sütannesinin yanına geldiği sırada şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü annem benden bir şeyler ümid ederek yanıma geldi. Ben onun hakkını gözeteyim mi? diye sorunca, Peygamber: “Evet” diye buyurmuştur Buhârî, II, 924, III, 1162, V, 2230; Müslim, II, 696; Ebû Dâvûd, II, 127; Müsned, VI, 344, 347, 355

Buradaki (hadis tercümesinde); “Benden bir şeyler umarak” diye manası verilen :lâfzının, İslâm’ı kabul etmeyerek, İslâm’dan yüz çevirerek anlamında olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye ise şöyle demiştir; Bana göre kuvvetli olan, bu lâfzın hakkım gözetmeyi arzu eden şekilde… anlamında olduğudur. Zaten ihtiyacı bulunmasaydt, Esma’nın yanına gelecek değildi. Esma’nın asıl annesi ise Abdu’l-Uzza b. Abdi Esed’in kızı Kuteyle’dir. Âişe ile Abdu’r-Rahmân’ın anneleri ise Um Ruman olup çok erken dönemlerde İslâm’a girmiştir.

8- Allah’a Dönenlerin Yoluna Uymak:

Yüce Allah’ın:

“Ve sen Bana dönenlerin yoluna uy” âyeti bütün insanlara yönelik bir tavsiye (emir)dır. Sanki bu konuda emre muhatab olan insandır.

“Bir Şeye meyletmek ve dönmek” anlamındadır. İşte peygamberlerin ve salihlerin izledikleri yol budur.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre burada kendisine emir verilen kişi Sa’d (radıyallahü anh)dır. Dönen kimse ise Ebubekir (radıyallahü anh)’dir. en-Nekkaş şöyle demiştir: Ebubekir, İslâm’a girince Sa’d, Abdu’r-Rahmân b. Avf, Osman, Talha, Said ve ez-Zübeyr yanına gelmişler ve ona; Îman mı ettin? diye sormuşlar, o da: Evet diye cevab vermişti. Bunun üzerine onun hakkında: “(O mu) yoksa âhiretten korkarak, Rabbinin rahmetini umarak, gece saatlerinde kıyamda durarak, secde ederek itaatte bulunan kimse mi (hayırlıdır) ?” (ez-Zümer, 39/9) âyeti nazil oldu.

Sözü geçen altı kişi bu âyeti işitince îman ettiler. Yüce Allah da onlar hakkında:

“Tağuta ibadet etmekten sakının. Allah’a dönenlere, işte onlara müjde vardır… İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir” (ez-Zümer, 39/17-18) âyetlerini indirdi.

Bir başka açıklamaya göre “dönen” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Sa’d müslüman olunca, kardeşleri Âmir ile Uveymir de onunla birlikte İslâm’a girdiler. Aralarından Utbe’den başka kimse müşrik kalmadı. Âyetin sonunda yüce Allah, kabirlerde bulunanları diriltmek, amellerinin karşılığını vermek için kendisine dönmek ve küçüğüyle büyüğüyle bütün amellerden haberdar edeceği günü hatırlatmak suretiyle uyan ve tehditte bulunmaktadır.

Lokman 14

Biz insana, anne ve babasına iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşımıştır. Sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır.

Diyanet Vakfı
Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.

Kurtubi Tefsiri
Biz, insana ana babasını tavsiye ettik. Annesi onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret! Dönüş yalnız Bana’dır.” dedik.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Bu Tavsiyelerde Bulunan Kimdir ve Ebeveyne İtaatin Sınırı:

“Biz insana ana-babasını tavsiye ettik…” diye başlayan bu iki âyet-i kerîme, Lukman’ın vasiyetleri arasında dile getirilmiş (ama onun tarafından yapılmamış) buyrukları ihtiva etmektedir. Bunların Lukman’ın oğluna yaptığı vasiyetler olup yüce Allah’ın da ondan bize haber verdiği tavsiyelerden olduğu da söylenmiştir. Yani Lukman oğluna şöyle demişti: Sen Allah’a ortak koşma! Allah’a ortak koşmak hususunda da anne-babana dahi itaat etme! Çünkü şüphesiz Allah onlara Allah’a şirk ve masiyeti ihtiva etmeyen hususlarda itaat etmeyi tavsiye buyurmuştur.

Bir diğer açıklamaya göre anlam şudur: Hani Lukman oğluna,., demişti de, Biz de Lukman’a vermiş olduğumuz hikmetler arasında şunları da söylemiştik: Biz, insana anne-babasını tavsiye ettik, Yani ona Allah’a şükret dediğimiz gibi yine ona: İnsana da… tavsiye ettik, demiştik,

Bir diğer açıklama da şöyledir: Hani Lukman oğluna şirk koşma, demişti. Biz de insana anne-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik ve insanlara bunu emrettik. Lukman da bunu oğluna emretmiş idi. Bütün bu görüşleri el-Kuşeyrî zikretmektedir.

Ancak sahih olan bu iki âyet-i Kerîmenin daha önce el-Ankebut Sûresi’nde (29/8-9 âyetlerin tefsirinde) geçtiği üzere; Sa’d b. Ebi Vakkas hakkında nazil olduklarıdır. Müfessirlerden bir topluluk da bu kanaattedir.

Bu husustaki görüşlerin özeti şudur: Büyük bir günah işlemek hususunda da, farz-ı ayn olan bir emri terketmek hususunda da anne-babaya itaat sözkonusu değildir. Mubah olan hususlarda onlara itaat etmek gerekir. Terkedilecek itaatler hususunda, hükümlerinin mendub olmasının gözönünde bulundurulması güzeldir. Farz-ı kifaye olan cihad emri, iade etme imkanı bulunması şartıyla namazda annenin çağrısını kabul etme hususu bu kabildendir. Üstelik bu, mendub amellerin en güçlü olanlarındandır. Şu kadar var ki, böyle bir çağrıyı kabul etmek için onun telef olacağından korkulması gerekçe gösterilmiştir. Namazı kesmeyi mubah kılan diğer hususların da hükümleri mendubluktan daha güçlü olamaz. Ancak el-Hasen bu husustaki tafsilata muhalefet etmiş ve şöyle demiştir: Şayet anne, ona olan şefkati dolayısıyla yatsı namazında cemaate katılmasını engelleyecek olursa, ona itaat etmez.

2- Evladı Üzerindeki Hakları Bakımından Anne ile Baba Arasındaki Fark:

Şanı yüce Allah, anneyi çocuğunu taşıması ve ona süt emzirmesi gibi mertebeleri dolayısıyla özellikle sözkonusu ettiğinden Ötürü, annenin üç mertebesi, babanın ise tek bir mertebesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisine: Ben kime iyilik edeyim, diye soran kişiye önce: “Annene” diye cevap vermesi, tekrar: Sonra kime, diye sorunca, Peygamberin: “Annene” diye cevap vermesi, yine: Sonra kime diye sorunca, Peygamberin tekrar: “Annene” cevap vermesi üzerine, sonra kime diye sorunca, bu sefer: “Babana” demesi Taberâni, el-Evsat, IV, 37«. ve böylelikle bu âyet-i kerîmede görüldüğü gibi; babaya anne-babaya yapılacak iyilik toplamının dörtte birini tahsis etmesi de; bu anlamı ihtiva etmektedir. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/23-24. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

3- Annenin Zorlukları:

“Annesi onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle taşımıştır.” Yani her gün güçsüzlüğü daha bir artarak, annesi onu karnında taşımıştır. Bir diğer açıklamaya göre kadın esasen yaratılışı itibariyle zayıftır. Hamilelik onun zayıflığını daha da arttırmaktadır.

Îsa es-Sakafî; “güçsüzlük üstüne güçsüzlükle” anlamındaki âyeti her İki “he” harfini de üstün olarak; diye okumuştur. Bu kıraat Ebû Amr’dan da rivâyet edilmiştir. Her ikisi de (yani bu kıraat ile “he” harflerinin sakin okunması kıraati) aynı anlamdadır. Ka’neb b. Um Sahib şöyle demiştir:

“Şu kınayıcıları alıkoyan ve onları vazgeçiren olmaz mı?

Çünkü bu kınayıcılar da yorgunluk, bitkinlik ve zayıflık vardır.”

Bu fiil; “Zayıfladı, güçsüzleşti, zayıflar, güçsüzleşir” şekillerinde kullanılır. (Bu son şekil, kullanım itibariyle) tıpkı: “Şişti, şişer” fiili gibidir.

“Güçsüzlük” mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasb ile gelmiştir. Bunu el-Kuşeyrî nakletmektedir. en-Nehhâs’ın görüşüne göre ise harf-i cerrin düşürülmesi suretiyle ikinci mef’ûl olmak üzere nasbedilmiştir. “Annesi zayıflık üstüne zayıflık ile taşımıştır” demektir.

Cumhûr

“Onun sütten kesilmesi” diye okumuştur. Ya’kub ise diye okumuştur. Her ikisi de iki ayrı söyleyiştir. Yani onun sütten kesilmesi ise iki yılın bitimindedir. Böylelikle onun son bulacağı vakit ifade edilmektedir. “Filan şeyden ayrıldı” demektir. Sütten kesilen deve yavrusuna “el-fasîl” denilmesi de buradan gelmektedir.

4- Süt Emzirme Süresi Olan İki Yılın Gözönünde Bulundurulacağı Yerler:

İnsanlar süt emzirme süresinin iki yıl olduğu hususunun, çeşitli ahkam ve nafakalar bahsinde gözönünde bulundurulacağını icma ile kabul etmişlerdir.

Süt emmenin (süt kardeşliği dolayısıyla) evliliği haram kılması hususuna gelince, bazıları eksiksiz ve fazlasız olarak sadece bir yıl diye sınırlandırmıştır.

Bir başka kesim ise iki yıl ve -süt emmenin fasılasız olması halinde-bunların ardından gelen bir ay ya da buna benzer bir sürenin sözkonusu olacağını kabul etmiştir.

Diğer bir kesim ise şöyle demektedir: Eğer küçük çocuk iki yıldan önce sütten kesilecek, süt emmeyi de terkedecek olursa, artık bundan sonra iki yıllık süre içerisinde süt emmesi dolayısıyla (evliliği) haram kılan süt akrabalığı sözkonusu olmaz. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/233. âyet, 5- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

5- Allah’a ve Anne-Babaya Şükretmek:

Yüce Allah’ın:

“Bana… şükret dedik”, âyetinde yer alan; “Dedik” ez-Zeccâc’in görüşüne göre nasb mahallindedir ve anlam: Biz insana anne-babasını tavsiye ettik ve bana şükret, dedik şeklindedir. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bundan daha da güzeli bu edatın tefsir edici (açıklayıcı) bir edat olmasıdır ve mananın: Biz ona bana ve anne-babana şükret dedik, şeklinde olmasıdır,

Denildiğine göre; sen Allah’a îman nimeti dolayısıyla, anne-babaya da terbiye etmeleri nimeti dolayısıyla şükret, demektir.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Beş vakit namaz kılan bir kimse yüce Allah’a şükretmiş olur. Anne-babasına namazın sonlarında dua eden bir kimse de onlara da teşekkür etmiş olur.

Lokman 13

Lokman oğluna, ona öğüt vererek demişti: Ey oğlum! Allah’a ortak koşma. Şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.

Diyanet Vakfı
Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allaha ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.

Kurtubi Tefsiri
Hani Lukman oğluna öğüt verirken şöyle demişti: “Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür.”

“Hani Lukman oğluna öğüt verirken şöyle demişti” âyeti ile ilgili olarak es-Süheylî şöyle demiştir: et-Taberî ve el-Kutebî’nin söylediklerine göre oğlunun ismi Saran idi. el-Kelbî de Mişkem olduğunu söylemiştir. en-Nekkaş’ın naklettiğine göre En’um olduğu da söylenmiştir. el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre ise Lukman’ın oğlu da, hanımı da kâfir idiler. Müslüman oluncaya kadar onlara öğüt verip durdu.

Derim ki: Bu görüşe;

“Allah’a şirk koşma! Muhakkak şirk büyük bir zulümdür” âyeti delil teşkil etmektedir. Müslim’in, Sahih’inde ve başka yerlerde Abdullah (b. Mes’ûd)’ın şöyle dediği kaydedilmektedir;

“Îman edenler ve imanlarına da zulüm karıştırmayanlara gelince.,,” (el-En’âm, 6/82) âyeti nazil olunca bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına çok ağır geldi ve: Aramızda nefsine zulmetmeyen kim vardır ki? dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “O (durum) sizin anladığınız gibi değildir. O Lukman’ın oğluna: “Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma! Muhakkak şirk büyük bir zulümdür” dediği gibidir. ” Buhârî, VI, 2542; Müslim, I, 114; Müsned, I, 444.

Yüce Allah’ın:

“Muhakkak şirk büyük bir zulümdür” sözlerinin kime ait olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunun Lukman’ın sözlerinden olduğu söylendiği gibi Lukman’ın sözü ile mana itibariyle alakası bulunmayan, fakat onun sözlerinin anlamını te’kid etmek maksadıyla Lukman’ın sözü ile bitişik olarak gelmiş, yüce Allah’ın vermiş olduğu bir haber olduğu da söylenmiştir. Bunu da bu husustan rivâyet edilen (yukarıdaki) hadis desteklemektedir. Yüce Allah’ın:

“îman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince” (el-En’âm, 6/82) âyeti nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı bu işten korktular ve: Kendi nefsine kim zulmetmez ki? dediler. Bunun üzerine yüce Allah da; “Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür” âyetini indirdi. Bunun üzerine de onların bu korkuları son buldu. Hiç şüphesiz onların bu korkularının son bulması, ancak bunun yüce Allah tarafından verilmiş bir haber olması halinde sözkonusudur. Bununla birlikte yüce Allah’ın hikmetli ve doğru olmak ile nitelendirmiş olduğu bir kulundan böyle bir sözü nakletmiş olmakla korkunun sona ermiş olma ihtimali de vardır,

Âyet-i kerîmede geçen: “Hani” lâfzı

“hatırla” anlamında nasb mahallindedir. ez-Zeccâc Kur’ân’a dair kitabında (Meani’l-Kur’ân lîk. en-Nehhâs, l’râbu’l-Kur’ân, II, 602 adlı eserinde) şöyle demektedir: “Hani” âyeti “verdik” fiili dolayısıyla nasb mahallindedir. Yani: Yemin olsun Biz, Lukman’a… dediği zaman da hikmeti vermiştik, demektir. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bunun bir yanlışlık olduğunu zannediyorum. Çünkü ifadeler arasında böyle olmasını engelleyen “vav” bulunmaktadır. “Oğulcuğum” anlamındaki; seklinde “ya” harfini esreli olarak okuyanların bu okuyuşu hazfedilmiş “ya’ya delâlet etmesi dolayısıyladır. Bunu üstün okuyanların okuyuşu ise üstünü hafif kabul ettiklerinden ötürüdür. Bundan önce Hud Sûresi’nde (11/42. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Lukman’ın söylediği nakledilen “oğulcuğum” ifadesi, her ne kadar küçültme şeklinde ise, hakiki olarak küçültmek manasına değildir. O bu hususta rikkati, İnceliği ifade etmek için kullanılmıştır. Bir adama: Kardeşcağızım, küçük çocuğa da: Güzelceğiz… demeye benzer.

Lokman 12

Andolsun, Lokman’a: Allah’a şükret diye hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim nankörlük ederse, şüphesiz Allah ganîdir, hamîddir.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Lokmana: Allaha şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye layıktır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, Lukman’a hikmeti verdik; “Allah’a şükret” diye (emrettik). Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, muhakkak Allah muhtaç değildir, hamde lâyık olandır.

“Yemin olsun Biz, Lukman’a hikmeti verdik” âyetinde (biri Lukman, diğeri hikmet olmak üzere) iki mef’ûl vardır.

“Lukman” kelimesinin munsarıf olmayışının sebebi, sonunda zaid “elif ve “nun” bulunmasıdır. O bakımdan müennesi fu’lâ vezninde gelen “fu’lân” veznindeki kelimelere benzemektedir. Bu gibi kelimeler ise marife (belirtili) oldukları takdirde munsarıf olmazlar. Çünkü bu, ikinci bir ağırlık olur. Nekre olmaları halinde munsarıf olmaları ise iki ağırlıktan birisinin ortadan kalkmış olmasıdır. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Lukman’ın babasının ismi Bâûrâ, onun Nâhûr, onun Tareh’dir ki, bu da İbrahim’in babası Âzer’dir. Nesebini Muhammed b. İshak böylece vermektedir.

Nesebinin Lukman babası Anka, babası Serûr olduğu da söylenmiştir. O Eyle ahalisinden Nuyalıdır. Bunu da es-Süheylî zikretmiştir.

Vehb dedi ki; Lukman, Eyyub’un kızkardeşinin oğlu idi, Mukâtil de şöyle demektedir; Lukman’in, Eyyub’un teyzesinin oğlu olduğu zikredilir.

ez-Zemahşerî de şöyle demiştir: Lukman’ın babasının ismi Bâûrâ olup Eyyub’un kızkardeşinin oğlu ya da teyzesinin oğludur. Âzer’in çocuklarından olduğu da söylenmiştir. Bin yıl bir süre kadar yaşamış, Dâvûd (aleyhisselâm) ona yetişmiş ve ondan ilim öğrenmiştir. Dâvûd (aleyhisselâm)’ın peygamber olarak gönderilmesinden önce fetva verirdi. Ancak ona peygamberlik verilince, fetva vermeyi kesti. Kendisine bu husus hatırlatılınca bu sefer: Bu konuda benim fetvama ihtiyaç kalmayıp yükümlülükten kurtarılmış olduğuma göre; ben böyle bir şeyi nasıl kabul etmem, demiştir.

el-Vaki dî der ki: Lukman, İsrail oğulları arasında hakimlik yapardı. Said b. el-Müseyyeb de şöyle demiştir: Lukman, Mısır siyahilerinden, kalın dudaklı, siyahi bir kişi idi. Yüce Allah ona hikmeti vermiş, ancak peygamberlik vermemişti. Te’vil âlimlerinin çoğunluğu onun Allah’ın veli bir kulu ulup peygamber olmadığı şeklindeki bu görüşü benimsemişlerdir.

İkrime ve en-Nehaî onun peygamber olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşe göre burada “hikmef’ten kasıt, peygamberlik olur. Doğrusu ise onun yüce Allah’ın öğrettiği hikmet dolayısıyla hakîm bir adam olduğudur.

Hikmet ise itikadı konularda dinde fakihlikte (bilgi sahibi olmakta) ve aklî hususlarda doğruluk demektir. İsrailoğulları arasında hakimlik yapardı. Siyah tenli, ayakları çatlak ve kalın dudaklı yani dudakları büyük bir kişi idi. Bu açıklamayı da İbn Abbâs ve başkaları yapmışlardır.

İbn Ömer yoluyla gelen hadiste o şöyle demiştir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Lukman bir peygamber değildi. Fakat o çokça tefekkür eden, oldukça güzel bir yakın (kesin inanç) sahibi bir kimse idi. Yüce Allah’ı sevmişti, Allah da onu sevmiş, bu bakımdan ona hikmeti lütfetmişti. Onu hak ile hükmeden bir halife olmak hususunda da muhayyer bırakmıştı. O da şöyle demişti: Rabbim, eğer sen beni muhayyer bırakıyor isen, ben esenlikte olmayı kabul eder ve belayı terk ederim. Eğer benden kat’î olarak halife olmamı istiyor İsen, bunu da dinleyip itaat ederim. Çünkü Sen beni o zaman koruyacaksın.” Bunu İbn Atiyye zikretmektedir.

es-Sa’lebî ayrıca şunu ilave etmektedir: Melekler ona kendilerini görmeksizin şu şekilde seslendiler: Neden (kabul etmedin) ey Lukman? Şu cevabı verdi: Çünkü hakim (yönetici) olan kimse en zorlu ve en bulanık bir konumdadır. Her yerden zalim onun yanına gelir. Eğer Allah tarafından ona yardım olunursa, kurtulması muhakkak ki umulur. Fakat hata edecek olursa, bu sefer cennet yolunu şaşırmış olur. Dünyada zelil olan bir kimsenin bu hali, şerefli bir kimse olmasından hayırlıdır. Dünyayı âhirete tercih eden bir kimseyi dünya kabul etmeyeceği gibi, âhiretten de bir nasib almaz. Melekler onun bu mantıkinin güzelliğinden hoşlandılar. Derken bir uykuya daldı, ona hikmet verildi. O uyandığında bu hikmet ile konuşuyor idi.

Ondan sonra Davud’a seslenildi. Dâvûd bu işi yani halifeliği kabul etti ve Lukman’in koştuğu şartlan o koşmadı. O bakımdan Dâvûd birden çok hata yaptı. Bütün bunları da yüce Allah affediyordu.

Lukman sahib olduğu hikmetiyle Davud’a vezirlik yapıyordu. Dâvûd ona: Ne mutlu sana ey Lukman! Sana hikmet verildi ve senden bela uzaklaştırıldı,, dedi.

Davud’a ise halifelik verilmiş, fakat belâ ve fitnelerle smanmıştı.

Katade dedi ki: Yüce Allah Lukman’ı peygamberlik ile hikmet arasında muhayyer bıraktı, o hikmeti peygamberliğe tercih etti. Cebrâîl (aleyhisselâm) kendisine uykuda olduğu bir sırada geldi ve üzerine hikmeti saçtı. Sabahı ettiğinde o hikmet gereği konuşuyor idi. Kendisine; Rabbin seni muhayyer bırakmışken, sen nasıl olur da hikmeti peygamberliğe tercih ettin, diye soruldu. Bunun üzerine o şöyle dedi: Eğer kat’î bir hüküm olarak bana peygamberlik gönderilmiş olsaydı, bu hususta Allah’tan bana yardımcı olmasını ümit ederdim, fakat o beni muhayyer bırakınca peygamberliği yerine getirememekten, zaafa düşmekten korkardım. Bundan dolayı hikmet benim için daha sevimli bir şey göründü.

Mesleğinin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Onun terzi olduğu söylenmiştir. Bu Said b. el-Müseyyeb’in görüşüdür. Said siyah bir adama şöyle demişr Siyah olduğun için üzülme. Çünkü insanların hayırlılarından olan üç kişi de siyahtı. Bilal, Ömer’in azadlısı Mihca’ ve Lukman.

Hergün efendisi için bir demet odun topladığı da söylenmiştir. Kendisine bakan bir adama şöyle demiş: Benim dudakları kalın birisi olduğumu görüyorsan dahi şunu bil ki, o iki dudağımın arasından ince sözler çıkar. Benim siyah olduğuma bakma, kalbim beyazdır.

Çoban olduğu da söylenmiştir. Çobanlıktan önce tanımış olduğu bir adam kendisini görmüş ve ona şöyle demiş: Sen filanoğullarının kölesi değil misin? Evet demiş. Peki, seni gördüğüm bu seviyeye ulaştıran ne oldu? diye sorunca, o da: Allah’ın kaderi, emaneti eda edişim, doğru söz söyleyişim ve bana fayda vermeyen şeyleri terkedişimdir, diye cevab vermiştir. Bunu da Abdu’r-Rahmân b. Zeyd b. Cabir söylemiştir.

Halid er-Rabaî dedi ki: Lukman marangoz idi. Efendisi ona: Bana bir koyun kes ve o koyunun en hoş olan iki lokmasını getir, demiş. Ona dil ve kalbini götürmüş. Ona: Peki bu koyunda bu ikisinden daha hoş bir şey yok muydu? diye sormuş. Lukman cevab vermeyip susmuş. Daha sonra efendisi ona bir koyun daha kesmesini emretmiş ve bu sefer ona: Bu koyunun en kötü İki lokmacık yerini getir, demiş. Bu sefer yine dil ile kalbini getirince, efendisi ona şöyle demiş: Sana en hoş iki lokmalık etlerini getirmeni istedim, sen bana dilini ve kalbini getirdin. Yine ben sana bu koyundaki en kötü şeyleri getirmeni istedim, dilini ve kalbini getirdin. Lukman şu cevabı vermiş; Bunlar iyi ve güzel oldukları takdirde bu ikisinden daha hoş bir şey olmaz. Kötü oldukları takdirde de bu ikisinden kötüsü olmaz.

Derim ki: Bu anlamda birden çok merfu hadis varid olmuştur. Bunlardan birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisidir: “Şunu biliniz ki; gerçekten vücudda bir çiğnemlik et vardır. O düzeldi mi bütün vücud düzelir, o bozuldu mu vücudun tamamı bozulur. Şunu bilin ki o kalbur. ” Buhârî, I, 28; Müslifn, m, 1219; Dârimî, II, 319; Tayâlisi, Müsned, I, 106.

Dil ile ilgili pek çok sahih ve meşhur rivâyet gelmiştir ki, bunlardan birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisidir: “Her kimi yüce Allah iki şeyin şerrinden korursa, cennete girer. Bunlar iki çenesinin arasındaki ile iki bacağının arasındakidir…” Buhârî, V, 2376, -VI, 2497; Tirmizî, IV, 606; Muvatta’, O, 9S7; Müsned, V, 333, 362

Lukman’ın hikmetleri pek çoktur. İşte bunlar ondan rivâyet edilmiş olanların bir kısmıdır. Yine ona: En kötü insan hangisidir? diye sorulmuş, şöyle demiş: İnsanların kötülük işlerken kendisini görmelerine aldırış etmeyen kişidir.

Derim ki: Bu da mana itibariyle merfu bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin tümü esenliktedir. Açık seçik yapanlar müstesna. Hiç şüphesiz kişinin geceleyin bir iş yapıp da sabah olduğunda Allah kendisini setretmiş iken: Ey filan ben dün şu şu işi yaptım, demesi de açık açık iş yapmak türündendir, Halbuki geceleyin Rabbi onu setretmişken, o sabah olunca Allah’ın üzerindeki örtüsünü açmış olur.” Buhâri, V, 2254. Bu hadisi Ebû Hüreyre rivâyet etmiş olup Buhârî kaydetmiştir.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Ben Lukman’ın hikmetlerinden onbin konudan daha ağır basacak şeyler okudum. Rivâyet edildiğine göre Dâvûd (aleyhisselâm)’ın huzuruna girmiş. O sırada Dâvûd zırh örüyormuş. Yüce Allah demiri onun için çamur gibi yumuşatmıştı. Ona soru sormak istemiş, fakat hikmet ona yetişerek susmuş. Dâvûd zırhı bitirince giyinmiş ve: Sen ne güzel bir Savaş elbisesisin! demiş. Lukman da: Susmak bir hikmettir, fakat bunun gereğini yerine getiren pek azdır. Bunun üzerine Dâvûd ona: Sana hakîm denilmesi gerçekten yerinde imiş, diye cevap vermiş.

“Allah’a şükret diye” âyeti ile ilgili iki takdir söz konusudur. Bunlardan birincisine göre:

“Diye”nin “yani” anlamında tefsir edici olduğudur. Bu da biz ona şükret dedik, demek olur. İkinci görüşe göre ise nasb mahallinde olup, fiil onun sılasına dahildir. Sîbeveyh’in: “Ben ona kalk diye yazdım” şeklindeki naklinde olduğu gibi. Ancak ona göre böyle bir açıklamanın doğruluğu uzak bir ihtimaldir.

ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Âyetin anlamı şöyledir: Yemin olsun Biz Lukman’a yüce Allah’a şükretmesi için hikmeti verdik.

Bir diğer açıklamaya göre; “Yüce Allah’a şükret diye (hikmeti verdik) o da şükretti. Bundan dolayı o bize Şükretmek suretiyle hakîm bir kimse oldu” takdirindedir.

Yüce Allah’a şükretmek; vermiş olduğu emirlerde O’na itaat etmektir. Şükrün gerek sözlük, gerek mana itibariyle gerçek mahiyetine dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/52. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Kim şükrederse ancak kendisi İçin şükreder.” Yani kim yüce Allah’a itaat ederse, ancak kendisi için amelde bulunmuş olur. Çünkü mükâfatın faydası ona döner.

“Kim de nankörlük ederse” Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük edip, yüce Allah’ı tevhid etmezse

“muhakkak Allah” yarattıklarının kendisine ibadet etmesine

“muhtaç değildir.” Mahlukatı nezdinde

“hamde lâyık olandır” yani kendisine hamdedilendir.

Yahya b. Sellam dedi ki: Yarattıklarına

“muhtaç değildir” yaptığı işlerinde

“hamde lâyık olandır.”

Lokman 11

İşte bu, Allah’ın yaratmasıdır. O’ndan başkalarının yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zalimler açık bir sapıklık içindedirler.

Diyanet Vakfı
İşte bunlar Allahın yarattıklarıdır. Şimdi (ey kafirler!) Ondan başkasının ne yarattığını bana gösterin! Hayır (gösteremezler)! Zalimler açık bir sapıklık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar Allah’ın yarattığıdır. Haydi O’ndan başkasının ne yarattığını gösterin bana. Hayır, zâlimler apaçık bir sapıklık içindedir.

“Bunlar Allah’ın yarattığıdır” âyeti mübtedâ ve haberdir. Burada: “Yaratık” anlamındadır. Yani sizin görmekte olduğunuz şeylerden olup sözünü ettiğimiz bütün bunlar;

“Allah’ın yarattığı” yani Allah tarafından herhangi bir ortağı bulunmaksızın yaratılmıştır. O halde ey müşrikler topluluğu

“haydi, O’ndan başkasının” putların, heykellerin

“ne yarattığını gösterin bana! Hayır, zâlimler” yani müşrikler

“apaçık bir sapıklık” apaçık bir hüsran

“içindedir.”

“Ne yarattığını” anlamındaki âyette yer alan:

“Ne” soru anlamında olup, mübtedâ olarak ref mahallindedir. ise dşiJO anlamında olup onun haberidir. Yarattı” lâfzı ise hazfedilmiş bir “he” zamiri üzerinde (zamiri mef’ûl kılmak suretiyle) amel etmiştir.

Bunun da takdiri: O’ndan başkalarının neyi yaratmış olduklarını bana gösterin” şeklindedir. Cümle “bana gösterin” anlamındaki fiil ile nasb mahallindedir. “Yarattı” anlamındaki fiil ile birlikte “he” zamiri gizli olup; aittir. O halde O’nun dışındaki kimselerin yaratmış oldukları şeyleri bana gösterin” demektir. İşte bu görüşü kabul edenlere göre: “Sen ne öğrendin? Nahiv mi yoksa şiir mi?” denilir. Bununla birlikte: ‘ın “Bana gösterin” ile nasb mahallinde ve; ‘in zaid olması da mümkündür. Bu görüşe göre İse (merfu olarak değil de) nasb ile: “Ne öğrendin? Nahvi mi, yoksa şiiri mi?” denilir.

Lokman 10

Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yeryüzüne sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Gökten su indirdik ve orada her güzel çiftten bitirdik.

Diyanet Vakfı
O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik.

Kurtubi Tefsiri
O, gökleri, onları gördüğünüz şekilde, direksiz yarattı. Sizi sallamasın dîye yere de yüksek ve sabit dağlar koydu. Orada her canlıdan yaydı. Gökten de bir su İndirip orada her türden güzel bitkiler bitirdik.

“O, gökleri, onları gördüğünüz şekilde, direksiz yarattı” âyetinde yer alan:

“Onları gördüğünüz” âyeti

“direk” lâfzına sıfat olmak üzere cer mahallindedir. Buna göre görülmemekle birlikte direklerin var olmast mümkündür. Diğer taraftan “gÖkler”den hal olarak nasb mahallinde de olması mümkündür. O takdirde hiçbir şekilde direklerin varlığından sözedİ-lemez.

en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Evla olan “gördüğünüz” anlamındaki lâfzın müste’nef (yeni bir başlangıç) olması ve ortada herhangi bir direğin bulunmamasıdır. Bu açıklamayı Mekkî yapmıştır. Bu durumda

“direksiz” anlamındaki lafızda ifade tamam olmaktadır. Bu âyet-i kerîmeye dair açıklamalar daha önceden er-Ra’d Sûresi’nde (13/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sizi sallamasın diye yere de yüksek ve sabit dağlar koydu” âyetindeki:

“Sallamasın diye” âyeti nasb mahallindedir. Sizi sallamasını istemediğimizden ötürü, demektir. Kûfeliler ise bunu; “Sallamasın diye” takdiriyle kabul etmektedirler Âyette lafiî anlam: “Sallasın diye” şeklindedir. Ancak bu anlamın kastedilmediği açıktır. Bu bakımdan hazfedildiği kabul edilen lâfızlar takdir edilmiştir. Her iki takdire aynı meali verişimizin sebebi, anlam itibariyle arada fark bulunmadığındandır.

“Orada her canlıdan yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel bitkiler bitirdik” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs’ın, güzel olan herbir renkten bitirdik, diye açıklaması nakledilmiştir. en-Nehaî maksadın, insanlar olduğu kanaatine sahip olup böylece yorumlamıştır, Çünkü insanlar yerden yaratılmışlardır. O şöyle demiştir: İnsanlar arasından cennete giden kimse, güzel bitki demektir. Onlardan cehennem ateşine gidecek olan kimse de adi ve bayağı kimse demektir. Bir başkası ise bunu nutfenin topraktan yaratılmış olduğu şeklinde yorumlamıştır. Kur’ân’ın zahiri de buna delâlet etmektedir.

Lokman 9

Orada ebedi kalacaklardır. Allah’ın vaadi haktır. O, azizdir, hakimdir.

Diyanet Vakfı
8, 9. Şüphesiz, iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, içinde devamlı kalacakları ve nimetleri bol cennetler vardır. Bu, Allahın verdiği gerçek sözdür. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. Bu, Allah’ın hak vaadidir. O, Azizdir, Hakîmdir.

“Onlar orada ebedi” devamlı, temelli

“kalıcıdırlar. Bu Allah’ın hak vaadidir.” Yüce Allah onlara bunu hak olarak vaadetmiştir ve bu vaadinden cayması sözkonusu değildir,

“O, Azizdir, Hakimdir.” Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet ve 129. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Lokman 8

Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için nimet cennetleri vardır.

Diyanet Vakfı
8, 9. Şüphesiz, iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, içinde devamlı kalacakları ve nimetleri bol cennetler vardır. Bu, Allahın verdiği gerçek sözdür. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak îman edip salih ameller işleyenler için Naîm cennetleri vardır.

“Muhakkak Îman edip salih ameller İşleyenler İçin Naim cennetleri vardır.” Yüce Allah kâfirlerin azabını sözkonusu ettikten sonra mü’minlerin mazhar olacakları nimetleri sözkonusu etmektedir.

Lokman 7

Ayetlerimiz ona okunduğunda, sanki onları hiç işitmemiş gibi, kulaklarında ağırlık varmış gibi kibirle yüz çevirir. Ona acı bir azap müjdele.

Diyanet Vakfı
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver!

Kurtubi Tefsiri
O kimseye âyetlerimiz okunduğu zaman güya iki kulağı sağırmış da bunları işitmemiş gibi büyüklenerek yüz çevirir. Sen ona çok acıklı bir azâbı müjdele!

“O kimseye âyetlerimiz” yani Kur’ân-ı kerîm

“okunduğu zaman güya iki kulağı sağırmış da” sanki kulakları ağır ve sağır imiş de

“bunları işitmemiş gibi büyüklenerek yüz çevirir.” Buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’âm, 6/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sen ona çok acıklı bir azâbı müjdele!” Bu âyete dair açıklamalar daha Önceden geçmiş bulunmaktadır Meseîa, müjdelemenin manası ile ilgili: eMiakara, 2/25. âyer, 1. başlık, acıklı azâb ile ilgili: el-Bakara, 2/10. âyetlerin tefsiri tide açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Lokman 6

İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisi olmadan Allah’ın yolundan saptırmak ve onu alaya almak için boş sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlardan kimisi (insanları) bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onları bir eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar İçin horlayıcı bir azâb vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Boş Sözleri Satın Alanlar:

“İnsanlardan kimisi… boş sözleri satın alırlar” âyetindeki;

“Kimisi” mübtedâ olarak ref mahallindedir,

“Boş sözler”den kasıt ise, İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşlerine göre şarkı demektir. en-Nehhâs dedi ki: O kitab ve sünnet ile yasaklanmıştır. İfadenin takdiri: Oyalayıcı olanı kim satın alır?” şeklindedir. Yüce Allah’ın: “(O) Kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) gibi. Ya da ifadenin takdiri şöyle olabilir: Böyle bir kimse boş sözleri ancak satın alıp da bunlara çokça bedel verdiğinden dolayı sanki bunları lehv için (boşu boşuna oyalanmak için) satın almış gibidir İfadenin takdirine dair bu açıklamalar, gerek merhum müfessirin ifadesinde gerek en-Nehhâs’ın ibaresinde -Arapça baskıya hazırlayanın da belirttiği gibi- bir parça kapalılık vardır Arapça baskıya hazırlayanın, anlaşılan mananın olması gereken şekle dair notu da gözönünde bulundurularak; tercüme yapıldı.

Derim ki: İlim adamlarının şarkının mekruh oluşuna ve yasaklandığına dair delil gösterdikleri üç âyet-i kerîmeden birisi budur.

İkinci âyet-i kerîme yüce Allah’ın: “(Üstelik) oynayıp, eğlenirsiniz.” (en-Necm, 53/61) âyetidir. İbn Abbâs dedi ki: Burada Himyerlilerin lehçesinde şarkı demektir. Mesela; Bize şarkı söyle” demektir. (Ki âyet-i kerîmedeki lâfız ile aynı köktendir).

Üçüncü âyet-i kerîme ise yüce Allah’ın:

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat” (el-İsra, 17/64) âyetidir. Mücahid dedi ki: Bunlar şarkı ve çalgı aletleridir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/64. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Tirmizî’nin rivâyetine göre Ebû Umame, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Şarkıcı cariyeleri satmayınız, satın almayınız. Onlara (bu işi) öğretmeyiniz. Böylelerinin ticaretinde de hayır yoktur, onların karşılığında alınacak olan para da haramdır. İşte şu: “İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak için boş sözleri satın alırlar” âyeti benzeri hususlar için nazil olmuştur.” Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hadis garibtir. Sadece el-Kasım, Ebû Umame yoluyla rivâyet edilmiştir. el-Kasım, sika (güvenilir) bir ravidir. Ali b. Yezid ise hadis noktasında zayıf kabul edilmektedir. Bu açıklamayı da Muhammed b. İsmail (el-Buhârî) yapmıştır. Tirmizî, III, 119.

İbn Aliyye dedi ki: İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve Cabir b. Abdullah da böylece (bu âyeti) tefsir etmişlerdir. Bu açıklamayı ayrıca Ebû’l-Ferec el-Cevzî, el-Hasen’den, Saîd b. Cübeyr’den, Katade ve en-Nehaî’den de nakletmiştir.

Derim ki: Bu, bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış en üstün açıklamalardır. Hatta bu hususta İbn Mes’ûd üç defa kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin ederek bunun şarkı hakkında olduğunu söylemiştir.

Saîd b. Cübeyr, Ebû’s-Sahbâ el-Bekrî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdullah b. Mes’ûd yüce Allah’ın:

“İnsanlardan kimisi… boş sözleri satın alırlar” âyeti hakkında soru sorulunca şöyle demiş: Bu boş sözler, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah adına yemin ederim ki şarkıdır deyip, bu sözlerini üç defa tekrarlamıştır Hâkim, el-Müştedrek, II, 445

Yine İbn Ömer’den bunun şarkı olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. İkrime, Meymun b. Mihran ve Mekhul de böyle demişlerdir.

Şu’be ve Süfyan’ın, el-Hakem ile Hammâd ‘dan bu ikisi İbrahim’den şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: Şarkı kalbte münafıklığın yeşermesine sebebtir, Mücahid de böyle demiş ve şunları eklemiştir: Âyet-i kerîmede geçen boş söz şarkı ve buna benzer batıl şeyleri dinlemektir.

el-Hasen dedi ki: Boş söz çalgı ve şarkıdır el-Kasım b. Muhammed de dedi ki: Şarkı batıldır, batıl da ateştedir.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Ben Malik’e şarkı hakkında soru sordum da şöyle dedi: Yüce Allah:

“Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var?” (Yûnus, 10/32) diye buyurmaktadır. Peki, o bir hak mıdır?

Buhârî şöyle bir bab başlığı açmıştır: “Herbir lehvin (boş işin) yüce Allah’a itaatten alıkoyduğu takdirde batıl olduğu ve: Arkadaşına gel seninle kumar oynayayım, diyen kimse ile yüce Allah’ın:

“İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ta yolundan saptırmak ve onu bir eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar” âyetine dair bir bab. BukâH, V, 2321

Buhârî’nin (Allah’a itaatten alıkoyduğu takdirde) kaydı yüce Allah’ın:

“Allah’ın yolundan saptırmak için” âyetinden ilham alınarak belirtilmiştir.

Yine el-Hasen’den nakledildiğine göre “boş söz (lehvu’l-hadis)” küfür ve şirk demektir. Bazıları ise, batıl ehli ve oyun peşinde olanların kendisiyle oyalanıp, vakit geçirdiği sözler diye yorumlamışlardır.

Denildiğine göre; âyet-i kerîme en-Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuştur. Çünkü o Rüstem ve İsfendiyar gibi kimselere ait Acem (İranlı)lanh kitablarını satın almıştı. en-Nadr, Mekke’de oturur, Kureyşliler: Muhammed böyle dedi, dediler mi, o da buna güler ve kendilerine Pers hükümdarlarının başından geçen olayları anlatır ve şöyle dermiş: Benim bu anlattıklarım Muhammed’in sözlerinden daha güzeldir. Bunları el-Ferrâ”, el-Kelbî ve başkaları nakle tmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; en-Nadr şarkıcı cariyeler satın alır ve müslüman olmak isteyen bir kişiyi buldu mu mutlaka bu şarkıcı cariye ile birlikte o kimsenin yanına gider ve ona: Yedir, içir ve şarkı söyle derdi. Sonra da şunları söylerdi: İşte bu Muhammed’in seni kendisine davet ettiği namazdan, oruçtan ve onun önünde fedakarlık edip çarpışmandan daha iyidir, Bu ve birinci görüşe göre satın almanın mahiyeti açıkça anlaşılmaktadır.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîmede satın almak bir istiaredir. Kureyşlilerin sohbetlerindeki konuşmaları İslâm ile oyalanmaları, söze dalmaları ve kendilerini batıla kaptırıp, gitmeleridir.

İbn Atiyye dedi ki: Buna göre yapılması gereken işi terkedip, bu münkerleri işlemek, onları satın almak demek olur. Yüce Allah’ın:

“İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almış olanlardır” (el-Bakara, 2/16) âyetinde olduğu gibi. Yani onlar imanı verip, karşılığında küfrü satın almışlar. Bu da onların imanı küfre değiştirmelerini ve küfre tercih etmelerini ifade eder. Mutarrif dedi ki: Boş sözün satın alınması, onun çağrısının kabul edilmesi demektir. Katade: Belki de bu hususta herhangi bir mal harcamaz; fakat onu dinlemek, onu satın almak demektir, diye açıklamıştır.

Derim ki: Birinci görüş bu hususta yapılmış açıklamaların en uygun olanıdır. Çünkü bu hususta hem merfu bir hadis vardır, hem de aynı konuda ashab ile tabiinden gelmiş görüşler bulunmaktadır.

es-Sa’lebî ile el-Vahidî az önce zikrettiğimiz Ebû Umame hadisinde şunları da kaydetmektedirler: “…Bir adam yüksek sesle şarkı söyleyecek oldu mu, mutlaka Allah onun üzerine iki şeytan gönderir. Bunlardan birisi bu omuzu üzerinde, diğeri de öteki omuzu üzerinde (oturur) ve kendisi susuncaya kadar bu iki şeytan ayaklarını vurmaya devam eder dururlar. ” el-Heysemî, Mecmatı’z-Zevâid, VIII, 119; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, VIII, 180.

Tirmizî ve başkaları da Enes ve başkalarının rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İki ses vardır ki, lanete uğramıştır ve günahkârdırlar. Ben o iki sesi de yasaklıyorum: Biri zurna ile nağme ve sevinç esnasında şeytanın sesi ve musibet esnasındaki bir sarsıntı ile yanaklara vurup yakalan yırtmak halinde (feryad, ağıt) sesi.” Tayâlisi, el-Müsned, I, 235; Deylemî, el-Firdevs, II, 400.

Cafer b. Muhammed babasından, o dedesinden, o Ali (selam ona)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben zurnaları (çalgı âletlerini) kırmakla gönderildim.” Bu hadisi Ebû Talib el-Gaylanî rivâyet etmiştir. el-Heysemî, Zevâidu Müsnedi’l-Hâris, 11, 770; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, VIII, 197; el-Mu’cemu’l-Evsat, I, 151; el-Münzirî, et-Tergib ve’t-Terhib, III, 181.

İbn Buşra’nın, İkrime’den, onun İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben zurna ve davulları kırıp dökmek ile gönderildim. ” ed-Deylemî, el-Firdevs, I, 398

Tirmizî’nin de rivâyet ettiğine göre Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ümmetim on beş hasleti işleyecek oldu mu artık bela gelip, onları bulur… Ümmetim şarkıcı cariyeler ve çalgı aletleri edindiği vakit.,” Tirmizî, IV, 494.

Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste de; “Çalgıcı cariyeler ile çalgı aletleri ortaya çıktığı vakit” denilmektedir.

İbnu’l-Mübarek, Malik b. Enes’ten, o Muhammed b. el-Münkedir’den, o En es b. Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Kim bir şarkıcı kadını dinlemek için oturacak olursa, kıyâmet gününde kulaklarına kurşun dökülecektir.”

Esed b. Mûsa, Abdu’l-Aziz b. Ebi Seleme’den, o Muhammed b. el-Münkedir’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bize ulaştığına göre yüce Allah kıyâmet gününde şöyle buyuracaktır: ” Nerede kendilerini ve kulaklarını boş sözlerden ve şeytanların zurnalarından uzak tutan kullarım? Onları misk bahçelerine yerleştirin ve kendilerine Benim rızamı onların üzerine yağdırdığım, haber verin.” İbnırl-Mübarek; *mjŞfl*tf, s. 12; Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, III, 151

İbn Vehb, Malik’ten, o Muhammed b. el-Münkedir’den bunun bir benzerini rivâyet etmektedir. Ayrıca “miskten bahçeler” ifadesinden sonra şöyle demektedir: Sonra da meleklere şöyle der; “Onlara Bana hamdi, şükrü ve senayı işittiriniz. Kendilerine, kendileri için herhangi bir korku bulunmadığını ve onların üzülmeyeceklerini haber veriniz.” İbnul-Mübarek ve İbn Nuaym, aynı yerler.

Bu man’a Ebû Mûsa el-Eş’arî’den merfu olarak da rivâyet edilmiş ve buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim bir şarkı sesine kulak verip dinleyecek olursa, ona ruhanilerin sesini işitmeye izin verilmez.” Ruhaniler kimlerdir, ey Allah’ın Rasûlü? denilince, şöyle buyurdu: “Bunlar cennet ehlinin okuyucularıdır.” Bu hadisi Tirmizî el-Hakim Ebû Abdillah, Nevâdiru’l-Usul adlı eserinde rivâyet etmiştir. et-Tirmizî, el-Hakîm, Nevâdiru’l-Usûl, II, 87 Biz “et-Tezkire” adlı eserimizde bunun benzerleri ile birlikte şunu da zikrettik: “Kim dünyada şarab içecek olursa, âhirette onu içmeyecektir. Müslim, III, 1588; İbn Hibbân, Sahîh, XII, 188, Hey haki, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 288. Kim dünyada ipek giyerse, âhirette onu giymeyecektir” ve buna benzer daha başka rivâyetler. Bütün bunlar orada açıkladığımız üzere mana itibariyle sahih rivâyetlerdir.

Mekhul’ün rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim öldüğünde yanında şarkıcı bir cariye bulunuyor ise, onun cenaze namazını kılmayınız.” Buhârî, V, 2194; Müslim, III, 1641, 145, 1Ö46; İbn Mâce, II, 1187; Müsned, I, 37

İşte bu ve daha başka rivâyetler sebebiyle ilim adamları, şarkının haram olduğunu söylemişlerdir ki; bu da bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir,

2- Şarkının Hükmü:

İlim adamlarının haram olduğunu söyledikleri şarkı bu hususta meşhur olanların alışageldikleri, nefisleri harekete getiren, hevâ ve kadınlara şevk arzularını uyandıran, yerinde duranı harekete getirip, saklı olanı ortaya çıkartan hayasızca ifadelerdir. Bu tür ifadeler eğer kadınları sözkonusu eden, güzelliklerini anlatan şiirler halinde olup sarakan söz ediyor, haramları sözkonusu ediyorsa, bunun haram olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü boş söz ve yerilmiş olan şarkıcılığın bu olduğu hususunda ittifak vardır.

Sözü geçen bu sakıncalardan uzak ifadelerin yer aldığı nağmelere gelince, sevinç zamanlarında bunun az miktarda olanı caizdir. Düğün, bayram, zor iğlere karşı gayrete getirmek gibi haller böyledir. Hendeğin kazılması esnasında söylenen ezgilerle, Enceşe ile Seleme b. el-Ekva’ın ezgileri bu kabildendir. Günümüzde sufilerin bidat olarak ortaya çıkardıkları kaval, tef, vurmalı sazlar ve telli sazlardan oluşan çeşitli şarkı ve çalgı aletlerini dinleme tiryakiliğine gelince; bu haram bir şeydir,

İbnu’l-Arabî der ki: Savaş davulu çalmakta bir mahzur yoktur. Çünkü bu nefislere sebat, düşmanlara korku verir. Çoban kavalları (yaraa) hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Zilsiz tef ise mubahtır. el-Cevherî dedi ki: Çobanın çaldığı kamıştan kavala Araplar heyraa da derler, yaraa da derler. el-Kuşeyrî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Medine’ye girdiği gün önünde tef vurulmuş. Ebubekir bunu önlemek isteyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Onları bırak ey Ebubekir! Ta ki yahudiler bizim dinimizin geniş olduğunu bilsinler.” Bu kızlar teflere vuruyor ve bu arada:

“Biz kızlarıyız Neccaroğullarının,

Muhammed en güzelidir komşuların”

diyorlardı.

Nikâh (düğün) de davulun def gibi olduğu söylenmiştir. Nikâhın ilanını yaygınlaştıran sair aletlerin de güzel sözlerle ve çirkin ifadeler taşımayan güftelerle birlikte kullanılması da caizdir.

3- Şarkı ile Uğraşmak Sebebiyle Şahitliğin Reddolunacağı ve Olmayacağı Haller:

Sürekli olarak şarkı ile uğraşmak, şahitliğin reddolunmasına sebep teşkil eden bir sefihliktir. Eğer bu devamlı surette değil ise, şahitliğin reddolunmasına sebep değildir. İshak b. Îsa et-Tabba’ dedi ki: Ben Malik b. Enes’e Medinelilerin şarkıcılığa ne kadar ruhsat verdiklerine dair soru sordum. O da: Bizim bulunduğumuz yerde bu işi ancak fasıklar yapar, diye cevap verdi.

Ebû’t-Tayyib Tahir b. Abdullah et-Taberî de şöyle demektedir: Malik b. Enes’e gelince, o şarkı söylemeyi ve onu dinlemeyi yasaklamış ve şöyle demiştir: Bir kimse bir cariye satın alır da onun şarkıcı olduğunu görürse, ayb (kusur) dolayısıyla onu geri çevirmek hakkına sahiptir. Diğer Medineti ilim adamlarının görüşü de budur. Ancak Zekeriya es-Sacî’nin İbrahim b. Sa’d’dan, naklettiğine göre o, bu hususta bir sakınca görmüyormuş.

İbn Huveyzîmendad dedi ki: İmâm Mâlik’e gelince, ondan nakledildiğine göre o bu işi bilen birisi idi ve onun kabul ettiği görüş, bu işin haram olduğu doğrultusundaydı. Ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben genç bir delikanlı iken bu sanatı öğrendim. Annem bana: Oğulcağızım dedi. Bu sanata yüzü güzel olanlar uygun düşer, sen ise böyle değilsin. Bunun yerine git, dini ilimleri tahsil etmeye bak. Ben de Rabia’nın sohbetinde bulundum ve yüce Allah bunda büyük bir hayır takdir etti.

Ebû’t-Tayyib et-Taberî dedi ki: Ebû Hanîfe’nin mezhebinde ise o, nebiz içmeyi mubah kılmakla birlikte, şarkıcılığı mekruh görür ve şarkı dinlemeyi günahlardan sayardı. Diğer Kûfelilerin görüşü de böyledir. İbrahim, en-Nehaî, Hammâd , es-Sevrî ve diğerleri gibi. Bu hususta onlar arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde bu işin mekruh olup bunun men olunacağı hususunda Basralı ilim adamları arasında da görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Ancak Ubeydullah b. Hasen el-Anberî’den rivâyet edildiğine göre o, bunda bir sakınca görmezmiş.

(Ebû’t-Tayyib devamla) dedi ki: Safînin bu husustaki görüşüne gelince, o şöyle demiştir: Şarkı batıla benzer bir mekruhtur. Kim bu işi çokça yaparsa, o kimse sefihtir ve bundan dolayı şahitliği reddedilir.

Ebû’l-Ferac el-Cevzî mezhebinin İmâmı Ahmed b. Hambel’den üç rivâyet zikretmektedir: Mezhebimize mensub ilim adamları Ebubekir el-Hallal ile arkadaşı Abdu’l-Aziz’den şarkının mubah olduğunu zikretmişler ve onlar bununla kendi dönemlerinde bulunan kasideler ve zühde teşvik edici şiirlere işaret etmişlerdir. İmâm Ahmed’in mekruh görmediğine dair rivâyetler bu şekilde yorumlanır. Kendisine ölen bir adamın geriye bir çocuk ve şarkı söyleyen bir cariye bırakarak bu çocuğun şarkıcı cariyenin satılmasına ihtiyaç duyması halinde durumun ne olacağına dair sorulan soruya verdiği şu cevap delil teşkil etmektedir: Böyle bir cariye şarkıcı diye değil, vasıfsız diye satılır. Ona: Ama o (bu haliyle) otuzbin eder fakat vasıfsız diye satılacak olursa ancak yirmibin eder denilince o da: Ancak vasıfsız diye satılabilir demiştir. Ebû’l-Ferac dedi ki: Ahmed’in bunu söylemesinin sebebi şudur: Çünkü böyle bir şarkıcı cariye zühd kasidelerini nağmeli söylemiyordu. Aksine o aşk duygularını harekete getiren, neşelendirin güfteleri şarkı olarak söylüyordu.

İşte bu, şarkının sakıncalı olduğuna bir delildir. Zira sakıncalı olmasaydı, yetimin aleyhine bir mali zararın kabulü câiz olamazdı. İşte bu da Ebû Talha’nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Benim yanımda yetimlere ait bir şarap vardır, demesine; Peygamber’in de ona: “O şarabı dök” diye cevab vermesine benzemektedir. Şayet bu şarabın yetimlerin menfaatine kullanılması câiz olsaydı, elbetteki yetimlerin mallarının boşa dökülmesi emrini vermezdi.

et-Taberî dedi ki: Çeşitli bölgelerdeki ilim adamlarının icmaı ile şarkı mekruhtur ve ondan alıkonulur. Bu hususta İbrahim b. Sa’d ve Ubeydullah el-Anberî cemaate muhalefet etmişlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: “Sizler en büyük kalabalığa uymaya bakınız.” Müsned. IV, 278; el-Hâkim, el-Müstedrek, I, 199, 201 “Her kim cemaatten ayrılacak olursa bir cahiliye ölümüyle ölür.” Buhâri, VI, 2588, 2612; Müslim, III, 1477. 1478; Nesâî, VII, 123; Müsned, I, 297, III, 445, 446

Ebû’l-Feîac dedi ki: Bizim mezhebimize mensub el-Kaffal Şarkıcı ve rakkasın şahitliği kabul olunmaz, demiştir.

Derim ki: Bu hususun câiz olmadığı böylelikle sabit olduğuna göre; bunun için ücret almak da câiz değildir. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr ise şarkıcılık karşılığında ücret almanın haram olduğu hususunda icma bulunduğunu iddia etmektedir. Buna dair açıklamalar daha Önce el-En’âm Sûresi’nde:

“Gaybın anahtarları O’nun yanındadır” âyeti açıklanırken (el-En’am, 56/59. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu kadar açıklama da yeterlidir.

4- Şarkıcı Cariyelerin Şarkılarını Dinlemenin Hükmü:

Kadı Ebubekr b. el-Arabî dedi ki: Şarkıcı cariyeleri dinlemeye gelince, kişinin kendi üz cariyesinin şarkılarını dinlemesi caizdir. Çünkü böyle bir cariyenin ne zahirînden, ne batınından ona haram olan bir tarafı yoktur. Onun sesinden lezzet alması nasıl yasaklanabilir? Ancak kadınların erkeklerin önünde açılması, mahremiyet perdelerinin kaldırılması ve kötü sözlerin işitilmesi ise câiz değildir. Şayet bu sınırlar çiğnenip helal olmayacak işler yapılırsa, câiz olmayan şeyler işlenirse, o takdirde böyle bir iş başından beri yasaklanır ve kökünden sökülüp atılır,

Ebû’t-Tayyib et-Taberî der ki: Mahrem olmayan bir kadından şarkı dinlemeye gelince; Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları câiz değildir, demişlerdir. Bu kadın ister hür olsun, İsterse köle farketmez. Şâfiî de şöyle demektedir: Cariyesi bulunan bir kimse şarkı dinletmek için başkalarını toplayacak olursa, bu kimse bir sefihtir, onun şahitliği reddedilir. Daha sonra böyle birisi hakkındaki sözlerini daha da ağırlaştırarak: Böyle bir iş deyyusluktur, demiştir. Böyle bir cariyeye sahip olan kimseyi sefih kabul etmesi, insanları batıla davet etmiş olmasından ötürüdür, İnsanları batıla davet eden bir kimse ise sefih demektir.

5- Boş İşleri Satın Alanların Gayeleri:

“Allah’ın yolundan saptırmak… İçin” âyetinde yer alan;

“Saptırmak için” lâfzı genellikle “ye” ötreli olarak okunmuştur. Başkalarını hidayete giden yoldan saptırmak için, demektir. Bir kimse başkasını da saptıracak olursa, kendisi de sapmış olur.

İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Humeyd, Ebû Amr, Ruveys ve İbn Ebi İshak ise lazım fiil olarak “ye” harfini üstün okumuşlardır ki, “bizzat kendisi sapsın diye” anlamına gelir.

“Ve onları bir eğlence edinmek için” anlamındaki âyetin; “Onları edinmek için” lâfzını Medineliler, Ebû Amr ve Âsım “kimisi… satın alır” âyetine atfederek ref ile okumuşlardır. Bununla birlikte böyle bir okuyuşa göre bu fiil, müste’nef (yeni bir cümle) de olabilir.

el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî ise bunu: “Saptırmak… için” lâfzına atfederek nasb ile okumuştur. Her iki şekle göre de: “Bilgisizce” âyeti üzerinde vakıf güzel olmaz. Vakıf: “eğlence edinmek” lâfzı üzerinde yapılır.

“Onları edinmek İçin” âyetinde zamir âyetlere aittir. Bu zamirin “Allah’ın yolu”na ait olması da mümkündür. Çünkü “yol (anlamındaki; sebil)” kelimesi müennes de, müzekker de kullanılabilir.

“İşte onlar İçin horlayıcı” yani onları küçültücü, son derece çetin

“bir azâb vardır.” Şair şöyle demektedir:

“Sen gidip hristiyanlara korku ile sığındın,

Salib (hac) son derece hor kılıcı azâb ile karşılaştıktan sonra.”

Lokman 5

İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler onlardır.

Diyanet Vakfı
İşte onlar, Rableri tarafından gösterilmiş doğru yol üzeredirler ve onlar kurtuluşa erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve onlar felâh bulanların tâ kendileridir.

“Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar” âyeti sıfat konumundadır. Bununla birlikte ka’1 üzere (önceki âyetlerle ilişkili kabul etmeyerek) ve: “Onlar o kimselerdir ki…” anlamında merfû’ kabul edilmesi de mümkündür. “Yani” takdiri ile nasb halinde olması da mümkündür. Bu âyet-i kerîme ile ondan sonraki âyete dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/3 ile 5. âyetlerin tefsirinde) ve başka yerlerde (mesela el-Mâide, 5/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Lokman 4

Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete kesin olarak inanırlar.

Diyanet Vakfı
O kimseler, namazı kılarlar, zekatı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki; namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar âhirete kesin olarak îman edenlerdir.

Lokman 3

İhsan edenler için bir hidayet ve rahmettir.

Diyanet Vakfı
Güzel davrananlar için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir).

Kurtubi Tefsiri
İhsan edenler için hidayet ve bir rahmettir.

“İhsan edenler İçin hidâyet ve bir rahmettir” anlamındaki âyetler hal olarak nasb ile gelmişlerdir. Bu da

“İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın dişi devesi” (el-A’raf, 7/73) âyetinde olduğu gibidir. Medineliler, Ebû Amr, Âsım ve el-Kisaî’nin kıraati bu şekildedir. Hamza ise; “Bir hidayet ve bir rahmettir” diye merfû’ okumuştur. Bu da iki şekilde açıklanır, Birincisine göre, mübtedâ takdir edilir, çünkü bu, bir âyetin başıdır, ikinci açıklamaya göre, bu; “(…..); Bunlar”ın haberidir.

“İhsan eden” ise; Yüce Allah’ı görüyormuşçasına Allah’a ibadet eden, kendisi: Onu görmese dahi Allah’ın kendisini gördüğünü bilen kigi demektir. İhsan edici kimselerin, İslâm dininde ihsan edicilik durumunda olan kimseler olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“ihsan edici olarak kendisini Allah’a teslim eden… kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir?” (en-Nisâ, 4/125)

Lokman 2

Bunlar hikmetli kitabın ayetleridir.

Diyanet Vakfı
İşte bu ayetler, hikmet dolu Kitabın ayetleridir.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar pek hikmetli Kitabın âyetleridir.

“Elif, Lâm, Mîm. Bunlar pek hikmetli Kitabın âyetleridir.” Sûrenin başlangıçlarına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Bunlar” mübtedâ takdiri ile ref mahallindedir.

“Bunlar”ın yerine;

“Bunlar pek hikmetli Kitab’ın âyetleridir” de denilir.

Kitab’tan kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir. “Hakim” ise son derece sağlam ve muhkem demektir. Herhangi bir gediği ve çelişkisi bulunmayan, tutarsızlığı olmayan demektir. Hikmetli diye açıklandığı gibi, hâkim (hükmeden) diye de açıklanmıştır.

Lokman 1

Elif Lâm Mîm.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Elif, Lâm, Mîm.

Rum 60

Öyleyse sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın sana kesin inanmayanlar hafiflik vermesin.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen şimdi sabret. Bil ki Allahın vadi gerçektir. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni gevşekliğe sevketmesin!

Kurtubi Tefsiri
O halde sabret! Muhakkak ki; Allah’ın vaadi haktır. İnanmayanlar asla seni aceleciliğe sürüklemesin.

“O halde sabret! Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır.” Yani onların eziyetlerine sabret. Şüphesiz Allah sana yardım edecektir, zafere kavuşturacaktır.

“İnanmayanlar asla seni aceleciliğe sürüklemesin.” Seni dininden, yolundan uzaklaştıranlasın.

Denildiğine göre burada inanmayanlardan kasıt, en-Nadr b. el-Haris’tir. Hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olmakla birlikte maksat onun ümmetidir.

“Filan kişi filanı hafife aldı” tabiri onu cahil belledi ve sapıklıkta kendisine tabi olmasını sağladı, demektir. Âyet nehy dolayısıyla cezm konumundadır. Şeddeli “nûn” İle te’kid edilmiş ve iki şeyden biri diğerine katıldığı takdirde bina edildiği üzere bu şeddeli “nûn”, feth üzere bina edilmiştir.

“İnanmayanlar” âyeti ref mahallindedir. Araplar arasında; “…lar” ismi mevsul’ünü ref mahallinde; diye kullananlar da vardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Fâtiha Sûresi’nde (1/7. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rum 59

Allah, bilmeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler.

Diyanet Vakfı
İşte bilmeyenlerin (hakkı tanımayanların) kalplerini Allah böylece mühürler.

Kurtubi Tefsiri
İşte bilmeyenlerin kalbleri üzerine Allah böyle mühür vurur.

“İşte” tevhidin delillerini

“bilmeyenlerin kalbleri üzerine Allah böyle mühür vurur.” Yani yüce Allah, Allah’tan gelen âyetleri anlayamasınlar diye kalblerini mühüriediği gibi, bilmeyenlerin kalblerini de böylece mühürler.

Rum 58

Andolsun, bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği verdik. Sen onlara bir ayet getirsen de, inkâr edenler mutlaka: “Siz sadece batıl getirenlersiniz” derler.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, bu Kuranda insanlar için her çeşit misale yer vermişizdir. Şayet onlara bir mucize getirsen inkarcılar kesinlikle şöyle diyeceklerdir: Siz ancak batıl şeyler ortaya atmaktasınız.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Bîz, bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misalden örnek verdik. Yemin olsun eğer onlara bir âyet getirsen, o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir: “Siz ancak bâtıl şeyler uyduranlarsınız.”

“Yemin olsun ki Biz, bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misalden örnek verdik.” Onları gerek duydukları şeylere ileten, tevhide, rasûllerin doğru söylediklerine dikkatlerini çeken her türlü örneği onlara gösterdik.

“Yemin olsun eğer onlara bir âyet” denizi yarmak, asa ve daha başka türden bir mucize

“getirsen, o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir. Siz” ey mü’minler topluluğu,

“ancak batıl şeyler uyduranlarsınız.” Batıla ve büyüye uyuyorsunuz.

Rum 57

Artık o gün, zulmedenlere özürleri fayda vermez ve onlardan hoşnutluk da istenmez.

Diyanet Vakfı
Artık o gün, zulmedenlerin (beyan edecekleri) mazeretleri fayda vermeyeceği gibi, onlardan Allahı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmez.

Kurtubi Tefsiri
0 günde zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rabblerinİ razı etmeleri de istenmez.

“O günde zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez.” Onların o gün kıyâmeti bilmelerinin de, mazeret bildirmelerinin de kendilerine faydası olmaz, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Mü’minler onlara cevab verince, bu sefer dünyaya geri döndürülmeyi isteyecekler ve özür beyan edecekler, ancak özürleri kabul edilmeyecektir.

“Rabblerini razı etmeleri de istenmez.” Yani onların halleri de Rabbini razı etmek isteyip, geri dönmek isteyenin hali gibi olmayacaktır.

“Ben onun beni razı etmesini istedim, o de beni razı etti” demektir. Bu tabir bir kimsenin karşısındakine haksızlık etmiş olması, ona karşı suç işlemiş olması halinde söylenir.’in gerçek anlamı, onun zorluğunu, sıkıntısını ortadan kaldırdım, demektir. İleride Fussilet Sûresi ‘nde (41/24. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.

Âsım, Hamza ve el-Kisaî “o günde… fayda vermez” âyetinde fiili “ye” harfi ile şeklinde okumuşlar, diğerleri ise “te” harfi ile okumuşlardır.

Rum 56

Kendilerine ilim ve iman verilenler der ki: “Andolsun, siz Allah’ın kitabında dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, dirilme günüdür, fakat siz bilmezdiniz.”

Diyanet Vakfı
Kendilerine ilim ve iman verilenler şöyle derler: Andolsun ki siz, Allahın yazısında (hükmedildiği gibi) yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bugün yeniden dirilme günüdür; fakat siz onu tanımıyordunuz.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine ilimle îman verilmiş olanlar diyeceklerdir ki: “Yemin olsun ki, Allah’ın kitabından diriliş gününe kadar eğlendiniz. İşte bu yeniden diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

“Kendilerine ilimle îman verilmiş olanlar diyeceklerdir ki: Yemin olsun ki Allah’ın kitabında diriliş gününe kadar eğlendiniz” âyetinde sözü edilen, kendilerine ilim verilmiş olanların kim oldukları hususunda farklı görüşler vardır. Bunların melekler oldukları söylendiği gibi, peygamberler oldukları, ümmetlerin âlimleri oldukları, bu ümmetin mü’minleri oldukları ve bütün mü’minler oldukları söylenmiştir. Yani mü’minler kâfirlere cevab olmak üzere: Yemin olsun ki, siz diriliş gününe kadar kabirlerinizde kaldınız, diyeceklerdir.

Yüce Allah’ın;

“İşte bu, diriliş günüdür” âyeti ifadenin kendisine delâlet ettiği hazfedilmiş bir şartın cevabıdır. Bunun takdiri de şudur: “Eğer siz öldükten sonra dirilişi İnkâr edenler iseniz, işte bu yeniden diriliş günüdür.”

Ya’kub kıraat âlimlerinden birisinin -ki aynı zamanda el-Hasen’in de kıraatidir- bu “diriliş gününe kadar” anlamındaki âyeti harekeli olarak; şeklinde (“ayn” harfini üstün olarak) okuduğunu nakletmektedir. Çünkü bu kelime boğaz harflerinden bir harfin bulunduğu kelimedir.

“Allah’ın kitabında” âyetinin Allah’ın hükmünde anlamında olduğu söylendiği gibi, İfadede takdim ve te’hir olduğu da söylenmiştir. Yani Allah’ın kitabı hakkında kendilerine bilgi verilmiş olanlar ile îman sahibi olanlar: Yemin olsun ki diriliş gününe kadar eğlendiniz, diyeceklerdir. Bu açıklamayı Mukâtil , Katade ve es-Süddî yapmıştır.

el-Kuşeyrî der ki: Buna göre

“ilim verilmiş olanlar” Allah’ın kitabının bilgisi kendilerine verilmiş olanlar anlamındadır. Lehlerinde kitabta ilim sahibi olmak hükmü verilmiş olanlar diye de açıklanmıştır.

“İşte bu, yeniden diriliş günüdür.” Yani sizin (dünyada iken) inkâr ettiğiniz gündür.

Rum 55

Kıyamet koptuğu gün, suçlular yemin ederler ki, sadece bir saat kaldılar. İşte onlar böyle saptırılırlar.

Diyanet Vakfı
Kıyamet koptuğu gün, günahkarlar, (dünyada) ancak pek kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. İşte onlar, (dünyada da haktan) böyle döndürülüyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmetin kopacağı gün günahkârlar bir saatten başka eğlenmediklerine yemin edeceklerdir. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.

“Kıyâmetin kopacağı gün günahkârlar” müşrikler

“bir saatten başka eğlenmediklerine yemin edeceklerdir.” Bu ifadeler kabir azabını reddetmez. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan birçok yoldan gelen rivâyetlerle kabir azabından Allah’a sığındığı, ondan Allah’a sığınmayı emrettiği sahih olarak rivâyet edilmiştir. Bunlardan birisi Abdullah b. Mes’ûd’un yaptığı şu rivâyettir: O dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Um Habibe’nin dua ederken şöyle dediğini duydu: Allah’ım kocam Resûlüllah’ı, babam Ebû Sufyan’ı ve kardeşim Muaviye’yi hayatta bırakarak onlarla gözümü aydınlat. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demiş: “Sen yüce Allah’tan belirlenmiş eceller, paylaştırılmış rızıklara rağmen istekte bulundun. Ama bunun yerine sen ondan seni cehennem azabından ve kabir azabından korumasını dile.” Müslim, IV, 2051; İbn Hibbân, Sahth, VII, 235; Müsned, I, 390, 413, 433, 466… Bu hususta Müslim’in, Buhârî’nin ve başkalarının rivâyet ettiği meşhur daha pekçok Hadîs-i şerîf vardır. Bunların bir bölümünü “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

“Bir saatten başka eğlenmediklerine” âyetinin anlamı ile ilgili iki görüş vardır. Bunlardan birisine göre; kıyâmet gününden önce mutlaka bir durgunluk, bir dinlenme olacaktır. İşte buna binaen onlar:

“Bir saatten başka eğlenmedik” diyeceklerdir.

İkinci görüşe göre; onlar dünyada ancak bu kadar süre eğlendiklerini söyleyeceklerdir. Buna sebeb ise dünyanın zevali ve sonunun gelmesidir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Onların onu görecekleri gün (günün) bir akşamından veya kuşluğundan başka durmamışlar gibi gelecek onlara. ” (en-Naziat, 79/46) Sanki günün ancak kısa bir anı kadar kalmış gibi gelecek onlara. Her ne kadar onlar kendileri için gaybî olan ve bilmedikleri bir hususa dair yemin etseler dahî.

Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır:

“Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.” Yani dünyada iken yalanlıyorlardı.

Adam doğruluktan ve hayırdan döndürüldü” denilir. ): Yağmurdan alıkonulmuş yer” demektir. Akılcılardan bir topluluğun iddiasına göre; kıyâmet gününde insanların içinde bulundukları hal dolayısıyla yalan söylemek düşünülemez. Oysa Kur’ân bunun aksine delâlet etmektedir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Onlar İşte böyle döndürülüyorlardı.” “Yani onlar bir andan başka eğlenmediklerine dair yemin ettiklerinde haktan döndürüldükleri gibi; dünyada iken de haktan böylece döndürülüyorlardı. Yine yüce Allah, başka yerlerde şöyle buyurmaktadır:

“Allah onların hepsini dirilteceği o günde size yemin ettikleri gibi, ona da yemin edecekler ve kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar. Haberiniz olsun, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (el-Mücadele, 58/18);

“Bundan sonra: Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık, demelerinden başka bir mazeretleri olmayacak. Kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediklerine… bir bak!” (el-En’âm, 6/23-24)

Rum 54

Allah, sizi bir zayıflıktan yarattı. Sonra zayıflıktan sonra kuvvet kıldı. Sonra kuvvetten sonra zayıflık ve yaşlılık kıldı. O, dilediğini yaratır. O, bilendir, güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allahtır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Allah sizi (önce) bir zaaftan yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. Dilediğini yaratır. O çok iyi bilendir, gücü yetendir.

“Allah sizi (önce) bir zaaftan yaratan…dır.” Yüce Allah, kudretine dair bizzat İnsanın kendi nefsinden bir başka istidlali sözkonusu etmektedir ki, İnsan İbret alsın.

“Bir zaaftan” âyeti, zayıf, güçsüz bir nutfeden demektir.

“Bir zaaftan” âyetinin zayıflık halinde, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da insanların başta bebeklik ve küçük yaştaki hallerini ifade eder.

“Sonra zayıflığın ardından bir kuvvet” yani gençlik

“sonra kuvvetin ardından zayıflık” yani İhtiyarlık

“…verendir.” Âsım ve Hamza her İki “zaaf kelimesindeki “dat” harfini üstün ile, diğerleri ise ötre ile okumuşlardır ki; iki ayrı söyleyiştir. Ötreli okuyuş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şivesidir. el-Cahderî de; “bir zaaftan yaratan, sonra zayıflığın ardından…” de “dat” harflerini üstün ile okurken, sonraki “kuvvetin ardından zayıflık” âyetindeki; ise -sadece bunu- ötreli okumuştur. O böylelikle her iki şiveyi bir arada kullanmak istemiştir.

el-Ferrâ” dedi ki: Ötreli okuyuş Kureyş’in, üstün ile okuyuş Temim’in şivesidir. el-Cevherî der ki: (Hem ötreli, hem üstün olmak üzere) “Kuvvetin zıddı, aksi” demektir.)

Bir açıklamaya göre üstün ile okuyuş görüşteki zayıflık, ötreli okuyuş bedendeki zayıflık demektir. Alış-verişlerde aldanan kişi ile ilgili hadiste yer alan: o alış-veriş yapar, ancak değerlendirip ölçmesinde bir parça zayıflık vardır. İbn Hibbân, Sahih, XI, 430, 431; Hakim, el-Müstedrek, IV, 113; Tirmizî, III, 552; Ebû Dâvûd, III, 282; Nesâî, VII, 252; İbn Mâce, II, 788; Müsned, III, 217. ifadesi de bu kabildendir.

“Ve ihtiyarlık” âyeti da; gibi bir mastardır. Mastar da her türlü kip yerine kullanılmaya elverişlidir. “Zayıflık ve kuvvet” anlamındaki kelimeler hakkında da aynı şey söylenebilir.

“Dilediğini” ister kuvvet, ister zayıflığı

“yaratır. O” tedbir ve idaresini

“çok iyi bilendir.” İrade ettiği şeyi gerçekleştirmeye de

“gücü yetendir.”

Kûfeli nahivciler “zaaftan” anlamındaki kelimenin “ayn” harfinin; şeklinde üstün ile okunmasını uygun kabul ederler. Aynı şekilde ikinci ya da üçüncü harfi boğaz harflerinden olan bütün kelimeler de böyledir.

Rum 53

Sen körleri de sapıklıklarından çıkarıp doğru yola iletici değilsin. Sen ancak ayetlerimize iman edenlere işittirirsin, onlar Müslümandırlar.

Diyanet Vakfı
Körleri de sapıklıklarından (vazgeçirip) doğru yola iletemezsin. Ancak teslimiyet göstererek ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.

Kurtubi Tefsiri
Sen kör olanları sapıklıklarından hidayete iletecek de değilsin. Sen ancak âyetlerimize îman edip teslim olanlara işittirirsin.

“Sen ancak âyetlerimize îman edip teslim olanlara işittirirsin.” Yani sen yüce Allah’ın bu öğütlerini ancak tevhidin delillerine kulak veren ve kendileri için hidayeti halk etmiş olduğum îman edenlere işittirebilirsin. Bu husus daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/81. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada yüce Allah’ın: ” Kör olanları… hidayete İletecek” âyeti (“dal” harfinden sonra) “ye”siz olarak gelmiştir.

Rum 52

Şüphesiz sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağır olanlara da çağrıyı duyuramazsın.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin.

Kurtubi Tefsiri
Bu yüzden sen yüz çevirip geri gittiklerinde ölmüşlere ve sağırlara daveti İşittiremezsin.

“Bu yüzden sen yüz çevirip geri gittiklerinde ölmüşlere ve sağırlara daveti işittiremezsin.” Yani ey Muhammed, artık deliller büsbütün açıklığa kavuşmuştur. Fakat onlar küfürde geçmişleri taklide alışageldiklerinden dolayı akılları ölmüş, basiretleri körelmiştir. Senin onlara işittirebilmene ve onları hidayete iletmene imkânın yoktur.

Bu ifadeler Kaderiyye’nin kanaatlerini reddetmektedir.

Rum 51

Andolsun, eğer bir rüzgâr göndersek de onu sararmış görseler, ondan sonra mutlaka inkâr ederler.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, bir rüzgar göndersek de onu (ekini) sararmış görseler, ardından muhakkak nankörlüğe başlarlar.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Biz, bir rüzgar göndersek, onlar da ardından onu (ekini) sararmış görürlerse, bundan sonra onlar muhakkak inkâra saparlar.

“Eğer Biz, bir rüzgar göndersek, onlar da ardından onu (ekini) sararmış görürlerse” âyetinde

“onu” zamiri ile rüzgarı kastetmektedir. Rüzgar anlamındaki; in ise müzekker olarak gelmesi caizdir. Çünkü buradaki o zamiri müzekker hır zamirdir. Muhammed b. Yezid der ki: Hakiki olmayan herbir müennesin müzekker kabul edilmesi kural dışı değildir. Mesela. Ev hoşuma gitti” ve benzerleri gibi. Ancak burada zamirin rüzgara ait kabul edilmesi mana bakımından pek uygun görülmemektedir. Çünkü rüzgarın sararmış olarak görülmesi bir anlam ifade etmez.

Onu yani bulutu sararmış görürlerse diye de açıklanmıştır. İbn Abbâs da ekini… demiştir. Eserden kasıt da odur. Onlar eseri sararmış görürlerse demek olur. Ekinin yeşermesinden sonra sararması kurumuşluğuna delâlet eder. Bulutun sararması ise onun yağmur yağdırmayacağına delildir. Rüzgarın sararması ise onun (bulutları) aşılayıcı olmadığını gösterir.

“Bundan sonra onlar muhakkak inkâra saparlar.” Burada

“saparlar” anlamı verilen; mazi fiili muzari olarak; demektir. Mazi fiilin müstakbel (müzari)’nin yerinde kullanılmasının uygun düşmesi, ifadedeki mücazat anlamı dolayısıyladır. Mücazat ise, ancak müstakbel fiil ile olur. Bu açıklamayı el-Halil ve başkaları yapmıştır,

Rum 50

Allah’ın rahmetinin etkilerine bak: Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz, ölüleri diriltecek olan da O’dur. O, her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
Allahın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın rahmet eserlerine bir bak! O, ölümünden sonra arzı nasıl diriltiyor? İşte bunu yapan -hiç şüphesiz- ölüleri diriltecektir. O, herşeye gücü yetendir.

“Allah’ın rahmet eserlerine” yani yağmurun eserlerine

“bir bak!” Yani sizler basiret ve istidlal maksİsmi ile buna bir bakınız. Bunu, buna güç ve kudret yetirenin ölüleri tekrar diriltmeye kadir olduğuna delil olarak görünüz.

İbn Âmir, Hafs, Hamza ve el-Kisaî “eserler” anlamındaki; lâfzını çoğul olarak okumuşlardır. Diğerleri ise tekil okumuşlardır, çünkü bu, tekil olan bir kelimeye izafe edilmiştir. “Nasıl diriltiyor?” fiilinin faili “eserler”dir. Failin aziz ve celil olan Allah’ın ismi olması da mümkündür. Çoğul olarak “eserler” diye okuyanların bu okuyuşu Allah’ın rahmeti ile çokluğun kastedilmesinin câiz oluşundan dolayıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eğer Allah’ın nimetini topluca saymak isteseniz dahi onları sayamazsınız.” (İbrahim, 14/34)

el-Cahderî, Ebû Hayve ve başkaları “arzı nasıl diriltiyor” anlamındaki âyette “diriltiyor” anlamındaki fiili “ya” harfi yerine “te” ile; “djf” ) diye okumuşlardır. Bu okuyuşlarında fiilin müennes alâmeti ile gelmesi, rahmet lâfzından ötürüdür. Çünkü rahmetin eseride rahmetin yerini tutmakta, rahmet sanki o olmaktadır. Rahmetin, yahut eserlerin yeri nasıl dirilttiğine bir bak, demek olur.

“Diriltiyor” şeklinde “ya” ile okuyanların kıraatine göre diriltme işini yapan yüce Allah, yahut yağmur ya da eserlerdir.

“Arzı nasıl diriltiyor” anlamındaki âyette manaya hamledilmek suretiyle hal olarak nasb konumundadır. Çünkü lâfız istifham lâfzı olup, hal de haber durumundadır. İfadenin takdiri de: Sen yeri Ölümünden sonra diriltici olan Allah’ın rahmetinin eserine bir bak, şeklindedir.

“İşte bunu yapan hiç şüphesiz O, herşeye gücü yetendir.” Bu da müşahede olunanın gaib olana delil olarak görülmesi ve gösterilmesidir.

Rum 49

Oysa onlara yağmur indirilmeden önce, onunla ilgili olarak ümitsiz idiler.

Diyanet Vakfı
Oysa onlar, daha önce, üzerlerine yağmur yağdırılmasından iyice ümitlerini kesmişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onlar, bundan önce üzerlerine yağmur indirilmeden önce, gerçekten ümit kesmişlerdi.

“Halbuki onlar bundan önce üzerlerine yağmur İndirilmeden önce, gerçekten ümit kesmişlerdi.” Yani ümitsiz kalmışlar ve kederlenmişlerdi. Kendilerine yağmur yağdırılmadığı için üzüntüleri açıkça görülmekte idi.

“Bundan önce” el-Ahfeş’e göre te’kid anlamını İfade eden bir tekrarlama (tekrir)dır. Nahivcilerin çoğunluğu da bu görüştedir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Kutrub dedi ki: Birinci “önce” indirmek ile İkincisi ise yağmur ile alakalıdır. Yani halbuki onlar yağmurdan önce, onun indirilmesinden önce… demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Üzerlerine yağmurun indirilmesinden önce, ekinden önce… “Ekin”e delâlet eden ise “yağmur” lâfzıdır. Çünkü ekin yağmur sebebiyle ortaya çıkar. Yine ileride geleceği üzere

“onu sararmış görürlerse” (er-Rum, 30/51) âyeti da buna delâlet etmektedir.

“Buluttan önce” yani onu görmelerinden önce… demek olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs tercih etmiştir. Yani onlar bulutu görmelerinden önce hiç şüphesiz ümitsiz idiler. Buluta dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/164. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Rum 48

Allah, rüzgârları gönderir, onlar bulutları kaldırır. Onu gökte dilediği gibi yayar, parça parça eder. Sonra aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediğine isabet ettirince, hemen sevinirler.

Diyanet Vakfı
Allah Odur ki, rüzgarları gönderir, bunlar da bulutu kaldırır. Derken, Allah onu gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder; nihayet arasından yağmurun çıktığını görürsün. Allah dilediği kullarına yağmuru nasip edince, onlar seviniverirler.

Kurtubi Tefsiri
Allah O’dur ki, rüzgarları gönderir de onlar bir bulut kaldırırlar. Gökte dilediği şekilde onu yayar, parça parça da eder. Yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Onu dilediği kullarına isabet ettirince, onlar hemen seviniverirler.

“Allah O’dur ki, rüzgarları gönderir” âyetindeki

“rüzgarlar” anlamına gelen lâfzını İbn Muhaysın, İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisaî tekil olarak okurken, diğerleri çoğul okumuşlardır.

Ebû Amr dedi ki: Rahmet manasını ihtiva eden herbir şey çoğuldur, Azâb manasını ihtiva eden herbir lâfız da tekildir. Bu âyet-i kerîme’nin anlamı daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 9- başlık vd.) ile başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Parça parça, parçalar” lâfzı parça anlamındaki; ‘in çoğuludur. el-Hasen, Ebû Ca’fer, Abdurrahman el-A’rec ve İbn Âmir, “sin” harfini sakin olarak; diye okumuşlardır. Bu da aynı şekilde; in çoğuludur. Nitekim tekil olarak; “Arabistan kirazı ağacı” şeklinde tekil kullanılırken, diye çoğulu da yapılır.

Bu kıraate göre bundan sonra gelen zamir (ki “arasından” anlamındaki kelimede yer almaktadır) buna ait olmaktadır. Yani sen yağmurun bu parça parça bulutların arasından çıktığını görürsün. Çünkü kendisi ile ona ait tekil lâfzı arasında sadece “he: o” zamiri var ise o zamirin müzekker olarak gelmesi uygundur.

“parça parça” diye (çoğul) okuyanların kıraatine göre ise zamir buluta ait olur.

ed-Dahhak, Ebû’l-Âl-iyye ve İbn Abbâs; Yağmurun onun arasındaki boşluklardan çıktığını görürsün” şeklinde okumuşlardır. Buradaki; “Aradaki boşluklar” kelimesinin ‘in çoğulu olması da mümkündür.

“Onu” yani yağmuru

“dilediği kullarına isabet ettirince onlar hemen” üzerlerine yağmurun inmesi sebebiyle

“sevîniverirler.”

Rum 47

Andolsun, senden önce de kendi kavimlerine peygamberler gönderdik. Onlara apaçık deliller getirdiler. Biz de suçlu olanlardan intikam aldık. Müminlere yardım etmek üzerimize bir haktır.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller getirdiler. (Onları dinlemeyip) günaha dalanların ise cezalarını hakkıyla vermişizdir. Müminlere yardım etmek de bize düşer.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, senden önce kavimlerine rasûller gönderdik. Onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz de günahkârlardan intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır.

“Yemin olsun ki Biz, senden önce kavimlerine rasûller gönderdik. Onlar da kavimlerine açık açık delillerle” mucizelerle, apaçık belgelerle

“geldiler. Biz de günahkârlardan İntikam aldık.” Yani onlar kâfir oldular, bundan ötürü biz de kâfirlerden intikam aldık.

“Mü’minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır” âyetindeki:

“Bir haktır” lâfzının nasb ile gelmesi; ın haberi oluşundan dolayıdır,

“Yardım etmek” ise onun ismidir. Ebubekir

“bir haktır” üzerinde vakıf yapardı. Yani bizim cezalandırmamız bir haktır. Daha sonra da mübtedâ ve haber olmak üzere; “Mü’minlere yardım etmek de üzerimize düşer” diye okurdu. Yani yüce Allah, sözünden caymadığını haber vermekte, ondan sonra da bizim haberimizde bir muhalefet, bir değişiklik yoktur demek olur.

Ebû’d-Derdâ yoluyla gelen hadiste şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kardeşinin ırzını (namus, şeref ve haysiyetini) savunan herbir müslümanın kıyâmet gününde cehennem ateşini ondan geri çevirmesi, Allah’ın üzerinde bir haktır.” Daha sonra da yüce Allah’ın: “Mü’minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır” âyetini okumuştur. Yakın manadaki bir rivâyet için bk, el-Azîmâbâdî, Avnu’l-Mâ’kûd, XIII, 155-156 Bunu da en-Nehhâs, es-Sa’lebî, ez-Zemahşerî ve başkaları zikretmektedirler.

Rum 46

O’nun ayetlerinden biri de, rüzgârları müjdeci olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, gemilerin O’nun emriyle akması ve O’nun fazlından aramanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.

Diyanet Vakfı
Size rahmetinden tattırsın, emriyle gemiler yüzsün, fazlından (nasibinizi) arayasınız ve şükredesiniz diye (hayat ve bereket) müjdecileri olarak rüzgarları göndermesi de Allahın (varlık ve kudretinin) delillerindendir.

Kurtubi Tefsiri
Rahmetinden size tattırması, emri ile gemilerin akıp gitmesi. O’nun lütfundan arayasınız ve olur ki şükredersiniz diye rüzgarları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun âyetlerindendir.

“Rahmetinden” yani yağmur ve bolluktan

“size tattırması… diye rüzgarları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun âyetlerindendir.” Yani rüzgarları, yağmuru müjdeteyiciler olarak göndermesi de O’nun kudrecinin kemalinin belgelerindendir. Rüzgarların müjdeci oluşları ise, yağmurdan önce esiyor olmalarından ötürüdür. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/22, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Emri ile gemilerin akıp gitmesi” yani rüzgarların estiği sırada gemilerin denizde akıp gitmesi için

“bu rüzgarları göndermektedir.”

Burada

“emri ile” ifadesinin ayrıca zikredilmesi şundandır: Rüzgarlar bazen esmekle birlikte, elverişli olmayabilir. Bu durumda gemilerin demirlemesi ve onları bir yerlere sığınmalarının yolunun bulunması kaçınılmazdır. Kimi zaman da rüzgarlar fırtına halinde eser ve yine O’nun emriyle bu gemilerin batmasına sebeb olurlar.

“O’nun lütfundan” âyeti ile ticaret yoluyla rızık aramayı kastetmektedir.

“Arayasınız ve olur ki” tevhid ve itaat ile bu nimetlere karşı

“şükredersiniz diye.” Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden (mesela bk. el-Bakara, 2/52. âyet, 3. başlık, 164. âyet, 3- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Rum 45

Allah, iman edip salih ameller işleyenleri fazlından mükâfatlandırır. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.

Diyanet Vakfı
Zira Allah, iman edip iyi işler yapanlara kendi lütfundan karşılık verecektir. Şüphesiz O, kafirleri sevmez.

Kurtubi Tefsiri
Tâ ki îman edip salih amel İşleyenlere kendi lütfundan karşılık versin. Çünkü O, kâfirleri sevmez.

“Tâ ki îman edip… karşılık versin.” Yani onların kendileri için hazırlamaları yüce Allah’ın lütfuyla onları mükâfatlandırması İçindir. Bir diğer açıklamaya göre; Allah onların amellerinin karşılıklarını versin, diye bölük bölük ayrılırlar. Yani müslümanı kâfirden ayırsın diye böyle oluyor.

“Çünkü O, kâfirleri sevmez.”

Rum 44

Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kim salih amelde bulunursa, kendileri için zemin hazırlamış olur.

Diyanet Vakfı
Kim inkar ederse, inkarı kendi aleyhine olur. İyi işler yapanlara gelince, onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.

Kurtubi Tefsiri
Kim küfre saparsa, küfrü kendi aleyhine olur. Kim de salih amel işlerse, onlar da kendileri İçin hazırlamış olurlar.

“Kim küfre saparsa, küfrü” nün cezası

“kendi aleyhine olur. Kim de salih amel işlerse, onlar da kendileri için” âhirette bir döşek, bir mesken ve kalabilecekleri bir yeri, salih amel ile

“hazırlamış olurlar.”

“Hazırlamış olurlar” ile aynı kökten gelen; “Küçük çocuk beşiği” demektir, Döşek, yatak” demektir. “Döşeği hazırladım” yani yaydım ve yatılmaya hazır hale getirdim demektir. “İşlerin düzene konulması ve gereken şekilde hazırlanması” demektir. Mazeretin açıklanması ve kabul edilmesi” İmkan bulmak” anlamındadır.

İbn Ebi Necih’in, Mücahid’den rivâyetine göre

“kendileri İçin hazırlamış olurlar” âyeti hakkında “kabirde” diye açıklama yapmıştır.

Rum 43

Artık Allah’tan geri çevrilemeyecek olan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün, insanlar bölük bölük ayrılırlar.

Diyanet Vakfı
Allah katından, dönüşü olmayan bir gün (kıyamet günü) gelmeden önce yönünü o gerçek dine çevir! O gün (insanlar) bölük bölük ayrılacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Asla geri çevirilemeyecek ve insanların da bölük bölük ayrılacağı bir gün olan Allah’ın o günü gelmezden evvel yüzünü dosdoğru dine çevir.

