"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Yazar: Hz.Ateist

Mülk 5

Andolsun, en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için taş yaptık. Onlar için alevli ateşin azabını hazırladık.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, dünya semâsını kandillerle süsledik. Onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Ayrıca onlara Sa’îr azabını hazırladık.

” Yemin olsun Biz, dünya semâsını kandillerle süsledik” âyetinde geçen:

“Kandiller” lâfzı; “‘ın çoğuludur. Yıldızlara “kandil” denilmesi aydınlık verdiklerinden dolayıdır.

“Onları şeytanlara atış taneleri yaptık.” Oranın alevli atışlarını… yaptık, anlamında olup muzaf hazfedilmiştir. Buna delil yüce Allah’ın:

“Meğer ki hızlıca hırsızlayıp bir şey kapan olsun. Hemen arkasından parlak, delici bir alev ona yetişir” (es-Saffat, 37/10) âyetidir. Buna göre kandiller yerlerinden kaybolmazlar ve bizzat onlar şeytanlara atış için kullanılmazlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Şeytanların taşlanmaları bizatihi yıldızlardan olmak üzere, zamirin kandillere râu olduğu da söylenmiştir. Bu durumda yıldızın kendisi düşmez, ancak ondan ışığından olsun, şeklinden olsun bir şey eksiimeksizin kendisiyle şeytana atış yapılan bir şeyler ayrılır. Bu açıklamayı, Ebû Ali: Bunlar kalıcı olmayan atış taneleri olmakla birlikte, nasıl süs olabilirler? diyen kimseye cevap olmak üzere yapmıştır.

el-Mehdevî dedi ki: Bu açıklama şeytanların gökten hırsızlama işittikleri şeylerin yıldızların bir yerinden olmasına binaendir. Birinci takdir ise, şeytanların hırsızlama aldıkları haberlerin yıldızların bulunduğu yerden daha aşağıda bulunan havadan olması takdirine göredir.

el-Kuşeyri dedi ki: Ebû Ali’nin açıklamasından daha uygunu şöyle dememizdir: Bu yıldızlar kendileri ile şeytanlara atış yapılmadan önce bir zînet idi.

“Atış taneleri” lâfzı; in çoğulu olup kendisi ile atış yapılan şeye ad olarak kullanılan bir mastardır.

Katade dedi ki: Yüce Allah, yıldızları üç hikmetle yaratmıştır. Sema için zinet olmaları, şeytanlar için atış taneleri ve karada, denizde ve zamanın bulunması için kendileri ile yol bulunan alâmet olmaları için. Buna göre kim yıldızlar hakkında bunların dışında bir tevil ve açıklamada bulunacak olursa, hakkında bilgisi olmayan bir şeyi açıklamaya kendisini zorlamış, haddi aşmış ve zulmetmiş olur,

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Allah’a yemin ederim, yer ve sema ehlinden hiçbir kimsenin bir yıldızı dahi yoktur. Fakat onlar kâhinliği bir yol ediniyorlar ve yıldızları da buna bir sebep ve gerekçe gösteriyorlar.

“Ayrıca onlara” şeytanlara

“Sa’îr” yangın ve alevin en şiddetlisi

“azabını hazırladık” “Ateş şiddetlice alevlendi, yandı” denilir. Bu şekilde yanan ateşe de: ile, denilir. Tıpkı öldürülen kimseye: ile denilmesi gibi.

Mülk 4

Sonra tekrar tekrar bak; gözün bitkin ve yorgun olarak sana döner.

Diyanet Vakfı
Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) aciz ve bitkin halde sana dönecektir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra gözü(nü) tekrar tekrar çevir ve bak! Göz hor ve hakir, yorulmuş olarak yine sana dönecektir.

“Sonra gözü tekrar tekrar çevir ve bak!” âyetindeki:

“Tekrar tekrar” lâfzı mastar konumundadır. Çünkü; iki defa çevir demek olup, bu da biri diğerinin ardından çevirmek demektir. İki defa (tekrar tekrar) bakmayı emretmesi, şundan dolayıdır: İnsan bir şeye bir defa baktığı takdirde ona ikinci bir defa bakmadığı sürece o şeyin kusurunu görmez. Yüce Allah da bunu haber vermektedir: O kimse göğe iki defa bakacak dahi olsa, hiçbir kusur göremeyeceği gibi, ona baktıkça hayret edecektir. Allah’ın:

“Göz hor ve hakir… olarak yine sana dönecektir” âyeti bunu anlatmaktadır. Yanı bu kabilden herhangi bir şey görebilmek imkânından uzak, zilletle ve küçülmüş olarak dönecektir. -Aynı kökten olmak üzere-: “Köpeği kovdum ve uzaklaştırdım” demektir. “Köpeğin kendisi uzaklaştı’: denilir. Buna göre bu fiil hem geçişli, hem geçişsizdir. da aynı anlamdadır. “Gözü görmesi; görmeyecek kadar oldukça zayıfladı, zayıflamak” demektir. İşte yüce Allah’ın:

“Göz hor ve hakir… olarak yine sana dönecektir” âyetindeki “Hor ve hakir olarak” lâfzı da buradan gelmektedir.

İbn Abbâs dedi ki;

“Hor ve hakir” istediği, arzu ettiği şeyi göremeyen kimse demektir.

“Yorulmuş olarak” âyeti, yorgunluğun en ileri derecesine varmış olarak, demektir. O halde (fa’îl veznindeki bu şekil) “fail” anlamında olup, yorgun, bitkin düşmek demek olan: ‘den gelmektedir. Bununla birlikte; “O şeyin uzaklığı o kimseyi yorgun ve bitkin düşürdü” kullanımından mef’ûl anlamında olması da mümkündür. İbn Abbâs’ın açıklaması da bu anlama gelir. Şairin şu beyitinde de bu kabildendir:

“Her kim ulaşabileceği noktadan daha yukarısına göz dikecek olursa,

Onun o göz dikmesi, yorulmuş, bitkin düşmüş ve hor ve hakir geri döner.”

“Mesafenin uzaklığından dolayı (veya uzun zamandan beri) gözü zayıfladı ve bitkin düştü” gibi ifadeler kullanılır. Bu durumda olana: ya da; denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Ben ona Mina’dan el-Muhassib’de baktım da

Göz bana yorgun ve bitkin olarak geri döndü.”

Bir başka şair de bir deveden sözederken şöyle demektedir:

“Ona doğru gözlerin bakışı yorgun ve bitkindir.”

Şair burada: “Ona doğru” lâfzını zarf olarak nasbetmiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Atların üstü başı kirlendi, hâlâ onların asil olanları Bitkin ve yorgundur.

Buna karşılık geride kalanları yolda gelmeye devam etmektedir.”

Bu lâfzın, “pişman olan kimse” anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır;

“Ey demirci kızı! Pişman değilim bugün

Geçip giden bir şey için.”

Buradaki: “iki kere (mealde; tekrar tekrar)”den kasıt, çokluktur, Buna delil de yüce Allah’ın:

“Göz hor ve hakir, yorulmuş olarak yine sana dönecektir” âyetidir. Bu da çokça bakmaya delildir,

Mülk 3

O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik görmezsin. Gözünü çevir, bir bozukluk görüyor musun?

Diyanet Vakfı
O ki, birbiri ile ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allahın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?

Kurtubi Tefsiri
O, tabaka tabaka yedi gök yaratandır. “Rahmân’ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi gözü çevir de bak! Bir çatlak görecek misin?”

“O tabaka tabaka” yani biri diğerinin üstünde

“yedi gök yaratandır.” Bu göklerin birbirine yapışık bölümleri ise onların kıyılandır, İbn Abbâs’tan böylece rivâyet edilmiştir.

“Tabaka tabaka” lâfzı

“yedi” lâfzının sıfatıdır. Buna göre mastar ile nitelendirilmiş olmaktadır. “Birbirine mutabık” anlamında mastar olduğu da söylenmiştir. Yani o yedi gök yarattı ve bunları biri diğerinin üzerinde tabaka halinde yahut biri diğerine mutabık yahut biri ötekine mutabık gelecek şekilde yaratandır, demektir. Sîbeveyh dedi ki: Bu lâfız ikinci mef’ûl olarak nasbeditmiştir.

Derim ki: Bu durumda:

“Yaratan”; “Var eden” ile “Yapan, meydana getiren” anlamında, “(……..): Tabaka tabaka” lâfzı da; (……..) çoğulu olur. (……..)’in çoğulunun; “diye gelmesi gibi. Bunun: Tabaka” lâfzının çoğulu olduğu da söylenmiştir.

Eban b. Tağlib dedi ki: Bedevinin kişiyi yererken: “Onun kötülüğü üstüstedir (tabaka tabaka gelir), hayrı ise kalıcı değildir” derken duydum,

Kur’ân-ı Kerîm’in dışında bu ibarenin:

“Tabaka tabaka yedi gök'” şeklinde “gökler” lâfzının sıfatı olarak cer ile gelmesi de mümkündür. Bunun (bu yönüyle) bir benzeri:

“Ve yedi yeşil başak” (Yusuf, 12/46) âyetidir.

“Rahmân’ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin” âyetinde -ki:

“Düzensizlik” lâfzını Hamza ve el-Kisâî elifsiz olarak, “vav’: harfi de şeddeli şekilde: “Düzensizlik” diye okumuşlardır. İbn Mes’ûd ve arkadaşlarının kıraati de budur. Diğerleri ise “elif ile okumuşlardır, İki ayrı söyleyiştir. Hepsi de aynı manalara gelen: Taahhüt etmek,”Tahammül göstermek,”; “Başka türlü göstermek, “Küçük görünmek” Kat kat olmak, katlanmak” ile; Uzaklaşmak” gibi.

Ebû Ubeyd; okuyuşunu tercih etmiş ve bu hususta Abdurrahman b. Ebi Bekr’in söylediği; “Kızları hususunda benim gibi birisi nasıl olur da dikkate alınmaz, fikri sorulmaz” ifadesini delil göstermiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu Ebû Ubeyd’in reddolunan bir görüşüdür. Çünkü bu şekilde bir kullanıma, kendileri ileri götürülen, diğeri ile uyumları bozulan manası verilir. Âyet-i kerimede ise; okuyuşu daha uygundur, Nitekim işler arasında farklılık ve uzaklık olduğu vakit: fiili kullanılabileceği gibi; fiili de kullanılabilir. Biri diğerini geçti, demek olur. Nitekim bundan önce yüce Allah:

“O tabaka tabaka yedi gök yaratandır” diye buyurmuş bulunmaktadır. Yani sen Rahmân’ın yaratmasında herhangi bir eğrilik, bir çelişki, bir farklılık (ayrılık, tutarsızlık) göremezsin. Aksine onlar suretleri ve sıfatları itibariyle değişseler bile, yaratıcılarına delil teşkil edecek şekilde dosdoğru ve İstikamet üzeredirler.

Bununla kastedilenin yalnızca gökler olduğu da söylenmiştir. Yani sen göklerin yaratılmasında bir kusur göremezsin.

Bunun aslı: “Geçmek, geride bırakmak”dan gelmektedir. Bu da bir şeyin ötekini geçerek, geride bırakarak düzgünlüklerinin azlığı dolayısıyla arada boşluk meydana gelmesi anlamındadır. Buna da İbn Abbâs (radıyallahü anh)’ın, herhangi bir farklılık (göremezsin) şeklindeki açıklaması delil teşkil etmektedir,

Ebû Ubeyde dedi ki: -Bir şey geçti anlamında denilir.

Daha sonra insanlara ibret alsınlar, O’nun kudreti hakkında tefekkür etsinler diye yarattığı varlıklara dikkatle bakmalarını emrederek:

“Haydi gözü(nü) çevir de bak. Bir çatlak görecek misin?” diye buyurmaktadır. Yani gözünü semaya tekrar çevir. (Aynı anlamda): “Gözünü semada evirip çevirdi” denildiği gibi; “Semaya yoruluncaya kadar baktı” da denilir. Anlamlar birbirine yakındır.

Yüce Allah’ın: “(……..): Haydi… çevir” âyetinde “fe” harfini, daha öncesinde zikredilmiş bir fiil bulunmamakla birlikte getirmesi, önceden

“göremezsin” diye buyurmuş olmasından dolayıdır. Yani bak, sonra gözünü tekrar çevir, herhangi bir çatlak görecek misin? demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

lâfzının; “çatlaklar” demek olduğu Mücahid ve ed-Dahhak’tan nakledilmiştir. Katâde; Bir tutarsızlık, es-Süddi: Bir delik, İbn Abbâs: Bir gevşeklik diye açıklamışlardır. Bunun kökü: ‘den gelmektedir ki; bu da çatlamak demektir. Şair şöyle demiştir:

“O size direksiz olarak bir sema bina etti,

Ve süsledi onu, onun hiçbir çatlağı da yok.”

Bir başka sair de şöyle demektedir:

“Sen kalbi(mi) çatlattın, sonra içine serptin

Sevgini de; kaynadı, birbirine böylelikle çatlaklar yapıştı.

İçeceğin varamadığı bir yere kadar vardı ve sarhoşluğun da

Fakat ona bir türlü sevinç ulaşamadı.”

Mülk 2

O, hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır. O, üstün ve bağışlayandır.

Diyanet Vakfı
O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır. O Azizdir, Gafûrdur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Ölüm ve Hayat:

“O… ölümü ve hayatı yaratandır” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Yani O, sizi ölüm için ve hayat için yaratmıştır. Bu da dünya hayatında ölüm için, ahiret hayatında da hayat için yaratmıştır, demektir. Ölümü hayattan önce zikretmesinin sebebi ise ölümün kahredici özelliğinin bulunmasından dolayıdır. Nitekim yüce Allah kızları, oğlan çocuklardan önce zikrederek;

“Dilediğine kızlar ihsan eder…” (eş-Şurâ, 42/49) diye buyurmaktadır.

Ölümü önce zikretmesinin, daha önce var olmasından dolayı olduğu da söylenmiştir. Çünkü eşya başlangıçta ölü hükmünde idi. Nutfe, toprak ve buna benzerlerinde olduğu gibi.

Katade dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu: “Şüphesiz yüce Allah, Âdemoğullarını ölüm ile zelil kılmış, dünyayı hayat yurdu, sonra ölüm yurdu, âhireti ise mükâfat yurdu, sonra da ebedi kalınacak yurt kılmıştır.” Taberî, Câmiu’l-Beyân, XXIX, İde Katade’nin âyeti açıklaması olarak; ayrıca bk. İbn Kesîr, Tefsir, IV, 397

Ebû’d-Derdâ’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Üç şey olmasaydı Âdemoğlu asla başını önüne eğmezdi. Fakirlik, hastalık ve ölüm. Bununla birlikte o, yine çok atılgandır.” Ebû Nuaym, Hilye, VII, 277de; Abdurrahman b. Ali Ehııl-Ferat, Safvetu’s-Safve, Beyrut 1399/1977, II, 234’cle Süfyan b. Uyeynenin sözü alarak.

2- Ölümün Hayattan Önce Sözkonusu Edilmesinin Sebebi:

“Ölümü ve hayatı yaratandır” âyetinde, hayattan önce ölümü zikretmektedir. Çünkü insanlar arasında amelde bulunmaya en çok koşan kişi. ölümü sürekli gözünün önünde bulundurandır. O halde âyet-i kerimenin zikredilmesinde gözetilen maksad açısından daha önemli olduğundan ötürü ölüm öne alınmıştır.

İlim adamları şöyle demiştir; Ölüm ne katıksız bir yokluk, ne de sadece bir yok oluştur. O sadece ruhun beden ile ilişkisinin kesilip, ayrılması, ikisi arasında bir engel oluşturmasıdır. Bir halden bir diğerine değişmek ve bir yurttan diğerine taşınmaktır. Hayat ise bunun aksidir.

İbn Abbâs, el-Kelbî ve Mukâtil ‘den şöyle dedikleri nakledilmektedir; Ölüm ve hayat iki cisimdir. Ölüm bir koç şeklinde yaratılmış olup her neye uğrarsa ve her ne onun kokusunu alırsa mutlaka ölür. Hayat da ablak (siyah-beyaz karışımı bir renkte) dişi bir kısrak suretinde yaratılmıştır. -Cebrâîl’in ve peygamberlerin bindiği at bu idi,- Adımını gözün görebildiği kadar atar. Eşekten yüksekçe, katırdan alçakçadır. Her neye uğrayıp, kokusunu alırsa mutlaka hayat bulur. Her neyi çiğnerse mutlaka hayat bulur, İşte Sâmirî’nin, izinden bir avuç alıp buzağı heykelinin üzerine attığı ve dirilmesine sebeb teşkil eden at budur, (Bk. Tâ-Hâ, 20/96. âyetin tefsiri) Bunu es-Sa’lebî ve el-Kuşeyrî İbn Abbâs’tan nakletmişlerdir. el-Maverdî de bu anlamdaki açıklamayı Mukâtil ve el-Kelbî’den zikretmektedir.

Derim ki: Kur’ân-i Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır:

“De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği sizin ruhunuzu alır.” (es-Secde, 32/11);

“Meleklerin o kâfirlerin… canlarını alırken bir görseydin!” (el-Enfal, 8/50) Yine yüce Allah:

“…Elçilerimiz onun ruhunu alırlar” (el-Enâm, 6/61) diye buyurduğu gibi, bir başka yerde de:

“Allah ölümleri vaktinde ruhları alır” (ez-Zümer, 39/42) diye buyurmaktadır. O halde; melekler üstün ve şerefli aracılardır. Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, Gerçek manada öldüren ise yüce Rabbimizdir. Ölüm -sahih haberde vârid olduğu gibi- âhirette bir koç suretinde gösterilecek ve Sırat üzerinde boğazlanacaktır. Müslim, IV, 2188; Buhârî, IV, 1760; Müsned. III, 90

İbn Abbâs’tan zikredilen bu rivâyetin ise; bu hususta mazereti urtadan kaldıracak (yani bu rivâyeti reddetmeye ihtimal bırakmayacak) sahih bir habere ihtiyacı vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine Mukâtil ‘den şöyle dediği zikredilmiştir: Ölümü yarattı. Yani nutfeyi, alakayı ve bir çiğnem eti yarattı. Hayatı yarattı yani o bir insan yarattı ve ona ruh üfledi, o da insan oldu.

Derim ki: Bu güzel bir görüştür. Buna yüce Allah’ın:

“Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere…” âyeti delil teşkil etmektedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Kehf Süresi’nde (18/7. ve 30. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

es-Süddî yüce Allah’ın:

“O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır” âyeti hakkında şöyle demiştir: Hanginizin ölümü daha çok hatırlayacağını, ona daha güzel hazırlanacağını, hanginizin ondan daha çok korkup ondan sakınacağını ortaya çıkarmak için… demektir.

İbn Ömer dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Bütün mülk elinde olanın şanı ne yücedir… O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır” âyetine kadar okudu ve şöyle buyurdu: “(Kimin) Allah’ın haramlarından daha çok çekineceğini, Allah’a itaatte elini daha çok çabuk tutacağını,..” Taberi, Câmiu’l-Beyân, XII,

“Denemek üzere…” âyeti size deneyenin muamelesi ile muamele etmek üzere demektir. Yani kulu, sabrını ortaya çıkarmak için ölümü kendisine ağır gelecek olan kimsenin ölümü ile şükrünü ortaya çıkarmak için hayat ile denemek üzere… demektir.

Bir başka açıklamaya göre; Allah ölümü öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığını görmek için, hayatı da sınanmak için yaratmıştır. Buna göre:

“Sizi sınamak üzere” âyetindeki “lam” ölümün yaratılmasına değil, hayatın yaratılmasına taalluk eder. Bunu ez-Zeccâc zikretmiştir.

el-Ferrâ” ve yine ez-Zeccâc şöyle demişlerdir:

“Sınamak” fiili:

“Hangi” lâfzında amel etmez. Çünkü “sınamak” ile “hangi” arasında bir fiil takdir edilmiştir. Bu; “Hanginizin daha çok itaat ettiğini göreyim diye sizi sınadım” demeye benzer. Yüce Allah’ın.

“Sor onlara! Buna hangileri kefildir?” (el-Kalem, 68/40) âyeti da (bu yönüyle) buna benzemektedir. Bu da onlara sor, sonra hangilerinin… bak, demektir. O halde âyet-i kerimedeki:

“Hanginizin” lâfzı mübtedâ olarak merfudur,

“Daha güzel” lâfzı da onun haberidir. Anlam da şöyle olur: Sizi sınayıp hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak ya da göstermek için… (ölümü ve hayatı yaratandır), demektir.

“O” kendisine karşı gelip isyan edenlerden intikam alışında güçlü olan

“Azizdir.” Tevbe eden kimselere çokça bağışlayıcı olan

“Gafûrdur.”

Mülk 1

Bereketlidir O, mülk elinde olan. O, her şeye güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve Onun her şeye gücü yeter.

Kurtubi Tefsiri
Bütün mülk elinde bulunanın şanı ne yücedir! Ve O, herşeye kadirdir.

“…Ne yücedir!” âyeti “bereket”den “tefâale” veznindedir. Daha önce (el-A’raf, 7/54 âyeti açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen her türlü kötülükten münezzeh demektir, diye açıklamıştır. Dâim oldu, diye de açıklanmıştır. O varlığının başlangıcı bulunmayan, devamının da sonu gelmeyecek olan dâimdir.

“Bütün mülk elinde bulunan”; dünyada da, âhirette de göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan… demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Mülk, O’nun elindedir. Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil kılar. Diriltir, öldürür, zengin kılar, fakir eder, verir ve alıkoyar.

Muhammed b. İshak dedi ki: Nübüvvet mülkü yalnız O’nundur. Nebiye tabi olan kimseleri o yolla aziz kılmış, ona muhalefet edenleri de onun vasıtası ile zelil kılmıştır.

“Ve O,” nimet vermek ve intikam almak gibi

“herşeye kadirdir.”

Tahrim 12

Ve İmran kızı Meryem’i de örnek verdi. O, iffetiyle kendini korumuştu. Biz ona ruhumuzdan üflemiştik. O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti. O, gönülden itaat edenlerdendi.

Diyanet Vakfı
İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryemi de (Allah örnek gösterdi). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi.

Kurtubi Tefsiri
Ve namusunu sapasağlam koruyan İmrân kızı Meryem’i de (misal verdi). Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O da Rabbinin kelimelerini de, kitaplarını da tasdik etmişti. Ve o, itaat edenlerdendi.

“Ve namusunu” hayasızlıklardan, fuhşiyattan

“sapasağlam koruyan İmrân kızı Meryem’i de” an, demektir.

Âyetin Fir’avun’un karısına atfedildiği de söylenmiştir. Anlam da: Allah İmrân kızı Meryem’i de misal olarak vermiş ve yahudilerin eziyetlerine karşı ona sabır vermiştir, şeklindedir.

“Namusunu sapasağlam koruyan” âyeti hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: Burada

“fere (mealde: namus)” ile onun ceybi (gömleğinin yakası) kastedilmiştir. Çünkü:

“Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük” diye buyurmaktadır, Cebrâîl (aleyhisselâm) da onun yakasına üflemişti, fercine üflememişti, Ubeyy’in kıraatinde bu âyet: “Biz onun yakasına ruhumuzdan üfürmüştük” şeklindedir. Elbisedeki herbir yarığa da “ceyb” denilir. Yüce Allah’ın:

“Hem onun hiçbir yarığı da yok.” (Kaf, 50/6) âyetinde de bu anlamdadır.

Onun namusunu (fercini) sağlam bir şekilde koruyup, Ruh’un onun yakasına üflenmiş olması da mümkündür. Bu durumda

“üfürmüştük” âyeti, Cebrâîl’i gönderdik, o da onun yakasına üfledi, demek olur.

“Ruhumuzdan” âyeti da ruhlarımızdan bir ruh demek olur ki; bu da Îsa’nın ruhudur. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/171. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O da Rabbinin kelimelerini… tasdik etmişti” âyetinde

“tasdik etmişti” anlamındaki lâfız genel olarak şeddeli: diye okunmuştur. Ancak Humeyd ve el-Umevî şeddesiz olarak: diye okumuşlardır. O Rabbinin kelimeleri ile doğru söylemişti, demek olur.

“Rabbinin kelimeleri” Cebrâîl’in kendisine;

“Ben ancak senin Rabbinin gönderdiği elçiyim…” (Meryem, 19/19) şeklindeki sözleridir.

Mukâtil dedi ki:

“Kelimeler” ile Îsa’yı, onun bir peygamber olduğu ve Îsa’nın Allah’ın kelimesi olduğunu kastetmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmrân, 3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iye: Rabbinin kelimesini ve kitabını” diye okumuşlardır. Ebû Amr ve Âsım’dan Hafs ise çoğul olarak: Kitaplarını da” diye okumuşlardır. Ebû Reca’dan ise: “Kitaplarını” şeklinde “te” harfi (ötreli değil de) sakin olarak okuduğu rivâyet edilmiştir, diğerleri ise tekil olarak: “Kitap(lar)ım” diye okumuşlardır. “Kitab” ile (tekil olarak) cinsi de kastedilebilir. Bu durumda yüce Allah’ın indirmiş olduğu her kitap anlamında olur.

“Ve o, itaat edenlerdendi.” Akşam ile yatsı arasında namaz kılanlardandı, diye de açıklanmıştır.

Burada: “İtaat eden kadınlardan” diye buyurmamasının sebebi, onların: itaat edenler topluluğundandı” demek istemiş olmasındandır. Bunun Meryem’in ehl-i beytine raci olması da mümkündür. Çünkü onlar Allah’a itaat eden kimselerdi.

Muâz b. Cebel (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ruhunu teslim etmek üzere olan Hz. Hatice’ye şöyle demiştir: “Başına gelenlerden hoşlanmıyor musun yoksa? Allah hoşlanılmayan şeylerde hayır yaratmıştır. Sen diğer kumalarının yanına gideceğin vakit, onlara benden selam söyle! (Onlar) İmrân kızı Meryem, Müzahim kızı Asiye, İmrân oğlu Mûsa’nın kızkardeşi İmrân kızı Kelime -(radıyallahü anhvi) Hakime de demiş olabilir-‘ye selam söyle.” Hatice (radıyallahü anha) dedi ki: Hayırlı, uğurlu olsun ey Allah’ın Rasûlü Başka rivâyet yoluyla, aynı maııatlar Taberanî, Kebir, XXII, 451; hadisin senedi ile ilgili olarak bk. İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, VI, 332; Abdullah b. Adiyy, el-Kâmil, VII. 1H0

Katade’nin Enes’ten rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Âlemlerdeki kadınlar arasından dördü yeter. İmrân kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice, Muhammed’in kızı Fatıma ve Fir’avun’un karısı Müzâhîm kızı Asiye. ” İbn Hibban Sahih, XV, 464, Tirmizî, V. 703; Müsned, III, 135

Buna dair yeterli açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tahrim Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.

Tahrim 11

Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. O, “Rabbim! Katında cennette bana bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar, beni zalimler topluluğundan kurtar” demişti.

Diyanet Vakfı
Allah, inananlara da Firavunun karısını misal gösterdi. O: Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavundan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar! demişti.

Kurtubi Tefsiri
Allah, Îman edenlere de Fir’avun’un karısını misal verdi. Hani o: “Rabbim, benim için nezdinde cennette bir ev yap! Fir’avun’dan ve onun amelinden beni kurtar ve o zâlimler topluluğundan beni esenliğe çıkar” demişti.

“Allah îman edenlere de Fir’avun’un karısını misal verdi.” İsmi Müzahim kızı Âsiye idi. Yahya b. Sellâm dedi ki:

“Allah kâfirlere… misal olarak gösterdi” âyetini yüce Allah, Âişe ve Hafsa’ya, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı birbirlerine destek oldukları vakil, gösterdikleri muhalefetten sakındırmak üzere misal vermiştir. Daha sonra onlara Fir’avun’un hanımı ile İmrân kızı Meryem’i, itaate sımsıkı sarılmalarını, din üzere sebat göstermelerini teşvik etmek üzere misal verdi.

Bunun, mü’minlere sıkıntılara sabretmeye teşvik için verildiği de söylenmiştir. Yani sizler sıkıntılı zamanlarda sabretmekte Fir’avun’un eziyetine katlanan, Fir’avun’un hanımından daha zayıf olmayınız. Âsiye, Mûsa’ya îman elmisti. Onun Mûsa’nın halası olup, ona îman ettiği de söylenmiştir.

Ebû’l-Âl-iye dedi ki: Fir’avun hanımının îman ettiğini öğrenince, ileri gelenlerin huzuruna çıkarak onlara şöyle dedi: Siz Müzahim kızı Âsiye hakkında ne bilirsiniz? Ondan övgüyle sözettiler. Onlara: O benden başka bir rabbe ibadet ediyor, dedi. İleri gelenler ona: Onu öldür, dediler. Bunun üzerine onun için yere kazıklar çaktı, ellerini ve ayaklarını bağladı. O da:

“Rabbim benim için nezdinde cennette bir ev yap!” diye dua etti. Bu esnada Fir’avun da hazır bulunuyordu. Cennetteki evini görünce güldü. Fir’avun: Bu kadının deliliğine hayret etmiyor musunuz? Biz ona işkence ediyoruz, o ise gülüyor derken, ruhu kabzolundu.

Osman en-Nehdî’nin kendisinden rivâyet ettiğine göre Selman el-Farisi de şöyle demiştir: Âsiye’ye güneşte işkence ediliyordu. Güneş sıcağı onu rahatsız etti mi melekler onu kanatlarıyla gölgelendiriyordu.

Güneşte ellerini ve ayaklarını çivilediği, sırtının üzerine bir değirmen taşı koyduğu, yüce Allah’ın ona cennetteki yerini gösterdiği de söylenmiştir.

Yine denildiğine göre

“Rabbim, benim için nezdinde cennette bir ev yap!” deyince, ona cennette evinin bina edilmekte olduğu gösterildi. el-Hasen’den gelen rivâyete göre onun evi bir incidendir.

Âsiye:

“beni kurtar!” deyince, yüce Allah onu en üstün ve şerefli bir şekilde kurtardı, onu cennete yükseltti. O orada yer, içer ve nimetler içerisinde yüzer.

“Fir’avun’dan ve onun amelinden” ifadesinde amel’den kastı küfürdür. Onun azabından, zulmünden ve başıma gelenlere sevinmesinden,,, diye de açıklanmıştır. İbn Abbâs ise kasıt, cimadır, demiştir.

“Ve o zâlimler topluluğundan beni esenliğe çıkart!” ifadeleri hakkında el-Kelbî: Bunlar Mısır ahalisidir, demiştir. Mukâtil , Kıbtilerdir diye açıklamıştır. el-Hasen ve İbn Keysan dedi ki: Allah onu en üstün ve şerefli bir şekilde kurtarmış, onu cennete yükseltmiştir. O orada yemekte ve içmektedir.

Tahrim 10

Allah, inkâr edenlere Nuh’un karısı ile Lut’un karısını örnek verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhı altındaydılar, ama onlara hainlik ettiler. Bu iki peygamber, onlara Allah’tan gelen azabı savamadılar. Onlara, “Girenlerle birlikte siz de ateşe girin” denildi.

Diyanet Vakfı
Allah, inkar edenlere, Nuhun karısı ile Lutun karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikahları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allahtan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin! denildi.

Kurtubi Tefsiri
Allah, kâfirlere Nûh’un karısı İle Lût’un karısını misal olarak gösterdi. Bunların İkisi de kullarımızdan iki salih kulun (nikâhı) altında idiler. İkisi de kocalarına (davalarında) hainlik ettiler de kocalarının kendilerine Allah’a karşı hiçbir faydaları olmadı ve İkisine de: “Ateşe girenlerle beraber siz de girin” denilecek.

Yüce Allah bu misali âhirette hiçbir kimsenin, yakınına ya da neseben akrabasına -aralarında dîn ayrılığı var ise- hiçbir fayda vermeyeceğine dikkat çekmek üzere vermektedir.

Nûh’un hanımının ismi Vâliha, Lût’un hanımının ismi Vâlia idi. Bunu Mukâtil demiştir. ed-Dahhak, Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a inerek ona Nûh’un hanımının adının Vâğile, Lût’un hanımının adının İse Vâlihe olduğunu bildirdi.

“İkisi de kocalarına hainlik ettiler” âyeti hakkında İkrime ve ed-Dahhak; kâfir olmak suretiyle diye açıklamışlardır. Süleyman b. Rukayye, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Nûh’un hanımı insanlara: O bir delidir, diyordu. Lût’un hanımı da ona gelen misafirleri haber veriyordu. Yine ondan: Hiçbir peygamberin hanımı hayasızlık işlememiştir, dediği nakledilmiştir. Bu hususta -el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre- müfessirlerin icmaı vardır.

Bu iki, hanımın kocalarına hainlikleri, dinde idi ve her İkisi de müşrikti. Münafık oldukları da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre bu kadınların hainlikleri, laf alıp götürmeleri idi. Allah peygamberlerine bir şey vahyetti mi hemen bunu müşriklere ifşa ederlerdi. Bu açıklamayı da ed-Dahhak yapmıştır.

Lût’un hanımı, Lût’a misafir geldi mi kavmine yanına bir misafir geldiğini bildirmek üzere duman çıkartırdı. Çünkü onun kavmi erkeklere yaklaşan bir kavim idi.

“Kocalarının kendilerine Allah’a karşı hiçbir faydaları olmadı.” Yani Nûh da, Lût da, Allah nezdinde üstün değerlerine rağmen, eşlerinden İsyan etmeleri dolayısıyla Allah’ın azabından herhangi bir şey uzaklaştıramamışlardı.

Bununla azâbın herhangi bir vesile (aracı) ile değil, ancak itaat ile önlenebileceğine dikkat çekilmektedir.

Denildiğine göre; Mekke kâfirleri alay ederek: Şüphesiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şefaat edecektir, dediler. Yüce Allah onun şefaatinin yakın akrabaları olsalar dahi Mekke kâfirlerine hiçbir fayda vermeyeceğini açıkladı. Tıpkı Nûh ve Lût’un şefaatlerinin hanımlarına -kendilerine yakın olmalarına rağmen- kâfir olmaları sebebiyle fayda sağlamayacağı gibi.

Her ikisine de âhirette:

“Ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denilecektir. Ttpkı Mekke kâfirlerine ve diğerlerine söyleneceği gibi.

Şöyle de denilmiştir:

“Nûh’un karısı” terkibinin

“misal olarak” âyetinden muzafın hazfi takdirine binaen bedel olması mümkündür. Yani; yüce Allah bir misai verdi ki; bu Nûh’un karısının misalidir… Bu lâfızların (“Nûh’un karısı” ile “Lût’un karısı” anlamındaki lâfızların) iki mef’ûl olmaları da mümkündür. (Mealde olduğu gibi).

Tahrim 9

Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihat et ve onlara sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüş yeridir!

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cîhad et ve onlara karşı sert davran! Varacakları yer cehennemdir onların. O ne kötü dönüş yeridir!

“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert davran” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunacağız:

Allah’ın Dini Hususunda İşi Sıkı Tutmak:

Allah’ın dini hususunda işi sıkı tutmak ile ilgili olarak yüce Allah kâfirlere karşı kılıçla, güzel öğütlerle ve yüce Allah’ın dinine davet etmekle; münafıklara karşı ise sertlikle, delili ortaya koymakla, onlara âhiretteki hallerini öğretmekle, kıyâmet gününde mü’minlerle birlikte, aydınlığında Sırat’ı geçecekleri nurlarının bulunmayacağını belirtmek suretiyle cihad et, demektir.

el-Hasen dedi ki: Onlarla (münafıklarla), onlara hadleri uygulayarak cihad et! Çünkü onlar hadleri gerektiren işleri işliyorlardı ve ayrıca onlara hadler uygulanıyordu.

“Varacakları yerleri cehennemdir onların” âyeti her iki kesim hakkındadır.

“O ne kötü dönüş yeridir!”

Tahrim 8

Ey iman edenler! Allah’a samimi bir tövbe ile tövbe edin. Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örter ve sizi, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmaz. Nurları önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Şüphesiz sen her şeye kadirsin” derler.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allaha dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nurları aydınlatıp gider de, «Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin» derler.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’a nasûh bir tevbe ile tevbe edin! Olur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter. Sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla beraber olan îman edenleri mahcub etmeyecek. Nurları önlerinde ve sağlarında koşacak ve diyecekler ki: “Rabbimiz, bize nurumuzu tamamla ve bîze mağfiret buyur! Çünkü Sen herşeye kadirsin.”

“Ey îman edenler! Allah’a nasûh bir tevbe ile tevbe edin!” âyeti ile ilgili açıklamalarıma iki başlık halinde sunacağız:

1- Tevbe ve Tevbenin Nasûh Olması:

“Ey Îman edenler! Allah’a… tevbe edin” âyeti ile yüce Allah tevbe etmeyi emretmektedir. Tevbe etmek, bütün hal ve bütün zamanlarda farz-ı ayndır. Buna dair açıklamalar ve görüşler daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/17-18. âyetler, 1. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Nasûh bir tevbe ile…” âyetinde geçen

“nasûh tevbe”nin mahiyeti hakkında ilim adamları ile kalb erbabı yirmiüç ayrı açıklama getirmişlerdir:

1- Nasûh tevbe, sütün tekrar memeye dönmemesi gibi ardından yine (aynı günaha) dönüş olmayan tevbedir, denilmiştir. Bu açıklama Ömer, İbn Mes’ûd, Ubeyy b. Ka’b ve Muâz b. Cebel (r. anhüm)’dan rivâyet edilmiştir. Muaz bu açıklamayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a merfu olarak da nisbet etmiştir.

2- Katade dedi ki: Nasûh tevbe, doğru ve samimi demektir. Halis diye de açıklanmıştır. “Ona nush ile söz söyledi” demek, samimi olarak ihlasla ona söz söyledi demektir. el-Hasen dedi ki: Nasöh sevdiği günaha buğzedip onu hatırladığı vakit ondan dolayı mağfiret dilemesidir.

3- Nasûh tevbe, kabul olunacağına güvenilmeyen ve bundan dolayı da korku duyulan tevbedir, diye de açıklamıştır.

4- Nasûh tevbe, beraberinde ayrıca tevbeye gerek duyulmayan tevbedir, diye de açıklanmıştır.

5- el-Kelbî dedi ki: Nasûh tevbe, kalpten pişmanlık duymak, dil ile mağfiret dilemek, günahtan kesinlikle vazgeçmek ve bir daha dönmemek üzere kesin kararlı olmak demektir.

6- Said b. Cubeyr dedi ki: Nasûh tevbe, kabul olunan tevbe demektir. Üç şartı taşımadıkça da kabul olunmaz: Kabul olunmaz korkusu, kabul olunacağı ümidi ve itaatlerde süreklilik.

7- Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Nasûh cevbe, kendisi ile kendi özünüze samimi olarak iyilik yaptığınız tevbedir.

8- el-Kurazî dedi ki: Nasûh tevbe, dört özelliği taşıyan tevbedir: Dil ile mağfiret dilemek, bedenen günahtan vazgeçmek, kalpten dönmeme kararını vermek ve kötü arkadaşlardan uzaklaşmak.

9- Süfyan es-Sevrî dedi ki: Nasûh tevbe’nin dört alâmeti vardır: Kıllet, illet, zillet ve gurbet,

10- el-Fudayl b. Iyad dedi ki: Günahının sürekli gözünün önünde bulunması ve sürekli olarak onu gözleriyle görüyor gibi hareket etmesidir. Buna yakın bir açıklama İbn es-Simâk’dan nakledilmiştir: Allah’a karşı hayanı azaltarak işlemiş olduğun o günahı sürekli olarak gözönünde bulundurman ve bundan dolayı seni bekleyene hazırlanmandır.

11- Ebû Bekr el-Varrak dedi ki: Nasûh tevbe, genişliğine rağmen yeryüzünün sana dar gelmesi ve nefsinin de seni alabildiğine sıkmasıdır. Tıpkı (savaşta) geri bırakılan üç kişi gibi.

12- Ebû Bekr el-Vâsıtî dedi ki: Herhangi bir karşılığı kaybetmek dolayısıyla yapılmayan tevbedir. Çünkü dünyada nefsini rahatlatmak Kin günah işleyen bir kimse, daha sonra âhirette kendisini rahatlatmak arzusuyla tevbe ederse, onun tevbesi Allah için değil, kendisini korumak içindir.

13- Ebû Bekr ed-Dakkak el-Mısrî dedi ki; Nasûh tevbe, yaptığı haksızlıkları sahiplerine geri vermek, hasımlarından helâllik dikmek ve itaatleri sürekli bir alışkanlık haline getirmektir.

14- Ruveym dedi ki: Nasûh tevbe, masiyet esnassnda (hakka) yönelmeksizin arkanı döndüğün gibi (tevbe esnasında) da arkanı dönmeksizin Allah’a yönelmektir.

15- Zünnûn dedi ki: Nasûh tevbenin üç alâmeti vardır; Az konuşmak, az yemek ve az uyumak.

16- Şakîk dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin kendisini çokça kınaması, sürekli pişmanlık duymaya aralık vermemesidir; ta ki onun âfetlerinden selâmete çıkabilinceye kadar.

17- Serrî es-Sakatî dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin kendisine ve mü’minlere nasihat etmeden gerçekleşemez. Çünkü tevbe eden ve ona bağlı kalan bir kimse, diğer İnsanların da kendisi gibi olmasını ister.

18- el-Cuneyd dedi ki: Nasûh tevbe, günahı ebediyyen hatırlamamak üzere unutmasıdır. Çünkü tevbesi sahih olan bir kimse, Allah’ı seven bir kişi olur. Allah’ı seven bir kimse ise Allah’tan başka herşeyi unutur.

19- Zü’l-Uzuneyn (Enes b. Malik -radıyallahü anh-‘ın lakabı olup, iki kulaklı demektir) dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin gözyaşının akması, masiyetlere karşı da başkaldıran bir kalbe sahih olması demektir.

20- Feth el-Mevsılî dedi ki: Nasûh tevbenin üç alâmeti vardır; Hevâya muhalefet, çokça ağlamak ve açlık ve susuzluğa karşı dayanabilmek.

21- Sehl b. Abdullah et-Tusterî dedi ki; Bu ehl-i sünnet ve’l-cemaat için sözkonusu olan bir tevbedir. Çünkü bid’atçinin tevbesi olmaz. Buna delil de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Allah bid’at sahibi herkese karşı tevbe etmesinin önünde perde kılmıştır”(ı) âyetidir.

22- Huzeyfe’den rivâyete göre o şöyle demiştir: Bir günahtan tevbe edip, sonra tekrar o günaha dönmek kişiye kötülük olarak yeter.

Nasûh tevbenin asıl anlamı ihlâslı olmaktan gelmektedir, Mesela, bal mumundan süzülmüş olduğu takdirde bu “nâsıh” bir baldır, denilir.

23- Bunun dikiş dikmek anlamında olan “nasâhaf’den alınmış olduğu da söylenmiştir. Bu anlamdan alınmış olması ile ilgili iki şekilde açıklama yapılmıştır;

1- Böyle bir tevbe kişinin itaatini sağlamlaştırıp tıpkı terzinin dikişi ile elbiseyi sağlamlaştırıp pekiştirdiği gibi, pekiştirdiğinden ötürü bu kökten gelmiştir.

2- Çünkü böyle bir tevbe kişiyi Allah’ın dostları ile birlikle biraraya getirmiş ve onu onlara katmıştır. Tıpkı terzinin kumaşı biraraya getirip onun bir bölümünü diğer bir bölümüne yapıştırması gibi.

“Nasûh” lâfzı genel olarak “nün” harfi üstün, tevbenin sıfatı diye: şeklinde okunmuştur, “Çok sabırlı bir kadın” ifadesinde olduğu gibi. Bu da nushunda (samimiyetinde) oldukla ileriye varmış tevbe demektir.

el-Hasen, Hârice ve Ebû Bekr’in rivâyetine göre Âsım bunu ötreli okumuşlardır. Bu okuyuş: “Kendiniz için nasihat tevbesi…” tevilindedir.

Bu lâfzın: şeklinde ve Tin çoğulu olması mümkün olduğu gibi, mastar olması da mümkündür. Nitekim: denilir. Çünkü mastarlarda (aynı fiilin mastarı) “fuâle ve fuûl” vezinlerinde gelebilir. “Gitmek” gibi.

el-Müberred dedi ki: Yüce Allah nushu bulunan tevbeyi kastetmiştir. Nitekim: “Ben nushta bulundum, nush etmek’ denilir.

2- Kendisinden Tevbe Edilecek Hususlar ve Bunlardan Nasıl Tevbe Edileceği:

Kendisinden tevbe edilecek hususlar ile bunlardan nasıl tevbe edileceği ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Kendisinden tevbe edilecek olan günah ya yüce Allah’a ait bir haktır ya da insanlara ait bir haktır. Eğer namazı terketmek gibi Allah’a ait bir hak ise. pişmanlıkla birlikte, geçirmiş olduğu namazları kazayı da katmadıkça tevbesi sahih olmaz. Aynı şekilde orucun terki yahut zekâtta kusur olması halinde de durum böyledir,

Şâyet haksız yere birisini öldürmek gibi bir günah ise; eğer ona kısas uygulanması gerekiyor ve kısas uygulanması isteniyor ise, kendisine kısasın uygulanması imkânını vermek ile; eğer haddi gerektiren bir kazf (zina iftirası) ise ve bu haddin kendisine uygulanması isteniyor ise kendisine haddin uygulanmasını kabul etmesi ile olur. Şayet bu haklar affedilecek olursa, pişmanlık duymak ve samimi olarak tekrar buna dönmemeyi kararlaştırmak onun için yeterli olur.

Aynı şekilde bir mal karşılığında, kısasen öldürülmesi affedilecek olursa, o malı bulabilen bir kimse ise, onu eksiksiz ödemekle yükümlüdür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa, artık (diyet alan) örfe uyarak istesin (ve katil de) ona güzellikle ödesin.” (el-Bakara, 2/178)

Eğer tevbe ettiği günah Allah’ın hadlerinden -ne olursa olsun- herhangi bir had ise sağlıklı bir pişmanlık duyarak yüce Allah’a tevbe edecek olursa, bu had ondan düşer. Nitekim yüce Allah ele geçirilmelerinden Önce muhariplerin (yol kesenlerin) tevbe ettikleri takdirde hadlerinin düşeceğini açıkça hükme bağlamıştır. İşte bu husus, ele geçirilmelerinden sonra tevbe ettikleri takdirde, hadlerinin düşmeyeceğine delil teşkil etmektedir. Daha önce (el-Mâide, 5/39- âyet, 26, başlıkta) açıklandığı üzere.

Aynı şekilde içki içenler, hırsızlık yapanlar, zina edenler hallerini düzeltip, tevbe eder ve bu durumları bilinecek olup sonradan İmâma (İslâm devlet başkanına) şikâyet edilecek olurlarsa, İmâmın onlara had uygulamaması gerekir. Şayet durumları İmâma arzedildikten sonra “tevbe ettik” deyip -eğer terketmemişlerse- o vakit onlar bu halleri ile yenik düşürülen muhariplerle aynı durumdadırlar. Şafii’nin kabul ettiği görüş budur.

Eğer günah kullara yapılan bir haksızlık ise; gücünün yetmesi halinde o hakkı sahibine geri vermedikçe ve ister ayni bir hak olsun, ister başka türlü olsun o haktan kurtulmadıkça tevbesi sahih olmaz. Şayet o hakkı sahibine geri verebilecek gücü varsa güç yetirebikliği en kısa ve en çabuk bir süre içerisinde o hakkı eda etmeye karar vermelidir.

Eğer bir müslümana zarar vermiş fakat, o müslüman bunun farkında değil yahutta zararın nereden geldiğini bilmiyor ise, o müslümana verdiği zararı izale eder. Sonra da o kimseden kendisini affedip kendisine bağışlanma dilemesini ister. Onu affedecek olursa, bundan dolayı günahı kalkar. Eğer bu istekte bulunmak üzere birisini gönderecek olup, o mazlum şahıs da kendisine zulmeden kimseyi -muayyen olarak bilsin ya da bilmesin- affedecek olursa, bu da sahihdir. Şayet haksız yere korkutmak yahut kederlendirmek yahut bir tokat vurmak yahut haksızca onu çimdiklemek gibi bir adama kötülük yapar ya da bir kamçı ile onu vurup canını acıtacak olur da sonra yaptığı bu işlen dolayı pişmanlık duyarak ve bir daha tekrarlamamak kararı ile gelip o kişiden af dileyecek olursa ve o kimseye karşı gönlünü hoşnud edinceye kadar zilletini arzetmeyi sürdürüp de haksızlığa uğrayan kişi onu affederse, bu günahı kalkar. Haddin sözkonusu olmadığı sövüp saymak ve hakarel etmek gibi işlerde de durum böyledir,

“Rabbinizin kötülüklerinizi örtmesi… umulur” âyetindeki

“Umulur” Allah hakkında kullanıldığı taktirde vücub (kesinlik) ifade eder. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Günahtan tevbe eden kimse günahsız kimse gibidir” İbn Mâce, II, 1419; ayrıca bk. Münziri, et-Terğib, IV, 48; Heysemi, Mecmu, X, 199. 200 Âyetinin anlamı da budur.

“…me, …” âyeti;

“Umulur” lâfzının merfû’ ismi konumundadır.

“… Sokması” âyeti

“örtmesi” anlamındaki lâfza atfedilmiştir.

İbn Ebi Able:

“Sizi… sokar” âyetini cezm ile;

“Örtmesi umulur” lâfzının mahalline atfederek cezm ile okumuştur. Günahlarınızın örtülmesini ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokmasını gerektirecek şekilde tevbe ediniz, denilmiş gibidir.

“O gün Allah, Peygamberi … mahcub etmeyecek” âyetinde geçen:

“O gün” âyetinin âmili ya;

“sizi… sokması” anlamındaki fiildir ya da takdir edilmiş bir fiildir.

Burada:

“Mahcub etmeyecek” fiili “azap etmeyecek” demektir. Yani yüce Allah ona da, onunla birlikte îman edenlere de azap etmeyecektir.

“Nurları önlerinde ve sağlarında koşacak” âyeti(na dair açıklamalar) daha önce el-Hadid Sûresi’nde (57/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve diyecekler ki: Rabbimiz bize nurumuzu tamamla ve bize mağfiret buyur. Çünkü Sen herşeye kadirsin.” İbn Abbâs, Mücahîd ve başkaları dedi ki: Bu, Allah’ın münafıkların nurunu söndüreceği vakit mü’minlerin yapacağı bir duadır. Daha önce el-Hadîd Sûresi’nde (57/13. âyetin tefsirinde) açıklandığı gibi.

Tahrim 7

Ey inkâr edenler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak yaptığınız şeylerin karşılığını göreceksiniz.

Diyanet Vakfı
Ey kafirler! Bugün özür dilemeyin! Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz, (denilir).

Kurtubi Tefsiri
Ey kâfir olanlar! Bugün özür dilemeyin. Size ancak yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.

“Ey kâfir olanlar! Bugün özür dilemeyin.” Çünkü özür dilemenizin hiçbir faydası olmaz. Bu yasak, ümitsizliklerinin kesinleştirilmesi içindir.

“Size ancak” dünyada

“yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“O günde zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rabblerini razı etmeleri de istenmez” (er-Rum, 30/57) âyetidir. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Tahrim 6

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Üzerinde sert, çetin melekler vardır. Allah’ın emrine karşı gelmezler ve kendilerine emredileni yaparlar.

Diyanet Vakfı
Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allahın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Tutuşturucusu İnsanlarla taşlar olan o ateşten nefislerinizi ve ailelerinizi koruyunuz. Onun üzerinde (görevli) iri yarı, sert tabiatlı melekler vardır. Bunlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a asla İsyan etmezler. Ne emir olunurlarsa, onu yaparlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız:

İnsanın Kendisini ve Aile Halkını Ateşten Koruması:

Bu âyetle insanın kendisini ve aile halkını ateşten koruması emrolunmaktadır.

ed-Dahhâk dedi ki: Âyetin anlamı şudur: Kendinizi de ateşten koruyunuz, aile halkınız da kendilerini ateşten korusunlar.

Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Siz kendinizi koruyunuz, aile halkınıza da zikir ve dua etmelerini emrediniz; ta ki Allah sizin vasıtanızla onları da korusun.

Ali (radıyallahü anh), Katade ve Mücahid şöyle demişlerdir: Yaptığınız işlerle kendinizi koruyunuz, onlara yapacağınız tavsiyelerle de aile halkınızı koruyunuz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Doğru olan da budur. Kendisine atfedilen ile atfolunanın ortak bir noktada birleşmelerini gerektiren atfın verdiği ince anlam ise, fiilin ihtiva ettiği manadadır, Şairin;

“Ben ona yem olarak saman ve soğuk su verdim.”

Sözü ile bir diğer şairin şu sözünde olduğu gibidir:

“Savaşta gördüm ben kocanı,

Kuşanmıştı kılıcını ve mızrağını.”

O halde kişinin kendisini itaat ile ıslah etmesi, aile halkını da tıpkı çobanın sürüsünü ıslah etmesi gibi ıslah etmesi gerekir, Sahih hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu belirtilmektedir: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur. İnsanların başındaki İmâm (İslâm devletinin yöneticisi) bir çobandır ve o, onlardan sorumludur. Adam aile halkı üzerinde bir çobandır ve onlardan sorumludur.” Buhârî, I, 304, II. 848, 901, 902, III, 1010, V, 19H8, 1996, VI, 2611; Müslim, III, 1459: Tirmizi, IV, 208; Ebû Dâvûd, III, 130; Müsned, II, 5, 54, 111, 121

el-Hasen bu âyet-i kerîme hakkında: “Onlara emreder ve onlara yasaklar koyar” sözleriyle bu âyetin anlamını ifade etmektedir.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah’ın

“Nefislerinizi koruyunuz” âyetinin kapsamına çocuklar da girmektedir. Çünkü çocuk insanın bir parçasıdır. Tıpkı yüce Allah’ın:

“Kendi evlerinizden… yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur” (en-Nûr, 24/61) âyetinde olduğu gibi diğer akrabaların bağımsız olarak anıldığı gibi, ayrıca bağımsız olarak anılmamışlardır. Kişi çocuğuna helâli ve haramı öğretir, masiyet ve günah olan işlerden uzak kalmasını sağlar ve buna benzer diğer hükümleri yerine getirir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Çocuğun baba üzerindeki hakkı ona güzel bir isim vermesi, yazı yazmayı öğretmesi ve ergenlik yaşına geldiği vakit onu evlendirmesidir.” Deylemî, Firdevs, II, 131; henzer hadisler ve sıhhat durumları için bk. Beyhaki, Şuabu’t-lman, VI, 400, 401, 403, es-Sünenü’l-Kübra, X, 15; Heysemi, Mecma, VIII, 47

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir baba oğluna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır.” Müsned, Ul, 412, IV, 77; Hâkim, Müstedrek, IV, 292; Tirmizî, IV, 338; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, II, İH, III, H4

Amr b. Şuayb babasından, onun dedesinden rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emrediniz. (Kılmazlarsa) on yaşında onları dövünüz ve yataklarını birbirinden ayırınız.” Ebû Dâvûd, I, 133; Hâkim, Müstedrek, I, 311; Barakutnl, i, 230, Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, II, 228, 229, III, K4, Müsned, 11, 180, 1H7 Bu hadisi hadis âlimlerinden bir topluluk rivâyet etmiş olup, bu Ebû Davud’un lâfzıdır.

Yine Semura b. Cundub’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Küçük çocuk yedi yaşına ulaştı mı ona namaz kılmasını emrediniz. On yaşına ulaştı mı kılmaması halinde onu dövünüz.” Ebû Dâvûd, I, 133; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, II, 14

Aynı şekilde kişi aile halkına namaz vaktinin ve hilâlin görülmesine dayanarak oruca başlamanın farzîyetini ve orucu bitirmenin gereğini de haber verir.

Müslim’in rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vitir namazını kıldıktan sonra: “Kalk ey Âişe, sen de vitrini kıl” dermiş. Müslim, I, 511; Müsned, VI, 152, 205

Yine rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Geceleyin kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran, eğer kalkamazsa yüzüne su serpen kişiye Allah’ın rahmeti olsun. Geceleyin kalkıp namaz kılan ve kocasını uyandıran, uyanmayacak olursa yüzüne su serpen kadına Allah’ın rahmeti olsun.” Beyhaki, es-Sünenü’s-Suğra, Medine 1410/1989, s. 473

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Odalarında (uyuyan) hücre sahibelerini de uyandırın ” Muvatta’, II, 913, İbn Hihhan, Sahih, II, 466; Hâkim, Müstedrek, II, 654 âyeti da bu kabildendir.

İşte bütün bunlar yüce Allah’ın:

“İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlasın” (el-Mâide, 5/2) âyetinin genel çerçevesi içerisine girmektedir.

el-Kuşeyrî’nin zikrettiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca, Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü! Haydi kendimizi koruduk diyelim. Peki aile halkımıza ne yapabiliriz?’ Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ın size yasakladığı şeylerden onları alıkoyarsınız, Allah’ın emrettiklerini onlara da emredersiniz. ”

Mukâtil dedi ki: İşte bu, çocukları, hanımı, köleleri ve cariyeleri hakkında kişinin üzerindeki hakkıdır.

el-Kiya dedi ki: Çocuklarımıza, eşlerimize dini ve hayırlı şeyleri kendisinden müstağni kalınamayacak (gerek duyulacak) edeb ve terbiyeyi öğretmek bizim vazifemizdir. Yüce Allah’ın:

“Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et” (Taha, 20/132) âyeti da bunu ifade etmektedir. Yüce Allah’ın Peygamberine hitaben vermiş olduğu;

“Yakın akrabanı uyar.” (eş-Şuara, 26/214) âyeti da buna yakındır. Hadîs-i şerîfte de: “Çocuklarınız yedi yaşındayken onlara namaz kılmalarını emrediniz” diye buyurulmaktadır.

“Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan…” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onun üzerinde iri yan, sert tabiatlı melekler vardır” âyeti ile katı kalpli, kendilerinden merhamet dilendiğinde merhamet etmeyen, gazap ve öfkeden yaratılmış bulunan ve Âdemoğullarına yemek ve içmek sevdirildiği gibi kendilerine de yaratılmışlara azap etmek sevdirilmiş bulunan Zebani melekleri kastetmektedir.

“Sert tabiatlı” yani bedenleri güçlü, kuvvetli demektir. Sözleri seri, fiilleri kaba diye açıklandığı gibi; cehennem ehlini yakalayışları güçlü, onlara karşs sert tabiatlı diye de açıklanmıştır. “Filan kişi, filan kişiye karşı sert (şedid)tir” denilir. Bu, ona karşı güçlü olup, çeşitli şekillerde ona azâb eder anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre

“iri yarı” âyeti ile bedenlerinin irilikleri

“sertlik” ile de güçlü oluşları kastedilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe bir yıllık süredir. Onlardan birilerinin gücü, indirdiği bir balyoz ile insanı yetmiş yıl cehennemin dibine doğru itecek kadardır.

İbn Vehb de şöyle demektedir: Bize Abdurrahman b. Zeyd anlattı dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cehennem bekçileri hakkında şöyle buyurdu: “Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe doğu ile batı arasındaki gibidir.”

“Bunlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a asla isyan etmezler.”

O’nun emrine fazlalık ya da eksiklikle aykırı hareket etmezler.

“Ne emir olunurlarsa onu yaparlar.” Vaktinde yerine getirirler. Sonraya da bırakmazlar, öne de almazlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların zevkleri Allah’ın emrini yerine getirmektedir. Tıpkı cennet ehlinin cennette bulunmaktan dolayı sevindikleri gibi. Bu açıklamayı Mutezile mensuplarından birisi zikretmiştir. Onlara göre âhirette mükellefiyet imkânsız bir hadisedir. Halbuki hak dilinden olup sağlam akide sahibi olan bir kimseye yüce Allah’ın kuluna bugün de, yarın da mükellefiyetler verebileceği açıktır, melekler hakkında da mükellefiyettin imkânı) reddolunamaz. Allah dilediğini yapar.

Tahrim 5

Eğer Peygamber sizi boşarsa, Rabbi ona sizden daha hayırlı eşler verir: Müslüman olan, iman eden, itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire olan kadınlar.

Diyanet Vakfı
Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allaha veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer o sizi boşarsa, Rabbinin ona yerinize Allah’a teslim olan, Îman eden, itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dullar ve bakireler olmak üzere sizden daha hayırlı eşler vermesi umulur (şüphesizdir).

“Eğer o sizi boşarsa Rabbinin… umulur” âyeti önceden de geçtiği üzere Sahih(-i Müslim)’de bu âyet-i kerîme, Ömer (radıyallahü anh)’ın kullandığı ifadelere uygun olarak inmiştir Müslim, II, 1105

Denildiğine göre Kur’ân-ı Kerîm’in her yerinde geçen:

“Umulur” tahakkuku vacib (muhakkak) demektir. Tek istisna buradakidir. Bir diğer görüşe göre buradaki de vücub ifade eder. Ancak yüce Allah bunu bir şarta bağlı olarak zikretmiştir. O şart da hanımlarını boşamasıdır, fakat boşamamıştır.

“Ona yerinize… sizden daha hayırlı eşler…” Çünkü sizler diğerlerinden hayırlı olsaydınız Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sizi boşamazdı. Bu anlamdaki açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

Bir diğer görüşe göre bu âyet, yüce Allah tarafından Rasûlüne bir vaadidir. Eğer dünyada onları boşayacak olsaydı, yine dünyada ona onlardan daha hayırlı eşler verirdi.

“Ona yerinize… vermesi” âyeti hem şeddeli, hem deşeddesizolarak okunmuştur. Esasen -şeddeli ve şeddesiz okuyuşların mastarları olan- İle aynı anlamdadır. “Tenzil” ile “inzâl”(in indirmek anlamında, olduğu) gibi.

Yüce Allah onları bozamayacağını biliyordu. Fakat eğer onları boşayacak olursa -onları korkutmak üzere- kendilerinin yerine onlardan daha hayırlılarını vermeye kadir olduğunu haber vermektedir. Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“Şayet yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavmi getirir” (Muhammed, 47/38) âyetini andırmaktadır. Bu yüce Allah’ın kudretini haber vermekle ve onları böylece korkutmaktadır. Yoksa varlık âleminde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından daha hayırlılarının bulunduğu anlamında değildir,

“Allah’a teslim olan” Saki b. Cubeyrin açıklamasına göre ihlâslı olan… Yüce Allah’ın ve Rasûlünün emrine teslim olan, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Îman eden” emrolundukları şeyleri ve kendilerine yasak kılınan hususları tasdik eden, doğrulayan.

“İtaat eden” anlamındaki: (……..)’in mastarı olan

“kunût” itaat etmek demektir. Daha önceden (el-Bakara, 2/116. âyet, 5. başlık ile 238. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Tevbe eden” günahlarından dolayı tevbe eden. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Nefislerinin sevdiklerini terkederek Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emrine dönenler diye de açıklanmıştır.

“İbadet eden” yüce Allah’a çokça ibadet eden… İbn Abbâs dedi ki; Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her türlü ibadet, tevhîci anlamındadır.

“Oruç tutan” İbn Abbâs, el-Hasen ve İbn Cübeyr (lâfız olarak “seyahat edenler” anlamındaki) bu kelimeyi “oruç tutanlar” diye açıklamışlardır. Zeyd b. Eslem, oğlu Abdurrahman ve Yeman ise, hicret edenler diye açıklamışlardır. Zeyd dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetinde (dini bir emir olarak) hicretin dışında bir seyahat yoktur. Seyahat yeryüzünde dolaşmak demektir.

el-Ferrâ’, el-Kutebî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Oruç tutana

“seyahat eden” denilmesinin sebebi, seyahat edenin beraberinde azık bulunmayışı, aksine yiyecek bulduğu yerde yemek yemesinden dolayıdır.

Bir başka açıklamaya göre bu lâfız, suyun yerde akıp gitmesini anlatmak üzere kullanılan: ‘den gelen anlamı ile; yüce Allah’ın itaati uğrunda yol alıp gidenler demektir. Bu açıklamalar daha Önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/112. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Allah’a hamdolsun.

“Dullar ve bakireler…” Yani bu eşlerden kimisi dul olacaktır, kimisi de bakire. Denildiğine göre dula “seyyib” adının verilmesi, kocası onunla birlikte kalacak olursa kocasına, ondan ayrılacak olursa başkasına dönecek olmasından dolayıdır. Bir diğer açıklamaya göre ise, onun anne babasının evine döneceğinden dolayı bu isim verilmiştir. Bu açıklama daha doğrudur. Çünkü her dul kadın bir başka kocaya döner, diye bir şey yoktur. Bakire ise ilk olarak yaratıldığı hal üzere kalışından dolayı bu ismi almıştır.

el-Kelbî dedi ki: Dul ile Fir’avun’un karısı Asiye gibilerini, bakire ile de İmrân’ın kızı Meryem gibilerini kastetmiştir,

Derim ki: Bu açıklama buradaki değiştirme yüce Allah’ın Peygamberine hanımlarını dünyada boşaması halinde âhirette onlara onlardan daha hayırlılarını eş olarak vermesi anlamındadır, diyenlerin görüşlerine uygun bir açıklamadır.

Tahrim 4

Eğer siz Allah’a tevbe ederseniz, kalpleriniz zaten eğilmiştir. Ama ona karşı birbirinize destek olursanız, şüphesiz Allah onun mevlasıdır. Cebrail ve salih müminler ve bunların ardından melekler de destekçidir.

Diyanet Vakfı
Eğer ikiniz de Allaha tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygambere karşı birbirinize arka çıkarsanız bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne alâ)! Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor. Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz, muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrâîl de, mü’minlerin salih olanları da. Bundan sonra melekler de (ona) yardımcıdır.

“Eğer ikiniz de” yani Hafsa ve Âişe

“Allah’a tevbe ederseniz” buyrukları ile, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sevdiğine aykırı bir hususa meylettikleri için onları tevbe etmeye teşvik etmektedir.

“Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor.” Haktan sapmış bulunuyor. Çünkü her ikisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hoşuna gitmeyen, cariyesinden ve baldan uzak kalmasını hoş görmüşlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) balı ve kadınları severdi.

İbn Zeyd dedi ki: Her ikisi de Um Veledi (olan Mariye)den uzak kalmasından ötürü sevinmek suretiyle kalpleri meyletmişti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hoşuna gitmeyen onları sevindirmişti.

Artık kalpleriniz tevbeye meyletmiştir, diye de açıklanmıştır.

Yüce Allah:

“Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor” diye buyurup: diye buyurmamıştır. Çünkü Araplar iki kişiden meydana gelmiş İki hususu sözkonusu ettikleri vakit; bunları çoğul olarak kullanabilirler, zira bunda anlaşılmayacak bir taraf bulunmamaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Ellerini kesin” (el Mâide, 5/38. âyet, 24. başlıkta) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır. Fail (öznerüin tesniye (ikil) olması dolayısıyla fiilin Cami1 (çoğul) olarak gelmesi gerektiğine işaret etmekte ve çoğul gelininin neden uygun olduğunu açıklamaktadır, el-Hemedanî, el-Ferîd fi Î’râbi’l-Kur’âni’l-Mecîd, IV, 48S

Yine denildiğine göre, tesniye ile birlikte izafet lâfzı sabit olduğu takdirde, ona dair çoğul lâfzı kullanmak daha uygundur. Çünkü böylesi daha sağlam bir anlam ifade eder ve daha hafiftir. Yüce Allah’ın:

“Çünkü kalbleriniz meyletmiş bulunuyor” âyeti şartın cevabı değildir. Çünkü bu meylediş daha önceden olmuştu. Şartın cevabı -ne olduğu bilindiğinden ötürü- hazfedilmiştir. Yani eğer siz tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlı olur. Çünkü kalbleriniz meyletmiş bulunuyor, demektir.

“Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın aleyhine mastyet ve eziyet vermek suretiyle yardımlaşacak olursanız…

Müslim’in Sahih’inde İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ömer b. el-Hattâb’a bir âyete dair soru sormak isteği ile bir sene bekleyip durdum. Ondan çekindiğim için ona soramadım. Nihayet hacca gitmek üzere yola çıkınca, ben de onunla birlikte yola çıktım. Geri döndüğünde yolun bir bölümünde bir ihtiyacını görmek üzere erat ağaçlarına doğru yolunu çevirdi. İsini bitirinceye kadar ben de durdum. Sonra onunla birlikte yürüdüm ve ey mü’minlerin emiri, dedim. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları arasında ona karşı birbirine yardım eden iki hanım kimdir? O: Bunlar Hafsa ve Âişe’dir, dedi. Ona: Allah’a yemin ederim. Bunu sana bir seneden beri sormak istediğim halde senden çekindiğim için soramadım, dedim. Bana: Hayır, Öyle yapma dedi. Benim bildiğimi zannettiğin bir husus oldu mu ona dair bana sor. Eğer biliyorsam sana söylerim… deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Müslim, II, 1103; Buhârî, IV, 1»66

“Muhakkak ki Allah onun velisidir.” Dostu ve yardımcısıdır. Onların birbirleriyle yardımlaşmalarının ona bir zararı olmaz.

“Cebrâîl de, mü’minlerin salih olanları da” âyeti hakkında İkrime ve Said b. Cübeyr dedi ki: Mü’minlerin salih olanları Ebû Bekir ve Ömer’dir. Çünkü bunlar Âişe ve Hafsa’nın babaları idi. Kızlarına karşı onun yardımcısı idiler.

Mü’minlerin salih olanlarının Ali (radıyallahü anh) olduğu da söylenmiştir, Bir diğer görüşe göre mü’minlerin hayırlıları demektir.

“Salih” bir cins isimdir. Yüce Allah’ın:

“Asra yemin olsun ki, gerçekten insan ziyandadır” (el-Asr, 103/1-2) âyetinde (ki “insan” lâfzında) olduğu gibi. Bu açıklamayı Taberî yapmıştır.

“Mü’minlerin salih olanları” nın peygamberler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Alâ b. Ziyâde, Katade ve Süfyan yapmıştır. İbn Zeyd, onlar meleklerdir demiştir. es-Süddî: Onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabıdır, demiştir.

“Mü’minlerin salih olan(lar)ı” lâfzının tekil olmadığı, bunun: “Mü’minlerin salih olanları” şeklinde olduğu ve;

“Salihler” lâfzının “Mü’minler” lâfzına izafe edildiği de söylenmiş ve lâfza uygun olarak “vav”siz yazılmıştır. Çünkü burada tekilin de, çoğulun da telaffuzu arasında bir fark yoktur. Nitekim mushafta, lâfzın hükmü çeşitli olmakla birlikte, hattı aynı şekilde gelmiş çeşitli lâfızlar bulunmaktadır.

Müslim’in Sahih’inde İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bana Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) anlattı, dedi ki: Allah’ın Peygamberi hanımlarından uzaklaşınca, ben mescide girdim. İnsanların çakıl taşlarını (yere) vurup durduklarını ve: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarını boşadı, dediklerini gördüm. Bu ise onlara hicâb (onlardan bir şey istendiğinde perde arkasından istenmesi) emri verilmeden önce idi. Ömer dedi ki; Yemin olsun bu işi mutlaka bugün öğreneceğim, dedi. Âişe’rûn yanına girdim ve: Ey Ebû Bekir’in kızı dedim. Sen Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet edecek kadar işi ileriye götürdün mü? Âişe: Sana ne benden ey Hattab’ın oğlu, sen kendi kızına baksana! dedi. (Ömer) dedi ki; Ömer’in kızı Hafsa’nın yanına girdim. Ona: Ey Hafsa, dedim. İşi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet edecek kadar ileriye mi götürdün? Allah’a yemin ederim ki sen de biliyorsun ki, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni sevmiyor. Ben olmasaydım elbette ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni boşayacaktı. Oldukça ağladı. Ona, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) nerede? diye sordum, bana: O saklandığı yerde odadadır, dedi. Yanına girdim.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kölesi Rebah’ın, odanın eşiğinde oturduğunu ve ayaklarını ağaçtan oyulmuş bir tahta parçası üzerine sarkıtmış olduğunu gördüm.

Bu da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine çıktığı (basamak olarak kullanıp) yana döndüğü bir ağaç kütüğü idi. Ben: Ey Rebah diye seslendim. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girmek üzere bana izin iste. Rebah odaya baktı, sonra bana baktı ve hiçbir şey demedi. Tekrar: Ey Rebah dedim, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girmek üzere benim için izin iste! Yine Rebah odaya baktı, sonra bana baktı ve bir şey demedi. Arkasından sesimi yükselterek: Ey Rebah dedim. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girmek üzere benim için izin iste. Ben öyle zannediyorum ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hafsa için geldiğimi sanmaktadır. Allah’a yemin ederim ki, eğer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onun boynunu vurmamı emredecek olursa, gider onun boynunu vururum deyip sesimi yükselttim. O da bana: Yukarı çık diye işaret etti.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girdim, Bir hasır üzerine yatmıştı. Oturdum, üzerine elbisesini çekti. Ondan başka da üzerinde bir şey yoktu. Bir de ne göreyim! Hasır onun böğründe İz bırakmıştı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kaldığı yere bir göz attım. Odanın bir tarafında bir sa’ kadar bir avuç arpa ile onun kadar selem ağacı yaprağı gördüm. Duvara asılı bir tulum vardı, Gözyaşlarımı tutamadım.

Peygamber: “Ne diye ağlıyorsun ey Hattab’ın oğlu?” dedi. Ben: Ey Allah’ın Peygamberi dedim, nasıl ağlamayayım? İşte şu hasır, böğründe İz bırakmış bulunuyor ve işte senin bulunduğun oda, Şu önemsiz şeylerden başka bir şey görmüyorum. Diğer taraftan Kayser ve Kisra meyveler, ırmaklar arasındaleyhisselâmen ise Allah’ın Rasûlü ve seçkin kulu olduğun halde böyle bir odada yaşıyorsun.

Şöyle buyurdu: “Ey Hattab’ın oğlu! Âhiretin bizim, dünyanın da onların olması sana yetmez mi?”

Yeter, dedim. (Ömer devamla) dedi ki: Yanına ilk girdiğimde yüzünde kızgınlık işaretleri vardı. Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Kadınların hallerinden sana ağır gelen nedir? Eğer onları boşadı isen şüphesiz Allah, Onun melekleri, Cebrâîl, Mikail, ben, Ebû Bekir ve mü’minler seninle birlikteyiz. Allah’a hamdolsun ki bu türden ne kadar konuştumsa, yüce Allah’ın söylediğim o sözleri tasdik edeceğini ummadığım çok nadirdir. İşte bu âyet-i kerîme yani onu muhayyer bırakan âyet-i kerîme indi:

“Eğer o sizi boşarsa, Rabbinin ona yerinize… sizden daha hayırlı eşler vermesi umulur” (et-Tahrim, 66/5) âyeti ile

“Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz, muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrâîl de, mü’minlerin salih olanları da. Bundan sonra melekler de yardımcıdır” âyeti nazil oldu,

Ebû Bekir’in kızı Âişe ile Hafsa Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğer hanımlarına karşı birbirleriyle yardımlaşıyorlardı. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, onları (hanımlarını) boşadın mı? diye sordum. O: “Hayır” dedi. Ey Allah’ın Rasulü dedim.

Ben mescide girdiğimde, müslümanlar çakıl taşlarını yere atıyor ve Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarını boşadı, diyorlardı. Şimdi inip senin hanımlarını boşamadığını onlara haber vereyim mi!’ “İstersen verebilirsin” dedi.

Onunla konuşmayı sürdürdüm, nihayet öfke izleri yüzünden çekilmeye başladı. Hatta dişlerini gösterecek kadar gülümser oldu. İnsanlar arasında ağzı en güzellerden idi. Daha sonra Allah’ın Peygamberi de indi, ben de indim. Oradan inip ağaç kütüğüne tutundum. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da eliyle ona dokunmadan yer üzerinde yürüyormuş gibi indi.

Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Sen bu odada yirmidokuz gün kaldın, dedim. O: “Ay yirmidokuz gün de çeker” dedi.

Mescidin kapısına dikildim ve sesim çıktığı kadar: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarını boşamadı, diye bağırdım ve:

“Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki bunu Rasûlüne veya içlerinden emir sahiblerine döndürmüş olsalardı, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp, çıkaranlar onun ne olduğunu elbette bilirlerdi” (en-Nisâ, 4/82) âyeti nazil oldu. İşte ben de o işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlardan oldum. Allah ayrıca onu muhayyer kıldığını bildiren âyet-i kerimeyi de indirdi Bu hadis çeşitli kisımlarıylsı birçok yerde bulunmakla birlikte bu bütünlüğü ile Müslim, II, 1105-110? ile İbn Hibbân, Sahih, IX, 4

Tahrim 3

Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Derken o, bunu haber verince ve Allah da bunu ona açıklayınca, Peygamber onun bir kısmını bildirdi, bir kısmından yüz çevirdi. Ona bunu haber verince, o kadın, “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da, “Bana, her şeyi bilen ve haberdar olan Allah haber verdi” dedi.

Diyanet Vakfı
Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygambere açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti de, o eşi bunu haber verip, Allah da ona bunu açıklayınca, o da o sözün bir kısmını bildirmiş, bir kısmından vazgeçmişti. O bunu eşine haber verince: “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O: “Herşeyi en iyi bilen, herşeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi.

“Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.” Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hafsa’ya gizlice

“bir söz” söylemiş olduğunu hatırla! Bu sözden kasıt, Mariye’yi kendisine haram kılması ve bunu ondan saklamasını istemesi idi.

el-Kelbîdedi ki: Ona gizlice söylediği söz şudur: Senin baban ile Âişe’nin babası benden sonra ümmetimin üzerinde benim halifelerim olacaktır. İbn Abbâs da böyle demiştir: Kendisinden sonra halifelik işini Hafsa’ya gizlice söylemiş, ancak Hafsa bunu açıklamıştı, demiştir.

Dârakutnî Sürteninde el-Kelbi’den, o Ebû Salih’ten, o da İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Hani Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hafsa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı İbrahim’in annesi ile birlikte görünce, ona: “Âişe’ye haber verme” dedi. Ayrıca ona şunları söyledi: “Senin baban ile onun babası benden sonra hükümdar olacaklar ya da onlar yönetimin başına geçecekler; fakat Âişe’ye haber verme!” (İbn Abbâs) dedi ki: Ancak Hafsa gitti ve Âişe’ye haber verdi. Allah da bu durumu ona açıkladı. Peygamber bunun bir bölümünü söyledi, bir bölümünü de sakladı, (İbn Abbâs)-dedi ki: Daha sonra; “senin baban ile onun babası benden sonra işin başına geçecekler” sözünü açıklamadı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususun insanlar arasında yayılmasından hoşlanmadı. Dârakutnî, IV, 153

“O eşi bunu haber verip” yani aralarındaki ilişkilerin iyi olması dolayısıyla -ki zaten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğer hanımlarına karşı birbirlerine destek oluyorlardı- bunu Âişe’ye haber verip

“Allah da ona bunu açıklayınca” yani Allah Hafsa’nın bu sırrını açıkladığını ona haber verince… Talha b. Mûsarrif: ” Haber verip” anlamındaki âyeti: diye okumuştur. ile iki ayrı söyleyiştir (ikisi de; haber” verdi anlamındadır,)

“O da sözün bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti” âyetinin anlamı da şudur: Yüce Allah’ın kendisine vahiy gönderip Hafsa’ya haber vermesini yasakladığı hususu Âişe’ye haber verdiğini bildirince, o bu vahyin bir bölümünü Hafsa’ya bildirmiş, diğer bir bölümünü de -lütuf ve ikram ile- bildirmemişti,

el-Hasen dedi ki: Kerîm hiçbir kimse işi asla sonuna kadar götürmez. Yüce Allah:

“O da o sözün bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti” diye buyurmaktadır.

Mukâtil dedi ki: Yani ona Âişe’ye söylediğinin bir bölümünü haber verdi. Bu da Um Veledî -İbrahim’in annesi Mariye- ile ilgili olandı. Bir bölümünü ise haber vermemişti. Bu ise Hafsa’nın Âişe’ye: Ebû Bekir ve Ömer ondan sonra yönelimin başına geleceklerdir, şeklindeki sözleridir.

“Bildirmiş” anlamındaki lâfız genel olarak diye şeddeli okunmuştur. Anlamı açıkladığımız gibidir. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Buna yüce Allah’ın:

“Bir kısmından da vazgeçmişti” âyeti delil teşkil etmektedir. Yani ona o sözün bir kısmını da söylememişti. Şayet şeddesiz olsaydı, bunun zıttını anlatmak için: “Bir kısmını ise bilmemişti” demesi gerekirdi.

Ali, Talha b. Mûsarrif, Ebû Abdurrahman es-Sülemî, el-Hasen, Katade, el-Kelbî, el-Kisaî ve Ebû Bekir’den el-A’meş ise şeddesiz olarak: diye okumuşlardır. Atâ dedi ki: Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî’ye: Bir kimse lâfzını şeddeli olarak okudu mu ona taş atardı. el-Ferrâ” dedi ki: Yüce Allah’ın âyetinin bu lâfzının şeddesiz olarak okunmasının teviline gelince: Buna kızdı ve bunun için cezalandırdı, demektir. Bu da sana kötülük yapan bir kimseye: “Senin bu yaptığının karşılığını bileceğim.” Yani bundan dolayı mutlaka seni cezalandıracağım, demeye benzer.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu (Hafsa’yı) bir defa boşamakla onu cezalandırmışta Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demişti: Eğer Hattaboğulları ailesinde bir hayır bulunsaydı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni boşamazdı. Bunun üzerine Cebrâîl, Hz. Peygambere ona ric’at yapmasını emretti ve Hafsa hakkında ona şefaatçi oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bir ay süreyle hanımlarından uzak durdu ve önceden de geçtiği üzere “tanrım âyeti” nazil oluncaya kadar İbrahim’in annesi Mariye’nin odasında oturdu.

Bir görüşe göre Peygamber onu boşamak istedi. Nihayet Cebrâîl ona: “Onu boşama! Çünkü o çokça oruç tutan ve çokça namaz kılan bir kadındır. Ayrıca o senin cennetteki hanımlarındandır ” dedi. Bunun üzerine Peygamber de onu boşamadı.

“O bunu eşine haber verince” yani Allah’ın kendisine bildirdiği şeyi Hafsa’ya bildirince

“bunu sana” benim hakkımda

“kim haber verdi” ey Allah’ın Rasûlü

“dedi.” Ve durumu ona Âişe’nin haber verdiğini zannetti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Her şeyi en iyi bilen, herşeyden haberdar olan” yani kendisine hiçbir şey gizli olmayan “bana haber verdi” dedi.

“Bunu” lâfzı

“Haber verdi” fiilinin alması gereken iki mef’ûlün yerini tutmaktadır. –

“O bunu eşine haber verince” âyetinde geçen- bîrinci:

“Haber verdi” fiili bir mef’ûle geçiş yapmıştır. -“…Bana haber verdi- âyetindeki -ikinci: “Haber verdi” fiili de bir tek mef’ûle geçiş yapmıştır. Çünkü: ile her iki şekil de: “Haber verdi” anlamında- eğer mübtedâ ile haberin başına gelmeyecek olurlarsa, her ikisinde de bir ya da iki mef’ûl ile yetinmek mümkün olur. Fakat mübtedâ ile haberin başına geldikleri takdirde herbirisi üç mef’ûl alır. Üçüncüsü gelmeksizin yalnızca iki mef’ûlle yetinmek câiz olmaz. Çünkü üçüncüsü asıl itibariyle mübtedânın haberidir. O olmadan öbürleriyle yetinilmez. Tıpkı haber olmadan mübtedâ ile yetinilmediği gibi Son nliirük fiillerin seçici ile ilgili …. verilen bu …. ile Huseyn el-Hemedânî, el-Ferid fi İ’rabi’l-Kur’ânil-Mecîd, IV, 488’cle aynı hususa dair açıklamalar karşılaştırılabilir.

Tahrim 2

Allah, yeminlerinizi çözmenizi size farz kılmıştır. Allah sizin mevlanızdır. O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allahtır. O, bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir. Allah mevlanızdır sizin. O, en iyi bilendir, Hakimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Haram Kılmak Şeklindeki Yemin ve Keffûreti;

“Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir” âyetinde sözü geçen

“yeminin çözülmesi”; onun için keffârette bulunmak demektir. Sizler, hakkında yemin ettiğiniz şeyi tekrar mubah kılmayı arzu edecek olursanız (yemin keffâretinde bulununuz) demektir. Bu da yüce Allah’ın el-Mâide Sûresi’nde yer alan:

“Bunun keffâreti… on fakiri doyurmak…dır.” (el-Mâide, 5/89) âyetinde gösterilmiştir, Bundan şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Bir kimse yiyecek ya da içecek herhangi bir şeyi haram kılacak olursa, bize (Mâlikî mezhebine) göre haram olınaz. Çünkü önceden de açıkladığnruz gibi keffâret yemin dolayısıyladır, haram kılmak dolayısıyla değildir. Ebû Hanife ise bunu her hususta bir yemin olarak kabul eder ve haram kıldığı şeyde maksat olarak gözetilen faydalanma yolunu gözönünde bulundurur. Buna göre yiyecek bir şeyi haram kılarsa, onu yememeye yemin etmiş olur. Bir cariyeyi haram kılarsa, onunla ilişki kurmamayı kastettiği, eşini haram kılmayı ifade ederse, eğer bir niyeti yoksa, îla kabul edilir. Eğer zihân niyet ederse zihâr, talâkı niyet ederse bain bir talâk olur. İki ya cia üç talâk niyet ederse de durum böyledir, Şayet; Ben yalan söylemeyi niyet ettim derse, Allah ile başbaşa bırakılır fakat mahkemede îla iptal edilmek suretiyle bu dediği kabul edilmez. Eğer; Helâl olan herşey bana haram olsun diyecek olursa, bir niyeti de yoksa bu sadece yiyecek ve içecekler hakkında kabul edilir. Aksi takdirde niyetine göre hüküm verilir,

Şafii ise böyle bir ifadenin (haram kılmanın) yemin olmadığı fakat sadece kadınlar hakkında keffârete sebep teşkil ettiği görüşündedir. Eğer talâkı niyet ederek söylerse, -önceden de açıklandığı gibi- bu ona göre ric’î bir talâk olur. Eğer bir şey yememek üzere yemin edecek olursa, yeminini bozar ve keffârette bulunur,

2- Cariyesini veya Hanımını Kendisine Haram Kılmanın Cezası:

Cariyesini ya da eşini kendisine haram kılarsa, bir yemin keffâreti gerekir. Nitekim Müslim’in Sahih’inde İbn Abbâs’tan şöyle dediği zikredilmektedir: Erkek hanımını kendisine haram kılacak olursa, bu bir yemindir, onun için keffârette bulunur der ve;

“Yemin olsun sizin için Rasûlullah’ta uyulacak güzel bir örnektir” (el-Ahzab, 33/21) diye eklemiştir. Müslim, II, 1100; Dârakutnî, IV, 41; Müsned, I, 22^, Tayalisi, Müsned, I, 343

3- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Haram Kılmak Sebebiyle Keffârette Bulunmuş mudur?:

Denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yeminine keffârette bulunmuştur. el-Hasen’den keffârette bulunmadığını belirttiği rivâyet edilmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın geçmiş ve gelecek bütün günahları zaten bağışlanmıştı. Bu sûrede söz,ü edilen yemin keffâreti ise, ümmete verilmiş bir emirden ibarettir.

Ancak birinci görüş daha doğrudur ve bununla kastedilen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Ümmet ise bu hususta ona uyar. Daha önce Zeyd b. Eslem’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir köle azad ederek keffârette bulunduğunu kaydetmiş bulunuyoruz. Mukâtil ‘den rivâyete göre de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mariye’yi kendisine haram kıldığı için bir köle azad etmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir başka görüşe göre yüce Allah sizlere cariyeleri helâl kılmayı farz kılmıştır. O: “Peygamberi lehine Allah’ın farz kıldığı şeylerde Peygambere hiçbir vebal yoktur.” (el-Ahzab, 33/38) âyetinde Allah’ın kendisine helâl olan kadınlar hakkında onun için teşri buyurmuş olduğu hususlarda bir vebal olmadığını açıklamaktadır. Yani yüce Allah size cariyelerinizi helâl kılmış bulunmaktadır. O halde; Allah onu sana helâl kılmışken Mariye’yi kendine ne diye haram kılıyorsun?

Burada sözü geçen:

“Yeminin çözülmesi”nin istisna anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah yeminin dışına çıkartan istisnada bulunmayı size göstermiştir, demektir. Diğer taraftan bazılarına göre kişi ne zaman isterse yeminlerinde istisna yapabilir; velev ki arada bir süre geçmiş olsun. Ancak çoğunluğa göre istisna ancak yemin ile muttasıl olarak caizdir. Buna göre şöyle buyurmuş gibidir: Artık bundan sonra hakkında yemin ettiğin hususlarda istisna yap!

Yeminin çözülmesi, keffâret ile helâl kılınması demektir! Çözme” lâfzının asli; şeklinde olup “lam” harfleri idgam edilmiştir. kipi de kipinin mastar şekillerindendir. “Tesmiye” ve “tavsiye” gibi. O halde;

“Yeminin çözülmesi” helâl kılınması demektir. Sanki yemin etmek bir düğüm atmak, keffâret … onu çözmek gibidir.

“Çözme”nin keffâretin kendisi olduğu da söylenmiştir. Yani keffâret yemin eden kimsenin kendisine haram kıldığı şeyi çözer. Bu da şu demektir; Kişi keffârette bulundu mu hiç yemin etmemiş kimse gibi olur.

“Allah mevlânızdır sizin.” Kendinize haram kılmış olduğunuz hususlardaki yasağı ortadan kaldırmak ve yaptığınız yeminleri keffâret ile çözmeye ruhsat vermek, keffâret olmak üzere yaptıklarınıza karşılık sevap vermek suretiyle sizin dostunuz ve yardımcınızdır.

Tahrim 1

Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığını niçin haram kılıyorsun? Eşlerinin hoşnutluğunu istiyorsun. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allahın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

“Ey Peygamber!… Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram edersin?”

âyetine dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebine Dair Rivâyetler:

“Ey Peygamber… Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?”

âyeti ile ilgili olarak Müslim’in Sahih’inde Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan sabit olduğuna göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cahş kızı Zeyneb’in yanında bir süre kalır ve orada bal içerdi. (Âişe) dedi ki: Ben ve Hafsa aramızda şöyle anlaştık; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hangimizin yanına girerse: Ben senden meğâf Bu ve benzeri tabirlere dair açıklamalar biraz sonra müfessir tarafından yapılacaktır. kokusunu alıyorum. Sen meğâfîr mi içtin? desin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birisinin yanına girdi, ona bu sözleri söyledi. O: “Hayır, Cahş kızı Zeyneb’in yanında bal içtim, Bir daha onu içmem” diye buyurdu. Bunun üzerine

“Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?… Eğer ikiniz de” -Âişe ve Hafsa’ya hitab ediyor-

“Tevbe ederseniz…” âyetine kadar nazil oldu.

“Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti” (Tahrim, 66/3) âyeti da onun; “hayır, ben bal içtim” demesi ile ilgilidir Müslim, II, 1100; Buhârî, V, 2016, VI, 2462; Ebû Dâvûd, III, 335; Nesâî, VI, 151, VII, 13, 71; Müsned, VI, 221

Yine ondan söyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tatlıyı ve balı çok severdi. İkindi namazını kıldı mı hanımlarını dolaşır, onlara yakın olurdu. Hafsa’nın yanına girdi. Yanında daha önce kaldığından daha fazla bir süre kaldı. Ben bunun sebebini sorunca, bana: “Ona (Hafsa’ya) yakınlarından bir kadın bir miktar bal hediye etti. O da o baldan Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir miktar içirdi. Kendi kendime: Allah’a yemin ederim ki biz ona -Peygambere- karşı bir tertipte bulunacağız dedim. Bunu Şevde’ye açtım ve şöyle dedi: Yanına geleceği vakit sana yaklaşacak, o vakit sen de ona: Ey Allah’ın Rasûlü! Meğâfîr mi yedin? diye sor, O sana: Hayır diyecektir. Bu sefer ona: Peki bu koku nedir? diye sor. -Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisinden kötü bir kokunun alınması çok ağırına giderdi.- Bu sefer o sana: Hafsa bana bir miktar bal içirdi diyecektir. Sen de ona: O halde o balı yapan arılar urfut denilen ağaçtan yemiş olmalıdır. Ben de ona bunları söyleyeceğim ey Safiye, sen de ona aynı şeyleri söyle! Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sevde’nin yanına girince -(Âişe) dedi ki; Şevde şöyle dedi: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki, senden korktuğum için daha o henüz kapıda iken bile bana söylediklerini ona söyleyiverecektim.- Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaklaşınca, Şevde ona: Ey Allah’ın Rasulü meğâfîr mi yedin? diye sordu. O: “Hayır” dedi. Şevde: Peki bu koku ne oluyor? dedi. Peygamber: “Hafsa bana bir miktar bal içirdi.” dedi. Şevde: O balı yapan arı urfut ağacından yemiş, dedi. Benim yanıma gelince, ben de ona benzer şeyler söyledim. Sonra Safiye’nin yanına girdi, o da benzer şeyler söyledi. Hafsa’nın yanına girince, Hafsa: Ey Allah’ın Rasûlü sana ondan bir daha vereyim mi? diye sordu. Peygamber: “Hayır, ona ihtiyacım yok” diye buyurdu, (Âişe) dedi ki; Şevde: Subhanallah dedi. Allah’a yemin ederiz biz onu (bal içmekten) mahrum ettik, dedi. (Âişe devamla) dedi ki: Ben ona; Sus dedim. Buhârî, V, 20Î7, VI, 2556; Müslim, II, 1101; Müsned, VI, 59

Bu rivâyette yanında bah içtiği hanımının Hafsa olduğu belirtilirken, birincisinde Zeyneb olduğu belirtilmektedir. İbn Ebi Müleyke’nin İbn Abbâs’tan rivâyetine göre; o balı Sevde’nin yanında içmiştir. Yanında balı içtiği hanımının Ummu Seleme olduğu da söylenmiştir. Bunu da Esbat, es-Süddi’den rivâyet etmiştir. Atâ b. Ebi Müslim de böyle demiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bütün bunlar olayı bilmemektir, yahutta bilgisizce bir tasavvurdaki ibarettir.

Peygamberimizin diğer hanımları yanında balı içtiği hanımını kıskandıklarından dolayı: Biz senden meğâfir kokusu alıyoruz, demişlerdi. Meğâfîr bir miktar tatlı olan kokusu değişik bir sebze yahut bir çeşit zamktır. Bunun tekili “meğfûr” şeklinde gelir. Urfut da şarab kokusu gibi bir kokusu bulunan bir bitkidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden hoş kokuların gelmesini ya da kendisinin hoş koku alınmasını sever, bundan hoşlanırdı. Kötü kokulardan ise tiksinirdi. Buna sebeb ise melekle konuşması idi. Bu, bu husustaki bir görüştür. Diğer bir görüşe göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kendisini bağışladığı halde, Peygamber efendimizin diğer hanımları dolusıyla kabul etmediği hanımı kastetmektedir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs ve İkrime yapmıştır. Sözü edilen kadın ise Um Serik’tir.

Üçüncü bir görüşe göre; Peygamber efendimizin kendisine haram kıldığı Mariye el-Kıbtiye’dir. Bu cariyeyi kendisine İskenderiye hükümdarı Mukavkis hediye etmişti.

İbn İshak dedi ki: Mariye, Hafi diye bilinen bir beldenin Ansine diye bilinen yerindendir. Peygamber, Hafsa’nın odasında onunla birlikte olmuştu.

Dârakutnî’nin, İbn Abbâs’tan onun da Ömer’den rivâyetine göre Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oğlu İbrahim’in annesi Mariye ile Hafsa’nın odasına girdi. Hafsa da gelip Peygamberi onunla birlikte buldu. -O sırada Hafsa babasının evine gitmişti.- Peygambere: Onu odama mı sokuyorsun? dedi. Senin bunu yapmanın sebebi ancak diğer hanımların arasında benim senin yanında değerimin olmayışıdır. Peygamber ona şöyle dedi: “Bundan Âişe’ye sözetme! Bir daha ona yaklaşmak bana haram olsun.” Hafsa ona şöyle dedi; O senin cariyen iken onu kendine nasıl haram ediyorsun? Peygamber ona yaklaşmayacağına dair Hafsa’ya yemin etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bundan kimseye sözetme” dedi. Fakat Hafsa bunu Âişe’ye anlattı. O da hanımlarının yanına bir ay süreyle girmeyeceğine dair yemin etti. Yirmidokuz gün onlardan uzak kaldı. Bunun üzerine yüce Allah:

“Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?” âyeti nazil oldu Darakutnî, IV, 41

2- Bu Husustaki Görüşlerin Sahih Olanı:

Bu görüşlerin en sahih olanları birincisi, en zayıfları ortancasıdır. İbnu’l-Arabi dedi ki: Bunun sened itibariyle zayıf olması, ravilerinin adaletli olmayışından dolayıdır. Mana itibariyle zayıf olması ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, kendisini hibe edip bağışlayan kadını reddetmesinin, onu kendisine haram etmesi domek olmayışından dolayıdır. Çünkü bir kimse kendisine hibe edilen bir şeyi reddedecek olursa, o kendisine haram olmaz. Haram kılmanın gerçek mahiyeti ise helâl oluşundan sonradır. Peygamber efendimizin Mariye el-Kıbtiye’yi kendisine haram etmesine gelince, sened itibariyle daha sağlam, mana bakımından daha uygun görülmektedir. Fakat bu rivâyet Sahih’te kaydedilmemiştir. Bununla birlikte mürsel olarak rivâyet edilmiştir. İbn Vehb, Malik’ten, o Zeyd b. Eslem’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) İbrahim’in annesini (Mariye’yi) kendisine haram kıldı ve: “Sen bana haramsın. Allah’a yemin ederim ki asla sana yaklaşmayacağım” dedi. Bunun üzerine yüce Allah bu hususta; “Ey Peygamber… Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?” âyetini indirdi. İ. Malik b. Enes, el-Mudevvenetu’l-Kubrâ, Beyrut (tarihsiz), III, 107

Bunun bir benzerini İbnu’l-Kasım da ondan rivâyet etmiş bulunmaktadır. Eşheb de Malik’ten şöyle dediğini rivâyet eder. Ensardan bir kadın bir hususta Ömer (radıyallahü anh)’a itiraz etti. Bundan oldukça rahatsız olup: Kadınlar böyle değildi, dedi. Kadın: Hayır (böyle idi). Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları ona karşılık veriyorlardı dedi. O da elbisesini alıp, Hafsa’nın yanına çıkıp gitti ve ona: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşılık veriyor musun? diye sordu. Hafsa: Evet, eğer bu işten senin hoşlanmadığını bilsem yapmam, dedi, Ömer, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarından ayrı kaldığını haber alınca: Artık Hafsa’nın burnu yere sürtüldü, dedi. Bu mürsel rivâyeti ulaşabildiğimiz herhangi bir kaynakla cespit edemedik

Sahih olan; bunun bal hakkında olduğu ve onun bu balı Zeyneb’in yanında içtiğidir. Âişe ve Hafsa bu hususta ona karşı birlik olmuşlar ve olan olmuş, o da bir daha balı içmeyeceğine dair yemin edip bunun saklanmasını istemiştir. Âyet-i kerîme de bunların hepsi hakkında inmişti.

3- Bir Şey Hakkında: “Bana Haram Olsun Demek” Yemin Olur mu?

“…Niçin haram edersin?” âyetinden kasıt, eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) haram kılmakla birlikte yemin etmemiş ise, bize (Mâlikîlere) göre bu yemin sayılmaz, Bir kimsenin: “Bu bana haramdır” demesi, hanım dışında hiçbir şeyi haram kılmaz.

Ebû Hanife ise şöyle demektedir; Eğer ifadeyi mutlak olarak kullanırsa giyecekler dışarıda kalmak üzere, yiyecek ve içecekler hakkında yorumlanır ve bu keffâreti gerektiren bir yemin olur.

Züfer dedi ki: Bu, hareket ve ulus bildiren haller de dahil her hususta bir yemindir. (Bize) muhalif görüş belirtenler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın balı haram kılıp bundan dolayı keffâret ödemek zorunda olduğunu esas kabul ederler. Nitekim yüce, Allah:

“Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir” (Tahrim, 66/22) buyurarak buna “yemin” ismini vermiştir. Bizim delilimiz ise yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın.” (el-Mâide, 5/87) âyeti ile;

“De ki: Allah’ın size indirdiği ve kendisinden bir kısmını haram ve helâl yaptığınız rızıktan ne haber? De ki: Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah’a mı iftira ediyorsunuz?” (Yûnus, 10/59) âyetleridir. Yüce Allah bu buyruklarıyla helâli haram kılanları yermekte, fakat bundan dolayı keffâret ödemelerini vacip kılmamaktadır.

ez-Zeccâc şöyle demiştir: Allah’ın helâl kıldığını kimse haram kılamaz. Allah’ın kendisine haram kıldığı şeylerden başkalarını haram kılma yetkisini Peygamberine dahi vermiş değildir. Buna göre bir kimse hanımına ya da cariyesine: Sen bana haramsın, deyip de onu boşamayı ya da ona zihâr yapmayı kastetmemiş ise, bu sözü bir yemin keffâretini gerektirir. Eğer bu sözünü hanımlarından ve cariyelerinden oluşan bir topluluğa hitaben söyleyecek olursa, bir keffârette bulunması gerekir. Kendisine bir yiyecek yahut bir başka şeyi haram kılacak olursa, Şafii ve Maliki’ye göre bundan ötürü bir keffârette bulunması gerekmez. Fakat İbn Mes’ûd, es-Sevrî ve Ebû Hanife’ye göre bundan dolayı keffârette bulunması icab eder.

4- Hanımına: “Sen Bana Haramsın” Diyenin Hükmü ile İlgili Görüşler:

Hanımına: “Sen bana haramsın” diyen erkeğin hükmü ile ilgili olarak ilim adamlarının onsekiz ayrı görüşü vardır:

1- Böyle diyene bir şey gerekmez,

en-Nehaî, Mesrûk, Rabîa, Ebû Seleme ve Esbağ bu görüştedir. Onlara göre bu, suyu ve yiyeceği haram kılmak gibidir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Ey îman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın.” (el-Mâide, 5/87) Hanım hem hoş şeylerdendir, hem de Allah’ın helâl kıldıklarındandır. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Dillerinizin yalan yere niteleyegeldiği şeyler için: Şu helâldir, şu da haramdır demeyin. “(en-Nahl, 16/116)

Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi hiç kimse haram kılamaz. Onun haram kılmasıyla da haram olmaz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da Allah’ın helâl kıldığı herhangi bir şey için: O bana haramdır, dediği sabit olmamıştır. O sadece daha önceden ettiği bir yemin dolayısıyla Mariye’den uzak kalmıştı ki, bu da: “Allah’a yemin ederim bugünden sonra ona yaklaşmayacağım” şeklindeki sözü idi. Kendisine: Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi ne diye haram kılıyorsun? Yani niçin bir yemin sebebiyle ondan uzak duruyorsun, denilmişti. Bu da; sen kendine yasakladığın bu işi yap ve keffârette bulun, demektir.

2- Bu bir yemin olup bunun için keffârette bulunması gerekir.

Ebû Bekr es-Sıddık, Ömer b. el-Hattâb, Abdullah b. Mesud, İbn Abbâs ve Âişe -Allah onlardan razı olsun- ile el-Evzaî de böyle demişlerdir. Ayetin gereği de budur. Said b. Cubeyr, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini zikretmektedir: Erkek hanımını kendisine haram kılacak olursa, bu bir yemindir, onun için keffârette bulunur. Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Yemin olsun sizin için Rasûlullah’da uyulacak güzel bir örnek vardır. Bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın cariyesini kendisine haram kılmış olduğunu kastetmektedir. Bunun üzerine de yüce Allah:

“Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin… Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir” diye buyurdu, o da yeminine keffârette bulundu ve böylelikle “haram kılma “yi yemin kıldı. Bunu Darakutni rivâyet etmiştir Dârakutnî, IV, 40

3- Bundan dolayı keffârette bulunmak icab eder, fakat yemin değildir.

İbn Mes’ûd ve ondan gelen iki rivâyetten birisine göre İbn Abbâs, iki görüşünden birisinde Şafii de böyle demiştir. Ancak bu görüş su götürür. İleride geleceği üzere âyet-i kerîme bu görüşü reddetmektedir.

4- Bu bir zihârdır. Bundan dolayı zihâr keffâreti gerekir. Bu da Osman, Ahmed b. Hanbel ve İshak’ın görüşüdür,

5- Şayet annesinin sırtı gibi haram oluşunu kastederek haram olduğunu niyet edip zihârda bulunmak kastıyla bunu söylerse, o vakit bu bir zihâr olur. Eğer boşama sözkonusu olmaksızın muayyen olarak kendisine haram kılmayı niyet ederse, o vakit bu mutlak olarak bir haram kılma olur ve bundan dolayı yemin keffâreti gerekir. Şayet hiçbir şey niyet etmemişse, ona yemin keffâreti düşer, Bu da Şafii’nin görüşüdür,

6- Bu bir ric’î talâktır. Bu da Ömer b. el-Hattâb, ez-Zührî, Abdu’l-Aziz b. Ebi Seleme ve İbnu’l-Mâcisûn’un görüşüdür.

7- Bâin bir talâktır. Bu Hammâd b. Ebi Süleyman ve Zeyd b. Sabit’in görüşüdür. Ayrıca İbn Huveyzimendad bunu Malik’ten de rivâyet etmiştir,

8- Üç talâk olur. Bu Ali b. Ebî Tâlib’in ve yine Zeyd b. Sabit’in ve Ebû Hüreyre’nin görüşüdür.

9- Bu kendisi ile gerdeğe girilmiş kadın için üç talâktır. Kendisi ile gerdeğe girilmemiş kadın hakkında ise niyette bulunur. Bu da el-Hasen, Alî b. Zeyd ve el-Hakem’in görüşüdür. Malik’in meşhur görüşü de budur.

10- Üç talâktır. Hiçbir hal ve hiçbir durumda niyeti sözkonusu değildir. İsterse (hanımıyla) gerdeğe girmemiş olsun. Bu görüşü Abdu’l-Melik el-Mebsut’ta belirtmiş olduğu gibi, İbn Ebi Leylâ da bu görüştedir.

11- Kendisiyle gerdeğe girmediği kadın hakkında bir talâk, kendisiyle gerdeğe girmiş olduğu kadın hakkında üç talâktır. Bu görüşü Ebû Mus’ab ve Muhammed b. Abdi’l-Hakem ileri sürmüşlerdir.

12- Boşamayı ya da zihârı niyet ederse, ne niyet ettiyse odur. Şayet boşamayı niyet etmişse -üç talâk niyet etmesi hali dışında- bir bâin talâk olur. Eğer iki boşama niyet etmişse yine bir talâk olur. Hiçbir şey niyet etmemiş ise yemin olur ve bu durumda adam hanımına ilâ yapmış demektir. Bu da Ebû Hanife ve onun mezhebini kabul edenlerin görüşüdür. Züfer de buna benzer bir görüş ifade etmiştir. Şu kadar var ki o: Şayet iki talâk niyet ederse, iki talâk vermiş kabul ederiz, demiştir.

13- Zihâr niyetinin ona bir faydası olmaz. Bu sözü talâk olur. Bu görüş İbnu’l-Kasım’a aittir.

14- Yahya b. Ömer dedi ki: Bu bir talâk olur. Eğer ona ric’at yapacak olursa, zihâr keffâretinde bulunmadıkça onunla ilişki kurması câiz olmaz.

15- Eğer boşamayı niyet ederek söylemişse kastettiği sayı kadar olur. Bir tek talâk niyet etmişse ric’î bir talâk olur. Şafii -Allah ondan razı olsun-‘nin görüşü de budur. Buna benzer bir görüş Ebû Bekir, Ömer ve diğer ashab ve tabiinden de rivâyet edilmiştir.

16- Üç talâk niyet ederse üç talâk, bir talâk niyet ederse bir talâk olur. Yemin niyetiyle söylerse yemin olur, hiçbir şey niyet etmemişse ona bir şey gerekmez. Bu Süfyan’ın da görüşüdür. el-Evzaî ve Ebû Sevr de böyle demiş olmakla birlikte, onlar ayrıca: Hiçbir şey niyet etmemişse bir talâk olur, demişlerdir.

17- Niyeti neyse odur, fakat tek bir talâktan daha aşağısı da olmaz. Bu görüşü İbn Şihab ifade etmiştir. Şayet hiçbir niyet etmemişse, bir şey olmaz. Bu da İbnu’l-Arabi’nin görüşüdür.

Said b. Cubeyr’in de şu görüşte olduğunu gördüm:

18- Bu durumda -o bunu zihâr niyetiyle söylememiş olsa bile- bir köle azad etmekle yükümlüdür. Bu görüşün nasıl açıklanacağını bilemiyorum. Bana göre bu görüşler arasında da sayılmaz Son cümlenin tercümesi İbnu’l-Arabi’nin, Ahhâmu’l-Kur’ân, IV, 1848’deki ifadesi esaleyhisselâm

Derim ki: Bunu Dârakutnî Sünen’inde İbn Abbâs’tan zikretmektedir. Dedi ki: Bize el-Huseyn b. İsmail anlattı dedi ki: Bize Muhammed b. Mansur anlattı dedi ki: Bize Ravh anlattı dedi ki: Bize Süfyan es-Sevri, Salim el-Aftas’tan anlattı, o Said b. Cubeyr’den, o İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre İbn Abbâs’a bir adam gelerek dedi ki: Ben hanımımı kendime haram kıldım, dedi. İbn Abbâs: Yalan söyledin dedi, o sana haram olamaz. Sonra yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber… Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?” âyetini okudu. Sana keffâretlerin en ağırı düşüyor: Bir köle azad edeceksin Dârakutnî, IV, 43

Tefsir âlimlerinden bir topluluk şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir köle azad ederek yemin keffâretinde bulundu ve Mâriye’ye geri döndü. Bunu Zeyd b. Eslem ve başkaları ifade etmiştir.

5- Bu Husustaki Görüş Ayrılıklarının Sebebi:

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız dedi ki: Bu hususta görüş ayrılığının sebebi ne Allah’ın Kitabında; ne de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sünnetinde bu meselede dayanak alınabilecek şekilde açık bir nass ve doğru, zahir bir ifadenin bulunmayışıdır. İşte bundan dolayı ilim adamlarının herbirisi meseleyi bir tarafa çekmiştir.

“Aslolan zimmetin berâetidir (yükümsüzlüktür)” ilkesini esas kabul edenler bu hususun gerektirdiği bir hüküm yoktur, bundan dolayı bir şey gerekmez derler.

Böyle bir ifade bir yemindir diyenler çünkü yüce Allah bunu yemin diye adlandırmaktadır, derler.

Bu sözü söylemekten dolayı bir keffâret gerekir, yemin değildir, diyenler bu görüşlerini İki esastan birisine dayandırırlar: Birincisi yüce Allah’ın bu halde -yemin olmasa dahi- keffâreti vacib kıldığını zannederler, İkincisi bunlara göre yeminin manası haram kılmaktır. O bakımdan, bu mana dolayısıyla keffâret sözkonusu olur.

Böyle bir sözü söylemek ric’î bir talâktır, diyenler ise lâfzı en asgari şekline göre yorumlamışlardır. Ric’î talâk ile boşanmış bir kadın ile ilişki kurmak aynı şekilde haramdır. Bundan dolayı lâfız ona göre yorumlanır. Bu İse Malik’in de bunu kabul etmesini gerektirir. Çünkü o: Ric’î talâk ile boşanmış kadın ile (kocası tarafından) ilişki kurmak haramdır, der.

Bu üç talâk olur, diyenlerin görüşleri de böyle açıklanır. Bunlar da bunu, anlamının en ilerisine göre yorumlamış olurlar ki bu da üç talâktır.

Bu bir zihârdır, diyenler bunun haram kılmanın en asgari derecesi oluşundan dolayıdır. Çünkü zihâr nikâhı ortadan kaldırmayan bir haram kılmadır, Böyle bir söz bâin bir talâktır, diyenler ric’î talâkın boşanmış kadını (kocasına) haram kılmadığını, bâin talâkın onu haram kıldığını esas kabul ederler.

Yahya b. Ömer’in görüşüne gelince, o bu sözü bir talâk kabul etmek suretiyle ihtiyatlı bir yol seçmiştir. Hanımına ric’at yapınca da bu sefer keffârette bulunmakla onu yükümlü kabul ederek yine ihtiyatlı olanı tercih etmiş olmaktadır. (Yahya b. Ömer’in bu görüşü ondördüncü görüş olarak zikredilmişti.)

İbnu’l-Arabî dedi ki: Böyle bir şey sahih olamaz. Çünkü bu, iki zıt şeyi birarada tutmaktır. Aynı lafızın anlamında hem zihâr, hem talâk birarada bulunamaz. Dolayısıyla delil itibariyle biraraya gelmesi sahih olarak görülemeyen bir hususta ihtiyatın izah edilir bir tarafı yoktur.

Kendisiyle gerdeğe girilmedik kadın hakkında niyeti sorulur, diyenlerin görüşlerinin dayanağı da şudur; Bir tek boşama böyle bir kadını bâin talâk ile boşamış olur ve şer’an onu haram kılacağı hususunda icmâ’ vardır.

Niyetini gözönünde bulundurarak hüküm vermeyenler de böyle demişlerdir: Haram kılmak hususunda gerdeğe girmeden gnce tek bir talâk icmâ ile yeterlidir. O halde üzerinde ittifak edilmiş bulunan asgari miktarı kabul etmek de yeterlidir.

Bu her ikisi (ister kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister olmasın) hakkında üç talâktır, diyenler ise azamî hükmü esas aldıklarından dolayı böyle derler. Çünkü açık bir şekilde üç talâktan sozedecek olursa, bu kendisi ile gerdeğe girmiş olduğu kadın hakkında nasıl geçeri) ise, girmemiş olduğu hanımı hakkında da öylece geçerlidir. O halde mananın da bunun gibi olması icab eder ki; o da haram kılmaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bütün bunlar hanım hakkındadır. Cariye hakkında ise, bunların hiçbirisi gerekmemektedir. Mâlik’e göre bununla cariyesini boşamayı niyet etmesi müstesnadır. İlim adamları ise genel olarak bu durumda böyle bir kimsenin yemin keffâretinde bulunması gerektiği kanaatindedirler.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Doğrusu bunun tek bir talâk olduğudur. Çünkü eğer talâkı sözkonusu etmiş olsaydı, onun asgari miktarı gerekirdi. Bu da -birden fazla sözkonusu etmesi hali dışında- bir tek- talâktır. Aynı şekilde haram kılmayı sözkonusu edecek olursa -onu daha fazlası ile kayıtlaması hali dışında- asgarisi hakkında sözkonusu olur. Sen -bir başka koca ile evlenmen hali dışında- bana haramsın, demesi gibi. İşte bu, maksadı açıkça ortaya koyan bir ifadedir.

Derim ki: Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’nin cariyesi ile birlikte Hafsa’nin evinde başbaşa kalması üzerine inmiştir. Bunu es-Sa’lebî zikretmektedir. Buna göre şöyle buyurulmuş gibidir: Senin kendine haram kıldığın şey sana haram değildir, fakat sana bir yemin keffâretinde bulunmak düşer. Balın ve cariyenin haram kılınması halinde ise yine durum böyledir. Şöyle buyurmuş gibi olur: Senin haram kıldığın şey, sana haram olmaz. Fakat sen haram kılmakla birlikte bir de yemin etmiş bulunuyorsun, o bakımdan yemin keffâretinde bulun. Bu doğru bir açıklamadır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Dârakutnî’nin de belirttiği yibi, önce haram kılmış, sonra yemiş etmişti.

Buhârî de bu manayı bal ile ilgili kıssada zikretmektedir: Ubeyd b. ilmeyi-, Âişe’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cahş kızı Zeyneb’in yanında bal içer ve onun yanında bir süre kalırdı. Hafsa ile birlikte hangimizin yanına girerse, “meğâfîr mi yedin çünkü ben senden meğâfîr kokusu alıyorum” demek üzere anlaştık. Peygamber de şöyle buyurdu: “Hayır, fakat bal içtim. Bir daha da tekrar içmeyeceğim. Ben yemin ettim, bunu kimseye de haber verme.” O, bu sözleriyle hanımlarının hoşnutluğunu arıyordu. Buhârî, V, 2016, VI, 2462; Müslim, H, 1100; Ebû Dâvûd, III, 335: Nesâî, Vll, 13, 71; Müsned, VI, 221

Hz. Peygamber’in: “Bir daha onu içmeyeceğim” demesi, haram kılmak manasına idi. “Yemin ettim” ifadesi de Allah adına yemin ettim, demektir. Buna delil yüce Allah’ın bu esnada bundan dolayı ona sitem ifade eden âyetini indirmiş olması ve: “Ey Peygamber… Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?” âyeti ile yemin keffâretinde bulunmasını göstermesidir. Allah’ın helâl kıldığı şeyden kasıt ise onun: “Bir daha onu tekrar içmeyeceğim” sözü ile kendisine haram kıldığı baldır.

“Zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak…” Bu işi onların hoşnutluğunu isteyerek… demektir.

“Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.” Serzenişte bulunmayı gerektiren hususu çokça bağışlayandır, sorumluluğu kaldırmak suretiyle çok merhamet edendir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu bir küçük günah idi, fakat doğrusu bunun daha uygun (evlâ) olanı terketmekten dolayı bir sitem, bir serzeniş olduğu ve bunun küçük olsun, büyük olsun günah olmadığıdır.

Talak 12

Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır. Emir, onların arasında iner. Bu, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilesiniz diyedir.

Diyanet Vakfı
Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allahın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.

Kurtubi Tefsiri
Allah, yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Âyeti onlar arasında iner, durur. Allah’ın gerçekten herşeye kadir olduğunu ve muhakkak Allah’ın ilmi ile herşeyi kuşatmış olduğunu kesinlikle bilesiniz diye.

“Allah, yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır” âyeti, kudretinin kemaline ve O’nun öldükten sonra tekrar diriltmeye ve hesaba çekmeye kadir olduğuna açık bir delildir.

Göklerin biri diğerinin üstünde olmak üzere yedi tane olduğunda görüş ayrılığı yoktur, Buna İsrâ hadisi ve başkaları da delil teşkil etmektedir.

Sonra da;

“yerden de onlar gibisini” yani yedi tane

“yaratandır” diye buyurmaktadır. Yerler hakkında iki ayrı görüş vardır. Birincisi olan Cumhûrun görüşüne göre; yedi arz da biri diğerinin üstünde tabakalar halindedir. Herbir arz arasında iki sema arasındaki gibi bir mesafe vardır ve herbirisinde de Allah’ın yarattıklarından sakinler vardır.

ed-Dahhak ise şöyle demiştir:

“Ve yerden de onlar gibisi” yani yedi tane arz demektir. Şu kadar var ki bu yedi arz göklerin aksine arada bir boşluk olmaksızın biri diğerinin üstünde tabaka halinde kapatılmış durumdadır.

Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Tirmizi, Nesâî ve diğer eserlerde bulunan haberler buna delil teşkil etmektedir. Bu husus yeterli açıklamalarıyla daha önce el-Bakara Sûresi’ nde (2/29. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ebû Nuaym şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize Muhammed b. Ali b. Hubeyş anlattı, dedi ki: Bize İsmail b. İshak es-Serrâc anlattı:… -H. Muhaddisler bir hadisin iki ya da daha fazla senedi bulunduğu taktirde, bir senedden diğerine intikal ettiklerine ‘H: Hâ” harfini yazmayı iJıriyrıt edinmişlerdir. Yine Ebû Muhammed b. Habban da anlattı dedi, ki: Bize Abdullah b. Muhammed b. Naciye anlattı, dedi ki: Bize Süveyd b. Said anlattı dedi ki: Bize Hafs b. Meysera, Mûsa b. Ukbeden anlattı: O Atâ b. Ebi Mervandan, o babasından rivâyete göre Ka’b kendisine: Mûsa’ya denizi yarmış olan adına yemin ederek Suhayb’ın kendisine şunları anlattığını bildirdi: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) içine girmek istediği bir kasaba gördü mü mutlaka onu gördüğünde şöyle dua ederdi:

“Yedi semavatın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, yedi arzın ve onların taşıdıklarının Rabbi, şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi, rüzgarların ve savurduklarının Rabbi olan Allah’ım! Biz Senden bu kasabanın hayrını, buranın ahalîsinin hayrını dileriz. Buranın, buranın ahalisinin ve içinde bulunanların şerrinden de Sana sığınırız.” Ebû Nuaym, Hilye, VI, 46; ayrıca; İbn Huzeyme, Sahih, IV, 150, İbn Hibbân, Sahih, VI, 425; Hîikim, Müstedrek, 1, fil4, II, 110; Beyhaki, es -Sünenü’l Kübrâ, V, 252; Taberânî, Kebir, VKI, 33, XXH, 359 Ebû Nuaym dedi ki: Bu Mûsa b. Ukbe’nin rivâyet ettiği hadis olarak sabittir. Atâ’dan bunu tek başına (münferiden) o rivâyet etmiştir. Ondan ise İbn Ebi’z-Zinad ve başkaları rivâyet etmiştir. Ebû Nuaym, Hilye, VI, 46

Müslim’in Sahih’inde Said b. Zeyd’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Her kim haksız yere yerden bir karış dahi alacak olursa, kıyâmet gününde yedi arzdan onun boynuna dolanmış olarak gelecektir.” Müslim, III, 1230, 1231; Tirmizî, IV, 2H; Dârimi, 11, 347; Müsned, I, 187, 1H8, 189, 190

Âişe yoluyla gelen hadis de bunun gibidir, Buhârî, II, S66, III, 1167; Müsned, VI, 79, 252, 259 Her ikisinden daha açık ifadeler taşıyan hadis de Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği şu hadistir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir kimse hakkı dışında yerden bir karış alacak olursa, mutlaka Allah kıyâmet gününde yedi arza kadar onu boynuna dolayacaktır.” Müsned, II, 387. 388, 432

el-Maverdî dedi ki: Yerin yedi tabakasının biri diğeri üstünde olduğu kabul edilecek olursa, müslümanların daveti sadece en üst arzın üzerinde bulunanlara mahsustur. Onun dışında bulunan diğer kimseler için bağlayıcı değildir isterse onlar da ayırdedici kabiliyete sahip yaratıklardan akıl sahibi kimseler olsunlar.

Bu varlıkların semayı görüp o semanın ışığından istifade etmeleri hususunda da iki görüş vardır. Birinci görüşe göre onlar bulundukları yerin herbir tarafından semayı görürler ve onun ışığını alırlar. Bu yeri düz kabul edenlerin görüşüdür. İkinci görüşe göre ise bunlar semayı görmezler. Yüce Allah onlara yararlanacakları başka bir ışık yaratmıştır. Bu da yeri küre gibi kabul edenlerin görüşüdür.

Âyet-i kerîme hakkında üçüncü bir görüş vardır ki; bunu el-Kelbi, Ebû Salih’ten, o İbn Abbâs’tan rivâyet etmiş olup, buna göre yerler, düz yedi yer halindedir. Biri diğerinin üstünde değildir. Bunları birbirinden denizler ayırmakta ve hepsini de sema örtmektedir, Bu görüşe göre eğer yeryüzü ahalîsinden herhangi bir kimsenin diğerine ulaşabilme imkânı yoksa, İslâm daveti bu arzda bulunan kimselere mahsus olur. Eğer onlardan bir kısmı diğer arza ulaşabiliyorsa, o vakit davetin onlara ulaşmasının imkânı halinde, İslâm davetinin onlar için de bağlayıcı olma ihtimali sözkomısu olur. Çünkü denizlerin ayırdığı mesafenin aşılması mümkün olursa, o vakit hükmün genel olarak bağlayıcı olmasını engelleyen bir husus kalmaz. Bununla birlikte İslam davetinin onlar için bağlayıcı olmaması İhtimali de vardır. Çünkü bu davetin onlar tarafından da kabul edilmesi gerekli olsaydı, bu hususta nassın vârid olması ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bununla emrolunmuş olması da gerekirdi. Allah, ilmini kendisine sakladığı hususların gerçeğini, insanlar için şüpheli olup, içinden çıkamadıkları şeylerin doğrusunu en iyi bilendir.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Âyeti bunlar arasında iner durur.” Mücahid dedi ki: Emir yedi semadan, yedi arza iner, durur, el-Hasen dedi ki: Her iki sema arasında bir arz ve bir emir vardır. Burada emirden kasıt -Mukâtil ve başkalarının görüşüne göre- vahiydir. Bu durumda yüce Allah’ın:

“Bunlar arasında” âyeti, (semaya) en yakın olan bu üst arz ile semaların en yükseği olan yedinci sema arasına işaret olur. Bir görüşe göre de buradaki

“emir; âyet” kaza ve kader demektir. Çoğunluğun görüşü de budur. Buna yöre

“bunlar arasında” âyeti en uzak olan en alt arz ile semaların en yükseği olan yedinci sema arasına işaret edilmiş olur.

“Âyeti bunlar arasında İner, durur” âyeti bazılarının hayat bulması, bazılarının ölmesi, kimilerinin zengin, kimilerinin de fakir olması ile ilgili âyettir diye de açıklanmıştır. Bir diğer görüşe göre maksat, bunlardan tedbir olunan, yüce Allah’ın hayret verici tedbirleridir. Yağmur iner, bitki çıkar. Gece ve gündüz gelir gider, yaz ve kış değişir durur. Türleri ve şekilleri birbirinden farklı hayvanlar yaratır, onları bir halden bir başkasına intikal ettirir. İbn Keysân dedi ki: Bu açıklama dilin alanı ve genişliği (anlatım, üslûb ve teknikleri) ile alakalıdır. Nitekim ölüme “Allah’ın emri” denildiği gibi, rüzgara, buluta ve benzerlerine de benzer isimler verilir.

“Allah’ın gerçekten herşeye kadir olduğunu… bilesiniz diye.” Yani -bütün bunlar O’nun kudreti ve imkânı çerçevesinde bulunmak açısından eşit olmakla birlikte- bu pek büyük mülkü yaratmaya muktedir olanın ikisi arasında bulunanları yaratmaya daha bir muktedir olduğunu, affetmek ve intikam almak imkânına sahib olduğunu bilesiniz diyedir.

“Ve muhakkak Allah’ın İlmi ile herşeyi kuşatmış olduğunu kesinlikle bilesiniz diye.” Hiçbir şey O’nun ilim ve kudreti dışında değildir.

“İlmi” lâfzı te’kid edici mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü

“Kuşatmış oldu” âyeti anlam itibariyle Bildi” demektir.

Âyetin: Ve muhakkak Allah’ın ilim olarak kuşatmış olduğunu bilesiniz diye… anlamında olduğu da söylenmiştir.

Allah’a hamdolsun. O’nun yardımı ile Talâk Sûresi sona ermiş bulunmaktadır.

Talak 11

Bir peygamber ki size Allah’ın apaçık ayetlerini okur. İnananları ve salih amel işleyenleri karanlıklardan nura çıkarsın diye. Kim Allah’a iman eder ve salih amel işlerse, Allah onu, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. Allah ona güzel bir rızık vermiştir.

Diyanet Vakfı
İman edip salih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allahın apaçık ayetlerini okuyan bir Peygamber göndermiştir. Kim Allaha inanır ve faydalı iş yaparsa Allah onu, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. Allah o kimse için gerçekten güzel bir rızık vermiştir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Allah’ın açık açık ortaya koyan öğütlerini size okuyan bir Peygamber (göndermiştir.) Kim Allah’a îman edip salih amel işlerse onu altından ırmaklar akan cennetlere -kendileri orada ebedi ve devamlı olmak üzere- koyar. Allah, onlara gerçekten çok güzel bir rızık vermiştir.

“Îman edip salih amel işleyenleri” yani Allah’ın ilminde bu durumda olacakları bilinen kimseleri

“karanlıklardan” yani küfürden

“aydınlığa” Burada meal zarureti dolayısıyla âyetin nazmı bozukluğundun dolayı; tefsirdeki açıklamalar da meale uygun birtakım ıakdim ve tehirlere zarureten uğramış bulunmaktadır. hidayete ve îmana

“çıkarmak için” İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet, kitap ehlinden îman edenler hakkında inmiştir. Burada karanlıklardan aydınlığa çıkartmanın -biraz sonra geleceği gibi- Rasûle izafe edilmesinin sebebi, imanın ona4itaat etmek suretiyle, onun vasıtasıyla husule gelmiş olmasından dolayıdır.

“… Allah’ın açık açık ortaya koyan öğütlerini” Allah’ın âyetlerinden (öğütlerinden) kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu âyet -biraz sonra zikredilecek olan- Rasûlün sıfatıdır.

“Açık açık ortaya koyan” âyeti genel olarak “ye” harfi üstün okunmuştur. Allah’ın açıkladığı âyetler demektir. İbn Âmir, Hafs, Hamza ve el-Kisaî ise “ye” harfini kesreli okumuşlardır. Bu da sizin gerek duyduğunuz hükümleri size açıklayan demektir. Birinci okuyuş İbn Abbâs’ın okuyuşu olup, Ebû übeyd ve Ebû Hatim tarafından da tercih edilmiştir. Çünkü yüce Allah:

“…âyetleri size açıkladık…” (Âl-i İmrân, 3/118 ve el-Hadid, 57/17) diye buyurmaktadır.

“Bir Peygamber (göndermiştir)” âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Zikrin indirilmesinin sözkonusu edilmesi

“irsal: Peygamber gönderme”nin hazfedikliğine delildir. O size bir Kur’ân indirdi ve bir rasûl gönderdi, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Allah size zikir sahibi birisini rasûl olarak göndermiştir. Buna göre buradaki “rasûl (peygamber)” lâfzı muzafırt hazfi takdirine göre “zikr”in sıfatıdır. Şöyle de açıklanmıştır: “Rasûl: Bir peygamber” daha önce geçen “zikr”in mamulüdür. Çünkü zikir mastardır. İfadenin takdiri de şöyledir: Allah size rasûlü zikrettiği (bir kitabı) size indirmiş bulunmaktadır. Onun rasûlü zikretmesi ise

“Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür” (Fetih, 48/29) âyetidir.

Bununla birlikte “rasûl (bir peygamber)” lâfzının “zikir’den bedel olması ve “rasûl”ün risalet anlamında olması yahutta gerçek anlamı ile kullanılmış olup manaya göre hamledilmesi de mümkündür. Şöyle buyurulmuş gibi olur: Allah size bir zikri yani bir rasûlü açıkça göndermiş ve göstermiş bulunmaktadır. Bu durumda bir şeyin, bir şeyden bedel olması ve bir şeyin bizzat kendisi olarak başka bir isimle anılması kabilinden olur.

“Bir Rasûl (bir peygamber)” lâfzının iğrâ olmak üzere nasb ile gelmiş olması da mümkündür. Sanki: Bir peygambere uyun ki… buyurulmuş gibidir. Buradaki “zikr”in şeref anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz, size sizin için bir zikir (şeref kaynağı olan) bir kitap indirdik.” (el-Enbiya, 21/10) âyeti ile;

“ve muhakkak o, sana ve senin kavmine bir zikir (büyük bir şeref)dir” (ez-Zuhruf, 43/44) âyetinde olduğu gibi. Dahaleyhisselâmonra bu şan ve şerefi açıklayarak “bir Peygamber” diye buyurmakçadır.

Çoğunluk burada

“Rasûl: peygamber” ile kastedilenin, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu kanaatindedir. el-Kelbî: Kastedilen Cebrâîl’dir, demiştir. Bu durumda her ikisi de (yani zikirde, rasûlde) Allah tarafından indirilmiş olmaktadır.

“Kim Allah’a îman edip salih amel İşlerse onu altından ırmaklar akan cennetlere -kendileri orada ebedi ve devamlı olmak üsere- koyar” âyetindeki

“onu… koyar” anlamındaki fiili Nâfî’ ve İbn Âmir: “Onu koyarız” diye “nun” ile okumuşlardır, diğerleri ise “ye” ile (onu koyar anlamında) okumuşlardır.

“Allah ona gerçekten çok güzel bir rızık vermiştir.” Cennetlerde Allah ona pek bol ve geniş bir rızık vermiştir.

Talak 10

Allah onlar için şiddetli bir azap hazırladı. Artık Allah’tan sakının ey akıl sahipleri — iman edenler! Allah size bir öğüt indirmiştir.

Diyanet Vakfı
Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. Ey inanan akıl sahipleri! Allahtan korkun. Allah size gerçekten bir uyarıcı (kitap) indirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, onlar İçin çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Ey îman etmiş akıl sahibleri! -O halde- Allah’tan korkun. Gerçek şu ki, Allah size bir Zikir indirmiştir.

“Allah, onlar İçin çok şiddetli bir azap hazırlamıştır” âyeti ile bu hüsranı açıklamakta ve bunun âhiretteki cehennem azâbı olduğunu beyan etmektedir.

“Ey îman etmiş akıl sahipleri” âyetinde; “Îman etmiş kimseler” lâfzı

“Akıl sahipleri” tabirinden bedel yahut onların sıfatıdır. Yani Allah’a îman etmiş bulunan akli sahipleri, üzerinize Kur’ân’ı indirmiş olan

“Allah’tan korkunuz.” Yani O’ndan korkunuz, O’na itaat olan işler yapınız, O’na masiyet olan İşlerden de uzak durunuz. Bu anlamdaki âyetler daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Talak 9

Böylece yaptıklarının sonucunu tattılar ve işlerinin sonucu hüsran oldu.

Diyanet Vakfı
Böylece onlar da yaptıklarının karşılığını tatmışlar ve işlerinin sonu tam bir hüsran olmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Sonunda onlar yaptıklarının cezasını tatmış oldular. İşlerinin sonu hüsran oldu.

“Sonunda onlar yaptıklarının cezasını” küfürlerinin akıbetini

“tatmış oldular. İşlerinin sonu da hüsran oldu.” Dünyada sözünü ettiğimiz şekillerde helâk oldular, ahirette de cehenneme atılmakla hüsrana uğrayacaklardır.

Burada fiiller yüce Allah’ın: “Cennetlikler cehennemliklere… seslendiler.” (el-Araf, 7/41) âyetinde ve benzerlerinde olduğu gibi mazi lâfız ile getirilmiş bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah’ın gelip çatması beklenen vaadi ve tehdidi ile gerçekte karşı karşıya kalınmış demektir. Olacak olan şey olmuş gibidir.

Talak 8

Nice belde halkı vardı ki, Rablerinin ve peygamberlerinin emrine karşı geldiler. Biz de onları şiddetli bir hesapla hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azapla azapladık.

Diyanet Vakfı
Rabbinin ve Onun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice memleketler vardır ki, biz onları (ahalisini) çetin bir hesaba çekmiş ve onları görülmemiş azaba çarptırmışızdır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin ve peygamberlerinin emrine karşı başkaldıran nice ülke halkı vardır ki; Biz onları en şiddetli bir hesaba çekmiş ve onları görülmemiş bir azapla azaplandırmışızdır.

Yüce Allah bir takım hükümleri sözkonusu ettikten sonra

“…nice ülke halkı vardır ki” âyeti ile bazı kavimlerin azgınlık edip başkaldırmalarını, azâbın gelip onları bulmasını hatırlatmakta ve ilâhî emirlere aykırı hareket etmeyi sakındırmaktadır.

“Nice” lâfzına dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

“Rabbinin ve peygamberlerinin emrine karşı baş kaldıran” isyan eden

“nice ülke” âyetinde sözü edilen

“karye; ülke” olmakla birlikte maksat oranın ahalisidir Bundan dolayı mealde: “Ülke halkı” diye karşılanmıştır.

“Biz onları en şiddetli bir hesaba çekmiş” dünya hayatında cezalandırmış

“Ve onları” âhirette

“görülmemiş bir azapla azaplandırmışızdır.”

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir, Biz onları dünya hayatında açlık, kıtlık, kılıç, yerin dibine geçirilmek, suretlerinin değiştirilmesi (mesh) vs. musibetlerle azaplandırdığımız gibi, âhirette de onları çok ağır bir hesaba çekmişiz (çekeceğiz)dir.

“Alışılmadık olduğu için kabul edilemeyen, reddolunan (münker)” demektir. Bu lâfız muhaffef (kef harfi ötreli) ve musakkal (kef harfi sakin) olarak okunmuştur. Daha önce el-Kehf Sûresi’nde (18/74. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır Ayrıca el-Kamer, 54/6. âyetin tefsirinde de bu lâfza dair açıklamalar vardır

Talak 7

Bolluk içinde olan, nafakasını bolluğuna göre versin. Rızkı daraltılmış olan da Allah’ın ona verdiğinden versin. Allah kimseye, verdiğinden başkasını yüklemez. Allah zorluktan sonra kolaylık kılacaktır.

Diyanet Vakfı
İmkanı geniş olan, nafakayı imkanlarına göre versin; rızkı daralmış bulunan da Allahın kendisine verdiği kadarından nafaka ödesin. Allah hiç kimseyi verdiği imkandan fazlasıyla yükümlü kılmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin. Rızkı kendisine daraltılan kimse de Allah’ın kendisine verdiğinden infak etsin. Allah hiçbir kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah güçlüğün arkasından kolaylık İhsan eder.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Kocanın Sağlamakla Yükümlü Olduğu Nafakanın Ölçüsü ve Tespiti:

“Nafaka versin” âyeti, koca hanımına ve küçük çocuğuna, bolluğuna göre nafaka versin ki; eğer kendisi bolluk içerisinde ise onlara da bolluk sağlamış olsun. Fakir olan ise fakirliğine göre nafaka versin, demektir.

Buna göre nafaka, nafakayı sağlayanın haline ve kendisine nafaka verilecek olanın ihtiyacına göre hayatta adeten görülene uygun ictihad ile tesbit edilir. Müfti (bu hususta fetvayı verecek olan) önce kendisine nafaka verilecek olanın ihtiyaç miktarını gözönünde bulundurur, sonra da nafakayı vermekle yükümlü olanın haline bakar. Eğer hali bunu kaldırabiliyor ise o miktarda nafaka vermesini hükme bağlar. Şayet nafaka alacak olanın ihtiyacını karşılamaya durumu elverişli değil ise, o nafakayı karşılayabilecek miktara çeker.

İmâm Şafii -Allah ondan razı olsun- ve mezhebine mensub ilim adamları şöyle demişlerdir: Nafaka miktarı ve sınırı bellidir. Herhangi bir hakim ya da bir müftinin bu hususta içtihadı sözkonusu değildir. Nafakanın miktarı sadece kocanın zenginlik ya da fakirlik haline göre tesbit edilir. Hanımının haline ve ona yetecek miktara itibar edilmez. Onlar derler ki: Buna göre bekçinin kızına verilmesi icab eden nafaka ne ise halifenin kızına da o kadarının verilmesi icab eder. Eğer koca varlıklı birisi ise iki mud, orta halli birisi ise birbuçuk mud, eğer darlık içinde olan birisi ise bir mud vermelidir. Buna da yüce Allah’ın:

“Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin…” âyetini delil göstermişlerdir. Âyet görüldüğü gibi kocanın bolluk ya da darlık içerisinde oluşunu gözönünde bulundurmuş, kadının haline itibar etmemiştir, Çünkü hakim tarafından olsun, başkası tarafından olsun kadına yetecek miktarın ne olduğunu bilme imkânı bulunmadığından ona itibar edilmez. Bunu gözönünde bulundurmak anlaşmazlığa götürür. Zira koca kadının kendisine yetecek miktardan fazlasını almaya çalıştığını iddia ederken, kadın istediği miktarın kendisine yetecek kadar olduğunu iddia edecektir. O bakımdan biz bu anlaşmazlığı ortadan kaldırmak için nafakanın miktarının belli olduğunu benimsemiş bulunuyoruz. Onlara göre bu hususta asıl dayanak önceden de belirttiğimiz gibi yüce Allah’ın:

“Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin” âyeti ile

“Eli geniş olan kendi halince, fakir olanınız da kendi halince…” (el-Bakara, 2/236) âyetidir.

Buna cevap şudur: Bu âyet-i kerîme zengin ile fakirin vereceği nafaka arasında fark olduğundan ve kocanın darlık ve bolluk içerisinde oluşuna göre farklılık göstereceğinden başka bir mana ihtiva etmiyor. Bu açıkça kabul edilen bir husustur, Hiçbir şekilde hanımın durumuna itibar edilmemesine gelince, Ğıınıda böyle bir şeyden sözedilmiyor. Ayrıca yüce Allah:

“O kadınların maruf bir şekilde yiyeceği ve giyeceği (çocuğun) babasına aittir.” (el-Bakara, 2/233) diye buyurmaktadır. Bu da her ikisi (erkek ve hanımın) hakkında marufu esas almayı gerektirmektedir. Çünkü bu hususta onlardan herhangi birisine has bir ifade taşımamaktadır. Zengin ve varlıklı bir kadına yetecek bir miktarın, fakir kadının nafakası gibi olması ise maruf kabul edilemez. Nitekim Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hind’e: “Sana ve çocuğuna yetecek kadarını maruf ile al!” el-Miimtehine, 60/12, âyet ikinci başlığın hHftarafhrıııct» lıiiriindylt- geçen bu hadisin kaynakları için oraya bakınız diye buyurmuş ve ona yetecek miktarı gözönünde bulundurmasını söylemiştir. Çünkü Ebû Süfyan’ın bolluk içerisinde olduğunu ve hanımının talebi ile nafakayı sağlamakla yükümlü olduğunu tesbit etmiş, buna karşılık sana yetecek olan miktar muteber değildir, senin alabileceğin miktar belli ve tesbit edilmiştir, demeyerek onun için yeterli miktarı gözönünde bulundurmasını söylemiş, ayrıca bunu belli bir miktara bağlı kılmamıştır.

Diğer taraftan onların (Şafiilerin) sözünü ettikleri sınırlı ve belli miktarın tevkife (konu ile ilgili şer’î bir delile) ihtiyacı vardır. Âyet-i kerîme ise bunu gerektirmemektedir.

2- Çocuğa Verilecek Nafaka Miktarı ve İslam Devletinde Çocuğun Nafakası:

Rivâyete göre Ömer (radıyallahü anh) küçük çocuğa yüz dirhem maaş, Osman (radıyallahü anh) da elli dirhem maaş tesbit etmiştir. İbnu’l-Arabî der ki: Bu farklılığın zaman farkı dolayısıyla yahutta gıdaların ve giyeceklerin fiyatlarındaki farklılığa göre değişmiş olma ihtimali vardır. Muhammed b. Hilal el-Müzenî şöyle demektedir: Bana babamın ve babaannemin anlattığına göre babaannem Osman (radıyallahü anh)’ın yanına gider gelirdi. Bir seferinde onu bulamayınca hanımına: Ne diye filan kadını göremiyorum? diye sormuş, hanımı: Ey mü’minlerin emiri bu gece doğum yaptı, demiş. Bunun üzerine ona elli dirhem ve (oğlunu) başından aşağı örtecek bir elbise gönderdikten sonra şunları söylemiş: İşte bu oğlunun maaşı, bu da onun giyeceğidir. Üzerinden bir sene geçti mi ona vereceğimiz maaşı yüz dirheme yükselteceğiz.

Ali (radıyallahü anh)’a yola bırakılmış bir çocuk getirildi. Ona yüz dirhem maaş bağladı.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Sütten kesilmeden önce verilen bu maaş, ilim adamlarının hakkında ihtilâf ettiği hususlardandır. Kimisi bunu müstehab görmüştür. Çünkü bu âyetin hükmü çerçevesine girmektedir. Kimisi de çocuğun yeni oıtaya çıkan ihtiyaçları ve bakımının oldukça külfetli olması dolayısıyla vacib olduğu görüşündedir. Ben de bu görüşteyim. Şu kadar var ki; doğum esnasındaki hafi ile sütten kesilmesi sırasındaki haline göre bunun miktarı farklılık arzeder. Süfyan b. Vehb’in rivâyetine göre; Ömer bir eline mud denilen ağırlık ölçüsünü, bir eline de kist denilen ölçeği alıp: Ben her müslüman kişiye her ay iki mud buğday, iki kist sirke ve iki kist zeytinyağının verilmesini tesbit ediyorum. Başkaları da şunu eklemektedir: Dedi ki: İşte biz sizin her ay maaşlarınızı ve mÂişetlerinizi tesbit edip, ulaştırıyoruz. Kim bunları eksiltecek olursa, Allah ona şunları şunları yapsın, diyerek ona beddua etti.

Ebû’d-Derdâ dedi ki: Ömer (radıyallahü anh)’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti arasında sünnet haline getirdiği nice hidayete ulaştırıcı ve dosdoğru sünneti vardır.

Mud ve kist yiyecek ve katıklarda Şam ölçekleridir. Bir başka örf onların yerine geçerek bunlar kullanılmaz olmuştur. Muddun yerine “keylece” kullanılmıştır. Kıst’ın yerine ise “keyl” kullanılır olmuştur. Fakat bize göre bunların miktarı buğdayda iki çeyrek, katıklarda ise sekizde ikidir. Giyecek ise adete göre gömlek, pantolon ve kışın cübbe, kisâ, izâr ve haşirdir. Aslolan budur, durumlara ve adete göre artış gösterebilir.

3- Çocuğun Nafakası Babasına Aittir:

Bu âyet-i kerîme çocuğun nafakasının anneye değil, sadece babaya düştüğünün (vacib olduğunun) aslî dayanağıdır. Bu hususta Muhammed b. el-Mevvâz muhalefet ederek şöyle demektedir: Nafaka miras miktarlarına göre anne ve babanın ikisine de düşer.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Muhammed, bununla belki de babanın olmaması halinde anneye düşeceğini kastetmiş olabilir.

Buharî’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği zikredilmektedir: “Kadın sana: Bana ya infak et ya beni boşa der, köle sana: Ya bana infak et yahut benim ücretle çalışmama müsaade et, Buhari dışındaki kaynaklarda: “… yahut beni sat’ ankımıntla der. Oğlun sana: Sen bana infak et, beni kime terkedeceksin, der” Buharî, V, 2048; Müsned, il, 252; Beyhakî es-Sünenu’l-Kübra, VII, 466, 471. Merhum Kıımıhi’nin İbnu’l-Arabi’den naklen belirttiği gibi bu ifadeler, Peygamber Efendimize ait olmayıp, Ebû Hüreyre soru üzerine bu sözlerin kendisine ait olduğunu belirttiğimiz lıütiiıı kaynaklar açıkta ifade etmektedir.

Böylelikle Kur’ân ve sünnet birbirini pekiştirmekte ve aynı yolda, aynı şer’î hükümleri dile getirmektedir.

4- Mükellefiyet İmkâna Göredir ve Zorluktan Sonra Kolaylık Vardır;

“Allah hiçbir kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez.” Yani yüce Allah zengini yükümlü tuttuğu gibi, fakiri de aynı şekilde yükümlü tutmaz.

“Allah güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder.” Darlıktan sonra zenginlik, sıkıntıdan sonra bolluk ve rahatlık ihsan eder.

Talak 6

Onları, kaldığınız yerin imkânına göre oturtun. Onlara sıkıntı vermek için zarar vermeye kalkışmayın. Hamile iseler, doğum yapıncaya kadar onlara nafaka verin. Sizin için çocuk emzirirlerse, onlara ücretlerini verin. Aranızda uygun bir biçimde danışın. Eğer zorluk çıkarırsanız, onun için başka bir kadın emzirecektir.

Diyanet Vakfı
Onları gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun, onları sıkıştırıp (gitmelerini sağlamak için) kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin. Sizin için çocuğu emzirirlerse onlara ücretlerini verin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Eğer anlaşamazsanız çocuğu, başka bir kadın emzirecektir.

Kurtubi Tefsiri
O kadınları gücünüz yettiğince kaldığınız yerin bir kısmında İskân edin. Onları dara koymak için onlara zarar vermeye kalkışmayın. Eğer onlar hamile iseler yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin. Eğer onlar sizin İçin emzirirlerse, onlara ücretlerini verin. Aranızda mâruf ile müşavere yapın. Eğer anlaşmada güçlükle karşılaşırsanız, o halde onun (babası) için (çocuğu) başka bir kadın emzirir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört baslık halinde sunacağız:

1- İddet Bekleyen Kadının Süknâ (Kocası Tarafından Meskeninde Barındırılma) Hakkı:

“O kadınları gücünüz yettiğince kaldığınız yerin bir kısmında iskân edin” âyeti ile ilgili olarak Eşheb, Mâlik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hanımını boşayacak olursa, onu evde bırakarak evden ayrılır. Çünkü yüce Allah:

“O kadınları… iskân edin” diye buyurmuştur. Eğer onunla birlikte kalacak olsaydı;

“o kadınları… iskân edin” buyurmazdı.

İbn Nâfi ise şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“O kadınları… kaldığınız yerin bir kısmında iskân edin” âyeti hakkında Mâlik dedi ki: Bununla kocalarından bâin olmuş, bundan dolayı kocalarının kendilerine ric’at yapma imkânları bulunmayan ve hamile de olmayan boşanmış kadınları kastetmektedir. Bu durumdaki bir kadının süknâ hakkı var; fakat nafaka ve giyim hakkı yoktur. Çünkü böyle bir kadın kocasından bâin olmuştur. Bunlar birbirlerine mirasçı olamazlar. Eski kocasının ona ric’at yapma hakkı da yuktur. Eğer hamile ise bu durumda kadının nafaka, giyim ve mesken hakkı vardır ve iddeti bitinceye kadar bu hakları devam eder. Kocasından bâin olmamış kadınlara gelince, bu kadınlar henüz kocalarının hanımıdırlar ve birbirlerinden miras alırlar. İddetleri süresi içerisinde bulundukları sürece kocaları kendilerine izin vermeksizin evden çıkmazlar. Fakat kocalarına bu hanımları için mesken sağlamaları emri de verilmez. Çünkü böyle bir şeyin, nafakaları ve giyimleri ile birlikte kocaları tarafından sağlanması gerekir. İsler hamile olsunlar, ister olmasınlar farketmez. Yüce Allah’ın, lehlerine süknâyı emrettiği kadınlar, nafaka hakları bulunmakla birlikte kocalarından bâin olmuş kadınlardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eğer onlar hamile iseler yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin.” Bu âyette yüce Allah, kocalarından bâin olmuş hamile kadınlara süknâ ve nafaka hakkının varlığını tesbit etmektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bunun açıklanma tahkikine gelince; şanı yüce Allah süknâyı sözkonusu edince, bunu boşanmış herbir kadın için mutlak olarak sözkonusu etmiştir. Nafakayı sözkonusu edince ise bunu hamilelik kaydı ile birlikte zikretmiştir, İşte bu, bâin talâk ile boşanmış kadının nafaka hakkının bulunmadığına delildir. Bu pek büyük bir meseledir. Biz bu meselenin anlaşılma yollarını “Mesâilu’l-Hiiâf adlı eserimizde Kur’ân, sünnel ve mana itibariyle genişçe açıklamış bulunuyoruz. Bunun alındığı yer ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Derim ki: Üç talâk ile boşanmış kadının durumu hakkında ilim adamlarının üç ayrı görüşü vardır. Malik ve Şafii’nin görüşüne göre böyle bir kadının süknâ hakkı vardır, nafaka hakkı yoktur.

Ebû Hanife ve arkadaşlarının görüşüne göre, böyle bir kadının süknâ hakkı da, nafaka hakkı da vardır.

Ahmed, İshak ve Ebû Sevr’in görüşüne göre ise, bu durumdaki bir kadının nafakası da yoktur, süknâ hakkı da yoktur. Bu da Fatıma bint Kays’ın hadisine binâen böyledir, Fatıma dedi ki: Beraberimde kocamın kardeşi bulunduğu halde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girdim ve şöyle dedim; Kocam beni boşadı, bu da benim süknâ hakkımın da, nafaka hakkımın da olmadığını ileri sürüyor. Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır. Hem süknâ hakkın vardır, hem nafaka hakkın vardır.” (Kayınbiraderi): Kocası onu üç talâk ile boşadı deyince, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Süknâ ve nafaka ancak hanımına ric’at yapma hakkına sahip olanın üzerindeki bir haktır.” Ben Küfe’ye varınca, el-Esved b. Yezid bu hususa dair bana soru sormak üzere beni aradı. Abdullah’ın arkadaşları ise; Kadının süknâ hakkı da, nafaka hakkı da vardır, derler. Bu hadisi Dârakutnî rivâyet etmiştir Dârakutnî, IV, 22

Müslim’in lâfzıyla ondan naklettiği rivâyet şöyledir: Kocası kendisini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde boşamıştı. Kocası ona oldukça düşük seviyede bir nafaka veriyordu. Kadın bunu görünce, Allah’a yemin ederim ki ben durumu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildireceğim. Eğer benim bir nafaka hakkım varsa, halimi düzeltecek kadarını alırım. Şayet bir nafaka hakkım yoksa hiçbir şey almam, dedi. Durumu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a zikrettim. O: “Senin nafaka hakkın da yoktur, süknâ hakkın da yoktur” diye buyurdu Müslim, II. 1114

Dârakutnî, el-Esved’den şöyle dediğini zikretmektedir: Ömer’e, Fatıma bini Kays’ın sözleri ulaşınca: Biz müslümanlar hakkında bir kadının sözünü geçerli kılmayız, dedi. Ömer üç talâk ile boşanmış kadına süknâ ve nafaka hakkını tanıyordu. en-Nehaî’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: el-Esved b. Vezid benimle karşılaştı ve: Ey Şa’bî dedi. Allah’tan kork ve Fatima bint Kays’ın hadisini terket. Çünkü Ömer böyle bir kadına süknâ ve nafaka veriyordu. Ben dedim ki: Kays’ın kızı Fatıma’nın Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diyerek bana naklettiği hiçbir şeyden dönmem Dârakutnî, IV, 23

Derim ki: Bu ne kadar güzel bir şeydir! Katade ve İbn Ebi Leylâ da şöyle demişlerdir: Süknâ ancak ric’î talâk ile boşanmış kadın için bir haktır. Çünkü yüce Allah:

“Bilemezsin, belki Allah bundan sonra bir iş peyda ediverir” (Talâk, 65/1) diye buyurmuştur. Onun:

“O kadınları… iskân edin” âyeti ise bundan önceki ile alakalıdır ve bu ric’î talâk ile boşanmış kadın hakkındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Ayrıca süknâ nafakaya tabidir ve onun hükmündedir. Üç talâk ile boşanmış kadın için nafaka sözkonusu olmadığına göre; onun süknâ hakkı da sözkonusu olmaz.

Üç talâk ile boşanmış kadının nafaka hakkına sahip olduğuna dair Ebû Hanife’nin delili ise yüce Allah’ın:

“Onları dara koymak için onlara zarar vermeye kalkışmayın” âyetidir. Nafakayı vermemek ise verilecek zararların en büyüğüdür. Ayrıca Ömer (radıyallahü anh)’ın Fatıma’nın sözünü kabul etmeyişi de bunu açıklamaktadır. Ayrıca böyle bir kadın boşanmış olduğundan dolayı süknâya hak kazanan, iddet bekleyen bir kadındır. O halde tıpkı ric’î talâk ile boşanmış kadın gibi; bunun da nafaka hakkı vardır. Bir diğer sebep te şudur: Kadın erkeğin hakkı dolayısıyla onun için beklemektedir. O bakımdan tıpkı zevce gibi o da nafakaya hak kazanmıştır.

Yüce Allah’ın:

“Eğer onlar hamile iseler…” âyeti -az önce açıklandığı üzeret İmâm Mâlik’e delil teşkil etmektedir.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah ric’î talâk ile boşanmış kadını ve ona dair hükümleri âyetin başından yüce Allah’ın:

“Aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun.” âyetine kadar olan bölümlerde açıklamış bulunmaktadır. Arkasından ay hesabı ile iddet bekleyenleri de, diğerlerini de bütün boşanmış kadınları genel olarak kapsayan bir hükmü zikretmektedir. Bu hüküm de bütün boşanmış kadınlar hakkında umumidir. O halde bundan sonra zikredilen diğer hükümler de bütün boşanmış kadınlar hakkındadır.

2- “Yeterlilik”:

“Gücünüz yettiğince” genişliğinizce, imkânlarınız ölçüsünde demektir. “Bolca malım oldu, bolca malım var, çokça mal sahibi olmak” denilir. “Zenginlik ve güç yetirebilmek” demektir.

Bu lâfız genel olarak “vav” harfi ötreli olarak okunmuştur. el-A’rec ve ez-Zührî bunu üstün olarak, Yakub kesreli okumuştur. Bütün bu okuyuşlar bu kelimenin bu şekildeki söyleniş ve kullanılışına uygundur.

3- Kadınlara Zarar Vermeye Kalkışılmamak:

“Onları dara koymak için, onlara zarar vermeye kalkışmayın” âyeti hakkında Mücahid: Mesken hususunda…; Mukâtil ise nafaka hususunda… diye açıklamıştır. Ebû Hanife’nin görüşü de budur. Ebû’d-Duhâ’dan şöyle dediği nakledilmiştir: Bu hanımını bosayıp, iddetinin bitmesine iki gün kala ona ric’at yapması, sonra onu tekrar boşamasıdır. (Böyle yapmak ona zarar vermesi demektir.)

4- Hamile Kadınların Boşanması Halinde Nafaka Hakları:

“Eğer onlar hamile iseler yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin” âyeti ile ilgili olarak; üç talâk ile ya da daha az sayıda talâk ile boşanmış hamile kadına, nafaka ve süknânın vacib olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Kocası vefat etmiş hamile kadına gelince Ali, İbn Ömer, İbn Mes’ûd, Şureyh, en-Ndıaî, en-Nehaî, Hammâd , İbn Ebi Leylâ, Süfyan ve ed-Dahhak şöyle demişlerdir: Doğum yapıncaya kadar malın tamamından ona nafaka verilir.

İbn Abbâs, İbn ez-Zübeyr, Cabir b. Abdullah, Malik, Şâfiî, Ebû Hanife ve mezheblerine mensub ilim adamları: Ona ancak (mirastan) kendisine düşen paydan infak edilir, demişlerdir. Buna dair açıklama daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/2’i4. âyet, 23. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Eğer onlar sizin İçin emzîrirlerse…” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız. Müellif tarafından başlıklar birinci, ikinci… mesele diye gösterilmiş: olmakla birlikte; biz yeni bir rakam vermeyip, başlıklara müteselsil rakam vermeyi sürdüreceğiz..

5- Boşanmış Kadınlar Çocuklarını Emzirirlerse:

“Eğer onlar” yani boşanmış kadınlar

“sizin İçin” sizin onlardan dünyaya gelmiş çocuklarınızı

“emzirirlerse” o vakit babaların, onlara süt emzirmelerinin ücretini vermeleri gerekir. Erkek tıpkı yabancı bir kadını ücretle tutması gibi, siil emzirdiğinden öcürü boşadiğı hanımını ücretle tutmak hakkına sahihtir. Ebû Hanife ve onun görüşünü kabul edenlere göre kadınlar, bâin talâk ile boşanmadıkları sürece o kadınlardan olma çocuklarını ücretle tutması câiz değildir. Şafii’ye göre ise bu caizdir. Süt emzirmeye dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi (2/233- âyet, 1. başlık) ile en-Nisâ Sûresi (4/23. âyet, 4. başlık)’nde yeteri kadarıyla geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

6- Maruf İstişare Sonucu, Maruf İstekler Kabul Edilmelidir:

“Aranızda maruf ile müşavere yapın” âyeti kocalara ve zevcelere bir hitaptır. Yani birinizin, ötekine vermiş olduğu güzel ve maruf emri diğeri kabul etsin. Kadının güzel davranışı çocuğunu ücretsiz emzirmesidir. Erkeğin güzel davranması ise kadına süt emzirdiğinden ötürü fazlasıyla ücretini ödemesidir.

Bir diğer açıklamaya göre: Çocuğun emzirilmesi hususunda kendi aranızda maruf ile istişare edin ki, çocuk herhangi bir zarar görmesin.

Bunun giyim ve kuşam hakkında olduğu söylendiği gibi, çocuğu sebebiyle hiçbir annenin zarar görmemesi aynı şekilde hiçbir babanın da çocuğu sebebiyle zarar görmemesi demektir,

7- Zorluk Çıkarsa…

“Eğer anlaşmazlıkta güçlükle karşılaşırsanız…” yani süt emzirme ücreti hakkında anlaşmazlık olursa… Koca anneye süt emzirmesinin ücretini vermeyi kabul etmeyip anne de çocuğunu süt emzirmek istemese, koca annesini süt emzirmeye zorlayamaz. O vakit üz annesinin dışında ona bir süt anneyi ücretle tutmalıdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer biriniz diğerini sıkıştırıp, birbirinizle anlaşamayacak olursanız; o takdirde baba çocuğuna başka bir süt anneyi ücretle tutsun. Âyet emir anlamında haberdir.

ed-Dahhak dedi ki: Eğer anne süt emzirmek istemezse o vakit çocuğuna bir başkasını ücretle tutar. Eğer (çucuk süt anneyi) kabul etmezse, o vakit annesi ücret karşılığında ona süt emzirmeye mecbur edilir.

Çocuğu süt emzirmekle kimin yükümlü olduğu hususunda ilim adamlarının üç farklı görüşü vardır. Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Evlilik devam ettiği sürece kadının çocuğuna süt emzirmesi icab eder. Ancak şerefi ve konumu buna uygun değilse; o takdirde babanın kendi malından çocuğa süt emzirmesi gerekir.

İkinci görüş: Ebû Hanife hiçbir şekilde anne çocuğuna süt emzirmek zorunda değildir demiştir.

Üçüncü görüşe göre ise annenin her durumda çocuğuna süt emzirmesi gerekir.

8- Boşanmış Kadının Çocuğu, Başkasının Memesini Kabul Etmeyecek Olursa, Annesi Ona Süt Emzirmek Zorundadır:

Erkek hanımını boşadığı takdirde kadının çocuğuna süt emzirme yükümlülüğü yoktur. Ancak ondan başkasının memesini kabul etmeyecek olursa, o takdirde çocuğunu emzirmekle yükümlüdür. Şayet ücret hususunda baba ile anne anlaşmazlığa düşerlerse, kadın ecr-i misil verilmesini isteyip, baba karşılıksız emzirmesinden başka bir çözüm kabul etmeyecek otursa -babanın karşılıksız süt emzirecek kimseyi bulmaması halinde- öz annenin ecr-i misil alması en uygunudur. Eğer baba ecr-i misil vermeyi teklif edip anne aşın ücret isteyerek bu teklifi kabul etmeyecek olursa, babanın ecr-i misil teklifinin kabul edilmesi daha uygundur. Eğer baba çocuğun annesine ücret vermekte zorlanacak olursa, o vakit çocuğunu emzirmeye mecbur edilir.

Talak 5

Bu, Allah’ın size indirdiği emridir. Kim Allah’tan sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun için büyük bir mükâfat verir.

Diyanet Vakfı
İşte bu, Allahın size indirdiği buyruğudur. Kim Allahtan korkarsa Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükafatını arttırır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu Allah’ın size indirdiği emridir. Kim Allah’tan korkarsa, onun günahlarını örter ve mükâfatını büyütür.

“İşte bu Allah’ın size indirdiği emridir.” Yani size bildirilen bu hükümler Allah’ın size indirdiği ve size açıkladığı hükümleridir.

“Kim Allah’tan korkarsa” yani O’na İtaatin gereğini yaparsa

“onun” iki namaz arası ile iki cuma arası olan

“günahlarını örter ve” âhirette

“mükâfatını büyütür.”

Talak 4

Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar hakkında şüpheye düşerseniz — onların iddeti üç aydır. Henüz âdet görmemiş olanların da. Hamile olanların süreleri doğum yapmalarıdır. Kim Allah’tan sakınırsa, Allah onun işini kolaylaştırır.

Diyanet Vakfı
Kadınlarınız içinden adetten kesilmiş olanlarla, adet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allahtan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.

Kurtubi Tefsiri
Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlarla, asla ay hali olmayanların (iddetleri) hakkında şüphe ederseniz, onların iddeti üç aydır. Hamile olanların iddetlerî ise yüklerini bırakmalarıdır. Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylık verir.

“Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlarla, asla ay hali olmayanların (iddetleri) hakkında şüphe ederseniz, onların iddetl üç aydır.”

âyeti ile ilgili açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Hanımların Beklemekle Yükümlü Oldukları İddetler:

Yüce Allah talâk ve ay hali gören kadının ric’at durumunu açıkladıktan sonra -daha Önce de kur’larla iddet bekleyenlerin durumunu öğrenmişlerdi.-

“Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlarla” âyeti ile, bu sûrede ay hali kanı görmeyen kadının bekleyeceği iddeti onlara öğretmiş bulunmaktadır.

Ebû Osman Ömer b. Salim dedi ki: Bakara Sûresi’nde boşanmış ve kocası vefat etmiş kadının iddeti ile ilgili hüküm nazil olunca Ubeyy b. Ka’b: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Bazıları; haklarında hiçbir şey sözkonusu edilmemiş kadınlar var, dediler. Bunlar da küçük yaştakiler ile hamile olan kadınlardır. Bunun üzerine:

“Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlar…” âyeti nazil oldu.

Mukâtil dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kuf müddeti beklerler” (el-Bakara, 2/228) âyeti zikredilince, Hallad b. en-Numan dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, peki ay hali görmeyen katlın ile ay halinden kesilmiş olan kadının ve hamile kadının iddeti nedir? diye sordu. Bunun üzerine:

“Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlarla…” yani artık ay hali görmeyen kadınlarla.,, âyeti nazil oldu.

Bir diğer görüşe göre Muaz b. Cebel: Ay halinden kesilmiş yaşlı kadının iddetine dair soru sorunca, bu âyet-i kerîme nazil oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mücahid dedi ki: Âyet-i kerîme gördüğü kan ay hali kanı mıdır, yoksa bir hastalık kanı mıdır, bilemeyen, istihâze gören kadın hakkındadır, demiştir,

2- İddetleri Hususunda Şüphe Edilenler:

“Şüphe ederseniz” demektir. Kesin olarak bilirseniz anlamına geldiği de söylenmiştir. O halde bu fiil zıt anlamlılardandır. Bu durumda “zan” kelimesi gibi hem şüphe, hem yakîn (kesin bilmek) anlamında olur.

Taberî’nin tercihine göre anlam şudur: Şayet şüphe eder de haklarındaki hükmün ne olduğunu bilmezseniz… ez-Zeceâc da şöyle demiştir: Ona yakın yaşlarda bulunanların ay hali kanı görmelerine rağmen eğer kanı kesilmiş olan kadının ay hali hususunda şüpheye düşecek olursanız… demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki; Ancak bu anlama geldiği su götürür. Çünkü bizler böyle bir kadın eğer ye’s yaşına (ay halinin kesildiği yaşa) ulaştığı hususunda şüphe edecek olursak, o kadının iddeti üç aydır demeyiz. Bir görüşe göre ye’s yaşında muteber olan, dünyada bu yaşa ulaşması en geç olan kadındır. Bir diğer görüşe göre kadının aşiretinin kadınlarında çoğunlukla görülen durumdur.

Mücahid dedi ki; Yüce Allah’ın:

“Şüphe ederseniz” âyeti muhataplara yöneliktir. Yani, eğer ay halinden kesilmiş kadının iddeti ile hiç ay hali olmayan kadının iddetini bilmeyecek olursanız, onun iddeti söyle olur…

Bir diğer görüşe göre anlam şöyledir: Eğer o kadının gördüğü kan yaşlılıktan mıdır, yoksa bilinen ay hali kanı mıdır, yoksa istihâza (herhangi bir rahatsızlıktan dolayı gelen) kanı mıdır? Belli olmadığından dolayı şüphe edecek olursanız, iddet(leri) üç aydır.

İkrime ve Katade dedi ki; Ay hali kanı doğru dürüst bir adete bağlı olmayan istihâza kanı gören kadının hali de şüpheli hallerdendir. Böyle bir kadın ay başında bir kaç defa kan görmekle birlikte, bazan bir kaç ayda bir defa kan görür.

Âyetin sûrenin baş tarafı ile muttasıl olduğu ve anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer iddetin bitişi hususunda şüpheye düşecek olursanız, o kadınları evlerinden çıkarmayınız.

Bu, bu hususta söylenmiş en sahih görüştür.

3- İddeti Hususunda Şüphe Edilen Kadın Ne Zaman Nikâhlanabilir?:

İddeti hususunda şüpheye düşülen kadın kendisini şüpheden kurtaracak şekilde hamile olmadığını iyice tesbit etmedikçe yeniden nikâhlanamaz ve bu şüphe ortadan kalkmadıkça da iddetten çıkmış sayılmaz.

Ay hali kanı görmesi kesilmiş, fakat neden kesildiğini de bilmeyen, şüphe içerisindeki kadın ile ilgili olarak böyle bir kadın kocası tarafından boşandığı günden İtibaren bir yıl bekler, Bunun dokuz ayı istibrâ (hamile olup olmaçlığının anlaşılması) içindir. Üç ayı da iddet içindir, diye de söylenmiştir. Eğer kocası onu boşayıp da bir ya da iki defa ay hali kanı gördükten sonra, ay halinden kesilme yaşına gelmeksizin ay hali görmemeye başlayacak olursa, önce dokuz ay bekler, sonra da ay halinden temizlendiği tarihten itibaren üç ay daha bekler. Bundan sonra da artık onunla evlenilmesi helâl olur.

Bu görüşü Şafii, Irak’ta iken belirtmiştir. Bu görüşe, kıyasa göre kocası vefat etmiş ve hamile olup olmadığı anlaşılmak istenen hür kadın, dokuz aylık süreden sonra dört ay on gün daha bekler. Cariye ise dokuz aydan sonra iki ay beş gün bekler. Yine Şafii’den gelen rivâyete göre böyle bir kadının kur’ları önceki hali nasılsa öyle devam eder ve bu, ay halinden kesilme yaşına kadar böyle kalır, bu görüş aynı zamanda en-Nehaî, es-Sevrî ve başkalarının da görüşü olmakla birlikte ayrıca Ebû Ubeyd bunu Iraklılardan da nakletmiştir.

Kadının genç olması hali ise; bundan sonraki başlığın konusudur.

4- Gençken Ay Halinden Kesilmiş Olan Kadının Beklemesi Gereken İddet:

Genç kadının, hamile olup olmadığı anlaşılıncaya kadar beklemesi öngörülmüştür. Hamileliği ortaya çıkarsa, onun iddeti doğum yapıncaya kadardır. Şayet hamile olduğu ortaya çıkmazsa Malik: Genç kadınken ay halinden kesilen kadının iddeti bir yıldır, demiştir. Ahmed ve İshak da böyle demiş olup, bu görüşlerini Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan ve başkalarından rivâyet etmişlerdir.

Iraklılar ise böyle bir kadın eğer ömründe bir defa dahi ay hali olmuş ise; isterse yirmi yıl bekleyecek olsun iddeti üç defa ay hali olmaktır, demişlerdir. Ancak ay hali olmaktan yana ümidin kesildiği bir yaşa ulaşmış olması hali müstesnadır. O vakit böyle bir kadının iddeti, ay halinden kesilme yasına geldiğinden itibaren üç ay olur.

es-Sa’lebî dedi ki: Şafii mezhebinin daha sahih olan görüşü de budur. İlim adamlarının çoğunluğu da bu kanaattedir. Ayrıca bu görüş İbn Mes’ûd ve onun arkadaşlarından da rivâyet edilmiştir. el-Kiyâ da şöyle demiştir; Gerçek olan da budur. Çünkü yüce Allah ay hali olmaktan ümidi kesilmiş olan kadının iddetini üç ay olarak tesbit etmiştir. Olup olmayacağı şüpheli olan kadın ise ay hali olmaktan kesilmiş bir kadın değildir.

5- Herhangi Bir Sebep Dolayısıyla Ay Hali Olması Geciken Kadının Durumu:

Bir hastalık dolayısıyla ay hali geciken bir kadın hakkında Mâlik, İbnu’l-Kasım ve Abdullah b. Esbağ: Önce dokuz ay, sonra da üç ay olarak iddet bekler, demişlerdir.

Eşheb ise: Bu sütten kestikten sonra çocuğuna süt veren kadına benzer. İster ay hali ile ister sene ile iddet bekler. Hibban b. Munkız süt emzirmekte olan hanımını boşadı. Süt emzirmesi dolayısıyla bir yıl süre ile ay hali olmadı. Daha sonra Hibban hastalandı. Hanımının kendisine mirasçı olacağından korktu Osman (radıyallahü anh)a -yanında Ali ve Zeyd bulundukları sırada- onu şikayet etti. Ali ve Zeyd: Görüşümüze göre ona mirasçı olur. Çünkü bu kadın ne evlenmeme ihtimali bulunan kadınlardan, ne de ay hali görmeyen kadınlardandır, dediler. Sonra Habban öldü, hanımı ona mirasçı oldu ve kocası ölmüş olan kadının iddeti kadar iddet bekledi.

6- Ay Hali Olması Sebepsiz Yere Geciken Kadının Durumu:

Hastalık ve süt emzirme sebebine bağlı olmaksızın ay hali olması geciken kadın -önceden de zikrettiğimiz üzere önce dokuz ay, sonra üç ay olmak üzere- ay hali olmadığı bir sene (iddet) bekler. Hamile olduğundan şüphelenmediği sürece evlenmesi helâl olur. Şayet hamile olduğundan şüphelenecek olursa -ilim adamlarımızdan gelmiş bulunan farklı rivâyetlere göre- dört, beş ya da yedi yıl bekler. Bu rivâyetlerin meşhur olanı ise beş yıl bekleyeceğidir. Bu süreyi aştıktan sonra (evlenmesi) helal olur.

Eşheb dedi ki: Şüphesi tamamıyla ortadan kalkıncaya kadar asla evlenmesi helâl olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Doğru olan da budur. Çünkü çocuğun karnında beş yıl kalması mümkün görüldüğüne göre; on yıl ve daha fazla bir süre kalması da mümkündür. Malikten de buna benzer bir rivâyet gelmiş bulunmaktadır.

7- İstihazalı Olduğundan Dolayı Ay Hali Bilinemeyen Kadının İddeti:

İstihâzalı olduğundan ötürü ay hali adeti bilinmeyen kadın ile ilgili üç görüş vardır: İbnu’l-Müseyyeb bir sene iddet bekler demiştir. el-Leys’irigörüşü de budur. el-Leys dedi ki: Boşanmış kadın ile kocası ölmüş kadının iddeti eğer istihaza gören bir kadın ise bir senedir. Bizim (Maliki mezhebine mensub) âlimlerimizin meşhur görüşü de budur. Kadının kendisinden gelen ay hali kanı ile istihaza kanını bilmesi ile bunları birbirlerinden ayırdedip, etmemesi arasında hiçbir fark yoktur. Bütün bu hallerde Malik’in mezhebinden çıkartılan sonuca göre bekleyeceği iddet bir senedir. Bu senenin dokuz ayı istibrâ (hamile olup olmadığının anlaşılması) süresidir, üç ayı da iddetlir.

Şafii bu husustaki görüşlerinden birisinde şöyle demiştir: Bu kadının bekleyeceği iddet üç aydır. Bu tabiinden bir topluluk ile Kuraviyyin’in müteahhirlerinin kabul ettiği görüştür. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bence sahih oları da budur.

Ebû Ömer de şöyle demektedir: İstihaza kanı gören kadının kanı eğer kesintili geliyor ise kadın da ay halinin gelip ya da sıma erdiğini bilebiliyor ise, üç kur’ iddet bekler. Kıyasa göre daha sahih olan da budur. Kıyasa göre de rivâyet itibariyle de daha sağlam olan budur.

“Asla ay hali olmayanlar” ile kastedilen küçük yaştakilerdir. Bunların da iddetleri üç aydır. Buna göre haber hazfedilmistir. Bu durumdakinin iddetinin ay hesabı ile yapılmasının sebebi, bunda adetin olmayışından dolayıdır. Yüce Allah ise hükümleri alışılmış adetlere göre yürürlüğe koymuştur. Bundan dolayı böyle bir kadın ay hesabı ile iddet bekler. Eğer kadınlar nezdinde muhtemel bir zamanda kan görecek olursa, bu sefer iddette aslolanın varlığı sebebiyle ona göre iddeti intikal eder. Çünkü asıl var oldu mu bedelin hükmü kalmaz. Nitekim yaşlı bir kadın önce kan görme adetine göre iddet bekledikten sunra, kan görmesi kesilecek olursa, ay hesabına göre iddete dönüş yapar. Bu hususta icma vardır.

“Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmalarıdır” âyetine dair açıklamalarımızı da iki baslık Başlık numaraları birinci ve ikinci (mesele) diye sunulmuş olmakla birlikte biz ki ile müteselsilen başlık numarasını vermeyi uygun gördük. halinde sunacağız:

8- Hamile Kadınların îddetleri:

“Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmalarıdır” âyetinde hükümün boşanan kadın hakkında olduğu açıktır. Çünkü ona atıf yapılmış ve ifadenin akabinde yine ona dönülmüştür. Şu kadar var ki kocası ölmüş kadın hakkında da hüküm böyledir. Buna sebep ise âyetin ge’nel ifade taşıması ve konu ile ilgili Subey’a hadisidir. Buna dair açıklamalar daha önceden yeteri kadarıyla el-Bakanı Sûresi’nde (2/234. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

9- Hamile Kadın Düşük Dahi Yapsa İddeti Tamam Olur:

Kadın, bir kan pıhtısı yahut bir çiğnem et dahi düşürecek olursa (evlenmesi) helâl olur.

Şafii ve Ebû Hanife ise çocuk doğurmadığı takdirde helal olmaz, demişlerdir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresî’nde (2/2M- âyet, 2. başlık ve devamında) ile er-Ra’d Sûresi’nde (13/8-9. âyetler, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Kim Allah’tan kor karsa Allah ona işinde kolaylık verir.” ed-Dahhak dedi ki: Yani sünnete uygun talâk vermekle kim ondan korkarsa, Allah da o kimseye hanımına ric’at yapmak işinde kolaylık verir. Mukâtil dedi ki: Kim masiyetlerinden kaçınmak hususunda Allah’tan korkarsa, Allah da ona itaate tevfiki hususundaki işinde kolaylık verir.

Talak 3

Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.

Diyanet Vakfı
2, 3. İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler içerisinde (nikahınız altında) tutun veya onlardan meşru ölçülere göre ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte bu, Allaha ve ahiret gününe inananlara verilen öğüttür. Kim Allahtan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allaha güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.

Kurtubi Tefsiri
Ve ona ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirendir. Allah herşey için bir kader tayin etmiştir.

“Ve ona ummadığı bir yerden rızık verir.” Sevap ihsan eder, yani ona vermiş olduğu şeyleri bereketli kılar.

Sehl b. Abdullah dedi ki:

“Kim” sünnete uymak hususunda

“Allah’tan korkarsa” bid’at ehlinin cezalarına çarptırılmaktan

“ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona” cenneti

“ummadığı bir yerden rızık” olarak

“verir.”

Şöyle de açıklanmıştır:

“Kim” rızık hususunda diğer sebeplere bağlanmayı bir kenara iterek

“Allah’tan korkarsa” başkasına muhtaç olmamak noktasında

“ona bir çıkış yolu ihsan eder.”

Ömer b. Osman es-Sadafî dedi ki:

“Kim Allah’tan korkarsa” O’nun hudutlarını aşmayip, O’na isyan olan hususlardan uzak durursa, haramdan helale doğru, darlıktan bolluğa ve ateşten cennete doğru

“bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı” beklemediği

“bir yerden rızık verir.”

İbn Uyeyne dedi ki: Maksat rızkın bereketlendirilmesidir. Ebû Said el-Hudrî dedi ki; Kim yüce Allah’a dönmek suretiyle kendi güç ve takati ile bir şeyler gerçekleştirdiğini ileri sürmezse, yüce Allah onu yükümlü kıldığı hususlar hakkında yardımcı olmak suretiyle ona bir çıkış yolu ihsan eder.

İbn Mes’ûd ve Mesrûk, âyet-i kerimeyi genel manası ile te’vil etmişlerdir. Ebû Zerr de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben öyle bir âyet-i kerîme biliyorum ki eğer insanlar onun gereğini yerine getirecek olurlarsa, şüphesiz ki bu onlara yeter.” Daha sonra:

“Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu İhsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir” âyetini okudu ve bunu defalarca tekrarlayıp durdu. Ebû Nuaym, Hilye, I, 166

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir” âyetini okuyup, şöyle dedi; “Dünya şüphelerinden, ölümün dehşetlerinden, kıyâmet gününün şiddetlerinden bir çıkış.” Deyleıni, Firdevs, IV, 417

es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre müfessirlerin çoğunluğu âyeti kerimenin Eşcalı Malik b. Avf hakkında indiğini söylemişlerdir,

el-Kelbî’nin, Ebû Salih’ten, onun İbn Abbâs’dan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Eşcalı Avf b. Mâlik, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Oğlumu düşman esir aldı, annesi de bu işe dayanamıyor…

Cabir b. Abdullah’tan rivâyete göre de âyet Eşcalı Avf b. Malik hakkında inmiştir. Müşrikler Salim adındaki bir oğlunu esir almışlardı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek ona fakirlik içerisinde olduğundan şikayette bulundu ve dedi ki: Düşman oğlumu esir aldı, annesi de buna dayanamıyor. Bana ne emredersin? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’tan kork ve sabır göster. Sana da, annesine de lâ havle ve lâ kuvvete illa billah sözlerini çokça tekrarlamanızı emrederim.” Malik evine dönüp hanımına şöyle dedi: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana da, sana da lâ havle ve lâ kuvvete illa billah sözlerini çokça tekrarlamamızı emretti. Hanımı- Bize ne güzel bir emir verdi, dedi. Her ikisi de bu sözü söylemeye koyuldu. Düşman bir ara oğluna gereği gibi dikkat edip gözetemedi, oğlu da onların koyunlarını önüne katıp babasına getirdi. Beraberinde getirdiği koyunlar dört bin tane idi. Bu âyet-i kerîme nazil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu koyunları ona verdi.

Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir; O düşmandan birtakım develeri ele geçirmiş olarak geldi, fakir bir kimse idi. el-Kelbî’nin dediğine göre ele geçirdiği develerin sayısı elli idi. Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: Oğlu esaretten kurtuldu ve onlara ait bir deveye binip yolunda da otlamakta olan onlara ait bir sürüye rastladı, onu da önüne katıp getirdi.

Mukâtil dedi ki: Bir miktar koyun ve bazı eşyalar ele geçirdi. Bunun üzerine (Eşcalı Malik) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Oğlumun getirdiklerinden yemek bana helâl olur mu? diye sorunca, Peygamber; “Evet” diye buyurdu ve;

“Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir” âyeti nazil oldu.

el-Hasen’in İmrân b. el-Husayn’dan rivâyetine göre o şöyle demiştir; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim herkesten ümidini kesip yalnızca ümidini Allah’a bağlarsa, Allah onun her türlü ihtiyacını ve rızkını ummadığı bir yerden ona ihsan eder ve başkasına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de ümidini dünyaya bağlayacak olursa, Allah da onu dünyası ile başbaşa bırakır” Taberânî, Evsat, III, 346; Sağir, I, 201; Beyhaki, Şuabu’l-İmân, II, 120; Heysemi, Mecma, X, 303, -ravilerinden İbrahim b. el-Es’as’ın Zayıf bir ravi olduğu kaydıyla-

ez-Zeccâc der ki; Âyet şu demektir: Eğer Allah’tan korkar, helâli tercih eder, ailesinin sebep olduğu sıkıntılara katlanacak olursa, şayet sıkıntı içerisinde ise Allah ona bolluk kapılarını açar, ummadığı yerden onu rızıklandırır.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim çokça istiğfarda bulunursa, Allah her türlü kederinden ona bir kurtuluş, her darlıktan bir çıkış yolu ihsan eder ve ummadığı bir yerden onu rızıklandırır.” Hâkim, Müstedrek, IV, 291; Ebû Dâvûd, II, 85; İbn Mâce, II, 1254; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, III, 351; Müsned, I, 24H; Taberânî, Kebir, X, 2H1, Evsat, VI, 240

“Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter.” Yani kim işini Allah’a havale ederse, ona zor gelen bütün hususlarda Allah ona yeter. Şöyle de açıklanmıştır; Kim Allah’tan korkar, masiyet olan işlerden uzak durur ve yalnız O’na tevekkül ederse âhirette ona vereceği mükâfat ona yeterli gelecektir. Bu âyette kasıt dünya değildir. Çünkü tevekkül eden bir kimse dünyada musibetlerle de karşılaşabilir, üldürülebilir de.

“Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirendir.” Mesrûk dedi ki: O hem kendisine tevekkül eden kimseler hakkında, hem de kendisine tevekkül etmeyen kimseler hakkında emrini hükme bağlayandır. Şu kadar var ki, Ona tevekkül edenin günahlarını örtüp bağışlar ve vereceği mükâfatı büyültüp arttırır.

“Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirendir” âyetini genel olarak kıraat âlimleri;

“Yerine getirendir” seklinde ötreli olarak; Emrini” lâfzını da nasb ile okumuşlardır. Ancak Âsım izafet terkibi halinde “nun” harfini de hazf ederek; daha hafif olarak: O diye okumuştur. el-Mufaddal ise; şeklinde yüce Allah’ın:

“Allah… kılmıştır” âyetini; “Şüphesiz ki…” lâfzının haberi olarak ve: (……..)ı da hal olarak okumuştur. Buna göre anlam şöyle olabilir. Süphesiz ki Allah emrini gerçekleşen olvıruk taktliı buyurmuştur.

Davud b. Ebi Hind ise birinci kelimeyi tenvinli, ikinci kelimenin “re” harfini ötreli olarak; diye okumuştur. el-Ferrâ” der ki: Emri yerine gelendir demek olur. “Emri” anlamındaki lâfzın “yerine gelendir” anlamındaki lafızla merfu olduğu, mef’ûlünün de hazfedildiği, ifadenin takdirinin de: Emri O’nun dilediği şekilde yerine gelendir, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Allah herşey için bir kader tayin etmiştir.” Yani zorluk ve sıkıntının da, rahatlık ve bolluğun da sona ereceği bir süre tesbit etmiştir. Onun için bir takdirde bulunmuştur, diye de açıklanmıştır. es-Süddî dedi ki: Bundan kasıt, bekleme süresi ve iddet halinde hayz (ay hali görme) miktarıdır.

Abdullah b. Râfi’der ki: Yüce Allah’ın:

“Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter” âyeti inince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı: “Biz O’na tevekkül edeceğimize göre, neyimiz varsa başıboş bırakalım, koruyup kollamayalim, dediler. Bunun üzerine:

“Şüphesiz ki Allah” hem sizin hakkınızda, hem sizin aleyhinizde

“emrini yerine getirendir” âyetini indirdi.

er-Rabi b. Haysem dedi ki: Yüce Allah kendi zatı hakkında şu hükmü verdi: Kim kendisine tevekkül ederse, onu başkasına muhtaç olmaktan kurtaracaktır. Kim kendisine îman ederse onu hidayete iletecektir, kim kendisine borç verecek olursa ona karşılığını verecektir, kim kendisine güvenirse onu kurtaracaktır, kim kendisine dua ederse onun duasını kabul edecektir. Bunların doğruluğunu da yüce Allah’ın Kitabında yer alan şu âyetler ortaya koymaktadır:

“Kim Allah’a îman ederse, onun kalbine hidayet verir.” (et-Teğâbun, 64/11); “Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter.”;

“Eğer Allah’a güzel bir şekilde ödünç verirseniz, size onu kat kat arttırır.” (et-Teğabun, 64/17);

“Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, dosdoğru yola iletilmiş olur.” (Al-i İmrân, 3/101);

“Kullarım sana Beni sorarlarsa, işte muhakkak Ben yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.” (el-Bakara, 2/186)

Talak 2

Sürelerinin sonuna vardıklarında, ya onları uygun bir şekilde tutun ya da uygun bir şekilde bırakın. Aranızdan iki adil kişiyi şahit tutun ve şahitliği Allah için yerine getirin. İşte bu, Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimselere öğütlenendir. Kim Allah’tan sakınırsa, O ona bir çıkış yolu kılar.

Diyanet Vakfı
2, 3. İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler içerisinde (nikahınız altında) tutun veya onlardan meşru ölçülere göre ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte bu, Allaha ve ahiret gününe inananlara verilen öğüttür. Kim Allahtan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allaha güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.

Kurtubi Tefsiri
O (boşanan) kadınlar iddetlerinin sonuna geldiklerinde ya maruf ile onları tutun yahut maruf ile onlardan ayrılın. Aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahidliği Allah için dosdoğru yapın. İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe îman edenlere verilen Öğüttür. Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder.

“O kadınlar iddetlerinin sonuna geldiklerinde” iddetlerinin bitmesi yaklaştığında demektir. Yüce Allah’ın:

“Kadınları boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı artık onları… tutun” (el-Bakara, 2/231) âyetini andırmakladır ki sürelerinin bitmesi yaklaştı mı… demektir.

“Ya maruf ile onları tutun” âyetinden maksat maruf ile ric’at yapmaktır. Yani ric’at yapmak sureliyle iddetlerini uzatmak için zardır vermek maksadı olmaksızın, isteyerek onları tutun, demektir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/231. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi.

“Yahut maruf ile onlardan ayrılın.” İddelleri sona erip kendileri hakkında karar verme imkânını bulsunlar diye onları bırak. Yüce Allah’ın:

“İddetlerinin sonuna geldiklerinde” âyetinde iddetinin bittiğini iddia etmesi halinde kadının görüşünün kabul edilmesi gerektiğini belirten bir işaret bulunmaktadır. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde yer alan yüce Allah’ın:

“…Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir” (el-Bakara, 2/228) âyetini açıklarken belirttiğimiz üzere.

Yüce Allah’ın:

“Aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Talâka Şahid Tutmak:

“Şahit tutun” âyeti, talâka şahit tutmaya dair bir emirdir. Ric’at yapmaya dairdir, diye de açıklanmıştır. Ancak zahir olan bunun talaka değil, ric’ata ait olduğudur. Şayet hanımını boşayan kişi şahit tutmaksızın ricat yapacak olursa, ric’atinin sahih olup olmayacağı hususunda fukahanın iki görüşü vardır.

Anlamın hem ric’at halinde, hem ayrılmak halinde şahit tutun şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Bu şahit tutmak Ebû Hanife’ye göre mendubtur. Yüce Allah’ın:

“Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun” (el-Bakara, 2/282) âyetinde olduğu gibidir.

Şafii’ye göre ise ric’at halinde şahit tutmak vacib, ayrılık halinde mendubtur.

Şahit tutmanın faydası ise, karşılıklı olarak inkâr etmemeleri ve kadını nikâh) altında (haksız yere) tuttuğu hususunda itham edilmemesi, onlardan birisinin ölüp diğerinin miras almak maksadıyla evliliklerinin devam ettiğini iddia etmemesi içindir.

2- Ric’at Nasıl Olur?:

Ric’ate şahit tutmak ilim adamlarının çoğunluğuna göre menduptur.

Cima eder, öper yahut tenine değerse ve bununla ric’at yapmayı kastederse, ric’at maksadıyla ric’atten sözederse Malik’e göre bu kişi ric’at yapmış olur. Eğer bunları ric’at niyetiyle yapmayacak olursa, ric’at yapmış olmaz.

Ebû Hanife ve mezhebine mensup ilim adamları şöyle demiştir: Öpse, tenine değinse, şehvetle dokunsa bunlar ric’attir- Ferce bakmak ta ric’attir, demişlerdir.

Şafii ve Ebû Sevr dedi ki: Ric’atten süzederse, bu bir ric’at olur.

İlişki kurması her durumda bir ric’attir. Niyet etsin ya da etmesin farketmez. Bu Malikin mezhebine mensup bir kesimden de rivâyet edilmiştir, el-Leys de bu görüştedir. Malik ise şöyle derdi: Ric’at niyetinde olmaksızın ilişki kurarsa, bu fâsid bir ilişkidir. O fâsid ilişkinin suyundan boyadığı kadının rahminin temizlendiğinden emin olmayıncaya kadar tekrar onunla İlişki kuramaz. İlk iddetten geri kalan süre içerisinde ric’at yapma hakkı vardır, fakat bu istibrâ (yani fâsid suyunun etkisinin gittiğini anlamak döneminde) ric’at hakkı yoktur.

3- Ric’at Halinde Şahit Tutmayı Vacib Görenler:

Ahmed b. Hanbel’den gelen iki görüşten birisinde ric’at halinde şahit tutmayı vacib görmüştür. Şafii de, emrin zahiri bunu ifade ettiğinden dolayı böyle demiştir.

Malik, Ebû Hanife, Ahmed ve diğer görüşünde Şafii şöyle demiştir: Ric’atin kabule ihtiyacı yoktur. O halde diğer haklarda olduğu gibi şahit tutmaya ihtiyacı da yoktur. Özellikle zihar yapılmış olan kadının keffâret ile helal olduğu bilinen bir husustur.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şafii mezhebine mensub ilim adamları ric’at için şahit tutmanın vacib oluşuna bağlı olarak kocanın: Ben dün ric’at yapmıştım, bugün de ric’atin kabul edildiğine dair şahit tutuyorum, demesinin sahih olmayacağını, ric’atin şartlarından birisinin de şahitlik olduğunu, şahit tutmadan ric’atin sahih olmayacağını söylemişlerdir. Ancak bu fasid bir görüştür, ric’atte şahit tutmanın bir taabbud olduğuna mebnidir. Ancak bizler ne bu hususta, ne de nikâhta böyle bir şeyi kabul etmiyoruz. Çünkü bizler: Bu, işi sağlam tutup, belgelemenin sözkonusu olduğu bir yerdir. Bu da inşada (yeni bir akit yapmak halinde) sözkonusu olduğu gibi; ikrarda da sözkonusu olan bir şeydir.

4- Ric’at Yapma iddiası…

İddetin bitiminden sonra iddet süresi içerisinde hanımına ric’at yaptığını ileri süren bir kimseyi hanımı tasdik edecek olursa caizdir. Eğer onun iddiasını reddederse yemin eder. Şayet iddet süresi içerisinde hanımına ric’at yaptığına dair delil ortaya koyar ve hanımı da bu durumu bilmiyor ise; onun bu durumu bilmeyişinin zararı olmaz. Hanımı onun eşi kalmaya devam eder. Şayet kadın evlenmiş olup (yeni kocası) onunla gerdeğe girmemiş ise- daha sonra ilk kocası ona ric’at yaptığına dair deli) ortaya koyacak olursa, bu hususta Malik’ten iki rivâyet gelmiş bulunmaktadır. Birincisine göre birinci koca o kadını almaya daha bir hak sahibidir. İkinci rivâyete göre ikinci koca onu almaya daha bir hak sahibidir. Eğer ikinci koca onunla gerdeğe girmiş ise; artık birincisinin ona tekrar dönüş yapmasına imkân kalmaz.

5- Şahitler Adaletli Olmalıdır:

“Aranızdan adalet sahibi iki kişi” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen: Müslümanlardan iki kişi demiştir, Katade aranızdan hür olanlardan diye açıklamıştır. Bu ise ric’ate şahitlik etmenin kadınlar bir tarafa erkeklere mahsus olmasını gerektirmektedir. Çünkü;

“Sahibi iki kişi” lâfzı müzekkerdir. Bundan dolayı ilini adamlarımız şöyle demişlerdir: Malî konular dışında kadınların şahitlikleri sözkonusu olmaz. Bu husus daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/282. âyet, 30. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

6 Allah İçin Şahitlik Etmek:

“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.” Şahitliği ihtiyaç duyulması halinde herhangi bir değişiklik ve değiştirme sözkonusu olmaksızın doğru şekilde, gereği gibi yüce Allah’a yakınlaşmak maksadıyla yerine getirin. Bu anlamdaki açıklamalar yüce Allah’ın:

“Bu, Allah katında adalete daha uygun…” (el- Bakara, 2/282) âyeti açıklanırken (46. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe Îman edenlere verilen bir öğüttür.”

Yani böyleleri bu öğüdü hoşnutlukla kabul eder. Mü’min olmayanlar ise bu öğütlerden faydalanmazlar.

“Kim Allah’tan korkarsa ona bir çıkış yolu ihsan eder” âyeti ile ilgili olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre ona hanımını üç ya da bir defa boşayan kimsenin bir çıkış yolu olur mu? diye sorulmuş, o da bu âyeti okumuştur.

İbn Abbâs, en-Nehaî ve ed-Dahhâk; bu özel olarak boşamak hakkındadır, demişlerdir. Yani kim Allah’ın emrettiği şekilde hanımını boşayacak olursa, iddet süresi İçerisinde ric’at yapmak suretiyle iddetten sonra da diğer talihlerden birisi olmak suretiyle onun için bir çıkış yolu olur.

Yine İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre;

“ona bir çıkış yolu ihsan eder” yani dünya ve âhirette her türlü sıkıntıdan onu kurtarır.

“Çıkış yolu”nun yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu rızık ile onu hoşnut etmesi demek olduğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı Ali b. Salih yapmıştır.

el-Kelbî dedi ki:

“Kim” musibet halinde sabır göstererek

“Allah’tan korkarsa ona” cehennem ateşinden cennete

“bir çıkış yolu İhsan eder.”

el-Hasen dedi ki; Allah’ın yasakladığı şeylerden bir çıkış yolu demektir. Ebû’l-Âl-iye: Her türlü zorluk ve sıkıntıdan bir çıkış yolu, diye açıklamıştır, er-Rabi b. Haysem: İnsanları daraltan herbir şeyden

“ona bir çıkış yolu ihsan eder” diye açıklamıştır. el-Huseyn b. el-Fadl;

“Kim” farzları eda etmek hususunda

“Allah’tan korkarsa” cezalandırılmaktan kurtuluş için

“ona bir çıkış yolu ihsan eder.”

Talak 1

Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman, onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah’tan sakının. Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasın — açık bir hayâsızlık yapmaları durumu hariç. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, kendi nefsine zulmetmiş olur. Bilemezsin, olur ki Allah bundan sonra bir iş ortaya çıkarır.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz Allahtan korkun. Apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana, onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allahın sınırlarıdır. Kim Allahın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, olur ki Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman iddetleri vaktinde boşayın ve o İddeti sayın, Rabbiniz olan Allah’tan korkun. -Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları hali dışında- evlerinden onları çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphe yok ki kendi kendisine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bundan sonra bir iş peyda ediverir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı ondürt başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman…” âyetinde hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’adır. Ona tazim ve tefhim olsun diye çoğul lâfzı ile muhatab alınmıştır.

İbn Mace’nin Sünen’inde Said b. Cübeyr’in, İbn Abbâs’tan, onun Ömer b. el-Hattâb’tan rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hafsa (radıyallahü anha)’yı boşamış sonra ona ric’at (dönüş) yapmıştır İbn Mâce, I, 650; Hâkim, Müstedrek, 11, 215; Ebû Dâvûd, II, İS5; Nesâî, VI, 213

Katade, Enes’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hafsa (radıyallahü anha)’yı boşadı. O da ailesinin yanına gitti. Yüce Allah Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e:

“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman iddetleri vaktinde boşayın” âyetini indirdi. Ona: Hafsa’ya ric’at yap, çünkü o çok namaz kılan, çok oruç tutan birisidir ve o senin cennetteki hanımlarındandır, denildi. Bunu el-Maverdî, el-Kuşeyrî ve es-Sa’lebî zikretmiştir. İbn Kesîr, Tefsir, IV, 37H

el-Kuşeyrî ayrıca şunu da rivâyet etmektedir: Onun ailesinin yanına çıkıp gitmesi hakkında da yüce Allah’ın:

“Evlerinden onları çıkarmayın” âyeti nazil oldu.

el-Kelbî dedi ki: Bu âyetin nüzul sebebi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hafsa’ya kızgınlığıdır. Ona gizlice bir sır söylediğinde bu sırrı Âişe’ye açıklayınca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu bir defa boşadı, bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

es-Süddî dedi ki: Âyet, Abdullah b. Ömer hakkında inmiştir. O, hanımını ay hali iken bir defa boşadı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona hanımına ric’at yapmasını, sonra da temizleninceye ve ay hali oluncaya, sonra bir daha temizleninceye kadar nikâhı altında tutmasını emretti. Eğer yine onu boşamak istiyor ise onunla cima yapmaksızın temizleneceği vakit onu boşasın. İşte yüce Allah’ın hanımların süresi içerisinde boşamalarını emretmiş olduğu iddet budur. Buhârî, V, 2011; Müslim, II, 1093. 1094, 109î. 1097; Tirmizi III, 479; Dârimî, 11. ny. Darakutni, IV, 5, fi, 28; Ebû Dâvûd, 11. 255, 256; Nesâî, VI, 13M, 141. 212; İbn Mâce, 1. 651, 652: Muvatta’, II. 576; Müsned, 1, <İ3, II, '&, î«. 1^, 1^» Şöyle de denilmiştir: Bazı erkekler Abdullah b. Ömer'in yaptığının benzerini yaptılar. Abdullah b. Amr b. el-Âs, Amr b. Said b. el-Âs ile Utbe b. Gazvan bunlardandır. Âyet-i kerîme onlar hakkında inmiştir. İbnu'l-Arabi dedi ki: Bütün bunlar her ne kadar sahih değil iseler de, birinci görüş daha uygun görülmektedir. Bunda daha sahih olan da bunun yeni bir şer'î hükmün açıklaması olduğudur. Âyetin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitab olmakla birlikte maksadın onun ümmeti olduğu da söylenmiştir. Muhataptan gaibe farklı lâfızlarla hitap etmiş bulunmaktadır. Bu, fasih bir anlatını tarzıdır. Nitekim yüce Allah: "Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman, onlar da içindekileri güzel bir rüzgar ile götürüp..." (Yûnus, 10/22) diye buyurmaktadır. Âyetin takdiri şöyledir: Ey Peygamber! Sen onlara: "Kadınları boşadığınız zaman İddetleri vaktinde boşayın" de. İşte bu da tefsir âlimlerinin, burada hitap yalnız ona yönelik olmakla birlikte, mana hem kendisini, hem mü’minleri kapsamaktadır. Yüce Allah mü’minlere hitab etmek istediğinde ona: "Ey nebi: peygamber" âyeti ile taltifte bulunmuştur. Eğer hitab hem lâfız, hem mana itibariyle ona yönelik ise: 'Ey Rasûl' diye ona hitab etmiştir. Derim ki: İddet ile ilgili hükümlerin ensardan Yezid b. es-Sekenin kızı Esma hakkında nazil oluşu bu görüşün doğruluğuna delildir. Ebû Davud'un Kıtab'ında (Sünen'inde) ondan gelen rivâyette belirtildiğine göre Esma Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde (kocası tarafından) boşandı. Henüz boşanan kadının iddeti hakkında bir hüküm yoktu. Yüce Allah, Esma boşanınca boşamak için iddet hükmünü indirdi. Böylece, boşamak dolayısıyla iddetin hakkında indiği ilk kişi o oldu. Ebû Dâvûd, II, 235; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübrâ, VII. i M Bundan maksadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tazim maksadıyla nida olduğu ve sonradan: "Kadınları boşadığınız zaman" diye buyurulduğu da söylenmiştir. Bu da (bu yönüyle yüce Allah'ın: "Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir" (el-Mâide, 5/90) âyetine benzer. Onların öncelikleri ve üstünlükleri dolayısıyla yüce Allah mü’minleri önce sözkonusu etmiş, sonra da: "İçki, kumar, putlar ve fal okları" diye buyurmuştur. 2- Boşamanın Aleyhine Dair Bazı Rivâyetler ve "Boşama" Lâfzı ile Birlikte İstisna Yapmanın (İnşaallah Demenin) Hükmü: es-Sa'lebi’nin rivâyet ettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz ki Allah tarafından en cok buğzedîlen helâl talâktır." Ebû Dâvûd, II, 255; İbn Mâce, I, 650 Ali (radıyallahü anh)'dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Evleniniz fakat boşamayınız. Çünkü boşamaktan dolayı hiç şüphesiz Arş sarsılır." Ebû Mûsa'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; "Bir şüpheden olması müstesna kadınları boşamayın. Münâvî, Feydu’l-Kadir, V, 442: 'İbn Asâkir. Çünkü muhakkak aziz ve celil olan Allah, tat alan erkekleri de, tat alan kadınları da sevmez." Bezzâr, Müsned, VIII, 71; Teberânî, Evsat, VIII, 24. Enes'ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Münafıktan başka hiçbir kimse ne talâk ile yemin eder, ne de talâk ile yemin edilmesini ister."(2) Bütün bunları es-Sa'lebî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- kitabında müsned olarak rivâyet etmiştir. Dârakutnî dedi ki: Bize Ebû'l-Abbas Muhammed b. Ali ed-Dulâbî ile Yakub b. İbrahim anlatarak dedi ki: Bize el-Hasen b. Arefe anlattı dedi ki: Bize İsmail b. Ayyaş, Humeyd b. Malik el-Lahmî'den anlattı. O Mekhul'den, o Muaz b. Cebel'den şöyle dediğini rivâyet etti: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dedi ki: "Ey Muâz, yüce Allah yeryüzünde köle azad etmekten daha çok sevdiği bir şey yaratmış değildir. Yine yeryüzünde talaktan daha çok nefret edilen bir şey yaratmış değildir. Bundan dolayı bir kimse kölesine: Sen inşaallah hürsün diyecek olursa, o köle hür olur ve bunun istisnâsı(nın, inşaallah demesinin hükmü) yoktur. Eğer bir kimse hanımına: İnşaallah sen benden boş ol, diyecek olursa, onun bu istisnası onun için geçerlidir ve hanımı ondan boş olmaz." Dârakutnî, IV, 35 Bize Muhammed b. Mûsa b. Ali anlattı dedi ki; Bize Humeyd b. er-Rabi anlattı dedi ki: Bize Yezid b. Harun anlattı, bize İsmail b. Ayyaş bu isnadı ile buna yakın lâfızlarla rivâyet etti. Humeyd dedi ki: Bana Yezid b. Harun dedi ki: Eğer Humeyd b. Malik bilinen birisi olsaydı bu hadis nasıl bir hadis olurdu. Ben: O benim dedemdir dedim. Yezid dedi ki: Beni çok sevindirdin, beni çok sevindirdin. İşte şimdi bu hadis, denilen şey oldu Dârakutni, IV, 35 Bize Osman b. Ahmed ed-Dakkak anlattı dedi ki: Bize İshak b. İbrahim b. Suneyn anlattı dedi ki: Bize Ömer b. İbrahim b. Halid anlattı, Bize Humeyd b. Malik el-Lahmî anlattı. Bize Mekhul, Malik b. Yehamir'den anlattı. O Muaz b. Cebel'den dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah talaktan daha çok buğzettiği bir şeyi helal kılmamıştır. Bundan dolayı kim talâk verir ve istisna yaparsa (inşaallah derse) onun istisna yapması lehine olmak üzere geçerlidir." Dârakutni, IV, 35 İbnu’l-Münzir dedi ki: Talâkta ve köle azad etmekte istisna hususunda ilim -adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim: Bu caizdir demiştir. Biz bu görüşü Tavus'tan rivâyet ermekteyiz. Kûfeli Hammâd , Şafii, Ebû Sevr ve Re'y ashabı da bu görüşü benimsemişlerdir. Malik ve Evzai'nin görüşüne göre ise boşamada istisna câiz değildir. Sadece boşamada Katade'nin görüşü de böyledir. İbnu’l Münzir dedi ki: Bense birinci görüşü benimsiyorum. 3- Talâkın (Boşamanın) Helâl ve Haram Olan Şekilleri: Dârakutnî'nin rivâyet ettiği Abdurrezzak yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir: Bana amcam Vehb b. Nafi haber verdi dedi ki: İkrime'yi, İbn Abbâstan hadis naklederek şöyle derken dinledim: Talâk (boşama) dört şekildir. İkisi helaldir, ikisi haramdır. Helal şekillen kocanın hanımını cima sözkonusu olmaksızın temiz olduğu bir dönemde boşaması ile hamileliği açıkça belli olduğu haliyle hamile iken boşamasıdır. Haram boşamalara gelince, hanımını ay hali iken ya da onunla cima etmeyi sürdürürken hanımın rahminde çocuk var mı, yok mu bilmeksizin boşalmışıdır. Dârakutnî, [Y, 37: Abdurrezzak, Mûsannaf, VI, 301; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübrâ, VII, 325 4- Kadının İddet Vaktinde Boşanması: "Kadınları... iddetleri vaktinde boşayın" âyeti ile ilgili olarak Ebû Davud'un kitabında ensardan Yezid b. es-Seken'in kızı Esma'dan gelen rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in döneminde (kocası tarafından) boşandı. Henüz boşanan kadının iddeti sözkonusu değildi. Esma boşandığında yüce Allah da boşamak için iddet hükmünü indirdi. Böylece o ulak dolayısıyla hakkında iddet hükmünün indirilmiş olduğu ilk kadın oldu. Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır. Birinci başlığın son taraflarında geçen bu hadisin kaynakları da burada gösterilmiştir. 5- İddet Kendileri ile Gerdeğe Girilmiş Kadınlar Hakkında Sözkonusudur: "İddetleri vaktinde" âyeti, sözkonusu edilen kadınların kocaları ile gerdeğe girmiş olan kadınlar olmasını gerektirmektedir. Çünkü kendileri ile gerdeğe girilmemiş olan kadınlar, yüce Allah'ın: "Ey îman edenler! Mü’min kadınları nikâhlayıp sonra kendilerine dokunmadan onları boşarsanız sizin için onlar aleyhine sayacağımız bir iddet olmaz" (el-Ahzab, 33/49) âyeti ile bunların kapsamı dışına çıkarılmaktadır. 6- Sünnete Uygun Olan ve Olmayan Talâk Şekilleri: Kim hanımını ilişki kurmadığı bir temizlik döneminde boşayacak olursa, bu boşaması geçerli olur ve sünnete uygun bir boşamadır. Eğer hanımını ay hali iken boşayacak olursa,- boşaması geçerli olur fakat sünnete uygun bir boşama olmaz. Said b. el-Müseyyeb ise ay halinde boşama olmaz. Çünkü sünnete uygun değildir, demiştir. Şia da bu görüsü benimsemiştir. Lâfız Dârakutnî'nin olmak üzere Buhârî ve Müslim'de Abdullah b. Ömer'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hanımımı ay hali iken boşadım. Ömer bunu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söyledi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) öfkelenerek şöyle buyurdu: "O hanımına geri dönsün, sonra onu içinde iken boşamiş olduğu bu ay hali dışında yeni bir ay hali oluncaya kadar nikâhı altında tutsun. (Ay hali olduktan sonra) eğer onu boşamayı uygun görürse, ay halinden temizlenmiş olarak ve ona yaklaşmaksızın boşasın. İşte yüce Allah'ın emrettiği üzere iddet vaktinde boşamak böyle olur." Abdullah b. Ömer hanımını bir defa boşamıştı. Bu boşaması hanımını boşanma sayılarından sayılmıştı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisine emrettiği şekilde Abdullah b. Ömer hanımına dönüş yaptı. Dârakutni, IV, 6- Müslim, II, 1095: Müsned, II, 130 İbn Ömer'den gelen bir rivâyette belirtildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bu bir boşamadır" diye buyurmuştur Dârakutnî, IV, 9, 10 Bu da açık bir nastır ve şianın görüşünü reddetmektedir. 7- Sünnete Uygun Talâk, Bid'at Talâkı ve Bir Defada Üç Talâkı Vermek: Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Sünnet talakı kocanın hanımını herbir temizlik halinde bir defa boşamasıdır. Nihayet bunun sonu geldi mi işte yüce Allah'ın gözetilmesini emrettiği iddet budur. Bunu Dârakutnî, Â'meş'ten o Ebû İshak'tan, o Ebû'l-Ahvas'dan o da Abdullah'tan senediyle rivâyet etmiş bulunmaktadır Dârakutnî, IV, 5; İbn Mâce, I, 651; Beyhakî, es-Sunenü'l-Kübra, VII, 332 İlim adamlarımız dedi ki: Sünnete uygun talâk yedi şartı taşıyan boşama şeklidir: Eğer hanımı ay hali gören kadınlardan ise temizken, bu temizliği döneminde ona iligmemişken, daha öncesinde ay halinde bir boşama sözkonusu olmayıp peşinden sonrasında temizliğin olduğu bir dönemde talâk olmamışsa ve bir bedel vermekten uzak olmak şartıyla, hanımını bir talâk ile boşamasıdır. Bütün bu yedi şart daha önce geçen İbn Ömer ile ilgili hadisten çıkarılmaktadır. Şafii dedi ki: Sünnet talâk kocanın hanımını herbir temizlik halinde özel olarak boşamasıdır. Bununla birlikte bir temizlik halinde hanımını üç talâk ile boşayacak olursa, bu da bid'at olmaz. Ebû Hanife dedi ki: Sünnet talâk, hanımını herbir temizlik halinde bir talâk ile boşamasıdır. eş-Şa'bi dedi ki: Kişinin hanımını kendisi ile cima ettiği bir temizlik halinde boşaması caizdir. Bizim ilim adamlarımız ise şöyle demişlerdir: Hanımı ile cima etmediği bir temizlik halinde iddet süresi içerisinde peşinden talakın da bulunmadığı bir temizlik halinde bir defa boşar. Ayrıca bu temizlik halinin boşamanın gerçekleştiği ay halinin peşinden de gelmemiş olması gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ona emret, hanımına ric'at yapsın. Sonra temizleninceye, sonra ay hali oluncaya kadar, sonra tekrar temizleninceye kadar onu nikâhı altında tutsun. Sonra dilerse nikâhı altında tutsun, dilerse onu bocasın. İşte Allah'ın hanımların içinde boşanmasını emrettiği iddet budur." Birinci başlıkta da geçen bu hadisin kaynakları için oraya bakınız. İmâm Şafii, yüce Allah'ın: "İddetleri vaktinde boşayın" âyetini ele almıştır. Bu ifade ise bütün boşamalar hakkında umumidir. İster bir, ister iki, ister daha fazla olsun. Yüce Allah bu âyet-i kerimede zamanı gözönünde bulundurmuş olup, sayıya itibar etmemiştir. İbn Ömer ile ilgili hadiste de böyledir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona zamanı öğretmiştir, sayıyı değil. İbnu'l-Arabî dedi ki: Ancak bu sahih hadisten gafil olmaktır. Çünkü Peygamber: "Ona emret, hanımına ric'at yapsın" diye buyurmuştur. Bu ifade ise bir arada üç talâk verilebileceği görüşünü reddetmektedir. Hadîs-i şerîfte ise şöyle buyurulmuştur: Peki hanımını üç defa boşamış ise görüşün nedir? Dedi ki: Sana haram olur ve masiyet ile senden bain olur. Ebû Hanife söyle demiştir: Âyetin zahiri üç boşamanın da, tek boşamanın da aynı şey olduğuna delil teşkil etmektedir. Şafii'nin görüşü de budur. Ancak bundan sonra yüce Allah: "Bilemezsin, belki Allah bundan sonra bir iş peyda ediverir" diye buyurmuştur. Bu ise üç talâkı vermenin âyetin kapsamı içerisine gireceği iddiasını çürütmektedir. İlim adamlarının çoğunluğu da böyle demiştir ve gerçekten de bu onlara yakışır. Malik'e gelince, o -dedikleri gibi- âyetin mutlak olduğunu gözünden kaçırmış değildir. Fakat belirttiğimiz gibi hadis âyet-i kerimeyi tefsir etmektedir. Şa'bî'nin görüşü olan içinde hanımı ile cima etmiş olduğu temizlik süresinde talâk caizdir görüsünü ise İbn Ömer yoluyla gelen hadis, hem nassı ile hem manasıyla reddetmektedir. Hadisin nassını önceden sunmuş bulunuyoruz. Manası ile bu görüşü reddetmesine gelince: Ay hali olan hanımın boşanması bunun bir kıymet ifade etmediğinden ötürü kabul edilmediğine göre; kendisinde İninim ile cima edilmiş temizlik halinin boşamaya engel olması öncelikle sözkonusudur. Çünkü hem rahimin (hamilelikle) meşgul olması korkusu ile hem de ondan sonra görülmesi gereken ay hali ile onun muteber olması ortadan kalkmaktadır, Derim ki: Şafii tek sözle üç talâk vermek ile ilgili görüşüne Dârakutnî'nin yaptığı bir rivâyeti delil göstermektedir. Buna göre Seleme b. Ebi Seleme b. Abdirrahman'ın babasından rivâyet ettiğine göre Abdurrahman b. Avf hanımı Kelboğullarından Esbağ kızı Turnadır'ı -ki bu kadın Ebû Seleme'nin annesidir- tek bir sözle üç talâk ile boşadı. Arkadaşlarından herhangi bir kimsenin onun bu davranışını ayıpladığımı dair bize bir haber ulaşmış değildir. (Dârakutnî) dedi ki: Ayrıca bize Seleme b. Ebi Seleme, babasından anlattığına göre Hafs b. el-Muğire hanımı Kavs kızı Fatımayı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde bir defada üç tatak ile boşadı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımının ondan hain olduğunu belirtti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bundan dolayı onu ayıpladığına dair bize bir şey ulaşmadı Dârakutnî, IV, 12 Yine Şafii, Uveymir el-Aclânî'nin liân yaptığı vakit söylediği: Ey Allah'ın Rasûlü o benden de talâk ile boş olsun, demiş olmasını delil göstermektedir İbn Hihhfın. Sahih, X: 115; Dârimi, 11, 201; Müsned. V. 336 Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun bu sözünü tepki ile karşılamış değildir. İlim adamlarımız bu hususta en güzel açıklamaları yapmışlardır. Onların bu husustaki görüşleri bir başka yerde açıklanmıştır. Biz bu açıklamayı "el-Muktebes fi Şerhi Muvatta’i Malik ibni Enes" adlı eserde zikretmiş bulunuyoruz. Said b. el-Müseyyeb ile tabiinden bir topluluktan rivâyete göre talâk hususunda sünnete muhalefet ederek hanımı ay hali iken boşar ya da üç talâkı bir arada verecek olursa, boşama olmaz. Onlar bu şekilde hareket eden kimseyi sünnete uygun talâk yapmak ile görevlendirilmekle birlikte; buna aykırı hareket eden kimsenin durumuna benzetmişlerdir. 8- "İddetin Vakti" Ne Zamandır?: el-Cürcânî dedi ki: Yüce Allah'ın: "İddetleri vaktinde" âyetindeki "lam" harfi, "...de, da" anlamındadır. Yüce Allah'ın; "O kitap ehlinden kâfir olanları ilk sürgünde yurtlarından, yerlerinden çıkarandır." (el-Haşr, 59/2) âyetinde geçen: "İlk sürgünde" âyetindeki "lâm"ın da aynı şekilde ",..de, da" anlamında olması gibidir. O halde yüce Allah'ın: âyeti "iddetleri vaktinde" demek olup, bu da iddetlerine elverişli olan zaman süresi içerisinde demektir. Ay hali iken boşamanın yasak olduğu, buna karşılık temizken boşamaya izin verildiği hususunda ise icma gerçekleşmiştir. O halde bu; "kur"un temizlik hali demek olduğuna delildir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/228, âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Şayet "kadınları... iddetleri vaktinde boşayın" âyeti; "İddetlerinin, ilk başlangıcında" ya da; "İddetlerine doğru, ideallerinin ilk zamanında" demek olduğu ve bunun İbn Ömer'in Sahih-i Müslim'de ve başka yerlerde belirttiği gibi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kıraati olduğu buna göre "iddetin ilk başlangıcı" temizliğin son zamanıdır. Böylelikle "kur"' ay hali demek olur'" denilecek olursa, buna şöyle cevap verilir: İşte bu Malikin ve onun görüşünü benimseyenlerin görüşlerine dair açık bir delildir ki bu görüşe göre kur'lar temizlik halleri demektir. Şayet Hanefi mezhebi İmâmının ve ona uyanların dedikleri gibi olsaydı, o vakit şöyle demek gerekirdi: Temizlik halinin başında hanımını boşayan bir kimse, ay haline doğru hanımını boşamış olmaz. Çünkü ay hali henüz gelmiş değildir. Aynı şekilde ay halinin gelmesi de ay halinin başlamasıyla olur. Temizliğin sona ermesi ile ise ay halinin başlaması tahakkuk etmez. Eğer bir şeyin gelmesi, onun aksinin gitmesi demek olsaydı, o vakit oruç tutan kimsenin güneşin batışından önce oruçsuz sayılması gerekirdi. Çünkü gündüz bitmeden önce gündüzün çekip gitmesiyle birlikte gece de gelmiş sayılır. Diğer taraftan bir kimse temizlik halinin sonlarında boşayacak olursa, temizliğin geri kalan kısmı "bir kur'" olur. Çünkü "kur'"un bir bölümü aynı şekilde kur' diye adlandırılır. Çünkü yüce Allah: "Hac bilinen aylardır" (el-Bakara, 2/197) diye buyurmakta ve bununla şevval ve zülkade aylarının tamamı ile zülhiecenin bir bölümünü kastetmektedir. Çünkü yüce Allah: "Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur" (el-Bakara, 2/203) diye buyurmaktadır. Halbuki bu durumdaki bir kimse ikinci günün bir bölümünde Minâ'dan ayrılmaktadır. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/228. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. 9- İddet Sayısı: "Ve o iddeti sayın" âyetinde kastedilen kendisi ile gerdeğe girilmiş olandır. Çünkü kendisi ile gerdeğe girilmemiş olan kadının iddet beklemesi sözkonusu değildir, İddet bitmeden Önce üç talâktan daha aşağısında koca hanımına ric'at yapabilir, iddetin bitiminden sonra ise sair taliplerden bir talip gibi olur. Şu kadar var ki üç talâk ile boşanmış olması halinde bir başka koca ile evlenmedikçe ona tekrar helal olmaz, 10- İddetin Sayılmasının Mahiyeti: "Ve o İddeti sayın" âyeti onu iyice tesbit edip belleyin, demektir. Yani boşamanın gerçekleştiği vakti iyi belleyin. Öyle ki, şart koşulmuş olan süre bittikten sonra -ki bu süre yüce Allah'ın: "Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kur’ müddeti beklerler" (el-Bakara, 2/228) âyetinde belirtildiği üzere üç kur'dur- o vakit evlenmesi helal olur, İşte bu; iddetin ay hali ile değil, temizlik süreleri ile sözkonusu olduğunun delilidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: "İddetlerine doğru" şeklindeki okuyuşu da bunu pekiştirmekte ve açıklamaktadır. Bir şeyin öncesi ve ona doğru olanı ise hem sözlük anlamı itibariyle, hem hakikat manası itibariyle onun bir bölümüdür ve bu bir şeyin gelmesi ve yönelmesinden farklı bir manadır. Çünkü gelen ve yönelen bir şey bir başka şeydir. 11- İddeti Saymak ile Muhatab Olanlar: İddeti saymak emrine muhatab olanlar kimlerdir? Bu hususta üç görüş vardır: Birincisine göre bunlar kocalardır, ikincisine göre bunlar zevcelerdir, üçüncüsüne göre ise bunlar müslümanlardır. İbnu'l-Arabî dedi ki: Sahih olan bu lafızla muhatab olanların kocalar olduklarıdır. Çünkü: "Boşattığınız zaman" ile "sayın" âyetinde ve "onları çıkarmayın" âyetindeki bütün zamirler hep kocalara racidir. Şu kadar var ki; hanımlar da eşlerin kapsamına katılmaları suretiyle bu hitabın kapsamı içerisindedir. Çünkü koca ric'at yapmak, infak etmek yahut infakını kesmek, meskende barındırmak yahut çıkarmak, doğan çocuğu nesebine katmak yahutta nesebi ile ilgili olmadığını belirtmek için iddeti sayar. Bütün bunlar, kendisi ile hanımı arasında ortak olan hususlardır. Kadının bunların dışında kendine has hususları da vardır. Aynı şekilde hakim de bu hususta fetva vermek, iddet hususunda anlaşmazlığa düşülmesi halinde davayı çözmek için de iddeti saymaya muhtaçtır. İşte bu hususlar emrolunan saymanın faydalandır. 12- İddet Bekleyen Kadının Mesken vs. Hakları: "Rabbiniz olan Allah'tan korkun." Ona karşı gelmeyin. "Evlerinden onları çıkarmayın." Yani kocanın, (boşadığı hanımını) iddeti içerisinde kaldığı sürece nikâhlı oldukları meskenin dışına çıkarmak hakkı yoktur Kadının da aynı şekilde -kocanın (rit'at) hakkı dolayısıyla- dışarı çıkması -açık bir zaruret olmadığı sürece- câiz değildir. Eğer (zaruretsiz olarak) çıkacak olursa, günahkâr olur, fakat iddet kesintiye uğramaz. Ric'î talâk ile boşanmış kadın ile üç talâk ile boşanmış olan kadın arasında bu hususta herhangi bir fark yoktur. Bu, kocanın suyunu (nesebini) korumak içindir. İşte evlerin hanımlara izafe edilmesinin anlamı budur. Yüce Allah'ın: "Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın." (el-Ahzab, 33/34) âyeti ile: "Evlerinizde oturun" (el-Ahzab, 33/33) âyetinde olduğu gibi. Buradaki izafe, mesken olarak kullanmayı ifade eden bir izafettir. Yoksa meskenlerin onların mülkü,olduğunu belirten bir izafe: değildir. Yüce Allah'ın: "Onları çıkarmayın" âyeti erkeklerin üzerinde bir hak olmasını gerektirdiği gibi; "onlar da çıkmasınlar" âyeti da çıkmamanın hanımlar üzerinde bir hak olduğunu gerektirmektedir. Sahih hadiste Câbir b. Abdullah'tan söyle dediği belirtilmektedir: Teyzem kocası tarafından boşandı. Hurma ağaçlarının meyvesini toplamak istedi, Bir erkek onun dışarı çıkmasına engel oldu. Teyzem, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gidince, Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, git hurmanın meyvelerini topla. Çünkü belki böylelikle sen tasaddukta bulunur yahutta bir iyilikte bulunursun." Müslim, II, 1121; İbn Mâce, \, 656; Müsned, III. 321 Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Bu hadiste Malik, Şafii ile İbn Hanbel ve el-Leysî: İddet bekleyen kadın gündüzün ihtiyaçlarını görmek için çıkar fakat geceleyin evinden ayrılmaz şeklindeki görüşlerinin lehine bir delil vardır. Malik'in görüşüne göre kadının ric'î ya da bâin bir talâk ile boşanmış olması arasında bir fark yoktur. Şafii ise ric'î kadın hakkında: Gece de çıkamaz, gündüz de çıkamaz. Gündüzün sadece bâin talâk ile boşanmış olan kadın çıkabilir, demiştir. Ebû Hanîfe dedi ki: Bu (dışarı çıkma hükmü) kocası vefat etmiş kadın hakkındadır. Boşanmış olan kadın ise gece de, gündüz de çıkamaz. Ancak hadis onun görüşünü reddetmektedir. Buhârî ve Müslim'deki rivâyete göre Ebû Hafs b. Amr, Ali b. Ebî Tâlib ile birlikte Yemen'e gitti. Hanımı Kays kızı Fatıma'ya talâk sayısından geriye kalmış olan bir talâk ile daha onu boşadığına dair haber gönderdi. el-Haris b. Hişam ile Ayyaş b. Ebi Rebia'ya da nafakasını karşılamaları emrini verdi. Haris ve Ayyaş, Fatıma'ya: Allah'a yemin olsun ki hamile olma hali müstesna senin nafaka hakkın yoktur, dediler. Fatıma, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a giderek ona Haris ile Ayyaş'ın söylediklerini nakletti. Peygamber: "Nafaka hakkın yoktur" dedi. Bu sefer başka bir yere gitmek üzere ondan izin istedi, Peygamber de ona izin verdi. Fatıma: Nereye gideyim? ey Allah'ın Rasûlü dedi. Peygamber: "İbn Umm Mektûm'un yanına git" diye buyurdu. İbn Um Mektum gözleri görmeyen birisi idi. Onun bulunduğu yerde elbiselerini çıkartır, o da onu görmezdi. Fatıma'nın iddeti sona erince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Usame b. Zeyd'e nikâhladı. Mervan ona Kabîsa b. Zueyb'i göndererek, bu hadisi kendisine nakletmesini söyledi. O da ona bu hadisi nakletti. Mervan dedi ki: Biz bu hadisi ancak bir kadından işitebiliyoruz. Bundan dolayı insanların uygulamakta olduğunu gördüğümüz ihtiyatlı olanı tercih ediyoruz. Mervan'ın bu sözlerini haber alınca Fatıma dedi ki: benimle sizin aranızda Kur'ân (hakem) olsun. Aziz ve celil olan Allah: "Evlerinden onları çıkarmayın" diye buyurmaktadır, (Fatıma) devamla dedi ki: Bu ric'at yapma hakkı bulunan koca içindir. Peki üç talaktan sonra olacak olan nedir ki bu bakımdan sizler nasıl: Eğer hamile değil ise onun nafakası yoktur, diyorsunuz, o halde niçin onun dışarı çıkmasını engelliyorsunuz? Müslim'in lâfzı bu şekildedir Müslim, II. 1117 Böylelikle âyet-i kerimenin çıkarılmayı ve çıkmayı haram kılmasının sadece ric'î talâk halinde sözkonusu olduğunu beyan etmektedir. Fatıma da aynı şekilde bundan bir sonraki âyet-i kerimeyi delil göstererek bunun sadece ric'î talâk ile boşanmış kadının çıkmasını yasaklamayı ihtiva ettiğini belirtmiştir. Çünkü bu âyet hanımı boşayan kocanın iddeci içerisinde kaldığı sürece ana ric'at yapmak hususunda görüş sahibi olması ile alâkalıdır. Bu haliyle kadın âdeta her zaman kocasının tasarrufu (ric'at yapma isteği) altında bulunması gerekiyor gibidir. Bâin talâk ile boşanmış kadın hakkında ise, bunların hiçbirisi sözkonusu değildir. Böyle bir kadının ihtiyaç duyması halinde yahut evinin emin olmamasından korktuğu takdirde, evinden dışarı çıkması câiz olur. Tıpkı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ona (Fatıma'ya) bu işi mubah kılması gibi. Müslim'deki ifadeye göre Fatıma: Ey Allah'ın Rasûlü demiş. Kocanı beni üç talâk ile boşadı. Bulunduğum yerde iznim olmaksızın üzerime girileceğinden korkarım. Bunun üzerine Peygamber ona emir verdi ve o da başka bir yere geçti. Müslim, II, 1121 Buhârî'de ise şöyle denilmektedir: Âişe'den rivâyete göre Fatıma ıssız bir yerde idi. Ona bir tehlike geleceğinden korkuldu. İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona (meskenini terketmesi için) ruhsat verdi. Buhârî, V, 2039 İşte bütün bunlar Kûfelinin görüşünü reddetmektedir. Fatıma'nın (az önce geçen) hadisinde belirtildiğine göre kocası ona boşama sayısından geriye kalmış olan bir boşama haberini göndermiştir. Bu Malik'in lehine, Şafii'nin aleyhine bir delildir. Ayrıca bu hadis Seleme b. Ebi Seleme'nin babasından rivâyet ettiği Hafs b. el-Muğire'nin hanımını tek bir sözde üç defa boşadığına daîr Dârakutnî, JV, 12 daha önceden geçmiş olan hadisinden daha sahihtir. 13- Boşanmış Kadının Mesken Hakkını Kaldıran "Hayâsızlıkları": "Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları hali dışında" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs, İbn Ömer, el-Hasen, en-Nehaî ve Mücahid: Bundan kasıt zinadır. Bu maksatla çıkartılır ve ona had uygulanır, demişlerdir. Yine İbn Abbâs'tan ve Şafii'den gelen rivâyete göre bundan kasıt, kayınlarına karşı çirkin ve ağır sözler kullanılmasıdır. Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, VII, 432 Onların bu durumda iddet bekleyen kadını çıkarmaları helal olur. Said b. el-Müseyyeb'den Fatıma hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Sözü edilen bu kadın, kayınlarına karşı dilini uzatmıştı. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona başka bir yere geçmesini emretmişti. Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, VII, 433; İbn Abdi’l-Berr, et-Temkld, XIX, 146 Ebû Davud'un Kitab'ında (Sünen'inde) Said'in şöyle dediği belirtilmektedir: O (kendisi ile ilgili olayı anlatarak) insanlar, zor bir duruma düşürmüş bir kadındı. O kadın uzun dilli birisi İdî. Bu bakımdan gözleri görmeyen İbn Um Mektûm'un yanına tevdi edildi. Ebû Dâvûd, II, 2Ö9; İbn Abdil-Berr, et-Temhîd, XIX, 151 İkrime dedi ki: Ubeyy'in mushafında: "Size karşı çok çirkin sözler söylemeleri müstesna" şeklindedir. Bunu şu rivâyet pekiştirmektedir: Muhammed b. İbrahim b. el-Haris'in rivâyetine göre Âişe, Kuys kızı Fatıma'ya dedi ki: Allah'tan kork. Sen niçin evinden çıkartıldığını biliyorsun. Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: (Bu âyetteki "fahişe") hayasızlıkta bulunma hali, zina, hırsızlık, akrabalara karşı kötü ve çirkin sözler söylemek gibi hertürlü masiyettir. Taberi'nin tercih ettiği görüş de budur. Yine İbn Ömer ve es-Süddî'den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Hayasızlık kadının iddet döneminde evinden dışarıya çıkmasıdır. (Buna göre) âyetin takdiri şöyle olur; Ancak haksız yere evlerinden çıkmak suretiyle apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları hali müstesnadır. Yani kadın çıkacak olursa, günahkâr ve asi olur. Katade dedi ki: Hayasızlık (fahişe) serkeşlik etmek demektir. Şöyle ki; eğer erkek hanımını serkeşlik ettiği için boşayacak olursa, o zaman kadın onun evinden başka bir yere gider. İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu, zina dolayısıyla kadının çıkarılması demektir, diyenlerin görüşlerinin açıklanacak uygun bir tarafı yoktur. Çünkü bunun için çıkış, öldürülmek ve idam edilmek için çıkıştır. Bunun ne helal, ne de haram çıkıştan istisna edilmesi sözkonusu değildir. Burdaki hayasızlıktan kasıt, uzun dilli ve çirkin sözlü olmaktır, diyenlerin görüşü ise, Kays kızı Fatıma'nın hadisinde tefsir edilmiş (açıklanmış) bir görüştür. Bundan maksat her türlü masiyettir diyenler de yanılmışlardır. Çünkü gıybet ve benzeri masiyetler ne çıkarılmayı, ne de çıkmayı mubah kılar. Haksız yere çıkmaktır, diyenlerin görüşleri ise doğrudur. (Buna göre) ifadenin takdiri şöyle olur: Şer'an siz de onları evlerinden çıkaramazsınız, onlar da çıkamazlar. Ancak haddi aşarak çıkmaları bundan müstesnadır. 14- "Allah'ın Sınırları": "İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır." Yani açıklamış olduğu bu hükümler Allah'ın kulları hakkındaki hükümleridir. Allah bu hükümleri aşmayı yasaklamıştır. Bu hükümleri kim aşarsa, kendisine haksızlık etmiş ve nefsini helâk olacak bir yola koşmuş olur. "Bilemezsin; belki Allah bundan sonra bir iş peyda ediverir." Yüce Allah'ın peyda edivereceği iş, kocasının hanımına karşı olan kalbindeki nefreti sevgiye, ondan yüz çevirmeyi ona yönelmeye, onu boşama kararını pişmanlığa dönüştürerek ona dönmesini sağlamasıdır. Bütün müfessirlerr söyle demişlerdir: Burada yüce Allah "iş" ile rıc'at yapma arzusunu duymasını kastetmiştir. Âyetin anlamı (boşayacaksa) bir defa talâk vermeyi teşvik etmek, üç defa boşamayı yasaklamaktır. Çünkü üç talâk verecek olursa, ayrılığa pişmanlık ve hanımına geri dönmek arzusunu duyması halinde kendisine zarar vermiş olur ve artık dönüşe bir yol bulamaz. Mukâtil dedi ki: "Bundan" yani bir ya da iki talâktan "sonra" diye açıklamıştır. "Bir iş" lâfzı ise herhangi bir görüş ayrılığı olmaksızın ric'at yapmak diye açıklanmıştır.

Teğabun 18

Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Görülmeyeni ve görüleni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Gizliyi de, açığı da bilendir. Azizdir, Hakimdir,

“Gizliyi de, açığı da” yani görülmeyeni de, hazır olup görüneni de

“bilendir.”

O

“Azizdir” yani galip gelen ve kahir olandır. Bu anlamıyla âyet fiil sıfatla nndandır. Yüce Allah’ın;

“Kitabın indirilmesi Aziz (mutlak galib), Hakim (her işi hikmet dolu) Allah tarafındandır” (ez-Zümer, 39/1) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Yani herşeyi yaratan, sapasağlam kılan, kahredici güce sahip Allah tarafından indirilmiştir, demektir.

el-Hattabî dedi ki: Bu (el-Aziz), kadri yüce ve üstün anlamına da gelebilir. Bu anlamda olmak üzere “ayn” harfi kesreli olarak; denilir. O zaman-

“Aziz”, kimse ona denk olamaz ve onun benzeri yoktur, anlamını da kapsar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mahlukatının işlerini yönetmekte hikmeti sonsuz

“Hakimdir.” İbnu’l-Enbarî dedi ki:

“el-Hakîm” eşyayı yaratması son derece muhkem olan demek olup “mufil” vezninden “fail” veznine getirilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Elif, Lam, Râ, İşte bunlar Hakim kitabın âyetleridir” (el-Câsiye, 45/2) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır ki, muhkem (sapasağlam) demektir. Bu da “muf al” vezninden “faîl” veznine getirilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

(Teğâbun Sûresi’nin sonudur. Allah’a hamd olsun).

Teğabun 17

Allah’a güzel bir borç verirseniz, O bunu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah şükredendir, halîmdir.

Diyanet Vakfı
Eğer Allaha (rızası uğruna) ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah çok mükafat verendir, ceza vermekte acele etmeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah’a güzel bir şekilde ödünç verirseniz, onu size kat kat arttırır ve günahlarınızı bağışlar. Allah Şekûrdur, Halimdir.

Aynı şekilde:

“Eğer Allah’a güzel bir şekilde ödünç verirseniz, onu size kat kat arttırır” âyeti ile ilgili açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi (2/245. âyet, 1. başlıkta) ile el-Hadid Sûresinde (57/11. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve günahlarınızı bağışlar. Allah, Şekûrdur, Halimdir” âyeti ile ilgili olarak şükrün anlamına dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde (2/52. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Halim” (cezalandırmakta) acele etmeyen demektir.

Teğabun 16

Allah’tan gücünüz yettiğince sakının. Dinleyin, itaat edin ve kendiniz için infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
O halde gücünüz yettiğince Allaha isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
O halde; gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin. Kendiniz İçin de hayır olmak üzere infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarını elde edenlerin ta kendileridir.

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin. Kendiniz için de hayır olmak üzere infak edin…” âyetine dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Güç Yettiğince Allah’tan Korkmak ile “Allah’tan Gereği Gibi Korkmak”:

Tevil bilginlerinden bir topluluk bu âyet-i kerimenin yüce Allah’ın:

“Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Âl-i İmrân, 3/102) âyetini neshettiği görüşündedir. Katade, er-Rabî b. Enes, es-Süddî ve İbn Zeyd bunlar arasındadır.

Taberi şu rivâyeti zikreder: Bana Yûnus b. Abdi’l-A’lâ anlattı dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi dedi ki: İbn Zeyd yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Al-i İmrân, 3/102) âyeti hakkında dedi ki: Bu çok ağır bir emir olarak geldi. Ashab: Bunun nasıl olması gerektiğini kim bilebilir yahut ona kim ulaşabilir. Yüce Allah bu işin onlara çok ağır geldiğini bildiğinden bu âyeti neshederek hükmünü onlar üzerinden kaldırdı ve bu âyet) indirerek:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” diye buyurdu.

Âyetin muhkem olduğu, onda herhangi bir neshin olmadığı da söylenmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Al-i İmrân, 3/102) âyeti nesholmamiştır, fakat Allah’tan gereği gibi korkmak Allah için gereği gibi cihad etmekle ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasının etkisi altında kalmamakla, kendi öz nefisleri babaları ve oğulları aleyhine olsa dahi adaleti ayakta tutmakla olur. Bu daha önceden (Âl-i İmrân, 3/102. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

2- Bu İki Ayet ile Âl-i İmrân, 3/102. Âyeti Nasıl Anlaşılabilir?

Bu âyet-i kerîme nesholmayıp, muhkem olduğuna göre et-Teğâbun Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun”

âyeti nasıl açıklanır ve Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa, öylece korkmak emri ile gücümüz yettiğince O’ndan korkmak emri birarada nasıl anlaşılabilir? Allah’tan gereği gibi korkmak emri, Kur’ân-ı Kerîm âyeti ile herhangi bir tahsis sözkonusu olmaksızın ve herhangi bir şarta da bağlı olmayarak Kur’ân ile farz kılınmaktadır. Gücümüz yettiğince Allah’tan korkmak emri ise bir şarta bağlı olarak ondan korkmak emrini ihtiva etmektedir diyenlere şöyle cevap verilir:

Yüce Allah’ın:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” âyetinin delâlet ettiği ile;

“Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Al-i İmrân, 3/102) âyetinin anlamı ile ilgisi yoktur. Yüce Allah:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” âyeti ile şunu kastetmektedir: Ey insanlar! Artık Allah’tan korkun ve sizin için fitne kılınan mallarınızın ve evlatlarınızın fitnesi sizi yenik düşürmesin diye O’nun gözetimi altında olduğunuzu bilin. Bunlar, sizin için farz olan küfür diyarından, İslam diyarına hicret etmekten alıkoyarak hicret etme gücünüz ve imkânınız varken, hicret etmeyi terk edecek hale gelmeyiniz. Çünkü yüce Allah:

“Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler… İşte Allah’ın onları affedeceği umulur” (en-Nisa, 4/97-99) âyeti ile gücü yetmeyen kimseleri hicreti terkettiklerinden dolayı mazur görmekte; sirk diyarında herhangi bir çare ya da hicrete yol bulamadığı için kalmaya devam eden kimseleri affettiğini haber vermektedir. İşte yüce Allah’ın:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” âyeti da aynı şekilde şirk diyarından, İslam diyarına hicret etmeyi, mallarınızın ve evlatlarınızın fitnesine kapılarak terketmeyiniz, demektir, bu açıklamanın doğruluğunun delillerinden birisi de yüce Allah’ın:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” âyetinin, hemen:

“Ey îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” (et-Teğâbun, 64/14) âyetinden sonra gelmesidir.

Az önceden geçtiği üzere bu âyet-i kerîmelerin çoluk çocuklarının kendilerini engellemeleri neticesinde şirk diyarından, İslam diyarına hicret etmekte geciken ve önceleri kâfir olan birtakım kimseler sebebiyle indiği hususunda seleften Kur’ân-ı Kerîm’in tevilini bilen İlim ehli arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Bütün bunlar Taberi’nin tercih ettiği görüşlerdir,

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” âyetinin nafile olarak yapılan ameller yahut sadakalar ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Al-i İmrân, 3/102) âyeti inince, bu müslümanlara ağır geldi ve topukları şişinceye, alınları yaralanıncaya kadar namaz kılmaya koyuldular. Yüce Allah onların bu yüklerini hafifletmek üzere;

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” âyetini indirdi ve bundan önceki âyet-i kerimeyi neshetti. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır.

el-Maverdî dedi ki: Eğer bu nakil sabit değilse, bir masiyet işlemeye zorlanan kimsenin bundan dolayı sorumlu olmaması ihtimali de vardır. Çünkü bu durumdaki bir kişi, o masiyetten sakınabilme gücüne sahih değildir.

3- Dinleyin, İtaat Edin;

“Dinleyin, İtaat edin” âyeti, size verilen öğütleri dinleyin, -size verilen emir ve yasaklara itaat edin; demektir. Mukâtil dedi ki:

“Dinleyin” Allah’ın Kitabından üzerinize İndirilenlere kulak verin demektir. Dinlemenin asıl anlamı budur.

“İtaat edin” size verdiği emir ya da yasaklarda Rasûlüne itaat edin, demektir.

Katade dedi ki: Buna bağlı olarak; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dinleyip itaat etmek esası üzere bey’at edilmiştir.

Bir başka açıklamaya göre:

“Dinleyin” yani dinlediğiniz şeyi kabul edin, demektir. Kabul etmenin “dinlemek” diye ifade edilmesi dinlemenin neticesinin bu oluşundan dolayıdır.

Derim ki: el-Haccac bu âyet-i kerimeyi okuyup, hükmünün münhasıran Abdu’l-Melik b. Mervan hakkında olduğunu ileri sürüp de:

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin” âyeti Allah’ın emiri ve halifesi olan Abdu’l-Melik b. Mervan hakkındadır. Bunun bir istisnası yoktur. Allah’a yemin ederim eğer ben bir adama: Mescidin bir kapısından çıkmasını emredip, o da bir başka yerden çıkacak olursa hiç şüphesiz kanı bana helaldir; derken işi alabildiğine aşırıya götürmüş ve âyet-i kerimeyi bu şekilde tevil çtmekle yalan söylemiştir. Evel, bu âyet-i kerîme herşeyden önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındadır, sonra onun ardından gelen emir sahibleri hakkındadır. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Allah’a itaat edin, Rasûle de itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de” (en-Nisâ, 4/59) âyetidir.

4- İnfak ve Kapsamı:

“İnfak edin” âyeti ile kastedilenin zekât olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır, Nafile olan nafakanın kastedildiği de söylenmiştir. ed-Dahhak: Bu cihad uğrundaki harcamadır, demiştir. el-Hasen ise; Bu kişinin kendisi için yaptığı harcamadır, demiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu görüşü ileri sürenin bu kanaati belirtmesine sebeb, yüce Allah’ın:

“Kendiniz için” diye buyurmuş olmavSi ve fakat ister farz, ister nafile olsun bütün sadaka türü infakların, kişinin kendisine yaptığı infak ve harcamalar olduğunu farkedememiş olmasıdır. Yüce Allah ise:

“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük ederseniz kendi aleyhinize.” (el-İsrâ, 17/7) diye buyurmaktadır. Kişinin hayır namına yaptığı herbir şey aslında ancak kendi lehinedir. Doğrusu ise bu âyeti kerimenin umumi olduğudur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine yöre bir adam una: Yanımda bir dinarım var (onu ne yapayım), diye sormuş, Peygamber: “Onu kendine harca” diye cevap vermiş. Adam: Bir dinarım daha var deyince, “onu hanımına harca” diye buyurmuş. Bir dinarım daha var deyince, “onu çocuklarına harca” diye buyurmuş. Bir dinarım daha var deyince, “onu sadaka ver” diye buyurmuştur İbn Hibbân, Sahih, X, 47; Hâkim, Müstedrek, I, S7S; Ebû Dâvûd, II, W, Müsned, II, 251, 471

Böylelikle önce kişinin kendisinden sonra eşinden, sonra çocuklarından başlayarak devam etmiş ve bundan sonra sadakayı sözkonusu etmiştir. İşte şeriatta aslolan da budur.

5- “Kendiniz İçin Hayır Olmak Üzere”:

“Kendiniz İçin de hayır olmak üzere” âyetindeki:

“Hayır olmak üzere” lâfzı Sîbeveyh’e göre hazfedilmiş bir fiil dolayısıyla nasbedilmiştir. Buna da

“infak edin” fiili delâlet etmektedir. Şöyle buyurmuş gibidir: İnfak hususunda kendiniz için hayırlı olan şeyler yapınız. Yahutta mallarınızdan kendiniz için önden hayır gönderiniz, demiş gibidir,

el-Kisaî ve el-Ferrâ’ya göre ise hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. “Kendiniz için hayırlı olan bir infak yapınız” demektir. Ebû Ubeyde’ye göre ise gizli bin ‘nin haberidir. Bu da: “Sizin için hayır olacak (bir infak yapın)” demektir.

“Hayır”ı malın kendisi kabul edenlere göre ise bu lâfzın nasb ile gelmesi

“infak edin” âyeti sebebi iledir. (Buna göre âyet: …kendiniz için hayır (mal) infak edin, demek olur.)

“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, İşte onlar umduklarını elde edenlerin ta kendileridir” âyetine dair açıklamalar daha Önceden (el-Haşr, 59/9. âyet, 11, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Teğabun 15

Mallarınız ve çocuklarınız birer imtihandır. Allah katında ise büyük bir ödül vardır.

Diyanet Vakfı
Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allahın yanındadır.

Kurtubi Tefsiri
Mallarınız da, evlâtlarınız da sizin İçin ancak bir imtihandır. Büyük mükâfat İse Allah nezdindedir.

“Mallarınız da, evlâtlarınız da sizin için ancak bir imtihandır.” Sizi haram kılınmış şeyleri elde etmeye yüce Allah’ın hakkı olan şeyleri vermeyip, alıkoymaya iten bir sınama ve denemedir. O halde Allah’a isyanı gerektiren hususlarda onlara itaat etmeyiniz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır: “Kıyâmet gününde bir adam getirilir de bunun çoluk çocuğu hasenatını yedi” denilir.” Kaynağını tesbit edemedik Seleften birisi de şöyle demiştir. Çoluk çocuk itaatlerin içindeki kurtçuklardır.

el-Kutebî: “Fitne: Düşkünlük göstermektir” der. “Adam kadına meftun oldu (ona gönülden bağlandı)” ilenilir. “Fitne”nin mihnet (imtihan) anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu beytinde de bu anlamdadır:

“İnsanlar dinlerinde mihnete uğradılar

Ve Affan’ın oğlu geriye uzunca bir kötülük bıraktı,”

İbn Mes’ûd dedi ki: Sizden herhangi bir kimse: Allah’ım beni fitneden koru demesin. Çünkü aranızda malına, ailesine ve gocuğuna geri dönen herbiriniz mutlaka bir fitne sahibi demektir. O bakımdan bunun yerine şöyle desin: Allah’ım, ben Sana fitnelerin saptırıcılarından sığınırım.

el-Hasen yüce Allah’ın:

“Eşleriniz ve evlâtlarınızdan…” âyetinde yer alan; …dan” lâfzını teb’îd (kısmîlik bildirmek) için getirmiştir. Çünkü hepsi düşman değildir fakat yüce Allah’ın:

“Mallarınız da, evlatlarınız da sizin için ancak bir imtihandır” âyetinde bu lâfız zikredilmemiştir. Çünkü mal ve evlatların fitneden (imtihandan) uzak durmaları ve kalbin onlarla meşgul olmaması sözkonusu değildir.

Tirmizî ve başkalarının rivâyet ettiklerine göre Abdullah b. Küreydi; babasından şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı hutbe verirken gördüm. Bu sırada Hasan ile Hüseyin -ikisine de selâm olsun- üzerlerinde kırmızı birer gömlek olduğu halde geldiler. Bir düşüp, bir kalkıyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) indi, onları taşıdı ve önüne oturttuktan sonra şöyle dedi: “Yüce Allah doğru söylemiştir. Gerçekten mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne (bir imtihan)dır. Ben bu iki küçük çocuğa bir düşüp bir kalkarken baktım da sözümü kesip onları yanıma kaldırmadan edemedim.” Sonra da hutbesine devam etti Tirmisl, V, 65H; Nesâî, III, 192; Müsned, V, 354

“Büyük mükâfat ise Allah nezdindedir” âyetinde kastedilen cennettir. En ileri mükâfat tu budur. Müfessirlerin dediklerine göre ondan daha büyük bir mükâfat olmaz. Lâfız Buhârî’nin olmak üzere Buhâri ile Müslim’de Ebû Said el-Hudri’den söyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüce Allah cennetliklere: Ey cennet ehli diyecek, onlar: Buyur Rabbimiz, âyetini dinlemeye hazırız diyecekler. O: Hoşnut oldunuz mu? diyecek, onlar: Nasıl hoşnut olmayız? Bize yarattıklarından hiçbir kimseye vermediğin şeyler verdin. Bu sefer: Size bunlardan daha üstün bir şey vereyim mi? diye buyuracak, onlar; Rabbimiz, bunlardan daha üstün nedir? diyecekler, o da şöyle buyuracak: Üzerinize hoşnutluğumu bırakırım ve ondan sonra da ebediyyen size gazab etmem.” Buhârî V. 2=TO. VI. 27İ2; Müslim, I, 70, İV, 2176; Tirmizî, IV, 6H9; Müsned, 111. Ü5. [>4 Bu hadis daha önceden de geçmişti. Şüphesiz ki rıza bütün emellerin en ileri derecesidir. Sufiler bu hususu tahkik hakkında şunu söylemişlerdir:

“Allah onunla yarattıklarını imtihan etmiştir,

Cehennemde, cennette O’nun kabzasındadır.

O’nun (insanı) terketmesi ateşinden büyüktür,

Vaslı ise cennetinden de hoştur.”

Teğabun 14

Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörür ve bağışlarsanız — şüphesiz Allah bağışlayandır, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının. Bununla beraber şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve hatalarını örterseniz, muhakkak Allah çok mağfiret edendir, çok mehamet edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme Medine’de Eşca’lı Avf b. Malik hakkında inmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hanımının ve çocuklarının kendisine karşı katı davrandıklarından şikâyet edince, bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. Bunu en-Nehhâs zikretmektedir.

et-Taberî de bunu Atâ b. Yesar’dan naklederek şöyle dediğini belirtmektedir: Teğâbun Sûresi’nin tamamı Mekke’de inmiştir. Şu âyetler müstesna:

“Ey îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır.” Bu âyeti Eşca’lı Avf b. Malik hakkında inmiştir. Bunun eşleri ve çocukları vardı. Gazaya gitmek istedi mi onun için ağlarlar ve onu yumuşatmaya çalışarak: bizi kime bırakacaksın, derler, o da hemen yumuşar ve gitmeyip kalırdı. Bunun üzerine:

“Ey îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır.” âyeti tümüyle Medine’de Eşca’lı Avf b. Malik hakkında inmiştir. Sûrenin sonuna kadar geriye kalan diğer bütün âyetler de Medine’de inmiştir.

Tirmizî’nin rivâyetine göre İbn Abbâs -şu;

“Ey îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” âyeti hakkında bir adamın soru sorması üzerine şöyle demişti: Burada sözü edilenler Mekkelilerden İslâm’a girip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelmek istedikleri halde; eşleri ve çocukları, kendilerini terkederek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelmelerine razı olmayan kimselerdir. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gelip insanların dinde derinlemesine bilgi sahibi olduklarını görünce, onları cezalandırmak istediler. Bunun üzerine yüce Allah:

“Ey îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” âyetini indirdi. Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, V. 419: Taberânî, Kebir, XI, 275; Hâkim, Müstedrek, II, 532

2- Eş ve Çocukların Düşmanlıkları ve Düşmanlığın Mahiyeti ve Şekli:

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî dedi ki: Bu düşmanlığın ne şekilde olduğunu açıklamaktadır. Şüphesiz ki düşman bizzat şahsı dolayısıyla düşman değildir. O yaptığı davranışlarıyla düşmanlık eder. Buna göre eş ve çocuklar düşmanın yaptığı işi yapacak olursa, onlar da düşman olur. Kul ile (Allah’a) itaat arasına engel olmaktan daha çirkin bir iş de yoktur. Sahih-i Buhârî’de, Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şeytan Âdemoğluna karşı îman yolunda oturdu ona: Sen kendinin ve atalarının dinini bırakıp îman mı edeceksin? dedi. Âdemoğlu ona muhalefet etti ve îman etti. Sonra şeytan onun karşısında hicretin yolu üzerinde oturdu ve ona: Malını, aileni bırakıp hicret mi edeceksin, dedi. Ona muhalefet etti ve hicret etti. Sonra şeytan ona karşı cihad yolu üzerindi; olurdu ve ona: Ölümüne sebeb teşkil edeceksin, hanımların başkaları tarafından nikâhlanacak, malın paylaştırılacak diye mi cihad edeceksin dedi, yine ona muhalefet etti ve cihad etti. Sonunda öldürüldü, onu cennete koymak da Allah’ın üzerinde bir hak oldu.” İbn Hîbhân, Sahih, X, 453; Ahmed b. Amr eş-Şeybanî, el-Ahâd ve’l-Mesânî, Riyâd 1411/1991, V, 137; Taberânî, Kebir, VII, 117; Beyhaki, Şuabu’l-îman, IV, 21, 22, Hadisi Buhârî’de teshil edemediğimiz gibi, Buhârî’ye nisbet edeni de teshir edemedik. Kurtubi merhumun bir yanılması bir istinsah hatası ya da bir okuma hatası olabilir.

Şeytanın oturması iki şekilde olur: Biri vesvese ile olur, ikincisi ise eşlerin, çocukların ve arkadaşların bu doğrultuda istediklerini yapmaya itmesi ile olur. Yüce Allah:

“Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde ve arkalarında olanı kendilerine süslediler.” (Fussilet, 41/25) diye buyurmaktadır.

Îsa (aleyhisselâm)’ın hikmetli sözleri arasında şu da vardır: “Her kim hanım, mal ve çocuk edinirse, o kimse dünyaya köle olur.”

Sahih hadiste kulun bu kabilden düşebileceği asgari köleliğin sınırı açıklanmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Helâk olmuştur altının kölesi, helâk olmuştur dirhemin kölesi, helâk olmuştur güzel kumaşın kölesi, helâk olmuştur kadifeye köle olan. Helâk olsun ve başaşağı devrilsin, bir yerine batan bir dikeni kimse oradan çekip almasın.” Buhârî, III, 1057; İbn Mâce, II, 1386

Dinara, dirheme (altına, gümüşe) kölelikten daha büyük bir aşağılık yeni bir elbise dolayısıyla gayrete gelen bir hevesten daha bayağı bir arzu ve istek olamaz,

3- Hanımın Kocasına Düşmanlığı Gibi, Kocanın da Hanımına Düşmanlığı Mümkündür:

Erkeğin çocukları ve eşi kendisine düşman olduğu gibi; aynı şekilde koca ve çocukları da yine aynı yönden hanıma düşman olabilirler. Yüce Allah’ın:

“Eşleriniz” âyetinin kapsamına erkekler de, dişiler de girer. Çünkü hepsi zaten her âyetin kapsamına da girerler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Düşmanlardan Sakınmak:

“O halde onlardan” size zarar verirler diye

“sakının.” Kişinin kendisine gelecek zarara karşı kendisini koruması ve sakınması iki şekilde sözkonusu olur. Ya gelecek bedeni bir zarar sözkonusudur, ya dini bir zarar. Bedene gelecek zarar dünya ile alakalıdır, dine gelecek zarar da âhiret ile alakalıdır. Yüce Allah, kulu bu zarardan sakındırmış ve buna karşı onu uyarmıştır.

5- Affedip Bağışlamak;

“Bununla beraber şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve hatalarını örterseniz, muhakkak Allah çok mağfiret edendir, çok mehamet edendir” âyeti ile ilgili olarak Taberî, İkrime’den şunu rivâyet etmektedir: Yüce Allah’ın:

“Ey Îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” âyeti hakkında dedi ki: Kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gitmek ister fakat çoluk çocuğu: Gidip bizi nereye bırakacaktır? derlerdi. Fakat kişi İslâm’a girip dini bilgi sahibi olunca bu sefer şöyle demeye koyulurdu: Yemin olsun daha önce beni bu işten alıkoyan kimselere dönecek ve şunları şunları yapacağım.

İşte bu sebeble yüce Allah:

“Bununla beraber şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve hatalarını örterseniz, muhakkak Allah çok mağfiret edendir, çok mehamet edendir” âyetini indirdi.

Mücahid de yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O kaide onlardan sakının” âyeti hakkında dedi ki: Onlara dünya ile ilgili bir hususta düşmanlık etmediler. Fakal onlara olan sevgileri onlar için haram olan bir şeyi alıp. kendilerine vermelerine sebeb teşkil etti, Ayet-i kerîme insanın eşi ve çocukları sebebiyle işleyebileceği her türlü masiyet hakkında umumidir. Sebebin özelliği hükmün genelliğine engel değildir.

Teğabun 13

Allah, O’ndan başka ilah yoktur. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsin.

Diyanet Vakfı
Allah; Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Müminler yalnız Allaha dayanıp güvensinler.

Kurtubi Tefsiri
(O) Allah’dır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

“(O) Allah’dır. O’ndan başka hiçbir İlah yoktur.” O’ndan başka bir mabud olmadığı gibi, O’ndan başka bir yaratıcı da yoktur. O halde yalnız O’na tevekkül ediniz.

Teğabun 12

Allah’a itaat edin, elçiye de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, elçimize düşen yalnızca apaçık tebliğdir.

Diyanet Vakfı
Allaha itaat edin, Peygambere de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygamberimize düşen ancak apaçık tebliğdir.

Yani başınıza gelen musibetlerin üzerinizdeki yükünü hafifletiniz. Allah’a itaatte uğraşınız, O’nun Kitabı gereğince amel ediniz. Sünnetine göre hareket etmek suretiyle Rasûlüne itaat ediniz. Şayet itaatten yüz çevirecek olursanız, Rasûlün tebliğden başka bir görevi yoktur.

Teğabun 11

Hiçbir musibet Allah’ın izni olmadan isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini doğruya yöneltir. Allah, her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Allahın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allaha inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın izni olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz. Kim Allah’a îman ederse, onun kalbine hidayet verir. Allah herşeyi en iyi bilendir.

“Allah’ın İznî” yani O’nun iradesi ve kazası (hükmü)

“olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz.”

el-Ferrâ’ dedi ki: Allah’ın emri ile olmadıkça… demektir. Allah’ın ilmi ile olmadıkça… diye de açıklanmıştır.

Denildiğine göre âyetin nüzul sebebi şudur; Kâfirler: Eğer müslümanların üzerinde bulundukları hal hakkın kendisi ise ,Allah onları dünyada musibetlere karşı elbetteki koruyacaktır. Yüce Allah bu âyeti ile şunu açıklamaktadır: Bir üzüntüyü yahut dünya ya da âhirette bir cezayı gerektiren söz ya da fiil, tan ya da maldaki herbir musibet, yüce Allah’ın ilmi ve kazası iledir.

“Kim Allah’a îman ederse” Allah’ın izni ile olmadıkça ona hiçbir musibetin gelip çatmayacağını bilir ve bunu tasdik ederse,

“onun kalbine” sabır ve (kadere) rıza için

“hidayet verir.” Îman üzere kalbine sebat verir, diye de açıklanmıştır. Ebû Osman el-Cîzî dedi ki: Kimin imanı sahih olursa, Allah da onun kalbini sünnete uymaya iletir.

“Kim Allah’a îman ederse, onun kalbine hidayet verir” âyetinin şu demek olduğu da söylenmiştir: Yani musibet esnasında bu kimse: “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn: Şüphesiz biz Allah’ınız ve muhakkak biz O’na döneceğiz” der. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Bu, yüce Allah’ın o kimsenin kalbinde; başına gelen bir musibetin, onun gelip kendisini bulmamasının imkânsız olduğunu ve ona gelip isabet etmeyenin, ona gelip isabet etmesinin imkansız olduğunu, yakîn bir şekilde bilmesi demektir.

el-Kelbî dedi ki: Bu hidayet şudur: Kişi belâya maruz kaldığı vakit sabreder. Ona bir nimet ihsan olunduğu vakit şükreder. Haksızlık yapıldığında bağışlar. Bir diğer açıklamaya göre: Kalbine cennette sevaba nail olma hidayetini verir, yolunu gösterir.

“Hidayet verir” âyeti genel olarak “ye” harfi üstün, “dal” harfi de kesreli olarak okunmuştur. Buna sebeb ise daha önceden

“Allah” adının zikredilmiş olmasıdır. es-Sülemî ve Katade ise;

“Kalbine hidayet verilir” şeklinde “ye” harfini ötreli ve “dal” harfini de üstün, meçhul bir fiil olarak ve “kalb” lâfzındaki “be” harfini de (nâib-i fail: sözde özne) olarak ötreli okumuşlardır, Çünkü bu, faili zikredilmemiş bir fiildir.

Talha b. Mûsarrif ve el-A’rec ise; “Hidayet veririz” şeklinde tazim “nun”u ile; “Kalbine” lâfzını da (“be” harfini) nasb ile okumuşlardır. İkrime ise; Kalbi yatışır, sükûnet bulur’ diye sakin bir hemze ile ve (kalbdeki) “be” harfini merfu olarak okumuştur. Kalbi sükûn ve itminan bulur, demek olur. Malik b. Dinar da onun gibi okumuş olmakla birlikte o, hemzeyi yumuşatarak (telyîn ile) okumuştur.

“Allah herşeyi en iyi bilendir.” Boyun eğenin ve işi O’nun emrine havale edenin teslimiyeti ile O’nun emrinden hoşlanmayanın hoşlanmayışı O’na gizli değildir.

Teğabun 10

İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir. Orada ebedî kalacaklardır. Ne kötü bir varış yeridir!

Diyanet Vakfı
İnkar eden ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır. Ne kötü gidilecek yerdir orası!

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olup, âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliklerdir ve orada ebedî kalıcıdırlar. O ne kötü dönüş yeridir!

“Kâfir olup âyetlerimizi” Kur’ân-ı Kerîmi

“yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliklerdir ve orada ebedi kalıcıdırlar. O ne kötü dönüş yeridir!” Daha önce birkaç yerde de geçtiği üzere yüce Allah, mü’minlerin durumunu sözkomısu ettikten sonra kâfirlerin durumunu böylece sözkonusu etmektedir.

Teğabun 9

Toplanma günü sizi toplayacağı gün — işte o, hüsrana uğramanın belli olduğu gündür. Kim Allah’a iman eder ve salih amel işlerse, kötülüklerini örter ve onları altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük kurtuluştur.

Diyanet Vakfı
Mahşer vaktinde sizi toplayacağı gün, işte o zarar günüdür. (Ancak) kim Allaha inanır ve yararlı iş yaparsa, Allah onun kötülüklerini örter, onu (ve benzerlerini), içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur.

Kurtubi Tefsiri
Sizleri toplanma gününe toplayacağı o gün, işte o Teğâbun günüdür. Kim Allah’a îman edip salih amel işlerse kötülüklerini örter. Onu altından ırmaklar akan cennetlere -onlar orada ebedi kalıcılar olmak üzere- sokar. Büyük kurtuluş işte budur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Toplanma Günü Olan Teğâbun (Aldanış) Günü:

“Sizleri toplanma gününe toplayacağı o gün” âyetinde yer alan:

“O gün” âyetinde, amel eden (yedinci âyette geçen):

“Size haber verilecektir” anlamındaki yahutta ihtiva ettiği tehdit manası dolayısı İle (8, âyetteki);

“…haberdardır” anlamındaki âyetlerdir. Sanki yüce Allah: “Allah sizi toplayacağı o gün, cezalandıracaktır” diye buyurmuş gibidir. Yahutta onda amel eden: “Hatırla ki” anlamındaki takdiri fiildir.

“el-Gabn; Eksiklik” demektir. Bir kimseden bir şeyi gerçek kıymetinden daha aşağı bir bedele alışı anlatmak üzere: “Onu ğabn elti, ğabnetmek (aldattı, aldatmak)” denilir.

“Sizi toplayacağı” âyeti genel olarak “ye” harfi ile diye okunmuştur. Buna sebeb de yüce Allah’ın (bir önceki âyette geçen):

“Allah yaptıklarınızdan haberdardır” âyetidir. O bakımdan burada da yüce Allah, olacağı haber vermektedir. Diğer bir sebep ise daha önceden yüce Allah’ın adının zikredilmiş olmasıdır, (Yani toplayacak olanın Allah olduğunun anlaşılmasıdır.)

Nasr, İbn Ebi İshak, el-Cahderî, Yakub ve Sellam ise “nun” ile “Sizi toplayacağımız” diye okumuşlar ve:

“ve indirdiğimiz nura” (8. âyet) itibar ederek böyle okumuşlardır.

“Toplanma günü (yevmu’l-cem’)” ise yüce Allah’ın öncekileri, sonrakileri, insanları, cinleri, semâ ehli ile yeryüzündekilerin hepsini bir araya getirip toplayacağı gündür. Yüce Allah’ın her kulu ve onun amelini biraraya getireceği gün olduğu söylendiği gibi, bugünde yüce Allah, zalim ile mazlumu biraraya getireceği için bu ismi aldığı da söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah bugünde her peygamberi ve onun ümmetini biraraya getirecektir.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah bugünde itaat edenleri mükâfatı ile günahkâr ve isyankârların cezalandırılmasını bir arada yapacaktır.

“İşte o Teğâbun günüdür” yani kıyâmet günüdür. Şair şöyle demiştir:

“Ayrılık yurdunda yaşamaktan ne beklerim ki

Şunu bilin ki istirahatler ancak Teğâbun günü olacaktır.”

Kıyâmet gününe

“Teğâbun günü: Aldanış günü” denilmesinin sebebi bugünde cennetliklerin cehennemlikleri aldatacağından dolayıdır. Yani cennet ehli cenneti, cehennem ehli de cehennemi -mübadele yoluyla- almışlardır. Hayrı şerre, iyiyi kötüye, nimetleri azaba değiştirmiş olduklarından ötürü aldanışları sözkonusu olmuştur. Nitekim alışveriş yapıp da bu hususta karşı tarafın aleyhine düşük kıymette olanı verir, daha üstün kıymette olanı alan bir kimse Filanı ğabn ettim (alışverişte aldattım)” denilir. İşle cennetliklerle cehennemlikler de böyledir. -İleride açıklaması gelecektir. Elbise senden daha uzun olur da onun bir kısmını dikecek olursan: “Elbiseyi kısalttım” denilir. Bu da bir eksiklik anlamını ifade eder. “Koltuk altları ve baldırların yakın yerlerinde eskimekten dolayı bükülen yerler” demektir.

Müfessirler der ki: O halde “mağbûn; aldanmış kişi” ailesi ve cennetteki mevkileri itibariyle aldanışa düşmüş olan kimsedir. O gün imanı terkettiği için herbir kâfirin aldanış içerisinde olduğu açıkça ortaya çıkacağı gibi, her bir mü’minin iyilik hususundaki kusurları ve zamanı boşa geçirmiş olması dolayı sı ile de aldanış içerisinde olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.

ez-Zeccâc dedi ki: Cennette mevkii yüksek olan bir kimse mevkii ondan daha aşağıda olanı ğabnetmis olacaktır.

2- Bugüne “Tegâbun Günü”Denilmesinin Sebebi ve Bugündeki Aldanışın Mahiyeti:

Eğer: “Bir aldanışın sözkonusu olması için arada nasıl bir muamele olmuştur” diye soran olursa, ona şöyle cevap verilir: Bu, alışverişe dair bir temsili ifadedir. Yüce Allah:

“İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almış olanlardır. “(el-Bakara, 2/16) dîye buyurmakladır.

Kâfirlerin hidayet karşılığında sapıklığı satın aldıkları ve ticaretlerinin kâr sağlamayıp aksine ziyan ettiği belirtildiği gibi; burada da onların aldanış içerisinde olduklarını belirtmektedir. Şöyle ki: Cennetlikler dünya karşılığında âhireti satın almışlardır, cehennemlikler’ise âhireti terkederek dünyayı satın almışlardır. İşte bu -lâfzın anlamını genişleterek ve gerçek anlamından ayrı mecazî bir anlam vererek- bir çeşit değiş tokuşun ifadesidir.

Yüce Allah, insanları iki kesime ayırmıştır. Bu kesimin biri cennetlik, diğeri cehennemliktir. Herkesin cennet ve cehennemdeki yeri bellidir. Daha önce bu sûrede ve başka yerlerde açıkladığımız gibi, kul bazen ilâhî yardımdan mahrum kalır ve sonuçta cehennemlik olur. İlâhî tevfike mazhar olan kimse bunun sonucunda yardımdan mahrum olanın mevkiine kavuşur, buna karşılık ilâhî tevfike mazhar olanın cehennem ateşindeki yeri de yardımdan mahrum olana verilir. İşte sanki böylece bir değişim gerçekleşmiş ve bunun sonucunda da aldanış husule gelmiş gibidir.

Gerek dilde, gerek Kur’ân’da misaller ise açıklamak için kullanılır. Bütün bunlar ilgili eserlerdeki geniş açıklamalardan derlenip toparlanmış örnekler olup, bu kitapta da dağınık bir şekilde bu misaller geçmiş bulunmaktadır.

Daha önce; “mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır” (el-Mü’minûn, 23/1) âyetinde açıkladığımız gibi; böyle bir değişimden “miras almak”la da haber verilebilir.

Daha sonra açıklanacağı üzere aldanış bugünden başka bir zamanda da gerçekleşebilir. Fakat burada kastedilen sonunda telafi edilemeyecek ve sonu gelmeyecek olan bir aldanıştır,

el-Hasen ve Katade dedi ki: Bize ulaştığına göre aldanış üç türlüdür: Bir kişi bir bilgiye sahib olur, onu başkasına öğrettiği halde kendisi ona gereken önemi vermez, gereğince amel etmez ve bu ilim sebebiyle bedbaht olur. Buna karşılık o ilmi ondan öğrenen kişi o ilim gereğince amel eder ve bu sayede kurtulur. Bir diğeri sorgulanmasına sebeb teşkiİ edecek çeşitli yollardan bir mal kazanır ve bu malı kullanmakta cimrilik gösterir, bu mat sebebiyle Rabbine İtaatte kusur eder, bu malı hayırlı bir şekilde kullanmaz. Diğer taraftan bu mal dolayısıyla hesaba çekilmeyecek mirasçısına bırakır gider, o mirasçı da o malı Rabbine itaat uğrunda kullanır. Bir diğeri ise kölesi bulunup kölesi Rabbine itaatin gereğini yaparak mutlu olurken, efendi Rabbine isyan edecek amellerde bulunur ve sonunda bedbaht olur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Kıyâmet gününde yüce Allah erkeği ve kadını huzurunda ayakta tutar. Yüce Allah her ikisine de şöyle der: Ne diyecekseniz deyiniz? Adam: Rabbım onun nafakasını bana vacib kıldın. Ben de o nafakayı helal, haram demeksizin temin etmeye gayret ettim. İşte bu davacılar benden bunu istiyor. Geriye ise onların haklarını verecek bir şeyim kalmamıştır. Kadın da şöyle der: Rabbim ben ne diyebilirim? O haram yoldan kazandı. Ben onu helal olarak yedim. Beni razı etmek için Sana isyan etti oysa ben onun böyle yapmasına razı değildim. Benden uzak dursun, benden uzak kalsın. Yüce Allah kadına: Doğru söyledin, der ve verilen bir emir ile erkek cehenneme atılır. Kadın da verilen emir ile cennete götürülür. Cennetin tabakalarından onu görür ve şöyle der: Seni aldattık, seni aldattık. Biz senin kendisi sebebiyle bedbaht olduğun aynı şeyden ötürü mutlu olduk.” Ulaşabildiğimiz kaynaklarda tesbic edemedik. Merhum müfessirin: “Ruviyc; rivâyet edildi” diye tad’if sigası kullandığına da dikkat edelim İşte Teğâbun günü budur.

3- Dünyevî İlişkilerde İnsanların Birbirlerini Aldatmaları:

İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız yüce Allah’ın:

“İşte o Teğâbun günüdür” âyetini dünyevi ilişkilerde aldatmanın câiz olmadığına delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah aldatmayı kıyâmet gününe tahsis ederek:

“İşte o Teğâbun günüdür” diye buyurmuştur. Bu özelleştirici ifade dünyada aldanışın olmadığını ortaya koyar. Dolayısı ile satılan bir malda kim bir aldanışı tesbit edecek olursa, eğer bu aldanış malın kıymetinin üçte birinden fazla ise geri verilir. (İlim adamlarımızın arasından) Bağdatlı olanlar bu görüşü tercih etmiş ve buna çeşitli şekillerle delil getirmişlerdir, Bunlardan birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Habban b. Munkız’e söylediği: “Eğer alışveriş yapacak olursan, o vakit: Aldatma yok, de ve senin için üç. gün süreyle muhayyerlik (aldatma olursa malı geri çevirebilme tercihi) vardır.” Dârakutnî, 111, 55; İbn Mâce, II, 789; el-Humeydi, Müsned, 11, 292; Beyhaki, es-Sunenü’t-Kübra, V, 273 “… aldatma yok, de” bölümüne kadar: Buhârî, II, 745, H4H, H50, 851, VI. 2554; Müslim, II, 1165; Ebû Dâvûd, Fil, 2H2, Nesâî. Vli, 252; Muvatta’, II, 635; Müsned, II. 44, fil, 72, 80, S4, 107, 116, 129, III, 217

Bu oldukça tartışmalı bir konu olup, biz bumı dair açıklamaları hilaf (mezheblerin görüş ayrılığının bulunduğu fıkhî) meselelerde ele almış bulunuyoruz. Bunun püf noktası şudur: Dünyada aldatmak dinin bir hükmü gereği olarak icma ile yasaklanmıştır. Zira bu bütün dinlerde şer’an haram kılınmış bir aldatma çeşididir. Fakat bunun basit bir bölümünden herhangi bir kimsenin kaçınabilmesi mümkün değildir. Bu husus daha önce “buyu’: alışverişler” bahsinde geçmiş bulunmaktadır. Zira bizler eğer (basit bir aldanış dolayısıyla) malın geri verileceği hükmünü verecek olursak, hiçbir alışveriş ebediyyen geçerli olmaz. Çünkü bu kadarcık bir aldanıştan uzak kalamaz. Ancak aldanış çok olur da bundan sakınma imkânı bulunursa, o vakit bu aldanış sebebiyle malın geri verilmesi icab eder. Az ile çok arasındaki fark ise şeriatte bilinen bir esastır. İlim adamlarımız da bu sınır için üçte biri tesbit etmişlerdir. Zira malda, vasiyette ve başka hususlarda da bu oranı öngörmüşlerdir. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur: İşte o gün -herhangi bir tafsilâta girilmeksizin mutlak olarak- câiz aldanışın olacağı bir gündür. Yahutta; İşte o gün ebediyyen telâfi edilemeyecek olan bir aldanış günüdür. Çünkü dünyadaki aldanış iki türlü telâfi edilebilir; Ya bazı hallerde alışverişin geri çevrilmesi ile olur yahutta bir başka alışverişte ve bir başka malda kâr elde ederek telâfi edilir. Cenneti kaybederek ziyana uğrayan bir kimsenin ise bu ziyanının telâfisi ebediyyen sözkonusu olmaz.

Kimi mutasavvıf ilim adamı şöyle demiştir: Allah bütün insanlar hakkında aldanışı takdir buyurmuştur. Rabbine aklanmadık bir şekilde kavuşmayacak hiçbir kimse yoktur. Çünkü amelinin karşılığını alması, sevabını eksiksiz almadıkça mümkün olmayacaktır. Rivâyette belirtildiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın huzuruna çıkan herkes mutlaka pişman olarak Allah’a kavuşur. Eğer günahkâr ise iyilik yapmadığı için, eğer iyilik yapan birisi ise daha çok yapmadığı için (pişman olacaktır.)”

“Kim Allah’a îman edip, salih amel işlerse kötülüklerini örter… Cennetlere sokar” âyetindeki

“örter” ve

“sokar” anlamındaki lâfızları Nâfı’ ve İbn Âmir: “Örteriz” ile; “Sokarız” diye okumuşlardır. Diğerleri ise (örter ve sokar anlamlarında) “ye” ile okumuşlardır.

Teğabun 8

Artık Allah’a, elçisine ve indirdiğimiz nura iman edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Diyanet Vakfı
Onun için Allaha, Peygamberine ve indirdiğimiz o nura (Kurana) inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
O halde Allah’a, O’nun Peygamberine ve indirdiğimiz nura îman edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

“O halde Allah’a, O’nun Peygamberine ve indirdiğimiz nura” Kurana

“Îman edin” âyeti ile yüce Allah, onlara kıyâmetin kopacağını bildirdikten sonra, îman etmelerini emretmektedir. Kur’ân da sapıklığın karanlıklarından kurtuluş için kendisi ile doğruya yol bulunan bir hidayet nurudur.

“Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Teğabun 7

İnkâr edenler, “Diriltilmeyeceğiz” sandılar. De ki: Evet, Rabbime andolsun, mutlaka diriltileceksiniz. Sonra yaptıklarınız size bildirilecek. Bu, Allah’a kolaydır.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: Hayır! Rabbime andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allaha göre kolaydır.

Kurtubi Tefsiri
O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini İddia ettiler. De ki: “Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz. Sonra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu, Allah’a göre pek kolaydır.”

“O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerinİ İddia ettiler” zannettiler.

“İddia etmek: Zanna dayalı söz söylemek” demektir. Şureyh dedi ki: Herşeyin bir künyesi vardır. Yalanın künyesi ise;” İddia ettiler” ifadesidir.

Âyetin -daha önce Meryem Sûresi’nin sonlarında (19/77-80. âyetlerin tefsirinde) geçtiği üzere- Sehmoğullarından el-As b. Vail ile Habbab’ın arasında geçenler hakkında indiği söylenmiştir. Bundan sonra da bütün kâfirleri genel olarak kapsamıştır.

Ey Muhammed!

“De ki: Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz. ” Kabirlerinizden hayat bulmuşlar olarak çıkartılacaksınız.

“Sonrada İşlediğiniz” amelleriniz

“mutlaka size haber verilecektir” bildirilecektir.

“Hem bu, Allah’a göre pek kolaydır.” Çünkü (aklen) yaratılmışı iade etmek ilk yaratmaya göre daha kolaydır.

Teğabun 6

Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişti de “Bizi bir insan mı doğru yola iletecek?” dediler, inkâr ettiler ve yüz çevirdiler. Allah ise müstağnidir. Allah, zengindir, övgüye layıktır.

Diyanet Vakfı
(O azabın sebebi) şu ki, onlara peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi, fakat onlar: Bir beşer mi bizi doğru yola götürecekmiş? dediler, inkar ettiler ve yüz çevirdiler. Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir, hamde layıktır.

Kurtubi Tefsiri
Bunun sebebi şu ki: Peygamberleri kendilerine apaçık delillerle geliyorlardı da onlar: “Bizi bir insan mı hidayete götürecek” diyerek inkâr etmiş ve yüz çevirmişlerdi. Allah da muhtaç olmadığını göstermişti. Allah muhtaç olmayandır, her hamde lâyıktır.

“Bunun” onlara yapılan bu azâbın

“sebebi şu ki: Peygamberleri kendilerine apaçık delillerle” açık seçik belgelerle

“geliyorlardı da onlar” kendilerine gelen rasûlleri inkâr ettiler ve insanlardan rasûl gönderilmesini kabul etmeyerek

“bizi bir İnsan mı hidayete götürecek, diyerek inkâr etmiş ve yüz çevirmişlerdi.”

Âyetteki:

“Bir insan mı” lafzi mübtedâ olarak merfu gelmiştir. Bir fiilin takdiri ile merfu olduğu da söylenmiştir. Fiilin çoğul gelmesi “beşer; insan” lâfzının manasının çokluk ifade etmesinden dolayıdır. Bundan dolayı: “Bizi hidayete iletecekler” diye buyurulmuş; “Bizi hidayete iletecek” denilmemiştir. Arapçada bazan tekil çoğul anlamında da kullanılır. O takdirde bu bir cins isim olur. “Beşer”in tekili “insan”dır. Kendi lâfzından tekili yoktur. Kimi zaman çoğul da tekil anlamında kullanılabilir. Yüce Allah’ın:

“Bu bir beşer değildir” (Yusuf, 12/31) âyeti gibi.

“… diyerek inkâr etmiş” yani bu sözü söyleyerek inkâr etmişlerdi. Çünkü onlar bu sözlerini küçümseyerek söylemişlerdi. Allah’ın kullarından dilediği kimseyi peygamber olarak göndereceğini bilmemişlerdi.

Bir başka açıklamaya göre onlar rasülleri inkâr elliler, ortaya konulan delillere arkalarını döndüler, îman etmekten ve verilen öğütlerden yüz çevirdiler.

“Allah da” Mukâtil ‘in açıklamasına göre mutlak egemenlik ve hakimiyetiyle kullarının itaatine

“muhtaç olmadığını göstermişti.” Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah delilleri o kadar göstermiş, açıklamalarını o kadar ileri derecede yapmıştı ki artık doğruya çağırmak ve hidayete iletmek için bundan daha fazlasına ihtiyaç duyulmuyordu.

Teğabun 5

Sizden önce inkâr edenlerin haberi size gelmedi mi? Yaptıklarının vebalini tattılar ve onlar için acı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Daha önce inkar edenlerin haberi size ulaşmadı mı? İşte onlar (dünyada) yaptıklarının cezasını tattılar. Onlar için acı bir azap da vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bundan önce kâfir olanların haberi size gelmedi mi? Onlar bu sebepten amellerinin cezasını tattılar. Onlar İçin çok acıklı bir azâb da vardır.

Hitab Kureyş’edir. Yani geçmiş ümmetlerin kâfirlerine dair haberler size gelmedi mi?

“Onlar bu sebepten amellerinin cezasını tattılar.” Onlara ceza verildi.

“Onlar İçin” âhirette

“çok acıklı” yani acıtıcı, can yakıcı

“bir azâb da vardır.” Bu da daha Önceden (el-Bakara, 2/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Teğabun 4

Göklerde ve yerde olanı bilir. Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerde olanı bilendir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde olanları bilir. Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah kalplerde olanı bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde olanı bilir. Gizlediğinizi de, açıkladığınızı da bilir. Allah göğüslerin içinde olanı çok iyi bilir.

Âyeti daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. O gizliyi de, açığı da bilendir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Teğabun 3

Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Sizi şekillendirdi, şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş O’nadır.

Diyanet Vakfı
Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak Onadır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yeri hak üzere yarattı. Size suret verip suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş yalnız O’nadır.

“Göklerle yeri hak üzere yarattı” âyeti daha önce birkaç yerde (meselâ, el-En’âm, 6/1. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani yüce Allah bunları, hakkında en ufak bir şüphenin sözkonusu olmadığı kesin ve kat’i bir hakikat olarak yaratmıştır.

“Hak üzere” âyetindekî “be”nin “lâm” anlamında olduğu da söylenmiştir. Onları hak için yaratmıştır, demek olur. Bu da kötülük işleyenleri işlediklerine uygun olarak cezalandırması, iyilik yapanları da en güzeliyle mükâfatlandırması demektir,

“Size suret verip, suretlerinizi de güzel yaptı” âyetinde kastedilen Âdem (aleyhisselâm)’dır. Ona bir lütuf ve ihsan olmak üzere eliyle onu yaratmıştır, bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır.

İkinci görüşe göre maksat, bütün İnsanlardır, Suret vermenin anlamına dair açıklamalar, bunun şekillendirmek ve çizgilerini belirginleştirmek demek olduğu, daha önceden (el-Haşr, 59/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Eğer: Suretlerini nasıl güzel yaptı, diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir; Yüce Allah insanları bütün canlıların en güzeli, suret itibariyle en göz kamaştırıcıları olarak yaratmıştır, Buna delil de insanın hiçbir zaman suretini görmüş olduğu pek çeşitli suret ve şekillere rağmen başka türlü olmasını temenni etmemesidir. Onun ayakta, dimdik bir şekilde, yere kapaklanmaksızın yaratılmış olması da suretinin, güzelliğinin bir parçasıdır. Nitekim yüce Allah, İleride -yüce Allah’ın izniyle- açıklaması da geleceği üzere:

“Yemin olsun Biz insanı ahsen-i takvimde yarattık” (et-Tin, 95/4) diye buyurmaktadır.

“Dönüş yalnız O’nadır.” Herkese amelinin karşılığını verecektir.

Teğabun 2

Sizi yaratan O’dur. Kiminiz inkârcı, kiminiz mümindir. Allah, yaptıklarınızı görendir.

Diyanet Vakfı
Sizi yaratan Odur. Böyle iken kiminiz kafir, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir.

Kurtubi Tefsiri
Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

İbn Abbâs dedi ki: Allah, Âdemoğullarının kimisini mü’min, kimisini kâfir olarak yarattı. Kıyâmet gününde de onları mü’min ve kâfir olarak diriltecektir.

Ebû Said el-Hudrî rivâyetle dedi ki: Bir öğleden sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize bir hutbe verdi. Olacak bazı şeyleri sözkonusu ederken dedi ki: “İnsanlar çeşitli hai ve vasıflarda dünyaya gelirler. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar fakat kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve fakat mü’min olarak ölür.” Müsned, III, 61

İbn Mes’ûd dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah Fir’avun’u annesinin karnında dahi kâfir olarak yarattı. Zekeriyya oğlu Yahya’yı da annesinin karnında mü’min olarak yarattı.” Abdullah b. Adiyy, el-Kâmil fi Duafâi’r-Ricâl, Beyrut İ409/19HH, VII, 33; hadisin ravilerinden Nasr h Tarifin durumu için bk. aynı eser, VII, 30 vci.

Sahih’te İbn Mes’ûd’un rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Ve şüphesiz sizden herhangi bir kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve o kadar ki; kendisi ile cennet arasında ya bir arşın yahut bir kulaç kalır. Kitab(da takdim edilen) onun aleyhine olmak üzere ileri geçer, bu sefer cehennemliklerin ameli ile amel eder ve oraya girer. Ve yine sizden herhangi bir kimse cehennem ehlinin ameli ile amel eder. Nihayet onun ile cehennem arasında bir kulaç yahut bir arşın kalmışken kitab(da takdir edilen) onun bu haline rağmen ileriye geçer ve cennet ehlinin ameli ile amel eder ve oraya girer.” Bu hadisi Buhârî ve Tirmizi de rivâyet etmiş olup hadiste “kulaç”dan sözedilmemektedir. Buhârî, III, 1212, VI, 2433; Müslim, IV, 2036; Tirmizi, IV, «6; İbn, Mâce. I, 29; Müsned, 1, İÜ2, 430

Müslim’in Sahih’inde Sehl b. Sa’d es-Sâidî’den rivâyete göre Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz kişi insanlar tarafından görüldüğü kadarıyla cennet ehlinin ameli ile amel eder, halbuki o cehennemliklerdendir. Ve yine kişi insanlar tarafından görüldüğü kadarıyla cehennem ehlinin ameli ile amel eder, halbuki o cennetliklerdendir.” Müslim. I, 112, IV, 2042; Buhârî, III, 1061, IV, \ÎİS. 1541; Müsned, V, i$l

İlim adamlarımız dedi ki: Âyetin anlamı ezelî ilmin malum olan herşeye taalluk etmesidir. Onun bildiği, murad ettiği ve hükme bağladığı şey cereyan eder. Genel halleri itibariyle bir kişinin îman etmesini murad etmekle birlikte bunun bu halini belirli bir vakte kadar da murad edebilir, küfür de böyledir.

İlahi buyruklarda hazfedilmiş sözler olduğu da söylenmiştir: Kiminiz mü’min, kiminiz kâfir, kiminiz fâsık oluyor, demektir. İfadede buna delâlet bulunduğundan dolayı hazfedilmiştir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Ondan başkaları ise: İlâhî âyette hazfedilmiş lâfızlar yoktur. Çünkü maksat her iki tarafı sözkonusu etmektir.

Bir grub ilim adamı da şöyle demiştir: Allah insanları yarattı, sonra onlar kâfir oldular ve îman ettiler. Bu ilim adamları derler ki: İfade:

“Sizi yaratan O’dur” âyetinde tamam olmaktadır. Daha sonra onların niteliklerini belirterek: “Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor” diye buyurmaktadır. Bu da (anlatım üslubu itibariyle) yüce Allah’ın şu âyetini andırmaktadır:

“Allah bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan bazısı karnı üzerinde yürür…” (en-Nûr, 24/45) Bu ilim adamları derler ki: Allah onları yarattı, yürümek ise o hayvanların fiilidir. el-Hüseyn b. el-Fadl bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Şayet insanları mü’minler ve kâfirler olarak yaratmış olsaydı, yüce Allah onları kendi fiilleri ile nitelendirerek:

“Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor” diye buyurmazdı. Bu görüşün sahipleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisini de delil gösterirler: “Her doğan fıtrat üzere doğar; ama onun anne babası onu yahudi, hristiyan ya da mecusi yaparlar.” Buhârî, 1, 456, 465; Müslim, IV, 2047; Tirmizi, IV, 447; Ebû Dâvûd, IV, 2«J; Muvatta’. 1, 241, Müsned, II, 233, 275, 282, 393. 410, 481 Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden er-Rûm Sûresi’nde (30/30. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

ed-Dahhâk dedi ki: Kiminiz gizli hallerinde kâfir, açığa vurduğu hallerinde mü’mindir, münafık gibt. Kiminiz de gizli halinde mü’min, açığa vurduğu halinde ise kâfirdir, Ammâr ve benzerleri gibi.

Atâ b. Ebi Rebah dedi ki; Kiminiz Allah’ı inkâr eden, yıldızlara da îman eden bir kimsedir. Kiminiz ise Allah’a îman eden, yıldızları da inkâr eden bir kimsedir.

Bu açıklamasıyla yıldızların doğuş ve batışının birtakım olayları etkilediğini kabul edenlerin inançlarına işaret etmektedir.

ez-Zeccâc dedi ki -ki en uygun görüş ve ümmetin Cumhûrunun ve İmâmların benimsediği görüş de budur- Allah kâfiri yaratandır. Küfrün yaratıcısı da Allah almakla birlikte kâfirin küfrü kendisinin fiili ve kendisinin kazancıdır. Mü’mini de yaratandır, imanın yaratıcısı Allah olmakla birlikte mü’minin imanı onun bir fiili ve onun bir kazancıdır. Kâfir Allah’ın kendisini yaratmasından sonra kâfir olur ve küfrü tercih eder. Çünkü yüce Allahböylesinionun hakkında takdir etmiş ve böyle hareket edeceğini bilmiştir. Mü’min ve kâfirden herhangi birisinin Allah’ın hakkında takdir ettiği ve tercih edeceğini bildiği halinden başka bir şeyin var olması imkânsız bir şeydir Çünkü takdirden farklı bir şeyin var olması bir acizliktir. Bilinenden farklı bir şeyin var olması da cahilliktir. Yüce Allah’a her ikisi de yakışmaz. İşte bu anlayış cebrîlikten de, kaderîlikten de kurtulmayı sağlar. Şairin dediği gibi:

“Ey din hakkında tetkik eden kimse durum şudur;

Ne kaderiyye görüşü ne de cebriyyenin görüşü doğrudur, ”

Sîlân dedi ki: Bir bedevî Basra’ya geldi. Ona: Kader hakkındaki görüşün nedir? diye soruldu. Şöyle dedi: Bu zanların aşırıya kaçtığı, anlaşmazlığa düşenlerin hakkında ihtilafa düştükleri bir husustur, lîize düşen ise, O’nun hükmünden içinden çıkamadığımız hususu, O’nun ezeli ilmine havale etmektir.

Teğabun 1

Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih eder. Mülk O’nundur ve hamd O’nadır. O, her şeye güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahı tesbih eder. Mülk Onundur, hamd Onadır. O her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı teşbih eder. Mülk de yalnız O’nun, hamd de yalnız O’nundur ve O, herşeye kadirdir.

(Bu âyet ve açıklamaları) daha önceden birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır, (Bkz. Haşr 59/24; Cumua, 61/1..)

Münafikun 11

Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseye erteleme yapmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Diyanet Vakfı
Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki eceli geldiğinde Allah hiçbir kimseyi asla geri bırakmaz.

Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Münafikun 10

Ölüm gelip çatmadan önce size verdiğimiz rızıktan infak edin. Sonra, “Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip salihlerden olsaydım” demesin.

Diyanet Vakfı
Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.

Kurtubi Tefsiri
Herhangi birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım” diyeceği bir zamanın gelmesinden önce size verdiğimiz rızıktan infak edin…

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Ölüm Gelmeden Önce İnfak Etmeli:

“Herhangi birinize ölüm gelip de… diyeceği bir zamanın gelmesinden önce size verdiğimiz rızıktan infak edin” âyeti, zekâtı edâ etmekte eli çabuk tutmanın vacib olduğuna ve onu geciktirmenin asla câiz olmadığına delildir. Muayyen olarak vakti geldiği takdirde diğer bütün ibadetler de böyledir.

2- Dünyada İken İtaat Etmeyenler, Ahirette Dünyaya Dönüşü Faydasız Yere Temenni Ederler;

“Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım…” âyeti, böyle bir kimsenin salih amel işlemek Üzere dünyaya geri döndürülmeyi isteyeceğini göstermektedir.

Tirmizî’nin rivâyetine göre ed-Dahhâk b. Müzâhim, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir Her kimin kendisini Rabbinin Beytini hacca ulaştıracak kadar yahutta onda zekâtın verilmesi farz olacak kadar bir malı bulunur da bunu yapmayacak olursa, ölüm halinde geri döndürülmeyi isteyecektir. Bir adam: Ey İbn Abbâs Allah’tan kork, dedi. Çünkü geri döndürülmeyi ancak kâfirler isteyecektir. Bunun üzerine İbn Abbâs ona şöyle dedi: Ben bu hususa dair sana Kur’ân-ı Kerîm’den bazı âyetler okuyacağım:

“Ey îman edenler! Mallarınız da, evlâtlarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım’ diyeceği bir zamanın gelmesinden önce size verdiğimiz rızıktan infak edin… Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” âyetlerini okudu. Adam: Zekâtı farz kılan nedir? diye sordu. İbn Abbâs: Mal ikiyüz (dirhem)’i bulup aşarsa dedi. Adam; Peki haccı farz kılan nedir? diye sorunca: Azık ve binek, diye cevap verdi Tirmizi, V, 418

Derim ki: Bu hadisi el-Halîmî Ebû Abdillah el-Huseyn b. el-Hasen “Minhacu’d-Din” adlı eserinde merfu bir hadis olarak rivâyet etti ve: İbn Abbâs dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kimde kendisini hacca ulaştıracak kadar bir mal bulunur da…” diyerek hadisi zikretmiş bulunmaktadır. Bu hadis, lâfzıyla daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/97. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

3- İbn Abbâs’ın Bu Buyrukları Farz Olan Hac ve Zekâtın Hemen Edâ Edilmesine Dair Delil Göstermesi:

İbnu’l-Arabî dedi ki: İbn Abbâs nafileyi dışarda tutarak özel olarak farzın infâkı hususunda âyetin umumi ifadesini delil almıştır. Onun bu infakı, zekât diye tefsir etmesi, genel olarak Ve ikiyüz dirhem ile takdir etmesi sahihtir. Ancak buna dayanarak hac ile ilgili görüşünü belirtmesinde açıklanması zor bir taraf vardır. Çünkü eğer: Haccın edasında terâhî (yani haccetme imkânı bulur bulmaz değil de daha sonraya ertelemek) caizdir, diyecek olursak, o vakit haccetmeden önce ölen kimsenin masiyet işlemiş olacağı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır, demek olur. Bu bakımdan âyet-i kerîme buna delil olamaz.

Eğer hac derhal (fevren) eda edilmelidir diyecek olursak, âyetin buna genel manastyla delil olması doğru bir delillendirmedir. Çünkü kendisine hac vacib olmakta birlikte, haccı edâ etmeyen bir kimse yüce Allah’tan öyle bir muamele ile karşılaşacaktır ki; bundan dolayı terketmiş olduğu ibadetleri yerine getirmek için geri döndürülmeyi arzu edecektir.

Hac emrinin yerine getirilmesi için azık ve bineğin gerekli miktar olarak tesbit edilmesine gelince, bu hususta ilim adamları arasında bilinen meşhur bir görüş ayrılığı vardır. İbn Abbâs’ın sözünün ise bununla bir ilgisi yoktur. Çünkü geri dönüşü istemek ve tehdidin kapsamına hakkında ictihad edilen meseleler de, ihtilâf edilmiş, meseleler de girmez. Bunun kapsamına ancak üzerinde ittifaka varılmış meseleler girer. Doğrusu bu tehdidin icma ile ya da Kur’ân nassı ile farz olan infakın nasıl harcanması gerektiğini kapsadığıdır. Çünkü bunun dışında katan hususlar hakkında tehdidin muhakkak olarak sözkonusu olduğunu söylemeye imkân yoktur.

4- Tevhid Ehli -Şehidler Dışında- Dünyaya Geri Döndürülmeyi Temenni Etmezler:

” …se…”; se…ya, meli değil mi…” demektir. Bu durumda bu bir istifham olur. Buradaki: olumsuz edatının sıla olduğu (fazladan geldiği) da söylenmiştir. O vakit ifade temenni anlamına gelir. (Mealde de buna göredir.)

“Sadaka verseydim” âyeti temenniye başa “fe” harfi getirilmek suretiyle cevab olarak nasbedilmiştir.

“Olsaydım” âyeti

“sadaka verseydim” âyetine atfedilmiştir. Bu (şekilde nasb ile okuyuş) Ebû Amr, İbn Muhaysın ve Mücahid’in okuyuşudur. Diğerleri ise “fe”nin konumuna atf ile: “Olsaydım” diye cezm ile okumuşlardır. Çünkü:

“Sadaka verseydim” âyetinde eğer “fe” bulunmamış olsaydı, cezm ile yani; şeklinde gelecekti.

“Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola İletecek olmaz ve o bunları… bırakıverir” âyetindeki

“bunları… bırakıverir” anlamındaki şeklinde “re” harfini cezın ile okuyanların okuyuşu da (bu yönüyle) buna benzemektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme tevhid ehli için çok ağırdır. Çünkü Allah nezdinde âhirette herhangi bir hayrı bulunan hiçbir kimse, dünyada geri dönüşü ya da süresinin ertelenmesini temenni etmez.

Derim ki: Şehid müstesnadır. Çünkü o tekrar öldürülsün diye geri dönüşü temenni edecektir. Buna sebeb ise göreceği lütuf ve ihsanlardır.

“Allah yaptıklarınızdan” hayır ya da şer olsun

“hakkıyla haberdardır.”

“Yaptıklarınızdan” âyeti genel olarak muhatab kipi şeklinde “te” ile okunmuştur. Ancak Âsım’dan, Ebû Bekir ve es-Sülemî ölüp de bu sözü söyleyecek kimsenin söylediği sözü haber vermek üzere “ye” İle (“Allah yaptıklarından hakkıyla haberdardır” anlamında) diye okumuşlardır.

Münafikun 9

Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allahı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Mallarınız da, evlâtlarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

Bu âyetle yüce Allah, mü’minleri münafıkların huylarından sakındırmaktadır. Yani münafıkların yaptıkları gibi siz de mallarınızla uğraşmayın. Çünkü münafıklar mallarıyla cimrilik ettiklerinden dolayı Rasûlullah’ın yanında bulunanlara infak etmeyin, demişlerdi.

“Allah’ı anmaktan” hac ve zekâttan

“alıkoymasın.” Kur’ân okumaktan,., diye açıklandığı gibi; sürekli zikirden… diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre; beş vakit namazdan… Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. el-Hasen; Bütün farzlardan… demiştir. O da sanki; Allah’a İtaatten… demiş gibidir.

Âyetin münafıklara hitab olduğu da söylenmiştir. Yani sizler sözünüzle îman ettiğinizi belirtiyorsunuz, artık kalbinizle de îman ediniz.

“Kim bunu yaparsa” malıyla, evladıyla uğraşıp Rabbine itaatten uzak kalırsa

“İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”

Münafikun 8

“Medine’ye dönersek, üstün olan mutlaka aşağı olanı oradan çıkaracaktır” diyorlar. Oysa izzet Allah’a, elçisine ve müminlere aittir. Fakat münafıklar bilmezler.

Diyanet Vakfı
Onlar: Andolsun, eğer Medineye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük, ancak Allahın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Derler ki: “Eğer Medine’ye dönersek elbette en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır.” Halbuki şeref, üstünlük ve galibiyet Allah’ındır, Rasûlünündür ve îman edenlerindir. Fakat münafıklar bilmezler.

Bu sözleri söyleyen -önceden de geçtiği üzere- İbn Ubeyy’dir. Şöyle de denilmiştir: İbn Ubeyy’in:

“Elbetteki en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır” demesi ile Medine’ye dönüp, ölmesi arasında ancak birkaç gün geçmişti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için mağfiret diledi ve ona gömleğini giydirdi. Bunun üzerine şu:

“Allah onlara asla mağfiret etmez” âyeti nazil oldu. Bütün bunlara dair açıklamalar yeteri kadarıyla daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/84. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bir diğer rivâyete göre Abdullah b. Abdullah b. Ubeyy b. Selul babasına (Abdullah b. Ubeyy’e) dedi ki: Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayana yemin ederim ki; sen: Şüphesiz en şerefli ve kuvvetli (aziz) olan Allah’ın Rasûlüdür. En hakir ve zelil olan da benim, demediğin sürece Medine’ye giremeyeceksin demiş, o da bunu söylemişti.

Böylece onlar izzetin (şeref, güç ve kuvvetin) kaynağının mal çokluğu ve uyanların fazlalığı olduğu vehmine kapılmışlardı. Yüce Allah ise izzetin, güç ve kuvvetin ancak Allah’ın olduğunu açıkladı.

Münafikun 7

Onlar, “Allah’ın elçisinin yanında bulunanlara hiçbir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler” diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır, fakat münafıklar anlamazlar.

Diyanet Vakfı
Onlar: Allahın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allahındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.

Kurtubi Tefsiri
“Rasûlullah’ın yanındakilere infak etmeyin; ta ki dağılıp gitsinler” diyenler onlardır. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar iyi bilmezler.

Âyetin nüzul sebebini daha önceden zikretmiş bulunuyoruz. İbn Ubeyy de şöyle demişti: Muhammed’in yanında bulunan kimselere infak etmeyin ki dağılıp gitsinler. Onun etrafından ayrılıp, dağıtsınlar.

Yüce Allah, bu âyeti ile göklerin ve yerin hazinelerinin yalnız kendisinin olduğunu ve dilediği gibi infak ettiğini onlara bildirmektedir.

Bir adam Hatim el-Esamm’e: Nereden yiyiyorsun? diye sormuş, o;

“Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır” diye cevab vermiş.

el-Cüneyd dedi ki: Göklerin hazineleri gayblar, yerin hazineleri kalplerdir. O gaybları en iyi bilen, kalpleri evirip çevirendir.

eş-Şiblî:

“Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.” O halde nereye gidiyorsunuz? dermiş.

“Fakat münafıklar” bir işi murad etti mi Allah’ın o işi kolaylaştıracağını

“iyi bilmezler.”

Münafikun 6

Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme, Allah onları asla bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.

Diyanet Vakfı
Onlara mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir. Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış topluluğu doğru yola iletmez.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de haklarında bîrdir. Allah onlara asla mağfiret etmez. Şüphesiz ki Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.

“Onlar İçîn mağfiret dilesen de, dilemesen de haklarında birdir.” Bütün bunlar arasında fark yoktur. Senin mağfiret dilemenin hiçbir faydası olmaz. Çünkü Allah onlara mağfiret buyurmaz. Yüa: Allah’ın:

“Gerçekten o inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, îman etmezler.” (el-Bakara, 2/6) âyeti ile:

“Sen öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizim için birdir.” (eş-Şuarâ, 26/136) âyetten buna benzemektedir. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphesiz ki Allah” İlminde, fasık olarak öleceği bilinen

“fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”

Münafikun 5

Onlara, “Gelin, Allah’ın elçisi sizin için bağışlanma dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler, onları kibirlenerek yüz çevirir görürsün.

Diyanet Vakfı
Onlara: Gelin, Allahın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Gelin, Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler ve sen onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün.

“Onlara: Gelin, Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin, denildiğinde…” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Kur’ân-ı Kerîm’in onların niteliklerini belirten buyrukları nazil olunca, aşiretlerinden olan kimseler onlara giderek şöyle dediler: Artık gizleyip sakladığınız münafıklığınız açığa çıkmış bulunuyor. Haydi münafıklıktan dolayı Allah’ın Rasûlüne tevbe ettiğinizi bildirin ve sizin için mağfiret dilemesini isteyin.

Ancak münafıklar başlarını çevirdiler. Yanı böyle bir teklifi kabul etmediler ve alay ederek başlarını salladılar.

Yine ondan rivâyet edildiğine göre Abdullah b. Ubeyy’in her vesile ile takındığı bir tavrı vardı. Bu konumuyla o Allah’a ve Rasûlüne itaate teşvik ediyordu. Ona: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sana kızgın ve öfkeli iken bunun sana hiçbir faydası olmaz. Haydi onun yanına git de senin için mağfiret dilesin, denildi. Abdullah bunu kabul etmeyip, “onun yanına gitmem” dedi.

Bu âyetlerin nüzul sebebine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sahile doğru Kudeyd tarafından el-Mureysi’ diye bilinen bir su kenarında bulunan Mustalık oğulları üzerine gaza tertibledi. el-Müşellel denilen yerdeki bir su başında Ömer (radıyallahü anh)’ın Cehcah adındaki ücretle tuttuğu bir şahıs ile Abdullah b. Ubeyy’in Sinan adındaki antlaşmalısı birbirleriyle çekiştiler. Cehcah muhacirleri, Sinan da ensarı yardıma çağırdı. Cehcah, Sinan’a bir tokat indirdi. Abdullah b. Ubeyy: Bunu da mı yapacaklardı? Allah’a yemin ederim bizim misalimizle onların misali ancak öncekilerin söyledikleri: “Besle köpeğini yesin seni!” (besle kargayı oysun gözünü) sözüne benzer. Allah’a yemin ederim, eğer Medine’ye dönecek olursak, şüphesiz daha aziz olan -Ubeyy kendisini kastediyor- daha zelil olanı -bununla da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor-çıkaracaktır. Sonra kavmine şöyle dedi: Bu adama artık yiyecek vermeyiniz. Onun yanında bulunanlara da infakta bulunmayınız ki, etrafından dağılıp onu terketsinler.

Abdullah tarafında bulunan Zeyd b. Erkam: Allah’a yemin olsun ki, zelil olan, kavminde değersiz olan sensin. Rahmân tarafından aziz bilinen, müslümanlar tarafından da sevilen ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Allah’a yemin ederim, sen bu sözü söyledikten sonra ebediyyen seni sevmeyeceğim.

Bu sefer Abdullah; Sus, sesini çıkarma. Ben laf olsun diye söyledim, dedi. Ancak Zeyd onun bu söylediklerini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildirince Abdullah, Allah adına yemin ederek böyle bir şey yapmadığını, böyle bir söz söylemediğini söyledi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun mazeretini kabul etti. Zeyd dedi ki: Ben içten içe bundan çok rahatsız oldum, insanlar da beni kınadı. Bunun üzerine Münafikun Sûresi Zeyd’in doğru söylediğini ve Abdullah’ın yalan söylediğini belirterek nazil oldu. Abdullah’a: Senin hakkında çok ağır âyetler inmiş bulunuyor. Senin İçin mağfiret dilemesi için Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına git, denildi. Fakat o başını öbür tarafa çevirince, bu âyetler nazil oldu. Bu rivâyeti bu anlamda Buhârî, Müslim ve Tirmizi rivâyet etmiştir Birinci âyetin Tefsirinde zikredilen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. Ve sûrenin baş ta raflarında geçmiş bulunmaktadır.

“Sizin için mağfiret dilesin” âyeti münafıklıktan tevbe etmenizi dilesin çünkü tevbe için dua etmek, mağfirel için dua etmektir, diye de açıklanmıştır.

“Ve sen onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün.” Allah Rasûlünden yüz çevirip îmana karşı büyüklük gösterdiklerini görürsün.

“Çevirirler” anlamındaki âyeti Nâfi’ (“vav” harfini şeddesiz olarak): diye okumuş, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Bu okuyuşu Ebû Ubeyd tercih etmiş olup: Bu, işin çokluk tarafından işlendiğini belirten bir fiildir, demiştir.

en-Nehhâs ise: Ebû Ubeyd bu hususta yanılmıştır, der. Çünkü âyet Abdullah b. Ubeyy hakkında inmiştir. Kendisine: Gel, Allah Rasûlü (senin için mağfiret dilesin) denilince, o da alay olmak üzere başını sallamıştı. Şayet: Peki, onun hakkında çoğul kiple nasıl haber verilir? diye sorulacak olursa, sorana şöyle cevab verilir: Araplar insandan kinaye yoluyla (zamir kullanarak) söz ettiklerinde bu şekilde fiili kullanırlar. Sîbeveyh, Hassan’a ait şu beyiti zikretmektedir;

“Yaptığınız işin gizli kalacağını sanmıştınız,

Halbuki aramızda kendisini olanlardan haberdar eden vahyi alan bir Rasûl vardır.”

Hassan bu beyitinde Mekke’de çaldığı bir şey dolayısıyla Hassan b. el-Ubeyrık’a hitab etmektedir. Başından geçen olay meşhurdur.

Bu âyetin hem Ubeyy hakkında, hem de onun yaptıklarını yapanlar hakkında haber veriyor olması da mümkündür.

Denildiğine göre İbn Ubeyy başını öbür tarafa çevirince şöyle demiş: Îman etmemi emrettiniz, işte îman ettim, Malımın zekâtını vermemi söylediniz, işte verdim. Geriye bir Muhammed’e secde etmediğim kaldı.

Münafikun 4

Onları gördüğünde bedenleri seni hayran bırakır. Konuştuklarında sözlerini dinlersin. Sanki onlar dayalı kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl da çevriliyorlar!

Diyanet Vakfı
Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider. Söz söylerlerse sözlerini dinlersin. Halbuki onlar dayandırılmış keresteler gibidir. Herbir feryadı kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. Sakın onlardan! Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?

“Onları gördüğün zaman cüsseleri” kılıkları ve görünüşleri

“hoşuna gider. Söz söylerlerse sözlerini dinlersin” âyeti ile kastedilen Abdullah b. Ubeyy’dir. İbn Abbâs dedi ki; Abdullah b. Ubeyy yakışıklı, iri yarı, sağlıklı, güzel yüzlü ve tatlı dilli birisi idi. Konuşmaya başladı mı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) konuşmasını dinlerdi. Allah da onu şekil itibariyle kusursuz ve maksadını güzel bir şekilde açıklamak nitelikleriyle nitelendirmiştir.

el-Kelbî dedi ki: Maksat İbn Ubeyy, el-Cedd b. Kays ve Mualtib b. Kuşeyr’dir. Bunlar iri yarı, güzel görünümlü ve fasahatli konuşan kimselerdi.

Müslim’in Sahih’inde:

“Halbuki onlar dayandırılmış keresteler gibidir” Müslim, IV, 2140; Buhârî, IV, 1H60; Müsned, IV, 373; Taherani, Kebir, V, 189; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, VIII, 198 âyeti hakkında şöyle denilmektedir: Bunlar olabildiğince güzel erkeklerdi.’ ” Âdeta dayandırılmış kütükler gibi idiler. Yüce Allah onları işitmeyen, akletmeyen, ruhsuz bedenler, akılsız cisimler gibi duvara dayandırılmış kerestelere benzetmektedir.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah, onları içinden yenilip bitirilmiş, bundan dolayı İçinde ne olduğu bilinmeyen, başkasına dayandırılmış kerestelere benzetmektedir.

“Keresteler” anlamındaki kelimeyi Kumbul, Ebû Amr ve el-Kisaî (ötreli okumak yerine) “şın” harfini sakin olarak: diye: okumuşlardır. el-Berâ b. Âzib’in kıraati bu olduğu gibi, Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü bunun tekili: şeklindedir. Tıpkı -bir tek deve için- denilirken, çoğulunun diye gelmesi gibi. Ayrıca dilde -tekili-: vezninde gelip de çoğulu: vezninde getirilen bir kelime bulunmamaktadır. Ancak bu kelimenin (orta harfinin) sakin okunmasının ağırlığından ötürü denilmesi ve buna bağlı olarak bunun böylece okunması gerekir,

el-Yezidî’nin naklettiğine göre bu; ‘in çoğuludur. Yüce Allah’ın:

“Sık ve bol ağaçlı bahçeler” (Abese, 80/30) âyetindeki: ” ve bol ağaçlı” anlamındaki lâfzın tekilinin: gelmesi gibi.

Diğerleri ise sakil (“şın” harfini ötreli) olarak okumuşlardır. İbn Kesîr’den, el-Bezzî’nin, Amr’dan Ayyaş’ın rivâyeti böyle olduğu gibi; Âsmı’dan gelen rivâyetlerin çoğunluğu da böyledir. Ebû Halim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Sanki bu kelime bu okuyuşu ile:’in ve: nin çoğulu gibidir Bu durumda Meyve, mahsul” lâfzının; ile şeklinde çoğullarının gelmesine benzemektedir. Diğer taraftan: “Kereste” lâfzının çoğulu diye de yapılır. Tıpkı: Deve” kelimesinin çoğulunun ile diye (birincisinde “dal’ harfi sakin, diğerinde de ötreli) gelmesi gibidir.

“Keresteler” lâfzını İbnu’l-Müseyyeb’in “ha” ve “şın’ harflerini üstün olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Sîbeveyh dedi ki: “Kereste, keresteler” lâfzı (vezin itibariyle) “eve, develer” gibidir, üon harfi “he (yuvarlak te)’: olmayan lâfızlardan benzeri de “Arslan, arslanlar” ile Put, putlar” lâfızlarıdır. Bu kelime “Keresteler” diye de okunmaktadır ki; bu şekliyle cemu’l-cem, (çoğulun çoğulu)dur. “Kereste” onun tekili olup, çoğulu: diye; çoğulunun çoğulu ise; …diye gelir. Tıpkı: “Meyve kelimesinin çoğulunun: şeklinde, çoğulun çoğulunun da: şeklînde gelmesi gibidir.

“Dayandırmak (isnâd)” ise bir şeyi (bir başka şeyin üzerine) eğmek demektir. “O şeyi dayandırdım, eğdim” denilir.

“Dayandırılmış” ise çokluk ifade etmek içindir. Yani onlar kanlarım kurumak maksadı ile yeminlerine dayanmışlardır,

“Herbir feryadı kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır.”

Yani onlar feryad eden herkesin kendi aleyhlerine feryad ettiğini kabul ederler. Onlar asıl düşmanlardır. Buna göre buradaki

“asıl düşmanlar onlardır” anlamındaki ifadede hazfedilmiş zamir olmadığı kabul edilecek olursa, ikinci mef’ûlün yerini tutmaktadır. Bu âyeti ile yüce Allah onları korkaklık ve manevi bakımdan güçsüz olmakla nitelendirmektedir. Mukâtil ve es-Süddi dedi ki: Yani asker karargahında bir kimse: bir al dizginlerinden kurtuldu, diye seslenecek yahutta bir kayıp mal olduğuna dair bir ilanda bulunulacak olursa, kendilerinin kastedildiklerini sanırlar. Buna sebep kalplerindeki korkudur. Şair el-Ahtal’ın dediği gibi:

“Sen onlardan sonra bile hala herbir şeyi

Onlara hücum eden atlılar ve askerler zannedersin.”

Bir başka açıklamaya göre:

“Herbir feryadı kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır” sözünde mana itibariyle takdir edilmiş ifadeler vardır, ondan sonrasına ihtiyacı yoktur. İfadenin takdiri de şöyledir: Onlar herbir feryadı kendi aleyhlerine zannederek farkedildîklerini ve münafıklıklarının bilindiğini sanırlar. Çünkü kişinin kendisinden şüphe edildiğini zannetmesinin insana verdiği bir korku vardır. Daha sonra yüce Allah peygamberine hitab ederek:

“Asıl düşmanlar onlardır” diye yeni bir ifade başlamaktadır. ed-Dahhak’ın açıklamasının ifade ettiği anlam budur.

Bir diğer görüşe göre anlamı şudur: Onlar mescidde duydukları herbir feryadı kendi aleyhlerine ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bununla onların öldürülmelerini emrettiğini sanırlar. O bakımdan onlar sürekli olarak yüce Allah’ın onlar hakkında kanlarını mubah kılacak ve örtüler arkasında sakladıklarını açığa çıkarmaya sebeb teşkil edecek bir emir indirmesinden korkup, dururlar. Bu anlamda şair şöyle demektedir:

“Eğer o bir kuş olsaydı, ben onu

Ubeyd ve Eznem’i çağıran serbest bir kuş sanacaktım,”

(Şairin sözünü ettiği) “Eznem” Yerbû’ oğullarının bir koludur.

Daha sonra yüce Allah onları:

“Asıl düşmanlar onlardır, sakın onlardan” diye nitelendirmektedir. Bu görüşü Abdurrahman b. Ebi Hatim nakletmiştir. Allah’ın:

“Sakın onlardan” âyeti iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre onların sözlerine güvenmekten yahut sözlerine meyletmekten sakın, ikincisine göre senin düşmanlarını meylettirmeklerinden (aleyhine kışkırtmalarından) ve ashabını sana yardım etmekten uzaklaştırmalarından sakın.

“Allah kahretsin onları!” Allah’ın laneti üzerlerine olsun, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Ebû Malik yapmıştır. Bu bir yergi ve azar ifadesidir. Araplar: “Allah kahretsin onu, ne kadar da şairdir!” sözlerinde de bu ifadeyi hayret anlamında kullanırlar.

“Allah kahretsin onları” âyeti, Allah onları karşısındakini kahreden bir düşman ile savaşa tutuşan kimsenin konumuna düşürsün, demektir. Çünkü yüce Allah, inatlaşarak karşı koyan herkesi kahredendir. Bu açıklamayı da İbn Îsa nakletmiştir.

“Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl da yalanlıyorlar? Bu açıklama İbn Abbâs’a aittir. Katade: Nasıl da haktan dönüyorlar demektir, demiştir. el-Hasen: Doğru yoldan nasıl da yüz çeviriyorlar anlamındadır, demiştir. Anlamının: Deliller apaçık olmakla birlikte akılları nasıl olur da bundan başka bir tarafa sapıp gider, şeklinde olduğu da söylenmiştir ki; burada kullanılan fiil döndürmek, yüz çevirmek anlamında olan; ‘den gelmektedir.

“Nasıl” anlamındaki anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/223. âyet, 1, başlık ve Âl-i İmrân, 3/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Münafikun 3

Bu, iman ettikten sonra inkâr etmiş olmalarındandır. Böylece kalplerine mühür vurulmuştur, artık anlamazlar.

Diyanet Vakfı
Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkar etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar.

Kurtubi Tefsiri
Bu ise onların îman etmelerinden sonra kâfir olmalarındandır. Bunun için de kalplerine mühür vuruldu. Bu yüzden onlar anlamazlar.

Bu âyet ile yüce Allah, münafığın kâfir olduğunu bildirmektedir. Yani onlar dilleriyle ikrar etmekle birlikte, kalpleriyle kâfir olmuşlardır.

Âyet-i kerimenin önce îman eden, sonra irtidad eden bir topluluk hakkında indiği de söylenmiştir.

“Bunun İçin de kalplerine mühür vuruldu.” Yani kalpleri küfür ile mühürlendi.

“Bu yüzden onlar” imanı da, hayrı da

“anlamazlar.”

Zeyd b. Ali:

“Bunun için de kalplerine mühür vuruldu” âyetini: “Bunun için de Allah kalplerini mühürledi” diye okumuştur.

Münafikun 2

Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Onların yaptıkları ne kötüdür.

Diyanet Vakfı
Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!

Kurtubi Tefsiri
Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan yan çizdiler. Gerçekten de onların bu yaptıkları ne kötüdür.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;

1- Kalkan Edinilen Yeminler:

“Onlar yeminlerini kalkan” örten bir siper

“edindiler.” Bu âyet, daha önce geçen:

“Şehadet ederiz ki muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün” (1. âyet) âyetine işaret değildir. Bu, Buhârî ve Tirmizî’nin nüzul sebebi ile ilgili olarak sözünü ettikleri İbn Ubeyy’in yemin ederek o sözleri söylemediğine işarettir.

ed-Dahhak dedi ki: Bununla onların Allah adına yemin ederek; “Şüphesiz ki onlar sizdendirler” diye söyledikleri sözleri kastetmektedir. Bir diğer görüşe göre onların yeminlerinden kasıt, yüce Rabbimizin et-Tevbe Sûresi’nde haber verdiği;

“Onlar (o sözü) söylemediklerine dair Allah adına yemin ederler” (et-Tevbe, 9/74) dîye sözünü ettiği yeminleridir.

2- “Allah Adına Şahitlik Ederim…” vb. Lâfızların Yemin Oluşu:

Bir kimse: Allah adına kasem ederim yahut Allah adına şahitlik ederim yahut Allah adına kesinlikle söylerim yahut Allah adına yemin ederim yahut Allah adına kasem ettim yahut Allah adına şahitlik ettim, Allah adına kesinlikle söyledim ya da Allah adına yemin ettim diyecek olur da bütün bunlarda “billahi: Allah adına yemin ederim” diyecek olursa, bunun yemin olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Malik ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre de şayet; “Kasem ederim, şahitlik ederim, kesinlikle söylerim ya da yemin ederim” deyip de -Allah adına demeyi kastetmesi şartıyla- fakat “Allah adına…” demeyecek olursa, yine durum böyledir. Ancak şayet “billahi; Allah adına” demeyi kastetmemiş ise yemin olmaz. el-Kiya (et-Taberi) bunu Şafii’nin görüşü olarak da nakletmiştir. Şafii dedi ki: Yemin etmek niyetiyle; Allah adına şahitlik ederim diyecek olursa, bu yemin olur,

Ebû Hanife ve mezhebine mensup ilim adamları da şöyle demişlerdir: Allah adına şahitlik ederim ki, gerçekten şu olmuştur, diyecek olursa, bu bir yemin olur. Şayet yemin niyeti olmaksızın: Şehadet ederim ki böyle oldu, diyecek plursa, bu da bu âyet-i kerîme dolayısıyla bir yemin olur. Çünkü yüce Allah münafıkların şahitliklerini sözkonusu ettikten sonra: “Onlar yeminlerini kalkan edindiler” diye buyurmaktadır.

Şafii’ye göre ise bu -yemin niyetiyle dahi olsa- yemin olmaz. Çünkü yüce Allah’ın:

“Onlar yeminlerini kalkan edindiler” âyeti ile yüce Allah’ın;

“Dediler ki: Şehadet ederiz ki…” âyeti kastedilmemiştir. Bununla ancak et-Tevbe Sûresi’nde yer alan:

“Söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler” (et-Tevbe, 9/74) âyeti kastedilmektedir.

3- Münafıklar Allah’ın Hükümlerinin Uygulanmasını Engelleyerek Allah’ın Yolunu Engellerler:

“Allah’ın yolundan yan çizdiler.” O’ndan yüz çevirdiler. Buradaki:

“Yan çizdiler” âyeti: mastarından gelmektedir; ya da mü’minleri Allah’ın haklarında uygulanması gereken öldürülmek, esir alınmak, mallarının alınması gibi Allah’ın hükümlerini uygulamaktan çevirdiler, döndürdüler, demektir. O vakit bu: mastarından gelen bir fiildir ya da kendileri geri kalıp başkalarının da onlara uyması suretiyle insanların cihâda çıkmalarına engel oldular.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar yahudilerle müşrikleri İslâm’a girmekten alıkoydular. Bunu da: İşte bizler onları inkâr ediyoruz. Eğer Muhammed gerçek bir peygamber olsaydı, bizim bu halimizi bilir ve bizi başkalarının ibret alacağı bir şekilde cezalandırırdı, demeleri ile oluyordu. Yüce Allah böylece onlarının hallerinin kendisine gizli kalmadığını fakat O’nun; imanı açığa vuran kimseye zahiren imanın hükümlerinin uygulanması şeklinde hükmettiğini açıklamıştır.

“Gerçekten de onların bu yaptıkları ne kötüdür!” Yani münafıklıkları, yalan yeminleri ve Allah’ın yolundan alıkoymaları şeklindeki bu kötü amelleri oldukça kötü İşlerdir.

Münafikun 1

Münafıklar sana geldiklerinde, “Şüphesiz sen Allah’ın elçisisin” dediler. Allah, senin gerçekten elçisi olduğunu bilir. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahittir.

Diyanet Vakfı
Münafıklar sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allahın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, Onun Peygamberisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Münafiklar sana geldiklerinde dediler ki: “Şehadet ederiz ki, muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün.” Allah da biliyor ki sen hiç şüphesiz O’nun Rasûlüsün. Ve Allah şahitlik eder ki, muhakkak münafıklar yalancıdırlar.

“Münafıklar sana geldiklerinde dediler ki: Şehadet ederiz ki muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün” âyeti ile ilgili olarak Buhârî’nin rivâyet ettiğine göre Zeyd b. Erkam şöyle demiştir: Amcam ile birlikte idim. Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’un: “Rasûlullah’ın yanındakilere infak etmeyin; ta ki dağıhp gitsinler.” (el-Münafikun, 63/7) dediğini ve ayrıca:

“Eğer Medine’ye donersek, elbette ki en şerefli ve kuvvetti olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır” (el-Münafikun, 63/8) dediğini duydum. Bunu amcama anlattım, amcam da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söyledi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Abdullah b. Ubeyy ile arkadaşlarına haber gönderdi. Onlar: Böyle bir şey söylemediklerine dair yemin ettiler. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları tasdik etti, benî yalanladı. Benzerini görmediğim bir keder ve üzüntü gelip beni buldu. Evimde oturdum. Yüce Allah:

“Münafıklar sana geldiklerinde… Rasûlullah’ın yanındakilere infak etmeyin ta ki dağılıp gitsinler” (7. âyet) âyetine ve daha sonra:

“Elbetteki en şerefli ve en kuvvetli olan en hakir olanı oradan çıkartacaktır” (8. âyet) âyetine kadar indirdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana haber gönderdikten sonra: “Şüphesiz Allah seni tasdik etti” diye buyurdu. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş olup, hasen sahih bir hadistir, demiştir Buhârî, IV, 1859; Tirmizî, V, 415

Tirmizi’de Zeyd b. Erkam’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazada idik. Beraberimizde bedevilerden bir takım kimseler de vardı. O bakımdan bir an önce suya varalım diye koşuşuyorduk. Bedeviler bizden önce suya ulaşıyorlardı. Arkadaşlarından önce giden bedevi Arap havuzu doldurur, etrafına taşlar koyardı. Daha sonra da arkadaşları gelinceye kadar üzerini deri bir örtü ile kapatırdı. Ensardan bir kişi (bu şekilde su biriktirmiş) bedevi bir Arabın yanına gitti. İçsin diye devesinin yularını gevşetti, Bedevi onu bırakmak istemedi. Bu sefer ensardan olan o şahıs bir taş çekip aldı, bunun üzerine su da çekildi. Bedevi bir tahta parçası alıp, onu ensardan olan o şahsın başına vurdu ve başını yaraladı. Ensardan olan bu şahıs münafıkların başı Abdullah b. Ubeyy’in yanına gitti. Ona durumu haber verdi. -Bu kişi onun arkadaşlarındandı.- Abdullah b. Ubeyy bu işe öfkelendi, sonra da: Rasûlullah’ın yanında bulunanlara infak etmeyin ta ki; onlar da -bedevileri kastediyor- etrafından dağılıp gitsinler. Bedeviler de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına yemek esnasında hazır bulunurlardı. Abdullah dedi ki: Onlar Muhammed’in yanından ayrılıp gittiler mi siz de Muhammed’e yemek getiriniz. Böylelikle hem kendisi, hem de onun yanında bulunanlar yemek yesin. Sonra da arkadaşlarına şöyle dedi: Yemin olsun Medine’ye döneceğiniz vakit, hiç şüphesiz en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan çıkartacaktır.

Zeyd dedi ki: Bu sırada ben amcamın terkisinde idim. Abdullah b. Ubeyy’in sözlerini işittim, amcama söyledim. O da gidip Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a haber verdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ubeyy’e haber gönderdi, o da yemin ederek bunu inkâr etti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine onu tasdik etti, beni de yalanladı. Amcam bana gelerek şöyle dedi: Sen ne yapmak istedin? İşte sonunda Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da münafıklar da (Tirmizi’de; Müslümanlar da) sana öfkelendi ve seni yalanladı. (Zeyd b. Erkam) dedi ki: O bakımdan daha önce hiçbir kimseye karşı göstermedikleri kadar bana karşı cüretkârlık gösterdiler. (Tirmizi’de: Hiçbir kimsenin kederlenmediği kadar kederlendim, şeklinde) Nihayet Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir seferde yol alıyorken kederden başımı öne eğmişken Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma gelerek kulağımı büktü ve yüzüme güldü. Onun bu halini dünyada ebediyyen yaşamaya değiştirmem. Sonra Ebû Bekir bana yetişerek: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sana ne dedi? diye sordu. Ben: Bir şey demedi, sadece kulağımı büktü ve yüzüme karşı güldü, dedim. Ebû Bekir: Müjde sana! dedi. Sonra Ömer bana yetişti, ona da Ebû Bekir’e söylediğimin benzerini söyledim. Sabah olunca Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), el-Münafikun Sûresi’ni okudu. Ebû’l-İsâ dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizi, V, 415; Hakim, Müstedrek, II, 531; Taberânî, Kebir, V, 1X6

Huzeyfe b. el-Yeman’a münafıka dair soru soruldu da şöyle dedi: Münafık, İslâm’ın niteliklerini bilen fakat gereğince amel etmeyendir. Bugünkü münafıklar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dönemindekilerden daha da kötüdürler. Çünkü onlar o gün münafıklıklarını gizlerken, bugün onu açığa vurmaktadırlar Buhârî, VI, 2604; Tayalisi, Müsned, I, 55; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 200; Cafer b. Muhammed b. el-Hasen, el-Firyâbî, Sıfatu’l-Münâfık, Kuveyt 1405, s. 63

Buhârî ve Müslim’de yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Münaftkın alâmeti üçtür: Konuştu mu yalan söyler, söz verdi mi sözünde durmaz, ona bir şey emanet edildi mi hainlik eder.” Buhârî, I, 21, II, 952, III, 1010, V, 2262; Müslim, I. 78; Tirmizi, V, 19; Müsned, II, 357

Abdullah b. Amr’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Dört haslet vardır ki; her kimde bulunurlarsa, o kimse katıksız münafık olur. Kimde bu hasletlerden bir tanesi bulunursa, onu terkedinceye kadar o kimsede münafıklıktan bir haslet bulunur: Bir şey emanet edildiğinde hainlik eder, konuştumu yalan söyler, söz verdimi sözünde durmaz, tartıştımı günahkârca konuşur.” Buhârî, I, 21, II, 868, III, 1160; Müslim, I, 7H; Tirmizi, V, 19; Ebû Dâvûd, IV, 221; Nesâî, VIII, İlâ; Müsned, II, 122, 189, 198, 200

Böylece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün bu hasletleri taşıyan kimsenin münafık olacağını haber vermiştir, onun haberi de doğrudur.

el-Hasen’den rivâyet edildiğine göre ona bu hadis zikredilmiş, o da şöyle demiş: Şüphesiz ki Yakuboğulları konuştular, yalan söylediler, söz verdiler, sözlerinde durmadılar, kendilerine emanet verildi emanete hainlik ettiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu sözü ancak müslümanları uyarmak anlamını taşır ve onları bu hasletleri alışkanlık haline getirmekten bir sakındırınadır. Bunların sonunda kendilerini münafıklığa kadar götürebileceğinden dolayı taşıdığı bir endişeyi ifade etmektedir. Yoksa manası istemeyerek ve alışkanlık haline getirmeksizin bu işleri yapacak otursa, münafıktır demek değildir, et-Tevbe Sûresi’nde (9/75-78. âyetler, 8, başlıkta) bu hususa dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mü’min konuştu mu doğru söyler, söz verdi mî yerine getirir, ona bir şey emanet edildi mi onu eksiksiz geri verir.” Aynı manada, yakın lâfızlarla; Mâ’mer b. Râşid, et-Câmi’, XI, 160, el-Firyâbi, Sıfatu’l-Münafık, s. 50; Beyhakî, Şuabu’t-îman, IV, 365; Muhammed b. Nasr el-Mervezi, Ta’gimu Kadn’s-Satât, Metline 1406, 11, 609

Yani, kâmil bir mü’min konuştu mu doğru söyler.., Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Derler ki: Şehadet ederiz ki, muhakkak sen Allah’ta Rasûlüsün” Denildiğine göre buradaki

“şehadet ederiz” yemin ederiz anlamındadır. Burada yemin, şehadet etmek diye ifade edilmiştir. Çünkü yemin olsun, şehadet olsun, lâfızları görülmeyen bir hususun sabit olduğunu belirtmektir. Kays b. Zerih’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır;

“Allah’ın huzurunda şahidlik ederim ki şüphesiz ben severim onu,

İşte bu benim yanımda ona ait olandır, peki ya onun yanında bana ait olan ne vardır?”

Bunun zahiri anlamında olması ve onların İmâm itiraf edip kendilerinin münafık olmadıklarını belirtmek üzere Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah’ın Rasûlü olduğuna fiilen şahitlik etmeleri anlamına gelme ihtimali de vardır. Daha uygun görülen de budur.

“Allah da biliyor ki sen, hiç şüphesiz” onların dilleriyle ifade ettikleri gibi

“O’nun Rasûlüsün. Ve Allah şahitlik eder ki muhakkak münafıklar” dışa vurdukları dilleriyle şahitlik edip yemin etmeleri ile

“yalancıdırlar.”

el-Ferrâ’ dedi ki:

“Ve Allah şahitlik eder ki muhakkak münafıklar” kalpleriyle, vicdanlarıyla

“yalancıdırlar.” Bu açıklamaya göre yalanlamaları onların kalplerinde olan bir şeydir. Bu imanın kalpte tasdikten ibaret olduğuna ve gerçek sözün kalbin sözü olduğuna delil teşkil etmektedir. Her kim bir şey söyler ve onun aksine inanırsa, o kimse yalancıdır. Bu hususa dair yeterli açıklamalar el-Bakara Sûresi’nin (2/8. âyet, 3. başlıkta) başta raflarında geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah, onların yalan yere yemin ettiklerini belirtmektedir, diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah’ın:

“Onlar muhakkak sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler” (el-Tevbe, 9/56) âyetinde dile getirilmektedir.

Cuma 11

Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde oraya yönelip seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah katında olan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

Diyanet Vakfı
Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: Allahın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha yararlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona doğru yöneldiler. De ki: “Allah’ın yanındaki, eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman… ona doğru yöneldiler” âyeti hakkında Müslim’in Sahih ‘inde Cabir b. Abdullah’tan gelen rivâyet şöyledir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma günü ayakta hutbe irad ederdi. Bir gün Şam’dan bir kervan geldi. İnsanlar ona doğru gittiler. Geriye sadece oniki kişi kaldı. -Bir rivâyette: onlardan birisi de bendim-, İşte Cumua Sûresi’ndeki şu:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona yöneldiler.” âyeti bunun üzerine indirildi Müslim, II, 590

Bir rivâyette de “aralarında Ebû Bekir ve Ömer (radıyallahü anhümâ) da vardı” denilmektedir Müslim, II, 590

el-Kelbî ve başkalarının zikrettiklerine göre bu kervanı getiren kişi Dihye b. Halife el-Kelbî’dir. Bu kervanı insanların açlık çektikleri ve fiyatların oldukça pahalandığı bir sırada Şam’dan gelmişti. Onunla birlikte insanların ihtiyaç duydukları buğday, un ve daha başka herşey vardı. Kervanı (Medine çarşılarından) Ahcaru’z-Zeyt denilen yerde konakladı. İnsanların geldiğini haber almaları için davul çalındı. Oniki kişi müstesna, (mescidde) bulunanlar çıkıp gitti. Kalanların onbir kişi olduğu da söylenmiştir.

el-Kelbî dedi ki: O sırada cuma namazı hutbesini dinliyorlardı. Hutbeyi bırakıp kervana koştular. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte sekiz kişi kaldı. Bunu es-Sa’lebî, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.

Dârakutnî Câbir b. Abdullah’ın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma günü bize hutbe irad ederken yiyecek yüklü bir kervan geldi ve el-Baki’de konakladı O kervana yöneldiler ve (hutbeyi) bırakıp oraya gittiler. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bıraktılar. Beraberinde benim de aralarında bulunduğum sadece kırk kişi kalmıştı. Yüce Allah da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona doğru yöneldiler” âyetini indirdi. Dârakutnî dedi ki: Bu isnadda “sadece kırk kişi” ifadesini yalnızca Ali b. Âsım, Husayn’dan diye gelen rivâyette söylemiştir Ancak Husayn’dan rivâyet edenler ona muhalefet ederek şöyle demişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte sadece uniki kişi kalmıştı. Dârakutnî, II, 4; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, III, 182

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer hep birlikte çıkmış olsalardı, Allah bütün bu vadiyi onların üzerinde ateşle doldururdu.” Bunu ez-Zemahşerî zikretmiştir, İbn Hibbân, Sahih, XV, 299; Taberî, Câmiu’l-Beyân, XXVIII, 104; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 363; ayrıca bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârt, II, 424

Mürsel bir hadiste de bu oniki kişinin ismi zikredilmiş bulunmaktadır. Bunu Esed b. Mûsa b. Esed’in babası olan Esed b. Amr rivâyet etmiştir. Bu rivâyette şöyle denilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte sadece Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, ez-Zübeyr, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah, Said b. Zeyd, Bilal ve -iki rivâyetten birisine göre Abdullah b. Mesud, diğerine göre ise Ammar b. Yasir- kalmıştır.

Derim ki: Burada Cabir’in ismini vermemektedir. Müslim ise Cabir’in onlar arasında bulunduğunu belirttiği gibi Dârakutnî de böyle demiştir. Buna göre Peygamber ile birlikte kalanların sayısı onüç olmaktadır. Eğer Abdullah b. Mesud da onlarla birlikte ise o vakit sayılan ondört olur.

Ebû Davud “el-Merâsil” adlı eserinde hutbeyi dinlemeyi terketmenin, kendileri açısından bir sakınca olmadığını kabul etmelerinin sebebini de zikretmiş bulunmaktadır. Halbuki onların faziletlerine yakışan böyle bir şeyi yapmamaktır. (Ebû Davud) dedi ki: Bize Mahmud b. Halid anlattı, dedi ki: Bize el-Velid anlattı, dedi ki: Bana Muâz b. Bekr b. Marufun haber verdiğine göre o, Mukâtil b. Hayyân’ı şöyle derken dinlemiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) -Önceleri- tıpkı bayram namazlarında olduğu gibi hutbeden önce cuma namazını kılardı. Nihayet bir cuma günü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma namazını kıldıktan sonra hutbe irad etmekte iken bir adam (mescide) girip şöyle dedi: Dılıye b. Halife el-Kelbî bir ticaret (kervanı) ile geldi. Dıhye geldi mi akrabaları tefler çalarak onu karşılardı. (Mescidde) bulunanlar da hutbeyi dinlemeyi terketmekte bir sakınca olmadığını zannederek çıkıp gittiler. Yüce Allah da:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman… ona doğru yöneldiler” âyetini indirdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma günü hutbeyi öne aldı ve namazı sonraya bıraktı. Bu yasaktan sonra herhangi bir kimse burun kanaması ya da herhangi bir sebep dolayısıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a başparmağı yanındaki (şehadet) parmağı ile işaret ederek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan izin isteyip, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine izin vererek etiyle işaret etmedikçe dışarı çıkıp gitmiyordu. Münafıklar arasında hutbe ve mescidde oturmak kendilerine ağır gelen kimseler vardı. Müslümanlardan bir kişi izin istedi mi bu münafık da onun arkasında gizlenerek onun yanında ayakta dikilir ve nihayet çıkar giderdi. Bu sefer yüce Allah:

“Aranızda birbirinizin arkasına gizlenerek, gizlice sıvışıp gidenlerinizi muhakkak Allah bilir” (en-Nûr, 24/63) âyetini indirdi Ebû Dâvûd, el-Merasil. s. 105

es-Süheylî dedi ki; Bu haber her ne kadar sabit bir yolla nakledilmemiş ise de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı hakkında beslememiz gereken hüsn-ü zan bunun sahih olmasını gerektirir.

Katade dedi ki: Bize ulaştığına göre ashab, bu işi üç defa yapmışlardır. Her seferinde de Şam tarafından bir kervan gelmiş idi ve bütün bunlar cuma gününe denk gelmişti.

Bir diğer görüşe; göre onların mescidden çıkışları Dıhye el-Kelbî’nin ticareti ile birlikte gelmesi ve onların geçmekte olan kervana bakışlarının faydasız bir iş oluşundan dolayıdır. Ancak bu eğer başka türlü olmuş olsaydı, günahı bulunmayan İşlerden olurdu. Fakat bu is, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yüz çevirmek ve onun huzurundan ayrılmak ile birlikte olduğundan, ağır ve büyük bir iş olmuş, bunun hakkında Kur’ân’dan âyet inmiş ve inen âyetler bunu “lehv; eğlence, oyalayıcı boş iş” ismi ile kötü ve çirkin bir davranış olarak nitelendirmiştir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Kişinin kendisiyle oyalandığı herbiriş hânidir. Onun ok atışı yapması… müstesnadır.” Tirmizî, IV, 174; İbn Mâce, II, 940; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, IV, 229, V, 303; Bu hadis daha önce el-Enfâl Sûresi’nde (8/60. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Câbir b. Abdullah dedi ki: Kızlar nikâhlandıklarında zurna ve davullarla geçirilirler. (Bu esnada) onlar da ona doğru gitmişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Âyette zamirin ticarete raci olması, daha önemli oluşundan dolayıdır. Talha b. Mûsarrif ise;

“onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman… ona doğru yöneldiler” âyetini; diye (ticaret ve eğlence anlamındaki kelimelerin başına lam-ı tarif getirerek) okumuştur.

Manası: Onlar bir ticaret gördüklerinde ona doğru yöneldiler yahut bir eğlence gördüklerinde yine ona doğru yöneldiler şeklinde olduğu fakat delâleti dolayısıyla (ikinci “ona doğru yöneldiler” anlamındaki lâfzın) hazfedildiği de söylenmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi;

“Biz yanımızdakinden sen de yanında bulunandan

Razısın; fakat görüşler farklıdır.”

Arapçada daha güzel olanın, zamirin iki isimden en son kullanılana irca edilmesi olduğu da söylenmiştir.

2- Cuma Namazı Kılınması İçin Gerekli Cemaat Sayısı:

İlim adamlarının cuma namazının kılınabilmesi için cemaat sayısının ne kadar olması gerektiği hususunda farklı görüşleri vardır.

el-Hasen, cuma namazı iki kişi ile kılınır derken, el-Leys ve Ebû Yusuf üç kişiyle, Süfyan es-Sevrî ve Ebû Hanife dört kişi ile, Rabia oniki kişi ile kılınır, demişlerdir.

en-Necad Ebû Bekr Ahmed b. Süleyman dedi ki: Bize Ebû Halid Yezid b. el-Heysem b. Tahmân ed-Dakkak anlattı. Bize Subh b. Dinar anlattı dedi ki: Bize el-Muâfâ b. İmrân anlattı. Bize Ma’kil b. Ubeydullah, ez-Zühri’den, Mus’ab b. Umeyr’e kadar ulaşan senedi ile anlattığına göre: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kentlisini (Mus’ab)’ı Medine’ye gönderdi. Mus’ab, Sa’d b. Muâz’ın evinde misafir oldu, Oniki kişi oldukları halde onlara bir cuma namazı kıldırdı. O günde onlara (Sa’d) bir koyun kesti.

Şafii, kırk kişi ile kılınır demiştir. Ebû İshak eş-Şirazi “et-Tenbih ala Mezhebi’l-İmâmi’ş-Şafii” adlı eserinde şöyle demektedir; Âkil ve baliğ, hür ve ihtiyaç dışında yaz ve kış ayrılmamak üzere mukim bulunan kırk erkeğin bulunduğu herbir kasaba hutbenin başından cuma namazı kılınıncaya kadar hazır bulunmaları halinde; cuma namazını kılmak vacib olur.

Ahmed ve İshak da bu görüşü benimsemekle birlikle onlar bu şartlan koşmamışlardır.

Malik dedi ki: Eğer bir kasabada çarşı ve mescid bulunuyor ise sayı gözönünde bulundurulmaksızın onlara cuma namazı kılmak vacibtir.

Ömer b. Abdu’l-Aziz yazdığı mektubunda şöyle demiştir: Otuz tane evi bulunan herhangi bir kasaba ahalisine cuma namazı kılmak düşer.

Ebû Hanife dedi ki: Köylerde ve o hükümdeki kasabalarda yaşayanlara cuma vacib değildir. Bunların bu yerlerde cuma namazı kılmaları câiz olmaz. Ebû Hanife cuma namazının vacib olması ve kılınmasının sahih olabilmesi için cami bir mısır (şehir), otoritesi olan bir yönetici, çalışan bir çarşs Pazar ve akan bir ırmağının bulunmasını şart koşmuş, bu hususta Ali (radıyallahü anh)’ın şu hadisini (sözünü) delil göstermiştir: “Ancak cami (toplu hayatta gerekli idari ve alt yapısı bulunan kasaba ya da yerleşme merkezi) bir Mısır’da ve kendilerine yardımcı olabileceğin arkadaşlar arasında cuma namazı kılınır ve teşri tekbirleri getirilir.”

Şu kadar var ki İbn Abbâs’ın rivâyet ettiği hadis bunu reddetmektedir. O dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mescidindeki cuma namazından sonra cumanın ilk kılındığı yer bahreyn kasabalarından birisi olan Cuvâsâ diye anılan bir kasabadır.

İmâm Şafii’nin kırk kişi olmasını öngören görüşünün delili Dârakutnî’nin rivâyet ettiği daha önce belirttiğimiz Hadîs-i şerîftir Darakutnî, III, 1H2; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra. III,

İbn Mace’nin Sünen’inde yine Darakutnî ile el-Beyhakî’nin Delâilu’l-Nubuvve adlı eserinde Abdurrahman b. Ka’b b. Malikten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Gözleri görmez olduğunda babamın elinden mtup ona yardımcı olan kişi ben idim. Onunla cuma namazına çıkıp ezanı işittiğinde Ebû Umaine’ye dua eder, onun için mağfiret dilerdi. (Abdurrahman) dedi ki:- Bu şekilde cuma namazı ezanını duydu mu mutlaka bu uygulamayi bir süre yapmaya devam etti. Ben kendisine: Babacığım dedim. Cuma ezanını işittiğin her seferinde Ebû Umame için mağfiret dilemen ne oluyor? Dedi ki; Yavrucuğum, o Medine’de Beyâdâoğulları Harresi diye bilinen ve Nakîu’l-Hadimât diye anılan bir düzlükte cuma namazı kılmak üzere müslümanları toplayan ve onlarla cuma namazı kılan ilk kişidir. Ben kendisine: O gün kaç kişi idiniz? dîye sordum. O: Kırk kişi, dedi Dârakutnî, II, 5; Ebû Dâvûd, I, 2H0; İbn Mâce, I, 343

Cabir b. Abdullah da şöyle demiştir: Sünnet her üç kişi arasından birisinin İmâm olması, her kırk ve bundan daha fazla sayıdakilerin cuma, kurban bayramı ve ramazan bayramı namazı kılmaları şeklinde gelmiştir. Çünkü bu sayıdaki kimseler bir cemaattir. Bunu Darakutni rivâyet etmiştir. Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, III, 177

Ebû Bekr Ahmed b. Süleyman en-Necad dedi ki: Abdu’l-Melik b. Muhammed er-Rukagi’ye -benim de duyacağım bir şekilde- okundu: Bana Recâ b. Seleme anlattı, dedi ki: Bize babam anlattı, dedi ki: Bize Ravh b. Ğuteyf es-Sakafî anlattı, dedi ki: Bana ez-Zührî, Ebû Seleme’den anlattı dedi ki: Ben Ebû Hüreyre’ye: Cuma, katılan erkeklerin sayısı kaça ulaştığı takdirde vacib olur, diye sordum şöyle dedi: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı elli kişiye ulaşınca, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları cuma için biraraya getirdi. Yine Abdu’l-Melik b. Muhammed’e -benim de duyduğum şekilde- okundu, dedi ki: Bize Rcca b. Seleme anlattı dedi ki: Bize Abbad b. Abbad el-Mühellebî, Cafer b. ez-Zübeyr’den anlattı. Cafer, el-Kasım’dan, o Ebû Umame’den şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cuma elli erkek kişiye vacibtir. Bundan daha aşağı sayıdakilere vacib değildir.”

İbnu’l-Münzir dedi ki: İbn Ömer şu mektubu yazdı: Herhangi bir kasabada elli kişi biraraya geldi mi cuma namazını kılıversinler.

ez-Zührî de Devs’li Um Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Dört kişiden daha fazla sayıda kimse bulunmasa bile herbir kasabada cuma kılmak vacibtir.” Burada “kasabalar (el-kurâ)” ile şehirleri kastetmektedir. Ancak bu rivâyet ez-Zührî’den sahih olarak nakledilmiş değildir Dârakutnî, 11, 7

Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: “Cuma dördüncüleri İmâmları olan sadece üç kişi dahi bulunsa herbir kasaba ahalisine vacibtir.” Ancak ez-Zührî’nin Devs’li Um Abdullah’tan hadis dinlediği sahih olarak sabit değildir. Burada (hadisin senedinde) sözü edilen el-Hakem (b. Abdullah) ise metruk (rivâyet ettiği hadis alınmayan) bir kimsedir Dârakutnî, II, 8

3- İmâmın (İslam Devlet Başkanının) İzni ve Onun Namazda Bulunması Cuma Namazının Sıhhati için Gerekli midir?:

İmâmın izni olmaksızın ve kendisi hazır bulunmaksızın cuma namazının kılınması sahihtir. Ebû Hanife ise; İmâmın yahutta onun halifesinin (vekil tayin ettiği kimsenin) bulunması cuma namazının şartlarındandır, demiştir.

Bizim delilimiz şudur; Küfe valisi el-Velid b. Ukbe bir gün gecikince İbn Mes’ûd ondan izin almaksızın cemaate namaz kıldırdı. Yine rivâyet edildiğine göre Alî (radıyallahü anh) Osman (radıyallahü anh)’ın evi muhasara altında tutulduğu gün cuma namazını kıldırmış ve ondan izin aldığına dair bir rivâyet nakkdilmcmiştir.

Medine valisi Said b. el-Âsım Medine’den çıkıp gittiğinde Ebû Mûsa’nın herhangi bir izin almaksızın insanlara cuma namazı kıldırdığı da rivâyet edilmiştir. Malik dedi ki: Allah’ın birtakım farzları vardır. Onun arzında bunları bir vali (İslâmî bir yönetici) ister üstlensin, ister üstlenmesin bunlar kaybedilemezler.

4- Tavanlı Bir Mescidin Bulunması Cuma Namazı Şartlarından mıdır?

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız cuma namazının eda şartlarından birisi tavanı bulunun bir mesciddir, demişlerdir. İbnu’l-Arabi bunun nasıl açıklanacağını bilemiyorum, demiştir.

Derim ki: Bunun açıklayıcı gerekçeleri yüce Allah’ın:

“Tavaf edenler… için Beyt’imi temizle!” (el-Hac, 22/26) âyeti ile:

“Allah’ın yüceltilmesine… izin verdiği evlerdedir.” (en-Nûr, 24/36) âyetleridir.

“Ev(beyt)”in gerçek mahiyeti ise duvar ve tavanlarının bulunmasıdır Örfün anlamına göre bu böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Hutbe Verirken Ayakta Durmak:

“Seni ayakta bırakıp…” âyeti (şunu göstermektedir): Hutbe verdiğinde hatibin, minber üzerinde ayakla durması şarttır. Alkame dedi ki: Abdullah’a: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ayakta mı yoksa oturarak mı hutbe okuyordu diye soruldu, o: Sen

“Seni ayakta bırakıp…” âyetini okumadın mı? diye cevab verdi.

Müslim’in Sahih’inde Ka’b b. Ucre’den rivâyete göre o mescide girmiş ve Abdu’r-Rahmân b. Um el-Hakem’i oturarak hutbe verirken görünce şunları söylemiş: Yüce Allah:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona doğru yöneldiler” diye buyurduğu halde bu pis herifin nasıl oturarak hutbe verdiğine bir bakınız. Müslim, II, 591; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, 111, 196; Nesâî, III, 102

Yine (Müslim) Cabir’den rivâyet ettiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayakta hutbe verir, sonra oturur, sonra tekrar kalkıp yine hutbe verirdi. Her kim sana onun oturarak hutbe verdiğini haber verecek olursa, bil ki o yalan söylemiştir. Çünkü Allah’a yemin ederim ki, ben onunla birlikte ikibinden fazla namaz kılmışımdır Müslim, II, 5H9; Ebû Dâvûd, 1, 2K6; Müsned, V, 90, V. 99 ‘ikihin” yerine “yüz1 hıfzt ile

Fukahânın Cumhûru ve ilim adamlarının görüşü de budur. Ebû Hanîfe dedi ki: Ayakta durmak hutbenin şartı değildir. Rivâyet olunduğuna göre oturarak ilk hutbe veren kişi Muaviye’dir. Osman (radıyallahü anh) oldukça ihtiyarkıyıncaya kadar ayakta hutbe verdi, sonra oturarak hutbe verir oldu.

Denildiğine göre Muaviye’nin oturarak hutbe okuması yaşının ilerlemiş olmasından dolayı idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise ayakta hutbe verir, sonra oturur, sonra da yine ayağa kalkar, fakat otururken de konuşmazdı. Bunu da Cabîr b. Semure rivâyet ettiği gibi Ebû Dâvûd, I, 2tf6; Nesâî, III. 110. 1H6, 191, 191: İbn Mâce, I, 351; Müsned, V, 90, 99, 100; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, III, 197; Müsned, V 90, 91, 101, 93, 9S (4) Buhâri, I, 311; Müslim, II, ÎH9; Buhârî’de belirtildiğine göre İbn Ömer de böylece rivâyet etmiştir. İbn Mâce, I, 551; Müsned, I, 256 (İbn Abbâs’tan)

6- Hutbesiz Cuma Namazı Sahih Olmaz:

Cuma namazının gerçekleşmesi için hutbe şarttır. Hutbesiz cuma sahih olmaz. İlim adamlarının Cumhûrunun görüşü budur. el-Hasen ise hutbe müstehabtır demiştir. İbnu’l-Mâcişûn da böyle demiştir; Hutbe bir sünnettir, farz değildir. Said b. Cubeyr dedi ki: Hutbe öğlen farzının iki rekatının yerine geçer, bir kimse bu iki rekatı terkedip, cuma namazı kılacak olursa, öğle namazının iki rekatını terketmiş olur, Hutbenin vücubunun delili yüce Allah’ın:

“Seni ayakta bırakıp…” âyetidir. Bu bir yergidir, vacib de kendisini terkeden şahsın şer’an yerilmesine sebeb teşkil eden fiildir. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe vermeden cuma namazı kılmamıştır.

7- Hutbe Verirken, Hatibin Bir Şeylere Yaslanması:

Hatib hutbe esnasında bir yaya ya da bir sopaya dayanır. İbn Mace’nin Sünen’inde dedi ki: Bize Hişam b. Ammar anlattı. Bize Abdu’r-Rahmân b. Sa’d b. Ammar b. Sa’d anlattı dedi ki: Bana babam, babasından, o dedesinden naklen anlattığına göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş esnasında hutbe verdiği zaman bir yaya dayanarak hutbe verirdi. Cumada hutbe verdiği zaman ise bir sopaya dayanarak hutbe verirdi, İbn Mâce, I, 351

8- Hatib Minbere Çıkınca Cemaate Selam Verir mi?:

Şafii ve diğerlerine göre hatib minbere çıktı mı cemaate selam verir. Malik ise bu görüşte değildir. İbn Mace’nin, Cabir I). Abdullah’tan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıktı mı selam verirdi. İbn Mâce, I, 352

9- Abdestsiz Hutbe Vermek:

Hatib hutbenin tamamını ya da bir bölümünü abdestsiz verecek olursa, Malik’e göre kötü bir iş yapmış olur. Ancak abdestli olarak namazı kıldırdığı takdirde hutbeyi tekrar iade etmesi gerekmez. Abdestli olmanın vacib olup olmadığı hususunda Şafii’nin iki görüşü vardır, o cedid (yeni) mezhebinde bunu şart görürken, kadim (eski) görüşünde bunu şart koşmamıştır. Ebû Hanifenin görüşü de budur.

10- Hutbenin Asgarî Miktarı:

Hutbede yeterli gelen asgarî miktar Allah’a hamdetmesi, Peygamberine salât ve selâm getirmesi, Allah’ın takvasını tavsiye etmesi ve Kur’ân-ı Kerîm’den bir âyet okumasıdır. İkinci hutbede de birincisinde olduğu gibi (bu) dört hususun yerine getirilmesi icab eder. Şu kadar var ki birincisinde öngörülen bir âyet okumanın yerine (ikincisinde) dua etrnek vacibtir, fukahânın çoğunluğu böyle demiştir.

Ebû Hanife ise şöyle demektedir: Şayet sadece Allah’a hamdeder yahut Allah’ı teşbih eder yahut tekbir getirmekle yetinirse, bu kadarı da yeterlidir.

Osman (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre o minbere çıkmış ve: Elhamdülillah derken ona karşı sesler yükseltilince şöyle demiş: Ebû Bekir ve Ömer bu makama çıkacakları vakit söyleyecekleri sözleri önceden hazırlarlardı. Sizlerin ise (bugün) çok söz söyleyen bir İmâmdan çok iş yapan bir İmâma ihtiyacınız vardır. Pek yakında size hutbeler gelecektir (verilecektir); deyip sonradan minberden inmiş ve namazı kıldırmıştır. Bu ise ashab-ı kiramın huzurunda olmuştu. Kimse onun bu yapağına tepki göstermemişti.

Ebû Yusuf ve Muhammed de şöyle demişlerdir; Vacib olan kendisine hutbe denilebilecek kadar olan sözler söylemektir. Şafii’nin görüşü de budur. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: Bu hususta söylenmiş en sahih görüş budur.

11- Peygamber Efendimizin Hutbelerinde Okuduğu Âyetler ile Verdiği Hutbelerinden Örnekler:

Müslim’in Sahih’inde Yâlâ b. Umeyye’den rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı minber üzerinde:

“Ey Malik… diye seslenecekler” (ez-Zuhruf, 43/77) âyetini okurken dinlemiştir, Müslim, II, 594; Buhâri, III, 1180, 1191, IV, 1N21: Tirmizi, II, 382; Müsned, IV, 223

Yine Müslim’de Abdurrahman kızı Amre’nin bir kızkardeşinden şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben

“Kaaf, çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki…” (Kaaf, 50/1) Sûresi’ni ancak Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ağzından her cuma günü bu sûreyi minber üzerinde okuyup dinlemem sonucunda ezberlemişimdir.” Müslim, II, 595; Müsned, VI, 435 Bu (rivâyet) daha önce Kaf Sûresi’nin baştaraflarında geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Davud’un el-Merâsîl adlı eserinde ez-Zührî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hutbesinin başı şöyle idi:

“Hamd, Allah’a mahsustur. O’na haradeder, O’ndan yardım diler, mağfiretini isteriz. Nefislerimizin şerlerinden O’na sığınırız, Allah’ın hidayet verdiği kimseyi hiç kimse sapüramaz. O’nun saptırdığını da kimse doğruya iletemez. Şehadet ederiz ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Muhammed de O’nun kulu ve Rasûlüdür. O’nu hak ile kıyâmetin az öncesinden müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere göndermiştir. Allah’a ve Rasûlüne itaat eden doğru yolu bulmuş demektir. Onlara İsyan eden kimse ise haddi aşmış, azmış demektir. Rabbimiz Allah’tan bizleri kendisine ve Rasûlüne itaat edenlerden, rızasına uyup, O’nu gazablandıran şeylerden uzak kalanlandan kılmasını dileriz. Şüphesiz ki biz O’nunla (hakkı bulabilir)iz ve yalnız O’na aidiz.!” Ebû Dâvûd, el-Merâsil, s. 102-103

Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bize ulaştığına göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe irad etti mi şöyle derdi:

“Gelecek olan herbir şey yakındır. Gelecek olanın uzak olması sözkonusu değildir. Kimsenin acelesi için Allah hiçbir şeyi çabuklaştırmaz. İnsanlar istedi diye hiçbir şeyi erkene almaz. İnsanların dilediği değil, Allah’ın dilediği (olur). Allah bir işin olmasını diler, insanlar bir başka iş ister. Fakat insanlar hoşlanmasa dahi Allah’ın dilediği olur. Allah’ın yakınlaştırdığını kimse uzaklaştıramaz, Allah’ın uzaklaştırdığını da kimse ytıkınlaştıramaz. Aziz ve celil olan Allah’ın izni ile olmadıkça hiçbir şey olamaz. ” Ebû Dâvûd, el-Merâsil, s. 103

Câbir dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma günü hutbe verir. Allah’a hamd u senada bulunup peygamberlerine salât ve selâm getirdikten sonra şöyle derdi:

“Ey insanlar! Sizin için birtakım işaretler vardır. Sizin için tesbit edilen o işaretlere kadar gidiniz. Sizin varabileceğiniz bir son nokta vardır, Sizin için tesbit edilmiş o son noktaya kadar gidiniz. Şüphesiz ki mü’min kul, birisi geçip gitmiş ve Allah’ın hakkında ne hüküm vereceğini bilemediği, diğeri ise geri kalmış ve Allah’ın onda ne yapacağını bilemediği iki korku arasındadır. O bakımdan kul, kendi nefsinden yine kendisi için alacaklarını alsın, Dünyasından âhireti için, gençliğinden yaşlılığı için, hayattan ölüm gelmeden önce (bir şeyler) alsın. Nefsim elinde olana yemin ederim ki; ölümden sonra hiç kimsenin (radıyallahü anhbbini) razı etmesine dair isteği kabul edilmeyecektir. Dünyadan sonra ise cennet ya da cehennemden başka bir yurt yoktur. İşte ben bunu sizlere söylüyorum. Kendim için, sizin için Allah’tan mağfiret diliyorum.” Deylemi, Firdevs, V, 278 -Hasanı Basri’den- fk-ylı;ıki, Şuabu’l-İmân, Vll, 360 -Hasan-ı Basri ismini zikretmediği bir s;ı lı;ı hin elen-

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine’ye geldiği sırada ilk cumada verdiği hutbe daha önceden geçmiş bulunmaktadır lik. el-Cumua, 62/H. âyetin tefsiri 2. başlık

12- Hutbeyi Dinleme Âdabı:

Hutbeyi dinleyen kimselerin hutbe dolayısıyla susmaları sünneten vacibtir. Sünnet olan, hutbeyi işitenin de, işitmeyenin de susmasıdır. İnşaallah her ikisi de aynı ecri alırlar. O esnada konuşan kimse lağvetmiş (boş iş yapmış) olur, fakat bundan dolayı namazı da bozulmaz.

Sahihte Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cuma günü İmâm hutbe okurken arkadaşına: Sus! diyecek olursan, sen lağvetmiş olursun.” ) Buhârî, I, 316; Müslim, II, 5H3; Dârimî, I, 437, 43«: Ebû Dâvûd, I, 290; Nesâî, IV, 104, IH»; İbn Mâce, I, 352; Muvatta’, I, 103; Müsned, II, 272, 2M0, 393. 39fi, 4S=>, 51H, 432

ez-Zemahşerî dedi ki: Hutbeyi dinleyen kişi arkadaşına: Sus! diyecek olursa lağvetmiş olur. Peki ya hatibin kendisi bu hususta (yani hutbeyi uzatmak suretiyle) aşırıya gidecek olursa, lağvetmiş olmaz mi? İslâm’ın garibliğinden, günlerin uğursuzluklarından Allah’a sığınırız.

13- Cemaatin Hatibe Yönelmesi:

İmâm minbere çıktığı takdirde insanlar ona yönelirler. Çünkü Ebû Davud, Mürsel olarak Ebân b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Cuma günü Adiy b. Sabit ile birlikte idim. İmâm (hutbeye) çıkınca -ya da minbere çıkınca dedi- ona doğru döndü ve dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a böyle davranırlardı Ebû Dâvud, el-Merâsit, s. 99-100; Beyhaki, es-Sünenu’l Kübrâ, III, 19K

İbn Mace bunu Adiy b. Sabit’ten, o babasından diye rivâyet etmiş olup,isnadda fazladan şunu da belirtir: Babasından (rivâyetle) dedi ki; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minber üzerinde ayağa kalktı mı ashabı ona doğru yüzlerini çevirirlerdi, İbn Mace dedi ki: Bu hadisin (senedinin) muttasıl olacağını ümit ederim İbn Mâce, I, 360, ancak İbn Mâceye ait olduğu belirtilen kayıt yok. Derim ki; Hafız Ebû Nuaym dedi ki: Bize Muhammed b. Ma’mer anlattı dedi ki: Bize Abdullah b. Muhammed b. Naciye anlattı dedi ki: Bize Abbâd b. Yakub anlattı dedi ki: Bize Muhammed b. el-Fadl el-Horasanî anlattı, O Mansur’dan, o İbrahim’den, o Alkame’den, o Abdullah’tan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıktı mı yüzlerimizi ona doğru çevirirdik. Bunu Mansur dan tek başına (münferiden) Muhammed b. el-Fadl b. Atiyye rivâyet etmiştir Ebû Ya’la’, Müsned, IX, 281-282

14- İmâm Hutbe Verirken Mescide Giren Namaz Kılar mı?:

İmâm hutbe verirken mescide giren kimse Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-‘e göre (Tahiyyetu’l-Mescid) namazı kılmaz. İbn Şihab’ın -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ve başkalarının görüşü de budur. Muvatta’’ da ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İmâmın minbere çıkması, namaz kılmayı sona erdirir. Onun konuşması da konuşmayı sonu erdirir Muvatta’, I, 103 Bu rivâyet mürseldir.

Müslim’in Sahih ‘inde Cabir’in rivâyet ettiği hadise göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cuma günü sizden herhangi bir kimse İmâm hutbe verirken gelecek olursa, hemen iki rekat kılıversin ve bunları kısa kessin. ” Müslim, II, 597; İbn Huzeyme, Sahih, III, 167; İbn Hibbân, Sahih, VI, 247-24S; Beyhaki, es-Sunenü’t-Kübrâ, III, 194; Dârakutnî, II. 14. Bu ise namaz kılınacağı hususunda açık bir ifade olup Şafii ve başkaları da bu görüştedir.

15- İmâm Hutbe Verirken. Uyumak:

İbn Avn, İbn Sîrîn’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bizden öncekiler İmâm hutbe verirken uyumayı mekruh kabul eder ve bu hususta ağır ifadeler kullanırlardı. İbn Avn dedi ki: (İbn Şîrîn) daha sonra benimle karşılaştı ve: Ne dediklerini biliyor musun? diye sordu (ve devamla) dedi ki: Böyleleri elleri boş dönen bir seriyyeye (sefere çıkan askeri birliğe) benzerler. Sonra dedi ki: Elleri boş dönenler ne demektir biliyor musun? Hiçbir ganimet elde edemeyenler, demektir.

Semura b. Cundüb’ten rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse uyuklayacak olursa arkadaşının oturduğu yere geçsin, arkadaşı da onun oturduğu yere geçsin.” İbn Hibbân, Sahih, VII, 32 Hâkîm, Müstedrek, I, 428; Tirmizî, II, 404; Ebû Dâvûd, I, 292; Müsned, II, 22, 32; 135; hepsi de aynı manada az lafzi farkla, İbn Ömer’den.

16- Cuma Namazının Şimdiye Kadar Sözünü Etmediğimiz Diğer Bazı Faziletleri ve Farz Oluşu:

Burada daha önce sözünü etmediğimiz cuma namazının fazileti ve farz oluşu ile ilgili bazı açıklamalarda bulunacağız.

Hadis İmâmlarının Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma gününü sözkonusu ederek: “Bugünde öyle bir an vardır ki, namaz kılan müslüman bir kul, bu anı denk düşürüp yüce Allah’tan bir şey isteyecek olursa, mutlaka Allah o kimseye o istediğini verir.” diye buyurdu ve eliyle bu anın oldukça kısa bir an olduğunu işaret etti. Buhârî, 1, 316, V, 2029, 2350; Müslim, II, 583, >H4; Tirmizî. II, 362; Nesâî, III. 115, İbn Mâce, I, 360, Muvatta’, I, 108; Müsned, II, 235, 255, 272, 2H0, 2«4…

Müslim’in Sahih’inde Ebû Mûsa’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “O İmâmın (hutbe İçin) oturması ile namazın biteceği vakte kadarki süre arasındadır.” Müslim, II, 5S4; Dârimi, I, Mi; Ebû Dâvûd, I, 276; Müsned, II, 272’de Ebû Saki el-Mııtlri ile Ebû Hüreyre’den gelen bir rivâyette bu anın “ikindiden sonra” olduğu açıklanmaktadır.

Enes’ten gelen hadiste belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün yanımıza çıkmakta gecikti. Yanımıza çıkıp gelince: Bir süre geç kaldın, dedik; şöyle buyurdu: “Çünkü Cebrâîl bana üzerinde siyah bir nokta bulunan beyaz bir aynayı andırır bir şey ile yanıma geldi. Ben: Bu nedir, ey Cebrâîl, dedim o dedi ki: Bu cumadır. Onda hem senin için, hem ümmetin için bir hayır vardır. Yahudilerle, hristiyanlar bugüne denk gelmek istediler de isabet ettiremediler. Allah sizi bugüne iletti. Ben: Ey Cebrâîl ya şu siyah nokta nedir? dedim, şöyle dedi: Bu cuma gününde olup denk düşüren her müslüman kulun, Allah’tan bir hayır isteyip de mutlaka onu o kimseye verdiği yahutta onun bir benzerini onun için kıyâmet gününe sakladığı ya da onun gibi bir kötülüğü ondan geri çevirdiği o malum andır. Şüphesiz ki o gün Allah nezdinde günlerin en hayırlısıdır ve şüphesiz cennetliler o güne “el-mezîcT günü ismini verirler” diye hadisi zikretti. Ebû Yala, Müsned, VII, 22H; Tebarâni, Evsaf, VII, 15.

İbnu’l-Mübarek ve Yahya b. Sel lam dedi ki: Bize el-Mesudi, el-Minhâl b. Amr’dan anlattı. O Ebû Ubeyde b. Abdullah b. Utbe’den, o İbn Mes’ûd’dan naklen dedi ki: Cumaya gitmekte birbirinizle yarışınız. Şüphesiz ki şanı yüce Allah her cuma günü cennetliklere beyaz kâfurdan bir tepe üzerinde görünür. Onlar bu günde ona yakın olurlar, -İbnu’l-Mübarek dedi ki-: Dünyada iken cumaya çabuk gidişlerindeki kadarıyla… İbnül-Mübarek, Zühd, I, 131; Abdullah b. Ahmed, es-Sünne, Demmâm, 1406, I, 259 Yahya b. Sellam da dedi ki: Dünyada iken cumaya gitmek için hızlı davrandıkları gibi… (Yahya) şunu da eklemektedir: Onlara daha önce hiçbir şekilde görmedikleri türden keramet (yüce makam ve lütuflar) ihsan eder. Yahya dedi ki: Ben el-Mesudi’den başkasının bu rivâyette şunu da eklediğini duydum: İşte bu da yüce Allah’ın:

“Yanımızda fazlası da var” (Kaf, 50/35) âyetinin anlattığıdır Yahya b. Sellâmın naklettiği bu bölümü büyük bir kısmıyla Abdullah b. Ahmed, es-Sünne, I, 259’da zikretmektedir.

Derim ki: Hadisteki “bir tepe üzerinde” ifadesinden kasıt cennet ehlidir. Onlar bir tepe üzerinde bulunacaklar demektir. Nitekim el-Hasen yaptığı rivâyette şöyle demektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz cennetlikler her cuma gününde kâfurdan bir tepe üzerinde Rabblerine bakacaklardır. Bu uzayıp giden tepenin iki ucu görünmez. Orda her iki kıyısı misk olan bir nehir akar. Üzerinde Kur’ân’ı öncekilerin de, sonrakilerin de duyduğu en güzel seslerle okuyacak cariyeler bulunacaktır. Evlerine geri döndüklerinde herbir kişi bu cariyelerden dilediğinin elinden alıp gider. Daha sonra inciden köprüler üzerinden geçerek evlerine giderler. Eğer yüce Allah onlara evlerini göstermeyecek olursa, yüce Allah’ın her cumada onlara yeniden yaratacağı şeyler dolayısıyla kendiliklerinden evlerinin yolunu bulamazlar.” Bunu Yahya b. Sellam zikretmiştir. ulaşabildiğimiz kaynaklarda bu lafızı tesbit edemedik.

Enes’ten de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İsraya götürüldüğüm gece Arşın altında yetmiş tane şehir gördüm. Herbir şehir sizin bu şehirlerinizin yetmiş kat büyüklüğündedir. Allah’ı teşbih ve takdis eden meleklerle doludur. Teşbihlerinde: Allah’ım, cuma gününe hazır bulunan kimselere mağfiret buyur. Allah’ım, cuma günü gusleden kimselere mağfiret buyur, derler.” Bu hadisi es-Sa’lebi zikretmiştir.

Kadı eş-Şerif Ebû’l-Hasen Ali b. Abdullah b. İbrahim el-Haşimi el-İsevî -Îsa b. Ali b. Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh)’ın soyundandır- sahih bir sened ile Ebû Mûsa el-Eş’arî’den rivâyet ettiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah kıyâmet gününde günleri gerçek şekilleri ile varedeceği; cuma gününü aydınlık bir çiçek gibi var edecektir. Cumaya devam edenler etrafını eşine zifaf için hazırlanan gelin gibi etrafını saracaklardır. Onların önünü aydınlatacak, onlar da ışığında yürüyeceklerdir. Renkleri kar gibi beyaz, kokulan misk gibi etrafa yayılacaktır. Kâfurdan dağlarda dolaşacaklar. Bütün cinler, melekler hayretle onların yol alışlarına bakacaklardır. Onlar cennete girecekler ve Allah’tan ecir bekleyerek ezan okuyan müezzinler dışında kimse de onlarla birlikte olmayacaktır.” İbn Huzeyme, Sahih, III, 117; Hâkim. Müstedrek, I, 412; Beyhakî, Şuabu’l-îman, III, 113

İbn Mace’nin Sünen’inde Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cuma bir dahaki cumaya kadar -büyük günahlar işlenmediği sürece- ikisi arasındakilere keffaret teşkil eder.” Bu hadisi bu manada Müslim de rivâyet etmiştir. İbn Mâce, I, 345; Müslim, I, 209; Tirmizî, I, 4lü; Müsned, II, 494

Evs b. Evs es-Sakafi’den dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kim cuma günü başını yıkar ve(ya) gusledip erken vakitte çıkar ve binmeksizin yürüyerek erkence gider, İmâma yakın bir yerde oturup hutbeyi dinleyip boş bir iş yapmazsa, attığı herbir adım karşılığında onun için bir yıllık oruç tutmuş ve namaz kılmış gibi ecir yazılır. ” Ebû Dâvûd, I, 95; İbn Hibbân, Sahih, Vlt, 20; Hâkim, Müstedrek, I, 418; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, HI, 229; Taberâni, Kebir, I, 215; Beyhakî, Şuabu’l-îman, III, 97; (hadisin bazı lâfızlarının tercemesi, hadisin sonunda İbn Hihbanın ve Beyhâki nin Şuab’da yaptığı açıklamalara göre yapılmıştır).

Cabir b. Abdullah’tan dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbe İrad ederek buyurdu ki: “Ey insanlar! Ölmeden önce Allah’a tevbe ediniz. İşlerle meşgul olmadan önce salih ameller işlemekte elinizi çabuk tutunuz. Sizinle Rabbinizin arasındaki bağı O’nu çokça zikretmek, gizli açık hallerde çokça sadaka vermek suretiyle sağlamlaştınnız ki size rızık verilsin, yardım olunsun ve mükâfat verilsin. Bilin ki Allah sizlere bulunduğum bu yerde, içinde bulunduğum bu ayda, bu yılda kıyâmet gününe kadar cumayı farz kılmıştır, ben hayattayken yahutta vefatımdan sonra her kim -âdil ya da zalim bir İmâmı bulunduğu halde- onu hafife alarak ya da inkâr ederek terkedecek olursa, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin. İslerinde ona bereket ihsan etmesin. Hatta şunu bilin ki onun namazı da olmaz, zekâtı da olmaz, haccı da olmaz. Hatta onun orucu da olmaz, iyilikleri de olmaz. Tevbe edinceye kadar… Kim tevbe ederse Allah da onun tevbesini kabul eder. Şunu bilin ki; kesinlikle hiçbir kadın bir erkeğe İmâm olamaz. Bedevi bir Arap, bir muhacire İmâm olamaz. Günahkâr bir kimse, mü’min bir kimseye İmâm olamaz. Ancak kılıcından ya da kamçısından korktuğu bir sultanın bu hususta onu baskı altında mecbur tutması hali müstesnadır.” İbn Mâce, I, 343; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 171; Ebû Yala, Müsned, III, 3S2; Abd b. Humeyd, Müsned, s. 344; hadisin senedine dair değerlendirme için bk. Beyhaki, aynı yer; İbn Adiyy el-Kâmil, IV, 181

Meymun b. Ebi Şeybe dedi ki: Haccac ile birlikte bir cuma kılmak istedim. Gitmek üzere hazırlandım, sonra şöyle dedim: Ben nereye gidiyorum. Şu günahkâr kimsenin arkasında namaz mı kılacağım? Bir sefer: Gideyim dedim, bir sefer gitmeyeyim dedim. Sonra da gitmekte karar kıldım. Evin bir tarafından birisi bana şöyle seslendi:

“Ey îman edenler! Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın,”

17- Allah’ın Yanında Bulunanlar Dünyalıklardan Hayırlıdır:

“De ki:’Allah’ın yanındaki eğlenceden de, ticaretten de hayırlıdır”

âyeti iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre Allah’ın yanındaki namazınızın sevabı sizin eğlence zevkinizden ve ticaretinizin sağladığı faydadan daha hayırlıdır. İkincisine göre Allah’ın sizin için ayırmış olduğu rızkınız, elde eniğiniz eğlence ve ticaretinizden daha hayırlıdır.

Ebû Recâ el-Utaridî:

“Allah’ın yanındaki eğlenceden de, ticaretten de hayırlıdır” anlamındaki âyeti; “Îman edenler için…” ziyadesiyle okumuştur.

“Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Yani O rızık verenlerin, rızıklandıranların en hayırlısıdır. O halde O’ndan isteyiniz. Onun yanındaki dünya ve âhiret hayırların: elde etmek için O’na itaat ile O’ndan yardım isteyiniz.

(Cumua Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Cuma 10

Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın, Allah’ın lütfundan arayın ve Allah’ı çokça anın ki kurtuluşa eresiniz.

Diyanet Vakfı
Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allahın lütfundan isteyin. Allahı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.

Kurtubi Tefsiri
Artık o namaz kılındı mı yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfündan arayın ve Allah’ı çok hatırlayın. Tâ ki umduğunuzu elde edesiniz.

“Artık o namaz kılındı mı yeryüzüne dağılın” âyetindeki bu emir mübahlık bildiren bir emirdir. Yüce Allah’ın:

“İhramdan çıktığınızda avlanın” (el-Mâide, 5/2) âyeti gibidir. Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır: Namazı kılıp bitirdiğinizde ticaret ve ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere yeryüzüne yayılın.

“Ve Allah’ın lütfundan” yani rızkından

“arayın.”

İrak b. Mâlik, cuma namazını kıldı mı namazdan çıkar, mescidin kapısında durur ve şöyle dermiş: Allah’ım, ben Senin çağrına icabet ettim. Farz kıldığın namazı kıldım ve bana emrettiğin gibi işte dağılıyorum. Bana lütfundan rızık ver, Sen rızık verenlerin en hayırlısının.

Cafer b. Muhammed yüce Allah’ın:

“Ve Allah’ın lütfundan arayın” âyetinde kastedilenin cumartesi günü çatışmak olduğunu söylemiştir.

el-Hasen b. Said b. el-Müseyyeb’den, ilim talebi olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. Nafile namaz olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onlara herhangi bir dünyalık talebinde bulunmak emrolunmuş değildir. Emrolunan ancak hastaları ziyaret etmek, cenaze namazlarına katılmak, Allah için kardeş bildiği kimseleri ziyaret etmek(dir.)

“Ve Allah’ı çok hatırlayın.” İtaat ile, dille size nimet olarak ihsan etmiş olduğu Farzları eda etme muvaffakiyetine şükretmek ile

“… çok hatırlayın… Ta ki umduğunuzu elde edesiniz.” Said b. Cübeyr dedi ki; Allah’ı hatırlamak (zikir) yüce Allah’a itaat etmek demektir. Allah’a İtaat eden O’nu zikretmiş olur. O’na itaat etmeyen kimse çokça teşbih eden birisi olsa dahi Allah’ı zikreden, O’nu anan bir kimse olamaz. Bu söz, el-Bakara Sûresi’nde (2/152-153. âyetin tefsirinde) merfu (Peygamber –sallallahü aleyhi ve sellem- ın sözü) olarak geçmiş bulunmaktadır.

Cuma 9

Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allahı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit, Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız:

1- Cuma Gününün İsmi ve Bu İsmi Alışı:

“Ey îman edenler! Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit”

âyetindeki: “Cuma” lâfzını Abdullah b. ez-Zübeyr, el-A’meş ve başkaları “mim” harfini sakin olarak; diye okumuşlardır. Bunlar (mim harfini ötreli okuyuşla birlikte) iki ayrı söyleyiş olup her ikisinin de çoğulu: ile …diye gelir.

el-Ferrâ’ dedi ki: “Mim” harfi sakin olarak “cum’a” denildiği gibi, ötreli olarak “cumua” diye ve “mim” harfi üstün olarak “cuma” diye de söylenir. O vakit bu, günün sıfatı olur. İnsanları toplayan (gün) demek olur. Nitekim gülen kimseye: denilmesi de böyledir.

İbn Abbâs dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm teskîl (ifadeleri ağır telaffuz etmek) ve tefhim (ifadeleri rahat ve anlaşılır telaffuz etmek) suretleri ile inmiştir. Dolayısıyla siz de bu kelimeyi -“mim” harfinin ötreli okunuşunu kastederek-; “Cumua” diye okuyunuz.

el-Ferrâ’ ve Ebû Ubeyd şöyle demişlerdir: Tahfif ile (“mim” harfini sakin okumak) kıyasa daha uygun ve daha güzeldir. Nitekim; “Oda” kelimesinin çoğulu diye, “Sonradan çıkmış hayret verici şey’in çoğulunun; diye, “hücre”nin çoğulunun diye gelmesi gibi. “Mim” harfini üstün okuyuş ise Akiloğullarının şivesidir. Bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şivesi olduğu da söylenmiştir. Sel man’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Cumaya bu ismin veriliş sebebi yüce Allah’ın bugünde Âdem’in hilkatini cem etmiş olmasından dolayıdır.” Deylemi, Firdevs, I, 346

Bir diğer görüşe göre bu ismin verilmesine sebeb yüce Allah’ın herbir şeyin yaratılışını bugünde bitirmiş olması ve bunun sonucunda da bütün mahlukatın bugünde toplanmış olmasıdır. Bugünde cemaatlerin toplanması için bu ismin verildiği söylendiği; gibi namaz için insanların bugünde toplanması dolayısıyla bu ismin verildiği de söylenmiştir.

Buradaki: “…den, dan”; “…de, da” anlamında olup bu da; “Günü(nde)” demektir. Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“Bana gösterin… yeryüzünde neyi yaratmışlar.?” (el-Ahkaf, 46/4) âyetine benzer. Burada da bu edat; anlamındadır.

2- Cuma Gününe Bu İsmi İlk Veren ve tik Cuma Namazı:

Ebû Seleme dedi ki: (Hutbe esnasında): “Emma ba’du: imdi, bu başlangıçtan sonra asıl maksadımıza gelecek olursak…” diyen ilk kişi Ka’b b. Luey’dir. Cuma gününe bu ismi ilk veren kişi de odur Daha önce bugüne “el-arûbe’ deniliyor idi. Bugüne cuma ismini ilk verenlerin ensar olduğu da söylenmiştir.

İbn Şîrîn dedi ki: Medineliler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye gelmeden ve cuma (farzı) inmeden önce cuma için toplandılar. Bugüne cuma ismini verenler de onlardır. Şöyle ki: Dediler ki: Yahudilerin yedi günde bir biraraya gelip toplandıkları bir günleri vardır, o da cumartesidir, Hristiyanların da böyle bir günleri vardır, o da pazardır. Gelin biz de kendimiz için biraraya gelip toplanacağımız, Allah’ı anıp namaz kılacağımız ve birtakım hatırlatmalarda bulunacağımız bir gün kararlaştıralım -ya da buna benzer sözler söylediler-. Yine dediler ki: Cumartesi yahudilerin, pazar günü hristiyanların günüdür, Siz de bu günü Arube günü olarak tesbit ediniz. Bunun üzerine (Ebû Umame künyeli) Es’ad b. Zürare (radıyallahü anh)’ın etrafında toplandılar. O da o gün onlara iki rekat namaz kıldırdı, onlara öğüt verdi. Biraraya gelip toplandıkları vakit bu güne “cuma günü” ismini verdiler. Es’ad onlara bir koyun kesti, sayıca az oldukları için öğlen ve akşam onu yediler. İşte İslam tarihindeki ilk cuma budur.

Derim ki: İleride de geleceği üzere rivâyet edildiğine göre o vakit oniki kişi idiler. Yine bu rivâyette belirtildiğine göre onları biraraya toplayıp onlara namaz kıldıran kişi Es’ad b. Zürare’dir. Abdu’r-Rahmân b. Ka’b b. Mâlik’in babası Ka’b’dan rivâyet ettiği hadiste de -geleceği üzere- böyledir.

el-Beyhakî de şöyle demektedir: Bize Mûsa b. Ukbe’den, o İbn Şihab ez-Zühri’den rivâyet ettiğine göre Mus’ab b. Umeyr Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye gelmeden önce Medine’de müslümanları cuma namazı için toplayan ilk kişidir. el-Beyhakî dedi ki: Mus’ab’in cuma namazı için müslümanları Es’ad b. Zürare’nin yardımıyla toplamış olması ve bundan dolayı Ka’b’ın bu işi ona (Mus’ab’a) izafe etmiş olması da mümkündür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına kıldırdığı ilk cuma namazına gelince, siyer ve tarih bilginleri şöyle demişlerdir;

Rasûlullah rebiu’l-evvel ayının pazartesiye rastlayan onikinci günü kuşluk vakti sıcağın arttığı sırada Küba’da Amr b. Avfoğulları yanında muhacir olarak gelip konakladı. İşte o seneden itibaren tarih başlatılmaktadır. Küba’da perşembe gününe kadar kaldı ve mescidlerini tesis etti. Sonra cuma günü Medine’ye çıktı. Salim b. Avfoğulları diyarında bir vadilerinin iç tarafında cuma namazı vakti geldi. Salim b. Avfoğulları o yeri mescid edindiler. Peygamber onları cuma vakti topladı ve onlara hutbe okudu. Medine’de verdiği ilk hutbe odur. Bu hutbede şunları söylemişti:

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım diler, O’ndan mağfiret ve hidayet dilerim. O’na îman eder, O’nu inkâr etmem, Onu inkâr edenlere de düşmanlık ederim. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed, O’nun kulu ve Rasûlüdür. Rasüllerin arkasının kesildiği, ilmin azaldığı, insanların sapıttığı, zamanın kesintiye uğradığı, kıyâmetin yaklaştığı, (son) vadenin oldukça yakın olduğu bir zamanda onu hidayet ile, hak din ile nûr ile, öğüt ile, hikmet ile göndermiştir. Allah’a ve Rasûlüne itaat eden doğruyu bulmuş olur. Allah’a ve Rasûlüne isyan eden azmış, kusurlu hareket etmiş ve (haktan) alabildiğine uzak bir sapıklıkla sapıtmış olur.

Size Allah’a karşı takvalı olmanızı tavsiye ederim. Çünkü müslümanın müslümana yaptığı en hayırlı tavsiye onu âhirete (yönelik amelleri işlemeye) teşvik etmek, ona Allah takvasını emretmektir.

Allah’ın size kendisinden sakınmanızı emrettiği şekilde Allah’ın sakındırdığı şeylerden de sakınınız, Şüphesiz ki Allah korkusu, -Allah takvası gereğince Rabbinden korkarak ve sakınarak amel eden kimseler için- âhiretten elde etmeyi ümit ettiğiniz şeylere karşı çok gerçek bir yardımcıdır. Gizli ve açık hallerinde kendisi ile Rabbi arasındaki işleri ıslah edip, bu işlerle Allah’ın rızasından başkasını niyet etmeyen kimseler için (bu hali); dünya işinde o kimse için bir şan ve şeref, kişinin dünyada iken önden gönderdiği şeylere ihtiyaç duyacağı vakit olan ölümden sonrası için de bir azık olur. Bu şekilde olmayan amellerine gelince, kendisi ile o amel arasında oldukça uzak bir mesafe olmasını temenni edecektir.

“Allah, size kendisinden sakınmanızı emreder, Allah kullarına çok merhametlidir.” (Âl-i İmrân, 3/30)

Söylediğini doğru çıkartan, sözünü gerçekleştiren O’dur, O’nun sözünün yerine gelmemesi, gerçek olmaması mümkün değildir. Çünkü yüce Rabbimiz:

“Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici değilim.” (Kâf, 50/29) diye buyurmaktadır.

O halde ister dünya işinizde, ister âhirde ait işlerinizde, gizli ve açık hallerde Allah’tan korkunuz. Çünkü

“kim Allah’tan korkarsa, onun günahlarını örter ve mükâfatını büyütür.” (et-Talâk, 65/5) Kim de Allah’tan korkarsa, o pek büyük bir kurtuluşa erişir. Allah’ın takvası demek, O’nun gazabını, O’nun azabını, O’nun öfkesini gerektiren şeylerden sakınmak demektir. Allah’tan korkmak (takva), yüzleri ağartır, Rabbi hoşnut eder, dereceyi yükseltir. O halde (takvadan) payınızı alınız ve Allah’ın huzurunda kusurlu hareket etmeyiniz. O size Kitabını öğretmiş ve önünüze yolunu açmış bulunmaktadır. Ta ki kimlerin doğru söylediklerini ortaya çıkarsın, kimlerin de yalancı olduklarını göstersin. O halde Allah size nasıl ihsan ettiyse, siz de ihsan ediniz. O’na düşmanlık edenlere düşman olunuz. Allah yolunda hakkıyla cihad ediniz. Sizi O seçti ve size müslümanlar ismini verdi. Böylece helâk olan apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayat bulan apaçık bir delil üzere hayat bulsun. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah’ı çokça anınız, ölümden sonrası için amel ediniz. Şüphesiz ki kendisi ile Allah arasında olanı ıslâh edene, Allah, kendisi ile insanlar arasındaki hallerde elverecektir. Çünkü yüce Allah insanlar hakkında hükmeder, fakat insanlar O’nun hakkında hüküm veremezler. O insanlara maliktir, onlar O’na malik değildir. Allah en büyüktür. Güç ve kuvvet pek yüce ve pek büyük olan Allah’tandır.”

Bundan sonra kılınan ilk cuma ise Bahreyn kasabalarından “Cuvâsâ” diye bilinen bir kasabada kılınan cuma olmuştur.

Bugüne “cuma” ismini veren ilk kişinin -önceden de geçtiği gibi- Kureyşlilerin Ka’b’ın etrafında toplanmaları sebebiyle Ka’b b. Luey b. Galib olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Cuma Namazının Muhatabları Mü’minlerdir:

Yüce Allah, mü’minlerin şan ve şerefini yüceltmek ve ona dikkat çekmek üzere, kâfirleri dışarda tutarak, cuma namazının kılınması hususunda mü’minlere hitab ederek:

“Ey îman edenler” diye buyurmakta, sonra da bu günü

“çağrıda bulunmak” özelliği ile zikretmektedir. Her ne kadar yüce Allah’ın

“namaza çağırdığınızda…” (el-Mâide, 5/58) âyetinin genel ifadesinin kapsamına girmiş olmakla birlikte (özellikle bugün için çağrıda bulunmak özelliğini sözkonusu etmesi) bu çağrının vücubuna ve farziyetinin pekiştirilmesine delalet etmesi İçindir.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Burada sözkonusu olan namazın, cuma namazı olduğu bizatihi lâfzın kendisinden değil, icmâ’ ile bilinen bir husustur.

İbnu’l-Arabî de şöyle demektedir: Bence bu bizatihi lafızdaki bir nükteden bilinen bir husustur. Bu da yüce Allah’ın: “Cuma günü” lâfzından anlaşılmaktadır ve bu lâfız bunu ifade etmektedir. Çünkü o güne mahsus çağrı (nida) bu gündeki bilinen o namazdır. Onun dışındaki çağrılar (nidalar) ise diğer günler hakkında umumidir. Eğer bundan maksat cuma namazı için çağrıda bulunmak olmasaydı, bu çağrının o güne tahsis edilmesinin ve izafe edilmesinin herhangi bir anlam ve bir faydası olmazdı.

4- Cuma Günü Ezanları (Çağrıları):

Ezanın hükümlerine dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/58. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

(Cuma günleri) ezan, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde diğer namazlardaki gibi idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere oturdu mu birisi ezan okurdu, Ebû Bekir, Ömer ve Kûfe’de Ali (Allah hepsinden razı olsun) de böyle yapıyorlardı. Daha sonra Osman (radıyallahü anh) insanların Medine’de kalabalıklaşması üzerine “ez-Zevrâ” diye adlandırılan evinin üzerinde okunan üçüncü bir ezan ilave etti. ‘Üçüncü ezandan kasıt, zeval vakti okunan ezandı. Ona Üçüncü ezan denilmesi, minberdeki İmâmın önünde okunan ezan ile namaz için getirilen kametten ayrı olmasındandır, litınii göre bu ezan, edası itibariyle ilk, Osman (radıyallahü anh) in içtihadı ve sair ashabın itiraz etmeyip susmalıyla teşrî edilmiş olması yönüyle lesıT zamanı itibariyle üçüncüdür, (Arapça baskıyı hazırlayanın notu) İnsanlar ezanı duydular mı camiye gelirler, Osman minbere oturdu mu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müezzini ezanı okur, sonra Osman hutbe irad ederdi. Bunu İbn Mace Sünen’inde Muhammed b. İshak’in, ez-Zühri’den, onun es-Sâib b. Yezid’den naklettiği bir hadis olarak zikretmektedir. es-Saib b. Yezid dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir tek müezzini vardı. Kendisi (minbere) çıktı mı o müezzin ezan okur, indi mi kamet getirirdi. Ebû Bekir ve Ömer de böyle idi. Osman (halife) olup, insanlar çoğalınca pazarda ez-Zevrâ diye adlandırılan bir evin üzerinde üçüncü bir ezan ilave etti. Sonra (Osman minbere) çıktı mı ezan okur, indi mi kamet getirirdi. Bıthâri, I, 309, 310

Buhârî de bu hadisi bu manada değişik yollarla rivâyet etmiştir. Bunların birisinde şöyle denilmektedir: Cuma günü okunan ikinci ezanı Osman b. Affân mesaide gelenlerin sayısı çoğalınca emretmişti. Cuma günü İmâm (minbere çıkıp) oturduğu zaman okunurdu. Buhâri, I, 310

el-Maverdi dedi ki: Birinci ezan sonradan ortaya çıkarılmıştır. Medine’nin genişleyip ahalisinin çoğalması esnasında insanlar hutbeye yetişmek üzere hazırlansınlar diye bunu Osman b. Affân çıkardı. Ömer (radıyallahü anh) da insanların alışverişlerini bırakmaları için mescidin çarşıya bakan tarafında ezan okunmasını emretmiş idi. Cemaat gelip toplandı mı mescitte ezan okunurdu. Osman (radıyallahü anh) da mescidde iki ezan okuttu. Bu açıklamayı da İbnu’l-Arabi yapmıştır.

Sahih hadiste belirtildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ezan bir tane idi. Osman döneminde ez-Zevrâ üzerinde üçüncü ezanı ilâve etti. Hadiste buna üçüncü ezan denilmesi bunun kamete de izafe edilmesinden dolayıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Her iki ezan arasında dileyen kimse için namaz vardır (dileyen namaz kılabilir).” Buhârî, I, 225; Müslim, I, 573; Tirmizî, I, 351: Dârimî, I, 337, Dârakutni, I, 266; Ebû Dâvûd, li, 26; Nesâî, II, 2H; İbn Mâce, I, 368; Müsned, V, H 55, 57 denilmektedir ki, bundan maksat ezan ile ikamet arasındaki süredir. İnsanlar (üçüncüsünün) asli bir ezan olduğunu zannettiklerinden bu sefer ezan okuyan müezzin sayısını da üçe çıkardılar, bu da bir yanılma oldu. Sonra bu üç ezanı tek bir vakitte okumaya başladılar. Bu sefer yanılma üstüne yanılma oldu. Ben Medinetu’s-Selam’da minare ezanından sonra müezzinlerin İmâmın önünde minberin altında ve cemaat arasında ezan okuduklarını gördüm. Tıpkı bizde daha önce geçmiş dönemlerde yaptıkları gibi (yapıyorlardı); fakat bütün bunlar sonradan ortaya çıkarılmış şeylerdir.

5- Cuma Namazına Gitmenin Mahiyeti ve Hükmü:

“Allah’ın zikrine koşun” âyetinde geçen “koşma”nın anlamı hakkında üç görüş vardır:

1. Birinci görüşe göre bundan maksat, kast ile yönelmektir. el-Hasen dedi ki: Allah’a yemin ederim ki burada maksat ayaklar üzerine koşmak değildir. Maksat kalp ve niyetle koşmaktır.

2- Maksat ameldir. Yüce Allah’ın:

“Kim de mü’min olarak âhireti diler ve bunun için gereği gibi çalışırsa…” (el-İsra, 17/19);

“Şüphesiz sizin yapıp ettikleriniz çeşit çeşittir.” (el-Leyl, 92/4) âyeti ile:

“İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur.” (en-Necm, 53/39) âyetinde olduğu (“koşmak” anlamını da taşıyan “sa’y etme”nin amel etmek anlamında kullanıldığı) gibi. Cumhûrun görüşü budur. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Onlardan sonra bir kavim onlara yetişsin diye koştular (sa’y ettiler, çalıştılar.)”

Yine şöyle demiştir:

“(Gatafan b. Sa’d’ın bir kolu olan) Ğayz b. Murre’nin iki adamı gayret

ettiler, çalıştılar, Aşiretin arasındaki (barış antlaşması) kan ile çatlatıldıktan sonra.”

Buna göre âyet, yüce Allah’ın zikrine gitmek için çalışın ve bundan önce yapılması gereken gusül, temizlenmek ve Allah’ın zikrine yönelmek gibi işlerle uğraşın, demektir.

3- Buradaki koşmak’tan (ta’y etmek’ten) kasıt, ayaklar üzerinde koşmaktır. Ancak bu bir fazilettir, bir şart değildir. Buhârî’de belirtildiğine göre Ebû Ays b. Cebr -ki ismi Abdurrahman olup, ashabın büyüklerindendi- cuma namazına piyade olarak yürüyüp gitti ve şöyle dedi: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Allah yolunda her kimin ayakları tozlanacak olursa, o kimseyi Allah cehennem ateşine haram kılar. ” Buhâri, 1, jOH; Tirmizî, IV, 170; Nesâî, VI, 14; Müsned, III, 479

Âyetin zahirinin dördüncü anlama gelme ihtimali de vardır ki bu da hızlıca yürümektir. İbnu’l-Arabi dedi ki: En bilgin sahabiler ile ilk dönem fakihlerinin kabul etmediği şekil ise budur.

Ömer (radıyallahü anh) bu âyeti: “Allah’ın zikrine gidin” diye okumuş ve böylelikle zahiri ifadenin delalet ettiği hızlıca yürümek ve koşmak anlamından uzaklaşmak istemişti. İbn Mes’ûd da böylece okumuş ve şöyle demiştir Eğer “koşun” diye okuyacak olursan ridam düşünceye kadar koşardım.

İbn Şihab İse; “O yolu izleyerek Allah’ı zikretmeye gidin” diye okumuştur, Bütün bunlar onların tefsir olmak üzere izledikleri bir yoldur, yoksa münezzel olan Kur’ân-ı Kerîm’i bu şekilde okumaları anlamında değildir. Tefsir sadedinde de Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri ile birlikte okunması caizdir.

Ebû Bekr el-Enbarî dedi ki: Mushafa muhalefet eden kimseler Ömer ve İbn Mes’ûd’un kıraatleri ile Haraşe b. el-Hurr’un naklettiği şu rivâyeti delil göstermişlerdir: Beraberimde üzerinde

“Allah’ın zikrine koşun” âyetinin da yazılı olduğu bir parça bulunduğu bir sırada, Ömer (radıyallahü anh) beni gördü. Ömer bana: Bunu sana böylece kim okuttu? dedi. Ben: Ubeyy dedim. Ömer; Ubeyy aramızda mensuh şekliyle en çok okuyanımızdır, dedikten sonra: Allah’ın zikrine gidin” diye okudu. Bize İdris anlattı, dedi ki: Bize Halef anlattı, dedi ki: Bize Huşeym, el-Muğire’den, o İbrahim’den, o Haraşe’den anlattı, diyerek bu rivâyeti zikretti. Ayrıca bize Muhammed b. Yahya anlattı. Bize Muhammed -ki o İbn Sa’dân’dı- haber verdi, dedi ki: Bize Süfyan b. Uyeyne, ez-Zührî’den anlattı, ez-Zührî Salim’den, o babasından naklen dedi ki: Ben hiçbir zaman Ömer’i “Allah’ın zikrine gidin” diye okurken dinlemiş değilim. Yine bize İdris haber vererek dedi ki: Bize Halef anlattı dedi ki: Bize Hüseyni el-Muğire’den anlattı. O İbrahim’den rivâyet ettiğine göre Abdullah b. Mesud “Allah’ın zikrine gidin” diye okuyup şöyle dedi: Eğer bu âyet “koşun” şeklinde olsaydı, ben de ridam üzerimden düşünceye kadar koşardım. Ebû Bekir dedi ki: Bu şekilde itiraz edene karşı ümmetin: “Koşun” şeklinde İcma ile okuduğunu delil göstermişlerdir ki, bu da âlemlerin Rabbi Allah’tan ve onun Rasûlünden gelen rivâyettir. Abdullah b. Mesud’dan “gidin” diye okuduğu sahih olarak rivâyet edilmiş değildir. Çünkü bunun senedi muttasıl değildir. Zira İbrahim en-Nehaî, Abdullah b. Mesud’dan hiçbir şey dinlemiş değildir. “Gidin” lâfzı sadece Ömer (radıyallahü anh)’dan varid olmuştur. Ayete ve cemaate muhalefet ederek bir kimse tek başına kalacak olursa, bu onun bir unutması demektir. Araplar ise: “Koşmak”ın aynı zamanda: “Gitmek” anlamında kullanılabileceğini icma ile kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki; bu hızlıca ve çabukça gitmek anlamını da taşır. Bu anlamdan uzak değildir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“(Gatafan b. Sa’d’ın bir kolu olan) Ğayz b. Mürre’nin iki adamı gayret ettiler, çalıştılar.

Aşiretin arasındaki (barış antlaşması) kan ile çatlatıldıktan sonra.”

Burada “sa’y etmek: koşmak” İle hızlıca ve gayretle gitmeyi kastetmiştir. Yoksa adım atmakta hızlı ve süratli hareket edip koşmayı kastetmiş değildir.

el-Ferrâ’ ve Ebû Ubeyde dedi ki: Âyet-i kerimede

“koşmak”dan kasıt, gitmektir. el-Ferrâ’ Arapların “O, Allah’ın lütfunu dileyerek her yerde koşar” sözlerini delil göstermiştir ki; bu da “gayretle yürüyüp, gider” demektir. Ebû Ubeyde de şairin şu beyitini delil göstermektedir:

“Ben Malikoğulları için koşarım,

Herkes ise kendi işi için koşuyor.”

Bu beyitteki “koşma”nın, gayretle gitmek anlamından başka bir anlama gelme ihtimali var mıdır? Fasahati ve Arapçayı İyi bilmesine rağmen İbn Mes’ûd tarafından bu anlamın bilinmemesi imkânsız bir şeydir.

Derim ki: Maksadın koşmak olmadığının delillerinden birisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: “Namaz için kamet getirilecek olursa, ona koşarak gitmeyiniz. Ona vakar ile gidiniz, ” Buharî, I, 308; Müslim, I, 420, 421, Tirmizi, II, 14H: Dârimî, 1, 331; Ebû Dâvûd, I, 156; Nesâî, II, 114; İbn Mâce, I, 2İ5; Muvatta’, I, 6«; Müsned, 11, 270. 3H2, 452, 460. 529

el-Hasen dedi ki: Allah’a yemin ederim ki burada kasıt ayaklar üzere koşmak değildir. Onlara namaza sekinet ve vakarın dışında bir şekilde gitmeleri yasaklanmıştır. Bundan kasıt kalpler, niyet ve huşu’ ile (gitmek)dir.

Katade dedi ki: Koşmak, kalbinle ve amelinle koşmak demektir. Bu da güzel bir açıklama olup, bu husustaki Üç görüşü de bir arada ihtiva eder.

Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek ve güzel elbiseler giymeye dair hadis kitablarında zikredilmiş birtakım hadisler gelmiş bulunmaktadır.

6- Cuma Namazı Kılmakla Mükellef Olanlar:

“Ey Îman edenler” âyeti -icma ile- mükelleflere yönelik bir hitaptır. Hastalar, kötürümler, yolcular, köleler ve kadınlar ise bu husustaki delil ile kapsamın dışında kalırlar. Körler ve ancak bir yardımcı sayesinde yürüyebilen yaşlılar da Ebû Hanife’ye göre hitabın dışındadır.

Ebû Zübeyr’in Câbir’den rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a ve âhiret gününe îman ederse, cuma gününde cuma (namazını kılmakla) yükümlüdür. Hasta, yolcu, kadın, çocuk yahut köle müstesnadır. Her kim bir oyalanma ya da bir ticaret ile bu namazdan müstağni olacak olursa, Allah da ondan müstağnidir. (Ona muhtaç değildir.) Allah Ganidir, (hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır); Hamiddir (her hamde layık olandır).” Bu hadisi Dârakutni rivâyet etmiştir Dârakutnî, II, 3

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Cuma namazına gitmeyi imkânsız kılacak bir mazeret bulunması hali dışında cuma namazına gitmekle mükellef olan hiçbir kimse cuma namazına gitmekten geri kalamaz. Gitmeye engel olacak kadar bir hastalık yahut hastalığın artma korkusu hakkında hakimin haklı bir hükmü bulunmaksızın, sultanın (zulmen) malında ya da bedeninde kendisine haksızlık edeceğinden korkması gibi. Çamur ile birlikte sağanak yağmur kesilmeyecek olursa bir mazeret teşkil eder. Ancak Malik bunu kişiye bir mazeret görmemiştir. Bu görüşü el-Mehdevi nakletmiştir. Bir kimse ölüm döşeğinde bulunan oldukça yakın bir kişi dolayısıyla onunla ilgilenecek kimse bulunmadığı takdirde cuma namazına gitmekten geri kalacak olursa, bu haline müsaade edilebileceği ihtimali vardır. Nitekim İbn Ömer de böyle yapmıştır. Mazeretsiz olarak cuma namazından geri kalıp İmâmdan önce namaz kılan kimse, sonra iade eder ve İmâmdan önce namaz kılması onun yükümlülüğünü kaldırmaz. Namaza gitmek imkânı bulunmakla birlikte, bir kimse namazdan geri kalacak olursa, yaptığı bu İşi dolayısıyla Allah’a karşı isyan etmiş olur.

7- Cuma Namazı İçin Nida ve Bu Nidayı Duyanların Namaz Kılma Yükümlülükleri:

“Cuma namazı İçin çağrıda bulunulduğu vakit” âyeti özellikle cuma namazının nidayı işiten, yakında bulunan kimseler için vâcib olduğuna has bir emirdir. Çağrıyı duymayan, uzak yerde bulunan kimseler ise bu hitabın kapsamına girmezler.

Yakın ve uzak kimseler arasından cumaya kimlerin geleceği hususunda farklı görüşler vardır. İbn Ömer, Ebû Hüreyre ve Enes: Cuma, Mısır (denilen yerleşim merkezin) den altı mil uzakta bulunan kimselere vaciptir, demişlerdir. Rabia dört mil demiştir. Malik ve el-Leys üç mil demişlerdir.

Şafii ezanın işitilmesinde gözönünde bulundurulması gereken, müezzinin yüksek sesli, etrafın sessiz ve sakin, rüzgarsız, müezzinin de şehrin surlarının yakınında bulunmasıdır, demiştir.

Sahih’te Âişe’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İnsanlar cumaya evlerinden (ve Medine’nin) el-Avalî denilen uzak yerlerinden gelirler, tuzlu yerlerden geçerler ve onlara toz isabet ederdi. O bakımdan onlardan kokular çıkardı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bugününüz dolayısıyla keşke yıkansanız” diye buyurdu Müslim, II, 581; Ebû Dâvûd, I, 278 (kısmen) bu manada nisbeten farklı lâfızlarla; Buharî, I, 307, 11, 730; Müslim, II, 581; Ebû Dâvûd, I, 97; Müsned, VI, 62

İlim adamlarımız dedi ki: Ses yüksek olur, insanlar sessiz ve sükûnet içerisinde bulunurlarsa, sesin duyulabileceği en uzak mesafe üç mildir, el-Avali’nin Medine’ye en yakın yerleri de üç mildir.

Ahmed b. Hanbel ve İshak dedi ki: Cuma namazı için ezanı duyan herkese cuma namazını kılmak vacibtir.

Darakutnî’de yer alan bir hadise göre Amr b. Şuayb babasından, o dedesinden o Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Cuma ancak nidayı (cuma için ezanı) işiten kimseye vacibtir.” Darakutni, II, 6; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 173 -Dârakutnî, dışında Haccac b. Ertaa’dan o, Amr’dan diye de merfu’ tıbıak rivâyet edildiğini belirterek.

Ebû Hanife ve arkadaşları da şöyle demişlerdir: Cuma namazı Mısır’da bulunan herkese vacibtir. Ezanı ister işitsin, ister işitmesin. Mısır’ın dışında bulunan kimseye ise vacib değildir, isterse ezanı işitsin. Hatta ona: Peki cuma namazı -Küfe ile arasında nehrin geçtiği- Zübara ahalisine vacib midir, diye sorulmuş, o: Hayır demiştir.

Rabia’dan rivâyet edildiğine göre cuma namazı ezanı işitip evinden yürüyerek çıktığı takdirde namaza yetişecek olan kimselere vacibtir. ez-Zührî’den de: Cuma ezanı işittiği takdirde kişiye vacib olur, dediği rivâyet edilmiştir.

8- Cuma Namazının Vakti:

“Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit Allah’ın zikrine koşun.” âyeti cuma namazının ancak ezan okumakla vacib olduğuna delildir. Ezan ise ancak vaktin girmesi ile okunur. Buna delil de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: “Namaz vakti geldi mi ezan okuyunuz, sonra kamet getiriniz, yaşça büyük olanınız size İmâm olsun” Buhârî, III, 1047; Müslim, I, 466; Tirmisî, 1, 399; Dârakutnî, I, 346; Nesâî, II, H, 77; İbn Mâce, I, 313; Müsned, V, M âyetidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu Malik b. el-Huveyris ve arkadaşına söylemişti.

Buhârî’de de Enes b. Malik’ten rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma namazını güneş (batıya doğru) kaydığı sırada kılardı. Buhârî, I, 307; Tirmizi, II, 377; Müsned, III, 128, 150, 228; Tayâlisi, Müsned, 1, 2H5

Ebû’s-Sıddik ve Ahmed b. Hanbel’den zevalden önce kılındığına dair rivâyet te nakledilmiştir. Ahmed bu hususta Seleme b. el-Ekva’ın zikrettiği şu hadisini delil alır; Biz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte (cuma) namazı kıltp, henüz duvarların yere gölgesi yokken dağılırdık Buhârî, I, 307; Müslim, 13, 5H8: Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, III, 191 O, bu hadisi ile birlikte İbn Ömer’in şu hadisini de delil göstermektedir: Bizler ancak cuma namazını kıldıktan sonra kaylûle yapar (öğle uykusuna çekilir) ve yemek yerdik. Bunun benzeri bir rivâyet Sehl’den de gelmiştir ve bunu Müslim rivâyet etmiştir.” Buhârî, V, 2306, V, 23 lî; Müslim, II, 5HK; Dârakulın, II, 19; Ebû Dâvûd, I, 2Hî, İbn Mâce, I, 350; Müsned, V, 336.

Seleme’nin rivâyet ettiği hadis cuma namazını erken vakitte kılmaya yorumlanır. Bunu Higam b. Abdu’l-Melik, Ya’la’ b. el-Hâris’den, o Iyas b. Seleme b. el-Ekva’dan, o da babasından (yani Seleme b. el-Ekva’dan) diye rivâyet etmiştir.

Vekî’ de Ya’lâ’dan, o Iyas’tan, o da babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bizler güneş zevale erdiğinde Rasûlullah ile birlikte cuma namazını kılar, sonra da gölgelik yerleri takip ederek geri dönerdik. Müslim, II, 5S9; Beyhakî.

İşte halef ve seleften Cumhûrun kabul ettiği görüş de budur, öğle namazına kıyasen de bu (cuma namazının vakti) böyle olmalıdır.

İbn Ömer ile Sehl’in rivâyet ettikleri hadisler ise üğle vaktinde yahut ondan önce cuma namazına oldukça erken gittiklerine delildir. Onlar bu işlerini (yani öğlen yemeği ile kaylûle uykusunu) ancak namazı bitirdikten sonra yaparlardı.

İmâm Mâlik, cumayı erken vakitte kılmanın ancak zevale az yakın olabileceği görüşünde olup, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı: “Kim (cuma vaktinin) ilk saatinde gidecek olursa, bir deve kurban etmiş gibi olur…” Buhâri, I, 301; Müslim, II, W2; Tirmizî, II, 372, Ebû Davûd, I. SKİ; Nesâi, II, 99; Muvatta’; I, 101; Müsned, II, 460 sözünü bütün bunlar tek bir vakitte diye tevil etmiştir. Diğer ilim adamları ise buradaki “saat” tabirini günün eşit oniki saatine yahutta gündüzün uzayıp kısalmasına göre farklı süreler diye yorumlamışlardır.

İbnü’l-Arabi dedi ki: Daha sahih olan budur. Çünkü İbn Ömer (radıyallahü anh)’ın hadisinde belirtildiğine göre onlar -cuma namazına yokça erken gittiklerinden ötürü- ancak cuma namazından sonra kaylûle uykusuna çekilir ve öğlen yemeğini yerlerdi.

9- Cuma Namazı Her Müslümana Farzdır:

Yüce Allah cuma namazını her müslümana farz kılmıştır. Bu, cumanın farz-ı kifaye olduğunu söyleyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Bu görüş bazı Şafii ilim adamlarından nakledilmiştir. Konuyu gereği gibi tahkik etmemiş bazı kimseler Malik’ten onun bu namazın sünnet olduğunu söylediğini nakletmişlerdir. Halbuki ümmetin ve İmâmların Cumhûru cuma namazının farz-ı ayn olduğunu kabul etmişlerdir. Çünkü yüce Allah: “Cuma namazı için çağrıda bulunulduğu vakit Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın” diye buyurmuştur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu sabittir: “Birtakım kimseler cumaları kılmamayı ya terkedecekler yahut Allah onların kalplerini mühürleyecek sonra da mutlaka gafillerden olacaklardır.” İbn Huzeyme, Sahih, III, 175; Hâkim, Müstedrek, 1, 430; İbn Mâce, I, 357; Müsned, V, 300 (Katade”cleıV)

Bu ise cuma namazının vücubuna ve farziyetine dair apaçık bir delildir.

İbn Mace’nin Sünen’inde Ebû’l-Cadd ed-Damri’den -ki ashabdan idi şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim önemsemeyerek cumayı üç defa terkedecek olursa, Allah onun kalbini mühürler.” Müslim, 11, 591; Dârimî, I, 444; Nesâî, III, HR; Dârimî, I, 444; İbn Mâce, I, 260; Müsned, II, 84. Hadisin senedi sahihtir.

Cabir b. Abdullah da şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki: “Kim bir zaruret olmaksızın üç cuma namazını terkedecek olursa, Allah onun kalbini mühürler. ” Hâkim, Müstedrek, I, 415; Tirmizî, II, 373; Dârimî, 1, AU; Ebû Dâvûd, 1, 277; Nesâî, III, »S; İbn Mâce, 1,357

İbnul-Arabî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Cuma namazına gitmek her müslüman üzerine farzdır.” Ebû Ca’fer et-Tahâvî, Şerhu Meâni’l-Âsar, lîeyrur 1399. I. 116; İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, XIV, 148 dediği sabiltir.

10- Cuma Namazı İçin Abdest ve Gusül:

Yüce Allah, cuma namazına gitmeyi şartsız olarak mutlak bir ifade ile zikretmiş bulunmaktadır. Ancak bütün namazlar hakkında abdestli olmak şartı Kur’ân ve sünnette sabittir. Çünkü yüce Allah:

“Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi… yıkayın.” (el-Mâide, 5/6) diye buyurmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Allah abdestsiz hiçbir namazı kabul etmez. ” Buhârî, 1, 63; Müslim, I, 204; Tirmizî, I, 5; Dârimî, I, 1H5; Ebû Dâvûd, 1, Ki; Nesâi, 1, 87, V, 56; İbn Mâce, I, 100; Müsned, II, 19, 39, 51, 57, 73, V, 74, 75

Bir kesim oldukça garip bir kanaat ileri sürerek cuma günü gusletmek farzdır demiştir. İbnul-Arabî der ki: Bu görüş batıldır. Çünkü Nesâî ve Ebû Davud’un Sünen’lerinde rivâyet ettiklerine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cuma günü abdest alan bir kimse için bu yeterlidir ve güzeldir. Kim de guslederse, gusletmek daha faziletlidir. ” Tirmizî, II, 369; Nesâi, III, 94; /fert Mâce, I, 3<17; Müsned, V, 16; Tayalisi, Müsned, I, 1V2, 2H2 Müslim'in Sahih'inde de Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim cuma günü güzelce abdest alır, sonra cumaya gider hutbeyi güzel bir şekilde dinlerse Allah ona cumadan cumaya kadarki günahlarını üç gün fazlası ile birlikte bağışlar. Ancak kim çakıl taşlarına dokunacak olursa, o boş bir iş yapmış olur." Müslim, II, 580; Dârimî, I, 434; Tirmizî, II, 366; Müsned, 1. 29, 45; İbn Abdi'l-Berr, et-Tetnhid, X, 68, XIV, 147 Bu da (bu hususta) açık bir nastır. Muvatta’'âa şu rivâyet geçmektedir: Bir adam cuma günü Ömer b. el-Hattâb hutbe irad ederken (mescide) girdi.,. (Bu şahıs) dedi ki: Sadece abdest aldım (ve hemen geldim.) Ömer: Sadece abdest te mi aldın, dedi? Halbuki sen de biliyorsun ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gusletmeyi de emrediyordu. Ömer gusletmeyi emretmekle birlikte ona geri dönüp gitmesini emretmedi. İşte bu davranışı gusletmenin müstehab olduğu şeklinde anlaşıldığının delilidir. Bir kimse farza başlamış iken -ki burada cumada hazır olmak ve hutbeyi dinlemektir- onu bırakıp sünneti işlemeye geri dönmesi imkânsız bir şeydir. Bu uygulama ise ashabın ileri gelenlerinin huzurunda, muhacirlerin büyükleri Ömer'in etrafında iken ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mescidinde olmuştur. 11- Cuma Bayram Gününe Rastlarsa: Cuma bayram gününe rastladığı için sakıt olmaz. Bu, Ahmed b. Hanbel'in kanaatine aykırıdır. Çünkü o şöyle demiştir: Cuma ve bayram aynı güne denk gelirse, cumanın farzı kalkar. Çünkü bayram namazı cuma namazından öncedir ve insanlar bayram ile uğraşıp cuma namazını kılmaya vakit bulamazlar. Bu hususta Osman (radıyallahü anh)'ın bir bayram gününde Medine'nin el-Avali denilen yerinde sakin olan kimselere cumaya katılmama iznini vermiş olmasını delil diye gösterir. Halbuki ashabdan bir kimsenin görüşü ona muhalefet edilmiş ve bu konuda icma olmamış ise delil teşkil edemez. Diğer taraftan cuma namazı için gitmek emri diğer günlerde olduğu gibi bayram gününde de geçerli bir emirdir. Müslim'in Sahih’inde en-Numan b. Beşir'den şöyle dediği rivâyet, edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki bayram namazı ile cuma namazlarında el-Alâ Sûresi ve el-Gâşiye Sûresi'ni okurdu. Bayram ve cuma aynı güne rastladığı takdirde ise yine her iki namazda da bu iki sureyi okurdu. Bunu Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mace rivâyet etmiştir. Müslim, II, 59K; Tirmizî, II, 413; Dârimî, I, <İ43; Ebû Dâvûd, I. 293; Nesâî İÜ, 1H4; Müsned, 271, 273 12- "Allah'ın Zikri"nin Mahiyeti: "Allah'ın zikrine" namaza demektir. Hutbe ve öğütler diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapmıştır, İbnu'l-Arabî dedi ki: Doğrusu bunun hepsi hakkında vacib olduğudur. Bunun ilki ise hutbedir. İlim adamlarımız böyle demiştir. Ancak Abdu'l-Melik b. el-Mâcişûn hutbenin sünnet olduğu görüşündedir. Hutbenin vacib olduğunun delili ise alışverişi haram kılmasıdır. Eğer vacib olmasaydı, alışverişin haram olmasına sebep olmazdı. Çünkü müstehab olan bir şey, mubahı haram kılamaz. Eğer zikirden maksat namazdır diyecek olursak, hutbe de namazdan sayılır. Kul da fiilen yüce Allah'ı tesbih ettiği gibi fiilen de Allah'ı zikreden olur. ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer: Yüce Allah'ı zikretmek, başka hususları ihtiva ettiği halde nasıl hutbe ile açıklanabilir, diye sorulursa, şu cevabı veririz: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı anmak, onu övmek, raşid halifelerine, müttaki mü’minlere övgülerde bulunmak, öğüt vermek ve hatırlatmak manasını ihtiva eden sözler de Allah'ı zikretmek hükmündedir. Bunun dışında kalan zâlimleri, onların lakablarını sözkonusu etmek, onları övmek, onlara dua etmeye -onların haketukleri ise bunun aksidir- gelince bu, şeytanı zikretmek cümlesindendir. Böyle bir zikir ise Allah'ı zikretmekten fersah fersah uzaktır. 13- Cuma Namazı Esnasında Alışverişin ve Benzeri İşlerin Haram Olması ve Bunların Haram Oluş Vakitleri: "Ve alışverişi bırakın" âyeti ile yüce Allah cuma namazı kılındığı sırada alışverişi yasaklamakta ve cuma namazını kılmak farzına muhatab olan kimselere bu vakitte alışverişi haram kılmaktadır. (Âyette sözü edilen) bey (veriş), şirasız (alışsız) olmaz. Bundan dolayı onlardan sadece birisinin anılması ile yetinilmiştir. Yüce Allah'ın: "Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve kendi gücünüzden koruyacak zırhlar bağışladı." (en-Nahl, 16/81) âyetinde olduğu gibi. Özellikle alışverişin (bey’in) sözkonusu edilmesi çarşı pazarda bulunanların çoğunlukla uğraştığı işin o oluşundan dolayıdır. Cuma namazına gelmesi vacib olmayan kimselere alışveriş, yasaklanmaz. Alışverişin haram olduğu vakit ile ilgili iki görüş vardır: Bir görüşe göre bu zevalden sonra başlayıp namazın bitirilmesine kadar devam eder. ed-Dahhak, el-Hasen ve Atâ bu görüştedir. İkinci görüşe göre ise; hutbe ezanından başlayıp namaz vaktine kadar devam eder. Bu da Şafii'nin görüşüdür. Malik'in görüşü ise cuma namazı için ezan okunulduğu vakit, alışverişin terkedilmesi şeklindedir. Bu vakitte yapılan alışverişler ona göre feshedilir. Ancak köle azad etmek, nikâh, talâk ve başka akitler fesholmaz. Zira insanların alışverişle uğraştıkları gibi bu gibi şeylerle uğraşmak adetlerinden değildir. (Maliki mezhebi âlimleri) derler ki: Şirket, hibe ve sadaka da aynı şekilde nadiren görülen işlerdendir. (Bundan dolayı) fesh olmazlar. İbnu'l-Arabî dedi ki: Sahih olan hepsinin feshulacağıdır. Çünkü alışverişin yasaklanması onunla uğraşılması dolaylıyladır. Buna göre turna namazını kılmaktan alıkoyan bütün akitler şer'an haramdır ve bu konuda gerektiği gibi sakınılması için (red'an) fesholunurlar. el-Mehdevî dedi ki: Kimi ilim adamlarının görüşüne göre belirtilen vakitte alışveriş caizdir ve buradaki yasağı mendubkığa yorumlamışlardır. Buna da yüce Allah'ın: "Eğer bilirseniz bu sizin İçin daha hayırlıdır." âyetini delil göstermişlerdir. Derim ki: Bu Şafii'nin görüşüdür. Ona göre (bu vakitte) yapılan alışveriş akdi sahihtir ve fesholmaz. ez-Zemahşerî de Tefsir'inde şöyle demektedir: Genel olarak ilim adamları bu işin (bu vakitte alışverişin), alışverişin fasid olması sonucunu vermediği görüşündedirler ve şöyle derler: Çünkü alışveriş bizatihi haram değildir. Ancak onunla uğraşmak vacib (farz) olan ile uğraşmaktan alıkoyduğundan dolayı (yasaklanmış)dır. Gasbulunmuş arazide ve elbisede namaz kılmak ile gasbolmuş su ile abdest almak gibi. Bazı kimselerden ise böyle bir alışverişin fâsid olduğu görüşü rivâyet edilmiştir. Derim ki: Doğrusu bu alışverişin fâsid olduğu ve fesholacağıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bizim bu işimize uygun düşmeyen herbir iş merdudtur." Buhârî, II, 753, VI, 2675; Müslim, III, 343; Dârakutni, IV, 227; Ebû Dâvûd, IV, 200; İbn Mâce, I, 7; Müsned, VI, 180, 240, 256, 270 Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Cuma 8

De ki: “Sizin kaçtığınız ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allaha döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Gerçekten sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm elbette karşınıza çıkacaktır. Sonra gizliyi de, açığı da bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O da neler yaptığınızı size haber verecektir.”

ez-Zeccâc dedi ki: -“Şüphesiz ki Zeyd gitmektedir” anlamında olmak üzere-; denilmemekle birlikte, burada yüce Allah:

“Elbette karşınıza çıkacaktır” diye buyurmasının sebebi: “O (ölüm)” edatında şart ve ceza anlamı bulunduğundan dolayıdır.

Yani: “Eğer siz ondan kaçacak olursanız, şüphesiz ki o karşınıza çıkacaktır” demek olur. Böylelikle bu ifade, ölümden kaçışın fayda vermeyeceğini anlatması açısından mübalağa gücünü de elde etmiş olur. Nitekim şair Züheyr de şöyle demektedir:

“Kim ölüm sebeplerinden çekinirse, onlar bulurlar onu

İsterse semanın yollarına bir merdivenle tırmanacak olsun.”

Derim ki; Yüce Allah’ın:

“Kendisinden kaçtığınız…” âyeti ile ifadenin tamam olması, sonra da:

“Elbette karşınıza çıkacaktır” âyeti ile (yeni bir cümle gibi okumaya) başlamak da mümkündür. Tarafe diyor ki:

“Bil ki, öğütçü olarak yeterlidir, ölüm

Haklarında ölümün takdir olunduğu kimselere.

Hatırla ölümü ve onu hatırladığında sakın ondan,

Çünkü akıl sahibi kimse için ölümde ibretler vardır

Hiç şüphesiz herkes ölümle karşılaşacaktır,

Ya ikamet halinde iken yahut yolculukta bineğinin sırtı üzerindeyken.

Eceller kişinin etrafında onu gözetlemektedir,

Asla tedbir ölümden onu kurtaramaz.”

Cuma 7

Ellerinin önceden işledikleri yüzünden onu asla temenni etmezler. Allah zalimleri bilendir.

Diyanet Vakfı
Ama onlar, önceden yaptıklarından dolayı ölümü asla temenni etmezler. Allah, zalimleri çok iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Ama ellerinin önden gönderdiklerinden ötürü onu ebediyyen temenni etmezler. Allah zâlimleri en iyi bilendir.

“Ama ellerinin önden gönderdiklerinden ötürü” yani daha önceden Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalanlayageldiklerinden dolayı

“onu ebediyyen temenni etmezler.” Çünkü ölümü temenni etmiş olsalardı, derhal öleceklerdi. Bu tutumları onların sözlerinin doğru olmadığını ve ileri sürdükleri gibi Allah’ın dostları olmadıklarını ortaya koymaktadır. Bir Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Muhammed’in canı elinde bulunana yemin ederim ki; eğer ölümü temenni etmiş olsalardı, onun (yerin) üzerinde ölmedik tek bir yahudi dahi kalmayacaktı.” Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 30K’de başka hususların da sözkonsu edildiği bir hadis arasında, yemin bölümü olmaksızın aynı mana ifiıcle

Bu âyet ile gayba dair haber verilmekte ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir mucizesi ortaya çıkmaktadır. Bu âyet-i kerimenin anlamı daha önce el-Bakara Sûresi’nde yer alan:

“De ki eğer Allah katında âhiret yurdu insanlar arasında sizden başka kimseye değil de yalnız sizin ise; (iddianızda) doğru söyleyenler iseniz, haydi ölümü temenni edin” (el-Bakara, 2/94) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Cuma 6

De ki: “Ey Yahudiler! Eğer insanların dışında sadece kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu sanıyorsanız, doğru kimseler iseniz, ölümü temenni edin.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ey yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin Allahın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ey Yahudiler! Eğer siz, bütün insanlar bir tarafa gerçekten yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu İddia ediyorsanız ve eğer (bunda) samimi İseniz, haydi ölümü temenni ediniz.”

Yahudiler üstünlük iddiasında bulunup:

“Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz” (el-Mâide, 5/18) deyince yüce Allah da:

“Eğer siz bütün İnsanlar bir tarafa gerçekten yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız” ki Allah’ın gerçek dostları için üstün makam ve lüluflar vardır

“ve eğer (bunda) samimi iseniz haydi ölümü temenni ediniz” de Allah’ın dostlarının ulaştıkları yere siz de ulamasınız, diye buyurdu,

Cuma 5

Tevrat’la yükümlü tutulup da onu taşımayanların durumu, sırtında kitaplar taşıyan eşeğe benzer. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin örneği ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Diyanet Vakfı
Tevratla yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allahın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine Tevrat yükletilip sonra onu yüklenmeyenlerin hali, kocaman kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun misali ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete iletmez.

Yüce Allah, Tevrat gereğince amel etmeyi terketmeleri ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman etmemeleri üzerine yahudilerin benzediği örneği zikretmektedir.

“Kendilerine Tevrat yükletilip…” İbn Abbâs’tan rivâyete göre Tevrat’ın gereğince amel etmekle mükellef tutulup… demektir.

el-Cürcânî dedi ki: Bu (“yükletilme” anlamı verilen) lâfız kefalet” anlamına gelen “hamâlet’den gelmektedir. Tevrat’ın hükümlerine (uymayı) tekeffül edenler, demek olur.

“Kocaman kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir” âyetindeki:

“Kocaman kitap” demek olan; ın çoğuludur. (Ona bu ismin veriliş) sebebi ise okunması halinde manayı açığa çıkarmasıdır.

Meymun b. Mihran dedi ki; Eşek ise sırtında bulunan kocaman bir kitap mıdır, yoksa çöp müdür bilmez. İşte yahudiler de böyledir.

Bu âyet, bir kitabı taşıyan (öğrenen) kimsenin, onun anlamlarını öğrenmesi ve içinde bulunanı bilmesi gerektiğine dair Allah’ın bir uyarışıdır.

Böylelikle bunların hakkında sözkonusu olan yergi bu kimse hakkında da sözkonusu olmasın. Şair de şöyle demiştir:

“Bunlar koca kitapları taşırlar ama hiç bilmezler

Bunun iyisi hangisi diye, ancak develerin bildiği kadar.

Ömrüm hakkı için deve yüklerini alıp gittiğinde bilemez.

Yahut geri geldiğinde heybelerde ne var, diye,”

Bir kimse hadisi yazar fakat hadisin ne demek olduğunu anlamaz, üzerinde de düşünmez. Onlardan herhangi birisi de bir mesele hakkında soru sorulacak olursa, âdeta ilmî yazışmalarda bulunan bir kimseymişçesine oturur. Şair de şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki taşıdıklarını bilmeyen raviler,

Tıpkı üzerinde beyaz boncuk taşıyan develer gibidir,

Ne boncuk develerin kendisini taşımasından faydalanır,

Ne de faydalanır develer taşıdıkları boncuklardan.”

Münzir b. Said el-Bellûtî de -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu beyitleri ne kadar güzel söylemiştir:

“İstediğin gibi seslen, bulursun yardım edecek;

Ve birtakım yükler bağla, bulursun bir eşek.

Üzerine koyduğun koca kitabları taşıyacak,

onu taşıyan sanki yük taşıyan bir eşek.

O koca kitapları taşır fakat bilemez,

İçindekiler doğru mudur, yanlış mıdır anlayamaz.

Sorulsa onlara, biz böyle rivâyet ettik, derler,

Ne yalan söyledik, ne de haddi aştık, diye iddia ederler.

Kalabalık esnasında küçülür büyükleri,

Çünkü o taklid etmiştir, cahil kimseleri.”

“Sonra onu yüklenmeyenler” gereğince amel etmeyenler, demektir.

Ellerinde Tevrat bulunduğu halde gereğince amel etmeyen o kimseleri, yüce Allah, birtakım kitaplar taşıyan eşeğe benzetmektedir. Bu eşeğin eline, yükün ağırlığının dışında hiçbir fayda geçmez.

“Taşıyan” lâfzı hal olarak nasb konumundadır. Sıfat olarak cer konumunda olması da mümkündür. Çünkü eşek bayağı, adi bir varlık gibidir. Şair şöyle demiştir:

“Ben bana söven, dil uzatan bayağı ve adi kimsenin yanından geçer giderim…”

“Yalanlayan topluluğun misali ne kötüdür!” Onlara dair verdiğimiz misal ne kötüdür demektir. Muzaf hazfedilmiştir.

“Allah zâlimlerin topluluğunu” kâfir olacağım bildiği kimseleri

“hidayete iletmez.”

Cuma 4

Bu, Allah’ın lütfudur; onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

Diyanet Vakfı
Bu, Allahın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu Allah’ın lütfudur. Onu dilediği kimseye verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

İbn Abbâs dedi ki: Çünkü yüce Allah Arap olmayanları da Kureyş’e katmıştır. İslâm’ı kastettiği de söylenmiştir.

Allah bu lütfunu (İslâm’a girmeyi) dilediğine verir. Bu açıklamayı el-Kelbi yapmıştır.

Bununla vahyin ve peygamberliğin kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Mukatîl yapmıştır.

Dördüncü bir görüşe göre maksat, Allah’a itaat yolunda harcanan maldır. Bu da Ebû Salih’in görüşünün anlamını ifade eder. Çünkü Müslim’in Ebû Salih’ten, onun Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre fakir muhacirler, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Servet sahibi olan kimseler yüksek dereceleri ve ebedi nimetleri alıp gittiler, dediler. Peygamber: “Bu ne demek oluyor?” diye sorunca, onlar şöyle dedi: Bizim kıldığımız gibi onlar da namaz kılıyor, tuttuğumuz gibi onlar da oruç tutuyor. Diğer taraftan onlar sadaka verdikleri halde biz sadaka veremiyor, köle azad ettikleri halde biz azad edemiyoruz. Bu sefer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ben sizlere sizden daha ileriye gidenleri, bu yolla yetişeceğiniz sizden geride kalanları da bu sayede geçip gideceğiniz, sizin yaptığınızın bir benzerini yapanlar müstesna hiçbir kimsenin sizden daha faziletli olmasına imkân vermeyecek bir şeyi öğreteyim mi?” Onlar: Buyur ey Allah’ın Rasûlü dediler. Şöyle buyurdu: “Her namazın akabinde otuzüçer defa teşbih getirecek, tekbir getirecek ve hamdedeceksiniz. (Subhanallah, Allahuekber ve elhamdülillah diyeceksiniz,)” Ebû Salih dedi ki: Daha sonra fakir muhacirler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gidip şöyle dediler: Mal sahibi olan kardeşlerimiz bizim yaptıklarımızı işittiler ve onun gibi onlarda yaptılar, bu sefer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İşte bu, Allah’ın lutfudur. Onu dilediğine verir.” Müslim, I, 416; Buhârî, V, 2331 (az farkla); Dârimî, 1. 360 (mal sahipleri ile il bölüm sözkonusu edilmeden)

Beşinci bir görüşe göre de bundan maksat, insanların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı tasdik ederek ona boyun eğmesi, onun dinine girip ona yardımcı olmalarıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Cuma 3

Ve onlardan henüz kendilerine katılmamış olan başkalarına da. O, azîzdir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
(Peygamberi) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir. O, azizdir, hakimdir.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlardan henüz kendilerine kavuşmamış olanlara da. O, Azîzdir, Hakimdir.

“Ve onlardan… olanlara da” âyeti da “ümmîler” âyetine atfedilmiştir. Yani O, hem ümmiler arasında, hem de onlara katılmamış olanlar arasında bir peygamber göndermiştir, demektir. Bununla birlikte;

“onları arındıran, onlara… öğreten” âyetinde yer alan “lif” ve “minTden ibaret zamire (“onlara” lâfzına) atf ile mansub olması da mümkündür. Yani hem onlara, hem de diğer mü’minlere öğretir. Çünkü öğretme işi âhir zamana kadar uyumlu bir şekilde devam edecek olursa, tümüyle onu ilk öğretene isnad edilmiş olur. Sanki kendisi sebebiyle ortaya çıkan herbir şeyi bizzat kendisi gerçekleştirmiş gibidir.

“… Henüz kendilerine kavuşmamış olanlar” onların dönemlerinde bulunmayıp onlardan sonra gelecekler, demektir.

İbn Ömer ve Said b. Cübeyr: Bunlar Arap olmayanlardır, demişlerdir.

Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Biz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında oturuyor iken el-Cumua Sûresi nazil oldu.

“Ve onlardan henüz kendilerine kavuşmamış olanlara da” âyetini okuyunca bir adam: Bunlar kimlerdir, ey Allah’ın Rasûlü? dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o sahsa bir ya da iki yahut üç defa soru soruncaya kadar cevab vermedi. (Ebû Hüreyre) dedi ki: Aramızda Selman-ı Farisi de vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elini Selman’ın üzerine koyduktan sonra şöyle buyurdu: “Eğer îman Süreyya yıldızı yanında bulunsaydı, bunlardan birtakım yiğitler onu ele geçilirlerdi.” Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: “Eğer din Süreyya yıldızı yanında bulunsaydı, Farisilerden bir adam onu alıp götürürdü. -Ya da şöyle buyurdu:- Faris oğullarından (bir adam) onu kapıp götürürdü” şeklindedir. Müslim’in lâfzı ile rivâyet böyledir. Müslim, IV, 1972; Buhârî, IV, 185S; Müsned, II. 30H, 417

İkrime: Bunlar tabiûndur demiştir. Mücahid: Bunlar bütün insanlardır, demiştir. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın aralarında Peygamber olarak gönderildiği Araplardan sonra müslüman olacaklardır. İbn Zeyd ve Mukâtil b. Hayyan da böyle demişlerdir: Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra kıyâmet gününe kadar İslâm’a gireceklerdir.

Sehl b. Sa’d es-Sâidî’nin rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz benim ümmetimin sulblerinde cennete hesabsız olarak girecek birçok erkek ve kadınlar vardır. Daha sonra: “Ve onlardan henüz kendilerine kavuşmamış olanlara da” âyetini okudu. Taberânî, Kebir, VI, 201; Heysemi, Mecmâ’, X.

Cuma 2

O, ümmiler içinde, kendilerinden olan bir elçi gönderdi; onlara ayetlerini okur, onları arındırır, onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Şüphesiz onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.

Diyanet Vakfı
Çünkü ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen Odur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.

Kurtubi Tefsiri
O, ümmiler arasında kendilerinden onlara karşı O’nun âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderendir. Halbuki daha önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.

“O, ümmiler arasında kendilerinden… bir Peygamber gönderendir” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki; Ümmîlerden kasıt okuma yazma bilenleriyle, bilmeyenleriyle bütün Araplardır. Çünkü Araplar kitab ehli kimseler değildir.

“Ümmîler”in yazı yazmayan kimseler oldukları da söylenmiştir. Kureyş de böyle idi. Mansur, İbrahim’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ümmî, okuması, yazması olmayan kişidir. Bura dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/78. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendilerinden… bir Peygamber” âyeti ile kastedilen, Muhammeci (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendileri ile akrabalığı bulunmadık ve onlarla neseb bağı bulunmayan hiçbir Arap kabilesi yoktur. İbn İshak: Tağlibliler bundan müstesnadır, demiştir. Yüce Allah hristiyan olduklarından ötürü peygamberini onlarla akrabalıktan ar indirmiştir. O bakımdan onların onunla neseb yoluyla bir akrabalıkları yoktur. Kendisi hiçbir kitabı okumamış ve ilim öğrenmemiş ümmî bir kimse idi.

el-Maverdî dedi ki: Şayet: Ümmi bir Peygamber göndermiş olmasının bir lütuf olarak hatırlatılması nasıl açıklanır, diye sorulacak olursa buna üç şekilde cevab verilebilir:

1- Peygamberlerin önceki müjdelerine (nitelik itibariyle) uygun olması.

2- Onun da durumunun kavmine benzemesi ve böylelikle onların kendisine muvafakat etme ihtimallerinin daha ileri derecede olması.

3-Davet ettiği esasla, okuduğu Kitab ve tilâvet ettiği hikmet hakkında onun ile ilgili kötü zannın uzaklaştırılması.

Derim ki: Bütün bunlar onun getirdiği mucizenin ve peygamberliğinin doğruluğunun delilleridir.

“Onlara karşı O’nun ayetlerini” Kur’ân-ı Kerîmi

“okuyan, onları arındıran” İbn Abbâs’ın açıklamasına göre îman ile kalplerini tertemiz hale getiren, demektir. Küfür ve günahların pisliklerinden onları arındıran diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Cüreyc ve Mukâtil yapmıştır. es-Süddî ise: Mallarının zekâtını alan, dîye açıklamıştır.

“Onlara kitabı” Kur’ân-ı Kerîm’i

“ve hikmeti” el-Hasen’e göre sünneti

“öğreten bir Peygamber gönderendir.”

İbn Abbâs da şöyle demiştir:

“Kitab”dan kasıt, kalemle yazı yazmaktır. Çünkü Araplar şeriatı yazı ile kaydetmekle emrolunduklarından ötürü aralarında yazı yazmak yaygınlaştı.

Malik b. Enes dedi ki:

“Hikmet” dinde derin bilgi sahibi olmak demektir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (el-Bakara, 2/129. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Halbuki daha önceden” yani ondan ve onlara peygamber olarak gönderilmesinden önce

“apaçık bir sapıklık” haktan uzaklaşış

“içinde idiler.”

Cuma 1

Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih eder. O, mülkün sahibi, kutsal, azîz, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, aziz ve hakim olan Allahı tesbih eder.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde olan herşey Melik, Kuddûs, Azîz, Hakim olan Allah’ı teşbih ederler.

Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebû’l-Âl-iye ve Nasr b. Âsım

“Melik, Kuddûs, Azîz, Hakim” âyetlerinin hepsini: diye, ref ile okumuşlardır ki; “o Meliktir, Kuddûstür…” demek olur.

Saf 14

Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa, havarilere: “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kim?” demişti. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” dediler. İsrailoğullarından bir topluluk iman etti, bir topluluk da inkâr etti. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allahın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havarilere: Allaha (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir? demişti. Havariler de: Allah (yolunun) yardımcıları biziz, demişlerdi. İsrailoğullarından bir zümre inanmış, bir zümre de inkar etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu Îsa da Havarilere: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kim olacak?” demiş; Havariler de: “Allah’ın (dininin) yardımcıları biziz” demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesimi îman etmiş ve bir kesimi de inkâr etmişti. Biz de îman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de üstün gelenler oluverdiler.

Yüce Allah, bu âyetiyle cihad emrini pekiştirmektedir. Yani yüce Allah, Îsa’nın havarilerini kendilerine muhalefet, edenlere karşı üstün getirdiği gibi, yüce Allah’ın sizlere muhalefet edenlere karşı sizi üstün ve galip kılması için siz de peygamberinizin havarileri olunuz.

İbn Kesîr, Ebû Amr ve Nâfi,

“Allah’ın yardımcıları” anlamındaki âyeti; diye (re harfini) tenvinli okumuş ve şöyle demişlerdir: Çünkü âyetin anlamı sebat gösterin ve Allah’ın düşmanlarına karşı kılıç ile Allah’ın (dininin) yardımcıları olun, demektir.

Basralı, Kûfeli ve Şamlıların geri kalan kıraat âlimleri:

“Allah’ın yardımcıları” şeklinde tenvinsiz okumuşlar ve

“Allah” ism-i celâlinin başındaki izafet “lam’ını hazfetmişlerdir. Ebû Ubeyd Allah’ın:

“Allah’ın (dininin) yardımcıları biziz” âyeti dolayısıyla bu okuyuşu tercih etmiş ve (re harfini) tenvinli okumamıştır, Allah’ın dininin yardımcıları olunuz, demektir,

Bir diğer görüşe göre âyette hazfedilmiş lâfızlar vardır. Ey Muhammed onlara Allah’ın yardımcıları olunuz, de demektir.

Âyetin yüce Allah’tan yeni başlanan bir hitab olduğu da söylenmiştir ki; Îsa’nın ashabının yaptığı gibi siz de yardımcılar olunuz. Onlar -Allah’a hamdolaun- yardımcı oldular ve havariler oldular. Havariler ise rasûllerin en has adamlarıdır.

Mamer dedi ki: Allah’a hamdolsun bu gerçekleşmiştir. Yani onlar ona yardımcı olmuşlardır. Bunlar yetmiş kişi idiler. Akabe gecesi ona bey’at edenler bunlardı.

Bunların Kureyş’ten oldukları da söylenmiştir. Katade bunların isimlerini şöylece zikretmektedir; Ebû Bekir, Ömer, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d b. Malik, Ebû Ubeyde -ki ismi Âmir’dir-, Osman b. Maz’un ve Hamza b. Abdu’l-Muttalib’dir. Said’i aralarında zikretmemiştir. Bunun yerine Ebû Talib’in oğlu Cafer’i zikretmiştir. Allah hepsinden razı olsun.

“Nitekim Meryem oğlu Îsa da havarilere…” Bunlar onun en seçkin adamları olan oniki kişi idiler. Bunların isimleri daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/52. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu şahıslar İsrailoğulları arasından ona ilk îman eden kimselerdi. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mukâtil de şöyle demiştir: Yüce Allah Îsa’ya dedi ki; Sen o kasabaya girdiğin vakit, elbise ağartıcıların başında bulunduğu ırmağa git ve onlardan sana yardımcı olmalarını iste! Îsa onlara gidip dedi ki; Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kim olur? Onlar: Biz sana yardım ederiz, dediler. Onu tasdik ettiler ve ona yardım ettiler.

“Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kim olacak?” âyeti, Allah ile birlikte bana kim yardımcı olur demektir. Nitekim (meselde): “Küçük deve sürüsü, küçük deve sürüsüne (katılırsa) büyük bir deve sürüsü olur” ifadesinin, küçük deve sürüsü, bir diğer küçük sürü ile birlikte olursa.,, anlamında kullanılmasına benzer.

Âyetin; yüce Allah’a yakınlaştıracak amellerde benim yardımcım kim olur, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu husus daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/52. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesimi îman etmiş ve bir kesimi de inkâr etmişti.” Her iki kesim de Îsa (aleyhisselâm) döneminde idi; semâya yükseltilmesinden sonra, daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde açıklandığı üzere fırkalara ayrılmışlardı.

“Biz de îman edenleri” Îsa’yı inkâr eden

“düşmanlarına karşı destekledik de üstün gelenler” galib gelip zafer kazananlar

“oluverdiler.”

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah Îsa döneminde îman edenleri, Muhammed’i kâfirlerin dinine üstün getirmekle desteklemiş oldu.

Mücahid dedi ki: Onlara kendi dönemlerinde Îsa’yı inkar edenlere karşı yardım olundu, destek verildi. Bir diğer açıklamaya göre; Biz şu anda müslümanları; biri “Allah’tı semaya yükseldi” diyen, diğeri ise “o Allah’ın oğlu idi Allah onu kendisine kaldırdı” diyen, sapık iki fırkaya karşı destekledik. Çünkü Meryem oğlu Îsa kimse ile savaşmadı. Ondan sonra onun ashabının dininde de savaşmak sözkonusu olmadı.

Zeyd b. Ali ve Katade dedi ki:

“Üstün gelenler oluverdiler” delil ve belge ile galip geldiler, demektir. Çünkü rivâyet olunduğuna göre onlar şöyle demişlerdi: Sizler Îsa’nın uyuduğunu fakat Allah’ın uyumadığını, Îsa’nın yemek yediğini, buna karşılık Allah’ın yemek yemediğini bilmiyor musunuz? demişlerdi.

Bu âyetin, Îsa (aleyhisselâm)’ın gönderdiği elçiler hakkında indiği de söylenmiştir. İbn İshak dedi ki: Îsa’nın havarilerine ve kendisine uyanlar arasından gönderdiği elçiler şunlardır: Roma’ya Futrus ve Bavlus’u; ahalisinin insan yediği bölgeye Andrais ve Mesa, doğudaki Babil’e Toınas, Kartacana’ya yani Afrika’ya Filibus, Kehf ahalisi kasabası olan Daksus’a Yohannes, Beyru’l-Makdis’in diğer ismi olan Oriselim’e Yakubes’i Hicaz toprakları olan el-İrabiye’ye İbn Telma, Berber topraklarına Simen, İskenderiye ve çevresine Yehuda ve Berdes’i gönderdi. Allah da delille onları destekledi.

“Üstün gelenler oluverdiler” âyeti; Duvarın üstüne çıktı” tabirinden gelmektedir.

Doğruyu en iyi bilen şanı yüce Allah’tır. Dönüş ve varış yalnız O’nadır, (Saf Sûresi burada sona ermektedir).

Saf 13

Ve sizin seveceğiniz başka bir şey: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Müminlere müjde ver.

Diyanet Vakfı
Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allahtan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele.

Kurtubi Tefsiri
Ve sevdiğiniz bir diğeri daha: Allah’tan bir zafer ve yakın bir fetih… Mü’minlere müjdele!

5- Sevilen Zafer ve Fetih:

“Ve sevdiğiniz bir diğeri daha” âyeti ile ilgili olarak el-Ferrâ’ ve el-Ahfeş şöyle demişlerdir:

“Bir diğeri daha” âyeti

“ticaret” e atfedilmistir. Bundan dolayı cer konumundadır.

Ref konumunda olduğu da söylenmiştir. Yani sizin için sevdiğiniz bir başka Özellik ve bir diğer ticaret daha vardır.

“Allah’tan bir zafer” o Allah’tan gelecek zaferdir, demektir, Buna göre;

“Bir zafer”;

“bir diğeri” anlamındaki lâfzın tefsiridir.

“Bir diğerinden bedel olarak ref konumunda olduğu da söylenmiştir ki size Allah’tan bir zafer vardır, demek olur.

“Ve yakın bir fetih” dünyada peşinen size verilecek olan bir ganimet demektir. Mekke fethi olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs dedi ki: İran ve Bizans ülkelerinin fethedileceğini kastetmektedir.

“Mü’minlere müjdele!” Allah’ın kendilerinden razı olduğu müjdesini ver.

Saf 12

Allah günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerinde güzel meskenlere koyar. Bu büyük kurtuluştur.

Diyanet Vakfı
İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.

Kurtubi Tefsiri
Günahlarınızı da mağfiret eder ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere koyar. İşte bu, çok büyük kurtuluştur.

el-Ferrâ’;

“Günahlarınızı da mağfiret eder” âyeti istifhamın cevabıdır, demiştir. Ancak bu manaya göre yorumlanması halinde doğru bir açıklama olabilir. Şöyle ki “Allah’a… îman edersiniz… ve cihad edersiniz” buyrukları yüce Allah’ın:

“Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti sîze göstereyim mi” âyetine bir atf-ı beyan kabul edilir. Sanki bu ticaretin mahiyeti bilinmediğinden, îman ve cihad ile açıklanmış olmaktadır. Buna göre ticaret, mana itibariyle bu ikisi ile aynı şey olur. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Sizler Allah’a îman eder, cihad eder misiniz? O da size (günahlarınızı) mağfiret buyurur.

ez-Zemahşerî dedi ki: el-Fenâ’nın görüşü şöyle açıklanır: “Delâlet göstermeksin taalluk ettiği şey, “ticaref’tir. Ticarette îman ve cihad ile açıklanmıştır. Şöyle denilmiş gibidir: Sizler îman ve cihad ile ticaret eder misiniz? O da size günahlarınızı bağışlar.

el-Mehdevi dedi ki: Eğer böyle bir takdirde bulunulmayacak olursa, bu mesele (el-Ferrâ’nın açıklaması) doğru ularak anlaşılamaz. Çünkü bu durumda takdir: Eğer sizler bu gösterilen yolu izleyecek olursanız, size günahlarınızı bağışlar. Çünkü günahların bağışlanması ancak bu ticaretin kabul edilmesi ve îman ile mümkün olur. Bu yol gösterilmekle olmaz.

ez-Zeccâc dedi ki: Yüce Allah onlara kendilerine fayda verecek şeyleri göstermekle günahlarını bağışlayacak değildir. Onlara ancak îman edip cihad etmeleri halinde mağfiret buyurur.

Zeyd b. Ali, “emir lamanı mahzuf takdiri ile: “Îman ediniz” ve, “Cihad ediniz” diye okumuştur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ey Muhammed! Sen herhangi bir şeyin kötü sonucundan, korkacak olursan,

Herbir can senin için kendisini feda etsin.”

Bazıları;

“Günahlarınızı da mağfiret eder” âyetini (“re’- harfini, lam harfine) idgam ile okumuş olmakla birlikte; idgam yapılmaması daha güzeldir. Çünkü “ra” harfi mütekerrir bir harftir ve güçlüdür. Onun “lam” harfine idgam edilmesi güzel olmaz. Çünkü kuvvetli olan bir harfin daha zayıf olan bir harfe idgamı yapılmaz.

4- Adn Cennetlerindeki Hoş ve Güzel Meskenler;

“Çok hoş meskenler” âyeti ile İlgili olarak Ebû’l-Huseyn el-Âcurrî, el-Hasen’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben İmrân b. el-Husayn’e ve Ebû Hüreyre’ye şu;

“çok hoş meskenler” âyetinin tefsirine dair soru sordum, her ikisi de şöyle dedi: Sen bu işi bilene sordun. Biz Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a buna dair soru sorduk, şöyle buyurdu;

“Cennette bir inciden bir saraydır. Onun İçinde kırmızı bir yakutun yetmiş ev vardır. Herbir evde yeşil bir zebercetten yetmiş oda vardır. Herbir odada yetmiş divan vardır. Herbir divan üzerinde herbir renkten yetmiş döşek vardır. Herbir döşeğin üzerinde huru’l-ıyn’den yetmiş kadın vardır. Herbir odada yetmiş sofra vardır. Herbir sofra üzerinde de yetmiş çeşit yemek vardır. Yine herbir odada yetmiş erkek ve kız hizmetçi vardır. Şanı yüce ve mübarek olan Allah, mü’min kişiye tek bir sabah vaktinde bütün bunların üstesinden gelebilecek kadar güç, verecektir.” Taberânî, Evsat, V, 121 (az lafzî farkla); Bezzâr, Müsned, IX, 43-44.

“Adn cennetleri” ikamet edilecek cennetler demektir.

“İşte bu çok büyük kurtuluştur.” Çok büyük ve sürekli mutluluktur, bahtiyarlıktır. “el-Fevzt Kurtuluş”un asıl anlamı, istenilen ve arzu edilen şeyi elde etmektir.

Saf 11

Allah’a ve elçisine iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.

Diyanet Vakfı
Allaha ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve Rasûlüne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah’ın yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bunlar sîzin için daha hayırlıdır.

3- Çok Acıklı Azaptan Kurtaracak Olan Ticaret:

Yüce Allah, bu ticaretin mahiyetini şöylece açıklamaktadır:

“Allah’a ve Rasûlüne îman edersiniz, mallarınızla canlarınızla Allah’ın yolunda cihad edersiniz.” Burada öncelikle malları sözkonusu etmesinin sebebi, önce malların infak edilmesi ile başlanılmasından dolayıdır.

“Eğer bilirseniz bunlar” yani bu fiil

“sizin için” mallarınızdan ve canlarınızdan

“daha hayırlıdır.”

“îman edersiniz” anlamındaki fiil el-Müberred ve ez-Zeccâc’a göre; “îman ediniz” anlamındadır. Daha sonra gelecek olan; “günahlarınızı da mağfiret eder” anlamındaki fiilin, emrin cevabı olarak cezm ile geliş sebebi de budur. Nitekim Abdullah (b. Mesud)’un kıraatinde de “Allah’a îman edin” şeklindedir.

Saf 10

Ey iman edenler! Sizi elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Onuncu Âyetin Nüzul Sebebi ve Bu Ümmetin Ruhbanlığı Olan Cihad:

“Ey îman edenler! Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?” âyeti hakkında Mukâtil dedi ki: Âyet Osman b. Maz’un hakkında İnmiştir. Şöyle ki; o Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dedi ki: Bana izin versen de Havle’yi boşasam, rahibliğe yönelip kendimi bulsam, et yemeyi kendime haram kılsam, geceleyin hiçbir zaman uyumasaın, gündüzün hiçbir zaman oruç açmasam. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki nikâh benim sünnetimdendir. İslam’da ruhbanlık yoktur. Ümmetimin ruhbanlığı Allah yolunda cihaddır. Ümmetimin burulması oruç tutmaktır. Allah’ın size helal kıldığı hoş şeyleri haram kılmayınız. Benim sünnetimden olmak üzere ben uyurum, namaz kılarım, oruç açarım, oruç tutarım. Kim benim sünnetimden yüz çevirecek olursa, benden değildir.” Bu sefer Osman şöyle dedi: Ey Allah’ın Peygamberi, Allah’a yemin ederim ki Allah’ın en sevdiği ticaretin hangisi olduğunu bilmeyi çok isterdim. Böylelikle ben de o ticareti yapardım. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Yüce Allah’ın:

“Göstereyim mi” âyetinin göstereceğim anlamında olduğu söylenmiştir.

“Ticaret”den kasıt, cihaddır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur;

“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını… satın almıştır.” (et-Tevbe, 9/111) Bu bütün mü’minlere yönelik bir hitaptır. Kitab ehline yönelik olduğu da söylenmiştir.

2- Azaptan Kurtuluş:

“Sizi çok acıklı” acıtıcı

“bir azaptan kurtaracak” âyetine dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sizi… kurtaracak” anlamındaki fiil genel olarak: şeklinde; “Kurtarmak”dan gelen bir fiil olarak okunmuştur. Ancak el-Hasen, İbn Âmir ve Ebû Hayve: “sizi… kurtarıcı” diye Kurtarmaktan ‘”cim” harfini şeddeli olarak okumuştur.

Daha sonra yüce Allah, bu ticaretin mahiyetini açıklamaktadır. Bu da bir sonraki başlığın konusudur.

Saf 9

O, elçisini hidayet ve hak din ile gönderendir ki onu bütün dinlerin üstüne çıkarsın, müşrikler hoşlanmasa da.

Diyanet Vakfı
Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen Odur.

Kurtubi Tefsiri
O, Peygamberini hidayet ile ve hak din ile gönderendir. Çünkü onu -müşrikler hoş görmese bile- bütün dinlere üstün kılacaktır.

“O, Peygamberini” yani Muhammed’i

“hidayet ile” hak ve doğruluk ile

“ve hak din ile gönderendir.”

“Çünkü onu” delil ve belgelerle

“bütün dinlere üstün kılacaktır.” Savaşta bilek gücüyle galib gelmek de üstünlüğün kapsamı içerisindedir. Üstünlükten maksat ise, onun dışında bir başka dinin kalmaması değildir. Maksat müslümanların üstün ve galib gelmeleridir. Âhir zamanda İslâm’ın dışında herhangi bir dinin kalmaması da bu üstünlüğün kapsamı içerisindedir.

Mücahid dedi ki: Bu da Îsa (aleyhisselâm)’ın inip yeryüzünde İslam dininden başka herhangi bir dinin kalmayacağı zaman gerçekleşecektir.

Ebû Hüreyre dedi ki:

“Çünkü onu” Îsa’nın çıkışı ile

“bütün dinlere üstün kılacaktır.” O vakit müslüman olmadık hiçbir kâfir kalmayacaktır.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yemin olsun ki Meryem oğlu (Îsa) adaletli bir hakim olarak inecektir. Yemin olsun haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kabul etmeyecektir. Yemin olsun dişi develer serbest bırakılacak, üzerlerinde binilmeyecek, koşulmayacaktır, Yemin olsun cimrilik, kin duymak ve kıskançlık yok olup gidecek, mal almaya (insanları) çağıracağı halde kimse onu kabul etmeyecektir.” Müslim, I, 135, 136

“Üstün kılacaktır” âyetinin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı diğer dinler hakkında bilgi sahibi kılacaktır. Öyle ki onu bu dinlerin bâtıl oluş yönleri ile ve sonradan gelen müntesiNeri tarafından nerelerinin tahrif edilip nerelerinin değiştirilmiş olduğu hususunda bilgili kılacaktır.

“Dinlere” âyeti çoğul anlamındadır. (Âyet-i kerimede lâfız tekildir.) Çünkü burada “din” mastar olup çoğul anlamında da kullanılır.

Saf 8

Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler hoşlanmasa da.

Diyanet Vakfı
Onlar ağızlarıyla Allahın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki Allah -kâfirler hoş görmese bile- kendi nurunu tamamlayacak olandır.

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler” âyetindeki;

“Söndürmek” ile; “Alevini- dindirmek” fiillerinin i’:isi de ateş hakkında kullandır. Ateş ile benzer durumda olan ziya (aydınlık) ve zuhur (görünmek, ortaya çıkmak) hakkında da kullanılırlar.

“Söndürmek” bir bakıma “alevini dindirmek”den farklılık arzeder. Şöyle ki; söndürmek az ve çok hakkında kullanılır. “Alevini dindirmek” ise sadece çok hakkında kullanılır. Mesela: “Kandili söndürdüm” denilmekle birlikte “alevini dindirdim” kökünden gelen kelime kullanılarak; denilmez.

Buradaki

“Allah’ın nuru” âyeti hakkında beş görüş vardır.

1- Birinci görüşe göre bu Kur’ân’dır. Onlar Kur’ân’ı çürütmek ve sözleriyle yalanlamak isterler. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve İbn Zeyd yapmıştır.

2- İslâm’dır. Onlar sözleriyle onu bertaraf etmeye kalkışırlar. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

3- Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Onlar yalan ve uydurma haberlerle helâk olmasını isterler. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

4- Allah’ın hüccetleri ve delilleridir. Onlar inkâr ile ve yalanlamakla onları çürütmek isterler. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

5- Bu bir örnektir. Yani kim ağzıyk güneşin ışığını söndürmek isterse bunun imkânsız olduğunu göreceği gibi, hakkı çürütmeye kalkışanın durumu da böyledir. Bu açıklamayı İbn Îsa nakletmiştir.

Bu âyetin nüzûl sebebi de Atâ’nın İbn Abbâs’tan naklettiği üzere şudur; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kırk gün süreyle vahiy gelmedi. Ka’b b. el-Eşref: Ey yahudiler topluluğu, müjdeler olsun size, dedi.1 Allah, Muhammed’e indirdiklerinin nurunu söndürmüş bulunuyor. Zaten onun işini tamamlayacak değildi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) üzülünce, yüce Allah da bu âyeti indirdi ve bundan sonra da vahiyde bir kesinti olmadı. Bütün bunları el-Maverdî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- nakletmiş bulunmaktadır.

“Halbuki Allah … kendi nurunu” dört bir yanda galip getirmek suretiyle

“tamamlayacak olandır.” Bu lâfızları İbn Kesîr, Hamza, el-Kisaî ve Âsım’dan rivâyetle Hafs; “Allah nurunun tamamlayıcısıdır.” diye izafet ile okumuşlardır. Yüce Allah’ın;

“Her nefs ölümün tadıcısıdır.” (Âl-i İmrân, 3/185) âyeti ve benzerleri gibi. Daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/185. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi. Diğerleri ise; “(………): nurunu tamamlayacak olan” diye okumuşlardır ki; bu da gelecek anlamını ifade ettiğinden (ism-i fail kipindeki “tamamlayacak olan” anlamındaki lâfız) amel etmiştir.

“Kâfirler” yani diğer türden olan kâfirler

“hoş görmese bile.”

Saf 7

Allah’a karşı yalan uydurup dururken İslam’a çağrılan kimseden daha zalim kim olabilir? Allah zalim topluluğu doğru yola iletmez.

Diyanet Vakfı
İslama çağırıldığı halde Allaha karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.

Kurtubi Tefsiri
İslâm’a davet edildiği halde Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

“İslâm’a davet edildiği halde Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?” Daha zalim kimse yoktur, demektir. Buna dair açıklamalar daha önce birkaç yerde (mesela, el-En’âm, 6/21 ve 93. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet ortaya koydukları apaçık mucizelerden sonra Îsa ve Muhammed (ikisine de salât ve selâm olsıin)’in peygamberliğini inkâr edenlerin bu tutumlarının hayret edilecek bir is olduğunu ifade etmektedir.

“Davet edildiği halde” anlamındaki âyeti Talha b. Mûsarrif “ye” harfini üstün, “dal” harfini şeddeli ve “ayn” harfini esreli olarak: “İddia ettiği halde” diye okumuştur. Bir şeyi iddia etmek ile bir şeye intisab etmek aynı anlamı ifade eder.

“Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” Sapıklık üzere öleceğine dair hükmolunmuş kimseler, kastedilmektedir.

Saf 6

Hani Meryem oğlu İsa demişti: “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek, ismi Ahmed olan bir elçiyi müjdeleyen Allah’ın elçisiyim.” Fakat onlara apaçık delillerle gelince, “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.

Diyanet Vakfı
Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allahın elçisiyim, benden önce gelen Tevratı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Hani Meryem oğlu Îsa da: “Ey İsrailoğulları! Muhakkak ben Allah’ın sîze gönderdiği peygamberiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim” demişti. Onlara apaçık delillerle gelince, onlar: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

“Hani Meryem oğlu Îsa da… demişti.” Yani onlara bu kıssayı da zikret, Meryem oğlu Îsa’nın, Mûsa (aleyhisselâm)’ın dediği gibi:

“Ey kavmim” demeyerek

“ey İsrailoğulları” demesinin sebebi, onun kendileri ile bir neseb bağının olmayışından, dolayısıyla İsrailoğullarının onun kavmi olmamasından dolayıdır.

“Muhakkak ben Allah’ın size” İncil ile

“gönderdiği peygamberiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı” çünkü Tevrat’ta benim niteliklerim yer almaktadır ve ben size Tevrat’a aykırı bir şey getirmediğim için benden uzaklaşmamaksınız.

“Ve benden sonra gelecek ve adi: Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici” doğrulayıcı

“olarak geldim.”

Buradaki:

“Müjdeleyici olarak” âyeti hal olarak nasbedilmiştir. Bundaki âmil ise; “peygamber göndermek” anlamındaki fiildir. “Size” âyeti ise “rasûl: peygamber”in sılasıdır.

“Benden sonra” lâfzını Nafi, İbn Kesîr ve Ebû Amr diye; “yev harfini üstün olarak okumuştur. es-Sülemî, Zirr b. Hubey ve Âsım’dan rivâyetle Ebû Bekr’in kıraati de budur. Ebû Hatim de bunu böylece tercih etmiştir, çünkü bu bir isimdir. Tıpkı” Senden sonra” tafzındaki “kef” ile: Kalktım lâfzındaki “te” harfi gibidir, diğerleri ise sakin (“ye” harfini harekesiz) okumuşlardır. Bu “ye” harfi hazf ile -yani telaffuz edilmeyerek; diye de okunmuştur.

“Ahmed” Peygamber efendimizin adıdır. Bu fiilden değil de sıfattan aktarılmış özel bir isimdir. Bu da tafdil maksadı ile kullanılan; kipindeki sıfattır. Buna göre

“Ahmed”; Rabbine hamdedenlerin en çok hamdedeni demektir. Bütün peygamberler Allah’a hamdedicidir. Peygamberimiz Ahmed ise onların en çok hamdedenleridir. “Muhammed” de aynı şekilde bir sıfattan aktarılmıştır. Bu da “Mahmud” anlamındadır. Şu kadar var ki bunda mübalağa ve tekrar anlamı da vardır. O halde “Muhammed” ardı arkasına hamdedilen (övülen) kimse demektir. Tıpkı “mükerrem” lâfzının ardı arkasına kerem sahibi kılınan, anlamına gelmesi gibi. “el-Mumeddeh” ve benzeri isimler de böyledir. O halde “Muhammed” lâfzı manasına uygundur. Şanı yüce Allah kendisine bu ismi vermeden önce ona bu ismi vermiş bulunmakladır. İşte bu da onun peygamberliğinin alâmetlerindendir. Zira onun ismi anlam itibariyle onun hakkında doğrunun ifadesidir. O kendisine hidayet olunduğu şeyler dolayısıyla, onun vasıtasıyla sağlanılan ilim ve hikmet faydalarından ötürü Mahmud (öğülen)dir. Âhirerte de şefaati dolayısıyla Mahmud’dur. Lâfzın gerektirdiği şekilde “hamd (övgü)” anlamı tekrarlanmış bulunmaktadır. Diğer taraftan o Rabbine hamdedip Rabbi de ona peygamberlik vererek onu şereflendirinceye kadar “Muhammed’: olmamıştır. Bundan Ötürü “Muhammed” adından önce

“Ahmed”: ismi zikredilmiş olmaktadır ki; Îsa (aleyhisselâm) bunu anarak

“ve ismi Ahmed olan” demiştir. Mûsa (aleyhisselâm) da Rabbi kendisine: Bu ümmet Ahmed’in ümmetidir, deyince: Allah’ım beni de Ahmed’in ümmetinden kıl diyerek onun bu ismini anmıştır. O halde yüce Allah onun Muhammed ismini zikretmeden önce

“Ahmed” diye anmıştır. Çünkü onun Rabbine hamdetmesi insanların ona hamdetmesinden (onu övmesinden) öncedir, Var olup peygamber olarak gönderilince de fiilen “Muhammed (çokça övülen)” olmuştur. Aynı şekilde şefaat edeceği vakit de yüce Rabbine, Rabbinin kendisine ilham edeceği hamd ifadeleriyle hamdedecektir. Böylelikle insanlar arasında Rabbine en çok hamdeden kişi (Ahmed) olacak, sonra şefaat edecek, sonra da bu şefaati dolayısıyla kendisine hamdedilecek (övülecek)dir.

Rivâyet olunduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Benim Tevrat’taki ismim “Ahyed (alıp götüren, uzaklaştıran)’:dir. Çünkü ben ümmetimi ateşten alıp başka tarafa uzaklaştırırım. Zebur’daki adım “el-Mâhî (silenedir. Çünkü yüce Allah benim vasıtamla puta tapıcıları mahvetmiştir. İncil’deki adım Ahmed, Kur’ân’daki adım Muhammed’dir. Çünkü ben sunu ehli arasında da, arz ehli arasında da Mahmud’um (öğülenim).” Zehebî, Mizan, 1, 3Jfi; İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, 1. 351″te hadisi az farkkı kaydetmekte ve ravilerinden İshak b. Bişr Ebû Huzeyfe hakkında şunları söylemektedirler; “İshak b. Bişr b. Huzeyfe’yi, hadis ravileri terk etmiş, Ali b. el-Medini yalancı olduğunu söylemişlerdir…” Zehebî, Mizan, I, 335; İbn Hacer, Lisan, I, 45.

Sahih(-i Buhârî)de de şöyle buyurulduğu rivâyet edilmiştir: “Benim beş tane ismim vardır. Ben Muhammed’im, Ahmed’im. Ben Allah’ın benim vasıtamla küfrü silip süpürdüğü “el-Mâhî”yim ve ben insanların ayaklarımın ucunda haşrolunacağı “el-Hâşir'”îm ve ben “el-Âkib”im.” Buhârî, Muslim.

Bu hadis daha önceden el-Ahzab, 33/45-46. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmakladır.

“Onlara” bir görüşe göre Îsa, bir görüşe göre de Muhammed (ikisine de Allah’ın salat ve selamı olsun)

“apaçık delillerle gelince, onlar: Bu, apaçık bir büyüdür, dediler.”

“Büyü” -anlamındaki lâfzı el-Kisâî ve Hamza; “adam”ın sıfatı olmak üzere “Büyücü” diye okumuşlardır. Bunun İbn Mes’ûd’un kıraati olduğu da rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise, Allah Rasûlünün getirdiğinin sıfatı olmak üzere; “Büyü” diye okumuşlardır.

Saf 5

Hani Musa kavmine demişti: “Ey kavmim! Niçin beni incitiyorsunuz? Halbuki siz benim Allah’ın size gönderdiği bir elçi olduğumu biliyorsunuz.” Onlar sapınca, Allah da kalplerini saptırdı. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.

Diyanet Vakfı
Bir zaman Musa kavmine: Ey kavmim! Benim, Allahın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni incitiyorsunuz? demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı. Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.

Kurtubi Tefsiri
Hani Mûsa kavmine: “Ey kavmim! Gerçekten benim Allah’ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?” demişti. Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini çevirdi. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete iletmez.

Yüce Allah cihâdın durumunu sözkonusu edince

“Hani Mûsa kavmine… demişti” âyeti ile Mûsa ve Îsa’nın tevhidi emredip Allah yolunda cihad ettiklerini ve onların emirlerine aykırı davrananların ilâhî cezaya maruz kaldıklarını açıklamaktadır.

Ey Muhammed, sen kavmine şu kıssayı anlat, demektir.

“Ey kavmim! Gerçekten benim Allah’ın size gönderdiği peygamberi olduğumu” ve peygambere saygı gösterilip onun tazim edilmesi gerektiğini

“bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?”

Bu eziyet daha önce el-Ahzab Sûresi’nin sonlarında (33/69- âyetin tefsirinde) geçtiği gibi; hayalarının şişkin olduğu iftirasında bulunmalarıdır. Karun kıssasında sözü edilen Karun’un bir kadına Mûsa hakkında kendisi ile zina ettiğini iddia etmesini telkin etmesi (bk. el-Kasas, 28/76-77. âyetlerin tefsiri) onların:

“Ey Mûsa! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap!” (el-Araf, 7/138) demeleri ve:

“Sen ve Rabbin gidiniz, savaşınız.” (el-Mâide, 5/24) demeleri ile: Harun’u sen öldürdün, demeleri -ki bu husus da daha önceden (el-Araf, 7/155. âyetin tefsirinde) geçmiş idi- hep ona yaptıkları eziyetler arasındadır.

“Bildiğiniz” âyetinin başına: gelmesi tekid içindir. Hakkında hiçbir şüphenizin sözkonusu olmadığı kesin bir şekilde bildiğiniz halde… anlamındadır.

“Onlar” hakları

“sapıp eğrilince Allah da kalplerini” hidayetten

“çevirdi.”

Bir başka açıklamaya göre:

“Onlar” itaatten

“sapıp eğrilince Allah da kalplerini” hidayetten

“çevirdi” demektir. Bir diğer açıklamaya göre:

“Onlar” imandan

“sapıp eğrilince Allah da kalplerini” sevaptan

“çevirdi” demektir.

Yine denildiğine göre; onlar Rasûle saygı göstermek ve Rabbe itaat etmek gibi emrolunduklarını terkedince; yüce Allah bu yaptıklarına karşılık onlara ceza olmak üzere kalplerinde sapıklığı yarattı.

Saf 4

Şüphesiz Allah, kendi yolunda saf bağlamış bir duvar gibi savaşanları sever.

Diyanet Vakfı
Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.

Kurtubi Tefsiri
Gerçek şu ki, Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bina gibi, saf bağlayarak çarpışanları sever.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın Sevdiği Savaşçıların Hali:

“Gerçek şu ki, Allah kendi yolunda… saf bağlayarak çarpışanları sever”

âyetindeki:

“Saf bağlayarak” lâfzı; demektir. (Meal de buna göredir,) Mef’ûl ise hazfedilmiştir ki, kendilerini saf saf dizerek, anlamındadır.

“Birbirine kenetlenmiş bina gibi” âyeti hakkında el-Ferrâ’ birbirine kurşun ile kaynatılmış… diye açıklamıştır. el-Müherred de şöyle demiştir: Bu âyet, bina yaparken yapıyı birbirine kaynaştırıp, tek bir parça imişcesine taşlan birbirine yakınlaştırılması halini anlatmak üzere: tabirinden alınmıştır.

Bir başka açıklamaya göre bu “dişlerin birbirine kenetlenmesi” demek olan: dan gelmektedir. “Birbirine yapışmak, bitişmek” demektir. “Safta birbirine bitiştiler” tabiri de buradan gelir.

Âyetin anlamı şöyle olur: Allah kendi yolunda cihad esnasında binanın sağlamca yerinde durması gibi yerinde sebat gösterip, yerinden ayrılmayan kimseleri sever.

Said b. Cübeyr dedi ki: Bu, yüce Allah’ın düşmanlarıyla savaşması esnasında mü’minlerin nasıl olmaları gerektiğine dair Allah’ın bir talimatıdır.

2- Piyadenin Savaşması ile Süvarinin Savaşması;

Bazı tevil bilginleri bu âyeti piyadenin çarpışmasının süvarinin çarpışmasından daha faziletli olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü süvariler bu şekilde dizilme imkânına sahib değildir.

el-Mehdevî dedi ki: Ancak böyle bir yorum doğru olamaz. Çünkü gerek ecir, gerek ganimet açısından süvarinin daha faziletli olduğuna dair âyetler gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte süvariler de âyet-i kerimenin ifade ettiği anlamın dışında görülemezler. Çünkü âyetin ifade ettiği anlam sebat göstermeye dairdir.

3- Saftan Çıkmak, Ne Zaman Câiz Olabilir?

İnsanın bir ihtiyacı olması yahut İmâmın göndereceği bir mesaj ya da değerlendirilmesi gerektiği hususunda görüş ayrılığı bulunmayan bir fırsat gibi yerinde durmak sırasında ortaya çıkmayacak bir menfaat sözkonusu olmadıkça safın dışına çıkmak câiz değildir.

Mübareze (teke tek çarpışmak) maksadı ile safın dışına çıkmak ile ilgili görüş ayrılığı vardır. Birincisine göre düşmana korku vermek, şehadeti istemek ve savaş şevkini güçlendirmek maksadı ile bunda bir sakınca yoktur. Bizim mezhebimize mensub ilim adamları ise: Hiçbir kimse böyle bir istek ile leke tek çarpışmak üzere ortaya çıkmaz. Çünkü böyle bir tutumda riyakârlık ve yüce Allah’ın yasaklamış olduğu düşman ile karşılaşmak için çıkmak sözkonusudur. Mübareze ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Bedir günü ve Hayber gazvelerinde olduğu gibi, kâfirin talebi üzerine olmalıdır. Selefin uygulaması da bu şekildedir.

Bu hususa dair yeterli açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın;

“Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (el-Bakara, 2/195) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Saf 3

Yapmadığınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir öfkeye sebep olur.

Diyanet Vakfı
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.

Kurtubi Tefsiri
Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah’ın yanında büyük bir hışmı gerektirir.

5- Yapmayacağı Şeyi Söylemenin Vebali:

“Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah’ın yanında büyük bir hışmı gerektirir” âyeti Şafii’nin bu husustaki iki görüşünden birisi olan tartışma ve gazab halinde verilen söze bağlı kalmanın gereğine delil gösterilebilir.

Âyetteki: “…me” mübtedâ olarak gelmiş olup ondan önceki ifadeler de haberdir. Şöyle Duyurulmuş gibidir: Yapmayacağınız şeyi söylemeniz yerilmiş bir iştir. Bununla birlikte hazfedilmiş bir mübtedânın haberi de olabilir.

el-Kisâi dedi ki: Bu edat burada ref konumundadır. Çünkü:

“Büyük” lâfzı; Kardeşin çok kötü bir adamdır” konumunda bir fiildir.

“Hışmı” ifadesi de temyiz olarak nasbe dilmiştir. Yani onların yapmadıkları şeyi söylemesi hışım itibariyle çok büyüktür. Hal olduğu da söylenmiştir. (“Hışım olarak…” demek olur).

“ile Hışım duymak” iki mastardır. Mesela insanlar tarafından sevilmeyen bir kimse hakkında: “Sevilmeyen bir kişi” denilir.

Saf 2

Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;

1- Âyetlerin Nüzul Sebebi:

“Ey îman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” âyeti ile ilgili olarak Dârimî Ebû Muhammed, Müsned’inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Muhammed b. Kesir, el-Evzai’den haber verdi. O Yahya b. Ebi Kesir’den, o Ebû Seleme’den, o Abdullah b. Selam’dan dedi ki: Biz Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından bir grub kendi aramızda konuşarak dedik ki: Yüce Allah’ın hangi ameli daha çok sevdiğini bilseydik elbette ki onu işlerdik. Bunun üzerine yüce Allah:

“Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı teşbih eder. O Azîzdir. Hakimdir. Ey Îman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” âyetlerini -(Abdullah) onu (sûreyi) bitirinceye kadar (okudu)- indirdi. Abdullah dedi ki; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu (o sureyi) bize sonuna kadar okudu. Ebû Seleme dedi ki: İbn Selam da onu (sûreyi sonuna kadar) bize okudu. Yahya dedi ki: Ebû Seleme de onu bize (sonuna kadar) okudu. Yahya da onu bize okudu. el-Evzaî de onu bize okudu. Muhammed de onu bize okudu. Dârimî, II, 263; Tirmizî, V, 412; Hakim. Müstedrek, II, 7HT 248

İbn Abbâs dedi ki: Abdullah b. Revâha dedi ki; Bizler Allah’ın amellerden hangisini daha çok sevdiğini bilseydik, elbette onu işlerdik; fakat cihad emri inince ondan hoşlanmadılar,

el-Kelbî dedi ki: Mü’minler Ey Allah’ın Rasûlü dediler. Şayet bizler Allah’ın hangi ameli daha çok sevdiğini bilseydik, biz de o isi yapmaya daha çok koşardık. Bunun üzerine:

“Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?” (es-Saf, 61/10) âyeti nazil oldu. Bir süre böylece beklediler ve bu arada şöyle diyorlardı: Bu ticaretin ne olduğunu bilseydik, elbetteki onu mallarımızı, canlarımızı, eşimizi, dostumuzu feda ederek satın alırdık. Yüce Allah bu ticareti onlara:

“Allah’a ve Rasûlüne îman edersiniz, mallarınızla, canlarınızla Allah’ın yolunda cihad edersiniz” (es-Saf, 61/11) âyeti ile gösterdi. Uhud günü sınandılar, fakat kaçtılar, İşte sözlerine bağlı kalmadıkları için onları ayıplamak üzere bu sûre nazil oldu.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Yüce Allah Peygamberine Bedir şehidlerinuı sevabını haber verince, ashab: Şahid ol, Allah’ım dediler. Yemin olsun biz bir savaşta bulunacak olursak, şüphesiz o uğurda bütün gücümüzü harcayacağız; fakat Uhud günü kaçtıklarından ötürü Allah bu davranışları sebebiyle onları ayıpladı.

Katade ve ed-Dahhak dediler ki: Bu âyet -hiç de böyle bir şey yapmadıkları halde-: Biz cihad ettik ve çeşitli belâ ve sıkıntılara maruz kaldık, diyen bir topluluk hakkında inmiştir.

Suhayb dedi ki: Bedir günü müslümanlara eziyet vermiş, onlara oldukça sıkıntılar ve zorluklar tattırmış bir kişi vardı. Ben de onu öldürdüm. Bir başka adam: Ey Allah’ın Peygamberi gerçekten ben filan kişiyi öldürdüm, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunun üzerine çok sevindi. Ömer b. el-Hattâb ile Abdu’r-Rahmân b. Avf: Ey Suhayb, dediler niye filanı sen öldürdüğünü haber vermedin? Filan kişi yalan yere onu öldürdüğünü iddia etti. Bunun üzerine Suhayb ona durumu haber verince, Peygamber: “Böyle mi ey Ebû Yahya?” diye buyurdu. Suhayb: Allah’a yemin olsun ki evet ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme, o şahsı yalan yere öldürdüğünü iddia eden kişi hakkında nazil oldu.

İbn Zeyd dedi ki: Âyet münafıklar hakkında inmiştir. Onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabına şöyle diyorlardı: Sizler savaşmak üzere çıkar ve savaşacak olursanız, biz de sizinle birlikte çıkar ve sizinle birlikte savaşırız. Fakat müslümanlar savaşmak üzere Medine’nin dışına çıktıklarında onları bırakıp geri döndüler ve geri kaldılar.

2- Bir İtaati Yapmayı Adayan Bir Kimsenin Bu Adağını Yerine Getirmesi Gereği:

Bu âyet-i kerîme itaat olan herhangi bir işi yapmayı üzerine alan kimsenin bu taahhüdüne bağlı kalmasını vacib kılmaktadır.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Mûsa’dan rivâyete göre o, Basralı kurrâya (Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup, bellemiş olanlara) haber gönderdi. Huzuruna Kur’ân-ı Kerîm’i okumuş üçyüz kişi geldi. Şöyle dedi: Sizler Basralıların en hayırlıları ve Kur’ân’ı en iyi bilenlerisiniz. Bunu okuyunuz ve sakın üzerinizden fazla zaman geçmesin. O takdirde sizden öncekilerin kalpleri katılaştığı gibi sizin kalpleriniz de katılaşır. Biz uzunluğu itibariyle ve ağır muhtevası dolayısıyla et-Tevbe Sûresi’ne benzettiğimiz bir sûreyi okuyorduk, onu unuttum. Şu kadar var ki ben o sûreden şunu bellemiş bulunuyorum: “Şayet Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı bulunsa, onlara bir üçüncüsünün katılmasını ister. Bununla birlikte Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz. Yine bizler müsebbihât (sebbaha lillahi… diye başlayan) sûrelerinden birisine benzettiğimiz bir sureyi de okuyorduk, onu da unuttum. Şu kadar var ki ben o sûreden:

“Ey îman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz” âyetini bellemiş bulunuyorum. İşte bu sizin boynunuza kıyâmet gününde kendisinden sorumlu tutulacağınız bir tanıklık olarak yazıldı Müslim, 11, 726

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bütün bu hususlar dinen sabit şeylerdir. Sözünü ettiği yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz” âyeti dinde hem lâfız, hem mana itibariyle bu sûrede sabittir. “Bu kıyâmet gününde kendisinden sorumlu tutulacağınız boynunuza bir şehadet olarak yazıldı” sözüne gelince, bu da mana itibariyle dinde sabit olmuş bir husustur. Bir kimse üzerine bir yükümlülük aldığı takdirde seran onu yerine getirmesi gerekir. Üstlenilen yükümlülük iki kısımdır. Biri adaktır, bu da iki kısma ayrılır. Başından beri yüce Allah’a yakınlaşmak maksadıyla yapılan adak. Bir kimsenin: “Allah için bir namaz kılacağım, oruç tutacağım, sadaka vereceğim” demesi ve buna benzer Allah’a yakınlaştırıcı amelleri adamasıdır. Bu gibi adakları yerine getirmenin gereği icma ile kabul edilmiştir.

İkincisi ise mubah olan bir adaktır. Bu da gerçekleşmesi istenen bir şarta bağlı olarak yapılan adaktır. Bir kimsenin: Benini misafirim eğer geri dönecek olursa, üzerime bir sadaka vermek borç olsun demesi gibi; yahutta gerçekleşmesini arzu etmediği bir şarta bağlı olarak yaptığı adaktır. Eğer Allah beni filanın şerrinden koruyacak olursa, bir sadaka vermek borcum olsun demesine benzer.

Bu tür adağın bağlayıcılığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik ve Ebû Hanife, böyle bir adağın gereğini yerine getirmesi gerekir, demişlerdir. Şafii bu husustaki görüşlerinden birisinde: Böyle bir adağı yerine getirmesi gerekmez, demiştir.

Ancak âyetin umumi İfadesi bizim lehimize bir delildir. Çünkü âyet-i kerîme bu mutlak ifadesiyle ister bir şarta bağlı olsun, ister olmasın herhangi bir şekilde yapmadığı şeyi söyleyen kimseyi yermeyi ihtiva etmektedir.

Şâfiî’nin mezhebine mensub ilim adamları da şöyle demişlerdir: Adak ancak Allah’a yakınlaştırıcı amel türlerinden olan ve sadece O’na yaklaşmak maksadı güdülen şeyler olabilir. Bu tür işler ise her ne kadar Allah’a yakınlaştırıcı ameller türünden ise de bunlarla Allah’a yakınlaşmak maksadı güdülmemiştir. Sadece kişinin kendisini bir işi işlemekten alıkoyması yahutta bir işi yapmaya yönelmesi maksadını gülmüştür.

Biz deriz ki: Allah’a yakınlaştırıcı şer’î ameller -her ne kadar Allah’a yakınlaştırıcılık özelliğini taşıyor olsalar dahi- birtakım meşakkatler ve birtakım yükümlülüklerden ibarettir. Böyle bir kimse ise bir menfaati elde etmek yahut bir zararı önlemek maksadı ile yüce Allah’a yakınlaştırıcı böyle bir ameli yerine getirme külfetini üzerine almış bulunmaktadır. Dolayısıyla bu tutumuyla da teklifin izlediği yolun dışına çıkmamış ve yine yüce Allah’a yakınlaşmak maksadını sürdüren bir kimsedir.

İbnu’l-Arabî der ki: Eğer söylenen söz bir vaad mahiyetinde ise bu ya o kimsenin: Evlenecek olursan sana bir dinar katkım olacaktır yahut: Filan ihtiyacını satın alacak olursan ben de sana şunu veririm, demesi gibi bir sebebe bağlı olur. Fukahânın icmaı ile bu sözü yerine getirmesi gerekir. Yahutta şarttan uzak mücerred bir vaad olursa, mutlak ifadesi ile bunu yerine getirmesi gerekir. Bu görüş sahipleri âyetin nüzul sebebini esas almışlardır. Çünkü rivâyet olunduğuna göre ashab şöyle diyordu: Bizler hangi amelin daha faziletli ya da Allah tarafından daha çok sevildiğini bılsek elbette ki onu işlerdik. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bu rivâyet kabul edilmesinde pek sakınca olmayan bir hadistir, Mücahid’den de rivâyet olunduğuna göre Abdullah b. Revâha bunu işitince şöyle demişti: Ben öldürülünceye kadar Allah yolunda kendimi vakfetmeye devam edeceğim.

Bana göre sahih olan: Mazeret hali müstesna, verilen sözün her durumda yerine getirilmesinin vacib olduğudur.

Derim ki: Malik dedi ki: Bir kimse bir diğerinden kendisine bir şeyler hibe etmesini isteyip de o kimse: Evet dediği halde, sözünü daha sonradan yerine getirmemeyi uygun görecek olursa, benim görüşüme göre verdiği bu sözü yerine getirmek zorunda değildir.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Bir kimse borçlulara söz vererek: Onun (borçlumun) size yapacağı ödemeyi ona hibe ettiğime dair sizi şahit tutuyorum diyecek olursa, bu ifade onun için bağlayıcı olur. Ama: Evet, ben bunu yapanın, deyip de daha sonra başka bir kanaate sahip olması halinde bunu yerine getirmek zorunda olmayacağı görüşündeyim.

Derim ki: Yani bu hususta onun aleyhine hüküm verilmez. Fakat ahlaki faziletler ve güzel insani davranış açısından bunu yerine getirmesi gerekir. Çünkü yüce Allah verdiği sözü gerçekleştiren ve adağının gereğini yerine getiren kimseleri överek şöyle buyurmuştur:

“Ahidleşince akidlerini yerine getirenler…” (el-Bakara, 2/177);

“Kitapta İsmail’i de an! O sözünde durandı…” (Meryem, 19/54) Buna dair açıklamalar daha önceden (Meryem, 19/54-55. âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3- Sözünü, Dediğini Yerine Getirmeyenler:

en-Nehaî dedi ki: Üç ayet-i kerîme insanlara kıssa yoluyla öğütler vermeme engel oldu:

“İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?” (el-Bakara, 2/44);

“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size (emrettiklerime) aykırı davranmak istemiyorum” (Hud, 11/88) buyrukları ile:

“Ey Îman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” âyetidir.

Hafız Ebû Nuaym’in rivâyetine göre Malik b. Dinar, Sumâme’den, o Enes b. Malik’ten şöyle dediğini nakletmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İsraya götürüldüğüm gece dudakları ateşten makaslarla kesilen ve her kesildikçe tekrar dudakları uzayan bir topluluğun yanından geçtim. Bunlar kimlerdir, ey Cebrâîl diye sordum, dedi ki: Bunlar yapmadıkları şeyleri söyleyen, Allah’ın Kitabını okuyup da amel etmeyen ümmetinin hatipleridir,” Ebû Naym, Hilye, II, 386

Seleften birisinden nakledildiğine göre ona: Bize hadis naklet, denildi fakat o sustu. Daha sonra tekrar: Bize hadis naklet deyince, şu cevabı verdi: Benim yapmadığım şeyleri söyleyip böylelikle Allah’ın hışmını çabuklaştıracağımı mı zannediyorsunuz.

4- Kişinin Yapmadığı ve Yapmayacağı Şeyleri Söylemesi:

“Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” âyeti, insanın yapmadığı ve yapmayacağı iyi şeylerden kendisi hakkında sözetmesi sebebiyle bir azar ve bir inkâr (red) anlamında bir istifham (soru)dır. Eğer kişinin bu söylediği şeyler geçmişe dair ise yalan olur, geleceğe dair ise verdiği sözde durmamak olur. Her ikisi de yerilmiş davranışlardır.

Süfyan b. Uyeyne yüce Allah’ın:

“Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz” âyetini şöyle açıklamıştır: Yani o işi yapmanın size bırakılmadığı hususları ne diye söylersiniz? Sizler bu işleri yapıp yapmayacağınızı bilemezsiniz.

Buna göre ifade sözün reddedilmesi hususunda zahirine göre yorumlanmış olmaktadır.

Saf 1

Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih etti. O, azîzdir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allahı tesbih eder. O, üstündür, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı teşbih eder. O Azizdir, Hakimdir.

Bu âyete dair açıklamalar daha Önceden (el-Hadîd, 57/1 ‘in tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mümtehine 13

Ey iman edenler! Allah’ın gazap ettiği bir toplumu dost edinmeyin. Onlar ahiretten ümitlerini kestiler, tıpkı kabirdekiler gibi.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Kendilerine Allahın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kafirlerin kabirlerdekilerden(onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’ın kendilerine gazab ettiği bir topluluğu veli edinmeyin. Çünkü onlar kâfirlerin kabirdekilerden ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.

“Ey îman edenler! Allah’ın kendilerine gazab ettiği bir topluluğu veli edinmeyin” huyruğunda kastedilenler yahudilerdir. Çünkü fakir bazı müslümanlar yahudilere mü’minlerin durumları ile ilgili haberleri ulaştırıyor, onlar ile ilişkilerini sürdürüyorlardı. Böylelikle onların mahsûllerinden, meyvelerinden bir miktar ile mükâfatlandırılıyorlardı. İşte bu şekilde davranmaları onlara yasaklandı.

“Çünkü onlar… âhiretten ümit kesmişlerdir” âyetinde de kastedilenler İbn Zeyd’in görüşüne göre yahudilerdir. Münafıklar oldukları da söylenmiştir. el-Hasen: Yahudiler ve hristiyanlardır, demiştir.

İbn Mes’ûd dedi ki: Yani onlar âhiret için amelde bulunmayı terkederek dünyayı tercih eden kimselerdir.

Bir diğer açıklamaya göre onlar âhiretteki mükâfattan ümit kesmişlerdir, demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

“Kâfirlerin… ümit kestikleri gibi” âyeti el-Hasen ve Katade’nin açıklamasına göre şu demektir: Hayatta olan “kâfirlerin kabirdekilerden” kendilerine geri döneceklerinden “ümit kestikleri gibi…”

İbn Arafe dedi ki: Bunlar (kâfirler):

“… ve bizi ancak zaman helâk etmektedir” (el-Câsiye, 45/24) diyenlerdir.

Mücahid de şöyle demiştir: Âyet kabirlerde bulunan kâfirler dünyaya geri dönmekten ümit kestikleri gibi.,, demektir.

Yüce Allah, sûrenin başında kâfirleri veli edinmeyi terketmek ile başladığı gibi, aynı âyetlerle sona erdirmiştir. Sûre hem Hâtıb b. Ebi Beltaa’ya, hem de başkalarına bir hitaptır denilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Ey îman edenler… veli edinmeyin” yani onları dost edinmeyin ve onlara samimi bağlarla bağlı olmayın. Yüce Allah lütuf ve ihsanı ile Hâtıb b. Ebi Beltaa’yı bağışlamıştır.

Âyet şu demektir: Kabirde bulunan kâfirler âhirette Allah’ın rahmetinden bir paylarının olacağından yana ümit kestikleri gibi, Kureyş kâfirleri de âhirette hayır elde etmekten yana ümit kesmişlerdir.

el-Kasım b. Ebi Bezze yüce Allah’ın:

“Çünkü onlar kâfirlerin kabirde kilerden ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir” âyeti hakkında şöyle demiştir: Kâfirlerden ölen herkes hayırdan yana artık ümit keser.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

(Mümtehine Sûresi burada sona ermektedir).

Mümtehine 12

Ey Peygamber! Sana mümin kadınlar gelip Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında iftira uydurmamak ve sana hiçbir konuda karşı gelmemek üzere biat ederlerse, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allahtan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Mü’min kadınlar: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri ve hiçbir marufta sana isyan etmemeleri” üzere sana bey’at etmeye geldikleri vakit, beyatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile! Şüphesiz ki Allah çok mağfiret edendir, çok mehamet edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Kadınlarla Bey’atleşme Şekli;

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethettikten sonra Mekkeli kadınlar gelip, ona bey’at ettiler.

“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar… üzere sana bey’at etmeye geldikleri vakit…” âyeti ile onlardan, ortak koşmamak üzere… bey’at alması emrolundu.

Müslim’in Sahihinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımı Âişe (radıyallahü anha)’dan söyle dediği rivâyet edilmektedir: Mü’min hanımlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına hicret ederek geldiklerinde yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar:

“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri… üzere sana bey’at etmeye geldikleri vakit…” âyeti gereği imtihan olunurlardı. Âişe dedi ki: Mü’min hanımlardan kim bu şartlan kabul ediyorsa o imtihan edilmeyi de ikrar ve kabul etmiş oluyordu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da hanımlar bunu sözleriyle ikrar edip kabul etti mi onlara; “Haydi gidin, ben sizinle bey’atleştim” diyordu. Allah’a yemin olsun ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın eli hiçbir kadının eline değmedi. Onlarla sadece söz ile bey’atleşti. Âişe dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlardan ancak yüce Allah’ın kendisine emrettiği şartlarla bey’atleşti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın eli hiçbir kadının eline değmedi. O, onlardan söz aldı mı sözlü olarak: “Ben sizinle bey’atleştim” derdi Bahârl, V, 2025; Müslim, 1489; İbn Mâce, II, 959.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet olunduğuna göre o kadınlar ile kendisinin eli ile kadınların eli arasında bir elbise parçası bulunduğu halde -onlara bey’at şartlarını koşuyor ve- onlarla bey’atleşiyordu.

Denildiğine göre Rasûlullah erkekler bey’atini bitirdikten sonra, Safa tepesi üzerine Ömer (radıyallahü anh) onunla birlikte ve ondan biraz daha aşağı bir yerde oturdu. Hanımlara bey’at şartlarını koşuyor, Ömer de kadınlarla musafahalaşıyordu. Yine rivâyet edildiğine göre o bir hanımı Safa üzerinde durmakla görevlendirdi ve bu kadın onlarla bey’atleşti.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu zayıftır. Asıl Sahih’de bulunan rivâyete bakmak ve ona itibar etmek gerekir.

Um Atiyye dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiğinde ensar hanımlarını bir evde topladı. Sonra bize Ömer b. el-Hattâb’ı gönderdi. Kapıda durup selam verdi, biz de selamını aldık. Ömer dedi ki: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın size gönderdiği elçisiyim. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayınız, Kadınlar: Evet deyince, evin dışından elini uzattı, biz de evin içinden ellerimizi uzattık sonra da: Şahid ol Allah’ım dedi.

Amr b. Şuayb’ın babasından, onun dedesinden rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarla beyatleşecek olursa içinde su bulunan bir kab getirilmesini emreder, elini o kaba daldırır, sonra da hanımlara emir vererek onlar da ellerini o kaba daldırırlardı.

2- Ebû Süfyan’ın Hanımı Hind’in Bey’ati ve Bey’atte Şart Koşulan Âyetin Mahiyeti:

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları” deyince Uhud günü Hamza’ya yaptıklarından çekindiğinden ötürü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisini tanıması korkusu ile yüzünü örtmüş alarak gelen Utbe kızı Hind: Allah’a yemin ederim ki, sen bizden erkeklerden aldığını görmediğimiz bir şartı istiyorsun, demişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da o gün erkeklerle sadece müslüman olmak ve cihad etmek şartı ile bey’atleşmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hırsızlık yapmamaları” diye buyuranca Hind: Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Ben onun malından (ondan habersiz) ihtiyacımız için gerekeni alıyorum, dedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan; O sana helal olsun deyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) güldü onu tanıyarak: “Sen Hind misin?” dedi. Hind: Allah geçmişi affetti, dedi. Daha sonra Peygamber: “Zina etmemeleri” diye buyurunca Hind: Hür bir kadın hiç zina eder mi? dedi. Sonra: “Çocuklarını öldürmemeleri” yani kız çocukları diri diri gömmeyip ceninlerini düşürmemeleri… deyince Hind: Biz küçükken onları besleyip büyüttük, sense Bedir günü onları öldürdün. Sen de, onlar da işi daha iyi bilirsiniz. Mukâtil ‘in rivâyetine göre de şöyle demiştir: Biz küçükken onları besleyip, büyüttük, siz de büyüdükten sonra onları öldürdünüz. Sizler ve onlar durumu daha iyi bilirsiniz. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb sırt üstü yatıncaya kadar güldü. Onun ilk çocuğu Hanzala b. Ebi Süfyan da Bedir günü öldürülmüş idi. Peygamber daha sonra: “Elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp götürmemeleri ve hiçbir marufta sana İsyan etmemeleri…” diye buyurdu.

Denildiğine göre

“elleri” yani laf taşıyıp götürmek suretiyle dilleri

“ve ayakları arasında” âyeti ise, fercleri demektir.

Bir diğer açıklamaya göre “elleri arasında” lâfzı öpmek ve el ile yoklamak “ayakları arasında” da cima demektir. Başkalarından olma çocukları kocalarının çocuklarıdır, diye iddia etmemeleri demek olduğu da söylenmiştir. Çoğunluğun (Cumhûrun) görüşü budur. Herhangi bir kadın başkasının çocuğunu bulup alır, onu kocasındanmış gibi gösterir ve: Bu benim senden çocuğumdur, dermiş. İşte bu da yalan ve iftira kabilindendir.

Bir diğer açıklamaya göre;

“elleri ve ayakları arasında” ifadesi çocuktan kinayedir. Çünkü çocuğu taşıdığı karnı önünde, çocuğun doğduğu yer olan ferci ayakları arasındadır. Her ne kadar bundan önce zina yasaklanmış kse de başka birisinden olma çocuğu kadının kendi kocasının çocuğu gibi göstermesi hususunda genel bir ifadedir.

Rivâyet olunduğuna göre Hind bunları duyunca şöyle demiş: Allah’a yemin olsun ki, elbette ki uydurulan bir iftira çok çirkin bir iştir. Sen ancak en doğru ve güzel olanın ve üstün ahlâkî hasletlerin yerine getirilmesini emrediyorsun.

Daha sonra yüce Allah:

“Ve hiçbir marufta sana İsyan etmemeleri” diye buyurmaktadır. Katade ağıt yakmamaları ve onlardan hiçbir kadın yanında mahremi bulunmadıkça başbaşa bir erkekle kalmamaları… diye açıklamıştır. Said b. el-Müseyyeb, Muhammed b. es-Saib ve Zeyd b. Eslem de şöyle demişlerdir: Bu yüzlerini tırmalayarak yırtmamaları, yakalarını yırtmamaları, vay başıma gelenler! diye feryat ve figan etmeyip saçlarını (ağıt dolayısıyla) çözmemeleri, mahrem bir kimse olması müstesna erkekler ile (gizlice) konuşmamaları demektir. Um Atiyye’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiğine göre bu âyet, ağıt yakmak hakkındadır. İbn Abbâs’ın görüşü de budur.

Şehr b. Havşeb, Ummu Seleme’den onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiğine göre:

“Ve hiçbir marufta sana isyan etmemeleri” âyetini “feryad ve figan ederek ağıt yakmaktır” diye açıklamıştır. Bu yolla Peygamber Efendimiz’e merfu’ bir hadis olarak teşbit edemedik

-Mus’ab b. Nûh dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bey’at eden hanımlardan oldukça yaşlı bir hanıma yetiştim, Bana yüce Allah’ın:

“Ve hiçbir marufta sana isyan etmemeleri” âyeti hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan: “Ağıt yakmaktır” diye buyurduğunu rivâyet etti. Müsned, IV, 55

Müslim’in Sahih’inde Um Atiyye’den gelen rivâyete göre şu:

“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları… ve hiçbir marufta sana isyan etmemeleri üzere…” âyeti nâziî olunca, Peygamber: “Ağıt yakmak da bunun bir bölümüdür” diye buyurdu. Um Atiyye dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, filan oğulları bundan müstesna olsun, çünkü onlar cahiliye döneminde iken benimle birlikte ağıt yakmışlardı. Benim de onlarla birlikte ağıt yakmam mutlaka gerekir. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Filan oğulları müstesna olsun” diye buyurdu. Müslim. II, 646; Buhârî, VI, 2637; Tirmizî, V, 411; Müsned, VI, 407, 40H

Yine Um Atiyye’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beyat ile birlikte bizden ağıt yakmamamıza dair söz aldı. Beş hanım müstesna bizden hiçbir hanım o sözüne bağlı kalmadı. Bunlar Um Süleym, Um el-Alâ ve Muaz’ın hanımı Ebû Sebre’nin kızı ya da Ebû Sebre’nin kızı ve Muaz’ın hanımıdırlar Buhârî, I, 440, VI, 2637; Müslim, I, 645, 646; Müsned, V, 84, VI, 408

Yine denildiğine göre buradaki

“ma’ruf” Allah’a ve Rasûlüne itaat etmektir. Bu Meymûn b. Mihrân’ın görüşüdür.

Bekr b. Abdullah el-Müzenî de şöyle demiştir: Kendilerinin hayrına ve iyiliğine olan hiçbir hususta sana isyan etmemeleri demektir,

el-Kelbî dedi ki: Bu âyet, Allah’ın ve Rasûlünün emretmiş olduğu bütün maruflar (iyi hususlar) hakkında geneldir.

Rivâyet edildiğine göre bu âyet okunurken Hind de söyle demiştir: Bizler herhangi bir hususta sana İsyan etmek niyetini taşıdığımız halde buraya gelip oturmadık.

3- Bu Âyette Bazı Yasakların Özellikle Zikredilmesinin Sebebi:

Yüce Allah ve Rasûlü bey’atin muhtevasında birtakım hususları zikretmektedir. Bu sözler arasında dindeki temel yasaklar açıkça zikredildiği halde, emir türünden olan temel hususlar sözkonusu edilmemiştir. Bunlar da aynı şekilde altı tanedir: (Kelime-i) Şehadet, namaz, zekat, oruç, hac ve cünubluktan gusletmek.

Bunun böyle zikredilmesinin sebebi ise, nehyin bütün zaman ve haller hakkında daimi ve sürekli oluşudur. O bakımdan daimi ve sürekli olan şarta dikkat çekmek daha önceliklidir.

Bir diğer açıklamaya göre yasaklanan bu hususları işleyen birçok kadın vardı. Şerefli bir nesebe sahib olmaları bu işleri işlemelerine engel teşkil etmiyordu. İşte bundan dolayı bu yasaklar özellikle zikredilmiştir. -Bu yönüyle- bunun bir benzeri de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Abdü’l-Kayslıların heyetine söylediği: “Ve ben sizlere kurutulmuş kabak kaplarını, testileri, oyulmuş hurma kütüklerini ve ziftlenmiş kapları (kullanmanızı) yasaklıyorum. ” Buhârî, II, 506, III, 1292; Müslim, I, 46, III, 157H Bu âyet ile diğer günahlar bir tarafa, şarap içmek masiyetini terketmeleri noktasında dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Çünkü onlar içki içmeyi çokça arzu ediyorlar ve bunu adet edinmişlerdi. Kişi çokça arzu ettiği bir günahı terkedecek olursa, arzulamadığı diğer günahları terketmesi daha bir kolay olur.

4- Kadının Kocasının Malından Alacağı Miktarın Sınırı;

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bey’at şartları arasında:

“Hırsızlık yapmamaları” diye buyurunca Hind: Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Şüphesiz ki Ebû Süfyan eli sıkı bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek kadarını almamda benim için bir vebal olur mu? Peygamber: “Maruf sınırları dışında olmadıkça hayır” diye buyurdu. Buhârî, V, 2052, 2054; Müslim, III, 1339; Dârimî, II, 211; Dârakutnî, IV, 2Ü, Ebû Dâvûd, IIE, 289; Nesâi, VIII, 246; İbn Mâce, II, 769; Müsned, VI, 39, 50, 206

Bu sözleriyle Hind sadece Ebû Süfyan’ın kendisine verdikleri ile kalıp ihtiyaçlarını göremeyeceğinden yahutta bundan fazlasını alarak sözü geçen bey’ati bozup hırsızlık yapmış olmaktan korktuğunu ifade etmiş oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona “hayır” yani maruf Ölçüleri içerisinde aldıkların için senin hakkında vebal yoktur, dîye buyurdu. Bundan maksat ihtiyaçtan daha fazlasına el uzatmamaktır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu ancak örtüler arasında ondan saklamadığı yahut üzerine kilit vurmadığı mallar hakkındadır. Bu durumda kadın eğer bu örtüyü kaldırıp ondan herhangi bir şey alacak olursa emre karşı geldiği bir hırsızlık yapmış olur ve bundan dolayı da eli kesilir.

5- Bey’atte Kadınlara Koşulan Şartlar Erkeklere de Koşulmuştur:

Übâde b. es-Sâmit dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlara şart koştuğu gibi bize de şart koşmuştur:

“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın, hırsızlık yapmayın, zina etmeyin, çocuklarınızı öldürmeyin, biriniz diğerine büyü yapmasın, size vermiş olduğum maruf herhangi bir hususta bana isyan etmeyin.”

Bundan dolayı İbn Bahr ve başkaları yüce Allah’ın:

“Bir iftira düzüp getirmemeleri” âyetinden kasıt büyüdür, demiştir,

ed-Dahhak dedi ki: Bu, iftirayı yasaklayan bir âyettir yani herhangi bir erkek ya da bir kadına büyü yapmasınlar, demektir. Buna göre;

“bir iftira düzüp getirmemeleri” bir büyü yapmamaları demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri” âyeti ile ilgili olarak Cumhûrun görüşü şudur:

“Elleri” yani buluntu olarak aldıkları

“ve ayakları arasında” zinadan dolayı doğurdukları herhangi bir çocuğu

“bir iftira düzüp getirmemeleri” demektir. Bu açıklama az önce geçmiş bulunmaktadır.

6-Genel Olarak Bütün Emirlerde Özel Olarak da Ağıt Yakmamak Hususunda Peygambere İsyan Edilmemelidir:

Buhârî’de İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre o yüce Allah’ın:

“Ve hiçbir marufta sana isyan etmemeleri” âyeti ile ilgili olarak şöyle demiştir: Bu yüce Allah’ın kadınlara koştuğu bir şarttır. Müslim, III, 1333; İbn Hibbân, Sahih, X, 253; Müsned, V, 313, 320 (21 Buhârî, IV, 1857 Anlamı hususunda da belirttiğimiz gibi farklı görüşler ileri sürülmüştür. Doğrusu bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın verdiği bütün emirler ile yasakladıkları hakkında umumi olduğudur. Böylelikle bunun kapsamına ağıt yakmak, elbiseleri yırtmak, saçı yolmak ve mahrem olmayanlarla tenhada başbaşa kalmak ve benzeri hususlar da girer. Bütün bunlar büyük günahlardandır, cahiüye işlerindendir,

Müslim’in Sahih’inde Ebû Malik el-Eş’âri’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); “Ümmetim arasında cahiliye işlerinden oları dört husus var olacaktır” diye buyurmuş ve bunlar arasında ağıt yakmayı da zikretmiştir Müslim, II, 644; Tirmizî, II, 325; Müsned, II, 414, 445, 456, V, 349

Yahya b. Ebi Kesir’in, Ebû Seleme’den, onun da Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şu ağıt yakan kadınlar kıyâmet gününde birisi sağda ve birisi solda otmak üzere iki saf halinde durdurulacaklardır. Süresi ellibin yıl kadar olan bir gün boyunca köpeklerin havladıkları gibi havlayacaklar, sonra da cehenneme atılmaları emrolunacaktır.”

Yine Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Melekler ağıt yakan ve (ağlarken ya da şarkı söylerken) hazince feryat eden hiçbir kadına dua etmezler.” Müsned, II 362; Tayâtisi, Müsned, I, 322; Ebû Yala, Müsned, X, 521; Heyseıni, Mecmâ, III, 13de Ebû Mirfıye hakkında: “Ona sika (güvenilir) tüyen de onu cerh (tenkid) edeni de bulamadım. Diğer râviler ise sikadır” demektedir

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre o ağıt yakan bir kadının sesini duymuş, onun yanına giderek elindeki kamçısı ile başörtüsü başından düşünceye kadar döğmüş. Ey mü’minlerın emiri kadının örtüsü başından düştü, ona bir baksana, deyince o: Böyle bir kadının saygınlığı kalmaz diye buyurmuştur,

Bütün bu rivâyetleri senetleriyle es-Sa’lebî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) rivâyet etmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Sana isyan etmemeleri” ifadesi oldukça güçlü bir ifade olmakla birlikte

“hiçbir m’arufta” diye tahsis edilmesi hususunda da iki görüş vardır: Bu anlamı tekid etmek üzere bir açıklamadır. Yüce Allah’ın;

“Dedi ki, Rabbim hak ile hükmet” (el-Enbiya, 21/112) âyetine benzemektedir. Çünkü sadece “hükmet” demiş olsaydı, el betteki yeterdi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bey’atinde

“maruf” şartının koşulmasının sebebi şudur: Ondan başkasına itaatin de maruf şartına bağlı olduğunu, emir veren için daha bağlayıcı olduğuna dikkat çekmek ve bu husustaki tereddüdü özellikle daha çok ortadan kaldırmak içindir.

7- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Erkeklerden ve Kadınlardan Bey’at Aldığına Dair Rivâyet:

Buharî’nin rivâyetine göre Ubade b. es-Sâmit şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda idik. “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, zina etmemek, hırsızlık yapmamak üzere bana bey’at eder misiniz?” deyip kadınlar(ın bey’ati) ile ilgili âyeti okudu. -Süfyan’ın rivâyet ettiği lâfız ise çoğunlukla: “O âyeti okudu şeklindedir…”- Sizden bu şartlara tamamıyla bağlı kalanın ecrini Allah verecektir. Kim (şartlara uymayarak) bunlardan herhangi birisini işleyecek olur da bunun cezasını çekerse, bu onun için bir keffaret olur. Kim bunlardan herhangi birisini işleyip Allah da onu setredecek olursa cezası Allah’a aittir. Dilerse onu azaplandırır, dilerse onun bu günahını ona bağışlar. ” Buhârîl, 15, III, 1413, W, 1H57, IV, 1S57, VI, 2490. J494, 2637, 2716; Müslim, 111, 1333; Tirmizî, IV, 45; Dârimi, Ll, 290; Dârukutnî, II, 2\\, 215; Nesâi, VII, 141, 142, 14S. löl, VIII, 10H; Müsned, V, 313, 314. 320.

Buhari ve Müslim’deki rivâyete göre İbn Abbâs dedi ki: Ramazan bayramı günü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir, Ömer ve Osman ile namazlarda bulundum. Hepsi de namazı hutbeden önce kılarlar, sonra da hutbe irad ederlerdi. Allah’ın Peygamberi -Allah’ın salât ve selâmı ona- şu anda elleriyle erkeklerin oturmalarını işaret etmesini görüyormuşum gibi (minberden) indi. Sonra onları yararak ilerledi ve nihayet Bilal ile birlikte kadınların bulunduğu yere kadar gelip:

“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri ve hiçbir marufta sana isyan etmemeleri üzere sana bey’at etmeye geldikleri vakit…” diye âyetin tamamını okudu, Âyeti okuyup bitirdikten sonra: “Siz bu şartlara bağlı kalmaya devam ediyorsunuz değil mi?” diye buyurdu. -Başka hiçbir kadın ona cevab vermeksizin- sadece bir kadın şöyle dedi: Evet ey Allah’ın Rasûlü, dedi. (Hadisin ravilerinden) el-Hasen (b. Müslim) bu kadının kim olduğunu bilmiyor. Peygamber: “Haydi sadaka veriniz” diye buyurdu. Bilal de elbisesini açtı, Ilımanlar da yüzüklerini, bileziklerini Bilal’in açtığı örtüye atıveriyorlardı. Bu Buhârî’nin lâfzıdır. Buhârî, 1, 332, IV, 1H57; Müslim, II, 602; Müsned, i, 331,

8- İmâmın (İslâm Devlet Başkanının) Bu İmtihan Şartlarını Kadınlara Koşması:

el-Mehdevî dedi ki; Müslümanlar İmâmın kadınlara bu şartları koşamayacağını icmâ’ ile kabul etmişlerdir. Bu husustaki emir bağlayıcı bir emir değil, mendupluk ifade eden bir emirdir.

Bazı kıyas âlimleri de şöyle demişlerdir: Şayet İslam yurdunun uzaklığından ötürü sınamaya gerek duyulacak olursa, müslümanların İmâmının böyle bir sınamayı yapma görevi vardır.

Mümtehine 11

Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar ve siz de intikam alırsanız, eşleri gidenlere harcadıkları kadar verin. İnandığınız Allah’tan korkun.

Diyanet Vakfı
Eğer eşlerinizden biri, sizi bırakıp kafirlere kaçar, siz de (onlarla savaşıp) galip gelirseniz, eşleri gitmiş olanlara (ganimetten), harcadıkları kadar verin. İnandığınız Allaha karşı gelmekten sakının.

Kurtubi Tefsiri
Eğer zevcelerinizden kâfirlere bir şey geçerse, siz de ardarda onlarla savaşırsanız eşleri gitmiş olanlara harcadıklarını veriniz, îman etmiş olduğunuz Allah’tan da korkun.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Hanımları Kâfirlere Kaçan Müslümanlara Tazminat Ödenmesi:

“Eğer zevcelerinizden kâfirlere bir şey geçerse…” âyeti ile ilgili olarak rivâyet edilen haberde belirtildiğine göre (bir önceki âyet-i kerimenin hükmü ile ilgili olarak) müslümanlar: Biz Allah’ın hükmüne razıyız deyip, bu hususta (gereğini yapmaları için) müşriklere mektup yazdılarsa da onlar bunu uygulamayı kabul etmediler. Bunun üzerine:

“Eğer zevcelerinizden kâfirlere bir şey geçerse siz de ardarda onlarla savaşırsanız, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarını veriniz” âyeti nazil oldu.

ez-Zührî’nin Urve’den rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir Şanı yüce: Allah aranızda hüküm verdi ve şöyle buyurdu; Siz de harcadığınızı İsteyin, onlar da harcadıklarını istesinler.” Bunun üzerine müslümanlar müşriklere: Allah aramızda şu hükmü vermiş bulunuyor: Size bizden bir kadın gelecek olursa, onun mehrini bize göndereceksiniz. Sizden bize bir kadın gelecek olursa, biz de size onun mehrini göndereceğiz. Bunun üzerine müşrikler onlara şunu yazdılar: Bizler sizin bizde alacak bir şeyiniz olduğunu bilmiyoruz. Eğer bizim sizde alacak bir şeyimiz varsa onu bize gönderiniz. Bunun üzerine yüce Allah şu âyeti İndirdi: “Eğer zevcelerinizden kâfirlere bir şey geçerse, siz de ardarda onlarla savaşırsanız, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarını veriniz.”

İbn Abbâs da yüce Allah’ın:

“Bunlar Allah’ın hükümleridir. Aranızda O, hükmeder” âyeti şu demektir: Yani o müslümanlar ile Mekkeli antlaşmaklar arasında birbirlerine (mehirleri karşılıklı olarak) geri vermelerine hükmetmektedir.

ez-Zührî dedi ki: Eğer arada antlaşma olmasaydı (hicret eden) kadınlar alıkonulur ve onların kocalarına herhangi bir mehir ödenmezdi.

Katade ve Mücahid şöyle demişlerdir: Bu âyetle yalnızca hanımları (müşriklere) gitmiş olan erkeklere yaptıkları harcamaların bir benzerini fey’ ve ganimetten vermekle emrolundular.

Yine Katade ve Mücahid şöyle demişlerdir: Bu âyet hem bizimle kendileri arasında antlaşma bulunanlar, hem de antlaşma bulunmayan kimseler hakkındadır. Yine derler ki: (Mealde: “Ardarda onlarla savaşırsanız” anlamı verilen); “Kısas uygularsanız (misilleme yaparsanız)” demektir.

“Eşleri gitmiş olanlara harcadıklarını veriniz” âyetinde kastedilen de verdikleri mehirlerdir. Bu âyet, bütün kâfirler hakkında umumidir.

Yine Katade şöyle demiştir: Şayet hanımlarınızdan sizinle aralarında antlaşma bulunan kâfirlere giden olursa, bu sefer hanımları gitmiş olanlara yaptıkları harcamaların bir benzerini ödeyiniz. Daha sonra bu âyet et-Tevbe Sûresi ile nesholmuştur. ez-Zührî de: Bu uygulama Mekke’nin fethi ile son bulmuştur. Süfyan es-Sevrî: Bugün bununla amel olunmaz, demiştir, Kimileri de: Bu hüküm şu anda da sabittir, demiştir. Bu görüşü de el-Kuşeyrî nakletmiştir.

2- “Ardarda Savaşırsanız” Lâfzının Anlamı:

“Ardarda onlarla savaşırsanız” (anlamı verilen lâfız) genel olarak: diye okunmuştur.

Alkame, en-Nehaî, Humeyd ve el-A’rec ise (“elipsiz ve) “kaf” harfi şeddeli olmak üzere: diye okumuşlardır.

Mücahid iye okumuş ve: “Onların size yaptıklarının benzerini yaparsanız” diye açıklamıştır.

ez-Zührî ise “elif siz ve şeddesiz olarak: diye okumuştur. Mesrûk ve Şakik b. Seleme ise “kaf harfi şeddeli ve kesresiz olarak; diye okumuş ve; ‘Ganimet alırsanız… diye açıklamıştır.

Bütün bunlar aynı anlamı ihtiva eden değişik söyleyişlerdir. Nitekim: “Ganimet alırsanız…” anlamındadır.

el-Kutebî de şöyle demiştir:

“Ardarda onlarla savaşırsanız”

âyeti ardı arkasına gazalar yaparsanız, demektir. İbn Bahr der ki: Yani sizler İrtidad eden kadını öldürmekle cezalandıracak olursanız, bu sefer onun kocasına müslümanların ganimetlerinden mehrini ödeyiniz.

3- Hanımları Kâfirlere Sığınmış Olan Müslüman Kocalara Verilecek Tazminat:

“Eşleri gitmiş olanlara harcadıklarını veriniz” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Yüce Allah buyuruyor ki: Eğer mü’min olan kadın Mekke kâfirlerine sığınacak olur da sizinle onlar arasında bir antlaşma bulunmayıp, kadının sizin aranızda müslüman bir kocası da varsa ve siz bir ganimet elde edecek olursanız, işte bu müslüman kocaya verdiği mehri, ganimet beşte birlik paylara ayrılmadan önce veriniz.

ez-Zührî: Bu fey’ malından verilir, demiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre kocaya bu mehir, bize gelip sığınan kadınların (kocalarına ödenmesi gereken) mehir(in)den verilir. Bir görüşe göre âyet şu demektir: Eğer müşrikler kendilerine sığınan bu kadının mehrinin tazminatını ödemeyi kabul etmeyecek olurlarsa, siz de onların ahitlerini bozduğunuzu belirtin ve nihayet zafer elde ettiğiniz takdirde bu malı onlardan alın.

el-A’meş: Bu âyet mensuhtur demiştir. Atâ ise: Hayır, hükmü sabittir, demiştir. Bütün bu görüşler daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Kuşeyrî dedi ki: Âyet-i kerîme Ebû Süfyan’ın kızı Um el-Hakem hakkında inmiştir. Um el-Hakem irtidad etmiş ve Kureyşli kocası olan İyad b. Ganm’i terk etmişti. Kureyşliler arasından onun dışında herhangi bir kadın irtidad etmiş değildir. Daha sonra tekrar İslâm’a dönmüştür.

es-Sa’lebî’nin İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre İslâm’dan dönüp müşriklere sığınan, hicret eden mü’minlerin hanımları altıdır: Fihroğullarından İyad (b. Ğanm b. Züheyr b.) Ebi Şeddad’ın hanımı olan Ebû Süfyan’ın kızı Um el-Hakem, Ömer b. el-Hattâb’ın hanımı Ummu Seleme’nin kızkardeşi Ebû Umeyye b. el-Muğire kızı Fatıma -Ömer (radıyallahü anh) hicret ettiğinde o hicret etmeyi kabul etmeyip irtidad etmişti-, Şemmas b. Osman’ın hanımı olan Ukbe kızı Berva, Hişam b. el-Âs’ın hanımı olan Abdu’l-Uzza kızı Abde, yine Ömer b. el-Hattâb’ın hanımı olan Cervel kızı Um Külsum ile Gaylan kızı Şehbe’dir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kocalarına hanımlarının mehirlerini ganimetten ödemişti.

“…Allah’tan korkun” yani size vermiş olduğu emirleri yerine getirmemekten sakının, kaçının.

Mümtehine 10

Ey iman edenler! Size mümin kadınlar hicret ederek geldiğinde, onları sınayın. Onların imanını en iyi Allah bilir. Eğer onları müminler olarak tanırsanız, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Onlar kâfirlere helal değildir, kâfirler de onlara helal değildir. Kocalarına verdikleri mehirleri ödeyin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde onlarla evlenmenizde size bir sakınca yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın. Harcadığınız mehri isteyin, onlar da verdiklerini istesinler. Bu Allah’ın hükmüdür; aranızda hüküm verir. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kafirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kafir kadınları nikahınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allahın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Mü’min kadınlar, hicret edenler olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilendir. Şayet onların mü’min kadınlar olduğunu görürseniz, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Hem bu kadınlar o erkeklere helâl değildir; hem de o erkekler bu kadınlara helâl olmaz. O erkeklere de harcadıklarını verin. Kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde o kadınları nikâhlamanızda size vebal yoktur. Kâfir zevceleri de nikâhınız altında tutmayın. Siz de harcadığınızı isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler. Bunlar Allah’ın hükümleridir. Aranızda O, hükmeder. Allah en iyi bilendir, Hakimdir.

“Ey îman edenler! Mü’min kadınlar, hicret edenler olarak size geldiklerinde, onları İmtihan edin…” âyetine dair açıklamalarımızı onaltı başlık halinde sunacağız:

1- Âyet-i Kerîme’nin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah, müslümanlara müşrikleri dost ve yardımcı edinmeyi yasaklaması, bu müslümanların müşriklerin yurdunu bırakıp müslümanların yurduna hicret etmelerini gerektirdi. Evlilik ve nikâhlanmak ise dostluk sebeplerinin en sağlamı olduğundan dolayı

“ey îman edenler, mü’min kadınlar, hicret edenler olarak size geldiklerinde…” âyeti ile kadınların hicret etmelerine dair hükümleri açıklamaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Hudeybiye’de Kureyş müşrikleri ile (Peygamber) kendisine gelen Mekkelileri onlara geri çevirmek üzere antlaşmış idi. Antlaşmanın yazılışından sonra ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz Hudeybiye’de bulunuyor iken el-Haris kızı Eslemli Saîde geldi. Kâfir olan kocası Sayfî b. er-Rahib adamın -Müsafir el-Mahzûmî olduğu da söylenmiştir- gelip: Ey Muhammed, dedi. Bana hanımımı geri ver çünkü sen bu şartla antlaşma yapmış bulunuyorsun. İşte henüz kitabımızın (yazışmamızın) çamuru (mühürü) daha kurumadı. Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-î kerimeyi indirdi.

Bir diğer görüşe göre Ukbe b. Ebi Muayt’ın kızı Um Külsum geldi. Yakınları gelip, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan onu kendilerine geri vermesini istedi.

Bir başka açıklamaya göre (Um Külsum) kocası Amr b. el-Âs’dan, beraberinde iki kardeşi İmare ve el-Velid ile birlikte kaçmıştı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kardeşlerini geri vermekle birlikte Um Külsum’u alıkoydu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Antlaşma şartı gereği onu da bize geri ver, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Antlaşmada koşulan şart, erkekler hakkında idi. Kadınlar hakkında değildi.” Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Urve’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Süheyl b. Amr’in Hudeybiye günü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a koştuğu şartlar arasında şu da vardı: Bizden herhangi bir kimse yanına gelecek olursa, senin dinin üzere olsa dahi onu mutlaka bize geri vereceksin. Nihayet yüce Allah mü’minler hakkında bilinen âyetini indirdi.

O, bu sözleri ile bu şartın kadınlar hakkında bu âyet ile neshedilmiş olduğuna işaret etmektedir.

Yine denildiğine göre gelen kadın Bişr’in kızı Umeyme’dir. O Sabit b. eş-Şimrâh’ın hanımı idi. O sırada henüz kâfir iken ondan kaçmıştı. Onunla Sehr b. Huneyf evlendi, ondan Abdullah adındaki oğlu dünyaya geldi. Bu açıklamayı da Zeyd b. Habib yapmıştır. el-Maverdî de aynı şekilde Sabit b. eş-Şimrâh’ın hanımı olan Bişr kızı Umeyme… demiştir.

el-Mehdevî dedi ki: İbn Vehb’in Halid’den rivâyetine göre bu âyet-i kerîme Amr b. Avfoğullarından Bişr kızı Umeyme hakkında inmiştir. Bu Hassan b. ed-Dahdah’ın hanımı idi. Hicret ettikten sonra onunla Sehl b. Huneyf evlenmişti.

Mukâtil dedi ki: Bu kadın Mekkeli müşriklerden birisi olan Sayfî b. er-Rahib’in hanımı Saîde adında bir kadın idi.

Ancak ilim ehlinin çoğunluğunun kabul ettiğine göre bu kadın Ukbe kızı Um Külsûm idi.

2- Hudeybiye Antlaşmasının Kapsamına Kadınlar Lâfzan mı, Yoksa Genel İfadeler Dolayısıyla mı Girmiştir?

Kadınların antlaşmanın kapsamına lâfzan mı, yoksa genel ifadeler dolayısı ile mi girdikleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim şöyle demiştir: Kadınların geri çevrilmesi şartı antlaşmanın açık bir lâfzı olarak ifade edilmiştir. Yüce Allah, onların geri çevrilmesini öngören lâfzı neshedip bunu yasaklamış, erkekler hakkında olduğu gibi bırakmıştır.

Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ahkâm ile ilgili hususlarda ictihad edip görüşünü ortaya koyabileceğine; fakat yüce Allah’ın hatalı ictihadlarını olduğu gibi bırakmayacağına delil teşkil etmektedir.

Bir başka kesim ilim adamı da şöyle demektedir: Antlaşma akdinde kadınların lafzen geri çevrilmesi şartı koşulmamsştı. Akit müslüman olanların geri verilmesi hususunda mutlak bir İfade taşıyordu. İfadenin genel oluşu zahiren erkeklerle beraber kadınları da kapsamasını gerektiriyordu. Ancak yüce Allah, onların bu genel ifadenin dışında kaldıklarını beyan etmiş, iki sebeb dolay:sı ile kadınlarla erkekler arasında fark olduğunu belirtmiştir: 1- Kadınlar kâfir erkeklere haramdırlar. 2- Kadınlar daha ince kalpli ve erkeklere göre daha çabuk karar değiştirebilen kimselerdirler.

Müslümanlara gelmekle birlikte, şirkini sürdüren bir kadın ise (antlaşma gereği) onlara geri çevirilecekti.

3- Hicret Eden Mü’min Kadınların İmtihan Edilmeleri:

“Onları imtihan edin” âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Bu kadınlardan kocasına zarar vermek isteyen: Ben de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına hicret edeceğim, diyordu. Bundan dolayı yüce Allah, Rasûlüne kadınların imtihan edilmesini emretmişti. Onları ne ile imtihan ettiği hususunda üç farklı görüş ileri sürülmüştür.

1- İbn Abbâs dedi ki: İmtihan o kadına kocasından nefret ettiği için, herhangi bir yeri diğerine daha çok tercih ettiği için, dünyalık istediği yahutta bizden bir adama aşık olduğu için, hicret etmediğine; aksine sadece Allah ve Rasûlünü sevdiği için hicret ettiğine Allah adına yemin ettirilmesinden ibaret idi. Eğer buna dair kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah adına yemin edecek olursa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun eski kocasına mehrini ve (evlilik dolayısıyla) yapmış olduğu harcamaları geri verir, kadını ona geri vermezdi. İşte yüce Allah’ın:

“Şayet onların mü’min kadınlar olduğunu görürseniz, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Hem bu kadınlar o erkeklere helâl değildir, hem de o erkekler bu kadınlara helâl olmaz” âyete bunu anlatmaktadır.

2- İmtihan, kadının Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmesi şeklinde idi. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmış.

3- Bu imtihan sûrenin, bundan sonra gelen yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar sana gelip…” (60/12. âyet) âyetinde açıklanan şekilde yapılıyordu.

Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ancak yüce Allah’ın: “Mü’min kadınlar… sana bey’at etmeye geldikleri vakit” (el-Mumtehine, 60/12) âyeti ile imtihan ediyordu. Bunu Ma’mer, ez-Zühri’den o Âişe’den diye rivâyet etmiştir. Bu hadisi Tirmizi rivâyet etmiş ve: Bu hasen, sahih bir hadistir, demiştir. Tirmizî, V, 411; Müsned, VI, 163

4- Müslüman Erkeğin Kâfirlere Geri Verilmesinin Hükmü Nedir?:

İlim adamlarının çoğu bu âyetin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)vın Kureyşlilerle antlaştığı, Kureyşlilerden kendilerine gelen müslümanları geri çevireceğine dair hükmü neshettiği kanaatindedir. Bu âyet bu antlaşmanın kadınlar ile ilgili olan bölümünü kaldırmış olmaktadır. Sünnetin Kur’ân ile neshedilebileceği görüşünde olanların benimsediği görüş budur.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Bu erkekler hakkında da, kadınlar hakkında da tümüyle neshedilmiştir. İmâmın (İslam devlet başkanının) düşman ile kendisine müslüman olarak gelen kimseleri kâfirlere geri vereceğini antlaşma şartı olarak kabul etmesi câiz değildir. Çünkü müslüman bir kimsenin şirk topraklarında ikameti câiz olmaz. Kûfeli fukahânın benimsediği görüş budur. Ancak, İmâm Mâlik’e göre bu şart ile barış antlaşması yapılabilir. Kûfeliler bu hususta benimsedikleri görüşe İsmail b. Ebi Halid yoluyla gelen şu hadisi delil göstermişlerdir: İsmail b. Ebi Halid, Kays b. Ebi Hazim’den, o Halıd b. Ebi’l-Velid’den rivâyet ettiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Halid’i Has’amlılardan bir topluluk üzerine gönderdi. Onlar secde ederek kendilerini korumaya çalıştılar. Fakat onları öldürdü, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onların herbirisi için yarımşar diyet ödedi ve: “Ben dar-u’l harbte herhangi bir müşrik ile birlikte ikamet eden herbir müslümandan uzağım. Onların her ikisinin ateşi birbirini görmemelidir.” Taberâni, Kebîr, IV, 114; Beyhaki, es-Sünetıu’l-Kübrâ, VIII, 131 (az farkla)

İşte Kûfefi ilim adamları derler ki: Bu müslüman erkeklerin de müşriklere geri verileceği hükmünü neshetmektedir. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) daru’l harbte müşriklerle birlikte ikamet edenlerden uzak olduğunu belirtmiştir.

Mâlik ve Şâfiî’nin görüşüne göre ise bu hüküm nesholmuş değildir. Şâfiî der ki: Böyle bir akdi ancak halife yahutta onun emredeceği bir kişi yapabilir. Çünkü halife bütün mallar üzerinde velayet sahibidir. Halife dışında kim böyle bir akit yapacak olursa, onun bu akdi reddolunur,

5- İmtihan Sonucu Mü’min Oldukları Anlaşılan Kadınlar Kâfirlere Geri Verilemezler:

“Allah onların imanlarını daha iyi bilir.” Yani bu imtihan sizin içindir. Allah, onların imanlarını en iyi bilendir, Çünkü gizlilikleri bilen O’dur.

“Şayet” dışa vuran şekliyle “mü’min kadınlar olduklarını görürseniz” bir diğer açıklamaya göre imtihan etmeden önce onların îman etmiş kadınlar olduklarını bilirseniz

“onları kâfirlere geri döndürmeyin. Hem bu kadınlar o erkeklere helal değildir, hem de o erkekler bu kadınlara helal olmaz.” Yani yüce Allah mü’min bir kadını kâfir bir erkeğe helal kılmadığı gibi, mü’min bir erkeğin müşrik bir kadını nikâhlamasını da helal kılmamıştır.

İşte bu, müslüman kadının kocasından ayni masını gerektirenin hicreti değil, müslüman oluşu olduğunun en açık delilidir. Ebû Hanife ise: Onların birbirlerinden ayrılmasını gerektiren husus, aralarındaki dar ihtilâfıdır demiştir. İmâm Mâlik mezhebinde buna dair bir işaret hatta açık bir ibare de vardır. Fakat doğru olanı birincisidir. Çünkü yüce Allah:

“Hem bu kadınlar o erkeklere helâl değildir. Hem de o erkekler bu kadınlara helâl olmaz” diye buyurmakta ve helâl olmayışlarının sebebinin müslümanlık olduğunu, dar ihtilafı olmadığını açıklamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) şöyle demektedir: Ne Kitapta, ne sünnette, ne de kıyasta her iki dar arasında bir fark sözkonusu değildir. Bu hususta asıl gözönünde bulundurulan dinlerin ayrılığıdır. Her ikisinin dini ayrı olmakla ya da her ikisinin dini aynı olmakla hüküm verilir. Dar farkına göre değil. Yardım Allah’tandır.

6- Dâr-ı İslâm’a Kabul Edilen Kadına Kocasının Yaptığı Harcamaların Geri Verilmesi:

“O erkeklere de harcadıklarını verin” âyeti ile yüce Allah, müslüman kadın eğer dar-ı İslamda alıkonulacak olursa, kocasına yaptığı harcamaların geri verilmesini emretmektedir. Bu da ahde bağlı oluşun bir gereğidir. Çünkü İslamın haram kılması sebebiyle kocanın hanımı ile birlikteliği yasaklanınca, yüce Allah kocaya malının geri verilmesini emretmektedir. Tâ ki, bu gibi erkekler hem hanımlarını, hem de mallarını yitirmek suretiyle iki cihetten de zararla karşılaşmak sözkonusu olmasın.

7- Hanımı Hicret Etmiş Olan Kâfir Kocaya Tazminat Ödenmesinin Şartları:

Kâfir koca istemediği sürece tazminat ödemek sözkonusu değildir. Kâfir koca gelip de hanımını isteyecek olursa biz ona hanımını vermeyiz, fakat yaptığı harcamaların tazminatını öderiz.

Şayet kocasının gelişinden önce hanımı ölürse mehrinin tazminatını ödemeyiz. Çünkü onun istemesi ve bizim vermeyişimiz tahakkuk etmemiş olur. Eğer miktar olarak tesbit edilen mehir şarab ya da domuz ise hiçbir şey tazminat ödemeyiz. Çünkü (bize göre) bunların hiçbir kıymeti yoktur.

Bu âyet ile ilgili olarak Şafii’nin iki görüşü vardır. Birincisine göre bu hüküm nesholmuştur. Şafii der ki: Kendileriyle antlaşma yapılmış kimseler arasından hür bir kadın, dar-ı harbten hicret eden bir müslüman olarak barış yurdunda yahut dar-ı harbte bulunan İmâma (müslümanların başkanına) hicret edip gelecek olursa, kocası dışında herhangi bir veli onu geri isteyecek olursa, herhangi bir tazminat ödemek sözkonusu olmaksızın o hanım ona geri verilmez.

Şayet kocası hanımını kendisi adına ya da ondan başkası onun verdiği vekâlete binaen isteyecek olursa, bu hususta da iki görüş vardır. Birincisine göre ona tazminat Ödenir. Bu hususta kabul edilmesi gereken hüküm yüce Allah’ın âyetidir.

Bir diğer görüşe göre ise hanımı müslüman olarak gelmiş bulunan müşrik kocaya herhangi bir bedel ödenmez. “Eğer İmâm kadınların geri verilmesini şart koşacak olursa, bu şart geçersizdir. Bu görüşü kabul eden şunu da söyler: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hudeybiye’de antlaşmaya taraf olan kimselere, onlardan gelenleri geri çevirme şartını koşmuştu. Kadınlar da onlar arasında idi ve bu sahih bir şart idi. Ancak yüce Allah bu şartı neshetmiş ve bedel (tazminat) ödenmesini öngörmüştür. Önce yüce Allah sonra da onun Rasûlü kadınların geri verilmeyeceğine hüküm verdiğinden ötürü kadınların geri verileceği şartı nesholmuş ve onun herhangi bir bedel (tazminat) ödeme yükümlülüğü artık kalmamıştır, Çünkü nesholmuş şartı, batıl bir şarttır. Batıl olan bir şartın ivazı (tazminatı) ise sözkonusu değildir.” Tırnak içindeki bu ifadelere tercümeye esas aldığımız, baskıda tekabül eden bölümdeki ibareleri müstensihlerin karıştırdıkları anlatılmakladır, bu sebeple Arapça baskıyı hazırlayanlar bu ibarelerin alındığı “en-Nehhâs’ın “en-Nâsih ve’l-Mensûh” adlı eserinden buna tekabül eden bölümleri dipnotta kaydetmiştirler. Biz de tercemeye bu bölümü esas aldık.

8- Hicret Eden Mü’min Kadınlar İçin Kocalarına Tazminat Ödemekle Yükümlü Olan Kimdir?:

Yüce Allah, kocaların hanımlarına yaptıkları harcamalar kadarının geri verilmesini emretmiş bulunmaktadır. Bu emrin muhatabı İmâmdır. O elinin altındaki Beytu’l-Mal’den muayyen bir harcama yeri bulunmayan mallardan bu tazminatı öder. Mukâtil dedi ki: Mehri o kadın ile evlenecek olan müslüman kişi öder. Eğer herhangi bir müslüman onunla evlenmeyecek olursa kâfir olan kocasının alacak bir şeyi olmaz.

Katade de şöyle demiştir: Mehrin ödenmesi ile ilgili hüküm ancak kendileriyle antlaşma yapılmış olanların kadınları hakkında sözkonusudur. Kendileri ile müslümanlar arasında antlaşma bulunmayan hanımların kocalarına mehir geri verilmez. Durum onun dediği gibidir.

9- Müslüman Olup Hicret Etmiş Kadınla Evlenmekte Sakınca Yoktur:

“… O kadınları nikâhlamanızda sîze vebal yoktur” âyetinde kastedilen müslüman olup iddetleri bittiği takdirde (nikâhlamalarında vebal yoktur), demektir. Çünkü müşrik olan kadın ile iddet bekleyen kadının nikâhlanmasının haram olduğu sabittir. Şayet o kadın ile gerdeğe girilmeden önce müslüman olacak olursa, derhal ona nikâh yapılabilir ve kadın evlenebilir.

10- Mehir Ödeme Şartı:

“Kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde” âyeti ile yüce Allah bu kadınları mehirlerini ödemek şartıyla nikâhlamayı mubah kılmıştır. Çünkü kadının müslüman olması, kâfir olan kocasından ayrı kalmasını gerektirir.

11- Müslüman Erkeklerin Darı Harbte Bulunan Müşrik Hanımları ve Âyetin Nüzulü Üzerine Ashabın Bazı Uygulamaları:

“Kâfir zevceleri de nikâhınız altında tutmayın” âyetindeki:

“Tutmayın” anlamındaki âyet genellikle: “Tutmak”tan gelen bir fiil olarak okunmuştur, Ebû Ubeyd’in tercihi de budur. Buna sebeb ise yüce Allah’ın:

“Artık onları ya iyilikle tutun…” (el-Bakara, 2/231) âyetidir.

el-Hasen, Ebû’l-Âl-iye ve Ebû Amr ise şeddeli olarak: diye Sıkı tutmak”tan gelen bir fiil olarak okumuşlardır. “Tuttu, tutar” kullanımının da anlamında olduğu söylenir.

“Te” harfi üstün olarak: diye de okunmuştur ki bu da; takdirindedir.

“Nikâhlar” lâfzı ‘in çoğulu olup, bu da kendisi ile korunulan şey, demektir. Burada “ismet: korumak, korunuş” nikâh anlamındadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Her kimin Mekke’de kâfir bir hanımı var ise ona itibar etmesin. Çünkü o, onun için bir hanım değildir. Artık aralarındaki dâr ihtilâfı dolayısıyla o kadının nikâhı kesilmiş bulunmaktadır.

en-Nehaî’den şöyle dediği nakledilmiştir: Burada kastedilen dar-ı harbe gidip orada kâfir olan müslüman kadındır. Kâfirler önceleri müslüman hanımlarla evleniyor, müslüman erkekler de müşrik kadınlarla evleniyorlardı. Daha sonra bu husus, bu âyet-i kerîme ile neshedildi. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb Mekke’de bulunan müşrik iki tane hanımını boşadı. Bunlardan birisi Ebû Umeyye’nin kızı Kureybe idi. Onunla Muaviye b. Ebi Süfyan evlendi. Her ikisi de o zaman Mekke’de müşrik idiler. İkincisi ise Huzâalı ve Abdullah b. el-Muğîre’nin annesi olan Amr kızı Um Külsum idi. Bununla da o zaman kendisi de müşrik olan Ebû Cehm b. Huzafe evlendi. Ömer halifeliğe geçince, Ebû Süfyan, Muaviye’ye; “Kureybe’yi Ömer elinden kaçırılmış olan bir şeyi elinde bulmasın diye boşa!” dedi ise de Muaviye bunu kabul etmemişti. Talha b. Ubeydullah’ın yanında da Rabia b. el-Haris b. Abdu’l-Muttalib’in kızı Ervâ vardı. İslam onların birbirlerinden ayrılmasını gerektirdi. Daha sonra İslam döneminde Halid b. Said b. el-Âs onunla evlendi. Bu kadın kâfir kadınlar arasından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kaçıp gelen kadınlardan idi. Onu geri vermeyip Halid ile evlendirdi.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müslüman olmadan önce kızı Zeyneb’i Ebul-Âs b. el-Rabî’ ile evlendirmişti. Daha sonra kendisi de, arkasından kocası da müslüman oldu. Abdu’r-Rezzak’ın, İbn Cüreyc’ten, onun bir adamdan, onun da İbn Şihab’dan naklettiğine göre İbn Şihab şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı Zeyneb müslüman oldu ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra ilk hicret döneminde hicret etti. Kocası Ebû’l-Âs b. el-Rabî’ Abdu’l-Uzza ise Mekke’de müşrik idi… Ondan gelen bu rivâyette kocasının Zeyneb’ten sonra İslâm’a girdiği belirtilmektedir. en-Nehaî de böyle demiştir.

en-Nehaî dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı Zeynep, Ebû’l-Âs b. el-Rabi’nin hanımı idi. Müslüman olduktan sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gelmişti. Daha sonra kocası da Medine’ye geldi. Zeynep ona eman verdi, o da İslama girdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyneb’i ona tekrar geri verdi.

Ebû Davud, İkrime’den o İbn Abbâs’tan rivâyetle dedi ki: Onu ilk nikâh ile (kocasına geri verdi) ve yeni herhangi bir akid yapmadı. Muhammed b. Ömer naklettiği hadisinde ‘altı yıl sonra” demiştir. el-Hasen b. Ali ise iki yıl sonra demiştir Ebû Dâvûd, II. 272: avnca bk. Dârakutnî III. 254.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Eğer bu rivâyet sahih ise şu iki halden biri sözkonusudur: Ya kocası İslama girinceye kadar ay hali olmamıştır yahutta onunla ilgili emir yüce Allah’ın: ” …Kocaları onları geri almaya daha çok hak sahibidirler” (el-Bakara, 2/228) âyeti ile neshedilmiştir ki; burada kasıt, iddetleri içerisindeki süredir. Bu âyet ile iddetin kastedildiği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.

İbn Şihab ez-Zührî; -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Zeyneb (radıyallahü anhnhâ)’ın başından geçen bu olay ile ilgili olarak, bu ferâiz (miras hukukun)a dair hükümlerin inişinden önce olmuştu, demişti.

Katade de şöyle demiştir: Bu mü’minlerle müşrikler arasındaki antlaşmaların sona ereceğini belirten et-Tevbe Sûresi’nin inişinden önce idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

12- Kâfir (Müşrik) Kadınlarla Nikâhlanmak ve Kocası Müslüman Olan Kâfir Kadınların Hühmü:

“Kâfir zevceleri de nikâhınız altında tutmayın” âyetinde kastedilen kâfir kadınlar, ilk olarak nikâhlanmaları câiz olmayan puta tapan kadınlardır. Buna göre bu âyet kitab ehli dışında kalan kâfir kadnlara hastır. Bunun umumi olup daha sonra kitab ehli kadınlarının bu umumdan neshedildiği de söylenmiştir. Yoksa âyet-i kerimenin zahirine göre hiçbir kâfir kadın hiçbir şekilde helal olmaz. Birinci görüşe göre putperest ya da mecusi bir erkek müslüman olup da hanımı müslüman olmazsa birbirlerinden ayrılırlar. Bazı ilim adamlarının görüşleri budur. Kimileri de iddetin tamamlanması beklenir, demiştir. Kadına müslüman olması teklif edilmekle birlikte İslâm’a girmezse, derhal birbirlerinden ayrılırlar ve iddetin tamamlanması beklenmez, diyenler arasında Malik b. Enes vardır. Bu aynı zamanda el-Hasen, Tavus, Mücahid, Atâ, İkrime, Katade ve el-Hakem’in de görüşüdür. Bunlar yüce Allah’ın:

“Kâfir zevceleri de nikâhınız altında tutmayın.” âyetini delil göstermişlerdir.

ez-Zührî’ye göre kadının iddetinin tamamlanması teklenir. Bu Şafii ve Alv med’in de görüşüdür. Delil olarak Ebû Süfyan b. Harb’ın, hanımı Utbe kızı Hind’den önce müslüman olduğunu göstermişlerdir. Ebû Süfyan Mervu’z-Zahran denilen yerde müslüman olmuş, daha sonra Mekke’ye geri döndüğünde Hind küfrü üzere devam eden bir kadın iken, onun sakalını tutarak: Şu sapık ihtiyarı öldürünüz, demişti. Hind de ondan birkaç gün sonra İslama girmiş ve her ikisi de nikâhlan üzere kalmışlardı. Çünkü henüz Hind’in iddeti bitmiş değildi. Bu görüşün sahipleri derler ki: Hakîm b. Hizam da bu durumdadır. O da hanımından önce İslama girmiş, hanımı ondan sonra müslüman olmuş ve her ikisi de nikâhları üzere kalmaya devam etmişti.

Şafii der ki: Yüce Allah’ın;

“Kâfir zevceleri de nikâhınız altında tutmayın” âyetini delil gösterenlerin lehine bu âyette delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü müslüman kadınlar zaten kâfir erkeklere haram kılınmıştır. Tıpkı müslüman erkeklere kâfir, putperest ve mecusi kadınların yüce Allah’ın:

“Hem bu kadınlar o erkeklere helâl değildir, hem de o erkekler bu kadınlara helâl olmaz” âyeti dolayısı ile helâl değildir. Daha sonra sünnet, yüce Allah’ın bu âyetle kadın ve erkekten müslüman olmayan kimsenin iddet süresi içerisinde müslüman olması dışında birbirlerine helâl olmayacağı hükmünü murad ettiğini açıklamıştır.

Kûfeli ilim adamları olan Süfyan, Ebû Hanife ve arkadaşları, zımmî olan kâfirler hakkında şöyle demişlerdir: Kadın müslüman olduğu takdirde, kocasına müslüman olması teklif edilir. Kocası müslüman olursa mesele yok, aksi takdirde birbirlerinden ayrılırlar. Yine onlar derler ki; Eğer her ikisi de harbi iseler (yani dar-ı harbe tabi iseler) her İkisi ister dar-ı harbte, ister dar-ı İslamda bulunsunlar kadın üç defa ay halt oluncaya kadar onun karışıdır. Eğer birileri dar-ı islamda, diğeri dar-ı harbte bulunuyor ise, o vakit aralarındaki nikâh bağı sona erer, diyerek dar farkını gözönünde bulundurmuşlardır. Ancak bunun fazlaca bir kıymeti yoktur. Bu görüş daha önce geçmiş bulunmaktadır.

13- Bu Durumdaki Nikâhlı Kadın ile Gerdeğe Girilmemiş İse:

Bu görüş ayrılığı sadece kendisiyle gerdeğe girilmiş olan kadın hakkındadır. Eğer kadın ile gerdeğe girilmemiş İse İkisi arasındaki nikâh bağının sona ereceği hususunda bildiğimiz bir görüş ayrılığı yoktur. Çünkü bu durumda kadının iddet bekleme yükümlülüğü olmaz. Kocası müslüman kaldığı halde irtidad eden kadın hakkında da Malik aynı şekilde her ikisi arasındaki nikâh bağı sona erer, demiştir. Delili de:

“Kâfir zevceleri de nikâhınız altında tutmayın” âyetidir. Bu aynı zamanda Hasan-ı Basri ve el-Hasen b. Salih b. Hayy’ın da görüşüdür. Şafii ve Ahmed’in görüşüne göre ise kadının îddetinin tamamlanması bekleneceği şeklindedir.

14- Hristiyan Olan Eşlerden Hanım Müslüman Olursa:

Eşler hristiyan olup hanım müslüman olacak olursa, yine bu hususta görüş ayrılığı vardır. Malik, Ahmed ve Şafii’nin görüşüne göre iddetin tamamlanmasına kadar beklenilir. Mücahid’in görüşü de budur. Kendisi putperest olan erkeğin hanımı müslüman olursa yine durum böyledir. Eğer ıddeti içerisinde erkek müslüman olacak otursa, hanımını almaya herkesten daha çok hak sahibi odur. Nitekim Safvan b. Umeyye ve İkrime b. Ebi Cehil de -İbn Şihab’ın naklettiğine göre- hanımlarının iddeti bitmeden müslüman olmaları üzerine kendi hanımlarını almaya herkesten daha çok hak sahibi olmuşlardı. Bunu da Mâlik Muvatta’’ında zikretmektedir.

İbn Şihab dedi ki: Safvan ile hanımının müslüman olmaları arasında bir aya yakın bir süre geçmiştir. Yine İbn Şihab şöyle demiştir: Kocası kâfir ve dar-ı harbte kalmakla birlikte Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hicret eden ne kadar kadın varsa mutlaka hicreti dolayısıyla kocası ile arasının ayrıldığına dair haberler bize ulaşmış, bunun aksini bildiren (bir haber) ulaşmış değildir. Ancak kocası iddeti bitmeden önce muhacir olarak gelmiş olması hali müstesnadır. Beyhakî, es-Sünenü’t-Kübra, VII, 137

Bazı âlimler de her ikisi arasındaki nikâh bağı fesholur, demiştir.

Yezid b. Alkame dedi ki: Dedem müslüman olduğu halde ninem müslüman olmamıştı. Ömer (radıyallahü anh) onların nikâhının sona erdiğine hüküm vermiş ve onları birbirinden ayırmıştı. Bu aynı zamanda Tavus’un da görüşüdür. Aralarında Atâ, el-Hasen ve İkrime’nin de bulunduğu onun dışındaki bir topluluk ise: Yeniden ona talib olmadıkça onu nikâhı akında tutabilmesi imkânı yoktur, demişlerdir.

15- îrtidad Edip Dâr-ı Harbe Sığman Kadın ile Müslüman Olup Dâr-ı İslâm’a Hicret Eden Kadının Mehri:

“Siz de harcadığınızı İsteyin, onlar da harcadıklarını istesinler” âyeti ile ilgili olarak müfessirler şöyle demişlerdir: Antlaşma tarafında bulunan ve irtidad edip kâfirlere sığınan müslüman kadınlar olursa, kâfirlere: Bu kadının mehrini veriniz, denirdi. Kâfir kadınlardan birisi müslüman olup hicret ederek gelecek olursa müslümanlara: O kadının mehrini kâfirlere geri veriniz, denilirdi. Bu, her iki hal ile ilgili insaflı ve adaletli bir hüküm idi, Yine bu hüküm o zamana ve sırf bu olaya has olduğu ümmetin icmaı ile kabul edilmiştir. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

16- İşte Allah’ın Hükmü Budur:

“Bunlar” yani bu âyet-i kerimede sözü edilenler

“Allah’ın hükümleridir. Aranızda O hükmeder, Allah en iyi bilendir, Hakimdir.” Buna dair açıklamalar da daha önce birden çok yerde (meselâ, el-Bakara, 2/32. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mümtehine 9

Allah, ancak sizinle din uğruna savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendisidir.

Diyanet Vakfı
Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah, ancak sizinle dininiz sebebiyle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş kimseleri veli edinmenizi size yasaklar. Kim onları veli edinirse, İşte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

“Allah, ancak sizinle dininiz sebebiyle savaşmış” din uğrunda sizinle mücadele etmiş

“ve sizi yurtlarınızdan çıkarmış” bunlar Mekkelilerin azgın kâfirleri idi

“ve çıkarılmanıza yardım etmiş”; bunlar da Mekke müşrikleri idi;

“kimseleri veli edinmenizi size yasaklar,”

Bu âyetteki;

“…menizi” lâfzı, daha önceden de “iyilik yapmanızı” âyetinde açıklandığı üzere bedel olarak cer konumundadır.

“Kim onları veli” dostlar, yardımcılar ve sevilen kimseler

“edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”

Mümtehine 8

Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik etmenizi ve adil davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah adaletli olanları sever.

Diyanet Vakfı
Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.

Kurtubi Tefsiri
Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara İyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı Allah size yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.

“Sizinle din hususunda savaşmamış… onlara adaletli davranmanızı Allah size yasaklamaz” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Müslümanlara Karşı Tavır Koymayan Müşriklere İyi Davranmanın Hükmü:

Bu âyet-i kerîme mü’minlere düşmanlık etmeyip, onlarla savaşmayanları gözetmeleri hususunda bir ruhsat ifadesidir, İbn Zeyd dedi ki: Bu husus barış antlaşması yapılıp savaş emrinin sözkonusu olmadığı İslâm’ın ilk dönemlerinde idi. Daha sonra neshedildi.

Katade dedi ki: Bu âyeti yüce Allah’ın:

“… artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün” (et-Tevbe, 9/5) âyeti neshetmiştir.

Bir görüşe göre bu hüküm belirli bir sebebe bağlı idi. Bu da barıştı. Mekke fethedilmek suretiyle barış sona erince, hüküm neshedildi. bununla birlikte bu âyetin okunması baki kaldı.

Bir diğer görüşe göre bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendileriyle antlaştığı ve kendileriyle antlaşma bulunup bozmadığı kimseler hakkında özeldir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

el-Kelbî dedi ki: Bunlar Huzâa ve el-Hâris b. Abdi Menafoğulkındır. Ebû Salih de böyle demiş olup, bunların Huzâalılar olduğunu söylemiştir. Mücahid de şöyle demiştir: Âyet îman edip hicret etmeyen kimseler hakkında hususidir.

Bir başka görüşe göre, bu âyetle kastedilenler, kadınlar ve çocuklardır. Çünkü bunlar savaşmayan kimselerdir. Allah onlara iyilik yapılmasına izin vermiştir. Bu görüşü bazı müfessirler nakletmiş bulunmaktadır.

Te’vil ehlinin çoğunluğu ise: Bu âyet muhkemdir, demiş ve şu rivâyeti delil göstermişlerdir: Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın kızı Esma (radıyallahü anhnhâ) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, müşrik olarak yanına gelen annesinin yakınlık bağını gözetip gözetemeyeceğini sorunca. Peygamber: “Evet” diye buyurmuştur. Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhâri, II, 924, V, 2230; Müslim, II, 6%; Müsned, VI. 344, 347

Hatta âyetin onun hakkında İndiği dahi söylenmiştir. Âmir b. Abdullah b. ez-Zübeyr babasından rivâyet ettiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk cahiliye döneminde Kuleyle adındaki hanımını boşamıştı. Bu, Ebû Bekir’in kızı Esma’nın annesidir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Kureyş kâfirleri arasındaki barış antlaşması döneminde Kuleyle yanlarına geldi. Ebû Bekr es-Sıddık’ın kızı Esma’ya bir küpe ve bazı şeyler hediye etti. Esma bu hediyeleri kabul etmek istemediğinden Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a giderek durumu ona anlam. Yüce Allah da:

“Sizinle din hususunda savaşmamış… olanlara İyilik yapmanızı Allah size yasaklamaz” âyetini indirdi. Bu haberi el-Maverdi ve başkaları zikretmiş olup, Ebû Davud et-Tayalisî de bunu Müsned’inde rivâyet etmiş bulunmaktadır Müsned, IV, 4; Heysemî, Mecmâ’, VII, 123

2- Mü’minlere Karşı Çıkmayan Kâfirlere İyilik ve Adalet Yapmak:

“… olanlara iyilik yapmanızı” âyetindeki: “(……..): …ma,..”

“Olanlara” lâfzından bedel olarak cer mahallindedir. Yani yüce Allah, sizinle savaşmamış olan kimselere iyilikte bulunmanızı yasaklamaz. Bunlar da Huzâalılardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşmamak ve ona karşı kimseye yardımcı olmamak üzere banş yapmışlardı. Yüce Allah da onlara iyilik yapmayı ve antlaşma süreleri bitene kadar antlaşmalarına bağlı kalınmasını emretmektedir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

“Ve onlara adaletli davranmanızı” yani akrabalık bağını gözeterek malınızdan bir kist (bir bölüm; âyet-i kerimede “adaletli davranma” anlamını veren “kist” ile aynı kökten) vermenizi yasaklamaz demektir. Yoksa bu âyet ile adaleti kastetmemektedir. Çünkü adalet savaşan kimseler hakkında da, savaşmamış kimseler hakkında da farzdır. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

3- Müslüman Evlâdın Kâfir Babasına Nafaka Verme Yükümlülüğü Var mıdır?:

Kadı Ebû Bekr “el-Ahkâm (Ahkâmu’l’Kur’ân)” adlı eserinde şunları söylemektedir: “Kendisine (ilmi dolayısıyla) imrenilenlerden bazıları, müslüman evlâdın kâfir babasına nafaka vermesinin vacib olduğuna bu âyeti delil göstermiş bulunmaktadır. Ancak bu büyük bir yanılmadır. Çünkü bir hususa izin vermek yahut onun yasaklanışını terketmek o işin vacib olduğuna delil teşkil etmez. Bu ancak özel olarak mübahlığı ifade eder. İsmail b. İshak el-Kadî’nin yanına bir zımminin girdiğini ve kadının da ona ikramda bulunduğunu, hazır bulunanların bundan dolayı ona itiraz etmesi üzerine onlara karşı bu âyet-i kerimeyi okuduğunu da daha önceden zikretmiş bulunuyoruz.”

Mümtehine 7

Umulur ki Allah, aranızla aranızda düşmanlık bulunanlar arasında bir sevgi yaratır. Allah her şeye kadirdir. Allah bağışlayandır, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Olur ki Allah, onlardan düşmanlık ettiklerinizle sizin aranızda yakın bir dostluk meydana getirir. Allah, güç yetirendir. Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

Bu âyet-i kerîme nazil olunca müslümanlar müşrik akrabalarına düşmanlık ettiler. Yüce Allah bu hususta müslümanların sahib oldukları duyguların ne kadar ileri derecede olduğunu bildiğinden ötürü de

“olur ki Allah, onlardan düşmanlık ettiklerinizle sizin aranızda yakın bir dostluk meydana getirir” âyetini indirdi. Bu ise kâfirin müslüman olması ile gerçekleşir. Mekke’nin fethinden bir süre sonra önemli bir topluluk İslama girdi ve müslümanlar onlarla içice oldu. Ebû Süfyan b. Harb, Haris b. Hişam, Süheyl b. Amr ve Hakim b. Hizam gibi…

Sözü edilen sevginin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ebû Süfyan’ın kızı Um Habibe ile evliliği olduğu da söylenmiştir. İşte o vakit Ebû büfyan’ın sertliği yumuşadı, düşmanlık duyguları gevşeklik gösterdi.

İbn Abbâs dedi ki: Bu sevgi, Mekke’nin fethinden sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ebû Süfyan’ın kızı Um Habibe ile evliliğidir. Daha önce Abdullah b. Cahş’ın nikâhı altında idi. O ve kotası Habeşistan’a hicret edenlerdendir. Kocası hristiyan oldu ve bu dine girmekte kendisine uymasını İstedi. Um Habibe kabul etmeyip dini üzere sebat gösterdi. Kocası hristiyan olarak öldü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Necaşİ’ye haber göndererek ona talib olduğunu belirtti. Necaşi, Peygamber’in arkadaşlarına; Aranızda bu hanıma en yakın olan kimdir? diye sordu. Onlar; Halid b. Suid b. el-Âs’tır dediler. Ona: Bu hanımı peygamberiniz ile evlendir, dedi, o da bunu yaptı. Necaşi, kendi kesesinden ona dörtyüz dinar mehir verdi.

Bir görüşe göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Osman b. Affan vasıtası ile istemişti. Osman (radıyallahü anh), Um Habibe’yi Hz. Peygambere nikâhlayınca bu hususla Necaşi’ye haber gönderdi, o da onun adına mehirini ödeyip, Um Habibe’yi ona gönderdi. Müşrik olan Ebû Süfyan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendi kızıyla evlendiği haberini alınca: Bu burnuna vurulamayacak kadar üstün ve şerefli bir erkek (deve)dir, dedi.

Mümtehine 6

Onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmeye lâyıktır.

Diyanet Vakfı
Andolsun, onlar sizin için, Allahı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnektir. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir, hamde layık olandır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlarda sizin İçin ve Allah’ı ve âhireti umanlar için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse, şüphesiz ki Allah muhtaç olmayandır, her hamde lâyıktır.

“Yemin olsun ki onlarda” İbrahim’de ve onunla birlikte bulunan peygamber ve velilerde

“sizin İçin…” kâfirlerden uzaklaşmakta

“güzel bir örnek vardır.” Burada tekrarın tekid için yapıldığı söylendiği gibi, ikincisinin birincisinden bir süre sonra indiği de söylenmiştir. Bu şekilde Kur’ân-ı Kerîm’de tekrarlar da zaten pek çoktur.

“Kim” İslâm’dan ve bu öğütleri kabul etmekten

“yüz çevirirse, şüphesiz ki Allah muhtaç olmayandır.” Yani Allah, insanlara muhtaç olduğundan dolayı kendisine ibadet etmelerini istemiş değildir.

“Her hamde” zatı ve sıfatları itibariyle

“layıktır.”

Mümtehine 5

“Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma. Bizi bağışla. Rabbimiz, şüphesiz sen güçlü ve hikmet sahibisin.”

Diyanet Vakfı
Rabbimiz! Bizi, inkar edenler için deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegane galip ve hikmet sahibi, ancak sensin.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, bizi inkâr edenler için fitne konusu kılma ve bize mağfiret et ey Rabbimiz! Çünkü Aziz, Hakîm olan yalnız Sensin Sen.”

“Rabbimiz bizi inkar edenler için fitne konusu kılma!” Yani düşmanımıza bize karşı üstünlük verme! O vakit onlar kendilerinin hak üzere olduklarını sanacaklar ve bu sebeble fitneye düşeceklerdir.

Âyetin onları bize musallat kılma, böylelikle onlar bizi fitneye düşürecek (dinimizden çevirmek isteyecek) ve bize azâb ve işkencelerde bulunacaklardır, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Ve bize mağfiret et ey Rabbimiz! Çünkü Aziz, Hakim olan yalnız Sensin, Sen.”

Mümtehine 4

İbrahim ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi inkâr ediyoruz. Allah’a tek başına iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda ebedî düşmanlık ve kin başlamıştır.” Yalnızca İbrahim’in babasına, “Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim” sözü hariç. Ama Allah’tan sana bir şey sağlayamam. “Rabbimiz! Sana güvendik, sana yöneldik. Dönüş sanadır.”

Diyanet Vakfı
İbrahimde ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: «Biz sizden ve Allahı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allaha inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.» Şu kadar var ki, İbrahim babasına: «Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allahtan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez» demişti. (O müminler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.

Kurtubi Tefsiri
İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten uyulacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine: “Muhakkak bizler sîzden ve Allah’tan başka ibadet ettiğimiz şeylerden uzağız. Sizi inkâr ettik. Yalnızca Allah’a îman edinceye kadar bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin ebediyyen başgöstermiştir” demişlerdi. İbrahim’in babasına söylediği: “Muhakkak senin İçin mağfiret isteyeceğim ama, Allah’a karşı Sana fayda sağlayamam” sözü müstesna. (Deyin ki): “Rabbimiz, yalnız Sana tevekkül ettik, yalnız sana yöneldik ve dönüşümüz de yalnız sanadır,

Yüce Allah, kâfirleri veli ve dost edinmeyi yasakladıktan sonra:

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten uyulacak güzel bir örnek vardır.” âyeti ile İbrahim (aleyhisselâm)’ın kıssasını sözkonusu etmekle ve kâfirlerden uzak kalmanın onun sîretinin belirgin bir özelliği olduğunu belirtmektedir. Yani siz de ona uyunuz ve onu önder belleyiniz. Babası için mağfiret istemesi hali bundan müstesnadır.

“Örnek alınarak kendisine uyulan” demektir. ile gibidir (hem söyleyişi, hem anlamı itibariyle.) “O senin gibidir, sen de onun gibisin” anlamında: denilir. Âsım hemzeyi ötreli olarak okumuştur. Kesreli okunuşu gibi, bu da bir şivedir.

“Onunla beraber olanlarda” âyeti İbrahim’e îman eden ashabında, demektir. İbn Zeyd

“onunla beraber olanlar “dan kasıt peygamberlerdir, demiştir.

“Hani onlar kavimlerine” kâfirlere

“muhakkak bizler sizden ve Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylerden” pullardan, heykellerden

“uzağız, demişlerdi.”

“Uzağız” lâfzı ‘ın çoğuludur, “Ortak” kelimesinin çoğulunun diye: “Zarif” kelimesinin çoğulunun: diye gelmesi gibi. Bu lâfız genelde “fualâ” vezninde okunmuştur. Ancak Îsa b. Ömer ile İbn Ebi İshak “fiâl” vezninde olmak üzere “be” harfi kesreli olarak; diye okumuşlardır. “Kısa-kısalar, uzun-uzunlar, zarif-zarifler” gibi. Hemzenin terkedilmesi ve tenvinli olarak: denilmesi de caizdir. Mastarın sıfat olarak kullanılması şeklinde; diye de okunmuştur. -Îsa ve İbn Ebi İshak’ın kıraatindeki- kesrenin yerine damme ile; diye de okunmuştur. “Dişi kuzu ve yeni doğum yapmış koyun” kelimelerine uygun da okunmuştur.

Ayet-i kerîme İbrahim (aleyhisselâm)’ın bu İşinde ona uyulmasını emreden açık bir nastır. Bu ise bizden öncekilerin şeriatinin (şer’u min kablina) Allah ve Rasûlünün haber vermiş olduğu hususlarda bizim için de şeriat olduğu görüşünün doğruluğunu göstermektedir.

“Sizi inkâr ettik.” Sizin inandığınız putları reddettik, fiillerinizi reddettik, yalanladık ve sizin hak üzere olduğunuzu kabul etmedik, anlamında olduğu söylenmiştir.

“Yalnızca Allah’a îman edinceye kadar bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin ebediyyen başgöstermiştir.” Siz küfrünüz üzere kaldığınız sürece size karşı tutumumuz bu olacaktır. Ancak Allah’a îman edecek olursanız, o vakit düşmanlığımız dostluğa dönüşür “demişlerdi.”

İbrahim’in babasına söylediği

“muhakkak senin İçin mağfiret isteyeceğim; ama Allah’a karşı sana fayda sağlayamam, sözü müstesna.” O halde mağfiret dilemek hususunda ona uyup müşriklere mağfiret dilemeyin. Çünkü onun bu tutumu babasına daha önceden vermiş olduğu bir sözün gereği idi. Bu açıklamayı Katade, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: İstisnanın anlamı şudur: İbrahim kavmini terketmiş ve onlardan uzak kalmıştı. Ancak babası için mağfiret dilemesi (bu uzak kalıştan) müstesna idi. Daha sonra yüce Allah et-Tevbe Süresi’nde (9/114, âyet-i kerimede) onun mazeretini açıklamış bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerimede Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğer peygamberlerden daha faziletli olduğuna delâlet vardır. Çünkü bize yüce Allah’ın:

“Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının.” (el-Haşr, 59/7) âyeti ile Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’a uymamız emri mutlak olarak verilmiştir. Diğer taraftan İbrahim (aleyhisselâm)’a uymamız emri bize verilince onun bazı davranışları istisna edilmiştir.

Bu âyetteki istisnanın munkatı istisna olduğu da söylenmiştir. Ama İbrahim’in babasına: Mutlaka sana mağfiret dileyeceğim, şeklindeki sözünü vermesinin sebebi onun müslüman olmuş olduğunu sanmasından dolayı olmuştu. Onun müslüman olmadığı ortaya çıkınca ondan da uzak olduğunu belirtti. Bu açıklamaya göre müslüman olduğu zannedilen kimseler için mağfiret dilemek câiz olmaz. Sizler böyle bir zanna sahib olmadığınıza göre hala kâfirleri ne diye veli (ve dost) edinirsiniz?

“Ama Allah’a karşı sana fayda sağlayamam.” Bu, İbrahim (aleyhisselâm)’ın babasına söylediği sözlerdendir. Yani eğer sen O’na ortak koşacak olursan, ben Allah’ın azabından herhangi bir bölümünü senden uzaklaştıramam, demektir.

“Rabbimiz yalnız Sana tevekkül ettik.” Bu İbrahim (aleyhisselâm)’ın ve arkadaşlarının yaptığı duadandır. Bu âyetle yüce Allah’ın mü’minlere böyle söylemelerini öğrettiği de belirtilmiştir. Yani sizler kâfirlerden uzak kalınız, yalnız Allah’a tevekkül ediniz ve:

“Rabbimiz yalnız Sana tevekkül ettik” yani güvenip dayandık, deyiniz.

“Yalnız sana yöneldik” döndük

“ve” âhirette

“dönüşümüz de yalnız Sanadır.”

Mümtehine 3

Kıyamet günü ne yakınlarınız ne de çocuklarınız size hiçbir fayda sağlayamaz. Allah aranızda hüküm verecektir. Allah yaptıklarınızı görendir.

Diyanet Vakfı
Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allaharanızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir.

Kurtubi Tefsiri
Akrabanızın da, evlâdınızın da size hiç faydaları olmaz. Kıyâmet gününde sizin aranızı ayıracaktır. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

Hâtıb, Mekkeliler arasında çocuklarının ve akrabalarının bulunduğunu belirterek özür beyan edince yüce Rabbimiz de

“akrabanızın da, evlâdınızın da size hiç faydaları olmaz” âyeti ile; akrabanın ve çocukların eğer onlar dolayısıyla Allah’a isyan edilecek olursa, kıyâmet gününde hiçbir faydalarının olmayacağını açıklamaktadır.

“Kıyâmet gününde sizin aranızı ayıracaktır.” Mü’minleri cennete, kâfirleri de cehenneme koyacaktır.

“Ayıracaktır” âyeti yedi şekilde okunmuştur. Âsım “ye” harfini üstün, “sad” harfini kesreli ve şeddesiz olarak okumuştur. Hamza ve el-Kisaî ise şeddeli olarak; şu kadar var ki meçhul bir fiil halinde okumuşlardır. (Birbirinizden ayrı bırakılacaksınız anlamında) Talha ve en-Nehaî “nun” ile ve şeddeli, “sad”ı kesreli okumuştur. (Aranızda etraflı bir şekilde hüküm vereceğiz, anlamında.) Alkame’den de aynı şekilde “nun” ile fakat (“sad” harfi) şeddesiz okuduğu rivâyet edilmiştir. Katade ve Ebû Hayve “ye” harfi ötreli, sad harfi şeddesiz ve kesreli olarak; den gelen muzari bir fiil olarak (yine; ayıracaktır, anlamında) diye okumuşlardır. Diğerleri ise ötreli bir ye, sakin “fe” ve “sad” harfi üstün olarak meçhul bir fiil halinde okumuşlardır (ayrılacaktır, anlamında.) Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir.

Şeddesiz okuyan kimseler yüce Allah’ın:

“O ayırdedenlerin en hayırlısıdır.” (el-En’âm, 6/57) âyeti ile.

“Muhakkak ki ayırdetme günü…” (ed-Duhan, 44/40) âyeti dolayısıyla böyle okumuşlardır. Şeddeli okuyanlar, bu okuyuşun fiilin defalarca ve çokça tekrarlandığını ifade etmesi açısından daha açık bir anlam ortaya koyduğundan dolayı böyle okumuşlardır. Bu fiili meçhul okuyanların bu şekilde okumalarına sebep ise failin bilinmesidir. Faili malum bir fiil olarak okuyanlar ise, fiildeki zamiri yüce Allah’a irca’ ederler. “Nun” ile okuyuş ise tazim anlamını ifade eder.

“Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.”

Mümtehine 2

Eğer sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilirler, size elleriyle ve dilleriyle kötülük ederler, inkâr etmenizi arzu ederler.

Diyanet Vakfı
Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkar edivermenizi istemektedirler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar size karşı zafer kazanırlarsa, size düşmanlık ederler. Size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve kâfir olmanızı şiddetle arzu ederler.

“Onlar sîze karşı zafer kazanırlarsa” sizinle karşılaşır ve size rastlarlarsa… demektir. Kılıçla çarpışma esnasında ve benzeri hallerde gaflette olduğunuz bir anı yakalamak istemek anlamındaki: (……..) da buradan gelmektedir. Bunun eğer size karşı zafer kazanır ve size üstünlük sağlarlarsa anlamında (mealde olduğu gibi) olduğu da söylenmiştir.

“Size düşmanlık ederler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar.”

Yani ellerini sizi vurmak ve öldürmek için uzatırlar, dillerini de sövüp saymak için.

“Ve kâfir olmanızı” Muhammed’i inkar etmenizi

“şiddetle arzu ederler.”

O halde onlara iyilik yapmaya kalkışmayınız, çünkü onların size iyilikleri olmaz.

Mümtehine 1

Ey iman edenler! Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dost edinmeyin. Onlara sevgi gösteriyorsunuz, hâlbuki onlar size gelen hakikati inkâr ettiler, Resul’ü ve sizi yalnızca Allah’a Rabbiniz olarak iman ettiğiniz için yurtlarınızdan çıkardılar. Eğer benim yolumda cihad etmek ve rızamı aramak için yola çıktıysanız, onlara gizlice sevgi göstermeyin. Ben, sizin gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkar etmişlerdir. Rabbiniz Allaha inandığınızdan dolayı Peygamberi de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları -kendilerine sevgi ile (haber) ulaştırarak ve onlar size gelmiş olan hakkı İnkâr etmişken- veliler edinmeyin. Onlar Rabbiniz olan Allah’a îman ettiniz diye Peygamberi de, sizi de (yurdunuzdan) çıkarmışlardır. Eğer siz, yolumda cihad etmek ve rızamı aramak için çıkmış iseniz, onlara gizlice (nasıl) sevgi beslersiniz. Ben ise gizlediğinizi de, açıkladığınızı da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa, şüphesiz yolun ta ortasında sapmış olur.

Yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları… veliler edinmeyin” âyetinde ki: “Edindi” fiili iki mef’ûle geçiş yapmıştır. Bu iki mef ûl

“sizin de düşmanınız” ile

“veliler” anlamındaki lâfızlardır.

“Düşman” lâfzı, “Düşmanlık etti” fiilinden fe’ûl vezninde bir isimdir. “Affetti” fiilinden “afuvv; çokça affeden” isminin yapılması gibi. Mastar vezninde oluşundan dolayı tekil hakkında nasıl kullanılır ise, çoğul hakkında da öylece kullanılmıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Ey îman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları … veliler edinmeyin” âyeti ile ilgili olarak hadis İmâmları -lâfız Müslim’in olmak üzere- Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni, ez-Zübeyr’i ve el-Mikdad’ı göndererek: “Ravdalu ilâh denilen yere gidiniz. Orada beraberinde bir mektub bulunan Hevdecie bir kadın bulacaksınız, o mektubu ondan alınız” diye buyurdu.

Bunun üzerine yola koyulup atlarımızı koşturduk. Kadını buluverdik, ona: Mektubu çıkar, dedik. Beraberimde mektub diye bir şey yok, dedi. Biz: Ya mektubu çıkartırsın veya elbiselerini çıkartırsın dedik. Bu sefer o mektubu saçının örükleri arasından çıkardı, Biz de mektubu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a getirdik. Mektubta: “Hâtıb b. Ebi Beltaa’dan…” diye başlıyor ve Mekkelilerden birtakım müşriklere Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bazı durumlarını haber veriyordu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ey Hatıb bu da ne?” diye sordu. Hatıb: Acele elme ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ben Kureyş’e sonradan yamanmış bir kişi idim. -Süfyan dedi ki: Hatıb Kureyşlilerle antlaşmalı birisi idi. Bizzat Kureyşlilerden değildi.- Seninle birlikte bulunan muhacirlerin kendileri vasıtasıyla ailelerini koruyacakları akrabalık bağları vardır. Benim onlar ile böyle bir neseb bağım olmadığından ötürü, kendisi sebebiyle yakınlarımı himaye edecekleri bir iyilikte bulunmak istedim onlara. Ben bu işi ne kâfir olduğum, ne dinimden döndüğüm, ne de müslüman olduktan sonra küfre rıza gösterdiğim için yaptım. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Doğru söyledi” diye buyurdu. Ömer: Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bırakta şu münafığın boynunu vurayım, dedi. Peygamber: “O Bedir’e katılmış bir kimsedir, Allah’ın Bedir’e katılanlara muttali olarak: İstediğinizi yapınız, ben size mağfiret buyurdum demediğini nereden bilebilirsin ki?” dedi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Ey Îman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları… veliler edinmeyin” âyetini indirdi Müslim, IV, 1941: Buhârî, III, 1095, IV. 1463. 1557. 1K55: V. 2J09; Tirmizi, V, 40y; Ebû Dâvûd, 111, 17; Müsned, I, 79, 105

Mektubu götüren kadının Kureyş’in mevlalarından Sara adında olduğu söylenmiştir. Mektupta şunlar yazılıydı: “İmdi! Şüphesiz Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) size sel gibi akan, geceyi andıran (çok kalabalık) bir ordu ile üzerinize yönelmiş bulunuyor. Allah’a yemin ederim ki eğer üzerinize tek başına kendisi dahi gelecek olsa, Allah size karşı ona zafer verecek ve sizin hakkınızda ona verdiği sözünü gerçekleştirecektir. Çünkü Allah onun gerçek dostu ve yardımcısıdır… Bu (muhtevayı) bazı müfessirler zikretmiş bulunmaktadır.”

el-Kuşeyri ve es-Sa’lebi’nin belirttiklerine göre Hâtıb b. Ebi Beltaa Yemenli birisi idi. Onun Mekke’de ez-Züreyr b. el-Avvâm’ın mensubu olduğu Esed b. Abdu’l-Uzzaoğulları ile bir kardeşlik antlaşması vardı. ez-Zubeyr b. el-Avvâm’ın kendisi ile antlaşmalı olduğu da söylenmiştir. Ebû Amr b. Sııyfî b. Hişam b. Abdi Menafin azadlısı olan Sara, Mekke’den geldiğinde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke’ye fetih hazırlıkları içerisinde idi. Bu gelişinin Hudeybiye antlaşmasının barış döneminde olduğu da -söylenmiştir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Ey Sara, sen hicret edici olarak mı geldin” diye sordu. Sara: Hayır dedi. Bu sefer: “Peki müslüman olarak mı geldin?” diye sordu. Sara yine:

Hayır dedi. Bu sefer: “Peki geliş sebebin ne?” diye sorunca, şu cevabi verdi: Akraba, efendiler, asıl yakınlar ve aşiret sizlerdiniz. Efendiler (mevlalar) gitti -yani Bedirde öldürüldüler,- Şimdi de çok ileri derecede ihtiyaç içindeyim. Bana bir şeyler veresiniz ve beni giydiresiniz diye yanınıza geldim. Peygamber: “Mekkelilerin gençleri ile aran nasıl?” diye sordu. Sara şarkıcı bir kadın idi, şu cevabı verdi: Bedir vakasından sonra benden hiçbir şey istenmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdu’l-Muttaliboğulları ile Muttaliboğullarını ona bir şeyler vermeye teşvik etti. Ona elbiseler verdiler, bağışlarda bulundular ve ona binek verdiler. O da Mekke’ye gitmek üzere çıktı.

Hâtıb ona gelerek: Ben sana on dinar ve birtakım giyecekleri şu mektubu Mekkelilere ulaştırman şartı ile veriyorum deyip, mektupta şunları yazdı: “Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerinize gelmek istiyor, siz de tedbirinizi alınız.” Sara Medine’den çıktı. Cebrâîl inerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a durumu bildirdi. O da Ali, ez-Zübeyr ve Ebû Mersed el-Ganevî’yi gönderdi. Bir rivâyete göre ise Ali, ez-Zübeyr ve el-Mikdad’i; bir diğerinde Ali ve Ammar b. Yasir’i, bir başkasında Ali, Ammar, Amr, ez-Zübeyr, Talha, el-Mikdad ve Ebû Mersed’i gönderdi. -Hepsi de atlı idiler.- Onlara şu talimatı verdi: “Ravdatu Hâh denilen yere varıncaya kadar gidiniz. Orada hevdecinde bir kadın bulacaksınız, O kadınla birlikte Hatıb’tan müşriklere yazılmış bir mektub vardır. O mektubu ondan alınız ve kadını serbest bırakınız. Şayet mektubu size vermeyecek olursa, boynunu vurunuz.”

Kadına denilen yerde yetiştiler ve ona: Mektub nerede? diye sordular. Beraberinde mektub olmadığına dair yemin etti. Eşyalarını tetkik ettiler, beraberinde mektub bulamadılar. Geri dönmeye karar verdiklerinde Ali: Allah’a yemin ederim. O bize yalan söylemedi ve hiçbir zaman biz de onu yalanlamadık, dedi. Kılıcını çekti ve: Mektubu çıkart, aksi takdirde Allah’a yemin ederim üzerinden elbiselerini soyarım ve boynunu vururum. Kadın işin ciddi olduğunu görünce, mektubu sac örüklerinin arasından çıkardı. -Bir rivâyete göre ise beline bağladığı kuşak arasından çıkardı.- Mektubu verdikten sonra kadını serbest bıraktılar ve mektbu alıp Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a götürdüler. Rasûlullah, Hatıb’a haber göndererek: “Mektuptan haberin var mı?” diye sordu, o da: Evet dedi. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü az önce geçene yakın bir şekilde kaydetti.

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -biri Sara olmak üzere dört kişi dışında- fetih günü bütün insanlara eman vermiştir,

2- Kâfirleri Veli Edinmek, Bu Sûre ile Yasaklanmıştır:

Kâfirleri veli (dost) edinmenin yasaklanışı hususunda bu sûre aslî bir delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar daha önce bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri veliler edinmesin.” (Al-i İmrân, 3/28);

“Ey îman edenler! Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin.” (Al-i İmrân, 3/118);

“Ey îman edenler! Yahuduleri de, hristiyanları da veliler edinmeyiniz” (el-Mâide, 5/51) buyrukları bunlardan bazılarıdır. Buna benzer âyetler da pek çoktur.

Nakledildiğine göre Hatıb;

“Ey îman edenler!” âyetini duyunca, îman ile hitab olunduğundan ötürü sevincinden bayıldı.

3- Kâfirlere Sevgi:

Yüce Allah’ın:

“Kendilerine sevgi ile (haber) ulaştırarak” âyetinde zahiren onlara sevgi duyarak… kastedilmiştir. Çünkü Hatıb’ın kalbi sağlıklı idi. Buna delil Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashaba: “Bu arkadaşınız doğru söylemiştir.” demiş olmasıdır. Bu ise onun kalbinin (küfür ve nifaktan) esenlikçe olduğuna ve akidesinin katıksız olduğuna açık bir ifadedir.

“Sevgi İle” âyetindeki “be” harfi fazladan gelmiştir. Nitekim “sureyi okudum” anlamında: denilebildiği gibi; da denilebilir. Yine; “ona içimdekini açtım” anlamında; denilebildiği gibi da denilebilir.

“Be” harfinin zaid olmaması ve “ulaştırarak” fiilinin mef’ûlünün hazfedilmiş olması da mümkündür ki: Siz, sizinle onlar arasındaki sevgi sebebiyle Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın haberlerini onlara ulaştırarak… demek olur.

Aynı şekilde:

“Onlara gizlice (nasıl) sevgi beslerseniz?” âyeti da sevgi beslemek sebebiyle… demek olur.

el-Ferrâ” şöyle demiştir:

“Kendilerine sevgi ile ulaştırarak” âyeti “velilerin sılası arasında yer alır. “Sevgi” kelimesinin başına “be” harfinin gelmesi ile gelmemesi arasında bir fark yoktur. Bununla birlikte “be” harfinin “edinmeyin” âyetine zamirinden hal olarak taalluk etmesi de mümkündür, “veliler” anlamındaki lâfza onun bir şifalı olarak taalluk etmesi de mümkündür. İsti’naf (yeni bir cümle) olması da mümkündür. el-Ferrâ’nın bu açıklamalarına göre âyetin ilgili Itoiiiinlerinin meali sırasıyla şöyle yapılabilir.

aleyhisselâmıla olması halinde:

“Renim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları kendilerine sevgi ile haber ulaştırıp… veliler edinmeyin ”

b. Hal kabul edilmesi halinde:

“… kendilerine sevgi ile haber ulaştırarak… veliler edinmeyin…”

c. Sıfat kabul edilmesi halinde:

“… kendilerine sevgi ile haber ulaştırdığınız veliler… edinmeyin.”

d. İstinaf olması halinde:

“… edinmeyin. Siz onlara sevgi ile (nasıl) haber ulaştırırsınız”

Okuyucu ayrıca “yedinci başlıktaki” anlamlarla ilgili açıklamalara da dikkat buyurmalıdır.

“Kendilerine sevgi İle (haber) ulaştırarak” âyeti, müslümanların gizliliklerini onlara bildiriyor ve onlara samimiyetle öğüt veriyorsunuz, demektir. ez-Zeccâc da böyle açıklamıştır.

4- Müslümanların Gizli Hallerini Dünyevi Maksatla Düşmanlara Haber Verenin Hükmü:

Müslümanların gizli hallerini iyice bilip bu hallerine onların aleyhlerine dikkat çeken, düşmanlarına onların haberlerini bildiren bir kimse, eğer bu işi dünyevi bir maksatla yapıyor ve buna rağmen itikadı da sağlam ise -Hâtıb’ın bu işi yaparken dinden dönme niyetini laşımayıp, onları minnet altında tutmak maksadını gütmesinde olduğu gibi- bu davranışı dolayısıyla kâfir olmaz.

5- Müslümanların Haberlerini Dünyevî Maksatla Düşmana Bildiren Kimsenin Cezası:

Bu durumdaki bir kimsenin bu davranışı ile kâfir olmadığını kabul ettiğimiz takdirde acaba bu davranışı dolayısıyla had olarak öldürülür mü, öldürülmez mi? Bu hususta ilim adamları ihtilâf etmişlerdir. Malik, İbnu’l-Kasım ve Eşheb şöyle demişlerdir: Bu hususta İmâm (İslam devlet başkanı) ictihad eder. Abdu’l-Melik de şöyle demiştir: Eğer bu hareketi adet haline getirmiş ise öldürülür. Çünkü böyle bir kişi casustur. Malik de casusun öldürüleceğini belirtmiştir. Bu görüş de doğrudur, çünkü böyle bir kimse müslümanlara zarar verir ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışan bir kimsedir. İbnu’l-Macişun, Hatıb’ın bu işi ilk yapışında teshil edilmiş olması dolayısıyla bu hususta tekrarı (bu işi adet edinmeyi) gözönünde bulundurmuş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6- Casus Kâfir Olursa:

Casusun kâfir olması halinde el-Evzaî’nin görüşüne göre bu, onun ahdini bozması demek olur. Esbağ da: Harbî (darul’l-harbe tabi) casus öldürülür. Müslüman ve zımmî casus ise (uygun bir şekilde) cezalandırılırlar. Ancak açıkça İslama karşı düşmanlık gösterecek ve İslam aleyhine yardımlaşacak olurlarsa, o takdirde öldürülürler.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna Furat b. Hayyam adında müşriklere casusluk yapan birisi getirildi ve öldürülmesini emretti. Bu sefer Furat: Ey ensar topluluğu, ben Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasülü olduğuna şahitlik ettiğim halde nasıl öldürülebilirim? diye bağırdı. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in emri ile serbest bırakıldı. Sonra da şöyle buyurdu: “Aranızdan kendisini imanına havale ettiğim kimseler de vardır. Bunlardan birisi de Furat b. Hayyam’dır.” Ebû Dâvûd, III, 48; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 197; Müsned, IV, 336

Yüce Allah’ın;

“İnkâr etmişken” âyeti ya

“edinmeyin” anlamındaki buyruklarıma da

“ulaştırarak” anlamındaki âyetten bir haldir. Yani onlar bu halde iken onları velî edinmeyin yahut onlara sevgi ile haber ulaştırmayın, demektir.

el-Cahderî:

“Size gelmiş” anlamındaki âyeti “be” harfi yerine “lam” harfi getirerek; diye okumuştur. Size gelmiş olan haktan ötürü küfre sapmışken… demek olur.

7- Sizi ve Allah’ın Rasûlünü Mekke’den Çıkartmış Olanlara Nasıl Sevgi Beslersiniz?

“Onlar… Peygamberi de, sizi de çıkarmışlardı” âyeti onların kâfirliklerini, azgınlıklarını açıklayan bir ifade gibi yeni bir söz başlangıcı (isti’naf)dır yahutta

“inkâr etmişken” anlamındaki âyetten bir haldir.

“Rabbiniz olan Allah’a îman ettiniz diye” âyeti da

“çıkartmışlardı”

fiilinin gerekçesini bildirmektedir. Yani siz Allah’a îman ettiğiniz için yani Allah’a imanınız sebebiyle Mekke’den Rasûlü ve sizleri çıkartmışlardı.

İbn Abbâs dedi ki: Hâtıb, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Mekke’den çıkartılanlardan idi.

İfadede bir takdim ve tehir olduğu ve ifadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer siz Benim yolumda cihad edenler olarak çıkmış iseniz, Benîm de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyiniz.

İfadede bir hazf olduğu ve anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer sizler Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak maksadı ile çıkmış iseniz asla onlara sevgi ile (haber) ulaştırmayınız.

Bir diğer açıklamaya göre:

“Eğer siz yolumda cihad etmek ve rızamı aramak için çıkmış iseniz” âyeti şarttır. Onun cevabı daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Mana da şudur: Eğer sizler Benim yolumda cihad etmek üzere çıkmış iseniz Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyiniz.

“Cihad etmek” ile

“aramak” anlamındaki lâfızların nasb ile gelmesi mef’ûlün leh olduklarından dolayıdır.

“Onlara gizlice sevgi beslersiniz” âyeti ise

“ulaştırarak” anlamındaki fiilden bedel ve onun yerine beyan edici bir ifadedir. Fiiller de birbirlerinden bedel olarak getirilebilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kim bunları işlerse cezaları ile karşılaşır. Kıyâmet gününde onun azâbı kat kat verilir.” (el-Furkan, 25/68-69) Sîbeveyh de şu beyiti zikretmektedir:

“Ne zaman bize gelir yurdumuzda bize misafir olursan,

Sen çokça odun ve alev alev yanan bir ateş bulursun.”

Âyetin: “Sizler onlara gizlice sevgi beslersiniz” takdirinde olduğu da söylenmiştir. O vakit ifade bir isti’nâf olur.

Bütün bu âyet, Hatib’a yapılmış bir sitemdir. Aynı zamanda bu âyet onun faziletine, üstün değerine, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a samimiyetle bağlı olduğuna, imanının gerçekliğine delildir. Çünkü sitem ancak sevenin sevdiğine yaptığı bir şeydir. Nitekim şair şöyle demiştir;

“Sevdiğim dostuma sitem ederim,

Onun uzak kalışı beni şüpheye düşürürse,

Sitem olmazsa sevgi de yoktur.

Sitem kaldıkça, sevgi de kalır.”

“Sevgi ile” âyeti, onlara mektup yazmakla, iyilikte bulunmakla anlamındadır. Önceden de belirttiğimiz gibi bu lâfzın başındaki “be” ya zâiddir ya da değildir.

“Ben ise gizlediğinizi” kalbinizde sakladığınızı

“de açıkladığınızı” dışa vurduğunuzu

“da en iyi bilenim.”

Bu âyetteki:

“…nizi” lâfzında ki “be” fazladan gelmiştir. Nitekim “şunu bildim” anlamında; da denilir, da denilir.

Âyetin “sizin gizlediğinizi de, açıkladığınızı da herkesten daha çok en iyi bilen Benim” anlamında olduğu ve “herkesten daha çok” lâfzının hazfedikliği de söylenmiştir. Nitekim: Filan kişi başkasından daha bilgili ve daha faziletlidir” denilebilir.

İbn Abbâs: Ben sizin kalplerinizde gizlediklerinizi, dillerinizle açığa vurduğunuz ikrar ve tevhidi en iyi bilenim diye açıklamıştır.

“Sizden kim bunu yaparsa” aranızdan onlara kim gizlice haber ulaştırıp mektuplaşırsa

“şüphesiz yolun ta ortasında sapmış olur.” Doğru yolu bulamamış ölür.

Haşr 24

O, Allah’tır. Yaratandır, yoktan var edendir, şekil verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih eder. O, azîzdir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
O, yaratan, var eden, şekil veren Allahtır. En güzel isimler Onundur. Göklerde ve yerde olanlar Onun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
O Allah’tır ki Haliktır, Bâri’dir, Mûsavvir’dir. En güzel isimler yalnız Onundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nu teşbih eder, O Azîz’dir, Hakîm’dir.

“O Allah’tır ki Hâlik’tir, Bâri’dir, Mûsavvir’dir.” Burada

“el-Hâlik” takdir eden,

“el-Bâri’” yoktan var edip ortaya çıkartan,

“el-musavvir” suretleri şekillendirip onları değişik şekillerde terkib eden demektir. Buna göre suret vermek, yaratmaya ve yoktan meydana getirmeye terettüb eder ve bunlara tabidir.

“Suret vermek: Tasvir” de şekillendirmek ve çizgilerini belirlemek demektir. Allah insanları annelerinin karnında üç ayrı yaratılışta var eder. Onu önce bir alaka (sülük gibi), sonra bir çiğnemlik et haline getirir, sonra da onu bir suret sahibi kılar. Bu da suret sahibi olduğu kendisiyle tanınacak şeklî ve özellikleriyle başkasından ayrılmasını sağlayacak şekilde şekillendirilmesi demektir. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir! Şair en-Nâbiğa şöyle demektedir:

“O Hâlik’tir, Bâri’dir, rahimlerde suret verendir,

Kan haline gelinceye kadar suya.”

Bazıları yaratmayı suret vermek anlamında kabul etmişlerse de durum böyle değildir. Çünkü suret vermek sonradan olur, takdir ilkin olur, var edip yoktan ortaya elkarmak (Bari’lik) ikisi arasında olur. Yüce Allah’ın:

“Hani Benim iznimle çamurdan bir kuş suretine benzer bir şeyi yapıyordun (halkediyordun,).” (el-Mâide, 5/110) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Ve Sen yarattığını kemaliyle var edensin; fakat bazıları

Yaratır, sonra gereği gibi var edemez.”

Şair burada şunu anlatmak istemektedir: Sen önce dilediğini takdir eder, sonra onu takdirine uygun olarak gerçekleştirir, yerine getirirsin. Senden başkası ise tamamlaya ma yatağı ve maksadını gerçekleştiremeyeceği şeyleri takdir eder. Bu ise ya onun takdir ederken tasavvurundaki eksikliği yahutta maksadını tamamlamaktan yana âciz olmasından ötürüdür. Biz bütün bunlara dair yeterli açıklamaları “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz. Allah’a hamdolsun.

Hâtıb b. Ebi Beltea’dan rivâyete göre o: diye ikinci kelimenin “vav” ve “ra’: harfini üstün okumuştur, Kendisine suret verileni yoktan var eden, demektir. Bu da suret verdiği varlığı değişik şekilleriyle birini diğerinden ayırdeden demektir. Bunu ez-Zemahşerî zikretmiştir.

“En güzel isimler yalnız O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nu teşbih eder. O Azîz’dir, Hakîm’dir.” Bunu dair açıklamalar da daha önceden (mesela el-Bakara, 2/32 ve 129. âyetler ile el-İsra, 17/44. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben can dostum Ebû’l-Kasım Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Allah’ın en büyük ismi (İsm-i A’zam’ı)na dair soru sordum da şöyle buyurdu: “Ey Ebû Hüreyre, sen el-Haşr Sûresi’nin sonlarını çokça okumaya bak!” Aynı soruyu ona bir daha sordum, o da bana aynı cevabı tekrarladı. Bir daha ona sordum, yine bana aynı cevabı verdi. Elimizin altındaki kaynaklarda tesbit edemedik

Câbir b. Zeyd dedi ki: Şüphesiz ki Allah’ın İsm-i Azamı bu âyetin konumu dolayısıyla “Allah”dır. Enes b. Malikten rivâyete göre Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim el-Haşr Sûresi’nİ okursa, Allah ona geçmiş ve gelecek (küçük) günahlarını bağışlar. ” Bu rivâyetin kaynağını teshil edemedik

Ebû Umâme’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim gece ya da gündüzün el-Haşr Sûresi’nin son âyetlerini okuyacak olur da Allah o gece yalım o gün onun canını alırsa, Allah’ın onu cennete koyması vacib olur.” Benzer anlamdaki Ma’kil b. Yesâr’dan gelen rivâyet sûrenin girişinde kaydedilmişti. Oradaki ilgili nota bakınız.

Haşr 23

O, Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

Diyanet Vakfı
O, öyle Allahtır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
O Allah’tır ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Meliktir, Kuddûs’tür, Selâmdır, Mü’mindir, Müheymindir, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir. Allah koştukları ortaklardan münezzehtir.

“O Allah’tır ki, Ondan başka hiçbir İlah yoktur. Melîktir, Kuddûstür.” Hertürlü eksiklikten münezzeh, her türlü kusurdan arınmıştır.

“el-Kades” Hicazlıların şivesinde kova demektir. Çünkü onunla temizlenilir. Kuyudan kendisi ile su çıkartılan kaplardan birisini ifade etmek üzere kullanılan: (…….) de buradan gelmektedir. Siheveyh ilk harflerini üstün okuyarak “kaddûs, sebbûh” derdi. Ebû Hatîm’in Yakub’dan naklettiğine göre o el-Kisâî’nin yanında Ebû’d-Dinar künyeli fasih bir bedevi Arabın “el-kaddûs” diye okuduğunu duymuştur.

Sa’leb dedi ki: “Fe’ûl” veznindeki herbir ismin ilk harfi üstündür. “Se’ffûd, kellûb, tennûr, semmûr ve şebbût” gibi. Ancak “es-subbûh” ve “el-kuddûs” isimlerinde ilk harflerinin ötreli okunması daha cok görülen bir şeydir, fethah okundukları da olur. Ötreli olarak “ez-zurrûlı” da böyledir, fethalı okunduğu da olur.

“Selam’dir” yani eksikliklerden uzak olandır, demektir. İbnu’l-Arabi dedi ki: İlim adamları -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- Allah hakkında “es-selâm” dediğimiz takdirde, bunun esenlik sahibi (eksikliklerden kurtulmuş) anlamına geldiği üzerinde ittifak etmişlerdir, Ancak bu eksiklikten uzak oluşun nisbet yönü hususunda üç ayrı görüşler; vardır:

1- Her türlü kusurdan uzak ve her türlü eksiklikten beri demektir.

2- Selâm sahibi anlamındadır, Yani cennette kullarına selâm verecek olandır. Yüce Allah’ın:

“Çok merhametli Rabbden ‘selam’ denir.” (Yasin, 36/58) âyetinde olduğu gibi.

3- Bütün yaratıkların zulmünden yana uzak kaldığı yüce zat anlamındadır.

Derim ki: el-Hattabî’nin görüşü de budur. Buna ve bundan Önceki görüşe göre “es-selâm” yüce Allah’ın fiilî bir sıfatıdır. Onun her türlü kusur ve eksiklikten uzak olduğu anlamına göre ise, zatî bir sıfatıdır. “es-Selâm”ın kullarına esenlik veren anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Mü’min’dir.” Yani rasûllerine mucizeler vermek suretiyle tasdik edendir, mü’minlere vaadettiği mükâfatı, kâfirlere de tehdit ettiği azâbı vermek suretiyle vaad ve tehdidini doğru olarak gerçekleştirendir. Bir görüşe göre “el-mü’min” dostlarını azabından yana, kullarını zulmünden yana emin kılandır. Mesela Ona eman verdi, güvenlik verdi” ifadesi korkunun zıttı olan güvenlikten gelmektedir. Nitekim yüce Allah da:

“Ve korku dan kendilerine güvenlik verendir.” (Kureyş, 106/4) diye buyurmuştur. İşte bu şekilde güvenlik veren kimse “mü’minMir. Şair en-Nâbiğa şöyle demektedir;

“Karşıda yükselen tepe ile birbirine girmiş ağaçlar arasında

Mekkeli süvarilerin, Katettiği yerlerdeki Beyt’e sığınan kuşlara (bile) güvenlik verendir.”

Mücahid dedi ki: el-Mu’min: Kendi zatını

“Allah kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını… açıkladı.”(Al-i Imran, 3/18) âyeti ile tevhid edendir.

İbn Abbâs dedi ki: Kıyâmet gününde tevhid ehlini ateşten çıkaracak olandır, İlk çıkartılacak olan kişi ise ismi bir peygamber adına vıygun düşendir. Nihayet ismi bir peygamber adına uymayan kimse orada kalmayınca, yüce Allah diğerlerine şöyle diyecektir: Sizler müslümanlarsınız, Ben de es-Selâm’ım. Sizler mü’minlersiniz, Ben de el-Mü’min’im diyecek ve bu iki ismin bereketiyle onları cehennem ateşinden çıkartacaktır.

“Müheymindir, Azizdir” âyetinde geçen

“el-Müheymin” ismine dair açıklamalar el-Mâide Sûresi’nde (5/48. âyetin tefsirinde) el-Azîz ismine dair açıklamalar da birkaç yerde (mesela, el-Bakara, 2/129. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“Cebbâr’dır.” İbn Abbâs: O Azim’dir diye açıklamıştır. Allah’ın ceberûtu O’nun azameti demektir. Bu görüşe göre “el-Cebbâr” zad bir sıfattır ve Arapların: “Büyük bir hurma ağacı” ifadelerinden gelmiş olur. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Dalları sık, birbirine girmiş, kırmızı taze hurmaların bulunduğu

Salkımları çok yüksek, büyük ve yüce hurma ağaçları.”

Şair burada elin uzanamadığı bir hurma ağacını anlatmaktadır.

Buna göre bu ismin, yüce Allah’ın azametine, eksikliklerin ve sonradan yaratılmışların sıfatlarının O’na erişmekten takdis edildiğine delâlet eder.

Bunun ıslah etmek anlamına gelen “el-cebr”den geldiği de söylenmiştir. Mesela; “Kemiği ıslah ettim (sardım), o da ıslah oldu (kaynadı)” tabiri kırılışından sonra yerine getirilip, düzeltilmesi için kullanılır, o vakit; kalbi kırık olanın gönlünü hoşedip, fakiri zengin kılmayı anlatmak üzere kullanılan: “Cebretti, düzeltti,” fiilinden “fe’âl” vezninde bir isim olur.

el-Ferrâ’ der ki: Bu bir işi yapmaya mecbur etmek yani ona zurlamakdan gelir. Yine el-Ferrâ’ şöyle demiştir; Ben “fe’al” kipinin “ef ale”den getirilişini sadece “cebbar” ismi ile; (…..)’den getirilen “derrâk” isminden duymuşumdur, başkasını bilmiyorum.

“el-Cebbâr”ın satvetine karşı konulamayan, satvetine tukat getirilemeyen anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Mütekebbir’dir.” Rububiyetinde pek büyük olandır. Ona benzer hiçbir şey yoktur. Her türlü kötülükten büyük, kendisine yakışmayan yaratılmışların vasıflarından ve kötü niteliklerden büyük ve yüce anlamına geldiği de söylenmiştir. “Kibr” ve “kibriyâ”nın asıl anlamı, kendisini korumak, uzak tutmak ve emir ve âyetlere bağlılığın azlığı anlamındadır. Humeyd b. Sevr şöyle demiştir:

“Yavrunun iz bırakmadan yol alışı gibi yol aldı da

Binilmesi zor devenin büyüklüğüne sahib oluverdi -halbuki o sırtına binilen idi”

Kibriya Allah’ın sıfatı olarak övgüdür. Ancak yaratılmışların sıfatı olursa, yergi ifade eder. Sahih’le Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şanı yüce ve mübarek Rabbinden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Kibriya Benim ridâm, azamet Benim elbisemdir. Bunların herhangi birisinde kim benimle çekişecek olursa, Ben de onun belini kırar, sonra da onu cehenneme atarım, ” Ebû Dâvûd, IV, 59; İbn Mâce, II, 1397; Müsned, II, 248, 376, 414, 427, 442

“el-Mütekebbir”in “el-âlî: en yüce” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah, kendisini büyüklük sıfatına sahip kılmak için herhangi bir gayrete gerek duymaktan pek yüce olduğundan ötürü “el-kebîr; zatı ile büyük” demek olduğu da söylenmiştir. Nitekim Arapçada lâfzı “Zulmetti” anlamına, şekli; “Sövdü” anlamına, de Karar kıldı” anlamında kullanılabilmektedir. İşte “el-mütekebbir” de “el-kebir: büyük” anlamında kullanılmıştır. Bu kalıptaki fiiller mahluka nisbet edildiği takdirde kendisinde bulunmayan bir şeye sahip olmak için kendisini zorlaması anlamını ifade ettiği halde, bu kip yüce Allah hakkında kullanılacak olursa, bu anlamı ifade etmez. Yanı vezin böyle olsa dahi bizatihi o sıfata sahib olduğu şeklinde anlaşılır

Daha sonra yüce Allah kendi zatını tenzih ederek:

“Allah koştukları ortaklardan” celâlet ve azameti ile

“münezzehtir.”

Haşr 22

O, Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Görülmeyeni de görüleni de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.

Diyanet Vakfı
O, öyle Allahtır ki, Ondan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.

Kurtubi Tefsiri
O Allah’tır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Görünmeyeni de, görüneni de bilendir. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.

“O Allah’tır ki O’ndan başka hiçbir İlah yoktur. Görünmeyeni de, görüneni de bilendir.” İbn Abbâs gizliyi de, açığı da bilendir, diye açıklamıştır. Olmuşu ve olacağı diye de açıklanmıştır. Sehl, âhîreti de, dünyayı da bilendir, diye açıklamıştır.

“Görünmeyen: Gayb”in kulların bilmediği ve görmediği şeyler

“Görünen: şehadet”in ise bilip gördükleri şeyler olduğu da söylenmiştir.

“O Rahmân’dır, Rahîm’dir” âyetine dair açıklamalar da daha önceden (Besmele bahsi, 23- baslıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Haşr 21

Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, onu Allah korkusundan baş eğmiş, parçalanmış görürdün. İşte biz bu örnekleri, insanlar düşünsün diye veriyoruz.

Diyanet Vakfı
Eğer biz bu Kuranı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Şayet Biz bu Kur ân’ı bir dağa indirse idik, muhakkak ki Allah’ın korkusundan onun başını eğerek dağılıp parça parça olduğunu görürdün. İşte Biz, bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

“Şayet Biz bu Kur’ânı bir dağa İndirse idik… Onun başını eğerek dağılıp parça parça olduğunu görürdün” âyeti Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği öğütler üzerinde iyice düşünmeye bir teşvik olup düşünmeyi terketmenin geçerli bir mazereti bulunmadığını açıklamakladır. Çünkü dağlara akıl verilip bu Kur’ân ile hitab edilecek olsa o dağlar Kur’ân’ın verdiği Öğütlere itaatle boyun eğerler ve sapasağlam ve güçlü yapılarına rağmen Allah korkusundan ötürü başlarını eğerek, paramparça oldukları görülecektir.

“Huşu’ duyan (mealde boyun eğen)’ zillet gösteren; “Çatlayan” (mealde: parça parça olan) yarık yarık olan demektir.

Yüce Allah, o dağı mükellef kılacak olsaydı, kendisine itaat karşısında

“başını eğecek”; Allah’a isyan eder de Allah kendisini cezalandırır korkusu ile de “parça parça okcak’tı diye de açıklanmıştır.

Bunun kâfirler için verilmiş bir örnek olduğu da söylenmiştir.

“İşte Biz bu misalleri insanlara… veriyoruz.” Yani eğer bu Kur’ân-ı Kerîm bir dağa indirilmiş olsaydı, bu Allah’ın vaadi dolayısıyla boyun eğer, tehdidi karşısında da paramparça olurdu. Fakat sizler, ey Kur’ân’ın i’câzı karşısında hiçbir şey yapamayanlar, O’nun vaadlerini arzulamıyor, tehdidlerinden korkmuyorsunuz.

Hitabın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olduğu da söylenmiştir. Yani Biz -ey Muhammed- bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, o dağ yerinde duramaz ve Kur’ân’ın üzerine iniği dolayısıyla parçalanırdı. Fakat Biz bu Kur’ân’ı sana indirdik ve buna karşı sana sebat verdik.

O vakit bu ifade, yüce Allah’ın dağların dahi sebat gösteremeyeceği şeylere karşı kendisine sebat verdiğinden ötürü ona üzerindeki Allah’ın lütfünun bir hatırlatması manasına gelir.

Âyetin ümmete bir hitab olduğu ve yüce Allah eğer bu Kur’ân ile dağları uyarıp korkutmuş olsaydı, Allah korkusundan dağların parçalanacağı demek olduğu da söylenmiştir. İnsan güç itibariyle dağlardan daha az, fakat sebatı daha çoktur. O bakımdan o itaat edecek olursa, Kur’ân’ın hakkını yerine getirmiş olur. Diğer taraftan isyan etmesi halinde de bu hitabı reddedebilecek gücü de vardır. Çünkü ona mükâfat vaadi yapılmış, ceza göreceği belirtilerek isyandan uzak kalması istenmiştir.

Haşr 20

Cehennem ehli ile cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, işte asıl kurtuluşa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, isteklerine erişenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler muradlarına erenlerin ta kendileridir.

“Cehennemlikler ile cennetlikler” fazilet ve mertebe itibariyle

“bir olmaz. Cennetlikler muradlarına erenlerin” yakınlaştırılıp kendilerine ikramda bulunulanların

“ta kendileridir.” Ateşten kurtulanların ta kendileridir diye de açıklanmıştır. Bu âyetin anlamına dair açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi’rtde yüce Allah’ın:

“De ki: Murdar ile temiz… hiçbir zaman bir olmaz.” (el-Mâide, 5/100); âyeti ile es-Secde Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Mü’min kimse, fasık kimse gibi midir!? Bunlar eşit olmazlar.” (es-Secde, 32/18) âyeti ve Sâd Sûresi’nde:

“Îman edip salih amel işleyenleri yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahiblerini günahkârlar gibi mi kılarız?” (Sad, 38/28) buyrukları açıklanırken geçmiş bulunmaktadır, tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Yüce Allah’a hamdolsun.

Haşr 19

Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fasıkların ta kendileridir.

Diyanet Vakfı
Allahı unutan ve bu yüzden Allahın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ı unuttukları için, Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi de olmayın. İşte onlar fâsıkların ta kendileridir.

“Allah’ı unuttukları” emirlerini terkettikleri

“için, Allah’ın da kendilerini kendilerine” İbn Hibban’ın açıklamasına göre kentlileri lehine hayır işlemeyi

“unutturduğu kimseler gibi de olmayın.”

Bunun, Allah’ın hakkını unutup Allah’ın da kendilerine kendi haklarını unutturduğu kimseler gibi olmayın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Süfyan yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Allah’ı”; Ona şükretmeyi, O’nu tazim etmeyi terketmek suretiyle

“unuttukları için Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu” birbirlerine azâbı hatırlatmayı unutturduğu

“kimseler gibi de olmayın.” Bu açıklamayı İbn Îsa nakletmiştir.

Sehl b. Abdullah dedi ki: Günah İşledikleri vakit

“Allah’ı unuttukları için, Allah’ın da” tevbe sırasında

“kendilerini, kendilerine unutturduğu kimseler gibi de olmayın.”

Yüce Allah

“kendilerine unutturduğu” âyetinde fiili kendisine nisbet etmiştir. Çünkü bu kendilerinin terkettiği, O’nun emir ve nehiyleri sebebiyle plmuştur. Onları kendi emir ve nehiylerini terkcdenler olarak bulmuştur, demek olduğu da söylenmiştir. Mesela; bir kimsenin öğülür bir durumda olduğunu gördüğümüz takdirde: “Ben adamı öğütecek bir halde gördüm” dememiz buna benzer.

Bir diğer açıklamaya göre: Rahatlık zamanlarında

“Allah’ı unuttukları için, Allah’ın da kendilerini” zorlu ve sıkıntılı zamanlarda

“kendilerine unutturduğu kimseler gibi de olmayın” demektir.

“İşte onlar fâsıkların ta kendileridir.” İbn Cübeyr isyankârların, İbn Zeyd yalancıların… diye açıklamışlardır.

Fısk; asıl anlamı itibariyle sınırın dışına çıkmaktır. Yüce Allah’ın İtaatinin dışına çıkanlar… demektir.

Haşr 18

Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allahtan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allahtan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’tan korkun! Herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah’tan korkun! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

“Ey îman edenler!” Emir ve yasakları hususunda farzlarını eda etmek ve mahiyetlerinden kaçınmakta

“Allah’tan korkun. Herkes yarın” Kıyâmet günü

“İçin ne hazırladığına bir baksın.”

Araplar gelecekten

“yarın” diye sözederler. Buradaki

“yarın”ın, kıyâmetin çok yakın olduğuna dikkat çekmek için zikredildîği de söylenmiştir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Şüphesiz ki yarın, gözetleyenler için pek yakındır.”

el-Hasen ve Katade der ki: Yüce Allah kıyâmeti âdeta yarın gerçekleşecekmiş gibi pek yakın göstermektedir. Şüphesiz ki gelecek olan herbir şey yakındır, ölüm de kaçınılmaz olarak gelecektir.

“Ne hazırladığı”; hayır ya da şer türünden yaptıkları demektir.

“Allah’tan korkun” âyeti burada tekrar edilmiştir. Bir kimseye: Çabuk ol, çabuk ol, at, at demeye benzer.

Birinci takvadan kastın geçmiş günahlardan tevbe etmek, ikincisinden maksadın gelecekte günahlardan sakınmak anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır” âyeti ile ilgili olarak Said b. Cübeyr: Sizin ne yaptığınızı, neler ettiğinizi bilir, demektir, demiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Haşr 17

Sonunda her ikisinin de sonu ateş oldu. Orada ebedi kalacaklardır. Zalimlerin cezası budur.

Diyanet Vakfı
Nihayet ikisinin de sonu, içinde ebedi kalacakları ateş olacaktır. İşte bu, zalimlerin cezasıdır.

Kurtubi Tefsiri
Sonra ikisinin de akıbetleri orada ebedi olmak üzere ateşin içinde kalmalarıdır. Zulmedenlerin cezası işte budur.

“Sonra İkisinin” yani şeytanın ve o insanın

“de akıbetleri orada ebedi olmak üzere ateşin içinde kalmalarıdır” âyetindeki:

“Ebedi olmak üzere” âyeti hal olarak nasbedilmiştir.

Âyeti rahib ve şeytan hakkında özel olarak kabul eden kimseler için bunun tesniye (ikisinin akıbetleri) lâfzı açıkça anlaşılır. Bunun insan türü hakkında böyle olduğunu kabul edenlere göre de mana şöyle olur: Her iki kesimin ya da her iki sınıfın da akıbeti.,.

“İkisinin de akıbetleri” lâfzının nasb ile gelmesi ise; ‘in haberi olduğundan dolayıdır. Bunun ismi ise;

“Ateşin içinde kalmaları” âyetidir.

el-Hasen ise bunun aksine olarak; “İkisinin de akıbetleri…dir diye okumuştur. el-Ameş ise: “İkisi… de orada ebedidirler” diye ref ile okumuştur. Ancak bu okuyuş mushafın yazısına muhaliftir. Ref’ ile okunması bu lâfzın: in haberi olmasına ve zarfın (“ateşin içinde” anlamındaki lâfzın) mülga olması (i’rab durumunun gözönünde bulundurulmaması)na binaendir.

Haşr 16

Şeytanın, insana “inkâr et” demesi gibi. O inkâr edince de şöyle dedi: “Ben senden uzağım. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”

Diyanet Vakfı
Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana «İnkar et» der. İnsan inkar edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allahtan korkarım, der.

Kurtubi Tefsiri
Onların durumu şeytanın insana: “Kâfir ol” dediği zamanki durumu gibidir. Kâfir olunca: “Muhakkak ki ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.

“Onların durumu şeytanın İnsana: ‘Kâfir ol’ dediği zamanki durumu gibidir” âyeti yüce Allah’ın münafık ve yahudilere yardım sözünde durmayıp, onlara verdikleri yardımcı olmak vaadini yerine getirmeyişlerine bir örnektir. Atıf harfi hazfedilerek

“ve onların durumu… şeytanın… durumu gibidir” demeyişi atıf harfinin hazfedilmesinin çokça görülen bir şey oluşundan dolayıdır. Nitekim (aradaki atıf harflerini hazfederek): “sen akıllısın, sen kerimsin, sen âlimsin” demek de böyledir.

Âyette Kimin Kastedildiğine Dair Rivâyet

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre şeytanın kendisine:

“Kâfir ol!” dediği insan yanında saraya tutulan bir kadına dua etmek üzere bırakılmış rahib bir kimse idi. Şeytan ona teşvikte bulunarak o kadın ile ilişki kurdu, kadın da hamile kaldı. Daha sonra rezil ulmak korkusu ile o kadını öldürdü. Şeytan o kadının yakınlarına bulunduğu yeri gösterdi. Manastırına gelerek rahibeden manastırından inmesini istediler. Şeytan ona, kendisine secde edecek olursa, onu ellerinden kurtaracağı vaadinde bulundu. Rahib ona secde edince ondan uzak olduğunu belirterek rahibi kadının yakınlarıyla başbaşa bıraktı. Bunu Kadı İsmail ile Ali b. el-Medini, Süfyan b. Uyeyne’den diye rivâyet etmişlerdir. Süfyan, Amr b. Dinar’dan o Urve b. Âmir’den, o Ubeyd b. Rifâa ez-Zürakî’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye rivâyet etmişlerdir. Bu rahibe dair haberi İbn Abbâs ve Vehb b. Münebbih uzunca zikretmişlerdir. Her ikisinin lâfızları arasında farklılık vardır.

İbn Abbâs’ın Bu Husustaki Rivâyeti

İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“…şeytanın… durumu gibidir” âyeti hakkında dedi ki: Fetret döneminde Bersisa diye anılan manastırında yetmiş yıl boyunca ibadet etmiş ve bu zaman zarfında bir göz açıp kırpacak kadar bir süre dahi Allah’a isyan etmemiş bir rahib vardı. Bu rahib İblisi gerçekten bitkin düşürmüştü. İblis şeytanların azgınlarını toplayarak dedi ki: Aranızdan benim yerime Bersîsa’nın hakkından gelecek bir kimse yok mu!? Ebyad adındaki ve peygamberler ile uğraşmakla görevli olan şeytan -ki aynı zamanda vahiy veriyormuş gibi ona vesvese vermek maksadıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize Cebrâîl suretinde görünen budur, bunun üzerine Cebrâîl gelmiş, ikisinin arasına girdikten sonra eliyle bu Ebyad’ı itmiş ve Hind’in en uzak yerine düşmüştür, İşte yüce Allah’ın:

“Büyük bir güç sahibidir, Arş’ın sahibinin nezdinde yüksek bir mevkii vardır” (et-Tekvîr, 81/20) âyeti bunu anlatmaktadır.- dedi ki: Senin adına onun hakkından ben gelirim. Bunun üzerine Ebyad rahiblerin kılığına büründü. Başının ortasını da traş etti ve Bersisa’nın manastırına gitti. Ona seslendi, fakat rahib ona cevab vermedi. Çünkü ancak on günde bir namazından başka bir yere dönerdi ve on günde bir orucunu açardı. Kesintisiz olarak on, yirmi hatta daha fazla süre oruç tutardı. Ebyad, Bersîsa’nın kendisine cevap vermediğini görünce, o da manastırının dib taraflarında ibadete yöneldi. Bersisa namazını bitirdikten sonra Ebyad’ın rahiblere yakışır çok güzel bir şekilde namaz kılmakta olduğunu gördü. Bundan dolayı ona cevab vermediğine pişman oldu. Ne istiyorsun? deyince, Ebyad; Seninle birlikte olmayı, senin edebinle edeblenip senin amelini Örnek almayı ve hep birlikte ibadet edelim istiyorum. Rahib: beninle uğraşacak vaktim yok deyip, yine namazına döndü. Ebyad da namaza koyuldu. Bersisa, Ebyad’ın çok gayretle ibadet ettiğini görünce, ona: İhtiyacın ne? diye sordu. Ebyad: İzin ver de yanına çıkayım, dedi. Ona izin verdi ve Ebyad bir sene onunla birlikte kaldı. Kırk günde sadece bir gün oruç yiyordu. Namazından başka bir yere kırk günde bir dönüyordu, Bazan seksen güne kadar sürdüğü de oluyordu, Bersisa onun bu gayretini görünce, kendisinin yaptığını küçümsemeye başladı. Sonra Ebyad ona şöyle dedi: Benim Allah’ın kendileri vasıtasıyla hastayı, mübtelayı ve deliyi şifaya kavuşturduğu birtakım dualarım vardır deyip, bu duaları ona öğretti. Ebyad, İblisin yanına varınca, Allah’a yemin ederim o adamı helâk ettim, dedi. Sonra bir adama musallat olup, boğazını sıkmaya koyuldu. Daha sonra onun akrabalarına -insan suretinde görünerek- dedi ki: Sizin bu adamınız delirmiş, onu tedavi edeyim mi? Onlar: Evet dediler. Bu sefer: Onu etkileyen kadın cinne gücüm yetmiyor, fakat sîz bunu alın Bersisa’ya götürün, o Allah’ın İsm-i A’zamını bilir. Allah’tan bu -ismi anılarak bir şeyler istenirse verir, o ismi anılarak O’na dua edilirse duayı kabul eder, dedi. Bu adamı alıp Bersisa’ya götürdüler, o da bu duaları okudu, şeytan onu bırakıp gitti.

Daha sonra Ebyad insanlara bu işleri yapıp duruyor, sonra onlara Bersisa’ya gitmelerini söylüyor, götürdükleri hastalar da iyileşiyorlardı. Üç erkek kardeşi olan kralların kızlarından birisine gitti. Babaları bir kraldı. Bu kral ölmüş, sonra da kardeşini yerine tayin etmişti. Bu kızın amcası İsrailoğulları arasında bir hükümdardı. Ebyad bu kıza işkence etmeye ve boğazını sıkıştırmaya koyuldu. Daha sonra yakınlarına kızı tedavi etmek isteyen bir doktor suretinde gelip: Onun bu şeytanı çok azgındır, ona güç yetirilemez. Fakat siz bu kızı alıp Bersisa’ya götürün, onun yanında bırakın. Şeytanı geleceği vakit onun için dua edecek ve iyileşecek, dedi. Yakınları; Bersisa bizim bu isteğimizi kabul etmeyecektir, dediler. Şeytan onlara şöyle dedi: Onun manastırının yanında siz de bir manastır inşa ediniz, sonra da kızı oraya bırakıp bu kız senin yanında bir emanettir, mükâfatını Allah’tan bekleyerek onu tedavi et, deyiniz. Bersisa’dan kızı yanında bırakmasını istediler, kabul etmeyince bir başka manastır inşa ederek kızı oraya bıraktılar. Bersisa namazını bırakip kızı ve kızın güzelliğini görünce oldukça etkilendi. Şeytan kıza geldi ve boğazını sıkıştırmaya koyuldu. Namazını bırakıp, kıza dua etti, şeytan onu bırakıp gitti. Daha sonra yine namazına yöneldi. Şeytan tekrar kıza geldi ve boğazını sıkıştırmaya başladı. Bu arada Bersisa görecek şekilde üstünün başının açılmasını da sağlıyordu. Sonra şeytan ona gelerek, ne oluyor sana? dedi. Sen onunla yat, onun benzerini bulamazsın, Bundan sonra da tevbe edersin. Şeytan bu telkinlerini sürdürüp durdu. Sonunda o kız ile birlikte oldu, kız da hamile kaldı ve hamileliği görülmeye başladı. Bu sefer şeytan ona: Yazıklar olsun sana, sen rezil oldun. Onu öldür de öyle tevbe et ve rezil olma! Şayet sana gelip kızlarının nerede olduğunu soracak olurlarsa, onun şeytanı geldi, onu alıp götürdü, dersin. Bunun üzerine Bersisa kızı öldürdü ve geceleyin onu gömdü. Şeytan elbisesinin bir ucunu yakalayarak toprağın dışında kalmasını sağladı. Bersisa namazına geri döndü.

Daha sonra şeytan kızın kardeşlerinin rüyasına girip: Bersisa kızkardeşinize şunları şunları yaptı ve onu öldürdükten sonra şu şu tepede gömdü, dedi. Kardeşleri böyle bir şeyin olamayacağını kabul etmekle birlikte Bersisa’ya: Kızkardeşimize ne yaptın? dediler. O: Şeytanı onu alıp gitti, dedi. Onlar da rahibi tasdik ettiler ve çekip gittiler.

Daha sonra yine şeytan rüyalarına girerek: Kızkardeşiniz şöyle şöyle bir yerde gömülüdür. Onun elbisesinin bir ucu da toprağın dışındadır, dedi. Denilen yere gidip kızkardeşlerini buldular. Rahibin manastırını yıktılar, oradan onu indirip boğazına ip dolayarak krala götürdüler. Kralın önünde yaptıklarını itiraf etti, kral da öldürülmesini emretti. Asılacağı vakit şeytan: Beni tanıyor musun? dedi. O: Allah’a yemin ederim ki hayır deyince, sana o duaları öğreten arkadaşın benim, dedi. İsrailoğulları arasında en çok ibadet eden kişi sen iken Allah’tan korkmadın mı, utanmadın mı? Hem kendini rezil edecek şekilde bu yaptığın işler sana yetmedi mi? Bu yaptıklarını da ikrar ettin ve senin gibi insanları da rezil ettin. Şayet sen bu halinle ölecek olursan, senden sonra senin benzerlerinden hiçbir kimse asla iflah olmayacaktır. Bersisa: Peki ne yapayım? deyince, şeytan: Bir tek hususta bana itaat et. Ben de seni onlardan kurtaracağım, onların seni görmemelerini sağlayacağım dedi. Bu nedir? deyince, şeytan: Bana sadece bir defa secde edeceksin dedi. Bersisa: Yapayım deyip, Allah’tan başka ona secde etti. Şeytan: Ey Bersisa dedi, işte senden istediğim buydu ve nihayet sen Rabbine kâfir oldun, O’nu inkâr ettin. Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım, dedi.

Vehb b. Münebbih’in Bu Husustaki Rivâyeti

Vehb b. Münebbih de dedi ki: İsrailoğulları arasında âbid birisi vardı. Çağının en çok ibadet edenlerindendi. Onun döneminde bir kızkardeşleri bukınan üç kardeş vardı. Bu kızkardeşleri bakire olup ondan başka da kızkardeşleri yoktu. Her üçünün de savaşa gitmeleri gerekti. Kızkardeşlerine kimin göz kulak olacağını bilemedikleri gibi, kimin yanında güvenip bırakacaklarını, kime emanet edeceklerini de bilemediler. Nihayet kızkardeşlerini İsrailoğullarının o âbid kişisi yanında bırakmak üzere görüş birliğine vardılar. Ona İçten içe güven duyuyorlardı. O âbide gidip kızkardeşlerini yanında bırakmak istediklerini söylediler, bunu kabul etmesini istediler. Böylelikle kızkardeşleri onun gözetimi altında ve onun yakınında kalacak, savaştan geri dönünceye kadar onu görüp gözetecekti. Âbid bunu kabul etmeyerek, onlardan ve kızkardeşlerinden Allah’a sığındı, Onların isteklerini kabul edinceye kadar ona ısrar edip durdular.

Nihayet şöyle dedi: Onu benim manastırımın karşısındaki bir eve yerleştirin. Onlar da kızkardeşlerini öyle bir eve yerleştirdiler, sonra onu bırakıp gittiler. Bir süre o âbidin komşusu olarak kaldı. Ona manastırından yemek götürüyor, bu yemeği manastırın kapısında bırakıyordu. Sonra kapısını kilitleyip manastırına çıkıyordu. Arkasından kıza evinden çıkıp kendisine koyduğu yemeği almasını söylüyordu. Şeytan yumuşak bir şekilde hayır işlemekte onu teşvik edip durdu. Kızın evinden gündüzün çıkmasının büyük bir iş olduğunu ona telkin ediyor ve birilerinin onu görüp de ona bağlanma ihtimalini hatırlatarak, korkutuyordu.

Bu şekilde bir süre devam etti. Daha sonra İblis ona gelerek hayır ve mükâfat şevkini arttırmaya çalıştı ve ona şöyle dedi: Bu kıza verdiğin yemeği kendin götürüp onun evine bırakacak olursan, elbetteki bu senin alacağın ecir ve mükâfatı daha bir arttıracaktır. Bu telkinlerini sürdürüp durdu. Nihayet âbid, kıza götürdüğü yemeği alıp evine kadar bırakmaya başladı. Bu şekilde de bir süre devam etti. Sonra yine İblis ona geldi, onu hayra teşvik etti ve hayır işleme arzusunu harekete geçirerek dedi ki: Sen onunla konuşsan, onunla sohbet etsen de o da senin sohbetinle sıkıntısını giderse. Çünkü o çok ileri derecede yalnızlıktan sıkılmış bulunuyor. İblis bu husustaki telkinlerini sürdürüp durdu. Nihayet manastırının üst tarafından una bakıp bir süre onunla konuşmaya başladı. Bundan sonra iblis yine ona gelerek dedi ki: Bu kızın yanına insen de manastırının kapısında oturup onunla konuşsan, o da kendi evinin kapısında oturup seninle konuşursa, bu onun için daha bir yalnızlığını giderici olur. Bu husustaki telkinlerini sürdürdü, nihayet âbidin manastırından inmesini, manastırının kapısında oturup o kızla konuşmasını, kızın da evinden çıkmasını sağladı. Bu şekilde bir süre konuşmaya devam ettiler.

Daha sonra İblis ona gelerek, yaptığı bu davranışı dolayısıyla hayır ve mükâfat alacağı arzusunu uyandırdı, teşviklerde bulunup dedi ki: Manastırının kapısından çıkıp da, evinin kapısına yakın bir yerde otursan, bu onun için daha bir teselli edici olur. Bunu da yaptırımcıya kadar bu telkinlerini sürdürdü. Nihayet bir süre de böylece devam etti.

Arkasından yine İblis gelerek onu hayır işlemeye ve kıza karşı yaptığı bu tutumu dolayısıyla elde ettiği güzel sevapları telkine koyuldu ve ona şöyle dedi: Evinin kapısına yaklaşıp sen onunla -o da evinden çıkmaksızın- konuşsan dedi. Abid bunu da yaptı. Manastırından iniyor, kızın evinin kapısında oturup onunla konuşuyordu. Bu şekilde bir süre devam ettikten sonra yine İblis ona gelerek şöyle dedi: Onunla birlikte eve girsen, onunla konuşsan, Böylece de kimseye yüzünü göstermesine imkân ummasan senin için daha güzel olur.

Bu telkinlerini de sürdürdü ve nihayet eve de girdi. Bütün gün boyunca kızla konuşmaya başladı, akşam oldu mu manastırına çıkıp gidiyordu. Bundan sonra yine İblis ona geldi. Kızı ona güzel gösterip durdu, nihayet âbid eliyle baldırına vurdu, onu öptü. İblis kızı gözünde güzel göstermeye ve davranışını ona hoş göstermeye devam edip durdu. Sonunda kız ile birlikte oldu ve kız hamile kaldı, ondan bir çocuğu doğdu. İblis ona gelerek: Peki ya bu kızın kardeşleri gelip senden bir çocuğunun olduğunu görürlerse, sen ne yapacaksın? Senin rezil olmayacağından yahutta onların seni rezil etmeyeceklerinden emin değilim. Git, onun oğlunu tut, kes ve göm. Şüphesiz ki kız, kardeşlerinin kendisine yaptığım öğrenecekler korkusuyla senin bu yaptığını gizleyecektir. Âbid bunu da yaptı.

Bu sefer ona şöyle dedi: Sen onun oğlunu öldürmüşken, ona yaptıklarını kardeşlerinden gizleyeceğini mi zannediyorsun? İyisi mi onun da boğazını kes ve oğluyla beraber onu da göm.

İblis bu telkinlerini sürdürüp durdu. Nihayet o kızın da boğazını kesti ve oğluyla birlikte onu da çukura gömdü. Üzerine çok büyük bir kaya örttü ve dümdüz bir şekilde de toprakla kapattı. Manastırına çıkıp orada yine kendisini ibadete verdi. Bu haliyle Allah’ın dilediği kadar bir süre kaldı.

Nihayet kızın kardeşleri savaştan geri döndü. Adamın yanına gelerek, kızkardeşlerini sordular. Vefat haberini onlara bildirdi ve kıza Allah’tan rahmetler diledi, ağlayıp: O çok iyi bir kızdı. İşte bu da onun kabri, onu görün, dedi, Kardeşleri kabrine giderek, kabri başında ağladılar. Allah’tan ona rahmetler dilediler. Günlerce kabri başında durduktan sonra, yakınlarına geri döndüler.

Geceleyin yataklarına çekilip uyuduklarında şeytan onlara bir yolcu suretinde göründü. En büyüklerine başlayarak ona kızkardeşlerinin durumunu sordu. O da ona; âbidin sözlerini, ölmüş olduğunu ve âbidin o kıza rahmetler okuduğunu, kızkardeşlerinin mezarını kendilerine nasıl gösterdiğini bildirdi. Şeytan bunların yalan olduğunu söyleyerek: Âbid kızkardeşiniz ile ilgili size doğruyu söylemedi. O kızkardeşinizi gebe bıraktı, ondan bir oğlu oldu. Boğazını kesti, daha sonra da sizden korkarak kızkardeşinizin de boğazını kesti, Ondan sonra bu kızkardeşinizi girenin sağ tarafında kalan kapının arkasına kazdığı bir çukura gömdü. Haydi gidip eve girin, girenin sağında kalan tarafı bulun. Şüphesiz siz kızkardeşinizi ve oğlunu size söylediğim şekilde orada göreceksiniz. Daha sonra yine ortancasının rüyasına girdi, ona da aynı şeyleri söyledi. Sonra küçüklerine gitti, ona da aynı şeyleri söyledi.

Kardeşler uyandıklarında herkes gördüğü rüyadan hayret içerisinde uyanmış oldu. Biri diğerine: Ben şaşılacak bir rüya gördüm deyip, birbirlerine neler gördüklerini söylediler. En büyükleri: Bu karmakarışık, doğruyla ilgisi olmayan bir rüyadır. Bunu bırakın da işimize bakalım dedi. En küçükleri: Ben o yere gidip oraya bakmadan işime gitmeyeceğim, dedi. Nihayet hep birlikte gittiler. Kızkardeşlerinin kaldığı eve girdiler, kapıyı açtılar. Rüyalarında kendilerine belirtilen yeri tesbit ettiler. Kızkardeşlerİ ile oğlunun kendilerine söylendiği şekilde boğazlarının kesilmiş olduğunu gördüler. Âbide durumu sordular, o da İblisin etkisi ile onlara yaptığı bu işin doğru olduğunu söyledi. Kardeşler bunun üzerine o âbidi hükümdarlarına davet ettiler. Âbid manastırından indirilip asılmak üzere getirildi. İdam edecekleri ağaca onu getirdiklerinde, şeytan ona gelip şöyle dedi: O kadın hakkında seni fitneye düşürüp sonunda seni o kadını gebe bırakacak noktaya getiren, onun ve oğlunun boğazını kesmeni telkin edenin ben olduğumu biliyorsun. Bugün bana itaat edecek ve seni yaratan Allah’ı inkâr edecek olursan, seni içinde bulunduğun bu halden kurtarırım. Nihayet âbid Allah’ı inkâr edip, kâfir oldu. Kâfir olunca da bu sefer şeytan onu ve ona musallat olanları başbaşa bıraktı, onlar da onu asıp idam ettiler. İşte şu;

“Onların durumu şeytanın insana: Kâfir ol, dediği zamanki durumu gibidir. Kâfir olunca: Muhakkak ki ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım… Zulmedenlerin cezası budur” âyeti onun hakkında nazil olmuştur.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bunu yahudilerle birlikte münafiklara misal vermiştir. Şöyle ki; yüce Allah peygamberine Nadiroğullarını Medine’den sürmesini emredince, münafıklar onlara: Yurdunuzdan çıkmayın. Eğer müslümanlar sizinle savaşırlarsa, biz sizinle birlikte oluruz. Sizi çıkartırlarsa yine sizinle birlikte çıkarız, diye gizlice haber gönderdiler. Bunun üzerine Nadiroğuîları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaştılar, fakat münafıklar onlara yardımcı olmadı. Şeytanın âbid Bersisa’dan uzak olduğunu belirttiği gibi, onlardan uzak kaldılar. Artık bu dönemden sonra rahibler ancak takiyye yaparak ve kendilerini gizleyerek ortada görünüyorlardı. Fasıklar ve günahkâr kimseler de yahudi İlim adamlarına birtakım bühtanlarda ve çirkin isnadlarda bulundular. Nihayet rahib Cüreyc’in durumu ortaya çıktı, Allah da onun kendisine isnad edilen günahtan uzak olduğunu ortaya çıkardı.

Bir çoban ile zina edip hamile kalmış bir kadın, sözü edilen âbid Cüreyc’den hamile kaldığını söyleyerek iftirada bulunmuş;; Cüreyc de bunun üzerine bu kadının henüz süt emen yavrusuna: “Baban kim” diye sormuş;, çocuk; “Koyun çobanı” diye cevap vermiştir. Buhârî, I, 404, II, 27H, III, ?6rt; Müslim, IV. 1977; Müsned, II, 307, 3K5. 433 Bundan sonra artık rahibler rahatladı ve insanların arasına çıkmaya başladılar.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Münafıkların Nadiroğullarına verdikleri sözde durmayışları, İblis’in Kureyş kâfirlerine:

“Bugün, insanlardan sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım…” (el-Enfal, 8/48) demesine benzer,

Mücahid dedi ki: Burada insandan kasıt, şeytanın kendilerini aldatması hususunda bütün insanlardır. Yüce Allah’ın;

“İnsana kâfir ol dediği zaman” âyeti da şeytanın insanı: Ben kâfirim diyecek hale gelinceye kadar aldatması demektir. Şeytanın:

“Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” sözü ise bir gerçek değildir. O şeytanın insandan uzak olduğunu anlatmak maksadıyla kullandığı bir ifadedir. Bu yüce Allah’ın:

“Muhakkak ki ben senden uzağım” diye aktardığı sözünün bir tekididir. Nâfî, İbn Kesîr ve Ebû Amr: “Muhakkak ki ben” lâfzındaki “ye”yi üstün okumuşlar, diğerleri ise sakin (harekesiz bir med harfi olarak) okumuşlardır.

Haşr 15

Onların durumu, kendilerinden az önce geçenlerin durumuna benzer. Yaptıklarının vebalini tattılar. Onlar için acıklı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
(Onların durumu) kendilerinden az önce geçmiş ve yaptıklarının cezasını tatmış olanların durumu gibidir. Onlara acıklı bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bunların halleri kendilerinden az öncekilerinki gibidir. Onlar yaptıklarının vebalini tatmışlardır. Onlar için çok acıklı bir azâb da vardır.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bu âyetle Kaynukaoğullarını kastetmektedir. Allah mü’minleri Nadiroğullarından önce onlara karşı muzaffer kılmıştı.

Katade de; bununla Nadiroğullarını kastetmektedir, der. Allah Kurayzaoğullarından önce mü’minleri onlara karşı muzaffer kıldı. Mücahidin görüşüne göre de maksat Bedir günü bozguna uğrayan Kureyş kâfirleridir. Âyetin Nadiroğullarından önce Nûh (aleyhisselâm)’dan itibaren Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar yüce Allah’ın küfürleri sebebiyle kendilerinden intikam almış olduğu herkes hakkında genel olduğu da söylenmiştir.

“Vebalini” küfürlerinin cezasını

“tatmışlardır” anlamındadır.

Sözü edilenlerin Kurayzaoğulları olduğunu söyleyenler

“yaptıklarının vebalini” âyetini, Sa’d b. Muâz’ın verdiği hükmü kabul ederek savaşı bırakanlar hakkında yorumlar. Sa’d b. Muâz Kurayzaoğulları hakkında savaşçıların öldürülmesi ve kadın ve çocukların esir edilmesi şeklinde hüküm vermişti. Bu ed-Dahhak’ın görüşüdür. Kastedilenlerin Nadiroğulları olduğunu söyleyenler ise

“yaptıklarının vebalini” sürgüne gönderilmeleri ve yurtlarından uzaklaştırılmaları diye açıklar. Nadiroğullarının sürgüne gönderilmeleriyle Kurayzaoğulları hakkında hükmün uygulanması arasında iki yıllık bir zaman geçmiştir. Bedir gazvesi ise Nadiroğulları gazvesinden altı ay önce olmuştur. Bundan dolayı yüce Allah

“az öncekilerinki” diye buyurmuştur. Bazıları da Nadiroğulları gazvesinin Uhud’dan sonra olduğunu söylemiştir,

“Onlar için” ahirette

“çok acıklı bir azâb da vardır.”

Haşr 14

Onlar sizinle ancak müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında topluca savaşabilirler. Kendi aralarındaki çatışmaları şiddetlidir. Sen onları birlikte sanırsın ama kalpleri dağınıktır. Bu, aklını kullanmayan bir toplum olduklarındandır.

Diyanet Vakfı
Onlar müstahkem şehirlerde veya siperler arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.

Kurtubi Tefsiri
Onlar sizinle topluca, ancak surlarla çevrilmiş kasabalarda yahut duvarlar arkasından savaşırlar. Kendi aralarında savaşları şiddetlidir. Sen onları bir arada sanırsın ama kalpleri darmadağınıktır. Bu onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.

“Onlar” yahudiler

“sizinle topluca ancak surlarla çevrilmiş” kendilerini size karşı koruyacaklarını sandıkları etrafı yüksek duvarlarla çevrilmiş

“kasabalarda yahut” korkaklıkları ve sizden korkmaları sebebiyle arkalarında gizlenecekleri

“duvarlar arkasından savaşırlar.”

“Duvarlar” lâfzı genel ularak çoğul okunmuştur. Ebû Ubeyde ve Ebû Hâtim’in tercihi budur. Çünkü bu, yüce Allah’ın:

“Surlarla çevrilmiş kasabalarda” âyetine benzemektedir ve bu üu çoğuldur.

İbn Abbâs, Mücahid, İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve Ebû Amr ise tekil olarak: “Duvar” diye okumuşlardır. Çünkü tekil de çuğulun anlamını ifade eder. Bazı Mekkeli kıraat âlimlerinin “cim” harfini üstün, “dal” harfini de sakin olarak: diye okudukları da rivâyet edilmiştir ki, bu da “duvar” lâfzının tekil söyleniş şekillerinden birisidir. Bu okuyuşun, onlar hurmalıklarının ve ağaçlarının arkasından (sizinle savaşırlar) anlamında olması da mümkündür. Çünkü baharın başlangıcında hurma ağaçlarının meyveleri tomurcuklanmaya başlandığında: “Hurma tomurcuk verdi” denilir. ise bir çeşit bitki olup, bunun da tekili dir.

Bu lâfız “cim” harfi ötreli, “dal” harfi de sakin olarak: “Duvarlar” diye de okunmuştur ki; bu şekli tekil olan; çoğuludur. Bununla birlikte tekilindeki elifin: “Kitab” lâfzının elifine, çoğulundaki elifin ise: Zarifler” lâfzının elifine benzemesi de mümkündür. Bunun benzeri bir lâfız kullanımı da: “Hecin bir dişi deve” ile: “Hecin dişi develer” lâfzıdır. Çünkü tesniye olarak: “İki hecin deve” denilir. Buna göre tekil ile çoğul lâfzı lâfız itibariyle birbirine benzemekle birlikte, anlam itibariyle farklılık göstermektedir. Bu açıklamayı İbn Cinnî yapmıştır.

“Kendi aralarında savaşları” yani birbirlerine düşmanlıkları

“şiddetlidir.” Mücahid dedi ki:

“Kendi aralarında” sözlü ve “yemin olsun böyle yapacağız” diye tehdit savurmak şeklindeki

“savaşları şiddetlidir.”

es-Süddi de şöyle demiştir: Maksat onların kalplerinin ayrılıklarıdır. Öyle ki onlar hiçbir iş üzerinde görüş birliğine varmazlar.

“Kendi aralarında savaşları şiddetlidir” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlar bir düşman ile karşılaşmayacak olurlarsa, kendi aralarında kendilerinin oldukça güçlü ve çetin kuvvet sahibi olduklarını söylerler. Ancak düşman ile karşılaştıklarında yenilirler, bozguna uğrarlar.

“Sen onları” Mücahid’e göre yahudilerle münafıkları, yine ondan gelen bir rivâyete göre sadece münafıkları, es-Sevrî’ye göre müşriklerle kitab ehlini

“bir arada sanırsın ama kalpleri darmadağınıktır.”

Katade de şöyle açıklamıştır;

“Sen onları bir arada sanırsın.” Bir iş ve bir görüş etrafında toplu olduklarını zannedersin.

“Ama kalpleri darmadağınıktır” ayrılık içerisindedir. Çünkü batıl ehlinin görüşleri farklı farklıdır. Şahitlikleri de farklıdır, hevâları (yani din ve mezheb görüşleri) ayrı ayrıdır. Bununla birlikte hak ehline düşmanlıkta birleşirler, bir aradadırlar.

Yine Mücahid’den şöyle açıkladığı rivâyet edilmiştir: Yüce Allah münafıkların dininin yahudilerin dinlerinden farklı olduğunu kastetmiştir. Bu âyet, müslümanların onlara karşı manevi güçlerini pekiştirmek içindir. Şair de şöyle demiştir:

“Birliği bozan bir niyetin şikâyetini Allah’a arzederim.

(Çünkü) bugün bu niyet darmadağınıktır; halbuki dün bir arada idi.”

İbn Mes’ûd’un kıraatinde; “Onların kalpleri daha ileri derecede darmadağınıktır” şeklindedir. Onların ayrılıkları, ihtilâfları daha çetindir anlamındadır.

“Bu onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.”

Onların bu şekildeki darmadağınıklıkları ve kâfirlikleri kendisiyle Allah’ın emirlerini kavrayacakları akıllarının olmayışındandır.

Haşr 13

Onların kalplerinde, Allah’tan çok sizden korku vardır. Çünkü onlar anlamaz bir topluluktur.

Diyanet Vakfı
Onların içlerinde size karşı duydukları korku, Allaha olan korkularından daha şiddetlidir. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten sizin korkunuz, kalplerinde Allah korkusundan çok yer etmiştir. Bu, onların iyi anlamayanlar topluluğu olmalarındandır.

“Gerçekten sizin korkunuz” ey müslümanlar

“kalplerinde” yani Nadîroğullarının kalplerinde bir görüşe göre de münafıkların kalplerinde

“Allah korkusundan çok yer etmiştir.”

Zamirin her iki kesime raci olması da mümkündür. Yani onlar sizden Rablerinden korktuklarından daha fazla korkarlar.

“Bu onların İyi anlamayanlar topluluğu olmalarındandır.” Yani Allah’ın azamet ve kudretini bilemeyişlerindendir.

Haşr 12

Eğer onlar çıkarılsalar bile, bunlar onlarla birlikte çıkmazlar. Savaşılırsa yardım etmezler. Yardım etseler bile arkalarını dönerler; sonra yardım görmezler.

Diyanet Vakfı
Andolsun, eğer onlar çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar, onlara yardım etmezler; yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

Kurtubi Tefsiri
Eğer onlar çıkarttırılırlarsa, yemin olsun ki, onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlarla savaşılırsa, şüphesiz onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile muhakkak gerisin geri dönerler. Sonra da kendilerine yardım olunmaz.

“Eğer onlar çıkarttırılırlarsa, yemin olsun ki, onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlarla savaş ılırsa, şüphesiz onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile muhakkak” bozguna uğrayanlar olarak

“gerisin geri dönerler. Sonra da kendilerine yardım olunmaz.”

Bir açıklamaya göre:

“Onlara yardım etmezler” isteyerek onlara yardımcı olmazlar.

“Onlara” istemeyerek

“yardım etseler bile, muhakkak gerisin geri dönerler.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir;

“Onlara yardım etmezler.” Onlara sürekli yardımcı olmazlar, demektir. Bu, her iki ifadede kullanılan zamirlerin aynı olmaları halinde böyledir. Bu iki zamirin farklı oldukları da söylenmiştir. Yani yemin olsun yahudiler çıkartılacak olurlarsa, münafıklar onlarla birlikte çıkmazlar ve eğer onlarla savaşılacak olursa, onlara yardımcı olmazlar.

“Onlara yardım etseler bile” yani yahudiler münafıklara yardımcı olsalar dahi

“muhakkak gerisin geriye dönerler.”

Bir başka açıklama da şöyledir:

“Eğer onlar çıkarttırılırlarsa, yemin olsun ki onlarla birlikte çıkmazlar.” Yani Allah onların -yahudiler çıkarttırılacak olursa- onlarla birlikte çıkmayacaklarını bilmiştir,

“Eğer onlarla savaşılırsa, şüphesiz onlara yardım etmezler.” Onların böyle davranacaklarını Allah bilmiştir, demektir.

Daha sonra şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak gerisin geriye dönerler.” Bu âyeti ile de olmayacak bir şey eğer olacak olsaydı, ne şekilde olacağını haber vermektedir. Bu da yüce Allah’ın:

“Eğer geri döndürülürlerse, yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler,” (el-En’âm, 6/28) âyetini andırmaktadır.

“Onlara yardım etseler bile” âyetinin, eğer Biz onlara yardım etmelerini dileseydik, bu işi onlara süslü gösterirdik. O zaman da;

“muhakkak gerisin geriye dönerler” di; anlamında olduğu da söylenmiştir.

Haşr 11

Münafık olanların, Kitap ehlinden inkâr eden kardeşlerine şöyle dediklerini görmedin mi: “Eğer siz çıkarılırsanız, biz de sizinle birlikte çıkarız. Sizin hakkında hiç kimseye asla itaat etmeyiz. Sizinle savaşılırsa mutlaka size yardım ederiz.” Oysa Allah, onların yalancı olduklarına tanıklık eder.

Diyanet Vakfı
Münafıkların, kitap ehlinden inkar eden dostlarına: Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz, dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi o münafıklık edenleri? Onlar kitab ehlinden kâfir olan kardeşlerine derler ki: “Eğer siz çıkartılırsanız, yemin olsun biz de sizinle çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye ebediyyen itaat etmeyiz; eğer sizinle savaşılırsa. muhakkak size yardım ederiz.” Halbuki Allah da şahitlik eder ki; muhakkak onlar hiç şüphesiz yalancıdırlar.

Yahudiler, münafıkların herhangi bir din ve kitaba inanmadıklarını bilmekle birlikle, kendilerine verdikleri yardımcı olmak sözüne aldanmıs olmalarının hayret edilecek bir husus olduğu ifade edilmektedir, bu münafıklar arasında Abdullah b. Ubeyy b. Selûl, Abdullah b. Nebtel ve Rifâa b. Zeyd de vardı. Râfia b. Tabut ile Evs b. Kayzî’nin de bunlar arasında olduğu söylenmistir. Bunlar hepsi ensardan olmakla birlikte münafıklık etmişler ve Kurayza ve Nadiroğulları yahudilerine;

“Eğer siz çıkartılırsanız, yemin olsun bizde sizinle çıkarız” demişlerdi. Bu sözlerin Nadiroğullarının Kurayzalılara söylediği sözlerden olduğu da söylenmiştir.

“Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye ebediyyen itaat etmeyiz” sözleriyle Muhammesi (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedirler. Sizinle savaşmak hususunda ona itaat etmeyeceğiz, demektir. Bu âyet, gaybın bilinmesi açısından Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nübüvvetinin gerçekliğinin bir delilidir. Çünkü Nadiroğulları yurtlarından çıkartıldığı halde münafıklar çıkmadılar, onlarla savaşıldığı halde münafıklar onlara yardımcı olmadılar. Nitekim yüce Allah:

“Allah da şahitlik eder ki muhakkak onlar” söz ve davranışlarında

“hiç şüphesiz yalancıdırlar” diye buyurmaktadır.

Haşr 10

Onlardan sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.”

Diyanet Vakfı
Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!

Kurtubi Tefsiri
Onlardan sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce îman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle! Kalplerimizde îman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz, şüphesiz ki Sen, çok merhamet edicisin, çok merhametlisin.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Ashabdan Sonra Gelenlerin Kendilerinden Öncekilerine Karşı Tutumları:

“Onlardan sonra gelenler” âyeti ile kastedilenler, tabiîn ve kıyâmet gününe kadar İslâm’a girecek olanlardır.

İbn Ebi Leylâ dedi ki: İnsanlar üç ayrı mertebededir: Muhacirler, Medine’yi yurt edinip îmana sahip olanlar ve onlardan sonra gelenler. Sen bu mertebelerden dışarıda kalmamaya gayret göster.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Güneş ol, gücün yetmezse ay ol, gücün yetmezse ışık saçan bir yıldız ol, yine gücün yetmezse küçük bir yıldız ol ve nûr cihetinden asla ayrılma! Bunun anlamı şudur: Sen muhaciri ol. Şayet buna imkân bulamıyorum dersen, ensarî ol. Eğer buna imkânın olmazsa, onların amellerine benzer işler yap! Eğer gücün yetmezse onları sev ve Allah’ın sana emrettiği şekilde onlar için mağfiret dile!

Mus’ab b. Sa’d şöyle demiştir: İnsanlar üç konumdadır. Bunların ikisi geçip gitti, geriye birisi kaldı. Sizin erişebileceğiniz en güzel konum, geriye kalan bu konumda yer edinebilmektir.

Cafer b. Muhammed b. Ali babasından, o dedesi Ali b. el-Hüseyn (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre dedesine bir adam gelerek ona: Ey Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızının oğlu! Osman hakkında ne dersin:’ diye sormuş. Hüseyn (radıyallahü anh) dedi ki: Ey kardeşim, sen yüce Allah’ın haklarında:

“Fakir muhacirler içindir” dediği kimselerden misin? Adam; Hayır deyince bu sefer, Allah’a yemin ederim eğer sen bu âyetin sözünü ettiği kimselerden değilsen, o halde Allah’ın haklarında:

“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahib olanlar…” diye buyurduğu kimselerden olmalısın. Adam yine: Hayır deyince, bu sefer şöyle dedi: Allah’a yemin ederim eğer sen üçüncü âyetin sözünü ettiği kimselerden de değilsen andolsunki İslâm’ın dışına çıkmış olursun. O da yüce Allah’ın:

“Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz bizi ve bizden önce îman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle…” âyetidir.

Denildiğine göre Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn (radıyallahü anh) babasından şunu rivâyet eder: Iraklılardan bir kesim Ali b. el-Hüseyn’e gelerek, Ebû Bekir ve Ömer’e sonra da Osman’a dil uzattılar, çokça sövüp saydılar. Onlara söyle dedi: Sizler ilk muhacirlerden misiniz? Onlar: Hayır dediler. Bu sefer: Peki daha önceden îmana sahib olup Medine’yi yurt edinmiş olan kimselerden misiniz? Yine: Hayır dediler. Bu sefer onlara şöyle dedi: Sizler bu iki fırkadan uzak olduğunuzu, onlardan olmadığınızı belirttiniz. Ben de tanıklık ederim ki sizler yüce Allah’ın haklarında:

“Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce îman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle. Kalplerimizde îman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz, şüphesiz ki Sen çok merhamet edicisin, çok merhametlisin.” dediği kimselerden değilsiniz. Haydi kalkınız, Allah size kıyıkınızı versin… Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.

2- Ashabı Sevmenin Gereği:

Bu âyet-i kerîme ashabı sevmenin vücûbuna delildir. Çünkü onlardan sonra gelen kimselere onları sevmeye, onları dost bilmeye ve onlar için mağfiret dilemeye devam etmeleri şartı ile fey’den pay ayrılmıştır. Onlara ya da onlardan birisine dil uzatan yahut o kimse hakkında kötü şeyler itikad eden bir kişinin fey’de hiçbir hakkı yoktur. Bu görüş, Malik’len ve başkasından da rivâyet edilmiştir. Malik: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından herhangi bir kimseye buğzeden veya kalbinde onlara karşı bir kin besleyen bir kişinin müslümanların fey’inde herhangi bir hakkı yoktur; dedikten sonra yüce Allah’ın:

“Onlardan sonra gelenler…” âyetini okumuştur.

3- Taşınır ve Taşınmaz Ganimet Mallarında Yapılması Gereken Doğru Uygulama:

Bu âyet-i kerîme ilim adamlarının bu husustaki görüşleri arasından sahih olanın, taşınır ganimet mallarının paylaştırılması, akarın ve arazilerin ise bütün müslümanları kapsayacak şekilde paylaştırılmaksızın bırakılması olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim Ömer (radıyallahü anh) da böyle yapmıştır. Şu kadar var ki, veliyyu’l-emr ietihad edip bir uygulamada bulunacak olursa, insanların bu hususta görüş ayrılığı da olursa, o kendi kanaatine uygun uygulamaya bakar. Bu âyet-i kerîme de bunu hükme bağlamaktadır. Çünkü yüce Allah fey’e dair haber verip onun üç kesime ait olduğunu belirtmiştir. Bunlar muhacirler ve ensardır. Bunların da kim oldukları bilinmektedir. Diğerleri: “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce îman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle” diyen kimselerdir. İşte bu, bütün tabiîn ve Kıyâmet gününe kadar onlardan sonra gelecekler hakkında umumidir.

Sahih hadiste belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kabristana gitmiş ve şöyle demiş: “Ey mü’minler topluluğunun diyarı(nda sakin olanlar)! es-Selamu aleyküm, Şüphesiz bizler de inşaallah size kavuşacağız. Bununla birlikte keşke kardeşlerimizi görsen dîye, arzu ederdim.” Ey Allah’ın Rasûlü biz senin kardeşlerin değil miyiz? deyince, şöyle buyurdu: “Hayır, siz benim ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz daha (dünyaya) gelmemiş olanlardır ve ben Havzın kenarına onlardan önce ulaşmış olacağım.” Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, I, 95; Muvatta’, I, 29; Müsned, Ii, 300

Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan sonra gelecek olan herkesin onların kardeşleri olduğunu beyan etmektedir. Yoksa es-Süddî ve el-Kelbî’nin dedikleri gibi bunlar, bundan sonra hicret eden kimseler değildir. Yine el-Hasen’den:

“Onlardan sonra gelenler” âyeti hicretin sona ermesinden sonra Medine’ye Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gitmek maksadı ile yerlerinden ayrılanlardır, dediği de rivâyet edilmiştir.

4- Müslüman Ümmetin Kendisinden Önce Geçmiş Olan Mü’minlere Karşı Tutumu:

Yüce Allah’ın:

“Derler” âyeti hal konumunda, nasb durumundadır. “Diyenler olarak…” demektir.

“Rabbimiz, bizi ve bizden önce îman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle” âyeti ile ilgili iki türlü açıklama sözkonudur. Birincisine göre onlar bu ümmetten daha önce geçmiş olan Kitap ehlinden îman edenlere mağfiret dilemekle emrolunmuslardır. Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Onlara, o kimselere mağfiret dilemeleri emrolunduğu halde onlar kalkıp onlara dil uzattılar, sövdüler.

İkinci açıklamaya göre; Muhacir ve ensara da önden geçenlere mağfiret dilemeleri emri verilmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bu hususta fitneye düşeceklerini bildiği halde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına mağfiret istenmesini emir buyurmuştur. Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Sizler Muhammed’in ashabına mağfiret dilemekle emrolunduğunuz halde onlara dil uzattınız. Bense Peygamberinizi şöyle buyururken dinlemişimdir: “Bu ümmetin sonradan gelenleri, önceden gelenlerine tanet okumadıkça bu ümmet yok olmayacaktır.” İbn Kesîr,Tefsir, IV, 340’da belirttiğine göre hadisi Beğavi rivâyet etmiştir,

İbn Ömer dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Ashabıma sövenleri görecek olursanız, siz de Allah sizden ve onlardan en şerlilerinize lanet etsin, deyiniz.” Tirmizî, V, 697. Taberânî, Evsat, VIII, 191.

el-Avvâm b. Havşeb dedi ki: Ben bu ümmetin ilklerine yetiştim. Onlar, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının güzel yanlarım sözkonusu edin ki, kalpler onlara ısınsın: Aralarındaki anlaşmazlıkları sözkonıusu etmeyin, o vakit insanların onlara karşı cüretkârlıklarını artırırsınız, diyorlardı.

en-Nehaî dedi ki: Yahudilerle hristiyanlar bir hasletleriyle Rafızîlerden daha faziletlidirler. Yahudilere sizin dininize mensup olanların en hayırlıları kimlerdir? diye soruldu. Onlar: Mûsa’nın ashabıdır demişlerdir. Hristiyanlara da: Dininize mensup olanların en hayırlıları kimlerdir? diye sorulduğunda, onlar da; Îsa’nın ashabıdır, demişlerdir. Fakat Râfızîlere dininizin mensuplarının en kötüleri kimlerdir, diye sorulduğunda, onlar da; Muhammed’in ashabıdır diye cevab vermişlerdir. Halbuki onlara mağfiret dilemeleri emrolunduğu halde onlara sövdüler. O bakımdan kıyâmet gününe kadar onlara karşı kılıç çekilmelidir. Onların hiçbir sancakları ayakta durmamalı. Ayakları yerde sağlam basmamalı, sözbirlikleri olmamalıdır. Savaş için bir ateşi yaktıkları her seferinde Allah onların kanlarını dökmek ve delillerini çürütmek suretiyle söndürmüştür, Allah bizi de, sizleri de saptırıcı hevalardan muhafaza buyursun,

“Kalplerimizde îman edenlere karşı, hiçbir kin” ve kıskançlık

“bırakma! Şüphesiz ki Sen, çok merhamet edicisin, çok merhametlisin.”

Haşr 9

Onlardan önce yurdu ve imanı benimseyenler, kendilerine hicret edenleri severler, onlara verilen şeylerden ötürü içlerinde bir rahatsızlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Diyanet Vakfı
Daha önceden Medineyi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahip olanlar ise, kendilerine hicret edenleri severler ve bunlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhacirleri) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, İşte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- Medine’yi Yurt Edinenler ve Îmana Sahip Olanlar:

“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahip olanlar” âyetinde sözkonusu edilen yurt edinen kimselerle muhacirlerin oraya göç etmesinden önce Medine’yi vatan edinmiş ensarın kastedildiği hususunda görüş ayrılığı yoktur.

“Îman” lâfzı

“Yurt edinen” lâfzından başka bir fiil ile nasbedilmistîr. Çünkü bu fiil, ancak mekân hakkında kullanılır.

“Onlardan evvel” lâfzındaki:

“…dan” daha önce geçen:

“Yurt edinen” anlamı verilen fiilin sılasıdır. Âyet; Muhacirlerden önce orayı yurt edinen ve îmana kesin olarak inanıp ihlâslı bir îmana sahih olan kimseler… anlamındadır. Çünkü îman , yurt edinilecek bir yer değildir, bu da yüce Allah’ın:

“Haydi işinizi sağlam tutun, ortaklarınızı da (çağırın)” (Yûnus, 10/71) âyetinin: “Ortaklarınızı da çağırın” anlamını vermesine benzer. Bu açıklamayı Ebû Ali, ez-Zemahşerî ve başkaları sözkonusu etmiştir. Böyle bir anlatım; “Ben ona alaf olarak saman ve soğuk su verdim” türünden bir anlatım olur.

Âyetin muzafın hazfedilmiş olması şeklinde yorumlanması da mümkündür. Sanki: Onlar orayı ve îman yerlerini yurt edinip yerleştiler’ denilmiş gibidir. “Yurt edinmek” fiilinin delâlet ettiği anlama göre yorumlanması da mümkündür. “Onlar o yurttan ayrılmadıkları gibi îmana da sıkı sıkı bağlı kaldılar ve her ikisinden de ayrı kalmadılar” denilmiş gibidir. “îmanın yurt edinilmesi” misal (deyim) olarak da kullanılmış olabilir. Nitekim: “Filanoğullarının (kalplerinin) tam ortasına yerleşti” demek de böyledir.

Bir yeri yer edinmek, orada karar kılmak, yerleşmek, demektir.

Bu âyetle, ensarın muhacirlerden önce îman ettikleri kastedilmemektedir. Maksat onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendilerine hicret etmesinden önce îman etmiş olduklarını anlatmaktır.

2- Bu Âyetin Önceki Buyruklarla İlişkisi:

Yine bu âyet-i kerimenin kendisinden önceki âyetlerle bağlantısı olmayan bir âyet mi yoksa onlara atfedilmiş bir âyet mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir kesimin açıklamasına göre bu âyet-i kerîme daha önce geçen yüce Allah’ın:

“… fakir muhacirler içindir” (8. âyet) âyetine atfedilmiş olup el-Haşr Sûresi’nindeki bütün âyetler birbirine atfedîlmiştir. Ancak bunlar bu husus üzerinde dikkatle düşünüp konuyu insaf ile ele alacak olurlarsa durumun benimsedikleri kanaatten farklı olduğunu göreceklerdir. Çünkü yüce Allah;

“O kitab ehlinden kâfir olanları ilk sürgünde yurtlarından, yerlerinden çıkarandır. Siz de onların çıkacaklarını sanmamıştınız… ve (bu) fâsıkları alçaltması içindir” (el-Haşr, 59/1-5) diye buyurmakta ve bu buyruklarıyla Nadiroğulları ile Kaynukaoğulları hakkında haber vermektedir. Daha sonra:

“Allah’ın onlardan Rasûlüne verdiği fey’e gelince, siz onun için ne at oynattınız, nede deveye bindiniz. Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere musallat eder” (el-Haşr, 59/6) âyetinde ise fey’in, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olduğunu haber vermektedir. Çünkü onu ele geçirilmek için herhangi bir binek sırtına binilmemiştir. Daha önce haklarında sözkonusu edilen çarpışma ve ağaçlarının kesilmesine gelince, onlar sonunda bu işe son vermişler ve. bu husus böylece olup bitmişti. Arkasından da;

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalanlara verilir” (el-Haşr, 59/7) diye buyurulmaktadır. Bu da önceki âyetlere atfedilen bir söz değildir; aynı şekilde:

“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahib olanlar ise…” âyeti da ensardan övgüyle söz etmek ve onlara övgülerde bulunmak sadedinde yeni bir söz başlangıcını teşkil etmektedir. Çünkü onlar elde edilen o fey’i muhacirlere teslim etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Fey’, fakir olan muhacirleredir. Ensar ise onları severler. Fey’in yalnızca onlara verilmesinden ötürü de onları kıskanmazlar. Aynı şekilde;

“onlardan sonra gelenler” (el-Haşr, 59/10) âyeti da yeni bir ifade başlangıcıdır, haberi de: “Derler ki: Rabbimiz bizi… mağfiret eyle” âyetidir.

İsmail İbn İshak dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip…” âyeti ile

“onlardan sonra gelenler” âyeti daha önce geçen âyetlere atfedilmiştir. Bunlar da fey’de ortaktırlar. Yani bu mal hem muhacirlere, hem de

“onlardan evvel Medine’yi yurt edinenler”e aittir.

Malik b. Evs dedi ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) şu:

“Sadakalar (zekat) ancak fakirlere… mahsustur” (et-Tevbe, 9/60) âyetini okuyup bu (zekat); bunlara (bu âyette sözü edilenlere)dir, dedi. Sonra:

“Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a… aittir.” (el-Enfal, 8/41) âyetini okuyarak: Bu da burada sözedilenlere aittir, dedi. Daha sonra:

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey’… fakir muhacirler içindir.” (el-Haşr, 59/7-8) âyetleri ile; “Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahib olanlar…” âyetini ve:

“Onlardan sonra gelenler…” (el-Haşr, 59/10) âyetlerini okuduktan sonra dedi ki: Yemin olsun ki eğer yaşayacak olursam Himyer dağının tepesinde bulunan çobana dahi bu maldan payı alnı terlemeksizin ulaşacaktır, dedi.

Yine denildiğine göre o, muhacirlerle ensarı çağırıp, yüce Allah’ın kendisine bu kabilden nasib ettiği fetihlere ne şekilde uygulama yapacağı hususunda danıştıktan sonra onlara dedi ki: Bu işi iyice gözden geçirin, iyiden iyiye üzerinde düşünün. Daha sonra yarın sabah yanıma gelin. O da o gece düşünüp durdu. Sonunda bu âyetlerin bu gibi hususlar hakkında nazil olduğunu iyiden iyiye anladı. Sabah yanına geldiklerinde: Dün gece el-Haşr Sûresi’nindeki âyetler üzerinde durdum deyip

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey… fakir muhacirler içindir.” (el-Haşr, 59/7-8) âyetlerini okudu. Yüce Allah’ın:

“İşte onlar sâdıkların ta kendileridir.” (el-Haşr, 59/8) âyetine ulaşınca, bu ancak burada sözedilenlere aittir dedi. Sonra yüce Allah’ın:

“Onlardan sonra gelenler derler ki: Şüphesiz ki sen çok merhamet edicisin, çok merhametlisin” (59/10) âyetini okuyup dedi ki: Artık müslüman olup da bunun kapsamına girmeyen hiçbir kimse kalmıyor, dedi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Ömer’in (radıyallahü anh) Fethedilen Arazilere Dair Uygulaması:

Malik’in Zeyd b. Eslem’den, onun babasından rivâyetine göre Ömer şöyle demiştir: Şayet daha sonra gelecek insanlar olmasaydı, fethedeceğim herbir kasabayı mutlaka Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hiiyber’i paylaştırdığı gibi paylaştırırdım.

Bir çok yoldan gelmiş, oldukça yaygın (müstefîz) rivâyetlerde belirtildiğine göre Ömer, Irak sevadıni (sevad; toprak, coğrafya), Mısır’ı ve elde ettiği ganimetleri atiyelere (maaşlar) halkın ve çoluk çocukların azıklarına kaynaklık teşkil etsin diye savaşçılara paylaştırmaksızın bırakmıştır. Zübeyr, Bilal ve ashabtan daha başka kimseler ise fethedilen yerlerin kendilerine paylaştırılmasını istediler, Ömer onların bu isteklerini uygun bulmadı. Bu hususta yaptığı uygulamanın mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Onun uygulaması hususunda orduya katılanların gönüllerini hoş ettiği söylenmiştir. Gönül hoşluğu ile herhangi bir betlel almaksızın payını müslümanlara bırakmak isteyenler azınlıkta idiler. Bunu kabul etmeyen kimselere ganimetten kendisine düşen payın bedelini verdi.

O toprakları mücahidlerin gönüllerini hoş ettikten sonra bıraktı, diyen kimseler onun bu uygulamasını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın uygulaması gibi değerlendirmiştir. Çünkü Peygamber de Hayber’i paylaştırmıştı. Zira Ömer’in paylarını satın alması ve diğerlerinin de gönül hoşluğu ile paylarını terketmeleri tıpkı orayı paylaştırması seviyesindedir.

Bir diğer görüşe göre ise o, savaşa katılanlara herhangi bir şey vermeksizin oraları bırakmıştır. Ömer bu hususta yüce Allah’ın:

“Yurtlarından ve mallarından çıkartılıp, uzaklaştırılmış… fakir muhacirler içindir… Rabbimiz şüphesiz ki Sen çok merhamet edicisin, çok merhametlisin.” (el-Haşr, 59/9-10) âyetlerinde geçtiği üzere bu hususta tevil yaparak uygulamada bulunmuşduı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Ganimet Olarak Alınan Taşınmazın, Paylaştırılması:

İlim adamları (ganimet olarak alınan) akarın paylaştırılması hususunda farklı görüşlere sahiptir.

İmam Mâlik der ki: İmâmın (İslâm devlet başkanının) akarı müslümanların maslahatına vakfetmesi hakkı vardır.

Ebû Hanife dedi ki: İmâm böyle bir yeri paylaştırmak ya da müslümanların maslahatına vakfetmekten birisini tercih etmekte serbesttir.

Şâfiî dedi ki: İmâmın müslümanların rızasını almaksızın vakfetmesi hakkı yoktur. Aksine o diğer mallar gibi bu akarı onlara paylaştırır. Her kim gönül huşluğuyla hakkından feragat: edecek olursa, o vakit İmâm da bunu onlara vakıf edebilir. Gönül hoşiuğuyla hakkından vazgeçmeyen kimsenin de kendi malını alması hakkı öncelik kazanır. Ömer (radıyallahü anh) ganimet alanların gönüllerini hoş etmeye çalışmış ve ganimetlerini onlardan salın almıştır.

Bu görüşe göre yüce Allah’ın:

“Onlardan sonra gelenler…” (el-Haşr, 59/10) âyeti kendisinden önceki âyetler ile ilişkisiz olur ve bu durumda onlar kendilerinden önce gelenlere dua etmeye ve onlardan övgü ile sözetmeye teşvik edilmiş olurlar.

5- Medine Şehrinin, Üstünlüğü:

İbn Vehb dedi ki: Ben İmâm Mâlikin Medine’nin diğer şehirlere üstün olduğunu sözkonusu ederek şöyle dediğini duydum: Medine “îman yurdu” ve “hicret yurdu” edinilmiştir. Diğer şehirler ise kılıçla fethedilmiştir. Sonra da yüce Allah’ın:

“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip Îmana sahib olanlar ise kendilerine hicret edenleri severler” âyetini okudu. Bu hususa dair açıklamalar ile Mescîd-i haram ve Medine mescidinde namaz kılmanın faziletine dair açıklamalar, daha önceden geçmiş bulunduğundan tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

6- Muhacirlere Verilenleri Kıskanmayan Ensar;

“Ve bunlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir çekememezlik duymazlar.” Yani fey’ malından ve başka mallardan özel olarak muhacirlere verilen şeyler dolayısıyla onları kıskanmazlar. Genellikle böyle açıklanmıştır. Bu açıklamaya göre hazfedilmiş iki muzafın takdiri sözkonusudur. Mana da şöyledir: Onlara verilen şeylere bir ihtiyaç duymazlar.

İnsanın içinde gidermeye gerek duyduğu herbir şey “bir ihtiyaç’dır. Muhacirler ensârın evlerinde kalıyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Nadiroğulları mallarını ganimet olarak alınca, ensarı çağırdı ve muhacirleri kendi evlerinde misafir edip mallarına ortak kılmaları dolayısıyla onlara teşekkür ettikten sonra şöyle dedi: “Arzu ederseniz, Allah’ın bana Nadiroğullarından fey’ olarak verdiği malı sizlerle onlar arasında paylaştırırım. Muhacirler de önceden olduğu gibi sizin meskenlerinizde kalmaya, mallarınızdan faydalanmaya devam ederler. Dilerseniz yalnızca onlara (bu malları) veririm ve sizin evlerinizden ayrılırlar.”

Bunun üzerine Sa’d b. Ubade ve Sa’d b. Muâz şöyle dediler: O malı muhacirler arasında paylaştıralım. Bununla birlikte eskiden olduğu gibi evlerimizde kalmaya devam etsinler. Ensar hep birlikte şöyle seslendi: Biz gönül hoşluğu ile hakkımızı onlara veriyoruz, ey Allah’ın Rasûlü. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’ım ensara, ensarın çocuklarına merhamet buyur.” Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da muhacirlere ganimetleri taksim etmekle birlikte daha önce sözünü ettiğimiz üç kişi dışında ensardan hiç kimseye bir şey vermedi.

Yüce Allah’ın;

“…Ve bunlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir çekememezlik duymazlar” âyetinin (onlara verilen malın) az olma halini kastetmiş olması ihtimali de vardır. Onlar bunun yerine kendilerine verilene razı olur ve onu kabul ederler, demek olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyada kaldığı sürece bu hallerini devam ettirdiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından sonra ise tabii ölçüler içerisinde dünyanın etkisi akında kaldikr. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onları uyarıp şöyle demişti:

“Sizler benden sonra (başkalarının size) tercih edildiğini göreceksiniz. Havz’ın kenarında benimle karşılaşacağınız vakte kadar sabrediniz.” Buhârî, III, 13H1, IV, 1574, VI, 25H9; Müslim, II, 738, III, 1474; Nesâî, VIII, 224; Müsned, İli, 57, 111, 167, 171, 182, IV, 42, 292, 352

7- Genel Olarak Ashabın, Özel Olarak Ensarın Sıkıntılı Zamanlarda Bile Başkalarını Kendilerine Tercih Etmeleri:

“Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhacirleri) öz nefislerine tercih ederler” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî’de Ebû Hüreyre’den şu rivâyet kaydedilmektedir: Bir adamın yanında geceleyin bir misafir kaldı. O şahsın yanında ise ancak kendisine ve çocuklarına yetecek kadar yiyecek vardı. Hanımına: Çocukları uyut, kandili söndür ve yanında ne varsa misafirin önüne getir, dedi. Bunun üzerine şu:

“Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhacirleri) öz nefislerine tercih ederler” âyeti nazil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, V, 409 Müslim de bu hadisi rivâyet etmistir. Müslim. III 1624

Yine Müslim Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir adam Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek; Ben çok fakirim dedi. Peygamber, hanımlarından birisine haber gönderdi, o da; Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, yanımda sudan başka bir şey yok, dedi. Daha sonra bir diğerine haber gönderdi, o da aynı şeyi söyledi. Nihayet hepsi de aynı cevabı verdiler: Seni hak ile gönderene yemin olsun ki yanımda sudan başka bir şey yok. Bunun üzerine Peygamber: “Bu adamı bu gece kim misafir edebilir? -Allah’ın rahmeti de onun üzerine olsun.-” Ensardan bir adam kalkıp: Ben ey Allah’ın Rasûlü dedi. Onu alıp evine götürdü, hanımına: Yanında bir şey var mı? diye sordu. Kadın: Çocuklarıma yetecek kadardan Fazlası yok, dedi. Bunun üzerine adam şöyle dedi: Sen onları herhangi bir şeyle oyala. Misafirimiz içeri girince kandili söndür ve bizim yemek yediğimizi ona hissettir. Yemeğe oturdu mu sen de kalk ve kandili söndür. (Ebû Hüreyre) dedi ki: Onlar (sofraya) oturdular. Misafir de yemeği yedi. Sabah olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gidince, Peygamber şöyle buyurdu: “Yüce Allah dün gece misafirinize yaptığınız ikramı gerçekten beğendi.” Müslim, III, 1624; Buhârî, III, 13S2

Yine Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre o şöyle demiştir: Bir adam kendisini misafir olarak ağırlasın diye Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geldi. Ancak Peygamberin yanında ona ikram edecek hiçbir şey yoktu. “Bu adamı misafir edecek bir kimse yok mu? -Allah ona rahmet etsin.-” dedi. Ensardan Ebû Talha diye anılan birisi kalktı, o adamı alıp evine götürdü… diyerek hadisi az önceki hadise yakın lâfızlarla nakletti, ayrıca bu rivâyette âyetin bunun üzerine indiğini de belirtti Müslim, UI, 1624, 1625

el-Mehdevî’nin Ebû Hüreyre’den naklettiğine yöre bu Sabit b. Kays ile Sâbit’in kendisine misafir olduğu ve Ebû’l-Mütevekkil diye anılan ensardan bir kimse hakkında inmiştir. Ebû’l-Mütevekkil’in yanında kendisinin ve çocuklarının yiyeceği dışında bir şey yoktu. Hanımına: Kandili söndür ve çocukları uyut deyip, yanında ne varsa misafirinin önüne getirdi. en-Nehhâs da bunu böylece zikrederek şöyle demiştir: Ebû Hüreyre dedi ki: Ensardan Ebû’l-Mütevekkil diye anılan bir adama Sabit b. Kays misafir geldi. Ebû’l-Mütevekkil’in kendisinin ve çocuklarının yiyeceği dışında bir şeyi yoktu. Hanımına kandili söndür, çocukları uyut dedi. Bunun üzerine:

“Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhacirleri) öz nefislerine tercih ederler… İşte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir” âyeti nazil oldu.

Bu işi yapanın Ebû Talha olduğu söylenmiştir. el-Kuşeyrî, Ebû Nasr Abdurrahim b. Abdi’l-Kerîm’in naklettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından birisine bir koyun başı hediye edildi. O; Kardeşim filan ve onun çocuklarının buna ihtiyacı daha çoktur, diyerek o başı onlara gönderdi. Herbiri o başı diğerine gönderip durdu, sonunda elden ele yedi ev dolaktı ve nihayet ilk sahiplerine geri döndü. Bunun üzerine:

“Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (başkalarım) öz nefislerine tercih ederler” âyeti nazil oldu. Hâkim, Müstedrek, II, 25f>; Beyhakî. Şuabu’l-hnân, III. İS Bunu es-Salebi, Enes’den naklederek dedi ki: Ashabtan birisine bir koyun başı hediye edildi. Çok fakir bir kimse idi. O başı bir komşusuna gönderdi. O baş yedi evde, yedi kişiye elden ele dolaştı, sonra birincisinin eline geri döndü. Bunun üzerine

“…öz nefislerine tercih ederler” âyeti indi.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Nadiroğulları günü ensara dedi ki: “İsterseniz yurtlarınıza ve mallarınıza ve yurtlarınıza hicret eden muhacirlere malı paylaştırırım, siz de bu ganimette onlara ortak olursunuz, İsterseniz yurtlarınız ve mallarınız sizin olmak üzere size ganimetten hiçbir pay vermeyelim” Bunun üzerine ensar dedi ki: Hayır, bizler kardeşlerimizle yurtlarımızı ve mallarımızı paylaştırmaya devam edelim ve ganimeti yalnızca onlara verelim. Bunun üzerine

“öz nefislerine tercih ederler” âyeti nazil oldu. Ancak birincisi daha sahihtir.

Buhârî ve Müslim’de Enes’den gelen rivâyete göre bir kimse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kendi arazisindeki birtakım hurma ağaçlarını tahsis ederdi. Bu Kureyza ve Nadiroğulları diyarı fethedil inceye kadar böyle devam etti. Artık bundan sonra Peygamber daha önce o kimselerin verdiklerini sahiplerine geri verdi. Müslim’in lâfzı böyledir Buhârî, III, 1137, IV. I47H, 1510; Müslim, 1IL 1392

ez-Zührî, Enes b. Malik’ten rivâyetle dedi ki: Muhacirler Mekke’den Medine’ye geldiklerinde ellerinde mal namına hiçbir şey yoktu. Ensarın ise arazi ve akarları vardı. Ensar her yıl mallarından elde ettikleri mahsûllerinin yarısını onlarla paylaştırdılar. Buna karşılık onlar (muhacirler) de çalışıp, (mallarının) bakımlarını üzerlerine almışlardı. Enes b. Malik’in annesi Um Süleym diye anılırdı. Um Süleym, Ebû Talha’nın oğlu Abdullah’ın da annesi idi. Abdullah, Enes’in anne bir kardeşi idi. Enes’in annesi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir hurmalığını vermiş, Rasûlullah da o hurmalığı azatlısı ve Usame b. Zeyd’in de annesi olan Um Eymen’e vermişti. İbn Şihab dedi ki: Enes b. Malik’in bana haber verdiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayberlilerle savaşı bitirip, Medine’ye geri döndükten sonra muhacirler, ensara daha önceden kendilerine vermiş oldukları meyve bağışlarını geri verdiler. (Enes) dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) anneme hurmalıklarını geri verdi; Um Eymen’e de o hurmaların yerine kendi bahçesinden verdi. Bu hadisi Müslim de rivâyet etmiştir. Müslim, III. 1391; Buhârî, II, 92fi

8- Başkalarını Kendisine Tercih Etmek Buna Dair Örnekler ve Sınırları:

îsar (başkasını kendisine tercih): Kişinin başkasını nefsine ve nefsinin dünyevî paylarına; dinî payları arzu ederek tercih etmesi demektir. Bu tutum yakînin güçlü oluşundan, sevgi sağlamlığından ve meşakkatlere karşı sabırlı olmaktan ileri gelir. “Bu hususta onu tercih eltim” denilirken, bunu ona özellikle tahsis ettim ve tercih ettim, demektir. Buradaki îsâr (tercih etme)nin mef’ûlü hazfedilmiştir. Yani onlar mallarında, evlerinde onları kendilerine tercih ederler. Ancak bunu varlıklı olmakla birlikte değil, bunlara -önceden de açıklandığı gibi- ihtiyaç duymakla birlikte yaparlar.

Muvatta’’da yer alan rivâyette belirtildiğine göre İmâm Mâlik’e Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın zevcesi Âişe (radıyallahü anha)’dan şu rivâyet ulaşmıştır: Oruçlu olduğu bir sırada bir yoksul ondan bir şeyler dilenmişti. Evinde ise yalnızca bir ekmek vardı. Bir cariyesine: O ekmeği ona ver dedi. Cariyesi: Yanında kendisiyle oruç açacağın bir şey yok, deyince yine; Sen o ekmeği ona ver dedi. (Cariyesi) ben de denileni yaptım, dedi. Akşam olunca, daha önce bize hediye vermemiş bir hane halkı ya da bir kimse bize yufkaya sarılı bir koyun hediye etti. Âişe beni çağırıp, bundan ye dedi, İşte bu senin o ekmeğinden hayırlıdır. Muvatta’, II, 997

İlim adamlarımız dedi ki: İsle bu kârlı bir maldır ve Allah nezdinde tertemiz bir fiildir. Yüce Allah bundan dilediğini acilen verir. Bununla birlikte bu sebeple onun için saklanan mükâfatı da eksiltmez. Allah için bir şeyi terkeden bir kimse hiçbir zaman onun yokluğunu hissetmez. Âişe (radıyallahü anha) bu davranışı ile yüce Allah’ın kendilerinden ihtiyaç içinde bulunsalar dahi başkalarını kendilerine tercih eden kimselerden olmakla övdüğü kimseler arasına katılmıştır, Şüphesiz ki böyle bir iş yapan bir kimse, nefsinin cimriliğinden korunmuş ve daha sonrası asla ziyanın sözkonusu olmayacağı bir kurtuluşa ermiş olur.

Rivâyetteki “yufkaya sarılmış bir koyun’ ifadesinin manası şudur: Bu Arapların yahut bazılarının -ya da ileri gelenlerinin bir kısmının- yiyeceği idi. Onlar bir koyun yahut bir kuzuyu yüzdükten sonra tamamen buğday unu hamuru ile üzerini örter ve ona sarıp sarmalarlardı. Sonra bu haliyle onu tandıra asarlardı. Bu şekilde yüzülmüş koyun ya da kuzunun bütün yağları, onun üzerini örten hamura sızardı. Bu onlarca makbul, hoş bir yiyecek idi.

Nesâî’nin, Nâfi’den rivâyet ettiğine göre; İbn Ömer hastalanmış ve canı üzüm çekmişti. Ona bir dirheme, bir salkım üzüm satın alındı. Bir yoksul gelip bir şeyler dilendi. Bu sefer: O salkımı bu yoksula verin, dedi. Arkasından bir adam o salkımı yine bir dirheme satın alıp onu İbn Ömer’e getirdi. Yine o yoksul gelip dilencilik etti, yine İbn Ömer: O üzümü buna verin, dedi. Bir başka adam bu salkımı yine bir dirheme satın aldı ve sonra bunu ona geri getirdi. Dilenci tekrar geri dönmek istedi, ancak ona engel olundu. Eğer İbn Ömer yediği salkımın aynı salkım olduğunu bilmiş olsaydı, asla tadına bakmazdı. Çünkü Allah için elinden çıkardığı bir şeyi tekrar geri dönüp almazdı Heysemi, Mecmâ, IX, 347’de Taberâni tarafından rivâyet edilip senedindeki râi’ilerin -sika olan Nuaym b. Hammâd dışında- hep Snlıihderiin Kivileri olduğunu zikretmektedir,

İbnu’l-Mübarek dedi ki; Bize Muhammed b. Mıstarrif haber verdi, dedi ki: Bize Ebû Hâzim, Abdurrahman b. Said b. Yerbû’dan anlattı. O Malik ed-Darr’dan şöyle dediğini nakletti; Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) dörtyüz dinar aldı, onu bir keseye koyduktan sonra hizmetkâra dedi ki; Al bunu Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’a götür. Sonra bunları nasıl kullanacağını görecek şekilde bir süre evde oyalanıver. Hizmetkâr o parayı alıp Ebû Ubeyde’ye götürdü ve ona şöyle dedi; Mü’minlerin emiri sana der ki; Sen bu parayı ihtiyaçlarına harca. Ebû Ubeyde: Allah onun bağını gözetsin, ona rahmet buyursun dedikten sonra: Ey cariye gel, diye seslendi. Şu yedi dinarı filana, şu beş dinarı filana götür diye hepsini tüketinceye kadar dağıttı. Hizmetkâr Hz. Ömer’e geri döndü, ona durumu bildirdiğinde benzeri bir keseyi Muaz b. Cebel için hazırladığını gördü. Ona: Bunu da al Muaz b. Cebel’e götür. Bunları nasıl kullanacağını görünceye kadar da bir süre evde oyalan dedi. Hizmetkâr o parayı alıp, Muaz’a götürdü ve ona: Mü’minlerin emiri sana der ki: Sen bu parayı İhtiyaçlarına harca dedi. Muaz: Allah ona rahmet buyursun, o bizi gözettiği gibi Allah da onu gözetsin dedi ve: Ey cariye gel, filanın evine şu kadar, filanın evine şu kadar götür, dedi. Muaz’ın hanımı durumu görünce, peki ya biz? dedi. Allah’a yemin ederim, biz de yoksul kimseleriz, bize de ver. Kesede sadece İki dinar kalmıştı. Bunları da hanımına verdi. Hizmetkâr Ömer (radıyallahü anh)’a dönüp, gördüklerini haber verince Ömer bu işe çok sevindi ve: Bunlar kardeşlerdir, birbirlerindendir, dedi.

Muaviye’nin Âişe (radıyallahü anhnhâ)’ya gönderdiği bağışı kullanması da buna benzer. Muaviye’nin gönderdiği para 10.000 (dirhem) idi ve İbnu’l-Münkedir onun yanına girmişti… Yazma nüshada bir boşluk

Şayet: Kişinin sahip olduğu malın tamamını sadaka vermesini yasaklayan sahih haberler varid olmuştur denilecek olursa, şöyle cevab verilir: Böyle bir uygulama fakirliğe sabredeceğinden emin olunmayan ve gerekli harcamalarını yapacağı bir şeyler bulamayıp dilenciliğe mecbur kalacağından korkulan kimse için mekruhtur. Yüce Allah’ın başkalarım kendilerine tercih ettikleri için övdüğü ensar ise bu durumda değillerdi. Aksine onlar yüce Allah’ın buyurduğu gibi:

“Sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler” (el-Bakara, 2/177) idiler. Onlar arasında îsâr (başkalarını tercih), malı elde tutmaktan daha üstün idi. Fakirliğe sabredemeyip dilenciliğe maruz kalacak kimseler İçin ise malı elde tutmak, başkalarını tercih etmekten daha efdaldir.

Rivâyete göre bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yumurta kadar bir altın getirerek, bu sadakadır dedi. Peygamber onu o adamın üzerine atarak dedi ki: “Sizden herhangi bir kimse sahib olduğu malın tamamını getirip onu sadaka verdikten sonra oturup insanlara el açacak hale düşmesin.” diye buyurdu. Hadisin sadece kavlî lx>lünıO İbn Hihban, Sahih, VIII, l ö: Dârimî, I, 479; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, IV, 1 Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

9- îsâr (Başkasını Tercih)in Mertebeleri:

Can ile tercih, mal ile -sonunda o da canın yongası olsa dahi- tercihin üstündedir, Çokça kullanılan darb-ı mesel mesabesindeki ifadelerden birisi de şudur:

“Cömertçe canını feda etmek cömertliğin en ileri derecesidir.”

Sevginin tarifi hususunda sufilerin güzel ibarelerinden birisi de; “sevginin (muhabbetin) işar demek olduğu”dur. Nitekim Aziz’in karısı ileri derecede Yusuf’u sevince, onu kendisine tercih ederek: Ondan murad almak isteyen bendim, demişti.

Canı feda etmenin en üstün mertebesi de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı korumak amacı ile yapılan fedakârlıktır. Sahih’te belirtildiğine göre Ebû Talha, Uhud gününde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vücudunu kalkan etmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İse insanları görmek üzere başını uzatıyor, Ebû Talha ona: Başını uzatma ey Allah’ın Rasûlü, sana isabet ettirmesinler. Benim göğsüm senin göğsün önündedir, diyordu Buhârî, III, 1386. IV, 1490; Müslim, III, 14-43 Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı eli ile (gelen darbeye karşı) korumuş, bundan ötürü de çolak kalmıştı.

Huzeyfe el-Adevî dedi ki: Yermûk günü beraberinde az bir miktar su olduğu halde bir amcam oğlunu aramaya koyuldum. Bu arada kendi kendime: Eğer henüz canı çıkmamış ise ona bu sudan içiririm, diyordum. Ansızın onu görüverdim, ona: Su ister misin!1 dedim, başıyla: Evet diye işaret etti. Tam bu sırada bir kişi; ah ah diye inliyordu. Amcam oğlu bana: Ona git, diye işaret etti. Meğer o kişi Hişam b. el-As imiş, ona: Sana su vereyim mi? dedim, evet diye işaret etti. Bir başkasının “ah ah” demekte olduğunu işitince, Hişam onun yanına git, diye işaret elti. Onun yanına vardığında ölmüş olduğunu gördüm. Tekrar Hişam’a geri döndüğümde o da Ölmüştü. Amcamın oğlunun yanına döndüm, o da ölmüştü.

Ebû Yezid el-Bistami dedi ki: Belhli bir delikanlının beni yenik düşürdüğü gibi hiç kimse yenik düşürmemiştir. O haccetmek üzere giderken bize uğradı. Bana: Ey Ebû Yezid dedi, size göre zühdün tanımı nedir? Ben: Bulursak yeriz, bulamazsak sabrederiz dedim. O: Bizde Belh köpekleri de böyle yapar, dedi. Ben: Peki ya size göre zühdün tanımı nedir? diye sordum. O: Bulamazsak şükrederiz, bulursak başkalarını kendimize tercilı ederiz, dedi.

Ziinnun el-Misrî’ye: Kalbi açık zahidin tanımı nedir? diye soruldu. O üç özelliktir dedi: Toplanmış olanı dağıtmak, ekle bulunmayanı istemeye son vermek ve gıdaya ihtiyacı varken başkasını tercilı etmek.

Ebû’l-Hasen el’-Antakî’den nakledildiğine göre; yanında Rey kasabalarından birisinde otuz küsur kişi bir araya geldi. Beraberlerinde hepsini doyurmayacak kadar birkaç tane ekmek vardı. Bütün ekmekleri kırdılar, kandili söndürüp yemeğe oturdular. Yemek kaldırıldığında olduğu gibi duruyordu, kimse ondan bir şey yememiş, herkes arkadaşını kendisine tercih etmişti.

10- Fakirlik İçinde Olmak:

Yüce Allah’ın:

“Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi” âyetinde yer alan (ve “fakirlik” diye manası verilen): Kişinin durumunu bozan, sarsan ihtiyaç içinde olmak hali” demektir. Bunun aslı bir hususa tek başımı sahip olmak ya da elinde bulundurmak demek olan “ihtisas”dan gelmektedir. O halde bu lâfız, münferiden muhtaç olmak demektir. Yani onlar fakirlik ve ihtiyaç içerisinde bulunsalar dahi… demek olur. Şairin şu heyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Bahara gelince eğer ihtiyaç ve fakirlik varsa,

Onunla hasta olan da yaşar, eli dar olan da zenginleşir.”

11- Cimriliğin Mahiyeti ve Ondan Korunmanın Güzel Sonucu:

“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir” âyetinde geçen; ile aynı şeylerdir (cimrilik demektir.) Mesela: “Cimriliği apaçık, oldukça cimri adam” denilir. Amr b. Külsüm da şöyle demiştir:

“Sen tahammülsüz, cimri ve malına tutkun kimsenin önüne

(Şarab) getirildiği vakit, oldukça alçalmış olduğunu görürsün.”

Bazı dilciler (âyette geçen): ‘dan daha ileri derecedeki bir cimriliği ifade ettiği kanaatindedir. es-Sihah’da şöyle denilmektedir: “Hırs ile birlikte cimrilik” demektir, Bu fiil: “Sen cimrilik ettin, edersin” şeklinde kullanıldığı gibi; şeklinde de kullanılır. “Cimri adam” demek olup, çoğulu; “Cimri kimseler” …diye gelir.

Âyet-i kerimeden kasıt, zekat ve farz olmayan akrabalık bağlarını gözetmek, misafirlik ve buna benzer hususlarda cimrilik göstermektir. Bu gibi yerlere gerekli infakı yapmakla birlikte kendisine karşı eli sıkı davranan bir kimse ne şahıh, ne de bahîl (cimri)dir. Kendisine bol harcamalarda bulunmakla birlikte sözünü ettiğimiz zekât ve itaat alanlarında gereği gibi infakta bulunmayan bir kimse ise, nefsinin cimriliğinden korunmamış olur.

el-Esved’in İbn Mes’ûd’dan rivâyet ettiğine göre bir adam ona gelip şöyle demiş: Ben helâk olmuş olmaktan korkarım. İbn Mes’ûd: Neden? diye sordu. O da şöyle dedi: Yüce Allah’ın:

“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir” diye buyurmaktadır. Ben ise oldukça cimri birisiyim. Hemen hemen elimden hiçbir şey çıkmıyor. Bunun üzerine İbn Mes’ûd şöyle dedi: Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah’ın sözünü ettiği cimrilik bu değildir. Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de sözünü ettiği cimrilik senin haksızlık ederek kardeşinin malını yemendir. Senin halin ise buhl (eli sıkılık)tır. Bununla birlikte eli sıkılık çok kötü bir şeydir.

Bu açıklamalarıyla Abdullah b. Mesud (radıyallahü anh) şuhh ile buhl arasında fark gözetmiş olmaktadır.

Tâvûs dedi ki: Bahillik insanın elinde bulunandan cimrilik etmesidir. Şuhh ise insanın başkasının elinde bulunanlara göz dikmesi, ister helal, ister haram olsun ellerinde bulunanın kendisinin de olmasını sevmesi ve bir türlü doymama sidir.

İbn Cübeyr dedi ki: Cimrilik, zekatı vermemek ve haram mal biriktirmektir. İbn Lîyeyne ise şuhh (mealde; cimrilik) zulüm demektir. Leys: Farzları terkedip, haramları işlemektir. İbn Abbâs: Kim hevasına uyar, İmâm kabul etmezse işte o sahih (cimri)dir, demiştir. İbn Zeyd: Her kim bir şeyi Allah’ın nehyettiği bir başka şey için almazsa ve yine cimriliği Allah’ın kendisine emrettiği herhangi bir şeyden alıkoyup engellemeye çağırmazsa o kimseyi Allah öz nefsinin cimriliğinden korumuş olur.

Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Zekâtı veren, misafire ikram eden ve musibet hallerinde bir şeyler veren bir kimse cimrilikten uzaktır.” Beyhaki, Şuabu’l-Îman, VII, 427; Taberî, Câmiu’l-Beyân, XXVIII, 44 Yine ondan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şu duayı yapardı: “Allah’ım, nefsimin cimriliğinden, israfımdan ve vesveselerinden sana sığınırım.” Deylemî, el-Firdevs, I, 460. Ebû’l-Heyyac el-Esedî dedi ki: Bir adamı tavaf esnasında: Allah’ım, beni nefsimin cimriliğinden koru diye dua edip, buna başka hiçbir şey eklemediğini gürdüm. Ben ona: Niye böyle yaptığını sordum, şu cevabı verdi: Eğer nefsimin cimriliğinden korunacak olursam, hırsızlık ta yapmam, zina da etmem, kötü hiç bir iş yapmam. Bir de ne göreyim o kişi Abdurrahman b. Avf imiş Taberî, Câmm’l-Beyân, XXVIII, 43

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti da buna delildir; “Zulümden sakınınız, çünkü zulüm kıyâmet gününde zulumât (karanlıklar)dır. Cimrilikten de sakınınız, çünkü cimrilik sizden öncekileri helâk etti. Onları birbirlerinin kanlarını dökmeye kadar götürdü, kendilerine haram kılınan başkalarına ait hakları helal bellemek noktasına kadar ulaştırdı.” Müslim, IV, 1996; Müsned, II, 431, III, 323

Biz bu hususu Al-i İmrân Sûresi’nin sonlarında (3/180. âyet, 4. başlıkta) açıklamış bulunuyoruz.

Kisrâ arkadaşlarına: Âdemoğluna en zararlı şey nedir? diye sormuş, onlar: Fakirlik demişler. Kisra: Cimrilik, fakirlikten zararlıdır. Çünkü fakir bir şeyler buldu mu karnı doyar, fakat cimri bir kimse bulacak olsa dahi ebediyen doymaz, demiş.

Haşr 8

O mallar, yurtlarından ve mallarından çıkarılmış, Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk arayan, Allah’a ve elçisine yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte onlar doğrulardır.

Diyanet Vakfı
(Allahın verdiği bu ganimet malları,) yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allahtan bir lütuf ve rıza dileyen, Allahın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.

Kurtubi Tefsiri
(O fey’) yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan ve Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen Allah’a ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte onlar sâdıkların ta kendileridir.

Yani Fey ve ganimetler

“…fakir muhacirler içindir.” Bir diğer açıklamaya göre;

“o mal sizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir şey olmasın diye” (el-Haşr, 59/7) fakat “fakir muhacirler’e olsun diye … Bir başka görüşe göre bu âyet yüce Allah’ın:

“Akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalanlara” (el-Haşr, 59/7) âyetini beyân etmektedir. Bu sınıflar ayrı ayrı sozkonusu edilince mal bunlara verilecektir, denildi. Çünkü bunlar hem fakir, hem muhacir, hem de yurtlarından çıkartılmış kimselerdi. Bu sebeble onlar insanlar arasında bu malda en çok hak sahibi olan kimselerdir.

Bir diğer açıklama da şöyledir:

“Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere” muhacir fakirlerin lehine olmak üzere

“musallat eder.” Ta ki o mal, dünyadaki insanlar arasında yalnızca zengirıler arasında dönüp dolaşan bir mal olmasın.

Bir başka görüşe göre anlamı şudur: Allah muhacirler lehine, azâbı çok çetin olandır. Yani, o fakir muhacirler sebebiyle ve onlardan ötürü kâfirlere çok çetin azâb verendir. Daha önce yüce Allah’ın:

“Akrabalara, yetimlere” âyetinde sözü geçen kimseler de bu fakirlerin kapsamına girmektedir.