“Yüzünü o dosdoğru dine çevir” âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc dedi ki; Maksadın o dosdoğru din olsun, yöneleceğin taraf o dosdoğru dine yani İslâm’a uymak olsun. Manası: Sen hakkı açıkla ve kimsenin ileri sürecek bir mazereti kalmaması noktasında elinden geleni yap, bu halin ile meşgul ol ve onlar için de üzülme! şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Asla geri çevrilemeyecek” yani Allah’ın kendilerinden geri çevirmeyeceği “ve insanların da bölük bölük ayrılacağı bir gün olan Allah’ın o günü gelmezden evvel…” Bugünü Allah bile onlardan geri çevirmeyeceğine göre, hiç kimse onu geri çeviremeyecektir.

Sîbeveyh’ten başkalarına göre:

“Asla geri çevrilemeyecek” ifadesi; (…….) diye de okunabilir. Ancak Sîbeveyh’e göre böyle bir okuyuşun doğru olma ihtimali, ifadede atıf bulunması hali müstesna, pek uzaktır. Maksat da kıyâmet günüdür.

“İnsanların da bölük bölük ayrılacağı bir gün” ile ilgili olarak İbn Abbâs: Yani onlar kısımlara ayrılacaklardır, demiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Bizler bir süre Cezime’nin iki nedimi gibi beraber idik,

Bir zamanlar; öyle ki, bunlar asla birbirlerinden ayrılmayacaklar, denildi.”

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Kıyâmetin kopacağı günde, o günde ayrılıp dağılırlar ” (er-Rum, 30/14);

“O gün insanların bir kısmı cennette, bir kısmı cehennemde olacaktır.” (eş-Şura, 42/7)

“Bölük bölük ayrılacağı” âyetinin asli; şeklindedir. “Kavim bölük bölük dağıldı, ayrıldı” denilir. Yarım başağrısı anlamında; da buradan türetilmiştir. Çünkü bu, başın bölgelerini birbirinden ayırır.

Rum 42

De ki: Yeryüzünde dolaşın da öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakın. Onların çoğu müşrikti.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu, görün. Onların çoğu müşrik idi.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da sizden önce geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir bakın. Onların çoğu müşriklerdi.”

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın.” Yani Ey Muhammed onlara: Kendilerinden öncekilerden ibret alsınlar. Peygamberleri yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar diye, yeryüzünde dolaşın de.

“Onların çoğu müşriklerdi.” Yani kâfir idiler, bundan dolayı da helâk edildiler.

Rum 41

Karada ve denizde fesat, insanların elleriyle kazandıkları yüzünden ortaya çıktı. Belki dönerler diye, Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır.

Diyanet Vakfı
İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.

Kurtubi Tefsiri
İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesad basgösterdi. İşlediklerinin bazısını onlara tattırsın dîye. Belki dönerler.

“İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesad basgösterdi” âyetinde sözü geçen,

“karada ve denizde fesad” in ne demek olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Katade ve es-Süddî, fesad şirktir demişlerdir ki, en büyük fesat, budur. İbn Abbâs, İkrime ve Mücahid de şöyle demişlerdir: Karada fesad Âdemoğlunun kardeşini öldürmesidir, Kabil, Habil’i öldürmüştür. Denizde fesad ise, herbir gemiyi gasb ve haksızlık yoluyla alan hükümdar vasıtası ile olmuştur.

Bir açıklama da şöyledir: Fesattan kasıt yağmur yağmaması, bitki ve verimin az olması, bereketin gitmesidir. İbn Abbâs da buna yakın bir açıklama yaparak şöyle demiştir: Fesat, kulların tevbe etsinler diye amelleri sebebiyle bereketin eksîlmesidir. en-Nehhâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış en güzel açıklama budur. Yine ondan nakledildiğine göre (İbn Abbâs) şöyle demiştir: Denizde fesat, Âdemoğullarının günahları sebebiyle deniz av hayvanlarının kesilmesidir.

Atiyye (el-Avfî) dedi ki: Yağmur azaldı mı o vakit denize (avlanmak maksadıyla) dalmak ta azalır, avcılar tedirgin olup ne yapacaklarını bilmez, denizin canlıları da kör olur.

İbn Abbâs dedi ki: Yağmur yağdı mı denizdeki sadefler açılır, semadan onların İçine düşen yağmur, işte o inci tanelerini meydana getirir.

Bir başka açıklamaya göre fesat, piyasanın durgunlaşması ve geçim sebeplerinin azalmasıdır. Fesadın masiyetler, yol kesicilik ve zulüm olduğu da söylenmiştir. Yani yapılan bu işler ziraati, bayındırlığı ve ticareti engeller.

Bütün bu açıklamalar mana itibarîyle birbirine yakındır.

Kara ve denizden kasıt da, sözlükte olsun, insanlar tarafından olsun bilinen ünlü varlıklardır. Bazı ibadet ehli kimselerin söyledikleri gibi, karadan kasıt dil, denizden kasıt kalb değildir. Bunu söylemelerine gerekçe olarak da, dilin üzerinde olanın görülmesi, kalbte olanın da gizli olmasını gösterirler.

Karadan kastın çölde kalınan yerler, denizden kastın ise kasabalar kentler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Ayrıca Araplar büyük şehirlere bihar (denizler) ismini da verirler. Katade dedi ki: Karadan kasıt, çadır ehli, denizden kasıt ise köy ve kasaba ehlidir.

İbn Abbâs dedi ki: Kara nehir kıyısında bulunmayan şehir ve kasabalar demektir. Deniz ise nehir kıyısında bulunan yerler demektir. Mücahid de böyle açıklamıştır. O dedi ki: Allah’a yemin ederim bundan kasıt, sizin şu deniziniz değildir, ancak akar su kenarında bulunan herbir kasaba, denizdir.

Bu anlamdaki açıklamayı en-Nehhâs da yapmıştır ve bunun iki anlamının olduğunu söylemiştir. Birincisi karada kuraklık başgöstermiştir, yani çöllerde ve çöllerdeki yerleşim birimlerinde. Denizde de yanı deniz kıyısındaki şehirlerde… Bu da:

“O kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) âyeti gibidir. Yanı yağmurun azlığı ve fiyatların yüksekliği başgöstermiştir.

“İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü” dür ve

“işlediklerinin bazısını” yani yaptıklarının bazısının cezasını

“onlara tattırsın diye.”

Burada “ceza” lâfzı hazfedilmiştir. Bir diğer görüşe göre; yol kesmek ve zulüm gibi masiyetler başgöstermiştir. İşte bu, gerçek anlamıyla fesadın tâ kendisidir. Birincisi ise mecazdır. Şu kadar var ki: İkinci cevaba göre ifadede bir hazf ve bir ihtisar sözkonusudur ki; buna da sonraki ibareler delâlet etmektedir. Buna göre de mana şöyle olur: Karada ve denizde masiyetler başgösterdiğinden ötürü Allah da her ikisine yağmur yağdırmadı. İnsanların ihtiyaçlarının fiyatlarını yükseltti, pahalılık oldu. Böylece işlediklerinin bazısının cezasını onlara tattırsın diye.

“Belki dönerler” tevbe ederler.

Yüce Allah:

“İşlediklerinin bazısını” diye buyurması, cezanın büyük bir bölümünün âhirette oluşundandır.

“Onlara tattırsın diye” anlamındaki âyetin benimsenen kıraat şekli; (……..) şeklinde “ya” iledir. İbn Abbâs ise bunu “nün” ile “… tattıralım diye” anlamında okumuştur. Aynı zamanda bu es-Sülemî, İbn Muhaysın, Kunbul ve Ya’kub’un da kıraati olup, ta’zim ifade eder. Biz onlara işlediklerinin bazısının cezasını tattıralım diye demek olur.

Rum 40

Sizi yaratan, sonra rızık veren, sonra öldüren, sonra dirilten Allah’tır. Ortak koştuklarınızdan bunlardan birini yapan var mı? O, onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.

Diyanet Vakfı
Allah, (o yüce varlıktır) ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki sizin (Allaha eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren, sonra da sizi diriltecek olandır. Sizin ortaklarınızdan bu işlerden birisini olsun yapabilen var mıdır? O, koştukları ortaklardan yüce ve münezzehtir.

“Allah sizi yaratan…dır” âyeti mübtedâ ve haberdir. Tekrar müşriklere karşı delil getirilmekte, O’nun yaratıcı, rızık veren, öldürüp dirilten olduğu belirtilmektedir. Daha sonra soru üslûbu ile:

“Sizin ortaklarınızdan bu işlerden birisini olsun yapabilen var mıdır?” diye sormaktadır. Bunların herhangi birisini yapabilen başka hiçbir kimse yoktur.

Daha sonra yüce Allah kendi zatını dengi bulunmaktan, zıtlardan, eşten ve çocuklardan; hak olan:

“O koştukları ortaklardan yüce ve münezzehtir” âyeti ile tenzih etmektedir.

Ortakları onlara izafe etmesinin sebebi, ortaklarına ilâh ve ortaklar ismini vermeleri ve mallarından bir kısmını ortaklarına tahsis etmeleridir.

Rum 39

İnsanların mallarında artsın diye verdiğiniz her faiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte onlar kat kat artıranlardır.

Diyanet Vakfı
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allahın rızasını isteyerek verdiğiniz zekata gelince, işte zekatı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.

Kurtubi Tefsiri
İnsanların malları arasında artış göstersin diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah’ın rızasını arayarak verdiğiniz zekâta gelince; işte onlar kat kat arttıranlardır.

Yüce Allah’ın:

“İnsanların malları arasında artış göstersin diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyet-i Kerîmede Sözü Edilen Faiz ile Yasak Kılman Faiz:

Yüce Allah, kendi rızası için yapılanlar ve karşılığında mükâfat verdiği harcamaları sözkonusu ettikten sonra, bu şekilde olmayan ve bununla birlikte Allah’ın rızası da aranan bir husustan sözetmektedir.

Bu âyette geçen

“verdiğiniz” anlamındaki âyeti Cumhûr diye med ile okumuşlardır ki, “verdiğiniz” demektir. İbn Kesîr, Mücahid ve Humeyd ise bunu medsiz olarak; artsın diye işlediğiniz herhangi bir riba, anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Bu da: “Doğru iş yaptım, yanlış iş yaptım” demek gibidir. Bununla birlikte yüce Allah’ın:

“Fakat… verdiğiniz zekâta gelince” anlamındaki âyette yer alan;

“Verdiğiniz” âyetini icma ile medli okumuşlardır.

Ribâ, artış demektir. Bunun anlamına dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/275-279- âyetler, birinci başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Ancak orada sözkonusu edilen riba (faiz) haramdır. Burada sözü edilen ise helâldir. Buna göre riba’nın bir kısmı helâl ve bir kısmı haram olmak üzere İki kısım olduğu ortaya çıkmaktadır.

İkrime dedi ki: Yüce Allah’ın:

“İnsanların malları arasında artış göstersin diye verdiğiniz herhangi bir faiz (riba)” âyeti hakkında dedi ki: Ri ba (faiz) iki türlüdür. Birisi helâl, birisi haramdır. Helâl olan kendisinden daha iyisi verilir maksadıyla hediye vermektir.

ed-Dahhak’tan da bu âyet-i kerîme hakkında şöyle dediği nakledilmektedir: Bundan kasıt kendisinden daha üstünü karşılık olarak verilsin diye hediye olarak verilen helâl ribadır. Böyle bir maksatla hediye vermenin ne kişinin lehine olan bir tarafı vardır, ne de aleyhine. Bundan dolayı kişi ecir de almaz, günah ta kazanmaz.

İbn Abbâs da böyle demiştir: “…verdiğiniz herhangi bir faiz…” âyeti ile adamın kendisinden daha fazlası karşılık verilir ümidiyle birşeyi hediye vermesini kastetmektedir. İşte Allah katında artış göstermeyen ve sahibine ecir de verilmeyen budur. Ancak bundan dolayı onun için günah da yoktur. İşte âyet-i kerîme buna dair nazil olmuştur.

İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Tavus ve Mücahid dediler ki: Bu âyet-i kerîme hibetu’s-sevab (karşılık istenerek yapılan hibe) hakkında inmiştir.

İbn Aliyye dedi ki: İnsanın kendisine mükâfat verilmesi maksadıyla -selam ve buna benzer- yaptığı işler de onun gibidir. Böyle bir kimse bu gibi halde günah kazanmasa dahi, bundan dolayı ecir almaz ve Allah nezdinde ona fazla bir mükâfat da verilmez. Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî de bu görüşü İfade etmiştir.

Nesâî’nin, Sünen’inde Abdurrahman H. Alkame’nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Sakîflilerden bir heyet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna geldiler. Beraberlerinde de bir hediye vardı. Peygamber: “Bu bir hediye midir, yoksa bir sadaka mıdır? Eğer bu bir hediye ise bununla sadece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hoşnutluğu ve İhtiyacın(ın) görülmesi kastedilmiştir. Eğer bu bir sadaka ise bununla ancak yüce Allah’ın rızası aranır.” Onlar: Hayır, bu bir hediyedir, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hediyelerini kabul etti. Onlarla birlikte oturup, o onlara soru sordu, onlar da ona soru sordular. Nesâî, V1T 279; Beyhakî, ee-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 135.

Yine İbn Abbâs ve İbrahim en-Nehaî de şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme, akrabalarına ve kardeşlerine onlara faydalı olmak, onları mal sahibi yapmak ve onlara lütufta bulunmak gayesi ve bununla birlikte de kendilerine menfaat sağlayıp kendi mallarını arttırmak kastı ile veren bir topluluk hakkında nazil olmuştur.

en-Nehaî dedi ki: Âyetin anlamı şudur: İnsan bir başkasına bir hizmette bulunur ve onun yanına çabukça koşup giderse, bundan da dünyasında faydalanmak maksadını güderse, yaptığı o hizmet karşılığında sağladığı bu menfaat dolayısıyla bu hizmeti Allah nezdinde artmaz.

Bir açıklamaya göre böyle bir iş, özellikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için haram idi. Yüce Allah:

“Daha fazlasını isteyerek minnet etme” (el-Müddessir, 74/6) âyetinde bir şey verip, onun yerine ondan daha fazlasını almasını yasaklamaktadır.

Bir başka açıklamaya göre; âyet-i kerîmede kastedilen haram kılınan faizdir. Buna göre:

“Allah katında artmaz” âyetinin anlamı: Bu faiz onu alanındır, diye hüküm verilmez, aksine o kendisinden alınana aittir, es-Süddî dedi ki: Bu âyet-i kerîme Sakiflilerin faizi hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar kendi aralarında faizli muameleler yaptıkları gibi, Kureyş’in kendileri de aralarında faizli muamelelerde bulunurlardı.

2- Daha Fazlasıyla Mükâfat Görmek Ümidiyle Hibe Vermek:

Kadı Ebubekir b. el-Arabî dedi ki; Âyet-i kerîmenin açık ifadesi mükâfat bakımından insanların mallarından daha fazlasını taleb ederek hibede bulunan kimse hakkındadır. el-Muhelleb dedi ki: Karşılığını isteyerek hibede bulunan ve: Ben bunun karşılığını almak istemiştim, diyen kimsenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik dedi ki: Böylesinin durumuna bakılır, eğer onun benzerleri kendisine hibe edilen kimseden karşılığını isteyen tipten ise, bunu istemek hakkı vardır. Fakirin zengine, hizmetçinin sahibine, kişinin emirine ya da kendisinden yukarıdaki kimselere hibede bulunması gibi. Şâfiî’nin iki görüşünden birisi de budur.

Ebû Hanîfe dedi ki: Şart koşmadığı takdirde onun karşılık alma hakkı yoktur. Şâfiî’nin diğer bir görüşü de budur. O der ki: Karşılık almak maksİsmi ile yapılan hibe (hibetu’s-sevâb) bâtıldır, hibe yapana faydası yoktur. Çünkü bu bedeli meçhul bir satıştır. el-Kufî buna delil olarak şunu göstermektedir: Hibe konusu teberrudur. Eğer bizler bu hususta karşılık vermeyi öngörecek olursak, bu takdirde teberru manası ortadan kalkar ve bu sefer hibe, ivazlı akitler durumuna geçer. Araplar ise alış-veriş (bey’) lafzi ile hibe lâfzı arasında ayırım gözetmiş, alıg-verişi karşılığında bedele hak kazanılan, hibeyi ise böyle olmayan muameleler için tahsis etmişlerdir.

Bizim delilimiz ise Malik’in Muvatta’’ında kaydettiği şu rivâyettir. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) dedi ki: Bir kimse eğer bir hibede bulunur da o bunu ancak karşılığı verilsin diye vermişse, bu hususta razı edilinceye kadar hibesi hususunda serbesttir Muvatta’ II, 754

Buna yakın bir rivâyet de Ali (radıyallahü anh)’dan gelmiştir. O şöyle demiştir; Hibeler üç türlüdür. Birisi Allah rızası istenerek yapılan hibe, birisi insanların hoşnutluğu gözetilerek yapılan hibe, diğeri de karşılığı beklenerek yapılan hibedir. Karşılığı beklenerek yapılan hibeyi, sahibi kendisine karşılık verilmeyecek olursa geri alır.

Buhârî de -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- “hibede mükâfat babı” diye bir başlık açtıktan sonra Âişe (radıyallahü anha)’nın şu hadisini zikretmektedir: Âişe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hediyeyi kabul eder ve ona karşılık verirdi. Buhârî, II, 907; Tirmizî, IV, 338 O, sağmal bir dişi deve (hediye edilmesine) karşılık vermiş ve bunun karşılığını isteyen deve sahibine tepki göstermemişti. Onun tepki göstermesi sadece adamın verilen karşılığı beğenmemesi idi. Halbuki bu karşılık kıymetin üstünde idi. Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiştir Tirmizî’de tesbit edemedik. Hakim, el-Müstedrek, II, 71; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 180; el-Azîmâbâdî Aunu’l-Mabud, IX, 329

3- Hibenin Kısımları:

Ali (radıyallahü anh)’ın hibeye dair anlattıkları ve onu kısımlara ayırması doğrudur. Çünkü hibede bulunan bir kişinin bu hibesi hakkında şu üç halden biri söz konusudur:

1- O hibesi ile yüce Allah’ın rızasını arar ve bu hibenin karşılığındaki sevabı ondan bekler.

2- Hibesiyle insanlar bundan dolayı kendisini övsünler ve bu sebeble de ondan övgüyle sözetsinler diye insanlar için hibede bulunması.

3- Verdiği hibenin, hibe verdiği şahıstan karşılığını bekleyerek vermesi. Buna dair açıklama daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Ameller niyetlere göredir. Her kişiye ancak niyet ettiği ne ise o vardır” Buhârî, I, 3, 30; Müslim, III, 1515; Ebû Dâvûd, II, 262; Tirmizî, IV, 179; İbn Mâce, I, 426, II, 1413; Müsned, I, 43 diye buyurmuştur.

Eğer yaptığı hibe ile yüce Allah’ın rızasını gözetmiş ve karşılığında Allah’tan sevap almayı istemiş ise, bunun karşılığını Allah lütuf ve rahmetiyle verir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Fakat Allah’ın rızasını arayarak verdiğiniz zekâta gelince, İşte onlar kat kat arttıranlardır.”

Aynı şekilde zengin olsun, ihtiyaçtan kurtulsun, başkalarına yük teşkil etmesin diye akrabalarının hakkını gözetenin durumu da böyledir. Bu hususta da niyete bakılır. Şayet bununla dünyevi bir gösteriş maksadını gözetiyor ise, bu Allah rızası için değil demektir. Eğer üzerindeki akrabalık hakkı ve aralarındaki bağ dolayısıyla bunu yapıyorsa, bu da Allah için demektir.

Hibesi ile riyakârlık yaparak bundan dolayı İnsanlar kendisini övsünler ve bundan ötürü kendisinden iyilikle sözetsinler maksadını güderek insanların hoşnutluğunu arayan kimseye gelince, böylesinin hibeden eline geçecek hiçbir fayda yoktur. Ne dünyada bunun sevabını alır, ne de âhirette ecir alır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey îman edenler! Malını sırf insanlara gösteriş olsun diye infak eden… kimse gibi sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın.” (el-Bakara, 2/264)

Verdiği hibe ile hibe verdiği kimseden karşılık görmek isteyene gelince, o kimse hibesi karşılığında istediğini alabilir ve İbnu’l-Kasım’ın görüşüne göre hibesinin değeri ile kendisine karşılık verilmeyecek olursa, hibesinden geri döner. Ömer ve Ali (radıyallahü anh)’ın sözlerinin zahirlerine göre de hibesinin kıymetinden daha fazla verilerek razı kılınmadığı sürece geri dönebilir. Aynı zamanda bu Mutarrif in el-Vâdıha’dakı görüşüdür: Hibe, bizzat mevcut ise; eğer artmış yahut eksilmiş ise hibe yapan kimse geri dönebilir. Kendisine hibe verilen kişi, o hibenin daha fazla değeri ile karşılık vermiş olsa dahi böyledir.

Şöyle de denilmiştir: Eğer hibe bizzat mevcut bulunuyor ve değişikliğe uğramamış ise, o dilediğini alabilir. Yine bir görüşe göre (kendisine hibe edilen kişinin) tefviz nikâhında olduğu gibi, kıymet ödemesi gerekir. Şayet hibe telef olmuş ise ittifakla onun kıymetinden başkasını almak hakkı yoktur. Bunu da İbnu’l-Arabî söylemiştir.

4- Allah Rızası İçin ve Başka Maksatta Amelde Bulunmak:

Yüce Allah’ın:

“Artış göstersin diye” âyetini yedi kıraat aliminin çoğunluğu fiili “ribâ (faiz)”ya isnad ederek “ya” ile okumuşlardır. Yalnızca Nafî’ bunu “te” ile ve “vav”ı da muhatab kipi için olmak üzere sakin okumuştur. “Fazlalık alasınız diye” demek ölür. Aynı zamanda bu İbn Abbâs, el-Hasen, Katade ve en-Nehaî’nin de kıraatidir. Ebû Hatim dedi ki: Bu bizim kıraatimizdir. Ebû Malik ise'”Onu arttırasınız diye” şeklinde te’nis zamiri ile okumuştur.

“Allah katında artmaz” yani bu temizlenmez ve Allah bunun karşılığında sevap vermez. Zira o ancak kendi rızası İçin ve yalnız kendisi için ihlasla yapılan ameli kabul eder. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/134. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Fakat Allah’ın rızasını arayarak verdiğiniz zekâta” İbn Abbâs dedi ki: Herhangi bir sadakaya

“gelince, işte onlar kat kat arttıranlardır.” Yani yüce Allah’ın kabul edip on kat fazlası ya da daha da fazla kadarıyla mükâfatlandıracağı budur.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da o verdiğini ona kat kat arttırır.” (el-Bakara, 2/245);

“Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin durumu da yüksek bir tepenin üstünde bulunan… bir bahçeye benzer.” (el-Bakara, 2/265) İşte burada da: “İşte onlar kat kat arttıranlardır” dîye buyurmakta, sizler kat kat arttıranlarsınız, diye buyurmamaktadır. Çünkü burada ifade hitabtan gaibe dönmüştür.

Yüce Allah’ın:

“Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da içindekileri güzel bir rüzgar ile götürüp…” (Yûnus, 10/22) âyetine benzemektedir.

“Kat kat arttıranlar” in anlamı hakkında da İki görüş vardır. Birincisine göre belirttiğimiz gibi, böylelerine iyilikleri kat kat verilir. Diğerine göre, hayır ve nimetler onlara kat kat verilmiştir. Yani bunlar kat kat mükâfatların sahibidirler. Nitekim güçlü develeri yahut tâ güçlü arkadaşları bulunan kimse hakkında; Filan kişi güç sahibidir” denilir. Develeri semiz ise; “eğer develeri susamış ise; eğer zayıf ise; denilir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu duası da bu kabildendir:” Habis ve habis edici koğulmuş şeytandan Sana sığınırım Allah’ım. ” Mâce, I, 109; EM Dâvûd, el-MerSsU, s. 72

Habis edici (muhbis) ise kendisine habislik (pislik) isabet etmiş olandır. Mesela; denilirken bizatihi o aşağılık ve bayağı bir kimsedir, demektir ise; arkadaşları aşağılık kimselerdir, demektir.

Rum 38

Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bu, Allah’ın rızasını isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allahın rızasını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Akrabaya, yoksula ve yolculara haklarını ver. Bu, Allah’ın rızasını isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar, umduklarına kavuşanların tâ kendileridir.

Yüce Allah’ın

“Akrabaya, yoksula haklarını ver” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Önceki Buyruklarla İlişkisi ve Sadakanın Faziletlisi:

Şanı yüce Allah, bundan önce dilediği kimselere rızkı genişletip yayacağını belirttikten sonra, rızkın kendisine genişletildiği kimseye de fakire yetecek kadarını ulaştırmasını emretmektedir ki, böylelikle zenginin şükür edip etmeyeceğini imtihan etsin. Hitab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e olmakla birlikte, maksat o ve onun ümmetidir. Çünkü daha sonra: “Bu, Allah’ın rızasını isteyenler İçin daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır.

Yüce Allah, akrabalığı dolayısıyla akrabalara sadaka verilmesini emretmektedir. Çünkü en hayırlı sadaka yakına verilen sadakadır ve bu sadaka ile bir de akrabalık bağı (sıla-i rahim) gözetilmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) akrabalara sadaka vermeyi, köle azad etmekten faziletli tutmuştur. Meymune’ye bir küçük cariyeyi azad etmiş iken şöyle demişti: “Eğer sen onu dayılarına vermiş olsaydın, bunun ecri senin için daha büyük olurdu. ” Buhârî, II, 916; Müslim, II, 694; Müsned, VI. 332; Ebû Ya’la, Müsned, XIII, 26

2- Âyet-i Kerîmenin Hükmü Nesh Edilmiş midir?:

Bu âyet-i kerîmenin hükmü hakkında ihtilâf edilmiştir. Bunun miras ile ilgili âyet ile nesholduğu söylendiği gibi; nesh olmadığı da söylenmiştir, Aksine yakın akrabanın, durum ne olursa olsun iyilik noktasında gözetilmesi gereken bir hakkı vardır. Doğru olan da budur.

Mücahid ve Katade dedi ki: Akrabalık bağını gözetmek yüce Allah’tan bir farizadır. Hatta Mücahid şöyle demiştir: Bir kimsenin akrabaları ihtiyaç halindeyken (başka yere) verdiği sadakası kabul edilmez.

Bir diğer görüşe göre akrabalardan kasıt, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın akrabalarıdır. Ancak birincisi daha doğrudur. Çünkü peygamberlerin akrabalarının hakkı yüce Allah’ın Kitabında yer alan:

“Ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakın akrabalara… aittir.” (el-Enfal, 8/41) âyetinde açıklanmaktadır.

Bir diğer görüşe göre yakın akrabaya verme emri, mendubluk bildirmek içindir. el-Hasen dedi ki: “Hakkı” âyetinden kasıt, bolluk anında onu gözetmek, zorluk anında da güzel söz söylemektir.

“Yoksul (miskin)” hakkında da İbn Abbâs şöyle demektedir: Yani dolaşıp dilenen kimseye yemek yedir. Yolcu ise misafirdir. Buna göre o misafir ağırlamayı farz kılmaktadır. Bütün bunlara dair etraflı ve geniş açıklamalar ilgili yerlerde (mesela bk. el-Bakara, 2/83. âyet, 7. başlık, 177. âyet, 6. başlık, el-Enfal, 8/41, âyet, 11, başlık; Hûd, 11/69 71. âyetler, 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.

3- Allah’ın Rızasını İsteyenler:

“Bu, Allah’ın rızasını isteyenler İçin daha hayırlıdır.” Yani hakk eğer yüce Allah’ın rızası istenerek, O’na yakınlaşmak arzusu ile verilecek olursa, elbetteki cimrilik etmekten daha hayırlıdır.’

“İşte onlar umduklarına kavuşanların tâ kendileridir. Âhirette istedikleri mükâfatı elde edenlerin tâ kendileridir.” Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/5. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rum 37

Allah’ın dilediği kimseye rızkı bolca verdiğini ve kısabildiğini görmediler mi? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine bol bol vermekte, dilediğininkini de daraltmaktadır. Şüphesiz imanlı bir kavim için bunda ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Görmezler mi ki, şüphesiz Allah, dilediğinin rızkını geniş tutar ve daraltır. Muhakkak bunda îman eden bir topluluk için âyetler vardır.

“Görmezler mi ki, şüphesiz Allah, dilediğinin rızkını geniş tutar ve daraltır.” Yani dünya hayatında dilediği kimseye bol bol mal ihsan eder, yahut ta kısar. O halde fakirliğin insanları ümitsizliğe götürmemesi gerekir.

“Muhakkak bunda îman eden bir topluluk için âyetler vardır.”

Rum 36

İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda, ona sevinirler. Ellerinin önceden işledikleri yüzünden onlara bir kötülük dokunduğunda ise hemen ümitsizliğe düşerler.

Diyanet Vakfı
İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse hemen ümitsizliğe düşüverirler.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlara bir rahmet tattırsak, ondan dolayı şımarıverirler. Ellerinin Önünden gönderdikleri sebebi ile de onlara bir kötülük gelip çatarsa, hemen ümitlerini kesiverirler.

“İnsanlara” Yahya b. Sellam’a göre bolluk, genişlik, afiyet; en-Nekkaş’a göre nimet ve yağmur, bir görüşe göre emniyet ve rahatlık, huzur -ki anlamlan birbirine yakındır-

“tattırırsak, ondan dolayı” yani rahmet ile

“şımarıverirler. Ellerinin önünden gönderdikleri” işledikleri masiyetleı

“sebebi ile de onlara bir kötülük” Mücahid’e göre belâ ve ceza, es-Süddî’ye göre yağmur yağmaması

“gelip çatarsa, hemen ümitlerini kesiverirler.” Yani rahmet ve kurtuluştan yana ümit keserler. Cumhûr böyle açıklamıştır.

el-Hasen ise şöyle demektedir: Ümit kesmek, şanı yüce Allah’ın gizli hallerde farz kıldığı şeyleri terketmektir.

Genel olarak bu fiil; “Ümit kesti, keser” diye okunmuştur. Bununla birlikte; diye de okunur ki, bu da Ebû Amr, el-Kisaî ve Yakub’un kıraatidir.

el-A’meş ise diye her ikisinin de aynu’l-fiilini esreli okumuştur. Sandı, sanır” gibi.

Âyet-i kerîme kâfirin niteliğini ortaya koymaktadır. Darlık ve zorluk zamanlarında ümit keser, nimet ile karşı karşıya kaldığı vakit şımanr. Şu beyitte söylenildiği gibi:

“Kötü merkeb gibi ki, ona yem verecek olursan,

İnsanları tekmeler ve eğer aç kalırsa anırır.”

Kalbinde imanın iyice yer etmediği pek çok kimse de bu mesabededir. Bu kabilden açıklamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Mü’min ise nimet halinde Rabbine şükreder, darlık ve sıkıntılı zamanlarda da O’ndan ümidini kesmez.

Rum 35

Yoksa onlara, ortak koştukları hakkında konuşan bir delil mi indirdik?

Diyanet Vakfı
Yoksa onlara bir kesin delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa Biz, onlara kesin bir delil indirdik de onlara onu koşmalarını bu mu söylüyor?

“Yoksa Biz, onlara kesin bir delil indirdik de… mu?” âyetindeki soru, tevkif (durumu bildirmek) anlamını taşıyan bir sorudur.

ed-Dahhak dedi ki:

“Kesin bir delil (sultan)” kitab demektir. Katade ve er-Rabî b. Enes de böyle açıklamışlardır. Burada konuşmanın kitaba (sultana: kesin delile) izafe edilmesi, anlamın genişletilmesi (mecaz)’dir. el-Ferrâ’nın iddiasına göre Araplar “sultan (kesin delil)” lâfzını müennes olarak kullanıp, “(……): Bu hususta sultan senin aleyhine hüküm vermiştir” derler.

Basralılara göre ise bu kelimenin müzekker olması daha fasihtir. Kur’ân-ı Kerîm’de de böyle kullanılmıştır. Bununla birlikte onlara göre müennes olarak kullanılması da mümkündür. Zira “hüccet (kesin delil)” anlamındadır. Yoksa bu delil sizin şirk koşabileceğinizi mi söylüyor? demek olur. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve ed-Dahhak da yapmıştır.

Ali b. Süleyman’ın, Ebû’l Abbas Muhammed b. Yezid’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: Sultan (kesin delil), selît’in cem’idir. Tıpkı; “Ekmek” lâfzının çoğulunun; diye getirilmesi gibi. Onun müzekker kabul edilmesi çoğul anlamı, müennes kabul edilmesi ise cemaat (çokluk) anlamına göredir. Daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/151. âyetin tefsirinde) sultan kelimesine dair açıklamalar yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Sultan aynı zamanda insanın kendisi sebebiyle bir ceza görmesini gerektiren herhangi bir hususu, kendisi ile önleyebildiği şey demektir. Yüce Allah’ın: “Veya muhakkak onu kestiririm ya da bana apaçık bir delil (sultan) getirir” (en-Neml, 27/21) âyetinde olduğu gibi.

Rum 34

Kendilerine verdiklerimizi inkâr etsinler diye. Haydi yararlansınlar. Yakında bilecekler.

Diyanet Vakfı
Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi sefa sürün; ama yakında bileceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler dîye. Faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz.

“Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye” âyetinde yer alan “lâm”ın “key lâm’ı (“diye” anlamında)” olduğu söylendiği gibi; tehdit anlamını taşıyan bir emir “lâm”ı olduğu da söylenmiştir, O taktirde anlam: “Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler de görelim” şeklinde olur. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi

“Artık, dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun.” (el-Kehf, 18/29)

“Faydalanın bakalım yakında bileceksiniz” âyeti da bir tehdittir.

Abdullah b. Mes’ûd’un Mushafında

“Ve faydalansınlar…” şeklindedir. -Yani Biz onlara faydalansınlar diye böyle bir imkan verdik. Bu, gaib bir kimse hakkında haber verme kipidir. Tıpkı

“nankörlük etsinler” âyeti gibi. Mushafın hattında ise, gaib hakkında haber verildikten sonra hitab şeklindedir. Ey bunu yapanlar, faydalanın bakalım, demektir.

Rum 33

İnsanlara bir sıkıntı dokunduğunda, Rablerine yönelerek dua ederler. Sonra O’ndan bir rahmet tattırınca, içlerinden bir grup Rablerine ortak koşar.

Diyanet Vakfı
İnsanların başına bir sıkıntı gelince, Rablerine yönelerek Ona yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) tattırınca, bakarsınız ki onlardan bir gurup yine Rablerine ortak koşuyorlar.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlara bir sıkıntı isabet etse, hemen Rabblerine yönelenler olarak O’na dua ederler. Sonra onlara nezdînden bir rahmet tattırırsa, bakarsın ki onlardan bir fırka, Rabblerine ortak koşar.

“İnsanlara bir sıkıntı” yani kıtlık ve zorluk

“İsabet etse, hemen Rabblerine” bunu üzerlerinden kaldırması için

“yönelenler olarak O’na dua ederler.” İbn Abbâs dedi ki: Bütün kalbleriyle ve hiçbir şey oıtak koşmaksızın O’na yönetirler. Bu buyruklarda bu halin hayret edilecek bir husus olduğu anlatılmaktadır. Bu âyeti ile yüce Allah, müşriklerin, ardı arkasına gelen delillere rağmen yüce Allah’a dönmeyi terketmelerinden, peygamberinin hayret etmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Yani bu kâfirlere hastalık ya da darlık gibi bir sıkıntı isabet edecek otursa, hemen Rabblerine dua ederler. Yani başlarına gelen bu musibeti açıp gidermesi İçin Ondan yardım iscerler. Putları bir kenara bırakarak yalnızca O’na yönelirler. Çünkü putların kurtuluşa erdiremeyeceklerini çok iyi bilirler.

“Sonra onlara neslinden bir rahmet” sağlık ve nimet

“tattırırsa, bakarsın ki onlardan bir fırka, Rablerine” O’na ibadetlerinde

“ortak koşar.”

Rum 32

Dinlerini parça parça eden ve grup grup olanlardan olmayın. Her grup, kendi yanındakiyle sevinir.

Diyanet Vakfı
Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Dinlerini parça parça eden ve fırkalara ayrılanlardan (olmayın). Bununla beraber herbîr fırka sahip olduğundan memnundur.

“O dînlerini parça parça edenlerden…” âyetini Ebû Hüreyre, Âişe ve Ebû Umame, kıble ehline mensup çeşitli hevâ ve bid’at sahibi kimseler hakkında yorumlamışlardır. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/159- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

er-Rabî b. Enes de dedi ki: Dinlerini parça parça edenler, kitab ehli olan yahudilerle hristiyanlardır. Katade ve Ma’mer de böyle demiştir.

Hamza ve el-Kisaî, “dinlerini parça parça edenler” anlamındaki âyeti: “(……..): Dinlerinden ayrılanlar” diye okumuşlardır. Ali b. Ebî Tâlib de böyle okumuştur. Uyulması gereken -ki o da tevhiddir- dinlerinden ayrılanlar, anlamındadır.

“Ve fırkalara ayrılanlardan” çeşitli fırkalara bölünenlerden demek olup, bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. Çeşitli dinlere ayrılanlar diye de açıklanmıştır ki, bu açıklama da Mukâtil ‘indir.

“Bununla beraber herbir fırka sahip olduğundan memnundur.” Sevinçlidir ve onu beğenmektedir. Çünkü onlar hakkı apaçık görmemişlerdir. Halbuki onu açık seçik görmekle yükümlü idiler. Denildiğine göre bu husus, farz hükümlerin nazil oluşundan önce idi.

Bir görüşe göre; yüce Allah’a isyan eden bir kimse işlediği masiyetten ötürü sevinç duyabilir. İşte şeytan, yol kesiciler ve başkaları böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Ferrâ”nın iddia ettiğine göre: “Ve müşriklerden olmayın” âyetinde anlamın tamam olması mümkündür. Bu durumda: Dinlerinden ayrılıp, kendileri fırkalara ayrılanlardan (olmayın), demek olup, bu da yeni bir cümle başlangıcı olur. Bununla birlikte bu âyetin kendisinden önceki âyetlerle muttasıl olması da mümkündür. en-Nehhâs dedi ki: İfade kendisinden önceki âyetlerle muttasıl ise o takdirde Basralılara göre harfin (min edatının) tekrar edilmesi ile bedeldir.

Yüce Allah’ın:

“Kavminden müstekbir olanların ileri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine yani aralarından îman edenlere şöyle dediler…” (el-A’raf, 7/75) âyetinde olduğu gibi. Eğer edatsız bedel yapılacak olsa, yine câiz olur.

Rum 31

O’na yönelenler olun, O’na karşı takvalı olun, namazı dosdoğru kılın. Müşriklerden olmayın.

Diyanet Vakfı
Hepiniz Ona yönelerek Ona karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın.

Kurtubi Tefsiri
O’na dönenler olun, O’ndan korkun. Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.

“O’na dönenler olun” âyetinin anlamı hakkında farklı görüşler vardır. Tevbe ve ihlâs ile O’na dönenler olun, diye açıklanmıştır. Yahya b. Sellam ve el-Ferrâ”; O’na yönelenler olun, diye açıklamışlardır, Abdurrahman b. Zeyd: O’na itaat edenler, diye açıkladığı gibi, günahlardan tevbe edenler olarak dönün, diye de açıklanmıştır. Ebû Kays b. el-Eslet’in şu beyitt de bu kabildendir:

“Tevbe ederlerse eğer Süleymoğulları,

Ve onların kavimleri olan Hevazinliler, dönmüş olurlar.

Mana (yani – dönüş anlamına gelen- tevbe ve inâbe) anlam itibariyle birdir. Çünkü; fiillerinin hepsi dönmek anlamını verir.

el-Maverdî dedi ki: İnâbe (dönüş)’nin asıl anlamı hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre bunun asıl anlamı kesmektir. İşte: “Azı dişi” ismi Kesici olduğundan dolayı buradan gelmektedir. Sanki inabe itaat etmek suretiyle yüce Allah’a doğru herşeyle ilişkiyi kesip yönelmek gibi kabul edilmiştir. İkinci görüşe göre asıl anlamı, dönüştür. Bu da ardıarkasına dönmeyi ifade eden; fiilinden alınmış demektir. Nevbet de buradan gelmektedir. Çünkü o belli bir adete, alışkanlığa dönüşü ifade eder. el-Cevherî dedi ki: “Allah’a yöneldi ve tevbe etti” anlamındadır. “Nevbet” de çoğulu olan (……..)’in tekilidir. Mesela: “Nevbetin geldi” denilir, Su ve başka hususlarda kendi aralarında nevbetleşirler” demektir.

“O’na dönenler olun” âyeti hal olarak nasbedilmiştir. Muhammed b. Yezid dedi ki: Çünkü anlam şöyledir:

“Sen yüzünü… dosdoğru çevir.”(er-Rum, 30/30) O halde sizler de O’na dönenler olarak yüzünüzü dosdoğru çevirin.

el-Ferrâ” da dedi ki: Anlam şudur: Sen yüzünü dosdoğru çevir, seninle birlikte olanlar da dönenler olarak (çevirsinler).

Denildiğine göre; bunun nasb ile gelmesi, önceki ifadeden munkatı’ oluşundan dolayıdır. Yani sen yüzünü dosdoğru çevir, senin ümmetin de ona dönenler olsunlar. Çünkü ona verilen emir ümmetine verilen emirdir. O halde; “O’na dönenler olarak” diye buyurulması gayet güzeldir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman…” (et-Talâk, 65/1)

“O’ndan korkun” yani Allah’tan korkun ve O’nun size vermiş olduğu emirleri yerine getirin.

“Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın” âyeti ile ibadetin ancak ihlâs ile birlikte fayda vereceğini beyan etmektedir. Bundan dolayı yüce Allah:

“Ve müşriklerden olmayın” diye buyurmaktadır. Bu husus etraflı açıklamalarıyla daha önceden en-Nisâ Sûresi (4/36. âyetin tefsirinde) ile el-Kehf Sûresi’nde (18/110. âyetin tefsirinde) ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır.

Rum 30

Hakkı bir hanif olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allahın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

“Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;

1- Fıtrat:

ez-Zeccâc dedi ki:

“Allah’ın fıtratına” âyetindeki “Fıtrat” lâfzı Allah’ın fıtratına tabi ol, anlamında nasb ile gelmiştir. Çünkü; “sen yüzünü hanîf olarak dine… dosdoğru çevir” âyeti, sen hanif dine tabi ol ve Allah’ın fıtratına da tabi ol!” anlamındadır.

et-Taberî dedi ki:

“Allah’ın fıtratına” âyeti “sen yüzünü… dosdoğru çevir” âyetinin taşıdığı anlara dolayısı ile masdar (mef’ûl-i mutlak)’dır. Çünkü bu; “Allah insanları bir fıtrat ile bu şekilde yaratmıştır” takdirindedir. Bunun; siz Allah’ın insanları kendisi için yaratmış olduğu Allah’ın dinine tabi olun, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre; “Hanif olarak” âyeti üzerinde vakıf tam bir vakıf olur. Buna göre meal: “Sen yüzllnü hanif olarak dine dosdoğru çevir” şeklinde olur.

İlk iki görüşe göre ise ifade muttasıl (sonraki âyetlerle da ilişkili) olup “hanif olarak” âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. (Mealde olduğu gibi).

“Fıtrat’a din adının veriliş sebebi, insanların bunun için yaratılmış olmalarıdır. Nitekim yüce Allah:

“Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım”(ez-Zâriyât, 51/56) diye buyurmaktadır,

” ÜzerinCnin Onun için, kendisi için” anlamında olduğu söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Kötülük ederseniz kendinize” (İsra, 17/7) âyetinde olduğu (leha’nın aleyha anlamında kullanıldığı) gibi.

“Sen yüzünü… dosdoğru çevir” âyetinde hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’adır. Ona. yüzünü dosdoğru dine, dosdoğru bir şekilde çevirmesini emretmektedir. Nitekim yüce Allah:

“…Yüzünü o dosdoğru dine çevir.” (er-Rum, 30/43) diye buyurmaktadır ki; buradaki din, İslâm dinidir.

Yüzün dosdoğru çevrilmesinden maksat, doğrultulması ve din amellerinde ciddiyetle çalışma güç ve gayreti demektir. Özellikle “yüz’ün anılmasının sebebi ise, insanın duyu organlarının orada bulunması ve İnsanın bedeninin en şerefli yerinin o olmasından dolayıdır. Bu hitabın kapsamına te’vil âlimlerinin ittifakıyla peygamberin Ümmeti de dahildir.

“Hanif olarak” tabiri ise; tahrif edilmiş, nesh olmuş bütün dinlerden uzaklaşmış olarak, tam bir itidal ve denge ile yönel, demektir.

2- İslâm Fıtratı:

Sahih’te, Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Doğan herbir kişi mutlaka fıtrat üzere doğar -bir rivâyette de: Bu din üzere doğar şeklindedir- Anne-babası onu yahudi, hristiyan yahut ta mecusi yapar. Tıpkı bir hayvanın eksiksiz ve azaları yerli yerinde bir yavru doğurması gibi. Siz böyle bir yavrunun kulaklarının kesik olduğunu ve onda bir kusur bulunduğunu görebilir misiniz?” Daha sonra Ebû Hüreyre dedi ki: Dilerseniz:

“İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fitratına dosdoğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir” âyetini okuyunuz Buhârî, I, 456, 465, IV, 1792; Müsned, II, 233. Müslim, IV, 2048 (yakın ifadelerle) Bir başka rivâyette şöyle denilmektedir: “Siz onun kulaklarını kesinceye kadar… (onda bir kusur görür müsünüz?)” denilmektedir. Onlar; Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Peki küçükken ölen kimse hakkındaki görüşünüz nedir? Şöyle buyurdu: “Yaşadıkları taktirde ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir.” Hadis Müslim’in lâfzıyla bu şekildedir Müslim, IV, 2048, 2049; (Ebû Huseyri’den), Buhârî, I, 465 (sadece soru ve cevap hey lümü, buradaki manasıyla); VI, 2434 (her iki rivâyet de İbn Abbâs’tan).

3- Kitab ve Sünnette Geçen “Fıtrafın Ardamı İle İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

İlim adamları Kitab ve sünnette geçen fıtratın anlamı ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi İslâm’dır. Bunu Ebû Hüreyre, İbn Şihab ve başkaları ileri sürmüştür. Bu görüşün sahipleri derler ki: Selef arasında te’vil ehli olan kimselerin genel olarak kabul ettikleri görüş budur. Bu görüşün sahipleri âyeti ve Ebû Hüreyre’nin hadisini delil gösterirler. Bunu ayrıca Mücaşili, İyad b. Himar’ın rivâyet ettiği şu hadisle de desteklemişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün insanlara dedi ki: “Yüce Allah’ın Kitabı’nda bana anlattığını ben de size anlatayım mı? Allah, Âdem’i ve oğullarını hanif ve müslümanlar olarak yarattı. Onlara arasında hiçbir haram bulunmaksızın malı helâl olarak verdi. Onlar ise Allah’ın kendilerine verdiklerinden bir bölümünü helâl, bir bölümünü haram kıldılar.. Müslim, IV, 2197 İbn Hibnan, es-Sahth, II, 422-425, tfltfj Beyhakî, es-Sünenül-kübrâ, V, 26; Taberânî, el-Evsat, III, 206; Müsned, IV, 162 (Hepside uzunca bir hadisin kapsamında benzer manalarla).

Bu görüşü savunanlar Peygamber efendimizin şu hadisini de delil göstermişlerdir: “Beş şey fıtrattandır…” Buhârî, V, 2209, 2320; Müslim, I, 222; Tirmizî, V, 91; Müsned, II, 239, 283, AH9 Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlar arasında İslâm’ın sünnetlerinden olduğu halde, bıyıkları kesmeyi de söz konusu etmiştir. Bu yoruma göre (az önceki) hadisin anlamı şöyle olur: Yüce Allah Âdemoğullarını sulbünden çıkarttıkları sırada çocuklar da onlardan almış olduğu ahde uygun olarak küfürden uzak bir şekilde yaratılmıştır. Çocuklar eğer buluğa ermeden önce ölecek olurlarsa, ister müslüman çocukları olsunlar, ister kâfir çocukları olsunlar cennetliktirler.

Diğerleri ise şöyle demektedir: Fıtrat yüce Allah’ın insanlığı ilk olarak üzerinde yarattığı haldir. Yani yüce Allah’ın yarattıklarını üzerinde yaratmış olduğu haldir. Şöyle ki: O onları ilk olarak hayat, ölüm, mutluluk, bedbahtlık için ve buluğ halinde ulaşacakları, varacakları hal için yaratmıştır. Bunlar derler ki: Fıtrat Arapçada başlangıç ve başlayış anlamındadır. Fâtır ise başlatan ve başlatıcı demektir. Bu görüşü savunanlar İbn Abbâs’tan gelen şöyle dediğine dair rivâyeti delil gösterirler; Ben bir kuyu hakkında davalaşan iki bedevi Arap ile karşılaşıncaya kadar göklerin ve yerin Fâtır’nın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Bu iki Bedeviden birisi: Bu kuyuyu fıtrat eden benim, yani ilk olarak açan ben oldum, demişti. el-Mervezî dedi ki: Ahmed b. Hambel önceleri bu kanaati benimsiyordu. Sonra bu görüşü terketti,

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) de et-Temhid adlı eserinde şunları söylemektedir: Malik’in, Muvatta’’ında kaydedib de “Kader” bahsinde söz konusu ettiği bölümde birtakım rivâyetler vardır ki, onun bu husustaki görüşünün buna yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır İbn Abdi’l-Berr, et-Temhtd, XVIII, 79, ayrıca bk. XVIII, 112.

Bu görüşün sahiplerinin gösterdikleri delillerden birisi de Ka’b el-Kurazî’den gelen, yüce Allah’ın:

“O bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu” (el-A’raf, 7/30) âyeti hakkında söylediği şu sözler de vardır: Yüce Allah’ın ta başından beri sapmak üzere yarattığı kimseyi sapıklığa götürür. İsterse hidayet gereği amelleri işlemiş olsun, Yüce Allah ta baştan beri hidayet üzere yarattığını da sonunda hidayete iletir, isterse sapıklığın amellerini işlemiş olsun. Allah iblisi ta baştan beri dalâlet üzere yarattı, o ise meleklerle birlikte bahtiyar kimselerin amelleri ile amel etti. Daha sonra yüce Allah onu ilkin yarattığı noktaya geri döndürdü ve onun hakkında:

“Ve o kâfirlerdendi” diye buyurdu.

Derim ki: Ka’b’ın bu sözü daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/30. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu manayı ihtiva eden bir hadis de merfu olarak Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyetiyle gelmiş bulunmaktadır. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ensar çocuklarından bir küçük çocuğun cenazesine çağırıldı, Ben: Ne mutlu ona, ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Cennetin kuşlarından bir kuş olacak. O hiçbir kötülük yapmadığı gibi, kötülük işleme çağına da erişmedi. Şöyle buyurdu: “Bundan başkası da olamaz mı ey Âişe? Çünkü Allah cennete girecek kimseleri yarattı. Onları, Onlar daha babalarının sülblerinde İken cennet için yarattı. Cehenneme girecek kimseleri de yarattı. Onları cehennem için onlar daha babalarının sülblerinde iken yarattı.” Bu hadisi İbn Mâce, Sünen’inde rivâyet etmiştir Müslim, IV, 2050, Nesâî, IV, 57; /ön Mâce, I, 32; Müsned, VI, 46, 208

Ebû Îsa et-Tirmizî de, Abdullah b. Amr’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) elinde yazılı iki belge olduğu halde yanımıza çıktı: “Bu yazılı iki belgede ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi. Biz: Hayır, bize sen bildirmedikçe biz bilemeyiz; ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Sağ elinde bulunan belge için dedi ki: “Bu âlemlerin Rabbinden gelen bir belgedir. Üzerinde cennetliklerin, onların atalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. Sonra da onların sonuncularının üzerine bir çizgi çekildi. Artık ebediyyen onlara ne bir kimse ilave edilebilir, ne de onlardan bir kimse çıkartılabilir.” -Sonra da sol elinde bulunan için dedi ki-: “Bu da âlemlerin Rabbinden gelmiş bir belgedir. İçinde cehennemliklerin babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. En son kişileri üzerinde de bir çizgi çekilmiş, artık ebediyyen onlara ne bir kişi ilave edilecek, ne de bir kişi eksiltilecektir..,” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadis hakkında (Tirmizî): Hasen bir hadistir, demiştir. Tirmizî, rv, 449, yalnız: “Bu hasen garib, sahih bir hadistir” hükmüyle; Müsned, II, 167

Bir başka kesim şöyle der: Ne yüce Allah’ın:

“İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fıtratına” âyeti ile ne de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ım “Her doğan fıtrat üzere doğar” âyeti ile kastedilen umum (yani herkes) değildir. Bundan maksat, mü’min insanlardır. Zira bütün insanlar İslâm fıtratı üzere yaratılmış olsaydı, hiç kimse kâfir olmazdı. Halbuki onun birtakım kimseleri cehennem ateşi için yaratmış olduğu sabittir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun ki Biz cehennem için… çok kimseleryaratmışızdır.” (el-A’raf, 7/179) Ayrıca yüce Allah, Âdem’in sulbünden zürriyetini siyah ve beyaz olarak çıkartmıştır. Hızır’ın öldürdüğü kişi hakkında da (Peygamber): “O yaratıldığı günden beri kâfir tabiatı ile yaratılmıştır” Müslim, IV, 1851, 2050; İbn Hibbân, es-Sahih, XIV, 108; Tirmizî, V, 312; Müsned, V, 121. diye buyurmuştur.

Ebû Said el-Hudrî’nin de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneşin yükseklerde olduğu bir sırada bize ikindi namazını kıldırdı. Bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: O gün ondan bellediklerimiz arasında söylediği şu sözler de vardır: “Şunu bilin ki, Âdemoğulları çeşitli tabakalar halinde yaratılmışlardır. Onlardan kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir alarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, ama kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ama mü’min olarak ölür. Onlardan kimisi ödemesini de güzel yapar, hakkını da güzel ister…” Bu hadisi Hammâd b. Zeyd b. Seleme yoluyla et-Tayalisî’nin Müsned’inde zikretmekte ve şöyle demektedir: Bize Ali b. Zeyd anlattı, o Ebû Nadra’dan, o Ebû Salih’ten… et-Tayâlisi, Müsned, I, 286; el-Hakim, el-Müstedrek, IV, 551; Tirmizî, IV, 483; Müsned, III, 19.

Bu görüşün sahipleri derler ki: (Bu tabirde olduğu gibi) umumî ifadenin hususî anlamda kullanılması Arab dilinde çokça görülen bir husustur. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Rabbinin emri ile herşeyi helâk eder” (el-Ahkaf, 46/55) diye buyurduğu halde, gökleri ve yeri helâk edip, tahrib etmemiştir. Yme yüce Allah’ın:

“Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık” (el-En’am, 6/44) diye buyurduğu halde, üzerlerine cennet kapıları açılmamıştır.

İshak b. Rahaveyh el-Hanzalî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Sen yüzünü hanif olarak dine… çevir” âyetinde ifade tamam olmaktadır. Daha sonra da: “Allah’ın fıtratına…” diye buyurmaktadır ki; bu, yüce Allah, insanları bir fıtrat üzere yaratmıştır ki bu ya cennet fıtratıdır, ya cehennem fıtratıdır, demektir, İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar.” âyeti ile buna işaret etmiştir. Bundan dolayı yüce Allah;

“Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir” diye buyurmaktadır.

Hocamız Ebû’l-Abbas dedi ki: Bundan kasıt ezelde takdir edilmiş saadet ve bedbahtlıktır, diyen kimselerin bu açıklaması Kur’ân-ı kerîmde sözü geçen fıtrata uygun düşmektedir. Çünkü yüce Allah:

“Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir” diye buyurmuştur. Hadiste söz konusu edilen ise bu değildir. Çünkü hadisin geri kalan bölümünde, bunun değiştirilip değişikliğe uğradığını haber vermektedir.

Fıkıh ve nazar ehli bir kesim de şöyle demektedir: Fıtrat doğan evladın Rabbini bilmek noktasında yaratılışında bulunan hususiyettir. Şöyle buyurmuş gibidir: Doğan herbir yavru bümek noktasına ulaştığı takdirde, Rabbini kendisi ile bilip tanıyacağı bir hilkatte yaratılmıştır. O bununla yaratılışı ile Rabbini tanımak noktasına ulaşamayan hayvanların hilkatinden farklı bir yaratışla yaratıldıklarını anlatmak istemektedir. Bu kanaatin sahipleri fıtratın hilkat demek olduğuna, fâtırın da hâlik (yaratıcı) demek olduğuna, yüce Allah’ın şu âyetlerini delil göstermişlerdir;

“Hamd, göklerle yerin fâtırı olan Allah’a mahsustur.” (Fatır, 35/1) Kasıt onları yaratandır. Yüce Allah’ın:

“Ben, benim fâtırıma ne diye ibadet etmeyecek mişim?” (Yasin, 36/22) âyetinde de beni yaratana… demektir.

“Ve onları yoktan var eden (fatarahunne)” (el-Enbiyâ, 21/56) Onları yaratan demektir. Bu görüşün sahibleri derler ki: O halde fıtrat; hilkat, yaratmak demektir. Fâtır da yaratıcı anlamındadır. Bununla birlikte doğan herbir evladın küfür yahut îman ya da tanıma ve inkâr üzere yaratılmış olmasını kabul etmezler ve şöyle derler: Doğan evlat çoğunlukla yaratılışı, tabiatı ve bünyesi itibariyle kusurlardan uzaktır. O beraberinde îman , küfür, inkâr ve marifet diye birşey getirmez. Daha sonra temyiz edebildikleri takdirde buluğdan sonra küfür ya da imanı itikad olarak benimserler. Bunlar hadiste geçen: “Nitekim bir hayvan da kusursuz bir yavru doğurur. Siz bunda herhangi bir kusur farkedebiliyor musunuz?” Burada “kusur”dan kasıt da kulağı kesik olmaktır. İşte burada Peygamber Âdemoğullarının kalplerini hayvanlara benzetmiştir. Çünkü bu hayvanlar herhangi bir eksiklik olmaksızın yaratılışları tam olarak doğarlar. Daha sonra bu hayvanların kulakları ve burunları kesilir ve bunlar bahire ya da şaibedir denilir. İşte doğumları esnasında çocukların kalbleri de bu şekildedir. Onlar için ne küfür, ne îman söz konusudur. Marifet ya da inkârları da yoktur. Tıpkı salma hayvanlar gibi. İnsanlar buluğa erdiklerinde şeytanlar onların hevalarına tabi olmaları için çalışırlar, onların büyük çoğunluğu da küfre sapar. Yüce Allah da onların az bir bölümünü himaye edip, korumuştur. Yine bu görüşün sahibleri derler ki: Şayet çocuklar ta İşlerinin başında îman ya da küfür fıtratı ile yaratılmış olsalardı, ebediyyen onu bırakıp başka bir yolu seçemezlerdi. Halbuki bizler onların bazan îman ettikten sonra küfre saptıklarını dahi görebiliyoruz. Diğer taraftan küçük çocuğun doğumu esnasında küfre ya da îmana akıl erdirmeşini kabul etmek aklen imkansızdır. Çünkü yüce Allah o insanları hiçbir şey anlayamayacakları bir halde yaratmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah sizi analarınızın karınlarından kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı.” (en-Nahl, 16/78) Hiçbir şey bilmeyen kimsenin küfür ya da îman , marifet ya da inkâra sahip olması imkansız bir hadisedir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: İnsanların üzerinde yaratılmış oldukları fıtratın anlamı ile ilgili yapılmış açıklamaların en doğru olanı budur. Bu hususta ileri sürülebilecek delillerden bazısı da yüce Allah’ın şu âyetleridir;

“Siz ancak işlediğinizin karşılığını alacaksınız.” (et-Tur, 52/16);

“Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (el-Müddessir, 74/38) Amel edecek çağa ulaşmayan bir kimse ise, hiçbir şey karşılığında rehin alınmaz. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz bir rasûl göndermedikçe de azâb ediciler değiliz.” (el-İsra, 17/15) İlim adamları yara ve öldürmelerde kısasın, hadlerin ve günahların dünya hayatında buluğ çağına varmamış olanlardan defedileceğim, onlara uygulanmayacağını icma ile kabul ettiklerine göre; âhirette böyle bir şeyin olması öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sözü edilen fıtratın -İbn Şihab’ın dediği gibi- İslâm olması imkânsızdır. Çünkü İslâm ile îman , dil ile söylemek, kalb ile inanmak, azalarla amel etmektir. Küçük çocuk hakkında ise bu söz konusu değildir. Akıl sahibi olan herkes bunu bilir.

el-Evzaî’nin şu sözüne gelince: Ben ez-Zührî’ye bir köle azad etmekle mükellef olan bir kimse eğer süt emmekte olan bir yavruyu azad edecek olursa, bu yeterli olur mu? diye sordum. O da: Evet dedi, çünkü o da fıtrat üzere -yani İslâm üzere- doğmuştur dedi. Böyle bir köleyi azad etmenin yeterli olacağını kabul edenlerin bunu kabul edişlerinin tek sebebi, küçük çocuğun hükmünün anne ve babasının hükmüne tabi oluşundan dolayıdır. Bu hususta başka ilim adamları onlara muhalefet etmiş ve şöyle demişlerdir: Köle azad etmek icab ettiği takdirde ancak namaz kılmak ve oruç tutmak durumunda olanların azad edilmesi geçerlidir. Yüce Allah’ın:

“Sizi ilkin yarattığı gibi yine döneceksiniz” (el-A’raf, 7/29) âyetinde de “Allah kul hakkında hüküm verip onun aleyhine takdir ettiği ile sona erdirilir” İfadesinde de küçük çocuğun mü’min ya da kâfir olarak dünyaya geldiğine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü akıllar şuna tanıklık etmektedir: O vakitte çocuk îman ya da küfrü akledebilecek yaşta değildir. Halbuki: ” İnsanlar tabakalar halinde yaratılmışlardır.” ifadesinin yer aldığı hadise gelince, bu hakkında herhangi bir tenkidin bulunmadığı hadislerden değildir. Zira bu hadisi tek başına Ali b. Zeyd b. Cüd’an rivâyet etmiş olup, Şu’be onun hakkında tenkitlerde bulunurdu. Üstelik “mü’min doğar…” âyeti yüce Allah’ın onun hakkındaki ezeli ilmine binaen o mü’min olmak üzere doğar, yahut kâfir olmak üzere doğar anlamına gelme ihtimali vardır. Hadîs-i şerîfte geçen: “Ben bunları cennet için yarattım, bunları da cehennem için yarattım.” ifadesinde ise bunların nihai olarak ne şekilde vefat edeceklerine bakılacağına ve bunun gözönünde bulundurulacağına dikkat çekilmesinden fazla bir şey yoktur. Çocuklukları esnasında bile bunlar cennet ya da cehennemi hakeden yahut ta küfür ve imanı akleden kimseler oldukları kastedilmek istenmemektedir.

Derim ki: Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr’in seçip beğendiği ve lehine delil getirdiği görüşe; aralarında Tefsir’inde fıtratın anlamına dair açıklamalarda bulunan muhakkiklerden İbn Atiyye ve hocamız Ebul-Abbas da vardır. İbn Atiyye dedi ki: Bu lâfzın tefsiri hususunda dayanılacak nokta, bunun önceden hazır hale getirilmiş, çocuğun nefsinde (ruhunda) bulunan hilkat ve hey’et olduğudur. Çünkü çocuk bununla yüce Allah’ın yarattıklarını temyiz eder, birbirinden ayırt eder ve bunları Rabbinin varlığına delil görür, bu fıtrat ile de Allah’ın şer’î hükümlerini bilip O’na îman eder. Buna göre yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Sen yüzünü hanif olan dine dosdoğru çevir. Bu din ise yüce Allah’ın insanların fıtratını ona karşı istidadlı olarak yaratmış olduğu Allah’ın fıtratıdır. Ancak onlar birtakım etkenlere maruz kalırlar. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra onun anne-babası onu yahudi ya da hristiyan yapar.” âyetinde de bu kabilden anlam kastedilmiştir. Burada anne-babanın söz konusu edilmesi, pekçok olan çeşitli arızi durumlara bir örnektir.

Hocamız da bu hususa dair açıklamalarda şöyle demektedir: Yüce Allah, Âdemoğullarının kalblerini hakkı kabule elverişli bir şekilde yaratmıştır. Tıpkı gözlerini ve kulaklarını görülecek şeyleri görmeye, işitilecek şeyleri işitmeye elverişli yarattığı gibi. Bu kalbler böyle bir şeyi kabul edebilecek halde ve bu yetkinlik üzere devam ettiği sürece, hakkı ve İslâm dinini idrak eder. Hak olan dinin o olduğunu anlar. Bu anlayışın sıhhatli olduğuna delil de Peygamber Efendimizin: “Tıpkı bir hayvanın hilkati tam ve eksiksiz bir yavru doğurması gibi, siz onun kulağının hiç kesik olduğunu görüyor musunuz” âyetidir. Yani hayvan yavrusunu yaratılışı mükemmel ve çeşitli afetlerden uzak halde dünyaya getirir. Eğer o hilkati asli hali üzere bırakılacak olursa, kusurlardan uzak ve kamil şekliyle kalmaya devam eder. Ancak bu hayvan üzerinde tasarruflarda bulunularak kulağı kesilir, yüzü damgalanır. Böylelikle çeşitli afetler ve eksikliklerle karşı karşıya kalır ve asıl yaratılışının dışına çıkmış olur. İnsan da böyledir. O halde bu, vakıada görülene bir benzetmedir, bunun benzetme yönü de gayet açıktır.

Derim ki: Bu görüş ile birinci görüş mana itibariyle birbirine uygundur. Bu durum da, insanların dünya hallerini akıllarıyla kavrayıp, idrak etmelerinden ve gözle görülen apaçık belgelerin ortaya koydukları deliller ile onlara karşı yüce Allah’ın kudreti kesinlik kazandıktan sonra ortaya çıkar. Yerin ve göklerin yaratılması, güneş, ay, kara, deniz, gece ile gündüzün değişip durması, bu belgelerdendir. Onların hevaları bu insanlar üzerinde etkilerini gösterince, bu sefer şeytanlar onlara gelir, yahudiliğe ve hristiyanlığa onları davet eder. Hevâları ile birlikte onları sağa, sola götürür. Bununla birlikte bunlar küçük yaşta ölürlerse cennettedirler. Yani bütün küçük çocuklar cennetliktir. Çünkü yüce Allah Âdem (aleyhisselâm)’ın zürriyetini soyundan zerrecikler halinde ortaya çıkardığında hepsi rububiyetini ikrar edip, itiraf etmişlerdir. Bu da yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirilmektedir:

“Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutup: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (diye buyurmuştu). Onlar da: Evet, şahid olduk demişlerdi.” (el-A’raf, 7/172) O’nun rububiyetini kabul ettiklerinden, O’nun kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah olduğunu itiraf ettikten sonra tekrar onları Âdem (aleyhisselâm)’in sulbüne geri iade etmiştir. Daha sonra kul, annesinin karnında iken bedbaht mı, yoksa bahtiyar mı olacak diye ilk yazılmış kitaba uygun olarak yazılır, İlk yazılı kitabta bedbaht olduğu kaydedilmiş kimseye sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir. Âdem’in sulbünde iken kendisinden alınmış olan sözü şirk koşmakla naks eder. İlk yazılı kitabta bahtiyar kimselerden olduğu yazılmış olanlara da sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir ve bu da bahtiyarlardan olur. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müslümanların küçük çocuklarına gelince; bunlar da cennette babaları ile birlikte olacaklardır. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müşriklerin çocukları ise, babalarıyla birlikte olmayacaklardır. Çünkü bunlar Âdem’in sulbünde iken kendilerinden alınmış bulunan ilk sözleri üzere ve bu sözlerini bozmadan ölmüş oluyorlar. Te’vil ehlinden bir grub bu kanaati benimsemiştir. Bu görüş hadislerin arasını te’lif etmekte ve böylelikle müşriklerin çocukları hakkında kendisine soru sorulduğunda cevab olarak verdiği: “Onların (büyümüş olsalardı) ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir” âyetinde “baliğ oldukları takdirde…” demek istemiş olduğu anlaşılmış olmaktadır.

Bu yoruma Buhârî’nin rivâyet ettiği şu hadis de delil teşkil etmektedir: Semura b. Cundub’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -uzunca rivâyet edilmiş rüya hadisinde- şöyle buyurulmuştur: “Bahçede gördüğüm uzun boylu adam ise İbrahim (aleyhisselâm)’dır. Etrafında bulunan küçük çocuklara gelince, bunlar da fıtrat üzere doğmuş herbir çocuktur.” Ey Allah’ın Rasûlü, peki ya müşriklerin çocukları? diye sorulunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Müşriklerin çocukları da dahil” diye buyurdu. Buhârî, VI, 2585; İbn Hihbân, es-Salük, II, 451

İşte bu da görüş ayrılıklarını ortadan kaldıran bir nasstır. Bu hususta gelmiş rivâyetlerin en sahihi de budur. Bunun dışındaki diğer hadislerde ise fukahânın İmâmlarının kabul ettikleri hadisler arasında yer almayan ve bazı illetleri bulunan hadislerdir. Bu açıklamayı da Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr yapmıştır.

Enes yoluyla rivâyet edilen hadiste de şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a müşriklerin çocukları ile ilgili soru soruldu, o da şöyle buyurdu: “Onların haseneleri yoktur ki, onlara karşılıkları verilerek cennetin maliklerinden olsunlar. Günahları yoktur ki, onlara karşılık cezalandırılarak cehennemliklerden olsunlar. İşte bu sebepten onlar cennetliklerin hizmetçileri olacaklardır. ” Tayalisi, Müsned, I, 282; Taberani, el-Evsât, III, 220, V, 294 Ali b. Zeyd, Enesten: “Zannederim Peygamber’den…” tereddütlü ifadesiyle; ayrıca: Mamer b. Raşid, el-Câmi\ XI, 117’de: Müşriklerin çocukları cennet ehlinin hizmetçileri olacaktır, anlamında ve Selman-ı Farisi’nin sözü olarak; Taberâni, el-Evsat, II, 302 de; bu kadarıyla, Semura b. Cundub’un rivâyet ettiği hadis olarak Bu hadisi Yahya b. Sellam Tefsir’inde zikretmiştir.

Biz de bu hususa dair “et-Tezkire” adh eserimizde daha geniş açıklamalarda bulunduğumuz gibi “el-Muktebes fi Şerhi Muvatta’i Malik İbn-i Enes” adlı eserimizde de Ebû Ömer’in bu husustaki açıklamalarını kaydetmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.

İshak b. Rahaveyh dedi ki: Bize Yahya b. Âdem anlattı, dedi ki: Bize Cerir b. Hâzim haber verdi. Cerir, Ebû Recâ el-Utaridî’den şöyle dediğini nakletti: Ben İbn Abbâs’ı şöyle derken dinledim: Çocuklar ve kader hakkında söz söyleyinceye ya da bunlar üzerinde düşününceye kadar bu ümmetin işi, birbirine uygun ya da birbirine yakın -yahut ta bu ikisine benzer bir söz kullandı- kalmaya devam edecektir. Yahya b. Âdem dedi ki: Ben bunu İbnu’l-Mubarek’e zikrettim, şöyle dedi: Peki, insan cahilliğe karşı suskun kalabilir mi? Ben: Konuşmayı mı emrediyorsun? dedim, fakat sustu.

Ebubekir el Verrâk dedi ki: “İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fıtratına” âyetinden kasıt, fakirlik ve ihtiyaçtır. Bu güzel bir açıklamadır! Çünkü insan doğduğu andan, ölünceye kadar fakir ve muhtaçtır, doğru. Hatta âhirette de böyle olacaktır.

“Allah’ın yaratışını değiştirmek sözkonusu değildir.” Bu fıtratın yara tıcı tarafından değiştirilmesi sözkonusu değildir. Hiçbir şekilde emir buna muhalif olarak gelmez. Yani yüce Allah’ın mutlu ve bahtiyar olarak yarattiğı kimse, bedbaht olmaz. Bedbaht olarak yarattığı hiçbir kimse de bahtiyar olmaz.

Mücahid de dedi ki: Yani Allah’ın dininin değiştirilmesi sözkonusu değildir. Katade, İbn Cübeyr, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve en-Nehaî de bu görüştedir. Onlar derler ki: Bu âyetin anlamı, itikadi konular hakkında böyledir.

İkrime de dedi ki: İbn Abbâs ve Ömer b. el-Hattâb’dan rivâyet edildiğine göre antam şudur; Yüce Allah’ın yaratmış olduğu davarların erkeklerinin burulması suretiyle Allah’ın hilkati değiştirilmemelidir. Buna göre âyet, hayvanların erkeklerinin burulmasının yasaklanışı anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/119. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Dosdoğru din işte budur.” Yani dosdoğru hüküm, kaza (takdir) budur. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mukâtil de; Apaçık hesap budur, diye açıklamıştır.

“Dosdoğru din İşte budur.” İslâm dini dosdoğru dindir, diye de açıklanmıştır.

“Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani düşünmezler ki; kendilerinin ibadete lâyık bir yaratıcılarının ve ezelden beri hüküm vermiş ve hükmü yerine gelip gerçekleşen bir ilahlarının bulunduğunu bilsinler.

Rum 29

Hayır, zulmedenler, ilimsizce hevalarına uydular. Allah’ın saptırdığı kimseye kim hidayet verebilir? Onların yardımcıları yoktur.

Diyanet Vakfı
Gel gör ki haksızlık edenler, bilgisizce kötü arzularına uydular. Allahın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, zulmedenler, bilgisizce hevalarına uydular. Allah’ın saptırdığını hidayete ulaştıracak kimdir? Onlar için hiçbir yardımcı olmaz.

“Hayır, zulmedenler, bilgisizce hevâlarına uydular.” Onlara karşı delil ortaya konulduktan sonra yüce Allah, bu âyetiyle onların putlarına ibadette hevalarına tabi olduklarını ve bu hususta geçmişlerini taklid ettiklerini söz konusu etmektedir.

“Allah’ın saptırdığını hidâyete ulaştıracak kimdir?” Yani Allah’ın saptırdığını kimse hidâyete ulaştıramaz. İşte bu âyet, Kaderiyye’nin kanaatlerini de reddetmektedir.

“Onlar İçin hiçbir yardımcı olmaz.”

Rum 28

Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: Sahip olduğunuz köleler arasında size verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit olan, onlardan korktuğunuz gibi kendinizden korktuğunuz ortaklarınız var mı? İşte ayetleri akleden bir topluluk için böyle açıklarız.

Diyanet Vakfı
Allah size kendinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda -birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip)- ortaklarınız var mı? İşte biz ayetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
(Allah) size kendi nefislerinizden bir misal getirdi. Size rızık olarak verdiklerimizde, eliniz altındaki kölelerinizin size ortak olup o rızıkta hep birlikte eşit olmayı ve kendiniz (gibi) hür olan diğer ortaklarınızdan çekindiğiniz gibi onlardan da çekinmeyi kabul eder misiniz? İşte akıllarını kullanan bir topluluk için âyetleri böylece açıklarız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyette Müşriklere Dair Verilen Misal:

Yüce Allah:

“Size kendi nefislerinizden” diye buyurduktan sonra;

“size ortak olup” diye buyurmakta ve bunların

“eliniz altındaki köleleriniz” den olmalarına da dikkat çekmektedir. Buna göre birinci “..den” ibtidâ (başlangıç noktası) içindir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Ben size en yakın bir şey olan kendi öz nefislerinizden bir misal alıyorum demektir. “Ortak olup” anlamındaki kelimenin başına gelen ikinci; (……..) ise tab’îz (kısmilik) bildirmek için; “eliniz altındaki” anlamındaki ifadedeki ise, İstifhamı tekid etmek için zaid olarak gelmiştir.

Âyet-i kerîme Kureyş kâfirleri hakkında inmiştir. Çünkü onlar telbiye getirdiklerinde; Buyur, Rabbimiz buyur. Senin birisi dışında, hiçbir ortağın yoktur ki, o da senindir. Sen ona

” i-liırnrl’arrlı Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr yapmıştır. Katade de dedi ki; Bu yüce Allah’ın müşriklere dair vermiş olduğu bir misaldir. Yani sizden herhangi bir kimse sahib olduğu kölesinin malında da, canında da tıpkı kendisi gibi olmasını kabul edebilir mi? buna razı olur mu? Siz kendiniz için buna razı olmadığınıza göre, yüce Allah’a nasıl olur da ortaklar koşuyorsunuz?

2- Allah’a Ortak Koşmanın Tutarsızlığı:

İlim adamlarından bazıları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme insanların birbirlerine ihtiyacı oldukları için kendi aralarındaki ortaklığa, buna karşılık yüce Allah’a ortak koşmanın söz konusu olmayacağına dair açık bir delildir. Çünkü şanı yüce Allah:

“Size kendi nefislerinizden bir misal getirdi. Size rızık olarak verdiklerimizde, eliniz altındaki kölelerinizin size ortak olup…” diye buyurması, onların: Bizim kölelerimiz bize rızık olarak verdiğin hususlarda bize ortak değildirler, demelerini gerektirmektedir. Bu sefer onlara şöyle denilir: Kullarınızın size ortak olmaktan kendinizi tenzih ederken, benim kullarımı bunca yaratıkları yaratmakta bana ortak koşabilmeniz nasıl düşünülebilir? Bu tutarsız bir hüküm, az düşünmenin bir sonucu ve bir kalb körlüğüdür. Efendilerin malik oldukları hususlar hakkında kölelerin efendileriyle ortaklıkları -ki hepsi yüte Allah’ın yaratığıdırlar, O’nun kuludurlar- batıl olduğuna göre; kâinatta herhangi bir varlığın yüce Allah’a, O’nun fiillerinden herhangi birisinde ortak oldukları iddiası da kendiliğinden çürümüş olur. Geriye sadece şu gerçek kalır: O bir ve tektir. O’nun ortağının olması imkansız bir şeydir. Çünkü ortaklık yardımlaşmayı gerektirir. Bizlerin mal ve iş itibariyle birbirimizin yardımına ihtiyacımız vardır. Kadim ve ezeli olan yüce Allah ise bundan münezzehtir.

Bu meseleyi bellemek bir ilim taleb eden kimse için fıkha dair mükemmel bir kita’bı ezberlemiş olmaktan daha önemlidir. Çünkü bütün bedeni ibadetlerin sahih olması ancak kalbte bu meselenin sahih olarak bilinmesi ile mümkündür. Bunu iyice anlamalıyız.

Rum 27

O, yaratmayı başlatan, sonra onu tekrar edendir. Bu O’na daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnek O’nundur. O, azizdir, hakimdir.

Diyanet Vakfı
Yaratmaya başlayan, sonra onu tekrarlayan Odur, ki bu, Onun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfat Onundur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Yaratıkları ilkin yoktan var eden, sonra da onu tekrar iade eden O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar) yalnız O’nundur. O Aziz’dir, Hakim’dir.

“Yaratıkları ilkin var eden, sonra da onu tekrar iade eden O’dur” âyetinde sözü geçen yaratıkları ilkin O’nun var etmiş olması, canlının doğumundarı önce rahimde meydana gelmesi ile olur. İade etmesi ise, ölümden sonra diriliş için ikinci üfürüş ile ona hayat vermesi ile olur. Bu âyette yüce Allah, O’nun yaratıkları itkin varetmiş olduğunun bilinmesini, henüz ortada olmayan ölümden sonra tekrar yaratılışına delil olarak göstermektedir. Böylelikle gözle görülen, gaibe (görülmeyene) delil kılınmaktadır. Daha sonra yüce Allah bunu:

“Ve bu, O’na göre daha kolaydır” âyeti ile te’kid etmektedir.

İbn Mes’ûd ve İbn Ömer

“ilkin yoktan vareden” anlamındaki âyeti; diye İlkin var etti, vareder” kipinden gelmiş bir fiil olarak okumuşlardır. Bu okuyuşun delili de şanı yüce Allah’ın:

“Çünkü ilkin var eden de, diriltecek olan da O’dur.” (el-Buruc, 85/13) âyetinin bu kipte gelmiş olmasıdır. Genel olarak öbür türlü okuyanların kıraatlerinin delili İse, yüce Allah’ın:

“Sizi ilkin yarattığı gibi yine (O’na) döneceksiniz.” (el-A’raf, 7/29) âyetinde, bu şekilde gelmiş olmasıdır.

“Daha kolaydır” âyeti “kolaydır” anlamındadır. Yani öldükten sonra tekrar diriltmek O’nun için kolaydır. Bu şekildeki açıklamayı er-Rabî’ b. Huseyn ile el-Hasen yapmıştır. Bu durumda “daha kolaydır” âyeti “kolaydır” anlamında demektir. Zira yüce Allah için bir işin bir başka işten kolay olması söz konusu olamaz. Ebû Ubeyde dedi ki: “Daha kolay” ifadesini bir şeyin diğer bir şeyden üstünlüğü anlamında kabul eden bir kimsenin bu görüşü şanı yüce Allah’ın:

“Bu da Allah’a pek kolaydır.” (en-Nisa, 4/30) âyeti ile:

“Onları koruması O’na ağır gelmez.” (el-Bakara, 2/255) âyeti ile reddedilir. Ayrıca Araplar “daha üstünlük” anlamını veren; kipini, üstünlük ifade eden; anlamında da kullanırlar. el-Ferezdak’ın şu beyiti bu kabildendir:

“Semayı düzenleyen o yüce zat hiç şüphesiz bizim için,

Öyle bir ev bina etmiş ki; onan esasları daha güçlü ve daha uzundur.”

Esasları güçlü ve uzundur, demektir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ömrüm hakkı için, bilemiyorum ve şüphesiz daha da korkuyorum,

Ölüm bizden hangimize daha erken hücum edeceğinden.”

Bu beyitte de; (“şüphesiz daha korkarım” ifadesi): Gerçekten ben korkarım anlamında kullanılmıştır. Yine Ebû Ubeyde şu beyiti de zikretmektedir:

“Şüphesiz ben sana alıkonulması gereken şeyleri dahi bağışlıyorum ve şüphesiz ki ben,

Sana yemin ile söylüyorum; bütün engellere rağmen daha çok meyletmekteyim.”

Burada “meyletmekteyim” demek istemiştir. Ahmed b. Yahya da şu beyiti zikretmiştir:

“Bazı kimseler öleyim diye temenni ettiler ve ölsem eğer,

Bu sadece ve yalnız olarak benim gittiğim bir yol değildir.”

Burada da ism-i tafdil şeklinde kullanılan “sadece ben” anlamındaki lâfız ile Yalnızca ben” anlamını kastetmiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ömrün hakkı için şüphesiz ki, ez-Zibrikan bol bol ihsan etmektedir,

İyiliklerini kıtlık zamanlarında ve (o) daha faziletlidir.”

“O faziletlidir” demektir. Yine “(ism-i tafdil kipinde): Allahu ekber: Allah en büyüktür” ifadesi de bu şekildedir. Bu; (………): Allah büyük olandır” anlamındadır.

Ma’mer, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdullah b. Mes’ûd’un kıraati: “(……..): Ve bu, ona göre kolaydır” şeklindedir. (İsm-i tafdil kipi ile değildir.) Mücahid, İkrime ve ed-Dahhak ise şöyle demişlerdir: Anlam şudur: Her ne kadar hepsi yüce Allah için kolay olsa dahi; tekrar yaratmak, Allah için ilkin yaratmaktan daha kolaydır. İbn Abbâs da böyle demiştir. Bunun izahı da şöyle yapılır; Bu şanı yüce Allah’ın kullarına vermiş olduğu bir örnektir. Şöyle demektedir: Yaratıklara göre bir şeyi tekrar yaratmak, ilkin yaratmaktan daha kolaydır. Buna göre sizin anlayışınıza ve sizin kendi aranızdaki telakkinize göre ilkin yaratmaya kadir olan, öldükten sonra tekrar diriltmeye ilk olarak yaratmaktan daha da kadir olmalıdır.

“Ona göre” âyetindeki zamirin yaratılan şiara ait olduğu da söylenmiştir. Yani o, onun yani yaratıklar için (yaratıklar açısından) daha kolaydır. Çünkü onlara sadece bir defa çağrıda bulunulacak, onlar da kabirlerinden kalkacaklar. Onlara: Olun denilecek, onlar da hemen oluvereceklerdir. İşte bu, onların önceleri bir nutfe, sonra bir alaka, sonra bir mudga (çiğnemlik et), sonra cenin, sonra çocuk, sonra yetişkin, sonra genç, sonra erkek ya da kadın olmalarından kendileri İçin daha kolay olacaktır. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Kutrub yapmıştır. Daha kolay” anlamında olduğu söylenmiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Esmaya alabildiğine uzaklaşmış olması, pek kolay geldi,

(Oysa diğer taraftan) ona düşkün bir kimse ona özlem duymakta, onu arzulamaktadır.”

Burada; fiili “kolay geldi” anlamına gelen: fiili anlamında kullanılmıştır.

er-Rabî b. Huseyn de yüce Allah’ın:

“Ve bu Ona göre daha kolaydır” âyeti hakkında şöyle demiştir: Esasen hiçbir şey Allah için zor ve güç değildir. İkrime dedi ki: Kâfirler yüce Allah’ın ölüleri tekrar dirilteceğinden hayrete düştüler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

“Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar) yalnız O’nundur.” Yani aziz ve celil olan Allah ne dilerse, olur. el-Halil dedi ki: Âyet-i kerîmedeki “mesel” sıfat anlamındadır. Yani “göklerde ve yerde” en yüksek sıfatlar yalnızca O’nundur. (Bu âyet) yüce Allah’ın;

“Takva sahiplerine vaadolunan cennetin misali şudur” (er-Rad, 13/35) âyetine benzemektedir. Onun sıfatı, nitelikleri şöyledir, demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (sözü geçen âyet-i kerimenin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mücahid’den gelen rivâyete göre “enyüksek sıfat (mesel)”: Lâ ilahe illallah demektir. Bunun da manası şudur: En yüksek vasıf olan vahdaniyyet ile nitelendirilme vasfı yalnız O’nundur. Katade de böyle demiştir: En yüksek vasıf Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına tanıklık etmektir. Bunu da yüce Allah’ın izniyle hemen biraz sonra açıklayacağımız; “Size kendi nefislerinizden bir misal getirdi” âyeti desteklemektedir.

ez-Zeccâc da şöyle demektedir: “Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar)” âyetinden kasıt, yüce Allah’ın:

“Ve bu O’na göre daha kolaydır” âyetidir. O, zor ve kolay gelen hususlara dair size bunu misal vermiştir, demektir. Bu sözleriyle bu âyete dair ilk açıklama şeklini kastetmektedir. İbn Abbâs da dedi ki: O’nun benzeri hiçbir şey yoktur, demektir.

“O, Aziz’dir, Hakim’dir” âyetine dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/129. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rum 26

Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmiştir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde olanlar hep Onundur. Hepsi Ona boyun eğmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerde olanlar Onundur, hepsi Ona boyun eğicidirler.

“Göklerle yerde olanlar” yaratılmaları, mülkiyetleri ve kul olmaları itibariyle

“Onundur. Hepsi O’na boyun eğicidirler.” Ebû Said el-Hudrî’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân-ı Kerîm’de kunut (kökünden) geçen her bir kelime itaat anlamındadır.” Müsned, III, 75; İbn Kesîr, Tefsir, I, 162, Hadisi, İmâm Ahmed’in de rivâyet ettiğini belirtip, senedi ile ilgili bazı tenkidleri kayd ettikten sonra şunları söylemektedir: ‘Bu sened zayıftır. Ona güvenilemez. Hadisin Peygambere nisbet edilmesi (merfû’) miinkerdir. Sahabenin ya da sonra gelenlerin bir sözü olabilir.”

en-Nehhâs dedi ki: Emre riayet edenin itaat edişi gibi itaat edenler, demektir. Bunun ubudiyeti ister sözlü olarak, ister hallerinin delaleti itibariyle ikrar ve itiraf edenler, anlamında olduğu da söylenmiştir ki; bu açıklamayı İkrime, Ebû Malik ve es-Süddî yapmıştır. İbn Abbâs dedi ki: “Boyun eğiciler”den kasıt “namaz kılanlar olarak”dır. er-Rabî’ b. Enes dedi ki: “Hepsi O’na boyun eğicidirler” yani kıyâmet gününde ayağa kalkacaklardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O gün insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır.” (el-Mutaffifin, 83/6) Bundan maksat hesab için kalkacak olmalarıdır. el-Hasen dedi ki: Herkes Allah için kendisinin O’nun kulu olduğuna dair şahidlik edecektir. Saîd b. Cübeyr dedi ki: “Boyun eğiciler” ihlâs ile O’na ibadet edenler, anlamındadır.

Rum 25

Göklerin ve yerin O’nun emriyle ayakta durması O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden bir çağırışıyla çağırdığında, hemen dışarı çıkarsınız.

Diyanet Vakfı
Göğün ve yerin Onun buyruğu ile durması da Onun (varlığının) delillerindendir. Sonra sizi topraktan bir çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Göklerin ve yerin Onun emri ile durması da O’nun ayetlerindendir. Bundan sonra sizi bir tek çağırışla çağırınca hemen yerden çıkıverirsiniz.

“Göklerin ve yerin O’nun emri ile durması da O’nun âyetlerindendir” âyetindeki “…ma…” az önce geçtiği gibi ref mahallindedir. Bunların ayakta durması ve sağlam bir şekilde birbirleriyle kenetli, direksiz olarak durmaları O’nun emri iledir anlamındadır. O’nun tedbir ve hikmeti iledir, diye de açıklanmıştır. Yani O, mahlukatın faydasına olmak üzere direksiz olarak bunları ayakta tutmaktadır.

“Onun emri ile” anlamında olduğu da söylenmiştir, mana birdir.

“Bundan sonra sizi bir tek çağırışla çağırınca hemen yerden çıkıverirsiniz.” Yani bütün bunları yapan sizi kabirlerinizden tekrar diriltmeye kadirdir. Maksat ise, bunun durmaksızın ve vakit geçirmeksizin çabucak ve hızlıca meydana geleceğini anlatmaktır. Tıpkı çağrısına itaat olunan bir kimseye davet ettiği kişinin cevap verip gelmesi gibi. Nitekim şair şöyle demiş:

“Ben Küleyb’i adıyla çağırdım sanki

Dağın tepesini çağırmışım gibi ya da ondan da hızlı (geldi)”

Şair burada “dağın tepesi” ifadesiyle yankıyı yahut ta yukardan aşağı doğru yuvarlanan taşın halini anlatmak istemektedir.

Bu âyetin, göklerle yerin ayakta durmasına; “Bundan sonra” ile atfedilmesi, bu işin büyüklüğü ve yüce Allah’ın da böyle bir şeye kadir olmasından dolayıdır. Çünkü yüce Allah, ey kabirdekiler kalkınız, diye buyuracak ve öncekilerden sonrakilere kadar”ayağa dikilip, etrafına bakınmayacak tek bir canlı kalmayacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sonra ona ikinci bir defa üfürülür. O anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar.” (ez-Zümer, 39/68)

Yüce Allah’ın:

“Sizi… çağırınca” âyetindeki; edatı şart içindir. Diğer taraftan

“hemen…siniz” anlamındaki âyette yer alan; ise müfaceet (aniden oluş bildirmek) içindir ve bu edat şartın cevabında “fe”nin yerini tutar.

Kıraat âlimleri; “Çıkarsınız” âyetindeki “te”yi icma ile üstün okumuşlardır. Ancak el-A’raf’takinde ise ihtilaf etmişlerdir. Medineliler:

“Yine oradan çıkarılacaksınız” (el-A’raf, 7/25) diye “te” harfini ötreli okumuşlar. Iraklılar ise üstün ile (yine oradan çıkacaksınız) anlamında okumuşlardır. Ebû Ubeyd de buna meyletmektedir. Her ikisinin de anlamı birbirine yakındır. Şu kadar var ki Medineliler bu iki yerde ifadelerin uyumu açısından fark gözetmişlerdir. el-A’raf Sûresi’nde ifadelerin arasında uyum açısından ötreli okunması daha uygundur. Çünkü ölüm onların (insanların) bir fiili değildir. Oradan (yani yerden) çıkartılmak da böyledir. Rûm Sûresi’nde ise bunun üstün ile okunması ifadelerin akışı açısından daha uygundur. Yani o sizi çağıracak olursa, siz de bulunduğunuz kabirlerinizden çıkacaksınız, yani emre itaat edeceksiniz. Burada da fiilin onlar tarafından yapılması, anlam itibariyle daha uygundur.

Burada söz konusu edilen çıkış -önceden geçtiği ve ileride de geleceği üzere- İsrafil’in sonuncu üfürüşü ile birlikçe olacaktır. “Çıkıverirsiniz” âyetinde “te” harfi ötreli ve üstün olarak (çıkarılacaksınız, çıkarsınız anlamlarında) diye okunmuştur. Bunu ez-Zemahşerî zikretmiş ve bundan fazla bir açıklamada bulunmamıştır. Bununla birlikte bizim sözünü ettiğimiz farkı da zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rum 24

Korku ve umut kaynağı olarak size şimşeği göstermesi ve gökten su indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Yine Onun delillerindendir ki, size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından arzı onunla diriltiyor. Doğrusu bunda, aklını kullanan bir kavim için (alınacak) dersler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Korku ve ümitle size şimşeği göstermesi ve gökten su İndirerek yeryüzünü ölümünden sonra o su ile canlandırması da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak bunda aklını kullanan bir topluluk için âyetler vardır.