Bir başka açıklamaya göre bu daha önce geçmiş âyetlere atfedilmiştir. Atıf edatı olarak “vav”ın getirilmeyiş sebebi ise; bir kimsenin: “Bu mal Zeyd’indir, Bekr’indir, filanındır, filanındır” demesine benzemesindendir. Burada sözü geçen muhacirler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a duyduğu sevgi ve ona yardımcı olmak maksadı ile onun bulunduğu yere hicret eden kimselerdir.

Katade dedi ki: Burada sözü geçen muhacirler yurtlarını, mallarını, akrabalarını, vatanlarını, Allah’a ve Rasûlüne duydukları sevgi uğruna terkeden kimselerdir. Öyle ki, bunlardan herhangi bir kimse ayakta durabilmek için açlığından ötürü karnına taş bağlardı. Yine onlardan herhangi bir kimse kendisini örtecek, ısıtacak başka bir şeyi bulunmadığından dolayı kışın bir çukur kazar, içine otururdu,

Abdurrahman b. Ebzâ ve Said b. Cübeyr dedi ki: Muhacirlerden kimisinin kölesi, hanımı, evi, üzerinde haccedip gazada bulunacağı devesi bulunmakla birlikte yüce Allah onların fakir olduklarını belirterek zekâttan onlara bir pay ayırmıştır.

“Yurtlarından… çıkartılıp, uzaklaştırılmış olan” âyeti da kâfirler tarafından Mekke’den çıkartılan demektir. Bu da onları Mekke’den çıkmak zorunda bırakmaları anlamına gelir ki; bunlar yüz kişi idiler.

“Allah’ın” dünyada

“lütuf” ganimet

“ve âhirette” Rabblerinin

“rızasını isteyen” Allah yolunda cihadda

“Allah’a ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte onlar” bu yapaklarında

“sâdıkların ta kendileridir.”

Rivâyet edildiğine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), el-Câbiye’de bir hutbe irad ederek şöyle demiştir: Kur’ân’a dair soru sormak isteyen bir kimse Ubeyy b. Ka’b’a gitsin. Feraiz (İslam Miras Hukuku)’e dair soru sormak isteyen kimse Zeyd b. Sabit’e gitsin. Fıkha dair soru sormak isteyen Muâz b. Cebel’e gitsin. Mal isteyen kimse de bana gelsin. Şüphesiz yüce Allah beni o malın bekçisi ve paylaştırıcısı kılmıştır. Şunu bilin ki: ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarını başa alarak onlara bu maldan veriyorum Daha sonra Mekke’den, yurdumuzdan, mallarımızdan çıkartılıp uzaklaştırılan ilk muhacirler olan ben ve benim gibi olan arkadaşlarımdan başlıyorum.

Haşr 7

Allah’ın şehir halkından elçisine verdiği ganimetler, Allah’a, elçiye, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bu, malların içinizde sadece zenginler arasında dolaşan bir servet olmaması içindir. Elçi size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan vazgeçin. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir.

Diyanet Vakfı
Allahın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allahtan korkun. Çünkü Allahın azabı çetindir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey, Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalanlara verilir ki; o mal sizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir şey olmasın. Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının. Ve Allah’tan korkun, çünkü Allah azâbı çok çetin olandır.

2- Fey’ ve Ganimetlere Dair Âyetler ve Açıklamaları:

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey…” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Buradaki ülkeler (kasabalar) Kurayza ve Nadiroğullarıdır. Bunlar da Medine ve Fedek’te idiler. Medine ve Hayber’den üç günlük mesafede idiler. Ayrıca Ureyna ve Yenbu’luların yurtlarını da Allah Özel olarak Rasûlüne tahsis etmiş olup Allah’ın Rasûlüne tahsis ettiği bu malda kullarını da gözeterek Rasûlü dışındaki birtakım kimselerin de pay sahibi olduklarını açıklamış bulunmaktadır.

İlim adamları, bu âyet-i kerîme ile ondan önceki âyet-i kerîme ve el-Enfal Sûresi’nindeki âyet-i kerimeyi sözkonusu ederek, bunların aynı anlamı mı, farklı anlamı mı dile getirdiklerine dair değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.

Birtakım ilim adamları şöyle demiştir; Yüce Allah’ın:

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey’…” âyet-i kerimesi el-Enfal Sûresi’nde yer alan, ganimetlerin beşte birinin kendilerine harcanacağı kimseleri dile getiren ve beşte dördün de savaşanlara harcanacağına işaret eden âyet-i kerîme (el-Enfâl, 8/41) ile neshedilmiştir. İslam’ın ilk dönemlerinde ganimet burada sözü edilen kimselere harcanıyor ve ganimet elde edilmesine sebep teşkil eden savaşanlara herhangi bir şey verilmiyordu. Bu Yezid b. Ruman, Katade ve başkalarının görüşü olup, buna yakın bir görüş de İmâm Mâlik’ten nakledilmiştir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Burada sözü edilen (fey), at koşturulmaksızın ve deveye binilmeksizin barış yoluyla elde edilmiş ganimetlerdir. O bakımdan bu ganimetler yüce Allah’ın sözünü ettiği kimselere fey’ olarak verilir. Birinci (bundan önceki) âyet-i kerimede belirtilen İse, özel olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir. Peygamber bu mallardan ihtiyacı kadarını aldıktan sonra geri kalan bölümler müslümanların ihtiyaçlarına harcanırdı.

Ma’mer de şöyle demiştir: Önceki âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındadır. İkincisinde sözü edilenler ise cizye ve haraç ile ilgili olup orada sözü edilen sınıflara verilir. Üçüncü âyet-i kerîme olan el-Enfal Sûresi’nindeki âyet-i kerîme ise ganimet alan mücahidlerin payını açıklamaktadır.

Aralarında Şâfiî’nin de bulunduğu bir kesim de şöyle demektedir: Bu iki âyetin de anlamı birdir. Yani savaş olmaksızın kâfirlerin mallarından ele geçirilenler beş paya ayrılır. Bu beş payın dördü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a verilir. Geri kalan beşte bir ise yine beş paya ayrılır. Yine bu beş payın biri Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a verildikten sonra bir pay Haşimoğulları ve Muttaliboğullarının oluşturduğu akrabalara verilir. Çünkü bunlara zekât verilmez. O bakımdan onların fey’de bir hakları olduğu tesbit edilmiştir. Bir pay yetimlere, bir pay yoksullara ve bir pay da yolculara verilir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olan fey’ payı Şâfiî’den gelen bir görüşe göre serhat bölgelerde, sınırlarda, savaş için hazır bekleyen mücahidlere harcanır. Çünkü bunlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu husustaki konumunu işgal ederler. Şâfiî’nin bir diğer görüşüne göre ise bu pay, sınırlan kuvvetlendirmek, kanallar açmak ve köprüler yapmak gibi müslümanların menfaatine olan alanlara harcanır ve bunlar arasında önem sırası gözetilir, Bu da (peygamberin) fey’in beşte dördündeki payından harcanır. Hz. Peygamberin fey’ ve ganimetin beşte birinden aldığı payı ise vefatından sonra müslümanların faydasına olan işlere harcanacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizin ganimetlerinizde, benim beşte birin dışında bir payım yoktur. O beşte bir de size geri döner. ” Ebû Dâvûd, III, 82; Müsned, V, 316, 326; Beyhakî, es-Sünenu’t-Kübrâ, VI, 339, IX, 103; ayrıca bk. İbn Kesîr, Tefsir, II, 312; Heysemi, Mecmâ, IV, 139, V, 338 Bu hususa dair açıklamalar daha Önceden el-Enfal Sûresi’nde (8/41. âyet, 10, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın geriye bıraktığı mallar da miras alınmaz. Aksine onun bıraktığı bu mallar bir sadakadır, onun adına müslümanların menfaatine olan alanlara harcanır. Nitekim o: “Bizler miras bırakmayız. Bizim geriye bıraktığımız sadakadır.” Buhâri, III, 1126, 1127, 1360, IV, 1479, 1480, 14H1, 1549, V, 2049, VI, 2474; Müslim, III, 1378, 1379, 1380, 1381, 13S3; Tirmizi, IV, 15»; Ebû Dâvûd, III, 139, 142, 145; Nesât, VII, 136; Muvatta’, II, 993; Müsned, I, 4, 6, 9, 10, 25…, VI, 145, 262. diye buyurmuştur.

Bir görüşe göre de fey’ malları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aitti. Çünkü yüce Allah:

“Allah’ın onlardan Rasûlüne verdiği fey’e gelince” âyetinde fey’i kendisine izafe etmiştir. Şu kadar var ki o, hiçbir şekilde mal toplamazdı. Aile efradının ihtiyacı kadarını alır, geri kalanlarını da müslümanların menfaatine olan yerlere harcardı.

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî şöyle demektedir: Bu âyetlerin üçünün de farklı manaları dile getirdiği hususunda anlaşılmayacak bir taraf yoktur. Birinci âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“O kitab ehlinden kâfir olanları ilk sürgünde yurtlarından, yerlerinden çıkarandır” (2. âyet) âyetidir. Daha sonra ise: “Allah’ın onlardan Rasûlüne verdiği fey’e gelince” diye buyurmaktadır ki, burada maksat kitab ehlidir ve bu âyet önceki âyette geçen kitab ehline atfedilmiştir. “Siz onun için ne at oynattınız, ne de deveye bindiniz” âyeti da az önce -açıkladığımız gibidir. Yani sizin bunlarda herhangi bir hakkınız yoktur. Bundan dolayı Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Bu mutlar özel olarak Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait idi. Bununla da Nadiroğulları malları ve onların durumunda olan diğer malları kastetmiştir, İşte bu bir tek âyettir ve tek bir manayı dile getirmektedir. İkinci âyet-i kerîme de yüce Allah’ın:

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey’ Allah’a, peygambere… verilir” âyetidir. Bu önceki âyetten ayrı ve önceki âyette sözedilenlerin dışındaki hak sahiblerine ait olduğu belirtilen yeni bir ifadedir. Üçüncü âyet-i kerîme ise (el-Enfal, 8/41. âyet) “ganimet âyeti” diye adlandırılmıştır. Şüphesiz ki bu da bir başka hak sahibine ait ikinci bir hakkı sözkonusu eden başka bir hususa dairdir. Şu kadar var ki; birinci ve ikinci âyet-i kerimelerin herbirisi Allah’ın Rasûlüne verdiği fey’in bir bölümüne dair açıklamayı ihtiva etmek bakımından ortak bir özelliğe sahiptir. Birinci âyet-i kerîme fey’în savaşsız olarak elde edilmesi gerekliğini ifade ederken, el-Enfal Süresindeki âyet-i kerîme ise, onun savaş ile elde edilen türden olmasını gerektirmekte, üçüncü âyet-i kerîme olan yüce Allah’ın:

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey'” âyeti ise bu fey’in savaşla mı yoksa savaşsız mı elde edilmesine dair herhangi bir şey zikretmemektedir. İşle görüş ayrılığı da buradan ortaya çıkmaktadır. Bir kesim bunun ilk âyet-i kerîme ile birlikte ele alınacağını söylemiş ve bu da bütünüyle barış ve benzeri yolla ele geçirilen mallar hakkındadır, demiştir. Diğer bir kesim ise; bu ikinci âyet-i kerîme olan el-Enfal âyeti ile birlikte ek alınmalıdır, demiştir. Bunun el-Enfal Süresindeki âyet-i kerîme ile birlikte ele alınması gerektiğini söyleyenler de daha önceden geçtiği üzere bu nesh olmuş mudur, yoksa muhkem midir diye farklı görüşlere sahibtirler. Yüce Allah’ın tanıklığı ile bu iyetin kendisinden önceki âyet-i kerîme ile birlikte ele alınması ise daha uygundur. Çünkü bu şekildeki bir ele alışta yeni bir fayda ve yeni bir anlam dile getirilmiş olmaktadır. Bilindiği gibi bir âyet şöyle dursun, âyetin bir harfini dahi yeni ve farklı bir manaya dair kabul etmek, onu daha önce söylenmiş bir anlamın tekrarına yorumlamaktan daha uygundur. İbn Vehb, Malik’ten yüce Allah’ın:

“Siz onun için ne at oynattınız, ne de deveye bindiniz” âyetinin Nadiroğulları hakkında olduğunu söylediğini rivâyet etmektedir. Bu mallarda beşte bir yoktu ve bunlar için ne at oynatılmış, ne de deveye binilmişti. O bakımdan onların malları yalnızca Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aitti. O da bu malları muhacirlerle -önceden geçtiği üzere- ensardan üç kişi arasında paylaştırmış. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey” âyeti ise Kurayzaoğulları hakkındadır. Kureyzaoğulları gazvesi ile Hendek gazvesi aynı günde gerçekleşmiştir.

İbnu’l-Arabi (devamla) dedi ki: Malik’in ikinci âyet-i kerîme Kurayza oğulları hakkındadır, şeklindeki sözü ifade ettiği anlamın el-Enfal Sûresi’ndeki âyet-i kerimenin anlamı çerçevesinde olduğuna ve hakkında neshin sözkonusu olduğuna bir işarettir. Bu görüş âyetin muhkem olduğunu kabul eden görüşten daha güçlüdür. Bizler ise ikinci âyet-i kerimenin -buna dair ileri sürdüğümüz deliller çerçevesinde- yeni bir anlam ifade ettiğine dair açıklamalarımıza ve yaptığımız taksimata başka bir görüşü tercih etmiyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Onun bu tercihi güzel bir tercihtir. Ayrıca el-Haşr Sûresi’nin el-Enfal Sûresi’nden sonra indiği de söylenmiştir. Dolayısıyla önce inen âyetin (el-Enfal Sûresi’nindeki âyetin) sonra inen âyeti neshetmesi de imkânsız bir şeydir.

İbn Ebi Necîh der ki: Mal üç türlüdür: Ya ganimettir, ya fey’dir, yahut sadaka (zekat)dır. Yüce Allah’ın bu mallar arasında harcama yerini belirtmediği tek bir dirhem dahi yoktur.

Bunun böyle olması doğruya daha yakın görülmektedir.

3-islam Devletinde Yöneticilerin Sorumluluk Alanına Giren Mallar;

İmâmların (devlet yöneticilerinin) ve valilerin müdahalelerinin sözkonusu olduğu mallar üç türlüdür: Birincisi: Müslümanlardan onları temizlemek amacı ile alınan sadaka ve zekât gibi mallar. İkincisi ganimetler: Savaş yoluyla kâfirleri yenik düşürmek ve onlara galib gelmek suretiyle müslümanların eline geçen kâfirlerin malları. Üçüncüsü de fey’dir. Bunlar da savaşsız, bineğe İhtiyaç duymaksızın, gönül hoşluğuyla ve kendiliğinden müslümanların eline geçen kâfirlerin mallarıdır. Barış, cizye, haraç, kâfirlerin tacirlerinden alınan üşür (onda bir gümrük vergisi) ve benzeri mallar. Müşriklerin kaçıp geriye mallarını bırakmaları yahut onlardan herhangi birisinin Dar-ı İslam’da mirasçı bırakmaksızın ölmesi halinde de aynı durum sözkonusudur.

Zekât fakirlere, yoksullara, onun toplanması için çalışanlara -yüce Allah’ın zikrettiğine uygun olarak- harcanır. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/60. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Ganimetlere gelince, İslâm’ın ilk dönemlerinde ganimetler özel olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hakkı idi. O bunları dilediği gibi kullanırdı. Nitekim el-Enfal Sûresi’nde:

“De ki: Enfal Allah’ın ve Rasûlünündür” (el-Enfal, 8/1) diye buyurmaktadır. Daha sonra bu yüce Allah’ın:

“Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri…” (el-Enfal, 8/41) âyeti ile neshedilmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Enfal Sûresi’nde (8/41. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Fey’in paylaştırılması, humusun (ganimetin beşte birinin) paylaştırılması ile aynıdır. İmâm Mâlik’in görüşüne göre her ikisinin de paylaştırılması İmâmın görüşüne bırakılmıştır. O bunları müslümanların karşı karşıya kalacakları sıkıntılı birtakım haller için ayırmayı uygun görürse yapabilir. Her iki payı yahut bunlardan birisini insanlar arasında paylaştırmayı uygun görürse, onu bütün insanlar arasında paylaştırır, Arap olan ile olmayan arasında da ayırım gözetmez. Erkek olsun, kadın olsun önce fakirlerden başlar, ihtiyaçtan kurtulacak şekilde onlara verir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın akrabalarına fey’den İmâmın uygun göreceği şekilde payları verîiir. Bunun bilinen bir sınırı yoktur. Akrabaların zengin olanlarına fey’den verilip verilmeyeceği hususunda görüş ayrılığı vardır. İnsanların çoğu onlara da verileceği kanaatindedir. Çünkü bu onların hakkıdır. Ancak Malik fakirlerin dışında kalanlarına (yani zenginlerine) verilmez. Çünkü bu onlara (peygamberin akrabalarına) zekâttan bedel olarak onlara tahsis edilmiştir, demektedir.

Şâfiî der ki: Kâfirlerin mallarından savaşsız olarak elde edilen herbir mal Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde yirmibeş paya ayrılırdı. Bunun yirmisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olup, o bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunurdu. Geri kalan beşte bir ise ganimetin beşte birinin paylaştırıldığı şekilde paylaştırılırdı.

Ebû Cafer Ahmed b. Davudi dedi ki: Bu bizim bildiğimiz kadarıyla Şâfiî’den daha önce herhangi bir kimsenin ileri sürmediği bir görüştür. Bilakis bu tür mallar Sahih’te Ömer (radıyallahü anh)’dan âyetin açıklaması sadedinde sabit olduğu üzere tamamiyle Peygambere ait bir pay idi. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı yüce Allah’ın:

“Diğer mü’minler bir yana yalnız sana has olmak üzere” (el-Ahzab, 33/50) âyetinin kendisini Peygambere hibe eden kadının başkası için de câiz olduğuna delâlet edebileceğini, ayrıca yüce Allah’ın:

“Kıyâmet günü ise yalnız onlaradır.” (el-A’raf, 7/32) âyetinin da mü’minlerden başkalarının cennet nimetlerinde onlarla ortak olabileceklerini ifade ettiği söylenebilirdi.

Bu hususa dair Şâfiî’nin görüşü, daha önceden bütün genişliğiyle açıklanmış bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun. Şâfiî’nin görüşü şudur: Fey’in beşte biri tıpkı ganimetin beşte birinin harcanabileceği yerlere harcanır. Onun beşte dördü ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait idi. Ondan sonra ise bu pay müslümanların menfaatine olan yerlere harcanır. Şâfiî’nin bir diğer görüşü daha vardır: Bu pay ondan sonra kendilerini yalnızca düşmanla savaşa adayan ve bu maksatla sınırlarda bekleyen kimselere verilir. Az önceden de geçtiği gibi.

4- Her Bölgede Toplanan Mallar Oradaki İhtiyaç Sahiblerine Harcanır:

İlim adamlarımız dedi ki: Her mal toplandığı beldede harcanır. O belde ahalisi ihtiyaçtan kurtulacak sınıra ulaşmadıkça, toplandığı beldeden bir başka yere taşınmaz. Muhtaçların ihtiyacı karşılandıktan sonra daha yakın bölgede bulunan diğerlerine götürülür. Ancak malin toplandığı yerin dışındaki belde ahalisi eğer ileri derecede ihtiyaç ile karşılaşacak olursa, o vakit o mal muhtaçların bulunduğu yere intikal ettirilir. Nitekim Remade (Hz. Ömer devrinde vuku bulan şiddetli kurak ve kıtlık) yıllarında Ömer (radıyallahü anh) böyle yapmıştı. Bunlar beş veya altı yıl sürmüştü, iki yıl sürdükleri de söylenmiştir. Bir görüşe göre de bu açlıkla birlikte taunun ileri dereceye ulaştığı bir yıldır.

Şayet belirttiğimiz husus sözkonusu olmayıp İmâm fey’in bekletilmesini uygun görecek olursa, o bunu müslümanların karşılaşacakları zorlu haller için bekletir. Bu mallardan yeni doğan çocuklara da pay verir, babası fakır olanlara öncelik tanır. Fey’ zenginlere de helâldir. Fey’de insanlar arasında eşitlik sağlar. Şu kadar var ki İhtiyaç sahibi ve fakir olanları daha çok kayırır. Bu hususta birini diğerine tercih etmesi İhtiyaca göre olur. Yine bu maldan borçlulara borçlarını ödeyecek kadarını verir. Birtakım mükâfatları ve akrabalık bağını gözetmek maksadı ile de -ehil olan kimselere- o maldan verdiği gibi hakimlere, kadılara ve müslümanlara faydalı görevler ifa edenlere de bundan maaş verir. Bu hususta daha çok pay verilmeye layık olanlar müslümanlara daha büyük faydalar sağlayanlardır. Divanda kayıtlı olup fey’den bir şeyler alan herkesin, İmâm gazaya çıktığı vakit, gazaya çıkması gerekir.

5- Mal Yalnız Zenginler Arasında El Değiştiren Bir Güç Olmamalıdır:

Yüce Allah’ın:

“ki o mal sizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir şey olmasın” âyetindeki:

” Ol…sın” lâfzı genel olarak “ye” ile: Elden ele dolaşan bir şey” lâfzı da nasb ile okunmuştur ki ta ki o fey (malı) elden ele dolaşan bir şey olmasın, demektir.

Ebû Cafer, el-A’rec, İbn Amir’den Hişam ve Ebû Hayve ise

“olmasın” anlamındaki lâfzı “te” ile; diye “elden ele dolaşan bir şey” anlamındaki lâfzı da ref ile: diye okumuşlardır ki; elden ele dolaşan bir varlık olmasın, demek olur. Bu durumda “kâne” fiili tam bir fiil olur.

“Elden ele dolaşan bir şey” anlamındaki lâfız da “kâne”nin ismi olarak merfu olup, haber alması sözkonusu olmaz. Bununla birlikte bunun nakısa olup, haberi: “Sizden zengin olanlar arasında” ibaresi de olabilir. Tâmme olduğu takdirde yüce Allah’ın:

“Sizden zengin olanlar arasında” anlamındaki âyet “elden ele dolaşan bir şey” anlamındaki a”aranızdan zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (tedavül eden) bir şey” anlamında olmak üzere taalluk eder. Bununla birlikte;

“sizden zengin olanlar arasinda” anlamındaki ibarenin

“elden ele dolaşan bir şey” lâfzına sıfat ta olabilir.

“Elden ele dolaşan bir şey” lâfzı genel olarak “dal” harfi ötreli ularak okunmuştur. es-Sülemîve Ebû Hayve ise (“dal” harfini) nasb ile okumuştur. Îsa b. Ömer, Yûnus ve el-Esmaî: Her iki söyleyiş de aynı anlamdadır, demişlerdir. Ebû Amr b. el-Alâ ise şöyle demektedir: -Üstün ile-: “Devlet” şeklindeki söyleyiş, savaş ve başka şeylerde elde edilen zafer demektir. Mastar bu şekilde gelir. Ötreli okuyuş ise mal türünden elden ele dolaşan şeyin adıdır. Ebû Ubeyde de böyle demiştir. “Dûie” elden ele dolaşan şey’in adıdır.

‘Devle(t)” bunun fiilini anlatır.

Âyetin anlamına gelince: Biz bu fey’e böyle bir uygulamayı öngördük ki; bunu başkanlar, zenginler, güçlüler, fakir ve zayıfları dışarıda tutarak kendi aralarında paylaştırmasınlar. Çünkü cahiliye dönemi insanları bir ganimet elde ettiler mi başkanları o ganimetin dörtte birini kendisine ayırırdı ki; buna “el-mirb┑ denilirdi. Bundan sonra da yine istediğini kendisi için seçerdi. İşte cahiliye dönemi şairlerinden birisinin şu mısraı bunu anlatmaktadır:

“Onun mirbâ’ı (dörtte biri) de safâyâsı ganimet arasından seçtiğin

herhangi bir şeyi) de senindir.”

Yani yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ta ki bu fey’e cahiliye dönemindeki uygulamanın benzeri yapılmasın. Bundan dolayı Allah bunda tasarruf yetkisini Rasûlüne vermiştir. O bunları, hakkında beşte birin sözkonusu olmadığı, emir verdiği yerlere paylaştırır. Beşte bir trlc geçerse o vakit bu, bütün müslümanlar arasında paylaştırılır.

6- Rasûlün Verdiğini Almak, Onun Yasak Ettiğinden Sakınmak:

“Hem Peygamber sîze ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının” âyeti şu demektir: O ganimet malından size neyi verirse onu alınız. Size yasakladığı şeyleri almaktan ve ganimetten çalmaktan da sakınınız. Bu açıklamayı el-Hasen ve başkaları yapmıştır. es-Süddî dedi ki: Onun size verdiği fey’ malını kabul ediniz, size vermediği şeyleri de istemeyiniz.

İbn Cüreyc dedi ki: Size bana itaat kabilinden olup getirdiği şeyleri siz de yerine getiriniz. Bana masiyet türünden olup size yasakladığı şeylerden siz de uzak durunuz.

el-Maverdî dedi ki: Bunun genel olarak Hz. Peygamberin bütün emir ve yasakları hakkında yorumlandığı söylenmiştir. Çünkü o, ancak salah olan bir işi emreder ve ancak fesâd olan bir işi yasaklar.

Derim ki: Bu, bundan önceki görüşün ifade ettiği aynı anlamı ifade eder. O halde bu hususla üç görüş vardır.

7- Âyet, Ganimetler Hakkında Özel Olmakla Birlikte Anlamı İtibariyle Umumidir:

el-Mehdevî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın. Neyi yasak etti ise de sakının” âyeti şunu gerektirmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emrettiği herbir husus Allah’tan bir emirdir. Âyet-i kerîme her ne kadar ganimetler hakkında ise de onun bütün emir ve yasakları da bunun kapsamına girer.

el-Hakem b. Umeyr -ki ashabdan birisi idi- şöyle demektedir:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz ki bu Kur’ân terkeden kimseye zordur, zor gelir, kolay, değildir. Buna karşılık ona uyan ve ona talib olan kimseye de kolay gelir. Benim hadisim de zordur, zor gelir. O hakemdir. Benim hadisime sıkı sıkı yapışıp onu belleyen kimse -Kur’ân ile birlikte olmak şartıyla- kurtulur. Her kim Kur’ân’ı ve hadisi önemsemeyecek olursa, dünya ve âhireti kaybeder. Sizler benim sözümü almakla, emrime uymakla, sünnetimi izlemekle emrolundunuz. Benim sözüme razı olan Kur’ân’dan da razı olur. Benim sözümle alay eden Kur’ân ile alay etmiş olur. Yüce Allah da: “Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın. Neyi yasak etti ise de sakının” diye buyurmuştur.”

8- Bu Âyet-i Kerîme’nin Peygamberimiz’in Bütün Emir ve Yasakları Hakkında Geçerli Olduğuna Dair Selef-i Sâlîhin’den Rivâyetler:

Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: İbn Mes’ûd ihrama girmiş olduğu halde elbiselerini de giyinmiş olan birisi ile karşılaştı, ona: Bu elbiseleri üzerinden çıkar, dedi. Adam ona: Bu hususta bana yüce Allah’ın Kitabından bir âyet okuyabilir misin? dedi. O da: Evet dedi.

“Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının” âyetini okudu.

Abdullah b. Muhammed b. Harun el-Firyâbî dedi ki: Ben Şâfiî (radıyallahü anh)’ı şöyle derken dinledim: Bana istediğiniz hususa dair soru sorunuz. Ben de size yüce Allah’ın Kitabından ve Peygamberimizin sünnetinden cevap vereyim. (el-Firyâbî) dedi ki: Ben ona şunu sordum: Allah halini ıslah etsin. Eşek arısı öldüren, ihramlı kimse hakkındaki görüşün nedir? Dedi ki: Rahmân ve rahim Allah’ın ismi ile. Yüce Allah buyurdu ki:

“Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının.” Bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O Abdu’l-Melik b. Umeyr’den, o Rib’i b. Hirâş’dan, o Huzeyfe b. el-Yeman’dan dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Benden sonraki iki kişiye Ebû Bekir ve Ömer’e uyunuz.” Bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O Mis’ar b. Kidâm’dan, o Kays b. Müslim’den, o Tarık b. Şihab’dan, o Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan rivâyet ettiğine göre, Ömer eşek ansının öldürülmesini emretmiştir.

İlim adamlarımız der ki: Bu son derece güzel bir cevaptır. İhramlı iken eşek arısını öldürülmesinin câiz olduğuna fetva verdiği gibi, bu hususta Ömer’e uyduğunu ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in da ona uymayı emrettiğini, yüce Allah’ın da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediklerini kabul etmeyi emir buyurduğunu açıklamaktadır, Buna göre eşek ansının ihramlıyken öldürülmesinin câiz oluşu Kitab ve sünnetten çıkarılmış olmaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden İkrime’ye çocuk doğuran cariye (ümmü veled)ler hakkında sorulan soruya verdiği cevap açıklanırken geçmiş bulunmaktadır. O şöyle demişti: Bu gibi cariyeler en-Nisa Sûresi’nde yüce Allah’ın;

“Allah’a itaat edin. Rasûlüne de itaat edin ve sizden olan, emir sahiblerine de” (en-Nisa, 4/59) âyetinin ifadesi gereğince hürdürler.

Müslim’in Sahih’ınde ve başka eserlerde Alkame’den, onun da İbn Mes’ûd’dan şöyle dediğine dair rivâyet yer almaktadır: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah dövme yapanlara ve dövme yaptıranlara, yüzündeki tüyleri alanlara, güzelleşmek için dişlerinin arasını törpüleyip incelten ve Allah’ın hilkatini değiştirenlere lanet etmiştir.” Bu söz Um Yakub diye bilinen Esedoğullarından bir kadının kulağına gitti. Bu kadın gelerek dedi ki: Aldığım habere göre sen şöyle şöyle olan kadınlara lanet okumuşsun. İbn Mes’ûd dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in lanet ettiğine -üstelik bu husus Allah’ın Kitabında da varken- ben ne diye lanet etmeyeyim? Kadın şöyle dedi: Ben iki kapak arasında bulunanlar (mushaf)ın tamamını okudum, fakat senin dediğini orada göremedim. İbn Mes’ûd dedi ki: Eğer sen gerçekten onu okumuş olsaydın, onu bulacaktın. Sen Yüce Allah’ın:

“Hem Peygamber sîze ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının” âyetini okumadın mı? Kadın: Okudum deyince, İbn Mes’ûd: İşte o (Peygamber) bu işi yasaklamıştı… dedi. Müslim, III, 167H; Dârimî, III, 363; Ebû Dâvûd, IV, 77; İbn, Mâce, I, 640; Tayalisi, Müsned, 1, 51; aynı rivâyeti muhtasar olarak kaydedenler: Buhârî, V, 2216, 2219; Tirmizî, V, 104.

Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/119- âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

9- Âyet, Emir Anlamını İhtiva Etmektedir:

“Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın” âyetinde her ne kadar elden ele uzatmak anlamını ihtiva eden “vermek: İ’tâ” lâfzı kullanılmış ise de bunun anlamı emirdir. (Her ne emrederse demektir.) Buna delil de yüce Allah’ın;

“Neyi yasak etti ise de bundan sakının” âyetinde “yasak; nehy’in karşılığında kullanılmış olmasıdır. Nehy’in karşılığı ise ancak emirdir. Bunun bu şekilde anlaşılması gerektiğinin delili de daha önce zikrettiğimiz hususlarla birlikte Peygamber Efendimiz’in de şu âyetidir: “Ben size her neyi emretti isem, ondan gücünüzün yettiğini yerine getirin Bu hadiste de “yerim? getirin” anlamı verilen iiiFızcIeı ‘elden ele teslim ermek” anlamındaki “i’t┑ lâfzının «mir kipi kullanılmıştır. Size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam, ondan uzak durun. ” Buhâri, VI, 265H; Müslim, IV, 1830; Nesâî, V, 110; Dârakutnî, II, 281; Müsned, II, 258, 313. 447, 467.

el-Kelbî dedi ki: Âyet-i kerîme müslümanların başkanları hakkında inmiştir. Onlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın eline geçirdiği müşriklerin malları ile ilgili olarak şöyfe demişlerdi: Ey Allah’ın Rasûlü, sen safiyyeni (seçtiğini) ve dörtte birini al, diğerini de bizlere bırak. Çünkü cahiliye döneminde biz böyle yapardık deyip, ona şu beyiti okudular:

“O ganimetin dörtte biri ve seçtiklerin de senindir

Sen nasıl istersen öyle hükmedersin, yolda ele geçirilenler de paylaştırılması

mümkün olmayıp arta kalanlar da (senindir.)”

Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.

10- Allah’tan Korkmak:

“Ve Allah’tan” yani Allah’ın azabından

“korkun.” Çünkü O’na isyan edenlere azâbı pek çetindir. Verdiği emir ve yasaklarda Allah’tan korkun, onları kaybetmeyin, diye de açıklanmıştır.

“Çünkü Allah azâbı” vermiş olduğu emirlerde kendisine muhalefet edenlere

“çok çetin olandır.”

Haşr 6

Allah’ın onlardan elçisine verdiği ganimet mallarında, siz ne at ne de deve sürdünüz. Fakat Allah, elçilerini dilediği kimselere musallat eder. Allah her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
Allahın, onlardan (mallarından) Peygamberine verdiği ganimetler için siz at ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın onlardan Rasûlüne verdiği fey’e gelince; sîz onun için ne at oynattınız, ne de deveye bindiniz. Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere musallat eder. Allah herşeye gücü yetendir.

“Allah’ın onlardan Rasûlüne verdiği fey’e gelince…” âyeti ile bundan sonra gelen âyetin sonundaki

“çünkü Allah azâbı çok çetin olandır” diye biten bir sonraki âyete kadarki âyetlere dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1- Nadiroğullarından Alınan Fey’:

“Allah’ın onlardan” Nadiroğullarının mallarından

“verdiği” döndürdüğü

“fey’e gelince siz onun için ne at oynattınız…” Hızlıca at koşturmadınız. Çünkü: “Hızlıca al koşturmak” demektir. Atın hızlıca koştuğunu anlatmak üzere: “At hızlıca koştu” denilir. Atı ben koşturdufn, harekete getirip yordum” demektir. Temim b. Mukbil’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Bazan yeni keskinleştirilip parlatılmış beyaz (kılıç)larla savunmaları

gerekeni savunanlardır onlar, Develeri hızlıca koşturduklarında”

“Develer” demektir. Bunun lekili (lâfzından olmayarak): ‘dir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Siz o malları ele geçirmek için uzunca bir yol kaletmediğiniz gibi, ne savaştınız, ne de zorlukla karşılaştınız. Çünkü orası Medine’den iki mil uzaklıktaydı. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır,

Müslümanlar oraya yürüyerek gitmişler, ne bir ata, ne de bir deveye binmişlerdir. Yalnızca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir deveye binmişti. Bir görüşe göre de hurma lifinden yuları olan bir eşşeğe binmişti. Orayı sulh yoluyla ele getirmiş ve Nadiroğullarını oradan sürerek mallarını almıştı. Müslümanlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan mallarını kendileri arasında paylaştırmasını isteyince

“Allah’ın onlardan Rasûlüne verdiği fey’e gelince, siz onun için ne at oynattınız…” âyeti ile Nadiroğullarının mallarını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a -onları dilediği gibi kullanmak üzere- özel olarak tahsis etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu malları muhacirler arasında paylaştı.

el-Vakıdî dedi ki: Bunu Vehb de Mâlik’ten rivâyet etmiştir. Nadiroğulları mallarından, muhtaç olan üç kişi dışında ensardan kimseye bir şey vermedi. Bunlar Ebû Dücâne Sımak b. Haraşe, Sehl b. Huneyf ve el-Haris b. es-Simme’dır. Ensardan verdiği kişilerin Sehl ve Ebû Dücâne olmak üzere iki kişi oldukları da söylenmiştir. Sa’d b. Muâz’a, İbn Ebi’l-Hukayk’ın kılıcını verdiği söylenir. Bu kılıç ensar arasında ünlü bir kılıç idi.

Nadiroğullarından Süfyan b. Umeyr ile Sa’d b. Vehb dışında kimse müslüman olmadı. Bunlar malları kendilerine bırakılmak üzere müslüman oldular ve her ikisi de kendi mallarına sahib oldular.

Müslim’in Sahih’inde Ömer (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Nadiroğullarının malları yüce Allah’ın Rasûlüne fey’ olarak verdiği ve müslümanların ne at oynatıp ne de deveye bindiyi mallardandı. Bu mallar özel olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aitti. O (bu mallardan) hanımlarının bir yıllık nafakasını harcardı. Arta kalanı ise savaşa elverişli binek ve silaha Allah yolunda bir hazırlık olmak üzere harcardı. Müslim, 111, 1376

Abbas (ta), Ömer (radıyallahü anh)’ya şöyle demişti: Benim ile şu yalancı, günahkâr, sözünde durmayan hain kişi -Ali (radıyallahü anh)’ı kastediyor- hakkında Allah’ın Rasûlüne fey’ olarak verdiği Nadiroğulları mallarından olan fey’ hakkında hüküm ver deyince, Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi. Sizler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Bize mirasçı olunmaz. Bizim geriye bıraktığımız bir sadakadır.” dediğini biliyor musunuz? Onlar: Evet deyince, Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi: Şüphesiz yüce Allah, Rasûlüne (salat ve selam ona) bir hususiyet vermiştir. Bu özelliği ondan başka hiçbir kimseye vermemiştir. O buyurdu ki:

“Allah’ın, fethedilen ülkeler ahalisinden Rasülüne verdiği fey’ Allah’a, Peygambere… verilir” -Ondan önceki âyeti okuyup okumadığını bilemiyorum- Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Nadir oğulları mallarını aranızda paylaştırdı. Allah’a yemin ederim, o başkalarını size tercih etmediği gibi, sizi dışarda tutarak da onu yalnız başına almış değildir. Nihayet bu mal (bunun neticesinde) kalmadı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o maldan bir yıllık harcamasını alır, sonra geri kalanı diğer malların harcandığı yerlere harcardı… diye hadisi uzun uzadıya nakleder. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, 111, 1378; Ebû Dâuüd, III, 139; Beyhakî, es-Sünenu’t-Kübrû, VI. HJ

Yine denildiğine göre Nadiroğulları yurtlarını ve mallarını terkedıp gidince, müsl uman lar ganimetler gibi bu mallardan pay almak istediler. Yüce Allah bunun bir fey’ olduğunu açıkladı. Bununla birlikte kısmen birtakım çarpışmalar da olmuştu. Çünkü onlar birkaç gün muhasara altında tutulmuşlar, savaşmışlar ve kendileriyle savasılmıştı. Daha sonra sürgüne gönderilmek üzere barış yaptılar. Bununla birlikte kesin ve kat’î bir savaş olmamıştı. Ancak savaş başlar gibi olmuş ve muhasara olmuştu. Yüce Allah o malları özel olarak Rasülüne tahsis etti.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah, onlara Rasülüne yardım ettiğini, onlun da bineksiz ve gereçsiz olarak zafere eriştirmiş olduğunu bildirip hatırlattı.

“Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere” düşmanlarından dilediklerine

“musallat eder.”

Bu âyette da o malların, ashabı bir tarafa, özel olarak Allah’ın Rasülüne has olduğu açıklanmaktadır.

Haşr 5

Her ne hurma ağacı kesmişseniz ya da kökleri üzerinde bırakmışsanız, hepsi Allah’ın izniyledir. O, fasıkları rezil etmek içindir.

Diyanet Vakfı
Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allahın izniyledir ve Onun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.

Kurtubi Tefsiri
Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni ile olmuştur ve (bu) fasıkları alçaltması içindir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz” âyetindeki:

“Herhangi bir…ini” lâfzı;

“kesmeniz” anlamındaki fiil ile nasb konumundadır. Kestiğiniz herhangi bir şey, diye buyurulmuş gibidir.

Bu âyetin iniş sebebine gelince; Nadiroğulları Uhud günü Kureyş’in yardımı ile antlaşmayı bozmaları üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Nadiroğullarının el-Buveyre diye bilinen hisarlarının önünde konakladı. Onların hurma ağaçlarının kesilip yakılmasını emretti.

Kesilen hurma ağaçlarının sayısı hususunda farklı rivâyetler gelmiştir. Katade ve ed-Dahhak altı hurma ağacını kesip yaktıklarını söylemişlerdir, Muhammed b. İshak da: Bir tek hurma ağacını kestiler ve bir tek hurma ağacını yaktılas, demiştir. Bu da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in uygulamaya itiraz etmemesi (ikrarı) ya da emri ile olmuştur.

Bunun sebebi ya bu yolla onları zayıflatmaktı, yahutta bu hurma ağaçlarını kesmek suretiyle yerin genişlemesini sağlamaktı. Bu yahudilere ağır geldi. O bakımdan kitab ehli ve yahudi olan Nadirliler şöyle dedi: Ey Muhammed! Sen ıslahı isteyen bir peygamber olduğunu ileri sürmüyor musun? Peki, hurma ağaçlarını kesip ağaçları yakmak ıslahın bir gereği midir? Allah’ın sana indirdiği âyetler arasında yeryüzünde fesad çıkarmanın mubah olduğunu mu görüyorsun yoksa?

Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ağır geldi, mü’minler de içten içe bundan rahatsız oldular. Hatta aralarında anlaşmazlıklar çıktı. Kimileri Allah’ın bize ganimet olarak verdiği şeylerden kesmeyiniz derken, kimileri de: Onları bu yolla daha da öfkelendirelim diye kesiniz, dedi.

Bunun üzerine âyet-i kerîme, ağacın kesilmesini yasaklayanları doğrulamak ve kesenlerin de günah kazanmadıklarını belirtmek üzere indi ve böylece ağacın kesilmesinin de, kesilmemesinin de Allah’ın izni ile olduğunu haber verdi.

Şairleri, yahudi Semmâk, bu hususta şunları söylemektedir:

“Bizler o çok hikmetli Kitabı miras alanlar değil miyiz?

Mûsa döneminde; ve biz sapmadık.

Sizlerse cılız koyunların çobanlarısınız, Tihame ve el-Ahyef çöllerinde.

Çobanlığı kendiniz için şeref kabul edersiniz.

Herşeyinizi bitirip tüketen bütün zamanlarınızda.

Ey hazır bulunanlar; vazgeçiniz,

Zulümden ve utanç verici hareketlerden.

Belki geçen günler ve zamanlar,

İnsaf ve adalet sahibi tarafından (aleyhinize) çevirilirler.

Nadiroğullarını öldürüp onları sürdüğünüz için

Ve henüz meyveleri toplanmamış hurma ağaçlarını kestiğinizden”

Hassan b. Sabit de ona şöylece cevab verdi:

“Kureyş’e yardımcı olan bir topluluk, sordu birbirini

Kendi şehirlerinde onların yardımcıları yoktu halbuki.

Onlar kendilerine verilen. Kitabın kıymetini bilmeyenlerdir,

Tevrat’a karşı kör olan, helâk olmuş bir kavimdir.

Kur’ân’ı inkar ettiniz ve yüz çevirdiniz,

O uyarıcının söylediklerini tasdik etmekten.

Lüeyoğullarının efendileri için,

el-Buveyre’de yayılıp giden bir yangının önemi olmaz,”

Ebû Süfyan b. el-Haris b. Abdu’l-Mutlalib de ona (yahudi Semmâk’a) şu cevabı vermişti:

“Allah böyle bir işi devamlı kılsın

Ve onun dört bir yanında yanan alevi sürdürsün.

Bizden hangilerinin bundan uzak olduğunu göreceksin

Ve hangimizin topraklarının nereye ulaşacağını bileceksin.

Eğer oradaki hurma ağaçları süvari olsaydı

Elbette: Burada siz kalamazsınız haydi yola koyulunuz, diyeceklerdi.”

2- Nadiroğulları Gazvesi:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in onların üzerine gitmek üzere Medine’den çıkması hicri 4. yılın başında Rebiu’l-evvel ayında oldu. Nadiroğulları ona karşı kendilerini korumak üzere kalelerine çekildiler. Peygamber de hurma ağaçlarının kesilip yakılmasını emretti. İçkinin haram olduğunu bildiren hüküm de o zaman indi.

Abdullah b. Ubeyy b. Selul ve onunla beraber olan münafıklar Nadîroğullarına; “Biz sizinle beraberiz. Eğer sizlerle savaşılacak olursa, biz de sizin yanınızda savaşırız. Şayet çıkartılacak olursanız, biz de sizinle birlikte çıkar, gideriz” diye gizlice haber gönderdiler. Nadiroğulları da buna aldandılar. Fakat iş ciddiye binince onlara yardım etmediler, onları kendi hallerine bıraktılar. Onlar da teslim olmak zorunda kaldılar. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da kanlarını dökmeyerek kendilerini sürgüne göndermelerini istediler. Silah dışında, develerinin taşıyabilecekleri kadar yük götürmelerine izin vermesini dilediler. Bu şekilde yükleriyle birlikte Hayber’e gittiler. Kimileri de Şam’a gitti. Aralarından Hayber’e gidenler arasında Huyey b. Ahtab, Sellâm b. Ebi’l-Hukayk ve Kinâne b. er-Rabî gibi ileri gelenleri de vardı. Hayberliler onlara itaat etti, boyun eğdi.

3- Düşman Yurdunu Yıkmak, Yakmak ve Mahsullerini Koparmak ile İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

Müslim’in Sahih’inde ve başka eserlerde İbn Ömer’den sabit olan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Nadiroğullarının hurma ağaçlarını kesmiş ve yakmıştı. Bununla ilgili olarak Hassan şöyle demiştir:

“Lueyoğullarının efendilerine basit gelmiştir el-Büveyre’de yayılıp giden bir yangın.”

Yüce Allah’ın:

“Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz…” âyeti da buna dair nazil olmuştur.

İlim adamları düşman yurdunun tahrib edilmesi, yakılması ve meyvelerinin kesilmesi hususunda iki görüş ortaya koymuşlardır.

Birinci görüşe göre; bu caizdir. Bunu (Malik) el-Müdevvene’de belirtmiştir.

İkinci görüşe göre; eğer müslümanlar bunların kendilerinin olacağını bilirlerse, bunu yapmazlar. Eğer ümit keserlerse yaparlar. Bu görüşü de Malik, el-Vâdıha’da belirtmiştir. Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları da bu kanaatledirler ve buna göre (başka görüşleri) tartışırlar.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan birinci görüştür. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Nadiroğullarına ait hurma ağaçlarının sonunda kendisinin olacağını bilmişti. Bununla birlikte o, böylesi onlara bir ibret teşkil etsin, onların maneviyâtlarını kırarak oradan çıkmalarını sağlasın, diye birtakım ağaçları yakmış, bir kısmını da kestirmiştir. Geri kalan bölümünün sağlam kalması maksadıyla malın bir bölümünü telef etmek, şer’an câiz olan bir maslahattır, aklen de böyle bir maslahat maksat olarak gözetilebilir.

4- Her Müctehid İsabet Eder mi?

el-Maverdî dedi ki: Bu âyet-i kerimede her müttehidin isabet ettiğine dair bir delil vardır. el-Kiyâ et-Taberî de bu görüşü ifade ederek şöyle demiştir: Her ne kadar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında bulunmakla birlikte böyle bir hadisede ictıhadda bulunmak uzak bir ihtimal ise de (bu böyledir.) Çünkü şüphesiz ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu olayı görmüş ve sesini çıkarmamıştır. Onlar da bu işin hükmünü sadece Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın takririnden öğrenmiş olmaktadırlar. (Böylelikle bu uygulamalarının içti had ile yapılmış olma ihtimali uzak görülmektedir.)

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu (hükmü çıkarmak) doğru değildir. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarla birlikte idi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda ictihûd olamaz. Aksine bu olay Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine hakkında hüküm inmedik bir hususta ictihâd ettiğine delil teşkil eder. Bu içtihadının dayanağı ise genel olarak kâfirlere eziyet etmek ve mallarını telef etmek ve yok etmeyi gerektiren herbir hususa izin verilmiş olduğunun kapsamına girdiğidir. Bu da yüce Allah’ın:

“Ve (bu) fâsıkları alçaltması içindir” âyeti ile ifade edilmektedir.

5- Âyet-i Kerîme’de Geçen Llne (Hurma Ağacı)’nın Mahiyeti ile İlgili Görüşler:

Burada sözü edilen Lîne’nin mahiyeti hakkında on farklı görüş vardır.

1- el-Acve türü hurma veren ağaç dışındaki bütün hurma ağaçlarıdır. Bu açıklamay ez-Zührî, Malik, Said b. Çübeyr, İkrime ve el-Halil yapmıştır,

2- İbn Abbâs, Mücahid ve el-Hasen’den gelen rivâyete göre; bütün hurma ağaçlarına bu isim verilir, demişler ve acve olsun, başka tür hurma olsun istisna etmemişlerdir.

3- …….

4- es-Sevrî’den gelen rivâyete göre hurma ağaçlarının en kıymetlileridir.

5- Ebû Ubeycie’nin görüşüne göre acve ve berni diye bilinen hurma türleri dışındaki bütün hurma türleridir.

6- Cafer b. Muhammed dedi ki: Bu özel olarak acve hurmasının (ağacının) adıdır. Onun naklettiğine göre atîk ve acve Nûh (aleyhisselâm) ile birlikte gemide bulunan ağaçlardandır. Atik erkeğinin adıdır, acve ise bütün dişi türlerin esasıdır. Bundan dolayı bu ağacın kesilmesi yahudilere ağır gelmişti. Bu görüşü de el-Ma verdi nakletmiştir,

7- Lîne’nin, mahsulüne el-levn ismi verilen bir çeşit hurma ağacı olduğu da söylenmiştir. Bu ağacın verdiği hurma, hurmaların en iyisidir. Oldukça sarı olup, dışardan çekirdeği görülür ve o kadar yumuşaktır ki; çiğnenebilecek haldedir. Bu tür ağaçların bir tanesi bile onlar için iyi bir hizmetçiden (köleden ya da cariyeden) daha değerlidir,

8- Bunun yere yakın (kısa boylu) hurma ağacı olduğu da söylenmiştir, el-Ahfeş şu beyiti zikretmektedir:

“Kumru bir Line ağacının üzerinden sevenlerin ayrılığını söyleyerek

Şarkı söylediğinde; beni de ağlattı.”

Lîne’nin hurma fidanı olduğu da söylenmiştir. Çünkü fidan ağaçtan daha yumuşaktır. (Line yumuşak demek olan leyyin’den gelir.) Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Fidanlarını bir pınarın aktığı yere diktiler

Sonra da hurma ağaçlarının etrafını koruluklarla sardılar.”

9- Bir diğer görüşe göre Line canlılıkları sebebiyle yumuşak olduklarından ötürü bütün ağaçlara verilen isimdir. Şair Zü’r-Rimme de şöyle demiştir:

“Kanatlarının üst üste binmiş terekleri bir line (ağacın) üzerinde

Geceden kalma ıslaklığı tüylerinde parıldıyor.

10- ed-Dakal denilen hurma ağacının adıdır. Bu açıklamayı da el-Esmaî yapmıştır. O şöyle der: Medineliler de: Elvan bulunmadıkça sofralar açılmaz, derler, Elvan’dan kastettikleri ise dekal hurmasıdır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Doğrusu ise ez-Zührî ve Malik’in söylediğidir. Bunun da iki sebebi vardır:

1-Onlar evvela kendi şehirlerini ve şehirlerinde bulunan ağaçları başkalarından daha iyi bilirler.

2-Kelimenin türediği kökü, bu görüşü desteklemektedir. Dil bilginleri de bunun doğru olduğunu belirtmektedirler. Çünkü “line” lâfzı “lune” veznindedir. Arapların kabul ettikleri esas ilkelere göre kelime illetli olduğundan dolayı “lîne” haline gelmiştir. Bunun aslı İûn” şeklindedir. He (sondaki te) gelince, başı ‘ilk lâm”ı kesreli gelmiştir. Nitekim “berku’s-sadr”ı be harfini fethali olarak söylerken sonuna “he” getirildiği için, “be” harfi kesreli olarak “birke” denilmesi de böyledir.

“Line”nin aslının “livne” olduğu ve kendisinden önceki harf kesreli olduğundan dolayı “vav”ın “ye”ye kalbedikliği de söylenmiştir. Lîne’nin çoğulu …diye gelir, çoğulunun; diye geldiği de söylenmiştir. İmruu’l-Kays atının boynunu anlatırken şöyle demektedir:

“Alevle tutuşup yanan,

Çıplak hurma ağacı gibi bir boyun.”

el-Ahfeş dedi ki: “Lîne” ismi ‘hV’den değil de “levn”den türetilerek verilmiştir. el-Mehdevî dedi ki: Bu kelimenin türediği kök hususunda farklı görüşler vardır. Bunun “levn”den geldiği ve aslının da “lîne” olduğu söylenmiştir. Aslının: “Yumuşadı, yumuşar” fiilinden geldiği de söylenmiştir.

Abdullah:

“Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere ayakta dikilir bırakmanız…” yani kökleri üzerinde dimdik ayakta terketmeniz… diye okumuştur. el-A’meş ise: “Herhangi bir hurma ağacın kesmiz

Abdullah Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız…” diye okumuştur ki; kesmeksizin bırakmanız, demektir.

Bu âyet: “Kökleri üzere ayakla dikili oldukları halde…” şeklinde de okunmuş olup bu da iki türlü açıklanabilir. Buradaki “kökler” anlamındaki kelime; in çoğuludur, Vin çoğulunun diye gelmesi gibi. İkincisine göre burada “vav”ın yerine ötre ile yetinilmiştir. Âyet ayrıca: “Kökleri üzerinde dikilmiş olarak” diye (dikilmiş anlamındaki lâfız tekil olarak) diye ve: “Herhangi bir” lâfzı güzönünde bulundurularak tekil okunmuştur.

“Hep Allah’ın izni” emri

“ile olmuştur ve (bu) fasıkları alçaltması içindir.” Yani kendisini, peygamberini ve kitaplarını inkâr eden yahudileri zelil etmesi içindir.

Haşr 4

Bu, onların Allah’a ve elçisine karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse, şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir.

Diyanet Vakfı
Bu, onların Allaha ve Peygamberine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allaha karşı gelirse bilsin ki Allahın cezalandırması çetindir.

Kurtubi Tefsiri
Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse, muhakkak Allah, cezası pek çetin olandır.

“Bunun” bu sürgünün

“sebebi, onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir” ona düşmanlık etmeleri, emrine karşı gelmeleridir.

“Kim Allah’a muhalefet ederse” âyetindeki;

“Kim… muhalefet ederse” âyetini Talha b. Mûsarrıf ve Muhammed b. es-Semeyka: diye şeddeli olan “kap harflerini ayrı ayrı izhar ile okumuşlardır. el-Enfal Sûresi’nde (8/13- âyette) olduğu gibi. Diğerleri ise idğâm ile okumuşlardır.

Haşr 3

Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, onları dünyada mutlaka azaplandırırdı. Ahirette ise onlar için ateş azabı vardır.

Diyanet Vakfı
Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada (başka şekilde) cezalandıracaktı. Ahirette de onlar için cehennem azabı vardır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah onların hakkında sürgünü yazmamış olsaydı, onları elbette dünyada azaplandırırdı. Bununla birlikte âhirette onlar için ateş azâbı vardır.

“Eğer Allah onların hakkında sürgünü yazmamış olsaydı” yani eğer Allah onları yurtlarından süreceğine ve bir süre kalıp onlardan bazılarının îman edeceğine ve onlardan îman edecek kimselerin doğacağına dair hüküm vermemiş olsaydı

“onları elbette dünyada” Kurayzaoğullarına yaptığı gibi; öldürülmek ve kadın ve çocukları esir almak suretiyle

“azaplandırırdı.”

“Sürgün” vatandan ayrılmak demektir.

“Kendisi ayrıldı” “Başkası onu ayırdı (sürüdü)” denilir. “Sürmek, sürülmek” ile: “Çıkarılmak”; uzaklaştırılmak bakımından aynı anlamı ihtiva etmekle birlikte iki açıdan farklılık arzederler. Evvela sürülmek, hanım ve çocuklarla birlikte olur. Dışarı çıkarılmak ise bazan hanımlar ve çocuklar bırakılmış olmakla birlikte gerçekleşebilir. İkincisi; sürülmek ancak toplu halde olur, dışarı çıkarılmak ise tek kişi hakkında da, çoğul hakkında da kullanılabilir. Bu açıklamayı el-Maverdî yapmıştır.

Haşr 2

O, Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacağını sanmazdınız; onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sandılar. Fakat Allah onlara ummadıkları yerden geldi, kalplerine korku saldı. Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle yıktılar. Ey basiret sahipleri, ibret alın!

Diyanet Vakfı
Ehl-i kitaptan inkar edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran Odur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allahtan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah (Onun azabı), onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın.

Kurtubi Tefsiri
O, kitab ehlinden kâfir olanları ilk sürgünde yurtlarından, yerlerinden çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da hisarlarının kendilerini Allah’a karşı gerçekten koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah onlara hesaba katmadıkları taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. Evlerini hem kendi elleriyle, hem mü’minlerin elleriyle tahrib ediyorlardı. Ey basiret sahipleri, artık ibret alın.

“O kitab ehlinden kâfir olanları ilk sürgünde yurtlarından, yerlerinden çıkarandır” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Sûrenin İsmi ve Yurtlarından Sürülenler:

“O, kitab ehlinden kâfir olanları… yurtlarından, yerlerinden çıkarandır” âyeti ile ilgili olarak Said b. Cübeyr dedi ki: Ben İbn Abbâs’a: (Bu sûrenin ismi) el-Haşr Sûresi mi dedim, o; en-Nadîr Sûresi de, dedi. Nadîrliler. Harun (aleyhisselâm) soyundan gelen bir yahudi koludur. Bunlar İsrailoğulları fitnelere düştüklerinde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gelişini beklemek üzere gelip Medine’ye yerleştiler. Yüce Allah’ın açıkladığı işler onların başından geçen işlerdendir.

2- ilk Sürgün ve Mahşer:

“İlk sürgün” âyetindeki

“el-haşr” toplamak demektir. Bunun dört çeşidi sözkonusudur. İki toplanma dünyada, iki toplanma da ahirette olacaktır. Dünyadaki toplanma (haşr) yüce Allah’ın:

“O kitab ehlinden kâfir olanları ilk sürgünde (ervehı’l-haşr) yurtlarından, yerlerinden çıkarandır” âyetinde sözkonusu edilmektedir.

ez-Zührî dedi ki: Bunlar daha önce sürgün musibetiyle karşılaşmamı;; bir koldan idiler. Yüce Allah onların üzerine sürgün edilmeyi takdir buyurmuştu. Eğer bu olmasaydı, mutlaka onları dünyada azaplandıracaktı. Dünya hayatında onların ilk haşrolundukları toplanma yeri Şam olmuştu.

İbn Abbâs ve İkrime dediler ki: Mahşer’in Şam’da olacağından yana şüphe eden kimse, bu âyeti okusun. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine: “Çıkınız” deyince onlar: Nereye diye sormuşlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Mahşer yurduna” diye buyurmuştu.

Katade dedi ki: İşte mahşerin ilki budur. İbn Abbâs: Onlar kitab ehlinden ilk haşredilen (sürülen) ve yurtlarından çıkarılan kimselerdir demiştir.

Denildiğine göre onlar Hayber’e sürüldüler. Buna göre yüce Allah’ın:

“İlk sürgünde” âyeti kalelerinden, hisarlarından Hayber’e sürülmeleridir. İkincisi ise Ömer (radıyallahü anh)’ın kendilerini Hayber’den Necid ve Ezriât’e sürmesidir. Teymâ ve Eriha’ya sürülmeleri diye de açıklanmıştır. Buna sebeb, onların kâfir olmaları ve ahidlerini bozmalarıdır.

İkinci haşr ise kıyâmete yakın bir zamandaki toplanmalarıdır. Katade dedi ki: İnsanları doğudan batıya doğru toplayacak bir ateş gelecektir. Onların geceyi geçirdikleri yerde o da duraklayacak, öğlen istirahatine çekilecekleri vakit onlarla birlikte orada kalacak Bk. Müslim, IV, 2195; İbn Mâce, II, 1347; Müsned, IV, ve geriye kalanlarını yiyecektir.

Bu husus Sahih’de de sabit olmuş ve biz bunu et-Tezkire adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Buna yakın bir rivâyeti İbn Vehb, Malik’ten zikretmektedir. İbn Vehb dedi ki: Ben Malik’e: Bu (haşr ve toplanma) onların yurtlarından sürülmeleri midir? diye sordum. Bana şöyle dedi: Haşr, kıyâmet gününde olacaktır ve yahudiler toplanacaktır. (Malik devamla) dedi ki: Yahudilere yanlarında bulunan mal hakkında soru sorulup onlar bunu gizlediklerinde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber’e sürmüş ve böylelikle onlarla savaşmayı helal görmüştü.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Hasrın başı, ortası ve sonu vardır. Başı Nadiroğullarının sürülmesidir, ortası Hayberlilerin sürülmesi, sonuncusu ise kıyâmet günündeki haşirdir.

el-Hasen’den: Burada sözü edilenler Kurayzaoğullarıdır, dediği rivâyet edilmiş ise de geri kalan müfessirler: Kurayza oğulları hiçbir şekilde haşrolunmadı (sürgüne gönderilmedi), onlar öldürüldüler, demişlerdir. Bu acıklamayı da es-Sa’lebî nakletmiştir.

3- Kâfirlerle Yurtlarından Sürülmeleri Şartıyla Barış Yapılabilir mi?

el-Kiya et-Taberî dedi ki: Harb ehli ile herhangi bir şey istemeksizin yurtlarından sürülmeleri şartıyla barış yapmak şu an için câiz değildir. Bu İslamın ilk dönemlerinde caizdi, sonradan nesh olundu. Şimdi ise; onlarla savaşmak yahut kadın ve çocuklarının esir alınması ya da onlara cizye koymak şartlarından birisinden başkası kabul edilemez.

“Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız” âyeti ile şunu kastetmektedir: Müslümanlar yahudilerin halini, onların kendilerini koruyabilecek durumda oluşlarını, güçlerini, söz birliklerini gözlerinde büyütmeleri dolayısıyla böyle bir şeyi sanmıyorlardı.

“Onlarda hisarlarının kendilerini Allah’a karşı” Allah’tan gelecek emre karşı

“gerçekten koruyacağını sanmışlardı.”

Denildiğine göre bu hisarların ismi el-Vatih, en-Netât, es-Sülâlim ve el-Ketibe idi. Nadiroğulları çokça silahı bulunan ve zaptedilmesi güç kaleleri olan kimselerdi. Fakat bunların hiçbirisi onları Allah’ın emrine karşı koruyamadı.

“Fakat Allah” in emri ve azâbı

“onlara hesaba katmadıkları” hiç de beklemedikleri

“taraftan geldi.” Bilmedikleri taraftan geldi, diye de açıklanmıştır.

“Hesaba katmadıkları taraftan geldi” âyeti; Ka’b b. el-Eşrefin Öldürülmesini ummuyorlardı, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Cüreyc, es-Süddî ve Ebû Salih yapmıştır,

“Ve kalplerine” liderleri Ka’b b. el-Eşrefin öldürülmesiyle

“korku saldı.” Ka’b’ı öldürenler Muhammed b. Mesleme, Ka’b’ın süt kardeşi olan Ebû Naile Silkân b. Selâme b. Vakş, Abbad b. Bişr b. Vakş, el-Haris b. Evs b. Muâz ile Ebû Abs b. Cebr idi. Ka’b’ın öldürülüş haberi sîret’te meşhurdur. Sahih’de belirtildiğine, göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir aylık mesafeden bana (düşmanımın kalbine) korku salınmak ile yardım olundu.” Buhârî, I, 128, 168; Müslim, I, 370, 372; Nesâi, I. 210; Müsned, I, 301, III, 304, v, 145. 147, 161. Medine ile Nadiroğullarının bulundukları mahalle arasındaki mesafe bir mil olduğuna göre, nasıl ona yardım olunmazdı? Bu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Özel olarak verilmiş bir imtiyazdı.

“Evlerini hem kendi elleriyle… tahrib ediyorlardı” âyetindeki

“Tahrib ediyorlardı” lâfzı genel olarak şeddesiz: ‘den gelen (müzâri) bir fiil olarak okunmuştur. Yıkıyorlardı demektir. es-Sülemî, el-Hasen, Nasr b. Âsım, Ebû’l-Âl-iye, Katade ve Ebû Amr ise;

“Tahrib ediyorlardı” şeklinde

“tahrib”den gelen bir fiil olarak şeddeli okumuşlardır.

Ebû Amr dedi ki; Şeddeli okuyuşu tercih edişimin sebebi şudur: “Bir şeyi sakini olmaksızın harabe halde terketmek” demektir. Nadiroğulları ise orayı bu şekilde harabe olarak terketmediler. Onlar orayı yıkarak tahrib ettiler. Bunu da yüce Allah’ın:

“Hem kendi elleriyle, hem mü’minlerin elleriyle” âyeti desteklemektedir.

Başkaları ise şöyle demişlerdir: Bu iki şekil de aynı anlamdadır. Şeddeli okuyuş ise çokluk anlamına gelir. Sîbeveyh de ile kiplerinin anlamlarının birinin diğeri yerine kullanılabildiğini nakletmiştir. ile Onu tahrib ettim” anlamına; ile ise “onu sevindirdim” anlamına gelmesi gibi. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de birinci okuyuşu tercih etmişlerdir.

Katade ve ed-Dahhak dedi ki: Mü’minler içeriye girmek için dışarıdan tahrib ediyorlar, yahudiler ise hisarlarının tahrib edilen bölümlerini, yıktıkları yerlerden çıkan malzeme ile yeniden bina etmek için içeriden tahrib ediyorlardı.

Rivâyet edildiğine göre Nadiroğulları Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile; onun yanında yer almamak ve ona karşı olmamak şartı ile barış antlaşması yapmışlardı. Bedir günü zafer kazanınca Tevrat’ta niteliği belirtilen peygamber işte budur. Onun hiçbir sancağı geri çevrilmez, dediler, Uhud günü müslümanlar yenilince bu sefer şüpheye düştüler ve antlaşmalarını bozdular. Ka’b b. el-Eşref yirmi süvari ile Mekke’ye çıkıp gitti. Ka’be’nin yanında Hz. Peygamberin aleyhine Kureyşle antlaşma yaptılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ensardan Muhammed b. Mesleme’ye emir vermesi üzerine Muhammed b. Mesleme, Ka’b’ı gafil bir şekilde öldürdü. Sabah olunca da askeri birlikleriyle surlarına karşı dikildi. Onlara: Medine’den çıkın, dedi. Onlar: Buradan çıkmaktansa ölümü tercih ederiz, diyerek; “savaşa!” diye seslendiler.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan çıkış hazırlıklarında bulunmak üzere on günlük süre istedikleri de söylenmiştir. Bunun üzerine münafık Abdullah b. Ubey ve arkadaşları: Kaleden çıkmayın, diye gizli bir haber gönderdi. Eğer onlar sizinle savaşacak olurlarsa, biz de sizinle birlikte savaşırız, sizi desteksiz bırakmayız. Eğer çıkartılacak olursanız, yemin olsun biz de sizinle birlikte çıkarız. Yirmibir gün süreyle sokakların başlarını tuttular ve sağlam bir şekilde oraları koruma terüblerini aldılar. Allah kalplerine korkuyu salıp, münafıkların yardım edeceklerinden yana ümidlerini kesince barış istediler. İleride açıklanacağı üzere Hz. Peygamber onları sürgüne göndermekten başka bir yol kabul etmedi.

ez-Zührî, İbn Zeyd ve Urve b. ez-Zübeyr şöyle demişlerdir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendileriyle develerin taşıyabileceği kadarını beraberlerinde götürmek şartı ile barış yaptığından, hoşlarına giden bir kereste ya da bir direği almak için evlerini yıkıyorlar, bunu develerine yüklüyorlardı. Mü’minler de geri kalanlarını yıkıyorlardı.

Yine İbn Zeyd’den şöyle dediği nakledilmiştir: Yahudiler kendilerinden sonra müslümanlar orada kalmasınlar diye evlerini tahrib ediyorlardı.

İbn Abbâs dedi ki: Müslümanlar onların bir evlerini zabtettiler mi hemen orayı -savaş alanı genişlesin diye- yıkıveriyorlardı. Kendileri ise evlerinin arka taraflarından diğer eve geçip çıkarıldıkları yere gelen müslümanlara oradan atışta bulunmak üzere oyuklar açıyorlardı. Bunu ara sokaklarını bu yıktıkları malzeme ile kapatmak için yapıyorlardı, diye de açıklanmıştır.

İkrime dedi ki: Onlar evlerinin içlerini ve oralarda bulunanları müslümanlar almasın diye

“kendi elleriyle” tahrib ediyorlardı. Bu yolla onlara ulaşmak maksadıyla da dış taraflarından “mü’minler elleriyle” onların evlerini

“tahrib ediyorlardı.”

Yine İkrime dedi ki: Evleri oldukça süslü idi. Müslümanların orada oturmalarını istemediklerinden dolayı evlerinin iç taraflarını kendileri tahrib ettiler, müslümanlar da dışarıdan tahrib ettiler.

Bir diğer açıklamaya göre; onlar antlaşmalarını bozmak suretiyle

“evlerini kendi elleriyle” savaşmakla da “mü’minlerin elleriyle tahrib ediyorlardı.” ez-Zühri de böyle açıklamıştır. Ebû Amr b. el-Alâ da şöyle demiştir: Evlerini mü’minlere bırakmak suretiyle

“kendi elleriyle” tahrib ediyorlar, mü’minlerin evlerinden onları sürmek suretiyle de “mü’minlerin elleriyle” tahrib ediyorlardı.

İbnu’l-Arabi dedi ki: Bozmak (ifsâd etmek) maksadı ile ele alış, eğer el ile olursa, bu hakikat anlamında kullanılır. Şayet ahdi bozmak suretiyle olursa, mecazi bir anlam ifade eder. Şu kadar var ki mecazi anlatım noktasında ez-Zührî’nin saklaması, Ebû Amr b. el-Alâ’nın açıklamasından daha uygundur.

“Ey basiret sahibleri artık İbret alın!” Ey özlü akıl sahibleri öğüt alın, demektir. Ey bunu gözüyle görenler… diye de açıklanmıştır. Bu durumda “ebsar” lâfzı “basar”ın çoğulu olur.

Burada ibret alınacak hususlardan birisi de şudur: Onlar Allah’ın hükmüne karşı hisarlarına sığınıp korunmak istediler. Allah; onları hisarlarından aşağıya indirdi.

Yine ibret şekillerinden birisi sudur: Allah onlara daha önce kendilerine yardım eden kimseleri musallat etti. Bir diğer ibret yolu da şudur: Onlar kendi mallarını, kendi elleriyle yıktılar. Kim başkasının karşı karsıya kaldığı durumlardan ibret almazsa, kendi başına gelen olaylardan ibret almak durumunda olur. Doğaı mesellerden birisinde de: “Bahtiyar diye başkasının başına gelenlerden öğüt alan kimseye denir” Abdullah b. Mesud’un sökü olarak: Müslim, IV, 2037; İbn Hibbân, Sahih, XIV, 52; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, VII, 422; Taherâni, Evsât, VIII, 31, Kebir, III, 174, 17=5, 176, 177… Peygamber Efendimizin âyeti olmak: İbn Mâce, I, İH. denilmektedir.

Haşr 1

Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih etti. O, azîzdir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde olanların hepsi Allahı tesbih etmektedir. O, üstündür, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı teşbih eder. O, Azizdir, Hakimdir.

Bu âyete dair açıklamalar daha önceden (el-Hadîd, 57/1, âyetin tekirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mücadele 22

Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğu, Allah’a ve elçisine karşı gelenlerle —babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa— dostluk ettiğini göremezsin. Allah onların kalplerine imanı yazmıştır ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da O’ndan razıdır. İşte onlar Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin! Allah’ın fırkası, kurtuluşa erenlerin ta kendisidir.

Diyanet Vakfı
Allaha ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allaha ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allahtan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allahın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allahın tarafında olanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kavmin, Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapanlara sevgi beslediklerini göremezsin. İsterse bunlar babaları, yahut oğulları, yahut kardeşleri, yahut soydaşları olsa bile. İşte bunlar, kalplerine Îmanı yazmış olduğu ve kendilerini katından bir ruh ile desteklemiş olduğu kimselerdir. Hem de onları orada ebediyyen kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah da onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın hizbidir. Haberiniz olsun, muhakkak ki Allah’ın hizbi, umduklarına kavuşanların ta kendileridir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kavmin, Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapanlara” âyetine dair açıklamalar daha önceden (et-Tevbe, 9/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sevgi beslediklerini” onları sevip, onları veli ve dost edindiklerini

“göremezsin.”

“İsterse bunlar babaları… olsalar bile” âyeti hakkında es-Süddî dedi ki; Bu Abdullah b. Ubeyy’in oğlu Abdullah hakkında inmiştir. Bir gün Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında oturdu. Peygamber bir su İçti, ona; Allah aşkına ey Allah’ın Rasûlü şu içtiğin sudan bir miktar arttır, onu gidip babama içireyim. Belki onunla Allah kalbini temizler. Bunun üzerine Peygamber ona biraz arttırdı. Abdullah da bu artanı babasına götürdü. Babası kendisine: Bu da ne diye surunca, oğlu: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın içtiği sudan bir artıktır. Sen içesin diye bunu sana getirdim, belki bununla Allah senin kalbini arındırır, dedi. Babası ona: Bunun yerine niye bana annenin sidiğini getirmedin? O bundan daha temizdir, dedi. Oğlu bu işe kızdı ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, babamı öldürmeye bana izin vermez misin? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hayır, ona yumuşak davran ve ona iyilik yap” dedi.

İbn Cüreyc dedi ki: Bana anlatıldığına göre Ebû Kuhafe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dil uzattı. Oğlu Ebû Bekir ona öyle bir tokat indirdi ki bunun sebebiyle yüzü üzere yıkıldı. Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip, durumu ona aktardı. Peygamber: “Böyle bir şey yaptın mı? dedi. Bir daha bunu yapma.” Ebû Bekir dedi ki: Seni hak ile peygamber gönderen adına yemin ederim ki, eğer kılıcım bana yakın olsaydı, onu öldürecektim,

İbn Mes’ûd dedi ki: Âyet Ebû Ubeyde b. el-Cerrah hakkında inmiştir. Babası Abdullah b. el-Cerrah’ı Uhud günü öldürdü. Bedir günü öldürdüğü de söylenmiştir. el-Cerrah, Ebû Ubeyde’nin üzerine gidiyor, Ebû Ubeyde ondan kaçıyordu. Üzerine çokça gelmeye başlayınca, Ebû Ubeyde de onu öldürdü. Babasını öldürünce, yüce Allah da: “Allah’a ve ahiret gününe inanan hiçbir kavmin…” âyetini indirdi.

el-Vâkidî dedi ki: Şamlılar böyle diyorlar. Ancak, ben el-Haris b. Fihroğullarından birtakım kimselere sordum da onlar: Ebû Ubeyde’nin babası İslamdan önce ölmüştü, dediler.

“Yahut oğulları” âyeti ile kastedilen Ebû Bekir’dir. Oğlu Abdullah’ı Bedir günü teke tek çarpışmaya çağırmıştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da söyle buyurmuştu: “Ey Ebû Bekir, bırak da seninle birliktelikten istifade edelim. Senin benim için gören gözüm, işiten kulağım konumunda olduğunu bilmez misin?”

“Yahut kardeşleri” âyeti ile Mus’ab b. Umeyr kastedilmektedir. O Bedir günü kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i öldürmüştü.

“Yahut soydaşları” âyeti ile de Ömer b. el-Hattâb kastedilmektedir. O da dayısı el-Âs b. Hişam b. el-Muğire’yi Bedir günü öldürmüştü. Ali ve Hamza ise Bedir gününde Utbe, Şeybe ve el-Velid’i öldürdüler.

Bir başka görüşe göre âyet-i kerîme Hâtıb b. Ebi Beltea’nın Mekke’nin fethedildiği yılda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın askerleriyle Mekkeliler üzerine yürüyeceğini yazdığı bir mektupta bildirmesi üzerine inmiştir. Nitekim ileride yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar el-Mümtehine Sûresi’nde gelecektir.

Bu âyetiyle yüce Allah imanın -akraba olsalar dahi- kâfirlerin veli edinilmesi ile bozulacağını açıklamaktadır.

2- Âyet Zalim Yöneticilere ve Sapık İnançlılara Düşmanlık Etmeye Delildir:

Malik -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu âyet-i kerimeden Kaderiyyeye düşmanlık edilmesi ve onlarla oturup kalkmanın terkedilmişine delil çıkarmıştır:

Eşheb, Malik’ten şöyle dediğim rivâyet etmiştir: Kaderiyye ile oturup kalkma ve Allah için onlara düşmanlık et! Çünkü yüce Allah:

“Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kavmin Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapanlara sevgi beslediklerini göremezsin” diye buyurmaktadır.

Derim ki: Bütün zulüm ehli ve haddi aşıp başkalarına haksızlık yapanlar da Kaderiyye hükmündedirler.

es-Sevrî’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Öncekiler bu âyet-i kerimenin sultanlar’ile arkadaşlık yapan kimseler hakkında indiği görüşünde idiler. Abdu’l-Aziz b. Ebi’ Davud’dan rivâyet edildiğine göre o tavaf esnasında Mansur ile karşılaşmış. Onu tanıyınca, ondan kaçmış ve bu âyeti okumuş.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyete göre o şöyle dua edermiş: “Allah’ım, hiçbir günahkarın bende karşılığı verilmesi gereken bir iyiliğinin bulunmasına izin verme, Çünkü Ben Senin bana vahyettiklerin arasında “Allah’a ve ahiret gününe İnanan hiçbir kavmin… işte bunlar kalplerine Îmanı yazmış olduğu ve kendilerini katından bir ruh ile desteklemiş olduğu kimselerdir” âyetini indirdiğini görüyorum.”

Yani yüce Allah onların kalplerinde tasdiki yaratmıştır. Bunlar ise Allah ile sınır mücadelesi yapanlara karşı herhangi bir sevgi beslemeyen kimselerdir.

“Yazdı” tesbit etti anlamındadır diye açıklanmıştır. Bu açıklamayı er-Rabi b. Enes yapmıştır. Yaratmıştır diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın:

“Artık bizi şahidlerle beraber yaz” (Al-i İmrân, 3/53) âyetine benzemektedir ki, bizi onlarla birlikte kıl demektir. Yine yüce Allah’ın:

“Onu sakınanlara… yazacağım” (el-A’raf, 7/156) (âyeti kılacağım demektir.)

“Yazdı” âyetinin topladı anlamında olduğu da söylenmiştir. (Askeri birlik anlamına gelen): “el-Ketıbe” de buradan gelmektedir. Yani bunlar onlardan kimilerine îman ediyoruz. Kimilerini İnkar ediyoruz, diyenlerden değillerdi.

“Yazdı” âyeti genel olarak kef harfi üstün olarak okunmuştur.

“Îmanı” âyetindeki nun harfi de nasb ile okunmuştur. Yani yüce Allah Îmanı yazmıştır. Daha uygun olanı da budur. Çünkü yüce Allah (daha sonra):

“Ve kendilerini katından bir ruh ile desteklemiş” diye buyurmaktadır.

Ebû’l-Âl-iyye, Zirr b. Hubeyş ve Âsım’dan rivâyetle el-Mufaddal ise meçhul bir fiil olarak: “Yazılmış” diye ” Îman” lâfzını da “nun” harfi ref ile okumuşlardır. (îman… yazılmıştır demek olur.)

Zirr b. Hubeyş

“soydaşları” anlamındaki âyeti: şeklinde (aşiret lâfzını) çoğul yaparak “elif” İle ve “te” harfi de kesre’li olarak okumuştur. Bu kıraati el-A’meş, Ebû Bekir’den, o da Âsım’dan diye de rivâyet etmiştir.

“Kalblerine… yazmış olduğu” kalpleri üzerine diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın:

“Hurma dallarında”(Ta-Ha, 20/71) âyetinde (üzerinde anlamında) olduğu gibi.

Özellikle kalpleri söz konusu etmesi, imanın yerinin orası olduğundandır.

“Kendilerini… desteklemiş olduğu” kendi katından bir ruh ile güçlendirip onlara yardım etçiği demektir. el-Hasen: Kendinden bir yardım vermiş olduğu… diye açıklamıştır. er-Rabî’ b. Enes de: Kur’ân ve delilleriyle… diye açıklamıştır. İbn Cüreyc: Bir nûr, îman , delil ve hidayet ile, diye açıklamıştır. Allah’tan bir rahmet diye açıklandığı gibi, kimi ilim adamı: Onları Cebrâîl (aleyhisselâm) ile desteklemiştir, diye de açıklamıştır.

“Hem de onları orada ebediyyen kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah da onlardan razı olmuştur” amellerini kabul etmiştir

“onlarda O’ndan hoşnud olmuşlardır.” Kendilerine verdiği nimetlerle sevineceklerdir.

“İşte bunlar, Allah’ın hizbidir. Haberiniz olsun muhakkak ki Allah’ın hizbi umduklarına kavuşanların ta kendileridir.” Said b. Ebi Said el-Cür cânî hocalarından birisinden şöyle dediğini nakletmektedir: Davud (aleyhisselâm) dedi ki: Ey ilahım! Senin hizbin ve senin arşının etrafında bulunanlar kimlerdir? Yüce Allah ona şunu vahyetti: “Ey Davud! Gözlerini haramdan sakınanlar, kalpleri tertemiz olanlar, elleri (zulümden yana) esenlikte olanlardır. İşte onlar Benim hizbimdir ve Benim Arşımın etrafında bulunanlardır.”

Yüce Allah’a hamdolsun; el-Mücâdele Sûresi burada sona ermektedir.

Mücadele 21

Allah, “Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir.

Diyanet Vakfı
Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.

Kurtubi Tefsiri
Allah: “Yemin olsun ki Ben ve peygamberlerim mutlaka galib geleceğim” diye yazmıştır. Muhakkak ki Allah yegane güç sahibidir, emrine karşı konulamayandır.

“Allah: Yemin olsun ki… diye yazmıştır.” Yani Allah bunu hükme bağlamıştır. Levh-i Mahfuzda bunu yazmıştır, diye de açıklanmıştır, bu da Katade’den nakledilmiştir.

el-Ferrâ’: Yazdı, dedi anlamındadır, demiştir.

“Ben” âyeti tekiddir

“ve peygamberlerim” aralarından kendilerine savaşmak emri verilenler savaş ile galib gelecektir. Delil ile tartışmaları emrolunmuş olanlar da ortaya koydukları delil ile galib geleceklerdir.

Mukâtil dedi ki: Mü’minler dedi ki; Eğer Allah bize Mekke, Taif, Hayber ve bunların etraflarında bulunan beldeleri fethetme imkânını verecek olursa, yüce Allah’ın bizleri Farslara ve Rumlara karşı galib getireceğini de ümit ederiz. Bunun üzerine Abdullah b. Ubeyy b. Seldi dedi ki: Siz Rumların ve Farsların yenik düşürdüğünüz kasabalar gibi olduğunu mu zannediyorsunuz?

Allah’a yemin ederim ki, onlar sizin zannettiğinizden daha kalabalık sayıdadırlar ve daha çetin bir güce sahibtirler. Bunun üzerine;

“Yemin olsun ki Ben ve peygamberlerim mutlaka galib geleceğim” âyeti nazil oldu. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Yemin olsun ki gönderilmiş kullarımıza önceden şu sözümüz verilmiştir: Muhakkak onlar, elbette onlar zafere erdirilenlerdir. Muhakkak Bizim ordumuz, elbette onlar galib olanlardır.” (es-Saffat, 37/171-173)

Mücadele 20

Allah’a ve elçisine karşı çıkanlar, işte onlar en aşağılık kimselerdendir.

Diyanet Vakfı
Allaha ve Peygamberine düşman olanlar, işte onlar en aşağıların arasındadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapanlar, işte onlar şüphe yok ki en zelil olanların arasındadırlar.

“Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapanlar” Bu anlamdaki âyet, sûrenin baş tarafında geçmiş bulunmaktadır.

“İşte onlar şüphe yok ki en zelil olanların arasındadırlar.” Zeliller arasında olup, onlardan daha zelil yoktur.

Mücadele 19

Şeytan onları etkisi altına almış, Allah’ı anmayı onlara unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarıdır. Dikkat edin! Şeytanın taraftarları, hüsrana uğrayanlardır.

Diyanet Vakfı
Şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine Allahı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Şeytan onlara galib ve üstün geldi de onlara Allah’ı dahi hatırlamayı unutturdu. İşte bunlar şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun, muhakkak ki şeytanın taraftarları en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.

“Şeytan onlara galîb ve üstün geldi.” Dünyada onlara yaptığı vesveseleriyle üstünlük sağladı, onlara karşı güç kazandı, diye açıklanmıştır. el-Mufaddal; Onları kuşatmıştır, diye açıklamıştır. Dördüncü bir anlama gelme ihtimali de vardır: Onları bir araya getirdi ve birbirlerine kattı demektir. Bir şeyi topladı ve bir kısmını diğerine kattı” denilir. Onları biraraya getirdiği takdirde dahi onları yenik düşürmüş, onlara karşı güçlenmiş ve onları kuşatmış olur.

“Allah’ı dahi” yani O’na itaat gereğince amelde bulunmak demek olan emirlerini

“hatırlamayı unutturdu.” Masiyelini yasaklayan buyrukları… diye de açıklanmıştır. Unutmak: Gaflet anlamına kullanıldığı gibi, terketmek anlamında da kullanılır. Burada her iki anlam da ihtimal dahilindedir.

“İşte bunlar şeytanın taraftarlarıdır.” Onun kesimi, onun kabilesidir.

“Haberiniz olsun, muhakkak ki şeytanın taraftarları” yaptıkları alışverişlerinde

“en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.” Çünkü onlar cennet karşılığında cehennemi, hidayet karşılığında sapıklığı almış kimselerdir.

Mücadele 18

Allah, onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin ederler ve kendilerinin bir şey üzere olduklarını sanırlar. Dikkat edin! Onlar yalancıların ta kendileridir.

Diyanet Vakfı
O gün Allah onların hepsini yeniden diriltecek, onlar da dünyada size yemin ettikleri gibi, Ona yemin edeceklerdir. Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar.

Kurtubi Tefsiri
Allah, onların hepsini dirilteceği günde size yemin ettikleri gibi, O’na da yemin edecekler ve kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar. Haberiniz olsun gerçekten onlar, yalancıların ta kendileridir.

“Malları da, evlatları da Allah’a” Allah’ın azabına

“karşı kendilerine hiçbir şekilde asla fayda sağlayamaz.”

Mukâtil dedi ki; Münafıklar: Muhammed kıyâmet gününde kendisine yardım olunacağını ileri sürmektedir. Durum böyleyse bedbaht olduk demektir. Allah’a yemin olsun ki kıyâmet gününde bize -eğer kıyâmet diye bir şey olacaksa- bizim gibi olanlar, çocuklarımız ve mallarımız yardımcı olacaktır. Bunun üzerine

“Allah onların…” âyeti nazil oldu. Yani Allah’ın onları dirilteceği günde onlar için horlayıcı bir azâb olacaktır.

“Size” bugün

“yemin ettikleri gibi Ona da yemin edecekler.” Bu da hayret edilecek bir husustur. Yarın onların yemin ile mugalata yapacaklarını göstermektedir. Halbuki oradaki bilgi kesin ve tereddütsüz bilgi haline gelmiş olacaktır. İbn Abbâs dedi ki: Burada sözü edilen onların:

“Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık.” (el-En’âm, 6/23) diye söyleyecekleri sözleridir.

“Ve kendilerinin” inkâr etmek ve yemin etmek ile

“gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar.” İbn Zeyd dedi ki: Bunların âhirette kendilerine faydalı olacağını sanacaklar.

Şöyle de açıklanmıştır: Dünyada

“kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar.” Çünkü âhirette kesinlikle hakkı bilmiş olacaklar. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir münadi kıyâmet gününde şöyle seslenecek: Allah’ın düşmanları nerede? Bunun üzerine Kaderiyye yüzleri kararmış, gözleri göğermiş olarak, ağızları yana yatmış, salyaları akarak kalkacaklar ve şöyle diyecekler: Allah’a yemin olsun ki senden başka ne güneşe, ne aya, ne bir puta, ne de bir heykele taptık, ne de senden başka bir ilâh edindik.” İbn Abbâs dedi ki: Allah’a yemin olsun doğru söyleyecekler. Şirk onlara bilmedikleri bir cihetten gelmektedir. Sonra da:

“Ve kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar. Haberiniz olsun gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir” âyetini okudu. Allah’a yemin ederim ki, bunlar Kaderiyyedir, diye üç defa söyledi. Ebû Nuaym, Hilye, V, «3 (muhtasar olarak)

Mücadele 17

Ne malları ne de evlatları, Allah’a karşı onlara hiçbir fayda sağlamaz. Onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Onların malları da oğulları da Allaha karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Malları da, evlâtları da Allah’ın azabına karşı kendilerine hiçbir şekilde asla fayda sağlayamaz. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebediyyen kalıcıdırlar.

Mücadele 16

Yeminlerini bir siper edinip Allah’ın yolundan alıkoydular. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Onlar yeminlerini kalkan yapıp Allahın yolundan alıkoydular. Bu yüzden onlara küçük düşürücü bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için horlayıcı bir azâb vardır.

“Onlar yeminlerini kalkan edindiler.” Yani yeminlerini kalkan yaparak Öldürülmekten korunmaya çalışıyorlar.

el Hasen ve Ebû’l-Âl-iyye burada ve el-Münafikûn Sûresi’nde (el-Münafikûn, 63/2. âyet-i kerîmesinde) hemzeyi kesreli olarak: “manlarını” diye okumuşlardır. Yani onlar îman ettiklerini sözle söylemeyi kalkan edindiler. Öldürülmek korkusuyla dilleriyle îman ettiklerini söylediler, fakat kalpleri kâfirdir.

“Bu nedenle onlar İçin” dünyada öldürülmek, âhirette cehennem ateşi ile

“horlayıcı bir azâb vardır.”

“Alıkoymak” demektir.

“Allah yolundan” İslamdan demektir. Horlayıcı azabları, açığa vurdukları münafıklıkları sebebiyle küfürlerinden ötürü öldürülecekleri şeklinde açıklanmıştır. Uydurma haberleri yaymak ve böylelikle müslümanları cihaddan alıkoymak ve onları korkutmak suretiyle (Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışıyorlar) diye açıklanmıştır.

Mücadele 15

Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Onların yaptıkları ne kötüdür!

Diyanet Vakfı
Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey çok kötüdür!

Kurtubi Tefsiri
Allah, onlara çok şiddetli bir azâb hazırlamıştır. Çünkü yapageldikleri işler çok kötüdür.

“Allah onlara” bu münafıklara cehennemde,

“çok şiddetli bir azâb” ki o da cehennemin en aşağı tabakasını

“hazırlamıştır. Çünkü yapageldiklerî işler çok kötüdür.” Yani onların amelleri çok kötüdür.

Mücadele 14

Allah’ın gazap ettiği bir toplumu dost edinenleri görmedin mi? Onlar sizden değildir, onlardan da değildir. Bile bile yalan yere yemin ederler.

Diyanet Vakfı
Allahın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın kendilerine gazab ettiği bir kavmi veli (dost) edinen kimseleri görmedin mi? Bunlar sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bildikleri halde yalan yere yemin de ederler.

“Allah’ın kendilerine gazab ettiği bir kavmi veli edinen kimseleri görmedin mi?” âyeti hakkında Katade: Bunlar yahudileri veli (dost) edinen münafıklardır demiştir.

“Bunlar sizden de değildir.” Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır; Münafıklar yahudilerden de değildir, müslümanlardan da değildir. Aksine onlar her ikisi arasında gider gelirler. Münafıklar müslümanlara dair haberleri yahudilere taşırlardı.

es-Süddî ve Mukâtil şöyle demiştir: Âyet-i kerîme münafık olan Abdullah b. Ubeyy ile Abdullah b. Nebtel hakkında inmiştir. Bunlardan birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile oturuyor, sonra da onun sözlerini yahudilere taşıyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın odalarından birisinde bulunduğu bir sırada şöyle buyurdu: “Şu anda sizin yanınıza kalbi bir zorbanın kalbi gibi olan ve şeytanın iki gözüyle bakan bir adam girecektir.” Bu sırada Abdullah b. Nebtel girdi. -Abdullah mor, esmer, kısa boylu ve hafif sakallı birisi idi.- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen ve arkadaşların niye bana ağır sözler söylüyorsunuz!” Abdullah böyle bir şey yapmadığına dair Allah adına yemin etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Yaptın” dedi. Bunun üzerine Abdullah gidip, arkadaşlarını getirdi. Onlar da Peygamber efendimize dil uzatmadıklarını söylediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Bu anlamdaki bir açıklamayı İbn Abbâs da yapmıştır.

İkrime, İbn Abbâs’tan rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ağaç gölgesinde oturuyordu. Gölge neredeyse onun üzerinden ayrılacakken şöyle buyurdu: “Şu anda sizin yanınıza teni morumsu ve size şeytan bakışı ile bakan birisi gelecektir.” Biz bu halde iken ansızın teni mora çalan bir adam geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu yağırdı ve: “Sen ve arkadaşların ne diye bana ağır sözler söylüyorsunuz” dedi. O: Bırak ta onları da getireyim, dedi. Gidip arkadaşlarını getirdi, hep birlikte böyle bir şey olmadığına dair yemin ettiler. Yüce Allah da;

“Allah onların hepsini dirilteceği günde… en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir” (el-Mücadele, 58/18-19) âyetlerini indirdi. Yahudiler Kur’ân-ı Kerîm’de;

“Allah’ın kendilerine gazab etmiş olması” ile sözkonusu edilmişlerdir.

Mücadele 13

Gizli konuşmadan önce sadaka vermekten çekindiniz mi? O hâlde bunu yapmadığınız ve Allah da sizi affettiği için namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Allah yaptıklarınızı bilmektedir.

Diyanet Vakfı
Gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekatı verin Allaha ve Resulüne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu? Madem ki yapmadınız -ki Allah tevbenizi kabul etmiş bulunuyor- o halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Allah her yaptığınızdan haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyet, Bir Önceki Âyeti Ne Kadar Bir Süre Zarfında Neshetmiştir:

Yüce Allah’ın:

“Yoksa… korktunuz mu” âyeti takrir (söyletmek) anlamında bir istifhamdır. İbn Abbâs dedi ki; Sadaka vermekten yana cimrilik mi ettiniz diye açıklamıştır. Korkutunuz mu diye de açıklanmıştır. Çünkü: “Hoşlanılmayan şeyden korkmak” demektir. Siz sadaka vermek hususunda korkuya kapıldınız, cimrilik ettiniz ve bu size ağır geldi, demektir.

“Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten…” âyeti hakkında Mukâtil b. Hayyan dedi ki; Bu husus on gece (gün) devam etti, sonra nesholdu. el-Kelbî dedi ki: Bu sadece bir gece (gün) sürdü. İbn Abbâs da şöyle dedi: Bu ancak bir günün kısacık bir anı böylece kaldı, sonunda neshedildi. Katade de böyle demiştir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

2- İbadet Emri İle Amel Etmeden Önce Neshedilmesi:

“Madem ki yapmadınız -ki Allah tevbenizi kabul etmiş bulunuyor.” Yani Allah bu hükmü neshetmiş. bulunuyor. Bu da sadaka olarak verecek bir şeyler bulan kimselere bir hitabtır.

“O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” Buna göre zekâtın farziyeti bu sadakayı neshetmiştir. Bu da fiilen uygulamadan önce nesh olabileceğine delildir. Ali (radıyallahü anh)’dan gelen rivâyet ise zayıftır. Çünkü yüce Allah:

“Madem ki yapmadınız” diye buyurmaktadır. Bu herhangi bir kimsenin, herhangi bir şeyi tasadduk etmediğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah’a” farz kıldığı hususlarda

“ve Rasûlüne” sünnetlerinde

“itaat edin. Allah her yaptığınızdan haberdardır.”

Mücadele 12

Ey iman edenler! Elçiyle gizli konuşacağınızda, gizli konuşmadan önce sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Peygambere gizil bir şey söyleyecek olursanız, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer bulamazsanız; muhakkak ki Allah çok mağfiret ve rahmet edicidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Peygamberle Gizli Konuşmanın Ön Şartı:

“Ey îman edenler! Peygambere gizli bir şey söyleyecek olursanız” âyetindeki: “Gizli bir şey söylediniz” demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet, müslümanların Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sıkıntı verecek noktaya gelinceye kadar çokça soru sormaları sebebiyle inmiştir. Yüce Allah, Peygamberinin (sallallahü aleyhi ve sellem) yükünü hafifletmek istedi. Bu âyeti indirince insanların bir çoğu bu işten vazgeçtiler. Daha sonra yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerîme ile onların hareket alanlarını genişletti.

el-Hasen dedi ki: Ayet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Müslümanlardan bir topluluk Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile başbaşa bir tarafa çekiliyor ve onunla gizlice konuşuyorlardı. Müslümanlardan bir başka topluluk, onların bu gizli konuşmalarında kendileri hakkında küçültücü İfadeler kullandıklarını zannettiler. Bu iş onlara ağır gelince, yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile başbaşa kalmalarını önlemek maksadıyla gizlice konuşmak için sadaka vermelerini emretti.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile gizlice konuşan ve şöyle diyen münafıklarla yahudiler sebebiyle inmiştir: O bir kulaktır, kendisine söylenen herşeye kulak verir. Peygamber de kendisi ile gizlice konuşmaktan kimseye engel olmazdı. Bu da muslümanlara ağır geliyordu. Çünkü şeytan onların kalbine birtakım topluluklar peygamberle savaşmak üzere biraraya geldikleri vesvesesini telkin ediyordu. (Zeyd b. Eslem devamla) dedi ki: Bunun üzerine şanı yüce ve mübarek Allah:

“Ey îman edenler! Birbirinizle fısıldaştığınız zaman günah, düşmanlık ve peygambere isyan ile fısıldaşmayın” (Mücadele, 58/9) âyetini indirdi. Bu işten vazgeçmeyince bunun üzerine yüce Allah diğer âyet-i kerimeyi indirdi. Böylece bâtıl ehli olan kimseler, gizlice konuşmalarına son verdiler. Çünkü onlar gizlice konuşmalarından önce bir sadaka vermediler. Bu durum îman ehline ağır geldi ve gizlice konuşmaktan uzak kaldılar. Buna sebeb ise, onların çoğunun sadaka verecek gücü bulamayışları idi. Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerîme ile onların yükünü hafifletti.

2- Ahkâm, ve Maslahat İlişkisi:

İbnu’l-Arabi dedi ki: Zeyd b. Eslem’den rivâyet edilen bu haberde, ahkamın maslahatlara göre şekillenmesinin sözkonusu olmadığına delil vardır. Çünkü yüce Allah:

“Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir” diye buyurduğu halde, daha hayırlı ve daha temiz olmakla birlikte, bu hükmü neshetmiştir, Bu da maslahatlara riayet noktasında Mutezile’nin kanaatini çok büyük ölçüde reddetmektedir. Şu kadar var ki hadisi Zeyd’den rivâyet eden oğlu Abdu’r-Rahmân’dır. İlim adamları onun zayıf bir ravi olduğunu belirtmişlerdir. Ancak yüce Allah’ın:

“Bu sizin İçin daha hayırlı ve daha temizdir” âyetin Mutezile’ye bu hususta red teşkil etmesi bakımından mütevatir bir nastır.

3- Bu Âyet-i Kerîmenin Bir Sonraki Âyetle Neshedilmiş Olması:

Tirmizî’nin kaydettiği rivâyete göre Ali b. Alkame el-Envari, Ali b. Ebî Tâlib(radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini nakletmektedir:

“Ey îman edenler! Peygambere gizli bir şey söyleyecek olursanız bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin” âyeti nazil olunca ben ona sordum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bana: “Bir dinar hakkında görüşün nedir?” dedi. Ben: Buna güç yetiremezler, dedim. O: “Peki ya yarım dinar?” deyince, yine: Güç yetiremezler dedim. Bu sefer: “Ya kac?” deyince, ben bir arpa (ağırlığınca) dedim. Peygamber: “Sen çok küçük bir miktar söyledin” diye buyurdu. Bunun üzerine: “Yoksa gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu?” (anlamındaki bir sonraki) âyet nazil oldu. (Ali) dedi ki: Benim sayemde Allah bu ümmetin yükünü hafifletti. Ebû Îsa (et-Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir. Bu hadisi biz ancak bu yoldan biliyoruz.

Hadisteki “bir arpa” âyeti, bir arpa ağırlığı kadar altın, demektir. Tirmizi, V, 406; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, V, 152.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu da usule dair iki güzel meseleye delâlet etmektedir. Bunlardan birincisi fiilen uygulanmasından önce ibadetin neshedilebileceği, ikincisi ise miktarlara dair -Ebû Hanife’nin görüşünün aksine- kıyas ile kanaat yürütülebileceği.

Derim ki: Zahir olan o ki, nesh sadaka verme uygulamasından sonra gerçekleşmiştir. Mücahid’den rivâyet edildiğine göre bu uğurda ilk sadaka veren ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile gizlice konuşan kişi, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dır. Rivâyet olunduğuna göre o bir yüzüğü sadaka olarak vermiştir.

el-Kuşeyrî ve başkalarının naklettiklerine göre Ali b. Ebî Tâlib söyle demiştir: Allah’ın Kitabında gereğince benden önce kimsenin amel etmediği ve benden sonra da kimsenin amel etmeyeceği bir âyet-i kerîme vardır. O âyet:

“Ey îman edenler! Peygambere gizli bir şey söyleyecek olursanız, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin” âyetidir. Bir dinarım vardı, onu sattım (bozdurdum). Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile gizlice bir şey konuşacak olursam, bir dirhem sadaka veriyordum. Bitinceye kadar bu böylece sürüp gitti. Sonra bu âyet, bir sonraki âyet olan: “Yoksa gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu?” âyeti ile nesholundu. İbn Abbâs da böyle demiştir; Allah bu âyeti bir sonraki âyet ile neshetmiştir.

İbn Ömer de dedi ki: Ali (radıyallahü anh)’ın üç hususiyeti vardı. Onlardan bir tanesi olsaydı, benim için kırmızı tüylü develere sahîb olmaktan daha sevimli idi: Fatıma ile evlenmiş olması, Hayber gününde ona sancağın verilmesi ve gizli konuşma âyeti.

“Bu sizin için” sadaka vermemekten

“daha hayırlıdır ve” masiyetlerden kalbleriniz için

“daha temizdir. Eğer” fakirleri kastediyor

“bulamazsanız, muhakkak ki Allah çok mağfiret ve rahmet edicidir.”

Mücadele 11

Ey iman edenler! Meclislerde size “Yer açın” denildiğinde yer açın ki Allah da size genişlik versin. Kalkın dendiğinde kalkın. Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Size «Meclislerde yer açın» denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size «Kalkın» denilince de kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler, toplantı yerlerinde size: “Yer açın” denildiğinde genişletin ki, Allah da size genişlik versin. “Kalkın” denildiğinde de kalkıverin ki, Allah sizden îman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Mecliste Oturulacak Yerlerin Tesbiti:

Yüce Allah, yahudilerin Hz. Peygambere Allah’ın selamlamadığı şekilde selam verdiklerini belirtip bundan dolayı onları kınadıktan sonra, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) He birlikte mecliste otururken güzel edeb takınmayı;

“Ey îman edenler, toplantı yerlerinde size: Yer açın denildiğinde genişletin ki…” âyeti ile güzel edeb takınmayı emretmektedir. Tâ ki mecliste onun yerini daraltmasınlar. Ayrıca müslümanlara biri diğerine mecliste yer açsın diye birbirlerine karşılıklı şefkat gösterip, onlarla kaynaşmayı da emretmektedir. Böylece Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediklerini işitebilsinler, onu görebilsinler.

Katade ve Mücahid dediler ki: Ashab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın meclisinde birbirleriyle yarışırlardı. Onlara birbirlerine yer genişletmeleri emrolundu. Bu açıklamayı ed-Dahhâk da yapmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Bundan kasıt savaşmak maksadıyla saf saf dizildiklerinde savaşmak üzere oturulan yerlerdir. el-Hasen ve Yezid b. Ebi Habib dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerle çarpıştığında savaşmak ve şehid olmak arzusu dolayısı ile herkes kendisini öncelediğinden birbirlerine yer açmıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Buna göre bu, yüce Allah’ın:

“…savaşa elverişli yerlere…” (Âl-i İmrân, 3/121) âyeti gibidir.

Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Suffe’de idi. Cuma günü yer nisbeten daralıyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da muhacir ile ensardan Bedir’e katılanlara özel ikramda bulunuyordu. Aralarında Sabit b. Kays b. Şemmâs’ın da bulunduğu Bedirlilerden bir grub geldiğinde, mecliste birtakım kimseler onlardan daha yakın oturmuş bulunuyorlardı. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın karşısında ayakta dikildiler, kendilerine yer açılmasını beklediler, ancak onlara yer açılmadı. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ağır gelince etrafında bulunan ve Bedir ehlinden olmayan kimselere. Bedir ehlinden olup ayakta duranlar sayısınca kişilere: “Ey filan kalk, sen ey filan kalk” demeye başladı. Bu da kaldırılanlara ağır geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzlerindeki ifadeden hoşlanmadıklarını anladı. Münafıklar ayıplamaya koyularak: Bunlara karşı insaflı davranmadı. Halbuki onlar peygamberlerine yakın oturmayı arzu ettiklerinden o yere erken gelip oturmuşlardı, diyerek ileri geri konuştular. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.

“Yer açın” lâfzı yer genişletin demektir.

Filan kişi meclisinde kardeşine yer açtı, açar, yer açmak” denilir. “Geniş bir ülke, yer” tabirleri de buradan gelmektedir. “Bu hususta senin için geniş bir hareket imkânı vardır” tabiri de böyledir. fiili; “Engelledi, engeller” fiiline (vezin bakımından) benzemektedir. “Mecliste yer açtı” demektir. Yer geniş oldu, genişledi, genişler” demek olup bu da -vezin itibariyle benzemektedir, “Geniş bir mekân” ifadesi de buradan gelmektedir.

2- Başkalarına Açılacak Yerler:

es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve Âsım; “Toplantı yerlerinde” diye okumuşlardır.

Katade, Davud, İbn Ebi Hind ve -ondan gelen farklı rivâyet olmakla birlikte- el-Hasen; Size birbirinize yer açın denildiğinde” diye okumuşlardır. Diğerleri ise: Toplantı yerinde yer açın” diye okumuşlardır.

“Toplantı yerleri” diye çoğul okuyanlar

“toplantı yerlerinde.., yer açın” âyetinin herbir kimsenin bir yerinin olduğuna işaret etmesinden dolayıdır. Bununla savaşın kastedilmesi halinde de durum böyledir. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mescidinin kastedilmiş olması da mümkündür. Çoğul gelmesi ise, her oturanın oturduğu ayrı bir yerinin oluşundan dolayıdır. Yine tekil olarak “oturma yeri” ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın oturduğu yerin kastedilmiş olması da mümkündür. Cins isim kabul edilerek tekil kıfızla çoğul kastedilmiş olması ihtimali de vardır. Arapların: “dinar ve dirhem çoğaldı” sözlerinde olduğu gibi.

Derim ki; Âyet-i kerîme hakkında sahih olan görüş, onun müslümanların hayır ve ecir kazanmak maksadı ile toplanıp biraraya geldikleri her toplantı yeri hakkında umumi olduğudur. Bu toplantı yeri ister savaş toplanma yeri, ister zikir, isterse de turna günü için oturma yeri olsun. Şüphesiz herkesin önce geldiği yerde oturma hakkı daha Önceliklidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir şeye başkasından daha önce erişecek olursa, o şeye kendisinin sahib olma hakkı daha çoktur.” Ebû Dâvûd, III, 177. Bununla birlikte yerini daraltıp yerinden çıkmasına sebep teşkil etmeyecek şekilde ve rahatsız olmayacak kadar da kardeşine yer genişletir.

Buhârî ve Müslim’in İbn Ömer’den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişi bir başkasını yerinden kaldırarak sonra kendisi orada oturmasın.” Müslim, IV, 1714; Buhâri, V. 2313. Yine ondan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kişinin yerinden kaldırılarak bir başkasının oraya oturmasını yasaklamıştır, fakat birbirinize yer açınız ve genişletiniz, Müslim, IV, 1714; Dârimî, II, 365; Müsned, II, 16; 22, 102. diye buyurmuştur.

İbn Ömer bir kimsenin yerinden kalkarak sonra da kendisinin onun yerine oturmaktan hoşlanmazdı. Buhârî’nin lâfzı bu şekildedir. Buhârî, V, 2313

3- Bir Kimse Kendisi Otursun Diye Başkasını Yerinden Kaldırmamalıdır:

Bir kişi mesciddeki bir yerde oturduktan sonra, bir başkasının gelip yerine otursun diye o kimseyi yerinden kaldırması câiz değildir. Çünkü Müslim, Ebû’z-Zübeyr’den, o Cabir’den onun da Peygamberden rivâyetine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sîzden herhangi bir kimse sakın cuma gününde kardeşini yerinden kaldırıp da sonra kendisi onun yerine gidip orada oturmasın. Fakat bu kimse: Yer açın, desin.” Müslim, IV, 1715.

Bir yerde bir kimse oturup da başkası onun yerinde otursun diye kalkacak okusa duruma bakılır, Eğer kalkıp gittiği yer, İmâmın sözünü işitmek bakımından birincisi gibi ise, böyle bir davranışta bulunmak o kimse için mekruh değildir. Eğer İmâmdan daha uzak bir yere düşüyorsa böyle bir davranış ona mekruh olur. Çünkü bu durumda kendi payını elden kaçsrmış olur.

4- Bir Kimse Diğerine, Erken Gidip Camide Kendisine Yer Tutmasını Söylerse:

Bir kimse bir diğerine camiye erkence gidip kendisine oturacak bir yer tutmasını emredecek olursa mekruh olmaz. Bu emri veren kişi geldiği takdirde o da yerinden kalkar. Çünkü rivâyet edildiğine göre İbn Şîrîn cuma gününde kendisine ait bir yerde oturmak üzere kölesini gönderiyor, kölesi de onun adına orada oturuyordu. Kendisi geldi mi kölesi onun için o yeri boşaltıyordu.

Buna göre bir kimse bir yaygı yahut bir seccade gönderip de mescidin belirli bir yerinde kendisi adına serilecek olursa… Bundan sonra asıl nüshada bir hnglı.ık bulunduğuna müstensih tarafından düşürülmüş bir tıottsı dikkat çekilmektedir.

5- Daha Önce Oturduğu Yere Tekrar Oturmak Üzere Geri Getirse:

Müslim’in rivâyetine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Sizden herhangi bir kimse kalkıp da -Ebû Avane’nin rivâyetinde: Kim meclisinden kalkıp da şeklindedir- sonra aynı yere geri dönerse o kimse orada oturmaya daha bir hak sahibidir.” Müslim, IV, İ7I5; Tirmizi, V, 89; Dârimi, II, 366; Ebû Dâvûd, IV, 264; İbn Mâce, II. 1224; Müsned, II, 263, 2H3, 342, JH9, AA1, 4itf 527, 537.

İlim adamlarımız dedi ki; Bu oturan kimsenin oradan kalkacağı vakte kadar oturduğu yerin özellikle kendisine ait olması gerektiğini kabul eden görüşün sahih olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü böyle bir kimse daha önce kalktığı yere gelip oturmağa, öncelikle hak sahibi olduğuna göre, kalkmadan önet o yerin kendisinin olması daha bir önceliklidir ve uygundur.

Bunun, mendubluk anlamı ile böyle olduğu da söylenmiştir. Çünkü böyle bir yer oturulmadan Önce de, sonra da hiçbir kimsenin mülkiyeli altında olan bir yer değildir. Ancak bu görüş tartışılır: Çünkü böyle bir yerin kimsenin mülkiyeti altında olmadığını kabul etmekle birlikte, o yerde oturmaktan maksadı sona erinceye kadar o yer o kişiye hastır, denilir. Böylelikle bu kimse oranın menfaatini mülkiyetine alır gibidir. Zira o yerde bir başkasının gelip onu oradan uzaklaştırması yasaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6- Başkasına Yer Açarak Genişlik Sağlayanların Mükâfatı:

“Allah da” kabirlerinizde, bir görüşe göre kalplerinizde

“size genişlik versin.” Bir diğer açıklamaya göre dünyada da, âhirette de size genişlik versin.

“Kalkın denildiğinde de kalkıverin” âyetindeki

“kalkın” ve

“kalkıverin” anlamındaki lâfızları Nâfi’, İbn Âmir ve Âsım şın harflerini ötreli okumuşlardır, diğerleri ise kesreli okumuşlardır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir, tıpkı:

“Tapan…lar” (el-A’râf, 7/138) âyeti ile:

“yükseltmekte oldukları” (el-Araf:, 7/137) âyetinde olduğu gibi.

Âyet: Namaz, cihad ve hayır İşlemek için kalkınız, demektir. Müfessirlerin çoğu bunu böyle açıklamışlardır.

Mücahid ve ed-Dahhak: Namaza seslenildiğinde namaz kılmak üzere kalkınız demektir diye açıklamışlardır. Şöyle ki; bazı kimseler namaza gitmekte işi ağırdan alınca bu âyet-i kerîme indi.

el-Hasen ve yine Mücahid şöyle demişlerdir: Savaşa kalkın, demektir. İbn Zeyd dedi ki: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın evindeki bir durum içindir. Herkes son yaptığı iş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte olmak olsun istiyordu. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in etrafından

“yer açın denildiğinde genişletin” çünkü onun birtakım ihtiyaçları vardır. Orada beklemeyin. Katade de şöyle demiştir: Yani sizler maruf olan bir işe çağırıldığınızda o çağrıyı kabul ediniz. Sahih olan da budur. Çünkü bu genel ve kapsamlı bir açıklamadır.

“Yükselmek” demektir: bu da: Yerin yüksekliği” tabirinden alınmıştır. “Yerinden bir parça yükseldi, yükselir” denilir. “Kocasına karşı yükselen (serkeşlik eden) bir kadın” demektir. Bunun aslı:den gelmekte olup, bu da “yüksekçe bir yer, tümsekçe bir yer” anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir.

7- Îman ve İlmin Fazileti:

“Allah sizden îman edenleri ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin.” Âhiretteki mükâfat ve sevab, dünyadaki şeref ve üstünlük itibariyle

“yükseltsin” demektir. Yüce Allah mü’mini mü’min olmayana göre, alimi de alim olmayana göre yükseltir. İbn Mes’ûd dedi ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede ilim adamlarını övmektedir. Kendilerine ilim verilenleri îman edip, ilim verilmeyen kimselerin üzerine

“dereceler ile” yükseltecektir, demektir. Bu da emrolunduklarını yerine getirdikleri takdirde dinlerinde onları derecelerle yükseltecek anlamındadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Zenginler, yün elbise giyinen kimselerin oturdukları yerlerde kendilerini sıkıştırmasından hoşlanmıyorlardı, O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın meclisine daha erken gitmekte yarışıyorlardı. Burada hitab onlaradır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında oturmak isteyen fakirlerden birisinden çekindiği için elbisesini toplayan zengin bir adam görünce şöyle buyurdu: “Ey filan kişi! Sen böyle yapmakla zenginliğinin ona bulaşmasından yahut fakirliğinin sana bulaşmasından mı korktun?” Aynı manada benzer lâfızlarla: Ebû Nuayın, Hilyetu’l-Evliyâ, VIII, 53.

Bu âyet-i kerimede Allah nezdinde yüksekliğin, ilim ve îman ile olduğunu, meclîslerin ön taraflarına erkence gidip oturmakla olmadığını açıklamaktadır.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah, kendilerine ilim verilenler ile Kur’ân’ı okuyanları kastetmiştir.

Yahya b. Yahya, Malik’ten şöyle dediğini rivâyet eder:

“Allah sizden îman edenleri” ashab-ı kiramı

“ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin.” Allah ilim sahibini ve hakkı isteyeni yükseltir.

Derim ki; Bu meselede ifadenin genel olması âyetin anlamı açısından daha uygundur. Yüce Allah mü’min kimseyi önce imanıyla yükseltir, ikinci olarak da ilmiyle yüceltir. Sahih'(-i Buhârî)de belirtildiğine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), Abdullah b. Abbas’ı diğer sahabilerin önüne geçiriyordu. Bu hususta ona bir şeyler söylenince diğerlerini de, İbn Abbâs’ı da çağırdı. Kendilerine yüce Allah’ın:

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde…” (en-Nasr, 110/1) âyetinin tefsirine dair soru sordu, onlar da sustular. İbn Abbâs şöyle dedi: Bu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ecelidir. Allah kendisine ecelini bildirdi, Ömer dedi ki: Ben de bunun hakkında senin bildiğinden başkasını bilmiyorum Buhârî, III, 1327, IV, 1563, lfill

Buhârî’de de Abdullah b. Abbas’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr (Medine’ye) gelip, kardeşinin oğlu olan el-Hurr b. Kays b. Hısn’a misafir oldu. el-Hurr, Ömer (radıyallahü anh)’ın kendisine yakınlaştırdığı kimselerdendi. Kurra (Kur’ân’ı bilenler) isler gene olsunlar, ister yaşlı olsunlar Ömer’in meclisinde oturanlar ve kendileriyle danıştığı kimselerdi… deyip, hadisin kalanını zikretmektedir. Buhârî, IV, 1702, VI, 2657; Beyhaki, es-Sünenu’t-Kübrâ, VIII, 161 Bu hadis daha önce el-A’râf Sûresi’-nin sonlarında (7/199. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in Sahih’indekî rivâyete göre Nâfi’ b. Abdu’l-Hâris, Usfan’da Ömer (radıyallahü anh) İle karşılaşmış, -Ömer onu Mekke’ye vali olarak tayin ederdi.- Ona: Sen vadideki ahalinin başına kimi tayin ettin deyince, Nafi’: İbn Ebzâ’yı dedi. Ömer: İbn Ebza da kim? diye sorunca, o da: Bizim âzadlı kölelerimizden bir âzâdlı dedi. Ömer: Sen onlara bir âzâdlı köleyi mi vekil bıraktın? deyince, o şöyle dedi: Bu şahıs Allah’ın Kitabını okuyan (bilen) birisidir. O feraizi de biliyor. Ömer şöyle dedi: Gerçek şu ki Peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Şüphesiz Allah bu kitab sayesinde birtakım kimseleri yükseltir ve ondan dolayı da birtakım kimseleri alçaltır.” Müslim, I, 559; Dârimî, II, 536, İbn Mâce, I, 79 Bu husus daha önce kitabın baş taraflarında Ayrıca el-Ahzâb, 33/57. âyet 3. başlığın sonunda da geçmişti. (Kur’ân-ı Kerîm’in faziletlerine dair vârid olmuş rivâyetler bahsinde) geçmişti.

Yine ilmin ve ilim adamlarının faziletine dair bu kitabın birkaç yerinde açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir; “Alim ile abid arasında yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe hızlı koşan, zayıf, asil adamın koşusu ile yetmiş yıllık bir mesafedir.” Deylemî, Firdevs, III, 121.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir; “Âlimin âbide olan üstünlüğü ondördündeki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” Dârimî, I, 110; İbn Mâce, 1, 12. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde üç tür insan şefaat edecektir. Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler.” İbn. Mâce, II, 1443; Beyhaki, Şuabu’l-Îman, II, 11.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın tanıklığı ile peygamberlik ile şehadet arasında orta bir yerde bulunan bir mevki ne kadar da büyüktür.!

İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Süleyman (aleyhisselâm) ilim, mal ve hükümdarlıktan birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da ilmi seçince ona onunla birlikte hem mal, hem de hükümdarlık verildi.

Mücadele 10

Gizli konuşma, iman edenleri üzmek için şeytandandır. Fakat Allah’ın izni olmadan onlara hiçbir zarar veremez. Müminler yalnızca Allah’a güvensinler.

Diyanet Vakfı
Gizli konuşmalar şeytandandır. Bu, iman edenleri üzmek içindir. Oysa şeytan, Allahın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler Allaha dayanıp güvensinler.

Kurtubi Tefsiri
Fısıltı ancak şeytandandır. Îman edenleri kederlendirmek içindir. Halbuki Allah’ın izni ile olmadıkça bu, onlara hiçbir zarar vermez. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Fısıldaşmanın Kaynağı:

“Fısıltı ancak şeytandandır.” Şeytanın süslemesinden ileri gelir,

“Îman edenleri kederlendirmek içindir.” Çünkü müslümanların seriyyelerde zarar gördükleri kanaatine sahib olmuşlardı. Yahutta onlar (yani münafıklar) müslümanlara tuzak kurmak için toplantı yapıyorlardı. Kimi zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile fısıl daşıyorlar, müslümanlar da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nezdinde kendilerini küçük düşürmeye çalıştıklarını sanıyorlardı.

“Halbuki Allah’ın izni” yani meşîeti, bir açıklamaya göre ilmi, İbn Abbâs’tan rivâyete göre de emri

“İle olmadıkça bu” fısıldaşma

“onlara hiçbir zarar vermez. O halde mü’minler, yanlız Allah’a tevekkül etsinler.” İşlerini yanlız Ona havale etsinler. Bütün durumlarını ve hallerini O’nun yardımına bıraksınlar. Şeytandan ve her türlü kötülükten O’na sığınsınlar. Çünkü kulu sınamak ve denemek maksadı ile vesveselerle şeytanı (kulunun üzerine) salan O’dur. Dilerse şeytanın tasallutunu ondan elbetteki uzak tutar.

2- Fısıldaşmanın Mahiyeti ve Yasaklanıştndaki Hikmet:

Buhârî ile Müslim’de İbn Ömer’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Üç kişi olduğu takdirde biri dışarıda tutularak iki kişi birbiriyle fısıldaşmasın.” Müslim, IV, 1717; Tirmizi, V, 128; İbn Mâce, t, 1241, Muvatta’; II, 988, 989; Müsned, II, 9, 32, 73, 79.

Abdullah b. Mesud’dan dedi ki; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Üç kişi olduğunuz takdirde sair insanlarla karışıncaya kadar birisi dışarıda tutularak iki kişi kendi arasında -onu kederlendirmesinler diye- fısıtdaşmasınlar. ” Buhari, V, 2319; Müslim, IV, 1718; Tirmizi. V, ]2S; Dârimi, II, 367; İbn Mâce, II, 12-41; Müsned, 1, 376, 431, 460.

BU Hadîs-i şerîf fısıldanmanın yasak olduğu nihai sınırı açıklamaktadır. Bu da üçüncü kişinin -İbn Ömer’in yaptığı gibi- kendisiyle konuşacak bir kimse bulmasıdır. Şöyle ki İbn Ömer bir kişi ile konuşurken bir diğeri onunla fısıldagmak isteği ile yanına geldi. Dördüncü bir kişiyi yanına çağırmadıkça onunla fısıldaşmadı. Ona ve birincisine: Siz bir kenara çekiliniz, dedikten sonra özel olarak konuşmak isteyen adam ile sessizce konuşmaya başladı. Bunu Mâlik, Muvatta’’da rivâyet etmiş bulunmaktadır. Muvatta’’, II, 9S8; İbn Hitıbân, Sahih, II, 344.

Aynı şekilde bu hadiste “onu kederlendirmemek için” âyeti ile bunun gerekçesine de dikkat çekilmektedir. Yani o kişinin kalbine üzülmesine sebep teşkil edecek düşünceler gelebilir. Bu da içinden yapılan bu gizli konuşmanın kendisinin hoşuna gitmeyecek, kendisi hakkında olduğunu yahutta onların bu konuşmalarına kendisini de katmaya onu ehil görmedikleri için böyle konuştuklarını ya da buna benzer şeytanın telkin ya da nefsin vesveseleri insanın hatırına gelmesidir. Bütün bunlar ise kimsenin tek başına kalmasından dolayı ortaya çıkar. Eğer beraberinde bir başka kişi bulunacak olursa, bunlardan yana emin olur. Buna göre bu hususta bütün sayılar arasında fark gözetilmez. Dolayısıyla dört kişi bir kişiyi dışarda bırakarak, on ya da mesela bin kişi birisini dışarda bırakarak özel konuşmazlar. Çünkü böyle bir husus (yasaklamayı gerektiren husus) onun hakkında gerekçe olarak varlığını sürdürmektedir. Özellikle üç kişinin sözkonusu edilmesi ise bu anlamda bu işin gerçekleşebileceği en az sayının onlar olmasıdır. Hadisin zahiri bütün zaman ve halleri kapsar, İbn Ömer, Malik ve Cumhûr’un kanaati de budur. Fısıldanılan konu ister bir mendub, ister mubah, isterse de vacib olsun farkutmez. Çünkü onun sebebiyle üzüntü ve keder ortaya çıkar. Bazıları da bunun İslâmın ilk dönemlerinde böyle olduğu kanaatindedirler. Çünkü bu münafıkların halinden görülen bir şeydi. Münafıklar mü’minleri dışarıda tutarak birbirleriyle fısıldamıyorlardı. İslam yayılınca bu da ortadan kalktı.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Böyle bir yasak kişinin karşıda kinden emin olmadığı yerlerdeki yolculuk haline özeldir. İkamet halinde ve insanların bulunduğu yerde ise bunun mahzuru yoktur. Çünkü böyle bir yerde kişi kendisine yardım edecekleri bulur. Halbuki yolculuk halinde böyle değildir. Yolculukta kişinin suikaste uğraması ve buna karşılık kendisine yardım edecek kimsenin bulunmaması ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mücadele 9

Ey iman edenler! Gizli konuştuğunuzda günah, düşmanlık ve elçiye isyan ile konuşmayın. Birr ve takvâ ile konuşun. Toplanacağınız Allah’tan korkun.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Peygambere karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvayı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allahtan korkun.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Birbirinizle fısıldattığınız zaman günah, düşmanlık ve Peygambere isyan ile fısıldaşmayın. İyiliği ve takvayı fısıldasın ve ancak huzurunda haşrolacağınız Allah’tan korkun.

“Ey Îman edenler! Birbirinizle fısıldattığınız zaman” âyeti mü’minler için bir yasak ifade etmektedir. Yani onlar kendi aralarında münafıkların ve yahudilerin yaptıkları gibi yapıyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah:

“Ey îman edenler! Birbirinizle fısıldattığınız zaman” birbirinizle gizli konuştuğunuzda

“…fısıldaşmayın” diye buyurdu, “Fısıldanmayın” şeklindeki okuyuş, genelin okuyuş şeklidir. Ancak Yahya b. Vessâb, Âsım ve Yakub’dan rivâyetle Ruveys: şeklinde den gelen bir nehy olarak okumuşlardır. (Birbirinizle gizli konuşmayın, demektir.)

“Günah, düşmanlık ve Peygambere İsyan ile fısılaşmayın. İyiliği” itaati

“ve takvayı” yani Allah’ın yasakladığı şeylerden iffetli davranarak uzak kalmayı

“fısıldasın.”

Âyetin münafıklara hitab olduğu da söylenmiştir. Ey îman ettiklerini iddia edenler… demektir. Âyetin, ey Mûsa’ya îman edenler… demek olduğu da söylenmiştir.

“Ve ancak huzurunda haşrolacağınız” âhirette huzurunda bir araya getirileceğiniz

“Allah’tan korkun!”

Mücadele 8

Gizli konuşmaktan men edilenleri görmedin mi? Sonra yine yasaklandıkları şeye dönerler, günah, düşmanlık ve elçiye isyan üzerine fısıldaşırlar. Sana geldiklerinde Allah’ın selamlamadığı şekilde seni selamlarlar ve içlerinden, “Söylediklerimiz yüzünden Allah bizi neden azaplandırmıyor?” derler. Onlara cehennem yeter. Oraya gireceklerdir. Ne kötü bir dönüş yeridir!

Diyanet Vakfı
Gizli konuşmaktan menedildikten sonra yine o yasaklananı yapmaya kalkışarak günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin mi? Onlar sana geldikleri zaman seni, Allahın selamlamadığı bir şekilde selamlıyorlar. Kendi içlerinden de: Bu söylediklerimiz yüzünden Allahın bize azap etmesi gerekmez miydi? derler. Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir. Ne kötü dönüş yeridir orası!

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine fısıldanmak yasaklandıktan sonra yine kendilerine yasaklanan şeylere dönen, günahı, düşmanlığı ve Peygambere isyanı fısıldanmakta olan kimseleri görmedin mi? Onlar sana geldiklerinde Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlar ve kendi aralarında derler ki: “Söylediğimiz sebebi ile Allah bize azâb etmeli değil mi?” Cehennem yeter onlara. Oraya girecekler. O ne kötü dönüş yeridir!

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Ayetin Nüzul Sebebi ve Fısıldaşmaları Yasaklanışı:

“Kendilerine fısıldanmak yasaklandıktan sonra… kimseleri görmedin mi” âyeti hakkında şöyle denilmiştir: Bu, az önce de kaydettiğimiz gibi yahudilerle münafıklar hakkındadır. Müslümanlar hakkında olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu kendi aralarında fısıtdaşarak giziice konuşan ve bu arada mü’minlere bakan ve birbirlerine göz kırpan yabudilerle, münafıklar hakkında inmiştir.

Mü’minler de şöyle diyorlardı: Bunlara bizim kardeşlerimiz ve yakın akrabalarımız olan muhacir ve ensardan bazılarının öldürüldüklerine yahut başlarına gelen bir musibet veya bozgunlarına dair bir haber ulaşmış olmalıdır. Bu da onların hoşuna gitmiyor, onları rahatsız ediyordu. Bunun neticesinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şikâyetleri çoğaldı. Yüce Allah da onların fısıldaşmalarını yasakladı. Fakat bu işten vazgeçmeyince âyet-i kerîme nazil oldu.

Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yahudiler arasında bir antlaşma vardı. Mü’minlerden bir kimse onlara uğradı mı kendi aralarında -o mü’min kişi kötü bir takım zanlara kapılıncaya kadar- gizlice konuşuyorlardı. Bu sefer o da yoluna gitmekten vazgeçiyor, geri dönüyordu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara böyle yapmamalarını söyledi ise de onlar vazgeçmeyince bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Abdurahman b. Zeyd b. Eslem dedi ki: Bir kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geliyor, ondan bir ihtiyacını karşılamasını istiyor, onunla birlikte konuşuyordu. O dönemde oralarda savaş vardı. Böylelikle onu görenler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaş, bir musibet yahut önemli bir iş hakkında konuştuğunu zannediyor, bundan dolayı da korkuya kapılıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

2- Fısıldaşmanın Yasaklanışı ve Riyakârlık:

Ebû Said el-Hudrî rivâyetle şöyle demektedir Bir gece konuşurken Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza çıkageldi ve dedi ki: “Bu fısıl daşma ne oluyor? Fısıldaşmak size yasaklanmadı mı?” Bizler Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a tevbe ettik. Biz Mesih -Deccal’i kastediyor-‘den korkumuz dolayısıyla onu sözkonusu ediyorduk. Peygamber şöyle buyurdu; “Size bence ondan daha da korkunç olanı haber vereyim mi?” Biz; Ver ey Allah’ın Rasûlü dedik, şöyle buyurdu: “(Bu) gizli şirktir. Kişinin, bir başkası burdadır ve kendisini görüyor diye kalkıp amelde bulunmasıdır.” Bunu el-Maverdî zikretmektedir Müsned, 01, 30; İbn Mâce, II, 1406 -çok az lafzi farklarla-

Hamza, Halef ve Yakub’dan Ruveys

“fısıldanmakta olan kimseler” anlamındaki âyeti; diye, vezninde okumuşlardır. Bu Abdullah (b. Mesud) ve arkadaşlarının kıraatidir. Diğerleri ise,

“Fısıldanmakta olan kimseler” diye; vezninde okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim yüce Allah’ın:

“Birbirinizle fısıldaştığınız zaman” (9- âyet) ile

“fısıldaşmayın” (9. âyet) buyrukları dolayısı ile bu okuyuşu tercih etmişlerdir.

Nehhas dedi ki: Sîbeveyh; ile vezinlerinin aynı anlamda kullanılabildiklerini de nakletmektedir. “Davalaştılar” anlamındaki ile “çarpıştılar, savaştılar” anlamındaki, ile fiillerinde olduğu gibi. Buna göre bu iki okuyuş şekli de aynı anlamdadır.

“Günahı, düşmanlığı” âyetinin anlamı yalan ve zulmü demektir. “Peygambere isyanı ona muhalefeti…” anlamındadır, ed-Dahhak, Mücahid ve Humeyet ise çoğul olarak: “Muhalefetleri…” diye okumuşlardır.

3- Zımmilerin Selam Vermeleri ve Selâmlarının Alınması:

“Onlar sana geldiklerinde Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlarlar” âyeti ile yahudilerin kastedildiği hususunda, bu hususta rivâyet nakledenler arasında görüş ayrılığı yoktur. Yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: “es-Sâmu aleyke: Ölüm sana olsun” derlerdi. Onlar bu sözleriyle zahiren selam söylediklerini ifade ediyorlar, fakat içten içe ölümü kastediyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: -Bir rivâyete göre- “Aleyküm: (hayır) sizin üzerinize” diye; bir diğer rivâyete göre ise: “Ve aleyküm: Sizin de üzerinize olsun’: diye cevab verirmiş.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyetin anlaşılması müşkildir. Onlar şöyle diyorlardı: Eğer Muhammed bir peygamber olsaydı, yüce Allah bizim ona hakaret edip onu küçümsememize rağmen bize mühlet vermemesi gerekirdi. Halbuki onlar yüce yaratıcının son derece Halim (bağışlayıcı, azâbı erteleyici) olduğunu kendisine dahi dil uzatanları azablandırmakta acele etmediğini bilmiyorlardı. Ya Peygamberine dil uzatanların durumu ne olsun?

Sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan daha çok eziyetlere sabreden hiçbir kimse yoktur. Müşrikler O’nun eşinin ve çocuğunun olduğunu iddia ederlerken O onlara afiyet veriyor, onları rızıklandırıyor.” Buhârî, VI, 2687; Müslim, IV, 2160; Müsned, IV, 405. Yüce Allah, onların sırlarını açığa çıkarmak, gizlediklerini ortaya koyup onları rezil etmek ve Rasûlüne de mucize olmak üzere bu buyrukları indirdi.

Katade’den, onun da Enes’ten rivâyetine göre bir yahudi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve ashabının yanına gelerek: es-Sâmu aleyküm dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun söylediğine karşılık verdikten sonra: “Bunun ne söylediğinin farkında mısınız?” diye sordu. Onlar: Allah ve Rasûlü en iyi bilir, dediler. Peygamber: “O böyle dedi. Haydi onu bana geri çağırınız” diye buyurdu. Onu geri getirdiler. Peygamber: “Sen es-samu aleyküm dedin (öyle mi)?” diye buyurdu. O da Evet dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Kitab ehli size selam verdikleri takdirde siz de: Senin dediğin senin üzerine olsun, deyiniz.” Bunun üzerine yüce Allah:

“Onlar sana geldiklerinde Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlarlar” âyetini indirdi. Tırmızi, V, 407; Müsned, III, 192, 214; -az farkla-. Derim ki: Tirmizî bu hadisi rivâyet etmiş, olup, bu hasen, sahih bir hadistir demiştir.

Âişe’den de şöyle dediği sabit olmuştur: Yahudilerden birtakım kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Ebû’l-Kasım es-sâmu aleyke dediler. Ben: es-sâmu aleyküm ve Allah size yapacağını yapsın, nitekim yapmıştır, dedim. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Konuşma ey Âişe! Şüphesiz Allah çirkin sözü söylemeyi de, çirkin söze çirkin sözle karşılık vermeyi de sevmez.” Ben Ey Allah’ın Rasûlü, onun ne söylediğini görmüyor musun? dedim. O: “Benim onların söylediklerini aynen karşılık olarak onlara söylediğimi ve: Ve aleyküm dediğimi görmüyor musun?” diye buyurdu. Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, VI, 103; Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyl, I, 304. Bunun üzerine şu;

“Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlarlar” âyeti nazil oldu. Yani Allah sana selam vermişken, onlar: es-samu aleyke derler. “Sâm” ise ölüm demektir. Bu hadisi bu manasıyla Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir.

Buhârî ile Müslim’de Enes b. Malik (radıyallahü anh)’ın rivâyet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kitab ehli size selâm verdikleri vakit siz de: Ve aleyküm deyiniz.” Buhârî, V, 2309, VI, 2536; Müslim, IV, 1705; Ebû Dâvûd, tV, 353; İbn Mâce, II, 1219; Müsned, III, 99, 115, 210, 218, 262.

Rivâyet böylece “vav”lı olarak “ve aleyküm” şeklindedir. Bu hususta ilim adamları açıklamalarda bulunmuşlardır. Çünkü “atıf vav’ı” hükümde ortak kılmayı gerektirmektedir. Bunun gereği olarak onların bize beddua ederek ölümü istedikleri bu sözün kapsamına da girmemiz gerekmektedir. Yahutta bu “Seâmet; yani dinimizden usanmak” anlamına gelir. Nitekim: “Usandı, usanır, usanmak” denilir.

Bazıları buradaki “vav” şairin şu mısraında olduğu gibi fazladan zikredilmiştir diye açıklamışlardır;

“Biz kabilenin evlerinin bulunduğu yeri geçip de vardığımızda.”

Burada “vav’ı fazladan getirmiş bulunmaktadır.

Bazıları da buradaki “vav” istinaf (ifade başlangıcı) içindir, sanki ve’s-sâmu akyküm demiş gibidir. Bazıları da: Bu atıf olmak üzere gelmiştir, bunun bize zararı yoktur. Çünkü bizim onlara bedduamız kabul olunur, ama onların bize bedduaları kabul olunmaz.

ez-Zübeyr’in rivâyetine göre o Cabir b. Abdullah’ı şöyle derken dinlemiştir: Yahudilerden birtakım kimseler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a selam vererek: es-Sâmu aleyke ya Ebe’l-Kasım dediler. Peygamber de: “Ve aleyküm” diye buyurdu. Âişe kızmış olarak: Onların söylediklerini duymadın mı? deyince, Peygamber şöyle buyurdu: “Evet, duydum. Ben de onlara karşılık verdim. Şüphesiz ki bizim onlara bedduamız kabul olunur, fakat onların bize bedduaları kabul olunmaz.” Bunu da Müslim rivâyet etmiştir Müslim, IV, 1707; Müsned, III, 383

“Vav”lı rivâyet hem mana itibariyle daha güzeldir hem “vav” ile gelen rivâyet daha sahih ve daha meşhurdur.

Zimmet ehlinin verdiği selamının alınmasının hükmünün müslümanların selâmını almak gibi vacib olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs, en-Nehaî ve Katade -bu husustaki emir dolayısıyla- vacib olduğu kanaatindedir.

Malik de Eşheb ve İbn Vehb’in kendisinden yaptıkları rivâyete göre bunun vacib olmadığı kanaatini benimsemiştir. Ona göre şayet cevab verilecek olursa: Aleyke, denilir.

İbn Tavus’un tercihiğine göre ise onlara karşılık verilirken: “Alâke es-selamu” yani selam senden yükseğe çıkmıştır denilir. Mezhebimize mensub bazıları da şunu tercih etmişlerdir; “Sin” harfi kesreli olarak “es-silamu” denilir ki bu da taşlar demektir.

Malik’in görüşü sünnete uymak bakımından daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mesrûk’un rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir grub yahudi gelerek: es-Samu aleyke ya Ebe’l-Kasım dediler. O da: “Ve aleyküm” dedi. Âişe: Ben de hayır es-sam ve ez-zam üzerinize olsun dedim. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Sen çirkin söz söyleyen bir kişi olma!” Âişe dedi ki: Onların ne söylediklerini duymadın mı? Peygamber: “Onların söylediklerini ben de onlara geri çevirip “ve aleyküm” demedin mi?” diye buyurdu. Bir rivâyette de şöyle buyurdu: Âişe onların ne söylediklerini farketti ve Peygamber tebessüm etti. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Böyle deme ey Âişe! Çünkü yüce Allah çirkin söz söylemeyi ve çirkin söz söylemeye kalkışmayı sevmez.” Ayrıca şunu da ilave etmektedir Bunun üzerine şanı yüce Allah:

“Onlar sana geldiklerinde Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlarlar” âyetlerini âyetin sonuna kadar indirdi. Müslim, IV, 1706; Müsned, VI, 229.

Hadiste geçen “es-samu” ile birlikte zikredilen “ez-zâmu” kelimesi kusur ve ayıb demektir. Nitekim meselde: “Kusursuz güzel olmaz” denilir. Bu hemzeli de söylenir, hemzesiz de söylenir. Mesela: “Onu ayıpladı, ayıplar” denilir. İsm-i mef’ûlü hemzeli olarak; …diye gelir. Yüce Allah’ın:

“Küçültülmüş, kınanmış ve kovulmuş olarak” (el-A’raf, 17/18) âyeti da buradan gelmektedir.

Hemzesiz olarak: diye de kullanılır.

“Ve kendi aralarında derler ki: Söylediğimiz sebebi İle Allah bize azâb etmeli değil mi?” Yani onlar: Şayet Muhammed bir peygamber olsaydı, Allah bu söylediklerimiz sebebiyle mutlaka bizi azâb ederdi. Allah niye bize azâb etmiyor?

Bir başka açıklamaya göre onlar şöyle dediler: O bize karşılık vererek: “Ve aleykumü’s-sâm” diyor. Sâm ise ölümdür. Şayet peygamber olsaydı, onun hakkımızdaki bedduası kabul olunur ve biz de ölürdük. Bu onların hayretlerini gerektiren bir konu idi. Çünkü onlar kitab ehli idiler ve peygamberlerin kızdırılabileceğini biliyorlar, buna karşılık niçin peygamberi kızdıranlara azâbın acilen verilmediğini anlayamıyorlardı.

Yarın görecekleri bir ceza olarak “Cehennem yeter onlara!”

“O ne kötü dönüş yeridir!”

Mücadele 7

Göklerde ve yerde olanı Allah’ın bildiğini görmedin mi? Üç kişi gizlice konuşsa, mutlaka dördüncüsü O’dur; beş kişi olsa, altıncısı O’dur. Ondan az ya da çok olsa da, nerede olsalar O onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını onlara haber verir. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde olanları Allahın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka Odur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka Odur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi ki Allah, gökte ve yerde olan herşeyi muhakkak bilir. Üç kişi fısıldaşmayıversîn, muhakkak O onların dördüncüleridir. Beş kişi olmayıversinler, mutlaka O onların altıncılarıdır. İster bundan daha az veya daha çok olsunlar. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet gününde kendilerine yaptıklarını haber verir. Gerçekten Allah herşeyi çok iyi bilendir.

“Görmedin mi ki Allah gökte ve yerde olan herşeyi muhakkak bilir.”

Gizli ve açık hiçbir şey Ona gizli kalmaz.

“Üç kişi fısıldaşmayıversin” âyetindeki: lâfzı genel olarak “ye” ile okunmuştur. Buna sebeb, ikisi (fiil ile fail) arasında bir başka lâfzın bulunmasıdır. Ebû Cafer b. el-Ka’kâ’, el-A’rec, Ebû Hayve ve Îsa ise (daha önce geçmiş bulunan “görmedin mi ki” anlamındaki) fiilin müennes oluşu dolayısıyla te ile; diye okumuşlardır.

“Fısıldaşmak” gizlice konuşmak demektir. Bu mastar olup, mastar bazan sıfat olarak da kullanılabilir. O bakımdan: “Fısıldaşan topluluk”, denilirken, aralarında fısıltı bulunan kimseler demektir. Yüce Allah’ın:

“Onlar gizlice konuşurlarken” (el-İsra, 17/47) âyetin da bu şekilde kullanılmıştır.

“Üç” lâfzı,

“Fısıltı” lâfzının ona izafe edilmesi dolayısıyla cer ile gelmiştir.

el-Ferrâ” da

“üç” lâfzının

“fısıltı” lâfzının sıfatı olduğunu ve bundan ötürü cer ile geldiğini söylemiştir. Bununla birlikte

“fısıltı” lâfzını ona izafe etmek de mümkündür. Eğer mukadder bir fiil ile nasbedilecek olursa bu da mümkündür. Nitekim bu İbn Ebi Able’nin kıraatidir. O hem bu lâfzı, hem de:

“Beş” lâfzını nasb ile hal olarak ve; “Fısıldaşırlar” fiilinin takdiri ile okumuşlardır. Bu fiilin takdirine sebeb ise “fısıltı” anlamındaki lâfzın ona delâlet etmesidir. Bu açıklamayı ez-Zemahşerî yapmıştır,

“Üç” anlamındaki lâfzın

“fısıltı” anlamındaki lâfzın konumundan bedel olarak ref ile okunması da caizdir.

Diğer taraftan herbir sirâr (gizli konuşmak) bir necvâ (fısıldaşmak)dır denildiği gibi, şöyle de açıklanmıştır: Necvâ; üç kişinin kendi aralarında yalnızlık halinde bir şeyi gizlemeleri ve bunu kendi aralarında fısıltı halinde söylemeleridir, Sirâr; iki kişi arasındaki fısıldaşmadır, denilmiştir.

“Muhakkak O, onların dördüncüleridir.” Onların neyi fısıldattıklarını bilir ve işitir. Buna âyetin “Allah’ın herşeyi bildiğini” belirtmekle başlaması ve yine âyetin “Allah’ın herşeyi bilen” olduğunun belirtilmekle sona etmesi delâlet etmektedir.

“Necvâ: Fısıldaşmak” lâfzının: “Yerin tümsekçe olan kısımları” lâfzından geldiği söylenmiştir. Birbirleriyle bu şekilde fısıldaşan iki kişi kendi sırlarını, kendi aralarında gizlice fısıldaşırlar. Onların bu hali de kendisine bitişik olan yerlere göre yerin nisbeten yüksek olan kısmının âdeta yalnız başına kalmasına benzer. Âyetin anlamı da şudur: Yüce Allah’ın işitmesi herbir sözü kuşatır. Yüce Allah, kendisine zihâr yapan kocası hakkında tartışan kadının sözlerini dahi İşitmiştir,

“İster bundan daha az veya daha çok olsunlar” âyetinde (lâ harflerinden sonra gelen isimlen) Sellâm, Yakub, Ebû’l-Âl-iyye, Nasr ve Îsa: lâfzının girmesinden önceki: “Fısıltı” lâfzının mahalline atf ile ref ile okumuşlardır. Çünkü bunun takdiri “Fısıltı(sı) olmayıversin” şeklindedir. “Üç” Merhum Kurtubî, buradaki ibareleri ez-Zemahşeri’nin el-Keşşâf, II, 441’den nakletmektedir. Burada açıklanan lâfzın “üç” anlamındaki ‘ selâse^ değil, “ekser: daha çok” lâfzıdır. Zaten âyetin nazmı da, -üç: sdSse1’ lâfzı daha önce geçtiğinden- burada “_ekser; daha çok” lâfzına dair açıklamalarda bulunmayı gerektirmektedir. Ayrıca lık. Âlûsî, Râhu’l-Meâm, XXVII, 25; Huseyn el-Hemedânî, el-Ferid, IV, 441. lâfzının:

“Daha az” lâfzının mahalline göre merfu olması da mümkündür. Nitekim: “Lâ havle ve lâ kuvvetun illa billah” denilirken “havi” lâfzının fetha, “kuvvet” lâfzının ref ile okunması da böyledir. Mübtedâ olarak her ikisinin merfu okunması da caizdir. Tıpkı: “Lâ havlun ve lâ kuvvetun illa billah” demek gibi. Bu hususa daif açıklamalar yeteri kadarıyla daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/254. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, ez-Zühri ve İkrime (“daha çok” anlamındaki lâfzı “peltek se” harfi yerine) “be” harfi ile “daha büyük” diye okumuşlardır. Ancak bu genel olarak “(peltek) se” ile ve “re” harfi lâfza göre üstün olarak okumuşlardır ki cer konumundadır.

el-Ferrâ” yüce Allah’ın:

“Üç kişi fısıldaşmayıversin, muhakkak O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmayıversinler, mutlaka O, onların altıncılarıdır” âyeti hakkında şunları söylemektedir: Anlaşılan mana ve sayı, maksat değildir. Çünkü yüce Allah az ya da çok olsun bütün sayıdaki şahıslarla birlikte olduğunu en iyi bilendir. Onların gizli olsun, açık olsun söyledikleri herşeyi bilir, hiçbir şey O’na saklı kalmaz. Bundan dolayı yüce Allah birtakım sayıları sözkonusu etmeyip bazı sayılan sözkonusu etmekle yetinmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar nerede olurlarsa olsunlar, yüce Allah da bir yerden başka bir yere geçmek yahut intikal etmek sözkonusu olmaksızın onlarla beraberdir. Bu âyet, gizlice birtakım işler çevirmiş bir münafık topluluk hakkında inmiştir. Yüce Allah da bu âyeti ile bunların kendisine gizii kalmadığını bildirmektedir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Katade ve Mücahid de: Yahudiler hakkında inmiştir, demişlerdir.

“Sonra kıyâmet gününde kendilerine” iyi ya da kötü olsun

“yaptıklarını haber verir” bildirir,

“Gerçekten Allah herşeyi çok iyi bilendir.”

Mücadele 6

O gün Allah hepsini diriltecek ve onlara yaptıklarını haber verecektir. Allah onları sayıp dökmüştür, onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir.

Diyanet Vakfı
O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, hepsini dirilteceği gün, ne yaptıklarını onlara haber verecektir. Allah onu bir bir saymış, onlarsa onu unutmuşlardı. Allah herşeye şahit olandır.

“Allah’ın hepsini” erkek, kadın hepsini kabirlerinden aynı halde

“dirilteceği gün” dünyada iken

“ne yaptıklarını onlara haber verecektir” bildirecektir..

“Gün” lâfzı

“alçaltıcı bir azâb” ile nasbedilmiştir. Yahutta o günün büyüklüğünü anlatmak üzere “hatırla ki” takdirindeki bir fiil ile nasbedilmiştir.

“Allah onu” kendileri hakkında amel defterlerinde

“bir bir saymış, onlarsa onu unutmuşlardı.” Ta ki bu yaptıklarını amel defterlerinde kendilerine hatırlatmcaya kadar. Bu onlara karşı getirilecek olan delilin daha kesin ve ileri bir delil olması içindir.

“Allah herşeye şahit olandır.” Herşeye muttalidir. Herşeyi görür, hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Mücadele 5

Allah’a ve elçisine karşı gelenler, kendilerinden öncekiler gibi rezil edildiler. Biz açık ayetler indirdik. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Allaha ve Resulüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Biz apaçık ayetler indirmişizdir. Kafirler için küçük düşürücü bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki Allah ve Rasûlü ile sınır yarışına kalkanlar kendilerinden öncekilerin helâk, hor ve hakir edildikleri gibi, hor ve hakir edildiler. Halbuki gerçekten apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler İçin alçaltıcı bir azâb vardır.

Yüce Allah, hududunu aşmayıp, orada duran mü’minleri sözkonusu ettikten sonra;

“Muhakkak ki Allah ve Rasûlü ile sınır yarışına kalkanlar…” âyeti ile Allah’ın hududlarını aşma yarışına kalkıp onlara aykırı hareket edenleri sözkonusu etmektedir,

Sınır yarışına kalkışmak, sınırlarda düşmanlık ve muhalefet etmek” demektir. Bu (bu anlamıyla) yüce Allah’ın:

“Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmeleridir.” (el-Enfal, 8/13) âyetine benzemektedir.

“Muhakkak ki Allah… ile sınır yarışına kalkanlar” Allah’ın dostlarıyla, velileriyle sınır yarışına kalkışanlar demektir. Nitekim haberde: “Kim benim bir dostumu küçük düşürecek olursa, Bana karşı savaş ilan etmiş demektir. ” Taberânî, Evsat, I, 192. diye buyurulmuştur.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Sınır yarışına kalkışmak” senin karşındakinin sınırına muhalif olan bir sınırda bulunmandır. Bunun asıl anlamı engel olmak, karşı çıkmak demektir. “Hadid: Demir” de buradan gelmektedir. Kapıcıya “el-haddâd” denilmesi de buradandır.

“(……..)- Helâk, hor ve hakir edildiler” âyeti hakkında Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş: Helâk edildiler. Katade: Kendilerinden öncekiler hor kılındıkları gibi, onlar da hor kılındılar diye açıklamalardır. İbn Zeyd: Azaba uğratıldılar, es-Süddî lanet olundular, diye açıklamışlardır.

el-Ferrâ” dedi ki: Hendek günü bunlar öfkelendirildiler. Bedir günü diye de açıklanmıştır. Maksat müşriklerdir, münafıklar oldukları da söylenmiştir.

“Kendilerinden öncekilerin helâk, hor ve hakir edildikleri gibi” âyetindeki

“hor ve hakir edildikleri” âyetinin pek yakında bu hale getirilecekleri demek olduğu söylenmiştir. Bu yüce Allah’ın mü’minlere verdiği bir zafer müjdesidir. Âyetin mazi lâfzı ile gelmiş olması, haber verilen hususun pek yakında gerçekleşeceğini anlatmaktadır. Bunun Mezhiclilerin şivesinde böyle olduğu da söylenmiştir.

“Halbuki” kendilerinden öncekiler arasından Allah ve Rasûlü ile sınır yarışına kalkışanlar arasında yer alan kimselere neler yaptığımıza dair

“gerçekten apaçık âyetler İndirmişizdir, kâfirler için alçaltıcı bir azâb vardır.”

Mücadele 4

Kim bunu bulamazsa, birbirine temas etmeden önce iki ay peş peşe oruç tutmalıdır. Kim buna da güç yetiremezse, altmış fakiri doyurmalıdır. Bu, Allah’a ve elçisine iman etmeniz içindir. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
(Buna imkan) bulamayan kimse, hanımıyla temas etmeden önce ardarda iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allaha ve Resulüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allahın hükümleridir. Kafirler için acı bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Ama kim bulamazsa o halde, eşleriyle temas etmeden önce aralıksız iki ay oruç tutmalıdır. Kim güç yetiremezse o zaman altmış yoksul doyurmalıdır; Bu hükümler Allah’a ve Rasûlüne îman edesiniz diyedir ve bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için çok acıklı bir azâb vardır.

14- Keffâretlerde Sıra ve Yemek Yedirme Miktarı:

Yüce Allah, burada keffâreti sıralanmış şekliyle sözkonusu etmektedir. Dolayısıyla köle âzâd etmekten âciz olunmadıkça oruç tutmaya imkân yoktur. Aynı şekilde oruç tutamama sözkonusu olmadıkça yemek yedirmeye kalkışmak sözkonusu olmaz. Oruç tutacak gücü olmayan kimsenin altmış tane yoksulu yedirmesi gerekir. Herbir yoksula Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddu ile iki müd Müd bu günkü ölçülerden 510-530 gr. dolaylarında bir ağırlık ölçüsüdür. Geniş bilgi için bk. M. Necmuddin el-Kürdî, Şer’i ölçü Birimleri, (Çcv. İ. Tüfekçi), İst. 1996 s. 153 ve 206 vd verilir. Eğer Hişam müddü ile bir müd verecek olursa -ki bu da bir müd ile üçte bir müd kadardır- yahut Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddü ile birbuçuk müd yedirecek olursa bu da onun için yeterli gelir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: Bunun faziletli olanı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddu ile iki müd yedirmektir. Çünkü yüce Allah zihâr keffâretinde

“Ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan” (el-Mâide, 5/89) diye buyurmamıştır. O halde yedirilmesi vacib olan miktar orta yollu doyuracak kadardır.

İbnu’l-Arabi dedi ki: Mâlik, İbnu’l-Kasım ve İbn Abdİ’l-Hakem’in rivâyetlerine göre şöyle demiştir: Hişam müddu ile bir müd (yedirir). Bu da burada doyuracak kadardır. Çünkü yüce Allah burada mutlak olarak yemek yedirmekten sözetmiş, “orta yollu” olmasını sözkonusu etmemiştir. Eşheb’in rivâyetinde de şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in müddü ile iki müd (yedirir). Ona: Sen Hişam’ın müddü ile dememiş miydin? diye sorulunca, o: Evet şu kadar var ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddü ile iki müd yedirmek benim daha çok sevdiğim bir şeydir. Aynı şekilde İbnu’l-Kasım da ondan yaptığı rivâyetinde böyle demektedir.

Derim ki: İbn Vehb ve Mutarrif’in Malikten yaptığı rivâyet te böyledir: Buna göre o herbir yoksula Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddü ile iki müd verir. Ebû Hanife ve mezhebine mensub ilim adamlarının görüşü de böyledir.

Şâfiî ve diğerlerinin görüşüne göre ise herbir yoksula bir müd verir. Bundan daha fazlasını vermesi de gerekmez. Çünkü o yemek yedirmekle keffârette bulunmaktadır. Müdden fazlasını harcama yükümlülüğü yuktur. Bunun asıl dayanağı ise ramazanda oruç yeme keffâreti ile yemin keffâretidir.

Bizim delilimiz ise yüce Allah’ın:

“O zaman altmış yoksul doyurmalıdır” âyetidir. “Doyurmak” lâfzının mutlak olarak kullanılması karnı doyurmayı kapsar. Bu ise adeten ona bir şeyler ilave etmedikçe tek bir müd ile gerçekleşmez, Eşheb de böyle demiştir; Malik’e: Bize ve size göre “doymak” farklı mıdır? diye sordum, o evet dedi. Bize göre doymak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddü ile bir müddür. Size göre ise doymak bundan daha fazladır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sizi kapsamaksızın bize bereket ihsan edilmesi için dua etmiştir. O bakımdan sizler bizim yediğimizden fazlasını yersiniz.

Ebû’l-Hasen el-Kâbisî dedi ki: Zihâr keffâretinde Medinelilerin Hişam müddünü esas almalarının sebebi, yüce Allah’ın çirkin ve yalan bir söz söylediklerine tanıklık etmiş olduğu zihâr yapanların cezasını arttırmak içindir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Burada gördüğünüz gibi Hişam müddünden sözedilmektedir. Zamanın onun adının anılmasını ortadan kaldırmasını, adının kitaplardan silinmesini çok arzu ederdim. Çünkü vahyin indiği, Allah Rasûlünün karar kıldığı aralarında zihânn yapılıp haklarında:

“… O zaman altmış yoksul doyurmalıdır” diye buyurulmuş olan Medine ahalisi bunun ne demek olduğunu anlamışlar, bundan maksadın ne olduğunu bilip, bu maksadın da karnın doyurulması olduğunu iyi biliyorlardı. Bunun miktarı da onlarca bilinen ve kabul edilen bir husustur. Bu doymak haberlerde çokça varid olmuş ve hidayet bulmuş Râşid halifeler döneminde bunun üzere hal devam edip gitmiştir. Bu hal şeytan, Hişam’ın kulağına bir şeyler fısıldayınca -ya kadar öylece devam etti. O da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddünün kendisini de emri altında bulunan ve kendisine denk olanlardan benzeri herhangi bir kimseyi de doyurmadığını gördü. Bunun üzerine şeytan kendisine, kendisini doyuracak miktarı ihtiva edecek bir müd edinmesini süsleyip gösterdi. O da bir müddü iki rıtıl olarak değerlendirip, insanları da bunu kabul etmeye mecbur etti, Bu miktar nemlenecek olursa, yaklaşık üç rıtıl kadar olur. Bunun sonucunda o (Hişam) Peygamberin sünnetini değiştirip, bereketin mahallini ortadan kaldırmış olmaktadır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medinelilere müdlerinde ve salarında -tıpkı Mekke’de İbrahim’e bereket ihsan ettiği gibi- bereketlerinin kalması için dua ettiğinden ötürü bereket Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın duası sebebiyle onun müddünde cereyan ediyordu. Bu bakımdan şeytan, bu sünnetin değiştirilerek bu bereketin ortadan kaldırılması için çalışıp durdu. Onun bu arzusunu ise Hişam’dan başka kabul eden olmadı. Dolayısıyla ilim adamlarının onun ismini sözkonusu etmemeli ve bu husustaki kayıtlardan adlarını -eğer uygulamasını değiştirmeseler dahi- silmeleri gerekir. Ahkâm ile ilgili hususlarda onu anarak göndermelerde bulunup yüce Allah’ın ve Rasûlünün zikrettiği hususlara açıklama getirecek bir konuma yükseltmeleri -bu vahyin kendilerine inmiş olduğu ashab nezdinde açıkça bilinen bir şey iken- çok büyük bir musibettir. Bundan dolayı zihâr keffâretiyle ilgili Eşheb’in rivâyetinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddü ile iki müddün sözkonusu edilmesini biz, bunun Hişam müddü ile yerine getirileceğini belirten rivâyetten daha çok severiz. Nitekim Malik’in Eşheb’e söylemiş olduğu şu sözleriyle bu bilgiye nasıl dikkat çektiğine dikkat edelim; Bize göre doymak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müddü iledir. Size göre doymak ise daha fazlasıyla olur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim için bereket ile duada bulunmuştur. Ben de (İbnul-Arabi) böyle diyorum. Çünkü ibadet sünnete uygun olarak eda edilecek olursa, eğer bedeni bir ibadet ise daha çabuk kabul edilir. Eğer mali bir ibadet ise onun azı bile mizanda daha ağır basar, onu alanın elinde daha mübarek olur, ağzında daha hoş tat verir, karnındaki rahatsızlığı daha az olur, onun kalıbını dik tutma imkânı daha ileri derecede olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

15- Keffârette Doyurulması Gereken Yoksul Sayısı:

Malik ve Şâfiî’ye göre altmış yoksuldan daha azma yemek yedirmesi yeterli olmaz. Ebû Hanife ve mezhebine mensub ilim adamları ise şöyle demişlerdir; Şayet sayıyı tamamlayıncaya kadar hergün bir yoksula yarım sa’ yemek yedirecek olursa bu onun için yeterli olur.

16- Hür Kimseye Hacr (Kısıtlılık) Koymak:

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Garib işlerden birisi Ebû Hanife’nin: Hür kimsenin hacr altına alınması batıldır deyip, buna yüce Allah’ın:

“Bir köle âzad etmelidirler” âyetini delil göstermesidir. Bu görüşüyle o reşid ile sefih arasında fark gözetmemektedir. Fakat bu onun gibisine yakışmayan, oldukça zayıf bir fıkhı anlayıştır. Çünkü bu âyet-i kerîme umumidir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı arasında hacr ile hüküm vermek yaygın bir şeydi ve kıyas da bunu gerektirir. Küçüklük yahut velayet altında bulunmak dolayısıyla hacr halinde iken sefih olarak bulûğa eren bir kimseye malının verilmesi yasaklanmıştır. Böyle bir kimsenin malında yapacağı uygulama nasıl geçerli olabilir? Bilindiği gibi has olan hüküm, umum ifade eden hükme hakimdir (ondan üstündür yani umumi hükmü tahsis eder.)

17- Zihâr Hükmü Neshedicidir:

Bazı ilim adamlarına göre zihâr hükmü, cahiliye döneminde görülen zihârın talâk olduğu şeklindeki uygulamayı neshedicidir. Bu anlamdaki açıklama İbn Abbâs, Ebû Kîlâbe ve başkalarından rivâyet edilmiştir.

18- Îmanın Gerekçesi Olan Ameli Uygulamalar:

“Bu hükümler Allah’a ve Rasûlüne îman edesiniz dîyedir” âyeti şu demektir: Bizim keffâret hususunda sözünü ettiğimiz bu ağır hüküm

“… îman edesiniz diyedir,”

Yani Allah’ın bu emri verdiğini tasdik etmeniz içindir.

Kimi ilim adamı bu keffâretin yüce Allah’a îman etmek anlamında olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah bunu sözkonusu edip, farz kıldığını belirtince;

“Bu hükümler Allah’a ve Rasûlüne îman edesiniz diyedir”

diye buyurmaktadır. Yani bu hükümler yüce Allah’a itaat edenler, O’nun sınırlan yanında durup onları aşmayan kimseler olasınız diyedir. Yüce Allah, böylelikle keffârette bulunmayı itaat ve yüce Allah’ın hududuna riayet olduğundan dolayı îman diye adlandırmaktadır. Böylelikle ona benzeyen herbir husus da îman (a delâlet eden)dir.

Şayet; Yüce Allah’ın:

“Bu hükümler Allah’a ve Rasûlüne îman edesiniz diyedîr” âyeti çirkin ve yalan bir söz olan zihâra dönmemeniz içindir, demek olduğu söylenecek olursa ona şöyle cevab verilir: Bunun da kastedilmiş olması mümkündür, birincisinin de kastedilmiş olması mümkündür, bu durumda anlam şöyle olur: Bunlar o çirkin ve yalan söze dönmeyesiniz diyedir. Aksine yüce Allah’a itaat olmak üzere bunları terkediniz. Çünkü O, bunları haram kılmış bulunmaktadır. Ayrıca kendisine zihâr yaptığınız hanımdan keffârette bulununcaya kadar uzak kalasınız, diyedir. Çünkü yüce Allah ona dokunmayı yasaklamış bulunmaktadır. Yüce Allah keffâreti emredip, sizin tarafınızdan bunun yerine getirilmesini ön gördüğü için de keffârette bulunuruz. Böylelikle bütün bunlarla siz, Allah’a ve Rasûlüne îman eden kimseler olursunuz. Çünkü bunlar sizin korumanız gereken sınırlardır, edâ etmeniz gereken itaatlerdir. Allah’a ve Rasûlüne itaat ise imandır. Başarı Allah’tandır.

19- “Allah’ın Hudutları ve Kâfirlerin Azâbı”:

“Ve bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Yanı yüce Allah kendisine neyin isyan ve neyin itaat olduğunu açıklamış bulunmaktadır, O halde zihâr Ona bir masiyettir, keffâret ise Ona itaattir.

“Kâfirler için çok acıklı bir azâb vardır.” Yani yüce Allah’ın hükümlerini tasdik etmeyen kimseler için cehennem azâbı vardır.

Mücadele 3

Kadınlarına zıhâr yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirine temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. İşte bu, size verilen bir öğüttür. Allah yaptıklarınızı bilmektedir.

Diyanet Vakfı
Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.

Kurtubi Tefsiri
Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler, eşleri ile temas etmezden evvel bir köle azad etmelidirler. Size İşte bununla öğüt veriliyor. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı oniki başlık halinde sunacağiz: Ancak, başlıklar onüçtür. Onüçüncü başlıktaki açıklamalar ayrıca altı başlık halinde de alındığından, toplam başlık sayısı ondokuzu bulmaktadır. Biz onüçüncü başlıktan sonra da başlık sayılarını müteselsilen sürdürmeyi uygun bulduk.

1- Zihâr Yaptıktan Sonra Tekrar Dönenlerin Hükmü:

“Hanımlarına zihâr yapıp…” âyeti mübtedâ olup haber

“bir köle azad etmelidirler” âyetidir. “Üzerlerine,., düşer” lâfzı ifadenin buna delâleti dolayısıyla hazfedilmiştir. Onlara bir köle azad etmek düşer, demektir. Bunun; onların keffâretleri bir köle azad etmektir, takdirinde olduğu da söylenmiştir.

İlim adamlarının zihâr hakkında icmâ’ ile kabul ettikleri husus erkeğin hanımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demesidir. Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar” (Mücadele, 58/2) âyetinde yüce Allah’ın “çirkin ve yalan söz” diye nitelendirdiği söz de budur. Artık kim bu sözü söylerse, o kimsenin hanımına yaklaşması haram olur, Kim söylediğinden dönecek olursa bu sefer zihâr keffâretînde bulunması gerekir. Çünkü yüce Allah:

“Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler eşleri ile temas etmezden evvel bir köle azad etmelidirler” diye buyurmuştur. İşte bu da zihâr keffâretinin, söylediğine tekrar dönmek ile birlikte olması gerektiğinin, sadece o sözü söylemekle gerekmediğinin delilidir. Bu insanların hakkında yedi ayrı görüş ortaya koydukları, nisbeten müşkil bir konudur:

1- Burada “dönüş”den kasıt hanımı ile ilişki kurmayı kararlaştırmaktır. Ebû Hanife ve arkadaşlarının teşkil ettiği Iraklıların meşhur görüşü budur. Mâlik’ten de: Eğer hanımı ile ilişki kurmayı kararlaştırırsa bu bir dönüş olur, eğer böyle bir karar vermezse dönüş olmaz dediği rivâyet edilmiştir.

2- Hanımıyla zihâr yaptıktan sonra onu nikâhı altında tutmaya karar vermektir. Bu da Malik’in görüşüdür.

3- Hem hanımını nikâhı altında tutmaya, hem de onunla ilişki kurmaya karar vermektir. Bu da Malik’in Muvatta’ adlı eserindeki görüşüdür. Malik yüce Allah’ın:

“Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler” âyeti hakkında şöyle demiştir: Ben bunun tefsirinin şöyle olduğunu duydum: Erkek hanımına zihâr yapar, sonra da onunla ilişki kurup onu nikâhı altında tutmaya karar verirse (söylediğinden dönmüş) olur. Eğer buna dair karar verecek olursa, işte o vakit keffârette bulunması vacibtir. Şayet hanımını boşayıp onunla zihâr yaptıktan sonra nikâhı altında tutmaya ve onunla ilişki kurmaya karar vermeyecek olursa, herhangi bir keffârette bulunma yükümlülüğü yoktur. Malik dedi ki: Eğer bundan sonra onunla evlenecek olursa, zihâr keffaretini yerine getirmedikçe ona dokunamaz.

4- Bundan kasıt bizatihi ilişki kurmaktır. İlişki kurmayacak olursa, bu, söylediğinden dönmek olmaz. Bu görüşü el-Hasen ve yine Malik ifade etmiştir.

5- İmâm Şâfiî (radıyallahü anh) dedi ki: Bu zihârdan sonra onu boşama kudreti bulunmakla birlikte hanımını eş olarak nikâhı altında tutmasıdır. Çünkü zihâr yapmakla hanımının kendisine haram olmasını kastetmiştir. Hemen bunun arkasından talâkı verirse, bu sefer haram kılmak şeklinde başlattığı işin aksini yapmış ölür. Bu durumda da ona keffâret düşmez. Şayet talâkı vermeyecek olursa, bu sefer daha önceki haline dönmüş olur. Bu durumdu da ona keffâret düşer.

6- Zihâr keffâretten başka hiçbir şeyin ortadan kaldırmadığı bir haramlığı gerektirir. Bu görüşü kabul edenlerin kanaatine göre dönmek daha önceden yerine getireceği bir keffâret ile olmadıkça, onunla ilişki kurmayı mubah kılmaması demektir. Bu açıklamayı da Ebû Hanife, onun mezhebine mensub ilim adamları ve el-Leys b. Sa’d ifade etmişlerdir.

7- Bundan kasıt, zihârı lâfzı ile tekrarlamaktır. Bu ise kıyası kabul etmeyen zahirilerin görüşüdür, Bunlar derler ki: Şayet zihâr lâfzını tekrar söylerse işte “dönüş” budur. Eğer söylediğini tekrarlamazsa dönüş olmaz. Bu açıklama Bukeyr b. el-Eşec, Ebû’l-Âl-iye ve yine Ebû Hanife’ye de isnad edilir. el-Ferrâ’nın kabul ettiği görüş de budur, Ebû’l-Âl-iye de şöyle demektedir: Âyetin zahiri onun lehine tanıklık etmektedir. Çünkü yüce Allah:

“Sonra da o sözlerine dönenler” diye buyurmaktadır ki, daha önce söyledikleri söze dönenler demektir. Ali b. Ebi Talha’da, İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu kişinin hanımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demesidir. Ona bu sözü söyledi mi artık zihâr keffâretini yerine getirmedikçe hanımı tekrar ona helâl olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu zihâr lâfzını tekrar söylemektir, diyenlerin görüşleri kafi olarak batıldır ve Bukeyr’den böyle dediği sahih olarak rivâyet edilemez. Bunun Davud ve onun taraftarı olanların, bilgisizce iddialarına benzeme ihtimali daha büyüktür. Zihâr yapanların başından geçen olaylar rivâyet edilmiş bulunmaktadır. Onların keffârette bulunmalarından sözedilirken herhangi bir şekilde sözlerini tekrarlamalarından sözedilmemiştir. Aynı şekilde âyetin anlamı da bu görüşü çürütmektedir. Çünkü yüce Allah bu sözü çirkin ve yalan bir söz olarak nitelendirmiştir. O halde sen o haram sözü tekrarlayıp yasak olan sebebi bir daha söyleyecek olursan, bu takdirde sana keffareti yerine getirmek vâcib olur nasıl denilebilir? Bu aklen kabul edilemez bir şeydir. Diğer taraftan keffareti gerektiren herbir sebeb te -ister öldürmek, ister ramazan orucunda hanımıyla ilişkide bulunmak, ister başka bir sebeb olsun- bunun tekrarlanması şartının olmadığı da bilinen bir husustur.

Derim ki (İbnu’l-Arabi’nin): “Bu Davud’un ve onun taraftarlarının cahilce iddialarından birisi gibidir” şeklindeki ifadesi Davud’a karşı ağır bir ifadedir. Çünkü Davud’un bu görüşünü, belirttiğimiz kimseler de ifade etmiştir.

İbnu’l Arabî devamla dedi ki: Şâfiî’nin: Güç yetirmekle birlikte talâkı terketmektir, şeklindeki görüşünü ise üç temel nokta çürütmektedir. Birincisi yüce Allah:

“Sonra” diye buyurmuştur ki, bu da zahiri itibariyle terahiyi (arada bir süre geçirmeyi) gerektirmektedir. İkincisi yüce Allah’ın:

“Sonra… dönenler” âyeti belirli bir fiilin varlığını ve zamanın geçmesini gerektirmektedir ki, zamanın geçmesi kişinin kendi fiili değildir. Üçüncü husus ric’î talâk nikâh altında kalmaya aykırı değildir. Dolayısıyla îfâ’da olduğu gibi, zihârın hükmünü kaldırmaz.

Şayet: O hanımını anne gibi görecek olursa, onu nikâhı altında tutamaz. Zira annenin nikâh altında tutulması sahih değildir, denilecek olursa -ki bu Mâverâu’n-Nehir âlimlerinin dayanak noktasıdır- şöyle deri?: Söylediğinin aksini kararlaştıracak ve hanımını annesinden farklı bir durumda görmeye başlayacak olursa, artık keffârette bulunur ve hanımına geri döner.

Bu görüşün tahkiki şudur: Karar vermek manevi olarak bir sözdür. Böyle bir kişi, helâl kılmayı gerektiren bir söz söylemiş, olur ki bu da nikâhtır. Diğer taraftan haram kılmayı gerektiren bir söz söylemiştir ki, bu da zihârdır. Daha sonra söylediğine -ki bu da helâtkılmaktır- geri dönmüştür. Böylesinin onun tarafından bir akit başlangıcı olması doğru olamaz. Çünkü akit bakidir, geriye sadece daha önce taşıdığı inanca ve içinden söylediği ve: Sen benim için annemin sırtı gibisin, sözleri ile haber vermiş olduğu hususa aykırı karar vermek anlamında bir sözdür. İşte bu durum ortaya çıktığı takdirde keffârette bulunur ve hanımına geri döner. Çünkü yüce Allah:

“Eşleri ile temas etmezden evvel” diye buyurmuştur. Bu ise kendi alanında son derece yetkin ve yeterli bir açıklamadır.

2- “Sözlerinden Dönenler” Âyetinin Anlamı ve Anlaşılması:

Kimi tevil âlimleri şöyle demişlerdir: Âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. Anlamı da şudur:

“Hanımlarına zihâr yapıp sonra da” daha önceki halleri üzere cimaa

“dönenler” söyledikleri sebebiyle

“bir köle azad etmelidirler” yani o söyledikleri sözlerden ötürü onların üzerine bir köle azad etmek düşer. Buna göre yüce Allah’ın:

“Sözlerinden” âyetindeki cer harfi (olan kesreli lâm), mübtedânın haberi durumunda olan hazfedilmiş bir ifadeye taalluk etmektedir. Bu da; “Üzerlerine… düşer” lâfzıdır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

ez-Zeccâc dedi ki: Anlam şöyledir: Sonra o söyledikleri sözlerden ötürü cima’ etmek isteğine geri dönenler… Anlamın şöyle plduğu da söylenmiştir: Cahiliye döneminde hanımlarına zihâr yapıp da sonra cahiliye döneminde söyledikleri şeylere İslâmda tekrar dönen kimselerin keffâreti bir köle azad etmektir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Burada “lam; “..den, dan” anlamındadır. “Sonra da söylediklerinden dönerek cima yapmak isteyenler…” demektir.

el-Ahfeş dedi ki: ” ve Sözlerine (mealde: sözlerinden)” aynı anlamdadır. Zaten bu iki cer harfinin biri diğerinin yerine kullanılabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sizi buna ileten Allah’a hamdolsun” (el-A’raf, 7/43) diye buyurmakta (ve burada “lam” harfini kullanmakta iken) bir başka yerde:

“Onlara cehennemin yolunu gösterin” (es-Sâffât, 37/23) diye buyurmakta (ve burada da “lâm”ın yerine “ila” harf-i cerrini kıtllanmakta)dır. Yine yüce Allah:

“Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” (ez-Zilzâl, 99/5) diye buyurmakta (ve “lam” harfini kullanmakta iken) bir başka yerde de

“Nûh’a şöyle vahyolundu” (Hûd, 11/36) diye buyurmakta ve (“ilâ” harfini kullanırı akta) dır.

3- Köle Âzad Etmek:

“Bir köle âzad etmelidirler” âyetinde bu gibi kimselere köle âzad etmek düşer denilmektedir: Onu özgürleştirdim” demektir.

Diğer taraftan âzad edilecek bu kölenin eksiksiz, her türlü kusurdan uzak olması icab eder. Malik ve Şâfiî’ye göre bu kölenin müslüman olması eksiksiz olmasının bir parçasıdır. Tıpkı öldürme keffâretinde âzad edilecek kölede olduğu gibi. Ebû Hanife ve arkadaşlarına göre ise kâfir bir köle de, mükatebe ve buna benzer kölelik şaibesi bulunan bir kölenin âzad edilmesi yeterlidir.

4- İki Yarımşar Köle Âzad Etmek Yeterli midir?:

İki yarımşar köle âzad edecek olursa bize (Mâlikî mezhebine) ve Ebû Hanife’ye göre yeterli değildir. Şâfiî yeterli olur, demiştir. Çünkü iki yarımşar köle, tam bir köle hükmündedir. Diğer taraftan âzad etmek suretiyle keffâret, mal ile gerçekleşir. O halde tıpkı yemek yedirmekte olduğu gibi bunun da kısımlara ve parçalara bölünmesi mümkündür.

Bizim delilimiz:

“Bir köle âzad etmelidir” âyetidir. Bu ise bir tek kişiyi ifade eden bir isimdir. Kölenin bir parçası ise tam bir köle değildir. Böyle bir şey çeşitli parçaların biraraya getirilmesi suretiyle toplam telfîk’ yapılabilecek işlerden değildir. Zira bir köle âzad etmeye taalluk eden bir ibadette, iki ayrı kölenin yarımlarının onun yerini tutması sözkonusu değildir.

Bunun asıl dayanağı da iki ayrı adamın, iki ayrı kurbanda ortaklığı meselesidir. (İki kişi yarımşardan iki ayrı kurbanda ortak olurlarsa İkisinin de kurbanı olmaz.) Diğer taraftan bir kimse iki ayrı adama kendisinin yerine hac yapmalarını emredecek otursa bunlardan birisinin haccın yarısını yerine getirmesi câiz olmadığı gibi, bu da böylece câiz olmaz. Ayrıca bir kimse bir köle satın alınıp, yerine âzad edilmesini vasiyet edecek olursa, onun adına iki yarım kölenin âzad edilmesi câiz değildir. İşte bizim bu meselemizde de durum böyledir, böylece onların delili de bâtıl olur. Yemek yedirmek ve başka şeyler ise keffarette -bize göre- parçalanma, bölünme kabul etmezler.

5- Keffârette Bulunma Zamanı:

“Eşleri ile temas etmezden evvel” âyeti gereğince zihâr yapan kocanın keffârette bulunmadan Önce hanımı ile ilişki kurması câiz değildir. Eğer keffâretten önce hanımıyla ilişki kuracak olursa günah kazanır, asi olur, bununla birlikte keffâreti de düşmez. Mücahicİ’den keffâreti yerine getirmeye başlamadan önce ilişki kuracak olursa, bir keffârette daha bulunması gerekir dediği nakledilmiştir.

Başkalarından rivâyet olunduğuna göre de zihâr dolayısıyla yerine getirilmesi farz olan keffâret (keffâreti yerine getirmeden önce ilişki kurması halinde), üzerinden düşer ve asla bir şey gerekmez. Çünkü yüce Allah keffâreti temas etmeden önce farz kılmış ve yerine getirilmesini emretmiştir. Eğer bu keffâreti hanımı ile temas edinceye kadar erteleyecek olursa vakti geçmiş olur.

Sahih olan keffâretin sabit olacağıdır. Çünkü o hanımına temas etmek suretiyle bir günah işlemiş olur. İşlediği bu günah ise keffâreti kaldırmaz. Tıpkı bir namazı vaktinden sonraya bırakması halinde olduğu gibi, kaza yoluyla bu keffâreti yerine getirir. Evs b. es-Sâmit ile ilgili hadiste belirtildiğine göre: o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hanımı ile ilişki kurduğunu haber verdiğinde Peygamber ona keffârette bulunmasını emretmiş idi. Bu surenin 2. âyetinin 17. başlığında geçen bu hadiste, söz konusu şahsın adının Evs olduğundan söz eldilmemektedir “Bir adam” diye kendisinden bahsedilmektedir.142

Bu da açık bir nastır. Bu keffâretin köle âzad etmek, oruç tutmak yahut yemek yedirmek suretinde yerine getirilmesi arasında herhangi bir fark yoktur.

Ebû Hanife dedi ki: Eğer keffâretini yemek yedirmek suretiyle yerine getirecek ise önce hanımına temas etmesi, sonra da yemek yedirmesi caizdir. Temasın dışında öpmek, tenlerin dokunması ve lezzet almak ise, ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre haram değildir. el-Hasen ve Süfyan da böyle demiştir. Şâfiî mezhebinin sahih görüşü de budur.

Bütün bunların haram olduğu ve hepsinin de temas etmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da Malik’in görüşü ve Şafii’nin bu husustaki iki görüşünden birisidir. Daha önce geçmiş bulunmaktadır.

6- Bu Husustaki Allah’ın Emri:

“İşte size bununla öğüt veriliyor.” Size bu emrediliyor.

“Allah” keffâreti yerine getirmek ve başka türden bütün

“yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

7- Köle Azad Etmek İmkânı Olmazsa:

Azad etmek için köle ve onun bedelini bulamayan yahutta köleye sahib olmakla birlikte o kölenin hizmeti dolayısıyla ona ileri derecede ihtiyacı bulunan, yahut köle bedelini elinde bulundurmakla birlikte o bedele nafakası dolayısıyla ihtiyacı olan yahut meskeni bulunmakla birlikte başka bir meskeni olmayıp, onun dışında herhangi bir şeyi de bulunmayan kimsenin, Şâfiî mezhebine göre oruç tutmak hakkı vardır.

Ebû Hanife dedi ki: Böyle bir kimse oruç tutmaz, onun köle âzad etmesi gerekir. İsterse buna ihtiyacı bulunsun.

Malik dedi ki: Böyle bir kimsenin evi ve hizmetçisi varsa, köle âzad etmesi gerekir. Şayet köle âzad etmekten âciz olursa, durum ne olur? Bu da bir sonraki baslığın konusudur.

8- Köle Âzad Etmekten Âciz Kalırsa:

Bu durumda kesintisiz İki ay oruç tutması gerekir. Eğer mazeretsiz olarak arada orucunu açacak olursa tekrar baştan başlar.

Şayet yolculuk ya da hastalık gibi bir mazeret sebebiyle orucunu açacak olursa, kalanı tamamlar denilmiştir. Bu İbnu’l-Müseyyeb, el-Hasen, Atâ b. Ebi Rebah, Amr b. Dinar ve en-Nehaî’nin görüşüdür. Şâfiî’nin bu husustaki iki görüşünden birisi de böyledir. Mezhebinin sahih olan görüşü de budur.

Malik ise şöyle demiştir: Zihâr keffâreti orucunu tutarken hastalanacak olursa, iyileştiği vakit tamamlar.

Ebû Hanife -Allah ondan razı olsun-‘nin görüşüne gelince, yeni baştan başlar. Şâfiî’nin bu husustaki iki görüşünden birisi de budur.

9- Keffâret Orucuna Başladıktan Sonra Köle Âzad Etmek imkânını Bulursa:

Oruca başladıktan sonra köle âzad etme imkânını bulursa, orucunu tamamlar ve bu, keffâret olarak -Malik ve Şâfiî’ye göre- ona yeterli gelir. Çünkü oruca başladığı sırada o bununla emrolunmuş idi.

Ebû Hanife ve mezhebine mensub ilim adamlarına göre ise oruca son verir ve köle âzad eder. Bunu da ay hesabı ile iddet bekleyen küçük yaştaki kadının iddetinin bitmesinden Önce (ay hali) kanı görmesine kıyas ederek söylemişlerdir. Bu durumdaki bir kadın bütün ilim adamlarının icmaı ile baştan ay hali hesabı ile iddet bekler.

Oruç tutarken bir yolculuğa başlayıp ta orucunu açacak olursa Malik, Şâfiî ve Ebû Hanife’ye göre oruca yeniden başlar. Çünkü yüce Allah:

“Aralıksız iki ay” diye buyurmaktadır. Hasan-ı Basrî’nin görüşüne göre ise kaldığı yerden devam eder. Çünkü bu bir mazerettir ve Ramazana kıyasen de bu böyledir. Şayet Bayram ve Ramazan orucu gibi keffâret orucu tutması helâl olmayan bir zaman girecek olursa, bu oruç keffâreti de kesilmiş olur. (Yani -kesintisizliği kesintiye uğrattığından- oruca yeniden bağlar.)

10- Zihâr Yapan Bir Kimse Oruç Esnasında Gündüzün Hanımı İle İlişki Kurarsa:

Zihârda bulunmuş bir kimse iki ay keffâret orucu tutarken gündüzün ilişki kuracak olursa, Şâfiî’nin görüşüne göre kesintisizlik şartı bâtıl olur. Geceleyin ise bu şarta bir zarar gelmez, çünkü geceleyin oruç zamanı değildir. Malik ve Ebû Hanife ise şöyle demişlerdir: Her durumda orucu batıl olur ve keffâret orucuna yeniden başlaması icab eder. Çünkü yüce Allah:

“Eşleriyle temas etmeden önce” diye buyurmaktadır. Bu ise iki ayın tamamına ve bu iki ayın kısımlarına ait bir şarttır. Bu iki ay tamamlanmadan önce ilişki kuracak olursa, o takdirde bu emrolunduğu bir oruç olmaktan çıkar ve bundan dolayı o orucuna yeniden başlaması icab eder. Nitekim birisine: Zeyd ile konuşmadan önce namaz kıl, diyecek olsa, o da namaz esnasında Zeyd ile konuşursa yahutta ona: Zeyd’i görmeden önce namaz kıl, deyip de namaz esnasında onu görecek olursa namazına yeniden başlaması gerekir. Çünkü bu namaz, kılmakla emrolunduğu namaz değildir. İşte bu da böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11- İyileşmesi Umulmayan Bir Hastalığa Yakalanan Kimsenin Keffâreti:

Bir kimsenin hastalığı iyileşmesi umulmayacak şekilde uzayıp gidecek olursa, bu kişi yaşlılıktan dolayı (oruç tutmaktan) âciz kimse durumundadır. Böyle birisinin oruç tutmak suretiyle keffârette bulunmayı geçerek, yemek yedirmek suretiyle keffârette bulunması caizdir. Şayet hastalığı iyileşmesi umulan türden olup da hanımı ile ilişki kurmaya ihtiyacı ileri dereceye ulaşacak olursa, oruç tutma gücünü elde edinceye kadar iyileşmeyi beklemeyi tercih etme hakkına sahiptir. Eğer yemek yedirmek ile keffârette bulunup oruç tutmaya güç yetirmeyi beklemeyecek olursa, bu da onun için yeterli olur.

12- Fakirken Zihâr Yaptıktan Sonra Köle Azâd Edecek Bolluğa Erişenin Durumu:

Eli darken zihâr yaptıktan sonra bolluğa erişen bir kimsenin oruç tutması yeterli olmaz. Zenginken zihâr yaptıktan sonra keffârette bulunmadan önce fakir düşen kimse de oruç tutar. Çünkü keffârette bulunacağı günkü haline bakılır. Şayet yokluk halinde ve eli dar iken hamım ile ilişki kurup da zengin oluncaya kadar oruç tutmayacak olursa, bu durumda köle âzad etmesi gerekir. Eğer oruca başladıktan sonra varlık sahibi olursa, şayet orucu üzerinden bir cuma (bir hafta) gibi ve buna yakın uygun bir süre geçmiş bulunuyor ise orucuna devam eder. Eğer bir iki gün ve buna yakın süre oruç tutmuş ise, oruç tutmayı bırakır ve köle âzad etmeye döner. Bununla birlikte bu onun İçin vacib değildir. Nitekim bir kimse teyemmüm ile namaz kılmaya başlamışken su ile karşılaşacak olursa -Malik’e göre- namazını kesip yeniden abdest almaya kalkışması vacib değildir,

13- Keffâret Olarak İki Köle Azâd Etmesi Gereken Bir Kimsenin, Herbir Köleyi Yarımşardan İki Keffâret İçin Kabul Ederek Âzad Ederse:

İki ayrı zihâr keffâreti yahut öldürme ya da Ramazan ayında oruç açmak keffâreti adına iki köle âzad edip, bu kölelerin herbirisini iki keffâret adına ortak âzâd edecek olursa, bu onun için yeterli olmaz. Bu iki ayrı keffârec adına tıpkı tek bir köle âzâd etmiş kimse gibidir. Aynı şekilde her iki keffâret adına toplam dört ay oruç tutarsa yine yeterli olmaz. Herbir keffâret için ayrı ayrı iki ay oruç tutmahdır. Bunun yeterli olacağı da söylenmiştir.

Eğer iki hanımına zihâr yapıp da tayin etmeksizin onlardan birisi için bir köle âzâd edecek olursa, ikinci bir keffârette daha bulunmadan iki hanımından herhangi birisi ile ilişki kurması câiz olmaz. Eğer keffâreti herhangi birisi içindir, diye tayin edecek olursa, ikinci keffârette bulunmadan önce keffâreti kendisi için tayin ettiği hanımı ile ilişki kurması câiz olur.

Şayet dört tane hanımına zihâr yapacak olup da onlar adına üç köle âzâd edip, iki ay da oruç tutarsa, köle âzâd etmesi de oruç tutması da yeterli olmaz. Çünkü o bu durumda herbir keffâret için onbeş gün oruç tutmuş sayılır. Eğer yemek yedirmek suretiyle onlar adına keffârette bulunacak olursa, hepsi için ikiyüz tane yoksul yedirmesi câiz olur. Şayet güç yetiremeyecek olursa köle âzâd edip, oruç tutmaktan farklı olarak bunları dağınık yapabilir. Çünkü iki ay oruç dağıtılamaz, fakat yemek yedirmek dağıtılabilir.

Altı başlık ihtiva eden bir bölüm Önceden de belirtildiği gibi, bu bölümün müfessirimiz tarafından yeniden başlatılan sıralamasını biz, 13’ten itibaren sürdürmeyi uygun bulduk.

Mücadele 2

Sizden kadınlarına zıhâr yapanlar —onlar anneleri değildir. Anneleri ancak onları doğuranlardır. Şüphesiz bu, kötü ve asılsız bir sözdür. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.

Diyanet Vakfı
İçinizden zıhar yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
Aranızdan hanımlarına zihar yapanların zevceleri onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphe yok ki bunlar, elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Muhakkak ki Allah pek çok affedendir, bağışlayandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmiüç başlık halinde sunacağız;

1- Zihârın Anlamı:

“Zihar yapanlar” anlamındaki âyeti İbn Âmir, Hamza, el-Kisâî ve Halef “ye” harfi üstün ve şeddeli “zı” harfinden sonra “elif” ile: diye okumuşlardır.

Nâfi’, İbn Kesîr, Ebû Amr ve Yakub ise elifsiz “zı” ve “he” harfleri şeddeli, “ye’i harfi fethalı olarak dîye okumuşlardır.

Ebû’l-Âl-iye, Âsım ve Zirr b. Hubeyş de “ye” harfi ötreli, “zı” harfi şeddesiz, “elif” ve “he” harfi kesreli olarak: diye okumuşlardır. Bu husus daha önceden el-Ahzâb Sûresi’nde (33/4. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ancak merhum müfessirimiz orada bu kabilden herhangi bir husus söz konusu etmeyip buraya gönderine yapmıştır.

Ubey’in kıraatinde ise: (……..) şeklinde olup İbn Amir ve Hamza’nın kıraatinin manası ile aynıdır.

Ziharda “zahr: sırt” lâfzının sözkonusu edilmesi, binmek anlamından kinayedir. Âdemoğullarının kadınlarının ise sırtına değil, karnına çıkılır, Ancak burada kinaye yoluyla karnı yerine sırtı sözkonusu edilmiştir. Çünkü Âdemoğullarından olmayan varlıkların sırtına binilir. Bundan dolayı sırt binmekten kinayedir, Mesela: “Hanımından indi” ifadesi, onu boşadı anlamında olup, sırtına binilen bir şeyin üzerinden inmişcesine bu ifade kullanılır. “Sen benim İçin annemin sırtı gibisin” ifadesinin anlamına gelince, sen bana haramsın, sana binmek benim için helâl değildir, demek olur.

2- Ziharın Mahiyeti:

Ziharın gerçek anlamı, bir sırtın diğer bir sırta benzetilmesidir. Bunun hüküm gerektiren türü ise helâl olan bir sırtı, haram olan bir sırta benzetmektir. Bundan dolayı fukahâ fcmatfe şunu kabul etmişlerdir. Bir kimse hanımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin diyecek olursa, zihar yapmış olur. Onların çoğunluğunun kanaatine göre de; eğer hanımına: Sen benim için kızımın, kızkardeşimin sırtı gibisin, diyecek yahut bunların dışında mahrem kadınlardan birisinin ismini söyleyecek olursa zihar yapmış olur. Malik, Ebû Hanife ve başkalarının da görüşü budur.

Bu hususla Şâfiî -Allah ondan razı olsun- den farklı rivâyet gelmiştir, Ondan İmâm Mâlik’in görüşüne yakın bir rivâyet gelmiştir. Çünkü o hanımını -anne gibi- kendisine ebediyyen haram kılınmış birisinin sırtına benzetmiştir, Ebû Sevr’in ondan rivâyetine göre ise zihar ancak anne zikredilerek yapılır. Bu Katade ve en-Nehaî’nin de görüşüdür, birincisi ise el-Hasen, en-Nehaî, ez-Zührî, el-Evzaî ve es-Sevri’nin görüşüdür.

3- Zihar Lâfzının Açıkça ve Kinaye Olarak Zikredilmesi:

Ziharın asıl mahiyeti erkeğin hanımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demesidir. Yüce Allah’ın sırtı sözkonusu etmesi karından kinaye ve setr içindir. Bir kimse: Sen benim için annem gibisin deyip, sırtı sözkonusu etmezse yahutta; sen benim için annem neyse osun deyip de bununla zihar yapmayı nîyet etmiş ise, niyetine göre hüküm verilir. Şayet bununla boşamayı kastetmiş ise bu Malik’e göre bain bir talâk olur. Talâk niyeti de, zihar niyeti de yoksa bu sözleriyle zihar yapmış kabul edilir. Ziharm sarih olarak kullanılması halinde niyet gözönünde bulundurularak talâk diye kabul edilmez. Tıpkı sarih olarak kullanılan talâk ve bilinen kinaye lâfızlarının kullanslması halinde zihara yorumlanmayacağı gibi. Özel olarak ziharın kinayesi niyet ile birlikte olursa, bâin talâk diye kabul edilir.

4- Zihar Lâfızlarının Çeşitleri:

Zihar lâfızları iki çeşittir: Sarih ve kinaye. Sarih lâfzı: Sen benim için annemin sırtı gibisin, sen bana göre, sen benim yanımda, sen benimle birlikte annemin sırtı gibisin ifadeleridir. Aynı şekilde sen bana karşı annemin sırtı gibisin yahut başı, yahut ferci veya buna benzer bir ifade kullanması aynı şekilde senin fercin, başın, sırtın, karnın yahut ayağın benim için annemin sırtı gibidir, diyecek olursa, zihar yapmış olur. Tıpkı, elin, ayağın, başın yahut fercin boş olsun, derken hanımının boş olacağı gibi.

Şâfiî iki görüşünden birisinde; bu zihar olmaz demiştir. Ancak ondan bu şekilde gelen rivâyet zayıftır, çünkü o talakın hakikat manasıyla özellikle ona (ferce) izafe edilmesinin sahih olacağı hususunda bize uygun kanaat belirtmiş bulunmaktadır. Ebû Hanife’den gelen rivâyet ise buna muhaliftir. Ondan ziharın ona (ferce) izafe edileceği sahih olarak rivâyet edilmiştir. Erkek hanımını ne zaman annesine yahut baba ya da anne tarafından ninelerinden herhangi birisine benzetecek olursa, bu -herhangi bir görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın- bir zihardır. Şayet kendisine hiçbir şekilde helal olmayan -kız, kızkardeş, hala ve teyze gibi- bunların dışındaki mahremlerden herhangi birisine benzetecek olursa, yine fukahânın çoğunluğuna göre zihar yapmış olur. İmâm Şâfiî -Allah ondan razı olsun- den gelen mezhebin sahih görüşü zikrettiğimiz gibidir.

Kinaye lâfızlar ise bir kimsenin; Sen bana karşı annem gibisin, annem konumundasın, demesidir. Bu gibi ifadelerde niyete itibar edilir. Şayet zihar yapmayı kastetmiş ise bu zihar olur, zihan kastetmemiş ise Şâfiî ve Ebû Hanife’ye göre zihar yapmamış olur. Bu hususta Malik’in görüşü az önce geçmiş bulunmaktadır. Buna delil şudur; O annesine mutlak bir benzetme ifadesini kullanmıştır. Bundan dolayı bu bir zihar olur. Bunun asıl dayanağı sırtı zikretmiş olması halinde, hükmün böyle olacağıdır, bu da güçlü bir delildir. Çünkü bu hususta lafzî mana vardır -ve lâfız bu manadadır- Ayrıca sırtın hükmü lafızdan ayrılmaz bir şey olmayıp, onun manasına bağlıdır, bu da haram kılmaktır. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır,

5- Hanımının Bedeninin Tamamını Annesinin Uzuvlarından Birisine Benzetirse:

Hanımının bedeninin tümünü annesinin uzuvlarından birisine benzetecek olursa -Ebû Hanife’nin kanaatinin aksine- zihâr yapmış olur. Çünkü Ebû Hanife şöyle demektedir: Eğer erkek hanımını, annesinin kendisi için bakılması helâl olan bir organına benzetecek olursa, zihâr yapmış olmaz.

Ancak bu sahih değildir. Çünkü faydalanmak maksadıyla öyle bir azaya bakmak ona helâl olamaz. Zaten benzetme bu maksatladır ve zihâr yapan da bu maksadı gözeterek benzetine yapar.

Bir görüşe göre İmâm Şâfiî de şöyle demiştir: Ancak sırtı zikretmesi halinde zihar yapmış olur. Bu da tutarsızdır. Çünkü annenin bütün organları haramdır. Dolayısıyla bu organlardan birisine yapılan benzetme tıpkı sırta yapıl,afl-bçnzetme gibi bir zihar olur. Ayrıca zihar yapan bir kimsenin maksadı helal olanın, haram olana benzetilmesidir. Dolayısıyla bu hüküm, manaya bağlı olarak kabul edilmiştir.

6- Hanımını Yabancı Bir Kadına Benzetecek Olursa;

Hanımını yabancı bir kadına benzetecek olup da sırtı sözkonusu ederse, birincisine bakarak zihâr olur. Eğer sırtı sözkonusu etmezse, bu hususta ilim adamlarımızın farklı görüşleri vardır. Kimisi bu bir zihar olur derken, kimisi bu talâk olur demiştir.

Ebû Hanife ve Şâfiî hiçbir şey değildir, demişlerdir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu tutarsızdır. Çünkü o hanımının helâl olan bir tarafını kendisi için haram olan birisine benzetmiştir. Dolayısıyla tıpkı sırlı zikretmiş gibi, onun hükmüyle mukayyed olur. İsimler bize göre manaları ile ele alınır. Onlara göre lâfızları ile ele alınır. Bu da onların kabul ettikleri asıl ilke ile çelişmektedir.

Derim ki: Yabancı bir kadını zikrederek zihar yapmaktaki görüş ayrılıkları Malik nezdinde güçlüdür. Onun mezhebine mensub kimi İlim adamı, ziharın ancak özellikle mahrem kadınlar zikredilerek yapılacağı ve bunların dışındaki kadınlar zikredilerek ziharın yapılmayacağı görüşündedir. Kimileri bunu hiçbir şey kabul ederken, kimileri yabancı bir kadın zikredilerek yapılırsa bunu talâk olarak kabul etmiştir.

Bu hususta Malik’in görüşü de şudur: Eğer oğlumun yahut kölemin sırtı gibi ya da Zeyd’in sırtı gibi yahut yabancı bir kadını zikrederek onun sırtı gibi diyecek olursa, bu onun için bir zihar olur ve yemini esnasında hanımı ile ilişki kurması helâl olmaz. Yine ondan gelen rivâyete göre mahrem olmayanların ismi zikredilerek yapılan zihar hiçbir şeydir. Tıpkı el-Kûfî ve Şâfiî’nin dediği gibi.

el-Evzaî de şöyle demiştir: Şayet hanımına: Sen benim için filan adamın sırtı gibisin, diyecek olursa, bu keffâretini yerine getirmesi gereken bir yemin olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

7- “Sen Bana Annemin Sırtı Gibi Haramsın” Derse:

Koca hanımına: Sen bana annemin sırtı gibi haramsın diyecek olursa, bu bir zihar olur, talâk olmaz. Çünkü: Sen bana haramsın demesi hem talâk yolu ile haram kılma ihtimaline gelir, o vakit bu boşanmış bir kadın olur. Hem de zihar yolu ile haram kılma anlamına gelme ihtimali vardır. O zinan alıkça ifade ettiğine göre, bu iki ihtimalden birisini açıklamış olur ve bu hususta ona göre hüküm verilir.

8- Zihâr Bütün Hanımlar Hakkında Hüküm İfade Eder:

Zihâr ister kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister kendisiyle gerdeğe girilmemiş olsun talâk yapması câiz olan bir koca tarafından yapılmışsa, hangi durumda olursa olsun, bağlayıcı hüküm ifade eder. Aynı şekilde Malik’e göre cariyelerinden kendisiyle ilişki kurması câiz olanlar hakkında da hüküm böyledir. Bunlardan herhangi birisi ile zihar yapacak olursa, zihar yaptığı cariye hakkında zihar hükmü onun için bağlayıcılık ifade eder.

Ebû Hanife ve Şâfiî ise hüküm ifade etmez, demişlerdir. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu bize göre gerçekten zor bir meseledir. Çünkü Malik şöyle der; Cariyesine; sen benim için haramsın diyecek olursa, bu bağlayıcı bir hüküm ifade etmez. Peki sarih olan haram kılma lâfzını cariye hakkında geçersiz kabul ederken, kinaye lâfzı nasıl sahih olabilir? Ancak cariye yüce Allah’ın:

“Hanımlarına” lâfzının genel çerçevesi içerisine girmektedir. Çünkü bu âyetle yüce Allah onlara helâl kılınmış olan kadınları kastetmiştir. Ziharın manası ise, mevcut akdi kaldırmak sözkonusu olmaksızın, ilişki kurmakla alâkalı bir lafızdır. Bundan dolayı cariye hakkında da sahihtir. Bunun asıl dayanağı, yüce Allah adına yemin etmektir.

9- Nikâhtan Önce Yapılan Zihar:

Malik’e göre nikâhtan sonra yapılan zihâr, eğer zihâr yaptığı kadını nikâhlayacak olursa, bağlayıcı hüküm ifade eder. Şâfiî ve Ebû Hanife’ye göre ise bağlayıcı hüküm ifade elmez. Çünkü yüce Allah “hanımlarına” demiştir. Nikâhı akma almadığı kadın ise “hanımlarından değildir. et-Tevbe suresinde yüce Allah’ın:

“İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti…” (et-Tevbe, 9/75) âyeti açıklanırken, (et-Tevbe, 75-78. âyetler, 2. başlık ve devamında) bu meselenin asıl dayanağı geçmiş bulunmaktadır,

10- Zımmînin Zihâr Yapması:

Zımmînin zihârı bağlayıcı değildir, Ebû Hanife de böyle demiştir. Şâfiî dedi ki: Zımmînin zihân sahihtir. Bizim delilimiz yüce Allah’ın:

“Aranızdan” âyetidir. Bu da müslümanlardan demektir. Bu ifade de zımminin hitabın dışına çıkmasını gerektirmektedir.

Eğer: Bu hicab delili ile bir istidlaldir denilecek olursa, şöyle cevab veririz: Bu iştikak ile ve mana ile bir istidlaldir. Çünkü kâfirlerin nikâhlarıfasiddirve feshedilmeye lâyıktır. Dolayısıyla bu nikâhlara talâkve zihâr hükümleri taalluk etmez. Bu da yüce Allah’ın:

“Aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun.” (et-Talâk, 65/2) âyetine benzemektedir. Nikâhlar sıhhat şartlarından uzak oldukları takdirde fasiddir. Fasid nikâhta ise zihar hiçbir durumda sözkonusu olmaz.

11- Kölenin Zihâr Yapması:

Yüce Allah’ın:

“Aranızdan” âyeti bunu kabul etmeyenlere hilâfen, kölenin zihafının sahih olmasını gerektirmektedir. Bu görüşü es-Sa’lebî, Malikten nakletmiştir. Çünkü köle de müslümanlardan sayılır ve nikâhın hükümleri onun hakkında da sabittir. Kölenin başka bir köleyi azad etmesi ve yemek yedirmesi imkansız olsa bile, oruç tutabilir.

12- Kadınların Zihâr Yapmaları Sözkonusu Değildir:

Malik -Allah ondan razı olsun- şöyle demektedir: Kadınların zihâr yapmaları sözkonusu değildir. Çünkü yüce Allah:

“Aranızdan hanımlarına zihâr yapanlar” diye buyurmakla, “siz kadınlar arasından kocalarına zihâr yapan hanımlar” diye buyurmamaktadır. Zihâr sadece erkekler tarafından yapılabilir.

Îb’nu’l-Arabî dedi ki: İbnu’l-Kasım, Salim, Yahya b. Said, Rabia ve Ebû’z-Zinâd’dan böylece rivâyet edilmiştir, mana itibariyle de sahihtir! Çünkü nikâh hususunda helâl kılmak, akit, helâllik ve haramlık erkeklerin elinde olup kadınların elinde bunlardan herhangi bir şey bulunmamaktadır ve bu, bir icmadır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: İlim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre kadınların zihâr yapmaları sözkonusu değildir. el-Hasen b. Zıyad dedi ki: Kadın zihâr yapabilir. es-Sevrî, Ebû Hanife ve Muhammed şöyle demişlerdir: Nikâhtan önce veya sonra olsun kadının erkekten zihâr yapmasının hiçbir kıymeti yoktur.

Şâfiî de şöyle demiştir: Kadının erkeğe zihâr yapması diye bir şey yoktur. el-Evzai dedi ki: Kadın kocasına: Sen benim için annen filanın sırtı gibisin, diyecek olursa, bu kendisi sebebiyle keffârette bulunması gereken bir yemin olur. İshak da böyle demiştir: Hiçbir kadın erkeğe zihâr yapamaz, fakat bu tür ifade onun için keffâretinî ödemesi gereken bir yemindir.

ez-Zührî de şöyle demiştir: Zihâr keffaretinde bulunması gerektiği görüşündeyim. Ancak onun bu ifadeyi kullanması kocasının kendisine yaklaşmasına engel teşkil etmez. Bu görüşünü ondan Ma’mer rivâyet etmiştir. İbn Cüreyc de Atâ’dan şöyle dediğini nakletmektedir: O Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmış olur. Bundan dolayı onun bir yemin keffaretinde bulunması gerekir. Bu Ebû Yûsuf’un da görüşüdür. Muhammed b. el-Hasen de: Ona hiçbir şey gerekmez, demiştir.

13- Deli Bir Kimsenin Düzgün İfadelerle Zihâr Yapmasının Hükmü:

Bir kimsede delilik olur da bazan muntazam ifadeler kullanması halinde zihâr yapacak olursa, onun bu zihârı bağlayıcı hüküm ifade eder. Çünkü hadiste şöyle rivâyet edilmiştir: Sa’lebe kızı Havle’nin, deliliği bulunan kocası Evs b. es-Sâmit, aklının başından gittiği bir sırada, hanımına zihâr yaptı..,

14- Kızgınlık Halinde Zihâr Yapmanın ve Boşamanın Hükmü:

Kızıp hanımına zihâr yapan yahutta talâk veren bir kimsenin kızgınlığı söylediğinin hükmünü kaldırmaz. Bu hadisin bazı rivâyet yollarında Yusuf b. Abdillah b. Selam şöyle demektedir: Bana Evs b. es-Sâmit’in hanımı Havle anlattı, dedilci: Benimle onun arasında bir tartışma olmuştu. O da; Sen benim için annemin sırtı gibisin dedi, sonra da kavminin mecfisine çıkıp gitti. Hanımının: Benimle onun arasında bir tartışma çıktı, ifadesi onu kızdıran bir tartışmanın olduğuna ve bunun sonucunda zihâr yaptığına delil teşkil etmektedir. Kızgınlık ise herhangi bir hükmü kaldırmayan, şer’î bir hükmü değiştirmeyen boş bir iştir. Sarhoşun durumu da böyledir. Bu da bir sonraki başlığın konusudur.

15- Sarhoşluk Halinde Zihâr ve Talâkın Hükmü;

Sarhoşluk halinde zihâr yapan ve boşayan bir kimsenin bu tasarrufu eğer söylediğini akledip kavrıyor ve ifadesi düzgün ise; o kimse için bağlayıcı hüküm ifade eder. Çünkü daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/43- âyet, 7. başlıkta) yer alan

“sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar…” (en-Nisâ, 4/43) âyetinde açıklandığı üzere bu böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

16- Zihâr Yapan Keffârette Bulunmadan Hanımına Yaklaşamaz:

Zihâr yapan bir kimse -iki görüşünden birisinde belirtildiği üzere Şâfiî’nin aksine- keffârette bulunmadığı sürece hanımı ile temas kuramaz ve hiçbir şekilde ondan zevk alacak bir davranışta bulunamaz. Çünkü zihâr yapanın: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demesi lâfız ve manası ile her türlü faydalanmayı haram kılmayı gerektirmektedir. Şayet keffârette bulunmadan önce hanımı ile ilişki kuracak olursa, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

17- Zihâr Yapan. Keffârette Bulunmadan Önce Hanımına Yaklaşırsa:

Bu durumda kişi, Allah’tan mağfiret diler ve bir keffârette bulununcaya kadar ondan uzak durur.

Mücahid ve başkası dedi ki; İki keffârette bulunur. Sat d, Kala de den, Mutarrif, Recâ b. Hayve’den o Kabîsa b. Züeyb’den, o Amr b. el-Âs’dan zihâr yapan hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Keffârette bulunmadan önce ilişkide bulunacak olursa iki keffârette bulunur. Ma’ıner, Katade’den rivâyetle dedi ki: Kabîsa b. Züeyd dedi ki: İki keffârette bulunması gerekir.

Aralarında İbn Mâpe-ve Nesâî’nin de bulunduğu hadis İmâmlarından bir grup da İbn Abbâs’fân şu rivâyeti kaydetmektedir: Bir adam hanımına zihâr yaptı, keffârette bulunmadan önce ona yaklaştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek ona bu durumu sözkonusu etti. Peygamber: “Seni bu şekilde davranmaya iten ne oldu?” diye sordu. Adam Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Ayın ışığında onun ayak bileğinin beyazlığını gördüm. Ona yaklaşmaktan kendimi alıkoyamadım. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) güldü ve ona keffârette bulunmadan önce yaklaşmamasını emretti Tırmizi, III, 503; Nesâî, VI, 167; İbn Mâce, I, 666; Hâkim, Müstedrek, II, 222 İbn Mâce ve Dârakutnî, Süleyman b. Yesar’dan, o Seleme b. Sahr’dan rivâyet ettiğine göre Seleme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde zihâr yaptı. Sonra da keffârette bulunmadan önce hanımına yaklaştı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek bu durumu ona anlattı. Peygamber ona sadece bir keffârette bulunmasını emretti. Dârakutnî, 111; İbn Mâce,\, 166

18- Tek Bir Sözle Dört Hanıma Zihâr Yapmak:

Tek bir söz ile dört hanıma zihâr yapacak olursa, mesela: Sizler benim için annemin sırtı gibisiniz, derse hepsinden zihâr yapmış olur. Bu durumda hiçbirisiyle ilişki kurması câiz olmaz, fakat ona tek bir keffaret yeterli olur.

Şâfiî: Dört keffârette bulunması gerekir, der. Ancak âyet-i kerimede buna dair hiçbir delil yoktur. Çünkü çoğul lâfzı bütün mü’minler hakkında kullanılmış bulunmakladır ve esas olan manadır.

Darakutnî de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) şöyle derdi: Bir kimsenin nikâhı altında dört tane hanım bulunupta o da bunlara zihâr yapacak olursa, tek bir keffârette bulunması onun için yeterlidir. Eğer arka arkaya herbirisinden ayrı ayrı zihâr yapacak olursa, o zaman onların herbirisi için bir keffâretle bulunması gerekir. Dârakutnî, 111,319.

Bu hususta icmâ’ vardır.

19- Bir Kimse Dört Kadına: Sizinle Evlenirsem Benim İçin Annemin Sırtı Gibi Olasınız, Derse:

Bir kişi dört hanıma: Ben sizinle evlenecek olursam, siz benim için annemin sırtı gibi olasınız, deyip de onlardan birisiyle evlenecek olursa, keffârette bulunmadan ona yaklaşamaz. Bundan sonra da diğerleri hakkındaki yemini kalkmış olur.

Keffarette bulunmadıkça diğerlerine de yaklaşamaz da denilmiştir. Ancak mezhebin kabul edilen görüşü birincisidir.

20- Zihârla Birlikte Bain Talâk Verirse:

Koca hanımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin ve sen benden “elbette talâkı (üç talâkla) bâin ile boşsun diyecek olursa, onun için hem talâk, hem de zihâr hükmü birlikte bağlayıcı hüküm ifade eder. Bir başka koca tarafından nikâhlanmadıkça ve kendisi de ondan sonra onu bir daha nikâhlamadıkça keffârette bulunmaz. Onu nikâhladığı takdirde de keffârette bulunmadan onunla ilişki kurmaz.

Şayet hanımına: Sen benden “elbette talâkı” ile boşsun ve sen benim için annemin sırtı gibisin diyecek olursa, talâk gerçekleşir, fakat zihâr hükmü bağlayıcı olmaz. Çünkü elbette (bain talâk) ile boşanmış olan bir kadının, bir daha boşanması sözkonusu değildir.

21- Kendisi İle Gerdeğe Girilmemiş Olan Kadına Zihâr Yapmak:

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Kendisi ile gerdeğe girilmemiş olan kadına zihâr yapmak sahih değildir. el-Müzenî şöyle demiştir: Ric’î talâk ile boşanmış olan kadınla zihâr yapmak da sahih değildir, ancak bu görüşün bir kıymeti yoktur. Çünkü her iki halde de evlilik hükümleri sabittir. Bu durumda onun talâkı sözkonusu olduğu gibi, kıyas gereği ve aklen ziharın hükmü de onun hakkında sözkonusu olur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

22- Hanımlarınız, Anneleriniz Olamaz:

“Zevceleri onların anaları değildir.” Yani onların hanımları anneleri olamaz.

“Onların anaları” âyeti genel olarak Hicazlıların şivesine uygun olarak te harfi esreli: diye okunmuştur. Yüce Allah’ın:

“Bu bir beşer değildir.” (Yusuf, 12/13) âyetinde olduğu gibi.

Ebû Ma’mer, es-Sülemî ve başkaları ise Temimlilerin şivesine uygun olarak ref’ ile: diye okumuşlardır.

el-Ferrâ’ dedi ki; Necidliler ile Temimoğulları: “Bu bir beşer değildir” ve: “O kadınlar onların anaları değildir” âyetinde ref ile söylerler.

“Onların anaları ancak onları doğuranlardır.” Yani onları doğuran anneleri dışında kimse onların anaları olamaz. Nitekim Mesel’de: “Senin oğlun topuklarını kanatandır” denilmiştir. “O kadınlar ki” anlamındaki ism-i mevsule dair açıklamalar daha önce el-Ahzâb Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. Merhum müfessirimiz bu ism-i mevsûlden söz etmiş olsaydı el-Ahzâb, 33/4. ayette söz etmesi gerekirdi. Ancak orada huna dair herhangi bir açıklama bulunmamaktadır

23- Şeriatın Onaylamadığı Çirkin Sözler:

“Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.”

Ağır ve şeriatin benimsemediği bir söz söylüyorlar. (Âyet-i kerimedeki): ez-Zûr: Yalan demektir.

“Muhakkak ki Allah pek çok affedendir, bağışlayandır.” Çünkü onları yerine getirmekle yükümlü tuttuğu keffaret bu çirkin ve yalan sözün vebalinden kurtarıcıdır.

Mücadele 1

Allah, eşi hakkında seninle tartışan kadının sözünü işitti; Allah’a şikâyette bulunuyordu. Allah sizin konuşmanızı işitiyor. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Kocası hakkında seninle tartışan ve Allaha şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı zaten İşitiyordu, Çünkü Allah, en iyi işitendir, en iyi görendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Nüzul Sebebi ve İlgili Diğer Rivâyetler:

Yüce Allah’ın:

“Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbette ki Allah işitmiştir” âyetinde sözü geçen Allah’a şikâyet eden kadın, Salebe kızı Havle’dir Hakîm kızı Havle olduğu söylendiği gibi, kadının adının Cemile olduğu da söylenmiştir. Ancak Havle olduğu daha sahihtir. Kocası Ubade b. es-Samit’in kardeşi Evs b. es-Samit’tir.

Bir gün Ömer b. el-Hattâb halifeliği döneminde insanlarla birlikte bir eşeğe binmişken bu kadının yanından geçmiş, kadın uzun bir süre onu durdurmuş, ona öğüt vermiş ve şöyle demişti: Ey Ömer! Sen daha önce Umeyr (Ömercik) diye çağırılıyordun. Sonra sana Ömer denildi, sonra sana Emiru’l-Mü’minin denildi. Allah’tan kork ey Ömer. Şüphesiz ki kesin olarak ölüme inanan bir kimse yapması gereken işleri elden kaçırmaktan korkar. Hesaba kesin olarak inanan da azaptan korkar.

Ömer durmuş, o kadının sözlerini dinliyordu. Ona: “Ey mü’minlerin emiri sen bu kocakarı için bu şekilde nasıl beklersin;” dediler. Ömer dedi ki: Allah’a yemin ederim, eğer sabahtan akşama kadar beni bekletecek olursa, farz olan namaz dışında onu durur dinlerim. Bu yaslı kadının kim olduğunu biliyor musunuz? Bu, yüce Allah’ın sözlerini yedi semanın üzerinden işitmiş olduğu Salebe kızı Havle’dir. Âlemlerin Rabbi onun sözlerini işitir de, Ömer o sözlere kulak vermez mi?

Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Herşeyi işiten O yüce zatın şanı ne yücedir! Ben Salebe kızı Havle’nin sözlerini işitirken bir kısmını da anlayamıyordum. O sırada kocasını Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şikâyet ediyor ve şöyle diyordu: Ey Allah’ın Rasûlü, benim gençliğimi yedi, karnım ona çotuk saçtı. Nihayet yaşım ilerleyip artık çucuk doğuramaz yaşa gelince bana zihâr yaptı. Allah’ım, ben halimi sana şikâyet ediyorum. Daha henüz sözlerini bitirmeden Cebrâîl şu: “Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikâyet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah iş İtmiştir” âyeti nazil oldu. Bunu İbn Mate Sünen’inde rivâyet etmiştir. İbn Mâce, I, 666; Hâkim, Müstedrek, II, 523; Beyhaki, es-Sünenu’l Kübrâ, VII, 3H2.

Bu hususta Buhârî’de yer alan Âişe’den gelen rivâyette şöyle denilmektedir: Bütün sözleri işiten Allah’a hamdolsun. O tartışan kadın Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şikâyette bulundu. Ben de odanın bir tarafında bulunuyor, fakat ne dediğini (tam) İşi temi yordum. Şanı yüce Allah:

“Kocası hakkında seninle mücadele eden… kadının sözünü elbetteki Allah işitmistir” âyetini indirdi Buhârî, VI, 26^9; ayrıca: İbn Mâce, i, 67; Müsned, VI. A6; Nesâî, VI, İd».

el-Maverdi dedi ki: Bu kadın Salebe kızı Havle’dir. Huveylid kızı Havle’dir diye de söylenmiştir. Ancak bu farklı değildir, çünkü bunlardan birisi onun babası, diğeri ise dedesidir. Bunlardan herbirisine de nisbet edilmiştir. Kocası ise Ubâde b. es-Sâmit’in kardeşi Evs b. es-Sâmit’tir.

es-Sâlebî dedi ki: İbn Abbâs dedi ki: Bu kadın Hazreçli Huveylid kızı Havle’dir. Ubâde b. es-Sâmit’in kardeşi Evs b. es-Sâmit’in nikâhı altındaydı. Bedenen güzel bir kadındı. Kocası onu secde halinde gördü. Kalçalarına bakındı, bu durumu hoşuna gitti, Namazını bitirince yanına gelmesini istedi, kabul etmedi. Bu sefer ona kızdı. Urve (b. ez-Zübeyr) dedi ki: Kocası kısmen deli bir kişi idi. Bu sırada deliliği tutmuş ve ona: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demişti. îlâ ve zihâr cahiliye döneminde talâk şekillerindendi. Bu kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince, ona: “Kocana haram oldun” dedi. Bu sefer kadın: Allah’a yemin ederim o talakı ağzına almadı, dedi. Sonra da: Fakirliğimi, yalnızlığımı, kimsesizliğimi kocamdan ve amcamın oğlundan ayrılışımı Allah’a şikâyet ediyorum. Karnım ise ona çocuklarını doğurmuştu. Hz. Peygamber: “Sen ona haram oldun” diye buyurdu. Kadın peygambere karşılık vermeye, Peygamber de ona cevab yetiştirmeye devam edip durdu, nihayet bu âyet-i kerîme indi.

el-Hasen’in rivâyetine göre kadın şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah nıliye döneminin geleneklerini silip kaldırmış bulunuyor. Benim kocam benden zihâr yaptı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bu hususta bana herhangi bir vahiy gelmedi” diye buyurdu. Kadın: Ey Allah’ın Rasûlü! Her hususta sana vahiy geliyor da bir bu konuda mı sana vahiy gönderilmedi? dedi. Peygamber: “Durum sana dediğim gibidir” diye buyurdu. Kadın: Ben Allah’a şikâyet ediyorum, Onun Rasûlüne değil deyim;”, yüce Allah da: “Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah işitmiştir” âyetini indirdi.

Darakutnî de Katade yoluyla Enes b. Malik’in kendisine şunu anlattığını rivâyet etmektedir: Evs b. es-Sâmit, hanımı Salebe kızı Huveyle’ye zihar yaptı. O da durumu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şikâyet edip dedi ki: Yaşım ilerleyip kemiğim incelince bana zihar yaptı, Bunun üzerine Allah da zihar âyetini indirdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Evs’e: “Bir köle azad ef” dedi. Evs: Buna gücüm yetmiyor, dedi. Peygamber: “Kesintisiz olarak iki ay oruç tut” diye buyurdu. Evs: Ben öyle birisiyim ki, bir günde üç defadan daha az yemek yiyecek olursam, görmem zayıflar. Bu sefer Peygamber: “O halde altmış fakir doyur” dedi, Evs: Böyle bir imkânım yok, ancak sen yardım ve yakınlık bağını gözetmek üzere bana destek verecek olursan müstesna. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona onbeş sa’ ile yardımcı oldu. Nihayet yüce Allah ona (o miktarı) toplanmasını sağladı. Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

“Çünkü Allah en iyi işitendir, en iyi görendir.” (radıyallahü anhvi) dedi ki: Ashabın görüşüne göre onun yanında bir de o kadar buğday vardı, bu da altmış yoksula (keffâret olarak) yedirilirdi. Dârakutni, III, M6.

Tirmizi ve İbn Mace’nin Sünen’lerinde de şöyle denilmektedir: Seleme b. Sahr el-Beyâdî hanımından zîhar yaptı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Bir köle azad et” dedi. (Seleme) dedi ki: Elimle boynuma vurdum ve şöyle dedim: Seni hak ile gönderene yemin ederim ki yok, artık bundan başkasına sahih değilim. Bu sefer Peygamber: “O halde iki ay oruç tut” dedi. Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Başıma gelen bu musibet ancak ben oruçlu iken gelmedi mi? Peygamber: “O halde altmış yoksula yemek yedir” diye buyurdu. Tirmizi, III, 503, V, 405; İbn Mâce, I, 665.

İbnu’l-Arabi “Ahkâm(u’l-Kur’ân)” adlı eserinde şunu zikretmektedir: Rivâyet olunduğuna göre Duleyc kızı Havle’ye kocası zihar yaptı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek bunun hakkında ona soru sordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen ona haram oldun.” Kadın: Muhtaçlığımı Allah’a şekva ediyorum, dedi. Tekrar edince Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine: “Ona haram oldun” dedi. Yine kadın: Muhtaçlığımı Allah’a şikayet ediyorum, dedi. Âişe de o sırada Peygamber efendimizin başının sağ tarafını yıkıyordu. Sonra diğer yanına geçti ve bu sırada ona vahiy nazil oldu. Kadın sözlerini tekrar etmek isleyince, Âişe: Sus, işte vahiy indi, dedi, Kur’ân’ın nüzûlu tamamlanınca, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Havle’nin kocasına: “Bir köle azad et” dedi. Kocası, bulamam deyince, Peygamber: “O halde arka arkaya iki ay oruç tut” diye buyurdu. Kocası yine: Ben bir günde üç defa yemeyecek olursam, görme gücümün zayıflayacağından korkuyorum dedi. Peygamber: “O halde altmış yoksula yemek yedir” diye buyurdu. Adam: O halde sen de bana yardım et, deyince, Peygamber ona bir miktar yardımda bulundu. Taberânî. Kebir, XXIV, 247.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Tefsir âlimleri bu kadının adının Havle olduğunu, kocasının da Evs b. es-Sâmit olduğunu kabul etmekle birlikte, bu kadının nisbeti hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Kimisi bu kadın ensaridir ve Sa’lebe’nîn kızıdır derken, kimisi Düleyc’in kızıdır demiştir. Onun Huveylid kızı olduğu da söylenmiştir. Kimisi de: O es-Sâmit’in kızıdır, demiştir. Bazıları da: O Abdullah b. Ubey’in bir cariyesi idi, demiştir. Yüce Allah’ın hakkında: “Cariyeleriniz kendilerini korumak isterken… onları zinaya zorlamayın” (en-Nûr, 24/33) âyetinin hakkında indiği kadın da budur, çünkü o bu kadını zina etmeye zorluyordu. Havle’nin, Hakim kızı olduğu da söylenmiştir.

eri-Nehhas dedi ki: Bu bir çelişki değildir. Çünkü bir defa babasına, bir defa annesine, bir defa dedesine nisbet edilmesi mümkündür. Ayrıca Abdullah b. Ubey’in cariyesi olması da mümkündür, O bakımdan velâ yoluyla onun ensari olduğu söylenmiştir. Çünkü Abdullah b. Ubey her ne kadar münafıklardan ise de ensar arasında sayılıyordu.

2- Sem’ ve Semî’ (İşitmek ve Herşeyi İşiten):

“Allah işitmiştir” anlamındaki âyet: şeklinde (dal ve sin harfleri) idgam ile okunduğu gibi: şeklinde izhar ile de okunmuştur.

“Semâ’ (işitme)”de asıl olan İşitilme özelliğinde olan şeylerin idrâkidir, eş-Şeyh Ebû’l-Hasen (el-Eş’arî’nin) tercih ettiği açıklama budur.

İbn Fûrek de şöyle demiştir: Doğrusu işitilen şeyin idrâk edilmesidir, el-Hakim Ebû Abdullah da; “es-Semî” isminin anlamı hakkında şu açıklamaları yapmaktadır: O mahlukatın kulaklarıyla idrâk ettiği seslen kulağı olmaksızın idrâk edendir. Bu da seslerin O’nun için gizli ve saklı olmadığı anlamına gelir. Eğer kulak (kendisinde) terkib edilmiş bulunan duyma niteliğine sahib değil ise -bu duyu organına sahib olmayan sağır kimseler gibi- o vakit sesleri idrak etme kabiliyetine sahib olamaz. Sem’ ve basar, ilim, kudret, hayat ve irade gibi iki sıfattırlar, O halde bunlar Allah’ın zati sıfatlarındandır. Yüce yaratıcının bu sıfatlara sahib olmaması kesinlikle düşünülemez.

ile aynı anlamda olup “şikâyet etti” demektir.

“Seninle mücadele eden” anlamındaki âyet, Seninle konuşan” diye okunmuştur.

“Seninle mücadele eden”, sana soru sorup duran demektir.

Hadid 29

Kitap ehli bilsin ki, Allah’ın fazlından hiçbir şeye güç yetiremezler. Fazl Allah’ın elindedir, dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

Diyanet Vakfı
Böylece kitap ehli, Allahın lütfundan hiçbir şey elde edemeyeceklerini bilsinler. Lütuf bütünüyle Allahın elindedir, onu dilediğine bahşeder. Allah, büyük lütuf sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ta ki kîtab ehli Allah’ın lütfundan hiçbir şeye nail olmayacaklarını, muhakkak lütfün Allah’ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilsinler. Allah çok büyük lütuf sahibidir.

“Ta ki kitab ehli… bilsinler” âyetindeki: âyeti;

“Ta ki bilsinler” demektir. Buna göre: fazladan tekid edici olarak gelmiş bir sıladır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Âyet: “Bilsinler diye” anlamında olup red ve inkârm bulunduğu bütün ifadelerde zâid bir sıladır.

Katade dedi ki: Kitab ehli müslümanları kıskandılar. Bunun üzerine

“Ta ki kitab ehli… bilsinler” âyeti nâziİ oldu ki; şu demektir: Kitab ehlinin kendilerinin “Allah’ın lütfundan hiçbir şeye nail olamayacaklarını, muhakkak lütfün Allah’ın elinde olduğunu… bilsinler” demektir.

Mücahid dedi ki: Yahudiler şöyle dediler: Elleri ve ayakları kesecek bir peygamberin aramızdan çıkması zamanı yaklaşmış bulunmaktadır. Ancak bu peygamber Araplar arasından çıkınca bunu inkâr ettiler, bu sefer

“Ta ki kitab ehil.., hiçbir şeye nail olamayacaklarını” yani kendilerinin hiçbir şeye güc yetiremeyeceklerini “… bilsinler” âyeti nazil oldu. Bu da yüce Allah’ın:

“Onun hiçbir sözlerine karşılık veremediğini…”‘(Ta-Ha, 20/89) âyetine benzemektedir.

el-Hasen’den:

“Ta ki kitab ehli… bilsinler” anlamındaki âyeti; okuduğu nvayet edilmiştir. Bu İbn Mücahid’den de rivâyet edilmiştir. Kutrub ise bunun “lam” harfi kesitli, “ye” harfi de sakin olarak okunduğunu (yine el-Hasen’den) rivâyet etmektedir.

Cer harfi olan “lâm’ın üstün olarak okunması bilinen bir söyleyiştir. “Ye” harfînirr sakin okunuşuna gelince, şöyle açıklanır: in hemzesi hazfedilince, bu sefer olur. Daha sonra “nun”, “lam” harfine idgam edilince: olur, “Lam’lar bir araya gelince, onlardan ortada olanlarının yerine “ye” harfi getirilir. Nitekim Arapların: lâfzını diye kullanmaları da buna benzemektedir. İşte diye “lam” harfini kesreli olarak okuyanların kıraati ile ilgili açıklama da bunun gibidir. Şu kadar var ki o, bu hususta meşhur olan söyleyişe uygun olarak “lâm”ı hazfetmemiştir. Bu bakımdan bu okuyuş bu cihetiyle daha kuvvetli görülmektedir.

İbn Mes’ûd’dan “Ta ki … bilsinler” diye okuduğu, Hittan b. Abdillah’tan; İlla ki bilmeleri için” diye, İkrime’den de: “Bilmesi için, bilsin diye” diye okudukları da rivâyet edilmiştir. Ancak bunlar mushafta yazdı olan şekle muhaliftir.

“Allah’ın lütfundan” âyeti İslam diye açıklandığı gibi mükâfat diye de açıklanmıştır. el-Kelbî Allah’ın rızkından, diye açıklamıştır. Sayılıp dökülmesi imkânsız olan Allah’ın nimetleridir, diye de açıklanmıştır.

“Muhakkak lütfün Allah’ın elinde olduğunu” onların elinde olmadığını dolayısıyla peygamberliği Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan başka sevdikleri kimseye yönlendirmek imkânına sahib olmadıklarım… bilsinler diye

“muhakkak lütfün Allah’ın elinde olduğunu” âyeti lütuf yalnız O’nundur diye de açıklanmıştır.

“Onu dilediğine verdiğini bilsinler.”

Buhârî’de şöyle denilmektedir: Bize el-Hakem b. Nafi anlattı, dedi ki; Bize Şuayb, ez-Zührîden nakletti, dedi ki: Bana Salim b. Abdillah haber verdi. Abdullah b. Ömer dedi ki; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı -minber üzerinde ayakta duruyorken- şöyle buyururken dinledim: “Sizin, sizden önceki ümmetlere göre kaldığınız süre ikindi namazından güneşin batışına kadar olan süre gibidir. Tevrat ehline Tevrat verildi, onlar da günün ortasına kadar bu Tevrat gereğince amel ettiler. Sonra acze düştüler, onlara birer kırat, birer kırat verildi. Daha sonra İncil sahiplerine İncil verildi, onlar da ikindi namazına kadar onunla amel ettiler, Sonra acze düştüler, onlara birer kırat, birer kırat verildi. Sonra size Kur’ân verildi, siz de güneş (batıncaya) kadar onunla amel ettiniz. O bakımdan size ikişer kırat, ikişer kırat verildi, Tevrat ehli şöyle dedi: Rabbimiz bunların amelleri daha az, fakat mükâfatları daha çok. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Ben sizi herhangi bir şeyin ecrinden mahrum ederek size zulmettim mi, dedi. Onlar: Hayır dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: İşte bu Benim lütfumdur, Ben onu dilediğim kimseye veririm.” Bir rivâyette de şöyle demektedir: “Yahudiler ve hristiyanlar öfkelendiler ve: Rabbimiz … dediler.” Buhâri, I, 204, VI, 2716, 2740; Müsned, II, 121, 129.

“Allah çok büyük lütuf sahibidir.”

el-Hadid Sûresi’nin tefsiri (burada) sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Hadid 28

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve peygamberine iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, size bir nur versin ki onunla yürüyesiniz ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allahtan korkun ve Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin; sizi bağışlasın. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’tan korkun, Rasûlüne de Îman edin ki, rahmetinden size iki pay versin. Sizin için aydınlığıyla yürüyeceğiniz bir nûr versin ve size mağfiret etsin. Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

“Ey îman edenler” Mûsa’ya ve Îsa’ya inananlar

“Allah’tan korkun, Rasûlüne” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a

“îman edin ki, rahmetinden size iki pay versin.” Îsa ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman etmenize karşılık size iki kat ecir versin. Bu da yüce Allah’ın:

“İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir.” (el-Kasas, 28/54) âyetine benzemektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Kasas, 28/54-55. âyetler, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

“Pay ve nasib” demektir. Bu da daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/85. âyet, 1.,başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bunun asıl anlamı ise binek üzerinde olanı düşmekten koruyan ve binicinin kendisine sarındığı bir örtüdür. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır. el-Ezher’i de buna yakın bir açıklamada bulunarak şöyle demiştir: Bu kelimenin türediği kök, deveye binen kimsenin düşmesin diye devenin hörgütü üzerine koyduğu bir örtüdür. Buna göre âyetin tevili şöyle olur: Size, devenin üzerine konan bu örtünün biniciyi koruduğu gibi, sizi masiyetlerle helâk olmaktan koruyacak iki pay verir.

Ebû Mûsa el-Eş’ârî dedi ki: Habeşçede İki kat” demektir, İbn Zeyd’den:

“İki pay” dünya ve âhiret mükâfatı demektir.

Denildiğine göre yüce Allah’ın:

“İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir.” (el-Kasas, 28/54) âyeti nazil olunca, kitab ehlinden olup îman edenler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına karşı öğünmeye koyuldular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Kimi ilim adamı bu âyet-i kerimeyi herbir haseneye ancak onun misli bir ecir olduğuna delil göstermiş ve şöyle demişlerdir: Hasene imandan olan herbir tür hakkında kullanılan umumi bir isimdir ve bu mutlak olarak kullanıldığı vakit umumi anlamında kullanılır. Eğer hasene belli bir tür hakkında kullanılacak olursa, onu işleyen kimseye ancak bir tek misli ile mükâfat verilir. Eğer iki türü kapsayan bir hasene hakkında kullanılırsa, o vakit bu haseneye iki katıyla sevab verilir. Âyet-i kerîme bu hususa delildir. Çünkü yüce Allah:

“Rahmetinden… iki pay” dîye buyurmuştur. “Pay” ise “misil” ile aynı anlamdadır. Böylelikle Allah’tan korkan, Rasûlüne îman eden kimseye iki pay tayin etmiş olmaktadır. Birisi Allah’tan korkması, diğeri ise Rasûlüne îman etmesi dolayısıyla. İşte bu, on katı mükâfatı bulunan hasenenin, on tür haseneyi toplayan hasene için sözkonusu olduğuna delil teşkil etmektedir. Bu ise yüce Allah’ın sıfatlarından on çeşidi bir arada toplayan imandır. Çünkü yüce Allah:

“Doğrusu müslüman erkeklerle, müslüman kadınlar…” (el-Ahzâb, 33/35) âyetinin tamamında bu hususları saymaktadır. Böylelikle karşılığında onların misli mükâfat gören on çeşit hasene zikredilmiş bulunmaktadır. Bunların herbir türüne karşılık onun misli ile bir mükâfat verilecektir.

Ancak bu fâsid bir tevildir, çünkü yüce Allah’ın:

“İyilikle gelene bunun on misli vardır” (el-En’âm, 6/160) âyetindeki zahir ifadenin umum çerçevesinin dışına -umumu tahsis etme ihtimali bulunmayan iddialarla- çıkmak sözkonusudur. Zira on haseneyi birarada bulunduran bir amelin herbir hasenesine ancak misli ile mükâfat verilir, diye bir şey sözkonusu değildir. Bu iddia ile hasenenin mükâfatının on misli ile görüleceği reddedilmektedir. Halbuki haberler buna delâlet etmektedir. Biz de bunları daha önceden (el-En’âm, 6/151. âyetin tefsiri ile en-Neml, 27/89. âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunmaktayız. Eğer durum bu iddia sahibinin dediği gibi olsaydı (karşılık görmesi açısından) hasene ile seyyie (iyilik ile kötülük) arasında bir fark olmazdı.

“Sizin için” âhirette Sırat üzerinde, kıyâmette cennete gitmek üzere

“aydınlığıyla yürüyeceğiniz bir nûr” Mücahid’den gelen rivâyete göre; bir açıktama ve bir hidayet

“versin.”

İbn Abbâs bunu Kur’ân-ı Kerîm, diye açıklamıştır. Bunun bir aydınlık, bir ışık olduğu da söylenmiştir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Aydınlığında insanlar arasında yürüyeceğiniz, kendilerini İslama davet edeceğiniz, böylelikle İslâm dininde ileri gelenler arasına katılacağınız ve sahih olduğunuz bu ileri gelme özelliğinizin asla sona ermeyeceği bir önderlik versin. Çünkü onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman etseler, başkanlıklarının sona ereceğinden korkmuşlardı. Oysa kaybedecekleri sadece Allah’ın hükümlerini tahrif etmek sebebiyle güçsüz kimselerden aldıkları basit rüşvetlerden ibaretti. Dindeki gerçek önderlikleri değildi.

“Ve size” günahlarınızı

“mağfiret etsin. Allah Gafûrdur, Rahîmdir.”

Hadid 27

Sonra onların izleri üzerine elçilerimizi peş peşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik, ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığı biz onlara yazmadık; yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için uydurdular, ama ona gereği gibi uymadılar. İçlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Ama çoğu fasıktır.

Diyanet Vakfı
Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsayı da arkalarından gönderdik, ona İncili verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Sonra rasûllerimizi onların İzleri üzerine ardarda gönderdik. Meryem oğlu Îsa’yı da izlerinden gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince, Biz onu üzerlerine farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için… Sonra gereği gibi ona riayet etmediler. Onlardan îman edenlere ecirlerini verdik. Onlardan birçoğu ise fâsıklardı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Ardarda Gönderilen Rasûller ve Meryem Oğlu Îsa:

“Sonra rasûllerimizi” Mûsa, İlyas, Davud, Süleyman, Yûnus ve daha başkalarını

“onların” zürriyetinin -Nûh ve İbrahim’in diye de görüş belirtilmiştir-

“izleri üzerine ardarda” arka arkaya

“gönderdik.”

“Meryem oğlu Îsa’yı da izlerinden gönderdik.” O anne tarafından İbrahim’in soyundandır.

“Ve ona İncil’i verdik.” İncil ona indirilen kitabın adıdır, Âl-i İmrân Sûresinin baş taraflarında (3/3- âyetin tefsirinde) bunun hangi kökten türediğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

2- Hz. Îsa (aleyhisselâm)’ya Tabi Olanlar ve Uydurdukları Ruhbanlık:

“Ona” dini üzere

“uyanların kalplerine” Havarilerle onların peşinden gidenlerin kalplerine

“şefkat ve merhamet koyduk.” Samimi bir sevgi yerleştirdik. Biri diğerini candan seviyordu.

Bu İncil’de sulh yapmak, insanlara eziyeti terketmek ile emrolunduklarına ve kalpleri katılaşan ve ilâhî sözleri yerlerinden değiştirip tahrif eden yahudilerin aksine bu maksatla Allah’ın kalplerini yumuşattığına bir işaret olduğu söylenmiştir.

“Şefkat (radıyallahü anh’fet)” yumuşaklık

“merhamet (radıyallahü anhhmet)” de şefkat demektir.

Rafet’in hiçbir şeye gücü yetmeyenin yükünü hafifletmek, merhamet’in başkasının ağır yükünü yüklenmek olduğu söylendiği gibi, raf’etin rahmetten daha ileri olduğu da söylenmiştir.

İfade burada tamamlandıktan sonra yüce Allah:

“Kendiliklerinden ortaya koydukları” uydurdukları

“ruhbanlığa gelince” diye buyurmaktadır.

Burada en güzeli

“ruhbanlık” anlamındaki lâfzın bir fiil takdiri ile mansub olmasıdır Ebû Ali dedi ki: Bunun takdiri: “Onu bir ruhbanlık olarak uydurdular ve kendiliklerinden ortaya koydular” şeklindedir. ez-Zeccâc dedi ki: Bu: “Onu bir ruhbanlık olarak uydurdular” demektir. Tıpkı: “Zeyd’i gördüm, Amr’la konuştum” demeye benzer.

Âyetin

“şefkat ve merhamet”e atfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: Yüce Allah, bunu onlara verdiği halde değiştirdiler ve bu hususta birtakım bid’atler uydurdular.

el-Maverdi dedi ki: Burada iki tane kıraat vardır. Birincisi “re” harfini üstün okumaktır. Bu da: den gelen ve “korku” demek olan okuyuş, ikincisi ise “re” harfi üstün okunması, bu da “ruhban”a mensub olan demek olur. Tıpkı “rudvan”dan, “rudvaniye” yapmak gibidir. Çünkü onlar yiyecek, içecek, evlenmekten kaçınmak ile mağara ve manastırlara bağlanmak hususlarında kendilerine zorlu ve ağır yükler yüklediler. Buna sebeb, krallarının birtakım değişiklikler yapmaları ve değiştirmeleridir. Geriye (hak yolda) çok az kimse kalınca, onlar da ruhbanlığa yöneldiler ve dünya ile ilişkilerini kestiler.

ed-Dahhak dedi ki; Îsa (aleyhisselâm)’dan sonra bir takım krallar üçyüz yıllık bir süre haram işler işlediler. Îsa (aleyhisselâm)’ın yolu üzere kalmaya devam edenler onların bu yaptıklarına tepki gösterdiler. Krallar da bunları öldürünce, onlardan sonra hayatta kalan bir takım kimseler: Biz bunlara bu yaptıkları işlerden vazgeçmelerini söyledik mi bizi öldürüyorlar. O halde bizim bunlarla birlikte kalmaya İmkanımız yoktur, diyerek insanlardan uzaklaştılar ve manastırlar edindiler.

Katade dedi ki: Onların uydurdukları ruhbanlık kadınları terketmek ve makastırlar edinmektir. Merfu (Peygamber efendimize atfedilen) bir haberde: “O ruhbanlık; ovalara ve dağlara çekilmeleridir.” Denilmektedir. Bk. Taberânî, Kebîr, X, 1719.

“Biz onu üzerlerine farz kılmadık.” Bu ruhbanlığı onlara farz kılmadığımız gibi, emretmemiştik de. Bu açıklamayı İbn Zevci yapmıştır.

Yüce Allah’ın:

“Ancak Allah’ın rızasını aramak için” âyetine gelince. Biz onlara ancak Allah’ı razı edecek şeyleri emrettik, demektir. Bu açıklamayı İbn Müslim yapmıştır! ez-Zeccâc da şöyle demiştir;

“Biz onu üzerlerine farz kılmadık” âyeti, Biz onlara kesinlikle hiçbir şeyi farz kılmadık, anlamındadır. Bu durumda

“ancak Allah’ın rızasını aramak için” âyeti

“onu… farz kılmadık” âyetindeki “he” ve “elif (onu anlamındaki zamir)den bedel olur: Biz onu (ruhbanlığı) kendilerine ancak Allah’ın rızasını aramak için farz kıldık, demek olur.

Bir açıklamaya göre:

“Ancak Allah’ın rızasını aramak için” âyeti, munkatı’ bir istisnadır. İfadenin takdiri de şu anlamda olur: Biz o ruhbanlığı kendilerine farz kılmadık, fakat onlar Allah’ın rızasını aramak maksadıyla kendiliklerinden uydurdular.

“Sonra gereği gibi ona riayet etmediler.” Onun gereklerini hakkıyla yerine getirmediler. Ancak bu özel birtakım kimseler hakkındadır. Çünkü onun gereğini yerine getirmeyenler onların bir bölümüdür. Bunlar ruhbanlık yoluyla insanların başına geçmeye, onların mallarını yemeye kalkıştılar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey îman edenler! Doğrusu haham ve rahiblerin birçoğu insanların mallarını batıl yollarla yerler ve Allah yolundan alıkoyurlar.” (et-Tevbe, 9/34)

Bu, ruhbanlığın kendilerini işin sonunda başkanlık elde etmeye götürdüğü birtakım kimseler hakkındadır.

Süfyan es-Sevri, Atâ b. es-Sâib’den, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Îsa’dan sonra birtakım krallar Tevrat ve İncil’i değiştirdiler. Fakat onlar arasında Tevrat’ı ve İncil’i okuyan, yüce Allah’ın dinine davet eden mü’minler de vardı. Bazıları onların krallarına: Sen bu kesimi öldürsen (iyi olur), dediler. Mü’minler ise: Biz kendi adımıza size böyle bir şeyi yapmak zorunda bırakmayacak tekliflerde bulunuyoruz, dediler.

Bir kesim: Bize yüksekçe bir kule yapıp bizi oraya yerleştiriniz ve kendisiyle yiyeceğimizi, içeceğimizi yukarı doğru kaldıracağımız bir şey veriniz, biz de size karşı herhangi bir şeyi reddetmeyelim dedi.

Bir başka kesim şöyle dedi: Bizi bırakın da yeryüzünde tek başımıza rasgele dolaşıp gezelim. Çöllerdeki vahşi hayvanların içtiği gibi içelim. Bizi ele geçirecek olursanız, o zaman bizi öldürünüz, Bir başka kesim şöyle dedi: Bize çöllerde evler yapınız, orada kuyu kazalım, sebze ekelim, siz de bizi görmezsiniz.

Bütün bunların her birisinin de mutlaka onlardan bir yakın dostu vardı. Bu tekliflerini yerine getirdiler. İşte bunlar Îsa (aleyhisselâm)’in yolu üzere devam ettiler, Kitabı değiştirmiş bulunanlardan ve onlardan sonra gelen bir topluluk şöyle dediler; Biz de yeryüzünde dolaşalım ve bunların kendilerini ibadete verdikleri gibi, kendimizi ibadete verelim. Halbuki bu görüş sahibleri şirklerini devam ettiriyorlar ve kendilerinden önce geçen uydukları bu kimselerin imanlarını bilmiyorlardı. İşte yüce Allah’ın:

“Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince, Biz onu üzerlerine farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için…” âyeti bunu anlatmaktadır. Yüce Allah şunu buyurmaktadır: Bu salih kimseler ruhbanlığı uydurdular, fakat sonradan gelenler

“gereği gibi ona riayet etmediler.”

“Onlardan îman edenlere” yani bu ruhbanlığı ilk olarak ortaya koyup, gereklerini yerine getirenlere

“ecirlerini verdik. Onlardan birçoğu” sonradan gelenleri kastetmektedir

“ise fâsıklardı.”

Yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak gönderdiğinde bu kimselerden ancak pek az kişi kalmıştı. Bunlar da mağaralardan, manastırlardan, dağlardaki oyuklardan gelip Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman ettiler.

3- Dinde Sonradan Ortaya Çıkartılan Her Şey Bid’attir:

Bu âyet-i kerîme sonradan çıkartılan herbir işin bid’at olduğuna delâlet etmektedir. O bakımdan bir hayrı sonradan ortaya koyan kimsenin onu devam ettirmesi ve onu bırakıp zıttına yönelmemesi gerekir ki, bu âyetin kapsamına girmesin.

Ebû Umame el-Bâhilî -ki ismi Suday b. Aclan’dır- dedi ki: Sizler üzerinize farz olarak yazılmadığı halde Ramazanda namaz kılmayı (teravihi) ortaya çıkardınız. Halbuki size farz kılınan sadece oruçtur, Madem böyle bir işi yaptınız, artık bu namazı kılmaya devam ediniz ve onu terketmeyiniz. Çünkü İsrailoğullarından birtakım kimseler Allah’ın kendilerine yazmadığı yeni birtakım şeyleri bu yolla yüce Allah’ın rızasını arayarak ortaya koydular, fakat bunlara hakkıyla riayet etmediler. Yüce Allah da bunları terkettikleri için onlara sitemde bulunarak:

“Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince, Biz onu üzerlerine farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için… Sonra gereği gibi ona riayet etmediler” diye buyurmaktadır. Taberânî, Evsat, VII, 262; Heysemî, Mecmâ’, III, 139.

4- Kötü Zamanlarda İnsanlardan Uzaklaşmak:

Âyet-i kerimede manastırlarda ve evlerde insanlardan uzaklaşıp bir kenara çekilmeye delil vardır. Bu ise zamanın bozulması, arkadaşların ve kardeşlerin değişmesi halinde mendubdur. Buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi’nde (18/10. âyet, 2. başlıkta) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Ebû Umame el-Bâhilî (radıyallahü anh)’ın rivâyet ettiği hadiste şöyle demektedir: Yaptığı seriyyelerden birisinde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem.v)ile birlikte çıktık. (Ebû Umame devamla) dedi ki: Bir adam içinde bir miktar su bulunan bir mağaranın yanından geçti. İçinden bu mağarada kalmayı geçirdi. Bu mağaradaki suyu içecek, etraftaki yeşil bitkilerden bir şeyler yiyecek ve dünyadan el etek çekecekti. (Kendi kendisine) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gitsem de bunu ona söylesem, bana izin verirse yaparım, aksi takdirde yapmam. Bunun üzerine Peygamberin yanına vararak, ey Allah’ın Peygamberi dedi. Ben, beni güçlü tutacak kadar suyu ve etrafında yeşillik bulunan bir mağaraya rastladım. İçimden burada kalıp dünyadan el etek çekmeyi geçirdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem.v)şöyle buyurdu: “Ben ne yahudilik, ne de hristiyanlık dini ile gönderildim. Ben müsamahakâr hanif dini ile gönderildim. Muhammed’in canı elinde bulunana yemin ederim ki, Allah yolunda sabahleyin yahut öğleden sonra (cihad için) bir çıkış, dünyadan ve dünyadaki herşeyden daha hayırlıdır. Sizden herhangi birinizin birinci safta durması altmış yıl namaz kılmasından hayırlıdır. ” Müsned, V, 266; Heysemî, Mecmâ’, V, 279.

Kûfeliler de İbn Mes’ûd’dan söyle dediğini rivâyet ederler; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem.v) bana: “Hangi tip insan daha bilgilidir bilir misin?” Ben, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Şöyle buyurdu: “İnsanların en bilgilisi hakkında ihtilâfa düştükleri vakit hakkı en çok gören kimsedir. İsterse amel bakımından kusurlu olsun, isterse kıçı üzerinde sürünen bir kimse oksun, İsrailoğullarının ruhbanlığı nereden çıkardıklarını bilir misin? Îsa (aleyhisselâm)’dan sonra zorbalar Allah’a isyanı gerektiren hususları işleyerek, onlara üstünlük sağladılar. Îman ehli (bu işe) gazablandılar, onlarla savaştılar. Îman ehli üç defa yenilgiye uğradı, onlardan ancak çok az kimse kalmıştı. Bu sefer: Eğer onlar bizi yok edecek olurlarsa, dine davet edecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Gelin Allah Îsa’nın vaadettiği ümmi peygamberi -Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyorlar- gönderinceye kadar yeryüzünde dağılalım. Bunun üzerine dağlardaki mağaralara dağıldılar ve ruhbanlığı ortaya koydular. Kimisi dinine sımsıkı sarıldı, kimisi de küfre saptı -ve: “kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa…” âyetini okudu- Sen ümmetimin ruhbanlığının ne olduğunu bilir misin? Hicret, cihad, oruç, namaz, hac, umre ve tepeler üzerinde tekbir getirmektir. Ey İbni Mesud, sizden önceki yahudiler yetmişbir fırkaya ayrıldılar. Onlardan bir fırka kurtuldu, diğerleri helâk oldu. Sizden önceki hristiyanlar da yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Onlardan üç tanesi kurtuldu, diğerleri ise helâk oldu. Bir fırka hükümdarlara karşı çıktı, Allah’ın dini ile Îsa -selam ona-‘nın dini uğrunda onlarla savaştılar. (Ve bunu) ölünceye kadar sürdürdüler. Bir fırkanın hükümdarlara karşı çıkmak takati yoktu. Bunlar kavimleri arasında kalmaya devam ettiler. Allah’ın ve Meryem oğlu Îsa’nın dinine onları davet ettiler. Hükümdarlar onları yakaladılar, öldürdüler, testerelerle paramparça ettiler. Bir fırkanın ise ne hükümdarlara karşı çıkmak takati, ne de kavimleri arasında kalarak onları Allah’ın ve Meryem oğlu Îsa’nın dinine davet etmek takati vardı. Bundan dolayı dağlara çıktılar ve orada ruhbanlığa başladılar. İşte yüce Allah’ın haklarında: “Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince…” diye buyurduğu kimseler bunlardır. Artık kim bana îman eder, bana uyar, beni tasdik ederse, ona gereği gibi riayet etmiş olur. Kim de bana îman etmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” Hâkim, Müstedrek, II. 522.

Peygamber bununla (İslam geldikten sonra) yahudi ve hristiyan olanları kastetmektedir.

Bir diğer görüşe göre bunlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yetişmekle birlikte, ona îman etmeyen kimselerdir. İşte fâsıkların ta kendileri olanlar onlardır,

Âyet-i kerimede Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem.v)’a bir teselli vardır. Yani öncekiler de aynı şekilde küfür üzere ısrar etmişlerdir. O halde senin çağdaşların küfür üzere ısrar edecek olurlarsa, buna hayret etme, şaşırma. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hadid 26

Andolsun, Nuh’u ve İbrahim’i gönderdik. Onların soyuna peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan doğru yolda olanlar da vardır, ama çoğu fasıktır.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, Nuhu ve İbrahimi gönderdik, peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik. Onlardan (insanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Nûh’u ve İbrahim’i gönderdik. Peygamberliği ve kitabı soylarından gelenlere verdik. Onlar arasından kimisi hidayet bulmuştu; ama onlardan çoğu ise fasıklardı.

“Yemin olsun ki Nûh’u ve İbrahim’i gönderdik.” âyeti ile yüce Allah daha önce genel İfade ile kitaplarla rasûlleri gönderdiğini belirttikten sonra, tafsilatını sözkonusu ederek Nûh ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdiğini ve onların soyundan gelecekler arasındanda peygamberler gönderdiğini haber vermektedir:

“Peygamberliği ve kitabı soylarından gelenlere verdik.” Yani Biz onların ziirriyetlerinin bir kısmını peygamber kıldık. Bazılarını da semadan indirilmiş kitaplar olan Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan’ı okuyan ümmetler haline getirdik.

İbn Abbâs dedi ki:

“Kitab” kalemle yazı yazmak demektir.

“Onlar arasından” yani İbrahim ve Nûh’a uyup arkalarından gidenlerden

“kimisi hidayet bulmuştur.”

“Onlar arasından kimisi hidayet bulmuştur” âyeti, onların soylarından gelenlerden hidayet bulanlar vardır diye de açıklanmıştır.

“Ama onlardan çoğu ise fâsıklardı.” İtaatin sınırının dışına çıkmış kâfirlerdi.

Hadid 25

Andolsun, elçilerimizi açık belgelerle gönderdik. Onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adaletle davransın. Demiri de indirdik; onda büyük bir kuvvet ve insanlar için yararlar vardır. Allah, kimin O’na ve elçilerine gaybda yardım ettiğini bilsin diye. Şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allahın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitabı ve Mizanı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de İnsanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik ki, Allah kendisine ve peygamberlerine gaybda kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Muhakkak Allah güçlüdür, hükmüne karşı konulamayandır.

“Yemin olsun ki Biz peygamberlerimizi apaçık delillerle” açık seçik mucizelerle, açık seçik şeriatlerle

“gönderdik.”

İbadette yüce Allah’a ihlâsı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi emretmekle, diye de açıklanmıştır. Nûh’tan itibaren Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar bütün rasûller bu daveti yapmışlardır.

“Onlarla birlikte insanlar” karşılıklı ilişkilerinde

“adaleti ayakta tutsunlar diye kitabı” yani onlara kendilerinden önce olanların haberlerini vahyettiğimiz kitabların tümünü

“ve Mizanı” İbn Zeyd’in açıklamasına göre kendisi ile tartıların yapılıp karşılıklı ilişkilerde bulunulan aracı

“İndirdik.”

Yüce Allah’ın;

“adaleti ayakta tutsunlar diye” âyeti yüce Allah’ın bilinen Mizanı (teraziyi) kastettiğine delil teşkil etmektedir. Bir takım kimseler de bununla adaleti murad etmiştir, demişlerdir. el-Kuşeyrî dedi ki: Eğer bizler mizanı bilinen terazi diye yorumlayacak olursak, o vakit anlam: Kitabı indirdik, mizanı da koyduk demek olup, bu da şairin:

“Ben ona yem olarak saman ve soğuk su verdim.”

sözü kabilindendir. Buna da yüce Allah’ın:

“Göğe gelince onu da yükseltti ve mizanı koydu.” (er-Rahmân, 55/7) âyeti delil teşkil etmektedir. Bundan sonra da:

“Tartıda haksızlık etmeyin; tartıyı adaletle dosdoğru yapın.” (er-Rahmân, 55/9) diye buyurmaktadır ki; buna dair açıklamalar (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç… bulunan demiri de indirdik.”

âyeti ile ilgili olarak Ömer (radıyallahü anh), Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Şüphesiz Allah semadan yeryüzüne dört bereket indirmiştir: Demir, ateş, su ve tuz.” Deylemî, Firdevs, I, 175;

İkrime de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Üç şey Âdem (aleyhisselâm) ile birlikte indi: Hacer-i esved, bu kardan daha beyaz idi. Mûsa’nın asası, bu da cennetin abanoz ağacındandı. Boyu Mûsa’nın boyu kadar on zira idi. Bir de demir ile birlikte indirilen üç şey: Örs, kelpeten ve çekiç. Bunu el-Maverdî zikretmiştir.

es-Sa’lebî dedi ki: İbn Abbâs dedi ki: Âdem cennetten indiğinde beraberinde demirden yapılmış, demirci aletlerinden beş şey de vardı: Örs, kelpeten, bileyi (mîkaa), çekiç ve iğne. Bunu el-Kuşeyri nakledip, şöyle demiştir: “Mîkaa” kendisi ile keskinleştirilen şey demektir. “Demiri keskinleştirdim, keskinleştiriyorum” denilir.

es-Sıhah’ta da şöyle denilmektedir: “Mîkaa” doğan kuşunun alıştığı ve konduğu yerdir. Ayrıca Kassar’ın çamaşırı üzerinde doğduğu tahta, çekiç ve uzunca masatdır.

Rivâyete göre demir salı günü indirilmiştir.

“Kendisinde hem çetin bir güç… bulunan” kanları akıtmak için… demektir. Bundan dolayı salı günü kan aldırmak ve hacamat yasaklanmıştır. Çünkü o gün, kanın aktığı bir gündür. Rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Salı gününde kendisinde kanın kesilmediği bir an vardır” diye buyurmuştur Ebû Dâvûd, IV, 5.

Bir diğer açıklamaya göre:

“Demiri indirdik” onu yarattık, var ettik demektir. Yüce Allah’ın:

“Sizin için davarlardan sekiz çift indirdik.” (ez-Zümer, 39/6) âyetine benzemektedir. Bu güzel bir açıklamadır. Bu durumda demir yerden var olan bir şey olur, semadan indirilmiş bir şey olmaz.

Meânî âlimleri şöyle demişlerdir: Yani o demiri madenlerden çıkartıp vahyi ile onun nasıl işleneceğini onlara öğretmiştir.

“Kendisinde çetin bir güç” bulunması da silah, savaş araçları ve kalkan anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre de bu demirde öldürülmek endişesinden ötürü çetin ve pek ileri derecede bir korku vardır, demektir.

“Hem de İnsanlar için faydalar bulunan” âyeti hakkında Mücahid dedi ki: Kalkanı kastediyor. Bir diğer görüşe göre, insanlar, bıçak, balta, iğne ve buna benzer birtakım demirden aletler ile faydalandıklarını kastetmektedir.

“Ki Allah kendisine ve peygamberlerine gaybda kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın.” Yani yüce Allah kendisine kimin yardım edeceğini ortaya çıkarmak için demiri indirmiştir. Bu âyetin daha önce geçen yüce Allah’ın:

“İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye” âyetine atfedildiği de söylenmiştir. Yani Biz rasullerimizi gönderdik, onlarla birlikte Kitabı ve bu eşyayı indirdik ki, insanlar hak ve adalet ile birbirleriyle ilişkiye geçsinler ve

“Allah kendisine… kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın” Yani Allah, dinine kimin yardım edeceğini ve “peygamberlerine gaybda kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın.” İbn Abbâs dedi ki: Peygamberlerine yardım etmek, onlara yardımcı olup, onları yalanlamamak;

“gaybda” yani onları görmeseler dahi onlara îman etmeleri demektir.

“Muhakkak Allah” yakalayışında

“güçlüdür, hükmüne karşı konulamayandır.” Yanı O karşı konulamayan ve galib gelendir. Bu açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Gaybda” âyeti ihlâs ile diye de açıklanmıştır.

Hadid 24

Onlar ki cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse, bilsin ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmeye layıktır.

Diyanet Vakfı
Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah zengindir, hamde layıktır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar cimrilik edenler ve insanlara cimriliği emredenlerdir. Kim yüz çevirirse muhakkak Allah ihtiyacı olmayan (ganin)in bütün hamdlere layık olanın ta kendisidir.

“Onlar cimrilik edenler.-dir.” Yani Allah böbürlenip, kibirlenen -ve “cimrilikedenleri” sevmez demektir. Buna göre “…enler” âyeti “kibirlenen kimselerdin sıfatı olarak cer konumundadır.

Bunun mübtedâ olarak ref konumunda olduğu da söylenmiştir. Yani cimrilik edenlere Allah’ın bir ihtiyacı yoktur.

Denildiğine göre, bununla yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem.v)’ın, Kitaplarında bulunan niteliklerini açıklamak hususunda cimrilik gösteren yahudilerin ileri gelenlerini kastetmişdir. Onların böyle davranmaktan maksatları ise, insanların Muhammed’e îman ederek sonunda kendilerinin sağladığı menfaatlerin ellerinden gitmemesidir. Bu açıklamayı es-Süddî ve el-Kelbî yapmıştır.

Said b. Cübeyr dedi ki:

“Onlar” ilimi öğretmekte “cimrilik edenler ve” insanlara bir şey öğretmemek suretiyle

“insanlara cimriliği emredenlerdir.”

Zeyd b. Eslem dedi ki; Bu yüce Allah’ın hakkını eda etmekteki cimriliktir. Şöyle de açıklanmıştır; Kastedilen cimrilik, sadaka ve hakların yerine getirilmesi hususundaki cimriliktir. Bu açıklamayı Amir b. Abdullah el-Eşa’rî yapmıştır. Tâvûs dedi ki: Sözü edilen elinde bulunanlarla cimrilik etmektir.

Bu üç görüş de anlam itibariyle birbirine yakındır.

Havatır ehli, (kalbi düşüncelere önem veren) kimseler cimrilik ile cömertlik arasında iki açıdan fark gözetmişlerdir. Birincisine göre cimri, eli sıkılıktan zevk alan kimsedir, cömert ise vermekten zevk alan kimsedir. İkinci farka gelince, cimri istenildiği zaman veren kişidir, cömert ise istenmeksizin verendir.

“Kim” imandan

“yüz çevirirse, muhakkak Allah” o kimseye

“ihtiyacı olmayanın… ta kendisidir.”

Onlara sadaka vermeyi teşvik ettikten sonra, bu hususta cimrilik edip insanlara tasaddukta bulunmak noktasında cimrilik etmeyi emredenlere, Allah’ın hiçbir ihtiyacının olmadığını bildirmesi için bu buyrukları zikretmiş olması da mümkündür.

“Cimrilik” anlamındaki lâfız genel olarak “be” harfi ötreli, “hı” harfi sakin olarak: diye okunmuştur. Enes. Ubeyd b. Umeyr, Yahya b. Ya’mer, Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın, Hamza ve el-Kisâî ise “be” ve “hı” harfleri üstün olarak diye okumuşlardır ki ensarın söyleyişi böyledir. Ebû’l-Âl-iye ve İbn es-Semeyka’ ise “be” harfi üstün, “hı” harfi sakin olarak; diye okumuşlardır. Nasr b. Âsım’dan iki ötreli olarak: diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Bütün bunlar meşhur söyleyişlerdir. Âl-i İmrân Sûresi’nin sonlarında (3/180. âyet 4. başlıkta) cimrilik ile eli sıkılık arasındaki farka dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Nâfi’ ve İbn Âmir:

“Ta kendisi” lâfzı olmaksızın:

“Muhakkak Allah ihtiyacı olmayandır, bütün hamdlere layık olandır” diye okumuşlarken, diğerleri ise fasıl zamiri olmak üzere:

“İhtiyacı olmayanın… ta kendisidir” diye okumuşlardır. Bununla birlikte bu zamirin mübteda olması ve

“ihtiyacı olmayanın” anlamındaki âyetin onun haberi olması, cümlenin bütünü ile:

“Muhakkak” lâfzının haberi olması da mümkündür.

“O” anlamındaki (mealde: ta kendisi) lâfzını hazfedenlerin kıraatine göre bu zamirin fasi zamiri olması daha uygundur. Çünkü fasıl zamirinin hazfedilmesi mübtedânın hazfedilmesinden kolaydır.

Hadid 23

Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdikleriyle de böbürlenmeyesiniz. Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

Diyanet Vakfı
(Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allahın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

Kurtubi Tefsiri
Elinize geçiremediğinize tasalanmayasınız ve sîze verdiğine sevinmeyesiniz diye, Allah böbürlenip, kibirlenen kimseleri sevmez.

“Elinize geçiremediğinize tasalanmayasınız” yani elinize geçiremediğiniz rızık sebebiyle üzülmeyesiniz… Çünkü onlar, rızkın tesbit edildiğini ve bu hususta herşeyin olup bitmiş olduğunu bildikleri takdirde o azıktan ele getiremedikleri için üzülmezler.

İbn Mes’ûd’dan rivâyete göre yüce Allah’ın Peygamberi şöyle buyurmuştur; “Sizden herhangi bir kimse kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesinin imkânsız olduğunu, isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin imkansız olduğunu bilmedikçe imanın tadını alamaz.” Heysemî, Mecmâ’, I, 55, -ravi Katâde’nin Abdullah b. Mes’ûd’dan hadis dinlememiş olduğu kaydıyla-, VII, 197 -de Ebû’d-Derdâ yoluyla gelen rivâyetin râvilerinin sika (güvenilir) kimseler olduğu belirtilmektedir-, VII, 199 -Sdmândan-; Müsned, VI, 441, -Ebû’d-Derdâ’dan-.

Daha sonra da yüce Allah’ın:

“Elinize getiremediğinize tasalanmaydınız…” âyetini okudu. Yani dünyalıktan ele geçiremediğinize üzülmeyesiniz diye. Çünkü ele getiremediğiniz şeyler sizin için takdir edilmemiş demektir. Eğer sizin için takdir edilmiş olsaydı ele geçirememeniz sözkonusu olmazdı.

“Ve size verdiğine sevinmeyesiniz diye.” İbn Abbâs’ın açıklamasına göre dünyalıktan, Said b. Cübeyr de afiyet ve bolluk türünden… diye açıklamışlardır. İkrime de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmiştir; Üzülmeyen ve sevinmeyen hiçbir kimse yoktur. Fakat mü’min musibetini sabıra, elde ettiği ganimeti de şükre dönüştürür. Yasak kılınan hüzün ve sevinç ise bunları ağarak câiz olmayan şeylerin işlenmesine sebeb teşkil edenleridir. Nitekim yüce Allah:

“Allah böbürlenip kibirlenen kimseleri sevmez.” Yani sahib olduğu dünyalık sebebiyle büyüklük taslayan, insanlara karşı bunlarla böbürlenen kimseleri sevmez diye buyurmaktadır.

“Size verdiğine” anlamındaki âyette, genel olarak “elif” med ile; diye okunmuştur ki, dünyadan size verdikleri… demektir. Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Ebû’l-Âl-iye, Nasr b. Âsım ve Ebû Amr ise elifi kasr ile; diye okumuşlardır ki, Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir, size gelen demektir. Bu da;

“Elinize geçiremediğiniz “e muâdildir (aynı vezindedir). Bundan dolayı bu lâfız diye gelmemiştir.

Cafer b. Muhammed es-Sadık dedi ki; Ey Âdem oğlu, sana ne oluyor ki geçtikten sonra sana geri gelmesi imkânsız olan elinden çıkan şeye üzülüyorsun, veya ölümün elinde bırakmayacağı varlığın dolayısıyla seviniyorsun?

Berze Cemher’e: Ey hakîm kişi, niçin ele gegiremediğine üzülmüyor ve elde ettiğine sevinmiyorsun, diye soruldu, o da şu cevabı verdi: Çünkü ele geçmeyenin gözyaşı dökmekle telafi edilmesi mümkün değildir, ele geçenin de sevinçle devam ettirilmesine imkân yoktur.

Bu hususta el-Fudayl b. Iyad da şöyle demiştir; Dünya yok edici ve fayda sağlayıcıdır. Yok ettiği şeylerin geri dönüşü yoktur, faydalandırdığı şey de yola koyulmayı haber verir.

“Böbürlenen” kendisine öğünmek nazarıyla bakan kimse;

“Kibirlenen” ise başkalarına küçümseyici güzle bakan kimse demektir, her ikisi de gizli şirktir.

“Kibirlenen” kimse sütü toplansın diye memeleri bağlanan koyun gibidir. Böylelikle onu satın alacak kişi bu koyunun bu kadar süt topladığının normal hali olduğunu zanneder, oysa gerçekte durum böyle değildir. İşte insanlara kendisinin belirli bir hal ve süsünün bulunduğunu gösterip bununla birlikte birtakım (asılsız) iddialar da ileri sürüyorsa, o kimse kibirlenen bir kimse demektir.

Hadid 22

Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allaha göre kolaydır.

Kurtubi Tefsiri
İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen her bir musibet, mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitapta (yazılmış)dır. Şüphesiz ki bu, Allah’a çok kolaydır.

“İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen herbir musibet mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitapta” yani Levh-i Mahfuzda

“dır.”

Mukâtil ‘in dediğine göre

“yerdeki musibet” kıtlık, bitki ve meyvelerin azlığıdır. Ekinlerdeki musibetler diye de açıklanmıştır. Nefislerdeki musibetler Katade’ye göre ağrılar ve hastalıklardır. Hadlerin uygulanması diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Havyan yapmıştır. Bir başka açıklamaya göre geçim darlığı demektir. İbn Cüreyc’în rivâyetinin anlamı budur.

“Onu yaratmamız” lâfzında zamir nefislere yahut yeryüzüne yahut musibetlere ya da hepsine aittir. İbn Abbâs: Musibet yaratılmadan önce diye açıklarken, Said b. Cübeyr, Allah yeri ve nefsi yaratmadan önce… diye açıklamıştır.

“Şüphesiz ki bu Allah’a çok kolaydır.” Yani gerek bunların yaratılması ve gerekse bütün bunların yazılıp tesbit edilmiş olması Allah’a çok kolaydır.

er-Rabî b. Salih dedi ki; Said b. Cübeyr (radıyallahü anh) yakalandığında ağladım. Bana: Ne diye ağlıyorsun? dedi. Ben: Sende gördüğüm bu durumdan ve senin kendisine doğru gitmekte olduğun sonuçtan dolayı ağlıyorum, dedim. Bana Ağlama dedi, çünkü Allah’ın ilminde bunun olacağı tesbit edilmişti. Sen yüce Allah’ın:

“İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen herbir musibet…” âyetini duymamış mısın?

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah, Kalemi yaratınca ona yaz diye buyurdu. O da kıyâmet gününe kadar olacak şeylerin hepsini yazdı.

Sırf bu âyet-i kerîme dolayısıyla fazilet sahibi birtakım kimseler hastalandıklarında tedaviye yanaşmamışlar, Rabblerine güvenip O’na tevekkül ederek ilaç almamışlardır. Bunlar: Yüce Allah hastalık günlerimizi de, sağlık günlerimizi de bilir. Eğer bütün insanlar bunu azaltmaya gayrel edecek yahut arttırmaya çalışacak olurlarsa buna güç yetiremezler. Çünkü yüce Allah:

“İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen herbir musibet mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitaptadır” diye buyurmaktadır.

Bu âyetin daha önceki âyetlerle ilişkili olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; yüce Allah cihadda kendilerine isabet eden öldürülmek ve yaralanmak musibetlerini hafifletmekte ve cihad sebebiyle (orada yitirdiklerinin yerine) kendilerine ihsan ettiği mallarını muhafaza etmek ve bu mallarda meydana gelen zararların hepsinin yazılı, takdir edilmiş ve önlenmesi imkânsız şeyler olduğunu açıklamakta, kişiye düşenin sadece emre uymaktan ibaret olduğunu belirtmekte, sonra da onlara bir edeb öğreterek şöyle buyurmaktadır:

Hadid 21

Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan, Allah’a ve elçilerine iman edenler için hazırlanmış bir cennete koşun. Bu, Allah’ın fazlıdır, dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

Diyanet Vakfı
Rabbinizden bir mağfirete; Allaha ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu, Allahın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinizden bir mağfiret, Allah’a ve peygamberlerine Îman edenler için hazırlanmış, eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için birbirinizle yarışın. Bu, Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

“Rabbinizden bir mağfiret… için birbirinizle yarışın.” Rabbiniz tarafından size mağfiret edilmenizi gerektirecek salih ameller işlemek için birbirinizle yarışın, demektir. Tevbe etmekte elinizi çabuk tutun anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü tevbe etmek sonunda mağfirete götürür. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

Bunun ilk tekbiri İmâmla birlikte almak için elinizi çabuk tutun, anfamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Mekhûl yapmıştır. Birinci saf(ta namaz kılmakta elinizi çabuk tutun) demek olduğu da söylenmiştir.

“Ve… eni” birbirine eklendiği takdirde

“yerle göğün eni gibi olan bir cennet için birbirinizle yarışın.” el-Hasen dedi ki: Bütün gökler ve yerler serilmiş hali ile biri diğerine eklenecek olursa… demektir. Bir diğer açıklamaya göre; bu sadece bir kişiye verilecek olan cenneti ifade eder. Yani herbir kimse için bu genişlikte bir cennet vardır.

İbn Keysan da: Bununla cennetlerden tek bir cenneti kastetmiştir, demektedir. En de boydan daha azdır. Bir şeyin genişliğini anlatmak için boyunu değil de, enini sözkonusu etmek Arapların adetlerindendir. Şair şöyle demiştir:

“Bütün genişliğiyle Allah’ın ülkesi sanki

Takip edilen ve korku içerisinde bulunan kimse için bir avcının ağı gibidir.”

Bütün bu açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/133- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Târık b. Şihâb dedi ki; Harelilerden bir grub kimse Ömer (radıyallahü anh)’a şöyle sordu: Yüce Allah:

“Eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet” diye buyurduğuna göre; acaba cehennem ateşi nerede (olacaktır)? Bunun üzerine Ömer onlara şöyle dedi: Gece geçip gittiğinde ve gündüzün geldiğinde acaba size göre gece nerede kalır? Onlar: Sen Tevrat’taki ifadenin benzeri ile cevap verdin, dediler.

“Allah’a ve Peygamberine Îman edenler için hazırlanmış” âyetinde yüce Allah, sadece imanı şart koşmuş, başka bir şart sözkonusu etmemiştir. Bununla ümit güçlendirilmektedir. Bir diğer açıklamaya göre burada imanı şart koşmuş olmakla birlikte, Âl-i İmrân’da buna ek şartlar ilave ederek şöyle buyurmaktadır:

“Takva sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Onlar bolluk ve darlıkta infak edenler, öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir.” (Al-i İmrân, 3/134)

“Bu Allah’ın lutfudur, onu dilediğine verir.” Yani cennete nail olmak ve oraya girmek ancak Allah’ın rahmeti ve lütfü ile gerçekleşir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Araf Sûresi’nde (7/43- âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Allah büyük bir lütuf sahibidir.”

Hadid 20

Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, oyalanma, süs, aranızda övünme ve mal ile evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bir yağmura benzer: Bitirdiği şey çiftçilerin hoşuna gider, sonra kurur, sararır, sonra da çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli azap, Allah’tan bağışlanma ve rıza vardır. Dünya hayatı aldanıştan başka bir şey değildir.

Diyanet Vakfı
Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allahın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.

Kurtubi Tefsiri
Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir. Bir süstür, aranızda bir öğünüştür. Mallarda ve evlatta -çokluklarıyla bir yarıştır. (Bunlar) ekini ekincilerin hoşuna giden yağmur gibidir. Sonra o ekin gürleşir de arkasından sen onu sararmış görürsün. Sonra da o ufak çorçöp olur. Ahirette şiddetli bir azap da vardır. Allah’tan bir mağfiret ve rıza da vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir” âyetinin önceki âyetlerle ilişkisi şudur: İnsan bazan öldürülme korkusu ve ölümden kurtulamamak endişesi ile cihadı terkedebilir. Yüce Allah dünya hayatının geçici olduğunu ve kalıcılığı olmayan şeyi elde tutmak amacıyla Allah’ın emrini terkelmemek gerektiğini açıklamaktadır.

“Ancak” âyetindeki: sıla olup, ifade: takdirindedir, anlamı da şöyle olur: Bilin ki dünya hayatı boş bir oyun ve şımarıkça bir oyalanmadır, sonra geçip gider.”

Katade dedi ki: Oyun ve eğlence: Yemek ve içmek demektir. Bunun isminden anlaşılan şey olduğu da söylenmiştir. Mücahid dedi ki: Her bir oyun bir eğlence (yani oyalanma)dır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/32. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Oyunun” dünyaya arzuyu, şevki arttıran, “eğlencenin” ise âhiretten alıkoyan yani meşgul etmek suretiyle âhirete yönelmekten alıkoyan şey demek olduğu da söylenmiştir. Oyunun mai mülk biriktirmek, eğlencenin kadınlar olduğu da söylenmiştir.

“Bir süstür” âyetindeki

“süs: ziynet” kendisi ile süslenilen şeylere denilir. Kâfir dünyalık ile süslenirken, ahiret için amel etmez. Allah’a itaat dışındaki şeylerle süslenen kimsenin durumu da böyledir.

“Aranızda bir övünüştür.” Yani dünya ile kiminiz kiminize karşı övünür. Yaratılış ve güç ile denildiği gibi, Arapların atalarla öğünmek şeklindeki adetleri üzere neseblerle öğünüştür, diye de açıklanmıştır. Müslim’in Sahih’inde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Şüphesiz Allah bana bir kimse diğerine haksızlık etmeyecek, bir kimse diğerine karşı öğünmeyecek noktaya varıncaya kadar alçak gönüllülük gösteriniz, diye vahyetmiş.” Müslim, IV, 2198; Ebû Dâvûd, IV, 274; İbn Mâce, 11, 1399.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu sahih rivâyetle sabittir: “Ümmetim arasında dört şey cahiliye işindendir. Makam ve mevki itibariyle öğünmek…” Daha önce el-Vâkıa, 56/82 âyetin tefsirinin sonlarında tam olarak kaydedilen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. Bütün bu hususlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Mallarda ve evlâtta -çokluklarıyla- bir yarıştır.” Çünkü cahiliye âdetlerinden birisi de evlatların, malların çokluğu ile öğünmektir. Mü’minlerin çokluğuyla öğünecekleri şey ise îman ve itaattir.

Müteahhir âlimlerden birisi şöyle demiştir:

“Bir oyundur” çocukların oyunu gibi.

“Bir eğlencedir” gençlerin eğlenmesi gibi.

“Bir süstür” kadınların süsü gibi.

“Bir öğünüştür” birbirine denk şahısların karşılıklı öğünüşleri gibi.

“Çokluklarıyla bir yarıştır” tacirlerin mallarının çokluklarıyla Öğünüşleri gibi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Dünya, sonunun gelmesi ve yok oluşu itibariyle bu şeylere benzer. Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre Ammar’a şöyle demiştir: Dünyaya üzülme! Çünkü dünya altı şeyden ibarettir: Yiyecek, içecek, giyecek, kokla nacak şeyler, binecek ve evlenilecekler. En güzel yiyeceği baldır, o ise bir tür sineğin tükürüğüdür. En bol içeceği sudur, bütün canlılar bu hususta birbirine eşittir. En üstün giyeceği ipektir, bu ise bir kurtçuğun dokumasıdır. En üstün kokusu misktir, bu da bir farenin kanıdır. En üstün bineği attır, yiğitler onun sırtında öldürülür. Nikâhlanacaklara gelince, onlar da kadınlardır. Bu ise bir sidik yolunun, bir sidik yolunda olması demektir, Allah’a yemin ederim, Kadın en güzeli yerini süslemekle birlikte, onun en çirkin yeri arzu edilir.

Daha sonra yüce Allah dünyaya yağmur ve ekini misal vererek şöyle buyurmaktadır:

“Ekini ekincilerin hoşuna giden yağmur gibidir” âyetinde geçen: “(………); Küffar” burada

“ekinciler” demektir. Çünkü onlar tohumun üstünü örterler. Âyetin anlamı şudur: Dünya hayatı çokça yağmurdan ötürü yeşil görünen, bakanların hoşuna giden bir ekine benzer. Daha sonra bu ekin üzerinden fazla bir zaman geçmeden hiç yokmuş gibi sararıp çör-çöp olur. Ekincilerin hoşuna gittiğine göre o güzel görülen şeylerin en ilerisi demektir. Bu misalin anlamına dair açıklamalar daha önce Yûnus Süresi (10/24. âyetin tefsirinde) ve el-Kehf Sûresi’nde (18/45. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

Denildiğine göre buradaki

“küffâr” Allah’ı inkâr eden kâfirler demektir. Çünkü onlar mü’minlere göre dünya süslerine daha çok düşkün ve onları daha çok beğenirler. Bu da güzel bir açıklamadır, çünkü asıl hoşlananlar, beğenenler onlardır ve onlar bu şeylerden hoşlanırlar. Bu durumlarını açığa vuranları da vardır. Bu da dünyayı ve dünyada kileri tazim etmektir. Muvahhidlerde de bu yaklaşımlardan kendi arzularından meydana gelen birtakım küçük çapta etkilenmeler sözkonusudur. Fakat onlar âhireti hatırladıkları vakit, bu eğilimleri azalır ve incelir.

“Gibidir” anlamındaki âyette yer alan “kef’ sıfat olarak ref konumundacfır.

“Sonra da o ekin gürleşir.” Yeşilken kurumağa başlar

“de arkasından sen onu sararmış görürsün.” Daha önceki parlak rengi değişmiş olur.

“Sonra da o ufak çörçöp olur.” Kırıntı haline gelir, saman olur. Daha önceleri sahip olduğu güzelliği gider, İşte kâfirin dünyası da böyledir.

“Âhirette” kâfirler için

“şiddetli bir azâb da vardır.” Burada vakıf yapmak güzeldir. Daha sonra

“Allah’tan” mü’minler için

“bir mağfiret ve rıza davardır” âyeti ile okumaya devam edilir.

el-Ferrâ’ dedi ki:

“Âhirette şiddetli bir azâb da vardır… bir mağfiret… da vardır” âyetinin takdiri şudur; Ahirette ya çetin bir azâb vardır yahut bir mağfiret vardır. Buna göre: “(……): Şiddetti” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılmaz.

“Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.” Bu âyet daha önceki ifadeleri pekiştirmektedir. Yani kâfirleri aldatır. Mü’mine gelince; dünya onun için cennete ulaştıracak bir metadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Dünya hayatı için çalışmak aldanış metaıdır. Bu ise dünya için çalışmak hususundaki arzuyu azaltmak, âhiret için çalışma şevkini arttırmak içindir.

Hadid 19

Allah’a ve elçilerine iman edenler, işte onlar sıddıklardır. Rableri katında şehitlerdir. Onlara ecirleri ve nurları vardır. İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise cehennemliktir.

Diyanet Vakfı
Allaha ve peygamberlerine iman edenler, (evet) işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip de ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve peygamberlerine îman edenler işte onlar Rabblerinin nezdinde dosdoğru olanlar ve şehitlerdir. Onlara ecirleri ve nurları verilecektir. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; İşte onlar cehennemlik olanlardır.

“Allah’a ve peygamberlerine Îman edenler, işte onlar Rabblerinin nezdinde dosdoğru olanlar ve şehitlerdir. Onlara ecirleri ve nurları verilecektir” âyetinde geçen:

“şehitler” lâfzının kendisinden önceki âyetlerden ayrı (maktu) yeni bir cümle mi olduğu, yoksa onlarla muttasıl mı olduğu hususunda farklı görüşler vardır.

Mücahid ve Zeyd b. Eslem şöyle demişlerdir: Şehidler ve dosdoğru olanlar (es-sıddîkûn) mü’minlerin kendileridir ve bu âyet önceki âyetlerle ilişkilidir. Bu anlamdaki bir açıklama Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilmiş bulunmaktadır. Bu açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Dosdoğru olanlar” anlamındaki: âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. Âyetin tevili ile ilgili İbn Mes’ûd’un görüşü de budur.

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, stddîklar (dosdoğru olanlar), şehidler ve sâlihlerle birliktedirler.” (en-Nisa, 4/69) O halde sıddîklar peygamberlerden sonra gelenler, şehidler de sıddîklardan sonra gelenlerdir. Salihler ise şehidlerden sonra gelirler. Buna göre bu âyet-i kerimenin rasûlleri tasdik edenlerin tamamı hakkında olması mümkündür. Kastettiğim bu âyet ise:

“Allah’a ve peygamberlerine îman edenler, işte onlar Rabblerinin nezdinde dosdoğru olanlar ve şehidlerdir” âyetidir. Buna göre

“şehidler”in anlamı Allah’ın vahdaniyetine şahitlik edenler olur. Böylece derece itibariyle kimi sıddîk (dosdoğru olan, tasdik eden) kiminden daha yüksekte olur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem.v) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz yüksek cennetlerde bulunan kimseleri onlardan daha aşağı derecelerde bulunanlar, sizden herhangi birinizin semanın ufkundaki bir yıldızı gördüğü gibi görür ve elbetteki Ebû Bekir ve Ömer onlardandır. Onlar çok büyük nimetlere ulaşmış olacaklardır. ” Müsned, III, 26, 50, 61, 72; Heysemî, Mecmâ’, IX, 54: Taberânî, Evsat, III 370, VII 225.

İbn Abbâs ve Mesrûk’tan gelen rivâyete göre

“şehidler” sıddîklardan farklıdır. Bu açıklamaya göre âyetteki

“şehitler” anlamındaki lâfız, kendisinden önceki âyetlerden ayrıdır. Yüce Allah’ın:

“Dosdoğru olanlar” âyeti üzerinde vakıf da güzel olur. Yani: “Şehidlere gelince, onlar da Rabblerinin nezdindedirler. Onlara ecirleri ve nurları verilecektir.” Yani kendi ecirleri ve kendi nurları onlarındır.

Bunların kim oldukları hususunda da iki görüş vardır, Birincisine göre bunlar ümmetleri hakkında tasdik ve yalanlamaya dair şahitlik edecek olan rasûllerdir. Bu açıklama el-Kelbî’ye aittir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman.” (en-Nısa, 4/41) âyetidir.

İkinci görüşe göre bunlar, rasûllerin, Kıyâmet gününde şahidlik edecek olan ümmetleridir.

Neye dair şahitlik edecekleri hususunda da iki görüş vardır. Birinci görüşe göre onlar kendileri hakkında işlemiş oldukları itaat ve masiyetlere dair şahitlik edeceklerdir. Mücahid’in açıklamasının anlamı budur. İkinci görüşe göre ise bunlar peygamberlerinin lehine, risaleti ümmetlerine tebliğ ettiklerine dair şahitlik edeceklerdir. Bu açıklamayı da el-Kelbî yapmıştır.

Mukâtil üçüncü bir görüş olarak şöyle demektedir: Bunlar Allah yolunda öldürülenlerdir. Yine buna benzer bir açıklama İbn Abbâs’tan gelmiştir: Yüce Allah, bununla mü’minler arasından şehid düşenleri kastetmiştir. Buna göre başındaki “vav” harfi, ibtidâ (başlangıç) “vav’ıdır. Bu görüşe göre ise “sıddıklar (dosdoğru olanlar)” daha sonra gelen “şehidler” ile alakalı değildir (maktudur).

Muayyen olarak bunların kimlikleri hususunda da farklı görüşler vardır. ed-Dahhak: Bunlar sekiz kişidir demiştir: Ebû Bekir, Ali, Zeyd, Osman, Talha, ez-Zübeyr, Sad ve Hamza’dır. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da onların arkasından gitmiştir. Yüce Allah Peygamberini tasdik edince, onu da onlara katmıştır. Mukâtil b. Hayyân da şöyle demiştir: Sıddîklar (dosdoğru olanlar) peygamberlere îman edip bir göz açıp kırpacak bir süre dahi onları yalanlamayanlardır. Fir’avun hanedanından îman eden şahıs, Âl-i Yasin’den olan şahıs (Habibu’n-Neccâr diye anılan mü’min şahıs) Ebû Bekir es-Sıddîk ve Uhdud ashabıdırlar.

“Kâfir olup âyetlerimizi” rasûlleri ve mucizeleri

“yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennemlik olanlardır.” Onların ecirleri de yoktur, nurları da yoktur.

Hadid 18

Sadaka veren erkekler ve kadınlar ile Allah’a güzel borç verenler için bu kat kat artırılır ve onlara değerli bir ecir vardır.

Diyanet Vakfı
Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allaha güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınların ve Allah’a karz-ı hasenle borç verenlerin (ecirleri) kendilerine kat kat arttırılır ve onlar için pek bol ve şerefli bir mükâfat vardır.

“Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar” âyetini İbn Kesîr, Âsım’dan rivâyetle Ebû Bekir her ikisinde de “sad” harfini şedctesiz olarak “tasdik”den gelen bir lâfız olarak okumuşlardır. Allah’ın indirdiklerini doğrulayanlar, demek olur.

Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır ki bu da:

“Sadaka veren erkeklede, sadaka veren kadınlar” demek olup “te” harfi “sad”a idgam edilmiştir. Ubeyy’in mushafında da böyledir. O halde bu âyet sadakalar vermeye bir teşviktir. Bundan dolayı da;

“ve Allah’a” yani sadaka vermekle Allah yolunda infak ile

“karz-ı hasenle borç verenler” diye buyurulmaktadır. el-Hasen dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de sözü geçen

“karz-ı hasen” tabirlerinin tamamı nafile (sadaka) hakkındadır. Bunun Allah’tan ecrini bekleyerek ve samimiyetle verilen sadaka ve bunun dışındaki her türlü salih amel demek olduğu da söylenmiştir.

Âyette fiilin isme atfedilmesinin sebebi zikredilen ismin fiil takdirinde olmasıdır. Yani tasdik edenler (ya da sadaka verenler) ve karz-ı hasen ile borç verenler anlamındadır.

“Kendilerine” ecirleri

“kat kat verilir” benzeri kadarıyla verilir.

“(………); Kat kat verilir” âyeti genel olarak meçhul bir fiil şeklinde “ayn” harfi üstün okunmuştur. el-A’meş ise bunu “ayn” harfi kesreli ve “he” fazlasıyla: “Onu kat kat arttırır” diye okumuştur. İbn Kesîr, İbn Amir ve Yakub ise “ayn” harfim üstün ve şeddeli olarak: kat kat arttırılır” diye okumuşlardır.

“Ve onlar için pek bol ve şerefli bir mükâfat” yani cennet

“vardır.”

Hadid 17

Bilin ki, Allah ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Size ayetleri açıkladık ki akledesiniz.

Diyanet Vakfı
Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü canlandırıyor. Düşünesiniz diye gerçekten, size ayetleri açıkladık.

Kurtubi Tefsiri
Şunu bilin ki; muhakkak Allah ölümünden sonra yeri diriltir. Akıl edersiniz dîye âyetleri sîze açıkladık.

“Şunu bilin ki muhakkak Allah Ölümünden sonra yeri diriltir.” Yani

“Allah ölümünden sonra” kurumuş iken

“yeri” yağmur ile

“diriltir.”

Salih el-Merrî dedi ki: Kalplerin katılaşmasından sonra kalpleri yumuşatır, demektir. Cafer b. Muhammed dedi ki: Zulümden sonra o kalpleri adaletle diriltir, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kâfirin kalbi küfür ve dalalet ile ölmüşken, îmana iletmek suretiyle diriltir. Bir diğer açıklama: İşte yüce Allah böylelikle ölmüş ümmetleri diriltir ve kalbi saygı ile yumuşayıp boyun eğenler ile kalpleri katı olanları birbirinden ayırdeder.

“Akıl edersiniz diye âyetleri size açıkladık.” Yani ölümünden sonra Allah’ın yeryüzünü canlandırması O’nun kudretine ve ölüleri diriltici olduğuna bir delildir.

Hadid 16

İman edenlerin, kalplerinin Allah’ın zikrine ve inen gerçeğe karşı yumuşama zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onlara süre uzatıldı da kalpleri katılaştı. Onların çoğu fasıktır.

Diyanet Vakfı
İman edenlerin Allahı anma ve Ondan inen Kuran sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edenlerin kalplerinin, Allah’ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman ve kendilerine önceden kitab verilip te üzerlerinden uzun bir zaman geçti diye kalpleri katılaşmış bulunanlar gibi -ki onların çoğu fâsık kimselerdir- olmamaları zamanı gelmedi mi?

“Îman edenlerin… zamanı gelmedi mî?” Yaklaşmadı mı? Vakti gelmedi mi? demektir. Şair şöyle demektedir:

“Ey kalb, cahilliği terketmemin zamanı,

Ve açıkça görülen ağarmış saçların, aklımızı başımıza getirmesinin vakti gelmedi mi?”

Bu fiilin mazisi kasr ile: “Vakti, zamanı geldi” şeklinde olup muzârii: …diye gelir. Med ile: “Bu işi yapman için zaman gelmedi mi, geliyor, gelmek” denilir.

Anlam itibariyle Senin için zamanı geldi” gibidir ki, medli kullanılış da kasr ile kullanılışın maklubudur. (Fiilin sonundaki med harfi ilk harfine kalbedilmiş şeklidir.) İbnu’s-Sikkît şu beyiti zikretmektedir:

“Körlüğümün açılma zamanı gelmedi mi

Ve artık Leyla’yı anmaktan vazgeçmenin?

Evet, benim için bu zaman gelmiş bulunuyor.”

Şair burada bu fiili her iki şekliyle de kullanmış olmaktadır.

“Zamanı gelmedi mi?” anlamındaki âyeti el-Hasen: “diye okumuştur ki, bunun aslı: “..medi mi” şeklinde olup, buna fazladan ilave edilmiştir. O halde bu bir kimsenin Böyle olmuştur” diyenin sözünü nefyederken kullanılır: de, “Böyle oldu” diyenin sözlerini nefyetmek için kullanılır.

Müslim’in, Sahîh’inde İbn Mes’ûd’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Bizim müslüman olmamız ile Allah’ın şu:

“Îman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine… karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi?” âyeti ile bize sitemde bulunması arasında sadece dört yıllık bir zaman geçmiştir Müslim, IV, 2319.

el-Halil dedi ki: “Sitem nazlıca hitab etmek ve içten içe bir rahatsızlığı hatırlatmak” demektir. Bu fiilden “Ben ona sitem ettim, sitem etmek” denilir.

“Allah’ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile” zilletle ve yumuşaklıkla

“boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi.”

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı Medine’de bolluk ile karşılaştıklarında çokça şakalaşıp gülmeye başladılar. Bu âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şüphesiz ki yüce Allah sizin zillet ile ve saygı ile bovun eğiğinizin geciktiğini bildirmektedir.” diye buyurdu. O vakit ashab: “Saygı ile ve zilletle artık boyun eğiyoruz” dediler.

İbn Abbâs dedi ki: Allah mü’minlerin kalplerinin (boyun eğmekte) geciktiğini gördü. Bu bakımdan Kur’ân’ın nüzulünün onüçüncü yılı başında onlara sitem etti. Suyûti, ed-Durru’l-Mensûr, VIII, 5H.

Bu âyetin hicretten bir yıl sonra münafıklar hakkında İndiği de söylenmiştir. Şöyle ki; onlar Selman’dan Tevrat’taki hayret verici hususlardan kendilerine sözetmesini istediler. Bu sefer:

“Elif, Lam, Râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir… Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle en güzel kıssayı sana anlatacağız.” (Yusuf, 12/1-3) buyrukları indi. Böylelikle onlara anlatılan bu Kur’ân’ın başka kitaplardan daha güzel ve onlar için daha faydalı olduğunu bildirdi. Onlar da Selman’dan böyle bir şey istemekten vazgeçtiler. Daha sonra yine birincisinin benzeri bir istekte bulununca bu sefer de yüce Allah’ın:

“Îman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi” âyeti indi.

Bu tevile göre sözü edilen “mü’minler” sadece dil ile îman ettiklerini açıklayan kimselerdir.

es-Süddî ve başkaları ise şöyle demiştir: İçlerinde küfrü gizlemekle birlikte zahiren “îman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine… yumuşayarak, saygı ile boyun eğecekleri zaman gelmedi mi” demektir.

Âyet mü’minler- hakkında inmiştir; diye de söylenmiştir. Sa’d dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü bize kıssa anlatsan, diye söylenince yüce Allah’ın:

“Biz sana en güzel kıssayı anlatıyoruz” (Yûnus, 12/3) âyeti nazil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra bu sefer: Bize bir şeylerden sözetsen, deyince de bu sefer

“Allah sözün en güzelini… indirmiştir ” (ez-Zümer, 39/23) âyeti nâzil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra; Keşke bize hatırlatmada bulunsan, öğüt versen, dediler. Bunun üzerine de yüce Allah:

“Îman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi” âyeti indi, Yakın bir rivâyet Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VIII, 5H.

Buna yakın bir rivâyet te İbn Mes’ûd’dan gelmiştir. O dedi ki: Bizim müslüman olmamız ile bu âyet-i kerîme ile bize sitem edilmesi arasında sadece dört yıllık bir süre geçmiştir. Birbirimize bakmaya ve biz acaba ne yaptık, demeye koyulduk.

el-Hasen dedi ki: Onlar yarattıkları arasında en çok sevdiği kimseler olmakla birlikte onların geciktiklerini ifade buyurdu.

Bir diğer görüşe göre bu hitab Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a inanmayıp Mûsa ve Îsa’ya îman eden kimseleredir. Çünkü bunun akabinde:

“Allah’a ve peygamberlerine îman edenler…” (el-Hadid, 57/19) diye buyurmaktadır. Yani Tevrat’a ve İncil’e îman eden kimselerin kalplerinin Kur’ân’a karşı yumuşamaları ve Mûsa ve Îsa kavminin erken dönemlerinde gelmiş bulunanlar gibi olmamaları zamanı gelmedi mi? Çünkü bunlar ile kendileri arasındaki zaman ile peygamberleri arasındaki zaman uzayıp gitmiş, bundan dolayı da kalpleri katılaşmıştı.

“Olmamaları” âyeti: anlamındadır. O halde bu âyet:

“Saygı ile boyun eğecekleri” anlamındaki fiile atfedilerek nasb olmuştur.

Nehy olarak cezm olduğu ve: “Olmasınlar” takdirinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamanın delili, Ruveys’in Yakub’dan rivâyet ettiği “te” harfi ile: “Olmayınız” şeklindeki kıraatidir. Bu aynı zamanda Îsa ve İbn İshak’ın da kıraatidir. Yahudilerle, hristiyanların yolundan gitmeyiniz. Onlara Tevrat ve İncil verildi ve aradan uzun zaman geçti… demektir.

İbn Mes’ûd dedi ki: İsrailoğullarının üzerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaştı. Bunun neticesinde kendiliklerinden bir kitab uydurdular ve bu hoşlarına gitti. Çünkü hak kendileri ile arzularının çoğunu gerçekleştirmesi arasına engel teşkil ediyordu. Sonunda Allah’ın kitabını sanki hiçbir şey bilmiyormuşcasına arkalarına atıverdiler ve şöyle dediler: Şu kitabı İsrailoğullarına teklif ediniz. Eğer size uyarlarsa, onlara ilişmeyiniz. Aksi takdirde onları öldürünüz. Daha sonra bu kitabı ilim adamlarından birisine göndermek kanaati etrafında birleştiler ve şöyle dediler: Çünkü eğer bu hususta o bize uyarsa, kimse bize muhalefet etmeyecektir. Kabul etmezse onu öldürürüz.

Ondan sonra da kimse bize muhalefet etmeyecektir. Bu ilim adamına haber gönderdiler. O da Allah’ın kitabını bir yaprağa yazıp, onu bir boynuzun içerisine sokup, boynuna astı, üzerine de elbiselerini giyindi. Yanlarına geldiğinde yazdıkları kitabı ona sundular ve: Buna îman ediyor musun dediler. O da elini göğsüne vurarak -göğsünde asılı bulunan kitabı kastederek-: Buna îman ettim, dedi. Bunun sonucunda da İsrailoğulları yetmiş küsur fırkaya ayrıldı. O fırkaların en hayırlıları ise bu boynuz sahibi kimsenin etrafında toplananlardır. Abdullah (b. Mesud devamla) dedi ki: Sizlerden ömrü vefa edenler pek yakında münker şeyler görecektir. Değiştirme imkânını bulamayacağı bir münkeri herhangi biriniz görecek olursa, Allah’ın o kimsenin bu münkeri kalpten hoş karşılamadığını bilmesi ona yeter. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VIII, 59

Mukâtil b. Hayyan dedi ki: Yani Kitab ehlinin mü’minleri üzerinden uzun bir zaman geçti ve onlar yeni bir peygamberin gönderiliş zamanının çok geciktiğini düşünmeye başladılar. Bunun üzerine

“kalpleri katılaşmış” oldu.

“Ki onların çoğu fâsık kimselerdir.” Bununla da ruhbanlığı ortaya koyan ve manastırlarda ibadete çekilen kimseleri kastetmektedir.

Bir diğer görüşe göre ise dinine nasıl uyacağını bilemeyecek kadar fıkhı bilgisi bulunmayan, bununla birlikte bilenlere de muhalefet eden kimseleri kastetmektedir. Bunların yüce Allah’ın bilgisine göre îman etmeyen kimseler oldukları da söylenmiştir. Onlardan bir kesim Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilinceye kadar Îsa’nın dini üzere sebat ettiler. Peygamber gelince ona îman ettiler. Bir kesim de Îsa (aleyhisselâm)’in dininden döndüler. Yüce Allah’ın fâsık olduklarını belirttiği kişiler de bunlardır.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Ashab Mekke’de kıtlık içerisinde idi. Medine’ye hicret edince bolluk ve nimet ile tanıştılar. Daha önce içlerinde bulundukları halden uzaklaştılar, bunun sonucunda da kalpleri katılastı. Yüce Allah onlara öğüt verince de ayıktılar.

İbnu’l-Mübarek şunu zikretmektedir: Bize Malik b. Enes haber verdi dedi ki: Bana ulaştığına göre Îsa (aleyhisselâm), kavmine şöyle demiştir: Yüce Allah’ı anmaksızın çokça konuşmayın, çünkü o vakit kalpleriniz katılaşır. Şüphesiz katı kalb Allah’tan uzaktır, fakat siz bilmezsiniz. Başkalarının günahlarına sizler rab imişeesine bakmayınız. O günahlara -ya da kendi günahlarınıza dedi- kendiniz kul imişeesine bakınız. Çünkü insanlar iki türlüdür. Kimisi afiyet içerisindedir, kimisi belalara maruzdur. Belalara maruz olanlara merhamet ediniz, esenlikte afiyette olduğunuz için de Allah’a hamdediniz.

Şu:

“Îman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine… karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi” âyeti el-Fudayl b. Iyad ile İbnu’l-Mübarek’in -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tevbe etmelerine sebeb teşkil etmiştir. Ebû’l-Mutarrif Abdu’r-Rahmân b. Mervan el-Kalanîsî dedi ki: Bize Ebû Muhammed el-Hasen b. Ruşeyk anlattı, dedi ki: Bize Ali b. Yakub ez-Zeyyad anlattı, dedi ki: Bize İbrahim b. Hişam anlattı, dedi ki: Bize Zekeriya b. Ebi Eban anlattı, dedi ki; Bize el-Leys b. el-Haris anlattı, dedi ki: Bize el-Haşen b. Daher anlattı, dedi ki: Abdullah b. el-Mübarek’e zühde başlaması ile İlgili soru soruldu da şöyle dedi: Bir gün dostlarımla birlikte bir bahçemizde idik. Bu da ağaçların türlü meyvelerle yüklü olduğu bir zamana rastlamıştı. Geceye kadar yedik içtik, sonra da uyuduk. Ben ud ve tambur çalmaya çok düşkün birisi idim, Geceleyin kalktım ve “râşîn es-sehar” diye bilinen bir makam ile çalmaya başladım. Sinan da şarkı söylemek istedi. Basımın üstündeki bir ağaçta da öten bir kuş vardı. Elimde bulunan ud ise islediğim gibi çalınıyordu. Ansızın onun -elindeki udu kastediyor- insan gibi konuşmaya koyulduğunu ve:

“Îman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi” dediğini duydum, ben de: Evet, Allah’a yemin ederim ki zamanı geldi dedim, udu kırdım, yanımda bulunan arkadaşları gönderdim. İşte bu benim zühde ilk olarak başlayışım ve gayretle ibadete yönelişimin başlangıcı olmuştu. Bize ulaştığına göre İbnu’l-Mübarek’in udun eşliğinde çalmak ve söylemek istediği şiir şudur;

“Gelmedi mi bana merhamet edeceğin zaman?

Ve sitem edip kınayıcılara karşı geleceğin zaman

Size çok düşkün ve şevk duyana mersiye okumak

Sizden ayrılıktan ötürü, mateme boğulmuş olan

Gece karanlığı onu örtünce geceyi geçirir

Yıldızlara ve gezegenlere akarak, gözetleyerek

Ne olur ki o ceylan eğer Daha önce yasak kıldığı vuslatı helal kılsa!”

el-Fudayl b. Iyad’a gelince onun tevbe etmesinin sebebi de şudur: O bir kıza aşık olmuştu. Onunla geceleyin sözleşti. Ona ulaşmak üzere duvarlara tırmanırken, Kur’ân okuyan birisinin yüce Allah’ın:

“Îman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine… karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman gelmedi mi” âyetini okumakta olduğunu duydu. Hemen Allah’a yemin ederim ki vakti geldi, diyerek gerisin geri döndü. Gece karanlığında bir harabeye sığındı, Orada bir yolcu topluluğu bulunuyordu. Biri diğerine: Fudayl yol kesicilik yapıyor, dediler. Fudayl de: Eyvah geceleyin Allah’a isyan için kokuşurken, müslümanlardan bir kesimin de benden korktuklarını görüyorum. Allah’ım, Sana tevbe ettim ve Sana tevbem de Beyt-i Haramına mücavirlik yapmak olarak tesbit ettim, dedi,

Hadid 15

Artık bugün ne sizden ne de inkâr edenlerden fidye kabul edilir. Varacağınız yer ateştir. O size yaraşır. Ne kötü varış yeridir!

Diyanet Vakfı
Bugün artık ne sizden ne de inkar edenlerden bedel kabul edilir, varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur. Ne kötü bir dönüş yeridir!

Kurtubi Tefsiri
İşte bugün sizden de, kâfir olanlardan da hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan odur. O ne kötü dönüş yeridir.

“İşte bugün” ey münafıklar

“sizden de, kâfir olanlardan da hiçbir fidye alınmaz” âyeti ile kurtuluştan yana ümitlerini kesmektedir.

“Alınmaz” anlamındaki âyet genel olarak ye ile: diye okunmuştur. Çünkü

“fidye” lâfzının müennesliğî hakiki değildir. Ayrıca bu lâfız ile fiil arasında da fasıla (başka kelime) girmiştir,

İbn Âmir ve Yakub ise te ile: diye okumuşlardır.

“Fidye”nin müennesliği dolayısıyla Ebû Hatim bu okuyuşu tercih etmiştir. Birincisi ise Ebû Ubeyd’in tercihidir. Yani yüce Allah sizden herhangi bir bedel, bir karşılık ya da bir başka canı feda etmeyi kabul etmeyecektir.

“Varacağınız yer” ikamet edeceğiniz ve kalacağınız yer

“ateştir. Size layık olan odur.” Size daha çok o yakışır.

“Mevlâ: Layık olan” ise; insanın işlerini görmeyi üstlenen kişiye denilir. Daha sonra bir şeyin yanından ayrılmayan, onun yakasını bırakmayan şey hakkında kullanılır olmuştur. Ateş onların işlerine sahib olacaktır, demektir diye de açıklanmıştır. Yani yüce Allah ateşe hayat ve akıl verecek ve o da kâfirlere Öfkesinden Ötürü âdeta birbirinden ayrılacaktır. Bundan dolayı yüce Allah’ın şu âyetinde belirtildiği gibi:

“O günde Biz cehenneme: Doldun mu? diye soracağız. O da: Daha var mı? diyecek” (Kaf, 50/30) âyetinde görüldüğü gibi cehenneme hitab edilecektir.

“O ne kötü dönüş yeridir!” Dönüş yeri ve varış yeri olarak o çok kötüdür.

Hadid 14

Onlara seslenirler: “Biz sizinle beraber değil miydik?” Derler ki: “Evet, ama siz kendinizi fitneye attınız, beklediniz, şüpheye düştünüz ve boş kuruntular sizi aldattı. Nihayet Allah’ın emri geldi. Sizi Allah hakkında aldatıcı aldattı.”

Diyanet Vakfı
Münafıklar onlara: Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. (Müminler de) derler ki: Evet ama, siz kendi başınızı belaya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allahın emri gelip çattı!

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. “Evet ama siz -Allah’ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi helake bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı. O çok aldatıcı da sizi Allah ile aldatıp durdu.”

Münafıklar

“onlara” yani mü’minlere

“biz” dünyada iken

“sizinle beraber değil miydik derler.” Yani sizin gibi namaz kılmıyor muyduk? Sizin gibi gazaya çıkmıyor muyduk? Sizin yaptıklarınızın benzerini yapmıyor muyduk? Mü’minler:

“Evet” zahiren bizimle birlikte idiniz,

“ama siz… nefislerinizi helâk öirHJtriniz.-” Fanı’enüîhizı fîtnelere saptırdınız,

Mücahid: Münafıklıkla onu helâk ettiniz, diye açıklamıştır. Mahiyetlerle diye de açıklanmıştır ki; bu açıklamayı Ebû Sinan yapmıştır. Arzu ve isteklerle, lezzetlere dalmakla diye de açıklanmıştır. Bunu da Ebû Numeyr el-Hemdânî rivâyet etmiştir.

“Bekleyip durdunuz” yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ölmesini, mü’minlerin başına türlü musibetlerin gelmesini beklediniz. Bir başka açıklamaya göre tevbeyi geciktirerek

“bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz” tevhid ve peygamberlik hususunda tereddüte kapıldınız,

“kuruntular da” batıl şeyler de

“sizi aldattı.”

Uzun emel denildiği gibi, maksat onların mü’minlerin zayıf düşmeleri ve başlarına musibetlerin gelip çatmasını istemeleridir, diye de açıklanmıştır.

Katade dedi ki: Buradaki “kuruntulardan kasıt, şeytanın aldatmalarıdır. Dünya olduğu da söylenmiştir ki, bu açıklamayı Abdullah b. Abbas yapmıştır. Ebû Sinan dedi ki: Bu onların: Bizim günahlarımız bağışlanacaktır, demeleridir. Bilal b. Sa’d dedi ki: Senin yaptığın iyilikleri hatırlayıp kötülüklerini unutman, bir kuruntu ve aldanıştır.

“Allah’ın emri” yani ölüm

“gelinceye kadar” (bu durumunuz devam edip gitti). Allah’ın emrinden kastın peygamberine yardım etmesi, onu zafere kavuşturması olduğu söylendiği gibi, Katade onların cehennem ateşine atılmasıdır, demiştir.

“O çok aldatıcı” İkrime’nin açıklamasına göre şeytan” da sizi Allah ile aldatıp durdu.” Buradaki

“çok aldatıcı”nın dünya olduğu da söylenmiştir ki, bu da ed-Dahhak’ın açıklamasıdır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Geri kalanlar için maziden ibret alınacak hususlar vardır. Sonraki için birincisinden kötülükten vazgeçmeyi gerektirecek Örnekler vardır. Bahtiyar kişi tamahkârlığa aklanmayan, aldatıcı şeylere meyletmeyen kimsedir. Ölümü hatırlayan kimse temennileri unutur. Emeli uzayıp giden kimse ameli unutur ve ecelden yana gafil olur.

“el-Ğarûr: O çok aldatıcı” lâfzının mübalağa kipiyle gelmesi çokluk ifade ettiğinden ötürüdür. Ebû Hayve, Muhammed b. es-Semeyka ve Simâk b. Harb ise “gayn” harfi ütreli olarak: “el-ğurûr” diye okumuşlardır ki, batıl şeyler demek olur, bu da mastardır.

İbn Abbâs’tan şöyle dediği zikredilmiştir: Allah’ın Peygamberi bize birtakım çizgiler çizdi. Bunlar arasında bir kenarda da bir çizgi çizdi. Dedi ki: “Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu insanoğlu ile onun temennilerinin misalidir. Şu çizgiler emellerdir. O temenni edip dururken ölüm ansızın onu gelip bulur.” İbn Mâce, II, 1414.

İbn Mes’ûd’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize dörtgen şeklinde bir çizgi çizdi. Onun ortasına da bir çizgi daha çizip, bu çizgiyi dörtgen çizginin dışına taşırdı. Sağında ve solunda ise küçük bir takım çizgiler çizip şöyle buyurdu: “Bu Âdem oğludur, bu ise onun etrafını çeviren ecelidir. Şu ise ecelini aşıp geçmiş olan emelidir. Bu küçük çizgiler ise ona arız olan (karşısına çıkan) hususlardır. Eğer bu ona isabet etmezse, onu bu ısırır. Bu ona isabet etmezse, onu bu ısırır.” Buhâri, V, 2359; Miinziri, Tergib, IV, 122’de belirttiğine göre hadisi ayrıca Tirmizi, Nesâî ve İbn Mâce’de rivâyet etmiştir.

Hadid 13

O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: “Bize bakın da nurunuzdan alalım.” Denir ki: “Arkanıza dönün, oradan nur arayın.” Derken aralarına kapılı bir duvar çekilir; iç yüzünde rahmet, dış yüzünde azap vardır.

Diyanet Vakfı
Münafık erkeklerle münafık kadınların, müminlere: Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyeceği günde kendilerine: Arkanıza dönün de bir ışık arayın! denilir. Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir.

Kurtubi Tefsiri
O günde münafık erkeklerle, münafık kadınlar mü’minlere: “Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. “Arkanıza dönün de nûr arayın” denilecek. Aralarında iç tarafında rahmet, dış tarafında ise önünde azap bulunan, kapısı olan bir duvar çekilecektir.

“O günde münafık erkeklerle… diyecekler” âyetindeki:

“O günde” âyetindeki âmil:

“İşte bu büyük kurtuluşun ta kendisidir” (12. âyet) âyetidir. Bunun daha önce geçen:

“o günde” lâfzından bedel olduğu da söylenmiştir.

“Bizi bekleyin… aydınlanalım” âyeti genel olarak baştaki “elif’in ötreli “zf harfine vasl ile: “Bekledi” fiilinden gelen bir emir olarak okunmuştur. Bu ise beklemek (intizar) anlamında olup, bizi bekleyiniz demektir,

el-Âmeş, Hamza ve Yahya b. Vessab ise “kat’ elifi” ile ve: den gelen bir emir olarak “21” harfini esreli okumuşlardır ki, bu da bize mühlet veriniz, bize süre tanıyınız, demektir. “Onu erteledim, ona süre verdim” demektir. “Ondan mühlet istedim” anlamındadır, el-Ferrâ” dedi ki: Araplar: “Bana mühlet ver, bana süre tanı” derler deyip, Amr b. Kulsum’un şu beyitini (bu anlamdaki kullanılışa kanıt olarak) zikretmektedir:

“Hind’in babası bize acele etme,

Ve bize mühlet tanı da, biz sana kesin olanı haber vereceğiz.”

Burada görüldüğü gibi “bize süre tanı” anlamındaki fiil: anlamındadır.

“Nurunuzdan aydınlanalım.” Nurunuz ışığında aydınlanalım demektir. İbn Abbâs ve Ebû Umame dedi ki: Kıyâmet gününde insanları bir karanlık bürüyecektir. -el-Maverdi dedi ki: Zannederim bu herkes hakkında ayırdedici hükmün verilmesinden sonra olacaktır- sonra da kendilerine aydınlığında yürüyecekleri bir nûr verilecektir.

Müfessirler dedi ki: Yüce Allah Kıyâmet gününde mü’minlere amellerine göre ışığında Sırat üzerinde yürüyecekleri, bir nûr verecektir. Münafıklara da aynı şekilde onları aldanışa düşürmek üzere bir nûr verecektir. Buna delil de yüce Allah’ın;

“Halbuki o hilelerini başlarına geçirir” (en-Nisâ, 4/142) âyetidir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Onlara nûr verilmesinin sebebi, kâfirler dışında hepsinin daveti kabul edenler arasında görünmesinden dolayıdır. Daha sonra da münafıklığından ötürü münafığın nuru alınacaktır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Ebû Umame de şöyle demiştir: Mü’mine nûr verilir, kâfir ile münafık ise nursuz olarak terkedilir.

el-Kelbî şöyle demektedir: Hayır, münafıklar mü’minlerin nuru ile aydınlanırlar. Ayrıca onlara nûr verilmez. Onlar yürümekte iken Allah onların arasına bir rüzgar ve bir karanlık gönderecek ve bununla münafıkların nurunu söndürmüş olacaktır. İşte yüce Allah’ın:

“Rabbimiz bize nurumuzu tamamla!” (et-Tahrim, 56/8) âyeti bunu anlatmaktadır. Bu sözü, mü’minlerin nurları münafıklardan alıkonulduğu gibi, kendi nurları alıkonulur korkusuyla söyleyeceklerdir. Münafıklar karanlıkta kalacaklarında ayaklarını koyacakları yerleri göremeyecekler ve mü’minlere:

“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyeceklerdir.

“Arkanıza dönün de nûr arayın denilecek” Yani melekler onlara:

“Arkanıza dönün… diyeceklerdir.” Hayır, bu mü’minlerin kendilerine söyleyecekleri bir sözdür diye de açıklanmıştır. Yani bizim nuru aldığımız yere

“arkanıza dönün” nuru kendiniz adına orada arayın. Sizler bizim nurumuzdan aydınlanamazsınız, diyeceklerdir. Böylece onlar geri dönüp de nûr aramak için ayrılacaklarında:

“Aralarına… bir duvar çekilecektir.” Denildi ki: Yani sizler îman etmek suretiyle ne diye dünyada nûr aramadınız denilecektir.

“Bir duvar” âyetindeki “be” sıladır (zaiddir). Bu açıklamayı el-Kisâî yapmıştır. Buradaki

“Sûr: duvar” cennet ile cehennem arasındaki bir engeldir. Rivâyet olunduğuna göre bu Sûr cehennem vadisi diye bilinen Beytu’l-Makdîs’in yakınındaki bir yerdedir.

“İç tarafında” yani mü’minlerin bulunduğu tarafta

“rahmet, dış tarafında ise” yani münafıklara bakan tarafında

“önünde azap bulunan kapısı olan bir duvar çekilecektir.”

Ka’b el-Ahbar dedi ki: Bu da Beytu’l-Makdis’te Rahmet kapısı diye bilinen kapıdır.

Abdullah b. Amr dedi ki: Bu Beytu’l-Makdis’in doğu tarafındaki bir Sûr (duvar)dır. Onun iç tarafında mescid vardır,

“dış tarafında ise önünde azap” yani cehennem

“bulunan kapısı olan. bir duvar çekilecektir.” Buna yakın bir açıklama da İbn Abbâs’tan yapılmıştır.

Ziyad b. Ebi Sevade dedi ki: Ubade b. es-Samit, Beytu’l-Makdis’in doğu tarafındaki duvarı üzerine dikildi ve ağlayıp dedi ki: İşte Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize buradan cehennemi gördüğünü haber vermiştir.

Katade dedi ki: Bu cennet ile cehennem arasındaki bir duvar olup

“iç tarafında rahmet” yani cennet

“dış tarafında ise önünde azap” yani cehennem

“bulunan, kapısı olan bir duvar çekilecektir.”

Mücahid dedi ki: Bu el-A’raf Sûresi’nde geçtiği gibi bir perdedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/46. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İç tarafındaki rahmetin mü’minlerin nuru, dış tarafındaki azâbın münafıkların karanlığı olduğu da söylenmiştir.

Hadid 12

O gün mümin erkeklerle mümin kadınların nurları önlerinden ve sağlarından koşar. “Bugün size müjdeler olsun: Altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacağınız cennetler.” İşte büyük kurtuluş budur.

Diyanet Vakfı
Mümin erkeklerle mümin kadınları, önlerinden ve sağlarından, (amellerinin) nurları aydınlatıp giderken gördüğün günde, (onlara): Bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacağınız cennetlerdir, denilir. İşte büyük kurtuluş budur.

Kurtubi Tefsiri
O günde mü’min erkeklerle mü’min kadınları nurları önlerinde ve sağlarında koşar görürsün. “Bugün sizin müjdeniz -içlerinde ebedi kalıcılar olmak üzere- altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

“O günde mü’min erkeklerle mü’min kadınları” âyetinde yer alan

“o günde” lâfzında amil

“ayrıca o kimse için pek bol ve şerefli bir mükâfat da vardır” anlamındaki âyettir. İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır. Yani senin kendisinde

“mü’min erkeklerle, mü’min kadınları nurları önlerinde ve sağlarında koşar göreceğin o günde”:

“o kimse için pek bol ve şerefli bir mükâfat da vardır” demektir.

“Nurları önlerinde ve sağlarında koşar görürsün.” el-Hasen’in görüşüne göre sıratın üzerinde yürüdüğünü görürsün demektir. Bu da aydınlığında yürüyecekleri ışıklarıdır.

el-Ferrâ” dedi ki:

“Sağlarında” âyetindeki “be” harfi: “,,,deT da” anlamındadır ki, bu da sağ taraflarında demek olur. Yahutta: anlamındadır ki; sağ taraflarından, demek olur.

ed-Dahhak dedi ki:

“Nurları” hidayetleri demektir.

“Sağlarında” âyeti ile kastedilen onların kitapları (amel defterleri)dir. Bu açıklamayı et-Taberî de tercih etmiştir. Yani amel defterleri sağlarında olduğu halde, îmanları ve salih amelleri önlerinden koşacaktır. Buna göre burada “be” edatı anlamındadır. Bu açıklamaya göre:

“Önlerinde” lâfzı üzerinde vakıf yapılabilir, fakat anlamında olursa vakıf yapılmaz.

Sehl b. Sa’d es-Sâidî ile Ebû Hayve, elifi kesreli olarak: diye okumuşlardır. Bu okuyuşa göre “îmanları” ile kastedilen, küfrün zıttı olan imandır. Bu durumda zarf olmayan bir lâfzın zarfa arfodilmesine sebeb ise, zarfın hal anlamında olup hazfedilmiş bir lâfza taalluk etmesinden dolayıdır. Anlam da “Nurları önlerinde” olduğu halde ve “îmanları ile” birlikte olarak “koşar” demek olur. Bu durumda yüce Allah’ın “önlerinde” lâfzı bizatihi “koşar” anlamındaki fiile taalluk etmez.

“Nûr” ile Kur’ân’ı kastettiği söylenmiştir. İbn Abbâs’tan rivâyete göre: Nurları amellerine göre onlara verilecektir. Kimisine nuru hurma ağacı büyüklüğünde verilecek, kimisine nuru ayakla duran bir adam gibi verilecektir. Aralarında nurları en az olan kişi, nuru ayağının baş parmağı üzerinde olacak olan kimsedir. Kimi zaman, sönecek, kimi zaman yanacaktır.

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre Allah’ın Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mü’minlerden kimisinin nuru Medine ile Aden ya da Medine ile San’a arasındaki bir bölge gibi bir yeri aydınlatacaktır. Kimisi daha aşağı bir bglgeyi aydınlatacak; ta ki aralarında nuru ancak ayaklarını bastığı yeri aydınlatacak olan kimseler de olacaktır.” İbn Kesîr, Tkfsir, IT 56, ve IV, 309da Katâde’den mürsel bir rivâyet olarak zikretmektedir

el-Hasen dedi ki: -Önceden de geçtiği üzere- Sırat üzerinde onunla aydınlansınlar diye (onlara bu nûr verilecektir). Mukâtil dedi ki: Bu nûr kendilerine cennete bir kılavuz olsun diye verilecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Bugün sizin müjdeniz altlarından ırmaklar akan cennetlerdir.” İfadenin takdiri şöyledir: Onlara:

“Bugün sizin müjdeniz”… cennetlere girmektir, denilecektir. Muzafın hazfedildiğini takdir etmek kaçınılmazdır, çünkü müjde bir olaydır. Cennet ise muayyen bir varlıktır. Dolayısıyla müjdenin kendisi cennet olamaz. (Bundan dolayı müjdeniz cennete giriştir, şeklinde muzaf takdir edilmiştir.)

“Altlarından ırmaklar akan” yani süt, su, şarap ve bal ırmakları o cennetin meskenlerinin altından akar.

“İçlerinde ebedi kalıcılar olmak üzere” âyeti da hazfedilmiş bulunan “giriş”den haldir. İfadenin takdiri de şöyledir: “Bugün sizin müjdeniz altlarından ırmaklar akan cennetler’e giriştir. Sizin orada ebedi kalışınız takdir edilmiştir. Hal “sizin müjdeniz” lâfzından değildir, çünkü burada sıla ile mevsul arasında fasıl sözkonusudur. Bununla birlikte müjdenin delâlet ettiği şeyden hal olması mümkündür. Ebedi kalıcılar olarak size müjde verilmektedir, denilmiş gibidir, “Bugün” anlamındaki zarfın “sizin müjdeniz” den haber olması ve “cennetlerdir” âyetinin -önceden geçtiği üzere- muzafın hazfedilmiş olduğu takdirine binaen “müjde”den bedel olması da mümkündür. “Ebedi kalıcılar” lâfzı da önceden geçtiği üzere hal olur.

el-Ferrâ”, “cennetler” anlamındaki lâfzın hal olarak nasbedilebileceğini kabul etmiştir. Şu kadar var ki “bugün” anlamındaki lâfız “sizin müjdeniz”den haber olur, ancak bu uzak bir ihtimaldir. Zira “cennetlerdir” lâfzında fiil manası yoktur. Ayrıca o “sizin müjdeniz” anlamındaki lâfzın: “Onlara … diye müjde verirler” anlamında nasb olabileceğini kabul etmiş ve bu durumda “cennetler” anlamındaki lâfız “müjde” ile nasbedilmiş olur. Böyle bir açıklamaya göre ise sıla ile mevsul birbirinden ayrılmış olur.

Hadid 11

Allah’a güzel bir borç verecek olan kimdir ki, Allah onu kat kat arttırsın ve ona değerli bir ecir olsun?

Diyanet Vakfı
Kim Allaha güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükafatı da vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a karz-ı hasenle borç verecek kimdir? O da bunu o kimseye kat kat verecek, ayrıca o kimse için pek bol ve şerefli bir mükâfat da vardır.

“Allah’a karz-ı hasenle borç verecek kimdir?” âyeti ile yüce Allah, Allah yolunda infakta bulunmayı teşvik etmektedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/245. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Araplar güzel bir iş yapan herkese: “Karz etti’: derler. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Sana bir karz verildiği vakit sen onun karşılığını ver,

Gerçek şu ki, delikanlıdır karşılık veren deve değil.”

“Karz”a bu ismin veriliş sebebi bedelin geri alınması için çıkarılıp verilmiş olmasından dolayıdır. Yani Allah, kendisine pekçok kat fazlası ile yerine versin diye Allah yolunda kim malını İnfak eder? el-Kelbî dedi ki:

“Karz” sadaka demektir.

“Hasen” ise herhangi bir minnet (başa kakmak) ve eziyet sözkonusu olmaksızın içinden gelerek (samimiyetle) ve ecrini Allah’tan bekleyerek vermek demektir.

“O da bunu o kimseye kat kat verecek.” Yedi katından yedîyüz katına, yüce Allah’ın dilediği kadar kat kat fazlasıyla…

Karz-ı hasen’in kişinin Subhanallahi velhamdu lillahi ve lâ ilahe İllallahu vallahu ekber” demesi olduğu da söylenmiştir. ibn Ebi Şeybe, Mûsannef.-VU. 191 İbn Ebi Şeybe bu rivâyetin senedini- ‘Kabisa-Süfyân- Ebû Hayyan- Babası – ve onların bir hocası’ diye kaydetmektedir Dolayısıyla bir sonraki notta işaret ettiğimiz Arapça baskıya hazırlayanın ihtimal belirten notu işaretli değildir. Beyhaki, Şuabu’l-Îman, 1, 436 da da aynı senedi vermektedir. Bunu Süfyan, Ebû Hayyan’dan Arapça baskıyı hazırlayanın belirttiğine jjtiıs doğrusu İbn Hihban olmalıdır. rivâyet etmiştir.

Zeyd b. Eslem: Bu aileye harcamaktır, demiştir. el-Hasen nafile İbadetlerde bulunmaktır, diye açıklamıştır. Bunun hayır işlemek olduğu da söylenmiştir. Araplar: Filanın yanında benim doğruluk karzım ve kötülük karzım vardır (amelim vardır), derler.

el-Kuşeyrî dedi ki: Karz-ı hasen, sadaka veren kimsenin niyeti samimi, gönlü hoş olarak vermesi demektir. Verdiği ile riyakarlık ve insanların işitmesi kastını gütmeden yalnızca Allah’ın rızasını aramak ve helal kazançtan vermektir. Kişinin malının kötüsünü seçip, sadaka olarak vermeye kalkışmaması da karz-ı hasenin bir parçasıdır. Çünkü yüce Allah:

“Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız aşağılık şeyleri seçerek vermeye yellenmeyin.” (el-Bakara, 2/267) diye buyurmaktadır. Ayrıca hayatta kalmayı ümid ettiği durumda iken tasadduk etmelidir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sadakaların en faziletlisinin hangisi olduğu sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: “Sağlıklı, mala düşkün, hayatta kalmayı ümid ettiğin halde iken onu vermendir. Nihayet can boğaza gelip, varıncaya kadar işe ara vererek o hale gelince de: Filana şu, filana bu dememendir.” Buhâri, II, 515; Müslim, II. 716; Nesâî’68. VI, 237; İbn Mâce, II, 903: Müsned, II, 231, 250, 415.

Ayrıca sadakasını gizlemelidir. Çünkü yüce Allah:

“Şayet onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır.” (el-Bakara, 2/271) diye buyurmuştur. Verdiği sadakayı basa kakmaması da gerekir. Çünkü yüce Allah:

“Sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın.” (el-Bakara, 2/264) diye buyurmaktadır. Verdiği şeyleri oldukça önemsiz görmelidir. Çünkü dünyanın tamamı pek az bir şeydir. Verdiği sadakanın en çok sevdiği maldan da olması gerekir. Çünkü yüce Allah:

“En sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre kavuşamazsınız.” (Âl-i İmrân, 3/92) diye buyurmaktadır. Verdiği sadakanın çok olması da gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “(Azad edilen) kölelerin en faziletlisi en pahalı olanları ve sahiblerince en değerli kabul edilenleridir.” Buhârî, II, S91; Müsned, II, 3HS, V, 171 2fi5.

(İşte böyle sadaka veren)

“o kimseye bunu kat kat verecek”dir.

“O da bunu… kat kat verecek” anlamındaki âyeti İbn Kesîr ve İbn Âmir elif” harfini düşürerek: diye okumuşlardır. Ancak İbn Âmir ve Yakub “fe” harfini nasb ile okumuşlardır.

Nâfi’, Kûfeliler ve Basralılar ise bunu “elif harfi ile ve “ayn” harfini şeddesiz olarak: diye okumuşlardır, ancak Âsım “fe” harfini nasb ile okumuş, diğerleri ise:

“Borç verecek” lâfzına atıf ile ref olarak okumuşlardır. Nasip ile okunması soruya cevab olmasına binaendir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/271. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ayrıca o kimse için pek bol ve şerefli bir mükâfat” yani cennet

“da vardır.”

Hadid 10

Allah yolunda infak etmemeniz size ne oluyor? Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Fetihten önce infak eden ve savaşan ile sonra yapan bir olmaz. Onların derecesi daha büyüktür. Allah hepsine güzellik vaat etti. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.

Diyanet Vakfı
Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allahındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allahın yaptıklarınızdan haberi vardır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin mirası Allah’ın olduğu halde ne oluyor size ki Allah yolunda İnfak etmiyorsunuz? Aranızda Fetihten önce infak edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri Fetih sonrasında infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de el-Hüsnâyı vaadetmiştir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Allah Yolunda İnfak Etmemek:

“Göklerle yerin mirası Allah’ın olduğu halde” mirasın hak sahibine dönmesi gibi göklerde ve yerde bulunanların yok olmasından sonra gök ve yer O’na geri döneceğine göre

“ne oluyor size ki Allah yolunda infak etmiyorsunuz.?”

Allah yolunda ve sizi Rabbinize yakınlaştıracak hususlarda İnfak etmekten sizi alıkoyan nedir? Halbuki sizler mallarınızı geride bırakarak öleceksiniz ve bunlar Allah’a dönecektir. O halde âyet infak etmemekten ötürü bir azar mahiyetindedir.

2- İnfak Edenler Arasındaki Fark:

“Aranızdan Fetihten önce İnfak edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz.” Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre Fetih’ten kasıt Mekke’nin fethidir. eş-Şa’bi’ ve ez-Zühri ise Hudeybiye fethidir demişlerdir. Katade de şöyle demiştir: Biri diğerinden daha faziletli olmak üzere iki ayrı savaş ve biri diğerinden daha faziletli olmak üzere iki ayrı infak olmuştu. Mekke’nin fethinden önceki savaş ve infak, bundan sonra yapılan infak ve savaştan daha faziletlidir. İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır.

“Aranızdan fetihten önce infak edip savaşanlar” ile fetihten sonra infak edip savaşanlar

“bir olmaz” demektir. Bu lâfızlar ifadenin delaleti dolayısıyla hazfedilmiştir. Fetihten önce yapılan infakın daha büyük olmasının sebebi, müslümanların zayıflığı sebebiyle insanların bu infaka daha çok muhtaç oluşlarından dolayı idi. Diğer taraftan o dönemde infak edenlere infak daha ağır geliyordu. Mükâfat ve ecir, çekilen sıkıntıya ve zorluğa göredir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Bu Âyet Ebû Bekir’in Faziletine Delildir:

Eşheb’in rivâyetine göre Malik şöyle demiştir: Fazilet ve azimet sahibi kimselerin Öne geçirilmesi gerekir. Çünkü yüce Allah:

“Aranızdan Fetihten önce infak edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz” diye buyurmuştur.

el-Kelbi dedi ki: Bu âyet Ebû Bekr (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. Ebû Bekr (radıyallahü anh)’ın faziletli olduğuna ve öne geçirilmesi gerektiğine de bu âyette delil vardır. Çünkü o, İslama giren ilk kişidir.

İbn Mes’ûd’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kılıcını kuşanarak İslamını açığa vuran ilk kişi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir’dir. Diğer taraftan Allah’ın peygamberine ilk harcamada bulunan kişi de odur.

İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanında idim. Üzerinde göğsüne iliştirdiği bir abası bulunduğu halde Ebû Bekir de vardı. Cebrâîl inerek Ey Allah’ın peygamberi dedi. bana ne oluyor da Ebû Bekir’i üzerinde göğsünde iliklediği bir aba ile görüyorum? Bunun üzerine Peygamber: “O Fetihten önce malını bana harcadı” deyince, Cebrâîl şöyle dedi: Allah sana diyor ki: Ebû Bekir’e selam söyle ve ona bu fakir halinde hoşnut musun, yoksa kızgın mısın? diye sor. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Ey Ebû Bekir yüce Allah sana selam ediyor ve sen bu fakir halinde hoşnut musun, yoksa kızgın mısın? diye soruyor.” Ebû Bekir: Ben Rabbime mi kızayım? Şüphesiz Rabbimden razıyım, şüphesiz Rabbimden razıyım, şüphesiz Rabbimden razıyım dedi. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Allah da sana diyor ki: Sen Benden razı olduğun gibi, Ben de senden razı oldum.” Ebû Bekir ağladı, Cebrâîl (aleyhisselâm) da dedi ki: Ey Muhammed seni hak ile peygamber olarak gönderene yemin olsun ki, Arşı taşıyanlar da senin arkadaşın bu abayı giydiğinden bu yana aba giyindiler.

İşte bundan dolayı ashab da Ebû Bekir’i önlerine geçirdiler ve onun önderliğinin kendilerini geride bıraktığını ikrar ettiler.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) en öne geçmiştir. Ondan sonra Ebû Bekir geldi, üçüncüleri de Ömer’dir. Eğer huzuruma beni Ebû Bekir’e üstün tutan bir adam getirilecek olursa, mutlaka başkasına zina iftirasında bulunana uygulanan ceza olan sopa ve şahitliğinin kabul edilmemesi cezasını veririm. Çünkü önce müslüman olanlar kendilerinden sonra gelenlerden daha çok zorluk ve sıkıntılarla karşılaştılar. Aynı zamanda onların basiretleri de daha açık idi.

4- Din ve Dünya Ahkâmında Öne Geçmek ve Geride Kalmak:

Öne geçmek ve geride kalmak bazen dünya hükümlerinde sözkonusu olabilir. Din hükümleri ile ilgili olarak Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere insanları gerçek mevkilerine yerleştirınemizi emretmiştir. ) Müslim, I, 6; Ebû Dâvûd, IV, 261; Beyhaki, Şuahu l-itran. VII, 462. Şüphesiz ki mevkilerin en büyüğü ise namaz mertebesidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da (vefatı ile sonuçlanan) hastalığında şöyle buyurmuştur: “Ebû Bekir’e söyleyiniz. İnsanlara namaz kıldırsın.” Buhâri, I, 236, 241, 241 III, 123B, VI, 2663; Müslim, I, 333, 516; Tirmizi, V, 613; Ebû Dâvûd, I, 248; Nesâî, II, 99, 100; İbn Mâce, 1, 339, 390, 391; Müsned, VI, 34, 96, 159, 210, 224, 229, 391; Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Cemaate yüce Allah’ın kitabını en iyi bilen kimse İmâm olur.” Müslim, 1, 465; Tirmizi, 1, 459; Ebû Dâvûd, I, 159; Nesâî, II, 77; İbn Mâce, 1, 313; Müsned, III, 163, IV, 11H, 121, V, 272. diye buyurduğu gibi, “Yaşça en büyük olanınız size İmâm olsun” Buhâri, III, 1047; Müslim, I, 466 Tirmizi, I, 399; Dârakutni, 1, 346; Nesâî, 11, 88, 77; İbn Mâce, I, 313; Müsned, V, 53- diye buyurmuştur. Sözü geçen bu âyet daha önceden de geçmiş bulunan Malik b. el-Huveyris’in rivâyet ettiği hadiste zikredilmiştir. Buhâri ve daha başka ilim adamları bu hadisten “makam ve mevki itibariyle büyüklük”ü murad ettiğini anlamışlardır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); “Vela hakkı büyüklüğedir.” diye buyurmuş olup bununla yaşça büyüklüğü kastetmemiştir.

Malik ve başkaları da: Şüphesiz ki yaşın bir hakkı vardır, demişlerdir. Şâfiî ve Ebû Hanife de onu gözönünde bulundurmuşlardır. Elbetteki onun gözönünde bulundurulması da uygun bir şeydir. Çünkü hayırlı kimseler arasında, ilim ve yaşça büyük olmak nitelikleri birarada bulunacak olur ise, ilme öncelik tanınır. Dünya ahkâmına gelince, onlar da din ahkamına göre düzene konulmuştur. Dini bakımdan öne geçirilen bir kişi, dünyayı ilgilendiren hususlarda da öne geçilir. Nitekim rivâyetlerde şöyle denilmiştir: “Yaşça büyük olanımıza saygı göstermeyen, küçüğümüze merhamet etmeyen, aramızda ilim adamlarının hakkını tanımayan kimse bizden değildir.” Dârimi, II, 470, 471, 480.

Fertler hakkında sabit hadisçe de şöyle denilmiştir: “Genç bir delikanlı sırf yaşı dolayısıyla bir yaşlıya ikramda bulunacak olursa, mutlaka yüce Allah da o kimseye yaşlılığı sırasında ikram edecek kimseler takdir buyurur.” Tîrmizi, IV, 372; Deylemi, Firdevs, IV, 61.

Şairin birinin şu beyitleri zikredilmiştir:

“Ey gençken kendisini etkileyen şımarıklık ve

Övünçten dolayı yaşlıları ayıplayan kişi.

Onları ayıplamak istersen hatırla

Dedeni ve babanı ey kardeşimin oğlu,

Ve bil ki gençlik geçip gidecektir,

Seni bırakarak fakat bırakmaz seni onun günahı,

Yaşlılara ikram etmeyip,

Saygı göstermeyen

Ve bir gün olsun yaşı da yaşlılık sınırına ulaşmamış olan kişi.”

5- İnfak Edip Savaşanlara Allah’ın Vaadi:

“Bununla beraber Allah hepsine de el-Hüsnâ’yı vaadetmiştir.” Yani yüce Allah önceden geçen ilklere de, sonradan onlara yetişenlere de, hepsine derecelerinin farklılıkları ile birlikte cenneti vaadetmiştir.

İbn Âmir

“Hepsine” lâfzını merfu olarak diye okumuştur. Bu lâfız Şamlıların mushaflarında da böylece ref iledir.

Diğerleri mushaflarındaki şekle göre nasb ile okumuşlardır, Bu lâfzı nasb ile okuyanlar fiilin amel etmesine binaen böyle okurlar.

Yani: “Allah bununla beraber onların hepsine el-Hüsnâ’yı vaadetmiştir” takdirindedir. Ref ile okuyanların kıraati de şöyle açıklanır: Mef’ûl eğer başa geçecek olursa, fiilin ameli zayıflar.

Diğer taraftan: “Ona vaadetmiştir” âyetinden “he” (ona) hazfedilmiştir.

Hadid 9

O, kuluna apaçık ayetler indirendir ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Allah size karşı şefkatlidir, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren Odur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirmekte olandır. Muhakkak ki Allah size elbette çok Raûfdur, Rahîmdir.

“Sizi karanlıklardan” şirk ve küfürden

“aydınlığa” îmana, Kur’ân ile bir başka görüşe göre rasûl ile bir diğerine göre davet ile

“çıkarmak için kuluna apaçık âyetler” Kur’ân-ı Kerîm’i kastetmektedir

“İndirmekte olandır.” Mucizeler diye de söylenmiştir.

Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın beraberindeki mucizeler dolayısıyla ona îman etmeniz gerekmektedir ki, bu mucizelerin en büyüğü de Kur’ân-ı Kerîm’in kendisidir.

“Muhakkak ki Allah size elbette çok Raûfdur, Rahîmdir.”

Hadid 8

Size ne oluyor da Allah’a inanmıyorsunuz? Oysa elçi sizi Rabbinize iman etmeye çağırıyor ve eğer inanıyorsanız sizden söz de alınmıştır.

Diyanet Vakfı
Peygamber sizi, Rabbinize iman etmeye çağırdığı halde niçin Allaha inanmıyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin söz de almıştı. Eğer inanırsanız.

Kurtubi Tefsiri
Peygamber sizi Rabbinize îman etmeniz için davet edip dururken ve sizden kesin bir söz almış bulunuyorken, size ne oluyor da Allah’a îman etmiyorsunuz? Eğer îman edenler iseniz (sözünüzü yerine getirin).

“Peygamber sizi… davet edip dururken… size ne oluyor da Allah’a îman etmiyorsunuz?.” âyeti azarlamak kastı ile sorulmuş bir sorudur. Yani ileri sürebileceğiniz hiçbir gerekçe bırakılmamışken, îman etmemenizi haklı çıkarmak için ileri sürebileceğiniz mazeret nedir?

Bununla şer’î hükümler gelmeden önce herhangi bir hükmün mükellefiyetinin sözkonusu olmadığını açıklamaktadır.

“Ve sizden kesin söz de almış bulunuyorken” anlamındaki âyeti Ebû Amr

“Ve sizden kesin bir söz alınmışken” şeklinde meçhul bir fiil olarak okumuştur, Diğerleri ise malum bir fiil olarak “sizden kesin bir söz almış bulunuyorken…” diye okumuşlardır.

Mücahid dedi ki: Burada sözkonusu olan insanlar Âdem’in sulbünde bulunuyor iken: Allah sizin Rabbinizdir, sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur, şeklinde insanlardan alınan kesin sözdür.

Bir diğer açıklamaya göre; O size akıl vermekle Allah’ın Rasûlüne uymaya çağıran kesin delil ve belgeleri size karşı ortaya koymuş olmakla sizden kesin söz almış bulunmaktadır.

“Eğer îman edenler iseniz” âyeti, çünkü siz îman edenlersiniz, demektir. Anlamının: Eğer sizler delillere ve belgelere îman ediyor iseniz (artık îman ediniz) demek olduğu da söylenmiştir.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Eğer siz herhangi bir gün gerçekten îman edecek iseniz, işte şimdi imanınız için en uygun zamandır. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamber olarak gönderilmiş olduğunun delilleri ve alametleri açıkça ortadadır, bunun belgeleri doğru bir şekilde ortaya konulmuş bulunmaktadır.

Eğer siz yaratıcınız olan Allah’a îman edenlerseniz… anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar Allah’ın yaratıcılığını kabul ediyorlardı. Bir başka açıklama da şöyledir: Bu, Îman eden ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerinden kesin söz aldıktan sonra İrtidad eden bir topluluğa hitaptır. “Eğer îman edenler iseniz” âyeti eğer sizler imanın şartlarını kabul ve itiraf ediyorsanız… demektir.

Hadid 7

Allah’a ve elçisine iman edin, sizi kendisinde halife kıldığı şeylerden infak edin. Sizden iman edip infak edenlere büyük bir mükâfat vardır.

Diyanet Vakfı
Allaha ve Resulüne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve Rasûlüne îman edin. Sizi başlarına halife kıldığından da infak edin. Sizden îman edip infak edenler için büyük bir mükâfat vardır.

“Allah’a ve Rasûlüne îman edin.” Allah’ın bir ve tek olduğunu, Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğunu tasdik edin.

“Sizi başlarına halife kıldığından da infak edin.” Tasadduk edin Allah yolunda infak edin. Maksat farz olan zekâttır. Maksat farz olan zekâtın dışında çeşitli itaat yolları ile Allah’a yakınlaştırıcı hususlardır, diye de açıklanmıştır.

“Sizi başlarına halife kıldığı” âyetinde mülkün asıl itibariyle yüce Allah’a ait olduğuna, kulun bu malda ise ancak Allah’ın razı olacağı tasarruf hakkına sahib olduğuna delil vardır. Bu şekildeki bir tasarrufa karşılık da yüce Allah kutunu cennet ile mükâfatlandırır. Halife kılındığı bu malları, Allah’ın haklarını yerine getirmek yolunda infak edip, bu harcamayı, bir kimsenin kendisine İzin vermesi halinde başkasının malından harcamasında olduğu gibi kolaylıkla yapabilen bir kimseye, pek çok sevab ve pek büyük bir ecir verilecektir.

el-Hasen dedi ki;

“Sizi başlarına halife kıldığı” sizden öncekilerden miras almanız suretiyle (halife kıldığı) demektir. Bu açıklama da bu malların gerçekte sizin mallarınız olmadığına ve sizin bu mallara karşı konumunuzun ancak vekiller konumunda olduğuna delildir. O halde bu mallar elinizden alınıp sizden sonrakilere geçmeden önce hakkı yerine getirmek suretiyle bu hususta fırsatı ganimet biliniz.

“Sizden îman edip” salih ameller işleyerek Allah yolunda

“İnfak edenler için büyük bir mükâfat” ki o da cennettir

“vardır.”

Hadid 6

Geceyi gündüze sokar, gündüzü geceye sokar. O, kalplerde olanı bilendir.

Diyanet Vakfı
Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, kalplerde olanı bilir.

Kurtubi Tefsiri
Geceyi gündüze bitiştirir; gündüzü de geceye bitiştirir. O kalblerin özünü en iyi bilendir.

“Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir.” âyeti(na dair açıklamalar) daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O, kalblerin özünü en iyi bilendir.” Kalblerde, vicdanlarda bulunanlar O’na gizli kalmaz. Bu sıfatlara sahib olana ibadetin terkedilip başkasına ibadet edilmesi doğru olamaz.

Hadid 5

Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Bütün işler Allah’a döner.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin mülkü Onundur. Bütün işler ancak Ona döndürülür.

Kurtubi Tefsiri
Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülür.

“Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur.” Bu tekrarlama tekid içindir. Yani gerçek manada mabud sadece O’dur.

“Bütün işler” âhirette bütün mahlukatın işleri

“Allah’a döndürülür.”

el-Hasen, el-A’rec, Yakub, İbn Âmir, Ebû Hayve, İbn Muhaysın, Humeyd, el-A’meş, Hamza, el-Kisâî ve Halef

“döndürülür” anlamındaki âyeti “te” harfini üstün, “cim” harfini de kesreli olarak: “Döner” diye okumuşlardır, diğerleri ise: “Döndürülür” diye okumuşlardır.

Hadid 4

O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva edendir. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, sizinle beraberdir, nerede olursanız olun. Allah yaptıklarınızı görendir.

Diyanet Vakfı
O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arşın üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.

Kurtubi Tefsiri
O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üstüne istiva edendir. O, yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de, oraya yükseleni de bilendir. Nerede olursanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.

“O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üstüne istiva edendir” âyetine dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresinde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O yere gireni” oraya giren yağmur ve başka şeyleri

“de, ondan çıkanı da” bitki ve başka şeyleri

“gökten ineni de” rızık, yağmur ve melekleri

“oraya yükseleni” oraya yükselen melekleri ve kulların amellerini

“de bilendir.”

“Nerede olursanız O” kudreti, saltanatı (egemenliği) ve ilmiyle

“sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Amellerinizi görür. Onlardan hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Yüce Allah bu âyet-i kerimede hem

“Arş üstüne istiva eden” özelliğini, hem de

“O sizinle beraberdir” özelliğini bir arada zikretmektedir. Bu iki ifadenin zahirlerini almak bir çelişkidir. O halde burada bir tevilin yapılmasının kaçınılmaz oluşuna bu delil teşkil etmektedir. Tevilden yüz çevirmek ise çelişkiyi kabul etmektir. İmâm Ebû’l-Meâli de şöyle demiştir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem); İsra gecesinde, balığın karnında iken Metta oğlu Yûnus’tan yüce Allah’a daha yakın değildi. Bu daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Hadid 3

O, ilktir ve sondur, görünen ve gizlidir. O, her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
O ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
O hem Evveldir, hem Ahirdir, hem Zahirdir, hem Bâtındır. O, herşeyi en iyi bilendir.

“O hem Evveldir, hem Âhirdir, hem Zahirdir, hem Bâtındır.” âyetinde geçen isimlerin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. Bunların anlamlarını “el-Kitabu’l-Esna” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu konuda söz söylemiş, hiçbir kimsenin görüşüne ihtiyaç bırakmayacak şekilde açıklamış bulunmaktadır. Müslim’in, Sahih’inda Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre şöyle buyurmuştur: “Allah’ım, Sen ilk olansın, Senden önce hiçbir şey yoktur. Sen Âhirsin, Senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zahirsin, Senden üstün hiçbir şey yoktur. Sen Bâtınsın, Senden öte hiçbir şey yoktur. Borcumuzu öde ve bizi fakirlikten, ihtiyattan kurtar. ” Müslim, IV, 2OK4; Tirmizi, V, 472, 51H; Ebû Dâvûd, IV, 312; İbn Mâce, II, \2V), 1274; Müsned, II, 3H1, 536.

Peygamber bu âyeti ile;

“Zahir” ile galib gelmesini

“Bâtın” ile de âlim olmasını kastetmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O herşeyi” olmuşu yahut olanı, olacağı

“en iyi bilendir.” Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Hadid 2

Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin mülkü Onundur. O, diriltir, öldürür. O, her şeye gücü yetendir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Diriltir ve öldürür. O herşeye gücü yetendir.

“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.” Bunların mülkü yalnız Ona aittir. Mülk ise malik olmak ve emrin geçerli olup yerine getirilmesi demektir. Şanı yüce Allah melik, Kadir ve Kahir olandır.

Bununla yağmur ve bitki hazineleri ile diğer rızık hazinelerini kastettiği de söylenmiştir.

“Diriltir ve öldürür.” Dünya hayatında canlıları öldürür, ölümden sonra diriliş için de ölüleri diriltecektir.

Ölü durumunda olan nutfeleri diriltir ve canlıları öldürür, diye de açıklanmıştır.

“Diriltir ve öldürür” âyetinin O diriltir ve öldürür anlamında ref konumundu olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte:

“O’nundur” âyetindeki mecrûrdan (o zamirinden) hal olarak: Diriltici ve öldürücü olarak

“göklerin ve yerin mülkü onundur” anlamında nasb konumunda olması da mümkündür. Bu durumda cer edatı da onda âmil olur.

“O, herşeye gücü yetendir.” Yani hiçbir şey Allah’ı âciz bırakmaz.

Hadid 1

Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih etti. O, üstün ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde bulunan her şey Allahı tesbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerde olanlar Allah’ı teşbih ederler. O Azizdir, Hakimdir.

“Göklerle yerde olanlar Allah’ı teşbih ederler.” Allah’ın şanını yüceltmekte ve kötülüklerden O’nu tenzih etmektedirler.

İbn Abbâs dedi ki:

“Göklerde” bulunan Allah’ın yaratmış olduğu melekler

“ile yerde olanlar” canlı olsun, cansız olsun hepsi Allah’a dua etmektedirler.

Bunun Allah’ın varlığına delâlet anlamında bir teşbih olduğu da söylenmiştir. ez-Zeccâc bunu kabul etmeyerek şöyle demektedir: Şayet bu delâlet yoluyla ve ilâhî sanatın etkilerinin ortaya çıkması yolu ile teşbih olsaydı, anlaşılır bir şey olurdu. Durum böyle ise yüce Allah’ın:

“Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız.” (el-İsra, 17/44) diye buyurması nedendir? Bu sözlü bir teşbihtir. Buna delil olarak da yüce Allah’ın:

“Davud’a da onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları… müsahhar kıldık.” (el-Enbiyâ, 21/79) âyetini göstermektedir. Eğer bu teşbih Allah’ın varlığına delâlet anlamıyla bir teşbih olsaydı, o zaman Davud (aleyhisselâm)’ın özelliğinin anlamı ne olurdu?

Derim ki: ez-Zeccâc’ın yaptığı bu açıklama sahih olandır. Bunun açıklaması ve buna dair bilgiler yüce Allah’ın:

“Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (el-İsra, 17/44) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“O Azizdir, Hakimdir.”

Vakıa 96

Öyleyse büyük Rabbinin adını tesbih et.

Diyanet Vakfı
Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbini büyük adıyla tesbih eti

“O halde Rabbini büyük adıyla tesbih et!” Yani yüce Allah’ı kötülüklerden tenzih et.

“İsmiyle” âyetinin başındaki “be” harfi zaiddir. “İsim” de müsemmânın kendisidir,

“Tesbih et” âyetinin Rabbini hatırlamak ve O’nun emri ile namaz kıl, demek olduğu da söylenmiştir. Büyük Rabbînin ismini an ve O’nu tesbih et anlamında olduğu da söylenmiştir. Ukbe b. Âmir’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“O halde Rabbini büyük adıyla tesbih et” âyeti nazil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bunu rükûunuzda söyleyin” diye buyurdu.

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et” (el-Âla, 87/1) âyeti da nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bunu da sücudunuzda söyleyin.” diye buyurdu. Hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, I, 250; İbn Hibbân, Sahih, V, 225; Hâkim, Müstedrek, II, 519; Dârimî, I, 34, İbn Mâce, I, 287, Müsned, IV, 155 Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Vakıa 95

Şüphesiz bu, kesin gerçeğin ta kendisidir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki bu, kesin bilgi veren hakkın ta kendisidir.

“Şüphesiz ki bu, kesin bilgi veren hakkın ta kendisidir.” Bizim sana bu anlattıklarımız katıksız ve kesin bilgidir. Burada -ki her ikisi de aynı şey oldukları halde-

“hak”ın yakîn (kesin bilgi)’e izafe edilmesi lâfızlarının farklı oluşundan dolayı uygundur. el-Müberred dedi ki: Bu senin “aynu’l-yakîn, mahzu’l-yakîn (hakkın ta kendisi, katıksız kesin hak, gerçek)” demene benzer, O halde böyle bir tabir Kûfelilere göre bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilindendir. Basralılara göre ise İşin gerçeği Kesin bilgi yahut kesin haberdir” takdirindedir.

Bunun tekid olduğu da söylenmiştir.

“Yakîn: kesin bilgi” lâfzının aslında

“hak: gerçek”in sıfatı olduğu, mevsufun sıfata -mecaz ve kullanım genişliği imkânı ile- böyle geldiği de söylenmiştir ki; bu Oa yüce Allah’ın:

“Âhiret yurdu” (Yusuf, 12/109) âyetine benzemektedir. Orada el-Ferrâ’’nın yurdun âhiret ile aynı şey olduğuna dair görüşü zikredilmiştir. Bu yftntiyle benzerlik gözetilmektedir.

Katade de bu âyet-i kerîme hakkında şunları söylemektedir: Yüce Allah bu Kur’ân-ı Kerîm’in bildirdiklerinin kesin bilgiler olduklarını göstermedikçe hiçbir kimseyi bırakmaz. Mü’min dünyada iken buna kesin olarak inanır, bu inancının da kıyâmet gününde ona faydası olacaktır. Kâfir ise kesin bilgi ve inancın kendisine fayda vermeyeceği bir zaman olan kıyâmet gününde buna kesin olarak inanacaktır.

Vakıa 94

Ve cehenneme sokulacaktır.

Diyanet Vakfı
Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.

Kurtubi Tefsiri
Ve cehenneme bir atılış (vardır.)

“Ve cehenneme bir atılış” yani cehennem ateşine girdiriliş vardır. Cehennemde bir ikamet ve onun türlü azablarının tadılması vardır, diye de açıklanmıştır.

“Atılış” ile aynı kökten olmak üzere: “Onu cehenneme attı, ona cehennemi boylattı” denilir.

Burada (âyette) mastar mef’ûle izafe edilmiştir. Nitekim Filan kişiye mal verilişi söz konusudur” tabiri ona mal verilir anlamında kullanılır. Bu âyet; şeklinde “te” harfi kesreli olarak da okunmuştur ki: “Cehenneme atılış şeklinde bir ikram vardır” demek olur. Diğer taraftan Ebû Amr “cahim: cehennemiden önceki “ce” harfini (cahîm’in) “cim” harfine idgam ile okumuştur ki böyle bir okuyuş (doğru okuma şeklinden) uzaktır.

Vakıa 93

Ona kaynar sudan ikram vardır.

Diyanet Vakfı
İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!

Kurtubi Tefsiri
Ona kaynamış sudan bir ziyafet,

“Eğer o” ölümden sonra dirilişi

“yalanlayıcı” ve hidayetten, hak yoldan uzak

“sapıklardan ise, ona kaynamış sudan bir ziyafet vardır.” Yani onların kaynar sudan bir rızıkları olacaktır. Nitekim yüce Allah:

“Sonra gerçekten sizler ey sapıklar, yalanlayıcılar. Siz elbette Zakkum ağacından yiyeceksiniz,” (el-Vâkıa, 56/51-52) diye buyurduğu gibi;

“Sonra onun üzerine kaynamış sudan bir katkıları olacaktır.” (es-Sâffât, 37/67) diye buyurmaktadır.

Vakıa 92

Ama yalanlayan sapıklardansa,

Diyanet Vakfı
Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,

Kurtubi Tefsiri
Eğer o yalanlayıcı sapıklardan İse;

Âyetin tefsiri için bak:93

Vakıa 91

Ona: “Selâm sana!” denir, sağcıların içinden.

Diyanet Vakfı
«Ey sağdaki! Sana selam olsun!»

Kurtubi Tefsiri
“Ashabu’l yeminden sana selâm olsun” (denir.)

“Ve eğer o Ashabu’l-yeminden ise…” yani

“eğer o” bu ölen şahıs

“Ashabu’l-yeminden ise, Ashabu’l-yeminden sana selam olsun!” Yani sen onlardan sevdiğin esenlikten başka bir şey görmeyeceksin. Onlar adına üzülme, şüphesiz onlar Allah’ın azabından kurtulacaklardır.

Manası: Onlardan selam olsun sana, şeklinde olduğu da söylenmiştir ki; sen onlar için üzülmekten yana kurtulacaksın, demektir. İkisinin de anlamı birdir. Bir diğer açıklamaya göre; ey Muhammed Ashabu’l-yeminden olan kimseler Allah’ın sana salat ve selam getirmesi için sana dua ederler, demektir. Onlar sana selam söylerler ey Muhammed, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bir başka açıklamaya göre anlamı şudur: Ey kul, sen hoşuna gitmeyecek şeylerden yana esenliktesin. Çünkü sen Ashabu’l-yemindensin. Buna göre burada: “Çünkü sen” lâfzı hazfedilmiş olmaktadır. Ona ikram olmak üzere ona

“es-selam” denilerek selam verilir, diye de açıklanmıştır. Buna göre selâmın nerede sözkonusu olacağı hususunda üç görüş bulunmaktadır. Birincisine göre, kişinin dünyada iken ruhunun kabzedileceği esnada ölüm meleğinin ona selam vereceğidir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Ölüm meleği mü’minin ruhunu kabzetmek üzere geleceğinde şöyle der: Rab bin sana selam söylüyor… Bu husus daha önce en-Nahl Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Onlar ki melekler hoş ve temiz olarak ruhlarını alırlarken.” (en-Nahl, 16/32) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

İkinci görüşe göre; kabirde kişiye soru sorulacağı vakit, Münker ve Nekir ona selâm verir.

Üçüncü görüşe göre kıyâmet gününde ölümden sonra diriltileceği vakit melekler oraya (cennete) ulaşmasından önce ona selam vereceklerdir.

Derim ki: Bu üç konumda da meleklerin ona selam verecek olması mümkündür. Böylelikle bu lütuf üstüne lütuf olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Eğer”in cevabı el-Müberrid’e göre hazfedilmiş olup, ifadenin takdiri: Her ne olursa olsun

“Ashabu’l-yeminden selam olsun sana.” Eğer o kimse Ashabu’l -yeminden ise

“Ashabu’l-yeminden selam olsun sana” anlamındadır. Burada şartın cevabı (ikinci defa tekrarlanan! Ashabu’l-yeminden selam olsun, sana, ibaresi) daha Önceki ifadenin delâleti dolayısıyla hazfedilmiştir. Nitekim bir kimsenin: “Sen zalimsin, eğer bunu yaparsan” ifadesinde cevabın hazfedilmesi de bu kabildendir, çünkü daha önce geçen ifade (sen zalimsin tabiri) buna delâlet etmektedir.

el-Ahfeş’in görüşüne göre ise; “sana selam olsun” anlamındaki âyetin başındaki “fe” harfi hem: İse” edatının cevabı, hem de: “Eğer”in cevabıdır. Bu da şu demektir: “İse” anlamındaki lâfzın cevabı daha önceki takdire göre “eğer” anlamındaki edatın cevabının yerini tutmaktadır. “Fe” harfi de buna göre her ikisinin cevabını teşkil etmektedir.

ez-Zeccâc’a göre “İse” edatının anlamı, bir şeyden bir başka şeye geçişi ifade eder. Daha önce sözünü ettiğimiz hususu bırak, başka bir konuya geç, anlamına gelir.

Vakıa 90

Eğer sağcılarındansa,

Diyanet Vakfı
Eğer o sağdakilerden ise,

Kurtubi Tefsiri
Ve eğer o Ashabul yemînden İse,

Âyetin tefsiri için bak:91

Vakıa 89

Ona rahatlık, güzel rızık ve nimet cenneti vardır.

Diyanet Vakfı
Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.

Kurtubi Tefsiri
Artık rahatlık, güzel kokular ve Naîm cenneti vardır (ona)

“Artık Rahatlık, güzel kokular ve Naîm cenneti vardır” âyetinde (radıyallahü anhhatlık anlamı verilen): lâfzı genel olarak “re” harfi üstün ile okunmuştur.

İbn Abbâs ve başkalarına göre bu dünyadan yana bir rahatlık vardır, anlamındadır. el-Hasen ise bu, rahmet demektir, diye açıklamıştır. ed-Dahhak istirahat ve dinlenmek diye açıklamıştır. el-Kutebi âyet kabirde onun için güzel esintiler vardır, demektir, diye açıklamıştır.

Ebû’l-Abbas b. Atâ dedi ki:

“Rahatlık” yüce Allah’ın yüzüne bakmak

“reyhan (güzel kokular)” ise O’nun kelâmını ve vahyini dinlemektir.

“Naim cenneti” ise orada yüce Allah’ı görmekten yana perdelenmemesi demektir.

el-Hasen, Katade, Nasr b. Âsım, el-Cahderi, Ruveys ve Yakub’dan rivâyetle Zeyd ise –

“rahatlık” anlamındaki lâfzı- şeklinde “re” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu kıraat İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir.

el-Hasen dedi ki: (Bu okuyuştaki) Ruh’tan kasıt rahmettir, çünkü o da merhum (ölen) kimse için hayat gibidir.

Âişe (radıyallahü anha) da şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “re” harfini ötreli olarak: diye okumuştur. Bu da; O kimse için cennette ebedi kalıcılık ve hayat vardır, demektir. İşte rahmet budur.

“Güzel kokular” âyeti hakkında Mücahid ve Said b. Cübeyr rızık, Mukâtil Himyer dilinde rızktır diye açıklamışlardır. “Allah’ın rızkını taleb etmek üzere çıktım” denilir. en-Nemir b. Tevleb de şöyle demiştir:

“O mutlak ilahın selâmı ve reyhanı (rızkı)

Ve rahmeti (üzerine olsun), bir de bol nimet yağdıran bir sema.”

Katade, bu cennettir derken, ed-Dahhak rahmettir diye açıklamıştır. Bunun, hoş kokusu koklanan, bildiğimiz reyhan (fesleğen) olduğu da söylenmiştir. Bunu el-Hasen ve yine Katade de söylemiştir.

er-Rabî’ b. Haysem dedi ki: Bu ölüm esnasında olacaktır, cennet ise öldükten sonra diriltileceği vakte kadar onun için saklı tutulacaktır. Ebû’l-Cevzâ dedi ki: Bu ruhunun kabzedileceği vakit olacaktır. O reyhan demetleriyle karşılanacaktır.

Ebul-Âliyye dedi ki: Dünyada mukarreblerden olan bir kimseye iki reyhan dalı getirilip, onları koklamadıkça hiçbir kimsenin ruhu bedeninden ayrılmaz. O bunları koklarken ruhu kabzedilir.

“(Güzel kokular diye mana verilen) reyhan’ın asıl anlamı ve türeyişi ile ilgili açıklamalar daha önce er-Rahmân sûresi’nin baş taraflarında (15/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, oradan takib edilebilir. es-Sa’lebî de “ravh ve reyhan (radıyallahü anhhatlık ve güzel kokular)” ile ilgili olarak sözünü ettiklerimizden başka pekçok görüş sıralamış bulunmaktadır. Bunları görmek isteyen orada bulabilir.

Vakıa 88

Eğer o, yakınlaştırılmış olanlardansa,

Diyanet Vakfı
Fakat (ölen kişi Allaha) yakın olanlardan ise,

Kurtubi Tefsiri
Eğer o yakınlaştırılmışlardan ise;

“Eğer o yakınlaştırılmışlardan ise” âyeti ile yüce Allah, Ölüm esnasında ve öldükten sonra diriliş halinde insanların tabakalarını sözkonusu etmekte ve derecelerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır;

“Eğer o” ölen şahıs

“yakınlaştırılmışlardan ise” âyetinde sözü edilenler (ileriye geçenler olan) es-Sâbikûndur.

Vakıa 87

Onu geri çevirsenize – eğer doğru sözlüyseniz!

Diyanet Vakfı
Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!

Kurtubi Tefsiri
Doğru söyleyenler İseniz onu geri çevirebilirdiniz.

“Doğru söyleyenler iseniz onu” ruhu bedene

“geri çevirebilirdiniz.” Yani bunu asla geri çeviremeyeceksiniz. Böylelikle sizin malik ve egemeniniz olmadığım ve hesaba çekilmeyeceğinize dair iddialarınız da çürütülmüş olmaktadır.

“Onu geri çevirebilirdiniz” âyeti yüce Allah’ın:

“Hele o bir boğaza gelince” âyeti ile:

“Eğer siz gerçekten hesaba çekilmeyecek olsaydınız” âyetlerinin cevabını teşkil etmekte, her ikisine tek bir cevab verilmiş bulunmaktadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Arapların kimi zaman aynı anlamdaki iki hususu tekrar ettikleri de olur. Yüce Allah’ın:

“Benden size bir hidayet gelir de kim Benim hidayetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de” (el-Bakara, 2/38) âyeti da bu kabildendir. Burada iki şarta tek bir cevab verilmiştir.

Diğerinin kendisine delâlet etmesi dolayısıyla birisinin hazfedildiği de söylenmiştir, İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir ki, ifadenin takdiri şöyledir: Eğer sizler gerçekten hesaba çekilmeyecek kimseler olsaydınız, onu geri çevirebilmeli değil miydiniz? Şu ölenin canını boğazına gelip dayandığı vakit niye, tekrar bedenine geri döndüremiyorsunuz?

Vakıa 86

Eğer ceza görmeyecekler iseniz,

Diyanet Vakfı
Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,

Kurtubi Tefsiri
Eğer siz gerçekten Hesaba çekilmeyecek olsaydınız;

“Eğer siz gerçekten hesaba çekilmeyecek olsaydınız…” Siz gerçekten amellerinizin karşılığını görmeyecek ve bundan dolayı hesaba çekilmeyecek olsaydınız,., demektir. Yüce Allah’ın:

“Gerçekten biz mi hesaba çekilip cezalandırılacağız?” (es-Saffat, 37/53) âyetinde de bu anlamda (aynı kökten gelen kelime) kullanılmıştır ki; hesaba çekilip, cezalandırılacağız, amellerimizin karşılığını göreceğiz, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

(Allah’ın) mülkiyeti ve kahr u galebesi altında bulunmayanlar (olsaydınız).,, diye de açıklanmıştır. el-Ferrâ’ ve başkaları “Ona sahib ve malik oldum” demektir, demişlerdir. Ayrıca el-Ferrâ’, el-Hutay’a’nın şu beyitini de zikretmektedir:

“Sen oğullarının işlerine öyle malik kılındın ki, sonunda

Onları undan da daha ince bir hale soktun.”

Bununla sen onlara egemen ve hakim kılındın, onların maliki oldun, demek istemiştir. “Onu zelil kıldı, onu köleleştirdi” demektir. “Onu itaatim ve mülküm altına aldım, o da itaat altına girdi” denilir. el-Fâtiha Sûresi’nde

“din gününün maliki” (1/4. âyet, 21. başlıkta) âyeti açıklanırken buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Vakıa 85

O’na sizden daha yakınız, ama siz görmezsiniz.

Diyanet Vakfı
(O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Evet, o zaman Biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

“Evet, o zaman Biz O’na sizden” kudret, ilim ve durumunu görmekle

“daha yakınız.”

Amir b. Abdi’l-Kays dedi ki; Ben her neye baktımsa mutlaka yüce Allah’ın o şeyden bana daha yakın olduğunu görmüşümdür. Bu âyetle yüce Allah, onun canını almakla görevli olan Bizim elçilerimiz

“sizden daha yakın”dırlar demek istemiştir.

“Ama” onları

“göremezsiniz.”

Vakıa 84

Siz o zaman bakıp durursunuz.

Diyanet Vakfı
O vakit siz bakar durursunuz.

Kurtubi Tefsiri
O vakit siz de bakar dururken;

“O vakit siz de” Benim emrim ve egemenliğime

“bakar dururken…” Siz hiçbir şeye güç yetiremeksizin can çekişene bakıp dururken diye, de açıklanmıştır. İbn Abbâs dedi ki: Bu âyetle, can çekişen ölünün yakınlarından hazır bulunup canının ne zaman çıkacağını bekleyen kimseleri kastetmektedir. Diğer taraftan: Bu onların kardeşleri hakkında: “Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi yahut öldürülmezlerdi” (Âl-i İmrân, 3/156) diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir. Yani madem böyle (diyorlar) ne diye onlardan herhangi bir kimsenin canını boğaza gelip dayandığı vakit geri çeviremiyorlar.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Can çekişme esnasında herhangi birinizin canı boğazına gelip dayandığında ve siz de onun yanında bulunuyorken niçin onun ruhunu -o kimsenin ömrünün uzamasını şiddetle arzulayıp, hayatta kalmasını istemenize rağmen- bedenine geri çeviremiyorsunuz? Bu da onların:

“O dünya hayatımızdan başka bir şey değildir Ölürüz, diriliriz ve bizi ancak zaman helâk etmektedir ” (el-Câsiye, 45/24) şeklindeki sözlerini de reddetmektedir.

Canının alınması halinde olan kimseye hitab olduğu da söylenmiştir. Yani eğer senin başına gelen bu hal, Allah’tan değil ise, ne diye canını koruyamıyor, çıkmasını önleyemiyorsun?

Vakıa 83

Ruh boğaza geldiğinde,

Diyanet Vakfı
Hele can boğaza dayandığı zaman,

Kurtubi Tefsiri
Hele o bir boğaza gelince;

“Hele o bir boğaza gelince” yani hele can yahut ruh boğaza geldiğinde… Candan daha önce sözedilmemiş olmakla birlikte (burada sözkonusu edilmesi) anlamın bilinmesinden ötürüdür. Hatim şöyle demiştir:

“Söyle bana ey Mavi, varlığın delikanlıya faydası ne olur?

O (can) bir gün gelip boğaza dayanır ve bundan, ötürü göğüs daralırsa.”

Hadîs-i şerîfte de söyle buyurulmuştur: “Ölüm meleğinin damarları kesen ve ruhu kısım kısım toplayan yardımcıları vardır. Nihayet can boğaza geldiğinde bu sefer ölüm meleği onu alır.” İbn Kesîr, Tefsir, II, 139 İbn Abbâs’a mevkuferı

Vakıa 82

Ve rızkınızı yalan saymakla mı ödüyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Allahın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Ve rızkınızı yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız?

“Ve rızkınızı yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız?” âyeti hakkında İbn Abbâs: Siz şükrünüzü yalanlamaktan ibaret mi kılıyorsunuz diye açıklamıştır, el-Heysem b. Adi’nin naklettiğine göre ise Ezdişenueliler: filanın rızkı nedir? diye sorduklarında, onun şükretmesi nedir? diye kastederleşmiş. “Rızık” adının rızka şükretmenin yerine kullanılmasının uygunluğu, rszka şükretmenin rızkı arttırmayı gerektirmesinden dolayıdır. Bu anlamıyla şükür de bir rızık demektir.

“Ve rızkınızı… kılacaksınız” âyeti, eğer yerine getirecek olursanız, rızkınızın şükrü de sizin için bir rızık olarak geri dönecektir, diye de açıklanmıştır.

Siz rızkı

“yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız?” Yani sizler yalanlamayı şükrün yerine mi koyuyorsunuz? Bu da yüce Allah’ın:

“Onların Beyt’in yanında duaları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi. ” (el-Enfal, 8/35) âyetine benzemektedir. Yani onlar dua etmiyorlardı. Aksine onlar dua (ve namaz) yerine ıslık çalıyorlar, el çırpıyorlardı. Bu âyetle kullara isabet eden bir hayrını herhangi bir şekilde adeten bir takım sebepler olarak görülmekte olan araçların verdiği bir şey olarak görmemeleri gerektiğini açıklamaktadır. Aksine bunu yüce Allah tarafından gelmiş olarak görmeleri, sonra da nimet ise ona şükür ile karşılık vermeleri, eğer hoşlanmadıkları bir şey ise yüce Allah’a ibadet etmek, O’nun önünde zilletle boyun eğmek suretiyle sabrederek karşılamaları gerektiğini açıklamaktadır.

Ali b. Ebî Tâlib’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Ve şükrünüzü yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız?” diye okumuştur.

Taberi, Tefsir, XXVII, 208- Ali (radıyallahü anh)’in kıraati olarak; İbn Kesîr, Tefsir, İV, 299 -Ali (radıyallahü anh) ile İbn Abbâs’ın- ve 3000e İbn Hacer, Fethu’l-Bari, II, 522 de, -İbn Abbâsın kıraati olarak- zikretmekte ve İbn Ahhas kadar senedinin sahih olduğunu kayd etmektedir; ancak Tirmizi, V, 401’de, Müsned, I, 89, 10» ve 131’de Peygamber Efendimizin kıraati olarak değil de tefsiri olarak zikretmektedir.

Yine İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre bu âyetle kastedilen belirli birtakım yıldızların doğuşu sebebiyle yağmurun yağdığının söylenmesidir. Bu da Arapların filan yıldızın doğması sebebiyle bize yağmur yağdırıldı, demeleridir. Bu açıklamayı Ali b. Ebî Tâlib, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, diye rivâyet etmiştir,

Müslim’in, Sahih’inde İbn Abbâs’tan şöyle dediği zikredilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde insanlara yağmur yağdırıldı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İnsanlardan kimi şükredici, kimi de kâfir olarak sabahı etti, (Şükredenler): Bu Allah’ın rahmetidir, dediler. Bir kısmı da: Şu, şu yıldızın doğuşu doğru çıktı, dediler. Bunun üzerine şu: “Hayır, işte yıldızların doğup battıkları yerlerine yemin ederim.” (75. âyet) âyetinden itibaren “ve rızkınızı yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız” âyetine kadar olan âyetler nazil oldu. Müslim, 1, H4; Beyhâki, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 3-4.

Yine ondan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sefere çıkmıştı. Beraberindekiler susadılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Ne dersiniz? Eğer sizin için Allah’a dua edip de size yağmur yağdırılacak olursa, acaba şu yıldizin doğuşu dolayısıyla bu yağmur yağdı, diyecek misiniz?” diye sordu, onlar: Ey Allah’ın Rasûlü bu zaman (yağmur yağmasına sebep olan) yıldızların doğuş zamanı değildir, dediler. Bunun üzerine Peygamber iki rekat namaz kıldı, Rabbine dua etti. Bir rüzgar çıktı, sonra bulut göründü ve onlara yağmur yağdırıldı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberinde bir grub ashabı bulunduğu halde bir adamın yanından geçtiler. Adamın elindeki bir kaba su doldurduğumu ve bu arada: Şu yıldızın doğuşu sebebiyle bize yağmur yağdırıldı, dediğini; fakat bu Allah’ın bir rızkıdır demediğini gördüler. Bunun üzerine:

“Ve rızkınızı yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız?” Yani Allah’ın sizi rızıklandırmanıza karşı O’na şükretmenizi, nimeti

“yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız” ve bize şu yıldızın doğuşu dolayısıyla yağmur yağdırıldı mı diyeceksiniz.

İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyet olarak tesbit edemedik. Yakın anlamdaki başka rivâyetler bundan önceki iki ayrı notta ve bir sonraki notta gösterilmiştir.

Bu da şuna benzer: Benim sana yapmış olduğum iyiliği sen bana kötülük yaparak mükâfatlandırdın, benim senin üzerindeki nimetlerime karşılık da beni düşman belledin.

Muvatta’’da da Zeyd b. Halid el-Cühenîden şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de geceden yağmış olan bir yağmur akabinde bize sabah namazını kıldırdı. Namazı bitirince insanlara doğru yönelerek şöyle dedi:

“Rabbinizin ne söylediğini biliyor musunuz?” Onlar: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Şöyle buyurdu:

“Kullarımın bir bölümü Bana mü’min, yıldızları da inkâr eden olarak sabahladı. Kim Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bize yağmur yağdırıldı, dediyse işte o kimse Bana mü’min, yıldızlara da kâfir bir kimsedir. Şu, şu yıldızın doğuşu sebebiyle bize yağmur yağdırıldı diyen kimse ise yıldızlara îman eden ve Bana kâfir olan bir kimsedir.

Muvatta’, 1, 192; Buhârî, 1T 290, 351; Müslim, 1, 83; III, Ebû Dâvûd, IV, 16; Nesâî, III, 164; Humeydi, Müsned, II, 356.

Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Bir kimsenin, şu şu yıldızın doğuşu sebebiyle bize yağmur yağdırıldı, demesini sevmiyorum. Her ne kadar yıldızın doğması bizce yaratılan ve fayda vermeyen, zararı da olmayan bir vakit ise de, yağmur yağdırmayan ve yağacak yağmuru alıkoyamayan bir şey ise de bu böyledir. Bununla birlikte söylenmesini uygun gördüğüm: -Şu ay bize yağmur yağdırıldı, demek gibi- bize şu vakit yağmur yağdırıldı, denilmesidir. Bir kimse eğer cahiliye dönemindeki müşriklerden bazılarının kastettikleri şekilde yağmuru yağdıranın yıldızın doğuşu olduğunu kastederek, şu yıldızın doğusuyla bize yağmur yağdırıldı, diyecek olursa bu sözüyle kâfir olur, tevbe etmeyecek olursa kanı helâldir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüce Allah’ın:

“Kullarımdan kimisi Bana mü’min, kimisi de kâfir olarak sabahı etti” dediğini nakletmesine gelince, bence buna iki türlü anlam verilebilir. Birincisi eğer yıldızın doğuşu yağmurun yağmasını gerektirip; yüce Allah’tan ayrı olarak bulutu meydana getiren olduğuna inanan bir kimse ise; bu açıkça kâfir olur, bundan dolayı tevbe etmesi istenir. Eğer kabul etmeyecek olursa öldürülür. Çünkü böylesi İslâmı bir kenara bırakmış ve Kur’ân’ı reddetmiş olur. İkinci açıklamaya göre; bu kimsenin o yıldızın doğuşu ile birlikte yüce Allah’ın yağmur yağdıracağına İnanması ve Allah’ın takdiri ve ilmi gereğince yağmurun yağdığına sebeb teşkil ettiğini kabul etmesidir. Böyle bir inanış her ne kadar mubah bir şekil ise de, bunda da yüce Allah’ın nimetinin inkârı ve yağmuru dilediği vakit İndirdiği hususundaki hikmetinin inceliklerinin bilinmemesi sözkonusudur. O yağmuru kimi zaman şu yıldızın, kimi zaman öbür yıldızın doğuşu esnasında yağdırdığı gibi, çoğu zaman bir yıldız doğmakla birlikte beraberinde hiç de yağmur yağmayabilir. Bu ise Allah’tan gelen bir şeydir, yıldızın doğusuyla ilgisi yoktur. Nitekim Ebû Hüreyre de sabahı ettiğinde eğer yağmur yağdığını görürse: Bize fethin doğuşu ile yağmur yağdırıldı, der; sonra da yüce Allah’ın:

“Allah insanlara herhangi bir rahmeti fethedecek (açacak) olursa onu tutacak olmaz.” (Fatır, 35/2) âyetini okurdu.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Bu bana göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bize yağmur yağdırıldı” demesi kabilindendir. Yine Ömer b. el-Hattâb’ın, Abbas b. Abdu’l-Muttalib ile yağmur duasına çıktığı vakit ona: Ey Rasûlullahın amcası! Süreyya yıldızının doğacağı daha kaç konağı var? diye sorması da bu kabildendir. Hz. Abbas da ona şöyle demişti: İlim adamlarının iddia ettiklerine göre bu yıldız uşağı doğru kaydıktan sonra yedi gün süreyle ufukta görünür. Yedinci gün geçmeden onlara yağmur yağdırıldı. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh): Allah’a hamdolsun. Bu Allah’ın lütuf ve rahmetiyledir, dedi. Sanki Ömer -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Süreyya yıldızının doğuşu esnasında yağmurun yağacağının ümid edileceği ve bekleneceği bir vakit olduğunu biliyor, bundan dolayı ona bu hususu sorarak doğuş vakti çıktı mı yoksa henüz doğacağı vakitlerden bir süre kaldı mı diye sormuş gibi idi.

Süfyan b. Uyeyne’nin İsmail b. Umeyye’den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) seferlerinden birisinde bir adamın şöyle dediğini duymuş: Bize arslan burcunun kolu ve alnı(ndaki yıldızların doğuşu) sebebiyle yağmur yağdırıldı. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Yalan söyledin. Bilakis bu yüce Allah’ın bize su ihsan etmesidir” diye buyurmuştur. Taberi, Tefsir, XXVI, 205; XXVII, 208; İbn Abdi’l-Berr, Temhid, XVI, 2S4.

Süfyan (hadisteki) “asânîn” lâfzını arslanın kolu ve alnı diye açıklamıştır. “Yalanlamak… kılacaksınız” anlamı verilen âyeti genel olarak “Yalanlamaktan gelen bir fiil olarak okunmuştur. Ancak Âsım’dan rivâyetle el-Mufaddal ile Yahya b. Vessab şeddesiz olarak ve “te” harfi üstün olmak üzere “Yalan söylemek… kılacaksınız” diye okumuşlardır. Anlamı da daha önce açıkladığımız şekilde; bize şu yıldızın doğuşu sebebiyle yağmur yağdırıldı, diye söyleyenlerin sözleridir.

Enes b. Malik’in rivâyet ettiği hadiste de şöyle dediği sabit olmuştur: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Üç husus ümmetim arasında kalmaya devam edecektir: Makam ve mevkilerle övünmek, ağıt yakmak ve yıldızların doğuş ve batışı ile yağmurun yağdırıldığına inanmak.” İbn Abdi’l-Berr, Temhid, XII, 242. Bu rivâyetin Müslim’in lâfzı şöyledir: “Ümmetim arasında cahiliye işlerinden olup, asla terketmeyecekleri dört husus vardır: Makam ve mevkilerle övünmek, neseblere dil uzatmak, yıldızlar ile yağmur istemek ve ağıt yakmak.” Enes’ten değil de Ebû Mâlik el-Eş’ariden Müslim, II, 644; Müsned, V, 342, 344.

Vakıa 81

Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Şimdi siz bu sözü mü küçümseyip hafife alıyorsunuz?

“Şimdi siz bu sözü mü” yani Kur’ân-ı Kerîm’i mi

“küçümseyip hafife alıyorsunuz?” âyetindeki –

“küçümseyip, hafife alıyorsunuz” anlamı verilen: lâfzını İbn Abbâs, Atâ ve başkaları “yalanlıyorsunuz” diye açıklamışlardır, -Lafzi manası itibariyle yağlayan, yağ süren- demek olan “İçi dışından farklı olan kimse” demektir. Zahirinin yumuşaklığı itibariyle böyle birisi yağa benzetilmiş gibidir, Mukâtil b. Süleyman ve Katade, “kâfir oluyorsunuz” diye açıklamışlardır. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın:

“Onlar senin kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler. Kendileri de bunun üzerine yumuşak davranacaklardı.” (el-Kalem, 68/9) âyetidir.

el-Müerric dedi ki: “Yağ süren” münafık veya küfrünü saklamak için yumuşak davranan kâfir kimse demektir. “Yalanlamak, küfür ve münafıklık” anlamındadır. Bunun asıl anlamı yumuşak davranmak ve açığa vurduğundan farklı olan şeyleri içine gizlemektir. Ebû Kays b. el-Eslet de şöyle demiştin

“Kararlılık ve güçlülük elbetteki

İçindekini gizleyip (iki yüzlülük etmekten) bitkinlikten ve zaaf göstermekten daha hayırlıdır.”

ile şekilleri aynı anlamdadır. Bir kesim de şöyle demiştir: Gizledim, sakladım” anlamında, “Aldattım” anlamındadır.

ed-Dahhak -âyet-i kerimedeki bu lâfzı- yüz çevirenler diye açıklamıştır. Mücahid, kâfirlerle onu inkar etmek üzere bir araya gelen kimseler anlamındadır. İbn Keysan şöyle demiştir; Bu Allah’ın üzerindeki hakkının ne olduğunu akledip kavrayamayan ve bir takım gerekçelerle bu hakkı bertaraf edip. kendisinden uzaklaştırmaya çalışan kimse demektir.

Bazı dilciler de bu lâfzı, Kur’ân’ı kabul etmek hususunda kesin ve kararlı olmayı terkedenler diye açıklamışlardır.

Vakıa 80

Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

Diyanet Vakfı
O, alemlerin Rabbinden indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

7- Kur’ân Âlemlerin Rabbi Tarafından İndirilmiştir:

“O âlemlerin rabbi tarafından indirilmedir” âyeti, İndirilmiştir, demektir. Arapların: “Emirin baskısı, Yemen dokuması” tabirlerinin (emir tarafından basılmış, Yemen’de dokunmuştur anlamına gelmesi)de bunun gibidir.

“İndirilmedir” âyetinin, yüce Allah’ın:

“Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ân’dır” âyetine sıfat olduğu da söylenmiştir. O, indirilmiştir, takdirinde olduğu da söylenmiştir.

Vakıa 79

Ona ancak temizlenenler dokunabilir.

Diyanet Vakfı
Ona ancak temizlenenler dokunabilir.

Kurtubi Tefsiri
Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir.

5- Kur’ân’a Ancak Tertemiz Olanlar El Sürebilir:

“Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir” buyru ğundakî

“ancak… el sürebilir” lâfzının anlamı ile ilgili olarak acaba bu dokunma organı ile dokunmak anlamında hakikat manasıyla mı kullanılmıştır? Yoksa manen dokunmak mı kastedilmiştir? hususunda farklı görüşler vardır.

Aynı şekilde;

“tam anlamı ile temizlenmiş kimseler”in kimler oldukları hususunda da görüş ayrılığı vardır.

Enes ve Said b. Cübeyr şöyle demişlerdir: Bu kitaba ancak günahlardan arınmış, temizlenmiş kimseler olan melekler el sürebilir. Onlardan başkası el süremez, demişlerdir. Ebû’l-Âl-iye ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir: Bunlar meleklerin elçileri ile Âdemoğullarının rasûlleri gibi günahlardan tertemiz edilmiş kimselerdir. Onu indiren Cebrâîl de tertemizdir. Kendilerine bunu ulaştırdığı elçiler de tertemizdir,

el-Kelbî: Bunlar şerefli, pek doğru yazıcılardır, demiştir. Bütün bunlar aynı görüşü ifade eder. Malik’in şu ifadesinde dile getirdiği, tercih ettiği görüşüne de yakın açıklamalardır; Yüce Allah’ın:

“Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir” âyeti ile ilgili olarak duyduğum en güzel açıklama, bu âyet-i kerimenin

“yüzünü ekşitip, çevirdi” Abese Sûresi (80/1)nde yer alan:

“Artık dileyen onunla Öğüt alsın. Çok şerefli, son derece yüksek ve tertemiz sakifelerdedir. Emrine itaatkar, oldukça değerli katiblerin elleri ile (yazılmıştır.)” (Abese, 80/12-16) âyetinde sözkonusu edilenler gibi olduğudur.

Bununla şunu kastetmektedir:

“Tam anlamı ile temizlenmiş kimseler” Abese Sûresinde “tertemiz olmak’la nitelendirilmiş meleklerin kendileridir.

Bir başka açıklamaya göre;

“ona ancak… el sürebilir” âyeti, “onu ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler İndirebilir” demektir; Bu da meleklerden olan rasûller peygamberler arasından rasûllere indirebilir, anlamındadır.

Bir diğer açıklamaya göre

“korunan kitab”ın kendisi demek olan Levh-i Mahfuz’a ancak tam anlamı ile temizlenmiş melekler el sürebilir.

el-Kuşeyrî’nin naklettiği bir açıklamaya göre de bununla görevli olan şahıs İsrafil’dir. İbnu’l-Arabi dedi ki: Bu batıl bir açıklamadır. Çünkü melekler hiçbir zaman ona erişmez ve hiçbir halde ona ulaşamaz. Eğer bundan maksat bu olsaydı, hiçbir şekilde istisnanın bir anlamı olmazdı. Bu sahifeler, meleklerin ellerinde bulunan bir kitaptır, diye açıklayanların görüşlerine gelince, ihtimal dahilinde bir açıklamadır, Malik’in tercih ettiği görüş de budur. “Kitab”tan maksadın ellerimizde bulunan mushaf olduğu da söylenmiştir, daha kuvvetli görülen görüş de budur. Nitekim Malik ve başkalarının rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Amr b. Hazm’a yazdığı görev mektubunda şu ifadeler yer almaktadır: “Peygamber Muhammed’den Zû Ruayn, Mu’âfir ve Hemdanlıların reisleri olan Şurahbil b. Abd Kulala, el-Haris b. Abd Kulak ve Nuaym b. Abd Kulal’a… imdi.”

İbn Hibban, Sahih, 501-504; Hakim, Müstedrek, I, 553; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, IV, H9; ayrıca bk: Hakim, Müstedrek, III, 552; Dârinü, II, 214; Heysemî, Mecmâ, I, 276, Darakutni, I, 121, 122; Muvattâ’, 1, 199; Abdurrezzâk, Mûsannef, I, 341; Taberâni, Sağir, II, 277, Evsat, III, 327; Kebir, XIt, 205, 313

Bu mektubunda: “Kurana ancak temizlenmiş (tahir) kimseler el sürebilir” ifadesi de yer almakta idi.

İbn Ömer dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kur’ân’a da sen ancak tahir iken el sür.” Heysemi, Mecmâ’, I, 276 -ravilerinin sika oldukları kaydıyla-; ayrıca bir önteki nota bakınız,

Hz. Ömer’in kızkardeşi de evine girmiş bulunan ve Kur’ân’ın yazdı olduğu sahifeyi isteyen Ömer (radıyallahü anh)’a müslüman olduğu sırada: “Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir” demiş bunun üzerine o da kalkmış, gusletmiş ve İslama girmişti. Bu husus daha dhcea&T fif-efSrJâk?’-si’nde (surenin girişinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu hususa binaen Katade ve başkaları:

“Ona ancak” hadesten ve necasetlerden

“tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir” demişlerdir. el-Kelbî şirkten, er-Rabi b. Enes büyük ve küçük günahlardan (temizleniniş olanlar el sürebilir), diye açıklamışlardır.

Bir diğer açıklamaya göre

“Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler” ancak muvahhidler

“el sürebilir” onu okuyabilir, demektir. Bu açıklamayı da Muhammed b. Fudayl ile Abde yapmışlardır.

İkrime dedi ki: İbn Abbâs herhangi bir yahudi ya da hristiyana Kur’ân okuma imkânının verilmesini kabul etmiyordu.

el-Ferrâ” dedi ki: Onun tadını, faydasını ve bereketini ancak tam anlamıyla temizlenmiş olan kimseler alabilirler. Bundan maksat da Kur’ân-ı Kerîm’e îman edenlerdir,

İbnu’l-Arabî dedi ki: Buharî’nin tercih ettiği görüş de budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı gönül hoşnutluğu ile kabul eden bir kimse imanın tadını almış demektir,” Müslim, 1, 62; İbn Hibbân, Sahih, IV, 592; Tirmizi, V, 14; Müsned, I, 20H,

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Onun tefsirini ve te’vilini ancak yüce Allah’ın şirk ve münafıklıktan tertemiz edip arındırdığı kimse bilebilir. Ebû Bekr el-Verrak dedi ki: Gereğince amel etmeye ancak bahtiyar kimseler muvaffak kılınır.

Manası: Onun sevabına ancak mü’minler ulaşabilir, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Muâz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da rivâyet etmiştir.

Şu şekilde de açıklanmıştır: Ayetin zahiri şer’î hükmü haber vermektedir. Yani: Ona ancak şer’ân temiz olanlar el sürebilirler. Eğer bunun dışında bir durum görülecek olursa, bu şer’î hükmün dışında bir haldir. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî’nin tercih ettiği görüş de budur. Ayrıca o lâfzın haber kipi olmakla birlikte, anlamının emir olmasını da kabul etmemiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/222. âyet, 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Mehdevi dedi ki: Bu âyetin (“el sürebilir” anlamı verilen fiilin) emir olması ve “sin” harfinin ötresinin i’rab ötresi olma ihtimali de mümkündür. Nehy olması, “sin”İn ötresinin mebni olarak gelen bir ötre olup, fiilin gerçekte meczum olması da mümkündür.

6- Abdestsiz Kur’ân-ı Kerîm’e El Sürmenin Hükmü:

İlim adamları abdestsiz olarak mushafa dokunmanın hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptir. Cumhûr, Amr b. Hazm yoluyla gelen hadis dolayısıyla ona dokunulmayacağı kanaatindedir. Ali, İbn Mes’ûd, Sa’d b. Ebi Vakkas, Said b. Zeyd, Atâ, ez-Zühri, en-Nehaî, el-Hakem, Hammâd , Malik ve Şafii’nin de aralarında bulunduğu bir grup fukaha hep bu kanaattedirler.

Ebû Hanife’den farklı rivâyet gelmiştir. Abdestsiz olanın ona elini sürebileceği rivâyeti geldiği gibi, -ki bu İbn Abbâs, en-Nehaî ve başkalarının da aralarında bulunduğu bir grup seleften de rivâyet edilmiştir- Kur’ân’ın dışına, kenarlarına ve Kur’ân yazısı bulunmayan yerlere elini değdirebileceği fakat, yazılı bölümüne ancak abdestli bir kimsenin el sürebileceği görüşü de rivâyet edilmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer o bu hususu kabul ediyorsa bu onun aleyhine getirilen delili pekiştirmektedir. Çünkü yasak bölgenin yakın çevresi de aynı şekilde yasaktır. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Amr b. Hazm’a yazdığı mektupta bu hususta oldukça güçlü bir delil vardır. Malik dedi ki: Abdestsiz olan bir kimse Kur’ân-ı Kerîm’i kesesinin askısı ile veya yastık üzerinde taşıyamaz. Ebû Hanife bunda sakınca yoktur, demiştir. Askı ile onu taşıyana yahut arada bir engel ile ona dokunana engel olunmaz.

el-Hakem, Hammâd ve Davud b. Ali’den rivâyete göre; müslümanın ve kâfirin abdestli ya da abdestsiz Kur’ân’ı taşımasının ya da ona el sürmesinin bir sakıncası yoktur. Ancak Davud; Müşrik bir kimsenin Kur’ân’ı taşıması câiz değildir, demiştir. Onlar buna mubah derken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Kayser’e mektup göndermesini delil göstermişlerdir. Ancak bu bir zaruret konusudur, bunda delil olacak bir taraf yoktur.

Küçük çocukların mushafa el sürmelerine gelince, bunda da iki görüş vardır. Bir görüşe göre ergenlik yaşına gelmiş bir kimseye kıyasen yasak olduğudur, diğeri ise câiz olduğudur. Çünkü abdestsiz olarak el değdirmesinin yasaklanması halinde Kur’ân’ı ezberleyetnez. Zira Kur’ân’ın öğrenilmesi küçük yaşta mümkündür. Diğer taraftan küçük çocuğun abdest alması her ne kadar muteber ise de onun tahareti kâmil değildir. Zira onun niyette bulunması sahih olamaz. Eksik bir taharet hali üzere taşıması câiz olduğuna göre, tamamıyla abdestsiz olarak onu taşıması da câiz olur.

Vakıa 78

Korunmuş bir kitap içindedir.

Diyanet Vakfı
77, 78. Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kurandır.

Kurtubi Tefsiri
Korunan bir kitaptadır.

4- “Korunan Kitab”

Yüce Allah’ın:

“Korunan bir kitaptadır” âyeti Allah nezdinde korunan bir kitaptır demektir.

Batıldan korunan ve koruma altına alınan, diye de açıklanmıştır. Buradaki

“kitap”tan kasıt semadaki kitaptır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Câbir b. Zeyd ve yine İbn Abbâs: O Levh-i Mahfuz’dur demişlerdir. İkrime de şöyle demiştir: Tevrat’ta da, İncil’de de Kur’ân-ı Kerîm’den ve Kur’ân-ı Kerîm’in kimin üzerine indirileceğinden söz edilmiştir, es-Süddî; Zebur’da da diye söylemiştir. Mücahid ve Katade de: Burada kastedilen ellerimizdeki mushaftır, demişlerdir.

Vakıa 77

Şüphesiz bu, şerefli bir Kur’an’dır.

Diyanet Vakfı
77, 78. Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kurandır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ân’dır.

“Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ân’dır” âyetinde de kendisine yemin olunan şey sözkonusu edilmiştir. Yani Ben yıldızların doğup battıkları yerlerine yemin ederek söylüyorum ki, gerçekten bu Kur’ân çok şerefli bir Kur’ân’dır. O bir büyü ve bir kehânet olmadığı gibi, uydurulmuş bir söz de değildir, Aksine o çok şerefli ve çokça öğütmeye değer bir Kur’ân’dır.

Yüce Allah, bunu peygamberine bir mucize kılmıştır. O, mü’minler için çok şereflidir, çünkü Rabblerinin sözüdür, kalblerinin şifasıdır. Semadakiler İçin de çok değerli ve şereflidir, çünkü o Rabbleri tarafından indirilmiştir ve O’nun vahyidir.

“Oldukça şerefli” âyetinin mahluk değildir, anlamında olduğu söylendiği gibi, muhtevasında üstün ahlaki değerler ve pek önemli hususlar dile getirildiği için “çok şerefliMir diye de açıklanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre: Çünkü Kur’ân-ı Kerîm kendisini hıfz edeni şereflendirir, kendisini okuyanı büyültür.

Vakıa 76

Gerçekten bu, bilirseniz, büyük bir yemindir.

Diyanet Vakfı
Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.

Kurtubi Tefsiri
Ve eğer bilirseniz gerçekten bu, büyük bir yemindir.

3- “Büyük Yemin”

“Gerçekten bu büyük bir yemindir” âyetindeki

“bu” zamirinin Kur’ân-ı Kerîm’e ait olduğu söylenmiştir. Şüphesiz ki bu Kur’ân büyük bir yemindir, demek olur. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah’ın kendisine yemin ettiği herşey pek büyüktür.

Vakıa 75

Hayır, yıldızların konumlarına andolsun!

Diyanet Vakfı
Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,

Kurtubi Tefsiri
Hayır! İşte yıldızların doğup battıkları yerlerine yemin ederim;

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetteki Yemin:

“Hayır… yemin ederim” âyetindeki;

“hayır” müfessirlerin çoğunun görüşüne göre sıla (fazladan gelmişi)dir ve:

“Yemin ederim” anlamınadır. Buna delil de daha sonra:

“Gerçekten bu büyük bir yemindir” âyetinin gelmiş olmasıdır.

el-Ferrâ’ ise şöyle demiştir: Bu bir nefy edatıdır ve: Durum sizin dediğiniz gibi değildir, anlamında olup daha sonra da

“…yemin ederim” diye sözlerine devam etmektedir. Kişi bazan birisine: Hayır, Allah’a yemin ederim ki, böyle bir şey olmadı, der ve bununla yemin etmeyi nefyetmek amacım gütmeyip, aksine daha önce geçmiş bir ifadeyi nefyetmek kastıyla söylemiş olabilir. Yani, durum senin sözünü ettiğin şekilde değil, o bu şekildedir, demek olur. Buradaki

“Hayır” anlamındaki lâfzın uyan ve dikkat çekmek için kullanılan: “anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Ey izleri yok olup gitmeye tutmuş diyarın kalıntıları!

Hayırlı sabahlar olsun sana!”

Bu edatla, iyice düşünsünler diye Kur’ân-ı Kerîm’in faziletine dikkat çekmiş olmakta -iddia ettikleri gibi- bir şiir, bir büyü ve bir kehânet ürünü olmadığını belirtmektedir.

el-Hasen, Humeyd ve Îsa b. Ömer “lâm”dan sonra hemzesiz olarak tahkik anlamını İfade etmek üzere: “Elbette… yemin ederim” diye okumuşlardır ki, bu da hali ifade eden bir fiil olup, mahzuf bir mübtedâ takdir edilir. Buna göre ifade: Şüphesiz ki ben buna yemin ederim” takdirindedir. Eğer bununla fiilin istikbal anlamı vermesi istenecek olsaydı, fiilin sonuna da “nün” gelmesi gerekirdi. Bununla birlikte, gelecek maksadı ile kullanılan fiil ile birlikte getirilen “nûn”un hazfedildiği de görülmüştür, ancak bu şazdır.

2- Yıldızların Doğup Batma Yerleri ve Kısım Kısım İndirilen Kur’ân:

“Yıldızların doğup battıkları yerlerine…” âyetinde sözü edilen “yıldızların doğup battıkları yerler’den kasıt, Katade ve başkasının görüşüne göre, düştükleri yerler ve battıkları yerlerdir. Atâ b. Ebi Rebah onların konaklama yerleridir, diye açıklamıştır. el-Hasen ise, kıyâmet gününde yıldızların ışıklarının söndürülüp etrafa dağılmasıdır, diye açıklamıştır.

ed-Dahhak şöyle demiştir: Bunlardan kasıt cahiliye dönemi insanlarının -yağmur yağdığı sırada- şu yıldızın doğuşu sebebiyle bize yağmur yağdırıldı, dedikleri yıldızların doğuş yerleridir.

el-Maverdi de şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Hayır.,, yemin ederim” âyeti bu durumda kasemin nefyedilmesi şeklinde gerçek anlamıyla kullanılmış olur.

el-Kuşeyri de şöyle demiştir: Bu bir kasemdir ve yüce Allah’ın dilediği şeye kasem etme hakkı vardır, Bizlerin ise yüce Allah’tan ve O’nun kadim sıfatlarından başkasıyla yemin etmek hakkımız yoktur.

Derim ki: Buna el-Hasen’in: “Muhakkak ki yemin ederim” anlamındaki kıraatiyle şanı yüce Allah’ın, Kitabında birçok yerde yarattıklarından birtakım varlıklara yapmış olduğu yeminler delil teşkil etmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Burada

“Yıldızların doğup battıkları yerler “den kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’in kısım kısım indirilmesidir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’i en üst semadaki Levh-i Mahfuzdan yazıcı meleklere indirdi. Bu yazıcı melekler de Cebrâîl’e yirmi gecede kısım kısım indirdi. Cebrâîl de Muhammed (aleyhisselâm)’a yirmi yıllık bir zaman zarfında kısım kısım indirdi. Cebrâîl Kur’ân-ı Kerîm’i Muhammed’in ümmetine olaylara göre indiriyordu. Bu açıklamayı el-Maverdî, İbn Abbâs ve es-Süddî’den nakletmiştir.

Ebû Bekr el-Enbârî de şöyle demektedir: Bize Kadı İsmail b. İshak anlattı. Bize Haccac b. el-Minhal anlattı. Bize Hemmal, el-Kelbî’den anlattı, o Ebû Salih’ten, o İbn Abbâs’tan dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm dünya semasına bir defada indi. Daha sonra yeryüzüne kısım kısım İndi. Bundan sonra ise Kur’ân-ı Kerîm beşer âyet, beşer âyet, daha az ya da daha çok olarak kısımlara ayrıldı. İşte yüce Allah’ın:

“Hayır, işte yıldızların doğup battıkları yerlerine yemin ederim ve eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir. Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ân’dır” âyeti bunu anlatmaktadır.

Necm; yıldız anlamına geldiği gibi taksit, parça, kısım, böltlm gibi anlamlara da getir Bu kelime de btı buyruklarda kullanılan “nucum”un tekilidir. Buna göre “nucûm” kelimesine “yıldızlar” anlamını değil de Kur’ân-ı Kerîm’in zamanla inen buyrukları olduğuna işaret edenler, nucûm’un bu anlamını yani kısım kısım, parça parça anlamını gözönünde bulundurmuş olmaktadırlar.

el-Ferrâ’ da İbn Mes’ûd’dan: “Yıldızların doğup battıkları yerler’in Kur’ân-ı Kerîm’in muhkem buyrukları olduğunu söylediğini rivâyet etmektedir. Hamza ve el-Kisâî de “yerler” anlamındaki lâfzı tekil olarak: diye okumuşlardır. Aynı zamanda bu Abdullah b. Mesud, en-Nehaî, el-Ameş, İbn Muhaysın ve Ruveys’in rivâyetine göre Yakub’un da kıraatidir. Diğerleri ise çoğul plarak okumuşlardır, tekil olarak okuyanların bu kıraati çoğul anlamını İfade eden cins isim oluşundan dolayı (uygun bir kıraattir) çoğul yapan da çeşitlerinin farklılığından dolayı çoğul olarak okumuştur.

Vakıa 74

Öyleyse büyük Rabbinin adını tesbih et.

Diyanet Vakfı
Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbini o büyük ismi ile tesbih et!

“O halde Rabbini o büyük ismi ile tesbih et.” Müşriklerin O’na izafe ettikleri ortaklardan ve öldükten sonra dirilişten acizlikten Onu tenzih et, demektir.

Vakıa 73

Biz onu bir öğüt ve yolcular için bir fayda aracı yaptık.

Diyanet Vakfı
Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Onu bir öğüt ve ibret vesilesi ve konup göçenler için bir fayda kılan Bizleriz.

“Onu bir öğüt ve ibret vesilesi… kılan Bizleriz.” Dünya ateşi o büyük ateşi hatırlatan bir öğüttür, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Mücahid: Karanlıklarda insanların görmesini sağlar, diye açıklamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle dediği sahih rivâyetle sabittir: “Âdemoğullarının yaktıkları sizin şu ateşiniz, cehennem ateşinin yetmişte biridir.” Ey Allah’ın Rasûlü! Bu kadarı bile olsaydı yeterdi deyince, şöyle buyurdu: “O (cehennem ateşi) buna (dünya ateşine) hepsi de bu dünya ateşinin harareti gibi olan altmışdokuz kat daha üstündür. ” Aynı manada nisbeten farklı lâfızlarla ibn Mâce, II, 1444; İbn Abdi’l-Berr, Temhid, XVI-II, 153.

“Ve konup göçenler İçin bir fayda kılan Bizleriz.” ed-Dahhak yolcular için bir fayda … diye açıklamıştır. Misafirlere bu ismin veriliş sebebi,bitkisizyer demek olan: denilen yerlere konaklamalardan dolayıdır. el-Ferrâ’ dedi ki: ‘Yolculara hiçbir bitkisi bulunmayan yere indikleri vakit: denilir. Kurak ve hiçbir şeyi olmayan araziye hem med, hem kasr ile hem denilir. “Hiçbir dostun, tesellicinin bulunmadığı konaklama yeri” demektir. “Ev sakinlerinden yana boşaldı” denilir. şeklinde de kullanılabilir. en-Nabiğa şöyle demiştir:

“Ey karşımda yükselen tepelerdeki Meyye diyarı,

Bomboştur artık orası ve üzerinden (bu taliyle) çok uzun bir zaman geçmiştir.”

Antere de şöyle demektedir:

“Üzerinden uzunca bir zaman geçmiş yurdun geriye kalıp görünen kalıntılardan selam sana,

Sakinlerinden yana -Um el-Heysem’den sonra- boş kalmış ve kuraklaşmış (bir diyardır o).”

“O da, sahipleri de güçlendi” demektir. Aynı şekilde yolculuk yapıp da çorak ve kurak bir yere konakladı, anlamındadır.

Mücahid dedi ki:

“Konup göçenler için” yemek pişirmek, ekmek pişirmek, ısınmak, aydınlanmak gibi kendisinden yararlanan bütün insanlar demektir. Bu ateş sayesinde cehennem ateşi hatırlanır ve ondan Allah’a sığınılır.

İbn Zeyd dedi ki: Bu yemeklerini pişirmek için açlara bir faydadır demektir. “Şu kadar, su kadar zamandan beri hiçbir şey yemedim” denilir. “Filan kişi aç ve hiçbir şey yemeksizin geceyi geçirdi” anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

“Açlıktan ikiye katlanarak gece bir şey yememeyi tercih ederim,

O bayağı birisidir, denilir korkusuyla.”

er-Rabî ve es-Süddî de:

“konup göçenler” beraberlerinde çakmak bulunmayan yani yakacak ve dolayısıyla onunla bir şeyler pişirecek ateşleri bulunmayan konaklayan yolcular, demektir. Ayrıca bu açıklamayı el-Avfl, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Kutrub dedi ki; zıt anlamlı kelimelerdendir. Fakir anlamına da, zengin anlamına da kullanılır. “O adam ile birlikte azık yok” demektir. Aynı şekilde binekleri güçlü olup, malı çok olması halini anlatmak için de bu fiil kullanılır.

el-Mehdevî dedi ki; Âyet-i kerîme bütün bu anlamlara elverişlidir. Çünkü yolcunun da, ikamet edenin de, zenginin de, fakirin de ateşe ihtiyacı vardır.

es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre ise; müfessirlerin çoğunluğu birinci görüşü benimsemişlerdir. el-Kuşeyri de şöyle demektedir; Ateşten özellikle yolcunun yararlandığının sözkonusu edilmesi, onun sağladığı faydanın, ikamet halinde olanın sağladığı faydadan daha çok oluşundan dolayıdır. Çünkü çölde yaşayan kimselerin ateşe kaçınılmaz olarak ihtiyaçları vardır. Yırtıcı hayvanların kendilerinden kaçması için onu geceleyin yakarlar ve birçok ihtiyaçlarında ateşi kullanırlar.

Vakıa 72

Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

Diyanet Vakfı
Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

Kurtubi Tefsiri
Onun ağacını siz mi yarattınız? Yoksa yaratanlar Bizler miyiz?

“Onun ağacını siz mi yarattınız?” Yani ateş çakmakta kullandığınız iki çubuğun ismi olan “merh ve afar”ın meydana geldiği ağacı meydana getiren sizler misiniz? Arapların: “Her ağaçta ateş vardır, fakat merh ve afarda bu daha fazladır” sözleri de buradan gelmektedir. Sanki bu iki tür çubuk yetecek kadar ateşi bünyelerinde taşıyor gibidir.

Bu iki çubuğun çok çabuk, ateş yaktıklarından ötürü böyle denildiği de söylenmiştir.

“Ateş çaktım” demektir. “Çakmaktan ateş çaktı, çakar” denilir. Bir diğer söyleyiş her ikisinde de “re” harfi kesreli olarak şeklindedir.

“Yoksa yaratanlar” yoktan var edenler

“Bizler miyiz?” Benim kudretimi böylece görüp bildiğinize göre Bana şükredin ve öldükten sonra dirilişe kadir olduğumu inkâr etmeyin.

Vakıa 71

Yaktığınız ateşi gördünüz mü?

Diyanet Vakfı
Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,

Kurtubi Tefsiri
Şimdi çakmakta olduğunuz ateşten Bana haber verin.

“Şimdi çakmakta olduğunuz ateşten Bana haber verin.” Yaş ağaçtan çakmak taşı ile ortaya çıkardığınız ateşten Bana haber verin.

Vakıa 70

Dileseydik onu tuzlu yapardık; neden şükretmiyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

Kurtubi Tefsiri
Dileseydik onu acı kılardık. Peki, şükretmeniz gerekmez mi?

“Dileseydik onu acı kılardık.” Son derece tuzlu yapardık. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. el-Hasen de: Acı, katı, içmek, ekin ve başka hiçbir işte kendisinden yararlanamayacağınız bir şekilde kılardık diye açıklamıştır,

“Peki şükretmeniz gerekmez mi?” Size bunları yapana neden şükretmezsiniz?

Vakıa 69

Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

Diyanet Vakfı
Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

Kurtubi Tefsiri
Onu buluttan siz mi indirdiniz? Yoksa indirenler Bizler miyiz?

“Onu bulutlardan siz mi indirdiniz” âyetindeki: “Bulutlar”ın tekilidir. Şair de şöyle demiştir:

“Bizler bulutların suyu gibiyiz, bizim aslımızda yoktur

Ağır, faydasız bir kimse de cimri sayılacak kimse de yok aramızda.”

İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarının açıklamasına göre bu lâfzın anlamı budur. Yine İbn Abbâs’tan ve es-Sevrî’den bu lâfzın sema ve bulut anlamına geldiği nakledilmiştir. es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir Ebû Zeyd dedi ki: “Beyaz bulut” demek olup, çoğulu; …diye gelir. Aynı şekilde bu, yağmur anlamına da gelir. Şair şöyle demiştir:

“Görnedin mi yüce Allah’ın bir yağmur yağdırdığını ve beyaz ceylan yavrularının

Kendilerini rahatsız eden sinekleri kovalamak için başlarını hareket ettirmekte olduklarını.”

“Yoksa indirenler Bizler miyiz?” Onu indirenin Ben olduğumu bildiğinize göre, niçin yalnız Bana ihlâsla ibadet etmek suretiyle şükretmiyorsunuz ve niçin öldükten sonra dirilişe kadir olduğumu inkâr ediyorsunuz?

Vakıa 68

İçtiğiniz suyu gördünüz mü?

Diyanet Vakfı
Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

Kurtubi Tefsiri
İçtiğiniz sudan Bana haber verin.

Size can gelmesi, susuzluğunuzu da dindirmeniz için

“içtiğiniz sudan Bana haber verin!” Çünkü İçecek, genelde yenilen şeyin arkasından gelir. Bundan dolayı âyet-i kerimede de önce yenilecek şeyler zikredilmiştir. Nitekim kişinin misafirine yemek yedirdikten sonra içecek ikram ettiği bilinen bir husustur. ez-Zemahşerî dedi ki: Şâyet aksini yapacak olursan Ebû’l-Atâ’nın şu beyitinin kapsamına girersin:

“İnsanların misafirlerine katıksız süt içirilirken,

Onlar kendi misafirlerine tatlı, soğuk su içirirler.”

Araplardan birisine içecek ikram edilmişte o: Ben onu tutacak bir şey üzerine olmadıkça içmem (altında bir şey olmadıkça içmem), demiştir.

Vakıa 67

“Hayır, biz yoksun bırakıldık!” derdiniz.

Diyanet Vakfı
Daha doğrusu, biz yoksul kaldık» (derdiniz).

Kurtubi Tefsiri
“Daha doğrusu biz mahrum bırakıldık” (derdiniz,)

“Daha doğrusu biz mahrum bırakıldık.” İstediğimiz mahsulü elde etmekten mahrum edildik. “Mahrum” Katade’nin açıklamasına göre; kendisine rızık verilenin zıt anlamlıyıdır ki, bu da rızkını taleb etmekle birlikte kendisine rızık verilmeyen kimse demektir.

Enes’ten rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ensarın bulunduğu yere uğramış ve şöyle demiş: “Sizi ekin ekmekten alıkoyan nedir?” Onlar: Kuraklıktır, deyince şöyle buyurmuş: “Hayır böyle yapmayınız. Çünkü yüce Allah: Mahsulü veren benim. Dilersem su ile mahsul veririm, dilersem rüzgar ile mahsul veririm, dilersem tohum ile mahsul veririm diye buyurur.” Sonra da:

“Ektiğiniz tohumdan Bana haber veriniz. Onu siz mi bitiriyorsunuz? Yoksa bitirenler bizler miyiz?” âyetlerini okudu.

Derim ki: Bu haber ve bundan önceki hadis, “ez-Zari’ (ekini bitiren)” ismini, yüce Allah’ın isîmleri arasına katanların görüşlerinin sahih olduğunu ortaya koymaktadır. İlim adamlarının Cumhûru ise bunu kabul etmemektedirler. Biz bu hususu “el-Kitabu’l-Esna fi ŞerhiEsmaillahi’l-Hüsna”‘adlı eserimizde zikretmiş, bulunuyoruz.

Vakıa 66

“Gerçekten zarar ettik!”

Diyanet Vakfı
«Doğrusu borç altına girdik.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten bizler borca batırıldık;

“Gerçekten bizler borca batırıldık.” âyetindeki:

“Gerçekten bizler” lâfzını Ebû Bekir ve el-Mufaddal soru olarak iki hemze ile: “gerçekten bizler… mı” diye okumuşlardır. Ayrıca bunu Âsım, Zir b. Hubeyş’den de rivâyet etmiştir. Diğerleri ise haber olarak tek bir hemze ile okumuşlardır. Yani onlar “Gerçekten bizler borca batırıldık” derler. Azaba uğratıldık, demek olur. İbn Abbâs ve Katade’den şöyle dedikleri zikredilmiştir:

“Borca batırılmak” azâb demektir. İbn el-Muhallim’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Eminim, ki, bellemek benim bir karakterimdir,

Ve benim kalbim senden ötürü hastadır ve azâb içindedir.”

Mücahid ve İkrime: Bize ileri derecede bağlanılmış, diye açıklamışlardır. en-Nemir b. Tevleb’in şu beyiti de bu anlamdadır:

“Onun kimi hatırladığını Tüktem’e sorunuz,

O, ona esir ve ona bağlı idi.”

“Filan şahıs, filan kadına bağlandı” denilir. “Yakayı bırakmayan kötülük” demek olan; de buradan gelmektedir.

Yine Mücahid: Muhakkak biz bir kötülükle karşılaştık diye, açıklamıştır. Mukâtil b. Hayyan helâk edildik demektir, diye açıklamıştır. en-Nehhâs da:

“Gerçekten bizler borca batırıldık” âyetindeki fiil helâk olmak demek olan: “‘den alınmıştır, demiştir. Şairin dediği gibi:

“Nisâr ve Cifâr günleri

Hem azâb hem de helâk (günleri) oldular.”

ed-Dahhak ve İbn Keysan dediler ki: Bu:’den gelmektedir, “Herhangi bir karşılık olmaksızın malı elinden çıkan” demektir. Biz saçtığımız tohumu dahi kaybettik, demek olur. Mürre el-Hemdâni: Biz hesaba çekileceğiz demektir, diye açıklamıştır.

Vakıa 65

Dileseydik onu kırıntı yapardık; hayretler içinde kalırdınız.

Diyanet Vakfı
Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.

Kurtubi Tefsiri
Dileseydik onu gerçekten henüz olgunlaşmadan çörçöp yapardık da siz hayret ederdiniz.

“Dileseydik onu gerçekten henüz olgunlaşmadan çörçöp yapardık da…” Yani o ekini Biz paramparça olmuş çörçöp yapardık.

“Çörçöp ne yiyecek, ne de gıda olarak kendisinden faydalanamayan yok olmuş kırıntılar” demektir.

Bununla da yüce Allah iki hususa dikkat çekmektedir: Onlara -kendisine şükretmeleri için- ekinlerini çörçöp kılmayarak onlara nimetini ihsan etmiş olması, ikincisi dilediği zaman ekini çörçöpe dönüştürebileceği gibi, aynı şekilde kendileri hakkında düşünüp ibret ve öğüt alıp, kötülüklerden vazgeçsinler diye dilediğinde onları helâk edebileceğini belirtmektedir.

“Siz hayret ederdiniz.” Ekininizin yok olup gitmesine hayret eder ve başınıza gelenlere pişman olurdunuz. Bu açıklamayı el-Hasen, Katade ve başkaları yapmıştır.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “Hayret etti” demektir. Pişman oldu anlamına geldiği de söylenir. Yüce Allah:

“Siz hayret ederdiniz” âyeti; pişman olurdunuz, diye açıklanmıştır. o şeyle istifade ettim” demektir. Yemân dedi ki: Yaptığınız harcamalara pişman olurdunuz, demektir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Bu sebebten onun için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” (el-Kehf, 18/42) âyetidir.

İkrime dedi ki: Cezalandırmanızı gerektirecek ve nihayet bu ceza ekininizde dahi sizi bulacak şekilde, geçmişten Allah’a karşı gelip isyan ettiğinizden ötürü birbirinizi kınar ve pişman olursunuz. İbn Keysân, üzülürsünüz diye açıklamıştır, anlam birbirine; yakındır.

Bu lâfzın; ile olmak üzere iki türlü söylenişi vardır. el-Ferrâ’ dedi ki; “Nun’lu söyleyiş Ukli’lerin söyleyişidir. es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: (Nûn’lu söyleyiş olan) “Geçmişe pişmanlık duymak” demektir. Bir diğer açıklamaya göre “Fayda sağlamayan, ilgilendirmeyen hususlarda konuşmak” demektir. Şakalaşmaya ötreli olarak: denilmesi de buradan gelmektedir. “Fe” harfi üstün olarak ise: şeklinde -kef harfi kesreli- fiilinin mastarıdır. Bu durumdaki kimseye: denilir ki “hoş sohbet ve şakacı” kimse anlamındadır.

“Ederdiniz” lâfzı genel olarak “zı” harfi üstün olarak okunmuştur. Ancak Abdullah “zı” harfi kesreli olarak: diye okumuştur. Bunu da Harun, Hüseyin’den, o Ebû Bekir’den diye de rivâyet etmiştir. Üstün okuyan aslına göre üstün okumuştur. Çünkü asli: şeklindedir, ifadede hafiflik olsun diye birinci “lam” hazfedilmiştir, Kesreli okuyan da birinci “lâm”ın kesresini “zı”ya naklettikten sonra hazfetmiştir.

Vakıa 64

Onu siz mi ekiyorsunuz, yoksa eken biz miyiz?

Diyanet Vakfı
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

Kurtubi Tefsiri
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler Bizler miyiz?

“Onu siz mi bitiriyorsunuz?” Yani onu biten bir ekin haline getirenler sizler misiniz? Bununla birlikte: Filan kişi “zîraatçidir” denildiği gibi; “Çiftçidir”de denilir. Bu kişi neticede ekin ekenlerin hoşuna gideeek şekilde sonunda mahsule ulaşan bir iş yapmaktadır, demektir. Bazan: lâfzı; yere tohum saçmak ve ekmek, anlamında mecaz yoluyla kullanılabilir,

Derim ki: (Hadisteki) bu nehy buna göre yasaklamak ve vacib kılmak anlamında bir nehy değil, irşad ve edeb anlamında bir nehydir, Hz. Peygamberin: “Sizden herhangi bir kimse benim kölem, benim cariyem demesin. Bunun yerine oğlum ve kızım desin, delikanlım, genç kızım desin” âyetinde olduğu gibi.

Bu hususa dair açıklamalar daha önce Yusuf Sûresi’nde (12/42. âyet, 2. başlıkta) geçmiş, bulunmaktadır.

Kimi ilim adamı bu hususta aşırıya kaçarak şöyle demiştir: Tohum ektim ve mahsulümü aldım demeyerek, bunun yerine, Allah bana yardım etti, ekin ektim ve lütfuyla da bana mahsul nasib etti desin.

el-Maverdî dedi ki; Bu âyet-i kerîme iki emir ihtiva etmektedir. Birincisi yüce Allah’ın onların ekinlerini yeşertenin kendisi olduğunu belirterek lûtfunu hatırlatması ve böylelikle Onun sayesinde hayatlarını devam ettirdiklerini bildirmesi. Bu da onların üzerindeki nimetlerine karşılık kendisine şükretsinler diyedir. İkincisi ise, ibret almayı gerektiren delili ortaya koyması. Çünkü tohumun, telef oluşundan sonra ekinlerini yeşertmiş olduğuna ve sürümek ve toprak olmak noktasından en olgun haline intikal ettirip yemyeşil bir ekin oluncaya kadar geliştirdiğine, sonra bu ekini daha önceki halinin kat kat fazlası ile güçlü hale getirdiğine göre; öldürdüğü kimseleri tekrar yaratması O’na daha hafif, daha kolay gelir ve bunları yapmaya daha bir muktedirdir. İşte böyle bir delil, sağlam fıtrat sahiblerini gerçekten ikna edici bir delildir.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

Vakıa 63

Ektiğiniz şeyi gördünüz mü?

Diyanet Vakfı
Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.

Kurtubi Tefsiri
Ektiğiniz tohumdan Bana haber veriniz.

“Ektiğiniz tohumdan Bana haber veriniz” âyeti bir diğer delildir. Topraklarınızdan sürdüğünüz ve tohum ektiğiniz yerden Bana haber veriniz. Ektiğiniz o tohumu bitirenler ve onu ekin ve mahsul haline getirenler, böylelikle başak ve tane olmasını sağlayanlar sizler misiniz? Yoksa bunları yapanlar Bizler miyiz? Sizin bütün yaptığınız, yeri yatmak ve tohumu atmaktır. Başağın taneden çıkarılmasını yapanlar sizler olmadığını kabul ettiğinize göre, yerden ölülerin çıkartılıp, onların tekrar hayata döndürülmesini nasıl inkâr edersiniz?

Yüce Allah burada ekin ekmeyi onlara, ekinin bitirilmesini kendisine izafe etmekdir. Çünkü ekin onların fiili ile olup onların tercihleri ile ortaya çıkar. Ekinin bitirilmesi ise yüce Allah’ın fiili iledir. Ekin Onun terfihi ile yetişir, onların tercihi ile değil.

Ebû Hüreyre’nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yaptığı rivâyet te böyledir. Bu rivâyete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden hiçbir kimse ekini bitirdim demesin. Bunun yerine; yeri sürdüm (tohum ektim) desin. Çünkü ekini bitiren yüce Allah’tır.” Ebû Hüreyre dedi ki; Siz yüce Allah’ın:

“Onu siz mi bitiriyorsunuz? Yoksa bitirenler Bizler miyiz?” âyetini duymadınız mı?” İbn Hibbân, Sahih, XIII, 30; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 13K. <2) Müslim, IV, 1764; Müsned, II, 46}, 4H4. Yere tohum saçan herkesin istiâzeden sonra "Ektiğiniz tohumdan Bana haber veriniz" âyetini okuduktan sonra: Hayır, bitiren, yeşerten, olgunlaştıran Allah'tır. Allah'ım Muhammed'e rahmet buyur, mahsulünü bize rızık olarak ver, zararını bizden uzak tut. Bizi nimetlerine şükredenlerden, lûıuflarını hatırlayanlardan kıl. Ey âlemlerin Rabbi bunu bize bereketli kıl" diye dua eder. Denildiğine göre bu ifade ve dua o ekinin kurt, çekirge ve buna benzer her türlü afetlere karşı bir emniyettir. Biz bunu güvenilir birisinden duyduğumuz gibi bu husus denenmiş ve böyle olduğu da görülmüştür.

Vakıa 62

İlk yaratılışı bildiniz; o hâlde öğüt almaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, ilk yaratılışı bildiniz. İbretle düşünmeniz gerekmez mi?

“Yemin olsun ki ilk yaratılışı bildiniz.” Yani siz önceleri bir varlık olarak ortada yokken nutfeden, sonra alakaden, sonra bir çiğnemlik etten yaratıldınız. Bu açıklama Mücahid ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Katade ve ed-Dahhak: Âdem (aleyhisselâm)’ın yaratılışını kastetmektedir, demişlerdir.

“İbretle düşünmeniz gerekmez mi?” Niçin ibretle düşünmüyorsunuz, demektir.

Haberde şöyle denilmiştir: İlk yaratışı kendisi görmekte iken sonraki yaratışı yalanlayan kimseye hayret ki ne hayret!. Sonraki yaratışı tasdik etmekle birlikte, ebedi kalınacak yurt için çalışmayan kimseye; de hayret doğrusu.

“Yaratış” tafzı genel olarak kasr ile okunmuştur. Mücahid, el-Hasen, İbn Kesîr ve Ebû Amr ise med ile: diye okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önce el-Ankebut Sûresi’nde (29/20. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Vakıa 61

Sizin benzerlerinizi değiştirmek ve bilmediğiniz bir şekilde sizi yeniden yaratmak da elimizdedir.

Diyanet Vakfı
Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).

Kurtubi Tefsiri
Yerinize benzerlerinizi getirip değiştirmek ve sizi bilemediğiniz bir şekilde yeniden yaratmak hususunda

“Aranızda ölümü Biz takdir ettik.” Bu da bir delillendirmedir. Yani öldürmeye kadir olan yaratmaya da kadirdir. Yaratmaya kadir olan öldükten sonra diriltmeye de kadirdir.

Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın ve İbn Kesîr –

“takdir ettik” anlamındaki âyeti- “dal” harfini şeddesiz olarak diye okumuşlar, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır.

ed-Dahhak: (Ölümü takdir ile): Semadakîler ile yeryüzündekiler arasında eşitlik kıldık demektir, diye açıklamıştır. Hükmettik diye açıklandığı gibi, yazıp tajsdir ettik dîye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Aziz ve celil olan Allah’tan başka hiçbir kimse baki değildir.

“Ve kimse engel olamaz bize; Yerinize benzerlerinizi getirip değiştirmek… hususunda” Yani Biz sizin benzerlerinizi yerine getirip değiştirmeyi isteyecek olursak, kimse Bizim önümüze geçemez, kimse Bizi yenik düşüremez.

“Kimse engel olamaz Bize” âyeti kimse Bizi yenik düşüremez, anlamındadır.

et-Taberi dedi ki: Yani siz öldükten sonra sizin cinsinizden, sizin benzerlerinizi değiştirmek suretiyle aranızda ölümü takdir edilenler Bizleriz. Ecellerimiz hususunda da kimse Bizim önümüze geçemez. Ölümü sonra takdir edilmiş olan erken, erken takdir edilmiş olan ise sonraya kalmaz, demektir.

“Ve sizi bilmediğiniz bir şekilde yeniden” çeşitli suret ve şekillerde

“yaratmak hususunda” da kimse Bize engel olamaz.

el-Hasen dedi ki: Sizden önceki birtakım kavimlere yaptığımız gibi, sizi maymun ya da domuzlara dönüştürmemizi kimse engelleyemez. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Öldükten sonra dirilteceğimiz vakit sizleri dünyadaki suretlerinizden başka şekilde yaratmamızı engelleyemez. Böylelikle mü’min yüz aklığıyla güzelleşecek, kâfir de yüzünün karalığıyla çirkinleşecektir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Bilemediğiniz bir şekilde” âyeti şu demektir: Berahut’ta kırlangıçları andıran siyah kuşların kursaklarında olacaklar. Berahût ise Yemen’deki bir vadi adıdır.

Mücahid dedi ki:

“Bilemediğiniz bir şekilde” âyeti ne şekilde istersek öyle yaratırız demektir. Anlamın Biz bilmediğiniz bir alemde ve bilmediğiniz bir yerde sizi yeniden yaratacağız demek olduğu da söylenmiştir.

Vakıa 60

Ölümü aranızda biz takdir ettik ve biz yenik düşen değiliz.

Diyanet Vakfı
Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Aranızda ölümü Biz takdir ettik ve kimse engel olamaz Bize;

Âyetin tefsiri için bak:61

Vakıa 59

Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?

Diyanet Vakfı
Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

Kurtubi Tefsiri
Onu siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa yaratanlar Bizler miyiz?

Kadınların rahimlerine

“dökmekte olduğunuz meniden Bana haber verin. Onu siz mi yaratıyorsunuz.” Ondan insanı şekillendiren, yaratan sizler misiniz?

“Yoksa yaratanlar” belirli bir ölçü ve miktar ile takdir edenler ve suret verenler

“Bizler miyiz?” Bu da birinci âyette belirtilenler için onlara karşı bir delil getirme ve bir açıklamadır. Yani sizler onu yaratanların Bizler olduğunu kabul ve itiraf ettiğinize göre, öldükten sonra dirilişi de kabul ve itiraf ediniz.

Ebû’s-Semmal, Muhammed b. es-Semeyka’ ve Eşheb el-Ukaylî,

“dökmekte olduğunuz meni” -anlamındaki âyetin “te” harfini ötreli değil de-; şeklinde üstün olarak okumuşlardır. Bunlar da iki ayrı söyleyiştir. “Menisini döktü” ile mezisi geldi” denilir. Muzari şekilleri de -sırasıyla-: …diye gelir.

el-Maverdi dedi ki; Kanaatimce bu iki kullanım şeklinin anlamı, farklı olabilir. Bu durumda şekli cima sonucu meni gelmesini ise ihtilam esnasında meninin gelmesini ifade ediyor olabilir.

Meni’ye bu ismin veriliş sebebi ile ilgili iki açıklama yapılmıştır. Birincisine göre akıtılması anlamına gelen “imnâ”sından dolayı, ikincisine göre ise takdir edilmesi dolayısıyla bu isim verilmiştir. Ağırlık ölçüsü olarak kullanılan “el-mena” da buradan gelmektedir. Çünkü o belli ağırlığın miktarını ifade eder. “Meni” de aynı şekilde hilkatin şekillenmesi için doğru ve yeterli bir miktardır.

Vakıa 58

Attığınız meni hakkında ne düşünürsünüz?

Diyanet Vakfı
Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?

Kurtubi Tefsiri
Dökmekte olduğunuz meniden Bana haber verin.

Âyetin tefsiri için bak:59

Vakıa 57

Sizi biz yarattık; hâlâ doğrulamıyor musunuz?

Diyanet Vakfı
Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?

Kurtubi Tefsiri
Sizi Biz yarattık. O halde tasdik etmeniz gerekmez mi?

“Sizi Biz yarattık. O halde tasdik etmeniz gerekmez mi?” Yani ölümden sonra dirilişi niye tasdik etmiyorsunuz? Çünkü tekrar yaratmak tıpkı ilkin yaratmak gibidir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rızkınızı yaratan Bizleriz. îman etmeseniz dahi bunun sizin yiyeceğiniz olduğunu doğrulamalı değil misiniz?

Vakıa 56

İşte bu, ceza gününde onların ağırlanmasıdır.

Diyanet Vakfı
İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, kıyâmet günü kendilerine çekilecek ilk ziyafetleridir.

“İşte bu kıyâmet günü kendilerine çekilecek ilk ziyafetleridir.” Yani gelen misafirlere ikram olmak üzere hazırlanan sofra gibi onlara hazırlanacak rızıkları budur.

Bu ifadede bir tehekküm (alay) vardır. Yüce Allah’ın:

“Onlara can yakıcı bir azâbı müjdele!” (Âl-i İmrân, 3/21) âyeti ile Ebû’s-Sad ed-Dabbî’nin şu beyitinde olduğu gibi:

“O zorba kişi, askerleriyle bize misafir geldi mi?

Kalın mızraklarımızla ince oklarımızı ona ikram ederdik.”

Yûnus b. Habib ve Ebû Amr’dan Abbas:

“İşte bu … ilk ziyafetleridir” âyetini “ze” harfini sakin olarak okumuştur. Âl-i İmrân Sûresi’nin son taraflarında (3/198. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Din (kıyâmet) günü” amellerin karşılığının görüleceği gün demektir. Bu da (bu ikram onlara) cehennemde yapılacaktır demektir.

Vakıa 55

Susuzlukla içen develer gibi içeceksiniz.

Diyanet Vakfı
Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
“İçtikçe kanmama hastalığına uğramış develerin içişi gibi İçeceksiniz.”

“İçtikçe kanmama hastalığına uğramış develerin içişi gibi içeceksiniz” âyetindeki:

“İçiş” lâfzını Nâfi, Âsım ve Hamza “şın” harfini ötreli olarak, diğerleri ise üstün okumuşlardır. Her ikisi de güzel iki şivedir. Çünkü Araplar: “içtim” derler (ve bu mastarı dört şekilde kullanırlar).

Ebû Zeyd dedi ki: Ben Arapların (bu kelimeyi) “sın” harfini hem ötreli, hem üstün, hem de kesreli olarak söylediklerini duydum. Fakat sahih şekliyle mastar üstün ile söyleyiştir. Çünkü üç harfli bütün mastarların asıl vezni “fa’lun” şeklinde gelir. Nitekim bunun bir defalık yapış kalıbı (binâi merre) kullanılacak olursa “fa’letun” denilir. “Bir içiş” gibi. Ötreli kullanılışı ise isimdir. Bir diğer açıklamaya göre üstün şekli de ismi (ötreli şekli) de iki ayrı mastardır. Buna göre “şerb”in benzeri “ek” olur. “Şuıt”in benzeri “zukr” olur: “şirb” şeklinde kesreli söylenişi ise içilen şey demek olur. “Tıhn”in öğütülmüş şey anlamına geldiği gibi.

“Hastalığı sebebiyle içtikçe suya kanmayan susamış develer” demektir. Bu açıklama İbn Abbâs, İkrime, Katade, es-Süddî ve başkalarından nakledilmiştir. Yine İkrime: Bunlar hasta develer anlamındadır, demiştir.

ed-Dahhak ta şöyle demiştir; Bu oldukça aşın derecede susuzluk çekmelerine sebeb olan bir hastalığa yakalanmış olan develer demektir. Bunun tekili: şeklinde gelir, bu hastalığa yakalanmış dişi develere: denilir. Bu hastalığın ismi da: Kays b. el-Mülevveh şöyle demiştir:

“O suya kanamama hastalığına yakalanmıştır deniyor,

Ancak nefsim nerede şifa bulacağını bilmektedir.”

Yine: “Susuz kimseler” demektir. “Susadılar, susamak” anlamındadır. Araplar arasından bu durumda olan develer hakkında diyenler vardır, çoğulu da şeklindedir. Şair Lebid şöyle demiştir:

“Yorgunluklarını ve kötü hallerini yüzlerinden

Ve oldukça cılız düşmüş “idî” diye bilinen son derece susamış develerinin

hallerinden anladım.”

ed-Dahhak, el-Ahfeş, İbn Uyeyne ve İbn Keysan şöyle demişlerdir: Bu kumlu, yumuşak arazi demektir. Yine İbn Abbâs’Lun gelen rivâyete göre: Bu develer suya doymayan kumluğun suyu emmesi gibi su içerler.

el-Mehdevî dedi ki: Suya kanmayan her deveye ve suya doymayan her kuma: ile: denilir.

es-Sıhah’ta da şöyle denilmektedir: “İleri derecedeki susuzluk” demektir, “Aşktan bir çeşit delilik” anlamına da gelir. Develerin yakalandığı ve bundan dolayı yerde otlamaksızın gelişigüzel gitmelerine sebeb teşkil eden bir hastalık anlamına da gelir. O bakımdan: Otlakta gelişigüzel dolaşan, otlamayan hasta dişi deve” denilir. Suyu bulunmayan dağ geçidi” demektir. Fethalı olarak: “Yumuşaklığı dolayısıyla birbirini tutmayan, elde durmayan “kum” demektir, çoğulu …diye gelir. “Kafa, kafalar” gibi, Kesreli olarak: “Susamış develer” demek olup, tekili …diye gelir. Susamış dişi deveT: demektir. Tıpkı: ” Susamış erkek, susamış kadın” gibi.

Vakıa 54

Ardından onun üzerine kaynar sudan içeceksiniz.

Diyanet Vakfı
Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
“O yediğinizin üzerine de kaynamış sudan içeceksiniz.

“O yediğinizin” yani Zakkumun yahut yemeğin ya da ağacın; –

“Üzerine” lâfzında zamirin müzekker (eril) olarak gelmesi zamirin merciinin hem müzekker, hem müennes (dişil) olarak kullanılabilmesinden dolayıdır. –

“Kaynamış sudan İçeceksiniz.” Bu da oldukça ileri derecede kaynamış alan su demektir ki, cehennemliklerin vücudundan akan irindir. Yani yiyecekleri Zakkumun harareti aşırı açlıkla birlikte onları oldukça susatacak ve susuzluklarını gidereceğini sandıkları bir sudan içecekler, o suyun da son derece kaynamış ve sıcak su olduğunu göreceklerdir.

Vakıa 53

Karınlarınızı onunla dolduracaksınız.

Diyanet Vakfı
Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

Kurtubi Tefsiri
“Ve o ağaçtan karınlarınızı doyuracaksınız.

“O ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Çünkü âyet: Sizler ağaçlar arasından Zakkum ağacı diye bilinen bir ağaçtan yiyeceksiniz, demektir. Bununla birlikte (bu âyette) ilk olarak gelen: ‘in zâid olması ve mef’ûlün hazfedilmiş olması da mümkündür. Sanki yüce Allah:

“Siz elbette zakkum ağacından” bir yemek

“yiyeceksiniz” diye buyurmuş gibidir.

“Zakkumdan” âyeti “ağaç”ın sıfatıdır. Sıfatın başına gelmiş olan cer harfinin zaid olduğu kabul edilecek olursa, o vakit manaya göre bu, nasb ile okunur. Yahutta lâfza göre cer ile okunur. Şayet mef’ûlün hazfedilmiş olduğu takdir edilirse, o vakit sıfat, ancak cer mahallinde olur,

Vakıa 52

Elbette zakkum ağacından yiyeceksiniz.

Diyanet Vakfı
Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
“Siz elbette zakkum ağacından yiyeceksiniz,

“Sonra gerçekten sizler ey” hidayetten uzaklaşıp

“sapanlar” ve öldükten sonra dirilişi

“yalanlayıcılar siz elbette zakkum ağacından yiyeceksiniz.”

Zakkum ağacı görünüşü ve tadı çok çirkin bir ağaçtır. Bu ağaç daha önce es-Saffat Sûresi’nde (37/62. âyet ve devamında) sözkonusu edilmiş olan ağaçtır.

Vakıa 51

Sonra, ey yalanlayan sapıklar!

Diyanet Vakfı
Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!

Kurtubi Tefsiri
“Sonra gerçekten sizler ey sapıklar, yalanlayıcılar,

Âyetin tefsiri için bak:52

Vakıa 50

Belirlenmiş bir günün buluşma zamanında mutlaka toplanacaklardır.”

Diyanet Vakfı
Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!

Kurtubi Tefsiri
“Bilinen bir günün belli bir vaktinde elbette toplanacaklardır.

Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed onlara

“de ki: muhakkak” atalarınızdan

“öncekiler de, sonrakiler de” ve bizzat sizler de

“bilinen bir günün” kıyâmet gününün

“belli bir vaktinde elbette toplanacaklardır.”

Âyet yemin anlamını ihtiva etmektedir. Yüce Allah’ın:

“Elbette toplanacaklardır” âyetinin başına ‘lam” harfinin gelmiş olması mana itibariyle yemin olduğunun delilidir. Yani gerçekten yemin ile bildiriyorum ki; muhakkak sizler -sizin batıl yemininizin aksine- toplanacaksınızdır.

Vakıa 49

De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de

Diyanet Vakfı
De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Muhakkak Öncekiler de, sonrakiler de,

Âyetin tefsiri için bak:50

Vakıa 48

“Öncekilerimiz de mi?”

Diyanet Vakfı
Önceki atalarımız da mı?

Kurtubi Tefsiri
“Ya önceki babalarımız da im diriltilecek?”

“Ve: Biz ölüp… sonra mı, gerçekten biz mi tekrar diriltileceğiz, derlerdi.” Bu sözleriyle onlar öldükten sonra dirilişin uzak bir ihtimal olduğunu ifade etmiş ve öldükten sonra dirilişi yalanlamış oluyorlardı.

Vakıa 47

Ve derlerdi ki: “Öldüğümüzde, toprak ve kemik olduğumuzda mı gerçekten diriltileceğiz?”

Diyanet Vakfı
Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra mı, gerçekten biz mi tekrar diriltileceğiz?” derlerdi.

Âyetin tefsiri için bak:48

Vakıa 46

Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.

Diyanet Vakfı
Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.

Kurtubi Tefsiri
O büyük günah üzerinde de ısrar ederlerdi.

“O büyük günah üzerinde de ısrar ederlerdi.” Şirk üzere devam ederlerdi. el-Hasen, ed-Dahhak ve İbn Zeyd’den böyle açıkladıkları nakledilmiştir. Katade ve Mücahid dedi ki: Büyük günah, kendisinden tevbe etmedikleri günahtır.

eş-Şâbî: Bu ğamus yeminidir, demiştir. Bu da büyük günahlardandır, demiştir. Yemininde durmadı” yani yerine getirmeyip geri döndü denilir. Onlar, Öldükten sonra diriliş yoktur, putlar Allah’ın ortaklarıdır, diye yemin ediyorlardı. İşte yeminlerinde durmayışları da budur, Yüce Allah onların bu halini:

“Onlar var güçleriyle: Ölecek bir kimseyi Allah diriltmez diye Allah’a yemin ettiler” (en-Nahl, 16/38) diye haber vermektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ilgili haberde de: “Hira dağında ibadete çekilirdi İbn Kesîr, Tuhfetu’t-Tâlib, 3, 4479. denilmektedir. Yani Günah demek olan “hins”i kendisinden kaldıracak işler yapardı, demektir.

Vakıa 45

Çünkü onlar bundan önce bolluk içindeydiler.

Diyanet Vakfı
Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü bunlar, daha önce nimetlere gark olmuş, refahtan gözleri dönmüş kimselerdi.

“Çünkü bunlar daha önce nimetlere gark olmuş, refahtan gözleri dönmüş kimselerdi.” Yani onların bu cezayı hakedişlerinin sebebi, dünyada iken haram ile istifâde eden kimseler olmalarıdır.

Âyetteki “el-mütref” İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiği üzere, nimetler İçerisinde bulunan kimse demektir. es-Süddî:

“Nimetlere gark olmuş” yani şirk içerisinde bulunan kimselerdi demektir, diye açıklamıştır.

Vakıa 44

Ne serindir, ne de yarar sağlar.

Diyanet Vakfı
43, 44. Serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;

Kurtubi Tefsiri
O serin de değildir, faydası da yoktur.

Fakat,

“o serin de değildir.” Aksine o sıcak olacaktır. Zira bu, cehennem kıyısından gelen bir dumandan olacaktır,

“Faydası da yoktur” ed-Dahhak’tan tatlı (bir gölge) olmayacaktır, diye açıkladığı nakledilmiştir. Said b. el-Müseyyeb: Görünüşü güzel değildir demektir, diye açıklamıştır, Esasen hayır namına bir özelliği bulunmayan her şey, “kerîm değildir.”

Bir açıklamaya göre

“kapkara bir gölgededirler” yani onlar cehennemden bir gölgededirler ve bununla azâb edileceklerdir. Yüce Allah’ın:

“Onların üzerlerinde de ateşten tabakalar ve altlarında da tabakalar vardır.” (ez-Zümer, 39/16) âyetinde olduğu gibi.

Vakıa 43

Kapkara bir gölgededirler.

Diyanet Vakfı
43, 44. Serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;

Kurtubi Tefsiri
Kapkara bir gölgededirler.

“Kapkara bir gölgededirler.” Onlar aşırı sıcaktan bu gölgeye koşup sığınmaya çalışacaklardır. Tıpkı dünyadakilerîn yaptığı gibi yapacaklar, fakat sığındıkları bu gölgenin “YahmûnTdan olduğunu göreceklerdir. Bu da cehennem dumanından son derece siyah bir gölgedir. Bu açıklama İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Aynı şekilde sözlükte “el-Yahmûm” son derece siyah demektir. O halde bu lâfız; den gelen ‘;yef ûl” vezninde bir kelimedir ki, bu da ateşin yakması ile siyahlaşmış iç yağı demektir.

Bu lâfzın “kömür” demek olan: (……..)’den geldiği de söylenmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: Cehennem ateşi de siyahtır, oradakiler de siyah olacaklardır. Onun içindeki herşey de siyahtır.

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre cehennem ateşi siyahtır. İbn Zeyd dedi ki: “Yahmûm” cehennemde bir dağın adıdır. Cehennemlikler onun gölgesine sığınmaya çalışacaklardır.

Vakıa 42

Yakıcı rüzgâr ve kaynar su içindedirler.

Diyanet Vakfı
İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,

Kurtubi Tefsiri
Beyinlerine kadar İşleyen bir sıcaklıkta ve son derece kaynamış suda,

“Ashabu’ş-şimal, ne bedbaht ashabu’ş-şimaldir!” âyeti ile yüce Allah cehennemliklerin konaklarını sözkonusu etmektedir Onlara

“Ashabu’ş-şimal” ismini vermesinin sebebi, amel defterlerini sol taraflarından alacak olmalarıdır. Daha sonra yüce Allah onların uğrayacakları bela ve azâbın büyüklüğünü sözkonusu ederek;

“Ashabu’ş-şimal, ne bedbaht Ashabu’ş-şimaldir. Beyinlerine kadar İşleyen bir sıcaklıktadırlar.” diye buyurmaktadır. Bu âyetteki “es-semûm” (mealde: beyinlerine kadar işleyen sıcaklık”); vücudun ve derinin gözeneklerinden içeriye doğru giren sıcak rüzgar demektir. Burada maksat ateşin sıcağı ve onun kavuruculuğudur.

“Ve son derece kaynamış suda.” Harareti en ileri dereceye kadar ulaşmış bir suda (Hamim) demektir. Ateş ciğerlerini ve bedenlerini yakacağı vakit, onlar bu kaynamış suya koşacaklardır. Tıpkı ateşten o ateşin sıcağını söndürmek için suya koşup giden gibi. Ancak o suyun son derece sıcak ve kaynamış olduğunu görecektir. Daha önce el-Kıtal (Muhammed) Sûresi’nde:

“Ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimseler.” (Muhammed, 47/15) âyeti geçmiş bulunmaktadır.

Vakıa 41

Solcular! Ne bedbaht bir topluluktur solcular!

Diyanet Vakfı
Soldakiler; ne yazık o soldakilere!

Kurtubi Tefsiri
Ashâbu’ş-şimal, ne bedbaht Ashabu’ş-şimaldir!,

Âyetin tefsiri için bak:42

Vakıa 40

Sonrakilerden bir topluluk.

Diyanet Vakfı
Birçoğu da sonrakilerdendir.

Kurtubi Tefsiri
Sonrakilerden de çok vardır.

“Öncekilerden de çok vardır, sonrakilerden de çok vardır” âyeti ile daha önce geçen

“Ashabu’l-yemin, ne Ashabu’l-yemindir” âyetine atıfta bulunulmaktadır. Yani onlar arasında “öncekilerden de çok vardır, sonrakilerden de çok vardır” bunun anlamına dair açıklamalar da daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Ebû’l-Aliye, Mücahid, Atâ b. Ebi Rebah ve ed-Dahhak şöyle demişlerdir:

“Öncekilerden de çok vardır” âyetinden kasıt, bu ümmetin ilkleridir.

“Sonrakilerden de çok vardır” âyetinde de kasıt bu ümmetin sonra gelenleridir. Buna da İbn Abbâs’tan:

“Öncekilerden de çok vardır, sonrakilerden de çok vardır” âyeti ile ilgili olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Hepsi de benim ümmetimdendir.” âyeti delil teşkil etmektedir. Ta bert. Tefsir, XXVII, 191;

el-Vahidî dedi ki: Cennetlikler iki eşit kısımdır. Bunların yarısı geçmiş ümmetlerden, diğer yarısı da bu ümmetten olacaktır.

Ancak bu görüşü İbn Mace’nin Simere’inde, Tirmizi’nin Cami’inde, Bureyde b. Hasîb (radıyallahü anh)’dan kaydettikleri şu rivâyet reddetmektedir. Bureyde dedi ki.: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennetlikler yüzyirmi saf olacaktır. Bunların sekseni bu ümmetten, kırkı ise diğer ümmetlerden olacaktır.” Ebû Îsa dedi ki: Bu hasen bir hadistir Tirmizî, IV, 6S3; İbn Mâce, II, 14M: Müsned, V, 355, 3

“Çok vardır” âyeti ya mübtedâ olanık merfudur, veya sıfat harfinin haberinin hazfedilmesi dolayısıyla merfu gelmiştir, takdiri de şu şekildedir: “Ashabu’l-yeminin iki kalabalık grubu vardır. Bunların birisi bunlardan, diğeri de öbürlerindendir.” İkinci görüşe göre öncekiler geçmiş ümmetlerden, sonrakiler de bu ümmetten olacaklardır.

Vakıa 39

Öncekilerden bir topluluk,

Diyanet Vakfı
Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.

Kurtubi Tefsiri
Öncekilerden de çok vardır,

Âyetin tefsiri için bak:40

Vakıa 38

Sağcılar için.

Diyanet Vakfı
Bütün bunlar sağdakiler içindir.

Kurtubi Tefsiri
Ashâbul-yemîn İçin.

“Ashabu’l-yemîn için” âyeti hakkında denildi ki: Huruîn, es-Sâbikûn (ileri geçenler) içindir. “Yaşıtlar ve eşlerine düşkün olanlar” ise Ashâbu’l-yemin içindir.

Vakıa 37

Sevgili ve yaşıt eşler olarak.

Diyanet Vakfı
36, 37. Onları, eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Hem eşlerine düşkün ve hep bir yaşta;

“Eşlerine düşkünler” lâfzı “Eşine düşkün” lâfzının çoğuludur. İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları şöyle demişlerdir: Bu kocalarına aşık olan kadınlar anlamındadır. Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre bu, sevgisini güzel sözlerle ifade eden çok seven kadın demektir. İkrime de: Nazlı ve naz yapan kadın, diye açıklamıştır. İbn Zeyd de: Bu (anlamı ile) Medinelilerin şivesinde böyledir, demiştir. Lebid’in şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Çadırda çirkin (sözlü) olmayan nazlı birisi vardır,

Kokusu hoştur onun, onun önünde göz kamaşır.”

Mekkelilerin şivesinde ise bu anlamda; “Nazlı kadın” denilir. Yine Zeyd b. Eslem’den, sözleri güzel kadın anlamındadır, diye açıkladığı nakledilmiştir.

Yine İkrime’den ve Katade’den: lâfzını “eşlerine sevgilerini izhar eden kadınlar” diye açıkladıkları nakledilmiştir. Bunun kökü, açık seçik ifadelerle maksadını açıkladı, anlamındaki ‘den gelmektedir. Buna göre: “Kocasına olan sevgisini güzel sözlerle, nazlı edalarla açığa vuran kadın” anlamındadır.

Bunun, kocasının kendisinden daha da zevk ve lezzet alması için, kocasına sevgi ile itaat eden güzel kadın, demek olduğu da söylenmiştir.

Cafer b. Muhammed babasından, o dedesinden şöyle dediğim rivâyet etmektedir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eşlerine düşkünler” âyeti; ” “Konuşmaları Arapçadır” demektir.

Hamza ve Âsım’dan rivâyette Ebû Bekr bu kelimeyi “ra” harfi sakin olarak okumuşlar, diğerleri ise ötreli okumuşlardır. Her iki şekil de “feül” veznindeki kelimelerin çoğulunda mümkündür.

“Ve hep bir yaşta.” Aynı tarihlerde doğmuş ve aynı yaşta olmak üzere otuzüç yaşında olacaklardır. Yaşıt olan kadınlar hakkında: denilirken, erkekler hakkında da “Akran” denilir.

Araplar kadınlar arasında çocukluk yaşını aşmış ve yaşlılık dönemine henüz girmemiş kadınlara daha çok meyle derlerdi.

Bu lâfzın, “birbirine benzer ve birbirine yakın şekillerde” anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

es-Süddî de şöyle açıklamıştır: Bunlar huyları itibariyle birbirine yakındır. Aralarında kin ve kıskançlık olmayacaktır, demektir.

Vakıa 36

Onları hep bakire kıldık.

Diyanet Vakfı
36, 37. Onları, eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Onları hem bakireler kıldık,

“Yükseltilmiş döşekler üzerinde olacaklardır” âyeti ile ilgili olarak Tirmizi, Ebû Said’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yüce Allah’ın:

“Yükseltilmiş döşekler üzerinde olacaklardır” âyeti hakkında şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Bu döşeklerin yüksekliği hiç şüphesiz sema ile yer arası gibi beşyüz yıllık mesafe olacaktır.” (Tirmizi) dedi ki: Garib bir hadistir. Biz bunu ancak Rişdin b. Sad yoluyla gelen bir hadis olarak biliyoruz, Tirmizi, IV, 679, V, 401; Müsned, III, 75.

Bazı ilim adamları da bu hadisin tefsirinde şöyle demişlerdir:

“Döşekler” dereceler hakkındadır. Dereceler arasındaki mesafe ise yer ile gök arası gibidir.

Buradaki

“döşekler”den kastın -daha önce kendilerinden sözedîlmediği halde- cennetteki kadınlardan kinaye olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah’ın:

“Yükseltilmiş döşekler” âyeti buna delâlet etmektedir, zira döşekler kadınların bulundukları yeri ifade eder. O halde: Güzellikleri ve mükemmellikleri itibariyle oldukça yüksek değerli kadınlar da vardır, demektir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Biz onları yeniden yarattık” âyetidir. Biz onları mükemmel bir şekilde ve yeniden harikulade güzellikte yarattık, demektir. Araplar kadına “firaş (döşek)’, İibâs (elbise)” ve “izar” ismini verirler. Nitekim yüce Allah da:

“Onlar (o kadınlar) sizin elbisenizdir” (el-Bakara, 2/187) diye buyurmaktadır.

Diğer taraftan: Bu açıklamaya göre bu kadınlardan kasıt el-hum’l-îndir. Biz onları bir anneden doğmaksızın yarattık, demektir. Maksadın Âdemoğlu kadınları oldukları da söylenmiştir. Biz onları yeniden yarattık demektir ki, bu da onların gençlik haline ve mükemmel güzelliğe döndürülmeleri demektir. Yani yaşlı kadını da, genç olanları da aynı şekilde yarattık. Onlardan daha önce sözedilmediği halde zamir ile sözkonusu edilmiş olmaları bu kadınların da Ashabu’l-yemîn arasına girmelerinden dolayıdır. Çünkü -az önce de geçtiği gibi- “döşekler” kadınlardan kinayedir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da yüce Allah’ın:

“şüphesiz Biz onları yeniden yarattık” âyeti hakkında: “Dul da, bakire de onlardan olacaktır” diye buvurduğu rivâyet edilmiştir.

Ummu Seleme (radıyallahü anha) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Biz onları yeniden yarattık da onları hem bakireler kıldık, hem eşlerine düşkünler ve hep bir yaşta” âyeti hakkında soru sordum, şöyle buyurdu: “Ey Ummu Seleme! Burada sözü edilen kadınlar dünya hayatında oldukta yaşlı, saçları ağarmış, gözleri aydınlıkla iyi seçemeyen, gözleri çapaklı kadınlardır. Allah yaşlı hallerinden sonra onları olgunlukları itibariyle aynı zamanda doğmuş ve birbirine yaşıt kadınlar olarak yaratacaktır.” Taberâni, Evsat, III, 279;

Bu hadisi en-Nehhâs, Enes’ten gelen bir rivâyet olarak senediyle şöylece kaydetmektedir: Bize Ahmed b. Amr anlattı dedi ki: Bize Amr b. Ali -anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım, Mûsa b. Abide’den anlattı, o Yezid er-Rukaşi’den, o Enes b. Malik’ten (diye rivâyet etti). Enes hadisi (Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem-‘a) ref ederek (nisbet ederek):

“Şüphesiz Biz onları yeniden yarattık” âyeti hakkında dedi ki: “Bu kadınla gözleri aydınlıkta seçemeyen, gözleri çapaklı, dünyada iken gözleri aydınlıktan kamaşan, gözleri çapaklanmış kocakarı kadınlardır.” Taberî, Tefsir, XXVII 186.

el-Müseyyeb b. Şerik dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Biz onları yeniden yarattık” âyeti hakkında dedi ki: “Bu sözü edilen kadınlar dünya hayatındaki kocakarılardır. Allah onları yeni bir yaratılış ile yeniden var edecektir. Kocaları kendilerine her yaklaştığında onların bakire olduklarını göreceklerdir.” Âişe (radıyallahü anhnhâ) bu sözleri duyunca: Vay çekilecek acılara, ağrılara! diye söylenmiş, bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Orada ağrı, sızı diye bir şey olmayacaktır” diye buyurmuştur. Müseyyeb b. Şerîk, A’meş’ten rivâyetlerde bulunan bir kişi ekip, metruk bir ravidir. Yani hadisleri alınmaz. (Bk. İbnu’l-Cevzî, ed-Duafâ, HI, 121; Zehebî, Mîzân, VI, 429, v.s.)

Vakıa 35

Şüphesiz biz onları özel bir şekilde yarattık.

Diyanet Vakfı
Gerçekten biz hurileri apayrı biçimde yeni yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Biz onları yeniden yarattık da

Âyetin tefsiri için bak: 36

Vakıa 34

Yüksek döşekler üzerinde.

Diyanet Vakfı
Ve kabartılmış döşekler üstündedirler.

Kurtubi Tefsiri
Yükseltilmiş döşekler üzerinde olacaklardır.

Âyetin tefsiri için bak:36

Vakıa 33

Kesilmeyen, yasaklanmayan,

Diyanet Vakfı
32, 33. Tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler;

Kurtubi Tefsiri
Ardı arkası kesilmez ve asla men olunmaz pek çok meyve (arasında).

Yaz ve kış meyvelerinin kesintiye uğradığı gibi o meyvelerin hiçbir zaman

“ardı arkası kesilmez” dünya meyveleri gibi kendilerine yasak konulmayarak

“ve asla men olunmaz pekçok meyve” vardır. Yani bu meyveler ülkelerinde gördükleri gibi az, nadir bulunacak şeyler olmayacaktır.

“Ve asla men olunmaz” ifadesinin o meyveleri almak isteyenler diken, uzaklık yahut bahçe duvarı gibi şeylerle engellenmez. Aksine kulun canı o meyveyi çekti mi onu alıverecek şekilde ona yakkışıverir. Nitekim yüce Allah:

“Gölgeleri üzerlerine yakın olup meyveleri ise alabildiğine boyun eğdirilmiş halde olacaktır.” (el-İnsan, 76/14) diye buyurmakladır.

Zamanla ardı arkası kesilmeyecek ve değeri şart koşulmak suretiyle alıkonulmayacak, anlamında olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Vakıa 32

Bol meyve arasında,

Diyanet Vakfı
32, 33. Tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler;

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:33

Vakıa 31

Sürekli akan sular yanında,

Diyanet Vakfı
Çağlayarak akan sular,

Kurtubi Tefsiri
Ve sürekli akan su yanında (otururlar).

“Ve sürekli akan” asla kesilmeden akıp duran

“su yanında.”

(“Sürekli akan” anlamındaki kelimenin kökünü teşkil eden): “Dökmek, akmak” demektir. “Onu döktü, dökmek” denilir. “Dökülüş” anlamındadır. Bu bakımdan; “Döktü, döküş” ve “döküldü, dökülüş” denilir.

Gece ve gündüz Ve yatakları olmaksızın sürekli akan, akışı da asla kesintiye uğramayan akıp duran su demektir. Araplar çölde yaşarlar ve sıcak ülkede bulunuyorlardı. Ülkelerinde ırmaklar çok az bulunurdu. Suya ancak kovalarla ve bu kovalan bağladıkları halatlarla ulaşabiliyorlardı. Cennette bundan farklı bir nimet onlara vaadolundu, onlara dünyada bilinen, kırlarda güzelce vakit geçirmenin yollan anlatıldı. Bunlar da ağaçlar, ağaçların gölgeleri, sular, ırmaklar ve bunların kesintisiz akmaları ile gerçekleşecek şeylerdir.

Vakıa 30

Yayılmış gölgeler içinde,

Diyanet Vakfı
Uzamış gölgeler,

Kurtubi Tefsiri
Yayılmış gölgelerde

“Yayılmış gölgelerde” yani devamlı kalıcı, gitmeyen ve güneşin de ortadan kaldırmadığı gölgede. Yüce Allah’ın:

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığına bakmaz mısın? Dileseydi onu hareketsiz kılardı.” (el-Furkan, 25/45) âyetine benzemektedir. Bu ise sabah vaktinde olur ki, sözkonusu bu vakit daha önce belirtilen âyetin tefsirinde geçtiği üzere, ortanın iyice aydınlanmasından, güneşin doğuşuna kadar olan vakittir. Cennetin her tarafı gölgeliktir, onunla birlikte bir güneş yoktur.

er-Rabî b. Enes dedi ki: Bu gölge ile Arşın gölgesini kastetmektedir. Amr b. Meymun da: Bu gölge yetmişbin yıllık mesafedir, demiştir. Ebû Ubeyde dedi ki: Araplar uzun zamana, uzun ömre ve kesintisi olmayan herbir şeye “memdûd: uzayıp giden (mealde: yayılmış)” derler. Lebid dedi ki:

“Baki kalmayı yenik düşürdü, halbuki ben yenik düşürülen birisi değildim,

Uzun, sürekli ve uzayıp giden bir zaman.”

Beyitin ikinci kelimesi olan “el-azâ” burada uygun bir anlam ifade etmediğinden et-Taberî, XXVII, 183’deki sekile uygun olarak “el-lıcka” kelimesine grire tercüme edilmiştir.

Tirmizi’nin, Sahih’inde ve başka eserlerde Ebû Hüreyre’nîn Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği hadiste şöyle denilmektedir; “Cennette süvarinin gölgesinde yüzyıl boyunca yol aldığı halde gölgesini bitiremeyeceği bir ağaç vardır. Müslim, IV, 2175 (Ebû Hüreyre’den); 2176 (Sehl b. S-ı’tI ile Ebû Saki el-HiKİn’den); Buhârî, III, 1187 (Enes’ten), V, 2398 (Sehl b. Sa’d ile Elifi Sakiden); Tirmizi, IV, 671, (Ebû Hüreyre’den); Müsned, II, 257, 418, 452, 462 469, (Ebû Hüreyre’den) Arzu ederseniz “yayılmış gölgelerde” âyetini okuyunuz”. Buhârî, IV, l«5t; Tirmizî, V, 400; Dârimî, II, 435; İbn Mâce, II, 1450; Müsned. II. 43K, 482.

Vakıa 29

Üst üste dizilmiş muz ağaçları arasında,

Diyanet Vakfı
Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,

Kurtubi Tefsiri
Meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında,

“Meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında” âyetinde geçen

“Muz ağacı” demek olup, tekili dır. Müfessirlerin çoğu Ali, İbn Abbâs ve başkaları böyle demişlerdir.

el-Hasen de şöyle demiştir: Burada sözü edilen muz değildir, fakat serin ve nemli bir gölgesi bulunan bir ağaçtır.

el-Ferrâ” ve Ebû Ubeyde de şöyle demişlerdir: Bunlar dikenleri bulunan büyük ağaçlardır. Hidâ develerine şarkı söyleyenlerden birisi olan el-Ca’di şöyle demiştir:

“Kılavuzu müjdeledi onu ve dedi ki:

Yarın sen talhı (dikenli büyük ağaçları) ve bu dikenli ağaçların

yemişlerini göreceksin.”

Buna göre “talh” dikeni bol, büyük her ağacın adıdır. ez-Zeccâc dedi ki: Cennette bu ağacın dikenlerinin izale edilmiş olması mümkündür. Yine ez-Zeccâc şöyle demiştir: Um Gaylan ağacı gibi. Bu ağacın oldukça hoş beyaz bir çiçeği vardır. Onlara böylece hitab edildi ve benzerini sevdikleri şeyler onlara vaadolundu. Şu kadar var ki, bu tür ağaçların dünyadaki benzerlerine üstünlüğü, cennette bulunan diğer nimetlerin dünyadakilere üstünlüğü gibidir.

es-Süddî dedi ki: Cennetteki talh, dünyadakine benzer. Şu kadar var ki onun baldan tatlı bir meyvesi vardır.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) bu âyeti “ayn” harfi ile “Meyveleri birbirine girmiş yemişler altında” diye okumuş ve (bu okuyuşunu gerekçelendirmek üzere de) şu âyeti zikretmiştir:

“Ve meyveleri olgunlaşmış güzel hurma ağaçları arasında” (eş-Şuara, 26/148) Ancak bu kıraat, mushafın hattına uygun değildir. Bir rivâyete göre de onun önünde; “Meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında” diye okutmuş o da talhın burada işi ne? demiş, bu şeklindedir. Daha sonra da

“Ve tomurcukları üstüste binmiş…” (Kaf, 50/10) âyetini okumuştur. Ona: Bunu değiştirmeyelim mi? diye sorulunca, o: Kur’ân’ın bu şekilde değiştirilmesi ve tahvil edilmesi gerekmez demiştir. Böylelikle o, bu kıraati tercih etmiş olmakla birlikte, icma ile kabul edilmiş olan hat şekline muhalefeti dolayısıyla mushafta yazılmasını uygun bulmamıştır. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

Ebû Bekir el-Enbarî senedini kaydederek şöyle demiştir: Bana babam anlattı, dedi ki: Bize el-Hasen b. Arafe anlattı. Bize Îsa b. Yûnus, Mücahid’den anlattı. O el-Hasen b. Sa’d’dan, o Kays b. Ubad’dan dedi ki: Ben Ali’nin yanında;

“Meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında” diye okudum -Mücahid şüphe ederek: Ya da Ali’nin huzurunda böyle okundu dedi. Bunun üzerine Ali (radıyallahü anh) şöyle dedi; Burada “talh (muz ağaçları)”ın ne işi var? Sen hiç diye okumaz mısın? dedikten sonra

“Ve tomurcukları üstüste binmiş” (Kaf, 50/10) âyetini okudu. Ona dedi ki: Ey mü’minlerin emiri, bunu mushaftan kazıyalım mı? diye sorunca, o: Hayır, artık bugün Kur’ân’da bir değişiklik olmaz. Ebû Bekr dedi ki: Bu ifadenin anlamı şu ki;

o mushafta yazılı olana dönmüş ve doğru olanın o olduğunu kabullenmiş olup, daha önce kullanmış olduğu -belki de kasti olmayan- o yanlış ifadeyi çürütmüş olmaktadır.

“Meyveleri birbirine girmiş” öncekileri de, sonrakileri de üstüste yüklenmek suretiyle birbiri üstüne gelmiş demektir. Bundan dolayı da onun açığfi çıkan dalları görülmeyip, aksine sıkı sıkıya dizilmiş olur. “Üstüste iyice istif etmek” demektir. “Üstüste iyice dizilmiş” anlamındadır. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Kendisini alıkoyan (bir engel varken) açtı yolunu küçük ırmağın

Ve onu evin önündeki iki perdeye doğru gelmesini sağladı,

sonra da tepeden tırnağa kadar meyve ve yaprakla dolu (ağaca ulaştırdı.)”

Mesrûk dedi ki: Cennetin ağaçları kökünden dallarına kadar hepsi üstüste yığılmış meyvelerle doludur. (Cennetlik kişi) bir meyve yedi mi onun yerine ondan daha güzeli gelir.

Vakıa 28

Dikenleri alınmış sedir ağaçları arasında,

Diyanet Vakfı
Düzgün kiraz ağacı,

Kurtubi Tefsiri
Dikensiz arabistan kirazı altında,

“Dikensiz arabistan kirazı altında.” Yani dikenleri alınmış yahut kesilmiş arabistan kirazı arasında olacaklardır. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. İbnu’l-Mübarek şu rivâyeti zikretmektedir: Bize Safvan, Süleym b. Âmir’den anlattı, dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı şöyle diyorlardı: Şüphesiz ki bedeviler ve soru sormaları bize çok faydalı oluyor. Bir gün bir bedevi Arap gelip; Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de eziyet verici bir ağaçtan sözetmektedir. Halbuki ben cennette sahibine eziyet verecek bir ağacın olacağı kanaatinde değildim. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sözünü ettiğin ağaç hangisidir?” diye sordu, bedevi: Bu arabistan kirazı ağacıdır, onun rahatsız edici dikenleri vardır, dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Yüce Allah: “Dikensiz arabistan kirazı altında” demiyor mu? Allah onup dikenlerini almış ve herbir diken yerine bir meyve koymuş olacaktır. O ağaç öyle bir mahsul verir ki, bundan biri diğerine hiçbir şekilde benzemeyen yetmişiki çeşit meyve çıkacaktır.” İbnu’l-Mübarek, Zühd, V, 75, s. 74-75; Milnziıî, Tergih, VI, 293.

Ebû’l-Âl-iye ve ed-Dahhak dediler ki: Müslümanlar Vecce -ki o Taif’te verimli bir vadidir- baktılar ve oradaki arabistan ağaçları hoşlarına gitti. Keşke bizim de bunun gibi ağaçlarımız olsaydı, dediler. Bunun üzerine, bu âyet-i kerîme indi. Umeyye b. Ebi’s-Salt da cenneti nitelendirirken şöyle demektedir:

“Şüphesiz ki cennetteki bahçelerin koyu gölgeleri vardır,

Orada genç kızlar vardır, oranın arabistan kirazı ağaçlarının dikenleri alınmıştır.”

ed-Dahhak, Mücahid ve Mukâtil b. Havyam

“dikensiz arabistan kirazı altında” âyetini bu meyve yükü ile ağırlaşmış demektir, diye açıklamışlardır. Bu da daha önce sözünü ettiğimiz haberin muhtevasına yakındır.

Saki b. Cübeyr dedi ki: Onun yemişleri testilerden daha büyüktür. Bu husus daha önce en-Necm Sûresi’nde;

“Sidretu’l-münteha yanında” (en-Necm, 53/14) âyetini açıklarken geçmiş ve mahsullerinin Hecer testileri gibi olduğu Enes’in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet elliği hadiste belirtilmiş idi.

Vakıa 27

Sağcılar! Ne büyük bir topluluktur sağcılar!

Diyanet Vakfı
Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

Kurtubi Tefsiri
Ashâbu’l-yemîn, ne Ashabu’l-yemîndir!

“Ashâbu’l-yemîn, ne Ashâbu’l-yemindir” âyeti ile tekrar -önceden geçtiği üzere- es-Sâbikûn(ileri geçenler)in kendileri olan Ashâbu’l-meymene’nin konumlarını sözkonusu etmektedir. Buradaki ifadenin tekrarlanması, içinde bulunacakları nimetlerin büyüklüğünü anlatmak İçindir.

Vakıa 26

Ancak “Selâm, selâm!” sözü işitirler.

Diyanet Vakfı
Söylenen, yalnızca «selam, selam»dır.

Kurtubi Tefsiri
“Selâm, selâm” diye bir sözden başka.

“Selâm, selâm diye bir sözden başka” âyetindeki

“Diye” lâfzı

“işitirler” fiili ile nasbedilmiştir, veya munkatı’ bir istisnadır. Yani ancak onlar … diye bir söz söylerler, yahut böyle bir söz işitirler, demektir.

“Selâm selâm” âyeti da

“diye” anlamındaki fiil ile nasbedilmiştir. Bu da, onlar ancak hayır söz söylerler, demektir. Mastar olarak da nasbedilmiş olabilir. Bu da; ancak onların birinin diğerine selam demesi müstesnadır, demek olur. Yahutta;

“Diye” lâfzının sıfatı, ikinci

“selam” lâfzı da birincisinden bedel olabilir. Anlam da: Boş sözden uzak kalına bilecek ve ondan kurtulmanın mümkün olabileceği bir söz (işitmeleri) müstesnadır, şeklinde olur. Bununla birlikte Selam olsun size” takdiri ile merfu olması da mümkündür.

İbn Abbâs: Biri diğerine selam verir, birbirleriyle selamlaşırlar demektir, demiştir.

Onları melekler selâmlar, yahutta aziz ve celil olari Rabbleri onları selâmlar, diye de açıklanmıştır.

Vakıa 25

Orada boş söz ve günaha sokan bir söz işitmezler.

Diyanet Vakfı
Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ne bâtıl, ne de günahı gerektiren bir söz işitirler;

“Orada ne batıl, ne de günahı gerektiren bir söz işitirler.” İbn Abbâs der ki: Ne batıl, ne yalan bir söz işitirler. Bani (lağv) boş söz demektir.

“Günahı gerektiren” (te’sim) de; “Ona günaha girdin dedim” sözünün mastarıdır.

Muhammed b. Kah dedi ki:

“Günahı gerektiren” bir sözün olmaması, birinin diğerini günaha girdiğini söylememesi demektir.

Mücahid dedi ki:

“Onlar orada ne batıl, ne de günahı gerektiren bir söz işitirler.” Herhangi bir sövgü ve günahı gerektiren bir söz işittirmezler, demektir.

Vakıa 24

Yaptıkları amellerin karşılığı olarak.

Diyanet Vakfı
Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).

Kurtubi Tefsiri
Yapageldiklerine bir karşılık olarak.

“Yapageldiklerine bir karşılık olarak” bir mükâfat olarak demektir,

“Bir karşılık olarak” lâfzının nasb ile gelmesi mef’ûlün leh olmasından dolayıdır. Bunun mastar (mef’ûl-i mutlak) olduğundan dolayı nasb ile gelmiş olması da mümkündür. Çünkü;

“Etraflarında ebedi kılınmış evlatlar dolaşır …bir karşılık olmak üzere onlara verilir” anlamındadır.

el-Huru’l-îne dair açıklamalar daha önce et-Tur Sûresi’nde (52/20. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (ed-Duhan, 44/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah huru’l îni zaferandan yaratmıştır.” Deylemî. Firdevs, II, 143 Enes’ten; Taberani, Evsat, I, 95; Kebir, VIII, 200 Her iki yerde de Ebû Umame’den.

Halid b. el-Velid dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Cennet ehlinden bir kişi cennet elmalarından bir tanesini eline alır. Elinde parçalanır. Ondan bir huri çıkar, eğer güneşe bakacak olursa, güzelliğinden dolayı güneş utanır ve elmadan da bir şey eksilmez.” Bir adam ona: Ey Süleyman’ın babası, şüphesiz ki bu hayret edilecek bir şeydir. Üstelik elmadan bir şey eksilmez öyle mi? Halid b. Velid dedi ki: Evet, bu bir başka kandilden yakılan bir kandil ve hatta kandiller yakıldığı halde ondan bir şey eksilmemesine benzer. Allah dilediği herşeye kadirdir.

İbn Abbâs’tan (radıyallahü anh) rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah huru’l îni ayak parmaklarından diz kapaklarına kadar zaferandan, diz kapağından göğsüne kadar Ezfer miskinden, göğsünden boynuna kadar beyaz amberden, boynundan başına kadar beyaz kâfurdan yaratmıştır. Onun üzerinde şakayık gibi yetmişbin elbise vardır. Sana doğru geldiğinde yüzü güneşin dünya ehline parıldadığı gibi yukarı doğru yükselen bir nûr ile parıldar. Geri dönüp gittiğinde elbiselerinin ve teninin inceliğinden dolayı ciğeri görülür. Başında ise Ezfer miskinden yetmişbin perçemi vardır. Bu perçemlerin herbirisi için eteklerini yerden kaldıran bir hizmetçi vardır. O “İşte Allah dostlarının mükâfatı”; “yapageldiklerine bir karşılık olarak” onlara verilen budur, diye seslenir.

Vakıa 23

Saklanmış inci gibidir onlar.

Diyanet Vakfı
22, 23. Saklı inciler gibi, iri gözlü huriler,

Kurtubi Tefsiri
Ve sarmalanıp gizlenmiş İnciler misali güzel gözlü huriler de vardır.

“Ve” hiçbir elin değmediği ve üzerine tozun düşmediği bundan dolayı son derece şeffaf ve parlak olan

“sarmalanıp gizlenmiş inciler misali güzel gözlü hurilerde vardır.” Yani onlar bütün yönleriyle bedenlerinin güzellikleri itibariyle buna benzerler. Meal dolayısıyla ayet nazmında sonlardaolan bu bölüm, açıklamaları kısa olduğu için meale uygun sırası ile tercüme edilmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“O bir incinin kabuğunda yaratılmış ta

Onun bütün yönleri bir gözetleme tarafıdır sanki.”

“Güzel gözlü huriler” lâfzı ref’ , nasb ve cer ile okunmuştur.

Cer ile okuyanların -ki Hamza, el-Kisâî ve başkalarıdır- kıraati bu durumda “testilerle” anlamındaki lâfza atfedilmiş olması mümkündür ki, bu da anlama göre hamledilir. Çünkü âyet: Onlar testilerle, meyvelerle, etlerle ve hurilerle nimetlenirler, demek olur. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

“Cennetlerinde” (12. âyet) anlamındaki lâfza atfedilmesi de mümkündür. Bu durumda onlar “Naim cennetlerinde”dirler ve muzafın hazfedilmiş olduğu takdiri ile “Huriler arasındadırlar” demek olur ki huriler ile birliktedirler denilmiş gibidir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Cer ile okuyuş, mana itibariyle farklı olsalar dahi lafzen ona tabi kılmak suretiyle olur. Çünkü hurilerin, etraflarında dolaştırılmaları sözkonusu olmaz. Şair şöyle demektedir:

“Güzelliklerinden ötürü süslenmeye ihtiyacı olmayan kadınlar

bir gün görülürlerse, Ve kaşlarını ve gözlerini uzatırlarsa …”

Bilindiği gibi gözler uzatılmaz, ancak onlara sürme çekilir. Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Savaşta gördüm senin kocanı,

Bir kılıç ve mızrak kuşanmış olarak.”

Bu iki beyıtin, atfa mana itibariyle değil, lâfız itibariyle örnek olduğunu anlatmak istemektedir.

Kutrub dedi ki: Lâfız testilere ve ibriklere -manaya hamletmek sözkonusu olmaksızın- atfedilmiştir. O şöyle demiştir: Bununla birlikte hurilerin etraflarında dolaştırılmaları ve bundan dolayı da lezzet almaları kabul edilmeyecek bir şey değildir.

Nasb ile okuyanlara -ki bunlar el-Eşheb, el-Ukaylî, en-Nehaî, Îsa b. Ömer es-Sakafîdir, Ubeyy’in mushafında da böyledir- gelince, bu da bir fiil takdirine göre böyle okunmuştur. “İri gözlü hurilerle eşleştirilirler” denilmiş gibidir. Nasb halinde de manaya hamletmek güzeldir. Çünkü onunla etraflarında dolaştırılır ifadesinin anlamı o onlara verilir demektir.

Cumhûrun kıraati olan ref’e gelince -ki bu aynı zamanda Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim’in de tercih ettiği kıraattir-; “Onların yanlarında güzel gözlü huriler de vardır” anlamındadır. Çünkü onların etrafında huriler dolaştırılacaktır.

el-Kisâî dedi ki:

“Güzel gözlü huriler de vardır” âyetini ref ile okuyup onların etraflarında dolaştırılmayacağım da bu okuyuşuna gerekçe gösteren kimselerin aynı şeyi meyve ve kuş eti hakkında da söylemeleri gerekir. Çünkü bunlar da etraflarında dolaştmlmayacaktır. Etrafta dolaştırılan sadece şaraptır.

el-AhfeŞ dedi ki: Bunun manaya hamledilmiş olması da mümkündür. Çünkü âyet; Onlar için testiler vardır ve onlar için güzel gözlü huriler de vardır” anlamındadır.

Bunun

“Birçoğu” (13. âyet) lâfzına atfedilmiş olması da mümkündür. Bu lâfız da mübtedâ olup bunun da haberi

“işlenmiş tahtlar üzerinde(dirler.)” (15, âyet) âyetidir.

Aynı şekilde;

“Güzel gözlü huriler de vardır” âyeti da bu şekilde (haber durumunda)dır. Mübtedanın nekre olarak gelmesi ise, aldığı sıfaı ile özellik kazanması (tahsis edilmesi) dolay ısı iledir.

Vakıa 22

Ve iri gözlü hurilerden,

Diyanet Vakfı
22, 23. Saklı inciler gibi, iri gözlü huriler,

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:23

Vakıa 21

Arzuladıkları kuş etinden,

Diyanet Vakfı
Canlarının çektiği kuş etleri,

Kurtubi Tefsiri
Ve canlarının çekeceklerinden kuş eti;

“Ve canlarının çekeceklerinden kuş eti” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî’nin rivâyetine göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: “el-Kevser” nedir? diye sorulmuş, o da; “O yüce Allah’ın bana vermiş olduğu -cennette vermiş olduğu demek istemektedir- bir ırmaktır. Sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Orada boyunları deve boyunları gibi kuşlar vardır.” Ömer (radıyallahü anh): Şüphesiz ki bunlar şişman kuşlardır, deyince Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Onları yemek ondan da güzeldir” diye buyurdu. (Tirmizi) dedi ki: Hasen bir hadistir. Tirmizi, VI, 6H0; Az fazlalıkla: Müsned, 111, 221, 236

Bu hadisi ayrıca es-Sâlebî, Ebû’d-Derdâ yoluyla rivâyet etmiş olup, buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki cennette deve boyunlarını andıran kuşlar vardır. Bunlar Allah dostunun eli üzerinde sıra sıra dizilirler. Birisi: Ey Allah dostu ben Arşın altındaki yeşillik alanlarda yayıldım. Tesnîm pınarlarından su içtim. Sen de benden ye, der. Onlar Allah dostunun huzurunda bu şekilde övülüp durmaya devam ederler. Nihayet o da içinden onlardan birisini yemeyi geçirir. Çeşitli şekillerde önüne düşüverir. O da o kuştan dilediğini yer, Doydumu o kuşun kemikleri bir araya getirilir ve uçar, yine cennette dilediği gibi yayılmaya devam eder.” Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Ey Allah’ın peygamberi şüphesiz ki bunlar şişman (iri cüsseli) kuşlar olacaktır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Onları yemek onlardan daha büyük bir nimettir” diye buyurmuştur.

Ebû Said el-Hudrî’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki cennette öyle kuşlar vardır ki, bu kuşların birisinde yetmişbin tür vardır. Bu da cennetliklerden birisinin tabağına düşer, sonra sirkelenir. Herbir tüyden kardan daha soğuk ve daha beyaz, tereyağından daha yumuşak, baldan daha tatlı bir yemek çeşidi ortaya çıkar. Bunlar arasında biri diğerini andıran iki yemek olmayacaktır. O da bundan istediğini yiyecek, sonra da o kuş uçup gidecektir.” suyuti ed-Duru’l-Mensur, VIII, 11.

Vakıa 20

Canlarının çektiği meyvelerden,

Diyanet Vakfı
(Onlara) beğendikleri meyveler,

Kurtubi Tefsiri
Seçip beğeneceklerinden de meyveler;

“Seçip beğeneceklerinden de meyveler.” Yani çokluğundan ötürü istediklerini seçerler. Bunun seçilen ve beğenilen türden meyve anlamına geldiği de söylenmiştir, “Seçmek” demektir.

Vakıa 19

Ondan ne başları ağrır ne de akılları gider.

Diyanet Vakfı
Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

Kurtubi Tefsiri
Ondan başları da ağrımaz ve akılları da giderilmez.

“Ondan başları da ağrımaz.” O içkiyi içmelerinden ötürü başları ağrımayacaktır. Yani bu şarap dünyadaki içkiden farklı olarak herhangi bir rahatsızlık vermeyen lezzetli bir şaraptır.

“Ve akılları da giderilmez.” Daha önce bu es-Sâffât Sûresi’nde (37/47. âyette) geçmiş bulunmaktadır ki, sarhoş olmaları sonucunda akıllan başlarından gitmez, demektir,

Mücahid

“başları da ağrımaz” anlamındaki âyeti; şeklinde ve; anlamında okumuştur ki, bu da “dağılmazlar” demek olur. Yüce Allah’ın:

“Bölük bölük ayrılacakları gün” (er-Rum, 30/43) âyetinde olduğu gibi okumuştur.

Kûfeliler

“akıllarıda giderilmez” anlamındaki âyeti şeklinde “ze” harfi kesreli olarak okumuşlardır ki, bu da şArapları bitmez, içkilerinin sonu gelmez, demektir.

Şairin şu mısraında da bu (akılları başlarından gitmez) anlamdadır:

“Ömrüm hakkı için yemin ederim, sizler eğer başınız ağrısa da yahut ayılsanız da,

Ey Ebcer soyundan gelenler, siz çok kötü meclis arkadaşısınız.”

ed-Dahhak’ın İbn Abbâs’tan gelen rivâyetine göre şöyle demiştir: İçkide dört özellik vardır. Sarhoşluk, başağrısı, kusmak ve idrar sökmesi. Şanı yüce Allah da cennetteki şarabı sözkonusu ederken bu özelliklerden münezzeh (uzak) olduğunu belirtmiştir.

Vakıa 18

Kadehler, ibrikler ve içenlere dolu kâselerle,

Diyanet Vakfı
Main çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.

Kurtubi Tefsiri
Maînden testilerle, ibriklerle, kâselerle.

“Maînden testilerle, ibriklerle, kâselerle” âyetindeki;

“Testiler” lâfzı ‘in çoğuludur. Buna dair açıklamalar daha Önce ez-Zuhruf Sûresi’nde (43/71. âyet. 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu tür kaplar, kulpları da, emzikleri de bulunmayan kaplardır.

“İbrikler” ise kulpları ve emzikleri bulunan su kaplan olup, tekili “ibrik” …diye gelir. Buna bu adın veriliş sebebi ise berraklığı dolayısı ile renginin parlamasından ötürüdür.

“Maînden testilerle” âyetine dair açiklamalar daha önce es-Saffât Sûresi’nde (37/45. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

“Maîn” su ya da şarap akan pınar demektir. Şu kadar var ki, burada maksat pınarlardan akan şaraptır. Gözle görülen pınarlar diye de açıklanmıştır. O takdirde

“maîn” lâfız olarak, “gözle görmek” demek olan “muâyene”den İsm-i mef’ûl olur. Bunun çokluk demek olan; “fâîl” veznindeki şekli olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah, bunun sıkmak suretiyle çeşitli zorluklarla ve birtakım işlemlerden geçirildikten sonra elde edilen dünya şarabı gibi olmadığını da açıklamaktadır.

Vakıa 17

Onların etrafında ölümsüz gençler dolaşır.

Diyanet Vakfı
Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;

Kurtubi Tefsiri
Etraflarında ebedi kılınmış evlatlar dolaşır,

“Etraflarında ebedi kılınmış evlatlar dolaşır.” Mücahidin açıklamasına göre ölümsüz çocuklar (ğılman) demektir, el-Hasen ve el-Kelbi: Asla ihtiyarlamayan ve değişmeyen demektir. Şair İmruu’l-Kays’in şu beyitinde de bu anlamdadır;

“Mutlu ve asla kocamayan, ihtiyarlamayan kederleri az

Ve geceyi korkularla geçirmeyen bir kimseden başkası nimet içinde olabilir mi?”

“Ebedi kılınmışlar” anlamı verilen- lâfzı Said b. Cübeyr’e göre küpeliler anlamındadır. Çünkü küpeye: denildiği gibi pek çok süs eşyası anlamında da; kelimesi kullanılır, Bilezik takınmışlar anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna yakın bir açıklama da el-Ferrâ”dan nakledilmiştir, Şair şöyle demektedir:

“Gümüşle süslenmişlerdir onlar, sanki

Arkaları küçük kum tepelerini andırır.”

Said b. Cübeyr’in açıkladığı -ve “küpeler takılmışlar” diye tercüme ettiğimiz- ‘ın “kemerler takılmışlar” anlamına geldiği de söylenmiştir. İkrime de “ebedî kılınmışlar” lâfzının nimete- gark olmuşlar anlamında olduğunu söylemiştir. Bir başka açıklamaya göre, onlar aynı yaşta olacaklardır. Yüce Allah onları cennetlikler için yaratmıştır. Dilediği şekilde ve doğup çoğalmaları sözkonusu olmaksızın cennetlikler etrafında dolaşır, dururlar.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ile Hasen el-Basri şöyle demişlerdir: Burada sözü geçen “evlatlarda müslümanların küçük yaşta olup herhangi bir sevab ya da günahları olmayan çocukları kastedilmektedir.

Selman el-Fârisî de: Müşriklerin (küçük yaşta ölen) çocukları, cennetliklerin hizmetkârları olacaktır, demiştir.

el-Hasen dedi ki: Bunların mükâfatlarını görecekleri hasenatları, cezalandırmalarını gerektiren de günahları olmadığından böyle bir konuma yerleştirileceklerdir.

Âyetin maksadı şudur: Cennetlikler en mükemmel bir sevinç ve nimet içerisinde olacaklardır. Nimet ise insanın etrafında çokça hizmetçilerin ve bu türden küçük çocukların bulunması ile tamam olur.

Vakıa 16

Onlara yaslanmış, karşılıklı otururlar.

Diyanet Vakfı
15, 16. Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedir, karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, üzerinde karşı karşıya yaslananlar olarak (nimetlere mazhar olurlar.)

“Onlar” o tahtların

“üzerinde karşı karşıya yaslananlar olarak” otururlar. Yani biri diğerinin sırtını görmez. Tahtlar üzerinde oldukları halde tahtları döner. Bu mü’min, eşi ve ailesi hakkındadır. Yani onlar yüzleri birbirlerine dönük olarak yaslanırlar. Bu açıklamayı Mücahid ve başkası yapmıştır.

el-Kelbî de şöyle demiştir: Herbir tahtın uzunluğu üçyüz ziradır. Kul onun üzerine oturmak istedi mi bu tahtlar alçalır. Üzerlerine oturdu mu yükselirler,

Vakıa 15

İşlenmiş tahtlar üzerindedirler.

Diyanet Vakfı
15, 16. Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedir, karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.

Kurtubi Tefsiri
İşlenmiş tahtlar üzerindedîrler.

“İşlenmiş tahtlar üzerinde” Yani öne geçen es-sâbikûn cennette

“işlenmiş tahtlar üzerinde” oturacaklardır.

Tahtlar in çoğuludur.

“İşlenmiş” âyeti hakkında İbn Abbâs: Altın ile işlenmiş, İkrime: Boşluklarına inci ve yakut yerleştirilmiş, diye açıklamışlardır. Yine İbn Abbâs’tan

“işlenmiş” dizilmiş anlamında olduğu nakledilmiştir. Nitekim bir başka yerde:

“Sıra sıra dizili tahtlara” (et-Tur, 52/20) diye buyurmuştur. Yine ondan ve Mücahid’den: Altın ile işlenmiş, dokunmuş anlamındadır, Tefsirle ide de şöyle denilmektedir:

“İşlenmiş” altın çubuklarla dokunmuş, araları inci, yakut ve zebercetle doldurulmuş demektir.

“Kat kat dokumak ve sıra sıra dizmek” anlamındadır. Mesela; “Filan kişi taşları ve kiremitleri birbiri üstüne dizdi” denilir. Bu şekilde dizilene: denilir. “Âdeta sıra sıra dizilmiş gibi dokuması oldukça sağlam zırh” demektir, el-Â’şâ şöyle demiştir;

“Davud’un dokuduğu türden sağlam ve üstüste dizilmiş şekilde zırhlar ki,

Kabile ile birlikte, bölük bölük sürülüyor.”

Yine el-Â’şâ şöyle demiştir:

“Üzerinde sağlamca dokunmuş ve suyun taşmasını engelleyen bend gibi beyaz (yani demir) bir zırh vardır ki,

Bedeni örten bölümünün yakası üstünde bir miğferi de vardır.”

“Üst tarafı tıpkı dokunmuş bölümü gibi olan” demektir, de bu kökten gelmektedir ki, bu da “biri diğerinin içine giren ince kesilmiş parçalardan dokunmuş kemer”e denilir, Şairin şu beyitinde de bu kabildendir:

“Onun kemeri (beli) huzursuzca sana doğru koşuyor,”

Kastettiği fazla yolculuktan zayıf düşmüş devesidir.

Vakıa 14

Sonrakilerden az bir grup.

Diyanet Vakfı
Birazı da sonrakilerdendir.

Kurtubi Tefsiri
Birazı da sonrakilerdendir.

“Bir çoğu öncekilerdendir.” Geçmiş ümmetlerden bir topluluktur.

“Birazı da sonrakilerdendir.” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e îman edenlerdendir.

el-Hasen dedi ki: Bir çoğu bu ümmetten önce geçip gitmişler a marndandır. Az bir kısmı da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabındandır. Allah’ım, Sen lutfunla bizi onlarla birlikte kıl! Sonrakilerin “az” diye nitelendirilmeleri kendilerinden önce gelenlere nisbetledir. Çünkü önceki peygamberlerin sayısı pek çoktur. Dolayısıyla onlar arasından önce îman edenler (es-sâbîkün)’in sayısı da çoğalmıştır. Böylelikle onların sayıları bizim ümmetimizden öncelikle tasdike koşanların sayılarından daha fazla olmuştur.

Denildiğine göre bu âyet nazil olunca, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına ağır geldi. Bunun üzerine

“öncekilerden de çok vardır, sonrakilerden de çok vardır” (el-Vâkıa, 39-40. âyetler) buyrukları nazil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Ben sizlerin cennetliklerin dörtte biri, hatta cennetliklerin üçte biri, hatta cennetliklerin yarısı olacağınızı ve öbür ikinci yarıyı da onlarla paylaşacağınızı ümid ederim.” İbn Kesîr, Tefsir, IV, 285. Bu hadisi Ebû Hüreyre rivâyet etmiş, el-Maverdî ve başkaları da zikretmişlerdir.

Bu anlamdaki bir rivâyet Müslim’in Sahih’inde Abdullah b. Mesud’un rivâyet ettiği bir hadis olarak da sabit olmuştur Müslim, I, 200; Buhâri, V, 2392; Hakim, Müstedrek, IV, 621; İbn Mâce, II, 1432; Müsned, I, 386, 437, 445.

Bununla sanki âyetin mensûh olduğunu kastetmiş gibidir. Fakat daha kuvvetli görülen, âyetin muhkem olduğudur. Çünkü âyet (neshin sözkonusu olduğu hükümleri bildiren bir âyet olmayıp) haber ifade etmektedir. Diğer bir sebep ise bu hususların (azlık ve çoklukların) birbirinden farklı iki kesim hakkında sözkonusu edilmesini görmemizdir.

el-Hasen dedi ki: Bizden öncekiler arasından olup ileriye geçenler (es-sâbîkun) bizim ümmetimizin ileriye geçenlerinden fazladır. Bundan dolayı yüce Allah:

“Birazı da sonrakilerdendir” diye buyurmuş, fakat es-sâbîkunun dışında olan Ashabu’l-yemin hakkında ise:

“Öncekilerden de çok vardır, sonrakilerden de çok vardır” (39-40. âyetler) diye buyurmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Cennetliklerin yarısı olacağınızı ümit ederim” diye buyurması ve sonradan da yüce Allah’ın:

“Öncekilerden de çok vardır, sonrakilerden de çok vardır” âyetini okuması da bundandır.

Mücahid dedi ki: Burada sözü edilenlerin hepsi bu ümmettendir. Süfyan, Eban’dan, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan: “Her iki çokluk ta benim ümmetimdendir.” Taherî, Tefsir, XXII, 191. Bununla da: “Öncekilerden de çok vardır, sonrakilerden de çok vardır” âyetini kastetmektedir. Bu görüş Ebû Bekr es-Sıddık (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir.

Ebû Bekir (radıyallahü anh) dedi ki: Her iki “çokluk” da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in alametindendir. Bunlar arasından kimisi onun ümmetinin ilkleri arasındadır, kimileri de sonraki gelenler arasındadır. Bu da yüce Allah’ın:

“Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” (Falir, 35/32) âyetini andırmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Birçoğu öncekilerden” bu ümmetin ilk dönemlerinde gelenlerdendir. Öncekilerin mertebesine ulaşıncaya kadar itaat olan işlerde elini çabuk tutan

“birazı da sonrakilerdendir.” İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sizin en hayırlınız benim çağdaşım olan nesildir ” Müslim, IV, 1964; Buhâri, 11, 938, V, 2362, VI, 2463; Nesâî, VII, 17; Müsned, I, 438, II, 410, 479, IV, 427, 436. diye buyurmuştur.

Daha sonra yüce Allah Ashabu’l-yemin arasında öncekilerle sonrakilerin eşit olduğunu bildirmiştir.

“(……..): Birçok” lâfzı; “O şeyi kestim” kökünden gelmektedir. Buna göre ‘in ifade ettiği anlam “fırka” hıfzının anlamına benzemektedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

Vakıa 13

Öncekilerden bir topluluk,

Diyanet Vakfı
(Onların) çoğu önceki ümmetlerden,

Kurtubi Tefsiri
Bir çoğu öncekilerdendir.

Vakıa 12

Nimetlerle dolu cennetlerdedirler.

Diyanet Vakfı
11, 12. İşte bunlar, naim cennetlerinde (Allaha) en yakın olanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Naîm cennetlerinde.

“es-Sâbîkun” lâfzının mübtedâ olarak merfu olduğu, ikincisinin (“önde gidenlerdir” anlamındaki lâfzın) onu tekid için geldiği, haberinin de

“İşte onlar yakınlaştırılmış olanlardır” âyeti olduğu söylenmiştir.

ez-Zeccâc ise şöyle demiştir:

“es-Sâbîkun” mübtedâ, olarak merfu olmuştur. İkincisi (“önde gidenlerdir” anlamındaki lâfız) onun haberidir. Âyetin anlamı da şudur:

Yüce Allah’a itaate ellerini çabuk tutarak koşuşanlar, işte onlar Allah’ın rahmetine öncelikle ulaşacak olanlardır.

“İşte onlar yakınlaştırılmış olanlardır” âyeti ise onların niteliklerindendir.

Şöyle de denilmiştir: Mukarreb olan es-sâbîkundan bir kişi cennetteki evinden dışarıya çıkacak olursa, ondan daha aşağılarda bulunan kimselerin, kendisini o ışık ile tanıyacakları bir aydınlığı olur.

Vakıa 11

Onlar yakınlaştırılmış olanlardır.

Diyanet Vakfı
11, 12. İşte bunlar, naim cennetlerinde (Allaha) en yakın olanlardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte onlar yakınlaştırılmış olanlardır.

Vakıa 10

Öne geçenler, işte onlar öne geçmiş olanlardır.

Diyanet Vakfı
(Hayırda) önde olanlar,(ecirde de) öndedirler.

Kurtubi Tefsiri
es-Sabikûn’a gelince: Önde gidenlerdir.

“es-Sâbikûna gelince, önde gidenlerdir” âyeti ile ilgili olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “es-Sabikun kendilerine hak verildiğinde kabul edenler, kendilerinden istendiğinde bunu cömertçe verenler ve insanlar hakkında kendilerine hükmettikleri gibi hükmeden kimselerdir. ” Müsned, VI, 67, 69. Bu hadisi el-Mehdevî zikretmiştir.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazi: Bunlar peygamberlerdir demiştir. el-Hasen ve Katade; es-Sâbikûn (ileri geçenler) bütün ümmetler arasında öncelikle îman eden kimselerdir. Buna yakın bir açıklama İkrime’den de rivâyet edilmiştir. Muhammed b. Şîrîn: Bunlar her İki kıbleye doğru namaz kılmış olanlardır demiştir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Muhacir ve ensarın ileriye geçen ilk (önder)leri…” (et-Tevbe, 9/100) âyetidir.

Mücahid ve başkaları da: Bunlar herkesten önce cihada çıkan ve herkesten önce namaza giden kimselerdir, demişlerdir.

Ali (radıyallahü anh) da: Bunlar beş vakit namaza öncelikle koşanlardır, demiştir, ed-Dahhak cihada çıkmakta ellerini çabuk tutanlardır, demiştir, Said b. Cübeyr tevbeye ve iyilikler yapmaya ellerini çabuk tutanlardır, diye açıklamıştır. Yüce Allah da;

“Rabbinizden bir mağfirete… koşuşun.” (Al-i İmrân, 3/133) diye buyurmuş, bir başka yerde de onlardan:

“İşte bunlar hayırlarda yarışırlar. Onlar bu işlerde ellerini çabuk tutanlardır” (el-Mu’minûn, 23/61) âyeti ile de onlardan övgüyle sözetmektedir.

Bunların dört kesim oldukları da söylenmiştir. Mûsa ümmetinin öne geçeni bunlardan birisidir ki; bu kişi Fir’avun ailesinden îman eden Hazkiel’dir. Îsa ümmetinden öne geçen kişi ki, bu da Antakyalı Habibu’n-Neccar’dır. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetinden de öne geçmiş iki kişidir ki bunlar da Ebû Bekir ve Ömer’dirler. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır, el-Mâverdî de bunu nakletmiştir.

Şumayt b. el-Aclan da şöyle demiştir: İnsanlar üç türlüdür. Birisi daha küçük yaşta iken hayır işlemeye koyulur ve dünyadan ayrılıp gidinceye kadar bu halini devam ettirir. İşte bu Allah’a yakınlaştırılmış olan es-sâbık (öne geçen) kimsedir. Birisi ömrünün erken dönemlerinde günaha başlar, sonra uzunca bir gaflet dönemi geçirir, arkasından tevbe ile bu günahlardan döner ve böyle bir kimseye bu hali ile ölüm gelir. İşte bu da Ashabu’l-yemindendir. Bir başkası ömrünün ilk dönemlerinden itibaren günah işlemeye koyulur ölünceye kadar bu halini sürdürüp gider, böylesi ise Ashabu’ş-şimaldendir.

Bir başka açıklamaya göre bunlar iyi ve güzel (salah) olan şeylerden herhangi bir şeye öncelikle koşan herkestir.

Vakıa 9

Sol tarafın halkı! Ne bedbaht bir topluluktur sol tarafın halkı!

Diyanet Vakfı
Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!

Kurtubi Tefsiri
Ashabu’l-meş’eme, ne (yazık o) Ashabu’l-meş’emeye!

“Ve sizlerde üç sınıf olduğunuzda.” Nasıl ki eş eşe benziyorsa, herbir sınıf kendisinden olanlara benzeyecek şekilde üç sınıf olduğunuzda, demektir. Dahtı sonra yüce Allah onların kim olduklarını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Ashabu’l-meymene”,

“Ashabu’l-meş’eme” ve

“es-Sâbikûn”

Ashabu’l-meymene; cennete gitmek üzere sağ tarafa doğru götürülecek kimselerdir.

Ashabu’l-meş’eme ise cehenneme götürülmek üzere sol tarafa alınan kimselerdir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Meş’eme sol taraf demektir, “Şe’me” de böyledir. Mesela; “Filan kişi sol tarafa oturdu” denilir. Yine ” Ey filan, arkadaşlarını sol tarafa doğru al git” denilir. Araplar sol ele de derler. Sol yana ise derler. Aynı şekilde sağdan gelen şeye derler. Soldan gelen şeye ise derler.

İbn Abbâs ve es-Süddî şöyle demektedirler: Ashabu’l-meymene, Âdem’in soyundan gelecekler sulbünden çıkartıldığı vakil sağ tarafında olanlardır. Yüce Allah onlar için: Bunlar cennette olacaklardır ve hiçbir şeye aldırış etmiyorum diye buyurmuştur.

Zeyd b. Eslem de şöyle demiştir: Ashabu’l-meymene o gün Âdem’in sağ tarafından alınan kimselerdir. Ashabu’l-meş’eme ise Âdem’in sol yanından alınan kimselerdir.

Atâ ve Muhammed b. Ka’b da şöyle demişlerdir: Ashabu’l-meymene amel defterleri sağ tarafından verilecek olanlar, Ashabu’l-meş’eme ise amel defterleri sol tarafından verilecek olanlardır.

İbn Cüreyc de şöyle demiştir; Ashabu’l-meymene hasenat ehii, Ashabu’l-ıneş’eme ise seyyiâc ehlidir.

el-Hasen ve er-Rabî şöyle demişlerdir: Ashabu’l-meymene salih amelleri ile kendilerine uğurlu gelen kimseler, Ashabu’l-meş’eme, çirkin ve kötü amelleriyle kendilerine uğursuzluk getiren kimselerdir.

Müslim, Sahih’inde İsrâ ile İlgili Ebû Zerr’in rivâyet ettiği hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Dünya semasına yükseldiğimizde sağ tarafında birtakım karaltılar, sol tarafında da birtakım karaltılar bulunan bir adam ile karşılaştık. Bu adam sağ tarafına baktığı vakit gülüyor, sol tarafına baktığı vakit ağlıyordu. Salih peygamber ve salih evlada merhaba, dedi. Ben Ey Cebrâîl bu kimdir? diye sordum. O: Bu Âdem (aleyhisselâm)’dır. Şu sağ tarafındaki karaltılar ile sol tarafındaki karaltılar onun soyundan gelen oğullarının ruhlarıdır. Sağ tarafında bulunanlar cennetlikler, sol tarafında bulunan karaltılar ise cehennemliklerdir… ” Müslim. I, 149; Buhârî, I, 135, III, 1217, ayrıca 64. bkz. Müsned, V, 143- diye hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

el-Müberrîd dedi ki: Ashabu’l-meymene ileri geçen kimseler, Ashabu’l-meş’ema ise geri kalan kimselerdir. Araplar Beni yeminine (sağına) koy fakat şimaline (soluna) koyma, derler. Beni öne geçenlerden kıl, geriye kalanlardan kılma, demektir.

“Ashabu’l-meymene” ile

“Ashabu’l-meş’eme”nin tekrarlanması durumun önemine ve hayret edilecek bir hal olduğuna dikkat çekmek içindir. Yüce Allah’ın:

“Gerçekleşmesi muhakkak olan! Nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan?” (el-Hakka, 69/1-2) âyeti ile;

“şiddetlice çalan, nedir o şiddetlice çalan?” (el-Karia, 101/1-2) buyruklarına benzemektedir. Nitekim: Zeyd, Zeyd dediğin nedir? demeye benzer. Ayrıca Ummu Zerr (radıyallahü anha) hadisinde de şöyle denilmektedir: “Malik, sen Malik’in kim olduğunu biliyor musun?” Müslim, IV, 1899; Buhârî, V, 1989; İbn Hibbân, Sahih, XVI, 30; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübra, V, 355, 357; Taberânî, Kebir, XVIII, 170 Maksat ise Ashabu’l-meymenenin elde edecekleri sevabın, Ashabu’l-meş’emenin ise karşı karşıya kalacakları azâbın çok olacağını anlatmaktır.

“Ashabu” lâfzının mübteda olarak ref olduğu,

“ne ashabu’l-meymenedir!” anlamındaki âyetin da haberi olduğu söylenmiştir. Sanki;

“Ashabu’l-meymene” dediğin nedir? diye buyurulmuş gibidir. Onlar nasıl bir şeydir, demektir.

Buradaki

“Ne” lâfzının tekid ve anlamın şöyle olması da mümkündür: Kitapları (amel defterleri) sağ taraflarından verilecek olanlar, işte onlar ileriye geçecek ve mevkileri yüksek olacak olanlardır.

Vakıa 8

Sağ tarafın halkı! Ne büyük bir topluluktur sağ tarafın halkı!

Diyanet Vakfı
Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

Kurtubi Tefsiri
Ashabu’l-meymene, ne (mutlu o) Ashabu’l-meymeneye!

Âyetin tefsiri için bak:9

Vakıa 7

Siz üç sınıf olursunuz.

Diyanet Vakfı
Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,

Kurtubi Tefsiri
Ve sizler de üç sınıf olduğunuzda:

Âyetin tefsiri için bak:9

Vakıa 6

Toz gibi saçılmış olduklarında,

Diyanet Vakfı
Dağılıp toz duman haline geldiği,

Kurtubi Tefsiri
Dağılmış toz haline geldikleri zaman…

“Dağılmış toz haline gelecekleri zaman” âyeti hakkında Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir:

“Dağılmış toz” atların toynaklarından yükselip sonra da kaybolan toz zerrelerine denilir. Yüce Allah amellerini böyle kılmıştır. Mücahid; “Küçük pencerede toz zerrecikleri şeklinde görünen ışık’a denilir. Buna yakın bir açıklama İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre o şöyle açıklamıştır: Bu alev aldığı zaman ateşin etrafa saçtığı kıvılcımlardır. Bu kıvılcımlar yere düştü mü yok olup gider. Atiyye de böyle açıklamıştır. Daha önce el-Furkan Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“İşledikleri amellerinin önüne geçip onu havaya saçılmış toz zerreleri yaparız” (el-Furkan, 25/23) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

“Dağılmış” anlamı verilen; lâfzı genel olarak üç noktalı “se” ile okunmuştur. Darmadağın olmuş demektir. Yüce Allah’ın:

“Orada her canlıdan etrafa dağıttı.” (Lukman, 31/10) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır ki; dağıttı ve yaydı, demektir.

Mesrûk, Nehâî ve Ebû Hayve ise iki noktalı “te” ile diye okumuşlardır ki, bu da kesilmiş demek olup, onların (Arapların) “Allah onu koparsın” şeklindeki tabirlerinden alınmıştır: “ki Kestirip atmak, bir şeyi kesinlikle bir şekle bağlamak” mastarı da buradan gelmektedir.

Vakıa 5

Dağlar darmadağın edilip un ufak olduğunda,

Diyanet Vakfı
Dağlar parçalandığı,

Kurtubi Tefsiri
Dağlar parça parça ufalandığı zaman,

“Dağlar parça parça ufalandığı” İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre darmadağın edildiği zaman demektir. Mücahid de: Tıpkı unun yağa bulanması gibi olacaktır. “Sevik ya da yağa yahut zeytinyağına bulanan un” demektir. Sonra bu haliyle yenilir, fakat pişirilmez. Bazan azık olarak da beraber gotürülebilir. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Ekmek pişirmeyiniz, bunun yerine unu yağa karıştırınız,

Ve hiçbir yerde uzun süre kalmayınız.”

Ebû Ubeyde’nin naklettiğine göre bu sözü söyleyen kişi Gatafanlılardan bir hırsız imiş. O ekmeği pişirmek istemiş, fakal buna vaktinin yetişmeyeceğinden korktuğundan hamur olarak yiyivermiştir.

Yani onlar (dağlar) birbirine karışmış olacak ve bir miktar suya karıştırılmış un gibi olacaktır. Bu da şu demektir: Dağlar toprak olacak ve birbirine karışacaklardır. el-Hasen: Dağlar kökünden koparılıp yak olup gidecektir demiştir. Bunun benzeri de yüce Allah’ın;

“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça dağıtacak” (Ta-Ha, 20/105) âyetidir.

Atiyye: Kum ve toprak gibi serilmiş olacaklardır, diye açıklamıştır.

“sürmek” anlamında olduğu söylenmiştir. Yani dağlar sürülecektir. Ebû Zeyd dedi ki: Bu lâfız sürmek anlamındadır. “Develeri önüme katıp sürdüm, sürerim” demektir,

Ebû Ubeyd dedi ki “Develeri önüme katıp sürdüm” şeklinde iki ayrı söyleyiş olup develer bir işten alıkonulmak maksadıyla onlara “Bes bes yahut bis bis” demeyi anlatır. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır:

“Medine’den, Yemen’e, Şam’a ve Irak’a bir topluluk çıkıp dağılacaklardır. Fakat eğer onlar bilseler Medine onlar için daha hayırlıdır. ” Buhârî, II, 663; Müslim, II, 1008,1009; İbn Hibbân, Safıih, XV, 63; Muvattâ, II, »97; Müsned; V, 220. Bir diğer hadiste de bu anlamda kullanılmıştır: “Yemenliler çoluk çocuklarını önlerine katıp sürenler olarak size geldiler.”

Araplar; derler. Ebû Zeyd bu iki lâfzın ilk harflerini kesreli olarak rivâyet etmiştir. “Sen onu hissettiğin ve yolda giderken onun yanına vardığın yerden onu getir” demektir.

Mücahid: Dağlar bir çeşit akacaktır. İkrime: Bir çeşit yıkılacaktır. Muhammed b. Ka’b: Bir çeşit sürüleceklerdir, diye açıklamıştır. el-Ağleb, el-İclî’nin şu sözleri de bu türdendir Arapça baskıyı hazırlayanların notuna göre; nüshada bir hoşluk bulunduğundan el-İdi’ye ait olduğu belirtilen şahit bulunmadığı gibi, ayrıca tesbit edilmesi imkanı da olmamıştır

el-Hasen de: Paramparça edildiklerinde, diye açıklamıştır. Anlamlar birbirlerine yakındır.

Vakıa 4

Yer şiddetle sarsıldığında,

Diyanet Vakfı
Yer şiddetle sarsıldığı,

Kurtubi Tefsiri
Yeryüzü şiddetle sarsıldığı zaman,

“Yeryüzü şiddetle sarsılacağı zaman” Mücahid ve başkalarından nakledildiğine göre sarsıldığı ve hareket ettirildiği zaman demektir, “Onu sarstı, sarsar” hareket ettirdi, sarsıntıya uğrattı demektir. “Hörgücü büyük dişi deve” demektir.

Hadiste de: “Dalgalandığı vakit deniz yolculuğuna çıkan bir kimsenin himayesi olmaz. ” Müsned, V, 79 (çok az lafzî farkla) Ma’mer b. Raşid, et-Câmi’, XI, 306 denilmektedir ki, dalgaları hareket halinde olduğu vakit anlamındadır.

el-Kelbî dedi ki: Çünkü yüce Allah yere vahyedeceğinde o da yüce Allah’tan korktuğundan ötürü alabildiğine sarsılacaktır.

Müfessirler de şöyle demişlerdir: Beşikteki çocuk nasıl sallanıyorsa, yer de Öylece sallanacak. Öyle ki, üzerindeki bütün binalar yıkılacak, üzerinde dağ ve daha başka her ne varsa hepsi kırılıp dökülecek.

İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre: “Sesi duyulacak şekilde şiddetli hareket” demektir.

“Zaman” lâfzının îrabtaki mahalli ise “gerçekleştiği zaman” lâfzından bedel olarak nasbdır. Bununla birlikte;

“o azaltıcıdır, yükselticidir” anlamındaki âyet ile nasbedilmesi de mümkündür. Yani yeryüzü sarsılacağı vakit, dağlarda parçalanacağında (kıyâmet) alçaltır ve yükseltir. Çünkü o zaman yüksek olan şey alçalacak, alçak olan şey de yükselecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yeryüzü iyice sarsılacağı vakit o vakıa gerçekleşecektir, demektir. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc ve el-Cürcânî yapmıştır.

Âyetin;

“Yeryüzü şiddetle sarsılacağı zaman”ı hatırla, anlamında olduğu “Sarsıntı” lâfzının ise mastar (mef’ûl-i mutlak) olduğu da söylenmistir. Bu ise bu sarsıntının tekrarlanacağının delilidir.

Vakıa 3

Alçaltıcı, yükseltici bir olaydır.

Diyanet Vakfı
O, alçaltıcı, yükselticidir.

Kurtubi Tefsiri
O alçaltıcıdır, yükselticidir.

“O alçaltıcıdır, yükselticidir” âyeti hakkında İkrime, Mukatıl ve es-Süddî şöyle demişlerdir: O sesi alçaltmış ve böylelikle yakında olana işittirmiş, uzakta olan için de sesini yükseltmiştir. Bu da yakında olanı da, uzakta olanı da işittirmiştir demektir,

es-Süddî şöyle demektedir: O kıyâmet, büyüklük taslayanları alçaltmış, mustazaf olanları yükseltmiş olacaktır.

Katade de şöyle açıklamıştır: O birtakım toplumları Allah’ın azabında alca İtmiş, birtakım toplumları da Allah’a itaatte yükseltmiştir.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Allah’ın düşmanlarını ateşte alçaltmış, Allah’ın dostlarını da cennette yükseltmiş olacaktır.

Muhammed b. Ka’b da şöyle demiştir: Kıyâmet dünyada iken yükseklerde olan birtakım toplumları alçaltacak, dünyada iken aşağı görülen birtakım toplumları da yükseltecektir.

Atâ da şöyle demiştir: Adalet ile birtakım toplumları alçaltacak, ilâhî lûtufla başkalarını yükseltecektir.

Alçaltmak ve yükseltmek Araplarca hem mekân, hem de konum hakkında hem İzzet, hem de alçaklık hallerinde kullanılır. Şanı yüce Allah da kıyâmete alçaltmayı ve yükseltmeyi, fiili mekâna ve zamana ve onların dışında kalıp fiili bizzat gerçekîeşu’rmeyen kimselere izafe etmek şeklinde Arapların adeti üzere anlamı genişleterek ve mecaz yoluyla nisbet etmiş bulunmaktadır. Mesela, Araplar “Uyuyan bir gece, oruçlu bir gündüz (yani uyku ile geçirilen bir gece ve oruç tutulan bir gündüz)” derler. Kur’ân-ı Kerîm’de de:

“Hayır, gecenin ve gündüzün hilekârlıkları (sizin yaptığınız hilekârlıklar)” (Sebe, 34/33) diye buyurmaktadır. Gerçekte ise yükseltip alçaltan yalnızca yüce Allah’tır. O dostlarını en yüksek mevkilere yükseltmiş, düşmanlarını da en aşağı derecelere alçaltmış olacaktır.

el-Hasen ve Îsa es-Sakafî nasb ile: “Alçaltıcı ve yükseltici olarak” diye okumuş; diğerleri ise mübtedâ takdiri ile ref ile okumuşlardır. Nasb ile okuyanlar; hal olarak böylece okumuşlardır. el-Ferrâ’ya göre ise; bu bir fiil takdirine göre böyle okunur.

“O vakıa gerçekleştiği zaman onun gerçekleşmesini yalanlayacak yoktur.” O

“alçaltıcı ve yükseltici olarak” vukua gelecektir anlamındadır.

Kıyâmetin gerçekleşeceğinde ve onun birtakım toplumları yükseltip, diğerlerini de -açıkladığımız üzere- alçaltacağında hiçbir şüphe yoktur.

Vakıa 2

Onun meydana gelişi yalanlanacak bir şey değildir.

Diyanet Vakfı
Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;

Kurtubi Tefsiri
Onun gerçekleşmesini yalanlayacak yoktur.

“Onun gerçekleşmesini yalanlayacak yoktur.” Buradaki

“Yalanlayacak” âyeti “yalan” anlamında bir mastardır. Çünkü Araplar bazan fail ve mef’ûl veznindeki kelimeleri mastar yerine kullanırlar. Yüce Allah’ın:

“Orada boş söz işitmezler” (el-Ğâşiye, 88/11) âyetine benzer. Burada da “boş söz” anlamındaki kelime, ism-i fail olmakla birlikte mastarı anlamındadır ve “orada onun bir yalanı işitilmez” demektir. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. Halkın: ifadesini”Allah’a sığınırım” anlamında kullanması ve; ifadesinin; “Ayağa kalk!” anlamında kullanılması da bu türdendir.

Arap kadınlardan birisi küçük oğlunu oynatırken şunları söylemiştir:

“Ayağa kalk ayağa kalk,

Sen uyuyan bir kula denk geldin.”

Buradaki;

“Yalanlayacak” ifadesinin sıfat olduğu, mevsûfun hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Onun gerçekleşmesi ile ilgili yalan bir durum yahut yalan söyleyen bir kimse yoktur, demektir. Bu da onun gerçekleşeceğini haber veren herkes doğru söylüyor, anlamına gelir.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Onun gerçekleşmesini yalanlayacak yoktur.” Kimse onu geri çeviremez, demektir. el-Hasen ve Katade’nin görüşleri de buna yakındır. es-Sevrî de şöyle demektedir; Onun gerçekleşmesini hiç kimse yalanlamaz. Yine el-Kisâî şöyle demiştir: Onun yalanlanması sözkonusu değildir. Yani hiçbir kimsenin onu yalanlamaması gerekir.

Onun gerçekleşmesi ciddidir, bunda herhangi bir şaka ya da eğlence sözkonusu değildir, diye de açıklanmıştır.

Vakıa 1

Vâkıa gerçekleştiğinde,

Diyanet Vakfı
Kıyamet koptuğu zaman,

Kurtubi Tefsiri
O vakıa gerçekleştiği zaman,

“O vakıa gerçekleştiği” yani kıyâmet koptuğu

“zaman.” Maksat Sûr’a son defa üfürülmesidir. Ona

“vakıa” denilmesinin sebebi, yakın bir zamanda gerçekleşeceğinden dolayıdır. Orada zorlu pekçok olayın gerçekleşeceğinden dolayı bu İsmin verildiği de söylenmiştir.

Âyette hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani o vakıanın gerçekleşeceği zamanı hatırlayınız. el-Cürcani dedi ki:

“Zaman” sıla (zaid)dir. Vakıa gerçekleşecektir, demektir. Yüce Allah’ın:

“O saat yaklaştı” (el-Kamer, 54/1) âyeti ile;

“Allah’ın emri geldi” (en-Nahl, 16/1) buyrukları gibidir. Yine bu âyet: Oruç geldi yariı zamanı yaklaştı, demeye benzer. Birinci görüşe göre ise “Zaman” vakit bildirmek içindir, cevabi da yüce Allah’ın:

“Ashabu’l-meymene ne ashabu’l-meymenedir” (8, âyet) âyetidir,

Rahman 78

Celâl ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir.

Diyanet Vakfı
Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Celal ve ikram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir!

“Celal ve İkram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir!” âyetindeki:

“Ne yücedir!” âyeti “bereket” kökünden “tefâate” vezninde bir kelime olup, daha önce buna dair açıklamalar (el-Furkan, 25/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Celâl” azamet “sahibi” demektir.

“İkram” âyetine dair açıklamalar ise daha önceden (er-Rahmân, 55/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Âmir “celâl… sahibi” anlamındaki âyeti “vav” ile: “diye “ismi” anlamındaki kelimenin sıfatı olarak okumuştur. Bu ise isminmüsemmaile aynı şey olduğu görüşünü pekiştiren bir kıraattir. Diğerleri ise; ” Celâl… sahibi” diye okuyarak bunu

“Rabbi” lâfzının sıfatı yapmışlardır.

Bununla bu sûrenin kendisi ile başladığı ismi kastediyor gibidir. Çünkü yüce Allah “er-Rahmân” diyerek bu isimle sûreye başlamış, sonra insanlarla cinlerin yaratılışını, göklerin ve yerin yaratılışını ve sanatını sözkonusu etmiş

“her gün bir işte olduğunu” (29. âyet) belirtip, yarattıklarını idaresini zikretmiştir. Daha sonra kıymet gününden ve dehşetlerinden sözetmekte, cehennem ateşinden sözettikten sonra da cennetlerin nitelikleri ile bu açıklamalarını sona erdirmektedir. Nihayet sûrenin sonunda “celal ve İkram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir!” diye buyurmaktadır. Yani işte bu sûreye kendisi ile başlanılan bu isim ne yücedir demektir,

Bununla yüce Allah muhataplara şunu öğretiyor gibidir: Bütün bunlar size rahmetim ile verilmiştir. Rahmetim ile Ben sizi yarattım, sizin için göğü, yeri, diğer yaratıkları, mahlukları, cenneti ve cehennemi yarattım. Bütün bunlar sizin İçin Rahmân ismimin bir tecellisidir. Böylelikle yüce Allah kendi ismini övmekte, sonra da “celal ve İkram sahibi” diye buyurmaktadır. Yani O, zatı itibariyle celâl, fiilleri itibariyle kerimdir.

Kıraat âlimleri sûrenin baş tarafında (27. âyette) “Vech”‘ın sıfatı olarak “celal sahibi; zu’l-cekü” diye okunacağında ihtilâf etmemişlerdir. Bu, bununla yüce Allah’ın kendisine bakacakları vakit, mü’minlerin karşılarında görecekleri Allah’ın Vechinin kastedildiğinin delilidir. Böylelikle onlar güzel mükâfat, güzel karşılayış ve güzel bağıştan dolayı sevineceklerdir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rahman 77

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Yeşil yastıklara… yaslanarak” âyetinde geçen:

“Yastıklar” uyumak üzere yatağın (ya da döşemenin) üzerine atılan bir örtü demektir. İbn Abbâs dedi ki: Bu, döşemenin ve yaygının artan (sarkan) kısımlarıdır. Yine ondan nakledildiğine göre bunlar artan kısımları üzerine yaslandıkları örtülerdir. Katade de böyle demiştir.

el-Hasen ve el-Kurazî, bunlar yaygılar demektir; İbn Uyeyne de: Bunlar oturmak üzere verdeki yastıklardır; diye açıklamışlardır, İbn Keysan İse, bunlar yüz yastıklarıdır demiştir. el-Hasen de böyle açıklamıştır. Ebû Ubeyde: Bunlar örtünün kenarı demektir.

el-Leys de: Bunlar yere serilen bir çeşit yeşil örtüdür, demiştir. Yüksek döşekler oldukları da söylenmiştir. Enlice herbir örtüye Araplarca: denildiği de söylenmiştir. İbn Mukbil şöyle demiştir:

“Biz (hasımların topraklarına) öyle inenleriz ki ayaklarımız çiğner geçer,

(Kadınların) çeşitli örtüleri ile genişçe örtülerin yere düşenlerini.”

Bunlar birbirlerine yakın görüşlerdir.

es-Sıhah’ta. şöyle denilmektedir: “Yatak ve döşek örtüleri yapmakta kullanılan yeşil kumaşlaradır. Bunun tekili; …diye gelir,

Said b. Cübeyr ile yine İbn Abbâs: Bu cennet bahçeleri, demektir demişlerdir. Bu kelimenin türemesi: Yükseldi, yükselir” fiilindendir. Kuşun havada kanatlarını hareket ettirmesine (çırpmasına); denilmesi de buradan gelmektedir. Bundan dolayı erkek deve kuşuna “refref” dedikleri de olur. Çünkü o önce kanatlarını çırpar, sonra koşar. “Kuş üzerine konmak maksadıyla belli bir şeyin etrafında kanat çırptı” demektir. Çadırların kıvrımlarına, gömleğin yan taraflarına ve ondan sarkan bölümlere de böyle denilir. Tekili: …diye gelir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatı ile ilgili haberde de şöyle denilmektedir: Üzerindeki örtüyü (refref i) kaldırdı, hışırtısı olan bir yaprakmış gibi yüzünü gördük. Kıldan olan çadırın kenarını kaldırdı demek isteniyor.

Bir görüşe göre bu kelimenin aslı, parlak ve taze bitki halini anlatmak için kullanılan: Bitki taze ve parlak oldu, olur” ifadesidir. Bu açıklamayı es-Sa’lebî nakletmiştir.

el-Kutebî de şöyle demektedir: Nimetten ve tazelikten ötürü suyu çokça olan ve âdeta neredeyse sallanacak hale gelen herbir şeyin bu halini anlatmak için denilir. Bu açıklamayı da el-Herevî nakletmektedir.

Refref in sahibi üzerine bindiği takdirde kanat çırparak onu tıpkı bir salıncak gibi sağa ve sola, yukarıya ve aşağıya hareket ettiren ve böylelikle eşi ile birlikte kendisiyle zevk alıp neşelendiği bir araç olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı et-Tirmizî el-Hakîm, Nevadiru’l-Usûl adlı eserinde zikretmiş olup, biz de bunu et-Tezkire adlı eserimizde kaydettik.

et-Tirmizi (el-Hakim) şöyle demiştir: O halde refref (yeşil yastıklar) daha önce sözü geçen döşemelerden daha üstündür. Bundan önceki iki cennette yüce Allah bu döşemeleri sözkonusu ederek:

“Astarları kalın ipekten döşemelere yaslanmışlar olarak” (54. âyet) diye buyurmuş, burada İse: “Yeşil yastıklara yaslananlar olarak” diye buyurmuştur. Refref öyle bir şeydir ki, Allah dostu onun üstüne kuruldu mu onu uçurur, yani tıpkı salıncak gibi istediği tarafa şu tarafa, bu tarafa uçurur. Bunun aslı da yüce Allah’ın huzurunda refref etmekten gelir. Miraç hadisinde bize rivâyet olunduğuna göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sidre-i Müntehâ’ya ulaştığında ona refref gelip, Hz. Peygamberi Cibril’in elinden aldı ve onu Arş’ın dayanağına kadar uçurdu. Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Beni yukarı aşağı uçurdu gitti ve nihayet beni Rabbimin huzurunda durdurdu.” Daha sonra ayrılma zamanı gelince, yine onu alıp yükselterek, alçaltarak uçurdu ve sonunda Cebrâîl’e (Allah’ın salat ve selamlan üzerine olsun) teslim etti. Cebrâîl o sırada ağlıyor ve yüksek sesle hamdediyordu. Refref yüce Allah’ın huzurundaki hizmetçilerden birisidir. Yakınlık ve yakınlaşmak konumunda özel işlerle görevlidir. Tıpkı Burak’ın peygamberlerin bindiği ve bu iş için o yerde özel olarak görevli olan bir binek olması gibi. Yüce Allah’ın şu yakınlaştırılmış iki cennet ehline müsahhar kıldığı bu refref onların yaslandıkları yer ve onların döşekleridir. Allah’ın dostunu o nehirlerin kıyılarına aktıkları yerlere, dilediği yere, iyi ve güzel eşlerinin çadırlarına alır, götürür.

Daha sonra yüce Allah:

“Ve güzel döşemeler” diye buyurmaktadır. Sözü edilen: “Serilen nakışlı örtüler”dir. Nakışların yaratıcısı olan yüce Allah onların güzel olduklarını söylemektedir. O halde bu örtülerin kendileri hakkında ne düşünülebilir?

Osman (radıyallahü anh), el-Cahderî, el-Hasen ve başkaları “yastıklar” anlamındaki lâfzı şeklinde munsarıf olmayan bir çoğul olarak okumuşlardır. Aynı şekilde “döşemeler” anlamındaki âyeti da diye çoğul okumuşlardır ki; birincisi ‘in, ikincisi; çoğuludur.

” Yastık” lâfzı çoğul için kullanılan bir isimdir. ” Döşeme” ise çoğula delalet eden ve ( yli)’e mensub olan bir isimdir.

Bir başka açıklamaya göre bunların tekilleri; şeklinde gelir. birincisinin, ikincisinin çoğulunun çoğuludur.

el-Ferrâ’nın dediğine göre: “Kalın yaygılar” demektir. İbn Abbâs ve başkalarından gelen rivâyete göre ise bunlar oturmaya mahsus yastıklardır. el-Hasen yerdeki sergiler ve yaygılardır derken, Mücahid kalın ipektir demiştir. el-Kutebî de şöyle demiştir; Araplara göre işlemeli herbir örtüye; denilir, Ebû Ubeyd dedi ki; Bu isim, işlemenin yapıldığı bir yere mensubtur. İyice ve sağlamca dokunmuş herbir işleme de ona nisbet edilir. Şair Zu’r-Rimme söyle demiştir;

“Sanki el-Ruf bahçelerine giydirmiş gibi

Abkar işlemelerinden örtüler ve perdelerle yaygılarla süslemiş gibi.”

Denildiğine göre “Abkar” Yemen taraflarında bir kasaba olup, orada nakışlı, işlemeli yaygılar dokunur.

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Bu hususta asıl olan, “abkar” denilen yerin cinlerin kaldığı bir kasaba olup üstün ve değerli olan herşey oraya nisbet edilir.

el-Halil dedi ki: Üstün nefis, değerli ve kıymetli erkekler, kadınlar ve başka türden olan herşey Araplarca “abkarî” diye adlandırılır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ömer (radıyallahü anh) hakkında söylediği: “İnsanlar arasında onun kuyudan su çektiği gibi çeken üstün, dahi birisini görmedim” Buhârî, III, 1329, 1340, 1345, VI, 2575, 2718; Müslim, IV. 1862; Tirmizi, IV, 541; Müsned. II. 39. 99, 104, 107, 450. âyetinde de bu kökten gelen lâfız kullanılmış bulunmaktadır.

Ebû Amr b. el-Alâ’ya, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Onun çektiği gibi su çeken üstün ve dahi birisini görmedim” sözü hakkında kendisine soru sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: (Bu lâfız) bir kavmin başkanı ve onların üstün ve değerlileri demektir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Üzerlerinde abkarî cinleri bulunan atlarla ki

Bir gün (istediklerine) nail olmaya ve üstünlük sağlamaya lâyıktırlar.”

el-Cevherî dedi ki: “el-abkarî” Arapların cin topraklarından olduğunu iddia ettikleri bir yerin adıdır. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Olgun yaşlılar ve gençler ki, abkar cinleri gibidirler.”

Daha sonra mahareti, güzel sanatı ve gücüne hayran kaldıkları herbir şeyi bu lâfza nisbet ederek “abkarî” diye kullandılar. Bu ise hem tekil, hem olarak kullanılır. Hadîs-i şerîfte de O abkarî (seccade) üzerinde secde ederdi.” Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübra, 11, 436. denilmektedir. İşte bu da boyaların ve nakışların bulunduğu bu bildiğimiz yaygılardır. Öyle ki Araplar abkarî bir zulüm” tabirini kullanmış ve güçlü bir kimseye de: “Bu bir kavmin abkarîsidir” demişlerdir. Hadîs-i şerîfte de: “Ben onun kuyuda su çektiği gibi su çeken bir abkari (güçlü, kuvvetli, dahi) bir kimse görmedim.” denilmiştir.

Daha sonra yüce Allah onların örflerinden bildikleri şekilde onlara hitab ederek: “Ve güzel döşemelere” diye buyurmaktadır. Bazıları lâfzını diye okumuşlarsa da bu hatadır, çünkü mensub isim nisbeti olduğu gibi bırakılarak çoğul yapılmaz. Kutrub ise şöyle demiştir: Bu mensub bir isim değildir. ” Koltuk ve koltuklar” ile Buht devesi ve buht develeri” kelimelerine benzer.

Ebû Bekr’in rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yeşil yastıklara ve güzel döşemelere yaslanarak” âyetini; diye okumuştur. Bunu da es-Sa’lebî zikretmiştir, ” Yeşil” lâfzındaki “dat” harfinin ötreli kullanılması ise çok azdır.

Rahman 76

Yeşil yastıklara ve güzel işlemeli halılara yaslanırlar.

Diyanet Vakfı
Yeşil yastıklara ve harikulade güzel döşemelere yaslanırlar.

Kurtubi Tefsiri
Yeşil yastıklara ve güzel döşemelere yaslanarak (dinlenirler.)

Âyetin tefsiri için bak:77

Rahman 75

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Bunlara… ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin.” Daha önceden geçtiği üzere kimse onlara el değmemiştir.

“Onlara… ne dokunmuştur” âyeti genel olarak “mim” harfi kesreli olarak okunmuştur. Ancak Ebû Hayve, eşŞâmî, Talha b. Mûsarrif, el-A’rec ve el-Kisâî’den naklen eş-Şirazl her iki yerde de “mim” harfini ötreli okumuşlardır. el-Kisâî ise bunlardan birisini kesreli, diğerini ötreli okur ve bu hususta okuyanı muhayyer kabul ederdi. Birincisini ötreli okursa, ikincisini kesreli; birincisini kesreli okursa, ikincisini ötreli okurdu. Bu aynı zamanda Ebû İshak es-Sebî’nin de kıraatidir. Ebû İshak dedi ki: Ben Ali’nin taraftarları arkasında namaz kılıyordum, onlar da “mim” harfini ötreli okuyorlardı. Abdullah’ın arkadaşları arkasında namaz kılıyordum, onlar da kesreli okuyorlardı. Böylece el-Kisâî her iki rivâyet ile de amel etmiş olmaktadır. Bunların her ikisi de iki ayrı söyleyiştir, diye de,diye de söylenir. Tıpkı; fiilleri gibi. Ötreli okuyan her iki şiveyi birarada kullanmış olmak için ötreli okumuş, kesreli okuyan da genel olarak yaygın görülen kıraat o olduğundan dolayı böyle okumuştur.

Yüce Allah’ın:

“Bunlara… ne bir insan dokunmuştur” âyetini tekrarlaması çadırlarda örtülerle gizlenmiş hurilerin de tıpkı gözlerini sadece eşlerine hasretmiş huriler gibi olduklarını beyan etmek içindir. Onlar bu şekilde gözlerini yalnızca eşlerine hasredecek olurlarsa, çadırlar da onlar için bu şekilde olacaktır, demektir.

Rahman 74

Onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.

Diyanet Vakfı
Bunlara onlardan önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Bunlara onlardan önce ne bir İnsan dokunmuştur, ne de bir cin.

Âyetin tefsiri için bak:75

Rahman 73

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Çadırlar İçinde örtülerle gizlenmiş huriler vardır” âyetindeki:

“Huriler” lâfzı, çoğuludur. Bu ise gözünün beyazı oldukça beyaz, siyahı da oldukça siyah olan kadın demektir. Bu açıklamalar daha önceden (es-Sâffât, 37/48-49. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Çadırlar içinde örtülerle gizlenmiş” orada alıkonulmuş ve saklanmış

“huriler vardır.” Yani bu huriler yollarda gezip dolaşan kadınlardan değildir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır,

Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Oradaki bir çadır içi boşaltılmış incidir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Ayrıca İbn Abbâs şöyle demiştir: O çadır, altından doıtbin kapı kanadı bulunan ve bir fersah eninde, bir fersah boyunda bir çadırdır.

et-Tirmizî el-Hakîm Ebû Abdullah yüce Allah’ın:

“Çadırlar içinde örtülerle gizlenmiş huriler vardır” âyeti hakkında şunları söylemektedir: Bize ulaşan rivâyete göre Arg’tan bir bulut yağmur yağdırdı. Huriler rahmet damlacıklarından yaratıldı. Sonra bunların herbirisi üzerine nehirler kıyısında birer çadır kuruldu. Herbir çadırın genişliği kırk mildir ve kapısı yoktur. Allah’ın dostu cennete gireceği vakit çadıra bir kapı açılır. Böylece Allah’ın dostu olan kişi meleklerden ve hizmetçilerden yaratıkların gözlerinin hurilere değmediğini ve yaratılmışların gözlerinden uzak gizli ve saklı olduğunu bilmiş olacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Önceki iki cennet hakkında da:

“Gözlerini yanlız eşlerine dikmiş huriler vardır.” (56. âyet) diye buyurmuştur. Bunların gözlerini yanlızca eşlerine diktikleri sözkonusu edilmekle birlikte, örtülerle gizlenmiş olduklarından sözetmemektedir. Böylece bu, örtülerle gizlenmiş olanların diğerlerinden daha yüce ve üstün olduklarını ortaya koymaktadır.

Mücahid dedi ki:

“Örtülerle gizlenmiş huriler” yani bunlar kendilerini sadece eşlerine vermiş huriler olup onların yerine başkalarını istemezler.

es-Sıhah’la şöyle denilmektedir: “O şeyi hapsettim, alıkoydum, hapsediyorum, alıkoyuyorum” denilir. -Camide hafızların ve cüz okuyucularının kaldıkları yere- “cami maksurası” denilmesi de buradan gelmektedir. “O şeyi şuna hasrettim” ifadesi de onu aşıp, başkasına ulaşmamak halinde kullanılır. “Dışarı çıkmasına İzin verilmeyen ve evde kalan kadın” demektir. Şair Küseyyir de şöyle demiştir:

“Sen bana kasîre’ olan herkesi sevdirdin;

Yani evden dışarı çıkmayan; kelime aynı zamanda kısa boylu anlamına da gelir

Kasire olanlar ise bunu bilmiyor.

Ben çadırlardaki kasîraları (dışarı çıkmayanları) kastettim; hiçbir zaman,

Kadınların en kötüleri olan kısa boylu ve kısa adımlıları kastetmedim.”

el-Ferrâ’ ilk mısranın son kelimesini:diye zikretmiştir. Bunu da İbnu’s-Sikkît zikretmektedir.

Enes rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İsrâya götürüldüğüm gece cennette her iki kenarı mercandan çadırlar bulunan bir ırmağın yanından geçtim. Oradan bana: Ey Allah’ın Rasûlü selam sana, diye seslenildi. Ben; Ey Cebrâîl bunlar kimdir? diye sordum, o da şöyle dedi; Bunlar Rabblerinden sana selam vermek üzere izin istemiş huru’l ‘îynden bazı kızlardır. Yüce Allah onlara izin verdi ve onlar da şöyle dedi: Biz ebedi kalanlarız, ebediyyen ölmeyiz. Biz nimet içerisinde olanlarız, ebediyyen sefalet çekmeyiz. Biz hoşnut olanlarız, ebediyyen kızmayız. Şerefli kocaların eşleriyiz.” Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem);

“Çadırlar içinde, örtülerle gizlenmiş huriler vardır” âyetini okudu. Müsned, I, 156 ve Tirmizî, IV, 696, İsrâ’dan ve bu husustaki karşılıklı konuşmalardan söz etmeden, Ali (radıyallahü anh)’dan gelen bir rivâyet olarak kaydetmektedirler. Ayrıca Tirmizî, şunu da eklemektedir: Bu hususta Ebû Hüreyre, Ebû Said ve Enes’ten de rivâyet gelmiştir Onlar korumak ve onlara ikram olmak üzere alıkonulmuş hurilerdir, demektir.

Eşhelli Yezid kızı Esma’dan rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, biz kadınlar hacca gidemiyor, evden dışarı çıkamıyoruz. Evlerinizde oturuyor, çocuklarınızı taşıyoruz. Ecirde size ortak mıyız? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şayet kocalarınızla güzelce geçinir, onları hoşnut edecek şeyleri yerine getirirseniz evet.” Beyhaki, Şuabu’l-Îman, VI 421

Rahman 72

Çadırlarda korunmuş huriler vardır.

Diyanet Vakfı
Otağlar içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Çadırlar içinde örtülerle gizlenmiş huriler vardır.

Âyetin tefsiri için bak:73

Rahman 71

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Yüce Allah:

“İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlüler vardır” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Güzel Huylu Huriler:

Yüce Allah’ın:

“İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlüler vardır” âyetinde kadınları kastetmektedir.

” Güzel huylular” lâfzının tekili:şeklinde olup, hayırlı kadınlar anlamındadır. Bunun: ” Çokça hayırlı kadınlar” anlamında olup sonradan şeddesinin hafifletildiği de söylenmiştir. “Kolay” ile “Yumuşak” kelimeleri gibi.

İbnu’l-Mubarek dedi ki: Bize el-Evzaî, Hassan b. Atiyye’den anlattı. O Said b. Âmir’den şöyle dediğini nakletti: Eğer “güzel huylu, güzel yüzlüler”den bir tanesi semadan görünecek olursa, semayı aydınlatır. Yüzünün aydınlığı güneşin ve ayın parlaklığını örter. Bu güzel huylulardan birisinin başındaki Örtü dünyadan ve dünyadaki herşeyden daha hayırlıdır.

“Güzel yüzlü” yaratılışları güzel anlamındadır. Yüce Allah:

“Güzel yüzlü” dediğine göre onların güzelliklerini kim anlatabilir?

Ez-Zührî ve Katade dedi ki:

“Güzel huylular” onların huy ve ahlâklarını

“güzel yüzlüler” de yüzlerinin güzelliklerini ifade etmektedir. Bu açıklama Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Ummu Seleme yoluyla gelen bir hadiste de rivâyet edilmiştir Taberânî, Evsat, III, 27H; Kebir, XXIII, 368; Deylemi, Firdevs, III, 154; Münziri, Terğıb, IV, 299.

Ebû Salih dedi ki: Çünkü onlar el değmemiş bakirelerdir.

Katade, İbn es-Semeykâ, Ebû Recâ et-Utaridî ve Bekr b. Habîb es-Sehmî aslına uygun olarak şeddeli bir şekilde: “Güzel huylular” diye okumuşlardır.

Bir açıklamaya göre: ” Güzel huylular” Hayr”ın çoğulu olup hayırlı hanımlar anlamındadır. Seçkin hanımlar anlamına geldiği de söylenmiştir.

et-Tirmizî (el-Hakim) de şöyle demiştir: O halde: ” Güzel huylular” yüce Allah’ın seçtiği ve kendi seçimi ile eşsiz bir şekilde yarattığı kadınlar demektir. Çünkü Allah’ın seçmesi insanların seçmesine benzemez. Daha sonra da “güzel yüzlüler” diye buyurmakta ve onları güzellikle nitelendirmektedir. O güzel yaratıcı herhangi bir şeyi “güzel olmakla” nitelendirecek olursa, artık onu var git sen düşün. Daha önce sözkonusu edilen iki cennette bulunanları da

“gözlerini yanlız eşlerine dikmişler” (56. âyet) diye ve

“onlar sanki yakut ve mercandır” (58. âyet) diye nitelendirmiştir. Şimdi Allah tarafından seçilmiş olan hayırlı (güzel huylu) huri ile gözlerini yanlızca eşine dikmişler arasındaki büyük farka bir bak. Hadiste de şöyle denilmiştir: “Hur-u ‘îyn” birbirleriyle elele tutuşur ve mahlukatın daha güzelini asla duymadığı, bizim de benzerini asla duymadığımız güzel seslerle şarkı söylerler (ve derler ki): “Biz hoşnut olanlarız, asla kızıp öfkelenmeyiz. Biz (evlerinde) kalanlarız, asla göçüp gitmeyiz. Biz ebedî olanlarız, asla ölmeyiz. Biz nimetler içerisinde olanlarız, asla yoksul düşmeyiz. Biz güzel huylu, güzel yüzlüleriz. Üstün ve değerli kocaların sevgili eşleriyiz,” Yakın ifadelerle Tirmizi, IV, 696; İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, VII, 30; el-Bezzâr, Müsned, 1, 3; II, 282, Ancak yine buna yakın ifadeleri cennet ehli kadınların söyleyecekleri belirtilmiştir: Taberani, Evsat ve Kebir Münziri, Tergib, Heysemi, Mecmâ, gösterilen yerler.

Tirmizî de bunu bu manada Ali (radıyallahü anh) yoluyla gelen bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Biraz sonra 72-75. âyetlerin tefsirinde Enes’ten gelen bir hadis rivâyeti olarak kaydedilecektir. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Huru’l-îyn bu sözleri söylediği vakit, dünya ehlinden olan mü’min kadınlar onlara şöyle cevap verirler: Bizler namaz kılan kadınlarız, siz ise kılmadınız. Bizler oruç tutan kadınlarız, siz tutmadınız. Bizler abdest alan kadınlarız, siz abdest almadınız. Bizler boka sadaka veren kadınlarız, siz sadaka vermediniz. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Allah’a yemin olsun bu sözleriyle onları susturacaklardır.

2- Cennette Huriler mi Daha Güzeldir, Yoksa Dünya Kadınları mı?

Huriler mi yoksa Âdemoğullarının kızları mı daha güzel ve daha göz alıcıdırlar hususunda görüş ayrılığı vardır. Kur’ân ve sünnette nitelikleri zikredildiğinden ötürü hurilerdir denilmiştir. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in cenaze namazında ölen kimseye yaptığı şu dua da bunu göstermektedir: “Ve ona kendi hanımından daha hayırlı bir eş ver.” Müslim, II, 663; Nesâi, IV, 73; Beyhaki. es-Sünenu’l-Kübra, IV, 40

Âdemoğulları kadınlarının huru’l-îynden yetmişbin kat daha üstün oldukları söylenmiş ve bu (Hz. Peygambere kadar ulaşan) merfu bir rivâyet olarak zikredilmiştir.

İbnu’l-Mubarek şunu zikretmektedir; Bize Rışdîn haber verdi. O İbn En’um’dan, o Hibbân’dan, o İbn Ebi Cebele’den rivâyetle dedi ki: Dünya kadınlarından cennete girenler dünyada işledikleri amelleri sebebiyle huru’l-îyne üstün kılınacaklardır.

Yine şöyle denilmiştir: Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen huriler peygamberlerin ve mü’minlerin hanımları olan mü’min kadınlardır. Bunlar âhirette en güzel bir surette yaratılacaklardır. Bu açıklamayı Hasan-ı Basrî yapmıştır.

Ancak meşhur olan görüş hurilerin dünya kadınlarından olmadıkları ve bunların cennette yaratılmış hanımlar olduklarıdır. Çünkü yüce Allah:

“Bunlardan önce onlara ne bir insan, ne de bir cin dokunmuştur.” (56 ve 74. âyetler) diye buyurmaktadır. Dünya ehli kadınlarının çoğunluğuna ise el değmiştir. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz cennetteki (dünyalı) sakinlerin en azı kadınlardır.” Müslim, IV, 2097; İbn Hibbân, Sahih, XVI. 496; Hakim, Müstedrek, IV, 644; Müsned, Dolayısıyla erkeklerden herbirisine bir kadın isabet etmeyeceğinden, onların hepsine huru’l-îyni vaadetmiştir. Böylelikle hurilerin dünya kadınlarından olmadığı sabit olmaktadır.

Rahman 70

Onlarda güzel ve iyi huylu kadınlar vardır.

Diyanet Vakfı
İçlerinde huyu güzel yüzü güzel kadınlar vardır.

Kurtubi Tefsiri
İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlüler vardır.

Âyetin tefsiri için bak:71

Rahman 69

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır” âyetine dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1- Hurma ve Nar Meyve midir?:

Kimi ilim adamı, nar ve hurma meyvelerden değildir, demiştir. Çünkü bir şey yine kendisinden olana atfedilmez. Kendi türünden olmayan üzerine ancak atfedilebilir. İfadenin zahirinden anlaşılan da budur.

Cumhûç ise şöyle demektedir: Hurma ve nar meyve türündendir. Yüce Allah’ın ayrıca hurma ve nardan sözetmesi, onların üstünlükleri ve meyveler arasındaki güzel yerlerinden ötürüdür. Yüce Allah’ın:

“Namazları ve özellikle orta namazı koruyunuz.” (el-Bakara, 2/238) âyeti ile:

“Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl ve Mikail’e düşman olursa…”(el-Bakara, 2/98) buyruklarına benzemektedir. Bu husus daha önceden (belirtilen âyetlerin tefsiri yapılırken) geçmiş bulunmaktadır.

Bir diğer açıklamaya göre bunları tekrarlamasının sebebi şudur: Hurma ve nar o dönemde onlara göre; şimdi bizim için buğday konumunda idiler. Çünkü hurma genel olarak onların gıdaları idi. Nar da diğer meyvelere benzemektedir. Bu ikisine duydukları ihtiyaç dolayısı ile bunları çokça dikerlerdi. Onların sahip oldukları meyveler, hoşlarına giden çeşitli mahsuller arasında yer alırdı. O halde meyve sözkonusu edildikten sonra ayrıca hurma ve nardan sözedilmesi, bunların oralarda ve Medine’den Mekke’ye, oradan da onlara yakın Yemen topraklarına kadar çokça bulunmalarından dolayıdır. İşte bu sebeple yüce Allah bu iki mahsulden meyvelerden ayrı olaraksözettiğigibi, meyvelerden de ayrıca sözetmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre meyveler arasında hurma ve narın sözkonusu edilmesi, hurma ağacının meyvesi olan hurmanın hem meyve, hem yiyecek olmasından, narın ise hem meyve, hem de ilaç olmasından dolayıdır. O bakımdan bunlar sadece meyve kastıyla yenilen şeylerden değildir. Bundan dolayı Ebû Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- hiçbir meyve yememek üzere yemin edip nar yahutta taze hurma yiyen kimsenin yeminini bozmayacağını söylemiştir. Bu da bir sonraki başlığın konusudur.

2- Meyve Yemeyeceğine Dair Yemin Edip Nar veya Taze Hurma Yiyenin Durumu:

Ebû Hanife dedi ki: Bir kimse hiçbir meyve yemeyeceğine dair yemin edip nar yahut taze hurma yiyecek olursa, yemini bozulmaz. Ancak iki arkadaşı (Ebû Yusuf ve Muhammed) ile diğer insanlar bu hususta ona muhalefet etmişlerdir.

İbn Abbâs dedi ki: Cennetteki bir nar, semeri olan deve gibidir.

İbnu’l-Mübarek de şunları söylemektedir: Bize Sufyan, Hammâd ‘dan nak- verdi Hammâd . Said b. Cubeyr’den, o İbn Abbâs’tan rivâyetle dedi ki: Cennetteki hurma ağaçlarının gövdeleri yeşil zümrüttür, dalları kırmızı altındır, yaprakları da cennet ehlinin giyeceğidir, gömlekleri ve cübbeleri onlardandır. Bu ağaçların meyveleri büyük testiler ve büyük kovalar gibidir. Sütten daha beyaz, baldan tatlı, tereyağından yumuşaktır, çekirdeği de yoktur.

(İbnu’l-Mubarek) dedi ki: Ayrıca bize el-Mesudî, Amr b. Murre’den anlattı, o Ebû Ubeyde’den şöyle dediğini nakletti: Cennetin hurma ağaçları -kökünden dalına kadar herşey- son derece tertibli ve düzenlidir. Mahsulleri büyük testileri andırır. Bir meyve koparıldı mı bir başkası onun yerini alır. Cennetin suları yatakları olmaksızın akar ve bir salkım oniki ziradır.

Rahman 68

İkisinde meyveler, hurmalar ve narlar vardır.

Diyanet Vakfı
İkisinde de her türlü meyveler, hurma ve nar vardır.

Kurtubi Tefsiri
İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır.

Âyetin tefsiri için bak:69

Rahman 67

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“İkisinde de suları durmaksızın coşan.” İbn Abbâs’tan gelen açıklamaya göre suları durmaksızın kaynayan

“iki pınar vardır.”

“Coşmak” diye “hı” harfi ile kullanılan ifade; “Sızmak, ince ince akmak’dan daha çok su akıtmayı ifade eder. Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre; hayır ve bereket ile kaynayıp coşan, demektir. el-Hasen ve Mücahid de böyle açıklamışlardır.

İbn Mes’ûd, yine İbn Abbâs ve Enes de şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın dostlarına yağmur tanelerinin serpilmesi gibi, cennet ehli üzerine onların evlerinde misk, anber ve kâfur akar.

Said b. Cübeyr dedi ki: Çeşitli meyveler ve sular ile durmadan coşar demektir.

et-Tirmizî (el-Hakim) şöyle demektedir: Çeşitli meyveler, nimetler, süslü cariyeler, eğerle takımları bulunan atlar ve rengarenk elbiseler ile (bol bol akar) diye açıklamışlardır. Yine et-Tirmizî şöyle demiştir: İşte bu “durmadan coşma”nın “akmak”dan daha fazla olduğunu göstermektedir.

Bu iki pınarın kaynayıp coştuktan sonra aktıkları da söylenmiştir,

Rahman 66

İkisinde fışkıran iki pınar vardır.

Diyanet Vakfı
İkisinde de durmadan fışkıran iki kaynak vardır.

Kurtubi Tefsiri
İkisinde de suları durmaksızın coşan iki pınar vardır.

Âyetin tefsiri için bak:67

Rahman 65

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler.” Yani bolca sulandıklarından ötürü yeşil renklidirler. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Mücahid: Siyah renklidirler, diye açıklamıştır. Çünkü dilde: ” Siyahlık” demektir. Mesela, beyazlığı gidinceye kadar rengi koyulaşmış olan ata, erkek ve dişi deveye; denilir. Şayet koyu siyah olacak kadar koyuluğu daha da artacak olursa, ona da: denilir, ( Atın rengi (siyaha yakın) koyulaştı” demektir, “O şey siyahlaştı” anlamındadır. Yüce Allah da: “İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler” diye buyurmaktadır. Yani iyice sulandıklarından ve oldukça yeşil olduklarından ötürü siyah gibidirler. Araplar ise (koyu) yeşil olan herşeye siyah derler Lebid de Hevazinlilerden öldürülenler hakkında şöyle demektedir:

“Onu bir hevdec içinde getirdiler arkasında ise ince deri parçalarından dokunmuş (zırh gibi giyecek)ler içinde yeşil birlikler vardır.”

Irak arazisine “sevâd (siyahlık)” denilmesi de yeşilliğinin çokluğundan ötürüdür. Karanlık geceye de -yeşil anlamında-: denilir. “Allah onların yeşilliklerini yok etsin” sözü onların sevâdlarını (yeşil alanlarını) yok etsin, demektir.

Rahman 64

İkisi de koyu yeşildir.

Diyanet Vakfı
Bu cennetler koyu yeşildirler.

Kurtubi Tefsiri
İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler.

Âyetin tefsiri için bak:65

Rahman 63

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“O ikisinden başka iki cennet daha vardır.” Yani sözü geçen ilk iki cennetten ayrı olarak iki cenneti daha vardır, İbn Abbâs dedi ki: Derece itibariyle o ikisinden daha aşağı demektir. İbn Zeyd: Fazilet itibariyle o ikisinden aşağıda… diye açıklamıştır. İbn Abbâs dedi ki: Cennetler, Rabbinîn huzurunda durmaktan korkan kimseleredir. Bundan dolayı sözü edilen ilk iki cennette hurma ağaçları ve başka ağaçlar, diğer iki cennette ise ekinler, bitkiler ve yerin üzerine yayılan şeyler bulunacaktır.

el-Maverdî dedi ki:

“O ikisinden başka iki cennet daha vardır” âyetinde sözü edilen cennetlerin, kişiye ait olan kimseler için olma ihtimali vardır. Çünkü ona ait olanların konumu onun konumundan daha aşağıdadır. Bu iki cennetten birisi huru’l-îyn için, diğeri ise ebedi kılınacak çocuklar içindir. Böylelikle bu iki cennet ile erkekler ve dişiler ayrılmış olacaktır.

İbn Cüreyc dedi ki: Cennetler dört tanedir. Bunlardan ikisi ileri geçen ve yakınlaştırılan kimseler için olup

“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır” (52. âyet) ile

“İkisinde de akar iki pınar vardır” (50. âyet) Diğer cennetlerin ikisi de ashabu’l-yemin (kitapları sağlarından verilecek olanlar) içindir.

“İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır.” (68. âyet) ve:

“İkisinde de suları durmaksızın coşan iki pınar vardır.” (66. âyet) âyetinde onlardan söz edilmiştir.

İbn Zeyd dedi ki: İlk iki cennet altından olup yakınlaştırılmış kimselere (el-mukarrabûn)e aittir. Diğer ikisi gümüşten olup, ashâbu’l-yemine aittir.

Derim ki şunları söylemiştir: el-Halîmî Ebû Abdullah el-Hasen b. el-Huseyn de “Minhâcu’d-Din” adlı eserinde bu görüşü benimsemiş ve Said b. Cubeyr’in, İbn Abbâs’tan naklettiği şu rivâyeti delil göstermiş ve:

“Rabbinin huzurunda durmaktan korkana da iki cennet vardır.” (46, âyet) âyetinde “İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler” âyetine kadar olan âyetler hakkında şunları söylemiştir: Bu iki cennet mukarrebler içindir. Diğerleri ise ashabu’l-yemin içindir. Ebû Mûsa el-Eşarîden de buna yakın bir rivâyet gelmiştir. Yüce Allah ilk iki cennetin niteliklerini belirttikten sonra, her ikisi arasındaki farka işaret ederek ilk ikisi hakkında:

“İkisinde de akar iki pınar vardır.” (50. âyet) diye buyurmuş, sonraki iki cennet hakkında da;

“İkisinde de suları durmaksızın coşan iki pınar vardır.” (66. âyet) diye buyurmuştur. Yani bunlar coşup kaynamaktadırlar, fakat akıp duran pınarlara benzemezler. Çünkü coşup kaynamak, akıp durmaktan daha aşağı bir derecededir. İlk iki cennet hakkında:

“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.” (52. âyet) diye buyurmuş, özel olarak belirli meyvelerden sözetmeyip genel bir ifade kullanmıştır. Diğer iki cennet hakkında ise:

“İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır.” (68. âyet) diye buyurmuş ve: “Her meyveden” dememiştir. İlk iki cennet hakkında:

“Astarları kalın ipekten döşemelere yaslanmışlar olarak.” (54. âyet) diye buyururken, diğer ikisi hakkında: “Yeşil yastıklara ve güzel döşemelere yaslanarak” diye buyurmaktadır.

Bu âyetteki: “Döşeme” işlemeli demektir. Şüphesiz ki kalın ipek işlenmiş olandan daha değerlidir. “Yastık” çadırın bir tarafındaki (dayanılacak) şey demektir, Şüphesiz ki üzerinde yaslanmak maksadıyla hazırlanmış döşemeler, çadırdaki bu parçalardan daha üstündür, İlk iki cennetteki hurilerin nitelikleri ile ilgili olarak:

“Onlar sanki yakut ve mercandır.” (58. âyet) diye buyurmuşken, diğer iki cennettekiler hakkında da: “İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlüler vardır.” diye buyurmaktadır. Güzellik ise yakut ve mercanın güzelliği gibi değildir.

îlk iki cennet hakkında: “İkisinin de dalları vardır” diye buyurmuşken diğer ikisi hakkında: “İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler” diye buyurmaktadır. Yani ileri derecedeki yeşilliklerinden dolayı âdeta siyah renge çalan yeşilliktedirler. İlk iki cennetin dallarının çokluğuyla nitelendirilmesi yanında, diğer ikisinin sadece yeşillikle nitelendirildiği görülmektedir. Bütün bu açıklamalar yüce Allah’ın:

“O ikisinden başka iki cennet daha vardır.” âyeti ile ilgili kastettiğimiz anlamı tahkik etmektedir. Her iki cennet arasında bulunan farka dair sözü edilmeyen hususların, sözü edilenlerden daha çok olma ihtimali de vardır.

Şayet İlk iki cennetin sahiplerini sözkonusu ettiği gibi, niçin bu iki cennetin sahiplerini de sözkonusu etmemiştir; diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Sözü edilen dört cennet de Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseler içindir. Şu kadar var ki, korkanların da mertebeleri farklıdır. Sözü edilen ilk iki cennet yüce Allah’tan korkmak mertebesi itibarı ile kullar arasında en yüksekte olanlar içindir. Diğer iki cennet ise Allah’tan korkma mertebesi daha aşağıda olanlar içindir. ed-Dahhâk’ın görüşüne göre ilk iki cennet, altın ve gümüşten, diğerleri ise yakut ve zümrüttendir ve diğerleri ilk ikisinden daha üstündür. Yüce Allah’ın:

“O ikisinden başka iki cennet daha vardır” âyeti da onların önünde ve onların karşı taraflarında anlamındadır. Ebû Abdullah et-Tirmizî el-Hakîm de Nevâdiru’l-Usûl adlı eserinde bu görüşü benimseyerek şöyle demiştir: “O ikisinden başka İki cennet daha vardır.” Yani bunlardan Arş’a daha yakın olan İki cennet daha vardır. Bu da Arş’a daha yakın oldukları anlamına gelir. Daha sonra da -birazdan kendisinden naklen aktaracağımız gibi- sonra sözkonusu edilen iki cennetin ilk iki cennetten üstünlüklerini anlatmaktadır.

Mukâtil ise şöyle demektedir: İlk iki cennet Adn cenneti ile Naîm cennetidir. Sonra sözkonusu edilen iki cennet ise Firdevs cenneti ile Me’vâ cennetidir.

Rahman 62

Bunların dışında iki cennet daha vardır.

Diyanet Vakfı
Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.

Kurtubi Tefsiri
O İkisinden başka iki cennet daha vardır.

Âyetin tefsiri için bak:63

Rahman 61

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?” âyetindeki; “… mi” dilde dört anlamda kullanılır.

Bazan -muhakkak anlamına gelen: anlamına kullanılır. Yüce Allah’ın:

“İnsan üzerinden, öyle bir süre geçmiştir ki” (el-İnsan, 76/1) âyetinde olduğu gibi.

Yüce Allah’ın: ” Siz de Rabbinizin vaadettiğini gerçek buldunuz mu?” (el-A’raf, 7/44) âyetinde olduğu gibi soru anlamına kullanılır. Bazan da yüce Allah’ın:

“Artık vazgeçtiniz mi?” (el-Mâide, 5/91) âyetinde olduğu gibi emir anlamında…

Bazan da yüce Allah’ın; “Peygamberler üzerinde apaçık tebliğden başka bir görev var mı?” (en-Nahl, 16/35) âyeti ile;

“İyiliğin karşılığı İyilikten başkası olabilir mi?” âyetinde olduğu gibi olumsuzluk halinde; (u ) anlamında kullanılır. İkrime dedi ki: Yani lâ ilahe illallah diyen kimsenin mükâfatı cennetten başkası olabilir mi? İbn Abbâs dedi ki: Lâ ilahe illallah deyip Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdikleri gereğince amel eden kimseye cennetten başka bir karşılık yoktur, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Dünyada iyilik yapmış kimseye, âhirette de iyilik yapılmaktan başka bir mükâfat olur mu? Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Enes’in rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“İyiliğin karşılığı İyilikten başkası olabilir mi?” âyetini okuduktan sonra: “Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sormuştur. Ashab: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir deyince, Hz. Peygamber buyurdu ki: “Kendisine tevhid nimetini ihsan ettiğim kimseye cennetten başka bir mükâfat yoktur.” et-Tirmizî el-Hakîm, Nevâdiru’l-Usûl, II, 266; Deylemî, Firdevs, IV, 337. Beyhakî, Şuabu’l-îman, I, 372.

İbn Abbâs’ın rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerimeyi okuyup şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah buyuruyor ki: Beni tanımak ve beni tevhid etmek nimetini kendisine ihsan etmiş olduğum kimseye mükâfatım, onu rahmetimle cennetime ve kutsal zatımın yakınlığına yerleştirmekten başkası değildir.” Bir önceki nota bakınız. (Cafer) es-Sâdık dedi ki: Ezelde kendisine ihsanda bulunduğum kimsenin üzerindeki iyiliği ebediyyen korumaktan başka bir mükâfatı olur mu?

Muhammed b. el-Hanefiyye ve el-Hasen de şöyle demişlerdir: O iyi kimselerin üzerine de, günahkârların üzerine de serbestçe salınmıştır. Bu da dünyada günahKârlara, âhirette de iyilere serbestçe salınmıştır, demektir.

Rahman 60

İyiliğin karşılığı başka bir iyilikten başka mıdır?

Diyanet Vakfı
İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?

Kurtubi Tefsiri
İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?

Rahman 59

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Onlar sanki yakut ve mercandır” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî’nin, Abdullah b. Mesud’dan kaydettiği rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cennetlik kadınlardan bir kadının bacağının beyazlığı yetmiş kat elbisenin arkasından dahi görülür. Hatta kemiğinin iliği dahi görülür.” Çünkü yüce Allah:

“Onlar sanki yakut ve mercandır” diye buyurmaktadır. Yakuta gelince o öyle bir taştır ki, sen onun içine bir ip geçirecek olupta onu görmek istersen yakutun gerisinden o ipi görebilirsin Tirmizî, IV, 676; Ebû Şeybe, Mûsannef, VII, 322 Bu hadis mevkuf olarak da rivâyet edilmektedir.

Amr b. Meymun dedi ki: Huru’l İynden olan bir kadın yetmiş kat elbise giydiği halde bunun arkasından bacağının kemiğinin iliği, tıpkı kırmızı şarabın beyaz camdan görülmesi gibi görülür.

el-Hasen dedi ki: Huriler yakut kadar arı duru ve mercan gibi beyazdırlar.

Rahman 58

Sanki onlar yakut ve mercandır.

Diyanet Vakfı
Sanki onlar yakut ve mercandırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar sanki yakut ve mercandır.

Rahman 57

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Gözlerini Eşlerine Dikmiş Olanlar:

“Onlarda” sözü geçen iki cennette diye açıklanmıştır.

“…Gözlerini yalnız eşlerine dikmiş (huri)ler vardır.”

ez-Zeccâc dedi ki: Yüce Allah’ın burada;

” Onlarda” diye buyurup; (tesniye kipi olarak): “O ikisinde” diye buyurmamış olmasının sebebi, hem iki cenneti, hem de o iki cennetin sahiplerine hazırlamış olduğu nimetleri kastetmiş olduğundan dolayıdır.

Bir diğer açıklamaya göre bu zamir, astarları kalın ipekten olan döşeklere aittir Yani bu döşeklerde:

“Gözlerini yalnız eşlerine dikmiş (huri)ler vardır” demektir. Maksat gözlerini sadece eşlerine dikmiş, yalnız onlara bakan, onlardan başkalarını görmeyen hanımlar demektir. Daha önce es-Saffat Sûresi’nde (37/48-49- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada: ” Göz” Lâfzının çoğula izafe edilmekle birlikte tekil gelmiş olması, mastar anlamında oluşundan dolayıdır. Bu gözünü kırptı, kırpar, kırpmak kökünden gelmektedir. Daha sonra göze bu İsim verilmiş olup, böylelikle bu mastar hem tekil, hem de çoğul ifadenin yerini tutmaktadır, Arapların; “Adaletli ve oruç tutan bir tupluluk” derken bunu mastarla ifade etmeleri gibi.

2- Bu Eşlere El Değmemiştir:

“Asla dokunmadığı” âyeti, bu hurilerle kocalarından önce hiçbir kimse cima etmemiştir, demektir. el-Ferrâ’ dedi ki: ” Bekareti bozmak” demektir. Bu da cima yapıp kanatmak demektir. denilir. Bu kökten olmak üzere ay hali olan kadına denilmiştir. el-Ferrâ”dan başkaları ise bu hususta ondan farklı olarak şöyle demektedir: “Herhangi bir şekilde onunla cima etti” demektir. Şu kadar var ki el-Ferrâ’nın açıklaması daha çok bilinen ve yaygın bir açıklamadır.

el-Kisâî “mim” harfini ötreli olarak; “Asla onlara dokunmamıştır” diye okumuştur.

” Kadın ay hali oldu, olur” demektir. Kesreyle; …..de bir söyleyiştir, ism-i faili …diye gelir. el-Ferezdak da şöyle demiştir:

“Bana düştüler, benden önce onlara dokunulmamış

Ve onlar deve kuşu yumurtasından daha da güzeldirler.”

“Dokunmadığı” el değmediği anlamındadır, diye de açıklanmıştır.

Ebû Amr dedi ki: ” Dokunmak, el değmek” demektir. Bu da kendisine el değdirilen her şey hakkında kullanılır. Mesela otlak için: “bu otlağa bizden önce hiçbir kimse değmemiştir” denilir. Aynı şekilde: “Bu dişi deveye hiçbir ip (yular) değmemiştir” denilir.

el-Müberred de şöyle demiştir: Âyetin anlamı şudur: Onlardan önce ne bir insan, ne de bir cin onları emri altına almamıştır. Çünkü: “Emri altına almak” demektir.

“Cin” anlamındaki lâfzı el-Hasen hemzeli olarak; diye okumuştur.

3- Cinsel Açıdan Cinlerin Durumu:

Bu âyet-i kerimede cinlerin de insanlar gibi ilişki kurduklarına, cennete gireceklerine ve cinlere cennette cinden hanımların verileceğine delil vardır.

Damra dedi ki: Mü’minlere kendi türlerinden huru’l-înden eşler olacaktır. Buna göre insan türünden olan kadınlar insanlara, cin türünden olan kadınlar da cinleredir.

Şöyle de açıklanmıştır; Yüce Allah’ın cennette mü’min olan cinlere vereceği cinlerden olan huru’l-înynlerin hiçbirisine hiçbir cinin eli değmediği gibi, cennette mü’min İnsanlara Allah’ın bağışladığı insan türünden huru’lînyne de hiçbir İnsanın eli değmemiştir. Çünkü cinler hiçbir zaman dünyada Âdemoğullarından olan kızlarla ilişki kuramazlar. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Derim ki: Daha önce en-Neml Sûresi (27/44. âyet) ile el-İsra Sûresi’nde (17/64. âyet, 4. başlıkta) bu hususa dair açıklamalar geçmiş ve cinlerin Âdemoğulları, kızları ile ilişki kurmalarının mümkün olduğu belirtilmiş idî. Mücahid de şöyle demiştir: Erkek cima esnasında eğer besmele çekmeyecek olursa, cin onun organı üzerine katlanır ve onunla birlikte cima eder. İşte yüce Allah’ın:

“Bunlardan evvel ne bir insanın, ne bir cinnin asla dokunmadığı” âyeti da bunu anlatmaktadır. Şöyle ki; şanı yüce Allah huru’l-îyni onlardan önce hiçbir insan ve hiçbir cinnin el değmemesi ile nitelendirmiştir. Bununla bizlere Âdemoğullarına mensub kadınlara cinlerin el değdirebileceğini öğretmekte, huru’l-İynin ise bu kusurdan uzak ve münezzeh olduklarını belirtmektedir. ” Dokunmak, el değmek”; cima etmek demektir. Bunu tamamiyle el-Tirmizî el-Hakîm zikretmiştir. Aynı şekilde el-Mehdevî, es-Sa’lebî ve başkaları da bunu zikretmiş bulunmaktadırlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rahman 56

Onlarda bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş olanlar vardır; onlara, ne insan ne de cin dokunmamıştır.

Diyanet Vakfı
Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş güzeller var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Onlarda bunlardan evvel ne bir insanın, ne bir cinnin asla dokunmadığı, gözlerini yalnız eşlerine dikmişler vardır.

Rahman 55

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Astarları kalın ipekten döşemelere yaslanmışlar olarak” âyetindeki;

” Yaslanmışlar olarak” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. ” Döşemeler” lâfzı ‘in çoğuludur, Ebû Hayve “re” harfini sakin olarak; diye okumuştur.

“(…………): Astarları” lâfzı da, çoğuludur. Bu da yüzün altındaki kumaşa denilir,

“Kalın ipek” demektir.

Yani yere temas eden astarlan bu şekilde olursa, yüzünün nasıl olacağını var sen düşün. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre yapmıştır. Said b. Cubeyr’e; Astarlar kalın ipekten olursa ya yüzler nedendir? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Bu da yüce Allah’ın:

“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilemez” (es-Secde, 32/17) âyetinde sözü edilenler cümlesindendir.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah size bu döşemelerin astarlarını anlattı ki, kalpleriniz onları tasavvur edebilsin. Yüzlerine gelince, bunları Allah’tan başkası bilemez.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilen haberde belirtildiğine göre o şöyle buyurmuştur: “O döşemelerin yüzleri ise parıldayan bir nurdur. ” Yakın manada: Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, IV, 286.

el-Hasen’den rivâyete göre o şöyle demiştir: Astarları kalın ipekten, yüzleri ise katılaşmış nurdandır. Yine el-Hasen’den rivâyete göre:

“Astarlar” bizzat yüzler demektir. Bu aynı zamanda el-Ferrâ”nın da görüşüdür. Bu görüş Katade’den de rivâyet edilmiştir. Çünkü Araplar yüze de astar derler. Mesela: “Bu semanın yüzüdür, bu semanın astarıdır” diye bizim gördüğümüz semanın yüzünü sözkonusu ederler. Ancak İbn Kuteybe ve başkaları bunu kabul etmeyerek şöyle derler: Böyle bir anlatım ancak herbir tarafı birtakım kimselerce görülen ve iki tarafı da birbirine eşit iki yüzü bulunan şeyler hakkında sözkonusu olabilir. Senin ve başkalarının arasında bulunan duvar gibi. Semanın durumu da İşte buna göredir.

“Her iki cennetin de toplanışı yakındır” âyetindeki:

“Toplanış” ağaçtan toplanan mahsuller demektir. Toplanılan her şey hakkında: “O bize toplanan güzel bir mahsul getirdi” denilir. ” Toplanmış meyve” denilir ki bu da “fail” vezninde olup, toplanması zamanını ifade eder. Şair de şöyle demiştir;

“İşte bu benim topladıklarım ve onların en güzelleri onun ağzında,

Oysa her mahsul toplayanın eli kendi ağzında.”

“Cim” harfi kesreli olarak; diye de okunmuştur. “Yakın” demektir.

İbn Abbâs dedi ki; Ağaç dallarını o kadar yakınlaştırır ki Allah’ın dostu dilerse ayakta, dilerse otururken, dilerse de yatarken bunun meyvesini toplayabilir, Uzaklık ya da daldaki bir diken, elini geri çekmesine sebep olmaz.

Rahman 54

Üzerlerinde, iç yüzleri atlastan döşeklere yaslanırlar. İki cennetin meyveleri yakındır.

Diyanet Vakfı
Hepsi de örtüleri atlastan minderlere yaslanırlar. İki cennetin de meyvesinin devşirilmesi yakındır.

Kurtubi Tefsiri
Astarları kalın ipekten döşemelere yaslanmışlar olarak. Her iki cennetin de (meyvelerinin) toplanışı yakındır.

Rahman 53

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.” İki çeşit vardır ve her İki türü de tattı ve lezzetlidir.

İbn Abbâs dedi ki: Dünyada tatlı olsun, acı olsun ne kadar ağaç varsa, mutlaka o ağaçtan cennette de vardır, Hanzal (Ebû Cehil karpuzu) dahil. Şu kadar var ki o, cennette tatlı olacaktır. Şöyle de açıklanmıştır: Biri yaş, diğeri kuru olmak üzere İki çeşit olacaktır. Üstünlük ve lezzetleri bakımından biri diğerinden üstün olmayacaktır.

Bir başka açıklamaya göre; yüce Allah bu iki cennetin daha aşağı mertebedeki iki cennetten üstün olduklarını kastetmiştir. Burada akan iki pınardan sözettikten sonra orada (66. âyette) suları coşan iki pınardan sözetmektedir. Suların coşması ise suların akmasından daha aşağı mertebededir. Şöyle buyurmuş gibidir: Daha sonra sözkonusu edilecek iki cennette her meyveden bir çeşit vardır. Bu cennette ise her meyveden iki çeşit vardır.

Rahman 52

İkisinde her meyveden iki çift vardır.

Diyanet Vakfı
İkisinde de her türlü meyveden çift çift vardır.

Kurtubi Tefsiri
İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.

Rahman 51

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“İkisinde de akar iki pınar vardır.” Yani bu cennetlerin herbirisinde akan bir pınar vardır. İbn Abbâs dedi ki: Bu iki pınar yüce Allah’tan lütuf ve fazladan mükâfatı olmak üzere, cennetliklere suları ile akarlar. Yine İbn Abbâs’tan ve el-Hasen’den şöyle dedikleri zikredilmiştir: Bu pınarlar tatlı su akıtırlar. Bu iki pınardan birisi Tesnîm, diğeri ise Selsebfl’dir. Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre: Bu iki pınar dünyanın kat kat fazlasıdır. Yataklarındaki küçük çakıllar kırmızı yakut ve yeşil zebercettir. Toprakları kâfur, çamur tortuları, ezfer miskidir. Kıyılan ise zaferandandır.

Atiyye dedi ki: Bu iki pınardan birisi kokmayan sudan, diğeri ise içenlere lezzet veren şaraptandır.

Miskten bir dağdan akarlar, diye de söylenmiştir. Ebû Bekir el-Verrak dedi ki: Bu iki cennette, dünya hayatında gözleri yüce Allah korkusundan dolayı yaş akıtan kimseler için akan iki pınar vardır.

Rahman 50

İkisinde de akan iki pınar vardır.

Diyanet Vakfı
İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.

Kurtubi Tefsiri
İkisinde de akar iki pınar vardır.

Âyetin tefsiri için bak:51

Rahman 49

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“İkisinin de dalları vardır” âyeti hakkında İbn Abbâs ve bekaları şöyle demişlerdir: Çeşitli meyveleri vardır, demektir.

“Dallar” lâfzının tekili’dır. Mücahid dedi ki: Bu kelime

“dallar” anlamında olup, tekdır. Şair en-Nabiğa da şöyle demiştir:

“Musibeti dolayısıyla ızdırab çeken ve dal üzerinde şarkı söyleyerek,

Yabani bir erkek güvercini çağıran bir dişi güvercinin ağlayışı…”

Bir başka şair de, iki kuşu nitelendirirken şöyle demektedir:

“Sorgun ağacının dallarının ucunda geçirdiler geceyi,

Çeşitli nağmeleri birbirlerine söyleyerek.”

Şair burada çeşitli nağmeler ile çeşitli dilleri kastetmiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şevkin bir güvercinin sesinden dolayı galeyana gelmedi,

O güvercin ki, dallar üzerinde bir diğer güvercini çağırır;

O güvercin ki; yırtıcı iki pençeli bir doğana rastgelmiş

Ve onun iki yavrusu vardır.”

“Dal” kelimesinin çoğulu …diye gelir, bundan sonra bir daha:çoğulu yapılır. Şair bir değirmeni anlatırken şöyle demektedir:

“Ve onun ağaç dallarından bir dizgini vardır.”

” Dalları bulunan ağaç” demektir. Gayr-i kıyasî olarak: diye de söylenir. Hadiste de şöyle denilmiştir: “Cennetlikler tüysüz, sürmeli ve fenenli (top saçlı) kimselerdir. ”

Buradaki çoğuludur. Bu da; ‘in çoğulu olup bir araya toplanmış saç demektir. Bu da dala benzetilmiştir. Bunu el-Herevî zikretmiştir.

“İkisinin de dalları vardır” âyetinin, diğerlerine göre genişlikleri ve üstünlükleri vardır, anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Yine Mücahid’den ve İkrime’den: “Dalların duvarlar üzerindeki gölgesi” demektir dedikleri rivâyet edilmiştir.

Rahman 48

İkisi de dallarla doludur.

Diyanet Vakfı
İki cennet de çeşit çeşit ağaçlarla doludur.

Kurtubi Tefsiri
İkisinin de (gölgelikli) dalları vardır.

Rahman 47

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Rabbînin huzurunda durmaktan korkana da iki cennet vardır” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Rabbin Huzuruna Varmak:

Yüce Allah cehennemliklerin hallerini sözkonusu ettikten sonra, iyi kulları için neler hazırladığını sözkonusu etmektedir. Âyetin anlamı şudur: Hesab için Rabbinin huzurunda durmaktan korkup da masiyeti terkeden kimseye (iki cennet vardır). Buna göre; “Huzurda durmak” ayakta durmak anlamında bir mastardır.

Bir açıklamaya göre Rabbinin üzerinde oluşundan korkan, demektir. Bu da Rabbinin kendisini kontrol etmesinden ve ona muttali olmasından korkan demek olur. Bunu yüce Allah’ın:

“Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen (Allah müşriklerin putları gibi) midir?” (er-Ra’d, 13/33) açıklamaktadır.

Mücahîd ve İbrahim en-Nehaî şöyle demişlerdir: Burada sözü edilen şahıs, bir masiyet işlemeyi kararlaştırıp Allah’ı hatırladıktan sonra O’nun korkusuyla o günahı işlemeyi terk eden kimsedir.

2- İki Cennet Kime ve Hangi Sebeplerden Dolayı Verilecektir?:

Bu âyet-i kerîme şuna delildir: Bir kimse hanımına: Şayet ben cennet ehlinden değil isem sen de benden boş ol dese ve eğer bu kimse bir masiyet işlemeyi kararlaştırmış olmakla birlikte Allah’tan korktuğundan ve O’ndan utandığından dolayı terketmiş ise, onun bu yemini bozulmaz. Süfyan es-Sevrî de böyle demiş ve buna göre fetva vermiştir.

Muhammed b. Ali et-Tirmizî şöyle demektedir: Böyle bir kimseye cennetin biri Rabbinden korkusundan ötürü, diğeri ise arzusunu, şehvetini terkettiğinden ötürü verilecektir.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Farzları edâ ettiği halde birlikte, Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimse kastedilmektedir.

“Makam; Huzurda durmak, yer” diye açıklanmıştır. Yani -önceden geçtiği gibi- hesab için Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimse demek olur. Burada “huzurda durma”nın kul hakkında olması, sonra da bunun Allah’a izafe edilmiş olması da mümkündür, bu da yüce Allah’ın:

“Onların ecelleri geldiğinde” (el-A’raf, 7/34) âyeti ile bir başka yerdeki:

“Şüphesiz ki Allah’ın (takdir ettiği) eceli geldi mi geri bırakılmaz.” (Nûh, 71/4) âyetinde geçen “ecel”e benzemektedir.

“İki cennet vardır.” Yani korkan herkese başlı başına iki cennet vardır. Korkan herkes için iki cennet verilecektir. Bütün korkanlara iki cennet verilecektir diye açıklanmış ise de birincisi daha kuvvetli görülmektedir.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “İki cennet, cennetin eni kadar iki bahçedir. Bunların herbirisi yüz yıllık bir mesafedir. Herbirisinin ortasında da nurdan bir ev vardır. Nağme çıkararak ve yeşilliği ile salınmayan hiçbir şeyi yoktur. O bahçenin kararı sabittir, ağaçları da sabittir.” Bunu el-Mehdevî zikretmiş olup, us-Sa’-lebî de bunu Ebû Hüreyre yoluyla gelen bir hadis olarak kaydetmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; iki cennet, kendisi için yaratılmış olan bir cennet ile mirasçısı olacağı diğer cennettir (bahçedir,)

Bir diğer açıklamaya göre iki cennetten birisi, kendisinin konaklayacağı yer, diğeri ise eşlerinin konaklayacağı yerdir. Tıpkı dünyadaki ileri gelen başkanların yaptıkları gibi.

Bir başka açıklamaya göre iki cennetten birisi, onun meskeni, diğeri ise bahçesi olacaktır. Bu iki cennetten birisi köşklerinin aşağı tarafları, diğeri ise yukarı tarafları olduğu da söylenmiştir.

Mukâtil dedi ki: Bu iki cennet, Adn cenneti ile Naînı cennetidir.

el-Ferrâ’ da şöyle demiştir; Bu tek bir cennettir, âyet sonu olduğu için tesniye gelmiştir. Ancak el-Kutebî bunu kabul etmeyerek şöyle demiştir: Cehennemin bekçileri aslında yirmi kişidir, ama ondokuz kişi oldukları âyet sonlarına riayet olsun diye sözkonusu edilmiştir, denilemez. Aynı şekilde yüce Allah;

“İkisinin de (gölgelikli) dalları vardır” (radıyallahü anhhmân, 55/48) diye buyurmaktadır.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ’ şöyle demiştir: Bu tek bir cennet olabilir. Şiirde de bunun iki cennet olduğu sözkonusu edilmiş olabilir. Ancak böyle bir görüş yüce Allah’ın kitabı hakkında yapılacak en büyük hatalardandır. Çünkü yüce Allah:

“İki cennet vardır” diye buyurmakla, sonra da bunları “ikisinde… vardır” diye nitelendirmektedir. Şimdi âyetin zahirinden anlaşılanı bırakarak: Bunun tek bir cennet olması mümkündür deyip, şiiri delil diye göstermesi doğru bir şey değildir. Ancak el-Ferrâ’nın Meâni’l-Kur’ân, III, llttdeki ifadelerinden böyle bir iddiada bulunmadığı anlaşılmaktadır. el-Kutebî ile en-Nehhâs’in neden böyle bir iddiada bulundukları ve neye dayanarak böyle bir ifade kullandıkları ayrıca ele alınması gereken bir konudur.

Bir açıklamaya göre cennetlerin iki tane, olması bir yerden diğerine gidip gelmekle cennetlik kişinin sevincinin kat kat arttırılması içindir.

Denildiğine göre bu Özel olarak Ebû Bekir es-Sıddık (radıyallahü anh) hakkında cennetin takva sahiplerine yakınlaştırılıp, cehennem ateşinin günahkârlara açıkça gösterileceği günü hatırlaması üzerine inmiştir. Bunu Atâ ve İbn Şevzeb söylemişlerdir.

ed-Dahhâk şöyle demiştir: Hayır, o bir gün susuzken süt içmiş ve bu hoşuna gitmişti. Bu süte dair soru sorunca sütün helal olmayan bir yerden elde edildiğini ona söylediler. O da kendisini kusturarak sütü çıkardı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona bakıp duruyordu. Bunun üzerine: “Allah’ın rahmeti üzerine olsun. O’nun hakkında bir âyet indirdi” deyip, ona bu âyeti okudu. İbn Ahmed b. Hanbel, et-Verâ, s. 84, (âyet nüzulünün sözkonusu etmeden) Muvatta’, (Ömer (radıyallahü anh)in başından geçen bir olay olarak ve âyet nüzulünü sozkonusu etmeden

Rahman 46

Rabbinin makamından korkan için iki cennet vardır.

Diyanet Vakfı
Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin huzurunda durmaktan korkana da İkî cennet vardır.

Rahman 45

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Onlar bunun ile sıcak su arasında gidip geleceklerdir” âyeti hakkında Katade şöyle demiştir; Bir sefer sıcak suya, bir sefer Cahîme gidip geleceklerdir. Cahîm de cehennem ateşidir, Hamım ise sıcak su demektir.

“Sıcak” lâfzı üç türlü açıklanmıştır. Birincisine göre sıcaklığı ve kaynaması en ileri derecede olan su demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve es-Süddî yapmıştır. Nâbiğa ez-Zübyânî’nin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Gaddarlık ve hainlik etmiş bir sakal boyanır,

Karın, bölgesinden gelen, katıksız ve oldukça sıcak bir kırmızı renge.”

Katade dedi ki; Bu, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığından beri kaynayan bir sudur. Yüce Allah şöyle demektedir: Onlar cehennem ateşinden kurtulmak için yardım isteyeceklerinde, onların kurtuluş için sığınakları bu olacaktır. Ka’b dedi ki: Bu ,cehennem vadilerinden bir vadidir. Cehennem ehfinin irinleri burada toplanır. Zincirleriyle birlikte oraya daldırılırlar. Nihayet eklemleri bile birbirinden kopar. Daha sonra yüce Allah onlara yeni bir hilkat vermiş olduğu halde oradan çıkarlar, bu sefer cehennem ateşine atılırlar. İşte yüce Allah’ın:

“Onlar bunun ile sıcak su arasında gidip geleceklerdir” âyeti bunu anlatmaktadır.

Yine Ka’b’dan: Bu hazır olan demektir, dediği rivâyet edilmiştir. Mücahid de şöyle demiştir: Bu içilme zamanı gelmiş ve en ileri dereceye ulaşmış olan demektir.

Kıyâmetin dehşetleri ile günahkârların cezalandırılmasına dair anlatılan bu hususların nimet olma yönü ise; bunun kişileri günahlardan alıkoyucu ve itaatlere teşvik edici özelliğinin olmasıdır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre o gece vaktinde bir gencin:

“Artık gök yarılıp yağ tortusunu andıran kırmızı bir gül gibi olduğu zaman…” âyetini okuduğunu duymuş. Genç burada durmuş ve gözyaşı onu devam etmekten alıkoymuş, bunun üzerine şöyle demeye başlamış; Semanın çatlayacağı o gün vay halime! Vay halime! Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Evet, ey genç! Bu şekilde vay haline! Fakat nefsim elinde olana yemin ederim ki; semadaki melekler bile senin ağlaman dolayısıyla ağladı.” Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VII, 703

Rahman 44

Onunla kaynar su arasında dolaşırlar.

Diyanet Vakfı
Onlar, cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar bunun ile sıcak su arasında gidip geleceklerdir.

Rahman 43

İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir.

Diyanet Vakfı
İşte bu, suçluların yalanladıkları cehennemdir.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, o günahkârların yalan saydığı cehennemdir.

“İşte bu, günahkârların yalan saydığı cehennemdir.” Yani onlara: İşte size haber verilmiş olan ve sizin yalan saydığınız cehennem ateşi budur, denilecektir.

Rahman 42

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Günahkârlar yüzlerinden tanınacak” âyeti hakkında el-Hasen şöyle demektedir; Yüzlerinin siyahlığından, gözlerinin morluğundan tanınacaklar. Çünkü yüce Allah:

“Biz günahkârları o gün gözleri morarmış halde haşrederiz.” (Tâ-Hâ, 20/102);

“O günde kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacaktır.” (Al-i İmrân, 3/106) diye buyurmaktadır.

“Alınlarından ve ayaklarından yakalanacak.” Yani melekler alınlarından yakalayacaktır. Bu da, meleklerin onların bağlarının perçemlerinden ve ayaklarından yakalayarak cehenneme atacaklardır, demektir.

“Alınlar” çoğuludur.

ed-Dahhâk şöyle demiştir: Alnı ve ayakları, sırtının arka tarafından bir zincir ile biraraya getirilecektir. Yine ondan; adamın ayakları alınıp, sırtı kırılıncaya kadar alnı ile biraraya getirilecek, sonra da cehenneme atılacaktır, dediği rivâyet edilmiştir.

Bir başka açıklamaya göre; ona böyle yapılmasının sebebi, azabının daha çok ağırlaştırılması ve görüntüsünün daha ileri derecede kötüleştirilmesi içindir. Yine denildiğine göre; melekler onları cehennem ateşine doğru sürüklerken, kimi zaman alınlarından onları yakalayıp yüzüstü çekecekler, kimi zaman da ayaklarından yakalayıp başı yerde olduğu halde sürükleyeceklerdir.

Rahman 41

Suçlular, simalarından tanınır; alınlarından ve ayaklarından tutulur.

Diyanet Vakfı
Suçlular, simalarından tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.

Kurtubi Tefsiri
Günahkârlar yüzlerinden tanınacak da, alınlarından ve ayaklarından yakalanacak.

Rahman 40

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak” âyeti yüce Allah’ın:

“Suçlulara günahları sorulmaz.” (el-Kasas, 28/78) âyetini andırmaktadır.

Kıyâmet günü, uzunluğu dolayısıyla değişik halleri bulunan bir gündür. Kimi halde soru sorulur, kimi halde sorulmaz. İşçe İkrime’nin görüşü de budur.

Manası: Onlar cehennemde karar kıldıktan sonra sorgulanmayacaklardır, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen ve Katade der ki: Onlara günahları hakkında sorulmayacaktır. Çünkü Allah onların günahlarını tesbit etmiştir, melekler de onları yazmıştır. Bu açıklamayı el-Avfi, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Yine el-Hasen ve Mücahid’den şöyle dedikleri zikredilmiştir: Âyet; melekler onlar hakkında soru sormayacaktır. Çünkü onları simalarından, alâmetlerinden tanıyacaklardır, demektir. Bunun delili de bundan sonra gelen âyetlerdir. Ayrıca Mücahid bu açıklamayı İbn Abbâs’tan nakletmektedir. Yine ondan nakledilen rivâyete göre yüce Allah’ın:

“Rabbine yemin olsun ki onların hepsine elbette soracağız.” (el-Hicr, 15/92) âyeti ile:

“O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak” âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Onların söyleyecekleri ile bu durumlarını bilmek maksadıyla onlara soru sormayacaktır. Fakat onlara azarlamak anlamı ile: Niçin bunları yaptınız, diye soracaktır.

Ebû’l-Âl-iye de şöyle demiştir: Günahkârın günahından başkasına soru sorulmayacaktır. Katade: Soru sormak önce olacaktır, sonra da ağızları mühürlenecek ve azaları onlara tanıklık ederek konuşacaktır.

Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şunları da söylediği zikredilmektedir: “Yüce Allah kulu karşısına alır, ona: Ey filan kişi denilir. Ben sana ikramda bulunmadım mı? Ben seni önder kılmadım mı? Ben sana eşler vermedim mi? Atları, develeri senin emrine vermedim mi? Senin başkanlık yapmana, İstediğin gibi mallarda tasarruf etmene fırsat vermedim mi? Adam: Evet (hepsini verdin) diyecek. Bu sefer: Peki sen Benimle karşılaşacağını zannediyor muydun? diye sorar, adam: Hayır der. Yüce Allah şöyle buyurur: Sen (vaktiyle) Beni unutmuş olduğun gibi, Ben de seni unutuyorum. Sonra ikincisi ile karşılaşır, yine ona aynen öbürüne söylediğini söyler. Daha sonra üçüncüsü ile karşılaşır, ona da aynı şeyleri söyler. O da: Rabbim Sana, kitabına, rasûlüne îman ettim, namaz kıldım, oruç tuttum, sadakalar verdim der ve elinden geldiğince güzel şeylerden, hayırlı şeylerden sözeder. Ondan sonra da: İşte ben şimdi burada huzurundayım, der. Sonra ona; Biz de şimdi senin aleyhine olan şahidimizi göndereceğiz, denilir. Benim aleyhimde şahitlik edecek bu kişi kimdir? diye kendi kendisine düşünürken, ağzına mühür vurulacak ve baldırına, etine, kemiklerine: Konuş! denilecek. Baldırı, eti, kemikleri konuşarak yaptıklarını söyleyecekler. Bu ise kendi nefsinden getirilen şahidler dolayısıyla İleri süreceği bir mazeretin kalmaması içindir. Bu kişi münafık kişidir. Yüce Allah’ın kendisine gazab edeceği kisidir.” Müslim, IV, 2279; Humeydî, Müsned, II, 497; İbn Mende, îman, II, 791-792 Bu hadis daha önceden Ha, Mim, es-Secde (Fussilet, 41/21. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (Yâsîn, 36/65. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rahman 39

O gün ne insana ne cîne günahı sorulmaz.

Diyanet Vakfı
İşte o gün insana da cine de günahı sorulmaz.

Kurtubi Tefsiri
O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak.

Rahman 38

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Artık gök yarılıp” kıyâmet gününde ayrılıp

“yağ tortusunu andıran kırımzı bir gül gibi olduğu zaman…” âyetinde geçen

” Yağ tortusu” lâfzı, Mücahid, ed-Dahhâk ve başkalarından gelen rivâyete göre, yağ diye açıklanmıştır. Yağ gibi parlak ve saf olduğu zaman, demektir. Buna göre bu lâfız;

” Yağ” lâfzının çoğuludur.

Said b. Cübeyrve Katade ise: Kırmızı renkli olduğu zaman anlamındadır, demişlerdir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Kırmızılığı bakımından gül gibi ve yağın akıcılığı gibi olacaktır. Bu da şu demektir: Gök yarılıp çatlayarak cehennem ateşinin sıcaklığından ötürü kırmızı bir renk alıncaya kadar eriyecek, inceliği ve erimesi dolayısıyla yağ gibi olacaktır.

Bir başka açıklamaya göre

“yağ” anlamı verilen: “Saf kırmızı deri ve sahtiyan” demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyd ve el-Ferrâ’ zikretmişlerdir. Bu da şu demektir: Gök, cehennem ateşinin ileri derecedeki harareti dolayısı ile tıpkı bir sahtiyan gibi kırmızı bir renk alacaktır.

İbn Abbâs şöyle demektedir: Yani gök çeşitli renkleri olan bir ata benzeyecektir. Çünkü güzel renkli at demek olan “el-kümeyt”e çeşitli renkleri taşıyor ise; denilir. İbn Abbâs dedi ki: “Çeşitli renkleri olan at” demek olan: “Baharda sarı, kışın baştaraflarında ise kırmızı renge çalar, kış ilerlediği vakitte koyu gri bir renk alır.”

el-Ferrâ” dedi ki: Bu açıklamasıyla “verdîat” diye bilinen ati kastetmektedir. Bu tür atlar baharda sarıya çalar. Soğuk ilerlediği takdirde kırmızıya çalar, Bundan sonra ise griye çalar. Böylelikle yüce Allah semanın rengarenk olmasını bu tür atın değişik renklere bürünmesine benzetmektedir.

el-Hasen dedi ki:

“Yağ tortusunu andıran” âyeti, yağın dökülmesini andıran demektir. Çünkü yağ döküldüğü vakit çeşitli renklerde görülür.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Yani o vakit zeytinyağı tortusunu andıracaktır. Bir diğer açıklamaya göre: O gidecek ve gelecektir, demektir.

ez-Zeccâc dedi ki: (Gül anlamını veren “el-verde” lâfzını oluşturan) “vav” re ve “dal” harflerinin meydana getirdiği kelimelerin asıl anlamı, gidip gelmek ile alâkalıdır. Bu ise, daha önce renkleri değişip duran at ile ilgili yaptığımız açıklamalara yakındır.

Katade de şöyle demektedir: Bugün sema yeşildir. Onun kırmızı bir rengi olacaktır. Bu açıklamayı da es-Sa’lebî nakletmiştir.

el-Maverdî dedi ki: Önceki İlim adamlarının iddialarına göre semanın asıl rengi kırmızılıktır. Engellerin çokluğu, mesafenin uzaklığı dolayısıyla bu şekilde mavi renkte görülmektedir. Onlar bunu vücuttaki damarlara benzetirler. Aslında damarlar kan gibi kırmızıdır, engel sebebiyle mavi görülmektedirler. Eğer bu açıktama doğru ise şüphesiz ki sema kıyâmet gününde ona bakacak olanlara yakın olacağından ve engellerin de ortadan kalkacağından Ötürü kırmızı olarak görülecektir. Çünkü onun asıl rengi odur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rahman 37

Gök yarıldığında, gül gibi, yağ gibi olur.

Diyanet Vakfı
Gök yarılıp da kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu zaman,

Kurtubi Tefsiri
Artık gök yarılıp yağ tortusunu andıran kırmızı bir gül gibi olduğu zaman…

Rahman 36

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Üzerinize ateş alevi ve bir duman salınır.” Yani eğer sizler çıkacak olursanız, üzerinize bir ateş alevi salınır ve kaçmanızı engelleyecek azâb sizi yakalar. Âyetin kaçmakla ilgili olmadığı, aksine yüce Allah’ın bununla isyankârları cehennem ateşi ile azaplandıracağını haber vermekte olduğu da söylenmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Sizler Rabbinizin nimetlerini yalanlayacak olursanız, o vakit üzerinize bu yalanlamanızın bir cezası olmak üzere ateş alevi ve bir duman salınır.

İnsanların ve cinlerin etrafının melekler ile ve çok büyük bir ateş parçası ile kuşatıldıktan sonra kendilerine:

“Ey cin ve İnsan toplulukları…” diye seslenileceği de söylenmiştir. İşte yüce Allah’ın;

“Üzerinize ateş alevi… salınır” âyeti bunu anlatmaktadır. İbn Abbâs ve başkalarının açıklamasına göre: “Dumanı olmayan alev” demektir. en-Nehhâs da; bu alevi bulunmayan dumandır, diye açıklamıştır. Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın, Hassan (radıyallahü anh)’a hicvederken kullandığı ifade de bu kabildendir. es-Sa’lebî el-Maverdî’nin Tefsirlerinde de aynı şekilde Umeyye b. Ebi’s-Salt diye zikredilmiştir. Ancak es-Sıhah ile İbnu’l-Enbarî’nin el-Vakfiı ve’l-İbtidâ adlı eserlerinde Umeyye b. Halef diye geçmektedir. Sözü edilen hicivde Umeyye şöyle demektedir:

“Benden Hassan’a, Ukaz’a doğru şu mesajı ulaştıracak var mı?

Senin baban bizim aramızda bir demirci değil miydi?

Şarkıcı cariyeler arasında, kendisini koruyacak gücü de yoktu.

Yemen tarafından (idi ve) o körüğü tutup dururdu da

Kesintisiz olarak ateşin alevini üflüyordu.”

Hassan (radıyallahü anh) da ona şu şekilde cevab vermişti:

“Hicvettim seni ben, sen de zilletle ona karşı boyun eğdin,

Ateş alevi gibi yanan bir kafiye ile ve zilletle.”

Ru’be de şöyle demiştir:

“İndirdiğimiz darbelerden ötürü onların aşırı hararetleri var,

Bir de alevler yakıp duran savaşın ateşi,”

Mücahid dedi ki Ateş alevi”; ateşten ayrı yeşil aleve denilir, ed-Dahhâk da şöyle demiştir: Odundan çıkana değil, alevden çıkan dumana denilir. Said b. Cübeyr de böyle açıklamıştır.

“ateşin ve dumanın biraradaki ismi” olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebû Amr yapmış olup, el-Ahfeş de bunu kimi Araplardan diye, nakletmiştir.

İbn Kesîr “şın” harfini esreli olarak; diye okumuş, diğerleri ise ötreli okumuşlardır, Her İkisi de ayrı söyleyişlerdir, tıpkı inek sürüsüne denilmesi gibi.

“Ve bir duman” anlamındaki âyet genel olarak; şeklinde ref ile ve: “Alev” lâfzına atıf ile okunmuştur. Ancak İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Mücahid ve Ebû Amr “ateş” anlamındaki lâfza atıf ile; şeklinde cer ile okumuşlardır,

el-Mehdevî dedi ki: (……..)’ın “hem ateş, hem de dumanı” birarada ifade ettiğini söyleyenlerin görüşüne göre “duman” anlamındaki lâfzı kesreli okumaları açıkça anlaşılan bir şekildir. Ancak bunu “dumanı olmayan alev” diye açıklayanların “bir duman” anlamındaki lâfzı cer ile okumaları uzak bir ihtimaldir. Böyle bir okumanın uygunluğu ancak bir mevsufun hazfedilmiş olduğu takdiri ile uygun düşebilir. Sanki: “Üzerinize ateş alevi ve” bir miktar “bir duman salınır” denilmiş gibidir. Bu durumda “bir miktar” anlamındaki lâfız; “(……..): Alev” lâfzına atfedilmiş gibi olur. “Dumandan” cümlesi de “bir miktar” anlamındaki lâfzın sıfatı olur. “Bir miktar” anlamındaki lâfız da hazfedilmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın âyetinde ayrıca; (………..) edatının hazfedilmesi ise daha önce; “Ateşten” lâfzında ayrıca zikredilmiş olduğundan dolayıdır. Nitekim Arapların: ” Sen kime misafir olursan ben de (ona) misafir olurum” derken ” Ona” lâfzını hazfetmeleri gibi. Bu açıklamaya göre “bir duman” anlamındaki lâfız hazfedilmiş ile cer edilmiş olur,

Mücahid, Humeyd, İkrime ve Ebû’l-Âl-iye’den “nun” harfi kesreli olarak; (okudukları zikredilmiştir ki, bunlar iki ayrı söyleyiştir. Nitekim “alev” anlamındaki lâfız da) ile şekillerinde söylenebilir. Bu kesreli okuyuş aynı zamanda tabiat ve asıl anlamına da gelir. Mesela: “Filan kişi soyu şerefli ve asaletli kimse” demektir.

Müslim b. Cündüb’den ise ref ile: ” diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Hanzala b. Murre b. en-Numan el-Ensarî’nin de “ateş” lâfzına atıf ile meo rur olarak diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Bununla birlikte kesreli olarak: okuyuşunun; ( U-Zlyin çoğulu olması mümkündür. ) Zor” lâfzının çoğulunun diye gelmesi gibi.

(diye ref ile okunması ise “alev” anlamındaki lâfza atf ile gelir, el-Hasen’den;diye her iki harfin de ütreli okuduğu rivâyet edilmiştir ki; bu da çoğuludur. Bunun aslının) diye olması da mümkündür. Daha önce yüce Allah’ın:

“Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.” (en-Nahl, 16/16) âyetinde açıklandığı üzere “vav” hazfedilmek suretiyle kısaltılmış da olabilir.

Abdurrahmân b. Ebi Bekre’den “nûn” harfi üstün, “ha” harfi ötrdi ve “şın’ harfi de şeddeli olarak” ” Kökünü keseriz” anlamında; ” Kökünü kesti, keser, kesmek”ten gelen bir fiil olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. Yüce Allah’ın: ” Hani o zaman onun izniyle onları öldürüyordunuz,” (Al-i İmrân, 3/152) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. (Bu âyetin böylece okunması halinde): “Azâb ile öldürürüz” demek olur.

Birinci kıraat olan:

“Ve bir duman” lâfzı ise, başlarının üzerine akıtılacak eritilmiş bakır anlamındadır. Mücahid ve Katade böyle açıklamıştır. Bu açıklama İbn Abbâs’dan da rivâyet edilmiştir. Yine İbn Abbâs’dan ve Said b. Cübeyr’den rivâyet edildiğine göre burada bu lâfız, alevi bulunmayan duman demektir, (el-Halil)’in açıklamasının anlamı da budur. Bu anlamıyla Arap dilinde bilinen bir lafızdır. Nitekim Ca’deoğullarının Nabiğası şöyle demiştir:

“Taneden (veya susam yağından) yakılan kandilin ışığı gibi aydınlatıyor,

Allah’ın kendisinde hiçbir duman kılmadığı.”

el-Esmaî dedi ki: Ben bedevi bir Arabın -beyitte geçen-: (………)’in Şam’da “dumanı bulunmayan susam yağına” denildiğini söylediğini duydum.

Mukâtil dedi ki: Bunlar eritilmiş bakırdan beş tane ırmaktır. Hepsi de Arş’ın altından ve cehennemliklerin başları üzerine akar. Bu üç ırmak, gece miktarındadır, iki ırmak da gündüz miktarındadır,

İbn Mes’ûd dedi ki: Nûhâs (eritilmiş bakır) ile el-mühi (eritilmiş bakır) aynı şeylerdir.

ed-Dahhâk ta: Bu kaynatılmış zeytinyağının tortusudur. el-Kisâî de: Oldukça şiddetli bir rüzgarı olan ateşe denilir, demiştir.

“Size yardım da olunmaz.” Birbirinize yardımcı olamazsınız. Maksat cinler ile İnsanlardır.

Rahman 35

Üzerinize alevli bir kıvılcım ve erimiş maden gönderilir; savunamazsınız.

Diyanet Vakfı
Üzerinize ateşten alev ve duman gönderilir de birbirinizi kurtaramaz ve yardımlaşamazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Üzerinize ateş alevi ve bir duman salınır, size yardım da olunmaz.

Rahman 34

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Ey cin ve insan toplulukları…” âyeti ile ilgili olarak İbnu’l-Mübarek şunu zikretmektedir: Bize Cuveybir’in, ed-Dahhâk’tan haber verdiğine göre o şöyle demiştir: Kıyâmet gününde yüce Allah dünya semasına emir verecek, o da İçindekilerle birlikte paramparça olacak. Melekler onun kıyılarında kalacak. Allah onlara emir verinceye kadar bu halde kalacaklar. Ondan emir alacakları vakitte yeryüzüne inecekler. Bütün yeri ve etrafındakileri kuşatacaklar. Sonra Allah onun bir üstündeki semaya aynı şekilde emir verecek, onlar da inecekler. Bir önceki saffın arkasında bir saf teşkil edecekler. Sonra üçüncü, sonra dördüncü, sonra beşinci, sonra altıncı, sonra da yedinci sema (aynı durumda olacak.) Nihayet en yüce melek, göz alıcılığı, mülkü içerisinde sol yanında da cehennem bulunduğu halde inecek. Cehennemin uğultusunu ve kaynayıp coşmasını işitecekler. (Yerde bulunanlar) yerin neresine giderlerse, mutlaka meleklerin safları ile karşılaşacaklar. İşte yüce Allah’ın:

“Ey cin ve İnsan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın; ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki…” âyeti bunu anlatmaktadır. Buradaki “sultan; Güç ve imkân” özür ve mazeret anlamındadır.

Yine ed-Dahhâk şöyle demiştir: İnsanlar çarşı pazarlarında iken ansızın sema açılacak, melekler inecek. Cinler ve insanlar kaçacaklar. Melekler etraflarını kuşatacaktır. İşte yüce Allah’ın:

“Buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız” âyeti bunu anlatmaktadır. Bu rivâyeti de en-Nehhâs zikretmiştir.

Derim ki: Buna göre bu, dünyada olacak, İbnu’l-Mubarek’in zikrettiği rivâyete göre ise bu husus âhirette olacaktır.

Yine ed-Dabhâk’tan şöyle dediği zikredilmiştir: Eğer siz ölümden kaçabilecekseniz, haydi kaçınız. İbn Abbâs da şöyle açıklamıştır: Eğer siz göklerle yerde olanları bilmek gücüne sahib iseniz, haydi onu öğreniniz. Ancak bir sultan ile yani Allah’tan gelmiş bir delil ile olmadıkça, onu bilme imkânımız olmayacaktır. Yine ondan gelen rivâyete göre;

“Güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız” âyeti; sizler Benim sizin üzerinizdeki egemenlik ve kudretimin dışına çıkamazsınız, demektir. Katade de şöyle açıklamıştır: Sizler bir melek ile olmadıkça kaçamazsınız ve sizin meleğiniz de yoktur.

Âyet: “Sizler ancak bir sultana (güç ve imkâna) kaçabilirsiniz” demektir. Buna göre âyet-i kerimedeki “be” anlamındadır. Tıpkı yüce Allah’ın:

“Rabbim, bana iyilikte bulundu.” (Yusuf, 12/100) âyetinde olduğu gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Bize ister kötülük yap, ister iyilik, bizim nezdimizde senden usanılmaz

Ve eğer sen terkedecek olsan dahî seni biz terketmeyiz.”

Yüce Allah’ın:

“Kaçın!” emri, ta’cîz (yani bu husustaki acizliklerini ortaya koymak) içindir.

Rahman 33

Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkmaya güç yetirirseniz çıkın; çıkamazsınız, ancak bir güçle.

Diyanet Vakfı
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın. Ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki.

Rahman 32

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Hal bu iken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka! Yakında sizin hesabınıza bakacağız” âyetinde geçen

“bakmak” tabiri; “İşim bitti, bitiyor, bitmek” diye kullanılır. Yine; Bu iş için vakit ayırdım” denildiği gibi; “Bu hususta bütün gayretimi harcadım” da denilir,

Yüce Allah ayrıca terketmesi gereken bir meşguliyeti yoktur. Anlam ancak şöyle olabilir: Amellerinizin karşılığını vermeye ya da sizi hesaba çekmeye pek yakında başlayacağız. Bu, bir kimsenin tehdit etmek istediği birisine: “O halde ben de senin İşine bakacağım, sana yöneleceğim” demesine benzer bir tehdittir. ” Kastetmek ve yönelmek” anlamındadır. Buna benzer bir anlamda olmak üzere İbnu’l-Enbârî, Cerîr’in şu beyitini zikretmektedir:

“Artık şimdi Numeyr’i kastettim,

Bu ise benim ona (Numeyrlilere) azâb olduğum zamandır.”

en-Nehhâs’ın naklettiğine göre yine Cerir şöyle demiştir:

“Ben zincire ayağı vurulmuş o köleye yöneldim.”

Hadiste de belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Akabe gecesinde ensar ile bey’atleştiğinde şeytan şöyle bağırmış: Ey Cubacibliler (Mina konaklarında bulunanlar)! İşte bir Müzemmem size karşı savaşmak üzere Kayleoğulları ile bey’atleşiyor! Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İşte bu Akabedeki şeytandır. Allah’a yemin ederim ey Allah’ın düşmanı Mutlaka sana da yöneleceğim.” Müsned, II, 461; Taberânî, Kebir, XIX, 90; Taberî, Tarih, 5, 563; İbn Hişâm, Slre, II, 296. diye buyurdu. Senin işini çürütüp ortadan kaldırmaya da yöneleceğim, demektir. el-Kıttebî, el-Kisâî ve diğerlerinin tercih ettikleri anlam budur.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah böylelikle takva dolayısıyla vaadde bulunmakta, günahkârlık dolayısıyla da tehditte bulunmaktadır. Daha sonra da:

“Yakında sizin hesabınıza bakacağız” diye buyurmuştur. Yani size verdiğimiz vaadleri ve tehditleri yerine getirecek ve herkese verdiğimiz sözün gereğini gerçekleştireceğiz. Ben bunu paylaştıracağım ve bu işi yapıp bitireceğim, demektir. Bu açıklamayı da el-Hasen, Mukâtil ve İbn Zeyd yapmıştır.

Abdullah ile Ubeyy

“Yakında sizin hesabınıza bakacağız” anlamındaki âyeti; diye okumuşlardır, el-A’meş ve İbrahim: ” Yakında sizin hesabınıza bakılacaktır” anlamında “ye” harfi ötreli, “re” harfi üstün olarak meçhul bir fiil şeklinde okumuşlardır. İbn Şihab ve el-A’rec de “mın” ile “re” harflerini üstün olarak:diye okumuşlardır. el-Kisâî dedi ki: Bu kullanım Temimlilerin şivesidir. Onlar; diye kullanırlar. Yine bu fiilin; şeklinde kullanıldığı da nakledilmiştir. Her ikisini de Hubeyre, Hafs’tan o Âsım’dan diye rivâyet etmiştir.

el-Cu’fi, Ebû Amr’dan “ye” ve “re” harfleri üstün olarak: ” Yakında… hesabınıza bakacaktır” diye okuduğunu rivâyet etmektedir. Bu kıraat İbn Hürmüz’den de rivâyet edilmiştir. Îsa es-Sakafî’den ise “nun” harfini kesreli, “ra” harfi üstün olarak: ” Yakında sizin hesabınıza bakacağız” diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Hamza ve el-Kisâî ise “ye” harfi ile ” Yakında sizin hesabınıza bakacaktır” diye okumuştur. Diğerleri ise “nun” ile (bakacağız anlamında) okumuşlardır ki, bu (söyleyiş) de Tihâmelilerin söyleyişidir.

“İki fırka (es-sekalân)”; cinler ve İnsanlar demektir. Yeryüzünde onların dışında başka varlıklar da bulunmakla birlikte mükellef kılınmış olmaları sebebiyle konumlarının büyüklüğünden dolayı onlara bu isim verilmiştir.

Hem hayatta iken, hem öldükten sonra yeryüzünün üzerinde bir ağırlık teşkil ettiklerinden dolayı onlara bu ismin verildiği de söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yer içindeki ağırlıklarım dışarıya çıkardığı zaman.” (ez-Zilzâl, 99/2) Arapların: “Ona ağırlığını ver!” şeklindeki tabirleri de bu anlamdadır.

Kimi meânî bilginleri de şöyle demiştir: Bu hususta kendisi ile yarışmanın sözkonusu olduğu miktarı ve ağırlığı bulunan herşeye “Ağır, ağırlık” denilir. Deve kuşu yumurtasına bu ismin veriliş sebebi de bundan dolayıdır. Çünkü bunu bulan ve bunu avlamak isteyen bir kimse, bu yumurtayı ele geçirdiği takdirde sevinir.

Cafer es-Sadık da şöyle demiştir: Bunlara “sekalân” denilmesi her iki kesimin de günahlarla ağırlaşmış olmalarından dolayıdır. Yüce Allah önce -çoğul kipi ile-:

“Sizin hesabınıza bakacağız” dedikten sonra:

“Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka” diye tesniye kipi kullanmıştır. Çünkü bunlar iki ayrı fırkadır ve herbir fırka da çoğuldur. Yüce Allah’ın:

“Ey cin ve İnsan toplulukları, eğer… gücünüz yetiyorsa” âyetinde de böyledir. Burada da “siz iki topluluğun gücü yetiyorsa” anlamında tesniye kullanmamıştır. Çünkü iki ayrı kesim olup, çoğul konumundadırlar. Yüce Allah’ın:

“Bunlar iki fırka olup birbirleri ile çekişmeye başlayıverdiler.” (en-Neml, 27/45) âyeti ile:

“Bunlar Rabbleri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” (el-Hac, 22/19) buyruklarına da benzemektedir. Şayet -Kur’ân dışında-: “Yakında siz İki fırkanın hesabına bakacağız” denilmişi olsaydı, yahutta; “Eğer ikinizin gücü yetiyorsa” denilse câiz olur.

Şamlılar:

“Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka!” anlamındaki âyeti “he” harfini ötreli olarak diye, diğerleri ise üstün olarak okumuşlardır. Daha önceden (ez-Zuhruf, 43/49) âyetine dair açıklamalar yapılırken buna dair bilgiler de geçmiş bulunmaktadır.

Cinler de İnsanlar Gibi Mükelleftir

Bu sûrede Ahkaf ve Cin Sûresinde cinlerin de ilâhî hitaba muhatap, mükellef; emir ve yasaklara muhatap, mükâfat ve ceza kazanmaları bakımından tıpkı insanlar gibi olduklarına delil vardır. Cinlerin mü’minleri de insanların mü’minleri gibi, onların kâfirleri de öbürlerinin kâfirleri gibidir. Bütün bu hususların hiçbirisinde bizimle onlar arasında hiçbir fark yoktur.

Rahman 31

Ey iki ağırlık sahibi! Sizinle ilgileneceğiz.

Diyanet Vakfı
Ey insan ve cin! Sizin de hesabınızı ele alacağız.

Kurtubi Tefsiri
Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka! Yakında sizin hesabınıza bakacağız.

Rahman 30

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan diler” âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: Göklerde bulunanlar O’ndan rahmet, yerde bulunanlar da rızık isterler.

İbn Abbâs ve Ebû Salih şöyle demişlerdir: Göklerde bulunanlar O’ndan mağfiret diler rızık dilemez, yerde bulunanlar ise O’ndan her ikisini dilerler.

İbn Cüreyc dedi ki: Melekler yeryüzündekiler için rızık isterler. Buna göre her iki dilek, aynı zamanda hem göktekilerin, hem yerdekilerin yerdekiler için bir isteği olmaktadır. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: “Meleklerden birisinin dört tane yüzü vardır. Birisi insan yüzü gibidir. O, Âdemoğulları için rızık ister. Birisi arslan yüzü gibidir, o da yırtıcı hayvanlar için Allah’tan rızık ister. Bir yüzü öküz yüzü gibidir, o da Allah’tan hayvanlar için rızık ister. Bir yüzü kartal yüzü gibidir, o da Allah’tan kuşlar için rızık ister.”

İbn Atâ dedi ki: Onlar yüce Allah’tan ibadet edebilme gücünü istediler.

“O her gün bir iştedir” âyeti yeni bir cümledir. ” Her gün” lâfzı zarf olarak nasbedilmiştir. Çünkü daha sonra “bir iştedir” diye buyurmuştur. Ya da “diler” anlamındaki fiilin zarfı olarak nasbedilmiştir. Bundan sonra da; “O bir İştedir” diye okumaya başlanılır.

Ebû’d-Derdâ (radıyallahü anh)’ın rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “O her gün bir iştedir” âyeti ile ilgili olarak dedi ki: “Bir günahı bağışlaması, bir sıkıntıyı gidermesi, bir toplumu yüceltip bir diğerini alçaltması O’nun işidir.”‘ İbn Hibbân, Sahih, II, 464, İbn Mâce, I, 73; el-Heysemî, Mevâridu’z-Zam’ân, 1, 437, Taberânî, Evsat, 111, 278

İbn Ömer’den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, yüce Allah’ın:

“O, her gün bir iştedir” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Bir günahı bağışlar, bir sıkıntıyı açar ve dua eden birisinin duasını kabul eder.” Yakın lâfızlarla İbn Ebi Şeybe; Mûsannef, VII, 163; Taberi, Tefsir, XXVII, 135, İbn Kesîr, Tefsir,IV,274(hepsi Ubeyd b. Umeyr’den)

Hayat vermesi, öldürmesi, aziz kılması, zelil kılması, rızık vermesi ya da engellemesi hep O’nun işidir. Bir diğer görüşe göre bununla yüce Allah’ın dünya ve âhiret günlerindeki İşini kastetmiştir. İbn Bahr da şöyle demiştir: Zamanın tümü iki gündür. Birisi dünya günlerinin süresidir, diğeri ise kıyâmet günüdür. Yüce Allah’ın dünya günlerindeki işi emir, yasak, hayat vermek, öldürmek, bağışlamak ve alıkoymak suretiyle denemek ve sınavdan geçirmektir. Kıyâmet günündeki işi ise, amellerin karşılığını vermek, hesaba çekmek, mükâfatlandırmak ve cezalandırmaktır.

Bir diğer görüşe göre, bununla dünya günlerinin her birisindeki işine dair haber verilmektedir, denilmiştir. Bu da açıkça anlaşılan bir husustur.

Sözlükte;

“İş” pek büyük hadise ve durum demektir. Çoğulu: …diye gelir. Burada da tekil lâfız ile kasıt çoğuldur. Yüce Allah’ın:

“Sonra da sizi bir bebek olarak çıkartır.” (el-Mu’min, 40/67) âyetinde olduğu gibi, (tekil olan bebek lâfzı ile bebekler denilmek istenmesi gibi)dir.

el-Kelbî de şöyle demiştir: Onun işi takdirlerini zamanlarına doğru yöneltmektir.

Amr b. Meymun yüce Allah’ın:

“O her gün bir İştedir” âyeti hakkında şöyle demiştir: Yaşayan birisini öldürmesi, rahimlerde dilediklerini bırakması, zelil birisini aziz kılması, aziz bir kimseyi de zelil kılması O’nun işlerindendir.

Emirlerden birisi bir vezirine yüce Allah’ın:

“O her gün bir iştedir” âyeti hakkında soru sormuş, o da bunun manasını bilememiş. Ertesi güne ona mühlet vermiş. Üzüntülü bir şekilde evine dönmüş, siyahi bir kölesi ona: Bu durumun ne? diye sorunca, o da durumunu haber vermiş. Ona şöyle demiş: Emire geri dön, bu âyeti ona ben açıklayacağım demiş. Bunun üzerine emir onu çağırınca şu cevabı vermiş: Ey emir! Onun işi geceyi gündüze bitiştirmek, gündüzü geceye bitiştirmek, ölüden diriyi çıkarmak, diriden ölüyü çıkarmak, hastaya şifa vermek,.sağlıklı birisini hasla kılmak, afiyette olana bela vermek, belalı olana afiyet vermek, zelil bir kimseyi aziz kılmak, azil bir kimseyi sclil kılmak, zengin birisini fakir, fakir birisini zengin kılmaktır. Bunun üzerine emir kendisine; Beni sıkıntıdan kurtardın, Allah da seni sıkıntıdan kurtarsın, diyerek vezirin üzerindeki elbisenin çıkartıhp köleye giydirilmesini emretmiş. Bunun üzerine köle: Efendim demiş, işte bu da Allah’ın İşlerindendir.

Abdullah b. Tahir’den rivâyete göre o el-Huseyn b. el-Fadl’ı çağırmış ve ona şöyle sormuş: Üç âyetin anlamını çıkartamadım. Onları bana açıklaman için seni çağırmış bulunuyorum. Birisi yüce Allah’ın:

“Ve o pişmanlardan oldu.” (el-Mâide, 5/31) âyetidir. Halbuki pişmanlığın teybe olduğu sahih olarak sabittir. Diğeri yüce Allah’ın:

“O her gün bir iştedir” âyetidir. Halbuki sahih rivâyetle sabit olduğuna göre kalem, kıyâmet gününe kadar olacak bütün şeyleri yazmış ve mürekkebi kurumuştur. Üçüncüsü ise yüce Allah’ın;

“İnsan için çalıştığından başkası yoktur.” (en-Necm, 53/39) âyetidir. O halde iyiliklere kat kal mükâfat verilmesi nasıl olur?

el-Huseyn (b. el-Fadİ) şöyle dedi; O ümmette pişmanlığın tevbe olarak görülmemesi, bu ümmette ise tevbe olarak değerlendirilmesi mümkündür. Çünkü yüce Allah, diğer ümmetlerin ortaklığının sözkonusu olmadığı birtakım özellikleri bizim bu ümmetimize vermiş bulunmaktadır. Bir diğer görüşe göre de Kabil’in o pişmanlığı Habil’i öldürdüğünden dolayı olmayıp, onu (mezar kazmayı bilmediğinden ötürü) bir süre taşımasından dolayı idi.

Yüce Allah’ın:

“O her gün bir iştedir” âyetine gelince, buradaki işlerden kasıt, açığa çıkardığı işlerdendir. Yoksa bu işleri yapma kanaati onda sonradan hasıl olduğundan dolayı değildir. Yüce Allah’ın;

“İnsan için çalıştığından başkası yoktur” (en-Necm, 53/39) âyetine gelince, onun da anlamı şudur: Adaletin ölçüsü gereği onun için çalıştığından başkası yoktur. Bununla birlikte ilahi lütfumun gereği olarak bire karşılık, ona bin ile mükâfat vermek hakkımdır. Bunun üzerine Abdullah kalkıp el-Huseyn’in başını öptü ve haracını ona bağışladı.

Rahman 29

Göklerde ve yerde olanlar O’na sorar; O, her gün bir iştedir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde bulunan herkes, Ondan ister. O, her an yaratma halindedir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan diler. O, hergün bir iştedir.

Rahman 28

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbinîzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Celâl ve İkram sahibi Rabbinin Vechi ise kalıcıdır.” Yani Allah baki kalacaktır. Burada

“Vech” O’nun varlığını ve zatını ifade eden bir tabirdir. Şair şöyle demektedir:

“Yarattıkları hakkında ölmeleri hükmünü verdi,

Onun dışındaki herşey fânidir.”

İlim adamlarımızdan İbn Fûrek, Ebû’l-Meâlî ve başka muhakkiklerin beğenip tercih ettikleri görüş budur, İbn Abbâs da şöyle demiştir: “Vech” O’nun zatını ifade eden bir tabirdir. Nitekim yüce Allah: “Celâl ve İkram sahibi Rabbinin Vechi ise kalıcıdır” diye buyurmaktadır.

Ebû’l-Meâlî de şöyle demiştir: “Vech”e gelince, İmâmlarımızın büyük çoğunluğunun kanaatine göre onunla kastedilen yüce Allah’ın varlığıdır. Hocamızın beğenip seçtiği görüş de budur. Buna delil âyetlerden birisi de yüce Allah’ın:

“Rabbinin Vechi ise kalıcıdır” âyetidir. Bütün mahlukatın yok olmaya maruz kaldıkları belirtilirken, ebediyyen kalıcılıkla vasfedilen ise yüce yaratıcının varlığıdır. Bu hususa dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın;

“Bundan dolayı nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü (vechi) oradadır.” (el-Bakara, 2/115) âyetini açıklarken (4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca biz bu hususa dair açıklamaları yeteri kadarıyla “el-Esnâ…” adlı, kitabımızda da zikretmiş bulunuyoruz.

el-Kuşeyrî dedi ki: Birtakım kimseler de bu yüce Allah’ın zatından ayrı, keyfiyeti sözkonusu olmayan bir sıfatıdır. Bu sıfatı ile yüce Rabbimizin ikram ve lütuf ile özellik vermeyi murad ettiği kimselere ikbali ve lütfü hasıl olur. Fakat sahih olan O’nun Vechinin, varlığı ve zatı demek olduğudur. Mesela, işin vechi budur, doğru vecih budur, doğrunun kendisi budur, denilir.

Bir diğer açıklamaya göre de, delilleri ile üstün ve zahir olarak katması, tıpkı insarfın yüzü ile ortada olmasına benzer. Yüce Allah’a kendisi ile yakınlaşılacak olan cihet kalır diye de açıklanmıştır.

“Celâl” Allah’ın azameti, kibriyası, övgü sıfatlarına layık olması demektir. ” O şey celâl buldu” denilirken, azametli oldu, denilmek istenir. “Onu tazim ettim” demektir. “Celal” de tazim olunanın, büyük olanın ismidir.

“İkram sahibi” âyeti da, O, kendisine layık olmayan şirkten münezzeh kılınmaya layık olandır demektir. Nitekim:Ben seni, sana yakışmayan bu husustan uzak tuttum” demektir. Peygamber ve velilere ikram da buradan gelmektedir. Biz bu iki isme (celal ve ikram isimlerine) dair sözlük ve mana itibariyle gerekli açıklamaları yeteri kadarıyla “el-Esnâ…” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Enes’in rivâyet ettiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ey celâl ve ikram sahibi diye dua ediniz. ” Hâkim, Müstedrek, I, 676 (Enes’ten değil de Ebû Hüreyre’den); İbn Hibbân, es-Sikât, IH, 129 (radıyallahü anhksa b. Âmir’den) Bunun Abdullah b. Mesud’un sözü olduğu da rivâyet edilmiştir. Dualarınızda bunu söylemeye devam ediniz, anlamındadır.

Ebû Ubeyd dedi ki: (Hadiste geçen ve devam etmek anlamı verilen): “îl-zâz” bir şeyi bırakmamak, ona devam etmek demektir. Israr etmek anlamında olduğu da söylenir.

Said el-Makburî’den rivâyete göre; bir adam ısrar ederek: Allah’ım, ey celâl ve ikram sahibi, Allah’ım ey celal ve ikram sahibi, demeye koyulmuş, sonunda ona; Söylediğini duydum, ihtiyacın nedir? diye ona seslenilmiş.

Rahman 27

Celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü bâki kalacaktır.

Diyanet Vakfı
Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacak.

Kurtubi Tefsiri
Celâl ve İkram sahibi Rabbinin Vechi ise kalıcıdır.

Rahman 26

Üzerinde olan herkes fânidir.

Diyanet Vakfı
Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak.

Kurtubi Tefsiri
Onun üzerindeki her canlı fânidir.

“Onun üzerindeki her canlı fanidir” âyetindeki;

“onun üzerindeki” lâfzında geçen zamir yere aittir. Yerden de sûrenin baş tarafında yüce Allah’ın:

“Yere gelince, onu da oranın yaratıkları için alçalttı” (10. âyet) diye söz edilmişti. “O, onun üzerinde bulunanların en şereflisidir” denilir ve daha Önce kendisinden sözedilmemiş olmakla birlikte “onun üzerinde” ile ifadesi yer kastedilebilir.

İbn Abbüs dedi ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca melekler yeryüzünde bulunanlar helâk olacaktır (öleceklerdir), dediler. Bunun üzerine de;

“Onun zatından başka herşey helâk olacaktır.” (el-Kasas, 28/88) âyeti nazil oldu. Bunun üzerine melekler de öleceklerine kesinlikle inandılar. Mukâtil de böyle demiştir.

Yaratılmışların yok oluşlarındaki nimet, ölüm ile aralarında eşitliğin sağlanmasında ortaya çıkmaktadır. Esasen ölümle birlikte bütün ayaklar hizaya gelir (eşitlik gerçekleşir.)

Bir diğer açıklamaya göre ölümün nimet olması ölümün, amellerin karşılıklarının ve mükâfatın görüleceği yurda geçişin bir sebebi oluşunda ortaya çıkar.

Rahman 25

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Denizde dağlar gibi yükseltilmiş” Meal sırası gözonünde bulundurularak tercümede, basit bir takdim tehir yapılmıştır. âyetindeki: ” Dağlar gibi” demektir. “Uzunca (yüksekçe) dağ” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Onlar bir dağı aşıp geçtilermi bir diğer dağ görünür.”

O halde denizde gemiler, karadaki dağlar gibidir. Buna dair açıklamalar daha önce eş-Şura Sûresi’nde (42/32-33. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yükseltilmiş” anlamındaki: lâfzı genel olarak “şın” harfi üstün olarak okunmuştur. Katade: Akmak için yaratılmış anlamındadır, demiştir. Bu lâfız “inşâ”dan alınmış bir kelimedir, demiştir. Mücahid de: Yelkenlerinin direkleri yüksekçe tutulmuş gemilerdir, demiştir. Eğer yelkenlerinin direkleri yüksek değil ise bunlara bu isim verilmez. el-Ahfeş de: Bunlar akıp giden gemiler demektir, demiştir. Hadiste de şöyle denilmektedir: Ali (radıyallahü anh) yelkenli gemiler görmüş ve bunun üzerine: “Bu akıp giden gemiler hakkı için ne Osman’ı öldürdüm, ne de öldürülmesine yardımcı oldum” demiştir.

Hamza ile Ebû Bekr’in rivâyetine göre -ki ondan farklı rivâyetler de gelmiştir- Âsım: şeklinde “şın” harfi esreli olarak, “yolculuğu başlatanlar” anlamında okumuşlardır ki, böylelikle fiil mecaz ve anlamın genişletilmesi suretiyle ona izafe edilmiş olmaktadır. Bunun, yelkenlerini yükselten gemiler anlamında olduğu da söylenmiştir. “Şın” harfini ötreli okuyanlar ise; yelkenleri yükseltilmiş diye açıklarlar,

Yakub:

” Akıp giden,.ler” lâfzını vakıf halinde “ye” ile okurken, diğerleri bunu hazfetmişlerdir.

Rahman 24

Denizde, dağlar gibi yükselen gemiler O’nundur.

Diyanet Vakfı
Denizde yüce dağlar gibi yükselen gemiler de Onundur.

Kurtubi Tefsiri
Denizde dağlar gibi yükseltilmiş akıp giden gemiler O’nundur.

Rahman 23

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“O iki denizden inci ve mercan çıkar.” Yani topraktan tane, saman ve hoş kokulu bitkiler çıktığı gibi, sudan da inci ve mercan çıkar.

Nâfî ve Ebû Amr

“çıkar” anlamındaki fiili “ye” harfini ötreli, “re” harfini üstün, meçhul bir fiil olarak: ” Çıkarılır” diye okumuşlardır. Diğerleri ise “ye” harfini üstün, “re” harfini ötreli olarak: “Çıkar” diye ve öznesi “inci…” olmak üzere okumuşlardır.

Yüce Allah

“o iki denizden” diye buyurmaktadır. Halbuki bunlar (inci ve mercan) tatlı sudan değil, tuzlu sudan çıkarlar. Çünkü Araplar (konuşmalarında) iki ayrı cinsi bir arada sözkonusu ecmekle birlikte, daha sonra onlardan birisi hakkında haber vermektedirler. Yüce Allah’ın şu âyeti da (bu yönüyle) böyledir:

“Ey cin ve insanlar topluluğu içinizden size… peygamberler gelmedi mi?” (el-En’am, 6/130) Halbuki gelen peygamberler sadece insanlardandır, cinlerden gelmemiştir. Bu açıklamayı el-Kelbî ve başkaları yapmıştır.

ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yüce Allah her iki denizi sözkonusu etmekle birlikte, onlardan herhangi birisinden bir şey çıkıyor ise, bu ikisinden çıkıyor, demektir. Bu yönüyle yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:

“Gormezmisiniz ki Allah yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış, onlar arasında ayı bir nûr kılmış…” (Nûh, 71/15-16) Halbuki ay, dünya semasındadır. Bununla birlikte yedi semayı da birlikte sözkonusu etmiştir. Âdeta o semalardan birisinde bulunan hepsinde bulunmuş gibidir.

Ebû Ali el-Fârisî de şöyle demiştir: Bu, muzafın hazfedilmesi kabilindendir. “O ikisinden birisinden” takdirindedir. Yüce Allah’ın:

“Bu Kur’ân iki kasabadan büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf, 43/31) âyetine benzemektedir ki, iki kasabadan birisinden bir adama… demektir.

el-Ahfeş Saîd de şöyle demiştir: Bazıları incinin tatlı sudan çıktığını iddia etmişlerdir. Bir diğer görüşe göre kasıt, her iki denizdir. Bunlardan birisinden inci, diğerinden mercan çıkar.

İbn Abbâs; Bunlar göğün ve yerin denizleridir. Göğün suyu denizin sedefine düşecek olursa, o inci olarak meydana gelir ve böylece her ikisinden çıkmış gibi olur, demiştir. et-Taberî’de böyle demiştir.

es-Sa’lebî ise şöyle demektedir: Bana naklolunduğuna göre bir çekirdek, bir sedefin içinde bulunuyor idi. Yağmur bu çekirdeğin bir bölümüne isabet ederken, bir bölümüne isabet etmedi. Yağmurun isabet ettiği yer inci oldu, diğer bölümü ise çekirdek olarak kaldı.

Bir diğer açıklamaya göre tuzlu ve tatlı su birbiriyle kavuşabilir. O durumda tatlı su, tuzlu suya bir çeşit aşı gibi olur, İşte çocuğun anne tarafından doğurulmuş olmakla birlikte hem erkeğe, hem de dişiye nisbet edilmesi gibi burada da her ikisine nisbet edilmiştir. Bu bakımdan şöyle denilmiştir: İnci ancak bir yerden, tatlı ve tuzlu suyun kavuştuğu yerden çıkar.

Denildiğine göre mercan” büyük incilerdir. Bu açıklamayı Ali ve İbn Abbâs -Allah ikisinden de razı olsun- yapmıştır. İnci bunların küçükleridir. Yine her ikisinden bunun aksi bir rivâyet te gelmiştir. Buna göre inci büyük olanlarına, mercan da küçük olanlarına denilir. ed-Dahhâk ve Katade de böyle demişlerdir.

İbn Mes’ûd ve Ebû Mâlik de mercan kırmızı boncuktur demişlerdir.

Rahman 22

Onlardan inci ve mercan çıkar.

Diyanet Vakfı
İkisinden de inci ve mercan çıkar.

Kurtubi Tefsiri
O iki denizden inci ve mercan çıkar.

Rahman 21

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Ama aralarında bir engel vardır.” Birinci görüşe göre, sema ile yer (denizleri) aracında engel vardır, demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır. İkinci görüşe göre ise, engel ikisi arasındaki kara parçasıdır ki, bu da Hicazdır. Bu açıklamayı da el-Hasen ve Katade yapmıştır. Diğer görüşlere göre ise -el-Furkan Sûresi’nde (25/53. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- aradaki engel ilâhî kudrettir.

Ebû Hüreyre’den gelen haberde belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah batı tarafı ile konuşmuş ve şöyle buyurmuştur: Ben sende Beni teşbih edecek, Beni tekbir edecek. Bana tehlil getirecek, Benim şanımı yüceltecek kullarımı yaratacağım. Onlara karşı nasıl davranacaksın” Batı tarafı: Onları suda boğarım Rabbim, dedi. Bu sefer yüce Allah: Ben onları elimin üzerinde taşırım. Senin onlara karşı olan gücünü de kıyılarına dağıtırım, diye buyurdu. Daha sonra doğu tarafı ile konuşarak şunları söyledi: Ben sende Beni teşbih edecek, Beni tekbir edecek, Bana tehlil getirecek, şanımı yüceltecek kullarımı yaratacağım. Sen onlara karşı nasıl davranacaksın? Doğu tarafı: Onlar Seni teşbih edecek olurlarsa, onlarla birlikte ben de Seni teşbih ederim. Seni tekbir ederlerse, onlarla birlikte ben de Seni tekbir ederim. Onlar Sana tehlil getirecek olurlarsa, onlarla beraber ben de Sana tehlil getireceğim. Senin şanını yüceltecek olurlarsa, onlarla birlikte ben de şanını yücelteceğim, dedi. Yüce Allah onu hilye ile mükâfatlandırdı ve her ikisi arasına bir engel koydu. Bunların birisi acı ve tuzlu bir denize dönüştü, diğeri ise hali üzere tatlı kaldı.” Bu haberi Tirmizî el-Hakîm Ebû Abdillah zikrederek şöyle demiştir: Bize Salih b. Muhammed anlattı, bize el-Kasım el-Umerî SehS’den, o babasından, o da Ebû Hüreyre’den… diye anlattı Benzer rivâyetler; el Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad, X, 234 ile Ebû Ca’fer el-Ukayli, ed-Duafa, II, 338de zikretmekle beraber; hadisin ravisi Abdurrahman b. Abdullah b. Ömer el-Umeri’den hadis alınmaması gerektiğini belirten otoritelerin sözlerini de zikretmektedir. Ancak bu rivâyetlerinde muhalab “yer” değil de “Şam denizi” ile “Hind bazılarında Yemen denizi olarak zikredilmektedir. Buna henzer rivâyetleri kaydeden İbn Kesîr, Tefsir, II, 566; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, V, 282; Zehebi, Mizan, IV, 29?; İbnu’l-Cevzî, el-İlelu’l-Mutenâhiye, I, 49-51 ittifakla bu rivâyete güvenilemeyeceğini belirtmektedirler.

“Biri diğerine karışmaz” âyeti hakkında Katade dedi ki: Bunlar insanlara karşı sınırlarını aşarak onları suda boğmazlar. Bu denizler ile insanlar arasında bir kuraklık bölge meydana getirdi. Yine Katade’den ve Mücahid’den rivâyet edildiğine göre: Bu denizlerin biri diğeri aleyhine ileri giderek ona baskın gelmez, ondan üstün olmaz,

İbn Zeyd dedi ki;

“Biri diğerine karışmaz” yani birbirlerine kavuşmazlar. İfadenin takdiri de şöyledir: O iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Eğer aralarındaki engel bulunmasaydı bunların birbirlerine kavuşmaları sözkonusu olurdu.

Bir diğer görüşe göre burada sözü edilen engel (berzah), dünya ile ahiret arasındaki engeldir. Yani her ikisi arasında Allah’ın takdir ettiği bir süre vardır ki, bu da dünyanın süresidir. O bakımdan bu iki deniz birbirine karışmaz. Yüce Allah dünyanın sona ermesini hükmedeceğinde artık bu iki deniz tek bir şey olacak. Bu da yüce Allah’ın:

“Denizler (birbirlerine) akıtıldığı zaman” (el-İnfitâr, 82/3) âyetini andırmaktadır. Sehl b. Abdullah dedi ki: İki deniz hayır ve şer yollandır. Aralarındaki engel (berzah) ise ilâhî tevfik ve O’nun korumasıdır.

Rahman 20

Aralarında bir engel vardır, birbirine taşmazlar.

Diyanet Vakfı
Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Ama aralarında bir engel vardır. Biri diğerine karışmaz.

Rahman 19

İki denizi salıverdi; buluşurlar.

Diyanet Vakfı
İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.

Kurtubi Tefsiri
O iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi.

“O İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Ama aralarında bir engel vardır. Biri diğerine karışmaz” âyetindeki: ” Salıverdi” serbest bıraktı, saldı, öylece bıraktı, demektir. Mesela: Sultan insanlara ilişmeyip, onları kendi hallerine bıraktığı takdirde; (……..) denilir. (……..) asıl anlamı itibariyle meraya salınan bir hayvanın serbestçe bırakılıverilmesi, ihmal edilmesi, ilişilmemesi demektir. ” Karıştırdı” anlamına geldiği de söylenir. el-Ahfeş dedi ki: Bir kesim: “İki denizi birbirine karıştırdı” derken kullanılan fiil şekli ile şekli aynıdır. Bu durumda (bu fiilin); ile aynı anlamdadır.

“İki deniz”i İbn Abbâs, biri semanın denizi, diğeri yeryüzü denizi diye açıklamıştır. Mücahid ve Said b. Cübeyr de böyle demiştir.

“Birbirine kavuşmak üzere” her yıl birbirine kavuşmak üzere demektir. Bunların baş taraflarının birbirine kavuştuğu da söylenmiştir. el-Hasen ile Katade; bunlar Fars ve Rum denizleridir demişlerdir. İbn Cüreyc de şöyle demiştir: Maksat tuzlu deniz ile tatlı ırmaklardır. Doğu ile batıdaki denizlerin uç taraflarının birbirlerine kavuşması olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre inci denizi ile mercan denizleridir.

Rahman 18

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz.

“O hem İki doğunun Rabbidir, hem de iki batının Rabbidir. O halde Rabbinîzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” O her iki doğunun da Rabbidir anlamındadır. es-Saffat Sûresi’nde:

“Doğuların da Rabbidir” (37/5) diye buyurulmuştur, Orada bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır,

Rahman 17

İki doğunun ve iki batının Rabbidir.

Diyanet Vakfı
(O,) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
O, hem iki doğunun Rabbidir, hem de İki batının Rabbidir.

Rahman 16

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Cinni de dumansız ateşten yarattı” âyeti hakkında el-Hasen şöyle demiştir: Cân (cin); İblistir. Bu da cinlerin atasıdır. “Can”ın cinnin tekili olduğu da söylenmiştir.

“Dumansız ateş” lâfzı İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre, alev demektir. O şöyle demektedir: Yüce Allah cinni katıksız (dumansız) ateşten yaratmıştır. Yine ondan nakledildiğine göre o alev aldığı zaman yan tarafında bulunan dilli bölümünden yaratılmıştır.

el-Leys şöyle demiştir:

“Dumansız ateş”ten kasıt, şiddetli alevi bulunan yukarı doğru yükselen şule demektir. İbn Abbâs’tan rivâyete göre bu, ateşin üstündeki alev olup kırmizi, sarı ve yeşil renklerin birbirine karıştığı alevdir. Buna yakın bir açıklama Mücâhid’den nakledilmiştir. Hepsi de anlam İtibariyle birbirine yakındır.

Bir diğer açıklamaya göre; “Dumansız (diye meali verilen bu lâfız) alıkonulmamış, serbest bırakılmış herbir iş demektir. el-Müberred’in görüşü de buna yakındır. O şöyle demektedir: Bu alıkonulmayan, serbest bırakılmış ateş demektir. Ebû Ubeyde ve el-Hasen de şöyle demiştir: Bu, ateş karışımıdır. Bunun aslı karışıp çalkalanma halini anlatmak üzere kullanılan: köküdür. Rivâyet olunduğuna göre yüce Allah iki ayrı ateş yaratmış ve sonra bunların birini diğerine karıştırmış. Biri diğerini yiyip bitirmiştir. İşte Semûm ateşi budur, Allah İblis’i ondan yaratmıştır.

el-Kuşeyrî dedi ki:sözlükte, serbest yahut karışık anlamındadır. Kelime mef’ûl anlamında fail veznindedir. (Bu bakımdan) şanı yüce Allah’ın:

“Atılıp dökülen bir su” (et-Târık, 86/6) âyeti ile:

“Hoşnud kalınan bir yaşayış” (el-Hakka, 69/21) buyruklarına benzemektedir. Âyet; karışımlı, serbest bırakılmış demektir. el-Cevherî es-Sıhah’ta şöyle demektedir:

“Dumansız ateşten” cinnin kendisinden yaratıldığı dumansız ateş demektir.

Rahman 15

Cânnı, yalın bir ateşten yarattı.

Diyanet Vakfı
Cinleri öz ateşten yarattı.

Kurtubi Tefsiri
Cinnİ de dumansız ateşten yarattı.

Rahman 14

İnsanı, pişmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yarattı.

Diyanet Vakfı
Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.

Kurtubi Tefsiri
İnsanı testi gibi ses veren kupkuru çamurdan yarattı.

Yüce Allah semâ ve yer gibi büyük âlemi, onlarda bulunan vahdaniyet ve kudretine delâlet eden varlıkları yaratmayı sözkonusu ettikten sonra, küçük âlemi yarattığından söz ederek “insanı… yarattı” diye buyurmaktadır. Burada

“insan”dan kasıt, tevil bilginlerinin ittifakı İle Âdem (aleyhisselâm)’dır.

“Testi gibi ses veren kupkuru bir çamurdan” âyetinde geçen ” Kupkuru çamur” sesi işitilebilen kurumuş çamur demektir. Yüce Allah onu pişen testiye (seramiğe) benzetmektedir. Bu, kum karıştırılmış çamurdur denildiği gibi, kokuşmuş çamurdur diye de açıklanmıştır ki, bu da: “Et kokuştu” ifadesinden gelmektedir. Buna dair açıklamatar daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/26. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah burada:

“Testi gibi ses veren kupkuru bir çamurdan” diye buyurmakta, orada da

“kuru çamurdan değişmiş ve şekillenmiş bir balçıktan” (el-Hicr, 15/26) diye buyurmuştur. Bir başka yerde ise:

“Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” (es-Saffat, 37/11) diye buyurduğu gibi, başka bir yerde de;

“…Âdemin misali gibidir. Onu topraktan yarattı.” (Âl-i İmrân, 3/59) diye buyurmaktadır. Bütün bunlar mana itibariyle birbirleriyle uyum halindedir. Çünkü yerin toprağını alıp, onu yoğurduktan sonra çamur olmuş, sonra kokuşan bir çamur gibi olmuş, sonra da testi gibi ses veren bir kuru çamur haline gelmiştir,

Rahman 13

O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Diyanet Vakfı
O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” âyetinde hitab insanlara ve cinleredir. Çünkü “enam: Oranın yaratıklan” her ikisini de kapsamaktadır. Cumhûrun kabul ettiği görüş de budur. Buna sûrenin baş taraflarında kaydettiğimiz Câbir yoluyla gelen hadis delâlet etmektedir. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş olup, orada: “Şüphesiz cinlerin verdiği karşılık sizden daha güzeldi” diye buyurulmuştur, Sûrenin girişinde zikredilen bu hadisin kaynakları için oraya bakınız.

Bir diğer açıklama da şu şekildedir: Yüce Allah’ın:

“İnsanı… yarattı” ile “cinni de… yarattı” diye buyurmuş olması, (bu şekilde tekrarlanıp) daha önce geçen âyetlerin da, sonradan gelecek olan âyetlerin da her ikisi hakkında olduğunun delilidir. Aynı şekilde yüce Allah:

“Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka, yakında sizin hesabınıza bakacağız.” (er-Rahmân, 55/31) diye buyurmaktadır. Bu da hem insanlara, hem de cinlere yönelik bir hitaptır. Ayrıca bu sûrede:

“Ey cin ve insan toplulukları!” (er-Rahmân, 55/33) diye buyurmaktadır. Daha önce cinlerden sözedilmemiş olsa dahi, yüce Allah insanlarla birlikte cinlere de hitab etmektedir. -Bu yönüyle- yüce Allah’ın:

“Nihayet o perdenin arkasına girince…” (Sâd, 38/32) âyetine benzemektedir. Burada daha önce güneşten sozedilmemiş olmakla birlikte güneşten söî edilmesi açısından, cinlerin de sözkonusu edilmemekle birlikte bu âyette sftzkonusu edilmesine benzediğine işaret ediyor. Bununla birlikte bundan önce Kur’ân-ı Kerîm’in inmiş olan bölümlerinde cinler sözkonusu edilmişti. Kur’ân-ı Kerîm’in tümü de bir tek sûre gibidir. Onların da insanlar gibi mükellef oldukları sabit olduğuna göre; bu âyetlerle her iki cinse de hitab edilmiş olmaktadır.

Burada hitabın -daha önce yüce Allah’ın: “(Her ikiniz) atın cehenneme oldukça inatçı her kâfiri” (Kaf, 50/24) âyeti açıklanırken geçtiği üzere- Arapların bazan tek bir kimseye tesniye lâfzı ile hitab etmek şeklindeki adetlerine göre insanlara yönelik olduğu da söylenmiştir. Şairin şu sözleri de bu kabildendir:

“(İkiniz) durun ağlayalım…”

“Ey iki dosttun, bana uğrayın…”

Bundan sonra gelen “insanı… yarattı” ile “cinnide… yarattı” buyruklarına gelince, bu da insanlara ve cinlere yönelik bir hitaptır. Ancak sahih olan Cumhûrun görüşüdür. Çünkü yüce Allah:

“Yere gelince, onu da oranın yaratıkları için alçalttı.” (er-Rahmân, 55/10) diye buyurmaktadır.

” Nimetler” demektir. Bütün müfessirlerrin görüşü budur. Tekili: …diye gelir, “Bağırsak ve asa” lâfızları gibi. şekilleri de kullanılır. Bu dört söyleyişi en-Nehhâs nakletmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Gecenin saatlerinde” âyetinde geçen “ânâ’: saatler” lâfzının tekilinde üç söyleyiş vardır. Bunlar arasında “elifi üstün, “lam” harfi sakin olardan yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf: (7/69. âyetin tefsirinde) ile en-Necm Sûresi’nde (53/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Zeyd dedi ki: Bu kudret demektir. İfade de: O halde Rabbinizin kudretinden hangisini yalanlarsınız takdirindedir. el-Kelbî de böyle demiş olup, et-Tirmizi Muhammed b. Ali de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu sûre diğerleri arasında Kur’ân’ın alemidir. Alem ise ordunun önderidir, diğer askerler onun arkasından gider. Bu sûrenin alem oluş sebebi ise, ilâhî mülk ve kudretin niteliklerini anlatmasından dolayıdır. Yüce Allah:

“Rahmân, Kur’ân’ı öğretti” diye buyurmaktadır. Sûrenin diğer isimler arasından “er-Rahmân” ismi ile başlaması, bununla kullara artık bundan sonra kendisini vasfedeceği bütün fiilleri, mülkü ve kudreti ile ilgili açıklamalarıyla bunların, rahmâniyetinin tecellisi olan büyük rahmetinden çıkıp geldiğini bildirmek içindir. Bundan dolayı “Rahmân, Kur’ân’ı öğretti” diye buyurduktan sonra insanı sözkonusu ederek: “İnsanı yarattı” diye buyurmuş, sonra da ona neler yaptığını, neler lütfettiğini zikretmiş, daha sonra güneşin, ayın bir hesab ile olduğunu sözkonusu edip eşyanın bitkisiyle, ağacıyla secde halinde olduğunu hatırlatmış, semayı yükseltmekten, teraziyi -ki o da adalettir koymaktan, yeryüzünü orada yaşayanlar için alçalttığından sözetmektedir. Böylece ilâhî kudret, mülk ve kendisine gelecek herhangi bir menfaat sözkonusu olmaksızın, buna da muhtaç olmadığı halde, rahmâniyeti ile onlara merhamet edip kudret ve mülkünden kendilerine verilen bunca hususları müşahede eden cinlere ve insanlara hitab etmektedir. Fakat onlar putları onun dışında mabud edindikleri herbir varlığı ona ortak koştular, bunca şeylerin kendilerine çıkarılmasına sebep olan O’nun rahmetini inkâr ettiler. O da kendilerine sorarak;

“O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” diye hitab etmektedir. Yani siz Rabbinizin hangi kudretini yalanlarsınız? Onların yalanlamaları ise, mülk ve kudretinin tecellisi olarak kendilerine verilen bunca eşyayı, kendisi ile birlikte malik ve kendisi ile birlikte kudret sahibi olarak ortaklar koşmaları olmuştur. Daha sonra yüce Allah insanı

“testi gibi ses veren çamur” (radıyallahü anhhmân, 55/14) dan yarattığını, cinleri de

“dumansız ateşten” (radıyallahü anhhmân, 55/15) yarattığını sözkonusu etmekte, arkasından yine onlara: “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” diye sormaktadır. Rabbinizin hangi kudretini yalanlamaktasınız, demektir. Çünkü O’nun yaratıştan sonraki herbir yaratışta, kudretten sonra bir kudreti vardır. Bu âyetlerdeki tekrarlamalar -o halde- tekid için ve bu nimetleri itiraf ettirmekte mübalağa içindir. Ayrıca tek tek mahlukattan onları haberdar etmek sureliyle de onlara karşı delillerini ortaya koymaktadır,

el-Kutebî dedi ki: Şüphesiz ki yüce Allah bu sûrede nimetlerini saymakta, yarattığı varlıklara nimetlerini hatırlatmakta, sonra da sözünü ettiği herbir haslet ve herbir nimetin peşinden bu soruyu sormaktadır. Bu soru böylece her iki nimet arasında yer almaktadır. Bununla bu nimetlere onların dikkatlerini çekmek ve bu nimetin O’nun tarafından kendilerine ihsan edilmiş olduğunu İtiraf ettirmektir. Nitekim bir kimse birisine ardı arkasına iyiliklerde bulunduğu halde o kimse nankörlük ediyor ve bunları görmezlikten geliyor ise ona: Sen önceleri fakirken benim seni ihtiyaçtan kurtarıp zengin kıldığımı nasıl inkâr edebilirsin? Sen önceleri güçsüz ve zayıfken, benim seni güçlü ve aziz kıldığımı nasıl inkâr edebilirsin? Sen önceleri hiç hacca gitmemişken, seni hacca götürdüğümü nasıl inkâr edersin? Sen önceleri bineksiz iken sana binek sağladığımı nasıl inkâr edersin? demeye benzer. Bu gibi yerlerde tekrar güzeldir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Sizin (üzerimde) nice nice, daha nice ve daha da nice nimetiniz; vardır.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Şayet sen bir müslümansan müslüman birisini öldürme sakın ,

Onun kanına girmekten sakın, çekin onun kanına girmekten, çekin,”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Kırpabildikçe gözlerini arkadaşınla asla kesme ilişkilerini,

Düşman ve haddi aşmış birisinin sözü dolayısıyla o arkadaşını

ziyaretten usanma, ziyaret et onu ziyaret et

ve yine ziyaret et ve yine ziyaret et ve yine ziyaret et.”

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Tekrarlamak gafleti önleyip uzaklaştırmak ve ortaya konulan delili pekiştirmek içindir.

Rahman 12

Saplı taneler ve reyhan vardır.

Diyanet Vakfı
Yapraklı daneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Samanlı taneler ve hoş kokulu bitkiler de vardır.

“Samanlı taneler ve hoş kokulu bitkiler de vardır” âyetindeki

“tane” buğday, arpa ve benzerleridir. da el-Hasen ve başkasından nakledildiğine göre saman demektir. Mücahid, ağacın ve ekinin yaprağıdır diye açıklamıştır. İbn Abbâs: Ekinin samanı ve rüzgarların etrafa saçıp savurduğu yapraklandır, demiştir, Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Bu bitkinin ilk yeşeren kısmına denilir, el-Ferrâ” da böyle açıklamıştır. Araplar da: Olgunlaşmadan önce ekinden bir şeyler kesecek olurlarsa -bu kökten gelen fiili kullanarak- Ekini olgunlaşmadan önce biçmeye (kesmeye) çıktık” derler. Aynı şekilde es-Sıhah’ta da: “Ekini olgunlaşmadan önce kopardım, topladım” demektir, diyor,

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre bu baş tarafları kopartıldığı takdirde kuruyan yeşil ekinin yaprağıdır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Sonunda onları yenmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi” (el-Fil, 105/5) âyetidir. el-Cevherî şöyle demektedir:”Ekin yaprak verdi” demektir. ” Ekini bol yer” anlamındadır. Şair Ebû Kays b. el-Eslet el-Ensarî şöyle demiştir:

“Cumade (ayı) yağmurunu yağdırmayacak olsa da,

Benim etrafımı ekini bol ve sulak bir yer süsler.”

aynı zamanda “kazanç” anlamına da gelir. Recez vezninde şairin şu mısraında bu anlamda kullanılmıştır:

“Kazanç için çalışmadan ve yorulup didinmeden…”

da bu anlamdadır, ” İçinde başağın yer aldığı bir araya toplanmış yapraklar” demektir. el-Herevî şöyle demektedir: Başağın yapraklarına da denir. es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre İbnu’s-Sikkît şöyle demektedir: Araplar ekinin yaprağına: ile derler. Alkame b. Abde şöyle demektedir:

“Ekinleri eğilmiş su kanallarını suluyor,

Suyun yüksekten aşağıya aktığı yerlerde;

suyun gelişinden dolayı iyice beslenmiş bulunuyor.”

es-Sıhah’ta; “Biçilen ekinin saplan” diye açıklanmaktadır.

İbn Abbâs ve Mücahid’den nakledildiğine göre: ” Hoş kokulu bitki”; rızık demektir. ed-Dahhâk bu Himyerlilerin lehçesindedir, demiştir. Yine İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve Katade’den nakledildiğine göre bundan kasıt, koklanan reyhandır. İbn Zeyd de böyle demiştir. Yine İbn Abbâs’ın o yeşil ekindir, dediği rivâyet edilmiştir. Said b. Cübeyr de, o sapı üzerinde yükselen ekindir, demiştir. el-Ferrâ’ şöyle demiştir: Samanlı tane” ekin türünden yenilen şeyler;

“Hoş kokulu bitki” ise yenilmeyen şeylerdir demiştir. el-Kelbî de şöyle demektedir:

“Samanlı taneler” (diye meali verilen lâfız) Rahmân: 1-13 yenilmeyen yaprak

“hoş kokulu bitki” (diye meali verilen lâfız) yenilen tane demektir.

Bir başka açıklamaya göre kokusu hoş olan herbir yeşilliğe

“hoş kokulu bitki; reyhan” denilir. Çünkü insan onlardan hoş bir koku alır. Onları kokladığı vakit hoş koku gelir, Bu kelime “fe’lân” vezninde olup -koku demek olan-: “Râiha”den “reyhan” şeklindedir. Kelimede “ye”nin asli “vav” olmakla birlikte “ye”ye kalbedilmiştir. “Ye”ye dönüştürülmesi, onunla “ruhanî” arasındaki farkı ortaya koymak içindir. Ruhanî ise ruhu bulunan herşey hakkında kullanılır.

İbnu’l-A’râbî dedi ki: Ruhanî bir şey” denilir ki bu da ruhu olan şey demektir. Bununla birlikte bu kelimenin “fey’alân” vezninde olması da mümkündür. O zaman aslı: şeklinde olup, “vav”ın yerine “ye” getirilmiş, ondan sonra da idgam edilmiştir. “Heyyin ve leyyin; Kolay ve yumuşak” kelimeleri gibi. Sonra da kelime uzadığından ve fazladan olarak “elif” İle “nun” geldiğinden dolayı hafifletilmiş bir kelimedir. “Vav” ve “ha” harflerinden oluşan lâfızlarda aslolan anlam ise, titreşmek ve hareket etmektir. es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: Reyhan bilmen bir bitki çeşididir. Aynı zamanda rızık anlamına da gelir. Mesela; “Allah’ın reyhanını aramak üzere çıktım” denilir. (Rızkını aramak üzere çıktım demektir.) en-Nemir b. Tevleb de şöyle demiştir:

“Allah’ın, selamı ve reyhanı

O’nun rahmeti (üzerine olsun) ve bir de bol bol yağmur yağdıran bir seması.”

Hadiste de: “Çocuk Allah’ın reyhanı cümlesindendir. (Rızkı kapsamı içerisindedir)” denilmektedir Müsned, VI, 409; Tirmizî, IV, 317; Fâtıma (radıyallahü anhnhâ)nın çocuklarından birini severken söylediği sözler arasında “… ve sizler ey çocuklar), Allah’ın reyhânındansınız…” dediğini kaydetmektedir; ayrıca Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 54’te hadisin Kivilerinden Ömer b. Ahdulaziz’in Havle bint Hakim’den hadis dinlediğine dair bir htlgisinin olmadığım söylemektedir.

Arapların: “Allah’ı tenzih ederim ve O’nun bana rızık ihsan etmesini dilerim” tabirlerinde “subhân” ve “reyhan” kelimelerini mastar olarak nasb etmişler ve bununla yüce Allah’ı tenzih etmek ve O’nun rızkını dilemek manasını kastetmişlerdir.

Yüce Allah’ın:

“Samanlı taneler ve hoş kokulu bitkiler de vardır” âyetine gelince, buradaki “samanlı taneler”den kasıt, ekinin sapı, reyhan (hoş kokulu bitkiler) da onun yaprağıdır. Bu açıklama el-Ferrâ”dan nakledilmiştir.

Âyet genel olarak:

“Samanlı taneler ve hoş kokulu bitkiler de vardır” şeklinde hepsi de merfu olarak okunmuş olup, bu halleriyle “meyveler” üzerine atfedilmişlerdir. Hepsini İbn Âmir, Ebû Hayve ve el-Muğîre “yere gelince” lâfzına atıf ile nasb olarak okumuşlardır. Bir fiil takdiriyle nasb ile okudukları da söylenmiştir. O samanlı tanesi ve hoş kokusu olan bitkiyi yaratmıştır, demek olur. Bu açıklamaya göre;

“Tomurcuklu… vardır” üzerinde vakıf yapmak güzel olur.

Hamza ve el-Kisâî ise

“samanlı” anlamındaki lâfza atıf ile:

“Hoş kokulu” lâfzını cer ile okumuşlardır. Yani orada samanlı ve hoş kokulu taneler vardır.

“Reyhan: hoş kokulu” lâfzını rızık olarak kabul edenlerin görüşüne göre de böyle bir okuyuş, imkânsız bir şey değildir. Buna göre: Rızık özelliği bulunan taneyi de… buyurmuş gibi olur. Bunun rızık olması ise esas itibariyle “samanlı tanelerin rızık” olmasından dolayıdır. Çünkü “saman” hayvanların rızkı, “reyhan” ise insanların rızkı demek olur. Buradaki “reyhan: Hoş kokulu” lâfzının, kokusu alınan reyhan olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre ise, ayrıca izahı gerektirecek bir taraf bulunmamaktadır.

Rahman 11

Orada meyve vardır ve tomurcuklu hurma ağaçları.

Diyanet Vakfı
Orada meyveler ve salkımlı hurma ağaçları vardır.

Kurtubi Tefsiri
Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır.

“Orada meyveler” yani insanın kendisi ile zevk ve lezzet aldığı çeşitli mahsuller

“ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır.” Âyetteki:

“tomurcuklar” lâfzı esreli olarak; çoğuludur. el-Cevherî dedi ki: ” ile Yeni çıkan hurmanın içinde bulunduğu kapçık (tomurcuk)”dur. Bunun çoğulu ile diye de gelir. “Yeni doğan deve yavrusunun zarar göreceğinden korkulduğu için gücü kuvveti yerine gelinceye kadar örtüldü” anlamındadır. Şair el-Accac da şöyle demiştir:

“Hatta sen insanlara baygınlık geldiği zaman (ve böylelikle akılları örtüldüğünde) onları görecek olursan,

Bir keder içerisinde; eğer bu keder açılmayacak olursa, onlar gerçekten kedere boğulurlar,”

Beyitteki: ” Bayıldılar, baygın düştüler” demektir, “Hurma ağacı tomurcuklarım çıkardı” demektir. Kesreti olarak: “ısırmasın diye devenin ağzının kendisi ile bağlandığı şey” demektir. Bu kökten olmak üzere “Ağzı bağlanmış deve” denilir, ” O şeyi örttüm” demektir. “Bir şeyi setredip, örten”e denilir. Ötreli olarak: “Gömleğin yeni” ifadesi de buradan gelmektedir. Çoğulu: ile şeklinde gelir. Tıpkı: çoğulunun; diye gelmesi gibi. ” Yuvarlak başlık” anlamına da gelir, çünkü o başı örter. Şair şöyle demektedir:

“Ben onlara: Birinizin başlığı ile ölçün dedim,

Dirhemlerinizi; çünkü ben böylece ölçüyorum.”

el-Hasen dedi ki:

“Tomurcuklu hurma ağaçları” lifleri bulunan hurma ağaçları demektir. Çünkü hurma ağacının üzeri bazan lif ile örtülebilir. “Tomurcuklan” lâfzı ise onun üst taraflarındaki lifleri demektir. İbn Zeyd: Çatlayıp dışarı çıkmadan önce tomurcuklu… demektir, diye açıklamıştır. İkrime de yükler taşıyan anlamındadır, diye açıklamıştır.

Rahman 10

Yeri canlılar için koydu.

Diyanet Vakfı
Allah, yeri canlılar için yaratmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Yere gelince, onu da oranın yaratıkları İçin alçaktı.

“Yere gelince, onu da oranın yaratıkları için alçalttı” âyetindeki:

“Yaratıklar” İbn Abbâs’dan gelen rivâyete göre insanlar demektir, el-Hasen: Cinler ve insanlar diye açıklamıştır. ed Dahhâk ise: Yeryüzünde hareket eden herşey demektir, diye açıklamıştır. Bu da genel bir açıklamadır.

Rahman 9

Ölçüyü adaletle yapın ve mizanda eksiltmeyin.

Diyanet Vakfı
Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.

Kurtubi Tefsiri
Tartıda haksızlık etmeyin, tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve tartıyı eksik yapmayın” diye emretti.

“Tartıda haksızlık etmeyin… diye” âyetindeki:

“…meyin diye” lâfzında geçen;

“Diye” edatının i’rabtaki yerinin, harf-i cerrin hazfedildiği takdirine binâen nasb olması mümkündür. “Haksızlık etmeyesiniz diye, etmemeniz için” diye buyurmuş gibidir.

Yüce Allah’ın:

“Allah yanılmayasanız diye size açıklıyor.” (en-Nisa, 4/176) âyetinde olduğu gibi. Diğer taraftan: (……..) edatının i’rabta mahallinin olmaması da mümkündür. O takdirde âyet “haksızlık etmeyin” anlamında olup bu takdire göre; meczum olur. Yüce Allah’ın;

“Onların elebaşıları: Yürüyün,,, diyerek kalkıp gittiler.” (Sâd, 38/6) âyetindeki; “Yürüyün diye…” lâfzının “Yürüyün” anlamında olmasına benzemektedir.

“Tuğyan” haddi aşmak demektir. Buna göre mîzan adalettir, diyenler mizanın tuğyanı (haksızlık etmesi) de zulümdür demişlerdir. Maksat kendisi ile tartılan terazi olduğunu söyleyenler mizanın tuğyanının eksik tartmak olduğunu söylemişlerdir.

İbn Abbâs dedi ki: Bir kimseye tartacak olursanız, hainlik etmeyiniz, demektir. Yine ondan rivâyete göre o şöyle demiştir: Ey mevali topluluğu! Sizler insanların kendileri sebebiyle helâk oldukları iki işin başına getirilmiş bulunuyorsunuz. Bunlar çile ile ölçmek ve terazi ile tartmaktır.

“Mizan”dan kasıt hükümdür diyenler de onun haksızlık yapması tahrif etmektir, derler. İfadede hazfedilmiş lâfızlar olduğu da söylenmiştir. Yani, O mizanı koydu ve sizlere mizanda haksızlık etmeyin, diye emretti.

“Tartıyı adaletle dosdoğru yapın.” Yani onu adaletin gereği ne ise öylece kullanın.

Ebû’d-Derdâ (radıyallahü anh) dedi ki: Sizler terazinin işaretini tam bir adalet ile dosdoğru tutun. İbn Uyeyne şöyle demiştir: Terazinin dosdoğru tutulması el ile olur, adalet te kalp ile olur, Mücahid dedi ki: (Mealde “adalet” diye anlamı verilen) el-kıst: Rumcada adalet demektir. Bir görüşe göre de bu “bir kimse namazı İkame etti” demeye benzer. Bu da namazı vaktinde kıldı anlamındadır. İnsanlar pazarlarını ikame etti tabiri de vaktinde, zamanında oraya gittiler, anlamındadır.

Âyet, sizler birbirinizle tartılı ilişkilere girdiğiniz takdirde adaleti elden bırakmayınız, anlamındadır.

“Ve tartıyı eksik yapmayın.” Terazide eksiklik olmasın, ölçü ve tartıyı eksik yapmayın. Bu da yüce Allah’ın:

“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın.” (Hûd, 11/84) âyetine benzemektedir.

Katade, bu âyet-i kerîme hakkında şunları demiştir: Ey Âdemoğlu, sana karşı adalet yapılmasını sevdiğin gibi, sen de adaletli ol. Sana karşı hakkının eksiksiz ve tam olarak verilmesini sevdiğin gibi, sen de öylece tam ve eksiksiz ver. Çünkü insanların ıslah olması adalete bağlıdır. Bir görüşe göre anlam şöyledir: Kıyâmet gününde hasenatınızın tartılacağı mîzânı eksiltmeyiniz. O vakit bu sizin aleyhinize hasret duyacağınız bir durum olur. “Mîfcân” lâfzının tekrarlanması âyet sonlarına gelmesinden ötürüdür.

Tekrarın, eksiksiz tartmak ve bu hususta adalete riayet etmeyi emretmek için olduğu da söylenmiştir.

“Eksik yapmayın” anlamındaki âyet genel olarak: şeklinde “te” harfi ötreli ve “sin” harfi de kesreli olarak okunmuştur. Ancak Bilal b. Ebi Burde ile Osman’dan Ebân “te” harfi ile “sin” harflerini üstün olarak)diye okumuşlardır. İki ayrı söyleyiştir. Meselâ; “Mizanı eksik yaptım (eksik tarttım)” denildiği gibi aynı anlamda: da denilir. Tıpkı “onu mecbur ettim” anlamında: denilebileceği gibi.

“Te” ve “sin” harflerini ötreli okuyuşun cer harfinin hazfi takdirine göre yorumlandığı da söylenmiştir. Anlamı da: “Tartıda haksızlık etmeyin” şeklindedir.

Rahman 8

Mizanda haddi aşmayın.

Diyanet Vakfı
Sakın dengeyi bozmayın.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:9

Rahman 7

Göğü yükseltti ve mizanı koydu.

Diyanet Vakfı
Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu.

Kurtubi Tefsiri
Göğe gelince, onu da yükseltti ve mizanı koydu.

“Göğe gelince onu da yükseltti” âyetindeki: ” Göğe gelince” lâfzını Ebû’s-Semmal; ……şeklinde mübteda olarak ref ile okumuştur. (Göğü de yükseltti, demek olur.) Bunu tercih etmesinin sebebi daha önce geçen:

“Gövdesiz bitkiler de, ağaçlar da secde ederler” cümlesine bu cümleyi atfetmiş olmasıdır. Böyle okumak suretiyle atfedileni de tıpkı kendisine atfedilen gibi mübteda ve haberden meydana gelmiş bir cümle olarak kabul etmiş olmaktadır, Diğerleri ise bu lâfzı daha sonra gelen fiilin delâlet ettiği bir fiili takdir ederek nasb ile okumuşlardır.

“Ve mizanı koydu.” Mücahid, Katade ve es-Süddîden, adaleti koydu, demektir. Yani o yeryüzünde uygulanmasını emrettiği adaleti koydu. ” Allah şeriatı koydu, vazetti” denilir. “Filan kişi şunu koydu, bıraktı” demektir. Buna binaen mizandan kasıt Kur’ân’dır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine gerek duyulan şeyler vardır diye açıklanmıştır ki bu da el-Huseyn b. el-Fadl’ın görüşüdür.

el-Hasen ve yine Katade ile ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Bu mizan’dan kasıt, insanların birbirlerine karşı adaletli davranmaları ve birbirlerindeki hakkı almaları için kendisi ile tartılan ve denge göstergesi (lisanı) bulunan mizandır. Bu âyet adaletin yerine getirilmesini emretmek anlamında haber kipinde gelmiştir. Buna da yüce Allah’ın:

“Tartıyı adaletle dosdoğru yapın” âyeti delalet etmektedir ki; “Adalet” demektir.

Bunun hüküm ile aynı şey olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah bu âyet ile amellerin tartılması için âhirette mizanın yerleştirilmesini murad etmiştir, diye de açıklanmıştır.

“Mizan” lâfzının aslı ‘dır. Buna dair açıklamalar daha önce el-A’raf Sûre’sinde (7/8. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rahman 6

Yıldız ve ağaç secde ederler.

Diyanet Vakfı
Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.

Kurtubi Tefsiri
Gövdesiz bitkiler de, ağaçlar da secde ederler.

“Gövdesiz bitkiler de, ağaçlar da secde ederler” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs ve başkaları şöyle demişlerdir:

“Gövdesiz bitkiler” Gövdesi bulunmayanları;

“Ağaçlar” lâfzı da gövdesi olanlar”ı anlatmaktadır. İbn Abbâs Temimli Safvan b. Esed’in şu beyitini de zikretmektedir:

“O büyük düzlük dikenli bitkilerini verdi,

Ttemim ve Vâil kabileleri de bu sayede tamam oldu.”

Züheyr b. Ebi Sülmâ da şöyle demiştir:

“Bitki gövdeleri ile taçlanmış bulunuyor, güney rüzgarının dokuduğu;

Ki onun saf olmayan suyunun hareleri yardır.”

“Gövdesiz bitki” lâfzı; O şey ortaya çıktı, göründü, çıkar, görünür” kökünden gelmektedir.

Bitkilerin ve ağaçların secdeleri, gölgelerinin secdesiyle olur. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bunların secdeleri güneş doğduğu zaman güneşe dönük olmaları, sonra gölge çekilinceye kadar onunla birlikte gölgelerinin de kayması ile olur.

ez-Zeccâc dedi ki: İkisinin secdesi gölgelerinin onlarla birlikte dönmesi ile olur. Nitekim yüce Allah:

“Gölgelerinin… dönerek.” (en-Nahl, 16/48) diye buyurmaktadır,

el-Hasen ve Mücahid de âyet-i kerimede geçen (ve “gövdesiz bitkiler” diye meali verilen): “en-Necm”den kasıt semadaki yıldızlardır, demişlerdir. Mücahid’in görüşüne göre yıldızın secdesi gölgesinin dönmesi ile olur. Taberi’nin tercih ettiği de budur. Bu görüşü el-Mehdevî de nakletmektedir.

Yıldızın secdesinin, kaybolması olduğu, ağacın secdesinin meyvesinin toplanmasının mümkün olmasıdır, diye de açıklanmıştır. Bu görüşü el-Maverdî nakletmektedir. Bir diğer görüşe göre bütün bunlar, Allah tarafından musahhar kılınmış şeylerdir. O bakımdan sizler Sabitlerden birtakım kimselerin yıldızlara taptıkları gibi sakın yıldızlara tapmayınız. Acemlerden bir çoğunun yaptığı gibi de ağaçlara tapmayınız, demektir.

“Secde etmek” zilletle boyun eğmek demektir. Bununla kastedilen ise sonradan yaratılmışlığın izlerini taşımalarıdır. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî nakletmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Dilde “secde etme’nin asıl anlamı, yüce Allah’a teslim olmak ve O’na boyun eğip itaat etmektir. Bundan dolayı secde bütün cansızların Allah’ın emrine teslimiyetleri ve O’nun emrine itaat etmeleridir. Canlı varlıklarda da durum bu şekildedir. Namazdaki secde de bu türdendir. Muhammed b. Yezid de: “en-necm (mealde; gövdesiz bitkiler) in yıldızlar anlamına geldiği ile ilgili olarak şu beyiti zikretmektedir:

“Yıldız(lar)ı (yansıttığından ötürü) o dopdolu tencerede sayarak geçirdi geceyi

Yiyenlerin elinde çabukça donuveren (o yemeğin tenceresinde).”

Rahman 5

Güneş ve ay bir hesapladadır.

Diyanet Vakfı
Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte) dir.

Kurtubi Tefsiri
Güneş de, ay da hesapladır.

“Güneş de, ay da hesapladır.” Yani her ikisi de bilinen bir hesap ile akıp gitmektedirler. Böylelikle bu âyette (“her ikisi de akıp gitmektedirler”) anlamına gelen; takdirindeki haber hazfedilmiştir.

İbn Abbâs, Katade ve Ebû Malik de şöyle demişlerdir: Yani onlar belirli konaklarda bir hesaba göre akmaktadırlar. Bu konakları ileri geçemezler ve başka yere de kaymazlar.

İbn Zeyd ve İbn Keysân şöyle demişlerdir; Her ikisi ile vakitler, va’deler ve ömürler hesab edilmektedir. Eğer gece gündüz, güneş ay olmasaydı ve eğer zaman tümüyle gece ya da gündüz olsaydı, hiç kimse herhangi bir şeyi nasıl hesab edeceğini bilemeyecekti.

es-Süddî dedi ki:

“Hesapladır” bunların süreleri takdir edilmiştir, demektir. Bunlar tıpkı insanların ecelleri gibi ecellerine doğru akıp giderler, onların da ecelleri geldi mî yok olup gidecekler, Bunun bir diğer benzeri Yüce Allah’ın:

“Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gitmektedir.” (ez-Zümer, 39/5) âyetidir.

ed-Dahhâk, bir kader iledir, diye açıklamıştır. Mücahid de şöyle demiştir: “Hesaplıdır” lâfzı değirmenin hüsbânı yani etrafında döndüğü ekseni gibidir, demektir. Her ikisi de bir eksenin etrafında dönermişcesine dönerler,

” Hesap” lâfzı; “Onu hesap ettim, ederim, hesap etmek” fiilinin mastarı olabilir. Mastar itibariyle “gufran, küfran, rüchan” lâfızlarına benzer, bir diğer masdar şekli de; şeklindedir. Bu da; “Onu saydım, sayarım” anlamındadır.

el-Ahfeş dedi ki: Bu lâfız “hisab”in çoğulu da olabilir, çoğulunun diye gelmesi gibi. Bu kelime aynı zamanda “azâb ve kısa oklar” anlamında da kullanılır. Buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi’nde (18/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tekili: …diye gelir. Bu aynı zamanda “küçük yastık” anlamında da kullanılır. Bu anlamdan hareketle: ” Ona yastık hazırladım” demek olur. Nitekim şair şöyle demiştir:

“O vakit sen yastık hazırlanmamış olarak kalırsın.”

Kimse sana ikram etmeksizin ve sana kefen giydirilmeksizin, demektir.

Rahman 4

Ona beyanı öğretti.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Rahman Kuranı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.

Kurtubi Tefsiri
Ona beyânı öğretti.

“Ona beyânı” herşeyin ismini

“öğretti.” Ona bütün dilleri öğretti, diye de açıklanmıştır. Yine İbn Abbâs’tan ve İbn Keysân’dan şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Burada insan’dan, kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dir.

“Beyân”dan kasıt ise helâl ile haramın, hidayet ile sapıklığın açıklanmasıdır. Olmuş ve olacaklar, diye de açıklanmıştır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm öncekilere de, sonrakilere de, kıyâmet gününe dair de açıklamalarda bulunmuştur. ed-Dahhâk

“beyân” hayır ve serdir, demiştir. er-Rabi’ b. Enes de: İnsana fayda ve zarar verecek şeylerdir, diye açıklamıştır. Katade de böyle demiştir.

“İnsan” ile bütün insanların kastedildiği de söylenmiştir. O halde bu bir cins isimdir.

“Beyan” da bu açıklamaya göre konuşmak ve kavramak demek olur. Bu ise insanın diğer canlı varlıklara kendisi vasıtasıyla üstün kılındığı özellikler arasındadır.

es-Süddî şöyle demiştir: O herbir kavme kendisi ile konuşacakları dillerini öğretmiştir. Yemân da: Kalem ile yazı yazmaktır, diye açıklamıştır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“O kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti” (İkra, 96/4-5) âyetleridir.

Rahman 3

İnsanı yarattı.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Rahman Kuranı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.

Kurtubi Tefsiri
İnsanı yarattı,

“İnsanı yarattı” âyeti hakkında İbn Abbâs, Katade ve el-Hasen: Âdem (aleyhisselâm)’ı kastetmektedir, demişlerdir.

Rahman 2

Kur’an’ı öğretti.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Rahman Kuranı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.

Kurtubi Tefsiri
Kur’ân’ı öğretti,

“Kur’ân’ı öğretti.” Yani yüce Allah onu peygamberine öğretti, o da onu bütün insanlara eksiksiz tebliğ etdi.

Bu sûre Mekkeli müşrikler: Rahmân da neymiş? demeleri üzerine inmiştir.

Bu âyetin Mekkelilere: Ona bu Kur’ân’ı bir insan öğretiyor ve o da Yemâme’nin Rahmân’ıdır sözlerine cevab olmak üzere indiği de söylenmiştir. Onlar bu sözleriyle yalancı Müseylemeyi kastediyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah:

“Rahmân (olan Allah) Kur’ân’ı öğretti” âyetlerini indirdi.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Kur’ân’ı öğretti.” Onun hatırlanmasını ve okunmasını kolaylaştırdı demektir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz Kur’ân’ı öğüt almak için kolaylaştırdık.” (en-Necm, 54/17) âyeti da bu anlamdadır.

Yüce Allah, Kur’ân’ı insanların kendisi ile kendisine ibadet etmelerinin bir alâmeti kılmıştır, diye de açıklanmıştır,

Rahman 1

Rahmân.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Rahman Kuranı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.

Kurtubi Tefsiri
Rahmân,

“Rahmân” olan Allah

“Kur’ân’ı Öğretti” âyeti hakkında Said b. Cübeyr ile Âmir en-Nehaî şöyle demişlerdir:

“er-Rahmân” bir araya getirilmeleri halinde yüce Allah’ın isimlerinden birisini teşkil eden üç sûrenin başlangıcıdır: “Elif, lâm, Ra” ile “Hâ, Mîm” ve “Nün.” Bunların bir araya getirilmeleri halinde

“er-Rahmân” ismi ortaya çıkar.

Kamer 55

Güçlü bir hükümdarın katında doğruluk makamındadırlar.

Diyanet Vakfı
54, 55. Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve Yüce Allahın huzurunda hak meclisindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Sıdk meclisinde, gayet muktedir bir melikin yanındadırlar.

“Sıdk meclisinde” yani boş sözün, günaha sokacak ifadelerin yer almadığı hak meclisi olan cennetlerde

“gayet muktedir” dilediği herşeye güç yetiren

“bir melikin yanındadırlar.” Âyetindeki

“Yanında” lâfzı burada yakınlık, yakın mevki, mertebe, şeref ve üstünlük ve makam anlamını veren bir yakınlıktır. (Cafer) es-Sadık dedi ki: Allah sıdk yerini övmüş bulunmaktadır. Orada sıdk ehli olanlardan başkası oturmayacaktır,

Osman el-Betti: ” Sıdk meclislerinde” diye çoğul olarak okumuştur. “Meclisler” ise insanların çarşı-pazarlarda ve başka yerlerde oturdukları yerler anlamına gelir.

Abdullah b. Bureyde dedi ki: Cennet ehli her gün şanı yüce ve mübarek olan Cebbar’ın huzuruna girerler. Yüce Rabblerine Kur’ân okurlar, herkes de kendisine ait olan mecliste oturmuş olacaktır. Oturdukları yerler inci, yakut, zeberced ve altın ile gümüşten olup amellerine göre bu yerleri tesbit edilmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aydın olduğu kadar hiçbir şeyle gözleri aydın olmayacaktır. Bundan daha büyük ve daha güzel hiçbir şey de işitmeyeceklerdir. Sonra da ertesi gün aynı şekilde gözlerini aydınlatacak bu hale tekrar gelinceye kadar konakladıkları yerlerine geri döneceklerdir.

Sevr b. Yezid de Halid b. Ma’dan’dan şöyle dediğini zikretmektedir: Bize ulaştığına göre melekler kıyâmet gününde mü’minlere gelerek: Ey Allah’ın dostları, haydi kalkınız derler. Onlar: Nereye, diye sorarlar. Melekler: Cennete diye cevab verirler. Bunun üzerine mü’minler şöyle derler: Siz bizleri bizi istediğimiz yerden başka yere götürüyorsunuz. Melekler: Gitmek istediğiniz yer neresidir? diye sorarlar, mü’minler şu cevabı verirler: Gayet muktedir bir melikin yanında sıdk meclisi, derler,

Bu haber bu anlamı ile fakat özel bazı kimseler hakkında da şöylece rivâyet edilmiştir: Yüce Allah’ı iyice akSetmiş bir kesimi melekler -diğer insanlar hesaplan görülmekte iken- cennete götürürler. Bunlar meleklere: Bizi nereye taşıyorsunuz? diye sorarlar. Melekler: Cennete diye cevap verirler. Bu kimseler; Sizler bizleri bizim asıl istediğimiz yerden başkasına götürüyorsunuz deyince, melekler: Sizin istediğiniz yer neresidir? diye sorarlar. Bu sefer: Haber verdiği şekilde: “Sıdk meclisinde gayet muktedir bir melikin yanındadırlar” âyetinde olduğu gibi, o candan sevdiğimiz ile birlikte sıdk meclisidir, diye cevap verirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Kamer Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Kamer 54

Şüphesiz muttakiler cennetlerde ve ırmak başlarındadır.

Diyanet Vakfı
54, 55. Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve Yüce Allahın huzurunda hak meclisindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki takva sahibleri cennetlerde ve ırmaklardadır.

“Muhakkak ki takva sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadır” diye açıklamaktadır.

“Irmaklardadır.” Su, şarap, bal ve sudan akan ırmakları kastetmektedir. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.

“Irmak(lar)” lâfzının âyet-i kerimede tekil olarak gelmesinin sebebi ise, âyet sonu oluşundandır. Diğer taraftan tekil bir lâfız da bazan çoğul anlamını verebilir,

“aydınlık ve bolluk içerisindedir” anlamına geldiği de söylenmiştir. Aydınlığı sebebiyle gündüze: denilmesi buradan geldiği gibi; “Yarayı açtım” tabiri de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Elimi üzerine (darbeye) iyice yerleştirdim ve onan açıklığını daha da açtım,

Onun önünde duran, arkasında ne var görebiliyordu.”

Ebû Miclez, Ebû Nehik, el-A’rec, Talha b. Mûsarrıf ve Katade bu lâfzı iki ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bu şekliyle “nehar: gündüz”ün çoğulu ve onların geceleri olmayacaktır, anlamını verir gibidir. Tıpkı: “Bulut” lâfzının çoğulunun: diye gelmesi gibidir. el-Ferrâ” şöyle demiştir; Araplardan birisi bana şu beyiti okumuştur:

“Eğer sen gececi isen ben gündüzcü kimseyim,

Sabahı ne zaman görürsem, hiçbir şeyi beklemem.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şayet iki tirid olmasaydı, zayıflayarak ölür giderdik.

Gece tiridi ile gündüzleri gelen bir tirid.”

Kamer 53

Küçük-büyük her şey yazılmıştır.

Diyanet Vakfı
Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Küçük, büyük herşey satır satır yazılıdır.

“Küçük büyük herşey satır satır yazılıdır.” Küçük olsun, büyük olsun herbir günah onu işleyecek olan kimse hakkında, onu işlemeden önce -onun karşılığını görmek üzere- yazılıdır. Onu işlediği vakit de yazılır.

“Yazdı, yazar” demektir. -anlam itibariyle- onun . gibidir.

Yüce Allah, kâfirlerin durumunu anlattıktan sonra mü’minlerin durumunu da:

Kamer 52

Onların yaptığı her şey kitaplarda kayıtlıdır.

Diyanet Vakfı
Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur.

Kurtubi Tefsiri
İşledikleri herşey de defterlerdedir.

“İşledikleri herşey de defterlerdedir.” Onlardan önceki bütün ümmetlerin hayır ve şer türünden işledikleri herşey aleyhlerine yazılmıştır. Bu da yüce Allah’ın:

“Çünkü Biz herşeyi bir takdir ile yarattık” âyetini açıklamaktadır.

“Defterlerdedir.” Levh-i Mahfuzdadır demektir. Hafaza meleklerinin yazdıkları defterlerdedir, diye açıklandığı gibi, Ummu’l-Kitap’ta (kitapların anasında)dır, diye de açıklanmıştır.

Kamer 51

Sizin benzerlerinizi de helâk ettik — ibret alan yok mu?

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helak ettik. Düşünüp ibret alan yok mu?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, benzerlerinizi helâk ettik. O halde var mı bir düşünen?

“Yemin olsun Biz benzerlerinizi helâk ettik.” Geçmiş ümmetler arasından küfürleri itibariyle size benzeyenleri helâk ettik. Size uyanları ve sîze yardımcı olanları helâk ettik, diye de açıklanmıştır.

“O halde var mı bir düşünen?” Öğüt alan.

Kamer 50

Emrimiz ancak bir seferliktir — göz kırpması gibidir.

Diyanet Vakfı
Bizim buyruğumuz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir.

Kurtubi Tefsiri
Emrimiz ancak birdir ve bir göz kırpması gibidir.

“Emrimiz ancak birdir” bir defadır

“ve bir göz kırpması gibidir.” Yani Benim yarattıklarım hakkındaki kaza ve hükmüm göz değmesinden, kırpmasından daha hızlıdır.

” Göz kırpması (değmesi) acele ile bakmak”tır. “Gözü şimşeğe değiverdi” denilir.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “Onu çabucak görüverdi” demektir. İsmi: , “Şimşek ve yıldız parladı” denilir.

Kamer 49

Şüphesiz biz her şeyi kaderle yarattık.

Diyanet Vakfı
Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Biz herşeyi bir takdir ile yarattık.

2- “Herşey” ile İlgili Kıraatler ve Buna Dair Nahiv Açıklamaları:

“Çünkü Biz herşeyi” âyetindeki: “…i” lâfzı genel olarak nasb ile okunmuştur. Ancak Ebû’s-Semmal mübteda olarak ref” ile (……..) diye okumuştur. Nasb ile okuyanlar bir fiil takdirine göre böyle okurlar. Kûfelilerin tercihi de budur. Çünkü: ” Çünkü, muhakkak” bir fiil ister. O bakımdan böyle bir fiil takdiri daha uygundur. Ayrıca

“herşeyi” lâfzının nasb ile okunması yüce Allah’ın mahlukatı hakkında umumiliğe daha çok delalet etmektedir. Zira hazfedilmiş fiili açıklayan:

“…i yarattık” fiilini hazfedip, birinci fiili de açığa çıkartacak olursak, o vakit ifade: “muhakkak Biz herşeyi bir kader ile yarattık” şeklinde olur. Bu durumda da:

“…i yarattık” lâfzının

“şey”in sıfatı olması uygun düşmez. Zira sıfatın mevsuftan önceki lâfızlarda ameli sözkonusu değildir. Kendisinden önceki lâfızlarda amel edenin tefsiri de olması sözkonusu olmaz.

3- Eşyanın Takdiri ile İlgili Ehî-i Sünnetin Kanaati:

Ehl-i sünnetin kabul ettiği görüş şudur: Yüce Allah, herşeyi takdir etmiştir. Yani onların miktarlarını, hallerini ve zamanlarını var edilmeden önce bilmiştir. Sonra da bunlardan ezeli ilmindeki şekli ile var olacağını bildiği şeyleri var etmiştir. İster yüce alemde, ister alt herşey, alemde yüce Allah’ın ilim, kudret ve iradesi ile sadır olar. Yaratıkların bunda herhangi bir etkisi yoktur. Mahlukatın meydana gelen bu olaylarda bir çeşit kesb (kazanmak), çaba, nisbet ve izafeden öte herhangi bir katkıları olamaz. Bütün bunlar da yüce Allah’ın onlara bu işi kolaylaştırması, O’nun kudreti, tevfiki ve ilhamı ile gerçekleşir. O her türlü eksiklikten münezzehtir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, O’nun dışında yaratıcı yoktur. Tıpkı Kur’ân-ı Kerîm ve sünnetin açıkça ifade ettiği gibi. Durum Kaderiyyenin ve ameller bizim, eceller ise bizden başkasının elindedir, diyenlerin söyledikleri gibi değildir.

Ebû Zerr (radıyallahü anh) dedi ki: Necranlıların heyeti Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelerek şöyle dediler: Ameller bizim, eceller ise bizden başkasının elindedir. Bunun üzerine bu âyet-i kerimeler, yüce Allah’ın:

“Çünkü Biz herşeyi bir takdir ile yarattık” âyetine gelinceye kadar indi. Bu sefer onlar: Ey Muhammed! Bizim günah işleyeceğimizi yazdığı halde bize azap mı edecek dediler? Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Kıyâmet gününde sizler Allah’ın hasımları olacaksınız” diye buyurdu. Bazı yönleriyle farklı benzer rivâyetler: Ta beri, Tefsir, XVII, 109, 110, 111; İbn Hihban, Sahih, XIV, 6; Tirmizi, IV, 459, V, 398; İbn Mace, 1, 32; Müsned, II, 476.

4- Kadere Îman Etmeyenler, Kaderi Yalanlayanlar:

Ebuz-Zübeyr, Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Bu ümmetin mecusileri yüce Allah’ın kaderlerini yalanlayan kimselerdir. Bunlar hastalanacak olursa onlara ziyarete gitmeyiniz, ölürlerse cenazelerinde bulunmayınız. Onlarla karşılaşacak olursanız, onlara selam vermeyiniz.” Bu hadisi İbn Mace, Sünen’inde rivâyet etmiştir. İbn Mace, I, 35; İbn Ömer’den benzer bir rivâyet: Ebû Davudi, IV, 222.

Yine İbn Mace, İbn Abbâs ve Cabir’den şöyle dediklerini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ümmetimden iki sınıf insan vardır ki onların İslam’dan herhangi bir payları yoktur. Bunlar mürcie ile Kaderiyyedir. ” ibn Mace, I, 28; Tirmizi, IV, 454.

en-Nehhâs senedini kaydederek dedi ki: Bize İbrahim b. Şerik el-Kuft anlattı, dedi ki: Bize Ukbe b. Mukrem ed-Dabbi anlattı, dedi ki: Bize Yûnus b. Bukeyr, Said b. Meysere’den anlattı. O Enes’ten dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hayır da, şer de bizim elimizdedir, diyen Kaderiyyenin benim şefaatimden herhangi bir payları yoktur. Ben de onlardan değilim, onlar da benden değildir. ” Deylemi. Firdevs, III, 23S.

Müslim’in Sahih’indeki rivâyete göre İbn Ömer Kaderiyye mensuplarıyla ilişkisinin olmadığını belirtmiştir. Kâfirden başkasından ise beri olunmaz. Daha sonra bu hususu şu sözleriyle pekiştirmiştir: Abdullah b. Ömer’in adına yemin ettiği zat hakkı İçin, eğer onlardan herhangi birisinin Uhud dağı kadar altını bulunup da bunu infak edecek olursa, kadere îman etmediği sürece Allah ondan kabul etmeyecektir. ” Müslim, I, 37; Tirmizî, V, 6; Ebû Davud, V, 223.

Bu da yüce Allah’ın münafıklar hakkındaki şu âyetine benzemektedir:

“Harcamalarının kendilerinden kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar Allah’a ve Rasûlüne kâfir olmuşlardır…” (et-Tevbe, 9/54) Bu da açıkça anlaşılan bir husustur.

Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kadere îman üzüntü ve kederi giderir.” İbn Hacer el-Askalani, Lisanu’l-Mizan, II, 12 de bu hadisin es-Seri b. Âsım b. Sehf’in ortaya çıkarttığı “helalar’dan biri olduğunu söylemektedir.

Kamer 48

O gün ateş içinde yüzüstü sürüklenirler: “Tadın artık Sekar’ın dokunuşunu!”

Diyanet Vakfı
O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde «Cehennemin elemini tadın!» denir.

Kurtubi Tefsiri
O gün yüzleri üzere ateşe sürüklenirler. “Cehennemin dokunmasını tadın!”

“O gün yüzleri üzere ateşe sürüklenirler. Cehennemin dokunmasını tadın!” âyeti ile ilgili olarak Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kureyş müşrikleri gelerek Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kader hususunda tartışmaya koyuldular. Bunun üzerine:

“O gün yüzleri üzere ateşe sürüklenirler. Cehennemin dokunmasını tadın (denilir). Çünkü Biz, herşeyi bir takdir ile yarattık.” âyeti nazil oldu. Müslim, IV, 2046; İbn Mace, I, 32; Müsned, II, 476.

Bu hadisi Tirmizi de rivâyet etmiş olup hasen, sahih bir hadistir demiştir. Tirmizi, V, 39H- Yine Müslim, Tavus’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından birtakım kimselere yetiştim. Onlar: Herşey bir kader iledir, diyorlardı. Ayrıca Abdullah b. Ömer’i de şöyle derken dinledim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Herşey bir kader iledir. Acizlik ve beceriklilik, çalışkanlık bile. Yahut: Beceriklilik, çalışkanlık ve acizlik bile” dedi. Müslim, IV,2045; Muvatta’, II, «99; Müsned, II, 110.

Bu da Kaderiyyenin görüşünü çürütmektedir.

“Tadın” âyeti onlara: Tadın denilir, demektir.

“Dokunması” ise içine düşecekleri vakit duyacakları acı ve ızdıraptır.

“Sekar” Cehennemin isimlerinden birisi olup, lâfız munsarıf değildir. Çünkü müennes ve marife bir isimdir, Leza ve cehennem kelimeleri de böyledir. Atâ dedi ki: Sekar cehennemin altıncı katıdır. Kutrub da: “Sekar” lâfzı; “Güneş onu şiddetlice yaktı” ifadesinden gelmektedir, Aşırı sıcak bir gün” demektir.

Kamer 47

Şüphesiz suçlular sapıklık ve azabın içindedirler.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki günahkarlar sapıklıkta ve çılgın ateş İçindedirler.

“Muhakkak ki günahkarlar sapıklıkta ve çılgın ateş İçindedirler” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Günahkarların Cezaları:

“Muhakkak ki günahkarlar sapıklıkta” haktan yan çizip uzaklaşmakta

“ve çılgın ateş” yanmak azâbı

“içindedirler.” Bu sûrede az önce geçtiği üzere, delilik içerisindedirler, diye de açıklanmıştır.

Kamer 46

Asıl vakit onlara vaat edilen saat — saat daha yıkıcı ve daha acıdır.

Diyanet Vakfı
Bilakis kıyamet onlara vadedilen asıl saattir ve o saat daha belalı ve daha acıdır.

Kurtubi Tefsiri
Asıl onlara vaad olunan vakit kıyâmettir ve o kıyâmet daha büyük bela ve daha acıdır.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyetin nüzulü ile Bedir gazvesi arasında yedi yıllık bir süre geçmiştir. Buna göre bu âyet-i kerîme Mekke’de inmiştir.

Ancak Buhârî’de mü’minlerin annesi Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediği zikredilmektedir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekke’de ben oyun oynayan çağda küçük bir kız iken:

“Asıl onlara vaad olunan vakit kıyâmettir ve o kıyâmet daha büyük bela ve daha acıdır” âyeti nazil olmuştur Buhârî IV, 1846,1910; Abdurrezzak, Mûsannef, III, 352; Beyhaki, Şuabu’l-îman, II, 432

İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan gelen rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir günü kendisine ait çadırda iken şöyle demiştir: “Allah’ım, Senin bana ahdini ve vaadini gerçekleştirmeni diliyorum. Eğer dilersen bugünden sonra ebediyyen Sana ibadet olunmayacak.” Ebû Bekir (radıyallahü anh) elinden tutup: Ey Allah’ın Rasûlü, bu kadar sana yeter, çünkü Rabbine gerçekten ısrarla dua etmiş bulunuyorsun. O sırada o zırhını giyinmişti, çıkarken de şöyle diyordu:

“Yakında o topluluk yenilecek ve arkalarını dönerek kaçacaklardır. Asıl onlara vaad olunan vakit kıyâmettir. Ve o kıyâmet daha büyük bela ve daha acıdır.” Buhârî, III, 1067, IV, 1845, 1846, 1856; Müsned, I, 329. Yani (Kıyâmet) Bedir günü onlara isabet edenlerden daha büyük bir bela ve daha acıdır, demektir.