“Korku ve ümitle size şimşeği göstermesi… da O’nun âyetlerindendir.”

Buradaki; Size gösteriyor” âyeti; Size göstermesi” anlamındadır. İfadenin delaleti dolayısıyla; “… me, ma” hazfedilmiştir. Şair Tarafe şöyle demektedir;

“Ey Savaşta bulunmam dolayısıyla beni kınayan kişi,

Ve zevk verici şeylerde hazır bulunmaktan, sen misin beni hayatta bırakacak olan?”

Bu âyetteki ifadenin takdim ve tehir üzere olduğu da söylenmiştir. Yani O, size şimşeği âyetlerinden biri olarak göstermektedir. Bir diğer açıklamaya göre şu demektir: O’nun âyetlerinden bir âyet de; size şimşeği göstermesidir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Zaman dediğin şey iki defacıktır, bunlardan birisinde,

Ben ölürüm, diğerinde ise yaşamak maksİsmi ile çalışır dururum.”

Bir başka açıklamaya göre: Size korku ve ümit olmak üzere âyetlerinden olan şimşeği göstermesi de O’nun âyetlerindendir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmış olup, ona göre bu, cümlenin cümleye atfedilmesi şeklindedir.

“Korku” olması yolcu içindir,

“ümit” olması ise mukim içindir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. ed-Dahhak dedi ki: Yıldırımlardan “korku ve yağmur yağması için de “ümit ile” demektir. Yahya b. Sellam: Dolunun ekini telef etmesi “korkusu” ile yağmurun ekini canlandırması için “ümitle” diye açıklamıştır. İbn Bahr da: Şimşeğin yağmur getirmeyen bir şimşek olması “korku ve” yağmur getiren cinsten “ümitle” diye açıklamıştır. Ayrıca şairin şu beyitini de zikretmektedir:

“Senin şimşeğin, ardından yağmur gelmeyen bir şimşek olmasın,

Çünkü hayırlı şimşek, beraberinde yağmur getirendir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben kimi zaman sulara azıksız (kılavuzsuz) giderim,

Oraya giderken bulutların çakan şimşeklerini saymamın (ve bunu kılavuz edinmemin) dışında.”

Kişiyi aldatıyormuşçasına yağmur getirmeyen şimşeğe; denilir. Bu ifade bir önceki beyitte: “Ardından yağmur gelmeyen şimşek” diye tercüme edilmiştir. İşte söz verip de, verdiği sözü yerine getirmeyen kimseye: Sen ancak arkasından yağmur gelmeyen bir şimşeğe benzersin” denilmesi de buradan gelmektedir. Aynı zamanda, yağmur yükü taşımayan buluta da denilir. Bazan izafet şeklinde; diye kullanıldığı da olur.

“Ve gökten su indirerek yeryüzünü ölümünden sonra su ile canlandırması da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak bunda aklını kullanan bir topluluk için âyetler vardır.” Buna benzer âyetler daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Rum 23

Gece ve gündüz uykunuz ve O’nun lütfundan rızık aramanız O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir topluluk için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Gece olsun gündüz olsun, uyumanız ve Allahın lütfundan (nasibinizi) aramanız da Onun (varlığının) delillerindendir. Gerçekten bunda, işiten bir kavim için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O’nun lütfundan rızık aramanız da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak bunlarda işiten bir topluluk için âyetler vardır.

“Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O’nun lütfundan aramanız da O’nun âyetlerindendir.” Bu âyet-i kerîmede takdim ve te’hir olduğu söylenmiştir. Mana şudur;

“Geceleyin uyumanız, gündüzün de Onun lütfundan aramanız O’nun âyetlerindendir.” Burada “gündüzün” anlamındaki kelimenin başında cer harfinin hazfedilmiş olması; “gece” anlamındaki kelimenin hemen akabinde gelmesi ve ona atfedilmiş olmasındandır. “Vav” (ve anlamındaki atıf harfi) de eğer özel olarak zahir isimde matufu’n-aleyh’e bitişik olarak gelecek olursa, cer harfinin yerini tutar,

“Muhakkak bunlarda işiten bir topluluk için âyetler vardır.” Burada anlamak ve dikkatle düşünmek neticesini veren İşitmeyi kastetmektedir. Hakkı işitip tabi olanlar, diye açıklandığı gibi, öğüdü dinleyip tehdidinden korkanlar, diye de açıklanmıştır. Kur’ân’ı işitip onu tasdik edenler diye de açıklanmıştır ki, bu manalar birbirine yakındır. Bir başka açıklamaya göre; aralarından huzurunda Kur’ân okunan kimse Kur’ân’ı dinlemesin diye kulaklarını tıkayanlar vardı. Şanı yüce Allah böyle bir kimsenin aleyhine bunca delili açıklamış olmaktadır.

Rum 22

Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Onun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunlarda âlimler İçin âyetler vardır.

“Göklerle yerin yaratılması… da O’nun âyetlerindendir” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/29. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Mekke müşrikleri yaratıcının yüce Allah olduğunu kabul ve itiraf ediyorlardı.

“Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun âyetlerindendir.” Dil ağızdadır. Arapça, Acemce, Türkçe ve Rumca gibi farklı lügatler, diller onda ortaya çıkar. Renklerin farklılığı ise beyaz, siyah ve kırmızı teni ilik gibi suretlerde ortaya çıkar. Hemen hemen gördüğümüz herbir kişi ile diğeri arasında mutlaka bir fark olduğunu da tesbit ediyoruz. Bütün bunlar ne nutfenin yaptığı bir iştir, ne de anne babanın. Mutlaka bunları yapan birisi vardır, işte bunu yapanın yüce Allah olduğu da bilinen bir husustur. Bu da herşeyi tedbir eden mutlak yaratıcının varlığının en açık bir delilidir.

“Şüphesiz bunlarda âlimler Tefsirin Arapça baskısını yayına hazırlayanın belirttiğine göre buradaki “âlimler” lâfzını Nafî’ lâm’ın Fethasıyla âlemler diye okurdu. Müellif de Nafî’ kıraatine göre okuyordu. için âyetler vardır.” Günahkâr ve iyi herkes için, demektir. Hafs “âlim”in çoğulu olarak, “lâm” harfini esreli olarak; “Âl-imler için” diye okumuştur.

Rum 21

Kendi cinsinizden size, huzur bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de Onun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Sizin için nefislerinizden kendileri ile sükûn bulacağınız ve aranızda muhabbet ve merhamet kıldığı eşler yaratmış olması da Onun âyetlerindendir. Muhakkak bunlarda düşünen bir topluluk için âyetler vardır.

“Sizin İçin nefislerinizden… eşler” yani kendileri ile sükûn bulacağınız kadınlar

“yaratmış olması da O’nun âyetlerindendir.” Bu âyetteki

“nefislerinizden” ifadesi, erkeklerin nutfelerinden ve sizin türünüzden anlamındadır. Maksadın Havva olduğu da söylenmiştir ki, Cenab-ı Allah onu Âdem’in eğe kemiğinden yaratmıştır. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

“Aranızda muhabbet ve merhamet kıldığı” âyeti hakkında İbn Abbâs ve Mücahid şöyle demektedir: Muhabbetten kasıt cima’, rahmetten kasıt evlattır. el-Hasen de böyle açıklamıştır. Sevgi ve merhametin, kalblerinin birbirlerine karşı şefkatli olması demek olduğu da söylenmiştir. es-S Ciddî dedi ki; Muhabbetten kasıt sevgi, rahmetten kasıt şefkattir. Bu anlamda bir açıklama İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Buna göre o şöyle demektedir: Muhabbetten kasıt kocanın hanımını sevmesidir, merhametten kasıt ise ona bir kötülük isabet eder korkusunu duyması ve ona karşı şefkatli olmasıdır.

Denildiğine göre erkeğin aslı yerdendir. O bakımdan onda yerin kuvveti vardır. Onda hilkatinin kendisinden başladığı ferci vardır. Bundan dolayı sükûn duymaya ihtiyacı vardır. İşte kadın da erkeğe sükûn vermek için yaratılmıştır. Yüce Allah da: “Sizi topraktan yaratmış olması da… O’nun âyetlerindendir.” diye buyurduğu gibi: “Sizin için nefislerinizden kendileri ile sükun bulacağınız… eşler yaratmış olması da O’nun âyetlerindendir…” diye buyurmaktadır. Buna göre erkeğin, kadın ile ilk beraberliği ve onunla sükûn bulması kendisindeki galeyanın kuvvetinin dinmesidir. Çünkü ferc harekete geçtiği takdirde, sulbteki su ona doğru gelir. İşte o, kadın ile sükûn bulur ve onun vasıtası ile heyecanından kurtulur. Onlar ile bu yönde lezzetin yaratılması, erkekler için takdir edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terk edersiniz demek?” (eş-Şuara, 26/166) Bu buyruklarıyla yüce Allah, erkeklere kadınlardaki o mahallin, erkekler için yaratılmış olduğunu haber vermektedir. Bundan dolayı kadının erkeğin kendisini çağıracağı her vakitte, bu isteğini ona cömertçe icabet etmesi görevidir. Eğer bu hususta ona engel olacaksa, kadın zalimlik etmiş olur ve pek büyük bir vebal altında kalır. Bu hususa dair varid olmuş âyetlerden Müslim’in Sahih’inde yer alan Ebû Hüreyre’nin şu rivâyeti yeterlidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer bir erkek hanımını yatağına çağırdığı halde, o da onun bu isteğini kabul etmeyecek olursa, mutlaka semada bulunan (Allah) kendisinden razı oluncaya kadar ona gazab etmiş olur, Müslim, II, 1060 Bir başka lafızda da şöyle denilmektedir. “Kadın kocasının yatağını darılıp terketmiş olarak geçirecek olursa, sabahı edinceye kadar melekler ona lanet eder.” Müslim, II, 1059; Dârimî, II, 209; Müsned, II, 201, 292

Rum 20

Sizi topraktan yaratması O’nun ayetlerindendir. Sonra birer insan olarak yayılırsınız.

Diyanet Vakfı
Sizi topraktan yaratması, Onun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz.

Kurtubi Tefsiri
Sizi topraktan yaratmış olması, sonra da beşer olup dağılmanız da Onun âyetlerindendir.

“Sizi” yani atanızı -ki fer’ de asıl gibidir-

“topraktan yaratmış olması da O’nun” rubûbiyetinin ve vahdaniyetinin

“âyetlerindendir” alametlerindendir. Buna dair açıklamalar daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“…ma” mübtedâ olarak ref mahallindedir,

“Sizin için nefislerinizden… eşler yaratmış olması da” âyetinde de aynı şekildedir.

“Sonra da beşer olup, dağılmanız” sizler aklı başında, konuşan ve geçiminizi sağlayacak şekilde tasarruflarda bulunan varlıklar olarak dağılmanız da O’nun âyetlerindendir. O, sizi boş yere yaratmış değildir. İşte bunu böylece takdir eden, elbetteki ibadete ve teşbih edilmeye lâyıktır.

Rum 19

Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü diriden çıkarır ve ölümünden sonra yeryüzüne hayat verir. Siz de böyle çıkarılacaksınız.

Diyanet Vakfı
Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır. Arzı da öldükten sonra diriltir. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.

Yüce Allah bu âyeti ile kudretinin kemalini açıklamaktadır. O yeryüzünü cansız iken bitkileri çıkartmak suretiyle canlandırdığı gibi, sizi de Ölümden sonra diriltecektir.

Bu âyette kıyasın sahih ve sağlam bir delil oluşuna delil vardır.

Yüce Allah’ın:

“Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır” âyetine dair açıklamalar, Al-i İmrân Sûresi’nde (3/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rum 18

Göklerde ve yerde hamd O’nadır. İkindi vakti ve öğle vaktine girdiğinizde de.

Diyanet Vakfı
17, 18. Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allahı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd Ona mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde hamd, yalnız O’nundur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine vardığınızda da (tesbih edin).

2- Hamd Allah’ındır:

“Göklerde ve yerde hamd, yalnız O’nundur” âyeti yüce Allah’ın nimet ve ihsanlarına karşı sürekli olarak hamd etme gereğini dile getiren bir ara cümlesidir. Burada

“hamd yalnız O’nundur” âyetinden kastın, namaz yalnız O’nundur, olduğu söylenmiştir. Çünkü namazda hamd (Fâtiha)’i okumak, namazın bir özelliğidir. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Yüce Allah’ın ta’zim edilmesi, O’na ibadetin teşvik edilmesi ve nimetinin devamı dolayısıyla O’na hamdetmek anlamındadır. Bu ise namazdan farklı bir hamd şeklidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın öncelikle akşam namazını zikrederek başlaması, gecenin gündüzden önce gelmesinden ötürüdür, el-İsra Sûresi’nde (17/78. âyet-i kerîmede) ise önce öğle namazını söz konusu etmiştir, Çünkü öğle namazı ise Cebrâîl (aleyhisselâm)’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kıldırdığı ilk namazdır.

el-Maverdî der ki: Gece namazına özellikle “teşbih” adının, gündüz namazına ise “hamd” adının veriliş sebebi şudur: Çünkü insan gündüzün şanı yüce Allah’a hamd etmeyi gerektirecek çeşitli hallerde bulunur. Geceleyin ise yüce Allah’ın kötülüklerden tenzih edilmesini gerektiren bir yalnızlık hali sözkonusudur. Bundan dolayı gündüzün hamd daha özellikli bir haldir. Bundan dolayı gündüz namazına bu isim verilmiştir. Gece namazında ise teşbih daha özelliklidir. Bundan dolayı da gece namazına bu isim verilmiştir.

3- Akşam ve Gündüzün Sonu;

Yüce Allah’ın:

“Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda” anlamındaki âyeti İkrime; şeklinde okumuştur.

“Akşamı ettiğiniz vakitte ve sabahı ettiğiniz vakitte” anlamında olup burada; “Vakitte, içinde, kendisinde” lâfzı kolaylık olsun diye hazfedilmiştir. Bu kıraat ile ilgili açıklamalar, yüce Allah’ın:

“Ve öyle bir günden korkun ki, kimse kimseye-hiçbir fayda veremez” (el-Bakara, 2/48) âyeti ile ilgili açıklamalar gibidir.

“Gündüzün sonunda” âyeti ile ilgili olarak el-Cevherî şunları söylemektedir: “Akşam namazından, yatsı namazına kadar olan vakit” demektir. Mesela; “Ona dün akşam gittim” denilir. Bunun küçültme ismi, büyültme ismine göre kıyasa uygun olmayarak; şeklindedir. Sanki bu şekliyle onlar; küçültmüş gibidirler, çoğulu da; şeklinde gelir. Küçültme isminin; şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bunun çoğulu; …diye gelir. in küçültme ismi ise; şeklinde gelir, çoğulu da; diye yapılır.

“Ayn” harfi esreli ve med ile; “Yatss, gece” de gibidir, ise akşam ve yatsı anlamındadır. Bazılarının iddiasına göre; u ».ip: Güneşin zevalinden itibaren tan yerinin ağırmasına kadar geçen vakittir. Onlar bu hususta şu beyiti de naklederler:

“Gece seher vaktinde, sabah erkenden yola çıktık,

Bir de günün ortasından sonra akşama doğru.”

el-Maverdî dedi ki: Mesâ (akşam) ile ışâ arasındaki farka gelince, mesâ, güneşin batımından sonra karanlığın görülmesidir. Işâ ise güneşin batıya doğru meyletmesi sırasında gündüzün sonudur. Bu da gören kimsenin aydınlığının eksikliğini ifade eden; Gözün görme zorluğu çekmesi, tabirinden alınmış olup, bu yönüyle (akşam vakti) güneşin aydınlığının eksilmesine benzetilmektedir.

Rum 17

Akşam vakti ve sabah vakti Allah’ı tesbih edin.

Diyanet Vakfı
17, 18. Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allahı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd Ona mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah’ı tesbih edin.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;

1- “Allah’ı Tesbih Edin”

Yüce Allah’ın:

“Allah’ı tesbih edin” âyeti ile ilgili üç görüş vardır:

1- Bu, mü’minlere ibadet emrini ve bu vakitlerde namaz kılmayı teşviki ihtiva eden bir hitaptır. İbn Abbâs dedi ki: Beş vakit namaz Kur’ân-ı Kerîm’de geçmektedir. Ona: Nerede? diye sorulunca şu tevabi vermiştir: “Yüce Allah:

“Akşamladığınız zaman” diye buyurmaktadır. Burada maksat akşam ve yatsı namazlarıdır. “Ve sabahladığınızda” âyetinde kasıt, sabah namazıdır. “Gündüzün sonunda” âyeti ile kastedilen ikindi,

“öğle vaktine vardığınızda” âyetinde de kastedilen öğle namazıdır. ed-Dahhak ile Saîd b. Cübeyr de böyle demişlerdir. Yine İbn Abbâs ve Katade’den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Âyet-i kerîmede akşam, sabah, ikindi ve öğle namazlarına dikkat çekilmektedir. Derler ki: Yatsı namazı ise; bir başka âyet-i kerîmede yani

“gecenin, de birbirine yakın saatlerinde…” (Hûd, 11/114) âyetinde ve bir de izin istemenin zorunlu olduğu vakitlerin söz konusu edildiği âyette dile getirilmektedir,

2- en-Nehhâs dedi ki; Tefsir âlimleri bu: “Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah’ı tesbih edin” âyetinin, namazlar hakkında olduğu kanaatindedirler. Ben Ali b. Süleyman’ı da şöyle derken dinledim; Bunun bana göre gerçek maksadı, namazlarınızda Allah’ı tesbih edin şeklindedir, çünkü teşbih namazda olur. İşte bu da ikinci görüştür.

3- Üçüncü görüş ise; akşamladığınızda ve sabahladığınızda Allah’ı tesbih edin, şeklindeki görüş olup bunu da el-Maverdî zikretmektedir. O birinci görüşü de sözkonusu etmekte ve bunu şu sözlerle ifade etmektedir: Akşamı ettiğinizde ve sabahladığınızda Allah için namaz kılınız.

Namaza “teşbih” adının verilmesi ile ilgili iki türlü açıklama vardır;

1- Birincisine göre namaz hem rüku hem sücudda teşbih zikirlerini ihtiva etmektedir.

2- Teşbih subha’den alınmıştır, subha de namaz demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisinde de bu lâfız kullanılmıştır: “Kıyâmet gününde onların bir sübha’ları (namazları) olacaktır,” Kaynağını tesbit edemedik

Rum 16

İnkâr eden ve ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlar ise azapta hazır bulundurulurlar.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalan sayanlar ise, işte onlar azapla yüzyüze bırakılacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar daima azaba tutulurlar.

“Kâfir olup, âyetlerimizi… yalanlayanlara gelince” bölümüne dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Ve âhirete kavuşmayı” öldükten sonra dirilişi

“yalanlayanlara gelince, işte onlar daima azaba tutulurlar.” Azabta kalacaklardır. Azabta bir araya getirilecekler, yahut azâb göreceklerdir. Orada konaklayacaklardır, diye de açıklanmıştır.

Yüce Allah’ın:

“Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman” (el-Bakara, 2/180) âyetinde de aynı kökten gelen fiil kullanılmıştır. Ölüm hali gelip, onu bulduğu zaman, demektir. Bu açıklamayı İbn Şecere yapmıştır, anlamları birbirine yakındır.

Rum 15

İman eden ve salih ameller işleyenler, cennet bahçelerinde sevinç içinde olacaklardır.

Diyanet Vakfı
İman edip iyi işler yapanlara gelince, onlar, cennette nimetlere ve sevince mazhar olacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel İşleyenler ise; onlar bir bahçede sevinirler.

“Kıyâmetin kopacağı güne” mü’minler, kâfirlerden

“o gün ayrılıp dağılırlar.” Daha sonra yüce Allah, bunları nasıl birbirlerinden ayrılıp dağılacaklarını açıklamak üzere:

“Îman edip salîh amel işleyenler ise…” diye buyurmaktadır. en-Nehhâs dedi ki: Ben ez-Zeccâc’ı şöyle derken dinledim: “tabiri” ‘daha önce söz konusu ettiğimiz hususu bırakalım da başka bir konuya geçelim” anlamındadır. Sîbeveyh de şöyle demektedir: Bu, biz her neyi konuşuyor idiysek, onu bırakalim, başka bir konuya geçelim, demektir.

“Onlar bir bahçede sevinirler” âyeti hakkında ed-Dahhak dedi ki: Cennet (bahçe)” demektir. Çoğulu olan; “Cennetler (bahçeler)” demektir. Ebû Ubeyde dedi ki: “Bahçe” alt taraflarda olan hakkında kullanılır. Eğer yüksekçe ve tümsekli gibiyse ona; denilir. Başkası ise şöyle demektedir; En güzel bahçe, yüksekçe bir yerde olandır. Nitekim el-A’şâ şöyle demektedir:

“(Daha güzeli) olamaz bahçeler arasında yüksekçe yerde otu bitmiş,

Yemyeşil ve yağmurun bol bol yağdığı,

İçinde apaydınlık (ışıkların) hep güneşe güldüğü,

Olgunlaşmış, yumuşacık bitkilerle donanmış,

Böyle bir bahçeden daha hoş kokulusu olamaz

Ve bundan güzeli de; güneş batımı yaklaştığında.”

Şu kadar var ki; bahçede yeşermiş bitki olmadıkça ona; “Bahçe” denilmez. Şayet onda bitki bulunmayıp yüksekçe bir yerde bulunuyor ise ona denilir. Buna dair başka açıklamalar da yapılmıştır.

el-Kuşeyrî dedi ki; Araplara göre; “bahçe” suyun etrafında yeşeren sebzelere denilir ve Araplara göre de bundan daha güzeli olmaz.

el-Cevherî dedi ki: Bunun çoğulu; ile şeklinde gelir. Bu ikincisinde “ya” harfinin gelişi ondan önceki harfin esreli oluşundan dolayıdır. “Kırbanın yaklaşık yarısına kadar su ile dolması” anlamındadır. Şayet havuzdaki su alt taraflarını örtecek kadar ise; “Havuzda dibini örtecek kadar su vardır” denilir. Şair Ebû Amr da şöyle demiştir;

“Ve dibindeki sudan yolculuktan zayıf düşmüş bineğimi suladığım.”

“Sevinirler” âyetini ed-Dahhak ve İbn Abbâs, onlara ikram olunur, diye açıklamışlardır. Nimetlere mazhar kılınırlar, diye de açıklanmıştır ki, bunu da Mücahid ve Katade yapmıştır. Sevinç içerisinde olacaklar diye de açıklanmıştır. es-Süddî, sevinirler, demiştir.

Araplara göre; “Neşe ve sevinç” anlamındadır. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir. el-Cevherî dedi ki: Sevinç ve sürür” demek olan anlamındadır. Mesela; “Sevindi, sevinir” denilir. Yüce Allah’ın:

“Onlar bir bahçede sevinirler” âyeti da; nimetlere ve ikramlara mazhar olurlar ve sevinirler, demektir, “Çok sevinçli -adam” demek olup, burada “çok sevinçli” anlamındaki lâfız; “Sevinç” lâfzının “yeful” veznine nakledilmiş şekli ile kullanılmıştır.

en-Nehhâs dedi ki: el-Kisaî; tabirini: Ona ikram ettim, ona nimetler verdim, anlamında olduğunu nakletmiştir. Ali b. Süleyman’ı da şöyle derken dinledim: Bu ifade Arapların; “Onun dişleri üzerinde bir iz, eser vardır” tabirlerinden türetilmiştir. Buna göre; Sevinirler” ifadesi “üzerlerinde nimetlerin etkileri, izleri açıkça görülür” anlamındadır. İşte; da buradan türemiştir. Şair şöyle demektedir:

“Kovayı büsbütün, doldurma, ona az miktarda su al,

Sen onu sulayanın üzerindeki izi görmez misin?”

Bunun aslının “güzelleştirmek” anlamına gelen den geldiği de söylenmiştir. Buna göre; Sevinirler” güzelleştirilirler anlamına gelir. Mesela bir kimsenin görünüşü hoş ve güzel olduğu takdirde; “Filan kişinin görünüşü güzeldir” denilir.

Aynı şekilde “sin” harfi üstün olarak; da denilebilir. Buna göre; bu sanki bir şeyi güzelleştirmeyi ifade etmek için kullanılan; gelen bir mastar gibidir. Birincisi ise isimdir.

Güzelliği gitmiş bir adam, cehennemden çıkar İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l-Hadis, s 5; Ebû Nuaym el-İsbahânî, Hilyetu’l-Evliya, II, 201; İhnul-Esir, en-Nikâye, II, 333. Receb el-Hanbdi, et-Tehvifu Mine’n-Nâr, s 156 hadisi de bu kabildendir.

Yahya b. Ebi Kesir dedi ki: “Onlar bir bahçede sevinirler” âyeti cennette şarkı dinlerler anlamındadır. el-Evzaî de böyle açıklamış ve şunları söylemiştir: Cennet ehli şarkıya başladılar mı, cennette söylenen sarkıktı) teşbih ve takdis ile karşılık vermeyecek hiçbir ağaç kalmaz. el-Evzaî dedi ki: Yüce Allah’ın yarattıkları arasında sesi İsrafil’den daha güzel hiçbir kimse yoktur. O semaa başladı mı yedi semavatta bulunanların hepsinin dualarını ve teşbihlerini kesmelerine sebep olur. el-Evzaî’den başkaları bunu da eklerler: Ve cennette karşılık vermeyecek hiçbir ağaç kalmaz, harekete gelmeyecek hiçbir perde, atılmayacak hiçbir kap: kalmaz, türlü türlü çıkaracağı sesleriyle ses vermeyecek hiçbir halka, altından meydana gelmiş ağaçlıklar arasında bulunan kamışlıklar arasından o sesin esintisinin geçip de bu kamışların türlü sesler ve çalgılar çalmadığı hiçbir yer, huru’l-îyn’in cariyelerinden şarkı söylemedik hiçbir huri, çeşitli nağmeler dile getirmedik hiçbir kuş kalmayacaktır. Şanı yüce Allah meleklere: Siz de onlara cevap veriniz ve dünyada iken kulaklarını şeytanların çalgılarından uzak tutanlara şarkılar dinletiniz, diye vahyeder. Bunun üzerine melekler de ruhani nağme ve seslerle cevap verirler. Bütün bu sesler birbirine karışır ve tek bir ahenk halinde ortaya çıkar. Daha sonra şanı yüce Allah şöyle buyurur: Ey Dâvûd! Arşımın bacağının yanı başında kalk ve benim şanımı yücelt! Bunun üzerine Dâvûd bütün sesleri bastıracak, onların üstüne çıkacak bir sesle Rabbinin şanını yüceltir ve böylece alınan zevk ve lezzet kat kat artar. İşte yüce Allah’ın:

“Onlar bir bahçede sevinirler” âyetinin anlamı budur. Bunu et-Tinnızî el-Hakim (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) zikretmektedir et-Tirmizî, el-Halîm’in Nevâdiru’l-Usûl’ünde teshit edemedik

es-Sa’lebî’nin Ebû’d-Derda’dan naklettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara öğüt vermekte iken cenneti, oradaki zevceleri ve nimetleri söz konusu etmişti. Hazır bulunanların geri taraflarında bedevi bir Arap, ey Allah’ın Rasûlü cennette şarkı olacak mı? diye sordu, şöyle buyurdu: “Evet ey bedevi, cennette bir nehir vardır. Her iki kıyısında da ince belli, beyaz tenli, insanların asla benzerini işitmedikleri seslerle şarkı söyleyecek bakireler olacaktır. İşte bu, cennet nimetlerinin en üstünüdür.” Bir adam Ebû’d-Derda’ya: Onlar şarkılarında hangi sözleri söyleyeceklerdir? diye sorunca, Ebû’d-Derda: Teşbih diye cevap vermiştir.

Derim ki: İşte bütün bunlar nimet, sevinç ve ikramın kapsamı içerisindedir. O halde bu sözler arasında herhangi bir çelişki yoktur. Bütün bu açıklamaların anlatabildikleri nerede; yüce Rabbimizin ileride gelecek olan;

“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere, gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilemez” (es-Secde, 32/17) âyetinde anlatılanlar nerede? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da şu âyeti bu nimetleri dile getirmektedir: “Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. ” Buhârî, III, 11H5,IV, 1794, VI, 2723; Müslim, IV, 2174, 2175; Tirmizî, V, 346, 400; Müsned, 11, 313, 369,407, 416 Rivâyete göre: “Cennette üzerinde gümüşten çıngıraklar bulunan ağaçlar vardır. Cennel ehli şarkı dinlemek isteyecek olurlarsa, yüce Allah Arşın allından bir rüzgar gönderir. Bu rüzgar bu ağaçların üzerinde eser. Bu çıngırakları eğer dünya ehli işitecek olurlarsa, sevinçlerinden ölmelerine sebep teşkil edecek sesler çıkartacak şekilde harekete getîrir.”

Rum 14

Kıyamet koptuğu gün, onlar o gün birbirinden ayrılacaklardır.

Diyanet Vakfı
Kıyamet kopacağı gün, işte o gün (müminlerle inkarcılar) birbirlerinden ayrılacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmetin kopacağı güne, o gün ayrılıp dağılırlar.

Rum 13

Ortak koştukları şeylerden onların şefaatçileri olmayacaktır ve ortaklarını inkâr edeceklerdir.

Diyanet Vakfı
(Allaha koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçı çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkar edeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onların ortak koştuklarından şefaatçileri bulunmayacak ve ortaklarını inkâr dahi edeceklerdir.

“Onların ortak koştuklarından” Allah’tan başka kendilerine ibadet ettiklerinden

“şefaatçileri bulunmayacak ve ortaklarını inkâr dahi edeceklerdir.” Yani ilâh olmadıklarını söyleyecekler, onlardan uzak olduklarını bildirecekleri gibi; ortak koştukları varlıklar da kendilerine ibadet edenlerden uzaklıklarını bildireceklerdir. Nitekim daha önceden birkaç yerde de bu türden açıklamalar geçmiş bulunmakladır.

Rum 12

Kıyamet koptuğu gün, suçlular ümitsizliğe düşerler.

Diyanet Vakfı
Kıyametin kopacağı gün, günahkarlar (ümitsizlik içinde) susacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmetin kopacağı günde ise, günahkârlar ümitsizce susacaklardır.

“Kıyâmetin kopacağı günde ise günahkârlar ümitsizce susacaklardır”

âyetinde geçen

“ümitsizce susacaklar” anlamındaki âyeti, Ebû Abdurrahman es-Sülemî “lâm” harfi üstün olmak üzere; “Susturulacaklardır” diye okumuştur. Dilde bilinen anlamı ile; kişi susup da ileri sürecek bir delili kalmayıp, artık delilinin kalabilme ümidi de kesilince, “Adam ümitsizce sustu” denilir. Hayrete düştü, ne yapacağım bilemedi anlamındaki fiil de anlam itibariyle buna yakındır. Nitekim el-Accâc şöyle demiştir:

“Arkadaşım, sen hiç deve pisliklerinin kerme haline dönüştüğü eski kalıntıları olan bir yer biliyor musun?

Evet, onu biliyorum, dedi; şaşkın ve ne cevap vereceğini bilemeksizin sustu.”

Bazı nahivcilerin iddiasına göre “iblis” kelimesi de buradan türemiştir. Onun anlamı da ileri sürecek bir delili bırakılmamış, kalmamış olması demektir. en-Nehhâs dedi ki: Eğer bu nahivcinin iddiası gibi ise “iblis” kelimesinin munsarıf olması gerekirdi. Halbuki bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de munsarıf değildir. ez-Zeccâc dedi ki: İleri sürecek delili kalmamış ve ileri sürecek bir delil bulabilmekten yana da ümidini kesip, susmuş kimse” demektir.

Rum 11

Allah yaratmayı başlatır, sonra onu tekrar eder. Sonra O’na döndürülürsünüz.

Diyanet Vakfı
Allah, ilkin mahlukunu yaratır, (ölümden) sonra da bunu (yaratmayı), tekrarlar. Sonunda hep Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Allah mahlûkunu îlkîn yaratır, sonra onu iade eder, sonra da O’na döndürülürsünüz.

Ebû Amr İle Ebû Bekir:

“Döndürülürsünüz” anlamındaki âyeti “ya” harfi ile “Döndürülürler” diye okumuşlardır. Diğerleri ise; (“döndürülürsünüz” anlamında olmak üzere) “te” ile okumuşlardır.

Rum 10

Kötülük edenlerin sonu, Allah’ın ayetlerini yalanlamak ve onlarla alay etmek oldu.

Diyanet Vakfı
Sonunda, Allahın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu.

Kurtubi Tefsiri
Sonra kötülük edenlerin akıbeti kötü oldu. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar. Üstelik onlarla alay da ederlerdi.

“Sonra kötülük edenlerin akıbetleri kötü oldu” âyetinde geçen;

“Kötü” lâfzı; ‘den “fu’lâ” vezninde ve: “Daha kötü, en kötü ve daha çirkin” anlamına gelen lâfzın müennesidir. Tıpkı “et-hüsnâ”nın “el-ahsen”in müennesi oluşu gibi.

Denildiğine göre; burada bu lafızla kastedilen cehennem ateşidir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

“Kötülük edenler” de şirk koşanlar, demektir. Buna delil ise;

“Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar” âyetidir.

“Çünkü… yalanladılar” âyeti el-Kisai’ye göre; takdirindedir. Bunun takdirinde olduğu da söylenmiştir. Her iki takdirde de fazladan getirilen “lâm” ve “be” harfleri mealde “çünkü” diye karşılanmıştır

Nafî, İbn Kesîr ve Ebû Amr “akıbet” anlamındaki kelimeyi; nin ismi olarak merfû’ okumuşlardır. Bunun müzekker olarak gelmesi ise “akıbet” kelimesinin hakiki müennes olmayışıdır. “Kötü” de; Oldu”nun haberidir. Diğerleri ise “akıbet” kelimesini ‘nin haberi olmak üzere nasb ile okumuşlardır. Buna karşılık “Kötü” kelimesi de onun ismi olarak merfu olur. “Oldu” lâfzının isminin “tekzib: yalanlama” olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur:

“Sonra yalanlamak kötülük yapanların akıbeti oldu.” Bu durumda; “Kötü lâfzı ise “kötülük yapanlar”in mastarı (mef’ûl-i mutlak’ı) ya da hazfedilmiş bir mevsufun sıfatı olur ki; bu da; Kötü haslet” anlamında olur.

el-A’meş’ten onun: Daha sonra da kötülük yapanların akıbetleri kötülük oldu” diye “kötülük” anlamındaki lâfzı ref ile okuduğu rivâyet edilmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Kötülük” şerrin en ileri derecesidir. da bunun “fu’lan” veznine getirilmiş halidir.

“Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar” âyeti, Muhammed ve Kur’ân’ı yalanladılar; diye açıklanmıştır ki; bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır, Mukâtil de azâbın tepelerine inmesini yalanladılar, diye açıklarken, ed-Dahhak: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in mucizelerini yalanladılar, diye açıklamıştır.

“Üstelik onlarla alay da ederlerdi.”

Rum 9

Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar, kendilerinden daha güçlüydüler, toprağı kazıp işlemişlerdi, onu bunların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara peygamberleri açık belgelerle geldi. Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.

Diyanet Vakfı
Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp alt-üst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler.

Kurtubi Tefsiri
Ya Yer yüzünde gezib bir bakmadılar da mı? Nasıl olmuş akıbeti kendilerinden evvelkilerin? Kuvvetçe kendilerinden daha şiddetli idiler, Arzı aktarmışlar ve onu kendilerinin ımarından ziyade ımar etmişlerdi, Peygamberleri de onlara beyyinat ile gelmişlerdi, demek Allah onlara zulmetmiyordu velakin kendileri nefislerine zulmediyorlardı

Rum 8

Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirli bir süre için yaratmıştır. Gerçek şu ki, insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr ederler.

Diyanet Vakfı
Kendi kendilerine, Allahın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkar etmektedirler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar kendileri hakkında düşünmezler mi? Allah göklerle yeri ve aralarında olanı ancak hak ile ve belli bir süre ile yarattı. İnsanların çoğu İse Rabblerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar.

“Onlar kendileri hakkında düşünmezler mi?” âyetinde geçen

“kendileri hakkında” anlamındaki ifade, “düşünme”nin üzerinde cereyan edeceği bir zarftır, mef’ûl değildir. Fiil olan “düşünmezler” anlamındaki lâfız, cer harfi ile buna teaddi etmiştir. Çünkü onlara kendilerinin yaratılışı hakkında düşünmeleri emrolunmamıştır. Onlara göklerin, yerin ve kendilerinin yaratılışı üzerinde düşüncelerini kullanmaları emredilmiştir ki; şanı yüce Allah’ın gökleri ve başka şeyleri ancak hak ile yaratmış olduğunu bilsinler diye. ez-Zeccâc der ki: İfadede; Ve böylelikle bilmezler mi” anlamında bir hazf vardır. Çünkü ifadede böyle bir hazfe delil bulunmaktadır.

“Ancak hak ile” âyeti hakkında el-Ferrâ”, ancak hak için anlamındadır, demiştir. Bundan maksat da mükâfat ve cezadır. Ancak hakkı yerine getirmek için, diye açıklandığı gibi “hak ite” adalet ile anlamındadır, diye; hikmet ile yaratmıştır, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır. “Hak ile” âyeti O, haktır ve hak için bunları yaratmıştır, diye de açıklanmıştır. Bu ise, O’nun tevhid ve kudretine delâlet etmeleri anlamındadır.

“Ve belli bir süre ile” yani göklerin ve yerin sona erecekleri bir süreleri vardır ki, bu da kıyâmet günüdür. İşte bu ifade ile fani oluşa ve herbir yaratılmışın sonunun geleceği bir süresinin bulunduğuna, iyilik yapanın mükâfat, kötülük yapanın da ceza göreceğine dikkat çekilmektedir.

“Ve belli bir süre” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: O, yarattığı herbir şey için, o şeyi içinde yaratacağı vakti de belirlemiştir.

“İnsanların çoğu ise Rabblerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar”

âyetindeki;

“İnkâr ediyorlar” lâfzının başındaki “lâm” te’kid içindir. İfadenin takdiri de takdim ve te’hir olmak üzere; Rabblerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar” şeklindedir. Yani ölümden sonraki dirilişi inkâr ediyorlar. Mesela; “Şüphesiz ki Zeyd evde oturmaktadır” denilir. Bununla birlikte; “Şüphesiz Zeyd evde oturmaktadır” denilecek olsa, bu da uygun düşer. Ancak -aynı anlamda olmak üzere-; denilecek olursa, câiz olmaz. Çünkü “lâm” ancak; “Muhakkak ki, gerçekten” edatının isim ve haberini te’kid etmek için getirilir. Şayet her ikisinde de “lâm” getirilecek olursa, bu edatın getirilmesi câiz olmaz. Aynı şekilde; demek de câiz değildir.

Rum 7

Onlar dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler. Ahiretten ise gafildirler.

Diyanet Vakfı
Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler.

Kurtubi Tefsiri
Dünya hayatından görünen kısım bilirler. Fakat âhiretten yana gafil olanların tâ kendileridir onlar.

Daha sonra yüce Allah, onların ne kadarını bildiklerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:

“Dünya hayatından görünen kısmı bilirler.” Yani onlar geçim ve dünyalıklarıyla ilgili işleri bilirler. Ne zaman ekeceklerini, ne zaman biçeceklerini, nasıl ağaç dikip nasıl bina yapacaklarını bilirler. Bu açıklama İbn Abbâs, İkrime ve Katade tarafından yapılmıştır. ed-Dahhak dedi ki: Bu, dünyada saraylar yapmak, ırmakların akacakları kanalları açmak, ağaçlarını dikmesini bilmektir. Anlam birdir. Bir diğer açıklamaya göre maksat, şeytanların kendilerine dünya semasından hırsızlama birtakım hususları duydukları sırada dünya işleri ile ilgili yaptıkları telkinler ve bildirdikleri hususlardır. Bu açıklamayı da Saîd b. Cübeyr yapmıştır. Bunun yüce Allah’ın:

“Yoksa sözün zahirini mi…” (er-Ra’d, 13/33) âyetinde olduğu gibi; açık olanını da, gizli olanını da… anlamındadır.

Derim ki: İbn Abbâs’ın açıklaması “dünya hayatının görünenfni açıklamaya daha uygundur. Öyle ki el-Hasen şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim onlardan herhangi birisinin dünyaya dair bilgisi, dirhemin sahte olup olmadığını anlayıp, onun ağırlığını sana söyleyebilecek hale gelmiş oldukları halde doğru dürüst namaz kılmasını dahi bilemez,

Ebû’l-Abbas el-Müberrid dedi ki: Kisra günlerini paylaştırarak şöyle demiştir: Rüzgarlı gün uyumaya, bulutlu gün avlanmaya, yağmurlu gün içip eğlenmeye, günlük güneşlik gün ise ihtiyaçları görmeye elverişlidir. İbn Haleveyh dedi ki: Onlar, dünyalarının siyasetini ne kadar da iyi bilen kimselermiş; onlar dünya hayatının ancak zahir olanını bilirler.

“Fakat âhiretten” yani ona dair bilgi sahibi olup onun için amelde bulunmaktan

“yana gafil olanların tâ kendileridir.”

Bir şair şöyle demiştir:

“Büyük bir beladır, senin bir arkadaşının,

İşiten ve gören bir adam suretinde olup da,

Malına gelecek herbir musibet noktasında uyanık olduğu halde,

Dinine gelen musibetin ise farkına varmaz.”

Rum 6

Allah’ın vaadidir. Allah, vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
(Bu) Allahın vadettiğidir. Allah vadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
(Bu) Allah’ın vaadi(dir). Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler,

“(Bu) Allah’ın vaadi(dir). Allah vaadinden caymaz.” Çünkü O’nun sözü doğrudur.

“Fakat insanların çoğu” bunlar da çoğunluğu teşkil eden kâfirlerdir,

“bilmezler.” Bununla Mekke müşriklerinin kastedildiği de söylenmiştir.

“Allah’ın vaadi” âyetinde (vaad anlamındaki) kelimenin mansub gelmesi, mastar (mef’ûl-i mutlak) olduğu içindir ve; O, bunu kafi olarak vaadetmiştir” anlamındadır.

Rum 5

Allah’ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, azizdir, rahîmdir.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5. Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allahındır. O gün müminler de Allahın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın yardımı dolayısı ile. O, dilediğine yardım eder. O Azizdir, Rahîmdir.

“Üç ila dokuz yıl arasında” âyetinde yer alan;

“Üç ila dokuz” lâfzından müzekker ile müennesin arasındaki farkı göstermek maksİsmi ile “he” harfi hazfedilmiştir. Buna dair açıklamalar, daha önceden Yusuf Sûresi’nde (12/42. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Yıl(lar)” lâfzında “nun” harfinin üstün gelmesi cem’i müzekker-i salim oluşundan dolayıdır. Araplar arasından; şeklinde (yıllar anlamındaki lâfzı esreli olarak) okuyarak “Gıslîn” kelimesine benzeterek kullananlar da vardır. “Yıl” anlamındaki “sene”nin akıl sahibi varlıklar gibi “vav, nun ve ya, nun” ile çoğul yapılma’sının câiz oluşu, bundan bir harfin hazfedilmiş olması ve bu şekilde çoğul yapılmak suretiyle tekilinde meydana getirilmiş eksikliğin bedeli olarak kullanılmasından ötürüdür. Çünkü “Yıl”ın aslı; ya da dır. (Çoğul halinde) “sin” harfinin esreli gelmesi ise, çoğulunun, kıyasa göre gelmesi gereken benzerlerinin dışında bir surette gelmiş olmasından ötürüdür, Basralı nahivcilerin görüşü budur. el-Ferrâ’nın ise bu “sin” harfini öterli okuması gerekir. Çünkü o: Ötre, “vav”a delalet eder. Burada ise iki görüşten birisine göre “sene” lâfzından bir “vav” hazfedilmiştir. Bununla birlikte bildiğimiz kadarıyla herhangi bir kimse bu kelimeyi ötreli okumuş değildir.

“Önünde de, sonunda da emir Allah’ındır” âyetinde yüce Allah, mutlak olarak yanlız başına kadir olduğunu, âlemde görülen galibiyet ve buna benzer hususların ondan ve onun iradesi ve kudretiyle gerçekleştiğini haber vererek:

“Önünde de, sonunda da” bu galibiyetten önce de, sonra da “’emir” hükümleri gerçekleştirmek

“Allah’ındır” diye buyurmaktadır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Herşeyden önce ve herşeyden sonra emir Allah’ındır.

“Önünde de, sonunda da” anlamındaki âyetler, damme üzere mebni iki zarftırlar. Çünkü bunlar kendilerine izafe edilenin hazfedilmesi suretiyle marife olmuşlar ve böylelikle hazf olunanın anlamını da ihtiva etmiş oldular. Bu yönleriyle İsimlerin marife oluşuna göre farklılık arzederek, muhtevaların kendilerine yükletilmesi (tadmîn) bakımından da harflere (edatlara) benzer hale girdikleri için mebnî oldular. Ayrıca nekre olup, kendisine izafe yapıldığı takdirde binası ortadan kalkması açısından, müfred münadaya benzediklerinden, özellikle damme ile harekelendiler. Bununla birlikte; “Önceden de, sonradan da…” denilmesi mümkündür.

el-Kisaî, Beni Esed’den bazılarının “Önceden de, sonrasından da emir Allah’ındır” ifadesinin birincisini (önceden lâfzını) tenvinli ve mecrur, ikincisini ise tenvinsiz ve ötreli (madmum) diye kullandıklarını nakletmiştir. el-Ferrâ” ise her ikisi de tenvinsiz ve esreli olarak; “Önceden de, sonradan da” diye bir kullanım nakletmekte, ancak en-Nehhâs bunu kabul etmeyip, reddetmiş ve şunları söylemiştir: Bu bahiste el-Ferrâ’nın Kur’ân’a dair yazmış olduğu eserinde yanlış oldukları açıkça ortada bulunan birçok kanaati vardır, Bunlardan birisi de onun: Önceden de, sonradan da.,.” şeklindeki kullanımın câiz olduğunu iddia etmesidir Merhum Kurtubî’nin Tefslri’nin elimizdeki baskılarında, pek açık olmayan ve en-Nehhâs’tan nakledildiği belirtilen bu ibareler, en-Nehhâs’ın Î’râbu’l-Kur’ân, II, 579’daki ifadeler esas alınarak tercüme edilmiştir. Ayrıca el-Ferrâ”nın bu husustaki açıklamalarını örnekleriyle görmek isteyenler onun Meâni’l-Kur’ân, (I, 319 vd.) adlı eserine bakabilirler. Ancak câiz olan şekil ikisi de nekre olmak üzere; şeklidir. ez-Zeccâc: Bunun anlamı; “Önceden de, sonrasından da…” seklindedir, der.

“O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardımı dolayısı ile.” Buna dair açıklamalar daha önceden sözkonusu edilmişti.

“O, dilediğine” yani dostlarından dilediği kimselere

“yardım eder.” Çünkü O’nun yardımı gerçek dostlarının, düşmanlarına galip gelmesi haline mahsustur. Düşmanlarının, dostlarına galip gelmesi ise, O’nun yardımı ile değildir. Bu sadece bir ibtüâdır. Buna bazen zafer ismi da verilebilir.

“O” intikamında

“Aziz’dir” kendisine itaat eden kimselere

“Rahîmdir.”

Rum 4

Birkaç yıl içinde. İş, önceden de sonradan da Allah’ındır. O gün müminler sevinirler.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5. Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allahındır. O gün müminler de Allahın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.

Kurtubi Tefsiri
Üç ilâ dokuz yıl İçinde… Önünde de, sonunda da emir Allah’ındır. O günde mü’minler sevineceklerdir;

Rum 3

Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5. Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allahındır. O gün müminler de Allahın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.

Kurtubi Tefsiri
Yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir.

“Elif, Lâm. Mim. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî, Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğine dair bir rivâyet kaydetmektedir: Bedir gününde Rumlar İranlılara galip geldiler ve bu, mü’minlerin hoşuna gitti. Bunun üzerine

“Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; Yakın bir yerde… O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardımı dolayısıyla” (Ebû Said el-Hudrî) dedi ki: Bu sebebten ötürü mü’minler Bizanslıların, İranlılara galip gelmesine sevindiler. (Tirmizî) dedi ki: Bu, bu rivâyet yoluyla garip bir hadistir. (Buradaki “Rumlar yenildiler” anlamındaki âyeti) Nasr b. Ali el-Cehdamî; “Rumlar yendiler” diye okum ustur. Tirmizî, V, İHy

Tirmizî yine bu hadisi İbn Abbâs yoluyla, bundan daha geniş ve eksiksiz bir şekilde rivâyet etmiştir. İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Mim. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde” âyeti hakkında; “Yendiler” ve; “Yenildiler” (diye okumuş) demiştir. (İbn Abbâs devamla) dedi ki: Müşrikler, İranlıların, Bizanslılara galip gelmelerini arzu ediyorlardı. Çünkü kendileri de, diğerleri de putperest idiler. Müslümanlar ise Bizanslıların, İranlılara karşı galip gelmelerini istiyordu, çünkü onlar ehl-i kitap idiler. Bundan Ebubekir’e sözettiler, Ebubekir de bu hususu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söyleyince: “Bizanslılar pek yakında galip geleceklerdir” dedi. Ebubekir durumu onlara zikredince, bu sefer onlar: O halde bizimle senin aranda buna dair bir süre tesbit et, eğer biz(im tuttuklarımız) galip gelirlerse, bize şunları vereceksin. Şayet siz(in taraftar olduklarınız) üstün gelirlerse, bu sefer size şunları şunları vereceğiz, dediler. Ebubekir (radıyallahü anh) da bunun üzerine beş yıllık bir süre tesbit etti. Bu süre zarfında Bizans’lılar galip gelemediler. Durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söyleyince, şöyle buyurdu: “Niçin sen daha uzun bir süre -ki zannederim on yıl dedi- tesbit etmedin?” diye buyurdu. Ebû Said dedi ki: (Âyet-i kerîmede geçen) “bıd”‘ on yıldan daha az bir süredir. (Devamla) dedi ki: Daha sonra Bizanslılar galip geldiler. İşte yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler.,. O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardımı dolayısı ile” âyetlerini indirdi. Süfyan dedi ki: Duyduğuma göre Bizanslılar onlara karşı Bedir günü zafer kazandılar. Ebû Îsa dedi ki: Bu hasen, sahih ve garib bir hadistir. ” Tirmizî, V, 343; Müsned, I, 276, 304

Tirmizî yine bu hadisi Niyar b. Mükrem el-Eslemî yoluyla da rivâyet etmiş olup, (buna göre Niyar) dedi ki: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir. Üç ila dokuz yıl İçinde” âyeti nazil olduğu günde İranlılar, Bizanslıları yenmişlerdi. Müslümanlar ise Bizans’lıların onlara galip gelmelerini istiyorlardı. Çünkü kendileri ve onlar kitap ehli idiler. İşte yüce Allah’ın:

“O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardımı dolayısı İle. O dilediğine yardım eder. O Aziz’dir, Rahîmdir” buyrukları bu hususta inmiştir. Kureyşliler ise İranlıların galip gelmelerini istiyorlardı. Çünkü onlar ve kendileri kitap ehli olmadıkları gibi; öldükten sonra dirilişe de îman etmiyorlardı. Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirince Ebubekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) dışarı çıkıp Mekke’nin dörtbir yanında yüksek sesle: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir. Üç İla dokuz yıl İçinde” âyetlerini okuyordu. Kureyşlilerden bazı kimseler Ebubekir’e: O halde bu hususta bizimle sizin aranızda bir sözleşme olsun. Senin arkadaşın Rumların (Bizanslıların) üç. ila dokuz yıl arasında İranlılara galip geleceklerini iddia etmektedir. Bu hususta seninle bahse tutuşalım mı? dediler. O: Olur, dedi. Bu bahisleşmenin haram kılınmasından önce idi. Ebubekir ve müşrikler bahse tutuştular ve bu hususta aralarında anlaştılar. Ebubekir’e: Sözü edilen bıd’ (üç ila dokuz) yılı ne kadar tesbit edeceksin? Üç yıl mı yoksa dokuz yıl mı? Bizimle senin aranda nihai olarak kabul edeceğimiz ortalama bir süre tayin et, dediler. (Niyar) dedi ki: Bunun üzerine aralarında altı yıllık bir süre tesbit ettiler. Ancak bu altı yıl geçtiği halde Rumlar galip gelmediler. Bu sefer müşrikler Ebubekir’in bahse konu olan malını aldılar. Yedinci yılın girişi ile birlikte Rumlar, İranlılara galip geldi. Bu sefer müslümanlar Ebubekir’in süreyi altı yıl olarak tesbit etmiş olmasını ayıpladılar. Çünkü yüce Allah:

“Üç ila dokuz yıl içinde” diye buyurmaktadır. Bunun üzerine de pek çok kimse İslâm’a girmişti. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, sahih, garib bir hadistir Tirmizî,V, 344

el-Kuşeyrî, İbn Atiyye ve başkalarının rivâyet ettiklerine göre bu âyet-i kerîmeler nazil olunca, Ebubekir müşriklerin yanına giderek: Bizanslıların yenilgiye uğramaları sizi memnun mu etti? Bizim peygamberimiz yüce Allah’tan bize onların üç ila dokuz yıl içerisinde galip geleceklerini bize haber vermektedirler. Bunun üzerine Ubeyy b. Halef ile onun kardeşi Ümeyye -denildiğine göre bir de Ebû Süfyan b. Harb- dediler ki: Ey Ebû Fasil! (Sütten kesilmiş deve yavrusu anlamında olup) -bununla Ebubekr künyesi ile bir çeşit alay etmeye çalışıyorlardı- Haydi bu hususta seninle bahse tutuşalım. Bunun üzerine, Ebubekir onlarla bahse tutuştu.

Katade dedi ki: Bu olay kumarın haram kılınmasından önce olmuştu. Bahiste mal olarak tesbit ettikleri beş genç deve ile üç yıllık süre idi. Tesbit edilen deve sayısının üç olduğu da söylenmiştir. Daha sonra Ebubekir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gitti ve durumu ona haber verince, Peygamber şöyle buyurdu: “Niye daha İhtiyatlı bir süre tesbit etmedin. Çünkü (âyet-i kerîmede geçen); bıd’ üç ila dokuz ya da on yıl arası bir süredir. Bunun yerine git, hem bahis konusu olan malı arttır, hem de süreyi uzat.” Ebubekir (radıyallahü anh) denileni yaptı. Bunun üzerine tesbit edilen develerin sayısı yüz, süre ise dokuz yıl oldu ve bu süre zarfında da Rum’lar galip geldîler.

en-Nehaîdedi ki: Dokuz yıl içinde galip geldiler. el-Kuşeyrî de dedi ki: Rivâyetlerde meşhur olan Rumların galibiyetlerinin İranlıların, Rumları yenik düşürmelerinin yedinci yılında gerçekleştiğidir. O bakımdan en-Nehaî’nin rivâyetinde geçen dokuz yılm yedinin bazı nakilciler tarafından tahrifi olma ihtimali vardır. Kimi rivâyetlerde de ikinci olarak tesbit edilen deve sayısının yedi, sürenin de dokuz yıla çıkarıldığı belirtilmektedir. Denildiğine göre bu Kisra Perviz’in son fethi olup, bu fetihte Konstantiniyye’yi ele geçirmiş ve orada bir ateş mabedi inşa etmişti. Bu husus Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a haber verilince, bundan dolayı üzülmüştü. Bunun üzerine de şanı yüce Allah bu iki âyet-i kerîmeyi indirmişti.

en-Nekkaş ve başkalarınin da naklettiklerine göre Ebubekir es-Sıddîk (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hicret etmek isteyince, Ubeyy b. Halef ona asılarak şöyle demişti: İranlılar galip gelecek olursa, bahiste sözünü ettiğimiz develeri bana verecek bir kefil ver. Bunun üzerine oğlu Abdu’r-Rahmân kefil oldu. Ubeyy, Uhud’a çıkıp gitmek isteyince, bu sefer Abdu’r-Rahmân ondan kefil göstermesini İstedi, o da ona kefil gösterdi, Daha sonra Ubeyy, Mekke’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, onun vücudunda açtığı bir yara neticesinde öldü. Rumlar da Hudeybiye günü bahse tutuştukları tarihten itibaren dokuzuncu yılın başında İranlılara galip geldiler.

en-Nehaî dedi ki: Süre tamamen bitmeden Rumlar, İranlılara galip geldiler. Medain şehrinde atlarını bağladılar ve Rumiyye şehrini İnşa ettiler. Ebubekir, Ubeyy ile bahse tutuştu ve bahse konu edilen malları da mirasçılarından aldı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ona: “Bu malı tasadduk et” demesi üzerine o da bu malı tasadduk etti.

Müfessirler dediler ki: Rumların, İranlılara galip gelmesinin sebebi şudur: İranlılar arasında çocukları hep hükümdar ve kahraman olan bir kadın vardı, Kisra bu kadına şöyle demişti: Ben Bizanslıların üzerine gitmek üzere hazırladığım bir ordunun başına senin çocuklarından birisini geçirmek isliyorum. Kadın şöyle dedi: İşte Hürmüz. Çünkü o tilkiden daha kurnaz, kartaldan daha ihtiyatlıdır. İşte sana Ferruhan. Kılıçtan daha keskin, oktan daha derine işler. İşte Şehr-i Bazan şundan şundan daha tahammülkâr. Bunlardan istediğini seç. Bunun üzerine Kisra o tahammülkâr olanı seçip, kumandan tayin etti. Şehr, İranlılardan hazırlanmış ordu ile Rumların üzerine yürüdü ve onlara galip geldi. İkrime ve başkaları dedi ki: Şehr Bazan, Bizanslılara galip gelince, körfeze varıncaya kadar bütün Rum diyarını tahrib etti. Kardeşi Ferruhan ona dedi ki: Ben kendimi Kisra’nın tahtı üzerinde oturur görüyorum. Bunun üzerine Kisra Şehr Bazan’a mektup yazarak bana Ferruban’ın başını gönder dedi, ancak Şehr bunu yapmadı. Bu sefer Kisra, İranlılara şunu yazdı: Ben size Ferruhan’ı kumandan tayin ettim ve bunun yerine Şehr Bazan’ı da görevden aldım. Ferruhan’a da başa geçtiği takdirde Şehr Bazan’ı öldürmesi için mektub yazdım, Ferruhan, Şehri öldürmek isteyince, Şehr ona Kisra’dan kardeşi Ferruhan’ı öldürmesini emreden üç ayrı mektub gösterdi ve Ferruhan’a şunları söyledi: Kisra bana seni öldürmek üzere üç ayrı mektub yazdı. Ben üçünde de: Bu emrini gözden geçit diye ona cevab verdim. Şimdi sen beni sadece bir mektub yazdığı için mi öldüreceksin? Bunun üzerine Ferruhan tekrar kumandanlığı kardeşine geri verdi. Şehr de Bizans hükümdarı Kayser’e mektub yazdı ve Kisra’ya karşı biribirleri ile yardımlaştılar. Böylelikle Bizanslılar da, İranlılara galip geldiler ve Kisra öldü. Buna dair haber Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Hudeybiye günü ulaştı. O da beraberinde bulunan müslümanlar da bu işe sevindiler. İşte yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde” âyeti bunu anlatmaktadır ki; yakın yerden kasıt ise Şam (Suriye) diyarıdır.

İkrime ise, Ezriât dîye açıklamıştır ki; burası da Arap toprakları ile Şam arasında bir yerdir. Denildiğine göre Kayser Yuhanna (Johannes) diye bilinen kumandan, buna karşılık Kisrada Bazan adında bir kumandan(m komutasında birer ordu) gönderdiler. Her iki kumandan Ezriât ve Busra’da karşılaştılar ki; burası Şam’ın hem Arap, hem Acem topraklarına en yakın olan bölgesidir. Mücahid, el-Cezire’de karşılaştıklarını söyler ki, burası da Irak ile Şam arası bir yerdir. Mukâtil Ürdün ve Filistin’de demişlerdir.

(Ayet-i kerîmede geçen) “ednâ” en yakın anlamındadır. İbn Atiyye dedi ki: Şayet bu olay Ezriât’da olmuş ise bu Mekke’ye kıyasen en yakın yer demektir. İmruu’l-Kays’ın şu beyitinde sözünü ettiği yer de orasıdır;

“(Şam taraflarındaki) Ezriât’tan ona baktım; -ki akrabaları tâ Yesrib’tedir-

Ve onun en yakın evi(ni görmek) için bile çok yükseğe bakmak gerekir.”

Eğer bu olay el-Cezire’de meydana gelmiş ise, Kisra (İran) topraklarına göre en yakın yer demektir. Şayet Ürdün’de meydana gelmiş ise, o vakit bu, Bizans topraklarına en yakın yer demektir.

İşte bu galibiyet gerçekleşip Bizanslılar yenik düşünce, kâfirler sevindi. Yüce Allah da kullarına Bizanslıların galip geleceklerini ve Savaşta onlara karşı muzaffer olacaklarını müjdeledi.

Sûrelerin başlangıcında yer alan Mukatta’ harfler O ne dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Said el-Hudrî, Ali b. Ebî Tâlib ve Muaviye b. Kurre “Rumlar yenildiler” anlamındaki âyeti “ğayn” ve “lâm” harflerini üstün olmak üzere:

Rumlar yendiler” diye okumuşlardır. Bu kıraatin açıklaması şöyledir: Bedir günü Rumlar galip gelmiş ve bu husus gerçekleşmişti. Bu ise Kureyş kâfirlerine çok ağır gelmiş, müslümanlarsa bundan dolayı sevinmişlerdi. Yüce Allah mü’min kullarına üç ila dokuz yıl arası bir süre zarfında bir daha galip geleceklerini müjdeledi. Bu açıklamayı Ebû Hatim zikretmiştir.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: İnsanların çoğunluğunun kıraati “ğayn” harfi ötreli, “lâm” harfi de esreli olmak üzere; “Rumlar yenildi” şeklindedir. Ancak İbn Ömer ve Ebû Said el-Hudrî’nin; Rumlar yendi” şeklinde ve “galip geleceklerdir” anlamındaki âyeti da; “Yenileceklerdir” diye okudukları rivâyet edilmiştir.

Ebû Hatim’in naklettiğine göre İsmet, Harun’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu Şam halkının kıraatidir. Ahmed b. Hanbel de der ki: Burada sözü edilen İsmet adındaki şahıs, zayıf bir ravidir. Ebû Hatim ise ondan pekçok nakillerde bulunmaktadır. İlgili hadis, uygun kıraatin “ğayn” harfi ötreli olarak; “Yenildiler” şeklinde olduğudur.

Verilen bu haber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nübüvvetine bir delildir. Çünkü Bizanslılar, İranlılara yenilmiş, buna karşılık yüce Allah Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Bizanslıların üç ila dokuz yıl arasında İranlıları yeneceklerini haber vermiş, mü’minlerin de bundan dolayı sevineceklerini bildirmiştir. Çünkü Bizanslılar kitab ehli idi. Böyle bir haber şanı yüce Allah’ın haber verdiği ve kendilerinin bilmeleri mümkün olmayan gayb bilgisine dairdi. (Peygamber de) Ebubekir’e bu hususta bahse tutuşmasını ve bahis konusu olan malı daha da arttırmasını emretmiş idi. Sonraları bahis haram kılındı ve kumarın haram kılınmasıyla (helâl hükmü) nesh oldu.

İbn Atiyye der ki: “Ğayn” harfi ötreli okunuşu daha doğrudur. Buna karşılık insanlar icma ile; “Galip geleceklerdir” âyetinde “ya”yi da Üstün okumuşlardır. Bundan kasıt da Kumlardır.

Yine İbn Ömer’den rivâyet olunduğuna göre o “galip geleceklerdir” anlamındaki âyette “ya” harfini de ötreli okuduğu (yenileceklerdir, demek olur) da rivâyet edilmiştir. Ancak bu okuyuşta rivâyetlerin, ardı arkasına birbirini desteklediği mana tersyüz edilmektedir,

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: “Ya” harfini ötreli olarak “yenileceklerdir” diye okuyanların okuyuşuna göre anlam şöyle olur; İranlılar bu galip gelişlerinden sonra yenik düşürüleceklerdir.” Rivâyet edildiğine göre Rumların, İranlılara galip gelmesi Bedir günü gerçekleşmişti. Nitekim Tirmizî’nin naklettiği Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen hadis “te” böyledir. Bu galibiyetin Hudeybiye günü gerçekleştiği ve buna dair haberin Rıdvan bey’atinin gerçekleştiği günü ulaştığı da söylenmiştir. Bu açıklamayı İklime ve Katade yapmıştır,

İbrı Atiyye dedi ki: Her İki günde de Allah’ın mü’minlere yardımı gerçekleşmişti.

İnsanların naklettiklerine göre; Bizanslıların galibiyetleri dolayısıyla müslümanların sevinmelerine, buna karşılık yenik düşmeleri dolayısıyla da üzülmelerine sebep Bizanslıların müslümanlar gibi kitab ehli olmaları, İranlıların ise putperest olmaları idi. Nitekim hadiste de böyle açıklanmıştır.

en-Nehhâs dedi ki: Bundan daha uygun bir diğer görüşe göre; sevinmelerinin sebebi, yüce Allah’ın sözünü hak olarak gerçekleştirmesi idi. Çünkü bu peygamberin nübüvvetine bir delil teşkil etmektedir. Zira şanı yüce Allah, üç ila dokuz yıl arasında meydana gelecek olayı haber vermiş ve bu süre içerisinde verdiği haber gerçekleşmişti.

İbn Atiyye dedi ki: Buna şöyle bir mantıki gerekçe göstermek de mümkündür: Kişi küçük düşmanın galip gelmesini ister. Çünkü ona karşı yapılması gereken hazırlık daha az ve kolaydır. Büyük düşman galip gelirse, ondan daha çok korkulur. İşte bu hususu dikkatle göz önünde bulundurup Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in aynı zamanda dininin ve yüce Allah’ın kendisi ile göndermiş olduğu şeriatinin üstün geleceğini ümit edip diğer ümmetlere karşı galibiyet sağlamasını arzuladığını, buna karşılık Mekke kâfirlerinin yüce Allah’ın kendisini kökten imha edecek bir krallığı başına tebelleş ederek, kendilerini ondan kurtarmasını arzu ettiklerini de göz önünde bulunduralım.

Bir açıklama da şöyledir: Mü’minlerin sevinmelerinin sebebi, Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müşriklere karşı zafer kazanması idi. Çünkü Cebrâîl bu hususu Bedir günü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildirmişti. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî nakletmiştir.

Derim ki: Müslümanların sevinmelerinin bütün bunlar sebebiyle olma ihtimali de vardır. Onlar hem kendi düşmanlarına karşı zafer kazandıklarından, hem Rumların galip gelmelerinden, hem de yüce Allah’ın vaadinin gerçekleşmesinden dolayı sevinmiş olabilirler,

Ebû Hayve eş-Şamî ile Muhammed b. es-Sümeyka’ bu “yenilmelerinden sonra” anlamındaki âyeti “lanı” harfini sakin olmak üzere; diye okumuşlardır ki; bunlar tıpkı; ile gibi iki ayrı söyleyiştir. el-Ferrâ” bunun asıl şeklinin; olduğunu ve yüce Allah’ın:

“Namazı dosdoğru kılmak” âyetinde olduğu gibi, “te’nin hazfedildiğini iddia etmiştir. Çünkü bunun da aslı; Ve namazı dosdoğru kılmak” şeklindedir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu ise yanlış bir kanaattir. Pekçok ilim ehli bunun yanlışlığını kolaylıkla anlayabilir. Çünkü “Namazı kılmak” da mastar gelmiş olup bundan “te” harfinin hazfedilmesi fiilinin illetli olmasından dolayıdır. Bu gibi kelimelerde “te” hazfedilen harfin yerine kullanılır, “Yenilme” ise ne illetli harfi bulunan bir fiildir, ne de ondan herhangi bir harf hazfedilmiştir.

el-Esmaî ise “kovdu, kovaladı, celbetti, sağdı ve galip geldi” anlamındaki fiilleri mastarlarıyla birlikte; şeklinde kullanıldıklarını nakletmektedir. Burada hazf nerededir? Acaba; “Yedi, yemek” fiilinde ve benzerlerinde birşeylerin hazfedilmiş olduğunu söylemek nasıl mümkün olur.

Rum 2

Rumlar yenildi.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5. Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allahındır. O gün müminler de Allahın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.

Kurtubi Tefsiri
Rumlar yenildiler;

Rum 1

Elif Lâm Mîm.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Elif, Lâm. Mim.

Ankebut 69

Bizim uğrumuzda cihad edenleri mutlaka yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, iyilik yapanlarla beraberdir.

Diyanet Vakfı
Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.

Kurtubi Tefsiri
Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah İhsan edenlerle beraberdir.

“Uğrumuzda cihad edenleri” bizim uğrumuzda yani bizim rızamızı isteyerek cihad edenleri..,

es-Süddî ve başkaları dediler ki: Bu âyet-i kerîme Savaşın farz kılınışından önce inmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Âyet-i kerîme örfen bilinen cihaddan öncedir. Burada sözü edilen cihad, Allah’ın dini uğrunda ve O’nun rızasını talep yolunda umumi bir cihaddır. el-Hasen b. Ebi’l-Hasen dedi ki: Âyet-i kerîme Allah’a çokça ibadet eden kimseler hakkındadır. İbn Abbâs ile İbrahim b. Edhem şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme bildikleri gereğince amel eden kimseler hakkındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Bildikleriyle amel edene Allah bilmediklerini öğretir.” İbn Kesîr, Tefsir, 10, 422’de mana itibariyle buna yakın bir rivâyet zikretmektedir.

Bazı ilim adamları da yüce Allah’ın:

“Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor.” (el-Bakara, 2/282) âyetine işaret edildiğini kabul etmişlerdir. Ömer b. Abdulaziz de şöyle demiştir: Bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi engelleyen husus, bildiklerimizle amel etmekteki kusurumuzdur. Eğer bizler bildiklerimizin bir kısmı ile amel edecek olursak, şüphesiz ki Allah bizlere bedenlerimizin (fiilen) elde edemeyeceği kadar ilme bizi mirasçı kılar. Yüce Allah:

“Allah’tan korkun, Allah size öğretiyor” diye buyurmaktadır.

Ebû Süleyman ed-Dârânî dedi ki: Âyet-i kerimede sözü edilen cihad yalnızca kâfirlerle Savaşmak değildir, O dine yardımcı olmaktır, batılcıların görüşlerini reddetmek, zâlimlerin kökünü kazımaktır. Bunun en büyük şekli de iyiliği emredip kötülükten alıkoymaktır. Allah’a itaat uğrunda nefislere karşı mücahede de onun bir parçasıdır ve en büyük cihad budur.

Süfyan b. Uyeyne, İbnu’l-Mübarek’e dedi ki: Sen insanların ihtilâf ettiklerini görecek olursan, mücahidlerle ve serhadlerde İslam diyarını koruyanlarla birlikte olmaya bak. Şüphesiz ki yüce Allah:

“Elbette Biz onları yollarımıza İletiriz” diye buyurmaktadır.

ed-Dahhak dedi ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur Hicret yolunda cihad eden kimseleri elbette îman üzere sebat yollarına ileteceğiz. Daha sonra şöyle demektedir: Dünyada sünnete tabi olmak, âhirette cennete benzer. Âhirette cennete giren kurtulur. Aynı şekilde dünyada da sünnete yapışan kurtulur.

Abdullah b. Abbas dedi ki: Bize itaat yolunda cihad edenleri elbette Biz de mükâfat yollarımıza ileteceğiz. Bu da itaatin genel anlamıyla kaydedilen bütün görüşleri kapsar.

Abdullah b. ez-Zübeyir’in şu sözü de buna yakındır: Hikmet der ki: Beni arayıp da bulamayan, iki yerde beni arasın: Bildiğinin en güzeli ile amel etsin ve bildiğinin en kötülerinden uzak kalsın.

el-Hasen b. el-Fadl dedi ki: ifadede bir takdim ve te’hir vardır. Yani Bizim kendilerine hidayet verdiğimiz kimseler, asıl yolumuzda cihad edenlerdir.

“Biz onları yollarımıza iletiriz.” Yani cennet yollarına. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. en-Nekkaş dedi ki: Allah onları hak dine uymayı muvafık kılar. Yusuf b. Esbât dedi ki: Yani Biz onların niyetlerini, sadakalarını, namaz ve oruçlarını Allah için ihlâslı kılacağız.

“Muhakkak ki Allah İhsan edenlerle beraberdir” âyetinde yer alan; ‘in başındaki “lâm” harfi te’kid “lâm”ı olup bu “lâm”ın başa gelmesi iki şekilden birisine göredir: Başına geldiği kelime isim olmalı, te’kid “lâm”ı ancak isimlerin başına gelir. Yahutta harf (edat)’ın başına gelmelidir. Çünkü harfte de istikrar manası vardır. Mesela “Şüphesiz ki Zeyd evdedir” demek gibi. Sakin okunduğu takdirde sadece edattır, başka bir şey olmaz. Fethalı okunduğu takdirde ise isim olması da caizdir, harf olması da caizdir. Fakat çoğunluk belli bir mana için getirilmiş bir harf olduğu görüşündedir.

“İhsan ve ihsan edenlerdin anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/195. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Şanı yüce Allah, bu cihad edenlerle, yardımı ve onlara ihsan edeceği zaferlerle onları korumak, onları doğru yola iletmekle birliktedir. Bunlarla ve diğer herkesle İse; onları kuşatmak ve kudreti ile birliktedir. Her iki birlikte oluş arasında ise büyük bir fark vardır.

Ankebut 68

Allah’a karşı yalan uydurandan veya hak kendisine geldiği hâlde onu yalanlayandan daha zalim kimdir? Kâfirler için cehennemde bir yer yok mudur?

Diyanet Vakfı
Allaha karşı yalan uyduran yahut kendisine hak gelmişken onu yalan sayandan daha zalimi kimdir? Cehennemde kafirlere yer mi yok!

Kurtubi Tefsiri
Allah’a karşı yalan uyduran veya kendisine hak gelince, onu yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir! Kâfirler için cehennemde kalacak yer mi yok?

“Allah’a karşı yalan uyduran… kimseden daha zalim kim olabilir?” Yüce Allah’la beraber, O’na ortak koşan, evladı olduğunu iddia edenden ve bir hayâsızlık işlediği zaman da:

“Biz atalarımızı da bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti” (el-A’raf, 7/28) diyenden daha zalim hiçbir kimse yoktur, demektir.

“…Veya kendisine hak gelince onu yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir.” Yahya b. Sellâm dedi ki; Hak’tan kasıt Kur’ân’dır. es-Süddî de tevhiddir demiştir. İbn Şecere de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır demiştir. Bu görüşlerin herbirisi diğer ikisini de kapsamına alır.

“Kâfirler için cehennemde kalacak yer mi yok?” Bu takrirî bir istifhamdır. (Yer vardır, demektir.)

Ankebut 67

Etraflarından insanlar kapılıp götürülürken, kendileri için güvenli bir harem kıldığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

Diyanet Vakfı
Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekkeyi) güven içinde kudsi bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hala batıla inanıp Allahın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Çevrelerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen, kendilerine güvenli kutsal bir belde yaptığımızı görmezler mi? Bundan sonra bâtıla inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

“Çevrelerinde… kendilerine güvenli kutsal bir belde yaptığımızı görmezler mi?” Abdu’r-Rahmân b. Zeyd dedi ki: Bu belde Mekke’dir. Kendilerinden söz edilenler de Kureyş’tir. Yüce Allah orada kendilerini güvenlik içinde barındırmıştır.

“Çevrelerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen” âyeti hakkında ed-Dahhak şöyle demiştir: İnsanlar birbirlerini öldürüyor, birbirlerini esir alıyorlardı.

Kapıp götürmek, hızlıca almak, yakalamak” demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Kasas Sûresi’nde (28/57. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah, onlara kendisine itaatla boyun eğsinler diye bu büyük nimeti hatırlatmaktadır. Yani Ben onlara esir alınmaktan, baskınlardan, öldürülmekten yana içinde emin oldukları güvenlikli bir belde kıldım. Onları denizde tehlikelerden kurtardığım gibi, karada da kurtardım. Fakat onlar karada Bana ortak koşuyorlar, denizde ortak koşmuyorlar. Bu ise onların bu hallerindeki çelişkinin hayret edilecek bir iş olduğuna dikkat çekmektir.

“Bundan sonra batıla inanıp” Katade şirke inanıp Yahya b. Sellam İblis’e inanıp diye açıklamışlardır.

“Allah’ta nimetine nankörlük mü ediyorlar?” İbn Abbâs dedi ki: Allah’ın verdiği afiyete karşı nankörlük mü ediyorlar? İbn Şecere, Allah’ın bağış ve lütuflarına karşı mı nankörlük ediyorlar? diye açıklamış. İbn Sellam da: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirmiş olduğu hidayete karşı mı nankörlük ediyorlar? diye açıklamışlardır. en-Nekkaş da şu açıklamayı nakletmektedir: Bunlar açken onlara yemek yedirmemize, korkudan sonra onlara güvenlik vermemize karşı mı nankörlük ediyorlar? Bu onların hallerinin hayret edilecek bir iş olduğunu ifade eder ve soru şeklinde bir inkâr (durumlarını rcd)dir.

Ankebut 66

Kendilerine verdiklerimizi inkâr etmeleri için ve biraz geçinip faydalansınlar diye. Ama yakında bilecekler.

Diyanet Vakfı
Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler!

Kurtubi Tefsiri
Tâ ki kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler ve yararlansınlar. Yakında bileceklerdir.

“Tâ ki kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler ve yararlansınlar.”

Denildiğine göre burada fiillerin başındaki iki “lâm” (mealde; tâ ki) key “Lâm’ı diye bilinen “lâm”lardır. Kâfir olsunlar ve faydalansınlar diye, anlamındadır.

Şöyle de denilmiştir:

“Bakarsın ki onlar ortak koşarlar.” Onların şirklerinin neticesi Allah’ın nimetlerini inkâr etsinler ve dünya ile faydalansınlar diye…

Bir diğer görüşe göre buradaki “lâm”lar emir lamı olup tehdit manasını ihtiva eder. Yani size ihsan etmiş olduğumuz nimete ve denizden kurtarmaya karşı nankörlük edin ve yararlanın, bakalım. Bu açıklamanın delili Ubeyy’in: “Ve oyalanın” şeklindeki kıraatidir. İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bunu ayrıca el-A’meş, Nafi’ ve Hamza’nın “lâm” harfini cezm ile; Ve yararlansınlar!…” şeklindeki kıraatleri pekiştirmektedir.

en-Nehhâs dedi ki:

“Tâ ki yararlansınlar” âyetindeki “lâm”, key “lâm”ıdir, emir “lâm”ı olması da mümkündür. Çünkü emir lamında aslolan esreli okunmasıdır. Şu kadar var ki; bu emirde tehdit manası vardır, “Lâm” harfini sakin olarak okuyanlar ise bu “lâm”ı key “lâm”ı olarak kabul etmezler. Çünkü key “tam”ının sakin okunması câiz değildir. Bu İbn Kesîr, el-Müseyyeb ve Kalun’un, Nafî’den kıraatidir. Hamza, el-Kisaî ve Hafs’ın da Âsım’dan rivâyet ettiği kıraati de böyledir. Diğerleri ise “lâm’ı esreli okumuşlardır. Ebû’l-Aliye de “Onlara verdiğimize nankörlük etsinler diye. Artık yararlanın yakında bileceksiniz” şeklinde bir tehdit olarak okumuştur.

Ankebut 65

Gemide bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Fakat onları karaya çıkarınca hemen ortak koşarlar.

Diyanet Vakfı
Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Ona has kılarak (ihlasla) Allaha yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allaha) ortak koşmaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Gemiye bindiklerinde dîni yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na yalvarırlar. Onları karaya kurtarınca da bakarsın ki onlar ortak koşarlar.

“Gemiye bindiklerinde” ve suda boğulmaktan korktuklarında

“dinî yalnız Allah’a halis kılanlar olarak” yani niyetlerinde samimi olarak

“O’na yalvarırlar.” Putlara ibadet ve dua etmeyi bırakırlar.

“Onları karaya kurtarınca da bakarsın ki onlar ortak koşarlar.” Onunla birlikte başkasına ve hakkında herhangi bir delil indirmediği şeylere dua ve ibadet ederler.

Denildiğine göre; onların şirk koşmaları herhangi bir kimsenin şu kabilden sözler söylemesi idi: Şayet Allah ve kaptan yahut gemici olmasaydı boğulacaktık. Böylelikle Allah’ın onların faydasına olmak üzere onları kurtarmasını Allah ile mahlukatı arasında taksim etmiş (böylece O’na ortak koşmuş) oluyorlar.

Ankebut 64

Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadır. Ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur, eğer bilmiş olsalardı.

Diyanet Vakfı
Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!

Kurtubi Tefsiri
Bu dünya hayatı bir eğlenceden ve bir oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise, asıl hayat yurdu işte orasıdır, bilmiş olsalardı.

“Bu dünya hayatı bir eğlenceden ve bir oyundan başka bir şey değildir.” Yani bu dünya hayatı kendisi ile oyalanılan ve eğlenilen bir şeydir. Allah’ın zenginlere vermiş olduğu dünyalık mutlaka yok olur, zeval bulur. Tıpkı hakikati olmayan ve sebatı bulunmayan oyun gibidir. Bazıları şöyle demiştir: Dünya senin için baki kalsa bile, sen onun için baki kalmazsın. Şu beyitleri okumuşlardır:

“Dünyanın akşam bize gelişi, sabah gidişinden farklıdır.

Bir takım işlerden sonra başka işler meydana gelir.

Geceler (kimini) bir araya getirir, ayırır kimini,

Kimi yıldızlar doğar o gecede batar kimileri.

Her kim zamanın ve sevincinin kalıcı olduğunu sanırsa,

Bilsin ki imkansızdır bu, hiçbir sevinç devam etmez.

Ve affetsin Allah bütün endişesi tek bir şey olanı

Ve gelen musibetlerin dönüp dolaşıcı olduğuna inanan kimseyi.”

Derim ki: Bütün bunlar mal, mevki, geçimin temel esasını sağlayacak ve itaatler için gerekli gücü temin edecek, zorunlu ihtiyaçtan fazla olan giyecek gibi; dünyalıklar hakkındadır. Bunlardan Allah için olanlara gelince; onlar âhiretın kapsamı İçerisindedirler ve asıl kalacak olanlar onlardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Celal ve ikram sahibi Rabbimin Vechi ise kalıcıdır.” (er-Rahmân, 55/27) Yani kendisi ile Allah’ın mükâfat ve rızası aranılarak yapılan şeyler kalıcıdır.

“Âhiret yurdu ise; asıl hayat yurdu işte orasıdır.” Asla sonu gelmeyen, ölümün söz konusu olmadığı kalıcı hayat yurdu orasıdır. Ebû Ubeyde; ‘in, “ha” harfi kesreli olarak; ‘in aynı anlamda olduğunu iddia etmiştir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Bazan bakarsın ki hayat hayattır.”

Başkaları ise; ‘in vezninde, Sopalar” gibi çoğul olduğunu söylemektedir. ise canlı olan herşey hakkında kullanılır. aynı zamanda cennetteki bir pınardır. ‘ın aslının, olduğu ve aynı iki harfin arka arkaya gelmesi dolayısıyla “vav”lardan birisinin “ya”ya değiştirildiği de söylenmiştir.

Bunun böyle olduğunu

“bilmiş olsalardı…”

Ankebut 63

Eğer onlara: Gökten suyu kim indirip de onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltti? diye sorarsan, mutlaka Allah derler. De ki: Hamd Allah’a mahsustur. Hayır, onların çoğu akletmezler.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki onlara: «Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?» diye sorsan, mutlaka, «Allah» derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allaha mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Sen onlara; “Gökten suyu indirip onunla yeri ölümünden sonra dirilten kimdir?” diye sorsan, onlar elbette; “Allah’tır” derler. “Allah’a hamd olsun” de. Fakat onların çoğu akıl etmezler.

“Eğer sen onlara: Gökten suyu” buluttan yağmuru

“İndirip onunla yeri ölümünden” yani kuraklıktan, orada yaşayanları kıtlık halinden

“sonra dirilten kimdir, diye sorsan, onlar elbette Allah’tır derler.” Siz bunu itiraf ettiğinize göre niye O’na ortak koşuyor, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr ediyorsunuz? O, bunları yapmaya kadir olduğuna göre mü’minleri zengin kılmaya da kadirdir. Bunu, te’kid olsun diye tekrarlamıştır.

“Allah’a” kudretine dair açıklamış olduğu apaçık delil ve belgeler dolayısıyla

“hamdolsun de. Fakat onların çoğu akıl etmezler.” Bu deliller üzerinde gereği gibi düşünmezler.

Onların bunu ikrar etmesi dolayısıyla

“Allah’a hamdolsun” diye açıklandığı gibi; suyu indirip yeryüzünü canlandırdığı için Allah’a hamdolsun diye de açıklanmıştır.

Ankebut 62

Allah kullarından dilediğine rızkı bol verir, kiminin de rızkını kısar. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, kullarından dilediği kimseye rızkı genişletir, bazan ona daraltır da. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

“Allah, kullarından dilediği kimseye rızkı genişletir” yani îman ve küfür sebebiyle rızıkta bir değişiklik olmaz. Rızkı genişletmek de, kısmak da O’ndandır. O halde fakirlik dolayısıyla başkalarının ayıplanması da söz konusu olmaz. Çünkü herbir şey Allah’ın kaza ve kaderi iledir.

“Şüphesiz ki Allah” halleriniz ve işlerinize ait ” herşeyi çok iyi bilendir” âyeti, dar rızık ya da bol rızıktan hangisinin sizin faydanıza olduğunu çok iyi bilendir, diye de açıklanmıştır.

Ankebut 61

Eğer onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim buyruğu altına aldı? diye sorarsan, mutlaka Allah derler. Öyleyse nasıl döndürülüyorlar?

Diyanet Vakfı
Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?» diye sorsan, mutlaka, «Allah» derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Eğer sen onlara: “Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ayı kim emrinize verdi” diye sorsan, onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar?

“Eğer sen onlara göklerle yeri kim yarattı… diye sorsan” âyet-i kerimesi müşriklerin müslümanları fakirlikleri dolayısıyla ayıplayıp; Eğer siz hak üzere olsaydınız, fakir olmazdınız demeleri üzerine, yüce Allah bu şüpheyi, bu buyruklarıyla izale etmiştir. Zira onların bu ifadeleri bir kelime oyunu idi ve kâfirler arasında da fakir kimseler vardı. Aynı şekilde: Biz hicret edecek olursak, harcayacak bir şey bulamayız, diyenler de vardı. Yani siz Allah’ın herbir şeyi yarattığını kabul ettiğinize göre rızık hususunda nasıl şüpheniz olur? Herbir varlığı yaratmak kudretine sahip olan O yüce zat, kutunun rızkını vermekten nasıl âciz olabilir? İşte bundan dolayı yüce Allah bu âyetin akabinde:

“Allah kullarından dilediği kimseye rızkı genişletir, bazen ona daraltır da” diye buyurmaktadır.

“O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar.” Nasıl Benim tevhidimi inkâr ediyor ve ibadetimden yüz çeviriyorlar?

Ankebut 60

Yeryüzünde rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki, Allah onu da sizi de rızıklandırır. O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allahtır. O, her şeyi işitir ve bilir.

Kurtubi Tefsiri
Kendi rızkını taşımayan nice canlı vardır. Allah onlara da rızkı verir, sîze de. O, işitendir, bilendir.

“Kendi rızkını taşımayan nice canlı vardır. Allah onlara da rızkı verir, size de.” el-Vahidî senedini kaydederek Yezid b. Harun’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bize Haccac b. el-Minhal ez-Zührî’den -ki o Abdurrahman b. Atâ’dır- anlattı: ez-Zührî, Atâ’dan, o İbn Ömer’den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İle birlikte çıktık. Nihayet Ensar’dan birisinin bahçesine girdi. Meyvelerden alıp yemeye başladı ve: “Niye yemiyorsun ey İbn Ömer?” dedi. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü canım çekmiyor dedim. Şöyle buyurdu: “Fakat benim canım çekiyor. Bu hiçbir şeyin tadına bakmadığım dördüncü günün sabahı. İstersem Rabbime dua ederim, O da bana Kisra ve Kayser’in mülkü gibi mülk verir. Ne dersin?: Ey İbn Ömer sen bir yıllık rızıklarını saklayan ve yakînin oldukça zayıfladığı bir topluluk arasında kalırsan ne yaparsın?” (İbn Ömer) dedi ki: Allah’a yemin ederim, aradan fazla zaman geçmeden:

“Kendi rızkını taşımayan nice canlı vardır. Allah onlara da rızkı verir, size de. O işitendir, bilendir” âyeti nazil oldu. el-Vahidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s.

Derim ki: Bu zayıf bir rivâyettir. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendi aile efradı için bir yıllık geçimlerini saklamış olması zayıflatmaktadır. Bu gerçeği de Buhârî ve Müslim ittifakla rivâyet etmişlerdir. Sahabe de bu işi böyle yapıyordu ki; onlar arkalarından gelenlere önderlerdir, kendilerinden sonra gelecek olan takva sahibi ve mütevekkil kimselerin İmâmlarıdırlar.

İbn Abbâs’ın rivâyetine göre mü’minler Mekke’de müşrikler tarafından eziyete uğratılınca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şöyle demiştir: “Medine’ye çıkıp gidin, oraya hicret edin. Zâlimlere komşuluk etmeyin.” Ashab şöyle dedi: Orada bizim ne evimiz, ne akarımız vardır, ne de bize yemek yedirecek, su içirecek kimsemiz vardır. Bunun üzerine:

“Kendi rızkını taşımayan nice canlı vardır. Allah onlara da rızkı verir, size de” âyeti nazil oldu. Yani bu canlılarla beraber azıkları gizli ve saklı değildir, siz de boylesiniz. Allah sizi hicret edeceğiniz yerde azıkla ndıracaktır. Bu birinci görüşe göre daha uygundur.

“Nice” ile ilgili açıklamalar ve bunun aslen; olup başına benzetme edatı olan “kafin geldiğine ve bunda;

“Nice” anlamı bulunduğuna dair açıklamalar daha Önceden (el-Kasas, 28/82. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. el-Halil ve Sîbeveyh’e göre bunda takdir sayı gibidir. Çok sayıda pek çok canlı vardır ki,., demektir.

Mücahid dedi ki; Bununla kuşlar ve davarlar kastedilmektedir. Bu hayvanlar ağızlarıyla yerler ve beraberlerinde hiçbir şey taşımazlar. el-Hasen dedi ki: Bunlar o anlık yiyeceklerini yerler, ertesi gün için bir şey saklamazlar.

“Kendi rızkını taşımayan” yani rızkını elde etmeye kadir olamayan

“nice canlı vardır.” Onlar nereye giderlerse

“Allah onlara da rızkı verir, size de” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Taşımak burada yükletmek anlamındadır Yani rızıklarını kazanma mükellefiyeti onlara verilmemiştir. Allah onları rızıklandırır en-Nekkaş dedi ki: Maksat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. ü yei” fakat saklamazdı.

Derim ki: Bu görüşün hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü burada “dabbe: canlı” lâfzı mutlak olarak kutlanılmıştır. Örfen bu lâfız mutlak olarak kullanıldığında insan hakkında kullanılmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında nasıl kullanılabilir? Buna dair açıklamalar daha önce en-Neml Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“O söz aleyhlerine gerçekleşince Biz onlara yerden bir dâbbe çıkartırız. Onlara… söyler.” (en-Neml, 27/82) âyetini açıklarken geçmişti.

İbn Abbâs dedi ki: Dâbbeler canlılardan debelenen herbirisi demektir. Bunların hiçbirisi kendi rızkını taşımaz ve rızık da saklamaz. Âdemoğlu, karınca ve fareler müstesna. Kimisinin şöyle dediği nakledilmiştir: Ben bülbülün koynunda yiyecek sakladığını gördüm. Saksağanın da yiyecek sakladığı yerlerinin bulunduğu ancak bunları unuttuğu da söylenir.

“Allah onlara da rızkı verir, size de.” Böylelikle verdiği rızkında hırs gösteren ile tevekkül edeni, çokça isteyen ile kanaatkarı, hilebaz ile âcizi birbirine eşit kılar taki çok çalışıp didinen kimse, çalışıp didinmesi sonucu kendisine rızık verildiğine aldanmasın. Âciz kimse de acizliği dolayısıyla rızkının alıkonulacağını düşünmesin.

Sahih’de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Eğer sizler yüce Allah’a hakkıyla tevekkkül edecek olursanız, sabahleyin kursakları boş gidip akşamleyin dolu olarak dönen kuşları rızıktandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı.” Tirmizî, IV, 573; İbn Mâce, II, 1394; Müsned, I, 30, 52.

“O” duanızı ve Medine’de harcayacak bir şey bulamayacağız şeklindeki sözlerinizi

“İşitendir” kalplerinizde bulunanları

“bilendir.”

Ankebut 59

Sabreden ve Rablerine tevekkül edenlerdir.

Diyanet Vakfı
Onlar, sabreden kimselerdir ve yalnız Rablerine güvenip dayanmaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki sabrederler ve Rabblerine tevekkül ederler.