” Daha büyük bela” lâfzı “Büyük İş” anlamındaki lafızdan gelmektedir. ” Bu iş ona gelip, isabet etti” demektir. da mastardır. İbnu’s-Sikkit dedi ki: “Ona bir musibet gelip çattı” denilir. (Birinci kelimeden sonraki kelimelerden biri) onu tekid etmek için kullanılır.

Kamer 45

Topluluk bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar.

Diyanet Vakfı
O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Yakında o topluluk yenilecek ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.

“Yakında o topluluk” yani Mekke kâfirleri topluluğu

“yenilecek.” Bu Bedir günü ve başka gazalarda gerçekleşti.

Genel olarak:

” Yenilecek” şeklinde “ye” ile meçhul bir fiil olarak okunmuş,

“Topluluk” lâfzı da ref ile okunmuştur. Ruveys. Yakub’dan: “Yeneceğiz” şeklinde “nun” ve kesreli “ze” İle; “Topluluğu” lâfzını da nasb ile okuduğunu rivâyet etmiştir. (Yakında o topluluğu yeneceğiz, demek olur,)

“Ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.” Genel olarak bu, onlar hakkında bir haber olmak üzere:

“Dönerek kaçacaklardır” şeklinde okunmuştur. Ancak Îsa, İbn İshak ve Yakub’dan rivâyetle Ruveys rauhatab kipi olarak “te” ile: Dönerek kaçacaksınız” diye okumuşlardır. ” Arka” lâfzı ise dirhem ve dinar gibi cins isimdir. Lâfzan tekil olmakla birlikte maksad -âyet sonu olduğundan ötürü- çoğuldur.

Mukâtil dedi ki: Bedir günü Ebû Cehil atını mahmuzlayarak safın önüne çıkıp şöyle dedi: Bugün biz Muhammed ve arkadaşlarından intikam alacağız. Bunun üzerine yüce Allah:

“Biz birbirine yardım eden bir topluluğuz… Yakında o topluluk yenilecek ve arkalarını dönerek kaçacaklardır” âyetini indirdi.

Said b. Cübeyr dedi ki: Sad b. Ebi Vakkas dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Yakında o topluluk yenilecek ve arkalarını dönerek kaçacaklardır” âyeti nazil olunca, hangi topluluğun bozguna uğrayacağını bilemiyordum. Bedir günü gerçekleşince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın zırhı üzerinde olduğu halde ileri atılarak: “Allah’ım, Kureyş Sana ve Rasûlüne karşı böbürlenmesiyle, büyüklenmesiyle meydan okuyarak gelmiş bulunuyor. Sen hemen sabahleyin onları bozguna uğrat” dedikten sonra;

“Yakında o topluluk yenilecek ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.” diye buyurdu. O zaman ben de bu âyetin tevilinin ne olduğunu öğrenmiş oldum Benzer haai rivâyetler: Taheri, Tefsir, X, 17, 18, Bu ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mucizelerindendir, Çünkü o gayba dair haber vermiş ve haber verdiği gibi gerçekleşmişti.

(Hadiste geçen ve) “Onları bozguna uğrat” (anlamındaki) lâfız ile aynı kök ten gelen: “Zaman onun aleyhine geldi ve onu helâk etti” demektir. en-Nabiğa’nın şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır:

“Lübed’i helâk eden. ne ise onu da helâk etti.”

Onun aleyhine (işini) bozdum” demektir.

Kamer 44

Yoksa “Biz topluluğuz, üstün geliriz” mi diyorlar?

Diyanet Vakfı
Yoksa «Biz, intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz» mu diyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar: “Biz birbirine yardım eden bir topluluğuz” mu diyorlar?

“Yoksa onlar: Biz birbirine yardım eden” sayı ve güçlerinin çokluğu dolayısıyla kendisine karşı konulamayan

“bir topluluğuz” bir cemaatiz

“mu diyorlar?”

“Yardım eden” anlamındaki âyetin bu şekilde kullanılıp, şeklinde gelmeyişinin sebebi, âyet sonu oluşundan dolayıdır.

Yüce Allah onların bu sözlerini reddederek şöyle buyurmaktadır;

Kamer 43

Sizin inkârcılarınız onlardan daha mı üstün, yoksa kitaplarda sizin için bir kurtuluş mu var?

Diyanet Vakfı
Şimdi sizin kafirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir berat mı var?

Kurtubi Tefsiri
Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mıdır? Yoksa kitaplarda sizin İçin bir beraat mı var?

“Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mıdır?” âyeti ile yüce Allah, Araplara hitab etmektedir. Bununla Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetinin kâfirlerini kastettiği de söylenmiştir. Bunun bir soru olduğu da söylenmiştir. Yani bu nefy anlamında inkar sorusudur. Sizin kâfirleriniz küfürleri sebebiyle helâk edilmiş bulunan geçmiş ümmetlerin kâfirlerinden daha hayırlı değildirler, demektir.

“Yoksa kitaplarda” peygamberlere indirilmiş olan kitaplarda

“sizin için” azaptan kurtulacağınıza dair

“bir beraat mi var?” İbn Abbâs dedi ki: Yoksa sizin için levh-i mahfuzda azaptan kurtulacağınıza dair bir ifade mi var?

Kamer 42

Ayetlerimizin hepsini yalanladılar — biz de onları güçlü ve kudretli bir şekilde yakaladık.

Diyanet Vakfı
Lakin onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize layık bir şekilde yakaladık.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimizin hepsini yalanladılar. Biz de onları muktedir ve herşeye galip gelenin yakalayışı ile alıverdik.

“Ayetlerimizin hepsini yalanladılar.” Tevhidimize, peygamberlerimizin peygamberliğine delalet eden bütün mucizelerimizi yalanlamışlardı. Bunlar asa, el, kıtlık yılları, tarnse Mûsa (aleyhisselâm.) Fir’avun hanedanına bedduasının dik1 getirildiği Yûnus,. âyetle, “mallarını yok et; itimi” diye dua ettiği zikredilmektedir. Buradaki “lanve” ile aynı koktendir. lîıı kelime ile sözü geçen ayetteki duanın kabulüne işaret edilmek istenmiş olmalıdır. tufan, çekirgeler, haşerat, kurbağalar ve kandır.

“Uyarıp korkutanlar”ın rasûller oldukları da söylenmiştir. Çünkü Mûsa kendilerine peygamber olarak gelinceye kadar Yusuf ve onun oğulları onlara peygamber olarak gelmişti.

“Uyarıp korkutanlar” (anlamı verilen): “uyarıp, korkutmak” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Biz de onları muktedir” dilediğini yapmaya güç yetiren

“ve herşeye galib gelenin” intikam alışında yenik düşürenin (Aziz)in

“yakalayışı ile alıverdik.”

Kamer 41

Firavun ailesine de uyarılar geldi.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Firavunun kavmine de uyarıcılar gelmişti.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Fir’avun hanedanına uyarıp korkutanlar gelmişti.

“Yemin olsun Fir’avun hanedanına uyarıp korkutanlar gelmişti” âyetinde Fir’avun hanedanından kasıt Kıbtilerdir.

Uyarıp korkutanlar” da Mûsa ile Harun’dur. Bazan çoğul lâfız, ikil hakkında da kullanılabilir.

Kamer 40

Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt için kolaylaştırdık — ibret alan yok mu?

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Kuranı, öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, Kur’ân’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Peki var mı öğüt alıp, düşünen?

” Yemin olsun Biz Kur’ân’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Peki var mı Öğüt alıp düşünen?” âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Kamer 39

“Azabım ve uyarılarımın tadına bakın!”

Diyanet Vakfı
İşte azabımı ve uyarılarımı tadın! (denildi).

Kurtubi Tefsiri
Şimdi de azabımı ve korkutmalarımı tadın.

“Şimdi de azabımı ve korkutmalarımı tadın.” Onlara inen gözlerin kör olması azâbı, kendisi ile helâk edildikleri azâbın dışındadır. Bundan dolayı burada tekrarlanması güzeldir.

Kamer 38

Sabah erkenden üzerlerine sürekli bir azap geldi.

Diyanet Vakfı
Bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun yerini bulmuş ve geri çevirilemez bir azap sabahleyin erkenden onları bastırdı.

“Yemin olsun yerini bulmuş ve geri çevirflemez bir azap sabahleyin erkenden onları bastırdı.” Sürekli bir azap onlar arasında karar buldu ve bu onları ahiret azabına kavuşturuncaya kadar yakalarını bırakmayacaktır. Sözü edilen bu azap yaşadıkları şehirlerinin üzerlerine devrilmesi, üstünün altına getirilmesidir.

“Sabahleyin” âyeti burada nekre olduğu için munsarıf gelmiştir (tenvin almıştır).

Kamer 37

Misafirlerine göz dikenlere gözlerini kör ettik: “Azabım ve uyarılarımın tadına bakın!”

Diyanet Vakfı
Onlar Lutun misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!» (dedik).

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun onlar misafirlerine dahi kötülük yapmak istediler de gözlerini silme kör ettik. “Şimdi azabımı ve korkutmalarımı tadın.”

“Yemin olsun onlar misafirlerine dahi kötülük yapmak istediler.” Yani ondan yanına misafir kılığında gelen melekleri önceden (Hud, 11/77 ve devamı âyetlerin tefsirinde) geçtiği üzere onlarla hayasız fiiller yapmak isteği ile kendilerine teslim etmesini İstemişlerdi.

“Ondan bu işi istedim, bu işi istemek” diye kullanılır. “Merayı aradı, aramak bulmak istedi” demektir. Hadiste de şöyle denilmiştir: ” Sizden herhangi bir kimse küçük abdest bozmak istediği takdirde küçük abdesti için yumuşak ya da alçak bir yer arasın. ” Ebû Davud, I, 1; Müsned, IV, 396, 399, 414; Hakim, Müstedrek, III, 528; Beyhaki, es-Sünenu’s-Suğra, I, 64; es-Sünenu’l-Kübra, I, 93; Tayalisi, Müsned, I, 71. denilmiştir.

“Gözlerini silme kör ettik” âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre Cebrâîl (aleyhisselâm) kanadıyla onlara vurmuş, onlar da kör olmuşlardır. Denildiğine göre gözleri de yüzlerinin diğer tarafları gibi dümdüz olmuş ve göz açıklığı görülmez olmuştu. Tıpkı esen rüzgarın yer üzerindeki toprağı sürüklemesi sonucu üzerindeki izleri silip götürmesi gibi.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah gözleri sağlıklı olmakla birlikte onları kör etti, o bakımdan onlar da melekleri görememişlerdi.

ed-Dahhak dedi ki: Allah gözlerini kör etmişti, onlar da elçileri göremediler. Bunun üzerine: Eve girdiklerinde biz onları gerçekten görmüştük, nereye gittiler? dediler ve onları görmeksizin geri döndüler.

“Şimdi azabımı ve korkutmalarımı tadın.” Yani Biz onlara… tadın dedik. Bu emir kipinden kasıt, olanı haber vermektir.

Yani Lut’un kendisi ile kendilerini uyarıp korkuttuğu azabımı Ben onlara tattırdım, demektir.

Kamer 36

Onları yakalayışımız konusunda uyarmıştık ama uyarıları hafife aldılar.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, Lut onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onları yakalayıverişimizle korkutmuş idiyse de onlar, korkutup uyarmaları şüphe ile karşılamışlardır.

“Yemin olsun” ki Lut

“onları” azabımız ile

“yakalayıverişimizle” onları azâb ile alışımızla

“korkutmuş idiyse de, onlar korkutup uyarmaları şüphe ile karşılamışlardır.” Rasûlümüzün kendilerini kendisi ile uyarıp korkuttuğu azap hususunda şüphe etmişler, onu tasdik etmemişlerdi.

“Şüphe ile karşılamışlardı” âyeti; “Şüphe etmek”ten “tefaul” veznine getirilmiş bir fiildir.

Kamer 35

Katımızdan bir nimet olarak — şükredenleri işte böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı
34, 35. Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lut ailesi müstesna, katımızdan bir nimet olarak onları seher vaktinde kurtardık. Biz şükredeni işte böyle mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Tarafımızdan bir nimet olmak üzere. İşte Biz, şükredenlerî böyle mükâfatlandırırız.

“Tarafımızdan bir nimet olmak üzere.” Lut’a ve onun iki kızına bizden bir nimet ihsan ederek “bunu yaptık.” “Nimet” lâfzının nasb ile gelmesi mef’ûlün bih oluşundan dolayıdır.

“İşte Biz şükredenleri” yani Allah’a îman edip Ona itaat edenleri

“böyle mükâfatlandırırız.”

Kamer 34

Biz üzerlerine taş yağmuru gönderdik — Lut ailesi hariç. Onları seher vakti kurtardık.

Diyanet Vakfı
34, 35. Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lut ailesi müstesna, katımızdan bir nimet olarak onları seher vaktinde kurtardık. Biz şükredeni işte böyle mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Biz, üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Lut’un ailesi müstesna. Onları seher vaktinde kurtardık.

“Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgar gönderdik.” Onlara küçük çakıl taşları atan bir rüzgar gönderdik.

en-Nadr (b. Şumeyl) dedi ki: Ayette sözü geçen: “Rüzgar ile birlikte gelen küçük çakıl taşlan” demektir. Ebû Ubeyde de; bu taş anlamındadır, demiştir. es-Sıhah’va da şöyle denilmektedir: Hu, küçük çakıl taşlarını kaldıran şiddetli rüzgar demektir. böyledir. Şair Lebid şöyle demiştir:

“Ahalisi etrafını boşalttı diye, çekti üzerine eteklerini

Çok şiddetli esen ve küçük çakıl taşlarını kaldıran herbir şiddetli rüzgar.”

“Rüzgar şiddetlice esti” demektir. Bu şekilde esen rüzgara; ile denilir. el-Ferezdak da şöyle demiştir:

“Şam’ın şimaline yönelerek bize vuruyor

Çakıl taşlarını tıpkı etrafa saçılmış, atılmış pamuk gibi.”

“Lut’un ailesi” dini üzere ona uyanlar

“müstesna.” Bunlar sadece onun iki kızından ibaretti.

“Onları seher vaktinde kurtardık.” el-Ahfeş dedi ki; (Buradaki “seher vaktinde” anlamındaki lâfzı) tenvinli getirmesi belirtisiz olmasından dolayıdır. Eğer muayyen bir günün seher vakti olsaydı, buna tenvin getirmezdi. (Gayrı munsarıf kılar ve üstün getirdi.) Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın belirtisiz olarak zikrettiği:

“Herhangi bir şehre çekip gidin.” (el-Bakara, 2/61) diye buyurmasıdır.

Buna karşılık:

“Allah’ın iradesi ile Mısır’a girin.” (Yûnus, 12/99) diye buyurmuş ve bunu her türlü irabı kabul eden bir kelime olarak kullanmamıştır.

ez-Zeccâc da böyle demiştir:

“Seher” kelimesi eğer nekre (belirtisiz) olup onunla seherlerden bir seher kastediliyor ise, munsarıf gelir. Mesela: “Bir seher vakti ona gittim” denilir. Şayet muayyen bir günün seherini kastedecek olursa, munsarıf olarak kullanılmaz. “Ey filan ona bu seher vakti gittim ve ona seher vakti gittim” denilir.

Seher, gecenin son vakti ile tan yerinin ağarması arasındaki zamandır. Arapcada bu gecenin karanlığının, gündüzün ilk vaktindeki aydınlığa karışması anlamındadır. Çünkü bu vakitte gecenin kalıntıları ile gündüzün ilk be-İirtileri bir arada bulunur.

Kamer 33

Lut kavmi uyarıları yalanladı.

Diyanet Vakfı
Lutun kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı.

Kurtubi Tefsiri
Lut kavmi de korkutmaları yalanladı.

“Lut kavmi de korkutmaları yalanladı” âyeti ile yüce Allah, yine Lut kavminden Lut’u yalanlamaları üzerine söz etmektedir.

Kamer 32

Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt için kolaylaştırdık — ibret alan yok mu?

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Kuranı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz Kur’ân’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Peki, öğüt alan bir kimse var mı?

“Yemin olsun ki Biz, Kur’ân’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Peki öğüt alan bir kimse var mı?”

Kamer 31

Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik — onlar çitin çerçöpü gibi oldular.

Diyanet Vakfı
Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.

Kurtubi Tefsiri
Hakikaten Biz üzerlerine bir tek çığlık gönderdik ve hayvan ağılına konulan çerçöp gibi oldular.

“Hakîkaten Biz üzerlerine bir tek çığlık gönderdik.” Bununla Cebrâîl (aleyhisselâm)’ın çığlığını kastetmektedir ki, daha önce Hud Sûresi’nde (11/67. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“Ve hayvan ağılına konulan çerçöp gibi oldular” âyetindeki: ” Hayvan ağılına konulan” lâfzını el-Hasen, Katade ve Ebû’l-Aliye “zı” harfini üstün olarak: diye okumuşlardır ki, bununla ağılı, ahin kastederler. Diğerleri ise orada çalışan kişiyi kastetmek anlamında “21” harfini esreli okumuşlardır. es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “Ağılda çalışan kişi” demektir.

Yüce Allah’ın:

“hayvan ağılına konulan çerçöp gibi oldular” anlamındaki âyette “zı” harfi kesreli okunmuştur. Kesreli okunması halinde bu kelime ism-i fail olur. Üstün okuyan kimse ise, ism-i mef’ûl olarak okur. Nitekim hayrı az olan adama: “ O ağılı uğursuz kimse” denilir.

Ebû Ubeyd dedi ki: Benim anladığım kadarıyla kişinin malına: denilmiş olmalıdır. Çünkü o böylelikle bu serveti yanında alıkoymuş (hazretmiş) ve başkalarına karşı engellemiş olur. O bakımdan bu kelime: vezninde ve fakat: anlamındadır.

el-Mehdevî dedi ki:

“Hayvan ağılına konulan” anlamındaki kelimenin “Zı” harfini esreli okumak halinde bu kelime mastar olur. Anlamı da ağıla konulmak durumunda olan çerçöp demek olur. “Zı” harfini üstün okumaya göre “kendisinden ağıl yapılan ağaç” anlamına gelmesi de mümkündür. İbn Abbâs dedi ki: ” Koyunlarına ağaç ve dikenleri kullanarak ağıl yapan adam” demektir. Bunlardan yere düşüp koyunların ezdiği şeylere de:

“Çerçöp” denilir. Şair şöyle demiştir:

“Çürümüş çerçöp olmuş, ğarkad ağaçlarının bulunduğu yerde yayılan

Bir ateşin dumanı gibi, bir toz kaldırdılar.”

Yine ondan nakledildiğine göre bu koyunların yediği ot gibi demektir. Ondan bir başka rivâyete göre yanmış, çürümüş kemikler gibi demektir. Bu Katade’nin de görüşüdür. Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Bu rüzgarlı bir günde duvarlardan etrafa savrulan toprak demektir.

Süfyan es-Sevrî dedi ki: Bu senin asa ile oraya vurman halinde ağıldan dökülen şeylerdir. Bu lâfız “fail” vezninde olup “mef’ûl” anlamındadır.

İbn Zeyd dedi ki: Araplar önceleri yaşken, sonradan kuruyan herşeye “heşim: sonradan kuruyup ufalma istidadını gösteren bitki” derler.

Alıkoymak, engellemek” demektir.”müftail” veznindedir. Bu kökten olmak üzere: ” Develerine ağaç toplayıp, rüzgarın soğuğunu ve yırtıcı hayvanların zararını develerinden uzak tutmak maksadıyla topladığı bu ağaçları üslüste koymak” demektir. Şair şöyle demektedir:

“Sen her iki tarafta da bineklerin leşlerini görürsün,

Sanki onların kemikleri üstüste yığılmış (ağıl maksadıyla bir araya getirilmiş) ağaçların odunları gibidir.”

İbn Abbâs’tan rivâyete göre onlar dövülen ve ufaltılan buğday gibi oldular. Bu açıklamaya göre: “ Ekini için bir depo edinen kimse”; Başak ve samanın kırıntıları” anlamına gelir.

Kamer 30

Azabım ve uyarılarım nasılmış?

Diyanet Vakfı
(Bu azgınlara) azabım ve uyarılarım nasıl oldu!

Kurtubi Tefsiri
Peki, ya azabım ve uyarıp korkutmalarım nasıl oldu?

“Bunun üzerine onlar arkadaşlarını” onu kesmeye teşvik ile

“çağırdılar. O da alacağını alıp, dişi deveyi önce ayaklarını biçip devirdi.” Yani o bu işi yapmayı Üstlendi.

” Alacağını alıp” fiilinin, bu fiili üstlendi anlamına gelmesi Arapların: ” Elime aldım” tabirlerinden dolayıdır. Şair Hassan’ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“İkisi de şarap olsun ve sen bana öyle bir kadeh sun. ki

O ikisi de dilime doğru gelsin.”

Muhammed b. İshak dedi ki: (Dişi deveyi boğazlayan kişi) dişi deveye gidip geldiği yol üzerinde bir ağacın dibinde pusu kurdu. Ona bir ok attı. Bu ok bacağının adalesine saplandı. Sonra kılıç ile üzerine hamle yapıp ayak bileklerini kesti. Bu sefer deve yere yıkıldı ve bir defa böğürdü. Bu sefer karnındaki yavrusu düştü, sonra da deveyi kesti. Karnındaki yavrusu dağın başındaki bir kayanın yanına gitti. Böğürdü, sonra da o kayaya sığındı. Salih (aleyhisselâm) yanlarına geldi. Dişi devenin kesilmiş olduğunu görünce ağladı ve: Allah’ın yasağını çiğnediniz, Allah’ın azabının geleceğini size bildiriyorum, dedi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Araf Sûresi’nde (7/77-79, âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki; O deveyi boğazlayan kişi kırmızı, mor tenli, kızıl saçlı, başının ön tarafı dar, arka tarafı enlice birisi idi.

Adının Kudar b. Salif olduğu söylenir. el-Efveh el-Evdi şöyle demiştir:

“Yahut ondan önce, Kudar gibi ki,

Azgınlıkta kimileri ona uymuştu da helâk olup gittiler…”

Araplar kasaba Semud hanedanından uğursuz birisi olan Kudar b. Salif’e benzeterek “Kudar” ismini verirler. Şair Mühelhil şöyle demiştir:

“Bizler onların kafalarını kılıçlarla vuruyoruz,

Yolculuktan gelenlere ikram olmak üzere kasapların vurdukları gibi.”

Züheyr de bunu sozkonusu ederek şöyle demektedir:

“O (savaş) sizler için uğursuz evlatlar doğurur

hepsi de Âd’ın kırmızı tenlisi gibidir,

Sonra bunları emzirir, sonra da sütten keser.”

Şair burada savaşı kastetmekte ve Semud kavminden de Âd diye sözetmektedir. (30. ayetin benzeri daha önce geçmişti.)

Kamer 29

Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da işi üstlenip deveyi kesti.

Diyanet Vakfı
Arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cüret alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine onlar arkadaşlarını çağırdılar. O da alacağını alıp dişi deveyi önce ayaklarını biçip devirdi.

Kamer 28

Onlara haber ver: Su aralarında paylaştırılmıştır — her birine belirlenmiş bir içme sırası vardır.

Diyanet Vakfı
Onlara, suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.

Kurtubi Tefsiri
Ve suyun aralarında pay edilmiş olduğunu onlara haber ver. Herbiri su içme sırasında hazır olsun.

“Ve suyun aralarında” yani Semudlular ile dişi deve arasında “pay edilmiş olduğunu onlara haber ver.” Suyu bir gün dişi deve içecek, bir gün de onlar kullanacaklardı. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır Sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.” (eş-Şuara, 26/155) diye buyurmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Onların su içme nöbetinde dişi deve sudan hiçbir şey içmezdi. Buna karşılık onlara süt verirdi, bol nimetler içerisinde bulunuyorlardı. Devenin su içme günü oldu mu deve suyun tamamını içer ve onlara hiçbir şey kalmazdı. Yüce Allah’ın:

“Aralarında” diye buyurması (ve akıl sahibi varlıklara ait zamir kullanması) şundan dolayıdır: Araplar hayvanlarla birlikte Âdemoğulları hakkında bir durumu haber verecek olurlarsa, Âdemoğullarını galip getirirler. (Onlara ait zamirleri kullanırlar.)

Ebû’z-Zübeyr, Cabir’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bizler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Tebuk gazasına çıktığımızda Hicr diyarında konaklayınca şöyle buyurdu: “Ey insanlar, siz de bu türden mucizeler isteyip durmayın. İşte Salih kavmi! Bunlar peygamberlerinden Allah’ın kendilerine bir dişi deve göndermesini istediler. Yüce Allah da onlara o dişi deveyi gönderdi. Şu yoldan suya gidiyor ve kendi su içme gününde sularının tamamını içiyordu. Onlar da su içmediği günde kendilerinin içtikleri su kadarını da o deveden süt olarak sağıyorlardı.” Taberani, Evsat, IX, 37; Muhammed b. İshak el-Fakihi, Akbaru Mekke, D, 251 – İşte yüce Allah’ın:

“Ve suyun aralarında pay edilmiş olduğunu onlara haber ver” âyetinin anlamı budur.

“Herbiri su içme sırasında hazır olsun” âyetinde geçen lâfzı, sudan hakedilen pay demektir. Bir Arap meselinde (atasözünde): ” Sonuncuları su içme payı itibariyle en az olanlarıdır” denilmektedir. Bu da asıl itibariyle deveferin su içmesi hakkında böyledir. Çünkü en son gelen deve geldiğinde havuzun suyunun bitirilmiş olduğunu görür.

“Hazır olsun” lâfzı; O su İçme nöbeti kimin ise o suda hazır bulunsun, demektir. Bundan dolayı dişi deve su içeceği gün suyun yanına gelirdi, onların su içecekleri gün ise yanlarından kaybolurdu. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır.

Mücahid de şöyle demektedir: Devenin su içmediği günü onlar suyun başına gelir, su İhtiyaçlarını karşılarlardı. Dişi devenin su içmeye gittiği gün ise gelip onun sütünü sağarlardi.

Kamer 27

Şüphesiz biz, onlara bir dişi deve göndereceğiz bir fitne olarak. Öyleyse onları gözetle ve sabret.

Diyanet Vakfı
Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Biz onlara İmtihan olmak üzere o dişi deveyi göndeririz. Artık onları gözetle, sabret.

“Gerçekten Biz onlara imtihan olmak üzere” onları sınamak için… -Bu (anlamdaki âyet)- mef’ûlün lehtir.

“O dişi deveyi göndeririz.” Onların istedikleri dağdan onu çıkartacağız. Rivâyet edildiğine göre Salih iki rekat namaz kıldıktan sonra Allah’a dua etmiş, sonra onların tayin ve tesbit ettikleri kaya parçası açılarak dişi devenin hörgücü ortaya çıkmış. Oradan on aylık gebe ve çokça tüylü bir deve olarak çıktı,

“Artık onları gözetle!” Ne yapacaklarını gözle!

“Sabret.” Onların eziyetlerine katlan.

“sabret” âyetindeki “u” harfinin aslı “te”dir. İtbak sıfatında “sad”a uygun düşmesi için “ti”ya dönüşmüştür.

Kamer 26

Yakında bilecekler — kimin yalancı ve kendini beğenmiş olduğunu.

Diyanet Vakfı
Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Yarın kimin mağrur ve şımarık bir yalancı olduğunu bileceklerdir.

“Yarın kimin mağrur ve şımarık bir yalancı olduğunu bileceklerdir.” Kıyâmet gününde azâbı göreceklerdir yahut dünya hayatında azâbın üzerlerine ineceği vakit bunu göreceklerdir, demektir.

İbn Amir ve Hamza,

“bileceklerdir” âyetini “ye” harfi yerine “te” ile Hz. Salih’in kavmine bir hitabı diye okumuşlardır. (“Bileceksiniz” demek olur.) Diğerleri ise “ye” harfiyle, yüce Allah tarafından, Salih (aleyhisselâm)a onların durumunu haber veren bir fiil anlamını verecek şekilde okumuşlardır.

“Yarın” âyeti da insanların yakınlığı anlatmak üzere kullanmayı adet edindikleri üsluba göre kullanılmıştır. Nitekim Araplar akıbetlerin yakınlığını anlatmak üzere: Muhakkak yarın bugünle beraberdir, derler. Şair de şöyle demiştir:

“Onda ölümün şaşmaz okları vardır,

Bugün ölmeyen bir kimse yarın ölecektir.”

et-Tirimmah da şöyle demiştir:

“Teselli edin beni, ağıtçılar ağıt yakmadan,

Ve can böğürler arasında çırpınmadan.

Yarın gelmeden önce (yapın humı!) vay yazık bana yarından ötürü,

Arkadaşlarım gittiği halde ben gitmesem,”

O bu sözleriyle bizatihi yarını değil, ölüm zamanını kastetmektedir.

“Kimin mağrur ve şımarık bir yalancı” âyetindeki lâfzını Ebû Kilabe asla uygun olarak “şın” harfini üstün, “re” harfini şeddeli olarak: “Daha kötü” diye okumuştur. Ebû Hatim ise şöyle demektedir: Araplar şiirdeki zaruret hali dışında hemen hemen: “Daha şerli, daha kötü” ve; ” Daha iyi, daha hayırlı” diye kullanmazlar. (Yani bunları başta hemze olmaksızın kullanırlar.) Ru’be’nin şu mısraında olduğu gibi:

“Bilal insanların en hayırlısı ve en hayırlılarının oğludur.”

Bunun yerine onlar (baştaki hemzeyi telaffuz etmeksizin): “O kavminin hayırlısıdır, insanların kötüsüdür” derler. Yüce Allah:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Al-i İmrân, 3/110) âyeti ile:

“Hangisinin makamca daha kötü olduğunu bileceklerdir, ” (Meryem, 19/75) diye buyurmakta (ve burada da “en hayırlı” ile “daha kötü” lâfızlarının başlarında hemze bulunmamakta)dır

Ebû Hayve’den rivâyete göre ise o, bu lazfı “şın” harfini üstün, “re” harfini şeddesiz okumuştur. Mücahid ve Said b. Cübeyr’den ise “şın” harfini ötreli, “re” harfini şeddesiz okuduğu rivâyet edilmiştir. en-Nehhâs dedi ki; Bu da:

“Mağrur ve şımarık” anlamındadır. “Tedbirli adam” derken şeklinin kullanılması da bunun gibidir.

Kamer 25

“Zikir ona mı verilmiş içimizden? Hayır, o yalancı ve kendini beğenmiş biridir!”

Diyanet Vakfı
«Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir» (dediler.)

Kurtubi Tefsiri
“Vahiy aramızda ona mı verildi? Hayır, o mağrur ve şımarık, çok yalancı birisidir.”

“Vahiy aramızdan ona mı verildi?” Semud halkı arasından risalet özellikle ona mı verildi? Halbuki Semud kavmi arasında malı ondan daha çok, durumu daha güzel kimseler de vardır.

Bu, inkar ve red anlamını taşıyan bir sorudur.

“Hayır, o mağrur ve şımarık, çok yalancı birisidir.” Yani iddia ettiği gibi değildir. O büyüklenmek istemekte ve haketmediği halde bize karşı üstünlük sağlamaya çalışmakta, bunun yollarını aramaktadır.

“Şımarmak, zorbalık yapmak ve çalışkanlık” anlamındadır. At çalımlı ve gayretli ise onun bu halini anlatmak üzere: denilir. İmruu’l-Kays da bir köpekten sözederken şöyle demektedir:

“Bizi av düşkünü, ve ava alışmış (bir köpek) yetişir,

Çok iyi işitir, çok güzel görür, avın yerini çok iyi bilen olarak peşine çok iyi takılır.

Dişleri birbirine geçmiş, bükülmüş kaburga kemikleri,

Usanmadan avı izler bu işte maharetlidir, gayretlidir ve ciddiyetle, gayretle yapar.”

Bunun “azgın ve şımarık” anlamına geldiği de söylenmiştir, “Azmak ve şımarmak” anlamına gelir. Şair de şöyle demiştir:

“Sizler ipek giyince bundan ötürü şımardınız,

Halbuki önceden ülkeleri kimin fethettiğini bilmezsiniz.”

Fiil: şeklinde kullanılır. İsm-i faili şeklinde gelir. Çoğulu da:şeklindedir. Tıpkı: ” Sarhoş, sarhoşlar” gibi. Şair şöyle demektedir:

“Kendisi sebebiyle şımarmış dağ keçilerini bıraktı,

Ve mızrak darbeleri onun (savaşın) kahramanlarını yere yıkmıştır.”

Bunun, haketmediği mevkiye doğru haddini aşarak geçmeye kalkışan kimse, anlamına geldiği de söylenmiştir, anlam birdir.

İbn Zeyd ve Abdu’r-Rahmân b. Hammâd şöyle demişlerdir:

“Mağrur ve şımarık” söylediğine aldırmayan kimse demektir.

Ebû Cafer ile Ebû Kilabe: “Bizim en şeririmiz ve en kötümüz” anlamında olmak üzere “şın” harfini üstün ve “re” harfini şeddeli olarak: “Daha şerli, daha kötü” diye okumuştur.

Kamer 24

“İçimizden bir beşer mi bize yol gösterecek? Bu durumda biz açıkça sapıklık ve çılgınlık içindeyiz” dediler.

Diyanet Vakfı
«Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz» dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Bizden bir tek İnsana mı, ona mı uyacağız? O takdirde hiç şüphesiz biz bir sapıklık ve çılgınlık İçinde oluruz” dediler.

“Bizden bir tek İnsana mı, ona mı uyacağız” ve topluluğu terk mi edeceğiz?

Ebû’l-Eşheb, İbn es-Semeyka ve Ebû’s-Semmal el-Adevî:

“Bir tek insana mı?” anlamındaki buyrukları: ile şeklinde mühteda olarak ref ile okumuşlardır. Haberi ise:

“Ona uyacağız” âyetidir. Diğerleri ise: “Biz bizden tek bir insana mı uyacağız ve onun arkasından gideceğiz.” anlamında nasb ile okumuşlardır. Yine Ebû’s-Semmal: “Bir insan mı” şeklinde ref ile; ” Bizden birisine” anlamında nasb ile okumuştur.

“Bir insan mı” anlamındaki âyetin ref ile okunması “Mı verildi” anlamındaki fiilin delalet ettiği bir fiil takdiri ile okunmuştur. Sanki: ” Bizden bir insana mı peygamberlik veriliyor?” denilmiş gibidir. Buna karşılık “bir tek .a” anlamındaki âyetin nasb ile okunması, “bizden” anlamındaki zamirden hal olması dolayısı ile mümkündür. Onu nasb eden de zarftır. İfade de “Bizden olan tek bir beşere mi peygamberlik veriliyor?” takdirindedir. Bununla birlikte “ona (mı) uyacağız” lâfzındaki zamirden hal olması da mümkündür. O tek başına ve kimse tarafından yardım görmeyen bir kimse olduğu halde mi… demek olur.

“O takdirde hiç şüphesiz biz bir sapıklık” haktan uzaklaşmıştık

“ve çılgınlık” delilik

“İçinde oluruz dediler.” Bu tabir Arapların: “Aşırı derecede keyifli olduğundan âdeta deli gibi davranan dişi deve’ tabirlerinden alınmıştır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Şair de dişi devesinden şöylece söz etmektedir:

“Yolcu onu yürüsün diye sarstığında yorucu yürüyüşten ötürü

onda bir hızlı yürüyüşün ve bir temponun olduğunu görünce,

Onun isteyerek koşusundan âdeta bir deli olduğunu sanırsın.”

Burada beyitin bazı lâfızları ile ilgili iki buçuk satırlık lugat açıklamaları ayrıca gerk görülmediğinden tercüme edilmemiştir.

Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Buradaki:

“Çılgınlık”dan kasıt, azaptır. el-Ferrâ” da böyle demiştir. Mücahid haktan uzaklaşış diye açıklarken, es-Süddî: Bir yanış içinde (izlemektir) diye açıklamıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Bugün ayıktın mı yoksa Hirr’e özlem mi duydun,

Sevgiden ötürü alevli ve yanan bir delilik de olur,”

Ebû Ubeyde dedi ki: Bu lâfız ateşin alevi demek olan: çoğuludur. Deli deve ise, sertliğinden âdeta alevlenir gibi olduğundan şu tarafa, bu tarafa rastgele gider. Ayet: Şüphesiz o vakit Biz karşı karşıya kalacağımız şeydi. Burada beyitin bazı lâfızları ile ilgili iki buçuk ssnrlık hıgat açıklamaları ayrıca gerek görülmediğinden tercüme edilmemiştir.

Serden ötürü bedbahtlık ve sıkıntı İçerisindeyiz, demektir,

Kamer 23

Semûd kavmi uyarıları yalanladı.

Diyanet Vakfı
Semud kavmi de uyarıcıları yalanladı.

Kurtubi Tefsiri
Semud kavmi korkutmaları yalanladı.

“Semud kavmi korkutmaları yalanladı.” Semud kavminden kasıt, Salih kavmidir. Bunlar diğer rasûlleri ve kendi peygamberlerini yalanladılar. Yahut

“korkutmalar” ile aynı şey olan âyetleri yalanladılar.

Kamer 22

Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt için kolaylaştırdık — ibret alan yok mu?

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Kuranı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz Kur’ân’ı düşünmek için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen?

“Ya Benim azabım ve uyarıp korkutmalarım nasılmış? Yemin olsun ki Biz Kur’ân’ı düşünmek İçin kolaylaştırdık. O halde var mı İbret alıp düşünen?” buyruklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Kamer 21

Azabım ve uyarılarım nasılmış?

Diyanet Vakfı
Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!

Kurtubi Tefsiri
Ya Benim azabım ve uyarıp korkutmalarım nasılmış?

Kamer 20

O rüzgâr, insanları söküp atıyordu — sanki kökü kopmuş hurma kütükleriydiler.

Diyanet Vakfı
O rüzgar, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.

Kurtubi Tefsiri
İnsanları koparıp atıyordu. Sanki onlar kökünden kopmuş hurma kütükleri idiler.

“İnsanları koparıp atıyordu.” Bu rüzgarın sıfatı konumundadır. Yani rüzgar onları bulundukları yerden söküp alıyordu. Denildiğine göre onları hurma ağacının, kökünden sökülmesi gibi, ayaklarının altından (yerden) onları söküp aldı. Mücahid dedi ki: Rüzgar onları yerden kuparıyordu. Tepeleri üzerine onları bırakıyor, boyunlarını kırıyor, başları vücutlarından ayrılıyordu.

Rüzgar insanları evlerden söküp alıyordu, diye de açıklanmıştır.

Muhammed b. Ka’b babasından rivâyetle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu kaydetmektedir: “Rüzgar insanları kabirlerinden söküp çıkardı,”

Denildiğine göre; onlar birtakım çukurlar kazdılar ve bu çukurlara girdiler. Rüzgar onları bu çukurlardan söküp alıyor, onları paramparça ediyordu. Kazdıkları bu çukurlar içindeki ne varsa yok olup gitmiş, geriye yerleri çukur olarak kalmış hurma ağaçlarının dibini andırıyordu.

Yine rivâyet edildiğine göre; onlardan yedi kişi birtakım çukurlar kazmış ve rüzgardan korunmak için onların içinde ayağa kalkmışlardı. İbn İshak dedi ki: Rüzgar şiddetlenince, Âd kavminden yedi kişi ayağa dikildi. Âd kavminin en güçlü ve en iri yarı olanlarından olan bu şahısların altısının ismi bize zikredilmiş bulunmaktadır. Amr b. el-Huli, el-Haris b. Şeddad, el-Hilkam, Tikn’in iki oğlu ile Halecan b. Sa’d. Bunlar çocukları, kadınları iki dağ arasındaki bir geçite soktuktan sonra kendileri gelen rüzgarın çoluk çotuğa erişmeşini önlemek maksadı ile geçidin ağzına dizildiler. Fakat esen rüzgarlar onları tek tek alıp yere yıktı. Bundan dolayı Âd kavmine mensub bir kadın şu beyitleri söylemiştir:

“Zaman alıp gitti Amr b. Hulî ile

Rahat ve huzur kaynağı olan şeyleri,

Sonra el-Harisi ve yüksek tepelere çıkan el-Hilkam’ı aldı.

Rüzgarın estiği yeri kapatan o kimseyi de, O belalı günlerde.”

et-Taberi der ki: İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır. Yani insanları köklerinden söküp alıyor ve onları sanki kökten sökülmüş hurma kütükleri gibi bırakıyordu. Buna göre

“kef: sanki” hazfedilmiş fiil ile nasb konumundadır.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Kef ( sanki)” hal olarak nasb konumundadır. Yani: İnsanları kökünden koparılmış hurma kütüklerine benzeyenler olarak söküp çıkartıyordu. Benzetmenin içinde bulundukları çukurlar için olduğu da söylenmiştir.

“Kütükler” lâfzı çoğuludur. Herşeyin arkasına denilir. Âd kavmi ise uzun boylu idiler. Bundan dolayı yüzleri üstü yıkılmış, hurma ağaçlarına benzetildiler.

“Kökünden kopmuş hurma kütükleri” âyetindeki: ” Kökünden kopmuş” diye buyurulması (ve kelimenin sonuna yuvarlak “te” getirilmemesi) “nahl: Hurma ağaçları” lâfzı dolayısı iledir. Bu ise hem müzekker, hem de müennes olabilen bir çoğuldur.

“Kökünden koparılmış olan” demektir. “Ağacı kökünden söktüm, kopardım.”; ” O da söküldü, koparıldı” denilir.

el-Kisaî dedi ki: “Kuyuya dibine varıncaya kadar indim” demektir. Bir kapta bulunan suyu dibine kadar tamamıyla bitirinceye kadar içmek halinde de bu fiil kullanılır. “Kuyunun dibini yaptım” demektir.

Ebû Bekr b. el-Enbarî dedi ki: İsmail el-Kadi’nin huzurunda el-Müberred’e birileri bu olan bin soru soruldu. Ona: Yüce Allah’ın:

“Süleyman’ın emrine de şiddetli rüzgarı verdik.” (el-Enbiya, 21/81) âyeti ile

“Gemilere şiddetli bir fırtına gelip, çatar.” (Yûnus, 10/22) âyeti ve:

“Onlar içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi.” (el-Hakka, 69/7) âyeti ve “Sanki onlar kökünden kopmuş hurma kütükleri idiler” âyeti arasındaki fark nedir? diye soruldu, o da: üu kabilden âyetlere rastladığınız her yerde isterseniz müzekker olarak lâfza göre kullanırsınız, isterseniz anlama göre müennes olarak kullanırsınız diye cevap verdi.

“Hurma ağacı” lâfızlarının aynı manada olup -belirttiğimiz üzere- hem müzekker, hem de müennes olarak kullanılabilecekleri de söylenmiştir.

Kamer 19

Biz onların üzerine uğursuz, kasıp kavuran bir rüzgâr gönderdik.

Diyanet Vakfı
Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz üzerlerine uğursuz olan ve sürekli olan bir günde sarsar bir rüzgar gönderdik.

“Muhakkak Biz üzerlerine” kendileri için

“uğursuz olan ve sürekli olan bir günde sarsar bir rüzgar” Katade ve ed-Dahhak’a göre aşırı soğuk bir rüzgar

“gönderdik.” Sesi şiddetli bir rüzgar diye de açıklanmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden Fussilet Sûresi’nde (41/16. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Bu rüzgar onlara uğursuz kabul ettikleri bir günde gelmişti. ez-Zeccâc bunun çarşamba günü geldiği söylenmiştir, demiştir. İbn Abbâs dedi ki: Bu ayın son çarşambasında olmuştu. Küçüklerini de, büyüklerini de yok etmişti.

Harun el-Aver

“uğursuz” anlamındaki lâfzı “ha” harfini kesreli olarak; diye okumuştur. Bu hususa dair açıklamalar daha önce

“uğursuz günlerde” (Fussilet, 41/16) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Uğursuz olan ve sürekli olan bir günde” âyeti uğursuzluğu sürekli ve kendilerine getirdiği uğursuzluğu sürüp giden bir gün demektir. Uğursuz kabul ettikleri bu günde azap onları helâk edinceye kadar devam etti. Cehennem ateşine onları ulaştırıncaya kadar sürüp gitti, diye de açıklanmıştır. ed-Dahhak: Bugün onlar için çok acı idi, demiştir. el-Kisaî de böyle nakletmiştir. Buna göre birtakım kimseler buradaki

“sürekli” anlamındaki kelime acılığı ifade eden: gelmektedir, “Nefislerin kendisinden tiksindiği acı olan bir şey gibi oldu” denilir. Ayrıca yüce Allah:

“Şimdi… tadın” (el-Kamer, 54/37) diye buyurmaktadır. Tadılan bir şey ise acı olabilir. Bu lâfzın güç ve kuvvet anlamına gelen: ‘den geldiği de söylenmiştir. Yani bu azap onlara uğursuzluğu son derece güçlü ve sağlam kılınmış, uğursuz bir günde onlara gelmişti ki, bu sağlamlığı bozulmasına güç yetirilemeyen, iyice ve sağlam bükülmüş bir şey gibi idi.

Çarşamba günü uğursuzluğu sürekli bir gün olduğuna göre, bu günde dua nasıl kabul edilir? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın duasının bugünde Öğle ile ikindi arasında kabul edildiğine dair rivâyetler de gelmiş bulunmaktadır. Hem bu hususa dair Cabir yoluyla gelen hadiste daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/186. âyet, 5, başlıkta) geçmiş bulunuyor denilecek olursa, cevap şu olur: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya, Mesrûk’un Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye rivâyet etmiş olduğu bir habere göre şöyle buyurmuştur: “Cebrâîl bana gelerek şöyle dedi: Şüphesiz Allah sana gahid ile birlikte bir yemin ile hüküm vermeni emretmektedir. Yine dedi ki: Çarşamba günü uğursuz ve uğursuzluğu sürekli olan bir gündür. ” Müsned, IV. 57; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, X, 170; Taberani, Evsaf, VI, el-Kamil, I, 238.

Bilindiği gibi bu hususta onun, salih kimseler için uğursuz olduğuna dair bir rivâyet varid olmamıştır. Aksine bugünün günahkarlar ve fesad çıkartanlar için uğursuz olduğunu kastetmiştir. Tıpkı Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen uğursuz günler gibi. Bu günler Âd kavminin kâfirleri için uğursuz idi. Onların peygamberleri ve aralarından îman eden kimseler için uğursuz değildi. Durum böyle olduğuna göre çarşamba gününün baş tarafından, güneşin zeval vaktine kadar zalime mühlet verilmesi günün bitmesine doğru zalim eğer zulmünden geri dönmeyecek olunsa, onun aleyhindeki mazlumun o bedduasının kabul edileceği uzak bir ihtimal olarak görülemez. Buna göre o gün zalim hakkında uğursuz bir gün olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bedduası da kâfirler hakkında idi. Cabir yoluyla rivâyet edilen hadisteki: “(Bundan böyle) ben de önemli ve ağır bir durumla karşılaştığım her seferinde…” sözleri buna işarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kamer 18

Âd kavmi yalanladı — azabım ve uyarılarım nasılmış?

Diyanet Vakfı
ad kavmi (Peygamberleri Hudu) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler).

Kurtubi Tefsiri
Âd kavmi yalanladı. Ya Benim azabım ve korkutmalarım nasılmış?

Hud’un kavmi olan

“Âd kavmi yalanladı. Ya Benim azabım ve korkutmalarım nasılmış?”

“Korkutmalarım” bu sûrede altı yerde bütün mushaflarda “ye” harfi hazfedilmiş olarak yer almıştır. Ancak Yakub her iki halde de “ye” harfini okumuş, Verş sadece vasl halinde okumuş, diğerleri ise hazf et mislerdir.

“Uyarılar ise fayda vermiyor.” (el-Kamer, 54/5) âyetinde (nun harfinden sonra) “ye” harfinin;

“Çağırır” (el-Kamer, 54/6) âyetinden da “vav” harfinin hazfedildiğinde ise görüş ayrılığı yoktur.

“Çağırıcı” (el-Kamer, 54/6) âyetine gelince, bunun birincisinde İbn Muhaysın, Yakub, Humeyd ve el-Bezzî her iki halde de “ye” harfini sabit kabul etmişler; Verş ve Ebû Amr ise vasl halinde sabit kabul etmişler, diğerleri ise hazfetmişlerdır. İkinci: ” Çağırıcı (mealde; davet yi)” (el-Kamer, 54/8)’e gelince, Yakub, İbn Muhaysın ve İbn Kesîr her iki halde “ye”yi isbat etmiş (bırakmış), Ebû Amr ve Nafi vasıl halinde isbat etmiş (bırakmış), diğerleri ise hazfetmelerdir.

Kamer 17

Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt için kolaylaştırdık — ibret alan yok mu?

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Kuranı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, Kur’ân’ı düşünmek için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen?

“Yemin olsun ki Biz Kur’ân’ı düşünmek İçin kolaylaştırdık.” Biz onun ezberlenmesini kolaylaştırdık, onu ezberlemek isleyene yardım ettik. Onu ezberlemeye talib bir kimse var mı?’ Bu hususta ona yardım olunacaktır.

Anlamın şöyle olması da mümkündür: Biz bu Kur’ân’ı öğüt almaya hazır hale geçirdik. Bu da yolculuk yapmak maksadıyla devesine yük vurmayı anlatmak üzere kullanılan: “Devesini yolculuk için hazırladı, ona yük vurdu” ifadesi ile: “Gazaya gitmek üzere atını eyerledi ve dizginledi” ifadelerinden alınmıştır. Şair de söyle demektedir:

“Ben onun için atımı dizginlemiş olarak kalktım,

İşte o vakit yaptıklarımın karşılığını bana verdi.”

Said b. Cübeyr dedi ki: Allah’ın kitaplarından Kur’ân’ın dışında ezbere okunabilmiş bir başka kitap yoktur. Başkaları da şöyle demiştir: İsrailoğullarının böyle bir imkanı yoktu. Onlar Tevrat’ı ancak bakarak okuyabiliyorlardı. Bundan Mûsa, Harun, Yuşa b. Nun ve Uzeyr -Allah’ın salavatı üzerlerine olsun- müstesnadır. İşte Tevrat yakıldıktan sonra Uzeyr’in Tevrat’ı onlara ezberinden yazması üzerine -daha önce el-Tevbe Sûresi’nde (9/30. âyet, 2. başlıkta) açıklandığı gibi- hakkında fitneye düşmelerinin sebebi budur. Yüce Allah bu ümmete içindekilerle öğüt almaları için kitabını ezberlemelerini kolaylaştırmıştır,

“Tezekkür: İbret ve öğüt almak” iftial veznindedir. Bu da, kendi yapılarının bir parçası gibi olsun, bizzat kendileri gibi olsun diye bu hususun onlarda etkili olması, faydalı olması demektir.

“O halde var mı ibret alıp, düşünen?” Kur’ân’ı okuyacak olan?

Ebû Bekr el-Verrak ve İbn Şevzeb dedi ki: Herhangi bir hayır ve ilim laleb eden kimse var mı? Bu hususta ona yardım olunacaktır.

Bu âyetin bu sûrede tekrarlanması dikkati çekmek ve konunun kavranılmasını sağlamak içindir.

Denildiği üzere yüce Allah, bu sûrede, bu ümmete geçmiş ümmetlerin haherlerini ve rasûllerin kıssalarını, ümmetlerin rasûllerine nasıl davrandıklarını, sonunda işlerinin akıbetinin ne olduğunu, rasûllerin de sonuçta ne ile karşılaştıklarını anlatmaktadır, Böylece herbir kıssa ve herbir haberde ibretle öğüt alıp düşünmesi halinde dinleyen için bir öğüt almayı gerektirecek bir haber yer almaktadır. İşte yüce Allah herbir kıssayı sözkonusu ettikçe şu:

“O halde var mı ibret alıp düşünen” diyerek bu âyeti tekrarlamıştır. Çünkü:

“Mı” bünyelerinde yerleştirilmiş bulunan ve yüce Allah’ın onlara karşı bir delil kılmış olduğu kavrayışlarının dikkat etmelerini isleyen ve sağlayan bir soru edatıdır. Buna göre: ” Mı” lâfzındaki “lam” isti’raz (gösterilmek), “he” de istihraç (delil göstermek) içindir.

Kamer 16

Öyleyse azabım ve uyarılarım nasılmış?

Diyanet Vakfı
Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!

Kurtubi Tefsiri
Ya Benim azabım ve uyarıp korkutmalarım nasılmış?

“Ya Benim azabım ve uyarıp korkutmalarım nasılmış?” el-Ferrâ” dedi ki:Uyarıp, korkutmak” iki ayrı mastardır. Uyarıp, korkutanın çoğulu olduğu da söylenmiştir. Uyarıp, korkutmak” anlamındadır. Tıpkı İnkar, reddetmek, tepkiyle karşılamak” anlamına geldiği gibi.

Kamer 15

Andolsun ki biz bunu bir ibret olarak bıraktık — ibret alacak var mı?

Diyanet Vakfı
Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, onu bir âyet olarak bıraktık. O halde var mı ibret alıp düşünen?

“Yemin olsun ki Biz onu bir âyet olarak bıraktık” âyeti ile yüce Allah bu işi bir ibret olarak bıraktığını kastetmektedir. Bir başka görüşe göre yüce Allah bu gemiyi Nûh kavminden sonra gelecek olanlara ibret alacakları bir âyet (belge) olarak terkettiğini ve böylece rasûlleri yalanlamamaları gerektiğini anlamalarını sağladığını kastetmektedir.

Katade dedi ki: Yüce Allah gemiyi Cezire topraklarında bulunan Bakirda denilen yerde bir ibret ve bir belge olarak bıraktı. Öyle ki, bu ümmetin ilkleri bu gemiyi gördüler. Halbuki ondan sonra yapılmış nice gemi kül olup, gitmişti.

“O halde var mı ibret alıp, düşünen.” Öğüt alan ve korkan?

“İbret alıp, düşünen” lâfzının aslı dir. Yani “zikr”den “müfteil” vezninde bir kelimedir. Bu şekliyle söylenişi dile ağır geldiğinden cehr sıfatında “zel” harfine uygun düşmesi maksadı ile “te” harfi, “dal” harfine kalbedilmiş, ondan sonra da “zel” harfi bu “dal” harfine idgam edilmiştir. (Böylelikle şeddeli “dal” harfi ortaya çıkmıştır.)

Kamer 14

Gözlerimizin önünde akıyordu — nankörlüğe uğrayan için bir karşılık olarak.

Diyanet Vakfı
İnkar edilmiş olana (Nuha) bir mükafat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.

Kurtubi Tefsiri
Korumamız altında akıyordu. Nankörlük ile karşılanana mükâfat olmak üzere.

“Korumamız altında” görmemiz ve gözetimimiz ile

“akıyordu.” Bizim korumamız ve muhafazamız altında, diye de açıklanmıştır. Bu daha önce Hud Sûresi’nde (Hud, 11/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. İnsanların uğurladıkları kimseye: “Allah’ın gözü üzerinde olsun” demeleri de bu kabildendir. Onun koruması ve muhafazası altında git, anlamındadır.

Vahyimizle diye de açıklandığı gibi, yerden kaynayan pınarlarla, diye de açıklanmıştır. O gemiyi korumakla görevli meleklerden dostlarımızın gözleri ve gözetimi altında, diye de açıklanmıştır. Esasen yüce Allah’ın yaratmış olduğu herbir şeyin O’na izafe edilmesi de mümkündür.

Bir diğer açıklama da: O gemi Bizim dostlarımız ile akıp gidiyordu, şeklindedir. Nitekim haberde: “Gözlerimizden birisi hastalandı da sen onun ziyaretine gitmedin” Bu lafızla değil de, aynı manada bir ibarenin geçtiği uzunca bir kudsi hadis için bk. Müslim, IV, 1990; İbn Hibban, Sahih, I, 503, 111, 224, XVI, 366; İshak Iı. Rahcveyh, Müsned,l-3. I, 115; Beyhaki, Şuabu’t-îman, VI, 534. denilmiştir. (Dostlarımızdan biri hastalandı demek olur.)

“Nankörlük ile karşılanana mükâfat olmak üzere.” Yani Biz bunu Nûh’a kavminin eziyetlerine karşı sabrettiği için bir sevab ve bir mükâfat kıldık. Kendisine karşı nankörlük edilen odur. Buna göre “kimseye” lâfzındaki “lam” mef’ûlün leh lamıdır, “Bile bile inkar olunan kimse” demek olduğu da söylenmiştir. Buna göre: “Kimse”den kasıt, Nûh (aleyhisselâm)’dır. Bundan kastın yüce Allah olup,

“mükâfat” (anlamı verilen ceza)nın da “ikab” anlamında olduğu da söylenmiştir. Biz bunu onların yüce Allah’ı inkar etmelerine bir ceza olarak verdik, demek olur.

Yezid b. Ruman, Katade, Mücahid ile Humeyd; şeklinde “keP’ ve “he” harflerini üstün olarak okumuşlardır ki, şu anlama gelir: Suda boğmak yüce Allah’ı inkar eden kimselere bir ceza idi. Suda boğulmaktan Uc b. Anek’ten başkası kurtulmadı. Su onun beline kadar geliyordu. Kurtuluşunun sebebine gelince, Nûh (aleyhisselâm)’ın gemi yapımı için Hind çınarına ihtiyacı oldu. Bu keresteyi taşımaya imkanı olmadı. bu keresteyi ona Şam’dan taşıyıp getirdi. Yüce Allah da onun bu davranışını mükâfatlandırarak suda boğulmaktan kurtardı.

Kamer 13

Onu tahtalar ve çivilerle dolu gemiye bindirdik.

Diyanet Vakfı
Nuhu da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.

Kurtubi Tefsiri
Onu levhaları ve çivileri olan (gemi) üzerinde taşıdık.

“Onu levhaları ve çivileri olan” bir gemi

“üzerinde taşıdık.”

Katade

” Çiviler” ile geminin (tahtalarının) birbirine bağlandığı çivilerin kastedildiğini söylemiştir. el-Kurazî, İbn Zeyd ve İbn Cübeyr de böyle açıklamıştır. el-Valîbi de bunu İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. el-Hasen, Şehr b. Havşeb ve İkrime de şöyle demişlerdir: Burada sözü edilen dalgaların çarptığı geminin ön kısmıdır. Ona bu ismin veriliş sebebi suyu ilmesidir. Çünkü: “İtmek ve yarıp gitmek” demektir. Ayrıca bu açıklamayı el-Avfi. İbn Abbâs’tan da rivâyet etmiştir. O şöyle demiştir: ” Geminin göğüs kısmı (cephesi, ön tarafi)”dır.

el-Leys dedi ki: “disar” gemi tahtalarının kendisi ile bağlandığı liften bir ip demektir. es-Sıhah’da da şöyle denilmektedir: “Disar” lâfzı “düsur”un çoğuludur. Gemi tahtalarının kendisiyle bağlandığı iplere denilir. Çiviler demek olduğu da söylenmektedir. Yüce Allah:

“Levhaları ve çivileri olan üzerinde” diye buyurmaktadır. Bu kelime aynı şekilde: diye de söylenir. Tıpkı: “Zorluk” gibi. “İtmek” demektir. İbn Abbâs amber hakkında şu açıklamayı yapmıştır: ” O, denizin bir şekilde İttiği bir şeydir,”; ” Onu mızrakla dürttü” demektir. “İten, önüne katıp, sürükleyen adam” demektir.

Kamer 12

Yeri de gözeler hâlinde fışkırttık — sular bir iş için buluştu.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. (Her iki) su, takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti.

Kurtubi Tefsiri
Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık da su önceden takdir edilmiş bir emir üzere birbirine kavuştu.

“Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık” âyeti hakkında Ubeyd b. Umeyr dedi ki: Yüce Allah yeryüzüne içindeki suyu dışarı çıkarmasını vahyetti. O da pınarlar halinde sularını dışarı fışkırttı. Bir pmar fışkırmakta gecikti. Yüce Allah da ona gazab ettiğinden kıyâmet gününe kadar oranın suyunu oldukça az ve tuzlu kıldı.

” …da su önceden takdir edilmiş bir emir üzerine birbirine kavuştu.” Gökten gelen sular ile yerden çıkan sular biri diğerinden daha fazla olmayacak şekilde belli bir miktarda birbirine kavuştu. Bu açıklamayı İbn Kuteybe nakletmiştir. Göğün ve yerin suları birbirine eşitti, demektir.

“Takdir edilmiş” âyetinin, haklarında hüküm verilmiş (olduğu üzere), anlamında olduğu da söylenmiştir.

Katade dedi ki: Küfre saptıkları takdirde suda boğulacakları hükmü haklarında takdir edilmiştir.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Gıdalar bedenlerden önce idi. Kader de beladan öncedir, dedikten sonra bu âyet-i kerimeyi okumuştur.

Yüce Allah: ” Su… birbirine kavuştu” diye buyurmuştur. Kavuşmak (iltika); ancak iki ve daha fazla şeyler hakkında kullanılır. Burada âyetin bu şekilde kullanılmasının sebebi, suyun hem çoğul, hem de tekil anlamı ile kullanılabilmesinden dolayıdır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Her iki su bir araya gelince tek bir su gibi olduklarından ötürü böyle denilmiştir.

el-Cahderî ” Her iki su… birbirine kavuştu” diye; el-Hasen de Her iki su birbirine kavuştu” diye okumuşlardır ki; bu iki kıraatte mushafın resmine (Hz. Osman dönemindeki yazı şekline) muhaliftir.

el-Kuşeyrî dedi ki; Bazı mushaflarda: ” Her iki su birbirine kavuştu” şeklindedir. Bu tarz söyleyiş ise Taylsların söyleyişidir.

Semadan gelen suyun kar gibi soğuk, yerden çıkan suyun kaynar gibi sıcak olduğu da söylenmiştir.

Kamer 11

Göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına bir suyla açtık.

Diyanet Vakfı
Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.

Kurtubi Tefsiri
Biz de sağnak sağnak suyla göğün kapılarını açtık.

“Biz de sağnak sağnak” pek çok

“suyla göğün kapılarını açtık.” Yani onun duasını kabul ettik, bir gemi yapmasını emrettik ve sağnak sağnak, bol bol yağan yağmurla semanın kapılarını açtık. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Ey gözlerim cömertçe, bol bol yaş akıtın!

Me’adlıların göçebelerinin de, bir yerde ikamet edenlerinin de

en hayırlıları olan o kişi üzerine.”

Bunun bol bol akan ve dökülen anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir yağmuru anlatırken İmruu’l-Kays da bu lâfzı bu anlamda kullanmıştır:

“Geri döndü; yağdırsın diye yağmurunu saha rüzgarı sıkarak onu

Sonra da yöneldi; içinde sağnak güney yağmuru ile.”

Dökmek” demektir. “Suyu ve gözyaşını döktü, döker’ denilir, ” Çokça ve hızlıca konuştu” anlamına da gelir. “Ona malından verdi” demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Biz bulut olmaksızın kesintisiz olarak kırk gün süreyle semanın kapılarını sağnak sağnak yağan su ile (yağmur ile) açtık, demektir.

İbn Amir ve Yakub

“açtık” anlamındaki lâfzı çokluk ifade etmek üzere şeddeli olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri şeddesiz olarak:

” Açtık” diye okumuşlardır.

Bu göğün büyük kapılarının açılması ve su akan yerlerinin genişliği demektir. Bunun semadaki Samanyolu olduğu, semanın su akan vadisinin o olduğu ve semanın sağnak sağnak su ile oradan açıldığı da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ali (radıyallahü anh) yapmıştır.

Kamer 10

Bunun üzerine Rabbine, “Ben yenildim, yardım et!” diye dua etti.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet o da Rabbine: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm. Artık intikam(ımı) al!” diye dua etti.

“Nihayet o da” kavmine karşı beddua ederek;

“Ben gerçekten yenik düşürüldüm” bana karsı direnerek, baş kaldırarak beni yenik düşürdüler.

“Artık” benim

“intikamımı al diye dua etti.”

Peygamberlerin, yüce Allah bu hususta kendilerine izin vermeden kavimleri aleyhine helâk olmaları için beddua etmedikleri söylenmiştir.

Kamer 9

Onlardan önce Nûh’un kavmi yalanladı. Kulumu yalanladılar, “Deli!” dediler ve azarlanmıştı.

Diyanet Vakfı
Onlardan önce Nuhun kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.

Kurtubi Tefsiri
Bunlardan önce Nûh’un kavmi yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladı onlar: “(O) delidir” dediler ve o alıkonulmuştu.

“Bunlardan” senin kavminden

“önce Nûh’un kavmi yalanlamıştı” âyeti ile yüce Rabbimsz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a örnek teşkil etsin ve onu teselli etsin diye, geçmiş ümmetlerin başından birtakım olayları sözkonusu etmeye başlamaktadır.

“Kulumuzu” Nûh’u

“yalanladı onlar.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Daha önce;

“yalanlamıştı” diye buyurulduğu halde, sonradan

“yalanladı onlar” diye buyurulmasının anlamı nedir? diye sorulursa, cevabımız şudur: Bu, onlar kulumuzu ardı arkasına yalanladılar, demektir. Yani onlar biri diğerinin ardında onu yalanladılar, arkasından yine yalanladılar. Onlardan yalanlayan bir nesil geçip gittikten sonra arkasından yalanlayan bir başka nesil geldi, Ya da Nûh kavmi rasûlleri yalanladıklarından ötürü bizim kulumuzu yalanladılar. Yani onlar ta baştan beri rasûlleri yalanlayıp peygamberliği inkar eden kimseler olduklarından ötürü Nûh’u da yalanladilar, çünkü o da peygamberlerden birisidir.

O

“delidir dediler ve o alıkonulmuştu.” Yani ona hakaret edilerek, öldürülmekle tehdit edilerek peygamberlik iddiasında bulunmaktan alıkonulmak istenmiş, vazgeçmesi söylenmişti. Burada yüce Allah’ın meçhul bir fiil olarak:

“Alıkonulmuştu” diye buyurulması âyet sonu oluşundan dolayıdır.

Kamer 8

Çağırana yönelmiş olarak kâfirler der ki: “Bu zorlu bir gün!”

Diyanet Vakfı
7, 8. Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve davetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kafirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.

Kurtubi Tefsiri
Davetçiye hızlıca koşarak kâfirler: “Bu zorlu bir gündür” derler.

“Davetçiye hızlıca koşarak.” Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ogün insanlar darmadağın pervaneler gibi olacak.” (el-Karia, 101/4) O halde bunlar iki ayrı zamanda, iki ayrı niteliktir. Bunların birincisi kabirlerden çıkış esnasındadır. İnsanlar dehşete kapılmış olarak nereye gideceklerini bilmeyerek kabirlerinden çıkacaklar, birbirlerine karışacaklar. İşte o vakit onlar maksad olarak gözettiği belli bir yün olmaksızın darmadağınık pervaneler gibi biri diğerinin içine girecektir, karışacaklardır. İkincisi ise davetçinin seslenişini duyacakları vaktin niteliğidir. O vakitte etrafa dağılmış çekirgeler gibi olacaklardır. Çünkü çekirgelerin gözettikleri belli bir yönleri vardır.

” Hızlıca koşanlar olarak” demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Yurtları Dicle’dedir onların ve görüyorum ben onları,

Dicle’de semaa (çalgı ve şarkı dinlemeye) hızlıca gittiklerini görüyorum.”

ed-Dahhak, yönelenler olarak, Katade, kastedenler olarak, İbn Abbâs, bakanlar olarak, İkrime, sese kulaklarını açanlar olarak, diye açıklamışlardır. Anlamlar birbirine yakındır. Bir kimse gözünü ayırmaksızın bir şeye yönelip, gidecek olursa: “Adam gözünü ayırmaksızın yöneldi, yönetir” denilir. Boynunu uzatıp, başını o tarafa dönecek olursa denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Nimr b. Sa’d beni köle etti kendisine, halbuki gördüğüm o ki;

Nimr b. Sa’d bana itaat eden birisidir ve boynunu uzatmış, başım da bana doğru çevirmiştir,”

Yaratılışında boynunda bir tarafa meyil bulunan deve” demektir. ” Hızlıca koştu” anlamındadır.

“Kâfirler: Bu zorlu bir gündür, derler.” Yani onlar bu sözleri kıyâmet gününde karşı karşıya kalacakları zorluklardan ötürü söyleyeceklerdir.

Kamer 7

Gözleri yere eğilmiş, kabirlerden çıkıp yayılmış çekirgeler gibi koşarlar.

Diyanet Vakfı
7, 8. Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve davetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kafirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.

Kurtubi Tefsiri
Gözlerinden zilletleri okunarak, darmadağın çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar;

“Gözlerinden zilletleri okunarak” âyetinde geçen: ” Gözlerdeki zillet” boyun eğmek ve zelil olmak demektir. Bu zilletin gözlere izafe edilmesi izzetin de, zilletin de etkilerinin insanın bakışında görülmesinden dolayıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

“Gözleri zilletle bakacaktır,” (en-Naziat, 79/9);

“Zilletten boyunlarını bükmüş, göz ucuyla gizlice baktıklarını görürsün.” (eş-Şura, 42/45)

Bir kimsenin zelil olmasını anlatmak üzere denilir. “Gözünü sakındırdı” (öteye, ileriye bakamadı, önüne baktı gibi).

Hamza, el-Kisaî ve Ebû Amr “Zilletleri okunarak” anlamı verilen lâfzı “hı” harfinden sonra “elif ilavesi ile: diye okumuşlardır. îsm-i failler eğer çoğul (isimlerden önce zikredilecek olurlarsa) tekil olarak gelmeleri caizdir. “Gözlerinden zillet okunarak” gibi, müennes olarak gelmeleri de caizdir, bu da:

“Gözleri Önlerine eğilmiş olarak” (el-Kalem, 68/43) âyetinde olduğu gibidir; çoğul olarak gelmesi de mümkündür. Buradaki: “Gözlerinden zilletleri okunarak” âyetinde olduğu gibi. Şair de söyle demiştir:

“Ve İyad b. Nizar b. Mead oğullarından

Güzel yüzlü genç delikanlılar.”

“Zilletleri okunarak” lâfzı; ” Zelil” lâfzının çoğuludur.

Nasb ile gelmesi ise: ” Onlardan” lâfzındaki “he” ve “mim’: (onlar)dan hal olduğundandır. (Yani onların halini bildirir.) Bundan dolayı bu takdire göre “onlardan” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapmak güze) olmaz. Bununla birlikte

“çıkarlar” âyetindeki zamirden hal olması caizdir. O takdirde “Onlardan” lâfzı üzerinde vakıf yapılabilir.

Mübted’a ve haber olmak üzere: “Güzlerinden zilletleri okunur” diye de okunmuştur. Cümlenin i’rabdaki mahalli ise, hal olarak nasptır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Ben cömertlik ve lütfü onun yanında hazır iki şey olarak gördüm.”

“Darmadağın çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar.” âyetinde ki kabirler demek olup, tekili dir.

Kamer 6

Öyleyse onlardan yüz çevir. O gün çağıran, korkunç bir şeye çağırır.

Diyanet Vakfı
Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir.

Kurtubi Tefsiri
O halde onlardan yüz çevir. O günde o çağırıcı bilinmedik bir şeye çağırır.

“O halde onlardan yüz çevir.” Onlara iltifat etme!

Bunun (cihadı emreden) kılıç âyetiyle nesh olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre ifade burada tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah:

“O günde o çağırıcı bilinmedik bir şeye çağırır” diye buyurmaktadır. Bu âyetteki

” O günde” âyetinde amel eden

“kabirlerinden çıkarlar” (el-Kamer, 54/7) âyeti, yahutla “zilletleri okunarak” anlamındaki lâfız ya da “o günü hatırla ki” takdirinde hazfedilmiş bir fiildir. Bir diğer görüşe göre ise, nasb ile gelmesi “fe” harfinin hazfi ve emrin cevabındaki ameli dolayısıyladır. Buna göre de ifade: “Sen onlardan yüz çevir, çünkü onlar İçin çağıranın çağıracağı o gün vardır” takdirindedir.

Bir başka açıklamaya göre: Ey Muhammed, sen onlardan yüz çevir. Çünkü sen onlara karşı delilini ortaya koymuş bulunmaktasın ve sen: “Onları davetçinin çağıracağı o gün bir görsen” demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; ” Kıyâmet gününde sen onlardan yüz çevir, onlara ve hallerine dair bir şey sorma!” Çünkü onlar “bilinmedik bir şeye” çağırılacaklar ve onlara büyük bir azap isabet edecektir. Bu da, bir kimseye pek büyük bir işi haber verdiğimiz vakit: Filanın başına geleni hiç sorma! demeye benzer.

Bir başka açıklamaya göre: Davetçinin davet edeceği o günde herbir iş karar bulmuş olacaktır, demektir.

İbn Kesîr

“bilinmedik” anlamındaki lâfzı “kef” harfini sakin olarak; diye okumuştur. Diğerleri bu harfi ötreli okumuşlardır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir. “Zorluk” ve “İş, meşguliyet” kelimelerinde olduğu gibi. Lâfız olarak, pek korkunç ve büyük iş demek olup, bu da kıyâmet günüdür. “Çağırıcı, davetçi” ise İsrafil (aleyhisselâm)’dır.

Mücahid ve Katade’den “kef” harfi esreli, “re” harfi üstün meçhul bir fiil olarak; diye okudukları da rivâyet edilmiştir.

Kamer 5

Yüksek bir hikmettir bu — ama uyarılar yarar sağlamaz.

Diyanet Vakfı
Bu büyük bir hikmettir. Fakat (yüz çevirene) uyarılar ne fayda verir!

Kurtubi Tefsiri
En üstün seviyede ve yeterli bir hikmettir (o). Uyarılar ise fayda vermiyor.

“En üstün seviyede ve yeterli bir hikmettir” âyetinde kastedilen Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu da yüce Allah’ın;

” Kendisinde alıkoyucu özelliği olan” âyetindeki: ‘den bedeldir. Hazfedilmiş bir mübtedanın haberi de olabilir. O… bir hikmettir, demek olur.

“Uyarılar ise” onlar yalanlayıp muhalefet ettikleri takdirde

“fayda vermiyor.” Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O âyetler ve korkutmalar îman etmeyecek bir topluluğa fayda vermez.” (Yûnus, 10/101) Buna göre bu âyetteki, nefy (olumsuzluk) edatıdır. Uyarıp korkutmaların onlara faydası olmaz demektir.

Bunun azarlamak anlamında bir soru olması da mümkündür. Yani onlar uyarıp korkutmalardan yüz çevirmeleri halinde, bunların kendilerine ne faydası olur ki?

“Uyarıp korkutmalar” lâfzının uyarıp korkutmak anlamında olması mümkün olduğu gibi “nezir; Uyarıp korkutandın çoğulu olması da mümkündür.

Kamer 4

Onlara ibret alınacak haberler geldi.

Diyanet Vakfı
Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun, onlara kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir.

“Yemin olsun onlara” kabul etmeleri halinde küfürlerini sürdürmelerini engelleyecek şekilde

“kendisinde alıkoyucu özelliği olan” bazı

“haberler gelmiştir.” Bundan dolayı yüce Allah onlara kendisine ihtiyaç duyacaklarını ve kendilerine şifa teşkil edeceğini bildiği hususları hatırlatmıştır. Yoksa sözkonusu edilecek daha başka çok şeyler de vardır. Onun bize anlattıkları, bizim kendisine ihtiyaç duyduğumuzu bildiği şeylerdir. Bunun dışındaki şeyleri bize sözkonusu etmemiştir. İşte yüce Allah’ın:

“Yemin olsun onlara… özelliği olan haberler gelmiştir” âyeti bunu anlatmaktadır. Yani yüce Allah bu kâfirlere geçmişteki ümmetlerin haberlerinden

“kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler”i getirmiştir.

“Alıkoyucu özelliği olan” lâfzının asli: şeklinde olup “te” harfi “dal’a dönüştürülmüştür. Çünkü “te” hemsli bir harf, “ze” ise cehr (açıklayıcı) sıfatına sahih bir harftir. Bundan dolayı “te”nin yerine mahreci itibariyle kendisine uygun “dal” harfini getirmiştir. Bu “dal” harfi cehr sıfatında da “ze” harfine uygun bir harftir. Bu lâfız “alıkoymak, vazgeçmek” anlamına gelir. “Onu alıkoydu, vazgeçildi” denilir. ” da vazgeçti” anlamındadır, “Onu ben alıkoydum, vazgeçirdim.”; ” o da vazgeçti” demektir.

Nitekim şair şöyle demiştir;

“Süslenmeye gerek duymayacak kadar güzellerin o istekleri,

Onu hevasının peşine gitmekten alabildiğine alıkoydu”

Bu lâfız “iftial” veznindeki “te”yi “ze”ye dönüştürüp, ze’yi de yine ona idgam etmek suretiyle:diye de okunmuştur. Bunu ez-Zemahşerî nakletmiştir.

Kamer 3

Yalanladılar ve heveslerine uydular. Oysa her iş yerini bulacaktır.

Diyanet Vakfı
Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.

Kurtubi Tefsiri
Hem de yalanladılar ve hevalarına uydular. Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır.

“Hem de” bizim peygamberimizi

“yalanladılar ve hevalarına” sapıklıklarına, kendi seçip tercih ettikleri şeylere

“uydular. Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır.” Amel eden herkes ile ameli karar kılar. Hayır cennette onu işleyenlerle birlikte karar kılar, şer de cehennemde onu işleyenlerle birlikte karar kılar.

“Kararlaştırılmış bir vade” anlamı verilen lâfzı Şeybe “kaf” harfini üstün olarak; diye okumuştur. Yani herbir şeyin -herhangi bir öne alınış ya da sonraya bırakılış sözkunusu olmaksızın- gerçekleşeceği özel bir vakti vardır.

Ebû Cafer b. el-Ka’ka’dan “kaf” harfi ile “re” harfini kesreli olarak: diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Bu durumda o ikinci kelimeyi “enir: İş”in sıfatı yapmaktadır. Buna göre “her” lâfzının mübteda olarak meıfu gelmiş olması, haberinin de hazfedilmiş olması mümkündür. Şöyle buyurulmuş gibi olur: Ummu’l-Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) karar bulmuş herbir emir mutlaka gerçekleşecektir. “Saat (kıyâmet)” lâfzına atıf ile merfu olması da mümkündür. O zaman da anlam şöyle olur: Kıyâmet ve gerçekleşmesi kararlaştırılmış herbir iş yakınlaştı. Yani kıyâmet gününde işlerin karar bulacağı vakit de yaklaşmış bulunmaktadır.

“Kararlaştırılmış bir vadesi” anlamındaki lâfzı merfu’ olarak okuyanlar da bunu

“her” lâfzının haberi olarak böyle okurlar.

Kamer 2

Bir ayet görseler yüz çevirirler ve derler: “Süregelen bir büyü.”

Diyanet Vakfı
Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer bir âyet görseler yüz çevirirler ve: “Devam edip giden bir büyüdür” derler.

“Eğer bir âyet görseler yüz çevirirler.” Bu, onların ayın varıldığını gördüklerine delildir. İbn Abbâs dedi ki: Müşrikler bir araya gelerek Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gittiler ve: Şayet sen doğru söylüyor İsen haydi ayı ikiye ayır da biz de onu görelim, dediler. Bunun yarısı Ebû Kubeys tepesi üzerinde, yarısı da Kuayka’an tepesi üzerinde olsun dediler. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine: “Bunu yaparsam îman edecek misiniz?” diye sordu. Onlar: Evet dediler, Gece dolunay gecesi idi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbinden istediklerini kendisine vermesini diledi. Gerçekten de ay iki parçaya ayrıldı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da müşriklere: “Ey filan, ey filan şahit olun” diye seslendi. el-Mübarekfuri, Tuhfetu’l-Ahvefi, TX 123-124’te İbn Mes’ûd’un benzer rivâyetini şerh ederken; buna yakın bir rivâyetin İbn Abbâs ve başkaları tarafından da nakledilmiş olduğunu kaydetmektedir. İbn Mes’ûd’un rivâyet ettiği hadiste ise söyle denilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ay ikiye ayrıldı. Kureyşliler de: Bu Ebû Kebşe’nin oğlunun büyüsünden dolayı böyledir. O sizi büyülemiş bulunuyor. Bundan dolayı yolculuktan dönecek olanlara sorunuz, dediler. Yolculuktan dönenlere sordular. Onlar da: Biz ayın varıldığını gördük, dediler. Bunun üzerine:

“O saat yaklaştı ve ay yarıldı, eğer bir âyet görseler yüz çevirirler” âyeti indi Tayalisi, Müsned, I. 18: es-Sasi, Müsned. I. 402: el-bılekai. İtikadu Ehli’s-Sünne, FV, 794. ni onlar Muhammed (aleyhisselâm)’ın doğruluğuna delalet eden bir âyet (mucize) görecek olsalar, îman etmekten yüz çevirirler.

“Ve; Devam edip giden bir büyüdür, derler.” Bu tabir Arapların bir şey geçip gittiğinde kullandıkları: O şey geçip gitti” tabirlerinden alınmıştır. Bu açıklamayı Enes, Katade, Mücahid, el-Ferrâ”: el-Kisaî ve Ebû Ubeyde yapmıştır. en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Ebû’l-Aliye ve ed-Dahhak de: Muhkem, güçlü ve çetin demektir, diye açıklamışlardır ki, bu da güç ve kuvvet anlamına gelen gelmektedir. Nitekim şair Lakit şöyle demiştir:

“Nihayet eğriliğe rağmen sağlam kararını verdiğinde

Gerçekten karan sağlamdı, ne dilinde tutukluk vardı, ne de yumuşak ve zelildi.”

el-Ahfeş de: Bu, halatın iyice eğilip bükülmesi demek olan: alınmıştır.

Bunun “acı” anlamındaki: den geldiği de söylenmiştir. Mesela: ” O şey acı oldu, acıdı” demektir. (……..) şeklinde muzariinde “mim” harfinin üstün okunması da aynı şekildedir. “Acılık” demektir. Bu şekilde olana: ” Acı” denilir. Bu işin başkası tarafından yapılmasını anlatmak üzere de diye kullanılır.

er-Rabi: Devam edip, giden ve etkili olan, diye açıklamıştır. Yeman geçip giden, Ebû Ubeyde batıl diye açıkladığı gibi; devamlı, sürekli diye de açıklamıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Ve dosdoğru hiçbir şey üzerine daimi (sürekli ve devamlı) değildir.”

Biri ötekine benzer, diye de açıklanmıştır. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın fiilleri hep bu şekilde sürüp gitmiştir. O, gerçeği olan hiçbir şey getirmemiştir. Aksine bütün yaptıkları gösterdiği hayallerden ibarettir. Yerden semaya doğru geçip gitmiştir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Kamer 1

Saat yaklaştı ve ay yarıldı.

Diyanet Vakfı
Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

Kurtubi Tefsiri
O saat yaklaştı ve ay yarıldı.

“O saat yaklaştı ve ay yarıldı.” Yani kıyâmet yaklaştı. Bu da daha önceden açıklamış olduğumuz gibi yüce Allah’ın;

“Yakın olan (kıyâmet günü) yaklaştıkça yaklaştı” (en-Necm, 53/57) âyeti gibidir. O halde o geçmiş olan zamana nisbetle oldukça yakın demektir. Çünkü Katade’nin, Enes’ten rivâyet ettiğine göre dünya ömrünün büyük bir bölümü geçmiş bulunmaktadır. Bu rivâyete göre Enes (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneşin batmak üzere olduğu sırada bir hutbe irad elti ve şöyle buyurdu: “Sizin dünyanızdan (üzerinden) geçen zamana oranla geriye kalan bolümü, ancak bu günden geçen süreye göre geriye kalan gibidir.” O sırada biz güneşin ancak çok az bir bölümünü görebiliyorduk. Deylemi, Firdevs, V, 361; Ebû Abdullah el-Makclisi, el-Ehadisu’l-Mahtara, Vtl, 121; Taberi, Tarih, I, 16.

Ka’b ile Vehb de şöyle demişlerdir: Dünya(nın ömrü) altıbin yıldır. Vehb dedi ki: Bunun beşbinaltıyüz yılı geçmiş bulunmaktadır. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir.

“Ve ay yarıldı.” Ay da yarılmış bulunmaktadır, demektir.

Huzeyfe bu âyet-i kerimeyi: “O saat yaklaştı ve ay yarıldı” şeklinde; fazlası ile okumuştur. İlim adamlarından bir çoğunluk da bu şekilde okumuşlardır. Ayrıca bu Buhârî’nin Sahih’inde ve başka eserlerde İbn Mes’ûd, İbn Ömer, Enes, Cübeyr b. Mut’im ve İbn Abbâs (radıyallahü anhüm)’dan gelen bir rivâyet olarak da sabit olmuştur. Buhârî, III, 1330, 1404, 1405, IV, 1842: 1844; Müslim, IV, 2158, 2159; lirinizi, V, 398: w.v.n«) 1 \ıı 411. 4%. III, 275, 278, IV, Hl.

Enes’ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Mekkeliler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bir âyet (bir mucize) istediler. Bunun üzerine Mekke’de ay iki kere yarıldı. İşte:

“O saat yaklaştı ve ay yarıldı” âyetinden itibaren:

“Devam edip giden bir büyüdür” âyetine kadar olan âyetler bunun üzerine nazil oldu.

“Devam edip giden” süregiden demektir. Ebû Îsa et-Tirmizi dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizi, V, 397; Müsned, III, 165.

Buhârî’nin lâfzı ile rivâyette Enes şöyle demiştir: Ay iki parçaya ayrıldığı Buhârî. IV, 1843, 1844; Müslim, IV, 2159; Müsned, III,

Bir kesim de; henüz ayın yarılması gerçekleşmiş değildir. Bu gerçekleşmesi beki enen bir olaydır, demiştir. Kıyâmetin kopmasının ve ayın yarılmasının zamanı yaklaşmıştır, demektir. Kıyâmet kopacağı vakit sema ve içinde bulunan ay ve diğer şeyler yarılmış ve çatlamış olacaktır. el-Kuşeyrî de böyle demiştir. el-Maverdî’nin naklettiğine göre bu Cumhûrun görüşüdür. O ayrıca şöyle demektedir: Çünkü ay varılacağı vakit, onu görmeyecek bir kimse kalmayacaktır. Buna sebeb ise, bunun bir âyet (mucize, alamet ve belge) olmasıdır. Ayetlerin görülmesi noktasında insanlar birbirine eşittir.

el-Hasen dedi ki: Kıyâmet yaklaştı. Kıyâmet geleceğinde ikinci defa Sura üfürülmesinden sonra ay yarılmış olacaktır.

“Ve ay yarıldı” âyetinin, iş açıklık kazandı ve ortaya çıktı, anlamına geldiği de söylenmiştir, Araplar açık ve seçik olan hususlara ayı misal verirler. Şair şöyle demiştir:

“Ey anamın oğulları! Bineklerinizin göğsünü doğrultunuz,

Çünkü ben sizden başka bir kabileye daha çok meylediyorum.

Çünkü artık ihtiyaçlar baş göstermiş gece ise aylıdır.

Katedilecek mesafeler için binekler ve yükler bağlanmış bulunuyor.”

Ayın yarılmasının karanlık esnasında doğması ile karanlığın yarılması, ortadan kalkması anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da sabaha “felak” denmesine benzer. Çünkü bu durumda karanlık, üzerinden açılıp dağılmaktadır. Nitekim sabahın infilakı (ayrılması) inşikakı (yarılıp, ayrılması) diye de ifade edilir. en-Nabiğa’nın şu beyitinde olduğu gibi:

“Onlar bir uğultu ile birlikte geri dönüp gittiklerinde

Sabahın yarılması sırasında bir davetçi çağırdı bizi.”

Derim ki: Adalet sahibi ahad ravilerin nakli ile ayın Mekke’de varıldığı sabit olmuştur. Kur’ân’ın âyetlerinin zahirinden anlaşılan da budur. Bu mucizede bütün insanların eşit olması da gerekmez. Çünkü bu bir gece âyeti (mucizesi) idi. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın meydan okuması esnasında ondan iddiasını ispatlamasının istenmesi üzerine gerçekleşmiştir. Rivâyet edildiğine gare Hamza b. Abdu’L-Muttalib, Ebû Cehilin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygambere sövmesi üzerine öfkelenip müslüman olunca kendisine, imanında yakînini arttıracak bir mucizeyi göstermesini istemiştir. Daha önce de belirtildiği gibi Sahîh’tz kendilerine bir âyet (mucize) göstermeyi bizzat Mekkelilerin istedikleri de kaydedilmiş bulunmaktadır. Bunun üzerine o da onlara İbn Mes’ûd ve başkalarının rivâyet ettiği gibi ayın iki parçaya varıldığını gösterdi. Baş taraflarda: “Ve ay yarıldı” âyeti açıklanırken kaydedilen dip nota bakınız

Huzeyfe’den rivâyete göre o, Medain’de bir hutbe irad etmiş ve sonra şöyle demiştir: Şunu bilin ki; kıyâmet oldukça yaklaştı ve ay Peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde yarılmış bulunuyor Hakim, Müstedrek, IV, 651; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, VII. 139; Münîiri, Terğib, IV, 124.

İfadede takdim ve tehir olduğu ve takdirin şöyle olduğu da söylenmiştir: Ay yarıldı ve kıyâmet yaklaştı. Bu açıklamayı ibn Keysan yapmıştır. Daha önce el-Ferrâ’dan şöyle dediğini de nakletmiştik: Şayet iki fiil anlam itibariyle birbirine yakın ise herhangi birisini üne alabilir, diğerini sonraya bırakabiliriz. Bu açıklamaları yüce Allah’ın:

“Sonra yaklaşıp sarktı.” (en-Necm, 53/8) âyetini açıklarken nakletmiştik,

Necm 62

Öyleyse Allah’a secde edin ve ibadet edin.

Diyanet Vakfı
Haydi Allaha secde edip Ona kulluk edin!

Kurtubi Tefsiri
Haydi artık, Allah’a secde edin ve ibadet edin.

“Haydi artık Allah’a secde edin ve ibadet edin” âyeti ile kastedilenin Kurân’daki tilavet secdesi olduğu söylenmiştir. Bu İbn Mes’ûd’un görüşüdür. Ebû Hanife ve eş-Şafîi de böyle demişlerdir. Surenin baş taraflarında İbn Abbâs yoluyla gelen rivâyette belirtildiği üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) burada secde etmiş, onunla birlikte müşrikler de secde etmişti. Denildiğine göre müşrikler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüce Allah’ın:

“Şimdi haber verin hat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan” (en-Necm, 53/19-20) âyetini okuduğu esnada şeytanların seslerini işitmişler ve bu arada onlara Peygamberin: “İşte bunlar yüce ve güzel gençlerdir ve elbette onların şefaati umulur” dediğini hissettiren şeytan seslerini duymuşlardı. Said b. Cübeyr’in rivâyetinde bu şekilde “umulur” diye gelmiştir. Ebû’l-Aliye’nin rivâyetinde ise

“onların şefaatlerinden razı olunur ve onların gibileri de asla unutulmaz” şeklindedir. Müşrikler bunu duyunca sevindiler ve bu sözlerin daha önce el-Hac Sûresi’nde açıklandığı gibi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözlerinden olduğunu zannettiler. (Bk. el-Hac, 22/52. âyet, 3. başlık)

Buna dair haber Habeşistan’da bulunan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına ulaşınca, Mekkelilerin îman ettiklerini zannederek geri döndüler. Fakat bu sefer Mekkeliler onlara karşı daha sert davrandılar ve yüce Allah onları kurtarıncaya kadar onlara işkence yapmaya koyuldular.

Bir diğer görüşe göre; buradaki secdeden kasıt, namazdaki farz secdedir. İbn Ömer’in görüşü budur. O buradaki secde âyetinin secde edilmesini emir eden âyetlerden olduğu görüşünde değildi. Malik de böyle demiştir.

Ubeyy b. Ka’b (radıyallahü anh)’ın rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın son dönemlerdeki uygulaması el-Mufassal diye bilinen sûrelerde secde yapmayı terketmek şeklinde idi. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar el-Araf Süresi’nin sonlarında (7/206. âyet, 2 ve 3- başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun. en-Necm Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.

Necm 61

Ve siz gaflet içinde oyalanıyorsunuz.

Diyanet Vakfı
Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!

Kurtubi Tefsiri
Hem oynayıp eğlenirsiniz?

“Hem oynayıp eğlenirsiniz” oyalanmakta ve yüz çevirmektesiniz, demektir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan nakledilmiş olup bunu kendisinden el-Valibi ile el-Avfî nakletmiştir. İkrime de ondan şöyle dediğini rivâyet etmektedîr: Bu lâfız Himyerlilerin lehçesinde şarkı söylemektir. “: Bize şarki söyle” denilir. Bundan dolayı Kur’ân’in okunduğunu işittiklerinde onu duymasınlar diye şarkı söyler, oyun oynarlardı.

ed-Dahhak dedi ki: “Üstünlük, yücelik ve büyüklük taslıyorsunuz” demektir. es-Sıhah’ta. şöyle denilmektedir: “Büyüklenerek başını kaldırdı” demektir. Başını yukarı doğru kaldıran herkese: (……) denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Onlar geceleyin başlarını yukarı doğru kaldırırlar (yatıp uyumazlar)

ve azıkları da hafiftir.”

Onların karınlarında yem yok, demek istemektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki; ” Yükseğe çıktım” demektir. “Develer süratlice yürüdü” demektir. “Oyalanmak, eğlenmek” demektir. ” Oyalanan, eğlenen” anlamındadır. Mesela cariyeye: denilir ki bu da “şarkı söyleyerek bizi oyala” anlamındadır. ” Yere gübre koymak” demek olup, bu da hayvan pisliği ile külden meydana gelir. “Saçın dipten kazınması, traş edilmesi” anlamındadır ki bir söyleyişidir. Hemzeli olarak; “Adam kızgınlıktan şişti” demektir.

Ali (radıyallahü anh)’dan gelen rivâyete göre

“oyalanıp, eğlenirsiniz” âyeti namaz kılmaksızın ve namazı da beklemeksizin oturmaları anlamındadır. el-Hasen de şöyle demiştir: Bu İmâmdan önce namaza duranlarsınız, demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen şu rivâyet de bu kabildendir: Peygamber insanlar kendisini ayakta durmuş bekliyorken namaza çıktı ve: “Bana ne oluyor da sizi benden önce namaza durmak üzere ayağa kalkmış görüyorum” demiştir Maverdi, Nüket, V, 407.

el-Mehdevî de bunu Ali (radıyallahü anh)’dan, diye zikretmiştir. Buna göre Ali (radıyallahü anh) namaza çıktığında insanların ayakta durmuş, kendisini beklemekte olduklarını görünce: “Niye böyle ayakta durmuş bekliyorsunuz diye buyurmuştur. İbn Sad; Tabakat, VI, 128; Taberi, Tefsir, XXVII, 83; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, I, 356; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, II, 20; Yusuf b. Mûsa Ehu’l-Mehasin, Mu’tasaru’l-Muhtasar. I, 35; M. el-Azimabadi, Avnu’l-Ma’bud, II, 174. da el-Mehdevî söylemiştir. Dilde bilinen anlamı ile ise: “Oyalandı, yüz çevirdi, oyalanır, yüz çevirir” şeklindedir.

el-Müberred dedi ki: Hareketsiz duranlar” anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

“O genç (deve)ler Harboğulları hanımlarına getirdiler,

Mukadder olan bir şeyi; o kadınlar da bundan dolayı hareketsiz kala kaldılar.”

Salih Ebû’l-Halil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz ve gülersiniz de ağlamaz mısınız? Hem oynayıp eğlenirsiniz” âyetini (insanlara açıklayıp) okuduktan sonra vefat edinceye kadar tebessüm etmesi dışında güldüğü görülmedi. Bunu en-Nehhâs zikretmektedir.

Necm 60

Gülüyor ve ağlamıyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Ve gülersiniz de ağlamaz mısınız?

“Ve” onunla alay ederek

“gülersiniz de” tehditlerden korkarak ve bu işten çekinerek

“ağlamaz mısınız?”

Rivâyete göre bu âyetin inişinden sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in -tebessüm dışında- güldüğü görülmemiştir.

Ebû Hüreyre dedi ki:

“Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz”

âyeti nazil olunca, Suffe ehli: “İnna İtilan ve inna ileyhi raciun” diyerek gözyaşları yanakları üzerinden akıncaya kadar ağladılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların ağladığım duyunca, o da onlarla birlikte ağladı. O ağladığı için biz de ağladık. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah korkusundan dolayı ağlayan kimse cehenneme girmez. Beyhaki, Şuabu’l-Îman, I, 489; Münziri, et-Tergib ve’t-Terhib, IV, 114. Allah’a isyan etmek üzere ısrar eden bir kimse de cennete girmez. Şayet siz günah işlemeyecek olursanız, Allah sizi yok eder ve sizin yerinize günah işleyen ve (tevbe ettikleri için) kendilerine mağfiret edip merhamette bulunacağı bir toplum getirir. Şüphesiz ki O çokça mağfiret edendir, pek merhametlidir,”

Ebû Hazim dedi ki: Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine indiği bir sırada yanında ağlayan bir adam da vardı. Cebrâîl ona: Bu kim? diye sordu. Peygamber: “Bu filan kişidir” dedi. Cebrâîl dedi ki: Biz ağlamak dışında Âdemoğullarının bütün amellerini tartarız. Çünkü yüce Allah bir tek gözyaşı damlası ile cehennemden denizler kadarını söndürür.

Necm 59

Bu söze mi şaşıyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Şimdi siz bu söze (Kurana) mı şaşıyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz?

“Şimdi siz bu sözden” Kur’ân’dan

“dolayı mı” onu yalanlamak amacıyla

“hayret edersiniz.” Bu, azarlama anlamında bir sorudur.

Necm 58

Allah’tan başka onu açacak yoktur.

Diyanet Vakfı
Onu (vaktini) Allahtan başka açığa çıkaracak yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onu Allah’tan başka açığa çıkaracak yok.

“Onu Allah’tan başka açığa çıkaracak yok.” Yani kıyâmeti Allah’tan başka sonraya bırakacak ya da Öne alacak kimse yoktur.

“Açığa çıkaran” âyetinin açığa çıkmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani Allah’tan başka kimse onu açığa çıkarmaz, onun üstündeki örtüyü kaldırmaz.

Bu durumda

” Açığa çıkaran” mastar anlamında bir isim olup sonundaki “he” (müenneslik te’si) tıpkı: “Akıbet, afiyet, musibet, bakiyet” kelimelerinin sonlarındaki “he”ye (müenneslik te’sine) benzemektedir. Arapların: “Filanın bakiyeti (kalıcılığı) yoktur” demeleri de bunun gibidir. Kimse bunu geri çeviremez demektir, diye de açıklanmıştır. Yani kıyâmet kopacak olursa, onların ilahlarından hiçbirisi onu önleyemez ve Allah’tan başka onları kimse kurtaramaz.

Kıyâmete (örten anlamında): “Gaşiye” de denilmiştir. O bir ğaşiye (örten) olduğuna göre onun geri çevrilmesi ise keşf (açmak) olur. Bu açıklamaya göre “kaşife” hazfedilmiş müennes bir lâfzın sıfatı olmaktadır. Bu da kaşife bir nefis, kaşife bir kesim yahut kaşife bir hal (yoktur) anlamında olur,

“Açığa çıkaran: kaşife”nin kaşif (keşfeden, açan, açığa çıkaran) anlamında olduğu sonundaki “he”nin (yuvarlak te’nin) de tıpkı (radıyallahü anhviye ve dahiye: çokça rivâyette bulunan, büyük bir deha) kelimelerinde olduğu gibi, mübalağa için olduğu da söylenmiştir.

Necm 57

Yaklaşan yaklaşmıştır.

Diyanet Vakfı
Yaklaşan yaklaştı.

Kurtubi Tefsiri
Yakın olan yaklaştıkça yaklaştı.

“Yakın olan yaklaştıkça yaklaştı.” Yani kıyâmetin kopacağı vakit oldukça yaklaştı, Yüce Allah’ın burada kıyâmetten; diye sözetmesi, onun nezdinde kopacağı vaktin oldukça yakın olmasından dolayıdır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde

“Çünkü onlar onu uzak görürler. Biz ise onu yakın görürüz.” (el-Mearic, 70/6-7) diye buyurmaktadır.

Bir başka görüşe göre kıyâmetten böylece sözetmesinin sebebi, insanlara -onun İçin hazırlansınlar diye- oldukça yakınlaşmış olmasından dolayıdır. Çünkü gelecek olan herbir şey yakın demektir. Şair şöyle demiştir;

“Yola koyulmak vakti yaklaştı, şu kadar var ki bineklerimiz

Henüz yüklerimizle (duruyor); sanki yola koyulduk bile.”

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir; ” Yola koyulmak vakti yaklaştı, yaklaşır” denilir. Yüce Allah’ın:

“Yakın olan yaklaştıkça yaklaştı” âyetinde de bu kökten gelen lâfızlar kullanılmıştır. Bunda da kastedilen kıyâmettir. “Adam acele etti” demektir. İsm-i faili; …diye gelir. ” Kısa boylu” demektir. (Yere, birbirine) yakın ile aynı anlamdadır.

Ebû Zeyd dedi ki: Bir bedeviye “muuhbanti” ne demektir? diye sordum. O, “muteke’ki” demektir dedi. Peki “müteke’ki” ne demektir? dedim. O, “müteazif (kısa, yakın)” demektir dedi. Peki “müteazif” nedir? diye sorunca da: Sen ahmak birisisin, deyip beni bırakıp gitti.

Necm 56

Bu, öncekilerden bir uyarıcıdır.

Diyanet Vakfı
İşte bu ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu da önceki uyarıp, korkutanlardan bir uyarıp korkutandır.

“İşte bu da önceki uyarıp korkutanlardan bir uyarıp korkutandır.” âyeti hakkında İbn Cüreyc ve Muhammed b. Ka’b şöyle demişlerdir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisinden Önceki peygamberler gibi gerçek ile uyarıp korkutan bir kişidir, Eğer ona itaat ederseniz, kurtuluşa erersiniz. Aksi takdirde önceki peygamberleri yalanlayanların başına gelenler sizin de başınıza gelecektir.

Katade de: Kur’ân-ı Kerîm’i kastetmekte, onun da önceki kitapların uyarıp korkuttuğu şeylerin aynısı ile uyarıp korkuttuğunu belirtmektedir, demiştir.

Bir başka açıklamaya göre: Bizim helâk olmuş önceki ümmetlerin durumlarından bildirdiğimiz bu haberler, daha önceki ümmetlerin başına gelen uyarıp korkutucu hususların bir benzerinin, bu ümmetin başına gelmesinden bir korkutmadır,

Arapçada: ” Uyarmak, korkutmak” anlamındadır. Tıpkı:İnkar etmek” anlamında kullanılması gibidir. Yani bu sizin için bir uyarıdır demektir.

Ebû Malik dedi ki: Önceki ümmetlerin başından geçen olayları hatırlatarak sizi uyarıp korkutmaya çalıştığım bu husus, İbrahim ile Mûsa’nın sahifelerinde bulunan hususlardır.

es-Süddî dedi ki: Ebû Salih bana haber vererek dedi ki: Şanı yüce Allah’ın:

“Yoksa ona Mûsa’nın ve… İbrahim’in sahifelerinde olan (şu hükümler) haber verilmedi mi?” (en-Necm, 53/36-37) âyetinden itibaren

“işte bu da önceki uyarıp korkutanlardan bir uyarıp korkutandır” âyetine kadar olan bütün bu hususlar İbrahim İle Mûsa’nın sahifelerinde olan şeylerdir.

Necm 55

Öyleyse Rabbinin hangi nimetleri hakkında şüphe ediyorsun?

Diyanet Vakfı
Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisinde şüpheye düşersin.

Kurtubi Tefsiri
Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisini şüphe ile karşılarsın?

“Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisini şüphe ile karşılarsın?” Yani Rabbinin hangi nimetinden şüphe edersin?

Burada hitab yalanlayıcı insanadır.

” Nimetler” demektir, tekili: …diye gelir. Yakub da:

“Şüphe ile karşılarsın” anlamındaki âyeti iki “te”den birini diğerine idgam ve şedde ile diye okumuştur.

Necm 54

Onları kuşatan kuşattı.

Diyanet Vakfı
Onların başına getireceğini getirdi!

Kurtubi Tefsiri
Örttüğü şeylerle onları örttüğünü.

“Örttüğü şeylerle onları örttüğünü” yani onları üzerlerine (bir örtü gibi) giydirdiği taşlarla üstlerini kapattığını.., demektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Derhal oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” (el-Hicr, 15/74)

Bir diğer görüşe göre zamir bütün bu ümmetlere aittir. Yani yüce Allah bu toplumları onları örten azâb ile örttü. Zamirin mübhem gelmesinin sebebi ise, herbirisinin diğerinden farklı bir azâb türüyle helâk edilmiş olmasıdır.

Bu ifadenin işin büyüklüğünü anlatmak için böylece kullanıldığı da söylenmiştir.

Necm 53

Ve altüst edilen kentleri yıktı.

Diyanet Vakfı
Altüst olan şehirleri de o böyle yaptı.

Kurtubi Tefsiri
(Lut kavminin) şehirlerini kaldırıp yere attığını;

“Şehirlerini kaldırıp yere attığını” âyetinden kasıt, Lut kavminin içindekilerle birlikte altüst olmasıdır. Yani bu şehirlerin üst tarafı aşağıya çevrilmişti,

” Onu ters yüz ettim ve onu geri çevirdim” denilir. “Semaya yükseltilmelerinden sonra onları yerin dibine geçirdi” demektir. Cebrâîl (aleyhisselâm) önce onları yukarıya doğru kaldırmış, sonra da yere atmıştı. el-Müberred: O şehirleri yukardan aşağıya (uçurumdan yuvarlanmışcasına) bıraktı. “Yukarıdan aşağıya düştü.”; ” Yukarıdan aşağıya düşürdü” demektir,

Necm 52

Ve daha önce Nûh’un kavmini — şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgındılar.

Diyanet Vakfı
Daha önce de çok zalim ve pek azgın olan Nuh kavmini (helak etmişti).

Kurtubi Tefsiri
Önceden de Nûh kavmini -çünkü onlar daha zalim ve daha azgındılar-;

“Önceden de Nûh kavmini” yani Âd ve Semud’dan önce de Nûh kavmini helâk etti.

“Çünkü onlar daha zalim ve daha azgındılar.” Buna sebep ise Nûh (aleyhisselâm)’ın onlar arasında uzun bir süre kalmış olmasıdır. Öyle ki onlardan bir kişi oğlunun elini tutuyor, Nûh (aleyhisselâm)’a götürüyor ve: Şu adamdan sakın, çünkü o bir yalancıdır. Benim babam da beni alıp buna getirmiş ve benim sana söylediğimin benzerini söylemişti, diyordu. Böylelikle büyükleri küfür üzere ölüyor, küçükleri de babasının tavsiyesi üzerine (küfür üzere) yetişiyordu.

Bir görüşe göre buradaki zamir daha önce sözü edilen Âd, Semud ve Nûh kavimlerine gitmektedir. Yani bunlar Arap müşriklerinden daha ileri derecede kâfir ve daha azgın idiler. Bu durumda bu ifade Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a teselli anlamını taşımaktadır. Sanki ona şöyle buyurulmuş gibidir: O halde sen de sabret, çünkü güzel akıbet senin olacaktır.

Necm 51

Ve Semûd’u da, geride bir şey bırakmadı.

Diyanet Vakfı
Semudu da (O helak etti) ve geriye hiçbir şey bırakmadı.

Kurtubi Tefsiri
Semud’u da bırakmadığını;

“Semud’u da bırakmadığını” âyetinde sözü geçen

“Semud” çığlık ile helâk edilen Salih (aleyhisselâm)’ın kavmidir.

“Semud” lâfzı şekillerinde okunmuştur ki daha önceden (el-Araf, 7/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada nasb ile gelmesinin sebebi bir önceki âyette geçen “Âd”e atfedilmiş olmasındandır.

Necm 50

Ve şüphesiz O, önceki Âd kavmini helak etti.

Diyanet Vakfı
Ve şüphesiz ki önceki ad kavmini O helak etti.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki önceki Âd kavmini O’nun helâk ettiğini;

“Muhakkak ki, önceki Âd kavmini onun helâk ettiğini” âyetinde

“Âd”ı

“önceki” diye nitelendirmesinin sebebi, bunların Semud’dan önce gelmiş olmalarıdır. Semud’un Âd’dan önce olduğu da söylenmiştir.

İbn Zeyd dedi ki; Bunlara

“önceki (ilk) Âd” denilmesinin sebebi Nûh (aleyhisselâm)’dan sonra helâk edilen ilk ümmet oluşlarından dolayıdır. İbn İshak da şöyle demiştir: İki tane Âd kavmi vardır. Birincileri ıslıklı rüzgar ile helâk edilmiştir. Daha sonra da diğer Âd ortaya çıkmış, bunlar da çığlık ile helâk edilmişlerdir.

Birinci Âd’ın Âd b. İrem b. Ûs b. Sam b. Nûh olduğu, ikinci Âd’ın ist birinci Âd’ın soyundan gelenler oldukları da söylenmiştir.

Anlamlar birbirine yakındır.

Sonraki Âd’ın zorba kavim olan Âd oldukları söylenmiştir. Bunlar da Hud kavmidir.

“Önceki Âd” anlamındaki âyet genel olarak: şeklinde tenvin ve hemze açıkça telaffuz edilerek okunmuştur. Nafi, İbn Muhaysın ve Ebû Amr ise hemzenin harekesini “lam”a naklederek ve tenvini hemzeye idgam etmek suretiyle; diye okumuşlardır. Ancak Kalun ile es-Susî sakin (olan) hemzeyi izhar ederler (açıkça okurlar.) Diğerleri ise aslına uygun olarak “vav”a kalbetmişlerdir. Arapların bu şeklide iklab yaptıkları olur. Mesela: “Şimdi yanımızdan kalk ve ikisini kat” derler ki bunun aslı: şeklindedir.

Necm 49

Ve şüphesiz O, Şi’râ yıldızının Rabbidir.

Diyanet Vakfı
Doğrusu Şira yıldızının Rabbi de Odur.

Kurtubi Tefsiri
Şi’ra yıldızının Rabbinin gerçekten O olduğunu;

“Şi’ra yıldızının Rabbinin gerçekten O olduğunu” âyetinde geçen “eş-Şi’ra yıldızı” Şi’ra: Yaldırak dedikleri bir büyük yıldızdır (Akteri) Siriııs ve Dng Star diye bilinir, (üa’le-bekki, el-Mevarid Arabi-İngilizi) el-Cevza’dan Cevza (İkizler); Burçlardan bir burçtur. (Ahteri) sonra doğan aydınlık bir yıldızdır. Bu yıldız çok sıcak zamanlarda doğar. Bu isimle anılan yıldızlar iki tanedir. Birincisi el-Cevza (ikizler)de bulunan ve “el-Abur” Abur: Cevza’nın ardındaki bir yıldızdur. (Ahteri) diye bilinen yıldızdır. Diğeri ise Zira’da bulunan eş-Şi’ra el-Gumeysa Ğumeysa: Bir yıldızın adıdır. (Ahteri) Ğumeysa: İki Şi’ra yıldızından biridir Diğerinin atlı el-Abur’dur. Her ikiside el-Cevza (ikizler) yakınında parlak birer yıldızdır yıldızıdır. Araplar bu iki yıldızın da “Süheyl yıldızının kızkardeşleri” olduklarını iddia ederler.

Yüce Allah başka şeylerin de Rabbî olmakla birlikte Şİ’ra yıldızının Rabbi olduğunu sözkonusu etmesinin sebebi Arapların bu yıldıza ibadet etmeleri idi. Yüce Allah böylece onlara Şi’ra yıldızının da bir Rabbinin olduğunu, kendisinin asla rab olamadığını göstermektedir.

Bu yıldıza kimlerin ibadet ettiği hususunda görüş ayrılığı vardır. es-Süddî buna Hımyer ve Huzaalılar ibadet ediyordu, demiştir. Başkaları ise bu yıldıza ibadet eden ilk kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın anne tarafından dedelerinden birisi olan Ebû Kebşe’dir, Bundan dolayı Arap müşrikleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Allah’a davet edip dinlerine muhalefet ettiği zaman onu “Ebû Kebşe’nin oğlu” diye adlandırmış ve: Bu Ebû Kebşe’nin oğlundan çektiğimiz nedir? demişlerdi. Ebû Süfyan da Mekke’nin fethedildiği günü dar geçitlerden birisinde durmuş ve Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın askerleri onun önünden geçerken: Yemin olsun Ebû Kebşe’nin oğlunun İşi gerçekten güçlenmiş bir durumdadır, demişti.

Bununla birlikte Araplardan Şi’ra yıldızına ibadet etmeyenler de, o yıldızı tazim ediyor ve onun kainata etkisinin bulunduğuna inanıyordu. Şair şöyle demiştir:

“Eylül geçti ve sıcaklar kalktı,

(Cevza burcunun alt tarafında bulunan) eş-Şi’ra el-Abur da ateşini dindirdi.”

Denildiğine göre; Arapların hurafeleri arasında şunlar da vardı: Süheyl ile Şi’ra yıldızlan karıkoca idiler. Süheyl aşağı doğru Yemen tarafına kaydı, Şi’ra Abur da samanyolunu geçip gittiğinden ötürü “el-Abur (geçip giden, kateden)” diye adlandırılmıştır. el-Ğumeysa ise yerinde kaldı, Süheyl’i kaybettiği için gözlerinde beyaz çapaklar oluşuncaya kadar ağladı. Biri diğerinden daha saklı olduğundan ötürü ona Ğumeysa denildi.

Necm 48

Ve O, zengin eden ve mal veren olandır.

Diyanet Vakfı
Zengin eden de yoksul kılan da Odur.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki, zengin kılanın da O, fakir kılanın da O olduğunu;

“Muhakkak ki zengin kılanın da, fakir kılanın da O olduğunu” âyeti hakkında İbn Zeyd şöyle demektedir: Dilediğini zengin kılmış, dilediğini de fakir kılmıştır. Sonra da yüce Allah’ın:

“Rızkı kutlarından dilediğine genişletip yayar, dilediği kimseninkini de daraltır” (Sebe, 34/39) âyeti ile

“Allah daraltır, genişletir.” (el-Bakara, 2/245) âyetlerini okudu. Taberî de bu açıklamayı tercih etmiştir.

Yine İbn Zeyd’den, Mücahid, Katade ve el-Hasen’den:

“Zengin kılan” bol mal veren

“fakir kılan” başkasının hizmetine koşturan demektir.

“Fakir kılan” size hizmetinizde çalışacak kimseler sahibi olma imkanını vermiştir, diye de açıklanmıştır ki; bu da aynı şekilde başkalarına hizmet ettiren anlamındadır.

Verdikleri ile kişiyi razı kılan, demek olduğu da söylenmiştir. Yani önce onu zengin kılmış, sonra da verdikîeriyle onu razı etmiştir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

el-Cevherî dedi ki: ….fiili; ” Zengin oldu, olur, zengin olmak” fiili gibidir Ancak fakir oldu, olur, fakir olmak anlamı mealde yansıtılmıştır Bu anlama geldiği de hem ‘j-r nıv-ı-lci arık tamulardan, hem biraz sonra gelecek açıklamalardan da anlaşılacaktır.

” Allah ona kazanılarak toplanan şeyler ve mallar verdi” demektir. Yine; “Allah onu razı kıldı” anlamına gelir. “Razı olmak” demektir. Bu açıklama İbn Zeyd’den nakledilmiştir. (İbn Zeyd) dedi ki: Araplar:

“Her kime yüz tane keçi verilecek olursa, o kimseye toplayıp, yığma verilmiş olur. Her kime yüz tane koyun verilecek olursa, o kimseye de zengin verilmiş olur. Her kime yüz tane deve verilecek olursa, o kimseye de temennileri verilmiş olur.”

” Allah ona kendisine huzur ve sükun verecek şeyler verdi” denilir.

“Zengin kılanın da O, fakir kılanın da O” âyetinin, kendisini zengin kılıp, yaradıklarını kendisine muhtaç kılanın O olduğu anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Süleyman et-Teymi yapmıştır. Süfyan da şöyle demektedir: O kanaat ile zengin kılmış, rıza ile de ihtiyaçtan kurtarmıştır,

el-Ahfeş dedi ki: “Fakir kıldı” demektir. İbn Keysan ona çocuk ihsan etti, demektir. Bu da az önceki açıklamaların kapsamı içerisindedir.

Necm 47

Ve şüphesiz tekrar diriliş O’na aittir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz tekrar diriltmek de Ona aittir.

Kurtubi Tefsiri
Tekrar diriltmenin de O’na ait olduğunu;

“Tekrar diriltmenin” öldükten sonra diriliş için bedenlere ruhları geri çevirmenin

“de O’na ait olduğunu…”

İbn Kesîr ve Ebû Amr

“diriltme” anlamındaki lâfzı “şın” harfini üstün ve med ile diye okumuş ve Allah, bu hususu vaadetmiş olup, onun bu vaadi doğrudur, demek olur.

Necm 46

Döllenmiş bir nutfeden.

Diyanet Vakfı
45, 46. Şurası muhakkak ki (rahime) atıldığında nutfeden, erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı.

Kurtubi Tefsiri
Döküldüğü zaman bir nutfeden erkek ve dişiden ibaret olan ikili çifti O’nun yarattığını…

“Erkek ve dişiden ibaret olan İkili çifti O’nun yarattığını” Âdem’in oğullarından erkeği ve dişiyi yarattığını kastetmektedir. Yoksa Âdem ile Havva’nın da bir nutfeden yaratıldığını kastetmemektedir, Nutfe az miktardaki su demektir. ” Su damladı” tabirinden türetilmiştir.

” Döküldüğü” rahime dökülüp akıtıldığı demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî, ed-Dahhak ve Atâ b. Ebi Rebah yapmıştır, “Erkek menisini akıttı” tabiri de, ” Meni”den gelmektedir. “Mina’ya bu ismin verilmesi ise: ” Oraya akıtılan kanlardan” dolayıdır.

” Döküldü” takdir edildi, anlamındadır, diye de söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır. ” O şeyi takdir ettim” denilir. “Ona takdir olundu” anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

“Ta ki her şeye muktedir olanın,

Sana takdir ettiği şey ile karşılaşıncaya kadar.”

Necm 45

Ve O, iki çifti — erkeği ve dişiyi — yaratandır,

Diyanet Vakfı
45, 46. Şurası muhakkak ki (rahime) atıldığında nutfeden, erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:46

Necm 44

Ve şüphesiz O, öldüren ve diriltendir.

Diyanet Vakfı
Öldüren de dirilten de Odur.

Kurtubi Tefsiri
Öldürenin de, diriltenin de gerçekten O olduğunu;

“Öldürenin de, diriltenin de gerçekten O olduğunu” âyeti ölümün ve hayatın sebeplerini hükme bağlayan O’dur, demektir. Ölümü ve hayatı O yaratmıştır, diye de açıklanmıştır.

“O… ölümü ve hayatı yaratandır.”(el-Mülk, 67/2) diye buyurduğu gibi. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

Bir diğer açıklama şöyledir: O küfür ile kâfiri öldürmüş, îman ile de mü’mini diriltmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona- yürümesi için nûr verdiğimi? kimse…” (el-En’am, 6/122);

“Ancak dinleyenler kabul ederler, ölüleri ise Allah diriltecektir.” (el-En’am, 6/36) Nitekim daha önce de (anılan âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

Atâ’nın: Adaletiyle öldürmüştür, lütfuyla diriltmiştir şeklindeki açıklaması da; vermemek ve cimrilikle öldürmüş, cömertlik ve bol bol infak ile diriltmiştir, diyenlerin açıklamaları da bu çerçeve içerisindedir.

Nutfeyi öldürmüş ve cana hayat vermiştir, diye de açıklanmıştır. Babaları öldürmüş, evlatları diriltmiştir diye açıklandığı gibi, burada hayattan kasıt bolluk, ölümden kasıt da kuraklıktır, diye de açıklanmıştır. Uyutmuş ve uyandırmıştır, diye açıklandığı gibi, dünyada öldürmüş, ölümden sonra diriliş ile de diriltmiştir, diye de açıklanmıştır.

Necm 43

Şüphesiz O, güldüren ve ağlatandır.

Diyanet Vakfı
Doğrusu güldüren de ağlatan da Odur.

Kurtubi Tefsiri
Güldürenin de, ağlatanın da şüphesiz O olduğunu;

“Güldürenin de, ağlatanın da şüphesiz O olduğunu” âyetinde açıkça görülmektedir ki, araçlar ortadan kalkmakta, geriye hakikatlerin yalnız yüce Allah’a ait olduğu gerçeği kalmaktadır. Ondan başka fail yoktur. Müslim’in Sahih’inde Âişe (radıyallahü anha)’dan dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki hayır. Rasûlullah asla: Ölmüş bir kimse herhangi birisinin ağlamasından dolayı azablandırılır, dememiştir ama o şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah kâfirin azabını, yakınlarının ağlaması sebebiyle daha bir arttırır. Şüphesiz Allah’tır, o güldüren ve ağlatan ve esasen hiçbir yük taşıyıcı, hiçbir kimsenin yükünü yüklenmez. ” Müslim, II, 641; Buhârî, I, 432; Tirmizi, III, 327; Ebud Davud, lil, 194; Nesâî. IV. 17; Müsned, I, 41, II, 31

Yine ondan rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabından gülmekte olan bir topluluğun yanından geçti, şöyle buyurdu: “Şayet benim bildiklerimi bilseydiniz, pek az gülerdiniz, çokça ağlardınız.” Bunun üzerine Cebrâîl Hz. Peygambere gelerek: Ey Muhammed dedi, şüphesiz Allah sana:

“Güldüren de, ağlatan da şüphesiz O’dur” diye buyurmaktadır. Peygamber onlara geri dönerek şöyle buyurdu: “Henüz ben kırk adım atmadan Cebrâîl bana geldi ve şunlara git ve de ki: Şüphesiz yüce Allah: “Güldüren de, ağlatan da O’dur” diye buyurmaktadır, de, buyurdu.” Aynı manada kısmen farklı lâfızlarla ve Ebû Hüreyre’den: İbn Hibbatı. Sahih, I, 319, II, 73. Yani gülmenin ve ağlatmanın sebeplerini O hükme bağlamıştır.

Atâ b. Ebi Müslim dedi ki: Sevindiren ve kederlendiren O’dur, demektir. Çünkü sevinmek gülmeyi getirir, kederlenmek de ağlamayı getirir.

Ömer (radıyallahü anh)’a soruldu: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı gülüyor muydu? O, evet. Bununla birlikte Allah’a yemin ederim, îman kalplerinde sapasağlam dağlardan da daha sağlamdı. Ma’men b. Raşid, el-Cami’, XI, 327, 451.

Bu hususa dair açıklamalar daha önce en-Neml (27/18-19- âyetler, 5. başlıkta) ve et-Tevbe Sûresi’nde (9/82. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah cennetlikleri cennette güldürecek, cehennemlikleri de cehennemde ağlatacaktır.

Dünyada dilediği kimseyi sevindirmek suretiyle güldürmüş, dilediği kimseyi kederlendirmek suretiyle ağlatmıştır, diye de açıklanmıştır. ed-Dahhak dedi ki: O yeryüzünü bitkilerle güldürmüş, semayı da yağmurla ağlatmıştır. Bir açıklama da şöyledir: Ağaçları çiçeklerle güldürmüş, bulutları yağmurlarla ağlatmıştır.

Zünnun dedi ki: Mü’minlerin ve ariflerin kalplerini marifetinin güneşiyle güldürmüş, kâfirlerin ve isyankarların kalplerini ise O’nu inkar ve O’na isyan etmenin karanlığıyla ağlatmıştır. Sehl b. Abdullah dedi ki: Allah itaatkarları rahmet ile güldürmüş, isyankarları gazab ile ağlatmıştır. Muhammed b. Ali et-Tirmizi de şöyle demiştir; Allah mü’mini dünyada ağlatmış, ahîrette de güldürecektir,

Bessam b. Abdullah: Allah onların yüzlerini güldürmüş, fakat kalplerini ağlatmıştır deyip, şu beyitleri zikretmektedir:

“Dişler gülümser fakat iç organlar yanmaktadır,

O dişlerin gülmesi ise zorlama ve uydurmadır.

Gözyaşı akıtmadan ağlayan nice göz vardır,

Ve nice gülümseyerek dişini gösteren var ki, hayatta kalacak takati yoktur.”

Denildiğine göre yüce Allah, canlılar arasında gülmek ve ağlamak Özelliğini insana vermiştir. Canlılar arasında insan dışında gülen ve ağlayan yoktur. Yine denildiğine göre yalnız maymun güler, fakat ağlamaz ve yalnız develer ağlar, fakat gülmezler.

Yusuf b. el-Hüseyn dedi ki: Tahir el-Makdisi’ye: Melekler güler mi? diye sorulmuş, o da şöyle cevap vermiş: Onlar da, Ars’ın altındakilerin hepsi de cehennem yaratıldığından beri asla gülmediler,

Necm 42

Ve sonunda dönüş ancak Rabbinedir.

Diyanet Vakfı
Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki son gidişin Rabbine olacağını…

“Şüphesiz ki son gidişin Rabbîne olacağını…” Dönüş, geri çeviriliş ve sonunda varılacak yer O’nun huzurudur. O vakit kötülükleri cezalandıracak, iyiliklerin mükâfatını verecektir. Şöyle de açıklanmıştır; Lütuf O’ndan gelir ve nihai olarak eman O’na varır. Ubey b. Ka’b’dan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki son gidişin Rabbine olacağını” âyeti hakkında: “Rab hakkında düşünmek olmaz” diye buyurmuştur. Deylemi, Firdevs, IV, 410; Abdullah b. Muhammed el-Ashahani, el-Azame, I, 21K (Süfyan sözü olarak) İbn Kesîr, Tefsir, IV, 260; -Begavi’ye etfederek-,

Enes’ten rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah zikredildi mi artık sen de (kötülükten) vazgeç.”

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti da bu anlamdadır; “Şeytan sizden herhangi birisine gelir ve: Şunu şunu kim yarattı? der. Sonunda Rabbini kim yarattı? diye telkin eder. Artık bu noktaya geldi mi (sîzden olan kimse) Allah’a sığınsın ve buna bir son versin.” Buhârî, III, 1194; Müslim, 1. 120; Müsned, II, 331, V, 214, VI, 257.

Bu husus daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/200. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Şu beyitlerin şairi ne güzel söylemiş;

“O şanı yüceler yücesi hakkında sakın düşünme!

Yoksa aşağılatır ve yardımsız bırakılırsın.

İşte O’nun masnuatı… onlar hakkında ibretle düşün,

Ve o çok şerefli şanı yüce, can dostu (İbrahim)nun söylediği gibi söyle!”

Necm 41

Sonra ona tam karşılığı verilecektir.

Diyanet Vakfı
Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra ona yaptıklarının en mükemmel bir şekilde karşılığının verileceğini;

“Sonra ona yaptıklarının en mükemmel bir şekilde karşılığının verileceğini” ameline karşılık verileceğini… demektir.

el-Ahfeş dedi ki: ” Ona karşılığını verdim” ifadesi ile ifadesi aynıdır, aralarında fark yoktur. Şair şu beyitinde her iki söyleyiş şeklini bir arada kullanmış bulunmaktadır:

“Ben Alkame b. Sa’d’în yaptıklarının karşılığını verecek olsam bile,

Bir tek günde karşı karşıya kaldığı belalarının

(verdiği sınavının, yaptığı iyiliğin) karşılığını veremem.”

Necm 40

Ve onun çalışması elbette görülecektir.

Diyanet Vakfı
Ve çalışması da ileride görülecektir.

Kurtubi Tefsiri
Çalıştığının muhakkak ileride görüleceğini;

“Çalıştığının muhakkak ileride görüleceğini” âyeti, yüce Allah kıyâmet gününde yaptığının karşılığını ona gösterecektir, demektir,

Necm 39

Ve insana ancak çalıştığı vardır.

Diyanet Vakfı
Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığını;

“İnsan İçin kendi çalıştığından başkasının olmadığını” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre yüce Allah’ın:

“îman edenlerin soyları da îman ile kendilerine uyanların Biz evlatlarını da kendilerine katarız.” (et-Tur, 52/21) âyeti neshetmiştir. Kıyâmet gününde küçük çocuk babasının terazisine konulur ve yüce Allah babaları evlatlar hakkında, evlatları da babalar hakkında şefaatçi kılar. Buna da yüce Allah’ın:

“Babalarınız ve oğullarınızdan size faydaca hangisinin daha yakın olduğunu bilemezsiniz.” (en-Nisa, 4/11) âyeti delil teşkil etmektedir.

Tevil ehlinin çoğunluğu ise: Bu âyet muhkemdir. Kimsenin ameli kimseye fayda vermez, demişler ve kimsenin bir başkasının yerine namaz kılamayacağını icma ile kabul etmişlerdir.

Malik ölenin yerine oruç tutmayı, haccetmeyi ve sadaka vermeyi câiz kabul etmemiştir. Ancak o şöyle demektedir: Eğer kişi kendisinin yerine haccedilmesini vasiyet ettikten sonra ölürse, onun yerine haccedslmesi câiz olur.

Şâfiî ve başkaları ölenin yerine nafile hac yapmayı câiz kabul etmişlerdir. Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyet edildiğine göre o, kardeşi Abdu’r-Rahmân’ın yerine itikafa girmiş ve onun adına köle azad etmiştir. Sa’d b. Ubade’nin de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Annem vefat etti, onun yerine sadaka vereyim mi? Peygamber: “Evet” diye buyurmuştur. Sa’d: Hangi sadaka daha, faziletlidir? diye sormuş, Peygamber; “Su içirmek” diye cevab vermiştir Müsned, VI, 7.

Bütün bu hususlar yeterli açıklamalarıyla birlikte daha önce el-Bakara (2/285-286, âyetler, 2. başlık ve devamında), Al-i İmrân (3/97, âyet, 7. başlıkta) ve el-A’raf Sûresi’nde (7/50. âyet, 2, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah:

“İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığını” diye buyurmuştur, Arap dilinde “insan İçin” anlamındaki lâfzın başına gelen cer edalı olan “lam”ın anlam itibariyle mülkiyet ve gereklilik ifade etmektir. O halde insana yaptığından başka bir şey(in karşılığını vermek) gerekmez. Bir başkası onun adına sadaka verecek olursa, o kimsenin lehine herhangi bir mükâfatın gerekmesi sözkonusu değildir. Yüce Allah’ın amelde bulunmaksızın küçük çocukları cennete koymak suretiyle lütufta bulunmadığı gibi. Mükâfat olarak vermesi gerekmeyen bir hususu o kimseye lütfetmesi hali bundan istisna teşkil eder.

er-Rabİ’ b. Enes dedi ki:

“İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığını” âyetinde kastedilen kâfirdir. Mü’mine gelince, ona hem yaptığının karşılığı vardır, hem de başkasının onun için yaptığının karşılığı verilecektir.

Derim ki: Bir çok hadis bu görüşe ve mü’mine başkası tarafından onun için işlenen salih amelin sevabının ulaşacağına delil teşkil etmektedir. Bu tür hadislerden, onlar üzerinde dikkatle düşünecek kimseler için çok miktarda geçmiş bulunmaktadır. Müslim’in kitabının baş taraflarında Abdullah b. el-Mubarek’ten nakledildiği üzere sadaka hususunda görüş ayrılığı yoktur. Sahih’te de şöyle denilmektedir: “İnsan öldü mü ameli de kesilir. Üç şey müstesna…” Bunlar arasında: “Yahut kendisine dua eden salih bir evlat” da zikredilmektedir. Müslim, III, 12Ş5; Ebû Dâvûd, Ill: 117; Müsned, II, 372

Esasen bütün bunlar da yüce Allah tarafından bir lütuftur. Tıpkı amellerin kat kat mükâfatlandırmasının da O’ndan bir lütuf olması gibi. Yüce Allah mü’minlerin lehine tek bir iyiliği on katından yediyüz katına, bir milyon haseneye kadar mükâfatlandırır. Nitekim Ebû Hüreyre’ye şöyle sorulmuş: Sen Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Muhakkak Allah bir tek haseneye karşılık bir milyon hasene mükâfat verir.” dediğini duydun mu? O da: Ben onu şöyle buyururken dinledim; “Muhakkak Allah bir tek haseneye karşılık iki milyon hasene mükâfat verir. ” Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 145

İşte bu Allah’ın bir lütfudur. Adalet ise; “İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmamasını” gerektirir.

Derim ki: Yüce Allah’ın:

“İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığı” âyeti özel olarak günah hakkında sözkonusu olabilir. Buna delil de Müslim’in Sahih’inde yer alan Ebû Hüreyre’nin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğuna dair yaptığı rivâyettir: “Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Kulum, içinden bir iyilik yapmayı kararlaştırıp da onu işlemeyecek olursa. Ben onu onun lehine bir iyilik olarak yazarım. Şayet onu işleyecek olursa, onu o kimsenin lehine on haseneden yediyüz katına kadar yazarım. Şayet bir kötülük işlemeyi kararlaştırmış olduğu halde işmeyecek olursa, o kötülüğü onun aleyhine yazmam, O kötülüğü işleyecek olursa, Ben de onu tek bir kötülük olarak yazarım.” Müslim, I, 117; Tirmizî, V, 2Ğ5; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübra, VI, 3-İ4. Ebû Bekr el-Verrak dedi ki: “Çalıştığından başkası” niyet ettiğinden başkası demektir. Bunu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kıyâmet gününde insanlar niyetlerine göre diriltilirler.” İbn Mace, II, 1414; Müsned, II, 392. âyeti açıklamaktadır.

Necm 38

Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.

Diyanet Vakfı
Gerçekten hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü yüklenemez.

Kurtubi Tefsiri
Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının (günah) yükünü yüklenmeyeceğini;

“Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceği”

âyetine dair yeterli açıklamalar daha önce el-En’am Sûresi’nin sanlarında (6/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

Necm 37

Ve vefalı olan İbrahim’in?

Diyanet Vakfı
36, 37. Yoksa, Musanın ve ahdine vefa gösteren İbrahimin sahifelerinde yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa ona: Mûsa’nın ve ahdine bağlı İbrahim’in sahifelerinde olan haber verilmedi mî?

“Yoksa ona Mûsa’nın” sahifelerinde

“ve ahdîne bağlı İbrahim’in sahifelerinde olan haber verilmedi mi?” Nitekim el-Ala Sûresi’nde de:

“İbrahim’in sahifeleri ile Mûsa’nın (sahifeleri)nde…” (el-Ala, 87/19) diye buyurulmaktadır.

Yani hiçbir kimse diğerinin yerine sorumlu tutulmaz. Nitekim: “Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini” diye buyurmaktadır. Özellikle İbrahim ile Mûsa’nın sahifekrınin sözkonusu edilmesinin sebebi, Nûh ile İbrahim (ikisine de selam olsun) arasındaki dönemde bir kimsenin kardeşinin, oğlunun ve babasının işlemiş olduğu suçlar dolayısıyla sorumlu tutulması idi. Bu açıklamayı el-Huzeyi b. Şurahbil yapmıştır.

“Yüklenmeyeceğini” âyetindeki: lâfzı şeddelisinden hafifletilmiş şeddesiz hale getirilmiştir, “Şey”den hedef olarak cer konumundadır, yahut: ” O” takdiri ile ref konumunda olabilir.

“Ahdine bağlı” anlamındaki lâfzı Said b. Cübeyr ile Katade :diye şeddesiz olarak okumuşlardır. Bu da sözünde ve amelinde doğru olan demek olur. Bu okuyuş da anlam itibariyle cemaatin okuduğu: d/i) şeddeli okuyuşuna racidir. Yani o Allah’ın kendisine farz kılmış olduğu bütün hususları yerine getirmiş, onlardan herhangi bir şeyi eksik bırakmamıştı. el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmişti. O da bunları eksiksiz yerine getirmişti.” (el-Bakara, 2/124) âyeti açıklanırken (3. başlıkta) bu husus geçmiş bulunmaktadır.

” Ahdine bağlı kalmak” eksiksiz yerine getirmek demektir.

Ebû Bekr el-Verrak: İddia ettiği kabul ettiğini belirttiği şartın gereğini yerine getirdi, diye açıklamıştır. Çünkü yüce Allah kendisine: “Teslim ol” demesine karşılık, kendisi:

“Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” (el-Bakara, 2/131) diye cevab vermişti. Yüce Allah, ondan iddiasının doğruluğunu ortaya koymasını isteyince malında, evladında ve canında onu sınamış ve bütün bunları eksiksiz yerine getirdiğini görmüştü. İşte yüce Allah’ın:

“Ve ahdine bağlı İbrahim’in…” âyeti bunu anlatmaktadır. Yani o Allah’a teslim olduğunu ileri sürmüş, sonra da bu iddiasının doğruluğunu ortaya koymuştu.

Bir diğer açıklamaya göre o, her gün günün ilk saatlerinde dört rekat ile amelini eksiksiz tamamlardı. Bunu el-Heysem, Ebû Umame’den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye rivâyet etmiştir.

Sehl b. Sa’d es-Saidî de babasından şunu rivâyet etmektedir: “Ben size yüce Allah’ın can dostu İbrahim’i “ahdine bağlı” diye neden adlandırdığını haber vermeyeyim mi? Buna sebeb onun her sabah ve her akşam:

“Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah’ın şanı ne yücedir!” (er-Rum, 30/17) diyor olması idi.

Ayrıca bunu Sehl b. Muaz, Enes’den, o babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye rivâyet etmiştir. Zikredilen Kivilerin doğru şekli şudur: “Sehl b. Muaz b. Enes babasından (yani: Sehl, babası Muaz b. Enes’den), o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den…1” (Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, XX 192) Muhtemelen baskıyı hazsrlayanlsr “Sehl b. Muaz”dan sonra gelen “İbn Enes” iba resindeki İbn’e tekabül eden “r>er ve “nun” harflerini sehven “an” diye okumuşlardır

“Ahdine bağlı” lâfzının, kendisi ile birlikte gönderilen risaleti eksiksiz olarak yerine getiren anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini”

âyetinde ifade edilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm) döneminde önce kişiyi başkasının günahı dolayısıyla sorumlu tutuyorlardı. Öldürme ve yaralamalarda bir kimsenin velisi olanı, velayeti altında bulunan kimsenin işlediği cinayetten dolayı sorumlu tutuyorlardı. O bakımdan kişi babası, oğlu, kardeşi, amcası, dayısı, amcasının oğlu, yakın akrabası, eşi, kocası ve kölesi dolayısıyla öldürülebiliyordu. İbrahim (aleyhisselâm) onlara yüce Allah’tan: “Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini” tebliğ etti.

el-Hasen, Katade ve Said b. Cübeyr yüce Allah’ın:

“Ahdine bağlı” âyeti hakkında şöyle demişlerdir: O emrolunduğu şeylerin gereğince amel etti ve Rabbinin kendisine gönderdiği risaleti (mesajları) tebliğ etti. Bu daha güzel bir açıklamadır, çünkü genel bir ifadedir.

Aynı şekilde Mücahid de, Allah’ın kendisine Farz kıldığı hususlarda

“ahdine bağlı” diye açıklamıştır. Ebû Malik el-Ğıfari dedi ki; Yüce Allah’ın:

“Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini” âyetinden itibaren

“şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisini şüphe ile karşılarsın.” (en-Necm, 53/55) âyetine kadar olan bütün âyetler, İbrahim ile Mûsa’nın sahifelerinde yer almıştır.

Necm 36

Yoksa Musa’nın sahifelerinde olanla bilgilendirilmedi mi,

Diyanet Vakfı
36, 37. Yoksa, Musanın ve ahdine vefa gösteren İbrahimin sahifelerinde yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi?

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:37

Necm 35

Gayb bilgisi onun yanında da o mu görüyor?

Diyanet Vakfı
Acaba gaybın bilgisi kendi yanındadır da o görüyor mu?

Kurtubi Tefsiri
Gayb ilmi yanındadır da, artık o mu görüyor?

“Gayb ilmi yanındadır da artık o mu görüyor?” Yani şu sımsıkı tutanın yanında kendisi için gayb olan azâb ile ilgili hususların bilgisi mi var?

“Artık o mu görüyor?” Ahiret ile ilgili kendisine gayb olan hususları ve kendisinin de başına gelecekleri biliyor da mı başkasının azabını yüklenmek taahhüdünde bulunuyor? Cahillik ve ahmaklığın ancak bu kadarı olur.

Buradaki: ” Görmek” iki mef’ûle taaddi (fiili geçişli kılan) eden “görmek” fiilidir ve burada her iki mef’ûl de hazfedilmiştir.

Şöyle buyurulmuş gibidir: ” Artık o tıpkı hazır olup gözle görüleni gördüğü gibi, gaybı da mı görüyor?” demektir.

Necm 34

Az verip sonra vazgeçeni?

Diyanet Vakfı
Azıcık verip sonra vermemekte direneni?

Kurtubi Tefsiri
Ve az bir şey verip sımsıkı tutanı?

Yüce Allah, putlara ibadet etmek hususunda müşriklerin bilgisizliklerini açıkladıktan sonra

“şimdi gördün mü yüz çevireni ve az bir şey verip, sımsıkı tutanı…” âyetleri ile onlardan belirli bir kimseyi yaptığı kötü İşleri ile birlikte sözkonusu etmektedir.

Mücahid, İbn Zeyd ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Bu âyetler el-Velid b. el-Muğirc hakkında inmiştir. Önceleri Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a uyarak dinine girmiş, fakat müşriklerden birisi onu ayıplayarak şöyle demişti: Sen ne diye büyüklerimizin dinini terkedip, onların sapık olduklarını söylemeye, cehenneme gideceklerini iddia etmeye koyuldun? Allah’ın azabından korktum, dedi. Bunun üzerine o şahıs ona: Eğer malından kendisine bir şeyler verecek ve şirkine geri dönecek olursa, onun yerine Allah’ın azabını üstleneceği taahhüdünde bulundu, el-Velid’e bu şekilde sitemde bulunan şahıs, ona taahhüd ettiği malın bir bölümünü verdi, daha sonra cimrilik ederek geri kalanını vermedi. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Mukâtil dedi ki: el-Velid önce Kur’ân’ı övdü, sonra bu işten vazgeçince yüce Allah’ın:

“Ve az bir şey verip sımsıkı tutanı” âyeti indi. Diliyle hayır adına az bir şeyler verdikten sonra bundan vazgeçerek bir daha böyle bir şey yapmayanı (gördün mü), demektir. Yine ondan gelen rivâyete göre o, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman ettiğini söyledikten sonra yüz çevirmiştir. Bunun üzerine:

“Şimdi gördün mü yüz çevireni” âyeti inmiştir.

İbn Abbâs, es-Süddî, el-Kelbî ve el-Müseyyeb b. Şerik de şöyle demişlerdir: Âyet Osman b. Affan (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. O sadakalar verir, hayır yollarında malını harcardı. Süt kardeşi Abdullah b. Ebi Şerh ona: Senin bu yaptığın nedir? Bu gidişle fazla zaman geçmeden hiçbir şeyin kalmayacak, dedi. Bunun üzerine Osman (radıyallahü anh) şöyle cevab verdi: Benim küçük büyük günahlarım var. Ben bu yaptığımla yüce Allah’ın rızasını istiyor, beni affedeceğini ümit ediyorum. Bu sefer Abdullah ona şöyle dedi: Sen bana yükü ile birlikte dişi deveni ver, buna karşılık ben de senin günahlarını yükleneyim. Bunun üzerine Osman (radıyallahü anh) ona istediğini verdi ve bu taahhüdüne karşılık da ona şahit tuttu. Diğer taraftan daha önce vermiş olduğu sadakaların bir bölümünü vermez oldu. Bunun üzerine yüce Allah:

“Şimdi gördün mü yüz çevireni ve az bir şey verip sımsıkı tutanı” âyetini indirdi. Osman da bunun üzerine eskisinden daha iyi ve daha güzel bir şekilde infaka koyuldu. Bunu el-Vahidî ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir.

Yine es-Süddi şöyle demektedir: Âyet Sehmli el-As b. Vail hakkında inmiştir. O Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediklerini uygun buluyordu.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî dedi ki: Âyet Ebû Cehil b. Hişam hakkında inmiştir. O şöyle demişti: Allah’a yemin ederim, Muhammed ancak üstün ahlaki değerlerin yerine getirilmesini emrediyor. İşte yüce Allah’ın:

“Ve az bir şey verip, sımsıkı tutanı” âyeti buna işaret etmektedir.

ed-Dahhak dedi ki; Burada sözü edilen kişi en-Nadr b. el-Haris’tir. O dininden dönmesi üzerine muhacirlerden bir Fakire beş deve vermiş ve dininden dönmesinin günahını yükleneceğini taahhüd etmişti.

” Sımsıkı tutan” lâfzı; mastarından gelmektedir. Bir kuyu kazdıktan sonra kazmasına devam etmeye imkan vermeyen bir taşa ulaşan kimse hakkında:denilir. Araplar daha sonraları bunu, veren ve verdiğini tamamlamayan kimse ile bir şey isteyip onu sonuna kadar elde edemeyen kimse, hakkında kullanmış oldular. el-Hutaya da şöyle demiştir:

“Az bir şeyler verdi, sonra verdiğini tuttu (vazgeçti)

İnsanlar arasında iyiliği karşılıksız yayan kimse öğülür.”

el-Kisaî ve başkaları da şöyle demişlerdir: “Kazan kimse sert bir taşa vardı, yahut bir dağa ulaştı.” Bundan dolayı da kazmasına imkan kalmadı demektir. ” Kazıp da sert bir yere ulaştı” demektir. Kazmaktan dolayı parmakları bitkin düsen kimsenin bu halini anlatmak için: denilir. “Eli hiçbir şey yapamayacak kadar bitkin düştü” demektir. ” Bitkinin verimi azaldı” demektir.

“Yerin mahsulünü vermesi gecikti” demek olup, ism-i faili …diye gelir. Bu açıklamalar İbn Zeyd’den nakledilmiştir. ” Ben adamı o şeyden geri çevirdim” demektir. “O adamın hayrı azaldı” anlamındadır.

Yüce Allah’ın:

“Ve az bir şey verip, sımsıkı tutanı” âyeti, o verdiği az şeyin de sonunu getireni, anlamındadır.

Necm 33

Gördün mü yüz çevireni,

Diyanet Vakfı
Gördün mü arkasını döneni?

Kurtubi Tefsiri
Şimdi gördün mü yüz çevireni?

Âyetin tefsiri için bak:34

Necm 32

Onlar ki, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınırlar — küçük olanlar hariç. Şüphesiz Rabbin bağışlaması geniştir. O, sizi yerden yarattığında ve siz annelerinizin karınlarında ceninken sizi en iyi bilendir. Öyleyse nefislerinizi temize çıkarmayın. O, sakınanı daha iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
O kimseler ki, küçük kusurlardan başka günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Gerçekten Rabbin mağfireti geniş olandır. O, sizi yerden yarattığı zaman ve analarınızın karnında ceninler halinde İken sizi en iyi bilendir. Artık kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin takvalı davrandığını en iyi bilendir.

“O kimseler ki, küçük kusurlardan başka günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- İyilik Yapanlar ve Günahkarlık:

Yüce Allah’ın:

“O kimseler ki günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar” âyeti güzel amelde bulunanların sıfatıdır. Yani onlar büyük günahı -ki o da şirktir- işlemezler. Çünkü şirk günahların en büyüğüdür,

el-A’meş, Yahya b. Vessab, Hamza ve el-Kisaî:

“Büyük…ler” lâfzını tekil olarak: diye okumuşlardır. İbn Abbâs da bunu şirk diye tefsir etmiştir.

“Hayasızlıklar: el-fevahiş” de zina demektir. Mukati) dedi ki:

“Büyük günahlar” (ilgili naslarda sözkonusu edildiği takdirde) sonu cehennem ile biteceği belirtilen herbir günahtır.

“Hayasızlıklar” ise haddin sözkonusu olduğu herbir günahtır. Bu hususa dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/31. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Daha sonra yüce Allah raun-katı bir istisna yapmaktadır ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur.

2- “Küçük Kusurlar (el-Lemem)”

“…Küçük kusurlardan başka” âyetinde sözkonusu edilen, yüce Allah’ın günahtan koruduğu ve muhafaza etçiği kişiler dışında, kimsenin işlemekten uzak kalamadığı küçük günahlardır. Bunun anlamı hususunda farklı görüşler vardır,

Ebû Hüreyre, İbn Abbâs ve en-Nehaî: “el-Lemem: küçük günahlar” zina dışında ondan küçük olan bütün günahlardır, demişlerdir.

Mukâtil b. Süleyman’ın naklettiğine göre bu âyet Nebhan et-Temmar diye bilinen bir adam hakkında inmiştir. Bu adamın hurma sattığı bir dükkanı varmış. Bir kadın gelip ondan hurma almak istemiş. Ona: Dükkanın iç tarafında bundan daha güzel hurma vardır, demiş. Kadın içeri girince adam ondan murad almak istemiş, fakat kabul etmeyip gitmiş. Nebhan da pişman olarak Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gidip, ey Allah’ın Rasûlü demiş. Bir erkeğin yaptığı ne kadar iş varsa ben de -cima dışında- yaptım. Peygamber: “Belki de bu kadının kocası gazaya çıkmış bir gazidir.” demiş bu âyet bunun üzerine inmiştir. Hud Sûresi’nin sonlarında da (11/114. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Mes’ûd, Ebû Said el-Hudrî, Huzeyfe ve Mesrûk da böyle demişlerdir: Lemem (küçük günahlar, küçük kusurlar) ilişki kurmaktan daha aşağı mertebede olan öpmek, çimdiklemek, bakmak ve birlikte yatağa uzanmak gibi şeylerdir.

Mesrûk, Abdullah b. Mesud’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Gözlerin zinası bakmak, ellerin zinası tutmak, ayakların zinası yürümektir. Bunu doğrulayan yahut yalanlayan ise fercdir. Eğer bu gerçekleşirse zina olur, bu gerçekleşmezse bunlar lemem (küçük günahlar, kusurlar) olur.

Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde İbn Abbâs’tan şöyle dediği zikredilmektedir: Ben küçük kusurlara dememe) Ebû Hüreyre’nin söylediğinden daha çok benzeyen bir şey görmedim. Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah Âdemoğlu hakkında zinadan payını da. yazmıştır. Bunu mutlaka yapacaktır, o bakımdan gözlerin zinası bakmak, dilin zinası konuşmak, nefsin zinası temenni etmesi ve arzulamasıdır. Ferc ise bunu doğrular yahut yalanlar. ” Buhârî, V, 2304, Vi. 2438; Müslim, IV, 2046; Ebû Davud, II, 246; Müsned, II, 276.

Yani büyük hayasızlık ve dünyada haddi, ahirette cezayı gerektiren tam zina, ferc ile yapılandır. Diğer durumların ise günahtan belirli bir payı vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Salih’in, Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu hakkında zinadan payı yazılmıştır. Onu gerçekleştirmesi kaçınılmaz bir şeydir. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinas: dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası dokunmak, ayağın zinası adımlar atmaktır. Kalb arzular ve temenni eder, ferc ise bunu tasdik eder ve yalanlar.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, IV, 2047.

es-Sa’lebî Tavus’un İbn Abbâs’tan naklettiği hadisi zikretmektedir. Bu rivâyette kulağı, el ve ayağı sözkonusu etmekle birlikte, gözler ve ellerden söz ettikten sonra da: “Dudakların zinası da öpmektir” fazlalığını ilave etmiştir. Bu bir görüş.

Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyetteki lemem (küçük kusurlar)den kasıt kişinin bir günahı işledikten sonra ondan tevbe etmesidir. (İbn Abbâs devamla) dedi ki: Sen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın (zaman zaman):

“Toptan mağfiret eder, Allah mağfiret ederse

Günah işlemeye kalkışmamış hangi kulun vardır ki.”

Deyip durduğunu hiç duymamış mısın? Bunu Amr b. Dinar, Atâ’dan, o da İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Hakim, Müstedrek, I, 121, 122, II, 510, IV, 274; Tirmizi, V, 3%; Beyhaki, Şuabu’l-lman, V, 392, 393

en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta yapılmış en sahih açıklama ve senedi itibariyle en üstün olandır.

Şu’be, Mansur’dan, o Mücahid’den, o İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Küçük kusurlardan başka” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu kulun bir günahı işlemesi, sonra da onu tekrar etmemesidir. Şair şöyle demiştir:

“Allah’ım mağfiret edersen, bütün, günahları mağfiret buyurursun,

Var mı günah işlemeye kalkışmadık bir kulun?”

Mücahid ve el-Hasen de böyle demişlerdir: Bu, günahı işleyip, tekrar o günaha dönmeyen kişidir. Buna yakın bir rivâyet ez-Zührî’den nakledilmiştir. O şöyle der: el-Lemem (küçük kusurlar ve günahlar) kişinin zina etmesi, sonra da tevbe edip ona bir daha dönmemesidir. Hırsızlık yapması yahut içki içmesi sonra da tevbe edip, bir daha ona dönmemesidir. Bu tevilin delili yüce Allah’ın:

“Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dileyenlerdir.” (Al-i İmrân, 3/135) diye buyurduktan sonra:

“İşte bunların mükâfatı Rabblerinden bir mağfiret…dir.” (Al-i İmrân, 3/136) diye buyurarak onlara mağfirette bulunacağı teminatını vermektedir. Nitekim (burada da)

el-lemem (küçük kusurlar) sözkonusu ettikten sonra:

“Gerçekten Rabbin mağfireti geniş olandır” diye buyurmaktadır. Bu açıklamaya göre ise

“küçük kusurlardan başka” anlamındaki istisna muttasıl bir istisnadır.

Abdullah b. Amr b. el-As dedi ki: Küçük kusurlar şirkten aşağı günahlardır. Küçük kusurların İki had arasında işlenen günahlar olduğu söylenmiştir. Yani dünyada haddi gerektirmeyen, ahirette de azâb görüleceği tehdidi bulunmayan küçük günahları beş vakit namaz örter (onlara keffaret olur). Bu açıklamayı İbn Zeyd, İkrime, ed-Dahhak ve Katade yapmıştır. el-Avfi ve el-Hakem b. Uteybe de İbn Abbâs’tan rivâyet etmişlerdir.

el-Kelbî dedi ki: el-Lemem (küçük günahlar ve kusurlar) iki türlüdür. Yüce Allah’ın dünyada kendisi dolayısıyla herhangi bir haddi, ahirette de herhangi bir azâbı sözkonusu etmediği herbir günahtır. İşte bu gibi günahları, büyük günahlar ve hayasızlıklar seviyesine ulaşmadıkları sürece, beş vakit namaz affettirir (keffaret olur). Diğer çeşidi ise büyük günah olup, insanın ardı arkasına işlediği, sonra da ondan tevbe ettiği günahtır.

Yine İbn Abbâs’tan, Ebû Hüreyre ve Zeyd b. Sabit’ten gelen rivâyete göre bu, cahiliye döneminde geçmiş olan günahlardır. Yüce Allah bundan dolayı onları sorumlu tutmayacaktır. Çünkü müşrikler müslümanlara: Siz dün bizimle birlikte amellerde bulunuyordunuz, demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Zeyd b. Eslem ve onun oğlu da böyle demişlerdir. Bu (açıklama bu yönüyle) yüce Allah’ın:

“… Ve iki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak (cahiliye devrinde) geçmiş olan müstesna.” (en-Nisa, 4/23) âyetine benzemektedir.

Şöyle de denilmiştir: Küçük kusurlar (kişinin) adeti olmadığı üzere bir günah işlemesidir. Bu açıklamayı Neftaveyh yapmıştır. O söyle der: Araplarda: “Bu adam ancak bize zaman zaman gelir” derler. (Naftaveyh devamla) dedi ki: Halbuki bu kimse (önceden) bu işi yapmaz ve yapmaya kalkışmazdı. Çünkü Araplar insanın bir işi kararlaştırıp, yapmadığı halde değil de ancak yapması halinde derler.

es-Sıhah’ın da söyle denilmektedir: ” Adam küçük günah işledi” tabiri “el-lemem”den gelmektedir. Bu da, küçük günahlar demektir. Masiyeti fiilen yapmaksızın ona yaklaşmak demek olduğu da söylenir. el-Cevherîden başkaları da şu beyiti zikretmektedir:

“Kervan yola koyulmadan yakınlaş Zeyneb’e

Ve de ki ona: Sen bizden usanmış olsan dahi senden usanmadı kalbimiz.”

Atâ b. Ebi Rebah dedi ki: el-Lemem, nefsin zaman zaman yaptığı, adet edindiği şeylerdir, öaid b. el-Müseyyeb: O kalpten (hatırdan) geçen şeylerdir. Muhammed b. el-Hanefiyye: Hayır ya da şer olsun, içinden yapmayı geçirdiğin herbir şey lememdir, demiştir. Bu açıklamanın delili de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisidir: “Şüphesiz ki şeytanın da, insanın hatırına getirdiği (ve yapmayı telkin ettiği) şeyler vardır, meleğin de insanın hatırına getirdiği (ve yapmayı telkin ettiği) şeyler vardır…” İbn Hibban, Sahih, III, 278; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübra, VI, 305- Daha önce bu hadis el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Şeytan sizi fakirlik ile korkutur.” (el-Bakara, 2/268) âyetini açıklarken (ikinci başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki: “el-Lemem”in asıl anlamı, insanın zaman zaman yaptığı şeyleri işlemesi, fakat bu hususta derinleştirmeyip onun üzerinde ısrar etmemesi demektir. Mesela, bir kimseyi ziyaret edip yanından ayrıldığımızı ifade etmek üzere “Onu ziyaret edip, yanından ayrıldım” denilir. Yine: ” Onu ancak zaman zaman işledim” demektir. ” Senin ziyaretin sadece zaman zaman oluyor” demektir. “Zaman zaman hatıra gelmek, hayale gelmek” tabiri de buradan gelmektedir. el-A’şa da şöyle demiştir:

“Neden sonra gelip geçti Kuteyle’nin hayali,

Halbuki onun ile aramızdaki bağlar gevşemiş, hatta paramparça olmuş iken.”

Âyet-i kerimedeki:

“…başka” lâfzının “vav: Ve” anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak el-Ferrâ” bunu kabul etmeyerek şöyle demiştir Âyetin anlamı: Küçük günahlardan başka.., demektir.

el-Lemem’in, aniden (kasti olmayan) görüş olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Bu anlamda olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ta baştan beri affedilmiş bir şeydir, bundan dolayı sorgulanmak sözkonusu değildir. Çünkü ani bakış, kasıtsız ve bu konuda bir irade ve tercih olmaksızın gerçekleşir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nûr Sûresi’nde (24/31- âyet, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

“el-Lemem” aynı zamanda bir parça delilik demektir, “Bir parça deli adam” demektir. Yine: “Filan kişiye bir miktar cin çarpmış” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Bir de ne göreyim ki ey Kübeyşe! O

Ancak bir hayal gören kimsenin, azıcık hayali gibi idi.”

3- Allah’ın Geniş Mağfireti:

“Gerçekten Rabbin” günahından tevbe edip mağfiret dileyen kimselere,

“mağfireti geniş olandır.”

Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Ebû Meysere Amr b. Şerahbil -ki İbn Mes’ûd’un öğrencilerinin en değerlilerinden idi- şöyle demiştir: Rüyada kendimi cennete giriyormuşum gürdüm. Kurulmuş çadırlar gördüm. Bunlar kimindir? diye sordum. Zülkela’ ve Havşeb’indir dediler. Bunlar ise biri diğerini öldürmüş kimselerdendi. Peki bu nasıl olur? dedim. İkisi de Allah’ın huzuruna vardıklarında Allah’ın mağfiretinin geniş olduğunu gördüler, dediler. Ebû Halid dedi ki: Bana ulaştığına göre Zülkela’ onikibin kızı azad etmişti. (Diri diri gömülmekten kurtarmıştı.)

“O sîzi yerden yarattığı zaman” kendinizden daha iyi olmak üzere

“sizi en iyi bilendir.” Yerden yaratmaktan kasıt, babanız Âdem’in çamurdan yaratılmasıdır. İfade çoğul olarak kullanılmıştır. et-Tirmizi Ebû Abdullah şöyle demiştir: Ancak durum bize göre böyle değildir. Çünkü yaratmak yerden alınmış olan toprak üzerinde gerçekleşmiştir. Biz hepimiz o toprak ve o çamur içinde bulunuyorduk. Daha sonra bu çamurdan çıkan sular sulblere değişik şekilleri ile zerrecikler halindeki nefislerle birlikte karıştı. Sonra bunları değişik şekilleriyle sulblerden çıkardı. Kimisi parıldayan inci gibidir, kimisi diğerinden daha nurludur, kimisi kömür gibi simsiyahtır, kimisi diğerinden daha siyahtır. O bakımdan inşa (yaratmak) hem bizim hakkımızda, hem onun (Âdem hakkında) sözkonusu olmuştur. Bize Îsa b. Hammâd el-Askalani anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Bekr anlattı, dedi ki: Bize el-Evzaî anlattı, dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bana öncekiler de, sonrakiler de bu gece hücremin önünde gösterildi.” Birisi: Ey Allah’ın Rasûlü geçmişteki yaratılmışlarda mı? diye sordu, şöyle buyurdu: “Evet, bana Âdem ve ondan sonrakiler gösterildi. Ondan önce kimse yaratılmış mıydı?” Yine: Erkeklerin sulblerinde ve annelerin karınlarında olanlar da mı? diye sordular. Şöyle buyurdu; “Evet, bunlar çamur içerisinde müşahhas hale getirildiler. Ben de Âdem’e bütün isimlerin öğretildiği gibi onları tanıdım.”

Derim ki: Daha Önce el-En’am Sûresi’nin baş taraflarında (6/2. âyetin tefsirinde) her insanın defnedileceği yerin çamurundan yaratılmış olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Ve analarınızın karnında ceninler halinde iken” âyetindeki: “Ceninler” lâfzı “cenin”in çoğuludur. Anne karnında kaldığı sürece bebeğe verilen isim budur. Cenin denilmesinin sebebi, gizii ve saklı olmasından dolayıdır. Amr b. Külsüm dedi ki:

“Hiçbir cenin barındırmamış beyaz renkli asil develer.”

Mekhul dedi ki: Biz annelerimizin karnında cenin halinde idik. Bizden düşenler düştü, biz de geriye kalanlar arasında kaldık. Sonra süt emen bebekler olduk. Kimimiz Öldü, biz ise hayatta kalanlar arasında bulunduk. Sonra genç delikanlılar olduk, kimimiz öldü. Bizler geriye kalanlar arasında olduk. Sonra gençlik yaşına vardık, kimimiz öldü, biz de kalanlar arasında olduk. Sonra -babasız kalasıca- yaşlandık, artık bundan sonra neyi bekliyoruz?

İbn Lehia, el-Haris b. Yezid’den, o Sabit b. el-Haris el-Ensarî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yahudiler küçük bir çocukları öldüğünde: O sıddiktir, derlerdi. Bu husus Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşınca şöyle buyurdu; “Yahudiler yalan söylüyor. Allah’ın annesinin karnında yaratmış olduğu herbir can mutlaka ya bedbahttır, yahut bahtiyardır.” Bunun üzerine yüce Allah şu:

“O sizi yerden yarattığı zaman… sîzi en iyi bilendir” âyetini sonuna kadar indirdi Taberani, Tefsir, 11,81.

Buna benzer bir rivâyet de Âişe (radıyallahü anha)’dan; “Yahudiler… idi” diye gelmiş bulunmaktadır.

“Artık kendinizi temize çıkarmayın.” Kendinizi övmeyin, kendinizden övgüyle söz etmeyin. Böylesi riyakarlıktan daha bir uzak tutar, Allah’ın önünde huşu’a (tevazu ile boyun eğmeye) daha bir yakın tutumdur.

“O kimin takvalı olduğunu en iyi bilendir.” Kimin ihlasla amelde bulunup Allah’ın cezasından korkup sakındığım en iyi bilendir. Bu açıklama el-Hasen ve başkasından nakledilmiştir.

el-Hasen dedi ki: Şanı yüce Allah, herbir kişinin ne şekilde amelde bulunacağını, neler yapacağını ve sonunda nereye ulaşacağını bilendir. en-Nisa Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“O kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın?” (en-Nisa, 4/49) âyetini açıklarken, bu âyetin anlamına dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır, oraya bakınız.

İbn Abbâs dedi ki: Ben bu ümmet arasında Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dışında hiçbir kimseyi temize çıkarmıyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Necm 31

Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Kötülük yapanları yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik yapanları da daha güzeliyle ödüllendirmesi için.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allahındır. Bu, Allahın, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükafatlandırması içindir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükâfatlandırması içindir.

“Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükâfatlandırması içindir” âyetinde yer alan “Cezalandırması… içindir” âyetinde

“için” anlamını veren “lam”, yüce Allah’ın:

“Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ındır” âyetinin ddalet ettiği anlam ile alakalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: O bunlara malik olandır. Dilediğine hidayet verir, dilediğini de saptırır. Bu da iyilik yapanı iyiliğinin karşılığında mükâfatlandırması, kötülük yapana da kötülüğü ile karşılık vermesi içindir.

Bir diğer görüşe göre:

“göklerde ve yerde olan herşey Allah’ındır”

âyeti ifade arasında gelmiş bir itiraz (ara cümlesi)dir. Anlamı şudur: Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapam da en iyi bikridir, hidayet bulanı da en iyi bilendir… cezalandırması… mükâfatlandırması için (bu böyledir).

Bir başka görüşe göre buradaki “Sam” akibet “lam”ıdır. Yani göklerde ne varsa, yefde ne varsa Allah’ındır. Yani yaratılmışların işinin akibeti onlar arasında kimilerinin iyilik yapan, kimilerinin de kötülük yapan kimseler olmalarıdır. Kötülük yapanlara kötülük vardır ki, o da cehennemdir, iyilik yapanlara iyilik vardır, o da cennettir.

Necm 30

İşte onların bilgiye ulaşabildikleri sınır budur. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. O, hidayete ereni de en iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı daha iyi bilir; O, hidayette olanı da çok iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Onların İlimde varabildikleri son nokta işte budur. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da en iyi bilendir, hidayet bulanı da en iyi bilen O’dur.

“Onların ilimde varabildikleri son nokta işte budur.” Yani onlar ancak dünyalarının işini görebilirler, fakat dinlerinin işleri hususunda cahildirler, el-Ferrâ” dedi ki: Bu âyet, onları küçültmekte ve onlarla alay etmektedir. Yani onların akılları ve bilgilerinin vardığı son nokta bu kadardır, dünyayı ahirete tercih etmişlerdir. Onlar melekleri ve putları Allah’ın kızları kabul ettiler diye böyle denilmiştir.

“Şüphesiz Rabbin yolundan sapanı” dininden uzaklaşanı

“da en iyi bilendir, hidayet bulanı da en iyi bilen O’dur.” Bundan ötürü de herbîrisine amellerine göre karşılık verecektir.

Necm 29

Bizim zikrimizden yüz çeviren ve sadece dünya hayatını isteyenlerden yüz çevir.

Diyanet Vakfı
Onun için sen bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme.

Kurtubi Tefsiri
O halde, Zikrimize sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını İstemeyen kimselerden sen de yüz çevir.

“O halde Zikrimize” Kur’ân’a ve îmana

“sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimselerden” en-Nadr hakkında indiği söylendiği gibi, el-Velid hakkında indiği de söylenmiştir.

“Sen de yüz çevir.” Bu âyet, (cihadı emreden) kılıç âyetiyle nesholmuştur.

Necm 28

Halbuki onların bu konuda bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanna uyarlar. Zan ise haktan hiçbir şeyi gidermez.

Diyanet Vakfı
Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onların buna dair bilgileri yoktur. Onlar ancak zanna uyarlar. Zan ise şüphesiz hak adına hiçbir şey ifade etmez.

“Halbuki onların buna dair bilgileri yoktur,” Onlar yüce Allah’ın melekleri yaratışına şahit olmadılar. Bu söyledikleri sözleri Allah Rasûlünden de duymadılar, herhangi bir kitapta da böyle bir şey görmediler.

“Onlar” meleklerin dişi oldukları hususunda

“ancak zanna uyarlar. Zan ise şüphesiz hak adına hiçbir şey İfade etmez.”

Necm 27

Ahirete inanmayanlar, meleklere dişi ismini verirler.

Diyanet Vakfı
Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki ahirete îman etmeyenler, meleklere elbette dişi ismi takarlar.

“Şüphe yok ki ahirete îman etmeyenler” bunlar: Melekler Allah’ın kızlarıdır, putlar Allah’ın kızlarıdır, diyen kâfirlerdir.

“Meleklere elbette dişi ismi takarlar.” Dişilere verdikleri isimler gibi, bunlara da isim verirler. Yani meleklerin dişi ve Allah’ın kızları olduklarına inanırlar.

Necm 26

Göklerde nice melek vardır ki, onların şefaati hiçbir işe yaramaz; ancak Allah’ın izin verdikleri ve razı oldukları dışında.

Diyanet Vakfı
Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allahın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde nice melek vardır ki, Allah’ın dileyip razı olduğu kimseye İzin vermedikçe şefaatleri hiçbir işe yaramaz.

“Göklerde nice melek vardır ki Allah’ın dileyip razı olduğu kimseye izin vermedikçe şefaatleri hiçbir işe yaramaz” âyeti, yüce Allah’ın meleklere ve putlara tapıp bunun kendisini Allah’a yakınlaştıracağını iddia eden kimselere bir azarıdır. Yüce Allah bununla, çokça ibadetlerine Allah nezdindeki üstün değerlerine rağmen, meleklerin dahi Allah’ın kendisine şefaat edilmesine izin verdiği kimseler dışında, hiçbir kimseye şefaat edemeyeceklerini bildirmektedir.

el-Ahfeş dedi ki:

“Melek” (burada) tekil olmakla birlikte, anlamı çoğuldur. Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı.” (el-Hakka, 69/47) âyetini andırmaktadır.

Bir diğer görüşe göre burada yüce Allah’ın sadece “bir tek melek”i sözkonusu etmesinin sebebi: ” Nice” lâfzının çoğula delalet etmesidir.

Necm 25

Son da ilk de Allah’ındır.

Diyanet Vakfı
Ahiret de dünya da Allahındır.

Kurtubi Tefsiri
Dünya da, ahiret de Allah’ındır.

“Dünya da, ahiret de Allah’ındır.” Dilediğine verir, dilediğine vermez. Herhangi bir kimsenin temenni ettiği şeyleri değil.

Necm 24

İnsan her istediğini elde edecek midir?

Diyanet Vakfı
Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır?

Kurtubi Tefsiri
Ya İnsana umduğu her şey mi var?

“Ya insana umduğu” yani canının çektiği

“her şey mi var?” Onun için böyle bir şey sözkonusu değildir, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre:

“Ya insana” erkek evlatlardan

“umduğu herşey mi var?” Aralarında kız çocuğu olmaksızın bütün çocuklarının erkek olmasını mı ümit eder?

Bir diğer açıklamaya göre;

“ya insana” cezalandırılması sözkonusu olmaksızın

“umduğu herşey mi var?” Durum böyle değildir, demektir.

Bir diğer açıklama:

“Ya insana” peygamberliğin yanlızca kendisine verilerek başkasının ondan herhangi bir pay sahibi olmaması şeklinde;

“umduğu herşey mi var?”

Bir diğer açıklama:

“Ya insana” putların şefaat edeceği şeklinde

“umduğu her şey mi var?”

Ayet en-Nadr b. el-Haris hakkında inmiştir. el-Velid b. el-Muğire hakkında indiği söylendiği gibi, sair kâfirler hakkında indiği de söylenmiştir.

Necm 23

Bu, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimlerdir. Allah onlara hiçbir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin hevasına uyarlar. Andolsun, onlara Rablerinden hidayet gelmiştir.

Diyanet Vakfı
Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım (boş) isimlerden İbarettir. Onlar ancak zanna ve nefislerin hevasına uyarlar. Halbuki yemin olsun ki Rabblerinden kendilerine hidayet gelmiştir.

“Onlar ancak sizin ve” bu hususta kendilerini taklid ederek

“atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil” belge ya da burhan

“indirmediği birtakım (boş) isimlerden ibarettir.” Yani bu putlar

“ancak sizin… adlandırdığınız (boş) isimlerden ibarettir.” Yani siz bu putları yonttunuz ve bunlara ilâh diye isim verdiniz.

“Onlar ancak zatına” âyeti, ile hitab üslubundan haber verme üslubuna dönülmektedir. Yani bunlar ancak zanna

“ve nefislerin hevasına” nefislerin meylettiği şeylere

“uyarlar.”

“Uyarlar” anlamındaki lâfız genel olarak; diye “ye” ile okunmuştur. Ancak Îsa b. Ömer, Eyyub, İbn es-Semeyka “te” ile muhatab kipi olarak: ” uyarsınız” diye okumuşlardır. İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs’ın da kıraati budur.

“Halbuki yemin olsun ki Rabblerinden kendilerine hidayet” Rasûlü vasıtasıyla bunların ilâh olmadıklarına dair açıklama

“gelmiştir.”

Necm 22

Öyleyse bu, çok çarpık bir bölüştür.

Diyanet Vakfı
O zaman bu, insafsızca bir taksim!

Kurtubi Tefsiri
O takdirde bu, insafsızca bir paylaştırmadır.

“O takdirde bu” paylaştırma

“insafsızca bir paylaştırmadır.” Adaletten uzaktır, zalimcedir, doğru olamaz, haktan sapmıştır.

“Verdiği hükümde zalimlik etti” demektir. ” Hakkını eksiltti, hakkını ona tam vermedi, eksiltir, vermez” denilir. -el-Ahfeş’den-. Bazen bu fiil hemzeli olarak kullanılarak: ” Hakkını eksiltti, eksiltir” denilir. Daha sonra el-Ahfeş şu beyiti zikretmektedir:

“Uzak dursan bizden, biz de seni(n payını) eksik veririz ve eğer aramızda kalırsan,

Senin payın eksik verilir, burnun da yere sürtülmüş olur.”

el-Kisaîdedi ki: Bir kimse zulmettiği, haksızlık yaptığı, hakkını eksik verdiği zaman: denildiği gibi, da denilir. Şair şöyle demiştir:

“Esedoğulları hükümleriyle zalimlik ettiler, hakkı eksik verdiler,

Çünkü onlar; başı kuyruk gibi değerlendiriyorlar.”

Yüce Allah’ın:

“İnsafsızca bir paylaştırmadır” âyeti haksızca ve zalimcedir, demektir. ” İnsafsızca, haksızca, zalimce” lâfzı vezninde olup, -vezin itibariyle-: ” Tuba” ile: ” Gebe” kelimeleri gibidir. “Dat” harfini esreli okumaları ise “ye” harfi dolayısıyladır. Çünkü Arapçada sıfat olarak: vezninde bir kelime yoktur. Bu vezin “şi’ra” ve “difla” gibi isimlere ait bir bina (bir kalıb)dır. el-Ferrâ” da şöyle demektedir: Bazı Araplar; ile hemzeli olarak (………) da derler,

Ebû Hatim, Ebû Zeyd’den naklettiğine göre; o Arapların bu kelimeyi hemzeli okuduklarını işitmiştir.

Başkası da şöyle demiştir: İbn Kesîr de bu şekilde okumuştur. O böylelikle bu kelimeyi sıfat değil de: “Hatırlamak, öğüt vermek” gibi bir mastar olarak kabul etmiş olmaktadır. Zira sıfatlar arasında “fi’la” vezninde bir kelime olmadığı gibi, bunun aslı da “fu’la” olamaz. Zira bu kelimede kalbi (harfin harekesinin değiştirilmesini) gerektiren bir husus yoktur. Bu Arapların: “Ona zulmettim” ifadelerinden alınmıştır. O halde âyet: Bu haksızca, zalimce bir paylaştırmadır, demek olur, Bunların aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da ileri sürülmüştür. Yine bu kelimenin bu iki şeklin dışında; şeklindeki kullanımları da nakledilmiştir.

el-Müerric dedi ki: Araplar: kelimesinde “dat” harfini ötreli kullanmayı hoş görmemişler ve -aslı itibariyle “vav”lı olmakla birlikte- “ye’: harfinin “vav”a dönüşmesini istemediklerinden “dat” harfini kesreli okumuşlardır. Tıpkı; ” Beyaz” lâfzının çoğulunda demeleri gibidir. Halbuki bunun asli: şeklindedir. Tıpkı: ” Kırmızılar, sanlar yeşiller” lâfızlarında olduğu gibi. Bu fiilin: şeklinde kullanıldığını kabul edenlere göre de isim: şeklinde: ” Şura” gibi gelir.

Necm 21

Erkek size mi, ona dişi mi?

Diyanet Vakfı
Demek erkek size, dişi Ona öyle mi?

Kurtubi Tefsiri
Erkekler sizin, dişiler O’nun mu?

“Erkekler sizin, dişiler O’nun mu?” Bu âyetle onların: Melekler Allah’ın kızlarıdır, putlar Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki görüşlerini reddetmektedir.

Necm 20

Ve diğer, üçüncü olan Menât’ı?

Diyanet Vakfı
Ve üçüncüleri olan ötekini, Menatı.

Kurtubi Tefsiri
Ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan.

“Ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan” âyetindeki

“Menat” lâfzını İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Humeyd, Mücahid, es-Sülemi ve Ebû Bekir’den el-A’şa med ile ve hemzeli olarak: (isty) diye okumuşlardır. Diğerleri ise hemzesiz olarak okumuşlardır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir.

Denildiğine göre puta bu adın veriliş sebebi şudur: Araplar onun yanında kan akıtırlar ve bu yolla ona yakınlaşmaya çalışırlardı. İşte orada çokça kan akıtıldığından ötürü “Mina”ya bu ad verilmiştir.

el-Kisaî, İbn Kesîr ve İbn Muhaysın bunun üzerinde asla uygun olarak “he” ile vakıf yaparlardı, Diğerleri ise mushafın hattına uyarak “te” ile vakıf yaparlardı.

es-Sıhah’ta: şöyle denilmektedir: Menat, Huzeyl ve Huzaalılara ait Mekke ile Medine arasında bulunan bir putun adıdır. Sonundaki “he” müenneslik bildirmek içindir. Te ile üzerinde vakıf yapılır, bu da bir söyleyiştir. Buna nisbet: “şeklinde yapılır. Abdu Menat b. Ud b. Tabiha ile Zeydu Menat b. Temim b. Murr (diye anılan şahıslar da vardır.) Bu isim medli de okunur, medsiz de okunur. Hevber el-Harisî dedi ki:

“Acaba İbnu Temim et-Teym b. Abdi Menae’ye

Aramızdaki kin dolayısıyla gitti mi?”

“Diğer” lâfzını Araplar

“üçüncü” hakkında kullanmazlar. Onlar lâfzı bu şekilde: “İkinci”nin sıfatı olarak ancak kullanırlar. Bunu da (dil otoriteleri) farklı şekillerde izah etmişlerdir. el-Halit dedi ki: Böyle buyurması âyet sonlarına uyması içindir. Nitekim yüce Allah

“Ve ondan başka işlerimde de yararlanırım.” (Ta-Ha, 20/18) âyetinde de “diğer” anlamındaki lâfzı: “Diğerleri” diye kullanmamıştır.

el-Huseyn b. el-Fadl da şöyle demiştir: Âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. Âyet şöyle gibidir: “Haber verin Laftan ve diğerleri Uzza’dan, bir de üçüncüleri olan Menat’tan.”

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan” diye buyurmasının sebebi şudur: Bu putun müşrikler nazarında tazim edilmesi sırası, Lat ile Uzza’dan sonra geliyordu. Buna göre ifade bu şekliyle anlama uygundur. Bizler İbn Hişam’dan; Menat ilk sırada gelirdi. Bundan dolayı öncelikle onu tazim ederlerdi, demiş olduğunu zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Âyet-i kerimede ifadenin kendisine delalet ettiği bir hazf vardır. Yani sizler şu ilahlar hakkında ne dersiniz? Onların herhangi bir fayda sağladıkları ya da bir zarar verdikleri görülmüş müdür ki Allah’a ortaklıkları söz konusu olabilsin? Daha sonra yüce Allah, azarlayıcı bir üslubla şöyle buyurmaktadır;

Necm 19

Gördünüz mü Lât ve Uzzâ’yı,

Diyanet Vakfı
Gördünüz mü o Lat ve Uzzayı?

Kurtubi Tefsiri
Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan;

Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahyi, kudretinin eserlerinden birtakım hususları sözkonusu ettikten sonra

“Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan” âyeti ile akıl sahibi olmayan varlıklara ibadet ettiklerinden ötürü müşriklere karşı delil getirmekte ve şöyle demektedir: Şu tapındığınız ilahlarınız, benim Muhammed’e vahyettiğim gibi size herhangi bir şey vahyedebiliyorlar mı?

Lat putu Sakin ilerin, Uzza Kureyş ve Kinane oğullarının, Menat da Hilaloğullarının idi.

İbn Hişâm (el-Kelbî) dedi ki: Menat, Huzeyl ve Huzaaltlarındı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’nin fethedildiği yıl Ali (radıyallahü anh)’ı gönderip o putu yıktırdı. Daha sonra Taif te Lafı put edindiler. Lat, Menat’tan daha yeni bir puttu. Dörtgen bir kaya parçası idi. Bu putun hizmetkarları Sakiflilerdendi. Onlar bu putu inşa ve bina etmişlerdi. Kureyşliler ve bütün Araplar bunu ta’zim ediyorlardı. Araplar bu putun ismi ile Zeydu’l-Lat ve Teymu’l-Lat gibi isimler verirlerdi. Bu put Taif mescidinin soldaki minaresinin yerinde idi, Sakif kabilesi müslüman oluncaya kadar bu put bu haliyle devam etti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gönderdiği el-Muğire b. Şube orayı yıktı ve ateş ile yaktı. Daha sonra Araplar Uzza’yı put edindiler. Bu da Laftan daha yeni bir puttur. O putu zalim b. Es’ad edinmişti. Şam, Nahle vadisinde Zat-u Irkın üst tarafında idi. Üzerine bir bina kurmuşlar ve bunun içinden bir ses işitiyorlardı.

İbn Hişam dedi ki: Bana babam Ebû Salih’ten, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletti: Uzza bir dişi şeytan idî. Batn-ı Nahle’de üç tane sedir ağacına gelirdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethedince Halid b. el-Velid (radıyallahü anh)’ı göndererek şöyle dedi; “Batn-ı Nahle’ye git, sen orada üç tane sedir ağacı göreceksin, birincisini kes.” Halid gidip o ağacı kesti. Hz. Peygambere geri döndüğünde: “Bir şey gördün mü?” diye sordu. Halid, hayır dedi. Peygamber; “İkincisini git kes” dedi. O da ikincisini gidip kesti, sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geri döndü. Peygamber: “Bir şey gördün mü?” diye sordu. O yine; Hayır, dedi. Peygamber: “O halde üçüncüsünü git kes” diye buyurdu. O da üçüncüsüne gitti. Orada saçlarını serbest bırakmış Habeşli bir kadın ile karşılaştı. Ellerini omuzlarına koymuş, dişlerini gıcırdatıyordu, Arkasında da Dubeyye es-Sülemi vardı. O da o putun bakıcısı idi. Bunun üzerine şu beyiti söyledi:

“Ey Uzza inkar ediyorum seni, tenzih etmem şanını

Çünkü ben gördüm hakir düşürdüğünü Allah’ın seni”

Sonra ona İndirdiği bir darbe ile başını yardı, ansızın bir kömür parçası oluverdi. Sonra ağacı kesti ve hizmetkarı Dubeyye’yi öldürdü. Sonra da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip durumu haber verince, Peygamber şöyle buyurdu: “İşte o Uzza idi. Bundan sonra da ebediyyen ona ibadet olunmayacaktır.”

İbn Cübeyr dedi ki: Uzza, cahiliye Araplarının tapındıkları beyaz bir taş idi. Katade: Batn-ı Nahle’de bir bitki idi, demiştir.

Menat, Huzaalıların putu idi. Bazı müfessirlerin naklettiklerine göre Lafı müşrikler lafzatullah’tan almışlardır. “el-Uzza”yı el-aziz’den, Menafi da: “Allah, o şeyi takdir etti” kökünden almışlardır.

İbn Abbâs, İbn ez-Zübeyr, Mücahid, Humeyd ve Ebû Salih: “Laf’ ismini “te” harfi de şeddeli olarak okumuşlar ve şöyle demişlerdir: Bu hacılara seviki yağa batıran bir adam idi. -Bunu Buhârî, İbn Abbâs’tan diye zikretmiştir.- Buhârî, IV, 1841. Bu şahıs ölünce bu sefer onun kabrinin başında toplandılar ve sonunda ona ibadet ettiler.

İbn Abbâs dedi ki: Bu şahıs, bir kayanın yanında sevik ve yağ satar ve onun üzerine dökerdi. Bu şahıs öldükten sonra Sakifliler sevikin sahibini tazim etmek maksadıyla o kayaya tapındılar.

Ebû Salih dedi ki: Bu şahıs Taif’te bir adam idi. Onların ilahlarını korur, gözetir ve onlar için seviki yağa batırırdı. Bu şahıs ölünce Taifliler una ibadet ettiler,

Mücahid dedi ki; Bu adam, dağın başında bir kaç koyunu bulunan bir kişi idi. Bunlardan yağı toplar, keşini alır, sütünü toplardı. Sonra hurma da katarak bunlardan bir çeşit yemek yapar ve bunu hacılara yedirirdi. Bu kişi Batn-ı Nahle’de bulunuyordu. Öldükten sonra ona ibadet ettiler. İşte Lat denilen put budur.

el-Kelbî dedi ki: Bu Sırma b. Gann diye anılan Sakiflilerden bir kişi idi. Adının Amir b. Zarib el-Advani olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demektedir:

“Lata yardıma kalkışmayın, çünkü Allah helâk edecektir onu

Kendisini koruyup intikamını alamayan, size nasıl yardımcı olabilir ki?”

Bununla birlikte sahih kıraat “te” harfi şeddesiz olarak: “Lat” şeklindedir. Bu, putun adıdır. Üzerinde “te” ile vakıf yapılır. el-Ferrâ’nın tercihi de budur.

el-Ferrâ” dedi ki: el-Kisaî’yi Ebû Fek’as el-Esedî’ye bu hususta soru sorarken gördüm. Şöyle dedi: “Zat” kelimesi üzerinde vakıf yaparsan: “Zah” diye yaparsın. “Laf üzerine vakıf yaparsan da: ” Lalı” diye vakıf yaparsın dedi ve: “Şimdi haber verin Laftan” diye okumuştur.

ed-Durî, el-Kisaî’den naklen, el-Bezî de, İbn Kesîr’den naklen, vakıf yapılması halinde “he” ile: diye okumuştur. “Lat” adının “Allah” lâfzından alındığını söyleyenler de aynı şekilde “he” ile vakıf yaparlar.

Bunun aslının: olduğu ve bu yönüyle: ” Koyun” lâfzının aslının;olmasına benzediği de söylenmiştir. Bu durumda Lat: Gizlendi” kökünden türemiş olmaktadır. Şair şöyle demektedir:

“Gizlendi, bir gün olsun dışarı çıktığı bilinmedi

Keşke çıksaydı da biz de onu görseydik.”

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: Lat, bir putun ismi idi. Bu put Sakiflilere ait olup Taif’te bulunuyordu. Kimi Araplar bunun üzerinde “te” ile vakıf yaparlar, kimileri de “he” ile. el-Ahfeş dedi ki: Biz Araplardan: “Lati ve Uzza” diyenleri duyduğumuz gibi, “o Laftır” deyip, vakıf halinde bunu “te” olarak okuduğunu gördük. Ayrıca: ” O Laftır” diyerek ref konumunda iken cer ile okunduğunu da göstermişlerdir. ” Dün” gibi her durumda kesreli okunan bir lâfız demektir. Böylesi daha güzeldir. Çünkü “Laf’ta bulunan “elif ve “lam” hiçbir şekilde -fazladan gelmiş olsalar dahi- düşmezler, lat ve Uzza lâfızlarını üzerlerinde vakıf yaparak çoğunluğun söylediklerini duyduğumuz şekil ise “Lah” şeklindedir, Çünkü bu aslı bir “he” olup, vasıl halinde “te”ye dönüşmüştür, Böyle bir şivede ise bu kelime: “Şu şu işler oldu” demek gibidir. Kesreli olarak okuyanların söyleyişine göre “Heyhat” da böyledir. Şu kadar var ki “heyhat” lâfzının (sonundaki “elif ile “te”nin) çoğul olması mümkündür. Fakat “el-Lat” lâfzında bunların çoğul için gelmesi mümkün değildir. Çünkü çoğul halinde te harfi ancak elif ile birlikte ilave edilir. Şayet “elif ile “te”yi aynı anda zaid gelmiş kabul edecek olursak, bu sefer isim tek bir harf üzere kalır. (Bu da Arapçada mümkün değildir.)

Necm 18

Andolsun, Rabbinin en büyük ayetlerinden bazılarını gördü.

Diyanet Vakfı
Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Rabbinin büyük âyetlerinden görmüştür.

“Yemin olsun ki, Rabbinin büyük âyetlerinden görmüştür” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki:’o ufuğu kapatan bir refref gördü. el-Beyhakî, Abdullah’tan şöyle dediğini zikretmektedir:

“Rabbinin büyük âyetlerinden görmüştür” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: O semanın ufkunu kapatan yeşil bir refref gördü. Yine ondan şöyle dediğini zikretmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrâîl (aleyhisselâm)’ı yeşil bir refref elbisesine bürünmüş olduğu halde gördü. O bu haliyle sema ile arz arasını doldurmuştu. el-Beyhakî dedi ki: Hadiste geçen “bir refref gördü” ifadesinden kasıt Cebrâîl (aleyhisselâm)’ı refrefte gerçek suretinde gördüğüdür. Refref ise, bir yaygı, bir sergidir, döşek olduğu da söylenmiştir.

Refrefin, giydiği elbise olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem.)in onu baştan aşağı bir refref elbisesine bürünmüş olduğu haliyle gördüğü rivâyet edilmiştir.

Derim ki: Bunu Tirmizi, Abdullah’tan gelen bir rivâyet olarak kaydetmektedir. Abdullah dedi ki:

“Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı.” âyeti hakkında dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cebrâîl (aleyhisselâm)’ı sema ile arz arasını doldurmuş olduğu halde refreften bir elbise içerisinde gördü. (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizi, V, 396; Müsned, I, 394, 418.

Derim ki İbn Abbâs’tan da yüce Allah’ın:

“Sonra yaklaşıp sarktı” âyeti hakkında ifadede takdim ve tehir vardır, dediği rivâyet edilmiştir. Yani refref, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a miraç gecesinde sarktı, üzerine oturdu, sonra yükseltildi ve Rabbine yaklaştı. Dedi ki: Cebrâîl benden ayrıldı ve duyduğum sesler kesildi, Rabbimin kelamını işittim.”

Buna göre refref yaygı ve buna benzer üzerine oturulan bir şeydir. Birinci anlamı ile refref Cebrâîl’dir.

Abdurrahman b. Zeyd ile Mukâtil b. Hayyan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrâîl (aleyhisselâm)’ı semada bulunduğu gerçek suretinde gördü, Müslim’in, Sahih’inde Abdullah’tan da böyle rivâyet edilmiştir. Abdullah dedi ki: “Yemin olsun ki Rabbinin büyük âyetlerinden görmüştür.” O Cebrâîl’i asli suretinde altıyüz kanada sahih olduğu haliyle gördü. Müslim, I, 15H; Buhârî, III, 1181, IV, 1840, 1841; Tirmizi, V, 394; Müsned, /, 395, 398, 407, 412, 460.

Bununla birlikte Cebrâîl’in refref elbisesi içerisinde ve refref üzerinde görünmüş olması ihtimali de uzak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ed-Dahhak dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sidretu’l-Münteha’yı gördü. İbn Mes’ûd’dan: O, Sidre’yi bürüyen altın kelebekleri gördü. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. Miracı gördü diye de açıklanmıştır.

Burada sözü edilenler İsra’ya gittiği o gecede gidişinde ve dönüşünde gördüğü şeylerdir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama daha güzeldir. Bunun delili de;

“Ona âyetlerimizden bazısını gösterelim diye.” (el-İsra, 17/1)

(Tefsirini yaptığımız âyetteki): “…den” lâfzının teb’iz (kısmilik bildirmek) için olması mümkündür ” Büyük” lâfzının da: ” Görmüştür” lâfzının mef’ûlü olması mümkündür. Aslında “büyük” anlamındaki lâfız “âyetter”in sıfatıdır, Tekii olarak gelmesi âyet sonu oluşundan dolayıdır. Diğer taraftan çoğulun müfred müennes lâfzı ile nitelendirilmesi de mümkündür. Yüce Allah’ın: ” Ve ondan başka işlerimde de yararlanırım.” (Ta-Ha, 20/18) âyetinde olduğu gibi.

Bir başka görüşe göre buradaki “büyük” lâfzı hazfedilmiş bir kelimenin sıfatıdır. Yani yemin olsun ki o, Rabbinin âyetlerinden büyük bir “âyet” Metinde “âyet” lâfzı bulunmamaktadır. Ancak gerek açıklamalar gerekse de Kur’ân irabı üzerine yazılmış eserlerde bu “âyet” lâfzııjm takdir edildiğini görüyoruz. Mesela bk. Huseyn el-Hemedani, el-Ferid fi İrabi’l-Kur’âni’l-Mecid, IV, 380 görmüştür.

Bununla birlikte: “…den” lâfzının fazladan gelmiş olması da mümkündür. “O Rabbinin büyük âyetlerini görmüştür” demek olur. Âyette takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. ” O Rabbinin âyetlerinden en büyük olanı görmüştür” demek olur.

Necm 17

Göz sapmadı ve taşmadı.

Diyanet Vakfı
Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.

Kurtubi Tefsiri
Göz başka yöne kaymadı ve aşmadı da.

“Göz başka yöne kaymadı ve aşmadı da” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Yani göz sağa ve sola kaymadı. Görmüş olduğu sınırı da aşmadı.

Kendisine verilen emri aşmadı, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: O gördüğü âyet (ilahi belge ve mucizeler)den başkasına gözünü uzatmadı.

İşte bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın o makamdaki edebini anlatmaktadır. Çünkü orada sağa ve sola dönüp bakmadı.

Necm 16

Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.

Diyanet Vakfı
Sidreyi kaplayan kaplamıştı.

Kurtubi Tefsiri
O vakit Sidreyi bürüyen bürüyordu.

“O vakit Sîdre’yi bürüyen bürüyordu.” âyeti hakkında İbn Abbâs, ed-Dahhak, İbn Mes’ûd ve arkadaşları: Altından kelebekler (bürüyordu), demişlerdir. Bunu İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a merfu bir rivâyet olarak rivâyet etmişlerdir. Daha önce de Müslim’in Sahih’inde İbn Mes’ûd’dan onun bu görüşü kaydedilmiş bulunmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Onu âlemlerin Rabbinin nuru bürüdü ve o da nurlandı.

el-Kuşeyrî dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a; Onu ne bürüdü? diye soruldu da, o: “Altından kelebekler” diye buyurdu. 13. ayetin tefsirinde ilgili nota bakınız. Bir başka haberde de: “Onu Allah’tan gelen bir nûr bürüdü. Öyle ki kimse ona bakamıyordu.” Yakın lâfızlarla: Taberi, Tefsir, XXVII, 54; İbn Kesîr, Tefsir, III, 17. denilmektedir.

er-Rabi’ b. Enes dedi ki: Onu Rabbin nuru bürüdü, melekler ise kargaların ağacın üzerine konmaları gibi onun üzerine konuyordu. Taberi, Tefsir, XXVII, 56.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan dedi ki: Ben Sidre’yi altından kelebekler bururken gördüm. Herbir yaprağın üzerinde bir meleğin yüce Allah’ı tesbit etmekte olduğunu gördüm Taberi, Tefsir, XXVII, 56; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 253. İşte yüce Allah’ın:

“O vakit Sidre’yi bürüyen bürüyordu” âyeti bunu anlatmaktadır. Bunu el-Mehdevî ve es-Sa’lebî zikretmektedir.

Enes b. Mâlik:

“O vakit Sidre’yi bürüyen bürüyordu.” âyeti hakkında dedi ki: (Onu) altından çekirgeler (bürüyordu). Bunu merfu bir rivâyet olarak da zikretmiştir. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, VII, 213

Mücahid dedi ki: O yeşil bir refref (kuşu)dur. Yine Peygamberden şöyle buyurduğu zikredilmiştir “Onu yeşil kuşlardan bir refref bürüyordu.” İbn Abbâs’tan: Onu izzetin Rabbi bürüyordu. -Müslim’de merfu olarak yer aldığı şekilde- dediği rivâyet edilmiştir. “Allah’ın emriyle onu bürüyen bürüyünce. Müslim, 1, 146; Müsned, III, 12H, 14H.

Bunun, emrin tazim edilmesini ifade ettiği de söylenmiştir. Şöyle buyurmuş gibidir: O vakit Sidre’yi yüce Allah’ın melekutunun delillerinden bildirdiği şeyler bürüyordu. İşte yüce Allah’ın:

“Kuluna vahyettiğini vahyetti” âyeti ile

“şehirlerini kaldırtp yere attığını, örttüğü şeylerle onları örttüğünü” (en-Necm, 53/53-5-4) âyeti da böyledir.

“Gerçekleşmesi muhakkak olan; nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan” (el-Hakka, 69/1-2) âyeti da (bu yönüyle) bunun gibidir.

el-Maverdî “Meani’l-Kur’ân” adlı eserinde şöyle demektedir: Diğer ağaçlar dururken bu iş için neden Sidre seçilmiştir, diye sorulacak olursa, şu cevap verilir: Çünkü sidre’nin üç Özelliği vardır: Upuzun bir gölgesi, (meyvesinin) lezzetli bir tadı ve hoş bir kokusu vardır. Bu yönü ile söz, amel ve niyeti birarada ihtiva eden îmana benzemektedir. Îmana göre onun gölgesi, -ileri gitmesi dolayısıyla- amel konumundadır. Tadı ise gizliliği dolayısıyla niyete benzer, kokusu açıkça ortada olduğu için söz konumundadır.

Ebû Davud, Sünen’inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Nasr b. Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Usame anlattı: O, İbn Cüreyc’den, o Osman b. Ebi Süleyman’dan, o Said b. Muhammed b. Cübeyr b. Mut’im’den, o Abdullah b. Habeşî’den dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim bir sidre (Arabistan kirazı, sedir) ağacını kesecek olursa, Allah onun başını ateşe doğru çevirir. ” Ebû Davud, IV, 361; Ebû Abdullah el-Makdisi, el-Ehadisu’l-Muhtara, IV, 237; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, III, 2H4, IV, 69, VIII, 115.

Ebû Davud’a hadisin anlamı hakkında sorulunca şöyle dedi: Bu hadis muhtasardır. Yani kim düzlük bir arazide giden gelen yolcuların ve gölgesinde hayvanların barındığı bir sedir ağacını onda kendisine ait bulunan bir hak bulunmaksızın zulmen ve boş yere kesecek olursa, Allah da onun başını ateşe doğru çevirir, demektir. Ebû Davud, IV, 361

Necm 15

Onun yanında barınma cenneti vardır.

Diyanet Vakfı
Cennetül-Meva da onun yanındadır.

Kurtubi Tefsiri
Cennetul-Me’va da onun yanındadır.

“Ceanetu’l-Me’va da onun yanındadır.” Bu Me’va cennetinin yerini tanıtmaktadır. Onun Sidretu’l-Münteha’nın yanında olduğunu belirtmektedir.

Ali, Ebû Hüreyre, Enes, Ebû Sebra el-Cühenî, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Mücahid: “Cennetu’l-Me’va da onun yanındadır” diye okumuşlar.

Mücahid: Bununla: “Onu örttü, bürüdü” demek istemektedir, der, “He” (o) zamiri de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir.

el-Ahfeş dedi ki: Bu da ona yetişti anlamındadır. “Gece onu örttü” demeye benzer, Onu gizledi ve ona yetişti demektir.

Genelin kıraati ise: ” Cennetu’l-Me’va” şeklindedir.

” el-Hasen dedi ki: O, takva sahibi kimselerin sonunda gireceği cennettir. Bunun şehidferin ruhlarının ulaştığı cennet olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn Abbâs demiştir. Bu cennet Arş’ın sağ tarafındadır.

Âdem (aleyhisselâm)’ın kendisine oradan çıkıncaya kadar sığındığı cennettir ve o yedinci semadadır, diye de açıklanmıştır. Mü’minlerin eşlerinin tümünün Cennetu’l-Me’va’da olduğu da söylenmiştir.

Bu cennete “Cennetu’l-Me’va” adının veriliş sebebi ise, mü’minlerin ruhlarının buraya sığınmasıdır. Bu cennet Arş’in akındadır. Bu cennetin nimetlerinden faydalanırlar ve oranın hoş koku ve esintilerini teneffüs ederler.

Cebrâîl ve Mîkail -ikisine de selam olsun-‘in o cennete sığındıklarından ötürü bu ismin verildiği de söylenmiştir.

Necm 14

Sidretü’l-Müntehâ yanında.

Diyanet Vakfı
13, 14. Andolsun onu, Sidretül-Müntehanın yanında önceden bir defa daha görmüştü.

Kurtubi Tefsiri
Sidretu’l-Münteha yanında.

Yüce Allah’ın:

“Sidretu’l-Münteha yanında” âyetindeki:

“Yanında” lâfzı az önce açıkladığımız gibi, “onu… görmüştü” âyetinin sılasındandır.

Sidr: Nebık (köknar yemişi) veren ağacın adıdır. Bu ağaç altıncı semadadır. Yedinci semada olduğunu belirten rivâyetler de gelmiştir. Bunu belirten rivâyet Sahih-i Müslim’de yer almaktadır. Birincisi Murre’nin Abdullah’tan yaptığı rivâyettir. Abdullah dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra’ya götürülünce Sidretu’l-Münteha’ya kadar ulaştırıldı. Sidretu’l-Münteha akıncı semadadır. Yerden yükselenler oraya kadar yükselir ve oradan alınır. Onun üstünden gelip aşağıya indirilenler de oraya kadar gelir ve oradan alınır. “O vakit Sidreyi bürüyen bürüyordu.” âyeti hakkında dedi ki; Onu altından kelebekler bürüyordu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a üç husus verildi: Ona beş vakil namaz verildi. el-Bakara Sûresi’nin son âyetleri verildi ve ümmeti arasından Allah’a ortak koşmayan kimselere, kişiyi cehenneme götüren büyük günahlar bağışlandı Müslim. 1, 157; Tirmizi, V, 393; Nesâî, I, 223; Müsned, I, 387, I, 422.

İkinci hadisi Katade, Enes’ten rivâyet etmiş olup buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Ben yedinci semada bulunan Sidretu’l-Münteha’ya kadar yükseltildim. O Sidre’nin köknar yemişleri Hecer testileri gibi, yaprakları da fil kulakları gibi idi. Onun dibinden ikisi görünen, ikisi de batın (gizli, olmak üzere dört) nehir çıkıyordu. Ey Cebrâîl! Bu nedir, diye sordum. Dedi ki: Batın (görünmeyen) iki nehir cennettedir. Zahir olan iki nehir ise Nil ve Fırat’tır.” Bu, Darakutni’nin rivâyet ettiği lâfzıdır. Darakutni, I, 25; Buhârî, III, 1173, 1411; Ebû Nuaym, el-Müstahrec, I, 233; Nesâî, I, IV 707. 208.

“Be” harfi esreli olarak “nebık” sidr (Arabistan kirazı) yemişinin adidir. Tekili; …diye gelir. “Nebk” diye de söylenir. Bunları Yakub “el-Islah” adlı eserinde zikretmiştir ki, bu ikincisi Mısırlıların söyleyişidir. Fakat birincisi daha fasihtir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olan söyleyiş de odur.

Tirmizi, Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın kızı Esma (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı -ona Sidretu’l-Münteha’dan sözedilmiş olduğu bir sırada- şöyle buyururken dinledim: “Süvari onun bir dalının gölgesinde yüzyıl süreyle yol alır. Yahut onun gölgesinde yüz süvari gölgelenir. -Şüphe eden Yahya’dır.- Ondu altından kelebekler vardır, yemişleri testiyi andırır.” Ebû Îsa dedi ki: Bu hasen bir hadistir Tirmizi, IV, 6#0.

Derim ki: Müslim’in kaydettiği Sabit’in, Enes’ten rivâyet ettiği hadisin lâfzı da böyledir: “Sonra Sidretu’l-Münteha’ya götürüldüm. Baktım ki yaprakları fillerin kulakları gibi, meyveleri testiler gibi. Aziz ve celil olan Allah’ın emrinden onu bürüyen bürüyünce değişikliğe uğradı. Güzelliğinden ötürü Allah’ın yarattıklarından hiçbir kimse onun niteliğini anlatamaz.’ Müslim, I, 146; Ebû Nuaym, el-Müstahrec, i, 228.

Ona neden Sidretu’l-Münteha adının verildiği hususunda farklı dokuz görüş vardır:

1- İbn Mes’ûd’dan az önce kaydedildiği üzere üstünden inen herbir şey oraya kadar ulaşır ve oraya ulaşan da oradan yükselir.

2- Peygamberlerin bilgisi orada son bulur ve onun ötesinde olanı bilmezler. Bu görüş İbn Abbâs’ındır.

3- Ameller oraya kadar ulaşır ve oradan alınır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır,

4- Melekler ve peygamberler oraya kadar ulaşır ve orada dururlar. Bu da Ka’b’ın görüşüdür.

5- Ona Sidretu’l-Münteha adının veriliş sebebi, şehitlerin ruhlarının ulaştıkları son noktanın orası olusundan dolayıdır. Bu görüş de er-Rabî b. Enes’indir.

6- Mü’minlerin ruhları en son oraya ulaşır. Bu da Katade’nin görüşüdür.

7- Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sünneti ve yolu üzere giden herkes en son oraya kadar ulaşır. Bu açıklamayı da Ali (radıyallahü anh) ve yine er-Rabî’ b. Enes yapmıştır.

8- Sidretu’l-Münteha, Arş’ı taşıyanların başları üzerinde bulunan bir ağaçtır. Bütün mahlukatın bilgisinin ulaştığı en son nokta orasıdır. Bu görüş de Ka’b’ındır.

Derim ki -Allahu a’lem- şunu kastetmektedir: Bu ağacın yüksekliği, dallarının yüceliği Arş’ı taşıyan meleklerin başını dahi aşmıştır. Bunun delili de daha önce geçen onun kökünün altıncı semada, en üst noktalarının da yedinci semada oluşuna dair açıklamalardır. Daha sonra bunun da ötesini aşarak Arş’ı taşıyanların başlarını da geçmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

9- Bu ağaca bu ismin veriliş sebebi, oraya yükseltilenin artık şeref ve değer itibariyle en İleri dereceye varmış olmasından dolayıdır.

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra’ya götürülünce, Sidretu’l-Münteha’ya kadar ulaştırıldı, ona: Bu Sidretul-Münteha’dır, senin ümmetinden olup sünnetin üzere yürüyenler müstesna, herkesin ulaşacağı en son nokta burasıdır. Tadı bozulmayan sulardan ırmakların, tadı değişmeyen sütten ırmakların, içenlere lezzet veren şaraptan ırmakların ve süzme baldan ırmakların hep onun dibinden çıkmakta olduğunu gördü. Hızlıca yol alan atlı, gölgesinde yüzyıl boyunca yol aldığı halde onun gölgesini bitiremediği bir ağaçtır. Onun bir yaprağı ümmetin tümünü örter (gölgeler.) Bunu es-Sa’lebi zikretmiştir.

Necm 13

Andolsun onu başka bir inişte daha gördü.

Diyanet Vakfı
13, 14. Andolsun onu, Sidretül-Müntehanın yanında önceden bir defa daha görmüştü.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü.

” Yemin olsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü.” âyetindeki:

“Bir iniş” hal konumunda mastardır: Yemin olsun ki bir diğer inişte inerken onu görmüştü, denilmiş gibidir. İbn Abbâs dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bir diğer defa Rabbini kalbi ile gördü.

Müslim de Ebû’l-Aliye’den, o da İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı” ve

“Yemin olsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü” buyrukları hakkında dedi ki: Onu iki defa kalbi ile gördü. Müslim, I, 158, Ebû Avane, Müsned, I, 133, 2; 152, 153; el-Uılekei, İtikadu Ehli’s-Sünne, II, 519; İbn Mende, Îman, II, 759. Buna göre

“diğer bir inişinde” âyeti Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ aittir. Çünkü farz namazların sayısına göre onun defalarca çıkıp inmesi sözkonusu olmuştu. Çünkü herbir yükselişin bir inişi vardır. İşte yüce Allah’ın:

“Sidretu’l-Münteha yanında” âyeti: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Sidretu’l-Münteha yanında ve bu inişlerden birisinde (onu gördü), demek olur.

İbn Mes’ûd ve Ebû Hüreyre yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü” âyetinde sözü edilenin Cebrâîl olduğunu söylemişlerdir. Bu da aynı şekilde Müslim’in, Sahih’inde sabittir Müslim, I, 158 (Abdullah b. Mesud, Ebû Hüreyre ve İbn Abbâs’ın kavli), 159 (Âişe validemizin kavli olacak); ayrıca bk. Tirmizi, V, 262, 395; Müsned, I, 407, 412, 460, VI, 241,

İbn Mes’ûd da dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben Cebrâîl’i en yüksek ufukta tüylerinden inci ve yakutun döküldüğü altıyüz kanatlı haliyle gördüm.” İbn Hibban, Sahih, XIV, 337; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübra, VI, 473; Ebû Yala, Müsned, VIII, 410; Abdullah b. Muhammed el-Askalani, el-Azame, III, 977-978 İbn Hacer, Fethu’l-Bari, VIII, 611. Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir.

Necm 12

Gördüğü şey hakkında onunla tartışacak mısınız?

Diyanet Vakfı
Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Şimdi siz gördükleri hakkında onunla tartışıyor musunuz?

“Şimdi siz gördükleri hakkında onunla tartışıyor musunuz?” âyetindeki: ” Şimdi siz… onunla tartışıyor musunuz” lâfzını Hamza ve el-Kisaî “elif’siz olarak “te” harfi üstün ve “siz onu inkar mı ediyorsunuz” anlamında: diye okumuşlardır. Bu okuyuşu Ebû Ubeyd tercih etmiştir. Çünkü o şöyle demiştir: Onlar onunla tartışmadılar, onu inkar ettiler. Nitekim “Hakkını inkar etti” ve: Hakkını ben inkar ettim” denilir, Şair de şöyle demiştir:

“Sen dosdoğru, samimi ve gerçekten ikram sahibi bir kardeşinden darılacak olursan,

Sana karşı nankörlük etmeyen bir kardeşin hakkını inkar etmiş olursun.”

el-Müberred dedi ki: Bir kimse diğerinin hakkını engelleyip hakkını ona vermemekte direnecek olursa; denilir. Devamla dedi ki: anlamına gelmesine de Ka’b b. Rabia oğullarının tabirini; ” Allah senden razı olsun” anlamında kullanmaları örnek gösterilmiştir.

el-A’rec ve Mücahid de bu kelimeyi “elif’siz olarak “te” harfi ötreli: şeklinde den gelen bir fiil diye okumuşlardır ki; “siz onu şüpheye ve tereddüte mi düşürüyorsunuz?” demek olur. Diğerleri ise “elif” ile diye okumuşlardır.

“Onun Allah’ı gördüğü hususunda onunla tartışıyor ve onunla münakaşa mı ediyorsunuz” demektir. Her iki anlam da birbiriyle içimedir. Çünkü onların tartışmaları da bir inkardı. (İnkardan kaynaklanıyordu.)

Şöyle de açıklanmıştır: İnkar onların her zamanki tavırları idi. Bu ise yeni bir tartışma olup, -önceden (el-İsra, 17/1. âyet, 5- başlıkta) geçtiği gibi- şöyle demişlerdi: Sen bize Beytu’l-Makdis’in niteliklerini söyle ve Şam yolunda bulunan kervanımızın durumunu bize haber ver.

Necm 11

Kalp, gördüğünü yalanlamadı.

Diyanet Vakfı
10, 11. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.

Kurtubi Tefsiri
Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı.

“Gözüyle gördüğünü kalb yalanlamadı.” Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kalbi Miraç gecesi (gördüklerini) yalanlamadı. Çünkü yüce Allah onun görmesini kalbine yerleştirmişti ve nihayet yüce Rabbini de görmüştü. Allah bunu da ru’yet (görmek) olarak ifade buyurmuştur.

Bunun göz ile gerçek bir görme olduğu da söylenmiştir.

Birinci açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. Müslim’in, Sahih’inde ise Peygamber Efendimizin Rabbini kalbi ile gördüğü belirtilmektedir. Müslim,!, 158 Bu Ebû Zerr ile ashab-ı kiramdan bir topluluğun görüşüdür.

İkincisi ise Enes’in ve bir başka topluluğun görüşüdür. Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Sizler candan dostluğun İbrahim’e, kelamın Mûsa’ya, ru’yetin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a tahsis edilmesine hayret mi ediyorsunuz? Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Biz Haşimoğullarına gelince, Muhammed Rabbini iki defa görmüştür, diyoruz, üu hususa dair açıklamalar, daha önce el-En’am Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Gözler ona erişemez. O ise bütün gözleri kuşatmıştır.” (el-En’am, 6/103) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Muhammed b. Ka’b da şunu rivâyet etmektedir: Ey Allah’ın rasûlü, dedik. Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun. Rabbini gördün mü? diye sorduk. O: “Rabbimi kalbim(in gözü) ile iki defa gördüm.” dedi, sonra da yüce Allah’ın:

“Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı” âyetini okudu. Muhammed b. Ka’b: “Ey Allah’ın rasülü dedik” diye rivâyette bulunması, sahabi olmadığından mümkün değildir. İbn Kesîr, Tefsir, IV, 251″de: “İbn Ebi Hatim dedi ki ‘ diyerek hadisin senedini kayd ettikten sonra şöyle demektedir: “Muhammed İr Ka’b dedi ki: CAshiibl: “Ey Allah’ın Rasûlü .. dediler,” deyip İni rivâyeti zikretmektedir.

Üçüncü bir görüşe göre de o yüce Allah’ın celalini ve azametini görmüştür. Bu görüş el-Hasen’in görüşüdür,

Ebû’l-Aliye rivâyetle dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Rabbini gördün mü? diye soruldu, o da şöyle buyurdu: “Bir ırmak gördüm. Irmağın ötesinde bir perde, perdenin ötesinde de bir mum gördüm. Bundan başka bir şey de görmedim.” İbn Kesîr, Tefsir, IV, 251, “bu hadis oldukça garibdir” kaydıyla.

Müslim’in, Sahih’inde Ebû Zerr’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Rabbini gördün mü? diye sordum. O: “(O) bir nurdur. O’nu nasıl görebilirim?” diye buyurdu, Müslim, I- 161; Müsned, V, 157; Tayalisi, Müsned, 1, 64.

Yani ondan gelen nûr beni etkisi altına alarak O’nu görmemi engelleyecek şekilde gözlerimi kamaştırdı. Buna diğer rivâyette gelen: “Bir nûr gördüm” Müslim, I, 161; İbn Hibban, Sahih, I, 254; İbn Mende, îman, II, 768; İbn Ebi Âsım, Sünne, I, 192. ifadesi de delil teşkil etmektedir.

İbn Mes’ûd dedi ki: Cebrâîl’i gerçek suretinde iki defa gördüm.

Hişam, İbn Amir’den ve Şam ahalisinden naklen

“yalanlamadı” anlamındaki âyetini şeddeli olarak: diye okuduklarını rivâyet etmiştir. Yani Muhammed’in kalbi o gece gözleriyle gördüklerini yalanlamadı. Aksine onları tasdik etti. Buna göre “Şey” lâfzı her hangi bir harf-i cer takdir etmeksizin bu fiilin mef’ûlüdür. Çünkü bu fiil bu şekilde şeddeli olarak kullanılırsa, harf(-i cer) olmadan teaddi eder. Bununla birlikte: “Şey”, anlamında ism-i mevsul olup, aidi hazfedilmistir. Fiille birlikte mastar olması da mümkündür. Diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır.

Yani: ” Muhammed’in kalbi gördüğü şeyler hususunda yalan söylemedi” demek olup, burada sıfat harfini (“de” anlamını veren edatı) düşürmüş olmaktadır. Hassan (radıyallahü anh) da şöyle demiştir:

“Eğer bana o söylediğin sözü doğru söylediysen,

el-Haris b. Hişam’ın kurtuluşu gibi kurtulursun.”

Burada da; Bana söylediğin o şeyde” anlamındadır. Yine de fiille beraber mastar olması da mümkündür. anlamında olması da mümkündür. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kalbi gördüğü o şeyi yalanlamadı, demek olur.

Necm 10

Kuluna vahyettiğini vahyetti.

Diyanet Vakfı
10, 11. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.

Kurtubi Tefsiri
Kuluna vahyettiğini vahyetti.

“Kuluna vahyettiğini vahyetti.” âyeti ile ona indirilen vahyin şanının büyüklüğü anlatılmaktadır. Vahyin ne demek olduğu daha önceden açıklanmıştır. Vahyin anlamına dair açıklamalar için bk: Al-i İmrân, 3AS4. âyetin tehiri; en-Nahl, 16/68. âyetin tefsiri. ]. başlık Vahiy bir şeyi hızlıca bırakmak demektir. ” Çabuk olun, çabuk olun” tabiri de buradan gelmektedir. Yani yüce Allah kulu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahyettiği şeyleri vahyetti.

Manası:

“Kuluna” Cebrâîl (aleyhisselâm)’a

“vahyettiğini vahyetti” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Cebrâîl, Allah’ın kulu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Rabbinin kendisine vahyetliği şeyleri vahyetti, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı er-Rabî’, el-Hasen, İbn Zeyd ve Katade yaprmştır. Katade dedi ki: Allah Cebrâîl’e vahyetti, Cebrâîl de Muhammed’e vahyetti.

Şöyle denilmiştir; Acaba buradaki vahiy müphem midir? Bundan dolayı biz ona muttali olamamakla birlikte genel olarak ona îman etmemiz istenmekle bizim ibadetimizin taleb edildiği bir husus mudur? Yoksa bilinen ve tefsir olunmuş (açıklaması yapılmış) bir husus mudur? Bu hususta iki görüş vardır. Said b. Cübeyr ikinci görüşü kabul etmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah, Muhammed’e: Ben seni yetim bulup sonradan seni barındırmadım mı? Seni şaşkın bulup sonradan seni doğruya iletmedim mi? Seni fakir bulup, ihtiyaçtan kurtarmadım mı?

“Biz senin için göğsünü yarmadık mı? Üzerindeki -sırtına pek ağır gelen- yükünü kaldırmadık mı? Senin şanım yükseltmedik mi?” (İnşirah, 94/1-4) diye buyurmuştur.

Bir diğer açıklamaya göre: Yüce Allah ona: Ey Muhammed, cennet sen oraya girinceye kadar bütün peygamberlere senin ümmetin de oraya girinceye kadar bütün ümmetlere yasaktır, diye vahyetli,

Necm 9

İki yay kadar, hatta daha yakın oldu.

Diyanet Vakfı
8, 9. Sonra (Muhammede) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.

Kurtubi Tefsiri
Böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı;

“Böylece İki yay kadar veya daha da yaklaştı.” Yani Muhammed, Rabbine ya da Cebrâîl’e

“iki yay kadar” yaklaştı. İki Arap yayı kadar demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Atâ ve el-Ferrâ” yapmışlardır,

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet yüce Allah’ın:

“Böylece iki yay kadar… yaklaştı” âyetinin takdiri nasıldır? diye sorulacak olursa, şöyle deriz: Onun yakınlık mesafesinin miktarı iki yay gibi idi. Burada bu muzaflar hazfedilmiştir. Ebû Ali, şairin:

“Ve o beni Cezime’den bir parmak kadar mesafede tuttu.”

mısraını, bir parmak mesafesi kadar tuttu, anlamındadır diye açıklaması buna benzer.

“Veya daha da yaklaştı.” ifadesi de sizin takdirinize göre bu kadar yaklaştı demektir. Yüce Allah’ın: “Veya daha fazlasına.” (es-Saffat, 37/147) âyetinde olduğu gibi.

es-Sıhak’ta da şöyle denilmektedir:

“İkisi arasında bir yay miktarı kadar uzaklık vardır” demektir. Zeyd b. Ali de: “Kadar” diye okumuştur Aynı zamanda: diye de okunmuştur. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.

“Yayın tutulduğu yer ile kirişinin bağlandığı yer arasındaki mesafe” demektir. Herbir yayın bu şekilde iki yeri bulunmaktadır.

Kimisi de yüce Allah’ın:

“İki yay kadar” âyeti hakkında; yüce Allah bununla: “Bir yayın kirişinin bağlandığı iki noktayı murad etmiştir, demiştir. Ancak burada tesniye yapılan kelime kalbolmuşlur. (Birinci kelimede tesniye takısı gelmesi gerekirken, ikinci kelimeye getirilmiştir.)

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur:

“Sizden herhangi birinizin cennette bir yay mesafesi kadar veya bir kamçısı kadar bir yeri dünyadan ve dünyadaki herşeyden hayırlıdır.” Buhârî, III, 1029 (az farkla); Müslim, III, 141, 263 (az farkla)

Sahih’te de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği zikredilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Sizden herhangi birinizin cennetteki bir yaylık mesafesi, dünyadan ve onun içindeki herşeyden hayırlıdır.” Buhârî, aynı yer, ayrıca aynı manada yakın lâfızlarla: III, 1187, V, 2401; Tirmizî, IV, 181: Müsned, II, 48J, 111, 153, 207. Burada yayın misal verilmesi mesafe itibariyle farklı olmadığından dolayıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kâdı Iyâd dedi ki; Şunu bil ki, yüce Allah’a izafe edilen yaklaşmak ve yakınlık herhangi bir şekilde mekan yaklaşması ya da mesafe yakınlığı değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Rabbine yaklaşıp yakınlaşması onun mevkiinin büyüklüğünü açığa çıkarmak, rütbesinin şerefini yüceltmek, marifet nurlarını, aydınlığını etrafa göstermek, gayb ve kudretinin sırlarını müşahede etmesini sağlamaktır. Yüce Allah’ın ona yakınlaşması ise ona bir lütuftur, ona ünsiyettir, ona huzur vermektir, ikramdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın “Rabbimiz dünya semasına iner.’ Buhârî, I, 3H4; Müslim, I, 521; Tirmizi, V, 526; Dârimi, I, 413; Ebû Dâvûd, II, 34, IV, 234; Muvatta’, I, 214; Müsned, II, 264, 267, 487. şeklindeki ifadeleri de bu şekillerden birisi ile yorumlanır. Bu da icmal, kabul ve ihsan nüzulüdür. Kadı (Iyad) dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı” âyetine gelince, zamirin Cebrâîl’e değil de yüce Allah’a ait olduğunu kabul edenlerin görüşüne göre bu yaklaşmanın en ileri derecesini, mekanın lütfunu, marifetini izah edilmesini ifade eden bir tabirdir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gerçek anlamı ile gözetildiğini, onun arzusunun kabul edildiğini, isteklerinin yerine getirildiğini, ona lütfün açığa çıkarıldığını, makamının yakınlığını, yüce Allah’a yaklaşmışlığını ifade eder. Bu hususta yapılan tevil Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak gelirim. ” Tirmizi, V, 58Î; Müsned, III, 40, V, 155. İfadeleri gibi tevil edilir ki; bu da duanın kabul edilmesi anlamında bir yakınlık, ihsanın gelmesi ve umulanların acilen verilmesi anlamındadır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Sonra” Cebrâîl Rabbine “yaklaştı… böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı.” Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Buna rivâyet edilen şu hadis delil teşkil eder: “Melekler arasında yüce Allah’a en yakın olan Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır.” İbn Abdi’l-Berr, Temkid, XX, 238’de, “Cebrâîl’in Allah’a en yakın olduğunu’ zikrettiği bir-hadisten çıkan bir sonuç (fıkıh) olarak kaydetmektedir.

Bir açıklamaya göre de “ev: Veya” burada “vav: Ve” anlamındadır. Yani iki yay kadar ve daha da yakın oldu demek olur. Bunun: ” Hatta” anlamında olduğu da söylenmiştir. Hatta daha da yakın… demek olur.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki Arap yayının yay sahibinin omuzuna attığı taraf olan ve kirişinin bağlandığı üst tarafıdır. Herbir yayın da (bu durumda) tek bir “kab”ı (yani kirişi) olur. Bu âyet Cebrâîl (aleyhisselâm)’ın, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a iki yayın kirişi kadar yakınlaşmış olduğunu haber vermektedir.

Said b. Cübeyr, Atâ, Ebû İshak el-Hemdanî, Ebû Vail ve Şakik b. Seleme de şöyle demişlerdir:

“Böylece iki yay kadar… yaklaştı.” İki arşın kadar demektir. Çünkü “kavs’: kendisiyle herşeyin ölçüldüğü zira’ (arşın) demektir. Ayrıca bu bazı Hicazlıların da söyleyişidir. Bunun Ezdişenuelilerin söyleyişi olduğu da söylenmiştir.

el-Kisaî de şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Böylece İki yay kadar veya daha da yaklaştı” âyeti ile tek bir yayı kastetmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Çok uzak, oldukça yüksek ve bitkisi bulunmayan iki geçit

Ben onu tek bir yolla aşıp geçtim, iki yolla değil.”

Şair burada tek bir geçiti kastetmektedir.

” Yay” hem müzekker, hem müennes kullanılır. Müennes kullananlar bunun küçültme ismini yaparken: “Yaycık” derler. Müzekker kabul edenler de: derler. Darb-ı meselde de: “O en hayırlı yaycıktan bir oktur” denilmektedir. Çoğulu şekillerinde gelir. Ebû Ubeyde şu mısraı zikretmektedir:

“Ve o neşeli kimseler yaylara kiriş taktılar.”

Aynı zamanda: ” Kabta geriye kalan kuru hurma” demektir. “Kavs: Yay” semadaki burçlardan birisidir. Ötreli olarak ise rahibin manastırı demektir. Şair bir kadından sözederken şöyle demektedir:

“Elbette beni ve hatta manastırda iki yün elbise giyeni fitneye düşürür.”

Necm 8

Sonra yaklaştı ve sarktı.

Diyanet Vakfı
8, 9. Sonra (Muhammede) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.

Kurtubi Tefsiri
Sonra yaklaşıp sarktı.

“Sonra yaklaşıp sarktı.” Yani Cebrâîl yeryüzünün en yüksek ufkunda doğruluverdikten sonra yaklaştı “ve sarktı.” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine vahyi indirdi. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun azametini görüp de bu husus kendisini dehşete düşürünce, yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy getirmek üzere yaklaştığında Cebrâîl’i tekrar bir insan suretine döndürdü. İşte yüce Allah’ın “kuluna yahyettiğini vahyetti” âyeti bunu anlatmaktadır. Yani yüce Allah Cebrâîl’e vahyetti ve o sırada Cebrâîl

“böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı.” Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Hasen, Katade, er-Rabî’ ve başkaları yapmıştır.

Yine yüce Allah’ın:

“Sonra yaklaşıp, sarktı” âyeti hakkında İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre anlamı şudur: Şanı yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a

“yaklaşıp, sarktı.” Buna yakın bir rivâyeti Enes b. Malik, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan nakletmektedir. Onun emri ve hükmü peygambere yaklaştı; demektir.

“Sarkma”nın asıl anlamı bir şeye doğru ona yaklaşıncaya kadar inmek demektir. Burada bu lâfız

“yakınlaşmak” yerinde kullanılmıştır. Şair Lebid şöyle demektedir:

“Geri dönüp üstüne sarktım

O sırada yerin üzerinde de karanlığın dipleri vardı.”

el-Ferrâ’nın kanaatine göre de: ” Sarktı” lâfzındaki “fe’; harfi, “vav” anlamındadır. İfade de; ” Sonra Cebrâîl sarktı ve yaklaştı” takdirindedir. Şu kadar var ki; eğer iki fiilin anlamı bir veya bir gibi olursa, arzu edilen fiil öne alınır ve mesela: “Yaklaştı ve yaklaştı” denilirken (aynı anlamdaki) bu iki fiilden istediğimizi öne alabiliriz. “Bana hakaret etti ve kötülük etti” ya da “bana kötülük etti ve hakaret etti” demek de böyledir. Çünkü hakaret etmek ve kötülük etmek aynı şeydir. Nitekim yüce Allah’ın:

“O saat (kıyâmet) yaklaştı ve ay yarıldı.” (el-Kamer, 54/1) âyetinde de böyledir. Anlam İse -Allah-u alem-: Ay yarıldı ve kıyâmet yaklaştı, anlamındadır. el-Cürcanî dedi ki: İfadede takdim ve tehir vardır. Sarktı ve sonra yaklaştı, demektir. Çünkü sarkmak, yaklaşmanın sebebidir. İbmı’l-Enbarî’de şöyle demiştir: Sonra Cebrâîl sarktı yani semadan indi ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yaklaştı.

İbn Abbâs dedi ki: Refref, Miraç gecesinde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a doğru şarklı, onun üzerine oturdu. Sonra yükseltildi ve Rabbine yaklaştı. Bu ileride gelecektir.

Anlamın, Muhammed en yüksek ufukta bulunuyor iken Cebrâîl doğruluverdi, şeklinde olduğunu söyleyenler şunu da söyleyebilmektedirler: Sonra Muhammed Rabbine şanını yükseltmek anlamı ile yaklaştı ve sarktı, yani secdeye kapandı. Bu da ed-Dahhak’ın görüşüdür.

el-Kuşeyrî dedi ki; Buna göre ” Sarktı”; ” Nazlandı” anlamındadır. Bu Ha “Zan etti” anlamında kullanılmasına benzer. Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü “nazlanmak” kulluk sıfatları arasında beğenilen bir nitelik değildir.

Necm 7

O, en yüksek ufuktaydı.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu.

Kurtubi Tefsiri
Ve o en yüksek ufukta idi.

“Ve o en yüksek ufukta idi.” cümlesi hal konumundadır. Yüksek olarak doğruluverdi, anlamındadır. Bu da Cebrâîl, gerçek sureti ile yükseğe doğru doğruldu, demektir. Daha önce belirttiğimiz gibi, onu bu şekliyle görmek isteğini belirtinceye kadar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan Önce bu sureti üzere onu görmemişti.

Ufuk; semanın bir tarafıdır, çoğulu “afak” …diye gelir.

Katade dedi ki: Ufuk güneşin doğduğu yerdir. Süfyan da böyle demiştir: Ufuk güneşin doğduğu yerdir. Buna benzer bir rivâyet de Mücahîd’den nakledilmiştir. Bu lâfız “ufk” ve “ufuk” şeklinde söylenir. “Zorluk” anlamında “usr” ile “usur” demek gibi. Bu daha önce “Ha, Mim. es-Secde” de (Fussilet, 41/53. âyette) geçmiş bulunmaktadır, “Göz kamaştırıcı bir at” derken bu lâfız ötreli okunur. Dişisi hakkında da böyle denilir. Şair şöyle demektedir:

“Saçlarımı tarıyor, eteklerimi çekiyorum

Silahlarımı ise koyu kırmızı bir at taşıyor.”

Buradaki

“ve o” lâfzındaki zamir ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kastedildiği,

“en yüksek ufuk” âyeti ile de İsra gecesinin kastedildiği söylenmiş ise de zayıf bir görüştür. Çünkü: O ve filan kişi doğruldu” denilir ama -aynı anlamda olmak üzere-; şiir de zaruret hali olmadıkça; (……..) denilmez.

Doğrusu doğruluverenin Cebrâîl (aleyhisselâm) olduğudur ve o sırada Cebrâîl en yüksek ufukta aslî suretinde görünmüştü. Çünkü Cebrâîl vahiy için indiğinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir adam suretine bürünüyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu gerçek suretinde görmek isteyince, o da doğu ufkunda doğruluverince ufku doldurdu.

Necm 6

Güçlü ve sağlam; sonra doğruldu.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu.

Kurtubi Tefsiri
O, büyük bir güce sahiptir. Hemen asıl şeklinde doğruluverdi.

“O büyük bir güce sahiptir” âyetinin büyük güç ve kuvvet sahibi demek olduğu söylenmiştir. el-Kelbî dedi ki: Cibril (aleyhisselâm)’ın gücünün bir parçası da onun Lut kavminin şehirlerini yerin en alt tabakasındaki köklerinden söküp, bunları kanatları üzerine alıp, semaya kadar yükseltmesi, semada bulunanların köpeklerinin ulumalarını, horozlarının ötüşmelerini işitecekleri bir noktaya kadar çıkarttıktan sonra altüst etmesidir. Yine onun ileri derecedeki gücünün bir göstergesi de şudur: O İblisi Arz-ı mukaddesin bir yerinde Îsa (aleyhisselâm) ile konuşurken görmüş, kanadıyla ona hafifçe dokunmakla Hind’de en uzak bir dağa kadar atmıştır. Yine çokluklarına ve sayıca kalabalık olmalarına rağmen, Semud kavmine bir çığlık atması üzerine, onların sönmüş bir ateş gibi hareketsiz, dizleri üzerine çöküvermiş hale gelivermeleri de onun gücündendir. Semadan peygamberlere inip yine oraya göz açıp kırpmaktan daha hızlı bir zamanda yükselmesi de onun gücündendir.

Kutrub dedi ki: Araplar sağlam görüşlü, üstün akıllı her kimseye “; Büyük bir güç sahibi” derler. Şair de şöyle demiştir:

“Sizlerle karşılaşmadan önce ben sağlam bir görüş sahibi ve akıllı birisi idim,

Benimle davalaşan, tartışan herkesin tartıldığı bir terazisi vardır, bende”

Cebrâîl’in isabetli görüşü ve sağlam aklının bir göstergesi olarak; yüce Allah bütün peygamberlere gönderdiği vahyine onu emin kılmıştır. el-Cevherî dedi ki: İnsandaki tabiatın dört temel unsurundan birisidir. Aynı zamanda bu güt; ve sağlam akıl anlamına da gelir, ” Sağlam akıl sahibi, güçlü adam” demektir. Şair şöyle demiştir:

“Sen oldukça cılız bir adam görür ve onu küçümsersin

Fakat o elbiselerin içinde son derece güçlü bir arslan bulunur.”

Lakît dedi ki:

“Nihayet eğriliğe rağmen sağlam kararını verdiğinde, sağhmâı, ne dilinde tutukluk yardi, yumuşak ve zelildi.”

Mücahid ve Katade de:

“O büyük bir güce sahiptir” âyetini büyük kuvvet sahibi diye açıklamışlardır. Hufaf b. Nedbe’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Ben büyük güç sahibi bir kimseyim, beni (hayatta) bırak

Musibetlere karşı duranlar arasında ve ben sapasağlamım.”

O halde kuvvet, güç hem yüce Allah’ın sıfatlarındandır, hem de yaratılmışların sıfatları ndandır.

“Hemen asıl şekilde doğruluverdi.” Önceden açıklattığımız gibi kasıt Cebrâîl (aleyhisselâm)dır, Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a öğrettikten sonra semada bir yere doğru yükseldi. Bu açıklamayı Said b. el-Müseyyeb ile İbn Cübeyr yapmıştır.

“Doğruluverdi” âyetinin, yüce Allah’ın kendisini yaratmış olduğu aslî suretinde dikîliverdi, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a diğer peygamberlere geldiği şekilde, Âdemoğulları suretinde geliyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yüce Allah’ın yaratmış olduğu şekilde kendisine görülmesini İstedi. O da Hazreti Peygambere iki defa aslî suretinde göründü. Birisinde yerde, birisinde de semada idi. Yerdeki görünmesi en yüksek ufukta olmuştu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’da Hira dağında idi. Cebrâîl doğu tarafından ona göründü ve doğudan batıya kadar yeri kapattı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da baygın yere düştü. Âdemoğulları suretinde onun yanına indi ve onu bağrına bastı. Yüzünden toprağı silmeye koyuldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine geldiğinde: “Ey Cebrâîl! Ben yüce Allah’ın böyle bir surette bir kimseyi yaratmış olduğunu düşünememiştim,” dedi. Cebrâîl: Ey Muhammed! Ben sadece kanatlarımdan ikisini açtım. Benim herbiri doğu ile batı arasındaki mesafe genişliğinde olan altıyüz tane kanadım var. Peygamber “Bu pek büyük bir şeydir” deyince, Cebrâîl şöyle dedi: Halbuki ben yüce Allah’ın yarattığı diğer şeylere göre ancak çok küçük bir yaratık kalıyorum. Yüce Allah İsrafil’i altıyüz kanatlı olarak yaratmıştır. O kanadın herbiri benim bütün kanatlarım kadardır. O bile bazan yüce Allah’ın korkusundan küçük bir kuş kadar oluncaya kadar küçülür.

Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki o kendisini apaçık ufukta görmüştür.” (el-Tekvir, 81/23) âyetidir. Peygamber Efendimizin Cebrâîl’i semada görmesi ise Sidretu’l-Münteha yakınında olmuştur. Peygamberler arasında onu bu surette Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan başkası görmüş değildir.

Üçüncü bir görüşe göre

“hemen doğruluverdi” âyeti Kur’ân onun göğsünde dosdoğru bir şekilde yerleşti, anlamındadır. Bu görüş de iki şekilde açıklanır. Birincisi Kur’ân’ı Muhammed’in üzerine İndirdiği zaman Cebrâîl’in göğsünde doğruluverdi. İkincisi de Cebrâîl, üzerine indiği zaman Muhammed’in göğsünde doğruluverdi.

Dördüncü bir görüşe göre

“hemen doğruluverdi” âyeti ile kastedilen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Bu da İki şekilde açıklanır: Birincisine göre; o güç ve kuvvetinde mutedil oldu. İkincisine göre ise, risaletinde mutedil oldu demektir. Bu iki görüşü el-Maverdî zikretmiştir.

Derim ki: Birinci görüşe göre ifade:

“O büyük bir güce sahiptir”

âyetinde ifade tamam olmaktadır. İkincisine göre ise ifade:

“Çetin güçler sahibi” âyetinde tamam olmaktadır.

Beşinci bir görüşe göre bu, hemen yükseliverdi anlamındadır. Bu da iki türlü açıklanır. Birincisi Cebrâîl (aleyhisselâm) az önce sözünü ettiğimiz üzere mekanına yükseldi, ikincisine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) miraç ile yükseldi.

Altıncı bir açıklama şekline göre

“hemen doğruluverdi” âyetinden kasıt, yüce Allah’tır, Yani o -el-Hasen’in görüşüne göre- Arşın üzerine istiva etti, demektir. Bu husustaki açıklamalar daha önce el-Araf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Necm 5

Ona, kuvvetli olan öğretti.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu.

Kurtubi Tefsiri
Ona çetin güçler sahibi öğretti.

“Ona çetin güçler sahibi öğretti.” el-Hasen’in dışında diğer müfessirlerin görüşlerine göre maksat Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır. el-Hasen ise; bu yüce Allah’tır demiştir. Onun bu görüşüne göre:

“O büyük bir güce sahibtir” âyetinde ifade tamam olmaktadır. Bu da güç sahibi anlamındadır ve “kuvvet” yüce Allah’ın sıfatlarındandır. Âyetin asıl anlamı, halatı ileri derecede bükmekten gelmektedir. Bükmek âdeta çözülmesi oldukça zor olacak şekilde en ileri dereceye ulaşıncaya kadar devam ettirilmiş gibi bir mana ifade eder.

Daha sonra yüce Allah:

“Hemen asıl şeklinde doğruluverdi” diye buyurmaktadır. Burada da yüce Allah’ı kastetmiş olur. Yani yüce Allah Arşın üzerinde istiva etti. Bu anlamdaki bir açıklama el-Hasen’den rivâyet edilmiştir.

er-Rabî’ b. Enes ile el-Ferrâ” da şöyle demişlerdir:

“Hemen asıl şeklinde doğruluverdi ve o en yüksek ufukta idi.” Yani Cebrâîl ve Muhammed -ikisine de selam olsun- doğruluverdiler. Bu da:

” O” zamiri ile gizli ve merfu bulunan zamire atıf olunduğunu kabul etmeye binaen böyle bir anlam kazanır. Fakat Arapların çoğu böyle bir yerde atıf yapmak istediklerinde ma’tufun-aleyhin (yani üzerinde alıf yapılanın) zamirini açığa çıkartır ve: “O ve filan istiva etti” derler. “(O) ve filan istiva etti” şeklinde kullanımları çok azdır. el-Ferrâ” şu beyiti zikretmektedir:

“Kayın ağacının değneğinin gittikçe sağlamlaştığını görmez misin?

Onun hiçbir zaman ufalıp giden sütleğen otuna denk olmadığını da.”

“O ve sütleğen otu bir olmaz” demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın; ” Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra mı?” (en-Neml, 27/67) âyeti da buna benzemektedir.

Bu da: “Biz toprak olduktan sonra biz ve -atalarımız da mı…” anlamındadır.

Âyete gelince: “Cebrâîl’in kendisi ve Muhammed -ikisine de selam olsun- İsra gecesinde o en yüksek ufukta doğruldular” demek olur. (el-Rabi’ ile el-Ferrâ’nın) zamire atıf yapılmasını câiz kabul etmesi tekrarlanmaması içindir. Ancak ez-Zeccâc şiirdeki zaruret müstesna bunun câiz olduğunu kabul etmemektedir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Cebrâîl o en yüksek ufukta doğruluverdi. Bu daha güzel bir manadır. Doğruluveren Cebrâîl ise o takdirde “o büyük bir güce sahiptir” âyeti onun vasfı hakkında olup onu güzel bir konuşma sahibi olmakla nitelendirmektedir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Katade ise: O uzun ve güzel bir yaratılışa sahiptir demektir, demiştir. Sağlıklı bir beden ve her türlü kusurdan uzak bir yapıya sahip anlamında olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sadaka zengin, güçlü ve azaları yerli yerinde, sağlam hiçbir kimseye helal değildir.” İbn Huzeyme, Sahih, IV, 78; İbn Hibban, Sahih, VIII. 187; Hakim, Müstedrek, I, 565; Ebû Davud, II, 11H; Nesâî, V, 99; İbn Mace, I, 589; Tirmizi, III, 42; Dârimi, I, 472; Darakutni, II, 118; Müsned, II,164, 192, 389, V,375. âyeti da bu kabilden olur. İmruu’l-Kays de şöyle demiştir:

“Aralarında her zaman bir çare sahibi idim

Yaratılışı sapasağlam ve işlerinde güvenilir bir kişi idim.”

Necm 4

O, sadece indirilen bir vahiydir.

Diyanet Vakfı
O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.

Kurtubi Tefsiri
O bildirilen bir vahiyden başkası değildir.

“O kendi hevasından bir söz söylemez. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Peygamberin Söyledikleri:

“O kendi hevasından bir söz söylemez” âyeti hakkında Katade şöyle demiştir: O Kur’ân’ı kendi hevasından söylemez.

“O” kendisine

“bildirilen bir vahiyden başkası değildir.”

Bir başka açıklama da şöyledir:

“Kendi hevasından”, hevası ile konuşmaz, demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır. Yüce Allah’ın:

“Sen bunu bir bilene sor.” (el-Furkan, 25/59) âyetinin, onun hakkında sor anlamında olması gibidir.

en-Nehhâs dedi ki: Katade’nin açıklaması daha uygundur ve bu durumda: “…’dan” gerçek anlamı ile kullanılmış olur. Yani onun söyledikleri, onun öz görüşünden değildir. Söyledikleri ancak yüce Allah’tan bir vahiy ile ortaya çıkar. Çünkü bundan sonra “o bildirilen bir vahiyden başkası değildir” diye buyurutmaktadır.

2- Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın İçtihadı:

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın karşı karşıya kaldığı olaylar hakkında içti had etmesinin câiz olmadığını söyleyenler bu âyet-i kerimeyi delil gösterebilirler. Yine bu âyet-i kerimede sünnetin de amel bakımından tıpkı Allah tarafından indirilmiş vahiy gibi olduğuna delalet vardır. Bu hususa dair el-Mikdam b. Madî Kerib’in rivâyet ettiği hadis bu kitabımızın “Mukaddime”sinde (“Kitabın sünnet ile açıklanması bu hususta gelen rivâyetler” başlığı altında) açıklanmış bulunmaktadır, Yüce Allah’a hamdolsun.

es-Sicistanî dedi ki: Arzu edilirse:

“O bildirilen bir vahiyden başkası değildir” âyeti,

“Arkadaşınız asla sapmadı” âyetinden bedel de kabul edilebilir. ‘

Ancak İbnu’l-Enbarî şöyle demektedir: Bu yanlıştır. Çünkü: “(……): Değildir” lâfzının “nun’unun şeddesiz hali, olumsuz (u)’dan bedel olamaz. Buna delil de bir kimsenin -Allah’a yemin ederim ben kalkmadım, ben ancak oturuyorum anlamında: diyemeyeceğidir,

Necm 3

O, hevâdan konuşmaz.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz.

Kurtubi Tefsiri
O, kendi hevasından bir söz söylemez.

Necm 2

Sizin arkadaşınız sapmadı ve azmadı.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz.

Kurtubi Tefsiri
Arkadaşınız asla sapmadı, batıla da yönetmedi.

“Arkadaşınız asla sapmadı” âyeti yeminin cevabıdır. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) haktan uzak düşmedi, ondan başka bir tarafa sapmadı.

“Batıla da yönelmedi.” âyetindeki fiilin mastarı: Doğrunun zıttı” demektir.

O sapkın bir kimse olmadı. Batıl bir söz söylemedi, diye de açıklanmıştır. İstediğinden mahrum düşmedi diye de açıklanmıştır. “Mahrum kalmak, zarara uğramak” demektir. Şair şöyle demiştir:

“Kim bir hayır görse; över insanlar onun durumunu.

Kim de istediğini elde edemezse, hüsranından dolayı kınayıcısız kalmaz.”

Yani istediğini elde edemeyen kimseyi insanlar kınar.

Diğer taraftan bu âyetin vahiyden sonraki durumu haber vermek mahiyetinde olması mümkün olduğu gibi, genel olarak bütün halleri hakkında haber vermek mahiyetinde de olabilir. Yani o her zaman için Allah’ı tevhid eden birisi idi. Yüce Allah’ın:

“Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin.” (eş-Şura, 42/52) âyetini açıklarken, eş-Şura Sûresi’nde belirttiğimiz gibi doğru olan da budur.

Necm 1

Andolsun yıldıza, battığı zaman,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz.

Kurtubi Tefsiri
Battığı zaman yıldız(lar)a yemin olsun ki:

“Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki” âyeti hakkında İbn Abbâs ve Mücahid şöyle demişlerdir;

“Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki” âyeti, tan yeri ile birlikte batan Süreyya yıldızına yemin olsun ki, demektir. Süreyya yıldızı, her ne kadar sayıca birçok yıldız olmakla birlikte Araplar Süreyya’ya bir yıldızmış gibi ismini verirler. Denildiğine göre o yedi yıldızdan oluşan bir topluluktur. Bunların altısı görünür, bir tanesi ise gizlidir. İnsanlar onu görüp görmemekle görme kuvvetlerini sınarlar. Kadı Iyad’ın eş-Şifa adlı eserinde belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Süreyya (Ülker) yıldızında onbir yıldız görürdü.

Yine Mücahid’den nakledildiğine göre: İndiği zaman Kur’ân’a yemin olsun ki, demektir. Çünkü Kur’ân da nücum halinde (kısım kısım, parça parça anlamında ve aynı zamanda yıldızlar demektir) inerdi. el-Ferrâ” da böyle demiştir. Yine ondan nakledildiğine göre; semadaki bütün yıldızların battığı zamanını kastetmektedir. Bu el-Hasen’in de görüşüdür. O şöyle demektedir: Yüce Allah bactığı zaman yıldızlara yemin etmektedir. Çoğul anlamı olmakla birlikte, tekil lâfız ile ifade edilmesi anlatım üslubuna aykırı değildir. Nitekim çoban şöyle demiştir:

“Yıldız(lar)ı (yansıttığından ötürü) o dopdolu tencerede sayarak geceyi geçirdi,

Yiyenlerin elinde çabukça donuveren (o yemeğin tenceresinde).”

Ömer b. Ebi Rabia da şöyle demektedir;

“Semadaki yıldız(lar)ın en güzeli Süreyya yıldızıdır,

Süreyya ise yeryüzünde kadınların en güzelidir.”

Yine el-Hasen şöyle demektedir: Burada

“yıldız”dan kasıt, kıyâmet gününde yıldızların döküleceği vakittir. es-Süddî de şöyle demektedir: Burada

“yıldız”dan kasıt Zühre (venüs) yıldızıdır. Çünkü Araplardan bir topluluk bu yıldıza ibadet ediyorlardı.

Bununla kastedilenin şeytanların kendileriyle taşlandığı yıldızlar olduğu da söylenmiştir. Bunun sebebi de şudur: Yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak göndermeyi murad edince doğumundan önce yıldızlar çokça dökülmeye başladı. Ondan dolayı Araplar oldukça korktular ve kendilerine kehanette bulunan gözleri kör bir kahinin yanına koştular. O da onlara olaylar hakkında haber veriyordu. Bu olay hakkında da ona soru sormaları üzerine o: Oniki burca bir bakınız. Eğer bu burçlardan birisi düşmüşse dünyanın sonu geldi, demektir. Eğer onlardan hiçbir şey düşmemişse dünyada çok büyük bir iş meydana gelecek demektir. Bunun üzerine dikkatle olayları incelemeye koyuldular. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince, İşte uyarılıp dikkat kesildikleri büyük iş o oldu. Yüce Allah da:

“Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki” diye buyurdu. Yani o batan yıldız, işte bu ortaya çıkan peygamberlik dolayısıyla batmıştır.

Buradaki

“yıldız”dan kastın sapı, gövdesi olmayan bitki olduğu da söylenmiştir. “Kayması” ise yerin üzerine düşmesi demektir.

Cafer b. Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn (Allah onlardan razı olsun) dedi ki:

“Yıldıza yemin olsun” âyetinde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedir.

“Battığı zaman” da Miraç gecesi semadan yere indiği zaman demektir. Çünkü burada “battî” anlamı verilen “hevan fiili, aynı zamanda yukardan aşağıya hızlıca inmek, düşmek anlamlarına da yelir

Urve b. ez-Züheyir (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı ile evli idi. Şam’a gitmek istedi. Yemin olsun Muhammed’e gidip ona eziyet edeceğim, dedi. Yanına varıp: Ey Muhammed ben “battığı zaman yıldızı, yaklaşıp sarkanı inkar ediyorum” dedi, sonra da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüzüne tükürdü, kızını boşayıp ona gönderdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Allah’ım Sen bunun üzerine yırtıcı hayvanlarından birisini musallat et.” diye bedduda etti. Bu esnada Ebû Talib de orada bulunuyordu. Bu duadan endişeye kapıldı ve: Ey kardeşimin oğlu, sen bu duayı yapmayabilirdin dedi. Utbe babasına gidip, ona durumu haber verdi. Sonra da Şam’a çıktılar, bir yerde konakladılar. Oradaki manastırdan bir rahip onların yanına gelip: Burası yırtıcı hayvanı çok olan bir yerdir, dedi. Ebû Leheb arkadaşlarına: Ey Kureyş topluluğu bu gece siz bizi koruyunuz. Çünkü ben Muhammed’in yaptığı bedduanın oğlumu tutacağından korkuyorum, dedi. Bunun üzerine develerini toplayıp etraflarında çöktürdüler ve özellikle Utbe’yi gözetlemeye koyuldular. Bir arslan gelip onların yüzlerini koklamaya başladı ve nihayet Utbe’ye bir darbe indirip onu öldürdü. Hassan da şöyle demiştir:

“Bu sene kimisi ailesinin yanına dönse bile,

Yırtıcı hayvanın yediği kimse geri dönemez.”

Aslında (“yıldız” anlamı verilen): “Çıkmak, doğmak” demektir. Mesela “Diş çıktı”, “Filan kişi filan ülkede çıktı” yani sultana baş kaldırdı, denilir.

(“Battı” anlamı verilen): “İnmek ve yere düşmek” demektir. Kullanım şekli itibariyle: “İndi, iner, inmek” diye kullanılır ve ” Gitti, gider, gitmek” fiilinin kullanımına benzer. Şair Züheyr söyle demektedir: “O develeri, çakılı bol ve yürünmesi zor yüksekçe yerlere çıkardı ve onlar yıkılıyordu, Tıpkı halatlarla aşağı sarkıtılan kovanın düşmesi gibi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Bizler Belakis el-Kâa’ denilen yerde iken

Hızlı gidiyorken; develer de alabildiğine iniyorken

Seni hatırladım da kalbime bir düşünce saplandı

Gevşetti gücümü artık, yoluma devam edemedim.”

el-Esmaî dedi ki; Üstün ile ” Yukarıdan aşağıya doğru düştü, düşer” demektir. ” Geceleyin yürüyüşüne devam elti” anlamındadır. aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. İşte şair bu iki söyleyişi de şu beyitinde birarada kullanmış bulunmaktadır:

“Nice konak yeri vardır ki, ben olmasaydım sen oradan aşağı düşerdin,

Dağın en yüksek tepesinden bütünüyle düşen bir şeyin düşüşü gibi.”

Sevgi ve muhabbeti anlatmak için de esreli olarak: “Sevdi, sever, sevmek” denilir.

Tur 49

Gecenin bir kısmında da O’nu tesbih et ve yıldızların batışında.

Diyanet Vakfı
Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da Onu tesbih et.

Kurtubi Tefsiri
Gecenin bir kısmında da, yıldızların kaybolması vaktinde de O’nu tesbih et.

2- Geceleyin ve Yıldızların Kaybolurken Allah’ı Tesbih etmek:

“Gecenin bir kısmında da, yıldızların kaybolması vaktinde de O’nu tesbih et” âyetine dair açıklamalar yeteri kadarıyla yüce Allah’ın:

“Gecenin bazısında ve secdelerin aralarında da O’nu tesbih et.” (Kaf, 50/40) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Yıldızların kaybolması vakti” âyeti hakkında Ali, İbn Abbâs, Cabir ve Enes, bununla sabah namazının iki rekatını kastetmektedir, demişlerdir. Kimi ilim adamları âyeti bu görüşe göre yorumlayarak hükmünü mendub diye kabul etmiş ve beş vakit namaz ile nesholduğunu söylemişlerdir.

ed-Dahhak ve İbn Zeyd’den rivâyet edildiğine göre yüce Allah’ın:

“yıldızların kaybolması” âyeti ile yüce Allah, sabah namazını kastetmektedir demişlerdir. Taberî’nin tercih ettiği görüş de budur.

İbn Abbâs’tan bunun namazların sonlarında teşbih getirmek olduğu rivâyet edilmiştir.

” Yıldızların kaybolması vakti” lâfzındaki hemzeyi yedi kıraat İmâmı kesreli olarak ve mastar kipi şeklinde okumuşlardır. Nitekim bunu Kaf Sûresi’nde (anılan âyet-i kerimenin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz. Salim b. Ebi’l-Ca’d ve Muhammed b. es-Semeyka ise hemzeyi üstün olarak: (……..) diye okumuşlardır. Benzeri bir kıraat Yakub, Sellam ve Eyyub’dan da rivâyet edilmiştir ki, bu da: “Arka” kelimesinin çoğuludur. “İşin sonu” demektir.

Tirmizi’nin rivâyet ettiğine göre Muhammed b. Fudayl, Rişdin b. Küreyb’den, o babasından, o İbn Abbâs’tan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Yıldızların kaybolması tan yeri ağarmadan önce iki rekat namaz kılmaktır. Secdelerin ardları ise akşam namazından sonra iki rekat kılmaktır.” (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Biz bunu merfu rivâyet olarak ancak bu yolla Muhammed b. Fudayl ile Rişdin b. Kureyb yoluyla biliyoruz. Ben Muhammed b. İsmail’e (Buhari’ye): Muhammed b. Fudayl ile Rişdin b. Kureyb hakkında, bunların hangisi daha sika (sağlam ve güvenilir) ravidir, diye sordum, o: Her ikisine de yaklaşmam. Bununla birlikte bana göre Muhammed daha ağır basar, dedi. (Tirmizi) dedi ki: Abdullah b. Abdu’r-Rahmân’a bu hususu sordum, o da; Her ikisine de yaklaşmam. Bununla birlikle Rişdin b. Kureyb bana göre ikisi arasında tercihe değer olandır, dedi. Tirmizi dedi ki; Uygun görüş Ebû Muhamıned’in görüşüdür. Bana göre de Rişdin b. Kureyb, Muhammed’den daha ağır basar ve daha eskidir. Ayrıca Rişdin, İbn Abbâs’a yetişmiş ve onu görmüştür Tirmizi, V, 392; Taberani, Evsat, VII, 265.

Müslim’in, Sahih’inde de Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediği zikredilmektedir:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazından (farzından) Önce iki rekatten daha çok ve ısrarla hiçbir nafileye devam etmiş değildir Müslim, I, 501; Ebû Davud, II, 19; Müsned, VI, 43, 54, 170. Yine Âişe’den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sabah namazının iki rekati dünyadan ve İçindeki şeylerden daha hayırlıdır.” Müslim, I, 501; Tirmizi, II, 275; Nesâî, III, 252; Müsned, VI, 265.

et-Tur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.

Yüce Allah’a hamdolsun.

Tur 48

Rabbinin hükmüne sabret; şüphesiz sen gözlerimizin önündesin. Ve kalktığında Rabbinin hamdiyle tesbih et.

Diyanet Vakfı
Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin hükmüne kadar sabret. Muhakkak ki sen Bizim gözetimimiz altındasın. Kalktığın vakitte de Rabbinİ hamd ile tesbih et.

Yüce Allah’ın:

“Rabbinin hükmüne kadar sabret. Muhakkak ki sen Bizim gözetimimiz altındasın” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık altında sunacağız:

1- Rabbinin Hükmü;

“Rabbinin hükmüne kadar sabret,” Denildiğine göre; Rabbinin sana yüklemiş olduğu risalet vazifeleri hususunda Rabbinin hükmüne sabret, diye açıklandığı gibi, Allah’ın, kavminden gelen sıkıntılarla mübtela kıldığı hususlarda O’nun belasına (sınamalarına) karşı sabret, diye de açıklanmıştır. Sonra bu kılıç (cihadı emreden) âyetiyle nesh olmuştur.

2- Allah’ın Gözetimi Altında Bulunmak:

Yüce Allah’ın:

“Muhakak ki sen Bizim gözetimimiz altındasın.” Bizim tarafımızdan görülmektesin. Biz senin neler yaptığını görüyor, neler söylediğini işitiyoruz. Bizim seni göreceğimiz, koruyacağımız, himaye edeceğimiz, kollayacağımız ve seni gözeteceğimiz bir konumdasın, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birdir.

Yüce Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm)’a söylediği:

“Benim gözetimim altında yetiştirilesin diye.”(Ta-Ha, 20/39) âyeti da bu anlamdadır. Bu da benim korumam ve muhafazam altında yetiştirilesin, demektir. Daha Önce (Ta-Ha, 20/39. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kalktığın vakitte de Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısmında da, yıldızların kaybolması vaktinde de O’nu tesbih et” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Rabbi Hamd ile Tesbih etme Zamanları”

“Kalktığın vakitte de Rabbini hamd ile tesbih et” âyetinde yer alan

“kalktığın vakit”in te’vili hususunda farklı görüşler vardır: Avn b. Malik, İbn Mes’ûd, Atâ, Said b. Cübeyr, Süfyan es-Sevri ve Ebû’l-Ahvas şöyle demişlerdir: Meclisinden kalkacağı vakit Allah’ı teşbih ederek “subhanallahi ve bi hamdihi” yahutta “subhanekellahumme ve bi hamdike” der. Eğer meclis bir hayır meclisi ise fazladan bir de güzel övgüde bulunulmuş olur. Şayet böyle değil ise bu sefer o meclisin keffareti olur. Bu tevilin delili Tirmizi’nin rivâyet ettiği Ebû Hüreyre’nin naklettiği şu hadistir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim bir mecliste oturur da orada boş sözleri fazlalaşacak olursa meclisinden kalkmadan önce de: “Allah’ım, seni hamdinle teşbih ederim. Şehadet ederim ki senden başka hiçbir ilâh yoktur. Senden mağfiret diler ve sana tevbe ederim,” diyecek olursa, mutlaka o meclisinde olan hatalar ona bağışlanır.” (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih, garib bir hadistir. Tirmizi, V, 494; Müsned, I!, 494.

Yine Tirmizi’de kaydedildiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir tek mecliste yerinden kalkmadan önce yüz defa istiğfar getirdiğini sayardık: “Rabbim, bana mağfiret buyur, tevbemi kabul buyur. Çünkü şüphesiz tevbeleri çokça kabul eden, günahları çokça bağışlayan sensin” (diyordu.) (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih, garib bir hadistir. Tirmizi, V, 4y4; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübra, VI, 119,

Muhammed b. Ka’b, ed-Dahhak ve er-Rabi şöyle demişlerdir: Bu, namaz için kalkacağın vakit… anlamındadır. ed-Dahhak da şöyle demiştir: Kişi kalkacağı vakit: “Allah en büyüktür, Allah’a çokça hamd u senalar olsun. Sabah akşam Seni eksikliklerden tenzih ederim Allah’ım” der.

Ancak el-Kiya et-Taberi dedi ki: Bunun böyle olması ihtimali uzaktır. Çünkü yüce Allah’ın:

“Kalktığın vakit” diye buyurması tekbirden sonra teşbihte bulunmaya delalet etmemektedir. Kalkıştan sonra getirilecek olan şey, tekbirdir, bundan sonra da teşbih getirilir, demektir. O halde bundan maksad İbn Mes’ûd (radıyallahü anh)’ın dediği gibi, nereden olursa olsun kalkacağın vakittir.

Ebû’l-Cevza ile Hassan b. Atiyye de söyle demişlerdir: Uykundan kalkacağın vakit anlamındadır. Hassan dedi ki: Bundan maksat, ameline yüce Allah’ı zikrederek başlamasıdır.

el-Kelbî dedi ki; Sen yatağından kalkıp namaza -ki bu sabah namazıdır-başlayacağın vakte kadar dilinle Allah’ı zikret. Bu hususta sahih çeşitli rivâyetler vardır. Bunlardan birisi Ubade’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yaptığı şöyle dediğine dair rivâyetidir: ‘;Her kim geceleyin uyanıp da:

Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Mülk yalnız O’nundur, hamd de yalnız O’nadır. O herşeye güç yetirendir. Yüce Allah’a hamdolsun, Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Allah en büyüktür. Allah ile olmadıkça hiçbir şeye güç ve takat getirilemez.” dedikten sonra: Allah’ım bana mağfiret buyur der yahutta dua ederse, onun duası kabul olunur. Eğer abdest alır, namaz kılarsa namazı da kabul olunu Buhârî, I,387;Tirmizi,V, 480; Dârimi, II,377; Ebû Davud, IV, 314; İbn Mace, II 1276;Müsned,V,313. Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Hadisin baş tarafındaki “geceleyin uyanırsa” tabiri ile ilgili iki satırlık bir sözlük açıklaması gerek olmadığından tercüme edilmemiştir.

İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin namaz kılmak üzere kalktığı vakit şöyle dermiş:

“Allah’ım, hamd yalnız Sanadır. Sen göklerin, yerin ve onlarda bulunanların nurusun. Hamd Sanadır. Gökleri, yeri ve orada bulunanları var eden ve varlıklarını ayakta tutan Sensin. Hamd yalnız Sanadır. Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların Rabbi Sensin. Sen haksin, vaadin haktır, sözün haktır, Sana kavuşmak haktır, cennet haktır, cehennem haktır, kıyâmet haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır. Allah’ım, ben Sana testim oldum, Sana güvenip dayandım, Sana inandım, Sana dönüyorum, Senin adınla düşmanlık ediyor ve Senin önünde muhakeme oluyor, Senin hükmüne başvuruyorum. Önceden işlediklerimi, sonradan İşleyeceklerimi, gizlediklerimi, açıkladıklarımı Sen bana mağfiret buyur! Öne geçiren de Sensin, geri bırakan da Sensin. Senden başka hiçbir ilâh yoktur, Senin dışında da hiçbir ilâh yoktur.” Buhârî, I,377,V,3228,VI, 2689,2709;Müslim,I,533; Tirmizi,V, 481;Ebû Davud,I, 205; Muvatta’I,215;Müsned,I298,308.

Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivâyet edilmiştir.

Yine İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin uyandı mı yüzünden uykuyu siler, sonra da Al-i İmrân Sûresi’nin sonundaki on âyet-i kerimeyi okurdu. Buhârî, I,401,IV, 1666;Müslim,I 526;Ebû Davud,II,47;Nesâî,III,211;İbn Mace, I, 433;Muvatta’,I,121;Müsned I 243

Zeyd b. Eslem dedi ki: Sen öğlen vakti yattığın kaylule uykusundan, öğle namazını kılmak üzere kalktığın vakit, demektir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Kaylule uykusu ile ilgili herhangi bir rivâyet bulunmamaktadır. O da gece uykusu gibi değerlendirilir.

ed-Dahhak dedi ki: Bundan kasıt, namaz kılmak üzere kalktığı vakit namazdaki teşbihlerdir.

el-Maverdî dedi ki: Bu teşbihin ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre bu, kişinin rükû’ esnasında “subhane rabbiye’l-azim” ile sücud esnasında “subhane rabbiye’l-a’la” demesidir. İkinci görüşe göre ise bu namaza başlarken okunan duadır.

Bu sırada kişi: “Allah’ım, Seni hamdinle teşbih ederim. Senin adın pek mübarektir, şanın pek yücedir, senden başka hiçbir ilâh yoktur” Müslim, I, 299; Müsned, III, 50, 69. der.

İbnul-Arabî dedi ki: Bundan kastın, namazdaki teşbih olduğunu söyleyenlerin görüşlerini ele alacak olursak, bu getirilen teşbihlerin en faziletlîsidir. Bu konudaki rivâyetler pek çoktur. Bunların en büyüğü Ali (radıyallahü anh)’dan, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği sabit olmuş şu rivâyettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza kalktı mı: “Yüzümü yönelttim…” diye dua ederdi. Müslim, I, 534-535, 536; Tirmizi, V, 4H5, 4ü6, 487; Dârimi, I, 309; Ebû Davud, 1, 201, Müsned, I, 94.

Biz bunu da, benzerlerini de el-En’am Sûresi’nin sonlarında (6/101-103. âyetler, 3. başlıkta) zikretmiş bulunuyoruz.

Buhârî’de de Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Bana namazım esnasında yapacağım bir dua öğret. Şöyle buyurdu:

“Allah’ım, gerçekten ben nefsime çokça zulmettim. Senden başka da kimse günahları bağışlamaz. O halde kendi nezdinden bana bir mağfirette bulun ve bana merhamet eyle. Şüphesiz ki Sen günahları çok çok bağışlayan ve çok çok merhametli olansın, de.” Buhârî, I, 286, V, 2331; Müslim, IV, 2078; Tirmizi, v, 543; İbn Mace, II, 1Z<51; Müsned, 1.3.

Tur 47

Ve şüphesiz zulmedenler için bundan başka bir azap da vardır, fakat çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz zulmedenlere, ondan başka da azap vardır. Fakat çokları bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
O zulmedenler için de muhakkak bundan önce bir azâb vardır. Fakat onların çoğu bilmezler.

“O zulmedenler” kâfir olanlar

“için de muhakkak bundan” bir görüşe göre ölümlerinden

“önce bir azâb vardır.” İbn Zeyd, bunlar ağrılar, hastalıklar, belalar, mal ve çocukların gitmesi gibi dünya musibetleridir, demiştir. Mücahid, bu yedi yıl boyunca devam eden açlık ve sıkıntılı yıllardır. İbn Abbâs o ölümdür dediği gibi, yine ondan kabir azabıdır, dediği de nakledilmiştir. el-Bera b. Azib ile Ali (radıyallahü anh) da böyle demişlerdir. Buradaki

“Önce”, ” Başka” anlamındadır.

Ahiret azabından daha hafif bir azâb(larî) vardır, diye de açıklanmıştır.

“Fakat onların çoğu” azâbın başlarına geleceğini

“bilmezler.” Bir diğer açıklamaya göre:

“Fakat onların çoğu” sonunda nereye varacaklarını

“bilmezler.”

Tur 46

O gün onların tuzakları onlara hiçbir fayda sağlamaz ve yardım da edilmez.

Diyanet Vakfı
O gün planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.

Kurtubi Tefsiri
O günde tuzaklarının kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da olunmaz.

“O günde tuzaklarının” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dünyada iken kurdukları tuzaklarının

“kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlara” Allah tarafından

“yardım da olunmaz.”

” O günde” lâfzı, ” Baygın düşüp yıkılacakları günleri” lâfzından bedel olarak nasb ile gelmiştir.

Tur 45

Artık onları bırak, çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar.

Diyanet Vakfı
Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak.

Kurtubi Tefsiri
Şimdi onları baygın düşüp yıkılacakları günleri ile karşılaşana kadar bırak.

“Şimdi onları baygın düşüp yıkılacakları günleri ile karşılaşana kadar bırak” âyeti kılıç (savaşı emreden) ayet ile nesholmuştur.

“Baygın düşecekleri” âyeti genel olarak “ye” harfi üstün okunmuştur. İbn Amir ve Âsım ötreli okumuşlardır. el-Ferrâ” dedi ki: Bunlar yarıi iki ayrı söyleyiştir. Tıpkı Mutlu oldu’: fiili gibidir.

Katade: Bundan kasıt ölecekleri gündür, demiştir, Bedir günü olduğu da söylenmiştir. Bunun Sur’a ilk defa üfürüleceği gün olduğunu söyleyenler de vardır. Kıyâmet gününde onlara akıllarını başlarından alacak şekilde azâbın gelmesinin kastedildiği de söylenmiştir.

” Baygın düşüp yıkılacakları” âyetinin “ye” harfi ötreli okunduğu takdirde: “Allah onu baygın düşürüp yere yıktı” şeklinden geldiği de söylenmiştir O takdirde: “Baygın düşürülecekleri…” diye meali yanılabilir.

Tur 44

Eğer gökten bir parça düşse görseler, “Yığılmış bir buluttur” derler.

Diyanet Vakfı
Gökten düşen bir kütle görseler «Üst üste yığılmış bulutlardır» derler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer gökten düşen bir parça görseler: “Üstüste yığılmış bir buluttur” diyeceklerdir.

“Eğer gökten düşen bir parça görseler” âyetini yüce Allah onların:

“Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten parçalar indir.” (eş-Şuara, 26/187) sözleri ile

“Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin.” (el-İsra, 17/92) sözlerine cevab vermek üzere indirmiştir. Yüce Allah bu âyetle, eğer bunu yapmış olsaydı onların:

“Üstüste yığılmış bir buluttur” diyeceklerini haber vermektedir. Yani bu gördüğünüz şey, bir bölümü diğerinin üzerine yığılmış ve üzerimize düşmüş bir buluttur. Üzerimize düşen sema değildir, diyeceklerdir. Bile bile inatlaşanların veya geçmişlerini taklidin istilasına uğramış olanların uygulaması budur. Müşrikler arasında bu iki özellik de vardır,

“Bir şeyin bir parçası” demek olan in çoğuludur. Mesela: ” Bana kumaşından bir parça ver” denilir. Yine bunun çoğulu olarak de kullanılır ile ‘in aynı şey olduğu söylenmiştir.

el-Ahfeş dedi ki: Kim diye okursa, bunu tekil kabul etmiş, diye okuyan ise çoğul kabul etmiş olur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar el-İsra Sûresi’nde (17/92. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır, Yüce Allah’a hamdolsun.

Tur 43

Yoksa onların Allah’tan başka bir ilahı mı var? Allah onların ortak koştuklarından uzaktır.

Diyanet Vakfı
Veya onların Allahtan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onların Allah’tan başka ilahları mı yardır? Allah onların ortak koşmakta olduklarından münezzehdir.

“Yoksa onların Allah’tan başka” yaratan, rızık veren ve alıkoyan

“İlahları mı vardır? Allah onların ortak koşmakta olduklarından münezzehdir.”

Yüce Allah ortağı bulunmaktan kendi zatını tenzih etmektedir.

el-Halil dedi ki; et-Tur Sûresi’nde bulunan bütün: “(fi): Yoksa” lâfızları istifham (soru) edatı olup atıf edatı değildir.

Tur 42

Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? O zaman inkâr edenler tuzağa düşenlerin ta kendileridir.

Diyanet Vakfı
Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkar edenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyor? Fakat o inkar edenlerin kendileridir asıl tuzağa düşenler.

“Yoksa onlar” Daru’n-Nedve’de sana karşı

“bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o inkar edenlerin kendileridir asıl tuzağa düşenler.” Asıl kendilerine tuzak kurulanlar onlardır.

“Kötü düzen ise ancak sahiblerini kuşatır.” (Fatır, 35/43) Bu ise onların Bedir’de öldürülmeleri ile gerçekleşmiştir.

Tur 41

Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onlar mı yazıyor?

Diyanet Vakfı
Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa gayb onların yanındadır da, onlar mı yazıyorlar?

“Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?”

İnsanlar için gaybların ilminden dilediklerini mi yazıyorlar?

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar insanlara gayb olan bilgilere mi sahiptirler ki, Allah Rasûlünün kendilerine bildirmiş olduğu kıyâmet, cennet, cehennem ve öldükten sonra dirilişin batıl olduğunu öğrenmiş mi bulunuyorlar?

Katade dedi ki; Onlar: Zamanın başına getireceği musibetleri bekliyoruz, deyince, yüce Allah da:

“Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” ve böylelikle Muhammed’in ne zaman öleceğini ya da işinin sonunda nereye varacağını mı biliyorlar? diye buyurdu.

İbn Abbâs dedi ki: Levh-i Mahfuz onların yanında olduğundan dolayı onlar da içinde bulunanı yazıp insanlara orada bulunanları mı haber veriyorlar?

el-Kutebî dedi ki:

“Yazıyorlar” hükmediyorlar, “kitab” da hüküm demektir. Yüce Allah’ın:

“Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı.” (el-En’am, 6/54) âyetinde de hükmetti, demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu âyeti da böyledir: “Nefsim elinde olana yemin olsun ki, ben aranızda Allah’ın kitabı gereğince hükmedeceğim.” Bk İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, IX 78. Allah’ın hükmü gereğince hükmedeceğim, demektir.

Tur 40

Yoksa senden bir ücret mi istiyorsun da onlar ağır bir yük altında eziliyorlar?

Diyanet Vakfı
Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa sen onlardan ücret mi İstiyorsun da, bu nedenle onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler?

“Yoksa sen onlardan” risaleti tebliğ etmen karşılığında

“ücret mi İstiyorsun da, bu nedenle onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler?”

Yani bunları kendilerinden ödemelerini istediğin bu borçları ile karşı karşıya bıraktığın yükümlülükten ötürü, ağır bir yük altına girmiş ve bitkin mi düşmüşler?

Tur 39

Yoksa O’nun kızları, sizin erkek çocuklarınız mı var?

Diyanet Vakfı
Yoksa kızlar Onun, oğullar da sizin mi?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa kız çocuklar O’nundur da, oğullar sizin midir?

“Yoksa kız çocuklar O’nundur da, oğullar sizin midir?” âyeti ile yüce Allah onları azarlamak ve yaptıkları çirkinliği yüzlerine vurmak üzere, ne kadar beyinsizce iddialarda bulunduklarını ifade etmektedir. Yani sizler kendinize yakıştırmadığınız halde kız çocukları Allah’a mı nisbet ediyorsunuz? Akli yapısı bu durumda olanların öldükten sonra dirilişi inkar etmeleri uzak görülecek bir ihtimal değildir,

Tur 38

Yoksa onların bir merdiveni mi var, onunla dinliyorlar? Dinleyenleri açık bir delil getirsin!

Diyanet Vakfı
Yoksa onların, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsinler.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onların dinlemek için merdivenleri mi var? O halde onların dinleyicileri apaçık delil getirsin.

“Yoksa onların dinlemek için merdivenleri mi var?” Yani onlar üzerine çıkarak haberleri dinledikleri ve böylece Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy yoluyla ulaştığı gibi, kendilerinin gayb ilmine erişebildikleri, üzerinde semaya çıktıkları, yükseldikleri bir yollarının, araçlarının bulunduğunu mu iddia ediyorlar?

“O halde onların dinleyicileri apaçık delil getirsin.” Yani onların izle dikleri bu yolun hak olduğuna dair apaçık bir delil, bir belge ortaya koysun.

“Süllem: merdiven” üzerine yükselinebilinen tekilidir, (Özellikle develer için ağaçtdan yapılan bir çeşit) Özengiye bu ismin verildiği de olur. Ebû Rubeys es-Salebi dişi devesini anlatırken şöyle demektedir:

“Sahibi çabukça ayrılmak istediği devesinin çöktüğü yerde ayağını

Össenginin bir basamağına bıraktı mı, kalbi yerinden oynatır.”

Züheyr de şöyle demektedir:

“Kim ölüm sebeblerinden çekinirse, karşılaşır onlarla

İsterse semanın yollarına merdiven dayayıp çıksın.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben yapmadığım bir günahı benim için yaptı diye iddia ettin

Böylece bunun benden darılmaya mazeret teşkil eden bir merdiven olmasını istedin.”

İbn Mukbil de bu lâfzı çoğul olarak kullanarak şöyle demektedir:

“Ülkelerin dört bir yanı kuşatamaz kişiyi,

Ve semada onun için merdivenler yapılmaz.”

Beyit ile ilgili üç satıra yakın bir açıklama doğrudan tefsiri ilgilendirmediğinden tercüme edilmemiştir

“Dinlemek için” dinlemek maksadıyla üzerinde yükseldikleri… demek olup, yüce Allah’ın:

“Hurma dallarında” (Ta-Ha, 20/71) âyetinin “Dalları üzerinde” anlamına gelmesi gibidir. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır,

Ebû Ubeyde de: O yolla dinleyebilecekleri… demektir, diye açıklamıştır. ez-Zeccâc da: Yani onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy getiren Cebrâîl gibi bir elçileri mi vardır?

Tur 37

Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı egemenlik sahibidir?

Diyanet Vakfı
Yahut Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa egemen olanlar onlar mıdır?

“Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” Yoksa Rabbinin hazineleri yanlarında bulunduğu için Allah’a muhtaç olmadıklarından, O’nun emrinden yüz mü çeviriyorlar?

İbn Abbâs dedi ki: Rabbinin hazineleri yağmur ve rızıktır. “Rahmetin anahtarları” olduğu da söylenmiştir. İkrime, peygamberliktir diye açıklamıştır. Yani Rabbinin risalet anahtarları onların elinde bulunup onlar bunu istedikleri yere mi koyabilirler? Yüce Allah’ın

“hazineler”i örnek göstermesinin sebebi,

“hazine”nin çeşitli türden biriktirilecek şeyleri toplayıp bir arada tutmak üzere hazırlanan bir ev, oda (veya kasa) oluşundan dolayıdır. Yüce Rabbimizin muktedir olduğu şeyler ise, bütün türlerin içinde bulunduğu sonsuz hazinelere benzer. Onların sonu yoktur.

“Yoksa egemen olanlar onlar mıdır?” âyeti hakkında İbn Abbâs: Otorite sahibi olup varlıkları istediklerine boyun eğdirenler onlar mıdır? diye açıklamıştır. Yine ondan gelen rivâyete göre, batıl peşinde olanlar, diye açıklamıştır, ed-Dahhak da böyle demiştir. İbn Abbâs’tan gelen bir başka rivâyete göre her işin velayeti (kontrol ve gözetimi)ni üzerlerine alanlar onlar mıdır? Atâ: Yoksa herkesi ve herşeyi kahredici güce sahib rabler onlar mıdır? diye açıklamıştır. Yine Atâ dedi ki: “Sen benim üzerime otorite kurdun, egemen oldun” denilir, Sen beni kendine boyun eğdirdin, hizmetçi edindin, demektir. Ebû Ubeyde de böyle demiştir.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: bir şeyi kontrol altında tutmak, onun durumlarını yakından tetkik edip amelini yazmak maksadı ile o şeye musallat olan, egemen olan demektir. Bunun kökü “satımdan gelmektedir. Çünkü kitab satır satır yazılır. Bu durumda olan birisinin yaptığı işe: “Egemen, musallat olan” denilir, “Bizim üzerimize musallat oldun, egemen oldun” denilir.

İbn Bahr dedi ki:

“Yoksa egemen olanlar onlar mıdır?” âyeti Hafaza melekleri onlar mıdır? demektir. Bu içine yazılanları muhafaza eden kitabın satır satır yazılışından alınmış bir tabirdir. Buna göre burada: Egemen olan yüce Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazdığını muhafaza eden, koruyan” demek olur. Bunun üç türlü söylenişi vardır. Birincisi, genelin de okuyuş şekli olan “sad” harfi ile telaffuzudur. İkinci “sin” harfi ile olup İbn Muhaysın, Humeyd, Mücahid, Kumbul, Hişam ve Ebû Hayve’nin kıraatidir, “Sad” ile “zel” arasında (işmam ile) okuyuş da üçüncü okuyuş olup, bu da daha Önce

“es-sırat: Yol”da (el-Fâtiha, 1/6, âyet, 27. başlıkta) geçtiği üzere Hamza’nın kıraatidir.

Tur 36

Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, kesin bilgiye sahip değiller.

Diyanet Vakfı
Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar yakîn sahibi değildirler.

“Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Durum hiç de böyle değildir. Onlar hiçbir şey yaratmamışlardır,

“Hayır, onlar” hakka

“yakîn sahibi değildirler.”

Tur 35

Yoksa onlar bir şey olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?

Diyanet Vakfı
Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar bir şeysiz mi yaratıldılar? Yoksa yaratanlar onlar mıdır?

“Yoksa onlar bir şeysiz mi yaratıldılar?” âyetindeki: ” Zaid (fazladan)” gelmiş bir sıladır. İfade;

“Bir şeysiz mi yaratıldılar” takdirindedir.

İbn Abbâs dedi ki: Kendilerini yaratıp herşeylerini belli bir takdir ve ölçü ile var eden bir Rab olmadan mı yaratıldılar, demektir. Annesiz ve babasız mı yaratıldılar, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani bu durumda onlar aklı ermeyen cansız bir varlık gibi ve Allah tarafından kendilerine karşı bir delilin ortaya konulmamış olduğunu mu ileri sürüyorlar? Durum hiç de öyle değildir. Onlar bir nutfeden, bir alakaden (sülük gibi kan emen bir kan parçasından) ve bir çiğnemlik etten yaratılmadılar mı? Bu açıklamayı İbn Atâ yapmıştır,

İbn Keysan dedi ki: Yoksa onlar boşuboşuna yaratılıp ve “hiçbir şeysiz” bir şekilde başıboş mu terkedildiler? Onlar başka bir şey için mi yaratıldılar, demektir. Bu durumda: “…den …dan: “lam: için” anlamındadır.

“Yoksa yaratanlar onlar mıdır?” Yani kendi kendilerini yaratanların kendileri olduklarını, bundan dolayı Allah’ın emrine uymadıklarım mı söylüyorlar? Halbuki onlar bu görüşte değildirler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerine göre, onlardan başka bir yaratıcı var demektir. Peki, putları terkederek O’na ibadet etmeyi kabul etmekten ve O’nun ölümden sonra diriltmeye kadir olduğunu İtiraf etmekten kendilerini alıkoyan nedir?

Tur 34

Öyleyse, doğru sözlülerse onun benzeri bir söz getirsinler.

Diyanet Vakfı
Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer doğru söyleyenler iseler haydi onun gibi bir söz getirsinler.

“Eğer” Muhammed’in bu Kur’ân’ı uydurduğu iddialarında

“doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi” ona benzeyen

“bir söz” bir Kur’ân’ı kendiliklerinden

“getirsinler.”

el-Cahderi:

“Haydi onun gibi bir söz getirsinler” âyetini izafet ile okumuştur. (Onun gibi birisinin sözünü getirsinler, demek olur.) Buna göre

“onun gibi” lâfzındaki “he” (o zamiri) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olur. Kendisiyle Kur’ân’ın kastedildiği

“söz” lâfzının ona izafe edilmesinin sebebi ise, Kur’ân ile gönderilenin kendisi oluşundan dolayıdır. Çoğunluğun kıraatine göre ise “he: o” zamiri Kur’ân’a aittir.

Tur 33

Yoksa, “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? Hayır, iman etmiyorlar.

Diyanet Vakfı
Yahut «Onu kendisi uydurdu!» mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar: “Onu kendisi uydurup düzüyor” mu? derler? Hayır, onlar îman etmezler.

“Yoksa onlar: Onu kendisi uydurup, düzüyor mu, derler.” Onu yani Kur’ân’ı kendisi mi uydurup düzdü, derler.

“Söz söylemek uydurmak için kendisini zorlamak” demektir. Çoğunlukla da yalan hakkında kullanılır. Nitekim; “Söylemediğim şeyleri hakkımda söyledi” ve “Söylemediğim şeyleri bana söylettin” denilir ki, benim böyle söylediğimi iddia ettin anlamındadır. ” Ona yalan söyledi, hakkında yalan uydurdu” demektir. “Ona tahakküm etti, demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Doğruluk ve nimet yurdunda bir konaklama,

Ve hiçbir tabib benim aleyhime herhangi bir hüküm uydurmadı.”

Buna göre birinci

“yoksa” inkar için, ikincisi ise müsbet bir anlam ifade etmek için getirilmiştir. Yani durum onların dedikleri gibi değildir.

“Hayır onlar” bile bile inkar ederek ve büyüklenerek

“îman etmezler.”

Tur 32

Yoksa onlara bu sözü akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?

Diyanet Vakfı
Onlara akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur?

Kurtubi Tefsiri
Onlara bunu akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgınlar topluluğu mudurlar?

“Onlara bunu” sana bu iftiraları yapmayı

“akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgınlar topluluğu mudurlar?” Akılsız olup haddi aşan kimseler midirler? Buradaki:

“Yoksa” lâfzının: ” Hayır” anlamında olduğu söylenmiştir. Yani hayır, onlar hak kendileri için açıklık kazanmış olsa dahi, haddi aşarak küfre sapmışlardır.

Amr b. el-As’a şöyle sorulmuş: Senin kavmine Allah kendilerini akıl ile nitelendirmiş olduğu halde, ne oldu da îman etmediler? Şöyle dedi: Onlar yine Allah’ın tuzağa düşürdüğü akıllardı. Yani Allah onlara bu hususta tevfikini vermemişti.

“Akılları” lâfzının “zihinleri” anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü akıl kâfire verilmiş değildir, Eğer akit olsaydı, mutlaka îman ederdi. Kâfire verilen zihinden İbarettir ve bu, ona karşı bir delil olmuştur. Zihin genel olarak ilmi öğrenebilir, öğrenme kabiliyetine sahibtir, Akıl ise ilmin çeşitleri ve nitelikleri arasında ayırım yapar ve emir ve nehyin sınırlarının ölçülerini tesbit eder.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre bir adam şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, o filan hristiyan çok akıllıdır. Peygamber şöyle buyurdu: “Sus, Öyle deme! Kâfirin aklı yoktur. Sen yüce Allah’ın:

“Derler ki: Eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık.” (el-Mülk, 67/10) âyetini hiç duymadın mı?”

İbn Ömer yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu azarladıktan sonra şöyle buyurdu: “Sus (öyle deme)! Çünkü akıllı bir kimse Allah’a itaatin gereği ne ise onu yapandır.” el-Haris b. Ebi Usame, Müsnedu’l-Haris (Zevaidu’l-Heysemi), II, 811. Bunu et-Tirmizi el-Hakim Ebû Abdillah senedi ile birlikte zikretmiş bulunmaktadır.

Tur 31

De ki: “Bekleyin! Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”

Diyanet Vakfı
De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bekleyedurun, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”

“De ki bekleyedurun.” Yani ey Muhammed, onlara: Bekleyedurun de.

“Şüphesiz ben de sîzinle birlikte bekleyenlerdenim.” Başınıza gelecek azâbı gözetleyenlerdenim, demektir. Bedir günü kılıçla azaba uğratıldılar.

Tur 30

Yoksa, “Bir şairdir, bekliyoruz zamanın felaketini” mi diyorlar?

Diyanet Vakfı
Yoksa onlar: (O,) bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar: “O bir şairdir. Biz onun zamanın ızdırap veren musibetine uğramasını bekliyoruz.” mu diyorlar?

“Yoksa onlar: O bir şairdir… mu diyorlar?” Yani onlar Muhammed bir şairdir diyorlar. Sîbeveyh dedi ki: Allah’ın kullarına bu âyetler ile, kendi ifadelerinde kullanılan üslub ile hitab edilmiştir. Ebû Cafer en-Nehhâs da şöyle demiştir: Bu güzel bir açıklamadır. Şu kadar var ki, bunun gerekli şekilde açıklaması yapılmamıştır. Sîbeveyh şunu anlatmak istiyor:

“Yoksa” lâfzı Arapçada bir konudan başka bir konuya geçiş için kullanılır. Şairin şu ifadelerinde olduğu gibi:

“Sen güzelliğinden süslenme ihtiyacı olmayan birisinden uzak mı kalırsın,

yoksa kınar mısın?”

Burada ifade tamam olmaktadır. Sonra şair bir başka konuya geçerek şunları söylemektedir:

“Yoksa halat onu tanıyamadığı için mi kopmuş oluyor?”

İşte yüce Allah’ın Kitabında bu türden varid olmuş olan âyetlerin anlamı takrir (doğruyu söyletmek) azarlamak ve bir konudan, başka bir konuya geçiş kabilindedir. Nahivciler, bu gibi anlatımlarda kullanılacak edata: “Aksine, belki” edatını örnek gösterirler.

“Biz onun, zamanın ızdırab veren musibetine uğramasını bekliyoruz.” Katade dedi ki: Kâfirlerden bir topluluk: Siz Muhammed’in ölümünü bekleyiniz. Filan oğullarının şairinin işini ölüm hallettiği gibi, sizi de ölüm Muhammed’den kurtaracaktır, demişlerdi.

ed-Dahhak dedi ki: Bu sözleri söyleyenler Abdu’d-Dar oğullarıdır. Onlar bu sözleriyle onun şair olduğunu söylemiş oluyorlardı. Yani bundan önce şairler nasıl öldüyse, o da pek yakında ölecektir. Üstelik babası da genç yaşta ölmüştü. Belki o da babası gibi genç yaşta ölür.

el-Ahfeş dedi ki: Bu ifade; ” Biz onu zamanın ızdırab veren musibetine uğrayıncaya kadar bekliyoruz” anlamındadır. Burada harf-i cer hazfedilmiştir. Nitekim “Zeyd’e gittim” denilirken denilmesi de buna benzer.

“Izdırab veren musibet”: İbn Abbâs’ın açıklamasına göre ölümdür. Ebû’l-Ğavl et-Tuhevî de şöyle demiştir:

“Onlar beni el-Vekaba suyunun koruluğundan döverek alıkoydular

O (dövme) ölümün dağınıklıklarını biraraya getiriyordu.”

Şair burada şunu anlatmak istiyor: Dövmek değişik yerlerde bulunan dağınık bir topluluğu biraraya getirir. Eğer onların bulundukları yerlerde ölümleri gelecek olursa, ölüm de onlara dağınık gelecekti. Biraraya gelip toplanmaları sonucunda da ölümleri de onlara hep birlikte gelmiş oldu.

es-Süddî, Ebû malik’ten, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Rayb” Kur’ânı Kerîm’de şüphe ve tereddüt anlamındadır. Yanlız et-Tur Sûresi’ndeki bir yer müstesnadır. “Raybe’l-menun” zamanın olayları ve musibetleri demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Başına gelecek zamanın musibetlerini bekle, olur ki

Bir gün boşanır yahutta onun helali (kocası) ölür.”

Mücahid de şöyle demiştir:

“Zamanın musibeti” zamanın olayları anlamındadır. “el-Menun” zaman ile aynı şeydir. Ebû Zueyb dedi ki:

“Sen zamandan ve onun musibetlerinden mi izdırab çekiyorsun?

Halbuki zaman (musibetlere) tahammül göstermeyen kimselerin mazeretini kabul etmez.”

Burada şair beyitin birinci mısraında zaman anlamında “el-menun” lâfzını, ikinci mısraında da “dehr” lâfzını kullanmıştır. Mücahid’in açıklamasında da menun, dehr yani zaman diye açıklanmıştır.

el-A’şa’da şöyle demiştir:

“Gözleri zayıf gören ve zamanın, musibetleri ile hastalıklara mübtela kıldığı,

Yakınlarının kendisinde sevinilecek hiçbir taraf bulamadıkları bir adam gördü diye mi?…”

el-Esmaî dedi ki: “el-Menun” gece ve gündüz demektir. Onlara bu ismin veriliş sebebi ömrü eksiltmeleri ve ecelleri sona erdirmeleridir. Yine ondan nakledildiğine göre zamana “menun” deniliş sebebi, hayatın gücünü alıp götürmesinden dolayıdır. “el-Meniyye” de bu şekildedir.

Ebû Ubeyde dedi ki: Zamana bu ismin veriliş sebebi onun zamanla insanı zayıf düşürmesinden dolayıdır. Bu da Arapların: “Güçsüz, zayıf halat”1 tabirlerinden alınmıştır. “İnce toz” demektir.

el-Ferrâ” dedi ki: “el-Menun” müennes bir lafızdır, tekil ve çoğul olarak böyle gelir. el-Esmaî de: Bu çoğulu bulunmayan tekil bir lafızdır, demiştir. el-Ahfeş de böyle demiştir: Bu, tekili bulunmayan çoğul bir lafızdır, “el-Menun” müzekker ve müennes olarak gelir. Bunu müzekker olarak kabul eden “zaman” anlamında ya da ölüm anlamında kabul ederken, müennes olarak kabul edenler ise manasını gözönünde bulundurarak müennes kabul etmişler. Sanki bununla: “Ölüm” lâfzını kastetmiş gibi olurlar.

Tur 29

Artık hatırlat; çünkü sen Rabbinin nimetiyle ne kahinsin ne de delisin.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kahinsin, ne de bir deli.

Kurtubi Tefsiri
Artık sen öğüt vermeyi sürdür. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kahin de değilsin, deli de değilsin.

“Artık sen” ey Muhammed, kavmine Kur’ân-ı Kerîm ile

“öğüt vermeyi sürdür. Sen Rabbinin nimeti sayesinde” Rabbinin sana gönderdiği risalet sayesinde, vahiysiz olarak yarın neler olacağını haber vererek sözlerini uyduran bir

“kahin de değilsin, deli de değilsin.”

Bu, onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındaki sözlerini reddeden bir âyettir. Çünkü Ukbe b. Ebi Muayt: O bir delidir, Şeybe b. Rabia: O bir sihirbazdır, diğerleri ise: O bir kahindir, demişlerdi. Yüce Allah onların hepsinin yalancı olduklarını belirtip iddialarını reddetmektedir.

Şöyle de denilmiştir: ” Sen Rabbinin nimeti sayesinde” âyeti yemindir. Allah’ın nimetine yemin olsun ki, sen bir kahin de değilsin, bir deli de değilsin, demek olur. Bunun kasem olmadığı, bir kimsenin: Allah’a hamdolsun ki, sen cahil değilsin. Yani Allah seni böyle bir şeyden uzak tutmuştur anlamında bir âyet olduğu da söylenmiştir.

Tur 28

“Şüphesiz biz önceden O’na dua ederdik. Şüphesiz O, iyilik edendir, merhametlidir.”

Diyanet Vakfı
«Gerçekten biz bundan önce Ona yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak Odur.»

Kurtubi Tefsiri
“Şüphesiz ki biz önceden O’na İbadet ediyorduk. Gerçekten O, evet O çok ihsan edendir, çok merhamet edendir.”

“Şüphesiz ki biz önceden ona İbadet ediyorduk.” Yani dünya hayatında iken kusurlarımızı bağışlamak suretiyle bize lütufta bulunması için dua ediyorduk. Buradaki: “O’na dua ediyorduk (mealde: ibadet ediyorduk)” âyetinin, O’na ibadet ediyorduk, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Gerçekten O, evet O çok ihsan edendir, çok merhamet edendir.” âyetindeki ” Gerçekten O” lâfzını Nafî ve el-Kisaî “Çünkü O” anlamında olmak üzere hemze harfi üstün olarak diye okumuşlardır. Diğerleri ise mübteda olarak esreli okumuşlardır.

“Çok ihsan eden” çok lütfeden demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yine ondan gelen rivâyete göre: O vaadini gerçekleştirendir, demektir, İbn Cüreyc de böyle açıklamıştır.

Tur 27

“Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.”

Diyanet Vakfı
«Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.»

Kurtubi Tefsiri
“Allah bize lütfetti de bizi semum azabından korudu.

“Allah bize” cenneti vermekle ve günahlarımızı bağışlamakla, bir başka açıklamaya göre îmana muvaffakiyet ile ve hidayete iletmek suretiyle

“lütfetti de bizi semum azabından korudu.”

el-Hasen dedi ki:

“Semum” ateşin isimlerinden birisi olup aynı zamanda cehennem tabakalarından bir tabakadır. Bunun cehennem dediğimiz gibi, ateş ile aynı şey olduğu da söylenmiştir. Semum azabının ateşi diye de açıklanmıştır.

Çok sıcak bir rüzgar anlamında

“semum” münnes olarak da kullanılabilir. Burdan hareketle: ” Günümüz semuma uğradı” denilir. Semuma uğramış güne denilir, çoğulu …diye gelir.

Ebû Ubeyde dedi ki; Semum gündüzün olmakla birlikte geceleyin de olabilir. Harur ise geceleyin olmakla birlikte gündüzün de görülebilir. Semum bazan soğuğun insanı etkilemesi hakkında kullanılabildiği gibi, çoğunlukla sıcağın ve güneşin etkilemesi hakkında kullanılır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Bugün semumu çok, soğuk bir gündür,

Bugüne tahammül edemeyeni ben kınamam.”

Tur 26

Dediler ki: “Biz daha önce ailemiz arasında korku içindeydik.”

Diyanet Vakfı
Derler ki: «Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (ilahi azaptan) korkardık.»

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten biz daha önce ailelerimiz arasında korku İçinde idik” derler.

“Gerçekten biz daha önce ailelerimiz arasında korku içinde idik, derler.” Yani aralarından kendilerine soru sorulan herbir kişi, soru sorana:

“Gerçekten biz daha Önce” yani dünyada iken Allah’ın azabından korkuyor ve çekiniyor idik diyecektir.

Tur 25

Birbirlerine yönelir, soru sorarlar.

Diyanet Vakfı
Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:

Kurtubi Tefsiri
Birbirlerine dönerek karşılıklı soru sorarlar:

“Birbirlerine dönerek karşılıklı soru sorarlar” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Kabirlerinden diriltilerek kaldırılacaklarında birbirlerine soru soracaklardır. Cennette “birbirlerine soru soracakları” da söylenmiştir. Yani onlar dünya hayatındaki yorgunluktan, akıbetlerinin ne olacağı ile ilgiEi korkularından sözederek bunları birbirlerine hatırlatacaklar ve bu korkularının gitmesi dolayısıyla yüce Allah’a hamdedeceklerdir.

Birinin diğerine; Siz bu üstün mevkiye hangi sebeble eriştiniz? diye soru soracakları da söylenmiştir.

Tur 24

Etraflarında, kendilerine ait inci gibi saklı gençler dolaşır.

Diyanet Vakfı
Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.

Kurtubi Tefsiri
Etraflarında sedefleri içinde gizlenmiş incileri andıran delikanlı hizmetçiler dolaşır durur.

“Etraflarında sedefleri içinde gizlenmiş, incileri andıran delikanlı hizmetçiler dolaşır durur.” Bunlar meyvelerle, çeşitli ikramlarla, yiyecek ve içeceklerle dolaşırlar. Bunun delili de şu âyetlerdir:

“Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara.” (ez-Zuhruf, 43/71);

“Beyaz kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır onlara.” (es-Saffat, 37/45)

Şöyle de denilmiştir: Bunlar daha önceden geçmiş (vefat etmiş) olan çocuklarından olma delikanlılardır. Yüce Allah böylece onların gözlerini aydın kılmış ve sevindirmiş olacakor.

Bir diğer açıklamaya göre; bunlar başkalarının çocuklarından olup, yüce Allah’ın kendilerine hizmet için verdiği kimselerdir. Bunların cennette yaratılmış gılman (genç delikanlılar) oldukları da söylenmiştir. el-Kelbî dedi ki; Bunlar ebediyyen yaşlanmazlar.

Bunlar güzellikleri ve beyazlıkları itibariyle

“sedefleri İçinde gizlenmiş incileri andırırlar.”

“Etraflarında ebedi kılınmış evlatlar dolaşır.” (el-Vakıa, 56/17) âyeti hakkında da şöyle denilmiştir: Burada sözü edilenler müşriklerin çocuklarıdır. Bunlar cennetliklere hizmetkarlık edeceklerdir. Halbuki cennette yorgunluk da yoktur, başkasının hizmetine ihtiyaç da yoktur. Ancak yüce Allah böylelikle onların nimetlerin en nihai dereceleri içerisinde olacaklarını haber vermektedir.

Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyete göre Allah’ın peygamberi (salat ve selam ona) şöyle buyurmuştur: “Cennet ehlinden en alt mertebede olan kişi, hizmetçilerinden birisine seslendiği halde, bin kişinin hepsi de ona efendim buyur, efendim buyur emrine hazırız, diye cevab verecekleri kişidir. ” Deylemi, Firdevs, I, 217.

Abdullah b. Ömer’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennet ehlinden olup da kendisi için herbirisi diğerinden farklı ve ayrı işte çatışmamak üzere bin tane hizmetçisi bulunmayan hiçbir kimse yoktur. ” İhnu’l-Mübarek, Zühd, s. 551; Hennad b. es-Serri, Zühd, I, 133; Taberi, Tefsir, XXV, 96; Münziri, Terğib, W, 280; İbn Kesîr, Tefsir, FV, 457

el-Hasen’den rivâyete göre ashab: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Hizmetçi inciyi andıracağına göre kendisine hizmet edilen kişi ya nasıl olacaktır? Şöyle buyurdu: “O İkisi arasındaki fark ondördündeki ay ile en küçük yıldız arasındaki fark gibi olacaktır. ” Süyuti, td-Durru’l-Mensur, VII, 634’de Katade’den “Hana ulaştığına göre (belegani)…” diyerek

el-Kisaî dedi ki: “O şeyi güneşe karşı örttüm ve korudum” demektir. “Onu içimde gizledim, sakladım” anlamındadır.

Ebû Zeyd dedi ki; aynı anlamdadır (onu gizledim.) Her ikisi hakkında (her İki anlam için) kullanılır. Mesela ” İlmi sakladım, gizledim” denilir ve fiil aynı zamanda: “Onu sakladım, gizledim” diye de kullanılır. Bu şekilde gizlenip, saklanan şeye; denilir. “Kızı gizledim” demektir, ” Onu gizledim” anlamındadır. Bu şekilde gizlenip saklanan kıza veya cariyeye de denilir.

Tur 23

Orada birbirlerine içinde ne boş laf ne de günah olan bir kadeh sunarlar.

Diyanet Vakfı
Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır ne de günaha girme.

Kurtubi Tefsiri
Orada kadehleri elden ele dolaştırırlar. Onlarda İçtiklerinden ötürü ne saçmalamaları, ne de günah kazanmaları sözkonusudur.

“Orada kadehleri elden ele dolaştırırlar.” Yani onların biri kadehi diğerinin elinden alır. Bu da cennetteki mü’min, onun zevceleri ve hizmetçileridir. Kadeh (ke’s) ise şarab içilen kaptır. Aynı zamanda şarab veya başka şeyle dolu olan herbir kaba da denilir. Boşaldığı takdirde ona kadeh denilmez. Dilde elden ele kadehin dolaştırılmasının tanıklarından birisi el-Ahtal’ın şu beyitleridir:

“Misafirlerine deve yavrularını kesen bir içki arkadaşı

bana içkide arkadaşlık etti. Cimri de değildir o,

İçkiden sonra sağa sola akılsızca sataşan da değildir.

Onunla pek hoş şarabı, içkiyi elden ele dolaştırdık.

Horozların ötüştüğü zamana kadar ve develerin çöktüğü zaman da erişmişti.”

İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Sözü aramızda dolaştırınca ve artık o boyun eğince,

Bükülmüş ve salkımları bulunan bir dalı kırdım.”

Bu açıklamalar daha önce es-Saffat Sûresi’nde (37/41. âyetin ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlarda içtiklerinden ötürü ne saçmalamaları, ne de günah kazanmaları sözkonusudur.” İçtikleri o içkilerden dolayı aralarında boş sözler cereyan etmez, günah da sözkonusu olmaz.

“Günah kazandırmak”, ” günah” lâfzından ‘tef il” vezninde bir lafızdır. Yani bu kadehler onları günahkar kılmaz, çünkü onlar için mubahtır.

” Orada saçmalama yoktur.” Cennette böylesi yoktur diye de açıklanmıştır.

İbn Atâ dedi ki: Adn cennetinde bulunan sakileri melekler, içmeleri Allah’ı zikretmek, kokuları ve selamlamaları Allah’tan, kendileri de Allah’ın misafiri olarak bulundukları Adn cennetlerdeki bir mecliste hangi saçmalama sözkonusu olabilir ki?

“Günah kazanmak” yalan demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

ed-Dahhak dedi ki: Onlar birbirlerine karşı yalan söylemezler, demektir.

İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve Ebû Amr “onlarda… ne saçmalamaları, ne de günah kazanmaları sözkonusudur” anlamındaki âyeti isimlerin sonlarım üstün olarak: diye okumuş, diğerleri ise ötreli ve tenvin ile okumuşlardır. Bu husus (yani “fa” edatından sonraki ismin okunuşuna dair açıklamalar) daha önce el-Bakara Sûresinde;

“İçinde alışverişinde, dostluğun da, bir şefaatin de olmadığı bir gün gelmezden önce…” (el-Bakara, 2/254) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Tur 22

Onlara istedikleri meyve ve etten bolca verdik.

Diyanet Vakfı
Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.

Kurtubi Tefsiri
Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti, ardarda fazlası ile verdik.

“Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti ardarda, fazlası ile verdik.”

Bütün bunlardan yüce Allah’tan bir fazlalık olarak onlara bol bol verdik. Yüce Allah bunları kendilerine hakettiklerinden daha fazla olarak bol bol verecektir.

Tur 21

İman edenler ve onların soylarından imanla kendilerine uyanlar – biz onların soylarını onlara kattık. Amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik. Her kişi, kendi kazandığına bağlıdır.

Diyanet Vakfı
İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tabi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edenlerin, soyları da îman ile kendilerine uyanların, Biz evlatlarını da kendilerine katarız; amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. (Çünkü) her kişi kendi kazandıkları karşılığında bir rehinedir.

“Îman edenlerin, soyları da îman ile kendilerine uyanların…” âyetinde: ” Kendilerine uyanların” âyeti genel olarak vasl elifi ile birinci “te” şeddeli, “ayn” üstün, ikinci “te” sakin olarak okunmuştur. Ancak Ebû Amr ifadede bir tek düzelik olsun diye ve yüce Allah’ın:

“Kendilerine katarız” âyetini gözönünde bulundurarak “kat’ elifi, “te” sakin, sakin “ayn” ve “nun” ile: ” Onları arkalarına taktık” şeklinde okumuştur Ebû Amr’ın kıraati ile diğerleri arasında açık bir Fark vardır. Ebû Amrın kıraati şöylece meallendirilebilir: “Îman edenlere gelince, -ki Biz onların zürriyetlerini de îman ile arkalarına taktık- (kıyâmette de) zürriyetlerini onlara katarız…”

Birinci: ” Soyları da” lâfzını İbn Amir, Ebû Amr ve Yakub çoğul olarak okumuş olup ayrıca Yakub bunu Nafi’den de rivâyet etmiştir. Ancak Ebû Amr bunun “te” harfini (çoğul olarak okunması halinde cem-i müennes-i salim olacağından, cem-i müennesin “te” harfini) mef’ûl olarak kesreli okumuştur. Diğerleri ise bunu ötreli okumuşlardır. Geri kalan kıraat âlimleri ise bunu tekil olarak: “ Soyları” şeklinde “te” harfi ötreli olarak okumuşlardır. Nafi’den meşhur olan kıraat de budur.

İkincisine gelince -ki mealde “evlatlarını” diye karşılanmıştır- Nafi’, İbn Amir, Ebû Amr ve Yakub çoğul olarak ve “te” harfini kesre ile okumuşlardır. Diğerleri ise tekil olarak ve “te” harfini üstün okumuşlardır.

Bunun anlamı hususunda farklı görüşler vardır, İbn Abbâs’dan dört ayrı rivâyet nakledilmiştir. Birincisine göre o şöyle demiştir: Yüce Allah mü’minin zürriyetini cennette mü’min ile birlikte onun derecesine yükseltir. İsterse amel itibariyle ondan aşağıda olsunlar. Böylelikle onun gözü aydınlanmış olacaktır. Daha sonra da bu âyet-i kerimeyi okumuştur.

en-Nehhâs da bunu “en-Nasih ve’l-Mensuh” adlı eserinde Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’dan diye Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın âyeti ve merfu bir rivâyet olarak zikretmiştir. Buna göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki aziz ve celil olan Allah mü’minin zürriyetini, onun evlatlarını onunla birlikte cennette onun derecesine yükseltir. İsterse onun soyundan gelenler bu dereceye ameliyle erişememiş olsunlar. Böylelikle yüce Allah çocukları sayesinde gözünün aydınlanmasını sağlamış olacaktır.” Daha sonra da: “Îman edenlerin, soyları da îman ile kendilerine uyanların Biz evlatları da kendilerine katarız” âyetini okudu. Hakim, Müstedrek, II, 509; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, X, 268.

Ebû Cafer (en-Nehhâs devamla) dedi ki: Böylelikle hadis Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen merfu bir rivâyet olmaktadır. Zaten böyle olması da gerekir. Çünkü İbn Abbâs böyle bir sözü ancak Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan naklederek söyleyebilir. Zira bu ileride yapacağı şeylere dair yüce Allah’tan ve onun üzerine indirmiş olduğu bir hususa dair haber vermektir. ez-Zemahşerî dedi ki: Yüce Allah, hem kendi nefislerinde bahtiyarlıkları suretiyle, hem hurilerle evlilikleriyle, mü’min kardeşleriyle güzel sohbetleriyle, çocuklarının ve soylarından gelenlerin de onlarla birlikte birarada bulunmaları suretiyle çeşitli sevinç ve neşe türlerini onlara birarada vermiş olacaktır.

Yine İbn Abbâs’dan şöyle dediği zikredilmiştir: Yüce Allah mü’min kimseye îman edecek yaşa erişmeyen küçük çocuklarını da eriştirecektir. Bu açıklamayı da el-Mehdevî yapmıştır. Zürriyet (soy, sop) hem küçükler, hem büyükler hakkında kullanılabilir. Eğer burada “zürriyet” lâfzı küçükler hakkında kabul edilecek olursa yüce Allah’ın:

“Îman ile” âyeti mef’ûl konumunda olanların (mealde: kendilerine) lâfzından hal konumunda olur ve ifade: Babaların imanı ile … takdirinde olur. Şayet “zürriyet” büyükler hakkında kabul edilirse, o vakit yüce Allah’ın “îman ile” âyeti faillerden (“uyanlar” lâfzındaki zamirden) hal olur.

İbn Abbâs’tan gelen üçüncü görüşe göre îman edenlerden kasıt muhacirler ve ensar “soylar”ından kasıt da tabîundur.

Yine ondan gelen bir rivâyete göre eğer babaların derecesi daha yüksek ise, yüce Allah çocukları babalarının yanına yükseltir. Şayet çocukların dereceleri daha yüksek ise, bu sefer yüce Allah babaları çocukların mertebesine yükseltir. Bu durumda “babalar” da “zürriyet: soy” adının kapsamı içerisine girerler. Yüce Allah’ın:

“Onlar için bir diğer delil de Bizim zürriyetlerini dopdolu gemide taşımamızdır” (Yasin, 36/41) âyetinde olduğu gibi.

Yine İbn Abbâs’tan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a merfu bir rivâyet olarak şöyle dediği zikredilmiştir: “Cennetlikler cennete girdikten sonra onlardan birisi anne babası, hanımı ve çocukları hakkında soru soracaktır. Bu sefer kendilerine: Onlar senin eriştiğin mertebeye erişemediler. Bu sefer: Rabbim der, ben hem kendim için, hem onlar için amelde bulundum, diyecek. Bunun üzerine onların da ona katılmaları için emir verilir.” Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, IV, 114 senedindeki ravilerden Muhammed b. Abdurrahm,,« h. r.ııTiran’ın zavıf olduğu kaydıyla.

Hatice (radıyallahü anha) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a cahiliye döneminde iken ölmüş iki çocuğum hakkında soru sordum, bana dedi ki: “Onlar cehennem ateşinde olacaklardır.” Yüzümden hoşlanmadığımı görünce şöyle dedi: “Eğer sen onların bulundukları yeri görecek olursan, onlara buğzederdin.” Bu sefer: Peki ey Allah’ın Rasûlü, ya senden olan çocuklarım? dedi. Peygamber: “Onlar cennette olacaklardır.” Sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz mü’minler ve onların çocukları cennette, müşrikler ve onların çocukları cehennemde olacaklardır.” Sonra da:

“Îman edenlerin soyları da îman ile kendilerine uyanların…” âyetini okudu. Müsned, I, 134; Zehebi, Mizanu’l-İ’tidai, VI, 254.

“Amellerinden de bir şey eksiltmeyiz.” Yani ömürleri kısalığı dolayısıyla çocukların amellerinin mükâfatından herhangi bir şey eksiltmeyiz. Çocukları kendilerine katılacağı için babaların amellerinin sevabından da bir şey eksiltmeyiz. “He” ve “mim” (onların amellerinden tabirindeki zamirler) de yüce Allah’ın:

“îman edenler” âyetine aittir.

İbn Zeyd dedi ki: Anlam şudur: “Soyları da, îman ile kendilerine uyanların” soyları arasına, henüz amel edecek çağa ulaşmamış küçük çocuklarını da katarız. Bu görüşe göre “he ve mim” zamiri “soylar”a aittir.

İbn Kesîr

“amellerinden.., eksiltmeyiz” anlamındaki âyeti “lam” harfini kesreli olarak: diye okumuş, diğerleri ise “ayn”ı harfi üstün okumuşlardır. Ebû Hüreyre’den ise med ile: (……..) diye okuduğu rivâyet edilmiştir.

İbnu’l-A’rabî dedi ki: kullanımlarının hepsi de “onu eksiltti, eksiltir, eksiltmek” anlamlarındadır.

es-Sıhah’dd da şöyle denilmektedir: ” Onu gitmek istediği yönden alıkoydu ve başka yöne çevirdi” demektir, de aynı anlamdadır. Buna göre -bu fiilin şekilleri aynı anlamdadır.

Aynı şekilde: “Amelinden bir şey eksiltmedi” denilir ve bu da; gibidir. Nitekim daha önce el-Hucurat Sûresi’nde (49/14, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“(Çünkü) her kişi kendi kazandıkları karşılığında bir rehinedir” âyetinin cehennemlikler hakkında olduğu söylenmiştir. İbn Abbâs dedi ki:

Cehennemlikler amelleri karşılığında rehin alınacaklardır. Cennetlikler de kendi nimetlerine ulaşmış olacaklardır. İşte bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

“Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. Ashabu’l-yemin müstesna.” (el-Müddessir, 74/38)

Âyetin bütün insanlar hakkında genel olduğu da söylenmiştir. Herkes ameli karşılığında rehin alınmıştır. Hiçbir kimsenin amelinin sevabı eksik verilmeyecektir. Amelin sevabına verilecek fazladan mükâfat ise yüce Allah’tan bir lütuftur.

Bu âyetin îman etmeyip mü’min atalarına kavuşamayan, buna karşılık küfürleri sebebiyle rehin olarak alıkonulan mü’minlerin soyundan gelen kimseler hakkında olma ihtimali de vardır.

Tur 20

Sıralanmış koltuklar üzerinde yaslanırlar. Biz onları iri gözlü hurilerle eşleştirdik.

Diyanet Vakfı
19, 20. Onlara: Yaptıklarınıza karşılık sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak afiyetle yeyin, için (denilir). Ayrıca biz onları, ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.

Kurtubi Tefsiri
“Sıra sıra dizili tahtlara yaslananlar olarak.” Onlara iri gözlü hurileri de eş yaptık.

“Sıra sıra dizili tahtlara yaslananlar olarak” âyetindeki:

“Tahtlar” lâfzı (Ar’)’in çoğuludur. İfadede şu takdirde hazfedilmiş kelimeler de vardır: Sıra sıra dizili tahtlar üzerindeki yastıklara yaslananlar olarak…

İbnu’l-A’rabî dedi ki: Tek bir saf (sıra) olacak şekilde biri diğerine bitişik demektir. Haberlerde belirtildiğine göre bunlar, semaya doğru şu kadar, şu kadar uzunlukta dizilirler. Kul bunlara oturmak istediği vakit bu tahtlar alçalırlar. Üzerlerine oturdu mu tekrar eski haline dönerler,

İbn Abbâs dedi ki: Bunlar zebercet, inci ve yakut ile süslenmiş, altından tahtlardır. Bir tahtın büyüklüğü Mekke ile Eyle arası kadardır.

“Onlara İri gözlü hurileri de eş yaptık.” Yani Biz onları o hurilerle eşleştirdik.

Yûnus b. Habib dedi ki: Araplar: ” Ben ona bir kadını eş yaptım” dedikleri gibi, “Bir kadın ile evlendim” de derler. Arapların kullanımında -burada olduğu gibi “be” harfi getirilmek suretiyle ve “bir kadın ile evlendim” anlamında-: kullanımı yoktur. (Yûnus b. Habib) dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Onlara İri gözlü hurileri de eş yaptık” âyetine (be ile kullanıma) gelince, onları o hurilerle eşleştirdik anlamındadır ki; bu da (anlam itibariyle) yüce Allah’ın:

“Toplayınız zulmedenleri ve onlara eş olanları.” (es-Saffat, 37/22) âyetine benzemektedir. Onların eşlerini toplayınız anlamındadır.

el-Ferrâ” da dedi ki: “Be” harfi kullanılarak: “Bir kadın ile evlendim” demek, Ezd-Î Sermelilerin şivesidir.

“el-Huru’l-ıyn: İri gözlü huriler”in anlamına dair açıklamalar, daha önceden (ed-Duhan, 44/54, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tur 19

“Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için.”

Diyanet Vakfı
19, 20. Onlara: Yaptıklarınıza karşılık sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak afiyetle yeyin, için (denilir). Ayrıca biz onları, ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.

Kurtubi Tefsiri
“İşleyegeldiğiniz sebebi ile afiyetle yeyin, için;

Onlara:

“İşleyegeldiğiniz sebebiyle afiyetle yiyin, için” denilecektir.

“Afiyetle yenilen, içilen şey”: Boğaza tıkanıp kalmayan herhangi bir keder ya da kötü tarafı bulunmayan şey demektir. ez-Zeccâc dedi ki: Sizin eriştiğiniz bu hal size; “Afiyet olsun” demektir.

Bunun sizler cennet nimetleriyle güzel bir şekilde ve afiyette faydalandırılasınız, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yeyiniz, içiniz. Bu sizin için: ” Afiyet olsun” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda bu lâfız mastar konumunda bir sıfat olur.

Bunun “helal olarak…” demek olduğu da söylenmiştir. Onda herhangi bir eziyet, herhangi bir rahatsızlık verici taraf olmaksızın… diye de açıklanmıştır. Siz ölmeyeceksiniz, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü kalıcılığı olmayan veya insanın kendisi ile birlikte kalması sözkonusu olmayan bir nimet, rahatlık veren bir nimet değildir, onda afiyet yoktur.

Tur 18

Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.

Diyanet Vakfı
17, 18. Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek cennetlerde ve nimet içindedirler. (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.

Kurtubi Tefsiri
Rabblerinin kendilerine verdiği zevk içerisindedirler. Rabbleri onları cehennemin azabından da korumuştur.

“Rabblerinin kendilerine verdiği” bağışladığı

“Zevk içerisindedirler” pek çok meyvelere sahiptirler, demektir. Mesela: “Meyveleri çok olan adam” demektir. Nitekim: ” Sütü ve hurması bol kimse” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Aldattın beni ve iddia ettin senin

Yazın çok süt ve hurmalarının bulunduğunu söyledin.”

Bu lâfzı el-Hasen ve başkaları ise “elif’siz olarak: diye okumuşlardır ki; bu da İbn Abbâs ve başkalarının görüşüne göre “zevk, rahat içerisinde hallerinden memnun oldukları halde” demektir. Mesela: “Hoş sohbet ve şakacı adam” demektir. Böyle olan kimseye: denilir. Aynı zamanda bu “şımarık ve azgın kimse” anlamına da gelir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce ed-Duhan Sûresi’nde (44/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Rabbleri onları cehennemin azabından da korumuştur.”

Tur 17

Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve nimet içindedir.

Diyanet Vakfı
17, 18. Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek cennetlerde ve nimet içindedirler. (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak takva sahipleri cennetler ve nimetler İçindedirler.

Yüce Allah kâfirlerin durumunu sözkonusu ettikten sonra mü’mtnlerin de durumunu sözkonusu ederek:

“Muhakkak takva sahibleri cennetler ve nimetler İçindedirler” diye buyurmaktadır.

Tur 16

“Yakılın ona! Sabredin ya da sabretmeyin, sizin için birdir. Ancak yaptıklarınıza karşılık veriliyorsunuz.”

Diyanet Vakfı
Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
“Giriniz oraya! İster sabrediniz, ister sabretmeyiniz. Sizin için birdir. Siz ancak İşlediğinizin karşılığını alacaksınız.”

“Giriniz oraya!” Cehennem bekçileri onlara: Oraya girmekle cehennemin sıcağını tadınız, derler.

“İster sabrediniz, İster sabretmeyiniz. Sizin için birdir.” Yani siz orada iken ister sabrınız gelsin, ister gelmesin. Sizin için

“birdir” anlamındaki lâfzın da haberi hazfedilmiştir. Yani sabretmeniz ya da etmemeniz sizin için birdir, hiçbir şey size fayda veremez. Nitekim yüce Allah onların şöyle diyeceklerini bize haber vermektedir:

“Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir.” (İbrahim, 14/21)

“Slz ancak işlediğinizin karşılığını alacaksınız.”

Tur 15

“Bu bir sihir mi, yoksa siz görmüyor musunuz?”

Diyanet Vakfı
Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Bu bir büyü müdür? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?

“Bu bir büyü müdür?” Burada soru azarlamak ve yaptıklarını başa kakmak anlamındadır. Onlara şu anda gözlerinizle gördüğünüz

“bu (azâb) bir büyü müdür? yoksa siz mi görmüyorsunuz?” denilir.

Buradaki

“Yoksa” âyetinin; “Hayır, bilakis” anlamında olduğu da söylenmiştir, Hayır siz dünya hayatında iken görmüyor ve akıl erdirmiyordunuz, demek olur.

Tur 14

“İşte bu, yalanladığınız ateştir.”

Diyanet Vakfı
13, 14. O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da «İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!» denilir.

Kurtubi Tefsiri
(Onlara): “İşte bu sizin yalan saydığınız ateştir” (denilir.)

“İşte bu” dünyada iken

“sizin yalan saydığınız ateştir.”

Tur 13

O gün cehennem ateşine itilirler.

Diyanet Vakfı
13, 14. O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da «İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!» denilir.

Kurtubi Tefsiri
Cehennem ateşine doğru şiddetle sürüklenecekleri gün;

“… Şiddetle sürülecekleri gün” âyetindeki: ” Gün” daha önce geçen:

“O gün” âyetinden bedeldir.

“Sürülecekleri” âyeti cehenneme şiddetle ve kaba bir surette itilecekleri… anlamındadır. “Onu şiddetle ittim, iterim” demektir. Yüce Allah’ın:

“İşte o yetimi şiddet ve sitemle itendir,” (el-Maun, 107/2) âyetinde de aynı lâfız kullanılmıştır.

Tefsirde belirtildiğine göre; cehennem bekçileri onların ellerini boyunlarına bağlarlar, alınlarını da ayakları ile bir araya getirip yüz üstü cehenneme doğru iterek boyunlarından da onları şiddetle dürterek götürürler, cehennem ateşine varıncaya kadar onlara bunu yaparlar.

Ebû Reca el-Utaridi ve İbn es-Semeyka: “O günde cehenneme davet olunurlar.” diye şeddesiz olarak okumuşlardır. Cehhenem ateşine yaklaştıklarında cehennem bekçileri onlara şöyle diyecektir;

Tur 12

Ki onlar bataklık içinde oyalanırlar.

Diyanet Vakfı
Ki onlar daldıkları batıl içinde oyalanıp duranlardır.

Kurtubi Tefsiri
Ki onlar daldıkları batıl içinde oynar dururlar;

“Ki onlar daldıkları batıl içinde oynar dururlar.” Batıl içerisinde gider gelirler. Bu onların Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumunu yalanlamaya dalışlarına İşarettir. Onların dünyanın kazanç yollarıyla oyalanıp daldıklarını herhangi bir hesap ve amellerin karşılığının görülmesini hatırlamadıklarını kastettiği de söylenmiştir, Bu (lâfza dair açıklamalar) daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/69- âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Tur 11

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
Yalanlayanların vay haline o gün!

Kurtubi Tefsiri
Artık o gün, yalanlayanların vay haline!

“Artık o gün yalanlayanların vay haline!” âyetinde ki:

“Vay” helâk olan kimseye söylenen bir sözdür. Başına “fe” gelmesinin sebebi, ifadede bir çeşit ceza anlamı bulunduğundan ötürüdür.

Tur 10

Dağlar yürütülür.

Diyanet Vakfı
Dağlar yürüdükçe yürür.

Kurtubi Tefsiri
Dağlar da yürür.

“Dağlar da yürür.” Mukatıl dedi ki: Dağlar yerinden yer ile dümdüz oluncaya kadar yürüyüp gider. Ftıgün bulutların dünyada yürüdükleri gibi yürüyeceklerdir diye de açıklanmıştır. Bunu da yüce Allah’ın:

“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler” (en-Neml, 27/88) âyeti açıklamaktadır. Buna dair açıklamalar daha önce el-Kehf Sûresi’nde (18/48. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tur 9

O gün gök şiddetle sarsılır.

Diyanet Vakfı
O gün gök sallanıp çalkalanır.

Kurtubi Tefsiri
O gün gök döne döne çalkalanıp sallanır;

“O gün gök döne döne çalkalanıp sallanır” âyetindeki:

“O gün”

lâfzında amel eden, yüce Allah’ın:

“Vaki olacaktır” anlamındaki âyettir. Yani azâb o gün onlara vaki olacak (başlarına gelecektir.) O günde gök döne döne çalkalanıp sallanacaktır.

Dilbilginleri dedi ki: “O şey hareket etti, gitti, geldi,” demektir. Tıpkı uzun boyiu hurma ağactnın eğilip bükülmesi gibi. de benzer bir anlamı ifade eder. ed-Dahhak: Birbirinin içine dalga dalga girer demektir; Mücahid: Bir çeşit döner anlamındadır; Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş: Eğilip bükülür diye açıklamışlardır. Şair el-A’şa da şöyle demiştir:

“Onun komşusunun evinden yürüyüşü

Bulutun geçişi gibidir: Ne ağırdır, ne acelecidir.”

Özel bir şekilde akıp gider, diye de açıklanmıştır. Cerir’in şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Maktullerin kanları akmaya devam etti Dicle’ye,

Öyle ki Dicle’nin suyu kırmızı ve beyaz karışık aktı.”

İbn Abbâs dedi ki: O gün sema içindekiler ile çalkalanıp durur ve hareket ederek sallanır. Bir diğer açıklamaya göre oradakiler semada döner, durur ve dalgalar halinde birbirine girerler. (……..); aynı zamanda “yol” anlamına da gelir. Şair Tarafe’nin şu mısraında olduğu gibi:

“…iyice döşenmiş bir yolun üzerinde”

“Dalga” anlamına da gelir. ” Hızlı, dişi deve” demektir. “Butlan böğürlerinin yan tarafında gidip gelen deve’ demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Yan tarafları gidip gelen bir atın sırtında…”

Arapların: “bilemiyorum Gavr denilen yere mi gitti, yoksa Necid’e mi döndü” demektir, “Toz çıkartan rüzgar” demektir.

Burada semadan kastın “felek” olduğu, onun “çalkalanmasının da düzeninin bozulup hareket şeklinin değişmesi olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

Tur 8

Onu engelleyecek yoktur.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onu önleyebilecek yoktur.

“Onu önleyebilecek yoktur.” âyetine varınca, el-Hasen de ağladı, arkadaşları da ağladı. Malik çırpınmaya koyuldu ve nihayet baygın düştü. Bekkar hakimliğe tayin edilince, iki adam davalaşmak üzere yanına geldiler. Onlardan birisinin yemin etmesi gerekti. Aralarında sulh yapmak için onları teşvik etti. Ayrıca karşı tarafın yeminden muaf tutulması karşılığında hasma belirli bir bedeli kendiliğinden vereceğini söyledi. Ancak hasmı karşı tarafa yemin ettirmekten başkasını kabul etmedi. Ona:

“Yemin olsun Tur’a” âyetinden itibaren yemin ettirerek ona:

“Rabbinin azâbı elbette vaki olacaktır.” Eğer sen yalan söyleyen birisi isen; diye söyledi. O da bunu söyleyip, çıktı ve anında bir tarafı kırıldı.

Tur 7

Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin azâbı elbette vaki olacaktır.

“Rabbinin azâbı elbette vaki olacaktır.” âyeti kasemin cevabıdır.

Yani müşriklerin başına gelecektir.

Cübeyr b. Mut’im dedi ki; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Bedir esirleri hakkında bazı isteklerde bulunmak üzere Medine’ye geldim. Akşam namazında “Yemin olsun Tur’a” âyetini okurken yanına vardım. Yüce Allah’ın:

“Rabbinin azâbı elbette vaki olacaktır. Onu önleyebilecek yoktur” âyetini duyunca, âdeta kalbim yarıldı ve azâbın ineceğinden korkarak müslüman oldum. Azâb tepeme inmeden yerimden kalkacağımı sanmıyordum.

Hişam b. Hassan dedi ki; Malik b. Dinar ile birlikte el-Hasen’in yanına gittik. Yanında bir adam vardı. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun Tur’a” âyetini okuyordu. Nihayet; “Rabbinin azâbı elbette vaki olacaktır.”

Tur 6

Kaynayan denize andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Tutuşturulmuş denize;

“Tutuşturulmuş denize” âyeti hakkında Mücahid: Alevli ve yakılmış diye açıklamıştır. Haberde zikredildiğine göre: “Kıyâmet gününde deniz tutuşturulur ve ateş olur” denilmektedir. Katade de: Bunu dopdolu diye açıklamıştır. Nahivciler en-Nemir b. Tevleb’e ait şu beyiti zikretmektedirler:

“Dilerse dopdolu bir pınara bakar,

Etrafında da kayın, ağaçları ile abanoz ağaçlarını görürsün.”

Şair burada, dopdolu bir pınarı göreceği yere kadar yükselen bir dağ keçisini anlatmaktadır.

Denizin ateş ile dopdolu olması da mümkündür. O vakit birinci görüş gibi olur. Nitekim ed-Dahhak, Şemir b. Atiyye, Muhammed b. Ka’b ve el-Ahfeş de bunun alevle tutuşturulmuş tandır durumunda, kızdırılmış ocak anlamı olduğunu söylemişlerdir. Bundan dolayı ateş yakılan yere de:denilmiştir. Bu açıklamanın delili de yüce Allah’ın:

“Denizler ateşlendirildiği zaman” (et-Tekvir, 81/6) âyetidir. Ateşle yakıldığı zaman demektir. “Tandırı ateşledim, ateşliyorum” demektir. Bu da onu ısıttım, kızdırdım, anlamındadır.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Ali (radıyallahü anh) yahudilerden birisine: Cehennem nerededir? dedi. Yahudi, denizde dedi. Ali (radıyallahü anh), gördüğüm kadarıyla sen doğru söylüyorsun deyip: “Tutuşturulmuş denize” âyetini okudu,

“Denizler ateşlendirildiği zaman” (et-Tekvir, 81/6) âyetinde: ” Ateşlendirildi” lâfzında “cim” harfi şeddesiz okunmuştur.

Abdullah b. Amr dedi ki: Deniz suyuyla abdest alınmamalıdır. Çünkü orası cehennemin tabağıdır.

Ka’b dedi ki: Yarın deniz ateşle tutuşturulacak ve cehennem ateşine ilave edilecek. Bu da bu husustaki görüşlerden birisidir.

İbn Abbâs dedi ki: -Tutuşturulmuş anlamı verilen-: “Suyu gitmiş, kalmamış olan” demektir. Ebû’l-Aliye de böyle açıklamıştır.

Atiyye ve şair Zu’r-Rimme İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet ederler: Bir cariye su almak üzere çıktı ve: “(Havuz boştur” dedi (ve buradaki lâfzın aynısını kullandı.)

İbn Ebi Davud dedi ki: Zu’r-Rimme’nin bunun dışında rivâyet ettiği bir hadis (ashabtan rivâyeti) yoktur.

Bunun “akıtılmış olan” anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Denizler akıtıldığı zaman.” (el-İnfitar, 82/3) âyetidir. Yani yer orayı kurutacak ve o denizlerde su kalmayacaktır.

Ali (radıyallahü anh)’ın ve İkrime’nin belirttiği üçüncü bir görüş daha vardır. Ebû Mekîn dedi ki: Ben İkrime’ye “tutuşturulmuş deniz”in mahiyeti hakkında soru sordum. O dedi ki: O Arşın altında bir denizdir. Ali (radıyallahü anh) da: O Arşın altında ve katı suyu bulunan bir denizdir, Buna “bahru’l-hayavan: hayat denizi” ismi verilir. Birinci defa Sur’a üfürülmesinden sonra, kulların üzerine buradan kırk sabah yağmur yağdırılacak, onlar da kabirlerinde oldukları halde bitki gibi biteceklerdir.

er-Rabi b. Enes dedi ki:

“Tutuşturulmuş” tuzlu suya karışmış, tatlı su demektir.

Derim ki:

“Denizler akıtıldığı zaman” (el İnfitar, 82/3) âyetindeki “akıtma”nın iki yorumundan birisi de bu anlama gelir. Onun tatlı sulu olanları tuzlu olanlarına karıştırıldığı zaman demek olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır, ileride gelecektir.

Ali b. Ebi Talha’nın rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: “Tutuşturulmuş” lâfzı hapsolmuş, alıkonulmuş demektir.

Tur 5

Yüksek tavana andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Yükseltilmiş tavana,

“Yükseltilmiş tavana” âyeti ile semayı kastetmektedir. Yüce Allah ona

“tavan” ismini vermektedir. Çünkü yere nisbetle sema, eve nisbetle tavan gibidir. Bunu da yüce Allah’ın:

“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık.” (el-Enbiya, 21/32) âyeti açıklamaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Sözü edilen bu tavan arştır. O cennetin tavanıdır.

Tur 4

Mamur eve andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Beyt-i Ma’mur’a,

“Beyt-i Ma’mur’a” âyeti hakkında, Ali, İbn Abbâs ve başkaları şöyle demişlerdir: Bu Ka’be hizasında semadaki bir evdir. Her gün orayayetmişbinmelek girer, sonra oradan çıkarlar ve tekrar bir daha oraya dönmezler.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: O altıncı semada bir evdir. Dördüncü semada olduğu da söylenmiştir. Enes b. Malik, Malik b. Sa’saa’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben dördüncü semaya götürüldüm. Önümüze Beyt-i Ma’mur yükseltildi. Onun Kabe’nin tam hizasında olduğunu gördüm. Eğer aşağı düşecek olursa, Kabe’nin üzerine düşer. Her gün oraya yetmişbin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya dönmezler.” Bunu el-Maverdi zikretmiştir Müslim, I, 150; Buhârî, III, 1173, 1441’de Enes b. Malikin Malik b. Sa\saa’dan uzunca Miraç hadisini rivâyeti yer almakla birlikte, orada el-Beytu’l-Ma’mur sadece ona yetmişbin meleğin girişi söz konusu edilerek zikredilmektedir. Buradaki şekliyle rivâyet: Maverdi, Nüket, V, 377; Beyhaki, Şuabu’l-Îman, III, 43H’den -Amr b. el-As’dan diyerek-; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 240, -Süddiden, Bize zikredildi, diyerek.

el-Kuşeyrî’nin, İbn Abbâs’tan naklettiğine göre Beyt-i Ma’mur dünya semasındadır.

Ebû Bekr el-Enbarî dedi ki: İbnu’l-Kevva, Ali (radıyallahü anh)’a: Beyt-i Mamur nedir? diye sormuş, o da şöyle cevab vermiştir: O Arşın altında “ed-Durah” diye anılan yedi semanın da üstünde bir evdir.

es-Sıhah’da. da böyledir: “ed-Durah” semada bir ev olup, İbn Abbâs’tan rivâyete göre o Beyt-i Ma’mur’dur. Oranın mamur olması ise oraya çokça meleklerin girip çıkmasından dolayıdır.

el-Mehdevî de İbn Abbâs’tan söyle demektedir: Beyt-i Mamur Arşın hizasındadir.

Müslim’in, Sahih’inde yer alan Malik b. Sa’saa’nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan İsra hadisinde yaptığı rivâyet de şöyledir; “Sonra bana Beyt-i Mamur yükseltildi. Ey Cebrâîl bu nedir? diye sordum. Dedi ki: Bu Beyt-i Ma’mur’dur. Buraya her gün yetmişbin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya geri dönmezler. Bu onların üzerindeki son sorumluluktur.” diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Müslim, I, 150.

Sabit’in, Enes b. Malik’ten rivâyetine göre de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bana burak getirildi…” Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: “Sonra yedinci semaya yükseltildik. Cebrâîl (aleyhisselâm) kapının açılmasını istedi. O kim? diye soruldu, Cebrâîl dedi. Seninle beraber kim var? diye soruldu, O: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) diye cevap verdi, Ona peygamberlik verildi mi, diye soruldu, o: Evet, ona peygamberlik verildi, dedi. Kapı bize açıldı. İbrahim (aleyhisselâm) sırtını Beyt-i Mamur’a yaslanmış olarak gördüm. Bir de baktım ki oraya her gün yetmişbin melek giriyor ve tekrar oraya geri dönmüyorlar.” Müslim, I, 146.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Göklerde ve yerlerde yüce Allah’ın on beş evi vardır, Bunların yedisi semada, yedisi yerlerde ve biri de Ka’be’dir. Bütün bu evler Ka’be’nin karşındadırlar.

el-Hasen: Beyt-i Mamur, Ka’be’nin kendisidir, demiştir. el-Beytu’l-Haram insanlar tarafından imar edilen beyttir. Yüce Allah burayı her yıl altıyüzbin kişi ile imar eder. Eğer insanlar bu kadar sayıyı tamamlayamayacak olurlarsa, Allah bu sayıyı meleklerle tamamlar. Yüce Allah’ın yeryüzünde kullar için koyduğu ilk ev odur.

er-Rabi b. Enes dedi ki: Beyt-i Mamur yeryüzünde Âdem (aleyhisselâm) döneminde Ka’be’nin bulunduğu yerde idi. Nûh (aleyhisselâm)’ın dönemi gelince, yüce Allah onlara haccetmelerini emrettiği halde onlar bunu kabul etmediler, ona karşı geldiler. Su yükselince Beyt-i Mamur kaldırıldı ve dünya semasında onun hizasına yerleştirildi. Her gün orayı yetmişbin melek imar eder. Sura üfürüleceği vakte kadar da bir daha oraya geri dönmezler. (Devamla er-Rabi b. Enes) dedi ki: Aziz ve celil olan Allah İbrahim’e Beytin yerini Beyt-i Mamur’un bulunduğu yerde gösterdi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hani Biz İbrahim’e Beytin yerini tayin etmiş ve şöyle demiştik: Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, orada ikamet edenler, rüku’ ve sucud edenler İçin beytimi temizle!” (el-Hac, 22/26)

Tur 3

Yayılmış bir sahifede.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Yayılmış sahife(ler) içinde yazılmış kitaba,

“Yayılmış sahife(ler) içinde yazılmış kitaba.” Bununla mü’minlerin mushaflardan, meleklerin de Levh-i Mahfuz’dan okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’i kastetmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Şüphesiz o, oldukça şerefli bir Kur’ân’dır. Korunan bir kitabtadır.” (el-Vakıa, 56/77-78) diye buyurmaktadır.

Bir başka açıklamaya göre maksat diğer peygamberlere indirilmiş kitablardır. Bu kitabların herbirisi o kitabı okuyanlarca okumak maksadıyla yayıp açtıkları inceltilmiş bir deri üzerinde bulunuyordu.

el-Kelbî dedi ki: Bu yüce Allah’ın Mûsa’ya eliyle yazdığı ve yazarken de Mûsa’nın kalemin çıkardığı sesi duyduğu Tevrat’tır.

el-Ferrâ”: Bu amel defterleridir. Kimisi kitabını sağ tarafından alacak, kimisi sol tarafından alacaktır. Bunun benzeri:

“Kıyâmet günü de ona yayılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitab çıkarım.” (el-İsra, 17/13) âyeti ile

“defterler açıldığı zaman” (et-Tekvir, 81/10) âyetleridir..

Bunun yüce Allah’ın semada melekler için yazdığı, olmuş ve olacak şeyleri okudukları kitab olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre maksat, yüce Allah’ın mü’min olan gerçek dostlarının kalplerine yazdığı şeylerdir. Bunu da yüce Allah’ın:

“İşte bunlar (Allah’ın) kalplerine imanı yazmış olduğu… kimselerdir.” (el-Mücadele, 58/20) âyeti açıklamaktadır.

Derim ki: Ancak bu görüş ifadenin sınırlarını ağan bir açıklamadır. Çünkü bu âyette kalplerden “yazı yazılan deri parçası” diye sözedilmiştir.

el-Müberred dedi ki: “Üzerinde yazı yazılmak maksadıyla inceltilmiş deri” demektir.

” Yayılmış” demektir. el-Cevherî de es-Sıhah’la böyle demiştir. Üstün ile: “Üzerinde yazı yazılan ince deri” demektir. Yüce Allah’ın:

“Yayılmış sahîfe içinde” âyeti da bu anlamdadır. aynı zamanda “büyük kaplumbağa” demektir. Ebû Ubeyde dedi ki: Bunun çoğulu: …diye gelir. Âyette kastedilen anlam ise el-Ferrâ’nın dediğidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Esasen her bir sahife, kenarlarının inceliği dolayısı ile “rak” diye anılır. Şair el-Mütelemmis’in şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Sanki üzerinden geçen uzun zaman dolayısı ile

Yazısının satır satır olduğu görülmüş bir sahife gibidir.”

“Re” harfi kesreli olarak: ” Mülkiyet altında (köle) olmak” demektir. “Mülkiyet altında bir köle” denilir. el-Maverdi, İbn Abbâs’tan naklettiğine göre o üstün olarak lâfzını “doğu ile batı arsındaki uzaklık” diye açıklamıştır.

Tur 2

Satır satır yazılmış kitaba andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:3

Tur 1

Tur’a andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitaba, Beyt-i Mamura, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Tur’a,

“Yemin olsun Tur’a” âyetinde sözü edilen

“Tur” yüce Allah’ın Mûsa ile üzerinde konuştuğu dağın adıdır. Yüce Allah bu dağın şerefini yüceltmek, değerini yükseltmek ve ondaki bazı âyetleri (mucize) hatırlatmak üzere ona yemin etmektedir. Tur, cennet dağlarından birisidir.

İsmail b. İshak rivâyetle dedi ki: Bize İsmail b. Ebi Üveys anlattı, dedi ki: Bize Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf babasından naklen anlattı. Babası dedesinden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dört dağ cennetin dağlarından, dört nehir cennetin nehirlerinden, dört savaş cennetin savaşlarındandır.” Dağlar hangileridir? diye soruldu, o: “Bizi seven, bizim de kendisini sevdiğimiz Uhud dağı, Tur dağı cennet dağlarından bir dağ, Lübnan cennet dağlarından bir dağ, Cudi de cennet dağlarından bir dağdır” İbn Adiyy, el-Kami, VI, 59; hadisin ravisi “Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf, habasından o dedesinden” şeklindeki senedi hadis otoriteleri “miinker” bir rivâyet olarak değerlendirmişlerdir. İbn Adiyy, el-Kamil, VI, 57.) deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Biz bu hadisi bütünüyle “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Mücahid dedi ki: Tur, Süryanicede dağ demektir. Bununla kastedilen de Tur-u Sina’dır. es-Süddî de böyle demiştir.

Mukâtil b. Hayyan dedi ki: Tur diye anılan dağlar iki tanedir. Bunlardan birisine Tur-u Sina, diğerine ise Tur-u Zita denilir. Çünkü bu dağlarda İncir ve zeytin yetişir.

Tur’un Medyen’de bir dağ olup adının da Zebir olduğu söylenmiştir, el-Cevherî dedi ki: Zebir, yüce Allah’ın üzerinde Mûsa ile konuştuğu dağdır.

Derim ki: Medyen, Arz-ı mukaddeste bir yer olup, Şuayb (aleyhisselâm)’ın kasabasıdır

Tur’un bitki yetişen dağ olduğu söylenmiştir. Eğer bitki yetişmiyorsa ona Tur denilmez. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. el-Bakara Sûresi’nde (2/63. âyetin tefsirinde) yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Zariyat 60

Vay o inkâr edenlerin, kendilerine vaat edilen günlerinden!

Diyanet Vakfı
Başlarına gelecek (acı) günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline!

Kurtubi Tefsiri
Tehdit olundukları o (azâb) günlerinden dolayı vay o kâfir olanlara!

“Muhakkak benzerlerinin azaptan payları olduğu gibi zulmedenlerin” Mekkelilerden olup küfre sapanların

“de azaptan bir payları vardır.”

Geçmiş ümmetlerin kâfirlerinin payları gibi, bunların da azaptan bir payları vardır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: “Bitip tükenmek bilmeyen uzun ve kötü bir gün” denilir. (………..)’in dildeki asıl anlamı “büyükçe kova” demektir. Onlar kuyudan su çeker ve bunu paylarına göre taksim ediyorlardı. İşte bundan dolayı bu lâfız, pay anlamında kullanılmıştır. Recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Bir pay (büyükçe bir kova) bizim, bir pay (büyükçe bir kova) sizin olsun,

Kabul etmezseniz şayet, o zaman kuyunun tamamı bizim olsun.”

Alkame dedi ki:

“Sabahladığım her günde sen bir nimet bağışladın,

Senin cömertliğinden Şas’a da bir pay vermek bir haktır.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Ömrün hakkı için eceller kapıları çalmaktadır,

Herbir babanın oğluna ondan bir pay vardır.”

el-Cevherî dedi ki: ” Kuyruğu uzun at, tay, sırtın alt tarafındaki et ve su dolu kova” demektir.

İbnu’s-Sikkit dedi ki: İçinde dolmaya yakın kadar su bulunan kova demektir. Bu hem müennes, hem müzekker olarak kullanılır. Boş haliyle ona bu isim verilmez. Asgari sayıdaki çoğulu: şeklinde çokluk çoğulu da; şeklinde gelir. Şekil itibariyle “genç ve güzel develer” anlamındaki ile

“Artık acele etmesinler.” Azapların gelip kendilerini bulmasını acele istemesinler. Çünkü onlar: Ey Muhammed:

“O halde doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin azâbı getir” (el-Araf, 7/70) demişlerdi. Bedir günü yüce Allah’ın vaadettiği onların başlarına gelerek Allah’ın vaadi gerçekleşti ve dünyada iken onlardan intikam aldı. Ahirette de onlar için ebedi azâb ve kesintisiz rüsvaylık vardır. Bunun kesilmesi, bitmesi, sona ermesi ve uzun da olsa belirli bir süresi yoktur.

Zariyat 59

Şu hâlde, zulmedenlerin payı da, önceki arkadaşlarının payı gibidir. Onlar acele etmesinler.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmişlerinin payı gibi (azaptan) bir payları vardır! O halde acele etmesinler!

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak benzerlerinin azaptan payları olduğu gibi zulmedenlerin de azaptan bir payları vardır. Artık acele etmesinler.

Zariyat 58

Şüphesiz Allah, rızık verendir, güçlü ve sağlam olandır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allahtır.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü şüphesiz ki Allah’tır, hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan.

“Çünkü şüphesiz ki Allah’tır; hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan” buyruğurtdaki:

“Rızık veren” âyetini İbn Muhaysın ve başkaları “Rızıklandırıcı” diye okumuşlardır.

“Pek çetin kudret ve kuvvet sahibi” oldukça güçlü demektir.

” Pek çetin kudret” âyetini el-A’meş, Yahya b. Vessab ve en-Nehaî “kuvvef’in sıfatı olarak cer ile; diye okumuşlardır. Diğerleri ise

“rızkı veren”in sıfatı olarak yahutta

“kuvvet sahibi” anlamındaki âyetin: ” Sahibi” lâfzının sıfati olarak ref ile okumuşlardır. Hazfedilmiş bir mübtedanın haberi de olabilir, ya da:

“Şüphesiz” lâfzının isminin mahalline sıfat olması yahut haberden sonra ikinci bir haber olarak merfu olması da mümkündür.

el-Ferrâ” dedi ki: “Pek çetin kudret” anlamındaki lâfzın; şeklinde gelmesi gerektiği halde yüce Allah’ın bunu müzekker olarak zikretmiş olması eğilip bükülen ve sağlam bağlanmış olan şey anlamını kastetmiş olduğundan dolayıdır. Nitekim: “Sağlam bükülmüş halat” denilir. el-Ferrâ” şu mısraları zikretmektedir:

“Her zaman için ben elbiseler giyindim,

Öyle ki, başım beyaz bir örtü takındı.

Tek parça kumaştan ve bağlı Yumna kumaşından.”

Görüldüğü gibi burada: “Bağlı” lâfzını müzekker kılmıştır, Çünkü “Yumna” da bir çeşit kumaştır. Yüce Allah’ın şu âyetleri de bu kabildendir:

“Bundan böyle kime… bir öğüt gelir de…” (el-Bakara, 2/275) âyetindeki “öğüt” anlamındaki lâfız “tenis te’si” olmaksızın; takdirindedir. Aynı şekilde:

” O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı.” (Hud, 11/67) âyetindeki “korkunç ses” anlamındaki lâfız da te’nis te’si olmaksızın; ” Çığlık ve ses” takdirindedir.

Zariyat 57

Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.

Diyanet Vakfı
Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.

Kurtubi Tefsiri
Ben onlardan bir rızık da istemiyorum, Bana yedirmelerini de istemiyorum.

“Ben onlardan bir rızık da istemiyorum” âyetindeki: (…….) sıladır. Hiçbir rızık istemiyorum demektir. Aksine herkese rızık veren, bağışlayan Benim. İbn Abbâs ve Ebû’l-Cevza şöyle demişlerdir; Yani Ben onlardan kendilerini rızıklandırmalarını, kendilerine yedirmelerini istemiyorum.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Ben onlardan kullarımı rızıklandırmalarını, onlara yemek yedirmelerini istemiyorum.

Zariyat 56

Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

Diyanet Vakfı
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

Kurtubi Tefsiri
Ben cinleri de, İnsanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.

“Ben cinleri de, İnsanları da ancak Bana İbadet etsinler diye yarattım.”

Denildiğine göre bu âyet, yüce Allah’ın ezeli bilgisine göre kendisine ibaûet edecek kimseler hakkında özeldir. Âyet umumi bir lafızla gelmiş olmakla birlikte anlamı özeldir. Âyetin manası da şudur: Ben cin ve insanlardan bahtiyar kimseleri ancak Beni tevhid etsinler diye yarattım.

el-Kuşeyrî dedi ki: Âyet-i kerîme kafi olarak tahsis edilmiştir. Çünkü deliler ve çocuklar Allah’a ibadet etmekle emr olunmamışlardır ki; yüce Allah’ın onlardan ibadet etmelerini istediği söylenebilsin. Diğer taraftan yüce Allah:

“Yemin olsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır.” (el-Araf, 7/179) diye buyurmuştur. Cehennem için yaratılmış olan kimselerin ise ibadet için yaratılmış kimselerden olmaları mümkün değildir. O halde âyet-i kerîme, aralarından îman eden kimseler hakkında kabul edilmelidir. Bu da yüce Allah’ın:

“Bedevi Araplar: Îman ettik, dediler,” (el-Hucurat, 49/14) âyetine benzemektedir. Çünkü bu sözü bedevi Araplar arasından sadece belirli bir kesim söylemişti. Bu açıklamayı ed-Dahhak, el-Kelbî, el-Ferrâ” ve el-Kutebî zikretmişlerdir.

Abdullah’ın kıraatinde de: “Ben cinlerden ve insanlardan îman edenleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” şeklindedir.

Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Yani Ben cinleri de, insanları da, ancak kendilerine ibadet etmelerini emredeyim diye yarattım. ez-Zeccâc bu görüşü benimsemiştir. Buna da yüce Allah’ın:

“Halbuki onlar bir tek ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı” (et-Tevbe, 9/31) âyeti da delildir.

“Yüce Allah onları rububiyetini kabul etmek, O’nun emir ve iradesi önünde zilletle boyun eğmek için yaratmış olduğu halde nasıl da inkar edip kâfir oldular?” diye sorulacak olursa, buna şöyle cevap verilir: Allah’ın üzerlerindeki kazasına zilletle boyun eğmişlerdir. Çünkü O’nun kazası (hüküm ve kaderi) onlar hakkında aynen cereyan eder, ona karşı koymaya güçleri yoktur. Ona ibadet edenlere, Allah’ın vermiş olduğu emir gereğince amel etmek hususunda inkar edip küfre sapanlar muhalefet etmiştir. Onun kaza ve hükmüne zilletle boyun eğmek, karşı konulabilecek bir husus değildir.

“Ancak Bana ibadet etsinler diye” âyetinin istesinler veya istemesinler, Bana ibadet edilmesi gerektiğini itiraf etsinler, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Buna göre istemeyerek ibadet etmeleri onlar üzerinde görülen ilahi sanatın eserleridir.

Mücahidi Ancak Beni bilip tanısınlar diye… seklinde açıklamıştır. es-Sa’lebî; Bu güzel bir açıklamadır, demiştir. Çünkü yüce Allah onları yaratmamış olsaydı, O’nun varlığı ve tevhidi bilinmezdi. Bu açıklamaya yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: Allah diyeceklerdir.” (ez-Zuhruf, 43/87);

“Yemin olsun ki onlara: Göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette: Onları hüküm ve emrinde galip, herşeyi en iyi bilen (Allah) yarattı, derler.” (ez-Zuhruf, 43/9) buyrukları ve buna benzer âyetler delil teşkil etmektedir.

Yine Mücahid’den gelen rivâyete göre; Ben onlara emirler vermek, yasaklar koymak için yarattım, diye açıklamıştır. Zeyd b. Eslem dedi ki: Bu onların yaratılışlarındakİ bedbahtlık ve bahtiyarlıktır. Yüce Allah cinlerden ve insanlardan bahtiyar olanları kendisine ibadet etsinler diye, aralarından bedbaht olanları da isyan etsinler diye yaratmıştır.

Yine el-Kelbî’den nakledildiğine göre yalnız Beni tevhid etsinler diye (yarattım), demektir. Mü’min kimse sıkıntılı zamanlarında da, rahatlık zamanlarında da O’nu tevhid eder. Kâfir ise sıkıntılı ve bela zamanlarında O’nu tevhid ederken, nimet ve bolluk zamanında bunu yapmaz. Buna da yüce Allah’ın;

“Onları dağlar gibi bir dalga kapladığında dinlerini yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na dua ederler.” (Lukman, 31/32) âyeti delil teşkil etmektedir. İkrime dedi ki: Ancak Bana ibadet etsinler ve Bana itaat etsinler diye yarattım, İbadet edenleri mükâfatlandıracak, inkar edenleri de cezalandıracağım.

Anlamın, ancak onlardan Bana ibadet etmelerini isteyeyim diye yarattım şeklinde olduğu da söylenmiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

“Ubudeti ve ubudiyeti apaçık abd (kul)” denilir. Ubudiyetin asıl anlamı itaatle ve zilletle boyun eğmektir. “Ta’bid” zelil kılmak demektir. “Güzelce döşenmiş yol” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Güzelce döşenmiş yolun üzerinde (ön) ayaklarının yerine (arka) ayaklarını (koyarak yol alıyor.)”