“Îman edip salih amel işleyenleri elbette Biz onları cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştiririz” âyetindeki

“Elbette Biz onları… yerleştiririz” lâfzını İbn Mes’ûd, el-A’meş, Yahya b. Vessâb, Hamza ve el-Kisaî “be” yerine “peltek se” harfi ile; “Mutlaka onları ikamet ettiririz,” diye okumuşlardır ki bu da ikamet anlamına gelen kökünden gelir. Yani Biz, onlara içlerinde ikamet edecekleri köşkler vereceğizdir. Ruvevs, Ya’kub, el-Cahderî ve es-Sülemî’den “naklen” nun yerine “ya” ile; “Elbette onları barındıracaktır” diye okumuştur. Diğerleri ise “Elbette Biz onları yerleştiririz” diye okumuşlardır.

“Köşkler” kelimesi ın çoğulu olup bu da yüksek ve aşağı tarafları rahat gören hakim mesken demektir.

Müslim’in, Sahih’indeki rivâyete göre Sehl b. Sa’d, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Şüphesiz cennetlikler üstlerinde bulunan köşklerdeki kimseleri sizin doğu veya batı tarafında ufukta bulunan ve inci gibi parıldayan yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir. Buna sebep ise aralarındaki fazilet farkıdır.” Ey Allah’ın Rasûlü, o dedikleriniz peygamberlerin konumlandır, zaten onlardan başkaları kimse oraya ulaşamaz, dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan hakkı için hayır, bunlar Allah’a îman eden ve rasûlleri tasdik eden bir takim kimselerdir.” Müslim, IV, 2177; Buhârî, V, 2399; Tirmizî, IV, 690; Müsned, II, 339.

Tirmizî’de yer alan rivâyete göre de Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennette öyle yüksek köşkler vardır ki, içlerinden dışarıları, dışarılarından da içleri görülür.” Bir bedevi ayağa kalkıp: Bunlar kimlere verilecektir, ey Allah’ın Rasûlü? diye sorunca şöyle buyurdu: “Bunlar sözü güzel söyleyen, yemek yediren, devamlı oruç tutan, insanlar uykudayken Allah için namaz kılanlara verilecektir.” Tirmizî, IV, 673.

Biz bu hususa dair daha geniş açıklamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

Ankebut 58

İman edip salih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. Orada ebedi kalacaklardır. Çalışanların karşılığı ne güzeldir.

Diyanet Vakfı
İman edip güzel işler yapanları, (evet) muhakkak ki onları, içinde ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. (Böyle iyi) işler yapanların mükafatı ne güzeldir!

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel işleyenleri, elbette Biz onları cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştiririz. Onlar orada ebedidirler. Amel İşleyenlerin ecri ne güzel olur!

Ankebut 57

Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Herbir can ölümü tadıcıdır, sonra Bize döndürülürsünüz.

“Herbir can ölümü tadıcıdır, sonra da Bize döndürülürsünüz” âyeti daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/185. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Burada yüce Allah dünyanın ve dünyada korku veren hususların önemsizliğini belirtmek üzere ölümü söz konusu etmiştir. Sanki bazı mü’minler valanı Mekke’den çıkmak dolayısı ile sonunda ya ölecek yahut aç kalacak ya da buna benzer bir tehlike ile karşı karşıya kalacak zannetmiş de, bunun üzerine yüce Allah da dünyanın önemsizliğini vurgulamış gibidir. Yani sizler kaçınılmaz olarak öleceksiniz ve Bizim huzurumuza toplanacaksınız. O halde Allah’a itaat etmek, O’na hicret etmek ve buna benzer hususlarda eli çabuk tutmak gerekir. Daha sonra amelde bulunan mü’minlere teşvikte bulunmak üzere cennete yerleştirme vaadinde bulunmakta, onların elde edecekleri mükâfatları söz konusu ettikten sonra da;

“Onlar ki sabrederler ve Rabblerine tevekkül ederler” diye nitelendirmektedir.

Ebû Ömer, Ya’kub, el-Cahderî, İbn Ebi İshak, İbn Muhaysın, el-A’meş, Hamza, el-Kisaî ve Halef Ey Benim kullarım” âyetinde “ya” harfini sakin (harekesiz) okumuşlardır. Diğerleri ise bunu üstün ile okumuşlardır.

“Şüphesiz ki arzım” lâfzında “ya’yı İbn Âmir üstün okumuş, diğerleri ise sakin (harf-i med olarak) okumuşlardır.

Rivâyet olunduğuna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim dini için bir yerden, bir yere kaçacak olursa (gittiği yer) bir karışlık kadar bir yer olsa dahi, onun için cennet vacib olur ve o Muhammed ve İbrahim’in yoldaşı olur.” İkisine de selam olsun.

“Sonra Bize döndürülürsünüz” âyetini es-Sülemî ve Âsım’dan rivâyetle Ebubekir “ya” harfi ile “Döndürülürler” diye okumuşlardır. Çünkü “herbir can ölümü tadıcıdır” diye (gaibten söz edilmiştir) buyurulmuştur. Diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. Çünkü yüce Allah:

“Ey Benim Îman eden kullarım” diye buyurmuştur.

Bazıları şu şiiri hatırlatırlar;

“Ölüm her an kefene seslenir,

Bizlerse gafletteyiz bizim için istenenlerden

Sakın dünyaya ve dünyanın süslerine meyletmeyesin,

İsterse en güzel elbiselerini giyinmiş olsun.

Nerde sevenler, nerde komşular, ne yaptılar?

Nerede bu dünyada bir zaman sakin olanlar.

Ölüm onlara arı duru olmayan bir kâse içirdi,

Ve onları toprağın tabakaları altında tutsak yaptı.”

Ankebut 56

Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. O hâlde yalnız bana kulluk edin.

Diyanet Vakfı
Ey iman eden kullarım! Şüphesiz, benim arzım geniştir. O halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız bana kulluk edin.

Kurtubi Tefsiri
Ey Benim Îman eden kullarım! Şüphesiz ki arzım geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin.

“Ey Benim îman eden kullarım! Şüphesiz ki arzım geniştir.” Âyeti kerimesi Mekke’de bulunan mü’minleri -Mukâtil ve el-Kelbînin görüşüne göre- hicret etmeye teşvik etmektedir. Yüce Allah, onlara arzının geniş olduğunu ve yeryüzünün herhangi bir yerinde kâfirlerin eziyetlerine rağmen orada kalmanın doğru olmadığını haber vermektedir. Aksine doğru olan Allah’a ibadeti, Allah’ın arzında, Allah’ın salih kulları ile birlikte yapmanın yollarını aramaktır. Yani eğer sizler bulunduğunuz yerde imanınızı izhar etmekte sıkıntı çekiyor ve zorlanıyorsanız, o takdirde Medine’ye hicret ediniz. Orası, orada tevhidi açığa vurmak ve hakim kılmak için geniş bir alandır.

İbn Cübeyr ve Atâ dedi ki: Zulüm ve münkerin bulunduğu bir yerde bu âyet-i kerîme gereğince amel etmek ieab eder ve hak olan bir beldeye oradan hicret etmek lazım olur. Malik de böyle demiştir.

Mücahid dedi ki:

“Şüphesiz ki arzım geniştir.” O halde siz de hicret edin, cihad edin.

Mutarrif b. eş-Şihhîr dedi ki: Muhakkak Benim rahmetim geniştir, demektir. Yine ondan gelen rivâyete göre: Benim size olan rızkım pek geniştir, onu yeryüzünde arayınız, demektir.

Süfyan es-Sevrî dedi ki: Sen pahalılık olan bir yerde bulunuyor isen, başka bir yere geç. Orada keseni bir dirhem karşılığında ekmekle doldurabileceksin.

Şöyle de açıklanmıştır: Benim arzım olan o cennet pek geniştir.

“O halde” orayı Ben size miras verinceye kadar

“yalnız Bana ibadet edin.”

“Yalnız Bana ibadet edin” âyetindeki; “(……..): Yalnız bana” hazfedilmiş bir fiil ile nasbedilmiştir. Bu da; “O halde bana ibadet edin, bana ibadet edin” demektir. İki fiilden birisi ile yetinilerek diğerine gerek görülmemiştir. Yüce Allah’ın;

“O halde yalnız Bana” âyetinin başındaki “fe” şart manasınadır. Yani, eğer bir yerde sıkıntı çekecek olursanız, bir başka yerde yalnız Bana ibadet ediniz, çünkü Benim arzım geniştir.

Ankebut 55

Azap, onların üstlerinden ve ayaklarının altından onları saracağı gün, “Yaptıklarınızı tadın” denilecektir.

Diyanet Vakfı
O günde azap, onları hem üstlerinden hem ayaklarının altından saracak ve Allah (onlara): «Yaptıklarınızı (cezasını) tadın!» diyecektir.

Kurtubi Tefsiri
O gün azâb onları hem üstlerinden, hem ayakları altından bürüyecek ve şöyle diyecektir: “Yapmakta olduklarınızı tadın.”

“O gün azâb onları hem üstlerinden, hem ayakları altından bürüyecek”

âyeti denildiğine göre; önceki âyetlerle ilişkilidir. Yani azâbın üstlerinden ve ayaklarının altından kendilerini gelip bulacağı günde azâb onları bürüdü mü cehennem de onları çepeçevre kuşatmış olacaktır.

“Hem ayakları altından” diye buyurması âyetin (“hem üstlerinden” âyetine) yakınlık dolaylıyladır. Yoksa Arapçada bürümek (el-ğaşeyân)’ın üstten olan örtmeler hakkında kullanılması daha umumi bir ifadedir. Şairin şu mısraında olduğu gibidir:

“Ben ona yem olarak hem saman hem de soğuk su verdim.

Yem vermek, saman için kullanılır, su için kullanılmaz. Ayetteki ifade ile iki farklı iş için aynı fiilin kullanılmış olması cihetinden benzerlik vardır.

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“O, düşmanlar üzerine asil atları süren idi.

Üzerinde mızraklardan ve zırhlardan ormanlar bulunan düşmanlar üzerine. ”

Burada da aynı benzerlik sözkonusudur. Ormanlara benzeyen yalnız mızraklar olmakla birlikte, zırhlar da aynı ortak anlatımla ifade edilmiştir.

“Ve şöyle diyecektir: Yapmakta olduklarınızı tadın.” Medineliler ile Kûfeliler

“diyecektir” âyetini “(……..): Diyeceğiz” diye “nûn” ile okumuşlar, diğerleri ise “ya” ‘le okumuşlardır. Ebû Ubeyd de yüce Allah’ın:

“De ki… Allah yeter” âyeti dolayısıyla bu okuyuşu tercih etmiştir, Onları azablandırmakla görevli olan meleğin onlara

“tadın” diyecek olması ihtimali de vardır. Her iki kıraat de aynı manayı ifade eder. Yani melek bizim ona vereceğimiz emir üzerine: Tadın! diyecektir.

Ankebut 54

Azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Şüphesiz cehennem, kâfirleri kesinlikle kuşatıcıdır.

Diyanet Vakfı
(Evet) senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Hiç şüpheleri olmasın, cehennem kafirleri çepeçevre kuşatacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Senden azâbı çabucak isterler. Muhakkak cehennem kâfirleri kuşatıcıdır.

“Senden azâbı çabucak isterler.” Yüce Allah, onlara cehennemi hazırlamış olduğu ve kaçınılmaz olarak cehennem onları çepeçevre kuşatacağı halde, senden azâbı çabucak istiyorlar. Böyle bir aceleciliğin anlamı ne?

Bu âyet-i kerimelerin Abdullah b. Ebi Ümeyye ile onun müşrik arkadaşları:

“Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin…” (el-İsrâ, 17/92) demeleri üzerine nazil olduğu da söylenmiştir.

Ankebut 53

Azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Belirlenmiş bir süre olmasaydı, elbette azap onlara gelmişti. Ve o azap onlara mutlaka ansızın gelecektir, farkına varmazlar.

Diyanet Vakfı
Senden, azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azap elbette onlara gelip çatmıştı. Fakat onlar farkında değilken, o ansızın kendilerine geliverecektir.

Kurtubi Tefsiri
Bununla beraber senden azâbı çabucak isterler. Eğer belli bir vade olmasa idi, azâb onlara elbette gelirdi. Yemin olsun -onlar farkında olmaksızın- azâb kendilerine ansızın gelecektir.

“Bununla beraber senden azâbı çabucak İsterler.” Onları azâb ile korkutup uyarınca aşın inkârları sebebiyle: Haydi bu azâbı bize çabuk getir, dediler. Bir görüşe göre bu sözleri söyleyen en-Nadr b. el-Hâris ile Ebû Cehil’dir. Çünkü bunlar:

“Ey Allah, eğer bu senin katından (indirilmiş) hakkın kendisi ise durma bizim üzerimize gökten taş yağdır” (el-Enfal, 8/32) diye yalvarmışlar ve:

“Rabbimiz hesap gününden önce payımızı bize çabuk ver” (Sâ’d, 38/16) demişlerdi,

“Eğer” azâbın indirilmesi için

“belli bir vâde olmasa idi..” İbn Abbâs dedi ki: Bundan maksat, kavmine azâb etmeyip onları kıyâmet gününe kadar erteleyeceğime dair vaadimdir. Yüce Allah’ın:

“Asıl onlara vaadolunan vakit kıyâmettir” (el-Kamer, 54/46) âyeti bunu açıklamaktadır.

ed-Dahhak dedi ki: Bu vade onların dünya hayatındaki ömürleridir. Belirli vadeden kastın sur’a birinci üfürüş olduğu da söylenmiştir ki, bu da Yahya b. Sellam’ın görüşüdür. Bir başka görüşe göre maksat, yüce Allah’ın onları helâk etmek ve azablandırmak için takdir etmiş olduğu vakittir. Bunu da İbn Şecere demiştir, Bedir günü öldürülmeleri olduğu da söylenmiştir. Özetle herbir azâbın belli bir vâdesi vardır. Bu ne öne geçer, ne geriye kalır. Bunun delili de yüce Allah’ın;

“Herbir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır” (el-En’am, 6/67) âyetidir.

(Eğer bu vâde olmasa idi) acele gelmesini istedikleri “azâb onlara elbette gelirdi. Yemin olsun onlar farkında olmaksızın” azâbın üzerlerine ineceğini bilmeksizin”azâb kendilerine ansızın gelecektir.”

Ankebut 52

De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

Diyanet Vakfı
De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Batıla inanıp Allahı inkar edenler (var ya), işte ziyana uğrayacaklar onlardır.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O göklerle yerde olanı bilir. Bâtıla îman edip Allah’ı inkâr edenler, işte onlar zarar edenlerin tâ kendileridir.”

“De ki; Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yani seni yalanlayanlara şunları söyle: Benim onun rasûlü olduğum iddiam ile bu Kur’ân’ın da O’nun kitabı olduğu iddiamda doğru söylediğime dair lehime şahitlik yapmak üzere şahit olarak Allah yeter.

“O göklerle yerde olanı bilir.” Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Bu yüce Allah’ın onlar hakkındaki şahitliğinin doğruluğuna dair bir delildir. Çünkü onlar yüce Allah’ın herşeyi bildiğini kabul ediyorlardı. O halde onun şahitliğini de kabul etmeleri gerekirdi.

“Batıla” Yahya b. Sellâm’a göre İblis’e, bir görüşe göre de putlara ve heykellere ibadete -ki bu görüşü İbn Şecere nakletmiştir.-

“îman edip Allah’ı inkâr edenler” yani rasüllerini yalanlayıp kitabını inkâr ettikleri için Allah’ı da inkâr edenler. Bir görüşe göre; ona putları ortak koşmak suretiyle, ona çocuklar ve zıtlar izafe etmek suretiyle Allah’ı inkâr edenler;

“işte onlar” âhirette hem kendilerini, hem de amellerini kaybetmek suretiyle

“zarar edenlerin tâ kendileridir.”

Ankebut 51

Üzerlerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için bir rahmet ve öğüt vardır.

Diyanet Vakfı
Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine karşı okunup duran sana indirdiğimiz bu kitap onlara yetmedi mî? Şüphe yok ki bunda îman eden bir topluluk için bir rahmet, bir öğüt vardır.

“Kendilerine karşı okunup duran, sana indirdiğimiz bu kîtab, onlara yetmedi mi?” Bu onların:

“Üzerine Rabbinden âyetler indirilmeli değil miydi?” şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Yani müşriklere, benzerini yahut onun bir sûresinin benzerini meydana getirmeleri için meydan okumuş da kendilerini aciz bırakan bu mucize kitab, istedikleri âyetlerin yerine yeterli gelmiyor mu? Sen bunlara Mûsa’nın ve Îsa’nın mucizelerini getirecek olsan, şüphesiz; Bu bir büyüdür, biz ise büyünün nasıl olduğunu bilemiyoruz, derlerdi. Halbuki bunlar söz söyleme gücüne sahip kimselerdir. Buna rağmen Kur’ân’a karşı çıkmaktan yana acze düşmüşlerdir.

Denildiğine göre bu âyetlerin nüzul sebebi, İbn Uyeyne’nin şu rivâyetinde açıklandığı gibidir: İbn Uyeyne, Amr b. Dinar’dan o Yahya b. Ca’de’den rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a üzerinde yazı bulunan bir kol kemiği getirildi, o da şöyle dedi: “Peygamberlerinin getirdiğinden yüz çevirip başka bir peygamberin getirdiklerine yahut kendi kitaplarından bir başka kitaba yönelmek bir kavme sapıklık olarak yeter.” Bunun üzerine yüce Allah:

“Kendilerine karşı okunup duran, sana İndirdiğimiz bu kitab, onlara yetmedi mi?” âyetini indirdi. Bunu Ebû Muhammed ed-Dârimî, Müsned’inde rivâyet etmiş olup Dârimî, Sünen, I, 134, tefsir âlimleri kitaplarında kaydetmişlerdir.

İşte buna benzer bir olay hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ömer (radıyallahü anh)’a şöyle demiştir: “Şâyet İmrân oğlu Mûsa hayatta olsaydı, onun için dahi bana uymaktan başka yapacak bir şey olamazdı.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I, 174, VIII, 262; Müsned, III, 387. Yine benzeri bir olay münasebetiyle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Kur’ân-ı Kerîm ile teğanni etmeyen bizden değildir.” Buhârî, III, 2737; Ebû Dâvud, II, 74; Dârimî, Sünen, I, 417; Müsned, I, 175, 179, 210. Yani Kur’ân ile yetinerek başka bir şeye ihtiyaç duymayacak hale gelmeyen bizden değildir. Buhârî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)’nin âyet-i kerimeyi te’vili bu şekildedir. Buhârî, IV, 1918.

Bu kitabımızın Mukaddimesi’nde zikrettiğimiz üzere; herbir harf karşılığında kişi yüce Rabbinden on hasene alacağına göre, bu kitabtan yüz çevirip başkasına yönelmek sapıklıktır, hüsrandır, aldanıştır, noksandır.

“Şüphe yok ki bunda” yani Kur’ân-ı Kerîm de

“Îman eden bir topluluk İçin” dünya ve âhirette

“bir rahmet”; onunla kendilerini dünyada hakka irşad etmek suretiyle de

“bir öğüt vardır.” Bir görüşe göre de rahmet, dünyada onları sapıklıktan kurtarmak suretiyle ortaya çıkar.

Ankebut 50

Dediler ki: Rabbinden ona mucizeler indirilseydi ya. De ki: Mucizeler Allah katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

Diyanet Vakfı
«Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?» derler. De ki: Mucizeler ancak Allahın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Üzerine Rabbinden âyetler indirilmeli değil miydi?” De ki: “Âyetler ancak Allah’ın nezdindedir. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

“Dediler ki: Üzerine Rabbinden âyetler indirilmeli değil miydi?” Bu, müşriklerin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında söyledikleri sözlerdir. Yani niçin onun üzerine de peygamberlere verilen âyetler (mucizeler) gibi bir mucize verilmedi? Mesela, Salih’in dişi deve mucizesi, Mûsa’nın asa mucizesi, Îsa’nın da ölüleri diriltme mucizesi gibi bir mucizesi niye yok? diye açıklanmıştır. Ey Muhammed, onlara

“de ki: Âyetler ancak Allah’ın nezdindedir.”

Onları dilediği gibi gönderen O’dur. Arzu ederse gönderir, yoksa bende bunların hiçbirisi yoktur.

“Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

İbn Kesîr, Ebubekr, Hamza ve el-Kisaî “âyetler” lâfzını “Âyet” diye tekil olarak okumuşlardır. Diğerleri çoğul okumuşlardır, Ebû Ubeyd’in tercih ettiği görüş budur. Çünkü yüce Allah:

“De ki: Âyetler ancak Allah’ın nezdindedir” diye buyurmuştur.

Ankebut 49

Hayır, o ayetler, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçıktır. Ayetlerimizi ancak zalimler inkâr eder.

Diyanet Vakfı
Hayır, o (Kuran), kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir. ayetlerimizi, ancak zalimler bile bile inkar eder.

Kurtubi Tefsiri
Aksine o, kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak zalim olanlar bile bile inkâr eder.

“Aksine o, kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde apaçık âyetlerdir” âyetinde kastedilen Kur’ân-i Kerîm’dir. el-Hasen dedi ki: el-Ferrâ’, Abdullah’ın kıraatinin “O” zamirini; “O(nlar)” diye okuduğunu ileri sürmüştür. Aksine Kur’ân’ın âyetleri apaçık âyetlerdir, demek olur. el-Hasen dedi ki: Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Bu… gözleri açan belgelerdir.” (el-A’raf, 7/203) âyetidir. Eğer; Bu” yerine; Bu(nlar)” olmuş olsaydı, bu da câiz olurdu. Yine bunun bir benzeri de:

“İşte bu Rabbimden bir rahmettir” (el-Kehf, 18/98) âyetidir.

el-Hasen dedi ki: Bu ümmete hafızlık ihsan edilmiştir. Bizden önceki ümmetler kitaplarını ancak bakarak okuyabiliyorlardı. Onu kapattılar mı onun içinde olanları peygamberler dışında ezbere bilenleri yoktu. Ka’b da bu ümmetin niteliklerini zikrederken şunları söyler: Onlar gerçekten hikmet sahibi kimseler ve ilim adamlarıdır. Onlar fıkıhta âdeta peygamberler gibidir.

“Kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde apaçık âyetlerdir.” Yani bu Kur’ân-ı Kerîm batılcıların ileri sürdükleri gibi sihir veya şiir değildir. Aksine o, kendileri vasıtası ile Allah’ın dininin ve hükümlerinin bilindiği apaçık alâmetler ve delillerdir. Aynı şekilde bunlar kendilerine ilim verilmiş olanların kalplerindedir. Bunlar ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı ve ona îman edenlerdir. Onlar Kur’ân’ı ezbere biliyor ve okuyorlardı. İlim ile nitelendirilmeleri ise onlara verilmiş olan kavrayış sayesinde, Allah’ın kelamını, insanların ve şeytanların sözlerini birbirlerinden ayırdedebilmeleridir.

Katade ve İbn Abbâs dediler ki: “Aksine o” yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) “kendilerine İlim verilmiş olanların göğüslerinde apaçık âyetlerdir.” Kitab ehlinden ilim sahibi kimseler onu ellerinde bulunan kitablarda bu vasıfta, okuma-yazma bilmeyen ve ümmi bir kimse olarak bulurlar. Ancak onlar nefislerine zulmettiler ve gerçeği gizlediler. Taberî’nin tercih ettiği budur. Bu görüşün delili de İbn Mes’ûd ile İbn es-Sümeyka’nın: Aksine bu… apaçık âyetlerdir” şeklindeki kıraatleridir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisi tek bir âyet değil, bir çok âyetler (mucizeler, belgeler) idi. Zira o dinin pek çok hususuna delil olmuştur. Bundan dolayı yüce Allah:

“Aksine o… apaçık âyetlerdir” diye buyurmuştur. Âyetin; “Aksine o, apaçık âyetleri bulunandır” şeklinde olup muzafın hazfedildîği de söylenmiştir.

“Âyetlerimizi ancak zalim olanlar” kâfirler

“bile bile İnkâr ederler.” Çünkü onlar Peygamber efendimizin nübüvvetini ve getirdiklerini gerçek olduklarını bilerek inkâr etmişlerdir.

Ankebut 48

Sen bundan önce bir kitap okumuyordun, elinle de onu yazmıyordun. Öyle olsaydı, bâtıl peşinde olanlar şüphe ederdi.

Diyanet Vakfı
Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.

Kurtubi Tefsiri
Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın. O zaman bâtıl söyleyenler elbette şüphe ederlerdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ümmiliği:

Şanı yüce Allah’ın:

“Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin” âyetindeki “bundan önce”de yer alan zamir “kitab”a racidir. Bu da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yani ey Muhammed, sen Kur’ân-ı Kerîm’den önce okuma biliniyordun. Kitab ehlinin yanına da gidip geliniyordun. Bilakis Biz sana bu Kur’ân-ı Kerîm’i son derece mucizevi bir üslup ile gaybî haberleri ve daha başka hususları ihtiva eden bir özellikte indirdik. Şayet sen kitab okuyan ve yazı yazan kimselerden, olsaydın “o zaman” kitab ehli arasından “batıl söyleyenler elbette şüphe ederlerdi” ve bu şüphelerinde bir dayanak noktalan olur ve: Bizim onun hakkında kitablarımızda bulduğumuz nitelikler okuması yazması olmayan ümmi birisi olduğu şeklindedir. Halbuki o şu anda böyle değildir, derlerdi,

Mücahid dedi ki: Kitab ehlt, kitablarsnda Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın okuma-yazma bilmediğini görüyorlardı. İşte bu âyet-i kerîme bunun üzerine nazil olmuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme Kureyşliler için onun peygamberliğine bir delil teşkil ediyordu. Zira o ne okuması, ne yazması vardı, ne de kitab ehliyle oturup kalkardı, Mekke’de kitab ehli yoktu. Bununla birlikte onlara peygamberlerin ve önceki ümmetlerin haberlerini getirmişti. Böylelikle peygamberliği hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüt kalmamış oluyordu.

2- Peygamber Efendimiz Daha Sonraları Okuma-Yazma Öğrendi mi?:

en-Nekkaş bu âyet-i kerimenin tefsirinde en-Nehaîden şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından önce yazmayı (nisbeten) öğrenmişti. Aynı şekilde Ebû Kebşe es-Selûlî’nin hadisini de senediyle birlikte kaydetmektedir. Bu hadisin muhtevası da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uyeyne b. Hasn’a ait bir sahifeyi okumuş ve orada neler yazdığını bildirmiştir.

İbn Atiyye dedi ki: Bütün bunlar zayıf rivâyetlerdir, el-Bacı -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-‘nin görüşü de bu kabildendir.

Derim ki: Müslim’in, Sahih’inde belirtildiğine göre el-Berâ (b. Âzib)’in naklettiği Hudeybiye Barışı’nı anlatan Hadîs-i şerîfe göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali (radıyallahü anh)’a şöyle demiştir: “Aramızdaki antlaşmayı yaz! Bismillahirrahmanirrahîm. Bu Allah’ın Rasûlü Muhammed’in antlaştığı hususları ihtiva eder.” Bunun üzerine müşrikler ona; Eğer biz senin Allah’ın Rasûlü olduğunu bilseydik, mutlaka sana uyardık. -Bir rivâyette de; sana bey’at ederdik.- Ancak bunun yerine sen “Abdullah’ın oğlu Muhammed” diye yaz, dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali (radıyallahü anh)’a o yazdığını silmesini emretti. Ali: Allah’a yemin ederim ki onu silmem deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bana onun yerini göster” dedi. Ona yerini gösterince onu sildi ve (yerine) Abdullah’ın oğlu… diye yazdı. Müslim, III, 1410.

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız -Allah onlardan razı olsun şöyle demişlerdir: İfadenin zahirinden anlaşıldığına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); “Resûlüllah” ibaresini eliyle silmiş ve onun yerine; “Abdullah’ın oğlu.,.”‘ diye yazmıştır.

Bunu Buhârî bundan daha açık ifadelerle rivâyet etmiştir… Dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) belgeyi aldı ve yazdı. Bir başka rivâyette şu fazlalığı da kaydetmektedir: Ancak güzel yazamıyordu. Buhârî, IV, 1551; İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, VII, 503, 504

Bir topluluk; onun asıl halinin okuyup-yazmama olduğunu bununla birlikte eliyle yazmış olduğunu kabul etmişlerdir. es-Sümnânî, Ebû Zerr (Abdullah b. Ahmed el-Herevî) ile (Ebû’l-Velid) el-Bacî bunlardandır. Bunların görüşlerine göre bu onun ümmi oluşuna aykırı olmadığı gibi, yüce Allah’ın: hem

“Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın” âyeti ile hem Peygamber Efendimiz’in: “Biz ümmi bir ümmetiz, ne yazarız, ne hesab ederiz” Müslim, 761; Buhârî, II, 675; Ebû Dâvûd, II, 396; Nesâî, IV, 139, 140; Müsned, II, 43, 52, 127, 129- âyeti ile çelişmemektedir. Bunun yerine onlar bu hususu mucizeleri arasında mütalaa etmişler, onun doğruluğunu ve risaletinin sıhhatini ortaya koyan bir belge olarak değerlendirmişlerdir. Çünkü o yazmayı öğrenmeksizin ve bunun için gerekii yollara başvurmaksızın yazabilmiştir. Yüce Allah onun elinin ve kaleminin okuyan kimse tarafından: “Abdullah’ın oğlu…” diye anlaşılacak şekilde hareketler ve çizgiler yapmasını sağlamıştır. Nitekim Peygamber öncekilerin de, sonrakilerin de ilmini herhangi bir şekilde ilim öğrenmeden ve bunu elde etmek için gerekli yollara başvurmadan öğrenmiştir. O bakımdan bu onun mucizeleri arasında en ileri mucizelerden, faziletlerinin en büyüklerinden olmuştur. Bu yolla onun “ümmi’lik vasfı da ortadan kalkmaz. Bundan dolayı ondan bu hususu rivâyet eden ravi de: “Güzel yazmayı beceremiyordu” demiştir. Dolayısıyla onun hakkında “yazdı” demekle birlikte ümmilik vasfı da kalmaya devam etmiştir.

Hocamız Ebû’l-Abbas Ahmed b. Ömer dedi ki: Endülüs ve başka yerlerin fukahâsından pek çok kişi, bunu kabul etmemiş ve bu hususta redlerini çok ileri dereceye götürmüş, bu sözleri söyleyenin kâfir olacağını dahi ileri sürmüşlerdir. Bu ise onların nazari bilgileri bilmediklerine, müslümanları tekfir hususunda gerekli tedbirleri almadıklarına ve bazı hususların inceliklerini kavrayamadıklarına delildir. Çünkü müslümanın kâfir olduğunu söylemek, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih hadiste geldiği üzere onu öldürmek gibidir. Özellikle çağdaşları tarafından ilim ve fazilet sahibi olduğuna tanıklık olunmuş, İmâmlığı kabul edilmiş bir kimse ise; üstelik bu hususta mesele kafi de değildir. Aksine bu meselenin dayanağı sahih ve âhâd haberlerin zahiri ifadeleridir. Şu kadar var ki; akıl bunları imkansız kabul etmemektedir, şeriatte de böyle bir şeyin vukua geleceğini imkânsız kılan kat’i bir delil bulunmuyor. Derim ki: Müteahhir kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bunun (yazı yazmasının) olağan üstü bir mucize olduğunu söyleyen kimselere şöyle denilir: Eğer bir başka âyete (mucizeye) -ki o da yazma bilemeyen ümmi oluşudur- ile çelişmemiş olsaydı, o takdirde bu inkâr olunmayacak bir âyet olurdu. Onun ümmi bir ümmet arasında ümmi oluşu ile hüccet ortaya konulmuş ve inkarcılar susturulmuş, onların şüphelerinin sonu getirilmiş olduğuna göre; nasıl olur da yüce Allah onun eline serbestlik verir de yazı yazar ve bu bir âyet (mucize) olarak değerlendirilebilir? Asıl mucize onun hiçbir şekilde yazı. yazmamasıdır. Mucizelerin birinin diğerini çürütmesine de imkân yoktur. Onun yazı yazmasının ve kalemi eline almasının anlamı ise katiplerinden herhangi birisine yazı yazmasını emretmesi demektir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emri altında yirmialtı tane vahiy katibi bulunuyordu,

3- Peygamber Efendimiz Yazı Yazdı mı?

Kadı Iyad’ın, Muaviye yoluyla kaydettiği bir rivâyete göre Muaviye, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın önünde yazı yazarken ona şöyle buyurmuştur: “Mürekkeb hokkasını (önüne) bırak. Kalemin ucunu sivrilt, “be”yi doğru çek, “sin”(in dişlerin)i birbirinden ayır, “mim”i kör yapma, Allah lâfzını güzel yaz, er-Rahmân lâfzını uzat, er-Rahîm’in harflerini de açık seçik olarak yaz.” Kadı Iyad dedi ki: Bu rivâyet itibariyle, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yazı yazdığı fiilen sahih olmamakla birlikte, ona yazı ilminin bağışlanmış, bununla birlikte okuma ve yazmasının engellenmiş olması uzak bir ihtimal değildir.

Derim ki: Bu hususta sahih olan budur. O tek bir harf dahi yazmamıştır. Ancak yazı yazanlara emirler vermiştir. Aynı şekilde ne okumuş, ne de harfleri hecelemiştir. Şayet: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Deccal’i söz konusu ederken “gözleri arasında (alnının ortasında) “kef”, “elif, fe ve ra” (kâfir) yazılıdır” diyerek harf hecelemiştir. Siz ise mucize onun ümmi oluşu ile gerçekleşir demektesiniz. Yüce Allah da: “Sen bundan önce hiçbir kitap okumuş değildin” diye buyurduğu gibi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Biz ümmi bir ümmetiz, ne yazarız, ne hesab ederiz” demiştir. Bu nasıl olur? denilirse, cevap Huzeyfe yoluyla gelen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın açıkça belirttiği şu ifadesidir. Hadis de, Kur’ân-ı Kerîm gibi bir bölümü, diğer bir bölümünü açıklar. Huzeyfe yoluyla gelen hadiste Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Yazmayı bilen ve bilmeyen her mü’min onu okur.” Müslim. IV, 2248, 2249 (az farkla); el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VII, 339 Görüldüğü gibi bu hususta Peygamber efendimiz ümmi olanlar arasından yazmayı bilmeyenleri açıkça zikretmiştir. Bu ise olabildiğince açık bir cevaptır.

Ankebut 47

İşte böylece sana da kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman eder. Bunlardan da ona iman edenler vardır. Bizim ayetlerimizi ancak kâfirler inkâr eder.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) İşte böylece sana (önceki kitapları tasdik eden) bu Kitabı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Şunlardan (Araplardan) da ona iman eden nice kimseler vardır. ayetlerimizi, ancak kafirler (inatları yüzünden) bile bile inkar eder.

Kurtubi Tefsiri
İşte sana böylece Kitabı indirdik. Kendilerine (önceden) kitap verdiklerimiz de ona îman ederler. Bunlar arasından da ona Îman eden kimseler vardır. Âyetlerimizi ancak kâfirler bile bile inkâr ederler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Kitab Ehli ile Mücadele Şekli:

İlim adamları yüce Allah’ın:

“… Kitab ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin” âyetinin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. j. Mücahid bu âyet-i kerîme muhkemdir, dolayısıyla kitab ehli ile onları yüce Allah’ın yoluna davet etmek ve O’nun delillerine, âyetlerine dikkat çekmek suretiyle en güzel yolla mücadele etmek caizdir. Belki bu yolla îman davetini kabul edebilirler. Onlarla mücadele sert ve kaba davranmak suretiyle yapılmaz. Bu açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Aralarından zulmedenler müstesna olmak üzere” âyeti, size zulmedenler müstesna.., demek olur. Yoksa hepsi mutlak olarak zalimdirler.

Manası: Kitab ehlinden olup Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman eden Abdullah b. Selâm ve onunla birlikte îman edenler ile mücadele etmeyiniz, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bunlarla ancak “en güzel yolla” mücadele edilir. Yani size anlattıkları kendilerinden öncekilere dair haberler ile bundan başka hususlarda onlara muvafakat etmek suretiyle olur. Bu yoruma göre yüce Allah’ın:

“Zulmedenler müstesna” âyeti ile kastedilenler kîtab ehlinden küfürleri üzere kalmaya devam edenlerdir. Kureyza ve Nadiroğullarından ve diğerlerinden küfrünü sürdürüp antlaşmalarına sadakat göstermeyenler gibi. Bu açıklamaya göre âyet-i kerîme muhkemdir.

Bu âyetin kıtal âyeti ile neshedildiği de söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Kendilerine kitab verilmiş olanlardan… Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen… terle Savaşınız” (et-Tevbe, 9/29) âyetidir. Bu Katade’nin görüşüdür,

“Zulmedenler müstesna” âyeti Allah’a evlâd isnad edenler ve:

“Allah’ın eli bağlıdır,” (el-Mâide, 5/64) ve:

“Muhakkak Allah fakirdir…” (Al-i İmrân, 3/181) diyenlerdir. İşte bunlar müslümanlara Savaş açan ve cizyeyi ödemeyen müşriklerdir. O bakımdan onlara karşı Savaşılmış ve onlardan intikam alınmıştır.

en-Nehhâs ve başkaları şöyle demişlerdir; Bu âyetin nesholduğunu söyleyenler onun Mekke’de inmiş bir âyet olduğunu ve o sırada ne farz kılınmış bir Savaş, ne cizye ödeme talebi, ne de benzeri başka bir hüküm inmemiş olduğunu delil gösterirler. Mücahid’in görüşü güzel bir görüştür. Çünkü yüce Allah’ın ahkâmı ile ilgili olarak bu hususta mazereti ortadan kaldıracak bir haber gelmedikçe yahutta aklî ve kat’î bir delil ortada olmadıkça nesholmuştur, denilemez. İbnu’l-Arabî de bu görüşü tercih etmiştir. Mücahid ve Saîd b. Cübeyr de şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın:

“Aralarından zulmedenler müstesna” âyeti mü’minlere Savaş açanlar müstesna anlamındadır. Bunlarla yapılacak mücadele îman edinceye ya da cizyeyi ödeyecekleri vakte kadar kılıçla Savaşmaktır.

2- Bize ve Bizden Öncekilere İndirilenlere îman Etmek:

Yüce Allah’ın:

“Ve deyin ki: Bize İndirilene de, size indirilenlere de îman ettik” âyeti ile ilgili olarak Buhârî’de, Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kitab ehli Tevrat’ı İbranice okur ve müslüman olanlara Arapçasını açıklıyorlardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kitab ehlini ne tasdik ediniz, ne de yalanlayınız ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilenlere de Îman ettik.” Buhârî, II, 953 (bab başlığında), VI, 2679, VI, 2742

Abdullah b. Mes’ûd’un rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kitap ehline herhangi bir şeye dair soru sormayınız. Çünkü kendileri sapmış iken asla sizi hidayete iletemezler. (Onların size söylediklerini dinlemeniz halinde) ya hak olan bir şeyi yalanlamış olacaksınız, yahutta batıl olan bir şeyi tasdik edeceksiniz. ” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid.

Buhârî’de de şu rivâyet yer almaktadır: Humeyd b. Abdu’r-Rahmân’dan rivâyete göre o Muâviye’yi Medine’de Kureyş’ten bir topluluk ile konuşurken dinlemiş. Bu sırada Ka’b el-Ahbar’dan söz edilmiş ve şöyle demiş: Şüphesiz ki bu, kitap ehli arasından rivâyetler nakledenlerin en doğru sözlüsüdür. Bununla birlikte biz onun yalan söylemiş olabileceğini kabul ediyorduk. Buhârî, VI, 2679.,

Ankebut 46

Kitap ehlinden zulmedenler hariç, onlarla en güzel şekilde mücadele edin. Deyin ki: Bize indirilene ve size indirilene iman ettik. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir. Biz O’na teslim olanlarız.

Diyanet Vakfı
İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz Ona teslim olmuşuzdur.

Kurtubi Tefsiri
Aralarından zulmedenler müstesna olmak üzere kitap ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin ve deyin ki: “Bize indirilene de, size İndirilenlere de îman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin İlâhınız da birdir. Biz ancak O’na teslim olanlarız.”

Ankebut 45

Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette daha büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allahı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.

Kurtubi Tefsiri
Sana vahyolunan kitabı oku! Namazı da dosdoğru kıl, çünkü namaz İnsanı hayâsızlıktan ve münkerden alıkor. Allah’ı zikretmek ise en büyüktür. Allah ne yaptığınızı bilir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Kur’ân Okuma Emri:

“…Kitabı oku” âyeti Kur’ân’ı okuyup bunu sürdürmeye dair bir emirdir. Kur’ân okumaktan yüz çeviren kimselerin tehdit altında olduklarına dair açıklamalar daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/124, âyetin ve devamının tefsirinde) Kur’ân okumayı teşvikin enîredildiğine dair açıklamalar da bu kitabımızın mukaddimesinde (“Allah’ın Kitabını Okuma Şekli ve Görüş Ayrılıkları” başlığı ve devamında) geçmiş bulunmaktadır,

Kitab’tan maksat da Kur’ân-ı Kerîm’dir.

2- “Namaz Kıl” Emri:

Yüce Allah’ın:

“Namazı da dosdoğru kıl” emrinde hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve onun ümmetinedir. Namazın dosdoğru kılınması ise vakitleri içerisinde, kıraatiyle, rükûuyla, sücûduyla, kuûduyla, teşehhüdüyle ve bütün şartlarıyla yerine getirilmesi demektir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’ nde (2/3. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Tekrarlamanın anlamı yoktur.

3- Namazın Müslümanın Hayatı Üzerindeki Etkisi:

“Çünkü namaz insanı hayâsızlıktan ve münkerden alıkor” âyetinde kastedilen beş. vakit namazdır. Vakitler arasındaki küçük günahlara keffaret olan budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetinde belirttiği gibi: “Şayet sizden herhangi birinizin kapısı önünde bir nehir olur da, o da o ırmakta günde beş defa yıkanacak olursa, size göre o kimsenin üzerinde kir ve pastan bir eser kalır mı?” Ashab: Üzerinde kir ve pasından hiçbir şey kalmaz, dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “İşte beş vakit namazın misali de böyledir. Allah onlar vasıtasıyla günahları siler.” Bu hadisi Tirmizî, Ebû Hüreyre’den rivâyet etmiş ve hakkında: Hasen, sahih bir hadistir demiştir Tirmizî, V, 151; Müslim, I, 462; Buhârî, I, 197; Nesâî, I, 230; İbn Mâce, I, 447; Muvatta’, I, 174; Müsned, II, 379.

İbn Ömer bu âyette namazdan kastın, Kur’ân-ı Kerîm olduğunu söylemiştir. Namazda okunan Kur’ân-ı Kerîm hayâsızlıktan ve münkerden, zinadan ve masiyetlerden alıkor, demektir.

Derim ki: Sahih hadiste sözü edilen: “Ben namazı kendimle kulum arasında iki yarıya böldüm” Müslim, 7, 296, 297; Tirmizî, V, 201; Ebû Dâvûd, I, 216; İbn Mâce, II, )243; Muvatta’, I, S; Müsned, 1, 285, 460 âyetinde de namazdan kastedilen bu anlamdır. Bununla Fâtiha okumak kasdedilmiştir.

Hammâd b. Ebi Süleyman, İbn Cüreyc ve el-Kelbî dediler ki: Kul namazında bulunduğu sürece ne bir hayâsızlık işler, ne de bir münker. Sen namazda olduğun sürece namaz bundan alıkor, demektir,

İbn Atiyye dedi ki: Bu garib bir iddiadır. Böyle bir iddianın Enes b. Mâlik’in söylediği nakledilen şu rivâyetle ne ilgisi vardır; Ensar’dan bir genç vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte namaz kılar, bununla birlikte ne kadar hayâsızlık, hırsızlık varsa mutlaka işlerdi. Bu kişiden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söz edilince şöyle dedi: “Şüphesiz ki namaz pek yakında onu (bu işlerinden) vazgeçirecektir.” Bu kadarıyla el-Heysemî Mecmau’z-Zevaid, II, 258 Gerçekten aradan fazla bir zaman geçmeden tevbe etti ve halini düzeltti. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ben size dememiş miydim?” diye buyurdu.

Âyet-i kerimenin tevili ile ilgili üçüncü bir görüş daha vardır ki; bu da muhakkıkların beğendiği, sufi şeyhlerinin kabul ettiği ve müfessirlerin zikrettiği bir görüştür. Buna göre “namazı dosdoğru kıl” âyetinden kasıt, namazı devamlı kılmak ve namazın sınırlarına riâyet ederek, gereği gibi yerine getirmektir. Sonra da yüce Allah kendi tarafından vermiş olduğu bir hükmü haber vermekte ve namazın, namaz kılan ve namaza riayet eden kimseyi hayâsızlıktan ve münkerden alıkoyacağını bildirmektedir. Buna sebeb ise namazda öğütleri de ihtiva eden Kur’ân tilâvetinin söz konusu olmasıdır. Namaz, namaz kılanın bütün bedenini çalıştırır. Namaz kılan kişi kıbleye yönelip de Rabbinin önünde huşu’ ve zilletle eğilip Rabbinin huzurunda bulunduğunu hatırlar, Rabbinin her halini görüp gözettiğini hatırlayacak olursa, bütün bunlar sebebiyle nefsi ıslah olur ve Rabbinin önünde zilletini arzeder. Yüce Allah’ın gözetimi altında olduğunu yakından hisseder, bunun heybeti de azaları üzerinde kendisini gösterir. Bu şekilde kıldığı bir namazdan daha aradan fazla bir vakit geçmeden yeni bir namazın gölgesi üzerine düşer, bu sefer öncekinden daha güzel bir hal ile bir başka namazı kılar. İşte bu husustaki haberlerin anlamı budur. Çünkü mü’minin namazının böyle olması gerekir.

Derim ki: Özellikle kişi kendisine, bu onun son ameli olabilir, duygusunu kazandırabilirse, bu böyledir. Böylesi maksadı daha bir gerçekleştirici, isteğe daha bir ulaşımadır. Çünkü ölümün sınırlı bir yaşı, özel bir zamanı, belli bir hastalığı yoktur ve bu hususta da hiçbir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Selefin bazılarından rivâyet edildiğine göre namaza kalktı mı titrer, rengi sararırdı. Bu hususta ona sebeb sorulunca, şu cevabı vermiş: Ben yüce Allah’ın huzurunda duruyorum. Dünya hükümdarları karşısında benim böyle davranmam uygun düşerken, ya bütün hükümdarların mutlak hakimi huzurunda nasıl davranabilirim?

İşte böyle bir namaz hiç şüphesiz hayâsızlıktan ve münkerden alıkor. Kıldığı namaz -bizim namazımız gibi- fıkhı ölçüler içerisinde geçerli bir namazın ötesine gitmiyor; -bizim namazımız da, keşke fıkhi ölçüler içerisinde geçerli olabilecek kadar dahi olsa- namazda huşu’u, tezekkürü ve fazilete riayeti yoksa işte böyle bir namaz kişiyi nerede olursa bulunduğu o konumda bırakır. Eğer o kimse yüce Allah’tan kendisini uzaklaştıracak masiyeller yolunda bulunuyorsa, namazı bundan sonra da bu halini sürdürecek şekilde onu öylece bırakır. İşte İbn Mes’ûd, İbn Abbâs’tan rivâyet edilen hadis ile el-Hasen ve el-A’meş’in; “Kimin kıldığı namaz kendisini hayâsızlıktan ve münkerden alıkoymazsa o namaz onu ancak Allah’tan uzaklaştırır’ el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 258. şeklindeki sözleri buna göre yorumlanır. el-Hasen’in, bu hadisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dân mürsel olarak rivâyeti de gelmiş olmakla birlikte, bunun senedi sahih değildir.

İbn Atiyye dedi ki: Babam (Allah ondan razı olsun)’ı şöyle derken dinlemiştim: Eğer bizler bunun söylendiğini kabul edip bu sözün manasına bakılacak olursa, günahkâr kimsenin kıldığı namazın tıpkı bir masiyetmiş gibi, Allah’tan uzaklaştırdığını söylemek câiz olamaz. Bu ancak şu şekilde yorumlanabilir: Böyle bir namaz o kimseyi Allah’a yakınlaştırmak hususunda etkili olmaz. Onu, işlemiş olduğu hayâsızlık, münker ve Allah’tan uzak kalmayı gerektiren masiyetleri ve hah üzere bırakır ve namaz böyle bir kimseyi önceden tutturmuş olduğu ve kendisini Allah’tan uzak bırakan yol üzerinde bırakır. Bu haliyle böyle bir namaz o kişiyi Allah’a uzaklıktan alıkoymayınca, sanki onu Allah’tan uzaklaştırmış gibi olur. İbn Mes’ûd’a şöyle denilmiş: Filan kişi çok namaz kılıyor: O: Namaz ancak kendisine itaat edenlere fayda verir, diye karşılık vermiş.

Derim ki: Özetle söylenecek olursa “onun namazı o kimseyi ancak Allah’tan uzaklaştırır; böyle bir namaz ancak o kimseye Allah’ın gazabını arttırır” şeklinde gelen ifadeler şuna işaret etmektedir: Hayâsızlık ve münkeri işleyen kimsenin kıldığı namazın kıymeti yoktur. Buna sebeb ise masiyetlerin o kimse üzerindeki baskın etkisidir.

Bunun emir manasına haber kipinde ifade olduğu da söylenmiştir. Yani namaz kılan kimse hayâsızlıktan ve münkerden uzak dursun. Yoksa bizatihi namaz alıkoymaz, ancak bu işten vazgeçmeye bir sebebtir. Bu da yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:

“İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır.” (el-Câsiye, 45/29);

“Yoksa Biz onlara kesin bir delil indirdik de onlara ona ortak koşmalarını bu mu söylüyor?” (er-Rum, 30/35)

4- Kulun Allah’ı Anması ve Allah’ın Kulunu Anması:

“Allah’ı zikretmek ise elbette en büyüktür” âyetinin anlamı şudur: Allah’ın sizi sevap ile sizden övgü ile sözedip anması sizin, ibadet ve namazlarınızda onu zikretmenizden çok daha büyüktür. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Ebû’d-Derda, Ebû Kurra, Selman ve el-Hasen de ifade etmişlerdir. Taberî’nin tercih ettiği açıklama da budur. Bu anlamdaki açıklama merfu olarak Mûsa b. Ukbe yoluyla gelen hadiste de rivâyet edilmiştir. Mûsa, Nâfî’den, onun İbn Ömer’den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Allah’ı zikretmek ise en büyüktür” âyeti hakkında şöyle demiştir: “Allah’ın sizi anması, sizin onu anmanızdan daha büyüktür.’ Taberî, Câmiu’l-Beyân, XX, 156, 157; ancak mevkuf rivâyetler halinde; EM Suca1 ed-Deylemî, el-Firdevs, IV, 406, İbn Abbâs’ın sözü olarak. Şöyle de açıklanmıştır: Sizin kıldığınız namazlarınızda, okuduğunuz Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ı zikretmeniz herşeyden daha faziletlidir. Bir diğer açıklamaya göre anlam şudur: Namazın hayâsızlıktan ve münkerden alıkoymasının devam etmesi ile birlikte Allah’ı zikretmek en büyüktür.

ed-Dahhâk şöyle demiştir: Haram kıldığı şeyler esnasında Allah’ı hatırlayarak, o haramı terketmek zikrin en büyüğüdür.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın hayâsızlıkları ve münkeri yasakladığını hatırlamak en büyüktür; yani çok büyük bir iştir. Çünkü (Arapçada) “en büyük (ekber)” bazen “çok büyük (kebir)” anlamında kullanılır.

İbn Zeyd ve Katade şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ı zikretmek herşeyden daha büyüktür. Yani zikirsiz yapılan bütün ibadetlerden daha faziletlidir. Şöyle de denilmiştir: Allah’ı zikretmek insanı masiyetten alıkoyar. Çünkü O’nu zikredip hatırlayan bir kimse O’nun emirlerine aykırı davranmaz.

İbn Atiyye dedi ki: Benim kanaatime göre anlam şöyledir; Allah’ı zikretmek mutlak olarak en büyüktür. Yani asıl hayâsızlıktan ve münkerden alıkoyan odur. Namazda bu zikrin bir parçası dahi bunu gerçekleştirir. Aynı şekilde namazın dışında da böyledir. Çünkü ancak Allah’ı hatırlayan, O’nun gözetimi altında olduğunun şuuruna varan kimse için günahlardan uzak durmak mümkün olabilir. Bunun mükâfatı da yüce Allah’ın o kimseyi hatırlamasıdır. Hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi: “Kim Beni kendi nefsinde zikrederse, Ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Kim Beni bir topluluk arasında zikrederse, Ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluk arasında zikrederim. ” Müslim, IV, 2061, 2067; Buhârî, VI, 2694; Tirmizî, V, 581; İbn. Mace, II, 1255; Müsned, II, 251, 354.

Namazdaki hareketlerin herhangi bir günahtan alıkoymakta bir etkisi yoktur. Asıl fayda veren zikir, ilimle beraber kalbin yönelmesiyle ve Allah’ın dışındaki her şeyin kalpten uzaklaştırılması ile birlikte yapılan zikirdir. Dili aşmayan zikrin ise, mertebesi elbetteki böyle değildir. Yüce Allah’ın kulunu anması, onun üzerine hidayetini ve ilmin nurunu yağdırması demektir. İşte bu da kulun Rabbini zikretmesinin bir meyvesidir. Zaten yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Öyle ise Beni anın ki Ben de sizi anayım,” (el-Bakara, 2/152)

Âyet-i kerimenin geri kalan bölümleri ise bir çeşit tehdit ve yüce Allah’ın gözetimi altında olduğunu hatırdan çıkarmamaya bir teşviktir.

Ankebut 44

Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Şüphesiz bunda iman edenler için bir ayet vardır.

Diyanet Vakfı
Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için (Allahın varlık ve kudretine) bir nişane bulunmaktadır.

Kurtubi Tefsiri
Allah göklerle yeri hak ile yarattı. Muhakkak bunda mü’minler için bir âyet vardır.

“Allah göklerle yeri hak İle” adalet ile

“yarattı.” Şöyle de açıklanmıştır: Kelâmıyla ve kudretiyle yaratmıştır. İşte

“hak” budur.

“Muhakkak bunda mü’minler” tasdik edenler

“için bir âyet” alâmet, delâlet

“vardır.”

Ankebut 43

Bu temsilleri insanlara veriyoruz, fakat onları ancak bilenler düşünüp anlar.

Diyanet Vakfı
İşte biz, bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.

Kurtubi Tefsiri
İşte misaller! Biz bunları insanlara veriyoruz. Onlara âlimlerden başkası akıl erdiremez.

“İşte misaller!” Yani Biz, bu misali ve bundan başka el-Bakara Sûresi’nde (2/26. âyette), el-Hac Sûresi’nde (22/73. âyette) ve başkalarında zikredilen misalleri,

“Biz bunları İnsanlara veriyoruz” açıklıyoruz

“Onlara âlimlerden” Allah’ı bilenlerden

“başkası akıl erdiremez” kavrayamaz. Nitekim Câbîr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Âiim kişi Allah’tan gelenleri aklıyla kavrayarak, O’na itaat ile amel eden, O’nu gazablandıran şeylerden de kaçınan kişidir. ” el-Haris b. Usâme el-Heysemî, Müsnedu’l-Haris, II, 816

Ankebut 42

Şüphesiz Allah, onların O’ndan başka çağırdıkları her şeyi bilir. O, azizdir, hakimdir.

Diyanet Vakfı
Allah, onların kendisini bırakıp da hangi şeye yalvardıklarını şüphesiz bilir. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki Allah kendinden başka neyi çağırıyorlarsa bilir. O Azîzdir, Hakimdir.

“Şüphe yok ki Allah, kendinden başka neyi çağırıyorlarsa bilir” âyetinde ki

“Neyi çağırıyorlarsa”daki edatı anlamında bir ism-i mevsuldür ise teb’îz (kısmilik bildirmek için)dir. Eğer te’kid için fazladan gelmiş olsaydı mana değişik olurda. Âyetin anlamı şudur;

Şüphesiz ki Allah, kendisinden başka tapındıkları varlıkların zayıf olduğunu bilir.

Âsım, Ebû Amr ve Ya’kub “Çağırıyorlar” şeklinde “ye” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği budur, çünkü bundan Önce “ümmetler” den sözedilmiştir, Diğerleri ise muhatab kipi ile “te” ile (çağırıyorsanız… diye) okumuşlardır.

Ankebut 41

Allah’tan başka dostlar edinenlerin örneği, bir örümceğin örneği gibidir: Bir ev edinmiştir. Evlerin en zayıfı elbette örümcek evidir. Keşke bilselerdi.

Diyanet Vakfı
Allahtan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!

Kurtubi Tefsiri
Allah’tan başka veliler edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumuna benzer. Muhakkak yuvaların en gevşek olanları örümcek yuvasıdır, eğer bilselerdi.”

“Allah’tan başka veliler edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumuna benzer” âyeti ile ilgili olarak el-Ahfeş şöyle demektedir:

“Örümceğin durumuna benzer” âyetinde vakıf tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah bu misali açarak: “Kendine yuva yapan” buyurmaktadır.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu bir yanlışlıktır, çünkü

“Kendine yuva yapan” âyeti “ankebût (örümcek)” in adaşıdır. Tıpkı; Yuva yapanın misali gibidir” denmiş gibidir. Dolayısıyla mevsûlu bırakıp sıla üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz. Bu da yüce Allah’ın:

“Kocaman kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir” (el-Cuma,.62/5) âyetine benzemektedir. Burada “taşıyan” âyeti “eşek” için bir sıladır. “Taşıyan” lâfzını bırakıp “eşek” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.

el-Ferrâ” dedi ki: Bu yüce Allah’ın, Allah’ı bırakıp da kendisine fayda da sağlamayan, zarar da vermeyen ilâhlar edinen kimseler için vermiş olduğu bir misaldir. Tıpkı örümcek yuvasının sıcağa ve soğuğa karşı örümceği koruyamadığı gibi. “Örümcek” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz. Çünkü maksat (benzetilen) hiçbir şeye karşı koruyamayan örümcek yuvasına benzetmektir. Hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zarar veremeyen uydurma ilahlar örümcek yuvasına benzetilmiştir.

“Muhakkak yuvaların en gevşek olanları” en zayıf ve güçsüzleri

“örümcek yuvasıdır.” ed-Dahhak dedi ki: Yüce Allah onların ilâhlarının güçsüzlüklerine ve gevşekliklerine bir örnek vererek bunları örümcek yuvasına benzetmiştir.

“Eğer bilselerdi” âyetindeki; “Eğer” lâfzı “örümcek yuvası’na taalluk etmektedir. Yani eğer bunlar putlara ibadet etmenin kendilerine hiçbir fayda sağlamayan örümceğin yuva edinmesine benzediğini ve onların örneklerinin bu olduğunu bilselerdi, elbette ki bu uydurma ilâhlara ibadet etmezlerdi. Yoksa, onlar Örümceğin yuvasının zayıf olduğunu bilselerdi, denmek istenmemiştir.

Nahivciler derler ki:-“Örümcek” lâfzının sonundaki “te” zaiddir. Çünkü bundan küçültme ismi ve çoğulu yapıldığı vakit bu “te” düşmektedir. Kelime müennesdir. el-Ferrâ’ bunun müzekker olduğunu da nakletmiş ve şu beyiti zikretmiştir:

“Onların Hattat (denilen tepe)ları üzerinde bir takım evler vardır,

Onları sanki örümcek yapmış gibidir.”

Bu beyitin ilk mısraı şu şekilde de rivâyet edilmektedir;

el-Cevherî dedi ki: el-Hattat bir dağ adıdır. el-Ankebut (örümcek) ise havada ince ve delik deşik bir şekilde bir dokuması olan, bilinen böcektir. Bunun çoğulu; şekillerinde gelir. diye kullanıldığını da nakletmiştir. Şair dedi ki:

“Sanki onun ağzından akan salyalarından,

Dizginleri üzerine bir örümcek yuvası düşüyor gibi.”

Bunun küçültme ismi de; diye yapılır. Yezid b. Meysere’den nakledildiğine göre; örümcek yüce Allah’ın bu hale soktuğu bir şeytandır.

Atâ el-Horasanî de şöyle demiştir: Örümcek iki defa ağını örmüştür. Bir seferinde Câlût kendisini aradığı vakit Davud’un üzerinde ağ örmüştür. Bir seferinde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in üzerinde ağını örmüştür. Bundan dolayı öldürülmesi yasaklanmıştır.

Rivâyet edildiğine göre Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Evlerinizdeki örümcek ağlarını temizleyiniz, çünkü örümcek ağlarını evlerde bırakmak fakirlik sebebidir. Mayayı esirgemek de fakirlik sebebidir.

Ankebut 40

Her birini günahıyla yakaladık. Kiminin üzerine taş yağmuru gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Diyanet Vakfı
Nitekim, onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Derken Biz, herbirini günahı ile aldık. Kimilerinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik, kimilerini o çığlık yakaladı. Onlardan kimisini yere geçirdik. Kimilerini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyordu, fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.

“Derken Biz herbirini günahı ile aldık.” el-Kisaî dedi ki:

“Herbirini” anlamındaki âyet

“aldık” fiili ile nasbedilmistir. “Onların herbirini günahı sebebiyle aldık, yakaladık” demektir.

“Kimilerinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik.” Bunlardan kasıt Lût kavmidir, el-Hâsib: Küçük caş demek olan hasbâ getiren rüzgar demektir. Herbir azâb hakkında da kullanılır.

“Kimilerini o çığlık yakaladı.” Maksat Semûd kavmi ile Medyenlilerdir.

“Onlardan kimisini yere geçirdik.” Karun’u kastetmektedir.

“Kimilerini de” Nûh kavmi ile Fir’avun kavmini

“suda boğduk.”

“Allah onlara zulmetmiyordu.” Çünkü onları korkutup uyardı, onlara mühlet verdi, peygamberler gönderdi ve ileri sürebilecekleri bir mazeretlerini bırakmadı.

Ankebut 39

Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da. Musa onlara belgelerle geldi ama onlar yeryüzünde büyüklendiler. Oysa kaçıp kurtulacak değillerdi.

Diyanet Vakfı
Karunu, Firavunu ve Hamanı da (helak ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.

Kurtubi Tefsiri
Karun’u, Fir’avun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik.) Yemin olsun ki Mûsa onlara apaçık belgelerle gelmişti de onlar o yerde büyüklendiler. Halbuki onlar ileriye geçip kurtulamadılar.

“Karun’u, Fir’avun’u ve Hâmân’ı da” âyeti hakkında el-Kisaî dedi ki: Dilersen bu da (bir önceki âyette olduğu gibi) Âd ve Semûd’a atfedilmiş olabilir ki bundaki açıklamalar burada da sözkonusudur. Arzu edilirse bunu “… onları yoldan alıkoydu” âyetine atfedilmiş kabul edilebilir. Karun’u, Fir’avun’u ve Hâmân’ı da doğru yoldan alıkoydu, demek olur. Bunlara peygamberler geldikten sonra, Biz bunları da helâk ettik, diye de açıklanmıştır.

“Onlar da o yerde” hakka ve yüce Allah’a İbadete karşı

“büyüklendiler.”

“Halbuki onlar İleri geçip kurtulamadılar.” Bir açıklamaya göre onlar küfürde ileri geçenler (öncelikle kâfir olanlar) değillerdi. Onlardan önce küfre sapmış pek çok nesiller vardı ve Biz onları helâk etmiştik Buna göre bu kısmın meali: “Bunlar (bu büyüklerime işini) ilk yapan kimseler değil-, drdiye yapılabilir.

Ankebut 38

Âd’ı ve Semûd’u da. Onların yurtları size belli olmuştur. Şeytan onlara amellerini süsledi ve onları yoldan alıkoydu. Onlar basiret sahibi idiler.

Diyanet Vakfı
ad ve Semudu da (helak ettik). Sizin için, (onların başına nelerin geldiği) oturdukları yerlerden apaçık anlaşılmaktadır. Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel gösterip onları doğru yoldan çıkardı. Oysa bakıp görebilecek durumdaydılar.

Kurtubi Tefsiri
Âd ve Semûd kavmini de (helâk ettik.) Onların meskenlerinden bu, size belli olmaktadır. Şeytan onlara amellerini süsledi de onları yoldan alıkoydu. Halbuki onlar akılları ile bunu kavrayacak durumda idiler.

“Âd ve Semûd kavmini de” âyeti hakkında el-Kisaî şöyle demektedir; Bazıları bu sûrenin baş taraflarına râcidir, demektedir. Yani yemin olsun Biz onlardan öncekileri denedik. Âd ve Semûd’u da denedik. el-Kisaî der ki: Benim daha uygun gördüğüm ise bunun

“onları sarsıntı alıp” âyetine atfedilmiş olmasıdır ve Âd ve Semûd’u da sarsıntı aldı, demek olur.

ez-Zeccâc’ın iddiasına göre ifadenin takdiri: Âd ve Semûd’u helâk ettik, şeklindedir. Şöyle de açıklanmıştır: Yani sen Âd’i hatırla, hani biz onlara Hud’u göndermiştik. Onu yalanladılar, biz de onları helâk ettik. Semûd’u da hatırla, hani Biz onlara Salih’i peygamber olarak göndermiş, onlar da onu yalanlamış; bu sebebten biz Âd’i kısır rüzgar ile helâk ettiğimiz gibi bunları da çığlıkla helâk etmiştik.

“Onların” el-Hicr ve el-Ahkaf’da bulunan

“meskenlerinden bu” ey kâfirler topluluğu,

“size belli olmaktadır.” Onların helâk edilişlerinde sizin için apaçık belgeler ortada görülmektedir. Burada böylece

“belli olmaktadır”ın faili hazfedilmiş bulunmaktadır.

“Şeytan onlara amellerini süsledi.” Onların değersiz amellerini süsledi; onlar da amellerini yüksek şeyler zannettiler

“de onları yoldan” hak yoldan

“alıkoydu. Halbuki onlar akılları ile bunu kavrayacak durumda idiler.” Bu âyet ile ilgili olarak da iki görüş vardır:

1- Onlar sapıklık içerisinde görür gibi görünüyorlardı. (Kendilerini hak üzere, basiret üzere zannediyorlardı). Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

2- Onlar apaçık delillerin ortada olması dolayısıyla hakkı ve batılı birbirinden ayırdedebilecek basirete sahip idiler. Bu görüşün doğru olma ihtimali daha yakındır. Çünkü; ifadesi “filan kişi bu işi gerçeği üzere bildi” anlamında kullanılır. el-Ferrâ” dedi ki: Bunlar akıl ve basiret sahibi kimselerdi. Fakat basiretlerinin kendilerine bir faydası olmadı. Şöyle de denilmiştir: Kendilerine akıbetlerinin azâb olduğu açıkça bildirilmiş ve gösterilmiş olmasına rağmen, yaptıklarını yaptılar.

Ankebut 37

Onu yalanladılar. Derken onları sarsıntı yakaladı ve yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.

Diyanet Vakfı
Fakat onu yalancılıkla itham ettiler. Derken, kendilerini bir sarsıntı yakalayıverdi ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.

Kurtubi Tefsiri
Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları sarsıntı alıp evlerinde dizleri üzere çökekaldılar.

“Medyen(liler)’e de kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak gönderdik. Daha Önceden el-A’raf Sûresi (7/85. âyet ve devamının tefsirinde) ile Hud Sûresi’nde (11/84. âyet ve devamının tefsirinde) onlardan ve fesİsimlerindan söz edilmiş idi.

“Ve âhiret gününü ümit edin.” Yûnus en-Nahvî dedi ki: Amellerin karşılıklarının verileceği âhiretten korkun, demektir.

“Yeryüzünde de fesadçılar olarak bozgunculuk çıkarmayın.” Yani kâfir olmayın, çünkü fesadın aslı odur. ile fesadın, bozgunculuğun en ileri derecesini ifade ediyor. ile aynı anlamda olup bozgunculuk çıkardı, çıkarır demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Ve âhiret gününü ümit edin” âyetinin onu tasdik edin, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar âhiret gününü inkâr ediyorlardı.

Ankebut 36

Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, ahiret gününü umun ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.

Diyanet Vakfı
Medyene de kardeşleri Şuaybı gönderdik ve Şuayb: Ey kavmim! Allaha kulluk edin, ahiret gününe umut bağlayın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik) Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin ve âhîret gününü ümit edin. Yeryüzünde de fesatçılar olarak bozgunculuk çıkarmayın.”

Ankebut 35

Andolsun ki, aklını kullanan bir topluluk için oradan apaçık bir ibret bıraktık.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık bir ibret nişanesi bırakmışızdır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, akıl erdiren bir topluluk İçin o kasabadan apaçık bir belge bıraktık.

“Yemin olsun Biz akıl erdiren bir topluluk İçin o kasabadan apaçık bir belge bıraktık.” Katade dedi ki: Bu apaçık belge geriye bırakılan taşlardır. Ebû’l-Âl-iyye de böyle demiştir, Bir görüşe göre: Bu ümmetten bir topluluk bu taşlar ile recm ederler. İbn Abbâs dedi ki: Bu belgeler onların harab olmuş meskenlerinden geriye kalanlardır. Mücahid dedi ki: Buradaki belge yer üzerindeki siyah sudur. Bütün bunların hepsi kalmış bulunuyor. O halde açıklamalar arasında herhangi bir çelişki yoktur.

Ankebut 34

Şüphesiz biz, bu şehir halkının üzerine fasıklık ettiklerinden dolayı gökten bir azap indireceğiz.

Diyanet Vakfı
«Biz, şüphesiz, bu memleket halkının üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık gökten (feci) bir azap indireceğiz.»

Kurtubi Tefsiri
“Biz bu kasaba halkı üzerine, yaptıkları fâsıklık sebebi ile, muhakkak ki gökten bir azâb indireceğiz.”

İbn Âmir

“muhakkak ki… indireceğiz” anlamındaki âyeti; şeklinde şeddeli okumuştur. İbn Abbâs’ın kıraati de böyledir. Diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır.

Ankebut 33

Elçilerimiz Lut’a geldiğinde onlar yüzünden sıkıntıya düştü ve içi daraldı. Dediler: Korkma ve üzülme. Şüphesiz biz seni ve aileni kurtaracağız, karın hariç. O, geride kalanlardandır.

Diyanet Vakfı
Elçilerimiz Luta gelince, Lut onlar hakkında tasalandı ve (onları korumak için) ne yapacağını bilemedi. Ona: Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. Yalnız, (azapta) kalacaklar arasında bulunan karın müstesna, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Elçilerimiz Lût’a geldiklerinde, onlar için tasalandı ve onlar için elinden bir şey gelmedi. Dediler ki: “Korkma ve kederlenme! Çünkü biz seni ve -karın müstesna- aile halkını kurtaracağız. Çünkü o geride kalacaklardandır.

Daha sonra Lût (aleyhisselâm) Rabbinden yardım istedi. O da onları azablandırmak üzere melekler gönderdi. Melekler önce İbrahim (aleyhisselâm)’a, Lût (aleyhisselâm)’ın kavmine karşı ilâhi yardıma mazhar olacağı müjdesini verdiler. Nitekim daha önce Hud Sûresi’nde (11/77. âyet ve devamının tefsirinde) ve başka yerlerde buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

el-A’meş, Ya’kub, Hamza ve el-Kisaî:

“Biz onu elbette kurtaracağız” âyetini(n cim harfini) şeddesiz; diye okumuşlardır. Diğerleri şeddeli okumuşlardır. İbn Kesîr, Ebû Bekr, Hamza ve el-Kisâî, “Biz… seni kurtaracağız” anlamındaki lâfzı da “cim” harfini şeddisiz olarak: diye okumuşlardır. Bu da iki ayrı söyleyiştir. ile aynı anlamda (olup kurtardı demek)dır. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır,

Ankebut 32

Dedi: Orada Lut var. Dediler: Orada kimin bulunduğunu biz daha iyi biliriz. Onu ve ailesini mutlaka kurtaracağız, ancak karısı hariç. O, geride kalanlardandır.

Diyanet Vakfı
(İbrahim) dedi ki: Ama orada Lut var! Şöyle cevap verdiler: Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı müstesna; o, (azapta) kalacaklar arasındadır.

Kurtubi Tefsiri
“Ama orada Lût da var” dedi. “Biz orada olanları daha iyi biliriz. Biz onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız. Çünkü o kadın geride kalacaklardandır” dediler.

Ankebut 31

Elçilerimiz İbrahim’e müjde ile geldiklerinde dediler: Biz bu şehrin halkını helak edeceğiz. Şüphesiz onun halkı zalimlerdi.

Diyanet Vakfı
Elçilerimiz İbrahime (iki oğul ihsan edeceğimize dair) müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: Biz bu memleket halkını helak edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalim kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Elçilerimiz İbrahim’e müjde ile geldiklerinde dediler ki: “Muhakkak ki biz şu kasaba halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı zâlimler oldular.”

Ankebut 30

Dedi: Rabbim, fesat çıkaran bu kavme karşı bana yardım et.

Diyanet Vakfı
(Lut:) Şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle Rabbim! dedi.

Kurtubi Tefsiri
O da: “Rabbim, bu fesatçılar topluluğuna karşı bana yardım et” dedi.

Ankebut 29

Erkeklere gidiyorsunuz, yolu kesiyorsunuz ve meclislerinizde kötü iş yapıyorsunuz. Kavminin cevabı sadece: Eğer doğru kimselerdensen, Allah’ın azabını bize getir demek oldu.

Diyanet Vakfı
(Bu ilahi ikazdan sonra hala) siz, ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız! Kavminin cevabı ise, şöyle demelerinden ibaret oldu: (Yaptıklarımızın kötülüğü ve azaba uğrayacağımız konusunda) doğru söyleyenlerden isen, Allahın azabını getir bize!

Kurtubi Tefsiri
“Siz erkeklere yaklaşıp yol kesmeye ve toplantı yerinizde münkerî yapmaya devam edip duracaksınız öyle mi?” Kavminin cevabi: “Allah’ın azabını bize getir, eğer sâdıklardan isen” demekten başka olmadı.

“Yol kesmeye…” Denildiğine göre onlar, yol kesicilîkle uğraşırlardı. Bu açıklama İbn Zeyd’e aittir. Onların hayâsızlık işlemek maksadıyla yoldan gidip gelenleri aldıkları da söylenmiştir ki; bunu İbn Şecere nakletmiştir. Bir diğer açıklamaya göre burada maksat kadınları bırakıp erkeklere yönelmek suretiyle neslin kesilmesidir. Bu açıklamayı da Vehb b. Münebbih yapmıştır. Yani onlar erkeklerle uğraşarak kadınlara ihtiyaç hissetmemişlerdir.

Derim ki: Belki de bütün bunlar onlarda toplanmıştı. Hem mallarını alıyorlar, hem hayâsızlık işlemek için yol kesiyorlar ve böylelikle de kadınlara ihtiyaç duymuyorlardı.

“Ve toplantı yerinizde münkeri yapmaya devam edip duracaksınız öyle mi?” Âyet-i kerimede geçen “nâdî” meclis demektir. Meclislerinde işledikleri münkerin mahiyeti hakkında da görüş ayrılığı vardır. Bir kesim şöyle demiştir: Onlar kadınlara küçük taşlar fırlatır, yabancı kimselerle, yolları yanlarından uğrayanlarla alay ederlerdi. Um Hani’ bunu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. Um Hani’ dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın:

“Ve toplantı yerinizde münkeri yapmaya devam edip duracaksınız öyle mi?” âyeti hakkında sordum da şöyle buyurdu: “Onlar bulundukları yerden geçenlere küçük taşlar atar, o kimselerle alay ederlerdi. İşte onların yaptıkları münker budur.” Bunu Ebû Dâvûd et-Tayalisî, Müsned’ınde zikretmiştir, Yakın bir rivâyet: Tirmizî, V, 342; Taberani, el-Mu’cemu’l-Kabir, XXIV, 412.

Ayrıca en-Nehhâs, es-Sa’lebî, el-Mehdevî ve el-Maverdî de bunu zikretmiştir. es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre Muaviye şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Lût kavmi meclislerinde otururlar ve herbir kişinin önünde içinde (gidip gelene) atmak maksadıyla çakıl taşları bulunan bir de kap bulunurdu. Yoldan geçen birisi önlerinden geçti mi ona taş atarlardı. Kim ona isabet ettirirse, o diğerlerine göre o kişi üzerinde öncelikli sayılırdı.” Yani fuhuş işlemek üzere o kişiyi alır giderdi. İşte yüce Allah’ın:

“Toplantı yerinizde münkeri yapmaya…” âyeti bunu anlatmaktadır.

Âişe, İbn Abbâs, el-Kasım b. Ebi Bezze ile el-Kasım b. Muhammed dediler ki: Lût kavmi meclislerinde osururlardı. Mansur, Mücahid’den naklen dedi ki: Onlar biri diğerinin gözü önünde meclislerinde erkeklere varırlardı.

Mücahid’den de şöyle dediği nakledilmiştir: Güvercinlerle oynamak, parmak uçlarını kınalamak, ıslık çalmak, çakıl taşları atmak ve bütün işlerinde hayayı bir kenara bırakmak, onların kötü adetlerinden di.

İbn Atiyye dedi ki: Bu hususların ümmet-i Muhammed arasındaki kimi günahkârlarda bulunması mümkündür. Böyle bir durumda nehyleşmek (bu münkeri işleyenlere vazgeçmelerini söylemek) bir farzdır.

Mekhûl dedi ki: Bu ümmette Lût kavmi ahlâkından on haslet vardır: Sakız çiğnemek, parmak uçlarını kınalamak, izarı çözmek (belden aşağıyı örten elbiseyi bağlamamak), parmakları çıtlatmak, (çıplak) başın etrafında sarık sarmak, teşâbük küçük çakıl taşları atmak, ıslık çalmak, taş atmak ve lutîlik yapmak,

İbn Abbâs dedi ki: Lût kavminin hayâsızlığın dışında da bir takım günahları vardı. Bazıları şunlardır: Birbirlerine zuîmederlerdi, birbirlerine sövüp sayarlardı, meclislerinde osururlardı, çakıl taşlan atar, zar ve satranç oynarlar, boyanmış eEbiseler giyer, horoz döğüştürür, koçları toslaşurır, parmak uçlarını kınalarlar, erkekler kadınların elbiselerine benzer elbiseler, kadınlar da erkeklerinkine benzer elbiseler giyer, yoldan gidip gelen herkesten tayin edilmiş vergiler alırlardı. Bütün bunlarla birlikte de Allah’a şirk koşarlardı. Lutilik ve sihâk (lezbiyenlik) günahlarını da ilk işleyenler onlardı. Lût (aleyhisselâm) bu hayâsızca işlerini durdurmak isteyince, onlar onu yalanlamaya ve ona karşı tartışmaya, direnmeye koyularak

“Allah’ın azabını bize getir” dediler. Yani senin bu dediklerin olmaz ve Allah’ın buna gücü yetmez. Onlar bu sözlerini söylerken onun mutlaka yalan söylediğine de inanıyorlardı. Yoksa fıtraten bir kimsenin inad,olsun diye böyle söyleyeceği düşünülemez.

Ankebut 28

Lut dedi: Gerçekten siz, âlemlerden sizden önce kimsenin yapmadığı çirkinliği yapıyorsunuz.

Diyanet Vakfı
Lutu da (gönderdik). O, kavmine demişti ki: Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Ve Lût’u da (hatırla). Hani o kavmine demişti ki: “Gerçekten sizler âlemlerden sizden önce kimsenin işlemediği hayâsızca bir iş yapmaktasınız.

“Ve Lüt’u da (hatırla)! Hani o kavmine demişti ki…” el-Kisaî dedi ki: Âyet Lûı’u da kurtardık yahut Lût’u da peygamber olarak gönderdik, anlamındadır, (el-Kisai devamla) dedi ki; Bu şekildeki bir açıklamayı ben daha çok severim. Bununla birlikte anlamın Lût’u da hatırla, hani o kavmine onları azarlayarak ya da sakındırarak demişti ki… şeklinde olması da mümkündür.

“Gerçekten sizler âlemlerden sizden önce kimsenin işlemediği hayâsızca bir işi yapmaktasınız.” Âyetindeki

“gerçekten sizler… mi” lâfzının:

“Gerçekten sizler.,, mi” şeklindeki kıraati ve bu kıraate dair açıklamalar daha önce el-Araf Sûresi’nde (7/81. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi Lût (aleyhisselâm)’ın ve kavminin kıssası da yine daha önce el-Araf Sûresi’nde (7/81. âyet ve devamının tefsirinde) ile Hud Sûresi’nde (11/77. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ankebut 27

Ona İshak’ı ve Yakub’u verdik. Onun soyunda peygamberliği ve kitabı kıldık. Ona dünyada ecrini verdik. O, ahirette elbette salihlerdendir.

Diyanet Vakfı
Ona İshak ve Yakubu bağışladık. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik. Ona dünyada mükafatını verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihler (zümresin) dendir.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz ona İshak’ı ve Ya’kub’u da bağışladık. Soyundan gelenlere de peygamberlik ve kitabı verdik. Ona mükâfatını dünyada verdik, âhirette de muhakkak ki o, salihlerdendir.

“Ve Biz ona İshak’ı ve Yakub’u da bağışladık.” Yani yüce Allah ona çocuklar bağışlamak suretiyle lutufta bulundu. Ona İshak’ı oğul olarak bağışladığı gibi, Yakub’u da oğlunun oğlu (torunu) olarak bağışladı. Ona İshak’ı, İsmail’den sonra bağışladı. Yakub da, İshak’tan torunudur.

“Soyundan gelenlere de peygamberlik ve kitabı verdi.” İbrahim (aleyhisselâm)’dan sonra ne kadar peygamber gönderildi ise hep onun soyundan gelmiştir. Burada “kitab”ın tekil gelmesi “nübüvvet” gibi mastarın kastedilmiş olmasından dolayıdır. Maksat ise Tevrat, İncil ve Furkan’dır. Dolayısıyla burada “kitap” çoğulu ifade eden bir tabirdir. Tevrat, İbrahim (aleyhisselâm)’in soyundan gelen Mûsa (aleyhisselâm)’a indirilmiştir. İncil yine onun soyundan gelenlerden Îsa. (aleyhisselâm)’a, Furkan da onun soyundan gelen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a indirilmiştir.

“Ona mükâfatını dünyada verdik.” Bundan kasıt bütün din mensuplarının ortak bir şekilde ona saygı duymalarıdır. Bu açıklamayı İkrime yapmıştır. Süfyan, Humeyd b. Kays’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Saîd b. Cübeyr birisine İkrime’ye yüce Allah’ın:

“Ona mükâfatını dünyada verdik” âyeti hakkında soru sormasını emretmişti. İkrime şöyle demişti: Herbir din mensubu ona bağlı olduğunu iddia eder ve o bizdendir, der. Saîd b. Cübeyr doğru söyledi, dedi. Katade dedi ki: Bu, yüce Allah’ın:

“Biz ona dünyada bir güzellik verdik” (en-Nahl, 16/122) âyeti gibidir. Yani ona güzel bir akıbet, salih bir amel ve güzel bir övgü verdik. Çünkü herbir din mensubu onu kendilerinden bilirler, onu veli edinirler.

“Ona mükâfatını dünyada verdik” âyeti, peygamberlerin büyük çoğunluğu onun soyundan gelmişlerdir, diye de açıklanmıştır.

“Âhirette de muhakkak ki o salihlerdendir.” Burada

“âhirette” âyeti sılanın kapsamında değildir. Bu bir temyizdir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/130. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bütün bunlar hak din üzere sabır hususunda İbrahim (aleyhisselâm)’a uymaya bir teşviktir.

Ankebut 26

Lut ona iman etti ve dedi ki: “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz O, azizdir, hakimdir.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Lut ona iman etti ve (İbrahim): Doğrusu ben Rabbime(emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine kendisine Lüt îman etti ve: “Doğrusu ben Rabbime hicret edeceğim” dedi, şüphe yok ki O Azîzdir, Hakimdir,

“Bunun üzerine kendisine Lût îman etti.” Lût, ateşin İbrahim (aleyhisselâm) için serin ve selâmet olduğunu görünce ona ilk îman eden, onu ilk tasdik eden kişi olmuştu. İbn İshak dedi ki: Lût, İbrahim’e îman etti. Onun kızkardeşinin oğlu idi. Sara da ona îman etti, o da onun amcasının kızı idi.

“Ve doğrusu ben Rabbime hicret edeceğim, dedi.” en-Nehaî ile Katade dediler ki:

“Doğrusu ben Rabbime hicret edeceğim” diyen İbrahim (aleyhisselâm)’dır. Katade dedi ki: İbrahim, Kûfe’ye bağlı bir kasaba olan Kûsâ’dan, Harran’a oradan Şam’a hicret etti. Beraberinde de kardeşinin oğlu Haran b. Tarih’in oğlu Lût ile kendi hanımı Sara da vardı.

el-Kelbî dedi ki: Harran topraklarından, Filistin’e hicret etti. O küfür topraklarından hicret eden ilk kişidir.

Mukâtil dedi ki: İbrahim yetmişbeş yaşında iken hicret etti.

“Doğrusu ben Rabbime hicret edeceğim” diyenin Lût (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. el-Beyhakî, Katade’den şöyle dediğini zikretmektedir: Allah için ailesiyle birlikte ilk hicret eden kişi Osman (radıyallahü anh)’dır. Katade dedi ki: Ben en-Nadr b. Enes’i şöyle derken dinledim: Ben Ebû Hamza’yı -Enes b. Malik’i kastediyor- şöyle derken dinledim: Osman b. Affan beraberinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı Rukayye olduğu halde Habeş topraklarına hicret etti. Onlara dair haberin Resûlüllah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) ulaşması gecikti. Kureyşlilerden bir kadın gelip; Ey Muhammed, dedi. Ben senin damadını, hanımı ile birlikte gördüm. O: “Onları nasıl bir durumda gördün?” diye sorunca kadın şöyle dedi: Ben onu, hanımını şu pek hızlı yürüyemiyen zayıflar arasından bir eşeğe bindirmiş, kendisi de eşeği arkadan güttüğünü gördüm. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah onlarla beraber olsun. Şüphesiz ki Osman, Lût’tan sonra ailesiyle birlikte hicret eden ilk kişidir.” el-Müttaki, Kenzu’l-Ummâl, had. no: 36259 ve 46257 (Kurtubî, Dâru’l-Hadls baskısı) el-Beyhakî dedi ki: Bu ilk (Habeşistan) hicretinde idi. Habeşistan’a ikinci hicret ise el-Vakidî’nin ileri sürdüğüne göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliğinin beşinci yılına rastlar.

“Rabbime” yani Rabbimin rızasına ve Rabbimin emrettiği yere

“hicret edeceğim, dedi. Şüphe yok ki O, Azizdir, Hakimdir.” Bu güzel isimlere dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Hicrete dair açıklamalar da daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/100. âyet, 5. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Ankebut 25

Siz ancak dünya hayatında aranızda sevgiyle bağlı bulunduğunuz putları Allah’tan başka edindiniz. Sonra kıyamet günü birbirinizi inkâr edeceksiniz, birbirinize lanet edeceksiniz. Varacağınız yer ateştir ve sizin için yardımcılar da yoktur.

Diyanet Vakfı
(İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allahı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Siz ancak dünya hayatında kendi aranızda bir dostluk için Allah’tan başka bir takım putlar edindiniz. Sonra Kıyâmet gününde kiminiz, kiminizi red ve inkâr edecek ve bazınız bazınıza lanet edecektir. Yeriniz de cehennemdir, yardımcılarınız da yoktur.”

İbrahim

“dedi ki; Siz ancak dünya hayatında kendi aranızda bir dostluk için Allah’tan başka bir takım putları edindiniz.” Hafs ve Hamza

“Kendi aranızda dostluk için” diye okumuşlardır. İbn Kesîr, Ebû Amr ve el-Kisaî ise diye okumuşlar, el-A’şa, Ebubekir’den, o da Âsım, İbn Vessâb ve el-A’meş’den;diye, diğerleri ise; şeklinde okumuşlardır.

İbn Kesîr’in kıraati üç türlü açıklanabilir. ez-Zeccâc bunlardan ikisini zikretmiştir.

1- “Dostluk” kelimesi, ‘in haberi olarak merfu gelmiş olup da, anlamında ism-i mevsuldür. İfadenin takdiri de şöyle olur: Sizin Allah’tan başka put edindikleriniz aranızdaki sevgidir.

2- Bir mübtedâ takdir edilmiş olur, o da; “İşte o… bir dostluktur” yahutta; İşte bu aranızdaki dostluktur,” şeklinde olur. Âyetin anlamı da: Sizin ilâhlarınız yahutta sizin topluluğunuz kendi aranızdaki bir dostluk(dan ibaret)dir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: “İşte bu aranızdaki sevgidir, dostluktur” takdiri ile “dostluk” anlamındaki lâfzı merfu okuyanlar İçin “Putları” anlamındaki lâfız üzerinde güzel bir vakıftır. “Dostluk” anlamındaki lâfzı ( âl)’in haberi olarak merfu okuyanlar ise vakıf yapmazlar.

3- ez-Zeccâc’ın sözünü etmediği üçüncü şekle gelince, “dostluk” anlamındaki lâfız mübtedâ olarak merfû’ “dünya hayatında” lâfzı da onun haberi olur. “Dostluk” anlamındaki lâfzın “aranızdaki” lâfza izafe yapılmasına gelince, o takdirde “aranızda” lâfzı zarf değil, isim kabul edilmiş olur. Nahivciler ise bu gibi haller hakkında tevsi’an (genişleterek) bunu mef’ûl kabul etmiştir, derler.

Sîbeveyh de; “Ey bu gece ev ahalisinden hırsızlık yapan kişi!” ifadesinin kullanıldığını nakletmiştir. Zarf olarak ona muzaf yapılması ise câiz değildir. Bunun sebebini zikretmenin yeri ise burası değildir.

“Dostluk” lâfzını merfu ve tenvinli olarak okuyanlara gelince, az Önce belirtilen anlamda kullanmış olur. “Aranızda” anlamındaki lâfzı da nasb ile zarf olarak okumuş olur.

“Dostluk” lâfzını tenvinsiz olarak nasb edenlerin kıraatine göre ise; bunu “edinme” fiilinin mef’ûlü olarak nasb etmiş ve “Ancak” edatını tek bir edat olarak kabul edip bunu; anlamında ism-i mevsul kabul etmemiştir. Bununla birlikte “dostluk” anlamındaki lâfzın mef’ûlün leh olmak üzere nasb edilmesi de mümkündür. (Mealde olduğu gibi.) Bu da bir kimsenin; “Hayır aramak için yanına geldim” ve; “Filana olana olan sevgim dolayısıyla gittim” demeye benzer. “Aranızda” lâfzı da cer ile okunur.

“Dostluk”u tenvin ile ve nasb ile okuyanlara gelince, az önce belirtilen sebep dolayısıyla böyle okumuşlardır. “Aranızda” lâfzını iseizafetsizolarak nasb ile okurlar. İbnu’l-Enbari dedi ki: Aranızda bir dostluk için” diye okuyanlar ile; “Bir dostluk için” diye okuyanlar “putları” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapmaz “dünya hayatında” lâfızları üzerinde vakıf yapar. Âyetin anlamı da şöyle olur: Sizler putları onlar dolayısıyla dünya hayatında birbirinize sevgi beslemek ve onlara ibadet etmek için ortaya koymuşsunuz, edinmişsiniz.

“Sonra kıyâmet gününde kiminiz, kiminizi red ve İnkâr edecek ve bazınız bazınıza lanet edecektir.” Putlar kendilerine ibadet edenlerden uzaklıklarını bildirecekler. İleri gelenler diğerleriyle İlişkilerinin bulunmadığını söyleyeceklerdir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“O günde dostlar birbirlerine düşmandır. Takva sahipleri müstesna.” (ez-Zuhruf, 43/67)

“Yeriniz de cehennemdir.” Bu, ileri gelenleriyle, onlara uyanlarıyla, bütün puta tapıcılara yönelik bir hitabtır. Putların da bunun kapsamına girdiği de söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz” (el-Enbiya, 21/98) âyetinde olduğu gibi.

Ankebut 24

Kavminin cevabı sadece: “Onu öldürün veya yakın” demek oldu. Fakat Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.

Diyanet Vakfı
Kavminin (İbrahime) cevabı ise: «Onu öldürün yahut yakın!» demelerinden ibaret oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda, iman eden bir kavim için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine kavminin cevabı: “Onu öldürün yahut onu yakın” demelerinden başka bir şey olmadı. Allah onu ateşten kurtardı. Muhakkak bunda îman eden bir topluluk için âyetler vardır.

İbrahim (aleyhisselâm) kavmini yüce Allah’a davet ettiğinde

“kavminin cevabı: Onu öldürün yahut onu yakın demelerinden başka bir şey olmadı.” Sonra da onu yakmak noktasında görüş birliğine vardılar.

“Allah onu ateşten” yani ateşin ona eziyet vermesinden

“kurtardı. Muhakkak bunda” onun bu muazzam ateşe atılmasından sonra dahi onu yakmayarak, bu ateşten kurtarmasında

“îman eden bir topluluk için âyetler vardır.”

“Cevabı” anlamındaki lâfız genel olarak; “İdİ”nin haberi olmak üzere “be” harfini nasb (üstün) ile okunmuştur, Demeleri” lâfzı da: ‘nin ismi olarak ref mahallindedir.

Salim el-Aftas ile Amr b. Dinar ise “cevabı” anlamındaki lâfzı; şeklinde ref ile okuyarak ‘nin ismi kabul etmişler ‘i ise haber yerinde nasb mahallinde diye değerlendirmişlerdir.

Ankebut 23

Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler, işte onlar rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Allahın ayetlerini ve Ona kavuşmayı inkar edenler -işte onlar- benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler; onlar Benim rahmetimden ümit kestiler ve onlar için çok acıklı bir azâb da vardır.

“Allah’ın âyetlerini” yani Kur’ân-ı Kerîm’i ya da ortada mevcut bulunan delillerle pek büyük belge ve alâmetleri

“ve O’na kavuşmayı inkâr edenler, onlar Benim rahmetimden” yani cennetten

“ümit kestiler.” Burada ye’si (ümit kesmeyi) onlara nisbet etmiş olmakla birlikte, onlar cennetten yana ümitsiz bırakılmışlardır, ümitleri kesilmiştir anlamındadır. Bu âyet-i kerimeler yüce Allah tarafından bir itiraz (kıssa arasına yerleştirilmiş ara cümleler) olup bunlardan maksat, Mekkelilere hatırlatıp öğüt vermek ve onları sakındırmaktır. Daha sonra hitab tekrar İbrahim (aleyhisselâm)’ın kıssasına dönmekte ve şöyle buyurmaktadır:

Ankebut 22

Siz, yeryüzünde de gökte de Allah’ı âciz bırakamazsınız. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz vardır ne de bir yardımcınız.

Diyanet Vakfı
Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allahı) aciz bırakamazsınız. Allahtan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Yerde de, gökte de siz âciz bırakabilecekler değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir veli ve bir yardımcı da yoktur.

“Yerde de, gökte de siz aciz bırakabilecekler değilsiniz.” el-Ferrâ’ dedi ki: Bu âyet; Gökte olan kimseler de Allah’ı âciz bırakamazlar” şeklindedir. Ayetin nazmı ile el-Ferrâ”nın bu açıklaması gözönünde bulundurulursa anlamı şöyle olur: “Sizler yerde aciz bırakılabilecekler değilsiniz; gökte olan kimseler de Allah’ı aciz bırakamazlar” Arapçada bu söyleyiş üstü kapalı bir ifadedir. Buna sebeb ise ikincisinde ortaya çıkmayan (ve el-Ferrâ’nın; “kimse” anlamını verdiğimiz “men” diye takdir ettiği) ikinci (matul) cümledeki zamirdir. Bu da Hassan’ın şu sözüne benzer:

“Aranızda» Allah Rasûlünü hicveden kimse de,

Onu öven ve ona yardım eden de birdir.”

Şair burada “onu Öven ve ona yardım eden kimse birdir” demek istemiş ve burada; ” Kimse” lâfzını takdir etmiştir. Abdurrahman b. Zeyd de böyle demiştir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Bizden bilinen bir makamı olmayan yoktur.” (es-Sâffât, 37/164) âyetidir ki; “Herbirimiz için.,.” demektir. Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Yeryüzünde yeryüzündekiler ve semadakiler -O’na isyan edecek olurlarsa- şüphesiz Allah’ı âciz bırakamazlar.

Kutrub dedi ki: Eğer orada olsaydınız semada da (âciz bırakamazdınız) demektir. Bu da bir kimsenin: Filan kişi Basra’da da elimden kurtulamaz, burada da elimden kurtulamaz, demeye benzer ki; Basra’ya gidecek olsa dahi elimden kurtulamaz demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yerde olsun, gökte olsun O’ndan kaçamazlar anlamındadır. el-Müberred dedi ki: Âyet; “Gökte bulunanlar da (âciz bırakabilecek değilsiniz)” anlamında olabilir. Bu durumda; “…anlar” mevsul bir isim olmayıp nekredir ve “gökte” de onun sıfatı olur. Sıfat da mevsufun yerine geçirilmiş olur.

Ancak Ali b. Süleyman bunu kabul etmeyerek, bu câiz değildir der. Zira; nekre olduğu takdirde onun sıfat alması kaçınılmazdır. Sıfatı da sıla gibidir. Mevsul’un hazfedilmesi ve sılanın bırakılması da câiz değildir. (Ali b. Süleyman) dedi ki: İnsanlarla aklen kavrayabilecekleri ifadelerle hitab edilmiştir. Yani sizler semada olsaydınız dahi Allah’ı âciz bırakamazdınız, demektir. Yüce Allah’ın;

“Yüksek kaleler içinde olsanız bile” (en-Nisâ, 4/78) âyetinde olduğu gibi.

“Sizin için Allah’tan başka bir veli ve bir yardımcı da yoktur.” Bu âyette;

“Ve bir yardımcı da” âyetinin; şeklinde mahalline atf ile merfu olması da mümkündür. Bu durumda; zaid (fazladan) gelmiş olur.

Ankebut 21

Dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder. Ve O’na döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
O, dilediğine azabeder, dilediğini esirger. Ancak Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Dilediğine azâb eder, dilediğine de rahmet eder ve yalnız O’na çevrileceksiniz.

Ya Muhammed, onlara

“de ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da yaratmaya” yaratıkların çokluklarına, şekillerinin farklılıklarına, dillerinin, renk ve tabiatlarının ayrı ayrı oluşuna rağmen

“nasıl başladığına bir bakın!” Önceki nesillerin yaşadıkları yerlere, onların ülkelerine, geriye bıraktıkları eserlerine ve onları nasıl helâk ettiğine bir bakın! Böylelikle yüce Allah’ın kudretinin kemalini bilmiş olacaksınız.

“Bundan sonra Allah âhiret hayatını tekrar yaratacaktır.” Ebû Amr ve İbn Kesîr (“hayat” anlamını verdiğimiz): kelimesini “şın” harfini üstün olmak üzere diye okumuşlardır ki; bunlar iki ayrı söyleyiştir. Şefkat anlamına gelen “re’fet”in; ile ye okunması ve benzeri diğer kelimelerde olduğu gibi.

el-Cevherî dedi ki: Allah onu yarattı” demektir. İsmi de; ile şeklinde medle gelir. Bu da Ebû Amr b. el-Ala’dan nakledilmiştir.

“Çünkü Allah herşeye kadirdir, dilediğine” adaletinin tecellisi olarak

“azâb eder, dilediğine de” lütfü ile

“rahmet eder ve yalnız O’na çevrileceksiniz” döndürüleceksiniz.

Ankebut 20

De ki: Yeryüzünde dolaşın da yaratmanın başlangıcının nasıl olduğuna bakın. Sonra Allah, ahiret yaratışını da yapacaktır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
De ki; “Yeryüzünde gezip dolaşın da yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Bundan sonra Allah âhiret hayatını tekrar yaratacaktır. Çünkü Allah herşeye kadirdir.

Ankebut 19

Görmediler mi ki, Allah yaratmayı başlatır, sonra onu tekrar eder. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.

Diyanet Vakfı
Allahın, yaratmayı nasıl başlattığını, sonra bunu(nasıl) tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allaha göre kolaydır.

Kurtubi Tefsiri
Görmediler mi Allah yaratmaya nasıl başlıyor? Sonra da onu tekrar geri çevirecektir. Muhakkak bu Allah’a göre çok kolaydır.

“Görmediler mi ki Allah yaratmaya nasıl başlıyor.” Genelde

“Görmediler mi ki” âyeti haber vermek ve onları azarlamak manasıyla “ya” ile okunmuştur, Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim’in tercihi budur. Ebû Ubeyd dedi ki; Çünkü daha önce ümmetlerden sözedilmiştir. Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Geçmiş ümmetler görmediler mi ki…

Buna karşılık Ebubekir, el-A’meş, İbn Vessâb, Hamza ve el-Kisaî ise hitap kipi ile; “Görmediniz mi” diye “te” ile okumuşlardır. Çünkü daha önceden “eğer yalanlarsanız” diye buyurulmuştur. “Eğer yalanlarsanız” âyetinin Kureyşlilere hitap olduğu, İbrahim (aleyhisselâm)’ın sözlerinden olmadığı da söylenmiştir.

“Sonra onu tekrar geri çevirecektir.” Yani tekrar yaratacak ve öldükten sonra diriltecektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Yani onlar yüce Allah’ın meyve ve mahsulleri nasıl ilkin yarattığını görmediler mi? Bunlar önce canlanmakta, sonra yok olmakta, sonra onları tekrar diriltmekte ve bu böylece sürüp gitmektedir. Aynı şekilde ilk olarak insanı da yaratmakla, sonra ondan çoluk-çocuk var ettikten sonra tekrar onu öldürmektedir. Çocuklarından başka çocuklar da var edip gitmektedir. Diğer canlılar da böyledir. Yani sizler Onun yeniden yaratmaya ve icad etmeye dair kudretini gördüğünüze göre şunu bilin ki, O ölümden sonra tekrar yaratmaya da kadirdir.

“Muhakkak bu Allah’a göre çok kolaydır.” Çünkü O, bir şeyin var olmasını istedi mi ona ol der, o da hemen oluverir.

Ankebut 18

Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen sadece apaçık tebliğdir.

Diyanet Vakfı
Eğer (size tebliğ edileni) yalan sayarsanız, bilin ki sizden önceki birçok milletler de (kendilerine tebliğ edileni) yalan saymışlardır. Peygambere düşen, yalnız açık bir tebliğdir.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer yalanlarsanız, sizden önce gelen ümmetler de yalanlamıştır. Peygambere düşen apaçık tebliğ etmekten ibarettir.”

“Eğer yalanlarsanız, sizden önce gelen ümmetler de yalanlamıştır.” Bu âyetin İbrahim (aleyhisselâm)’ın söylediği sözler cümlesinden olduğu belirtilmiştir. Yani yalanlamak kâfirlerin adetidir, rasûllerin ise tebliğ etmekten başka görevleri yoktur.

Ankebut 17

Siz Allah’tan başka sadece putlara tapıyorsunuz ve bir yalan uyduruyorsunuz. Allah’tan başka taptığınız şeyler size rızık veremez. O hâlde rızkı Allah katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Siz Allahı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allahı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. Ona kulluk edin ve Ona şükredin. Ancak Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
“Siz ancak Allah’tan başka bir takım putlara İbadet ediyor ve aslı olmayan yalanlar düzüyorsunuz. Şu Allah’tan başka ibadet etmekte olduklarınız size bir rızık vermeye şüphesiz güç yetîremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na ibadet edin ve O’na şükrediniz. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.

“Siz ancak Allah’tan başka bir takım putlara” heykellere

“ibadet ediyor…sunuz.” Ebû Ubeyde dedi ki; Sanem (heykel) altın, gümüş veya bakırdan yapılan ma’bud suretidir. Vesen (put) ise alçı ya da taşlan yapılan ma’bud suretidir. el-Cevherî der ki: Vesen, sanem ile aynı anlamdadır. Vesen’in çoğulu; ile …diye gelir. “Arslan” anlamındaki lâfzın ile diye gelmesi gibi,

“Ve aslı olmayan yalanlar düzüyorsunuz.” el-Hasen dedi ki: Buradaki

“Düzüyorsunuz” aslında yontuyorsunuz anlamındadır. Yani sizler bizzat kendinizin yapmış olduğu putlara ibadet ediyorsunuz. Mücahid dedi ki: İfk, yalan demektir. Yani sizler putlara ibadet ediyor ve yalan uyduruyorsunuz.

Ebû Abdu’r-Rahmân da -“düzüyorsunuz” anlamındaki lâfzı-: diye okumaktadır. Bu diye de okunmuştur ki; bu da den gelip çokluk anlamını ifade eder. Buna karşılık; ise dan gelmektedir ki; çok çok yalan söyledi ve yalan iddialarda bulundu demek.

“Aslı olmayan yalanlar” anlamı verilen lâfız da; diye de okunmuştur. Bu da iki şekilde açıklanabilir. Ya; ” Yalan söyledi” ve; “Oynadı” kabilinden bir mastar olur. Bu durumda “Aslı olmayan yalan” ondan hafifletilmiş (yani sakin olan fe esreli okunmuş) olur. “Yalan” ile; “Oyun” kelimeleri gibi; ya da “fa’il” vezninde bir sıfat(-ı müşebbehe) olabilir. Bu da anlamına gelir ki; asılsız olan batıl olan, bir şeyi uyduruyorsunuz, demek olur.

“Putlara” lâfzı

“ibadet ediyor(sunuz)” ile nasb edilmiştir. (……..) ise kâffe (yani başındaki inne’nin amelini önleyen)dir.

Kur’ân-ı Kerîm’in dışında (benzeri cümlelerde) “putlar” anlamındaki kelimenin edatı, nin ismi kabul edilmek suretiyle ref olarak okunması “ibadet ediyor(sunuz)” da onun sılası kabul edilmesi mümkündür. Bu durumda “he” zamiri de ismin uzunluğundan ötürü hazfedilmiş, buna karşılık “putlar” anlamındaki kelime nin haberi olmuştur.

“Aslı olmayan yalanlar düzüyorsunuz” kıraatinde ise “aslı olmayan yalanlar” anlamındaki lâfız fiil ile nasbedilmiştir. Başka bir açıklaması yoktur.

Aynı şekilde;

“Şu Allah’tan başka ibadet etmekte olduklarınız, size bir rızk vermeye güç yetiremezler” âyeti da böyledir. Yani sizler rızıklarınız ile ilgili taleplerinizi sadece Allah’a yöneltiniz, yalnız O’ndan rızık isteyiniz, başkasından değil.

Ankebut 16

İbrahim dedi ki: Allah’a kulluk edin ve O’na karşı takvalı olun. Eğer bilmiş olsaydınız bu sizin için daha hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
İbrahimi de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: Allaha kulluk edin. Ona karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu sizin için daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
İbrahim’i de (peygamber gönderdik). Hani o kavmine şöyle demişti: “Allah’a ibadet edin ve Ondan korkun, çünkü bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

“İbrahim’i de” âyeti ile ilgili el-Kisaî şöyle demektedir:

“ibrahim’i de” âyeti “kurtardık” âyeti ile nasbedilmiştir. Yani burada

“onu” âyetine atfedilmiştir. el-Kisaî bu âyetin “Nûh”a atfedilmiş olmasını da uygun kabul etmektedir. O takdirde: biz İbrahim’i de peygamber olarak gönderdik, anlamıda olur. Üçüncü bir görüşe göre de “İbrahim’i de an” anlamında nasbedilmiş olabilir.

Hani o kavmine şöyle demişti:

“Allah’a İbadet edin” ibadeti yalnız O’na yapın

“ve O’ndan” O’nun ceza ve azabından

“korkun. Çünkü bu sizin için” putlara ibadet etmekten

“daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.”

Ankebut 15

Onu ve gemi halkını kurtardık ve bunu âlemler için bir ibret kıldık.

Diyanet Vakfı
Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardık ve bunu alemlere bir ibret yaptık.

Kurtubi Tefsiri
Fakat Biz onu da, gemide olanları da kurtardık. Ve o gemiyi Biz âlemlere bir âyet (ibret) kıldık.

“Fakat Biz onu da, gemide olanları da” âyetindeki

“gemide olanlar” lâfzı “onu” lâfzındaki zamire atfedilmiştir.

“Kurtardık ve o gemiyi Biz âlemlere bir âyet (ibret) kıldık” âyetinde yer alan

“o gemiyi” lâfzındaki “elif ve “he” zamiri (o) gemiye yahut cezaya ya da kurtuluşa ait bir zamirdir. Buna göre bu hususta üç görüş vardır.

Ankebut 14

Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik. Aralarında bin yıl eksi elli yıl kaldı. Sonunda tufan onları zulmederken yakaladı.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz Nuhu kendi kavmine gönderdik de o bin yıldan elli yıl eksik bir süre onların arasında kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, Nûh’u kavmine gönderdik. O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı. Derken onlar zâlimler oldukları halde tufan onları yakaladı.

“Yemin olsun Biz, Nûh’u kavmine gönderdik. O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.” Nûh (aleyhisselâm)’ın kıssasını yüce Allah peygamberini teselli etmek üzere zikretmektedir. Yani senden önceki peygamberler de kâfirler ile sınanmışlar ve sabretmişlerdi. Özellikle Nûh (aleyhisselâm)’ın zikredilmesinin sebebi yeryüzüne gönderilen ilk rasûlün o oluşundan dolayıdır.

O sırada dünya, daha önce Hud Sûresi’nde (11/41-44. âyetlerin tefsirinde) açıklandığı üzere küfür ile dolmuştu. Yine el-Hasen’den nakledildiği üztere ve Hud Sûresi’nde de belirtildiği gibi, Nûh (aleyhisselâm)’ın, kavminden çektiklerini hiçbir peygamber kavminden çekmiş değildir.

Katade’nin, Enes’ten rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İlk rasûl peygamber Nûh’dur.”

Katade dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) el-Cezire’de peygamber olarak gönderilmiştir. Kaç yıl Ömür sürdüğü hususunda farklı görüşler vardır. Yaşının şanı yüce Allah’ın Kitabında zikrettiği kadar olduğu söylenmiştir. Katade dedi ki: O kendilerini davete başlamadan Önce aralarında üçyüz yıl kaldı. Onları üçyüz yıl davet etti, Tufan’dan sonra da üçyüz elli yıl yaşadı.

İbn Abbâs dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) kırk yaşında peygamber oldu. Kavmi arasında ise elli yıl eksiği ile bin yıl süreyle kaldı. Tufan’dan sonra ise insanlar çoğalıp etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl yaşadı. Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İkiyüzelli yaşında iken peygamber oldu, aralarında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra da ikiyüz yıl yaşadı. Vehb dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) ikibindörtyüz yıl yaşadı. Ka’b el-Ahbar dedi ki: Nûh kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra ise yetmiş yıl yaşadı. Böylelikle onun toplam yaşı binyirmi yıldır.

Avn b. Ebi Şeddad dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) üçyüzelli yaşında iken peygamber oldu. Kavmi arasında ise elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra ise üçyüzelli yıl yaşadı. Böylelikle toplam yaşı binaltıyüzelli yıl etmektedir. Buna yakın bir rivâyet el-Hasen’den de gelmiştir. el-Hasen dedi ki: Ölüm meleği Nûh (aleyhisselâm)’ın ruhunu kabzetmek üzere geldiğinde; Ey Nûh dedi. Dünyada kaç yıl yaşadın? O: Peygamberlikten önce üçyüz yıl, kavmim arasında elli eksiği ile bin yıl, Tufan’dan sonra da üçyüz elli yıl, dedi. Ölüm meleği dedi ki: Dünyayı nasıl buldun? Nûh dedi ki: İki kapısı olan bir ev gibi. Buradan girdim, öbüründen çıktım.

Enes’in de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüce Allah, Nûh (aleyhisselâm)’ı kavmine peygamber olarak göndereceğinde o ikiyüzelli yaşında idi. Kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra da ikiyüzelli yıl kaldı. Ona ölüm meleği gelince: Ey Nûh dedi, ey peygamberlerin en büyüğü ve ey ömrü pek uzun, duası makbul olan kişi! Dünyayı nasıl buldun? diye sordu, şu cevabı verdi: Kendisine iki kapılı bir ev yapılmış bir adamın, bir kapıdan girip diğerinden çıkması gibi” dedi.

Şöyle de denilmiştir: ,,,Bu kapılardan birisinden girdi, bir süre oturdu, sonra da öbür kapıdan çıkıp gitti.

İbnu’l-Verdî dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) kamıştan bir ev yaptı. Ona: Bir başka ev yapmış olsaydın keşke, denildi. O: Ölecek kimseye bu dahi fazladır, dedi. Ebû’l-Muhacir dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl süreyle kıldan bir çadır içerisinde kaldı. Kendisine: Ey Allah’ın peygamberi, bir ev yapsana, denildi, o: Bugün veya yarın (nasıl olsa) öleceğim, dedi.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) ölüm korkusu ile beşyüz yıl süreyle kadınlara yaklaşmadı.

Mukâtil ve Cüveybir dedi ki: Âdem (aleyhisselâm)’ın yaşı ilerleyip kemiği zayıflayınca: Ey Rabbim, dedi. Ben ne zamana kadar çalışıp didineceğim? Ey Âdem dedi, senin sünnet edilmiş bir evladın oluncaya kadar, diye buyurdu. On batın sonra Nûh dünyaya geldi, O sırada Âdem -altmış yıl eksiği ile- bin yaşında idi. Bazıları ise kırk yıl eksiği ile demişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Nûh (aleyhisselâm)’ın geriye doğru soyu şöyledir: Nûh b. Lâmek b. Müteveşlih b. İdris -ki o Ahnûh’dur- b. Yered b. Mehlayil b. Kaynân b. Enuş b. Şis b. Âdem.

Nûh’un ismi “es-Seken” idi. Ona es-Seken denilmesinin sebebi insanların Âdem’den sonra ona ulaşmaları, sakin olmalarıdır. O da onların babalarıdır. Onun Sam, Ham ve Yafes diye üç oğlu oldu. Şam’dan Araplar, Farslar ve Rumlar dünyaya geldi. Bunların hepsinde de hayır vardır. Ham’ın soyundan Kiptiler, Sudanlılar ve Berberliler dünyaya geldi. Yafes’in soyundan ise Türkler, İskitler, Ye’cuc İle Me’cuc dünyaya geldi. Bunlarda hayır yoktur.

İbn Abbâs dedi ki: Şam’ın soyundan gelenler arasında beyaz tenlilikle, buğday tenlilik vardır. Ham’ın soyundan gelenler ise siyahtırlar, beyaz tenliler azdır. Yafes’in çocukları -ki bunlar Türklerle, İskitlerdir- sarı ve kırmızı tenlilik vardır. Onun dördüncü bir oğlu daha vardı ki, bu da suda boğulan Ken’an idi. Araplar da onu Yâm diye adlandırırlar.

Nûh (aleyhisselâm)’a bu ismin veriliş sebebi, onun elli yıl eksiği ile bin yıl süreyle kavmini Allah’a davet ederek nevhetmesi (feryad etmesi)’dir. Onların kâfir olmaları üzerine ağladı ve onlar için feryad etti (nâhe).

el-Kuşeyrî Ebû’l-Kasım Abdu’l-Kerîm “et-Tahbîr” adlı eserinde şöyle demektedir: Rivâyet olunduğuna göre Nûh (aleyhisselâm)’ın ismi Yeşkur idi. Fakat günahı için çokça ağladığından ötürü yüce Allah ona: Ey Nûh, daha ne kadar ağlayacaksın, diye vahyetti. Bundan dolayı da ona Nûh denildi. Bunun üzerine: Ey Allah’ın Rasûlü onun günahı neydi? diye soruldu. O da şöyle dedi: Yolda geçerken bir köpek gördü, kendi içinden ne kadar da çirkindir, diye geçirdi. Yüce Allah ona: Haydi sen ondan daha güzelini yarat! diye vahyetti.

Yezid er-Rukaşî dedi ki: Ona Nûh adının veriliş sebebi, kendisi hakkında çokça nevh etmesi (ahu figan etmesi)dir.

Burada niçin;

“Elli yıl eksik olmak üzere bin yıl” diye buyurularak, dokuzyüzelli yıl denilmedi? diye sorulacak olursa. Buna iki türlü cevap verilir: 1- Bundan maksat sayının çoğaltılmasıdır. Burada “bin” denilmesi hem lâfız itibariyle hem de sayı itibariyle daha çok söylemeyi gerektirmektedir. 2- Rivâyet olunduğuna göre, ona bin yıllık ömür verilmişti. O ömründen elli yılı çocuklarından birisine bağışlamıştı. Ölüm vakti gelince, bu sefer bini tamamlamaya döndü. Şanı yüce Allah bu eksiltmenin onun tarafından olduğuna dikkat çekmek üzere bunu böylece zikretti. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

“Derken onlar zâlimler oldukları halde tufan onları yakaladı.” İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve Katade: Tufan’dan kasıt yağmurdur; ed-Dahhak da, suda boğulmaktır, demişlerdir, ölüm olduğu da söylenmiştir. Bunu da Âişe (radıyallahü anha), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. Şairin şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır:

“Onları önüne katıp sürükleyici bir ölüm tufanı yok etti.”

en-Nehhâs dedi ki: Yağmur, öldürmek ya da ölüm gibi herkesin etrafını kuşatan ve çok olan herşeye “tûfân” denilir.

“Onlar zâlimler oldukları halde” cümlesi hal konumundadır.

“Bin yıl” ise zarf olarak nasbedilmiştir.

“Elli yıl eksik olmak üzere” anlamındaki âyet da mûceb cümleden müstesna olarak nasbedilmiştir. Sîbeveyh’e göre de bu mef’ûl ayarındadır. Çünkü ona göre böyle bir istisnaya mef’ûl gibi ihtiyaç duyulmaz. el-Müberred, Ebû’l-Abbas, Muhammed b. Yezid ise: O (ıstisnâ) ona göre katıksız mef’ûl durumundadır. Sanki; “Zeyd’i istisna ettim” denilmiş gibi olur.

Hasen b. Ğalib b. Necih Ebû’l-Kasım el-Mısrî rivâyet ediyor: Bize Malik b. Enes, ez-Zühri’den o İbn el-Müseyyeb’den, o Übeyy b. Ka’b’dan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cebrâîl benim ile Ömer’in fazileti hususunda konuşuyor idi. Ben: Ey Cebrâîl Ömer’in fazileti ne derecedir? diye sordum. Bana: Ey Muhammed dedi. Eğer seninle birlikte Nûh’un kavmi arasında kaldığı süre kadar kalacak dahi olsam, ben sana Ömer’in faziletini yeteri kadar anlatmış olamam.” Bunu el-Hatib Ebubekir Ahmed b. Sabit el-Bağdadî zikretmiş ve şöyle demiştir: Bu rivâyeti Hassan b. Galib tek başına Mâlik’ren rivâyet etmiştir. Malik’ten böyle bir hadis sabit değildir.

Ankebut 13

Onlar kendi yüklerini de taşıyacaklardır, kendi yükleriyle birlikte başka yükler de. Ve uydurdukları şeylerden dolayı kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.

Diyanet Vakfı
(Fakat gerçek şu ki) elbette kendi yüklerini (veballerini), kendi yükleriyle birlikte nice yükleri taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yukleriyle birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir. Hiç şüphesiz yaptıkları iftiralardan kıyâmet gününde muhakkak sorumlu tutulacaklardır.

“Yemin olsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de taşıyacaklardır.” Yani bunların hasenatları bittikten sonra, zulmettikleri kimselerin günahlarından bunlara yükletilecektir. Bu anlamdaki bir hadis Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilmiş olup Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/161. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ebû Umame el-Bahilî dedi ki: “Kıyâmet gününde bir adam, iyilikleri pek çok olduğu halde, getirilir. Hasenatı sona erinceye kadar onun iyiliklerinden (başkalarına yaptıkları kötülükleri) takas edilir. Sonra yine ondan hak istemeler devam eder. Bunun üzerine aziz ve celil Allah şöyle buyurur: Kuluma (iyiliklerinden) takas yapınız. Melekler: Onun hiçbir iyiliği kalmadı, derler. Bu sefer: Zulme uğrayanın kötülüklerinden alınız, bunun üzerine bırakınız.” diye buyurur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha sonra yüce Allah’ın:

“Yemin olsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yüklenecekler” âyetini okudu. Aynı manada Peygamber Efendimize merfu’ bir hadis olarak: Tirmizî, IV, 6132

Katade dedi ki: Herhangi bir sapıklığa çağıran kimse, hem o sapıklığın günahını yüklenir, hem de onunla amel edenin günahını. Bununla birlikte hiçbirisinin günahından da bir şey eksiltilmiş olmaz. Bunun bir benzeri de: yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Onlar (böylelikle) kıyâmet gününde kendilerinin yüklerini tamamen yüklendikten başka bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmım da yükleneceklerdir.” (en-Nahl, 16/25)

Bunun bir benzeri de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: “Kim İslam’da kötü bir yol açacak olursa, o kötü yolun günahı ve ondan sonra da onunla amel edeceklerin günahı onun üzerinedir. Bununla birlikte hiçbirinin günahından da bir şey eksiltilmeyecektir.” Müslim, II, 705, IV, 2059; Tirmizî, V, 143; İbn Mâce, I, 75; Müsned, II, 504, IV, 358. 360. Bu, Ebû Hüreyre ve başkaları tarafından rivâyet edilmiş bir hadistir.

el-Hasen dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kim bir hidayete çağırır da bu yol üzere ona tabi olunur ve gereğince amel olunursa, ona tabi olanların ecirleri gibi ona da verilir. Bu durunn ise onlardan hiçbirisinin ecirlerini eksiltmez. Kim de bir sapıklığa çağırır da bu hususta ona uyulur ve ondan sonra da onunla amelde bulunulursa ona tabi olan kimseler arasından o husus ile amel edenlerin günahlarının bir benzeri de ona verilir ve bu, onlardan hiçbirisinin günahından bir şey eksiltmez.” el-Hasen daha sonra:

“Yemin olsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir” âyetini okudu.

Derim ki: Bu mürsel bir rivâyettir. Müslim tarafından rivâyet edilen Ebû Hüreyre hadisinin manası da budur. Enes b. Malik’in Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan rivâyet ettiği hadisin ifadeleri de şöyledir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Herhangi bir davetçi bir sapıklığa çağırır ve bu hususta ona tabi olunursa, ona kendisine tabi olanların günahlarının benzeri yazılır ve onların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez. Her kim hidayete çağırır da ona tabi olunursa, ona tabi olan kimselerin ecirlerinin bir benzeri onun için de vardır ve onların ecirlerinden hiçbir şey eksiltilmez.” Bunu İbn Mâce, Sünere’inde rivâyet etmiştir İbn Mâce, I. 75 Bu hususta Ebû Cuhayfe ve Cerir’den de rivâyetler gelmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Burada maksat, zâlimlere yardımcı olanlardır. Maksadın bid’atleri üzere kendilerine tabi olunan bid’at sahipleri olduğu söylendiği gibi, kendilerinden sonra gelenler onunla amel edecek olurlarsa sonradan ortaya çıkmış sünnetler (bid’at yollar) ihdas edenlerdir de söylenmiştir. Mana birbirine yakındır, hadis bunların hepsini kapsamına almaktadır.

Ankebut 12

İnkâr edenler, iman edenlere derler ki: “Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yükleniriz.” Oysa onların hiçbir günahını taşıyacak değillerdir. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

Diyanet Vakfı
Kafirler, iman edenlere: Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim, derler. Halbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.

Kurtubi Tefsiri
İnkâr edenler, Îman edenlere dediler ki: “Bizim yolumuza uyun, günahlarınızı biz yükleniriz.” Halbuki onlar, ötekilerin günahlarından bir şeyi yüklenecek değillerdir. Muhakkak onlar, elbettekİ yalancıdırlar.

“İnkâr edenler, îman edenlere dediler ki: Bizim yolumuza” dinimize

“uyun günahlarınızı biz yükleniriz” âyetindeki;

“Biz yükleniriz” lâfzı emir kipi olması dolayısıyla cezmedilmiştir. el-Ferrâ” ile ez-Zeccâc dediler ki: Bu şart ve cevabı te’vilinde bir emirdir. Yani, eğer bizim yolumuza uyarsanız biz de günahlarınızı yükleniriz. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ben ona: Sen de dua et, ben de dua edeyim dedim çünkü,

İki dua edenin seslenmesi, bir sesi daha da güzelleştirip.”

Eğer sen dua edersen, ben de dua ederim, demek istemiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Daha sonra: “Muhakkak onlar elbetteki yalancılardır” âyetinin gelmesi manaya binaendir. Çünkü âyet, eğer siz bizim yolumuza uyarsanız, biz de sizin günahlarınızı yükleniriz, anlamındadır. Burada bu husus mana İtibariyle verilen bu habere raci olduğundan dolayı, haberin yalanlanması söz konusu olduğu gibi; bu ifadeleri de yalanlanmış olmaktadır.

Mücahid dedi ki: Kureyş’ten müşrikler: Biz de, siz de öldükten sonra diriltilmeyeceğiz. Eğer sizin bir günahınız varsa, bizim üzerimize olsun. Yani sizin için doğacak sorumlulukları adınıza biz taşıyacağız, dediler. Burada “taşımak” sorumlu olmak anlamındadır, yoksa sim üzerinde yüklenmek demek 1 değildir. Rivâyete göre bu sözleri söyleyen el-Velid b. el-Muğire imiş.

Ankebut 11

Allah elbette iman edenleri de ortaya çıkaracaktır ve elbette münafıkları da ortaya çıkaracaktır.

Diyanet Vakfı
Allah, elbette (Ona gönülden) iman edenleri de bilir, iki yüzlüleri de bilir (ortaya çıkaracaktır).

Kurtubi Tefsiri
Allah mü’minleri de elbette bilir, münafıkları da elbette bilir.

“Allah mü’minleri de elbette bilir, münafıkları da elbette bilir.” Katade dedi ki: Bu âyet-i kerîme müşriklerin Mekke’ye geri döndürdüğü topluluk hakkında nazil olmuştur.

Ankebut 10

İnsanlardan öylesi vardır ki, “Allah’a inandık” der; fakat Allah uğrunda eziyet gördüğünde, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar. Rabbinden bir yardım geldiğinde ise mutlaka, “Şüphesiz biz sizinle beraberdik” derler. Allah elbette âlemlerin kalplerinde olanı daha iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
İnsanlardan kimi vardır ki: «Allaha inandık» der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allahın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa, mutlaka, «Doğrusu biz de sizinle beraberdik» derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?

Kurtubi Tefsiri
İnsanlardan bazısı: “Biz Allah’a îman ettik” derler. Ona Allah yolunda eziyet olunduğunda, insanların fitnesini Allah’ın azâbı gibi sayar. Eğer Rabbinden bir yardım gelirse, yemin olsun ki: “Şüphesiz biz sizinle beraber idik” diyeceklerdir. Allah âlemlerin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?

“İnsanlardan bazısı: Biz Allah’a îman ettik, derler” âyet-i kerimesi

“Allah’a îman ettik” diyen münafıklar hakkında inmiştir.

“Ona Allah yolunda eziyet olunduğunda insanların fitnesini” onların verdikleri eziyeti âhiretteki

“Allah’ın azâbı gibi sayar” ve irtidad eder.

“Eğer” mü’minlere

“Rabbinden bir yardım gelirse, yemin olsun ki” yalancı oldukları halde, bu mürtedler;

“Şüphesiz ki biz sizinle beraber idik, diyeceklerdir.”

Yüce Allah, onlara şöyle buyurmaktadır:

“Allah, âlemlerin kalbinde olanı, en iyi bilen değil midir?” Yani yüce Allah, onların kalplerinde olanı bizzat kendilerinden daha iyi bilir.

Mücahid dedi ki: Bu âyet-i kerîme dilleriyle îman eden bir takım kimseler hakkında inmiştir. Bunlara Allah’tan bir belâ ya da nefislerinde bir musibet gelip çatınca fitneye düştüler, ed-Dahhak da şöyle demiştir: Âyet-i kerîme Mekke’de iken îman eden münafık bir takım kimseler hakkında inmiştir. Bunlara eziyet ve işkence yapılınca tekrar şirke geri döndüler.

İkrime de şöyle demiştir: Bunlar İslam’a girmiş bir topluluk idi. Müşrikler onları kendileri ile birlikte Bedir’e çıkmaya zorladılar. Bazıları Bedir’de öldürüldü. Bunun üzerine yüce Allah:

“Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler…” (en-Nisa, 4/97) âyetini indirdi. Medine’deki müslümanlar bu âyeti yazıp Mekke’deki müslümanlara gönderdi. Onlar da Mekke’den çıktılar, müşrikler arkalarından yetiştiler. Bazıları fitneye düştüler. İşte bu âyet-i kerîme onların hakkında nazil oldu.

Âyet-i kerimenin Ayyaş b. Ebi Rebia hakkında indiği de söylenmiştir. O müslüman olduktan sonra hicret etmişti, sonra da eziyete uğratıldı, dövüldü ve irtidad etti. Ebû Cehil ile el-Haris onu işkencelere maruz bıraktılar ki, anne bir kardeşleri idiler.

İbn Abbâs dedi ki: Bundan sonra bir süre yaşadı ve İslam’a güzel bir şekilde bağlandı.

Ankebut 9

İman edenleri ve salih amel işleyenleri elbette salihlerin içine katacağız.

Diyanet Vakfı
İman edip iyi işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel işleyenleri Biz elbette salihler arasına katacağız.

“Îman edip salih amel işleyenleri Biz elbette salihler arasına katacağız.”

Yüce Allah, amel eden mü’minlerin halini yeniden söz konusu etmektedir ki; insanlar onların mertebelerine nail olmak için şevk duysun.

“Biz elbette” onları

“salihler arasına katacağız” âyeti da bu manada bir mübalağadır. Yani salâhın en ileri derecesinde olup salâhın en uzak hedeflerine ulaşmış olanlar demektir. İşte mü’min bu noktaya geldi mi onun semeresini de, mükâfatını da elde eder ki, o da cennettir.

Ankebut 8

İnsana anne ve babasına iyilikle davranmasını emrettik. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır; o zaman size yaptıklarınızı haber vereceğim.

Diyanet Vakfı
Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

Kurtubi Tefsiri
Biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Sana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme. Dönüşünüz yalnız Banadır, yaptıklarınızı size haber vereceğim,

“Biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik.” Tirmizî’nin rivâyetine göre bu âyet-i kerîme Sa’d b. Ebi Vakkas hakkında nâzil olmuştur. Sa’d b. Ebi Vakkas: Hakkımda dört âyet-i kerîme nazil olmuştur deyip bir olay anlattı. Sa’d’ın anası dedi ki: Allah (anne babaya) iyi davranmayı emretmedi mi? Allah’a yemin ederim ben ölünceye yahut sen kâfir oluncaya (Muhammed’i inkâr edinceye) kadar bir şey yemeyecek bir şey içmeyeceğim. (Sa’d) dedi ki: Ona bir şeyler yedirmek istedikleri vakit ağzını açmak için bir tahta parçası sokarlardı… Bunun üzerine şu:

“Biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik” âyeti nazil oldu. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki; Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, V, J41; Müsned, I, 1H5; Müslim, IV, 1878 (kısmen)

Yine Sa’d’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Ben anneme karşı çok iyi davranırdım, Müslüman oldum, bu sefer o; Ya dinini terkedersin, yahutta ben de ölünceye kadar bir şey yemeyecek ve içmeyeceğim. Böylece bana bu yaptıkların dolayısıyla sen de ayıplanacaksın, “ey anasının katili!” denilecek. Bir kaç gün bu şekilde kaldı, sonunda ona: Anacağım dedim. Senin yüz tane canın olsa ve bunların biri diğerinin arkasına çıksa yine de ben bu dinimi terkedecek değilim. İstersen ye, istemiyorsan yeme. Benim halimi görünce yemek yedi ve:

“Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan birşeyi sana ortak kısman için seni zorlarlarsa…” âyeti nazil oldu. İbn Kesîr, Teftir, III, 446, Taberânî, Kitabu’l-lşre’den naklen.

İbn Abbâs dedi ki: Âyet-i kerîme Ebû Cehil’in anne bir kardeşi Ayyaş b. Ebi Rebia hakkında nâzil olmuştur, o da böyle bir şey yapmıştı. Yine ondan rivâyete göre bu âyet-i kerîme bütün ümmet hakkında inmiştir. Zira yüce Allah’ın belâlarına karşı ancak sıddîklar sabreder.

“iyi davranmasını” lâfzı Basralılara göre tekrar (fiilin tekrarı) dolayısıyla nasbedilmiştir. Yani; “Ve Biz ona iyilik tavsiye ettik” demektir. Bunun kat’ üzere olduğu ve ifadenin takdirinin; Ve Biz ona iyilikle tavsiye ettik” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu da “ona hayır tavsiye ettim” derken; demek gibidir ki; anlamındadır,

Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Bu; ” Biz insana iyilik yapmasını tavsiye ettik” takdirindedir. Buna göre onun için bir fiil takdir edilmiş olur. Şair de şöyle demektedir:

“Ben Dehmâ’ya hayret ettim, çünkü bizi şikayet ediyor,

Ebû Dehmâ’ya da hayret ettim, o da bize hayır tavsiye ediyor.

Dehmâ hakkında; sanki bizden korktular.”

Bu da; o bize ona hayırlı bir şekilde davranmamızı tavsiye ediyor, anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Boyunlarını… sıvazlamaya başladı” (Sâd, 38/133) âyetinde olduğu gibi. Bu da; “Bir şekilde sıvazlamaya başladı” demektir. İfadenin takdirinin: Biz ona güzel bir iş ve davranış tavsiye ettik, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda sıfat mevsufun yerine geçirilmiş ve muzaf hazfedildikten sonra, muzafun ileyh de onun yerine getirilmiş olur.

Anlamının: “Biz ona güzel davranma zorunluluğunu koyduk” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Güzel davranma” âyeti genel olarak “ha” ötreli ve sin harfi de sakin olarak okunmuştur. Ancak Ebû Recâ, Ebû’l-Aliye ve ed-Dahhak “ha” ve “sin”i üstün okumuştur. el-Cahderî ise mastar olarak;diye okumuştur. Ubeyy’in Mushaf ında da böyledir.

İfadenin de takdiri: “Biz İnsana annesine babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik” şeklinde olup burada (“iyilik” anlamındaki lâfız): “tavsiye ettik” ile nasb edilmiş değildir. Çünkü bu fiil hakettiği iki mef’ûlünü almıştır,

“Dönüşünüz yalnız Bana’dır.” Bu küfür ve nankörlük hususlarında anne-babaya itaat edilmesi halinde tehdit manasınadır,

“Dönüşünüz yalnız Banadır. Yaptıklarınızı size haber vereceğim.”

Ankebut 7

İman edip salih ameller işleyenlerin kötülüklerini mutlaka örteceğiz ve onları işlediklerinin en güzeliyle mutlaka ödüllendireceğiz.

Diyanet Vakfı
İman edip iyi işler yapanların (geçmiş) kötülüklerini elbette örteriz ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel İşleyenlere gelince, yemin olsun ki Biz onların kötülüklerini elbette örteriz ve elbette onları yapageldikleri amellerden daha güzeliyle mükâfatlandırırız.

“Îman edip” tasdik edip

“salih amel İşleyenlere gelince, yemin olsun ki Biz onların kötülüklerini elbette” onlara mağfiretle bulunmak suretiyle

“örteriz.” Onlar için gizleriz

“ve elbette onları yapageldikleri amellerden daha güzeli ile mükâfatlandırırız.” Yani amellerinin en güzeli olan itaatlarla mükâfatlandırırız.

Diğer taraftan: Onların müşrik iken yaptıkları her türlü masiyetin örtüleceği, buna karşılık İslâm’da işledikleri herbir iyiliğin de mükâfatının verileceği anlamına geldiği söylenmiştir. Ayrıca; Biz onların kâfir iken de müslüman iken de işledikleri kötülüklerini Örteriz ve kâfir iken de müslüman iken de yaptıkları iyilikleri dolayısıyla onları mükâfatlandırırız, anlamına da gelebilir.

Ankebut 6

Kim cihad ederse, ancak kendi nefsi için cihad eder. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.

Diyanet Vakfı
Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir. (Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).

Kurtubi Tefsiri
Kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad eder. Şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir.

“Kim cihad ederse, ancak kendisi İçin cihad eder.” Yani kim din uğrunda cihad eder, kâfirlerle Savaşmakta ve itaatleri işlemekte sabır ve sebat gösterirse, bu ancak kendisi için çalışmış olur. Yani bütün bunların sevabı sadece onadır. Bundan dolayı yüce Allah’a herhangi bir faydası olmaz.

“Şüphesiz Allah âlemlere” yani onların amellerine

“muhtaç değildir.” Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kim kendi nefsi için düşmanı ile çarpışır, bu yolla da Allah’ın rızasını gözetmiyor ise; yüce Allah’ın böylesinin cihadına hiçbir ihtiyacı yoktur.

Ankebut 5

Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın belirlediği süre mutlaka gelecektir. O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Kim Allaha kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allahın tayin ettiği o vakit elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Kim Allah’a kavuşmayı ümid ediyorsa, muhakkak Allah’ın belirlediği vâde elbette gelicidir ve O, herşeyi işitendir, bilendir.

“Kim Allah’a kavuşmayı ümid ediyorsa” âyetindeki;

“ümid ediyor(sa)” korkuyor(sa) anlamındadır. el-Hüzelî’nin bir balcıyı nitelendirirken söylediği şu mısraında olduğu gibi:

“Onu arılar soktu mu onların sokmalarından korkmaz.”

Tefsir âlimleri anlamın icmâ’ ile şöyle olduğunu bildirmişlerdir: Ölümden korkan salih amel işlesin. Çünkü ölümün gelip onu bulması kaçınılmaz bir şeydir. Buna da en-Nehhâs zikretmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: “Kim Allah’a kavuşmayı ümid ediyorsa” âyeti yüce Allah’ın mükâfatını umuyorsa anlamındadır.

Burada

“kim” anlamındaki lâfız mübteda olarak merfu konumundadır (……..) İse haber konumundadır ve bu da şart dolayısıyla cezm mahallindedir. “Ümid ediyor” âyeti da; in haberi konumundadır. Şartın cevabı da:

“Muhakkak Allah’ın belirlediği vâde elbette gelicidir ve O herşeyi işitendir, bilendir” âyetidir.

Ankebut 4

Kötülük yapanlar, bizi geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

Diyanet Vakfı
Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ne yanlış) hüküm veriyorlar!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa o kötülükleri İşleyenler Bizden kurtulabileceklerini mi sanırlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

“Yoksa o kötülükleri” yani şirki

“işleyenler Bizden kurtulabileceklerini” Biz onları yaptıkları sebebiyle sorgulamadan, cezalandırmadan önce, Bizden kurtulup Bizi âciz bırakabileceklerini

“mi sanırlar?” İbn Abbâs dedi ki: el-Velid b. el-Muğire, Ebû Cehil, el-Esved, el-Âs b. Hişam, Şeybe, Utbe ve el-Velid b. Utbe, Ukbe b. Ebi Muayt, Hanzala b. Ebi Süfyan ve el-Âs b. Vâil’i kastetmektedir.

“Ne kötü hüküm veriyorlar!” Rabblerinin etinden kurtulabilmenin mümkün olduğunu kabul etmekle Rabblerinin sıfatı hakkındaki hükümleri ne kadar da kötüdür. Halbuki Allah herşeye gücü yetendir.

“Ne” ne kötü şey ya da ne kötü hüküm ediyorlar anlamında nasb mahallindedir. Bunun; o ne kötü şeydir ve onların hükmü ne kötüdür, anlamında ref’ mahallinde olması da mümkündür. Bu ez-Zeccâc’ın görüşüdür.

İbn Keysan ise bundan farklı iki takdirde daha bulunmaktadır.

1-

“Ne kötü hüküm veriyorlar” âyeti tek bir şey hükmünde olur. Mesela “yaptığın şey hoşuma gitti” derken; “Yaptığın şey” ifadesinin; “Yaptığın” anlamında olması gibi. Buna göre fiil ile birlikte; mastar olup ref mahallindedir. İfade: “Onların hükümleri (ne kötüdür)” takdirinde olur.

2- Diğer takdire göre ise bu edatın irab’ta mahalli olmaz ve; “Kötü”nün ismi konumunda yer alır. Nitekim; Ne iyi, ne kötü! de böyledir. Ebû’l Hasen İbn Keysan dedi ki: Ben gücümün yettiği her yerde edatının irabta mahalli olması görüşünü tercih ederim. Yüce Allah’ın:

“Allah’tan bir rahmet sayesinde sen…” (Al-i İmrân, 3/159);

“Onlar sözlerini bozdukları için” (el-Mâide, 5/13) Aynı şekilde:

“İki vadeden hangisini bitirirsem…” (el-Kasas, 28/28) âyetinde; hep cer mahallindedir, ondan sonraki lâfızlar da ona tabidir. Aynı şekilde:

“Gerçekten Allah bir sivrisineği… misal vermekten çekinmez” (el-Bakara, 2/26) âyetinde de; nasb mahallinde olup ondan sonra gelen “sivrisinek” anlamındaki lâfız da ona tabidir.

Ankebut 3

Andolsun, onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette doğruları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancıları da ortaya çıkaracaktır.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun onlardan önce geçenleri Biz İmtihan etmişizdir. Allah elbette doğru olanları da bilir, yalancı olanları da bilir,

“Yemin olsun onlardan önce geçenleri Biz İmtihan etmişizdir.” Ateşe atılan İbrahim el-Halil gibi. Allah’ın dini uğrunda testerelerle biçilip de imanlarından geri dönmeyen o mü’min topluluk gibi geçmişleri sınamış bulunuyoruz.

Buhârî’de şu rivâyet yer almaktadır: el-Habbâb b. el-Erer’ten; (ashab) dediler ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kabe’nin gölgesinde bürdesine yaslanmış iken şikâyette bulunduk ve ona: Bizim İçin yardım dilemez misin? Bizim için dua etmez misin? dedik. Şöyle buyurdu: “Sizden öncekilerden bir adam alınır, onun için yerde bir çukur kazılır ve o çukura atılırdı. Sonra testere getirilir, başının üzerine konulur ve iki parçaya bölünürdü. Eti ve kemiği demir taraklarla birbirinden ayrılırdı ve bu dahi o kimseyi dininden geri döndürmezdi. Allah’a yemin ederim O, bu işi tamamlayacaktır. Öyle ki, bineği üzerinde kişi kalbinde Allah korkusu ile kurdun koyunlarına saldıracağı korkusundan başka hiçbir korku bulunmaksızın San’a’dan, Hadramût’a kadar yolculuk yapacaktır, fakat siz acele ediyorsunuz. ” Buhârî, VI, 2546; Ebû Dâvûd, III, 47; Müsned, V, III, VI, 395.

İbn Mâce’de yer alan rivâyete göre de Ebû Said el-Hudrî şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girdim, ateşi oldukça yükselmişti. Elimi üzerine koydum, üzerindeki örtünün üstünden ateşinin sıcaklığını elimde hissettim. Ey Allah’ın Rasûlü dedim, ne kadar da ateşin var! O: “İşte bu şekilde bela bize kat kat verilir, ecir de bize kat kat verilir.” Ey Allah’ın Rasûlü dedim, insanlar arasında belası en ağır olanlar kimlerdir? “Peygamberlerdir” diye buyurdu. Sonra kimlerdir? diye sordum. “Sonra salihlerdir” diye buyurdu. “Onlardan herhangi bir kimse fakirlik ile öyle bir sınanıyordu ki devenin üstüne çul olarak bırakılan ters çevrilmiş abadan başka giyecek bir şey bulamıyordu. Onlardan herhangi birisi, sizin herhangi birinizin rahat ve bolluğa sevindiği gibi; o da belaya sevinirdi.” İbn Mâce, II, 1334.

Sa’d b. Ebi Vakkas da şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü, insanlar arasında belaları en ağır kimlerdir? dedim. Şöyle buyurdu: “Peygamberlerdir, sonra en iyileri, sonra onlardan sonra gelenler. Kişi dinine göre belalara maruz kalır. Eğer dininde sapasağlam bir kimse ise belası artar. Şayet dinine bağlılığı nisbeten zayıf ise dinine göre belalara maruz kalır. Bela kula gelip isabet etmeye devam eder durur ve nihayet kişiyi yeryüzünde üzerinde hiçbir günah olmaksızın yürüyecek hale getirir. ” Tirmizî, IV, 601; İbn Mâce, II, 1334; Müsned, 1, 185.

Abdurrahman b. Zeyd’in rivâyetine göre Îsa (aleyhisselâm)’in bir veziri (yardımcısı) vardı. Bir gün bineğine binip gitti. Yırtıcı bir hayvan onu alıp yedi, Îsa: Rabbim dedi, o senin dinin uğrunda benim vezirim (yardımcım), İsrailoğullarına karşı desteğim, onlar arasında benim halifem idi. Sen ona yırtıcı bir hayvanı musallat kıldın da onu yedi. Şöyle buyurdu: “Evet, onun benim nezdimde çok yüksek bir mertebesi vardı. Ameli ile ona ulaşmayacağını gördüm, bundan dolayı onu böyle bir belaya maruz kaldım ki; o mevkiye onu ulaştırayım.”

Vehb dedi ki: Havarilerden bir adamın kitabında şunu okudum: Şayet sen belâ yolundan yürütülüyor isen bundan dolayı gözün aydın olsun. Çünkü sen böylelikle peygamberlerin ve salihlerin yolunda yürütülmüş oluyorsun. Eğer bolluk ve rahatlık yolundan götürülmekte isen kendin için ağla. Çünkü sen onların yolundan başka bir yolda yürütülmüş oluyorsun.

“Allah, elbette, doğru olanları da bilir.” Yani Allah, Îmanlarında doğru ve samimi olanları ortaya çıkartacaktır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/177. âyet, 8. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccâc dedi ki: Yüce Allah doğruların doğruluğunu, fiilen ortaya çıkarmak suretiyle bilsin diye, anlamındadır. Çünkü Çenab-ı Allah onları yaratmadan önce de kimin doğru, kimin yalancı olduğunu biliyordu. Burada maksat kula amelinin karşılığının verilmesini sağlayacak şekilde ilmine uygun olarak vakıanın meydana gelmesidir. Yoksa Cenab-ı Allah doğru olanın doğruluğunu, vukua geleceğini ve bunun böylece gerçekleşeceğini zaten biliyordu.

en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre “doğru olanlar” âyeti “sıdk: doğruluk”den türemiş olabilir. “Yalancı olanlar” âyeti da doğruluğun zıttı olan “el-kezib: yalan”den türemiş olabilir. Bu durumda anlam şöyle olur: Yemin olsun yüce Allah doğru olup bizler mü’minleriz deyip aynı şekilde inanan kimseler ile yalancı olup da başka türlü inanca sahip olan kimseleri birbirinden açıkça ayırt edecektir. İkinci görüşe göre “doğru olanlar” lâfzı salabetli olmak demek olan; den “yalancı olanlar” da bozguna uğradı anlamına gelen; den türemiş olabilir. O takdirde; Elbette yüce Allah Savaşta sebat gösterenleri de, bozguna uğrayıp geri kaçanları da bilir, demek olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“(Yemen taraflarında arslanlarıyla meşhur bir yer olan) Aaser denilen yerde yiğitleri avlayan bir aralandır o,

Arslan(lar) akranlarına karşı yalancı olduğunda (yani onları bırakıp geri çekildiğinde) o doğruluk gösterir (yerinde sebat eder.)”

Böylece:

“Elbette… bilir” âyeti mecazi olarak elbette açığa çıkartır anlamında kullanılmış olmaktadır,

“Elbette… bilir” anlamındaki âyeti cemaat “ya” ve “lâm” harflerini üstün olarak; diye okumuşlardır. Ali b. Ebî Tâlib ise “ya” harfini ötreli, “lâm” harfini de esreli okumuştur (bildirecektir, anlamına gelir). Bu da en-Nehhâs’ın yaptığı açıklamaların anlamına açıklık getirmektedir. Bunun da üç türlü manaya gelme ihtimali vardır: 1- Âhirette bu doğrulara ve yalancılara hem mükâfat ve ceza itibariyle konumlarını, hem de dünyadaki amellerini bildirecektir. Yani onların hallerine kendilerini vakıf kılacaktır. 2- Birinci mef’ûl şu takdirde hazfedilmiş olabilir: Yüce Allah insanlara ve aleme bu doğru söyleyenleri de, yalancıları da bildirecektir, ilan edecektir. Yani onları açıklayacak, teşhir edecektir. Doğru olanları hayırda, yalancı olanları da serde; ve bu hem dünyada, hem âhirette olacaktır. 3- Bu okuyuş “alamef’den gelebilir. Yani herbir kesime kendisi tanınacağı olacağı bir alamet koyacaktır. Buna göre âyet-i kerîme (mana itibariyle) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim içinde bir şey gizlerse, Allah da ona o şeyin elbisesini giydirir” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X, 225; ravilerinden Hamid Âdem’in “yalancı” olduğu kaydıyla. hadisine benzemiş olur.

Ankebut 2

İnsanlar, “İman ettik” demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?

Diyanet Vakfı
İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?

Kurtubi Tefsiri
İnsanlar “Îman ettik” demeleri ile bırakılıverileceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?

“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar ‘îman ettik’ demeleri ile bırakılıverileceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?” Sûrelerin başlangıçları ile ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbâs dedi ki: (Elif. Lâm. Mim); ben Allah’ım bilirim demektir. Bunun sûrenin ismi olduğu söylendiği gibi, Kur’ân’ın ismi olduğu da söylenmiştir.

“…mi sandılar” rakrir ve azarlamak maksİsmi ile sorulmuş bir sorudur. Zannetmek demektir.

“Bırakılıverileceklerini” anlamındaki âyet

“sandılar” ile nasb mahallindedir. Sîbeveyh’in görüşüne göre aynı zamanda iki mef’ûlün yerini tutan sılasıdır da.

“Demeleri” âyetinin başında yer alan ikinci; “me” edatı da bu husustaki iki görüşten birisine göre nasb mahallindedir ve; “Dedikleri için” yahut; “Demeleri sebebiyle” ya da; “Demeleri üzerine…” anlamında olur. Diğer izaha göre ise bu bir tekrarlama ciheti ile nasb mahallindedir. İfade de: “Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar bırakılıverileceklerini mi sandılar?” Sandılar mı ki “îman ettik demekle (bırakılacaklarını) ve imtihan edilmeyeceklerini” takdirindedir.

İbn Abbâs ve başkaları şöyle demişlerdir: Burada “insanlar” ile Mekke’de bulunan mü’minlerden bir topluluğu kastetmektedir. Kureyş’in kâfirleri bunlara müslüman oldukları için eziyet ediyor, onlara işkence yapıyorlardı. Seleme b. Hişam, Ayyaş b. Ebi Rabia, el-Velid b. el-Velid, Ammar b. Yasir, babası Yasir, annesi Sümeyye, Mahzumoğullarından birkaç kişi ve başkaları gibi. Bundan dolayı oldukça sıkılıyorlar, hatta yüce Allah’ın kâfirlere mü’minlerin aleyhine böyle bir güç ve imkân vermesine tepki bile gösteriyorlardı.

Mücahid ve başkaları derler ki: Âyet-i kerîme yüce Allah’ın mü’minleri sınamak, onları denemek maksİsmi ile kulları hakkında uygulayageldiği sünnetinin bu olduğunu öğretmek ve onları teselli etmek üzere nazil olmuştur.

İbn Atiyye dedi ki: Bu âyet-i kerîme her ne kadar bu sebeb yahutta bu anlamda belirtilen görüşler sebebiyle nazil olmuş ise de, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti arasında bakidir. Zaman durdukça hükmü de bu ümmet arasında kalmaya devam edecektir. Çünkü müslüman serhadlerde, müslümanların esir alınmak, düşmanlardan zarar görmek ve bunun dışında herhangi bir takım zorluklarla başbaşa kalmak suretiyle Allah tarafından fitne (sınama)’ye maruz kalmaları kalıcı bir husustur. Aynı şekilde herbir yer ibretle tetkik edilecek olursa, hastalıklarla ve türlü mihnetlerle de bunun gerçekleşmekte olduğunu görebiliriz-. Şu kadar var ki, müslümanların serhadlerde düşmanlardan gördükleri zararları, çektikleri sıkıntıları Kureyşlilerle karşı karşıya kaldıkları musibet ve zorlukları andıran bir durumdur.

Derim ki: Onun bu söyledikleri ne kadar güzeldir! Gerçekten de söyledikleri doğrudur. Allah ondan razı olsun.

Mukâtil dedi ki; Bu âyet-i kerîme Ömer b. el-Hattâb’ın azadlısı Mihca’ hakkında nazil olmuştur. O Bedir günü müslümanlar arasından öldürülen ilk kişidir. Âmir b. el-Hadramî’nin ona attığı bir okla şehid olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da o gün şöyle buyurmuştur: “Şehidlerin efendisi Mihca’dır. O cennetin kapısına bu ümmet arasından çağırılacak ilk kişidir.” Mâverdi, en-Nüket; IV, 275.

Annesi, babası ve hanımı onun acısına dayanamadılar. Bunun üzerine: “Elif. Lâm. Mim. İnsanlar yalnızca Îman ettik demeleri ile bırakılıverileceklerini… mi sandılar?” âyeti nâzil oldu. Onlara hakkınızda bir âyet-i kerîme indi diye yazdılar. Bu sefer şu karan verdiler: Biz (Mekke’den) çıkıp gideceğiz, arkamızdan gelen olursa da onunla çarpışırız. Müşrikler arkalarından geldiler, onlarla çarpıştılar. Kimileri öldürüldü, kimileri de kurtuldu. Bunların hakkında da yüce Allah’ın:

“Ayrıca Rabbin işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edenlere… Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (en-Nahl, 16/110) âyeti nazil oldu.

“Ve imtihan, edilmeyeceklerini” … yani şu müşriklerin eziyetlerinden dolayı çokça sızlanan kimseler,

“biz îman ettik” diyerek îmanları dolayısıyla canlarında, mallarında, imanlarının hakikatlerini açıkça ortaya koyacak şekilde sınanmadan sadece “biz mü’miniz” demekle bırakılıverileceklerini ve bu kadarıyla yetinileceğini mi zannettiler?

Ankebut 1

Elif Lâm Mîm.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Elif. lâm. Mîm.

Kasas 88

Allah ile beraber başka bir ilah çağırma. O’ndan başka ilah yoktur. Her şey yok olacaktır, sadece O’nun Zat’ı kalacaktır. Hüküm O’nundur. O’na döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! Ondan başka tanrı yoktur. Onun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm Onundur ve siz ancak Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Allah ile birlikte başka bir İlâha dua (ve ibadet) etme! O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun vechinden başka herşey helâk olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.

“Allah ile birlikte başka bir ilâha dua etme!” Onunla birlikte başkasına ibadet etme! Çünkü

“O’ndan başka hiçbir İlâh yoktur.” Bu âyet, O’nun dışındaki her türlü ma’budun nefyedildiğini ve yalnızca yüce Allah’a ibadetin sabit olduğunu ihtiva etmektedir.

“O’nun Vechi’nden başka herşey helâk olacaktır.” Mücahid dedi ki; Vech’inden başka; O’ndan başka anlamındadır, es-Sadık; dininden başka, diye açıklamıştır. Ebû’l-Aliye ve Süfyan da şöyle demişlerdir: Kendisi ile yalnızca O’nun Vechi dilenen şeyler… (kalıcıdır) demektir. Yani sadece O’na yakınlaşmak maksİsmi ile yapılan ameller kalıcıdır. Şair der ki:

“Sayamadığım kadar çok günahtan dolayı mağfiret dilerim Allah’tan,

O, ki kulların Rabbidir, yalnız O’nun Vechi (ona yakın olmak) kasdedilir ve amel yalnız O’nadır.”

Muhammed b. Yezid dedi ki: Bana es-Sevrî anlattı, dedi ki: Ben Ebû Ubeyde’ye yüce Allah’ın:

“O’nun Vech’inden başka herşey helâk olacaktır” âyeti hakkında sordum da: Onun yüce zatı demektir, dedi. Mesela; “Filanın insanlar arasında bir vechi vardır” derken, bir makamı vardır, demektir.

Dünyada da, âhirette de

“hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.”

ez-Zeccâc dedi ki: “Onun vechi” müstesna olarak nasbedilmiştir. Eğer Kur’ân’dan başka bir yerde olsaydı, merfu olarak okunacaktı ve anlamı şöyle olurdu: O’nun Vechi dışındaki herşey helâk olucudur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Herbir kardeşinden kardeşi ayrılır,

Yemin olsun ki el-Ferkadân (diye bilinen iki yaldız) dışında.”

Yani el-Ferkadân dışında herbir kardeş, kardeşinden ayrılır,

“Yalnız O’na döndürüleceksiniz” yalnız O’na döneceksiniz, anlamındadır.

el-Kasas Sûresi burada bitmektedir. Hamd yüce Allah’a mahsustur.

Kasas 87

Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra, sakın onlar seni onlardan alıkoymasın. Rabbine davet et. Sakın müşriklerden olma.

Diyanet Vakfı
Allahın ayetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu ayetlerden alıkoymasınlar. Rabbine davet et. Asla müşriklerden olma!

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Ve Rabbine davet et, asla müşriklerden olma!

“Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra seni sakın onlardan alıkoymasınlar.” Kasıt onların sözleri, yalanları ve eziyetleridir. Sen bunlara iltifat Kıraatteki şekliyle seni alıkoymasınlar sakın demek olur. etme, sen işine bak, emrolunduğunu yerine getir.

Ya’kub

“Seni sakın alıkoymasınlar” anlamındaki âyetin fiilini; (……..) şeklinde “nûn” harfini sükûn ile okumuştur. Bu fiil; diye den müzari fiil olarak da okunmuştur. Bu da; onu alıkoydu, anlamındadır. Bu Kelb oğullarının bir şivesidir. Şair de şöyle demektedir:

“Onlar öyle kimselerdir ki başkalarını kendilerine (ilişmekten) kılıçla engellemişlerdir,

Susamış hayvanların burunlarının su kanallarından alıkonulduğu gibi.”

“Ve Rabbine” tevhide

“davet et!” Bu âyet Savaşmamayı ve ateşkesi ihtiva eder. Bütün bunlar (cihadı emreden) kılıç âyeti ile neshedilmiştir. Bu âyetin nüzul sebebi ise Kureyşlilerin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kendi putlarını ta’zim etmeye davet etmesidir. İşte o sırada şeytan daha önceden (el-Hac, 22/52. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere Garanik ile ilgili sözleri katmaya çalışmıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kasas 86

Sana kitabın verileceğini ummazdın. Ancak Rabbinden bir rahmettir. Öyleyse kâfirlere arka çıkma.

Diyanet Vakfı
Sen, bu Kitabın sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) ancak Rabbinden bir rahmet (olarak gelmiş) tir. O halde sakın kafirlere arka çıkma!

Kurtubi Tefsiri
Sen bu Kitabın sana verileceği ümidinde değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak… O halde sen asla kâfirlere yardımcı olma.

“Sen bu Kitabın sana verileceği ümidinde değildin.” Bizim seni bütün insanlara bir peygamber olarak göndereceğimizi, üzerine Kur’ân-ı Kerîm’i indireceğimizi bilmiyordun,

“Ancak Rabbinden bir rahmet olarak…” el-Kisaî dedi ki: Bu istisna munkatı’ bir istisnâ olup lâkin (radıyallahü anhbbinden bir rahmet olarak sana indirildi) demektir.

“O halde sen asla kâfirlere yardımcı” destek ve arka çıkan

“olma!” Bu âyet bu sûrede daha önce de geçmiş bulunmaktadır,

Kasas 85

Sana Kur’an’ı farz kılan, elbette seni döneceğin yere geri döndürecektir. De ki: Rabbim, hidayeti getirenin kim olduğunu ve kimin apaçık sapıklık içinde bulunduğunu daha iyi bilir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kuranı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidayeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Sana Kur’ân’ı farz kılan (Allah) elbette seni bir dönüş yerine geri çeviricidir. De ki: “Rabbim, hidayette geleni ve apaçık sapıklıkta olanı daha İyi bilir.”

“Sana Kur’ân’ı farz kılan (Allah) elbette seni bir dönüş yerine geri çeviricidir.” âyeti ile yüce Allah bu sûreyi, Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, düşmanlarını kahretmiş olarak tekrar onu Mekke’ye geri döndüreceği müjdesi ile bitirmektedir. Bu âyetle ona cennetlik olduğu müjdesi verilmektedrir, diye de söylenmiştir. Ancak birinci görüşü kabul edenler daha çoktur. Bu Cabir b. Abdullah, İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarının görüşüdür.

el-Kutebî dedi ki: Kişinin

“dönüş yeri” onun beldesidir. Çünkü kişi oradan ayrılır, sonra tekrar geri döner.

Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) takib edilir korkusuyla mağaradan geceleyin Medine’ye muhacir olarak ve Medine’ye giden yoldan başka bir yolu izleyerek çıktı. Medine’ye giden yola dönüp de el-Cuhfe’ye ulaşınca Mekke’ye giden yolu tanıdı, ona özlem duydu. Bunun üzerine Cebrâîl ona dedi ki; Muhakkak Allah: “Sana Kur’ân’ı farz kılan, elbette seni bir dönüş yerine geri çeviricidir” diye buyuruyor. Mekke’ye -ona karşı üstünlük sağlamış olarak- seni geri çeviricidir, demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme el-Cuhre’de inmiştir. Ne Mekki’dir, ne de Medeni.

Saîd b. Cübeyr de İbn Abbâs’tan: “Bir dönüş yeri”nden kasıt ölümdür, dediğini rivâyet etmektedir.

Yine Mücahid’den, İkrime, ez-Zührî ve el-Hasen’den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Bu, şüphesiz seni kıyâmet gününe döndürecektir, demektir. ez-Zeccâc’ın tercih ettiği açıklama da budur. Mesela; “Benim ile senin aranda (hüküm) dönüş yerinde (mead’de) verilsin” denilir ki kıyâmet günü verilsin demektir. Çünkü insanlar o günde canlı olarak döneceklerdir.

“Farz kılan” İndiren anlamındadır. Yine Mücahid’den, Ebû Malik ve Ebû Salih’ten “dönüş yerine” âyetinin cennete diye açıkladıkları nakledilmiştir. Bu aynı zamanda Ebû Said el-Hudrî ve yine İbn Abbâs’ın da görüşüdür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra gecesi cennete girmişti.

Çünkü babası Âdem de oradan çıkartılmıştı diye de açıklanmıştır.

“De ki: Rabbim hidayetle geleni ve apaçık sapıklıkta olanı daha iyi bilir.” Yani Mekke kâfirleri sana: Şüphesiz ki sen apaçık bir sapıklıktasın diyecek olurlarsa, sen de onlara; “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık sapıklıkta olanı daha iyi bilir.” O ben miyim yoksa siz misiniz? de.

Kasas 84

Kim bir iyilikle gelirse, ona ondan daha hayırlısı vardır. Kim bir kötülükle gelirse, kötülük işleyenler ancak yaptıklarıyla cezalandırılır.

Diyanet Vakfı
Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.

Kurtubi Tefsiri
Kim iyilikle gelirse, onun İçin ondan hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.

“Kim iyilikle gelirse, onun için ondan hayırlısı vardır.” Bu âyete dair açıklamalar daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/89-90. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. İlerime dedi ki: Lâ ilahe illallah’dan hayırlı hiçbir şey yoktur. Âyet; kim lâ ilahe illallah ile gelirse, onun için ondan bir hayır vardır, demektir.

“Kim de kötülükle” yani şirk ile

“gelirse, kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.” Yani ameline uygun ceza ile cezalandırılır.

Kasas 83

İşte bu ahiret yurdu, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk istemeyenlere veririz. Sonuç muttakilerindir.

Diyanet Vakfı
İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir.

Kurtubi Tefsiri
İşte âhiret yurdu) Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (Güzel) akıbet ise takva sahiplerinindir.

“İşte âhiret yurdu!” yani cennet. Yüce Allah’ın böyle buyurması cenneti ta’zim ve şanının büyüklüğünü ifade etmek içindir. Yani işte orası, senin anılışını işittiğin ve vasıfları sana ulaşmış olan yurttur.

“Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak” îmana ve mü’minlere karşı üstünlük ve büyüklük taslamak

“ve bozgunculuk yapmak” masiyetlerle amel etmek

“istemeyenlere veririz.”

Bozgunculuğun, masiyetlerle amel şeklindeki açıklaması İbn Cüreyc ve Mukâtil ‘e aittir. İkrime ile Müslim el-Batîn ise fesad, haksız yere malı almaktır demişlerdir. el-Kelbî dedi ki: Fesad, Allah’tan başkasına ibadete davet etmektir. Yahya b. Sellam ise peygamberleri ve mü’minleri öldürmektir, demiştir,

“Güzel (akıbet) ise takva sahiplerinindir.” ed-Dahhak: Cennet diye açıklamıştır. Ebû Muaviye de şöyle demiştir; Üstünlük sağlamak istemeyen kişi, dünyanın zilletinden korkmayan, dünya gücünde de başkalarıyla yarışmayan kimsedir. Allah nezdinde insanların en üstünü en çok mütevazi olanlarıdır ve yarın en güçlü ve aziz olacakları da bugün alçak gönüllülüğe en çok bağlı olan kimsedir.

Süfyan b. Uyeyne, İsmail b. Ebi Halid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ali b. el-Huseyn bineğinin üzerinde giderken, ekmek parçalarını yiyen yoksulların yanından geçti. Onlara selam verdi, onlar da kendileriyle yemek yemeye onu davet ettiler, O da şu: “İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz.” âyetini okudu. Sonra bineğinden inip onlarla beraber yedi ve: Ben sizin davetinizi kabul ettim, siz de benim davetimi kabul ediniz deyip onları evine götürdü. Onlara yemek yedirdi, onlara giyecek verdi ve gönderdi. Bunu Ebû Kasım et-Taberanî Süleyman b. Ahmed rivâyet etti ve dedi ki: Bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bize Süfyan b. Uyeyne anlattı, deyip hadisi zikretti.

“Âhiret yurdu” lâfzının hem sevabı, hem de ikabı (cezayı) kapsadığı da söylenmiştir. Yani, bu âhiret yurdundan ancak takva sahibi olanlar istifade edebilir. Takvalı olmayanlara gelince, âhiret yurdu onların iyiliğine değil, zararlarına olacaktır. Çünkü böyle kimselere âhiret fayda sağlamayacak, zarar verecektir.

Kasas 82

Dün onun yerinde olmayı isteyenler sabahleyin şöyle dediler: Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine genişletir ve daraltır. Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı, bizi de yere geçirmişti. Demek ki kâfirler felaha ermez.

Diyanet Vakfı
Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkarcılar iflah olmazmış! demeye başladılar.

Kurtubi Tefsiri
Dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabah şöyle diyorlardı: “Vay, demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletir ve daraltır! Eğer Allah bize lütfetmeseydi, bizi de elbette yere geçirirdi. Vay, demek ki kâfirler ıslah olmazlar!”

“Dün onun yerinde olmayı temenni edenler” böyle bir temennide bulunmaktan ötürü pişman olmaya başladılar ve sabah olunca şöyle demeye koyuldular:

“Vay demek ki Allah…” âyetindeki

“vay” pişmanlık ifade eden bir edattır. en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta yapılmış en güzel açıklama el-Halil, Sîbeveyh, Yûnus ve el-Kisaî’nin su açıklamalarıdır: Bunlar ya kendileri uyandılar veya uyarıldılar. Bunun üzerine:

“Vay…” dediler. Pişmanlık duyan, Arapça konuşan bir kimse pişmanlığı esnasında “Vay” der,

el-Cevherî dedi ki: Vay, bir teaccüb lâfzıdır. Mesela; Vay sana ve vay Abdullah’a” denilir. Bazen “vay” şeddeli ya da şeddesiz; ın başına gelir ve; “Vay demek ki Allah…” denilir. el-Halil dedi ki: Burada “vay” ayrı bir lafızdır, önce “vay” denilir, sonra da yeni bir başlangıç yapılarak; denilir.

es-Sa’lebî dedi ki: el-Ferrâ” dedi ki: Bu bir takrir (muhataba) sözü söyletme) ifadesidir. Bir kimsenin: “Allah’ın san’atını ve İhsanını görmez misin?” demeye benzer. Onun naklettiğine göre bedevi Arap bir kadın kocasına: “Nerde oğlun vay sana” deyince, kocası da Vay görmüyor musun? o evin arkasındadır” diye cevap vermiş.

İbn Abbâs ve el-Hasen derler ki: Vay sana!” kelimesi hem ibtîda hem de tahkik ifadesidir. Bunun (âyetteki ifadenin) takdiri de şöyledir: Muhakkak Allah rızkı yayar, Bir görüşe göre bu; ” Dikkat et, bunu yapmayacak mısın?” sözlerindeki; uyarma (tenbih) edatı ile “İmdi” sözündeki gibidir. Şair şöyle demiştir:

“İkisi benden (kendilerini) boşamamı istedi, çünkü gördüler malımın azaldığını,

Siz ikiniz bana bu işi kabul etmeyerek geldiniz, Vay!

Demek ki malı olan sevilir. Fakir düşen de bir zaruret hayatı sürer.”

Kutrub dedi ki: Bunun aslı; Vay sana” şeklindedir. Bunun “lâm” harfi düşürüldükten sonra hitab için gelen “kef” de “vay”a ilave edilmiştir. Amere dedi ki:

“Yemin olsun nefsime şifa oldu, hastalığımdan iyileştirdi,

Atlıların: Vay sana Anter! İleri atılsana demeleri.”

Ancak en-Nehhâs ve başkaları bunu kabul etmeyerek şöyle demişlerdir; Böyle bir mana doğru olamaz, çünkü (bu âyette sözü edilen) topluluk kimseye hitab etmiyordu ki ona: “Vay sana” desinler. Hem böyle olsaydı, o takdirde ‘in hemzesinin esreli olması gerekirdi. “Lâm’ın den hazfedilmesi de câiz olmaz.

Kimisi de şöyle demiştir: İfadenin takdiri: “Vay sana, sen şunu bil ki…” şeklinde olup “bil” emri takdir edilmiştir.

İbnu’l-A’râbî dedi ki: “Vay demek ki Allah” âyeti “şunu bil ki” demektir. Anlamının; “görmedin mi ki Allah…” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

el-Kutebî dedi ki: Bunun anlamı Himyerlilerin şivesinde; “sana rahmet olsun”dur. el-Kisaî dedi ki: “Vay”da teactüb manası vardır. Yine ondan “vay” üzerinde vakıf yaptığı ve bu bir tefeccü’ (karşı karşıya kalınan faciayı dile getirme) kelimesi olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir.

Bu lâfzı diye kabul edip de “kef” üzerinde vakıf yapanların, bu okuyuşlarının anlamı şu olur: Hayret et! Çünkü yüce Allah rızkı yayar ve yine hayret et, çünkü kâfirler iflah olmaz. Bu durumda “kef”in isim değil bir hitab harfi olması gerekir. Çünkü “vay” izafe olarak kullanılan lâfızlardan değildir. Bunun muttasıl (kefe bitişik) olarak yazılması çokça kullanılması dolayısıyla kendisinden sonraki lafızla aynı şey kabul edilmesinden dolayıdır.

“Eğer Allah bize” îman ve rahmet ile

“lütfetmeseydi” ve bizleri Karun’un izlemiş olduğu azgınlık ve şımarıklıktan korumamış olsaydı

“bizi de elbette yere geçirirdi.”

el-A’meş: “Eğer Allah bize lütfetmeseydi” anlamındaki âyeti “Eğer Allah’ın üzerimizdeki lutfu olmasaydı” şeklinde okumuştur. Hafs da: “Bizi de elbette yere geçirirdi” anlamındaki âyeti malum fiil olarak okumuş, diğerleri ise meçhul fiil olarak okumuşlardır. (Bizde yerin dibine geçirilmiş olurduk, anlamında.) Ebû Ubeyd’in tercih ettiği okuyuş budur. Abdullah’ın kıraatinde ise; “Elbette biz de yerin dibine geçirilirdik” şeklindedir, “Biz götürüldük” demek gibi. el-A’meş ve Talha b. Mûsarrif de böyle okumuşlardır.

Ebû Hatim cemaatin kıraatini şu iki sebeb dolayısıyla tercih etmiştir: Birincisi yüce Allah’ın:

“Sonra Biz onu da, evini de yere geçirdik” âyeti, ikincisi ise:

“Eğer Allah bize lütfetmeseydi” âyetidir. O halde burada

“bizi de elbette yere geçirirdi” fiilînin, ona en yakın ismin yüce Allah’ın ismi olması dolayısıyla Allah’a izafe edilmesi en uygunudur.

“Vay demek ki kâfirler” Allah nezdinde

“iflah olmazlar.”

Kasas 81

Sonunda onu da, sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek bir topluluğu olmadı. Kendi kendini kurtaranlardan da değildi.

Diyanet Vakfı
Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allaha karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Biz, onu da evini de yere geçirdik. Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu yoktu. Kendisi de yardım edebileceklerden olmadı.

“Sonra Biz, onu da, evini de yere geçirdik” âyeti ile ilgili olarak Mukâtil dedi ki: Mûsa yere emredip de, yer onu yutunca İsrailoğulları: Mûsa’nın onu helâk etmesi, malına mirasçı olması içindir, dediler. Çünkü Karun onun amcasının oğlu idi. Bunun üzerine yüce Allah Karun’u, evini, bütün mallarını da üç gün sonra yerin dibine geçirdi. Yüce Allah, Mûsa’ya şunu vahyetti: Ben, senden sonra yeryüzüne kimseye itaat etmesi emrini ebediyyen bir daha vermeyeceğim.

“Yer, yerin dibine geçti, geçer, yerin dibine geçmek” denilir. Yerin içinde gitti, kayboldu demektir, “Allah onu yerin dibine geçirdi” denilir. Yani onun içinde kayboldu. Yüce Allah’ın:

“Biz onu da, evini de yere geçirdik” âyeti da bu şekilde kullanılmıştır. “O yerin dibine geçti” denildiği gibi, “yerin dibine geçirildi” de denilir. “Ay tutulması” demektir. Sa’leb dedi ki; “Güneş tutuldu”; Ay tutuldu” demektir. En güzel söyleyiş ve kullanım budur. “Noksanlık” demektir, mesela; “Filan kişi noksanlığa razı oldu” denilir.

“Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu” bir cemaati, bir takım kimseleri

“yoktu. Kendisi de yardım edilebileceklerden olmadı.” Onun başına inen yerin dibine geçmek azabına karşı kendisini koruyabilenlerden olmadı. Rivâyet edildiğine göre Karun her gün bir adam boyu yerin dibine geçmektedir. Nihayet yerin en alt tabakasının dibine ulaşacağında İsrafil Sûr’a üfürmüş olacaktır. Bu daha önceden geçmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kasas 80

Kendilerine ilim verilenler dediler ki: Yazıklar olsun size! Allah’ın mükâfatı, iman edip salih amel işleyen için daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşur.

Diyanet Vakfı
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allahın mükafatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine ilim verilenler ise dediler ki: “Vah size! Îman edip salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.”

“Kendilerine ilim verilenler ise” ki bunlar İsrailoğullarının hahamları idiler. Onun yerinde olmayı temenni eden kimselere

“dediler ki: Vah sîze! îman edip salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı” yani cennet

“daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Yani salih ameller ancak onlara verilir yahutta âhirette cennet ancak Allah’a itaat üzere sabredenlere verilir. Burada; “O” (tekil dişi) zamirinin kullanılabilmesi yüce Allah’ın;

“Allah’ın sevabı” âyeti ile âhiretin kastedilmiş olmasındandır. Yani âhiret müenneslik alameti taşıyan bir kelime olduğundan dolayı ona raci olan Zamirin de müennes gelmesi uygundur.

Kasas 79

Derken süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: Ne olurdu bize de Karun’a verilenin benzeri verilseydi. Gerçekten onun büyük nasibi var.

Diyanet Vakfı
Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karuna verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Derken ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını İsteyenler dediler ki: “Keşke Karun’a verilen gibi, bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir nasip sahibidir.”

“Derken ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı.” İsrailoğullarının karşısına bir bayram günü ziynet olarak gördüğü dünya hayatının metaından sayılan elbise, binek, süs eşyaları ve benzer şeylerle çıktı, el-Gaznevî dedi ki: Bugün bir cumartesi günüydü.

“Ziyneti içinde” ziyneti ile anlamındadır. Şair dedi ki:

“İnsanların kalpleri Ölüm korkusuyla yerinden fırlayacak oldu mu,

Bu sefer canlarını öfkelendirecek yerlere dahi atarlar.”

Burada “canlarıyla birlikte (atılırlar)” demektir.

O, üzerlerinde aspur ile boyanmış elbiseler bulunan, hizmetçilerinden yetmişbin kişi ile birlikte çıkmıştı. Elbiseleri aspura boyayan ilk kişi o olmuştur. es-Süddî ise bin tanesi beyaz kalırlar üzerinde akın eğerlerle ve arguvanlı kadifelerle, bin beyaz cariye ile birlikte tıktı, demektedir. İbn Abbâs dedi ki: O beyaz katırlar üzerinde çıkmıştı. Mücahid de: Üzerlerinde arguvan eğerler bulunan beyaz katanalar üzerinde çıkmıştı. Üzerlerinde aspurlu elbiseler vardıT Bu aspurlu elbiselerin ilk görüldüğü gündür.

Katade dedi ki: Üzerlerinde kırmızı örtüler bulunan dörtbin binek ile birlikte çıktı. Bu bineklerin bini beyaz katır olup üzerlerinde kırmızı kadifeler vardı. İbn Cüreyc dedi ki: Kendisi üzerinde arguvan bulunan beyaz bir katır üzerinde çıkmıştı. Beraberinde de yine kırmızı elbiseler giyinmiş ve beyaz katırlar üzerinde üçyüz cariye vardı, İbn Zeyd dedi ki: Üzerlerinde aspurlu elbiseler bulunan yetmişbın kişi ile birlikte çıktı, el-Kelbî dedi ki: O yüce Allah’ın Mûsa’ya cennetten İndirmiş olduğu yeşil bir elbiseyi giyinerek çıkmıştı. Karun bu elbiseyi Mûsa (aleyhisselâm)’dan çalmıştı. Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh) dedi ki: Onun ziyneti kırmız idi.

Derim ki: Kırmız arguvan gibi kırmızı bir boyadır. Arguvan da sözlükte kırmızı boya demektir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

“Dünya hayatını İsteyenler dediler ki: Keşke Karun’a verilen gibi bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir nasib sahibidir.” Ona dünyadan çok büyük bir pay verilmiştir.

Şöyle denilmiştir: Bu sözler o dönemin mü’minlerinin sözleridir. Onlar dünyayı arzulayarak serveti gibi mala sahip olmayı temenni etmişlerdi. Bir diğer görüşe göre bu, âhirete îman etmeyen, âhireti de arzulamayan kâfir olan bir topluluğun sözüdür.

Kasas 78

Dedi ki: Bu bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi. Bilmedi mi ki, Allah kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü ve topluca olanları helak etti. Günahkârlardan, günahları sorulmaz.

Diyanet Vakfı
Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Bu bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir.” O bilmedi mi ki şüphesiz Allah, ondan önce kuvvetçe kendisinden daha güçlü, topladıkları mal daha çok nice nesilleri helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz.

“Dedi ki: Bu bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir.” Bununla Tevrat bilgisini kastetmektedir. Rivâyet olunduğuna göre insanlar arasında Tevrat’ı en çok okuyan ve Tevrat’ı en iyi bilen kimselerden idi. Mûsa (aleyhisselâm)’ın Mîykat’a gitmek üzere seçtiği yetmiş ilim adamından birisiydi.

İbn Zeyd dedi ki; Yani bu mal bana O’nun benim faziletimi bilmesi ve benden razı olması dolayısıyla verilmiştir. Buna göre “bende olan” âyetinin anlamı şu demek olur: Benim kanaatime göre yüce Allah bu hazineleri bana, bendeki bir fazilet dolayısıyla onları hakeltiğimi bildiğinden dolayı vermiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu mal benim çeşitli ticaret ve kazanç yollarına dair bilgim dolayısıyla bana verilmiştir. Bu açıklamayı Ali b. Îsa yapmıştır.

O, eğer yüce Allah ona bunca serveti kazanmayı kolaylaştırmamış olsaydı, bu malların toplanmayacağını bilmedi.

İbn Abbâs dedi ki: Ben altın yapmaya dair sahib olduğum bir bilgiye binaen bana bu servet verilmiştir. O bununla kimya ilmine işaret etmektedir.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre Mûsa (aleyhisselâm) ona kimya sanatının üçte birini, Yuşa’a üçte birini, Harun’a da üçte birini öğretmişti, Karun, Yuşa ile Harun’u -imanı üzere olmakla birlikte- aldattı ve nihayet onların bildikleri kimya ilmini öğrendi. Böylece malları çoğalmış oldu.

Şöyle de denilmiştir: Mûsa kimyayı üç kişiye öğretti. Yuşa b. Nun, Kâlib b. Yufennâ ve Karun. ez-Zeccâc ise birinci görüşü tercih etmiş ve onun kimya ile uğraştığını söyleyenlerin görüşlerini kabul etmemiştir. Çünkü kimya (yani basit ve değersiz madenleri altına çevirme bilgisi) batıldır, gerçeği yoktur. Yine denildiğine göre Mûsa kimyayı kızkardeşine öğretmişti. Kızkardeşi de Karun’un zevcesi idi. Mûsa’nın kızkardeşi de bu işi Karun’a öğretmişti. Doğrusunu. en iyi bilen Allah’tır,

“O bilmedi mi ki, şüphesiz Allah ondan önce kuvvetçe kendisinden güçlü, topladıkları mal da daha çok nice nesilleri” geçmişteki kâfir ümmetleri azâb ile

“helâk etmiştir?” Eğer ma) bir fazilete delâlet etseydi, bu nesilleri helâk etmezdi. Buradaki kuvvetten kastın araçlar, gereçler, destekleyici ve yardımcı kimselerin topluluğu olduğu da söylenmiştir. İfade şanı yüce Allah’ın Karun’u azarlaması sadedindedir. Yani Karun

“bilmedi mi ki, şüphesiz Allah ondan önce kuvvetçe kendisinden güçlü, topladıkları mal daha çok nice nesilleri helâk etmiştir?”

“Suçlulara günahları sorulmaz.” Yani onlara mazeret belirtmelerini isteyen bir üslûpla soru sorulmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Mazeret bildirerek (radıyallahü anhbblerini razı etmeleri) de istenmez.” (er-Rum, 50/57);

“Onlardan razı olunmaz (mazeretleri kabul edilmez.)” (Fussilet, 41/24) Ama yüce Allah’ın:

“Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız.” (el-Hicr, 15/92) âyeti dolayısıyla onlara azarlamak maksadıyla soru sorulacaktır. Bu açıklamaları el-Hasen yapmıştır.

Mücahid de şöyle demiştir: Melekler yarın günahkârları sormayacaklar, çünkü onlar simalarından tanınacaklardır. Günahkârlar yüzleri siyah, gözleri mavi haşredileceklerdir. Katade dedi ki: Günahkârlara, günahlarının açıkça ortada olması ve çokluğu dolayısıyla işledikleri günahlar hakkında soru sorulmayacaktır. Aksine onlar hesaplan görülmeden cehennem ateşine gireceklerdir. Bir başka açıklama da şöyledir: Bu ümmetin günahkarlarına dünyada azaba uğratılmış bulunan geçmiş ümmetlerin günahları sorulmayacaktır.

Denildiğine göre; helâk edilmiş olan nesiller yüce Allah’ın günahlarına dair bilgisi dolayısıyla helâk edilmişlerdir. Bundan ötürü onların günahlarının sorulrnasınaihtiyac olmayacaktır.

Kasas 77

Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah sana nasıl iyilik ettiyse, sen de iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk arama. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.

Diyanet Vakfı
Allahın sana verdiğinden (Onun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’ın sana verdiği ile âhiret yurdunu ara! Dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de İhsan et! Yeryüzünde de fesad isteme. Çünkü Allah fesad çıkaranları sevmez.”

“Allah’ın sana verdiği ile âhiret yurdunu ara!” Allah’ın sana verdiği dünyalık ile âhiret yurdu olan cenneti ara! Çünkü mü’mine lâyık olan dünya hayatında iken âhirette kendisine faydalı olacak yollarda harcamalarda bulunmaktır, zorbalık ve azgınlık uğrunda değil.

“Dünyadan da nasibini unutma” âyetinin anlamı hakkında görüş ayrılığı vardır. İbn Abbâs ve büyük çoğunluk (Cumhûr) şöyle demiştir: Sen dünyanda salih amel işlememek suretiyle ömrünü boşuna geçirme. Zira ancak âhiret için amel edilir. Dolayısıyla insanın dünyadan nasibi, ömrü ve o dünyadaki salih amelidir. Bu açıklamaya göre ifade son derece büyük bir öğüt taşımaktadır.

el-Hasen ve Katade ise şöyle demişlerdir: Sen helâlden istifade etmek ve helali talep etmek ve dünyada akıbetini göz önünde bulundurmak suretiyle, dünyadan payını almayı unutma, elden çıkarma!

Bu te’vile göre de âyette ona bir parça yumuşak ifade vardır ve onun canının çektiği işin ıslah edilmesi söz konusudur. Bu da, sert ifadelerden ötürü uzaklaşılır korkusu ile, kendisine öğüt verilene karşı izlenmesi gereken bir yoldur. Bunu İbn Atiyye söylemiştir.

Derim ki: Bu iki te’vili İbn Ömer şu sözlerinde bir arada zikretmiş bulunmaktadır: “Ebediyyen yaşayacakmış gibi dünyan için ekin ek, yarın ölecekmiş gibi âhiretin için çalış!” el-Hasen’den şöyle dediği nakledilmiştir: İhtiyacından arta kalanı önden gönder (hayır yollarında harca) ve sana yetecek kadarın; da yanında alıkoy.

Malik dedi ki: Bu, israfa gitmeksizin yemek ve içmektir. “Nasib”inden kastın kefen olduğu söylenmiştir. İşte bu kesintisiz bir öğüttür. Sanki şöyle demiş gibidirler: Sen şu kefen diye bilinen nasibin dışında, malının tümünü terkedip gideceğini unutma!

Şairin şu beyiti de buna yakındır:

“Ömrün boyunca bütün topladıklarından payın,

içinde sarmalanacağın iki bez ve bir hanût (denilen kefen kokusu) dur.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Önemli olan kanaattir. Hiçbir şeye değişme onu,

Büyük nimetler ondadır, beden rahatı ondadır.

Bütünüyle dünyaya malik olana bir bak,

Bir pamuk ile bir kefenden başka bir dünyalık beraberinde götürdü mü?”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hususta bana göre en güzel açıklama Katade’nin şu sözüdür: Sen helal olan nasibini unutma. İşte bu senin dünyadan alacağın nasibindir. Gerçekten, bundan da güzel ne vardır!

“Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et.” Allah sana nasıl nimetler bağışlamış ise sen de O’na öylece itaat et ve ibadet et. Şu hadisteki bu ifade de ihsanı anlatmaktadır; “İhsan nedir? (Peygamber buyurdu ki): “Allah’a onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. ” Müslim, I, 37, 39, 40; Buhârî, IV, 1793; Tirmizî, V, 6; Ebû Dâvûd, IV, 223; İbn Mâce, I, 24, 25; Müsned, I, 27, 51, 52, 319, II, 107, 426, IV, 129, 164.

Bir görüşe göre burada yoksulları gözetme emri verilmiştir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hususta pek çok görüşler vardır. Hepsinin ortak noktası Allah’ın nimetlerini, Allah’a itaat yolunda kullanmaktır. Malik dedi ki: İsrafa gitmeksizin yemek ve içmektir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Görüşüme göre Malik bu sözleriyle ibadette ve kıt kanaat geçinmekte aşırı giden kimselerin görüşlerini reddetmek istemiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tatlıları sever, bal (şerbeti) içer. Közde kızartılmış şeyleri yer, soğuk su içerdi.

Bu anlamdaki açıklamalar daha önce bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

“Yeryüzünde de fesad isteme!” Masiyet işleme!

“Çünkü Allah fesâd çıkaranları sevmez.”

Kasas 76

Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azdı. Ona öyle hazineler verdik ki, anahtarları güçlü bir topluluğa ağır gelirdi. Kavmi ona dedi ki: Sevinme, Allah şımaranları sevmez.

Diyanet Vakfı
Karun, Musanın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekte Karun Mûsa’nın kavminden idi. Fakat onlara karsı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları dahi güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi. Hani kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma, çünkü Allah şımaranları sevmez.”

“Gerçekte Karun, Mûsa’nın kavminden idi” âyetinden önce yüce Allah:

“Size verilen herşey dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür.” (el-Kasas, 28/60) diye buyurmuştu. Şimdi de Karun’a bu geçimlik ve bu süsün verilmiş olduğu, onun bunlara aldandığı, bunların Fir’avun’u Allah’ın azabından korumadığı gibi Karun’u da korumadığını açıklamaktadır. Siz ey müşrikler, sayınız da, malınız da Karun ve Fir’avun’dan fazla değildir. Fir’avun’a askerlerinin ve mallarının faydası olmadı, Karun’a da Mûsa’ya akrabalığının da, hazinelerinin de bir faydası olmadı.

en-Nehaî, Katade ve başkaları dediler ki: Karun, Mûsa’nın öz amcasının oğlu idi. Karun’un geriye doğru nesebi şöyle idi; Karun b. Yeshur, b. Kahes, b. Lavî, b. Ya’kub. Mûsa da ibn İmrân b. Kahes idi.

İbn İshak dedi ki; O anne baba bir Mûsa’nın amcası idi. Teyzesinin oğlu olduğu da söylenmiştir. Karun ismi ucme (Arapça olmayan bir isim) ve marife olduğundan ötürü munsarıf değildir. Arapça olmayıp faul vezninde olan kelimelerin başına elif lâm gelmesi, güzel olmuyorsa, marife halinde munsarıf olmaz, nekre halinde munsarıf olur. Şayet başına elif lâm’ın gelmesi güzel olursa, eğer tavus ve râkûd gibi müzekker isim ise munsarıf olur. ez-Zeccâc dedi ki: Şayet, Karun “O şeyi ona eş kıldım” tabirinden geliyor olsaydı, munsarıf olması gerekirdi.

“Fakat onlara karşı azgınlık etti.” Onun azgınlığı, elbisesini bir karış uzun yapması idi. Bu açıklamayı Şehr b. Havşeb yapmıştır. Hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Yüce Allah azgınlık ederek, elbisesini sürükleyene (radıyallahü anhhmet nazarı ile) bakmaz.” Buhârî, V, 2181; Tirmizî, IV, 223; Ebû Dâvûd, IV, 59; İbn Mâce, II, 1181, 1182; Müsned, II, 42, 55, 60…

Bir diğer görüşe göre onun azgınlığı yüce Allah’ı inkâr ederek kâfir olmasıdır. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır. Azgınlığının mal ve evlâdının çokluğu sebebiyle onları hafife alıp küçümsemesi olduğu da söylenmiştir ki; bu da Katade’nin görüşüdür. Bir diğer görüşe göre onun azgınlığı, yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu hazineleri bilgi ve bu husustaki becerisi dolayısıyla kendi kendisine nisbet etmesi idi. Bunu da İbn Bahr söylemiştir.

Azgınlığının; “Eğer peygamberlik Mûsa’ya, kurban kesme yeri ve kurban da Harun’a ait ise, peki ya benîm neyim var?” demesi olduğu da söylenmiştir.

Rivâyet olunduğuna göre Mûsa, İsrailoğullarıyla birlikte denizi aşıp risalet Mûsa’ya, habr’lık (alimlik) Harun’a ait bir görev olunca, Harun kurbanı sunup onların arasında başkanlık konumuna yükselince -ki kurban Mûsa’ya ait bir görev idi, Mûsa onu kardeşine vermişti- Karun bu işten içten içe rahatsız oldu ve her ikisini de kıskandı. Mûsa’ya: Bütün isler sizin elinizde benim ise hiçbir şeyim yok. Ben ne zamana kadar sabredeceğim? dedi. Mûsa: Bu Allah’ın takdiridir deyince, Karun dedi ki; Allah’a yemin ederim bir mucize getirmediğin sürece seni tasdik etmeyeceğim. Bunun üzerine İsrailoğullarının başkanlarının herbirisine asasını getirmesini emretti. Bunları bir demet yapıp üzerinde vahyin nazil olduğu çadıra koydu. Bekçiler, geceleyin bu asaları koruyorlardı. Sabah olduğunda Harun’un asasının hareket edip yapraklarının yeşermiş olduğunu görüverdiler. Harun’a ait olan sopa badem ağacından idi. Karun: Bu iş, yapmış olduğun sihirden daha da şaşırtıcı bir şey değildir, dedi. Buna göre “onlara karşı azgınlık etti” âyetinde dile getirilen “bağy: azgınlık” zulmün kendisi demektir,

Yahya b. Sellam ile İbnu’l-Müseyyeb dedi ki: Karun zengin birisi idi. İsrailoğulları üzerinde Fir’avun adına memurluk yapıyordu. Onlara, onlardan birisi olduğu halde haksızlık etti ve zulmetti.

Yedinci bir görüş de şöyledir: İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Yüce Allah zina eden kimsenin recmedilmesini emredince, Karun fahişe bir kadına giderek ona bir miktar mal verdi ve Mûsa’nın kendisi ile zina ettiğine ve kendisini hamile bıraktığına dair iddiada bulunmasını sağladı. Bu iş Mûsa’ya çok ağır geldi ve İsrailoğulları için denizi yaran, Tevrat’ı Mûsa’ya indiren Allah adına mutlaka doğru söyleyeceğine dair ona yemin ettirdi. Yüce Allah kadının yardımına yetişerek: Şehadet ederim ki sen suçsuzsun. Karun bana bir miktar mal verdi ve bu iddiada bulunmak için beni zorladı. Şüphesiz doğru söyleyen sensin, yalan söyleyen de Karun’dur, dedi. Bunun üzerine yüce Allah Karun’un işini Mûsa’ya havale etti. Yeryüzüne de Mûsa’ya itaat etmesi İçin emir verdi. Karun, Mûsa’nın yanına geldiğinde o yeryüzüne; Ey arz onu al, ey arz onu al, diyordu. Arz da parça parça onu içine alıyor. Karun ise; Ey Mûsa! diye imdat istiyordu. Nihayet o, evi ve onun yolundan giden, onunla beraber oturup kalkanların hepsi yerin dibine geçti.

Yine rivâyete göre yüce Allah Mûsa’ya; Kullarım senden yardım istediler. Sen onlara merhamet etmedin. Ancak Bana dua etselerdi, şüphesiz Beni yakın ve duaları kabul edici olduğumu göreceklerdi, dedi.

İbn Cüreyc dedi ki: Bize ulaştığına göre onlar her gün bir adam boyu kadar yerin dibine geçiyorlar. Kıyâmet gününe kadar da yerin en aşağısına ulaşmayacaklardır. İbn Ebi’d-Dünya da “Kitabu’l-Faraç” adlı eserde şunu zikretmektedir: Bana İbrahim b. Râşid anlattı, dedi ki: Bize Dâvûd b. Mehran anlattı: Dâvûd, el-Velid b. Müslim’den, o Mervan b. Cünah’tan, o Yûnus b. Meysere b. Halbes’den dedi ki: Karun denizin karanlıklarında Yûnus ile karşılaştı. Bunun üzerine Karun, Yûnus’a şöyle seslendi: Ey Yûnus, Allah’a tevbe et. Şüphesiz ki atacağın ve böylelikle kendisine döneceğin İlk adımında O’nu bulacaksın. Bunun üzerine Yûnus ona: Peki seni tevbe etmekten alıkoyan ne oldu? dedi. Şu cevabı verdi: Benim tevbemin kabulü yetkisi amcamın oğluna havale edilmişti, o da benim tevbemi kabul etmedi. Haberde nakledildiğine göre Karun yedinci arzın dibine ulaşacak olursa, İsrafil de Sûr’a üfürecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

es-Süddî dedi ki: Bu fahişe kadının ismi Seberka idi. Karun ona ikibin dir hem vermişti, Katade dedi ki: Karun, Mûsa ile birlikte denizi geçmişti. Tevrat’ta suretinin güzelliğinden dolayı “el-münevver” diye adlandırılıyordu. Fakat Samiri münafıklık ettiği gibi o Allah’ın düşmanı da münafıklık etti.

“Biz ona öyle hazineler vermiştik ki…” Atâ dedi ki: O, Yusuf (aleyhisselâm)’ın hazinelerinin bir çoğunu bulmuştu. el-Velid b. Mervan ise: O kimya ilmi ile uğraşırdı, demiştir.

“Onların anahtarları” âyetinde; onun ismi ve haberi; nın sılası içerisindedir. Bu da “vermiştik”in mef’ûlüdür. en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Kûfelilerin sılalar ile ilgili söyledikleri ne kadar çirkindir. Çünkü; ile benzerlerinin sılası ile kendilerinde amel ettiklerinin olması câiz değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de de “onların anahtarları” âyeti vardır. “Anahtarlar (anlamındaki mefâtîh)”in tekili esreli olarak; …diye gelir. Bu da kendisi ile açılan, açma aleti (anahtar) demektir. Tekili diye kullanan, çoğulunu da; diye getirir. Bunların “hazineler” olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre de tekili üstün olarak; …diye gelir.

“…güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi.” Bu hususta yapılmış en güzel açıklama şudur: Bu anahtarlar güçlü kuvvetli kimseleri bile ağır olduklarından dolayı -yana doğru meyi ettirirdi. Âyet; “Güçlü kuvvetlileri (ağırlığından ötürü) meyi ettirirdi” şeklinde olmakla birlikte, “te” harfi üstün okununca bu sefer (fiilin mef’ûlü olan “güçlü kuvvetli kimseler” anlamındaki) ismin başına “be” gelmiştir. Nitekim: “O meşakkati giderir” denildiği gibi (aynı anlamda); da denilebilir. Dolayısıyla burada âyet “Güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi” denilmiştir. Bu durumda güç sahibi olan topluluk, ağır olduklarından zorlanarak onları kaldırıyordu, denmiş olur. Bu da bizim; Bizimle kalk ya da: kalkalım” dememize benzer. Zorlukla kalktı, kalkar, zorlukla kalkmak” denilir. Şair şöyle demektedir:

“Arkası dolayısıyla (ağır geldiğinden) zor kalkar ve kalkışında yan yatar,

Yakınından yavaş yürüdü mü de şaşkına çevirir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Aldım, fakat malik olamadım; eğildim, fakat kalkamadım,

Sanki ben zaman uzayıp gittiğinden dolayı zincire vurulmuş gibiyim.”

Bana ağır geldi” demektir. Açıklama İbn Zeyd’den nakledilmiştir. Ebû Ubeyde dedi ki: Allah’ın Güç sahibi bir topluluğa ağır gellrdî” âyeti kalbedilmiş bir ifadedir ve; “Güç sahibi topluluk onu zor kaldırırdı” anlamındadır. Ebû Zeyd dedi ki: “Yükü kaldırdım” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Biz, bizden sonra gelen birini (halef) bulduk, ne kötü bir haleftir ki;

O yükü kaldırdı mı duran bir köledir.”

Birinci açıklama İbn Abbâs, Ebû Salih ve es-Süddî’nin görüşlerinin anlamını ifade eder. el-Ferrâ”nın görüşü de budur, en-Nehhâs da onu tercih etmiştir. Bu da; “onu götürdüm” anlamında; ile denilmesi, “onu getirdim” anlamında da; ile demeye benzer. İşte “onu kaldırdım” anlamında; demek de böyledir,

Arapların: Onun benim yanımda, onu üzecek ve ona ağır gelecek sözler vardır” ifadelerine gelince, bu ifadelerde itba’ (sonraki kelimenin bir öncekine uydurulması) söz konusudur. Aslında; demek gerekirdi. Bunun bir benzeri de; Yemek bana afiyet verdi” ile; “İlgili ilgisiz herşey onu yakaladı (hatırına geldi)” demek gibidir. Bir görüşe göre bu kelime uzaklık anlamındaki; den alınmıştır. Şâirin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Onlar bizden uzaklaşıyorlar amma uzaklaşmıyor sevgileri bizden,

Nerede olurlarsa olsunlar kalb(imiz) onların tutsağıdır.”

Budeyl b. Meysere bu lâfzı “ya” harfi İle; diye okumuştur. “O, güçlü kuvvetli topluluktan birisine ağır gelir” yahut da “anılan…” demek olur ki; bu da manaya hamledilerek böyle gelmiştir. Ebû Ubeyde dedî ki: Ru’be b. el-Accâc’a:

“Onda siyahlıktan ve siyah beyazlıktan çizgiler vardır,

Sanki o, derideki baras hastalığının beyazlığı gibidir.”

diye söylediği beyiti hakkında şunları dedim: Eğer çizgileri kastetmişsen; eğer siyahlığı ve siyah ve beyaz çizgileri kastediyorsan; (…….) demen gerekirdi. O: Ben bunların hepsini kastetmiştim, diye cevap verdi.

“Biri diğerinin gücüne güç katan topluluk” demek olan “el – us be” hakkında onbir görüş vardır:

1- Üç adam demektir. Bu İbn Abbâs’ın görüşüdür.

2- Yine ondan gelen rivâyete göre üçten ona kadardır.

3- Mücahid dedi ki; Burada usbe yirmiden, yirmi beş kişiye kadardır.

4- Yine ondan gelen rivâyete göre ondan onbeşe kadardır.

5- Ondan gelen bir başka rivâyete göre beş ile on arasıdır. Birinci rivâyeti es-Sa’lebî, ikincisini el-Kuşeyrî ile el-Maverdî, üçüncüsünü el-Mehdevî zikretmiştir.

6- Ebû Salih, el-Hakem b. Uteybe, Katade ve ed-Dahhak kırk adamdır, demişlerdir.

7- es-Süddî’ye göre on ile kırk arasıdır. Yine Katade de böyle demiştir.

8- İkrime dedi ki: Kimisi kırk, kimisi yetmiş adamdır demiştir. Bu aynı zamanda Ebû Salih’in görüşüdür. O, usbe yetmiş adamdır demiştir. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir. Birincisini de ondan es-Sa’lebî nakletmektedir,

9- Altmış adam da denilmiştir. Saîd b. Cübeyr de altı veya yedi kişidir, der.

10- Abdurrahman b. Zeyd: Üç ile dokuz arasıdır demiştir ki, nefer de bu demektir.

el-Kelbî dedi ki: Yûsuf’un kardeşlerinin;

“Biz güçlü bir topluluk (usbe) olduğumuz halde” (Yusuf, 12/8) sözleri dolayısıyla on kişidir. Mukâtil de böyle demiştir.

Hayseme dedi ki: Ben İncil’de şunu gördüm: Karun’un hazinelerinin anahtarları alınları ve ayakları beyaz akmış katır yükü idi. Ağır olduklarından dolayı bu bineklere ağır gelirdi. Bu anahtarların hiçbirisi de bir parmaktan daha büyük değildi. Bu anahtarların herbirisi bir hazine mal içindi. Eğer o hazine Basra ahalisine paylaştırılacak olsaydı, onlara yeterli gelirdi.

Mücahid dedi ki: Anahtarlar deve derisinden idi. Hafif olmaları için inek derisinden yapıldıkları da söylenmiştir. Bineğine binecek olursa, bu anahtarlar onunla birlikte -el-Kugeyrî’nin naklettiğine göre- yetmiş katıra yükletilirdi. Kırk katıra yükletildiği de söylenmiştir. Bu da ed-Dahhak’ın görüşüdür. Yine ondan gelen rivâyete göre anahtarlarından kasıt kaplarıdır. Ebû Salih de böyle demiştir: Anahtarlardan kasıt hazinelerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Hani kavmi” yani es-Süddî’nin dediğine göre İsrailoğullarından îman edenler

“ona şöyle demişti…” Yahya b. Sellâm dedi ki: Burada kavminden kasıt, Mûsa (aleyhisselâm)’dır. el-Ferrâ’ da şöyle demiştir: Bu çoğul isim olmakla birlikte tek kişi kastedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine… dediler” (Âl-i İmrân, 3/173) âyeti gibidir. Burada önceden de geçtiği gibi diyen kişi sadece Nuaym b. Mes’ûd’dur.

“Şımarma!” Azgınlaşma!

“Çünkü Allah şımaranları” azgınlaşanları

“sevmez.” Bu açıklamayı Mücahid ve es-Süddî yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Zaman beni sevindirecek olursa, şımaran birisi değilim,

Zamanın dönüp duran musibetleri karşısında da zaafa düşen birisi değilim.”

ez-Zeccâc dedi ki: Sen malın dolayısıyla şımarma! Çünkü mal dolayısıyla şımaran bir kimse o maldaki hakkı ödemez. Mübeşşir b. Abdullah da şöyle demiştir: Şımarma! Bozulursun. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer sen hiç durmadan bir emaneti eda ederken

Diğerini yüklenirsen, (bu sefer) o emanetler seni şımartır.”

İfsad eder, demektir,

Ebû Amr: (Bu kelime) “ağır borç altına girdi” demektir deyip az önce zikrettiğimiz beyiti zikretti. Yine; “Onu sevindirdi” anlamındadır. O halde bu fiil müşterek (birden çok anlam hakkında ortak olarak kullanılan) bir fiildir.

ez-Zeccâc dedi ki; “Şımaranlar, sevinenler” ile aynı anlama gelir. Ancak el-Ferrâ’ bu ikisi arasında ayırım gözeterek şöyle demiştir: “Şımarıklık halinde olanlar” yani halen şımarıklık edenler demektir. ise “gelecekte şımaracaklar” anlamındadır, O ayrıca; “Tamah eden” ile “Tamah edecek olan” “Ölü” ile “Ölecek olan” lâfızlarının da bu kabilden olduğunu iddia etmiştir. Ancak yüce Allah’ın şu âyeti onun söylediğinin hilafına delil teşkil eder: “Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir.” Burada görüldüğü gibi; diye buyurulmamıştır.

Mücahid de şöyle demiştir: “Şımarma” yanı azgınlaşma “çünkü Allah şımaranları sevmez.” İbn Bahr dedi ki: Cimrilik etme, çünkü Allah cimrilik edenleri sevmez, demektir.

Kasas 75

Her ümmetten bir şahit çıkarırız ve deriz: Delilinizi getirin. Bilirler ki hak Allah’ındır. Uydurdukları şeyler kaybolur.

Diyanet Vakfı
(O gün) her ümmetten bir şahit çıkarır, (kafirlere): Kesin delilinizi getirin! deriz. O zaman bilirler ki hakikat Allaha aittir ve uydura geldikleri şeyler (putlar) da kendilerinden ayrılıp kaybolmuşlardır.

Kurtubi Tefsiri
Her ümmetten birer şahit çıkarır ve deriz ki: “Haydi delilinizi getirin!” Böylece hakkın gerçekten Allah’ın olduğunu bilecekler ve iftira edegeldîkleri şeyler de önlerinden kaybolup gidecektir,

“Her ümmetten birer şahit çıkarırız.” Mücâhid’den gelen rivâyete göre birer peygamber çıkarırız, demektir. Bunların âhiretteki adaletli şahsiyetler olduğu da söylenmiştir. Bunlar kullara karşı dünya hayatındaki amellerinin ne olduğunu belirterek kullara karşı şahitlik edeceklerdir. Ancak birinci görüş daha güçlüdür, çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit göstereceğimiz zaman halleri nice olur?” (en-Nisa, 4/41) Her ümmetin şahidi de ona karşı şahidlik edecek rasûlüdür. (Ayetteki lâfzıyla): Şehid (sahid) hazır bulunan demektir. Yani Biz, onlara gönderilmiş olan rasûllerini de huzura getirmiş olacağız.

“Ve deriz ki: Haydi delilinizi” hüccetinizi, belgenizi

“getirin. Böylece hakkın gerçekten Allah’ın olduğunu bilecekler.” Yani peygamberlerin getirdiklerinin doğru olduğunu bilecekler

“ve iftira edegeldîkleri şeyler de önlerinden kaybolup gideceklerdir.” Yüce Allah’a yalan uydurarak, onun ile birlikte kendilerine ibadet olunan başka ilâhlar vardır, şeklindeki iftiraları ile uydurma ilâhlar önlerinden kaybolup gidecek; batıl oldukları ortaya çıkacaktır.

Kasas 74

O gün, onları çağırır ve der ki: Nerede benim ortaklarım sandıklarınız?

Diyanet Vakfı
O gün Allah onları çağırarak: Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede? diyecektir.

Kurtubi Tefsiri
O gün onlara: “İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” diye seslenecektir.

“O gün onlara: İddia ettiğiniz ortaklarım nerede? diye seslenecektir”

Yüce Allah’ın burada zamiri tekrarlaması iki durumun (62. âyet-i kerimede sözü edilen hal ile buradaki halin) farklı oluşundan dolayıdır. Bir defa onlara seslenilir ve: “İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” denilir. Onlar da putlara dua ederler, fakat onların dualarına cevap verilmez. Böylece onların şaşkınlıkları da ortaya çıkacaktır. Daha sonra bir defa daha onlara seslenilecek ve bu sefer de ses çıkarmayacaklardır. Bu ise hem bir azarlama, hem de horluklarının daha bir artması demektir. Buradaki sesleniş Allah tarafından değildir. Çünkü yüce Allah:

“Kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz.” (el-Bakara, 2/174) âyetinde açıklandığı gibi, kâfirlerle konuşmayacaktır. Ancak yüce Allah, onları azarlayacak ve yaptıklarını başlarına kakacak kimselere (böyle demelerini) emredecek ve hesap verme konumunda onlara karşı delilini ortaya koyacaktır.

Bu azarın yüce Allah tarafından yapılacağı ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın:

“Allah onlarla konuşmayacaktır” âyeti:

“Yıkılın içerisine Bana da söz söylemeyin” (el-Mu’minun, 23/108) diye kendilerine söyleneceği vakit tecelli edecektir. Yüce Allah’ın burada: “Ortaklarım” diye buyurması, onların bu ortaklara kendi mallarından belli bir pay ayırmış olmalarından dolayıdır.

Kasas 73

Rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yaptı ki onda dinlenesiniz ve O’nun lütfundan rızık arayasınız. Umulur ki şükredersiniz.

Diyanet Vakfı
Rahmetinden ötürü Allah, geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlenesiniz, (gündüzün) Onun fazlu kereminden (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz.

Kurtubi Tefsiri
Geceyi ve gündüzü sizin için sükûn bulasınız ve lütfundah arayasınız diye yaratmış olması, Onun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.

“Geceyi ve gündüzü sizin için onda” yani her ikisinde, demektir. Zamirin zamana yani gece ve gündüze ait olduğu da söylenmiştir.

“Sükûn bulasınız ve lütfundan” o vakit O’nun rızkından -yani gündüz vaktinde demek olup hazfedilmiştir

“arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.”

Kasas 72

De ki: Gördünüz mü, Allah üzerinize gündüzü kıyamet gününe kadar sürekli yapsaydı – Allah’tan başka size gece getirecek ilah kimdir ki onda dinlenesiniz? Görmez misiniz?

Diyanet Vakfı
De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allahtan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Hala görmeyecek misiniz?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe kadar üzerînize gündüzü kesintisiz sürdürürse Allah’tan başka sîze içinde rahat bulacağınız geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?”

“De ki: Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe kadar üzerinize gündüzü kesintisiz sürdürürse Allah’tan başka size içinde rahat bulacağınız” yorgunluktan dinlenip sükûn bulacağınız

“geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ” başkasına ibadet etmekle işlediğiniz hatayı

“görmeyecek misiniz?” Eğer gece ve gündüzü O’ndan başka getirmeye kimsenin gücünün yetmediğini kabul ediyorsanız, ne diye O’na başkalarını ortak koşuyorsunuz?

Kasas 71

De ki: Gördünüz mü, Allah üzerinize geceyi kıyamet gününe kadar sürekli yapsaydı – Allah’tan başka size ışık getirecek ilah kimdir? İşitmez misiniz?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allahtan başka size bir ışık getirecek tanrı kimdir? Hala işitmeyecek misiniz?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe dek üzerinize geceyi kesintisiz sürdürürse, Allah’tan başka size aydınlık getirecek kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?”

“De ki: Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe dek üzerinize geceyi kesintisiz sürdürürse” daimi kılarsa, demektir. Şair Tarafe’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Yemin olsun, ki benim işim, benim için karanlık değildir,

Gecem de gündüzüm de benim için ebedi değildir.”

Şanı yüce Allah, nimetlerine karşılık şükürlerini edâ etmeleri için, geçim sebeplerini hazırlamış olduğunu beyan etmektedir.

“Allah’tan başka size aydınlık getirecek kimdir?” Aydınlığında geçimi nizi arayacağınız bir ışığı kim getirir size? Şöyle de açıklanmıştır: Geçim yollarını ve sebeplerini görmenizi sağlayacak ve mahsûllerin ve bitkilerin yetişmesini gerçekleştirecek bir gündüzü kim getirir?

“Hâlâ” anlayacak ve kabul edecek şekilde

“dinlemeyecek misiniz?”

Kasas 70

O, Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Hamd hem ilk hem son olarak O’nadır. Hüküm O’nundur. Dönüş O’nadır.

Diyanet Vakfı
İşte O, Allahtır. Ondan başka tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd Onundur, hüküm Onundur. Ve ancak Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
O öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Hem dünyada hem âhirette hamd yalnız O’nundur, hüküm de yalnız O’nundur. Siz zaten O’na döndürüleceksiniz.

Yüce Allah gizli ve açık olan herşeyi bildiğini, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını belirterek zatını şöylece övmektedir:

“O, öyle Allah’tır ki kendisinden başka hiçbir İlâh yoktur. Hem dünya ve hem de âhirette hamd yalnız O’nundur, hüküm de yalnız O’nundur. Siz zaten O’na döndürüleceksiniz.” Bu âyetlerin anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır. O tek başına bir ve tektir. Bütün hamdler, övgüler ancak O’nun içindir. O’ndan başkasının hükmü yoktur. Kimse hüküm koyamaz, dönüş yalnız O’nadır,

Kasas 69

Rabbin, kalplerinin gizlediğini ve açığa vurduklarını bilir.

Diyanet Vakfı
Rabbin, onların, sinelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin kalplerinin ne gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir.

“Rabbin kalplerinin ne gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir.”

İbn Muhaysın ve Humeyd burada geçen:

“Gizlediklerini” âyetini “te” harfini üstün, “kef’ harfini de ötreli okumuştur. Bu husus daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/74. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kasas 68

Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme hakkı yoktur. Allah onların ortak koştuklarından yücedir.

Diyanet Vakfı
Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şanı yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur. Allah, şirk koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir.

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer” âyeti müşriklerin tapındıkları ve şefaat için seçtikleri, ortak koştukları varlıklar ile alakalıdır. Yani şefaatte bulunacakları belirleme ve seçme hakkı Allah’a aittir, müşriklere ait değildir. Bu âyetin el-Velid b. el-Muğire’nin:

“Bu Kur’ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (ez-Zuhruf, 43/31) demesine bir cevap olarak indiği söylenmiştir. el-Velid bununla kendisini ve bir de Taif ten, Urve b. Mes’ûd es-Sakafî’yi kastediyordu.

Bu âyet-i kerimenin yahudilere bir cevap olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: Eğer Muhammed’e gönderilen elçi melek Cebrâîl’den başkası olsaydı, biz de Muhammed’e îman ederdik.

İbn Abbâs dedi ki: Âyet şu demektir: Rabbim yarattıklarından dilediğini yaratır ve onlar arasından dilediği kimseleri de kendisine itaat için seçer.

Yahya b. Sellâm da şöyle açıklamıştır: Yani Rabbim yarattıklarından dilediğini yaratır ve dilediği kimseyi de kendisine peygamber olmak üzere seçer,

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre de anlam şöyledir: Rabbim yarattıklarından dilediğini yaratır. Bundan kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Ensarı da dini için seçendir.

Derim ki: el-Bezzâr’ın Kîtab’ında merfu ve sahih bir rivâyet olarak Hazret-i Cabir’den şöyle dediği kaydedilmektedir: (Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- buyurdu ki): “Yüce Allah peygamberler ve rasûller dışında ashabını bütün âlemler arasından seçmiş (ve üstün kılmış)tir. Ashabım arasından da benim için dört kişiyi seçmiştir. -Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’yi kastetmektedir.- Onları benim ashabım kılmıştır. Bununla birlikte bütün ashabımda da hayır vardır. Ümmetimi de diğer ümmetler arasından seçmiş (ve üstün kılmış)tır. Ümmetimden de benim için dört nesil seçmiştir.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 16. Ravileri güvenilir (sika) olmakla birlikte bazıları hakkında görüş ayrılıkları bulunduğu kaydıyla.

Süfyan b. Uyeyne, Amr b. Dinar’dan, o Vehb b. Münebbih’den, o babasından naklen yüce Allah’ın:

“Rabbim dilediğini yaratır ve seçer” âyeti hakkında, şöyle dediğini kaydetmektedir: Yani davarlar arasından koyun türünü, kuşlar arasından da güvercinleri (seçmiştir.)

Burada: “Ve seçer” âyeti üzerinde tam bir vakıf vardır. Ali b. Süleyman dedi ki: Bu tam bir vakıftır. (Ve hemen bu kelimeden sonra gelen): “Yoktur” lâfzının “seçer” âyeti ile nasb mahallinde olması mümkün değildir. Çünkü nasb mahallinde olsaydı, ona ait herhangi bir şey olmazdı. İşte bu ifadede de Kaderiyye’nin kanaatleri reddedilmektedir, en-Nehhâs dedi ki:

“Ve seçer” âyetinde mana tamam olmaktadır “ve rasülleri o seçer” demektir.

“Onların seçme yetkileri yoktur.” Yani onların bizzat seçtikleri kimseleri o, peygamber olarak göndermez. Ebû İshak dedi ki: “Ve seçer” âyetinde tam bir vakıf vardır ve tercih edilen budur. Bununla birlikte; “Yoktur” âyetinin “seçer” âyeti ile nasb mahallinde olması da caizdir. Buna göre de anlam şöyle olur: Kendilerinin seçme imkanına sahip oldukları şeyleri kendileri için seçer. el-Kuşeyrî dedi ki: Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü (ilim adamları) yüce Allah’ın:

“ve seçer” âyeti üzerinde vakıf yapılacağını ittifakla kabul etmişlerdir. el-Mehdevî der ki: Ehl-i sünnet mezhebine daha uygun olan da budur. Yüce Allah’ın:

“Onların seçme yetkileri yoktur” âyetindeki: “Yoktur” herbir şeyi kapsayan umumi bir nefiydir. Yani kulun yüce Allah’ın kudreti ile kazandığı şeyler dışında seçebileceği hiçbir şey yoktur.

ez-Zemahşerî der ki: “Onların seçme yetkileri yoktur” âyeti, yüce Allah’ın “ve seçer” âyetini açıklamaktadır. Çünkü bu, o dilediğini seçer, demektir. İşte bundan dolayı araya da atıf edatı girmemiştir. Mana da şöyle olur: Fiillerinde seçme yüce Allah’a aittir. O bu fiilleri seçmekteki hikmet yönlerini en iyi bilendir. O’nun mahlukatından hiçbir kimsenin, O’nun yerine bir tercihte bulunması mümkün değildir.

ez-Zeccâc ve başkaları ise buradaki;

“Yoktur” lâfzının “seçer” âyeti ile nasbedilmiş olacağını mümkün görmektedirler. et-Taberî de: Onların geçmişte bir seçme yetkileri yoktu, fakat gelecekte böyle bir yetkileri vardır, diye bir anlamın ortaya çıkmaması için, diğer taraftan nefy ile bir söz geçmediğinden dolayı buradaki; ‘nın nefy edatı olmasını kabul etmez.

el-Mehdevî dedi ki: Ancak böyle bir şey olması gerekmemektedir. Çünkü; hem hali, hem istikbali nefyeder. Tıpkı; gibidir, bundan dolayı bu edatın ameli gibi amel etmiştir. Diğer taraftan âyetler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in üzerine, hakkında soru sorulan hususlara ve onların üzerinde ısrar ettikleri amellere dair -bu hususta doğrudan bir nass olmasa dahi- nazil oluyordu.

Taberî’ye göre âyetin takdiri şöyledir; O kendisine veli olmaları için yarattıklarından hayırlı olan kimseleri seçer, çünkü müşrikler mallarının hayırlılarını seçer ve bunu kendi ilâhlarına ayırırlardı. Yüce Allah da:

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer” diye buyurmaktadır. Yani kendi ilminde bahtiyar olacaklarını bildiği kimseleri mahlukatı arasından hidayet için seçer. Tıpkı müşriklerin mallarının iyilerini ilâhları için seçtikleri gibi.

Buna göre; aklı eren varlıklar hakkında kullanılmış olup; anlamında bir mevsul isimdir, “Seçme”de mübteda olarak merfu olur, ): Onların” da haberdir. Cümle de bütünüyle; nın haberidir. Bunun bir benzeri de bizim; ” Zeyd’in babası gidiyor idi” ifadesidir. Ancak bu açıklamada bir parça zaaf vardır. Zira sözde; ‘nin ismine bir aid yoktur. Ancak bu hazfedilmiş aid takdiri halinde olabilir. Bu da uzak bir ihtimal olarak câiz olur.

et-Taberî’nin sözlerinin anlamına gelecek bir rivâyet İbn Abbâs’tan da gelmiştir. es-Sa’lebî dedi ki: “Yoktur”, lâfzı bir nefy edatıdır, yani onların Allah’a karşı bir seçme yetkileri bulunmamaktadır. Bu daha doğrudur. Bu yönüyle Yüce Allah’ın:

“Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur” (el-Ahzab, 33/36) âyetine benzemektedir. Mahmud el-Verrak dedi ki:

“istediğin her türlü ihtiyacında Rahmân’a tevekkül et,

Muhakkak Allah hükmeder ve takdir eder.

Arş’ın sahibi kulu hakkında bir şeyi murad etti mi,

Onu gelip bulur, kulun ise seçebilme yetkisi yoktur.

Bazen insan sakındığı taraftan (gelen tehlike ile) helâk olur gider,

Yüce Allah’a hamdolsun, (kimi zaman) sakındığı cihetten de kurtuluşa erer.”

Bir başka şair şöyle demektedir:

“Kul usanır durur, Rab ise takdir eder,

Zaman döner dolaşır, rızık paylaştırılmıştır.

Bütün hayırlar yaratıcımızın seçtiğindedir,

O’ndan başkasının seçtiklerinde ise kınama vardır, uğursuzluk vardır.”

İstihare Namazı:

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Dünya işlerinden herhangi bir işi yapmak üzere Yüce Allah’a o husus için iki rekat istihare namazı kılmadıkça kimse o işe kalkışmamalıdır. Kılacağı bu namazın ilk rekatinde Fâtiha’dan sonra:

“De ki: Ey kâfirler” (el-Kâfirun, 109/1) Süresi’ni ikinci rekatte de:

“De ki; O Allah’tır, bir tektir.” (el-İhlas, 112/1) Süresi’ni okur. Kimi ilim adamı ise birinci rekatte yüce Allah’ın:

“Rabbim dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur…” âyetini ikinci rekatte ise:

“Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur” (el-Ahzab, 33/36) âyetini okur. Hepsi de güzeldir. Daha sonra selamın akabinde Buhârî’nin Sahih’inde, Cabir b. Abdullah’tan rivâyet ettiği duayı okur. Cabir dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere bütün işlerde istihareyi -Kur’ân-ı Kerîm’den bir sûreyi öğretir gibi öğretiyor- ve şöyle diyordu: “Sizden herhangi bir kimse bir işi yapmak istedi mi, farzın dışında İki rekat kılıversin, sonra da şöyle dua etsin:

“Allah’ım, Senin İlmin ile Senden hayırlı olanı diliyorum. Kudretinle bana güç vermeni diliyor ve Senin büyük lütfundan istiyorum. Şüphesiz ki Sen kadirsin, benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilmem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Allah’ım, eğer şu işimin dinimde, hayatımda ve işimin sonunda benim için hayırlı olduğunu biliyor isen -ya da: “dünya işimde ve âhiretimde” dedi- onu benim için mukadder kıl, benim için kolaylaştır. Sonra da onu benim için bereketli kıl. Allah’ım eğer Sen bu işin dinimde, dünyamda yaşayışımda ve işimin sonunda -ya da dünyamda ve âhiretimde dedi- kötü olduğunu biliyor isen onu benden, beni de ondan uzak tut. Hayır nerdeyse onu benim için takdir buyur, sonra da beni ona razı kıl.” Dedi ki: “Bu arada ihtiyacının ne olduğunu da söyler.” Buhârî, t, 391, V, 2345, VI, 2690; Tirmizî, II, 345; Ebû Dâvud, II, 89; Nesâî, VI, 80;İbn Mâce, I, 440; Müsned, III, 344.

Âişe (radıyallahü anha)’ın da, Ebubekir (radıyallahü anh)’dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir işi yapmak istedi mi: “Allah’ım benim için seç, benim için tercih et” Tirmizî, V, 535

Enes’in rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ey Enes, bir İşi yapmak istedin mi o hususta yedi defa Rabbinden hayırlı olanı takdir etmesini dile. Sonra da öncelikle neyin kalbinde geçtiğine bir bak. Şüphesiz ki hayır ordadır.” el-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, V, no: 21539- (Dâru’l-Hadîs baskısı)

İlim adamları dediler ki; Bu kimsenin kalbinden bütün düşünceleri uzaklaştırması gerekir ki, herhangi bir işe kalbi meyletmesin. İşte o vakit öncelikle kalbinde geçene bakar ve ona göre amel eder. Yüce Allah’ın izniyle hayır oradadır. Şayet bir yolculuğa çıkmayı kararlaştıracak olursa, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a uyarak perşembe ya da pazartesi gününe denk getirmeye çalışır.

Daha sonra yüce Allah şu hak âyeti ile kendi zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:

“Allah şirk koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir.” Şanı ve şerefi bundan pek yükseklerdedir.

Kasas 67

Fakat kim tövbe eder, iman eder ve salih amel işlerse – umulur ki kurtuluşa erenlerden olur.

Diyanet Vakfı
Fakat tevbe eden, iman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun kurtuluşa erenler arasında olması umulur.

Kurtubi Tefsiri
Ama kim tevbe edip îmana gelir ve salih amel işlerse, onun felâh bulanlardan olması umulur.

“Ama kim” şirkten

“teybe edip îmana gelir” tasdik eder

“ve salih amel İşlerse” farzları eda edip çokça da nafile işlerse

“onun felâh bulanlardan” yani bahtiyarlığa erenlerden

“olması umulur.”

Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında kullandığı; “Umulur” lâfzı vücub ifade eder. (Yani böyleleri kurtuluşa ereceklerdir).

Kasas 66

O gün haberler onlara kapalı olur, birbirlerine soramazlar.

Diyanet Vakfı
İşte o gün onlara bütün haberler körleşmiştir (delilleri tükenmiş, söyleyecek sözleri kalmamıştır); onlar birbirlerine de soramayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
O günde onlara haberler kapanacak. Birbirlerine soru da sormayacaklar.

“O günde onlara haberler kapanacak.” Yani ne gibi bir delil getireceklerini bilemeyecekler. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Çünkü yüce Allah dünya hayatında iken onların ileri sürebilecekleri bir mazeretlerini bırakmamıştır. Dolayısıyla kıyâmet gününde de onların ileri sürebilecekleri bir mazeret ve bir delilleri de olmayacaktır.

“Haberler” demektir. Onların getirecekleri delillere bu şekilde

“haberler” denilmesi, onların bunları haber diye bildireceklerinden dolayıdır.

“Birbirlerine soru da sormayacaklar.” Biri diğerine deliller ile İlgili bir şey soramayacak. Çünkü yüce Allah onların delillerini çürütmüş bulunmaktadır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İbn Abbâs da şöyle demektedir:

“Birbirlerine soru soramayacaklar” yani onlar hiçbir delil ileri sürüp konuşamayacaklardır. O saatte, o vakitte “birbirlerine soru soramayacaklar” ve o anın dehşetinden dolayı ne cevap vereceklerini bilemeyeceklerdir.

Daha sonra ise yüce Allah’ın onların:

“Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık.” (el-En’âm, 6/23) diyeceklerini haber verdiği üzere cevap vereceklerdir, diye de açıklanmıştır.

Mücahid de dedi ki: Nesebleri ileri sürerek biribirlerinden bir şey işleyemeyeceklerdir. Biri diğerinden günahlarının bir bölümünü taşımasını isteyemeyecektir diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı İbn Îsa nakletmiştir.

Kasas 65

O gün, onları çağırır ve der ki: Peygamberlere ne cevap verdiniz?

Diyanet Vakfı
O gün Allah onları çağırarak: Peygamberlere ne cevap verdiniz? diyecektir.

Kurtubi Tefsiri
O gün onları çağırıp buyuracak ki: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?”

“O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne şekilde cevap verdiniz?” Yani yüce Allah onlara: Size gönderilmiş olan peygamberlere benim mesajlarımı tebliğ ettiklerinde cevabınız ne oldu? diyecektir.

Kasas 64

Denilir ki: Ortaklarınızı çağırın. Onları çağırırlar, ama cevap vermezler. Azabı görürler. Keşke doğru yolda olsalardı.

Diyanet Vakfı
«(Allaha koştuğunuz) ortaklarınızı çağırın!» denir, onlar da çağırırlar; fakat kendilerine cevap vermezler ve (karşılarında) azabı görürler. Ne olurdu (dünyada iken) doğru yola girselerdi!

Kurtubi Tefsiri
Ve onlara: “Ortaklarınızı çağırın” denilecek. Bunun üzerine onları çağıranlar da kendilerine cevap vermezler. Üstelik azâbı da görürler. Keşke hidâyet bulmuş olsalardı…

“Ve onlara” kâfirlere

“: ortaklarınızı çağırın” yani dünyada iken kendilerine ibadet ettiğiniz ilâhlarınızı size yardım etsinler ve sizden azâbı uzaklaştırsınlar diye yardımınıza gelmelerini isteyin

“denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar” yardımlarını isterler

“da kendilerine cevap vermezler.” Onlardan cevap almayacaklar ve onların faydalarını göremeyecekler.

“Üstelik azâbı da görürler, keşke hidayet bulmuş olsalardı.” ez-Zeccâc dedi ki:

“Keşke”nin cevabı hazfedilmiştir, yani eğer onlar hidayet bulmuş olsalardı, elbetteki hidayet onları kurtarırdı ve sonunda azaba duçar olmazlardı. Şöyle de açıklanmıştır: Yani eğer onlar hidayet bulmuş olsalardı, onları çağırmazlardı. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Azâbı göreceklerinde,-kıyâmet günündeki azâbı görecekleri vakit keşke dünyada iken hidayet bulsalardı, diye arzu edeceklerdir.

Kasas 63

Hakkında söz kesinleşmiş olanlar der ki: Rabbimiz, işte bunlar, biz saptırdık. Nasıl biz saptıysak, onları da saptırdık. Sana yöneldik. Zaten bize tapmıyorlardı.

Diyanet Vakfı
(O gün) aleyhlerine söz (hüküm) gerçekleşmiş olanlar: Rabbimiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak onları da öylece azdırdık (yoksa onları zorlayan bir gücümüz yoktu. Onların suçlarından) beri olduğumuzu sana arzederiz. Zaten onlar aslında bize tapmıyorlardı (kendi arzularına tapıyorlardı), derler.

Kurtubi Tefsiri
Aleyhlerine söz hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz, işte azdırdığımız kimseler bunlardır. Biz azdığımız gibi, onları da azdırdık. Biz, Sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı.”

“Aleyhlerine söz hak olanlar” -el-Kelbî’ye göre- haklarında azâb sözü hak olmuş olan ileri gelenler; Katade’ye göre de şeytanlar

“diyecekler ki: Rabbimiz işte azdırdığımız” yani kendilerini azgınlığa davet ettiğimiz

“kimseler bunlardır.” Onlara: Siz gerçekten bunları azdırdınız mı? diye sorulacak, onlar da:

“Biz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani biz nasıl sapık idiysek onları da öylece saptırdık.

“Biz sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz.” Yani kimisi kimisinden uzaklığını ilan edecek. Şeytanlar kendilerine itaat edenlerden uzaklıklarını bildirecek; başkanlar kendilerinin söylediklerini kabul edenlerden uzak olduklarını bildirecek. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O gün dostlar birbirlerine düşmandır, takva sahipleri müstesna.” (ez-Zuhruf, 43/67)

Kasas 62

O gün, onları çağırır ve der ki: Hani benim ortaklarım sandıklarınız nerede?

Diyanet Vakfı
O gün Allah onları çağırarak: Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede? diyecektir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara sesleneceği o gün şöyle diyecektir: “İddia ettiğiniz ortaklarım hani nerede?”

“Onlara sesleneceği o gün” yani yüce Allah’ın şu müşriklere sesleneceği o kıyâmet gününde

“şöyle diyecektir:” Kendi iddianıza göre size yardım edeceklerini, size şefaat edeceklerini kabul ettiğiniz

“iddia ettiğiniz ortaklarım hani nerede?”

Kasas 61

Kime güzel bir vaatte bulunup ona ulaşacaksa, o kimse dünya hayatıyla geçindirilen, sonra kıyamet günü hazır kılınan biri gibi midir?

Diyanet Vakfı
Şu halde, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz kimse -ki ona mutlaka kavuşacaktır-, (sırf) dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?

Kurtubi Tefsiri
Acaba kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz -ki o elbette onunla karşılaşacaktır- bir kimse dünya hayatında kendisine geçimlik verdiğimiz, bundan sonra da kıyâmet gününde huzura getirilecek olan kimse gibi midir?

“Acaba kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz” yani cenneti ve içindeki mükâfatları vaadettiğimiz “-ki o elbette onunla karşılaşacaktır- bir kimse, dünya hayatında kendisine geçimlik verdiğimiz” dünyadan istediklerinin bir bolümü kendisine verilmiş olan

“bundan sonra da kıyâmet gününde” cehennem ateşinde

“huzura getirilecek olan kimse gibi midir?” Bu âyetin bir benzeri de şu âyet-i kerimedir:

“Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı ben de (cehennemde) hazır edilenlerden olurdum.” (es-Sâffât, 37/57)

İbn Abbâs dedi ki; Bu âyet-i kerîme Hamza b. Abdu’l-Muttalib ile Ebû Cehil b. Hişam hakkında inmiştir. Mücahid de dedi ki: Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Cehil hakkında inmiştir. Muhammed b. Ka’b da bu âyet-i kerîme Hamza ve Ali ile Ebû Cehil ve Umâre b. el-Velid hakkında inmiştir, demiştir. Âyetin Ammâr ile el-Velid b. el-Muğîre hakkında indiği de söylenmiştir. Bunu da es-Süddt demiştir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Sahih olan ise bu âyet-i kerimenin genel olarak mü’minler ve kâfirler hakkında nazil olduğudur.

es-Sa’lebî dedi ki: Özetle bu âyet-i kerîme, dünya hayatında afiyet, sağlık ve zenginlik gibi nimetlerle faydalandırılmış, âhirette de cehennem ateşine atılacak herbir kâfir ile yüce Allah’ın vaadine güvenerek dünya hayatında belâya sabreden ve âhirette kendisine cennet verilecek olan her mü’min hakkında inmiştir.

Kasas 60

Size verilen her şey dünya hayatının geçimi ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hala buna aklınız ermeyecek mi?

Kurtubi Tefsiri
Size verilen herşey dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür. Allah’ın yanında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Hâlâ düşünmez misiniz?

“Sîze verilen herşey” ey Mekkeliler

“dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür.” Bunlarla hayatınız süresince faydalanırsınız, yahutta hayatınız içerisinde bir süre faydalanırsınız. Daha sonra ya siz bu nimetleri bırakır gidersiniz yahut o nimetler elinizden gider.

“Allah’ın yanında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır.” Daha üstün ve süreklidir. Bununla âhiret yurdunu yani cenneti kastetmektedir.

“Hâlâ” kalıcı olanın fani olandan daha üstün olduğunu

“düşünmez misiniz?”

Ebû Amr;

“düşünmez misiniz?” anlamındaki âyeti “ya” ile; “(…….): Düşünmezler” diye okumuştur. Diğerleri ise muhatap “te”si ile (düşünmez misiniz) okumuşlardır. Yüce Allah’ın:

“Size verilen herşey” âyeti dolayısıyla tercih edilen okuyuş da budur.

Kasas 59

Rabbin, halkı zalim olmadıkça bir ülkeyi helak etmez – onlara bir elçi gönderip ayetlerimizi okumadıkça.

Diyanet Vakfı
Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin ana şehirlerine, onlara âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe ülkeleri helâk edici değildir ve Biz ahalisi zâlimler olmadıkça ülkeleri helâk edenler değiliz.

“Rabbin ana şehirlerine onlara âyetlerimizi okuyan bir peygamber” yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı

“göndermedikçe ülkeleri” yanı ahalisi kâfir olan ülkeleri

“helâk edici değildir.” Âyette geçen “s Ana…” âyeti hemze ötreli olarak okunduğu gibi (önceki kelimenin son harekesi) cerre itbâ’ ile (uydurarak) hemze esreli olarak da okunmuştur. Kasıt Mekke’dir.

“Ana şehirleri”nin en büyükleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Gönderilecek

“bir peygamber” de o şehrin ahalisini uyarıp korkutmak içindir. el-Hasen ise

“ana şehirleri” ile ilklerinin kastedildiğini söylemiştir.

Derim ki: Mekke saygınlığı dolayısıyla şehirlerin en büyüğü ve ilkidir. Çünkü yüce Allah:

“Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de bulunan… evdir.” (Âl-i İmrân, 3/96) diye buyurmaktadır. Bu şehrin en büyük olma özelliği ise Allah Rasûlünün orada peygamber olarak gönderilmesidir. Zirarasûlleren şereflilere gönderilir. Bunlar ise şehirlerde otururlar. Mekke ise etrafındaki şehirlerin anasıdır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Yusuf Sûresi’nin sonlarında (12/109-âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlara âyetlerimizi okuyan” âyetindeki

“okuyan” sıfat mahallindedir. Îman etmedikleri takdirde başlarına inecek azâbı kendilerine haber veren… demektir.

“Biz ahalisi zâlimler olmadıkça ülkeleri helâk edenler değiliz” âyetinde geçen

“Helâk edenler”den “nün”un düşme sebebi izafettir.

“Nefislerinin zâlimleri…”(en-Nisa, 4/97) âyetinde olduğu gibi. Âyetin anlamına gelince: Ben o ahaliyi onların ileri sürebilecekleri bir mazeret bırakmadıktan sonra ve küfürleri üzere ısrarları sebebiyle helâk edilmeyi haketmedikleri sürece helâk etmedim. Bu âyet, onun adaletini ve zulümden münezzeh olduğunu açıklamaktadır. Şanı yüce Allah zulümleri sebebiyle helâk edilmeyi haketmedikleri sürece onları helâk etmemiş olduğunu haber vermektedir. Onlar zalim olmakla beraber onlara karşı getirilen deliller pekiştirilmedikçe, peygamberlerin gönderilmesiyle de onlar için bağlayıcı hükümler ortaya konulmadıkça onları helâk etmez. Hallerine dair bilgisini onlara karşı bir delil kılmaz. O kendi zatını, onlar zulmetmeyenler oldukları halde onları helâk etmekten münezzeh kılmıştır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Rabbin o ülkeleri ahalisi ıslah edip dururlarken, zulümle onları helâk edecek değildi,” (Hud, 11/117) Âyetinde yüce Allah’ın “zulümle” kaydı açıkça şunu göstermektedir: Eğer o, ıslah ediciler oldukları halde kendilerini helâk edecek olsaydı, bu onun onlara bir zulmü olurdu. O’nun böyle bir şeye muhtaç olmaması, yani mutlak olarak gani olması ve hikmeti, zulmetmesine aykırıdır. Buna da nefy harfiyle birlikte nefy lamını kullanması delalet etmektedir ki; yüce Allah’ın şu (mealdeki) âyetinde de böyledir:

“Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir.” (el-Bakara, 2/143)

Kasas 58

Nice ülkeleri geçim bolluğuyla şımardıkları halde helak ettik. İşte yerleri, kendilerinden sonra pek azı dışında oturulmaz oldu. Mirasçılar ancak biz olduk.

Diyanet Vakfı
Biz, refahından şımarmış nice memleketi helak etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara biz varis olmuşuzdur.

Kurtubi Tefsiri
Biz geçimlerinde şımarmış nice ülkeleri helâk ettik. İşte onlardan sonra -çok kısa bir müddet dışında- kimsenin oturmadığı meskenleri! Vâris olanlar Biz olduk Biz.

“Biz geçimlerinde şımarmış nice ülkeleri helâk ettik.” Bu âyetle eğer îman edecek olurlarsa Arapların kendileriyle Savaşacaklarını zanneden kimselere imanı terketmek halinde korkunun daha ileri derecede olacağını beyan etmektedir. Çünkü kâfir olmuş nice topluluk vardır ki; sonra da helâk olup gitmişlerdir.

“Şımarmak” ni’met dolayısıyla azgınlaşmak demektir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

“Geçimlerinde” anlamındaki âyette; hazfedilmiştir. Bu hazf edildiğinden dolayı fiil doğrudan ona teaddi etmiştir. Bu açıklamayı da el-Mâzinî yapmıştır. ez-Zeccâc dedi ki: Bu da yüce Allah’ın:

“Mûsa tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti” (el-A’raf, 7/155) âyeti gibidir. Bu âyette da “kavminden” anlamındaki lâfızdan önce “min: …den, dan” harf-i cerri hazf edilmiştir. O bakımdan fiil, bu harf olmadan mef’ûl almış (geçiş yapmış) olmaktadır.

el-Ferrâ’ ise tefsir (temyiz) olmak üzere nasbedilmiştir demektedir. Bu da; “Malından dolayı şımardın” demeye benzer: Bunun benzeri de ona göre yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Kendini bilmezden başka kim…” (el-Bakara, 2/130)

Aynı şekilde:

“Gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa…” (en-Nisa, 4/4) âyeti da böyledir.

Basralılara göre ise marifelerin tefsir (temyiz) olarak nasbedilmeleri imkansızdır. Çünkü tefsir ve temyizin anlamı bir şeyin nekre olup cinse delalet etmesidir.

Bir diğer görüşe göre bu (“geçimlerinde” lâfzı) “şımarmış” anlamındaki âyet ile nasbedilmiştir. “Şımarmış” da cahillik etmiş demektir. Buna göre “geçiminin şükrünü bilmemiş, bilmeyen” anlamında olur.

“İşte onlardan sonra -çok kısa bir müddet dışında- kimsenin oturmadığı meskenleri.” Yani bu meskenlerde yaşayanların ahalisi helâk edildikten sonra ancak çok az meskenlerde kalınabtlmiştir. Çoğunluğu ise harabtır. Burada istisna “meskenler”e aittir. Yani bu meskenlerin bir bölümünde kalınabilmektedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Ancak ona itiraz edilerek şöyle denilmiştir: Şayet istisna meskenlere ait olsaydı; “Çok az” demek gerekirdi, Çünkü sen; “Çok az dışında topluluğa vurmadın” dediğin zaman eğer vurulanlar az ise (müstesna) merfu gelir. Şayet nasb ile okunacak olursa, o takdirde “az” vurmanın sıfatı olur, Yani sen çok az vurma dışında vurmadin demek olur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: İşte onların meskenleri! Onların meskenlerinde ancak yolcular ve oralardan geçenler, bir gün yahutta bir günün bir kısmı kalırlar. Yani meskenlerinde onlardan sonra ancak az bir süre kalınmıştır. İbn Abbâs da böyle demiştir: O meskenlerde ancak yolcular yahut yoldan geçenler bir gün veya bir saat kalırlar.

Onlar helâk olup geride bırakacaklarını bıraktıktan sonra

“vâris olanlar Biz olduk Biz.”

Kasas 57

Dediler ki: Seninle birlikte hidayete uyarsak, yurdumuzdan atılırız. Biz onları her şeyin ürünlerinin toplandığı, güvenli bir Harem’e yerleştirmedik mi? Bizden bir rızık olarak. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

Diyanet Vakfı
«Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız» dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerremeye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Seninle birlikte hidayete uyarsak, hemen yerimizden çıkarılırız.” Biz onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere herşeyin mahsûllerinin toplandığı güven dolu bir Haremde yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.

“Dediler ki: Seninle birlikte hidayete uyarsak, hemen yerimizden çıkarılırız.” Bu Mekke müşriklerinin söylediği sözdür. İbn Abbâs dedi ki: Kureyş arasından bu sözü söyleyen kişi el-Hâris b. Osman b. Nevfel b. Abdi Menaf el-Kureşî’dir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dedi ki: Bizler gerçekten senin söylediklerinin hak olduğunu biliyoruz, ancak seninle birlikte hidayete tabi olmamızı ve sana îman etmemizi engelleyen husus Arapların bizleri bu topraklarımızdan -yani Mekke’den- çıkartacaklarından korkmamızdır. Zira onlar bize muhalefet konusunda söz birliği edeceklerdir ve bizim onlara gücümüz yetmez.

Bu onların ileri sürdükleri gerekçelerdendi. Yüce Allah el-Haris’in gösterdiği bu gerekçeye: “Biz onları… güven dolu bir Haremde” güvenliği olan bir Haremde “yerleştirmedik mi?” diye cevap vermektedir. Şöyle ki: Araplar cahiliye döneminde birbirlerine baskın düzenler ve birbirlerini öldürürlerdi. Mekkelîler ise Haremin hürmeti sayesinde güvenlik içinde idiler. Yüce Allah böylece Beyt’in saygınlığı sayesinde, onları güvenliğe kavuşturmuş, düşmanlarının kendilerine saldırmalarını engellemiş olduğunu bildirmektedir. O halde; Arapların kendileriyle Savaşmayı helal görerek bu saygınlığı ihlal edeceklerinden korkmasınlar.

“Yerinden çıkarılmak” (aslında) süratle sökülüp alınmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/20. ayetin tefsirinde) geçmişti.

Yahya b. Selam dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Siz, Benim rızkımı yemekle birlikte, benden başkasına ibadet ediyordunuz ve yine de güvenlik İçinde idiniz, korkmuyordunuz. Peki, Bana ibadet etmek ve îman etmek halinde mi korkacaksınız?

“Biz onları tarafımızdan bir rızık” Bizim kendilerine verdiğimiz bir rızık “olmak üzere herşeyin mahsullerinin toplandığı… yerleştirmedik miî” Yani her yerin, her beldenin meyveleri toplanarak oraya getirilmektedir. İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir.

Suyu havuzda topladı” denilir. “Büyük havuz” anlamındadır. Nâfî “toplandığı” anlamındaki âyeti “te” ile; diye okumuştur. Buna sebeb ise “mahsuller” kelimesi(nin çoğul olması ve bu lür çoğulun da müennes hükmünde olması)dır. Diğerleri ise “ya” ile okumuşlardır, buna sebeb ise “herşeyin” âyetidir. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü bu müennes isim ile onun fiili arasına bir başka lâfız girmiştir. Diğer taraftan “mahsuller” çoğuldur, hakiki müennes değildir.

“Fakat onların çoğu bilmezler.” Yani akıllarını kullanmazlar. Bu da istidlalde bulunmaktan yana gaflet içindedirler, demektir. Kâfir oldukları geçmiş zamanda onlara rızık verip onları güvenlik altında tutan kimse, müslüman oldukları takdirde yine onları rızıklandıracak ve o halde de kâfirlerin onlara zarar vermelerini engelleyecek olan O’dur..

“Rızık olmak üzere” âyeti mef’ûlün leh olarak nasbedilmiştir. Mana yoluyla mastar olmak üzere nasbedilmiş olması da caizdir. Çünkü “toplandığı” âyeti “rızık olarak geldiği” anlamındadır. “Toplandığı” anlamındaki lâfız; “Toplandığı” diye de okunmuştur ki; bu da; “Mahsûl toplamak”tan gelmektedir. Bu âyetin harfi ile teaddi etmesi (geçişi) de; Ağzına toplayıp götürmekte, heybesine toplamakta” demeye benzer.

Kasas 56

Şüphesiz sen sevdiğini doğru yola iletemezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet eder. O, hidayete erecekleri daha iyi bilir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir ve O, hidayet bulanları daha iyi bilir.

Allah’ın:

“Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin” âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimenin Ebû Talib hakkında nazil olduğunu bütün müslümanlar icma’ ile kabul etmişlerdir.

Derim ki: Doğrusu, müfessirlerin büyük çoğunluğunun bu âyet-i kerimenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in amcası Ebû Talib hakkında indiğini ittifakla kabul etmiş olduklarıdır. Buhârî ve Müslim’in hadisinin açıkça söyledikleri budur. Buhârî, Tefsir 28 sûre 1; Müslim, Îman, 42; Tirmizî, Tefsir, 2H. sûre.

Bu hususa dair açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/113. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Ravk dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Fakat Allah dilediğine hidayet verir” âyeti el-Abbas’a bir işarettir. Katade de böyle demiştir.

“Ve o hidayet bulanları” Mücahid dedi ki: Hidayet bulacağı takdir edilmiş kimseleri demektir,

“daha iyi bilir.”

“Sen sevdiğini” âyetinin hidayete ermesini sevdiğini anlamında olduğu söylenmiştir. Cübeyr b. Mut’im dedi ki: Ebubekir es-Sıddîk dışında vahyin peygambere indirilmekte olduğunu kimse işitmiş değildir. O, Cebrâîl’i: Ey Muhammed oku: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir” derken duymuştur.

Kasas 55

Boş söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size. Selam olsun size. Biz cahilleri istemeyiz.

Diyanet Vakfı
Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz, derler.

Kurtubi Tefsiri
Boş söz işittiklerinde de ondan yüz çevirirler ve derler ki: “Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun. Selâm olsun sizlere! Bizim cahillerle işimiz yok.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- İki Defa Ecir Alanlar:

Yüce Allah’ın:

“İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir” âyeti ile ilgili olarak Müslim’in Sahih’inde sabit olduğuna göre Ebû Mûsa, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Üç kişiye ecirleri iki defa verilir: Kitap ehlinden olup peygamberine îman eden, sonra da peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) yetişip ona da îman eden, ona tabi olup onu tasdik eden kimseye iki ecir vardır. Köle bir kul olup hem yüce Allah’ın üzerindeki hakkını eksiksiz yerine getiren, hem de efendisinin hakkını yerine getirene de iki ecir vardır. Bir kişinin, bir cariyesi bulunup da onu besler, hem de güzel şekilde besler. Sonra güzel bir şekilde te’dib eder, sonra onu azad edip onunla da evlenirse onun için de iki ecir vardır.” Buhârî, 1, 48, III, 1096, V, 1995; Müslim, I, 134; Nesâî, VI, 115; Müsned, IV, 405.

en-Nehaî, el-Horasanî’ye dedi ki: Sen bu hadisi hiçbir karşılık vermeden al. Çünkü eskiden bir adam bundan daha azı için bile ta Medine’ye kadar yolculuk yapardı. Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiştir Buhârî, III, 1096, V, 1995.

Bizim (mezhebimize mensub) âlimlerimiz dediler ki: Bunların herbirisi iki açıdan iki ayrı emre muhatab olduklarından ötürü, herbirisi iki ayrı eciri hak kazanmıştır. Kitab ehline mensub kişi kendi peygamberi cihetinden muhatab idi. Daha sonra da bizim peygamberimiz cihetinden muhatab oldu, onun çağrısını kabul edip ona uydu. O bakımdan ona her iki hak dinin de ecri verilir. Köle de hem yüce Allah’ın emrine muhatabtır, hem de efendisinin emirlerine uymalıdır. Cariyenin sahibi de onu terbiye etmek ve te’dib etmek yönüyle muhatab olduğu hususları yerine getirdiği için o cariyesine terbiye yoluyla hayat vermiş demektir. Daha sonra da onu hürriyetine kavuşturup onunla evlenince bu sefer o cariyesini kendi konumuna yükseltmiş olduğu hürriyeti ile de diriltmiş olur. Böylelikle o cariye hakkında emrolunduğu her iki hususu da yerine gelirmiş olur. O bakımdan bunların herbirisı iki ecir alır. Diğer taraftan bu iki ecrin herbirisi de kendi özü itibariyle kat kat mükâfatı gerektirir. Herbir iyilik on misli ile karşılık görecektir. Böylelikle ecirler de katlanmış olur. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Hem efendisinin hakkını, hem de yüce Allah’ın hakkını yerine getiren bir köle, hür bir kimseden daha faziletlidir. İşte Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr’in ve başkalarının beğendiği açıklama budur.

Sahih’de, Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mülkiyet altında bulunan ve ıslah edici köle İçin iki ecir vardır.” Ebû Hüreyre’nin nefsi elinde olana yemin ederim ki şayet Allah yolunda cihad, haccetmek ve anneme karşı iyi davranmak yükümlülükleri olmasaydı, köle olarak ölmeyi arzu edecektim Müslim, III, 1284; Mümtd, III, 330, 402.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bize ulaştığına göre Ebû Hüreyre annesi ile birlikte bulunmak için vefat edinceye kadar hacca gitmedi Müslim, III, 1284.

Yine Sahih’te kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hem Allah’a ibadetini güzel yapmış, hem de efendisine güzel bir şekilde arkadaşlık etmiş olan köleye ne mutlu! Ne mutlu o kimseye!” Müslim, 111, 12K5; Müsned, II, 390.

2- Sabrın Karşılığı:

Yüce Allah’ın:

“Sabrettikleri İçin” âyeti onların kendi dinleri üzerinde sabırları hususunda umumidir. Diğer taraftan hem kendi dinleri üzerinde vaktiyle sabrettiklerinden, hem de kâfirlerden gördükleri eziyetlerine karşı sabırları ve başka hususlar sebebiyle de gösterdikleri bütün sabırlar hakkında umumidir.

3- İyilikle Kötülüğü Uzaklaştırmak:

“Hem onlar kötülüğü iyilikle Savarlar” uzaklaştırırlar, geriye iterler. “Geriye ittim” demektir, “İtmek” anlamındadır. Hadîs-i şerîfte de ” Hadleri şüphelerle uzaklaştırınız, bertaraf ediniz” Tirmizî, IV, 33. denilmektedir.

Denildi ki: Onlar kötülüklere tahammül ederek ve güzel sözlerle eziyeti defederler. Tevbe itinalıları için mağfiret dilemekle de günahları Savarlar, diye de açıklanmıştır.

Birinci açıklamaya göre bu ahlâkın üstün değerlerinin bir özelliğidir.

Yani bir kimse onlara kötü bir söz söyleyecek olursa, ona karşı yumuşak davranırlar ve onu önleyecek türden güzel sözlerle karşılık verirler.

Bu âyet-i kerîme bir antlaşmadır. İslâmın ilk dönemleri ile ilgilidir. Bu âyet-i kerîme de (cihadı emreden) kılıç âyetinin neshettiği âyetlerdendir. Bununla birlikte Muhammed ümmetinin küfrün dışında yapacağı bütün işler hakkında, hükmü kıyâmete kadar bakidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Muaz (radıyallahü anh)’a söylediği: “Ve kötülüğün arkasında iyiliği yetiştir ki, onu silsin. İnsanlarla da güzel bir ahlâk ile geçin” TaherânI, el-Mu’cemu’l-Evsat. IV, 126; el-Mu’cemu’l-Kebir, XX, 145; Beyhaki, Şu’abu’l-îman, VI, 244. âyeti da bu kabildendir. Hoşlanılmayan şeyleri ve eziyet verici hususları önlemek de güzel ahlâkın bir parçasıdır. Katı muamelelere karşı sabır, böyle davranandan yüz çevirmek ve yumuşak söz söylemekle olur.

4- Rızıklarından İnfak Edenler:

Yüce Allah:

“Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler” âyeti ile mallarından itaat yolunda ve şeriatın çizdiği sınırlar çerçevesinde harcamakta olduklarını belirterek onları övmektedir. Bu âyetle sadaka vermek teşvik edilmektedir. İnfak kimi zaman oruç ve namaz gibi bedenlerden olur. Diğer taraftan yüce Allah onları boş sözlerden yüz çevirdikleri için de övmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Lağve (boş ve bâtıl şeylere) rastladıklarında da şereflice yüz çevirip geçerler.” (el-Furkan, 25/72) Yani müşriklerin kendilerine söyledikleri rahatsız edici sözleri, sövüp saymaları işittiklerinde, o sözlerden yüz çevirirler, yani onlarla uğraşmazlar.

“Ve derler ki: Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun.”

Bu onları (kendi kendilerine) terketmektir. Bu da yüce Allah’ın: “Cahiller onlara hitab ettiklerinde onlar: Selam der, geçerler.” (el-Furkan, 25/62) Yani bizim dinimiz bizim, sizin dininiz sizin derler, âyetine benzemektedir.

“Selam olsun sizlere.” Yani bizden yana size eman var, biz sizinle Savaşmayız. Size karşılık vererek sövmeyiz. Yoksa bunun selamlaşmak ile bir ilgisi yoktur. ez-Zeccâc dedi ki: Bu Savaşma emrinden önce idi.

“Bizim cahillerle İşimiz yok.” Yani tartışmakla, karşılıklı sözler söylemek ya da sövmek maksadıyla biz onları aramayız.

Kasas 54

İşte onlara sabretmelerinden dolayı mükafatları iki kere verilir. Kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.

Diyanet Vakfı
İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükafatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlara sabrettikleri İçin ecirleri iki kere verilir. Hem onlar kötülüğü iyilikle Savarlar ve kendilerine yerdiğimiz rızıktan İnfak ederler.

Kasas 53

Onlara okunduğunda derler ki: Ona iman ettik, şüphesiz o Rabbimizdendir. Doğrusu biz ondan önce de Müslümanlardık.

Diyanet Vakfı
Onlara (Kuran) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik, derler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara okunduğunda da dediler ki: “Biz ona îman ettik. Çünkü o Rabbimiz tarafından (indirilmiş) haktır. Muhakkak biz ondan önce de müslümanlardan idik.”

“Onlara okunduğunda da dediler ki; Biz ona îman ettik. Çünkü o Rabbimiz tarafından haktır.” Yani onlara Kur’ân-ı Kerîm okunduğunda; biz onun içindeki buyrukları tasdik ettik.

“Muhakkak biz ondan önce” indirilmesinden önce ya da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamber olarak gönderilmesinden önce

“de müslümanlardan” muvahhidlerden yahutta Muhammed’in peygamber olarak gönderileceğine ve kendisine Kur’ân-ı Kerîm’in indirileceğine inananlardan

Kasas 52

Kendilerine daha önce kitap verdiğimiz kimseler, ona iman ederler.

Diyanet Vakfı
Ondan (Kurandan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler.

Kurtubi Tefsiri
Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanıyorlar.

“Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanıyorlar.”

Yüce Allah İsrail oğulları arasında kendilerine Kur’ân’dan önce kitap verilmiş olanlardan bir kesimin -Abdullah b. Selam ve Set man gibi- Kur’ân-ı Kerîm’e îman ettiklerini haber vermektedir. Hristiyan İlim adamlarından İslâm’a girmiş kimseler de bunun kapsamına dahildir. Bunlar da kırk kişidirler. Cafer b. Ebi Talib ile birlikte Medine’ye gelmişlerdi. Bunların otuziki kişisi Habeşistan’dan idiler. Sekiz kişi de Şam tarafından gelmişlerdi ki, bunlar da hristiyanların ileri gelenleri idi. Bunlar rahib Bahira, Ebrehe, el-Eşref, Âmir, Eymen, İdris ve Nafî adında idiler. el-Maverdî isimlerini böylece vermektedir.

Yüce Allah onlar hakkında bu âyet-i kerîme ile bundan sonraki:

“İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir” (el-Kasas, 28/54) âyeti nazil olmuştur. Bunu Katade söylemiştir. Yine ondan nakledildiğine göre bu âyet-i kerîme Abdullah b. Selam, Temim ed-Dârî, el-Cârûd el-Abdî ve Selman el-Farisî hakkında inmiştir. Hepsi de İslâm’a girdiler, bu âyet-i kerîme de onlar hakkında nazil olmuştur.

Rifâa el-Kurazî de der ki: Bu âyet-i kerîme on kişi hakkında nazil olmuştur, onlardan birisi de benim.

Urve b. ez-Zübeyr dedi ki: Bu âyet-i kerîme Necaşi ve arkadaşları hakkında inmiştir. O oniki kişi göndermişti. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte oturdular. Ebû Cehil ve ashabı da onlara yakın idi. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman ettiler. Yanından kalkıp gittiklerinde Ebû Cehil ve beraberindekiler onların peşlerinden gitti ve şöyle dedi: Allah sizin gibi bir kafileye hayır yüzü göstertmesin. Siz ne kadar körü bir heyetsiniz, hemen onu tasdik ediverdiniz. Sizden daha ahmak, sizden daha cahil bir kafile görmüş değiliz. Bunun üzerine: “Selam olsun sizlere” biz kendimiz için hayrı arayıp bulmakta hiç kusur göstermedik.

“Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun.” (el-Kasas, 28/55) Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Peygambere indirileni işittiklerinde…” (el-Mâide, 5/83) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Ebû’l-Aliye dedi ki: Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmeden önce ona îman eden bir topluluktur. Bazıları da ona yetişmişlerdir.

“Ondan önce” Kur’ân’dan önce demektir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan önce, diye de açıklanmıştır.

“…Kimseler ona” yani Kur’ân-ı Kerîm’e ya da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a

“inanıyorlar.”

Kasas 51

Andolsun, onlara sözü ulaştırdık – belki öğüt alırlar.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir).

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, belki öğüt alırlar diye sözü onlara birbiri ardınca ulaştırdık.

“Yemin olsun ki Biz… sözü onlara birbiri ardınca ulaştırdık.” Birini diğerinin izinden gönderdik. Bir peygamberin arkasından bir diğer peygamber gönderdik.

el-Hasen “(tüy)! Birbiri ardınca ulaştırdık” âyetini şeddesiz olarak; Birini diğerine ekledik” diye okumuştur. Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş şöyle demektedirler: Bu, tamamladık, eksik bırakmadık demektir. Birşeyi birbirine eklemek gibi. İbn Uyeyne ve es-Süddî ise; beyan ettik diye açıklamışlardır. İbn Abbâs da böyle demiştir. Mücahid ise Biz bunu geniş geniş açıkladık, diye açıklamıştır, O bu lâfzı böylece okurdu. İbn Zeyd dedi ki: Biz dünyaya ait haberi onlar için, âhirete ait habere iliştirdik. Öyle ki onlar dünyada iken âhirette gibidirler.

Meânî âlimleri de şöyle demişlerdir: Bizler peşi peşine, ardı arkasına sözü ulaştırdık ve Kur’ân-ı Kerîm’i va’d, vaid, tehdit” kıssalar, ibretler, nasihatler ve öğütler olmak üzere, bir kısmı diğer bir kısmının ardından indirdik. Bundan maksadımız ise onların öğüt alarak kurtuluşa ermeleridir. Bu okuyuşun aslı; “İplerin birini diğerine ekledi” ifadesinden gelmektedir. Şair dedi ki:

“De ki Mervanoğullarına: Nedir hali öyle bir himayenin

Ve sürekli birbirine eklenen (eskimiş, çürümüş) güçsüz bir ipin (himayenin)”

Îmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“(Benim atımın) hızlı koşusu çocuğun birbirine eklenmiş

İpe bağlı bir fırfırı elinde döndürmesi gibi hızlıdır.”

“Onlara” lâfzındaki zamir Mücahid’den gelen rivâyete göre Kureyş’e aittir. Yahudilere ait olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre her ikisine de aittir.

Âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir defada verilmedi, diyenlerin bu itirazlarını reddetmektedir.

“Belki öğüt alırlar diye,” İbn Abbâs dedi ki: Muhammed’in tebliğinden öğüt alırlar da ona îman ederler.

Şöyle de açıklanmıştır: Öğüt alırlar da kendilerinden öncekilere inen azâbın benzeri bir azâb üzerlerine iner diye korkarlar. Bu açıklamayı da Ali b. Îsa yapmıştır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Belki Kur’ân ile öğüt alıp putlara ibadetten vazgeçerler. Bu açıklamayı da en-Nekkaş nakletmiştir.

Kasas 50

Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar sadece heveslerine uyuyorlar. Allah’tan gelen bir hidayet olmadan hevesine uyandan daha sapkın kim olabilir? Şüphesiz Allah, zalim topluluğu hidayete erdirmez.

Diyanet Vakfı
Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allahtan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

Kurtubi Tefsiri
Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar ancak hevalarına uymaktadırlar. Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevasına uyandan daha sapık kim olabilir ki? Muhakkak Allah zâlimler topluluğunu doğruya iletmez.

“Eğer” ey Muhammed, Allah’tan bir kitap getirmek suretiyle

“sana cevap vermezlerse, bil ki onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar” yani kendi arzularına, güzel gördüklerine, şeytanın kendilerine sevdirdiği şeylere uymaktadırlar. Bu ise onlar lehine bir delil teşkil edemez.

“Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir ki?” Hiç kimse böylesinden daha sapık olamaz.

“Muhakkak Allah zâlimler topluluğunu hidayete iletmez.”

Kasas 49

De ki: Allah katından, bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin ki ona uyayım – eğer doğru sözlü iseniz.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (bana ve Musaya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, o halde Allah katından ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım.”

“De ki: Eğer siz” ikisinin sihirbaz oldukları hususunda

“doğru söyleyenler İseniz, o halde Allah katından ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım.” Yani ey Muhammed de ki: Siz müşrikler topluluğu madem bu iki kitabı inkâr ediyorsunuz “o halde Allah katında ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım,” Böylelikle bu sizin kâfir olmanıza bir mazeret teşkil etsin. Yahutta Mûsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun)’a verilen kitaplardan daha çok doğru yolu gösteren bir kitap getirin. Bu da Kûfelilerin “iki sihir” şeklindeki kıraatlerini pekiştirmektedir.

“ona uyayım” âyetini el-Ferrâ” ref ile okumuştur. Çünkü bu “Kitab’in sıfatıdır ve o da nekredir. el-Ferrâ” dedi ki: Eğer (ona uyayım anlamındaki âyeti) meczum okursan -ki güzel olan budur- şart(ın cevabı) olarak meczum olmuştur.

Kasas 48

Onlara katımızdan hak geldiğinde dediler: Musa’ya verilenin benzeri neden ona verilmedi? Daha önce Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? “İki büyü birbirini destekledi” dediler. “Biz her birini inkâr ediyoruz” dediler.

Diyanet Vakfı
Fakat onlara tarafımızdan o hak (Peygamber) gelince: «Musaya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?» dediler. Peki, daha önce Musaya verileni de inkar etmemişler miydi? «Birbirini destekleyen iki sihir!» demişler ve şunu söylemişlerdi: Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Ama onlara nezdimizden hak gelince dediler ki: “Mûsa’ya verilenler gibi ona da verilmeli değil miydi?” Acaba onlar önceden Mûsa’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? “İki sihir birbirine yardım etti” dediler ve yine dediler ki: “Biz onların hepsini inkâr edenleriz.”

“Ama onlara nezdimizden hak” yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince Mekke kâfirleri

“dediler ki: Mûsa’ya verilenler” asa ve beyaz el

“gibi ona da verilmeli değil miydi?” Ona da Kur’ân-ı Kerîm -Tevrat gibi- bir defada indirilmeli değil miydi? Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan önce Mûsa (aleyhisselâm)’ın bu durumu kendilerine ulaşmış bulunuyordu. Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Acaba onlar Önceden Mûsa’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? İki sihir birbirlerine yardım etti, dediler.” Yani Mûsa ile Muhammed sihir Üzere birbirleriyle yardımlaştı, dediler.

el-Kelbî dedi ki: Kureyşliler yahudilere adam göndererek, onlara Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilmesi ve durumu hakkında soru sordular. Yahudiler; Biz onu vasıflarıyla, nitelikleriyle Tevrat’ta görüyoruz. Bu şekilde onlara cevap gelince, “İki sihir birbirine yardım etti, dediler.”

Kimileri de şöyle demiştir: Yahudiler müşriklere öğrettiler ve onlara Muhammed’e şöyle deyin dediler: Sana da Mûsa’ya verilenin bir benzeri verilmeli değil miydi? Ona Tevrat bir defada verilmişti.

Bu durumda bu delil getirme yahudilere karşıdır. Yani bu yahudiler, Mûsa ile Harun hakkında bunlar iki sihirbazdır dediklerinde ve “biz onların hepsini inkâr edenleriz” yani biz onların herbirisini ayrı ayrı inkâr ediyoruz diye karşı çıktıklarında, Mûsa’ya verilenleri de inkâr etmemişler miydi?

Kûfeliler “İki sihir” diye “elif”siz olarak okumuşlardır ki; bu İncil ve Kur’ân demektir. Tevrat ile Furkan diye de açıklanmıştır ki; bu da el-Ferrâ’ya aittir. Tevrat ve İncil diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı da Ebû Rezîn yapmıştır. Diğerleri ise “İki sihirbaz” diye elif ile okumuşlardır (ki, az önceki açıklamalar bu okuyuşa binaen yapılmıştır.) Bu hususta da üç türlü görüş vardır: Birincisine göre bu iki sihirbaz Mûsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun)’dır. Bu Arap müşriklerinin sözüdür, İbn Abbâs ve el-Hasen böyle demiştir.

İkinci görüş, Mûsa ile Harun’dur, bu da risaletlerinin başlangıçları döneminde yahudilerin onlara söyledikleridir, Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve İbn Zeyd de bu görüştedirler. Bu durumda bu âyet, onlara karşı getirilen bir delil olmaktadır. Bu da yüce Allah’ın:

“Kendilerine bir musibet gelip çatmayacak olsaydı” âyetinde mahzuf ifadenin: Ardı arkasına peygamberleri göndermezdik şeklinde olduğunu göstermektedir. Çünkü yahudiler peygamberlikleri itiraf” etmişler, ancak hem tahrif etmişler, hem değiştirmişler. O bakımdan ilahi cezayı hak etmişlerdir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Biz de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ göndermekle onların mazeretlerini eksiksiz bir şekilde bertaraf etmiş olmaktayız”

Üçüncü görüşe göre sözü edilen iki sihirbaz Îsa ve Muhammed (ikisine de salat ve selam olsun)’dır. Bu da günümüz yahudilerinin görüşüdür, Katade de böyle demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bütün yahudiler Mûsa’ya Tevrat’ta bildirilen Mesih’in, İncil’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in söz konusu edilmesini red ve inkâr etmediler mi? Böylelikle Mûsa’yı ve Muhammed’i iki sihirbaz, iki kitabı da iki sihir olarak görmediler mi?

Kasas 47

Elleriyle işledikleri yüzünden bir musibet geldiğinde, “Rabbimiz, neden bize bir elçi göndermedin ki ayetlerine uyalım ve müminlerden olalım” dememeleri için.

Diyanet Vakfı
Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde: Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsaydık! diyecek olmasalardı (seni göndermezdik).

Kurtubi Tefsiri
Eğer ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile kendilerine bir musibet gelip çattığında: “Rabbimiz, Sen bize bir peygamber göndermeli değil miydin? O takdirde biz de Şenin âyetlerine uyar ve mü’minlerden olurduk” demeyecek olsalardı (Biz onlara peygamber göndermezdik).

“Eğer ellerinin önden gönderdikleri” küfür ve isyanlar -özellikle “ellerin söz konusu edilmesi ise yapılan işlerin çoğunlukla ellerle yapılması dolay ısıyladır-

“sebebi ile kendilerine” Kureyşlileri kastetmektedir, yahudiler diye de söylenmiştir

“bir musibet” yani bir ceza ve intikam

“gelip, çattığında… demeyecek olsalardı…”

“…meyecek olsaydı” edatının cevabı hazf edilmiştir, Yani eğer daha önceden işledikleri masiyetler sebebiyle kendilerine bir azâb

“gelip çattığında Rabbimiz, sen bize bir peygamber göndermeli değil miydin?… demeyecek olsalardı” Biz de peygamber göndermezdik, takdirindedir. Bunun… mutlaka onları âcîlen cezalandırırdık, takdirinde olduğu da söylenmiştir. Peygamberlerin gönderilmesi daha önceden de el-îsra (17/16. âyet, 1. başlık) ile Tâ-Hâ Sûresi (20/133. âyet ve devamının tefsirinde)’nin sonlarında geçtiği üzere kâfirlerin ileri sürebilecekleri mazeretleri ortadan kaldırmak içindir.

“Biz de senin âyetlerine uyar” âyetindeki “Uyardık” lâfzı tahdid (teşvik)in cevabı olmak üzere nasb mahallindedir. “Mü’minlerden” tasdik edicilerden

“olurduk” anlamındaki âyet da ona atfedilmiştir.

Akıl, îman ve şükür etmeyi gerektirir diyenler bu âyeti delil gösterirler. Çünkü yüce Allah:

“Ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile” diye buyurmaktadır. Bu da ceza görmeyi gerektirir. Zira rasûllerin gönderilmesinden önce vücubun kesinleşmiş olması söz konusudur. Bu da ancak akıl ile olur.

el-Kuşeyrî dedi ki: Sahih olan hazfedilen İfadelerin; Eğer şu olmasaydı, peygamberlerin tekrar tekrar yeniden gönderilmesine gerek duyulmazdı, takdirinde olduğudur. Yani şu kâfirler artık mazur değillerdir, çünkü daha önce gönderilmiş olan şeriatler ve tevhide çağrı onlara ulaşmış bulunmaktadır. Fakat aradan uzun bir zaman geçmiştir. Eğer onları azablandıracak olursak, aralarından: Uzun zamandan beri peygamber gönderilmemiştir, diyen çıkabilir ve bunun özür olabileceğini sanabilir. Halbuki rasûllerin haberi kendilerine ulaştıktan sonra ileri sürebilecekleri bir mazeretleri kalmaz. Fakat Bizler hiçbir şekilde mazeret bırakmadık ve beyanı eksiksiz yaptık. O bakımdan ey Muhammed, seni onlara peygamber gönderdik. Şanı yüce Allah da beyanı ve delil göstermeyi tamamlayıp peygamberleri göndermedikçe de hiçbir kulu cezalandırmayacağım hükme bağlamıştır.

Kasas 46

Biz seslendiğimizde sen Tur’un yanında değildin. Fakat Rabbinden bir rahmet olarak, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için. Umulur ki öğüt alırlar.

Diyanet Vakfı
(Musaya) seslendiğimiz zaman da, sen Turun yanında değildin. Bilakis, senden önce kendilerine uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik); ola ki düşünüp öğüt alırlar.

Kurtubi Tefsiri
Biz, seslendiğimizde sen Tûr tarafında değildin. Fakat senden önce kendilerine hiçbir korkutucu gelmemiş bir kavmi korkutasın diye, Rabbinden bir rahmet olmak üzere (gönderildin). Umulur ki öğüt alırlar.

“Biz, seslendiğimizde sen Tûr tarafında değildin.” Yani yüce Allah Mûsa’yı Fir’avun’a rasûl olarak gönderdiği vakit batı tarafında bulunmadığın gibi, yetmiş kişi ile birlikte Mîkat’a geldiğinde Mûsa’ya seslendiğimiz vakit de Tûr’un yakınında değildin.

Amr b. Dinar, merfu olarak yapağı rivâyetinde şöyle demektedir: “Ey Muhammed ümmeti, Ben siz bana dua etmeden önce duanızı kabul ettim Benden istekte bulunmadan önce size verdim.” İşte yüce Allah’ın:

“Biz, seslendiğimizde sen batı tarafında değildin” âyetinde anlatılan (sesleniş) budur.

Ebû Hüreyre -bir rivâyete göre de İbn Abbâs- dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır; “Ey Muhammed ümmeti, Bana dua etmeden önce Ben duanızı kabul ettim. Benden istemeden önce Ben size verdim. Benden mağfiret istemeden önce, size mağfiret ettim. Benden merhamet istemeden önce size merhamet ettim.” İbn Kesîr, Tefsir, III, 392, Taherî’den naklen.

Vehb dedi ki; Bu da şöyle olmuştu: Mûsa (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah Muhammed’in ve ümmetinin faziletini zikredince, Rabbim onları bana göster, dedi. Yüce Allah:

“Sen onlara yetişemeyeceksîn, fakat arzu edersen Ben onlara seslenirim ve sana seslerini işittiririm” dedi. Mûsa: Peki Rabbim, dedi. Yüce Allah:

“Ey Muhammed ümmeti” diye seslendi. Atalarının sulblerinden ona cevap verdiler. Şöyle buyurdu: “Siz Bana dua etmeden önce, Ben sizin duanızı kabul buyurdum.”

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Biz Mûsa ile konuşup senin ümmetine seslendiğimiz ve senin ve ümmetin için dünyanın nihayetine kadar takdir etmiş olduğumuz rahmeti ona haber verdiğimizde Tûr tarafında değildin.

“Fakat” Biz bunu

“senden önce kendilerine” yani Araplara

“hiçbir korkutucu gelmemiş bir kavmi korkutasın diye” bunu yaptık. Yani sen bu haberlere şahit olmadın. Fakat Bizim bu haberleri sana vahy edişimiz, kendilerine peygamber olarak gönderilmiş olduğun kimseleri bunlarla uyarıp korkutasın diyedir ve Bizden size

“bir rahmet olmak üzere” böyle yaptık.

el-Ahfeş dedi ki:

“Bir rahmet olmak üzere” âyeti mastar olarak nasbedilmiştir. Biz sana bir rahmette bulunduk anlamındadır. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Bu mef’ûlün lehtir. Yani yüce Allah bunu sana rahmet olması için yapmıştır. (Meal de buna göredir.) en-Nehhâs dedi ki: Yani sen peygamberlerin kıssalarına şahit olmadın, bunlar sana önceden de okunmuş değildir. Ancak Diz, seni rahmet olmak için peygamber olarak gönderdik ve sana vahiyde bulunduk,

el-Kisaî de: Bu (……..)’in haberi olarak nasbedilmistir. İfadenin takdiri de: “Fakat Bizden bir rahmettir” şeklindedir. O şöyle demiştir: Bununla birlikte; “O bir rahmettir” anlamında merfu olması da caizdir. ez-Zeccâc dedi ki; Merfu olması; Fakat bunu yapış(ımız) bir rahmettir” takdirine göredir.

“Umulur ki öğüt alırlar.”

Kasas 45

Fakat biz nesiller oluşturduk. Onlara ömür uzadı. Medyen halkı arasında da kalmadın ki ayetlerimizi onlara okuyasın. Fakat biz gönderici olduk.

Diyanet Vakfı
Bilakis biz nice nesiller var ettik de, onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen, ayetlerimizi kendilerinden okuyarak öğrenmek üzere Medyen halkı arasında oturmuş da değilsin; aksine (onları sana) gönderen biziz.

Kurtubi Tefsiri
Fakat Biz, çeşitli nesiller yarattık da onların ömürleri uzadıkça uzadı. Hem sen Medyenliler arasında kalan değildin ki, âyetlerimizi onlara okuyasın. Fakat gönderenler gerçekten Bizleriz.

“Fakat Biz” Mûsa’dan sonra

“çeşitli nesiller yarattık da onların ömürleri uzadıkça uzadı.” Öyle ki onlar Allah’ın zikrini yani ahdini ve emrini unuttular. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Üzerlerinden uzun bir zaman geçti diye kalpleri katılaşmış bulunanlar…” (el-Hadid, 57/16) âyetidir.

Bu âyetin zahiri şunu gerektirmektedir: O dönemde de bizim peygamberimizden söz edilmiş, yüce Allah’ın onu peygamber olarak göndereceği belirtilmiştir. Fakat aradan uzun bir süre geçip kalplerin katılaşması yaygın bir hal alınca onlar bu hususu unuttular.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz Mûsa’ya kitabı verdik ve onun kavmi hakkında ahitler aldık. Sonra aradan geçen bu süre uzayınca küfre saptılar. Nihayet Muhammed’i dinî yenileyici ve insanları ona davet edici olarak gönderdik.

“Ve sen Medyenliler arasında kalan” Mûsa ile Şuayb’in aralarında ikamet ettiği gibi ikamet eden

“değildin ki…”

el-Accâc (“kalan, ikamet eden” anlamındaki lâfzı kullanarak) şöyle demiştir:

“Kalan kimsenin girdiği yerde geceyi geceledi.”

İkamet eden misafirin… demektir.

“Âyetlerimizi onlara okuyasın” Allah’ın mükâfat vaİsmi ile azâb tehdidini onlara hatırlatasın.