Ta’bid, isti’bad demek olup, bu da bir kimseyi kul edinmek demektir. aynı anlamdadır. İbadet, itaat, taabbüd de ibadete kendini vermek demektir. O halde “Bana ibadet etsinler diye” buyuruğu Bana zilletle boyun eğsinler, emrime uysunlar ve ibadet etsinler diye… demek olur.

Zariyat 55

Hatırlat, çünkü hatırlatma müminlere fayda verir.

Diyanet Vakfı
Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.

Kurtubi Tefsiri
Ama öğüt ver. Çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.

“Ama öğüt ver. Çünkü öğüt muhakkak mü’mînlere fayda verir” âyeti ile neshedilmiştir. Bunun kılıç âyetiyle (cihadı emreden âyetle) neshedildiği de söylenmiştir. Birincisi ed-Dahhak’ın görüşüdür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öğüt vermek suretiyle onlara yönelmesi emrolunmaktadır.

Mücahid dedi ki:

“Sen yüz çevir onlardan, artık kınanacak değilsin.” Yani herhangi bir kusurun dolayısıyla Rabbin seni kınamaz. Öğüt vermek suretiyle de “hatırlat, çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”

Katade dedi ki: Kur’ân ile

“öğüt ver. Çünkü” onun ile

“öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.” Sen onlara başlarına gelecek ceza ile ve Allah’ın (azabını gönderdiği) günleri ile onlara öğüt ver.

Özellikle mü’minleri sözkonusu etmesi bu öğütten yararlanacak olanların onlar oluşundan dolayıdır.

Zariyat 54

Öyleyse onlardan yüz çevir. Sen kınanacak değilsin.

Diyanet Vakfı
Artık onlara aldırma. (Davete uymamalarından dolayı) sen kınanacak değilsin.

Kurtubi Tefsiri
Sen yüz çevir onlardan. Artık kınanacak değilsin.

“Sen yüz çevir onlardan.” Onlardan yüz çevir ve bundan dolayı onlara ilişme!

“Artık” Allah nezdinde

“kınanacak değilsin.” Çünkü sen üzerindeki risaleti tebliğ görevini eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun. Daha sonra bu yüce Allah’ın:

Zariyat 53

Bunu birbirlerine mi tavsiye ettiler? Hayır, onlar azgın bir kavimdir.

Diyanet Vakfı
Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.

Kurtubi Tefsiri
Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar azmış bir kavim idiler.

“Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler?” Yani önce gelenleri sonrakilere yalanlamayı mı tavsiye etti ve bu konuda birbirleriyle anlaşarak mı bu tavırlarını sürdürdüler? Ayetin başındaki “elif” (soru edatı), azarlamak ve yapılan işin hayret edilecek bir iş olduğunu ifade etmek (taaccub) içindir.

“Hayır, onlar azmış bir kavim idiler.” Yani onlar bu hususlan birbirlerine tavsiye etmediler. Onların ortak Özelliği azgınlık etmeleridir. Azgınlık (tuğyan) ise küfürde haddi aşmaktır.

Zariyat 52

Kendilerinden önceki milletlere bir resul geldiğinde, mutlaka “Bu bir sihirbazdır, delidir” derlerdi.

Diyanet Vakfı
İşte böylece, onlardan öncekilere her hangi bir peygamber geldiğinde hemen: O, bir büyücüdür veya delidir, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herbirine de mutlaka böylece “sihirbaz veya deli” derlerdi.

“Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herbirine de mutlaka böylece sihirbaz veya deli derlerdi” âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani senin kavmin seni yalanlayarak büyücü yahut bir deli dedikleri gibi, öncekiler de yalanlamış ve onların söylediklerinin benzeri sözleri söylemişlerdi.

” Böylece” lâfzındaki “kef harfinin benden önce gelip, kendi peygamberlerini uyaran rasûllerin: “Uyarmalarına benzer bir uyarı ile ben de sizleri uyarıyorum” takdiri ile nasb konumunda olması mümkün olduğu gibi: “Durum böyledir” yani önceki gibidir takdiri ile ref’ konumunda olması da mümkündür.

Birinci uyan yüce Allah’ın tevhid ehlinden olup kendisine karşı isyan edenleri bir korkutmadır. İkincisi ise inkarcılardan kendisine ortak koşanları bir korkutmadır. Yakub ve başkalarından nakledildiğine göre ifade şanı yüce Allah’ın;

“Böylece” lâfzında tamam olmaktadır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: İşte durum bunun gibidir. Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herbirine de mutlaka sihirbaz veya deli demişlerdi.

Zariyat 51

Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben O’nun tarafından size apaçık bir uyarıcıyım.

Diyanet Vakfı
Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben size Onun tarafından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Muhakkak ben sizi ondan apaçık korkutup uyaranım.

“Allah ile birlikte başka bir İlah edinmeyin” âyeti ile yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu sözleri insanlara söylemesini emretmektedir. Nezir (uyarıp, korkutan) da O’dur. Bunun yüce Allah tarafından bütün insanlara bir hitab olduğu da söylenmiştir.

“Muhakkak ben sizi O’ndan” yani Muhammed’den ve onun kılıçlarından

“apaçık korkutup, uyaranım.” Eğer Bana ortak koşacak olursanız, onun sizi emri altına alacağından, kılıcının emrine gireceğinizden yana sizleri uyarıp korkutuyorum. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Zariyat 50

Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ben O’nun tarafından size apaçık bir uyarıcıyım.

Diyanet Vakfı
O halde Allaha koşun. Çünkü ben, size Onun katından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
O halde Allah’a kaçın. Muhakkak ben sizi O’ndan apaçık uyarıp korkutanım.

Geçmiş ümmetlerin peygamberlerini yalanlayıp helâk edilmelerine dair açıklamalar geçtikten sonra yüce Allah;

“O halde Allah’a kaçın. Muhakkak ben sizi O’ndan apaçık uyarıp, korkutanım” diye buyurmaktadır. Yüce Allah peygamberine hitaben; Ey Muhammed! Sen de kavmine:

“O halde Allah’a kaçın. Muhakkak ben sizi ondan apaçık uyarıp, korkutanım” demesini emir buyurmaktadır. Yani masiyet olan işleri terkedip O’na itaate kaçın. İbn Abbâs dedi ki: Günahlarınızdan tevbe etmek suretiyle Allah’a kaçın. Yine ondan rivâyete göre Allah’tan yine O’na kaçın ve O’na itaat olan işler yapın, demektir.

Muhammed b. Abdullah b. Amr b. Osman b. Affan dedi ki:

“O halde Allah’a kaçın.” Mekke’ye çıkıp gidin demektir. el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Allah’ın dışındaki herşeye karşı kendinizi koruyun. Çünkü kim Allah’tan başkasına kaçacak olursa kendisini Allah’tan koruyamaz. Ebû Bekir el-Verrak dedi ki: Şeytana itaatten, Rahmâna itaate kaçın. Cüneyd dedi ki: Şeytan batıla davet eder. O halde Allah’a kaçın, Allah sizi ona karşı korur.

Zünnun el-Mısrî dedi ki: Cehaletten ilme, küfürden (nankörlükten) şükre kaçın. Amr b. Osman dedi ki: Kendi nefislerinizden Rabbinize kaçın. Yine Amr dedi ki: Daha önce Allah’tan size gelmiş olan iyiliklerden kaçın ve davranışlarınıza güvenmeyin. Sehl b. Abdullah dedi ki: Allah’ın dışındaki herşeyden Allah’a kaçın.

“Muhakkak ben sizi O’ndan apaçık uyarıp korkutanım.” Yani küfür ve masiyetlere karşı O’nun vereceği cezayı size hatırlatıp bundan korkutuyorum.

Zariyat 49

Her şeyden iki eş yarattık. Umulur ki düşünüp öğüt alırsınız.

Diyanet Vakfı
Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.

Kurtubi Tefsiri
Herşeyden de çift çift yarattık. İyi düşünürsünüz diye.

“Her şeyden de çift çift yarattık.” İki tür ve birbirinden farklı iki çeşit yarattık. İbn Zeyd dedi ki: Erkek ve dişi, tatlı ve ekşi ve buna benzer. Mücahid dedi ki: Erkek ve dişi, sema ile arz, güneş ve ay, gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık, düzlük ve dağlık, cinler ve insanlar, hayır ve şer, sabah ve akşam ve sesler gibi farklı şeyler demektir.

Yani Biz bunları da diğerleri gibi kudretimize delil kıldık. İşte buna güç yetiren, varlıkları tekrar yeniden yaratmaya da kadir olmalıdır.

“Herşeyden de çift çift yarattık” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Böylelikle bu çiftleri yaratanın bir ve tek olduğunu bilesiniz. Çünkü O’nun sıfatları arasında hareket, sükun (hareketsizlik), aydınlık, karanlık, oturmak, kalkmak, başlangıcının olması, sonunun olması gibi şeyler düşünülemez. Zira o yüce Allah, bir ve tektir.

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (eş-Şura. 42/11)

“İyi düşünürsünüz diye.”

Zariyat 48

Yeri de biz döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz.

Diyanet Vakfı
Yeri de döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!

Kurtubi Tefsiri
Yeri de döşedik. Ne güzel döşeyenleriz!

“Yeri de döşedik.” Yani Biz yeri tıpkı bir döşek gibi suyun üzerinde yaydık ve uzattık.

“Ne güzel döşeyenleriz!” Onlar İçin ne güzel döşeyenleriz hazırlayanlarız, demektir. Buradaki “Biz” çoğul zamiri ta’zim içindir.

“Döşeği yaydım ve hazırladım” demektir, “İşlerin düzene koyulması ve düzeltilmesi” anlamındadır.

Zariyat 47

Göğü biz kudretle bina ettik. Şüphesiz biz genişleticiyiz.

Diyanet Vakfı
Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhakkak Biz genişleticileriz.

Yüce Allah bu âyetleri “alamet ve belgeleri” açıkladıktan sonra

“ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik.” diye buyurarak; gökte de, yaratıcının kemal derecesinde herşeye kadir olduğunu gösteren âyetler (belgeler) ve ibretler vardır, diye buyurmakta ve “sema’nın durumunu Nûh kavminin kıssasına atfetmektedir. Çünkü her ikisi de birer âyet (delil, belge ve alemet)dir,

“Kudret ve kuvvetle” âyeti, İbn Abbâs ve başkalarından gelen rivâyete göre kuvvet ve kudretle diye açıklanmıştır.

“Ve muhakkak Biz genişleticileriz.” İbn Abbâs güç yetirenleriz, kudret sahibi olanlarız, diye açıklamıştır. Biz genişlik sahibi kimseleriz, diye de açıklanmıştır. Semayı ve başka varlıkları yaratmak dolayısıyla, yaratmayı dilediğimiz herhangi bir şey sebebiyle Bize darlık gelmesi sözkonusu değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Bizler yarattıklarımızın rızıklarını genişletenleriz. Bu açıklama da İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. el-Hasen: Güç yetirenleriz diye açıklamıştır. Yine ondan rivâyete göre; Biz yağmur ile rızkı genişletenleriz, diye açıkladığı nakledilmiştir. ed-Dahhak dedi ki: Biz sizi zengin kılanlar, İhtiyaçtan kurtaranlarız, demektir. Bunun delili de:

“Eli geniş olan kendi halince” (el-Bakara, 2/236) âyetinde aynı kökten gelen lâfzın “zengin olan” anlamında kullanılmış olmasıdır.

el-Kutebi dedi ki: Biz yarattığımız varlıklar üzerinde geniş lütuf sahibiyiz, demektir. Anlamlar birbirlerine yakındır.

Bizler sema ile arz arasında bir genişlik yarattık, diye de açıklanmıştır.

el-Cevherî dedi ki: “Adam bolluk ve genişlik içinde oldu” demektir. Yüce Allah’ın:

“Ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhakkak Biz genişleticileriz” âyetinde de aynı anlamdadır. Yani biz muhtaç olmayan ve güç yetirenleriz demektir. Bu açıklama bütün görüşleri kapsamaktadır.

Zariyat 46

Daha önce Nuh kavmi de böyleydi. Onlar da yoldan çıkmış bir kavimdi.

Diyanet Vakfı
Bunlardan önce de Nuh kavmini he-lak etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler.

Kurtubi Tefsiri
Önceden de Nûh kavmini (helâk ettik,) Çünkü onlar fasık bir kavim idiler.

“Önceden de Nûh kavmini (helâk ettik)” âyetindeki

“Nûh kavmini”

âyetini Hamza, el-Kisaî ve Ebû Amr esreli olarak: “Ve Nûh kavminde de” diye okumuşlardır ki; Nûh kavminde de bir alamet vardır, demek olur. Diğerleri: “Nûh kavmini de helâk ettik” anlamında nasb ile okumuşlardır. Yahut nasb ile okunması halinde;

“Onları yakalayıvermişti” (Zariyat, 51/44) âyetindeki (onları anlamındaki) “he” ve “mim”den ibaret zamire atıf ile olur ya da (40. âyet-i kerimedeki):

” Onu da… alıp” lâfzındaki zamire atfedilmiş olabilir. Yani yıldırım onları aldığı gibi, Nûh kavmini de aldı. Yahut “ordularını da denize attık” Nûh kavmini de attık, demek olur ya da; önceden de Nûh kavmini hatırlat, anlamında olabilir

Zariyat 45

Ne kalkmaya güçleri yetti, ne de yardım görebildiler.

Diyanet Vakfı
Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.

Kurtubi Tefsiri
Ayağa da kalkamadılar, onlara yardım da edilmedi.

“Ayağa da kalkamadılar” âyetinin, ayağa kalkmak gücünü bulamadılar, anlamında olduğu söylendiği gibi, Allah’ın azabına karşı koyamadılar, üna katlanamadılar, onun altından kalkamadılar, kendilerinden uzaklaştıramadılar demek olduğu da söylenmiştir. Mesela: “Bu işe takatim yok, bu işe güç yeliremem” denilir. İbn Abbâs dedi ki: Bedenleri gitti, fakat ruhları azapta kalmaya devam etti.

“Onlara yardım da edilmedi.” Helâk edildiklerinde azaptan korunamadılar, yani onlara yardımcı olan olmadı.

Zariyat 44

Rablerinin emrine karşı geldiler, bu yüzden bakıp dururlarken yıldırım onları yakalayıverdi.

Diyanet Vakfı
Rablerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım çarpıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ise Rabblerinin emrine uymayıp baş kaldırmışlardı. Bu yüzden onlar bakınırlarken yıldırım onları yakalayıvermişti.

“Onlar ise Rabblerinin emrine uymayıp, baş kaldırmışlardı.” Yani Allah’ın emrine muhalefet ederek dişi deveyi kesmişlerdi.

“Bu yüzden onlar” ona (yıldırıma) gündüzün

“bakınırlarken yıldırım” yani ölüm

“onları yakalayıvermîşti.” Bunun helâk edici her azâb anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Huseyn b. Vakid dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her bir

“saika: yıldırım” azâb demektir.

Ömer b. el-Hattâb, Humeyd, İbn Muhaysın, Mücahid ve el-Kisaî: ” Baygınlık” diye okumuşlardır. “Adam bir baygınlık ile bayıldı, bayılmak” denilir. “Gökten üzerlerine yıldırım düştü” demektir.

“Azâb çığlığı” demektir. Bu daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/19- ayetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Zariyat 43

Semud’da da ibret vardır; onlara “Bir süre yaşayın” denildi.

Diyanet Vakfı
Semud kavminde de (ibretler vardır). Onlara: Bir süreye kadar faydalanın, denmişti.

Kurtubi Tefsiri
Semud’da da… Hani onlara: “Bir süreye kadar faydalanın” denilmişti.

“Semud’da da…” Aynı şekilde kendilerine; dünya hayatından faydalananlar olarak yaşayın, demlisinde bir ibret ve bir alamet vardır,

“Bir süreye kadar” helâk olacağınız vakte kadar demek olup, bu da Hud Sûresi’nde;

“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın.” (Hud, 11/65) âyetinde belirtildiği üzere üç gündür.

Buradaki

“faydalanın” âyetinin müslüman olun ve böylece ecellerinizin sona ereceği vakte kadar faydalanın, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Zariyat 42

Üzerine geldiği hiçbir şeyi bırakmadı ki onu çürümüş hale getirmemiş olsun.

Diyanet Vakfı
Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.

Kurtubi Tefsiri
O neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyuyordu.

“O neye uğradıysa, mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyuyordu.” Yani çer-çöp olmuş’bir şey gibi bir hale getiriyordu. Nitekim bitki kuruyup dağılacak olursa denilir. İbn Abbâs dedi ki: Yok olup çürümüş bir şey gibi yapıyordu, demektir. Mücahid de böyle açıklamıştır. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Zaman gözlerimi kör ettiği vakit ve ben

Çürümüş ve ufalıp, dağılmış bir kemik gibi kaldığımda, terkettin beni.”

Katade dedi ki: Bu dövülen, ezilen kuru bitki demektir. Ebû’l-Aliye ve es-Süddî de şöyle demiştir: Oldukça ince taneli toprak gibi anlamındadır. Kutrub da: ” Kül” demektir, diye açıklamıştır. Yeman dedi ki: Bu davarların dudaklarıyla (ağızlarının kenarıyla) bir kenara attıkları otlar demektir. Kelime, aslı itibariyle kemiğin çürümesini anlatmak üzere kullanılan: ” Kemik çürüdü” ifadesinden alınmıştır. Bu kökten olmak üzere “Kemik çürüdü, çürür”; “O: Çürümek” denilir. Bu durumda olana da: denilir. Şair der ki:

“Ona muhalefet etmenin (sözünde durmamanın) akıbetlerinin bir yergi sebebi ve

Kemikler çürümüş halde iken bile aleyhine kalacağım gördü.”

şeklinde gelir. Bu âyetin bir benzeri de önceden de geçtiği gibi:

“Rabbinin emri ile herşeyi helâk eder” (el-Ahkaf, 46/25) âyetidir.

Zariyat 41

Âd kavminde de ibret vardır; üzerlerine kısır bir rüzgâr gönderdik.

Diyanet Vakfı
ad kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgarı göndermiştik.

Kurtubi Tefsiri
Ve Âd kavminde de… Hani onların üzerine kısır (hayırsız ve bereketsiz) rüzgarı göndermiştik.

“Ve Âd kavminde de…” Düşünen kimseler için Âd kavminde de bir alamet bıraktık.

“Hani onların üzerine kısır (hayırsız ve bereketsiz) rüzgarı göndermiştik.” Bu hiçbir bulutu, hiçbir ağacı aşılamayan; bir rahmet, bir bereket ve bir fayda taşımayan rüzgardır.

” Kısır kadın” yani gebe de kalmayan, doğum da yapmayan kadın tabiri de buradan gelmektedir.

Bu rüzgarın güney rüzgarı olduğu söylenmiştir. İbn Ebi Zi’bin, el-Haris b. Abdu’r-Rahmân’dan, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiğine göre: “Kısır rüzgar güneyden esen rüzgardır.” diye buyurmuştur.

Mukatıl dedi ki: Bu rüzgar batıdan esen rüzgardır. Nitekim Sahih’te Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu zikredilmiştir: “Bana (doğudan esen) saba rüzgarı ile yardım olundu. Âd kavmi ise batıdan esen (debur) rüzgarı ile helâk edildi. ” Buhârî, I, 350, III, 1172, 1219, IV, 1507; Müslim, II, 617; Müsned, I, 223, 228, 324, 341, 355, 373.

İbn Abbâs dedi ki: Bu yön değiştiren ve iki yön arasında esen rüzgar (en-nekba)dır.

Ubeyd b. Umeyr dedi ki: Bu rüzgarın bulunduğu yer yerin dördüncü katıdır. Âd kavmi üzerine bundan açılan miktar ancak bir öküzün burun deliği kadardı. İbn Ebi Necih de yine Mücahid’dena Barada Mücahid’den daha fince söz edilmediği halde “yine” anlamını verdiğimiz “eydan” lâfzım zikretmeyi gerektirecek bir husus yoktur. bu rüzgarın saba rüzgarı olduğunu rivâyet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Zariyat 40

Biz de onu ve ordusunu yakalayıp denize attık. O kınanmıştı.

Diyanet Vakfı
Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık, bu sırada kendini kınayıp duruyordu.

Kurtubi Tefsiri
O kendi kendisini kınar olduğu halde, onu da, ordularını da alıp hepsini denize attık.

“O” yani Fir’avun

“kendi kendisini kınar olduğu halde.” Çünkü o kınanmayı gerektirecek iş yapmıştı.

“Onu da, ordularını da” küfre sapmaları ve Îmandan yüz çevirmeleri dolayısıyla

“alıp, hepsini denize attık.” Denize bıraktık,

Zariyat 39

Ama o gücüne güvenip yüz çevirdi ve “Bu bir sihirbazdır, hatta delidir” dedi.

Diyanet Vakfı
Firavun ordusuyla birlikte yüz çevirmiş: «O, bir büyücüdür veya bir delidir» demişti.

Kurtubi Tefsiri
O bütün güç kaynaklarıyla yüz çevirip: “Sihirbaz veya delidir” dedi.

“O bütün güç kaynaklarıyla” yani Fir’avun

“bütün güç kaynaklarıyla”;

-İbn Zeyd’in açıklamasına göre- bütün topluluğu ve askerleriyle imandan yüz çevirdi, Mücahid’in açıklaması da bu anlamdadır.

“Yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” (Hud, 11/80) âyetinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır ki; burada kişiyi koruyan güç ve aşireti kastedilmiştir. İbn Abbâs ve Katade; (Fir’avun) gücüyle yüz çevirdi, diye açıklamışlardır. Antere’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Savaşlara girip çıkmam zayıflatmadı gücümü,

Fakat asıl geçen zaman (zayıf düşürdü, beni),”

“Güç kaynakları” anlamı verilen lâfzın, “bizzat kendisi” anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Ahfeş yanını döndü diye açıklamıştır. Yüce Allah’ın:

“Yüz çevirir, yan çizip uzaklaşır.” (Fussilet, 41/51) âyetine benzemektedir, el-Müerric de böyle açıklamıştır.

el-Cevherî dedi ki: Bir şeyin rüknü en kuvvetli yanı ve tarafı demektir. “O güçlü bir rükne sığınır” ifadesi sağlam ve koruma imkanı bulunan bir yere sığınır demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Rükün bedenin yan tarafı demektir. Bu da bir şeyden yüz çevirmekte aşırıya gitmeyi ifade eden bir tabirdir.

“Sihirbaz veya delidir, dedi.” âyetindeki “veya” “vav” anlamındadır. Çünkü onlar her ikisini de söylemişlerdi. Bu açıklamayı el-Müerric ve el-Ferrâ” yapmıştır. Cerir’in şu beyitini zikretmektedir:’ Beyiti zikreden Ebû Ubeyde’dir. Bk.: en-Nehhâs, Îrabu’l-Kur’ân, III, 240

“Ey süvarilerin Salebesi veya (ve) Riyah

Sen onlarla Tuhayyalılar ile el-Hişablıları denk tuttun.”

Nitekim: ” Veya”; “Vav:ve” anlamında kullanılabilir. Yüce Allah’ın:

“Ve onlardan günahkar veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!” âyetinde olduğu gibi. “Vav”ın “veya” anlamında kullanıldığı da olur. Yüce Allah’ın:

“Size helal olan kadınlardan ikişer ve(ya) üçer ve(ya) dörder olmak üzere nikâhlayın.” (en-Nisa, 4/3) âyetinde olduğu gibi. Bütün bu hususlar daha önceden (en-Nisa, 4/3. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Zariyat 38

Musa’da da ibret vardır; hani onu apaçık bir delille Firavun’a göndermiştik.

Diyanet Vakfı
Musada da (ibretler vardır). Onu apaçık bir delil ile Firavuna göndermiştik.

Kurtubi Tefsiri
Ve Mûsa’nın kıssasında da… Hani onu Fir’avun’a apaçık bir delille göndermiştik.

“Ve Mûsa’nın kıssasında da…” Yani Biz Mûsa’nın kıssasında da aynı şekilde bir alamet bıraktık. el-Ferrâ” dedi ki: Bu âyet yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde âyetler (alametler) nardır.” (ez-Zariyat, 51/20) âyetine atfedilmiş olup

“Ve Mûsa’nın kıssasında da” âyetler vardır, demektir.

“Hani onu Flravun’a apaçık bir delille göndermiştik.” Bu apaçık delil asadır. Asa ve onun dışındaki diğer mucizelerle gönderdik demektir, diye de açıklanmıştır.

Zariyat 37

Acı azaptan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.

Diyanet Vakfı
Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.

Kurtubi Tefsiri
Ve orada acıklı azaptan korkanlar için bir alamet bıraktık.

“Ve orada acıklı azaptan korkanlar İçin bir alamet bıraktık.” Gerek o dönemin insanları için, gerek onlardan sonra gelecekler için bir ibret ve bir alamet bıraktık. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın:

“Yemin olsun biz akıl erdiren bir topluluk için o kasabadan apaçık bir belge bıraktık.” (el-Ankebut, 29/35) âyetidir.

Şöyle de denilmiştir: Bırakılan alamet, bizzat harab olmuş o kasabadır. Bir başka görüşe göre kendileriyle taşlandıkları o pişmiş taşlar, alametin kendisidir.

“Azaptan korkanlar için” bu alametin bırakılmış olması ise ondan yararlanacak olanların onlar oluşundan dolayıdır.

Zariyat 36

Orada Müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık.

Diyanet Vakfı
Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.

Kurtubi Tefsiri
Ama orada müslümanlardan bir ev halkından başkalarını bulmadık.

“Ama orada müslümanlardan bir ev halkından başkalarını bulmadık.” âyeti ile Lut’u ve onun iki kızını kastetmektedir. Âyette hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani biz orada… bir ev halkından (mealde böyle olmakla birlikte âyetteki lâfzı ile; “bir evden” şeklindedir) başkasını bulmadık, demektir. Nitekim bazan “şerefli bir ev” denilir, bununla ev halkı kastedilir. Yüce Allah’ın:

“Orada” âyetinde zamir -daha önce sözü geçmemiş olduğu halde- kasabaya aittir. Çünkü onun kastedildiği anlaşılan bir husustur. Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki Biz günahkar bir topluluğa gönderildik.” âyeti da kasabaya delalet etmektedir. Çünkü topluluk “bir kasabada” yaşarlar. Buradaki zamirin çoğul zamiri olduğu da söylenmiştir. (O zaman: O kasabalarda… demek olur.)

(Bu iki âyette geçen) “mü’minler” ile “müslümanlar” aynı şendir. Aynı lâfız tekrarlanmasın diye farklı lâfızlar kullanılmıştır.

“Ben keder ve üzüntümü ancak Allah’a açarım.” (Yusuf, 12/86) âyetinde olduğu gibi.

Îmanın kalbin tasdik etmesi, İslâm’ın da zahiren emre itaat ve bağlılık anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda her mü’min bir müslümandır, ancak her müslüman mü’min değildir. Yüce Allah birinci âyet-i kerimede onlardan “mü’minler” diye söz ederken her mü’minin aynı zamanda müslüman oluşundan dolayıdır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/8. âyet, 3- başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın:

“Bedevi Araplar: Îman ettik dediler. De ki: Siz îman etmediniz…” (el-Hucurat, 49/14) âyeti îman ile İslam arasında fark olduğuna delildir. Müslim’in Sahih’inde ve başka kaynaklarda yer alan Cibril hadisinden de anlaşılan budur. Biz bunu bir başka yerde açıklamış bulunuyoruz.

Zariyat 35

Orada iman etmiş olanları çıkardık.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.

Kurtubi Tefsiri
Biz de orada bulunan mü’minleri çıkarttık.

“Biz de orada bulunan mü’minleri çıkardık.” Yani Lut kavmini helâk etmeyi murad edince -mü’minlerin helâk olmaması için- kavmi arasında bulunan mü’minleri çıkardık. İşte yüce Allah’ın:

“Sen bir ara geceleyin aile efradınla yürü git.” (Hud, 11/81) âyetinin anlamı budur.

Zariyat 34

“Rabbin katında aşırı gidenler için belirlenmiş.”

Diyanet Vakfı
(Bu taşlar,) aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).

Kurtubi Tefsiri
“Rabbinin nezdinde haddi aşanlar için İşaretlenmiş olan.”

“Rabbinin nezdinde” Allah nezdinde taşlanmalarına hüküm etmiş olduğu kimseleri taşlamak üzere hazırlamış bulunduğu taşlaria

“haddi aşanlar için işaretlenmiş” kendilerine gerekli alametler konulmuş,.. Denildiğine göre; bu taşlar siyah ve beyaz çizgili imiş. Bir başka görüşe göre çizgileri siyah ve kırmızı idi.

“İşaretlenmiş” âyeti azâb taşları olduğu bilinen taşlar, diye açıklanmıştır. Yine denildiğine göre; herbir taşın üzerinde o taşla helâk olacak şahsın ismi yazılı idi. Taşların üzerinde mühürleri andıran işaretler olduğu da söylenmiştir. Bütün bu hususlar daha önce Hud Sûresi’nde (11/82-83. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Taşlar onlardan yolculukta bulunanları, kenarda kıyıda bulunanlarını dahi takib edip durdu ve onlardan durumlarını haber verecek kimse kurtulmadı.

Diğer taraftan bu taşların tıpkı kireç gibi pişirilmiş taşlar olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır. İşte yüce Allah’ın: “Pişirilmiş balçıktan taşlar.” (Hud, 11/82) âyetinin anlamı -Hud Sûresi’nde açıklaması geçtiği üzere- budur. Bu taşların bizim gördüğümüz taşlar olduğu ve bunların da esasi arı itibariyle çamur olduğu da söylenmiştir. Bu çamurların taşa dönüşmesi ise; zamanla güneşin onları yakmasının bir sonucudur. Yüce Allah’ın:

“Çamurdan” diye buyurması bunların dolu diye bildiğimiz (esas itibariyle) sudan taşlar olmadığının bilinmesi içindir. Bu açıklamayı el-Kuşeyri nakletmiştir.

Zariyat 33

“Onlara çamurdan taşlar yağdırmak için.”

Diyanet Vakfı
«Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).»

Kurtubi Tefsiri
“Üzerlerine çamurdan taşlar atalım diye;

“Onlar: Şüphe yok ki biz günahkar bir topluluğa” Lut kavmine

“gönderildik dediler. Üzerlerine çamurdan taşlar atalım.” Yani o taşlaria o kav mi taşlayalım

“diye.”

Zariyat 32

Dediler: “Biz, suçlu bir kavme gönderildik.”

Diyanet Vakfı
«Biz, dediler, suçlu bir kavme gönderildik.»

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Şüphe yok ki biz günahkar bir topluluğa gönderildik” dediler.

Zariyat 31

Dedi: “Ey gönderilmiş olanlar! Sizin işiniz nedir?”

Diyanet Vakfı
(İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Ey elçiler! O halde asıl İşiniz nedir?” dedi.

“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir? dedi.” îbrahim (aleyhisselâm) buzağıyı diriltmek ve müjde vermekle onların melek olduklarına kesinlikle inanınca onlara:

“Ey elçiler! O halde asıl işiniz” durumunuz ve kıssanız

“nedir? dedi.”

Zariyat 30

Onlar dediler ki: “Rabbın böyle buyurdu. Şüphesiz O hikmet sahibidir, bilendir.”

Diyanet Vakfı
Onlar: «Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Bu böyledir. Rabbin buyurmuştur. Şüphesiz ki O, hakim olandır, herşeyi en iyi bilendir.”

“Dediler ki: Bu böyledir.” Yani durum, bizim sana söylediğimiz ve haber verdiğimiz gibidir,

“Rabbin buyurmuştur.” Bunda hiçbir şüphen olmasın.

Ona verilen bu müjde ile doğum arasında bir senelik süre geçmiştir. Sara bundan önce kısırdı. Doksandokuz yaşında iken doğum yaptı. İbrahim (aleyhisselâm) da o sırada yüz yaşında idi. Bu husus daha önceden geçmişti.

“Şüpnesiz ki o” yaptığı işlerinde sonsuz hikmetler bulunan

“Hakim olandır. Herşeyi” ve yarattıklarının maslahatlarını

“en iyi bilendir.”

Zariyat 29

Karısı şaşkınlıkla öne atıldı, yüzünü tokatladı ve “Ben kısır, yaşlı bir kadınım” dedi.

Diyanet Vakfı
Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: «Ben kısır bir kocakarıyım!» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine hanımı feryad ile yönelip yüzüne vurdu ve: “Kısır bir kocakarı…” dedi.

“Bunun üzerine hanımı feryad ile yönelip…” İbn Abbâs ve başkalarından rivâyete göre çığlık atarak bağırıp demektir. ” Kapının çıkardığı ses (gıcırtısı)” ifadesi de buradan gelmektedir. İkrime ve Katade dedi ki: Bu çıkarılan inilti ve ağlamadır. Hanımının “yönelmesi” bir yerden bir yere yönelmek şeklinde değildi. el-Ferrâ” dedi ki: Bu bir kimsenin “Bana sövüp saymaya yöneldi” demesine benzer. Bana sayıp sövmeye koyuldu, demektir.

“Hanımı feryad ile yönelip” tabirinin bir grub kadın ile birlikte; meleklerin sözünü duydu, anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Cevherî dedi ki: “Bağırmak ve çığlık atmak” demektir. Aynı zamanda topluluk anlamına geldiği gibi üzüntü ve benzeri şeylerden dolayı duyulan sıkıntı, anlamına da gelir. İmruu’l-Kays dedi ki:

“Onu (o yaban ineklerinin) önde gidenlerine kavuşturdu

Arkada kalanları ise topluluk içerisinde oldukları halde dağılmadılar.”

Bu beyitte, bu lâfız her üç manaya (topluluk, çığlık ve ses) da gelebilmektedir.

” Aşırı sıcak” demektir.

Sara müjdeyi işitince

“yüzüne vurdu” . Yani kadınların hayret ettikleri zamanda adetleri üzere elini yüzüne vurdu. Bu açıklamayı Süfyan-ı Sevrî ve başkaları yapmıştır. İbn Abbâs dedi ki:

“Yüzüne vurdu” yani elinin avucu ile yüzünü kapattı. Çünkü: (……..)’ın asıl anlamı vurmaktır. “Onu vurdu, dövdü” anlamındadır. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Ey vurulup da yere düşen turna kuşu…”

Bu mısradan sonra; “yere düşen’ anlamını verdiğimiz lâfza dair yarım satırlık bir ibare, anlam itibariyle tercümede yer aldığından, ayrıca tercüme edilmemiştir.

“Ve: Kısır bir kocakarı… dedi.” âyeti, kısır bir kocakarı hiç doğurur mu? demektir. ez-Zeccâc dedi ki: Ben kısır bir kocakarıyım, o halde nasıl doğurabilirim? dedi, demektir. Nitekim bir başka yerde:

“Vay halime.’ Ben kocamış bir kadın… iken ben mi doğuracak mışım?” (Hud, 11/72) dediği zikredilmektedir.

Zariyat 28

İçinde onlardan bir korku hissetti. “Korkma” dediler ve ona bilgin bir oğlan müjdelediler.

Diyanet Vakfı
Derken onlardan korkmaya başladı. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.

Kurtubi Tefsiri
İçinde onlardan gizli bir korku duydu. “Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesini verdiler.

“İçinde onlardan gizli bir korku duydu.” Kalbinde onlardan bir korku hissetti, demektir. Onun getirdiği yemekten yememeleri üzerine içinde böyle bir korku gizledi, diye de açıklanmıştır. Çünkü bir kimsenin yemeğinden yiyen birkişi, yemeğinden yediği kimseden yana kendisini güvenlik içerisinde hisseder.

Amr b. Dinar dedi ki: Melekler Biz bedelini ödemedikçe yemek yemeyiz, dediler. İbrahim: Yiyin, bedelini de ödeyin, deyince, onlar: Bedeli nedir? diye sordular. O da: Yediğiniz vakit Allah’ın ismini anarak yersiniz, bitirdiğinizde de O’na hamdedersiniz, dedi. Biri diğerine bakıp: İşte bundan dolayı Allah seni Halili (candan dostu) edinmiştir, dediler. Bu husus daha önce Hud Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim (aleyhisselâm)’ın korktuğunu görünce:

“Korkma” dediler. Ona kendilerinin Allah’ın melekleri ve elçileri olduğunu bildirdiler

“ve ona” eşi Sara’dan doğacak

“çok bilgili bir oğul müjdesini verdiler.”

Denildiğine göre ona melek olduklarını haber verdiklerinde onların doğru söylediklerini kabul etmedi. Bu sefer Allah’a dua ettiler ve bunun üzerine (yüce Allah) kendilerine ikram ettiği buzağıyı canlandırdı.

Avn b. Ebi Şeddad’ın rivâyet ettiğine göre; Cibril kanadıyla buzağıyı sıvazladı. O da kalkıp yürüdü ve annesine yetişti, O sırada buzağının anası da henüz orada bulunuyordu.

“Çok bilgili: alim” vasfı ergenlik yaşına ulaştıktan sonra Allah’ı ve dinini bilen kimselerden olması demektir. Cumhûr’un kanaatine göre doğacağı müjdelenen kişi İshak (aleyhisselâm)’dır. Tek başına Mücahid ise, o İsmail’dir, demiştir, ancak bu görüşün pek değeri yoktur. Çünkü yüce Allah:

“Ve ona… İshak’ı müjdeledik.” (es-Saffat, 37/112) diye buyurmaktadır. Bu ise açık bir nastır.

Zariyat 27

Onu önlerine koydu ve “Yemez misiniz?” dedi.

Diyanet Vakfı
Onların önüne koyup «Yemez misiniz?» demişti.

Kurtubi Tefsiri
Onu önlerine yaklaştırıp: “Yemez misiniz?” dedi.

“Onu” buzağıyı

“önlerine yaklaştırıp yemez misiniz, dedi.” Katade dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm)’ın malının tamamı inek türünden idi. Onlara semiz bir buzağı seçmesi ise, misafirlerine ileri derecedeki ikramından ötürü idi.

Kimi şivelerde: ” Buzağı” lâfzının “koyun” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir. es-Sıhah’te şöyle demektedir: Buzağı ineğin yavrusudur.”da aynı şeydir, çoğulu: …diye gelir, dişisi de …diye gelir. Bu açıklama Ebû’l-Cerrah’dan nakledilmiştir ise “buzağısı olan inek” demektir aynı zamanda Rabialılara mensub bir kabilenin adıdır.

Zariyat 26

Hemen ailesine yöneldi ve semiz bir buzağı getirdi.

Diyanet Vakfı
Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,

Kurtubi Tefsiri
Hemen ailesine gidip semiz bir buzağı getiriverdi.

“Hemen ailesine gidip…” âyeti hakkında ez-Zeccâc dedi ki: Ailesine doğru yöneldi, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden es-Saffat Sûresi’nde (37/91- âyetin tefsirinde) bu (lâfız) geçmiş bulunmaktadır. “İstedi” anlamında denilir, ” Ne istiyorsun, ne arıyorsun” demektir. “Gizlice o şeye meyletti, ona yöneldi” demektir. Bu açıklamalara göre; ile aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir.

“Semiz bir buzağı getiriverdi.” Yani misafirlerine Hud Sûresi’nde de belirtildiği gibi, kızartmış olduğu bir buzağı getiriverdi:

“Ve vakit geçirmeden kızartılmış bir buzağıyı getirdi.” (Hud, 11/69)

Denildiğine göre misafirleri kendilerine yemek hazırlamak istediğini farketmesinler diye İbrahim (aleyhisselâm) misafirlerinden gizlenircesine evine gitmişti.

Zariyat 25

Onun yanına girdiklerinde “Selâm” dediler. O da “Selâm” dedi. “Siz tanınmamış bir topluluksunuz” dedi.

Diyanet Vakfı
Onlar İbrahimin yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, «Bunlar, yabancılar» demişti.

Kurtubi Tefsiri
Hani yanına girdiklerinde: “Selam” demişlerdi. O da: “Selam” demişti. “Tanımadık bir topluluk…”

“Hani yanına girdiklerinde: Selam demişlerdi.” Bu âyet, daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/52. âyet ve tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O da: Selam demişti.” Yani o da: “aleyküm selam” demişti. Âyetin; isim bir selamdır, yahut benim size verdiğim cevab da selamdır, anlamında olması da mümkündür. Kûfeliler -Âsım dışında- “sin” harfi esreli olarak (……..) diye okumuşlardır.

“Tanımadık bir topluluk!” Yani siz tanımadığım bir topluluksunuz. Yabancısınız, sizi tanımıyoruz, demektir. Bir açıklamaya göre o, kendilerini insan suretinden başka bir şekilde ve daha önce tanıdığı melek suretinden başka şekilde gördüğünden onları tanıyamadı, bu sebebten:

“Tanımadık bir topluluk” dedi.

Bir diğer açıklamaya göre; Onları tanımayışının sebebi, İzin istemeksizin yanına girdiklerinden dolayı olmuştu. Ebû’l-Aliye dedi ki: O dönemde ve o topraklarda onların selam vermelerini hayretle karşılamıştı. Onlardan korktu diye de açıklanmıştır. Nitekim bir kimseden korktuğunu anlatmak için: Ondan korktum” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Benden korktu (çekindi, tanımadı); halbuki onun

Olaylar arasından çekindiği, ağaran saçlar ile alnımın dökülen perçeminden başkası değildir.”

Zariyat 24

İbrahim’in ikram edilen misafirlerinin haberi sana geldi mi?

Diyanet Vakfı
İbrahimin ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? (Bunlar meleklerdi.)

Kurtubi Tefsiri
İbrahim’in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?

“İbrahim’in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?” âyeti ile yüce Allah, İbrahim (aleyhisselâm)’ın kıssasını -Lut kavmine yaptığı gibi-âyetlerinİ yalanlayanları helâk etmiş olduğunu, bu vesile ile açıklasın diye zikretmiş bulunmaktadır.

“Sana geldi mi?” “âyeti sana gelmedi mi?” demektir. “mi” lâfzının “.-.mistir” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“İnsan üzerinden uzun bir süre geçti mi (geçmiştir, geçmiş bulunuyor.)” (el-İnsan, 76/1) âyetine benzemektedir.

İbrahim (aleyhisselâm)’ın konukları hakkında açıklamalar daha önce Hud Sûresi (11/69. âyet ve devamının tefsirinde) ile el-Hicr Sûresi’nde (15/15. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Şerefli kılınmış” âyeti, Allah nezdinde şerefli kılınmış demektir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Bilakis onlar mükerrem (şerefli kılınmış) kullardır.” (el-Enbiya, 21/26) âyetidir. İbn Abbâs dedi ki: Cebrâîl, Mikail ve İsrafil adlı melekleri kastetmektedir. Osman b. Haşin ise bunlara Refail (hepsine selam olsun) adlı meleği de ilave eder.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Cebrâîl ile beraberinde dokuz melek idiler. Atâ ve bir topluluk: Bunlar Cebrâîl, Mikail ve beraberlerinde bir melek daha olmak üzere üç melek idiler.

İbn Abbâs dedi ki: Onları

“şerefli kılınmış: mükerrem” diye nitelendirmesi korkmamaları ve dehşete kapamamalarından dolayıdır.

Mücahid dedi ki: Onlara

“şerefli kılınmış” ismini vermesi, İbrahim (aleyhisselâm)’ın kendilerine bizzat hizmet etmesinden dolayıdır.

Abdu’l-Vehhab dedi ki: Ali b. Iyad bana dedi ki: Evimde helva var. Hakkında ne dersin? Ben: Onun hakkında güzeldir demekten başka bir şey diyemiyorum, dedim. O halde beraber gidelim, dedi. Eve girdim, kölesine seslendi, kölesi orada yoktu. Bir de ne göreyim? Beraberinde güğüm, leğen ve omuzunda mendil ile geldi. Ben: İnna lillah ve inna ileyhi raciun dedim. Ey Ebû’l-Hasan keşke durumun böyle olduğunu bilseydim. (Bunu yapmazdım), dedim. Bana: Yavaş ol dedi. Sen bizim yanımızda mükerrem (şerefli kılınmış) birisisin. Mükerrem olana da bizzat hizmet edilir. Sen yüce Allah’ın:

“İbrahim’in şerefli kılınmış (mükerrem) konuklarının haberi sana geldi mi?” âyetine bir baksana!

Zariyat 23

Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu, tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.

Diyanet Vakfı
Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.

Kurtubi Tefsiri
Göğün ve yerin Rabbi hakkı için; o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir.

“Göğün ve yerin Rabbi hakkı için o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir” âyeti ile yüce Allah onlara haber vermiş olduğu ölümden sonra dirilişin, semada rızkı yaratmasının gerçeğini daha da pekiştirmekte ve bunun gerçeğin kendisi olduğuna yemin ettikten sonra;

“O sizin konuştuğunuz gibi…” diyerek bunu daha da pekiştirmektedir.

Diğer duyular arasından konuşmayı özellikle sözkonusu etmesi diğer duyu organları hakkında -aynada görülmek gibi- benzeyişin sözkonusu olması, safranın baskın’ gelmesi ve benzeri hallerde tat almanın imkansız olması, kulakta uğultu ve tınlamanın hissedilmesi gibi kusurların arız olmasından dolayıdır. Konuşma ise bundan azadedir. Yankı ileri sürüterek bu açıklamaya itiraz edilemez. Çünkü yankı ancak konuşan bir kimsenin herhangi bir karışıklık şaibesi olmaksızın konuşmasının gerçekleşmesinden sonra meydana gelir. Kimi hukema şöyle demiştir: Nasıl ki her insan kendi kendisine konuşabiliyor ve başkasının diliyle konuşmasına imkan bulunmuyor ise; aynı şekilde her insan ancak kendi rızkını yer, başkasının rızkını yemesine imkan yoktur.

el-Hasen dedi ki: Bana ulaştığına göre Allah’ın peygamberi (salat ve selam ona) şöyle buyurmuştur: “Rabbleri kendilerine kendi zatı adına yemin ettiği halde, kendisini tasdik etmeyen bir topluluğu Allah kahretsin. Çünkü yüce Allah:

“Göğün ve yerin Rabbi hakkı için… O kesin bir gerçektir” diye buyuruyor.” Taberi, Tüfür, XXVI, 206; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 236; Rivâyet, görüldüğü gibi mürseldir.

el-Esmaî dedi ki: Bir keresinde Basra mescidinden dönüyordum. Bu vakıayı nisbeten daha muhtasar bir şekilde: Beyhaki, Şuabu’l-Îman, II, 116; Münavi, Feyzu’l-Kadir, IV, 229’da zikretmektedir. Devesi üzerinde kılıcını kuşanmış, yayrelinde, kaba görünüşlü, eti kurumuş bir bedevi ile karşılaştım. Bana yaklaştı, selam verdi ve: Bu adam kimlerden? diye sordu. Ben: Asmaoğullarındanım, dedim. el-Esmaî dedikleri sen misin, diye sordu, ben evet dedim. Nereden geliyorsun? dedi. Ben: İçinde Rahmânın kelamının okunduğu yerden geldim, dedim. O: Peki Rahmân’in öyle insanların okuduğu bir kelamı var mı ki dedi, ben evet dedim. Bana: Ondan bir şeyler oku, dedi. Ben de ona:

“Yemin olsun tozutup savuranlara” âyetinden itibaren:

“Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır” âyetine kadar okudum. Bu sefer; Ey Esmaî bu kadar yeter, dedi. Sonra devesine doğrulup gitti, devesini kesti, derisi ile beraber onu parçaladı. Bunu dağıtmak üzere bana yardımcı ol, dedi. Giden gelene onu dağıttık, sonra kılıcını ve yayını tutup kırdı ve onları yükün altına yerleştirdi. Çöle doğru gitti, giderken de:

“Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır” âyetini okuyordu. Bundan dolayı kendime kızdım ve kendimi kınadım. Daha sonra (Harun) er-Reşid ile birlikte haccettim. Tavaf esnasında cılız bir ses duydum. Dönüp baktığımda o bedevi Arabi gördüm. Oldukça zayıflamış, rengi sararmış, solmuştu. Bana selam verdi, elimi tuttu ve dedi ki: Bana Rahmân’ın sözünü oku deyip, Makam’ın arkasında oturmamı istedi. Ben de ona:

“Yemin olsun tozutup savuranlara” âyetlerini okudum ve nihayet yüce Allah’ın:

“Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır” âyetini okudum. Bu sefer bedevi: Yemin olsun, Rahmân’ın bize vaadettiğinin gerçek olduğunu gördük, dedi. Sonra: Daha başka bir şey var mı? diye sordu. Ben: Evet dedim. Şanı yüce Allah:

“Göğün ve yerin Rabbi hakkı İçin o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir” diye buyuruyor, dedim. Bu sefer bedevi bir çığlık atarak: Subhanallah dedi. O celil olan Allah’ı yemin edecek kadar kim kızdırdı? Onlar söylediği sözü tasdik etmiyorlar mı ki sonunda yemin etmek zorunda kaldı? Bu sözlerini üç defa tekrarladı ve bununla birlikte canını teslim etti,

Yezid b. Mersed dedi ki: Bir adam hiçbir şeyin bulunmadığı bir yerde aç kaldı. Allah’ım, vaadettiğin rızkını bana gönder, dedi. Hiçbir şey yemediği ve içmediği halde karnı doydu ve susuzluğu gitti.

Ebû Said el-Hudri’den dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sizden herhangi bir kimse rızkından kaçacak olursa, ölüm onun arkasından gittiği gibi rızkı da arkasından gider.” Deylemi, Firdevs, IH, 361; İbn Adiy, el-Kamil, VI. 19da bu hadisi kaydettikten sonra ravilerinden Fudayl b. Merzuk hakkında: “Hasen hadisleri vardır. Ravi olarak sakıncası olmadığını umarım” demektedir. Bu hadisi senediyle es-Sa’lebî zikretmiştir.

İbn Mace’nin Sünen ‘inde de Halid’in iki oğlu Habbe ve Seva’dan, dediler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna -bir şeyler yaparken- girdik. Bu işinde ona yardımcı olduk, şöyle buyurdu: “Başlarınız hareket ettikçe rızıktan yana ümitsiz olmayınız. Çünkü kişi annesinden üzerinde herhangi bir kabuk (elbise) bulunmaksızın, kızarmış bir ten ile dünyaya gelir, sonra Allah onu rızıklandırır.” İbn Mace, II, 1394, Ahmed b. Ebi Bekir, Misbahu’l-Zucace, IV, 226; Taberani, Kebir, VII, 137; Beyhaki, Şuabu’l Îman II, 119.

Rivâyet edildiğine göre bedevilerden bir topluluk bir ekin ektiler. Fakat o ekin bir afete maruz kaldı. Bundan dolayı üzüldüler. Yanlarına bedevi bir kadın geldi ve: Sizi ne diye başlarınızı önünüze eğmiş, kalpleriniz daralmış görüyorum? Halbuki o bizim Rabbimizdir ve bizim halimizi bilir. Rızkımızı vermek O’nun işidir. O dilediği zaman, dilediği gibi onu bize gönderir, dedi. Sonra şu beyitleri okumaya koyuldu:

“Denizin dibinde sağlamca çakılmış bir kaya bulunsa,

Sağır (hiçbir deliği yok) birbirinin içine girmiş ve her tarafı dümdüz olsa.

Allah’ın yarattığı bir canın da rızkı bulunsa, çatlar bu kaya.

Ta ki bu cana içindeki herşeyi verinceye kadar.

Yahutta onun gideceği yol yedi sema arasında olsa;

Elbette Allah ona doğru yükselmeyi kolaylaştıracaktır.

Ta ki Levh(-i Mahfuz’da) ona ayrılmış payını elde edinceye kadar,

Eğer elde etmemiş ise; mutlaka ona ulaşacaktır.”

Derim ki: Eş’arilerin, elçilerini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gönderdikleri vakit başlarından geçen olay da bu anlamdadır. Elçileri yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur.” (Hud, 11/6) âyetini işitince geri dönüp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile konuşmayarak: Eş’ariler Allah için hayvanlardan daha değersiz değildirler, demişti. Tirmızı el-Hakim, Neoadiru’l-Usıd, III, 35. Biz bunu Hud Sûresi ‘nde (sözü geçen âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunuyoruz. Lukman da:

“Oğulcuğum! Eğer sen bir kaya içinde veya göklerde… ve yaptığın hardal tanesi ağırlınca dahi olsa Allah onu getirir.” (Lukman, 31/16) dediği nakledilmiştir. Bu daha önce Lukman Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. Bu hususa dair yeterli açıklamalarımızı: “Kamu’l-Hırsi bi’z-Zühdi ve’l-Kanaa” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

İşte herhangi bir şaibenin katılmadığı gerçek tevekkül ile kalbin Rabbin dışındaki herşeyden büsbütün boşaltılması bu demektir. Yüce Allah bu hali bize ihsan etsin, lütuf ve keremiyle kendisinden başkasına da bizleri muhtaç kılmasın.

“O sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir” âyetindeki: ” Gibi” genel olarak nasb ile okunmuştur ve takdirindedir. O halde; “kef” harfinin hazfedilin esi takdiri üzere nasbedilmistir. Ondan sonra gelen; ise zaiddir. Bu açıklamayı bazı Kûfeliler yapmıştır. ez-Zeccâc ile el-Ferrâ” da şöyle demiştir: Bunun rekid olarak nasbedilmesi de mümkündür. ” Senin konuşman gibi bu bir gerdektir” demek olur. Bu haliyle hazfedilmiş bir mastarın sıfatı gibidir. Sîbeveyh’in görüşüne göre, bu i’rab açısından mütemekkin olmayan bir lâfza izafe edilmesi halinde olduğu gibi; mebni (feth üzere) gelmiştir. (U) te’kid içim zaiddir.

el-Mazinî dedi ki;

“Gibi” lâfzı O ile birlikte aynı şey konumundadır. Esre üzere bina edilmesi bundan dolayıdır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bunu tercih etmişlerdir. (el-Mazmî) dedi ki: Çünkü Araplar arasından: lâfzını her zaman için nasb edenler vardır. “Bana senin gibi bir adam dedi ki” derken de: “Senin gibi bir adama uğradım” derken de bu lâfız nasb ile kullanılır. Bu durumda: “Gibi” lâfzı mana itibariyle: gibidir.

Ebû Bekr, Hamza, el-Kisaî ve el-A’meş;

“Kesin bir gerçektir” lâfzının sıfatı olarak ref ile (ötreli) okumuşlardır. Çünkü bu lâfız marifeye izafe edilse dahi nekredir. Zira benzer şeyler arasında benzerliğin sözkonusu olduğu ve bundan sonra gelen eşyanın çokluğu dolayısıyla muzaf olmak gibi bir özelliği bulunmamaktadır.

“Gibi” lâfzı; “(……..): Sîzin” lâfzına muzaf olup ise zaiddir. Ondan sonraki lafızla birlikte mastar konumunda olmaz. Zira onunla birlikte mastar anlamını vereceği bir fiil bulunmamaktadır. Diğer taraftan:

“Bir gerçektir” âyetinden bedel olması da mümkündür.

Zariyat 22

Göklerde rızkınız ve size vaat edilen şey vardır.

Diyanet Vakfı
Semada da rızkınız ve size vadedilen başka şeyler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Rızkınız ve vaad olunduğunuz semadadır.

“Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır” âyeti hakkında Said b. Cübeyr ile ed-Dahhak dedi ki: Burada

“rızık”tan kasıt, semadan inen yağmur ve kardır. Onunla ekinler biter ve diğer varlıklar hayat bulurlar.

Said b. Cübeyr dedi ki: Mevcut olan herbir pınar kardan meydana gelmiştir. el-Hasen’den rivâyete göre; o bulut gördü mü arkadaşlarına şöyle dermiş; Allah’a yemin ederim ki sizin rızkınız ondadır, fakat sizler günahlarınız sebebiyle ondan mahrum edilirsiniz.

Meani âlimleri dedi ki:

“Rızkınız… semadadır” âyeti rızkınız yağmurdadır, demektir. Yağmura sema denilmesinin sebebi onun semadan (yüksek yerden) inmesinden dolayıdır. Şair de şöyle demiştir:

“Sema (yağmur) bir kavmin toprağına düştü mü,

Biz de onu(n verimini davarlarımıza) otlatırız, isterse onlar buna kızsınlar.”

İbn Keysan dedi ki: Sizin rızkınızı karşılamak, semanın Rabbine aittir, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur.” (Hud, 11/6) âyetidir.

Süfyan es-Sevrî dedi ki:

“Rızkınız.., semadadır” rızkınız semada Allah’ın nezdindedir, demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rızkınızın takdiri semadadır. Orada size ait olduğu tesbit edilmiş olan her ne varsa Ana Kitab’ta yazılı bulunmaktadır.

Yine Süfyan’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Vasıl el-Ahdeb:

“Rızkınız… semadadır” âyetini okudu ve: Şu işe bakın, ben rızkımın semada olduğunu görüyorum, diğer taraftan kalkmış onu yeryüzünde arıyorum deyip, bir harabeye girdi. Orada üç gün kaldı, fakat eline hiçbir şey geçmedi. Üçüncü gün içinde taze hurma bulunan bir zembil görüverdi. Niyeti ondan daha güzel bir kardeşi vardı, o da onunla birlikte aynı mağaraya girdi. Bu sefer zembil birken iki oldu. Yüce Allah ölüm ile onları birbirinden ayırıncaya kadar onlar bu hallerinde devam ettiler.

İbn Muhaysın ve Mücahid

“Rızkınız… semadadır” anlamındaki âyeti “re” harfinden sonra elif ile: “Size rızık veren semadadır” diye okumuşlardır. Aynı şekilde sûrenin sonlarında bulunan (58. âyetin sonunu): ” Şüphesiz Allah rızık verendir…” diye okumuşlardır.

“Ve vaadolunduğunuz” âyeti hakkında Mücahid dedi ki: Hayır ve şer türünden vaadolunduğunuz şeyler demektir. Başkası ise; özel olarak hayır türünden.,, demişlerdir. Özel olarak şer türünden, diye de söylenmiştir. Cennet diye de açıklanmıştır, ki bu açıklama Süfyan b. Uyeyne’den nakledilmiştir. ed-Dahhak: Cennet ve cehennem olarak

“vaadolunduğunuz” diye açıklamıştır. İbn Şîrîn: Kıyâmete dair

“vaadolunduğunuz” diye açıklamıştır. er-Rabi de böyle demiştir.

Zariyat 21

Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmüyor musunuz?

Diyanet Vakfı
Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
Kendi nefislerinizde de; artık görmez misiniz?

“Kendi nefislerinizde de; artık görmez misiniz?” âyetinin şu takdirde olduğu söylenmiştir: Yeryüzünde de, kendi nefislerinizde de yakînleri olanlar için âyetler vardır. Katade dedi ki: Âyetin anlamı şudur: Yeryüzünde yürüyen bir kimse bir çok âyetler (delil ve belgeler) ile ibretlik şeyler görür. Kendi nefsi hakkında düşünen kimse de yüce Allah’a ibadet etmek üzere yaratılmış olduğunu anlar.

İbnu’z-Zubeyr ile Mücahid dedi ki: Burada (nefislerdeki âyetlerden) kasıt, büyük ve küçük abdestin çıkış yollarıdır.

es-Saib b. Şerik dedi ki: İnsan tek bir yerden yer içer, fakat bunlar iki ayrı yerden çıkarlar. Bir kişi katıksız süt İçecek olsa yine ondan su ve kaba pislik çıkar. İşte nefisteki âyet budur.

İbn Zeyd dedi ki: Yani o sizi topraktan yarattı. Sizin için işitecek kulaklar, görecek gözler ve kalpler var etti.

“Sonra da beşer olup dağılmanız da onun âyetlerindendir.” (er-Rum, 30/20)

es-Süddî:

“Kendi nefislerinizde de” hayatınızda, ölümünüzde yemeğinizin vücudunuza girip çıkmasında da (âyetler vardır) demektir, demiştir.

el-Hasen dedi ki: Gençlikten sonra yaşlanmakta, güçlü iken sonradan zayıflamakta, saçlarınız siyah iken ağarmasında… demektir.

Bir diğer açıklamaya göre anlamı şudur; Nefislerinizin nutfeden, sonra alakadan, sonra bir çiğnem etten, sonra et ve kemikten yaratılıp ve nihayet size ruhun üflenmesinde, dillerin, renklerin ve suretlerin değişmesinde ve buna benzer gizli ve açık daha başka âyetlerde (Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine beigeler vardır.) Kalpler, kalplerde yer etmiş bulunan akıllar, kalplere mahsus mana ve çeşitli özellikler, diller, konuşma, harflerin çıkış yerleri, gözler, organlar ve diğer azalar ve bunların hepsinin yaratılış maksatlarına uygun faaliyette bulunmaları, eğilip bükülsünler diye azaların eklemler halinde düzenlenmiş olması, bunlardan herhangi birisinin felç olması, çalışamaması halinde acizliğin ortaya çıkması, azaların gevşemesi halinde güçsüzlüğün insan üzerine çöreklenmesi…

“Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir!” (el-Mu’minun, 23/14)

“Artık görmez misiniz?” Bununla kudretinin kemalini bilmeleri için kalbin görmesi (basireti)ni kastetmektedir. Bunun aciz kimsenin başarılı olması, kararlı kimsenin ise mahrum bırakılması anlamında olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Sözü edilen bütün bu hususlar ibret almak noktasında kastedilen hususlardır. Bizler el-Bakara Sûresi’nde tevhid âyetinde (2/164. âyet, 14. başlıkta) küçük alem olan insanın bedeninde her ne varsa mutlaka büyük alemde de onun bir benzerinin bulunduğunu açıklamış ve yine orada aklını kullanıp düşünen kimselere yeterli gelecek kadarı ile ibret alınacak birtakım hususları sözkonusu etmiş bulunuyoruz.

Zariyat 20

Yeryüzünde kesin bilgiyle inananlar için deliller vardır.

Diyanet Vakfı
Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yakînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır.

Yüce Allah her iki kesimin durumunu sözkonusu ettikten sonra:

“Yakînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır” âyeti ile yeryüzünde öldükten sonra diriltmeye ve mükellefleri hesaba çekmeye kadir oluşuna delalet eden alametlerin bulunduğunu açıklamaktadır. Çerçöp oluşundan sonra tekrar bitkinin yeşermesi, canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için bu bitkilerde gıda unsurunu takdir buyurması, yalanlayıcı ümmetlerin başına inen helakin etkilerini görebildikleri ülkelerde, topraklarda gezip dolaşmaları hep bu âyetler (delil ve belgeler) arasındadır.

“Yakînleri olanlar” da Rabblerinin vahdaniyetini, kendilerine gönderilmiş peygamberin doğruluğunu gerçek olarak bilen ve buna kesin olarak inanan kimselerdir. İşte bu belgelere yararlanıp onlar üzerinde düşünen kimseler onlar olduklarından dolayı yüce Allah özellikle onları sözkomısu etmektedir.

Zariyat 19

Mallarında isteyen ve yoksul için bir hak vardı.

Diyanet Vakfı
Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.

Kurtubi Tefsiri
Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır.

4- Maldaki Hak:

“Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır” âyeti üçüncü bir övgüdür.

Muhammed b. Şîrîn ve Katade dedi ki: Buradaki

“hak” farzolan zekattır. Bunun zekatın dışında kendisiyle akrabalık bağının gözetildiği yahut bir misafirin ağırlandığı yahut güçsüz bir kimsenin bineğin sırtında taşındığı yahut bir mahrumun ihtiyaçtan kurtarıldığı mal, olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’ta böyle demiştir. Çünkü sûre Mekke’de inmiş, zekat ise Medine’de farz kılınmıştır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet hakkında kuvvetli olan görüş onun zekata dair olduğudur. Çünkü yüce Allah el-Mearic Sûresi’nde:

“Onlar ki; mallarında bilinen bir hak vardır: Dilenene ve yoksula” (el-Mearic, 70/24-25) diye buyurmaktadır. “Bilinen hak” ise şeriatın miktarını, türünü ve zamanını belirlemiş olduğu zekattır, Bunun dışında olan haklara gelince -bu görüşü kabul edenlere göre- bu hak bilinen bir hak değildir. Zira bu hakkın miktarı, cinsi belli olmadığı gibi; zamanı da belirlenmemiştir.

5- Dilenen (Sail) ve Yoksul (Mahrum):

Yüce Allah’ın:

“Dilenenin ve yoksulun” âyetinde geçen

“dilenen: essail” fakirliğinden ötürü insanlardan dilenen kimsedir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Said b. el-Müseyyeb ve başkaları yapmıştır.

“Yoksul: mahrum” ise maldan yana mahrumiyet içerisinde olan kimse demektir. Bunun kimliğinin muayyen olarak tesbit edilmesi hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs, Said b. el-Müseyyeb ve başkaları şöyle demişlerdir: Yoksul (mahrum) İslamda kendisine ait ayrılmış payı bulunmayan kimse (el-muharef) demektir, Âişe (radıyallahü anha) da; “Yoksul bir kazanç sağlama imkanı bulunmayan (muharef) kişi demektir” demiştir.

“Muharef adam” sınırh ve yoksul kimse demektir. “Mübarek”in zıddıdır. Filan kişinin mÂişeti -âdeta rızkı kendisinden başka tarafa kaydırılmışcasına- zorlaştırılmış, daraltılmış” demektir.

Katade ve ez-Zühri: Mahrum, insanlardan bir şey istemeyen ve ihtiyacını bildirmeyen, iffetli davranan kimse demektir.

el-Hasen ve Muhammed b. el-Hanefiye dedi ki: Yoksul, ganimetin paylaştırılmasından sonra -ganimette payı olmaksızın- gelen kimse demektir. Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seriyye (küçük askeri birlik) göndermiş, bunlar bir takım ganimetler ele geçirmişlerdi. Ganimetin paylaştırılıp bitmesinden sonra bir topluluk geldi ve bunun üzerine şu:

“Mallarında… bir hakkı vardır” âyeti nazil oldu.

İkrime dedi ki: Yoksul, hiçbir malı kalmayan kimse demektir, Zeyd b. Eslem dedi ki: Mahsulleri yahut ekini ya da davarlarının yavruları musibete ve belaya uğramış kimse demektir. el-Kumzî dedi ki: Yoksul yok edici felaketin isabet ettiği kişidir. Daha sonra da yüce Allah’ın:

“Gerçekten bizler borca batırıldık. Daha doğrusu biz mahrum bırakıldık,” (el-Vakıa 56, 66-67) âyetini okudu. Bunun bir benzeri de “bahçe sahipleri” kıssasında geçmektedir ki; onlar:

“Hayır, aksine biz mahrum bırakılanlarız.” (el-Kalem, 68/27) demişlerdi.

Ebû Kilabe dedi ki; Yemamelilerden bir adamın bir malı vardı. Sel gelip malını götürdü. Arkadaşlarından bir adam: İşte bu mahrum (yoksul) kimsedir, ona bir pay ayırın, dedi.

Dünyalığı isteyip dünyanın kendisine sırt çevirdiği kimsedir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama aynı zamanda İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir.

Abdu’r-Rahmân b. Humeyd dedi ki: Yoksul (mahrum) kimse köle olan kimsedir. Kastın, köpek olduğu da söylenmiştir. Rivâyet edildiğine göre Ömer b. Abdu’l-Aziz Mekke’ye giderken yolda bir köpek yanına gelmiş. Ömer -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bir koyunun kolunu alarak onu köpeğe atmış ve: Mahrum (yoksul)un bu olduğunu söylerler, demiştir.

Yine denildiğine göre, yoksul neseben akraba olan kimseler arasından fakir oluşu sebebiyle nafakasının (kişi tarafından) verilmesi gereken kimsedir. Çünkü böyle bir kişi kendi kazanandan mahrum kalmış ve sonunda başkasına ait maldan nafakasının karşılanması İcab etmiştir.

İbn Vehb, Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yoksul, rızıktan mahrum bırakılan kimsedir. Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü bütün görüşleri kapsamaktadır.

en-Nehaî dedi ki: Ergenlik çağına eriştiğimden bu yana yetmiş yıl geçti ve yoksul (mahrum)un kim olduğunu sorup duruyorum, fakat bugün onun kimliğini bildiğim kadar daha önceden bilmiş değilim. Bunu Şu’be, Âsım el-Ahvel’den, o en-Nehaî’den rivâyet etmiştir.

Yoksul (mahrum); dildeki asıl anlamıyla, alıkonulmuş, engellenmiş demek olup, men etmek, alıkoymak demek olan “hirman (mahrumiyet, mahrum kalmak)”den gelir. Alkame şöyle demiştir:

“Ganimet gününde ganimetten yiyecek bir şeyler verilen kimse

Enes’ten rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Kıyâmet gününde fakirlerden dolayı zenginlerin vay haline! Rabbimiz bunlar senin bizim lehimize onların üzerine farz kıldığın haklarımızı bize vermeyerek zalimlik ettiler, diyecekler. Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: İzzetim ve celalime yemin ederim ki, sizi yakınlaştıracağım, onları da azaplandıracağım.” Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır” âyetini okudu. Bunu es-Sa’tebî zikretmektedir. Taberani, el-Mu’cemu’s-Sağir; II, 13; Deylemi, Firdevs, IV, 292, 293.

Zariyat 18

Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.

Diyanet Vakfı
Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Seherlerde de onlar mağfiret dilerlerdi.

3- Seherlerde Mağfiret Dileyenler:

“Seherlerde de onlar mağfiret dilerlerdi.” âyeti ikinci bir övgüdür. Yani onlar günahlarından ötürü mağfiret dilerlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Seher duanın kabul edilmesi umulan bir vakittir. Buna dair açıklamalar daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Ömer ve Mücahid dedi ki: Bunlar seher vaktinde namaz kılarlar, demektir. Namaza “istiğfar (mağfiret dilemek)” ismini vermişlerdi.

el-Hasen yüce Allah’ın:

“Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.”

âyeti hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Gecenin ilk vakitlerinden itibaren seher vaktine kadar namazlarını sürdürdüler, sonra da seher vaktinde Allah’tan mağfiret dilediler.

İbn Vehb dedi ki: Ayet ensar hakkındadır. Yani onlar Küba’dan sabahleyin gelir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde namaz kılarlardı.

İbn Vehb, İbn Lehia’dan, o Yezid b. Ebi Habib’den dediler ki: Onlar ensardan birtakım kimselere meyvelerini sulamak maksadıyla kovalarla su çeker ve meyvelerini sularlardı. Sonra az bir vakit uyurlar, sonra da gecenin bitimine kadar namaz kılarlardı.

ed-Dahhak: Maksat sabah namazıdır, demiştir. el-Ahnef b. Kays dedi ki: Ben amellerimi cennetliklerin amelleri ile karşılaştırdım, bir de baktım ki onlar bizleri çokça geride bırakmış, bizimle mesafeyi açmışlar. Onların amellerine ulaşamıyorum. “Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.” Bu sefer amelimi cehennemliklerin amelleri ile karşılaştırdım. Onların hayırsız kimseler olduklarını gördüm. Allah’ın Kitabını, Rasûlünü, öldükten sonra dirilişi yalanlıyorlar. O bakımdan bizim aramızda konumu en hayırlı olan kimselerin, salih ameller işlemiş olmakla birlikte kötü, başka ameller de karıştırmış bir topluluk olduklarını gördüm.

Zariyat 17

Geceden pek az uyurlardı.

Diyanet Vakfı
Geceleri pek az uyurlardı.

Kurtubi Tefsiri
Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;

1- Geceleyin az uyuyanlar:

“Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.” âyetindeki;

“Uyurlardı” demektir. (Mastarı olan):

” Geceleyin uyumak” anlamındadır. “. Hafif uyku” demektir. Ebû Kays b. el-Eslet dedi ki:

“Basımdaki miğfer yaraladı başımın derisini,

O balamdan çok hafif olanı dışında, uykunun tadına bakamıyorum.”

Amr b. Madî Kerib de kahraman Ebû Dureyd b. es-Sımme tarafından esir alınmış bulunan kızkardeşine duyduğu özlemi dile getirerek şöyle demiştir:

“Bu işiten davetçi Reyhaneden mi beni uykusuz bırakıyor?

Arkadaşlarım ise uykuya dalmış bulunuyor?”

“Uyudu, uyur” anlamında: ile -ayn yerine ğayn ile-: denilir. Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır.

Fiilin başında bulunan: hakkında farklı görüşler vardır. Bunun zaid bir sıla olduğu söylenmiştir ki; bu İbrahim en-Nehaî’nin görüşüdür. İfade:. Geceleyin az uyurlardı” takdirindedir. Yani onlar gecenin az bir bölümünde uyurlar ve çoğunu namazla geçirirlerdi.

Atâ dedi ki: Bu, kendilerine gece namazı kılmaları emri verildiği sırada idi.

Ebû Zerr elbisesini belinden bağlar, eline bastonunu alıp ona dayanır (öylece) namaz kılardı. Bu hali yüce Allah’ın:

“Birazı müstesna geceleyin (namaza) kalk.” (el-Muzzemmil, 73/2) âyetinde ruhsat ininceye kadar böylece devam etti.

Buradaki: (……..) lâfzının zaid olmayıp yüce Allah’ın:

” Az” âyeti üzerinde vakıf yapmak için olup sıla değildir, de denilmiştir. Burada vakıf yapıldıktan sonra: “Onlar geceleyin uyumazlardı” diye okumaya devam edilir. Bu durumda: nefy için olup onların hiçbir şekilde uyumadıkları anlamını verir. el-Hasen dedi ki: Onlar çok az bir bölümü dişında geceleyin uyumazlardı. Bazan gayrete gelir ve seher vaktine kadar ibadetlerine devam ederlerdi.

Yakub el-Hadramî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu âyetin tefsiri hususunda görüş ayrılığı vardır. Kimileri şöyle demiştir: ” Onlar… az idiler” âyeti şu demektir: Onların sayıları azdı. Daha sonra okumaya: “Geceleyin uyumazlardı” diye okumaya devam eder. Bu da geceleyin (az) uyurlardı, demektir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu uygun bir açıklama değildir, Çünkü âyet-i kerîme onların sayılarının azlığına değil, uykularının azlığına delildir. Diğer taraftan eğer biz dediği şekilde okumaya devam edecek olursak ve bu da: “Onlar geceleyin uyurlardı” anlamına alınacak olursa, bu onlar için bir övgü olmazdı. İnsanların tümü geceleyin uyurlar. Buradaki: (u)’in olumsuzluk anlamında kullanılması hali müstesna. (O zaman; geceleyin uyumazlardı, demek olur.)

Derim ki: Kimilerinin yaptığı tevile göre -ki aynı zamanda ed-Dahhak’ın da görüşüdür- sayıları az olduğundan dolayı ifade daha önce geçen: “Çünkü onlar bundan önce ihsan edicilerdi” âyeti ile ilişkilidir. Yani onlardan ihsan edici olanlar sayıca azdı. Daha sonra yeni bir cümle olarak: ” Geceleyin uyumazlardı” diye buyurmaktadır.

Birinci ve ikinci yoruma göre

“onlar gecenin az bir bölümünde…lardı” âyeti daha önce geçen ifadelerin tamamlanmasından sonra yeni bir hitab cümlesi olur. Bu durumda: “Uyumazlardı” âyeti üzerinde vakıf yapılır. Aynı şekilde; “Az” âyeti: “dı”nın haberi kabul edildiği takdirde de böyle olur ve bu durumda: (……..) lâfzı, “Az” lâfzı ile mer fu olur. Sanki: ” Geceleyin uyumaları az idi” denilmiş gibidir.

Buna göre nefy edatı olması mümkündür. Fiil ile birlikte mastar olması da mümkündür. “(……..) …di” isminden bedel olarak merfu olması da mümkündür. Bu durumda da ifadenin takdiri “Onların uyumaları gecenin az bir bölümünde idi” şeklinde olur.

” Az” lâfzının mansub gelmesine gelince, eğer; (……..) zaid ve “uyurlar” lâfzını te’kid için zaid olarak gelmiş kabul edilip, “Onlar az bir vakitte…” ya da; Onlar az uyurlardı” takdirinde kabul edilir. Eğer zaid kabul edilmeyecek olursa, o takdirde:

” Az” âyeti ” …di” lâfzının haberi olur ve bununla birlikte

“uyurlardı” anlamındaki fiil ile nasbedildiği kabul edilemez. Çünkü; (……..)in mastar için olduğunu kabul etmekle birlikte “uyurlar” fiili ile nasbedildiğini kabul edecek olursak, o takdirde sıla mevsulden önce getirilmiş olur.

Enes ile Katade âyetin tevili hakkında şöyle demişlerdir: Onlar akşam ve yatsı namazları arasında namaz kılarlardı. Ebû’l-Aliye: Akşam ile yatsı arasında uyumazlardı, demiştir, İbn Vehb de böyle açıklamıştır.

Mücahid dedi ki: Ayet-i kerîme ensar hakkında inmiştir. Onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde akşam ile yatsı namazlarını kılarlar, sonra da Küba’ya giderlerdi.

Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn dedi ki: Onlar yatsı namazını kılıncaya kadar uyumazlardı. el-Hasen dedi ki: Sanki o, namaz için uyanık kalmaları karşılığında uyuma zamanlarını az bir süre olarak değerlendirmiş gibidir.

İbn Abbâs ve Mutarrif dediler ki: Herbir gecenin ya ilk vakitlerinde yahut orta zamanlarında Allah İçin namaz kılmadan geçirdikleri geceler çok azdı.

2- Teheccüd Namazına Devam Edenlerin Başından Geçen Bazı Olaylar:

Teheccüd kılanlardan birisinden rivâyet edildiğine göre rüyasında birisi gelerek ona şu beyiti okumuş:

“Bir göz geceleyin rahatça nasıl uyuyabilir ki;

Hangi meclislerde konaklayacağını bilmediği halde?”

Ezdlilerden bir adamdan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Geceleyin uyumazdım. Bir gün gecenin son vakitlerinde uyudum. Rüyamda beraberlerinde elbiseler bulunan ve daha güzellerini göremediğim iki genç gördüm. Namaz kılan herkesin yanıbaşında durdular ve ona bir elbise giydirdiler. Sonra uyuyanların yanına vardılar, fakat onlara elbise giydirmediler. Onlara: Şu yanınızdaki elbiselerden bana da giydiriniz, dedim. Bana: Bunlar insanın üstüne giydiği elbiseler değildir. Bunlar yüce Allah’ın rızasıdır, namaz kılan herkesi bu rıza kuşatır.

Ebû Hallad’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir arkadaşım bana şunu anlattı: Bir gece uyurken bana kıyâmet gösterildi. Kardeşlerimden birtakım kimseleri yüzleri aydınlanmış, renkleri parlamış ve üzerlerinde diğerlerinden farklı elbiseler giyinmiş gördüm. İnsanlar çıplakken nasıl olur da bunlar elbise giyinmişler, dedim. Bunların yüzleri niye bu kadar parlak, diğer insanların yüzleri niye böyle değişik? Birisi bana şöyle dedi: Elbiseli gördüğün kimseler ezan ile kamet arasında namaz kılanlardır. Yüzlerinin parıldamakta olduğunu gördüğün kimseler de seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar edenler ile teheccüd namazı kılanlardır. Ben: Birtakım kimselerin de asil develer üzerinde olduğunu gördüm, dedim. Peki diğer insanlar yaya ve çıplak ayaklı iken bunlar ne diye binek üzerintledirler, diye sordum, bu şahıs bana şöyle dedi: Bunlar yüce Allah’a yakınlaşmak maksadıyla ayakları üzerinde dikilenler (namaz kılanlar)dir. Yüce Allah da bunun karşılığında onlara en hayırlı mükâfatı verdi. Rüyamda: Vay ibadet edenlere! Ne kadar şerefli bir makamları varmış, diye bağırdım ve korku içerisinde uyandım.

Zariyat 16

Rablerinin kendilerine verdiklerini alırlar. Çünkü onlar bundan önce iyilik edenlerdi.

Diyanet Vakfı
15, 16. Şüphesiz ki Allaha isyandan sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.

Kurtubi Tefsiri
Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar, çünkü onlar bundan önce ihsan edicilerdi.

“Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar” âyetindeki;

“Alırlar” lâfzı hal olarak nasb edilmiştir.

“Rabblerinin kendilerine verdiği” mükâfat ve türlü lütuf ve ihsanları (alırlar), demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

İbn Abbâs ve Said b. Cübeyr de:

“Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar” farzları işlerler demektir, diye açıklamışlardır.

“Çünkü onlar bundan” dünyada iken cennete girişlerinden

“önce” farzları işiemek suretiyle

“ihsan edicilerdi.”

İbn Abbâs dedi ki: Âyetin anlamı şudur Onlar kendilerine farz hükümler farz kılınmadan önce de ametlerini ihsan ile yapan kimselerdi.

Zariyat 15

Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır.

Diyanet Vakfı
15, 16. Şüphesiz ki Allaha isyandan sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınarlardadırlar.

Yüce Allah, kâfirlerin sonunda varacakları yeri sözkonusu ettikten sonra

“şüphesiz takva sabibleri, cennetlerde ve pınarlardadırlar” âyeti ile mü’minlerin sonunda varacakları yeri sözkonusu etmektedir. Yani onlar zevk ve neşeyi en ileri derecede sağlayacak türden, içinde akan pınarların bulunduğu bahçelerde bulunacaklardır.

Zariyat 14

“Yakılmanızı tadın! İşte acele ettiğiniz budur.”

Diyanet Vakfı
Azabınızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte! (denir.)

Kurtubi Tefsiri
“Azabınızı tadın. İşte bu, çabucak gelmesini İstediğinizdir.”

“Azabınızı tadın!” Onlara; Azabınızı tadın, denilir demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Mücahid ateşte yakılmanızı tadın, İbn Abbâs: Yalanlamanızı yani yalanlamanızın cezasını tadın, diye açıklamışlardır. el-Ferrâ” da; Azabınızı tadın, demektir, demiştir.

“İşte bu” dünyada iken

“çabucak gelmesini istediğnizdir.” Yüce Allah’ın bu âyette:

“Bu” diye buyurup -müennes kipi olan diye buyurmayısının sebebi burada “fitne”nin (kendisi müennes bir kelime olmakla birlikte, müzekker bir kelime olan): “azâb” anlamında oluşundan dolayıdır.

Zariyat 13

O gün onlar ateşte yakılırlar.

Diyanet Vakfı
O gün onlar ateşe sokulacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
O gün onlar azâb için ateşe sunulurlar.

“O gün onlar azâb için ateşe sunulurlar” âyetindeki:

“O gün” âyeti “ceza” lâfzının takdirine binaen nasb ile okunmuştur ki; “Bu ceza “azâb içinde ateşe sunulacakları günde” kendilerine verilecektir, demektir. “Ateşe sunulmaları” ise ateşte yakılmaları anlamındadır. Bu da Arapların: “Saflığını anlamak için altını ateşte yaktım” tabirlerinden alınmıştır. “Fitne”nin asıl anlamı sınamak, denemek, demektir,

Bunun mütemekkin olmayan lâfza (mesela i’rabın üzerinde görülmediği cümleye) izafet edilmesi dolayısıyla mebni olduğu ve az önce geçen takdire göre nasb konumunda bulunduğu yahutta; “Din günü (ne zamandır)” ibaresinden bedel olarak merfu olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc dedi ki: ” Senin ayakta olduğun gün, senin ayağa kalkacağın gün” (şeklinde “gün” anlamındaki kelimenin ötreli) kullanımı hoşuma gider. Ref konumunda olmakla birlikte üstün de okunabilir. Bu da ref anlamında olmakla birlikte nasb ile gelmiştir.

İbn Abbâs dedi ki;

“Sunulurlar” azâb edilirler, demektir. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Allah kullarından herbir kişi baskı ve zulüm altındadır,

Mekke vadisinde kahredilmiş ve azâb olunmaktadır.”

Zariyat 12

“Din günü ne zaman?” diye sorarlar.

Diyanet Vakfı
Ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar.

Kurtubi Tefsiri
“Din günü ne zamandır?” diye sorarlar.

“Onlar ki kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir.” âyetindeki “Bir şeyin üstünü kapatıp örten şey” demektir. “Gireni örten nehir” demektir, “Ölüm sarhoşlukları” tabiri de buradan gelmektedir. “Gafil kimseler” ahiret ile ilgili hallerden yana gaflet içerisinde bulunan ve başka şeylerle oyalanan kimseler demektir.

“Din günü” hesabın görüleceği gün

“ne zamandır, diye sorarlar.” Onlar bu sözü alay olsun, diye ve kıyâmet hakkında şüphe ettiklerinden ötürü söylüyorlar.

Zariyat 11

Ki onlar gaflet içinde yüzüp duranlardır.

Diyanet Vakfı
Onlar koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir.

Zariyat 10

Kahrolsun tahmin yürütüp duranlar.

Diyanet Vakfı
Kahrolsun o koyu yalancılar!

Kurtubi Tefsiri
Kahrolsun yalancılar!

“Kahrolsun yalancılar” âyeti lanet olsun yalancılara, diye tefsir edilmiştir. İbn Abbâs: Şüphe ve tereddüt içerisinde bulunanlar yani kahinler kahrolsun, diye açıklamıştır. el-Hasen de: Bunlar biz ölümden sonra diriltilmeyiz diyen kimselerdir diye açıklamıştır.

(Lâfzı anlamı ile): “öldürülsün” demek olan: ” bunlar kendilerine mü’minler tarafından- Öldürülsünler diye beddua edilmesi gereken kimselerdendirler” demektir. el-Ferrâ” da: Bu lanete uğradılar demektir, diye açıklamıştır. Yine el-Fefa dedi ki:

“Yalancılar” bilmedikleri şeylerden har ketle tahminlerde bulunarak; Muhammed delidir, yalancıdır, sihirbazdır, şairdir diyen yalancılardır. Bu ifade onlara bir bedduadır, çünkü yüce Allah’ın lanetlediği bir kimse öldürülmüş ve helâk olmuş bir kişi konumundadır.

İbnu’l-Enbari dedi ki: Yüce Allah bu âyetle bizlere onlara beddua etmeyi öğretmektedir. Yani:

“Kahrolsun yalancılar” deyiniz.

lâfzı dyvA-O’in çoğuludur. Bunun mastarı olan: “Yalan” demektir. “Çokça yalan söyleyen kimse” demek olur.

“Yalan söyledi, söyler” demektir.

Arapçada: “Yalan söyledi, söyler” anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhâs nakletmiştir. aynı zamanda “hurma ağacındaki taze hurmadan ne kadar kuru hurma çıkacağını tahmin etmek” anlamındadır, ” Hurma ağaçlarındaki hurmayı tahmin ettim” demektir. Bu fiilden isim: …diye gelir. ” Hurma ağaçlarından ne kadar hurma çıkar tahmin edersin” diye sorulur.

“Ağaçtaki hurmayı tahmin eden kişi” demektir. O halde bu lâfız, müşterek (birden çok manayı ifade eden) bir lafızdır. asıl anlamı daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/116. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere “kesmek’tir. Haliç (körfez)e: denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü su orada nihayete ermekte, kesilmektedir. ” Küpede tek başına bulunan taş” demektir. Çünkü o bu haliyle benzerlerinden ayrılmıştır. ” Öd” demektir. Çünkü o güzel kokusu ile benzerlerinden ayrılmaktadır, ” Aç kalmış ve üşümüş kimse” anlamındadır. Çünkü böyle bir kimse bu durumda takatten kesilir. “ Kişi aç ve üşümüş vaziyettedir” denilir. Bu durumda olan kimseye de denilir. Şu kadar var ki üşüme olmaksızın sadece açlık hakkında: fiili kutlanılmaz. Ancak açlık olmaksızın üşümek hakkında bu fiil kullanılabilir. şeklinde “hı” hem ötreli ve hem kesreli olarak altın ya da gümüşten halka demektir, çoğulu …diye gelir.

Müneccimlerin (yıldızlara bakarak geleceğe dair haber verenlerin) sözleri ile sezgi ve tahminlerinin gelecekte olacakları gösterdiğini iddia eden herkesin sözü de: ” Yalancıların yalanı” kapsamına girmektedir.

İbn Abbâs dedi ki; Bunlar Mekke’nin yollarını kendi aralarında paylaştıran ve yüce Allah’ın Peygamberi hakkında insanları ona îman etmekten döndürmek için neler söyleyeceklerini bölüşen kimseler demektir.

Zariyat 9

Ondan, yüz çevrilmiş olan sapar.

Diyanet Vakfı
7, 8, 9. İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kurandan veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez).

Kurtubi Tefsiri
Ondan döndürülenler, döndürülür.

“Ondan döndürülenler, döndürülür.” Yani Muhammed ve Kur’ân’a îman etmekten döndürülen kimseler döndürülür. Bu açıklama el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar sihirbazdır, söylediği kahinliktir, geçmişlerin masallarıdır, seklindeki sözleriyle îman etmek isteyen kimseler imandan döndürülür, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Bu hususta Allah’ın koruduğu kimseler anlaşmazlık içerisine düşmekten alıkonulurlar.

“Onu o şeyden alıkoydu, çevirdi, çevirir” demektir. Yüce Allah’ın:

“Sen bizi… döndürmek için mi bize geldin.” (el-Ahkaf, 46/22) âyetinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır.

Mücahid dedi ki:

“Ondan döndürülenler, döndürülür” âyeti “Ondan aklı bozulmuş kimseler alıkonulur” anlamındadır. Çünkü “Aklın bozulması (delirmek)” demektir,

ez-Zemahşerî dedi ki: Bu âyet: diye de okunmuştur ki, bu “ondan mahrum edilenler, mahrum olunur” demektir. Bu da süt sağmak suretiyle memeyi âdeta tüketmeyi anlatmak için kullanılan; gelir.

Kutrub dedi ki: (Âyet): Ondan aldatılan, kandırılan kimseler kandırılır (uzaklaştırılır) demektir, el-Yezidî de: Ondan itilerek uzaklaştırılanlar itilir, uzaklaştırılır demektir. Anlam birdir, hepsi de sarf (geri çevirmek, döndürmek) anlamı ile alakalıdır.

Zariyat 8

Şüphesiz siz çelişkili bir söz içindesiniz.

Diyanet Vakfı
7, 8, 9. İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kurandan veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez).

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler İçindesiniz.

“Gerçeklen siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.” Bu bir önceki âyette bulunan

“…gök hakkı için” şeklindeki kasemin (yeminin) cevabıdır. Yani siz ey Mekkeliler, Muhammed ve Kur’ân-ı Kerîm hakkında

“birbirini tutmayan sözler İçindesiniz” kiminiz doğrulamakta, kiminiz yalanlamaktasınız.

Bu âyetin bölünenler (bk. el-Hicr, 15/90. âyet) hakkında indiği de söylenmiştir. Onların, Muhammed sihirbazdır, şairdir, onu kendisi uydurmuştur, o delidir, o bir kahindir, onun söylediği (Kur’ân) geçmişlerin masallarıdır, şeklindeki farklı sözleri hakkında indiği de söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre onların kimilerinin öldükten sonra dirilişi kabul etmeyişi kiminin bu hususta şüphe içerisinde olması dolayısıyla anlaşmazlık içerisinde bulunmaları ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Maksadın putlara ve heykellere ibadet edenler olduğu da söylenmiştir. Onlar kendilerinin yaratıcısının Allah olduğunu kabul etmekle birlikte başkasına tapınıyorlar,

Zariyat 7

Düğümlerle dolu göğe andolsun.

Diyanet Vakfı
7, 8, 9. İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kurandan veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez).

Kurtubi Tefsiri
Güzel yolları bulunan gök hakkı için,

“Güzel yolları bulunan gök hakkı İçin” âyetinde geçen

“gök”den maksadın yeri gölgelendiren bulutlar olduğu söylendiği gibi, yükseltilmiş gök olduğu da söylenmiştir. İbn Ömer O yedinci semadır, demiştir. Bunu el Mehdevî, es-Sa’lebî, el-Maverdî ve başkaları zikretmişlerdir.

“Güzel yollar”ın açıklaması ile ilgili yedi görüş vardır:

1- İbn Abbâs, Katade, Mücahid ve er-Rabi, muntazam ve güzel yaratılış sahibi diye açıklamışlardır. İkrime de böyle demiştir: Dokumacının güzelce kumaşı dokuduğunu hiç görmedin mi? İşte bu kökten otmak üzere “Kumaşı güzelce dokudu, dokur” denilir. Mastarı da: …diye gelir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Muhkem kılıp, güzelce yaptığın herbir şey hakkında bu kökten olmak üzere; “Onu güzel ve sağlam yaptın” denilir.

2- Süslü demektir. Bu açıklamayı el-Hasen ve Said b. Cübeyr yapmıştır, Yine el-Hasen’den,

3- Yıldızları bulunan diye açıkladığı rivâyet edilmiştir.

4- ed-Dahhak: Yollan bulunan diye açıklamıştır. Suda ve kumda rüzgar estiğinde görülen dalgalara denilir. el-Ferrâ’nın görüşü de buna yakındır. O şöyle demiştir: “Kum gibi rüzgarın estiği herbir şeyin kırılması (dalgalanması) yine rüzgarın estiği vakit suyun şekli” bu anlama geldiği gibi demirden yapılmış zırhın da öylece dalgalarının olmasına denilir. Dalgalı saçtaki kıvrımlara da denilir. Deccal hadisinde de: “Saçları dalgalı, kıvrımlıdır” denilmektedir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Şiddetli bir rüzgarın dokuduğu bitkilerin dibinde (suyun etrafını sarmış) bir taç gibidir.

O suyun güneş gören kısmı dalgalı, güzel yolludur.”

Ancak sema insanlardan uzak olduğundan ötürü (insanlar) bu yollan göremezler.

5- Güçlü, çetin ve sağlam demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmış ve:

“Üzerinizde sapasağlam yedi (gök) bina ettik.” (en-Nebe’: 78/12) âyetini okumuştur.

“At ya da başka türden varlıkların güçlü ve sağlam yaratılışta olması” demektir. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Beni o benzersiz haliyle taşımaya koyuldu,

Böğrü oldukça zayıf fakat yaratılışı oldukça sağlam ve güçlüdür.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Din artık karmakarışık bir hal aldı, onun için ben de hazırlandım;

Kollarımı (bir araya geldikleri göğsümü) ve sapasağlam yüksek onurlarımızı”

Hadiste belirtildiğine göre; Âişe (radıyallahü anha): “Namazda gömleğinin altında eteğini sağlamca bağlardı,” denilmektedir. Beyhaki. es-Sünenu’t-Kübra, II, 235

6- Çokça hareket sahibi demektir. Bu açıklamayı Hasif yapmıştır. “Sık dokunmuş elbise” ile: “oldukça arlanmaz bir yüz” tabirleri de buradan gelmektedir.

7- Yollardan kasıt semadaki yıldız kümesi (mecerra, samanyolu)dir. Ona bu ismin veriliş sebebi, mecerra (iki duvar arasına enine yatırılmış tahta parçası) gibi bir iz bıraktığından dolayıdır.

“Yollar” çoğuludur. Recez vezninde şair şöyle demiştir;

“Sanki dokumacılar üzerini örtmüş gibidir,

Yol yol çizgileri bulunan bir kilimle.”

kum ve benzeri şeylerdeki yol demektir çoğulu …diye gelir, çoğulu ise …diye gelir lâfzı -vezin itibariyle- gibi olur ki; bu da bir sevik (yağda kavrulmuş un)den bir tanenin adıdır. Bu açıklamalar el-Cevherî’den aktarılmıştır.

Yüce Allah’ın: ” Güzel yolları bulunan” âyetinin el-Hasen tarafından: şeklinde okunduğu rivâyet edilmiştir. Aynı şekilde genelin okuyuşu gibi diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. İkrime ve Ebû Miclez’den diye okudukları rivâyet edilmiştir. Bunun tekili; …diye gelir. şekli ise bunun hafifletilmiş (be harfi sakin okunmuş) şeklidir. şeklinin tekili …diye gelir.

(diye okuyanların kıraatine göre bunun tekili …diye gelir. diye okuyanların kıraatine göre ise; ile kelimeleri gibidir. de onun hafifletil misi (“be” harfi sakin okunmuşu)dır.

şeklindeki okuyuş ise şazdır, zira Arapçada vezninde bir kelime yoktur. Böyle bir okuyuş şivelerin birbirine karışması diye yorumlanır. Sanki “be”yi kesreli okumak isterken “ha” harfini kesreli okumuş, sonra da hatırına getirirken “be” harfini ötreli okumuş gibidir. Bütün bu açıklamaları el-Mehdevî yapmıştır.

Zariyat 6

Şüphesiz din günü mutlaka gerçekleşecektir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6. Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vadedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Ve şüphesiz ki din elbette gerçekleşecektir.

“Yemin olsun tozutup savuran (rüzgar)lara” âyeti hakkında Ebû Bekr el-Enbarî dedi ki: Bize Abdullah b. Naciye anlattı, bize Yakub b. İbrahim anlattı. Bize Mekkî b. İbrahim,anlattı. Bize el-Cuayd b. Abdirrahman anlattı. O Yezid b. Usayfe’den, o es-Saib b. Yezid’den rivâyet ettiğine göre bir adam Ömer (radıyallahü anh)’a şöyle sormuş: Ben Kur’ân’ın müşkil (anlaşılması zor) âyetlerinin tefsirine dair soru soran bir adam gördüm. Bunun üzerine Ömer: Allah’ım, bana onun hakkından gelmeyi nasib et, dedi. Bir gün bu adam elbiselerini giyinmiş, başında bir sarık bulunduğu halde Ömer de Kur’ân-ı Kerîm okurken Ömer’in yanına girmiş. Ömer Kuran okumayı bitirince, adam yanına gelerek: Ey mü’minlerin emiri

“yemin olsun tozutup savuranlara” ne demektir? dîye sormuş. Ömer ayağa kalkıp kollarını sıvadıktan sonra adamı sopalamaya koyulmuş ve sonra da şöyle demiş: Buna elbiselerini giydirin ve onu bir deve semeri üzerinde taşıyarak kabilesine götürün. Sonra bir hatib kalkıp şöyle desin: Şüphesiz ki Sabiğ ilim öğrenmek istemiş, ancak isabet ettirememiştir. Bu şahıs daha önceleri kavmi arasında ileri gelen birisi olduğu halde aralarında sıradan bir kişi olup gitti.

Amir b. Vasile’den rivâyete göre İbnu’l-Kevva, Ali (radıyallahü anh)’a: Ey mü’minlerin emiri, diye sormuş şu

“yemin olsun tozutup, savuranlara” ne demektir? Ali (radıyallahü anh): Yazıklar olsun sana demiş. Sen bilgini arttırmak maksadıyla soru sor, işi zora koşmak maksadıyla soru sorma.

” Yemin olsun tozutup savuranlara” âyetinde kastedilen rüzgarlardır.

“Ağır yük taşıyanlar”dan kasıt bulutlardır.

“Kolaylıkla akanlar” gemilerdir.

“Emri paylaştıranlar” meleklerdir.

el-Haris de Ali (radıyallahü anh)’dan şunu rivâyet etmektedir:

“Yemin olsun tozutup savuranlara” dört ayaklılar yükü taşıdıkları gibi bulutlar da suyu taşırlar.

“Kolaylıkla akanlara” bunlar da yüklü gemilerdir.

“Emri paylaştıranlara” bunlar çeşitli emirler getiren meleklerdir. Cebrâîl gazabı, Mikail rahmeti, ölüm meleği de ölümü getirir, demektir.

el-Ferrâ” dedi ki: Denildiğine göre meleklerin çeşitli emirler getirmesi bolluk, kuraklık, yağmur, ölüm ve çeşitli olayları getirmeleridir. (1. âyetin lâfzından olmak üzere): “Rüzgar toprağı savurdu, savurur, savurmak” denilir.

“Yemin olsun tozutup savuranlara” ve ondan sonraki âyetlerin birer kasem oldukları söylenmiştir. Şanı yüce Rabbimiz de herhangi bir şeye kasem edecek olursa, onun özel bir şerefi olduğunu tesbit etmiş olur.

Anlamının: Tozutup savuranların Rabbine yemin olsun, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Âyetin cevabı ise: “Şüphesiz vaadolunduğunuz” yani size vaadolunan hayır, şer, mükâfat ve cezalar “elbette doğrudur.” Onda herhangi bir yalan yoktur, âyetidir.

“Elbette doğrudur” âyeti sıdk (gerçek)dır, demektir. Burada ism(-i fail) mastar konumundadır.

“Ve şüphesiz ki din” amellerin karşılıklarının verilmesi

“elbette gerçekleşecektir” gelip sizi bulacaktır.

Daha sonra bir başka şeye yemin ederek:

“Güzel yolları bulunan gök hakkı için gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.” (ez-Zariyat, 51/78) diye buyurmaktadır.

“tozutup savuranların doğurgan kadınlar oldukları söylenmiştir. Çünkü onların saçıp savurmalarında (doğum yapmalarında) insanların dağılması (etrafa yayılması) sözkonusudur. Zira onlar böylelikle çocuklarını savurmaktadırlar. Bundan dolayı onlara “savuranlar” denilmiştir. Yüce Allah’ın onlara yemin etmesi ise onların sulblerinde salih kullarının hayırlı olanlarının bulunmasından dolayıdır. Hem erkek, hem kadının herbirisi aynı zamanda “savuran” olmakla birlikte, erkeklerin dışarda tutulup kadınların bu özellikle anılmalarının iki sebebi vardır: 1- Çünkü kadınlar erkeklerde bulunmayan kab olmak özelliğine sahihtir. İşte toplayıp savurma özellikleri kendilerinde bulunduğundan ötürü bilhassa kadınlar zikredilmiştir. 2- Onların savurma özelliği uzun bir süre devam etmekle beraber, onlarla erken yaştan itibaren temas kurulabilir.

“Ağır yük taşıyanlar” bulutlar demektir. Yükleri ağırlaşması halinde gebe kadınlar diye de açıklanmıştır.

“Sırttaki ya da karındaki yükün ağırlığı” anlamındadır. Mesela: “Ağır yükünü taşıyarak geldi” ile: “Devesine ağır yük vurdu” denilir. “Vikr: Ağır yük” çoğunlukla katır ve eşeğin yükü için kullanılır. “Vesk” ise deve yükü hakkında kullanılır. “Bu ağır yük taşımış kadın” demektir. “Hurma ağacının yemiş yükü” çoktur demektir. “Çok yemiş yüklenmiş hurma ağacı” denilir, şekli de nakledilmiştir, bu kıyasi değildir. Çünkü fiil (ağır yük yüklenme) hurma ağacınındır. “Kâf” harfi kesreli olarak: şeklindeki kullanım: “Yük taşıyan (hamile) kadın” demeye kiyasetidir. Çünkü ağacın taşıdığı yük (meyve) kadınların yüküne (hamileliğine) benzer. “Kâf” harfi üstün olarak şeklindeki söyleyiş ise şaz (istisnai)dir. Hurma ağaçlarını anlatan Lebid’in şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

“Su ile dopdolu bir yerde ve dalları birbirine bağlanmış (sanki)

Yükler taşımışlar, onların kimisi de çok ağır (yemiş) yükü taşımış kapçıkları içindedir.”

Bunun çoğulu …diye gelir, “Vav” harfi üstün olarak: ” Kulaktaki ağırlık” demektir, ” Kulağı sağırlaştı, sağır olur” demektir. Mastarının kıyasa göre harekeli gelmesi gerektiği halde sükun ile kullanılır. Daha önceden buna dair açıklamalar el-En’am Sûresi’nde (6/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kolaylıkla akanlar” dan kasıt, gittiği yere rüzgarlar ile kolayca akıp giden gemilerdir, bulutlar olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre bulutların kolayca akışı iki şekilde açıklanır: 1- Yüce Allah o bulutlan (dilediği şekilde) ülke ve bölgelere yürütür. 2- Onların yürütülmesindeki kolaylık demektir. Araplarca bilinen anlamı da budur, nitekim el-A’şa da şöyle demiştir:

“Onun komşusunun evinden yürüyüşü sanki

Bulutun yürüyüşü gibidir ki ne ağırdır, ne de çabuk (sükunetle gider.)”

Zariyat 5

Şüphesiz size vaat edilen kesinlikle gerçektir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6. Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vadedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz va’dolunduğunuz elbette doğrudur.

Âyetin tefsiri için bak:6

Zariyat 4

İşleri taksim edenlere andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6. Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vadedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Emri paylaştıranlara ki;

Âyetin tefsiri için bak:6

Zariyat 3

Kolaylıkla akıp gidenlere andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6. Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vadedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Kolaylıkla akanlara.

Âyetin tefsiri için bak:6

Zariyat 2

Yük taşıyanlara andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6. Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vadedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Ağır yük taşıyan (bulut)lara.

Âyetin tefsiri için bak:6

Zariyat 1

Tozları savurdukça savuranlara andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6. Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vadedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun tozutup savuran (rüzgar)lara.

Âyetin tefsiri için bak:6

Kaf 45

Onların ne söylediklerini biz daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. Öyleyse Kur’an ile, benim tehdidimden korkan kimseyi uyar.

Diyanet Vakfı
Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kuranla öğüt ver.

Kurtubi Tefsiri
Neler söylemekte olduklarını Biz en iyi bileniz. Sen üzerlerinde bir zorlayıcı değilsin. Şimdi sen Benim tehdidimden korkanlara Kuran ile öğüt ver.

“Neler söylemekte olduklarını” seni yalanlamaları ve sana dil uzatıp hakaret etmeleri kabilinden neler söylediklerini

“Biz en iyi bileniz. Sen üzerlerinde bir zorlayıcı değilsin.” İslâm’a girmeleri için onları mecbur edecek şekilde onlar üzerinde bir otorite sahibi değilsin. Buna göre âyet nesholmuştur.

“Zorlayıcı (cebbar)”; ” Zorlayıcılık, musallat olmak”dan gelmektedir. Zira ” Cebreden” anlamında “cebbar” denilmez. Tıpkı: ” Çıkaran” anlamında “harrac” denilmeyeceği gibi. Bunu el-Kuşeyrî nakletmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: “Cebbar: zorlayıcının sen onları mecbur eden, zorlayan değilsin anlamında olduğu söylenmiş ise de, bu yanlıştır. Çünkü: vezninden “fe’al” vezninde kelime yapılmaz,

es-Salebi ise şunu nakletmektedir: Saleb dedi ki: “Fe’al” vezninde “muf il” anlamında gelmiş bazı kelimeler vardır. Bunlar ise şazdır. “Cebbar” “mücbir” anlamında “derrak” lâfzı “müdrik: yetişen”; “serra” lâfzı “musri’: çabuk olan, süratli olan” anlamında “bekka” lâfzı “mubki: ağlatan” anlamında “adda” lâfzı “mu’di” koşan anlamında kullanılmıştır,

Yüce Allah’ın:

“Ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum.” (el-Mumin, 40/29) âyeti şeklinde -son kelimedeki- “şın” harfi şeddeli olarak “murşid” anlamında okunmuştur ki; bu da Mûsa’dır, Allah olduğu da söylenmiştir. Aynı şekilde;

“O gemi denizde çalışan yoksullarındı.” (el-Kehf, 18/79) anlamındaki âyet şeklinde (son lâfzın “sin” harfi şeddeli olarak) ve “yakalayıcılar” anlamında okunmuştur.

Ebû Hamid el-Harzencî dedi ki: Araplar: “Çok düşürücü kılıç” lâfzını ” Düşürücü, yere yıkıcı” anlamında kullanırlar.

Buradaki “cebbar.- zorlayıcı” lâfzının “musaytır: zorlayıcı” anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Gaşiye Sûresi’nde olduğu gibi:

“Sen üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.” (el-Ğaşiye, 88/21)

el-Ferrâ” dedi ki: Ben Araplardan: “O işe onu zorladı” diyen kimseleri duydum. Buna göre “cebbar”ın kahretmek ve zorlamak anlamında kullanılması doğru bir kullanım olur.

“Cebbar”in Arapların: “Ben onu o işe mecbur ettim, zorladım” ifadelerinden alındığı ve: ” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu Kinanelilerin bir söyleyişi olup diğeri ile birlikte iki ayrı söyleyiştirler.

el-Cevherİ dedi ki: “Onu o işi yapmaya zorladım” demektir. Yine: “Onu cebriyeciliğe nisbet ettim” anlamındadır. Tıpkı bir kimseyi küfre nisbet ederken demek gibi.

“Şimdi sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: (Ashab): Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi korkutsan, dediler, Bunun üzerine yüce Allah’ın:

“şimdi sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver” âyeti indi. Yani Bana isyan eden kimseler için hazırlamış olduğum azâb ile tehdit et. Buna göre “vaid” azâb (ve tehdit) hakkında “va’d” de mükâfat hakkında kullanılır. Şair de şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki ben eğer onu tehdit eder yahut ona vaadde bulunursam,

Ona yaptığım tehdidi gerçekleştirmem fakat ona vaadimi gerçekleştiririm.”

Katade de şöyle derdi: Allah’ım, senin vaidinden (tehdidinden) korkan ve mev’idini (mükâfat vaadini) uman kimselerden kıl.

“Benim tehdidimden” anlamındaki âyeti her iki halde (vasıl ve vakıf hallerinde) Yakub şeklinde “ye” ile okumuştur. Verş ise sadece vasl halinde “ye” İle okumuş, vakf halinde hazfetmiştir. Diğerleri ise her iki halde de “ye”yi hazfetmişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kaf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Kaf 44

Yer, onların üzerinden süratle yarıldığı gün – bu, bize göre kolay bir toplanıştır.

Diyanet Vakfı
O gün yer yarılır, onların üzerinden süratle yarılıp açılır. Bu, bize göre kolay olan bir haşirdir.

Kurtubi Tefsiri
O günde yer üzerlerinden yarılır, hızlıca çıkarlar. Bu, bizim için kolay olan bir toplamadır.

“O gün yer üzerlerinde yarılır” Sur’a üfürecek olan ve nidada bulunacak olana Beytu’l-Makdis’e doğru

“hızlıca çıkarlar. Bu Bizim için kolay olan bir toplamadır.” Zorluğu bulunmayan bir toplama (haşr)dır.

Kûfeliler:

“yarılır” anlamındaki âyetini şeklinde birinci “te”yi hazf üzere Ve “şın” harfini şeddesiz okumuşlardır. Diğerleri ise bu “te”yi “şın”a idgam ederek (şeddeli) okumuşlardır.

İbn Muhaysın, İbn Kesîr ve Yakub “nida eden” lâfzını her iki halmde de aslına uygun olarak “ye” harfini isbat ile okumuşlardır. Nafî ve Ebû Amr ise sadece vasl halinde “ye” harfini isbat etmiştir. Diğerleri ise her iki halde hazfetmişlerdir.

Derim ki; Sünnet-i seniyye bu âyet-i kerimeyi daha bir açıklamış bulunmaktadır. Tirmizi’nin, Muaviye b. Hayde’den, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye zikrettiği hadisinde şöyle demektedir: Ve (Peygamber) eliyle Şam’a doğru işaret ederek şöyle buyurdu: “İşte buradan buraya kadar sizler binekler üzerinde ve (kiminiz) bineksiz olarak yüzleriniz üzerinde çekilerek kıyâmet gününde haşredileceksiniz. Ağızlarınız üzerinde onları tıkayan örtüler bulunacaktır. Sizinle yetmiş ümmet olacak ve siz onların en hayırlıları, Allah nezdinde en değerlileri olacaksınız. Sizden herhangi birisi hakkında ilk konuşacak azası da onun baldırı olacaktır.” Bir diğer rivâyette de: “Baldırı ve eli olacaktır” denilmektedir. Hakim, Müstedrek, II, 477, 478, IV, 679; Müsned, IV, 446, V, 3, Nesâî, es-Sünenu’l-Kübra, VI, 439.

Ali b. Mabed Ebû Hüreyre’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye zikrettiği bir hadiste şunları söylemektedir: Sonra -yüce Allah- israfil’e şöyle diyecek: “öldükten sonra diriliş nefhasını üfle. O da üfleyecek, ruhlar gök ile yer arasını doldurmuş anlar misali çıkacak. Yüce Allah şöyle buyuracak: İzzetim ve celalim hakkı için, herbir ruh ait olduğu cesede geri dönsün. Bunun üzerine ruhlar yerde cesetlere doğru girecek. Sonra ruhlar burun deliklerinden girecek ve vücudun diğer yerlerine sirayet edecek, tıpkı zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş bir kimsenin bedeninde zehirin yürümesi gibi. Sonra yer üzerinizden yarılacak, üzerinden yerin yarılacağı ilk kişi ben olacağım. Yerden hepiniz otuzüç yaşında gençler olarak çıkacaksınız. O gün konuşulacak dil Süryanice olacaktır” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. İshak b. Raheveyh, Müsned, I, 88

Biz bütün bunları ve başkalarını “et-Tezkire” adlı eserimizde eksiksiz bir şekilde kaydetmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

Kaf 43

Şüphesiz biz diriltiriz ve öldürürüz. Dönüş yalnız bizedir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Dönüş de ancak bizedir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki diriltenler de Biziz, öldürenler de Biziz. Dönüş de yalnız Bizedir.

“İşte o çıkış günüdür” kabirlerinden çıkış günüdür, demektir.

“Muhakkak ki diriltenler de Biziz, Öldürenler de Biziz.” Hayatta olanları öldürür, ölüleri diriltiriz. Burada yüce Allah bu gerçeği tesbit etmektedir.

Kaf 42

O gün, insanlar hak olan o çığlığı işitirler. İşte bu, çıkış günüdür.

Diyanet Vakfı
O gün insanlar bu sesi gerçekten işiteceklerdir. İşte bu, çıkış günüdür.

Kurtubi Tefsiri
Hak olan çığlığı işitecekleri gün; işte o, çıkış günüdür.

“Hak olan çığlığı” diriliş çığlığını

“işitecekleri gün, iste o çıkış” hesab için toplanış

“günüdür.”

Kaf 41

Çağıranın, yakından çağıracağı günü dinle!

Diyanet Vakfı
Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver.

Kurtubi Tefsiri
Nida edenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver.

“Nida edenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver” âyetindeki “kulak verme’nin mef’ûlü (yani neye kulak verileceği) hazfedilmiştir. O nidayı yahutta o sesi işit ya da o sayhayı -ki bu da kıyâmet çığlığıdır- işit, demektir. Bundan kasıt ikinci defa Sur’a üfürülmesidir. Nida edecek olan da Cibril’dir, İsrafil olduğu da söylenmiştir.

ez-Zemahserî dedi ki: İsrafil’in Sur’a üfleyeceği, Cebrâîl’in de nida edeceği söylenmiştir. Cebrâîl mahşer için nida ederek şöyle diyecektir: Haydi hesaba geliniz. Bu açıklamaya göre nida mahşerde gerçekleşecektir.

Kâfirlerin yakın bir yerden: Vay halimize ve (yetiş ey) ölüm! diye seslenecekleri zaman seslerine kulak ver, diye de açıklanmıştır. Yani o gün herkes bu sözlerini işitecek ve kimse bu sözün erişemeyeceği kadar uzak bir yerde olmayacaktır.

İkrime dedi ki: Rahmânın münadisi âdeta onların kulaklarına seslenir gibi, seslenecektir,

“Yakın yer”in Beytu’l-Makdis’teki kaya olduğu söylenmiştir. Bu kayanın yeryüzünün ortas: olduğu ve yeryüzünde semaya (diğer yerlere göre) on iki mil daha yakın olduğu söylenmektedir. Kab ise onsekiz mil demiştir. Birincisini el-Kuşeyrî ve ez-Zemahşerî, ikincisini de el-Maverdî zikretmiştir.

Cebrâîl ya da İsrafil bu kaya üzerinde duracak ve mahşer için nida edecektir: Ey çürümüş kemikler, paramparça olmuş eklemler, un ufak olmuş kemikler, yok ölmüş kefenler, boş kalbler, çürümüş bedenler, akmış gözler! Âlemlerin Rabbinin huzuruna arzolunmak üzere kalkın!

Katade dedi ki: Bu münadi Sur’a üfürecek olan İsrafil’dir.

Kaf 40

Gecenin bir bölümünde ve secdelerin ardından da O’nu tesbih et.

Diyanet Vakfı
Gecenin bir bölümünde ve secdelerin ardından da Onu tesbih et.

Kurtubi Tefsiri
Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardlarında da O’nu tesbih et!

3- Geceleyin ve Secdelerin Arkasında Allah’ın Teşbih Edilmesi:

“Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardlarında da O’nu tesbih et” âyeti ile ilgili dört görüş vardır;

1- Bu yüce Allah’ın geceleyin teşbih edilmesi demektir. Bu açıklamayı Ebû’l-Ahvas yapmıştır.

2- Bu gecenin tümünde (herhangi bir zamanda) kılınan gece namazıdır. Bu açıklama Mücahid’e aittir.

3- Sabah namazının iki rekatidir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

4- Bu yatsı namazıdır. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır, İbnu’l-Arabi dedi ki: Bu geceleyin teşbih getirmektir, diyenlerin kanaatlerini şu sahih rivâyet desteklemektedir: “Kim geceleyin uyanıp da: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur, Mülk yalnız O’nundur, hamd yalnız O’nadır, O herşeye güç yetirendir. Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Hamd Allah’a aittir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, Allah en büyüktür. O pek yüce ve pek büyük Allah ile olmadıkça hiçbir şeye güç ve takat yetirilemez” derse.,. Buhari, I, 387; Tirmizî, V, 480; Ebû Davud, IV, 314; İbn Mace, II, 1276; Müsned, V

Bunun gece namazı olduğunu söyleyenlere gelince, namazda Allah’ın teşbihi dolayısıyla ona

“teşbih” ismi verilebilir. Kuşluk namazına “subhatu’d-duha” denilmesi de bundan dolayıdır. Bunun sabah ya da yatsı namazı olduğunu söyleyenlerin böyle demelerinin sebebi, bunların ikisinin de gece kılınan namaz oluşlarından dolayıdır. Yatsı namazı olması bu görüşlerin en açık ve anlaşılır olanıdır.

4- (Farz) Namazlardan Sonra Namaz Kılmak:

“Ve secdelerin ardlarında da O’nu tesbih et” âyeti hakkında Ömer, Ali, Ebû Hüreyre, el-Hasen b. Ali, Hasan-ı Basrî, en-Nehaî, eş-Şa’bi, el-Evzat ve ez-Zührî şöyle demişlerdir:

“Secdelerin ardları” akşam namazından sonraki iki rekattir. “Yıldızların kaybolması” ise sabah namazının farzından önceki iki rekattir. Ayrıca bunu el-Avfî, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. İbn Abbâs bunu merfu bir rivâyet olarak da zikredip şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Akşam namazından sonra iki rekat (secdelerin ardlan)dır.” Bunu es-Salebi zikretmiştir. Abdullah b. Adiyy, el-Kamilft Duafai’r-Rical, III, 148, aynı manada bazı farklarla.

el-Maverdî’nin rivâyetinin lâfzı ise şöyledir: İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir gece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanında kaldım. Sabah namazından önce iki rekat namaz kıldı, sonra namaza çıkarak şöyle buyurdu: “Ey İbn Abbâs! Sabah namazından önce iki rekat kılmak “yıldızların kaybolması “dır. Akşam namazından sonra iki rekat de “secdelerin ardları”dır. ” Maverdi, Nüket, V, J57,

Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim akşam namazından sonra ve konuşmadan önce iki rekat namaz kılacak olursa, onun bu namazı “İlliyyin”de yazılır.” İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, II, 16, (Mukhul’ün peygamberden diye mürsel olarak); Munziri, Terğib, I, 228, (o da; Mekhulden… diyerek) Enes dedi ki; Birinci rekatte “kul ya eyyuhe’l kâfinin (Kâfinin sûresi)”u, ikincisinde de “kul huvallahu ehad (ihlâs sûresi)”ni okudu.

Mukâtil dedi ki: (Akşamın farzından sonra kılınan) bu namazın vakti, güneşin batımından sonraki kırmızı şafakın kaybolmadığı sürece devam eder. Yine İbn Abbâs’tan bundan kastın vitir namazı olduğu rivâyeti de gelmiştir. İbn Zeyd dedi ki:

“Secdelerin ardları” farz namazlardan sonraki nafile namazlardır. Yani her farzdan sonra kılınan iki rekattir.

en-Nehhâs dedi ki; İfadenin zahiri buna delalet etmekle birlikte, uyulmaya daha layık olan çoğunluktur. Bu, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan sahih olarak da gelmiştir. Ebû’l-Ahvas dedi ki: Bundan maksat, secdelerin arkalarında teşbih getirmektir,

İbnu’l-Arabi dedi ki: Aklen (kıyasa göre) daha kuvvetli görülen de budur. Sahih hadiste belirtildiğine göre ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) farz namazın akabinde:

“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O bir ve tektir. O’nun ortağı yoktur, mülk yalnız O’nundur. Hamd yalnız O’nadır. O herşeye güç yetirendir. Allah’ım, Senin verdiğini engelleyecek olamaz. Senin alıkoyduğunu da kimse veremez. Varlık sahibi bir kimsenin varlığının Sana karşı herhangi bir faydası olamaz, diye dua ederdi.” Müslim, 1, 414, 415; Buhârî, I, 289, V, 2332, VI, 2439, 2659; Tirmizi, II, 96; Ebû Da-….w ir «7- Müsned. IV. 97, 245… Bunun (yani nafile namazların) farz namazlarla nesholdûgu da söylenmiştir. Hiçbir kimseye beş vakit farzın dışında kılmakla yükümlü olduğu namaz yoktur. Bunu cemaat nakletmiş bulunmaktadır.

5- Secdelerin Ardları:

“Secdelerin ardları” anlamındaki lâfzı Nafî, İbn Kesîr ve Hamza hemzesi esreli olarak; “Secdelerin geri dönmesi” diye okumuşlardır. Bu da geri dönüp giden bir şeyi anlatmak üzere kullanılan: ” O şey geri dönüp gitti, geri dönüp gitmek”den mastardır.

Diğerleri ise: ” Ard, arda”nın çoğulu olarak hemzeyi üstün okumuşlardır. Ali ve İbn Abbâs’ın kıraati de bu şekildedir. Bu lufzın bir örneği de: ” Kazık” lâfzının çoğulunun diye gelmesidir. Yahut bu: “Ard, arda” söyleyişinin çoğulu olup bu durumda: “Kilit” lâfzının çoğulunu diye gelmesine benzer.

Araplar bu lâfzı: ” gana namazın ardında, namazın ardlarından geldim” gibi kullanımlarda zarf olarak da kullanmışlardır.

et-Tur Sûresi’nin sonunda

“Yıldızların kaybolması vaktinde” (et-Tur, 52/49) şeklinde kesreli ve mastar olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur, Bu ise ikinci fecrin doğması ile birlikte yıldızların ışıklarının gitmesi demektir. İkinci fecir, gece karanlığını yarıp çıkan beyazlık ve aydınlık demektir.

Kaf 39

Onların söylediklerine sabret. Güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbinin övgüsüyle tesbih et.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Onların dediklerine sabret. Güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et.

Kurtubi Tefsiri
Söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Kâfirlerin Söylediklerine Sabır:

“Söylediklerine sabret” âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir hitaptır. Müşriklerin söylediklerine karşı sabretmesini emretmektedir. Yani onların bu yaptıklarından ötürü sen kendini sıkıntıya sokma!

Bu âyet-i kerîme savaş emrinden önce indiğinden nesh olmuş bir âyettir.

Bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti için (hükmü) sabit olduğu da söylenmiştir. Yahudilerin: Allah cumartesi günü dinlendi, şeklindeki sözlerine sabret, demek olduğu da söylenmiştir,

2- Beş Vakit Namaz ile Güneşin Doğuşundan ve Batışından Önce Allah’ı Tesbih etmek ve Namaz Kılmak:

Yüce Allah’ın:

“Güneşin doğmasından önce de, batışından Önce de Rabbini hamd ile tesbih et” âyeti ile beş vakit namazı kastettiği söylenmiştir.

Ebû Salih dedi ki: Güneşin doğuşundan Önce sabah namazı, batışından önce de ikindi namazını kıl (demektir). Bunu Cerir b. Abdullah (Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem-e ulaşan) merfu bir sened ile de rivâyet ederek şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda oturuyor idik. Derken ondördünde aya baktı ve şöyle buyurdu: “Sizler şu ayı gördüğünüz gibi, -onu görmek için birbirinize sıkıntı vermeye gerek duymadığınız gibi- Rabbinizi göreceksiniz. Bundan dolayı eğer güneşin doğuşundan ve batışından önce birer namazı geçirmemek -bunlarla ikindi ve sabah namazını kastetmektedir- imkanınız varsa (bunları geçirmeden vaktinde kılınız).” Sonra Cerir:

“Güneşin doğmasından önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et” (Ta-Ha, 20/130) âyetini okudu. Müslim, I, 439; Buhârî, I, 203, 209, IV, 1H36, VI, 2703; Tirmizi, IV, 687; Ebû Davud, IV, 233; İbn Mace, I, 63; Müsned, IV, 36O, 365. Hadis Buhârî ve Müslim tarafından rivâyet edilmiş olup lâfız Müslim’e aittir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Batışından önce” âyeti ile kasıt öğle ve ikindi namazlarıdır.

“Gecenin bir kısmında… da onu tesbih et” âyeti ile de akşam ve yatsı namazlarını kastetmektedir.

Bu âyetlerle, yüce Allah’ın güneşin doğuşundan ve batışından önce sözlü olarak eksikliklerden tenzih edilmek üzere teşbih edilmesinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Atâ el-Horasanî ve Ebû’l-Ahvas yapmıştır.

Bazı âlimler de yüce Allah’ın:

“Güneşin doğmasından önce de” âyeti sabah namazının iki rekatı

“batışından önce de” âyeti da akşamdan önceki iki rekati anlatmaktadır. Sümame b. Abdullah b. Enes de şöyle demiştir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabından özlü akıl sahibleri akşam namazından önce iki rekat kılarlardı. Müslim’in, Sahih’inde Enes b. Malik’ten şöyle dediği kaydedilmektedir: Biz Medine’de iken müezzin akşam namazının ezanını okudu mu (ashab) hemen mescid direklerinin arkasına koşuşur ve İki rekat kılıverirlerdi. Öyle ki yabancı bir adam mescide girer, akşam namazının -bu iki rekati kılanların çokluğu dolayısıyla- kılınıp bitirilmiş olduğunu zannederdi, Müslim, I, 573; Darakutni, I, 267.

Katade de şöyle demiştir: Ben Enes ile Ebû Berze el-Eslemi’den başka bu iki rekati kılan herhangi bir kimseye yetişmedim.

Kaf 38

Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattık; bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk çökmedi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.

“Yemin olsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (mesela Fussilet, 41/9-12. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yorgunluk ve bitkinlik” demektir. Bu kökten olmak üzere: ” Yoruldu, bitkin düştü, yorulur, bitkin düşer, yorulmak, bitkin düşmek” denilebildiği gibi, pek güçlü olmayan bir kullanım olarak da denilir. “Onu ben yordum, bitkin düşürdüm” demektir.

Katade ve el-Kelbi dediler ki; Bu âyet-i kerîme Medine yahudileri hakkında inmiştir. Onlar yüce Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yarattığını, bu altı günün başının pazar, sonuncusunun da cuma günü olduğunu, cumartesi günü de dinlenmeye çekildiğini iddia etmişler ve böylelikle (yahudiler) bu günü dinlenmeye ayırmışlardır. Yüce Allah bu hususta onları yalanlamaktadır.

Kaf 37

Şüphesiz bunda, kalbi olan ya da kulak verip dikkat kesilen kimse için bir öğüt vardır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki bunda kalbi olan veya kendisi şahit olarak dikkatle kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.

“Muhakkak ki bunda kalbi” onunla düşünecek bir aklı

“olan… için elbette öğüt vardır.” Bu sûrede sözünü ettiğimiz hususlarda bir hatırlatma ve bir öğüt bulunmaktadır. Burada akıl kastedilerek kalb zikredilmiştir, çünkü aklın yeri orasıdır. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.

Hayatta olan ve hakkı batıldan ayırdedebilecek bir ruhi gücü bulunan kimseler için (öğüt vardır), diye de açıklanmıştır. Bu durumda yaşayan nefis, kalb diye ifade edilmiştir. Çünkü bu nefsin yeri ve hayat kaynağı orasıdır. Nitekim İmruu’l-Kays şöyle demiştir;

“Senin sevgin beni öldürüyor diye ve sen bu kalbe

Her ne emredersen, yapıyor olması mı seni aldanışa sürükledi?”

Kur’ân-ı Kerîm’de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ta ki hayatta olan kimseleri korkutup uyarsın…” (Yasin, 36/70) Yahya b. Muaz dedi ki: îki türlü (insan) kalb(i) vardır: Birisi dünya meşgaleleri ile dolup taşmaktadır. Öyle ki ahiret ile ilgili herhangi bir durum hatıra gelecek olursa ne yapacağını bilemez. Bir başka kalb ise ahiretin korkulu halleri ile dolup taşmaktadır. Öyle ki dünya işlerinden herhangi birisi karşısına çıkacak olursa, kalbi ahiretle meşgul olup gittiğinden dolayı ne yapacağını bilemez.

“Veya kendîsi” yani kalbi

“şahid olarak dikkatle kulak veren” yani Kur’ân’ı dinleyen

“kimse için elbette öğüt vardır.”

Araplar: “Bana kulak ver, beni dinle” derler. Dinlemenin keyfiyeti ve bunun sağladığı sonuçlar ile ilgili açıklamalar daha önce Ta-Ha Sûresi’nde (20/13- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendisi şahit olarak” âyetini ez-Zeccâc: Kalbi dinlediği şeylere kulak kesilen, diye açıklamıştır. Süfyan ise: Kendisi orada bulunuyorken kalbi gaib olmayan demektir, diye açıklamıştır.

Âyet-i kerimenin kitap ehli hakkında olduğu da söylenmiştir ki, bu görüş Mücahid ve Katade’nindir. el-Hasen de: Bu âyet özellikle yahudilerle hristiyanlar hakkındadır; Muhammed b. Ka’b ve Ebû Salih de: Bu âyet özel olarak Kur’ân ehli hakkındadır, demişlerdir.

Kaf 36

Onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki, güç bakımından onlardan daha çetindiler. Şehirleri delik deşik ettiler. Hiçbir kaçış var mı?

Diyanet Vakfı
Biz, onlardan önce kendilerinden daha güçlü olan, diyar diyar dolaşan nice nesilleri helak etmişizdir. Kurtuluş var mı!

Kurtubi Tefsiri
Biz bunlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesiller helâk ettik. Yeri delik deşik etmişlerdi. Kaçıp sığınacak yer buldular mı?

“Biz bunlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesiller helâk ettik.” Yani ey Muhammed, senin kavminden Önce onlardan daha çetin güce ve yakalayışa sahip nice toplumlar helâk etmiş bulunuyoruz.

“Yeri delik deşik etmişlerdi.” Kurtulmak arzusu ile orada yol almışlardı. Ülkelerde çeşitli eserler bırakmışlardı, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mücahid dedi ki: Yeryüzünde yol teptiler ve dolaştılar, en-Nadr b. Şumeyl: Dolanıp durdular, diye; Katade de çokça dolaştılar, diye açıklamıştır. el-Müerric: Uzaklaşıp durdular diye açıklamıştır. İmruu’l-Kays’ın şu beyiti de bu anlamdadır:

“Ben pek uzak yerlerde dolaşıp durdum ve sonunda

Geri dönmeyi ganimet bildim.”

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar ticaret yapmak amacıyla ülkelerin en uzak yerlerini dolaştılar. Acaba ölümden bir kurtuluş bulabildiler mi? Her tarafı ölümden kurtulmak için bir sığınak bulmak maksadıyla dolaştılar, diye de açıklanmıştır. el-Haris b. Hillize dedi ki:

“Ölümden korktuklarından her tarafı dolaştılar

Ve yeryüzünde gidilecek her yere gittiler.”

Delik deşik etmişlerdi” anlamındaki âyeti el-Hasen ve Ebû’l-Aliye “kaf” harfi üstün ve şeddesiz olmak üzere: diye okumuşlardır.

” Delmek ve bir şeyin içine girmek” demektir. Bunun dağdaki yol demek olduğu da söylenmiştir bu demektir. Bu açıklamalar İbnu’s-Sikkit’ten nakledilmiştir.

” Duvarı oydu, deldi” demektir. Bu delisin ismi: …diye gelir, çoğulu şeklindedir.

Yani bunlar ülkeleri delip geçtiler (aşıp gittiler) ve onun dağlarındaki yollarında yol aldılar.

Demirin oyup deldiği şeyde etki bıraktığı gibi, orada da etki bıraktılar, diye de açıklanmıştır.

es-Sülemi ile Yahya b. Yamer bu kelimeyi tehdit anlamında emir olarak “kaf’ harfini kesreli ve şeddeli: ” Haydi yeri delik deşik edin!” diye okumuşlardır. Yani yeri dolaşıp durun ve orada gezin, bakın bakalım ölümden

“kaçıp sığınacak bir yer buldular mı?” Son okuyuş olan emir kipine göre: Bakın bakalım ölümden kaçıp sığınacak yer bulacak mısınız, demek olur. Bu açıklamayı es-Salebi nakletmiştir.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre şeddesiz “kâP harfi kesreli olarak: okuyuşu da vardır ki, orada -bineklerinin tabanları aşınıp incelinceye kadar- çokça yol aldılar, demek olur. el-Cevherî dedi ki: Esre ile: ” Derenin tabanları inceldi” denilir, “ Adamın devesinin tabanları inceldi.”; “Ayakkabının tabanı parçalandı” demektir.

“ Kaçıp, sığınacak yer” lâfzı:

“o şeyden yana kaydı, meyletti, eder, meyletmek” fiilinin mastarıdır. Mesela: “Ondan kurtuluş, ondan kaçacak yer, kaçış yoktur” denilir. “Kaçıp kurtulmak” da onun gibidir. Dost bilinen kuvvetlere; “Düşmandan yana çekildiler” denilir. Düşman hakkında da: ” Yenildiler, bozguna uğradılar” denilir.

Kaf 35

Orada onlar için diledikleri her şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.

Diyanet Vakfı
Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda dahası da vardır.

Kurtubi Tefsiri
Orada onlara diledikleri herşey vardır. Yanımızda fazlası da var.

“Orada onlara diledikleri herşey var.” Canlarının çektiği ve gözlerinin zevk aldığı herşey.

“Yanımızda fazlası da var.” Hatırlarına getirmedikleri türlü nimetler…

Enes ve Cabir dedi ki: “Fazlası” şanı yüce Allah’ın -bir keyfiyet söz konusu olmaksızin- yüzüne bakmaktır. Yüce Allah’ın:

“İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır.” (Yûnus, 10/26) âyeti hakkında “buradaki “fazlasından kasıt yüce Allah’ın kerim vechine bakmaktır” dediği Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar ulaşan merfu haberler halinde bize ulaşmıştır.

İbnu’l-Mübarek ve Yahya b. Sellam da şöyle demişlerdir: Bize el-Mesudî, el-Minhal b. Amr’dan, o Ebû Ubeyde b. Abdullah b. Utbe’den, o İbn Mes’ûd’dan dedi ki: Cuma gününe gitmek için elinizi çabuk tutunuz. Çünkü Şanı yüce ve mübarek Allah her cuma günü cennet ehline beyaz kâfurdan bir tepe üzerinde (oldukları halde) görünür. Onlar da ona yakınlık derecelerine göre yerlerini alırlar, İbnu’l-Mubarek dedi ki: Dünyada iken cumaya gitmekte ellerini çabuk tuttukları oranda (yakınlaşacaklardır). Yahya b. Sellam da dedi ki: Dünyaya cumaya gitmekte ellerini çabuk tuttukları için (yakın olacaklardır), demiştir. Ayrıca şunu da ilave etmektedir: “Yüce Allah bundan önce görmedikleri şekilde onlara ikramlar yaratır, var eder.” İbnu’l-Mübarek, Zühd, s. 131; Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, es-Sünne, I, 259; Taberani, Kebir, IX, 238. Yahya dedi ki: Ben el-Mesudî’den başkasının buna yüce Allah’ın:

“Yanımızda fazlası da var” âyetini eklediklerini de duydum.

Derim ki: Hadisteki: “Bir tepe üstünde” ifadesi ile kastettiği cennet ehlidir. Yani onlar bir tepe üstünde olacaklardır. Nitekim el-Hasen’in mürsel rivâyetinde de böyledir. Buna göre o dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her cuma günü kâfurdan bir tepe üzerinde cennetlikler Rabblerine bakacaklardır.”

Biz bu hadisi et-Tezkire adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Buradaki “fazlasından kastın, onlara eş olarak verilecek el-hûru’l-în olduğu da söylenmiştir. Bunu Ebû Said el-Hudrî merfü olarak rivâyet etmiştir Yakın manada Abdullah (b. Mes’ûd’dan): Münziri, Terğib, I, 289.

Kaf 34

“Oraya esenlikle girin. İşte bu, ebedîlik günüdür.”

Diyanet Vakfı
Oraya selametle girin. İşte bu, ebedi yaşamanın başladığı gündür

Kurtubi Tefsiri
“Oraya selamet ile girin! İşte bu, ebedilik günüdür.”

“Oraya… girin” yani bu niteliklere sahib olan kimselere:

“Oraya selamet ile” azaptan yana esenlik içerisinde

“girin. İşte bu ebedilik günüdür.” denilecektir. Allah’tan ve melekler tarafından onlara verilecek bir selam ile girin diye açıklandığı gibi nimetlerin son bulmasından yana esenlik içerisinde.,, diye de açıklanmıştır. İfadelerin baş tarafında: ” Korkup… kimse” denilmiş (ve fiil tekil şahıs için) olmakla birlikte burada

“oraya… girin” diye buyurması; “Kimse” lâfzının çoğul (herkes) anlamında da kullanılmasından dolayıdır.

Kaf 33

“Rahman’dan içten korkan ve Allah’a yönelen bir kalp ile gelen kimse.”

Diyanet Vakfı
32, 33. İşte size vadedilen cennet! Ki o, Allaha yönelen, emirlerine riayet eden, görmediği halde Rahmandan korkan ve Allaha yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
Rahmândan tenhada iken korkup (hakka) dönen bir kalbe sahib olan herkes için.

“Rahmân’dan tenhada iken korkup… herkes için” âyetindeki:

” Herkes” âyeti: ” Dönen ve koruyan herkes için” âyetinden bedel olarak cer mahatlinde yahut; ” Dönen”in sıfatı konumundadır. İstinaf (yeni cümle başı) olarak ref’ mahallinde olmasi da mümkündür. Haberi şartın cevabının hazfedildiği takdiri ile “oraya… girin” âyetidir. İfadenin takdiri de: Onlara: “Oraya.., girin” denilir şeklindedir.

Tenhada iken korkmak (haşyet)” ise yüce Allah’ı görmediği halde O’ndan korkmak demektir. ed-Dahhak ve es-Süddî: Kimsenin kendisini görmediği yalnızlık zamanında… demektir, diye açıklamışlardır. el-Hasen de: Perdesini indirip kapısını kapattığı vakit… anlamındadır.

“Dönen bir kalbe sahib olan herkes” itaate yönelen bir kalbe… ihlâs sahibi bir kalbe… diye de açıklanmıştır. Ebû Bekr el-Verrak dedi ki: Munib (Allah’a dönen)in alameti yüce Allah’ın saygı duyulması gereken haklarını bilen, O’nu veli edinen, celal ve azameti karşısında mütevazi olan ve nefsinin hevasını terkeden kimse olmaktır.

Dönen kalb (el-kalbu’l-munib)’in selim kalb olması ihtimali de vardır. Nitekim yüce Allah önceden de geçtiği üzere:

“Allah’a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna.” (eş-Şuara, 26/89) diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kaf 32

“İşte bu, her yönelen ve koruyan için vaat edilen şeydir.”

Diyanet Vakfı
32, 33. İşte size vadedilen cennet! Ki o, Allaha yönelen, emirlerine riayet eden, görmediği halde Rahmandan korkan ve Allaha yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, dönen ve (kendisini) koruyan herkes İçin vaadolunageldiğinizdir;

“İşte bu… vaadolunageldiğinizdir.” Yani onlara: Dünyada iken rasûller aracılığı ile size vaadolunan mükâfat budur denilecektir.

“Vaadolunduğunuz” anlamındaki: lâfzı genel olarak muhatab kipi şeklinde “te” ile okunmuştur. İbn Kesîr ise haber olarak “ye” ile (“vaadolundukları” anlamında) dîye okumuştur. Çünkü bu âyet, takva sahiplerinin sözkonusu edilmesinden sonra gelmektedir.

“Dönen ve koruyan herkes için” âyetine gelince,

“evvab: dönen” günahlardan yüce Allah’a dönen, sonra dönüp tekrar günah İşleyen, sonra tekrar dönen kimse demektir. ed-Dahhak ve başkaları böyle açıklamıştır. İbn Abbâs ve Atâ ise şöyle demişlerdir:

“Evvab: dönen” teşbih eden demektir. Yüce Allah’ın:

“Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin.” (Sebe, 34/10) âyetinde olduğu gibi.

el-Hakem b. Uteybe de: Evvab, tenhada yalnız kaldığında yüce Allah’ı zikreden kimse demektir. eş-Şa’bi ve Mücahid: Tenhada iken günahlarını hatırlayıp onlardan dolayı Allah’tan mağfiret dileyen kimsedir. İbn Mes’ûd’un görüşü de budur. Ubeyd b. Umeyr de şöyle demiştir: Bu oturup kalktığı her mecliste mutlaka yüce Allah’tan mağfiret dileyen kimse demektir. Yine ondan şöyle dediği ‘Zikredilmiştir: Biz

“evvab: dönen”in meclisinden kalktığında “Subhanallahi ve bihamdihi(Allah’ı eksiklikten tenzih eder ve O’na hamdederim.) Allah’ım, ben bu meclisimde işlediklerimden ötürü Senden mağfiret dilerim” deyip, buna devam eden kimsedir, diye kendi aramızda konuşurduk.

Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmiştir: “Kim meclisinden kalktığı vakit Allah’ım, Seni hamdinle eksikliklerden tenzih ederim. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Senden mağfiret diler ve Sana tevbe ederim” diyecek olursa, Allah ona o mecliste işlediği günahları bağışlar. ” İbn Hibban, Safıik, II, 355; Hakim, Müstedrek, I, 674, 720; Tirmizi, V, 494; Müsned, II, 494. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da böyle derdi.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Ben: “Senden mağfiret diler ve Senden tevbe etmeyi dilerim” demeyi severim, fakat gerçek anlamıyla olmadıkça “ve Sana tevbe ederim” demekten hoşlanmam.

Derim ki: Bu bir istihsandır, ancak hadise uymak daha uygundur.

Ebû Bekir el-Verrak dedi ki: O (evvab: dönen) bolluk ve rahatlık zamanında da, darlık ve sıkıntı zamanlarında da Allah’a tevekkül eden kimsedir. el-Kasım: Allah’tan başkası ile (kalbini) uğraştırmayan kimsedir, demiştir,

“Hafiz: koruyan” âyeti hakkında İbn Abbâs: Günahlarını onlardan vazgeçinceye kadar hıfzeden (belleyen) kimse demektir. Katade de: Yüce Allah’ın kendisine havale ettiği hak ve nimetleri ile ona emanet bıraktığı şeyleri koruyan kimse demektir. Yine İbn Abbâs’tan: Bu Allah’ın emrini koruyan demektir, dediği rivâyet edilmiştir. Mücahid dedi ki: Bu itiraf ile yüce Allah’ın hakkını, şükür ile de nimetlerini koruyan kimse demektir.

ed-Dahhak dedi ki: Yüce Allah’ın vasiyetini (emrini) kabul etmekle koruyan, muhafaza eden kimse demektir. Mekhul, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim günün başlangıcında dört rekat kılmayı muhafaza ederse (devam ederse) o kimse koruyup dönen bir kalbe sahib (evvabbun hafız) kimsedir.” Bunu el-Maverdi zikretmiştir. Maverdi, Nüket, V, 354; yayma hazırlayan hadisin munkati olduğuna dikkat çektikten sonra herhangi bir kaynakta tespit edemediğni de belirtmektedir

Kaf 31

Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır, uzak olmayarak.

Diyanet Vakfı
Cennet de takva sahiplerine yaklaştırılır; (onlardan) uzakta olmayacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Cennet ise takva sahiplerine uzak olmayıp yakınlaştırılmış olacaktır.

“Cennet ise takva sahiblerine uzak olmayıp yakınlaştırılmış olacaktır.”

Yani onlara yakınlaştıracaktır. Bunun dünyada iken cennete girmeden önce sözkonusu olduğu söylenmiştir. Yani onlara günahlardan uzak durun, denildiğinde cennet kalblerine yakınlaştmlmıştır.

Cennete girdikten sonra orada kalacakları yerler kendilerine yakınlaştırılmış olacak ve uzak düşmeyecektir, diye de açıklanmıştır,

“Uzak olmayıp” ifadesi ise onlardan uzak düşmeyecektir, demek olup bu ifade tekid için getirilmiştir.

Kaf 30

O gün cehenneme: “Doldun mu?” diyeceğiz. O da: “Daha yok mu?” der.

Diyanet Vakfı
O gün cehenneme «Doldun mu?» deriz. O da «Daha var mı?» der.

Kurtubi Tefsiri
O günde Biz cehenneme: “Doldun mu?” diye soracağız. O da: “Daha var mı?” diyecek.

“O günde Biz cehenneme: Doldun mu? diye soracağız. O da: Daha var mı? diyecek” âyetindeki “O günde… diye soracağız” âyetini Nafî ve Ebû Bekr:

“Benim huzurumda çekişmeyin” (Kaf, 50/28) âyetini gözönünde bulundurarak “ye” harfi ile “O günde.. diye soracak” şeklinde okumuşlardır.

Diğerleri yüce Allah tarafından hitab olmak üzere “nun” İle (“diye soracağız” anlamında) okumuşlardır ki, bu da azamet nunudur.

el-Hasen ise: O günde… diye soracağım” şeklinde okumuştur. İbn Mes’ûd ve diğerlerinden ise: “O günde… diye sorulacak” şeklinde okudukları rivâyet edilmiştir,

” O günde” lâfzının nasb ile gelmesi: “… diye soracağımız o günde Benim yanımda söz değiştirilmez” anlamı dolayısı iledir. Bunun şu anlamda olmak üzere mukadder bir fiil ile nasbedildiği de söylenmiştir: “Sen onları “cehenneme: Doldun mu diye soracağımız o gün ile” korkut!” Bu ise daha önce yüce Allah’ın cehennemi dolduracağına dair vermiş olduğu sözünden ötürü takdir edilir. Böyle bir soru ise, yüce Allah’ın vermiş olduğu haberi doğrulamak, sözünün gerçekleştirilmesi, düşmanlarının azarlanması ve bütün kullarının da uyarılması içindir.

Cehennem de:

“Daha var mı diyecek” yani bende daha fazlasının sığabileceği bir yer kalmamıştır. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Akil bize konaklayacak bir yer yahut bir ev bıraktı mı ki” Buhârî, III, 11B, IV, 1560; Müslim, III, 984, 985; Ebû Davud, II, 210, III, 125; Darakutni, III, 62; İbn Mace, II, 912, 981; Müsned, V, 201, 202 sözüne benzer ki, bize bir yer bırakmadı demektir. O halde burada İfade inkar anlamındadır. Bununla birlikte daha daha fazlasını istemek anlamında bir soru olması da mümkündür. Daha fazla var mı, dahası da gelsin, demek olur. Âyetin her iki anlama uygun gelmesi, istifhamın (soru sormanın) bir bakıma inkar anlamını da ihtiva etmesinden dolayıdır.

Bir görüşe göre cehennemin söz söylemesi diye bir şey sözkonusu değildir. Bu sadece bir örneklendirmedir, yani onun halinden anlaşılacak olan söz söylemiş olsaydı, söyleyebileceği bu ifadede belirtilendir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Havuz doldu ve: Bu kadarı bana yeter, dedi.

Ağır ol, yavaş ol sen içimi yeterince doldurdun.

Bu Mücahid’in ve başkalarının yorumudur. Bende dolacak yer var mı ki, dolmuş bulunuyorum, demektir.

Yüce Allah’ın organları konuşturması gibi, bu sözü söylemek üzere cehennemi konuşturacaktır, diye de söylenmiştir. Bu, daha Önce el-Furkan Sûresi’nde (25/17-19. âyetlerin tefsirinde) belirttiğimiz üzere daha doğrudur,

Müslim Ve Buhârî’nin Sahihlerinde ve Tirmizi’de, Enes b. Malik’ten rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cehenneme (cehennemlikler) atıldıkça cehennem: Daha var mı? diye sorar. Nihayet aziz olan Rabbimiz ona ayağını koyar, bu sefer cehennemin bir kısmı diğerinin içine geçer, o da: Yeter yeter, izzetin hakkı için, keremin hakkı için (yeter), der. Cennette ise yüce Allah oraya (bir başka) mahlukat var edip onları cennetin artan bölümlerine yerleştirinceye kadar fazlalık kalmaya devam edecektir.” Müslim, IV, 2188; Buhârî, VI, 2689; Tirmizi, V, 390; Müsned, III, 134, 234 Müslim’in lâfzı ile hadis bu şekildedir.

Ebû Hüreyre yoluyla gelen bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: “…Cehenneme gelince, yüce Allah üzerine ayağını koyup kendisine: Yeter yeter, deyinceye kadar dolmaz. İşte o vakit cehennem dolar ve birbirine geçer. Yüce Allah yarattıklarından hiçbir kimseye zulmetmez. Cennete gelince, Allah onun için başka yaratıklar var eder.” Buhârî, IV, 1836; Müslim, IV, 2187; Müsned, II, 314

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Burada “kadem (ayak)”in anlamı yüce Allah’ın cehennem ateşine gitmek üzere takdim ettiği (Önden gönderdiği) bir topluluktur. Yüce Allah ezeli İlminde onların cehennemliklerden olduğunu da biliyordu. “Ricl (ayak)” da bu anlamdadır. Bu da insan olsun, başkalarından olsun çok sayıda kimse demektir. Mesela: “Bir insan kalabalığı ve bir çekirge kalabalığı gördüm” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“İnsanlardan bir topluluk uğradı bize ve onlara da katıldı,

Yemenlilerden birçok grublar.

Lahm’dan Utul ve Himyer’den kabileler,

Nizar’ın iki oğlu aleyhine düşmanlıkla toplandılar.”

Bu manayı İbn Mes’ûd’dan gelen -şöyle dediğine dair- rivâyet açıklamaktadır: Cehennemde ne kadar barınak, zincir, tokmak ve tabut varsa mutlaka onun üzerinde sahibinin ismi da yazılıdır. Cehennem bekçilerinden herbir kişi isim ve niteliği ile tanıyıp bildiği (azaplandıracağı) adamını bekler. Onların her birisi (azaplandırmakla) emrolunduğu ve beklediği kişileri tamamıyla alıp onlardan geriye hiçbir kimse kalmayınca bekçiler: Yeter, yeter bu kadarı bize yeter, bu kadarı bize yeter, yani yetindik, yetindik, derler. İşte o vakit cehennem, içinde bulunan kimselerin üzerine çekilir ve kapanır. Çünkü geriye gelmesi beklenecek kimse kalmamış olacaktır.

İşte gelmesi beklenen bu topluluk hakkında “ricl (topluluk; tercümede: ayak)” ve “kadem (önden gönderilenler)” tabiri kullanılmıştır. Yine bu yorumun lehine aynı hadiste yer alan Hz. Peygamberin: “Yüce Allah orası için yeni yaratıklar var edip cennetin artan yerine onları iskan edinceye kadar cennette bir fazlalık kalmaya devam edecektir” sözleri tanıklık etmektedir, Biz bu hususa dair daha geniş açıklamalar ve gerekli tafsilatı “el-Kitabu’l-Esna” adlı eserimizin “el-esma ve’s-sıfat (yüce Allah’ın isimleri ve sıfatları)” bölümünde genişçe açıklamış bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

en-Nadr b. Şumeyl de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Cebbar (olan Allah) oraya kademini (ayağını) koyuncaya kadar” âyetini ilminde cehennemliklerden olduğu ezelden sabit olmuş kimseler, diye açıklamıştır.

Kaf 29

“Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmetmem.”

Diyanet Vakfı
Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim.

Kurtubi Tefsiri
“Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici de değilim.”

“Benim yanımda söz değiştirilmez” âyeti ile yüce Allah’ın:

“İyilikle gelene bunun on misli vardır. Bir günah ile gelen de ancak onun misliyle cezalandırılır.” (el-En’am, 6/160) âyetinin kastedildiği söylendiği gibi; Yüce Allah’ın: “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan elbette dolduracağım.” (es-Secde, 32/13) âyetindeki durum hakkında olduğu da söylenmiştir.

el-Ferrâ” da şöyle demiştir: Benim huzurumda yalana yer yoktur. Yani söylenen söze bir şey ilave edilmeyeceği gibi ondan bir şey de eksiltilemez. Çünkü ben gaybı bilenim.

“Ve Ben kullara asla zulmedici de değilim.” Ben günah İşlemeyen kimseyi azablandırmam. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/10. âyetin tefsirinde) ve başkalarında (Fussilet, 41/46. âyetinn tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kaf 28

Allah der ki: “Huzurumda tartışmayın. Size önceden uyarıyı göndermiştim.”

Diyanet Vakfı
O esnada (Allah) buyurur: Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce uyarı göndermiştim!

Kurtubi Tefsiri
Buyuracak ki: “Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü Ben size önceden tehdidimi muhakkak göndermiş idim.”

“Benim huzurumda çekişmeyin.” Maksat kâfirler ile onlarla birlikte bulunan şeytanlardır. el-Kuşeyri: İşte bu âyet, onun arkadaşının şeytan olduğunun delilidir.

“Çünkü Ben size önceden tehdidimi” gönderdiğim elçilerim, peygamberlerim aracılığı ile

“muhakkak göndermiş idim.” Bunun tartışmaya giren herkese bir hitab olduğu söylendiği gibi, çoğul lâfzı ile gelmiş iki kişiye hitab olduğu da söylenmiştir.

Kaf 27

Yakını der ki: “Rabbimiz! Onu azgınlaştırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi.”

Diyanet Vakfı
Müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi.

Kurtubi Tefsiri
Arkadaşı diyecek ki: “Rabbimiz, onu ben azdırmadım, fakat o derin bir sapıldık içinde idi.”

“Arkadaşı” yani bu inatçı kâfir ile birlikte bulunan şeytanı, ondan uzak olduğunu belirterek ve onu yalanlayarak

“diyecek ki: Rabbimiz onu ben azdırmadım. Fakat o derin bir sapıklık içinde idi.” Haktan uzaktı, kendi İrade ve tercihi ile azgınlık eden bir kimseydi. Ben sadece onu çağırdım, o da benim çağrımı kabul etti.

Burada “onun arkadaşından kasıt, herhangi bir görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın onun şeytanı demektir. Bunu el-Mehdevi nakletmiştir. es-Salebi’nin naklettiğine göre de İbn Abbâs ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Arkadaşından kasıt melektir. Şöyle ki Velid b. el-Muğire günahlarını yazan meleğe şöyle diyecektir: O benim kötülüklerimi yazmakta elini çabuk tuttu. Bu sefer melek şöyle diyecek: Rabbim ben onu azdırmadım, yani ben bu hususta acelecilik etmedim, diyecektir. Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Kâfir, Rabbim o bana fazladan günahlar yazmıştır diyecek, melek ise: Rabbim ben onu azdırmadım yani ona fazladan bir kötülük yazmadım, diyecektir. İşte o vakit yüce Allah da şöyle buyuracaktır:

Kaf 26

Allah ile birlikte başka bir ilâh edinen kimseyi alın, onu şiddetli azaba atın.

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. Yanındaki arkadaşı: «İşte yanımdaki hazır, der. (İki meleğe şu emir verilir:) Haydi ikiniz her inatçı kafiri, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile beraber başka ilah edineni, şiddetli azaba birlikte atın!

Kurtubi Tefsiri
“O kimse ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinendir. Şimdi İkiniz onu şiddetli azaba atın.

“Şimdi ikiniz onu şiddetli azaba atın” âyeti bir önceki (ve aynı anlamdaki) emri tekid etmektedir.

Kaf 25

Hayra engel olan, saldırgan ve şüpheci olanı.

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. Yanındaki arkadaşı: «İşte yanımdaki hazır, der. (İki meleğe şu emir verilir:) Haydi ikiniz her inatçı kafiri, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile beraber başka ilah edineni, şiddetli azaba birlikte atın!

Kurtubi Tefsiri
“O hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci olanı.

“O hayrı” farz olan zekatı ve vacib olan herbir hakkı

“alabildiğine engelleyen” konuşmalarında, yaşayışında ve yaptığı işlerde

“zalim” haksızlık eden

“ve şüpheci olanı.” el-Hasen ve Katade’nin açıklamasına göre tevhid hakkında şüphe ve tereddüdü olanı…

” Kişi şüphe etti” denilir. “Şüphe eden” demektir. Böylesi de müşrik kimsedir. Buna da yüce Allah’ın:

“O kimse ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinendir” âyeti delil teşkil etmektedir.

Bu âyetin el-Velid b. el-Muğire hakkında indiği söylenmiştir.

“O hayrı alabildiğine engelleyen” âyeti ile onun kardeşinin çocuklarını İslamdan engelleyip alıkoyması kastedilmiştir.

Kaf 24

“Atın cehenneme her inatçı inkârcıyı!”

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. Yanındaki arkadaşı: «İşte yanımdaki hazır, der. (İki meleğe şu emir verilir:) Haydi ikiniz her inatçı kafiri, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile beraber başka ilah edineni, şiddetli azaba birlikte atın!

Kurtubi Tefsiri
“Atın cehenneme oldukça inatçı herbir kâfiri!

Şanı yüce Allah da onun beraberinde olana şöyle diyecektir:

“Atın cehenneme…” el-Halil ve el-Ahfeş dediler ki: Araplar fasih konuşmalarında ” Vay sana, buna yük vur, bunu yerinden hareket ettir, bunu tut yakala ve serbest bırak!” diye tek kimseye tesniye lafızla hitab ederler.

el-Ferrâ” da şöyle demiştir: Sen tek bir kişiye (tesniye lâfzı ile): ” Yanımızdan kalk(ınız)” denilebilir. Bunun asıl dayanağı ise develeri ve koyunları hususunda kişiye yardımcı olanların ve yolculuktaki arkadaşlarının asgari sayısının iki kişi oluşudur. Böylelikle kişi hakkındaki ifade, iki arkadaşı hakkındaki ifade gibi kullanılmıştır. Nitekim şiirde Arapların: “Ey iki arkadaşım!” diye hitab ettikten sonra: ” diye (tekil olarak:) Ey arkadaşım!” diye hitab etmeleri de bu kabildendir. Nitekim şair İmruu’l-Kays şöyle demiştir:

“Ey iki arkadaşım, benimle birlikte Um Cundeb’e uğrayalım.

Böylelikle az ab çekmiş kalbin muradlarını alalım”

Yine şöyle demiştir:

“Sevgilimi hatırlamaktan ve

ed-Dehül ile Havmel arasında bulunan dalgalı kumlardaki sevgilimin diyarına uğradığımız için, durun da ağlaşalım.!”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Ey Affan’ın oğlu! Bana: Vazgeç derseniz, vazgeçerim

Ve eğer beni terkederseniz ben de sağlamca koruduğum şerefimi himaye ederim.”

Lâfzın bu şekilde gelmesinin “el-karîn: beraber bulunan kişi” lâfzının hem çoğul, hem de teşriiye (İkil) için böylece kullanılmasından dolayıdır, diye de açıklanmıştır.

el-Mazinî dedi ki: Yüce Allah’ın: ” (İkiniz) atın” lâfzı bu sözün (iki defa): “At at!” diye tekrarlanacağını göstermektedir.

el-Müberred de: Bu tekid olarak te sn iye gelmiştir, demektedir. Bu da: “At at” demek olur. Böylece lâfız bu şekliyle “at” lâfzının tekrarlanmasının yerini tutmaktadır.

Bunun yüce Allah’ın her iki meleğe hitab eden âyeti olarak gerçek anlamıyla tesniyeye (iki kişiye) hitabı olması da mümkündür. Âyetin sürükleyene ve koruyucuya hitab olduğu da söylenmiştir.

Bir başka açıklamaya göre bunun: “Mutlaka at!” şeklinde tek bir “nun” ile tekidli emir olduğu da söylenmiştir. Bu durumda (sondaki nun) vakıf halinde “elife kalb edilir. Vasıl hali de vakıf haline göre gelmiş bulunmaktadır.

Nitekim el-Hasen de: şeklinde şeddesiz “nun” ile yüce Allah’ın:

“Ve her halde zillete uğrayanlardan olacaktır.” (Yusuf, 12/32) âyeti ile:

“Yemin olsun ki şiddetle yakalayıp çekeriz” (el-Alak, 96/15) âyetinde olduğu gibi.

“Oldukça İnatçı herbir kâfiri.” Mücahid ve İkrime, çokça inat eden diye açıklamışlardır. Bazıları da şöyle demiştir; “Anid: oldukça inatçı” haktan yüz çeviren kimse demektir, ” Hakkı bildiği halde reddetti, muhalefet etti, eder” demektir. Bu şekilde tavır takınan kimseye de: ile denilir. “Oldukça inatçı” lâfzının çoğulu …diye gelir. Ekmek” lâfzının çoğulunun: diye gelmesi gibi.

Kaf 23

Onun yakını der ki: “İşte yanımda hazır olan budur.”

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. Yanındaki arkadaşı: «İşte yanımdaki hazır, der. (İki meleğe şu emir verilir:) Haydi ikiniz her inatçı kafiri, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile beraber başka ilah edineni, şiddetli azaba birlikte atın!

Kurtubi Tefsiri
Beraberinde olan der ki: “Benim yanımdaki işte hazırdır.”

“Beraberinde olan” el-Hasen, Katade ve ed-Dahhak’ın görüşüne göre onunla görevli bulunan melek

“der ki: Benim yanımdaki işte hazırdır.” Yani onun amelinin yazılması suretiyle benim yanımda bulunan işte korunmuş bir halde hazırlanmış bulunuyor.

Mücahid dedi ki: Senin Âdemoğullarından üzerinde görevlendirdiğin bu kişiyi, amel defteri de beraberinde olduğu halde işte huzura getirdim, der.

Manası: Benini nezdimdeki bu azâb işte hazırdır, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yine Mücahid’den şöyle dediği zikredilmektedir: Beraberinde olan, yüce Allah’ın şeytanlardan arkadaşı kıldığı kişidir,

İbn Vehb’in kendisinden yaptığı bir rivâyete göre İbn Zeyd; bu insanlardan beraberinde olan kişidir, demiştir.

Kaf 22

Andolsun, sen bundan gafletteydin. Artık senden örtünü kaldırdık. Bugün gözün keskindir.

Diyanet Vakfı
Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir).

Kurtubi Tefsiri
“Yemin olsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Bugün gözün pek keskindir.”

“Yemin olsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık” âyeti hakkında İbn Zeyd şöyle demiştir: Bununla kastedilen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’tır. Yani yemin olsun sen -ey Muhammed- Kureyş arasında onların cahiliyetleri içerisinde risaletten yana gaflet içinde idin.

İbn Abbâs ve ed-Dahhak da şöyle demişlerdir: Bununla kastedilen müşriklerdir. Yani onlar işlerinin akıbetlerinden yana gaflet içindeydiler.

Müfessirlerin çoğu da şöyle demişlerdir: Bu âyetle kastedilen iyi kimselerle, kötü kimselerdir. Taberİ’nin tercih ettiği görüş de budur.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Ey insan, sen herbir kişi ile birlikte bir sürücü ve bir şahidin geleceğinden yana gaflet içinde bulunuyordun. Çünkü bu gibi hususlar ancak ilahi naslarla bilinir.

“Şimdi senden perdeni kaldırdık.” Körlüğünü giderdik demektir. Bu âyet dört türlü açıklanmıştır:

1- Kişi önce annesinin karnında idi, sonra doğup dünyaya geldi. (Ve böylece görmeye başiadi.) Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

2- Kabirden sonra, kabirden kaldırılması halini anlatmaktadır. İbn Abbâs’ın açıklaması da bu anlamdadır.

3- Bu, kıyâmet gününde amellerin arzedilmesi zamanında olacaktır. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.

4- Bundan kasıt vahyin nüzülu ve risaletin sorumluluklarının yüklenümesidir. İbn Zeyd’in açıklamasının manası da budur.

“Bugün gözün pek keskindir” âyeti ile ilgili olarak bundan kasıt, kalbin görmesidir, denilmiştir. Nitekim “bu kimse fıkıh hususunda basiret sahibi (güzel görüş sahibi) bir kimsedir” denilir. Kalbin görmesi ve basiretli olması ise gözün karşısında bulunan varlık ve cisimleri gördüğü gibi- düşüncelerin müşahhas halini ve neticelerin ibretli durumunu görmesi demektir.

Bununla kastedilenin gözün görmesi olduğu da söylenmiştir. İfadenin zahirinden de anlaşılan budur. Yani bugün senin gözün pek keskin görür. Daha önce senden örtülü bulunan şeyleri görecek şekilde güçlü ve nüfuz edici bir görüşün vardır, demektir.

Mücahid dedi ki:

“Bugün gözün pek keskindir.” Yani bugün iyiliklerinin ve kötülüklerinin tartılacağı zamanda terazinin denge uçlarına bakışı pek keskindir. Bu açıklamayı ed-Dahhak da yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; senin gözün elde edeceği sevab ve cezayı iyice görür demektir. İbn Abbâs’ın görüşünün anlamı da budur. Bir diğer açıklamaya göre kâfir gözü pek keskin bir şekilde haşredilir, sonra gözleri göğerir ve kör olur.

Bu âyette

” Yemin olsun sen… idin”; Senden”; “Gözün” lâfızları şeklinde, nefse hitab olmak üzere hep esre ile okunmuşlardır.

Kaf 21

Her nefis yanında bir sürücü ve bir şahit ile gelir.

Diyanet Vakfı
Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir.

Kurtubi Tefsiri
Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde gelecektir.

“Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde gelecektir” âyetinde geçen

“sürücü: es-saik” ile

“şahid: eş-şehid” hakkında farklı görüşler vardır.

İbn Abbâs dedi ki: Sürücü meleklerden şahit ise kişilerin kendi nefislerinden olan eller ve ayaklardır. Bunu el-Avfî, İbn Abbâs’tan diye rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Sürücü melek, şahid ise ameldir.

Hasen ve Katade şöyle demişlerdir: Yani onu süren bir sürücü ve yaptığı amel ile ilgili olarak hakkında tanıklıkta bulunacak bir şahit ile gelecektir.

İbn Eşlem de şöyle demiştir: Sürücü nefsin kendisi ile birlikte bulunan şeytanlardan nefsin arkadaşıdır. Buna sürücü denilmesinin sebebi, bu hususta nefsi teşvik etmese dahi, nefsi arkasından götürmesinden ötürüdür.

Mücahid de şöyle demiştir: Sürücü de, şahit de iki ayrı melektir.

Osman b. Affan (radıyallahü anh)’dan minber üzerinde iken şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde gelecektir.” âyetinde sözü edilen

“sürücü” Allah’ın emrine doğru nefsi süren melektir.

“Şahit” ise onun ameli hakkında tanıklık edecek olandır.

Derim ki: Bu en sahih olanlarıdır. Çünkü Cabir b. Abdullah yoluyla gelen hadiste o şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz ki Âdemoğlu yüce Allah’ın kendisini ne için yarattığından yana gaflet içerisindedir. Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah, kulunu yaratmak istedi mi meleğe; Onun rızkını, eserini, ecelini yaz, bedbaht mı yoksa bahtiyar mı olduğunu yaz, der. Sonra bu melek yükseklere çıkar, yüce Allah bir başka melek gönderir. Bu da onu yükümlülük çağına gelinceye kadar korur. Daha sonra yüce Allah onun iyilik ve kötülüklerini yazacak iki melek gönderir. Ölüm ona geldi mi bu iki melek de yukarı çıkarlar. Sonra ölüm meleği (selam ona) gelir, canını alır. Kabrine girdirildiği vakit bedenine ruh geri verilir. Sonra da ölüm meleği çıkar. Arkasından kabir melekleri ona gelir, onu sorgularlar. Sonra bu iki melek de çıkar. Kıyâmet koptuğu vakit iyilikler meleği ile kötülükler meleği onun üzerine inerler. Boynunda bağlı bulunan bir kitabın düğümünü açarlar. Sonra da onlardan biri sürücü, diğeri de şahit olmak üzere onunla birlikte hazır bulunurlar, Sonra yüce Allah: “Yemin olsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Bugün gözün pek keskindir” diye buyurur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da:

“Mutlaka sizler biri diğerine mutabık halden hale geçeceksiniz” (el-İnşikak, 84/19) âyetini: “Halden sonra bir diğer hale…” diye açıklamıştır. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla buyurdu ki: “Şüphesiz önünüzde çok büyük bir iş vardır. Bunun için o büyük Allah’tan yardım isteyiniz.” Bu hadisi Hafız Ebû Nuaym, Cafer b. Muhammed b. Ali’den, o Cabir’den yoluyla rivâyet etmiş ve hakkında şöyle demiştir: Bu hadis Cafer’in rivâyeti olarak garib bir hadistir. Cabir yoluyla gelen bu hadisi tek başına ondan Cabir el-Cufî, ondan da el-Mufaddal rivâyet etmiştir Ebû Nuaym, Hilye, III, 190.

Âyet-i kerîme hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bu âyet müslüman ve kâfir hakkında umumidir. Cumhûrun (büyük çoğunluğun) görüşü budur. İkincisine göre ise bu özel olarak kâfir hakkındadır. Bu da ed-Dahhak’ın görüşüdür.

Kaf 20

Sura üfürülür. İşte bu, tehdit edilen gündür.

Diyanet Vakfı
Sura üfürülür; işte bu, geleceği vadedilen gündür.

Kurtubi Tefsiri
Sur’a da üfürülmüş olacak. İşte bu korkutulan gündür.

“Sur’a da” ölümden sonra diriliş İçin birinci defa

“üfürülmüş olacak. İşte bu” yüce Allah’ın kâfirleri kendisinde azablandıracağı tehdidinde bulunduğu

“korkutulan gündür.”

Sur’a üfürmeye dair yeterli açıklamalar -yüce Allah’a hamdolsun ki- daha önceden (en-Neml, 27/87. âyetin ve ez-Zümer, 39/68. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kaf 19

Ölüm sarhoşluğu gerçeğiyle gelir. İşte bu, kaçtığın şeydir.

Diyanet Vakfı
Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.

Kurtubi Tefsiri
Derken ölüm baygınlığı hak olarak gelmiş olacaktır. “Kendisinden nefret edip kaçtığın şey işte budur.”

“Derken ölüm baygınlığı” onun insanı tümüyle kuşatan hali ve şiddeti

“hak olarak gelmiş olacaktır.”

İnsan hayatta kaldığı sürece hesaba çekilmek üzere sözleri ve davranışları yazılır. Sonra da ona ölüm gelir. O ölümü şanı yüce Allah’ın kendisine vaadettiği yahut tehdit ettiği surette hak olarak gerçekleşmiş şekliyle görür.

Buradaki

“hak”in ölümün kendisi olduğu da söylenmiştir. Ona, ya herkesin hakettiği bir hal olduğundan yahut ölüm sebebiyle kişi hak yurda geçiş yapacağından dolayı bu isim verilmiştir, bu açıklamaya göre ifadede bir takdim ve tehir var demektir. İfadenin takdiri de: “Ölüm ile o hak baygınlık gelmiş olacaktır” şeklinde olur. Ebû Bekr ve İbn Mes’ûd (Allah ikisinden de razı olsun) kıraatinde de bu şekildedir. Çünkü baygınlık hakkın kendisidir. Lâfızların farklılığı dolayısıyla kendi kendisine izafe edilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu kıraate göre

“hak” yüce Allah’ın kendisi de olabilir. Yüce Allah’ın ölüm emrinin gereği olan baygınlık gelmiş olacaktır, demek olur.

Bir diğer açıklamaya göre hak ölümün kendisidir. Ölüm baygınlığı ölüm ile gelmiş olacaktır, demek olur. Bu açıklamayı da el-Mehdevî zikretmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’e dil uzatan kimselerin iddiasına göre: Ben Ebû Bekir es-Sıddîk’ın muhalefet ederek: “Hak olan baygınlık ölüm ile gelmiş olacaktır” diye okuduğu gibi mushafa muhalif okurum, diyen kimseye karşı şu delil gösterilmiştir: Ebû Bekir’den iki rivâyet gelmiştir. Bu rivâyetlerden birisi mushafa uygun bir kıraattir ve uygulama buna göredir. Diğeri ise -eğer onun tarafından söylenmiş ise- unutkanlık yahutta bu rivâyeti nakledenlerden birilerinin yanlışlığı mesabesinde değerlendirilerek reddedilen bir kıraat şeklidir. Ebû Bekr el-Enbarî dedi ki: Bize Kadı İsmail b. îshak anlattı, bize Ali b. Abdullah anlattı, bize Cerir, Mansur’dan anlattı, O Ebû Vail’den, o Mesrûk’tan dedi ki: Ebû Bekir vefat döşeğinde iken Âişe (radıyallahü anhnhâ)’ya haber gönderdi. Onun yanına girdiğinde şöyle dedi: Bu, şairin:

“Bir gün ölüm hırıltısı gelip de, ondan dolayı da göğüs daralacak olursa…”

mısraında vasfettiği hale benzer bir haldir, dedi.

Ebû Bekir (radıyallahü anh) ona şöyle dedi: Ne diye yüce Allah’ın dediği:

“Derken ölüm baygınlığı hak olarak gelmiş olacaktır. Kendisinden nefret edip, kaçtığın şey İşte budur” diye söylemedin deyip, (Ebû Bekr el-Enbarî) hadisin (rivâyetin) geri kalan bölümünü zikretmektedir.

” Baygınlık, sarhoşluk” lâfzı “Baygınlıklar, sarhoşluklar” lâfzının tekilidir.

Sahih’te yer alan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın önünde içinde su bulunan bir kab bulunuyordu. Ellerini suya daldırıyor ve ellerini yüzüne sürerek: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Şüphesiz ölümün sekeratı (baygınlıkları, sarhoşlukları) vardır.” diyor, sonra da elini kaldırıp şöyle demeye koyuldu: “O en büyük dost ile birlikte (olmayı niyaz ediyorum).” Nihayet ruhu kabzedildi ve eli yanına düştü. Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, IV, I616, V, 2387. .

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Salih olan bir kulun eklemleri Ölümü ve ölüm baygınlıkları esnasında birbirlerine selam verir ve: Selam sana! Kıyâmet gününe kadar, ben senden ayrılıyorum, sen de benden ayrılıyorsun derler.”

Meryem oğlu Îsa (ona ve annesine selam olsun) dedi ki: Ey havariler topluluğu, bu baygınlığı ölüm baygınlıklarını kastediyor- size kolaylaştırması için yüce Allah’a dua edin.

Yine şöyle rivâyet edilmiştir: “Ölüm kılıç darbelerinden, testerelerle biçilmekten, makaslarla doğranmaktan daha çetindir.”

“Kendisinden nefret edip kaçtığın şey işte budur.” Kendisine ölüm baygınlığı gelmiş kimseye bu sözler söylenir demektir. Kendisinden kaçtığın ve yana çekilerek kurtulmaya çalıştığın şey budur.

“Bir şeyden yan saptı, ondan uzaklaştı, yana sapar, uzaklaşır, yana sapmak, uzaklaşmak” denilir.

Mastarının son şeklinin aslı “ye” harfi harekeli olarak:olmakla birlikte, sonradan “ye” harfi sakin okunmuştur. Çünkü Arapçada: dışında “fa’lul” vezninde bir kelime bulunmamaktadır. Kişi (mütekellim olarak) kendisi hakkında haber verecek olursa: ” Yana çekildim meylettim, çekilirim meylederim, çekilmek meyletmek'” denilir. Şair Tarafe de şöyle demiştir:

“Ey Ebû’l-Münzir, vefakar olmayı istedin ve tazim ettin vefakarlığı,

Fakat devenin kaygan yoldan yana saptığı gibi de sapıverdin.”

Kaf 18

Ağzından bir söz çıkmaz ki yanında gözetleyen hazır bir melek bulunmasın.

Diyanet Vakfı
İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.

Kurtubi Tefsiri
O bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır.

“O bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır.” Yani o bir şey söyledi mi mutlaka yazılır. Bu (söz söylemek demek olan lâfız) yemeğin ağızdan çıkarılması anlamında kullanılan: den alınmıştır,

Rakib’in üç anlamı vardır:

1- İşleri takib eden,

2- Koruyup gözetleyen. -bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

3- Şahid ve şahit olan anlamındadır, Bunu da ed-Dahhak söylemiştir.

Atîd de iki anlama gelir.

1- Devamlı hazır olan ve kaybolmayan;

2- Ya tesbit etmek, yahut tanıklık etmek için hazırlanmış koruyucu, gözetleyici, demektir. el-Cevherî dedi ki: Atîd hazır ve hazırlanmış şey demektir. “Belli bir gün için onu hazırladı, hazırlamak” anlamındadır. Yüce Allah’ın:

” Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı.” (Yusuf, 12/31) âyetinde de bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır. “Koşmak için hazırlanmış at” anlamındadır.

Derim ki: Bütün bunlar hazır bulunmak anlamında birleşmektedir. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Sen eğer gözümün önünde hazır bulunmuyor isen de,

Senin hatıran kalpte daima hazırdır.”

Ebû’l-Cevza ve Mücahid dediler ki: Hastalığı halindeki inlemesi de dahil olmak üzere insanın herşeyi onun adına yazılır. İkrime de: Ya kendisi sebebiyle ecir alacağı yahut ceza göreceği şeyler dışındakiler yazılmaz. Bir görüşe göre de; konuştuktan yazılır. Gün bitince mubah olan şeyleri silinir. Kalk, otur, ye türünden ecir ya da günahı gerektirmeyen sözler gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Hüreyre ve Enes’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her Hafaza meleklerinden ikisi, tesbit ettiklerini yüce Allah’ın huzuruna yükseltip sunduklarında Allah da sahifenin başında bir hayır, sonunda da bir hayır görürse mutlaka yüce Allah meleklerine: Şahit olun ki ben sahifesinin başı ile sonu arasında kileri kuluma bağışladım, der.” Beyhaki, Şuabu’l-Îman, V, 392; Deylemi, Firdevs, IV, 54.

Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: “Şüphesiz yüce Allah’ın beraberlerinde beyaz sahifeleri bulunan melekleri vardır. Bunlar sahifenin başına ve sonuna eğer bir hayır yazacak olurlarsa (yüce Allah da) size bu ikisi arasındakileri bağışlar.”

Hafız Ebû Nuaym da şunu rivâyet etmektedir: Bize Ebû Tahir Muhammed b. el-Fadl b. Muhammed b. İshak b. Huzeyme anlattı, dedi ki: Bize dedem Muhammed b. İshak anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Mûsa el-Haraşî anketi, dedi ki: Bize Süheyl b. Abdullah anlattı dedi ki: Ben el-Ameş’î Zeyd b. Vehb’ten şunu naklederken dinledim: Zeyd b. Vehb, İbn Mes’ûd’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hafaza melekleri yüce Allah’ın erkek ya da dişi kulu üzerine indiklerinde beraberlerinde mühürlü bir kitab bulunur. Onlar bu kitaba erkek yahut dişi kulun söylediklerini yazarlar. Ayrılıp gitmek istediklerinde biri diğerlerine: Beraberinde bulunan mühürlü kitabın mührünü çöz, der. O da onun önünde kitabın mührünü açar ve bakar ki, o kitabın içinde yazılı olanlar (ile yazdıkları) aynı şeylerdir.” İşte yüce Allah’ın:

“Bir söz söylemeye dursun mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır” âyeti bunu anlatmaktadır. Bu hadis el-Ameş’in Zeyd’den yaptığı rivâyet olarak garibtir. Ondan bunu Süheyl’den başkası rivâyet etmemiştir Ebû Nuaym, Hilye, IV, 173; V, 57

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Yüce Allah her kulu için iki melek görevlendirmiştir. Bunlar onun amelini yazarlar. Bu kul öldü mü, Rabbimiz filan kişi öldü, artık bizim de semaya yükselmemize izin ver, derler. Yüce Allah da: Benim semavatım, benim meleklerimle dolup taşmaktadır. Onlar Beni teşbih eder dururlar, diye buyurur. Bunun üzerine o iki melek: Rabbimiz o halde biz yeryüzünde (mi) ikamet edelim, derler. Yüce Allah: Benim arzım, benim yarattıklarımla dolup taşmaktadır. Onlar Beni teşbih edip duruyorlar, dîye buyurur. Bunun üzerine melekler: Rabbimiz o halde nerede duralım? derler. Yüce Allah: Kulumun kabri başında bulunun, der. Orada Beni tekbir ediniz, tehlil getiriniz, Beni tesbih ediniz ve kıyâmet gününe kadar bunları Benim kulumun adına yazınız. ” Beyhaki, Şuabtı’l-Îman, V, 1H4, ravilerinden Osman b. Matar’ın “kuvvetli’ olmadığı kaydıyla.

Kaf 17

Sağdan ve soldan oturmuş iki alıcı melek alır.

Diyanet Vakfı
İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Unutma ki sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır.

“Unutma ki sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tesbit eden İki (melek) vardır.” Yani Biz ona meleklerin yaptıklarını tesbit etmeleri halinde, şah damarından daha yakınız. Buradaki iki melek kişinin üzerinde görevli olan meleklerdir. Biz onun hallerini en iyi bileniz. O bakımdan Bize haber verecek bir meleğe ihtiyacımız yoktur. Meleklerin onun üzerine görevli tayin edilmeleri, bağlayıcı delilin ortaya konulması ve onun muhatab olduğu âyetlerin pekiştirilmesi içindir,

el-Hasen, Mücahîd ve Katade:

“Sağında ve solunda oturan”dan kasıt, kişinin amelini karşılayan (yazan) iki melektir. Bunlardan birisi kişinin iyiliklerini yazan sağdaki melek, diğeri ise kötülüklerini yazan soldaki melektir,

el-Hasen dedi ki: Nihayet senin amel defterin katlanıp da kıyâmet gününde sana

“Oku kitabını, bugün kendine karşı iyi hesablayıcı olarak kendin yetersin.”(el-İsra, 17/14) denileceğinde, Allah’a yemin olsun ki, Allah seni kendi kendisinin hesabını yapan birisi olarak tayin etmekle son derece adaletli bir iş yapmış olacaktır.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah kullarının halini bilmekle birlikte insanın üzerinde gündüz iki, geceleyin de iki melek görevlendirmiştir. Bunlar o kimsenin amelini tesbit ederler ve onun ayak izlerini dahi yazarlar. Bu ise ona karşı getirilen delilin bağlayıcı olması içindir. Bu iki melekten birisi kişinin sağında bulunur ve iyiliklerim yazar, diğeri ise solunda bulunur ve kötülükleri yazar. İşte yüce Allah’ın:

“Sağında ve solunda oturan… iki (melek) vardır” âyeti bunu açıklamaktadır.

Süfyan dedi ki: Bana ulaştığına göre iyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan meleğin üzerinde bir görevlidir. Kul günah işlediği takdirde: Olur ki Allah’tan mağfiret diler, o bakımdan acele etme, der.

Bu anlamdaki bir rivâyet Ebû Umame yoluyla gelen bir hadiste de zikredilmektedir. Ebû Umame dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “İyilikleri yazan (melek) kişinin sağı üzerinde, kötülüklerin yazıcısı ise solu üzerindedir. İyilikleri yazan melek, kötülükleri yazanın üzerindedir. Kişi bir iyilik işledi mi sağda bulunan melek on misliyle onu yazar, Bir kötülük işledi mi de sağda bulunan melek, solda bulunan meleğe: Belki teşbih eder ya da mağfiret diler ümidiyle sen ona yedi saat süreyle ilişme der.” Taberi, XXVI, 159; Muhammed b. Harun er-Rüyani, Müsnedu’r-Rayani, II, 286,

Ali (radıyallahü anh) yoluyla geldiği rivâyet edilen hadise göre de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Senin (üzerinde görevli) iki meleğinin oturduğu yer, dişlerinin üzeridir. Dilin onların kalemi, tükürüğün onların mürekkebidir. Sen ise seni ilgilendirmeyen İşlere dalıp gidiyorsun, ne Allah’tan, ne de onlardan utanıyorsun.” Bazı bölümleriyle yakın manada olmak üzere; Deylemi, Firdevs, I, 105; Abdullah b. hammed, Tabakatu’t-Muhaddisin bi Esbakan, II, 141, III, 253. ed-Dahhak da şöyle demiştir: İki meleğin oturduğu yer ağzın altında çenenin üzerindedir. Bunu Avf, el-Hasen’den rivâyet ederek, dedi ki: el-Hasen, (bu sebepten) alt dudağının altında çenesinin üzerindeki ince tüyleri dahi temizlemekten hoşlanırdı.

“Oturan” diye buyurup, İki melek oldukları halde -tesniye kipiyle diye buyurmayışı, maksadın sağda da oturan ve solda da oturan şeklinde oluşundandır, ikincisinin delaleti dolayısıyla birincisi hazfedilmiştir. Bu açıklamayı Sîbeveyh yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu türdendir:

“Biz yanımızda bulunana, sen de yanında olana,

Razısın bununla birlikte görüşler farklıdır.”

el-Ferezdak da şöyle demiştir:

“Ben (zulmü sürdürmekten yana) yüz çevirerek yanıma gelene işlediği cinayeti

(cezalandırmamayı) taahhüd ediyorum. Ben de, o da verdiği sözü çiğneyen olmadık.”

Burada şair (birinci beyitte): “İkimiz de razıyız” demediği gibi, ikinci beyitte de “İkimiz de sözümüzde durmamazlık etmedik” dememiştir.

el-Müberred’in görüşüne göre ise; önce zikredilmesi gereken lâfız tilavette -lâfzın kullanımında bir genişlik yolu seçilerek- sonraya bırakılmış, birincisinin kendisine delaleti dolayısıyla ikincisi hazf edilmiştir.

el-Ahfeş ile el-Ferrâ’nın görüşüne göre ise tilavette bulunan lâfız, hem tesniye ve hem çoğulun yerini tutmaktadır. Dolayısıyla ifadede bir hazif sözkonusu değildir.

“oturan” âyeti:

“Oturan” anlamındadır. Tıpkı “semi’: duyan, alim: bilen, kadir: güç yetiren, şehid: herşeyi gören” isimleri gibidir.

Bu lâfzın: ” Birlikte oturan” anlamında olduğu da söylenmiştir. “Birlikte yemek yiyen” ve “Sohbet arkadaşlığı yapan” lâfızlarının ile anlamında olduğu gibi.

el-Cevherî dedi ki: “Fail ve feul” vezinlerindeki kelimeler tekili, tesniyesi ve çoğulu arasında fark bulunmayan lâfızlardandır.

Yüce Allah’ın:

“Gerçekten Biz âlemlerin Rabbinin rasûlleriyiz” (eş-Şuara, 26/İ6) âyeti ile:

“Bundan sonra melekler de yardımcıdır.” (et-Tahrim, 66/4) âyetinde olduğu gibi. es-Sa’lebi’nin naklettiği şu beyitte de, çoğul hakkında şairin şöyle dediğini görüyoruz:

“Beni ona elçi olarak gönder ki; en hayırlı elçi

Haberin inceliklerini en iyi bilenleridir.”

Beyitte kanıt bu kelimedir. “Elçilerin en hayırlıları” anlamında: “huymr-rıısli” demeyip, “haym’r-rasul: en hayırlı elçi” demiş olmasının ayetlerdeki kullanımlar ile birlikte tefsiri yapılan ayetteki kullanımın uygunluğuna delil olarak göstermektedir.

Burada

“oturan” ile kastedilen yanından ayrılmayan, yerinde sabit duran demektir. “Kaim: ayakta duran”ın zıddı demek değildir.

Kaf 16

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.

Diyanet Vakfı
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki insanı Biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. Zaten Biz ona şah damarından daha yakınız.

“Yemin olsun Biz insanı” bütün insanları -Âdem (aleyhisselâm)’ı diye de açıklanmıştır-

“Biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. ” İçinde, kalbinde, zihninde neler geçtiğini biliriz. Bu âyetle gizlice işlenen ma si yerlerden vazgeçilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Âyetteki

“insan”dan kasıt, Âdem’dir diyen kimselerin görüşüne göre onun nefsine gelen vesvesenin ağaçtan yemek olduğunu kabul ederler. Ondan sonra da bu onun soyundan gelen çocukları hakkında umumi bir vasıf olur.

“Vesvese” gizli konuşma ve söz söyleme seviyesinde nefsin içinden geçirdiği şeyler demektir. el-A’şâ şöyle demiştir;

“O çekip gittiğinde zilletlerinin işitirsin sesini,

(Ses çıkartan) işrık ağacının esen. rüzgarla ses çıkartması gibi.”

İlk misradaki “ses” karşılığında kullanılan kelime, ‘vesvese” ile aynı köktendir.

Buna dair açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/20. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Zaten Biz, ona şah damarından daha yakınız” âyetinde ki

“şah damarı” omuzdaki damardır. Bu damar kişinin boğazı tarafından omuzuna doğru uzanır. Biri sağda, biri solda olmak üzere iki tanedirler. Bu anlamdaki açıklama İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Dilde bilinen anlamı da budur. “Habl (lâfız anlamı itibariyle halat)” ile “el-verid” aynı şeylerdir. Burada lâfızların farklılığı dolayısıyla kendi kendisine izafe edilmesi sözkonusudur.

el-Hasen dedi ki: Verid (şah damarı) vetin diye bilinen damarın kendisidir. Bu da kalbe bağlı bir damardır.

Bu âyet, yüce Allah’ın yakınlığının temsili bir ifadesidir. Yani Biz, insana kendisinden bir parça olan onun şah damarından daha yakınız, yoksa buradaki yakınlık mesafe yakınlığını anlatmak için zikredilmemiştir.

Bir açıklama da şöyledir: Biz insana şah damarından daha yakınız, üstelik her yönüyle de onun hakimleriyiz. Bir diğer açıklamaya göre; Biz onun nefsinin vesveselerini, nefsinin kendisinden olan şah damarından daha çok biliriz. Çünkü şah damarı kalb ile içice bir damardır. Yüce Allah’ın bilgisi o kimseye kalbin bilgisinden daha da yakındır. Bu anlamdaki açıklama Mukâtil ‘den rivâyet edilmiştir. O şöyle der: Şah daman kalbe karışan, ulaşan bir damardır. Buradaki yakınlık, ilim ve kudret yakınlığıdır. İnsanın vücudunun bölümlerinin kimisi diğerinin önünde perde teşkil eder, fakat hiçbir şey Allah’ın bilgisine perde olmaz.

Kaf 15

İlk yaratılıştan aciz mi kaldık? Hayır, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler.

Diyanet Vakfı
İlk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
İlk yaratmakta acizlik mi gösterdik? Fakat onlar yeni yaratıştan şüphe ve tereddüt İçindedirler.

“İlk yaratmakta acizlik mi gösterdik?” Biz ondan aciz mi kaldık ki, öldükten sonra diriliş dolayısı ile aciz kalmamız sözkonusu olsun?

Bu âyet öldükten sonra dirilişi inkar edenlere bir azar ve onların:

“Bu uzak bir dönüştür.” (Kaf, 50/3) şeklindeki sözlerine bir cevaptır.

Bir işin nasıl yapılacağı bilinmeyecek olursa: “Ben bu hususta çaresiz (aciz) kaldım” denilir.

“Fakat onlar yeni yaratıştan şüphe ve tereddüt içindedirler.” Öldükten sonra diriliş hakkında şaşkınlık içerisindedirler. Kimileri bunu tasdik ederken, kimileri yalanlamaktadır, “İş onun için içinden çıkılamaz bir hal aldı, alır” denilir.

Kaf 14

Eyke halkı ve Tubba‘ kavmi. Hepsi peygamberleri yalanladılar, bu yüzden tehditim gerçekleşti.

Diyanet Vakfı
Eyke halkı ve Tübba kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da tehdidim gerçekleşti!

Kurtubi Tefsiri
Ashab-ı Eyke ve Tubba’ kavmi de. Bunların hepsi peygamberleri yalanladı da, Benim azabım hak oldu.

“Onlardan önce Nûh kavmi… yalanlamışlardı.” Yani bunların yalanla dığı gibi daha önce gelen -ve sözü edilenkavimler de yalanlamışlar ve ceza gelip onları bulmuştu. Bu âyetle yüce Allah, onlara kendilerinden önceki yalanlayıcıların haberlerini hatırlatarak, onları yakalayan azâb ile korkutmaktadır. Biz bunların kıssalarını daha önce kendilerinden sözedilen birkaç yerde zikretmiş bulunuyoruz.

“Bunların” bu yalanlayıcı ümmetlerin

“hepsi peygamberleri yalanladı da Benim azabım onlara hak oldu.” Yani Benim kendilerini tehdit ettiğim azâb ve cezamın onları bulması onlar için hak oldu.

Kaf 13

Âd, Firavun ve Lut’un kardeşleri.

Diyanet Vakfı
ad ve Firavun ile Lutun kardeşleri de (yalanladılar).

Kurtubi Tefsiri
Âd, Fir’avun ve Lut’un kardeşleri de.

Kaf 12

Onlardan önce Nuh kavmi, Ress halkı ve Semud yalanladı.

Diyanet Vakfı
Onlardan önce Nuh kavmi, Res halkı ve Semud da yalanlamıştı.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan önce Nûh kavmi, Ashab-ı Ress ve Semud kavmi de yalanlamışlardı.

Kaf 11

Kullar için bir rızık olarak. Onunla ölü bir beldeyi dirilttik. İşte çıkış da böyle olacaktır.

Diyanet Vakfı
10, 11. Kullara rızık olması için birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik. Ve o su ile ölü toprağa can verdik. İşte hayata yeniden çıkış da böyledir.

Kurtubi Tefsiri
Kullara rızık olmak üzere. Ve Biz onunla ölmüş bir ülkeyi dirilttik. İşte çıkış da böyle olacaktır.

Kaf 10

Ve salkımları dizili yüksek hurma ağaçları.

Diyanet Vakfı
10, 11. Kullara rızık olması için birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik. Ve o su ile ölü toprağa can verdik. İşte hayata yeniden çıkış da böyledir.

Kurtubi Tefsiri
Ve tomurcukları ustüste binmiş, büyük ve yüksek hurma ağaçları da;

“Ve tomurcukları üstüste binmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da”

âyetindekî: ” Büyük ve yüksek hurma ağaçları” tabiri hal olarak nasb konumunda olup, (biçilen taneler) anlamındaki lâfza atfedilmiştir,

“Büyük ve yüksek…” lâfzı da haldir. Bu da uzun (hurma ağaçları) demektir. Bu açıklamayı Mücahid ve İkrime yapmıştır. Katade ve Abdullah b. Şeddad ise: Bu dosdoğru ve dümdüz bir şekilde uzayıp gitmesi anlamındadır. Said b. Cübeyr de: Düzgün bir şekilde… diye açıklamıştır. el-Hasen ve yine İkrime ile el-Ferrâ” da: Ağır yükler (salkımlar) taşıyan ağaçlar dîye açıklamışlardır. Nitekim koyun yavruladığı vakit denilir. Şair de şöyle demiştir;

“Kurran (denilen yer) de biz o evi yüksek haliyle bıraktığımızda

Ki orada ağır yüklü ve uzun hurma ağaçları vardı.”

Ancak birinci anlamı ile dilde daha çok kullanılır ve daha meşhurdur. Nitekim: “Hurma ağacı uzayıp gitti” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Bizim şarabımız vardır, fakat bu üzüm bağından yapılmış şarab değildir.

O şarab uzun hurma ağaçlarının meyvelerindendir.

Bunlar semaya doğru uzayıp gitmiş ağaçlardır.

Onları toplamak isteyenlerin elleri meyvelerine erişemez.”

” Filan kişi arkadaşlarına üstün geldi, onların üstüne çıktı” denilir. ” Yavrulamadan önce devenin memesine süt geldi” denilir. Bu haldeki dişi deveye: denilir, çoğulu da: “(Memelerine süt gelmiş develer” demektir. Kutbe b. Malik dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı (bu kelimeyi) “sad” harfi ile diye okurken dinledim demiştir, bunu da es-Sa’lebİ zikretmektedir.

Derim ki: Müslim’in, Sahih’inde yer alan Kutbe b. Malik’ten gelen rivâyete göre o şöyle demiştir: Ben namaz kıldım, Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bize namaz kıldırdığında;

“Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki” âyetini

“ve tomurcukları üstüste binmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da” âyetine gelinceye kadar okudu. Ben onun söylediğini -söylediğinin ne anlama geldiğini bilmeksizin- tekrarlamaya koyuldum Müslim, I, 336; Dârimi, İ, 33H; İbn Mace, I, 268; Müsned, İV, 322 (Müslim’in dışındakilerden son cümle yok.)

Şu kadar var ki (sin harfinden sonraki) “kaf” dolayısı ile “sin” harfini “sad”a değişmek câiz değildir.

“Ve tomurcukları üstüste binmiş” âyetindeki;

“Hurma ağacının verdiği İlk meyve” demektir. ” Hurma ağacının ilk meyvesi çıktı, baş gösterdi” denilir. “Hurma ağacı ilk meyvesini gösterdi” demektir. Bu meyvesinin kabuğunu çatlamadan önceki halini ifade eder.

” Üstüste binmiş” lâfzı ise biri diğerinin üstüne muntazam bir şekilde binmiş, istif olmuş demektir.

Buhârî’de de şöyle denilmektedir: “Kapçığı içinde kalmak şartı ile meyve tomurcuğuna denilir. Bu da birbiri üstüne binmiş, istif olmuş demektir. Artık kapçığından çıktıktan sonra ona bu isim verilmez. Buhârî, IV, 1834; Ta beri, XXVI, 153.

Kullara rızık olmak üzere. Ve Biz onunla ölmüş bir ülkeyi dirilttik. İşte çıkış da böyle olacaktır.

“Kullara rızık olmak üzere…” Yani Biz onlara bunu rızık olarak verdik yahut Biz onu rızık olarak bitirdik, anlamındadır. Çünkü bitirmek, rızık vermek anlamındadır. Yahut bu mef’ûlün leh olmak üzere nasb ile gelmiştir. Yani onlara rızık olsun diye Biz bunları bitirdik, yetiştirdik. Rızık ise kendisinden yararlanılmak üzere hazırlanmış olan şeydir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/3- âyet, 22, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

“Ve Biz onunla ölmüş bir ülkeyi dirilttik. İşte” kabirlerden

“çıkış da böyle olacaktır.” Yani yüce Allah bu ölü araziyi, toprağı dirilttiği gibi sizi de aynı şekilde ölümünüzden sonra diri itecektir, Buna göre buradaki

“kef (böyle)” mübteda olarak ref mahallindedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde (el-Bakara, 2/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Ölmüş” diye buyurmuş olması kastedilenin yer oluşundan dolayıdır. Şayet diye buyurulmuş olsaydı, bu da uygun düşerdi.

Kaf 9

Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.

Diyanet Vakfı
Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilen taneler bitirdik.

Kaf 8

Gönülden yönelen her kul için bir ibret ve hatırlatmadır.

Diyanet Vakfı
Allaha yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ibret vermek için (bütün bunları yaptık).

Kurtubi Tefsiri
Dönen her kul için basiretini açması, ibretle tefekkür etmesi İçin (bunları yarattık.)

“Dönen” yani yüce Allah’ın kudreti üzerinde düşünüp O’na yönelen

“her kul için basiretini açması, ibretle tefekkür etmesi için yarattık.”

âyetindeki: ” Basiretini açması” âyeti, Biz bunu kudretimizin mükemmelliğini kendisi ile gösterelim diye basireti açacak bir özellikte yarattık, demektir,

Ebû Hatim dedi ki: Bu lâfız mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. ” Biz bunu kudretimize dikkat çeken ve basireti açan bir özellikte yarattık” demektir.

“İbretle tefekkür etmesi için” anlamındaki lâfız da ona atfedilmiştir.

Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilen taneler bitirdik.

“Ve Biz gökten” buluttan

“bereketli” bereketi pek çok

“bir su İndirdik. Onunla bahçeler ve biçilen taneler bitirdik” âyetinde ifade; biçilen bitkilerin tanelerini bitirdik, takdirindedir. Bu da biçilen herbir şeyi kapsar. Basralıların görüşü budur, Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Bu bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilindendir. “Cami mescid” denilmesi rebiu’l-evvel, hakku’l-yakîn, hablu’l-verid ve benzeri lâfızlara benzer. Bu açıklamayı da el-Ferrâ” yapmıştır. Asıl ifade Biçilen tane” takdirinde olup, (birinci kelimeden) “elif” ve “lam” hazfedildikten sonra, nitelenen (tane) kelimesi sıfata (biçilen)e izafe edilmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: “Biçilen tane” buğday ve arpa demektir. Biçilerek saklanabilen ve gıda olarak kullanılan herbir taneye (tahıla) böyle denildiği de söylenmiştir.

Kaf 7

Yeri uzattık, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada her türden güzel bitkiler bitirdik.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar koyduk. Orada gönül açan her türden (bitkiler) yetiştirdik.

Kurtubi Tefsiri
Yeri de yayıp döşedik. Ona sabit dağlar bıraktık ve orada göze hoş gelen her çiftten bitkiler bitirdik.

“Yeri de yayıp döşedik. Ona sabit dağlar bıraktık” âyetine dair açıklamalar daha önceden er-Rad Sûresi’nde (13/3. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“Ve orada göze hoş gelen” görenlerin içini açan güzel

“her çiftten” her türden

“bitkiler bitirdik.” Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Kaf 6

Üstlerindeki göğe hiç bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik ve süsledik; onda hiçbir çatlak yoktur.

Diyanet Vakfı
Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız! Onda hiçbir çatlak da yok.

Kurtubi Tefsiri
Peki onlar, üstlerindeki göğe, onu nasıl bina edip süslediğimize bakmadılar mı ki? Hem onun hiçbir yarığı da yok.

“Peki onlar, üstlerindeki göğe, onu nasıl bina edip” direksiz olarak yükseltip yıldızlarla

“süslediğimize” ibret ve tefekkür ile; var etmeye muktedir olanın yeniden yaratmaya kadir olduğunu anlamak suretiyle,

“bakmadılar mı ki? Hem onun hiçbir yarığı da yok” âyetindeki: “Yarıklar” lâfzı, çoğuludur. İmruu’l-Kays’ın şu mısraı da bu kabildendir:

“Onun (atın kuyruğu) ile arka tarafından avretini örter.”

el-Kisaî de şöyle açıklamıştır: Onda herhangi bir uyumsuzluk, farklılık ve söküklük (yarık ve çatlaklık) bulunmamaktadır.

Kaf 5

Hayır, onlara hak geldiğinde onu yalanladılar. Artık onlar kararsızlık içindedirler.

Diyanet Vakfı
Bilakis onlar, hak kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar şaşırmış bir haldedirler.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. O sebepten onlar pek karışık bir iş içindedirler.

“Hayır, hak” el-Maverdî’nin naklettiği üzere bütün müfessirlerin görüşüne göre Kur’ân-ı Kerîm

“kendilerine geldiğinde onu yalanladılar.” es-Sa’lebî de

“hak”dan kasıt Kur’ân-ı Kerîm’dir, demiştir. Maksadın İslâm ya da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir.

“O sebepten onlar pek karışık bir iş içindedirler.” Bir sefer o bir sihirbazdır, bir başka kere şairdir, bir diğerinde kahindir diyorlar. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve İbn Zeyd yapmıştır. Katade farklı ve tutarsız, el-Hasen karmakarışık (bir iş içindedirler) diye açıklamışlardır. Anlamlar birbirine yakındır.

Ebû Hüreyre: Bozuk diye açıklamıştır. Nitekim: “İnsanların emanetleri bozuldu (çığırından çıktı, güvenilir kimse kalmadı)” tabirinde de bu kökten gelen kelime kutlanılmıştır. “Din ve iş karmakarışık bir hal aldı” demektir. Ebû Duad şöyle demiştir:

“Din artık karmakarışık bir hal aldı, onun için ben de hazırladım:

Kollarımı (bir araya geldikleri göğsümü) ve yüksek sapasağlam omuzlarımı.”

İbn Abbâs: Buradaki “el-merlc (pek karışık bir iş)” görülmedik, kabullenilemeyen iş demektir, demiştir. İmrân b. Ebi Atâ’nın ondan naklettiğine göre; pek karışık anlamında olup, şu beyiti zikretmiştir:

“Bir dolaştı ortalıkta, ben de onunla (darbeyle) karın boşluğunu hedef aldım,

O da birbiri üzerine bükülmüş (ve karışmış) bir dalmış gibi yere yıkıldı.”

el-Avfî’nin naklettiğine göre de İbn Abbâs şöyle açıklamıştır: Onlar bir sapıklık içerisindedirler. Bu da onların sihirbazdır, şairdir, delidir, kahindir demeleridir.

Bunun değişip duran anlamında olduğu da söylenmiştir. ‘in anlamı “tutarsızlık, huzursuzluk” demektir. Mesela: ” İnsanların işi karmakarışık bir hal aldı, din artık karışıp durdu” denilir. Zayıflıktan ötürü yüzük insanın parmağında hareket edecek bir hal ahrsa da: “Yüzük parmağımda durmaz oldu” denilir. Hadîs-i şerîfte de (aynı kökten gelen kelime kullanılarak) şöyle buyurulmaktadır: “Ey Abdullah (b. Amr b. el-As) sen ahidleri, emanetleri birbirlerine karışmış ve -parmaklarını birbirine geçirerek- şöyle şöyle olacak hale gelinceye kadar anlaşmazlıklara düşmüş bir topluluk arasında olacağın vakit halin ne olacaktır?” Ebû Davud, IV, 123, 124; İbn Mace, II, 1307; Müsned, II, 212, 220, 221. Bu hadisi Ebû Davud rivâyet etmiş olup biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Kaf 4

Biz, yerin onlardan ne eksilttiğini çok iyi biliriz. Katımızda koruyan bir kitap vardır.

Diyanet Vakfı
Biz, toprağın onlardan neleri eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz. Yanımızda o bilgileri koruyan bir kitap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Biz, yerin onlardan neyin eksilteceğini muhakkak bilmiştedir. Yanımızda çok İyi tesbit eden bir kitab da vardır.

“Biz, yerin onlardan neyi eksilteceğini” cesetlerinden neleri yiyeceğini

“muhakkak bilmiştedir.” Herhangi bir şey Bizden kaybolmaz ki, tekrar yeniden yaratmanın Bizim için İmkansızlığından sözedilebilsin. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “(Fir’avun): Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir, dedi. (Mûsa) dedi ki: Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitabtadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz.” (Ta-Ha, 20/51-52)

Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Âdemoğlunun (cesedinin) tamamını toprak yer. Acbu’z-zeneb (kuyruk sokumu) denilen yer müstesna. İnsan ondan yaratıldı ve yaratılışı bir daha ondan düzenlenecektir. ” Buhârî, IV, 1881; Müslim, IV, 2271, Ebû Davud, IV, 236; Muvatta’, I, 239; Müsned, II, 322, 428, 499. Bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Sabit olduğuna göre de yer peygamberlerin, velilerin ve şehidlerin cesetferini yemez. Allah onların cesetlerini yemeyi yere haram kılmıştır. Biz bu hususu “et-Tezkire” adlı eserimizde açıkladığımız gibi, bu eserde de bu husus daha önceden geçmiş bulunmaktadır,

es-Süddî dedi ki: Buradaki

“eksiltmek”ten kasıt ölümdür. Yüce Allah: Biz, onlardan kimlerin öldüğünü, kimlerin hayatta kaldığını bilimsizdir. Çünkü ölen kimse defnedilir. Sanki bununla yeryüzünden insanlar eksilmiş gibi olmaktadır. İbn Abbâs’tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kasıt, müşrikler arasından İslâm’a giren kimselerdir.

“Yanımızda” onların sayılarını ve isimlerini “çok İyi tesbit eden bir kitab da vardır.”

Bu âyetteki “hafi”; çok iyi tesbit eden” lâfzı “fail” vezninde “fail” anlamında bir kelimedir.

Bunun Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir. Levh-i Mahfuz da şeytanlardan korunması yahut herşeyin onda korunmuş (tesbit edilmiş) olmasından ötürü bu ismi almıştır.

“Kitab”ın bilmek ve herşeyin sayısını olduğu gibi tesbît etmekten ibaret olduğu da söylenmiştir. Nitekim senin adına, senin hakkında belledim, tesbit ettim anlamında olmak üzere: “Ben sana bunu yazdım” demeye benzer. Ancak böyle bir açıklama bir zorunluluk sözkonusu olmadan anlamın zahirini terketmek demektir.

Âyetin, Âdemoğullarının amellerini -amelleri dolayısıyla kendilerini hesaba çekelim diye- iyice tesbit eden kitab Bizim yanımızdadır, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Kaf 3

Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı? Bu, uzak bir dönüştür.

Diyanet Vakfı
«Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)? Bu, akla uzak bir dönüştür.»

Kurtubi Tefsiri
“Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)? Bu uzak bir dönüştür.”

“Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz?)” Görüldüğü gibi burada ifadede hazfedilmiş bir lâfız (“diriltileceğiz” anlamındaki kelime) sözkonusudur.

“Bu uzak bir dönüştür.” Dönüş, geri döndürülmek demektir. Bizim tekrar geri döndürülüşümüz uzaktır demekle bunun imkansız olduğunu anlatmak istemişlerdir. “Ben onu döndürdüm, döndürmek” denilir. “Kendisi döndü, döner ve dönüş” demektir.

İfadede hazfedilmiş başka lâfızlar da vardır. Onlar: Biz öldükten sonra mı diriltileceğiz dediler, demektir.

Burada öldükten sonra diriliş (el-ba’s)’dan sözedilmemiş olmakla birlikte, öldükten sonra dirilişe işaret etmeleri, Kur’ân-ı Kerîm’in başka yerlerinde sözkonusu edilmiş olmasından dolayıdır. Esasen Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı tek bir sûre gibidir. Aynı zamanda öldükten sonra diriliş yüce Allah’ın;

“Kendilerine İçlerinden bir uyarıp, korkutan geldi diye hayret ettiler.” âyetinin muhtevası içerisindedir. Çünkü ancak ahiretteki hesab ve amellerin cezası ile korkutup uyarmak sözkonusudur.

Kaf 2

Doğrusu, içlerinden bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar ve kâfirler: “Bu, şaşılacak bir şeydir” dediler.

Diyanet Vakfı
Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar da, kafirler şöyle dediler: «Bu şaşılacak bir şeydir.»

Kurtubi Tefsiri
Bilakis kendilerine İçlerinden bir uyarıp korkutan geldi diye hayret ettiler de kâfir olanlar: “Bu şaşılacak bir şeydir” dediler.

“Bilakis kendilerine içlerinden bir uyarıp korkutan geldi diye” âyetindeki

“Kendilerine içlerinden bir uyarıp korkutan geldiği için” takdirinde nasb konumundadır.

“Uyaran”dan kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

“İçlerinden” lâfzı ile

“kendilerine” lâfzındaki zamir kâfirlere aittir. Hem mü’minlere, hem kâfirlere ait olduğu da söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah her ikisi arasındaki farkı göstermek üzere:

“Kâfir olanlar… dediler” diye buyurmuş; “onların hepsi dediler” diye buyurmamıştır. Aksine kâfirlerin hal ve işlerinin çirkin olduğunu belirtip onları kâfirlikle nitelemiştir. Nitekim: Filan kişi bana geldi ve bana hoşuma gitmeyen şeyler söyledi. Diğer taraftan fasık olan o kimse de bana sen söylesin söylesin dedi, demeye (ve herbir kişinin söylediği farklı ifadelere, farklı vasıflarla işaret etmeye) benzer.

“Bu, şaşılacak bir şeydir, dediler.” “Acib: Şaşılacak şey” şaşılan ve kendisinden hayrete düşülen durum demektir şeklinde (Âsım kıraatinde oldğu gibi) “ayn” harfinin ötreli okunuşu da aynı anlamdadır. şekli “cim” harfinin şeddeli söylenişi ise, bunun daha ileri derecede hayret edilecek bir şey olduğunu anlatır, de aynı anlamdadır,

Katade dedi ki: Onların hayret ettikleri husus bir tek ilaha ibadet etmeye davet edilmeleri idi. Öldükten sonra diriltilmek ve amellerinin karşılığının verilmesi ile tehdit edildiklerinden ötürü hayret ettikleri de söylenmiştir. Kurân-ı Kerîm’in açıkça İfade ettiği hususun kabul edilmesi ise daha uygundur.

Kaf 1

Kaf. Şanlı Kur’an’a andolsun.

Diyanet Vakfı
Kaf. Şerefli Kurana andolsun.

Kurtubi Tefsiri

Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki,

“Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki” âyetinde genel olarak “kâT lâfzını cezm ile okumuşlardır. el-Hasen, İbn Ebi İshak ve Nasr b. Âsım “fe” harfini esreli olarak “kâfi” diye okumuşlardır. Çünkü kesre sükunun kardeşidir. Sonu sakin olduğundan dolayı ona kesre ile hareke vermişlerdir. Îsa es-Sakafî ise “fe” harfini en hafif hareke olan üstün ile okumuştur. Harun ve Muhammed b. es-Semeyka, ise “kâfu” şeklinde “fe” harfini ötreli okumuşlardır. Çünkü mebni kelimelerin son harfinin çoğunlukla görülen harekesi budur. “…den beri, hiçbir, önce ve sonra” kelimeleri gibi.

Kâfin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. İbn Zeyd, İkrime ve ed-Dahhak, o, yeryüzünü kuşatan ve kendisinden dolayı da semanın yeşil göründüğü yeşil zümrütten bir dağdır. Semanın her iki yanı onun üzerindedir. Sema ise onun üzerinde kubbe şeklinde örtülmüştür. İnsanların ele geçirdikleri zümrütler bu dağdan düşenlerdendir.

Bunu Ebû’l-Cevza, Abdullah b. Abbas’tan da rivâyet etmiştir. el-Ferrâ” dedi ki: Buna göre

“kâf” lâfzı üzerinde i’rabın açıkça ortaya çıkması gerekirdi. Çünkü bu durumda bu kelime bir harf değil, bir isim olur. (el-Ferrâ” devamla) dedi ki:

“Kâf” harfinin tek başına dağın adının bir harfi olarak zikredilmiş olma ihtimali de vardır. Şairin:

“Dur, dedim ona ben, o da kâf(işte durdum), dedi.”

Sözünde olduğu gibi. Bu işte durdum, anlamındadır. Bu da güzel bir açıklama olup daha önce el-Bakara Sûresi’ nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Vehb dedi ki: Zulkarneyn Kaf dağını gördü. Onun altında küçük dağlar da gördü. Ona; Sen nesin? diye sorunca, o: Ben Kafım dedi. Peki bu etrafındaki dağlar ne oluyor? diye sorunca: Bunlar da benim köklerimdir. Altında benim köklerimden bir tane bulunmayan tek bir şehir dahi yoktur. Allah bir şehri zelzeleye uğratmak istediği vakit bana emreder. Ben de o kökümü hareket ettiririm ve orada zelzele olur, dîye cevap verdi. Zulkarneyn ona: Ey kaf! Bana Allah’ın azametinden bir husus söyle deyince o da: Rabbimizin şanı elbetteki pek büyüktür. Benim arkamda karla kaplı eni beşyüz yıl, boyu beşyüz yıl süre devam eden bir yer vardır. Bu karla kaplı dağların biri diğerini parçalar. Eğer bunlar olmasaydı, ben cehennem ateşinden ötürü yanardım, dedi.

İşte bu da cehennemin yeryüzünde olduğunun bir delilidir. Nerede olduğunu ve yerin neresinde bulunduğunu en iyi bilen ise Allah’tır.

Zulkarneyn: Bana daha başka şeyler de söyle deyince, Kaf şöyle dedi: Cibril (aleyhisselâm) Allah’ın huzurunda eklemleri tir tir titreyerek durur, Allah onun herbir titreyişinden yüzbin melek yaratır. İşte o melekler de Allah’ın huzurunda başlarını önlerine eğmiş olarak dururlar. Yüce Allah onlara konuşmaları için izin verdiği takdirde onlar: La ilahe illallah derler. İşte yüce Allah’ın:

“O gün ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar. Rahmân’ın izin verdiği kimselerden başkaları konuşmazlar ve doğru söylerler” (en-Nebe, 78/38) âyetinde kastedilen budur. Yani onlar, la ilahe illallah, derler.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Kâf” âyeti iş olup bitmiş demektir. Nitekim

“Ha, Mim” âyeti hakkında, iş kastedildi, önemsendi anlamına geldiği söylendiği gibi.

İbn Abbâs dedi ki:

“Kâf” yüce Allah’ın kendisi ile yemin ettiği isimlerinden bir isimdir. Yine ondan gelen rivâyete göre “kâf Kur’ân’ın isimlerinden birisidir. Katade’nin görüşü de budur.

el-Kurazî dedi ki:

“Kâf” yüce Allah’ın kadir, kahir, karib, kadî ve kabıd (pek muktedir, gücü herşeyi kahreden, pek yakın, istediği hükmü veren ve alan anlamlarındaki) isimlerinin baş harflerini teşkil eder.

en-Nehaî: Bu sûrenin başlangıcıdır demiştir. Ebû Bekr el-Verrak da şöyle demiştir; Bu, bizim verdiğimiz emir ve yasaklara uy, onları aşma, anlamında bir emirdir. Muhammed b. Âsım el-Antakî dedi ki: Bu yüce Allah’ın kullarına yakınlığını açıklamaktadır. Bunu da yüce Allah’ın:

“Zaten Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16) âyeti açıklamaktadır.

İbn Atâ dedi ki: Yüce Allah, habibi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kalbinin kuvvetine yemin etmiştir. Çünkü o İlahi hitabı taşımış ve bu halinin yüceliğinden dolayı onu etkilememiştir,

“Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki” âyetindeki

“çok şerefli (el-mecid)” şanı, değeri pek yüksek demektir. Kerîm (çok şerefli) diye de açıklanmıştır ki, bunu da el-Hasen yapmıştır. Pek çok anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da kadrinin ve mevkiinin yüksekliği ile alakalı bir çokluktur, sayıca bir çokluk değildir. Arapların “filan kişi sayıca çoktur” ifadelerinde anlatmak istedikleri gibi. Arapların dillerinde dolaşan atasözlerindeki: “Bütün ağaçlarda ateş (olarak yanmak kabiliyeti) vardır, Fakat merh ve afar denilen ağaçlar bu konuda diğerlerinden daha üstündür” tabirleri, bu iki ağaçta ateş yakma kabiliyeti daha fazladır ve bunların diğer ağaçlara göre bu yönden bir üstünlüğü vardır, demektir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

Yeminin cevabının yüce Allah’ın:

“Biz yerin onlardan neyi eksilteceğini muhakkak bilmişizdir” âyeti olduğu ve burada: “Yemin olsun bilmişizdir” takdirinde “lam’ın mahzuf olduğu söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre ise; “lam”ın cevabi;

“Muhakkak ki bunda… elbette öğüt vardır” (Kaf, 50/37) âyetidir. et-Tirmizi Muhammed b. Ali’nin tercih ettiği görüş budur. O şöyle demiştir: “Kâf” kullara gösterilmiş isimlerin en büyüğü olan “kudret” adına bir yemindir. Aynı zamanda “çok şerefli Kur’ân’a” da yemin etmektedir. Sonra yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmak, kulların rızıklarını vermek, Âdemoğullarını yaratmak, kıyâmet günü halleri, cennet ve cehennemin nitelikleri ile ilgili açıklamalarda bulunduktan sonra:

“Muhakkak ki bunda kalbi olan… kimse için elbette Öğüt vardır” (Kaf, 50/37) diye buyurmuştur. Böylelikle yemin bu kelime üzerinde yapılmış olmaktadır. Yüce Allah sanki: “KâP’ diye buyurmakla, kudretim hakkı için ve çok şerefli Kur’ân’a yemin ederek söylüyorum ki: Ihı sûrede anlattığını hususlarda

“kalbi olan veya kendisi şahid olarak dikkatle kulak veren kimse için elbette öğüt vardır” (Kâf, 50/37) diye buyurmuş gibi olmaktadır.

İbn Keysan dedi ki: Yeminin cevabı:

“O bir söz söylemeye dursun…” (Kaf, 50/18) âyetidir.

Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Yeminin cevabı:

“Bilakis kendilerine… diye hayret ettiler” âyetidir.

el-Ahfeş de şöyle demiştir: Cevabı hazfedilmiştir, sanki:

“Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki” mutlaka siz öldükten sonra diriltileceksiniz, diye buyurulmuş gibidir. Buna delalet eden de:

“Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)?” demiş olmalarıdır.

Hucurat 18

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı görendir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah yaptıklarınızı görendir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Allah göklerle yerin gizliliklerini bilir. Allah yapmakta olduklarınızı çok İyi görendir.

“Muhakkak Allah göklerle yerin gizliliklerini bilir. Allah yapmakta olduklarınızı çok iyi görendir” âyetindeki

“Yapmakta olduklarınızı” anlamındaki âyeti İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Ebû Amr haber kipi olarak “ye” ile ve: “Bedevi Araplar… dediler” âyetine göre (“yapmakta olduklarını” anlamında) okumuşlardır. Diğerleri ise “te” ile (“yapmakta olduklarınızı” anlamında) ve muhatap kipi olarak okumuşlardır.

Hucurat 17

Müslüman oldukları için sana minnet ediyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bana karşı bir lütuf olarak sunmayın. Bilakis Allah, sizi imana hidayet ettiği için size lütufta bulunmuştur – eğer doğru kimseler iseniz.”

Diyanet Vakfı
Onlar İslama girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Onlar İslâm’a girdiler diye sana minnet ediyorlar. De ki: “Müslüman oldunuz diye bana minnet etmeyin. Bilakis sizi îmana muvaffak etti diye Allah size minnet eder. Eğer siz doğru söyleyen kimseler iseniz.”

“Onlar İslâm’a girdiler diye sana minnet ediyorlar” âyeti: Biz sana ağırlıklarımızla, çoluk çocuğumuzla birlikte geldik, sözlerine işaret etmektedir,

“Diye” âyeti, ” İslâm’a girdikleri için” takdirinde nasb konumundadır.

“De ki: Müslüman oldunuz diye” müslümanlığınızla

“bana minnet etmeyin. Bilakis sizi îmana muvaffak etti diye Allah size minnet eder” âyetindeki:

“Diye” lâfzı nasb konumunda olup takdirindedir, ötakdirinde olduğu da söylenmiştir. Abdullah b. Mesud’un mushafında; size hidayet ettiği için” şeklindedir.

“Eğer siz” mü’min olduğunuzu söylerken

“doğru söyleyen kimseler İseniz.”

Âsım

“sizi… muvaffak etti diye” anlamındaki âyetindeki hemzeyi kesreli okumuştur. Ancak bu uzak bir ihtimaldir, çünkü daha sonra yüce Allah: ” Eğer siz doğru söyleyen kimseler iseniz” diye buyurmuştur. Halbuki “Eğer sizi doğru yola iletirse, o size minnet eder. Eğer doğru söylüyor iseniz” anlamında-denilmez. Güçlü okuyuş şekli: ” Sizi… muvaffak elti diye” şeklindeki okuyuştur. Bu onların mü’min olduklarına delil değildir. Çünkü ifadenin takdiri: Eğer siz gerçekten îman etmiş iseniz, bu Allah’ın sizin üzerinizdeki bir minneti, bir lütfudur şeklindedir.

Hucurat 16

De ki: “Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?” Oysa Allah göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
De ki: Siz dininizi Allaha mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde bulunanları bilir. Allah herşeyi çok İyi bilendir.”

Ayet-i kerîme nazil olunca bedevi arablar hem içte, hem de açıkta mü’min olduklarına dair yemin ettiler ve bu yeminlerinde yalan söylediler. Bunun üzerine şu âyet indi:

“Deki” üzerinde bulunduğunuz

“dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde bulunanları bilir. Allah herşeyi çok İyi bilendir.”

Hucurat 15

Müminler, ancak Allah’a ve resulüne iman eden, sonra da hiç şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte doğrular onlardır.

Diyanet Vakfı
Müminler ancak Allaha ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne Îman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen, sonra da malları ve canları ile Allah yolunda cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık olanların ta kendileridir.

“Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne îman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen” yani tasdik edip şüpheye düşmeyen, cihad ve salih amellerle de bunları gerçekleştiren, tahkike ulaştıran

“kimselerdir. İşte onlar” imanlarında

“sadık olanların ta kendileridir.” Yoksa öldürülmek korkusu ve kazanç elde etmek ümidi ile müslüman olanlarınki değildir.

Hucurat 14

Bedevîler: “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz, fakat ‘teslim olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.” Eğer Allah’a ve resulüne itaat ederseniz, amellerinizden hiçbir şey eksiltilmez. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Bedeviler «İnandık» dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama «Boyun eğdik» deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allaha ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Bedevi arabları “Îman ettik” dediler. De ki: “Siz îman etmediniz, fakat teslim olduk deyin. Îman henüz kalblerinize girmemiştir. Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz, amellerinizden herhangi bir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah mağfiret edicidir, çok merhamet edicidir.”

Âyet-i kerîme, Esed b. Huzeyme oğullarından bedevi olan Araplar hakkında inmiştir. Bunlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna bir kıtlık yılında gelmiş ve zahiren şehadet kelimelerini getirmişti. Ancak içten içe mü’min değillerdi. Medine yollarını pisliklerle berbat etmiş, fiyatlarının yükselmesine sebeb olmuşlardı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Biz sana yüklerimizle, ailelerimizle birlikte geldik. Filanoğulları seninle çarpıştığı gibi, biz de seninle savaşmadık. Bunun için bize zekattan bir şeyler ver, demeye ve Peygamber Efendimize minnet etmeye başlamışlardı. Yüce Allah da onlar hakkında bu âyet-i kerimeyi indirdi .

İbn Abbâs dedi ki; Âyet-i kerîme hicret etmeden Önce “muhacir” ismini almak isteyen bedevi Araplar hakkında inmiştir. Allah da onların bedevi arablara ait isimleri bulunduklarını onlara “muhacirler” denilmeyeceğini bildirdi.

es-Süddî dedi ki: Bu âyet-i kerîme el-Feth Sûresi’nde sözü edilen bedevi arablar hakkında inmiştir. Bunlar Muzeyne, Cuheyne, Eşlem, Gıfar, Dîl ve Eşcalılara mensub bedevi Araplardır. Malları ve canları güvenlik altında olsunlar diye: îman ettik, demişlerdi. Medine’ye gelmeleri istenince geri durdular. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Özetle, âyet-i kerîme bazı bedevi Araplar hakkında hususidir. Çünkü onlar arasından yüce Allah’ın da belirttiği üzere Allah’a ve ahiret gününe îman eden kimseler de vardır. Yüce Allah’ın:

“Fakat teslim olduk deyin” âyeti, biz Öldürülmek ve çoluk çocuğumuz esir alınmak korkusuyla teslimiyet gösterdik, demektir. İşte bu münafıkların niteliğidir. Çünkü onlar kalpleri îman etmediği halde zahiren îman etmiş görünmekle, ölüm ve esaretten kurtuldular. Îmanın gerçeği kalb ile tasdiktir. İslâm Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdiklerini zahiren kabul etmektir. Bu da kişinin kanını dökülmekten kurtarır.

“Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz” yani ihlasla Îman ederseniz

“amellerinizden herhangi bir şeyi eksiltmez.”

” Onu (ondan) eksiltti, eksiltir” demektir.

Ebû Amr: “Sizden… eksiltmez” diye hemzeli: (……..)’den gelen bir fiil diye okumuştur. Ebû Harim’in tercih ettiği de budur. Bu tercihini yüce Allah’ın:

“Amellerinden de bir şey eksiltmeyiz.” (et-Tur, 52/21) âyetini gözonünde bulundurmuş olmaktadır. Şair şöyle demiştir:

“Sualoğullarına benden bir mesaj götür.

Mesajın en ileri şeklini; ne bir eksik, ne de yalan,”

İlk okuma şeklini ise Ebû Ubeyd tercih etmiştir, Rube de şöyle demiştir:

“Ve yağmurlu bir gecede yol aldım gece boyu,

O gece boyunca yol almamı hiçbir şey engellemedi.”

Onun gideceği işten alıkoydu” kullanımı da bu şekildedir. Yani burada veznindeki şekliyle, veznindeki şekli aynı anlamdadır.

Yine: “Onun amelinden hiçbir şeyini eksiltmedi” denilir, tıpkı: gibidir. Bunu da el-Ferrâ” söylemiş ve şu beyiti zikretmiştir:

“Onlar baharın yağan ilk yağmurdan sonraki yağmurun bitirdiğini yerler ki,

Sanki olgunlaşmamış (ekin)in etrafında tarlalar varmış gibi

Burada merhum Kurtubî beyitteki kelimelere dair birtakım açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamalar tercümeye dercedikliğinden dolayı ayrın) çevirmeye gerek yoktur.

Yüce Allah burada: “İkisi amellerinizi eksiltmez” diye buyurmamıştır, çünkü yüce Allah’a itaat, Rasûle itaattir.

Hucurat 13

Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletler ve kabileler yaptık. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, en çok takvalı olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi birbirinizle tanışasınız diye uluslara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında sizin en şerefliniz, en takvalı olanınızdır. Muhakkak Allah, en iyi bilendir, herşeyden haberdar olandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Yaratılış İtibariyle İnsanların Birbirlerine Eşitliği:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık” âyetinde Âdem ile Havva’yı kastetmektedir,

Âyet-i kerîme Ebû Hind hakkında inmiştir. Bunu Ebû Davud “el-Merasil” adlı eserinde zikretmektedir: Bize Amr b. Osman ile Kesir b. Ubeyd anlattı, dediler ki: Bize Bakiyye b. el-Velid anlattı, dedi ki: Bana ez-Zührî anlattı, dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Benu Beyadalılara, Ebû Hind ile kendilerinden bir hanımı evlendirmelerini emretti. Onlar da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Biz kölelerimizi kızlarımızla mı evlendirelim? dediler. Bunun üzerine şanı yüce Allah:

“Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi… uluslara ve kabilelere ayırdık” âyetini indirdi. ez-Zührî dedi ki: Âyet özel olarak Ebû Hind hakkında inmiştir. Ebû Davud, el-Merasil, s. 195 Ebû Hind’in evlendirilmesi ile ilgili rivâyetten bu ayetin Tefsirinin sonlarında bir daha söz edilecektir. Oraya da bakınız.

Ayet-i kerimenin Sabit b. Kays b. Şemmâs ve onun kendisine yer açmayan kişiye: Ey filan kadının oğlu demesi hakkında indiği de söylenmiştir. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Filan hanımın ismini anan kimdi?” diye sordu. Sabit: Ben ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Buradakilerin yüzlerine bir bak dedi.” Baktı, Peygamber: “Ne gördün?” diye sordu, o da beyaz, siyah ve kırmızı tenliyi gördüm deyince, Peygamber şöyle buyurdu: “Sen takva ile olması müstesna bunlara üstün olamazsın.” Bunun üzerine bu âyet Sabit hakkında nazil oldu, Ona yer açmayan kişi hakkında da:

“Ey îman edenler! toplantı yerlerinde size yer açın, denildiğinde genişletin…” (el-Mücadele, 58/11) âyeti indi. İbn Abbâs dedi ki: Mekke fethi gününde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bilal’e emir vermesi üzerine Ka’be’nin damına çıkıp ezan okudu. Attab b. Esid b. Ebi’l-Iys şöyle dedi: Bugünü görmeden önce babamın ruhunu alan Allah’a hamdolsun. el-Haris b. Hişam da: Muhammed ezan okumak üzere şu siyah kargadan başkasını bulamadı mı? dedi, Süheyl b. Amr da: Allah bir şeyi diledi mi onu değiştirir, dedi. Ebû Süfyan ise: Ben hiçbir şey demiyorum. Çünkü semanın Rabbinin söylediğimi haber vereceğinden korkarım. Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek neler söylediklerini ona haber verdi. Onları çağırdı ve neler söylediklerini sordu, onlar da ikrar ettiler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirerek soylarla öğünmeyi, mal çokluğuyla öğünmeyi, fakirleri küçümsemeyi yasakladı. Çünkü asıl gözönünde bulundurulması gereken takvadır. Yani herkes Âdem ile Havva’dandır, üstünlük ancak takva iledir.

Tirmizî’de şu rivâyet yer almaktadır: ,..İbn Ömer’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’de verdiği hutbesinde şöyle dedi: “Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah sizden cahiliye kibrini ve ataları ileri sürerek büyüklenmeyi gidermiş bulunuyor. İnsanlar iki türlüdür: Ya birisi iyilik yapan, takva sahibi olup Allah katında üstün ve değerlidir. Ya günahkar ve bedbaht birisi olup, Allah katında da değersizdir. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Allah Âdem’i topraktan yaratmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle, bir dişiden yarattık ve sizi birbirinizle tanıdasınız diye uluslara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında sizin en şerefliniz, en takvalı olanınızdır. Muhakkak Allah en iyi bilendir, herşeyden haberdar olandır” diye buyurmuştur. Tirmizî bu hadisi Ali b. el-Medinî’nin babası Abdullah b. Cafer’den rivâyet etmiştir. O ise zayıf bir ravidîr. Onun zayıf olduğunu Yahya b. Maîn ve başkaları söylemiştir. Tirmizi, V, 389; Müsned, II, 523.

Taberi “Adabu’n-Nufus” adlı eserinde şunu rivâyet etmektedir: Yine bana Yakub b. İbrahim anlattı, dedi ki; Bana İsmail anlattı, dedi ki: Bana Said el-Cureyrî, Ebû Nadra’dan anlattı. Ebû Nadra dedi ki: Bana yahut bize Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Mina’da teşrik günlerinin ortasında bir deve üzerinde iken vermiş olduğu hutbesinde hazır bulunanlardan birisi anlattı. Peygamber buyurdu ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ki sizin Rabbiniz birdir. Şüphesiz ki sîzin babanız da birdir. Şunu bilin ki arab olan birisinin arab olmayana, arab olmayan birisinin arab olana, siyahın kırmızıya, kırmızının siyaha, takva ile olması hali müstesna, hiçbir üstünlüğü yoktur. Söyleyin, ben tebliğ ettim mi?” Onlar: Evet dediler. Peygamber de: “O halde hazır bulunan burada bulunmayana bildirsin” diye buyurdu. Müsned, V, 4li, Heysemi, Mecmâ’, III, 266.

Yine ismi geçen eserde Malik el-Eş’arî’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Şüphesiz Allah sizin makam ve mevkilerinize, neseblerinize, bedenlerinize, mallarınıza bakmaz. Fakat O, sizin kalplerinize bakar. Her kimin salih bir kalbi varsa, Allah ona karşı şefkat duyar. Şüphesiz siz Âdem’in oğullarısınız. O’nun aranızdan en sevdiği kişi sizin en takvalı olanınızdır.” Taberani, Kebir, III, 297.

Bu anlamda Ali (radıyallahü anh)’ın şiirlerinden olup meşhur olmuş şu beyitler vardır:

“İnsanlar suret bakımından denktir birbirlerine,

Babaları Âdem’dir, anneleri Havva’dır onların.

Bir nefis benzer diğerine, ruhlar da andırır birbirini,

Onlarda kemikler yaratılmış ve azaları vardır onların.

Eğer asılları itibariyle onların bir şerefleri varsa,

Kendisiyle karşılıklı öğünecekleri o su ve çamurdur.

Fazilet ancak ilim ehlinindir, çünkü onlar

Hidayet üzredirler, hidayeti arayanlara gösterirler doğruyu.

Herkesin değeri güzel yaptığı şeye göredir,

İnsanların fiilleri üzerinde alametleri vardır.

Her kişinin zıttına ise bilmediği şey durur,

Cahiller de ilim ehline düşmandır.”

2- Yüce Allah Dileseydi İnsanları Başka Bir Yoldan da Yaratırdı:

Yüce Allah bu âyet-i kerimede insanları bir erkek ve bir dişiden yarattığını açıklamaktadır. Aynı şekilde en-Nisa Süresi’nin başında da (4/1) bunu böylece açıklamaktadır. Şayet dileseydi Âdem’i yarattığı gibi, bunların ikisi olmadan da yaratabilirdi yahut Îsa’yı yarattığı gibi erkeksiz yahut Havva’yı yarattığı gibi iki cihetten birisi olan dişisiz yaratabilirdi. İşte ilahi kudret için mümkün olan bu şekilde yüce Allah başka bir varlık yaratmış değildir. Rivatıyet olunduğuna göre yüce Allah Havva’yı Âdem’den, ondan çekip aldığı kaburga kemiklerinden birisinden yaratmıştır. İlahi kudret açısından mümkün olan diğer kısım da bu kabul edilebilir. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

3- Bir Kimsenin Nesebini Reddedmesinin Cezası:

Yüce Allah insanı erkek ve dişiden yaratmış, onlar arasında neseb, sihri akrabalıklar, uluslar, ve kabileler halinde yaratmıştır. Bu yaratılışlar arasında da onların birbirlerini tanımalarını takdir etmiş, takdir ettiği ve kendisinin daha iyi bildiği bir hikmet dolayısıyla da aralarındaki akrabalık bağlarını ve bu bağların gözetilmesini tesbit etmiştir. Böylelikle herkes kendi nesebine sahib çıkar olmuştur.

Herhangi bir kimse başkasının nesebini reddedecek olursa, İftirada bulunmuş olacağından kendisine had vurulmasını gerektirir, Mesela, kabilesinin ve soyunun nesebini red ederek, mesela Arap olana; Ey acem, acem olana da: Ey Arap demesi ve buna benzer nesebin gerçek anlamıyla nefyedildiği diğer ifadelerde de bu böyledir.

4- İnsan Hem Erkekten, Hem Dişiden Yaratılır:

Öncekilerden kimisi ceninin sadece erkeğin suyundan yaratılmış olduğunu, annenin rahminde de beslenip büyüdüğünü ve rahimdeki kandan geliştiğini ileri sürmüşlerdir. Buna delil olarak da yüce Allah’ın:

“Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı? Onu sağlam bir yerde tuttuk.” (el-Murselat, 77/21) âyeti ile

“Sonra O, onun suyunu bayağı bir sudan meydana gelen bir süzmeden kılmıştır.” (es Secde, 32/8);

“O dökülen meniden bir damla değil miydi?” (el-Kıyame, 75/37) âyetlerini delil göstermişlerdir. Onlara göre bu âyetler yaratılışın tek bir sudan olduğunu göstermektedir.

Doğrusu ise yaratmanın bu âyet sebebiyle hem erkeğin suyundan, hem de kadınınkinden yaratıldığıdır. Çünkü bu âyet-i kerîme tevil ihtimali bulunmayan açık bir nasstır. Ayrıca yüce Allah’ın:

“O atılıp dökülen bir sudan yaratılmıştır. O su omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkar.” (et-Tarık, 86/6-7) âyeti da buna delildir. Bundan maksat ileride açıklanacağı üzere, erkeklerin omurgaları ile kadınların göğüs kemikleridir.

Karşı görüşü savunanların ileri sürdükleri delillerdeki ifade ise azami olarak şunu ortaya koymaktadır: Yüce Allah insanın sudan, bir süzmeden ve bir nutfeden yaratıldığını belirtmektedir. Ancak bunu anne babadan sadece birisine izafe etmemektedir. O halde bu, suyun ve süzme ile nutfenin zikrettiğimiz âyetlerin delaleti ile her ikisinden olduğuna delil teşkil etmektedir. Aynı şekilde tıpkı erkeğin suyunun olduğu gibi, kadının da suyu olduğunu ve bundan dolayı da -daha önce eş-Şura Sûresi’nin sonlarında (42/49-50. âyet, 2. başlık ve devamında) geçtiği üzere- benzerliğin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Yüce Allah, Nûh (aleyhisselâm) kıssasında da:

“Su önceden takdir edilmiş bir emir üzere birbirine kavuştu.” (el-Kamer, 54/12) diye buyurmaktadır. Burada ise semanın suyu ile yerin suyunu kastetmektedir. Çünkü kavuşma ancak iki şey tarafından sözkonusu olur. O halde yüce Allah’ın:

“Sonra O, onun soyunu bayağı bir sudan meydana gelen bir süzmeden kılmıştır.” (es-Secde, 32/8) âyeti ile

“Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?” (el-Mürselat, 77/20) âyetinde iki ayrı suyun kastedildiği inkar olunamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Uluslar ve Kabileler (Şuub ve Kabail):

“Ve sizi… uluslara ve kabilelere ayırdık.” âyetinde sözü edilen “şuub: uluslar” kabilelerin başlandır, Rabia, Mudar, Evs ve Hazreç gibi. Bunun tekili “şın” harfi üstün olarak “şa’b” …diye gelir. Onlara bu ismin veriliş sebebi ağacın dallarının şubeleri gibi ayrılıp, bir noktada toplanmaları dolayısıyladır, “Şa’b” zıt anlamlı kelimelerdendir. Nitekim bir şeyi toplamayı ifade etmek üzere: “Onu topladım” denilir. Matkab ve biz anlamına kullanılan da buradan gelmektedir. Çünkü onun vasıtasıyla hem biraraya getirilir, hem ayrılır. Şair de şöyle demiştir;

“Yüzüstü yıkılmış ve korunuyor,

Bir boynuz ile sanki o keskin bir matkab gibidir.”

Onu dağıttım:” demektir. Ölüme ayırımcı olduğundan ötürü “şu’ûb” denilmesi de buradan gelmektedir. “Şi’b” de dağ yolu demektir, çoğulu da “şi’âb” …diye gelir. el-Cevherî dedi ki: Şi’ûb Arap ve Arap olmayanların kabilelerinden ayrılan kollara denilir, çoğulu da “şu’ûb” …diye gelir. Şu’ûbiye ise arabların Arap olmayanlara üstün olmadıklarını söyleyen bir kesimdir. Hadiste geçen: “Şu’ûbdan bir adam müslüman oldu” ifadesi ise Arap olmayanlardan birisini kastetmektedir. Şa’b de büyük kabile demektir. Bu kabilelerin kendisine nisbet olunduğu atalarıdır. Yani bu ata onları toplar ve birarada tutar.

İbn Abbâs dedi ki: Şu’ûb Cumhûr (büyük kalabalık) demektir, Mudar gibi. Kabileler ise onun boylarıdır.

Mücahid dedi ki: Şu’ûb nesebin uzak olanı, kabileler ise ona göre daha yakın olanıdır. Yine ondan nakledildiğine göre şu’ûb daha yakın olan nesebi ifade eder. Katade de böyle demiştir, Birinci görüşü ondan el-Mehdevî, ikincisini ise el-Maverdî nakletmiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Ben bir çok şalilerde pek çok Sa’dlar gördüm,

Fakat Sa’d b. Malik gibi bir Sa’d görmedim,”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Şa’blerden birtakım kabileler ki aralarında yoktur,

Kerîm sayılacak ve adaletli birisi.”

Şu’ûb’un, Kahtan’dan Yemen arabları olduğu, kabilelerin ise Rabia, Mudar ve Adnan’ın sair kolları oldukları da söylenmiştir.

Şu’ûb’un acemlerin kolları, kabilelerin de Arapların kolları oldukları da söylenmiştir.

Bir rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Şu’ûb mevali (arablara vela ile mensub olanlar), kabileler iye Araplardır.

el-Kuşeyrî dedi ki: Buna göre şu’ûb Hindliler, Dağlılar ve Türkler gibi neseblerinin aslı bilinmeyenlerdir. Kabileler ise Araplardandır.

el-Maverdî dedi ki: Şu’ûb’un kenar ve uzak yerler ile dağ yollarına nisbet olunanlar, kabilelerin ise neseb bakımından ortak olan kimseler olma ihtimali de vardır. Şair de şöyle demiştir:

“Ve onlar şubelere ayrıldılar, artık her bir adada,

Bir emiru’l-mü’minin ve bir de minber vardır.”

Ebû Ubeyd, İbnu’l-Kelbî’den, o babasından şöyle nakletmektedir: Şa’b kabileden daha büyüktür, ondan sonra fasile, sonra imare, sonra batn, sonra da fahiz gelir.

Önce şa’b, sonra kabile, sonra imaret, sonra batn, sonra fahiz, sonra fazile, sonra aşire geldiği de söylenmiştir. Edebiyatçılardan birisi bunları nazım halinde şöylece ifade etmiştir:

“Sen Şa’ba bak, çünkü o en kalabalık olandır,

insanların barındığı yerlerde; sonra kabile gelir,

Arkasından imare gelir, sonra batn,

Daha sonra fahiz ve fasile gelir.

Bundan da sonra aşiret gelir, fakat o

Sözünü ettiklerimizin yanında pek azdır.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Kabile, ondan Önce şa’b gelir, ikisinden sonra ise

İmaret, sonra batn, arkasından fahiz gelir.

Kişiyi kendi fasilesinden başkası barındırmaz,

Arkasında tüyü bulunmayan ok ise doğru gidemez.”

6- Allah Katındaki Değerin Ölçüsü Takvadır:

Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki Allah’ın katında sizin en şerefliniz, en takvalı olanınızdır.” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden ez-Zuhruf Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Ve muhakkak ki o, sana ve senin kavmine büyük bir şereftir” (ez-Zuhruf, 43/44) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerimede yüce Allah’ın ve Rasûlünün nezdinde asıl gözönünde bulundurulanın kişinin şerefi ve soyu olmayıp takvası olduğunu gösteren bir özellik bulunmaktadır.

“Şüphesiz ki” âyeti üstün ile; diye de okunmuştur. Sanki: Niçin neseblerle övünülüyor diye sorulmuş da ona: Çünkü Allah nezdinde sizin en şerefliniz en soylu olanınız değil, en takvalı olanınızdır denilmiş gibi olmaktadır.

Tirmizî’deki rivâyete göre Semura, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Haseb (şeref) maldır, kerem (üstünlük, şereflilik, değerlilik) de takvadır.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib, sahih bir hadistir Tirmizî, V, 390; Darakutni, III, 302; İbn Mace, //, 1410; Müsned, VT 10.

Bu da yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki Allah’ın katında sizin en şerefliniz, en takvalı olanınızdır” âyetinin kapsamına girer. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu açık ifadeleri bize ulaşmış bulunmaktadır: “Kim insanların en şereflisi olmak istiyor ise Allah’tan korksun.” Hakim, Müstedrek, IV, 301.

“Allah korkusu: Takva” ise, emir ya da nehy olsun yüce Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmek ve sahib olunmasını emrettiği niteliklere sahib olmak, yasakladığı şeylerden de uzak durmak demektir. Yine bu anlamdaki açıklamalar daha önce başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde yüce Allah şöyle buyuracaktır: Şüphesiz Ben bir neseb yarattım, siz de bir neseb tesbit ettiniz. Ben sizin en şereflinizin, en takvalınız olduğunu ortaya koydum, siz ise bunu kabul etmeyerek filan oğlu filan dediniz. Bugün Ben kendi nesebimi yükseltiyor, sizin uydurduğunuz nesebleri alçaltıyorum. Nerede takva sahibleri? Nerede takva sahibleri?” Taberani, Sağir, 1, 383; Deylemi, Firdevs, V, 226; aynı manada az lafzî farklarla: Hakim, Müstedrek, II, 503; Beyhaki, Şuabu’l-Îman, IV, 289; Heysemi, Mecmâ’, VIII, 84, ravilerinden Talha b. Amr’ın “metruk” bir ravi olduğu kaydıyla.

Taberî de Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği bir hadise göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu kaydetmektedir: “Şüphesiz ki kıyâmet gününde Benim gerçek dostlarım takva sahibleridir. Her ne kadar kimi nesebler, kimi neseblerden daha yakın ise de. İnsanlar amellerle gelirler, siz ise dünyayı boynunuz üzerinde taşımış olarak geleceksiniz ve: Ey Muhammed… diyeceksiniz. Ben de böyle böyle diyeceğim” diyerek her iki yanını (sağa sola) çevirdi. İbn Receh, Camiu’l-Ulum, I, 347; Aynı manada yakın lâfızlarla: Taberani, Kebir, V, 45,

Müslim’in, Sahih’inde Abdullah b. Amr’ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı alçak sesle değil, yüksek sesle şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz benim babamın akrabaları benim dostlarım (velilerim) değildir. Benim gerçek dostum, Allah ve salih olan mü’minlerdir.” Bahari, V, 2233; Müslim, I, 197.

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: İnsanların en şereflisi hangisidir? diye sorulmuş, o da: “İbrahim’in oğlu İshak’ın oğlu Yakub’un oğlu Yusuf’tur” diye buyurmuş, Onlar, hayır biz sana bunu sormuyoruz dediler. Peygamber; “O halde Allah katında onların en şereflileri en takvalı olanlarıdır.” Yine: Biz sana bunu sormuyoruz, dediler. Bu sefer: “Siz bana Arapların cevherlerini mi (soruyorsunuz)” diye buyurdu. “Cahiliye döneminde onların en hayırlıları İslâm döneminde de -fakih olmaları şartıyla- en hayırlılarıdır.” Buhârî, III, 1224, 1235, 1238, FV, 1729; Müslim, IV, 1846; Dârimi, I. 84; Müsned, 11, 431 Şair bu hususta şöyle demiştir:

“Kişi zenginliğin verdiği izzeti ne yapsın?

Çünkü izzet denilen şey, bütünüyle takvalınınkidir.

Allah’ı bilip tanıdığı halde, Allah’ı bilip tanıması,

Kişiyi müstağni kılmazsa eğer, işte asıl odur bedbaht olan.”

7- Nikâhta Denklik (Kefaet) te Takvanın Dışında Neseb (Soy-Sop) Gözönünde Bulundurulabilir mi?

Taberî şu rivâyeti zikretmektedir: Bana Ömer b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Ubeyd b. İshak el-Attar anlattı, dedi ki: Bize Mendel b. Ali, Sevr b. Yezıd’den anlattı, o Salim b. Ebi’l-Ca’d’den dedi ki: Ensardan bir adam bir kadın ile evlendi. Şerefi hususunda ona eleştirilerde bulunuldu. Adam: Ben bu kadın ile şerefi dolayısıyla evlenmiş değilim, ben onunla dini ve ahlakı dolayısıyla evlendim. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bununla birlikte Hadb b. Zürara hanedanından olmamasının sana bir zararı yoktur” (ya da: …ne zararı var?) diye buyurdu. Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz ki şanı yüce Allah İslâm’ı gönderdi. İslâm sayesinde aşağılarda olanı yükseltti, onun sayesinde eksik olanı tamamladı. İslâm sayesinde kınamayı kaldırdı. Hiçbir müslümana kınama olmaz. Çünkü bu tür kınamalar ancak cahiliye dönemi kınamaları olabilir.”

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben takvalı davranmam sebebiyle aranızda Allah’tan en çok korkanınız ve en bilgili olanınız olduğumu ümit ederim. ” Bu hadis şöyle de tercüme edilebilir: “İlen aranızda Allah’tan en çok korkan ve ne ile en takvalı olacağımı en iyi bilen kişi olacağımı ümit ederim.” Müslim, II, 781; Ebû Dâvûd, II, 312; Muvatta’, I, 289; Müsned, II, 67, 245 Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah nezdinde insanların en üstünü ve en şereflisidir,

İbnu’l-Arabî dedi ki: İşte nikâhta kefaet (denklik) hususunda Mâlik’in gözönünde bulundurduğu budur. Abdullah, Malik’ten: Azadlı köle arab olan hanımla evlenebilir dediğini ve bu âyet-i kerimeyi delil gösterdiğini rivâyet etmiştir. Ebû Hanife ile Şâfiî ise: Şeref ve mal gözönünde bulundurulur, demişlerdir.

Sahih’te, Âişe’den gelen rivâyete göre Ebû Huzeyfe b. Utbe b. Rabia -ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Bedir’de bulunanlardan birisi idi- Salim’i evlat edinmiş, sonra da ona kardeşi el-Velid b. Utbe b. Rabia’nın kızını nikâhlamıştı. Salim de o sırada ensardan bir kadının mevlası (kölesi) bulunuyordu. ez-Zubeyr’in kızı Dubaa, el-Mikdad b. el-Esved’in nikâhı altında idi.

Derim ki: Abdu’r-Rahmân b. Avf’ın kızkardeşi Bilal’ın nikâhı altında, Cahş kızı Zeyneb, Zeyd b. Harise’nin nikâhı altında idi. İşte bunlar mevali’den olan erkeklerin arab kadınlar ile evlenmesinin câiz olduğuna delildir. Kefaet sadece din hususunda gözönünde bulundurulur.

Yine buna delillerden birisi Sehl b. Sad’ın Sahih-i Buhârî’de yer alan şu rivâyetidir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bulunduğu yerden bir adam geçmiş, Peygamber de: “Şu adam hakkında ne dersiniz?” diye sormuş, onlar: Bu adam eğer bir kıza talib olursa, o kızın ona nikâhlanmasına layıktır. Eğer bir kimseye şefaat etmek isterse, şefaati kabul edilir, eğer konuşursa sözü dinlenir. Sonra Peygamber sustu. Bu sefer müslüman fakirlerden bir adam geçti yine; “Bu adam hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Onlar: Eğer bir kıza talib olursa, ona verilmez. Şâyet şefaatçi olmak isterse, şefaati kabul edilmez, konuşursa sözü dinlenmez. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bu ötekinin benzeri yeryüzü dolusu kadar kimselerden hayırlıdır.” Buhârî, V, 19>S, 2369; İbn Mace, II, 1379

Yine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kadın malı, güzelliği ve dini -bir rivâyette de; şerefi- dolayısıyla nikâhlanır. Elleri toprakla dolasıca! Sen dindar olanını nikâhlamaya bak!” diye buyurmuslur. Buhârî, V, 195H, Müslim, II, 1086; Dârimî, II, 179; Darakutni, III, 302, 303; Nesâî, VI,65.

Selman, Ebû Bekir’den kızını istemiş ve onun isteğini kabul etmişti. Ömer’den kızını istemiş, önce vermek istememiş, sonra Selman’dan kızını nikâhlamasını istediyse de Selman buna yanaşmamıştı. Bilal, el-Bukeyr’in kızını istemiş, kardeşleri kabul etmemişti. Bunun üzerine Bilal: Ey Allah’ın Rasûlü, ben el-Bukeyr’in oğullarından neler çekiyorum? Onlardan kızkardeşlerini istedim, bana vermediler, bana eziyet ettiler, Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bilal adına öfkelendi. Kardeşleri bunu haber alınca, kızkardeşlerine giderek: Senden dolayı çektiğimiz nedir? dediler. Kızkardeşleri: Ben işimi (beni nikâhlama yetkisini) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bırakıyorum, dedi. Onlar da onu (Bilal ile) evlendirdiler.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine hacamat yaptığı sırada Ebû Hind hakkında şöyle demişti: “Ebû Hind’e hanım verip, nikâhlayınız. Onunla evlendiriniz. ” Ebû Davud, II, 233; İbn Hibban, Sahih, IX, 375, XIII, 442; Hakim, Müstedrek, II, 178; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, VII, 136 Ebû Hind o sırada Beyada oğullarının mevlasi idi.

Darakutnî de ez-Zührî’den, o Urve’den, o Âişe’den rivâyet ettiği hadise göre Beyada oğullarının mevlası olan Ebû Hind, hacamat yapan bir kimse idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hacamat yapmış, bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu; “Yüce Allah’ın imanı kalbinde şekillendirdiği bir kimseyi görmekten memnun olacak kimseler Ebû Hind’e baksınlar.” Yine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ona kız veriniz, onu nikâhlayıp evlendiriniz (kız alınız, isteyiniz)” Darakutni, III, 300; Taberani, Evsat, VI, 329.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr dedi ki: Nikâhta kefaet hususunda neseb bazan gözönünde bulundurulabilir. Bu ise peygamberlik şeceresine nesebinin ulaşması yahut peygamberlerin mirasçısı olan âlimlere ya da zühd ve salah bakımından imrenilen kimselere ulaşması halinde sözkonusu olur. Takva sahibi bir mü’min, soylu bir günahkardan faziletlidir. Eğer her ikisi de takvalı iseler bu takdirde aralarından soylu olana öncelik tanınır. Takva bakımından birbirine eğit oldukları takdirde namazda genç olanın yaşlı olana Öncelik tanınmasında olduğu gibi.

Hucurat 12

Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü bazı zanlar günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayın ve birbirinizi arkanızdan çekiştirmeyin. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allahtan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zatının bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’tan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, Rahîmdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1- Zandan Kaçınmak:

“Ey Îman edenler! Zannın birçoğundan kaçının” âyeti denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından olup, arkadaşlarının gıybetini yapan iki kişi hakkında inmiştir. Şöyle ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculuğa çıktı mı muhtaç olan bir kimseyi halt iyi olan iki kişiye katar, o da onların hizmetini görürdü. Selman’ı da bu şekilde iki kişiye kattı. Selman eve geldi, uykusuna karşı direnemeyip, uyudu. Onlara da herhangi bir şey hazırlamadı. Öbür İki kişi geldiklerinde, yiyecek ve katık yapacakları bir şey bulamadılar, Ona; Git, Peygamberden bize bir yiyecek ve bir katık iste, dediler, o da gitti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: “Üsame b. Zeyd’e git ve ona; “Eğer yanında artmış yiyecek varsa, sana vermesini söyle,” dedi. Üsame Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hazinedarı idi. Selman ona gitti, Üsame: Yanımda bir şey yok dedi. Bunun üzerine Selman öbür iki arkadaşına dönüp, durumu bildirdi. Onlar da: Onun yanında bir şeyler vardı fakat cimrilik etti, dediler. Sonra Selman’ı bazı sahabilerin yanına gönderdiler, onların yanında da bir şey bulamadı. Bu sefer ikisi de: Şayet biz Selman’ı Sumeyha kuyusuna göndersek, onun dahi suyu yerin dibine çekilir, dedi. Sonra Üsame’nin yanında bir şeyin olup olmadığını araştırmak üzere gittiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları görünce şöyle dedi: “Nasıl oluyor da ben sizin ağızlarınızda yemiş olduğunuz etin izlerini görüyorum!” Onlar; Ey Allah’ın Peygamberi, Allah’a yemin ederiz biz bugün et olsun, başka bir şey olsun bir şey yemiş değiliz, dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Fakat sizler Selman’ın ve Üsame’nin etini yiyip durdunuz” diye buyurdu. Bunun üzerine:

“Ey îman edenler! Zannın birçoğundan kaçının, çünkü zannın bir kısmı günahtır” âyeti indi. Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

Yani sizler zahiren onların hayırlı işler işleyen kimseler olduklarını biliyor iseniz, bu gibi hayır ehli kimseler hakkında kötü zanda bulunmayınız.

2- Zandan Kaçınmanın Gereği:

Buharî ile Müslim’de sabit olduğuna göre Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Zandan sakının, çünkü zan sözün en yalanıdır. İnsanların konuşmalarına kulak vermeyin, tecessüs etmeyin. Birinizin aleyhine alışverişi kızıştırmayın. Birbirinizi kıskanmayın. Biriniz diğerine buğzetmesin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun!” Bu Buharî’nin lâfzıdır. Buhârî, V, 2253, VI, 2474; Müslim, IV, 1935; Muvatta’, II, 907; Müsned, II, 287, 312, 342, 465.470.

İlim adamlarımız dedi ki: Gerek burada, gerekse âyet-i kerimede “zan” ithamdır. Sakınılması istenen ve yasaklanan konu itham altında tutmaktır, yoksa bunu gerektiren bir sebebin bulunması değildir. Mesela, bir kimsenin böyle bir itham altında tutulmasını gerektiren bir durumu ortaya çıkmadığı halde fuhuş işlemekle yahut içki içmekle itham edilmesi gibi.

Burada sözü edilen zarının itham altında tutmak anlamında olduğunun delili yüce Allah’ın:

“Birbirinizin kusurunu araştırmayın” âyetidir. Çünkü bir kimsenin hatırına (sebebsiz olarak) itham altında tutmak düşüncesi gelip de o buna dair haberi (kusuru) araştırmak ve olup olmadığım ortaya çıkarmak, durumu görmek ve işitmek ister. Böylelikle hatırına geçen ithamın gerçek olup olmadığını anlamaya çalışır, İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu yasaklamış bulunmaktadır.

Şöyle de denilebilir: Kaçınılması gereken zanları diğerlerinden ayırdeden ölçü şudur: Doğru bir emaresi olduğu bilinmeyen ve açık bir sebebi olmayan herbir husus hakkında zanda bulunmak kaçınılması gerekli haram bir zandır. Bu ise hakkında zanda bulunulacak kişinin kötü durumu bilinmeyen (mesturu’l-hal) salih kimse olduğu görülen ve zahiren emin bir kimse olduğu tesbit olunan kimselerden olması halinde böyledir. Böyle birisi hakkında fasit zanda bulunmak ve hainliğini sanmak haramdır. Oysa şüpheli işleri yapmakla, kötü ve çirkin işleri açıktan işlemekle insanlar arasında şöhret kazanmış kimsenin durumu böyle değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu zikredilmiştir: “Şüphesiz Allah müslümanın kanını, ırzını (namus, şeref ve haysiyetini) ve onun hakkında kötü zanda bulunmayı haram kılmıştır.” Yakın bir rivâyet: Beyhaki, Şuabu’l-Îman, V, 297; Deylemi, Firdevs, II, 134; Ebû Nuaym, Hılye, IX, 292

el-Hasen’den de şöyle dediği zikredilmiştir: Bizler insanlar hakkında zannın haram olduğu bir dönemde idik. Sen ise bugün öyle bir dönemdesin ki; ameline bak, sus ve insanlar hakkında da dilediğin gibi zan besle!

3- Zannın Halleri ve Hükümleri:

Zannın iki halı vardır. Birisi herhangi bir delil ile bilinip güç kazanan haldir. Buna bağlı olarak hüküm vermek câiz olur. Şeriatteki ahkamın çoğu galib zanna göredir. Kıyas, haber-i vahid, telef edilenlerin kıymeti, cinayetlerin diyetleri ve buna benzer diğer hususlar.

İkinci hal ise herhangi bir delalet olmaksızsn insanın kalbine bir şüphe düşmesidir ve bunun doğru olma ihtimali aksinden daha kuvvetli değildir. İşte şek (şüphe) denilen şey budur. Buna dayanarak hüküm vermek câiz değildir. Az önce belirlediğimiz üzere yasak kılınan zan da budur.

Bıd’at ehli birtakım kimseler zanna dayanarak Allah’a ibadet etmeyi ve zan gereğince amelin câiz olmasını kabul etmemiştir. Onlar bunu söylerken, din hakkında delilsiz bir iddiada bulunmakta oldukları gibi; aklî konularda da dayanaksız bir iddiada bulunmaktadırlar. Bu konuda dayanak kabul edecekleri aslî bir delilleri yoktur. Çünkü yüce Allah zannın her türlüsünü yermiş değildir. O zannın bir bölümünü yermeyi murad etmiştir. bidatçiler belki de Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği “zandan kaçının” hadisine delil diye yapışırlar. Ancak bunda delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü şeriale göre zan, övülen ve yerilen olmak üzere kısımdır. Zannedenin dinini esenlikte bırakan, hakkında zan bulunan kimseye o zannedilen şey ulaştığı vakitte de dinine zarar vermeyen zanlar, övülen zanlardır. Bunun zıttı olanlar ise yerilen zanlardir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Çünkü zannın bir kısmı günahtır” âyeti ik;

“Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkekler ve kadınlar kendileri hakkında güzel zanda bulunup… demeli değil miydi?” (en-Nûr, 24/12);

“Ve kötü zanda da bulundunuz. Siz esasen helâk olmuş bir topluluksunuz.” (el-Feth, 48/12) âyetleridir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur; “Sizden herhangi bir kimse kardeşini öğecek olursa, ben böyle zannediyorum. Bununla birlikte Allah’a rağmen kimseyi tezkiye ediyor değilim, desin” Müslim, IV, 2296; Buhârî, II, 946, V, 2252, 2281, İbn Mace, 11, 1232. diye buyurmuştur. Yine bir başka hadisinde de: “Zanda bulunduğun vakit muhakkakmış gibi dile getirme. Kıskandığın vakit haksızlığa yönelme. Bir şeyi uğursuz zannedersen yine işine devam et!” diye buyurmuştur İbn Abdil-Berr, Tehmid, VI, 125; el-Mübarekfuri, Tukfetu’l-Ahvezi, VI, 55; es-Sanânî, Sübulu’s-Selam, IV, 182, Hepsi de bunu Abdurrczzak’a nisbet etmektedirler. Bu hadisi Ebû Davud rivâyet etmiştir.

İlim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre zahiri itibariyle hayırlı görülen bir kimse hakkında kötü zanda bulunmak, câiz değildir. Ancak zahiri itibariyle kötü olan bir kimse hakkında kötü zanda bulunmakta bir vebal yoktur. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır.

4- Tecessüs (Kusurları Araştırmak):

“Birbirinizin kusurunu araştırmayın” âyetini Ebû Reca ve -farklı rivâyetler de gelmiş olmakla birlikte- el-Hasen ile diğerleri ha ile diye okumuşlardır. Her İkisinin (tecessüs ile tehassüs) aynı manada mı, yoksa iki farklı manada mı oldukları hususunda görüş ayrılığı vardır. el-Ahfeş dedi ki: Bunların biri diğerinden pek uzak değildir. Çünkü tecessüs senden gizlenip saklanan şeyi araştırmaktır. Tehassüs ise, haberleri öğrenmeye çalışmak ve bunları araştırmaktır.

Bir başka açıklamaya göre tecessüs araştırmanın kendisidir, İşte bundan dolayı eğer bir kişi işleri araştırmak vasfına sahibse ona “casus” denilir. Ha ile (tehassüs) ise insanın bazı duyularıyla idrak ettiği şeylerdir.

Aradaki farka dair ikinci bir açıklama da şöyledir: Tehassüs bir şeyi bizatihi kendisi için araştırmak, öğrenmek istemektir. Tecessüs ise başkasının elçisi olarak araştırmaktır. Bu açıklamayı Saleb yapmıştır. Ancak birincisi daha çok bilinen bir açıklamadır.

Haberleri tecessüs ettim” onları iyiden iyiye tetkik ettim, demektir. Casus da buradan gelmektedir.

Ayetin anlamı da şudur: Siz zahir olanı alınız, müslümanların gizli ayıplarının peşine takılmayınız. Yani sizden herhangi bir kimse kardeşinin ayıbını araştırarak -Allah onu setretmiş ve gizlemişken- ona muttali olmaya kalkışmasın.

Ebû Davud’un Kitab’ında şu rivâyet yer almaktadır: Muaviye’den, dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Sen insanların gizli saklı kusurlarının peşine takılacak olursan onları ifsad edersin ya da ifsad edecek noktaya yaklaşırsın, ” Ebû Davud, IV, 272; İbn Hibban, Sahih, XIII, 72; Beyhaki, es-Sunenu’l-Kübra, VIII, 333

Ebû’d-Derda dedi ki: Bu Muaviye’nin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan duyup da, Allah’ın kendisi ile onu faydalandırdığı bir sözdür. el-Mikdam b. Madîkerib, Ebû Ümame’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetle dedi ki: “Şüphesiz ki emir insanlar arasında şüpheye dayanarak araştırmalara girişecek olursa, onları bozar. ” Hakim, Müstedrek, IV, 419; Beyhaki, aynı yer, Ebû Davud, IV, 272; Müsned, VI, 4.

Zeyd b. Vehb dedi ki: İbn Mes’ûd’a (bir adam getirilirek) ona: Bu filan adamdır, sakalından şarab damlıyor, dediler. İbn Atiyye’nin el-Veciz’indeki ibare şu anlamdadır: “İbn Mes’ûd’a Velid b. Ukbe’yi sakalından şarap damlar halde görmek ister misin? dediler.. Abdullah b. Mes’ûd dedi ki…” Abdullah b. Mesud şöyle dedi: Bize tecessüs yasaklanmış bulunuyor, fakat eğer bir şeyi açıkça görecek olursak ona göre sorumlu tutarız. Ebû Davud, IV, 272; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, V, 327; Abdurrezzak, Mûsannef, X, 232. Ebû Berze el-Eslemî’den, dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey diliyle îman edip kalblerine imanın girmediği kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın, onların gizli kusurlarının peşine düşmeyin. Çünkü kim onların gizli kusurlarının peşine düşerse, Allah da o kimsenin gizli kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa, evinde dahi olsa o kimseyi rezil eder,” İbn Hihban, Sahih, XIII, 75; Tirmizî, IV, 37H; Heysemi, Mecmâ, VI, 246, VIII, 93, 94

Abdu’r-Rahmân b. Avf dedi ki: Bir gece Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ile birlikte Medine’de bekçilik yapıyorduk. Kapısı bir parça yandan açılmış, bir evde bir kandil gördük. İçeride birbirine karışan yüksek seslerle bir topluluk bulunduğunu anladık. Ömer: Bu Rabia b. Umeyye b. Halefin evidir. O da şu anda içki içmektedir, ne dersin? dedi. Ben de: Benim görüşüm o ki, biz Allah’ın yasak kıldığı bir şeyi yapıyoruz. Yüce Allah:

“Birbirinizin kusurunu araştırmayın” diye buyurduğu halde biz kusur araştırdsk. Bunun üzerine Ömer geri döndü ve onlara ilişmedi.

Ebû Kılabe dedi ki: Ömer b. el-Hattâb’a, Ebû Mihcen es-Sakafi’nin birtakım arkadaşlarıyla birlikte evinde içki içtiği söylendi. Ömer gidip evine girdi. Yanında bir adamdan başkası yoktu. Ebû Mihcen: Böyle bir İş yapman senin için helal olmaz, dedi. Çünkü yüce Allah sana tecessüsü (kusurları araştırmayı) yasaklamış bulunuyor. Ömer dışarı çıktı ve ona ilişmedi.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Ömer ve Abdu’r-Rahmân geceleyin bekçilik yapmak üzere çıkmışlardı. Bir ateş gördüler, izin istediler, kapı açıldı. Bir adam ile şarkı söyleyen bir kadın ile karşılaştılar. Adamın elinde de bir kadeh vardı. Ömer: Sen böyle bir şey mi yapıyorsun, ey filan? dedi. Adam: Sen de böyle bir şey mi yapıyorsun, ey mü’minlerin emiri? dedi. Ömer: Bu kadın senin neyin olur? dedi. Adam: Eşimdir dedi. Ömer, peki ya elindeki bu kadeh ne? dedi. O da: Bu tatlı bir sudur dedi. Ömer kadına: Peki senin söylediğin şarkı ne? diye sordu, kadın şunları söyledi:

“Çok uzadı bu gece ve karardı etraf,

Oynaşacağım bir dostum yok diye uykusuzum.

Allah’a yemin ,ederim, bende, Allah korkusu olmasaydı

Şu karyolanın yanları sarsılırdı.

Fakat aklım ve hayam alıkoyuyor beni,

Ve kocamın şeref ve haysiyetine leke düşürmekten çekmiyorum.”

Daha sonra adam: Ey mü’minlerin emiri! Biz bununla emrolunmadık, dedi. Yüce Allah:

“Birbirinizin kusurunu araştırmayın” diye buyuruyor. Hz. Ömer doğru söyledin dedi. Derim ki: Bu haberden kadının o adamın hanımı olmadığı anlaşılmamalıdır. Çünkü Ömer zinayı kabul edecek birisi değildir. Kadın bu sözlerle kocasına geçmişteki durumunu hatırlatmak ve kendisi yanında bulunmadığı dönemde söylediğini anlatmak üzere bu beyitleri söylemişti. Bu olay daha önce el-üakara, 2/226-227 âyetler, 16. başlıkta biraz farklı bir şekilde anlatılmıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Amr b. Dinar dedi ki: Medinelilerden bir adamın bir kizkardeşî vardı, hastalandı. Onu ziyarete giderdi. Sonra vefat etti ve onu defnetti. Kabrine inen kişi kendisi olmuştu. İçinde bir miktar dinar bulunduğu para kesesi de kabre düşmüştü. Yakınlarından birisinden yardım istedi. Kabrini eşelediler ve keseyi aldıktan sonra şöyle dedi: Yemin olsun ki kızkardeşimin halinin ne olduğunu görmek üzere üzerini açacağım. Kabrini açınca kabirin alev alev ateş yanmakta olduğunu gördü. Annesine geldi ve: Kızkardeşimin neler yaptığını bana söyle dedi. Annesi: Kızkardeşin öldü gitti, onun amelini ne diye soruyorsun? dediyse de o sormaya devam etti. Sonunda annesi ona: Bu kızkar-d eşinin yaptığı İşlerden birisi de namazı asıl vaktinden sonraya geciktirmek idi. Komşular uykuya daldıktan sonra kalkar, kulaklarını onların kapılarına dayar, onların gizliliklerini araştırır, sırlarını açığa çıkartırdı. Kardeşi: İşte bununla helâk oldu, dedi.

5- Gıybet:

“Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın” âyeti ile yüce Allah gıybeti yasaklamaktadır. Gıybet bir kişiden sahih olduğu kusurunu belirterek söz etmektir. Eğer onda olmayan bir özellikle o kişiyi anacak olursak, o vakit bu bühtan (iftira) olur. Bu anlamdaki bir rivâyet Sahihi Müslim’de Ebû Hüreyre’den sabit olmuştur. Buna göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?” Onlar: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Peygamber: “Kardeşinden hoşuna gitmeyecek bir şekilde sözetmektir” diye buyurdu. Peki benim sözünü ettiğim husus kardeşimde var ise ne olur? diye sorulunca: “Eğer söylediğin şey onda var ise onun gıybetini yapmış olursun, eğer onda yoksa ona iftira etmiş olursun” diye buyurdu. Müslim, IV, 2001; Tirmizi, IV, 329; Dârimî, II, 337; Ebû Davud, IV, 269; Müsned, II, 230, 384, 386, 458..

Bir kimse hakkında ileri geri konuşup, dedikodu etmeyi anlatmak üzere denilir. İsim “gıybet” şeklinde gelir. Bu da bir kimsenin gıyabında kusurunu sözkonusu etmektir.

el-Hasen dedi ki: Gıybet üç çeşittir, hepsi de yüce Allah’ın Kitabında sözkonusu edilmiştir: Gıybet, İfk (iftira) ve bühtan. Gıybet kardeşin hakkında onda bulunan bir şeyi sözkonusu etmektir. İfk onun hakkında onun ile ilgili sana ulaşanları anlatmaktır, bühtan ise onun hakkında onda olmayan şeyleri söylemektir.

Şube’den dedi ki: Bana Muaviye -b. Kurra’yı kastediyor- dedi ki: Yanından eli kopuk bir adam geçse ve sen de: Bu adamın eli kopuktur, diyecek olsan bu bir gıybet olur. Şube dedi ki: Ben bunu Ebû İshak’a naklettim, o da (Muaviye): Doğru söylemiş dedi.

Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre Eslemli Maiz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına geldi ve kendisi aleyhine zinada bulunduğuna dair şahitlik etti. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu recmetti. Allah’ın peygamberi, arkadaşlarından iki adamdan birisinin diğerine: Şu Allah’ın setrettiği kimseye bak! Nefsi, köpek gibi taşa tutuluncaya kadar kendisinin yakasını bırakmadı, dedi. Peygamber ikisine ses çıkarmadı.

Bir süre yol yürüdükten sonra ayaklarını havaya dikmiş bir eşek leşinin yanından geçtiler, “Filan ve filan kişi nerede?” diye sordu. Onlar, burdayız ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Peygamber: “İnin, şu eşeğin leşinden yiyin” diye buyurdu. Onlar: Ey Allah’ın Peygamberi! Bundan kim yiyebilir ki? dediler. Şöyle buyurdu: “Sizin kardeşinizin haysiyetine dil uzatmanız bupdan yemekten daha ağırdır. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, o şu anda cennetin ırmaklarına dalmaktadır.” Darakutni, III, 196; Ebû Davud, IV, 148; Ahdurrezzak, Mûsannef, VII, 322; Ebû Ya’la, Müsned, X, 525.

6- Gıybetin Ağır Vebali:

“Sizden bitiniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” âyeti ile yüce Allah gıybette bulunmayı leş yemeye benzetmektedir. Çünkü ölen bir kimse kendi etinin yenildiğinin farkına varmaz. Tıpkı yaşayan bir kimsenin kendisinin gıybetini yapanın gıybetini bilmediği gibi. İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah’ın gıybete böyle bir örnek vermesinin sebebi, ölen kişinin etini yemenin haram ve tiksinti veren bir şey olmasından Ötürüdür. İşte gıybet de dinen haramdır ve nefsin çirkin gördüğü bir şeydir.

Katade dedi ki: Sizden herhangi bir kimse ölmüş kardeşinin etini yemeyi kabullenmediği gibi, aynı şekilde hayatta iken onun gıybetini yapmaktan da uzak durmalıdır. Gıybet yerine et yemenin kullanılması, arabların böyle bir benzetme yapmayı alışkanlık haline getirmiş olmalarıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Onlar etimi yiyecek olurlarsa eğer; ben arttırırım onların etlerini,

Şan ve şerefimi yıkarlarsa eğer; ben şan ve şereflerini yükseltirim onların.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsanların etlerini yemeye devam eden bir kimse oruç tutmuş olmaz.” Hennad, Zühd, Tl, 573; M. h. Nasr el-Merzi, Ta’zimu Kadrı’s-Salat, II, 584; Deylemi, Firdevs, IV, 77. Böylelikle Hz. Peygamber insanların gıybetini yapmayı, onların etini yemeye benzetmiş olmaktadır. Her kim bir müslümanı eksik görecek yahut onun haysiyetini kıracak bir şey söylerse, hayattayken onun etini yiyenin durumuna benzer. Onun gıybetini yapacak olursa, ölmüşken onun etini yiyen gibidir.

Ebû Davud’un, Sünen.’inde Enes b. Malik’ten şöyle dediği kaydedilmektedir; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Miraca çıkarıldığım sırada tırnakları bakırdan, yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim. Bunlar kimlerdir, ey Cebrâîl, diye sordum, şöyle dedi: Bunlar insanların ellerini yiyen ve onların ırzlarına (namus, şeref ve haysiyetlerine) dil uzatanlardır.” Ebû Davud, IV, 269; Müsned, Tir. 224

el-Müstevrid (b. Şeddad)’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kime bir müslüman(ı gıybet etmek) karşılığında bir yemek yedirilecek olursa, şüphesiz Allah o kimseye onun gibisini cehennemden yedirir. Her kime bir müslüman(ı gıybet etmek) karşılığında bir elbise giydirilecek olursa, Allah onun gibi bir elbiseyi ona cehennemden giydirir. Her kim bir kimsenin Önünde işitsinler ve riyakarlık olsun diye ayakta duracak olursa, şüphesiz Allah kıyâmet gününde o kimseyi işitsinler ve görsünler diye ayakta bekletir.” Ebû Davud, IV, 270; Müsned, IV, 229.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Ey diliyle îman edip de imanın kalblerine girmediği kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın” âyeti ile iki kişiye; “Ne diye yediğiniz etin izlerini ağızlarınızda görüyorum” dediği daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Kılabe er-Rukaşî dedi ki: Ebû Âsım’ı şöyle derken dinledim; Gıybetin ne olduğunu öğrendiğimden beri kimsenin gıybetini yapmadım.

Meymun b. Siyah kimsenin gıybetini yapmaz, huzurundaki bir kimsenin birisinin gıybetini yapmasına da fırsat vermezdi. Ona bu işten vazgeçmesini söyler, vazgeçerse mesele yok, değilse kendisi kalkar giderdi.

es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre Ebû Hüreyre şöyle demiş: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanından kalkıp gitti, onun kalkışında bir zayıflık, bir acizlik buldular. Ey Allah’ın Rasûlü, filan kişi ne kadar da aciz (güçsüz), dediler. Peygamber: “Kardeşinizin etini yediniz ve onun gıybetini yaptınız.” diye buyurdu Taberani, Evsat, I, 145.

Süfyan es-Sevrî’den şöyle dediği nakledilmiştir: Gıybetin asgari seviyesi “filan kişinin yaratılışı şöyledir, kısa boyludur” demendir. Ancak bu dahî mekruh görülmüştür.

Ömer b. el-Hattâb dedi ki: İnsanları zikretmekten uzak durun, çünkü o bir hastalıktır. Bunun yerine Allah’ı zikretmeye bakın, çünkü o bir şifadır. Ali b. el-Huseyn (radıyallahü anh) bir kişinin bir diğerinin gıybetini yaptığını duyunca, şöyle dedi: Gıybetten sakın, çünkü o insanların köpeklerinin katığıdır.

Amr b. Ubeyde: Filan kişi senin aleyhine o kadar konuştu ki sana acıdık. Amr: Ona da acıyın, dedi.

Bir adam el-Hasen’e: Bafıâ ulaştığına göre sen benim gıybetimi yapıyormuşsun, demiş. el-Hasen ona şu cevabı vermiş: Seni iyiliklerimin hakimi kılacak kadar benim yanımda değerli değilsin.

7- Gıybetin Sınırları:

Bir kesimin kanaatine göre gıybet ancak din hakkında sozkonusudur. Yaratılış ve kişinin konumu ile ilgili hususlarda sözkonusu olmaz. Bunlar: Çünkü bu gibi şeyler Allah’ın fiilindendir, demişlerdir.

Bir başka kesimin kanaati ise bunun aksidir ve şöyle derler: Gıybet ancak yaratılış, ahlak ve konum ile alakalı hallerdedir. Yaratılışta gıybet daha ağırdır, çünkü bir sanatı ayıplı gören bir kimse aslında o sanatın sanatkarını ayıplamış olur.

Bütün bunlar kabul edilemeyecek açıklamalardır. Birinci görüşü reddeden Âişe (radıyallahü anha)”nin Safiye hakkında: O kısa bir kadındır, demesi üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Öyle bir söz söyledin ki eğer bu denize katılacak olsa onu dahi bulandırırdı” sözüdür. Bu hadisi Ebû Davud rivâyet etmiştir Ebû Davud, IV, 269; Tirmizî, IV, 660.

Tirmizî bu hadîs hakkında hasen, sahih bir hadistir demiştir.

Ayrıca daha önce geçen bu anlamdaki diğer hadisler de bu kanaati reddetmektedir. Eskiden beri ilim adamlarının icma ile kabul ettikleri husus, eğer bununla ayıplamak maksadı güdülürse, gıybet olacağıdır.

İkinci görüş de aynı şekilde bütün ilim adamları tarafından reddedilmiştir. Çünkü ta baştan Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından ve onlardan sonra gelen tabiinden bu yana, onlara göre; din ile ilgili yapılan gıybetten daha büyüğü yoktur. Çünkü dindeki kusur, kusurların en büyüğüdür. Her mü’min bedeninde kusur bulunmasından çok, dininde kusur olmamasını ister. Bu görüşü kabul edenlerin kanaatlerini reddetmek için Peygamber Efendimizin: “Sen kardeşin hakkında hoşuna gitmeyecek bir şey söylersen onun gıybetini yapmış olursun…” hadisi yeterlidir. Bunun gıybet olmadığını iddia eden kimse, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın açık bir nass halinde ifade ettiği sözünü reddetmiş olmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (namus, şeref ve haysiyetleriniz) size haramdır” hadisinin genel İfadesi bu konuda yeterlidir. Çünkü bu hadis hem din hakkında, hem dünya hakkında genel bir ifadedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Her kimin yanında kardeşine ırzında ya da malında yaptığı bir haksızlık var ise bundan dolayı o kardeşinden helallik dilesin” Buhârî, II, 865; Miinziri, Tergib, III, 128, hadisi de her türlü ırz, (namus, şeref ve haysiyeti) genel olarak kapsamaktadır. Bunun bir bölümünü tahsis edip bir kenara ayıran bir kimse, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediği ile çatışan bir iddiada bulunmuş olur.

8- Gıybet Büyük Günahlardandır ve Gıybetten Dolayı Helallik İstemek:

Gıybetin büyük günahlardan olduğunda ve bir kimsenin gıybetini yapan birisinin, bundan dolayı yüce Allah’a tevbe etmesi gerektiğinde görüş ayrılığı yoktur.

Gıybetini yaptığı kimseden helallik diler mi? Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Bir kesim ondan helallik dilemek yükümlülüğü yoktur, çünkü bu kişinin kendisi İle Rabbi arasındaki bir günahtır, demiştir. Bu görüşün sahipleri şunu delil göstermişlerdir: Gıybet yapan bir kimse gıybetini yaptığı kişinin malını almadığı gibi, bedenine de bedenini kusurlu kılacak bir saldırıda bulunmamıştır. Dolayısıyla bu, helalliğini dilemesi gereken bir haksızlık değildir. Çünkü karşılığı bulunan haksızlık, mal ya da bedende onun yerine geçecek bir şey bulunan haksızlıktır,

Bir kesim de gıybet bir haksızlıktır, onun keffareti ise gıybetini yaptığı kimse için mağfiret dilemektir, demiştir. Bu görüşün sahibleri de el-Hasen yoluyla rivâyet edilen bir hadisi delil gösterirler. el-Hasen dedi ki: “Gıybetin keffareti gıybetini yaptığın kimseye mağfiret dilemendir.” Beyhaki, Şuabu’l-Îman, V, 317.

Bir kesim de şöyle demiştir: Bu bir haksızlıktır ve bundan dolayı helallik dilemek gerekir. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetini delil gösterirler: “Her kimin yanında ırzında ya da malında kardeşine yaptığı bir haksızlık var İse, dinarın ve dirhemin bulunmadığı ve kişinin (haksızlığının karşılığının) hasenatından alınacağı bir gün gelmeden önce ondan helallik dilesin. Şayet hasenatı yoksa bu sefer arkadaşının kötülüklerinden alınır, onun kötülüklerine katılır.”

Bu hadisi Buhârî, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kimin yanında kardeşine ait ırzına ya da herhangi bir hususa dair bir haksızlık var ise dinar ve dirhemin olmayacağı bir günden önce ondan helallik dilesin. Eğer salih bir ameli varsa yaptığı haksızlık kadar ondan alınır. Şayet hasenatı yoksa, arkadaşının kötülüklerinden alınır, ona yükletilir.” Buhârî, 11, S65; Münziri, Tergib, III, 128. yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma!” (Al-i İmrân, 3/169) âyeti açıklanırken (3/169-170. âyetler, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âişe (radıyallahü anha)dan rivâyet edildiğine göre bir kadın onun yanına gelmiş. O kadın kalkıp, gidince bir başka kadın; Etekleri ne kadar da uzundur, demiş. Âişe ona; Sen gıybetini yaptın, ondan helallik dile, demiş.

İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen rivâyetler, gıybetin, gıybet yapan kimsenin helallik dilemesini gerektiren bir haksızlık olduğunu göstermektedir.

Gıybet ancak mal ve bedende olur, diyenlerin görüşüne gelince, ilim adamlarının icma ile kabul ettiğine göre; iftirada bulunan bir kimsenin aleyhine kendisine iftira olunanın lehine bir haksızlık sözkonusudur ve o bu haksızlığının karşılığını iftirada bulunana haddi uygulamak suretiyle alır. Bu ise ne bedende, ne de malda olan bir iştir. İşte bu ırz (namus, şeref ve haysiyet) beden ve malda da zulüm ve haksızlık olabileceğine delil teşkil etmektedir. Nitekim yüce Allah iftirada bulunan kimse hakkında:

“Şahidleri getirmediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” (en-Nûr, 24/13) diye buyurmuştur.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Kim bir mü’mine kendisinde olmayan özelliklen isnad ederek iftirada bulunursa, yüce Allah o kimseyi tıynetu’l-habal (denilen cehennemliklerin irinleri) arasında hapsedecektir.” Aynı manada az lafzi farkla: Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, VIII, 332; Şuabu’t-îman, V, 305

İşte bütün bunlar malın ve bedenin dışındaki haksızlıklar hakkındadır.

Gıybet bir zulümdür, haksızlıktır. Bu haksızlığın keffareti de gıybetini yaptığı kimse için mağfiret dilemektir, diyenlerin kanaatine gelince, bunlar çelişkiye düşmüş oluyorlar. Çünkü önce buna bir zulüm, bir haksızlık (mazlame) ismini verdikten sonra, bunun da keffareti gıybetini yaptığı kimse için mağfiret dilemektir, demişlerdir. Çünkü “ona haksızlıktır, zulümdür” demek bu sefer mazlumun bir hak sahibi olduğunu ifade etmektir. Onun haksızlığı karşısında bir hakkının olduğu sabit olduğuna göre o zulmü yapandan o zalimliğin kalkabilmesi, mazlumun o kimseye hakkını helal etmesi ile ancak mümkün olabilir. el-Hasen’in görüşü ise delil teşkil edemez. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kimin yanında kardeşine gerek ırzında yahut malında yaptığı bir haksızlık var ise ondan dolayı o kimseden helallik istesin” diye buyurmuştur.

Bazıları da kendisine hakkını helal etmesini isteyen kimseye hakkını helal etmemeyi öngörmüştür. Bunların görüşüne göre Allah’ın o kimseye haram kıldığı bir şeyi ona helal kılmasın. Bunlardan birisi de Said b. el-Müseyyeb’dir. O şöyle demiştir: Ben, bana zulmedene hakkımı helal etmem.

İbn Sîrîn’e de: Ey Ebû Bekir, denilmiş. Burada bir adam var, senden sana yapmış olduğu bir haksızlıktan kendisini helal etmeni istiyor. Şöyle demiş: Onu kendisine haram kılan ben değilim ki, ona hakkımı helal edeyim. Gıybeti ona haram kılan Allah’tır. Bense Allah’ın ona haram kıldığı bir şeyi ebediyyen helal kılamam. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın haberi hakkın helal edilebileceğine delil teşkii etmektedir. Delil ve hükmü açıklayan da odur, Hakkı helal kılmak merhamete delildir ve bir çeşit affetmektir. Yüce Allah da:

“Kim affedip düzeltirse, artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir” (eş-Şura, 42/40) diye buyurmuştur,

9- Açıktan Açığa Günah İşleyen Fasıkın ve Benzerlerinin Gıybeti:

Fıskını açığa vuran, ilan edenin gıybetini yapmak bu kabilden değildir. Çünkü haberde: “Haya cilbabını (örtüsünü) bir kenara bırakanın gıybeti yoktur” Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, X, 210 -senedinin pek kuvvetli olmadığı kaydıyla-; el-Kudai, Müsnedu’ş-Şihab, I, 263; Deylemi, Firdevs, III, 6lf>; Zehehi, Mizan, VII, 371’de hadisi Enes (radıyallahü anh)den zikreden Elıu Said’in güvenilmez bir ravi olduğunu belirtmektedir. diye buyurulmustur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: “Faciri (günahkarı) özelliği ile birlikte anın ki insanlar ondan sakınabilsinler” Abdullah b. Adiyy, el-Kamil, II, 173, ramilerinden el-Carııd’un metruk olduğunu kayd etmektedir; el-Acluni, Keşfu’l-Hafa, I, 114 sahih olmadığı kaydıyla. diye buyurmuştur.

O halde gıybet, kendisini (kötülüklerini) setreden kimse hakkındadır, el-Hasen’den rivâyete göre o şöyle demiştir: Üç kişinin herhangi bir hürmeti (saygınlıkları, çiğnenmesi sözkonusu olan haklan) yoktur: Hevasının peşinden giden bir kimse, açıktan açığa fasıkık yapan bir kimse ve zalim bir yönetici.

Haccac öldüğünde el-Hasen şöyle demişti: Allah’ım, onu öldüren Sensin. Aramızda onun sünnetinin (uygulamalarının) da sonunu Sen getir. -Bir rivâyette de: Onun kötülüğünün sonunu- demiştir. Çünkü o bize gözleri aydınlıkta seçemeyen, gözlen kamaşan, parmakları kısa bir eli uzatan bir kimse olarak geldi. Allah’a yemin ederim, Allah yolunda o ele bir toz bulaşmadı. Perçemini güzelce tarar, böbürlenerek yürür, minbere çıkar, namazı geçîrinceye kadar gelişigüzel konuşurdu. Ne Allah’tan sakınır, ne insanlardan utanırdı. Onun üzerinde Allah, altında ise yüzbin kişi yahut daha fazlası vardı. (Üzerindeki Allah’tan korkmaz, minberinin altındaki yüzbirvlerden utanmazdı.) Kimse de ona: Ey adam namaz vakti geldi, d(iy)emezdi. Sonra el-Hasen şöyle diyordu: Heyhat! Buna kılıç ve kamçı engel oluyordu.

er-Rabt b. Subeyh, el-Hasen’den şöyle dediğini rivâyet eder: Bidat ehli olanların gıybeti yoktur.

Aynı şekilde hakime sana zulmeden kimseden hakkını alabilmen için ondan yardım istemek maksadıyla; filan kişi bana zulmetti yahut bana kızdı, bana hainlik etti, beni dövdü, bana iftirada bulundu ya da bana kötülük yaptı, demek de gıybet değildir. Ümmetin âlimleri bu hususta icma etmişlerdir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu hususta: “Hak sahibinin söyleyecek bir sözü vardır” Buhârî, II, H09, 842, K45, 920, 921; Müslim, III, 1225; Tirmizî, III, 628; İbn Mace, II, H09; Müsned, II, 416, 456, VI, 268. diye buyurmuştur. Yine: “Zenginin savsaklaması zulümdür” ; Buhârî, II, 799, H45; Müslim, I», 1197; Tirmizi, III, 600; Dârimi, II, 338; Ebû Davud, III, 247; Nesâî, VIII, 317, Muvatta’, II, 674; Müsned, II, 379, 463, 465. “Ödeme imkanı bulan kimsenin savsaklaması onun ırzını (şeref ve haysiyetini) ve cezalandırmasını helal kılar” Ebû Davud, III, 313; Nesâî, VII, 316; ibn Mace, H, 811; Müsned, IV, 222, 388, 389. diye buyurmuştur.

Fetva istemek de bu kabildendir. Hind’in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Ebû Süfyan cimri bir kimsedir. Bana ve çocuklarıma yetecek kadar bir şeyler vermiyor. Bilmeksizin onun malından alabilir miyim? diye sorması da bunun gibidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Evet alabilirsin” demişti Buhârî, II, 769, V, 2052, 2054, VI, 2626; Müslim, III, 133»; Dârimi, II, 211; Dârimi, II, 211; Darakutni, IV, 234; Ebû Davud, III, 289; Netsai, VIII, 246; İbn Mace, II, 769; II, 580; Müsned, VI, 39, 50, 206,

Burada Hind kocasından cimrilikle, kendisine ve çocuklarına zalimlik etmekle sözettiğî halde, Peygamber onu gıybet eden olarak değerlendirmemektedir. Çünkü onun bu davranışının yapmaması gerektiğini söylememiştir. Aksine Peygamber onun lehine fetva vererek ona cevab vermiştir. İşte bir kimseden kötülükle sözetmekte bir fayda bulunması halinde de durum böyledir. Peygamber Efendimizin: “Muaviye’ye gelince o malı bulunmayan fakir bir kimsedir. Ebû Cehme gelince, o da omuzundan asasını indirmez. ” Müslim II,1114; Dârimi, II 182; Tirmizi, III,440; Ebû Davud, II, 285; Nesâî,IV,75,Muvatta’,II, 580;Müsned,VI, 412. âyeti gibi.

Bu caizdir, onun maksadı ise Fatıma bint. Kays’ın onlardan birisi ile evlenecek olursa, bir yanlışlık yapmaması idi. Bütün bu açıklamaları el-Muhasibî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- yapmıştır.

10- Tiksinti Veren Örnek ve Allah’tan Korkmak:

“Ölmüş” âyeti ye harfi şeddeli olarak diye de okunmuştur. Bu lâfız “efden hal olarak nasbedilmistir. Bununla birlikte

“kardeş”den hal olarak nasbedilmesi de mümkündür.

Yüce Allah onlardan herhangi bir kimsenin kardeşinin leşini yemesini sevemeyeceğini ikrar ettirdikten sonra, akabinde

“İşte bundan tiksindiniz” diye buyurmaktadır. Bu iki şekilde açıklanabilir:

1- Siz nasıl ki leşi yemekten tiksiniyor iseniz, aynı şekilde gıybetten de böylece tiksininiz. Bu anlamdaki açıklama Mücahidden rivâyet edilmiştir,

2- Sizler insanların sizin gıybetinizi yapmasını hoş karşılamıyorsunuz. O halde başkalarının gıybetini yapmayı da hoş karşılamayınız.

el-Ferrâ” dedi ki: Bundan tiksindiniz. O halde siz de bu işi yapmayınız.

Lâfız itibariyle haber, anlam itibariyle emir olduğu da söylenmiştir. Yani bundan tiksininiz,

“Allah’tan korkun!” âyeti ona atfedilmiştir. Daha önce geçen “Kaçının ve kusurunu araştırmayın” buyruklarına atfedildiği de söylenmiştir.

“Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, Rahîmdir.”

Hucurat 11

Ey iman edenler! Bir topluluk başka bir topluluğu küçümsemesin, belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da diğer kadınları küçümsemesin, belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın ve birbirinize kötü lakaplar takmayın. İmandan sonra fasıklıkla adlandırılmak ne kötü bir şeydir! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerdir.

Diyanet Vakfı
Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Erkekler topluluğu başka bir erkek topluluğu ile alay etmesin. (Çünkü) onlar diğerlerinden hayırlı olabilirler. Kadınlar da kadınları (alaya almasın. Çünkü) onlar diğerlerinden hayırlı olabilirler. Kendi kendinizi ayıplamayın ve birbirinizi lakablarla çağırmayın. Îmandan sonra fasıklık ismi ne çirkin olur. Kim tevbe etmezse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

Bu âyetin:

“Ey îman edenler! Erkekler topluluğu başka bir erkek topluluğu ile alay etmesin. (Çünkü) onlar diğerlerinden hayırlı olabilirler”

bölümüne ait açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Alay Etmek:

“Ey îman edenler! Erkekler topluluğu başka bir erkek topluluğu ile alay etmesin. (Çünkü) onlar diğerlerinden hayırlı olabilirler.” Hayırlılıklarının Allah nezdinde olabileceği söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre; itikadları itibariyle daha hayırlı, kalbleri daha selim olabilir.

” Alay etmek” demektir. “Onunla alay ettim, ederim, alay etmek” diye kullanılır.

Ebû Zeyd de şeklindeki bir kullanımı nakletmiştir ki, iki söyleyişin en kötü şekli budur. el-Ahfeş dedi ki: “Onunla alay ettim”; “Ona güldüm”; “ Onunla alay ettim” şekillerinin hepsi de kullanılır. İsim -yani alay ile şeklindedir. Yüce Allah’ın:

“Onların bir kısmı diğer bir kısmına iş gördürsün diye” (ez-Zuhruf, 43/32) âyetinde deha önceden geçtiği gibi her iki şekliyle okunmuştur. “Filan kişiye iş gördürülür” demektir, “İş için kullanılan hizmetkar” denilir. “Kendisiyle alay edilen adam” demektir. “Hı” harfi üstün olarak; ” İnsanlarla alay eden kişi” anlamındadır.

2- Ayetin Nüzul Sebebi ve Selefin Başkalarıyla Alay Etmekten Sakınmaları;

Ayetin nüzul sebebi hususunda farklı açıklamalar vardır. İbn Abbâs dedi ki: Ayet Sabit b. Kays b. Şemmas hakkında inmiştir. Kulağında bir parça ağırlık vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın meclisine ondan önce gidenler o geldiği takdirde ona yer açarlardı ki, Peygamber Efendimizin yanında oturup söylediklerini duysun. Yine bir gün mescide geldiğinde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte sabah namazının bir rekatini kaçırmış bulunuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince ashabı onun yanında yerlerini aldılar. Herbirisi olduğu yerde oturdu, yerinden ayrılmadı. Öyle ki hemen hemen kimse kimseye yer açmıyordu. Hatta kimisi oturacak yer bulamadığı için ayakta kalmıştı. Sabit namazını bitirince insanların omuzları üzerinden atlayarak: Yer açın, yer açın, diyordu. Ona yer açtılar, nihayet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına kadar ulaştı. Peygamberle kendisi arasında sadece bir kişi kalmıştı. Ona da: Yer aç, dedi. Adam kendisine: Bir yer buldun otur, dedi. Sabit kızgın bir şekilde arkasına oturdu, sonra da: Bu kim diye sordu. Ona: Filan kişi dediler. Bu sefer Sabit: Filan kadının oğlu diyerek annesi sebebiyle onu ayıpladı. O bu sözleriyle cahiliye döneminde annesinin ismini söylemişti. Adam bundan utandı, bu âyet-i kerîme nazil oldu.

ed-Dahhak dedi ki: Ayeti kerîme surenin baş tarafında sözü edilen Temimoğulları heyeti hakkında inmiştir. Onlar ashabın fakirleri ile alay etmişlerdi. Ammar, Habbab, İbn Füheyr’e, Bilal, Suheyb, Selman, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Salim ve diğerleri gibi. Onların üstlerinin başlarının berbat olduğunu görünce (onlarla alay etmişlerdi). İşte bu âyet-i kerîme aralarından îman eden kimseler hakkında inmiştir.

Mücahid dedi ki: Burada kastedilen zenginin fakirle alay etmesidir. İbn Zeyd de şöyle demiştir; Allah’ın günahlarını örtüp gizlediği bir kimse, günahlarını açığa çıkardığı bir kimse ile alay etmesin. Belki o kimsenin dünyada günahlarının açığa çıkarılması ahirette onun için bir hayırdır.

Ayetin Medine’ye müslüman olarak geldiği sırada Ebû Cehil’in oğlu İkrime hakkında indiği de söylenmiştir. Müslümanlar onu gördüklerinde: İşte bu, bu ümmetin Fir’avununun oğludur, demişlerdi. O da bundan dolayı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şikayette bulunmuş, bunun üzerine bu âyet inmişti.

Özetle söyleyecek olursak, herhangi bir kimsenin mü’min bir kişiye, üstü başı berbat yahut bedeninde bir hastalık gördüğü yahut konuşmasını muntazam görmediği gördüğü kimselerle alay etme cesaretini göstermemelidir. Olur ki böyle bir kimse, bu niteliklerin aksine sahib olanlara göre vicdanen daha temiz, kalbi daha arı duru bir kimse olabilir. O vakit alay eden kimse Allah’ın üstün kıldığı birisini küçümsemekle, yücelttiği birisi ile alay etmekle kendi kendisine zulmetmiş olur. Selef bu hususla o kadar çok sakınmış ve kendilerini korumakta o kadar ileriye gitmiş ki Amr b. Şerahbîl şöyle demiş: Ben bir adamın bir keçiden süt emmeye çalıştığını görsem ve onun bu haline gülsem, onun yaptığının bir benzerini yapacağımdan korkarım.

Abdullah b. Mesud’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Bela söylenen söze bağlıdır. Bir köpekle alay etsem dahi, bir köpeğe dönüştürüleceğimden korkarım.

“Kavmi Erkekler topluluğu” sözlükte özellikle erkekler hakkında kullanılır. Nitekim Züheyr şöyle demiştir:

“Ben bilemiyorum, belki bilebilirim,

Hısnoğulları acaba bir kavm (erkek) midirler, yoksa kadın mı?”

Erkekler topluluğuna “kavm” adının veriliş sebebi zorlu hallerde kendilerini çağıran kimse ile kıyam etmelerinden (onunla birlikte ayağa kalkmalarından) dolayıdır. Bunların ayakta duran bir topluluk oluşu sebebiyle bu ismin verildiği de söylenmiştir. Daha sonra da -ayakta olmasalar dahi- herbir topluluk hakkında kullanılmaya başlanmıştır. Mecaz yoluyla “kavm” lâfzının kapsamına kadınlar da girebilir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresinde (2/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

3- Kadınların Kadınlarla Alay Etmeleri ve Ayetin Bu Bölümünün Nüzul Sebebi:

“Kadınlar da kadınları (alaya almasın. Çünkü) onlar diğerlerinden hayırlı olabilirler” âyetinde tek başına kadınların ayrıca sözkonusu edilmesi, onların daha çok alay etmelerinden dolayıdır.

Yüce Allah’ın:

“Gerçekten biz Nûh’u kavmine… gönderdik” (Nûh, 71/1) âyetinde “kavm” kelimesi hepsini (hem erkekleri, hem kadınları) kapsamıştır.

Müfessirler dedi ki: Bu âyet Peygamber Efendimizin hanımlarından Ummu Seleme ile alay eden ikisi hakkında inmiştir. Şöyle ki Ummu Seleme beline beyazca bir kumaş parçası dolamış ve uçlarını arkasından sarkıtmış, bu bez de arkasından sürünüyormuş. Âişe (radıyallahü anha), Hafsa (radıyallahü anha)’ya: Bunun arkasından sürüklediğine bak, sanki bir köpek dilini andırıyor, demişti, İşte onların alay etmeleri bu idi.

Enes ile İbn Zeyd de şöyle demişlerdir: Âyet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hanımları hakkında inmiştir. Kısalığı sebebiyle Ummu Seleme’yi ayıplamışlardı.

Âişe hakkında indiği de söylenmiştir. Eliyle Ummu Seleme’ye işaret ederek: Ey Allah’ın Peygamberi o kısa boyludur, demişti.

İkrime de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Huyey b. Ahtab’ın kızı Safiye, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Kadınlar beni ayıplıyorlar ve bana: Ey iki yahudinin kızı yahudi kadın diyorlar, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Niye benim babam Harun, amcam Mûsa, kocam da Muhammed’dir demedin?” diye buyurdu. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.

4- Başkalarıyla Alayın Sakıncası ve Kalb ve Amelin Önemi;

Tirmizî, Sahifı’inde Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediği zikredilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir adamın taklidini yaptım, şöyle buyurdu; “Bana şunlar şunlar dahi verilecek olsa bir adamın taklidini yapmak hoşuma gitmez.” Âişe dedi ki: Ey Allah’ın Rasülü dedim. Safiyye -eliyle işaret ederek- şöyle bir kadındır, yani o kısa bir kadındır, dedim. Peygamber şöyle buyurdu: “Sen öyle bir söz söyledin ki eğer bu denize dahi katılacak olsa onu bile bulandırırdı. ” Tirmizî, IV, 660; Müsned, VI, Î89.

Buharî’de de Abdullah b. Zema’dan şöyle dediği zikredilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İnsanın içinden çıkardığı sebebiyle kişinin gülmesini yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse ne diye hanımını deve döver gibi dövüyor. Olur ki onunla kucaklaşabilir.” Buhârî, V, 2246.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah sizin suretlerinize, mallarınıza bakmaz. Fakat o kalblerinize ve amellerinize bakar.” Müslim, IV, 1986, 1987; Müsned, 11, 284, 539

Bu oldukça büyük bir hadistir. Buna bağlı olarak kişinin görünen İtaat amelleri yahut muhalif ameller dolayısıyla, kati olarak hiçbir kimsenin ayıplanmamasını gerektirmedir. Olur ki zahir amelleri devamlı yapan bir kimsenin, yüce Allah kalbinde bu amellerin bu haliyle sahih olmamasını gerektiren ve hoş olmayan bir vasıf bulunduğunu bilmektedir ve olur ki bizim kusurlu gördüğümüz yahutta bir masiyet işlediğini gördüğümüz bir kimsenin, yüce Allah kalbinde bu sebeble kendisine mağfiret edeceği öğülmeye değer bir nitelik bulunduğunu bilmektedir. Bundan dolayı ameller zannî bir takımemarelerdir, katî deliller değildir. Buna bağlı olarak salih birtakım fiillerini gördüğümüz kimseleri tazim etmekte aşın gitmemeli ve kötü fiillerini gördü ğümüz bir müslümanı da hakir görmemeliyiz. Aksine sadece o kötü halin hakir görülüp, yerilmesi gerekir. Çünkü bizatihi kötü olan şey odur. İşte bu husus üzerinde iyice düşünmek gerekir, bu incelikli bir konudur. Başarı Allah’tandır.

Bu âyetin: “Kendi kendinizi ayıplamayın…” bölümüne dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız Aynı âyetin devamı olduğu için başlıklara merhum müfessirin yaptığı gibi yeni baştan numara vermeyip öncekilerin devamı olarak numara vereceğiz.

5- Lakab Takmamak;

“Kendi kendinizi ayıplamayın!” âyetindeki

“ayıplamayın” anlamındaki fiilin kökünü teşkil eden: “Ayıp ve kusur” demektir. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Bazıları da sadakalar hususunda sana dil uzatırlar.” (et-Tevbe, 9/58) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Taberî dedi ki: Lemz, elle, gözle, dille ve işaretle olur. Hems ise ancak dil ile olur.

Bu âyet-i kerîme (kendinizi, birbirinizi lâfzının kullanılması açısından) yüce Allah’ın:

“Kendinizi öldürmeyin.” (en-Nisa, 4/29) âyeti gibidir. Yani birbirinizi öldürmeyiniz, çünkü bütün mü’minler tek bir can gibidirler. Kardeşini Öldüren kimse kendisini öldürmüş gibi olur. Yine yüce Allah’ın:

“Kendinize… selam veriniz.” (en-Nûr, 24/61) âyetine da benzemektedir. Yani birbirinize selam veriniz.

Âyet biriniz diğerini ayıplaması, demektir.

İbn Abbâs, Mücahid, Katade ve Said b. Cübeyr: Biriniz diğerine dil uzatmasın, diye açıklamışlardır. ed-Dahhak, birbirinizi lânetlemeyin diye açıklamıştır.

Bu lâfız (“miin” harfi esreli değil de) ötreli olarak diye de okunmuştur. Yüce Allah’ın;

“Kendi kendinizi” diye buyurması aklı başında bir insanın kendisini ayıplamayacağına dolayısı ile başkasını ayıplamaması gerektiğine dikkat çekmektedir. Çünkü başkası da bizzat kendisi gibidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mü’minler tek bir vücut gibidirler. Onun herhangi bir uzvu rahatsızlanacak olursa, vücudun diğer kısımları uykusuzlukla ve ateşlenerek onun rahatsızlığına katılırlar.” Buhari. V. 22.^8: Müsned, IV, 268, 270, 274, 276, 278, 375

Bekr b. Abdullah el-Müzenî dedi ki: Eğer sen bütün ayıbları birarada görmek istiyor isen başkalarını çokça ayıplayan bir kimseyi iyice incele! Çünkü o kendisindeki ayıplar sayesinde diğer insanları ayıplar.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse kardeşinin gözündeki küçücük bir çöpü görür de kendi gözündeki kocaman bir kütüğü nasıl görmezlikten gelir?” ibn Hibban, Sahih, XIII, 73, Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, I, 207.

Denildiğine göre, kişinin başkalarının kusurlarıyla uğraşacak yerde, bizzat kendi kusurlarıyla meşgul olması mutluluğundan ileri gelir. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer kişi aklı başında ve takvalı ise

Takvası kendisinin öz ayıplarıyla meşgul eder onu.

Tıpkı hastanın ağrısıyla meşgul olup,

Bütün insanların ağrısıyla uğraşamaması gibi.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Sakın insanlar kötülüklerini sen onları -setrettikleri sürece- açığa çıkarma,

O zaman Allah da senin kötülüklerinin üzerindeki perdeyi kaldırır.

Anıldıkları vakit onlardaki iyiliklerden sözet,

Sende bulunan bir kusurla onlardan kimseyi ayıplama!”

6- Lakap Takmak:

“Ve birbirinizi lakaplarla çağırmayın!” (âyetinde geçen ve: “Çağırmayın” diye meali verilen fiille aynı kökten gelen): ” Lakap” demektir, çoğulu …diye gelir, “Be” harfi sakin olursa mastar olur. “Ona lakab taktı, takar, lakab takmak” demektir. “Filan kişi çocuklara lakab takar” demektir. Burada şeddeli söyleyiş, çokluk bildirmek içindir. kötü lakap hakkında kullanıldığı söylenir. “biri diğerine lakap taktı” demektir.

Tirmizî’de yer alan rivâyete göre Cubeyre b. ed-Dahhak’ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Bizden herhangi birisinin iki üç ismi olur da onlardan birisi ile çağırılınca, bundan rahatsız olabilirdi. Bunun üzerine şu:

“Ve birbirinizi lakablarla çağırmayın” âyeti nazil oldu, (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen bir hadistir Tirmizi, V, 388; Ebû Davud, IV, 290; İbn Mace, II, 1231; Müsned, IV, 69, 260, V, 380; İbn Hihhan, Sahik,XlU, 169.

Burada sözü geçen Ebû Cubeyre, Sabit b. ed-Dahhak b. Halife el-Ensarî’nin kardeşidir. (Hadisin senedindeki ravilerden birisi olan) Ebû Zeyd Said b. er-Rabî el-Herevî ise sika bir ravidir.

Ebû Davud’un, Mûsannef’inde ondan söyle dediği rivâyet edilmiştir. Şu:

“Ve birbirinizi lakablarla çağırmayın. Îmandan sonra fasıklık İsmi ne çirkin olur” âyeti biz Selimeoğulları hakkında inmiştir. (Ebû Cubeyre) dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (Medine’ye) geldiğinde bizden İki ya da üç ismi olmayan hiçbir kimse yoktu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): Ey filan diye sesleniyor, onlar böyle deme ey Allah’ın Rasûlü o bu isminden rahatsız oluyor diyorlardı. Bunun üzerine şu:

“Ve birbirinizi lakablarla çağırmayın” âyeti nazil oldu Bir önceki nota bakınız Bu bir görüş.

İkinci bir görüş de şudur: el-Hasen ve Mücahid dediler ki: Kişi İslama girdikten sonra daha önceki kâfirliği ile: Ey yahudi, ey hristiyan denilerek ayıblanıyordu. Bu açıklama Katade, Ebû’l-Aliye ve İkrime’den de rivâyet edilmiştir Katade dedi ki: Bu bir kimsenin diğerine; ey fasık, ey münafık demesidir. Bu açıklamayı da yine Mücahid ve el-Hasen de yapmıştır.

“Îmandan sonra fasıklık ismi ne çirkin olur!” Yani bir kimseye müslüman olup tevbe ettikten sonra kâfir ya da zinakar adının verilmesi ne kadar kötüdür. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bir kimse kardeşine lakap takacak yahut onunla alay edecek olursa, işte o fâsık bir kimsedir. Sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: “Her kim kardeşine: Ey kâfir, diyecek olursa, o söz ikisinden birisine ait olur. Eğer dediği gibi ise mesele yok, değilse kendisine döner,” Buhârî, V, 2264; Müslim, I, 79; Muvatta’, II, 984; Müsned, II, İH, 47, 60, 112, 113, 142

Buna göre yüce Allah’ın yasaklamış olduğu alay etmek, kaş göz işaretleri yapmak, lakap takmak bir fasıklıktır ve bu câiz değildir.

Rivâyete göre Ebû Zerr (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında iken bir adam onunla tartışmış, Ebû Zerr ona: Ey yahudi kadının oğlu! demiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuş; “Senin burada gördüğün kırmızı tenli, siyah tenliler arasında herhangi bir kimseden sen daha faziletli değilsin.” Peygamber ise üstünlüğün takva ile olduğunu kastetmektedir. Bunun üzerine:

“Ve birbirinizi lakablarla çağırmayın” âyeti nazil oldu. Aynı muhtevada ve başka şahıslar hakkında bir nüzul sebebi için bk, Maverdi, Nüket, V, 333.

İbn Abbâs dedi ki: Lakablarla çağırmak kişinin birtakım kötülükler işledikten sonra geçmişi ile ayıplanmasıdır. Yüce Allah bir kimsenin geçmişi ile ayıplanmasını yasaklamıştır. Buna Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediği rivâyet edilen şu buysuğu delil teşkil etmektedir: “Her kim, kendisinden tevbe etmiş olduğu bir günah sebebi ile bir mü’mini ayıplayacak olursa, o ayıplayanı o günah ile mübtela kılıp dünya ve ahirette onu bu günah sebebiyle rezil etmesi Allah’ın üzerindeki bir hak olur.” Tirmizi, IV, 661.

7- İstisna Olarak Câiz Olan Lakablandırmalar:

Çoğunlukla kullanılan ve kişinin kendisinden dolayı rahatsız olmasına sebeb teşkil edecek şekilde herhangi bir müdahalesi bulunmayan topal, kambur gibi çoğunlukla kullanılan tabirler bu genel kuraldan istisna edilmiştir. Ümmet bu gibi lakablan câiz kabul etmiş ve bunların söylenebileceğini din mensupları ittifakla benimsemiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ancak Allah’a yemin ederim ki (muhaddislerin) kitablarında Salih Cezere hakkında hoşuma gitmeyen ifadeler varid olmuştur. Çünkü o “Hareze” kelimesini tashif etmiş (Cezere diye kullanmış) ve bundan dolayı ona bu lakap verilmişti. Aynı şekilde Muhammed b. Süleyman el-Hadramî hakkında “Mutayyan (çamura batmış)” demeleri de bu türdendir. Ona böyle demelerine sebep ise çamura düşmüş olmasıydı. Müteahhirlerin bu şekilde kullandıkları benzeri lakaplar hep bu kabildendir.

Dinde bunların uygun olacağı görüşünde değilim. Mısırh Mûsa b. Uleyy b. Rebah şöyle derdi: Ben babamın ismini küçülten (Ali’yi Uleyy diye söyleyen) hiçbir kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bununla birlikte babasının ismi çoğunlukla ayn harfi ötreli olarak (Uleyy şeklinde) küçültme ismi şeklinde kullanılıyordu. Bütün bu hususlarda benimsenecek ana ilke şudur: Bir kimseye o isimle hitab edildiği takdirde eğer ondan hoşlanmıyor ise, o kimseye bu hitab eziyet vereceğinden ötürü câiz değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: İşte bu anlam dolayısı ile Buharî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- el-Caml es-Sahih adlı eserinin “edeb” bölümünde şu şekilde bir başlık açmıştır: “İnsanların uzun ve kısa deyip, kişiyi tahkir etmek maksadı gülmek -sizin söyledikleri sözlerden câiz olanlar.” (Buharî) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Zulyedeyn ne diyor?” diye buyurmuştur Buhârî, V, 2249 “Zul-Yedeyn, hadisi” diye meşhur olan hadis için bk.: Buhârî, I, 182 252, 411, 412, V, 2249, VI, 2648; Müslim, I- 403, 404; Tirmizi, II, 247; Dârimi, I, 420; Darakutni, 1, 366, 370; Ebû Dâvûd, I, 264, Nesâî, 11, 21, 22, 23, 24; İbn Mace, I, 333, Muvatta’, I, 93, 94; Müsned, II, 234, 271…

Ebû Abdullah b. Huveyzimendad şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme insana hoşlanmadığı lakabları takmanın yasak olduğunu, sevdiği lakablan vermenin câiz olduğunu ihtiva etmektedir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, Ömer’e el-Faruk, Ebû Bekir’e es-Sıddîk, Osman’a Zü’n-Nureyn, Huzeyme’ye Zü’ş-Şehadeteyn (tek başına şahitliği iki kişinin şehadeti yerine geçen), Ebû Hüreyre’ye Zü’ş-Şimaleyn ve Zulyedeyn gibi lakablar verdiği görülmektedir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Mü’minin mü’min üzerindeki haklarından birisi de o kimseyi en sevdiği ismi ile çağırmasıdır.”

İşte bundan dolayı künye vermek sünnetten ve güzel edebten kabul edilmiştir, Ömer (radıyallahü anh): Künyeleri yaygınlaştırınız, çünkü onlar uyarıcıdır, demiştir. Ebû Bekir’e Atik (çokça köle azad eden) ve Sıddîk, Ömer’e el-Faruk, Hamza’ye Esedullah, Halid’e Seyfullah lakabı verilmişti, İster cahiliye döneminde, ister İslâm döneminde meşhur olan kimselerden olup lakabı olmayan kimse pek azdır. Arab olsun, olmasın bütün ümmetler arasında bu güzel lakablar hâlâ devam etmekte, karşılıklı hitaplarında ve yazışmalarında herhangi bir tepki sözkonusu olmaksızın devam edegelmektedir.

el-Maverdî dedi ki: Müstehab ve nıüstahsen (lakab verilen kişi tarafından sevilen ve güzel görülen) lakablar ise mekruh değildir. Nitekim Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından pekçok kimseye sonraları en güzel lakabları saydıkları birtakım vasıflarla nitelendirilmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Ayıplamak değil de sıfat bildirmek maksadı ile kullanılan ve zahiren hoş görülmeyen lakablar ise pek çoktur. Abdullah b. el-Mübarek’e, Humeyd et-Tavil, Süleyman el-A’meş, Humeyd el-Arec, Mervan el-Asgar diyen kimsenin durumu hakkında soru sorulmuş, o da şöyle demiş: Eğer onun niteliğini kastedip onu ayıplamak maksadını gütmüyor isen bunda bir sakınca yoktur. Müslim’in Sahih’inde Abdullah b. Serds’ten şöyle dediği zikredilmektedir: Ben o dazlak kafalıyı -Ömer’i kastediyor- Hacer(-i Esved’i) öperken gördüm. Bir rivâyette ise “o dazlakcağız!” denilmiştir Müslim, II, 925; Tirmizi, III, 214; İbn Mace, II, 981; Müsned, I, 34

“Kim tevbe etmezse” işitenlerin rahatsız olduğu bu lakablardan vazgeçmezse,

“işte onlar” bu yasakları işlemek suretiyle kendi kendilerine

“zâlimlerin ta kendileridir.”

Hucurat 10

Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan sakının ki merhamet olunasınız.

Diyanet Vakfı
Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allahtan korkun ki esirgenesiniz.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minler ancak kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun. Belki rahmet olunursunuz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minler Kardeştir:

“Mü’minler ancak kardeştirler.” Yani nesebte değil de dinde ve haklarının saygınlığında (hürmet hususunda) birbirlerinin kardeşleridirler. Bundan dolayı, din kardeşliği, neseb kardeşliğinden daha sağlamdır, denilmiştir. Çünkü neseb kardeşliği din ayrılığı halinde kesintiye uğrar, din kardeşliği ise neseblerin farklılığı dolayısıyla kesintiye uğramaz.

Buhârî ile Müslim’de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinize buğzetmeyiniz, birbirinizin iyi okun kötü olsun gizliliklerini araştırmayınız, birbirinizin aleyhine alışverişi kızıştırmayınız. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz.” Müslim, IV, 1985; Buhârî, V, 2253, VI, 2474;. Müsned, II, 287, 288, 342, 393, 394.

Bir başka rivâyette de: “Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinizin aleyhine alışverişi kızıştırmayınız, birbirinize buğzetrneyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz, birinizin alışverişi üzerine alışveriş yapmayınız. Müslüman müslümanıtı kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez. Üç defa göğsüne işaret ederek- takva buradadır. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini küçük görmesi yeter. Müslümanın herşeyi müslümana haramdır. Kanı, malı ve ırz ve namusu.” Müslim’in lâfzı bu şekildedir. Müslim, IV, 1986; Müsned ,II, 227,360.

Buhârî ile Müslim’in dışındaki hadîs kaynaklarında Ebû Hüreyre’den naklen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu bildirilmektedir: “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu ayıplamaz, onu yardımsız bırakmaz, ondan izin almadıkça gelecek rüzgarı kesecek şekilde aleyhine olarak binasını yükseltmez. Tenceresinin buharı ile onu rahatsız etmez. Ancak ona da bir kepçe koyar (ikram eder). Kendi çocuklarına meyve satın alıp da onlar meyveyi alıp, komşusunun çocukları önüne çıktıkları halde o meyveden komşu çocuklarına yedirmemezlik etmezler.” Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İyice belleyiniz, bununla birlikte aranızdan pek azı müstesna belleyen olmaz.”

2- Müslümanlar Arasındaki Anlaşmazlıkları Düzeltmek;

“O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin.” Yani birbiriyle anlaşmazlık içerisinde olan iki müslümanın arasını düzeltin, Daha önceden geçtiği üzere Evs ve Hazreclilerin arasını düzeltin, diye de açıklanmıştır.

Ebû Ali dedi ki: Burada

“iki kardeş” ile İki kesimi (taifeyi) kastetmiştir. Çünkü tesniye lâfzı kullanılarak çokluk kastedilebilir. Yüce Allah’ın:

“Hayır, onun iki eli de açıktır. ” (el-Mâide, 5/64) âyetinde olduğu gibi.

Ebû Ubeyde dedi ki: Her iki kardeş arasını düzeltin, demektir. Buna göre bu âyet, herkes hakkında geçerli olur. İbn Şîrîn, Nasr b. Âsım, Ebû’l-Aliye, el-Cahderî ve Yakub; “İki kardeşinizin arasını” anlamındaki âyeti çoğul olmak üzere (“ye” yerine) “te” ile; “Kardeşlerinizin arasını” diye okumuşlardır. el-Hasen: “Kardeşleriniz” diye okumuş, diğerleri ise “ye” ile tesniye olmak üzere: “İki kardeşiniz” diye okumuşlardır.

3- Haddi Aşmak (Bağy) Kişiyi îmandan Çıkarmaz:

Bu âyet-i kerîme ile bundan önceki âyet-i kerimede bağyin kişiyi imandan çıkarmayacağına delil vardır. Çünkü yüce Allah bağyeden kimseler (haddi aşan, haksızlık yapan kimseler) olmakla birlikte bunlara “mü’min kardeşler” ismini vermiştir.

el-Haris el-A’ver dedi ki: Cemel ve Sıffin’e katılan bağiylere karşı savaşmak noktasında kendisine uyulması gereken örnek olan Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’a: Bunlar müşrik midirler? diye sorulmuş, o da: Hayır bunlar şirkten kaçmışlardır, diye cevab vermiştir. Peki münafık mıdırlar diye sorulunca, o: Hayır demiştir. Çünkü münafıklar Allah’ı ancak pek az zikrederler. Yine ona: Peki durumları nedir? diye sorulunca, “bunlar bize karşı gelen kardeşlerimizdir” diye cevab vermiştir.

Hucurat 9

Müminlerden iki grup savaşırlarsa, aralarını düzeltin. Ama biri diğerine saldırırsa, saldıran tarafa Allah’ın emrine dönünceye kadar savaş açın. Dönerse, aralarını adaletle düzeltin ve adil olun. Şüphesiz Allah adaletli olanları sever.

Diyanet Vakfı
Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allahın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever.

Kurtubi Tefsiri
Eğer mü’minlerden İki grub birbirleri ile çarpışırlarsa onların aralarını düzeltin. Eğer onların biri diğerine karşı tecavüz ediyorsa, o tecavüz eden grubla Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın. Eğer dönerse İkisinin arasını adaletle düzeltin ve adaletli olun. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“Eğer mü’minlerden iki grub birbirleriyle çarpışırlarsa, onların aralarını düzeltin” âyeti ile ilgili olarak el-Mutemir b. Süleyman, Enes b. Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah’ın Peygamberleri! Sen Abdullah b. Ubeyy’e gitsen, dedim. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona gitmek üzere yola koyuldu. Bir eşeğe bindi. Müslümanlar da yayan yürüdü. Orası çorak bir arazi idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun yanına varınca: Benden uzak dur, Allah’a yemin ederim eşeğinin pis kokusu beni rahatsız etti, dedi. Ensardan bir adam: Allah’a yemin ederim Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın eşeğinin kokusu senden daha hoştur, dedi. Kavminden bir adam Abdullah b. Ubeyy’e böyle denildi diye öfkelendi, Herbirisi adına arkadaşları öfkelenip kızdı. O bakımdan kuru hurma dallarıyla, ellerle ve ayakkabılarla aralarında bir çarpışma meydana geldi. Bize ulaştığına göre bu âyet onların haklarında inmiştir. Buhârî, II, 958; Müslim, III, 1424; Müsned, III, 157, 21Ş.

Mücahid dedi ki: Ayet-i kerîme Evs ve Hazrecliler hakkında inmiştir. (Yine) Mücahid dedi ki: Ensardan iki kesim sopalarla ve ayakkabılarla bir biriyle çarpıştı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Bunun benzeri bir rivâyet Said b. Cübeyr’den gelmiştir. Buna göre Evs ile Hazreç arasında Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde kuru hurma dallarıyla, ayakkabı ve benzerleriyle bir çarpışma olmuştu. Yüce Allah da haklarında bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Katade dedi ki: Ayet-i kerîme bir hak konusunda herkesin karşı tarafı haksız bulduğu ensardan iki kişi hakkında inmiştir. Birisi: Hakkımı zorla alacağım demişti, çünkü aşireti çoktu. Diğeri de onu Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzurunda mahkemeleşmeye çağırdı, ancak onun dediğini kabul etmedi. Bu durum aralarında böylece devam edip gitti, nihayet birbirlerine düştüler. El, ayakkabı ve kılıçlarla birbirlerine giriştiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

el-Kelbî dedi ki: Ayet-i kerîme Sümeyr ve Hatıb adındaki iki kişi dolayısıyla meydana gelen savaş hakkında inmiştir. Sümeyr, Hatıb’i öldürmüştü. Bu sebeple Evslîlerle Hazrecliler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarına gelinceye kadar birbirleriyle çarpıştılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yüce Allah bununla peygamberine ve mü’minlere aralarını düzeltmelerini, barış yapmalarını emretti.

es-Süddî dedi ki: Ensardan Um Zeyd diye anılan bir kadın, ensardan olmayan bir adam ile evli idi. Kocası ile birlikte aralarında tartışma çıktı. O akrabalarını ziyaret etmek istediği halde, kocası ona engel oldu ve akrabalarından hiçbir kimsenin yanına giremeyeceği yüksekçe bir yerde onu yerleştirdi. Kadın da akrabalarına haber saldı. Akrabaları gelip onu götürmek üzere bulunduğu yerden aşağıya indirdiler, Bu sefer kocası çıkıp kendi yakınlarından yardım istedi. Akrabaları tarafından kadının alınıp götürülmesini engellemek üzere amca çocukları çıkıp geldi. Aralarında itiş kakış oldu, ayakkabılada birbirlerini vurdular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

“Taife: grub” lâfzı hem tek adamı, hem iki kişiyi, hem de çoğulu ifade eder. O halde bu âyet lâfza göre deşil de manaya göre hamledilen (ve kipleri ona göre kullanılan) sözlerdendir. Çünkü “iki taife: iki grub” hem kavim, hem de insanlar anlamındadır.

“Allah’ın emrine dönünceye kadar… eğer dönerse ikisinin arasını adaletle düzeltin” anlamındaki âyet Abdullah b. Mesud’un kıraatinde “Onlar Allah’ın emrine dönünceye kadar: Allah’ın emrine dönecek olurlarsa aralarında adaleti uygulayın.” şeklindedir, İbn Ebi Able:

“Çarpışırlarsa” anlamındaki âyeti

“iki grub” anlamındaki lâfız tesniye olduğundan dolayı; (Hası) diye okumuştur. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nin sonlarında (9/122. âyet, 3, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs’da yüce Allah’ın:

“Mü’minlerden bir topluluk (taife) de azablarına şahit olsunlar” (en-Nûr, 24/2) âyeti hakkında bir ve daha yukarısı diye açıklamıştır. Çünkü “bir şeyden taife” ondan bir parça demektir.

“Onların aralarını” her iki kesimi hüküm, ister lehlerine, ister aleyhlerine olsun Allah’ın Kitabına çağırmak suretiyle

“düzeltin. Eğer onların biri diğerine karşı tecavüz ediyorsa” haksızlık edip Allah’ın hükmüne ve kitabına yapılan çağrıyı kabul etmiyorsa

“o tecavüz eden grupla Allah’ın emrine” Kitabına

“dönünceye kadar çarpışın.” “Bağy: Tecavüz” haddi asmak, haksızlık etmek, fesad çıkarmak demektir.

“Eğer dönerse, ikisinin arasını adaletle düzeltin.” Yani onları karşılıklı olarak adil davranmaya, insafa mecbur edin.

“Ve” ey insanlar

“adaletli olun!” Birbirinizle savaşmayın, çarpışmayın, Bunun adaletli olmayı emrettiği de söylenmiştir.

“Çünkü Allah adaletli olanları” adaleti ve hakkı uygulayanları

“sever.”

2- Birbirleriyle Çarpışan Müslüman Grupların Durumu ve Takınılacak Tavır:

İlim adamları der ki: İki müslüman grub birbirleriyle çarpışacak olurlarsa ya her ikisi de haksız olarak çarpışırlar, yahutta başka bir durumdadırlar. Eğer her ikisi de haksız iseler bu durumda yapılması gereken aralarında ilişkilerini düzeltecek, birbirlerinden el çekmeleri ve karşılıklı olarak silah bırakmaları sonucunu verecek şekilde barış yapılır, birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak için aracılık yapılır. Şayet birbirlerinden el çekmeyecek ve barış yapmayacak olurlarsa, her ikisi de haksızlıklarını sürdürmeye devam edecek olurlarsa, o takdirde her ikisi ile de çarpışılır.

Şayet ikinci durum sözkonusu ise yani bu iki kesimden birisi diğerine haksızlıkta bulunuyor ise, o vakit haksızlık yapan grub ile vazgeçinceye ve tevbe edinceye kadar savaşmak gerekir. Eğer bu duruma gelirse aralarında ve kendilerine haksızlık yapılan kesimle adalet ile barış yapılır, Eğer her iki tarafın karşı karşıya kaldığı bir şüphe sebebiyle aralarında çatışmalar baş göstermiş ve, her bir grub da kendisine göre kendisini haklı kabul ediyor ise, bu durumda, apaçık ve parlak deliller ile kesin belgeler ile şüphenin ortadan kaldırılması ve hakka ileten yolun gösterilmesi gerekir, Buna rağmen her iki kesim yine düşmanlığı bırakmayıp, kendilerine gösterilen yola uygun davranmayıp, kendileri için açıklığa kavuştuktan sonra, kendilerine öğütlenen hakka uymayacak olurlarsa, o vakit her ikisi de haksızlık eden kesim demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Halifeye Yahut Herhangi Bir Müslümana Haksızlık Yaptığı Bilinen Kesime Karşı Savaşmak Gereği:

Bu âyet-i kerimede halifeye yahutta herhangi bir müslümana haksızlık yaptığı bilinen kesime (el-fielu’l-bağiye’ye) karşı savaşmanın vacib olduğuna delil vardır. Ayrıca mü’minlerle savaşılmayacağını söyleyip, Peygamber Efendimizin: “Mü’min ile savaşmak küfürdür” Nesâî, VII, 122; İbn Mace, I, 13; Müsned, I, 176; Taberani, Kebir, IX, 97. hadisini delil gösterenlerin görüşünün tutarsız olduğuna da delildir. Çünkü eğer haksızlık yapan mü’minle çarpışmak küfür olsaydı, haşa yüce Allah küfrü emretmiş olurdu. Diğer taraftan Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh), İslâm’a sarılmakla birlikte zekat vermek istemeyenlerle çarpışmış, fakat bırakıp kaçan kimsenin ardından gidilmemesini, yaralı bir kimsenin işinin bitirilmemesini emretmiştir. Malları -kâfirlerde vacib olandan farklı olarak- ganimet olarak helal olmaz.

Taberî dedi ki: Eğer her iki kesim arasındaki ayrılıklarda vacib olan, ondan kaçıp evlere sığınmak olsaydı, hiçbir had uygulanmaz ve hiçbir batılın sonu getirilemez, nifak ehli ve facir olan kimseler Allah’ın kendilerine haram kılmış olduğu müslümanların mallarını, kadınlarını esir almayı ve kanlarını dökmeyi, onlara karşı grublar oluşturmak, diğer taraftan da müslümanların onlara ilişmemesi sonucunda Allah’ın kendilerine haram kılmış olduğu herşeyi helal görmek için bir yof olurdu. Oysa bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Aranızdaki beyinsizlerin ellerini tutun (kötülük yapmalarına meydan vermeyin).” Beyhaki, Şuabu’l-îman, VI, 92; Deylemi, Firdevs, II, 167; Miinavi, Feyzu’l-Kadir, III, 435 -hadisin sıhhat derecesine dair herhangi bir beyanda bulunmamaktadır hadisine aykırıdır.

4- Ashab Arasında Çıkan Çatışmalar:

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerîme müslümanların (birbirleriyle) savaşmalarında asıl dayanak ve tevikilerle savaşmakta bir esastır. Ashab da buna dayanmış, bu dinin ileri gelenleri buna sığınmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ammar’ı bağy (haksızca ayaklanan) kesim öldürecektir” Buhârî, I, 172, III, 1035; Müslim, IV, 2236; Müsned, II, löl, 162, 206, III, 5, 22, 28, 90, IV, 197, 199, V, 214, 306, VI, 289, 300, 311, 315. hadisi ile bunu kastetmiştir. Yine Peygamber Efendimizin Hariciler hakkındaki: “Onlar hayırlı olan kesime karşı ayaklanacaklar yahut bir ayrılık zamanında ayaklanacaklar ” Müslim, II, 744; Buhârî, V, 2281, VI. 2540; Müsned, 111, 65, 92. şeklindeki hadisinde de kastettiği bu husustur. Son hadisin birinci rivâyeti daha sahihtir. Çünkü Peygamber Efendimiz: “İki kesimden hakka daha yakın olan onları (Haricileri) öldürecektir” Müslim, II, 746; Müsned, II, 65, H2. diye buyurmuştur.

Haricilerle çarpışan Ali b. Ebî Tâlib ve onunla birlikte olanlardı. Buna göre İslâm âlimlerine göre ve dinin delili ile sabit olan şu ki Ali; (radıyallahü anh) (meşru) İmâm idi. Ona karşı çıkan herkes de bir bağiy idi. O bağiy ile hakka dönünceye ve barışı kabul edip, boyun eğinceye kadar savaşmak vacib idi. Çünkü Osman (radıyallahü anh) öldürülmüş, ashab-ı kiram da onun kanından beri (onu öldürmekten uzak) idiler. Çünkü o kendisine ayaklananlarla çarpışılmasına engel olmuş ve; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ümmeti arasında insanları öldürmek suretiyle halifelik yapan ilk kişi ben olmak istemem, diyerek belaya sabretmiş, mihnete teslim olmuş ve kendisini ümmet adına feda etmişti.

Diğer taraftan insanların başıboş bırakılması mümkün değildir. O bakımdan Ömer (radıyallahü anh)’in kendisinden sonraki halifeyi tesbit etmek için tayin ettiği şurada ismini verdiği diğer sahabilere halifelik teklif edildi. Onlar bu işi biri diğerine havale ettiler. Ali (radıyallahü anh) bu işe layık ve ehil idi. Öldürmelere, batıl ile ümmetin kanının dökülmesine yahutta hiçbir hayırlı netice vermeyecek şekilde işinin darmadağın olmasına karşı ümmeti korumak maksadı ile ihtiyat göstererek kabul etti. Çünkü belki de din değişecek ve İslâmın temel direği çökecekti. Ona bey’at edilince Şam halkı kendisine bey’at etmek için Osman’ın katillerini bulması ve onlara kısas uygulamasını şart koşmuşlardı. Ali (radıyallahü anh) da onlara şöyle demişti: Siz beyatinizi yapınız, hakkı isteyiniz, onu elde edeceksiniz. Bu sefer onlar: Osman’ın katilleri senin aranda sabah-akşam sen onları görüp duruyorken sana bey’at edilmeye hak sahibi değilsin, dedi.

Bu hususta Ali (radıyallahü anh)’ın görüşü daha sağlam, sözü daha doğru idi. Çünkü Ali (radıyallahü anh) eğer katillere kısas uygulayacak olsaydı, birtakım kabileler o katillerin lehine taassub gösterir ve üçüncü bir savaş baş gösterirdi. O bakımdan dizginleri eline sağlamca tutup, bey’at akdinin gerçekleşmesini ve hüküm meclisinde Hz. Osman’ın kanının velilerinin bunun taleb edilmesini ve böylelikle hak ile hüküm verilebilecek zamanın gelmesini bekledi.

Kısası uygulamak şayet fitne doğuracak yahutta sözbirliğini bozacak olursa, İmâmın kısası ertelemesinin câiz olduğu hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur.

Talha ve ez-Zübeyr’in başından geçenler de böyle olmuştur. Onlar Ali (radıyallahü anh)’ın yöneticiliğine karşı itaatsizlik ederek beyatlerini bozmadıkları gibi; diyaneten de hiçbir şekilde ona itiraz etmemişlerdi. Onların görüşleri sadece işe Osman (radıyallahü anh)’ın katillerinin öldürülmesi ile başlamanın daha uygun olacağından ibaretti.

Derim ki; İşte bu aralarındaki savaşın sebebi ile ilgili kabul edilecek görüştür. Değerli birtakım ilim adamları şöyle demiştir: Basra’da aralarında meydana gelen olay, hiçbir şekilde savaş yapma kararı vererek yapılmış değildir. Bu beklenmedik bir şekilde ve herbir kesim kendisini savunmak maksadı ile olmuştu. Çünkü herbirisi karşı tarafın kendisine verdiği sözde durmadığını zannetmişti. Çünkü onlar kendi aralarında İşi düzene koymuş, aralarında barış tamamlanmış ve gönül rızasıyla birbirlerinden ayrılmışlardı. Osman (radıyallahü anh)’ın katilleri kendilerine karşı güç yetirileceğinden ve çepeçevre kuşatacaklarından korktular. Bunun için bir araya toplanıp, danıştılar, görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Daha sonra da iki kesime ayrılmak noktasında görüş birliğine vardılar ve her iki ordu arasında sabahın erken saatlerinde savaşa başlamayı kararlaştırdılar. Karşılıklı olarak birbirleriyle ok atacaklar ve Ali’nin askerleri arasında bulunan kesim “Talha ve Zübeyr” antlaşmayı bozdu diye bağıracaklar, Talha ve Zübeyr askerleri arasındaki kesim de: “Ali antlaşmayı bozdu” diye bağıracaklardı. Planladıkları şekilde uygulamayı gerçekleştirdiler ve savaş başgösterdi. Herbir kesim kendi kanaatine göre karşı tarafın düzenlediği bir hileyi bertaraf ediyor ve kanının dökülmesini engellemeye çalışıyordu. Bu sebeple her iki kesimin de yaptığı doğru bir işti ve yüce Allah’a bir itaatti. Çünkü önce aralarında çarpışma olmuş, sonra da bu esas üzere çarpışmayı sona erdirmişlerdi. Bu hususta doğru ve meşhur olan görüş budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Haksızlık Eden İle Savaşmanın Gereği:

“O tecavüz eden grubla Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın” âyeti çarpışmayı emretmektedir. Bu ise bir farz-ı kifayedir. Eğer bir grub bunu yerine getirecek olursa, diğerlerinin üzerinden sorumluluk kalkar, Bundan dolayı ashab-ı kiramdan bir grub, bu gibi konumlarda bulunmaktan geri kalmışlardır. Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdullah b. Amr, Muhammed b. Mesleme ve diğerleri gibi. Ali b. Ebî Tâlib de onların bu tutumlarını doğru kabul etmiş ve onların herbirisi ona kendisinin de uygun gördüğü bir mazeret ileri sürmüştür,

Rivâyet olunduğuna göre halifelik Muaviye’nin eline geçince, yaptıkları dolayısıyla Sa’d’a sitem etti ve ona: Sen çarpıştıkları vakit İki kesimin arasını düzelten bir kimse olmadığın gibi, haksızlık yapan grubla da savaşanlardan olmadın. Sa’d ona şöyle dedi: Evet ben haksızlık eden gruba karşı savaşmayı terk ettiğime pişmanım.

Böylelikle herbirisinin yaptıkları dolayısıyla sorumlu olmadığı, onların tasarruflarının içtihadlan gereği ve şeriate uygun bir uygulama olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

6- Adaletle Barış Yapmanın. Çerçevesi:

“Eğer dönerse ikisinin arasını adaletle düzeltin” âyetinde sözü edilen adaletin kapsamına aralarında cereyan eden kan dökmeler ve mal telef etmelerin taleb edilmemesi de girmektedir. Çünkü bu bir tevile dayalı olarak telef olan bir şeydir. Bunların cezalan istenecek olursa, o vakit onların barıştan uzaklaşmalarına, sının aşmakta daha da ileri gitmelerine sebeb teşkil eder, İşte maslahatın esası da budur. Lisanu’l-Umme şöyle demiştir: Aahab-ı kiramın savaşmasında yüce Allah’ın hikmeti, onlar vasıtası ile tevil ehli olan kimselerle savaşmanın hükümlerini öğretmektir. Çünkü müşriklerle savaşmanın hükümleri Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ifadeleri ve uygulamalarıyla bilinmiş bulunmaktadır.

7- Adaletli İmâma (İslâm Halifesine) Karşı Delilsiz Olarak Ayaklananlar

Adaletli İmâma karşı haddi aşan ve delili bulunmayan bir kesim ayaklanacak olursa, İmâm bütün müslümanlaria yahutta yeteri kadar kimselerle birlikte onlarla savaşır. Bundan önce onları itaate ve müslüman cemaatin arasına girmeye davet eder. Şayet geri dönmeyi kabul etmeyip barışı benimsemeyecek olurlarsa, onlarla savaşılır. Onlardan alınan esirler öldürülmez, kaçanların arkasından gidilmez, yaralılarının işleri bitirilmez, çoluk-çocukları esir alınmaz, malları ganimet olmaz.

Adaletli İmâm tarafından olan kişi, haksızca ayaklananı yahutta haksızca ayaklanan kişi adaletli İmâmın tarafında bulunanı öldürecek olup da katil maktulün velisi ise bunların arasında mirasçılık cereyan etmez. Yani kasten öldüren bir kimse, hiçbir durumda miras almaz.

Adaletli İmâm tarafında olanın -kısasa kıyas ile- haddi aşarak haksızca ayaklanandan miras alacağı da söylenmiştir.

8- Ayaklanmacılar Tarafından Telef Edilen Kanların ve Malların Hükmü:

Haddi aşan bağiylerle ayaklanan haricilerin telef ettikleri kan ya da mallardan sonra tevbe edecek olurlarsa, bunlardan ötürü sorumlu tutulmazlar. Ebû Hanife, onlardan tazminat alınır, demiştir. Şâfiî’nin bu hususta iki görüşü vardır.

Ebû Hanife’nin görüşü şöylece açıklanır: Bu telef haksızca yapılan bir teleftir, dolayısıyla tazminatının ödenmesi gerekir.

Bize göre bu hususta gözönünde bulundurulması gereken şudur: Ashab (radıyallahü anhüm), aralarında bu kabilden meydana gelen savaşlarda kaçanın peşinden gitmediler, yaralının işini bitirmediler, esirleri öldürmediler, herhangi bir can ve malın tazminatını da ödetmediler. Bu hususta kendilerine uyulacak kimseler de onlardır.

İbn Ömer de dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey Abdullah! Yüce Allah’ın bu ümmetten bağyeden (haksızca ayaklanan) kimseler hakkındaki hükmünün nasıl olduğunu biliyor musun?” Abdullah; Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedi. Şöyle buyurdu: “Yaralılarının işleri bitirilmez, esirleri Öldürülmez, kaçkınları takib edilmez, onlardan alınan mallar ganimet olarak paylaştırılmaz.”

Ancak mevcut olan mallar aynı ile geri verilir.

Bütün bu hükümler kendisince uygun kabul edilen bir tevile dayanarak ayaklanan kimseler hakkındadır.

ez-Zemahşerî Tefsirinde şunu zikretmektedir; Eğer haddi aşan mütecaviz kesim az sayıda olup da kendilerini koruyabilecek güçleri yoksa Allah’ın hükmüne geri döndükten sonra yaptığı haksızlıkların tazminatını öder. Şayet kendilerini koruyacak sayıda çok ve güçlü iseler tazminat ödemezler. Bundan tek istisna Muhammed b. el-Hasen -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- in görüşüdür. O Allah’ın emrine döndüğü takdirde tazminat ödemesi gerektiği doğrultusunda fetva veriyordu. Bir araya toplanıp askeri düzene girmeden yahutta savaş silahlarının bırakılması esnasında dağıldığı esnada işledikleri cinayetlere gelince, bütün fukahaya göre tazminatlarının ödenmesi gerekir. Buna göre yüce Allah’ın;

“İkisinin arasını adaletle düzeltin” âyetinde sözü edilen adaletle düzeltmek, Muhammed’in görüşüne göre açıkça anlaşılır ve ilahi âyetin lâfzına uygundur. Onun dışındakilerin görüşüne göre de tecavüz eden grubun sayıca az olmaları haline yorumlanır. Fukahanın sözünü ettiği maksat, kinleri öldürmek ve ortadan kaldırmaktır, yoksa cinayetlerin tazminatının öldürülmesi değildir, şeklindeki açıklamalar ise, emroltinan adaleti uygulamak ve gözetmekle güzel bir uyum arzetmemektedir.

(Yine) ez-Zemahşeri dedi ki: Şayet: Niye ikincisinde ıslah (arayı düzekmek) ile birlikte adalet sözkonusu edildiği halde, birincisinde sözkonusu edilmemiştir diye sorulursa cevabımız şu olur: Çünkü âyetin baş tarafında sözü edilen çarpışmadan kasıt, haddi aşan iki kesimin yahutta şüpheye dayanarak çarpışan iki kesimin birbiriyle çarpışmasıdır. Hangisi olursa olsun müslümanların onlar hakkında yapmaları gereken uygulama, aralarını ıslah etmek ve hakkı göstermek, kalblere şifa veren öğütler ve şüpheyi ortadan kaldırmak suretiyle musibeti dindirip arayı düzeltmektir. Ancak iki kesim ısrar edecek olursa, o takdirde çarpışmak icab eder. Burada ise tazminat uygun düşmez, fakat ikisinden birisinin haksızlık yapması halinde durum böyle değildir. Bu durumda daha önce sözü edilen her iki şekilde de tazminat ödenmesi uygundur.

9- Ayaklanan Kesim Ele Geçirdikleri Bölgelerde Ahkamı Uygulayacak Olurlarsa Hüküm Nedir?:

Şayet ayaklanan kesim, herhangi bir yere galibiyet sağlayıp zekatları toplar, hadleri uygular ve oradaki insanlar arasında İslâm ahkamı ile hükmedecek olurlarsa ne zekatlar ikinci defa alınır, ne de hadler bir daha uygulanır. Kitaba, sünnete ya da icmaa muhalif olanlar dışında verdikleri hükümler de bozulmaz. Nitekim böyle bir durumda adalet ve sünnet ehli kimselerin verdikleri hükümler de bozulur. Bu açıklamayı Mutarrif ve İbnu’l-Macişun yapmışlardır.

İbnu’l-Kasım da: Onların uygulamaları hiçbir halde câiz değildir, demiştir. Esbağ’dan bunun câiz olduğu rivâyeti gelmiştir. Yine ondan gelen bir rivâyete göre İbnu’l-Kasım’ın dediği gibi bunlar câiz olmaz, Ebû Hanife de böyle demiştir. Çünkü bu, velayeti câiz olmayan kimselerin haksızca bir uygulamasıdır. Bunlar bağiy olmasalardı bile hükümleri câiz olmadığı gibi, bu halde de hükümleri câiz olmaz.

Bu hususta bizim lehimize olan dayanak, daha önce arzettiğimiz ashab-ı kiramın uygulamasıdır. Fitne çekilip antlaşma ve barış ile aradaki ayrılıklar ortadan kalkınca, onların verdikleri hiçbir hükmü tekrar yeniden ele alıp değerlendirmediler.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Benim kanaatime göre böyle bir iş uygun değildir. Çünkü fitne ortadan kalktığı sırada İmâm olan kişi, daha önce bağiy olan kişi idi ve ortada ona itiraz edecek kimse de yoktu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

10- Ashabtan Herhangi Birisine Kati Olarak Bir Hata Nisbet Etmek Câiz Değildir:

Ashabtan herhangi birisine kati olarak bir hatanın nisbet edilmesi câiz değildir. Çünkü hepsi de yaptıkları işlerinde ictihad etmişler ve Allah’ın rızasını gözetmişlerdir. Onların hepsi de bizim için birer önderdir (İmâmdır). Ayrıca bizden aralarında baş gösteren olaylar hakkında konuşmamakla ve onları ancak en güzel şekliyle sözkonusu etmekle ibadet etmemiz istenmiştir. Çünkü ashab-ı kiramın belirli bir hürmeti vardır ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara dil uzatmayı yasaklamıştır. Allah da onların günahlarını bağışlamış ve onlardan razı olduğunu haber vermiştir, Bununla birlikte değişik yollarla birtakım haberler varid olmuştur ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Talha’nın yeryüzünde yürüyen bir şehid olduğunu bildirmiştir Deylemi, Firdevs, II, 455; İbrahim b. Muhammed el-Huseyni, el-Beyan vet-Tarif, II, 9}; Munavi, Feyzu’l-Kadir, IV, 270. Eğer Talha’nın yapmak üzere gittiği savaş bir isyan olsaydı, hiçbir zaman o savaşta öldürülmekle şehidlik mertebesine ulaşamazdı. Aynı şekilde onun yaptığı İş, tevil açısından bir hata ve görevini yerine getirmek bakımından bir kusur olsaydı, yine öldürülmesi dolayısıyla şehid olması sözkonusu olmazdı. Çünkü şehadet ancak itaat uğrunda öldürülmek halinde sözkonusu olur. Dolayısı ile meselenin açıkladığımız şekilde yorumlanması gerekmektedir.

Buna delil teşkil eden hususlardan birisi de Ali (radıyallahü anh)’dan sahih olarak ve yaygın bir surette rivâyet olunan Zübeyr’in katilinin cehennemde olacağını söylemiş olması ve onun şöyle bir rivâyet nakletmiş olmasıdır: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı: “Safiyye’nin oğlunu öldüreni cehennem ateşiyle müjdele.” Müsned, I, 89; Hakim, Müstedrek, III, 414; Taherani, Evsat, VII, 130. diye buyururken dinledim.

Durum böyle olduğuna göre Talha’nın da, Zübeyr’in de savaşa katılmakla asi ve günahkar olmadıkları da açıkça sabit olmaktadır. Çünkü eğer onlar böyle obaydı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Talha hakkında “şehiddir” demez, Zübeyr’i öldürenin de cehennemde olacağını bildirmezdi.

Aynı şekilde savaşa katılmayıp oturan da tevilinde hata işlemiş değildir. Aksine o, Allah’ın İctihad yoluyla kendilerine gösterdiği bir doğrudur. Durum böyle olduğuna göre onların lanetlenmesi, onlardan beri olunması ve fâsık olduklarının söylenmesi, fazilet ve cihadlarının geçersiz olduğunun belirtilmesi, dindeki büyük katkı ve faydalarının görmezlikten gelinmesi gerekmez. Allah hepsinden razı olsun.

İlim adamlarından birisine ashabın kendi aralarında döktükleri kanlar hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:

“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir ve siz onların işlediklerinden sorumlu olmayacaksınız.” (el-Bakara, 2/134 ve 141)

Yine ilim adamlarından birisine aynı soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: Sözünü ettiğiniz kanlara Allah elimi bulaştırmamış, ben de dilimi onlara daldırmıyorum,

Bununla bir hataya düşmekten sakınmayı ve bazıları aleyhine isabet edemeyeceği bir hüküm vermekten uzak durmayı kastetmiştir.

İbn Furek dedi ki: Bizim mezheb âlimlerimizden kimisi şöyle demiştir: Ashab arasında meydana gelen çatışmalarda izlenmesi gereken yol, tıpkı Yusuf ile diğer kardeşleri arasında meydana gelenler hakkında izlenmesi gereken yol gibidir. Yûsuf’un kardeşleri bu yaptıkları sebebiyle Allah’ın veli kulları olmanın ve peygamberliğin sınırları dışına çıkmamışlardır. İşte ashab-ı kiram arasında cereyan eden hususlarda da durum aynen böyledir.

el-Muhasibî dedi ki: Dökülen kanları sözkonusu edecek olursak, onların anlaşmazlıkları sebebiyle bu hususta bizim herhangi bir söz söylememiz oldukça zordur.

Hasan-ı Basri’ye onların çarpışmalarıyla ilgili soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: O Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının hazır bulunduğu, bizim de bulunmadığımız, kendilerinin bildiği, bizimse bilmediğimiz bir çarpışmadır. Onların ittifak ettikleri hususlarda biz onlara tabi oluruz, aralarındaki anlaşmazlıklarda da haddimizi bilir, orda dururuz.

el-Muhasibî dedi ki: İşte biz de el-Hasen’in dediği gibi diyoruz ve şunu biliyoruz ki, onlar içine girdikleri işi bizden daha iyi biliyorlardı. Üzerinde ittifak ettikleri hususlarda biz tabi oluruz. İhtilaf ettikleri yerde ise dururuz ve kendiliğimizden bidat bir görüş ortaya koymayız, Onların ictihad ederek yüce Allah’ın rızasını gözetmeye çalıştıklarını da biliyoruz. Çünkü onlar dinlen hususunda itham altında tutulan kimseler değildir, Yüce Allah’tan tevfikini dileriz.

Hucurat 8

Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Bu, Allahtan bir lütuf ve nimettir. Allahalimdir, hakimdir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’tan bir lütuf ve bir nimet olmak üzere, Allah Alimdir, Hakimdir.

“Allah’tan bir lütuf ve bir nimet olmak üzere…” Yani yüce Allah size bunları kendinden bir lütuf olmak üzere yaptı. Yani lütfü ve nimetiyle bunları yaptı. O halde bu âyet, mef’ûlün leh’tir.

“Allah” sizin halinizi düzeltecek olanı çok iyi bilen

“Alimdir.” İşlerinizi düzene koymakta hikmeti sonsuz

“Hakimdir.”

Hucurat 7

Bilin ki, içinizde Allah’ın resulü vardır. Eğer o, birçok konuda size uysaydı, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirdi, kalplerinizde süsledi. Küfrü, fasıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yoldadırlar.

Diyanet Vakfı
Hem bilin ki, içinizde Allahın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.

Kurtubi Tefsiri
Bilin ki; Allah’ın Rasûlü sizin aranızdadır. Eğer o işlerin çoğunda size itaat etse, elbette zorluğa düşersiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinizde süsledi ve küfrü, fıskı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yolu bulanların ta kendileridir.

“Bilin ki Allah’ın Rasûlü sizin aranızdadır.” O halde yalan söylemeyin. Çünkü Allah sizin durumunuzu ona bildirir ve o zaman rezil olursunuz,

“Eğer o işlerin çoğunda size itaat etse, elbette zorluğa düşersiniz.”

Yani durum açığa çıkmadan önce sizin istediğiniz gibi çabucak hareket edecek olsa, siz zorlukla ve günahla karşı karşıya kalırdınız. Eğer el-Velid b. Ukbe’nin peygambere getirdiği habere göre peygamber o kavimle savaşmış olsaydı, bu bir yanlışlık olurdu. Kendisi ile onlar arasındaki bir düşmanlık sebebiyle o kavmi helâk etmeyi isteyen kişi de çok zor duruma düşerdi.

Allah Rasûlünün onlara itaat etmesi ise, insanlara dair ona ulaştırdıkları ve onlardan işittiği haberlere uygun olarak verdikleri emirleri ve ortaya attıkları görüşleri kabul etmesi demektir.

Âyetteki:

“Zorluk” günah demektir. ” Adam günah işledi” demektir. Bu aynı zamanda fücur ve zina anlamına da gelir. en-Nisa suresinde; (4/25. âyet, 1. başlıkta) geçtiği gibi. Yine bu lâfız “zor bir işe düşmek” anlamına da gelir. et-Tevbe Sûresi’nin sonlarında:

“Sizin sıkıntıya uğramanız” (et-Tevbe, 9/128) âyetine dair açıklamalarda daha da geniş bilgiler verilmiştir.

“Fakat Allah size imanı sevdirdi.” Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yalan söylemeyen batıl herhangi bir haber vermeyen ihlâs sahibi mü’minlere bir hitabtır. Yani imanı size dinlerin en sevileni kıldı. Tevfik ve inayetiyle

“onu kalblerinizde süsledi.” Size güzef gösterdi ki; nihayet siz de onu seçtiniz, tercih ettiniz.

Bu âyette Kaderiyye, İmâmiye ve diğerlerine -daha önceden bir kaç yerde de geçtiği gibi- bir red vardır. Çünkü bütün mahlukatı kişilikleriyle, fiilleriyle, nitelikleriyle dil ve renklerinin farklılığı ile tek başına ortaksız olarak yaratan Odur.

“Ve küfrü, fiskı ve isyanı sîze çirkin gösterdi” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki: Bununla özellikle yalanı kastetmektedir. İbn Zeyd de böyle demiştir. Şöyle de açıklanmıştır Kasıt itaatin dışında olan herbir şeydir.

“Fusuk: fasıklık”; ” Taze hurma kabuğunun dışına çıktı” kökünden türemiştir, farenin deliğinden çıkması hakkında da bu fiil kullanılır. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara suresinde (2/26. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. “İsyan” ise “me’âsi: masiyetler”in çoğuludur.

Bundan sonra hitab kipinden haber kipine geçilerek:

“İşte onlar” yanı yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verip de imanı kendilerine sevdirip, küfürden tiksindirdiği yani kendilerine çirkin gösterdiği kimseler

“doğru yolu bulanların ta kendileridir.” Bu âyet “hitabtan habere geçiş bakımından” yüce Allah’ın:

“Fakat Allah’ın rızasını arayarak verdiğiniz zekata gelince, işte onlar (mükâfatlarını) kat kat arttıranlardır” (er-Rum, 30/39) âyetine benzemektedir. en-Nabiğa’da (hitabtan sonra haber kipi ile) şöyle demektedir:

“Ey tümsekte ve karşımdaki yüksekçe tepede bulunan Meyye’nin evi (diyarı)

Üzerinden uzunca zamanlar geçtiği halde ıssızdır buraları.”

“Doğru yol” hak üzere salabetle birlikte dosdoğru yürümek demektir. Bu kelime kaya parçası demek olan: gelmektedir.

Ebû Vazî’: Her kaya parçasına: denilir, deyip şu beyiti zikretmektedir:

“İplerin bağlı bulunduğu çadır kazıkları ile renkleri değişmiş ocak taşlarından başka,

Ki o taşlar kaya parçalarının sağlamlığından dolayı ışık saçmışlardır.”

Hucurat 6

Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse, onu araştırın; yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse -bilgisizce bir kavme sataşıp da sonra yaptığınıza pişman olmamak İçin- iyice araştırın.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Ey îman edenler! Eğer bir fastk size bir haber getirirse…” âyeti denildiğine göre el-Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt hakkında inmiştir. Buna sebeb, Said’in Katade’den rivâyet ettiğine göre şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) el-Velid b. Ukbe’yi zekatlarını toplamak üzere Mustalıkoğullarına göndermişti. Onlar Velid’i görünce ona doğru yürüdüler, o da onlardan korktu. -Bir rivâyete göre bu korkmasının sebebi (cahiliye döneminden kalma) aralarındaki bir husumet idi.- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geri dönerek İslâm’dan irtidat ettiklerini haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Halid b. el-Velid’i göndererek ona işi iyice tesbit edip araştırmasını ve acele etmemesini emretti. Halid yola koyuldu, nihayet geceleyin onların yurduna vardı. Gözcülerini gönderdi, geri geldiklerinde Halid’e Mustalıkoğullarının İslâm’a sımsıkı sarih bulunduklarını, ezan okuduklarını ve namaz kıldıklarını duyduklarını haber verdiler. Sabah olunca Halid onların yanına vardı ve gözcülerin söylediklerinin doğruluğunu gözleriyle gördü. Allah’ın Peygamberine dönerek ona durumu haber verdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bundan dolayı yüce Allah’ın Peygamberi: “Teenni Allah’tan, acele şeytandan” diye buyururdu. Tirmizî, IV, 367.

Bir diğer rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu (el-Velid b. Ukbe’yi) müslüman olmalarından sonra Mustalıkoğullarına göndermişti. Onun geleceğini haber alınca, onu karşılamak üzere bineklerine bindiler. O da onların bu hallerini işitince onlardan korktu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geri dönerek Mustalıkoğullarının kendisini öldürmek istediklerini ve zekat vermediklerini bildirdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onların üzerine bir gaza düzenlemeyi içinden geçirdi. Bu halde bulunuyorken heyetleri Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzuruna gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü dediler. Senin gönderdiğin elçinin haberini aldık, ona ikramda bulunalım ve üzerimizdeki zekatları ona ödeyelim diye yoluna çıktık. O ise geri döndü. Bize ulaştığına göre Rasûlullah’a onunla savaşmak üzere çıktığımızı iddia etmiş, Allah’a yemin olsun ki biz bu maksatla çıkmadık. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. el-Velid’e de fâsık yani yalancı ismi verilmiş oldu.

İbn Zeyd, Mukâtil ve Sehl b. Abdullah dedi ki: Fasile, çok yalan söyleyen kimse demektir. Ebû’l-Hasen el-Verrak da şöyle demiştir: Fâsık günahı açıktan işleyen kimse demektir. İbn Tahir, Allah’tan utanmayan kimsedir diye açıklamıştır. Hamza ve el-Kisaî,

“İyice araştırın” anlamındaki âyeti: “İyice tesbit edin” şeklinde-. ” İyiden iyiye tesbit etmek” kökünden gelmiş bir Fiil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise; ” İyice araştırın” diye “tebeyyun”den gelmiş emir fiil olarak okumuşlardır.

“Sataşıp” anlamındaki âyet: ” Sataşmayasınız” demektir. Buna göre: (……..)’in başındaki cer harfi düşürülmek suretiyle nasb konumundadır.

“Bilgisizce” yani yanlışlıkla

“bir kavme sataşıp da sonra yaptığınıza” acele davranıp, teenniyi terkettiğinize “pişman olmamak İçin iyice araştırın.”

2- Haberi Vahid’in Kabulü ve Buna Bağlı Hukuki Bir Takım Tasarruflar:

Bu âyet-i kerimede adaletli olması halinde bir kişinin haberinin (haberu’l-vahid)’in kabul olunacağına delil vardır. Allah fâsık olan kimsenin haber nakletmesi esnasında işin iyice araştırılmasını emretmiştir. Fasıklığı sabit olan kimsenin ise verdiği haberlere dair sözü icma ile batıl olur (hükümsüzdür). Çünkü haber bir emanettir, fasıklık ise onu iptal eden bir karinedir.

Dava ve inkar ile başkaları hakkında maksat olarak gözetilen bir hakkın isbatı ile ilgili hususların bu genel çerçevenin dışında olduğu icma ile kabul edilmiştir. Mesela bir kimsenin, bu benim kölemdir, demesi halinde bu sözü kabul edilir. Şayet: Filan kişi sana bunu hediye olarak gönderdi, derse bu da kabul edilir. Yine böyle bir durumda kâfirin verdiği haber de kabul edilir. Aynı şekilde bir kimse başkasının kendi üzerindeki bir hakkını İkrar edecek olursa, bu icma ile iptal edilemez.

Ancak başkası aleyhine yapacağı inşalarda ise (başkaları hakkında yapacağı akitlerde) Şâfiî ve diğerleri: Böyle bir kimse nikâhta veli olamaz, demiştir, Ebû Hanife ve Malik ise veli olur demiştir. Çünkü böyle bir kimse velayeti altındaki kızın sahip olduğu malın da velisidir. Dolayısıyla onun evlendirilmesi velayetine de sahiptir, tıpkı adil bir kimse gibi. Çünkü böyle bir kimse her ne kadar dini bakımdan Fâsık bir kişi ise de, gayreti olduğu gibidir. Bu gayret ile de zaten mahremler himaye edilir. Bazan malını feda ederek mahremini korur. Böyle bir kimse malın velisi olabildiğine göre, nikâhın velisi olması öncelikle sözkonusudur.

3- Fâsık Yöneticilerin Arkasında Kılman Namaz:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şâfiî’nin ve benzerlerinin fâsık kimsenin İmâmlığını câiz görmesi, hayret edilecek hususlardan birisidir. Bir zerre miktarı mal konusunda kendisine güvenilemeyen bir kimseye nasıl olur da bir kantar borç hususunda güvenilebilir Eseri yayına hazırlayanlar “borç” diye çevirdiğimiz kelimeyi “deyn” diye harekelemelerdir. Ancak bunun harekesiz olması halinde “bir kantar dîn” nasıl emanet edilebilir diye anlaşılması da mümkündür. Bu durumda namazın ağırlığına, önemine işaret edilmiş olur Bir sonraki cümle bu kelimenin “din” diye okunmasının daha isabetli olduğunu göstermektedir. Buna sebeb ise şu esas ilkedir: İnsanlara namaz kıldıran yöneticilerin dinleri fesada erip de arkalarında namaz kılmayıterketmekimkanı olmadığından onların görevlerinden uzaklaştırılmasına da güç yetirilemediğinden onlarla birlikte arkalarında namaz kılındı. Nitekim Osman (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Namaz insanların yaptıkları en güzel bir iştir. O işi güzel yaparlarsa sen de güzel yap, fakat kötü yapacak olurlarsa onların kötü işlerinden sen uzak dur.

Diğer taraftan bazı insanlar bu gibi yöneticiler arkasında takiye olarak (kendilerine gelecek tehlikeden korunmak maksadıyla) namaz kıldılar. Ondan sonra da sırf Allah için kendi namazlarını tekrar iade ediyorlardı. Kimisi de arkalarında kıldığı o namazı kendi farz namazı olarak değerlendiriyordu. Ben ise böyle bir namazın iade edilmesinin vacib olduğu kanaatindeyim. Ancak hiçbir kimsenin razı olmadığı İmâmlarla birlikte namaz kılmayı terketmemesi gerekir. Fakat kendi kendine gizlice o namazı iade eder ve başkasının yanında da bundan sözetmez.

4- Fâsık Yöneticinin Hükmü:

Fasık bir kimse eğer vali ise verdiği hükümlerin hakka uygun olanları geçerlidir, muhalif olanları da reddolunur. Onun geçerli kabul edip yürürlüğe koyduğu hiçbir hükmü de nakzedilmez. Bu görüşün dışında nakledilen herhangi bir rivâyet yahutta aktardan herhangi bir söze de iltifat etmeyiniz. Bu hususta söylenmiş sözler pek çoktur, hak ise apaçıktır.

5- Fâsık Kimsenin Elçiliği:

Böyle bir kimsenin ulaştıracağı bir söz yahut bir şey ya da haber, vereceği bir izin ile ilgili olarak elçilik yapmasının sahih olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Şu kadar var ki, bu elçilik görevinin elçi gönderen ile kendisine gönderilenin hakları çerçevesi dışında olmamalıdır. Eğer bu elçilikte ikisinin hakları dışındaki bir hak taalluk ediyorsa, onun sözü kabul edilmez. Böyle bir şey bunu gerektiren zorunluluk (zaruret) dolayısıyla caizdir. Çünkü şayet bu gibi hususlarda insanlar arasında adaletli olanların dışındakiler tasarrufta bulunmayacak olursa, böyle bir durumda adaletliler bulunamayacağından bu işlerin hiçbirisi gerçekleştirilemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6- Müslümanlarda Aslolan Adalet midir?

Ayet-i kerimede “cerhedildikleri sabit oluncaya kadar bütün müslümanlar adaletlidir” diyenlerin görüşlerinin yanlışlığına bir delil vardır. Çünkü yüce Allah verilen haberi kabul etmeden önce işin iyice araştırılmasını emretmiştir. Hükmün uygulanmasından sonra araştırmanın da bir anlamı yoktur.

Eğer hakim gerekli araştırmayı yapmadan önce hüküm verecek olursa, aleyhine hüküm verilen kimseye bilgisizce sataşmış, zarar vermiş olur.

7- Zann-ı Galib’e Dayanarak Hüküm Vermek:

Şayet galib zanna dayanarak hüküm verecek olursa, bu bilgisizlikle amel sayılmaz. A’daletli iki şahidin şehadetine binaen hüküm vermek ve müçtehid ve alim bir kimsenin görüşünü kabul etmek gibi. Cehaletle bilgisizce amel etmek ancak kabul edilmesi halinde galib zannın ortaya çıkmadığı kimsenin sözünü kabul etmekle olur. Bu meseleyi el-Kuşeyrî, ondan öncekini ise el-Mehdevî zikretmiş bulunmaktadır,

Hucurat 5

Eğer sabretselerdi, sen onlara çıkıncaya kadar, elbette bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer onlar sen kendilerine çıkana kadar sabretselerdi, kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

Yani onlar senin dışarı çıkmanı bekleselerdi hem din, hem de dünyalarında bu onlar için daha faydalı olurdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise kendisine ait birtakım işlerle uğraştığı belirli vakitler dışında insanlarla görüşmekten uzak kalmaz, onlardan ayrı durmazdı. Böyle bir halde onun rahatsız edilmesi edebe uygun değildi.

Denildiğine göre bu heyet, Anberoğulları esirlerine iltimasta bulunmak için gelmişlerdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yarısını azad etmiş, öbür yarısını da fidye karşılığı bırakmıştı. Şayet sabretmiş olsalardı, hiç fidye almaksızın hepsini serbest bırakacaktı.

“Allah Gafûrdur, Rahîmdir.”

Hucurat 4

Seni odaların dışından çağıranlar var ya, onların çoğu akıl erdirmez.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki hücrelerin arkasından sana seslenenlerin çoğunun akılları ermez.

Mücahid ve başkaları dedi ki: Bu âyet-i kerîme Temimoğullarına mensub bedeviler hakkında inmiştir. Onlardan bir heyet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gelmiş, mescide girmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hücresinin arkasından: Yanımıza çık, çünkü bizim övmemiz güzel, yermemiz çirkindir, diye bağırdılar, O sırada yetmiş kişi idiler. Çoluk çocuklarına karşılık olmak üzere fidyeleri getirmişlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da o sırada kaylule (öğle vakti) uykusuna çekilmişti. Rivâyet olunduğuna göre bu şekilde seslenen ve: Benim övmem güzel, yermem çirkindir, diyen Akra’ b. Habis’ti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine: “O dediğin Allah’tır.” diye buyurmuştur. Bunu Tirmizî de, el-Bera b. Azib’den zikretmişti Tirmhi, V, 387

Zeyd b. Erkam da şöyle demektedir; Bir grub insan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzuruna geldi ve biri diğerine şöyle dedi: Haydi sizinle şu adama gidelim. Eğer bir peygamber ise ona uymak suretiyle insanların en mutluları oluruz. Şayet bir kral ise onun yakınında bulunmakla hayatımızı yaşarız. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip o hücresinde iken ona; Ya Muhammed, ya Muhammed diye seslenmeye koyuldular. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Denildiğine göre bunlar Temimoğullarından idiler.

Mukâtil dedi ki: Ondokuz kişi idiler: Kays b. Âsım, ez-Zibrikan b. Bedr, el-Akra’ b. Habis, Süveyd b. Haşim, Halıd b. Malik, Ala b. Habis, Ka’ka b. Mabed, Vekî’ b. Vekî’ ve Uyeyne b. Hasn… Kendisine itaat olunan ahmak diye bilinen odur. Etrafında çokça asker bulunanlardan birisi idi. Ardından onbin mızraklı kişi giderdi. İsmi Huzeyfe’dir. Gözünün üst kapağı yukarı doğru dönmüş olmasından dolayı ona Uyeyne denilmişti. Abdu’r-Rezzak, Uyeyne hakkında şunu zikretmektedir: Hakkında:

“Kalblerine bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz.,, kimselere de itaat etme” (el-Kehf, 18/28) âyetinin, hakkında indiği kişi odur. el-A’raf Sûresi’nin sonlarında (7/199. âyet, 3- başlıkta) Ömer (radıyallahü anh)’a söyledikleri de kaydedilmiş bulunmaktadır ki, orada anlatılanlar bu husmta yeterlidir. Bunu da Buhârî zikretmiş bulunmaktadır. Buhârî, IV, 1702, IV, 2657. Rivâyet olunduğuna göre bu heyet Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uykuya çekildiği sırada öğle vaktinde gelmişti. Ona: Ey Muhammed, ey Muhammed yanımıza Çık gel diye bağırmaya başladılar, o da uyanıp çıktı ve bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a (bu durum hakkında) soru sorulunca şöyle buyurdu: “Bunlar Temimoğullarının görgüden uzak kimseleridir. Şayet onlar insanlar arasında tek gözü kör Deccal’e karşı en çetin savaşacak kimseler olmayacak olsalardı, yüce Allah’a onları helâk etmesi için dua edecektim.”

“Hücreler”; Hücrenin çoğuludur. Tıpkı: ” Odalar” lâfzının çoğulu, ” Karanlıklar” lâfzının da: ( iut)’ın çoğulu olduğu gibi. “Hücreler”in çoğulu, bunun da; …. çoğulu olduğu da söylenmiştir. O halde burada çoğulun çoğuludur. Bu lâfız: “Cim” harfi ötreli ve üstün olmak üzere iki türlü söylenir. Şair şöyle demiştir:

“Onlar bizleri diz kapaklarımız’ açılmış görünce,

Ciddiyetle şakayı birbirine karıştırmayacak bir konumda (olduğumuzu anladılar).”

Burada şahit “diz kapaklar” anlamındaki kelimenin tekilinin bir defa çoğulu yapıldıktan sonra çoğulun çoğulu olan “hucerat” vezninde “rukebat” şeklinin kullanılmış olmasıdır.

“Hücre” etrafını bir duvarın çevirdiği, etrafı çevrili yerin bir parçası demektir. Deve ağılına da hücre denilir. Bu kelime “mef’ûle” anlamında “fule” veznindedir.

Ebû Cafer b. el-Ka’ka’ bu kelimeyi iki ötre arka arkaya ağır bulduğundan “cim” harfini üstün olarak; (diye okumuştur. Hafifletmek maksadı ile “cim” harfi sakin olarak;)diye de okunmuştur. Kelimenin asıl kök anlamı mani olmak, engel olmak demektir. Dolayısıyla kendisine ulaşılmasına engel teşkil ettiğin herbir şeyi sen: ” Hacr altına almış, sınırlandırmış” olursun.

Âyette sözü edilen seslenen kimselerin genelin bir kısmı olma ihtimali bulunduğundan dolayı

“çoğunun akılları ermez” diye Duyurulmuştur. Yani sana seslenen kimseler, çoğunluğu cahil bulunan bir topluluk arasındandırlar.

Hucurat 3

Allah’ın resulü yanında seslerini kısanlar, işte onların kalplerini Allah takva için imtihan etmiştir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

Diyanet Vakfı
Allahın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allahın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki Rasûlullah’ın huzurunda seslerini alçaltanlar, Allah’ın kalplerini takva için seçtiği kimselerdir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

“Muhakkak ki Rasûlullah’ın huzurunda seslerini alçaltanlar” Ona duydukları saygıdan ötürü konuştuklarında ya da onun huzurunda başkalarına söz söylediklerinde seslerini kısanlar… demektir.

Ebû Hüreyre dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Sesinizi… fazla yükseltmeyin”

âyeti nazil olunca, Ebû Bekir (radıyallahü anh) dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, iki kişinin kendi aralarında gizlice konuştukları kadardan fazla sesimi yükseltmeyeceğim.

Süneyd dedi ki; Bize Abbad b. el-Avvam anlattı, o Muhammed b. Amr’dan, o Ebû Seleme’den rivâyetle dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Allah’ın ve Rasulünün huzurunda öne geçmeyin” (Hucurat, 49/1) âyeti nazil olunca Ebû Bekir dedi ki: Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, bundan sonra seninle ancak biri diğerine sır verirken konuşanın sesi gibi bir sesle konuşacağım.

Abdullah b. ez-Zübeyr de dedi ki:

“Sesinizi… yükseltmeyin” âyeti indikten sonra Ömer’in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda sesini kıstığından ötürü tekrar etmesini söylemedikçe sesi işitilmedi. Bunun üzerine yüce Allah’ın:

“Muhakkak ki Rasûlullahın huzurunda seslerini alçaltanlar Allah’ın kalplerini takva için seçtiği kimselerdir” âyeti nazil oldu. İkinci ayetin tefsirinde zikredilmiş bulunan bu hadisin kaynakları için oraya bakınız

el-Ferrâ” dedi ki: Buradaki:

“seçtiği” seçtiği” diye meali verilen kelime, “imtihane” şeklinde olup kökü “imtihan’dır. Bu açıklamalar, bu kelimenin sözlük anlamı gözönünde bulundurularak yapılmıştır. Bira7. sonra bu kelime ile ilgili lügat açıklamaları gelecektir. âyeti, takva için halis kıldığı anlamındadır. el-Ahfeş de: Takva için özel olarak seçtiği, diye açıklamıştır. İbn Abbâs dedi ki:

“Allah’ın kalplerini takva için seçtiği kimselerdir.” Her türlü çirkinlikten arındırıp, kalplerine Allah korkusunu ve takvasını yerleştirdiği kimselerdir, demektir,

Ömer (radıyallahü anh) da: Kalplerinden şehevi arzularını giderdiği kimselerdir, diye açıklamıştır. İmtihan (mealde: seçmek) fiil olarak: “Köseleyi genişlettim, genişletmek” anlamındaki fiilden “iftial” veznindedir. Buna göre Allah’ın kalplerini takva için imtihan etmesi, kalplerine takva için genişlik vermesi ve genişletmesidir. Bundan önceki görüşlere göre de Allah’ın kalplerini imtihan etmesi, kalplerini halis kılması, ihlaslı kılması demektir. Bu da; “Gümüşü arıtıncaya kadar sınadım (ateşe sundum)” ifadesini andırmaktadır.

Bu sözlerde sözlerin delalet ettiği hazfedilmiş bir kelime vardır ki; o da ihlâs (halis kılmak)dır. Ebû Amr dedi ki: Belli bir zorlamaya maruz kıldığım herbir şey hakkında: “onu mihnete uğrattım (imtihana tabi tuttum)” denilir. Sonra da şairin şu beyitini zikretmektedir:

Üzerlerinde bitkinlikleri açık görülen, yürümekten zayıf düşmüş develer geldi,

Oldukça yorgun düşmüş (mihnete uğramış) ve böğürleri (âdeta) birbirine girmiş.”

“Onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.”

Hucurat 2

Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesi üzerine yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sesle konuşmayın. Yoksa farkında olmadan amelleriniz boşa gider.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygambere yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin! Birbirinize yüksek sesle hitab ettiğiniz gibi, ona da yüksek sesle hitab etmeyin! Yoksa haberiniz olmadan amelleriniz boşa gidiverir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minler Seslerini Peygamberin Sesinden Yükseltmemelidir:

“Ey îman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin!” âyeti ile ilgili olarak Buhârî ve Tirmizî şu rivâyeti kaydetmektedirler: İbn Ebi Müleyke’den dedi ki: Bana Abdullah b. ez-Zübeyr’in anlattığına göre Akra’ b. Habis, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna geldi, Ebû Bekir: Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bunu kavmine başkan tayın et, dedi. Ömer de: Hayır, ey Allah’ın Rasûlü sen bunu başkan tayin etme dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda bu şekilde karşılıklı konuştular ve nihayet seslerini yükselttiler. Ebû Bekir Ömer’e: Senin bütün istediğin bana muhalefet etmektir. Ömer ise: Hayır ben sana muhalefet etmek istemedim, dedi. Bunun üzerine şu:

“Ey îman edenler! Sesinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin” âyeti indi. (Abdullah b. ez-Zübeyr) dedi ki: Bundan sonra Ömer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda konuştu mu ne dediğini açık söylemesini (yüksek sesle tekrarlamasını) istemedikçe konuşmasını duyamıyordum. (İbn Ebi Müleyke) dedi ki: Abdullah b. ez-Zübeyr dedesinin -yani Ebû Bekir’in- sözünü etmedi. (Tirmizî) dedi ki; Bu garib, hasen bir hadistir. Bazıları da bu hadisi İbn Ebi Müleyke’den mürsel olarak rivâyet etmiş olup, bu hadisin senedinde: “Abdullah b. ez-Zübeyr’den” diye zikretmemişlerdır. Tirmizî, V, 387; Bühari, IV, 1833,. 2662; Müsned, IV, 6; (Buhârî ile Müsnedde kimin kimin tayin edilmesini istediği tayin edilmeksizin; “biri onlardan birisinin, diğeri ise diğerinin görevlendirilmesini istedi” anlamındadır.)

Derim ki: Sözünü ettiği kişi Buhârî’dir. O şöyle demiştir: İbn Ebi Müleyke dedi ki: Hayırlı iki sahabi Ebû Bekir ve Ömer neredeyse helâk olacaklardı. Onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda Temimoğulları kafilesi geldiği sırada seslerini yükseltmişlerdi. Birileri Mücaşîoğullarından olan el-Akra’ b. Habis’in (emir tayin edilmesi için) diğeri ise bir başka adamın (emir tayin edilmesi için) görüş belirtmişti. Nafî’ dedi ki: Bu diğer adamın ismini bilemiyorum. Ebû Bekir, Ömer’e: Sen bana muhalefet etmekten başka bir maksal gütmüyorsun, dedi: Sana muhalefet etmek istemedim, dedi. Bu hususta sesleri yükseldi, yüce Allah da:

“Ey Îman edenler! Sesinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin” âyetini indirdi. İbn ez-Zübeyr dedi ki: Bu âyet-i kerimeden sonra Ömer, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne dediğini tekrar sormadıkça, Rasûlullah’a sesini işittirmiyordu. (Abdullah b. ez-Zübeyr) aynı hususta babasını -Ebû Bekir es-Sıddîk’i kastediyor (çünkü Ebû Bekir annesi Esma’nın babası idi)- aynı şekilde sözkonusu etmemektedir Buhârî, IV, 1833, VI, 2662; Müsned, IV, 6.

el-Mehdevînin, kaydettiği bir rivâyete göre, Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Sesinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin” âyeti benim, Cafer’in ve Zeyd b. Harise’nin sesi yükselmesi üzerine, bizim hakkımızda inmiştir. Biz Zeyd’in Mekke’den Hamza’nın kızını getirmesi üzerine tartışmaya koyulmuştuk. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu hususta Cafer’in lehine hüküm vermişti. Çünkü kızın teyzesi onun hanımı idi. Daha önce bu hadis Al-i İmrân Sûresi’nde (3/44. âyet, 4. başlıkla) geçmiş bulunmaktadır.

Buhârî ve Müslim’de de Enes b. Malik’ten gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sabit b. Kays’i göremeyince bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben senin için onun durumunu öğreneyim, dedi. Sabit’in yanına gitti, onu evinde başını önüne eğmiş oturuyor görünce, ona: Durumun nedir diye sordu. Sabit: Çok kötü dedi. O (kendisini kastediyor) sesini Peygamberin sesinden yüksek çıkartıyordu. O bakımdan onun ameli boşa gitmiş bulunuyor, o cehennemliklerdendir. Adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek durum şöyle şöyledir, diye haber verdi. (Senetteki ravilerden birisi olan Mûsa b. Enes) dedi ki: İkinci bir defa ona pek büyük bir müjde ile geri döndü, dedi ki: “Git ona ve de ki: Sen cehennemliklerden değilsin. Aksine sen cennetliklerdensin.” Buhârî, III, 1322, 1833; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 207, “hadis bu yolla bu şekilde sadece Buharinin rivâyet ettiğini” kaydetmektedir Buharînin lâfzı ile hadis böyledir.

Burada sözü edilen kişi Sabit b. Kays b. Şemmas’dır. Hazreçli olup, oğlu Muhammed’in ismi ile Ebû Muhammed künyelidir. Ebû Abdurrahman olduğu da söylenmiştir. Harre gününde Muhammed, Yahya ve Abdullah adında üç çocuğu öldürüldü. Oldukça beliğ bir hitabeti vardı. Bu özelliğiyle tanınırdı. Kendisine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hatibi denilirdi. Tıpkı Hassan’a Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şaui denildiği gibi. Temimoğulları heyeti Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelip de müfahare (karşılıklı öğünme) talebinde bulunduklarında onların hatibi kalktı ve kendilerini övdü. Sonra Sabit b. Kays kalktı, oldukça beliğ, akıcı bir hutbe verdi. Onları yenik düşürdü. Daha sunra Temimlilerin şairi Akra’ b. Habis ayağa kalkıp şu beyitleri okudu:

“İnsanlar üstünlüğümüzü bilsin diye geldik sana,

Üstün ahlaki değerler sözkonusu. edildiğinde bize muhalefet ettiklerinde,

Biz herbir topluluğun arasından insanların başlarıyız,

Esasen Hicaz topraklarında Darimliler gibileri yoktur.

Yaptığımız herbir baskında ganimetin dörtte biri bizimdir.

İster Necid’de olsun, ister Tîhame topraklarında.”

Bunun üzerine Hassan ayağa kalkarak şunları söyledi:

“Ey Darimoğulları öğünmeyiniz, çünkü öğünmeniz

Üstün ahlaki değerler sözkonusu olunca aleyhinize bir vebal olarak döner.

Yanımıza geldiniz öğünerek halbuki siz

Ya bir süt annelik olarak yahut bir hizmetkar olarak bizim

emrimizde çalışanlardınız.”

şeklinde birkaç beyit devam eden şiirler söylediler.

Bunun üzerine Temimliler: Hatibleri bizimkinden daha hatib, şairleri şairimizden daha şair, dediler. Derken seslerinin perdesi yükseldi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize yüksek sesle hitab ettiğiniz gibi, ona da yüksek sesle hitab etmeyin” âyetini indirdi.

Atâ el-Horasanî dedi ki: Sabit b. Kays’ın kızı bana anlatarak dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin” âyeti nazil olunca babası odasına girdi ve kapısını üzerine kapattı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu göremeyince durumunun ne olduğunu öğrenmek üzere ona bir elçi gönderdi. Sabit: Ben sesi gür çıkan birisiyim, amelimin boşa çıkmış olmasından korkarım, dedi. Peygamber: “Hayır, sen onlardan değilsin. Hayır ile yaşayacak, hayır ile öleceksin” diye buyurdu. Sonra yüce Allah:

“Çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseleri sevmez” (Lukman, 31/18) âyetini indirdi. Yine kapısını kapatıp, ağlamaya koyuldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu göremeyince, yine ona bir elçi gönderip haberini sordu. Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Ben güzelliği seven birisiyim. Kavmimin de önde olduğunu göstermeyi severim, dedi. Peygamber: “Sen onlardan değilsin. Bilakis sen hep öğülen bir kişi olarak yaşayacak, şehid olarak öldürülecek ve cennete gireceksin.” Kızı dedi ki: Yemame gününde Halid b. el-Velid ile birlikle Müseylime’nin üzerine gitmek üzere yola çıktım. İki ordu karşılaştıklarında müslümanlar çekilir oldular. Bunun üzerine Sabit ile Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Salim: Biz Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte böyle savaşmıyorduk, dediler. Sonra onların herbirisi kendisi için bir çukur kazdı ve orada sağlamca kaldılar. Öldürülünceye kadar çarpışmalarını sürdürdüler. O gün Sabit’in üzerinde çok nefis bir zırh vardı. Müslümanlardan bir kişi onun yanından geçti ve o zırhı aldı. Yine bir müslüman uykuda iken Sabit rüyasında ona: Sana bir vasiyette bulunacağım. Sakın bu bir rüyadır diyerek bunu yerine getirmemezlik etme. Dün ben öldürüldüğümde müslümanlardan bir kişi yanımdan geçti, benim zırhımı aldı. Onun kaldığı yer insanların en uzak yerindedir. Çadırı yanında ipi kazığa bağlı bir at vardır. Zırhın üzerine bir toprak çömlek yerleştirmiş, onun üstünde de eğeri koymuştur. Haydi Halid’e git, birisini gönderip, zırhımı aldırmasını söyle. Medine’ye Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın halifesine -Ebû Bekir’i kastediyor- ulaşacak olursan, ona da şöyle de: Üzerimde şu kadar şu kadar borç var. Kölelerimden filanı ve filanı da azad ediyorum. Adam Halid’e gidip, durumu haber verdi, o da birisini göndererek zırhı aldırıp getirdi. Ebû Bekir’e gördüğü rüyayı anlattı, o da onun vasiyetini uygulamaya koydu. (Atâ el-Horasanî) dedi ki: Biz Sabit’in dışında ölümünden sonra vasiyeti yerine getirilmiş bir kimse bilmiyoruz. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr), el-İstiab (fi Marifeti’l-Ashab) adlı eserinde zikretmiş bulunmaktadır İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, I, 202-203; İbnü’l-Esir, Üsdu’l-Gabe, I, 275-276; Ebû Nuaym, Delailu’n-Nübüvve, s. 223; İbn Beşkuval, Ğavanidu’l-Esmai’l-Mübheme, II, 833*

2- Peygambere Hitabın Edebi:

“Birbirinize yüksek sesle hitab ettiğiniz gibi, ona da yüksek sesle hitab etmeyin!” Yani ona ey Muhammed, ey Ahmed diye hitab etmeyin. Ey Allah’ın Peygamberi, Rasûlullah diye ona gereken saygıyı göstererek hitab edin.

Denildiğine göre münafıklar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda zayıf müslümanlar kendilerini taklid etsin diye seslerini yükseltiyorlardı. Bu şekilde davranış müslümanlara yasak kılındı.

“Ona da yüksek sesle hitab etmeyin.” âyetini lam harf-i cerri yerine ala harf-i cerri kullanılarak: “Ona yüksek sesle hitab etmeyin” demek olduğu da söylenmiştir. Nitekim: “Ağzı üzerine düştü” demek için: denilebildiği gibi da denilebilir.

“Birbirinizle yüksek sesle hitab ettiğiniz gibi” âyetindeki “kef (gibi)” benzetme edatı olup, nasb mahallindedir. “Siz ona birbirinizle yüksek sesle bağırdığınız gibi öyle bir yüksek sesle bağırmayınız.” Bu âyette onlara kendi aralarında ancak fısıltı ve gizli bir şekilde konuşabilecek şekilde yüksek sesle konuşmanın mutlak olarak yasaklanmadığına, onlara belli bir nicelikte kayıtlı olmak üzere özel bir şekildeki bağırmanın yasaklandığına delil vardır. Yani onlara yasak kılınan, kendi aralarında alışageldikleri şekilde nitelikleri belli yüksek sesle bağırmaktır. Bu şekildeki bir davranışta ise peygamberliğin parlak makamına riayetsizlik, onun üstün mevkiine -istediği kadar yüksek olsun diğer bütün rütbelerin onun mertebesinden aşağıda oluşuna- uygun olmayan bir davranış şeklidir

“Yoksa haberiniz olmadan amelleriniz boşa gidiverir.” Basralıların açıklamasına göre; amelleriniz boşa gideceğinden (böyle davranmayın) demektir. Kûfelilere göre ise amelleriniz boşa gitmesin diye (böyle davranmamalısınız) demektir.

3- Âyetin Anlamı ve Peygamber Efendimizle Konuşurken Ses Tonunun Sınırı:

Ayet-i kerimenin anlamı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın tazim edilmesi, ona gereken saygının gösterilmesi, onunla konuşurken huzurunda sesi alçaltmanın emredilmesidir. Yani o konuşurken siz de konuşacak olursanız, sesinizin sesinin ulaştığı sınırı aşmamasına dikkat etmelisiniz. Sesinizi öyle kısmalısınız ki, onun sözleri sizin sözlerin perdesinden daha yüksek, onun sesini yükseltmesi sizinkinden üstün olmalıdır; ta ki onun size üstünlüğü açıkça ortaya çıksın, sizin önderiniz olduğu belirgin bir şekilde görülsün, yüksek sesiyle, siyah beyaz renkli bir atın farklı renkleri gibi, sizin kalabalığınızdan ayrı olduğu ortaya çıksın. Gürültünüzle sesini bastırmamalısınız, birbirine karışan seslerinizle onun konuşmasını gölgelememelisiniz,

Abdullah b. Mesud’un kıraatinde: “Sesinizi… fazla yükseltmeyin” anlamındaki âyet şeklinde (“be” harfi ziyadesiyle)dir.

Bazı ilim adamları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kabrinin yanında sesi yükseltmeyi mekruh görmüşlerdir. Bazı âlimler de âlimlerin meclislerinde -onların şereflerinin üstünlüğüne işaret olmak üzere- sesi yükseltmeyi mekruh kabul etmiştir. Çünkü onlar peygamberlerin mirasçılarıdır.

4- Peygamberin Hadislerine Karşı Takınılması Gereken Tavır:

Kadı Ebû Bekir İbnu’l-Arabî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın saygınlığı hayatta iken nasılsa, vefatından sonra da öyledir. Ölümünden sonra ondan nakledilen sözler derece itibariyle ondan lâfız olarak işitilen sözleri gibidir. Onun sözleri okunduğu takdirde huzurda bulunan herkesin sesini ondan daha yükseltmemesi, ondan yüz çevirmemesi icab eder. Tıpkı bizzat o sözü lâfız olarak söylemesi esnasında onun meclisindeymiş gibi davranması gerekir. Şanı yüce Allah sözü edilen bu saygının çağlar boyunca devam edeceğine:

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun…” (el-Araf, 7/204) âyeti ile dikkatimizi çekmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözü de zaten vahyin bir parçasıdır. Açıklaması, fıkıh kitablarında yer alan birtakım istisnalar dışında, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmeti gibi onun sözünün de hikmetleri vardır.

5- Küçümsemek Maksadıyla Peygambere Karşı Sesi Yükseltmek Küfür Olduğundan Âyette Asıl Maksat, Mücerred Sesi Yükseltmektir:

Sesi yükseltmek ya da bağırmaktan maksat hafife almak ve küçümsemek kastı ile sesin yükseltilmesi değildir. Çünkü böyle bir davranış küfürdür. Bu âyete muhatab olanlar ise mü’minlerdir. Burada maksat bizatihi sesin kendisidir. Büyük şahsiyetlere karşı saygı ve onlara karşı gösterilmesi gereken tazime uygun düşmeyen yüksek ton ile çıkartılan sesin kendisidir. Bundan dolayı kişi sesini kısmaya çalışarak emrolunduğu saygı ve ihtiramı açıkça onaya koyacak bir sınıra çekmelidir. Buradaki nehy aynı zamanda Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rahatsız olacağı sesi yükseltmeyi de kapsamaz, Bu da savaşta yahut inatçı bir kimseyle tartışırken, bir düşmanı korkuturken ya da buna benzer hallerdeki seslerini yükseltmeleridir. Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn günü insanlar bozguna uğrayıp kaçtıklarında Abdu’l-Muttalib oğlu Abbas (radıyallahü anh)’a: “İnsanlara yüksek sesle bağır” diye buyurmuştur. Hz. Abbas da insanlar arasında sesi en yüksek olanlardan birisi idi. Müslim, III, 1398

Rivâyet edildiğine göre bir gün onlara ani bir baskın yapılmış, Abbas (radıyallahü anh): Eyvah sabah baskını! diye seslenmiş, sesinin yüksekliğinden ötürü hamileler karnındaki yavruları düşürmüş. İşte Nabiğa el-Cadî bu olay hakkında şunları söylemektedir:

“Ebû Urve’nin (Abbas b. Abdu’l-Muttalib’in) yırtıcı hayvanlara bağırması,

Onların koyunlar arasına karışmalarından korktuğu zaman”

Ravilerin iddia ettiğine göre; o koyunlara saldırmak isteyen yırtıcı hayvanlara öyle bir bağırırdı ki hayvanın içindeki öd kesesi patlayıveriyordu,

6- Amellerin Boşa Çıkması:

ez-Zeccâc dedi ki:

“Amelleriniz boşa gidiverir” âyeti: Çünkü amelleriniz boşa gider” takdirindedir.

Yani amelleriniz boğa çıkar. Buna göre burada takdiren varlığı kabul edilen “lam” oluş bildiren (sayruret) “lam’ıdır. Yüce Allah’ın:

“Yoksa haberiniz olmadan amelleriniz boşa gidiverir” âyeti insanın farkında olmadan kâfir olmasını gerektirmez.

Kâfir bir kişi ancak küfre kendi iradesiyle imanı küfre tercih ettiği takdirde mü’min olduğu gibi, mü’min de küfrü tercih ve kastetmediği sürece icma ile kâfir olmaz. Kâfir de aynı şekilde farkında olmadan kâfir olmaz İbare Kurtubrde bu şekildedir. Muhtemelen bir yanılma vardır. İfadenin doğru şekli şöyle olmalıdır: Aynı şekilde kâfir de farkında olmadan (yaptığı işlerle) mü’min olmaz.

Hucurat 1

Ey iman edenler! Allah’ın ve resulünün önüne geçmeyin ve Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allahın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün huzurunda öne geçmeyin ve Allah’tan korkun. Muhakkak Allah çok işitendir, çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın ve Rasûlünün Önüne Geçilemez:

“Ey Îman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün huzurunda öne geçmeyin!”

âyeti hakkında ilim adamları şöyle demişlerdir; Araplar gerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitablarında, gerekse insanlara verdikleri lakaplarda katı idiler ve edep ölçülerine göre de hareket etmiyorlardı. O bakımdan bu sûre üstün ahlaki değerleri ve adaba riayeti emretmektedir.

ed-Dahhak ve Yakub el-Hadramî:

“Öne geçmeyin” anlamındaki âyeti “tekaddüm: öne geçmek”den gelen bir fiil olarak şeklinde “le” ve “dal” harflerini üstün okumuştur. Diğerleri ise “takdim”den gelen bir fiil olarak :’te” harfini ötreli, “dal” harfini de esreli; ) diye okumuşlardır. Her ikisinin de anlamı açıktır. Yani sizler Allah’ın huzurunda ve Rasûlünün sözü ve fiili bulunup da sizin alıp uygulamanız gereken din ve dünya emirlerine dair hallerde sözünüzle de, davranışlarınızla da öne geçmeyesiniz. Her kim sözünü ve davranışını Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın önünde tutarsa, o bunu Allah’ın da önüne geçirmiş olur. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ancak Allah’tan aldığı emirlerden hareketle emir verir.

2- Bu Âyetin Nüzul Sebebi:

Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili altı ayrı görüş vardır.

1- el-Vahidî’nin sözünü ettiği İbn Cüreyc yoluyla gelen hadis. İbn Cüreyc dedi ki: Bana İbn Ebi Müleyke’nin anlattığına göre Abdullah b. ez-Zübeyr kendisine şunu haber vermiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına Temimoğullarından bir kafile gelmişti. Ebû Bekir: el-Ka’ka’ b. Mabedi bunlara emir tayin et, dedi. Ömer de; el-Akra’ b. Habis’i emir tayin et, dedi. Bu sefer Ebû Bekir: Senin maksadın sadece bana muhalefet etmektir, dedi. Ömer: Hayır, sana muhalefet etmek istemedim, dedi. Tartışmaları böylece sürüp gitti ve nihayet seslerini yükselttiler. Bunun üzerine:

“Ey îman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün huzurunda öne geçmeyin… Eğer onlar sen kendilerine çıkana kadar sabretselerdi, kendileri için elbette daha hayırlı olurdu” (el-Hucurat, 49/1-5) buyrukları nazil oldu. Bunu Buhârî, el-Hasen b. Muhammed b. es-Sabbah’tan diye rivâyet etmiştir. Buhârî, IV, 1587, 1834; Nesâî, VIII, 226. el-Mehdevî de bunu ayrıca zikretmiş bulunmaktadır.

2- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyete göre o Haybere gittiği sırada Medine’ye bir adamı yerine bırakmak istedi. Ömer ise ona bir başka adamı bırakmasını tavsiye etti. Bunun üzerine:

“Ey îman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün huzurunda öne geçmeyin!” âyeti nazil oldu. Bunu da el-Mehdevî zikretmiş bulunmaktadır.

3- el-Maverdî’nin ed-Dahhak’tan, onun İbn Abbâs’tan (radıyallahü anhüma) naklettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından yirmidön kişiyi Amiroğulları üzerine gönderdi ve onlar da o sırada bulamadıkları üç kişi dışında Amiroğullarını öldürdüler. Bu üç kişi kurtularak Medine’ye döndüler. Süleymoğullarından İki kişi ile karşılaştılar. Onlara neseblerini sordular, bunlar da Amir oğullarındanız, dediler. Çünkü Amiroğulları Süleymoğullarından daha güçlü idiler. Amiroğullarında olanlar Süleymanoğullarından olan bu İki kişiyi öldürdüler. Süleymoğullarından bir grub Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle dediler: Bizimle senin aranda bir antlaşma var. Bununla birlikte bizden iki kişi öldürülmüş bulunuyor, Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara karşılık diyet olarak yüz deve verdi. İşte bu âyet-i kerîme iki kişiyi öldürmeleri üzerine inmiştir. el-Maverdi, en-Nüket, V, 326

4- Katade dedi ki: Bazı kimseler, keşke benim hakkımda şöyle bir vahiy inse, keşke benim hakkımda böyle bir vahiy inse, diyordu. Bunun üzerine bu âyet indi.

5- İbn Abbâs dedi ki: Bu âyetle ondan önce konuşmaları yasaklanmış olmaktadır. Mücahid dedi ki: Allah Rasûlü vasıtası ile hükmünü verinceye kadar siz Allah’ın ve Rasûlünün ününe geçerek yeni bir söz söylemeye kalkışmayınız, demektir. Bunu da Buhârî zikretmiş bulunmaktadır. Buhârî, IV, 1H32; Taberi, XVI, 116; Beyhaki, Şuabu’l-Îman, II, 195.

6- el-Hasen dedi ki: Bu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bayram namazını kılmadan önce kurbanlarını kesen bir kesim hakkında inmiştir. Bu âyetle onlara yeni bir kurban kesmelerini emretmektedir. İbn Cüreyc dedi ki: Sizler itaat olan amellerinizi Allah’ın ve Rasûlünün emretmiş olduğu vakitten önce yapmaya kalkışmayınız.

Derim ki: Bu son beş görüşü Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî zikretmiş olup, ondan önce el -Maverdî kaydetmiş bulunmaktadır.

Kadı (Ebû Bekr İbnu’l-Arabî) dedi ki; Hepsi de sahihtir ve genel âyetin kapsamına girmektedir. Hangisinin âyetin inmesine sebeb teşkil ettiğini en iyi bilen yüce Allah’tır. Herhangi bir sebeb olmaksızın da inmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yine Kadı dedi ki: Eğer biz bu âyet-i kerimenin itaatlerin vaktinden önce yapılması (yapılmaması gerektiği) hususunda indiğini kabul edecek olursak, bu doğru bir görüştür. Çünkü belirli bir vakitte yapılması istenmiş her bir İbadetin -namaz, oruç ve hac gibi- vaktinden önce yapılması câiz değildir. Bu da açıkça bilinen bir husustur. Şu kadar var ki; ilim adamları zekat hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Çünkü zekat mali bir ibadettir ve aklen anlaşılması mümkün olan bir husus dolayısıyla yerine geçirilmesi istenmiştir. Bu da fakirin ihtiyacını karşılamaktır. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazreti Abbas’tan iki yıllık zekatını peşinen almıştır. Ayrıca fıtır sadakasının ramazan bayramının birinci gününden önce toplanacağına dair rivâyetler de gelmiş bulunmaktadır, ta ki; ödenmesi vacib olan ramazanın birinci günü hak sahiplerine ödenebilsin. İşte bütün bunlar zekatın bir iki sene öncesinden verilmesinin câiz olmasını gerektirmektedir. Şâyet sene dolduğunda nisab önceki halinde duruyor ise zekat yerini bulmuş demektir. Eğer sene başı gelmekle birlikte nisabta bir değişiklik olmuşsa (azalmışsa) o vakit bunun bir talavvu (nafile) sadakayı olduğu ortaya çıkmış olur. Eşheb dedi ki: Zekatın tıpkı namaz gibi sene dolmadan bir an önce dahi verilmesi câiz değildir. O bu kanaatiyle ibadetlerdeki asli kaideyi burada da geçerli kabul etmiş ve zekatın İslâm’ın temel esaslarından biri olduğunu kabul ettiğinden nizam ve güzel bir tertip açısından ona da hakettiği değeri vermek istemiş gibidir. Diğer ilim adamlarımızın görüşüne göre ise zekatın kısa bir süre önce verilmesi caizdir. Çünkü uzun bir sürenin hilafına şeriatte bu gibi şeyler affedilir, Bununla birlikte Eşheb’in dediği daha sahihtir. Çünkü şeriatın esasları açısından az bir miktarda çok olandan ayrı düşmek sahihtir. Şu kadar var ki, çoğu dışında az olana mahsus birtakım hususlar dolayısıyla olmalıdır. Bizim meselemizde ise bir gün bir ay gibidir, bir ay da bir sene gibidir. Yani ya Ebû Hanife ve Şâfiî’nin dediği gibi külli bir takdim ile verilebilir yahutta Eşheb’in dediği gibi ibadetin vaktinde yapılması noktasında gereken titizliğin gösterilmesi gerekir.

3- Allah ve Rasûlünün Önüne Geçmeye Dair Bazı Örnekler:

“Allah’ın ve Rasûlünün huzurunda öne geçmeyin!” âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sözlerine karşı itirazı terkedip ona uyup onun izinden gitmenin vacib oluşu hususunda asli bir dayanaktır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hastalığı sırasında: “Ebû Bekir’e emredin insanlara namaz kıldırsın.” diye buyurduğunda, Âişe (radıyallahü anha), Hafsa (radıyallahü anha)’ya şöyle demişti: Sen ona de ki: Ebû Bekir çok yumuşak kalbli birisidir, o ne zaman senin yerinde duracak olursa, ağlayacağından dolayı insanlara sesini işittiremeyecektir. O bakımdan insanlara namaz kıldırmak üzere Ömer’e emret. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şüphesiz ki sizler Yusuf’un yanındaki kadınlar gibisiniz. (İçinizdekini olduğu gibi dışa vurmuyorsunuz.) Haydi Ebû Bekir’e emredin, insanlara namaz kıldırsın” Buhârî, I, 236, 240, 241, 251, 252, III, 1238, 2663; Müslim. I, 313, 316; Dârimi, I, 52; İbn Mace, I, 390; Muvatta’, I, 170; Müsned, VI, ’54, 98, 1Ş9, 212, 210, 224, 270 (kimi rivâyetlerde anlamı etkilemeyen az lafzi farkk). âyetinde de bu gerçeği dile getirmektedir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın; “Yûsuf’un etrafındaki kadınlar” tabirinin anlamı, câiz olan ile karşılık verirken câiz olmayana düşmek gibi bir fitne korkusudur.

Kıyasa karşı olanlar bu âyeti delil gösterebilirler. Ancak bu batıl bir delillendirmedir. Çünkü delaleti açıkça ortada olan bir hususta uygulama yapan kimse bununla Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmiş olmaz. Diğer taraftan Kitab ve sünnet şeriatın fer’î hükümlerinde kıyas gereğince görüş belirtmenin gereğine dair açıkça deliller ihtiva etmektedir. O halde (kıyasa başvurmak suretiyle) Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmek sözkonusu değildir.

“Ve” size yasak kılınan öne geçmek hususunda

“Allah’tan korkun.”

“Muhakkak Allah” sözlerinizi

“çok iyi işitendir” yaptıklarınızı

“çok iyi bilendir.”

Fetih 29

Muhammed, Allah’ın resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametlidir. Onları rükû ve secde eder halde görürsün. Allah’ın lütfunu ve rızasını isterler. Yüzlerinde secde izinden nişaneleri vardır. Bu onların Tevrat’taki misalidir. İncil’deki misalleri ise; filizini çıkaran, onu kuvvetlendiren, kalınlaşan, gövdesi üzerine dikilen bir ekin gibidir. Bu, ekicilerin hoşuna gider. Allah, onlarla kâfirleri öfkelendirmek ister. Allah, onlardan iman edip salih amel işleyenlere bağışlanma ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.

Diyanet Vakfı
Muhammed Allahın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allahtan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrattaki vasıflarıdır. İncildeki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kafirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vadetmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler. Sen onları rükû’ ediciler ve secde ediciler, Allah’tan bir lütuf ve bir rıza isteyenler olarak görürsün. Secde izinden nişanları yüzlerindedir. Onların Tevrat’taki vasıfları budur. İncil’deki vasıflarına gelince, o önce filizini yarıp çıkarmış, sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş, sonra kalınlaşıp gövdesi üzerine doğrulmuş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Bununla kâfirleri öfkelendirmek için (bu örneği verdi). Allah îman edip salih amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vaadetmiştir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın Rasûlü Muhammed ve Beraberindekiler:

“Muhammed Allah’ın Rasulüdür.” âyetinde

“Muhammed” mübteda,

“Rasûlüdür” âyeti onun haberidir.

“Muhammed” mübteda,

“Allah’ın Rasûlü” âyeti onun sıfatı,

“onunla birlikte olanlar” mübtedaya atıf, ondan sonraki âyetlerin haber olduğu da söylenmiştir Buna göre anlam şöyle olur: Allah’ın Rasulü Muhammed ile onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler.

Bu takdire göre

“Allah’ın Rasûlü” anlamındaki âyet üzere vakıf yapılmaz. Ancak birinci takdire göre

“Allah’ın Rasûlüdür” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılır. Çünkü o yüce peygamberin nitelikleri, ashabının belirtilen niteliklerinden fazladır. Buna göre

“Muhammed” mübteda,

“Allah’ın Rasûlüdür” haber olur.

“Onunla birlikte olanlar” da ikinci bir mübteda olur.

“Sert ve katı(dırlar)” ikinci mübtedanın haberi,

“merhametlidirler” lâfzı da ikinci haber olur.

Bu sıfatların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının genelinin nitelikleri olması en uygun görülendir- İbn Abbâs dedi ki: Hudeybiye’ye katılanlar kâfirlere karşı sert ve katıdırlar. Yani bir arslanın avına karşı olduğu şekilde serttirler.

“Onunla birlikte olanlar” ile bütün mü’minlerin kastedildiği de söylenmiştir.

“Kendi aralarında merhametlidirler.” Biri diğerine merhamet eder. Birbirlerine şefkat gösterir ve birbirlerini severler, diye açıklamıştır.

el-Hasen: “Kâfirlere karşı sert olarak, kendi aralarında merhametli olarak davranırlar” şeklinde hal olarak nasb ile okumuştur, Şöyle demiş gibidir: Onunla birlikte bulunanlar ise, kâfirlere karşı sert ve kendi aralarında merhametli oldukları hallerinde

“sen onları rüku ediciler… görürsün” denilmiş gibidir.

“Sen onları rüku ediciler görürsün” âyeti ile onların çokça namaz kıldıkları haber verilmektedir..

“Allah’tan bir lütuf ve rıza” cenneti ve yüce Allah’ın rızasını

“isteyenler olarak görürsün”

2- Mü’min İçin Namazın ve Özellikle Secdenin Önemi:

“Secde izinden nişanları yüzlerindedir.” âyetindeki

“sima: Nişan” alamet demektir. Bu biri med ile, biri kasr ile olmak üzere iki türlü söylenir. Yani geceleyin teheccüdün alametleri ve uykusuzluğun emareleri onlarda görülür.

İbn Mace, Sünen’inde dedi ki: Bize İsmail b. Muhammed et-Talhî anlattı, dedi ki: Bize Sabit b. Mûsa Ebû Zeyd anlattı. O Serik’ten, o el Ameş’ten, o Ebû Süfyan’dan, o Cabir’den (naklen) dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Geceleyin çok namaz kılanın yüzü gündüzün güzel olur.” İbn Mace, I, 422.

İbnü’l-Arabî dedi ki: Bunu birtakım kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yanlış bir surette nisbet etmiştir. Bu hadisin bir harfi dahi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye gelmiş değildir.

İbn Vehb, Malik’ten:

“Secde İzinden nişanları yüzlerindedir” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu secde esnasında yerden alınlarına yapışan şeylerden dolayıdır. Said b. Cübeyr de böyle demiştir: Sahih(-i Buhari) de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyete göre ramazanın yirmibirinci günü sabahı namaz kıldı. O sırada mescîd akmış bulunuyordu. Peygamber namaz kılmak için kendisine yere serilmiş kuru hurma dalları üzerinde idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını bitirdiğinde alnında ve burnunda suyun ve çamurun etkileri vardı. Buhârî, I, 238, II, 709, 713, 716; Müslim, I, 826, 827; Ebû Davud, II, 52; Muvatta’, I, 319; Müsned, III, 24, 73.

el-Hasen dedi ki: Sima (alamet, nişan) kıyâmet gününde yüzde görülecek beyazlıktır. Said b. Cübeyr de böyle demiştir. el-Avfî de bunu İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. ez-Zührî böyle demektedir.

Sahih’de rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Nihayet Allah kullar arasında hüküm vermeyi bitirip, rahmeti ile cehennemde bulunanlardan dilediği kimseleri çıkartmak isteyince, meleklere cehennemde bulunanlar arasından Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamış kimseleri -la ilahe illallah diyenler arasından Allah’ın merhamet etmeyi murad ettiği kimseleri- çıkartmalarını emredecektir.

Onlar bu kimseleri cehennemde secdenin izleri ile tanıyacaklar. Cehennem ateşi Âdemoğlunu yer bitirir. Ancak secde izleri bundan müstesnadır. Yüce Allah cehennem ateşine secde izlerini yemeyi haram kılmıştır.” Buhârî, I, 2f>8, VI, 2704; Müslim, I, 165; Müsned, II, 275, 293, 533

Şehr b. Havşeb dedi ki: Yüzlerinde secde yerleri ondördündeki ay gibi olacaktır.

İbn Abbâs ve Mücahid dedi ki: Sima (nişan), dünyada güzel görünüştür. Yine Mücahid’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: O yüce Allah’a karşı alçak gönüllülük ve huşu duymaktır. Mansur dedi ki: Ben Mücahid’e yüce Allah’ın:

“Secde izinden nişanları yüzlerindedir” âyeti hakkında: Acaba o kişinin gözleri arasında ortaya çıkan iz midir? diye sordum. Mücahid: Hayır dedi. Bazan kişinin gözleri arasında keçinin diz kapağı gibi bir iz bulunur. Halbuki o kişi taştan daha katı yüreklidir. Ancak bu huşudan dolayı yüzlerindeki bir nurdur.

İbn Cüreyc: O vakar ve parlaklıktır, demiştir. Şemir b. Atiyye de: O geceleyin narnaz kılmaktan ötürü yüzün sararmış olmasıdır, demiştir. el-Hasen dedi ki: Sen onları gördüğün vakit kendileri hasta olmadıkları halde hasta zannedersin. ed-Dahhak dedi ki: O yüzlerindeki bir yara gibi bir şey değildir, fakat yüzlerinin sarılığıdır. Süfyan es-Sevrî dedi ki: Geceleyin namaz kılarlar, sabahı ettiklerinde bunun etkisi yüzlerinde görülür. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisi açıklamaktadır: “Geceleyin çokça namaz kılanın, gündüzün yüzü güzel olur.” Bu hadise dair söylenenler az önce geçmiş bulunmaktadır.

Atâ el-Horasanî dedi ki: Beş vakit namazı dikkatle aksatmadan devam eden herkes bu âyet-i kerimenin kapsamına girer.

3- Ashab-ı Kiram’ın Tevrat ve İncil’deki Örnekleri:

“Onların Tevrattaki vasıfları budur. İncil’deki vasıflarına gelince…” âyeti hakkında el-Ferrâ” dedi ki: Bu iki türlü anlaşılabilir. Arzu edilirse şöyle denilebilir: tşıe Tevm’uıki o örnekleri de, aynı şekilde İncil’deki örnekleri de, Kur’ân-ı Kerîm’deki örnekleri gibidir. Buna göre “İncil” lâfzı üzerinde vakıf yapılır.

Arzu edilirse şöyle de kabul edilebilir: İfade:

” Onların Tevrat’taki vasıfları budur” âyetinde tamam olmaktadır, sonra da yeni bir ifade (cümle) ile:

“İncil’deki vasıflarına gelince…” âyeti ile başlanır.

İbn Abbâs ve başkaları da böyle demişlerdir. Bunlar iki örnektir. Bu örneğin birisi Tevrat’ta, diğeri İncil’dedir. Bu açıklamaya göre ise

“Tevrat” lâfzı üzerinde vakıf yapılır,

Mücahid; Bu bir tek örnektir, demiştir. Yani Tevrat’ta da, İncil’de de onların nitelikleri budur. Buna göre

“Tevrat” lâfzı üzerinde vakıf yapılmaz,

“İncil” âyeti üzerinde vakıf yapılır ve:

“O önce filizini yarıp çıkarmış… bir ekin gibidir” âyeti ile

“Onlar… bir ekin gibidir” anlamı ile okumaya başlanılır.

“(itki): Filizini” tomurcuklarıni, yavrularını… demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve başkalan yapmıştır. Mukâtil ise tek bir bitkinin sonrası çıkacak olursa, artık ona: ” Filizim çıkardı” denilir.

el-Cevherî dedi ki: ” Ekinin ve bitkinin yavruları (filizi)” demektir, çoğulu: (ikil) …diye gelir. “Ekinin filizleri çıktı” demektir.

el-Ahfeş yüce Allah’ın:

“Filizini yarıp çıkarmış” âyetini ucunu vermiş diye açıklamıştır. es-Sa’lebî bu açıklamayı el-Kisaî’den nakletmiştir, el-Ferrâ” dedi ki: Bitki çıktı mı: ” Ekin çıktı, o çıkıcıdır” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Ekini(ni) yerin üzerine çıkardı,

Ağaçlardan ise meyveli dalları.”

ez-Zeccâc dedi ki:

“Filizini yarıp çıkarmış” bitkisini yarıp çıkarmış, demektir. “(-kül ): Başağın kırçılıdır” diye de açıklanmıştır. Araplar aynı şekilde buna ismini da verirler, bu da bir bitkinin dikenidir. Bu açıklamayı da Kutrub yapmıştır. Bunun başak olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir taneden on, sekiz, dokuz başak çıkar. Bunu el-Ferrâ” söylemiş olup, el-Maverdî nakletmiştir.

İbn Kesîr ve İbn Zekvan bu kelimeyi “ti” harfini üstün olarak ) diye; diğerleri ise sakin okumuşlardır. Enes, Nasr b. Âsım ve İbn Vessab ise; (……..) diye; el-Cahderî ve İbn Ebi İshak ise hemzesiz olarak; diye okumuşlardır ki bunların hepsi aynı kelimenin değişik söyleyişleridir.

Bu yüce Allah’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına dair verdiği bir örnektir. Yani onlar önce sayıca azdırlar, sonra artarlar, çoğalırlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), dinine davet etmeye başladığı sırada zayıftı. Birer ikişer onun çağrısını kabul ettiler. Din güçleninceye kadar bu böyle sürdü. Tıpkı ekin gibi. Tohumdan sonra güçsüz görünür, ondan sonra halden hale geçerek güçlenir. Nihayet bitkisi ve diğer yavruları (tomurcukları) gürleşir. İşte bu, en doğru bir örnek ve en güçlü bir açıklamadır.

Katade dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının İncil’deki örneklen şöylece yazılıdır: Ekinin bitmesi gibi biten bir kavim arasından çıkacaktır. Onlar iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacaklardır.

“Sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş” güçlendirip, onu destekleyip gücünü pekiştirmiştir. Yani bu filiz, ekine güç katmıştır. Aksi de söylenmiştir. Yani ekin filizin gücünü arttırmıştır. Bu lâfız genel olarak med ile diye okunmuştur. İbn Zekvan, Ebû Hayve ve Humeyd b. Kays ise medsiz olarak; diye okumuşlardır. Bilinen şekil med ile okuyuştur. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“O vadinin kıvrılan bir yerindedir ki, onun bitkisi sedir ağacını güçlendirmiştir,

Ganimet de almış, hüsrana da uğramış, kalabalık ordular gibi.”

“Sonra kalınlaşıp, gövdesi üzerinde doğrulmuş”; üzerinde yükseldiği sapı üzerinde doğrulmuş demektir ki, bu onun için (insana nisbetle) üzerinde doğrulduğu bacağı gibi olur: “Bacak, sak, sap” demek olan çoğuludur.

“Ekincilerin hoşuna giden” yani bu ekin onu ekenlerin hoşuna gider.

Açıkladığımız gibi bu bir misaldir. Ekin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır, filizi onun ashabıdır, önce azken sonradan çoğaldılar, zayıf iken güçlendiler. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve başkalan yapmıştır.

“Bununla kâfirleri öfkelendirmek için” âyetinde yer alan;

“Öfkelendirmek için” lâfzındaki “lam” hazfedilmiş bir lâfza taalluk etmektedir. Yani yüce Allah’ın bunu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve ashabına bağışlamasının sebebi, onlarla kâfirleri Öfkelendirmek içindir.

4- îman Edenlere Yapılan Vaadler:

“Allah îman edip salih amel işleyenlere” yani Muhammed ile birlikte bulunan ve amelleri salih olan bu mü’minlere

“bir mağfiret ve büyük bir mükâfat” kesintisiz bir mükâfat olan cennet

“vaadetmiştir.”

“Onlardan” lâfzındaki: ” …dan” ashab-ı kiramdan bir bolümü, diğer bir bölümden ayırmak için teb’iz maksadıyla kullanılmış değildir. Aksine bu umumi ve cins bildirmek için gelmiştir. Bu yönüyle yüce Allah’ın: ” Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun” (el-Hac, 22/30) âyetinde yer alan aynı edata benzemektedir. Bununla teb’iz (kismilik) kastedilmeyip cins anlamı sözkonusudur. Sizler put türünden olan bütün bu pisliklerden uzak durun, demektir. Çünkü “ricz: pislik” çeşitli türlerden meydana gelir. Zina, faiz, içki içmek ve yalan bunlardandır. Buradaki: ile cins ifade edilmektedir. İşte bu âyetteki da bu şekildedir. Yani bu cinsten olan kimselere… Bu da ashabın kendileri demektir. Mesela- “Sen nafakam dirhemlerden harca” denilirken, bu tür senin nafakan olsun, demek istenir. Bununla birlikte Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına onların faziletleri dolayısıyla özellikle mağfiret vaadinde bulunmuş olunması da mümkündür. Her ne kadar bütün mü’minlere mağfiret vaadinde bulunmuş ise de.

Âyet ile ilgili bir başka cevab daha vardır: O da buradaki edatının ifadeyi pekiştirici olmak üzere gelmiş olmasıdır. Yani yüce Allah onların hepsine bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vaadetmiştir. Bu durumda bu ifade Arabın: “Bütün kumaştan bir gömlek yaptım” anlamında olmak üzere demesi gibidir. Halbuki burada; (……..) edatı herhangi bir kısmi mana ifade etmemektedir. Kur’ân-i Kerîm’den bu kullanımın delili de yüce Allah’ın:

“Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz” (el-îsra, 17/82) âyetidir ki; bu da Biz Kur’ân’ı şifa olarak indiriyoruz, demektir. Çünkü Kur’ân’ın herbir harfi bir şifadır. Yoksa şifa onun bir kısmında var, bir kısmında yok değildir. Diğer taraftan dilcilerden bazıları cins bildirmek için geldiğini söylemiştir. Bu durumda ifade: Biz Kur’ân türünden, Kur’ân olmak özelliğinden ve Kur’ân bakımından şifa olmak özelliğini taşıyanı kısım kısım indiririz, takdirindedir. Şair Züheyr de söyle demiştir:

“Acaba göçten sonra Um Evfa’dan evin geriye kalmış izleri mi var;

(sordum da bana) cevab veremedi.”

O; Um Evfa tarafından yahut onun evlerinden geriye kalmış izler mi var, demek istemiştir. Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Çokça bağış veren ve onları isteyen kardeşten;

Çokça ihsanlarda bulunan o efendiden, haksızlık görülmez.”

O halde burada bu edat hiçbir şekilde kısmilik ifade etmemektedir. Çünkü anlatmak istediği çokça bağışta bulunan ve efendi birisi olduğundan Ötürü haksızlığı hiçbir şekilde kabul etmediğidir.

Şiirdeki “nevfel (çokça veren)” demektir. “Züfer (efendi)” de insanların adına ağırlıkları ve yükümlülükleri kaldırıp taşıyan kimse, onlar adına bunları yüklenen kişi demektir.

5- Ashab-ı Kiram’ın Değeri:

ez-Zübeyr (b. el-Avvam)ın soyundan gelen Ebû Urve ez-Zübeyrî şunu rivâyet etmektedir: Malik b. Enes’in yanında idik. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının değerini küçümseyen bir adamdan sözeıtiler. Malik şu:

“Muhammed Allah’ın Rasûlüdûr. Onunla birlikte olanlar… ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Bununla kâfirleri öfkelendirmek İçin (bu misali verdi)” âyetini okudu. Sonra dedi ki: İnsanlar arasından kalbinde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından birisine olsun bir kin bulunduğu halde sabahı eden bir kimseyi bu âyet çarpar. Bunu el-Hatib Ebû Bekr zikretmektedir.

Derim ki: Gerçekten de Malik çok güzel söylemiş ve âyeti böyle tevil etmekte isabet etmiştir. Onlardan birisinin değerini küçük gören yahut yaptığı rivâyette birilerine dil uzatan bir kimse, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın âyetini reddetmiş, müslümanların şeriatlerini iptal etmiş olur. Çünkü yüce Allah:

“Muhammed Allah’ın Rasûlüdûr. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert ve katı…dır lar” diye buyurmaktadır. Yine yüce Allah:

“Yemin olsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken, Allah mü’minlerden razı olmuştur.” (el-Feth, 48/18) diye buyurmuştur ki onlara övgüleri ihtiva eden, onların lehine doğrulukla ve kurtuluşa ermekle tanıklığı ihtiva eden daha bir çok âyet-i kerîme vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.” (el-Ahzab, 33/23);

“Yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan ve Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve peygamberine yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte onlar sadıkların ta kendileridir.” (el-Haşr, 59/8) Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahib olanlar ise… İşte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir.” (el-Haşr, 59/9)

Yüce Allah onların o zamanki hallerini ve sonunda işlerinin nereye varacağını bilmekle birlikte bu buyrukları indirmiştir.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “İnsanların en hayırlıları benim çağdaşlarımdır. Sonra onların arkasından gelenler…” Btıhari, II, 938, III, 1335, V, 2362; Müslim, IV, 1^3; Tirmizi, IV, 500, 548, 549, V, 695; Müsned, I, Î78, 417, 434, 442. diye buyurmuştur.

Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ashabıma dil uzatmayınız, sizden herhangi bir kimse Uhud dağı kadar altın harcayacak olsa dahi, onlardan herhangi birisinin harcadığı bir müdde, hatta onun yarısına dahi denk olamaz.” Buhârî, III, 1343; Tirmizi, V, 695; Ebû Davud, IV, 214; İbn Mace, I, 57; Müsned, III, 11, 54, 63, VI, 6. Bu iki hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir.

Bir başka hadiste de şöyle buyurmaktadır: “Sizden herhangi bir kimse yeryüzünde bulunanın tamamını infak edecek olsa bile, onlardan birisinin harcadığı bir müdd ve hatta onun yarısı kadar dahi olamaz.” Ahmed b. Muhammed el-Hallal, es-Sünne, II, 481.

Ebû Ubeyd dedi ki: Bu eğer bu kadar malı tasadduk edecek olsa bile onlardan herhangi birisinin infak etüği bir müddüne ya da yarım müddüne eşit otamaz, demektir. Çünkü burada: “lâfzı “yarım” demek olan ile eş anlamlıdır. Aynı şekilde (onda bir demek olan) öşre aşir, (beşte bir demek olan) humsa hamiş, (dokuzda bir demek olan) tis’a tesi’, (sekizde bir demek olan) sunine semin, (yedide bir demek olan) subua sebî’, (altıda bir demek olan) süduse sedîs, (dörtte bir demek olan) rubua rabi’ de denilir. Ancak Araplar (üçte bir demek olan) sülüs için selîs demezler.

el-Bezzâr’da Cabir’den sahih ve merfu olarak şöyle bir hadis zikredilmektedir: “Şüphesiz Allah ashabımı nebiler ve rasûller hariç bütün âlemlere üstün kılıp seçmiştir. Benim ashabımdan da dört kişiyi seçmiştir. -Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Alî’yi kastetmektedir- ve onları benim ashabım kılmıştır. Yine Peygamber: “Ashabımın tümünde hayır vardır” Bir önceki nota bakınız. diye buyurmuştur.

Uveym b. Saide şöyle demiştir; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Aziz ve celil olan Allah beni seçti. Benim için de ashabımı seçti. Onlar arasından bana vezirler, damatlar ve dünürler kıldı. Kim onlara söverse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerine olsun. Allah kıyâmet gününde ondan ne bir tevbe, ne de bir fidye kabul etmesin. ” Ahmed b. Muhammed el-Hallal, es-Sünne, III, 515; Ebû Nuaym, Hitye, II, 11.

Bu anlamdaki Hadîs-i şerîfler pek çoktur. O halde onlardan herhangi birisine dil uzatmaktan çokça sakınmak lazım. Dine dil uzatan kimsenin yaptığı gibi yaparak şöyle demekten sakınmak gerekir: Güya muavvizeteyn

(Felak ve Nas sûreleri) Kur’ân’dan değilmiş. Bunların Kur’ân’da yazılacaklarına ve indirilen Kur’ân arasında bunların yer aldıklarına Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih bir hadis gelmemişmiş. Bundan tek bir istisna ise Ukbe b. Amir’den gelen rivâyetmiş. Ukbe b. Amir ise zayıfmış, ondan başkası bu hususta ona muvafakat etmemiş, bundan dolayı da onun rivâyeti bir kenara bırakılmalıymış.

Ancak bu, daha önce Kitab ve sünnetten sözünü ettiğimiz delilleri reddetmek, ashab-ı kiramın din diye bize naklettiklerini çürütmek demektir. Ukbe b. Âmir b. Îsa el-Cühenî, iki sahih kitab olan Buhârî ve Müslim’de ve diğerlerinde bize şeriatin rivâyetini nakledenlerden birisidir. Dolayısıyla o yüce Allah’ın övdüğü, niteliklerini belirttiği, kendilerinden övgüyle sözettiği mağfiret ve büyük bir mükâfat vaadettiği kimselerdendir. Onun ya da ashabından herhangi birisinin yalan söylediğini iddia eden bir kişi şeriatın dışına çıkmış olur. Kur’ân-ı Kerîm’i reddetmiş, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dil uzatmış olur. Onlardan herhangi birisinin yalancı olduğu söylenecek olursa, ona dil uzatılmış, sövülmüş olur. Çünkü Allah’ı inkardan sonra, yalandan daha utanılacak, ondan daha ayıp ve ondan daha büyük bir iş yoktur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına dil uzatıp, onlara şovenleri lanetlemiştir. Onların en küçüklerini -ki aralarında küçük kimse olmaz- dahi yalanlayan bir kimse, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in tanıklık ettiği ve ashabından birisine söven yahutta onun aleyhine söz söyleyip dil uzatan herkesin yakasından ayrılmaz bir ceza olarak tesbit ettiği Allah’ın lanetinin kapsamına girer.

Ömer b. Habib’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Harun er-Reşid’in meclisinde butundum, Bir mesele sözkonusu edildi, hazır bulunanlar o mesele hakkında tartışıp durdular, sesleri yükseldi. Aralarından birisi Ebû Hüreyre’nin, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği bir hadisi delil gösterdi. Onlardan birisi hadisin merfu olduğunu belirtti, derken karşılıklı iddialar ve tartışmalar artıp durdu. Nihayet onlardan birisi; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın böyle bir hadis söylediği kabul edilemez. Çünkü Ebû Hüreyre yaptığı rivâyetlerde İtham altındadır. Hatta onun yalan söylediğini açıkça bildirmişlerdir, dedi. Ben er-Reşid’in de bu kesime meylettiğini, onların sözlerini desteklediği görünce şöyle dedim: Bu hadis Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih olarak gelmiştir. Ebû Hüreyre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan olsun, başkasından olsun yapmış olduğu bütün rivâyetlerde doğru sözlüdür ve yaptığı nakiller sahihtir. Harun bana kızgın bir şekilde baktı. Ben de meclisten kalkıp evime gittim. Aradan fazla zaman geçmeden bana; Harun’un postacıbaşı kapıda dediler. Yanıma girdi ve bana şöyle dedi; Mü’minlerin emirinin çağrısını öldürülecekmiş gibi kabul et ve gel. Hanutunu, kefenini de giyin. Ben de şöyle dedim: Allah’ım sen de biliyorsun ki ben Senin Peygamberinin sahabesini savundum ve Peygamberinin ashabına dil uzatılmasın diye Peygamberini yücelttim. Ondan gelecek zarardan Sen beni koru.

Altından bir tahtın üzerinde oturmuş olduğu halde Harun’un huzuruna alındım. Kollarını sıvamış, kılıcı elinde ve önünde de kafası uçurulacak kimseler için serilen deri de vardı. Beni görünce bana: Ey Ömer b. Habib dedi. Senin bana söylediğin şekilde şimdiye kadar hiçbir kimse bana karşı söz söylemiş ve savunmuş değildir. Ben: Ey mü’minlerin emiri dedim. Senin söylediğin ve uğrunda tartıştığın görüş Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ve onun getirdiklerini küçültücüdür. Çünkü eğer onun ashabı yatan söyleyen kimseler ise şeriat de batıl demektir. Farzlar, oruç, namaz, talâk, nikâh ve hadlere dair hükümlerin tümü reddolunur ve makbul olamaz.

Harun kendisine geldi, düşündü, sonra da: Ey Ömer b. Habib bana hayat verdin, Allah da sana hayat versin, dedi ve bana onbin dirhem verilmesini emretti.

Derim ki: Ashabının tümü adaletlidir. Allah’ın gerçek veli kulları ve seçkinleridir. Peygamberlerden ve rasûllerden sonra bütün insanlar arasında seçtiği kimselerdir. Ehl-i sünnetin mezhebi ve bu ümmetin İmâmlarının bulunduğu cemaatin benimsediği kanaat budur. Kendilerine aldırış edilmeyen bir azınlık, ashabın durumunun diğerleri gibi olduğunu ve dolayısıyla onların adaletlerinin de araştırılması gerektiğini söylemiş ise de buna iltifat edilmez.

Onlardan kimisi işin başındaki durumları ile sonraki halleri arasında fark gözeterek şöyle demiştir: Onlar o vakit adalet sahibi idiler, fakat daha sonra durumları değişti. Aralarında savaşlar ve kan dökmeler ortaya çıktı. Dolayısıyla araştırmada bulunmak kaçınılmaz bir şeydir.

Ancak bu reddolunur, çünkü ashab-ı kiramın hayırlıları ve faziletlileri -Alî, Talha, Zübeyr ve diğerleri gibileri- yüce Allah’ın kendilerinden övgü ile sözedip, tezkiye ettiği, kendilerinden razı olup onları razı ettiği ve

“bir mağfiret ve büyük bir mükâfat” vaadetmiş olduğu kimseler bulunmaktadır. Özellikle Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın verdiği haber gereğince cennetlik oldukları kesin olan “aşere-i mübeşşere” peygamberlerinden sonra peygamberlerinin bu hususu kendilerine haber vermesi ile birçok fitnelerle ve cereyan edecek birçok olayla karşı karşıya kalacaklarını bilmekle birlikte, kendilerine uyulacak önder kimselerdir. Bu durumlar onların mertebelerini ve faziletlerini düşürmez. Çünkü bu işler içtihada dayalı işlerdi ve her müetehid isabet etmiştir. Bu hususlara dair etraflı açıklamalar yüce Allah’ın izniyle el-Hucurat Sûresi’nde gelecektir.

Fetih 28

O, resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter.

Diyanet Vakfı
Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Şahit olarak Allah yeter.

Kurtubi Tefsiri
O Rasûlünü hidayet ile ve hak din ile -onu bütün dinlere üstün kılmak İçin- gönderendir. Şahid olarak Allah yeter.

“O Rasûlünü” yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı

“hidayet ile ve hak din ile -onu bütün dinlere üstün kılmak için- gönderendir.” Bütün dinlerin üstüne çıkarmak için gönderendir.

“Din” mastar anlamında bir isimdir. Tekili ve çoğulu aynı’ şekildedir.

“Rasûlünü diğer bütün dinlere üstün kılsın diye” önce delil ile sonra el ve kılıç ile kendisinin teşrî buyurmuş olduğu din ile, diğer bütün dinleri neshet mek suretiyle üstün gelmesi, diye de açıklanmıştır.

“Şahid olarak Allah yeter” âyetindeki:

“Şahid olarak” âyeti tefsir (temyiz) olarak nasbedilmiştir. (Allah lâfzının başındaki) “be” ise zaiddir. Yani Allah şahid olarak peygamberine yeter. O’nun peygamberi lehine yaptığı şahidlik mucizelerle gerçekleşmiş olup, peygamberliğinin doğruluğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onunla gönderilene;

“şahid olarak Allah yeter.” Çünkü kâfirler “bu Allah’ın Rasûlü Muhammed’in anlaştığı barış şartlandır” diye yazmasını kabul etmemişlerdi.

Fetih 27

Andolsun ki, Allah resulüne gördüğü rüyayı doğru olarak gösterdi. Allah dilerse, mutlaka Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak korkusuzca gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi ve bundan önce size yakın bir fetih verdi.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harama gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Allah, Rasûlüne gösterdiği rüyayı hak ile tasdik etmiştir. Elbette -ve Allah’ın izni ile- Mescid-i Haram’a korkusuzca, emniyetle, başlarınızı traş ettirmişler ve kısaltmışlar olarak gireceksinizdir. Sizin bilmediğinizi bilip ondan önce yakın bir fetih nasib etmiştir.

Katade dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında bu şekilde Mekke’ye gireceğini görmüştü. Hudeybiye’de Kureyşlilerle barış yapınca münafıklar şüpheye düştüler. Nihayet Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’ye gireceğini söyledi. Yüce Allah da:

“Yemin olsun Allah Rasûlüne gösterdiği rüyayı hak ile tasdik etmiştir”

âyetini indirerek onlara bir başka senede Mekke’ye gireceklerini ve Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rüyasının gerçek olduğunu bildirdi.

Denildiğine göre; “rüya belli bir vakit ile sınırlı değildir. O girecektir” diyen kişi Ebû Bekir’dir. Yine rivâyet edildiğine göre bu rüya Hudeybiye’de görülmüştü. Peygamberlerin rüyası da bir haktır. Rüya peygamberlere vahiy şekillerinden birisidir.

“Elbette -ve Allah’ın izni ile- Mescidi Haram’a… gireceksinizdir.” Bu gelecek yıl gireceksiniz, demektir.

İbn Keysan dedi ki: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a rüyasında söylenmiş sözlerin ifadesidir. Rüyasında ona adeten görülen şekliyle hitab edildi. Yüce Allah Rasûlü hakkında bu sözleri böylece söylediğini haber verdi. İşte bundan dolayı istisnada bulundu. (İnşaallah, Allah’ın izni ile, dedi.) Yüce Allah’ın emrettiği şekilde edebe uygun bir ifade kullandı. Çünkü yüce Allah:

“Sakın hiçbir şey hakkında: Ben bunu mutlaka yarın yapacağım, deme! Meğer ki Allah dilemiş ola (inşaallah yapacağım de).” (el-Kehf, 18/23)

Burada bildiği bir hususta istisna yapması, insanlar bilmedikleri hususlarda istisna yapmaları içindir diye açıklanmıştır ki, bu açıklama Sa’leb’e aittir.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah Hudeybiye’de kendisi ile birlikte bulunan kimselerden bir kısmının canını alacağım biliyordu. İşte bu husus dolayısıyla istisna yapılmıştır. Bu açıklamayı el-Hüseyn b. el-Fadl yapmıştır.

Bir başka açıklamaya göre buradaki istisna yüce Allah’ın:

“Emniyetle” âyetindendır ve bu kullara adet üzere yapılan hitab ile ilgilidir.

“Allah’ın izni ile (inşaallah)” âyetinin, Allah size oraya girmeyi emredecek olursa… anlamında olduğu da söylenmiştir. Allah size bu işi kolaylaştırırsa anlamındadır diye de açıklanmıştır. Bir açıklamaya göre

“İnşaallah: Allah’ın izni ile” Allah’ın dilediği şekilde anlamındadır.

Ebû Ubeyde dedi ki: Buradaki: “Zaman” anlamındadır. Allah’ın dilediği zaman demek olur. Bu da yüce Allah’ın

“Allah’tan korkun, faizden arta kalanı da bırakın. Eğer mü’minler iseniz” (el-Bakara, 2/278) âyetine benzemektedir. Buradaki:

“Eğer… iseniz” âyeti: ” Madem…siniz” demektir.

Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Zira ; mazi fiilde kullanılır, ise muzari fiil ile kullanılır. Burada sözü edilen giriş, gelecekte olacaktır. Onlara Mescid-i Haram’a gireceklerini vaadetmiş ve bunu kendisinin dilemesi şartına bağlamıştır. Bu ise Hudeybiye yılında olmuştu. Peygamber de bunu ashabına haber vermiş, onlar da bu işe sevinmişlerdi. Daha sonra onların ümit ettikleri yılda bu iş olmayıp, sonraya kalınca bundan rahatsız oldular, bu iş onlara ağır geldi. Peygamber de müşriklerle barış yapıp geri döndü, Ertesi sene yüce Allah Mekke’ye girmelerine izin verdi ve:

“Yemin olsun Allah Rasûlüne gösterdiği rüyayı bak ile tasdik etmiştir” diye buyurdu. Rüyada kendisine:

“Elbette -ve Allah’ın izni ile- Mescid-i Haram’a… gireceksinizdîr” denilmiş yüce Allah da kitab-ı keriminde rüyada peygamber efendimize söylenenleri bize nakletmiş bulunmaktadır. O halde bazılarının ileri sürdükleri gibi; istisna şüpheye delalet ettiğinden dolayı burada da şüphenin varlığı sözkonusu olmaz. Çünkü yüce Allah şüphe etmez. Esasen: “Elbette… gireceksinizdir” tahkik ifade eder, şüphe nasıl olabilir ki? O halde buradaki: “…se (ki mealde… ile diye karşılanmıştır)”; “Zaman (dilediği zaman)” anlamındadır.

Düşmanlardan yana

“Emniyetle başlarınızı traş ettirmişler ve kısaltmışlar olarak gireceksinizdir.” Hem başları traş etmek, hem kısaltmak erkekler için sözkonusudur. İşte bundan dolayı âyette müzekker kip, müennes kip yerine (tağlib yoluyla) kullanılmıştır. Traş olmak daha efdaldir. Kadınlar hakkında ise sadece saçların kısaltılması sözkonusudur. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/196. âyet; “Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin” bölümü ile ilgili 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Sahih’te yer alan rivâyette: Muaviye, Merve tepesi üzerinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in saçlarını bir makas ile kısaltmıştır Buhârî, II, 617; Müslim, II, 913; Ebû Davud, II, 159, 1Ö0; Nemi, V, 244, 245; Müsned, IV, 95, 96, 97, 98, 102. denilmektedir. Ancak bu hacda değil, umrede olmuştur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığı haccında saçlarını traş ettirmişti.

“Korkusuzca” âyeti

“traş ettirmişler ve kısaltmışlar olarak” anlamındaki lâfızlardan haldir. Korkmayanlar olarak, takdirindedir.

“Sizin bilmediğinizi bilip…” Yani yüce Allah Mekke’ye girişi erteletmekteki hayır ve faydaları sizin bilmediğiniz şekilde bilmiştir. Şöyle ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye’den geri döndüğünde oradan Hayber’e gitti ve Hayber’i fethetti. Hayber’deki malları alıp döndü. O yılda bulunandan kat kat fazlası güç, silah, araç ve gereci elde etti. Böylece Mekke’ye o yılda sahib olunan güç ve gerecin kat kat fazlası hazırlanmış olarak Mekke’ye yürüdü.

el-Kelbî dedi ki: Yani O, Mekke’ye bir sene sonra gireceğinizi biliyordu, siz ise bilmiyordunuz.

Bir başka açıklamaya göre O, Mekke’de sizin varlıklarını bilmediğiniz mü’min erkeklerle, mü’min kadınların var olduğunu biliyordu,

“…Ondan önce yakın bir fetih nasib etmiştir.” Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rüyasında gördüğünden Önce Hayber’in fethini nasib etmiştir, Bu açıklamayı İbn Zeyd ve ed-Dahhak yapmıştır. Bunun Mekke fethi olduğu da söylenmiştir. Mücahid dedi ki: Bundan kasıt Hudeybiye barışıdır. Müfessirlerin çoğu da böyle demiştir.

ez-Zührî dedi ki: Yüce Allah, İslâm’da Hudeybiye barışından daha büyük hiçbir fetih gerçekleştirmiş değildir. Çünkü (o zamana kadar) insanlar karşı karşıya geldiler mi savaş oluyordu. Barış gerçekleşince savaş ağırlıklarını bıraktı, insanlar birbirlerine karşı güven duymaya başladılar. Bir araya geldiler, karşılıklı konuştular ve tartıştılar. Aklı bir şeylere eren kiminle İslâm konuşuldu ise, mutlaka İslâm’a girdi. O iki yıl arasında İslama bundan önce İslâm’a girmiş olanlar kadar hatta daha fazlası girdi. Bu hususun doğruluğunu şu göstermektedir: Hudeybiye gününde hicretin altıncı yılında 1400 kişi idiler, Hudeybiye’den sonra ise sekizinci yılda onbin kişi idiler,

Fetih 26

O inkâr edenler, kalplerine câhiliye öfkesini yerleştirmişlerdi. Allah, resulü ve müminler üzerine sekînetini indirdi ve onları takva sözüne bağladı. Onlar bu söze daha layık ve ehildiler. Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
O zaman inkar edenler, kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükunet ve güvenini indirdi, onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Hani kâfirler kalplerinde o taassub ve klbiri, yani cahiliye taassub ve kibirini koymuşlardı da Allah da hemen huzur ve sükununu Rasûlünün ve mü’minlerin üzerine indirmişti. Onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti. Onlar zaten buna daha layık ve buna ehil idiler. Allah herşeyi çok İyi bilendir.

Âyetin başındaki:

“Hani” lâfzındaki amil yüce Allah’ın:

“Elbette… azaplandırmış olacaktık” anlamındaki âyettir. Yani onlar bunu yaptıklarında Biz de elbette onları azaplandıracaktık. Yahut amil, “Hatırlayın ki”

anlamındaki mukadder bir fiildir.

“Hamiyet: Taassub ve kibir” âyeti “failet” vezninde olup kibirlilik demektir. Bir işten utandığını bundan sıkılıp öyle bir işi yapmayı kendisine yedirmediğini anlatmak isteyen bir kimse: “Ben bu işi kendime yediremiyorum, kendine yedirememek” denilir. el-Mütelemmis’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Şunu bil ki, şüphesiz ki ben onlardanım, benim namus ve şerefim

onların namus ve şerefidir, Burnunu kökten koparılmaya karşı himaye eden bir kimse gibiyim.”

ez-Zührî dedi ki: Onların hamiyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın risaletini ikrar etmeyi ve “rahman ve rahim Allah’ın ismi ile” diye başlamayı kabullenmeyişleri ile müslümanları Mekke’ye girmekten engellemiş olmalarıdır. “Rahmân ve rahim Allah’ın ismi ile’: ve “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür” ibarelerinin yazılmasını kabul etmeyen kişi önceden de geçtiği üzere Süheyl b. Amr idi.

İbn Bahr dedi ki: Onların hamiyetleri yüce Allah’ı bırakarak tapındıkları ilahlarına taassubla bağlılıkları ve o ilahlarından başkalarına ibadet etmeyi kabul etmeyişleri, yüz çevirişleridir.

“Cahiliye taassub ve kibiri”nin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlar bizim oğullarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler şimdi de biz evlerimizde kalacağız ve onlar bizim bulunduğumuz yere girecekler (öyle mi?) Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki o (Muhammed) buraya ebediyyen giremeyecektir, dediler.

“Allah da hemen huzur ve sükununu” yani rahatlığını ve ağırbaşlılığını

“Rasûlünün ve mü’minlerin üzerine indirmişti.” Denildiğine göre yüce Allah razı oluş ve teslimiyet ile onlara sebat verdi, o kâfirlerin kalplerine soktuğu taassubun bir benzerini mü’minlerin kalplerine sokmadı.

“Onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti.” Takva sözünün “la ilahe ilallah” olduğu söylenmiştir. Bu, Ubeyy b. Ka’b’dan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye merfu bir hadis olarak da rivâyet edilmiştir. Tirmizi, V, 386; Müsned, V, 138

Ali, İbn Ömer, İbn Abbâs, Amr b. Meymun, Mücahid, Katade, İkrime, ed-Dahhak, Sekme b. Kuheyl, Ubeyy b. Umeyr, Talha b. Mûsarrif, er-Rabî, es-Süddî ve İbn Zeyd’in de görüşü budur. Atâ el-Horasanî de böyle demiş, o ayrıca “Muhammedu’r-Rasûlullah’ı da ilave etmiştir.

Yine Ali ve İbn Ömer’den gelen rivâyete göre bu “la ilahe illallah vallahuekber” sözüdür. Atâ b. Ebi Rebah ile yine Mücahid: O “la ilahe illallah vahdehu la şerike leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve huve ala külli şeyin kadir: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Mülk yalnız O’nundur. hamd yalnız O’nadır, O herşeye gücü yetendir” sözüdür.

ez-Zührî “Bismillahirrahmanirrahîm”dir demiştir. Yani müşrikler bu sözü söylemediler. O bakımdan yüce Allah bu sözü mü’minlere ait bir özellik kıldı.

“Takva sözü” kendisi ile şirkten sakınılan söz demektir. Yine Mücahid’den nakledildiğine göre

“takva sözü” ihlastır.

“Onlar zaten buna daha layık ve daha ehil idiler.” Mekke kâfirlerinden buna daha çok hak sahibi idiler.

Çünkü yüce Allah onları dini ve peygamberine arkadaşlık yapmak için seçmiştir.

“Allah herşeyi çok iyi bilendir.”

Fetih 25

Onlar inkâr ettiler, sizi Mescid-i Haram’dan ve alıkonan kurbanlıklardan engellediler. Eğer tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı – ki onları bilmeden çiğnemeniz ve bu sebeple istemeden günaha girmeniz olasılığı vardı – Allah dilediğini rahmetine dâhil etsin diye sizi savaştan alıkoydu. Eğer onlar ayrılmış olsalardı, kâfirleri acı bir azapla cezalandırırdık.

Diyanet Vakfı
Onlar, inkar eden ve sizin Mescid-i Haramı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını menedenlerdir. Eğer (Mekkede) kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi). Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkar edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, kâfir olanlar, sîzleri Mescidi Haramdan, bekletilen kurbanlarınızı yerlerine varmaktan alıkoyanlardır. Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle mü’min kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip çiğnemeyecek size onlardan dolayı da bir vebal İsabet etmeyecek olsa idi (onlardan ellerinizi çekmezdi). Ta ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun. Eğer onlar ayrılmış olsalardı, Ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azâb ile azaplandırmış olacaktık.

“Onlar, kâfir olanlar, sizleri Mescid-i Haram’dan, bekletilen kurbanlarınızı yerlerine varmaktan alıkoyanlardır” hölütnüne dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kâfirler ve Yaptıkları:

“Onlar kâfir olanlar…dır” âyeti ile kastedilenler, Kureyşlilerdir. Onlar Hudeybiye yılı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı ile birlikte umre yapmak üzere ihrama girdiklerinde Mescid-i Haram’a girmekten sizi alıkoymuşlardı. Ayrıca bekletilen kurbanlarınızı da yerine ulaşmasın diye engellemişlerdi. Halbuki bu onların inançlarına aykırı idi. Ancak, onların gururlan ve cahiliye kibirleri dinen inançlarına uygun görmedikleri işleri yapmaya itmişti. İşte yüce Allah bundan dolayı onları azarlamakta ve bu yaptıkları için onları tehdit etmektedir. Diğer taraftan Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı da beyanı ve vaadi ile teselli etmektedir.

2- Bekletilen Kurbanlıklar ve Kurbanlıkta Ortaklık:

“Bekletilen kurbanlarınızı” âyeti, alıkonulan kurbanlarınızı… demektir. “Durdurulan diye de açıklanmıştır. Ebû Amr b. el-Ala: Toplu olarak bulunan, diye açıklamıştır.

el-Cevherî dedi ki: “Onu alıkoydu, bekletti” demektir. Müzari hali: diye, mastarı da …diye gelir. Şanı yüce Allah’ın:

“Bekletilen kurbanlar” âyeti da buradan gelmektedir. Şu işten seni bekleten (alıkoyan) nedir” denilir. Mescidde itikat tabiri de buradan gelmektedir ki, orada alıkonulmak, beklemek demektir.

“Yerlerine varmaktan” âyetindeki

“yerler”den kasıt, kesilmeleri gereken yerler demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır. Şâfiî (radıyallahü anh) harem diye açıklamıştır. Ebû Hanife (radıyallahü anh) da böyle demiştir; Muhsar bir kimse (Hareme girmekten alıkonulan bir kimse)nin kurban kesme yeri Harem bölgesidir.

“Ha” harfi kesreli olarak; ” Bir şeyin en nihai noktası” demektir, üstün olarak ise (mahal şeklinde) insanların bulundukları yer demektir. Peygamber efendimizin götürdüğü kurbanlıklar yetmiş deve idi. Fakat yüce Allah lütfuyla o yeri (Hudeybiye’de alıkonuldukları yeri) kurbanını keseceği yer kılmıştır. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Eğer alıkonulursanız…” (el-Bakara, 2/196) âyeti açıklanırken geçtiği üzere, ilim adamları bu hususta farklı görüşlere sahiptirler, sahih olan kaydettiğimiz görüştür.

Müslim’in, Sahih ‘indeki rivâyete göre Ebû’z-Zübeyr, Cabir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Biz Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hudeybiye yılında deveyi de yedi kişi adına, ineği de yedi kişi adına kestik. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hac ve umrede her yedi kişi bir büyük baş hayvana ortak olduk (ve kurban kestik). Bunun üzerine bir adam Cabir’e: Peki deveye ortak olunduğu gibi ineğe de ortak olunur mu? diye sordu. O; O da ancak büyükbaş hayvanlardan birisidir, dedi. Cabir, Hudeybiye’de hazır bulunmuş ve şöyle demiştir: O gün biz yetmiş büyükbaş hayvan kestik. Herbir büyükbaşa yedi kişi ortak olduk Müslim, II, 955.

Buharî’de İbn Ömer’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte umre yapmak üzere yola çıktık. Kureyş kâfirleri Beytullah’a varmamızı engelledi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) develerini kesti ve başını traş etti. Buhârî, II, 641, 6-13,961

Denildiğine göre; o gün Peygamber efendimizin başını traş, eden şahıs Huzaalı Hiraş b. Umeyye b. Ebi’l^f s idi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara kurbanlarını kesip ihramdan çıkmalarını emretti. Onlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı gazaplandıracak şekilde bir süre duraksadıktan sonra verilen emri yerine getirdiler. Bu sırada Ummu Seleme kendisine şöyle demişti: Sen kurbanını kesersen onlar da keseceklerdir. Bunun ürerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kurbanlıklarını kesti, onlar da onun kesmesi üzerine kurbanlarını kestiler, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) saçlarını traş etti ve saçlarını traş edenlere üç defa, kısaltanlara da bir defa dua etti Bu dua kaynakların belirttiğine göre, Veda Haccında olmuştur. Bk, Müslim, II, 946; Müsned, VI, 403; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra. V, 103 vs…

Ka’b b. Ucre’nin başından yüzü üzerine bitlerin düştüğünü görünce: “Şu haşerelerin seni rahatsız ediyor mu?” diye sorunca o: Evet demişti. Bunun üzerine Hudeybiye’de iken ona başını traş etmesini emretti. Bunu Buhârî ve Darakutnî rivâyet etmiş olup Buhârî, li, Mi, 645, IV, 1527, V, 2157, VI, 2467; Darakutni, II, 29ü; ayrıca: Müslim, II, 860, 861; Tirmizi, 117, ZHH; Muvatta’, I, 417; Müsned, IV. 242, 243. daha önce el-Bakara Sûresinde (2/196. âyet, “Artık içinizde her kim hasta olur…” bölümü, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3- Kurbanların Yerlerine Varmasının Alıkonulması:

“Kurbanlarınızı” âyeti iki ayrı söyleyiş halinde ile şekillerinde kullanılır. Yine: ” Kurban yerine varıncaya kadar” (el-Bakara, 2/196) âyetinde hem şeddeli, hem şeddesiz okunmuştur, tekili )’dır. Yine buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (âyetin belirtilen bölümünün tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet:

“Sizleri… alıkoyanlardır” âyetindeki (“sizleri” anlamını veren): “Kef” ve “mim” harflerine atfedilmiştir.

“Bekletilen” anlamındaki âyet haldir.

“Yerlerine varmaktan” âyetindeki: ise

“sizi…alıkoyanlar” âyetine hamledilerek nasb konumundadır, Onlar hem sizleri, hem de bekletilen kurbanları yerine varmaktan alıkoyanlardır, demektir. Mef’ûlün leh olması da mümkündür. Şöyle buyurmuş gibi olur: Onlar kurbanlıkların yerine ulaşmasını istemedikleri için alıkoyanlardır.

Ebû Ali dedi ki: Bu harfin: “Alıkoymak” üzerine hamledilmesi doğru olamaz. Çünkü biz: “Bekledi” fiilinin müteaddi (geçişli) geldiğini bilmiyoruz. Ayet-i kerimede “bekletilen” anlamındaki âyetin manaya hamledilerek gelmesi de mümkündür. Sanki bu âyet “alıkoymak” anlamında olduğundan ötürü anlamı da buna göre yorumlanmış olmaktadır. Tıpkı “refes” lâfzının

“ilişki kurmak” anlamına gelerek ile teaddi ettirilmesine benzer. (Bk. el-Bakara, 2/187. âyetin başı)

Eğer buna göre açıklanacak olursa, Sîbeveyh’in görüşüne kıyasla nasb konumunda olur. el-Halil’in görüşüne kıyasla da cer konumunda olur yahutta mef’ûlün leh olur. Şöyle buyurulmuş gibidir: Yerine ulaşması istenmediğinden alıkonulan, bekletilen…

Diğer taraftan daha önceden geçtiği için (……..)’in cer konumunda olması da mümkündür. Şöyle buyurulmuş gibidir: Onlar sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydukları gibi, kurbanlıkları da yerlerine ulaşmaktan alıkoymuşlardır. Sibeveyfrin, Yûnus’tan naklettiği şu kullanım da buna benzemektedir: “Ben ya Zeyd, ya da Amr olan bir adama uğradım” derken, daha önce zikredildiği için (be) harf-i cenini takdir ederek okumuştur.

“Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle mü’min kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip, çiğnemeyecek, size onlardan dolayı da bir vebal isabet etmeyecek olsa idi (onlardan ellerini çekmezdi)” bölümüne dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız. Bu ve bundan sonraki bölümleraynı ayetin devamı olduğundan ötürü müellif başlıklara yeniden bir ve iki diye rakam vermiş ise de biz üçten itibaren sırayı devam ettirmeyi uygun bulduk.

4- Varlıkları Bilinmeyen Mü’min Erkekler ve Kadınlar;

“Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar olmayaydı…”

âyeti ile Mekke’de kâfirler arasında bulunan Seleme b. Hişarn, Ayyaş b. Ebi Rebia, Ebû Cendel b. Süheyl ve benzeri mustazaf mü’minleri kastetmektedir.

“Bilmediğiniz” tanımadığınız bir açıklamaya göre de, mü’min olduklarını bilmediğiniz demektir.

“Ve siz onları bilmeyip” öldürmek ve onlara zarar vermek suretiyle

“çiğnemeyecek…”

Nitekim -aynı kökten olmak üzere-: “O topluluğu çiğnedim” denilir, onlara zarar verdim demektir.

Âyetteki “…me”nin “erkekler ve kadınlardan bedel, merfu olması mümkündür. Eğer sizin mü’min erkeklerle, mü’min kadınları bilmeden çiğnemeniz sözkonusu olmayacak olsaydı, diye buyurmuş gibidir. Bunun: ” (kendilerini) bil(me)diğiniz” lâfzındaki “mim” ile “he” zamirinden bedel olarak nasb olması da mümkündür. O vakit ifade; Onların çiğnenmesîni (çiğnendiğini) bilmediğiniz… takdirinde olur. Her iki şekilde de âyet bedeli istimaldir. “Bilmediğiniz” âyeti ise “erkekler” ile “kadınlar”ın sıfatıdır.

” Olsa idi” âyetinin cevabı hazfedilmiştir ki, ifadenin takdiri şöyledir: Eğer,bilmediğiniz mü’min erkek ve mü’min kadınları çiğnemeniz sözkonusu olsaydı, yüce Allah size Mekke’ye girmeye izin verir, sizi onlara musallat ederdi. Fakat Biz orada bulunup imanını gizleyen kimseleri koruduk,

ed-Dahhak: Şayet kâfirlerin sulblerinde ve kadınların rahimlerinde mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar bulunmamış ve siz de onların babalarını bilmeden çiğneyip böylelikle çocuklun helâk olmayacak olsaydı… diye açıklamıştır.

5- Bilmeden ve İstemeyerek Yapılan Kötülüklerin Verdiği Sıkıntı:

“Size onlardan dolayı da bir vebal isabet etmeyecek olsa idi” âyetindeki: “(mealde:) Vebal” ayıp ve kusur demektir. Bu da uyuz anlamı bu ve bundan sonraki bölümler aynı âyetin devamı olduğundun ötürü -müelliF başlıklara yeniden bir ve iki diye rakam vermiş ise de- biz tiçlen itibaren sırayı devam ettirmeyi uygun bulduk na gelen: “mefale” vezninde bir kelimedir. Yani eğer müşrikler: Bunlar kendi dindaşlarını öldürdüler, demeyecek olsaydı,..

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onları öldürdüğünüz için hataen öldürme keffareti ödemek yükümlülüğü ile karşı karşıya kalmayacak olsaydınız… Çünkü yüce Allah dar-ı harpte bulunup oradan hicret etmemiş ve mü’min olduğu da bilinmeyerek öldürülen mü’minin katilinin diyet ödemeyip, kefarette bulunacağını şu âyeti ile farz kılmıştır:

“Şayet mü’min olmakla beraber size düşman olan bir kavimden ise o zaman (katilin) mü’min bir köle azad etmesi gerekir” (en-Nisa, 4/92) Bu açıklamayı el-Kelbî, Mukâtil ve başkaları yapmıştır. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/92. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Zeyd; ” Vebal, günah” demektir, demiştir. el-Cevherî ve İbn İshak da: Diyet borcu diye açıklamışlardır. Kutrub, zorluk ve sıkıntı diye açıklamıştır. Bunun gam ve keder anlamında olduğu da söylenmiştir.

6- Ashab Kasten Bir Günah İşlemekten ve Başkasına Haksızlık Etmekten Uzaktı:

“Bilmeyip” âyeti ashab-ı kiramın faziletini onaya koymakta, onların günah işlemek ve başkasına haksızlıkta bulunmaktan yana uzak kalmak gibi güzel bir niteliklerinin bulunduğunu haber vermektedir. Öyle ki, onlar bu kabilden herhangi birisine bir zarar verecek olurlarsa, bu ancak kasıt dışı olabilirdi. Bu da karıncanın Süleyman (aleyhisselâm)’ın askerlerini nitelendirirken söylediği:

“Süleyman ve askerleri farketmeyip sizi çiğnemesin.” (en-Neml, 27/18) sözlerinde dile getirdiği durumu andırmaktadır.

Âyetin:

“Tâ ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun. Eğer onlar ayrılmış olsalardı…” bölümüne dair açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız:

7- Allah Dilediğini Rahmetine Alır:

“Tâ ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun…” âyetindeki:

“Tâ ki… soksun” lâfzındaki “lam” hazfedilmiş bir lâfza taalluk etmektedir. Yani eğer siz onları öldürmüş olsaydınızı, elbette Allah da onları rahmetine sokardı.

Bunun “imarı” lâfzına taalluk etmesi de mümkündür. Ancak mü’min kadınlar dışarda bırakılarak mü’min erkekler hakkında, mü’min erkekler dışarda bırakılarak mü’min kadınlar hakkında kabul edilemez. Çünkü hepsi de rahmetin kapsamına girerler.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın sizlere müşriklerle savaşma iznini vermeyiş sebebi, barıştan sonra Mekke ahalisinden kurtulacağını hükme bağladığı kimselerin kurtulması içindir. Nitekim böyle olmuştu. Onlardan birçok kimse İslâm’a girmiş, İslâm’a güzel şekilde bağlanmış ve böylelikle Allah’ın rahmetine yani cennetine girmiş oldular.

8- Mü’minlerin Kâfirler Arasında Bulunması…:

“Eğer onlar ayrılmış olsalardı” yani kâfirlerden ayırdedilecek bir şekilde bir tarafa ayrılmış olsalardı demektir.

Bu açıklamayı el-Kulebi yapmıştır. el-Kelbî de onlardan ayrı bir fırka olarak bir kenara çekilmiş olsalardı, diye açıklamıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: Eğer mü’minler kâfirler arasından çıkacak olursa, yüce Allah kılıçla kâfirleri elbette azaplandırır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Fakat Allah mü’minler sayesinde kâfirlere gelecek zararı önler.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şu:

“Eğer onlar ayrılmış olsalardı, ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azâb ile azaplandirmiş olacaktı” âyeti hakkında sordum da şöyle buyurdu: “Bunlar Allah’ın peygamberinin atalarından olan müşrikler ile onlardan sonra ve onların döneminde bulunan müşrikler olup, sulblerinde mü’minlerin bulunduğu kimselerdir. Eğer mü’minler kâfirlerin sulblerinden ayrılsalardı, yüce Allah kâfirleri can yakıcı bir azâb ile azaplandırırdı.”

9- Kâfirler Arasında Mü’minler Bulunursa ve Kâfirler Mü’minlerle Kendilerini Koruyacak Olursa Hüküm Nedir?

Bu âyet-i kerîme mü’minin İhlal edilmesi yasak olan hakları dolayısıyla eğer kâfire ancak mü’mine bir eziyet vermekle eziyet vermek imkanı varsa-kâfire zarar verilemeyeceğine delildir.

Ebû Zeyd dedi ki: İbnu’l-Kasım’a sordum: Müşriklerden bir topluluk eğer kendilerine ait bir kalede bulunuyorlarsa, müslümanlar da onları kuşatma altına almış olup, aralarında ellerinde müslüman esirler de bulunuyor ise acaba o kale ateşe verilebilir mi, verilemez mi? Görüşün nedir?

İbnu’l-Kasım dedi ki: Ben Malik’e gemilerinde bulunan müşrik bir topluluk hakkında şöyle bir soru sorulurken dinledim: Gemilerinde beraberlerindeki esirler varken, onların gemilerini ateşe verebilir miyiz? Malik bunun uygun olacağı görüşünde değilim dedi. Çünkü yüce Allah Mekkeliler hakkında:

“Eğer onlar ayrılmış olsalardı, ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azâb ile azaplandırmış olacaktık” diye buyurmaktadır.

Bir kâfir, bir müslümanı önüne kalkan gibi koyacak olursa, yine ona ok atmak câiz olmaz. Şayet birisi böyle bir iş yapacak tılup da müslümanlardan birisinin telef olmasına sebeb teşkil ederse, hem diyet ödemesi hem de keffarette bulunması gerekir. Eğer durumu bilmiyor iseler diyet de gerekmez, keffaret de gerekmez. Çünkü müslümanlar böyle bir durumu bildikleri takdirde ateş etmek hakkına sahib değildirler, Şayet böyle bir şey yapacak olurlarsa, bu sefer hata yoluyla katil olurlar. Akilelerinin de diyet ödemeleri gerekir. Eğer bu durumu bilmiyor iseler, o zaman ateş edebilirler. Şayet bu işi yapmaları kendilerine mubah kılınacak olursa, bundan dolayı haklarında herhangi bir sorumluluğun kalması da câiz olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bir kesim âyetin: Eğer mü’minler annelerin karnından ve erkeklerin sulbünden bir kenara ayrılmış olsalardı… diye açıklamışlardır ki; bu zayıf bir açıklamadır. Çünkü sulbte veya annesinin karnında bulunan bir kimsenin çiğnenmesi de sözkonusu değildir, ondan dolayı bir keder ve günah da isabet etmez. Halbuki yüce Allah açık bir ifade kullanarak: “Eğer bilmediğiniz mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip çiğnemeyecek… olsaydınız” diye buyurmaktadır. Böyle bir ifade ise kadının karnında ve erkeklerin sulbünde bulunan kimseler hakkında kullanılamaz. Bu ancak el-Velid b. el-Velid, Seleme b. Hişam, Ayyaş b. Ebi Rebia, Ebû Cendel b. Süheyl gibileri hakkında kullanılır. Malik de böyle demiştir: Biz Bizanslılara ait bir şehri kuşattık. Onlara giden su kesildi. Bunun için esirleri kendilerine su getirmek üzere indiriyorlardı. Hiç kimse onlara ok atamıyordu. Böylelikle biz istemediğimiz halde onlar su alabiliyorlardı.

Ebû Hanife mezhebine mensub arkadaşları ve es-Sevrî ise aralarında müslüman esirler ve onların çocukları bulunsa dahi müşriklerin kalelerine ok atılmasını câiz kabul etmişlerdir. Şayet kâfir müslüman bir çocuğu kendisine kalkan yapacak olursa, müşrik olan kimseye atılır. Eğer müslümanlardan birisine isabet ederse, bundan dolayı ne diyet vardır ne de keffaret.

es-Sevrî ise böyle bir durumda diyet yoktur ama kefaret vardır, demiştir. Şâfiî de bizim (Mâlikîlerin dediği) gibi demiştir. Bu zaten açıkça anlaşılan bir husustur, çünkü haram olan bir yolla mubah olan bir işe ulaşmaya kalkışmak câiz değildir. Özellikle bu hususla müslümanın canı sözkonusu ise. O halde kabul edilecek tek görüş Malik’in -Allah ondan razı olsun- görüşüdür, Doğrusunu en ivi bilen Allah’tır.

Derim ki: Kimi hallerde kalkan edinilenin öldürülmesi câiz olabilir ve yüce Allah’ın izniyle bunda görüş ayrılığı dahi olmaz. Bu ise maslahatın zaruri, külli ve katı olması halindedir. Maslahatın zaruri olmasının anlamı: Kâfirlere kalkan edinilenler öldürülmedikçe, kâfire erişmek imkanı bulunmaması halidir. Külli olmasının anlamı; Bu maslahatın bütün ümmeli katı olarak ilgilendirmesidir, Öyle ki o kalkan edinilenin öldürülmesi bütün müslümanların maslahatına olacak. Çünkü böyle yapılmayacak olursa, kâfirler kalkan edindiklerini öldürür ve bütün ümmeti ele geçirirler. Maslahatın katı oluşuna gelince, bu maslahat katî olarak ve ancak kalkan halinde edinilenin öldürülmesi halinde gerçekleşilebilir olacak.

İlim adamlarımız derler ki: Bu kayıtlarıyla birlikte böyle bir maslahatın muteber olacağında görüş ayrılığının olmaması gerekir. Çünkü bu varsayımda kalkan edinilen kişi kesinlikle öldürülmüş olacaktır. Ya düşman eliyle öldürülecek, bu takdirde düşmanın bütün müslümanları istila etmesi şeklindeki o pek büyük kötülük ortaya çıkacaktır yahutta müslümanlar tarafından öldürülecek ve düşman perişan edilirken, bütün müslümanlar kurtulmuş olacaktır. Aklı başında bir kimsenin kalkıp: Bu durumda hiçbir şekilde kalkan edinilen öldürülemez, demesi düşünülemez. Çünkü böyle bir kanaat buna bağlı olarak hem kalkanın, hem İslâmın, hem de müslümanların yok olmalarını gerektirir. Fakat böyle bir maslahat tamamıyla mefsedetten (kötülükten) uzak olamadığından ötürü, meseleyi iyice tetkik edemeyen kimseler böyle bir şeyi kabullenemezler. Ancak böyle bir mefsedet bundan sağlanacak sonuçlara nisbetle yoktur ya da yok hükmündedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

10- Kıraate ve Nahve Dair Bazı Açıklamalar:

“Eğer onlar ayrılmış olsalardı” anlamındaki âyet genel olarak: diye okunmuştur. Ancak Ebû Hayve bu lâfzı: diye okumuştur. Anlam itibariyle diğer okuyuşla aynıdır.

“Ayrılmak” demektir. “Ayrıldılar” lâfzı; vezninde olup, ” Ayrıldım” fiilinden gelmektedir. Bunun vezninin: olduğu da söylenmiştir.

(“Kâfir olanları elbette… azablandırmış olacaktır” âyetinin başındaki “lam” harfinin iki ifadenin cevabı olduğu söylenmiştir. Birisi: “Erkeklerle… olmayaydı” ifadesinin, diğeri ise: “Eğer ayrılmış olsalardı” ifadesinin cevabıdır. ): Eğer…meyecek olsa idi” lâfzının cevabının hazfedildiği de söylenmiştir ki; daha önce geçmişti. Buna karşılık; “Eğer onlar ayrılmış olsalardı” yeni bir cümle olmaktadır.

Fetih 24

O, Mekke’nin bağrında, sizi onlara galip getirdikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendi. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

Diyanet Vakfı
O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, Mekkenin içinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı görendir.

Kurtubi Tefsiri
O sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke’de onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi. Allah yaptığınızı çok iyi görendir.

“O sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke’de” Hudeybiye’de demektir.

“Onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi” âyetinde geçen:

“Sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra” bölümü ile ilgili olarak Yezid b. Harun şunu rivâyet etmektedir: Bize Hammâd b. Seleme, Sabit’ten haber verdi. O Enes’ten dedi ki: Mekkelilerden seksen kişi silahlı olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ve ashabını gafil yakalamak isteği ile Tenim dağından aşağıya indiler. Bize herhangi bir zarar veremeden onları teslim aldık ve hayacta bıraktık (öldürmedik). Bunun üzerine yüce Allah:

“O sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke’de onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi” âyetini indirdi. Müslim, III, 1442; Müsned, III. 124

Abdullah b. Muğaffel el-Müzenî dedi ki: Hudeybiye’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de sözünü ettiği ağacın dibinde bulunuyor idik. Biz bu durumda iken üzerimize silahlı otuz genç delikanlı çıkıverdi. Yüzümüze doğru hücum ettiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara beddua etti, yüce Allah onların gözlerini aldı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara; “Sizler herhangi bir kimsenin ahdine (emanına) sığınarak mı geldiniz? Yoksa herhangi bir kimse size bir eman mı verdi?” Onlar: Hayır, öyle bir şey yok dediler. Peygamber de onları serbest bıraktı. Bunun üzerine yüce Allah:

“O sizi… onların ellerini sizden… çekendi” âyetini indirdi. Hakim, Müstedrek, II, 500; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübra, VI, 464; Müsned, IV, 86, Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, VI. 319.

İbn Hişam, Vekî’den şöyle dediğini zikretmektedir: Kureyşlilerden yaklaşık yetmiş ya da seksen kişi müslümanlara zarar vermek ve onların kenar taraflarda bulunanlarına karşı bir fırsat kollamak üzere geldiler. Müslümanlar onların farkına vardı ve onları esir ettiler. Bu olay arada barış yapmak üzere elçilerin gidip geldiği sırada olmuştu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları serbest bıraktı. İşte kendilerine “el-uteka (azad edilenler)” ismi verilen kimseler bunlardır. Muaviye ve onun babası da bunlar arasındadır.

Mücahid dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) umre yapmak üzere (Mekke’ye) gitti. Haremde bulundukları bir sırada onun ashabı -kendileri bir şeyden habersizken- birtakım kimseleri yakalayıp getirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları serbest bıraktı. İşte Batn-ı Mekke’de onlara karşı kendilerine zafer vermesi budur.

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre Züneym diye bilinen Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından bir kişi Hudeybiye’deki bir tepe üzerine çıktı. Müşrikler ona bir ok attılar ve onu öldürdüler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir grub atlı gönderdi, onlar da kâfirlerden oniki süvari alıp geldiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: “Sizin benim üzerimde yerine getirmek zorunda olduğum bir hakkınız var mı?” diye sordu, onlar: Hayır dediler. Bunun üzerine onları serbest bırakınca bu âyet-i kerîme nazil oldu.

İbn Ebza ve el-Kelbî dedi ki: Bunlar Hudeybiye’ye katılanlardır. Yüce Allah barış gerçekleşinceye kadar müslümanlara zarar vermekten yana onların ellerini çekmişti. Halbuki hepsi de (savaş maksadıyla) çıkmış ve müslümanların üzerine gitmek istemişlerdi. Aynı şekilde yüce Allah müslümanların da ellerini onlardan çekmişti. Halid b. el-Velid’in müşriklerin atlıları arasında olduğu da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Kuşeyrî dedi ki; Bu rivâyetlerden biridir. Sahih olan ise şudur: O (Halid b. Velid) o sırada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunuyordu. Ancak bilinen su ki; Halid b. el-Velid Hudeybiyeden yaklaşık altı ay sonra İslama girmiştir

Seleme b. el-Ekva’ dedi ki: Henüz barış görüşmeleri yapılıyorken Ebû Süfyan geliverdi. Vadi silahlı adamlarla dolup taşıyordu. (Seleme) devamla dedi ki: Kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar vermek imkanını bulamayan silahlı altı müşriği önüme katarak getirdim ve onları Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna çıkardım. Ömer ise yolda: Ey Allah’ın Rasûlü, biz bizimle savaş halinde olan bir topluluğun üzerine gidiyoruz. Bizim ise beraberimizde silah da yok, savaş araç gereci de yok. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine yoldan Medine’ye haber göndererek oradaki bütün silahlan, savaş araç ve gereçlerini getirdiler, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a; Ebû Cehil’in oğlu İkrime senin üzerine besyüz atlı ile birlikte geldi; diye haber verildi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Halid b. el-Velid’e: “İşte bu senin amcan oğlu, üzerine beşyüz kişi ile birlikte geliyor.” dedi. Halid: Ben Allah’ın ve Rasûlünün kılıcıyım. Bunun üzerine o gün kendisine Allah’ın kılıcı ismi verildi. Beraberinde bir grub atlı ile birlikte yola çıktı, kâfirleri bozguna uğratarak Mekke bahçelerine sığınmak zorunda bıraktı. Bu rivâyet daha sahihtir. Aralarında çarpışma taşlarla olmuştu. Oklarla ve yayların uçlarıyla çarpıştıkları da söylenmiştir.

Bir başka açıklamaya göre elin çektirilmesi ile yüce Allah şunu kastetmiştir: Yazdan antlaşma belgesinde şu şart koşulmuştu: Onlardan bize gelenleri biz onlara geri çevireceğiz. Bunun üzerine Mekke’den müslüman olmuş birtakım kimseler çıkıp geldiler. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerini müşriklere geri vermesinden korktukları için sahile doğru gittiler. Bunlardan birisi de Ebû Basir idi. Bunlar kâfirlere baskın yapmaya, onların kervanlarını vurmaya koyuldular.. Nihayet Kureyş’in büyükleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Bizim emin olabilmemiz için onları sen yanına al, dediler, o da dediklerini yaptı.

Bir başka açıklamaya göre Gatafanlılarla, Esedliler Hayber yahudilerini müslümanlara karşı korumak istediler. Çünkü onlarla antlaşmaları vardı. Yüce Allah ise onları böyle bir işi yapmaktan alıkoydu. İşte ellerinin çekilmesi budur.

“Batn-ı Mekke” hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bununla Mekke’yi kastetmektedir, ikinci görüşe göre de kastedilen Hudeybiye’dir. Çünkü Hudeybiye’nin bir bölümü Harem bölgesindedir.

el-Maverdî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra” âyeti Mekke’nin fethi ile muzaffer kılmış olması demektir. Buna göre bu âyet-i kerîme Mekke’nin fethinden sonra inmiş olmaktadır. Ayrıca bu âyette Mekke’nin sulh yoluyla fethedilmiş olduğuna delil vardır. Çünkü yüce Allah:

“Onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi” diye buyurmuştur.

Derim ki: Sahih olan -daha önce ashab ve tabiinden olan tevil bilginlerinden naklettiğimize göre- bu âyet-i kerimenin, Mekke fethinden önce Hudeybiye hakkında indiğidir.

Tirmizî rivâyetle dedi ki: Bize Abd b. Humeyd anlattı, dedi ki: Bana Süleyman b. Harb anlattı, dedi ki: Bana Hammâd b. Seleme, Sabit’ten anlattı, o Enes’ten naklen dedi ki: Seksen kişi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı üzerine sabah namazı vaktinde -Peygamberi öldürmek kastı ile- Tenim tepesinden üzerlerine hücum ettiler. Hiçbir zarar veremeden yakalandılar. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları serbest bıraktı. Yüce Allah da:

“O… onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi” âyetini indirdi, Ebû Îsa dedi ki; Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizi, V, 386; Müslim, III, 1442; Ebû Dâvûd, III, 61; Müsned, III, 290. Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Mekke’nin fethine gelince, haberlerin gösterdiği şu ki; Mekke kılıç zoru ile fethedilmiştir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Hac Sûresi’nde (22/25. âyet, 3- başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Allah yaptığınızı çok iyi görendir.”

Fetih 23

Bu, Allah’ın öteden beri süregelen sünnetidir. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.

Diyanet Vakfı
Allahın, ötedenberi süregelen kanunu budur. Allahın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

Kurtubi Tefsiri
(İşte bu) Allah’ın süregelen bir sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.

“Eğer inkar edenler sizinle savaşmış olsalardı, elbette arkalarını dönüp kaçacaklardı” âyeti hakkında Katade dedi ki: Bu âyetle Hudeybiye’deki Kureyş kâfirleri kastedilmektedir. Bir diğer açıklamaya göre:

“Eğer inkar edenler” Gatafan, Esed ve Hayberlilere yardım etmek isteyenler

“sizinle savaşmış olsalardı, elbette arkalarını dönüp kaçacaklardı.” Savaşta onlar yenik düşeceklerdi diye de açıklanmıştır.

“Sonra da koruyacak bir dost ve yardımcı bulamazlardı. (İşte bu) Allah’ın öteden beri süregelen bir sünnetidir.” Bununla Allah’ın eskiden beri gerçek dostlarına, düşmanlarına karşı zafer vermesi şeklinde uygulayageldiği adeti ve yolunu kastetmektedir.

” Sünnet” lâfzı mastar olarak nasbedilmiştir.

“Allah’ın sünneti” anlamındaki lâfzın, Allah’ın sünneti gibi… demek olduğu da söylenmiştir, Sünnet, yol, yaşayış tarzı ve şekli demektir. Şair şöyle demiştir:

“Senin izleyip durduğun bir siret üzere kararsızlık gösterme,

Çünkü bir sünnete ilk razı olan kişi onun üzere yol alıp gidendir.”

Sünnet, aynı zamanda Medine hurmalarından bir çeşidin adıdır.

“Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”

Fetih 22

Eğer inkâr edenler sizinle savaşsaydı, kesinlikle arkalarını dönerlerdi ve hiçbir dost ya da yardımcı bulamazlardı.

Diyanet Vakfı
Eğer kafirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.

Kurtubi Tefsiri
Eğer inkar edenler sizinle savaşmış olsalardı, elbette arkalarını dönüp kaçacaklardı. Sonra da koruyacak bir dost ve bir yardımcı bulamazlardı.

Fetih 21

Henüz ulaşamadığınız başka ganimetler de vardır. Allah onları kuşatmıştır. Allah her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
Henüz elde edemediğiniz başka ganimetler de vardır ki, onlar Allahın bilgi ve kudreti dahilindedir. Allah, her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Henüz güç yetiremediğiniz diğerlerini de (vaadetmiştir). Allah ise onları kuşatmıştır. Allah herşeye gücü yetendir.

“Henüz… diğerlerini de” âyeti daha önce geçen “bunu: Hazini” anlamındaki lâfza atfedilmiştir. Yani o size hem bu ganimetleri acilen vermiş, hem de size başka ganimetler vaadetmiştir. Öyle ki

“henüz güç yetiremediğiniz” ganimetler olup

“Allah ise onları kuşatmıştır.”

İbn Abbâs dedi ki: Burada maksat, müslümanların gerçekleştirdikleri fetihlerdir. İran ve Bizans toprakları ile müslümanların yaptıkları bütün fetihler gibi. Aynı zamanda bu el-Hasen, Mukâtil ve İbn Ebi Leyla’nın da görüşüdür. Yine İbn Abbâs’tan, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve İbn İshak’dan maksat Hayber’dîr. Yüce Allah orayı fethetmeden önce onu Peygamberine vaadetmiştir. Onlar yüce Allah orayı fethedeceklerini kendilerine haber verinceye kadar orayı fethedeceklerini ummuyorlardı, dedikleri rivâyet edilmiştir.

Yine el-Hasen ve Katade de: Bu Mekke fethidir, demişlerdir. İkrime de Huneyn diye açıklamıştır. Çünkü yüce Allah:

“Henüz güç yetiremediğiniz” diye buyurmuştur. Bu da daha önce orayı ele geçirmek için bir çaba olduğunu, böyle bir isteğin ise halen henüz gerçekleşmediğini göstermektedir. Tıpkı Mekke hakkında olduğu gibi. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî yapmıştır.

Mücahid ise dedi ki: Bu Kıyâmet gününe kadar olacak şeyleri ihtiva eder.

“Allah ise onları kuşatmıştır” âyeti da Allah onları sizin için hazırlamıştır, demektir. Buna göre bunlar dört bir yanından etrafı kuşatılmış olup, kuşatıldığından ötürü elden kaçması sözkonusu olmayan bir şey gibidir. İşte sizler de şu anda henüz onlara güç yetiremiyor iseniz dahi bunlar size hesab edilmiştir ve bunlar kaçınılmaz olarak elinize geçecektir,

“Allah ise onları kuşatmıştır” âyetinin. Allah onların sizin olacağını bilmiştir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Ve muhakkak Allah’ın ilmi ile herşeyi kuşatmış olduğunu…” (et-Talâk, 69/12) âyetinde olduğu gibi.

Allah onları sizin için, sizin tarafınızdan fethedilsinler diye muhafaza etmiştir, diye de açıklanmıştır.

“Allah her şeye gücü yetendir.”

Fetih 20

Allah size çok ganimetler vaat etti; bunlardan size bu ganimeti hemen verdi ve insanların ellerini sizden çekti. Bu, müminler için bir ibret ve sizi dosdoğru bir yola iletmesi içindi.

Diyanet Vakfı
Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimet vadetmiştir. (Bu ganimetlerden) işte şunları hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki bu, müminlere bir işaret olsun ve sizi dosdoğru yola iletsin.

Kurtubi Tefsiri
Allah sîze alacağınız çok ganimetler vaadetti. Allah sîze bunu acilen vermiş ve sizden insanların ellerini çek(tir)miştir. Mü’minlere bir alamet olsun ve sîzi dosdoğru yola iletsin diye.

“Allah size alacağınız çok ganimetler vaadetti” âyeti hakkında İbn Abbâs ve Mücahid dedi ki: Bunlar kıyâmet gününe kadar alınacak ganimetlerdir. İbn Zeyd de: Bunlar Hayber ganimetleridir, diye açıklamıştır.

“Allah size bunu” Mücahid’e göre Hayberi, İbn Abbâs’a göre ise Hudeybiye sulhunu

“acilen vermiş ve sizden insanların” Mekkelilerin

“ellerini çek(tir)miştir.” Yüce Allah yapılan barış ile Mekkelilerin size ilişmelerini önlemiştir. Katade de şöyle açıklamıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye ve Hayber’e gittikten sonra Medine’ye yahudilerin ilişmelerini önlemiştir. Taberî’nin tercih ettiği açıklama budur. Çünkü Hudeybiye’de müşriklerin ellerinin çektirilmesi yüce Allah’ın;

“O… onların ellerini sizden… çekendi” (el-Feth, 48/24) âyetinde sözkonusu edilmiştir.

İbn Abbâs da yüce Allah’ın;

“Sizden İnsanların ellerini çek(tir)miştir”

âyeti hakkında şöyle demiştir: Bununla kastedilen Fezareli Uyeyne b. Hısn ile Avf b. Malik en-Nadrî ve onlarla birlikte bulunanlardır. Çünkü bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayberlilerİ muhasara altında tutuyorken, Hayberlilere yardımcı olmak üzere gelmişlerdi, Yüce Allah onların kalplerine korku saldı ve onları müslümanlardan uzaklaştırarak el çektirdi.

“Mü’minlere bir alamet olsun” yani onların bozguna uğramaları silin ise esenliğe kavuşmanız mü’minlere bir belge, bir delil olsun. Böylelikle yüce Allah’ın gerek hazırlarken, gerek de hazır bulunmadıkları zamanda onları koruduğunu bilsinler.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onların ellerini sizden çektirmesi mü’minlere bir alamet olsun diye (bunu yaptı). Bir diğer açıklamaya göre; Size acilen vermiş olduğu bu ganimetler senin doğruluğuna -bu ganimetleri ek geçireceklerine dair onlara vaadde bulunduğun için- mü’minlere bir alamet olsun diye (böyle oldu).

” Olsun… diye” âyetinin başındaki “vav” Kûfelilere göre fazladan gelmiştir. Basralılar ise bu hazfedilmiş bir ifadeye acf edatıdır, demişlerdir. Yani o kendisine şükredesiniz ve mü’minlere bir alamet olsun diye insanların ellerini sizden çektirdi, demektir.

“Ve sizi dosdoğru yola iletsin” hidayetinizi arttırsın yahutta hidayet üzere size sebat versin

“diye.”

Fetih 19

Ve alacakları birçok ganimetle. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Yine onları elde edecekleri birçok ganimetlerle de mükafalandırdı. Allah üstündür, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ve alacakları birçok ganimetlerle de. Allah, Azizdir, Hakimdir.

“Yemin olsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur” âyetinde sözü edilen bey’at, Rıdvan bey’ati olup Hudeybiye’de gerçekleşmiş.

Şimdi Hudeybiye’ye dair bilgileri kısaca aktaralım: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mustalık oğulları gazvesinden dönüşünde şevval ayında Medine’de İkamet etti. Daha sonra umre yapmak üzere zülkade ayında yola çıktı. Medine etrafında bulunan bedevi Arapların da beraberinde gelmelerini istedi. Ancak onların çoğunluğu ona katılmakta geciktiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberinde bulunan muhacir, ensar ve onunla birlikte yola koyulan diğer Araplarla beraber yola çıktı. Hepsi toplam 1400 kişi idiler, 1500 kişi oldukları söylendiği gibi, ileride geleceği üzere başka rakamlar da verilmiştir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hediyelik kurbanlarını da beraberinde götürüp insanlar onun savaşa çıkmamış olduğunu bilmeleri için de ihrama girdi. Onun Mekke’ye gelmek üzere çıktığı haberi Kureyş’e ulaşınca, onların büyük çoğunluğu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı Mescid-i Haram’dan ve Mekke’ye girmekten alıkoymak üzere çıktılar. Şayet bunun için kendileriyle savaşacak olsaydı, onlar da bu maksatla onunla savaşacaklardı. Halid b. el-Velid’i -Mekke ile Medine arasında bir yer olan- Kura el-Gamim denilen bir yere bir grub atlı ile birlikte önlerinden gönderdiler.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) -Cuhfe ile Mekke arası bir yer, bir görüşe göre Medine yolu üzerinde Mekke’den iki merhale uzaklıkta bir yer olan- Usfan’da iken bunun haberini aldı. Ona bunu haber veren kişi Ka’boğullarından Bişr b. Süfyan idi.

Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların arkasından çıkacak şekilde bir yol izledi ve Mekke’nin ak taraflarından Hudeybiye’ye çıktı. Bunun için Eşlem’den bir adam da ona kılavuzluk etti. Bu husus Halid ile birlikte bulunan Kureyş atlılarına ulaşınca, durumu haber vermek üzere Kureyş’e gittiler.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye’ye varınca devesi çöktü. Bunu görenler: (Peygamberin devesi) sebebsiz yere göktü, sebebsiz yere çöktü, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurdu: “Hayır benim devem sebepsiz yere çökmedi. Onun böyle bir huyu da yok, fakat Fili Mekke’ye girmekten alıkoyan onu da alıkoydu. Bugün Kureyş benden akrabalık bağını gözetmemi isteyecekleri her ne teklifte bulunursa bulunsun, mutlaka onlara o istediklerini vereceğim.” diye buyurdu.

Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) orada konakladı. Ey Allah’ın Rasûlü, bu vadide su yok, denildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ok torbasından bir ok çıkartarak, onu ashabından birisine verdi. O şahıs o oku oradaki (suyu çekilmiş) kuyulardan birisine inerek kuyunun ortasına sapladı. Kuyu öyle bir kaynayıp coştu ki bütün orduya yetecek kadar suyu oldu.

Denildiğine göre oku alıp kuyuya inen kişi, Eslemli Naciye b. Cündüb b. Umeyr’dir. Bu kişi aynı zamanda o gün Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın develerini güden kişi idi. Oku kuyuya indiren kişinin el-Bera b. Azib olduğu da söylenmiştir.

Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Kureyş kâfirleri arasında elçiler gidip geldi. Karşılıklı gidip gelmeler ve tartışmalar sonunda Amiroğullarından Süheyl b. Amr gelinceye kadar devam edip gitti.

Onunla şu hususlar üzerinde anlaştı: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yıl geri dönecek, ertesi yıl umre yapmak üzere geri gelecek, O ve ashabı Mekke’ye, kınlarında kılıçlar dışında silahsız girecekler. Mekke’de üç gün kaldıktan sonra çıkacaktı. Ayrıca on yıllık bir süre ile kendisi ile Kureyşliler arasında bir barış olacak, insanlar istediği tarafa katılabilecekler ve birbirlerine karşı emniyeti bozacak bir uygulamada bulunmayacaklardı. Erkek ya da kadın bir kimse müslüman olarak kâfirlerden kaçarak müslümanlara gelecek olursa, kâfirlere geri verilecekti. Buna karşılık müslümanlardan irtiüad ederek kâfirlere geri dönen bir kimseyi müslümanlara geri vermeyeceklerdi.

Bu, müslümanlara çok ağır geldi. Hatta kimileri bu hususta ileri geri konuştular. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise yüce Allah’ın kendisine Öğretmesi neticesinde, müslümanlara bir kurtuluşu pek yakında göstereceğini çok İyi biliyordu. Bunun için ashabına şöyle demişti: “Sabredin, şüphesiz yüce Allah bu barışı dininin üstün gelmesi için bir sebeb kılacaktır.” İnsanlar önceleri tepki gösterirken Peygamber efendimizin bu sözü üzerine yatıştı.

Süheyl b. Amr barış şartlarının yazıldığı sahîfenin başında “Allah’ın Rasûlü Muhammed’den” diye yazılmasını kabul etmedi. Ona: Eğer biz bu hususta senin doğruluğunu kabul etseydik, yapmak istediğin hususlarda sana engel olmazdık. O bakımdan: “Bismikellahumme: Senin adınla ey Allah’ım” diye yazmanı istiyoruz, başka bir şey kabul etmiyoruz, dedi.

Barış sahifesini yazmakta olan Ali’ye: “Sil ey Ali! Onun yerine bismikellahumme yaz.” diye buyurdu. Ali “Allah’ın Rasûlü Muhammed” ibaresini eliyle silmek istemedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Onu bana göster” diye buyurdu. Ona bu sözlerin yazılı olduğu yeri gösterince bizzat Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) eliyle onu sildi ve “Abdullah’ın oğlu Muhammed’den” diye yazmasını emretti.

O gün barış şartlarının yazılmasının hemen peşinden Süheyloğlu Ebû Cendel, bağlı olduğu zincirlerini sürükleyerek geldi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu babasına geri verdi. Bu da müslümanlara çok ağır geldi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hem müslümanlara, hem Ebû Cendel’e: “Muhakkak Allah onun için bir çıkış yolu ve bir kurtuluş takdir edeceğini” haber verdi.

Barıştan önce Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Osman b. Affan’ı Mekke’ye elçi olarak göndermişti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekkelilerin onu öldürdüğüne dair haber ulaştı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o zaman Mekkeliler ile çarpışmak üzere kendisine bey’at yapmayı teklif etti. Bir rivâyete göre ölüm üzere onlarla bey’atleşti. Onlarla kaçmamak üzere bey’atleştiği de rivâyet edilmiştir. İşte yüce Allah’ın Rasûlüne bey’atte bulunanlardan razı olduğunu haber verdiği ağacın altında yapılan Rıdvan bey’ati budur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onların cehenneme girmeyeceklerini haber verdi, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Osman adına da sağ elini sol elinin üzerine koyarak bey’atleşti. O bakımdan o da bizzat o bey’atte bulunanlar gibidir.

Vekî’, İsmail b. Ebû Halid’den, o en-Nehaî’den şöyle dediğini zikretmektedir: Hudeybiye günü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ilk olarak bey’at eden kişi, Esedoğullarından Ebû Süfyan’dır.

Müslim’in, Sahih’inde Ebû’z-Zübeyr’den, o Cabir’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hudeybiye günü 1400 kişi idik. Bir sakız ağacı olan ağacın altında Ömer onun elinden tuttuğu halde biz de ona bey’at ettik. (Cabir) dedi ki; Biz ona kaçmamak üzere bey’at ettik, ölüm üzere ona bey’at etmedik. Yine ondan (Ebû’z-Zübeyr’den) gelen rivâyete göre o Cabir’e; Hudeybiye gününde kaç kişi idiler, diye sorulduğunu, buna da; Biz 1400 kişi idik, diye cevab verdiğini duyduğunu belirtmektedir. (Cabir devamla); Bir sakız ağacı olan o ağacın altında Ömer elinden tuttuğu halde biz ona bey’at ettik. Ensardan Ced b. Kays dışında hepimiz ona bey’at ettik. O devesinin karnı altında saklanmış idi. Müslim, lll, 1483; Müsned, IV, 396.

Salim b. Ebi’l-Ca’d’dan şöyle dediği nakledilmiştir: Cabir b. Abdullah’a ağacın altında bey’at edenler hakkında soru sordum, da o: Eğer biz yüzbin kişi olsaydık, yine bize yetecekti. Biz binbeşyüz kişi idik. Bir rivâyette de unbeşyüz (yani bin beşyüz) idik denilmektedir. Buhârî, III, 1310, IV, 1526; Müslim, 1484; Müsned, III, 29», 329.

Abdullah b. Ebi Evfa’dan dedi ki: Ağacın akında bey’at edenler binüçyüz kişi idiler. Eslemliler de muhacirlerin sekizde biri idi.

Yezid b. Ebi Ubeyd’den dedi ki: Ben Seleme’ye: Hudeybiye günü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ne üzerine bey’at ettiniz? diye sordum. O, ölüm üzere dedi.

el-Bera b. Azib’den dedi ki: Hudeybiye günü barış şartlarını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müşrikler arasında Ali yazmıştı. O: Bu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Muhammed’in yazıştığı (şartlar)dır, diye yazdı. Onlar: Rasûlullah diye yazma, dediler. Çünkü biz senin Rasûlullah olduğunu bilseydik seninle savaş ma zdık. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali’ye: “Onu sil” diye buyurdu. Ancak o: Ben onu silemem, dedi. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu kendi eliyle sildi. Koştukları şanlar arasında: Mekke’ye (gelecek sene) girecekler ve orada üç gün kalacaklar, yine Mekke’ye ancak kılıçları kınlarında girecekler, başka bir silah yanlarında olmayacaktı.

Enes’ten rivâyete göre: Kureyşliler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile -aralarında Süheyl b. Amr- bulunduğu halde barış yaptılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali’ye: “Rahmân ve rahim Allah’ın ismi ile diye yaz” buyurdu. Fakat Süheyl b. Amr: Biz “Allah’ın adıyla” demenin ne olduğunu biliyoruz fakat “rahman ve rahim Allah’ın adıyla” ne demektir, bilmiyoruz, Bunun yerine bildiğimiz şey olan: Senin adınla ey Allah’ım, diye yaz dedi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Rasûlullah Muhammed’den diye yaz” diye buyurdu. Onlar: Şayet bizler senin Allah’ın rasûlü olduğunu bilseydik sana uyardık, fakat bunun yerine kendi ismini ve babanın ismini yaz dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Abdullah’ın oğlu Muhammed’den diye yaz” diye buyurdu.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şu şartları koştular: Sizden gelenleri biz size geri vermeyeceğiz, ancak bizden size gelenleri siz bize geri vereceksiniz. (Ashab): Ey Allah’ın Rasûlü bunu yazalım mı, diye sordular. O: “Evet, çünkü bizden onlara giden bir kimseyi Allah uzaklaştırmış olur. Onlardan bize gelen bir kimseye gelince, Allah o kimse için çok geçmeden bir kurtuluş ve bir çıkış yeri gösterecektir.” Müslim, III, 14li; Müsned, III, 2fiH; Ebû Avane, Müsned, I, IV, 296; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, VII, 3K5.

Ebû Vail’den dedi ki: Sıffin günü Sehl b. Huneyf ayağa kalkıp: Ey insanlar, diye seslendi, Siz kendi kendinizi itham ediniz, yemin olsun biz Hudeybiye gününde Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. Eğer bir savaş olduğunu görmüş olsaydık, elbetteki savaşırdık. Bu, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müşrikler arasındaki sulh sırasında olmuştu,

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Biz hak üzere değil miyiz? Onlar da batıl üzere değil midirler? Peygamber; “Evet, öyledir” diye buyurdu. Ömer: Bizden ölenler cennette, onlardan ölenler cehennemde değil midir? diye sordu. Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Bu sefer şöyle sordu: Peki, Allah bizimle onlar arasında hükmünü vermeden niçin dinimiz hususunda aşağılık olan şartları kabul ediyor ve böylelikle geri dönüyoruz?

Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Hattab’ın oğlu! Ben Allah’ın Rasûlüyüm. Allah ebediyyen beni sahibsîz bırakmaz.”

(Sehl b. Huneyf devamla) dedi ki: Bunun üzerine Ömer gitti. Öfkesinden dayanamayıp Ebû Bekir’e vardı ve: Ey Ebû Bekir, dedi. Biz hak üzere değil miyiz? Onlar da batıl üzere değil midirler? Ebû Bekir: Evet, dedi. Ömer: Bizden öldürülenler cennette, onların ölüleri cehennemde değil midir? Ebû Bekir: Evet, dedi. Bu sefer Ömer şunu sordu: Allah bizimle onlar arasında henüz hüküm vermemişken ne diye dinimiz hususunda bizi küçültecek şartları kabul ediyor ve Öylelikle geri dönüyoruz?

Ebû Bekir dedi ki; Ey Hattab’ın oğlu, o Allah’ın Rasûlüdür. Allah onu asla sahibsiz bırakmayacaktır. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Fetih (Sûresi) indi. Yüce Allah bunu Ömer’e gönderdi ve ona okudu. Ey Allah’ın Rasûlü! Bu bir fetih midir? diye sordu. Peygamber: “Evet” diye buyurunca, Ömer’in gönlü hoş oldu ve geri döndü. Buhârî, III, 1162, IV, 1832; Müslim, III, 1411; Müsned, III, 485- Ayrıca bk. Buhârî, II, 973.

“Kalplerinde olanı” el-Ferrâ’ya göre doğruluk ve vefakarlığı, İbn Cüreyc ve Katade: Kaçmamak üzere bey’at etmek emrine razı oluşları, Mukâtil ‘e göre ise ölünceye kadar onunla savaşmak üzere bey’atte bulunmaktan (varsa) hoşlanmayışı

“bilip de üzerlerine huzur ve sükun indirmiş” ve nihayet ona bey’at etmişlerdir.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Kalplerinde olanı bilip” yani müşriklerin onları engellemelerinden ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rüyasının gerçekleşmesinin gecikmesinden dolayı duydukları üzüntü ve keder demektir, Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında Kabe’ye girdiğini görmüştü. Öyle ki sonunda Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bu bir rüyadan ibaretti” diye buyurdu. Ebû Bekir es-Sıddîk da şöyle demişti: Rüyada bu sene girilecek, diye bir şey yoktu.

Âyet-i kerimede geçen

“huzur ve sükun (sekinet)” verilen sözün gerçekleşeceğine dair kalbteki huzur, güven ve sükun demektir, Sabır anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Ve onları yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır” âyeti hakkında Katade ve İbn Ebi Leyla Hayber fethi diye açıklamışlardır. Mekke fethi olduğu da söylenmiştir. Buradaki

“mükâfatlandırmıştır” anlamındaki âyet: “Onlara vermiştir” diye de okunmuştur.

“Ve” Hayber mallarından

“alacakları birçok ganimetler de” Hayber’in akarı ve malları pek çoktu, Hudeybiye ile Mekke arasında bir yerdi. Buna göre

“ganimetler” anlamındaki lâfız, “yakın bir fetih”den bedeldir. (“Ganimetler” anlamındaki lâfzın başına gelen) “vav” ise fazladan gelmiştir. Buradaki “ganimetler’in Fars ve Bizans ganimetleri olduğu da söylenmiştir.

Fetih 18

Andolsun, ağaç altında sana biat ettiklerinde Allah müminlerden razı oldu. Kalplerindekini bildi, üzerlerine sekînet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilip de üzerlerine huzur ve sükun İndirmiş ve onları yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.

Fetih 17

Kör için, topal için, hasta için bir vebal yoktur. Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim yüz çevirirse, ona acı bir azapla azap eder.

Diyanet Vakfı
Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değildirler.) Kim Allaha ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azaba uğratır.

Kurtubi Tefsiri
Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya günah yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu can yakan bir azâb ile azaplandırır.

İbn Abbâs dedi ki:

“Şayet bundan önce döndüğünüz gibi geri dönerseniz, sizi can yakan bir azap ile azaplandırır” (Fetih, 48/16) âyeti nazil olunca, kötürümler: Biz ne yapacağız ey Allah’ın Rasûlü? dediler. Bunun üzerine:

“Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya günah yoktur.” Yani körlükleri, kötürümlükleri ve zayıflıkları sebebiyle cihattan geri kalmalarından ötürü onlar için günah sözkonusu değildir, âyeti nazil oldu. Daha önce bu hususa dair etraflı açıklamalar et-Tevbe Sûresi’nde (9/91-92. âyetlerin tefsirinde) ve başka yerde (en-Nûr, 24/61. âyet, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Topallık (a’rec); bir tek ayakta arız olan bir hastalıktır. Eğer bu, gazaya çıkmayı etkiliyor ise her iki ayakta rahatsızlığın bulunması öncelikli olarak etkili olur. Mukâtil dedi ki: Burada sözü edilenler Hudeybiye’den geri kalan ve özürleri kabul edilmiş bulunan kötürüm kimselerdir. Yani bunlar arasından sizinle birlikte Hayber’e gelmek isteyen gelsin, anlamındadır.

“Kim Allah’a ve Rasûlüne” kendisine verilen emirler hususunda

“itaat ederse, onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” âyetindeki

“onu koyar” anlamındaki lâfzı Nafi ve İbn Amir tazir yolu ile: ” Onu koyarız” diye okumuşlardır, diğerleri ise “ye” ile (koyar anlamında) okumuşlardır. Bunu Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim daha önce yüce Allah’ın ismi geçmiş olduğundan dolayı tercih etmişlerdir.

“Kim de yüz çevirirse onu can yakan bir azâb ile azaplandırır.”

Fetih 16

Bedevîlerden geri kalanlara de ki: “Sert savaşçılara karşı çağrılacaksınız; ya onlarla savaşacaksınız ya da teslim olacaklar. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir ödül verir. Ama daha önceki gibi yüz çevirirseniz sizi acı bir azapla azaplandırır.”

Diyanet Vakfı
Bedevilerden (seferden) geri kalmış olanlara de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağırılacaksınız. Onlarla, teslim oluncaya kadar savaşacaksınız. Eğer emre itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükafat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.

Kurtubi Tefsiri
Geri bırakılan bedevi Araplara de ki: “Yakında çetin savaşçı bir kavme karşı çağrılacaksınız ve onlarla savaşacaksınız, yahut onlar İslâm’a gireceklerdir. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir ecir verir. Şayet bundan önce döndüğünüz gibi geri dönerseniz, sizi can yakan bir azâb ile azaplandırır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız;

1- Yakında Kendileriyle Savaşmak Üzere Çağırılacakları Kimseler;

“Geri bırakılan bedevi Araplara” yani Hudeybiye’ye katılmayarak geri kalan şu kimselere

“de ki: Yakında çetin savaşçı kavme karşı çağırılacaksınız.” İbn Abbâs, Atâ b. Ebi Rebah, Mücahid, İbn Ebi Leyla ve Atâ el-Horasanî bunlar Farslardır demişlerdir. Ka’b, el-Hasen ve Abdu’r-Rahmân b. Ebi Leyla ise: Bunlar Bizanslılardır demişlerdir. Yine el-Hasen’den: Bunlar Fars ve Rumlardır demiştir.

İbn Cübeyr Hevazin ve Sakif; İkrime Hevazin, Katade Huneyn günü Hevazin ve Gatafan diye açıklamışlardır. ez-Zührî ve Mukâtil ise: Bunlar Yemame’ye katılan Müseylime ile birlikçe bulunan Hanifeoğullarıdır. Rafı b. Hadic dedi ki: Allah’a yemin olsun ki biz şu:

“Yakında çetin savaşçı kavme karşı çağırılacaksınız” âyetini okuyor fakat Ebû Bekir bizleri Hanifeoğulları ile savaşmaya çağırıncaya kadar bunların kim olduklarını bilmiyorduk, işte o vakit bunların onlar olduğunu anladık.

Ebû Hüreyre dedi ki: Bu âyetin gerçekleşme zamanı henüz gelmemiştir. Ancak âyetin zahiri bu kanaati reddetmektedir.

2- Bu Ayet Ebû Bekir ve Ömer (Allah İkisinden de Razı Olsun)’in Halifeliklerinin Sıhhatine Delildir:

Bu âyet-i kerimede Ebû Bekir ve Ömer (Allah ikisinden de razı olsun)’in İmâmetinin (halifeliğinin) sıhhatine delil vardır. Çünkü Ebû Bekir onları Hanifeoğullarıyla savaşmaya, Ömer de Fars ve Rumlarla (Bizanslılarla) savaşmaya çağırdı. İkrime ile Katade’nin: Bu Huneyn günü Hevazin ve Gatafanlılar hakkındadır, şeklindeki görüşleri ise uygun değildir. Çünkü onları savaşa katılmaya çağıranın Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın olması imkansızdır. Zira:

“Siz ebediyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız” (et-Tevbe, 9/83) diye buyurmuştur. İşte bu,onları çağıracak olanın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bir başkası olduğunun delilidir, Bilindiği gibi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra bunları savaşa katılmaya Ebû Bekir ve Ömer’den -Allah ikisinden de razı olsun- başkası çağırmış değildir. ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer Katade’den bu. görüşü sahih olarak gelmişse anlam, şöyle olur; Sizler şu andaki kalp hastalığınız ve din hususundaki kararsızlığınızı sürdürdükçe benimle birlikte ebediyyen savaşa çıkmayacaksınız, Yahut Mücahid’in görüşüne göre; onlar hakkında belirlenen, onların Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ganimetten pay almamak şartıyla, karşılıksız Allah rasûlüne tabi olmaları şeklinde de açıklanabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Kendilerinden Cizye Kabul Edilmeyenlerin Durumu:

“Onlarla savaşacaksınız yahut onlar İslâm’a gireceklerdir” âyeti kendilerinden cizye alınmayanların hükmünü ortaya koymaktadır. Bu da yüce Allah’ın:

“onlarla savaşacaksınız” âyetine atfedilmîştir. Yani iki işten birisi olacaktır, ya onlarla savaşılacak yahut onlar İslâm’a gireceklerdir, üçüncü bir şık yoktur. Ubeyy’in kıraatinde;

“Yahut onlar İslâm’a gireceklerdir” anlamındaki âyet -sonunda “nun” harfi olmaksızın şeklinde olup, onlar İslânTa girinceye kadar… anlamındadır. Nitekim: “Ye yahut doy” sözünün: “Doyuncaya kadar ye” anlamında olmasına benzer. Şair (Îmruu’l-Kays) dedi ki:

“Ona: Ağlamasın gözlerin dedim, bizler ancak

Ya bir mülkü ele geçirmeye çalışıyoruz yahut ölürüz (ölünceye kadar savaşırız)

da mazur görülürüz.”

ez-Zeccâc dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Yahut onlar İslâm’a gireceklerdir” diye buyurması, savaşsız olarak onlar İslâm’a gireceklerdir demek olduğundan dolayıdır. Bu ise kitab ehli hakkında değil de müşriklerle savaşmak hakkındadır.

4- İtaatin Mükâfatı, Yüz Çevirmenin Cezası:

“Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir ecir” dünyada ganimet ve zafer, ahirette cennet

“verir. Şayet bundan önce” Hudeybiye yılında

“döndüğünüz gibi geri dönerseniz, sizi can yakan bir azâb” olan cehennem ateşi azâbı

“ile azaptandırır.”

Fetih 15

Ganimet almaya gittiğinizde, geri kalanlar size: “Bırakın biz de sizinle gelelim” diyecekler. Onlar Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: “Asla bizimle gelemezsiniz. Daha önce Allah böyle buyurdu.” Sonra diyecekler ki: “Hayır, siz bize kıskanıyorsunuz.” Hayır, onlar pek az anlarlar.

Diyanet Vakfı
Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: Bırakın, biz de arkanıza düşelim, diyeceklerdir. Onlar, Allahın sözünü değiştirmek isterler. De ki: «Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.» Onlar size: Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Geri bırakılanlar ganimetler almak üzere gittiğinizde: “Bırakınız bizi de peşinizden gelelim” diyecekler. Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: “Sizler asla peşimizden gelemezsiniz. Allah daha önceden böyle buyurmuştur.” Onlar: “Hayır, siz bizleri kıskanıyorsunuz” diyecekler. Bilakis onlar pek az bir şey dışında anlamazlar.

“Geri bırakılanlar ganimetler almak üzere gittiğimizde: Bırakınız bizi de peşinizden gelelim, diyecekler” âyetinde sözü edilen ganimetler, Hayber ganimetleridir. Çünkü yüce Allah Hudeybiye’ye katılanlara Hayber’in fethedileceği ve oranın -(Hayber’de) hazır bulunsun, bulunmasın- sadece onlara has olduğu vaadinde bulunmuştu. Hayber fethinde de onlar arasından bulunmayan tek kişi Cabir b. Abdullah idi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona da tıpkı fetihte hazır bulunanlara verdiği gibi pay ayırmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Hayber’de paylaştırma işini üstlenen kişi ensardan Selîmeoğullarından Cebbar b. Sahr ile Neccaroğullarından Zeyd b. Sabit idi. Her ikisi de hesab ve paylaştırma işini iyi yapan kimselerdi.

“Bırakınız bizi de peşinizden gelelim” âyetindeki ” Bırakınız bizi” anlamındadır. “Onu bırak” demektir. ” O onu bırakır” anlamındadır. Bunun aslı ise; şeklindedir. Tıpkı “Onu içine aldı, alır” fiili gibi, onun baş harfi olan kullanılmamıştır. O bakımdan “onu bıraktı” anlamında: denilmediği gibi, “bırakan kimse” anlamında da denilmez. Bunun yerine: “Onu terketti” ve: “Terkeden” denilir.

Mücahid dedi ki: Bunlar Mekke’ye gitmek üzere çıkmayıp geri kaldılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkıp gidince bazılarını da ayırıp onları belli istikamete gönderince bu sefer onlar: Bizi bırakın da peşinizden gelelim, sizinle birlikte savaşalım, dediler.

“Allah’ın sözünü değiştirmek isterler.” İbn Zeyd dedi ki: Bu yüce Allah’ın: “(Başka bir savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse de ki: Siz ebediyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız…” (et-Tevbe, 9/83) âyetinde sözkonusu edilmektedir. Ancak Taberî ve başkası bu görüşü kabul etmemişlerdir. Buna sebeb ise Tebuk gazvesinin hem Hayber’in, hem de Mekke’nin fethinden sonra gerçekleşmiş olmasıdır.

Bir başka açıklamaya göre âyetin anlamı şudur: Onlar yüce Allah’ın Hudeybiye’ye katılanlara vermiş olduğu vaadini değiştirmek istiyorlar. Çünkü yüce Allah Hayber’den alınacak ganimetleri onlara Mekke’nin fethinin bedeli olarak tayin etmişti. Çünkü Hudeybiye’den sulh yaparak geri dönmüşlerdi. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Taberî bu açıklamayı tercih etmiş olup tevil bilginleri genel olarak bu görüşü benimsemişlerdir.

Hamza ve el-Kisaî “söz” anlamındaki âyeti “elif harfini düşürerek “lam”ı da kesreli olarak; şeklinde Kelime”nin çoğulu diye okumuşlardır. Diğerleri ise mastar olarak; ” Söz” diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bunu yüce Allah’ın:

“Seni risaletlerimle ve kelamımla (seninle konuşmamla) seçip insanlara üstün kıldım” (el-Araf, 7/144) âyetini nazar-ı ita bara alarak tercih etmişlerdir.

Kelam (söz) tek başına bağımsız cümle (anlamlı söz, ifade) demektir, el-Cevherî dedi ki: Kelam cins bir isim olup az hakkında da çok hakkında da kullanılır. “Kelim” ise üç kelimeden aşağı olmaz. Çünkü bu “kelime”nin çoğuludur. ” Köknar yemişi”nin çoğulunun şeklinde gelmesi gibi. Bundan dolayı Sîbeveyh: “Bu Arapçada “kelim” nedir ilmine dair bir bahistir” demiş “kelam nedir” dememiştir. Çünkü o isim, fiil ve harften ibaret olan muayyen üç şeyi kastetmiştir. Üolayısı ile ancak çoğul olan bir ifade kullanmış, tekil ve çoğul hakkında kullanılması mümkün olan lâfzı kullanmamıştır.

Temimliler “kef” harfini kesreli okuyarak -kelime anlamında derler. Buna dair açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/40. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“De ki… Allah daha önceden böyle buyurmuştur.” Hudeybiye’den dönüşümüzden önce Hayber’den alınacak ganimetler, sadece Hudeybiye’de hazır bulunacaklar içindir, diye buyurmuştur.

“Onlar, Hayır, siz bizleri” sizinle birlikte ganimet ele geçiririz diye

“kıskanıyorsunuz diyecekler.”

Denildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Eğer sizler çıkmak istiyorsanız, ben size engel olmam. Şu kadar var ki size ganimetten pay yoktur.” Onlar: Bu bir kıskançlıktır, dediler. Bunun üzerine müslümanlar şöyle dedi: Yüce Allah Hudeybiye’de sizin neler söyleyeceklerinizi bize haber vermişti. O da yüce Allah’ın:

“Onlar hayır, siz bizleri kıskanıyorsunuz, diyecekler” âyetidir.

Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Bilakis onlar pek az bir şey dışında anlamazlar.” Yani onlar ancak dünya işini bilirler. Din işinden ancak çok az bir şey anlayabilirler, bu da savaşı terketmektir, diye de açıklanmıştır.

Fetih 14

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin mülkü Allahındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine ceza verir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğine mağfiret eder, dilediğini de azaplandırır. Allah Gafûrdur, Rahîmdir. Yani O’nun kullarına bir ihtiyacı yoktur. O îman edenlere mükâfat vermek, kâfir olup isyan edenleri de cezalandırmak için kullarını teklif ile sınamıştır.

Fetih 13

Kim Allah’a ve resulüne iman etmezse – biz kâfirler için alevli bir ateş hazırladık.

Diyanet Vakfı
Kim Allaha ve Resulüne iman etmezse bilsin ki biz, kafirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.

Kurtubi Tefsiri
Kim Allah’a ve Rasûlüne îman etmez ise şüphe yok ki Biz o kâfirler için çok alevli bir ateş hazırlamışadır.

Bu âyet, onlar için bir tehdit ve münafıklıkları sebebiyle kâfir olduklarını açıklamaktadır.

Fetih 12

Siz resulün ve müminlerin ailelerine asla dönmeyeceklerini sandınız. Bu, kalplerinize güzel gösterildi. Kötü bir zanda bulundunuz ve helâk olmuş bir topluluk oldunuz.

Diyanet Vakfı
Aslında siz Peygamberin ve müminlerin ailelerine bir daha dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz.

Kurtubi Tefsiri
Daha doğrusu siz, Rasûlün ve mü’minlerin ebediyyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız. Üstelik bu, kalplerinizde süslendi ve kötü zanda da bulundunuz. Siz esasen helâk olmuş bir topluluksunuz.

“Daha doğrusu siz, Rasûlün ve mü’minlerin ebediyyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız.” Çünkü onlar: Muhammed ve ashabı bir tek kelle ile doyacak kadar az (bir avuç insan)dırlar, onlar geri dönmeyeceklerdir, demişlerdi.

“Üstelik bu” yani münafıklık

“kalplerinizde süslendi.” Bu süslemeyi yapan şeytandır; yahutta Allah bunu kalplerinde yaratmıştır.

“Ve kötü zanda da bulundunuz.” Allah’ın, rasûlüne yardım etmeyeceğini sandınız.

“Siz esasen helâk olmuş bir topluluksunuz” âyetindeki lâfzını Mücahid: “Helâk olmuşlar” diye açıklamıştır. Katade ise; hayır namına hiçbir şeye yaramayan bozuk bir topluluk, diye açıklamıştır. el-Cevherî dedi ki: ” Kendisinde hayır bulunmayan, kötü ve helâk olmuş adam” demektir. Abdullah ez-Zibara es-Sehmî şöyle demiştir:

“Ey mutlak malikin elçisi! Şüphesiz ki dilim,

Tutuktur, ben onu çözdüm mü helâk oldum demektir,”

Kadın hakkında da aynı şekilde “Helâk olmuş kadın” diye kullanılır. Bunu Ebû Ubeyd nakletmiştir. ” Helâk olmuş bir topluluk” demektir. Yüce Allah:

“Sîz esasen helâk olmuş bir topluluksunuz.” diye buyurmuştur. Bu lâfız;”Hetak olmuş kişi” lâfzının çoğuludur. Tıpkı; “Engel” lâfzının çoğulunun diye gelmesi gibi. “Filan kişi helâk oldu” demektir. ” Allah onu helâk etti” anlamındadır. Bu lâfzın kötü, şerli kimseler anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da İbn Bahr’ın açıklamasıdır. Hassan b. Sabit de şöyle demiştir:

“Ahmak, cahil ve konuşmayı beceremeyenlerin boylarının uzun olmasının faydası olmaz ve bazan, Yüce Rabbimiz helâk olmuş topluluğu doğru yola iletebilir.”

Fetih 11

Geri bırakılan bedevîler sana diyecekler ki: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti, bizim için Allah’tan bağışlanma dile.” Kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: “Eğer Allah size bir zarar veya bir fayda dilerse, kim O’na karşı size bir şey yapabilir?” Hayır, Allah yaptıklarınızı bilmektedir.

Diyanet Vakfı
Bedevilerden geri kalmış olanlar, sana diyecekler ki: «Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allahtan bizim bağışlanmamızı dile.» Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse Ona karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Bedevilerden geri bırakılanlar sana diyecekler ki: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Onun için bize mağfiret dile!” Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleri ile söylerler. De ki: “Eğer Allah size bir zarar gelmesini dilerse yahut sizin bir fayda görmenizi isterse, O’na karşı kim ne yapabilir? Hayır, Allah yapmakta olduklarınızdan bütünü ile haberdardır.

“Bedevilerden geri bırakılanlar sana diyecekler ki…” Mücahid ve İbn Abbâs dedi ki: Bununla Gıfar, Müzeyne, Cuheyne, Eşlem, Eşca’ ve Dîl bedevilerini kastetmektedir. Bunlar Medine çevresinde bulunan bedevilerdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) fetih (Hudeybiye) yılı Mekke’ye gitmek üzere yola çıkmak isteyince, onların da kendisi ile birlikte yola çıkmalarını istemiş; ancak onlar Kureyş’ten çekindikleri için Rasûlullah’tan geri kalmışlardı. İnsanlar onun savaşmak istemediğini bilmeleri için umre maksadıyla ihrama girmiş ve hediyelik kurbanlarını beraberinde götürmüştü. Bedeviler ise işi ağırdan alarak ona katılmamış ve işlerini mazeret olarak göstermişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nazil oldu. Yüce Allah’ın:

“Geri bırakılanlar” diye buyurması peygamberi ile birlikte olmaktan onları geri bırakanın Allah oluşundan dolayıdır.

“Geri bırakılan” terk olunan demektir. Daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/81. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

“Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti.” Yani onları çekip çevirecek kimsemiz yok

“onun için bize mağfiret dile!” diyerek peygamberden kendileri için mağfiret dilemesini istemek üzere geldiler. Halbuki onların asıl inançları, dışa vurduklarından farklı idi. Yüce Allah şu âyetiyle onların iç yüzlerini açığa çıkartarak onları rezil etti:

“Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler.” Katıksız münafıklık işte budur.

“De ki: Eğer Allah size bir zarar gelmesini dilerse, yahut sizin bir fayda görmenizi isterse, O’na karşı kim ne yapabilir?” âyetindeki

“Bir zarar” lâfzını Hamza ve el-Kisaî yalnızca burada ötreli olarakdiye okumuşlardır. Size zarar verecek bir iş anlamına gelir. İbn Abbâs bozgun diye açıklamıştır.

Diğerleri ise “dat” harfini üstün olarak okumuşlardır. Bu da: “Ben ona bir zarar verdim” fiilinin mastarıdır. Ötreli okuyuşa göre lâfız, insanın karşı karşıya kaldığı zayıflık ve kötü durum gibi şeylerin ismidir. Mastar (fethalı) okuyuş bir defa ve daha fazlasının anlamını ifade eder. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim mastar okuyuşu tercih etmişlerdir ve şöyle demişlerdir: Çünkü onun karşılığında “faycia”yı zikretmiş bulunmaktadır ki, bu da zararın zıddıdır. Her ikisinin aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da söylenmiştir. “Fakirlik” anlamında: söyleyişleri; “zayıflık” anlamında söyleyişleri gibi.

“Yahut sizin bir fayda” zafer ve ganimet

“görmenizi istese, O’na karşı kim ne yapabilir!”

Bu âyet, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan geri kalmanın gelecek zararı kendilerinden uzaklaştırabileceğini, elde edecekleri bir faydayı daha çabuk ele geçirmelerini sağlayabilecekleri kanaatlerini de reddetmektedir.

Fetih 10

Sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmektedir. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim Allah’a verdiği söze sadık kalırsa, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allaha biat etmektedirler. Allahın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmiş olurlar. Allah’ın eli onların eli üzerindedir. Kim bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile ahid ettiği şeye vefa gösterirse, ona pek yakında çok büyük bir ecir verecektir.

“Muhakkak ki sana” ey Muhammed, Hudeybiye’de

“bey’at edenler, ancak Allah’a bey’at etmiş olurlar.”

Yüce Allah onların peygamberine yaptığı bey’atin bizzat Allah’a yapılmış bir bey’at olduğunu beyan etmektedir. Bu da yüce Allah’ın:

“Kim Rasûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisa, 4/80) âyetine benzemektedir.

Burada sözü edilen bey’at ileride yüce Allah’ın izni ile bu sûrede açıklanacağı üzere Rıdvan bey’atidir.

“Allah’ın eli onların eli üzerindedir.” Bir görüşe göre O’nun sevab vermek hususundaki Eli (lütuf ve nimeti) onların verdikleri söze bağlı kalmak hususundaki ellerinin (gayretlerinin) üstündedir, O’nun kendilerine hidayette bulunmak suretiyle verdiği lütuf itaatte bulunmak suretiyle ortaya koyduklarından çok üstündür.

el-Kelbî şöyle demiştir: Yani yüce Allah’ın onlara olan nimeti, onların yaptıkları bey’atten çok daha üstündür.

İbn Keysan da şöyle demiştir: Allah’ın gücü ve yardımı onların güç ve yardımlarından çok üstündür.

“Kim” bey’atten sonra ahdini

“bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” Ahdini bozmanın zaran kendisine döner. Çünkü o kendi kendisini mükâfattan mahrum etmiş ve ceza görmeye maruz bırakmıştır.

“Kim de Allah ile ahid ettiği şeye vefa gösterirse” bey’at hususunda denildiği gibi, îman hususunda diye de açıklanmıştır.

“Ona pek yakında” cennette

“çok büyük bir ecir verecektir.”

“Şeye” âyetini Hafs ve ez-Zühri “he” harfini ötreli olarak, diğerleri ise kesreli okumuşlardır.

“Ona… verecektir” anlamındaki lâfzı Nafî’, İbn Kesîr ve İbn Amir: “(………): Ona vereceğiz” şeklinde “nun” ile okumuşlardır. el-Ferrâ” ve Ebû Muaz da bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise “ye” ile “Ona verecektir” anlamında diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim’in -yüce Allah’ın adının buna yakınlığı dolayısıyla- bu görüşü tercih etmişlerdir.

Fetih 9

Ki Allah’a ve resulüne iman edesiniz, O’nu destekleyip yüceltesiniz ve sabah akşam tesbih edesiniz.

Diyanet Vakfı
Ta ki (ey müminler!) Allaha ve Resulüne iman edesiniz, Resulüne yardım edesiniz, Ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allahı tesbih edesiniz.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve Rasûlüne îman edesiniz, ona yardım edesiniz. Onu büyük taniyasınız, sabah akşam O’nu teşbih edesiniz diye.

“Allah’a ve Rasûlüne îman edesiniz” âyetindeki

“îman edesiniz”

anlamındaki lâfzı İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve Ebû Amr “ye” ile: “Îman edeler” diye okumuştur. Bundan sonra gelen

“Ona yardım edesiniz, O’nu büyük taniyasınız… O’nu teşbih edesiniz diye” anlamındaki âyetlerin tümünü de haber kipi olmak üzere hep “ye” ile (ona yardım edeler, onu büyük tanıyalar, sabah akşam Onu teşbih edeler anlamında) okumuştur. Ebû Ubeyd öncesinde de, sonrasında da mü’minler sözkonusu edildiğinden dolayı bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bundan önce:

“Soksun… diye” (el-Feth, 48/5) âyeti yer almakta; bundan sonra ise yüce Allah’ın: ” Muhakkak ki sana bey’at edenler” (Fetih, 48/10) âyeti gelmektedir. Bu âyetteki bu lâfızları diğer kıraat âlimleri ise hitab ile (te harfi ile edesiniz… diye) şeklinde okumuşlardır. Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

“Ona yardım edesiniz.” O’nu tazim edesiniz, Onu büyüklük ifadeleriyle çağıranınız demektir. Bu açıklamayı el-Hasen ve el-Kelbî yapmıştır.

“Tazim ve büyüklük ifadeleri ile birlikte saygı göstermek” demektir. Katade, ona yardım edesiniz ve onu başkalarına karşı koruyasınız diye açıklamıştır. Hadlerde tazir de buradan gelmektedir. Çünkü o engelleyici ve koruyucudur. el-Katamî şöyle demektedir:

“Meyy aşırı gitmeksizin günün ilk saatlerinde niye siteme kalkışmadı?

Zaten sevilen kimseye azar (tazir ile aynı kökten olan el-azr) fayda sağlar.”

İbn Abbâs ve İkrime şöyle demişlerdir; Onunla birlikte kılıçlarla savaşırsınız, demektir. Bazı dilbilginleri de, ona itaat edersiniz, diye açıklamışlardır.

“Onu büyük tanıyasınız.” es-Süddî’nin açıklamasına göre onu efendi ve baş bilesiniz. Onu tazim edesiniz, diye de açıklanmıştır.

“Tevkir” tazim ve aynı şekilde ağırlığını bilerek kabullenmek demektir. Her ikisindeki “he” zamiri (ona ve onu) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir. Burada vakıf tamdır. Sonra da;

“…O’nu” Allah’ı

“sabah akşam teşbih edesiniz diye”

âyeti ile okumaya yeniden başlanılır.

Bütün zamirlerin Allah’a ait olduğu da söylenmiştir. Buna göre yüce Allah’ın:

“Ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyasınız” âyetlerinin tevili şöyle olur; Gerçek anlamıyla rububiyeti yalnız O’na ait kabul edesiniz,

O’nun çocuğunun yahut ortağının olmasını reddedesiniz demek olur. Bu görüşü el-Kuşeyrî tercih etmiştir. Birincisi ise ed-Dahhak’ın görüşü olup buna göre âyetin bir bölümü şanı yüce Allah’a ait olur, O’na ait olan bölüm ise, görüş ayrılığı sozkonusu olmaksızın;

“Sabah akşam O’nu teşbih edesiniz” bölümüdür. Bir bölümü de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a raci olur, o da;

“Ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyasınız” buyrukları olup, onu -isim ve künyesiyle değil- Allah’ın Rasûlü ve Allah’ın peygamberi diye çağırırsınız, demek olur.

“O’nu teşbih edesiniz” âyeti iki türlü açıklanmıştır. Birincisine göre O’nu tesbih etmek şanı yüce Allah’ı hertürlü çirkin vasıftan tenzih etmekle olur. İkincisi, bu teşbihi de ihtiva eden namazı kılmaktır.

“Sabah akşam” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden (el-Ahzab, 33/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şair de şöyle demiştir:

“Ömrüm hakkı için sen halkına ikramda bulunduğum evsin,

Ve akşam (öğleden sonra) vakitlerinde gölgelerinde oturduğum.”

Fetih 8

Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz biz seni, şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir korkutucu olmak üzere gönderdik.

“Muhakkak Biz seni bir şahid… olmak üzere gönderdik.” Katade dedi ki: Ümmetine tebliğ ettiğine dair bir şahid. Onların itaat ya da amel türünden işledikleri amelleriyle üzerlerine bir şahid, diye de açıklanmıştır. Seninle kendilerine göndermiş olduklarımızı onlara bir açıklayıcı olarak gönderdik, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre, kıyâmet gününde onlara şahid olmak üzere gönderdik, demektir, O halde o bugün onların yaptıklarına şahid olduğu gibi, kıyâmet gününde de onlara karşı şahidlik edecektir. Daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/41. âyetin tefsirinde) Said b. Cübeyr’den bu anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Bir müjdeleyici” kendisine itaat edenlere cenneti müjdeleyen

“ve korkutucu” isyan edenleri de cehennem ile korkutucu demektir. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır, el-Bakara Sûresi’nde beşaret (müjdeleme)nin türeyişi (el-Bakara, 2/25. âyet, 1. başlık) ile nezaret (uyarıp, korkutma)nın türeyişi (el-Bakara, 2/6. âyet) ve açıklamaları geçmiş bulunmaktadır.

“Bir şahid, bir müjdeleyici ve bir korkutucu olmak üzere” anlamındaki âyetler mukadder hal olarak nasbedilmişlerdir. Sibeveyeh de (bu kabilden olmak üzere): “Beraberinde yarın kendisiyle avlanacağı bir doğan bulunan bir adama uğradım” diye bir kullanım nakletmiştir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: ” Şüphesiz Biz seni kıyâmet gününde senin şahitliğini takdir edenler olarak peygamber gönderdik.” İşte buna uygun olmak üzere: “Yarın ayakta duracak olan Ömer’i gördüm” denilir.

Fetih 7

Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin orduları Allahındır. Allahazizdir, hakimdir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin orduları Allah’ındır. Allah Azizdir, Hakimdir.

“Ve Allah hakkında kötü zan besleyen münafık erkeklerle münafık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırsın diye.” Bu da müslümanların şanının yükselmesi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın öldürmek, esir almak ve köleleştirmek suretiyle onlara hakim olmasından ölürü kederlenmeleri suretiyle olmuştur.

“Kötü zan” ile kastedilen de Hudeybiye’ye çıkışları esnasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da, ashabının da tekrar Medine’ye geri dönemeyeceklerini, müşriklerin onları toptan imha edeceklerini zannetmeleridir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Daha doğrusu siz Rasulün ve mü’minlerin ebediyyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız.” (el-Feth, 48/12)

el-Halil ve Sîbeveyh’e göre: “es-Sev1: Kütü” burada fesad demektir.

“Kötü akıbet” dünyada öldürülmek, çoluk çocuklarının ve kendilerinin esir alınması ile ahirette de cehennem azâbı ile

“onların üzerine olsun.”

İbn Kesîr ve Ebû Amr:

“Kötü akıbet” lâfzındaki (“sin” harfini) ötreli, diğerleri ise üstün okumuşlardır.

el-Cevherî dedi ki: “Onu sevindirdi” lâfzının zıddı (üzdü) üzer, üzmek, üzüntü demektir, isim ötreli olarak: …diye gelir. Bu âyet diye okunmuştur ki, hezimet ve ger onların üzerine olsun, demektir. (“Sin” harfini) üstün olarak okuyanların kıraatine göre ise bu fafız kötü gelen, kötülük anlamında gelir.

“Allah da onlara karşı gazaplanmış, onları lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir! Göklerle yerin orduları Allah’ındır. Allah Azizdir, Hakimdir.” Bu âyetlerin tamamı (ve açıklamaları) daha önce başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

Denildi ki: Hudeybiye barışı gerçekleşince İbn Ubeyy şöyle dedi: Muhammed Mekkelilerle barış yapıp ya da orayı fethedince hiçbir düşmanının kalmayacağını mı sanıyor? Hani nerede Farisiler ve nerede Bizanslılar? Yüce Allah bu âyetle göklerin ve yerin ordularının Farisilerden ve Bizanslılardan daha çok olduğunu beyan etmektedir. Bunun kapsamına bütün mahlukatın girdiği de söylenmiştir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Göklerle yerin orduları” âyetindeki

“göklerin orduları”ndan kasıt meleklerdir,

“yerin orduları” ise mü’minlerdir. Yüce Allah’ın bunu tekrarlamasının sebebi, daha önce geçen bu âyetler Kureyşli müşriklerin sözkonusu edilmesinden sonra geçmişti. Bu da burada münafıklarla diğer müşriklerin söz konusu edilmesinin akabinde geçmiştir. Her iki yerde de maksat korkutmak ve tehdittir. Yüce Allah eğer münafıklarla müşrikleri helâk etmeyi murad ederse, bu konuda o acze düşmez. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.

Fetih 6

Münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları, Allah hakkında kötü zanda bulunanları azaba uğratsın. Onların başına kötülük dönsün. Allah onlara gazap etti, onları lanetledi ve cehennemi onlar için hazırladı. Orası ne kötü bir varış yeridir.

Diyanet Vakfı
(Bir de bunlar) Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allaha ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Müslümanlar için bekledikleri kötülük çemberi başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, lanetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!

Kurtubi Tefsiri
Ve Allah hakkında kötü zan besleyen münafık erkeklerle münafık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırsın diye, kötü akıbet onların üzerine olsun. Allah da onlara karşı gazaplanmış, onları lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir!

Fetih 5

Mümin erkekleri ve mümin kadınları, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere girdirsin ve onların kötülüklerini örtsün. Bu, Allah katında büyük bir başarıdır.

Diyanet Vakfı
(Bütün bu lütuflar) mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.

Kurtubi Tefsiri
Mü’min erkeklerle mü’min kadınları altlarından ırmaklar akan cennetlere -oralarda ebedi kalmak üzere- soksun ve günahlarını örtsün diye. İşte bu, Allah’ın yanında büyük bir kurtuluştur.

Yüce Allah, Üzerlerine sükun ve huzuru îmanları artsın diye indirdi. Ayrıca bu artışın sebebi onları cennete sokmaktır.

“Soksun… diye” lâfzındaki “lam”ın yüce Allah’ın:

“Bağışlasın… diye” âyetindeki “lam”ın taalluk ettiği şeye taalluk ettiği söylenmiştir.

“İşte bu” Mekke’ye giriş ve günahların bağışlanışı vaadi

“Allah’ın yanında büyük bir kurtuluştur.” Her türlü kederden kurtuluş ve istenen herşeyi elde ediştir.

Denildi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına:

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” âyetini okuyunca, onlar: Ne mutlu sana, ey Allah’ın Rasûlü. Peki bize ne var? diye sordular. Bunun üzerine:

“Mü’min erkeklerle, mü’min kadınları altlarında ırmaklar akan cennetlere… soksun diye” âyeti nazil oldu.

“Üzerindeki nimetini tamamlasın” âyetini okuyunca, yine: Ne mutlu sana dediler. Bunun üzerine de

“…Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” (el-Mâide, 5/3) âyeti nazil oldu.

“Ve seni dosdoğru yola İletsin” âyetini okuyunca ümmet hakkında da:

“Ve sizi dosdoğru yola iletsin diye” (el-Feth, 48/20) âyeti İndi.

“Ve Allah seni üstün zafere erdirsin diye” diye buyurunca,

“Mü’minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır” (er-Rum, 30/47) âyeti indi. Bu da yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salat ederler. Ey mü’minler, siz de ona salat ve selam edin” (el-Ahzab, 33/56) diye buyurduğu gibi, diğer taraftan:

“O… size salat getirendir” (el-Ahzab, 33/43) buyurmasına benzemektedir. Bunu el-Kuşeyr: zikretmiştir.

Fetih 4

O, müminlerin kalplerine sekîneti indirendir ki, imanlarına iman katsınlar. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren Odur. Göklerin ve yerin orduları Allahındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.

Kurtubi Tefsiri
Îmanlarına îman katmaları için mü’minlerin kalbine sükun ve huzur indiren O’dur. Göklerle yerin orduları Allah’ındır. Allah en iyi bilendir, Hakimdir.

Bu âyet-i kerimede geçen

“sekinet: sükun ve huzur” demektir. İbn Abbâs dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her bir

“sekinet” sükun ve huzur demektir. Bundan tek istisna el-Bakara Sûresi’ndeki (2/148. âyetteki) sekinettir. Îmanın artışının ne anlama geldiğine dair açıklamalar da daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/173. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı şehadeti ile gönderildi. Bu hususta onu tasdik etmeleri üzerine yüce Allah onlara namazı emretti. Onu tasdik edince, onlara zekatı kattı. Yine onu tasdik edince onlara orucu kattı, yine tasdik edince onlara haccı kattı. Sonra onlara dinlerini tamamladı. İşte yüce Allah’ın;

“imanlarına îman katmaları İçin” diye buyurması bunu göstermektedir. Yani imanı tasdik ile birlikte imanın şer’î hükümlerini tasdiklerini kattı.

er-RaKî b. Enes: Mevcut haşyetlerine haşyet kattı; ed-Dahhak: Yakînlerine yakın kattı, diye açıklamışlardır.

“Göklerle yerin orduları Allah’ındır.” İbn Abbâs dedi ki: Melekleri, cinleri, şeytanları ve insanları kastetmektedir.

“Allah” yarattıklarının durumlarını

“en iyi bilendir.” Murad ettiği hususlarda hikmeti sonsuz

“hakimdir.”

Fetih 3

Ve Allah, sana üstün bir zaferle yardım etsin.

Diyanet Vakfı
Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.

Kurtubi Tefsiri
Ve Allah seni çok üstün zafere erdirsin diye.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: ” Apaçık bir fetih,” âyetinde vakıf tam değildir. Çünkü yüce Allah’ın:

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın…” âyeti fetih ile alakalıdır. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Yüce Allah fetih ile birlikte günahlarını da bağışlasın diye gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik. Böylelikle Allah dünya ve ahirette senin için göz aydınlığı olacak şeyleri birarada vermiş olmaktadır.

Ebû Hatim es-Sicistanî de şöyle demiştir:

“Bağışlasın… diye” anlamındaki âyetin başında yer alan “lam” kasem tamıdır. Ancak bu bir yanlışlıktır. Çünkü kasem “lam’ı ne kesreli gelir, ne de başına geldiği muzari fiili nasbeder. Eğet bu böyle olabilseydi; ifadesinin; “Yemin olsun Zeyd kalkacaktır” anlamında olması mümkün olurdu.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet; Mekke’nin fethini nasıl olur da mağfirete gerekçe kıldı, diye soracak olursan, şöyle cevap veririz: Mekke’nin fethini mağfirete gerekçe kılmış değildir, fakat mağfiret nimetin tamamlanması, dosdoğru yola iletmek ve üstün zaferden ibaret dört hususu birarada saydığından dolayı böyle ifade edilmiştir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Biz sana Mekke’nin fethini kolaylaştırıp, düşmanına karsı sana yardım ettik ki, dünya ve ahiret izzeti, dünyanın ve ahiretin maksatları birarada sana verilmiş olsun. Mekke fethinin düşman ile dhad olması açısından günahların bağışlanmasına ve mükâfat ve sevabın elde edilmesine sebeb olarak görülmüş olması da mümkündür.

Tirmizî’de, Enes’ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a:

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” âyeti Hudeybiye’den dönüşünde peygamberin üzerine indi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Yemin olsun bana öyle bir âyet indirildi ki, o benim için yeryüzü üzerindeki herşeyden daha sevimlidir.” Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti ashaba okudu, onlar da: Ne mutlu sana, kutlu olsun sana, ey Allah’ın Rasûlü! Allah sana ne yapacağını açıklamış bulunuyor. Peki ya bize ne yapacak? Bunun üzerine ona:

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınları altlarında nehirler akan cennetlere… soksun… İşte bu Allah’ın yanında büyük bir kurtuluştur” (el-Fetih, 48/5) âyeti nazil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Yine bu hususta Mücemmî’ b. Cariye’den de gelmiş bir rivâyet vardır Tirmizi, V, 385; Müsned, III, 197; Tirmizi’nin işaret ettiği Mücemi hadisi ise az önce geçmişti.

Te’vil bilginleri

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” âyetinin anlamı hakkında farklı açıklamalar yapmışlardır.

“Geçmiş” risaletten önce ve

“gelecek” ondan sonra

“günahını bağışlasın” demek olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. et-Taberî ve Süfyan es-Sevrî de buna yakın açıklamalarda bulunmuşlardır. Taberi der ki: Bu yüce Allah’ın:

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde… Çünkü o tevbeleri çok kabul edendir” (en-Nasr, 110/1-3) âyetine bağlı onunla ilgilidir.

“Allah geçmiş” risaletten önce

“ve gelecek” bu âyetin indiği vakte kadar gelecek

“günahını bağışlasın” demektir.

Süfyan es-Sevrî dedi ki:

“Allah geçmiş” sana vahiy gelmeden önce cahiliye döneminde işlediğin

“ve gelecek” henüz işlemediğin her tür

“günahını bağışlasın… diye” demektir. el-Vahidî de böyle açıklamıştır.

Peygamberlerin küçük günah işlemelerine dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 12. başlıkta) geçmiştir. Bu, bir görüş.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Geçmiş” fetihten önce

“ve gelecek” fetihten sonra… demektir.

“Geçmiş”den kastın bu âyetin inişinden önce,

“gelecek”den kastın ise bundan sonra olduğu da söylenmiştir. Atâ el-Horasanî dedi ki:

“Geçmiş” ilk iki atamız Âdem ile Havva’nın günahı,

“gelecek” ise senin ümmetinin günahı demektir. Baban İbrahim’in günahı diye de açıklanmıştır,

“Gelecek” ise diğer peygamberlerin günahı demektir.

“Geçmiş” Bedir günü günahı,

“gelecek” Huneyn günü günahı diye de açıklanmıştır. Şöyle ki; Bedir günü Peygamber efendimiz dua edip: “Allah’ım eğer sen bu küçük topluluğu helâk edecek olursan, yeryüzünde ebediyyen sana ibadet olunmaz” dedi ve bu sozü defalarca tekrarladı. Yüce Allah da ona: Bu topluluğu helâk ettiğim takdirde ebediyyen bana ibadet olunmayacağını nereden biliyorsun? diye vahyetti. İşte bu onun geçmiş günahı idi. Gelecek günahı ise Huneyn günü idi. İnsanlar bozguna uğrayıp dağıldıklarında amcası Abbas ile amcası oğlu Ebû Süfyan’a şöyle demişlerdi: “Bana şu vadinin küçük çakıl taşlarından bir avuç uzatınız.” Ona bir avuç uzattılar, o da o çakıl taşını eline alıp, müşriklerin yüzlerine doğru atarak: “Yüzler çirkin olsun. Ha. Mim. Onlar zafere erişemezler” dedi. Karşıdaki ordu son ferdine kadar bozguna uğradı. Gözüne kum ve çakıl taşı dolmadık hiç kimse kalmadı. Sonra ashabı arasında seslendiğinde geri döndüler. Geri döndüklerinde onlara: “Şayet onlara atmamış olsaydın, onlar da bozguna uğramayacaklardı.” deyince, yüce Allah da:

“Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı” (el-Enfal, 8/17) âyetini indirdi. İşte bu da onun gelecek (sonradan) işlediği günahı olmuştu.

Ebû Ali er-Ruzebarî dedi ki: Yüce Allah şöyle buyuruyor: Şayet senin geçmişte bir günahm olsaydı, ya da gelecekte bir günahın olursa, şüphesiz ki Biz onu sana bağışlarız.

“Üzerindeki nimetini tamamlasın” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Cennette demektir, peygamberlik ve hikmette diye de açıklanmıştır. Mekke, Taif ve Hayher’in fethi ile diye de açıklandığı gibi, büyüklük taslayanın zilletle boyun eğmesiyle, zorbalık edenin itaat etmesiyle, diye de açıklanmıştır

“Ve seni dosdoğru yola iletsin.” Canını alacağı vakte kadar hidayet üzere sana sebat versin

“diye ve Allah seni çok üstün” arkasından zilletin gelmeyeceği pek büyük bir ” zafere erdirsin diye.”

Fetih 2

Allah, geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola iletsin.

Diyanet Vakfı
Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir.

Kurtubi Tefsiri
Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın. Üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye;

Fetih 1

Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.

Diyanet Vakfı
Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik.

Bu fethin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır.

Buhârî’de şöyle denilmektedir: Bana Muhammed b. Beşşar anlattı, dedi ki: Bize Gunder anlattı, dedi ki: Bize Şu’be anlattı, dedi ki: Katade’yi, Enes’ten naklen şöyle derken dinledim: “Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik.” Maksat Hudeybiye’dir Buharî, IV, 1530, 1830.

Cabir dedi ki: Biz Mekke’nin, Hudeybiye gününden beri fethedildiğini kabul ediyorduk.

el-Ferrâ” Taberi, Tefsir, XXVI, 17’de: “el-iîera” dedi ki: Siz fetih diye Mekke’nin fethini kabul ediyorsunuz. Evet Mekke’nin fethi bir fetihti, ama biz fetih diye Hudeybiye günü Rıdvan bey’ati olduğunu kabul ediyoruz. O sırada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte sayımız 1400 kişi idi. Hudeybiye de bir kuyudur.

ed-Dahhak dedi ki:

“Gerçekten Biz sana” savaşsız olarak

“apaçık bir fetih nasib ettik.” Çünkü o sulh, fethin bir parçası idi.

Mücahid dedi ki: Bundan kasıt Hudeybiye’de kurbanlarını kesmesi ve başını traş etmesidir. Yine şöyle demiştir: Hudeybiye fethi büyük bir mucize idi. Suyu tamamen çekilmişti. Peygamber oraya ağzından su boşaltmış ve beraberinde bulunanların hepsi içecek şekilde kuyudan su kaynamıştı.

Mûsa b. Ukbe dedi ki: Hudeybiye’den döndüklerinde bir adam: Bu fetih değildir, (Kureyşliler) bizi Beyt’i tavaf etmekten alıkoymuştur, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bilakis bu fetihlerin en büyüğüdür. Müşrikler kendi topraklarından sizleri kazasız belasız uzaklaştırıp sizden daha sonra umrenizi kaza etmenizi isteyip sizden hoşlarına gitmeyecek şeyleri görmüşken; sizden yana eman altında kalmaya razı oldular.”

en-Nehaî yüce Allah’ın:

“Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik”

âyeti hakkında dedi ki: Bu Hudeybiye fethidir. Orada hiçbir gazvede elde etmediği şeyleri elde etti. Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Ona Rıdvan bey’ati yapıldı. Hayber hurmalıkları onlara verildi. Hediyelik kurbanlıklar yerlerine ulaştı. Bizanslılar, Perslere galip geldi. Mü’minler de kitab ehlinin mecusilere karşı muzaffer olmasına sevindiler.

ez-Zührî dedi ki: Hudeybiye fetihlerin en büyüğüdür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oraya 1400 kişi ile birlikte gitmişti. Barış gerçekleştikten sonra insanlar birbirlerine gidip gelmeye başladılar. Bilmediklerini öğrendiler, Allah’tan gelen buyrukları dinlediler. İslâm’a girmek isteyen herkesin kalbinde İslâm mutlaka yer etti. O iki sene geçtikten sonra müslümanlar Mekke’ye geri 10.000 kişi olarak geldiler.

Yine Mücahid ve el-Avfî buradaki fetih Hayber fethidir, demişlerdir. Fakat birinci görüşü benimseyenler daha çoktur. Hayber ise -ileride yüce Allah’ın:

“Geri bırakılanlar, ganimetler almak üzere gittiğinizde…” (el-Feth, 48/15) âyeti ile

“Allah size alacağınız çok ganimetler vaadetti. Allah size bunu acilen vermiş…” (el-Feth, 48/20) buyrukları açıklanırken geleceği üzere- kendilerine verilmiş bir vaad idi.

Mücemmi’ b. Cariye -ki Kur’ân’ı ezberlemiş kişilerden birisi idi- dedi ki: Biz Hudeybiye’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hazır bulunduk. Oradan geri döndüğümüzde bir de baktık ki, insanlar develerini hızlıca sürmeye koyulmuşlar. Biri diğerine: İnsanlara ne oluyor? diye sordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Allah vahiy indirdi, dediler. Biz de tuzlıca yola koyulduk. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı Kura el-Ğamim -Mekke ile Medine arasında Hicaz taraflarında bir yer- yakınında bulduk. İnsanlar biraraya gelip toplanınca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik” âyetini okudu, Ömer b. el-Hattâb: Bu bir fetih midir ey Allah’ın Rasûlü? diye sordu, Peygamber: “Evet nefsim elinde olana yemin ederim ki gerçekten o bir fetihtir” diye buyurdu. Bunun sonucunda da Hayber, Hudeybiye’ye katılanlara paylaştırıldı. Hudeybiye’ye katılanların dışında hiç kimse bu paylaştırılanlar arasına katılmadı. Ebû Davud, III, 76; Hakim, Müstedrek, II, 143.

Yüce Allah’ın:

“Bir fetih” âyetinin Mekke’nin kılıç zoru ile fethedildiğini göstermektedir, denilmiştir. Çünkü fetih ismi ancak savaşla fethedilen yerler hakkında mutlak olarak kullanılır. İsmin hakikat anlamı budur. Bununla birlikte şehir sulh yoluyla fethedildi, denildiği zaman fetih ile birlikte zikredilmediği sürece sulh ile fetholunduğu anlaşılamaz. Böylelikle sulh hakkında fethin kullanılması mecazi bir ifade olmaktadır. Ayrıca ilgili haberler de Mekke’nin savaş yoluyla fetholunduğuna delildir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden geçtiği gibi, ileride de gelecektir.

Muhammed 38

İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Fakat içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, ancak kendine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer yüz çevirirseniz, Allah sizi başka bir toplumla değiştirir, onlar sizin gibi olmazlar.

Diyanet Vakfı
İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer Ondan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.

Kurtubi Tefsiri
İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılanlarsınız. Sizden kiminiz cimrilik etmektedir. Kim cimrilik ederse, ancak kendi aleyhine cimrilik eder. Allah gani olandır. Muhtaç olanlar ise sizlersiniz. Şayet yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavmi getirir, sonra onlar da sizin gibi olmazlar.

“İşte sizler” ey îman edenler

“Allah yolunda” cihad uğrunda ve hayır alanlarında

“harcamaya çağrılanlarsınız” çağrılıyorsunuz.

“Sizden kiminiz cimrilik etmektedir. Kim cimrilik ederse, ancak kendi aleyhine cimrilik eder.” Kendisini mükâfat ve sevabtan alıkoyar.

“Allah gani olandır.” Sizin mallarınıza muhtaç olmayandır. O mallara

“muhtaç olanlar ise sizlersiniz”

“Şayet yüz çevirirseniz yerinize sizden başka” sizden daha çok Allah’a itaat eden

“bir kavmi getirir.”

Tirmizî’deki rivâyete göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu:

“Şayet yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir. Sonra onlar da sizin gibi olmazlar” âyetini okudu. (Ashab): Bizim yerimize kimi getirir ki? dediler. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Selman’ın omuzuna vurduktan sonra: “Bunu ve onun kavmini, bunu ve onun kavmini” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu senedi hakkında eleştirilerde bulunulmuş garib bir hadistir Tirmizî, v, 383

Ali b. el-Medinî’nin babası olan Abdullah b. Cafer b. Necih de bu hadisi el-Ala b. Abdu’r-Rahmân’dan, o babasından, o da Ebû Hüreyre’den rivâyet etmiştir. Buna göre Ebû Hüreyre dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından bazı kimseler; Ey Allah’ın Rasûlü dediler. Yüce Allah’ın, eğer biz yüz çevirecek olursak, yerimize getireceğinden ve bizim gibi olmayacaklarından sözünü ettiği kişiler kimlerdir? diye sordu. Ebû Hüreyre dedi ki: Selman, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında bulunuyordu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Selman’ın baldırına elini vurarak: “Bu ve arkadaşlarıdır. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer îman Ülker yıldızında asılı bulunsaydı, Farislilerden birtakım insanlar onu elleriyle yakalardı” diye buyurdu. Tirmizî, 3S4; Hakim, Müstedrek, II, 4?8; İbn Hibban, Sahih, XVI, 62, 63; Taherani, Evsat, VIII, 349.

el-Hasen dedi ki: Bunlar Acemlerdir. İkrime: Bunlar Farslar ve Rumlardır. el-Muhasibî dedi ki: Arapları bir kenarda tutacak olursak, bütün Acem (Arab olmayan) cinsleri arasında dinleri Farslardan daha güzel kimse olmadığı gibi, ilim adamlarrda ancak onlardan gelmiştir.

Sözü edilenlerin Yemenliler olduğu söylendiği gibi, bunlar ensardır da denilmiştir. Bunu da Şureyh b. Ubeyd söylemiştir.

İbn Abbâs da böylece: Bunlar ensardır, demiştir. Yine ondan bunlar meleklerdir dediği zikredilmiştir. Bunların tabiun olduğu da ondan gelen rivâyetler arasındadır. Mücahid dedi ki: Bunlar yüce Allah’ın diğer insanlar arasından dilediği kimselerdir.

“Sonra onlar da sizin gibi olmazlar” âyeti hakkında Taberî dedi ki:

Yani Allah yolunda harcamalarda cimrilik hususunda (sizin gibi olmazlar), Ebû Mûsa el-Eşarî’den nakledildiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olduğunda Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet sebebiyle oldukça sevinmiş ve: “Bu benim için dünyadan daha da sevimlidir” diye buyurmuştur Bu ayet için böyle bir ifadenin söylendiğini tespil edemedik. Biraz sonra da geleceği üzere bu ifadeler, el-Feth Sûresi’nin ilk ayetleri hakkında kullanılmıştır Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Muhammed 37

Eğer sizden mallarınızı istese ve sizi zorlasa, cimrilik edersiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarır.

Diyanet Vakfı
Eğer onları (tamamını) isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.

Kurtubi Tefsiri
Eğer o sizden onları istese ve bu hususta sizi zora koşsa, o takdirde cimrilik edersiniz, bu da kinlerinizi açığa çıkarırdı.

“Eğer O, sizden onları istese ve bu hususta sizi zora koşsa…” âyetindeki:

“Sîzi zora koşsa” âyeti size ısrar etse demektir. ” İstemekte ısrar etti” denilir da aynı anlamdadır. ” Alabildiğine, en ileri derecede istekte bulunan kimse” demektir. Aynı şekilde: “Söz söylemekte ve tartışmakta çok ileriye gitmek” demektir. “Bıyıklarını dipten kesmekte aşırıya gitti” tabiri de buradan gelmektedir.

“O takdirde cimrilik edersiniz, bu da kinlerinizi açığa çıkarır.” Yani cimrilik kinlerinizin açığa çıkmasına sebeb olur. Katade: Yüce Allah malın (tümünün) istenmesinde kinlerin açığa çıkarılma özelliği olduğunu bilendir, der.

İbn Abbâs, Mücahid, İbn Muhaysın ve Humeyd “çıkarır” anlamındaki âyeti: “Çıkar” diye “te” harfi üstün ve “re” harfi de ütreli okumuştur. Buna karşılık “kinlerinizi” anlamındaki âyeti: ” Kinleriniz (çıkar)” diye fail olduğundan ötreli okumuştur.

el-Velid, Yakub el-Hadramî’den “nun” ile: “Çıkarırız” diye okuduğunu rivâyet etmiştir. Ebû Ma’mer ise Abdu’l-Varis’ten, o Ebû Amr’dan: “(Kinleriniz) ortaya çıkar” şeklinde “cim” harfini ref ile kat’ (önceki benzeri fiile atfetmeksizin) ve istinaf (yeni cümle) diye okumuştur. Ancak ondan meşhur olan kıraat, diğer kıraat âlimleri gibi önceki âyetlere atf ile (cini harfi sakin olarak) okuduğudur.

Muhammed 36

Bu dünya hayatı sadece oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız, Allah size ödüllerinizi verir ve sizden mallarınızı istemez.

Diyanet Vakfı
Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükafatınızı verir. Ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez.

Kurtubi Tefsiri
Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Eğer îman eder ve sakınırsanız ecirlerinizi verir ve sizden mallarınızı istemez.

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir” âyeti daha önce de el-En’am Sûresi’nde (6/32. ayet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Eğer îman eder ve sakınırsanız ecirlerinizi verir” âyeti da şart ve cevabını ihtiva etmektedir.

“Ve sizden mallarınızı istemez.” Yani zekat olarak malınızın tümünü vermenizi emretmez. Bunun yerine O, sadece bir bölümünü vermeyi emretmiştir, Bu açıklamayı İbn Uyeyne ve başkaları yapmıştır.

“Sizden mallarınızı istemez.” Kendisi için ya da o mallara muhtaç olduğu için istemez, diye de açıklanmıştır. Onun size kendi yolunda infakta bulunmanızı emretmesinin tek sebebi mükâfatının, sevabının size dönmesidir.

Bir başka açıklamaya göre:

“Sizden mallarınızı istemez”; O sizden ancak kendisine ait olan malları isler. Çünkü o malların gerçek sahibi O’dur, onları vermekle nimet ihsan eden O’dur. Bir diğer açıklamaya göre, Muhammed risaleti tebliğe karşılık olarak bir ücret olsun diye sizden mallarınızı istemez. Bu anlamın bir benzeri de yüce Allah’ın:

“De ki: Ona karşılık sizden bir ücret istemem” (el-Furkan, 25/57) âyetidir.

Muhammed 35

Sakın gevşemeyin, barışa çağırmayın. Üstünsünüz ve Allah sizinle beraberdir. Amellerinizi eksiltmeyecektir.

Diyanet Vakfı
Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.

Kurtubi Tefsiri
Bu sebeble gevşeklik göstermeyin ve sizler üstün iken barışa çağırmayın. Allah sizinledir, amellerinizi de asla eksiltmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- “Gevşeklik Göstermeyin”

“Gevşeklik göstermeyin.” Savaşmaktan yana zayıf düşmeyin, demektir. “…. demektir. ” Kişi kendisi zayıf düştü”; “Başkası onu zayıf düşürdü” demektir. Buna göre fiil hem geçişli, hem geçişsizdir. Şair de şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki beti (hastalıktan dolayı) zayıf düşmüş ve beli ağrıyan birisi değilim.”

“He” harfi kesreli olarak: “Zayıf düştü” demektir.

“Zaafa uğramadılar” (Al-i İmrân, 3/146) âyetinde de “he” harfi hem ötreli, hem kesreli olarak; diye okunmuştur. Daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/146. âyetin tefsirinde) geçmişti.

2- Gerçek Üstünlük;

“Ve sizler” Allah’ı onlardan daha iyi bilenler olarak

“üstün iken barışa çağırmayın.” Bu, delil itibariyle siz onlardan üstün iken, diye de açıklanmıştır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bazı hallerde görünürde onlar size üstünlük sağlasalar bile, siz mü’min olduğunuz için gerçek galipler sizlersiniz. Katade dedi ki: Karşı tarafa yalvaran kesimlerin ilki siz olmayınız.

3- Ayet Mensuh mudur, Değil midir?

İlim adamları bu âyetin hükmü hususunda farklı görüşlere sahihtir. Bu âyetin yüce Allah’ın:

“Onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş!” (el-Enfal, 8/61) âyetini neshettiği söylenmiştir. Çünkü yüce Allah eğer müslümanların barışa ihtiyaçlan yoksa, barışa meyilli olmayı yasaklamış bulunmaktadır. Bir başka görüşe göre bu âyet-i kerîme yine yüce Allah’ın:

“Onlar barışa yanaşırlarsa, sende ona yanaş” (el-Enfal, 8/61) âyeti ile neshedilmiştir. Âyetin muhkem olduğu da söylenmiştir. Her iki âyet-i kerîme farklı halleri bulunan iki ayrı zamanda inmiştir.

Bir başka görüşe göre yüce Allah’ın;

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş” âyeti muayyen bir topluluk hakkında hususi bir âyettir, diğeri ise umumidir. Dolayısıyla ancak zaruret halinde kâfirlerle barış yapmak câiz olabilir. Bu da müslümanların zayıflıkları sebebiyle bizim onlara karşı koymaktan aciz olmamız halinde böyledir. Bu anlamdaki yeterli açıklamalar daha önceden (el-Enfal, 8/61) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Allah” yardım ve desteği ile

“sizinledir.” Bu da yüce Allah’ın;

“Muhakkak ki Allah ihsan edenlerle beraberdir” (el-Ankebut, 29/69) âyeti gibidir.

“Amellerinizi de asla eksiltmez.” İbn Abbâs’tan ve başkalarından, amellerinizin karşılığını eksik vermez diye açıkladıkları nakledilmiştir. Bir yakını öldürülüp de kanını alamayan kimseye denilmesi de bu kökten gelmektedir. Yine aynı kökten olmak üzere: ” Ona (hakkını) eksik verdi, eksik verir, eksik vermek” denilir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Her kim ikindi namazını vaktinde kılamayacak olursa, sanki malını ve ailesini kaybetmiş olur” Müslim, I, 43fi; Buhârî, I, 203; Dârimi, I, 306; Nesâî, I, 237, 238; Müsned, M, 145 hadisinde de bu anlamda kullanılmıştır. Aynı şekilde “Ona hakkını eksik verdi” demektir. Yüce Allah’ın:

” Amellerinizi de asla eksiltmez” âyeti; “Amellerinizde asla eksiklik bırakmaz” demektir. Bu da; “Eve girdim” derken: “Evin içine girdim” demek istemeye benzer. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

el-Ferrâ” dedi ki:

” Amellerinizi de asla eksiltmez” âyetindeki fiil tek anlamına gelen “vitr”den türemiştir. Buna göre mana: Allah sizi asla mükâfatsız olarak tek başınıza bırakmayacaktır, demek olur.

Muhammed 34

Şüphesiz inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kâfir olarak ölenler – Allah onları asla bağışlamaz.

Diyanet Vakfı
İnkar edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kafir olarak ölenleri Allahasla bağışlamaz.

Kurtubi Tefsiri
Gerçek şu ki kâfir olanlar, Allah’ın yolundan alıkoyanlar, sonra da kâfir olarak ölenlere Allah asla mağfiret etmeyecektir.

Yüce Allah bu âyeti ile asıl muteber olanın küfür üzere ölüm olup bunun da ebediyyen cehennemde kalmayı gerektirdiğini açıklamaktadır. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/217-218. âyetler, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerîme ile kastedilenlerin (Bedir’de öldürülüp) kuyuya atılan kâfirler olduğu söylenmiştir. Ancak hükmü geneldir.

Muhammed 33

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, resule itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allaha itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûle itaat edin, amellerinizi de boşa çıkarmayın.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Allah’a ve Rasûlüne İtaatin Gereği:

Yüce Allah kâfirlerin durumlarını açıkladıktan sonra;

“Ey îman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûle itaat edin” âyeti ile mü’minlere kendi emirlerinde kendisine, sünnetleri hususunda da rasûle itaat etmenin gereğini emretmektedir.

“Amellerinizi” el-Hasen’in açıklamasına göre masiyetler işleyerek hasenatınızı, ez-Zührî’ye göre kebair ile İbn Cüreyc’e göre riyakarlıkla ve başkaları işitsin diye, Mukâtil ve es-Sumalî’ye göre iyilikleri başa kakmak sureti ile

“boşa çıkarmayın.”

Bu son açıklamaya göre müslüman oluşunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın başına kakarak minnet eden kimselere bir hitaptır. Hepsi de birbirine yakın açıklamalardır. el-Hasen’in açıklaması hepsini kapsamaktadır.

Bu âyette büyük günahların itaatlerle silineceğine, masiyetlerin de kişiyi imandan çıkartacağına bir işaret vardır Bu, birtakım masiyetlerin insanı büyük günaha sokacağından dolayı, bu günah sebebiyle kişiye -dinden ebedi olarak çıkartıcı ve cehennemde ebediyyen bırakıcı anlamında olmamak üzere- kâfir denileceğini kabul eden ilim adamlarının açıklamasına göre yapılmış bir yorumdur. ‘

2- Farz Olmayan İtaat Olan Bir Amele Başladıktan Sonra Yarıda Kesmenin Hükmü ve Bu Husustaki Görüş Ayrılığı:

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız ve başkaları bu âyet-i kerimeyi -ister namaz, ister oruç olsunnafile olan bir ibadete başladıktan sonra onu yarıda bırakmanın câiz olmayacağına delil göstermişlerdir. Çünkü böyle bir tutum ameli iptal etmektir, bu ise yasaklanmış bir şeydir.

Bunun câiz olduğunu kabul edenler -ki İmâm Şâfiî ve başkalarıdır- şöyle derler: Bu âyetten kasıt farz kılınmış amelin sevabının iptal edilmesi (boşa çıkartılması)dır. Bu âyetle kişinin amelinin sevabını boşa çıkartması yasaklanmış olmaktadır. Nafile olan amel böyle değildir. Çünkü o ameli işlemesi o kimse için vacib değildir. Eğer bu lâfzın umumi olduğunu (karşı kanaati savunanlar) ileri sürecek olurlarsa, şunu bilelim ki umumi bir lâfzın tahsis edilmesi mümkündür. Bu umumi lâfzın tahsis şekli de şöyledir: Nafile bir tatavvudur. Tatavvu olan bir amelin ise muhayyer olması gerekir.

Ebû’l-Aliye’den rivâyet edildiğine göre onlar (Ashab-ı Kiram) müslüman olmakla birlikte hiçbir günahın zarar vermeyeceği kanaatinde idiler. Nihayet bu âyet-i kerîme nazil olunca, büyük günahların artık amelleri boşa çıkartacağından korkmaya başladılar.

Mukâtil dedi ki: Yüce Allah şunu söylüyor: Sizler Rasûle karşı gelecek olursanız, amellerinizi boşa çıkartmış olursunuz.

Muhammed 32

Şüphesiz inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve hidayet kendilerine açıkça belli olduktan sonra resule karşı gelenler – Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların amellerini boşa çıkaracaktır.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allaha hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki kâfir olanlar, Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve hidayet kendilerine apaçık göründükten sonra rasûle karşı gelenler, Allah’a asla hiçbir zarar veremezler ve O, bunların amellerini boşa çıkaracaktır.

Yine münafıklara ya da yahudilere dönülmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Bunlar Bedir günü (müşrikler safında savaşa katılanlara) yemek yedirenlerdir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“O kâfirler şüphesiz mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar,,.” (el-Enfal, 8/36) âyetidir.

“Ve hidayet kendilerine apaçık göründükten sonra” delil ve belgelerle onun peygamber olduğunu bildikten sonra

“rasûle karşı gelenler” ona düşmanlık ederek emirlerine muhalefet edenler, küfürleri ile

“Allah’a asla hiçbir zarar veremezler ve O, bunların amellerini” yaptıkları işlerin mükâfatını

“boşa çıkaracaktır.”

Muhammed 31

Elbette sizi sınayacağız; içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirleyene kadar ve haberlerinizi ortaya çıkarana kadar.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz sizleri, içinizden mücahidleri ve sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar imtihan edeceğiz.

“Yemin olsun ki Biz sizleri, içinizden mücahidleri ve” cihad üzere

“sabredenleri ortaya çıkarıncaya… kadar imtihan edeceğiz.” Her ne kadar işlerin akıbetlerini bilsek dahi, indirdiğimiz şer’î hükümlerle ibadet etmenizi isteyeceğiz. Size imtihan edenlerin davrandığı gibi muamele edeceğiz, diye açıklanmıştır.

İbn Abbâs dedi ki:

“Bilinceye kadar (mealde: çıkarıncaya kadar)” âyeti ayırd edinceye kadar demektir. Ali (radıyallahü anh) da, görünceye kadar, görelim, diye açıklamıştır. el-Bakara Sûresi’nde (2/143. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sizi imtihan edeceğiz”;

” Ortaya çıkarıncaya” ve

” Açıklayıncaya” buyrukları genel olarak hep “nun” ile (Biz bunları yapacağız, anlamında) okunmuştur. Âsım’dan rivâyetle Ebû Bekir ise bütün bu fiilleri ye ile (O bunları yapacaktır anlamında) okumuştur. Ruveys’in rivâyetine göre Yakub: “vav”ı sakin olarak (harf-i med şeklinde) önceki âyetlerden kat’ ile (yani yeni bir cümle olarak; “haberlerinizi de ortaya çıkaracağız” anlamını verecek şekilde) okumuştur. Diğerleri ise ” Ortaya çıkarıncaya kadar” âyetine göre nasb ile okumuşlardır.

Burada sözü edilen “bilmek (ortaya çıkarmak)” kendisi sebebiyle cezanın (amellerin karşılığının) verilmesinin gerçekleşeceği bilgidir. Zira O, onları kendileri hakkındaki ezeli ilmine göre değil, amellerine göre cezalandırır. O halde âyetin tevili şöyle olur: Ta ki mücahidleri dünyada şahit olunan bir bilgi ile bilelim… Çünkü onlara belirli bir amelde bulunmaları emrolunduğu takdirde, onların yaptıkları o amel başkaları tarafından görülür, ona şahit olunur. Mükâfat veya ceza ile amelin karşılığının verilmesi ise ancak dünyadaki bilgiye (ortaya çıkana) göre verilir.

“Haberlerinizi açıklayıncaya” sınayıncaya ve ortaya gıkarıncaya… “kadar imtihan edeceğiz.”

İbrahim b. el-Eş’as dedi ki: el-Fudayl b. İyad bu âyeti okudu mu ağlar ve şöyle derdi: Allah’ım, haberlerimizi (gerçek durumumuzu) ortaya çıkartma! Çünkü haberlerimizi ortaya çıkaracak olursan, bizi rezil edersin, üstümüzdeki örtüleri paramparça edersin.

Muhammed 30

Eğer dileseydik, onları sana gösterirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın. Konuşmalarındaki tarzdan da mutlaka onları tanırsın. Allah amellerinizi bilir.

Diyanet Vakfı
Biz dileseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer dilesek onları elbette sana gösteririz. Sen de onları muhakkak simalarından tanırdın. Yine de sen onları yemin olsun söyleyişlerinden de bilirsin. Allah yaptıklarınızı bilir.

“Eğer dilesek onları elbette sana gösteririz.” Sana tanıtırız. İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah onları peygamberine Berae Sûresi’nde (bk. 9/64. âyet, 3. başlıkta) tanıtmış bulunmaktadır.

Araplar: Ne yapacağımı sana göstereceğim, derler ki sana öğreteceğim, demektir. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın sana gösterdiği ile” (en-Nisa, 4/105) âyeti da buradan gelmekte olup, Allah’ın sana bildirdiği ile… demektir.

“Sen de onları muhakkak simalarından” yani alametleriyle

“tanırdın.”

Enes dedi ki: Bu âyet-i kerimeden sonra hiçbir münafık peygambere gizli kalmadı. O onları simalarıyla tanıyordu. Bir gazvede münafıklardan yedi kişi vardı. İnsanlar o şahısların münafıklığı hususunda şüphe içinde idi. Bir gece sabahı ettiklerinde onların herbirisinin alnı üzerinde “bu münafıktır” yazılı olduğu halde sabahı ettiler. İşte onların simaları budur.

İbn Zeyd dedi ki: Yüce Allah onların açıklanmalarını takdir buyurdu ve mescidden çıkartılmalarını emretti. Onlar ise la ilahe ilallah’a tutunmaktan başka bir şeyi kabul etmediler. Böylelikle kanları dökülmekten kurtuldu, onlar başkalarıyla evlenebildiler ve başkaları onlarla evlendirilebildi.

“Yine de sen onları -yemin olsun- söyleyişlerinden de bilirsin.” Yani onların sözlerinin manasını ne demek istediklerini bilir ve onları bu yolla tanırsın. Şairin şu mısraı da bu anlamdadır:

“En hayırlı söz ise, manası ile anlaşılandır.”

Bu da açıkça ifade olunmayıp, anlamı bilinebilen sözlerdir. Bu tabir “i’rabda lahn (yanlışlık yapmak)” tabirinden alınmıştır. Bu da doğrudan uzaklaşmak anlamındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisinde de bu lâfız bu anlamda kullanılmıştır: “Şüphesiz sizler benim huzurumda davalaşıyorsunuz. Belki biriniz delilini diğerine göre ” Daha açık” ifade edebilir. Buhârî, II, 952; Müslim, III, 1337; Darakutni, IV, 239; Nesâî, VII, 233, 247; İbn Mâce, II, 777; Müsned, VI, 203. ” Yani ben de onun İfadeleri kullanıştaki gücü dolayısıyla vereceğim cevabımda ona göre bir kanaat ortaya koyabilirim.

Ebû Zeyd dedi ki: “Ona başkası tarafından anlaşılamayan ama onun anladığı bir söz söyledim” denilir. “(…….) O benim ne demek istediğimi anladı” demektir, “Onu o kimseye farketürdim, diğer insanlara farkettirdim” demektir, Şair el-Fezarî de şöyle demiştir:

“Ve bir söz ki en lezzetlisi,

Vasfedenlerin söylediklerinden olup, güzelce ölçülüp tartılandır,

Göz alıcı bir konuşma (ile konuşur) ve bazan da lahneder,

Zaten en güzel söz Lahin olandır.”

Şair burada şunu anlatmak istiyor: O başka bir şey kastettiği halde bir şey söyler. Ondan sonra konuşurken üstü kapalı bir ifade kullanarak gerçek anlamından bir başka anlama kaydırır. Bunu da ileri derecede zeki ve kavrayışlı olduğundan dolayı yapar. Yüce Allah da: “Yine de sett onları-yemin olsun- söyleyişlerinden de bilirsin” diye buyurmuştur.

el-Kattal el-Kilabî de şöyle demiştir:

“Anlayanınız diye ben size işaret ettim,

Ve hiç de şüphe gerektirmeyen şekilde bir söyleyişle söyledim.”

Murar el-Esedî de söyle demiştir:

“Sen kandırma ihtiva eden bir söyleyişle söyledin ve şüphelendirdi benî,

Düşman jurnalcileri razı edişin ve yüz çevirişin.”

el-Kelbî dedi ki: Bu âyetin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a inişinden sonra ne kadar münafık konuştuysa mutlaka onu tanımıştır.

Denildiğine göre münafıklar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kendi aralarında anlaştıkları sözlerle hitab ediyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu sözü dinler ve onu alışılmış şekilde zahiriyle alıp değerlendirirdi. Yüce Allah bu hususa onun dikkatini çekti. O bundan sonra sözlerini işitir işitmez münafıkları tanımaya başladı.

Enes dedi ki: Bu âyetten sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hiçbir münafık gizli saklı kalmadı. Allah bunu ona ya vahiy ile yahutta Allah’ın kendisine tanıtmış olduğu bir alamet ile ona öğretti.

“Allah yaptıklarınızı bilir.” Onlardan hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Muhammed 29

Kalplerinde hastalık olanlar, Allah onların kinlerini ortaya çıkarmayacak mı sandılar?

Diyanet Vakfı
Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allahın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar Allah’ın kinlerini asla meydana çıkarmayacağını mı sandılar?

“Yoksa kalplerinde” münafıkların kalplerinde

“hastalık” şüphe ve münafıklık

“bulunanlar Allah’ın kinlerini asla meydana çıkarmayacağını mı sandılar?” âyetindeki:

“Kinler” kalpte gizlenen hoş olmayan şeylerdir. Anlamının ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. es-Süddî onların hile ve aldatmalarını, İbn Abbâs kıskançlıklarını, Kutrub düşmanlıklarını diye açıklamışlardır. Kutrub şairin şu beyitini zikretmektedir:

“Hind’in oğluna de ki: O sözlerinle ne demek istedin,

-Dostun hoşuna gitmeyen ve düşmanlıkları alevlendiren?-”

Bunun “kinleri” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu lâfzın tekili: (……) …diye gelir. Şair şöyle demiştir:

“Ve bir kin sahibi ki, ben kendimi ondan uzak tuttum.”

Daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Amr b. Külsum da şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki kinden sonra kin yaygınlık kazanır,

-Senin aleyhine- ve içeride gizli üstü örtülü bulunan hastalığı dışarı çıkartır.”

el-Cevherî dedi ki: “ile Kin” demektir. ” Ona kin besledi” demektir. “o kimseler karşılıklı olarak kinlerini gizlediler”; ” Küçük çocuğu kucağıma aldım” demektir. el-Ahmer şu mısraı zikretmektedir:

“Sanki o bir küçük çocuğu kucağında taşıyor gibidir.”

İbn Mukbil de şöyle demiştir:

“Kılıcın kurumuş kabzası gibi; silahımı,

Kaburga kemikleri altında kar(ın)a ve kolun(un) arasına yerleştirdiğimde.”

Kamçılanmadıkça yürüyebildiği kadarıyla yürümeyen at” demektir.

Âyetin anlamı şudur: Onlar yüce Allah’ın müslümanlara karşı besledikleri düşmanlık ve kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?

Muhammed 28

Bu, çünkü Allah’ı öfkelendiren şeylerin peşine düştüler ve O’nun rızasından hoşlanmadılar. Bu yüzden Allah onların amellerini boşa çıkardı.

Diyanet Vakfı
Bunun sebebi, onların Allahı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve Onu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Bu böyledir. Çünkü onlar Allah’ı gazaplandıran şeylere uydular. Onun rızasını hoş görmediler. O da bu sebepten amellerini boşa çıkardı.

“Bu böyledir.” Onların cezalarının böyle olmasının sebebi şudur:

“Çünkü onlar Allah’ı gazaplandıran şeylere uydular.” İbn Abbâs dedi ki: Bu, onların Tevrat’ta bulunan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın niteliklerini gizlemeleri.

Münafıklar hakkında yorumlanacak olursa, o vakit bu, onların içlerinde gizledikleri küfre bir işaret olur.

“Onun rızasını” yani imanı

“hoş görmediler. O da bu sebepten amellerini” daha önce geçtiği üzere sadakalarını, akrabalık bağlarını gözetme ve benzeri diğer amellerini

“boşa çıkardı.”

Muhammed 27

Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken, onların hali nasıl olacak?

Diyanet Vakfı
Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak!

Kurtubi Tefsiri
Peki, ya melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura ruhlarını alırken, halleri ne olacak?

“Peki ya melekler… vura vura ruhlarını alırken halleri ne olacak”

âyeti korkutmak ve tehdit etmek anlamındadır. Azapları ömürlerinin sona ereceği vakte kadar gecikecek olursa…

“halleri ne olacak” demektir, el-Enfal (8/50-51. âyetlerin tefsirinde) ve en-Nahl (16/28. âyetin tefsirinde) sûrelerinde geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Bir kimse masiyet üzere öldü mü mutlaka yüzüne ve arkasına şiddetle vurulur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu durum Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yardım ve destek olmak üzere savaş esnasında kafirlerin müslümanların üzerine gelmeleri halinde meleklerin yüzlerine, kaçmaları halinde de arkalarına vurmak suretiyle olur, diye de açıklanmıştır. Bir başka görüşe göre ise bu, kıyâmette cehenneme sürülecekleri vakit olacaktır.

Muhammed 26

Bu, çünkü onlar Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara, “Bazı işlerde size uyacağız” dediler. Oysa Allah onların sırlarını bilir.

Diyanet Vakfı
Bunun sebebi; onların, Allahın indirdiğinden hoşlanmayanlara: Bazı hususlarda size itaat edeceğiz, demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.

Kurtubi Tefsiri
Bu böyledir, çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: “Biz size bazı işlerde itaat edeceğiz” dediler. Halbuki Allah onların gizlediklerini bilir.

“Bu böyledir. Çünkü onlar… dediler.” Yani küfürleri sürüp gitsin diye onlara böyle bir süre tanımanın sebebi, onların -ki münafıklarla, yahudileri kastetmektedir-

“Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara” müşriklere:

“Biz size bazı işlerde itaat edeceğiz, dediler.”

Sözkonusu bu

“bazı işler” Muhammed’e muhalefet, ona düşmanlık üzere yardımlaşmak, onunla birlikte cihada çıkmayıp oturmak ve gizli durumlarda da onun işinin önemsizliğini belirtip zayıflatmaya çalışmak hususlarıdır. Onlar bu sözleri gizlice söylemişlerdi. Yüce Allah da peygamberine bunu haber verdi.

“Gizledikleri” anlamındaki âyet, genel olarak “hemze” üstün olarak “sır” lâfzının çoğulu olmak üzere: ” Onların sırlarını…” diye okunmuştur. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim’in tercih ettiği şekil de budur.

Kûfeliler, İbn Vessab, el-A’meş, Hamza, el-Kisaî, Âsım yoluyla Hafs ise mastar olarak hemze kesreli; “Gizlediklerini” diye okumuşlardır. Yüce Allah’ın;

“hem de kendilerine gizli gizli söyledim.” (Nûh, 71/9) âyetinde olduğu gibi.

(Genelin okuyuşunda) “sırlar”ın çoğul olarak gelmesi ise, gizlice yapılan işlerin çeşitli oluşundan dolayıdır.

Muhammed 25

Doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra geri dönenlere, şeytan kuruntu verdi ve onları oyaladı.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak hidayet kendilerine besbelli olduktan sonra gerisin geri dönenlere şeytan, kötü amellerini süslü göstermiş ve onları uzun emellerle oyalamıştır.

Katade dedi ki: Burada sözü edilenler kitab ehlinin kâfirleridir. Bunlar ellerindeki kitaplarda yazılı olan niteliklerini bildikten sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı inkar etmiş kimselerden İbn Cüreyc (de) böyle demiştir.

İbn Abbâs ed-Dahhak ve es-Süddî, bunlar münafıklardır. Kur’ânı Kerîm’de savaşın hükmünü öğrendikten sonra oturup savaşa çıkmadılar, diye açıklamışlardır.

“Şeytan kötü amellerini süslü göstermiş” işledikleri günahlarını onlara süsleyerek güzel göstermiştir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

“Ve onları uzun emellerle oyalamıştır.” Şeytan onların emellerini uzattıkça uzatmış ve onlara uzun bir ömür” vaadinde bulunmuştur. Bu açıklama da yine el-Hasen’den nakledilmiştir. O şöyle demiştir: Aslında onlara uzun bir emel de veren, ecellerini de uzatan yüce Allah’ın kendisidir. el-Ferrâ” ve el-Mufaddal da böyle demişlerdir.

el-Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir:

“Ve onları uzun emellerle oyalamıştır” âyeti onlara mühlet vermiştir, demektir. Buna göre onları azaplandırmakta kendilerine mühlet vermek suretiyle onlara zaman tanıyan yüce Allah’tır.

Ebû Amr, İbn Ebi İshak, Îsa b. Ömer, Ebû Cafer ve Şeybe: “Ve onlar uzun emellerle oyalanmışlardır” şeklinde “hemze” ötreli, “lam” kesreli, “ye” üstün olarak meçhul bir fiil diye okumuşlardır.

İbn Hürmüz, Mücahid, el-Cahderî ve Yakub da böyle okumuş olmakla birlikte, onlar yüce Allah’ın kendi zatı hakkında onlara böyle bir şey yapacağını haber vermek anlamında, “ye” harfini sakin (harf-i med) olarak okumuşlardır. Sanki yüce Allah: Ve Ben onlara mühlet veririm, diye buyurmuş gibidir, Ebû Hatim bunu tercih etmiş olup şöyle der: Çünkü hemzenin üstün okunması onlara mühlet verenin şeytan olduğu izlenimini verebilir, oysa durum böyle değildir. Bundan dolayı hemze öcre okunmuştur.

el-Mehdevî şöyle der; Bu âyeti: “Ve onları uzun emellerle oyalamıştır” diye okuyanın kıraatine göre fail yüce Allah’tır, şeytan olduğu da söylenmiştir.

Ebû Ubeyd genelin kıraatini tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü âyetin anlamı bellidir, Zira yüce Allah:

“Allah’a ve Rasûlüne îman edesiniz, ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyasınız, sabah akşam O’nu teşbih edesiniz diye” (el-Feth, 48/9) diye buyurmuştur. Burada teşbih yüce Allah’ın ismi için sözkonusudur. Büyük tanımak ve yardımcı olmak da Rasûlullah hakkında sözkonusudur.

Muhammed 24

Hâlâ Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?

Diyanet Vakfı
Onlar Kuranı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?

Kurtubi Tefsiri
Onlar Kur’ân’ı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?

2- Kur’ân’ı Niçin Düşünmezler:

“Onlar Kur’ân’ı iyiden iyiye düşünmezler mi?” onu iyice belleyip yüce Allah’ın İslâm’dan yüz çeviren kimselere neler hazırladığını böylece öğrenmezler mi?

“Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?”. Bilakis bir takim kalplerin üzerini Allah kilitlediğinden, akıllarını kullanmamakta ve akıl erdirmemektedirler.

Bu hem kaderiyyenin, hem İmâmiyyenin bu husustaki kanaatlerini Kulun kendi fiillerini dolayısıyla hklayer ve dalaletini yarattığına dair kanaatine işaret etmektedir reddetmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar ulaşan ınerfu bir hadiste peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “O kalplerin üzerinde yüce Allah bizzat onları açıncaya kadar demir kilitler gibi kilitler vardır.” İbn Kesîr, Tefsir, IV, lSl’de İbn Cerir et-Taberiye atfederek; bu sözleri Peygamber efendimizin ayeti olmadığında, hazır bulunan Yemenli bir gencin söylediği belirtilmektedir

“Kilitlemek” lâfzının asıl anlamı kuruluk ve sertliktir. Nitekim kurumuş ağaçlara da böyle denilir, de onun gibidir. Bu aynı zamanda hem bir bitki, hem bir ses anlamına gelir. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Sana kurumuş ve oldukça yaşlı haliyle gelince,

Sen de kalkıp kuru değnekle onu dövdün,

O çok saçlı kocamış adamına nasıl da misafirperverlik ettin!?”

Beyitteki: el-Esmaî’den nakledildiğine göre “çok yaşlı adam” demektir. “Oruç onu kuruttu” demektir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî ve el-Cevherî yapmıştır. Burada sözü edilen “kilitler”, kalbin kapalılığına ve orada imandan eser bulunmadığına bir işarettir. Yani onların kalplerine îman girmediği gibi, oradan küfür de çıkmaz. Çünkü yüce Allah onların kalplerini mühürlemiştır. Burada yüce Allah:

“Kalbler üzerinde” diye buyurmuştur. Çünkü şayet “onların kalpleri üzerinde” diye buyurmuş olsaydı, onların dışında olanların kalpleri bu kapsamın içerisine girmezdi. Maksat ise; yoksa bunların kalpleri ile bu nitelikte olanların kalpleri üzerinde kilitler mi vardır, şeklindedir.

3- Akrabalık Bağının Gözetilmesi:

Müslim’in, Sahih’inde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz yüce Allah yaratıkları var edip onların yaratılışını bitirince rahim kalkıp dedi ki: Bu (duruşun), bağı koparılmaktan (sana) sığınanın ayakta duruşudur. Yüce Allah da: Peki seni bitiştireni bitiştirmeme, senin bağını kopartanı da koparmama razı olmaz mısın? diye buyurdu. Rahîm, olurum dedi. Yüce Allah da: Bunu sana verdim, diye buyurdu. Sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: İsterseniz yüce Allah’ın: “Sizden beklenen yönetimi ele alırsanız, yeryüzünde fesad çıkarmak ve akrabalık bağlarınızı paramparça etmek değil midir ki? İşte böyleler! Allah’ın kendilerini lanetlediği, sağırlaşurdığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir. Onlar Kur’ân’ı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” âyetini okuyun” diye buyurdu Buhârî, V, 2232; Müslim. IV, 1980; Müsned, II, 330. ancak; Buhârî, IV, 1828 ile VI, 2725’te ayeti okumayı tavsiye edenin Ebû Hüreyre olduğu belirtilmektedir. İbn Hacer, Feihul-Bari, VIII, 580-581’de doğru olanın ayetin okunmasını isteyenin peygamber efendimiz olduğu cihetini tercih etmektedir.

Ayetin zahirinden anlaşılan, onun bütün kâfirlere hitab olduğudur. Katade ve başkaları da şöyle demişlerdir: Âyetin anlamı şudur: Eğer sizler imandan yüz çevirecek olursanız, kan dökeceğiniz için tekrar yeryüzünde fesad çıkarmaya dönebilirsiniz, ya da döneceğinizden korkulur.

Katade dedi ki: Sizler yüce Allah’ın kitabından yüz çeviren bu insanların nasıl bir hale düştüklerini gördünüz? Haram olan kanı dökmediler mi? Akrabalık bağını koparmadılar mı? Rahmân olan Allah’a isyan etmediler mi?

Buna göre burada sözü edilen “akrabalık bağı” yüce Allah’ın:

“Mü’minler ancak kardeştir” (el-Hucurat, 49/10) âyetinde “kardeşlik” ismini vermiş olduğu İslâm dini ve îman akrabalığı bağıdır.

el-Ferrâ’nın görüşüne göre âyet-i kerîme, Haşimoğulları ile Umeyyeoğulları hakkında inmiştir. Maksat da aralarından içinde münafıklık gizleyen kimselerdir. Böylelikle akrabalık bağının koparılması ile kendileri ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arasındaki akrabalık bağına ve onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalanlamalarına işaret etmiş olmaktadır. Bu ise onlarla savaşmayı gerektiren bir husustur.

Özetle söyleyecek olursak, akrabalık bağı genel ve özel olmak üzere iki çeşittir. Genel akrabalık din akrabalığıdır. Sürekli îmana bağlı kalmak, Îman ehlini sevmek, onlara yardımcı olmak, samimiyetle öğüt verip iyiliklerini istemek, onlara zararı terketmek, aralarında adalet yapmak, onlarla girişilecek karşılıklı ilişkilerde insaflı olmak, hastalarının ziyareti, ölenlerinin yıkanması, namazlarının kılınması, defnedilmesi gibi… sahib oldukları haklarını ve diğerlerini yerine getirmek suretiyle bu bağı sürekli gözetmek gerekmektedir.

Özel akrabalığa gelince bu da kişinin gerek babası, gerek annesi tarafından meydana gelmiş olan akrabalık bağıdır. Onların özel hakları ve fazlası da vardır. Nafaka, durumlarını görüp gözetmek, zor ve sıkıntılı zamanlarında onları gerekli şekilde kollamaktan yana gafil olmamak gerekir. Ayrıca bunlar hakkında genel akrabalık hakları da daha sağlam bir şekilde gözetilrnelidir. Öyle ki, kişinin üzerinde gözetilmesi gereken haklar birden çok olursa (ve hepsini yerine getiremiyor ise) o takdirde yakın olanın haklarını yerine getirmekle işe başlar.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Gözetilmesi gereken akrabalık bağı mahrem olan herkesin bütün akrabalandır. Buna göre amca çocukları ile dayı çocukları hakkında böyle bir bağın gözetilmesi gerekmemektedir.

Bir diğer görüşe göre; mirasta -ister mahrem olsun, ister olmasın- hakkında “zevi’l-erham” tabirinin kullanılabileceği bütün akrabalar hakkında geçerlidir. Buna göre kendisi sebebiyle miras alınmayan annenin akrabalarının gözetilmesi vacib olmadığı gibi, o bağın gözetilmemesi de haram değildir.

Ancak bu doğru değildir. Doğrusu “rahim: akrabalık” kavramının kapsamı içerisine giren herkesin her durumda bağının gözetilmesi -ilk olarak zikrettiğimiz şekilde bu ister akrabalık bağı olsun, ister dini akrabalık olsun- gerekmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Davud et-Tayalisî, Müsned’inde kaydettiği bir rivâyette şöyle demektedir; Bize Şu’be anlattı dedi ki: Bana Muhammed b. Abdu’l-Cebbar haber verdi, dedi ki: Ben Muhammed b. Ka’b el-Kurazîyi Ebû Hüreyre’den hadis naklederken dinledim: Ebû Hüreyre dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz rahimin (akrabalık bağının) kıyâmet gününde Arş’ın altında şöyle diyecek bir dili olacaktır: Rabbim koparıldım, Rabbim zulmedildim, Rabbim bana kötülük yapıldı. Rabbi ona şöyle cevab verecek: Seni bitiştireni bitiştirmeme, seni kopartanı da kopartmama razı olmaz” Tayalisi, Müsned, \, 331.

Müslim’in, Sahih’inde de Cubeyr b. Mutim’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan: “Akrabalık bağını koparan bir kimse cennete girmez” diye buyurmuştur, Buhârî, IV, 2231; Müslim, IV, 1981; Tirmizi, IV, 316; Müsned, IV, 80, H3, 84.

İbn Ebi Ömer dedi ki: Süfyan dedi ki: O bununla akrabalık bağını kopartanı kastetmektedir Tirmizî, IV, 316 Bunu Buhârî de rivâyet etmiştir. Buhârî, V, 2231.

4- Akrabalık Bağını Gözetmeye Dair Gelmiş Hadis Rivâyetlerinin Anlamı:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Allah yaratıkları var edip yaratılışlarını bitirince.,.” âyetindeki “yaratıkları var etmek” yoktan meydana getirmek demektir ki; önceden de geçtiği üzere bunun esasını takdir teşkil eder. (Bk. el-Bakara, 2/21. âyetin tefsiri) Burada halk (yaratıklar) mahluk anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Bunlar Allah’ın yarattığıdır” (Lukman, 31/11) âyetinde de bu anlamdadır ki; Allah’ın yarattıklarıdır demektir.

“Yaratılışlarını bitirince”; onların yaratılmaları tamamlanınca anlamındadır. Ancak bu onların yaratılmaları ile belli bir süre uğraşıp sonra da bu işini bitirmesinden sonra… demek değildir. Zira yüce Allah’ın fiili, belli bir organla yapmak yahut, onu ele almak suretiyle ortaya çıkmaz. Herhangi bir alet ya da bir çaba ile de değildir. O, bundan yüce ve münezzehtir.

“Rahîm ayağa kalkıp dedi ki” âyeti da iki şekilden birisiyle yorumlanır:

1- Yüce Allah rahim (akrabalık) adına meleklerden bu şekilde konuşacak birisini dikecek ve o da bunları söyleyecektir. Sanki bu melek, akrabalık bağının adına mücadele edip akrabalık bağını gözetenin sevabını o bağı kopartanın da günahını yazmak ile böyle bir ibadette bulunmakla görevlendirilmiş gibidir. Tıpkı diğer amelleri yazmakla görevlendirdiği Kiramen Katibin ile biri diğerine devrederek namaz vakitlerinde hazır bulunmakla görevli meleklerin olduğu gibi.

2- Bu konunun anlaşılması ve bu bağa ileri derecede itina gösterildiğinin belirtilmesi için takdiri ve temsili bir ifadedir. Şöyle buyurmuş gibidir: Eğer rahim (akrabalık bağı) aklı eren ve konuşan bir varlık olsaydı, bu sözleri söyleyecekti. Nitekim yüce Allah:

“Şayet Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki Allah’ın korkusundan onun başını eğerek dağılıp parça parça olduğunu görürdün” (el-Haşr, 59/21) diye buyurduktan sonra: “İşte Biz bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz” diye buyurmaktadır.

Peygamber efendimizin: “Bu koparılmaktan yana sana sığınanın konumudur” âyetine gelince, bundan maksat akrabalık bağını gözetme emrinin oldukça güçlü ifadelerle emredilmiş olduğunun, şanı yüce Allah’ın himayesine sığınıp onu kendisinin himayesine aldığı, onu kendi koruması altına ve muhafazasına aldığı kimse konumuna çıkarttığının vurgulu bir şekilde haber verilmesidir. Durum böyle olduğuna göre şu da bilinmeli ki Allah’ın himayesine aldığı bir varlık yardımsız bırakılmaz. Onun verdiği sözü de kimse bozamaz. Bundan dolayı yüce Allah rahime: “Seni koruyup gözeteni gözetmeme, seni kopartanı da kopartmama razı olmaz mısın?” diye hitab etmiştir. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu âyetini andırmaktadır: “Sabah namazını kılan bir kimse yüce Allah’ın himayesi altındadır. O bakımdan sakın Allah kendi hakkından dolayı sizden bir şey istemesin. Çünkü O kimden kendisine ait olan bir hakkı isteyecek olursa, onu yakalar, sonra da yüzüstü o kimseyi cehenneme yıkar.” Müslim, I, 454; İbn Mace, II, 1301; Müsned, II, 111.

Muhammed 23

İşte bunlar, Allah’ın lanetlediği, kulaklarını sağırlaştırdığı ve gözlerini körleştirdiği kimselerdir.

Diyanet Vakfı
İşte bunlar, Allahın kendilerini lanetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
İşte böyleleri Allah’ın kendilerini lanetlediği, sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.

“İşte böyleleri Allah’ın kendilerini lanetlediği” yani rahmetinden kovup uzaklaştırdığı hakka karşı

“sağırlaştırdığı ” ve hayırdan yana kalplerini

“ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” Yüce Allah böylelikle bu işleri yapan kimselere lanetinin hak olacağını, işitmesiyle ve görmesiyle faydalanma imkanım kaldırıp işitse dahi hakka boyun eğmeyecek hale geleceğini haber vermekte ve bu kimseyi aklını kullanmayan bir hayvan durumuna düşüreceğini belirtmektedir.

“Sizden beklenen… değil midir ki” diye buyurduktan sonra;

“İşte böyleleri Allah’ın kendilerini lanetlediği…” kimselerdir diye buyurarak, muhatab kipinden sonra bu hususta Arapların adeti üzere- gaib kipi ile ifadelendirmeye geçmiş bulunmaktadır.

Muhammed 22

Eğer başa geçerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmanızdan ve akrabalık bağlarını koparmanızdan korkulur.

Diyanet Vakfı
Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Sizden beklenen yönetimi ele alırsanız, yeryüzünde fesad çıkarmak ve akrabalık bağlarınızı paramparça etmek değil midir ki!…

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Kâfir ve Münafıklar Yönetimi Ele Alırlarsa…

“Sizden beklenen yönetimi ele alırsanız…” âyetinde yer alan:

“Yönetimi ele alırsanız” âyetinin “vilayef’den geldiği söylenmiştir. Ebul-Aliye dedi ki: Yani siz yönetimi ele geçirip yöneticilik makamına getirilecek olursanız, rüşvetler almak suretiyle yeryüzünde fesad çıkartmaktan başka ne yaparsınız?

el-Kelbî de şöyle açıklamıştır: Yani siz ümmetin yönetim işini ele geçirdiğiniz takdirde zulümle yeryüzünde fesad çıkarmaz mısınız?

İbn Cüreyc de şöyle açıklamıştır: Sizler itaatten yüz çevirdiğiniz takdirde, masiyetlerle, akrabalık bağlarını koparmakla yeryüzünde fesad çıkartmaktan başka ne yaparsınız ki? Ka’b: Sizler iş başına geldiğiniz takdirde birbirinizi öldürmekten başka ne yapacaksınız, diye açıklamıştır.

Bir başka görüşe göre bu kelime “bir şeyden yüz çevirmek” anlamında kullanılmıştır. Katade dedi ki: Sizler Allah’ın Kitabından yüz çevirdiğiniz takdirde haksız yere kan dökmek ve akrabalık bağlarınızı koparmak suretiyle yeryüzünde fesad çıkartmaktan başka ne yapacaksınız?

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki:

“Sizden beklenen… değil midir ki” âyetinin anlamı şudur: Sizler Kur’ân’dan yüz çevirecek, onun hükümlerinden ayrılacak olursanız, büyük bir ihtimalle yeryüzünde fesad çıkartarak, cahiliyenize geri dönersiniz. Buradaki “sin” harfi üstün ve esre olarak okunmuştur. Buna dair yeterli açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde (2/246. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. (“Tevdii: Yüz çevirmek ya da yönetimin başına gelmek” ile ilgili açıklamalar da el-Bakara, 2/205- âyetin tefsirinde geçmiş bulunmaktadır.)

Bekr el-Müzenî dedi ki: Bu âyet-i kerîme Haruriler ile Hariciler hakkında inmiştir. Ancak böyle olması uzak bir ihtimaldir. Daha kuvvetli görülen bu âyetle münafıkların kastedildiğidir.

İbn Hayyan: Kastedilenler Kureyşlilerdir, demiştir. Buna yakın bir açıklamayı el-Müseyyeb b. Şerik ile el-Ferrâ” da yapmışlardır, Şöyle demişlerdir: Bu Umeyye oğulları ile Haşim uğulları hakkında inmiştir. Bu tevilin (yorumun) delili Abdullah b. Muğaffel’ın zikrettiği şu rivâyettir: Abdullah dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim:

“Sizden beklenen yönetimi ele alırsanız, yeryüzünde fesad çıkarmak… değil midir ki” âyetini okuduktan sonra dedi ki: “Bunlar Kureyş’ten olan şu aşirettir. Allah onlardan insanların başına yönetici oldukları takdirde yeryüzünde fesad çıkarmamak ve akrabalık bağlarını kesmemek üzere söz almış bulunuyor,” ibn Hacer. Fethu’l-Bari, VII, 581.

Ali b. Ebî Tâlib: ” Yönetimin başına geçirilirseniz” şeklinde “te” harfi ile “vav” harflerini ütreli, “lam” harfini de esreli okumuştur. Aynı zamanda İbn Ebi İshak’ın da kıraatidir. Bunu Ruveys ve Yakub rivâyet etmiştir. Diyor ki: Başınıza zalim yöneticiler getirdiğim takdirde, siz de fitnelerde onlarla birlikte çıkar ve onlara (hak sahiplerine) karşı savaşırsınız.

“Ve akrabalık bağlarınızı” haddi aşmak, zulüm ve haksız öldürmelerle “paramparça etmek değil midir ki?”

Yakub, Sellam, Îsa ve Ebû Hatim; “paramparça etmek” anlamındaki âyeti “te” harfini üstün, “kaf’ harfini de şeddesiz olarak; “Kesmek” şeklinde; kökünden gelen bir fiil olarak okumuş ve bu okuyuşlarında yüce Allah’ın:

“ve Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi keserler” (el-Bakara, 2/27) âyetini gozönünde bulundurmuşlardır. Bu kıraati ayrıca Harun, Ebû Amr’dan rivâyet etmiştir. el-Hasen ise yüce Allah’ın: “(Buna rağmen onlar işlerini aralarında parça parça edip ayrılığa düştüler” (el-Enbiya. 21/93) âyetini gozönünde bulundurarak ilk harfleri şeddeli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise “te” harfi ötreli, “ti” harfi de şeddeli olarak: ” Paramparça edersiniz” anlamında çokluk anlamı ifade etmek üzere kökünden gelen bir fiil olarak okumuşlardır ki, bu da Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraattir.

“Sîzden beklenen” lâfzına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/246. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. ez-Zeccâc dedi ki: Nafî’in kıraatinde eğer bu böylece câiz ise; (……)’in kesre ile okunması da câiz olmalıdır.

el-Cevherî der ki: ” Bunu yapacağım beklenir” denilebildiği gibi, “sin” harfi kesreli olarak denilebilir. Nitekim: “Sizden beklenen”… değil midir ki” âyetinde “sin” harfi kesreli okunmuştur.

Derim ki: Onun bu açıklamaları bu iki okuyuşun iki ayrı söyleyiş olduğunun delilidir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/246. âyetin tefsirinde) yeteri kadarıyla geçmiş bulunmaktadır.

Muhammed 21

İtaat ve güzel söz daha uygundur. İş kesinleşince Allah’a sadık olsalardı, bu onlar için daha hayırlı olurdu.

Diyanet Vakfı
(Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allaha sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.

Kurtubi Tefsiri
İtaat edip güzel söylemeli (idiler). Ama İş ciddileşince, eğer onlar Allah’a karşı sadakat gösterselerdi, bu onlar için elbet daha hayırlı olurdu.

Daha sonra

“İtaat edip güzel söz söylemeli (idiler)” diye buyurmuştur. Yani itaat, güzel söz daha uygun ve daha güzeldir. Sîbeveyh ve el-Halil’in benimsediği görüş budur. İfadenin: Biz itaat etmekle ve güzel söz söylemekle emrolunduk, takdirinde olduğu söylenmiş olup, mübteda hazfedilmiştir. Bu durumda;

“O onlara yakın ola” âyeti üzerinde vakıf yapılır. Aynı şekilde “Bizden itaat görülmelidir, derler” şeklinde ifadeyi takdir edenlere göre de durum böyledir.

İkinci âyetin birincisine muttasıl (bitişik) olduğu da söylenmiştir.

“Onlara” âyetindeki “lam,” “be” anlamındadır. Yani itaat etmek onlara daha uygun, daha yakışır. Allah’ın emirlerini terketmektense onlar için itaat, hakka daha uygundur. Bu aynı zamanda Ubeyy’in kıraatidir. O: “Onlar itaat… derler” şeklinde okumuştur.

“İtaat” lâfzının şu takdirde “sûre”nin sıfatı olduğu da söylenmiştir: İtaat edilmesi gerekli (hükümler ihtiva eden) bir sûre indirildiği vakit… demektir, Bu takdire göre ise; “O; onlara yakın ola” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılmaz.

İbn Abbâs dedi ki: Onların

“itaat” demeleri yüce Allah’ın münafıklara dair verdiği bir haberdir. Onlar itaat ediyoruz derler ve güzel söz söylerler, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre: Bu onlar hakkında farzların yerine getirilmesi gerektiği anlamındadır. Fakat farzlara dair hükümler indi mi bu hükümlerin inmesi onlara ağır gelir, bu açıklamaya göre;

“ Yakın ola” lâfzı üzerinde vakıf yapılır.

“Ama iş ciddileşince” savaş ciddileşince yahut da savaş farz kılınınca ondan hoşlanmazlar. Buna göre,

“ondan hoşlanmazlar” anlamındaki takdir, “…ince’nin cevabı olup hazfedilmiştir. Anlamın is sahibi kimseler (amirler) ciddi karar verince… demek olduğu da söylenmiştir.

“Eğer onlar Allah’a karşı” îman ve cihad hususunda

“sadakat gösterselerdi, bu onlar için” isyan etmekten ve emirlere karşı gelmekten

“elbet daha hayırlı olurdu.”

Muhammed 20

İman edenler, “Neden bir sure indirilmedi?” derler. Kesin hükümlü bir sure indirildiğinde ve içinde savaş anıldığında, kalplerinde hastalık olanların sana ölüm baygınlığındaki birinin bakışıyla baktıklarını görürsün. Onlara yazıklar olsun!

Diyanet Vakfı
İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!

Kurtubi Tefsiri
Îman edenler der ki: “Bir sûre indirilmeli değil mi idi?” Muhkem bir sûre indirilip içinde savaş (emri) verilince, kalplerinde hastalık bulunanların, üzerine ölüm baygınlığı gelmiş (kimse) gibi sana baktıklarını görürsün. O onlara yakın ola!

“Îman edenler” yani ihlâs sahibi mü’minler

“der ki: Bir sûre indirilmeli değil mi idi?” Bu onların vahye duyduktan özlem ile cihad ve mükâfatına olan tutkuları dolayısıyla söyledikleri sözleridir.

“Muhkem” yani kendisinde neshin sözkonusu olmadığı

“bir SÛRE indirilip…” Katade dedi ki: Cihadın sözkonusu edildiği herbir sûre muhkemdir. Bu sûreler münafıklara karşı en ağır sureleridir.

Bu âyet, Abdullah b. Mesud’un kıraatinde: “Nüzulü yeni bir sûre indirilip…” şeklindedir.

“…İçinde savaş” yani cihadın farzolduğu emri

“verilince…” Bu âyet da: ” Bir sûre indirilip içinde savaş emrini verirse” şeklinde “emir verme” anlamındaki fiil malum ve “savaş” lâfzı da nasb ile okunmuştur.

“Kalplerinde hastalık” şüphe ve münafıklık

“bulunanların üzerine ölüm baygınlığı gelmiş (kimse) gibi sana baktıklarını görürsün.” Ölüm esnasında gözü yerinden kayan kimse gibi gözlerini irileştirerek, keskin bakarak, öfkeli ve mütereddid bir şekilde baktıklarını görürsün. Buna sebeb ise savaştan korkmaları ve savaşa karşı direnemeyişleri, tahammül gösteremeyişleri, içten içe de kâfirlere meyilli olmalarından dolayıdır.

“O onlara yakın ola. İtaat edip güzel söz söylemeli (İdiler)” buyruğunduk!:

“o onlara yakın ola” tabiri hakkında el-Cevherî şunları söylemektedir: Arapların: ” Sana yakın ola, sana daha çok yakışır” tabirleri bir tehdittir, Şair şöyle demiştir:

“Yakın ola, sonra yakın ola, sonra yakın ola.

Acaba hiç doğumu yakın bir davardan, süt sağılabilir mi?”

el-Esmaî, kendisini helâk edecek şey ona çok yakın oldu. Yani başına gelip indi, diye açıklamış ve şu beyiti zikretmiştir:

“Aralarından ikisi arasından arka arkaya gidip durdu,

Üçe daha da ilave etmesi daha da uygundur.”

Burada, nerdeyse üçe daha fazlasını da ilave edecekti, demektir.

Sa’leb dedi ki: Bu tabir hakkında el-Esmaî’nin yaptığı açıklamadan daha güzel bir açıklamayı kimse yapabilmiş değildir.

el-Müberred dedi ki: Helâk olmak üzere olup da sonradan, bundan kurtulan kimseye denilir ki; bu da “helâk olmaya yaklaştım” demektir. Nitekim rivâyete göre bir bedevi Arap ardı arkasına avlara atış yaptığı halde avı yakalayamıyor, o da diyordu. Sonra bir ava ok attı, ona çok yakın düştükten sonra yine av elinden kurtulunca şunları söyledi:

“Eğer bu avın arkadaşlara yiyecek olması daha uygun olsaydı, ben

avlardım onları, Fakat evla olan (daha uygunu) onları aç bırakmaktır.”

Bu tabirin, bir kimsenin arkadaşına: “Ey mahrum, sen neler kaybettin!” demesine benzer, diye de açıklanmıştır. el-Cürcanî dedi ki: Bu: ” Veyl”den alınmış olduğundan, veznindedir. Şu kadar var ki bunda kalb (harflerin değiştirilmesi) vardır. Bu da aynu’l-fül (kelimenin ikinci harfi)’nin lamu’l-fiil (üçüncü harfi) yerine geçmiş olmasıdır.

Yüce Allah’ın:

“O onlara yakın ola” âyeti ile ifade tamam olmaktadır. Katade dedi ki: Ceza onlara daha uygundur, diye buyurulmuş gibidir. Hoşlanmadıkları şey onların peşindedir, diye de açıklanmıştır.

Muhammed 19

Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Hem kendin için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. Allah, sizin dolaşmalarınızı ve konaklamalarınızı bilir.

Diyanet Vakfı
Bil ki, Allahtan başka ilah yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.

Kurtubi Tefsiri
Onun için bil ki: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” Hem kendi günahın, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınlar için mağfiret dile. Allah dönüp dolaştığınız yeri de barındığınız yeri de bilir.

“Onun İçin bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” âyeti hakkında el-Maverdî şöyle demektedir: iler ne kadar Rasûlullah yüce Allah’ı bilen birisi ise de bu âyete dair üç türlü açıklamada bulunulmuştur:

1- Yüce Allah’ın, sana Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığını bildirdiğini bil.

2- İstidlal yoluyla bildiğin hususu artık katî bir haber olarak da bil.

3- Allah’tan başka hiçbir ilahın olmadığını zikret. Böylelikle yüce Allah, zikri (Peygamber’in) kendisi yapacağından ötürü, ilim diye ifade etmiş olmaktadır.

Süfyan b. Uyeyne’den nakledildiğine göre ona ilmin faziletine dair soru sorulmuş, o da şöyle demiş: Sen yüce Allah’ın önce ilmi sözkonusu eden: “Onun için bil ki; Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın İçinmağfiret dile” diye buyurduğunu ve ilimden sonra ameli emretmiş olduğunu duymadın mı? Yine yüce Allah’ın:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir… Rabbinizden bir mağfirete… birbirinizin yarışın” (el-Hadid, 57/20-21) diye buyurduğunu;

“Bilin ki, mallarınız da, evlatlarınız da birer imtihandır…” (el-Enfal, 8/28) diye buyurduktan sonra -bir başka yerde-:

“O halde onlardan sakının” (et-Teğabun, 64/14) diye buyurduğu gibi;

“Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a… aittir” (el-Enfal, 8/41) diye buyurup bundan sonra da ameli emreden buyrukları duymadın mı?

“Hem kendi günahın… İçin mağfiret dile” âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır:

1- Senden bir günah sadır olur diye Allah’tan mağfiret dile.

2- Seni günahlardan koruması için Allah’tan mağfiret dile.

Şöyle de açıklanmıştır: Ona mü’minlerle, kâfirlerin durumunu sözkonusu ettikten sonra îman üzere sebat etmesini emretmektedir. Yani sen üzerinde bulunduğun tevhid, ihlâs ve kendisinden istiğfar dilemeyi gerektirecek hususlardan titizlikle sakınıp uzak durma halin üzere sebat göster.

Bir başka açıklamaya göre burada hitab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olmakla birlikte, bununk kastedilen onun ümmetidir. Bu görüşe göre âyet-i kerîme bütün müslümanlar hakkında geçerli olmak üzere insanların Allah’tan mağfiret dilemelerini gerektirmektedir.

Denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kâfirlerle münafıkların küfründen dolayı kalbinden rahatsızlık duyuyor ve göğsü daralıyordu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yani şunu bil ki, senin bulunduğun bu sıkıntıyı Allah’tan başka kimse gideremez. O bakımdan kalbin O’ndan başkasına bağlanmasın. Ümmetin kendisine uyması için mağfiret dilemekle emrolunduğu da söylenmiştir.

“Hem de mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar için” onların günahları için

“mağfiret dile.” Bu âyet, şefaatte bulunması için bir emirdir.

Müslim, Âsım el-Ahvel’den, o Abdullah b. Sercis el-Mahzumî’den rivâyetle şöyle dediğini zikretmektedir: Peygamber’in huzuruna vardım ve onan yemeğinden yedim. Ey Allah’ın Rasûlü dedim, Allah sana mağfiret buyursun. (Âsım dedi ki:) Benim arkadaşım da ona: Pekî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sana mağfiret diledi mi? diye sordu, Abdullah: Evet senin için de, dedi. Sonra da şu âyeti okudu:

“Hem kendi günahın, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınlar için mağfiret dile!” Sonra arka tarafına döndüm, İki omuzu arasındaki peygamberlik mührüne baktım. Onun tıpkı siğilleri andıran bir yumruk kadar bir ben olduğunu gördüm. Müslim, IV, 1823; Müsned, V, &2.

“Allah dönüp dolaştığınız yeri de barındığınız yeri de bilir” âyetinin açıklaması ile ilgili beş görüş vardır;

1- O sizin yaptığınız işlerde ve ikamet halinizde işlediğiniz amelleri bilir.

2- Gündüzün işlediğiniz ameller sırasında

“dönüp dolaştığınız yerî de” geceleyin uykuda iken

“barındığınız yeri de bilir.”

3- Dünyada

“dolaştığınız yeri de” hem dünyada, hem de ahirette

“barındığınız yeri de bilir” diye de açıklanmıştır ki; bu açıklama İbn Abbâs ve ed-Dahhak’a aittir.

4- İkrime dedi ki: Babaların sulblerinden, annelerin rahimlerine

“dönüp dolaştığınız yeri de” yeryüzünde kaldığınız

“barındığınız yeri de bilir.”

5- İbn Keysan dedi ki: Belden karna, oradan dünyaya

“dönüp dolaştığınız yeri de” kabirlerde “barındığınız yeri de bilir.

Derim ki: Ayetin genel anlamı bunların hepsini kapsar. Âdemoğullarının hiçbir hareketi ve durağı Allah’a gizli değildir. Onun bütün mahlukatının durumu da böyledir. O bunların hepsini daha meydana gelmeden geneliyle, özeliyle, detayıyla, tîkiyle, sonuncusuyla bütün hallerini, durumlarını bilir. O her türlü eksiklikten münezzehtir, O’ndan başka ilâh yoktur.

Muhammed 18

Onlar, kıyametin ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onun alametleri geldi bile. Geldiğinde hatırlamaları onlara ne fayda sağlar?

Diyanet Vakfı
Onlar, kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun alametleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar!

Kurtubi Tefsiri
Artık onlar kıyâmetin kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun alametleri gelmiş bulunuyor. O halde onlara geldiğinde öğüt almalarının kendilerine faydası ne olur ki?

“Artık onlar kıyâmetin kendilerine ansızın” ummadıkları bir zamanda

“gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar.” Bu, kâfirler için tehdittir.

“İşte onun alametleri” belirtileri, işaretleri

“gelmiş bulunuyor.” Onlar kitaplarında Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberlerin sonuncusu olduğunu okumuşlardır. Onun peygamber olarak gönderilmesi kıyâmetin alamet ve delülerindendir. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve el-Hasen yapmıştır.

Sahih’te, Enes’ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şehadet parmağı ile orta parmağı yanyana getirerek: “Ben ve kıyâmet bu ikisi gibi gönderildim” diye buyurmuştur. Bu Müslim’in lâfzıdır. Buhârî, Tirmizi ve İbn Mace de bu hadisi rivâyet etmişlerdir Müslim, IV, 2269; Buhârî, V, 2JH5; Tirmizi, IV, 496; Müsned, III, 123, 130, 131, 193, 218, 222. Bu âyet ayrıca: “Ben ve kıyâmet at başı yarışan iki at gibi gönderildik.” şeklinde de rivâyet edilmektedir. Beyhaki, Şuabu’l-Îman, VII, 260.

Bir başka açıklamaya göre kıyâmetin alametleri (şartlan) büyük kıyâmetten önceki sebeplerdir. Bu kelime (şart) ile aynı kökten olmak üzere, insanlardan çıkan kurtlara (şerit ve tenyaya) denilir.

Kıyâmet alametleri ile ayın yarılması ve dumanın ortaya çıkması kastedilmiştir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

el-Kelbî’den rivâyete göre maksat malın, ticaretin, yalan şahitliğin, akrabalık bağlarının kesilmesinin çoğalması, şerefli ve cömert kişilerin azalıp bayağı ve adi şahsiyetlerin çoğalmasıdır. Biz bu hususa dair yeterli açıklamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Alametler” anlamına gelen lâfzının tekili: (……..)dır. Asıl anlamı ” alametler” dir. Polislere; denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü bunlar kendilerine kendisi vasıtasıyla tanındıkları bir alamet tesbit etmişlerdir. Alışveriş ve başka şeylerde koşulan (şart) tabiri de buradan gelmektedir, Ebû’l-Esved şöyle demiştir:

“Eğer sen aramızdaki bağların koparılmasını kararlaştırmış isen,

Zaten onun ilk hallerinin şartlarını (alametlerini) ortaya çıkarmış bulunuyorsun.”

Bir kimsenin herhangi bir işte kendisini bağlaması ve o işe ayırmasını anlatmak üzere de -aynı kökten olmak üzere denilir. Evs b. Hacer de bir dağın tepesinden -kendisine bir yay yapmak maksadı ile bir kayın ağacını kesmek üzere kendisini sarkıtan birisini anlatırken şunları söylemektedir:

“O ağaç için kendisini sarkıttı, bağlı olduğu halde,

Kendisine ait birtakım sebepleri bir kenara bırakıp tevekkül etti.”

“…Kendilerine ansızın gelmesinden” âyetindeki: “(me…” edatı; “saat: kıyâmet’ten bedel-i istimaldir. Yüce Allah’ın: “Çiğnemeyecek” âyetinin, “Mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar” (el-Feth, 48/25) âyetinden bedel olduğu gibi.

“Ansızın” anlamındaki âyet “te” harfi şeddeli olarak; diye ve: “Yaban eşeği sürüsü” vezninde de okunmuştur. Ancak bu okuyuş oldukça garib bir okuyuştur. Kaynaklarda buna benzer bir okuyuş varid olmuş değildir. Bu okuyuş Ebû Amr’dan rivâyet edilmiştir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Ben Ebû Amr’dan bunu rivâyet edenin yanlışlık yapmış olacağından da korkarım. Bunun doğru şekli şeddesiz olarak ve “ğayn” harfi üstün olarak diye okunmasıdır. el-Hasen’in kıraati gibi.

Ebû Cafer er-Ruasî ve başkaları Mekkelilerden: “Şayet onlara ansızın gelirse…” diye okuduklarını rivâyet etmişlerdir.

el-Mehdevî dedi ki: Bu şekilde okuyanların kıraatine göre “saat (kıyâmet)” lâfzı Üzerinde vakıf yapar, sonra şart cümlesi ile yeniden okumaya başlar. Burada ifadede sözkonusu olan şüphe ise, insanlar ile alakalı bir şüphedir. Sanki şöyle denilmiş gibidir: Eğer onlar kıyâmetin gelişinde şüphe ediyor iseler “işte onun alametleri gelmiş bulunuyor” demek olur.

“O halde onlara geldiğinde öğüt almalarının kendilerine ne faydası olur ki?” âyetindeki: ” Öğüt almaları” rmibtedadır, “kendilerine ne faydası olur ki” âyeti da haberdir, “Onlara geldiğinde” lâfzındaki merfu zamir de kıyâmete aittir. İfadenin takdiri de şu anlamdadır: Kıyâmet onlara geldiği vakit onlar nereden öğüt alacaklar? Bu anlamdaki açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Kıyâmetin gelişi esnasında onlar öğüt alacak olurlarsa, nasıl kurtulabileceklerdir? Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır.

Buradaki öğüt (ez-zikra); iki türlü açıklanmıştır:

1- İşlemiş oldukları hayır ya da şer türünden işlerin kendilerine hatırlatılması,

2- Müjdelemek ya da korkulmak maksadı ile isimleriyle çağmlmaları. Eban’ın, Enes’ten onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre peygamber şöyle buyurmuştur: “İsimlerinizi güzel koyunuz. Çünkü siz kıyâmet gününde o isimlerle çağırılacaksınız. Ey filan nuruna kalk, ey filan kalk senin nurun yok (denilecek).” Maverdı, Nüket, V, 299; Deylemi, Firdevs, I, 98; Zehehî, Mizanu’l-İ’tidal, III, 29’da bu hadisin sadece Davud b. Amr yoluyla rivâyet edildiğini, İbn Main tarafından sika (güvenilir) kabul edilirken, el-İdi’nin pek kuvvetli olmadığını söylediğini kaydeder. (Bk. Maverdi, aynı yer, dipnot: 293). Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

Muhammed 17

Doğru yolda olanlara Allah hidayetlerini artırır ve onlara takvalarını verir.

Diyanet Vakfı
Doğru yolu bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini arttırır ve sakınmalarını sağlar.

Kurtubi Tefsiri
Hidayeti bulanların ise hidayetlerini arttırmış ve kendilerine takvalarını vermiştir.

“Hidayeti bulanların” îmana yol bulanların

“ise hidayetlerini arttırmıştır.” Bir açıklamaya göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hidayetlerini arttırmıştır. Diğer bir açıklamaya göre ise, dinledikleri Kur’ân-ı Kerîm onların hidayetlerini arttırır. Yani yakînleri kat kat artar.

el-Ferrâ” dedi ki: Münafıklardan ve onların alay etmelerinden yüz çevirmeleri onların hidayetlerini arttırmıştır.

Neshedici âyetin inişi, onların hidayetlerini arttırmıştır, diye de açıklanmıştır.

Artan hidayetlerinin ne olduğu hususunda dört görüş vardır:

1- er-Eabî b. Enes’in açıklamasına göre ilimlerini arttırmıştır.

2- ed-Dahhak’a göre onlar dinlediklerini bilmiş ve bildikleriyle amel etmiş kimselerdir.

3- el-Kelbî’yc göre dinlerindeki basiretlerini ve peygamberlerini tasdik etmelerini arttırmıştır.

4- Sahih oldukları îman sebebiyle kalplerine genişlik verilmiştir.

“Ve kendilerine takvalarını vermiştir.” Yani onlara takvayı ilham etmiştir. Denildiğine göre bu da beş türlü açıklanmıştır:

1- er-Rabî’a göre onlara haşyeti (saygı ile korkuyu) vermiştir.

2- es-Süddî’ye göre ahirette takvalarının sevabını,

3- Mukâtil ‘e göre kendilerine farz kılınan şeyleri işleme muvaffakiyetini,

4- İbn Ziyad ve yine es-Süddî’nin dediğine göre; nelerden sakınacaklarını açıklamayı,

5- Atiyye’ye göre mensubu terkedip, nasih ile amel etmeyi vermiştir.

el-Maverdî dedi ki: Akıncı bir İhtimal de ruhsatları terkedip azimetler gereğince uygulama yapmayı vermiştir.

“Kendilerine… vermiştir” anlamındaki âyet -yine aynı anlama gelen diye de okunmuştur.

İkrime dedi ki: Bu âyet-i kerîme, kitab ehlinden îman eden kimseler hakkında inmiştir.

Muhammed 16

Onlardan bazıları seni dinler. Fakat yanından çıkınca, kendilerine ilim verilenlere “Az önce ne dedi?” derler. İşte Allah onların kalplerini mühürlemiştir, onlar da hevalarına uyarlar.

Diyanet Vakfı
Onların arasında, seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara «Az önce ne demişti?» diye sorarlar. Bunlar, Allahın kalplerini mühürlediği, heva ve heveslerine uyan kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan gelip seni dinleyenler de vardır. Yanından çıktıklarında kendilerine İlim verilmiş olanlara: “Az önce ne söyledi?” derler. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerine mühür vurduğu ve hevalarına uyup gitmiş kimselerdir.

“Onlardan gelip seni dinleyenler de vardır.” Yani davarların yediği gibi yiyip faydalanan, kötü amelleri kendilerine süslü gösterilmiş bulunan bu kimseler arasından gelip seni dinleyenler de vardır; ki bunlar Abdullah Ubeyy b. Selul, Rifaa b. et-Tabut, Zeyd b. es-Salit, el-Haris b. Amr ve Malik b. Duhşum gibileridir. Bunlar cuma günü hutbede hazır bulunurlardı. Hutbede münafıklardan sözedildi mi peygamberden yüz çevirirler ve dışarı çıktılar mı onun hakkında soru sorarlardı. Bu açıklamayı el-Kelbî ve Mukâtil yapmıştır.

Bir başka açıklamaya göre bunlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda mü’minlerle birlikte bulunurlar, onun söylediklerini dinlerler, mü’min kimseler onun söylediklerini beller, kâfirler ise bellemezlerdi.

“Yanından çıktıklarında” senin meclisinden ayrıldıklarında

“kendilerine ilim verilmiş olanlara…” İkrime; bu Abdullah b. Abbas’tır diye açıklamıştır. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Ben kendilerine soru sorulan kimselerden yani kendilerine ilim verilmiş kimselerden idim.

Yine İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyette; bununla Abdullah b. Mesud’un kastedildiğini söylemiştir. Aynı şekilde Abdullah b. Bureyde de bu Abdullah b. Mesud’dur, demiştir. el-Kasım b. Abdu’r-Rahmân, Ebû’d-Derda’dır, İbn Zeyd ise bunlar ashab-ı kiramdır, demişlerdir.

“Az önce ne söyledi, derler.” Bunu alay olsun diye söylüyorlardı. Yani ben onun ne söylediğine hiç önem vermiyorum.

ile “içinde bulunulan vakte en yakın an” kastedilir. Bu da “bir şeye başladım” anlamında kullanılan gelmiştir. ” Yeni bir iş” tabiri de buradan geldiği gibi, “Kimsenin otlanmadığı bir bahçe” tabiri de buradan gelmektedir. “Kendisinden hiçbir şey içilmemiş bir kase’ye de; denilir. Tıpkı hiç otlanılmamış bir bahçe gibi, henüz kendisinden içilmemiş olduğu anlatılmak istenmektedir. Şair de şöyle demiştir:

“Komşularının sırları kendilerine haramdır.

Komşuları da yemek kablarının kıyısından yer.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz; ki sade pişen etlerle ekmekler,

Güzel şarkıcı cariye ile içilmedik kaseler,

Atlılara mızrak saplayanlaradır, atlar da kötü ve ağır yürürken.”

Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Beni ta başından ilkinde taşımaya koyuldu.”

“Herşeyin ilki ve başı” demektir.

Katade bu münafıklar hakkında şunları söylemektedir: İnsanlar iki türlüdür. Birisi Allah’tan gelen buyrukları aklıyla kavrayıp duyduklarıyla faydalanan kişidir. Birisi ise aklıyla kavramadığı gibi, duyduklarıyla faydalanmayan kişidir.

Şöyle denirdi: İnsanlar üç türlüdür: Birisi duyduklarıyla amel eden, birisi duyduklarını aklıyla kavrayan, birisi de duyduklarından gafil ve onları terkeden kimse.

“İşte bunlar, Allah’ın kalplerine mühür vurduğu” böylelikle îman etmeyen

“ve” küfürde

“hevalarına uyup gitmiş kimselerdir.”

Muhammed 15

Takva sahiplerine vaad edilen cennetin örneği şudur: Orada bozulmamış sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar, süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Ateşte ebedî kalan ve kaynar su içirilip bağırsakları parça parça olan kimse gibi midir?

Diyanet Vakfı
Müttakilere vadolunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedi kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?

Kurtubi Tefsiri
Takva sahiplerine vaadolunan cennetin durumu şudur: Orada kokusu, tadı değişmeyen sudan nehirler, tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere lezzetli gelen şarabtan nehirler, süzülmüş baldan nehirler vardır. Onlar İçin orada meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret dahi vardır. (Bunlar) ateşte ebediyyen kalıcı ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimseler gibi midir?

Yüce Allah:

“Şüphesiz ki Allah îman edip salih amel işleyenleri… cennetlere sokar” (Muhammed, 47/12) diye buyurduktan sonra

“takva sahiplerine vaadolunan cennetin durumu şudur” âyeti ile bu cennetlerin niteliklerini bildirmektedir. Yani takva sahipleri İçin hazırlanmış olan cennetin niteliği şudur… Bu hususa dair açıklamalar daha önce er-Ra’d Sûresi’nde (13/35. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ali b. Ebî Talib:

“Durumu” anlamı verilen lâfzı diye okumuştur.

“Orada kokusu, tadı değişmeyen sudan nehirler… vardır” âyetinde geçen ve;

“kokusu, tadı değişmeyen” anlamı verilen aynı anlamdadır. “Suyun kokusu değişti, değişir, değişmek” demektir.

Aynı şekilde de aynı anlamdadır. Her ikisinde de fiilin ikinci harfi kesreli olarak diye de kullanılabilir. Bu açıklamayı el-Yezidî yapmıştır.

“Adam kuyuya girdi, kuyunun yahutta başka bir şeyin kötü kokusu ona isabet ettiğinden ötürü bayıldı ya da başı döndü, bayılır, başı döner” anlamındaki kullanım ise sadece (mazisinde) “sin” harfi kesreli olarak kullanılır, başka türlü kullanılmaz. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Rakibimi parmak uçları sararmış olarak bıraktığım olur.

Kuyuya su almak için inip, üzerine pis kokular bulaştığından başı donenin döndüğü gibi,

mızrak onun içinde olduğu halde kıpırdanır, durur.”

Bu beyitin son kelimesi “Kuyunun kötü kokusundan dolayı baygın düşmüş kimse” şeklinde de rivâyet edilir (ki bu da aynı kelimenin bir söyleyişidir).

“Su (tadı, kokusu) değişti” demektir. Ebû Zeyd dedi ki: “Hastalandı ve gecikti” demektir.

Ebû Amr dedi ki: ” Kişi babasının huyunu aldı” demektir, el-Lahyanî: Ona benzemesi halinde bu tabir kullanılır, demiştir.

Genel olarak: “Değişen” şeklinde “elif” med ile okunmuştur. İbn Kesîr ve Humeyd ise medsiz. Olarak diye okumuş olup, bunlar iki ayrı söyleyiştir. Tıpkı; ile lâfızlarının aynı anlamda; sakınan, çekinen, tetikte bulunan) gibi. el-Ahfeş dedi ki: Medsiz kullanımda şimdiki hal (zaman) kastedilir. Medli kullanımda ise gelecek (geniş zaman) kastedilir.

“Tadı değişmeyen sütten nehirler” yani dünyadaki sütler ekşiyerek tadı değiştiği gibi, uzun süre kaldığından dolayı ekşimeyen sütten nehirler

“içenlere lezzetli gelen şaraptan nehirler” yani dünya şarabı gibi (meyvesi sıkılırken) ayaklarla kirletilmemiş ve ellerin bulandırmadığı, dolayısıyla tadı da lezzetli, içmesi hoş ve içenlere tiksinti vermeyen “şaraptan nehirler”; “Lezzetli şarap” demektir, de aynı anlamdadır. “Onu lezzetli buldu” anlamındadır.

“Süzülmüş baldan nehirler…” Bal arının akan salyası demektir.

“Süzülmüş” ise mumdan ve diğer yabancı maddelerden arıtılmış demektir. Allah balı bu şekilde yaratmıştır. Bu bal ne ateş üzerinde arıtılmış olacak, ne de arılar tarafından kirletilmiş olacak,

Tirmizî’de Hakim b. Muaviye’den, o babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyete göre peygamber şöyle buyurmuştur: “Cennette su denizi, bal denizi, süt denizi, şarap denizi vardır: Bundan sonra da ondan nehirler ayrılır.” (Tirmizî) dedi ki: Hasen, sahih bir hadistir. Tirmizi, IV, 699; Müsned, V, 5

Sahihi Müslim’de de Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat’ın hepsi de cennet ırmaklarındandır.” Müslim, IV, 2183; Müsned, II, 289, 440.

Ka’b dedi ki; Dicle ırmağı cennetliklerin su ırmağıdır, Fırat süt ırmakları, Mısır ırmağı şarab ırmağı, Seyhan da onların bal ırmağıdır, Bu dört nehir Kevser ırmağından çıkarlar.

“Bal” hem müzekker, hem müennes olarak kullanılır. İbn Abbâs dedi ki:

“Süzülmüş baldan” arıların karnından çıkmamış olan baldan, demektir,

“Onlar için orada meyvenin her türlüsünden” âyetindeki; .den” lekid için fazladan gelmiştir.

“Ve Rabblerinden” günahlarına

“bir mağfiret dahi vardır.”

“(Bunlar) ateşte ebediyyen kalıcı… kimseler gibi midir?” el-Ferrâ” dedi ki: Yani hiç bu nimetler arasında ebedi kalacak kimse cehennem ateşinde ebediyyen kalacak kimse gibi olur mu?

ez-Zeccâc dedi ki; Hiç Rabbinden gelmiş apaçık bir delil üzere olup kendisine bu şeylerin verildiği kişi, kötü ameli kendisine süslü gösterilip cehennemde ebedi kalacak kimse gibi midir? Buna göre “kimse gibi” anlamındaki lâfız, yüce Allah’ın:

“Kotu ameli kendisine süslü gösterilen” âyetinden bedeldir.

İbn Keysan dedi ki: Bu meyve ve ırmakların bulunduğu cennetin misali, hiç Hamim (kaynar su)yun ve Zakkumun içinde bulunduğu ateşin misali gibi olur mu? Hiç ebedi nimetler içerksinde bulunan cennetlikler, kalıcı azâb içerisinde bulunan cehennemlikler gibi olur mu?

“Ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?” Son derece kaynayıp coşan sıcak su, kendilerine yaklaşıldığı vakit yüzlerini yakar ve perçemleri dökülür. O suyu içtikleri takdirde bağırsaklarını paramparça eder ve arka yollarından çıkartır.

” Bağırsaklar” lâfzı (……..)’in çoğulu olup bunun tesniyesi -ikili-; şeklinde gelir. Karın boşluğundaki bütün bağırsaklara bu ad verilir.

Muhammed 14

Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse, kendisine kötü ameli süslü gösterilen ve arzularına uyan kimse gibi midir?

Diyanet Vakfı
Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işi kendisine güzel görünen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?

Kurtubi Tefsiri
Rabbinden apaçık bir delil üzere olan, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler gibi midir?

“Rabbinden apaçık bir delil üzere olan” âyetinin başındaki (soru için getirilen) “elif,” takrir (söyletme) “elifidir.

“Apaçık bir delil” lâfzı, sebat ve yakîn demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Ebû’l-Aliye dedi ki: Bu kimse Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır, apaçık delil de vahiydir.

“Kötü ameli” yani putlara ibadeti

“kendisine süslü gösterilen” bu da Ebû Cehil ve kâfirlerdir

“ve hevalarına” yani canlarının çektiklerine, arzularına

“uyan kimseler gibi midir?”

Bu süslü gösterme, yaratılış itibariyle Allah tarafındandır. Şeytan tarafından da davet ve vesvese suretinde olması mümkün olabileceği gibi, kâfir tarafından da olması mümkündür. Yani kâfirin kendisi yaptığı kötü işi kendi kendisine süslü göstermiş ve küfür üzere ısrar etmiş olur.

“Kötü” lâfzı (tekil olarak gelmesi),

“Kendisi” lâfzına göredir. ” Uyan kimseler” lâfzının çoğul gelmesi de bu lâfzın manasına binaendir.

Muhammed 13

Nice belde vardır ki senin çıkarıldığın beldeden daha güçlüydü. Biz onları helak ettik ve onların hiçbir yardımcısı olmadı.

Diyanet Vakfı
Senin şehrinden -ki ora (halkı) seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.

Kurtubi Tefsiri
Seni (yurdundan) çıkartan ülkenden daha güçlü nice ülke vardı! Biz yine de onları helâk ettik. Onların yardımcıları yoktur.

“Seni çıkartan ülkenden daha güçlü nice ülke vardı!” âyetinde geçen:

“Nice” lâfzına dair açıklamalar Al-i İmrân Sûresi’nde (3/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu lâfız burada:

“Nice” anlamındadır ki; nice… ülke vardır, demektir. el-Ahfeş, Lebid’in şu beyitini zikretmektedir:

“Biz nice krallar ve yönetilenler gördük,

Ve zincirlere vurulmuş esirin zincirlerini açan anahtarlar.”

Buna göre âyet, nice ülke ahalisi vardır ki… demektir. Ahalisi,

“Seni çıkartan ülkenden” ülke ahalisinden

“daha güçlü nice ülke vardı. Biz yine onları helâk ettik. Onların yardımcıları yoktu.”

Katade ve İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’den mağaraya doğru çıkıp gidince, Mekke’ye döndü ve şöyle dedi: “Allah’ım (da biliyor ki), sen Allah’ın en çok sevdiği bir ülkesin. Benim de en sevdiğim ülke sensin, eğer senin ahalin olan müşrikler beni çıkartmamış olsalardı, ben de senden çıkıp gitmezdim.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Heysemî, Mecmâu’z-Zevaid, III, 283; Ebû Yala; Müsned, V, 69; İbn Abdi’l-Berr, Temhîd, VI, 33; Müsned, IV, 305 (az farkla Ebû Hüreyre den) Bunu es-Salebi zikretmiş olup sahih bir hadistir.

Muhammed 12

Allah, iman edenleri, altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. İnkâr edenler ise hayvanlar gibi yer ve içerler. Onların varacağı yer ateştir.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar; inkar edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki Allah Îman edip salih amel İşleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kâfirler ise onlar faydalanırlar ve davarların yediği gibi yerler. Kalacakları yerler ise ateştir onların.

“Şüphesiz ki Allah îman edip salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar.” Buna benzer âyetler daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

“Kâfirler ise onlar” dünya hayatında davarlar imiş gibi, karınlarından ve arzularından başka hiçbir istekleri olmayan ve yarınları ne olacak diye hatırlarına getirmeyen

“davarların yediği gibi yerler.”

Denildiğine göre, mü’min dünyada iken kendisine azık hazırlar, münafık süslenir, kâfir de faydalanır.

“Kalacakları yerler” ikamet edecekleri ve konaklayacakları yerler

“ise ateştir onların.”

Muhammed 11

Bu, çünkü Allah iman edenlerin dostudur. Kâfirlerin ise dostu yoktur.

Diyanet Vakfı
Bu, Allahın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kafirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Bu böyledir. Çünkü Allah îman edenlerin velisidir, kâfirlerin ise velisi yoktur.

Yani Allah îman edenlerin gerçek dostu ve yardımcısıdır. Abdullah b. Mesud’un kıraatinde:

“Bu böyledir. Çünkü Allah îman edenlerin velisidir” şeklindedir. Burada “mevla (veli)” yardımcı demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Önündeki ve arkasındaki her iki yolun da,

Korkuya karşı kendisinin mevlası (velisi, dost ve yardımcısı) olacağını zannetti.”

Katade dedi ki: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud gününde dağdaki geçitte bulunduğu sırada müşriklerin: Bir güne karşılık, bir gün. Bizim Uzzamız var, sizinse Uzzanız yok, diye bağırdıklarında, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in de: “Deyin ki: Allah bizim mevlamız (dost ve yardımcımızdır. Sizin ise mevlanız yok” demesi üzerine inmişti ki, daha önceden (4. âyetin tefsirinin sonlarında) geçmiş bulunmaktadır.

“Kâfirlerin ise velisi yoktur.” Allah’a karşı kimse onlara yardımcı olamaz.

Muhammed 10

Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Allah onları yerle bir etti. Kâfirler için de onların benzerleri vardır.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları yere batırmıştır. Kafirlere de onların benzeri vardır.

Kurtubi Tefsiri
Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk etmiştir. Kâfirlere de onların benzerleri vardır.

Yüce Allah imanın gereğine dikkat çekmek üzere mü’min ve kâfirin hallerini açıkladıktan sonra, ibretle dikkat etmekten sözetmektedir. Yani bunlar Âd, Semud ve Lut kavmi ile diğerlerinin topraklarında, onların hallerinden ibret almak için dolaşmıyorlar mı? Kalbleriyle

“kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin” kendilerinden önceki kâfirlerin sonuçtaki hallerinin

“nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk etmiştir” ve kökten imha etmiştir. “Onu toptan helâk etti, mahvetti” ile kullanımı aynı anlamdadır.

Daha sonra yüce Allah Mekke müşriklerini tehdit ederek:

“Kâfirlere de onların benzerleri vardır.” Yani öncekilere yapılan bu işin -yok edip helâk etmek- benzeri vardır.

ez-Zeccâc ve et-Taberî dediler ki: ” Benzerleri” lâfzındaki “he” zamiri akıbete racidir. Yani Kureyş kavminden kâfir olanlara, îman etmeyecek olurlarsa, geçmiş ümmetlerin yalanlamalarının akıbetinin benzeri sözkonusudur. (Bunların başlarına da onun gibisi gelecektir).

Muhammed 9

Bu, çünkü Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmadılar; bu yüzden Allah onların amellerini boşa çıkardı.

Diyanet Vakfı
Bunun sebebi, Allahın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Bu böyledir. Çünkü onlar Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır.

Yani bu saptırmanın ve yüzleri üzere düşürülüp helâk edilmelerinin sebebi, onların

“Allah’ın indirdiği” kitab ve şeriatleri

“hoş görme” meleridir.

“Bundan dolayı amellerini” Mescid(-i Haram’ı) imar etmek, misafirleri ağırlamak, Allah’a yakınlaştırıcı türden olan çeşitli ameller gibi davranışlarını

“boşa çıkartmıştır.” Çünkü yüce Allah ancak mü’minin yaptığı salih ameli kabul eder.

“Amellerini boşa çıkartmıştır” ifadesinin, putlara ibadelerini boşa çıkartmıştır, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Muhammed 8

İnkâr edenlere gelince – onların canı çıksın! Allah amellerini boşa çıkardı.

Diyanet Vakfı
İnkar edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanlara gelince, yüzleri üzere düşüp helâk olmak, hakkıdır onların. Amellerini de boşa çıkartmıştır.

“Kâfir olanlara gelince” anlamındaki âyetin mübteda olarak merfu olma ihtimali vardır. Daha sonra gelen

“Yüzleri üzere düşüp helâk olmak hakkıdır onların” anlamındaki âyetin açıkladığı fiil ile nasb konumunda olması da mümkündür. Sanki: Kâfir olanları da yüzleri üzere düşürüp helâk etmiştir, buyurulmuş gibidir,

“Yüzleri üzere düşüp helâk olmak hakkıdır onların” âyetinde fiil (bed)dua yolu ile mastar olarak nasbedilmiştir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır. Bu da: ” Ona içecek ve mera olacak (şeyler) verilsin” gibidir. Bu âyetteki beddua tökezleyip düşen kimseye; söylenen:” Yerden kalkasıca” anlamındaki sözün zıddıdır. Şair el-A’şa demiştir

“Ona kalk demektense, düşüp de helâk olsun demek, daha uygun düşer.”

Anlamı ile ilgili olarak on çeşit açıklamada bulunulmuştur: 1- İbn Abbâs ve İbn Cüreyc’e göre uzak olsunlar, 2- es-Süddî’ye göre kedere boğulsunlar, 3- İbn Zeyd’e göre bedbaht olsunlar, 4- el-Hasen’e göre Allah onlara ağır sözler söylesin, 5- Sa’leb’e göre helâk olsunlar, 6- ed-Dahhak ve İbn Zeyd’e göre hüsrana uğrasınlar, 7- en-Nekkaş’ın naklettiği bir açıklamaya göre onlar ne kadar çirkindirler, 8- Yine ed-Dahhak’ın açıklamasına göre burunları yerde sürtülsün onların, 9- Yine Sa’leb’in açıklamasına göre kötülük onlara olsun, 10- Ebû’l-Aliye’ye göre bedbahtlık onların olsun.

“aşağı düşmek, alçalmak ve tökezleyip, düşmek” anlamında olduğu söylenmiştir, İbn es-Sikkit dedi ki: Bu yüzüstü yıkılmak anlamındadır. Buna karşılık ise “başı üstüne yıkılması” demektir. Yine İbnu’s-Sikkit: “Helâk olmak” anlamına gelir, demiştir. el-Cevherî dedi ki: Bunun asıl anlamı yıkılmak demektir. Bu da ayağa kalkmanın, dikilmenin zıt anlamlısıdır. Bu fiil “ayn” harfi üstün olarak “şeklinde kullanılır. “Allah onu yüzüstü yere yıksın” demektir, Mücemmi’ b. Hilal dedi ki:

“Ben onu can yoldaşından ayırdım da diyor ki o:

Ey Mücemmi’ sen beni yüzüstü yıktığın gibi, sen de yüzüstü, yıkılasın.”

“Allah onu yakasını bırakmayacak şekilde bir helake maruz bıraksın” denilir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bazıları “ayn” harfi esreli olarak; diye bu fiilin kullanılabileceğini de kabul etmişlerdir.

Derim ki Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadiste de böyledir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dinara, dirheme, kadifeye, çizgili elbiseye köle olan, kahrolup helâk olsun. (Çünkü) böyle bir kimseye verilecek olursa hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmaz.” Bu hadisi Buharî rivâyet etmiştir Buhârî, III, 1057, V, 2364; İbn Mace, II, 13K5 (yakın lâfızlarla)

Bu hadisin rivâyet yollarından birisinde de şöyle denilmektedir: ” Düşüp helâk olsun, başaşağı yıkılsın, (bir tarafına) diken batsa o dikenini çıkaran olmasın.” Bu hadisi de İbn Mace rivâyet etmiştir. İbn Mace, II, 13K6.

“Amellerini de boşa çıkartmıştır.” Onları iptal etmiştir. Çünkü onların amelleri şeytana itaatti.

” Helâk olmak” âyetinin başına “fe” harfinin gelmesi: “dülar” lâfzındaki mübhemlikten ötürüdür. “Amellerini de boşa çıkartmıştır” âyetinin haber şeklinde gelmesi de: ” lâfzına göredir. Çünkü bu, lafzen bir haberdir. Buna göre “fe” harfinin gelmesi manaya göredir. “Boşa çıkartmıştır” âyeti da lâfza göredir. (Mealde de bu görülebilmektedir.)

Muhammed 7

Ey iman edenler! Eğer Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Eğer siz Allaha (Allahın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.

“Ey îman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder.” Yani siz Allah’ın dinine yardım edecek olursanız, O da kâfirlere karşı size yardım eder (size zafer verir). Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Allah kendi (dini)ne yardım edene etbette yardım eder” (el-Hac, 22/40) âyetidir ki, daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Kutrub dedi ki: Şâyet Allah’ın peygamberine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, demektir. Anlamlar birbirine yakındır.

“Ve” savaş esnasında

“ayaklarınıza sebat verir.” İslâm üzere ya da Sırat üzere sebat verir, diye de açıklanmıştır. Maksadın güven duygusu ile kalblere sebat verilmesi olduğu da söylenmiştir. Buna göre ayaklara sebat verm ek savaş esnasında ilahi yardım ve desteği ifade eder. Daha önce el-Enfal Sûresi’nde (8/9-10. âyetin tefsirinde) bu anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca yüce Allah o sûrede:

“Hani Rabbin meleklere: Şüphesiz ben sizinle beraberim, îman edenlere sebat verin… diye vahyediyordu” (el-Enfal, 8/12) diye buyurmaktadır. O sûrede arada bir vasıtanın (meleklerin) bulunduğunu belirtirken, burada böyle bir vasstadan hiç sözetmemektedir. Bu da yüce Allah’ın:

“De ki: Ölüm meleği sizin canınızı alır” (es-Secde, 32/11) diye buyururken, bir başka âyette:

“Allah sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren…dir” (er-Rum, 30/40) âyeti ile:

“O Allah ki ölümü ve hayatı yaratandır” (el-Mülk, 67/2) âyetinde bu araçtan süzetmemektedir. Buna benzer âyetler pek çoktur. Kısacası bir ve tek olarak Allah’tan başka fail (olayları yapan ve yaratan) yoktur.

Muhammed 6

Ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokar.

Diyanet Vakfı
5, 6. Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şadedecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Ve onları kendilerine tanıttığı cennete girdirecek.

Yani onlar cennete girecekleri vakit, haydi kalacağınız konaklarınıza dağılırı, denilecek. Onların kalacakları konaklarını bilip tanımaları, cuma namazına katılanların evlerine döndükleri vakit, kendi evlerini bilip tanımalarından daha ileri derecede olacaktır. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve müfessirlerin çoğu yapmıştır. Buhârî’de bu görüşün doğruluğuna delil teşkil eden Ebû Said el-Hudrî’den gelen bir rivâyet yer almaktadır. O dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Mü’minler cehennem ateşinden kurtulacaklar ve cennet ile cehennem ateşi arasında bir köprü üzerinde alıkonulacaklar. Dünya hayatında iken kendi aralarındaki birtakım haksızlıkların (haksızlığa uğramış bulunan) birtakım kimselerin lehine kısas yapılır. Nihayet arındırılıp tertemiz edileceklerinde cennete girmelerine izin verilecektir. Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, onlardan herhangi bir kimsenin cennetteki konağına giden yolu bilmesi, sizden herhangi birinizin dünyadaki evine giden yolu bilip tanımasından daha ileri derecede olacaktır.” Buhârî, V, 2394; Müsned, III, 13, 57, 63, 74.

“Ve onları kendilerine tanıttığı cennete” âyetinin, herhangi bir istidlal olmaksızın, onu tanıyacak noktaya varıncaya kadar kendilerine açık seçik bildirdiği anlamına geldiği de söylenmiştir,

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah dünyada cenneti, niteliklerini onlara tanıtmış bulunmakladır. Onlar oraya girecekleri vakit bu nitelikleriyle cenneti tanıyacaklardır.

Âyette hazfedilmiş ifadeler olduğu da söylenmiştir. Bu da şu demektir: Yüce Allah cennetin yollarını, meskenlerini ve onlara ait o cennetin evlerini tanıtmış bulunmaktadır. Buna göre muzaf hazfedilmiş olmaktadır.

Bu tanıtmanın bir kılavuz aracılığıyla olacağı da söylenmiştir. Bu ise kulun amelini yazmakla görevli olan melektir. Bu melek kulun önünde yürüyecek, kul da arkasından konaklayacağı eve varıncaya kadar gidecektir. Melek ona cennette kendisi için verilmiş olan herşeyi tanıtmış olacaktır. Ancak Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyet ettiği hadis, bu kanaati reddetmektedir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Kendilerine tanıttığı” çeşitli zevk verici şeyler ile kendilerine hoş kıldığı… demektir. Buradaki “tanıtmak” anlamındaki fiil hoş koku demek olan; alınmıştır. “Tadı hoş kılınmış (güzel pişirilmiş) yemek” demektir. Araplar bir yemeği tuz ve çeşitli tohumlarfa (baharat ve benzerleri ile) tadının güzelleştirilmesini anlatmak üzere: derler. Şair de bir adama hitab edip onu överken şöyle demektedir:

“Misk parçalarının kokusunu güzelleştirdiği (kadınların giydiği)

yensiz bir elbise gibi, sen de hoş kokulusun.”

Bu tabirin, çokluğundan ötürü yemeğin üstüste yığılmasından geldiği de söylenmiştir. Mesela: ” Üstüste ipekler” demektir. Bu da “at yelesi” demek olan “urfu’l-feras” gibi birbiri arkasında bulunan: (……..)’den gelmektedir.

“Kendilerine tanıttığı” âyetinin kendilerine cennetle mükâfat verilmesi gerekecek şekilde itaate muvaffak kıldığı anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre o, semada bulunanlara cennete gireceklerin, cennetteki lütuf ve ikramlarını, değerlerini açığa çıkarmak maksadı ile cennet verileceğini bildirmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre de yüce Allah, itaat eden kullarına cennetin kendilerinin olacağını bildirmiştir, demektir.

Muhammed 5

Onlara yol gösterir ve hallerini düzeltir.

Diyanet Vakfı
5, 6. Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şadedecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Onları doğruya İletecek ve hallerini ıslah edecek.

el-Kuşeyrî dedi ki: Ebû Amr’ın -bir önceki ayetteki-: “Öldürüldüler” şeklindeki okuyuşu uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah:

“Onları doğru yola iletecek ve hallerini ıslah edecek” diye buyurmaktadır. Öldürülen bir kimse ise bununla nitelendirilmez. Başkası da şöyle demiştir: O zaman anlam şöyle olur: Allah onları cennete iletecektir yahutta onlardan geri kalanları iletecektir, yani onların hidayette olmalarını gerçekleştirecektir.

İbn Ziyad da şöyle demiştir: Kabirde Münker ve Nekire karşı cevab vermek noktasında onlara doğruyu gösterecektir.

Ebû’l-Mealî dedi ki: Bazan hidayet lâfzı mü’minleri cennete ulaştıran ve oraya götüren yolların mü’minlere gösterilmesi anlamı kastedilebilir. Bu kabilden olmak üzere yüce Allah mü’minlerin nitelikleri ile ilgili olarak: “Amellerini asla boşa çıkartmaz. Onları doğruya iletecek…” âyeti vardır. Yine yüce Allah’ın:

“Onlara cehennemin yolunu gösterin” (es-Saffat, 37/22) âyetinde geçen “hidayet” âyeti, onları oraya götürün, anlamındadır.

Muhammed 4

İnkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Onları iyice zayıflatınca bağı sıkıca bağlayın. Sonra ya karşılıksız salıverin ya da fidye alın. Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar böyle devam edin. Allah dileseydi onlardan intikam alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmaz.

Diyanet Vakfı
(Savaşta) inkar edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.

Kurtubi Tefsiri
İnkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun! Onlardan çokça öldürüp kahrettiğinizde, artık bağı sıkıca bağlayın. Sonra ya lütfederek karşılıksız salın yahut fidye alın. Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar. Emir budur. Eğer Allah dileseydi, elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (cihadı emretti). Allah yolunda öldürülenlerin amellerini (Allah) asla boşa çıkartmaz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyet-i Kerîmenin Önceki Buyruklarla İlişkisi ve Cihad Emri:

Yüce Allah her iki kesimi birbirinden ayırdedince

“inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun” âyeti ile kâfirlere karşı cihad etmeyi emretmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Kâfirler (inkar edenler) pullara tapan müşriklerdir.

İster müşrik olsun, isterse de herhangi bir antlaşma ve zimmet akdi bulunmayan bir kimse olup kitab ehlindenolsun, İslâm dinine muhalefet eden herkestir diye de açıklanmıştır. Bu görüşü el-Maverdî zikretmiş olup İbnu’l-Arabî de bunu tercih ederek şöyle demiştir: Bu husustaki âyetin genelliği dolayısı ile sahih olan görüş budur.

“Boyunlarını vurun” âyetinde

“vurun” (anlamı verilen) lâfzı mastardır. ez-Zeccâc dedi ki: Bu: “boyunları vurdukça vurun” demektir. Özellikle boyunların sözkonusu edilmesi ise ölümün çoğunlukla bu şekilde gerçekleşmesinden dolayıdır.

“Vurun” anlamındaki lâfzın iğra (teşvik) olmak üzere nasbedildiği de söylenmiştir. Ebû Ubeyde dedi ki: Bu bir kimsenin: “Ey nefis sabret” demesine benzer.

Bir görüşe göre de ifadenin takdiri: ” Boyunları vurmaya bakın” şeklindedir.

Yüce Allah:

“Boyunları vurun” diye buyurup onları öldürün diye buyurmamıştır. Çünkü boyunların vurulması tabirinde, öldürün tabirinde bulunmayan bir sertlik ve bir çetinlik vardır. Bu ifade ile öldürmek, en ağır şekli ile canlandırılmaktadır ki; bu da boynun koparılması ve bedenin başı, üstü ve organlarının en mükemmeli olan bir organın uçurulması ile gerçekleşir.

2- Savaş Sonrası Esirlere Yapılacak Muamele:

“Onlardan çokça öldürüp kahrettiğinizde” âyetinde geçen

“çokça öldürme” anlamındaki lâfza dair açıklamalar daha önceden el-Enfal Sûresi’nde

“Yeryüzünde çokça savaşıp zaferler kazanıncaya kadar…” (el-Enfal, 8/67) âyeti ele alınırken açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Artık bağı sıkıca bağlayın!” Onları esir aldığınızda (böyle yapın), demektir.

“Bağ” ” Bağlamak”dan isimdir, mastar da olabilir. ” Onu bağladım, bağlamak” denilir. Kesreli olarak ise “bağ gibi kendisi ile bağlanılan şey”in ismidir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

el-Cevherî dedi ki: ” Bağ ile onu bağladı” demektir. Yüce Allah da;

“Artık bağı sıkıca bağlayın” diye buyurmuştur. “Vav” harfi esreli olarak; …. ise bir söyleyiş şeklidir.

Yüce Allah’ın bağın sağlamca bağlanmasını emretmesi, kaçıp kurtulmamaları içindir.

“Sonra” fidyesiz olarak ya serbest bırakmak suretiyle

“lütfederek karşılıksız salın yahut fidye alın.” Sözün başında öldürme sözkonusu edildiğinden onunla yetinilerek burada ayrıca öldürmek sözkonusu edilmemiştir.

“Karşılıksız salmak” ile;

“Fidye almak” bir fiil takdiri ile nasbedilmiştir. (Meal de bu husus gözönünde bulundurularak yapılmıştır.)

(Fidye anlamındaki lâfız): (……..) şeklinde “fe” harfi üstün ve kasır ile okunmuştur. Ya onlara lütfederek karşılıksız salıverin veya onlardan bir fidye alarak salın demektir.

Birilerinin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Abdurrahman b. el-Eşas ile birlikte ayaklananlardan alınan esirler getirildiğinde Haccac’ın yanıbaşında duruyordum. Bu esirler dörtbinsekizyüzkişi idi. Onlardan yaklaşık üçbin kişi öldürüldü. Nihayet onun yanına Kindelilerden bir adam gelip, ey Haccac dedi. Yapılmış olan uygulamalar ve lütufkarlık(m ihmali) karşılığında Allah sana hayır göstermesin. Niye? deyince, şöyle dedi: Çünkü yüce Allah kâfirler hakkında bile:

“İnkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Onlardan çokça öldürüp kahrettiğinizde artık bağı sıkıca bağlayın. Sonra ya lütfederek karşılıksız salın, yahut fidye alın” diye buyurmaktadır. Allah’a yemin ederim sen ne fidyesiz lütfedip, karşılıksız bıraktın ne de fidye alarak serbest bıraktın. Halbuki sizin şairiniz kendi kavminin sahib olduğu üstün ahlaki değerleri anlatırken şöyle demişti:

“Öldürmeyiz esirleri fakat onları çözer, serbest bırakırız,

Ödenecek meblağların ağır yükü boyunlara ağır gelince.”

Bunun üzerine el-Haccac şöyle dedi: Öf bu leşlerden. Bunlar arasında bunun gibi güzel söz söyleyecek kimse yok muydu? Geri kalanları serbest bırakın. O gün geri kalan esirler yaklaşık ikibin kişi idiler ve bu adamın bu sözü üzerine serbest bırakıldılar.

3- Bu Âyet-i Kerîmenin Yorumu ile İlgili Görüşler:

İlim adamları bu âyet-i kerimenin tevili ile ilgili beş ayrı görüş ileri sürmüşlerdir,

1- Bu âyet neshedilmiştir ve puta tapıcılar hakkındadır. Onların herhangi bir şekilde fidye karşılığında ya da karşılıksız olarak serbest bırakılmaları câiz değildir. Bu görüşün sahiplerine göre neshedici âyet yüce Allah’ın:

“Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün.” (et-Tevbe, 9/5);

“Eğer bunları savaşta yakalarsan, onlara yaptıklarınla arkalarındakileri dağıt da ibret alsınlar.” (el-Enfal, 8/57) ile

“Bununla beraber müşrikler ile… topluca savaşın” (et-Tevbe, 9/36) âyetleridir.

Bu görüş Katade, ed-Dahhak, es-Süddî, İbn Cüreyc ve el-Avfî’nin nakline göre İbn Abbâs’ın görüşüdür. Kûfelilerin çoğu da bu kanaattedir. Abdu’l-Kerîm el-Cevzi dedi ki: Esir alınan bir şahıs hakkında Ebû Bekir’e bir mektup yazıldı. Bu esirin şu kadar, şu kadar fidye karşılığında serbest bırakılmasının istendiğini sözkonusu ettiler. Ebû Bekir: Onu öldürün, dedi. Müşrik bir kimsenin öldürülmesi, benim şundan ve şundan daha çok sevdiğim bir şeydir.

2- Bu âyet-i kerîme bütün kâfirler hakkındadır ve ilim adamlarından bir topluluk ile rey ehli birtakım kimselerin kanaatine göre neshedilmiştir. Katade ve Mücahid de bunlardandır. Bunlar diyor ki: Müşrik esir alındığı takdirde fidye alınmayıp karşılıksız bırakılması da câiz değildir, fidye karşılığında serbest bırakılarak müşriklere geri dönmesine müsaade edilmesi de câiz değildir. Bunların görüşüne göre ancak kadın fidye karşılığında serbest bırakılabilir, çünkü kadın öldürülmez. Bunu nesheden âyet:

“Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün” (et-Tevbe, 9/5) âyetidir. Çünkü bu âyet bu hususta sabit olmuş rivâyetler gereğince müşriklerle ilişkilerin sona erdirildiğini belirten son beraettir. O halde öldürülmeyeceği belirtilen kadınlar, çocuklar ve kendilerinden cizye alınabileceği belirtilen kimseler gibi, delilin ortada olduğu kimseler dışında, bütün müşriklerin öldürülmesi gerekir. Ebû Hanife’nin meşhur olan görüşü budur. Buna sebep ise müslümanlara karşı tekrar savaşa girebilmeleri korkusudur.

Abdurrezzak şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize Ma’merin, Katadeden naklettiğine göre:

“Sonraya lütfederek karşılıksız salın, yahut fidye alın” âyetini:

“…yaptıklarınla arkalarındakileri dağıt da ibret alsınlar” (el-Enfal, 8/57) âyeti neshetmiştir. Mücahid de bunu:

“Artık müşrikleri nerede bulursanız, öldürün” (et-Tevbe, 9/5) âyetinin neshettiğini söylemiştir. Taberi. Tefsir. XXVI. 40. 41 el-Hakem’in görüşü de budur.

3- Bu âyet-i kerîme nasihtir (nesh edicidir). Bu açıklamayı ed-Dahhak ve başkaları yapmıştır. es-Sevrî, Cuveybir’den, onun da ed-Dahhak’tan rivâyet Sonra ya lütfederek karşılıksız salın, yahut fidye alın” âyeti neshetmiştir.

İbnu’l-Mübarek, İbn Cüreyc’den, onun da Atâ’dan naklettiğine göre;

“Sonra ya lütfederek karşılıksız salın, yahut fidye alın” âyeti gereğince müşrik öldürülmez. Ancak ya karşılıksız, ya da fidye karşılığında -yüce Allah’ın buyurduğu gibi- serbest bırakılır.

Eş’as dedi ki: el-Hasen esirin öldürülmesini boş karşılamaz ve:

“Sonraya lütfederek karşılıksız salın, yahut fidye alın” âyetini okurdu.

Yine el-Hasen şöyle demiştir: Ayet-i kerimede takdim ve tehir vardır. Şöyle buyurmuş gibidir: Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar boyunları vurun. Daha sonra da:

“Onlardan çokça öldürüp kahrettiğinizde artık bağı sıkıca bağlayın.” el-Hasen’in iddiasına göre İmâm (İslâm devlet başkanı) esiri ele geçirdikten sonra öldürmek hakkına sahib değildir. Şu kadar var ki üç şıktan birisini tercih edebilir: Ya karşılıksız serbest bırakır yahut fidye karşılığında bırakır ya da köleleştirir.

4- Said b. Cübeyr dedi ki: Kılıçla düşmanlardan çokça öldürüp onları kahretmedikçe, güçlerini kırmadıkça ne fidye karşılığında esir bırakılır, ne de esir alınır. Çünkü yüce Allah;

“Yeryüzünde çokça savaşıp zaferler kazanıncaya kadar esirlerinden fidye) alması hiçbir peygambere yaraşmaz” (el-Enfal, 8/67) diye buyurmaktadır. Eğer bundan sonra esir alacak olursa, öldürmek ya da uygun göreceği diğer bir şıkka göre hüküm vermek hakkına sahihtir.

5- Ayet-i kerîme muhkemdir ve İmâm her durumda muhayyerdir. Bu görüşü Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan rivâyet ettiği gibi aralarında İbn Ömer, el-Hasen ve Atâ’nın bulunduğu bir çok ilim adamı da ifade etmişlerdir. Malik, Şâfiî, es-Sevrî, el-Evzaî, Ebû Ubeyd ve başkalarının görüşü de budur, tercih edilen de budur: Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile raşid halifeler bu şekilde uygurama yapmışlardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ukbe b. Ebi Muayt’ı, en-Nadr b. el-Haris’i Bedir günü elleri kolları bağlı olduğu halde öldürmüş, diğer Bedir esirlerini fidye karşılığında bırakmış, elinde esir bulunan Hanife oğullarından Sümame b. Üsal’i de karşılıksız serbest bırakmış, Seleme b. el-Ekva’dan bir cariye alarak onu birtakım müslümanlara karşı fidye vermiştir. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekkelilerden bir grub baskın yapmak istemiş, peygamber onları yakaladıktan sonra karşılıksız serbest bırakmıştı. Hevazinlilerden alınan esirleri de karşılıksız serbest bırakmıştı. Bütün bunlar sahih hadislerde sabit olup hepsi de el-Enfal Sûresi’nde (8/67. âyet, 2. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu görüş her iki âyetin de muhkem ve gereğince amelde bulunabilecek âyet olmalarını kabul etmeye göredir. Bu da güzel bir görüştür, çünkü nesih ancak kat’î bir şeye dayanılarak sözkonusu olur. Her iki âyet ile, birlikte amel etmek mümkün olduğu takdirde, nesih olduğunu söylemenin anlamı yoktur. Eğer bizler kâfirleri yakaladığımız yerde öldürmekle taabbüd edebileceksek onları öldürürüz. Eğer esir almak câiz ise o vakit esirin öldürülmesi de, köleleştirilmesi de fidye karşılığı veya karşılıksız serbest bırakılması da müslümanların menfaatine hangisi uygun ise- câiz olur. Bu görüş Medinelilerden, Şâfiî ve Ebû Ubeyd’den nakledilen bir görüştür. Ayrıca et-Tahavî bunu Ebû Hanife’nin görüşlerinden birisi olarak da nakletmektedir. Ancak ondan meşhur olan görüş daha önce kaydettiğimizdir. Başarı yüce Allah’tandır.

4- Savaş Ağırlıklarını Bırakınca;

“Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar” âyeti hakkında Mücahid ve İbn Cübeyr şöyle demişlerdir: Bu, Îsa (aleyhisselâm)’ın çıkışı (kıyâmetin alameti olarak inişi)dir. Yine Mücahid’den nakledildiğine göre âyet: İslâm dini dışında hiçbir din kalmayıp bütün yahudi, hristiyan ve diğer din mensupları müslüman olup koyun kurdun tehlikesinden yana emin oluncaya kadar… demektir. Buna yakın bir görüş el-Hasen, el-Kelbî, el-Ferrâ” ve el-Kisaîden de rivâyet edilmiştir. el-Kisaî: Bütün insanlar müslüman oluncaya kadar, demiştir, el-Ferrâ” da: Bütün insanlar îman edinceye ve küfür yok olup gidinceye kadar diye açıklamıştır. el-Kelbî de şöyle demiştir: İslâm bütün dinlerin üstüne galip gelinceye kadar… el-Hasen: İnsanlar arasında Allah’tan başkasına ibadet eden kalmayıncaya kadar, diye açıklamıştır.

Âyet-i kerimedeki: “ Ağırlıkların silah anlamında olduğu söylenmiştir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Sizler emin oluncaya ve silahlarınızı bırakıncaya kadar bağı sıkıca bağlayın.

“Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar” âyetinin savaşan düşmanlar ağırlıklarını bfrakıncaya kadar anlamında olduğu söylenmiştir. Bu ise onların yenilmeleri yahutta anlaşma sonucunda silahlarını bırakmaları demektir. Savaş silah araç ve gerecine de “evzar: ağırlıklar” denilmiştir. Şair el-A’şa şöyle demiştir:

“Savaş için hazırladım ağırlıklarımı,

Uzunca mızraklar ve erkek atlar.

Ve ardı ardına giden develeri izleyen kafilenin arkasında,

“Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar” âyetindeki

“ağırlıklar” demek olduğu da söylenmiştir. Çünkü: “Ağırlık” demektir. “Kralın veziri” de bu kökten gelmektedir. Çünkü vezir hükümdarın ağırlıklarını yüklenir. Savaşın ağırlıkları ise, taşınmaları ağır olduğundan ötürü silahlardır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: el-Hasen ve Atâ şöyle demişlerdir: Ayet-i kerimede takdim ve tehir vardır. Yani savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar boyunlarını vurun. Onları çokça öldürüp bitkin düşürdüğünüz vakit düğümü sıkı bağlayın. İmâmın esiri öldürmek hakkı yoktur. el-Haccac’dan rivâyet edildiğine göre o, öldürmek üzere Abdullah b. Ömer’e bir esir vermiş, o bunu kabul etmeyerek: Allah bize böylesini emretmiyor, dedikten sonra:

“Onlardan çokça öldürüp kahrettiğinizde artık bağı sıkıca bağlayın” âyetini okudu.

Biz (İbnu’l-Arabî) deriz ki: (Ancak) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) -başkasını- söylemiş ve uygulamıştır. Yüce Allah’ın karşılıksız ve fidye karşılığı serbest bırakılması ile ilgili açıklamasında, başka bir uygulama yapılmayacağı manası çıkmaz. Çünkü yüce Allah, zinada celd (sopa) hükmünü açıklamışken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da recm hükmünü açıklamıştır. İbn Ömer(in böyle söylemesi) el-Haccac’ın elinden böyle bir işi yapmak istemekten hoşlanmaması ihtimali ile olabilir. Bundan dolayı söylediği o sözlerle özürünü beyan etmiş olmaktadır. Rabbimiz en iyi bilendir.

“Emir budur. Eğer Allah dileseydi elbette onlardan İntikam alırdı.” âyetinde geçen: ” Emir budur” lâfzı önceden geçtiği üzere ref konumundadır. Durum az önce sözedip açıkladığım şekildedir, demektir. Bu lâfzın; “Bunu yapınız” anlamında mansub olduğu da söylenmiştir. Mübteda olması da mümkündür. O zaman bu, kâfirlerin hükmüdür, demek olur. Bu lâfız fasih konuşan bir kimsenin bir konudan bir başka konuya geçişi esnasında kullandığı bir kelimedir. Bu da yüce Allah’ın: “(Bu böyledir. Azgınlar için muhakkak en kötü dönüş yeri vardır” (Sad, 38/55) âyetine benzemektedir. Yani bu gerçektir ve Ben zâlimlere şunun şunun yapılacağını size bildiriyorum, demektir.

“…Elbette onlardan İntikam alırdı” âyeti savaş olmaksızın onları helâk ederdi, demektir. İbn Abbâs: Meleklerden bir ordu ile elbette onları helâk ederdi, diye açıklamıştır.

“Fakat kiminizi kiminizle sınamak için” yani yüce Allah kiminizi kiminizle sınayarak -bizzat sûrenin kendisinde belirtildiği üzere- mücahidleri ve sabredenleri ortaya çıkartıncaya kadar savaşla sizin durumunuzu sınamak ve denemek için böyle yapmaktadır.

“Allah yolunda öldürülenlerin” Uhud’da öldürülen mü’minleri kastetmektedir

“amellerini asla boşa çıkartmaz.”

” Öldürülenler” âyeti genel olarak; “(……..): Savaşanlar” diye okunmuştur ki; Ebû Ubeyd’in tercih ettiği budur. Ancak Ebû Amr ve Hafs “kaf’ harfi ötreli ve “te” harfi kesreli olarak: “Öldürülenler” diye okumuşlardır. el-Hasen de böyle okumuş olmakla birlikte, o çokluk anlamı ifade etmek üzere “te” harfini şeddeli okumuştur. el-Cahderî, Îsa b. Ömer ve Ebû Hayve ise “kaftan sonra “elif” getirmeksizin, “kaf” ve “te” harflerini: şeklinde ve “müşrikleri öldürenler” anlamında okumuşlardır.

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre bu âyet-i kerîme, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dağ geçidinde iken Uhud günü inmiştir. O sırada aralarında hem yaralılar, hem de öldürülenler pek çoktu. Müşrikler de: Yücel ey Hubel, diye seslenmiş, müslümanlar da: Allah en yüce ve en büyüktür, diye karşılık vermişlerdi. Müşrikler: Bugün Bedir gününe karşılık olsun, zaten savaş bir o tarafa bir bu tarafa döner, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Eşitlik yoktur deyiniz. Bizim ölülerimiz Rabbleri katında diridir, rızıklanırlar. Sizin ölüleriniz ise cehennem ateşinde azaplanırlar.” Bunun üzerine müşrikler şöyle demişti: Bizim Uzzamız var, sizin ise Uzzanız yok deyince, müslümanlar: Allah bizim mevlamızdır, sizinse mevlanız yok, demişlerdi. Bu hususlar daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/152, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Muhammed 3

Bu, çünkü inkâr edenler bâtıla tâbi oldular, iman edenler ise Rablerinden gelen hakka tâbi oldular. Allah, insanlar için örnekleri böyle verir.

Diyanet Vakfı
Bunun sebebi, inkar edenlerin batıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini anlatır.

Kurtubi Tefsiri
Bu böyledir. Çünkü kâfir olanlar batıla uymuşlardır. Îman edenler ise Rabblerinden gelen hakka uymuşlardır. İşte Allah insanlara misallerini böyle açıklar.

“Bu böyledir. Çünkü kâfir olanlar batıla uymuşlardır. Îman edenler ise Rabblerinden gelen hakka uymuşlardır” âyetinde ki:

“Bu” ref konumunda olup durum böyledir, anlamındadır. Yahutta daha önce sözü edilen saptırma, şaşırtma ve hidayetin sebebi budur: Kâfir batıla uymuştur, mü’min de hakka uymuştur. Batıldan kasıt şirktir, haktan kasıt da tevhid ve imandır.

“İşte Allah insanlara misallerini böyle açıklar.” Yani yüce Allah insanlara iyiliklerin ve kötülüklerin durumunu bu yapılan açıklama gibi açıklamaktadır.

“Misalleri” lâfzındaki zamir, kâfirlere ve îman edenlere racidir.

Muhammed 2

İman edenler, salih ameller işleyenler ve Muhammed’e indirilene iman edenler – ki o, Rablerinden gelen haktır – Allah onların kötülüklerini örttü ve hallerini düzeltti.

Diyanet Vakfı
İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammede indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel İşleyenler ve Muhammed’e indirilene -ki o Rabblerinden gelen hakkın ta kendisidir- îman edenlerin ise (Allah) günahlarını bağışlar ve hallerini ıslah eder.

“Îman edip salih amel işleyenler ve Muhammed’e İndirilene… Îman edenler” âyeti hakkında İbn Abbâs ve Mücahid: Bunlar ensardır, demişlerdir. Mukâtil : Bu özel olarak Kureyşl ilerden bir kesim hakkında inmiştir, demiştir. Her iki âyetin hem kâfir olan, hem de îman eden kimseler hakkında genel oldukları da söylenmiştir.

“Amellerini boşa çıkartır” iptal eder, hükümsüz kılar, anlamındadır. İlahi tevfikten onları alıkoyduğu için hidayetten uzaklaştırıp saptırdı, diye de açıklanmıştır.

“Salih amel işleyenler” âyetine gelince, burada kastedilenler ensardır diyenlerin görüşüne göre; bundan kasıt, meskenlerinde ve mallarında (muhacirleri) gözetmeleri demektir. Kureyşlilerden kimseler olduğunu söyleyenlerin görüşlerine göre de maksat, hicrettir. Genel olduğunu kabul edenlerin görüşüne göre ise, salih ameller yüce Allah’ı razı eden bütün amellerdir.

“Ve Muhammed’e indirilene… îman edenler…” Süfyan es-Sevrî’nin açıklamasına göre hiçbir hususta ona muhalefet etmeyenler, demektir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdiklerini doğrulayanlar, diye de açıklanmıştır.

“-Ki o Rablerinden gelen hakkın ta kendisidir-” âyeti ile, onların îman ettikleri hususların Rabblerinden gelen hakkın ta kendisi olduğu kastedilmektedir. Bir başka açıklamaya göre Kur’ân-ı Kerîm, Rabblerinden gelen hakkın ta kendisidir. Bundan dolayı kendisinden önceki kitapları neshetmiştir.

“Günahlarını bağışlar” îman etmeden önceki geçmiş günahların) bağışlar demektir.

“Ve hallerini” Mücahid ve başkalarından nakledildiğine göre durumlarını “ıslah eder.”

Katade

“hallerini” diye açıklarken, İbn Abbâs “işlerini” diye açıklamıştır ki; bu üç açıklama birbirine yakındır. Bunlar dünyaları ile ilgili olan hususların düzeltileceği ve ıslah edileceği şeklinde tevil edilir.

en-Nekkaş, anlamın niyetlerini ıslah eder, şeklinde olduğunu nakletmiştir. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Eğer sevgi ile yönelirsen bana, benzeri ile yönelirim,

Eğer sen geri dönersen, ben de kendi halime dönerim.”

Bu yoruma göre âyet, onların dinlerinin ıslah edilmesi anlamında yorumlanır.

(“Hal” anlamı verilen) mastar gibi olup bundan türetilmiş bir fiil bilinmemektedir. Araplar ancak şiirde zaruret halinde bunun çoğulunu yaparlar ve derler. el-Müberred dedi ki: Bu lâfız bir başka konumda kalp anlamında olur. Mesela: “Filan kişi hatırıma gelmedi” denilirken kalbimden geçmedi, demektir. el-Cevherî dedi ki: Bu, nefsin rahatlığı anlamındadır. Mesela: ” Filan kişi nefsi rahat kimsedir” denilir. Bu kelime aynı zamanda hal anlamında da kullanılır. Mesela: “ Halin nicedir?” denilir. Sözleri ise “bu aldırış ettiğim şeylerden değildir” anlamındadır. Yine bu kelime denizdeki büyük balıklardan bir balığın ismi (balina balığı) olup, Arapça değildir ” Hoş kokunun konduğu kap” demektir. Aslı Farsça olup, Arapçalaştırılmıştır, Farsça aslı:şeklindedir. Ebû Züeyb dedi ki:

“Sanki onun sırtında miske batırılmış amberin bulunduğu bir kutu vardır da,

Sırtında omuzları arasından kokusu etrafa saçılıyor.”

Muhammed 1

İnkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar – Allah onların amellerini boşa çıkardı.

Diyanet Vakfı
İnkar edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olup Allah’ın yolundan alıkoyanların amellerini (Allah) boşa çıkartır.

İbn Abbâs ve Mücahid dedi ki: Bunlar Mekkelilerdir. Allah’ın tevhidini inkar ettiler. Hem kendilerini, hem mü’minleri Allah’ın dini olan İslâm’dan ona girmeyi yasaklamak suretiyle- alıkoydular. es-Süddî de böyle açıklamıştır.

ed Dahhak dedi ki;

“Allah’ın yolundan” oraya gelmek isteyenleri engellemek suretiyle Beytullah’tan demektir.

“Amellerini boşa çıkartır” âyeti da şu demektir: Onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı kurdukları hile ve tuzaklarını boşa çıkartmış ve planlarını başlarına geçirmiştir. Bu açıklamayı da ed-Dahhak yapmıştır.

Onların akrabalık bağlarını gözetmek, esirleri kurtarmak, misafirlere ikramda bulunmak, himaye haklarını gereği gibi korumak türünden “üstün ahlaki değerler” diye adlandırdıkları işlerden, kâfir iken yaptıklarını boşa çıkartmıştır, diye de açıklanmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Ayet Bedir’de (savaşa katılanlara) yemek yedirenler hakkında inmiştir. Bunlar da oniki kişi idi; Ebû Cehil, el-Haris b. Hişam, Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Halefin iki oğlu Ubeyy ve Umeyye, Haccac’ın iki oğlu Münebbih ve Nubeyh, Hişam oğlu Ebû’l-Bahterî, el-Esved oğlu Zemaa, Hizanı oğlu Hakim ve Nevfel oğlu Amir oğlu el-Haris’dir.

Ahkaf 35

O halde sen, azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret. Onlar için acele etme. Onların, kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca bir saati kadar kalmış gibi olacaklar. Tebliğ budur. Yoldan çıkmış topluluktan başkası helâk edilir mi?

Diyanet Vakfı
O halde (Resulum),peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar vadedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helak edilir mi hiç!

Kurtubi Tefsiri
Peygamberlerden büyük azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret ve bunlar İçin acele etme! Onlar kendisi ile tehdit olundukları şeyi görecekleri gün sanki yalnızca bir gündüzün bir saati kadar kalmışlar gibi gelecek onlara. Bu, yeterli bir tebliğdir. Fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi ki?

“Peygamberlerden büyük azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret!” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki; Büyük azim sahipleri kararlı ve sabırlı kimseler demektir. Mücahid dedi ki: Bunlar beş tanedir: Nûh, İbrahim, Mûsa, Îsa ve Muhammed (aleyhimu’s-selam)dır. Aynı zamanda bunlar bağımsız şeriat sahibi peygamberlerdir.

Ebû’l-Aliye dedi ki:

“Büyük azim sahibi peygamberler (ulu’l-azm)”; Nûh, Hud ve İbrahim’dir. Yüce Allah peygamberine dördüncüleri olmasını emretmiştir. es-Süddî bunlar altı kişidir: İbrahim, Mûsa, Davud, Süleyman, Îsa ve Muhammed’dir -hepsine Allah’ın salat ve selamlan olsun- demiştir.

Bir görüşe göre bunlar: Nûh, Hud, Salih, Şuayb, Lut ve Mûsa’dır. Bunlar el-Araf ve eş-Şuara sûrelerinde belli bir sıra halinde sözü edilen peygamberlerdir.

Mukâtil dedi ki: Bunlar altı kişidir. Nûh uzun bir süre kavminin eziyetlerine karşı sabretti. İbrahim ateşe karşı sabretti. İshak boğazlanmaya sabretti. Yakub çocuğunun kaybolmasına, gözlerinin gitmesine sabretti. Yusuf kuyuya atılmaya, zindana atılmaya sabretti. Eyyub hastalığa karşı sabretti.

İbn Cüreyc dedi ki: İsmail, Yakub ve Eyyub bunlar arasındadır. Yûnus, Süleyman, Âdem ise bunlardan değildir.

en-Nehaî, el-Kelbı ve yine Mücahid şöyle demişlerdir: Bunlar savaşmakla emrolunarak îman ve küfrü, mü’min ve kâfiri açıkça ortaya koyup kâfirlerle cihad eden kimselerdir.

el-En’am Sûresi’nde (6/83. âyetinden itibaren) sözü edilen seçkin peygamberlerdir, de denilmiştir. Bunlar ise onsekiz kişidir. İbrahim, İshak, Yakub, Nûh, Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Mûsa, Harun, Zekeriya, Yahya, Îsa, İlyas, İsmail, el-Yesa, Yûnus ve Lut’dur. Bundan sonra gelen:

“İşte bunlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidayetine uy!” (el-En’am, 6/93,) âyeti dolayısıyla el-Hasen b. el-Fadl bu görüşü tercih etmiştir.

Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Bütün rasûller büyük azim sahibi peygamberlerdi. Ali b. Mehdî et-Taberî de bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: Burada “peygamberlerden” anlamındaki âyetin başına; “…den” lâfzının girmesi teb’îd (kısmilik) bildirmek için değil, cinsi bildirmek içindir. Nitekim: “Ben kumaştan rida ve ipekli yünden giyecekler satın aldım” derken de bu anlamda kullanılmıştır. Buna göre âyet; peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret, demektir.

Metta oğlu Yûnus dışında bütün peygamberlerin büyük azim sahibi peygamberler oldukları da söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a onun gibi olması yasaklanmış bulunmaktadır. Çünkü o kavmine kızarak ayrılıp gittiğinde, bir çeşit aceleciliği ortaya çıkmıştı. Yüce Allah da onu üç şey ile sınamıştı: Amalikalılan ona musallat kılmış ve onun ailesine ve malına baskın düzenlemişlerdi. Kurdu oğluna musallat etmiş ve kurt da oğlunu yemişti. Balığı ona musallat kılmış ve onu yutmuştu. Bu açıklama Ebû’l-Kasım el-Hakim’e aittir.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Büyük azim sahibi peygamberler Şam bölgesinde İsrailoğullarına gönderilip İsrailoğullarının kendilerine karşı çıktığı oniki peygamberdir. Yüce Allah da peygamberlere: Ben İsrailoğullarının isyankarları üzerine azabımı gönderiyorum, diye vahyetti. Bu husus rasûllere ağır gelince, yüce Allah da kendilerine: Kendiniz için tercihte bulunun diye vahyetti: Arzu ederseniz size azâb indirir, İsrailoğullarını kurtarırım, dilerseniz sîzi kurtarır, azâbı İsrailoğullarına indiririm. Kendi aralarında danıştılar, azâbın üzerlerine inip Allah’ın İsrailoğullarını kurtarması noktasında görüş birliğine vardılar. Yüce Allah da İsrailoğullarını kurtarıp o peygamberlere azâbı indirdi. Bu da üzerlerine yeryüzü krallarını musallat etmesiyle olmuştu. Kimisi testerelerle biçildi, kimisinin başının ve yüzünün derisi soyuldu, kimisi ölünceye kadar ağaçlara asıldı (çarmıha gerildi), kimisi ateşle yakıldı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Hasen dedi ki: Büyük azim sahibi peygamberler dörttür, İbrahim, Mûsa, Davud ve Îsa. İbrahim’e:

“Teslim ol, denilince, o da Âlemlerin Rabbine teslim oldum, demişti.” (el-Bakara, 2/131) Daha sonra malında, çocuğunda, vatanında ve canında imtihanlara maruz kaldı. İmtihana maruz kalıp sınandığı bütün hususlarda sözünü eksiksiz yerine getirdiği ve verdiği sözde durduğu ortaya çıktı.

Mûsa’ya ise kavmi:

“İşte şimdi kıstırıldık, dediler. O: Asla, muhakkak Rabbim benimledir, bana doğru yolu gösterecektir, dedi” (eş-Şuara, 26/61-62) deyince, azim sahibi olduğu ortaya çıkmıştı,

Davud’a gelince, o bir hata işledi. O hatasına dikkati çekilince, gözyaşlarından bir ağaç bitip yetiştirinceye ve kendisi onun gölgesinde oturuncaya kadar kırk yıl süre ile ağlayıp durdu.

Îsa’nın azmine gelince, o bir taş üstüne taş koymayıp “bu gelip geçilen bir yoldur. Siz buradan gelip geçiniz, burayı imar etmeyiniz” demişti.

Bu âyetiyle yüce Allah rasûlüne şöyle buyuruyor gibidir: Sabret, yani imtihan olunduğun hususlarda İbrahim gibi doğru ve sözüne bağlı kal. Mûsa’nın güvendiği gibi mevlanın yardımına güven. Davud’un üzülüp kederlendiği gibi sen de geçmişteki yanılgılarından ötürü üzül. Îsa’nın zühdü gibi dünyada zahid ol.

Diğer taraftan bu âyetin, kılıç âyeti (savaşı emreden) ile nesholduğu söylendiği gibi, muhkem olduğu da söylenmiştir. Daha kuvvetli görülen, mensuh olduğudur. Çünkü sûre Mekke’de inmiştir.

Mukâtil ‘in naklettiğine göre de bu âyet, Uhud günü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a inmiş, yüce Allah ona gelen musibete karşı büyük azim sahibi rasûllerin sabrettiği şekilde sabretmesini -onun karşı karşıya kaldığı durumu kolaylaştırmak ve ona sebat vermek maksadıyla- emir buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Ve bunlar için acele etme!” Mukâtil , onlara beddua etmek suretiyle… diye açıklamıştır. Başlarına azâbın getirilmesi hususunda… diye de açıklanmıştır. Çünkü nihayet onların azapla karşılaşacakları en uzak süre kıyâmet günüdür.

“Acele etme” anlamındaki fiilin mef’ûlü “azâb” anlamındaki lâfzı olup hazfedilmiştir.

“Onlar kendisi ile tehdit olundukları şeyi” Yahya azâbı, en-Nekkaş ahireti diye açıklamıştır.

“Görecekleri günde sanki” kendilerine azâb gelinceye kadar dünyada -ki bu Yahya’nın açıklamasının gereğidir. en-Nekkaş’a göre- hesab için diriltilecekleri vakte kadar kabirlerinde;

“yalnızca bir gündüzün bir saati kalmışlar gibi gelecek onlara” Bu, kıyâmet gününe nisbetle böyle olacaktır. Azâbı görecekleri vakit karşı karşıya kalacakları dehşetin dünyada kaldıkları uzun süreyi kendilerine unutturmuş olacağı da söylenmiştir.

Daha sonra:

“Bu yeterli bir tebliğdir.” Yani bu Kur’ân yeterli bir tebliğdir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Buna göre: “Bir tebliğdir” âyeti hazfedilmiş bir mübtedaya göre refedilmiştir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“İşte bu insanlara yeterli bir tebliğdir. Onunla uyarılsınlar..,” (İbrahim, 14/52) âyeti ile;

“Gerçekten bunlar ibadet eden bir topluluk için yeterli bir tebliğdir” (el-Enbiya, 21/106) âyetleridir.

“Belağ” tebliğ anlamındadır.

Bu kadar kalış yeterlidir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Îsa yapmıştır, Buna göre:

“Bu yeterli…dir” âyeti ile: ” Gündüz” üzerinde vakıf yapılır.

Ebû Hatim’in naklettiğine göre de kimisi: “Acele etme” âyeti üzerinde vakıf yaptıktan sonra: “Bunlar için” âyeti ile: “Bunlar için ulaşacakları nihai bir vakit vardır” anlamında okumaya geçmiştir.

İbnu’l-Enbarî der ki: Ancak bu bir yanlışlıktır, çünkü böylelikle: “Belağ (tebliğ)” ile ref edici (haberin başına gelmiş) olan “lam” arasında onlarla ilgisi olmayan ifadeler girmiş ve böylelikle bunlar birbirlerinden ayrılmış olmaktadırlar.

Arapça açısından bu lâfzın şeklinde nasb ile ve şeklinde cer ile okunması da mümkündür, Nasb ile: şeklinde mastar (mef’ûl-i mutlak) yahutta “saat’in sıfatı olarak okunur. Mastar olarak kabul edilirse anlam şöyle olabilir: “Yalnızca gündüzün bir saati gibi… bu eriştirilmeleri takdir olunmuş bir süredir…” Sıfar olursa: “Yalnızca… eriştirilmderi takdir olunmuş bir süre kadar kalmışlar gibi…” şeklinde meallendirilebilir. Cer ile okunması halinde ise: ” Ulaştırılacak günden bir süre…” anlamında olur. Îsa b. Amr ve el-Hasen nasb ile okumuşlardır. Kimi kıraat âlimlerinden, emir olarak: ‘Tebliğ et!” diye okudukları da rivâyet edilmiştir. Bu kıraate göre: “Bir gündüzün” lâfzı üzerinde vakıf yapılır, sonra da: “Tebliğ et” âyeti ile okumaya yeniden devam edilir.

“Fasıklar” İbn Abbâs’ın ve başkalarının açıklamalarına göre Allah’ın emrinin dışına çıkanlar “topluluğundan başkası helâk edilir mi ki?”

İbn Muhaysın fiili kavme isnad ederek: “…topluluğundan başkası helâk olur mu” diye okumuştur.

İbn Abbâs dedi ki: Bir kadının doğumu güçleşecek olursa, bir sahifeyc şu iki âyet ve şu iki kelime yazılır, sonra bunlar su ile yıkanarak ondan o kadına içirilir. Sözkonusu (âyetler ve kelimeler şunlardır):

“Rahmân ve rahim Allah’ın ismi ile. Azim, Halim ve kerim olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve büyük Arş’ın rabbi olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir.

“Onlar onu görecekleri gün, bir (günün) akşamından veya kuşluğundan başka durmamışlar gibi gelecek onlara.” (en-Naziat, 79/46);

“Onlar kendisi ile tehdit olundukları şeyi görecekleri gün sanki yalnızca bir günün bir saati kadar kalmışlar gibi gelecek onlara. Bu yeterli bir tebliğdir, fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi ki?” Sadakallahu’l-azîm.”

Katade’den nakledildiğine göre; yüce Allah ancak kendisini helake sürükleyen bir müşriki helâk eder, demektir.

Allah’ın rahmetine umutlandırmak bakımından, en güçlü âyetin bu olduğu söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahkaf 34

İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün: Bu gerçek değil miymiş? Derler ki: Evet, Rabbimize andolsun. Der ki: Öyleyse inkâr etmekte olduğunuz azabı tadın.

Diyanet Vakfı
İnkar edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? denildiğinde: Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş, derler. Allah: Öyleyse inkar etmenizden dolayı azabı tadın! der.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirlerin ateşe arzolunacakları günde: “Bu hak değil miymiş?” Onlar: “Rabbimize yemin olsun ki evet…” derler. “O halde; inkar edegeldiklerînizden ötürü azâbı tadınız” der.

“Kâfirlerin ateşe arzolunacakları gün” yani onlara arzolunacakları gün ve kendilerine

“Bu hak değil miymiş” denileceğini hatırlat.

“Onlar: Rabbimize yemin olsun ki, evet derler.”

Bunun üzerine onlara bu gerçeği söyletmek üzere soru soran şöyle diyecek:

“O halde inkar edegeldiklerinizden” kâfir olmanızdan

“ötürü azabınızı tadın, der.”

Ahkaf 33

Gökleri ve yeri yaratan ve onların yaratılmasıyla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye güç yetireceğini görmediler mi? Evet, O her şeye güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allahın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mı? Evet O, her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Peki, göklerle yeri yaratmış ve onları yaratmaktan dolayı yorulmamış olan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi? Evet, muhakkak ki O, her şeye güç yetirendir.

“Peki, göklerle yeri yaratmış ve onları yaratmaktan dolayı yorulmamış olan Allah’ın, Ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi?” âyetindeki “görmek” fiili, bilmek anlamındadır. “Allah” lâfza-i celalinden önce gelen: …ile ismi ve haberi, “görmek” anlamındaki fiilin alması gereken iki mef’ûlün yerini tutmaktadır.

Bu âyet öldükten sonra dirilişi inkar edenlere karşı bir delil getirmektedir.

“Yorulmamış” âyeti acze düşmemiş, onları yoktan var etmekten dolayı zaafa düşmemiş demektir. Uygun olan şekli ve yolu bulamamayı anlatmak üzere; “İşi için uygun olan şekli bulamadı” denilir. Sonunun (ye’lerinin) idgamlı kullanılması daha çoktur. Çoğul halinde şeddesiz olarak denilebileceği gibi, şeddeli olarak) da denilebilir. Şair de şöyle demiştir;

“Güvercin yumurtasını ne yapacağını bilemediği gibi,

Onlar da işlerinin içinden nasıl çıkacaklarım bilemediler.”

(……..); İşimi ne şekilde çözeceğimi bilemedim” demektir. “O beni yordu, şaşırttı” anlamına gelir.

el-Hasen (“yorulmamış” anlamı verilen âyeti); diye “ayn” harfini esre, “ye” harfini de sakin (med harfi) olarak okumuştur ki, bu kullanım şekli çok az, hatta şazdır. Aynu’l-fiilin (üç harfli fiillerin ikinci harfinin) i’lal ile “lamu’l-fiilin’ (fiilin üçüncü harfinin) de tashih edilerek kullanımı ancak; “Gaye, âyet” gibi çok az isimlerde görülen bir şeydir. Fiilde kullanımı ise sadece el-Ferrâ’nın zikrettiği bir beyitte görülmüştür. O da şairin şu beyitindedir:

“O sanki diğer kadınlar arasında bir altın külçe sidir,

Evinin avlusunda yürür de nereye gideceğini bilmez (ya da yorulur)”

” Kadir olduğunu” âyetinin başındaki “be” harfi ile ilgili olarak Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş şöyle demişlerdir: Be lekid maksadıyla fazladan getirilmiştir. Yüce Allah’ın: ” şahid olarak Allah yeter” (en-Nisa, 4/166) âyeti ile; “(……): Yağ veren” (el-Mu’minun, 23/20) âyetindeki “be” gibi.

el-Kisaî, el-Ferrâ” ve ez-Zeccâc ise buradaki “be” harfinde âyetin baş taraflarındaki istifham ve inkarın yerini tutan bir özellik vardır, demişlerdir. Yine ez-Zeccâc şöyle demektedir: Araplar bunu inkar (cahd) ile birlikte kullanır ve; ” Ben Zeyd’in ayakta olduğunu zannetmiyordum” derler. Ancak -Zeyd’in ayakta olduğunu zannettim anlamında demezler. Burada hem: nefy edatı, hem de edatı geldiğinden be tekid içindir. İfade de: ” Allah kadir değil midir?” takdirindedir.

Yüce Allah’ın;

“Göklerle yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?” (Yasin, 36/81) âyeti gibidir.

İbn Mes’ûd, el-A’rec, el-Cahderî, İbn Ebi İshak ve Yakub bu lâfzı: Güç yetirir (âyet-i kerîme meali içinde: güç yetirdiğini)” diye okumuşlardır. Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü; haberinde “be” harfinin girmesi pek güzel görülmez. Ebû Ubeyd ise genel okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu âyet, Abdullah b. Mesud’un kıraatinde: şeklinde be’sizdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahkaf 32

“Allah’ın davetine uymayan kimse, yeryüzünde kaçıp kurtulamaz. Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar, açık bir sapıklık içindedirler.”

Diyanet Vakfı
Allahın davetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allahı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allahtan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
“Kim Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakıcı değildir. Onun O’ndan başka dost ve yardımcıları da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”

“Kim Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakıcı değildir.” Yani Allah(ın azâbın)dan kurtulamaz, O’nun önüne geçemez.

“Onun O’ndan başka” kendisini Allah’ın azabından kurtarabilecek

“dost ve yardımcıları da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”

Ahkaf 31

“Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun ve ona iman edin ki, günahlarınızdan sizi bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.”

Diyanet Vakfı
Ey kavmimiz! Allahın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul edin ve ona îman edin. Günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın.”

“Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul edin.” Kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Bu da onun cinlere de, insanlara da peygamber olarak gönderilmiş olduğunu göstermektedir. Mukâtil dedi ki: Yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan önce hem cinlere, hem insanlara bir peygamber göndermiş değildir.

Derim ki: Müslim’in Sahih’inde yer alan Cabir b. Abdullah el-Ensarî’nin şöyle dediğine dair rivâyet onun bu sözüne delil teşkil eder: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Benden önce hiçbir kimseye verilmemiş beş özellik verildi. Benden önceki her peygamber özel olarak kendi kavmine gönderilirdi. Ben ise kırmızı tenli, siyah tenli herkese gönderildim. Benden Önce hiçbir kimseye ganimet helâl olmadığı halde bana helal kılındı. Yeryüzü de benim için hoş ve temiz bir temizlenme aracı (teyemmüm) ve mescid kılındı. Herhangi bir kimse namaz vaktine erişti mi nerede ise namazını orada kılar ve bir aylık mesafeden (düşmanımın kalbine salınan) korku ile yardıma mazhar oldum ve bana şefaat verildi.” Müslim, I, 370; Buhârî, I, 12H, tf)8; Dârimi, I, 174; Nesâî, I, 210; Müsned, Hl, 301 (2) Müslim, 1, 371;

Mücahid dedi ki; “Kırmızı ve siyah”tan kasıt, cinler ve insanlardır. Ebû Hüreyre’nin rivâyetiyle bu hadisteki ifadeleri “Ve bütün yaratılmışlara peygamber olarak gönderildim ve peygamberler benimle son buldu” Tirmizî, IV 123. şeklindedir.

“Ve ona” o davetçiye

“îman edin.” O da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

“Ona” lâfzının Allah’a îman edin, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın” âyetidir. İbn Abbâs dedi ki: Kavimlerinden yetmiş kişi onların çağrılarını kabul etti. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geri döndüler ve el-Batha’da onunla karşılaştılar. Onlara Kur’ân-ı Kerîm’i okudu, emirler verdi, yasaklar bildirdi.

Cinler İçin Mükellefiyet Var mıdır?:

Bu âyet-i kerimeler emir, yasak, mükâfat ve ceza bakımından cinlerin de insanlar gibi olduklarını göstermektedir, el-Hasen dedi ki: Mü’min cinler için ateşten kurtulmanın dışında bir mükâfat yoktur. Buna da yüce Allah’ın:

“…günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın.” âyeti delil teşkil etmektedir. Ebû Hanife de bu görüşü kabul etmiş olup şöyle demektedir; Cinlerin cehennem ateşinden kurtarılmaktan başka bir mükâfatları yoktur. Sonra onlara -hayvanlara denileceği gibi-: Toprak olunuz, denilecektir.

Başkaları şöyle demiştir: Kötülük yaptıkları takdirde cezalandırılacakları gibi, iyilik yapmaları halinde de tıpkı insanlar gibi mükâfatlarını alacaklardır. Malik, Şâfiî ve İbn Ebi Leyla bu kanaati benimsemiştir. ed-Dahhak da şöyle demiştir: Cinler cennete girecekler ve yerler, iterler.

el-Kuşeyrî dedi ki: Doğrusu bu husus, hakkında kesin bir şey söylenemeyecek konulardandır. Bunun hangisinin doğru olduğunu ancak Allah bilir.

Derim ki; Yüce Allah’ın:

“Herkese işlediklerine göre dereceleri vardır.” (el-En’am, 6/132) âyeti cinlerin de mükâfat alacaklarına, cennete gireceklerine delil teşkil etmektedir. Çünkü bu âyetin öncesinde yüce Allah:

“Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan, bugününüzün gelip çatacağını bildirip sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?…” (el-En’am, 6/132) diye buyurduktan sonra devamında:

“Herkese işlediklerine göre dereceleri vardır” diye buyurmaktadır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah’ın İzniyle er-Rahmân Sûresi’nde (55/31- âyetin tefsirinde) gelecektir.

Ahkaf 30

Dediler ki: “Ey kavmimiz! Mûsâ’dan sonra indirilmiş, önündekini doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap işittik.”

Diyanet Vakfı
Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musadan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey kavmimiz! Biz Mûsa’dan sonra İndirilmiş olup kendinden öncekileri doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitab dinledik.

“Dediler ki: Ey kavmimiz! Biz Mûsa’dan sonra indirilmiş olup… bir kitab dinledik.” Bu

“kitab”tan kasıt, Kur’ânı Kerîm’dir. Onu dinleyenler de Mûsa’ya îman eden kimselerdi. Atâ dedi ki: Bunlar yahudi idiler, müslüman oldular. Bundan dolayı

“Mûsa’dan sonra İndirilmiş olup.,.” dediler. İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre de cinler, Îsa (aleyhisselâm)’ın durumunu işitmemişlerdi. Bundan dolayı

“Mûsa’dan sonra İndirilmiş olup” dediler.

“Kendinden öncekileri” yani Tevrat’ı

“doğrulayan hakka” hak dine

“ve dosdoğru yola” Allah’ın dosdoğru dinine

“ileten bir kitab dinledik.”

Ahkaf 29

Cinlerden bir grubu sana yönlendirdiğimiz zaman… Kur’an’ı dinliyorlardı. Onu dinlemeye geldiklerinde dediler ki: “Susun!” Bitince, kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

Diyanet Vakfı
Hani cinlerden bir gurubu, Kuranı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kuranı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) «Susun» demişler, Kuranın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Hatırla ki cinlerden bir grubu, Kur’ân’ı dinlesinler dîye sana yöneltmiş idik. Onun huzuruna geldiklerinde: “Susup dinleyin” dediler. (Okunması) bitirilince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

“Hatırla ki cinlerden bir grubu… sana yöneltmiş idik” âyeti Kureyş müşriklerine bir azardır. Yani cinler Kur’ân’ı dinlediler, ona îman ettiler, onun Allah’tan geldiğini bildiler de siz ise hâlâ yüz çevirmekte ve küfür üzere ısrar etmektesiniz.

” Yöneltmiş idik” sana yönlendirmiş, sana doğru göndermiş idik, demektir.

Bu şöyle olmuştu; İleride de geleceği üzere cinler semadan yapılan alevli atışlar ile oradan hırsızlama yoluyla söz dinlemek imkanından mahrum bırakılmışlardı. Îsa’dan sonra peygamberimizin peygamber olarak gönderildiği vakte kadar bu işten engellenmiş değillerdi.

Müfessirler yani İbn Abbâs, Said b. Cübeyr, Mücahid ve başkaları der ki: Ebû Talib öldükten sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tek başına Taife giderek Sakiflilerden kendisine yardımcı bulmaya çalışmıştı. Abd Yalil, Mesud ve Hubeyb’in -ki bunlar Amr b. Umeyroğulları olup, kardeş idiler- yanına gitti. Yanlarında da Cumahoğullarına mensub Kureyşli bir kadın bulunuyordu. Onları îmana davet etti ve kavmine karşı kendisine yardımcı olmalarını istedi.

Onlardan birisi: Şayet Allah seni peygamber olarak göndermiş ise ben de Kabe’nin elbiselerini yırtan olayım, dedi. Diğeri: Allah senden başka peygamber gönderecek kimse bulmadı mı, dedi.

Üçüncüsü ise: Allah’a yemin ederim, ebediyyen seninle tek bir kelime dahi konuşmayacağım. Eğer Allah dediğin gibi seni peygamber olarak göndermiş ise sen, sana cevab veremeyeceğim kadar büyük ve değerli bir kimsesin. Eğer yalan söyleyen bir kimse isen benim seninle konuşmam gerekmez, dedi.

Daha sonra serserileri, köleleri kışkırtarak ona sövmelerini, onunla alay etmelerini sağladılar. Pek çok kimse başına toplandı ve Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe’ye ait bir bahçeye sığınmak zorunda bıraktılar. Cumahoğullarından olan kadına: “Senin kayınlarından (hısımlarından) nedir bu çektiğimiz” dedi. Sonra da şöyle dua etti:

“Allah’ım! Kuvvetimin zayıflığını, çaremin azlığını, insanlar nazarındaki değersizliğimi Sana şikayet ediyorum. Ey merhametliler merhametlisi! Sen mustaz’afların da Rabbisin, benim de Rabbimsin, beni kime bırakıyorsun? Bana surat asıp kaba davranacak bir kuluna mı, yoksa işimi eline verdiğin bir düşmana mı? Eğer bana gazab etmemişsen hiçbirisine aldırmıyorum. Bununla birlikte Senin vereceğin esenlik benim için daha rahattır, Gazabının üzerime inmesinden yahut öfkene maruz kalmaktan, yüzünün nuruna sığınırım. Benden razı olacağın vakte kadar Senden razılık diliyorum. Sen güç vermezsen ben Sana itaat edemem, Sen bana kuvvet vermezsen masiyetinden uzak duramam.”

Rabia’nın oğulları ona acıdılar ve Addas adındaki hristiyan olan bir kölelerine: Bir salkım Üzüm alıp şu tabağa koy ve o tabaği da git bu adamın önüne bırak, dediler. Addas üzümü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın önüne bırakınca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bismillah” dedikten sonra yemeye koyuldu. Addas onun yüzüne baktıktan sonra şunları söyledi: Allah’a yemin ederim, bu belde ahalisi bu sözü söylemiyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ey Addas! Sen hangi ülke ahalisindensin ve dinin nedir?” diye sordu. Addas: Ben Ninova ahalisinden hıristiyan birisiyim, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “O salih adam Mettaoğlu Yûnus’un şehrinden öyle mi?” dedi. Addas: Mettaoğlu Yûnus’un kim olduğunu sen nereden biliyorsun? diye sordu. Peygamber: “O benim kardeşimdir. O da bir peygamberdi, ben de bir peygamberim,” Addas eğilip peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın başını, ellerini, ayaklarını öpmeye koyuldu. Rabia’nın oğulları ona: Ne diye böyle yaptın? diye sordular. O da şu cevabı verdi: Efendim yeryüzünde bundan daha hayırlı bir kimse yoktur. Bana bir peygamberden başka hiçbir kimsenin bilmediği bir hususu haber verdi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Şakulilerden bir hayır geleceğinden yana ümit kesince, oradan ayrılıp gitti. Nihayet Baln-i Nahle’ye varınca, geceleyin kalkıp namaza durdu, Nasibinli cinlerden bir grub onun yanından geçti. Buna sebeb ise daha önce cinlerin semadan hırsızlama söz dinlemeleri idi. Sema himaye altına alınıp alevli atışlara maruz kalınca İblis şöyle dedi: Semada meydana gelen bu olay yeryüzünde meydana gelen bir şeyden dolayıdır. Bunun üzerine durumu öğrenmek maksadıyla etrafa kafileler gönderdi. Bunların ilki Nasibinli kafile idi. Bunlar ise cinlerin eşrafı olup, Tihame tarafına gönderilmişlerdi. Batn-ı Nahle’ye ulaşınca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın orada sabah namazım kılmakta olduğunu gördüler ve Kur’ân okuduğunu duydular. Ona kulak vererek: Dinleyin, dediler.

Bir kesim de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cinleri uyarıp korkutmak, onları yüce Allah’a davet etmek ve onlara Kur’ân-ı Kerîm okumak ile emrolundu. Yüce Allah da Ninova tarafından bir grub cinni ona yönlendirdi ve onun huzurunda biraraya gelmelerini sağladı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ben bu gece cinlere Kur’ân okumak istiyorum. Sizden kim benimle beraber gelir” diye buyurdu. Hazır bulunanlar başlarını önlerine eğdiler. İkinci defa sözlerini tekrarladı, yine başlarını önlerine eğdiler. Bu sefer üçüncü bir defa sözlerini tekrarlayınca, yine başlarını önlerine eğdiler. İbn Mes’ûd; Ben ey Allah’ın Rasûlü, dedi. İbn Mes’ûd dedi ki; Onunla beraber benden başka kimse bulunmadı. Mekkenin üst taraflarına varıncaya kadar yola koyulduk. Oraya varınca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) el-Hacun yolu diye adlandırılan bir dağ yoluna girdi. Bana bir çizgi çizdi ve onun içinde oturmamı emrederek: “Yanına çıkıp gelinceye kadar bunun dışına çıkma” diye buyurdu. Sonra yanımdan ayrılıp gitti. Ayakta durdu ve Kur’ân okumaya başladı. Ben kanat çırpışları içerisinde aşağı doğru eğilen ve yürüyen, kartala benzer varlıklar görmeye başladım. Bir takım gürültüler ve homurdanmalar duydum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir zarar geleceğinden korktum. Onu oldukça kalabalık gölgeler kapattı ve benimle onun arasında engel oldular. Nihayet onun sesini duymaz oldum. Sonra bulut parçaları gibi parça parça gitmeye koyuldular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tanyeri ağarınca, işini bitirmiş oldu. “Uyudun mu” dedi. Ben Allah’a yemin ederim ki hayır, dedim. Defalarca İnsanlardan yardım istemeyi içimden geçirdim. Nihayet senin onları asan ile dürtükleyip, onlara oturun dediğini duyunca (vazgeçtim). Peygamber şöyle buyurdu: “Eğer (o çizginin) dışına çıkmış olsaydın, onlardan birisinin seni kapmayacağından emin olamazdın.” Sonra: “Bir şey gördün mü?” diye sordu. Ben: Evet ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Ben baldırları arasından beyaz elbiseler dolayıp giyinmiş siyah adamlar gördüm. Şöyle buyurdu: “İşte onlar Nasibin cinleridir benden yiyecek ve azık istediler.

Ben de artık çürümeye yüz tutmuş bütün kemikleri büyük baş hayvan ve küçük baş hayvan pisliklerini de onlara verdim.” Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanlar bizim aleyhimize olarak bunları pisletiyorlar, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kemik ve hayvan pisiiği ile istincada bulunmayı yasakladı. Ben: Ey Allah’ın Peygamberi, dedim. Peki bunların onlara faydası ne? şöyle buyurdu: “Onlar ne kadar kemik bulurlarsa, mutlaka o kemiğin yendiği günkü haliyle üzerinde et bulurlar. Ne kadar pislik bulurlarsa, mutlaka onun içinde yendiği günkü tanesini de içinde bulurlar.” Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Çok büyük bir gürültü ve patırtı duydum, şöyle buyurdu: “Cinler kendi aralarındaki bir maktul hakkında karşılıklı davalaştılar. Benim hükmüme başvurdular, ben de aralarında hak ile hüküm verdim.” Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) def-i hacet için gitti, sonra yanıma geldi. “Beraberinde su var mı?” dedi. Ey Allah’ın Peygamberi dedim. Yanımda bir miktar hurma nebizi bulunan bir matara var, dedim. Ondan ellerine döktüm, abdest aldıktan sonra şöyle buyurdu: “Bu hoş ve temiz bir meyvedir, suyu da tertemizdir.”

Bu manadaki bir rivâyeti Mamer, Katade ve Şu’be’den onlar da yine İbn Mes’ûd’dan rivâyet etmişlerdir. Ancak Ma’mer’in rivâyetinde hurma nebizinden sözedilmemektedir.

Ebû Osman en-Nehdî’den rivâyet edildiğine göre İbn Mes’ûd (Sind tarflarında siyah bir dağ olan) Zut’u görünce (oradakiler için) bunlar nedir? diye sordu. Bunlar Zutlulardır dediler. O da şöyle dedi: Cin gecesinde gördüğüm cinler dışında bunlara benzer kimse görmedim. Onlar biri diğerinin arkasından süratle gidiyorlardı.

Darakutnî de Abdullah b. Lehia’dan şöyle dediğini zikretmektedir: Bana Kays b. el-Haccac anlattı, o Hareş’ten, o İbn Abbâs’tan, o İbn Mes’ûd’dan rivâyet ettiğine göre (İbn Mes’ûd) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a cin gecesinde nebiz ile abdest almak üzere su dökmüş, peygamber de onunla abdest almış ve: “Hem bir içecektir, hem de temizdir” diye buyurdu. İbnu Lehia’nın rivâyeti delil gösterilmez. Darakutni, I, 76.

Yine aynı senetle İbn Mes’ûd’dan rivâyete göre İbn Mes’ûd cin gecesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İle birlikte çıktı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Ey İbn Mes’ûd! Beraberinde su var mı?” diye sormuş, o da: Mataramda nebiz var, demiş Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Ondan elime dök” diye buyurmuş ve abdest aldıktan sonra; “O hem bir içecektir, hem de tertemizdir” diye buyurmuştur. Bunu sadece İbn Lehia (münferiden) rivâyet etmiş olup, İbn Lehia’nın hadis rivâyeti zayıftır. Darakutni, IT 76. Darakutnî dedi ki: Denildiğine göre İbn Mes’ûd Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte cin ve başkalarının da ondan rivâyet ettiğine göre o: Ben cin gecesinde bulunmadım, demiştir. Darakutni, I, 76. Bize Ebû Muhammed b. Said anlattı, bize Ebû’l-Eş’as anlattı, bize Bişr b. el-Fadl anlattı, bize Davud b. Ebi Hind, Amir’den anlattı, o Alkame b. Kays’dan dedi ki: Abdullah b. Mesud’a sordum: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a cinnin davetçisi geldiğinde sizden herhangi bir kimse onunla birlikte hazır mıydı? O, hayır dedi. Darakutni dedi ki: Bu sahih bir isnad olup, bu senedin ravilerinin adaletinde görüş ayrılıkları yoktur. Darakutni, I, 77

Amr b. Murre’den dedi ki: Ben Ebû Ubeyde’ye sordum: Abdullah b. Mesud cin gecesinde hazır bulundu mu? diye. O, hayır dedi. Darakutni, I, 77.

İbn Abbâs dedi ki: Cinler Nasibin cinlerinden yedi kişi idiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları kendi kavimlerine elçi tayin etti.

Zirr b. Hubeyş dedi ki; Bunlar dokuz kişi olup, birileri Zevbaa’dır. Katade; Bu cinler Ninova halkından idiler, demiştir. Mücahid ise Harran ahalisinden, İkrime de Musul Cezire’sinden demişlerdir.

Sayılarının yedi olduğu söylenmiştir. Bunların üçü Necranlılardan, dördü ise Nasibinlilerden idi.

İbn Ebi’d-Dünya’nın rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadiste -Nasibini de sözkonusu ederek- şöyle buyurmuştur: “Orası önüme kaldırıldı ve nihayet ben onu gördüm. Yüce Allah’tan buranın yağmurunu çoğaltmasını, ağacını yeşil kılmasını, nehrini daha da bollaştırmasını diledim.”

es-Süheylî dedi ki: Bunların yedi kişi oldukları söylenir. Yahudi idiler, müslüman oldular. İşte bundan dolayı:

“Mûsa’dan sonra indirilmiş” (Ahkaf, 46/30) demişlerdir.

Denildiğine göre isimleri şöyledir: Şasir, Masir, Mengi, Maşi ve Ahkab. Bu beşinin ismini İbn Düreyd zikretmiştir. Amr b. Cabir de bunlardan birisidir ki, bunu da İbn Selam, Ebû İshak es-Sebiî, o hocalarından, o İbn Mes’ûd yoluyla zikretmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabından bir grub ile birlikte yürümekte iken önlerinde bir fırtına yükseldi. Sonra ondan daha büyük bir fırtına geldi, aniden öldürülmüş bir yılan gördüler. Bizden bir adam hemen ridasını (üzerindeki cübbeyi) ortadan yarıp, o yılanı bir parçası ile kefenleyip defnetti. Gece karanlığı bastırınca iki kadın birbirine soruyordu: Sizden hanginiz Amr b. Cabir’i defnetti. Biz: Amr b. Cabir’in kim olduğunu bilmiyoruz dedik. Şöyle dediler: Eğer siz bu işle ecir almayı ümit ediyor idiyseniz, onu elde ettiniz. Cinlerin fasıkları, mü’minleri ile çarpıştılar da Amr öldürüldü. İşte o gördüğünüz yılan odur. Bu kişi de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Kur’ân’ı işitip sonra da kendi kavimlerine uyarıcılar olarak geri dönen kimselerden birisi idi.

İbn Selam bir başka rivâyet kaydederek onu kefenleyen kimsenin Safvan b. el-Muattal olduğunu belirtmiştir.

Derim ki: es-Sa’lebî de bu haberi buna yakın ifadelerle zikrederek şöyle demiştir; Sabit b. Kutbe dedi ki; Birtakım kimseler İbn Mes’ûd’a gelerek şöyle dediler: Bizler bir yolculukta idik, kanlarına bulanmış bir yılan gördük. Bizden bir kişi onu alıp gömdü. Bazı kimseler gelip: Hanginiz Amr’ı defnetti? diye sordu. Biz, Amr kim? dedik, Onlar: Sizin filan yerde defnettiğiniz yılandır, dediler. O kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Kur’ân’ı dinlemiş kişilerdendi, Müslüman ve kâfir iki cin kabilesi arasında bir savaş olmuştu, o da öldürülmüştü. Bu haberde belirtildiğine göre İbn Mes’ûd yolculukta olmadığı gibi, definde de bulunmuş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Ebi’d-Dünya Tabiînden ismini verdiği bir kimseden şunu nakletmektedir: Bir yılan susuzluktan soluyarak çadırına girdi, ona su içirdi, ondan sonra da bu yılan öldü, o da o yılanı defnetti. Geceleyin ona birileri geldi, ona selam verip, teşekkür etti. O yılanın, ismi Zevbaa olan Nasibin cinlerinden bir adam olduğunu ona bildirdi.

es-Süheylî dedi ki: Ömer b. Abdu’l-Aziz (radıyallahü anh)’ın faziletleri hakkında bize birtakım rivâyetler ulaşmıştır. Bize Ebû Bekr b. Tahir el-îşbilî’nin naklettikleri rivâyetlerden birisine göre Ömer b. Abdu’l-Aziz düz bir yerde yürüyorken ölü bir yılan görmüş. Onu elbisesinden bir parçaya sararak kefenleyip gömmüş. Aniden birisinin şöyle dediği duyulmuş: Ey Serik! Şehadet ederim ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Sen düzlük bir arazide öleceksin. Seni salih bir insan kefenleyecektir.” Allah’ın rahmeti üzerine olsun sen kimsin? diye sormuş. Sesin sahibi şu cevabı vermiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Kur’ân’ı dinleyen cinlerden bir adamım. Bunlardan geriye bir ben bir de Serik kaldık. İşte Serik de ölmüş bulunuyor.

Âişe (radıyallahü anha) odasında Kur’ân okurken kendisini dinlemekte olan bir yılanı öldürdü. Rüyada ona şöyle denildi: Sen Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelmiş cinlerden mü’min bir kişiyi öldürdün. Şöyle dedi; O kimse eğer mü’min birisi olsaydı, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hareminin huzuruna girmezdi. Ona şöyle denildi: O ancak sen örtülü iken senin bulunduğun yere girdi ve ancak zikri dinlemek için geldi. Âişe dehşet içerisinde sabahı etti ve birtakım köleler satın alarak onları azad etti.

es-Süheylî dedi ki: Bu cinlerin isimlerinden hatırımıza gelenleri zikrettik. Eğer bunlar yedi kişi iseler el-Ahkab onlardan birisinin sıfatıdır, özel bir isim değildir. Çünkü bizim az önce sözünü ettiğimiz isimler el-Ahkab ile birlikte sekiz kişidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Hafız İbn Asakir, Tarih’inde (Tarih-i Dımaşk’ında.) şunu zikretmektedir: Hame b. el-Him b. el-Akyas b. İblis. Denildiğine göre cinlerin mü’minlerinden olup Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaşanlardandır. Peygamber ona el-Vakıa, el-Mürselat, en-Nebe, et-Tekvir, el-Fâtiha ve el-Felak ve en-Nas sûrelerini öğretmiştir. Nakledildiğine göre o Habil’in öldürülmesinde hazır bulunmuş, birkaç yaşında küçük bir çocuk iken onun kanına ortak olmuş, Nûh ile karşılaşıp, onun vasıtası ile tevbe etmiş. Hud, Salih, Yakub, Yusuf, İlyas, İmrân oğlu Mûsa ve Meryem oğlu Îsa (hepsine selam olsun) ile de karşılaşmış.

el-Maverdî, Mücahid’den naklen onların isimlerini zikrederek şöyle demektedir: İsimleri: Hisi, Misi, Minşi, Sasır, Masır, Erd, Enyan ve Ahkam’dır. Bu isimleri İbnu’s-Simak diye bilinen Ebû Amr Osman b. Ahmed zikrederek şöyle demiştir: Bize Muhammed b. el-Bera anlattı, dedi ki: Bize ez-Zübeyr b. Bekkar anlattı, dedi ki: Hamza b. Utbe b. Ebi Leheb Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelmiş bulunan Nasibin cinlerinin isimlerini sayarken şöyle diyordu: Hisi, Misi, Şasir, Naşir, Efhar, Erd ve Enyal.

“Onun” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın

“huzuruna geldiklerinde” demektir. Bu da “telvinu’l-hitab” Telvinul-Halah (iltifat): Gaihden muhataba, iniih.iialit.Liii j;aibe geçişin gerçeklettiği bir anlatım lâfzıdır. (Dr. İn’am Fevval Akkavi, el-Mu’cemu’l-Mufassal fi Ulumi’l-Belağa, Beyrut, 1413/1992, s. 207 vd.) kabilindendir. Kur’ân’ın okunmasında hazır bulunup onu dinlediklerinde diye de açıklanmıştır.

“Susup dinleyin, dediler.” Yani biri diğerine Kur’ân’ı dinlemek için susun, dedi. İbn Mes’ûd dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Batnu Nahlede Kur’ân okuyorken onun yanında bulundular. Kur’ân’ı dinleyince: “Susup dinleyin” dediler. Bunlar yedi kişi idiler ki bunlardan birisi Zevbea’dır. Yüce Allah:

“Hatırla ki cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş idik. Onun huzuruna geldiklerinde susup dinleyin dediler” âyetini

“…işte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler” (el-Ahkaf, 46/32) âyetine kadar indirdi.” Darakutni, İlel, V, 54; Rivâyetlerinin çoğunlukla Abdullah b. Mesuda kadar ulaşmayıp ondan önceki ravi oları zirr’e kadar ulaştığına dikkat çekmektedir

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözüne kulak vermek için: Susup dinleyin, dediler diye de açıklanmıştır, anlam birbirine yakındır.

“Bitirilince de…” anlamındaki âyeti Lahid b. Humeyd ile Hubeyb b. Abdullah b. ez-Zübeyr, “kaf” ve “dat” harflerini üstün olarak: ” Bitirince de…” diye okumuşlardır ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazdan Önce (Kur’ân okumasını bitirince), demektir. Çünkü cinler söz hırsızlamasına karşı semanın koruma altına alınması üzerine bunu gerektirenin ne olduğunu öğrenmek üzere etrafa çıkıp dağılmışlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazında Kur’ân okuyorken, Batn-ı Nahle vadisine geldiler, yedi kişi idiler. Onu dinledikten sonra, korkutup uyarıcılar olmak üzere kavimlerine geri döndüler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan haberdar olmamıştı.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a cinleri uyarıp korkutması ve onlara Kur’ân-ı Kerîm’i okuması emrolununca, yüce Allah ondan Kur’ân’ı dinlemeleri ve dönüp kavimlerini uyarıp korkutmaları için cinlerden bir topluluğu ona yönlendirdi. O da onlara Kur’ân’ı okuyup bitirince cinlere kavimlerinden geride bıraktıkları kimselerin yanına gitmek üzere onun emriyle ayrılıp gittiler. Maksatları da Kur’ân’a muhalefet etmekten kavimlerini uyarmak ve korkutmak, îman etmedikleri takdirde Allah’ın azabından onları sakındırmaktı. İşte bu, onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman elliklerine ve onları onun gönderdiğine delildir. Bu hususa da onların söyledikleri:

“Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisinin çağrısını kabull edin ve ona îman edin” (Ahkaf, 46/31) sözleridir. Çünkü bu olmasaydı, onların kavimlerini uyarıp, korkulmaları sözkonusu olmazdı. İbn Abbâs’tan gelen ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onları kavimlerine elçiler olarak gönderdiğine dair rivâyet daha önce de geçmiş bulunmaktadır. Buna göre cin gecesi iki ayrı gecedir. Bu anlamda yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Müslim’in, Sahih’inde de ileride

“De ki: bana şu vahyolundu…” (el-Cin, 72/1) âyetinde açıklanacağı üzere buna delalet edecek rivâyet bulunmaktadır.

Yine Müslim’in Sahih’inde Ma’n’dan şöyle dediği zikredilmektedir: Babamı şöyle derken dinledim: Mesrûk’a: Kur’ân’ı dinledikleri gece cinlerin varlığını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kim bildirdi, diye sordum. O dedi ki; Bana baban -yani İbn Mes’ûd’un- anlattığına göre onların hazır bulunduklarını ona bir ağaç bildirdi Müslim, 1, 333; Ebû’l-Haerac el-Mizzi, Tehzibıt’l-Kemal, XXVIII, 335. (doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Ahkaf 28

Allah’tan başka yakınlık sağlamak için edindikleri ilahlar onlara yardım etseydi ya! Aksine, onlardan kaybolup gittiler. Bu, onların yalanları ve uydurdukları şeydir.

Diyanet Vakfı
Allahtan başka kendilerine yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerini yakınlaştırmak üzere Allah’tan başka ilâh diye edindikleri, onlara yardım etmeli değil miydi? Bilakis bu ilahları önlerinden kaybolup gittiler. İşte bu, onların yalanları ve uydurageldikleri şeydir.

“…Onlara yardım etmeli değil miydi?” âyetindeki:

“Değil miydi” âyeti, ile aynı anlamdadır. Yani müşriklerin kendi kanaatlerine göre;

“Bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçilerimizdir” (Yûnus, 10/18) diyerek şefaat ederler ümidi ile, kendileri vasıtasıyla Allah’a yakınlaşmaya çalıştıkları uydurma ilahları, ne diye onlara yardım etmedi ve başlarına gelen azâb ile helâk edilmekten niye onları kurtarmadı?

el-Kisaî dedi ki:

“Yakınlaştırmak” kendisi ile yüce Allah’a yaklaşılan her türlü itaat ve ibadettir, çoğulu; (oa’y) …diye gelir. “Ruhban” kelimesinin çoğulunun: diye gelmesi gibi.

Âyet-i kerimedeki: ” Edindi” fiilinin iki mef’ûlünden birisi: (radıyallahü anhci olan hazfedilmiş bir zamirdir. İkinci mef’ûl ise: “( İlahûar)” lâfzıdır, ” Yakınlaştırmak üzere” lâfzı da haldir. Bunun ikinci mef’ûl, “ilâh(lar)” lâfzının da ondan bedel olması -mana bozulacağından- doğru olamaz. Bu açıklamayı ez-Zemahşerî yapmıştır.

“Yakınlaştırmak üzere” anlamındaki lâfız “re” harfi ötreli olarak diye de okunmuştur.

“Bilakis bu ilahları önlerinden kaybolup gittiler,” Yok olup gittiler âyeti: İlahları önlerinden kaybolup gitti, çünkü kendilerine isabet eden şeyler -bu ilahlar cansız varlıklar olduğundan- isabet etmedi diye de açıklanmıştır.

“Önlerinden kaybolup, gittiler” âyetinin putları terkettiler ve onlardan uzak olduklarını belirttiler anlamında olduğu da söylenmiştir.

“İşte bu onların yalanları…dır.” Yani önlerinden kaybolup giden ilahları hakkında: Bunlar bizleri Allah’a yakınlaştıran varlıklardır, sözleri ile uydurdukları yalanlarıdır.

” Onların yalanları” lâfzı, “hemze” esreli, “fe” harfi sakin olarak okunmuştur. ” Yalan” demektir, da böyledir, çoğulu: …diye gelir. “Çokça yalancı adam” demektir.

İbn Abbâs, Mücahid ve İbn ez-Zübeyr İse “hemze”, “fe” ve “kef” harflerini üstün olan bir fiil diye okumuşlardır. İşte onların söyledikleri bu söz, kendilerini tevhidden alıkoymuştur, demektir. Hemze üstün olarak: ise: “Onu o şeyden çevirdi, alıkoydu” fiilinin mastarıdır.

İkrime, tekid ve çokluk anlamı vermek üzere “fe” harfini şeddeli olarak: diye okumuştur. Ebû Hatim: İçinde bulundukları nimetlerden onları çevirmiştir, diye açıklamıştır.

el-Mehdevî de yine İbn Abbâs’tan “elif” medli ve “fe” harfi kesreli olarak;

şeklinde ve: “onları alıkoyucu” anlamında okumuş olduğunu nakletmistir. Abdullah b. ez-Zübeyr’den gelen farklı rivâyetler arasındaki bir okuyuşu da med ile şeklindedir. Bunun vezninde olması mümkündür. Onları yalan söylemeye itti, demektir. Aynı şekilde vezninde; onları yalancılığa sürükledi, şeklinde olması da mümkündür.

Genelin kıraati olan:

“Onların yalanları” şeklindeki kıraatlerinin delili yüce Allah’ın:

“Ve uydurageldikleri” yalan yere söyledikleri

“şeydir” âyetidir.

“Onların geri çevrilmeleri” şeklinin: “Onları alıkoydu” ile aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Buna göre; söyleniş itibariyle -çekilmek, sakınmak, tetikte olmak anlamlarına gelen ile benzemektedir. Bu açıklamayı da el-Mehdevî yapmıştır.

Ahkaf 27

Andolsun, sizin çevrenizdeki beldeleri helâk ettik. Belki dönerler diye ayetleri çeşitli şekillerde açıkladık.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki etrafınızda bulunan ülkeleri helâk ettik ve onlara âyetleri tekrar tekrar açıkladık. Belki dönerler diye.

“Yemin olsun ki etrafınızda bulunan ülkeleri” Hicr, Semud ve Lut kavminin şehirleri ve buna benzer Hicaz’a yakın ülkeler kastedilmektedir. Bunlara dair haberler kendi aralarında dilden dile dolaşıyordu.

“Helâk ettik ve onlara âyetleri” delilleri, belgeleri türlü türlü belge ve öğütleri bu ülkelerde yaşayanlara

“tekrar tekrar açıkladık. Belki dönerler diye.” Fakat dönmediler. Âyetin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Bizler vaad, tehdit, kıssalar ve İ’caza dair Kur’ân’ın âyetlerini bu müşrikler dönerler diye tekrar tekrar açıkladık.

Ahkaf 26

Andolsun, onları sizin yerleştirmediğiniz bir şekilde biz yerleştirmiştik. Onlara işitme, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat ne işitmeleri, ne gözleri, ne kalpleri kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. Alay ettikleri şey onları kuşattı.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Zira bile bile Allahın ayetlerini inkar ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki size verdiğimiz imkanları onlara vermiş idik. Onlara kulaklar, gözler ve kalbler de vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalbleri onlara hiçbir fayda vermedi. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkar ediyorlardı. Alay edegeldikleri şey, onları çepeçevre kuşattı.

“Yemin olsun ki size verdiğimiz imkanları onlara vermişdik” âyetinde geçen: (……..)’in zaid olduğu söylenmiştir ki ifade:

“Yemin olsun ki size verdiğimiz imkanları onlara vermiş idik” takdirindedir. el-Kutebî’nin görüşü budur. el-Ahfeş de şöyle bir beyit zikretmektedir:

“Kişi görmediği şeyleri ümid eder,

Ondan önce ise birçok haller ortaya çıkar.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Bizim arzumuzu kesmediler lakin

Bizim temennilerimiz ve başkalarının devleti (büyük imkanları) vardır.”

Âyetteki anlamında ismi mevsul, buna karşılık: anlamında nefy edalı olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifadenin takdiri de şöyle olur: Yemin olsun biz onlara size vermediğimiz imkanları vermiştik. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

(Zuid olduğu söylenen) bu edatın, şart edalı olduğu, cevabının ise hazfedilmiş olduğu; ifadenin de:

“Yemin olsun Biz onlara öyle imkanlar vermiş idik ki, eğer sizleri de o imkanlara sahib kılmış olsaydık sizin azgınlığınız daha çok, inadınız daha ileri olurdu” takdirinde olduğu da söylenmiştir.

İfade burada tamam olduktan sonra yeni bir cümle olarak:

“Onlara kulaklar, gözler ve” kendileri ile anlayıp kavrayacakları

“kalbler de vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalbleri onlara” Allah’ın azabına karşı

“hiçbîr fayda vermedi. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkar ediyorlar” kâfir oluyorlar

“di. Alay edegeldikleri şey onları çepeçevre kuşattı.”

Ahkaf 25

Rabbinin emriyle her şeyi yok eder. Derken, öyle oldular ki, meskenlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suçlu topluluğu böyle cezalandırırız.

Diyanet Vakfı
O (rüzgar), Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbinin emri ile herşeyİ helâk eder.” Onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oluverdi. Biz günahkarlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız,

“Rabbinin emri ile herşeyi helâk eder” diye buyurduğu budur. Yani Âd kavminin insanlarından ve mallarından üzerinden geçtiği herşeyi bu hale getiriyordu.

İbn Abbâs dedi ki: Üzerine gönderildiği herşey, demektir.

Helâk etmek” demektir aynı anlamdadır.

“Herşeyi helâk eder” âyeti: “Herşey helâk olur” diye; “Helâk oldu, helâk olmak”dan gelen bir fiil olarak da okunmuştur. Ayrıca: ” Onu helâk etti, helâk etmek” şekillerinde aynı anlamda geldiği söylenmiştir. “İzinsiz olarak girdi girer” demektir.

Hadîs-i şerîfte de: “Her kimin bakışı izin istemesinden önce (içeriye) ulaşırsa, o kimse izinsiz girmiş demektir” Aynı manada az lâfzı farkla: Beyhaki, es-Sünenu’l-Kubra, III, 129; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, V, 294; Taberani, Kebir, VIII, 105; Hennad, Zühd, II, 651. şeklinde “mim” harfi şeddesiz olarak zikredilmiştir. Tedmur, Şam’da bir şehirdir. Cerboa küçük ve kısa boylu olduğu vakit: denilir.

“Rabbinin emri ile” Rabbinin izni ile demektir.

Buhârî’de yer alan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımı Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ağzının dip taraflarını görecek kadar güldüğünü görmedim. Onun gülmesi tebessümden ibaretti. (Âişe -radıyallahü anha- devamla) dedi ki: Bir butut yahut bir rüzgar gördü mü bunun etkisi yüzünde görülürdü. Ey Allah’ın Rasûlü! dedim. İnsanlar bulutu gördükleri vakit içinde yağmur olur ümidiyle sevinirler. Sen ise onu gördüğün vakit yüzünden hoşlanmadığını görüyorum. Şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Rüzgar ile azâb edilmiş bir kavmin azabının, o bulutun içinde olmadığına dair benim teminatım nedir? Çünkü o kavim azâbı görmüş de bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur demişlerdi.” Bu hadisi Müslim ve Tirmizî rivâyet etmiş olup, Tirmizî bu hadis hakkında; Hasen bir hadistir demiştir. Buhârî, IV, 1827; Müslim, II, 616; Tirmizi, V, 382; Ebû Davud, IV, 326; İbn Mace, II, 1280; Müsned, VI, 66, 240.

Müslim’in, Sahih’inde de İbn Abbâs’tan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Saba rüzgarı ile bana yardım olundu. Âd ise Debur (batıdan esen) rüzgar ile helâk edildi.” Buhârî, I, 350, III, 1172, 1219, IV, 1507; Müslim, II, S17, Müsned, I, 223, 228, 324, 341,

el-Maverdî’nin naklettiğine göre de Âd kavminden; “Bu bize yağmur indirecek bir buluttur” diyen kişi Bekr b. Muaviye imiş. Bulutu görünce şöyle demiş: Ben kül rengi bir bulut görüyorum. Âd’dan hiçbir kimseyi bırakmayacak.

Amr b. Meymun’un naklettiğine göre bu rüzgar yanlarında bulunmayan adamı alır, meclislerine getirip atardı.

İbn İshak dedi ki: Hud ve beraberinde îman edenler bir ağılda biraraya gelmiş kavimlerinden ayrı bir kenara çekilmişlerdi. Ona ve beraberinde bulunanlara bu rüzgardan sadece elbiselerinin üst taraflarını hafifçe dalgalandıran ve kişinin hoşuna giden kadarı ile isabet ederdi. Âd kavminden ise hevdeciyle birlikte deveyi, gök ile yer arasına kadar yükseltir ve helâk edinceye kadar tepelerine taşlar bırakırdı. el-Kelbî’nin naklettiğine göre onlardan bir şair bu hususta şöyle demiştir:

“Hud beddua etti onlara,

Öyle bir beddua ki, hareketsiz kaldılar.

Rüzgar fırtına gibi esti üzerlerinden,

Âd kavmini hareketsiz bırakıverdi.

Yedi gece gönderildi üzerlerine,

Yeryüzünde bir direk dahi bırakmayarak.”

Hud, onlardan sonra kavmi arasında yüzelliyıl daha yaşadı.

“Onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oluverdi” âyetinde geçen; “Görünmez” lâfzını Âsım ve Hamza “ye” harfi ile meçhul bir fiil olarak okumuşlardır. Hammâd b. Seleme de İbn Kesîr’den böylece rivâyet etmiş olmakla birlikte diye okuduğunu rivâyet etmiştir.

Aynı şekil Ebû Bekir’den, o Âsım’dan da rivâyet etmiştir. Diğerleri ise “te” harfi üstün olarak lâfzını da nasb ile okumuşlardır. Bu da; ey Muhammed sen onların meskenlerinden başka şey göremezsin, demektir.

el-Mehdevî dedi ki: “Te” ile meçhul bir fiil olarak okuyanların kıraati “meskenler” lâfzının müennes oluşuna binaendir. Bu ise ancak şiirde kullanılan ve çok az görülen bir kullanım şeklidir. Ebû Hatim de şöyle demiştir: Böyle bir okuyuş dil açısından hazfedilmiş bir ifadenin varlığı kabul edilmeden düzgün sayılmaz. Nitekim konuşma esnasında: “Zeyneb’ten başka kadınlardan kimse görünmüyor” denilmekle birlikte; demek uygun düşmez. Sîbeveyh dedi ki: Bunun anlamı; “Kendileri -meskenleri dışında- görülmüyorlardı”, demektir.

Ebû Ubeyd İle Ebû Hatim ise Âsım ve Hamza’nın kıraatini tercih etmişlerdir. el-Kisaî dedi ki bu: ” Meskenleri dışında hiçbir şey görülmüyordu” demek olup, mana gözönünde bulundurularak (fiil) bu şekilde kullanılmıştır. Nitekim: “Hind’den başka kalkmadı” demeye benzer ki bu da “Hind’den başka kimse kalkmadı” demektir.

el-Ferrâ” dedi ki: İnsanların görülmeyiş sebebleri kumun altında kalmış olmaları idi. Meskenlerinin görülmesi ise yıkılmadan durmalarından idi.

“Biz günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.” Verdiğimiz bu cezanın benzeri ile müşrikleri cezalandırırız.

Ahkaf 24

Derken, onu vadilerine yönelmiş bir bulut halinde görünce dediler ki: “Bu, bize yağmur getirecek bir buluttur.” Hayır, o, çabuk gelmesini istediğiniz şeydir: İçinde elem verici azap bulunan bir rüzgâr.

Diyanet Vakfı
Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur, dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgardır!

Kurtubi Tefsiri
Onlar onu vadilerine yönelmiş bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu bize yağmur indirecek bir buluttur” dediler. “Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. Bir rüzgardır ki onda çok acıklı bir azâb vardır.

“Onlar onu vadilerine yönelmiş bir bulut halinde gördüklerinde…” âyeti ile ilgili olarak el-Müberred şöyle demektedir:

“Onlar onu… gördüklerinde” lâfzındaki zamir daha önce sözü edilmemiş bir şeye aittir. Bunu da yüce Allah’ın

“bir bulut” âyeti açıklamaktadır. O halde burada zamir buluta aittir. Yani onlar bulutun kendilerine yönelmiş olduğunu gördüklerinde… demek olur. Buna göre: “Bir bulut halinde” âyeti tekrar dolayısıyla nasbedilmistir. Buluta bu ismin (ând) veriliş sebebi göğün arzında (eninde) görülmesinden dolayıdır. Hal üzere nasbedildiği de söylenmiştir (Onu lâfzındaki) zamirin yüce Allah’ın;

“O halde bizi kendisi ile tehdit etmekte olduğun şeyi getir” âyetine raci olduğu da söylenmiştir.

Onlar onu gördüklerinde kendilerine yağmur yağdıracak bir bulut zannettiler. Çoktan beri yağmur yağmamış ve gecikmişti. Onlar bunu “vadilerine yönelmiş” olarak gördüklerinde bu işe sevindiler. Gördükleri bu bululun geldiği taraf adeten o taraftan görünen bulutun yağmur yağdırdığı bir cihetten geliyordu. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır.

el-Cevherî dedi ki: “Yemin” ufukta enine görünen bulut demektir, Yüce Allah’ın:

“Bu bize yağmur yağdıracak bir yemin (bulut)dur.” âyetinde bu anlamdadır. Bize yağmur yağdıracak bulut demektir. Çünkü “bize yağmur İndirecek” lâfzı bir marifedir ve nekre olan “yemin: bir bulut’a sıfat olması doğru değildir. Araplar bu gibi fiilden türetilmiş isimleri başkalarından farklı kullanırlar. Şair Cerir şöyle demiştir:

“Bize gıpta eden nice kişi vardır ki eğer sizin arkanızdan gelecek olursa,

Sizden uzaklaştırılmak ve mahrum bırakılmakla karşılaşır.”

Arapçada -bizim kölemiz (olan) bir adamdır anlamında-: demek doğru olamaz. Bir bedevi Arap da orucun sona ermesinden sonra: “’ Nice oruç attan vardır ki bunu oruç tutmamıştır, nice de namazla geçiren vardır ki bunu (duayı) namazla geçirmemiştir” diyerek nekreye sıfat yapmış ve marifeye izafet etmiştir,

Derim ki: el-Cevherînin: “Andın sıfatı olması câiz değildir” şeklindeki açıklaması nahivcilerin görüşüne muhaliftir. Çünkü infisal takdirinde izafet hakiki değil, lafzi bir izafettir. Çünkü birinci kelimeye bir marifelik kazandırmış olmuyor. Aksine isim olduğu haliyle nekre kalmaya devam ediyor. İşte bundan dolayı nekreye sıfat getirilmiş olmaktadır. Gerek âyet-i kerîme, gerek teyit hakkında nahivcilerin açıklaması bu şekildedir. Nekreye sıfat, da nekredir. Diğer taraftan (bedevinin nakledilen sözünde geçen): “Nice” edatı ancak nekrenin başına gelir.

“Hayır, o…” Hud onlara dedi ki… anlamına gelmektedir. Buna delil de: “Hud dedi ki: Hayır o” diye okuyanların kıraatidir. Bu âyet ayrıca: ” De ki, hayır (o) sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir, O bir rüzgardır,” diye de okunmuştur. Yani yüce Allah buyurdu ki: De ki: Hayır o acele gelmesini istediğiniz şeydir. Bununla da kavminin söylediği: “Bizi kendisi ile tehdit etmekte olduğun şeyi getir” sözleridir. Sonra da bunun ne olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Bir rüzgardır ki; onda çok acıklı bir azâb vardır.” Kendisiyle azaplandıkları rüzgar, gördükleri o buluttan ortaya çıkmıştı. Hud ise aralarından ayrılıp gitmişti. Gelen bu rüzgar çadırları ve hevdecleriyle birlikte develeri kaldırıp bir çekirge gibi havaya yükseltiyor, sonra da onları kayalara çarpıyordu.

İbn Abbâs dedi ki: Onlar bulutu ilk gördükleri sırada ayağa dikilip ellerini uzattılar. Onun azâb olduğunu ilk olarak anladıkları vakit, yurtlarının dışına çıkmış bulunan erkek ve davarları, rüzgarın yer ile gük arasında havaya bir tüy gibi uçurmuş olduğunu gördüler. Bunun üzerine evlerine girip kapılarını kilitlediler. Rüzgar kapıları sökerek onları yerlerine yıktı. Yüce Allah rüzgara emir vererek, üzerlerine kumları yıktı. Böylelikle onlar kesintisiz olarak yedi gece, sekiz gündüz boyunca iniltilerle kumların altında kaldılar. Daha sonra yüce Allah rüzgara emir vererek üzerlerinden kumları açtı ve onları alıp denize attı. İşte yüce Allah’ın hakkında:

Ahkaf 23

Dedi ki: “Bilgi ancak Allah katındadır. Size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahil bir kavim olarak görüyorum.”

Diyanet Vakfı
Hud da! Bilgi ancak Allahın katındadır. Ben size, bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat sizin cahil bir kavim olduğunuzu görüyorum, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “(Ona dair) ilim ancak Allah’ın yanındadır. Ben size benimle gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat ben sizin bilmez bir topluluk olduğunuzu görüyorum.”

“Dedi ki:” Azâbın geliş vakti ile ilgili

“ilim ancak Allah’ın yanındadır.” Benim yanımda değildir.

“Ben size” Rabbinizden

“benimle gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat ben sizin” azâbın çabucak gelmesini istemekle

“bilmez bir topluluk olduğunuzu görüyorum.”

Ahkaf 22

Dediler ki: “Sen bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, bize vaat ettiğini getir.”

Diyanet Vakfı
«Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Sen bizi ilahlarımızdan döndürmek için mi bize geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, o halde bizi kendisiyle tehdit etmekte olduğun şeyi getir.”

“Dediler ki: Sen bizi İlahlarımızdan döndürmek için mi bize geldin?”

âyeti iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre yaptığın iftira ile ilahlarımıza ibadetten bizi kaydırmak için mi geldin? İkincisine göre engellemek ve alıkoymak suretiyle bizi ilahlarımızdan döndürmek için mi geldin? Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Urve b. Uzeyne şöyle demiştir:

“Eğer sen. en güzel işi yapmaktan döndürülen birisi isen,

Esasen döndürülmüş bulunan kimseler arasındasın.”

Şair diyor ki; Eğer iyilik yapma başarısına eriştirilmemiş isen, zaten sen (iyilik yapmaktan) döndürülmüş (alıkonulmuş) bir topluluk arasında bulunuyorsun.

“Eğer” peygamber olduğuna dair söylediklerinde

“doğru söyleyenlerden İsen o halde bizi kendisi ile tehdit etmekte olduğun şeyi” getir. Bu âyet

“vaad” sözünün “vaid (tehdit)” anlamında kullanılabileceğini göstermektedir.

Ahkaf 21

Âd’ın kardeşini hatırla. O, kavmini Ahkâf’ta uyardı. Ondan önce ve sonra uyarıcılar gelip geçmişti. “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben, üzerinize büyük günün azabının gelmesinden korkuyorum.”

Diyanet Vakfı
ad kavminin kardeşini (Hudu) an. Zira o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkaf bölgesindeki kavmine: Allahtan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti.

Kurtubi Tefsiri
Âd kavminin kardeşini de an -ki ondan önce de sonra da uyarıcılar gelip geçmişti.- Hani o kavmini Ahkaf denilen yerde; “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Çünkü ben gerçekten sizin için büyük bir günün azabından korkarım” diye korkutup, uyarmıştı.

“Âd kavminin kardeşini” Abdullah b. Rebah oğlu Hud (aleyhisselâm) olup, dinde değil de neseben kardeşleri idi

“de an… Hani o kavmini Ahkaf denilen yerde… korkutup, uyarmıştı.”

Yani sen bu müşriklere onunla ibret alsınlar diye Âd’ın kıssasını anlat! Hud’un (aleyhisselâm.) durumunu kendi kendisine hatırlayıp ona uysun ve kavminin kendisini yalanlamaları gözünde büyümeyip küçülsün, diye kendi kendisine bunu hatırlaması emredilmiştir, diye de açıklanmıştır.

Ahkaf, Âd kavminin yurdu olup el-Halil ve başkalarının açıklamasına göre büyük kumluklar demektir. Bunlar sahib oldukları güç sayesinde yeryüzündekileri yenik düşürmüş, emirleri altına almışlardı. Ahkaf “hıkf’in çoğulu olup bu da dağ seviyesine ulaşmamakla birlikte uzunlamasına devam edip giden ve eğrilip bükülen büyük kum tepeleri demektir. Çoğulu hikaf, ahkaf ve hukuf gelir. “Kum ve hilal eğildi, büküldü” demektir. “HıkPin hikafın çoğulu, ah kafin da çoğulun çoğulu olduğu da söylenmiştir. Eğri büğrü kum tepesi” denilir. Şair el-A’şa da şöyle demiştir:

“Uzunlamasına yayılmış, yüksekçe bir kumdaki kumluk yerde yetişen

“ertat” ağacının yanında geceyi geçirdi.”

Bu kökten fiil: …diye gelir. el-Accac şöyle demiştir:

“Gecenin, başından itibaren peyderpey katlanması gibi,

Hilalin iyice bükülüp yükseldiği vakte kadar.”

İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Üzerinde iki küçük çocuğun yürüdüğü yuvarlak kum tepesi gibi,

Kabul ettikleri yumuşak dokunuş ve kolaylıktan ötürü.”

Burada “el-Ahkaf ile neyin kastedildiği hususunda da görüş ayrılığı vardır. İbn Zeyd dedi ki: Bunlar dağı andıran şekilde uzunca ve yüksek kum tepeleridir. Şu kadar var ki yüksekleri dağın yüksekliğini bulmaz. Bunun tanığı da az önce sözünü ettiğimizdir.

Katade dedi ki: Bunlar Şicr denilen yerde yüksekçe tepelerdir. Şihr Aden’e yakın bir yerdir. Umman Şihr’i ya da Uman Şehr’i denilir. Bu ise Umman ile Aden arasındaki deniz sahilidir. Yine ondan nakledildiğine göre bize Âd kavminin Yemende birtakım kabileler olduğu zikredilmiştir. Bunların bulundukları yer kumluk olup denize bakardı ve buraya Şihr denilirdi.

Mücahid dedi ki: Burası Ahkaf diye adlandırılan Hisme topraklarından bir yerdir. Hisme ise etrafları yumuşak, hemen hemen tepelerinden toz bulutunun ayrılmadığı oldukça yüksek dağlan bulunan çöldeki bir bölgenin adıdır. en-Nabiğa şöyle demiştir:

“İnce bir toprak (toz) Hisma dağlarının etrafını,

Tıpkı bir kemer gibi dolamış oldu.”

Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

İbn Abbâs ve ed-Dahhak ise Ahkaf, Şam topraklarında bir dağdır, demişlerdir. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre Uman ve Mehre arasında bir vadidir. Mukâtil de: Âd kavminin meskenleri Mehre diye adlandırılan bir vadide olup bu da Yemen’in Hadramut bölgesinde idi. Mehri develer de oraya nisbet edilir. “Mehri develer” denilir. Bunlar bahar mevsiminde göçebe bir çadır ahalisi idi. Ekinler kurumaya başladı mı tekrar eski yerlerine dönerlerdi, İrem kabilesinden idiler.

el-Kelbî dedi ki: Dağlardaki Ahkaf suyun etrafı kapladığı dönemde suyunun çekildiği yerler demektir. Su bir yerden çekilir, geriye de onun izi kalırdı. et-Tufayl, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İnsanlar arasında en hayırlı iki vadinin birisi Mekke vadisidir, diğeri ise Âdem’in indiği Hindistan topraklarındaki bir vadidir. Yine insanlar arasında en kötü iki vadi birisi Ahkaf taki vadidir, diğeri ise içine kâfirlerin ruhlarının atıldığı Berahut diye adlandırılan Hadramuvt’taki bir vadidir. İnsanların en hayırlı kuyusu Zemzem kuyusudur. En kötü kuyusu ise Berahut kuyusudur. Bu da Hadramuvt’taki o vadidedir.

“Ki ondan” Hud’dan

“önce de, sonra da uyarıcılar” peygamberler

“gelip geçmişti.” ” Sonra da” âyetini böylece el-Ferrâ” açıklamıştır. İbn Mes’ûd’un kıraatinde ise:

“ondan önce de, ondan sonra da” şeklindedir.

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin.” Bu ifadeler rasûl gönderenin sözlerindendir, bir ara cümlesidir. Sonra da Hud(aleyhisselâm):

“Çünkü ben gerçekten sizin için büyük bir günün azabından korkarım” demişti. Buradaki:

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” âyetinin da Hud (aleyhisselâm)’ın söylediği sözlerden olduğu söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahkaf 20

İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün: “Dünya hayatınızda iyi şeylerinizi tükettiniz ve onlarla faydalandınız. Artık bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladığınız ve yoldan çıktığınız için aşağılayıcı azapla cezalandırılacaksınız.”

Diyanet Vakfı
İnkar edenler ateşe arzolunacakları gün (onlara şöyle denir): Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanların ateşe arzolunacakları o gün (denir ki): “Siz dünya hayatınızda hoşlandığınız her şeyinizi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fasıklık etmeniz sebebi ile aşağılanmak azâbı ile cezalandırılacaksınız.”

“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları o gün…” Ey Muhammed, sen perdenin açılıp kâfirlerin ateşe yakınlaşunlacakları ve onu bakıp görecekleri o günü hatırla! demektir.

“(Denir ki): Siz dünya hayatınızda hoşlandığınız herşeyinizi bitirdiniz.”

Onlara… bitirdiniz, denilir, demektir. Burada

“denilir” anlamındaki söz hazfedilmiştir.

el-Hasen, Nasr, Ebû’l-Aliye, Yakub ve İbn Kesîr

“bitirdiniz” anlamındaki âyeti hafif iki hemze ile: ” Bitirdiniz ha?” diye okumuşlardır ki, Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Ebû Hayve ve Hişam ise soru olmak üzere med ile uzatılmış tek hemze ile: diye okumuşlardır. Diğerleri ise haber olmak üzere medsiz tek bir hemze ile okumuşlardır. Hepsi de fasih söyleyişler olup azar anlamını ihtiva eder. Araplar da hem soru ile, hem soruşuz ifadelerle azarlarlar. Daha önce bu açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ebû Ubeyd istifhamsız okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu Nafî’, Âsım, Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî gibi yedi kıraat İmâmının çoğunluğunun benimsediği kıraattir. Bununla birlikte Şeybe, ez-Zührî, İbn Muhaysın, el-Muğire b. Ebi Şihab, Yahya b. el-Haris, el-A’meş, Yahya b. Vessab ve başkaları da bu şekilde okumak noktasında onlara muvafakat etmişlerdir. O halde bu kıraat, insanların çoğunluğunun kabul ettiği bir kıraattir. Ayrıca istifhamın terki de güzeldir. Çünkü istifhamın varlığı onların böyle bir işi yapmadıkları vehmini verebilir. Nitekim bir kimseye: Ben sana zulmetmedim, demek isterken; Ben mi sana zulmettim, demeye benzer. Bununla birlikte istifham ile okumak da güzeldir. Nitekim bir kimse: Sen gittin bu işi yaptın deyip, azarladığı gibi, sen bu işi gidip yaptın mı, da diyebilir. Bütün bunlar uygundur.

“Hoşlandığınız her şeyinizi bitirdiniz” âyetinin anlamı da: Siz dünyada iken hoş şeylerden istifade ettiniz, arzu ve lezzetlerin peşine takılıp gittiniz. Bununla masiyetleri kastetmektedir.

“Bugün yeryüzünde haksız yere” haketmediğiniz halde oranın ahalisine karşı

“büyüklenmeniz” üstünlük taslamanız

“ve” fiillerinizde zulüm ile ve azgınlık ederek

“fasıklık etmeniz sebebi ile aşağılanmak” rezil edilmek, rüsvay edilmek

“azâbı ile cezalandırılacaksınız.”

Mücahid dedi ki:

“Aşağılanmak” küçüklük, rezillik demektir, Katade Kureyş lehçesinde (bu anlamdadır) demiştir.

“Hoşlandığınız her şeyinizi bitirdiniz” âyetinin, siz gençliğinizi küfür ve masiyetlerle tükettiniz, anlamına geldiği de söylenmiştir, İbn Bahr dedi ki: Hoşlanılan şeyler gençlik, güç ve kuvvettir. Bu Arapların: “Onun iki huş şeyi gitmiştir” derken, gençliğinin ve kuvvetinin kalmadığım kastettikleri tabirlerinden alınmıştır. el-Maverdİ dedi ki: Ben ed-Dahhak’ın da böyle açıkladığını tesbit ettim.

Derim ki: Birinci görüş daha zahir (kuvvetli)dir. el-Hasen, el-Ahnef b. Kays’tan rivâyet ettiğine göre o Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ı şöyle buyururken dinlemiş: Yaşayışın alt seviyesini ben çok iyi bilirim. Bununla birlikte eğer dilesem (yemeklerimin arasına) ciğerler, közde yapılmış ızgaralar, hardal ve üzüm karışımı katıklar, yufka ekmekler bulundururdum. Fakat ben hasenatımın geri kalmasını istiyorum. Çünkü yüce Allah birtakım kimseleri nitelendirirken: “Siz dünya hayatınızda hoşlandığınız herşeyinizl bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz” diye buyurmaktadır.

Ebû Ubeyd dedi ki: Ömer’in hadisinde (sözünde) şöyle demektedir: Eğer dilemiş olsaydım, ben ince yufka ekmekler, hardallı katıklar, göğüsler ve hörgüçler getirilmesini isterdim. Hadisin kimi rivâyetinde de ciğerler de zikredilmektedir.

Ebû Amr ve başkaları dedi ki,.. Müslim, II, 1112; Tirmizi, V, 420; Müsned, II, 29H.

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Eğer arzu edersem aranızda yemeği en güzel, elbisesi en yumuşak kişi ben olurdum. Fakat ben hoş ve temiz şeylerimi ahirete bırakmaya çalışıyorum.

Ömer (radıyallahü anh) Şam’a geldiğinde kendisine benzerini asla görmediği bir yemek hazırlandı. Bu bizim …Peki daha önce arpa ekmeğinden dahi karınlarını doyurmadan ölmüş bulunan müslüman fakirlerin nesi vardı? dedi. Halid b. el-Velid dedi ki; Onlara da cennet vardır. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh)’ın gözleri yaşla doldu ve şöyle dedi: Eğer bizim dünyadan payımız bu önemsiz şeyler olup onlar da kendi paylarını alarak cennete gitmiş iseler, gerçekten bizi çok uzun bir mesafe geride bırakmışlar, demektir.

Müslim’in Sahih’inde ve başkalarındaki rivâyete göre Ömer (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hanımlarından ayrılıp odaya çekildiği sırada huzuruna girmiş ve ona şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü! Sen Allah’ın Rasûlü ve en seçkin kulusun. Diğer taraftan Kisra ve Kayser’in ince ve kalın ipekliler içerisinde olduklarını görüyoruz. Bunun üzerine peygamber doğrulup, oturdu ve şöyle dedi: “Sen şüphe içinde misin ey Hattab’ın oğlu? Onlar hoş ve temiz şeyleri dünya hayatlarında kendilerine acilen verilmiş olan kimselerdir.” Ben: Benim için mağfiret dile dedim, o da: “Allah’ım ona mağfiret buyur” diye buyurdu.

Hafs b. Ebi’l-As dedi ki: Ömer b. el-Hattâbın yanında ekmek zeytin, ekmek sirke, ekmek süt, ekmek kurutulmuş etten ibaret öğle yemeği yerdim. Bunlar arasında en az rastladığım şey ise taze el idi. O şöyle derdi; Ununuzu elemeyiniz, çünkü o tamamiyle bir yiyecektir. Kendisine kalın undan yapılmış çatlamış bir ekmek getirildi. Kendisi ondan yemeye koyuldu ve etrafındakilere de; Yiyin dedi. Biz yemedik, niye yemiyorsunuz deyince, Allah’a yemin ederiz ey mü’minlerin emiri senin bu yemeğinden daha yumuşak bir yemek yemek üzere gideceğiz dedik. Bu sefer şöyle dedi; Ey Ebû’l-As’ın oğlu! Sen benim şunu bildiğimi görmüyor musun?: Şayet semiz ve dişi bir oğlağın kesilmesini emredip, tüylerinin yolunmasını söyleyip, sonra da şöyle şöyle olmuş gibi kızartılmış olmasını isteyemez miyim? Sana göre ben şunu demeyi bilmez miyim?: Emir verip, bir ya da iki sap kuru üzüm, bir su kirbasına konulsun. Sonra üstüne su katılsın. Sabah tıpkı bir ceylan kanı gibi olsun. (Bunları bilmediğimi mi sanıyorsun?) Ben: Ey mü’minlerin emiri! Etbetteki dediğin şekilde yaşamayı da bilirsin. O: Evet dedi. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki, şayet kıyâmet gününde hasenatımın ekşiteceğinden korkmasaydım, güzel yaşayışta biz de size ortak olurduk. Fakat ben yüce Allah’ın birtakım kimselere: “Siz dünya hayatınızda hoşlandığınız herşeyinizi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz” dediğini görüyorum.

“Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz” Allah’a itaati büyüklüğünüze yedirmeyerek, Allah’ın kullarına karşı da böbürlenmeniz

“ve” Allah’a itaatin dışına çıkmak suretiyle

“fasıklık etmeniz sebebi ile aşağılanmak azâbı ile cezalandırılacaksınız.”

Cabir dedi ki: Aile halkım benden et istedi. Ben de onlara gidip aldım. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ın yanından geçtim. Bu ne oluyor ey Cabir, dedi. Ben de ona durumu bildirince şöyle dedi: Sizden herhangi bir kimse canı bir şey istediği her seferinde onu alıp, midesine mi indirecek? Böyle bir kimse şu: “Siz dünya hayatınızda hoşlandığınız herşeyinizi bitirdiniz…” âyetinin mu hatablarından olmaktan kormaz mı?

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu sözleriyle Ömer (radıyallahü anh) et satın almak ve sert ve kuru ekmek ile su gibi ihtiyaçların dışında şeyleri alarak bolluk içinde geçinmesinden ötürü bir serzenişidir. Şüphesiz helâl hoş ve temiz şeyleri alıp yemek, insan tabiatını bunları arzulayacak ve canı çekecek hale getirir. Bunlar zamanla hoş bir adet halini alır. Bunları elde edemediği vakit bu sefer şüpheli yollarla elde etmeyi kolay bir iş görür (sakıncasız kabul eder). Nihayet çoğu zaman alışkanlığının baskısı altında katıksız harama dahi düşebilir. İnsanın arzusunun nefse tahakküm edecek hale gelmesi kötülüğün bir alametidir. İşte Ömer (radıyallahü anh) isi baştan ele almış ve -onun gibi birisine yakışır şekilde- ilk noktadan itibaren himaye altına almıştır. Bu hususta temel ilke ve kabul edilecek ölçü şudur: Kişi hoş ve temiz olsun yahut kuru olsun bulduğunu yiyebilmelidir. Hoş ve temiz olanı yemek için kendisini sıkıntıyasokmamahve bunu adet haline getirmemelidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bulduğu zaman karnını doyurur, bulmadığı zaman sabrederdi. Gücü yettiği takdirde tatlı yer ve denk geldiği sırada bal içer, imkanı olduğu vakit et yer, fakat kesinlikle yalnızca bunlara dayanmaz ve bunları bir alışkanlık haline getirmezdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nasıl yaşadığı bilinen bir husustur. Ashab-ı kiramın izlediği yol da bize kadar nakledilegelmiştir. Haramın etrafı istila ettiği, dünyalığın bozulduğu günümüzde ise kurtuluş zordur. İhlaslı olmayı bağışlayan ve rahmeliyle kurtuluşa yardım edecek olan Allah’tır.

Şöyle de denilmiştir: Burada sözü geçen azar helâl kılınmış, hoş ve temiz şeyler kullanıldığından dolayı değil, şükür terkedildiğinden dolayıdır, bu da güzel bir görüştür. Çünkü hoş ve helâl olan şeyleri kullanmaya izin verilmiştir. Ancak buna şükretmek terkedilip bunlardan sağlanan güç kendisine helâl olmayan şeylere karşı kullanılacak olursa, işte o hoş ve temiz şeyi bitirip tüketmiş olur, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ahkaf 19

Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah, onların amellerinin karşılığını tam olarak verir. Onlara haksızlık edilmez.

Diyanet Vakfı
Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz.

Kurtubi Tefsiri
Bunların herbiri için işlediklerine göre dereceler vardır. Tâ ki kendilerine zulmedilmeksizin amellerinin karşılığını tastamam versin.

“Bunların herbiri için… dereceler vardır.” Yani mü’min olsun, kâfir olsun, cinlerden olsun, insanlardan olsun her iki kesime mensub herbir kişinin kıyâmet gününde Allah nezdinde amellerine göre mertebeleri vardır. İbn Zeyd dedi ki: Bu âyet-i kerimede sözü edilen cehennemliklerin dereceleri aşağı doğrudur, cennetliklerin derecesi ise yukarı doğrudur.

“Tâ ki kendilerine zulmedilmeksizin” yani kötülük işleyene fazlası yüklenmeksizin, iyilik yapanın da iyilikleri eksiltilmeksizin

“amellerinin karşılığını tastamam versin.”

” Ta ki kendilerine… tastamam versin” lâfzını İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Âsım, Ebû Amr ve Yakub öncesinden yüce Allah’ın ismi geçtiğinden ötürü “ye” ile okumuşlardır. Bu da yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır” (el-Ahkaf, 46/17) âyetidir. Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise yüce Allah’ın:

“Biz insana ana babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik” âyeti dolayısı ile “nun” ile (ta ki… tastamam verelim) diye okumuşlardır. Buradan itibaren ononüç satırlık bir bölüm bu rivâyette geçen garib kelimelerin izahlarına ayrılmıştır. Bu açıklamalar ışığında Hz. Ömer’in bu sözü tercüme edildiğinden ayrıca bunları zikretmeye gerek yoktur

Ahkaf 18

İşte onlar, kendilerinden önce geçmiş cin ve insan toplulukları içinde söz gerçekleşmiş olanlardır. Şüphesiz onlar kayba uğrayanlardı.

Diyanet Vakfı
İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azabın gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar, cin ve İnsanlardan kendilerinden önce geçen ümmetler arasında, aleyhlerine söz (azâb) hak olmuş kimselerdir. Çünkü bunlar hüsrana uğramış olanlardır.

“İşte bunlar cin ve insanlardan” kâfir olanların

“kendilerinden önce geçen ümmetler arasında” yani onlarla birlikte

“aleyhlerine söz hak olmuş kimselerdir. Çünkü bunlar” yani bu kâfir ümmetler amelleri zayi olmuş, yani yaptıkları boşa çıkıp cenneti kaybetmiş

“hüsrana uğramış olanlardır.”

Ahkaf 17

Anne ve babasına: “Öf size! Beni, benden önce nice nesiller gelip geçmişken, çıkarılacağımı mı vaat ediyorsunuz?” diyeni, onlar Allah’a sığınıp: “Yazık sana, inan! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir!” dedikleri hâlde, “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.” diyen kimse…

Diyanet Vakfı
Ana ve babasına: Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz? diyen kimseye, ana ve babası Allahın yardımına sığınarak: Yazıklar olsun sana! İman et. Allahın vadi gerçektir, dedikleri halde o: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der.

Kurtubi Tefsiri
Ana babasına: “Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş İken beni (ölümden sonra) çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyene, anası babası Allah’a yalvararak; “Yazık sana, îmana gel! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır” (derler). O ise der ki: “Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir.”

“Ana babasına: Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni” ölümden sonra diriltilerek

“çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” âyetinde geçen: ” Öf” lâfzını Nafi’, Hafs ve başkaları kesreli ve tenvinli okumuşlardır. İbn Kesîr, İbn Muhaysın, İbn Amir ve Âsım’dan rivâyetle el-Mufaddal ise, tenvinsiz olarak ve üstün ile: diye okumuşlardır. Diğerleri ise kesreli ve tenvinsiz olarak okumuşlardır. Hepsi değişik söyleyişlerdir. Daha önce el-İsra Sûresi’nde (17/23-24. âyetler, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“…Beni…mı tehdit ediyorsunuz?” âyeti genel olarak şeddesiz iki “nun” ile okunmuştur. Medınelilerle, Mekkeliler sondaki “ye”yi üstün okumuşlar. Diğerleri sakin (harf-i med olarak) okumuşlardır. Ancak Ebû Hayve, el-Muğire ve Hişam, şeddeli bir tek “nun” ile diye okumuşlardır. Şamlıların mushaflarında da böyledir.

“Beni çıkarılmakla” lâfzı genel olarak “elif” ötreli, “re” harfi de üstün olarak okunmuştur. el-Hasen, Nasr, Ebû’l-Aliye ve el-Ameş ile Ebû Ma’mer ise “elifi üstün, “re” harfini de ötreli (o takdirde: Çıkmakla anlamında olur) diye okumuşlardır.

İbn Abbâs, es-Süddî, Ebû’l-Aliye ve Mücahid şöyle demişlerdir: Âyet-i kerîme Abdullah b. Ebi Bekr (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. Annesi, babası kendisini İslâm’a davet ettikleri halde, o da yüce Allah’ın haber verdiği şekilde kendilerine cevab veriyordu,

Katade ve yine es-Süddî de şöyle demişlerdir; Burada kastedilen kişi İslâm’a girmeden önce Abdurrahman b. Ebi Bekr’dir. Babası ile annesi Um Ruman kendisini İslâm’a davet ediyor, öldükten sonra diriltilmekle tehdit ediyorlardı. O da yüce Allah’ın bize naklettiği şekilde onlara karşılık veriyordu. Ancak onun bu durumu İslâm’a girmeden önce idi.

Âişe (radıyallahü anha)’nin bu âyet-i kerimenin Abdurrahman hakkında inmiş olduğunu kabul etmediği de rivâyet edilmiştir. Bk. Buhârî, IV, 1K27; Hakim, Müstedrek, IV, 52H; Heysemi, Meetna’, V, 241; Nesâî, es-Sünenu’t-Kübra, VI, 458.

el-Hasen ve yine Katade şöyle demişlerdir: Bu, anne babasına karşı kötü davranan bir kulun niteliklerine dairdir.

ez-Zeccâc dedi ki: Bu âyet-i kerimenin müslüman olmadan önce Abdurrahman hakkında indiği nasıl söylenebilir? Çünkü yüce Allah;

“İşte bunlar… kendilerinden önce geçen ümmetler arasında aleyhlerine söz” (Ahkaf, 46/15) yani azâb

“hak olmuş kimselerdir” diye buyurmaktadır, Bu ise zorunlu olarak Îman etmemiş olmayı gerektirir. Abdurrahman iye mü’minlerin en faziletlilerindendir. Doğru olan bu âyet-i kerimenin anne babasına karşı isyankar olan kâfir bir kul hakkında indiğidir.

Muhammed b. Ziyad dedi ki: Muaviye insanların Yezid’e bey’atlerini sağlamak üzere Mervan b. el-Hakem’e mektub yazdı. Abdurrahman b. Ebi Bekr de: Siz (hür ve gerçek anlamıyla bey’ati terketmek suretiyle) bu işi (halifeliği) Herakliyus geleneğine dönüştürdünüz. Kendi oğullarınız için bey’at mi alacaksınız? Bunun üzerine Mervan şöyle dedi: Yüce Allah’ın:

“Ana babasına öf size… diyene” buyurduğu kişi işte budur. Bunun üzerine (Abdurrahman) şöyle demişti: Allah’a yemin ederim bu benim hakkımda inmiş değildir. İstesem kimin hakkında indiğinin ismini veririm. Fakat şu var ki, Allah sen onun sulbünde iken babana lanet etmiştir. Sen o bakımdan Allah’ın lanetinden bir parçasın.

el-Mehdevî dedi ki: Bu âyetin Abdurrahman hakkında indiğini kabul eden kimselere göre bundan sonra gelen:

“İşte bunlar,,, aleyhlerine söz hak olmuş kimselerdir” âyeti ile daha önce sözü edilen hususlara inanan kimselerin kastedildiğini söylerler. Buna göre âyetin başı hususi, sonu umumidir,

Bir başka görüşe göre Abdurrahman;

“Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken” deyince, şunları da söylemişti: Nerede Abdullah b. Cüdan, nerede Osman b. Amr, nerede Amir b. Ka’b ve Kureyş’in ileri gelenleri ki, onlara bu söyledikleri hakkında soru sorayım? Buna göre: “İşte banlar… aleyhlerine söz hak olmuş kimselerdir” âyeti sözü edilen bu kimseler hakkında demektir.

Derim ki: Abdurrahman b. Ebi Bekr’in haberlerine dair birtakım açıklamalar daha önce el-En’am Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Hani arkadaşları: Bize gel, diye hidayete çağırdıkları halde…” (el-En’am, 6/71) Bu âyet-i kerimenin hakkında inmiş olduğuna delalet eden açıklamalar geçmiş idi. O vakit ise kâfirdi, fakat müslüman olup fazileti ortaya çıkınca böylelikle yüce Allah’ın:

“İşte bunlar… aleyhlerine söz hak olmuş kimselerdir” âyeti ile kastedilmediği ortaya çıkmış olmaktadır.

“Ana babası Allah’a yalvararak…” Allah’a dua edip onun için hidayet dileyerek veya onun küfründen Allah’a sığınarak… anlamındadır. Burada (Allah lâfzından önce) cer harfi hazfedilince, doğrudan fiilin elkisi ile nasbolmuştur.

Âyet-i kerimede geçen “Lstiğase (mealde: yalvarmak)”nın dua demek olduğu da söylenmiştir. O takdirde (Allah lâfza-i celalinin başına gelmesi gereken) “be” harf-i cerrine gerek kalmaz. el-Ferrâ” dedi ki: Allah onun yaptığı duasını ve Allah’a yalvarmasını kabul buyurdu.

“Yazık sana îmana gel!” Ölümden sonra dirilişi tasdik et!

“Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır.” Doğrudur, o söz gerçekleşecektir.

“O ise der ki: Bu” yani anne babasının söyledikleri

“geçmişlerin masallarından” aslı astarı olmayan söz ve yazılarından

“başkası değildir.”

Ahkaf 16

İşte onlar, yaptıklarının en güzelini kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçip affettiğimiz, cennet halkı arasında olanlardır. Bu, kendilerine verilen doğru sözün bir karşılığıdır.

Diyanet Vakfı
İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru bir sözdür.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar, yaptıklarını en güzeli ile kabul ettiğimiz cennetlikler arasında kötülüklerini affettiğimiz kimselerdir. (Bu) kendilerine verilmiş gerçek bir sözdür.

“İşte bunlar, yaptıklarını en güzeli ile kabul ettiğimiz, cennetlikler arasında kötülüklerini affettiğimiz kimselerdir” âyetinde geçen

“kabul ettiğimiz” anlamındaki âyet ile

“affettiğimiz” anlamındaki âyet, genel olarak her ikisinde de ütreli “ye” harfi ile okunmuştur. (“Kabul olunan… affolunan” demek olur). Ayrıca “ye” harfi üstün olarak; “Kabul buyurduğu… affettiği” diye de okunmuştur. Zamir her ikisinde de yüce Allah’a racidir. Hafs, Hamza ve el-Kisaî ise her iki fiili de “nun” harfi ile; ” Kabul ettiğimiz… affettiğimiz” diye okumuşlardır. (İkinci fiil) o günahlarını affederiz, bağışlarız, demektir. Asıl anlamı itibariyle: “Bir şeyin üzerinde durulrnayıp geçilmesi” demektir.

Bu âyet-i kerîme, bundan önce geçen:

“Biz insana… tavsiye ettik” (Ahkaf, 46/15) âyetinin sonuna kadar, belli kimseler hakkında kayıtlı olmayıp herkes hakkında genel olarak indiğinin delilidir. el-Hasen’in görüşü de budur.

“Kabul ettiğimiz” iyiliklerini kabul edip kötülüklerini affettiğimiz kimseler demektir. Zeyd b. Eslem -ki bunu merfu bir rivâyet olarak da zikreder- dedi ki: Onlar İslâm’a girdiler mi iyilikleri kabul olunur ve kötülükleri bağışlanırdı.

Şöyle de açıklanmıştır: (Âyet-i kerimede geçen):

“En güzeli” itaatler arasından sevabı gerektiren işlerdir. Mubah olan güzel şeylerde ise ne sevab, ne de ceza vardır. Bu açıklamayı İbn Îsa nakletmiştir.

“Cennetlikler arasında” âyetindeki:

” Arasında” âyeti “beraber” demek olup cennetliklerle beraber, onlarla birlikte… anlamındadır. Mesela: ” Bütün şehir halkı arasında sana da ikram eder, iyilikte bulunurum” derken, onlarla birlikte… demektir.

“Gerçek bir sözdür” âyetinin nasb ile gelmesi, kendisinden öncekileri tekid edici bir mastar (mef’ûl-i mutlak) olduğundan dolayıdır, Bu da şu demektir; Allah îman ehline iyilikte bulunanlarının iyiliklerini kabul etmek, kötülükte bulunanları da affetmeyi, gerçek bir söz olarak vaadetmiştir. Bu (“gerçek bir söz” anlamındaki ibare) bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilindendir. Çünkü “gerçek” yüce Allah’ın vaadettiği o sözün kendisidir. Bu da “bu yönüyle” yüce Allah’ın:

“Kesin bilgi veren hakkın” (el-Vakıa, 56/95) âyetine benzemektedir. Kûfelilere göre bu böyledir. Basralılara göre ise ifade: “Gerçek söz ile yahut gerçek kitab ile verilen vaad” takdirinde olup, mevsuf hazfedilmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce başka bir yerde (İbrahim, 14/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendilerine verilmiş” dünyada rasûller aracılığı ile verilmiş söz demektir ki, bu da cennettir.

Ahkaf 15

İnsana, anne ve babasına iyilikle davranmasını emrettik. Annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet olgunluğa eriştiği ve kırk yaşına ulaştığı zaman dedi ki: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimetine şükretmemi, senin razı olacağın salih bir iş yapmamı nasip et. Benim için soyumda da ıslah ver. Ben sana yöneldim ve ben teslim olanlardanım.”

Diyanet Vakfı
Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben müslümanlardanım.

Kurtubi Tefsiri
Biz, insana, ana-babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Annesi onu zorlukla taşımış, zorlukla bırakmıştır. Onun taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır. Nihayet o yiğitlik ve olgunluk çağına ulaşınca ve kırk yaşına varınca der ki: “Rabbim, bana, ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et ve soyumdan gelenleri de benim için salih kimseler kıl. Şüphesiz ben Sana tevbe ettim ve ben teslim olmuşlardanım.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetin Önceki Buyruklarla İlişkisi:

“Biz insana ana-babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik” âyeti ile yüce Allah insanın anne babasına karşı durumunun farklı olduğunu açıklamaktadır. İnsan onlara itaat de edebilir, onlara aykırı hareket de edebilir. Yani bunun benzeri bir durum bizzat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile onun kavmi hakkında da uzak görülecek bir ihtimal değildir. Öyle ki kimileri onun çağrısını kabul ederken kimileri inkar etmektedir.

İşte âyetlerin birbirleriyle ilişki yönü budur. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

2- “İyilikte Bulunmak: İhsan”:

Yüce Allah’ın:

“İyilikte bulunmasını” âyeti genel olarak: “İyilikle” diye okunmuştur. Haremeyn ehli, Basralılar ve Şamlıların mushaflarında bu böyledir. İbn Abbâs ile Kûfeliler ise: “İyilikte bulunmasını” diye okumuşlardır. Delilleri de yüce Allah’ın el-En’am ile İsra sûrelerindeki:

” Ana babaya iyilikte bulunun” (el-En’am, 6/151) ve (el-İsra, 17/23) âyetidir. Kûfelilerin mushaflarında da böyledir.

Birinci okuyuşun delili şanı yüce Allah’ın el-Ankebut Sûresi’ndeki:

“Biz insana anasına babasına iyi davranmasını tavsiye ettik” (el-Ankebut, 29/8) âyetidir. Böylelikle onlar (bu iki âyeti) farklı okumamışlardır.

(Haremeyn ehli ve diğerlerinin okuyuşunda geçen): Hüsn (güzellik, iyilik), kubh (çirkinlik)in zıddıdır. (Diğerlerinin okuyuşu olan) ihsan (iyilikte bulunmak) ise, kötülük yapma’nın zıddıdır,

“Tavsiye” de emir vermek anlamındadır, Gerek bu hususta, gerek âyetin kimin hakkında indiğine dair açıklamalar daha önceden (el-Ankebut, 29/8-9. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

3- Annenin Çocuğunu Karnında Taşıması:

“Annesi onu zorlukla taşımış, zorlukla bırakmıştır” âyetindeki: ” Zorlukla” âyeti zorluk ve sıkıntı ile demektir. Bu lâfız genel olarak “kef” harfi üstün olarak okunmuştur. Ebû Ubeyd’in tercih ettiği de budur. O dedi ki: Bu lâfız Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği her yerde böyle okunur. Ancak el-Bakara Sûresi’nde yer alan:

“Hoşlanmadığınız halde savaş size farz yazıldı” (el-Bakara, 2/216) böyle değildir. Çünkü burada isimdir, diğerleri hep mastardır.

Kûfeliler ise “kef” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bunların: “Zayıflık, mumundan ayrılmamış bal” lâfızlarında olduğu gibi iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-Kisaî yapmıştır. (Bu lâfız) bütün Basralılarca da böyledir. Yine el-Kisaî ve el-Ferrâ”, ikisi arasındaki farka dair şöyle demişlerdir: Ötreli okuyuş insanın kendisini zorladığı şey hakkında, üstün okuyuş, başkası tarafından zorlanması yani baskı ve gazab suretiyle bir işin ona yaptırılması hakkında kullanılır. Bundan dolayı bazı Arapça bilginleri “kef harfi üstün olarak kullanılmasının lahn olduğuna söylemişlerdir.

4- Gebeliğin ve Küçük Çocuğa Süt Emzirmenin Süresi:

“Onun taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Eğer hamilelik dokuz ay sürerse, annesi bebeği onbir ay emzirir. Eğer altı ay sürerse, yirmidört ay emzirir.

Rivâyete göre Osman (radıyallahü anh)’a altı ay hamilelikten sonra doğum yapmış bir kadın getirilince, ona had vurulması için hüküm vermek istemiş, Fakat Ali (radıyallahü anh): Ona had vurman gerekmez, demiş. Çünkü yüce Allah:

“Onun taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır” diye buyurduğu gibi:

“Anneler evlatlarını iki bütün yıl emzirirler” (el-Bakara, 2/233) diye de buyurmuştur. Dolayısı ile süt emzirmek yirmidört ay olunca geriye hamilelik süresi olarak altı ay kalır. Osman (radıyallahü anh) görüşünden vazgeçerek o kadına had uygulamamış. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresinde (2/233- âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Hamileliğin başından ilk üç ayın sayılmadığı da söylenmiştir. Çünkü bu süre zarfında çocuk nutfe, alaka ve bir çiğnem ettir. Onun hissedilir bir ağırlığı olmaz. İşte yüce Allah’ın:

“Eşini örtüp bürüyünce (eşi) hafif bir yük yüklendi. Bununla gider gelirdi” (el-Araf, 7/189) âyetinin anlamı budur.

“Fisal” sütten kesmek demektir. Lukman Sûresi’nde (31/14-15. âyetler, 3. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. el-Hasen, Yakub ve başkaları “onun… sütten kesilmesi” anlamındaki lâfzın “fe” harfini üstün, “sad’: harfini de sakin olarak (ve sad’dan sonra elifsiz)diye okumuşlardır.

Âyet-i kerimenin Ebû Bekr es-Sıddık hakkında indiği rivâyet edilmiştir. Ona gebe kalınması ve sütten kesilmesi otuz aylık bir sürede tamamlanmıştı. Annesi onu dokuz ay karnında taşımış, yirmibiray da ona süt vermişti.

İfadede hazfedilmiş lâfızlar da vardır. Yani ona gebe katmma süresi ile sütten’-kesilme süresi otuz aydır. Şayet bu ifade takdiri sözkonusu olmasaydı, “ Otuz” lâfzı zarf olarak nasbedilir ve anlam da değişirdi. Zarf olarak: “…otuz ay boyunca devam eder” gibi bir anlamı olur.

5- Yiğitlik ve Olgunluk Çağı:

“Nihayet o yiğitlik ve olgunluk çağına ulaşınca…” âyetini İbn Abbâs onsekiz yaşına ulaşınca, diye açıklamıştır. Atâ’nın kendisinden yaptığı rivâyette de şöyle demiştir: Ebû Bekir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’la onsekiz yaşında iken arkadaşlık yapmaya başladı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da o sırada yirmi yaşında idi. Şam’a ticaret maksadıyla gitmek için yola koyuldular. Sedir ağacı bulunan bir yerde konakladılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o ağacın gölgesine oturdu. Ebû Bekr ise orada bulunan bir rahibin yanına gidip dine dair sorular sormaya başladı. Rahib ona: Bu ağacın gölgesindeki adam kimdir? diye sordu. O: Abdu’l-Muttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed’dir dedi. Rahib: Bu Allah’a yemin olsun ki bir peygamberdir. Îsa’dan sonra kimse onun gölgesi altına da oturmuş değildir. Bunun üzerine Ebû Bekir’in kalbine yakın ve onu tasdik etmek yer etti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yolculuklarında olsun, ikametinde olsun hemen hemen ayrılmaz oldu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kırk yaşında iken peygamberlik verilince, Ebû Bekr (radıyallahü anh) otuzsekiz yaşında iken Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı tasdik etti. Kırk yaşına erişince de: “Rabbim bana ana babama verdiğin nimeti şükretmemi…” diye dua etti.

en-Nehaî ve İbn Zeyd dedi ki: Buradaki:

” Yiğitlik ve olgunluk çağı” ergenlik yaşına gelmek demektir. el-Hasen, bu kırk yaşına erişmektir, diye açıklamıştır. Yine ondan gelen bir rivâyete göre ona karşı delilin ortaya konulmasıdır diye açıklamıştır. Bu âyet-i kerimeye dair açıklamalar daha önce el-En’am Sûresi’nde (6/151-153. âyetler, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

es-Süddî ve ed-Dahhak da âyet Sa’d b. Ebi Vakkas hakkında inmiştir, demişlerdir. Bu hususta daha önceden (el-Ankebut, 29/8-9. âyetler ile Lukman, 31/14-15. âyetler, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

el-Hasen dedi ki: Ayet-i kerîme belirli bir krmse hakkında kayıtlı değildir. Genel olarak herkes hakkında inmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6- ilahi Nimetlere Şükretmek:

“Rabbim bana” ihsan ettiğin hidayete

“ana babama verdiğin” ve küçükken beni büyütüp terbiye etmeleri için bağışladığın, merhamet ve şefkate

“nimete şükretmemi” senin nimetine şükretmeyi

“…ilham et.”

Bir başka açıklamaya göre bana ihsan ettiğin sağlık ve afiyet nimetine, anneme de bağışladığın zenginlik ve servet nimetine şükretmemi ilham et.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Bekir es-Sıddık (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. Anne babası müslüman olduğu gibi, hem anne hem de babası muhacirlerden müslüman olmuş başka bir kimse yoktur. Bundan dolayı yüce Allah kendisine onlara iyi bakmasını tavsiye etmiş ve bu hüküm ondan sonra gelenler için de bağlayıcı olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Osman b. Amir b. Amr b. Ka’b b. Sa’d b. Teyın’dir. Annesi ise künyesi Ummu’l-Hayr olup, ismi Sahr kızı Selma’dır. Sahr’ın babası Amir, onun babası Ka’b, onun babası Sa’d’dır. Babası Ebû Kuhafe’nin annesi Kayle’dir. Ebû Bekr es-Sıddık’ın hanımının ismi ise Abdu’l-Uzza kızı Kuteyle’dir.

“Ve senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah onun bu duasını Allah yolunda işkencelere uğratılan dokuz mü’mini azad etmesini sağlayarak kabul buyurdu. Bilal ve Amir b. Fuheyre bunlar arasındadır. Allah’ın işlemekte kendisine yardımcı olmadığı hiçbir hayır kapısı bırakmadı. Sahih’te, Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bugün sizden kim oruçlu olarak sabahladı” diye sordu. Ebû Bekir: Ben dedi. “Peki bugün sizden kim bir cenazenin peşinden gitti” diye sordu. Ebû Bekir: Ben dedi. “Bugün sizden kim bir yoksula yemek yedirdi” diye sordu. Ebû Bekir: Ben dedi. “Sizden bugün kim bir hastayı ziyaret etti” diye sordu. Ebû Bekir: Ben dedi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Bunlar bir kişide bir arada oldu mu mutlaka o kişi cennete girer. ” Müslim, U, 713, IV, 1857

7- Salih Bir Zürriyet Dileği:

“Ve soyumdan gelenleri de benim için salih kimseler kıl!” Benim soyumdan gelecekleri salih kimseler kıl, demektir. İbn Abbâs dedi ki: Bir ve tek olarak Allah’a îman etmedik ne bir çocuğu, ne babası, ne de annesi kaldı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı arasında Ebû Bekir dışında kendisi, anne babası, oğulları ve kızları tamamıyla îman etmiş, hiçbir kimse yoktur.

Sehl b. Abdullah dedi ki: Âyet sen onları bana doğru halefler kıl, sana da gerçek kullar kıl, demektir.

Ebû Osman: Onları sana itaatkar olan iyi kimseler kıl, diye açıklamıştır. İbn Atâ da şöyle demiştir: Kendileri sebebiyle onlardan razı olacağın salih ameller işlemeye onları muvaffak kıl. Muhammed b. Ali de şöyle demiştir: Şeytanın, nefsin ve hevanın, aleyhlerine yol bulmasına fırsat verme. Malik b. Mikvel de şöyle demiştir: Ebû Ma’şer oğlunu Talha b. Mûsarrif’e şikayet etti. Talha ona; Sen ona karsı yüce Allah’ın şu âyeti ile yardım dile, deyip: “Rabbim bana, ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et ve soyumdan gelenleri de benim için salih kimseler kıl. Şüphesiz ben Sana tevbe ettim ve ben teslim olmuşlardanım” âyetini okudu.

“Şüphesiz ben Sana tevbe ettim.” İbn Abbâs dedi ki; Daha önce izlediğim yoldan döndüm.

“Ve ben teslim olmuşlardanım.” Tevhid ile Sana ihlasla yönelenlerdenim.

Ahkaf 14

Onlar cennet halkıdır, orada ebedî kalacaklardır; yaptıklarına karşılık bir ödül olarak.

Diyanet Vakfı
Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedi kalacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte onlar cennetliklerdir, yaptıklarına mükâfat olmak üzere orada ebediyyen kalıcıdırlar.

“Muhakkak ki: Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra da dosdoğru hareket edenler İçin…” âyetinin anlamı daha Önceden (Fussilet, 41/30. âyet) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Âyet, Ebû Bekir es-Sıddık hakkında inmiştir. Bununla birlikte âyet herkesi kapsamaktadır.

” Mükâfat olmak üzere” anlamındaki âyet mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir.

Ahkaf 13

Şüphesiz: “Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra dosdoğru olanlara, hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.

Diyanet Vakfı
«Rabbimiz Allahtır» deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru hareket edenler için korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Ahkaf 12

Ondan önce Mûsâ’nın kitabı vardı, önder ve rahmet. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere, dili Arapça olan, onu doğrulayan bir kitaptır.

Diyanet Vakfı
Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musanın kitabı vardır. Bu (Kuran) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki bundan Önce de Mûsa’nın kitabı bir önder ve bir rahmetti. Bu ise zulmedenleri korkutup ihsan edenlere bir müjde olmak üzere: Arap dili ile indirilmiş doğrulayıcı bir kitaptır.

“Halbuki bundan” Kurân-ı Kerîm’den

“önce de Mûsa’nın kitabı” Tevratkendisine uyulan

“bir öndet ve” Allah’tan

“bir rahmetti.” İfadede hazfedilmiş sözler vardır Yani bununla birlikte siz, onunla hidayeti bulmadınız. Çünkü Tevrat’ta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nitelikleri ve ona îman edilmesi gerektiği belirtilmiş idi. Onlar ise bunu terkettiler.

” Bir önder” lâfzı hal olarak nasbedilmistir. Çünkü âyet: Ondan önce de önder olarak Mûsa’nın kitabı gelmişti, anlamındadır.

“Ve bir rahmet” lâfzı da ona atfedilmiştir. Bir fiil takdiri ile nasbedildiği de söylenmiştir. Yani Biz onu bir önder ve bir rahmet ile indirdik, demektir.

el-Ahfeş dedi ki: Kat’ Kat’: Bir kelimenin i’rab bakımından önceki bir kelimeye tabi olması gekeriyorken, bunu yapmamaktır. Bu ref ve nasb itibariyle başkasına tabi’ olarak i’rablanan bütün kelimelerde caizdir. Te’kidde câiz değildir. (Abdulğani ed-Dahr, Mu’cemu’l-Kavaidi’l-Arabiyye, Dimaşk, 1414/1993, s. 177.) dolayısıyla nasb üzere gelmiştir. Çünkü “Mûsa’nın kitabı” izafet olduğundan dolayı marifedir. Zira nekre tekrarlanacak yahut izafe yapılacak ya da başına elif-lam getirilecek olursa, marife olur.

“Bu” Kur ân

“İse… Arap dili ile indirilmiş doğrulayıcı bir kitaptır.” Yani bu kitap hem Tevrat’ı, hem kendisinden önceki kitapları doğrulayıcıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı doğrulayıcı olduğu da söylenmiştir,

“Arap dili ile” lâfzı hal üzere nasbedilmiştir. Yani o kendisinden öncekileri Arapça olarak tasdik eden bir kitabtır.

“Dili” ise hale bir tevtıe (hazırlık) yani tekiddir. Arapların: “Salih bir adam olarak Zeyd bana geldi” demelerine benzer. Burada “bir adam” lâfzı tekid olarak zikredilmiştir. Şu takdirde bir fiilin mahzuf olduğu kabul edilmek suretiyle nasbedildiği de söylenmiştir: “Bu tasdik edici bir kitaptır yani ben dilinin Arapça olduğunu kastediyorum” demektir. Cer harfinin düşürülmesiyle nasbedildiği de söylenmiştir ki, buna göre takdiri.”Arab dili-ile” şeklindedir.

“Dil” anlamındaki lâfzın mef’ûl olduğu ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kastedildiği de söylenmiştir. Yani bu öyle bir kitaptır ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı tasdik etmektedir. Çünkü onun mucizesidir. İfade: “Dili Arapça olanı tasdik edicidir” takdirindedir. Burada-ü halde “dil” anlamındaki kelime “musaddık; tasdik edici” lâfzı ile nasbedilmiştir. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. “Lisan” ile Kur’ân’ın kastedilme ihtimali uzaktır. Çünkü o vakit anlamı kendi kendisini tasdik eder, şeklinde olur.

“Zulmedenleri korkutup…” âyetindeki: ” Korkutması için (mealde: korkutup)” âyeti genel olarak kitabın durumunu haber vermek üzere “ye” ile okunmuştur. Yani küfür ve masiyet ile kendilerine zulmeden kimseleri korkutmak için (indirilmiştir). Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında haber olduğu da söylenmiştir

Nafî’, İbn Amir ve el-Bezzî ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitab olmak üzere “te” ile (korkutasın diye, anlamına gelir) okumuşlardır. Ebû Ubeyde, ile Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Yüce Allah da;

“Ancak sen bir uyarıcısın” (er-Rad, 13/7) diye buyurmuştur.

“İhsan edenlere bir müjde olmak üzere” âyetindeki: ” Müjde” ref konumundadır ki “o bir müjde(dir)” demek olur. “Kîtab”a atf olduğu da söylenmiştir. Yani bu doğrulayıcı ve müjde olan bir kitaptır, demek olur. Cer harfinin düşürülmesiyle mansub olması da mümkündür. Zulmedenleri korkutup uyarması ve… müjde olması için… demek olur. Cer harfi düşürülünce nasbedildi. Mastar olarak mansub olduğu da söylenmiştir ki; bu da: “İhsan edenlere bir müjde vermen için,..” demek olur. Burada; “Müjdelemen” fiili yerine “müjde” anlamındaki kelime yerleştirilince nasbedilmiş oldu. Nitekim: ” Seni ziyaret etmek için, sana ikram olsun ve hakkını yerine getirmek maksadıyla sana geldim” demeye benzer ki bu da: demek gibidir. Burada: ” Sana ikram olmak üzere” anlamındaki kelime, hazfedilmiş bir fiil ile nasbedilmistir.

Ahkaf 11

İnkâr edenler, iman edenler için dediler ki: “Eğer o hayırlı olsaydı, onlar bize ondan önce koşmazlardı.” Ve onunla hidayet bulmadıkları için, yakında diyecekler ki: “Bu eski bir yalandır.”

Diyanet Vakfı
İnkar edenler, iman edenler hakkında dediler ki: «Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi.» Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için «Bu eski bir yalandır» diyecekler.

Kurtubi Tefsiri
İnkar edenler îman edenler için dediler ki: “Eğer o hayırlı olsaydı, bizden önce ona ulaşamazlardı.” Onunla hidayet bulmadıkları için de: “Bu eski bir uydurmadır” diyeceklerdir.

“İnkar edenler îman edenler için dediler ki: Eğer o hayırlı olsaydı, bizden önce ona ulaşamazlardı” âyetinin nüzul sebebi ile ilgili olarak altı görüş vardır. Merhum müfessir ilk beş gfirilje numara verdiği halde altıncısına vermemiştir. Altıncı görüş beşincisinden sonra zikredilen Meşruttun görüşüdür.

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’de Ebû Zerr el-Ğifarî’yi, müslüman olmaya davet etti, o da İslâmı kabul etti. Onun kavmi onun vasıtasıyla himaye isteyerek, liderleri Peygamber efendimize geldi ve müslüman oldu. Daha sonra liderleri de kendilerini İslama davet etti, onlar da İslama girdiler. Bu husus Kureyş’e ulaşınca, eğer bu husus bir hayır olsaydı, antlaşmaklarımız olan Ğıfarlılar bizden önce onu elde edemezlerdi, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Bu açıklamayı Ebû’l-Mütevekkil yapmıştır.

2- Zinnire müslüman oldu. sonra gözleri kör oldu. Ona: Lat ve Uzza seni çarptı, dediler. Bu sefer yüce Allah ona gözlerini geri verdi. Kureyş’in büyükleri de: Eğer Muhammed’in getirdiği bir hayır olsaydı, bizden önce Zinnire onu elde edemezdi, dediler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bu da Urve b. ez-Zübeyr’in görüşüdür.

3- Kâfir olan Benu Amir, Gatafan, Temim, Esed, anzala ve Eşcalılar, müslüman olan Gıfarlı, Eşlem, Cüheyne, Müzeyne ve Huzaalılar hakkında söyle dedi: Eğer Muhammed’in getirdiği şey bir hayır olsaydı, şu deve çobanları bizden önce ona ulaşamazdı. Çünkü biz onlardan daha aziziz. Bu açıklamayı da el-Kelbî ve ez-Zeccâc yaptı. el-Kuşeyrî de İbn Abbâs’tan ayrıca nakletmiştir.

4- Katade: Âyet Kureyş müşrikleri hakkında inmiştir. Onlar; Eğer Muhammed’in bizi kendisine çağırdığı şey hayır olsaydı, Bilal, Suhayb, Ammar, filan ve filan bizden önce ona erişemezlerdi. Bu da dördüncü görüştür.

5- Yahudi kâfirler îman edenlere, yani Abdullah b. Selam ve arkadaşlarina: Eğer Muhammed’in dini hak olsaydı bunlar bizden önce onu elde edemezlerdi, dediler. Müfessirlerin çoğu böyle demiştir. Bühu da es-Sa’lebî nakletmiştir.

6- Mesrûk dedi ki: Kâfirler şöyle dedi: Eğer bu bir hayır olsaydı, yahudiler bizden önce ona erişemezlerdi. Bunun üzerine bu ayet-i kerîme indi.

Kâfirlerin: Eğer bu bir hayır olsaydı, bizden önce ona ulaşamazlardı, şeklindeki sözleri onlara muhalefet eden herkesin lehine, fakat kendilerinin aleyhine olan en büyük itirazlarındandır. Çünkü onlara şöyle denir: Eğer sizin izlediğiniz yol bir hayır olsaydı, biz bu yolu bırakmazdık ve eğer sizin Allah Rasülünü yalanlamanız bir hayır olsaydı, bizden önce siz bu işe ulaşamazdınız. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah’ın:

“Bizden önce ona ulaşamazlardı” sözleri kâfirlerin kimi mü’minlere söylediği sözlerden olması mümkün olabildiği gibi, hicaptan gaibe geçiş üslubu ile kullanılmış bir ifade olması da mümkündür. Yüce Allah’ın:

“Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da içindekileri güzel bir rüzgar ile götürüp…” (Yûnus, 10/22) âyetine benzemektedir. Yani bu âyet: Eğer o hayırlı olsaydı, siz ona bizden önce ulaşamazdınız, takdirinde demektir.

“Onunla” îman ile Kur’ân ile denildiği gibi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile diye de açıklanmıştır

“hidayet bulmadıkları için de: Bu eski bir uydurmadır, diyeceklerdir.” Yani onlar Kur’ân ile olsun, Kur’ân’ı getiren vasıtasıyla olsun hidayeti elde edemeyince ona düşmanlık ettiler ve Kur’ân’ı yalana nisbet ederek; Bu eski bir uydurmadır, dediler, Öncekilerin efsaneleridir, dedikleri gibi.

Birisine Kur’ân-ı Kerîm’de: Kişi bilmediğinin düşmanıdır, meseli var mıdır? diye sordular. O: Evet dedi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onunla hidayet bulmadıkları için de: Bu eski bir uydurmadır, diyeceklerdir.”

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları… bir şeyi yalanladılar” (Yûnus, 10/39) âyetidir.

Ahkaf 10

De ki: “Söyleyin bakalım, eğer o Allah katındansa ve siz onu inkâr ettiyseniz, İsrailoğullarından bir şahit de onun benzerine şahitlik edip iman ettiyse ve siz büyüklük tasladıysanız — şüphesiz Allah zalim bir topluluğu doğru yola iletmez.”

Diyanet Vakfı
De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz onu inkar etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız)? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bana haber verin. Eğer o Allah tarafından gönderilmiş iken, siz onu İnkar etmiş İseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzere şahitlik edip îman etmiş olduğu halde siz büyüklük taslamış iseniz, gerçek şu ki; Allah zâlimler topluluğuna hidayet vermez.”

“De ki: Bana haber verin. Eğer o” Kurân-ı Kerîm

“Allah tarafından gönderilmiş İken, sîz onu İnkar etmiş İseniz…” en-Nehaî dedi ki: Burada kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

“Ve İsrailoğullarından bir şahid de onun bir benzeri üzere şahitlik edip…” âyeti hakkında İbn Abbâs, el-Hasen, İkrime, Katade ve Mücahid dediler ki: Buradaki

“şahid” Abdullah b. Selam’dır. O yahudilere karşı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Muhammed’in Tevrat’ta anıldığına ve Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna dair tanıklıkta bulundu,

Tirmizî’de yer alan rivâyete göre ondan (Abdullah b. Selam’dan) şöyle dediği kaydedilmiştir: Allah’ın Kitabından bazı âyetler benim hakkımda inmiştir. Benim hakkımda;

“Ve İsrailoğullarından bir şahid de onun bir benzeri üzere şahidlik edip îman etmiş olduğu halde siz büyüklük taslamış iseniz, gerçek şu ki Allah zâlimler topluluğuna hidayet vermez” âyeti nazil olmuştur Tirmizî, V, 670. Bu er-Rad Sûresi’nin sonlarında (13/43. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mesrûk dedi ki; Kastedilen şahid Mûsa ve Tevrat’tır. Abdullah b. Selam değildir. Çünkü o Medine’de müslüman olmuş, bu sûre ise Mekke’de inmiştir. Devamla dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Onu inkar etmiş iseniz” âyeti Kureyşlilere bir hitabür.

en-Nehaî dedi ki: Buradaki şahit İsrailoğulları arasından Mûsa’ya ve Tevrat’a îman eden kimselerdir. Çünkü Abdullah b. Selam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından iki sene önce İslama girmiştir, bu sûre ise Mekke’de inmiştir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Buradaki şahid Mûsa’dır diyen sûre Mekke’de inmiştir ve Abdullah b. Selam da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından iki yıl önce vefat etmiştir, der. Bununla birlikte âyet Medine’de inmiş olmakla birlikte, Mekki bir sûrede konabilir(di). Çünkü âyet-i kerîme nazil oldu mu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu şu sûreye koyun derdi. Bu âyet-i kerîme müşriklere karşı delil getirmek sadedindedir. Delil yönü de şudur: Onlar bazı hususlarda yahudilere başvuruyorlardı. Yani yahudilerin onlara yaptıkları şahitlik ile yahudilerin peygamberinin bana şahitliği en açık delillerdendir.

Bu sûrenin yahudilere karşı delil getirmek sadedinde olma ihtimali de uzak değildir. Abdullah b. Selam yahudiler müslüman olduğunu henüz öğrenmemişken müslüman olarak Peygamber efendimize geldiğinde: Ey Allah’ın Rasûlü, sen beni seninle yahudiler arasında hakem tayin et, dedi. Peygamber yahudilere Abdullah hakkında: “O aranızda nasıl bir adamdır? diye sorunca, onlar: O bizim efendimiz, bizim en bilgili olanımızdır, dediler. Peygamber: “O bana îman etti” deyince, hakkında olmadık kötü sözleri söylediler… diye başlayan bu hadisi, İbn Hibban, Sahih, XVI, 442; Müsned, III, 271. daha önceden geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbâs dedi ki: Yahudiler İbn Selam’ın hükmüne razı oldular ve peygambere: Eğer o senin lehine şahitlik ederse, biz de sana îman ederiz, dediler. Ona sorulunca, şahidlikte bulundu, sonra da müslüman oldu.

“Onun bir benzeri” benim size getirdiğimizin bir benzeri

“üzere şahîdlik edip…” yani Mûsa Tevrat’a, Muhammed de Kur’ân’a şahidlik etti, demektir. el-Cürcanî dedi ki: Buradaki “benzeri” ifadesi sıladır. Âyet: Bir şahid onun Allah’tan geldiğine dair onun hakkında şahidlikte bulundu, demektir.

Bu şahid,

“îman etmiş olduğu halde, siz” îmana karşı

“büyüklük taslamış iseniz…” âyetinde geçen:

“İken”in cevabı hazfedilmiş olup o îman ederse siz îman edecek misiniz, takdirindedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

“Îman etmiş olduğu halde siz büyüklük taslamış iseniz” kendi nefsinize zulmetmiş olmaz mısınız? takdirinde olduğu da söylenmiştir. Bunu da

“gerçek şu ki Allah zâlimler topluluğuna hidayet vermez” âyeti açıklık getirmektedir. Bir başka görüşe göre:

“…îman etmiş olduğu halde, siz büyüklük taslamış iseniz” Allah’ın azabından emin olabilecek misiniz? diye de açıklanmıştır.

“Bana haber verin” ifadesi soru sormak için ön görülmüş bir lafızdır. Bundan dolayı bu (fiil) mef’ûl gerektirmez. en-Nekkaş ve başkaları da şunu nakletmektedir: Ayet-i kerimede bir takdim ve tehir olup ifadenin takdiri şöyledir: De ki: Bana haber verin. Eğer o Allah tarafından olup, İsrailoğullarından bir şahid de şahidlik etmiş ve o buna îman etmiş iken, siz küfre saparsanız; şüphesiz Allah zâlimler topluluğuna hidayet vermez.

Ahkaf 9

De ki: “Ben peygamberlerden ilk çıkan değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben peygamberlerin İlki değilim. Bana da ne yapılacağını bilemem, size de. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ben açık açık korkutup uyarandan başkası değilim.”

“De ki Ben peygamberlerin ilki değilim.” İbn Abbâs ve başkalarından: Ben ilk gönderilen peygamber değilim. Benden önce de gönderilmiş peygamberler vardı, diye açıkladıkları nakledilmiştir.

“İlk” demektir. İkrime ve başkaları bu kelimeyi muzafın hazfı takdiri ile “dal” harfi üstün olarak: diye okumuşlardır. “Ben bidatler sahibi bir kimse değilim” demek olur. (……..) aynı anlamda (ilk, önceden benzeri bulunmayan) olduğu söylenmiştir. Tıpkı yarı anlamına gelen: ile lâfızları gibi. ” Şair bedi” (oldukça güzel benzersiz) sözler söyledi” demektir. “Yeni ortaya konulmuş şey”; ” Filan kişi bu işçe ilktir (benzeri görülmemiştir)” demektir. Çoğulu da: …diye gelir. Bu açıklamaları el-Ahfeş’ten naklettik. Kutrub da Adî b. Zeyd’in şu beyitini zikretmektedir:

“Başına bir takım olayların geldiği kimselerin ilki değilim;

Sefalet ve mutluluktan sonra hepsi de yok olup gitti.”

Beytin tercümesi Şııaratt’n-Nasraniyye’de yer aldığı belirtilen şekil gözönünde bulundurularak yapılmıştır. “Bana da ne yapılacağını bilemem, size de” âyeti ile kıyâmet günü kastedilmektedir.

Bu âyet-i kerîme nazil olunca müşrikler, yahudiler ve münafıklar sevinerek; Kendisine de, bize de ne yapılacağını bilemeyen ve böylelikle bize bir üstünlüğü bulunmadığı ortaya çıkan bir kimseye nasıl uyabiliriz? Eğer o söylediği bu sözleri kendiliğinden uydurmamış olsaydı, kendisini peygamber olarak gönderen kimse ona ne yapılacağım bildirirdi, dediler. Bunun üzerine yüce Allah:

“Allah, geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın…” (el-Feth, 48/2) âyetini indirdi ve bu âyeti neshetti, Allah da kâfirlerin burnunu böylelikle yere sürttü.

Ashab-ı Kiram da: Ne mutlu sana ey Allah’ın Rasûlü! Allah sana neler yapacağını açıklamış bulunuyor, ey Allah’ın peygamberi! Keşke bize de ne yapacağını bilmiş olsaydık, dediler. Bunun üzerine de:

“Mü’min erkeklerle, mü’min kadınları altlarında nehirler akan cennetlere… soksun ve günahlarını örtsün diye” (el-Feth, 48/5) âyeti ile:

“Mü’minlere de muhakkak onlar için Allah’tan büyük bir lütuf ve ihsan olduğunu müjdele!” (el-Ahzab, 33/47) âyetini indirdi. Bunu Enes, İbn Abbâs, Katade, el-Hasen, İkrime ve ed-Dahhak söylemişlerdir.

Ensardan bir kadın olan Um el-Ala dedi ki: Biz muhacirleri kendi aramızda paylaştırdık. Bizim payımıza Osman b. Maz’un b. Huzafe b. Cumah düştü. Onu bize ait odalardan birisine misafir eltik ve vefat etti. Ben: Ey sahibin babası! Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Şüphesiz Allah sana ikramda bulunmuştur, dedim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine: “Allah’ın ona muhakkak ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?” diye sordu. Ben de şöyle dedim: Babam, anam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü! O değilse kime (Allah ikram edecek)? Şöyle buyurdu: “Ona gelince, ona yakîn (ölüm) gelmiş bulunuyor. Biz gerçekten hayırdan başkasını görmedik. Şüphesiz ki ben onun için cenneti ümid ediyorum, Fakat Allah’a da yemin ederim ki ben Allah’ın Rasûlüyüm. Bununla birlikte bana da, size de ne yapılacağını bilemiyorum,” Bunun üzerine (Um el-Ala) dedi ki: O halde ben de Allah adına yemin ediyorum ki bundan sonra ebediyyen bir daha kimseyi tezkiye etmeyeceğim. Az farkla: Buhârî, I, 419, VI, 2570; Müsned, VI, 436

Bunu es-Sa’lebî zikretti ve şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü günahının bağışlanacağını bilmediği bir zamanda söylemişti. Allah ise Hudeybiye gazvesinde vefatından dört yıl önce ona günahlarını bağışlamıştı.

Derim ki: Um el-Ala yoluyla gelen hadisi Buharî rivâyet etmiştir. Benim oradaki rivâyetim: “Ben ona ne yapılacağını bilemiyorum Bir önceki nota bakınız “şeklinde olup Buharî’de: “Bana da, size de” ifadesi yoktur. İleride açıklaması geleceği üzere Allah’ın izniyle sahih olan şekil budur. Ayet-i kerîme de neshedilmiş değildir, çünkü bu bir haberdir.

en-Nehhâs şöyle demiştir: Nasih ve mensuhun burada olması İki bakımdan imkansız bir şeydir. Birincisi bu bir haberdir, diğeri ise sûrenin başından itibaren buraya kadar hitab müşrikleredir. Onlara karşı delil getirilmekte ve onlar azarlanmaktadır, O halde öncesinin de, sonrasının da olduğu gibi, bu âyetin da müşriklere bir hitab olması gerekmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da müşriklere: -Ahirette- “bana da ne yapılacağını bilemem, size de” demesi imkansız bir şeydir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderildiği ilk andan itibaren vefatına kadar küfür üzere ölenin ebediyyen cehennemde olacağını bildirip, durmuştur. Îman üzere ölüp, kendisine uyan ve itaat edenin de ce’nnette olacağını söylemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ahirette kendisine de, onlara da neler yapılacağını görüyor ve biliyordu. Dolayısıyla ahirette bana da, size de ne yapılacağını bilemiyorum, demesi mümkün değildir. O vakit onlar da: Sen bir rahat ve huzura mı erişeceksin, yoksa azâb ve cezaya mı varacaksın bilmiyorken nasıl sana uyarız, derlerdi. Ayet-i kerimenin anlamı hakkında doğru olan el-Hasen’in yaptığı açıklamadır. Nitekim Ali b. Muhammed b. Cafer b. Hafs, Yusuf b. Mûsa’dan okuduğu üzere, o dedi ki: Bize Vekî’ anlattı, bize Ebû Bekr el-Huzelî, el-Hasen’den anlattı: “-Dünyada- bana da ne yapılacağını bilemem, size de.’: Ebû Cafer (en-Nehhâs) dedi ki: Bu, en sahih ve en güzel bir görüştür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine de, onlara da hastalık, sağlık, ucuzluk, pahalılık, zenginlik, fakirlik gibi neler ulaşacağım bilemiyordu. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir;

“Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapardım ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben ancak bir uyarıcı ve îman eden bir topluluğu müjdeleyenim.” (el-Araf, 7/188)

el-Vahidî ve başkaları da el-Kelbî’den, o Ebû Salih’ten, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini zikretmektedirler: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının karşı karsıya kaldığı belalar ağırlaşınca rüyasında hurması, ağacı ve suyu bol bir yere hicret edeceğini gördü. Bunu ashabına anlattı, onlar da buna sevindiler. Müşriklerin eziyetleri altında iken içinde bulundukları bu halden kurtulacakları yorumunu çıkardılar, Ancak bir süre bu hallerinde kaldıkları halde böyle bir durumla karşılaşmadılar. Ey Allah’ın Rasûlü dediler, gördüğün yere ne zaman hicret edeceğiz? diye sordular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sesini çıkarmadı. Yüce Allah da:

“Bana da ne yapılacağını bilemem, size de” âyetini indirdi. Yani rüyamda gördüğüm yere çıkıp gidecek miyim, gitmeyecek miyim, ben de bilemiyorum. Sonra şöyle buyurdu; “Bu benim rüyamda gördüğüm bir şeydi. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Yani size haber verdiğim husus bana vahyolunmadı.

el-Kuşeyrî dedi ki: Buna göre âyeti kerimede nesh sözkonusu değildir.

Yine denildiğine göre âyetin anlamı şöyledir: Ben yüce Allah’ın bana da, sizlere de neleri farz kılacağını bilemiyorum. Taberî ise âyetin şu anlamda olmasını tercih etmiştir: Dünyada benim ve sizin işinizin nereye varacağını bilemiyorum. Îman edecek misiniz, yoksa küfre mi sapacaksınız, size çabucak azâb mı gönderilecek, yoksa azabınız ertelenecek mi?

Derim ki; Bu da el-Hasen, es-Süddî ve diğerlerinin açıklaması ile aynı anlamı dile getirmektedir. el-Hasen dedi ki: Dünyada bana da ne yapılacağını bilemiyorum, size de. Ahirete gelince (bunu bilememekten) Allah’a sığınırım. -Çünkü o, yüce Allah rasûllerle birlikte söz aldığı sırada cennette olduğunu bilmişti.- Fakat dünyada bana ne yapılacağını bilemiyorum. Benden önceki peygamberler yurtlarından çıkartıldığı gibi, ben de çıkartılacak mıyım? Yoksa benden önceki peygamberlerden kimisi öldürüldüğü gibi ben de öldürülecek miyim, Size de ne yapılacağını bilemiyorum, siz beni tasdik eden ümmetim mi olacaksınız, yalanlayan ümmetim mi? Siz semadan atılan taşlarla taşlanan ümmetim mi olacaksınız? yoksa yerin dibine geçirileceklerden mi olacaksınız? Daha sonra yüce Allah’ın:

“Dini bütün dinlere üstün kılmak için rasûlünü hidayetle ve hak din ile gönderen O’dur” (et-Tevbe, 9/33) âyeti nazil oldu. Yüce Allah burada buyuruyor ki: Onun dinini bütün dinlere üstün kılacaktır. Sonra onun ümmeti hakkında da:

“Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azâb verecek, değildir” (el-Enfal, 8/33) diye buyurdu ve böylelikle ona da, ümmetine de ne yapacağını haber vermiş oldu. Bütün bunlarda nesh sözkonusu değildir, yüce Allah’a hamdolsun. Yine ed-Dahhak şöyle demiştir: “Bana da ne yapılacağını bilemem, sîze de.” Yani size nelerin emir verileceğini ve size nelerin yasaklanacağını bilemem.

Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, mü’minlere: “Kıyâmet gününde bana da ne yapılacağını bilemiyorum, size de” demekle emrolunduktan sonra yüce Allah bunu;

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” (el-Feth, 48/2) âyeti ile açıkladı. Bundan sonra mü’minlerin halini, sonra da kâfirlerin halini açıkladı.

Derim ki: Bu birinci görüş ile aynı anlamı ifade eder. Şu kadar var ki burada neshi beyan anlamında kullanmış olup, mü’minlere böylece söylemesini emrettiği belirtilmiştir. Sahih (doğru olan) açıklama ise bizim el-Hasen’den ve diğerlerinden naklettiğimiz açıklama şeklidir.

“Ne yapılacağını” anlamındaki âyette’ bulunan:

“Ne” edatının mevsul isim olması mümkün olduğu gibi, merfu ve istifham (soru edatı) olması da mümkündür.

“Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ben açık açık korkutup uyarandan başkası değilim” âyetindeki

“vahyolunan” anlamındaki âyet: “Vahyettiği” diye okunmuştur ki; yüce Allah’ın bana vahyettiğine uyarım, demektir. Daha önce başka yerde geçmiş bulunmaktadır.

Ahkaf 8

“Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu uydurmuşsam, Allah’tan bana gelecek zararı siz önleyemezsiniz. O, içine daldığınız şeyi en iyi bilendir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. Ve O, bağışlayandır, merhamet edendir.”

Diyanet Vakfı
Yoksa «Onu uydurdu» mu diyorlar? De ki: Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yetmez. O, sizin Kuran hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, bağışlayan, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki; “Eğer ben onu uydurmuş İsem siz Allah’a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız. O sizin Onun hakkında ne kadar ileri gittiğinizi iyî bilendir. Benimle sizin aranızda şahid olarak O yeter. O çok mağfiret edendir, çok merhamet edendir.”

“Onlar: Onu uydurdu mu diyorlar” âyetindeki:

“…mu” lâfzında Onlar onu uydurdu mu diyorlar?” takdirindedir. Maksatları Muhammed uydurdu, demektir. Bununla onların âyetleri büyü diye adlandırdıkları sözkonusu edildikten sonra başka bir hususa değinilmektir.

“mu” lâfzındaki hemze’nin anlamı inkar ve taaccübtür. Şöyle denilmiş gibidir: Sen bunu bırak da onların hayret etmeyi gerektiren ve kabul edilemiyen şu sözlerini dinle! Onların sözlerine göre, Muhammed bu sözü yüce Allah’a iftira etmeyecek olsaydı söyleyemezdi. Halbuki Arapların yardımını almaksızın böyle bir söz söylemiş olsaydı, onun bu sözü söylemeye güç yetirebilmesi olağanüstülüğü dolayısıyla bir mucize olurdu. Eğer bu bir mucize ise, o vakit Allah tarafından onun tasdik edildiği anlamına gelir. Hikmetli bir kimse ise yalan söyleyeni tasdik etmez. O halde Muhammed iftiracı olamaz. Burada zamir “hak”a ait olup, onunla kastedilen âyetlerdir.

“De ki: Eğer ben onu” faraza

“uydurmuş isem, siz Allah’a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız.” Allah’ın azabını benden uzaklaştırmaya, geri çevirmeye gücünüz yetmez. Sizin için Allah’a karşı nasıl iftira etmiş olabilirim?

“O sizin, Onun hakkında ne kadar ileri gittiğinizi” Mücahid’in açıklamasına göre, neler söylediğinizi, bir başka açıklamaya göre de yalanlamak hususunda işi nereye vardırdığınızı

“iyi bilendir.”

“Bir hususta ileri gitmek, ona dalmak ve ileriye doğru atılmak” demektir. “Söze daldılar, ileri gittiler” anlamındadır, “Deve gevişini işkembesinden, ağzına çıkardı” demektir. Şairin şu sözü deburadan gelmektedir:

“Önceleri gevişlerini içlerinde tutuyorken,

daha sonra gevişlerini ağızlarına çıkardılar.”

İnsanlar Arafat’tan, Mina’ya ifada ettiler (indiler)” demektir. Kısacası her: “Bir ileri atılma, ileri gitme ve bir dalma” anlamındadır.

“Benimle sizin aranızda şahid olarak O yeter.” O, benim doğru söylediğimi, sizin de batıla kimseler olduklarınız; bilir.

“Şahid olarak” lâfzı temyiz olarak nasbedilmiştir.

“O” tevbe eden kimselere

“çok mağfiret edendir (Gafûrdur)” mü’min kullarına

“çok merhamet eden (radıyallahü anhhîm)dir.”

Ahkaf 7

Ayetlerimiz onlara apaçık okunduğunda, kendilerine gerçek geldiği zaman inkâr edenler: “Bu apaçık bir büyüdür” derler.

Diyanet Vakfı
ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman hakikat kendilerine geldiğinde onu inkar edenler: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğunda o inkar edenler kendilerine geldiğinde hak için: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

“Âyetlerimiz” yani Kur ânı Kerîm

“kendilerine apaçık okunduğunda o İnkar edenler kendilerine geldiğinde hak için: ‘Bu, apaçık bir büyüdür’ dediler.”

Ahkaf 6

İnsanlar toplandığı zaman, onlara düşman olurlar ve ibadetlerini inkâr ederler.

Diyanet Vakfı
İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (müşrikler) onlara (tapındıklarına) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkar ederler.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlar biraraya toplatıldıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların İbadetlerini inkar edenler olurlar.

“İnsanlar” kıyâmet gününde

“biraraya toplatıldıklarında onlar kendilerine düşman kesilir…” Yani bu ma’bud varlıklar kıyâmet gününde kâfirlere düşman olacaklardır. Çünkü melekler kâfirlerin düşmanıdır, cinler ve şeytanlar da yarın kendilerine ibadet edeceklerle ilişkilerinin olmadıklarını söyleyecekler ve biri diğerine lanet okuyacaktır.

Diğer taraftan putların kendilerine tapınan kâfirlere -onlarda hayatın yaratılacağı takdirine binaen- düşman kesilecek olmaları da mümkündür. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Biz sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı” (el-Kasas, 28/63) âyetidir.

Bir açıklamaya göre onlar ibadet etmiş oldukları varlıklara düşmanlık edecekler. Çünkü bu ma’budlar helâk olmalarına sebep olmuştu. Mabudlar da onların kendilerine ibadetlerini inkar edecekler. Yüce Allah’ın:

“Ve onların ibadetlerini inkar edenler olurlar” âyeti da bunu ifade etmektedir.

Ahkaf 5

Allah’tan başka, kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek olana yalvarandan daha sapık kimdir? Oysa onlar, onların yakarışından habersizdirler.

Diyanet Vakfı
Allahı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.

Kurtubi Tefsiri
Allah’tan başka kendisine kıyâmete kadar (dua etse dahi) cevap veremeyecek olan ve kendilerine yaptıkları duadan habersiz olan kimselere dua eden kişiden daha sapık kim olabilir?

“Allah’tan başka kendisine kıyâmete kadar cevap veremeyecek olan” putlara

“ve kendilerine yaptıkları duadan habersiz olan” yani bu duayı işitemeyip, anlayamayan

“kimselere dua eden kişiden daha sapık kim olabilir?” Daha sapık ve daha cahil kimse olamaz, demektir. Yüce Allah bu âyette cansız oldukları halde putlardan Âdemoğullarının müzekker kipi gibi sözetmiştir. Çünkü onlara ibadet edenler, onları kendilerine hizmet edilen kral ve emirlere benzer surette yapmışlardı.

Ahkaf 4

De ki: “Allah’tan başka yalvardığınız şeyleri gördünüz mü? Bana yerden ne yarattıklarını gösterin. Yoksa göklerde onların bir ortaklığı mı var? Bundan önce bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin, eğer doğruysanız.”

Diyanet Vakfı
De ki: Söylesenize! Allahı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar; göstersenize bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Haber verin! Allah’tan başka kendilerine dua ettikleriniz yeryüzünde neyi yaratmışlar? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Bana gösterin. Eğer doğru söyleyenler iseniz. Bundan önce bir kitab yahut bilgiden bir eser var ise bana getirin.”

Bu âyete dair açıklanvalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Allah’tan Başka Kendilerine Dua ve ibadet Edilen Varlıklar Hiçbir Şeyi Yaratmış Değillerdir:

“De ki: Haber verin. Allah’tan başka kendilerine dua ettikleriniz” Allah’tan başka kendilerine tapındığınız putlar ve O’na koştuğunuz ortaklar

“yeryüzünde neyi yaratmışlar?” Yani yeryüzünde bir şey yaratmışlar mıdır?

“Yoksa onların göklerde” göklerin yaratılmasında Allah ile birlikte sahib oldukları

“bir ortaklığı” bir payları

“mı var? Bana gösterin. Eğer doğru söyleyenler iseniz bundan” bu Kur’ân-ı Kerîm’den

“önce bir kitab yahut bilgiden bir eser var ise bana getirin.”

2- Gaybı Bilmeye Yönelik Bazı Bilgiler ve Hükümleri:

“Yahut bilgiden bir eser var ise” anlamındaki âyette geçen: ” sonra ” elif” ile okunmuştur. İbn Abbâs peygamberden şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bu daha önce Arapların yerde çizdikleri bir hattır.” Bunu el-Mehdevî ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir. İbnu’l-Arabî: Bu sahih değildir, demiştir. Hadis diye meşhur bir rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Peygamberlerden birisi çizgi çizerdi. Kimin hattı uygun düşerse, işte o (uygun düşmüş olduğundan mubahtır).” Müslim, IT 381, IV, 1749; Ebû Davud, I, 244, IV, 16; Nesâî, III, 16; Müsned, V, 447, 448. Ancak bu da sahih değildir.

Derim ki: Bu Muaviye b. el-Hakem es-Sülemî’nin rivâyet ettiği bir hadis olarak sabittir ve bunu Müslim rivâyet etmiştir Bir önceki nota bakınız.

en-Nehhâs da senedini kaydederek şöyle der; Bize Muhammed b. Ahmed anlattı -ki bu el-Cerayici diye bilinir- dedi ki: Bize Muhammed b. Bundar anlattı, dedi ki: Bize Yahya b. Said anlattı. O Süfyan es-Sevrî’den, o Safvan b. Süleym’den, o Ebû Seleme’den, o İbn Abbâs’tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yüce Allah’ın:

“Yahut bilgiden bir eser var İse” âyeti hakkında: “O haktır” diye buyurmuştur. Taberani, Evsat, I- 151’de İbn Abbâs “Yahut bilgiden bir eser” âyeti hakkındaki soruya verdiği bir cevap olarak kaydetmektedir. İbn Abbâs’ın cevabı ise: “O güzel hat (yazı)dır” şeklindedir; Heysemi, Mecma’, I, 192 ile V, 105’de rivâyeti buradaki gibi kayd ettikten sonra Ahmed b. Hanbel tarafından da rivâyet edildiğini ve ricalinin sahih olduklarını belirtmektedir. Bu da sahihtir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hadisin te’vili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Kimisi şöyle demiştir: Bu hadis darbı (çizgi çizmeyi) mubah kılmak üzere gelmiştir. Çünkü bazı peygamberler bu işi yapıyordu. Kimisi de bu işi yasaklamak için varid olmuştur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kimin hattı ona muvafakat ederse, işte o makbuldür.” diye buyurmuştur. Halbuki bu hususta önceden bu işi yapan peygamberin yolunu bilmeye imkan yoktur. O halde böyle bir hadis gereğince amel etmeye de İmkan kalmaz. Şair dedi ki:

“Ömrüm hakkı için çakıl taşlarını vuranlar bilemezler,

Ne de kuşları ürkütüp, uçuranlar Allah’ın ne yapacağım.”

Bu işi bilenlere göre bunun hakikati yıldızların suretlerine racidir. Bunlardan çıkan, insanların başlarına gelecek olan bahtiyarlık ya da uğursuzluk türünden o yıldızların delalet ettiği şeyler arasından nelere delalet ediyorsa, onu gösterir. Böylelikle bu, zanna dayalı bir başka zan olur ve yolu kaybolup gitmiş, tahkik edilme imkanı kalmamış, gaybi bir meseleye yapışıp kalmaktan ibaret bir hal almıştır. Ayrıca şeriat bunu yasaklamıştır. Yüce Allah da bu konuda bilginin kendine has olduğunu haber vermiş ve insanlar arasından böyle bir bilgi sahibi olma imkanını kaldırmıştır. Her ne kadar bundan önce gaybi birtakım hususları idrak etmek için sarıldıkları birtakım sebebler var idi ise de, yüce Allah bu sebebleri artık ortadan kaldırmış, o kapılan kapatmış ve gayb bilgisini sadece kendisine münhasır kılmıştır. Bu hususta bilgi sahibi olmaya kalkışmak artık câiz değildir, böyle bir iddiada bulunmak kimse için helâl olmaz. Şayet bu hususta bir nehy olmasa bile böyle bir bilgiye talih olmaya kalkışmak boş bir yorgunluktur. Bu hususta nehy varid olduğuna göre böyle bir bilgiye sahib olmaya kalkışmak -kalkışanın maksadına göre- masiyet veya küfür olur.

Derim ki; Benim tercih ettiğim el-Hattabî’nin görüşüdür. el-Hattabî diyor ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Kimin hattı ona muvafakat ederse, işte o uygundur.” Hadisi azar manasına gelebilir. Çünkü böyle bir is yapmak o peygamberin peygamberliğinin bir alameti idi. Bunun da sonu gelmiş bulunuyor. İşte bundan dolayı bize böyle bir iş yapmak yasaklanmıştır.

Kadı Iyad dedi ki: Ancak lafızdan daha çok anlaşılan bunun aksinedir ve hattı o peygamberin hattına uygun düşenin bu işinin doğru bulunduğudur. Fakat şeriat tahmini ve genel olarak gayb iddiasında bulunmayı yasaklamış iken, böyle bir uygunluk nereden bilinecektir? Bunun manası ancak şu olabilir: Hattı uygun düşen kimselerin bu işi, isabet ettiği sonradan görülecek iştir, yoksa bazılarının tevil ettikleri şekilde bu işin, yapana mubah olduğu anlamına gelmez. Mekkî, Peygamber Efendimizin “peygamberlerden bir peygamber çizgi çiziyordu” âyetini açıklarken şunu nakletmektedir: Bu peygamber kuma şehadet ve orta parmaklarıyla önce bir çizgi çiziyor, sonra bunu hızlıca değiştiriyordu.

İbn Abbâs’ta hadiste geçen (ve soru soran adamın söylediği nakledilen): “Bizden çizgi çizen adamlar vardı” sözünü açıklarken şunları söylemektedir: Bundan kasıt kahinin çizdiği ve buna karşılık kendisine bahşiş verildiği çizgidir. (Bahşiş verene): Otur da sana çizgi çizeyim, derdi. Bu kahinin önünde de beraberinde bir mil bulunan bir genç çocuk bulunurdu. Daha sonra kahin gevşek bir araziye gider ve usta sayılamayacak şekilde alelacele birtakım çizgiler çizerdi. Sonra yavaş yavaş bu çizgileri ikişer ikişer silerdi. Geriye iki çizgi kalırsa, o zaman bu başarı alameti sayılırdı, Eğer tek çizgi kalırsa, bu da hüsranın alameti kabul edilirdi. Araplar da ona “el-esham” ismini verirdi ve bu da onlara göre uğursuzdu.

3- Gayba Delalet Eden Sebeplerden Sadece Rüya Kalmıştır:

İbnul-Arabî dedi ki: Yüce Allah itibar edilmesine ve kendisinden istidlalde bulunulmasına izin verdiği gayba delalet eden sebepler arasında sadece rüyayı bırakmıştır. Rüyaya bu hususta izin vermiş ve nübüvvetin cüzlerinden bir cüz olduğunu haber vermiştir. Fal (hayra yormak) da bu şekildedir. Bazı şeyleri uğursuz kabul etmeyi ve zecr (kuşları uçurmak)ı ise yasaklamış bulunmaktadır. Fal (hayra yorumlamak) kişinin işittiği sözün güzel olması halinde, yapmak istediği işe delalet ediyor kabul etmesidir, Şayet işittiği söz kötü ise (ve bunu uğursuz görürse) buna da tetayyür denilir. Şeriat böyle bir kimseye fal dolayısıyla sevinmesini ve sevinç ile işini yürütmeye devam etmesini emretmiştir. Şayet hoşuna gitmeyecek bir söz işitirse, o söze iltifat etmeyip, o söz dolayısıyla yapmak istediği işten vazgeçmemelidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’ım, Senin kuşundan (kader ve taksiminden) başka kuş (kader ve kısmet) yoktur. Senin hayrından başka hayır yoktur ve Senden başka hiçbir ilâh yoktur.” Heysemi, Mecma’, V, 105; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, V, 5\2, VI, 70 ve 110’da Abdullah b. Ahhas’ın sözü olrak.

Kimi edebiyatçılar da şöyle bir beyit rivâyet etmektedir:

“Fal ve zecr (kuşları uçurmak) ve kahinlerin hepsi,

Saptırıcıdırlar ve gayba karşı kilitler vardır.”

Bu -fal (hayra yorma)- dışında doğru bir sözdür. Çünkü şeriat onu istisna etmiş ve emretmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla şairin bu ifadesi kabul edilmez. Çünkü o bu konuda bilgisizce konuşmuş bulunmaktadır. Şeriat sahibi ise daha doğru sözlü, daha iyi bilir ve daha sağlam hüküm verir.

Derim ki: Tıyara (uğursuz yorumlar), fal ve bunların arasındaki farka dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/3- âyet, 19. başlıkta) ve başka yerlerde geçtiği gibi; gaybı bilenin sadece yüce Allah olduğuna dair açıklamalar da el-En’am Sûresi’nde (6/59- âyet, 2. başlıkta) geçmiştir. Yüce Allah’ın bu hususta kendisini bilgilendirdiği kimse dışında hiçbir kimsenin gaybe dair bir bilgi sahibi olamayacağını, ayrıca bir kimsenin adetin cereyan ettiği şekilde adete dayanarak birtakım delaletleri görerek kabul etmesinin de bundan İstisna olduğunu belirtmiştik. Ancak bu da farklılık gösterebilir. Mesela, bir kimse bir hurma ağacının tomurcuk verdiğini gördüğü takdirde bunun kısa bir süre sonra meyve vereceğini bilir. Tomurcuklarının etrafa dağılmış olduğunu görürse de bunun meyve vermeyeceğini bilir. Bununla birlikte hurma ağacı meyvesini telef edecek bir afete maruz kalarak meyve veremeyebildiği gibi, dağılmış tomurcuklu hurma ağacına da yüce Allah ikinci defa tomurcuk yaratıp meyve verebilir. Aynı şekilde yüce Allah bu alemi yok etmek istediği takdirde bu aydan sonra bir başka ayın, bugünden sonra bir başka günün gelmemesi de mümkündür. Buna benzer el-En’am Sûresi’nde (belirtilen yerde) açıklanan diğer hususlar da böyledir.

4- Hat (Yazı)ya Dayanarak Hüküm Vermek:

İbn Huveyzimendad dedi ki: Yüce Allah’ın;

“Yahut bilgiden bir eser” âyeti hattı (yazıyı) kastetmektedir. Malik -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-şahidin hattını tanıması halinde hatta dayanarak hüküm verir idi. Hakim o hattı veya kendisine yazanın hattını tanıyacak olursa, yine ona dayanarak hüküm verir. Ancak daha sonra insanların arasında birtakım hileler ve yanlış belge düzenlemeler ortaya çıkınca, bu görüşünden vazgeçti. Onun (bu sebeple) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “İnsanlar bir takım günahkarlıklar ortaya çıkartırlarsa, onlar için de önceden olmayan yeni hükümler verilir.” Şahidler -mesela bu hakimin hattı ve düzenlediği belgesidir diye şahitlik ederlerse yahut belgede ne yazılı olduğunu bilmemekle birlikle o bu belgede bulunanlara bizleri şahit tuttu diye şahitlik ederlerse; aynı şekilde vasiyet yahut kişinin başkasına ait bir malı itirafta bulunduğuna dair hattın sahibi hakkında şahitlikte bulunurlarsa ve bu gibi hallerde- Malik’e göre hakimin hatta dayanarak hüküm vereceği görüşü ihtilafsız olarak nakledilmiştir.

Bir başka açıklamaya göre

“yahut bilgiden bir eser” bilgiden bir kalıntı anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Kelbî, Ebû Bekir b. Ayyaş ve başkaları yapmıştır. es-Sıhah’da söyle denilmektedir:

“Yahut bilgiden bir eser” ondan geriye kalmış bir kalıntı demektir. Aynı şekilde harekeli olarak “böyledir. ” Develer önceki yağlarına yağ katarak serilirdiler” demektir. el-Maverdî ve es-Sa’lebî de bir çobanın şöyle bir beyitini zikretmektedirler:

“Ve eskiden semiz ve yağlı olan (deve)ler ki üstüne

Henüz kaplarında (tomurcuklarında) bitkiler yediği için daha da semirmiştir.”

el-Herevî dedi ki: ” Kalıntı” demektir. Mesela Orada ne bir göz, ne de bir iz vardır” denilir.

Meymun b. Mehran, Ebû Seleme b. Abdi’r-Rahmân ve Katade de:

“Yahut bilgiden bir eser” ilimden bir özel bilgi diye açıklamışlardır. Mücahid: Sizden öncekilerden nakiedegeldiğimiz bir rivâyet, İkrime ve Mukâtil peygamberlerden bir rivâyet diye açıklamışlardır. el-Kurazî de bu isnad demektir, diye açıklamıştır. el-Hasen’e göre anlam; Ortaya atılan yahut çıkartılan (bilgi) demektir.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Yahut bilgiden bir eser” alamet anlamındadır. Çünkü bu lâfız “semahat” ve “şecaat” gibi bir mastardır. Kelimenin aslı da rivâyet demek olan gelmektedir. Mesela, bir kimse hadisi bir başkasından naklederek zikrettiğini anlatmak üzere: “Hadisi rivâyetle naklettim, ediyorum, rivâyet etmek, ben hadisi rivâyetle naklediciyim” denir. Bu kökten olmak üzere de: “Sonrakilerin öncekilerden nakledegeldikleri bir hadis” demektir. el-A’şa der ki;

“Hakkında tartıştığınız o husus var ya,

Dinleyene de, nakledene de açıkça gösterilmiştir.”

Beyitteki, “açıkça gösterilmiştir” anlamındaki lâfız; “Açıkça göstermiştir”” diye de rivâyet edilmiştir.

“Yahut… bir eser” anlamındaki lâfız; şeklinde “hemze” ötreli ve “peltek se” harfi sakin olarak da okunmuştur. Anlamının bilgiden bir kalıntı olması mümkün olduğu gibi, öncekilerin kitaplarından nakledilmiş bir bilgi, bir şey-anlamında olması da mümkündür, “Me’sur” ise kendisinden hadis rivâyet edilenden, senedi sahih olarak nakledilen rivâyete denilir.

es-Sülemî, el-Hasen ve Ebû Reca “elif’siz olarak “hemze” ve “peltek se” harflerini üstün ile okumuşlardır. Bu da özellikle size verilmiş bir bilgi yahut başkasına verilmeyip tercihen size verilen bir bilgi demektir. Yine el-Hasen’den ve bir grub kimseden “elif” üstün ve “peltek se” sakin olarak; diye okudukları da zikredilmiştir. Birincisini es-Sa’lebî, ikincisini el-Maverdî zikretmiştir. Ayrıca es-Sa’lebî, İkrime’den “yahut bilgiden bir miras” diye (okuduğunu açıkladığını) nakletmiştir.

5- Bu Âyet-i Kerîme Bilgi Edinme Yollarını Açıklamaktadır:

Yüce Allah’ın:

“…Eğer doğru söyleyenler İseniz, bundan önce bir kitab yahut bilgiden bir eser var ise bana getirin” âyetinde bütün delil getirme yolları açıklanmış bulunmaktadır. Bu delillerin birincisi aklî delildir. Bu da yüce Allah’ın:

“De ki: Haber verin. Allah’tan başka kendilerine dua ettikleriniz yeryüzünde neyî yaratmışlar, yoksa onların göklerde bir ortaklığımı var?” âyetinde dile getirilmektedir. Bu âyet cansız varlığın Allah’tan başka ilâh diye çağrılarak ona dua etmenin doğru olamayacağını aklî delil ile ortaya koyup delillendirmektedir. Çünkü onun faydası da yoktur, zararı da. Daha sonra yüce Allah:

“Bundan Önce bir kitab” âyeti semî delili açıklamaktadır.

“Yahut bilgiden bir eser var ise bana getirin.”

Ahkaf 3

Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ve belirli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden yüz çeviriyorlar.

Diyanet Vakfı
Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. İnkar edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.

Kurtubi Tefsiri
Biz göklerle yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre İçin yarattık. İnkar edenler ise uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler.

“Biz göklerle yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattık” âyeti da daha önceden (el-Hicr, 15/85. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

“Belirli bir süre”den kasıt, İbn Abbâs ve başkalarının görüşüne göre kıyâmettir. Bu ise göklerin ve yerin sonunun geleceği zamandır.

Bundan maksadın, herbir yaratılmış için takdir edilmiş ecel olduğu da söylenmiştir,

“İnkar edenler ise uyarılıp” kendisi ile

“korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler.” Başka tarafa yönelmekte, oyalanmakta ve o gün için gereği gibi hazırlanmamaktadırlar.

” Şeyden” lâfzındaki ‘ın mastariye olması da mümkündür. Onlar o gün ile uyanhp korkutulmaktan (yüz çevirmektedirler), demektir.

Ahkaf 2

Kitabın indirilmesi, Azîz, Hakîm olan Allah’tandır.

Diyanet Vakfı
Bu Kitap aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Bu Kitabın indirilmesi Aziz, Hakim olan Allah tarafındandır.

“Ha, Mim. Bu Kitabın indirilmesi Aziz, Hakim olan Allah tarafındandır” âyeti daha önceden (el-Casiye, 45/1, 2. âyet-i kerimelerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ahkaf 1

Hâ Mîm

Diyanet Vakfı
Ha. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Ha, Mim.

Âyetin tefsiri için bak:2

Casiye 37

Göklerde ve yerde büyüklük O’na aittir. Ve O, güçlüdür, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde azamet yalnız Onundur. O, azizdir, hakimdir.

Kurtubi Tefsiri
Büyüklük ve azamet göklerde ve yerde yalnız O’nundur. O Azizdir, Hakimdir.

“Büyüklük ve azamet göklerde ve yerde yalnız O’nundur” âyetindeki

“kibriya” azamet, celal, baki oluş, egemenlik, kudret ve kemal anlamındadır.

“O Azizdir, Hakimdir.”

Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.

Casiye 36

Öyleyse hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Diyanet Vakfı
Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi bütün alemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
İşte hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

“İşte hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” âyetinde geçen

“rab” lâfızlarının tümünü Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın merfu’ olarak: “O… Rabbidir” anlamında okumuşlardır.

Casiye 35

“Bu, çünkü siz Allah’ın ayetlerini alay konusu yaptınız ve dünya hayatı sizi aldattı.” Artık bugün oradan çıkarılmazlar ve özürleri kabul edilmez.

Diyanet Vakfı
Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Siz Allahın ayetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün ateşten çıkarılmayacaklardır ve onların (Allahı) hoşnut etmeleri de istenmeyecektir.

Kurtubi Tefsiri
“Sîzin bu halinizin sebebi Allah’ın âyetlerini bir eğlence edinmeniz ve dünya hayatının sizi aldatmışıdır.” İmdi onlar bugün oradan çıkarılmazlar ve onların razı etmeleri de istenmez.

“Sizin bu halinizin sebebi, Allah’ın âyetlerini” yani Kur’ân’ı

“bir eğlence” ve oyun

“edinmeniz ve dünya hayatının sizi aldatmasıdır.” Yani sizler dünyanın batıllarına ve oyalayıcı süsüne, püsüne aldandınız. Ondan başka bir yer olmadığını, öldükten sonra diriliş olmayacağını sandınız.

“İmdi onlar bugün oradan” cehennem ateşinden

“çıkarılmazlar ve onların razı etmeleri de İstenmez.” Bu âyete dair açıklamalar daha önceden (en-Nahl, 16/84; er-Rum, 30/57; Fussilet, 41/24) geçmiş bulunmaktadır.

“İmdi onlar bugün oradan çıkarılmazlar” anlamındaki âyeti Hamza ve el-Kisaî: ” İmdi onlar bugün oradan çıkmazlar” şeklinde (fiilin) “ye” harfini üstün, “re” harfini de ötreli okumuşlardır. Buna sebeb de yüce Allah’ın:

“Ondan, her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler” (es-Secde, 32/20) âyetidir. Diğerleri ise “ye” harfini ötreli ve “re” harfini de üstün olarak (“çıkarılmazlar” anlamında) okumuşlardır. Bunun gerekçesi de yüce Allah’ın:

“Rabbimiz bizi çıkar ki…” (Fatır, 35/37) âyeti ve benzerleridir.

Casiye 34

“Bugün sizi unuturuz, nasıl ki siz bugünün buluşmasını unuttunuz. Varacağınız yer ateştir. Ve sizin yardımcılarınız yoktur.”

Diyanet Vakfı
Denilir ki: Bu güne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur!

Kurtubi Tefsiri
Ve denecek ki: “Bugün Biz sizi unuturuz. Nitekim siz de bugününüze kavuşacağınızı unutmuştunuz. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek kimseler de olmaz.”

“Ve denecek ki:” Sizler bugününüze kavuşmayı

“Bugün biz sizi unuturuz…” yani onun için amelde bulunmayı terkettiğiniz gibi.

“Yeriniz” kalacağınız ve karar kılacağınız yer

“ateştir. Size yardım edecek kimseler de olmaz.”

Casiye 33

Yaptıkları kötülükler onlara açıkça göründü ve alaya aldıkları şey kendilerini kuşattı.

Diyanet Vakfı
Yaptıklarının kötülükleri onlara görünmüş, alay edip durdukları şey onları kuşatmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Onlara işlediklerinin çirkinlikleri apaçık görünmüş, alay edegeldikler şey de kendilerini her yandan kuşatmış olacak. “Onlara işlediklerinin çirkinlikleri apaçık görünmüş” yani işledikleri kötülüklerin cezası açıkça önlerine çıkmış “alay edegeldikleri şey” olan Allah’ın azâbı üzerlerine inmiş “de kendilerini her yandan” çepeçevre “kuşatmış olacak” dır.

Casiye 32

“Ve Allah’ın vaadi haktır, saat konusunda da şüphe yoktur” denildiğinde: “Biz bilmiyoruz saat nedir; sadece zannediyoruz, kesin bilgiyle konuşmuyoruz” dediniz.

Diyanet Vakfı
«Allahın vadi gerçektir, kıyamet gününde şüphe yoktur» dendiği zaman: Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz onun bir tahminden ibaret olduğunu sanıyoruz; (onun hakkında) kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak Allah’ın vaadi haktır ve kıyâmetin kopacağında şüphe yoktur” denildiğinde siz derdiniz ki: “Kıyâmetin ne olduğunu biz bilmeyiz. Biz ancak şüphe ve zan ediyoruz. Biz inananlar değiliz.”

“Muhakkak Allah’ın vaadi haktır” yani diriliş gerçekleşecektir

“ve kıyâmetin kopacağında şüphe yoktur, denildiğinde…” âyetinde geçen: “(…….): Kıyâmet” lâfzını Hamza

“vaad”e atf ile nasb ile okumuştur. Buna göre âyet:

“Muhakkak Allah’ın vaadi ve kıyâmetin kopması haktır, onda şüphe yoktur.,.” demek olur.

Diğerleri ise mübteda olarak ref ile yahutta

“muhakkak Allah’ın vaadi haktır” âyetinin mahalline atf ile merfu olarak okumuşlardır. Ancak mastardaki (vaad mastarında ki) zamire atfedilmesi güzel olmaz. Çünkü le’kid edici değildir. Merfû’ zamir: “te’kidsiz olarak atıf’ ancak şiirde yapılır.

“Siz derdiniz ki: Kıyâmetin ne olduğunu biz bilmeyiz.” Acaba o bir gerçek midir, yoksa batıl mıdır?

“Biz ancak şüphe ve zan ediyoruz.”

el-Müberred’e göre ifade: “Biz ancak bir zanda bulunuyoruz” takdirindedir. Takdirinin: Biz sizin ancak bir zanda bulunduğunuzu zannediyoruz, şeklinde olduğu söylendiği gibi: Siz ancak biz zannediyoruz dediniz, takdirinde olduğu da söylenmiştir.

“Biz” kıyâmetin geleceği hususuna

“inananlar değiliz.”

Casiye 31

İnkâr edenlere gelince: “Ayetlerim size okunmuyor muydu da siz büyüklük tasladınız ve suçlu bir kavim oldunuz?”

Diyanet Vakfı
Ama inkar edenlere gelince onlara: ayetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip suçlu bir toplum olmuştunuz, değil mi? denilir.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanlara gelince: “Ayetlerim sizlere okunmadı mı? Siz de büyüklük taslayıp günahkar kimseler olmadınız mı?” (denecek).

“Îman edip salih amel işleyenlere gelince, Rabbleri onları rahmetine” yani cennetine

“alacaktır. İşte bu, apaçık kurtuluşun ta kendisidir. Kâfir olanlara gelince, âyetlerim sizlere okunmadı mı?” denilecek. Bu ise azarlayıcı bir istifham (soru)dır.

“Siz de” onları kabule yanaşmayarak

“büyüklük taslayıp, günahkar” masiyetler işleyen müşrik

“kimseler olmadınız mı?”

(“Günahkar kimse” anlamını verdiğimiz “mücrim” ile aynı kökten olmak üzere) eğer bir kimse ailesinin kazanç sağlayan ferdi ise “Filan kişi ailesinin cerimesi (onların kazanç sağlayan kişisi)dir” denilir. Buna göre “mücrim” kendisine masiyetler kazandıran kimse demektir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Biz müslümanları o günahkarlar (mücrimler) gibi kılar mıyız hiç?” (el-Kalem, 68/35) Buna göre mücrim müslümanın zıcldıdır. O halde mücrim küfür ederek günahkar olmuş kişi demektir.

Casiye 30

İman eden ve salih işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine sokar. İşte bu, apaçık kurtuluştur.

Diyanet Vakfı
İnanıp iyi işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul eder. İşte apaçık kurtuluş budur.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel İşleyenlere gelince, Rabbleri onları rahmetine alacaktır. İşte bu, apaçık kurtuluşun ta kendisidir.

Casiye 29

“Bu, kitabımızdır; size gerçeği konuşur. Şüphesiz biz, sizin yaptıklarınızı yazıyorduk.”

Diyanet Vakfı
«Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.»

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Esasen Biz işlediklerinizi yazdırıyorduk.

“İşte bu size hakkı söyleyen” yani tanıklık eden -ki bu bir istiaredir-

“kitabımızdır.” Bu sözlerin yüce Allah’ın onlara söyleyeceği sözler olduğu söylendiği gibi, meleklerin söyleyeceği sözler olduğu da söylenmiştir.

(Kitab hakkında “söz söylemek” bir istiaredir.) Mesela: “Kitab şunu söyledi” denilirken açıkladı demek istenir.

Denildiğine göre; onlar o kitabı okuyacaklar, kitab da kendilerine işledikleri amelleri hatırlatacaktır. Böylelikle o aleyhlerine konuşuyor gibi olacaktır. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş? Küçük, büyük hiçbir şey bırakmayıp sayıp dökmüş diyecekler”.

“Nezdimizde hak ile konuşan bir kitab vardır. Onlara zulmedilmez” (el-Muminun, 23/62) diye buyurulmaktadır ki, daha önce geçmiş bulunmaktadır.

” Söyleyen” âyeti “kitab”ın hali konumunda ya da; “Bu” lâfzından hal konumundadır veya “bu”nun ikinci haberidir. Yahutta “kitabımız” anlamındaki âyet “bu”dan bedel olup “söyleyen” haber de olabilir.

“Esasen Biz işlediklerinizi yazdırıyorduk.” Yan; sizin işlediklerinizin yazılmasını emrediyorduk. Ali (radıyallahü anh) dedi ki; Yüce Allah’ın birtakım melekleri vardır ki, bunlar beraberlerinde içinde Âdemoğullarının amellerini yazdıkları bir şey ile inerler.

İbn Abbâs dedi ki: Allah tertemiz bir takım melekleri görevlendirmiş ki, bunlar ramazan ayında Ummu’l-kitab’tan Âdemoğullarının işleyecekleri bü-Lün amelleri yazarlar. Her perşembe de Allah’ın kulları üzerindeki Hafaza melekleri(nin yazdıkları) ile karşılaştırırlar. Böylelikle Hafaza meleklerinin yazdıkları kulların amellerinin kendilerinin sözü geçen kitaptan istinsah ederek yazdıkları kitaplarındakilere uygun olduğunu, hiçbir fazlalık ve eksikliğin bulunmadığını görürler.

İbn Abbâs dedi ki: Zaten nesh (kopyalama) bir kitaptan başka neden olur ki?

el-Hasen dedi ki: Hafaza meleklerinin Âdemoğullarının amellerine dair yazdıklarını istinsah ediyoruz (kopya ederek yazdırıyoruz.) Çünkü Hafaza melekleri amel defterlerini Hazene’ye (amel deftederini saklamakla görevli meleklere) teslim ederler.

Bir başka açıklamaya göre her gün Hafaza melekleri kulun yazdıklarını alıp götürürler. Yerlerine geri döndüklerinde oradaki hasenat ve seyyiat istinsah edilir. Mubah olan işler ikinci nüshaya aktarılmaz.

Bir diğer açıklamaya göre melekler, kulların amellerini yüce Allah’a takdim ettiklerinde o aralarında sevab ve cezayı gerektirecek şeyler bulunanların tesbit edilmesini emreder. Aralarından da sevab ve cezanın sözkonusu olmadığı şeyler düşürülür.

Casiye 28

Her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır: “Bugün yaptıklarınızın karşılığı size verilecektir.”

Diyanet Vakfı
O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır, (onlara şöyle denilir:) «Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!»

Kurtubi Tefsiri
Her ümmeti de diz çökmüş göreceksin. Her ümmet kitabına çağrılacak (ve şöyle denecek): “Bu gün sizlere işleyegeldiğiniz amellerinizin karşılığı verilecektir.”

“Her ümmeti de” o günün dehşetinden dolayı

“diz çökmüş göreceksin.”

Burada ümmetten kasıt, her’dinin mensubu kimselerdir.

“el-Casiye (diz çökmüş)” hakkında beş te’vil (yorum) vardır:

1- Mücahid: Dizlerini çökmüş demektir, diye açıklamıştır. Süfyan dedi ki:

Dizlerini çökmüş olan kimse yere sadece iki dizi ve parmak uçları değen kimse demektir. ed-Dahhak: Bu, hesabın görüleceği sırada olacaktır, demiştir.

2- Toplu anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. el-Ferrâ” dedi ki: Sen her din mensubu kimseleri bir araya toplanmış olarak göreceksin, demektir.

3- Her ümmetin biri diğerinden ayrı olacaktır. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır.

4- Kureyş lehçesinde boyun eğen demektir. Bu açıklama da Müerric’e aittir.

5- Dizleri üzerine oturmuş demektir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

(“Diz çökmüş” anlamı verilen “el-casiye”nin kökünü teşkil eden): “Diziler üzerinde oturmak” demektir. Fiili: “İki dizi üzerine çöktü, çöker” şeklinde kullanılır. Fiilin her iki şeklinde de mastar veznindedir. Daha önce Meryem Sûresi’nde (19/82. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

(…..)’ın asıl anlamı her tür topluluk demektir. Tarafe iki kabirden sözederken şöyle demektedir:

“Sen onların herbiri üzerinde bir miktar toprak görürsün,

Ayrıca birbiri üstüne dizilmiş sağlam taşlar (da vardır).”

Bu halin yalnızca kâfirler hakkında sözkonusu olduğu da söylenmiştir. Bu görüş Yahya b. Sellam’a aittir. Bunun, mü’minlerle kâfirler hakkında hesabın görülmesini beklerken umumi bir hal olduğu da söylenmiştir.

Süfyan b. Ûyeyne, Amr’dan, o Abdullah b. Bâbâh’dan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben sizleri yüksekçe yerlerde, cehennemin berisinde, dizlerinizi çökmüş halde görüyor gibiyim.” Bunu el-Maverdî zikretmiştir Maveıdî, Nüket, V, 2ö7; İbnu’l-Mübarek, Zühd, s. 105; Ebû Nuaym, Hüyetu’l-Evliya, VII, 299

Selman dedi ki: Kıyâmette bir saat. (an) vardır ki, o on yıllık bir süredir. İnsanlar o zaman zarfında dizleri üzerine çökmüş olarak yere kapanacaklar. Nihayet İbrahim (aleyhisselâm) bile: “Bugün ben senden kendimden başka bir şey istemiyorum” diye nida edecektir.

“Her ümmet kitabına çağrılacak.” Yahya b. Sellam’ın açıklamasına göre hesabına çağrılacak. Bir başka açıklamaya göre; her ümmet için yazılan ve içinde hayır ve şer türünden amelleri bulunan kitabı demektir. Bu açıklamayı da Mukâtil yapmıştır. Mücahid’in açıklaması ile aynı anlamdadır.

“Kitabın” meleklerin onların aleyhine yazdıkları (kitap, amel defteri) olduğu söylendiği gibi, gereğince amel edip etmediklerinin görülmesi için kendilerine indirilen kitab olduğu da söylenmiştir. Bir başka görüşe göre burada kitab, Levh-i Mahfuz’dur.

Yakub el-Hadramî-ikinci-:

“Her ümmet” lâfzını -ilk olarak geçen:

” Her” lâfzından bedel olarak nasb ile okumuştur. Buna sebeb ise birincisinde olmayan açıklamaların, ikincisinde bulunmasıdır. Zira her ümmetin diz üstü çöktüğü belirtilmekle birlikte, ikincisinde sözkonusu edildiği şekilde bunu gerektiren sebeb açıklandığı gibi, diz çökmenin sebebi açıklanmış değildir. Sözkonusu sebeb ise her ümmetin kendi kitabına çağmlmasıdır.

“Göreceksin” fiili takdir edilip onun ameli ile nasbedildiğî de söylenmiştir. (“Her” anlamındaki lâfzın) merfu olarak okunması mübteda oluşuna göredir.

“Bugün sizlere” hayır ya da şer türünden olsun

“işleyegeldiğiniz amellerinizin karşılığı verilecektir.”

Casiye 27

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Saat kurulduğu gün, işte o gün bâtılcılar ziyana uğrar.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin mülkü Allahındır. Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin mülkü Allah’ındır. Kıyâmetin kopacağı gün, işte o gün batıl peşinde gidenler zarara uğrayacaklardır.

“Göklerle yerin mülkü” yaratılmaları ve sahibliği

“Allah’ındır. Kıyâmetin kopacağı gün, işte o günde batıl peşinde gidenler zarara uğrayacaklardır” âyetindeki birinci:

“Gün” lâfzı

“zarara uğrayacaklarda-” anlamındaki âyet ile nasbedilmiştir. ” İşte o gün” âyeti da ya te’ktd için tekrarlanmıştır yahut bedeldir.

İfadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Kıyâmetin kopacağı gün mülk yalnız O’nun olacaktır. Bu durumda

“İşte o gün” anlamındaki âyetin amili

“zarara uğrayacaklardır” anlamındaki âyettir. Bu fiilin mef’ûlü ise hazfedilmiştir ki onlar cennetteki mevki ve konumlarını kaybederek zarara uğrayacaklardır, anlamındadır.

Casiye 26

De ki: “Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde toplar.” Fakat insanların çoğu bilmez.

Diyanet Vakfı
De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde biraraya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
De ki; “Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor. Sonra kendisinden şüphe bulunmayan kıyâmet gününe sizi toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

“De ki: Allah sizi diriltiyor.” Yani siz önceleri cansız nutfeler halinde idiniz. (Sonra sizi diriltti.)

“Sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinden şüphe bulunmayan kıyâmet gününe sizi toplayacaktır.” Tıpkı dünya hayatında size hayat verdiği gibi.

“Fakat insanların çoğu” Allah’ın ilkin kendilerini yarattığı gibi tekrar kendilerini İade edeceğini

“bilmezler.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet delil olmadığı halde yüce Allah onların sözlerine niye “delil” adım verdi, diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Çünkü onlar bu sözlerini delil getiren kimsenin delilini ortaya koyduğu üslubla ileri sürmüşler ve delil diye ortaya koymuşlardı. Onlar ile bir çeşit alaylı üslub kullanılarak onların bu sözlerine “delil” denilmiştir. Yahutta kendi kanaatlerine ve değerlendirmelerine göre delil olduğu için böyle denilmiştir ya da şairin şu üslubunda sözkonusu ettiği hale benzediği için böyle denilmiştir:

“Onların arasındaki selamlaşma çok acıtıcı bir doğuştur.”

Buna göre şöyle denilmiş gibi olmaktadır: Onların delil diye ileri sürdükleri şey, ancak delil olamayacak bir şeydi. Maksat, onların hiçbir delillerinin bulunmadığım ifade etmektir.

Şayet yüce Allah’ın:

“De ki: Allah sizi diriltiyor” âyeti onların:

“Eğer doğru söyleyenler İseniz haydi babalarımızı getiriniz” sözlerine nasıl cevap teşkil etmektedir diye sorulursa, şöyle deriz: Onlar öldükten sonra dirilişi inkâr edip rasûlleri yalanlayınca söyledikleri sözlerin de susturucu bir delil olduğunu zannettiklerinde, onlara hayat verip sonra da kendilerini öldürenin yüce Allah olduğu şeklinde kabul etmiş oldukları bir gerçek ile susturulmuş oldular. Buna ek olarak da eğer hakka davet edene kulak verip insaflı davranacak olurlarsa, kabul edilmesi zorunlu olan bir bağlayıcı ifade de ilave edilmiş oldu. İşte bu da onların kıyâmet günü bir araya getirilecekleridir. Buna (öldürüp diriltmeye) kadir olan, atalarını getirmeye de kadirdir ve bu, O’nun için çok kolay bir şey olur.

Casiye 25

Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, delil olarak sadece şöyle derler: “Doğru sözlüler iseniz, atalarımızı getirin.”

Diyanet Vakfı
Onlara açıkça ayetlerimiz okunduğu zaman: Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin, demelerinden başka delilleri yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine âyetlerimiz apaçık okunduğunda, onların bütün delilleri: “Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi babalarımızı getiriniz” demekten ibaretti.

“ Kendileri âyetlerimiz apaçık okunduğunda” yani bu müşriklere öldükten sonra diriliğin mümkün olduğuna dair âyetlerimiz okunduğu vakit

“onların” bu âyetlere karşı ortaya koydukları

“bütün delilleri eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi babalarımızı getiriniz demekten İbaretti.”

Buradaki:

“Delilleri” âyeti, “…di”nin haberidir. İsmi ise:

“Haydi babalarımızı getiriniz demekten ibaret” âyetidir. O ölmüş babalarımızı getirin ki biz de sizin doğru söyleyip söylemediğinizi onlara soralım. Yüce Allah da şu âyetiyle onlara cevap vermektedir:

Casiye 24

Dediler ki: “Bu dünya hayatımızdan başka bir şey yok. Ölürüz ve yaşarız. Bizi zamanın akışı dışında hiçbir şey helak etmez.” Oysa bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Sadece zannediyorlar.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “O, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölürüz ve ditiliriz ve bizi ancak zaman helâk etmektedir.” Halbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar.

“Dediler ki: O, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölürüz ve diriliriz” âyeti onların ahireti inkar ettiklerini, öldükten sonra dirilişi yalanlayıp amellerin karşılığının görülmesini kabul ekmediklerini göstermektedir.

“Ölürüz ve diriliriz” âyeti da biz ölüyoruz, çocuklarımız da diriliyor demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır, ” Diriltiliriz” diye “nun” harfi ötreli olarak da okunmuştur.

Kimimiz ölüyor, kimimiz diriliyor, diye de açıklanmıştır. İfadede takdim ve tehir olduğu ve bunun diriliriz ve ölürüz anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu şekil aynı zamanda İbn Mes’ûd’un kıraatidir.

“Ve bizi ancak zaman helâk etmektedir.” Mücahid dedi ki; Yıllar ve günler demektir. Katade, yaşadığımız ömür diye açıklamıştır. Anlamları birdir. “Ancak geçip giden zaman” diye de okunmuştur.

İbn Uyeyne dedi ki: Cahiliye insanları, asıl bizi helâk eden zamandır. Bize hayat verip bizi öldüren de odur, diyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Kutrub da: Bizi helâk eden ancak Ölümdür diye açıklamış ve Ebû Züeyb’in şu beyitini zikretmiştir:

“Sen ölümden ve zamanın getirdiği musibetlerden mi rahatsız oluyorsun?

Halbuki zaman (dehr) gelen musibetlere karşı sabırsızlık gösterenleri hoşnut etmez.”

İkrime: Allah’tan başka bizi kimse helâk etmiyor, diye açıklamıştır.

Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Cahiliye-dönemi insanları bizi gece ve gündüzden başkası helâk etmiyor. Bizi helâk eden, öldüren ve bize hayat veren odur, diyorlar ve dehre sövüyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Âdemoğlu dehre (zamana) söverek bana eziyet veriyor. Halbuki dehr Benim, iş Benim elimdedir. Geceyi ve gündüzü ben evirip çeviririm.” Taheri. Tefsir, XXV, 152; İbn Kesîr, Tefsir, IV. 152

Derim ki: Peygamber Efendimizin: “Allah buyuruyor ki…” ifadesinden itibaren sonuna kadar Buharî’nin zikrettiği şekilde ve lâfzı iledir. Bunu aynı zamanda Müslim ve Ebû Davud da rivâyet etmiştir. Müslim, IV, 1762; Buhârî, IV, 1825. VI, 2722; Ebû Davud, LV, 369; Müsned, II, 238. Muvatta’’dd Ebû Hüreyre’den kaydedilen rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse sakın zaman kahrolsun demesin. Çünkü Allah dehrin kendisidir. ” Muvatta’,II, 984; Müslim, IV, 1763; Buhari, V. 22«6; Müsned, II, 259, 272, 275, 394.

Dehr, Allah’ın isimlerindendir diyenler de bu hadisi delil göstermiş ve şöyle demişlerdir: İlim adamlarından bunu Allah’ın isimlerinden birisi olarak kabul etmeyenlerin bu yaklaşımları, Arapların cahiliye dönemindeki tutumlarını reddetmek ile açıklanabilir. Çünkü onlar, yüce Allah’ın bu âyet-i kerîme ile haklarında haber verdiği şekilde, asıl failin zaman olduğuna inanıyorlardı. O bakımdan onlara herhangi bir zarar, sıkıntı ya da hoşlanmadıkları bir şey gelip çattığında bunu zamana nisbet ediyorlar, bu hususta kendilerine: Siz dehre (zamana) sövmeyiniz. Çünkü Allah zamanın kendisidir. Yani sizin zamana izafe ettiğiniz bu işlerin faili yüce Allah’ın kendisidir. Dolayısıyla bu sövme -haşa- O’na gider denildi ve bu sebepten bu tutumları yasaklanmış oldu.

Bu kanaatin doğruluğunun delili de Ebû Hurcyre’nin zikrettiği hadisteki şu ifadelerdir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şanı yüce ve mübarek Allah buyurdu ki: “Âdemoğlu Bana eziyet veriyor…” hadisidir.

Ebû Ali es-Sakafî’nin şu beyitleri ne kadar güzeldir:

“Ey başına bir musibet geldi mi zamana sitem eden kişi!

Şana gadrettiğinden ötürü zamanı kınama,

Çünkü zaman, bir memurdur, amiri vardır onun

Ve zaman da o amirin emrine boyun eğer.

Nice kâfir vardır ki pek çoktur serveti,

Küfrüne rağmen kat kat artıp durmaktadır.

Nice mü’min de vardır ki, bir dirhemi yoktur dabi,

Fakirliğine rağmen imanı artıp durmaktadır.”

Rivâyete göre Salim b. Abdillah b. Ömer zamanı çokça sözkonusu ettiğinden dolayı babası onu azarlayarak: Zamanı böyle diline dolamaktan sakın evladım, demiş ve şu beyitleri söylemişti:

“Zaman, hiçbir zaman, hiçbir cinayeti işleyen değildir,

Ne de bir belayı getirendir; o batımdan sövme zamana.

Fakat yüce Allah ne zaman bir şeyler gönderirse,

Bir topluluğun üzerine; onların kolaylıklarını zorluk kılar.”

Ebû Ubeyd dedi ki: İnkarcılardan birisi ile tartışırken şöyle dedi; Sen “Allah dehrin (zamanın) kendisidir” dediğini hiç duymadın mı? Ben de dedim ki: Zaman boyunca hiç yüce Allah’a söven bir kimse olmuş mudur? Aksine onlar el-Aşa’nın dediği gibi diyorlardı:

“İster konaklamış ol, ister yolculukta bulun,

Ve şüphesiz yolculuk yaptıklarında hayırda bir ileri gidişleri vardır.

Vefayı ve adaleti kendine ayırmıştır yüce Allah,

Kınamayı da kişiye ayırmıştır,”

Ebû Ubeyd dedi ki: Musibet ve çaresiz bırakan olaylar karşısında zamanı yermek, Arapların adetlerindendir. O kadar ki, onu gürlerinde sözkonusu ettiler ve olayları kendisine nisbet ettiler. Amr b. Kamia dedi ki:

“Görmediğim yerden ok attı bana zamanın kızları,

Kendisi atış yapmadığı halde atışa maruz kalanın hali ne olur!

Eğer atılanlar ok olsaydı korunurdum onlardan,

Fakat bana oksuz atış yapılıyor.

Kimi zaman iki avucum üzerinde, kimi zaman da sopa üzerinde,

Bu atışlardan sonra, öyle ayağa kalkabiliyorum.”

Arap şiirinde benzeri pek çoktur. Onlar bunu zamana nisbet eder ve ona izafe ederler. Halbuki mutlak Fail yüce Allah’dır, O’ndan başka Rab yoktur. Muvatta’,II, 984; Müslim, IV, 1763; Buhari, V. 22«6; Müsned, II, 259, 272, 275, 394.

“Halbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur.” Buradaki:zaiddir. Yani onlar bu sözlerini şüphe içinde söylediler.

“Onlar ancak zanda bulunuyorlar.” Onlar ancak zanna dayalı olarak konuşuyorlar.

Müşrikler çeşit çeşit idi. Bir kesimi bunlardı. Bir kesimi de yaratıcıyı kabul eder, öldükten sonra dirilişi inkâr ederdi. Kimisi Öldükten sonra diriliş hakkında şüphe eder, kat’i olarak inkâr etmezdi. İslâm döneminde ise birtakım kimseler ortaya çıktı ki, bunlar müslümanlardan korktukları için öldükten sonra dirilişi inkâr etmek imkanını bulamıyorlardı. Bundan dolayı da tevile saparak kıyâmeti bedenin ölümü olarak kabul ediyor, mükâfat ve cezayı da -iddialarına göre- ruhların gördükleri birtakım hayaller (rüyalar) olarak değerlendiriyorlardı. Böylelerinin kötülüğü bütün kâfirlerin kötülüğünden daha fazladır. Çünkü bunlar hakkı karıştırıyor ve onların bu karıştırmalarına aldananlar bulunuyor. Şirkini açıkça ortaya koyan müşrikten müslüman sakınabilir.

Bir açıklamaya göre: Biz ölürüz, geriye bıraktığımız eserler hayatta kalır, demektir. İşte anılmak suretiyle ayakta kalmak budur. Bu sözleriyle tenasühe işaret ettikleri de söylenmiştir. Yani kişi ölür, ruhu birtakım ölülere (cansızlara) verilir ve onunla hayat bulur. Burada sözü edilen dehr ve zaman Türkçede Felek olarak karşılanmaktadır. Nitekim halk arasında ve birçok şiirde de felekten, Arapların dılmlen Gözettiği gibi sözedildiği görülmektedir.

Casiye 23

Hevasını ilah edinen, Allah’ın kendisini bilerek saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne perde koyduğu kişiyi gördün mü? Allah’tan sonra onu kim doğru yola iletebilir? Hiç düşünmez misiniz?

Diyanet Vakfı
Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allahın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allahtan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?

Kurtubi Tefsiri
Kendi hevasını ilâh edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu, kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gözü üzerine de perde gerdiği kimse hakkında ne dersin? Artık buna Allah’tan başka kim hidayet verebilir? Hiç öğüt almaz mısınız?

İbn Abbâs, el-Hasen ve Katade dedi ki: Burada sözü edilen kişi,hevasınauygun düşen şeyleri kendisine din edinen kâfirdir. O neyi hevasına uygun görür (ister ve arzu eder) ise mutlaka o işi yapar.

İkrime dedi ki: Kendisine ibadet ettiği ilahı, sevdiği yahutta güzel gördüğü şey olan kimseyi gürdün mü? Bu kişi bir şeyi güzel bulup da onu sevdi mi, onu ilâh edinir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Müşriklerden biri bir taşa ibadet eder, ondan daha güzel bir taş gördü mü öncekini atar, diğerine ibadet ederdi.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet-i kerîme alay edenlerden birisi olan Sehmoğullarından el-Haris b. Kays hakkında inmiştir. Çünkü bu kişi canının arzu ettiği, sevdiği şeye ibadet ederdi.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bunların taşlara ibadet etmelerinin sebebi, Beyt(ullah)’ın taştan olmasıdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen hevasına ve ma’buduna böylece uyan kimseyi gördün mü? Bu ifadelerle akıl sahibi kimseler için cahilliklerinin hayret edilecek bir şey olduğu anlatılmak istenmektedir,

el-Hasen b. el-Fadl dedi ki: Bu âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. İfade: Sen hevasını kendisine ilâh edineni gördün mü, takdirindedir.

en-Nehaî dedi ki: Hevaya

“heva” denilip sebebi, hevasının peşinden giden kişiyi cehennem ateşine yuvarlamasından dolayıdır Yuvarlama” fiili ile “heva” ismi aynı kökten gelmektedir. Şa’fri buna dikkat çekmektedir

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah Kur’ân-ı Kenm’de nerede hevayı sözkonusu etmişse, mutlaka onu yermiştir. Mesela, yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Fakat o… hevasına uydu. Artık onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bıraksan da yine dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzer.” (el-Araf, 7/176);

“Heva ve hevesine uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme!” (el-Kehf, 18/28);

“Hayır, zulmedenler bilgisizce hevalarına uydular. Allah’ın saptırdığını hidayete ulaştıracak kimdir?” (er-Rum, 30/29);

“Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevası na uyandan daha sapık kim olabilir ki?” (el-Kasas, 28/50);

“Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

Abdullah b. Amr b. el-As, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Hevası getirdiklerime tabi olmadığı sürece sizden hiçbir kimse îman etmiş olamaz.” İbn Ebi Âsım, es-Sunne, I, 12; İbn Kesîr, Tefsir, I, 521, İH, 491; İbn Receh el-Hanbeli, Camiu’l-Ulum, s. 386, 387.

Ebû Umame dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Semanın gölgesi altında kendisine ibadet olunan ilahlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği sey hevadır.”

Şeddad b. Evs de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Akıllı kişi nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel eden kimsedir. Günahkar kişi ise nefsini hevasının peşine takan ve Allah’tan olmadık şeyleri temenni eden kimsedir. ” Hakim, Müstedrek, I, 125, IV, 280; Tirmizi, IV, 638; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübra, III, 369; İbn Mace, II, 1423; Müsned, IV, 124. Ancak hepsinde “günahkar (Tacir)” kelimesi yerine “aciz” kelimesi ile.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sen itaat olunan bir cimrilik, peşinden gidilen bir heva, (ahirete) tercih olunan bir dünya ve herkesin kendi görüşünü beğendiği bir hali görecek olursan, o vakit özellikle kendine bak ve avamın işini (onlarla ilgilenmeyi) bırak.” Tirmizi, V, 257; Ebû Dâvûd, IV, 123, İbn Mace, II, 1330.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Üç husus vardır ki helâk edicidir. Üç husus da vardır ki kurtarıcıdır. Helâk ediciler itaat olunan cimrilik, peşinden gidilen bir heva ve kişinin kendisini beğenmesîdir. Kurtarıcı olan hususlar ise gizlide ve açıkta Allah’tan korkmak, zenginken de fakirken de orta yollu harcamak, ister hoşnud olsun ister kızgın olsun adalet yapmak.”

Ebû’d-Derda (radıyallahü anh) dedi ki: Kişi sabahı etti mi hevası, ameli ve ilmi biraraya gelir. Eğer ameli hevasına tabi olursa, işte onun o günü kötü bir gündür. Eğer ameli ilmine tabi olursa, o günü de salih bir gündür.

el-Esmaî dedi ki: Bir adamı şöyle derken dinledim:

“Asıl alçaklık (hevan) hevadır, bunun ismi kalbedilmiştir,

O bakımdan sen hevaya kapıldın mı artık hevan (aşağılık) ile karşılaşmış olursun.”

İbnu’l Mukaffa’a heva hakkında sorulmuş, o da: O heva (aşağılık: hevan)dır, (hevan iken) “nun”u çalınmıştır. Onun bu düşüncesini bir şair alarak nazını haline sokup şöyle demiştir:

“Hevan’ın “nun’u hevadan çalınmıştır,

Artık sen bir şeyi heva ve hevesinle sevdin mi sen hevan (aşağılanmak) ile karşılaşırsın.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Heva bizatihi hevan’nın kendisidir,

Sen hevaya kapıldın, mı artık bir hevan kazanmış olursun.

Bir hevaya kapıldın mı heva seni (kendisine) ibadet ettirdi demektir.

Artık kim olursa olsun, sevdiğine boyun eğ, (der).”

Abdullah İbnu’l-Mübarek de şöyle demiştir:

“Bazı belalar belaya alamettir,

Artık hevanın peşinden gitmekten vazgeçtiğin görülmeyecek mi senin?

Kul, arzu ettiği hususlarda nefsinin kölesi olandır,

Hür ise kimi zaman, toktur, kimi zaman aç kalır (bunlara aldırmaz).”

İbn Düreyd de şöyle demektedir:

“Bir gün nefsin senden bir arzunu yerine getirmeni isteyecek olursa,

Ve eğer ona muhalefet etmek için bir yol varsa,

Bırak nefsini muhalefet et arzu ettiği şeye,

Çünkü senin arzun düşmanın, ona muhalefet etmek arkadaşındır.”

Ebû Ubeyd et-Tusî de şöyle demiştir:

“Nefse eğer arzu ettiklerini verecek olursan,

(Unutma ki) o hevasma doğru ağzını açmış duruyor.”

Ahmed b. Ebi’l-Havara dedi ki: Bir rahibin yanından geçtim, çok zayıf olduğunu gördüm. Ona: Sen çok hastasın dedim, o evet dedi. Ne zamandan beri? diye sordum. O: Kendimi bildim bileli dedi. Peki tedavi oluyor musun? dedim. Şöyle cevab verdi: Derdime ilaç olacak bir şey bulamadım. Bundan dolayı artık key (yaranın dağlanması) yapmaya karar verdim. Peki key nedir? diye sordum. O da hevaya muhalefettir, dedi.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî dedi ki: Senin haytalığın hevandır. Ona muhalefet edersen, o da senin ilacın olur.

dedi ki: Eğer iki husus hakkında şüphe edip de hangilerinin daha hayırlı olduğunu bilemeyecek olursan, hangisinin hevana daha uzak düştüğüne bir bak ve onu yap.

Hevanın yerilmesi ve ona muhalefet hususunda ilim adamlarının yeteri kadarıyla kendisine işaret ettiğimiz- esederi ve bahisleri vardır. Sana yüce Allah’ın:

“Rabbinin huzuruna varmaktan korkup nefsini hevadan alıkoyana gelince, hiç şüphe yok ki cennet varılacak yerin ta kendisidir” (en-Naziat, 79/41-42) âyeti yeterlidir.

“Bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu” âyeti, Allah’ın onun halini bilerek saptırdığı… demektir. Bir başka açıklamaya göre; Allah onun layık olmadığını bilerek sevap olan işi yapmaktan şaşırtarak, uzak tutmuş olduğu kimse… demektir.

İbn Abbâs dedi ki; Yüce Allah’ın ezelden beri sapacağını bildiği.., demektir. Mukâtil : Onun sapkın ve şaşkın bir kimse olduğunu bildiği… demektir, demiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Puta tapan kimsenin o putun fayda ve zarar veremediğini bildiği halde…

“Bilgisine rağmen” âyetinin failden hal olmasının mümkün olduğu da söylenmiştir. Yani: Yüce Allah onun halini bilerek onu şaşırtmıştır. Yani yüce Allah ezeli ilminde bu kimsenin dalalet ehlinden olduğunu bilerek o kimseyi şaşırtmıştır, Mef’ûlden hal olması da mümkündür, o vakit anlam: Kâfir kişinin kendisinin sapık ve şaşkın olduğunu bildiği halde onu saptırmıştır, şaşırtmıştır, demek olur.

“Kulağına ve kalbine mühür vurduğu” öğüdü işitemesin diye kulağını, hidayeti anlayamasın diye de kalbini mühürlediği

“gözü üzerinde de perde gerdiği” ta ki doğruyu göremesin diye perdelediği

“kimse hakkında ne dersin?”

Hamza ve el-Kisaî “perde” âyetini “ğayn” harfi üstün ve “diP’siz olarak; diye okumuşlardır. Bu husus daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/7. âyet, 8 ve 9. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Şair de şöyle demiştir:

“Kendisinin kulu olduğum hakkı için yemin ederek söylüyorum,

Ki ben bu yeminimi senin için açıkça yapmıyorum;

Eğer sen bana bir örtü. giydirecek olursan,

Yemin olsun ki bir zamanlar sana samimi olarak sevgi beslemiştim.”

“Artık” Allah onu saptırdıkları sonra

“Allah’tan başka kim hidayet verebilir? Hiç öğüt almaz mısınız?” ve onun herşeye gücünün yettiğini bilmez misiniz!

Bu âyet-i kerîme kaderiyye, İmâmiyye ve itikad hususunda onların yollarını izleyen kimselerin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü âyet-i kerîme böylelerinin hidayetlerinin engellenmiş olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Diğer taraftan

“kulağına ve kalbine mühür vurduğu” âyetinin onların hallerini haber vermek sadedinde varid olduğu da söylenmiştir. Bir başka görüşe göre bu onlar hakkında bu anlamda bir beddua sadedindedir. Nitekim el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/7, âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Cüreyc’in naklettiğine göre bu âyet-i kerîme “el-Gayatile” diye bilinenlerden birisi olan el-Haris b. Kays hakkında inmiştir. en-Nekkaş’ın naklettiğine göre ise el-Haris b. Nevfel b. Abdi Menaf hakkında inmiştir.

Mukâtil dedi ki: Ayet Ebû Cehil hakkında inmiştir. Şöyle ki; o bir gece beraberinde el-Velid b. Muğire bulunduğu halde Beyti tavaf ederlerken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında konuşmaya başladılar. Ebû Cehil: Allah’a yemin ederim, ben onun doğru sözlü olduğunu biliyorum, dedi. el-Velid ona: Deme, doğru olduğunu nerden anladın? diye sorunca şöyle dedi: Ey Abdu Şems’in babası, biz gençliğinde ona sadık ve emin diyorduk. Aklı tamamlanıp kemale erince ona yalancı ve hain mi diyeceğiz? Allah’a yemin ederim ben onun doğru söylediğini biliyorum. Bu sefer el-Velid: Peki onu tasdik etmeni ve ona îman etmeni engelleyen nedir? deyince, şöyle dedi: Kureyş kızları benim hakkımda bir ekmek parçası uğruna Ebû Talib’în yetiminin peşinden gittiğimden mi söz etsin? tat ve Uzza’ya yemin olsun ki, ebediyyen ona uymayacağım. Bunun üzerine;

“Kulağına ve kalbine mühür vurduğu…” âyeti indi.

Casiye 22

Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı ki, her nefse kazandığı karşılığı verilsin. Ve onlara zulmedilmez.

Diyanet Vakfı
Allah, gökleri ve yeri yerli yerince yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.

Kurtubi Tefsiri
Allah gökleri ve yeri hak ile bir de her kişiye kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır. Onlara zulmedilmez.

“Allah gökleri ve yeri hak İle” hak emir ile

“bir de her kişiye” ahirette

“kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır.”

Casiye 21

Kötülük işleyenler, kendilerini iman edip salih amel işleyenlerle bir mi sanıyorlar? Hem hayatları hem ölümleri eşit mi olacak? Ne kötü hüküm veriyorlar!

Diyanet Vakfı
Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa kötülük İşleyenler kendilerini Îman edip salih amel işleyenler gibi kılacağımızı ve hayatları ile ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

“Yoksa kötülük işleyenler” âyetindeki: “Kazananlar” demektir. “Kazanmak” anlamındadır.

“Avlayıcı hayvanlar” da buradan gelmektedir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi’nde (5/4. âyet, 4. başlıkta) geçmiş idi.

“Kendilerini Îman edip salih amel işleyenler gibi kılacağımızı… mı sandılar?” el-Kelbî dedi ki; Burada

“kötülük İşleyenler”den kasıt, Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe ile el-Velid b. Utbe’dir.

“Îman edenler” ise Ali, Hamza ve Ubeyde b. el-Haris -r. anhum-dir. Bunlar az önce sözü geçen müşriklere karşı Bedir günü teketek çarpışmak üzere çıkmış ve onları öldürmüşlerdi.

Ayet-i kerimenin ahirette kendilerine mü’minlere verilenlerden daha hayırlı şeyler verileceğini söyleyen müşriklerden bir topluluk hakkında indiği de söylenmiştir. Nitekim böyleleri hakkında yüce Rabbimiz:

“Eğer Rabbime döndürülsem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik vardır” (Fussilet, 41/50) âyetinde onlara dair haber vermektedir.

Yüce Allah’ın:

“Yoksa… mı sandılar” âyeti atfedilmiş bir soru olup inkar anlamını taşır. Arapça bilginleri, eğer hilab maksadı ile söz arasında geçmiş ise atıf edatı olmaksızın bu şekilde kullanmayı uygun kabul ederler. Kimileri de: Burada hazfedilmiş takdiri ifadeler vardır, demektedir. Yani; Allah takva sahiblerinin velisidir. Acaba müşrikler bunu biliyorlar mı? Yoksa bizim onları birbirlerine eşit kılacağımızı mı sanıyorlar?

Bir başka görüşe göre âyetin başındaki: munkatıadır. Hemze’nin anlamında da böyle bir şeyi zannetmelerinin inkar olunduğu (kabul edilmediği) anlamı vardır.

“Bir, eşit’ anlamındaki lâfız genel olarak önceki bir mübtedanın haberi olmak üzere ref ile: diye okunmuştur. Yani onların hayatları ve ölümleri eşit(mi olacak)dır?

“Hayatları ve ölümleri”ndeki zamirler kâfirlere aittir, yani onların hayatları da kötü bir hayat, ölümleri de böyle olacaktır.

Hamza, el-Kisaî ve el-Ameş ise nasb ile diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bu kıraati tercih etmiş olup şöyle demiştir: Biz onları eşit (mi) kılacağız; anlamındadır.

Yine el-Ameş ve Îsa b. Ömer, “ölümleri” anlamındaki âyeti şeklinde nasb ile hayatlarında ve ölümlerinde eşit (mi), anlamında okumuşlardır. Buradan cer edatı düşürülünce, bu lâfız da nasb ile okunmuştur.

“Hayatları ile ölümleri” lâfızlarının:

“Kendilerini… kılacağımızı” lâfzındaki zamirden bedel olması da mümkündür. Yani, onların hayat ve ölümlerini îman edenlerin hayat ve ölümleri ile aynı ve bir kılacağımızı mı zannettiler?

“Hayatları ile ölümleri” lâfzındaki zamirin aynı anda kâfirlere de, mü’minlere de ait olması da mümkündür.

Mücahid dedi ki: Mü’min, mü’min olarak ölür, mü’min olarak diriltilir. Kâfir de kâfir olarak ölür, kâfir olarak diriltilir.

İbnu’l-Mübarek şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Şu’be, Amr b. Murre’den haber verdi. O Ebû’d-Ouha’dan, o Mesrûk’tan dedi ki: Mekkelilerden bir adam dedi ki: Burası Temim ed-Darî’nin durduğu bir yerdir. Ben onu bir gece sabaha kadar yahutta sabaha yakın vakte kadar Allah’ın kitabından bir âyeti okuyup, rükua ve secdeye varıp ağlayıp durduğunu gördüm. O âyet:

“Yoksa kötülük işleyenler kendilerini îman edip salih amel işleyenler gibi kılacağımızı… mı sandılar?” âyetinin tamamıdır.

Beşir dedi ki: Bir gece er-Rabi’ b. Haysem’in yanında kaldım. Kalktı, namaz kıldı, bu âyet-i kerimeye gelince, sabah oluncaya kadar bu âyetten ileri geçemedi. Bu arada da çok şiddetli ağlayıp durdu.

İbrahim b. el-Eş’as da dedi ki: Ben el-Fudayl b. İyad’ı gecenin başlangıcından sonuna kadar bu âyeti ve benzeri âyeti tekrarlayıp durduğunu çok kere görmüşümdür. Sonra da şöyle diyordu: Keşke ben bu iki kesimden hangisinden olduğumu bir bilebîlseydim.

Bu âyet-i kerîme abidlerin ağladığı âyet diye adlandırılırdı. Çünkü bu, muhkem bir âyettir.

Casiye 20

Bu, insanlar için bir basiret, yakin sahipleri için bir hidayet ve rahmettir.

Diyanet Vakfı
Bu (Kuran), insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.

Kurtubi Tefsiri
Bu, insanlar İçin doğru yolu gösterici, kesin inanca sahîb bir topluluğa da bir hidayet ve bir rahmettir.

“Bu, insanlar için doğru yolu gösterici(dir)” âyeti mübteda ve haberdir. Yani Benim senin üzerine indirdiğim bu kitab, hadlerde hükümlerde insanlar için apaçık deliller, belgeler ve alametlerdir.

Bu âyet; ” Bunlar… doğru yolu göstericidir” diye de okunmuştur ki, bu âyetler… demek olur.

“Kesin inanca sahib bir topluluğa da bir hidayet” yani onvı izleyenleri cennete götüren bir yol ve doğruluktur

“ve” ahirette

“bir rahmettir.”

Casiye 19

Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir şeyle fayda sağlayamazlar. Zalimler birbirlerinin dostudur. Allah ise takva sahiplerinin dostudur.

Diyanet Vakfı
Çünkü onlar, Allaha karşı sana hiçbir fayda vermezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takva sahiplerinin dostudur.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü onların Allah’a karşı sana hiçbir faydaları olmaz. Şüphesiz ki zâlimler birbirlerinin velileridir. Allah ise takva sahiblerinin velisidir.

“Çünkü onların Allah’a karşı sana hiçbir faydaları olmaz.” Eğer sen onların hevalarına uyacak olursan, Allah’tan sana gelecek azâbın hiçbir bölümünü senden uzaklaştıramazlar.

“Şüphesiz ki zâlimler birbirlerinin velileridir.” Arkadaşları, yardımcılarıdır, birbirlerini sevenlerdir. İbn Abbâs dedi ki: Münafıkların yahudilerirı dostları olduğunu kastediyor.

“Allah ise takva sahiblerinin velisidir.” Onların yardımcısı ve destekleyicisidir. Burada takva sahiplerinden kasıt, şirkten ve masiyetten sakınan kimselerdir.

Casiye 18

Sonra seni, işin içinden bir şeriat üzere kıldık. O hâlde ona uy ve bilmeyenlerin heveslerine uyma.

Diyanet Vakfı
Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Biz seni dinden bir şeriate sahib kıldık. Sen de artık ona uy! Bilmeyenlerin hevalarına uyma!

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Şeriatın Mahiyeti:

“Sonra Biz seni dinden bir şeriate sahib kıldık” âyetinde geçen

“şeriat” sözlükte mezheb (gidilen yol) ve din demektir. Su içmek isteyenlerin gittikleri yola da

“şeriat” denilir. “Sarı’ (cadde)” de buradan gelmektedir. Çünkü maksada götüren yol odur. O halde şeriat Allah’ın kulları için din ularak teşri’ buyurduğu şeyler (koyduğu yol)dur. Çoğulu şerai’ gelir. “Dinde şeriatler” ise yüce Allah’ın kulları için açtığı yollardır. O halde:

“Biz seni dinden bir şeriate sahib kıldık” âyeti Biz seni hakka götüren, din emrinden apaçık bir yol üzere kıldık, demektir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Bir şeriate sahib kıldık” din işinden apaçık bir hidayet üzere kıldık, demektir.

Katade dedi ki: Şeriat; emir, yasak, hadler ve farzlardır. Mukâtil : Şeriat apaçık delil demektir. Çünkü o hakka götüren yoldur. el-Kelbî, şeriatten kasıt sünnettir, demiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz de kendisinden önceki peygamberlerin yolunu izlemiştir.

İbn Zeyd: Şeriat dindir, çünkü din kurtuluşun yoludur, demiştir.

İbnu’l-Ârabî dedi ki: Emr (mealde din ile karşılanmış) lügatte iki anlamda kullanılır. 1- Durum anlamında: Yüce Allah’ın:

“Onlar yine Fir’avun’un emrine uydular. Fir’avun’un emri hiç de doğru değildi” (Hud, 11/97) âyetinde olduğu gibi. 2- Nehyin zıddı olan süzün kısımlarından birisi anlamında. Burada her ikisinin de kastedilmiş olması mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Biz seni dinden bir yol üzere kıldık. Bu yol da İslâm milleti (İslâm dini)dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sonra Biz sana hanif olarak İbrahim’in dinine uy! O müşriklerden olmadı, diye vahyettik.” (en-Nahl, 16/123)

Yüce Allah’ın indirmiş olduğu şeriatlerde tevhid, üstün ahlaki değerler ve maslahatlarda bir değişiklik yapmadığı, fakat her türlü eksiklikten münezzeh olan ilmine uygun olarak fer’i hususlarda aralarında farklılıklar indirmiş olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

2- Bizden Öncekilerin Şeriatleri (Bize Delil Olur mu?):

İbnu’l-Ârabî dedi ki: İlme dair söz söyleyen bazı kimseler bu âyet-i kerimenin bizden öncekilerin şeriatlerinin bizim için şeriat olmadığına delil olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü yüce Allah peygamberini ve ümmetini bu âyet-i kerimede bağımsız bir şeriat sahibi olarak sözkonusu etmiştir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve ümmetinin bağımsız bir şeriate sahib olduklarını inkar etmiyoruz. Ancak görüş ayrılığı: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) eğer övgü ve güzel sözlerle sözetmek sadedinde bizden öncekilerin şeriatini haber verecek olursa, ona uymak gerekir mi, gerekmez mi? hususundadır.

Yüce Allah’ın:

“Bilmeyenlerin hevalarına uyma!” âyetinde kastedilenler müşriklerdir. İbn Abbâs bunlar Kureyza ve Nadiroğullarıdır, demiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre âyeti kerîme, Kureyşlilerin peygamberi atalarının dinine davet etmeleri üzerine inmiştir.

Casiye 17

Onlara işin içinden apaçık deliller verdik. Onlar ancak, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, kıyamet günü aralarında ayrılığa düştükleri şey hakkında hükmedecektir.

Diyanet Vakfı
Din konusunda onlara açık deliller verdik. Ama onlar kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara din hususunda apaçık belgeler de verdik. Onlar kendilerine ilim geldikten sonra ancak aralarındaki kıskançlıktan dolayı anlaşmazlığa düştüler. Muhakkak Rabbin ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet gününde aralarında hüküm verecektir.

“Onlara din hususunda apaçık belgeler de verdik.” İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ve onun peygamberliğinin tanıkları arasında Tihame’den, Yesrib’e göç edeceğine Yesriblilerin ona yardım edeceğine dair bilgiler kastedilmektedir. Bir diğer görüşe yöre bu

“apaçık belgeler” helal ve haram hakkındaki açık şer’î hükümler ile mucizelerdir.

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra ancak aralarındaki kıskançlıktan dolayı anlaşmazlığa düştüler.” Burada “ilim’den kasıt Yuşa b. Nun’dur. Kimisi îman etmiş, kimisi kâfir olmuştu. Bu açıklamayı en-Nekkaş zikretmiştir.

“Onlar kendilerine İlim geldikten sonra” âyeti ile kastedilenin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliği olduğu ve onun hakkında anlaşmazlığa düşmeleri olduğu da söylenmiştir.

“Ancak aralarındaki kıskançlıktan dolayı” yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kıskandıklarından ötürü (anlaşmazlığa düştüler.) Bu anlamdaki açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

“Kıskançlıktan dolayı” âyetinin üstünlük ve başkanlık arzusu ve isteği ile biri diğerine haksızlık etmesi ve peygamberleri öldürmelerine işaret olduğu da söylenmiştir.

İşte ey Muhammed, senin çağdaşın müşrikler de böyledir. Bunlara apaçık belgeler gelmiş, fakat onlar başkanlık hususundaki yarışlarından ötürü ondan yüz çevirmiş bulunuyorlar.

“Muhakkak Rabbin” dünya hayatında iken

“ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet gününde aralarında hüküm verecektir” ve haklıyı haksızdan ayırdedecektir.

Casiye 16

Andolsun, İsrailoğullarına kitabı, hükmü ve peygamberliği verdik; onları temiz rızıklarla rızıklandırdık ve onları âlemler üzerine üstün kıldık.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, İsrailoğullarına Kitap, hüküm ve peygamberlik verdik. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları dünyalara üstün kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz İsrailoğullarına Kitabı, hükmü ve peygamberliği vermiş, kendilerini hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere üstün kılmıştık.

“Yemin olsun ki Biz İsrailoğullarına Kitabı” Tevrat’ı

“hükmü” kitabı kavramayı, insanlar hakkında hüküm verip yargıda bulunmayı

“ve peygamberliği” Yusuf (aleyhisselâm)’dan itibaren Îsa (aleyhisselâm)’a kadarki peygamberleri kastetmektedir

“vermiş, kendilerini hoş ve temiz şeylerle” yani Şam bölgesinde bulunan gıda, meyve ve yiyeceklerin helal olanlarıyla, bir görüşe göre de Tihde, Men ve Selva ile

“rızıklandırmış ve onları” daha önce ed-Duhan Sûresinde (44/32. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere çağdaşları olan

“âlemlere üstün kılmıştık.”

Casiye 15

Kim salih bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Kim iyi iş yaparsa faydası kendinedir, kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Kim salih bir amel İşlerse kendi lehinedir, kim de kötülük ederse aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Casiye 14

İman edenlere de ki: Allah’ın günlerini ummayanlara bağışlasınlar ki, Allah, kazandıklarıyla bir topluluğu cezalandırsın.

Diyanet Vakfı
İman edenlere söyle: Allahın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar. Çünkü Allah herbir topluluğa kazanageldiklerinin karşılığını verecektir.

“Mü’minlere de ki… aldırmasınlar” âyeti (nda “aldırma” fiili), “de ki” emrinin cevabı olarak -şart ve cezaya benzetilerek- cezm ile gelmiştir.: ” Kalk, hayır elde edersin” demeye benzer. Bunun cezm ile gelmesinin, “lam” harfinin hazfedilmesi dolayısıyla olduğu da söylenmiştir Bu: “Sen onlara aldırmayın de, onlar da aldırmasınlar” anlamındadır. Buna göre ifadenin delalet ettiği hazfedilmiş bir emrin cevabı olmaktadır. Açıklamayı Ali b. Îsa yapmış olup İbnu’l-Arabî de tercih etmiştir.

Âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Kureyşten bir adaru ûme; b. el-Hattab (radıyallahü anh)’a sövmüştü. O da onu alıp cezalandırmak istedi.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu rivâyet sahih değildir

el-Vahidî, el-Kuşeyrî ve başkalarının da İbn Abbâs’tan rivâyet ettiklerine göre âyet-i kerîme, Mustalıkoğulları gazvesi sırasında Ömer ile Abdullah b. Ubeyy’in başından geçen bir olay hakkında inmiştir. Onlar el-Mureysî’ diye bilinen bir kuyunun başında konakladılar. Abdullah su getirmek üzere kölesini gönderdi. Biraz gecikince ona: Niye geç geldin? diye sordu. Bu sefer kölesi: Ömer b. el-Hattâb’ın kölesi kuyunun başında oturdu ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Ebû Bekir’in kırbalarını doldurmadıkça kimsenin doldurmasına izin vermedi. Bir de efendisinin suyunu da doldurdu.

Bu sefer Abdullah: Bizim durumumuz ile bunların durumu tıpkı “köpeğini besle de seni yesin” (besle kargayı oysun gözünü) sözündeki örneğe benzer. Onun bu sözü Ömer’e ulaştı. Öldürmek üzere üzerine yürümek kastı ile kılıcını kuşandı. Yüce Allah da bu âyeti indirdi. Bu da Atâ’nın, İbn Abbâs’tan yaptığı rivâyettir.

Meymun b. Mihran’ın ondan rivâyetine göre de o (İbn Abbâs) şöyle demiştir; Yüce Allah’ın:

“Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir?” (el-Bakara, 2/245) âyeti inince, Medine’de Finhas diye bilinen bir yahudi şöyle dedi: Muhammed’in Rabbi fakir düştü. Ömer bunu işitince, kılıcını kuşanıp o adamı aramaya koyuldu. Cibril (aleyhisselâm), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek dedi ki: “Rabbin sana diyor ki: Mü’minlere de ki; Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar.” Ayrıca şunu da bil ki, Ömer kılıcını kuşanıp o yahudiyi aramaya koyuldu. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ömer’i arayıp bulmak üzere birisini gönderdi. Ömer gelince ona: “Ey Ömer! Kılıcını koy” diye buyurdu. Ey Allah’ın Rasûlü! Doğru söyledin. Şehadet ederim ki sen hak ile günderildin. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Rabbim buyuruyor ki: “Mü’minlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar.” Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Hiç şüphesiz böyle yapacağım. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, bir daha yüzümde kızgınlık görmeyeceksin.

Derim ki: el-Mehdevî ile en-Nehhâs’ın zikrettikleri ed-Dahhak’ın İbn Abbâs’tan yaptığı rivâyettir. Bu aynı zamanda el-Kurazî ve es-Süddî’nin de görüşü olup âyet-i kerimenin nesholduğunu söyleyen görüşe uygundur. Ayetin Medine’de yahutta Mustalıkoğulları gazvesi sırasında indiği görüşüne göre ise âyet nesholmuş olamaz.

“Aldırmasınlar” âyeti affetsinler ve üzerinde durmasınlar demektir,

“Allah’ın günlerini beklemeyenlere” âyetinden kasıt ise, O’nun sevabini beklemeyenlerdir. Allah’ın azâb ve intikamından korkmayanlar, diye de açıklanmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre burada “reca; beklemek, ummak” korkmak anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Size ne oluyor ki Allah’ın azametinden hiç korkmuyorsunuz?” (Nûh, 71/13) âyetinde görüldüğü gibi, burada da bu; (lafzi anlamıyla) Onun azametinden korkmuyorsunuz anlamındadır. Bu âyetin burada geçmiş ümmetlerin azâbı gibi bir azaptan korkmayanlara… demek olduğu da söylenmiştir.

“Günler” büyük önemli olaylar hakkında kullanılan bir tabirdir.

Allah’ın gerçek dostlarına yardım edeceğini ve düşmanlarını da cezalandıracağını ummayanlara… diye de açıklanmıştır. Öldükten sonra dirilişten korkmayanlar anlamındadır, da denilmiştir.

“Çünkü Allah herbir topluluğa kazanageldîklerinin karşılığını verecektir” âyetindeki: “ Çünkü… karşılığını verecektir” âyetini genel olarak “ye” ile “Çünkü Allah… karşılığını verecektir” anlamında okumuşlardır. Hamza, el-Kisaî ve İbn Amir ise tazim olmak üzere “nun” ile; “Çünkü… karşılığını vereceğiz” diye okumuşlardır. Ebû Cafer, el-Arec ve Şeybe ise meçhul bir fiil olarak “ye” harfi ötreli ve “ze” harfi de üstün olmak üzere: “Çünkü… karşılığı verilecektir” diye, buna karşılık “Bir topluluğa” lâfzı da nasb ile okunmuştur.

Ebû Amr: Bu ise açık bir lahndir, derken; el-Kisaî şöyle demiştir: Anlamı “Çünkü bir kavme karşılık verilecektir” şeklindedir. Bunun bir benzeri de

“Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız” (el-Enbiya, 21/88) anlamındaki âyetin): İbn Amir ve Ebû Bekr’e göre: ” İşte mü’minler böyle kurtarıldı” diye okunmasıdır. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer Rufeyre bir köpek yavrusu doğuracak olsa bile,

O yavru dolayısıyla bütün köpeklere sövülür.”

O köpeğe «övgülerle sövülür, demektir.

Casiye 13

Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından sizin hizmetinize verdi. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde bulunanların tümünü kendinden size musahhar kılmıştır. Muhakkak ki bunlarda düşünen bir topluluk için âyetler vardır.

“Göklerde ve yerde bulunanların tümünü kendinden size musahhar kılmıştır.” Yanı işte bu, yüce Allah’ın fiili yaratması, tarafından bir ihsanı ve nimetlerle donatmasıdır.

İbn Abbâs, el-Cahderî ve başkaları

“tümünü kendinden” anlamındaki âyeti: şeklinde “mim” harfini kesreli, “nun” harfini şeddeli ve “he (yuvarlak te)”yi tenvinli olarak, mastar (mefu’l-i mutlak) olmak üzere nasb ile okumuşlardır. Ebû Amr dedi ki: Ben aynı şekilde Mesleme’yi de:diye yani “O’nun bir lütfü, keremi olmak üzere…” diye okuduğunu dinlemişimdir.

Yine aynı şekilde Mesleme b. Muharib’den: ‘Hepsi de Onun lütfudur” anlamında lütuf anlamındaki lâfız “he” zamirine izafet olarak okunmuştur.

Bu Ebû Hatim’e göre hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Yani bu ya da o, O’nun lütfudur demektedir.

Cemaatin kıraati de (anlam itibariyle) açıktır.

“Muhakkak ki bunlarda düşünen bir topluluk için âyetler vardır.”

Casiye 12

Allah, emriyle denizi size boyun eğdirdi ki, gemiler orada akıp gitsin ve siz O’nun fazlından arayasınız; umulur ki şükredersiniz.

Diyanet Vakfı
Allah o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için ve de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Orada gemiler emri ile akıp gitsin, O’nun lütfundan arayasınız ve belki şükredesiniz diye denizi size musahhar kılan Allah’tır.

“Orada gemiler emri ile akıp gitsin, O’nun lütfundan arayasınız ve belki şükredersiniz diye denizi size musahhar kılan Allah’tır” âyetinde yüce Allah, kudretinin kemalini, kullarının üzerinde nimetinin eksiksizliğini sözkonusu etmekte ve neyi yaratmışsa, onların faydasına olmak üzere yarattığını açıklamaktadır.

Casiye 11

Bu bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenler için, acı bir azaptan bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
İşte bu Kuran bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkar edenlere gelince, onlara en kötüsünden, elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bu bir hidayettir. Rabblerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince, onlar için en ağır türden ve can yakıcı bir azâb vardır.

“Bu bir hidayettir” âyeti mübteda ve haberdir. Kur’ân’ı kastetmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bütün getirdiklerini kastetmektedir.

“Rabblerinin âyetlerini inkâr edenlere” O’nun ortaya koyduğu delilleri kabul etmeyenlere

“gelince, onlar için en ağır türden ve can yakıcı bir azâb vardır” âyetindeki “ricz” azâb demektir. Yani onlar için can yakıcı azaptan bir azâb vardır. Buna delil de yüce Allah’ın;

“Biz de fasıklık ettikleri için zulmedenlerin üzerine gökten bir azâb (ricz) indirdik” (el-Bakara, 2/59) âyetidir. (Burada ricz) azâb demeklir.

Ricz’in “rics” gibi pis olan şey anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Ona irinli sudan içirilecektir” (İbrahim, 14/16) âyeti gibidir. Yani onlar için pis içeceği yudumlamak gibi bir azâb vardır.

“Ricz” lâfzı nerede geçerse İbn Muhaysın “re” harfini ötreli (rucz şeklinde) okumuştur.

İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve Hafs “can yakıcı” âyetini ref ile okumuş olup “onlar için ricz türünden can yakıcı bir azâb vardır” demektir. Diğerleri ise

“ricz”in sıfatı olarak esreli okumuşlardır. Onlar için can yakıcı bir icz’den azâb vardır, demek olur.

Casiye 10

Arkalarında cehennem vardır. Kazandıkları hiçbir şey ve Allah’tan başka edindikleri dostlar onlara fayda vermez. Onlar için büyük bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Ötelerinde de cehennem vardır. Kazandıkları şeyler de, Allahı bırakıp edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda vermez. Büyük azap onlaradır.

Kurtubi Tefsiri
Cehennem de önlerinde. Kazandıklarının da, Allah’tan başka edindikleri velilerin de kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlar için çok büyük bir azâb da var.

“Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de o, onları alaya alır.” Zakkum hakkında, tereyağı ve hurmadır, cehennem bekçileri hakkında şayet onlar ondokuz kişi iseler onların karşısına tek başıma çıkarım, demesi gibi.

“İşte onlara alçaltıcı” zelil ve hakir kılıcı

“bir azâb vardır.” “Cehennem de önlerinde.” Yani içinde bulundukları dünya hayatında kendilerini güçlü kuvvetli kabul etmek, hakka karşı büyüklenmek gibi hallerinin arkasından cehennem vardır. İbn Abbâs dedi ki: Buradaki (sözlük anlamı itibariyle) “arkalarından” lâfzı önlerinde demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın;

“Arkasından da cehennem vardır. Ona irinli sudan içirilecektir” (İbrahim, 14/16) âyetidir. Oradaki: “Arkasından” lâfzı “önünden” anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer ölümüm gecikecek olursa, henim arkamdan (önümden sonradan) işim,

Çocuklarla beraber gidip gelmek ve akbaba gibi sekmek olmayacak mı?”

Mal ve evlat türünden

“kazandıklarının da… kendilerine hiçbir faydası olmaz.” Bu buyruğua bir benzeri de:

“Mallarının da, evlatlarının da kendilerine asla hiçbir faydası olmayacaktır” (Al-i İmrân, 3/10) âyetidir.

“Allah’tan başka edindikleri velilerinin” putlarının

“de kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlar için çok büyük bir azâb da vardır.” Sürekli ve can yakıcı azâb demektir.

Casiye 9

Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde, onu alaya alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
(O) ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman onlarla alay eder. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır!

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimizden bir şey öğrendiğinde de o, onları alaya alır. İşte onlara alçaltıcı bir azâb vardır.

Casiye 8

Allah’ın ayetleri ona okunduğunda, sanki onları hiç duymamış gibi büyüklük taslayarak ısrar eder. Ona acı bir azabı müjdele.

Diyanet Vakfı
O, Allahın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!

Kurtubi Tefsiri
O Allah’ın âyetleri kendisine okunurken İşitir de, sonra onları İşitmemiş gibi büyüklük taslayarak ısrar eder, İşte ona, çok acıklı bir azâbı müjdele!

“O Allah’ın âyetleri” yani Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri

“kendisine okunurken işitir de sonra onları işitmemiş gibi büyüklük taslayarak ısrar eder.”

Yani emre itaat etmeyecek kadar kendisinin büyük olduğunu kabul ederek küfrünü sürdürür gider. Buradaki “ısrar etmek”;” Çıkını bağladı,” tabirinden alınmıştır. Bu anlamdaki açıklamaları İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Bunun aslının eşeğin kulaklarını dikerek dişi eşek üzerine bükülmesini anlatmak üzere kullanılan: alındığı da söylenmiştir.

“Gibi” lâfzındaki şeddelisinden hafifletilmiştir. ” Sanki o” onları işitmemiş gibi… demektir. Buradaki zamir ise sen zamiridir. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

“Sanki parlak ve gözalıcı selem ağacına uzanan bir ceylan gibidir (o).”

Cümle nasb mahallindedir.

“İşitmemiş kimse gibi ısrar eder” demektir. Lokman Sûresi’nin baş taraflarında (31/7. âyetin tefsirinde) bu âyetin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde

“İşte ona acıklı bir azâbı müjdele” âyetinin anlamı da el-Bakara Sûresi’nde (2/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Casiye 7

Yazıklar olsun her yalancı günahkâra.

Diyanet Vakfı
Vay haline, her yalancı ve günahkar kişinin!

Kurtubi Tefsiri
Çok yalancı ve çok günahkâr olan her kimsenin vay haline!

“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her kimsenin vay haline!” buyru ğundaki:

“Veyl: vay haline!” cehennemde bir vadidir. Allah’ın âyetlerini delil olarak görmeyi terketmekten dolayı tehdit sözkonusudur.

” Çok yalancı” çokça yalan söyleyen demektir. Çünkü:

“Yalan” demektir.

“Çok günahkâr” günah işleyen kişi anlamındadır.

Rivâyete göre maksat, en-Nadr b. el-Haris’tir, İbn Abbâs’tan rivâyete göre ise bu kişi el-Haris b. Kelede’dir. es-Sa’lebî de bu kişinin Ebû Cehil ve arkadaşları olduklarını nakletmiştir.

Casiye 6

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir; onları sana gerçek olarak okuyoruz. Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?

Diyanet Vakfı
İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allahın ayetleridir. Artık Allahtan ve Onun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanırlar?

“İşte bunlar” bu âyetler

“Allah’ın âyetleridir.” O’nun vahdaniyet ve kudretine delil teşkil eden delilleri ve belgeleridir.

“Biz onları sana hak ile okuyoruz.” Batılın ve yalanın karışmadığı doğruluk ile okuyoruz.

“Bizonları… okuyoruz” anlamındaki âyet “ye” harfi ile: “Onları okuyor” diye de okunmuştur.

“Artık onlar Allah’tan” yani Allah’ın sözünden; bir görüşe göre de Kur’ân’dan

“ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze İnanırlar?”

Bu âyetteki

“inanırlar” sözü genel olarak haber anlamında “ye” ile okunmuştur. Ancak İbn Muhaysın, Âsım’dan Ebû Bekir, Hamza ve el-Kisaî hitab kipi olarak “te” ile: “İnanırsınız” diye okumuşlardır.

Casiye 5

Gece ile gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten indirdiği rızıkta, onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde ve rüzgârların yönlendirilmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allahın gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgarları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan toplum için dersler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Gece ve gündüzün değişip durmasında, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgarları evirip çevirmesinde de aklını kullanan bir topluluk İçin âyetler vardır.

“Muhakkak ki göklerde ve yerde” bunların yaratılışında

“mü’minler için âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda da, yaymakta olduğu her canlıda da kesin bir kanaate sahip bir topluluk için âyetler vardır. Gece ve gündüzün değişip durmasında, Allah’ın gökten bir rızık” yağmur

“indirip, onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgarları evirip çevirmesinde de aklını kullanan bir topululuk için âyetler vardır.” Bütün bunlara dair açıklamalar yeteri kadarıyla daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/164. ayetin tefsirinde) ve başkalarında (mesela, Lokman, 31/10-16. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yaymakta olduğu herbir canlıda da… âyetler vardır” âyeti ile;

“Ve rüzgarları evirip çevirmesinde… âyetler vardır” âyetinde her iki yerde de (âyetler lâfzı) ref ile okunmuştur.

Ancak Hamza ve el-Kisaî her iki yerde de “te” harfini esreli okumuştur. Birincisinde nasb ile okuyuşun: ” Muhakkak ki”nin, ismi olarak nasb ile okunduğunda, haberinin de: “göklerde” lâfzı olduğunda görüş ayrılığı yoktur, Ancak ikinci “âyetler” lâfzının (nasb ile) esreli okunuşu ise onda (âyetler lâfzında) amel edene atıf iledir.

İfadenin de takdiri:

“Muhakkak ki sizin yaratılışınızda ve yaymakta olduğu her canlıda âyetler vardır” takdirindedir. Üçüncü açıklamaya göre de şöyle denilmiştir: Buradaki nasb (lâfzan kesre) ile okuyuşun izahı, ifade uzaması dolayısıyla “âyetler” anlamındaki lâfzın tekrarlanmasıdır. Nitekim: “Zeyd’i dövdüm Zeyd’i” demeye benzer. Bir görüş de şöyledir: Bu; “(……..): Muhakkak ki” lâfzının kendisinde amel etmiş olduğu lâfza atf ile okunmuştur. Bu da hazfi kabul edilerek böyledir, İfadenin takdiri de: “Ve muhakkak ki gece ile gündüzün değişip durmasında ayetler vardır” takdirindedir. Daha önce zikredildiğinden dolayı burada hazfedilmiştir,

Sîbeveyh hazfe örnek olmak üzere şu beyiti zikretmektedir:

“Sen her kişiyi yiğit mi sanırsın,

Ve geceleyin yanıp duran (her) ateşi ateş mi (sanırsın)?”

Burada görüldüğü gibi şair daha önceden sözkonusu edildiğinden ötürü cer konumunda olan “ateş”e muzaf olan: “Her” lâfzını hazfetmiş bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, iki amile atf kabilindendir. Ancak Sîbeveyh böyle bir şeyi kabul etmez, fakat el-Ahfeş ve bir grub Kufeli bunu câiz kabul etmiştir. Buna göre; ” Değişip durmasında” âyetini: ” Sizin yaratılışınızda” âyetine atfettikten sonra: “Ve rüzgarları evirip çevirmesinde de… âyetler vardır” diye buyurmaktadır. Bu durumda atfın iki amile ihtiyacı olmaktadır. İki amile atıf ise, atıf harfleri âmilin yerini tuttuğundan ötürü çirkin bir şeydir. Dolayısı ile atıf harfinin birbirinden farklı iki âmilin yerini tutma imkanı olmamaktadır. Zira hem ref eden, hem de nasbeden âmilin yerine geçecek olsa, bu takdirde aynı halele hem ref ‘edici, hem nasbedici olması icab ederdi.

Ref ile okuyuşa gelince, bu da kendisinde amel ettiği ifade ile birlikte: “(öl): Muhakkak ki” lâfzının mahalline atf ile okunmuştur. Nahivciler de bu hususta iki amile atfın gerektiğini söylemişlerdir. Yüce Allah:

“Değişip durmasında” âyetini

“sizin yaratılışınızda” âyetine atfetmiş ve (ikinci)

“âyetler” lâfzını da birinci

“âyetler” lâfzının mahalline atfetmiştir. Bununla birlikte burada: ” …da’nın tekrarlanmış olması takdiren kabul edilir.

Ayrıca kendisinden önceki âyetle ilişkisinin olmadığı kabul edilerek mübteda olarak merfu’ kabul edilmesi de mümkündür. Bundan önceki âyetler da onun haberidir. Bu durumda cümle cümleye atfedilmiş olur.

Ayrıca el-Ferrâ” “değişip durmasında” ve “âyetler” lâfızlarının ref ile okunduğunu nakletmiştir ki burada ‘değişip durmanın kendisini bizzat “âyetler” olarak değerlendirmiştir. Buna. göre mana şöyle olur: Gece ve gündüzün değişip durması… aklını kullanan bir topluluk için âyetlerdir.

Casiye 4

Sizin yaratılışınızda ve yaydığı canlılarda, kesin bilgiye ulaşan bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Sizin yaratılışınızda ve (Allahın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Sizin yaratılışınızda da, yaymakta olduğu her canlıda da kesin bir kanaate sahip bir topluluk için âyetler vardır.

Casiye 3

Şüphesiz göklerde ve yerde, iman edenler için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki göklerde ve yerde mü’minler için âyetler vardır.

Casiye 2

Kitabın indirilmesi, Azîz, Hakîm olan Allah’tandır.

Diyanet Vakfı
Kitap, aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Bu kitabın indirilmesi Aziz, Hakim olan Allah tarafındandır.

“Ha, Mim” mübteda olup

“indirilmesi…dır” onun haberidir. Bazıları

“Ha, Mim” sûrenin ismi olup,

“bu kitabın İndirilmesi” mübteda

“Allah tarafındandır” âyeti da haberdir, demişlerdir.

Kitab’tan kasıt Kur’ân’ı Kerîm’dır.

“Aziz” kendisine erişilemeyen, zarar verilemeyen güçlü demektir.

“Hakim” de fiilinde son derece hikmetli olandır. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet, 3. başlık; 29- âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

Casiye 1

Hâ Mîm

Diyanet Vakfı
Ha. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Ha Mim.

Âyetin tefsiri için bak:2

Duhan 59

Artık bekle. Şüphesiz onlar da beklemektedirler.

Diyanet Vakfı
(Yine de inanmayanların başlarına gelecekleri) bekle; onlar da beklemektedirler.

Kurtubi Tefsiri
O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler.

“O halde gözetle. Çünkü onlar da gözetlemektedirler.” Yani yüce Allah’ın sana vaadetmiş olduğu onlara karşı zafer kazanmayı gözetle! Onlar da senin ölümünü beklemektedirler. Bunu en-Nekkaş nakletmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre: Sen Rabbinden gelecek zaferi bekle! Onlar da kendi kuruntulan ile senin kahrolmanı gözetlemektedirler. Allah senin ile onlar arasında hüküm verinceye kadar bekle! Çünkü onlar da senin başına gelecek kötü musibetleri gözetlemektedirler. Anlamlar birbirine yakındır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Benim sana vaadetmiş olduğum sevap ve mükâfatı gözetle! Onlar da Benim kendilerine vaadetmiş olduğum cezayı gözetleyenlere benzemektedirler.

Sen kıyâmet gününü gözetle! O ayırdetme günüdür. İsterse onlar kıyâmetin gerçekleşeceğine inanmasınlar; diye de açıklanmıştır.

Böylelikle onlar gözetleyenler gibi değerlendirilmiş olmaktadırlar. Çünkü onların varacakları akıbet budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 58

Biz onu senin dilinle kolaylaştırdık ki, belki öğüt alırlar.

Diyanet Vakfı
Biz onu (Kuranı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak Biz onu öğüt alırlar diye senin dilin ile kolaylaştırdık.”

“Muhakkak Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i

“öğüt alırlar” ve böylelikle kötülüklerden vazgeçerler

“diye senin dilin ile kolaylaştırdık.” Yani hem sana, hem de okuyacak olanlara kolaylaştırdık. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Yemin olsun ki Biz bu Kur’ân’ı düşünmek için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen?” (el-Kamer, 54/7, 22, 32, 40. âyetler)

Böylece yüce Allah -önceden- sûrenin baş taraflarında:

“Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik.” (ed-Duhan, 44/3) ile

“Şüphesiz ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik” (el-Kadr, 97/1) âyetinde olduğu gibi; kendisinden ismen sözedilmemiş olsa bile Kur’ân’a tabi olmaya teşvik ile sûreyi sona erdirmektedir.

Duhan 57

Bu, Rabbinin bir lütfudur. İşte bu, büyük kurtuluştur.

Diyanet Vakfı
(Bunlar) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir). İşte büyük kurtuluş budur.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinden bir lütuf olarak. İşte bu, en büyük kurtuluş ve mutluluğun ta kendisidir.

“Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Yani onlar orada hiçbir şekilde ölümü tatmazlar, çünkü orada ebedi kalıcıdırlar. Daha sonra da:

“İlk ölümden başka” diye munkatı, bir istisna ile istisnada bulunmuştur ki; bu da; şu kadar var ki, ilk ölümü zaten dünyada iken tatmışlardı, demektir. Sîbeveyh şu beyiti zikretmektedir:

“Falicin ayrılıp gitmesi için elini çabuk tutanların,

Sağmal develeri hem uyuz oldular, hem de gudde çıkardılar.”

Daha sonra, birincisinden olmayan türüyle (munkatı’) istisnada bulunarak şöyle demiştir:

“Sizin yitirdiğiniz o Naşire gibisinden başka,

Ki o, yetişkinliğinde ve besleyiciliğinde bir dal gibidir.”

Buradaki istisna edatının

“sonra” anlamında olduğu da söylenmiştir. Mesela: ” Senin yanındaki bir adamdan başka bugün hiçbir kimseyle konuşmadım” derken, “senin yanındaki adamdan sonra” demektir.

Buradaki istisna edatının: “Başka, dışında” anlamında olduğu da söylenmiştir. Dünyadaki ölümleri dışında bir ölüm (tatmazlar) demektir. Bu yönüyle yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:

“Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın. Ancak geçmiş olan müstesnadır.” (en-Nisa, 4/22) Bu da bir kimsenin: Ben dün yediklerim dışında bugün yemeğin tadına bakmış değilim, demesine benzer.

el-Kutebî dedi ki:

“İlk ölümden başka” ifadesinin anlamı şudur: Mü’minin ölümü yaklaştığında rahmet melekleri onu karşılar ve o rahatlıkla ve hoş kokularla karşı karşıya kalır. Cennete götüren sebepler onun vasfı olduğundan dolayı onun ölümü cennette olur. Buna göre bu sahih (muttasıl) bir istisna olur.

Ölüm tadına bakılmayan bir arazdır, fakat tadı hoşlanılmayan bir yemek gibi değerlendirilmiştir. Bundan dolayı istiare yoluyla ölüm için

“tatmak” vasfı kullanılmıştır.

“Onları cehennem azabından korumuştur. Rabbinden bir lütuf olarak.”

Yani yüce Allah onlara lutufta bulunarak bu işi onlara yapmıştır. Buna göre:

“Bir lütuf olarak” lâfzı mastar olup

“isterler” anlamındaki fiil onda amel etmiştir. Onda amel edenin

“onları… korumuştur” anlamındaki fiil olduğu da söylenmiştir, gizli bir fiilin amel ettiği de söylenmiştir.

Bundan önceki ifadenin anlamının onda amel ettiği de söylenmiştir. Çünkü yüce Allah bu işi onlara lütfederek vermiştir. Zira dünyada iken kendileri sebebiyle cennete girecekleri amellerde bulunmaya onları muvaffak kılmıştır.

“İşte bu, en büyük kurtuluş ve mutluluğun ta kendisidir.” En büyük mutluluk kâr ve kurtuluş budur, demektir. İfadenin: “Şu işe nail oldu. onu ele geçirdi” tabirinden geldiği de söylenmiştir.

Duhan 56

Orada ölüm tatmazlar, ilk ölümden başka. Ve onları cehennem azabından korumuştur.

Diyanet Vakfı
İlk tattıkları ölüm dışında, orada artık ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur (sürekli hayata kavuşmuşlardır).

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Onları cehennem azabından korumuştur.

Duhan 55

Orada güven içinde her türlü meyveyi isterler.

Diyanet Vakfı
Orada, güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler.

Kurtubi Tefsiri
“Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler.”

Katade dedi ki: Ölümden, yorgunluktan ve şeytandan yana

“güven İçinde” olacaklardır. İçinde bulundukları nimetlerin kesileceğinden yana ya da o nimetleri yiyeceklerinden ötürü herhangi bir rahatsızlık veya hoşlarına gitmeyen bir şeyin kendilerine isabet edeceğinden yana, güven içinde olacaklardır, diye de açıklanmıştır.

Duhan 54

İşte böyle; ve onları iri gözlü hurilerle eşleştirdik.

Diyanet Vakfı
İşte böyle. Bunun yanısıra biz onları, iri gözlü hurilerle evlendiririz.

Kurtubi Tefsiri
İşte böyle. Hem Biz huru’l-în’i de kendilerine eş yaptık.

“İşte” durum sözünü ettiğimiz şekliyle

“böyle” dir.

Bu durumda: ” İşte böyle” üzerinde vakıf yapılır.

Bunun, Biz onları cennete koyduğumuz ve daha önce sözünü ettiğimiz şeyleri yaptığımız gibi, onlara huru’l-în’i de eş yapmak suretiyle ikramda bulunduk, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“în”e dair açıklamalar daha önceden es-Saffat Sûresi’nde (37/48. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“el-Hur” ise Katade ve genelin açıklamasına göre beyaz tenli kadınlar demektir, çoğuludur. Bu ise elbiselerinin arkasından bile bacakları görülen beyaz kadın demektir. Ona bakan ayak topuğunda yüzünü görür, tıpkı ayna gibi. Bu da derisinin inceliğinden, teninin parlaklığından ve renginin oldukça arı oluşundan dolayıdır. Bu te’vilin delili İbn Mes’ûdun:

“Kırmızıya çalan beyaz tenli iri gözlülerle…” şeklindeki okuyuşudur.

Ebû Bekr el-Enbarî şunu zikretmektedir: Bize Ahmed b. el-Huseyn anlattı, dedi ki: Bize Huseyn anlattı, dedi ki: Bize Ammar b. Muhammed anlattı, dedi ki: Ben Mansur b. el-Mutemir’in arkasında namaz kıldım. Ha, Mim. ed-Duhan Sûresi’nde; ” (Huru’l-în’i diyecek yerde) îsi în’i de kendilerine eş yaptık. Onlar orada ilk ölümden başka ölümün tadını tatmazlar.” diye okudu. “îs” ise beyaz tenliler demektir. Bundan dolayı beyaz renkli develere de “îs” denilmiştir. Tekili ise: ” Beyaz tüylü erkek deve” ile “Beyaz tüylü dişi deve” şeklinde gelir. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Sesimi işittiler mi hemen sesime kulak kabartırlar,

Gebe kalmayan genç dişi devenin beyaz tüylü erkek devenin

sesine kulak verdiği gibi.”

Burada

“el-hur”, oldukça güzel ve parlak beyaz tenliler demektir.

İbnu’l-Mübarek şunu zikretmektedir: Bize Ma’mer, Ebû İshak’dan haber verdi. O Amr b. Meymun el-Evdî’den, o da İbn Mes’ûd’dan şöyle dediğini nakletti: Huru’l-în’den olan bir kadının bacağının kemik iliği, etin ve kemiğin ötesinden yetmiş elbise altından görülür. Tıpkı beyaz cam içindeki kırmızı şarabın görüldüğü gibi.

Mücahid dedi ki:

“Hur”a bu adın veriliş sebebi güzellikleri, beyazlıkları ve ten renklerinin saflığı sebebiyle, kendilerine uzun boylu bakılamadığından dolayıdır. Onlara bu ismin veriliş sebebinin gözlerindeki ileri derecedeki beyazlık olduğu da söylenmiştir. İleri derecede beyazlık anlamı verilen: “Gözün siyahının oldukça siyah olmakla birlikte, beyazının da oldukça beyaz olması” demektir. “Gözünün beyazı oldukça beyaz ve bu beyazlığı da açıkça görülen kadın” demektir. Mesela: “Gözünün beyazı oldukça beyaz oldu” ve: ” şey oldukça beyaz oldu” denilir.

el-Esmaî dedi ki: Ben gözde haver (beyazlık)ın ne olduğunu bilemiyorum. Ebû Amr da şöyle demiştir: Haver gözün tamamının tıpkı ceylan ve ineklerin gözleri gibi siyah olmasıdır. Fakat Âdemoğullarında haver yoktur. Kadınlara

“huru’l-în” denilmesinin sebebi -bu yönleriyle- ceylanlara ve ineklere benzediklerindendir. el-Accac şöyle demiştir:

“Son derece haverli hur gözlerle…”

O bu ifadeleriyle beyazlan katıksız beyaz ve gözbebeklerinin etrafı oldukça siyah olanları kastetmektedir.

“el-în” kelimesi çoğuludur. Bu da gözleri iri ve geniş demektir.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Huru’l-în’in mehirleri avuçlarla hurma (vermek) ve ekmek parçaları (infak etmek)dır.” Buna göre anlam şöyle olabilir: Ve kendilerinden önce gelip, helâk ettiğimiz kimseler mi?

Ebû Kirsafe’den: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Çöplerin mescidden dışarıya çıkartılması huru’l-în’in mehirleridir.” Deylemi, Firdevs, II, 221 (Ebû Ümame’den); Zehebi, Müzanu’l-İ’tidal, nden Ömer b. Subh’un metruk hatta kezzab (çok yalancı) bir ravi olduğunu” belirtmektedir; İbn Adiyy, el-Kamil, V, 25, “Ömer b. Subh’un rivâyetleri münkerdir” (V, 24).

Enes (radıyallahü anh)’dan da rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mescidleri süpürmek huru’l-în’in mehirleridir.” Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, II, 9, “senedinde meçhul (tanınmayan) raviler bulunduğu’ kaydıyla. Bunu es-Sa’lebî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmiştir. Biz de “et-Tezkire” adlı eserimizde bu hususa bağımsız bir bölüm ayırmış bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

Cennette Âdemoğullarından olan kadınlar mı yoksa huriler mi daha faziletli olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır.

İbnu’l-Mübarek şöyle bir rivâyet zikretmektedir: Bize Rişdin, İbn En’um’den haber verdi. O Hibban b. Ebi Cebele’den dedi ki: Âdemoğulları kadınları arasından cennete girenler dünyada işledikleri ameller sebebiyle huru’l-în’den üstün kılınmış olacaktır. Deylemi, Firdevs, III, 299. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e merfu olarak da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Âdemoğullarından olan kadınlar huru’l-în’den yetmişbin kat daha üstündürler.”

Huru’l-în’in daha faziletli olduğu da söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) duasında: “Ve sen ona hanımından daha hayırlı bir eş ver.” diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Huru’l-ıyn”i âyetini İkrime şeklinde izafet ile okumuştur. Bunun izafet ile de tenvin ile de okunması aynıdır.

Duhan 53

İnce ve kalın ipekten elbiseler giyerek, karşılıklı otururlar.

Diyanet Vakfı
51, 52, 53. Müttakiler ise hakikaten güvenilir bir makamdadırlar. Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek karşılıklı otururlar.

Kurtubi Tefsiri
İnce ve kalın ipeklerden giyerler. Karşılıklı otururlar.

“İnce ve kalın ipekten giyerler, karşılıklı otururlar.” Yani biri diğerinin sırtına bakmaz, yüzyüze bakarlar. Nereye dönerlerse, meclisleri de öylece onlarla birlikte döner.

“Sundus” ince ipek,

“istebrak” de kalın ipek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Kehf Sûresi’nde (19/31- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Duhan 52

Bahçelerde ve pınarlar içinde.

Diyanet Vakfı
51, 52, 53. Müttakiler ise hakikaten güvenilir bir makamdadırlar. Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek karşılıklı otururlar.

Kurtubi Tefsiri
Cennetlerde ve pınarlardadırlar.

“Cennetlerde ve pınarlardadırlar” âyeti,

“emin bir makamdadırlar” âyetinden bedeldir.

Duhan 51

Şüphesiz takva sahipleri güvenli bir makamda olacaklardır.

Diyanet Vakfı
51, 52, 53. Müttakiler ise hakikaten güvenilir bir makamdadırlar. Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek karşılıklı otururlar.

Kurtubi Tefsiri
Takva sahibleri ise, muhakkak emin bir makamdadırlar.

Yüce Allah kâfirlerin kalacakları yeri ve azaplarını sözkonusu ettikten sonra

“Takva sahibleri ise muhakkak emin bir makamdadırlar” âyetinde mü’minlere yapılacak ikramları ve nimetleri sözkonusu etmektedir.

“…bir makamdadırlar” âyetini Nafî ve İbn Amir “mim” harfini ötreli olarak diye okumuşlardır, diğerleri ise “mim” harfini üstün okumuşlardır. el-Kisaî dedi ki: “Mim” harfi ötreli olarak, “mekan ve ikamet etmek” anlamlarına gelir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“O diyarda konaklanılan yerde ikamet olunan yerde de izler silinip gitti.”

el-Cevherî dedi ki: Bu iki söyleyişin bazan herbirisi de ikamet etmek anlamına gelebilir, bazan da kalınan yer anlamında olabilir. Çünkü biz bunu: ” Kalktı, kalkar” fiilinden gelmiş kabul edersek, “mim'” harfi üstün olmalıdır. Eğer: “İkamet etti, ikamet eder” şeklinden geldiğini kabul edersek, “mim” harfi ötreli okunur. Çünkü fiil kök itibariyle üç harften fazla oldu mu; mekan isminin “mim” harfi ötreli gelir. Çünkü böylece o dört harfli fiillere benzemiş olur. “Yuvarladı” fiilinden ” Bu bizim yuvarlanma yerimizdir” demek gibi. “mim” harfi üstün okunursa, bulunulan yer ve meclis anlamına geldiği, ötreli olduğu takdirde ise, mekanın kastedilebildiği de söylenmiştir. Mastar olması da mümkündür. Bu durumda onun için bir muzaf takdir edilir. İkamet yerinde… demek olur.

“Emin” içinde afetlerden emin olunan bir yer demektir.

Duhan 50

“Şüphesiz bu, hakkında şüphe ettiğiniz şeydir.”

Diyanet Vakfı
47, 48, 49, 50. (Allah zebanilere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! (ve deyin ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin! İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak ki bu, sizin önceden şüphe edegeldiğiniz şeydir.”

“Muhakkakk ki bu sizin önceden şüphe edegeldiğiniz şeydir.” Yani melekler onlara: Muhakkak ki bu, siz dünyada iken hakkında şüphe edegeldiğiniz şeydir, diyeceklerdir.

Duhan 49

“Tad bakalım. Şüphesiz sen, üstün olan, kerim olan sen değil miydin?”

Diyanet Vakfı
47, 48, 49, 50. (Allah zebanilere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! (ve deyin ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin! İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.

Kurtubi Tefsiri
“Tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin.

“Tat bakalım! Çünkü sen, güçlü ve değerli imişsin” âyeti hakkında İbnu’l-Enbarî şöyle demiştir:

“Çünkü” lâfzının esreli okunacağı konusunda herkes icma etmiştir. el-Hasen’den, rivâyet edildiğine göre ise, o Ali (radıyallahü anh)den üstün ile okuduğunu rivâyet etmiştir. el-Kisaî de böyle okumuştur.

Kesreli okuyanlar:

“Tat bakalım” üzerinde vakıf yaparlar, üstün okuyanlar ise burada vakıf yapmazlar. Çünkü: ” Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” anlamındadır.

Katade dedi ki: Ayet-i kerîme Ebû Cehil hakkında inmiştir, o: Orada benden daha güçlü ve benden daha değerli kimse bulunmayacaktır demiştir. İşte bundan dolayı kendisine:

“Tat bakalım, çünkü sen güçlü ve değerli imişsin” denilecektir.

İkrime de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Cehil karşılaştılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: “Allah bana sana karşı: Bu, senin için daha da öncelikle sözkonusudur, dememi emretti. Bunun üzerine Ebû Cehil: Beni neyle tehdit ediyorsun? Allah’a yemin edeyim, sen de, Rabbin de bana bir şey yapamazsınız. Çünkü ben şüphesiz bu vadide en güçlü olan ve kavmi arasında en çok değer verilen kimselerdenim, demişti. Yüce Allah’ın takdiri gereği Bedir gününde öldürüldü, Allah onu zelil etti ve bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yani melek ona: Tat bakalım, çünkü sen kendi kanaatine göre güçlü ve değerli imişsin, diyecektir.

Bunun hafife almak, azarlamak, alay etmek, hakir düşürmek ve değerini küçümsemek anlamında söylenecek bir söz olduğu da söylenmiştir. Yani: Şüphesiz ki sen zelil ve hakir kılınan bir kimsesin. Bu da (bu anlamı ile) Şuayb kavminin, Şuayb’a:

“Çünkü sen muhakkak yumuşak huylu ve aklı başında bir kimsesin” (11/87) derken, ona -önceden de geçtiği üzere açıklamalardan birisine göre-; sen akılsız ve cahil bir kimsesin kastı ile bu sözü söylemiş olmalarına benzer ki; bu açıklama da Said b. Cübeyrin açıklamasıdır.

Duhan 48

“Sonra başının üstüne kaynar azaptan dökün.”

Diyanet Vakfı
47, 48, 49, 50. (Allah zebanilere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! (ve deyin ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin! İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra da, o kaynar suyun azabından dökün başının üstüne!”

“Yakalayın onu!” Yani zebanilere: Onu yakalayın, denilecek. Kasıt o çok günahkar kişidir.

“Sürükleyerek götürün…” Yani onu çekip sürükleyin, götürün.

“Bir adamın yakasından tutup onu çekiştirmek” demektir. Yani böyle bir kimseyi bir hapishaneye ya da başına bir bela getirmek maksadıyla götürmek üzere kendine doğru çekmek demektir. “Adamı şiddetlice çektim, çekiyorum” demektir. “Çekilen adam” demektir. Şair bir atı nitelendirirken şunları söylemektedir:

“Dizginlerini güzelce çekeriz, ama şiddetlice kendimize doğru çekmeyiz.”

Bu lâfız şeklinde hem “lam”, hem “nun” ile kullanılır. Bu açıklamayı İbn es-Sikkît yapmıştır.

Kûfeliler ile Ebû Amr: “Sürüyerek götürün onu” diye kesreli okumuşlardır, diğerleri ise (lam harfini) ötreli okumuşlardır.

“Cehennemin ortasına! Sonra da o kaynar suyun azabından dökün başının üstüne!” Mukâtil dedi ki: Cehennemin bekçisi olan Malik demirden bir tokmak ile Ebû Cehil’in başına öyle bir darbe indirir ki, kafatası beyninin üzerinden ayrılır ve darmadağın olur. Beyni vücudundan aşağıya akar. Sonra melek, hararetini karnında hissedeceği şekilde üzerine sımsıkı bir su döker. Melek ona: Tat azâbı! diye hitab eder. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Başları üzerinden gayet kaynar su dökülür” (el-Hac, 22/19) âyetidir.

Duhan 47

“Onu tutun, cehennemin ortasına sürükleyin.”

Diyanet Vakfı
47, 48, 49, 50. (Allah zebanilere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! (ve deyin ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin! İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.

Kurtubi Tefsiri
“Yakalayın onu! Sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!

Duhan 46

Kaynar suyun kaynaması gibi.

Diyanet Vakfı
45, 46. O, karınlarda maden eriyiği gibi, suyun kaynaması gibi kaynar.

Kurtubi Tefsiri
Kaynar suyun kaynaması gibi.

“Şüphesiz ki zakkum ağacı” âyeti ile ilgili nerede vakıf yapılacağı hususunda İbnu’l-Enbarî şöyle demektedir: Yüce Allah’ın Kitabında:

“Şecere: ağaç”ın sözkonusu edildiği her yerde vakıf “he” ile yapılır. Bundan tek istisna ed-Duhan Sûresi’ndeki:

“Şüphesiz ki zakkum ağacı o büyük günahkarın yiyeceğidir” âyetidir.

“Büyük günahkar” Ebû’d-Derda’nın açıklamasına göre: “Facir (çokça günah işleyen)” demektir. O ve İbn Mes’ûd da böyle okumuşlardır. Hemmam b. el-Haris dedi ki: Ebû’d-Derda bir adama:

“Şüphesiz ki zakkum ağacı, o büyük günahkarın (el-esim) yiyeceğidir” âyetini okutuyor, ancak adam (el-Esim yerine) “el-yetim” diyordu. Bu kelimeyi anlayamayınca ona “taamu’l-facir: çok günahkarın yiyeceğidir” diye söyledi.

Ebû Bekr el-Enbarî dedi ki: Bana babam anlattı, bize Nasr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ubeyd anlattı dedi ki: Bize Nuaym b. Hammâd , Abdu’l-Aziz b. Muhammed’den naklen anlattı. O İbn Aclan’dan, o Avn b. Abdullah b. Utbe b. Mesud’dan dedi ki: Abdullah b. Mesud bir adama:

“Şüphesiz ki zakkum ağacı O büyük günahkarın yiyeceğidir” âyetini (okumayı) öğretiyordu Adam (taamu’l-esim: büyük günahkarın yiyeceği) diyecek yerde: “taamıTl-yetim (yetimin yiyeceğidir)” diyordu. Abdullah ona doğru şekli tekrarladıkça, adam da yanlış şekli tekrarladı. Abdullah bu adamın dilinin doğruyu telaffuz edemeyeceğini görünce ona: Sen taamu’l-facir diyebilir misin? diye sordu, o da: Evet deyince, o halde böyle oku, dedi. Ancak bunda sapık cahil kimselerin lehine Kur’ân-ı Kerîm’deki bir ifadeyi bir başkası ile değiştirmek caizdir, şeklindeki görüşlerine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bu sadece Abdullah’ın öğrenciye özel bir uygulaması ve daha sonraları doğruya tekrar dönebilmesi için yüce Allah’ın indirmiş olduğu ve Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bize bildirmiş olduğu lâfzı bizzat söyleyerek hak olanı kullanabilmesi için bir hazırlık idi.

ez-Zemahşerî dedi ki: İşte bu, eğer manasını ifade ediyor ise bir kelimenin yerine bir başka kelimeyi değiştirmenin câiz olduğuna delil gösterilmektedir. Burdan hareketle Ebû Hanife belli bir takım şartlarla birlikte Farisice okumayı câiz kabul etmiştir. Bu şart da şudur: Okuyan kişi manalarını herhangi bir şey kaçırmaksızın mükemmel şekliyle ifade edebilmelidir. (Hanefi âlimleri) derler ki: Bu şart âdeta cevaz vermemek gibi bir caizliktir. Çünkü Arap dilinde özellikle de fasahatıyla görülmemiş düzeni ve üslubu ile mucize olan Kur’ân-ı Kerîm’de öyle bir takım anlam incelikleri ve maksatları vardır ki Farsça veya başka hiçbir lisan bunu tek başına ifade edemez. Esasen Ebû Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Farsçayı iyi bilen birisi değildi. Dolayısıyla onun bu ifadesi bir tahkik ve bir basirete binaen kullanılmış bir ifade değildir. Ayrıca Ali b. el-Ca’d’dan, Ebû Yusuf’tan, o da Ebû Hanife’den Farsça kıraati reddetmek konusunda iki arkadaşı (Ebû Yusuf ve Muhammed)’in görüşü gibi bir görüş de rivâyet etmektedir.

Zakkum ağacı yüce Allah’ın cehennemde yaratmış olduğu ve “lanetlenmiş ağaç: eş-şeceretu’l-mel’une” ismini verdiği bir ağaçtır. Cehennemlikler acıktılar mı o ağaca sığınırlar, ondan yerler. Bu sefer karınlarında sıcak suyun kaynaması gibi kaynamaya başlar. Yüce Allah bu ağaçtan karınlarına giden şeyleri erimiş madene benzetmektedir ki, bu da eritilmiş bakır demektir.

“Kaynar” anlamındaki âyet, genellikle ağaca hamledilerek diye okunmuştur. Fakat İbn Kesîr, Hafs, İbn Muhaysın, Yakub’tan Ruveys yemeğe hamlen “ye” ile okumuşlardır. Bu da anlam itibariyle ağaç hakkındadır. “Erimiş maden”e hamledilemez. Çünkü o benzetmek için zikredilmiştir.

“Büyük günahkar” çokça günah işlemiş kimse demektir ki: “Günah işledi, işler” kökünden gelmektedir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî ve İbn Îsa yapmışlardır. Bu kişinin günah kazanan müşrik olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Yahya b. Sellam yapmıştır.

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir: “Adam günah işledi” denilir. Bu şekilde günah işleyen kimseye de: “Günahkar” denilir.

O halde:

“O, büyük günahkarın yiyeceğidir” âyeti: pek büyük günahkar kişi olanın yiyeceğidir, demek olur ki, bu kişi de Ebû Cehil’dir. Çünkü o şöyle demiştir: Muhammed cehennemde zakkum olduğunu söyleyerek bizi tehdit etmektedir. Halbuki onun o dediği tereyağı ve hurmadan tirit yapmaktır. Yüce Allah da onun dediğinin aksini açıklamaktadır.

en-Nekkaş’ın, Mücahid’den naklettiğine göre zakkum ağacı Ebû Cehil’dir.

Derim ki: Bu açıklama Mücahid’den sahih olarak rivâyet edilmemiştir. Ayrıca bu daha önce es-Saffat Sûresi (37/63. âyet) ile el-İsra Sûresi (17/60. âyet)de sözünü ettiklerimiz ile de reddedilecek bir görüştür.

Duhan 45

Erimiş maden gibidir, karınlarda kaynar.

Diyanet Vakfı
45, 46. O, karınlarda maden eriyiği gibi, suyun kaynaması gibi kaynar.

Kurtubi Tefsiri
Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar;

Duhan 44

Günahkârın yemeğidir.

Diyanet Vakfı
43, 44. Şüphesiz zakkum ağacı, günahkarların yemeğidir.

Kurtubi Tefsiri
O büyük günahkarın yiyeceğidir.

Duhan 43

Şüphesiz zakkum ağacı,

Diyanet Vakfı
43, 44. Şüphesiz zakkum ağacı, günahkarların yemeğidir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki zakkum ağacı,

Duhan 42

Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, üstün olandır, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Ancak Allahın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz O, üstündür, merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın rahmet ettikleri müstesna. Şüphesiz ki O, Azizdir, Rahîmdir.

“Allah’ın rahmet ettikleri müstesna” âyetindeki:

“…leri” âyeti

“Onlara yardım edil(mez)” âyetindeki zamirden bedel olarak merfudur. “Hiç kimse kalkmasın, filan müstesna” ifadesinde olduğu gibi. Yahut mübteda olarak da merfu olup haber gizli olabilir. Sanki yüce Allah: Allah’ın rahmet ettiği kimseler müstesna, onların günahları bağışlanır. Yahutta; ona fayda verir ve o kimse şefaat de eder, yardım da eder, denilmiş gibidir. Ya da önce geçen “mevla”dan bedel olabilir. Sanki: Allah’ın rahmet ettiği dışında kimse fayda vermez, denilmiş gibidir.

Bu âyet el-Kisaî ve el-Ferrâ’ya göre ise munkatı istisna olarak nasb mahallindedir. Ama Allah’ın rahmet ettiklerine gelince, yaratılmışlardan kendilerine fayda sağlayacak kimselere ihtiyaç duyacakları herhangi bir şey ile karşılaşmazlar, demektir. İstisnanın muttasıl olması da mümkündür. Yani mü’minler müstesna, hiçbir yakının yakına faydası olmaz. Onların birbirlerine şefaatçi olmalarına izin verilecektir.

“Şüphesiz ki O, Azizdir.” Yani düşmanlarından intikam alandır. Dostlarına karşı oldukça merhametli olan

“Rahîmdir.” Nitekim yüce Allah:

“Azâbı çetin ve nimeti pek bol olandır” (el-Mumin, 40/3) âyetinde de vaad ile tehdidi birlikte sözkonusu etmiştir.

Duhan 41

O gün, dost dost için hiçbir şey sağlayamaz. Ve onlara yardım da edilmez.

Diyanet Vakfı
O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edilmez.

Kurtubi Tefsiri
O günde hiçbir mevlanın, mevlasına bir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez.

“O günde hiçbir mevlanın mevlasına bir faydası olmaz” âyetindeki:

“O günde” lâfzı daha önce geçen

“ayırdedme günü”ndeki

“gün”den bedeldir.

Mevla; veli demek olup bu da amcanın oğlu ve yardım eden kişi anlamındadır. Yani hiçbir amca oğlu amca oğlunun üzerindeki bir sıkıntıyı gideremeyeceği gibi, hiçbir yakın yakınının, hiçbir arkadaş da arkadaşının sıkıntısını gidermekte faydalı olamayacaktır.

“Onlara yardım da edilmez.” Yani hiçbir mü’min akrabalığı dolayısıyla kâfire yardım etmeyecektir. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Ve öyle bir günden korkun ki; kimse kimseye hiçbir fayda veremez” (el-Bakara, 2/48) âyetidir.

Duhan 40

Ayrım günü, onların hepsinin buluşma vaktidir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz (hakkı batıldan ayıran) hüküm günü, hepsinin bir arada buluşacağı gündür.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki ayırdedme günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir.

“Ayırdedme günü” kıyâmet günüdür. Bu ismin veriliş sebebi, yüce Allah’ın bu günde insanlar arasında ayırdedici hükmünü vereceğinden dolayıdır. Buna delil yüce Allah’ın:

“Akrabanızın da, evladınızın da size hiç faydaları olmaz. Kıyâmet gününde sizin aranızı ayıracaktır” (el-Mümtehine, 60/3) âyetidir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Kıyâmetin kopacağı günde, o günde ayrılıp dağılırlar” (er-Rum, 30/14) âyetidir.

Buna göre “yevmu’l-fasl: Ayırdedme günü” herkes için tayin edilmiş olan vakittir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphe yok ki hüküm verip ayırdedme günü belirlenmiş bir vakittir” (en-Nebe’, 78/17) Yani o, iyilik yapanın, kötülük yapandan ayırdedilmesi için belirlenmiş bir vakittir. Onların arasında ayırdedici hükmün verilmesi ise, bir kesimin cennete, bir kesimin de cehenneme gitmesi ile ortaya çıkacaktır.

Bu âyet, son derece sakındırıcı ve tehdit ihtiva eden bir âyettir.

Kıraat âlimleri arasında:

“Onlar… için tayin edilmiş bir vakittir” âyetinin:

“Muhakkak ki” lâfzının haberi olarak ref ile okunacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu edatın ismi ise: ” Ayırdedme günü” âyetidir.

el-Kisaî ve el-Ferrâ” ise

“Onlar… için tayin edilmiş bir vakittir” lâfzının “muhakkak ki” anlamındaki edat ile nasbedilmesi

“ayirdetme günü” âyetinin da:

“Muhakkak ki” lâfzının haberi konumunda zarf olabileceğini de kabul etmişlerdir. Muhakkak ki onlar için tayin edilmiş olan vakit ayırdedme günüdür, demek olur.

Duhan 39

Onları yalnızca hak ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmez.

Diyanet Vakfı
Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Biz onları ancak hak ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler.

“Biz onları ancak hak ile yarattık.” Mukâtil ‘e göre hak olan emrimizle yarattık, demektir. Ancak hak için yarattık, diye de açıklanmıştır ki bu açıklamayı el-Kelbî ve el-Hasen yapmıştır. Ancak hakkı ikame etmek, Allah’ın tevhidi ve O’na itaatin gereği gibi, onu üstün kılmak için yarattık, diye de açıklanmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Enbiya Sûresi’nde (21/16-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Fakat onların” insanların

“çoğu” bunu

“bilmezler.”

Duhan 38

Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.

Diyanet Vakfı
Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

Kurtubi Tefsiri
Biz göklerle yeri ve ikisinin arasında olanları oynayalım diye yaratmadık.

“Biz göklerle yeri ve ikisinin arasında olanları oynayalım diye yaratmadık.” Gafiller olarak yaratmadık. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. Oyalanalım diye de açıklanmıştır ki, bu da el-Kelbî’nin görüşüdür.

Duhan 37

Onlar mı daha hayırlı, yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik. Çünkü onlar suçluydu.

Diyanet Vakfı
Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları yok ettik, çünkü onlar suçlu idiler.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar mı hayırlıdır? Yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkar idiler.

“Bunlar mı hayırlıdır? Yoksa Tubba’ kavmi… mi?” sorusu inkar için sorulmuş bir sorudur. Yani onlar bu sözlerinden ötürü azâbı hak ediyorlar. Zira bunlar Tubba’ kavminden ve helâk edilmiş ümmetlerden daha hayırlı değildirler. Biz onları helâk ettiğimiz gibi, bunlar da aynı durumdadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Acaba bunların mı nimeti daha çok, malları daha fazladır, yoksa Tubba’ kavminin mi?

Bir başka açıklamaya göre de: Acaba bunlar mı daha güçlü, daha çetin, daha çok korunabilen kimselerdir, yoksa Tubba’ kavmi mi?

“Tubba'” ile kastedilen tek bir şahıs değildir. Bununla bütün Yemen hükümdarları kastedilir. Onlar hükümdarlarına

“Tubba”‘ ismini verirlerdi. Buna göre Tubba’ müslümanların halifesi, İranlıları Kisrası, Bizanslıların Kayseri gibi krallarına verilen bir lakabtı.

Ebû Ubeyde dedi ki: Bunların herbirisine Tubba’ denilmesinin sebebi, herbirilerinin kendisinden önce gelene tabi olmasından dolayıdır.

el-Cevherî der ki: Tubbalar Yemen krallarıdır. Tubba’ aynı zamanda gölge demektir. Şair şöyle demiştir:

“Suya topluluklar ve topluluklar gelir,

Tıpkı kekliğin gölgenin tam öğle vaktinde kısaldığı vakit suya gelişi gibi.”

Tubba’ aynı zamanda bir çeşit kuşun adıdır.

es-Süheylî dedi ki: Yemen, Şihr ve Hadramevt’in hükümdarlığını yapan herkese Tubba’ ismi verilir. Eğer sadece Yemen’in hükümdarı ise o kimseye Tubba’ denilmez. Bunu da el-Mesudî söylemiştir.

Tubba’lardan bazıları Hemal Zu Seded’in oğlu el-Haris er-Raiş, Ebrehe Zu’l-Menar Amr Zu’l-Ez’ar, Semerkand’ın kendisine nisbet edildiği Şemr b. Malik, Berberileri, Kenan diyarından Afrikaya sürükleyen Afrikis b. Kays. Afrika bu sonuncunun ismini almıştır.

Ayetlerden anlaşıldığına göre yüce Allah, bunlardan sadece birisini kastetmiştir. Araplar bu kişiyi bu isimle diğerlerinden daha çok tanıyorlardı. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben Tubba’ın lanete uğramış birisi olup olmadığını bilmiyorum.” Ebû Davud, IV, 218. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Tubba’a sövmeyiniz, çünkü o mü’min bir kimse idi.” Müsned, V, 340; Taberani, Kebir, VI, 203, 296.

İşte bu Tubba’ın muayyen bir kişi olduğunu göstermektedir. Bu da -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- önceleri oraya hücum etmek isterken, daha sonra Beytullah’a örtü giydiren Ebû Kereb’dir. Medine’ye hücum edip orayı harab etmek istemişken daha sonra ismi Ahmed olan bir peygamberin hicret edeceği yer olduğu kendisine haber verilince, bu işten vazgeçmişti. Ayrıca bir şiir söylemiş ve bunu Medinelilere emanet bırakmıştı. Onlar da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret edinceye kadar biri diğerinden miras alıyordu ve sonra bunu peygambere teslim ettiler. Denildiğine göre bu mektub ile şiir Ebû Eyyub Halid b. Zeyd (el-Ensarî)nin yanında idi. Burada şu beyitler yer almaktadır:

“Ahmed hakkında şahidlik ederim ki o,

Bütün canlıları yaratan Allah’tan bir rasûldür.

Ömrüm uzatılırsa, o hayata geleceği vakte kadar,

Ben onun yardımcısı ve amcası oğlu olurdum.”

ez-Zeccâc, İbn Ebi’d-Dünya, ez-Zemahşerî ve başkalarının naklettiklerine göre İslâm geldikten sonra Sana’da -Himyer taraflarında da söylenir- ona Yayına hazırlayanın belirttiği gibi “ona” anlamındaki ifade bazı nüshalarda yoktur. Uygun olanı bu görünüyor. ait bir kabir kazılmış orada cesetleri bozulmamış iki kadın bulunmuş. Başlarının yanında da gümüşten bir levha üzerinde, altından: “Bu Hubba ve Lemis’in kabridir” diye yazılı imiş. Yine rivâyete göre “Hubba ve Tumazer” bir diğer rivâyete göre ise; “Bu Radva’nın kabri ile Hubba’nın kabridir. Bunlar Tubba’ın kızlarıdır. Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şahitlik ederek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayarak öldüler. Kendilerinden önceki salihlerde bu inanç üzere öldüler.”

Derim ki: İbn İshak ve başkasının rivâyetine göre Tubba’ın yazdığı mektubta şunlar da varmış: “İmdi ben sana ve sana indirilen kitaba îman ettim. Ben senin dinin ve sünnetin üzereyim. Senin ve herşeyin Rabbine îman ettim. Rabbinden gelen İslâm’ın bütün şeriatine de îman ettim. Eğer sana yetişecek olursam ne güzel. Şayet yetişmeyecek olursam, bana şefaat et ve kıyâmet gününde beni unutma. Ben senin ümmetinin ilklerindenim. Sen gelmeden önce sana bey “at ettim. Ben senin ve baban İbrahim (aleyhisselâm)’ın dini üzereyim.” Daha sonra mektubunu mühürleyip, onun üzerine de:

“Önünde de, sonunda da emir Allah’ındır” (er-Rum, 30/4) diye nakşetti. Mektubunun üzerine adres olarak da şunu yazdı: “Allah’ın nebisi ve rasûlü, peygamberlerin sonuncusu, âlemlerin Rabbinin elçisi, Abdullah oğlu Muhammed’e birinci Tubba’dan.”

Buna dair haberin geri kalan bölümlerini ve başını Farabi -Allah’ın rahmeti üzerine olsun’ye el-İsra, 17/44. ayetin sonlarında müellifin ismi el-Fadari olarak kayd edilmektedir. Ancak orada kitabın aslının ismi: “el-İşrinatu’n-Nebeviyye” olarak geçmektedir. Muhtemelen müellifin isminin doğru sekli orada kaydedildiği gibidir. Kitabın doğru ismi de burada kaydedilen olmalıdır. Ayrıca tercümemizin başına koyduğumuz Kurtubi ve Eşlerine dair çalışmamızın: “Kurıubi’nin Eserleri'” başlığına bakılabilir. ait “el-Aşru Beyyinati’n-Nebeviyye” şerhi olarak yazdığı “el-Lumau’l-Lu’luiyye” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Tubba’ın öldüğü günden, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderildiği güne kadar geçen süre eksiksiz ve fazlasız olarak tam bin yıldır.

Tubba’ın peygamber mi, yoksa kral mı olduğu hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs: Tubba’ bir peygamber idi, derken, Ka’b da şöyle demiştir: Tubba’ krallardan bir kral idi, kavmi kehanet yapan kimselerdi. Onlarla beraber ehl-i kitaptan da bir kesim vardı. Her iki kesime biner kurban sunmalarını emretti. Onlar da bunu yerine getirdiler, kitap ehlinin kurbanı kabul edilince İslâm’a girdi.

Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Tubba’a sövmeyiniz, çünkü o salih bir kişi idi. Katade’nin naklettiğine göre de Tubba’, Himyerlilerden bir kişi idi. O askerleriyle birlikte Hire üzerinden Semerkand’a gelip orayı yıkmıştı. Bunu el-Maverdî nakletmektedir.

es-Sa’lebî’nin, Katade’den naklettiğine göre sözü edilen Tubba’, Himyerli Tubba’dır. O askerleriyle Hire’yi boydan boya geçinceye kadar yol almış. Semerkand’ı inşa etmiş, birçok kimseyi öldürmüş ve ülkeler yıkmıştır.

el-Kelbî dedi ki: Tubba’ denilen şahıs, Ebû Kerib Es’ad b. Melkîkerib’dir. Ona Tubba’ adının verilmesi kendisinden öncekilere tabi oluşundan dolayıdır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Tubba’, Beytullah’ı Yemen’in çizgili kumaşlarıyla giydiren ilk kişidir.

Yine Ka’b dedi ki: Allah onun kavmini yerdiği halde kendisini yermemiştir. Onları Kureyş’e örnek olarak göstermesi, yurtlarının kendilerine yakın oluşu ve kendi düşüncelerinde onları büyük kabul etmelerinden dolayıdır. Yüce Allah onları ve kendilerinden öncekileri günahkar oldukları için helâk ettiğine göre, güçsüz ve sayıca az olmakla birlikte günah işleyen kimselerin helâk edilmeleri öncelikle sözkonusudur. Yemenliler bu âyet-i kerîme ile iftihar etmişlerdir. Çünkü yüce Allah Tubba’ kavminin Kureyşlilerden hayırlı olduğunu belirtmiştir.

Onların birincilerine Tubba’ adırtın verilmesi güneşin doğduğu yeri takib ederek, askerleriyle birlikte doğuya doğru yolculuk etmiş olmasıdır, diye de söylenmiştir.

“Ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik” âyetindeki: lâfzı “Tubba’ kavmf’ne atıf olduğu için ref konumundadır.

“Biz onları bile helâk ettik” lâfzı da bu ism-i mevsulün sılasıdır. Bu durumda

“onlardan öncekiler” ona taalluk etmektedir. Bununla birlikte

“onlardan öncekiler” anlamındaki lâfzın …ler’in sılası olması da mümkündür. Bu durumda zarfda ism-i mevsule ait zamir bulunur.

Durum böyle olduğu takdirde

“onları bile helâk ettik” anlamındaki âyet hakkında iki şekilden birisi sözkonusu olur. Ya onunla birlikte: “…dir” takdir edilir (onları helâk etmişizdir, demek olur). Bu durumda hal konumunda olur; yahutta mevsufun hazfedildiği kabul edilir. Sanki: (Onlar) kendilerini helâk ettiğimiz bir kavim idi denilmiş gibi olur. İfadenin takdiri şöyledir: Sözü edilen bu kimselerin helakine Biz muktedir olduğumuza göre, müşrikleri de helâk etmeye gücümüzün yettiğini ibret alarak düşünemez misiniz?

“Ve onlardan öncekiler” âyetinin mübteda, haberinin de:

“Biz onları bile helâk ettik” âyetinin olması da mümkündür. Bu durumda anlam şöyle olur: Onlardan öncekilere gelince, biz onları helâk ettik.

“Tubba'”a atıf ile cer konumunda olması da mümkündür. Şöyle buyurulmuş gibi olur: Kendilerinden önce helâk edilmiş Tubba’ kavmi mi… Yine bu lâfzın “Biz onları bile helâk ettik” âyetinin delalet ettiği bir fiil takdiri ile nasb konumunda olması da mümkündür. Buna göre anlam şöyle olabilir: Ve kendilerinden önce gelip, helâk ettiğimiz kimseler mi? Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 36

“Eğer doğru sözlüyseniz, atalarımızı getirin.”

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. Onlar (müşrikler) diyorlar ki: İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz. Doğru söylüyorsanız, atalarımızı getirin.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi atalarımızı getirin.”

“Şüphesiz bunlar” Kureyş kâfirleri

“elbette şöyle diyorlar: O, ancak bizim ilk ölümümüzdür.” Mübteda ve haberi ihtiva etmektedir. Bu yönüyle Yüce Allah’ın:

“O ancak senin fitnen (imtihanın)dır.”

“O ancak bu dünya hayatımızdır” (el-Muminun, 23/37); buyruklarına benzer.

“Ve bizler diriltilip, kaldırılacak değiliz.”

“Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi atalarınızı getirin.”

“Allah ölüleri diriltti, onlar da dirildiler” denilir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Enbiya. 21. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. “Diriltilenler” demektir.

Bu sözleri Kureyş kâfirlerinden söyleyenin Ebû Cehil olduğu bildirilmiştir. O şöyle demişti: Ey Muhammed! Şayet senin bu sözün doğru ise, sen bize atalarımızdan iki kişiyi dirilt. Birisi Kusay b. Kilab olsun, çünkü o doğru sözlü bir kimse idi. Biz ona ölümden sonra olacak şeyleri soracağız.

Ebû Cehil’in bu sözü, bu hususta şüphe diye ileri sürüleceklerin en zayıfıdır. Çünkü öldükten sonra diriltmek, ancak amellerin karşılığının verilmesi içindir, teklif için değildir. O sanki şöyle demiş gibidir: Eğer sen onların tekrar diriltilecekleri hususunda doğru söylüyor isen, haydi mükellef kılınmaları için tekrar onları dirilt. Yine bu, bir kimsenin şöyle demesine benzer: Eğer bizden sonra birtakım çocuklarımız dünyaya gelecek ise niçin geçmiş atalarımız geri dönmüyor? Bu açıklamayı el-Maverdî nakletmiştir.

Ayrıca “atalarımızı getirin” ifadesi sadece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitabtır. Yüce Allah’ın:

“Rabbim beni döndürün.” (el-Muminun, 23/99) âyetinde (çoğul olmakla birlikte tek kişiye hitab olması) gibi. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır. Bunun hem peygambere, hem de ona tabi olanlara hitab olduğu da söylenmiştir.

Duhan 35

“Sadece ilk ölümümüz var ve biz tekrar diriltilmeyeceğiz.”

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. Onlar (müşrikler) diyorlar ki: İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz. Doğru söylüyorsanız, atalarımızı getirin.

Kurtubi Tefsiri
“O ancak bizim ilk ölümümüzdür ve bizler diriltilip kaldırılacak değiliz.

Duhan 34

Şüphesiz bunlar diyorlar ki:

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. Onlar (müşrikler) diyorlar ki: İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz. Doğru söylüyorsanız, atalarımızı getirin.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz bunlar elbette şöyle diyorlar:

Duhan 33

Ve onlara apaçık bir sınama içeren ayetlerden verdik.

Diyanet Vakfı
Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan işaretler verdik.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlara kendilerinde apaçık bir imtihan bulunan bir kısım âyetler de vermiştik.

“Ve onlara kendilerinde apaçık bir imtihan bulunan bir kısım âyetler”

Mûsa’ya ait birtakım mucizeler

“de vermiştik.”

Katade dedi ki: Ayetlerden kasıt, onların Fir’avun’dan kurtarılmaları, onlar için denizin yarılması, bulut ile gölgelendirilmeleri, üzerlerine men ile selvanın indirilmesidir. Bu durumda bu, İsrailoğullarına yönelik bir hitab olur.

Ayetler’den kastın asa ve el olduğu da söylenmiştir. Muhtemelen el-Ferrâ’nın görüşü budur. Bu takdirde de hitab Fir’avun kavmine yönelik olur.

Üçüncü görüşe göre bundan kasıt, Allah’ın kendilerinden savdığı kötülük ve onlara yerine getirmelerini emrettiği hayırdır. Bu açıklamayı Abdu’r-Rahmân b. Zeyd yapmıştır. Bu durumda da hitab, aynı zamanda her iki kesime birlikte yani hem Fir’avun kavmine, hem de İsrailoğullarına yöneltilmiş olur.

Yüce Allah’ın:

“Apaçık bir imtihan” âyeti ile ilgili dört çeşit açıklama yapılmıştır:

1- Bundan kasıt, açık bir nimettir. Bu açıklamayı el-Hasen ve Katade yapmıştır. Nitekim yüce Allah:

“Kendi nezdinden güzel bir imtihan ile denemek için” (el-Enfal, 8/17) diye buyurmaktadır. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Onları, sınadığı imtihanın en hayırlısı ile sınadı.”

2- Çetin azâb demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

3- Mü’min ile kâfirin kendisi ile ayırdedileceği bir imtihandır. Bu açıklamayı da Abdu’r-Rahmân b. Zeyd yapmıştır.

4- Yine ondan nakledildiğine göre; onların imtihan edilmeleri bolluk ve sıkıntılar ile denenmeleridir. Daha sonra yüce Allah’ın:

“Biz sizi şer ve hayırla imtihan olmak üzere deneriz” (el-Enbiya, 21/35) âyetini okudu.

Duhan 32

Andolsun, onları bilerek âlemler üzerine seçtik.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, (kendi zamanlarında) alemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz onları bilerek âlemler üzerine seçkin kılmıştık.

“Yemin olsun ki Biz onları” İsrailoğullarını

“bilerek” aralarından çokça peygamber gelmiş olması sebebiyle onların durumunu bildiğimiz halde

“âlemler üzerine” kendi çağdaşları olan âlemler üzerine

“seçkin kılmıştık.”

Buna delil de yüce Allah’ın bu ümmete hitaben:

“Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” (Al-i İmrân, 3/110) diye buyurmuş olmasıdır. Katade ve başkalarının görüşü budur.

Bir diğer görüşe göre aralarında göndermiş olduğu peygamberler sebebiyle bütün âlemler üzerine demektir. Bu da onların bir özelliğidir, başkalarının böyle bir özelliği yoktur. Bunu İbn Îsa, ez-Zemahşerî ve başkaları nakletmiştir. Buna göre yüce Allah’ın:

“Siz en hayırlı bir ümmetsiniz” âyeti İsrailoğullarından sonra… demek olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir diğer açıklamaya göre burada sözü edilen seçme onların boğulmaktan kurtarılmaları ve Fir’avun’dan sonra yerin onlara miras verilmesidir.

Duhan 31

Firavun’dan. Şüphesiz o, azgınlık edenlerden yüksekteydi.

Diyanet Vakfı
Yani Firavundan. Çünkü o bir zorba idi, aşırı gidenlerdendi.

Kurtubi Tefsiri
(Yani) Fir’avun’dan. Çünkü o üstünlük taslayan, haddi aşanlardan idi.

Bu âyetle Kıbtîlerin, Fir’avun’un emri ile erkek çocukların öldürülmesi, kızların hizmetlerinde kullanılması, İsrailoğullarının köleleştirilmesi ve onlara ağır angarya işlerin yükletilmesi şeklindeki uygulamalar kastedilmektedir.

“Fir’avun’dan” âyeti

“o horlayıcı azabtan” âyetinden bedeldir. Buna göre: “–dan” lâfzı

“azaptan” âyetine taalluk etmez. Çünkü

“azâb” artık sıfat almış bulunmaktadır. Sıfat aldıktan sonra ise fiil gibi amel etmez.

Âyetin: Biz onları hem azaptan, hem de Fir’avun’dan kurtardık, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Çünkü o üstünlük taslayan, haddi aşanlardan idi.” Yani müşriklerden bir zorba idi. Buradaki üstünlük öğülmeye değer bir üstünlük türü değildir, aksine bu haddi aşan, günahkarlıkta ileri giden bir üstünlük taslamaktır. Anlam itibariyle Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki Fir’avun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı.” (el-Kasas, 28/4) âyetine benzemektedir.

Buradaki üstünlük taslamanın, Allah’ın kullarına karşı üstünlük taslamak olduğu da söylenmiştir.

Duhan 30

Andolsun, İsrailoğullarını aşağılayıcı azaptan kurtardık.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz kurtardık İsrailoğullarını o horlayıcı azaptan.

Duhan 29

Ne gök ne yer onların ardından ağladı. Onlara mühlet de verilmedi.

Diyanet Vakfı
Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.

Kurtubi Tefsiri
Gök ve yer ağlamadı onlar için ve onlar mühlet verilenler de olmadı.

“Gök ve yer” küfürleri sebebiyle

“ağlamadı onlar için ve onlar” in suda boğulmaları ertelenmek suretiyle

“mühlet verilenler de olmadı.” Araplar kendilerinden ileri gelen birilerinin vefat etmesi halinde: “Onun için gök ve yer ağladı” derlerdi. Yani onun ölümü ile gelen musibet herşeyi kapsamına aldı. Öyle ki gök, yer, rüzgar ve şimşek de onun için ağladı, kış geceleri bile onun için ağladı. Şair şöyle demektedir:

“Rüzgar kederinden ağlıyor,

Ve şimşek bulut arasında parlıyor.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Güneş doğuyor tutulmuş değildir,

Fakat gecenin yıldızlarını ve ayı senin için ağlatıyor.”

(Tarif kızı Leyla) el-Hariciye dedi ki:

“Ey mürver ağacı, ne diye yaprakların hala duruyor?

Sanki sen Tarifin oğlu için matem tutmuyor gibisin.”

Bu, onun için ağlayıp sızlanmak ve matem tutmak gereğini anlatmak maksadı ile temsil, teşhis ve mübalağa yoluyla kullanılmış ifadelerdir.

Âyetin anlamı şudur: Onlar helâk oldular. Fakat musibetleri kimseye büyük gelmedi ve kimse yoklukları dolayısıyla bir boşluk hissetmedi.

İfadede hazfedilmiş lâfızlar olduğu da söylenmiştir. Yani semada ve arzda bulunan melekler onlar için ağlamadı. Bu da yüce Allah’ın:

“Kasabaya sor.” (Yusuf, 12/82) âyetine benzemektedir. Üzülmek şöyle dursun, onların helâk olmalarına sevindiler bile. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Yezid er-Rekaşî, Enes b. Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her bir mü’minin mutlaka semada iki kapısı vardır. Birisinden onun rızkı iner, birisinden de onun sözleri ve amelleri girer. Öldü mü bu iki kapı onun yokluğunu hisseder ve onun için ağlarlar.” Sonra yüce Allah’ın:

“Gök ve yer ağlamadı onlar için” âyetini okudu. Tirmizi, V, 380; Ebû Ya’la, Müsned, VI, 160; Heysemi, Mecmau’z-zevaid, VII, 105.

Yani onlar yeryüzünde salih bir amel işlemediler ki, bundan dolayı yer onlar için ağlasın, semaya da salih bir amelleri yükselmedi ki, artık böyle bir şey kesilmiş olduğu için ağlasın.

Mücahid dedi ki: Şüphesiz gök ile yer mü’min için kırk gün süreyle ağlarlar. Ebû Yahya dedi ki: Ben onun bu sözüne hayret ettim. Bu sefer hayret mi ediyorsun? dedi. Yer rüku ve sücud ile kendisini imar eden bir kula niye ağlamasın? Gök, teşbih ve tekbiri tıpkı arı vızıltısı gibi kendisinde yankılanan bir kula niye ağlamasın?

Ali ve İbn Abbâs -Allah onlardan razı olsun- dedi ki: O mü’min için yerdi de namaz kıldığı yer, semada da amelinin yükseldiği yer ağlar.

Buna göre âyetin takdiri şöyle olur: Semada amellerinin yükseldiği yer onlar için ağlamadığı gibi, yerde ibadet ettikleri yerler de onlar için ağlamadı. Said b. Cübeyr’in açıklamasının anlamı da budur.

Yerin ve göğün ağlaması ile ilgili üç açıklama vardır.

1- Bu canlı varlıkların bilinen ağlaması gibidir. Mücahid’in görüşü de sanki böyledir. Şureyh el-Hadramî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz İslâm garib başladı. Başladığı gibi tekrar garib avdet edecektir. Kıyâmet gününde gariblere ne mutlu!” Bu kadarıyla: Müslim, I, 130, (Ebû Hüreyre’den),131, (Ömer’den); Tirmizi, V, 18, (Abdullah b. Mes’ûd’dan); Dârimi, II, 402. Abdullah b. Mes’ûd’dan) Onlar kimlerdir, ey Allah’ın Rasûlü? diye soruldu. O: “Onlar insanlar bozulduğunda ıslah yapanlardır” Buraya kadar: Taberani, Evsat, V, 149, VIII, 308, IX, 12-13.

Sonra da şöyle buyurdu: “Şunu bilin ki, mü’min için gariblik yoktur. Bir mü’min gurbette kendisi için ağlayanların bulunmadığı bir yerde ölürse, mutlaka gök ile yer onun için ağlar.” Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Gök ve yer ağlamadı onlar için” âyetini okudu ve şöyle buyurdu: “Şunu bilin ki onlar kâfir için ağlamazlar.” Bu şekliyle ve tamamen: Taberi, Tefsir, XXV, 125; el-Acluni, Keşfu’l-Hafa, I. 333’te Beyhaki tarafından Şuabu’l-îman’da rivâyet edildiğini belirtmektedir.

Derim ki: Ebû Nuaym de şu rivâyeti zikretmektedir. -İki asıl nüshadaki şekliyle-: Bize- Muhammed b. Mamer anlattı dedi ki: Bize Ebû Şuayb el-Harranî anlattı, dedi ki: Bize Yahya b. Abdillah anlattı, dedi ki: Bize el-Evzaî anlattı, dedi ki: Bana Atâ el-Horasanî anlattı dedi ki: Bir kul Allah için yeryüzünde herhangi bir yerde bir secde yapacak olursa, mutlaka kıyâmet gününde onun için şahidlik eder ve öleceği gün de onun için ağlar.

2- Yerin ve göğün ağlamasının, etraflarının kızarması olduğu da söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh), Atâ, es-Süddî, et-Tirmizî Muhammed b. Ali söylemiş ve ayrıca bunu el-Hasen’in görüşü olarak da nakletmiştir. es-Süddî dedi ki: el-Huseyn b. Ali -Allah ikisinden de razı olsun- şehid edilince sema onun için ağladı. Ağlaması, kızarmasıdır.

Cerir, Yezid b. Ebi Ziyad’dan şöyle dediğini nakletmektedir: el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) öldürülünce bundan dolayı semanın ufukları dört ay süreyle kızarık kaldı. Yezid dedi ki: Onun kızarması, ağlamasıdır.

Muhammed b. Şîrîn dedi ki: Bize haber verdiklerine göre şafakla birlikte görülen kırmızılık, el-Huseyn b. Ali (radıyallahü anh) şehid edilinceye kadar yoktu. Süleyman el-Kadî dedi ki: el-Huseyn’in öldürüldüğü gün üzerimize kan yağdı.

Derim ki: Darakutnî’nin rivâyet ettiği bir hadise göre Malik b. Enes, Nafi’den, o İbn Ömer’den şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şafak (denilen şey) kırmızılıktır.” Darakutni, I, 269; Muvatta’, I, 12; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, I, 373; bu rivâyetin sübutu ile ilgili bazı mülahazalar için bk. İbn Huzeyme, Sahih, I, 182, 184.

Ubade b. es-Samit ile Şeddad b. Evs’ten şöyle dedikleri nakledilmiştir: Şafak iki çeşittir. Birisi kırmızılık, birisi beyazlıktır. Kırmızılık kayboldu mu artık namaz kılınabilir.

Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Şafaktan kasıt kırmızılıktır. Bunlar da İbn Şîrînin naklettiklerini reddetmektedir. Daha önce el-İsra Sûresi’nde (17/7. âyetin tefsirinde) Kurra b. Halid’den şöyle dediğini kaydetmiş idik: Sema Yahya b. Zekeriya ve el-Huseyn b. Ali dışında kimse için ağlamadı. Onun kızıllığı ağlamasıdır.

Muhammed b. Ali et-Tirmizî dedi ki: Ağlamak bir şeyi dışarı salmaktır. Eğer göz suyunu dışarı salarsa ağladı denilir. Sema etrafa kırmızılığını salarsa, ağladı denilir. Yer tozunu salarsa, ağladı denilir. Çünkü mü’min bir nurdur, onunla birlikte de Allah’ın nuru vardır. Yer -bizim gözlerimiz görmese dahi- mü’minin nuru ile aydınlıktır. Mü’minin nurunu kaybetti mi bu sefer tozlanır ve tozunu dışarıya vurur. Çünkü o, müşriklerin günahları sebebiyle tozlu dumanlıdır. Mü’minin nuru ile de aydınlıktır. Oradaki mü’minin canı alındı mı bu sefer tozunu dışarı salar.

Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine’ye gittiği gün herşey aydınlandı. Ruhunun kabzedildiği günde de herşey karardı. Biz onun defninde bulunurken henüz ondan (toprağından) ellerimizi silkelememiştik ki, kalblerimizi tanımaz hale geldik. Tirmizi, V, 588; İbn Mace, I, 522; Müsned, III, 221, 268.

Semanın ağlaması -el-Hasenin dediği gibi- onun kızarmasıdır.

Nasr b. Âsım dedi ki: İlk alamet, ortaya çıkacak bir kızıllıktır. Bu ise kıyâmetin yaklaşmış olması sebebiyle olacaktır. Mü’minlerin nurlarını tamamen yitirmiş olacağından ağlayacaktır.

3- (Yerin ve göğün) ağlaması demek üzüntü ve kedere delalet eden bir alametin onda görülmesi demektir, diye de açıklanmıştır.

Derim ki: Birinci görüş daha kuvvetli görülmektedir. Çünkü bu hususta imkansız görülecek bir taraf yoktur. Gökler ve yer tesbih ettiğine, duyup konuştuğuna göre -el-İsra (17/44. âyetin tefsiri), Meryem (19/90. âyetin tefsiri) ve Ha, Mim Fussilet (41/11. âyetin tefsirin)de açıkladığımız gibi- aynı şekilde bu hususta varid olmuş habere göre de ağlarlar. Bu görüşlerin hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 28

İşte böyle, onları başka bir kavme miras bıraktık.

Diyanet Vakfı
İşte böylece biz de onları başka bir topluma miras bıraktık.

Kurtubi Tefsiri
İşte böyle… Biz onları başka bir kavme miras verdik.

ez-Zeccâc dedi ki: “Durum işte böyledir” anlamındadır. Buna göre ” İşte böyle” üzerinde vakıf yapılır.

Buradaki “keP harfinin “Biz helâk etmek istediğimiz kimselere işte böyle uygulama yaparız” takdirinde nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir.

el-Kelbî: İşte Bana isyan eden kimselere Ben böyle yaparım, diye açıklamıştır. Onların durumları

“işte böyle” idi, bu sebebten helâk edildiler diye de açıklanmıştır.

“Biz onları başka bir kavme miras verdik.” Kasıt İsrailoğullarıdır. Yüce Allah daha önce oralarda köleleştirilmiş iken Mısır’ı onlara mülk verdi. Böylece oraya mirasçı oldular. Buna sebeb ise mirasın mirasçıya ulaşması gibi, buraların da onların eline geçmesi idi. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına da, batılarına da mirasçı kıldık” (el-Araf, 7/137) âyetidir.

Duhan 27

Ve içlerinde zevk sürdükleri nimet.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27. Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.

Kurtubi Tefsiri
Zevk ve safa sürdükleri nice nimetleri de.

“Zevk ve safa sürdükleri nice nimetleri de” âyetindeki:”nun” harfinin üstün ile gelmesi, nimet içinde bulunmak demektir. -Aynı kökten olmak üzere-: “Allah ona nimet ihsan etti” denilir. “Ona nimet verdi, o da nimetten yararlandı” demektir. “Nimet içinde kadın” anlamındadır.

“Nimet” şeklinde – “nun” harfi esreli olarak- iyilik, ihsan, lutufta bulunmak ve bir kimseye ihsan olunan nimet olarak verilen şey demektir, ) da böyledir. Eğer “nun” harfi üstün olarak okunursa, o vakit (mim harfinden sonra) med ile; ” Bol nimetler” denilir, de -anlam bakımından-onun gibidir. “Filanın malı çoktur” demektir. Bütün bu açıklamaları el-Cevherî’den naklettik. İbn Ömer dedi ki: Burada “nimet”ten kasıt, Mısır Nil’idir. İbn Lehia ise el-Feyyum”dur, demiştir. İbn Ziyad’a göre hayırlarının çokluğu dolayısıyla Mısır topraklarıdır.

İçinde bulundukları bolluk ve rahatlık olduğu da söylenmiştir. Bu kelime -“nun” harfi hem üstün, hem de esreli olarak- hem diye hem) diye kullanılır. Bunu da el-Maverdî nakletmiştir. el-Maverdî dedi ki: Bu iki lâfız arasındaki fark iki türlü açıklanmıştır. Birincisine göre “nun” kesreli olursa, sahib olunan mülk hakkında kullanılır. Üstün olarak kullanılırsa beden ve din anlamında kullanılır. Bu açıklamalan en-Nadr b. Şumeyl yapmıştır. İkinci açıklamaya göre “nun” harfi kesreli olursa, minnet ve ihsan ve bağış demektir. Üstün ile okunursa, geniş yaşayış ve rahatlık anlamındadır. Bu açıklamayı da İbn Ziyad yapmıştır. Derim ki: es-Sıhah’ta ifade edilen fark da aynen böyledir, biz de onu zikretmiş bulunuyoruz.

Ebû Reca, el-Hasen, Ebû’l-Eşheb, el-A’rec, Ebû Cafer ve Şeybe “zevk ve safa sürdükleri” anlamı verilen kelimeyi elif siz olarak: diye okumuşlardır ki, bu şımarık ve azgın halde oldukları… demektir. el-Cevherî dedi ki: “Gönlü hoş, çok şakacı adam” demektir. Böyle olana: denilir. Aynı zamanda “şımarık ve azgın” anlamına da gelir. Bu âyet: şeklinde “azgın ve şımarık idiler” anlamında okunmuştur. Aynı şekilde “Bol nimetler içinde” anlamında da okunmuştur. el-Kuşeyrî bu okuyuş oyalananlar ve eğlenip duranlar, demektir. Mesela ” O çok mizahçıdır” denilir. ” Mizah yapan kimse” anlamındadır.

es-Sa’lebî dedi ki: Bu iki söyleyiş -uyanık ve tetikte olan kimse anlamına gelen-: ve geniş, ferah anlamına gelen: kelimelerinin iki ayrı söyleyişine benzer. Bir diğer açıklamaya göre “fe”den sonra “elif” ile yiyen bir kimsenin çeşitli fakihe (meyve) türlerinden istifade ettiği gibi çeşitli lezzetlerden faydalanan kimse demektir. Fakihe ise kaçınılmaz olan temel gıdadan fazla olan şeye denilir.

Duhan 26

Ve ekinler, ve değerli makam.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27. Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.

Kurtubi Tefsiri
Nice ekinleri ve değerli konakları;

“Onlar nice bahçeleri, pınarları geride bırakmışlardı. Nice ekinleri ve değerli konakları” âyetindeki:

“Nice” çokluk bildirmek içindir. Bu âyet-i kerimelerin anlamına dair açıklamalar, daha önceden eş-Şuara Sûresi’nde (26/57-58. âyetlerin tefsirinde) yeterince geçmiş bulunmaktadır.

Duhan 25

Ne çok bahçeler ve pınarlar bıraktılar.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27. Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.

Kurtubi Tefsiri
Onlar nice bahçeleri, pınarları geride bırakmışlardı;

Duhan 24

“Denizi açık bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.”

Diyanet Vakfı
Denizi açık halde bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.

Kurtubi Tefsiri
“Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.”

” Açık” lâfzını İbn Abbâs yol diye açıklamıştır. Ka’b ve el-Hasen de böyle demiştir. Yine İbn Abbâs’tan, açık yol demek olduğu nakledilmiştir, ed-Dahhak ve er-Rabî düz olarak, İkrime kuru olarak diye açıklamışlardır. Çünkü yüce Allah bir başka yerde:

“Onlar için denizde kupkuru bir yol aç” (Ta-Ha, 20/77) diye buyurmuştur. Bunun “ayrı” anlamında olduğu da söylenmiştir. Mücahid arada bir boşluk bırakacak şekilde ayrı diye açıklarken, yine ondan kuru anlamına geldiği de nakledilmiştir. Sakin ve hareketsiz diye açıkladığı da rivâyet edilmiştir. Dilde bilinen anlamı budur. Katade ve el-Herevî de böyle demişlerdir.

Başkaları ise, arasında boşluk bulunan ayrı diye açıklamışlardır. İbn Arafe şöyle demektedir: Lâfızları ayrı olsa bile manaları birdir. Çünkü denizin akması durdu mu ayrılır ve boşluk olur. İşte denizin akması böylece durdu ve Mûsa için ayrılmış oldu.

Araplara göre: “Sakin” demektir. Mesela: “Atlar sükunetle geldiler” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Atlar dizginleriyle sükunetle hızlıca yol alıyorlar,

İri damlalar yağdıran ve dolusuda olan buluttan kurtulan kuş gibi.”

el-Cevherî dedi ki: “Bu işi sükunetle yap” anlamında denilir, ” Sakin ve müreffeh bir yaşayış”; “Develerin su içtikleri yerin uzakta bulunduğu yumuşak ve düzlük arazi”yi anlatmak için kullanılır. “Deniz sakinleşti” demektir.

Ebû Ubeyde dedi ki: “Ayaklarını (adımlarını) açtı, açar” demektir. Yüce Allah’ın:

“Denizi de olduğu gibi açık bırak” âyeti da buradan gelmektedir. “Kolay yol alış” demektir. “Atlar sükunetle geldi” denilir. İbnu’l-A’rabî dedi ki: “Yürüyüşte zorluk çıkarmadı, çıkarmaz” demektir. el-Katamî de binekleri nitelendirirken şunları söylemektedir:

“Rahat ve kolay yürür (o binek)ler, bunun için ne sağrıları yardımsız bırakır,

Ne de göğüsleri sağrılarına bel bağlar.”

“Yüksekçe bir yer” demektir. Aynı şekilde içinde suyun toplandığı alçak ve çukur yer anlamına da gelir. O halde bu, zıt anlamlı lâfızlardandır.

Ebû Ubeyd dedi ki: “Bir kavmin kaldığı yerde yağmur ve başka suların içine aktığı yuvarlak ve çukurca yer” demektir. Hadîs-i şerîfte de: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) evin etrafındaki boşlukta, yolda iki ev arasındaki yolda, evin arka tarafında ve: “Çukur yerde” şuf’a bulunmadığına hükmetmiştir İbnul-Esir, en-Nihaye, II, 258, 285. denilmektedir. Çoğulu …diye gelir. en-Nadr b. Şumeyl’in naklettiğine göre: “Ferci geniş kadın” demektir. Yine bu kelime bir çeşit kuşun da adıdır. Denildiğine göre bu turna kuşudur.

el-Herevî dedi ki: Buradaki

“açık” lâfzının Mûsa’nın sıfatı olması da mümkündür. el-Kuşeyrî de böyle demiştir. Sükunetle yavaş yavaş yürü, demek olur. O halde bu Mûsa’nın ve onun kavminin sıfatı olup denizin sıfatı değildir. Birinci görüşe göre ise denizin sıfatıdır, yani sen denizi ayrılmış haliyle sakin olarak bırak. Ona, eski haline gelmesi için kavuşması emrini verme ki, Fir’avun ve kavmi de içine girsin.

Katade dedi ki: Mûsa denizi aştıktan sonra tekrar eski haline gelsin diye asasıyla denize vurmak istedi. Fir’avun’un peşinden gelmesinden korkmuştu. İşte bundan dolayı ona bu emir verildi.

Bu kelimenin “sükunet”den gelmeyip, iki şey arasındaki açıklık ve boşluk anlamında olduğu da söylenmiştir. Mesela: ” İki ayağın (adımların) arasını açtı” denilir. Buna göre bu, açık ve birbirinden ayrı demek olur. el-Leys dedi ki: “Sükunetle yürümek” demektir. “Sükunetle yürüdü, yürür, sükunetle yürümek” denilir ki böyle yürüyen kişiye -ism-i fail denilir. ” Rahat ve sakin bir yaşayış” demektir. ” Sen bu işi zorluksuz ve sükunet ile yap!” anlamındadır ki bu anlamı az önce zikretmiş bulunuyoruz.

“Çünkü onlar” yani Fir’avun ve kavmi

“boğulacak bir ordudur.” Yüce Allah kalbi sükun bulsun diye bunu Mûsa’ya haber verdi.

Duhan 23

“Kullarımı geceleyin yola çıkar. Şüphesiz siz takip edileceksiniz.”

Diyanet Vakfı
Allah, O halde kullarımı geceleyin yola çıkar. Çünkü takip edileceksiniz, buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
(radıyallahü anhbbi buyurdu ki): “O halde geceleyin kullarımı al, götür. Muhakkak ki siz takib olunacaksınız.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Mûsa (aleyhisselâm)’ın Kabul Edilen Duası:

“O halde geceleyin” sabah olmadan önce

“kullarımı al, götür.” Biz onun duasını kabul ettik ve ona kullarımı yani İsrailoğullarından Allah’a îman eden kimseleri al götür, diye vahyettik.

“Muhakkak ki siz takib olunacaksınız.”

“Geceleyin al götür” anlamındaki âyeti Hicazlılar: şeklinde vasl elifi ile okumuşlardır. İbn Kesîr de böyle okumuştur ki bu: “Yürü” kökünden gelmektedir. Diğerleri ise diye kat’ ile ve: ” Yürüttü” kökünden gelen bir fiil olarak okumuşlardır Hicazlıların ve diğerlerinin okuyuşuna göre anlam: “…onlarla gir şeklinde verilebilir. Buna dair açıklamalar daha önceden (Hud Sûresi, 11/81. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Fir’avun’un, Mûsa’nın arkasından çıkışına dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara (2/50. âyet), el-Araf (7/137-138. âyetler), Tâ-Hâ (20/77-79. âyetler), Şuara (26/52. âyet ve devamı) ile Yûnus (10/90) sûrelerinde geçmiş bulunmaktadır. Yine buralarda Fir’avun’un suda boğulup Mûsa’nın kurtarılışından da sözedilmişti. Tekrarlamanın anlamı yoktur.

2- Geceleyin Yolculuk Yapmanın Sebebi:

Yüce Allah Mûsa (aleyhisselâm)’a geceleyin yola çıkmasını emretmiştir. Geceleyin yolculuk yapmak da çoğunlukla korku sebebiyle olur.

Korku da iki sebebten dolayı olur. Ya düşmandan korkulur, bu durumda gece örtülerini indiren bir örtü edinilmiş olur, bu da yüce Allah’ın örtülerinden birisidir.

Yahutta bineklere ve yolculuk yapanlara sıcaklık yahut kuraklık sebebiyle zorluk olur korkusu ile gece yolculuk yapılır. Bu durumda gece yolculuk yapılarak maslahat gerçekleştirilmiş olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ihtiyaca ve maslahatın gereğine uygun olarak, tüm gece boyunca yolculuk yapardı. Gecenin ilk vakitlerinde de yolculuk yaptığı olurdu. Kimi zaman hale riayet ederek şefkatle yol alır, kimi zaman da acele ederdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen sahih hadiste şöyle denilmektedir: “Bol mahsulü olan yerlerde yolculuk yaptığınız vakit, develere yerden paylarını veriniz. Kurak yerlerde yolculuk yapacak olursanız, o zaman güçlerinin bir kısmı henüz kendilerinde var iken yerinize ulaşmaya bakınız.” Müslim, III, 1525; Tirmizi, V, 143; Ebû Davud, III, 28; Müsned, II, 337 Bu daha önce en-Nahl Sûresi’nin baş taraflarında (16/7. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Duhan 22

Rabbine şöyle dua etti: “Şüphesiz bunlar suçlu bir kavimdir.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Musa: Bunlar suç işleyen bir toplumdur, diye Rabbine arzetti.

Kurtubi Tefsiri
Rabbine: “Şüphesiz bunlar günahkar bir topluluktur” diye dua etti.

“Rabbine… dua etti” âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani onlar kâfir oldular. O da Rabbine… dua etti, demektir.

“Şüphesiz bunlar” âyetindeki:

“: Şüphesiz” lâfzında hemze üstündür. Bu da ” Bunlar… diye” demektir.

“Günahkar bir topluluk” şirk koşan bir topluluk demektir. Onlar İsrailoğullarını serbest bırakmadıkları gibi, îman da etmediler.

Duhan 21

“Eğer bana inanmazsanız, benden uzak durun.”

Diyanet Vakfı
Eğer bana inanmazsanız, hiç değilse yanımdan uzaklaşın.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer bana îman etmiyor iseniz, o halde benden uzak durun.”

“Eğer bana îman etmiyor iseniz” beni doğrulamıyor ve getirdiğim delil dolayısı ile Allah’a îman etmiyor iseniz… demektir. Buna göre: ” Bana” lâfzındaki “lam” lam-ı ecl (dolayısıyla anlamını veren lam)dir.

Eğer bana îman etmiyorsanız, demek olduğu da söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Bunun üzerine kendisine Lut îman etti.” (el-Ankebut, 29/26) âyeti gibidir ki… “…ona…” demektir.

“O halde benden uzak durun.” Yani şirkiniz ile bana zarar vermeyin, beni bırakın. Ne benim lehime, ne de aleyhime olun. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. Âyetin, Allah aramızda hüküm verinceye kadar siz benden uzak durun, ben de sizden uzak duracağım, demek olduğu da söylenmiştir. Beni serbest bırakın ve bana eziyet vermeyin, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 20

“Ben, sizin beni taşlamanızdan, Rabbime ve Rabbinize sığındım.”

Diyanet Vakfı
Ben, beni taşlamanızdan, benim ve sizin Rabbiniz olan Allaha sığındım.

Kurtubi Tefsiri
“Ve muhakkak ki ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığındım.”

Sanki onlar kendisini öldürmekle tehdit etmişler de bunun üzerine Allah’a sığınmış gibidir.

Katade dedi ki:

“Taşlamanızdan” âyeti taşla beni öldürmenizden demektir. İbn Abbâs: Bana hakaret edip bu yalancı bir sihirbazdır, demenizden… diye açıklamıştır.

Nafî’, İbn Kesîr, İbn Amir, Âsım ve Yakub:” Sığındım” derken, “zelr harfini izhar (açık) ile okumuştur. Diğerleri ise idganı etmişlerdir. İdgam tahfif (daha kolay okunması) maksadı iledir, izhar ile okumak ise, asla uygun olandır.

“Ben Allah’a sığındım” şeklinde mazi (geçmiş zaman) kipi kullanmasının sebebi, yüce Allah’ın kendisine:

“Size ulaşamayacaklardır” (el-Kasas, 28/35) diye söz vermiş olmasıdır.

Bir diğer açıklamaya göre: “Ben sığınıyorum” demek: “Allah adına senden istedim, Allah adına sana yemin verdim” derken bunu “…istiyorum… veriyorum” anlamında kullanılmasına benzer.

Duhan 19

“Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ben size apaçık bir delille geldim.”

Diyanet Vakfı
Allaha karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil getiriyorum.

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil getiriyorum” diyerek.

“Ve Allah’a karşı üstünlük taslamayın.” Ona karşı büyüklenmeyin, Ona itaat etmeyi büyüklüğünüze yedirmemezlik etmeyin. Katade: Allah’a karşı haddi aşmayın, diye; İbn Abbâs: Allah’a karşı iftirada bulunmayın, diye açıklamıştır. Haddi aşmak (bağy) ile iftira arasındaki farka gelince; haddi aşmak fiilen olur, iftira söz ile olur.

İbn Cüreyc: Allah’a karşı büyüklenmeyin, diye açıklamıştır. Yahya b. Sellam da: Allah’a ibadete karşı büyüklük taslamayın (yani büyüklenerek ibadet etmemezlik etmeyin), demiştir. (İbn Cüreyc’in) açıkladığı şekliyle büyüklenmek (tazim) gücü yeten kimsenin haksızlığa kalkışmasıdır. İstikbar (büyüklük taslamak) ise değersiz olanın üstünlük ve yücelik taslamasıdır. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir.

“Çünkü ben size apaçık bir delil getiriyorum.” Katade: Apaçık bir gerekçe getiriyorum, diye açıklamıştır. Yahya b. Sellam ise apaçık bir belge demiştir. Anlam birdir ki, bu da apaçık bir burhan (delil, belge) demektir.

Duhan 18

“Allah’ın kullarını bana teslim edin. Ben sizin için güvenilir bir elçiyim.”

Diyanet Vakfı
17, 18. Andolsun, kendilerinden önce biz, Firavunun kavmini de imtihan etmiştik. Onlara: Allahın kulları! Bana gelin! Çünkü ben size (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm diye (davette bulunan) şerefli bir elçi gelmişti.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ki ben size (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim” diyerek;

“Allah’ın kullarını bana geri verin” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki: Yani bu peygamber onlara gelerek: Bana uyun, demiştir. Buna göre:

“Allah’ın kulları” bir münadadır. Yani: ey Allah’ın kulları, bana uyunuz demek olur.

Mücahid dedi ki: Âyetin anlamı şudur: Allah’ın kullarını benimle gönderiniz ve onlara yaptığınız azâb ve işkencelere son vererek serbest bırakınız. Buna göre de

“Allah’ın kulları” anlamındaki âyet, mef’ûldür.

Siz bana kulaklarınızı veriniz ki, size Rabbimin risaletini tebliğ edeyim, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Şüphesiz ki ben size gönderilmiş çok güvenilir bir peygamberim.” Vahiy konusunda güvenilir bir kimseyim, bundan dolayı benim öğütlerimi kabul ediniz.

Sizden aldığım emanetlere karşı çok eminim, onlara hainlik etmem, diye de açıklanmıştır.

Duhan 17

Andolsun, onlardan önce Firavun’un kavmini denemiştik. Onlara şerefli bir elçi gelmişti.

Diyanet Vakfı
17, 18. Andolsun, kendilerinden önce biz, Firavunun kavmini de imtihan etmiştik. Onlara: Allahın kulları! Bana gelin! Çünkü ben size (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm diye (davette bulunan) şerefli bir elçi gelmişti.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlardan önce Fir’avun kavmini de denedik. Onlara çok yüce, çok şerefli bir peygamber gelmiş idi.

Onları sınadık demektir. Buradaki “fitne (deneme) ve sınama”nın anlamı, itaat etmek üzere verilen emirdir. Âyetin anlamı şudur: Biz Mûsa’yı onlara peygamber olarak göndermek suretiyle, onlara sınayan kimsenin davranışı ile davrandık. Fakat onlar yalanladıkları için helâk oldular. İşte ey Muhammed, eğer îman etmeyecek olurlarsa, senin düşmanlarına da aynı şeyi yapacağım.

Buradaki

“denedik” âyetinin onları suda boğmakla azaplandırdık, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ifadede takdim ve tehir vardır ki, ifadenin takdiri şöyledir: Yemin olsun Fir’avun hanedanına şerefli ve yüce bir rasûl gelmişti. Biz de onları fitneye düşürdük. Yani onları suda boğduk. Çünkü fitne rasûllerin gelişinden sonra olur. Aradaki “vav” harfi ise tertibi (sırayı) ifade etmez.

“Çok yüce, çok şerefli” kavmi arasında böyle olan kişi demektir. Affetmek ve bağışlamak suretiyle ahlakı yüce diye de açıklanmıştır. el-Ferrâ” dedi ki: Bu, Rabbi nezdinde yüce. ve şerefli demektir. Çünkü yüce Allah onu peygamberlik ve kendi sözünü işittirmek gibi özel bir konuma yükseltmişti.

Duhan 16

Büyük yakalayış günü geldiğinde – şüphesiz biz intikam alıcıyız.

Diyanet Vakfı
Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız.

Kurtubi Tefsiri
En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphe yok ki Biz intikam alıcılarız.

“Gün” lâfzı daha sonra gelen

“intikam alıcılarız” âyetinin delalet ettiği bir fiilin zarfıdır. Yakalayacağımız gün Biz onlardan intikam alacağız, demektir. Ancak bazı nahivciler:

“Şüphe yok ki” lâfzından sonra gelen ifadelerin, ondan önce gelen ifadeler için açıklayıcı mahiyette olamayacağı dolayısıyla bunu uzak bir ihtimal olarak kabul etmişlerdir.

Bundaki âmilin

“intikam alıcılarız” lâfzının olduğu da söylenmiştir. Bu da aynı şekilde uzak bir ihtimaldir. Çünkü yine: “(……..): Şüphe yok ki” lâfzından sonra gelen ifadeler ondan önce gelenlerde amel etmez. Bu (yevm: gün) lâfzı yüce Allah’ın:

“Dönenlersiniz” anlamındaki âyete da

“Biz o azâbı az bir zaman açıp kaldıracağız” anlamındaki âyete da taalluku güzel olmaz, çünkü anlam onunla ilgili değildir. Bununla birlikte bir fiil takdiri ile nasbedilmiş olması mümkündür. Sanki: ” (Bir günü) onlara hatırlat veya hatırla!” denilmiş gibidir.

Anlamın şu şekilde olması da mümkündür: Siz dönenlersiniz, artık döndünüz mü Ben sizden o büyük yakalayış ile yakalayacağımız gün intikam alacağım. Bundan dolayı bu âyet, (hemen sonra gelen) Fir’avun kıssası ile bitişik gelmiştir. Çünkü Fir’avun ve kavmi de üzerlerindeki azâb açıldığı takdirde îman edeceklerine söz vermişler, fakat îman etmeyerek sonunda suda boğulup gitmişlerdi.

“Biz o azâbı az bir zaman açıp kaldıracağız. Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz” ifadesi tam bir ifadedir. Ondan sonra yüce Allah:

“En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün şüphe yok ki Biz intikam alıcılarız.”

Biz bütün kâfirlerden intikam alacağız, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Anlam: “Sen dumanı da gözetle, yakalayacağımız günü de gözetle!” şeklinde olup aradaki atıf “vav”ı hazfedilmiştir. Nitekim: “Ateşten sakın, azaptan sakın” demeye (ve arada atıf “vav”ı getirmemeye) benzer.

“En büyük yakalayış” İbn Mes’ûd’un görüşüne göre Bedir günüdür. İbn Abbâs, Ubeyy b. Ka’b, Mücahid ve ed-Dahhak’ın görüşü de budur.

Kıyâmet günündeki cehennem azâbı olduğu da söylenmiştir. Bu da el-Hasen, İkrime ve yine İbn Abbâs’ın görüşüdür, ez-Zeccâc’ın tercih ettiği de budur.

Bunun kıyâmet gününden önce dünya hayatında meydana gelecek bir duman, açlık ya da kıtlık olduğu da söylenmiştir. el-Maverdî dedi ki: Kıyâmetin kopması olması ihtimali de vardır. Çünkü kıyâmet yüce Allah’ın dünya hayatındaki son yakalayışı olacaktır.

” Allah ondan intikam aldı” denilir, onu cezalandırdı demektir. Bunun ismi “Nikmet (intikam)” şeklinde olup, çoğulu da: …diye gelir. Nikmet ile ukubet (intikam ve ceza) arasında fark olduğu da söylenmiştir. Ukubet masiyetten sonra gelir, çünkü akıbet kökünden gelmektedir. Nikmet ise ondan önce de olabilir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. Ukubet’in ceza olarak miktarının tesbit edildiği, intikamın ise miktarının sınırlandırılmadığı da söylenmiştir.

Duhan 15

Biz azabı biraz kaldıracağız, mutlaka yine döneceksiniz.

Diyanet Vakfı
Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Biz o azâbı az bir zaman açıp kaldıracağız. Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz.

“Biz o azâbı az bir zaman açıp, kaldıracağız.” Yüce Allah bu azâbı üzerlerinden kısa bir süre kaldıracağını vaadetmektedir. Yani kısa bir zaman içerisinde onların verdikleri sözü yerine getirmeyecekleri bilinecek ve ortaya çıkacaktır. Onlar sözlerinde durmak yerine azâbın kaldırılmasından sonra küfre geri döneceklerdir. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd yapmıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onlar için yağmur yağdırılması duasını yapması üzerine yüce Allah bu azâbı kaldırınca, tekrar onu yalanlamaya geçtiler.

Duman beklenen bir alamettir, diyenler de şöyle açıklamışlardır: Bununla kıyâmetin kopacağının alametlerinden iki alamet arasındaki kısa süreye işaret etmektedir. Bir alametin ortaya çıkmasından sonra yüce Allah’ın hakkında kâfir olacağına dair hüküm verdiği kimse küfrünü sürdürecektir.

Bunun kıyâmette olacağını söyleyenler de şöyle derler: Yani Biz üzerinizden azâbı kaldıracak olursak, yine siz küfre dönersiniz.

“Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz” âyetinin Bize döneceksiniz yani ölümden sonra diriltileceksiniz anlamında olduğu söylendiği gibi, eğer îman etmeyecek olursanız “şüphesiz siz” cehenneme “geri dönenlersiniz” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Duhan 14

Sonra ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: “Öğretilmiş, delidir.”

Diyanet Vakfı
Sonra ondan yüz çevirdiler ve: Bu, öğretilmiş bir deli! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve: “Kendisine öğretilmiş bir delidir” dediler.

“Sonra yine ondan yüz çevirdiler.” İbn Abbâs dedi ki: Yani onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yüz çevirip onu yalanladıktan sonra, yüce Allah da kendilerini öğüt ve ibret almaktan uzaklaştırmış iken, ne zaman öğüt alacaklar ki?

Şöyle de açıklanmıştır: Yarın azâbın görülmesinden yahutta kıyâmet alametlerinin ortaya çıkmasından sonra,

“çünkü biz îman edeceğiz” diye söyleyecekleri sözün onlara ne faydası olacak ki? Çünkü bu halde bu gibi şeyleri bilip kabullenmek kaçınılmaz olacaktır. Bu açıklama dumanın gözetlenen bir alamet olarak kabul edilmesi halinde uygundur.

“Ve: Kendisine öğretilmiş bir delidir, dediler.” Yani ona insan veya kahinler ve şeytanlar öğretmiştir. Diğer taraftan o bir delidir, rasûl değildir, dediler.

Duhan 13

Onlara hatırlatma nasıl fayda versin? Oysa onlara apaçık bir elçi gelmişti.

Diyanet Vakfı
Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti.

Kurtubi Tefsiri
Onlar nerede, düşünüp ibret almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmişti.

“Onlar nerede, düşünüp ibret almak nerede?” Yani azâbın gelip çatması esnasında onlar nereden öğüt ve ibret alacaklar ki?

“Halbuki onlara açıklayıcı” kendilerine hakkı açıklayan

“bir peygamber de gelmişti.” Buharî’nin dediğine göre; “zikra (düşünüp, ibret almak)” ve zikr aynı anlamdadır. Buhârî, IV, 1824.

Duhan 12

“Rabbimiz, bizden azabı kaldır; gerçekten biz inanıyoruz.”

Diyanet Vakfı
(İşte o zaman insanlar:) Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz (derler).

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, bizden bu azâbı kaldır. Çünkü biz îman edeceğiz.”

Yani onlar şu sözü söyleyecekler: Üzerimizden bu azâbı kaldır.

“Çünkü biz îman edeceğiz.” Yani bu azâbı üzerimizden kaldıracak olursan, sana îman edeceğiz. Denildiğine göre; Kureyşliler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Eğer Allah üzerimizden bu azâbı kaldıracak olursa, biz de müslüman oluruz demişler, sonra da verdikleri bu sözü bozmuşlardır.

Katade dedi ki: Burada

“azâb” dumandır. Açlık olduğu da söylenmiştir ki bunu en-Nekkaş nakletmiştir.

Derim ki: İkisi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü duman önceden de geçtiği gibi ancak onlara isabet eden açlık sebebiyle görülmüştü. Ayrıca açlık ve kıtlığa “duhan: duman” da denilebilir. Buna sebeb ise kıtlık yılında yerin kuru olması ve yağmurların azlığından ötürü tozun havalara yükselmesidir. Bundan dolayı da kurak seneye “elğabra: tozlu yıl” ismi verilir.

Burada azâbın kar olduğu da söylenmiştir. el-Maverdî dedi ki: Bunun uygun bir açıklaması olamaz. Çünkü bu ya ahirette ya da Mekkeliler hakkında sözkonusu olmuştur. Mekke’de kar yağmaz. Şu kadar var ki, bir görüş olarak ortaya atılmış olduğundan ötürü biz de onu naklettik.

Duhan 11

İnsanları bürür. Bu acıklı bir azaptır.

Diyanet Vakfı
10, 11. Şimdi sen, göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle. Bu, elem verici bir azaptır.

Kurtubi Tefsiri
İnsanları bürüyecektir o. “Bu, pek acıklı bir azaptır.”

“İnsanları bürüyecektir o” âyeti “duman”ın sıfatı konumundadır. Eğer İbn Mes’ûd’un dediği gibi geçip gitmiş ise o vakit bu, Mekkelilerden müşriklere has bir durumdur. Şayet kıyâmetin alametlerinden ise -önceden geçtiği üzere- umumi bir haldir.

“Bu, pek acıklı bir azaptır.” Yani yüce Allah kendilerine:

“Bu pek acıklı bir azabtır” diyecektir.

Dumanın geçip gittiğini kabul edenlerin görüşüne göre yüce Allah’ın:

“Bu, pek acıklı bir azaptır.” âyeti geçmişteki bir halin hikayesidir. Gelecekte olacak bir şeyi kabul edenlere göre ise gelecekteki bir halin hikayesidir.

Buradaki yakın işaret ismi olan:

“Bu” lâfzının uzak işaret ismi olan anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bir görüşe göre de insanlar bu duman için:

“Bu pek acıklı bir azaptır”

diyeceklerdir. Bunun, işin oldukça yaklaşmış olduğunu haber veren bir ifade olduğu da söylenmiştir. İşte kış (geliyor) onun için gerekli hazırlıkları yap, demeye benzer.

Duhan 10

Göğün apaçık bir duman getireceği günü bekle.

Diyanet Vakfı
10, 11. Şimdi sen, göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle. Bu, elem verici bir azaptır.

Kurtubi Tefsiri
O halde gökyüzünde besbelli bir dumanın geleceği günü bekle.

“O halde gökyüzünde besbelli bir dumanın geleceği günü bekle” âyetinin anlamı şudur: Ey Muhammed! Sen, bu kâfirlere semadan apaçık bir dumanın geleceği günü bekle. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen onların bu sözlerini iyice belle ki, gökyüzünde apaçık bir dumanın geleceği günü onlara karşı şahitlik edesin. İşte bundan dolayı “hafız (bekçi, koruyucu)”e “rakîb: gözetleyici” “Rakîb: Gözetleyici”; mealini: “bekle” diye verdiğimiz “fe’rtekih” emri ile aynı köktendir denilmiştir.

“Duman: duhan” ile ilgili üç görüş vardır:

1- Bu duman kıyâmetin alametlerinden olup henüz gelmemiştir. O yeryüzünde kırk gün süre ile kalacak ve gök ile yer arasını dolduracaktır. Mü’min bundan dolayı nezleli gibi olacak, kâfir ve günahkarların burunlarına girerek, onların kulaklarını delecek, nefeslerini daraltacaktır. Bu kıyâmet gününde cehennemin bırakacağı etkilerdendir. Dumanın henüz ortaya çıkmadığını söyleyenler arasında Ali, İbn Abbâs, İbn Ömer, Ebû Hüreyre, Zeyd b. Ali, el-Hasen b. Ebi Müleyke ve başkaları da vardır.

Ebû Said el-Hudrî merfu olarak (yani Hz. Peygambere isnad ile) bu dumanın insanları kıyâmet gününde etkileyeceğini, mü’minin bundan ötürü nezleli gibi olacağını rivâyet etmiştir. Kâfirin de kulaklarından çıkıncaya kadar içine sızacaktır. Bunu da el-Maverdî zikretmiş bulunmaktadır Maverdi, Nüket, V, 247; İbn Kesîr, IV, 140.

Müslim’in, Sahih’inde yer alan rivâyete göre Ebû’t-Tufayl, Huzeyfe b. Esid el-Ğıfarî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Biz kendi aramızda konuşmakta iken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza çıkageldi ve: “Neden söz ediyorsunuz?'” diye sordu. Oradakiler: Kıyâmetten sözediyoruz, dediler. Şöyle buyurdu: “Kıyâmet, öncesinde on alamet görmediğiniz sürece asla kopmayacaktır. -Aralarında şunları zikretti-: Duman, Deccal, Dabbetu’l-arz, güneşin batından doğması, Meryem oğlu Îsa’nın inmesi, Ye’cuc ile Me’cuc’un çıkması ve biri doğuda, biri batıda, biri Arap yarımadasında olmak üzere üç büyük kara parçasının yerin dibine geçmesidir. Bunların sonuncusu ise Yemen’den çıkacak ve insanları mahşerlerine doğru kovalayacak bir ateştir.” Huzeyfe’den gelen bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: “On tane alamet ortaya çıkmadıkça kıyâmet kopmayacaktır: Doğuda bir kara parçasının yere geçmesi, batıda bir kara parçasının yere geçmesi, Arap yarımadasında bir kara parçasının yere geçmesi, duman, Deccal, Dabbetu’l-arz, Ye’cuc ve Me’cuc, güneşin batıdan doğması ve Aden’in iç taraflarından çıkıp insanları öne katıp yürüten bir ateş.” Müslim, IV, 2226; Ebû Davud, IV, 114; Tirmizi, IV, 477; İbn Mace, II, 1347; Müsned, IV, 67.

Bu hadisi es-Sa’lebî de Huzeyfe’den gelen bir rivâyet olarak zikretmiş bulunmaktadır. Buna göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İlk ortaya çıkacak alamet Deccal, Meryem oğlu Îsa’nın inmesi ile Ebyen Aden’inin iç taraflarından çıkacak ve insanları mahşere doğru sürükleyecek bir ateş. Onlar nerede geceyi geçireceklerse onlarla birlikte geceler. Nerede öğlen vakti dinlenmeğe çekilirlerse, onlarla birlikte dinlenir. Sabahı ederlerse onlarla birlikte sabah eder, akşamı ederlerse onlarla birlikte akşamı eder.” Ey Allah’ın peygamberi ya duman nedir? diye sordum. O: Şu âyettir, dedi.

“O halde gökyüzünde besbelli bir dumanın geleceği günü bekle!” Bu duman doğu ile batı arasını dolduracak, kırk gün kırk gece kalacaktır. Mü’min bundan dolayı bir çeşit nezleli gibi olacak, kâfir ise sarhoş gibi olacaktır. Duman ağzından, burun deliklerinden, gözlerinden, kulaklarından ve dübüründen çıkacaktır. Taberani, Tefsir, XXV, 114, “Ben bu hadisin sahih olduğuna tanıklık etmem” demekte ve delil olarak kabul etmediğini ifade etmektedir; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 140’cle İbn Cerir’in bu hadisin sıhhatinden emin olmadığını kaydetmektedir.

Bu birinci görüş.

2- Duman, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bedduası dolayısı ile Kureyş’in karşı karşıya kaldığı açlıktan ötürü başlarına gelen olaylardır. Öyle ki kişi gök ile yer arasında bir duman görecek hale gelmişti. Bu görüş İbn Mes’ûd’un görüşüdür. O şöyle der: Yüce Allah bu azâbı üzerlerinden kaldırmıştır. Eğer bu kıyâmet günü(nden önceki bir alamet) olsaydı, onların üzerinden bu azâbı kaldırmazdı. Bu hususta ondan gelen hadis Sahih-i Buhârî, Müslim ve Tirmizî’de yer almaktadır. Buharî dedi ki: Bana Yahya anlattı, dedi ki: Bize Ebû Muaviye anlattı. O el-A’meş’ten, o Müslim’den, o Mesrûk’tan dedi ki: Abdullah (b. Mesud) dedi ki: Bunun olmasının sebebi Kureyşlilerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı isyanda direnmesi üzerine onlara, Yusuf (aleyhisselâm)’ın dönemindeki (kıtlık) yılları gibi yıllarla karşılaşmaları için (bed)dua etti. Bunun üzerine kıtlık ve açlık musibeti ile başbaşa kaldılar. Öyle ki kemikleri dahi yediler. Birisi semaya bakınca, kendisi ile sema arasında aşırı bitkinlikten ötürü duman gibi bir şey görürdü. Yüce Allah:

“O halde gökyüzünde besbelli bir dumanın geleceği günü bekle! İnsanları bürüyecektir o. Bu pek acıklı bir azaptır” âyetlerini indirdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelinerek: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’tan Mudarlılar için yağmur iste. Çünkü Mudarlılar helâk oldular, denildi. Peygamber: “Mudar (diyorsun ha) sen çok cüretkar bir kimsesin.” Bunun üzerine Peygamber yağmur diledi, onlara yağmur yağdırıldı. Bu sefer de:

“Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz” (ed-Duhan, 44/15) âyeti indi. Derken bolluğa eriştiler. Fakat yine bu bolluk içinde eski hallerine geri döndüler. Yüce Allah da:

“En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphe yok ki Biz intikam alıcılarız” (Duhân, 44/16) âyetini indirdi. (İbn Mes’ûd) dedi ki: Bununla Bedir gününü kastetmektedir. Buhârî, I, 341, 346, IV, 1791, 1809, 1823, 1824, 1825; Müslim, IV, 2155, 2156; Müsned, I, 380, 341.

Ebû Ubeyde dedi ki: “(………): Duhan (duman), cedb yani kuraklık” demektir. el-Kutebî der ki: (Kuraklığa) Duhan (duman) adının verilmesi, yer kuraklıktan kuruyunca, ondan duman gibi bir şeyin yukarıya doğru yükselmesinden ötürüdür.

3- Kasıt, Mekke’nin fethedildiği gündür. Çünkü o gün yükselen bir toz, duman semayı örtmüştü. Bu da Abdurrahman el-Arec’in görüşüdür.

Duhan 9

Hayır, onlar şüphe içindedirler, oyun oynarlar.

Diyanet Vakfı
Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Ama onlar şüphe içindedirler, oynayıp eğlenirler.

“Ama onlar şüphe içindedirler. Oynayıp eğlenirler.” Yani açığa vurdukları îmanları ve kendilerini yaratan Allah’tır, şeklindeki sözleri hakkında yakîn sahibi değildirler. Onlar bunu bilgisizce atalarını taklid ederek söylüyorlar. Bundan dolayı onlar şüphe içindedirler. Kendilerinin mü’min olduklarını zannetseler bile aslında onlar delilsiz bir şekilde hatırlarına gelen şeylere bağlandıkları için dinlerini oyuncak edinmiş kimselerdir.

“Oynayıp, eğlenirler” âyetinin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, iftiracı olduğunu söylemekle birlikte, onunla alay etmeyi de katıyorlar, anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim öğütlerden yüz çeviren kimseye de “oynayan” denilir. Böyle bir kimse oyun oynayıp da yaptığı işlerin sonunda nereye varacağını bilemeyen küçük bir çocuk gibidir.

Duhan 8

Ondan başka ilah yoktur. Diriltir ve öldürür. Sizin Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbi.

Diyanet Vakfı
Ondan başka ilah yoktur. (Her şeyi O) diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, önceki atalarınızın da Rabbidir.

“O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.” Kainatın yaratıcısı O’dur. Yaratmaya gücü yetmeyen O’nun dışındaki herhangi bir varlığın O’na ortak koşulması câiz değildir.

“O diriltir ve öldürür.” Yani ölüleri diriltir, hayatta olanları da öldürür. Kainatın yaratıcısı O’dur. Yaratmaya gücü yetmeyen O’nun dışındaki herhangi bir varlığın O’na ortak koşulması câiz değildir.

“O diriltir ve öldürür.” Yani ölüleri diriltir, hayatta olanları da öldürür.

“Sizin de Rabbinizdir, önceki atalarınızın da Rabbidir.” Sizin de sahibiniz ve efendinizdir, sizden önce geçenlerin de sahibi ve efendisidir. Bundan dolayı başınıza azâb inmesin diye Muhammed’i yalanlamaktan sakınınız.

Duhan 7

Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi – eğer kesin bilgi sahipleriyseniz.

Diyanet Vakfı
Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah), göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden (bir rahmet olarak). Kesin olarak inananlar iseniz.

“Göklerle yerin… Rabbinden” âyetindeki

“Rabbinden” lâfzını Kûfeliler cer ile: (40 ) diye okumuşlardır. Diğerleri ise yüce Allah’ın:

“Gerçekten O, en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisidir” âyetine uygun olarak ref ile okumuşlardır. Arzu edilirse mübteda olarak da böyle okunduğu kabul edilebilir. Haberi:

“Ondan başka hiçbir ilâh yoktur” âyeti olur. Bu hazfedilmiş bir mübtedanın haberi de olabilir ki takdiri: O göklerin ve yerin Rabidir, şeklindedir.

Cer ile okuyuş ise -altıncı âyetteki-:

“Rabbinden” bedel olmasına göredir. Aynı şekilde: “Sizin de Rabbinizdir, önceki atalarınızın da Rabbidir” âyetinde de “Rab” kelimesi her iki yerde de cer ile okunursa, böyle olur. Bu kıraati de eş-Şeyzerî, el-Kisaîden rivâyet etmiştir. Diğerleri ise bunu isti’naf (yeni bir cümle başı) olarak ref ile okumuşlardır.

Diğer taraftan bunun, gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu itiraf eden kimseye bir hitab olma ihtimali vardır. Yani eğer siz gerçekten ona kesin olarak inanan kimseler iseniz, şunu bilin ki, o peygamberler gönderir ve kitaplar indirir.

Yüce Allah’ın yaratıcılığını kabul etmeyen kimselere bir hitab olması da mümkündür. Onların yaratıcının, O olduğunu, öldürüp diriltenin O olduğunu bilmeleri gerekir, demek olur.

Burada

“kesin olarak İnanan” kimselerin özellikle kesin olarak inanmayı isteyen ve bunun için gerekeni yapan kimseler olduğu da söylenmiştir. Nitekim: “Filan kişi Necid’e gidiyor” derken, “Necid’e gitmek istiyor” demek istemek de böyledir. Tihame’ye gitmek istiyor anlamında demek de böyledir.

Duhan 6

Rabbinin bir rahmeti olarak. Şüphesiz O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
4, 5, 6. Katımızdan bir emirle her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Çünkü biz, Rabbinin bir rahmeti olarak peygamberler göndermekteyiz. O işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinden bir rahmet olarak; gerçekten O, en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisidir.

“Tarafımızdan bir emir ile” âyeti hakkında en-Nekkaş şöyle demiştir: Emir, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Allah onu kendi katından indirmiştir. İbn Îsa da şöyle demiştir: Emir, yüce Allah’ın mübarek gecede kullarının halleri ile ilgili olarak hükme bağladığı şeylerdir. Buradaki

“emir” anlamındaki lâfız, hal konumunda bir mastardır.

“Rabbinden bir rahmet olarak” âyeti da böyledir. el-Ahfeş’e göre bunların ikisi de haldir, ifade: Biz onu, onu emrediciler ve rahmet ediciler olarak indirdik, takdirindedir.

el-Müberred dedi ki:

“Bir emir” mastar konumundadır, ifade: Biz onu özel bir surette indirdik” takdirindedir. el-Ferrâ” ve ez-Zeccâc ise

“emir” kelimesinin

“ayrılır” âyeti ile nasbedildiğini söylemişlerdir. Bu da: ” Özel bir şekilde ayrılır” demeye benzer. O halde burada “emir” ayırmak anlamındadır ve mastar odur. Tıpkı: “Özel bir şekilde vurur” demeye benzer.

“Ayrılır” âyetinin emrolunan şeye delalet ettiği de söylenmiştir. O halde bu, kendisinden önceki lâfzın kendisinde amel ettiği bir mastardır.

“Muhakkak Biz gönderenleriz. Rabbinden bir rahmet olarak” âyeti hakkında el-Ferrâ” şöyle demiştir: “Rahmet”; “gönderenlerin mef’ûlüdür. Rahmet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Buna göre âyetlerin anlamı şöyle olur: “Biz Rabbin tarafından rahmet gönderenleriz. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: “Rahmet” mef’ûlün lehtir, yani biz onu rahmet olması için gönderdik. Yüce Allah’ın “bir emir” âyetinden bedel olduğu da söylenmiştir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olabilir: Rabbinden bir rahmet demek olan tarafımızdan bir emir… Mastar olduğu da söylenmiştir.

ez-Zemahşerî dedi ki: “Bir emir” ihtisas olduğu için nasbedilmiştir. Yüce Allah herbir işi hikmetli olmakla nitelendirmek suretiyle onun büyük ve önemli olduğunu göstermiş olmaktadır. Daha sonra onun azametini ve önemini: “Ben bu emir ile tarafımızdan husule gelen ve Bizim ortaya çıkardığımız ilmimizin ve tedbirimizin gerektirdiği şekilde meydana gelen bir işi kastediyorum” diyerek, onun önemini, azametini daha bir arttırmış olmaktadır.

Zeyd b. Ali’nin kıraatinde şeklindedir ki bu da: O tarafımızdan bir emirdir, demek olur. Bu kıraat de “bir emir” lâfzının ihtisas dolayısıyla nasbedilmiş olacağı görüşünü desteklemektedir.

el-Hasen

“rahmet” lâfzını “işte o bir rahmettir” takdirine göre okumuş olup bu da bu lâfzın mef’ûlün leh olarak nasbedildiği kanaatini desteklemektedir.

Duhan 5

Katımızdan bir emirle. Şüphesiz biz göndericiyiz.

Diyanet Vakfı
4, 5, 6. Katımızdan bir emirle her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Çünkü biz, Rabbinin bir rahmeti olarak peygamberler göndermekteyiz. O işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Tarafımızdan bir emir ile… Muhakkak Biz gönderenleriz;

Duhan 4

Onda her hikmetli iş ayrılır.

Diyanet Vakfı
4, 5, 6. Katımızdan bir emirle her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Çünkü biz, Rabbinin bir rahmeti olarak peygamberler göndermekteyiz. O işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
O gecede hikmetli herbir iş ayrılır.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah dünya işlerini bir sonraki Kadir gecesine kadar hayat, ölüm ya da rızık ile ilgili hususları muhkem olarak hükme bağlar. Katade, Mücahid, el-Hasen ve başkaları da böyle demiştir.

Bundan bedbahtlık ve mutluluk müstesnadır da denilmiştir. Çünkü bunlar hiçbir şekilde değişikliğe uğramazlar. Bu da İbn Ömer’in görüşüdür.

el-Mehdevî dedi ki: Bu sözün anlamı şudur: Yüce Allah, bütün bu hususları ezelden beri bilmekle birlikte, o sene içinde olacak şeylere dair meleklere emir verir.

İkrime dedi ki: Burada sözü edilen gece şabanın ortası gecesidir. Orada bir senenin işleri hükme bağlanır. Hayatta kalacaklar, öleceklerden ayrı kaydedilir. Hacca gidecek olanlar yazılır ve kimse onlara ilave edilmez, kimse de onlardan eksiltilmez.

Osman b. el-Muğire de şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şabandan şabana kadar eceller kesinleştirilir. Öyle ki bir adam bir hanımı nikâhlar, onun çocuğu olur, halbuki ismi ölüler arasında kayıtlı bulunur.” Deylemi, II, 73 (Osman b. el-Muğire yerine Osman b. el-Ahnes); Beyhaki, Şuabu’l-îman, r III, 386 (Osman’dan Muhammed b. el-Muğire b. el-Ahnes’ten…)

Yine Peygamberden şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Şabanın orta gecesi oldu mu o geceyi namazla ihya ediniz, gündüzünü oruç tutunuz. Çünkü yüce Allah güneşin batışında dünya semasına iner ve: Yok mu mağfiret dileyen, ona mağfiret edeyim. Yok mu bir belaya maruz olan, ona afiyet vereyim. Yok mu rızık isteyen, ona rızık vereyim. Yok mu şöyle, yok mu böyle olan, diye tan yeri ağarıncaya kadar söyler.” İbn Mace, I, 444; Beyhaki, Şuabu’l-îman, III, 379; Deylemi, Firdevs, I, 259. Bunu da es-Sa’lebi zikretmiştir.

Tirmizî bu anlamdaki bir rivâyeti Âişe (radıyallahü anha)’dan kaydetmektedir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah şaban ayının ortası gecesinde dünya semasına iner ve Kelboğulları koyunlarının tüyleri sayısından daha fazla kimseye mağfiret buyurur.” Tirmizi, III, 116; İbn Mace, I, 444; Müsned, VI, 238. (Tirmizî dedi ki): Bu hususta Ebû Bekir es-Sıddîk’tan da gelmiş bir rivâyet vardır. Ebû Îsa (Tirmizî) dedi ki: Âişe yoluyla gelen bu hadisi biz merfu olarak ancak el-Haccac b. Ertae’den, o Yahya b. Ebi Kesir’den, o Urve’den, o Âişe’den yoluyla biliyoruz. Ben Muhammed’i bu hadisi zayıf bulduğunu söylerken dinledim. Ayrıca dedi ki: Yahya b. Ebi Kesir, Urve’den hadis dinlememiştir, el-Haccac b. Ertae ise Yahya b. Ebi Kesir’den hadis dinlememiştir. Tirmizi, III, 116.

Derim ki: Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyet ettiği hadisi Kitabu’l-Arus es-Sa’lebî’nin Kitabu’l-Arais adlı eseri olmalıdır. uzunca zikretmiş ve hikmetli herbir işin kendisinde ayrıldığı gecenin şabanın ortası gecesi olduğunu ve bu geceye beraet gecesi ismi verildiğini tercih etmiştir. Biz onun bu görüşünü ve bu görüşe eleştirileri bir başka yerde sözkonusu ettik ve doğru olanın açıkladığımız üzere Kadir gecesi olduğunu belirttik.

Hammâd b. Seleme dedi ki: Bize Rabia b. Kulsum haber verdi, dedi ki: Bir adam -ben yanında bulunuyor iken- el-Hasen’e şöyle sordu: Ey Ebû Said! Senin görüşüne göre Kadir gecesi ramazanın tümünde midir? O: Evet, kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin ederim ki, o ramazanın tümündedir. O kendisinde hikmetli herbir işin ayırdedildiği gecedir. Yüce Allah o gece herbir yaratmayı, eceli, rızkı ve ameli benzeri bir dahaki geceye kadar hükme bağlar.

İbn Abbâs dedi ki: Kadir gecesinde Ummu’l-Kitab’dan o sene içinde meydana gelecek ölüm, hayat, rızık, yağmur ve hacca varıncaya kadar olacak işler yazılır. Filan haccedecek, filan haccedecek denilir. Bu âyet hakkında dedi ki: Sen bir adamı pazarda dolaşıyor gördüğün halde, halbuki o adamın ismi ölecekler arasına yazılmıştır. Bir yılın hükümlerine dair bu açıklamalar yaratıklardaki esbabı meydana getirmekle görevli olan melekler içindir. Biz de bu manadaki açıklamayı az önce zikretmiş bulunuyoruz.

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarının çoğunluğu bu gecenin Kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir. Onlardan bu gece şabanın ortası gecesi olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak bu yanlış bir görüştür, çünkü yüce Allah doğru ve kati olan Kitabında:

“O ramazan ayı ki, onda Kur’ân indirilmiştir” (el-Bakara, 2/85) diye buyurarak Kur’ân’ın indirilmiş zamanının ramazan ayında olduğunu açıkça ifade etmiş, daha sonra da bu âyette

“Biz onu mübarek bir gecede indirdik” (el-Kadir, 100/1) buyurmak suretiyle hangi gecede inmiş olduğunu tayin etmiştir. Kim Kur’ân’ın başka bir zamanda indiğini iddia edecek olursa, Allah’a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Şabanın ortası gecesi ile ilgili ne faziletine dair, ne de o gecede ecellerin yazıldığına dair dayanak kabul edilmeye elverişli hiçbir hadis yoktur. O bakımdan bu tür rivâyetlere iltifat etmeyiniz.

ez-Zemahşerî dedi ki: Denildiğine göre bunların Levh-i Mahfuz’dan yazılmaya başlanması Beraet gecesindedir ve bu yazma işi Kadir gecesinde biter. Rızıklara dair bölüm Mikail’e. savaşlara dair bölüm Cebrâîl’e, aynı şekilde zelzeleler, yıldırımlar ve yerin dibine geçecek kara parçaları ile ilgili bilgiler de ona verilir. Amellere dair nüsha pek büyük bir melek olan dünya semasının sorumlusu İsmail’e verilir. Musibetlere dair nüsha da ölüm meleğine verilir.

Bazılarından nakledildiğine göre; amel (eden) herbir kişiye: amellerinin bereketleri verilir ve böylelikle insanlar tarafından ondan övgüyle sözedilmesi, kalblerine de onun saygısı yerleştirilir.

“Ayrılır” anlamındaki âyet: ” Ayırırız” diye şeddeli okunduğu gibi: “Ayırırız” diye de okunmuştur. Bu fiillerin herbirisi de malum olarak okunmuş, “küll; her” de nasb ile okunmuştur. Ayıran ise yüce Allah’tır. Zeyd b. Ali (radıyallahü anh) ise “nun” ile: ” Ayırırız” diye okumuştur. Kıraate dair bu açıklamalar ez-Zemahşerî, 2/359’dan nakledilmiştir. Ancak birinci kelime ez-Zemahşerî’de belirtildiğine göre “Ayırır” diye şeddeli olarak okunmuştur. Yine bu kelime şeddesiz olarak da okunmuş olup, hepsinde de fiil malumdur. “Her” anlamındaki lâfız da nasb ile okunmuştur, ayıran da yüce Allah’tır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: “(Allah) hikmetli herbir işi bu gecede ayırır.” İbn Zeyd’in kıraatine göre de: “…ayırırız” anlamında olur.

“Hikmetli herbir iş…” Hikmet özellikli herbir iş demek olup hikmet’in gereğine uygun olarak yapılan herbir iş demektir.

Duhan 3

Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz uyarıcıyız.

Diyanet Vakfı
2, 3. Apaçık olan Kitaba andolsun ki, biz onu (Kuranı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Muhakkak Biz korkutup uyaranlarız.

Eğer

“Ha, Mim” kasemin cevabı kabul edilirse, ifade şanı yüce Allah’ın: “(……..): Mubin” âyetinde tamam olur. Sonra da

“Şüphesiz Biz onu… indirdik” âyeti ile okumaya başlanılır. Eğer:

“Muhakkak Biz korkutup uyaranlarız” âyetini,

“kitaba yemin olsun ki” şeklindeki kasemin cevabı kabul edersek, o takdirde;

“korkutup uyaranlarız” anlamındaki âyet üzerinde vakıf yapılır ve;

“o gecede hikmetli herbir iş… ayrılır” âyeti ile yeniden okumaya devam edilir.

Kasemin cevabının:

“Şüphesiz Biz onu… indirdik” âyeti olduğu söylenmiştir. Ancak bazı nahivciler kendisine kasem edilenin sıfatı olması bakımından bunu kabul etmemişlerdir. Çünkü kendisine kasem olunan (muksemu’nbih) kasemin cevabı olmaz.

“(Biz) onu… indirdik” âyetindeki zamir Kur’ân-ı Kerîm’e aittir.

Bu âyetle yüce Allah, diğer kitaplara kasem etmektedir, diyenlerin görüşlerine göre ise:

“Şüphesiz Biz onu… indirdik” âyetindeki zamir ile daha önce ez-Zuhruf Sûresi’nin baş taraflarında (43/1-3. âyetlerin tefsirinde) açıklandığı üzere Kur’ân’ın dışındaki kitaplara ait olur.

“Mübarek gece” kadir gecesidir. Şabanın onbeşinci gecesi olduğu da söylenmiştir. Bunun dört ismi vardır: Mübarek gece, beraat gecesi, sak gecesi ve kadir gecesi.

Yüce Allah’ın onu;

“mübarek” olmakla nitelendirmesi bu gecede kullarının üzerine pekçok bereketler, hayırlar ve sevab indirmesinden dolayıdır.

Katade, Vasile’den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “İbrahim’in sahifeleri ramazanın ilk gecesi indirildi. Tevrat, ramazanın altıncı gecesi indirildi. Zebur, ramazanın onikinci gecesi indirildi. İncil, ramazanın onsekizinci gecesi indirildi. Kur’ân ise ramazanın yirmidördüncü gecesinden sonraki gece indirildi.” Müsned, IV, 107; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, VI, 144; Taberani, Evsat, IV, 111; Kebir, XXII, 75; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, IX, 188; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, I, 197.

Diğer taraftan belirtildiğine göre Kur’ân-ı Kerîm tümü ile bu gecede dünya semasına indirilmiştir. Daha sonra da uygun sebeplere göre diğer zamanlarda kısım kısım indirilmiştir.

Bir diğer görüşe göre senenin diğer bölümlerinde inecek olan âyetler hep Kadir gecesinde inerdi. Yine Kur’ân’ın bu gecede inmeye başladığı da söylenmiştir.

İkrime dedi ki: Burada sözü edilen mübarek gece şabanın ortası gecesidir. Ancak birincisi yüce Allah’ın:

“Doğrusu Biz onu Kadir gecesinde indirdik” (el-Kadr, 97/1) âyeti dolayısı ile daha sahihtir.

Katade ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını Kadir gecesinde Ummu’l-Kitab’tan dünya semasındaki Beytu’l-Izze’ye indirmiştir. Daha sonra peygamberine çeşitli gün ve geceler boyunca yirmiüç yıllık bir zaman zarfında indirmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“O ramazan ayı ki Kur’ân onda indirilmiştir” (el-Bakara, 2/185) âyeti açıklanırken başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın izniyle biraz sonra da gelecektir.

Duhan 2

Apaçık kitaba andolsun,

Diyanet Vakfı
2, 3. Apaçık olan Kitaba andolsun ki, biz onu (Kuranı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

Kurtubi Tefsiri
Mubin kitaba yemin olsun ki;

Duhan 1

Hâ Mîm

Diyanet Vakfı
Ha. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Ha, Mim.

Zuhruf 89

Artık onlardan yüz çevir ve de ki: “Selam.” Yakında bilecekler.

Diyanet Vakfı
88, 89. (Resulallahın:) Ya Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir, demesine karşı Allah: Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve size selam olsun de. Yakında bilecekler! buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
Artık sen de onlardan yüz çevir ve: “Selam” de. Yakında bilecekler.

Katade dedi ki: Önce onlardan yüz çevirilmesini emretti, sonra da onlarla savaşılmasını emretti. Böylelikle yüz çevirmek kılıç ile neshedilmiş oldu. Benzer bir açıklama da İbn Abbâs’tan nakledilmiştir. O dedi ki:

“Artık sen de onlardan yüz çevir.” Onlara iltifat etme.

“Ve selam” yani maruf söz

“de.” Yani sen Mekkeli müşriklere:

“Yakında bileceksiniz” de. Sonra bu, et-Tevbe Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Artık o müşrikleri nerede bulursanız, öldürün” (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile neshedildi.

Âyetin nesh olmayıp muhkem olduğu da söylenmiştir.

Genel kıraat:

“Yakında bilecekler” şeklinde “ye” ile yüce Allah tarafından peygamberine (kâfirleri) tehdit ile haber verilmesi suretinde okunmuştur. Ancak Nafî’ ve İbn Amir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın müşriklere tehdidini söyleyerek hitab olmak üzere “te” ile Bileceksiniz” diye okumuşlardır.

“Selam” lâfzı da “aleykum” takdiri ile merfudur. Bunu el-Ferrâ” demiştir. Âyetin anlamı şudur: Durum şu ki: selam diyerek onlar ile vedalaşın. Onlara bu selamı bir tahiyye (selamlanma sözü) olarak değerlendirmemiştir. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmıştır el-Habhab’ın rivâyetine göre o bununla onlara nasıl selam vereceğim öğretmiş olmaktadır.

Zuhruf 88

Ve onun: “Ey Rabbim! Şüphesiz bunlar iman etmeyen bir topluluktur” demesi.

Diyanet Vakfı
88, 89. (Resulallahın:) Ya Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir, demesine karşı Allah: Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve size selam olsun de. Yakında bilecekler! buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
Onun: “Ya Rabbi” demesine yemin olsun. Muhakkak ki onlar îman etmeyen bir topluluktur.

” Onun… demesine yemin olsun” âyeti nasb, cer ve ref ile üç türlü okunmuştur. Cer ile okuyuş Âsım ve Hamza’nın kıraatidir. Yedi kıraat İmâmının geri kalanları ise nasb ile okumuşlardır. Ref ile okuyuş ise el-Arec, Katade, İbn Hürmüz ve Müslim b. Cündeb’in kıraatidir.

Cer ile okuyanlar şu anlama göre okurlar: Saatin ilmi de, onun söylediği sözün ilmi de O’nun yanındadır.

Nasb ile okuyanların kıraatine göre anlam: Saatin ilmi O’nun yanında olduğu gibi, O’nun söylediğini de O bilir. ez-Zeccâc’ın tercih ettiği de budur.

el-Ferrâ” ve el-Ahfeş de şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Onun… demesi” âyetini daha önce geçen:

“Gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz?…” (ez-Zuhruf, 43/80) âyetine atıf da olabilir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Ebul-Abbas Muhammed b. Yezid el-Müberred’e ben buradaki: “Onun demesi” anlamındaki âyeti neden nasb ile okuyorsun diye sordum. O da bana şöyle dedi: Ben bunu yüce Allah’ın:

“Saatin ilmi de O’nun yanındadır” (85. âyet) ve

“O’nun dediğini bilir” âyetine atfederek nasb ile okuyorum. Bu bakımdan gerek (85. âyetin sonunda):

“…döndürüleceksiniz” üzerinde, gerekse de (86. âyetin sonunda yer alan:)

“bilerek” lâfzı üzerinde vakıf güzel olmaz. Bununla birlikte (80. âyetin sonundaki): “yazıp duruyorlar” âyeti üzerinde vakıf güzel olur.

el-Ferrâ” ve el-Ahfeş: “Deme”nin -onlardan daha önce naklettiğimiz üzere-: “Biz onların gizlediklerini, fısıltılarını ve onun demesini işitmiyoruz (mu sanıyorlar)?” şeklinde nasb ile okunmasını câiz kabul etmişlerdir. Bu açıdan da: “Yazıp duruyorlar” âyeti üzerinde vakıf güzel olmaz. Yine el-Ferrâ” ile el-Ahfeş mastar olarak nasb ile okunmasını câiz kabul etmişlerdir. Sanki: “Söylediğini söyledi ve yüce Allah’a şikayetini iletti” demiş gibi olur. Nitekim Ka’b b. Züheyr de şöyle demiştir:

“Laf taşıyıcılar iki yanında yürüyüp gidiyorlar ve diyorlar ki:

Ey Ebû Sülma’nın oğlu sen öldürüleceksin.”

O sözlerini söylüyorlardı, demek istemiştir. Ref ile okuyanların kıraatine göre de takdir: “Onun demesi de O’nun nezdindedir.” Yahut: “Onun dedikleri işitilir.” Yahut “Ve o bu sözü söyler” şeklindedir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Onların yaptıkları bu açıklamalar mana itibariyle güçlü olmamakla birlikte, matuf ile matufu’n-aleyh’in arası itiraz (ara cümleciği) olması elverişli olmayan ifadelerle ayrılmasını, ve lâfız düzeninin de tutarsızlığını gerektirmektedir. Bundan daha güçlü ve daha uygunu ise, cer ve nasb halinin kasem harfinin takdiri ya da hazfedilmesine göre olmasıdır. Ref ile gelmesi de Arapların: “Allah’a yemin ederim, Allah’ın emaneti hakkı için, Allah’a yemin olsun, ömrüm hakkı için” şeklindeki sözlerine binaen olur. Bu durumda:

“Muhakkak ki onlar îman etmeyen bir topluluktur” âyeti da kasemin cevabı olur. Sanki onun; ya Rabbi, demesine yemin; ederim yahut onun ya Rabbi demesi hakkı için muhakkak bunlar îman etmeyen bir topluluktur, demiş gibidir.

İbnu’l-Enbarî de dedi ki: Arapçada:

“Onun… demesi” lâfzının;

“Muhakkak ki onlar îman etmeyen bir topluluktur” âyeti ile ref edilmesi suretiyle merfu’ gelmesi de mümkündür.

el-Mehdevî dedi ki: Ya da ifade: “Onun dediği ya Rabbi sözü…” şeklinde de olabilir. Bunların haber olan ikincisi hazfedilmiştir. “Ya Rabbi” lâfzında gizli haber ile nasb konumundadır. Bu ise, mevsulün sılasının bir bölümü hazfedilip diğer bölümü kaldığından dolayı olmayacak bir şey değildir. Çünkü sözün bir bölümü çokça hazfedildiğinden zikredilmiş konumuna gelir.

“Onun… demesi” lâfzındaki zamir Îsa’ya aittir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü daha önceden kendisinden:

“De ki: Rahmân’ın bir evladı olsaydı…” (ez-Zuhruf, 43/81) âyetinde kendisinden sözedilmiş bulunmaktadır.

Ebû Kilabe:

” Ya Rabbi” âyetinde be harfini üstün okumuştur.

“Deme”; gibi mastardır. Hadiste geçen: “…denildi ve dediyi yasakladı” âyetinde de bu şekildedir.

Ayrıca: “Ben bir söz söyledim” diye de kullanılır. en-Nisa Sûresi’nde de:

“Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” (en-Nisa, 4/122) diye buyurulmuştur.

Zuhruf 87

Andolsun, onlara “Sizi kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. Öyleyse nasıl çevriliyorlar?

Diyanet Vakfı
Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette «Allah» derler. O halde nasıl (Allaha kulluktan) çeviriliyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette: “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl olur da çevriliyorlar?

“Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette:

“Allah” diyeceklerdir.” Daha önce hiçbir şey olmadıkları halde, sonradan kendilerini Allah’ın yaratmış olduğunu mutlaka itiraf edeceklerdir.

“O halde nasıl olur da çevriliyorlar?” Yani nasıl olur da O’na ibadetten döndürülüyorlar, başka tarafa çevriliyorlar ve sonunda O’nun nezdinde kendilerine şefaat ederler ümidi ile O’ndan başkasını O’na ortak koşuyorlar?

“Çevriliyorlar” âyetinin türediği kök: “Onu çevirdi, döndürdü, çevirir, döndürür” diye kullanılır.

Yüce Allah’ın:

“Sen bizi ilahlarımızdan döndürmek için mi bize geldin?” (el-Ahkaf, 46/22) âyetinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır.

Yemin olsun ki eğer meleklere ve Îsa’ya:

“Kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette

“Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl olur da çevriliyorlar?”

Bunlar bu mükerrem yaratıkların kendilerinin ilahı olduğunu iddia etmek suretiyle nasıl olur da döndürülüyorlar, diye de açıklanmıştır.

Zuhruf 86

O’ndan başka yalvardıkları, şefaate sahip değildir. Ancak gerçeğe tanıklık edenler ve bilenler hariç.

Diyanet Vakfı
Allahı bırakıp da taptıkları putlar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.

Kurtubi Tefsiri
Onu bırakıp çağırdıkları kimselerin şefaat etme imkanları yoktur. Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Şefaat ve Hak İle Şahitlik:

“Bilerek hak ile şehadet edenler müstesna” âyetinde yer alan

“…enler” cer konumundadır.

“Onu bırakıp, çağırdıkları kimseler” âyeti ile kastettiği ise Îsa, Uzeyr ve meleklerdir.

Âyetin anlamı da şudur:

“Bunlar ancak hak ile şehadet edenlere ve ilim ve basiret üzere îman eden kimselere şefaat edebilirler.” Bu açıklamayı Said b. Cübeyr ve başkaları yapmıştır. Said b. Cübeyr dedi ki: Hak ile şehadet ise; la ilahe ilallah’tır.

” …enler”in ref mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani onların Allah’tan başka dua edip çağırdıkları kimseler -Katade’nin açıklamasına göre uydurma ilahlar- şefaat etme imkanına sahib değildirler.

Kendilerine ibadet edenlere şefaat edemezler. Hak ile şahidlik eden kimseler müstesnadır. Bununla da Uzeyr, Îsa ve melekleri kastetmektedir. Çünkü bunlar, hak ile ve vahdaniyetin yalnız Allah için olduğunu belirterek şahidlik ederler. Burada istisnanın anlamı şudur: Allah’tan başka ma’budlar, kendilerine ibadet edenlere şefaat edemeyecekleri gibi; bu ma’budların hakka dair bir şahitlikleri de yoktur. Yani bu ma’budlar ya mükellef olmayan cansız varlıklardır ya da bu ibadete razı olan mükellef varlıklardır. Cansız olan mükellef varlıklardır. Cansız varlıklar cansız olduklarından, mükellef olan varlıklar ise bu işe razı olup kâfir olduklarından yani şahitlikleri hak ile olmadığından kendilerine ibadet edenlere şefaat edemeyeceklerdir, llzeyr, Îsa ve Melekler ise, kendilerine yapılan ibadete razı olmazlar. Çünkü onlar “hak şehadet” olan tevhid ehlidirler. Kendilerinin ortak koşulmasını kabul etmedikleri gibi, kendilerine ibadet ederek tevhidi terk edip müşrik olanlara da şefaat etmeleri imkansızdır.

“Bilerek” lâfzı ise şahidlik ettikleri hususun gerçeğini bilmeleri demektir.

Denildiğine göre âyet-i kerîme en-Nadr b. el-Haris ile Kureyşlilerden bir topluluk hakkında inmiştir. Onlar: Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru ise bizler de melekleri veli (dost ve yardımcı) ediniriz. Onların bize şefaat etmeleri ona göre daha uygundur. Bunun üzerine yüce Allah:

“Onu bırakıp çağırdıkları kimselerin şefaat etme imkanları yoktur. Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna” âyetini indirdi. Yani onlar meleklerin, putların, cinlerin ya da şeytanların kendilerine şefaat edeceklerine inandılar. Halbuki kıyâmet gününde hiçbir kimsenin şefaat etme hakkı ve imkanı yoktur.

“Bilerek hak ile şehadet edenler” kendilerine izin verilmesi halinde mü’minler

“müstesna.” İbn Abbâs dedi ki:

“Bilerek, hak ile” Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna

“şehadet edenler müstesna” demektir.

Bir diğer açıklamaya göre; Allah’tan başkasına ibadet eden bu kimseler kendilerine şefaat edecek kimseyi bulamayacaklardır. Ancak hak ile şehadet edenler müstesnadır. Çünkü hak ile şahitlik eden kimsenin lehine şefaat edilir, fakat müşrik olan kimseye şefaat edilmez. Bu durumda: ” Müstesna” Ama, fakat” anlamındadır. Yani müşrikler şefaate nail olamazlar, fakat hak ile şahidlik eden kimseler şefaate nail olurlar. Bu durumda istisna munkatı’dır, muttasıl olması da mümkündür. Çünkü

“O’nu bırakıp çağırdıkları kimseler”in kapsamında melekler de vardır.

“Ona şefaat ettim” anlamında: ile denilir. Tıpkı “ona ölçtüm” anlamında: ile denilebileceği gibi. Şefaatin anlamı ve türediği köküyle ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/48. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiştir. Tekrar etmenin anlamı yoktur.

“Hak ile şehadet edenler müstesna” âyetinin meleklerin lehine o dünyada iken hak üzere idi, diye şahitlik edeceği kimseler müstesna, anlamında olduğu da söylenmiştir. Onlar o kimsenin bu halde olduğunu ya yüce Allah’ın onun hakkında böylece haber vermesi sonucu bilmiş olacaklar, yahutta o kimsenin îman üzere olduğuna bizzat şahit olacaklar. (Buna binaen bu şehadette bulunabilecekler).

2- Şehadet Bilgiye Dayanarak Yapılmalıdır:

Yüce Allah’ın:

“Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna” âyeti iki hususa