“Fakat gönderenler gerçekten Bizleriz.” Yani Biz de seni Mekkeliler arasında peygamber gönderdik ve sana içinde bu haberlerin bulunduğu bir kitap verdik. Eğer bu olmasaydı senin bunları bilmene imkân olmazdı.

Kasas 44

Musa’ya emri verdiğimizde sen batı kıyısında değildin. Sen şahitlerden değildin.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Musaya emrimizi vahyettiğimiz sırada, sen batı yönünde bulunmuyordun ve (o hadiseyi) görenlerden de değildin.

Kurtubi Tefsiri
Biz Mûsa’ya o âyeti vahyettiğimizde sen batı tarafında değildin, sen hazır bulunanlardan da değildin.

“Biz Mûsa’ya o âyeti vahyettiğimizde” onu emir ve yasaklarımızla mükellef kılıp ona verdiğimiz ahitleri yerine getirmekle yükümlü kıldığımızda

“sen” ey Muhammed,

“batı tarafında” yani dağın batı tarafında

“değildin.”

Şair şöyle demiştir;

“Sana hidayeti veren ey peygamber,

Batı tarafındaki minberi süsleyen nuru da verdi.”

“Biz Mûsa’ya o âyeti vahyettiğimizde” âyeti şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz, Mûsa’ya senin durumunu vahyedip seni en hayırlı bir şekilde andığımızda.., (sen batı tarafında değildin), demektir. İbn Abbâs dedi ki:

“Vahyettiğimizde” Muhammed ümmetinin ümmetlerin en hayırlısı olduğunu bildirdiğimizde, anlamındadır…

“Sen hazır bulunanlardan da değildin.” Bütün bunlara şahit olmamıştın.

Kasas 43

Musa’ya, önceki nesilleri yok ettikten sonra, insanlar için basiret, hidayet ve rahmet olarak kitap verdik. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, ilk nesilleri yok ettikten sonra Musaya, -düşünüp öğüt alsınlar diye- insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitabı (Tevratı) vermişizdir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun önceki nesilleri helâk ettikten sonra Mûsa’ya kitabı; İnsanlara basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar.

“Yemin olsun ki… Mûsa’ya kitabı” Katade’nin açıklamasına göre Tevrat’ı

“…verdik.” Yahya b. Sellam dedi ki; Tevrat farzların, hududun ve ahkâmın nazil olduğu ilk kitaptır. Burada sözü edilen kitabın yüce Allah’ın rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a indirmiş olduğu es-Seb’u’l-Mesânî (diye bilinen yedi uzun sûrenin) altısı olduğu da söylenmiştir ki; bunu İbn Abbâs söylemiş ve (peygambere atfen) merfu olarak da rivâyet etmiştir.

“Önceki nesilleri helâk ettikten sonra” âyetine gelince, Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah, Mûsa’ya Tevrat’ı indirdiğinden beri semadan olsun, arzdan olsun gönderdiği azâb ile herhangi bir kavmi, bir nesli, bir ümmeti ya da bir kasaba ahalisini -maymunlara dönüştürülen kasaba ahalisi dışında- kimseyi helâk etmiş değildir. Yüce Allah’ın;

“Yemin olsun önceki nesilleri helâk ettikten sonra Mûsa’ya kitabı… verdik” âyetini hiç düşünmez misin?” el-Hakim, el-Müstedrek, II, 442. Yani Nûh, Âd ve Semud kavminden sonra böyle bir helâk olmamıştır. Fir’avun ve kavmini suda boğup, Karun’u da yerin dibine geçirişimizden sonra diye de açıklanmıştır.

“İnsanlara basiretler” yani Biz, ona kitabı basiretleri açılsın diye verdik.

“Hidayet” gereğince amel eden kimseler için sapıklıktan hidayete ileten bir kitaptır,

“ve” ona îman eden kimseler için de

“rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar.” Bu nimeti hatırlasınlar da dünya hayatında îmanları üzere kalmaya devam etsinler, âhirette bunun mükâfatını alacaklarına da güvensinler, emin olsunlar.

Kasas 42

Bu dünyada arkalarına lanet taktık. Kıyamet günü onlar yerilmişlerden olacaklar.

Diyanet Vakfı
Bu dünyada arkalarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.

Kurtubi Tefsiri
Bu dünyada da arkalarına bir lanet taktık. Kıyâmet gününde de onlar çirkinleştirilmiş kimselerden olacaklardır.

“Biz, onları ateşe çağıran” yani cehennemliklerin amelleri ile amel etmeye davet eden

“önderler kıldık.” Biz, onları küfür üzere kendilerine uyulan liderler yaptık. Böylelikle onlar hem kendi veballerini yüklenecekler, hem de kendilerine tabi olanların günahlarını yüklenecekler ki; cezaları daha büyük olsun.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah, onun kavminin mele’ini (ileri gelenlerini) böyle olmayan aşağı tabakadakilerin başkanları kıldı. İşte onlar da (alt tabakadakileri) cehenneme çağırıyorlardı.

Bir diğer açıklamaya göre de; onları ibret alanların kendilerine uyup, basiret sahiplerinin de kendilerinden öğütler çıkartacağı önderler kıldık, demektir.

“Kıyâmet gününde ise onlara yardım olunmaz. Biz dünyada da arkalarına bir lanet taktık.” Yani kullara onlara lanet okumalarını emrettik. Onları anan onlara lanet okur. Laneti yani hayırdan uzak kalmayı peşlerine taktık, diye de açıklanmıştır.

“Kıyâmet gününde de onlar çirkinleştirilmiş” yani helâk edilmiş ve kendilerine gazab olunmuş

“kimselerden olacaklardır.” Bu şekildeki açıklamayı İbn Keysan ve Ebû Ubeyde yapmıştır. İbn Abbâs ise şöyle açıklamıştır: Yüzlerinin siyahlığı, gözlerinin maviliği (morluğu) ile yaratılışları çirkinleştirilecektir. Uzaklaştırılmışlardan olacaklardır, diye de açıklanmıştır. Mesela dafzi manasıyla: Allah onu çirkin etsin, denilir). Allah her türlü hayırdan uzaklaştırsın anlamındadır. Onu çirkin yaptı” demektir. Ebû Amr dedi ki: Şeddesiz olarak; şekli, şeddeli olarak; ….ile aynı anlamda; “Yüzü çirkin oldu” demektir. Şair de şöyle demiştir;

“Çirkinleştirsin (kahretsin) Allah bütün Berâcimeyi,

Ve kahretsin. Yerbû’u ve kahretsin Dârimîi.”

“Gününde” anlamındaki lâfız ise “bu dünyada da” anlamındaki âyetin mahalli i’rabına hamledilerek nasb ile gelmiştir, Ayrıca “çirkinleştirumiş kimselerden” anlamındaki âyetin başına atıf harfi getirmeye,

“Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir, diyeceklerdir” (el-Kehf, 18/22) âyetinde olduğu gibi gerek görülmemiştir.

“Gününde” lâfzının âmilinin “onlar çirkinleştirilmiş kimselerden” âyetinin delâlet ettiği gizli bir fiil olması da mümkündür. O takdirde yüce Allah’ın:

“Melekleri görecekleri gün, işte o günde günahkârlara müjde yoktur.” (el-Furkan, 25/22) âyetine benzer. “Gününde” âyetindeki âmilin -zarf önceden geçmiş olsa dahi- yüce Allah’ın:

“Onlar çirkinleştirilmiş kimselerden” olması da mümkündür, ayrıca bunun mef’ûl olarak kabul edilmesi de mümkündür. Sanki; “Biz, bu dünyada da onların peşlerine bir lanet taktık, kıyâmet gününde de bir lanet (taktık)” denilmiş gibidir.

Kasas 41

Onları, ateşe çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü yardım görmezler.

Diyanet Vakfı
Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyâmet gününde ise onlara yardım olunmaz.

Kasas 40

Onu ve askerlerini yakaladık, denize attık. Bak nasıl oldu zalimlerin sonu.

Diyanet Vakfı
Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak işte, zalimlerin sonu nice oldu!

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zâlimlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!

“Bunun üzerine onu ve ordularını” -ki ikimilyonaltıyüzbin kişi idiler-

“yakalayıp, denize attık.” Onları tuzlu denize bıraktık. Katade dedi ki: Bu Mısır’in ötesinde İsaf denilen bir denizdir. Yüce Allah onları bu denizde boğdu.

Vehb ile es-Süddî de şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın kendilerini boğduğu deniz Batn-ı Mureyre diye bilinen Kızıl Deniz taraflarında bir yerdir. Burası bugüne kadar çok dalgalı bir yerdir. Mukâtil dedi ki; Kastettiği Nil nehridir. Ancak bu görüş zayıftır, meşhur olan birinci görüştür.

“Zâlimlerin akıbetlerînin” işlerinin sonlarının

“nasıl olduğuna bir bak” ey Muhammed!

Kasas 39

O ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

Diyanet Vakfı
O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

Kurtubi Tefsiri
O da, orduları da arzda haksız yere büyüklendiler ve Bize dondürülmeyeceklerini sandılar.

“O da orduları da o arzda haksız yere” Mûsa’ya îman etmeyerek

“büyüklendiler” büyüklük tasladılar. Bunda da haklı değillerdi. Yani Mûsa’nın getirdiklerini çürütecek herhangi bir delilleri yoktu.

“Ve Bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” Öldükten sonra diriliş olmadığı vehmine kapıldılar.

Nafi, İbn Muhaysın, Şeybe, Humeyd, Ya’kub, Hanıza ve el-Kisaî “döndürülmeyeceklerini” âyetini “ya” harfi üstün, “cim” harfini de esreli olarak fail-i ma’hım bir fiil olmak üzere; “Dönmeyeceklerini” diye okumuşlardır, diğerleri ise meçhul bir fiil olarak (“Döndürülmeyeceklerini” anlamında) okumuşlardır. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği şekil budur. Birincisi ise Ebû Hatim’in tercih ettiği okumadır.

Kasas 38

Firavun dedi: Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum. Ey Haman, bana çamur üzerine bir ateş yak ve bana yüksek bir kule yap ki Musa’nın ilahına çıkabileyim. Şüphesiz onu yalancılardan sanıyorum.

Diyanet Vakfı
Firavun: Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey Haman! Haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki Musanın tanrısına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun dedi ki: “Ey ileri gelenler, sizin benden başka ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Artık ey Hâmân, benim İçin çamura ateş yak. Bana yüksek bir kule yap! Olur ki Mûsa’nın ilâhının yanına çıkarım. Hem ben onu kesinlikle yalancılardan sanıyorum.”

“Fir’avun dedi ki; Ey ileri gelenler, sizin benden başka ilâhınız olduğunu bilmiyorum.” İbn Abbâs dedi ki: Bu sözü ile onun;

“Ben sizin en yüce rabbinizim.” (en-Nâziât, 79/24) sözleri arasında kırk yıllık bir süre geçmiştir. Lanet olasıca Allah düşmanı yalan söylüyordu. Aksine o, bir Rabbinin olduğunu ve bu Rabbin kendisinin ve kavminin yaratıcısı olduğunu biliyordu:

“Yemin olsun sen onlara kendilerim kimin yarattığını sorarsan, elbette: ‘Allah’ diyeceklerdir.” (ez-Zuhruf, 43/87)

“Fir’avun (devamla) dedi ki: Artık ey Haman, benîm İçin çamura ateş yak!” Yani sen benim için tuğla yap. Bu açıklama İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan nakledilmiştir. Katade dedi ki: O tuğla yapıp onunla bina yapan ilk kişidir.

Fir’avun veziri Haman’a bu şekilde bir kule yapmasını emredince Haman işçileri topladı. -Denildiğine göre bunlar, çeşitli hizmetlerde çalıştırılan işçiler ile ücretliler dışında, ellibin inşaat ustası idi.- Tuğlaların ve kirecin pişirilmesini, kerestelerin yayılmasını, çivilerin çakılmasını emretti. Onlar da binayı yapıp yükselttiler, Yüce Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günden o zamana kadar bu şekilde yüksek bir bina yapılmamıştı. Öyle ki binayı yapan kişi, binanın tepesinde ayakta dikilemiyordu. Nihayet yüce Allah bu bina sebebiyle onları fitneye düşürmek istedi. es-Süddînin naklettiğine göre Fir’avun damına çıktı ve semaya doğru bir ok attı. Attığı bu ok kendisine kanlara bulanmış olarak geri döndü. Bunun üzerine: Mûsa’nın İlahını öldürdüm, dedi. Rivâyet olunduğuna göre Fir’avun bu sözleri söyleyince, yüce Allah da Cebrâîl (aleyhisselâm)’i gönderdi ve o kuleye kanadıyla bir darbe indirdi, üç parçaya bölündü. Bir parçası Fir’avun’un askerleri üzerine düştü ve onlardan bir milyon kişi öldü. Bir parçası denize düştü, bir parçası da batı tarafına düştü. Bu kulenin yapımında herhangi bir iş yapmış olan herkes helâk oldu. Bunun ne kadar sahih olduğunu ancak Allah bilir.

“Hem ben onu kesinlikle yalancılardan sanıyorum.” Burada “zan (sanmak)” şüphe etmek anlamındadır. Böylelikle o şüphe üzere küfre girmiş oluyordu. Çünkü o, sağlam fıtrat sahibi İçin herhangi bir kapalı nokta bırakmayan apaçık belgeler görmüş idi.

Kasas 37

Musa dedi: Rabbim, kendi katından hidayeti kim getirdiğini ve bu yurdun sonunun kime ait olduğunu daha iyi bilir. Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermezler.

Diyanet Vakfı
Musa şöyle dedi: Rabbim, kendi katından kimin hidayet (hakka rehberlik) getirdiğini ve hayırlı akıbetin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki, zalimler iflah olmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa dedi ki: “Rabbim, kimin nezdinden hidayet getirdiğini ve yurdun (güzel) akıbetinin de kimin olacağını bilir. Doğrusu zulmedenler kurtulamazlar.”

“Mûsa dedi ki” âyeti genel olarak başında “vav” ile okunmuştur. Mücahid, İbn Kesîr ve İbn Muhaysın ise başında “vav” harfi olmaksızın okumuşlardır. Mekkelilerin Mushaf’ında da böyledir.

“Rabbim kimin nezdinden hidayet” doğru yola irşadı

“getirdiğini ve yurdun güzel akıbetinin de kimin olacağını bilir.” Burada

“olacağı” âyetini Âsım dışında Kûfeliler; şeklinde “ye” ile diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Yurdun akıbeti”, amellerin karşılığının verileceği yurt demektir.

“Doğrusu” âyetindeki “he” zamiri sen zamiridir.

“Zulmedenler kurtulamazlar.”

Kasas 36

Musa, açık ayetlerimizle onlara geldiğinde dediler: Bu, uydurulmuş bir büyüden başka bir şey değildir. Atalarımız arasında bunun benzerini işitmedik.

Diyanet Vakfı
Musa onlara apaçık ayetlerimizi getirince: Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa onlara apaçık âyetlerimizle gelince dediler ki: “Bu ancak düzmece bir büyüdür. Biz önceki atalarımız arasında da böylesini işitmemişiz.”

“Mûsa onlara apaçık” açık seçik

“âyetlerimizle gelince dediler ki: Bu, ancak düzmece” yalandan uydurulmuş

“bir büyüdür. Biz önceki atalarımız arasında da böylesini işitmemişiz.”

Denildiğine göre bu âyetler, Mûsa (aleyhisselâm)’ın tevhidi ispatlamak için ortaya koymuş olduğu aklî delillerdir. Buradaki âyetlerin onun gösterdiği mucizeler olduğu da söylenmiştir.

Kasas 35

Dedi: Senin kolunu kardeşinle güçlendireceğiz ve size bir yetki vereceğiz. Böylece ayetlerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar üstün geleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Allah buyurdu: Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, ayetlerimiz (mucize yardımlarımız) sayesinde onlar size erişemiyecekler. Siz ve size tabi olanlar üstün geleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Gücünü kardeşinle pekiştireceğiz ve size öyle bir güç vereceğiz ki; âyetlerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar galiplersiniz,”

Bunun üzerine yüce Allah

“buyurdu ki: gücünü kardeşinle pekiştireceğiz” onunla seni güçlendireceğiz. Bu ifade bir temsildir. Güç manası verilen kelimenin asıl anlamı aslında pazu demek olup, mecazi anlamı güçtür. Çünkü elin gücü pazu iledir. Şair Tarafe de şöyle demiştir:

“Ey Lübeynâ oğulları, siz bir el değilsiniz,

Olsa olsa pazusu olmayan bir elsiniz.”

Hayır dua edilirken de: “Allah senin pazunu (gücünü) pekiştirsin” denilir. Bunun zıttında (yani bedduada): “Allah senin pazunu darmadağın etsin (güçsüz bıraksın), denilir.

“Ve size öyle bir güç” yani delil ve belge

“vereceğiz ki; âyetlerimiz sayesinde sîze” eziyet vermek maksadıyla

“ulaşamayacaklar.” Yani siz “âyetlerimizle” onlara karşı korunacaksınız. Burada “Size” üzerinde vakıf yapılabilir, bu durumda ifadede takdim ve te’hir söz konusu olur. İfadenin takdirinin şöyle olacağı söylenmiştir: Sizler ve size tabi olanlar, âyetlerimiz sayesinde galip gelecek kimseler olacaksınız. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve el-Taberî yapmıştır. el-Mehdevî dedi ki: Bu şekilde olursa sılanın mevsûle takdim edilmesi söz konusudur. Ancak; “Âyetlerimiz sayesinde galip gelecekler sizlersiniz. Sizler ve size tabi olanlar galiplerdir” diye takdirde bulunulması hali müstesnadır. Burada “âyetler”den kasıt, diğer mucizeleridir.

Kasas 34

Kardeşim Harun, dili benden daha düzgün. Onu benimle yardımcı olarak gönder ki beni doğrulasın. Şüphesiz beni yalanlamalarından korkuyorum.

Diyanet Vakfı
Kardeşim Harunun dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum.

Kurtubi Tefsiri
“Kardeşim Harun’un ise onun dili benden fasihtir. Onu bana yardımcı olarak gönder ki; beni tasdik etsin. Çünkü ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

“Onu bana yardımcı olarak gönder” âyetindeki

“Yardımcı olarak” lâfzı “Ona yardım ettim”den türemektedir. da “yardım” demektir. Şair der ki;

“Asam’ın benim yardımcım olduğunu görmedin mi;

Ve malım azken de, varken de insanların en hayırlısı olduğunu.”

en-Nehhâs dedi ki: “Ona yardım etti” anlamındadır. (İkinci şekilde) hemzenin terkedilmesi hafif olsun diyedir. Nâfî’ de böyle okumuştur. Hemzeli ile aynı anlamdadır.

el-Mehdevî dedi ki: Hemzesiz okuyuşun Arapların;Yaşı yüzü geçti” tabirinden gelmesi de mümkündür. Sanki anlam şöyle olur: Onu da beni daha çok tasdik olsun diye benimle birlikte gönder. Bu açıklamayı Müslim b. Cündeb yapmış olup, şairin şu beyitini de zikretmiştir

“(Bahreyn’de yapılan) Hattı bir mızrak ki; boğumları sert, ağızda eriyen hurmanın çekirdeklerini andırır;

Ve âdeta onun boyu on zira’dan da fazladır.”

el-Maverdî bu beyiti, bu şekilde; “Daha fazladır” diye zikretmiş, el-Ğaznevî ve es-Sıhah’ta el-Cevherî ise; diye zikretmiştir. Bu da aynı anlamdadır. Bundan sonra merhum Kurtubî beyitte geçen bazı kelimelerin izahına dair bir satırlık bir açıklamada bulunmaktadır. Bu açıklama beyitin tercümesinde yer aldığı için ayrıca tercüme edilmeye gerek görülmemiştir.

el-Cevherî dedi ki: “Bir şey bozuldu, buzulur, bozuk olmak” demektir. Bozuk demektir. Onu bozdum, aynı şekilde; Ona yardım ettim, anlamındadır. Mesela; Ben ona yardımcı idim, demektir. Yüce Allah da: “Onu bana yardımcı olarak gönder” diye buyurmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki: “Ona yardım ettim, yardım etmek” şeklinde nakledilmiştir. Yardımcının çoğulu; diye gelmektedir.

Âsım ile Hamza “beni tasdik etsin” anlamındaki; âyetini ref ile okumuşlardır, diğerleri ise cezm ile okumuşlardır. Ebû Hatim’in tercih ettiği okuyuş da -duanın cevabı olmak üzere- budur. Ebû Ubeyd ise ref ile okuyuşu tercih etmiştir. Bu okuyuşa göre bu “onu… gönder” âyetindeki “o” zamirinden haldir. Tasdik halinde sen onu doğrulayıcı bir yardımcı olarak gönder, demektir. Yüce Allah’ın:

“Bize gökten bir sofra indir ki… olsun” (el-Mâide, 5/114) fiilin müzari anlamında kabul edilmesi halinde “olmak üzere” anlamındadır. Bununla birlikte (“beni tasdik etsin” anlamındaki fiil) yüce Allah’ın:

“yardımcı olarak” âyetinin sıfatı da olabilir.

“Çünkü ben” herhangi bir yardımcı ve destekleyicimin olmaması halinde

“beni yalanlamalarından korkuyorum.” Çünkü onların benim söyleyeceklerimi anlamaları oldukça güçtür.

Kasas 33

Dedi: Rabbim, onlardan birini öldürdüm. Beni öldürmelerinden korkarım.

Diyanet Vakfı
Musa dedi ki: Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim, ben onlardan bir kişi öldürmüştüm de, beni öldürmelerinden korkarım.

“Elini yakana sok…” âyetiyle ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Ürkmeden dolayı (elini) koltuğunun altına koy” âyetinde yer alan; “Ürkmeden”deki .,.den” edatı “Kaçtı” âyetine taalluk etmektedir. Korktuğundan dolayı geri dönüp kaçtı, demektir.

Hafs, es-Sülemî, Îsa b. Ömer ve İbn Ebi İshak “ürkmeden” anlamındaki âyetini “re” harfini üstün, he harfini de sakin olarak okumuşlardır. İbn Amir ile -Hafs müstesna- Kûfetiler ise “re” harfini ötreti, “he” harfini de cezm ile okumuşlardır. Diğerleri ise “re” ve “he” harflerini üstün ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim de bunu tercih etmişlerdir. Buna sebeb ise yüce Allah’ın:

“Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi” (el-Enbiyâ, 21/90) âyetinde bu şekilde kullanılmış olmasıdır. Hepsi de değişik söyleyişler olup “korkmak” anlamındadır. Âyetin anlamı şudur: Elinin hali ve parıltısı seni dehşete düşürecek olursa, sen onu yakana sok ve tekrar oraya geri çevir, önceki haline dönecektir.

Bir açıklamaya göre yüce Allah ona elini göğsüne götürmesini emretmiştir. Böylelikle yılandan duyduğu korkusu uzaklaşmış olacaktır. Bu açıklama Mücahid ve başkalarından rivâyet edilmiştir. ed-Dahhak bunu İbn Abbâs’tan da rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: İbn Abbâs dedi ki: Artık Mûsa (aleyhisselâm)’dan sonra herhangi bir kimse eğer korkacak olursa, elini sokup göğsüne koydu mu, mutlaka onun korkusu gider.

Ömer b. Abdu’l-Aziz hakkında da nakledildiğine göre: Bir katib huzurunda yazı yazıyorken elinde olmayarak yelleniverdi. Bundan çok utandı ve üzüldü. Bu sebebten kalkıp, kalemini yere vurdu. Ömer ona dedi ki: Sen kalemini al ve elini koynuna sok. Senin korkun böylelikle uzaklaşıp gitsin, Hem ben böyle bir şeyin sesini bizzat kendimden duyduğumdan daha çok kimseden de duymuş değilim.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın senin kalbindeki korkuyu gidermesi için elini kalbinin üzerine koy.

Mûsa ya Fir’avun hanedanından yahut yılandan korkusundan titriyor idi. Elin (lafzi anlamıyla “kanat” demek olan cenahın) koyna sokulması sükûnun kendisidir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanadını indir.” (el-İsra, 17/24) Burada yumuşaklığı kastetmektedir. Yüce Allah’ın:

“Sana tabi olan mü’minlere de kanadını indir” (eş-Şuarâ, 26/215) âyeti da böyledir. Onlara merhamet anlamındadır.

el-Ferrâ” dedi ki: Burada “cenah” ile asasını kastetmiştir. Kimi Meânî bilgini de şöyle demiştir. er-Rahb (mealde ürkme) Himyer ile Hanifeoğulları lehçesinde elbisenin yeni anlamındadır. Mukâtil dedi ki; Bedevî bir Arap kadın ben yemek yerken bana bir şey sordu. Ben de elimi doldurup, ona işarette bulundum. O da: İşte burada benim rahbimde, derken benim kolumun yeninde demek istemişti. el-Esmaî dedi ki: Ben bedevî bir Arabın bir diğerine: Bana rahbini ver dediğini duydum. Ona rahbin ne olduğunu sorunca, o da: Kolun yenidir, dedi.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Sen elini kendine doğru çek ve onu yeninden çıkart. Çünkü o elini yeninden yıkanmaksızın asayı eliyle tutmuştu. Yüce Allah’ın:

“Elini yakana sok” âyeti da bunun sağ el olduğunu göstermektedir. Çünkü yaka sol tarafta olur. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Derim ki: Müfessirlerin elin göğse götürülmesi şeklindeki açıklamaları yakanın yerinin göğüs olduğuna delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar da daha önceden en-Nûr Sûresi’nde (24/31. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zemahşerî dedi ki; Tefsirlerdeki bid’atlerden birisi de şudur: Güya “er-rahb” Himyerlilerin lehçesinde elbisenin yeni demekmiş ve güya onlar: rahbinde (yeninde) bulunandan bana da ver, derlermiş. Keşke dilde bunun nasıl doğru olduğunu bilebilseydim. Acaba Arapçalan beğenilen güvenilir ve sağlam kimselerden böyle bir şey işitilmiş olabilir mi? Keşke bu lâfzın bu âyet-i kerimede nasıl kullanıldığı da bilinseydi ve keşke bunun Kur’ân-ı Kerîm’in sair kelimelerine etraflı bir şekilde nasıl uygulanabildiği bilinebilseydi. Halbuki Mûsa (Allah’ın salat ve selamları üzerine olsun)’nin üzerinde münacat gecesinde sadece yenleri bulunmayan yünden bir cübbe vardı.

el-Kuşeyri dedi ki: Yüce Allah’ın

“koltuğunun altına koy” âyetinden -şayet bununla yılandan korktuğundan ötürü emniyette olmasını kastettiği görüsünü kabul edersek- kasıt ellerdir. Bununla birlikle “koltuğunun altına koy” âyetinin risaletin yüklerini taşımak üzere kendini hazırla, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: İşte buna göre; “Çünkü sen güven altında olanlardansın” âyeti sen rasûl olarak gönderileceklerdensin, demektir diye açıklanmıştır. Çünkü yüce Allah:

“Çünkü benim katımda rasûller korkmaz” (en-Neml, 27/10) diye buyurmuştur.

İbn Bahr dedi ki: Bu açıklamaya göre o bu âyetlerle rasûl olmuş olur. Halbuki onun ancak yüce Allah’ın:

“İşte bunlar Fir’avun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki burhandır” âyeti ile rasûl olduğu söylenmiştir. İki burhandan kasıt ise el ve asadır.

İbn Kesîr;

“İşte bunlar(ın ikisi)” âyetinde “nûn”u şeddeli okumuştur, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır, Ebû Umâre’nin, Ebû’l-Fadl’dan, onun Ebubekir’den, onun da İbn Kesîr’den rivâyetine göre ise İbn Kesîr şeddeli ve “ya” ile; diye okumuştur. Yine Ebû Amr’dan rivâyete göre o şöyle demiştir: Hüzeyllilerin şivesi şeddesiz ve “ya” ile; şeklindedir. Kureyşlilerin şivesi ise Ebû Amr ve İbn Kesîr’in okuduğu gibi; şeklindedir.

Bunun gerekçesi hususunda beş görüş vardır. Bir görüşe göre “nûn”un şeddeli okunması ‘deki elifin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da merfu olan; ‘ın tesniyesidir ve mübtedâ olarak ref halindedir, ‘ın elifi ise tesniye elifi geldiğinden dolayı hazfedilmiş,tir. Burada İki sakinin arka arkaya gelmesi göz önünde bulundurulmamıştır, çünkü bunun aslı; şeklinde olup, birinci elif şeddeli “nûn”un yerine geçmek üzere hazfedilmiştir.

Bir diğer görüşe göre şeddeli “nün”, buraya “lâm”ı ayrıca soktukları gibi te’kid içindir. Mekkî dedi ki: Denildiğine göre “nûn”u şeddeli okuyan kimse tekilini diye kullananların şivesine göre bina etmiştir. O bu şekilde kullanınca tesniye “nûn’undan sonra “lâm”ı da tesbk etmiş, daha sonra ise ikincinin birincisine idgam edilmesi hükmüne göre “lâm”ı “nûn”a idgam etmiştir. Halbuki aslolan her zaman için birincinin, ikincisine idgam edilmesidir. Bundan tek istisna buna herhangi bir illetin engel teşkil etmesidir. O takdirde ikincisi, birincisine idgam edilir. Bu hususta birincinin, ikincisine idgamını engelleyen iflet ise şudur: Eğer böyle bir şey yapılacak olursa, o takdirde tesniyeye delâlet eden “nûn”un yerinde şeddeli bir “lâm” olur. Bu durumda tesniye lâfzı değişikliğe uğrar. İşte bu sebebten dolayı ikinci harf, birincisine idgam edilmiştir ve böylelikle şeddeli bir “nün” ortaya çıkmıştır.

Yine denildi ki: Böyle bir şey söz konusu olmadığından dolayı “nun”dan önce “lâm'” isbat edilmiş, sonra da birinci harf idgamın usulüne uygun olarak ikincisine idgam edilmiştir. Böylelikle bu şeddeli bir “nün” haline gelmiştir.

Bir diğer açıklama şöyledir: Nûn’un şeddeli olması, bu nûn ile izafet sebebiyle “nûn”u sakıt olan lâfızlar arasındaki farkı belirtmek içindir. Çünkü; ın izafesi yapılmaz.

Bir diğer görüşe göre bu nûn, mütemekkin (i’rabı olan) isim ile bu işaret ismi arasındaki farkı göstermek içindir. Aynı şekilde; “O ikisi” ile; Bu ikisi” lâfızlarında “nûn”un şeddeli okunmasının illeti (sebebi) de budur.

Ebû Amr dedi ki: Ebû Amr’ın kendi türünden bütün tesniyeler arasında bilhassa bu kelimeyi şeddeli kabul etmesi, harflerinin azlığından ötürüdür. Bundan dolayı şeddeli okumuştur.

Bu lâfzı; diye “nün” şeddesiz olmakla birlikte “ya” ile okuyanların kıraatine göre bunun aslı; şeklinde şeddeli “nûn”dur. Tad’ıf (aynı harfi şeddeli okuma)den hoşlanılmadığı için “ya” harfi İkinci “nûn”dan bedel olarak getirilmiştir. Tıpkı; Ben ondan usanmam” şeklini aslı olan; yerine kullanarak, ikinci “lâm”ın yerine “elif” kullandıkları gibi.

Şeddeli “nûn”dan sonra “ya” ile okuyanların kıraati de şöyle açıklanır: Bu şekilde okuyanlar “nûn”un esresini işba’ ile okurken, bu esre’den “ya” harfi ortaya çıkmış olmaktadır.

Kasas 32

Elini koynuna sok, lekesiz beyaz olarak çıksın. Ve korkudan kolunu kendine çek. Bu iki delil, Rabbinden Firavun’a ve ileri gelenlerine. Şüphesiz onlar fasık bir topluluk idiler.

Diyanet Vakfı
«Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır» (diye seslenildi).

Kurtubi Tefsiri
“Elini yakana sok. Hastalıksız, bembeyaz çıkar ve ürkmeden dolayı (elini) koltuğunun altına koy. İşte bunlar Fir’avun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki burhandır, çünkü onlar fâsık bir kavimdirler.”

Kasas 31

Ve asasını at. Onu sanki bir yılan gibi titreşirken görünce arkasına döndü ve geri dönmedi. Ey Musa, yaklaş ve korkma. Şüphesiz sen eminsin.

Diyanet Vakfı
Ve «Asanı at!» (denildi). Musa (attığı) asayı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. «Ey Musa! Beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın» (buyuruldu).

Kurtubi Tefsiri
“Ve asanı da yere bırak!” Onu ufak yılan gibi hareket ediyor görünce, arkasına bakmaksızın dönüp kaçtı. “Ey Mûsa, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven altında olanlardansın.”

“Ve asanı da yere bırak” âyeti yüce Allah’ın:

“Ey Mûsa…” âyetine atfedilmiştir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce en-Neml Sûresi (27/7. ayet ve devamının tefsiri) ile Tâ-Hâ Sûresi (20/17-18. âyetlerin tefsiri)nde geçmiş bulunmaktadır.

“Dönüp” âyeti hal olarak nasbedihnigtir. Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“Arkasına bakmaksızın” âyeti da hal olarak mahallen mansubtur.

“Ey Mûsa, geri gel ve korkma!” âyeti ile ilgili olarak Vehb dedi ki: Ona: Eskiden olduğun yere geri dön, denildi. O da geri döndü ve cübbesinin ön tarafını elinin üzerine sardı. Melek ona dedi ki: Yüce Allah senin çekindiğin şeyi başına getirmeyi murad edecek olursa, senin elini bu şekilde elbisene sarmanın sana bir faydası olur mu dersin’ O: Hayır, fakat ben zayıf bir kimseyim ve zayıflıktan yaratılmışım, dedi. Ondan sonra elini açıp yılanın ağzına soktu, eskisi gibi asa oldu.

“Çünkü sen” sakındığın şeylerden yana

“güven altında olanlardansın.”

Kasas 30

Ona geldiğinde, vadinin sağ yanından, bereketli bölgedeki ağaçtan seslenildi: Ey Musa, şüphesiz ben Allah’ım, âlemlerin Rabbi.

Diyanet Vakfı
Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: Ey Musa! Bil ki ben, bütün alemlerin Rabbi olan Allahım.

Kurtubi Tefsiri
Oraya varınca, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, o ağaçtan ona şöyle seslenildi: “Ey Mûsa! Muhakkak Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.”

“Oraya” o ağacın yakınına… Burada zamir ağaçtan önce zikredilmiştir.

“…Varınca… vadinin sağ kıyısından… ona şöyle seslenildi” âyetinde -ki “kıyısından” lâfzındakİ; “…dan” İle “o ağaçtan” lâfzındaki ikinci; “…dan” gayenin ibtidâsı (yani başlama noktasını anlatmak) içindir. Vadinin kıyısından ağaç tarafından ona ses geldi, seslenildi demektir.

“O ağaçtan” âyeti

“vadinin sağ kıyısından” âyetinden bedelu’l-işürnal’dır, çünkü ağaç kıyının kenarı üzerinde idi. ile Vadinin yan tarafı, kıyısı” demektir. Çoğulları da; …diye gelir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

el-Cevherî dedi ki: Vadilerin kıyısı” denilir ve (kıyı anlamındaki lâfzın) çoğulu yapılmaz. ise senin bir kıyıda, onun ise bir başka kıyıda yürümesi halinde kullanılır.

“Sağ kıyısından” ifadesi Mûsa’nın sağından anlamındadır, dağın sağından diye de açıklanmıştır.

“O mübarek yerdeki” âyetinde geçen

“yerdeki” anlamındaki lâfzı el-Eşheb el-Ukaylî “be” harfini ötre yerine üstün olarak; diye okumuştur. Bunun çoğulunun; “ü diye yapılması, “be” harfi üstün okuyuşunun lehine bir delildir. Nitekim; “Toprak tencere”nin çoğulunun diye gelmesi de böyledir. Bunun tekilini; diye kullananlara göre bunun çoğulu; …diye gelir, “Oda”nın çoğulunun; diye gelmesi gibi.

“O ağaçtan” ağacın tarafından demektir. Bu ağacın sarmaşık olduğu söylenmiştir. Bunun bir Arabistan kirazı ağacı olduğu ya da bir böğürtlen ağacı olduğu da söylenmiştir. Asası da bu ağaçtan idi. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.

Bu ağacın unnab ağacı olduğu da söylenmiştir. Böğürtlen ağacı büyüdüğü takdirde ona “el-ğarkad” denilir. Hadiste belirtildiğine göre bu yahudilerin ağaçlarındandır. Îsa nazil olup, Deccâl ile birlikte yer alan yahudileri öldüreceğinde herhangi bir ağacın arkasında onlardan birisi saklandı mı mutlaka o ağaç konuşacak ve: Ey müslüman, işte arkamda bir yahudi vardır, gel ve onu öldür diyecektir. el-Ğarkad bundan müstesnadır, çünkü o yahudilerin ağaçlarındandır ve bu ağaç (bu şekilde) konuşmaz.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir Müslim, IV, 2239; Müsned, II, 417.

el-Mehdevî dedi ki: Yüce Allah, Mûsa (aleyhisselâm) İle Arşının üstünden konuşmuş ve dilediği şekilde ağaç cihetinden ona sesini işittirmiştir.

Allah’ın bir yerden bir yere inükaf etmekle, bir yerden bir yere zail olmakla ve buna benzer mahlukata ait sıfatlarla nitelendirilmesi câiz değildir.

Ebul-Meâlî dedi ki: Meânî ehli (Me’âni’l-Kur’ân ilminde uzman olanlar) ile hak ehli derler ki: Yüce Allah’ın kendisiyle konuşup en yüksek mertebeye yükseltmek ve en ileri noktaya çıkartmak gibi bir hususiyet verdiği kimseler, yüce Allah’ın harflere, seslere, ibarelere, nağmelere ve çeşitli dillere benzemekten münezzeh ve mukaddes olan kadim kelamını idrak ederler. Tıpkı yüce Allah’ın çeşitli keramet mevkilerine yükseltip, üzerindeki nimetlerini tamamladığı, ona Allah’ı görmeyi nasib ettiği kimselere özel bir mevki verdiği gibi. Böyle birisi de şanı yüce Allah’ı cisimlere benzemekten ve hadislerin hükümlerinden münezzeh olarak görür. Esasen şanı yüce Allah’ın zatında da, sıfatlarında da hiçbir benzeri yoktur. Ümmet (âlimleri) şanı yüce Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm) ile onun dışında seçkin meleklere kelâmını işittirmek gibi bir özellik vermiş olduğunu icma ile kabul etmiştir.

Üstad Ebû İshak (el-İsferâyînî) da şöyle demektedir: Hak ehli ittifakla şunu kabul etmişlerdir; Yüce Allah, Mûsa (aleyhisselâm)’a manalardan bir mana yaratmış ve bu mana vasıtası ile onun kelâmını idrâk etmiştir. Bunun özelliği de onun bu sözü işitmesinde idi. Elbetteki o bütün mahlukatında benzerini de yaratmaya kadirdir. Bizim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in İsra gecesinde Allah’ın kelâmını işitip işitmediği hususunda ve Cebrâîl’in de O’nun kelamını işitip işitmediği hususunda iki görüş vardır. Bunlardan birisini öğrenmenin yolu kafi olan nakildir ki; bu da bulunmamaktadır. Bununla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’in okunması halinde insanların Allah’ın kelâmını duyduklarını ittifakla kabul etmislerdir. Şu anlamda ki; onlar yüce Allah’ın kelâmını bizatihi değil de kendisi vasıtasıyla manasını bilip, tanıdıkları ibareleri işitmektedirler.

Abdullah b. Sa’d b. Küllâb dedi ki: Mûsa (aleyhisselâm) yüce Allah’ın bazı cisimlerde tesbit ettiği halkedilmiş. bir takım seslerden Allah’ın kadim kelâmını anlamıştır.

Ebû’l-Meâlî (el-Cuveynî) dedi ki: Bu ise merdud bir görüştür. Aksine harikulade bir şekilde Mûsa (aleyhisselâm)’ın yüce Allah’ın, kelâmını idrak etmiş olmak özelliğine sahip olması gerekir. Eğer bu görüşü kabul etmeyecek olursak, Mûsa (aleyhisselâm) ile yüce Allah’ın konuşması özelliğinin herhangi bir manası da olmaz. Şaru yüce Allah ona kelâm-ı azizini işittirmiş ve bu hususla onda zaruri bir ilim yaratarak böylelikle o İşittiği sözün Allah’ın kelâmı oSduğunu bilmiştir. Kendisi ile konuşanın ve kendisine seslenenin âlemlerin Rabbi Allah olduğunu katiyyetle bilmiştir. Kıssalarda vârid olduğuna göre Mûsa (aleyhisselâm) şöyle demiştir: Ben Rabbimin kelâmını bütün azalarımla duydum. Onu tek bir cihetten de duymadım.

Bu anlamdaki açıklamalar yeteri kadarıyla daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/35- âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmakladır.

“Ey Mûsa (diye seslenildi)” âyetindeki; … diye” cer harfinin hazfedilmesi sebebiyle nasb mahallindedir; demektir.

“Muhakkak Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım!” Bu âyetle şanı yüce Allah’ın dışındaki varlıkların rububiyeti nefyedilmektedir.

Mûsa (aleyhisselâm) bu kelâm ile yüce Allah’ın rasûllerinden değil de seçkin kullarından olmuştur. Çünkü rasûl olmak, ancak ona risalet emri verildikten sonra söz konusu olur. Risalet emri ise onunla bu şekilde konuştuktan sonra verilmiştir.

Kasas 29

Musa süreyi tamamladığında ve ailesiyle yola çıktığında, Tur tarafında bir ateş algıladı. Ailesine dedi: Durun. Şüphesiz ben bir ateş algıladım. Belki size ondan bir haber ya da ateşten bir kor getiririm. Umulur ki ısınırsınız.

Diyanet Vakfı
Sonunda Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tur tarafından bir ateş gördü. Ailesine: Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir ateş parçası getiririm, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesi ile yola çıkınca Tûr’un yan tarafından bir ateş gördü. Ailesine: “Siz durun, çünkü ben bir ateş gördüm. Belki ateşten size bir haber veya ısınmanız için ateşten bir parça getiririm” dedi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;

1- Mûsa (aleyhisselâm) îki Süreden Hangisini Tamamladı:

Yüce Allah’ın:

“Mûsa süreyi tamamlayıp” âyeti ile ilgili olarak Saîd b. Cübeyr dedi ki: Hristiyanlardan bir adam bana Mûsa iki süreden hangisini tamamladı, diye sordu. Ben: Bilmiyorum, şu Arapların bilginine -İbn Abbâs’ı kastediyor- gidip, ona bu hususu sorayım, dedim. Onun yanına gittim, sordum, dedi ki: Bu iki sürenin en mükemmel ve en eksiksiz olanını yerine getirdi, dedi. Ben de durumu hristiyana bildirince, o; Allah’a yemin ederim, bu alim doğru söyledi, dedi.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususta Cebrâîl’e sormuş, o da ona on yılı tamamladığını haber vermiştir.

Taberî Mücahid’den naklettiğine göre; on yılı ve ondan sonra bir on yıl daha bitirdi, dediğini nakletmektedir. Bunu el-Hakem b. Ebân, İkrime’den o İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bu, zayıf bir rivâyettir.

2- Erkek Hanımını Dilediği Yere Götürebilir:

Yüce Allah’ın:

“Ailesi ile yola çıkınca” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir; Bu âyette erkeğin hanımını dilediği yere götürebileceğine delil vardır. Çünkü onun kavvâmiyyeti ve bir derece fazlalığı vardır. Ancak bu hususta onun koştuğu herhangi bir şarta bağlı kalması hali müstesnadır. Çünkü mü’minler şartlarına bağlıdırlar. Yerine getirilmesi en lâyık şartlar da hiç şüphesiz kendileri sebebiyle evliliği helâl kılan şartlardır.

3- Tûr’un Yan Tarafından Görülen Ateş:

“Tûr’un yan tarafından bir ateş gördü” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önce Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bir parça” anlamındaki kelimeyi kıraat âlimleri genel olarak, “cim” harfi esreli olarak; diye okumuşlardır. Hamza ve Yahya ise ötreli okumuşlardır. Âsım, es-Sülemî ve Zirr b. Hubeyş ise üstün okumuşlardır. el-Cevherî dedi ki: “Hep alevli ateş” demektir. Çoğulu ise; …diye gelir,

Mücahid yüce Allah’ın: “Veya… ateşten bir parça” âyetini kor ateşten bir parça demektir, diye açıklamıştır. Ayrıca der ki: Bu bütün Arapların şivesinde böyledir. Ebû Ubeyde dedi ki: Bir ucunda ateş bulunsun ya da bulunmasın tahtadan kalınca bir parça, anlamındadır. Şair İbn Mukbil şöyle demiştir:

“Leyla için odun toplayanlar arayıp durdular,

Çürük olmayan ve yanınca duman çıkarmayan, ucu iyice yanacak odunları.”

Yine (şair) der ki:

“Kayslılar üzerine öyle bir ateş parçası bıraktı ki,

Onlara hem alevi, hem de sıcaklığı çok ağır geldi.”

Kasas 28

Dedi: Bu, benimle senin arandadır. İki süreden hangisini tamamlarsam, bana karşı bir saldırı yoktur. Allah, söylediğimize vekildir.

Diyanet Vakfı
Musa şöyle cevap verdi: Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, demek ki bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekildir.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Bu seninle benim aramdadır. İki vadeden hangisini bitirirsem aleyhime bir düşmanlık olmasın. Allah da bu söylediğimize vekildir.”

22- Hazret-i Mûsa’nın Şartları Kabulü ve Yüce Allah’ın Şahit Tutulması:

“Dedi ki: Bu seninle benim aramdadır. İki vadeden hangisini bitîrirsem aleyhime bir düşmanlık olmasın” âyetinde görüldüğü gibi; Şuayb (aleyhisselâm)’ın sözleri bittikten sonra, Mûsa (aleyhisselâm) bu şartları kabul ettiğini belirtip, ittifak olunan şartın sekiz yıllık sürede söz konusu olduğunu belgelemek suretiyle Şuayb’ın koştuğu şartın anlamını tekrarlamış olmaktadır.

“Hangisi” istifham (soru) edatı olup,

“bitirirsem” ile nasb edilmiştir.

“İki va’deden” anlamındaki âyet da;

“Hangi” lâfzının onlara izafeti dolayısıyla mecrurdur. Ondan sonraki ise te’kid için bir sıladır. Bunda şart manası vardır, cevabı da

“aleyhime bir düşmanlık olmasın” anlamındaki âyettir.

“Düşmanlık” anlamındaki lâfız da; “Olmasın” ile nasbedilmiştir.

İbn Keysan dedi ki: ona (………)’ın izafe edilmesi dolayısıyla cer mahallindedir ve nekredir. “İki vade” ise ondan bedeldir. Şanı yüce Allah’ın:

“Allah’tan bir rahmet sayesinde…” (Al-i İmrân, 3/159) âyetinde de böyledir. Yani burada “rahmet” dan bedeldir.

Mekkî dedi ki: O (İbn Keysan) Kur’ân-ı Kerîm’de herhangi bir lâfzın zaid olmadığını göstermeye çokça dikkat ederdi ve herbir lâfız için zaid olmadığını ortaya koyacak uygun bir açıklama bulurdu.

el-Hasen: “Hangisini” anlamındaki âyeti “ya” harfini sakin olarak; diye okumuştur. İbn Mes’ûd da: “iki vadeden hangisini bitirirsem” anlamındaki lâfızları; diye okumuştur.

Cumhûr “bir düşmanlık” anlamındaki lâfzı; şeklinde “ayn” harfi ötreli olarak okumuşlardır. Ebû Hayve ise bunu esreli okumuştur. Anlam da şudur; Bu süreye fazlalık katmak konusunda benim herhangi bir sorumluluğum yoktur ve benden böyle bir talepte bulunulamaz. “Udvân” farz olmayan hususlardaki haddi aşmaktır, “el-Hicec” da yıllar demektir. Şair der ki:

“Hicr’in yüksekçe yerlerindeki yurtlar kimindir?

Yıllardan ve uzun zamandan beri oralar bomboş ve kuraktır.”

Tekili “ha” harfi esreli olarak “hicce” …diye gelir.

“Allah da bu söylediğimize vekildir.” Denildiğine göre bunlar Mûsa’nın söylediği sözlerdendir. Bu sözü hanımın babası söylemiştir de denilmiştir.

O iki salih zat -Allah’ın salat ve selamlan üzerlerine olsun- yaptıkları bu akde Allah’ı şahit tutmakla yerindiler ve insanlardan kimseyi şahit tutmadılar. Nikâhta şahit tutmanın gereği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır ki; bu da bir sonraki başlığımızın konusudur.

23- Nikâhta Şahit Tutmanın Hükmü:

Nikâhta şahit tutmanın vacip olup olmadığı hususunda iki görüş vardır. Bu iki görüşten birisine göre iki şahit olmadıkça nikâh akdi olmaz. Ebû Hanîfe ve Şâfiî bu görüştedir. Malik ise nikâh akdi şahitsiz olur demiştir, çünkü bu karşılıklı bir ivaz akdidir. Dolayısıyla bu akitte şahit tutmak şartı yoktur, fakat bunda ilan ve açıklama şartı aranır, nikâh ile zina arasındaki fark ise tef çalmak (ilan etmek)dır. Bu mesele yeterli açıklamalarla el-Bakara Sûresi’nde (2/221. âyetin 2. bölümü ile ilgili açıklamaların 9- başlığında) geçmiş bulunmaktadır.

Buhârî’deki rivâyete göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: İsrailoğullarından birisi, İsrailoğullarından birisinden kendisine bin dinar borç vermesini istedi. Ona bana, onları şahit tutacağın şahitler getir deyince, borç isteyen: Şahit olarak Allah yeter dedi. Bu sefer: Bana bir kefil getir, dedi. Borç isteyen, kefil olarak Allah yeter dedi. O da: Doğru söyledin deyip, ona bin dinarı verdi. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Buhârî, II, 545, 801, H47, 980.

Kasas 27

Dedi: Şüphesiz ben, seni bu iki kızımdan biriyle evlendirmek istiyorum, bana sekiz yıl ücretle çalışman şartıyla. Eğer on yılı tamamlarsan, senden olur. Sana zorluk yapmak istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın.

Diyanet Vakfı
(Şuayb) dedi ki: Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden (işverenlerden) bulacaksın.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim istiyorum. Eğer ona tamamlarsan o senin bir lütfün olur. Bununla beraber sana zorluk çektirmek de istemem. İnşaallah beni iyilerden bulacaksın.”

6- Velinin, Kızı İle Evlenilmesini Teklif Etmesi:

“Bu İki kızımdan birini sana nikâh edeyim, İstiyorum” âyeti şunu gös termektedir: Veli erkeğe kızı ile evlenmesi teklifinde bulunabilir. Bu uygulanagelmiş bir sünnettir, işte Medyen’in o salih zatı kızını İsrailoğullarının salih zatına teklif etti. Ömer b. el-Hattâb kızı Hafsa’yı Ebubekir ve Osman’a teklif etti. Kendisini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a adamış olan hanım aynı şekilde peygamberin kendisiyle evlenmesi teklifinde bulundu. Bukarl, V, 1972, 1973, 1975; Ebû Dâvud, II, 236; Nesâî, II, 113, 123, Buna göre adamın velisi olduğu kızı teklif etmesi, hanımın kendisini salih bir erkeğe teklif etmesi, selef-i salihe uymak suretiyle bunu yapması güzel bir şeydir.

İbn Ömer dedi ki: Hafsa dul kalınca, Ömer, Osman’a: Eğer istiyorsan sana Ömer’in kızı Hafsa’yı nikâhlayabilirim… demişti. Bu hadisi Buhârî tek başına rivâyet etmiştir. Buhârî, V, 1471, V, 1971, 1976,

7- Velayet Altındaki Kızı Evlendirme Hakkı Velisine Aittir:

Bu âyet-i kerimede nikâh yetkisinin veliye ait olduğuna, kadının bu konuda herhangi bir hak sahibi bulunmadığına delil vardır. Çünkü Medyen’deki o salih zat bu işi üstlenmiştir. Çeşitli bölgelerin fukahasi da bu görüştedir. Ancak bu hususta Ebû Hanîfe muhalefet etmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

8- Babanın Bakire Kızını Evlendirme Yetkisi:

Bu âyet-i kerîme babanın buluğa ermiş bakire kızını onun görüşünü almadan evlendirebileceğine delil teşkil etmektedir. Malik bu görüşü benimsemiş ve bu âyeti delil göstermiştir. Bu, bu hususta güçlü bir delildir. Onun bu âyeti delil göstermesi İsrailoğullarına dair (bizim nasslarda yer alan) haberleri (Şer’u men kablenâ: Bizden öncekilerin şeriatini) dayanak almış olduğunun delilidir. Daha önceden geçtiği gibi.

Bu meselede Şâfiî ve pek çok ilim adamı da Malik’in görüşündedirler. Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Küçük kız buluğa erdi mi artık hiçbir kimse onun rızası olmadan onu evlendiremez. Çünkü artık o mükellefiyet sınırına ulaşmış bulunmaktadır. Eğer buluğa ermemiş küçük ise, o takdirde onun rızasını almadan onu evlendirebilir. Zira küçüğün izin ve rızasının olmadığı hususunda görüş ayrılığı yoktur.

9- Nikâh Akdinde Kullanılabilecek Lâfızlar:

Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları “… sana nikâh edeyim istiyorum” âyetini nikâh akdinin tezvic (evlendirme) ve inkâh (nikâhlama) lâfızları ile yapılabileceğine delil göstermişlerdir. Rabia, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Dâvûd ve -bu hususta ondan gelen farklı rivâyetler olmakla birlikte- Malik de bu görüşü benimsemişlerdir.

Maliki mezhebine mensub ilim adamlarının meşhur görüşü ise, nikâh akdinin, her türlü lâfız ile gerçekleşeceği şeklindedir.

Ebû Hanîfe dedi ki: nikâh akdi ebedi olarak temliki gerektiren herbir lâfız ile gerçekleşir.

Bu âyet-i kerimede Şâfiîlerin lehine delil teşkil edecek bir taraf yoktur. Çünkü bu bizden öncekilerin şeriatidir (şer’u men kablenâ) Onlar ise -mezheblerinde meşhur olan görüşe göre- hiçbir hususta bunu delil kabul etmezler,

Ebû Hanîfe, onun mezhebine mensub ilim adamları, es-Sevrî ve el-Hasen b. Hayy de şöyle demişlerdir: Nikâh eğer akde şahit tutulmuş ise hibe ve daha başka lâfızlarla akd olur. Çünkü boşama da sarih ve kinaye lâfızlarla gerçekleşir. İşte nikâh da böyledir demişlerdir. Yine onlar derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın “hibe” lâfzı ile özellikle kastettiği nikâh değil, bud’un (kadının erkeğe helal olmasının) herhangi bir menfaatten uzak olmasıdır. Bu hususta İbnu’l-Kasım da onlara uyarak şöyle demiştir: Şayet baba kızını nikâhlamak maksİsmi ile hibe edecek olursa, Malik’ten bu hususta herhangi bir şey bellemiş değilim -ama, kanaatime göre bu alış-verig gibi caizdir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de şöyle demektedir: Sahih olan görüş şudur: Nikâh lâfzı ile herhangi bir malın hibesi akdi gerçekleşmeyeceği gibi, hibe lâfzı ile de hiçbir nikâh akdi gerçekleşmez. Aynı şekilde nikâh akdinin sarih ifadelerle yapılması lazımdır ki hakkında şahitlik söz konusu olabilsin. Üstelik nikâh talakın zıddıdır, nasıl ona kıyas edilebilir? Fukaha nikâhın (babanın): Sana mubah kıldım, sana helal kıldım, gibi sözlerle akd olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir, hibe de böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Siz onların iffetlerini Allah’ın kelimesi ile kendinize helal kılmış oldunuz. ” et-Tirmizî el Hakîm, Nevâdiru’l-Usül, II, 151. diye buyurmuştur. Burada kastettiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise hibe lâfzıyla nikâh akdinin yapılacağına dair bir işaret yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan evlendirmek ve nikâhtır. Nikâhın hibe lâfzıyla olabileceğini kabul etmek de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hususiyetini kısmen de olsa iptal etmek söz konusudur Merhum İbn Ahcli’l-Herr bununla: Peygamber Efendimiz’in “… bir de nefsini Peygamber’e hibe eden (bağışlayan) kadını… diğer mü’minler bir yana yalnız sana has nlmak üzere helal kıldık” (el-Ahzâb, 33/50) ayet-i kerimesinde dile getirilen hususiyetine işaret etmektedir.

10- Şuayb (aleyhisselâm)’ın Yaptığı Teklif miydi? Yoksa Akit miydi?:

“Bu iki kızımdan birini” âyeti onun bu sözlerinin akit olmayıp, bir arz (teklif) olduğuna delildir. Çünkü bu bir akit olsaydı, üzerinde akit yapılanın tayin edilmesi gerekirdi. Çünkü ilim adamları her ne kadar: Ben sana şu iki kölemden birisini şu fiyata satıyorum demesi halinde satışın câiz olup olmadığı hususunda ihtilaf etmiş iseler de; nikâhta böyle bir şeyin câiz olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü böyle bir şey muhayyerliktir, nikâhta ise herhangi bir muhayyerlik söz konusu olmaz.

11- Nikâh İle İlgili Dört Husus:

Mekkî dedi ki: Bu âyet-i kerimede nikâha dair bir takım hususlar söz konusudur. Zevcenin tayin edilmemesi, sürenin başının tahdid edilmemesi, icarenin mehir olması, mehir olarak herhangi bir nakit ödemeden gerdeğe girmesi bunlardandır.

Derim ki: İşte bunlar onbirinci başlığın kapsamına giren dört husustur:

Birinci Husus: Zevcenin Tayin Edilmesi:

Bu meselelerin ilki zevcenin tayin edilmesi meselesidir. İlim adamlarımız derler ki: Tayin göründüğü kadarıyla bu husustaki görüşmelerin ikinci aşamasında söz konusu olmuştur. Önce genel olarak ona durumu arzetmiş, bundan sonra tayine geçilmiştir. Şöyle denilmiştir: O (Şuayb) Mûsa’ya küçük kızı Safûriyâ’yı evlendirdi. Ebû Zerr’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dedi ki: “Sana Mûsa iki süreden hangisini tamamladı diye sorulacak olursa, sen de onların en hayırlısını ve en tam olanını, diye cevap ver. Eğer iki kızdan hangisi ile evlendiği sorulacak olursa, küçüğü ile de. Onun arkasından gelen ve: “Babacığım onu ücretle tut. Çünkü senin ücretle tuttuklarının en iyisi, kudretli ve emin bir kişidir” diyen de odur.” Buraya kadar: Hakim, el-Müstedrek, II, 442; İbn Abbâs’tan

Denildi ki: Büyük kızdan önce küçük kız ile onu evlendirmesindeki hikmet -büyük kızın evliliğe ihtiyacı daha fazla olmakla birlikte- Mûsa’nın küçük kıza meyledeceğini beklediğinden dolayıdır. Çünkü haberci olarak ona gönderdiğinde, o kızı görmüş idi. Babasına gelince, onunla beraber yolda yürümüştü. Eğer ona büyük kızını teklif etmiş olsaydı, belki o da bu tercihi kabul eder görünürdü ama içinde de başka bir kanaat gizliyor olabilirdi. Daha başka açıklamalar da yapılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre bazı haberlerde büyük kız ile evlendiği de bildirilmiştir.

İkinci Husus: Sürenin Başlangıcının Belirtilmesi:

Sürenin başlangıcının belirtilmesine gelince, âyet-i kerimede bunun ortadan kaldırılmasını gerektiren bir husus yoktur, Aksine burada kendisinden sözedilmemiştir. Ya bu süreyi tesbit etmişlerdir, ya etmemişlerdir. Etmemişlerse, akdin başlangıcından itibaren süre de başlamış demektir.

Üçüncü Husus: İcare Karşılığında Nikâh:

İcare karşılığında nikâha gelince, bu âyet-i kerimeden açıkça anlaşılmaktadır. Bu bizim şeriatın da kabul ettiği bir husustur. Hadis İmâmlarının rivâyet ettiği ve ezberlemiş olduğu Kur’ân-ı Kerîm’den başka hiçbir şeyi bulunmayan hadiste meydana gelen olay da budur. Bu hadisin rivâyet yollarından birisinde şöyle denilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona (erkeğe): “Kur’ân’dan neleri ezbere biliyorsun?” diye sorunca, o da: Ben Bakara Sûresi ile ondan sonraki sureyi biliyorum, demişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen buna yirmi âyet-i kerîme öğret. Bu senin hanımın olmuştur.” Bk. Müslim, II, 1040, 1041.

İlim adamlarının bu mesele hakkında üç farklı görüşü vardır: Malik böyle bir akdi mekruh görmüş, İbnu’l-Kasım kabul etmemiş, İbn Habib ise câiz görmüştür. Aynı zamanda bu Şâfiî’nin ve mezhebine mensub ilim adamlarının görüşüdür, Bunlar derler ki: Hür bir kimsenin sağlayacağı menfaatin mehir olması caizdir. Elbise dikmek, bina ve Kur’ân öğretmek gibi.

Ebû Hanîfe dedi ki: Böyle bir şey sahih olmaz. Bununla birlikte kölesinin hanımına bir sene süreyle hizmet etmesi yahutta kendi evinde bir sene onu yerleştirmesi karşılığında o hanım ile evlenmesi caizdir. Çünkü köle ile ev birer maldır. Ancak kendisinin bizzat hanımına hizmet etmesi ise mal değildir.

Ebû’l-Hasen el-Kerhî dedi ki: İcare lâfzı ile nikâh akdi caizdir. Çünkü yüce Allah:

“Onlara ecirlerini (mehirlerini) veriniz” (en-Nisa, 4/24) diye buyurmaktadır.

Ebubekr er-Razî dedi ki: Böyle bir akit sahih olmaz, çünkü icare geçici bir akittir. nikâh ise ebedi bir akittir, dolayısıyla bu iki akit birbirine aykırıdır.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Bu şekilde yapılan bir akit gerdeğe girilmeden önce fesh olur, fakat gerdeğe girildikten sonra da sabit kabul edilir.

Esbağ dedi ki: Eğer bununla birlikte nakit bir şeyler verecek olursa, bunda görüş ayrılığı vardır. Şayet hiçbir nakit vermezse bu daha da ağırdır, eğer tamamen terkedecek olursa Şuayb (aleyhisselâm) kıssasının delil olarak kabul edilmesi ile her durumda akit geçerli olur. Bunu Malik, İbnu’l-Mevvaz ve Eşheb söylemiştir.

Böyle bir olayda müteahhir ve mütekaddim âlimlerinden bir topluluk bu âyet-i kerimeyi dayanak kabul etmektedir. İbn Huveyzimendâd dedi ki: Bu âyet-i kerîme icare akdi üzere nikâhı ve bu akdin sahih olduğunu, bununla birlikte icarenin mehir kabul edilmesinin mekruh olduğunu, mehrin de yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi bir mal olması gerektiği hükümlerini ihtiva etmektedir:

“İffetinizi koruyup, zinaya sapmaksızın mallarınızla (nikâhlanma yolunu) aramanız size helal kılındı.” (en-Nisa, 4/24) Bizim mezhebimize mensub bütün ilim adamlarının kabul ettikleri görüş budur.

Dördüncü Husus: Mehir Olarak Nakit Verilmeden Gerdeğe Girilirse:

(Mekkî’nin): “(Mehir olarak) nakit vermeksizin gerdeğe girmesi” sözüne gelince, bu hususta insanlar arasında görüş ayrılığı vardır. Acaba o akit yaptığı zaman mı gerdeğe girdi, yoksa yolculuğa çıktığı zaman mı? Şayet akdi yaptığı sırada nakit (mehir) vermiş ise nakit olarak ne verdi? Kaldı ki bizim ilim adamlarımız çeyrek dinar dahi olsa, nakit olarak bir şeyler vermeden gerdeğe girmeyi kabul etmemişlerdir. Bu İbnu’l-Kasım’in görüşüdür, Eğer nakil bir şeyler ödemeden gerdeğe girerse geçerli olur. Çünkü mezhebimize mensub müteahhir ilim adamları şöyle demişlerdir: Mehrin kısmen veya tamamen peşin verilmesi müstehabtır. Bu da şu hususa binaendir: Eğer mehir koyunları otlatmak ise, işe başlamak onun için nakit ödeme gibi olur. Şayet yolculuğa çıktığı vakit gerdeğe girmiş ise, o zaman nikâhta uzun süre beklemek caizdir. İsterse -şart koşmaksızın- ömür boyu olsun, eğer şart koşulacak olursa maksadın sahih olması hali dışında câiz olmaz. Gerdeğe girmek İçin hazırlanmak yahut eğer zevce küçük ise gerdeğe girişe elverişli olmasını beklemek gibi. İlim adamlarımız bunu böylece ifade etmişlerdir.

12- İcare ve Nikâh Akitleri Bir Arada Yapılabilir mi?:

Bu âyet-i kerimede icare ve nikâh akitlerinden bir arada söz edilmektedir. Bu hususta ilim adamlarımızın üç farklı görüşü vardır. Birinci görüş Ebû Zeyd’in “Semaniye”sinde şöyle denilmektedir: Baştan beri bu şekilde bir akit yapmak mekruhtur, şayet yapılırsa geçerli olur.

İkinci görüş; Malik ve meşhur rivâyete göre İbnu’l-Kasım dediler ki: Böyle bir akit câiz olmaz, duhulden önce de sonra da fesh olur. Çünkü birbirinden farklı diğer akitlerde olduğu gibi bu iki aktin maksatları da farklıdır.

Üçüncü görüş Eşheb ve Es bağ bunu câiz kabul etmişlerdir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan budur, âyet-i kerîme de buna delâlet etmektedir. Malik de şöyle demiştir: Alış-verişlere en çok benzeyen şey nikâhtır. Peki icare ile satış ya da satış ile nikâh arasında ne gibi bir fark vardır?

Şayet hanımına mehir olarak mubah olan bir şiir öğretmeyi teshil edecek olursa, bu sahih olur. el-Müzenî dedi ki:

Şairin şu beyiti buna örnektir:

“Kul benim menfaatim, benim malım der,

Halbuki Allah korkusu elde ettiği menfaatlerin en üstünüdür.”

Şayet hiciv ya da çirkin sözler ihtiva eden bir şiir öğretmeyi mehir olarak verecek olursa, bu ona şarab ya da domuzu mehir olarak vermeye benzer,

13- Akitlerde Zikredilmesi Gereken Hususlar İle Zikredilmesi Zorunlu Olmayan Hususlar:

Yüce Allah’ın:

“Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere” âyetinde “hizmet” den mutlak olarak sözedilmiştîr. Malik dedi ki: Böyle bir ifade ile akit caizdir. Mutlak, örfe göre yorumlanır, ayrıca hizmet sırasında yapılacak işleri ismen zikretmeye gerek yoktur, Mûsa (aleyhisselâm)’ın kıssasının zahirinden anlaşılan budur. O burada mutlak olarak icareden sözetmektedir.

Ebû Hanîfe ve Şâfiî derler ki: “İsmen zikredilmedikçe câiz olmaz, çünkü bu meçhuldür.” Buhârî ise: Yüce Allah’ın:

“Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere” âyeti dolayısı ile bir işçiyi ücretle tutup da ona süreyi açıklamakla birlikte yapacağı işi açıklamayacak olursa (hükmün ne olacağına dair) bir bab” Buhârî, K. Icare, 6. hah. diye bir başlık açmıştır.

el-Mühelleb dedi ki: Ancak durum Buhârî’nin açtığı başlıkta belirttiği şekilde değildi. Çünkü onlara göre yapılacak iş sulamak, tarlayı sürmek, davarları otlatmak ve buna benzer o çölde yaşayan ahalinin yaptıkları işler türünden olup kendilerince bilinen işlerdi. Böyle şeyler örf ile bilinir. Yapılacak işler ismen sayılmasa ve miktarları belirtilmese dahi örf yoluyla bunların neler oldukları bellidir. Mesela ona: Sen senenin şu kadar zamanında araziyi süreceksin, senenin şu kadarında koyun otlatacaksın, demesine gerek yoktur. Çünkü bu, bu gibi yerlerdeki hizmetlerde alışılagelmiş bir şekildir. Herkesin ittifakla câiz kabul etmediği, akit süresinin belli olmaması, yapılacak işin de alışılmadık ve meçhul olması halidir. Bu husus(lar) bilinmedikçe böyle bir (icare) akdi câiz olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Tefsir bilginlerinin zikrettiklerine göre o Mûsa (aleyhisselâm)’a koyun otlatmayı açıkça tayin etmiştir. Ancak bu sahih bir yolla rivâyet edilmiş değildir, Fakat şöyle demişlerdir: Medyenli salih zatın koyun otlatmanın dışında yapılacak bir işi yoktu. Dolayısıyla onun halinin bu yönünün bilinmesi, bu hususta yapılacak hizmetin tayin edilmesi gibidir.

14- Çobanlık İçin îcare Akdinde Belirtilmesi Gereken Hususlar:

İlim adamları ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Bir kimsenin belli aylar, belli bir ücret ve sayılan belli koyunları otlatmak üzere bir çobanı ücretle tutması caizdir. Eğer bu koyunların sayıları belli ve muayyen ise mezhebimize (Mâlikî mezhebine) mensup ilim adamlarımızın konu ile ilgili etraflı görüşleri vardır. İbnu’l-Kasım dedi ki: Şayet koyunlardan ölen olursa, onun yerine o sayıda koyun eklemeyi şart koşmadıkça câiz olmaz. Ancak bu oldukça zayıf bir rivâyettir. Medyenli salih zat, Mûsa’yı koyunlarını otlatmak üzere ücretle tutmuş, o da koyunların miktarını görmüş olmakla birlikte, ölenlerin yerine başkalarının katılması şartı koşulmamıştır. Şayet koyunların sayısı belirli olmayıp mutlak bırakılmış ve tayin de edilmemişse, böyle bir akit mezhebimiz ilim adamlarına göre caizdir.

Ebû Hanîfe ve Şâfiî’ye göre ise; bu hususta bilgisizlik dolayısıyla câiz olmaz, demişlerdir. Mezhebimize mensup ilim adamları az önce belirttiğimiz üzere bu hususta örfü dayanak kabul etmişlerdir ve ona gücünün kaldırabileceği kadar (koyun) verilir, İlim adamlarımızdan kimisi şunu da ilave etmiştir: Ücretle çoban tutan kimse, çobanın gücünün miktarını bilmedikçe câiz olmaz. Bu sahih bir görüştür, çünkü Medyen’li salih zat, taşı kaldırması suretiyle Mûsa (aleyhisselâm)’ın kuvvetinin miktarını bilmiş idi.

15- Sürüden Telef Olursa, Çoban Tazminat Öder mi?:

Malik dedi ki: Çobanın tazminat ödeme yükümlülüğü yoktur. Telef olan yahut çalınanlar hususunda onun sözü doğru kabul edilir. Çünkü çoban da vekil gibi emin bir kimsedir. Buhârî: “Çoban yahut vekil ölmekte olan bir koyunu yahut telef olacak bir şeyi görüp de bozulacağından korkulan şeyi düzeltirse” Buhârî, K. Vekale, 4. bah. diye bir başlık açtıktan sonra; Ka’b b. Malik’in babasından nakletmiş olduğu şu hadisi kaydeder: “Kendilerinin Sel’ dağında otlayan koyunları vardı. Bizim (çobanlık yapan) cariyemiz koyunlarımız arasından birisinin Ölmek üzere olduğunu gördü. Bir taş kırıp o taşla onu kesti. (Babam) onlara: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a soruncaya -ya da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a soracak kimse gönderinceye- kadar yemeyin, dedi. O da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sordu -ya da ona birisini gönderdi-. Peygamber ona o kovundan yemeyi emretti. Abdullah dedi ki: Bunun hem bir cariye olması, hem de koyunu kesmiş olması benim hayret ettiğim bir husustur Buhârî, II, 808, V, 2096; Müsned, II, 12, 76, 80.

el-Mühelleb dedi ki: Bu hadisteki fıkhı inceliklerden birisi de şudur: Çuban ve vekil kendilerine emanet olarak verilmiş hususlarda -hainlik ettiklerine ya da yalan söylediklerine dair aleyhlerinde bir delil ortaya konulmadıkça- sözleri doğru kabul edilir. Malik’in ve bir fukahâ topluluğunun görüşü budur.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Bir koyunun öleceğinden korkar da onu boğazlayacak olursa, koyunu kesilmiş olarak getirmiş olması halinde tazminat ödemez ve söylediği tasdik edilir. Başkası ise: Söylediğini beyyine ile açıklamadığı sürece tazminat öder, demişlerdir.

16- Çoban Sürüdeki Koyunlara Koç Katarsa:

Çoban eğer sürüdeki koyunlara sahiplerinin izni olmaksızın koç katıp da bu koyunlar telef olursa, İbnu’l-Kasım ve Eşheb’in bu hususta farklı kanaatleri vardır. İbnu’l-Kasım bu durumda çobanın tazminat ödemesi gerekmez, der. Çünkü koyunlara koç katmak, malı ıslah etmek ve onu arttırmak kabilindendir. Eşheb ise tazminat ödemesi gerekir, demiştir. Ka’b’ın hadisi delil olarak İbnu’l-Kasım’ın görüsüne daha uygundur ve bu durumda -eğer salih kimselerden ve malı koruduğu bilinenlerden ise- içtihİsmi ile telef olanlar dolayısıyla tazminat ödemesi gerekmez. Şayet fasık ve fesad ehli kimselerden olup mal sahibi onun tazminat ödemesini isteyecek olursa, bunu da yapabilir. Çünkü onun fasık olduğu bilindiğinden dolayı, bir koyunun ölmekte olduğunu gördüğüne dair söylediği sözleri doğru kabul edilmez.

17- Mûsa (aleyhisselâm)’ın Aldığı Ücret:

Mûsa (aleyhisselâm)’ın aldığı ücretin ne olduğu nakledilmemiştir. Fakat Yahya b. Sellâm’ın rivâyetine göre Medyenli salih zat, annesinden farklı bir renkte doğan herbir keçiyi Mûsa’ya verecekti. Yüce Allah da Mûsa’ya sen asanı onların arasına bırak o koyunların hepsi kendilerine benzemeyen farklı renklerde yavru yapacaklardır, diye vahyetti.

Yahya’dan başkaları da şöyle demiştir: Siyah ve beyaz renkli doğacak her yavruyu ona vereceğini söyledi. Hepsi de siyah beyaz yavrular doğurdu.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre Şuayb (aleyhisselâm), Mûsa (aleyhisselâm)’ı ücretle işçi tutunca ona şöyle dedi: Filan odaya gir ve o odada bulunan asalardan birisini al. Mûsa bir asa çıkardı, bu asayı Âdem cennetten çıkartmıştı. Peygamberler biribirlerinden miras olarak bu asayı devralmışlar ve nihayet Şuayb’ın eline geçmişti. Şuayb o asayı odaya bırakıp bir başka asa almasını emretti. Yine içeri girdi, tekrar aynı asayı çıkarıp getirdi. Bu iş yedi defa tekrarlandı, yedi defasında da eline bu asadan başka bir asa geçmiyordu. Şuayb, Mûsa (aleyhisselâm)’ın özel bir durumunun olduğunu anladı. Sabah olunca ona: Koyunları yol ayırımına kadar güt, ondan sonra sağ tarafa sap. Orada fazla ot yoktur. Ancak sol tarafa da sakın gitme, çünkü orada pek çok ot, fakat davarların gelmesini kabul etmeyen oldukça büyük bir keler vardır. Mûsa yol ayırımına kadar koyunları güttü, fakat koyunlar sol tarafa gitti ve onları bir türlü zaptedemedi. Mûsa uyudu ve bu keler çıktı. Asa hareket etti ve çatal kısmı demir oluverdi. Büyükçe vahşi keleri öldürünceye kadar Savaştı ve tekrar Mûsa (aleyhisselâm)’ın yanına geri döndü. Mûsa uyandığında asanın kana bulanmış olduğunu ve bu kelerin de öldürülmüş olduğunu gördü. Akşam Şuayb’a geri döndü, Şuayb’ın gözleri görmüyordu. Eliyle koyunları yokladı, koyunların bol bir otlakta otladıklarının izlerini hissetti- Ona durumu sordu, o da olanları anlattı. Şuayb sevindi ve: Bu sene bu davarların doğuracakları iki renkli bütün yavrular senin olacaktır, dedi. O sene bütün yavrular iki renkli doğdu. Şuayb, Mûsa’nın Allah nezdinde Özel bir yerinin olduğunu anladı.

Uyeyne b. Hısn’ın rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mûsa karın tokluğuna ve İffetini korumak üzere kendisini ücretle çalıştırdı.” İbn Mâce, II, 917; Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, el-Âkâd ve’l-Mesânl, IH, 65.

Şuayb ona: Bu koyunlardan iki renkli doğan bütün yavrular -aralarında azûz, feşûş, kemûş, dabûb ve saûl olmamak üzere- senin olacaktır.

el-Herevî dedi ki: Azûz, sert arazi demek olan el-azâz’dan alınmıştır. Az süt veren demektir.

Feşûş ise, sağılmaksizın sütü akan demektir. Buna sebeb ise memelerinin deliklerinin geniş olmasıdır, el-fetuh ve es-serûr da bu anlamdadır. Arapların darb-ı mesellerinden birisi de şudur: “Senin öfkeni ve kibrini başından çıkartacağım.” “Kırbanın içindeki havayı boşalctı” denilir.

Şu hadis de bu kabildendir:”Şüphesiz şeytan sizden herhangi birinizin kaba etleri arasında hava çıkartır; ta ki o kişi kendisinin abdestini bozduğunu zanneder.” Yani çok cılız bir üfleme üfler demektir.

el-Kemûş memeleri küçük demektir, kemîşe de denilir. Bu ismin verilmesi ise memelerinin büzülmüş olmasından dolayıdır. “Belden aşağı sardığı elbisesi büzülü adam” tabiri de buradan gelmektedir. Keşûd da kemûş gibidir.

ed-Dabûb ise meme uçlarındaki deliği dar demektir. ed-Dabb da şiddetle sıkmak suretiyle süt sağmak demektir.

es-Saûl memelerinde fazladan uç bulunan koyun demektir, es-sa’l da denilir. es-Sa’l aynı zamanda yaşlılık anlamındadır. Bu fazlalığa da “er-ruâl” denilir. “Es’al adam” yaştı adam demektir. Es’aî aynı zamanda sütün çıkış yerinin dar olması anlamındadır. el-Herevî dedi ki: “İki renkli (kalibu levn)” tabiri bu rivâyette annelerinden farklı renkte doğarlarsa… anlamındadır.

18- Bilinmeyen Bedel Karşılığında İcare:

Bilinmeyen bedel karşılığında icare câiz değildir. (Yukarıda sözü edilen) koyunların doğumu malum olan bir şey değildir. Verimli bazı yerlerde kat’i olarak koyunların doğumu, bunların sayısı, yavrularının sağlıklı olup olmayışları bilinebilir. Mısr diyarı ve benzerlerinde olduğu gibi. Bununla birlikte bu bizim şeriatimizde câiz değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gararh akitleri yasaklamıştır. Aynı şekilde medâmîn ve melâkîh diye bilinen akit şekillerini de yasaklamıştır. Medâmîn dişilerin karnındaki yavrular, melâkîh ise erkeklerin sulblerindekilerdir. Şair ise şu mısraında bunun aksini dile getirmiştir:

“Yaşlı ve hamile dişi devenin karnında o aşılanmıştır.”

Buna dair açıklamalar el-Hicr Sûresi’nde (15/22. âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte Raşid b. Ma’mer üçte bir ve dörtte bir koyun karşılığında icareyi câiz kabul etmiştir. İbn Şîrîn ve Atâ da şöyle demişlerdir: Bir kumaş ondan alınacak belli bir pay karşılığında dokunabilir. İmâm Ahmed de böyle demiştir.

19 Nikâhta Kefaet (Denklik):

Nikâhta kefâete (denkliğe) itibar edilir. İlim adamları bu kefaet acaba dinde, malda ve konum (haseb)de midir? yoksa bunların birisinde midir? Sahih olan mevali erkeklerin Arap ve Kureyş’e mensub kadınları nikanlamasının câiz olduğudur. Çünkü yüce Allah:

“Şüphesiz ki Allah’ın katında sizin en şerefliniz, en takvâlı olanınızdır” (el-Hucurat, 49/13) diye buyurmaktadır. Mûsa (aleyhisselâm) da Medyenli salih zatın yanına yabancı, kovulmuş, korkan, yalnız, aç ve çıplak olarak geldiği halde; onun dininden kesinlikle emin olup onun halini görünce, kızını ona nikâhladı ve bunun dışındaki herbir şeyden yüz çevirdi. Yüce Allah’a hamdulsun ki; bu mesele daha önceden etraflı bir şekilde geçmiş bulunmaktadır.

20- Veli Mehirden Ayrı Olarak Kendisi Adına Malî Bir Ödeme İsteyebilir mi?:

Bazı ilim adamları şöyle demiştir; Şuayb (aleyhisselâm)’ın yaptığı bu akitte kadının alacağı mehirden söz edilmemektedir. O sadece bedevilerin yaptığı şekilde kendisi adına şart koşmuştur. Çünkü bedeviler evlendirecekleri kızlarının mehirlerini şart koşarken şöyle de derler: Özel olarak bana şu kadar verilecektir. Burada mehir tefviz edilmiştir. Tevfiz nikâhı da caizdir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bedevilerin yaptıkları bu iş aslında bir çeşit İkramiye ve mehirden ayrı bir şeydir. Bu ise haramdır ve peygamberlere yakışmaz. Ancak veli kendisi adına bir şeylerin verilmesini şart koşacak olursa, ilim adamları kocanın elinden çıkıp kadının eline girmeyen malların hükmü hakkında iki ayrı görüş ortaya atmışlardır. Bir görüşe göre bu caizdir, diğerine göre ise câiz değildir. Bana göre sahih olan ise, bu hususta duruma göre hükmün değişeceğidir. Şöyle ki kadın ya bakiredir, ya duldur. Eğer dul ise bu caizdir, çünkü dul kadının nikâhı kendi yetkisindedir. Veli ise sadece akdi doğrudan yapan kişidir. Vekilin satış akdi dolayısıyla bir ücret alması câiz olduğu gibi, burada da ücret alması yasak kabul edilemez. Şayet evlenecek olan bakire ise bu durumda onun nikâh akid yetkisi babasının elindedir. Sanki bu durumda nikâh esnasında kocadan başkası için bir ivaz söz konusu edilmiş gibidir ki, bu da batıldır. Şayet böyle bir şey olursa, eğer henüz gerdeğe girilmemişse fesh olur. Bu husustaki meşhur rivâyete göre gerdeğe girildikten sonra ise bu fazlalık sabit olur. Hamd, Allah’a mahsustur.

21- Akitte İttifakla Kabul Edilen Şartlarla İsteğe Bağlı Şartlar:

Medyenli salih zat şartı zikrettikten sonra on yılda da onu serbest bırakmak suretiyle herbirisinin hükmü ayrıca tesbit edilmiş olmaktadır. Sonraki şart birinci şartın hükmünü taşımaz ve zorunlu şart ile isteğe bağlı şart hükümde ortak olmaz. Bundan dolayı akitlerde ittifakla kabul edilen şartlar yazıldıktan sonra, bunlar da isteğe bağlı şartlardır, denilir. Böylelikle ittifakla kabul edilen şartlar hükümlerine göre değerlendirilir, isteğe bağlı olan şartlar da hükümlerine göre değerlendirilir. Bu yolla yerine getirilmesi zorunlu olan şart ile isteğe bağlı şart birbirinden ayrılmaktadır.

Denildiğine göre, Şuayb (aleyhisselâm)’ın akitlerde kullanılan lâfızlar arasında nikâh ile ilgili olarak kullandığı lâfız güzeldir. Buna göre; “Ben bu erkeği, bu kadına nikâhlıyorum” ifadesi; “Bu kadını, bu erkeğe nikâhlıyorum” ifadesinden daha uygundur. İleride el-Ahzab Sûresi’nde (33/49. âyet, 1. başlıkta) geleceği üzere Şuayb (aleyhisselâm) sekiz yıllık hizmeti şart, ona kadar tamamlamayı da isteğe bağlı bırakmıştır.

Kasas 26

Dedi: Ey babam, onu ücretle tut. Şüphesiz ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü, güvenilir olandır.

Diyanet Vakfı
(Şuaybın) iki kızından biri: Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır, dedi.

Kurtubi Tefsiri
İkisinden biri dedi ki: “Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü senin ücretle tuttuklarının en iyisi, kudretli ve emin bir kişidir.”

5- İcare Akdi Toplumsal Hayatın Bir Zorunluluğudur:

“İkisinden biri dedi ki: Babacığım onu ücretle tut” âyeti icare akdinin onlar arasında meşru ve bilinen bir akit olduğuna delildir. İcare aynı şekilde her dinde böyledir. İnsanlar için bir zorunluluktur, insanların birlikte bir arada yaşama maslahatının bir gereğidir, Bu akdi işitmekten yana sağır gibi duran el-Asarn’ın muhalefetine rağmen bu böyledir.

Kasas 25

Sonra o iki kadından biri, utana utana yürüyerek geldi. Dedi ki: “Babam seni çağırıyor, bize sulama ücretini vermek için.” Ona gelince, durumu ona anlattı. Dedi ki: “Korkma, zalim topluluktan kurtuldun.”

Diyanet Vakfı
Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi: Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor. Musa, ona (Hz. Şuayba) gelip başından geçeni anlatınca o: Korkma, o zalim kavimden kurtuldun, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onlardan birisi utana utana yürüyerek ona gelip: “Bize suladığının ücretini sana vermek üzere babam seni çağırıyor” dedi. Onun yanına gelip kıssayı ona anlatınca: “Korkma! O zâlimler topluluğundan kurtuldun” dedi.

4- Hayalı Kadın ve Emin Erkek:

Yüce Allah’ın:

“Sonra onlardan birisi utana utana yürüyerek ona gelip…”

âyetinde, bu açık ifadelerin delâlet ettiği bir ihtisar vardır. İbn Abbâs bunu şöylece takdir etmiştir: Bu iki kız babalarına hızlıca gittiler. Halbuki sulamadan geç gelmek adetleri idi. Babalarına kendileri için davarlarını sulayan adamın yaptıklarını anlattılar. O da kızlarından büyük olanına -küçük olanına da söylenmiştir- gidip kendisini yanına çağırmasını emretti. Bu âyet-i kerimede belirtildiği üzere ona geldi.,.

Amr b. Meymûn dedi ki: Bu kız erkeklere karşı gelişi güzel davranan, çokça heryere girip çıkan birisi değildi. Yüzünü gömleğinin yeni ile örterek geldi, diye de söylenmiştir ki, bunu da Ömer b. el-Hattâb söylemiştir.

Rivâyete göre bu kızlardan birisinin ismi Leyya, diğerinin ismi Safûriyâ olup, babalarının ismi da Yesrûn idi. Yesrûn ise Şuayb (aleyhisselâm)’ın kendisidir. Şuayb’ın kardeşinin oğlunun ismi olduğu ve Şuayb’ın da daha önceden ölmüş olduğu da söylenmiştir. Ancak çoğunluk bunların Şuayb (aleyhisselâm)’ın kızları olduğunu kabul etmektedir. Kur’ân’ın zahirinden anlaşılan da odur. Çünkü yüce Allah:

“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (peygamber gönderdik)” (el-A’raf. 80/5) diye buyurmaktadır. el-A’raf Sûresi’nde böyle buyurulduğu gibi, eş-Şuara Sûresi’nde de şöyle buyurulmaktadır:

“Ashabu’l-Eyke peygamberleri yalanladılar. Hani Şuayb onlara… demişti,” (eş-Şuara, 26/176-177)

Katade dedi ki: Yüce Allah Şuayb’ı Ashabu’l-Eyke ile Medyenlilere peygamber olarak gönderdi. Babasının İsmi ile ilgili görüş ayrılıkları el-A’raf Sûresi’nde (belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır.

Rivâyete göre Mûsa (aleyhisselâm)’a, Şuayb (aleyhisselâm)’ın kızı haberi getirince, kalkıp onun arkasından yürüdü. Mûsa (aleyhisselâm)’ın bulunduğu yer ile babasının bulunduğu yer arasında üç millik bir mesafe vardı. Esen bir rüzgar üzerindeki elbiseyi vücuduna yapıştırdı ve vücudunun hatlarını gösterdi. Mûsa ona bakmaktan çekinerek: Sen arkama geç ve sesinle bana yolu göster, dedi. Bir diğer görüşe göre Mûsa (aleyhisselâm) baştan beri: Benim arkamdan gel, çünkü ben İbrani bir adamım, hanımlara arkadan bakmam ve yolun sağına mı soluna mı gidileceğini sen bana söyle, dedi, İşte kızın Mûsa (aleyhisselâm) hakkında emin olduğunu söylemesine sebeb budur. Bu açıklama İbn Abbâs’a aittir.

Nihayet Mûsa kendisini davet edenin yanına ulaştı. Ona durumunu başından sonuna kadar anlattı. Bu şahıs: “Korkma! O zâlimler topluluğundan kurtuldun” diyerek onu teselli etti. Medyen, Fir’avun krallığının sınırları dışında idi. Önüne yemek getirdi, Mûsar Yemem dedi. Çünkü biz dinimizi yeryüzü dolu altın karşılığında dahi olsa satmayız. Şuayb: Bu senin bize davarları sulamanın bedeli değildir. Fakat misafirlerime ikram etmek, onlara yemek yedirmek benim ve benim atalarımın adetidir, deyince Mûsa yemek yedi.

Kasas 24

Onlar için suladı. Sonra gölgeye çekildi ve dedi ki: “Rabbim! Bana indireceğin hayra muhtacım.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet onların yerine davarlarını suladıktan sonra bir gölgeye varıp: “Rabbim, doğrusu bana İndireceğin hayra muhtacım” dedi.

Bir kesim dedi ki: Kuyular o zaman üstü açık idi. İnsanların kuyuların başında kalabalık yapmaları da onların yaklaşmalarına engel oluyordu. Mûsa onlara koyunlarını sulamak isteyince, diğer insanlar arasına girdi ve onlardan önce sulama işini gerçekleştirdi. İşte onun diğerlerine baskın çıkması dolayısı ile hanımlardan birisi onu güçlü, kuvvetli olmakla nitelendirdi.

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu hanımlar sarnıçlarda artan sularla koyunlarını sularlardı. Eğer havuzlarda bir şeyler kalmışsa bu suyu koyunlarına içirirlerdi, bir şey kalmamış ise koyunları susuz kalırdı. Mûsa onların hallerine acıdı, üstü kapalı bir kuyuya gitti. Diğer insanlar ise başka kuyulardan koyunlarını sulamaktaydı. Bu kuyunun üzerindeki taşı İbn Zeyd’e göre ancak yedi, İbn Cüreyc’e göre on, İbn Abbâs’a göre otuz ve ez-Zeccâc’a göre ancak kırk kişi kaldırabiliyordu. Bu taşı kendisi tek başına kaldırdı ve hanımların davarlarını suladı. İşte bu koca kaya parçasını kaldırdığından dolayı o hanımlardan birisi onu güçlü kuvvetli olmakla nitelendirdi.

Bir başka görüşe göre hepsinin kuyuları bir idi. O diğer sulayıcıların ayrılmasından sonra kuyunun ağzındaki taşı kaldırdı. Çünkü o iki hanımın adeti artan sularla davarlarını sulamaktı. Amr b. Meymun, Ömer b. el-Hattâb’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Çobanlar sularını aldıktan sonra kuyuyu on adamın kaldırabileceği bir kaya parçası ile örttüler. Mûsa (aleyhisselâm) gelip o taşı kaldırdı ve tek bir kova su çekti. İkinci bir kova su çekmeye de ihtiyaç duymadı. Bu suyla da koyunlarını suladı.

2- Bir Peygamber Kızlarının Koyun Sulamasına Nasıl İzin Verebilir?

Şayet: Şuayb (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi bir peygamber kızlarının davarları sulamalarını nasıl uygun buldu, diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Böyle bir şey haram değildir, din de böyle bir şeyi reddetmez. Mertlik duygularına gelince, insanlar bu hususta farklı farklıdırlar. Bu konuda adetler arasında da farklılık vardır. Bu hususta Arapların durumu ile Arap olmayanların durumu arasında değişiklik vardır. Çölde yaşayanların bu hususta tutturdukları yol ile şehirde yaşayanların yolu ayrıdır. Özellikle durum bir zaruret hali olursa.

3- Allah’a Muhtaç Oluş:

Yüce Allah’ın:

“Sonra bir gölgeye varıp” İbn Mes’ûd’a göre bir Arabistan kirazı ağacı gölgesine varıp, yüce Allah’tan umduğu şeyleri dilemeye koyularak:

“Rabbim, doğrusu bana indireceğin hayıra muhtacım, dedi.” Yedi gündür hiçbir yemeğin tadına bakmamıştı, karnı sırtına yapışmıştı. Duaya kalkışmakta birlikte açıkça bir talepte bulunmadı. Bütün müfessirlerrin bu şekilde rivâyet ettiklerine göre o bu sözleriyle Allah’tan yiyecek bir şeyler islemisti. Çünkü “hayır” şu âyet-i kerimede olduğu gibi yemek manasına da gelir. Yüce Allah’ın:

“Eğer bir hayır bırakacak olursa” (el-Bakara, 2/180) âyeti ile:

“Ve gerçekten o hayır (mal) sevgisinde pek katıdır” (el-Adiyat, 100/8) âyetinde olduğu gibi mal anlamında:

“Bunlar mı hayırlıdır, yoksa Tubba’ kavmi mi?” (ed-Duhan, 44/37) âyetinde olduğu gibi güç manasına:

“Ve Biz, onlara hayırlar işlemelerini vahyettik” (el-Enbiya, 21/73) âyetinde olduğu gibi ibadet manasına gelebilir.

İbn Abbâs dedi ki: Oldukça acıkmıştı, hep yeşillikler, sebzeler yediği için âdeta rengi yeşile çalmaya başlamıştı. Halbuki o yüce Allah nezdinde insanların en değerlisi idi. Rivâyet edildiğine göre ayaklarının alt tarafı soyulmadan Medyen’e ulaşamamıştı. İşte bu hususlar dünyanın yüce Allah nezdinde çok önemsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Ebubekr b. Tahir yüce Allah’ın:

“Rabbim, doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım” âyeti hakkında dedi ki: Yani Senin dışında kalan varlıklara muhtaç etmeyecek şekilde Senin lütfuna ve Senin zengin kılmana ihtiyacım var.

Derim ki: Tefsir âlimlerinin sözünü ettikleri açıklamalar daha uygundur. Yüce Allah onu Şuayb vasıtası ile ihtiyaçtan kurtarmıştı.

Kasas 23

Medyen suyuna vardığında, orada hayvanlarını sulayan bir topluluk buldu. Onların gerisinde iki kadın duruyordu. Dedi ki: “Sizin derdiniz nedir?” Dediler ki: “Çobanlar dönüp gitmeden biz sulama yapmayız. Babamız yaşlı bir adamdır.”

Diyanet Vakfı
Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de, (hayvanlarını) engelleyen iki kadın gördü. Onlara: Derdiniz nedir? dedi. Şöyle cevap verdiler: Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Medyen suyuna varınca üst tarafında (davarlarını) sulayan bir grub insan buldu. Onların gerisinde ise karışmasın diye (koyunlarını) kollayan iki hanım buldu. “Haliniz nedir?” dedi. “Çobanlar gidinceye kadar biz sulamayız. Babamız ise çok yaşlı bir ihtiyardır” dediler.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız

1- Medyen Suyunun Başında:

“Medyen suyuna varınca” yani Mûsa (a .s) Medyen suyuna varıncaya kadar yürüdü. Onun suya varışı, oraya ulaşması demektir, içine girdiği anlamını taşımaz. Ulaşmak: Bazen gidilen varılan yere girmek anlamını da ifade eder. Bazan içine girilmese dahi oraya muttali olmak ve oraya ulaşmak anlamına da gelir. Mûsa’nın bu suya ulaşması ona varmasından ibaretti. Şair Züheyr’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Derin yerleri mavimtırak olan o suya vardıklarında,

Çadırını kurmuş ikamet eden kimse gibi bastonlarını bıraktılar.”

O Ancak görüleceği gibi, başlık sayısı yirmidört değil, yirmi üçtür.

Yine bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Medyen” munsarıf değildir, çünkü o bilinen bir şehirdir. Şair de şöyle demektedir:

“Medyen rahipleri görseler seni, inerler,

Genç ve yaşlı ceylanlar dahi dağların tepelerinden.”

Medyen’in, İbrahim oğlu Medyen’in soyundan gelen bir kabile olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/85-âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ümmet (mealde: bir grup insan); büyük topluluk demektir. O, davarlarını

“Sulayan” bir topluluk görmüştü.

“Onların gerisinde ise” onun geldiği tarafta… anlamındadır. Yani o topluluğun yanına varmadan önce bu iki hanımın yanına varmış ve bunların davarlarını alıkoymakta olduklarını görmüştü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetinde de bu kökten gelen lâfız şöylece kullanılmıştır: “Gerçekten bir takım insanlar benim Havzımdan uzaklaştırılacaklardır..,” Müslim, I, 218; İbn Hibban, es-Sahih, III, 321, XVI, 224.

Bazı Mushaflarda “Kollayan ve alıkoyan iki hanım” şeklindedir. “Alıkoydu, alıkoyar” demektir,Bir şeyi engelledim, alıkoydum demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Kafiyeler kapısında geceyi geçiririm sanki ben,

Onlarla yabani ve yabancı bir sürüyü alıkoyar (engeller) gibiyim.”

“Alıkoyan, kollayanın kovan, uzaklaştıran anlamında olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demektedir:

“Temimoğulları senin asanı almış bulunuyor,

Sen hangi asa ile kovacağını bilemiyorsun.”

Yani kovacağını, engelleyeceğini, alıkoyacağını… İbn Selam dedi ki: Başkalarının koyunlarıyla karışmasın diye koyunlarını engelleyen, alıkoyan demektir. Burada ya muhataba durumu hissettirmek için ya da bildiği için gerek görülmediğinden mef’ûl hazfedilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Güçlü, kuvvetli sulayıcılardan korktukları için davarlarını suya gitmekten alıkoymaya çalışıyorlardı. Katade dedi ki: Bu onlar sair insanları koyunlarına karışmaktan alıkoyuyorlardı demektir. en-Nehhâs dedi ki: Ancak birinci anlam daha uygundur, çünkü bundan sonra: gidinceye kadar biz sulamayız” âyeti gelmektedir. Eğer onlar insanların koyunlarına karışmalarını engellemeye çalışıyor olsalardı, sulamalarını geciktirme sebebini çobanların gitmesine bağlamazlardı. Mûsa (aleyhisselâm) onların bu hallerini görünce, onlara:

“Haliniz nedir?” yani bu durumunuz niye diye sormuştu. Şair Ru’be (hal anlamındaki hatb kelimesini kullanarak) şöyle demektedir:

“Onun hali ile benîm halime şaşılır doğrusu”

İbn Atiyye dedi ki: “Hatb; hal” kullanılarak soru sorulması, musibete uğrayan yahut bir zulme maruz kalan, yahut kendisine şefkat duyulan ya da uygun olmayan bir iş yapan kimseler hakkında söz konusu idi. Kısacası bu kelime genelde kötü haller ile ilgili sorularda kullanılırdı. İki hanım da ona durumlarını bildirdiler. Babalarının yaşlı bir adam olduğunu söylediler. Yani zayıf ve güçsüz olduğundan dolayı koyunlarını bizzat sulayamıyordu, kendileri ise zayıf olduklarından güçleri de yetmediğinden güçlü, kuvvetli çobanlar ile bir arada bulunamıyorlardı. Diğer taraftan onların adeti, insanlar sulamalarını bitirip, gidinceye kadar davarlarını sulamayı geciktirmek idi. Herkes gittikten sonra o vakit kendileri davarlarını sulamaya koyulurlardı.

İbn Âmir ve Ebû Amr; “Gidinceye” diye ‘den gelen muzari bir fiil olarak okumuşlardır. Bu da; “(suya) geldi” lâfzının zıttıdır. Çobanlar dönünceye kadar… demektir. Diğerleri ise “ya” harfini ötreli olarak; ‘ın muzari fiili olarak okumuşlardır. Bu da, onlar su içirmeye getirdikleri davarlarını geri götürünceye kadar… demek olur. “Çobanlar” da ‘in çoğuludur, tıpkı “Tacir”in çoğulunun; “Tacirler” diye; “Sahip” kelimesinin çoğulunun da; “Sahipler” diye gelmesi gibi.

Kasas 22

Medyen tarafına yöneldiğinde dedi ki: “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.”

Diyanet Vakfı
Medyene doğru yöneldiğinde: Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Medyen’e doğru yönelince: “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir” dedi.

“Medyen’e doğru yönelince: Umarım Rabbim beni doğru yola iletir, dedi.” Mûsa (sallallahü aleyhi ve sellem) tek başına korku ile kendisini kurtarmak maksadıyla çıkıp git tiğinde beraberinde ne azık, ne binek, ne ayakkabı hiçbir şey bulunmaksızın Medyen’e doğru yola koyuldu. Buna sebeb ise kendisi ile onlar arasındaki neseb bağı idi.

Çünkü Medyenliler İbrahim (aleyhisselâm)’ın soyundan geliyorlardı. Mûsa (aleyhisselâm) da İbrahim’in oğlu İshak’ın oğlu Ya’kub’un soyundan idi. O kendi halini, yolu bilemediğini, azıksız olduğunu ve başka hiçbir şeyinin bulunmadığını görünce işini yüce Allah’a şu sözleriyle havale etmişti: “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.” İşte çaresiz kalanın hali budur.

Derim ki: Rivâyet olunduğuna göre o ağaç yapraklarını yiyerek besleniyordu. Ayaklarının tabanı düşmeden önce de oraya varamadı. Ebû Malik dedi ki: Fir’avun onu takib edip yakalamak üzere takipçiler göndermiş ve onlara şu talimatı vermişti: Siz onu yol ayırımlarında arayınız, çünkü Mûsa yolu bilmemektedir. Bir melek beraberinde bir harbe ile birlikte ata binmiş olarak onun yanına geldi. Mûsa’ya: Beni takib et, dedi. Mûsa onu takib etti ve onu yola iletti.

Denildiğine göre melek Mûsa’ya elindeki harbeyi de verdi. O da Mûsa’nın asası olmuştu. Rivâyet olunduğuna göre o asasını koyun otlatmak maksadıyla Medyen’den almıştı. Daha çok kişinin yaptığı ve daha sahih olan rivâyet budur.

Mukâtil ve es-Süddî dedi ki; Yüce Allah ona Cebrâîl’i gönderdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Medyen ile Mısır arasında da sekiz günlük bir mesafe vardır. Bunu İbn Cübeyr ve sair insanlar söylemişlerdir. Medyen o sırada Fir’avun’un mülkünde değildi.

Kasas 21

Musa, oradan korku içinde ve etrafı gözetleyerek çıktı. Dedi ki: “Rabbim! Beni zalim topluluktan kurtar.”

Diyanet Vakfı
Musa korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı. «Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine korku ile etrafı gözeterek o şehirden çıkıp: “Rabbim, beni zâlimler topluluğundan kurtar” dedi.

“Derken şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi” âyeti ile ilgili olarak tefsir âlimlerinin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Bu kişi Fir’avun hanedanından îman eden şahıs olan Hazkiyel b. Saburâ’dır. Fir’avun’un amcasının oğlu idi, Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

Bu kişinin adının Talut olduğu da söylenmiştir. Bunu da es-Süheyıî zikretmektedir.

el-Mehdevî, Katade’den naklen adının Şem’un olup Fir’avun hanedanından îman eden kişi olduğunu nakletmektedir, Şem’ân adında olduğu da söylenmiştir. Darakutnî dedi ki: Şem’ân diye Fir’avun hanedanından îman eden kişiden başkasının ismi bilinmemektedir Darakutnî bu açıklamaları el-Mu’telifve’l-MuhtelifadU eserinde zikretmektedir. (İbn Hacer, Fethu’l-Bârt, VI, 428 Rivâyete göre Fir’avun, Mûsa’nın öldürülmesini emredince bu adam elini çabuk tutarak haberi Mûsa’ya ulaştırmış ve: “Dedi ki: Ey Mûsa İleri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar.” Dün öldürmüş olduğun Kıptî’ye karşılık olarak, seni öldürmeyi görüşüyorlar, demişti. “Danışıyorlar”ın biri diğerine emrediyor anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Ezherî dedi ki: “Biri diğerine emretti” demektir. Bunun benzeri yüce Allah’ın: “Aranızda maruf ile danışın (el-Ezherî’nin açıklamasına göre: Birbirinize marufu emredin)” (Talâk, 65/6) âyetidir.

en-Nemîr b. Tevkb de şöyle demektedir:

“Ben insanların yeni bir huy icad ettiklerini görüyorum,

Ve elbetteki herbir hadisede danışılır (ya da: kimi kimine emir verir)”

“Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim. Bunun üzerine korku ile etrafı gözeterek” takip edilip edilmediğine bakarak

“o şehirden çıkıp: Rabbim beni zâlimler topluluğundan kurtar, dedi.”

Denildi ki: Cebbar (zorba) dilediği şekilde haksızca döven ve öldüren, akıbetlere bakmayan ve gelecek bir zarar ya da tehlikeyi en güzel yol hangisi ise onunla Savayan kimse demektir. Yüce Allah’ın emrine karşı alçak gönüllülük göstermeyip büyüklenen kimse olduğu da söylenmiştir Bu paragrafın daha Önce geçen 19, ayetteki “cebbar- zorba” lâfzına dair bir açıklama olup, bu ayetle bir ilgisi olmadığı açıktır.

Kasas 20

Şehrin öte ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Musa! Önde gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen çık. Şüphesiz ben sana öğüt verenlerdenim.”

Diyanet Vakfı
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Derken, şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi. Dedi ki: “Ey Mûsa, ileri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar. Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim.”

Kasas 19

Musa, ikisinin düşmanı olan adama saldırmak isteyince adam dedi ki: “Ey Musa! Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde zorba olmak istiyorsun, barışçıl olmak istemiyorsun.”

Diyanet Vakfı
Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki: Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Demek, düzelticilerden olmak istemiyor da, bu yerde ille yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun sen!

Kurtubi Tefsiri
İkisinin de düşmanı olanı yakalamak isteyince dedi ki: “Ey Mûsa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi benî de mi öldürmek istiyorsun? Sen ancak yeryüzünde bir zorba olmak İstersin, fakat ıslâh edicilerden olmak istemezsin.”

“Yakaladı, yakalar” demektir. Bunun (muzari halinin “ü” harfinin) ötreli okunması kıyasa daha uygundur, çünkü bu müteaddi olmayan bir fiildir.

“Dedi ki: Ey Mûsa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi benîde mi öldürmek İstiyorsun?” İbn Cübeyr dedi ki; Mûsa aslında Kıptî’yi yakalamak istemişti. İsrailoğullarına mensup kişi ise kendisini yakalamak istediğini sanmıştı. Çünkü ona ağır bir söz söylemişti ve:

“Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?” demişti. Kıptî bu sözü işitince etrafa yaydı.

Şöyle de denilmiştir: İsrailoğullarından biri Kıptî’yi yakalamak istemişti, Mûsa ise bu işi yapmamasını ona söyleyince, ondan korktu ve:

“Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi benide mi öldürmek İstiyorsun?” deyivermişti.

“Sen ancak yeryüzünde bir zorba” adam öldüren

“olmak istersin.” İkrime ve en-Nehaî: Bir insan haksız yere iki kişi öldürmediği sürece zorba (cebbar) olmaz Zorba (Cebbar) lâfzına dair kısa bir açıklama tla bundan sonra 20. ayetin tefsirinde gelecektir.

“Fakat ıslâh edicilerden olmak” insanların arasını düzeltmeye çalışanlardan olmak

“istemezsin.”

Kasas 18

Şehirde korku içinde, etrafı gözetleyerek sabahladı. Bir de baktı ki, önceki gün yardım isteyen kişi, yine ondan yardım istiyor. Musa ona dedi ki: “Sen apaçık bir azgınsın.”

Diyanet Vakfı
Şehirde korku içinde, (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse, feryat ederek yine ondan imdat istiyor. Musa ona (yardım isteyene) dedi ki: Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!

Kurtubi Tefsiri
Nihayet şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti. Baktı ki dün kendisinden yardım isteyen yine ona feryad ediyordu. Mûsa ona: “Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin” dedi.

“Nihayet şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti” âyetinde buna aykırı iddialarda bulunanların kanaatleri reddedilmekte; korkmanın marifetullah’a da, ona tevekkül etmeye de aykırı olmadrğına işaret edilmektedir. Nitekim daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/46. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde bu husus açıklanmıştır.

Denildi ki: Mûsa (aleyhisselâm) öldürdüğü kişi karşrlığında, öldürülmekten korkarak sabahı etti. Kavminin kendisini teslim edeceğinden korkarak diye açıklandığı gibi yüce Allah’tan korkarak diye de açıklanmıştır.

“Gözetleyerek” âyetini Saîd b. Cübeyr: Korkusundan dolayı etrafına bakınarak diye açıklamıştır. Yakalanmayı gözetleyerek insanların kendisi hakkında neler söylediklerini tesbite çalısarak, diye de açıklanmıştır.

Katade dedi ki:

“Gözetleyerek” yani takip edilmeyi gözetleyerek.

Denildiğine göre o, durumun haberini öğrenmek üzere dışarı çıktı. İsrailoğullarına mensup o kişinin dışında Kıptî’nin öldürülmüş olduğunu bilen yoktu.

“Sabahı etti” âyetinin; “İdi, oldu” anlamında olma ihtimali de vardır. Yani o katil olunca korkmaya başladı. Bunun “sabah vaktine girdi (sabahı etti)” anlamında olma ihtimali de vardır. Yani öldürdüğü günün ertesi gününün sabahında demek olur,

“Korku ile” âyeti

“Sabahı etti” âyetinin haberi olarak nasbedilmiştir. Hal olarak nasbedildiği de kabul edilebilir. Bu durumda zarf, haber mahallinde olur.

“Baktı ki dün kendisinden yardım isteyen yine ona feryad ediyordu.” Yani dün kurtarmış olduğu İsrailoğullarına mensup aynı kişi kendisine angarya iş yükletmek isteyen bir başka Kıptî ile kavga etmektedir.

“Yardım istemek” demektir. Bu da; “Feryad etmek”ten gelir, çünkü yardım isteyen kimse (el-müstağis) yüksek sesle bağırarak yardım ister. Şair şöyle demektedir:

“(Bizlere) dehşete kapılmış bir feryad edici (yardım isteyen) geldi mi,

Onun feryadına karşı feryadımız; (atlarımızın) bacaklarına kamçıları vurmak olurdu (çabucak yardımına koşardık)”

Denildiğine göre, İsrailoğullarına mensub olan yardım isteyen o kişi Samiri idi. Fir’avun’un mutfakçısı, mutfağa odun taşıma işini ona yükletmek istemişti . Bunu el-Kuşeyrî zikretmektedir.

“en (kişi)” mübtedâ olarak merfudur.

“Ona feryad ediyordu” haber mahallindedir. Hal olarak nasb konumunda olması da mümkündür. “Dün” ise içinde bulunduğumuz bugünün önceki günü demektir. Bu kelime iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla esre üzere mebnidir. Baştna elif lâm gelecek yahut izafet olursa, o takdirde nahivctlerin çoğunluğuna göre ref ve fetha ile i’rabı yapılabilir. “Eliflam”lı olduğu halde nahivcilerden onu mebni kabul edenler de vardır. Sîbeveyh ve başkalarının naklettiğine göre Araplar arasından bu lâfzı sadece ref’ halinde iken gayr-ı munsarıf gibi değerlendirenler vardır. Şair de kimi zaman şiir zarureti dolayısıyla cer ve nasb halinde de aynı şeyi yapabilir. Şair der ki:

“Yemin olsun dünden beri ben hayret edilecek bir şey gördüm”

Şair burada; edatı ile geçmiş günü belirten bu lâfzı mecrur okumuştur. Halbuki güzel söyleyiş bunun merfu olmasıdır. O burada; “Dün” lâfzını cer halinde ikinci söyleyişe uygun olarak ref halindeki gibi kullanmıştır.

“Mûsa ona: Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin dedi.” Buradaki; “Azgın, hüsrana uğramış” demektir. Çünkü sen güç yetiremeyeceğin kimselere karşı çıkıyorsun. Bunun apaçık sapık anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani ben senden ötürü dün bir adam öldürdüm, bugün de beni bir başkası için çağırmaktasın.

“Azgın” lâfzı; “Azdırdı, azdırır” fiilinden “fail” veznindedir ve; “Azdırıcı” anlamındadır. Bu da; ile ‘in “acıtıcı ve can yakıcı” anlamlarına gelmesine benzer. ‘ın “azan kimse” demek olduğu da söylenmiştir. Yani sen, sana yapacağı kötülüğü defedemeyeceğin kimselerle kavgaya tutuşmak suretiyle çok azgın (azan, azdırıcı) bir kimsesin.

el-Hasen dedi ki: Mûsa (aleyhisselâm):

“Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin” sözlerini İsrailoğullarına mensub kimseye angarya iş yükletmesi dolayısıyla Kıptî’ye söylemiş ve onu yakalamak istemişti.

Kasas 17

Dedi ki: “Rabbim! Bana verdiğin nimetle, artık suçlulara destekçi olmayacağım.”

Diyanet Vakfı
Musa: Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara (ve suça itenlere) asla arka çıkmayacağım, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim bana verdiğin nimet hakkı için artık günahkârlara arka çıkmam.”

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için artık günahkârlara arka çıkmam” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız;

1- Yüce Allah’ın Nimetlerine Karşı Şükrün Belirtileri:

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için” bana verdiğin bilgi, hüküm (hikmet) ve tevhid hakkı için

“artık günahkârlara” kâfirlere

“arka çıkmam” yardımcı olmam.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bana yaptığın mağfiret hakkı için demeyiş sebebi, bunun vahiy döneminden Önce olması ve yüce Allah’ın kendisine bu öldürme günahını bağışlamış olduğunu bilmemesi idi.

el-Maverdî dedi ki:

“Bana verdiğin nimet hakkı için” âyeti ile ilgili iki açıklama söz konusudur. Birincisine göre nimetten kasıt mağfirettir, el-Mehdevî ve es-Sa’lebî böyle demişlerdir. el-Mehdevî dedi ki:

“Bana verdiğin nimet hakkı için” âyeti, bana mağfirette bulunup beni cezalandırmadığın için anlamındadır. İkinci açıklama ise bana verdiğin hidayet hakkı için… demektir.

Derim ki: Yüce Allah’ın (bir önceki âyette geçen):

“O da ona mağfiret etti” âyeti günahının bağışlanmış olduğuna delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Bana verdiğin nimet hakkı için” âyeti cevabi hazfedilmiş bir yemin olabilir. İfadenin takdiri de şöyle olur; Senin bana mağfirette bulunmak suretiyle ihsan etmiş olduğun nimetin hakkı için elbette tevbe edeceğim ve

“artık günahkarlara arka çıkmayacağım.” Yüce Allah’ın rahmet ve atıfetini celbedecek bir ifade de olabilir. Şöyle demiş gibidir: Rabbim, bana nimet olarak ihsan ettiğin mağfiret hakkı için beni korursan, ben de -beni koruduğun takdirde- asla günahkârlara arka çıkmayacağım. O günahkârlara arka çıkmakla ya Fir’avun ile birlikle arkadaşlık edip onunla birlikte olanlar arasına katılarak etrafındakilerin sayısını arttırmayı kastetmiştir. Çünkü tıpkı çocuğun babasıyla birlikte binmesi gibi, Fir’avun’la beraber binerdi ve Fir’avun’un oğlu diye adlandırılıyordu. Ya da kendisine yardımcı olunması, günaha ve suça götüren kimselere yardımcı olmamayı kastetmiş olabilir. Tıpkı İsrailoğullarına mensup kimseye yaptığı yardımın kendisi için öldürülmesi helal olmayan kişiyi öldürmekle sonuçlandığı gibi.

Bir görüşe göre de şunu demek istemiştir: Emrolunmadığım bu öldürmede ben kötü bir iş yapmış olmakla birlikte, suçlulara karşı müslümanlara yardımcı olmayı asla bırakmayacağım. Buna göre İsrailoğullarına mensup kişi mü’min idi. Mü’min kimseye yardımcı olmak ise bütün şeriatlerde farzdır,

Bir rivâyette şöyle denilmektedir: İsrailoğullarına mensup o kişi kâfir idi. Ona onun taraftarlarından deniliş sebebi, İsrailoğullarına mensup olması idi, yoksa din bakımından ona uygunluk kastedilmiş değildir. Buna göre Mûsa (aleyhisselâm) pişman olmuştur. Çünkü o kâfire karşı bir diğer kâfire yardımcı olmuştur. O bakımdan: Artık bundan sonra hiçbir zaman kâfirlere yardımcı olmayacağım, demiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu Mûsa (aleyhisselâm)’ın verdiği bir haber değildir, bu bir duadır. Yani artık ben bundan sonra… yardımcı olmayayım, demektir. Yani Rabbim Sen beni günahkârlara yardımcı kılma, anlamındadır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Anlam şudur: Allah’ım, ben asla günahkarlara yardımcı olmayacağım. el-Ferrâ’ bu açıklamasının aynı zamanda İbn Abbâs’ın görüşü olduğunu da iddia etmektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bununla birlikte bu ifadelerin haber anlamında olması, ifadelerin akışı itibariyle daha uygun düşmektedir. Bu sözler: Ben Sana isyan etmeyeceğim, çünkü Sen bana nimet ihsan etmiş bulunuyorsun, demeye benzer. Gerçekte İbn Abbâs’ın görüşü budur, el-Ferrâ’nın naklettiği değüdir. Çünkü İbn Abbâs şöyle demiştir; Mûsa bu sözünde (ınşaallah diyerek) istisnada bulunmadığından ikinci gün tekrar sınandı. Duada İse İstisna yapılmaz ve: Allah’ım dilersen, Sen bana mağfiret buyur denilmez. En hayret edilecek hususlardan birisi de el-Ferrâ’nın, İbn Abbâs’tan bunu rivâyet etmesi daha sonra da onun sözünü böylece nakletme sidir.

Derim ki: Bu hususun özet bir açıklaması en-Neml Sûresi’nde (27/11. âyetin tefsirinde) geçmiştir. Bunun bir dua olduğu, haber olmadığı orada belirtilmiştir. İbn Abbâs’tan da; İstisnada bulunmadığından dolayı ikinci bir defa onunla sınandı, yani o inşaallah olmayacağım demedi, demiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Birde zulmedenlere meyletmeyin…” (Hud, 11/113) âyetini andırmaktadır.

2- Zâlimlere Yardımcı Olmaktan Kaçınmak:

Seleme b. Nubayt dedi ki: Abdu’r-Rahmân b. Müslim, ed-Dahhak’a Buhara ahalisinin maaşlarını gönderdi ve: Bunu onlara ver dedi. ed-Dahhak: Bu işten beni affet dedi ve kendisini affedinceye kadar affedilmesini isteyip durdu. Ona: Senin onlara bir zararın olmadığı halde bağışlarını ne diye onlara vermiyorsun? denilince şöyle dedi: Ben hiçbir işlerinde zâlimlere yardımcı olmayı sevmiyorum.

Ubeydullah b. el-Velid el-Vassâfî dedi ki; Atâ b. Ebi Rebah’a şöyle dedim: Benim kalemim ile iş gören ve karşılığında bir ücret alan bir kardeşim var. Gireni ve çıkanı hesap ediyor. Çoluk-çocuğu da var, eğer bu işi bırakacak olursa muhtaç olur ve borçlanmak zorunda kalır. Atâ ona: Baş kim? diye sordu. Ben: Halid b. Abdullah el-Kasri’dir deyince, şöyle dedi: Sen yüce Allah’ın o salih kulunun:

“Rabbim bana verdiğin nimet hakkı için günahkârlara arka çıkmam” dediği âyetini hiç okumuyor musun? İbn Abbâs dedi ki: Mûsa bu sözlerinde istisnada (inşaallah diyerek) bulunmadığından dolayı ikinci defa benzer bir işle sınandı, fakat Allah ona yardım etti. Bundan dolayı sen kardeşine söyle, onlara yardımcı olmasın. Allah ona yardımcı olacaktır.

Atâ dedi ki: Hiçbir kimseye bir zalime yardımcı olmak, ona katiplik yapmak, onunla arkadaşlık yapmak helal değildir. Bunlardan herhangi birisini yapacak olursa, o zâlimlere yardımcı olmuş olur.

Hadiste şöyle buyurulmaktadır “Kıyâmet gününde bir münadi: Nerede zâlimler, nerede zâlimlere benzeyenler ve zâlimlere yardımcı olanlar, hatta onlara mürekkep hokkası uzatan yahut onların bir kalemini yontan dahi olsa(nerede)? Bunların hepsi demirden bir tabuta topluca konulurlar ve bu tabutta cehenneme atılır.” ed-Deylemî, el-Firdevs, I, 255.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Uğradığı zulümde yardımcı olmak üzere bir mazlum ile yürüyen bir kimsenin ayaklarını kıyâmet günü o ayakların kaydığı o günde sırat üzerinde sabit kılar. Her kim de bir zalim ile birlikte zulmünde ona yardımcı olmak üzere yürüyecek olursa, yüce Allah ayakların kaydığı o günde sıratın üzerinde ayaklarını kaydıracaktır. ” Benzer bir rivâyet: el-Kudaî, Müsnedu’şŞikâb, I, 315.

Yine hadiste: “Bir zalimle birlikte yürüyen günah işlemiş olur,” denilmektedir “… günah işlemiş olur” yerine: “…İslâm’dan çıkmış olur1” şeklinde: el-Heyseml, Mecmauz-Zevaid, IV, 205, ravilerinden birisinin hal tercemesine rastlanmadığı kaydıyla.

Zalimle ancak ona yardımcı olmak maksadıyla yürüdüğü cakdirde günah olur. Zira o yüce Allah’ın:

“Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayın” (el-Mâide, 5/2) âyetindeki yasağı İşlemiş olur.

Kasas 16

Dedi ki: “Rabbim! Ben nefsime zulmettim, beni bağışla.” Allah da onu bağışladı. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak Odur.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, gerçekten ben nefsime zulmettim. Onun için bana mağfiret eyle” dedi. O da ona mağfiret etti. Çünkü O, Gafûrdur, Rahîmdir.

“Rabbim gerçekten ben nefsime zulmettim, onun için bana mağfiret eyle, dedi. O da ona mağfiret etti.” Mûsa (aleyhisselâm) bir canın ölümüne sebeb teşkil eden o yumruğundan dolayı pişman oldu. Onun bu pişmanlığı Rabbinin ününde alçak gönüllülükle eğilmesine ve günahından ötürü Rabbinden mağfiret dilemesine itti.

Katade dedi ki: Allah’a yemin olsun ki o, bu işten nasıl kurtulacağını bilmişti. Bunun için Allah’tan mağfiret diledi. O kendisine mağfiret edildiğini bilmekle birlikte, kendi aleyhine bu işi sayıp dökmeye devam etmiştir. Nihayet kıyâmet gününde de: Ben öldürmekle emrolunmadığım bir canı öldürdüm, diyecektir. O bunu kendi aleyhine bir günah olarak değerlendirmiş ve:

“Rabbim gerçekten ben nefsime zulmettim. Onun için bana mağfiret eyle” diye buyurmuştur. Çünkü hiçbir peygamberin emrolunmadıkça öldürmemesi gerekir. Aynı şekilde peygamberler başkalarında bulunmayan korku ve şefkate sahiptirler.

en-Nekkaş dedi ki; O Kıptî’ye öldürmek maksadıyla vurmadı ve kasti olarak öldürmedi. O, sadece zulmünü bertaraf etmek maksadıyla Kıptî’ye yumruk vurmuştu. (en-Nekkaş devamla) dedi ki: Denildiğine göre bu peygamberlikten önce olmuştur.

Ka’b dedi ki: O sırada oniki yaşında idi. Bununla birlikte öldürmesi de hata yoluyla bir öldürme idi, çünkü yumruk çoğunlukla öldürmez.

Müslim’in rivâyetine göre Salim b. Abdullah şöyle demiştir: Ey Irak ahalisi, sizler ne kadar çok küçük günahları soruyor ve aynı zamanda büyük günahları İşliyorsunuz. Ben babam Abdullah b. Ömer’i şöyle derken dinlemiştim: Ben Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Fitne hiç şüphesiz buradan -bu arada doğu tarafına eliyle işaret etti- şu şeytanın iki boynuzunun çıktığı yerden gelecektir ve sizler birbirinizin boynunu vuracaksınız. Şunu bilin ki; Mûsa Fir’avun hanedanından öldürdüğü kişiyi hataen öldürmüştü. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Ve sen birisini öldürmüştün; ama yine de seni gamdan kurtardık ve seni deneyip mihnetten mihnete uğrattık.” (Tâ-Hâ, 20/40) Müslim, IV, 2229.

Kasas 15

Şehir halkı gafletteyken şehre girdi. Orada biri kendi taraftarlarından, diğeri düşmanlarından olan iki adamın kavga ettiğini gördü. Taraftarı olan kişi, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa da ona bir yumruk vurdu ve onu öldürdü. Dedi ki: “Bu şeytanın işindendir. Şüphesiz o, açıkça saptırıcı bir düşmandır.”

Diyanet Vakfı
Musa, ahalisinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından, diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi. Musa da ötekine, bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. (Bunun üzerine:) Bu şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşman, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Şehre, ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte, girdi. Orada birbiri ile döğüşen iki adam buldu. Şu kendi taraftarlarından, öbürü düşmanından. Taraftarlarından olan düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi. Mûsa ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebeb olunca: “Bu, şeytanın işindendir. Şüphesiz ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır” dedi.

“Şehre ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte girdi” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Mûsa (aleyhisselâm) dininin hak olduğunu bilince, bu sefer Fir’avun’un kavminin izlediği yolu ayıplamaya koyuldu. Onun bu hali yaygınlık kazandı, bundan dolayı onu korkuttular. O da onlardan korktu. Bu bakımdan Fir’avun’un şehrine ancak korku ile ve gizlice giriyordu.

es-Süddî dedi ki: Mûsa bu kıssanın cereyan ettiği sırada Fir’avun ile resmi seviyede ilişkisi olan birisiydi. Onun bindiği bineklere biniyor ve hatta, Fir’avun’un oğlu Mûsa diye biliniyordu. Fir’avun bir gün bineklerine binip Mısır şehirlerinden Menuf -Mukâtil Mısır’dan iki fersah uzaklıktadır demiştir- diye bir yere gitti. Mûsa, Fir’avun’un binip gittiğini öğrenince o da arkasından bindi ve öğle vakti istirahati sırasında o kasabaya ulaştı. Bu da habersiz kalınan bir gaflet zamanıdır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yine o: Sözü edilen bu vakit akşam ile yatsı arasıdır, demiştir.

İbn İshak dedi ki: Burada sözü edilen şehir Mısır şehrinin kendisidir. Mûsa o donemde Fir’avun’a muhaliF olduğunu açıkça ifade ediyordu. Fir’avun’a ve putlara tapılmasını da ayıplıyordu. Bir gün Fir’avun’un şehrine ahalisinin haberi olmadığı bir sırada girdi.

Saîd b. Cübeyr ile Katade: Öğle vakti insanların uykuda olduğu bir sırada girdi, demiştir. İbn Zeyd de şöyle demektedir: Fir’avun, Mûsa ile tartışmış ve onu şehirden dışarıya göndermişti. Mûsa da bu şehirden yıllarca uzak kalmıştı. Durumunu unuttukları ve aradan uzunca bir zaman geçtiği için haberleri olmadık bir zamanda (unlardan habersiz) geldi. O gün bir bayram günüydü.

ed-Dahhak dedi ki: O ahalisinin haberlerinin olmayacağı bir zamanda şehire girmek istedi. Onların bu hallerini bildikleri bir zamanda şehire girdi. Öldürülme emrini (Allah’tan) almadan önce o adamı öldürme işi de elinden çıktı. Rabbinden mağfiret dileyince, Allah da ona mağfiret buyurdu.

“Ahalisinin farkında olmadığı bir sırada şehire girdim” anlamında denilir, amma; “denilmez. Bu âyet-i kerimede; ‘in gelmesi ise asıl maksadın “gaflet: habersizlik” oluşundan dolayıdır. Böylelikle bu: “Gafil oldukları (habersiz oldukları) bir zamanda geldim” demeye benzer. Arzu edilirse;”Habersiz oldukları bir zamanda geldim” de denilebilir. Ayet de bu şekildedir.

“Orada birbiri ile döğüşen iki adam buldu. Şu kendi taraftarlarından” yani dışardan bakan bir kimse bu onun taraftarlarındandır. Yani İsrailoğullarındandır, diyebiliyordu.

“Öbürü düşmanından” yani Fir’avun kavminden idi.

“Taraftarlarından olan, düşmanından olana karşı kendisinden yardım İstedi.” Kendisine yardım etmesini, imdadına yetişmesini istedi. Daha sonra gelecek olan âyet-i kerimede de: “Baktı ki; dün kendisinden yardım isteyen yine ona feryad ediyordu” diye buyurulmuştur. Yani bir başka Kıpti’ye karşı kendisinden yardım istiyordu. Mûsa’nın ona yardım etmesinin sebebi, mazluma yardımcı olmanın bütün ümmetlerin dininde bulunan bir hüküm olduğundan dolayıdır ve bütün şeriatlerde farz olduğu içindir. Katade dedi ki: Kıpti, İsrailoğullarından olana angarya iş yükleyerek, Fir’avun’un mutfağına odun taşımasını istemişti. İsrailoğullarına mensub kişi bunu kabul etmeyince, Mûsa’nın yardımını istedi. Saîd b. Cübeyr dedi ki: Bu kişi Fir’avun’un ekmekçisi idi.

“Mûsa ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebeb olunca…” Katade: Asasına vurmakla… diye açıklamıştır. Mücahid ise avucuyla vurmakla diye açıklamıştır, yani onu itmekle… lâfızları hep aynı anlamda olup, eli (bugün kullanılan Arap harfleriyle) yetmişüç şeklinde düğümlemek gibi parmakları bir araya getirmekle (yumrukla) vurmak demektir. İbn Mes’ûd bunu; diye okumuştur.

(……..) in çeneye; ‘in ise göğüse yumruk vurmak demek olduğu da söylenmiştir. es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre Abdullah b. Mes’ûd’un Mushaf’ında bu lâfız “nûn” harfi İle; şeklindedir. Manası birdir.

el-Cevherî, Ebû Ubeyde’den naklen şöyle demektedir: “Yumrukla göğse vurmak” demektir. Ebû Zeyd ise vücudun her tarafına vurmaktır, diye açıklamıştır, ise tıpkı gibi yumrukla göğse vurmak demektir. Bu açıktama da yine Ebû Ubeyde’den nakledilmiştir, Ebû Zeyd de der ki: Bu çenelere ve boyna yumrukla vurmak demektir. “Yumruk vuran adam” demek olup, “mim” esreli kullanılır. el-Esmaî dedi ki: “Onu vurup itti” demektir. el-Kisaî dedi ki: lafzi tıpkı gibidir, yani vurup itti, demektir. ise zilleti dolayısıyla onu itti demek olup, bu muameleye maruz kalana da; denilir. da aynı anlamdadır. (Zilleti dolayısıyla onu itti) demektir. Tarafe bir adamı hicvederken şöyle demektedir:

“(Savaşa) çağıranın (çağrısına) geç kulak verir, buna karşılık kötü sözlerde eli çabuktur,

Yiğitlerin yumruklarıyla çokça ve zelil kılınmış itilip, kakılmış bir kimsedir o”

Burada; çokça itilip, kakılan demektir. Bunu şeddeli kullanması ise çokluk anlamını ifade etmek içindir.

Âişe (radıyallahü anha) da şöyle demektedir: “Beni -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor öyte bir itti ki; canımı acıttı” demektedir. Bunu Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, II- 670; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, V, 288, 289.

Mûsa (aleyhisselâm) Kıptî’yi öldürme kastı olmaksızın bu işi yapmıştı. Onun maksadı sadece adamı itmekti, ancak bununla öleceği mukaddermiş. İşte yüce Allah’ın:

“Ölümüne sebeb olunca…” âyetinin anlamı budur, Bir şeyi yapıp bitirmeye de; “Ben o işi bitirdim” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“el-Eşca’ ısırdı onu ve işini bitirdi.”

“Bu, şeytanın işindendir.” Onun aldatmalarındandır. el-Hasen dedi ki: O gün için o durumda kâfirin öldürülmesi helal değildi. Çünkü o sırada Savaştan uzak durma hali söz konusu idi.

“Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır, dedi” âyetleri de haberden sonra haber mahiyetindedir.

Kasas 14

O, olgunluk çağına ulaşıp kemale erdiğinde ona hüküm ve ilim verdik. İşte biz, güzel davrananları böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı
Musa yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böylece mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Kıvamına erip olgunlaşınca Biz ona hüküm ve ilim verdik. Biz iyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.

“Kıvamına erip olgunlaşanca, Biz ona hüküm ve ilim verdik.” Kıvamına ermeye dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/151-153. âyetlerin tefsin, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Rabia ve Malik’in görüşüne göre bu, ergenlik yaşına ulaşmaktır. Bu hususta yapılmış en kabule şayan açıklama budur. Çünkü yüce Allah:

“Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. ” (en-Nisa, 4/6) diye buyurmaktadır. İşte bu, kıvamına erişin ilk çağıdır. Bunun en ileri derecesi ise otuzdört yaşıdır. Bu da Süfyan es-Sevrî’nin görüşüdür.

“Olgunlaşınca” âyeti hakkında İbn Abbâs kırk yaşına gelince, diye açıklamada bulunmuştur. Âyetteki

“hüküm” peygamberlikten önceki hikmet anlamındadır. Dinde fıkıh (derin ve incelikli bilgi) anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/129. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. İlimden kasıt da es-Süddînin görüşüne göre kavrayıştır; nübüvvet olduğu da söylenmiştir. Mücahid fıkıhtır, demiştir. Muhammed b. İshak ise kendisinin dini ve atalarının dîni ile ilgili bilgi demektir. Çünkü İsrailoğullarından dokuz kişi onun sözlerini dinliyorlar, ona uyuyorlar, onun etrafında toplanıyorlardı. Bu ise peygamberliğinden önce olmuştu.

“Biz İyi davrananları İşte böyle mükâfatlandırırız.” Yani Mûsa’nın annesi yüce Allah’ın emrine teslim olup yavrusunu denize bırakıp yüce Allah’ın vaadini tasdik ederek teslimiyet gösterip Biz de annesi emniyet içerisinde olduğu halde, çocuğunu kendisine çeşidi ikram ve armağanlarla geri çevirdikten sonra, una aklı, hikmeti ve nübüvveti vererek mükâfatlandirdığimız gibi, ihsan edici, iyi davranıcı herkesi böylece mükâfatlandırırız.

Kasas 13

Böylece onu annesine geri verdik ki gözü aydın olsun, üzülmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin. Fakat onların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Böylelikle biz onu, anasına, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allahın vadinin gerçek olduğunu bilsin diye geri verdik. Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu böylece anasına geri çevirdik ki gözü aydın olup üzülmesin ve gerçekten Allah’ın vaadinin hak olduğunu da bilsin diye. Fakat onların çoğu bilmezler.

“Biz onu böylece anasına geri çevirdik.” Bu sırada yüce Allah düşmanının kalbini ona karşı merhametle doldurmuştu. Böylece ona verdiğimiz sözü de yerine getirdik.

“ki” çocuğu dolayısıyla

“gözü aydın olup” yavrusundan ayrı düştüğü için

“üzülmesin ve gerçekten Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye.” Bu vaadin mutlaka gerçekleşeceğini bilsin diye. Çünkü o, çocuğunun kendisine geri döndürülmesinin gerçekleşeceğini bitiyordu.

“Fakat onların çoğu bilmezler.” Yani Fir’avun hanedanının çoğu bilmezler, Bu da şu demektir: Onlar ilahi takdirden ve kazanın sırrından yana gaflet içindeydiler. Şöyle de açıklanmıştır: İnsanların çoğu Allah’ın bütün vaadlerinin hak olduğunu bilmemektedirler.

Kasas 12

Biz, önceden ona süt annelerini haram kılmıştık. Kız kardeşi dedi ki: “Onu sizin için büyütecek ve ona öğüt verecek bir aile göstereyim mi?”

Diyanet Vakfı
Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) onun süt analarını kabulüne (emmesine) müsaade etmedik. Bunun üzerine ablası: Size, onun bakımını namınıza üstlenecek, hem de ona iyi davranacak bir aile göstereyim mi? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Önceden Biz onun süt analarının memesini almamasını sağlamıştık. Bunun üzerine (kızkardeşi) dedi ki: “Sîzin için ona bakacak, hem de ona iyilikte bulunacak bir aile göstereyim mi?”

“Önceden Biz onun süt analarının memesini almamasını sağlamıştık.”

Annesi ve kızkardeşinin gelişinden önce onun süt emmesini engellemiştik, demektir.

Süt emzirenler” kelimesi ‘in çoğuludur. Çoğul olarak; kullanılırsa, bunun tekili dan gelir. Bu kelimenin vezni olan vezni çokluk anlatmak içindir. Müennes ile müzekkeri bir birinden ayırmak için de bunun sonuna ayrıca “te” (müenneslik “te”si) girmez. Çünkü bu iş fiil üzerinde cereyan etmemektedir. Bununla birlikte Çok süt emziren” denilecek olursa, buradaki “he” (yuvarlak te) mübalağa içindir. “Çokça çalgı çalan” anlamında; denilmesi gibi.

İbn Abbâs dedi ki: Ne kadar süt anne getirildiyse hiçbirisini kabul etmedi. Buradaki “haram kılma” (mealde; “almamasını sağlamak”) men (engeller ve, alıkoyma) anlamında bir tahrimdir, şer’î anlamıyla bir tahrim değildir. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demiştir;

“(Deven) beni yere yıkmak için dönüp durdu, ona vazgeç bu işten, dedim,

Çünkü senin beni yıkman, senin için haramdır (almayacak bir şeydir.)”

Kızkardeşi durumu görünce:

“Sizin İçin ona bakacak, hem de ona iyilikte bulunacak bir aile göstereyim mi?” dedi. Onlar: Nerden biliyorsun, sen onun ailesini biliyor olabilirsin, dediler. Kızkardeşi: Hayır fakat onlar hükümdarın sevinmesini çok arzu ederler ve ona süt annelik yapmayı isterler, diye cevap verdi.

es-Süddî ve İbn Cüreyc dediler ki: O;

“Hem de ona iyilikte bulunacak bir aile göstereyim mi” deyince, ona: Sen bu çocuğun ailesini biliyor olmalısın, haydi onları bize göster, dediler. O: Ben: Onlar hükümdara iyilikte bulunacaklar demek istemiştim dedi ve onlara Mûsa’nın annesini gösterdi. Onların emriyle Mûsa’nın annesine gidip onu yanlarına getirdi. Fir’avun ise şefkatinden dolayı bebeği eline almış, ağlamamasını sağlamaya çalışıyordu. Ancak Mûsa ağlayıp süt emmek istiyordu. Annesi gelince, bebeği ona verdi. Çocuk annesinin kokusunu alınca, memesini kabul etti.

İbn Zeyd dedi ki: Kızkardeşi bu sözleri söyleyince, ondan şüphelendiler. Bu sefer o: Onlar hükümdara iyilik yapmak isteyen kimselerdir, dedi.

Yine denildiğine göre kızkardeşi:

“Sîzin için ona bakacak, hem de… bir aile göstereyim mi?” deyince -ki bu arada memesini kabul edecek bir süt anne aramayı ısrarla sürdürüyorlardı-; Bu kim olabilir? diye sordular. Benim annem, dedi. Peki sütü var mı? diye sordular. Evet Harun’un sütü var dedi. -Ki Harun çocukların öldürülmediği yıl dünyaya gelmişti- Bu sefer Allah’a yemin olsun ki bu doğru söylüyor, dediler.

“Hem de ona iyilikte bulunacak bir aile” yani bu aile hem şefkatlidir, hem de iyilik sahibidir.

Rivâyete göre Mûsa, annesinin memesini kabul edince, annesine: Bu nasıl oldu da senden başka hiç kimsenin memesini kabul etmezken senin memeni kabul etti? diye sordular. Şöyle dedi; Ben kokusu hoş ve sütü güzel bir kadınım. Bana ne kadar çocuk getirildiyse, hemen hemen benden süt almıştır, diye cevap verdi.

Ebû İmrân el-Cevnî dedi ki: Fir’avun, Mûsa’nın annesine hergün bir dinar veriyordu. ‘

ez-Zemahşerî dedi ki: Çocuğuna süt emzirdiği için ücret alması onun için nasıl helal oldu, diye sorarsan, derim ki; O bunu süt emzirme ücreti olarak almıyordu. Bunu mubah kabul ederek harbî olan bir kimsenin malıdır diye alıyordu.

Kasas 11

Kız kardeşine: “Onu izle,” dedi. O da onlar farkında değilken uzaktan gözetledi.

Diyanet Vakfı
Annesi Musanın ablasına: Onun izini takip et, dedi. O da, onlar farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi.

Kurtubi Tefsiri
Anası, kızkardeşine: “Git, onu İzle” dedi. Onlar farkında olmaksızın, onu uzaktan gözetledi.

“Anası, kızkardeşine: Git onu izle, dedi.” Yani Mûsa’nın annesi, Mûsa’nın kızkardeşine: Onun haberini öğrenmek üzere, onun izini takip et, dedi.

Kızkardeşinin ismi İmrân kızı Meryem idi. Bu şekilde ismi Îsa (aleyhisselâm)’ın annesi Meryem’in ismi gibidir, bunu es-Süheylî ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir. el-Maverdî ise ed-Dahhak’tan adının Kelseme olduğunu nakletmektedir. es-Süheylî de Külsûm demiştir. Bu da ez-Zübeyr b. Bekkâr’ın rivâyet ettiği bir hadiste varid olmuştur. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hatice (radıyallahü anha)’ya şöyle demiştir: “Yüce Allah’ın cennette bana seninle birlikte İmrân kızı Meryem’i, Mûsa’nın kızkardeşi Külsum’u ve Fir’avun’un hanımı Asiye’yi de eş vereceğini biliyor musun?” O: Bunu Allah mı sana bildirdi diye sorunca, Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Bunun üzerine Hatice; Hayırlı, uğurlu ve bol nesilli olsun, diye dua etti.

“Onlar farkında olmaksızın” Mûsa’yı aldıklarını görünceye kadar nehrin kıyısında yürüdüğünden dolayı onun kızkardeşi olduğunu farketmeksizin

“onu uzaktan gözetledi.” Buradaki; ın ‘uzaktan” anlamına geldiğini Mücahid söylemiştir, “el-ecnebi: yabancı” kelimesi de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Beni NâiPden uzakta tutarak mahrum etme,

Çünkü ben çadırların ortasında bir yabancıyım.”

Bunun aslı: “Uzak yerden…” şeklindedir. İbn Abbâs dedi ki burada “Uzaktan” yan taraftan anlamındadır. Nitekim en-Numan b. Salim de; “Bir yandan” diye okumuştur.

Özlemle, şevkle… diye de açıklanmıştır. Ebû Amr b. el-A’lâ’nın naklettiğine göre ise bu Cüzamlıların bir söyleyişidir. Onlar; “Seni özledim” derler. Bunun, kendisi ondan uzak kalarak, böylelikle hiçbir şekilde onun annesi olduğunu bilemedikleri anlamında olduğu da söylenmiştir, Katade dedi ki: Sanki onu istemiyormuşcasına bir tarafta oturup ona bakmaya koyuldu. O bu âyeti; “Bir taraftan kıyıdan, kenardan” diye “cim” harfini üstün, “nun” harfini de sakin olarak okurdu.

Kasas 10

Musa’nın annesinin yüreği bomboş kaldı. Eğer kalbini sağlamlaştırmamış olsaydık, neredeyse onu açıkça söyleyecekti. Böylece inananlardan olması için.

Diyanet Vakfı
Musanın anasının yüreğinde yalnızca çocuğunun tasası kaldı. Eğer biz, (vadimize) inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa’nın annesi kalbi bomboş sabahı etti. Şayet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik, az kalsın onu açıklayıverecekti.

“Mûsa’nın annesi kalbi bomboş sabahı etti” âyeti hakkında İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, el-Hasen, Mücahid, İkrime, Katade, ed-Dahhak, Ebû İmrân el-Cevnî ve Ebû Ubeyde dünyada Mûsa dışında hiçbir şey hatırından geçirmeyerek sabahı etti, diye açıklamışlardır. Yine el-Hasen, İbn İshak ve İbn Zeyd dediler ki: Yüce Allah’ın kendisine vahyedîp de onu denize atmasını emrettiğinde kendisine “korkma ve üzülme” denildiğini, Mûsa’yı kendisine tekrar geri döndürüp onu peygamberlerden kılacağını taahhüd ettiğini belirtmiş olduğu vahiyden yana “kalbi bomboş” sabahı etmişti. Şeytan kendisine; Ey Mûsa’nın annesi, sen Fir’avun’un Mûsa’yı öldürmesinden hoşlanmadın, bizzat kendin onu suda boğdun. Sonra ona Mûsa’nın, Fir’avun’un eline düşmüş olduğu haberi ulaştı ve böylelikle bu belânın büyüklüğü daha önce yüce Allah’ın kendisine yaptığı caahhüdü unutturdu.

Ebû Ubeyde dedi ki: O Mûsa’nın suda boğulmadığını bildiğinden dolayı gam ve kederden yana kalbi bomboş sabahı etti, demektir. el-Ahfeş de böyle demiştir.

el-Alâ b. Zeyd dedi ki: “Bomboş” yani nefret edici olarak anlamındadır. el-Kisaî ise herşeyi unutmuş ve hiçbir şeyi hatırına getirmeyen, diye açıklamıştır. Kalbi ona bağlanmış olduğu halde… diye de açıklanmıştır ki; bunu da Saîd b. Cübeyr rivâyet etmiştir.

İbnu’l-Kasım, Malik’den: “Bomboş” demek aklın gitmesi demektir. Yani Mûsa’nın Fir’avun’un eline düştüğünü işitince aşırı korku ve dehşetinden dolayı aklı başından gitti. Yüce Allah’ın:

“Kalpleri ise bomboş olacaktır.” (İbrahim, 14/43) âyeti da bu anlama yakındır. Yani İbrahim Sûresi’nde (belirtilen âyetin tefsirinde) belirtildiği gibi akıllan kendilerinde bulunmayarak, bomboş halde… demektir. Çünkü kalpler akılların merkezidir. Nitekim yüce Allah

“Kendileri ile akledecek kalpleri…” (el-Hac, 22/46) diye buyurmaktadır: “bomboş” anlamındaki kelimeyi-: “Korku ve dehşete kapılmış olarak” diye okuyanların kıraati bu açıklamanın lehine delil teşkil etmektedir.

en-Nehhâs der ki: Bu görüşlerin en sahihi birincisidir. Bu görüşte olanlar yüce Allah’ın kitabını en iyi bilenlerdir. Eğer kalbi Mûsa’yı anmanın dışında herşeyden yana bomboş ise vahyi de hatırlamıyordu demektir. Ebû Ubeyde’nin kederden yana bomboş şeklindeki açıklaması ise çirkin bir hatadır, çünkü ondan hemen sonra: “Şayet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik, az kalsın onu açıklayiverecekti” diye buyurmaktadır.

Saîd b. Cübeyr de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: O neredeyse: Vah oğlumun başına gelenler! diyecekti.

Fadale b. Ubeyd el-Ensarî (radıyallahü anh), Muhammed b. es-Sümeyka, Ebû’l-Aliye ve İbn Muhaysın; “Korku ve dehşete kapılmış olarak” şeklinde “fe” ve “ayn” ile; Korku ve dehşete kapılmak”dan gelmiş gibi okumaktadır. Öldürüleceğinden yana korkuya kapılmıştı, demektir. İbn Abbâs ise “kar, “ra” ve “ayn” ile; “şeklinde okumuştur ki bu da cemaatin okuyuşu olan: “Bomboş” kıraatine racidir. Bundan dolayı üzerinde saç bulunmayan başa; denilmiştir, çünkü saçtan yana bomboştur.

Kutrub, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından kimisinin etifsiz olarak; diye okuduğunu rivâyet etmiştir. Bu da “heder ve batıl olarak” demeye benzer. “Kanları kendi aralarında hederdir” demektir. Buna göre de âyetin anlamı şöyle olur: Kalbi hiçbir iş görmez olmuş, aklı gitmiş ve başına gelen musibetin ağırlığından dolayı kalpsiz kalmış gibi oldu.

Yüce Allah’ın;

“Sabahı etti” âyeti ile ilgili iki türlü açıklama yapılmıştır. Birincisine göre o Mûsa’yı geceleyin suya bırakmıştı, gündüzün kalbi bomboş sabahı etti. İkinci açıklamaya göre; o Mûsa’yı gündüzün suya bırakmıştı. Burada

“sabahı etti” ise oldu, anlamındadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Halifeler o çok doğru işleri yapıp gittiler,

Artık Medine de Velid’in oldu.”

“Az kalsın”; “Az kalsın o…”. takdirindedir. Burada zamir hazfedildiğinden ötürü “nün” da sakin gelmiştir. O halde bu (muhakkak demek olan) muhaffef dir. Bundan dolayı “Onu açıklayıverecekti” âyetinin başına “lâm” harfi gelmiş bulunmaktadır. Az kalsın durumunu açığa çıkaracaktı, demek olup; “Açığa çıktı, çıkar, göründü, görünür” kökünden gelmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Yani onu suya bıraktığında az kalsın vay benim yavrum, diye feryad edecekti.

es-Süddî dedi ki: Yavrusu emzirmek ve onu yetiştirmek üzere götürüldüğünde az kalsın o benim oğlumdur diyecekti.

Şöyle de denilmiştir: Mûsa gençlik çağına erişince, herkesin: Fir’avun oğlu Mûsa demekte olduğunu işitti. Bu ona ağır geldi ve bundan dolayı kalbi daraldı. Az kalsın: O benim oğlumdur deyiverecekti.

Bir başka açıklamaya göre “onu’daki zamir vahye ait olup ifade: Az kalsın bizim kendisine Mûsa’yı ona geri döndüreceğimize dair yaptığımız vah yi açıklayacaktı, takdirindedir. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir,

İbn Mes’ûd dedi ki: Az kalsın: Onun anası benim, diyecekti. el-Ferrâ’ dedi ki: Bu konuda kalbi daralmış olduğundan dolayı, az kalsın onun İsmini acıklayıverecekti.

“Kalbini pekiştirmeseydik” âyetini, Katade; îman ile, es-Süddî onu korumak suretiyle… diye açıklamışlardır. Sabır ile diye de açıklanmıştır. Kalbi pekiştirmek (radıyallahü anhbt) sabır ilham etmek demektir.

“Şayet inananlardan olsun diye…” yüce Allah kendisine:

“Biz onu sana döndüreceğiz” âyetindeki vaadini tasdik edip, doğrulayanlardan olsun diye… demektir.

Yüce Allah burada;

“Onu acıklayıverecekti” diye buyurup da diye buyurmamış olması, bu gibi sıfat (teaddi, geçiş) harflerinin ifadelerde bazen fazladan İlave edilmesinden dolayıdır. Mesela; “Halatı aldım” denildiği gibi (be harfi ziyadesiyle:), de denilebilir. Bunun; “Onun hakkında söz söyleyip açıklayıverecekti” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Kasas 9

Firavun’un karısı dedi ki: “O benim ve senin için göz aydınlığıdır. Onu öldürmeyin. Belki bize faydası olur ya da onu evlat ediniriz.” Onlar işin farkında değillerdi.

Diyanet Vakfı
Firavunun karısı (sepetin içinden erkek çocuk çıkınca kocasına:) Benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz, dedi. Halbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun’un hanımı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir gözbebeği (olsun); onu öldürmeyin, belki bize faydalı olur, yahut onu evlad ediniriz.” Onlarsa farkında değillerdi.

“Fir’avun’un hanımı dedi ki: Benim İçin de, senin için de bir gözbebeği (olsun); onu öldürmeyin.” Rivâyete göre Fir’avun’un Hanımı Âsiye sandukanın suda yüzmekte olduğunu görünce, bu sandukanın kendisine doğru sürüklendirilmesini ve açılmasını emretti. İçinde küçük bir bebek görünce, ona acıdı ve sevdi. Bunun için Fir’avun’a:

“Benim İçin de, senin için de bir gözbebeği (olsun)” dedi. Yani bu benim için de, senin için de bir gözbebeğidir. Buna göre “gözbebeği” lâfzı mahzuf bir mübtedânın haberidir. el-Kisaî böyle demiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bunda Ebû İshak’ın söz konusu ettiği uzak ihtimalli bir açıklama şekli daha vardır. O da mübtedâ olarak merfu olması, haberinin ise “onu öldürmeyin âyetinin olmasıdır. Bunun uzak olma ihtimali şudur: Çünkü bu durumda mana: O gözbebeği olmakla tanınan birisidir, şeklinde olur. Bu şekilde olmasının câiz olması da mananın şu şekilde olması halinde söz konusudur: O benim için de, senin için de bir gözbebeği olduğuna göre onu öldürmeyiniz.

Yüce Allah’ın:

“Ve sana” âyetinde İfadenin tamam olduğu da söylenmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Buna delil de Abdullah b. Mes’ûd’un şu şekildeki okuyuşudur: “Fir’avun’un hanımı dedi ki: Onu öldürmeyiniz, benim için ve senin için bir gözbebeğidir (bu).”

“Gözbebeği” anlamındaki kelimenin; “Benim için ve senin için gözbebeği olanı öldürme” anlamında nasb ile okunması caizdir.

Fir’avun’un hanımı:

“Onu öldürmeyin” deyip de “onu öldürme” dememiş olması Fir’avun’a zorbalara hitab edildiği gibi ve zorbaların kendileri hakkında haber verdikleri şekilde hitab etmesinden dolayıdır.

Bir diğer açıklamaya göre:

“Onu öldürmeyin” demesi şu demektir: Çünkü Allah, onu Mısır dışındaki bir yerden buraya sürüklemiştir, İsrailoğullarından birisi değildir.

“Belki bize faydalı olur.” Böylelikle biz ondan hayır elde ederiz.

“Yahut onu evlad ediniriz.” Âsiye’nin çocuğu olmuyordu, o bakımdan Mûsa’yı, Fir’avun’dan kendisine bağışlamasını istedi. O da Mûsa’yı ona bağışladı. Fir’avun rüyasını görüp, kahinlerine ve âlimlerine -daha önce geçtiği üzere- anlatınca onlar şöyle demişlerdi: İsrailoğullarından bir kişi senin bu hükümdarlığının sonunu getirecektir. Bunun üzerine İsrailoğullarının çocuklarını kesmeye koyuldu. Fakat bu gidişle nesillerini kurutacağını görünce, bir sene kesmeye, bir sene de hayatta bırakmaya karar verdi. Harun (aleyhisselâm) kesme emrinin uygulanmadığı sene, Mûsa ise kesme emrinin uygulandığı sene doğmuştu.

“Onlarsa farkında değillerdi.” Bu şanı, yüce Allah’ın olayın anlatımı ile ilgili yeni bir âyetidir. Yani onlar helaklerinin onun sebebiyle olacağının farkında değillerdi. Bunun kadının söylediği sözlerin devamı olduğu da söylenmiştir. Yani İsrailoğulları bizim onu aldığımızı bilmiyorlar, onlar ancak onun bizim çocuğumuz olduğunu biliyorlar.

Te’vil bilginleri Fir’avun hanımının: “Benim için de, senin için de gözbebeği (olsun)” sözlerini ne zaman söylediği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim bu sözleri Fir’avun’a durumu haber verip de sandukayı sudan aldıkları sırada söylemişti. Ona bunu haber verdiğinde o hemen İsrailoğullarından olduğunu anlamıştı. Bu şekilde sandukaya bırakılmasından maksadın kesilmekten kurtulması olduğunu da anlamıştı. O bakımdan: Bana kesicileri getirin diye emir verince, hanımı da belirtilen sözleri söyledi. Bunun üzerine Fir’avun: Benim İçin gözbebeği olmasına gelince, böyle bir şey söz konusu değildir, diye cevap vermişti.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eğer Fir’avun evet benim için de böyle olsun, demiş olsaydı, Mûsa’ya îman edecekti ve onun için de bir gözbebeği olacaktı.” İbn Kesîr, Tefsir, Mİ, 149.

es-Süddî dedi ki: Fir’avun’un hanimi Mûsa’yı yürüme çağına gelinceye kadar yetiştirdi. Fir’avun onda bir yiğitlik gördü. Onun İsrailoğullarından olduğunu anladı, onu eline aldı. Mûsa eliyle Fir’avun’un sakalını çekiştirmeye başladı. İşte o vakit onu kesmek istedi ve hanımı da o sırada bu sözleri ona söyledi. Yakut ile kor ateşle de o zaman onu denedi. İşte -daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/27. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- dili o zaman yandı ve dilindeki ağırlık (düğüm) o zaman oldu.

el-Ferrâ” dedi ki: Ben kendisine es-Süddî denilen, Muhammed b. Mervan’, el-Kelbî’den, o Ebû Salih’ten, o İbn Abbâs’tan şunları söylediğini naklederken dinledim: Kadın: “Benim için bir gözbebeğidir, senin için ise değil” dedikten sonra: “Onu öldüreceksiniz ha!” dedi. el-Ferrâ” dedi ki: Bu ise bir lahn (kurallara uygun olmayan) bir okuyuştur.

İbnu’l-Enbarî dedi ki; Böyle bir okuyuşun lahn olduğuna hüküm vermesinin sebebi şudur: Eğer böyle olsaydı, bunun “nûn” ile; “Onu öldüreceksiniz” şeklinde olması gerekirdi. Çünkü muzari fiil başına nasb eden ya da cezm eden bir amil gelmediği sürece merfu olur. “Nûn”un sabit olması onda ref’ alametidir.

el-Ferrâ” (devamla) dedi ki: Bu şekildeki okuyucu reddetmeyi pekiştiren husus da Abdullah b. Mes’ûd’un; “Fir’avun’un hanımı dedi ki: Onu öldürmeyiniz, benim için de, senin için de bir gözbebeği (olsun)” şeklinde ve “onu öldürmeyiniz” emrini başa alarak okumuş olmasıdır.

Kasas 8

Firavun’un ailesi onu aldı, kendilerine düşman ve üzüntü olsun diye. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve orduları hataya düşenlerdi.

Diyanet Vakfı
Nihayet Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak (nehirden) aldı.O, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Firavun ile Haman ve askerleri yanlış yolda idiler.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Fir’avun hanedanı onu aldılar. Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı. Muhakkak Fir’avun, Haman ve orduları suçlu kimselerdi.

“Sonra Fir’avun hanedanı onu aldılar, çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı.” Çünkü onların onu alışları, sonuç itibariyle onlara düşman ve bir tasa sebebi olmasına kadar götürecekti. Buna göre buradaki: “(……..) Olacaktı” lâfzındaki lâm, lâm-ı akıbet ve lâm-ı sayruret diye bilinir. Çünkü onlar Mûsa (aleyhisselâm)’ı kendileri için bir göz aydınlığı olsun diye aldılar, fakat sonunda onlara düşman ve tasa sebebi oldu. Böylelikle yüce Allah, burada hali, akıbetin durumu ile zikretmektedir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“(Sonunda) ölüm için büyütmektedir herbir süt emziren,

Evlerimizi de zaman onları yıksın diye bina ediyoruz.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Anneler oğlaklarını (yavrularını) ölüm için beslemektedir,

Tıpkı meskenlerin zamanla sonunda yıkılması için bina edilmesi gibi.”

Yani binanın akıbeti yıkımdır, Hal-i hazırda bina yapılıyor diye sevinilse dahi.

İltikat: Almak, bir şeyi aramaksızın, istemeksizin bulmak demektir. Araplar aramaksızın ve istemeksizin buldukları bir şey hakkında;

Onu buldu, bulmak”; “Filan kişiyi aramaksızın buldum” derler. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Ve bir bu kaynağı ki, onu aramadan buldum.”

Lukata (buluntu) da buradan gelmektedir. Buna dair hükümler yeteri kadarı ile daha önceden Yusuf Sûresi’nde (12/10. âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

el-A’meş, Yahya, el-Mufaddal, Hamza, el-Kisaî ve Halef “bir tasa” anlamındaki âyeti şeklinde “ha” ötrelî ve “ze” sakin olarak okumuştur. Diğerleri ise her iki harfi de üstün olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Ebû Hatim de üstün okuyuşu benimsemiştir. Bunların ikisi de, iki ayrı söyleyiştir. Tıpkı; “Yokluk, hastalık, doğruluk” kelimelerinin iki türlü söylenişi gibi.

“Muhakkak Fir’avun, Haman” onun Kıptîlerden veziridir

“ve orduları suçlu” isyankâr, müşrik ve günahkâr

“kimselerdi.”

Kasas 7

Musa’nın annesine: “Onu emzir. Ona karşı korktuğunda, onu nehre bırak. Korkma ve üzülme. Şüphesiz biz onu sana döndüreceğiz ve onu gönderilenlerden yapacağız.” diye vahyettik.

Diyanet Vakfı
Musanın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa’nın anasına: “Onu emzir, onun adına bir tehlikeden korkarsan onu hemen denize bırak. Korkma ve üzülme! Şüphesiz Biz onu sana döndürecek ve onu peygamberlerden kılacağız” diye vahyettik.

“Mûsa’nın anasına: ‘Onu emzir…’ diye vahyettik” âyetinde geçen vahyin anlamına ve ne şekilde yorumlanacağına dair açıklamalar daha önceden (mesela Al-i İmrân, 3/44. îvetin, Meryem, 19/11. âyetin, Tâ-Hâ, 20/38. âyetin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mûsa’nın annesine yapılan bu vahyin mahiyeti hakkında görüş ayrılıkları vardır. Bir kesim bu rüyada ona söylenmiş bir sözdür derken, Katade bu bir İlham idi demiştir. Bir başka kesim: Bu kendisine görünen bir melek vasıtasıyla olmuştur demiştir. Mukâtil dedi ki: Cebrâîl bu hususu ona bildirmişti. Buna göre bu ilham değil, bildirmek suretinde bir vahiydir. Bununla birlikte herkes Mûsa’nın annesinin peygamber olmadığını icma ile kabul etmiştir. Ona meleğin gönderilmesi ise meleğin Buhârî ve Müslim tarafından rivâyet edilen meşhur hadiste kel, abraş ve kör ile konuşması kabilindendir. Biz bu hadisi daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/60. âyetin tefsirinde, 24. başliğın sonlarında) zikretmiş bulunuyoruz. Bunun dışında ayrıca peygamberlik söz konusu olmaksızın, meleklerin İnsanlarla konuştuklarına dair gelen başka rivâyetler de bu kabildendir. Melekler İmrân b. Husayn’a selam vermişlerdir. Fakat o bununla peygamber olmamıştı.

Mûsa’nın annesinin ismi Ayariha idi. es-Süheylî’nin naklettiğine göre Eyarihat de denilmiştir. es-Sa’lebî dedi ki: Mûsa’nın annesinin ismi Luha’dır, babasından itibaren de Haned b. Lavî b. Ya’kub’dur.

“Onu emzir” âyetini Ömer b. Abdu’l-Aziz “nûn” harfini esreli ve elifi de vasıl elifi kabul ederek; diye okumuştur. “Onu emzir” fiilinin başındaki hemzenin hazfedilmesi tahfif iledir, daha sonra iki sakinin arka arkaya gelmesi dolasıyla “nûn”u esre ile harekelemiştir.

Mücahid dedi ki: Onu emzirmek ile ilgili vahiy doğumundan önce idi. Başkası ise sonra olmuştur demektedir. es-Süddî de dedi ki: Mûsa’nın annesi Mûsa’yı doğurunca doğumun akabinde ona süt vermesi emri verildi ve âyet-i kerimede belirtilen hususları yapması söylendi. Çünkü korkuya kapılması doğumunun akabinde olmuştu.

İbn Cüreyc dedi ki: Ona bir bahçede dört ay süreyle süt emzirmesi emredildi. Şayet sütü ona yeterli gelmeyeceğinden dolayı ağlayıp sesini yükseltmesinden korkarsa bu sefer belirtilen hususları yapması emredilmişti.

Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Şu kadar var ki sonuncu görüşü de yüce Allah’ın:

“Onun adına bir tehlikeden korkarsan” âyeti desteklemektedir. Çünkü; şart edatı gelecek zaman için kullanılır.

Rivâyet olunduğuna göre; o, hasır otundan bir sanduka yaptı ve onu içinden ziftledi. Mûsa’yı içine bıraktıktan sonra da bu sandukayı Mısır’daki Nil nehrine bıraktı. Buna dair haberler daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/36. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: İsrailoğulları Mısır’da çoğalınca insanlara haksızlık etmeye ve masiyetler işlemeye koyuldular. Allah da Kıptî’leri onlara musallat etti, onları en kötü şekilde azaba uğrattılar ve bu, yüce Allah onları Mûsa (aleyhisselâm) vasıtası ile kurtarıncaya kadar devam etti.

Vehb dedi ki: Bana ulaştığına göre Fir’avun, Mûsa sebebiyle yetmişbin çocuk kesti. Doksanbin çocuk kestiği de söylenmektedir.

Rivâyet olunduğuna göre, annesinin doğumu yaklaşıp doğım sancıları başlayınca İsrailoğullarından doğum yapacak hamilelerle görevli ebelerden birisinin, annesine karşı samimi bir sevgisi vardı. Bu ebeye: Haydi senin bana duyduğun sevginin bugün bana faydası olsun dedi. Ona doğumu yaptırdı. Mûsa dünyaya gelince, güzünün önündeki “nûr” kadını dehşete düşürdü, iliklerine kadar titredi. Ona duyduğu sevgi kalbine işleyiverdi ve sonra şunları söyledi: Ben aslında senin yanına çocuğunu öldürmek ve durumu Fir’avun’a haber vermek için gelmiştim. Fakat senin oğluna karşı duyduğum sevginin benzerini asla kimseye karşı duymuş değilim, sen onu iyi koru. Ebe kadının yanından çıkıp, gidince Fir’avun’un casusları geldi. Onu bir beze sarıp, ateş yanmakta olan bir tandıra bıraktı. Aklı başından gittiği için ne yaptığını bilemiyordu. Etrafı araştıran casuslar bir şey bulamayınca çıkıp gittiler. Annesi onu nereye bıraktığını dahi bilmiyordu. Tandırdan bir ağlama sesi duydu, yüce Allah ateşi onun için serin ve selametli kılmıştı.

“Korkma” âyeti iki türlü açıklanmıştır: İbn Zeyd’in açıklamasına göre suda boğulacağından yana onun için korkma, Yahya b. Sellam’ın açıklamasına göre de onun zayi olacağından yana korkma, demektir.

“Ve üzülme.” Bunda da iki türlü açıklama söz konusudur: Ondan ayrılacağın için üzülme, bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Öldürüleceğinden yana üzülme diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da Yahya b. Sellâm’a aittir.

Denildiğine göre annesi onu dört ay süreyle emzirdikten sonra eni beş karış, boyu beş karış olan bir sandukaya koydu, anahtarı da sandukaya yerleştirdikten sonra suya bıraktı. el-Kelbî’nin naklettiğine göre başkaları üç ay, daha başkaları da sekiz ay emzirmiştir, demiştir.

Yine nakledildiğine göre marangoz bu sandukayı yapıp bitirdikten sonra durumu gidip Fir’avun’a ulaştırdı. Onunla birlikte Mûsa’yı alıp getirecek kimseler gönderdi. Yüce Allah marangozun gözlerini ve kalbini mühürledi, yolu bir türlü bulamadı. Bu sefer Fir’avun’un kendisinden korktuğu küçük çocuğun bu olduğuna inandı ve o andan itibaren îmana geldi. İşte Fir’avun hanedanından îman eden şahıs budur. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Mûsa (aleyhisselâm), sandukası içinde annesinin gözünden kaybolduktan sonra, şeytan ona pişmanlık duygulan verdi ve kendi kendisine şöyle dedi: Benim yanımda kesilseydi de onu kefenleseydîm ve gömseydim. Bu benim onu denize bırakmamdan daha iyiydi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Şüphesiz Biz, onu sana döndürecek ve onu” Mısır halkına “peygamber kılacağız” diye buyurdu.

el-Esmaî dedi ki: Ben bedevi Arap bir kadını şu beyitleri okurken dinledim:

“Mağfiret dilerim bütün günahlarım için Allah’tan,

Bana helal olmayan bir insanı öptüm ben.

Ceylan gibi yumuşak bir tavrı vardı onun,

Gece yarı oldu ve ben daha namazımı kılmadım.”

-Allah kahretsin seni ne kadar da fasihsin! dedim, o şöyle dedi: Yüce Allah:

“Mûsa’nın anasına… onu emzir… diye vahyettik.” âyetinde tek bir âyette iki emir, iki yasak, İki haber ve iki müjdeyi bir arada zikretmişken benim, bu söylediklerim fasih mi sayılır? dedi.

Kasas 6

Ve onları yeryüzünde yerleştirmek, Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, korktukları şeyi onlardan göstermek istiyorduk.

Diyanet Vakfı
Ve o yerde onları hakim kılmak; Firavun ile Hamana ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek (istiyorduk).

Kurtubi Tefsiri
Ve onlara arzda güç ve imkân verelim, Fir’avun’a ve Haman’a ve ordularına da onlardan korkageldiklerini gösterelim (istiyorduk).

“Ve onlara arzda güç ve İmkân verelim.” Yeryüzünde ve ora ahalisi üzerinde onlara imkân ve iktidar verelim, tâ ki orayı yönetimleri altına alsınlar. Arzdan kasıt da Şam ve Mısır’dır.

“Fir’avun, Haman’a ve ordularına da onlardan korkageldiklerini gösterelim.” Yani Biz, Fir’avun’a bunları da göstermek istiyorduk.

el-A’meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Halef “gösterelim” âyetini; “Görsün” diye “ya” ile ve: “Gördü” fiilinin sülâsisi (ziyadesiz şekli) diye okumuşlardır. Buna karşılık “Fir’avun, Haman ve orduları” âyetlerini da fail olduklarından dolayı ref ile okumuşlardır. Diğerleri ise ötreli “nûn” ve esreli ra ile; “Gösterdi, gösterir”den rubai bir fiil olarak “gösterelim” anlamında okumuşlardır. İfadenin akışına uygun olan okuyuş budur. Çünkü bundan öncesi “istiyorduk” bu fiilden sonrası da “imkân verelim” şeklinde idi. Dolayısıyla “Fir’avun’a, Haman’a ve ordularına” anlamındaki âyetleri de fiilin mef’ûlü olarak nasb ile okumuşlardır. el-Ferrâ” da “Allah Fir’avun’a göstersin” anlamında olmak üzere; “şeklinde “ya” ötreli, “ra” esreli ve sonraki “ya” üstün olarak okumayı câiz kabul etmiştir.

“Onlardan korkageldikleri” âyeti şu demektir: Onlara İsrailoğullarından bir adamın eli üzere helâk edilecekleri haber verilmişti. Bundan dolayı “onlardan” yüce Allah kendilerine “korkageldikleri” şeyi göstermiş oldu.

Katade dedi ki: Fir’avun’un bir müneccimi vardı. Bu müneccim kendisine şöyle demişti: Bu sene doğacak bir evlat senin hükümdarlığına son verecektir. Bunun üzerine Fir’avun o sene doğan çocukların öldürülmesini emretmişti. Buna dair açıklamalar daha Önceden geçmiş bulunmaktadır.

Kasas 5

Ve biz, yeryüzünde zayıf bırakılanlara nimet vermek, onları önderler yapmak ve onları mirasçılar yapmak istiyorduk.

Diyanet Vakfı
Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) varis kılmak istiyorduk.

Kurtubi Tefsiri
Biz ise o arzda mustaz’aflara lütuf etmek, onları önderler yapmak ve onları varisler kılmak istiyorduk.

“Biz ise o arzda mustaz’aflara lütuf etmek” onlara lütuf ve ihsanda bulunmak, nimetler bağışlamak

“onları önderler yapmak…” İbn Abbâs: Hayırlarda liderler, Mücahid: hayra davet edenler, Katade de yöneticiler ve hükümdarlar yapmak… diye açıklamıştır. Katade’nin delili de yüce Allah’ın:

“Sizi hükümdarlar yapmış…” (el-Mâide, 5/20) âyetidir.

Derim ki: Bu daha umumi bir açıklamadır. Çünkü hükümdar aynı zamanda kendisine uyulan ve arkasından gidilen İmâm yani önder demektir.

“Ve onları” Fir’avun’un mülküne

“vârisler kılmak İstiyorduk.” Onun mülküne mirasçı olacaklar ve Kıptîlerin meskenlerine yerleşecekler. Bunlar geçmişte gerçekleşen olayların anlatımıdır. İşte yüce Allah’ın:

“Rabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel vaadi, sabretmelerinden ötürü bütünüyle yerini buldu” (el-A’raf, 7/137) âyetinin anlamı da budur.

Kasas 4

Şüphesiz Firavun, yeryüzünde büyüklendi ve halkını fırkalara ayırdı. Onlardan bir grubu zayıflatıyordu; oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz o bozgunculardandı.

Diyanet Vakfı
Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Fir’avun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı ve ora ahalisini bölük bölük ayırıp onlardan bir kesimi zayıf düşürmek istiyor; oğullarını boğazlatıp, kadınlarını hayatta alıkoyuyordu. Gerçekten o bozgunculardan idi.

“Şüphe yok ki Fir’avun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı.” Büyüklük tasladı, zorbalık etti. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve es-Süddî yapmıştır. Katade dedi ki: O kâfirliği dolayısıyla Rabbine ibadeti kendi büyüklüğüne yedirmeyip rubûbiyet iddiasında bulundu. Mülkü ve saltanatı ile büyüklük tasladı, dolayısıyla elinin altında bulunanlara karşı üstünlük kurmaya kalkıştı, diye de açıklanmıştır. Buradaki

“arzda” âyetinden kasıt da Mısır arazisidir.

“Ve ora ahalisini bölük bölük ayırıp…” hizmet hususunda onları çeşitli fırkalara ve sınıflara ayırmıştı. el-A’şâ dedi ki:

“O öyle bir beldedir ki; ülkeleri yürüyerek kateden bir kimse korkar (orada);

Öyle ki; böyle birisi, sen orada (kendisine arkadaşlık edecek) arkadaşlar aradığını görürsün.”

“Onlardan bir kesimi” yani İsrailoğullarını

“zayıf düşürmek istiyor. Oğullarını boğazlatıp kadınlarını hayatta alıkoyuyordu. Gerçekten o bozgunculardan idi.” Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın;

“Oğullarınızı boğazlatıp kızlarınızı sağ bırakmakla size azâbın en kötüsünü yükleyen Fir’avun hanedanından…” (el-Bakara, 2/49) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır. Bunu yapmasına sebep ise kâhinlerin ona: İsrailoğulları arasında doğacak bir çocuk senin mülküne ve krallığına son verecektir, demiş olmalarıydı. Ya da bu sözü ona söyleyenler müneccimler idi. Bir diğer görüşe göre o bir rüya görmüş ve bu şekilde yorumlanmış idi.

ez-Zeccâc dedi ki: Fir’avun’un ahmaklığından hayret edilecek husus şu ki; o şayet kahin doğru söylemişse çocukları Öldürmenin ona faydasının olmayacağını, eğer yalancıysa öldürmenin anlamının olmayacağını farkedememişti.

Denildiğine göre; onları çeşitli bölüklere ayırmıştı. İsrailoğullarından herbir kavmi ayrı ve başlı başına bir işte angarya olmak üzere çalıştırıyordu.

“Gerçekten o” yeryüzünde yaptığı işleriyle, isyanlarıyla ve zorbalığıyla

“bozgunculardan idi.”

Kasas 3

Sana, iman eden bir kavim için Musa ve Firavun’un haberinden, gerçek olarak okuyacağız.

Diyanet Vakfı
İman eden bir kavim için (faydalı olmak üzere) Musa ile Firavunun haberlerinden bir kısmını sana gerçek şekliyle nakledeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Îman eden bir topluluk için Biz sana Mûsa ve Fir’avun’un haberinden bazısını hak ile okuyacağız.

“Îman eden bir topluluk için Biz sana Mûsa ve Fir’avun’un haberinden bazısını hak ile okuyacağız.” Mûsa (aleyhisselâm) ile Fir’avun ve Karun kıssaları (bu sûrede) zikredilmektedir. Böylelikle Kureyş müşriklerine karşı delil ortaya konulmakla ve Karun’un Mûsa’ya yakınlığının, kâfir olması dolayısıyla kendisine bir fayda sağlamadığını açıklamaktadır. İşte Kureyş’in Muhammed’e yakınlığı da böyledir. Ayrıca Fir’avun’un yeryüzünde üstünlük ve zorbalık tasladığını da açıklamaktadır. Onun bu hali ise küfründen kaynaklanıyordu. Dolayısıyla yeryüzünde büyüklük taslamaktan uzak durulmalıdır, Mal çokluğuna güvenerek güç ve kuvvete aldanmamalıdır. Çünkü bu iki tavır Fir’avun ve Karun un sergilediği tavırlardandı.

“Sana Mûsa ve Fir’avun’un haberinden bazısını” onların bir kısmını

“hak ile okuyacağız.” Bizim emrimize binaen Cebrâîl sana okuyacaktır.

“(Mealde:) Bazısı” burada teb’îz (kısmilik bildirme) İçindir.

“Haberinden” âyeti “okuyacağız” âyetinin mef’ûlüdür. Yani Biz, sana onlara dair haberlerin bir kısmını okuyacağız. (Bu yönüyle âyet), yüce Allah’ın:

“Yağ veren…” (el-Mu’minûn, 23/20) âyetine benzemektedir Burada merhum mtlfessir bu fiilin harf-i cer gelmeden mef’ûl almış gibi (lâzımı) bir mana taşıdığına işaret etmektedir.

“Hak İle” nin ise; kendisinde herhangi bir şüphe ve yalanın asla söz konusu olmayacağı doğruluk ile demektir.

“Îman eden bir topluluk İçin” Kur’ân’ı tasdik eden ve onun yüce Allah tarafından indirildiğini bilen bir topluluk için… demektir. Îman etmeyenler ise bunların hak olduğuna inanmazlar.

Kasas 2

Bunlar apaçık Kitab’ın ayetleridir.

Diyanet Vakfı
Bunlar, apaçık Kitabın ayetleridir.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar açıklayıcı kitabın âyetleridir.

“Bunlar açıklayıcı kitabın âyetleridir” âyetindeki Bunlar” ref mahallinde olup; “dili; Bunlar, onlar” anlamındadır ve “âyetler” ondan bedeldir. Bununla birlikte “okuyacağız” âyeti ile nasb mahallinde olması

“âyetler”in de ondan yine bedel olması da mümkündür. Bunun nasb kabul edilmesi de; “Zeyd’i vurdum” demeye benzer.

“Açıklayıcı” yani bereket ve hayrı apaçık, hakkı batıldan, helâli haramdan açıkça ayırdeden, peygamberlerin kıssaları ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliğini açıkça ortaya koyan,., demektir. “O şey açıklık kazandı” denilir. Burada merhum müfessir, bu fiilin ziyadesin ve başına hemze ziyadeli halinin aynı anlamı ifade ettiğine işaret ediyor.

Kasas 1

Tâ Sîn Mîm.

Diyanet Vakfı
Ta. Sin. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Tâ. Sîn. Mîm.

“Tâ. Sîn. Mîm” âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Neml 93

Ve de ki: “Hamd Allah’a aittir. Size ayetlerini gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız.” Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.

Diyanet Vakfı
Ve şöyle de: Hamd Allaha mahsustur. O, ayetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız (ama artık faydası olmayacaktır). Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Kurtubi Tefsiri
Ve de ki: “Hamdolsun Allah’a. O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbim yaptıklarınızdan gafil değildir.”

“Ve de ki hamdolsun Allah’a.” O’nun nimetlerine ve bizi doğru yola İletmesine,

“O size âyetlerini” gerek kendi nefislerinizde, gerek dışınızda

“gösterecek.” Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Âyetlerimizi onlara hem afakta (dış dünyalarında) hem de nefislerinde göstereceğiz.” (Fussilet, 41/53)

“Siz de onları” yani gerek kendi nefislerinizde, gerek göklerde, gerekse de yerde vahdaniyet ve kudretinin delillerini

“tanıyacaksınız.” Yüce Allah’ın şu âyeti da buna benzemektedir:

“Yakînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır. Kendi nefislerinizde de. Artık görmez misiniz?” (ez-Zâriyât, 51/20-21)

“Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.” Medineliler, Şamlılar ve Âsım’dan rivâyetle Hafs “te” ile muhatap kipi ile okumuşlardır. Buna sebeb ise;

“O size âyetlerini gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız” diye buyurulmuş olmasıdır. Bu durumda ifadeler tek bir şekilde uyum halinde devam eder, diğerleri ise öncesinde gelen; “kim hidayet bulursa” âyetine göre “ya” ile okumuşlardır, (radıyallahü anhbbin onların yaptıklarından gafil değildir demek olur). Böylelikle o âyet-i kerîme hakkında burada haber verilmiş olmaktadır.

Sûre burada tamam olmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Efendimiz Muhammed’e, onun aile halkına ve ashabına da Allah’ın salât ve selâmları olsun.

Neml 92

“Ve Kur’an’ı okumam emredildi. Kim doğru yolu bulursa kendi lehinedir. Kim saparsa de ki: ‘Ben ancak uyarıcılardanım.’”

Diyanet Vakfı
91, 92. (De ki:) Ben ancak, bu şehrin (Mekkenin) Rabbine -ki O burayı dokunulmaz kılmıştır- kulluk etmekle emrolundum. Her şey de zaten Ona aittir. Bana müslümanlardan olmam ve Kuran okumam emredildi. Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.

Kurtubi Tefsiri
Kur’ân’ı okumakla da. Kim hidayet bulursa, ancak kendi lehine hidayet bulur. Kim de sapıklığa düşerse, de ki; “Ben ancak uyarıcılardanım.”

“Ben ancak burayı saygıdeğer kılan” yaratmak ve mülkü itibariyle

“herşey kendisinin olan bu beldenin Rabbine ibadet etmekle emrolundum” âyetinde sözü edilen

“bu belde” yüce Allah’ın çok saygıdeğer kıldığı Mekke’dir. Yani O, burayı -birkaç yerde daha önce açıklandığı üzere- güvenlikli bir harem kılmıştır, orada kan dökülmez, kimseye zulmedilmez. Orada av avlanılmaz, hiçbir ağaç sökülmez.

İbn Abbâs

“burayı saygıdeğer kılan” âyetini

“belde” lâfzına uygun olmak üzere; diye okumuştur. Ancak diğerleri diye okumuşlardır. Bu da nasb mahallinde ve “Rabb”in sıfatıdır. Eğer “elif” ve “lâm” ile olmuş olsaydı, o takdirde; demek icab ederdi. Çünkü bu takdirde fiil kendisine ait olduğu failden başkasına uygun olarak gelmiş olacaktır. Eğer dediğimiz takdirde ayrıca; zamirini takdir etmemize ihtiyaç kalmaz.

“Müslümanlardan” emrine itaatle boyun eğen ve O’nu tevhid edenlerden

“olmakla da emrolundum. Kur’ân’ı okumakla da.” Yani Kur’ân’ı okumakla da emrolundum; yani bana onu oku, denildi.

“Kim hidayet bulursa ancak kendi lehine hidayet bulur.” Yani hidayet bulmasının sevabı ona aittir.

“Kim de sapıklığa düşerse” bana düşen tebliğ etmektir, üzerimde başka bir sorumluluğum yoktur. Bunu kıtal (Savaşı emreden) âyet neshetmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: “Kur’ân’ı okumakla âyeti ile nasb mahallindedir. el-Ferrâ”: İki kıraatten birisi;

“Ve Kur’ân’ı oku diye…” şeklindedir, demiş ve enir dolayısıyla cezm mahallinde olduğunu İddia etmiştir. İşte “vav”ın hazfediliş sebebi budur. en-Nehhâs dedi ki: Bizler kimsenin bu şekilde okuduğunu bilmiyoruz ve bu, bütün mushaflara muhalif bir hattır.

Neml 91

“Ben, sadece bu beldenin Rabbine kulluk etmekle emrolundum – ki O, burayı dokunulmaz kılmıştır – ve her şey O’na aittir. Ve Müslümanlardan olmam emredildi.”

Diyanet Vakfı
91, 92. (De ki:) Ben ancak, bu şehrin (Mekkenin) Rabbine -ki O burayı dokunulmaz kılmıştır- kulluk etmekle emrolundum. Her şey de zaten Ona aittir. Bana müslümanlardan olmam ve Kuran okumam emredildi. Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.

Kurtubi Tefsiri
Ben ancak burayı saygıdeğer kılan ve herşey kendisinin olan bu beldenin Rabbine İbadet etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla da emrolundum;

Neml 90

Kim bir kötülükle gelirse, yüzleri ateşe kapanır. “Yaptığınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
(Rablerinin huzuruna) kötülükle gelen kimseler ise yüzükoyun cehenneme atılırlar. (Onlara) «Ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz!» (denir).

Kurtubi Tefsiri
Kim de kötülükle gelirse, yüzleri üzere ateşe dökülürler. (Onlara): “işlediğinizden başkası ile mi cezalandırılacaksınız ki”? (denilir.)

“Kim de kötülükle gelirse” buradaki

“kötülük” şirk demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, en-Nehaî, Ebû Hüreyre, Mücahid, Kays b. Sa’d ve el-Hasen yapmışlardır. Te’vil ehli bir önceki âyette geçen “el-Hasen’e: İyilik”ten kastın lâ ilahe illallah, burada geçen “es-seyyie: Kötülük “ten kastın da bu âyette şirk anlamında olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.

“Yüzleri üzere ateşe dökülürler.” İbn Abbâs: bırakılırlar, ed-Dahhak: Atılırlar diye açıklamışlardır. “Kabı yüzüstü tersine çevirdim” denilir. Bunun lazım şekli de; …diye gelir. Arapçada bu şekil çok az kullanılır.

“İşlediğinizden” yani amellerinizin karşılığından

“başkası ile mi cezalandırılırsınız ki?” Yani onlara …cezalandırılır mısınız ki? denilecektir. Bu yüce Allah’ın söyleyeceği bir âyet da olabilir, meleklerin söyleyeceği bir âyet da olabilir.

https://kutsalayet.de/neml-89/,https://kutsalayet.de/neml-91/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız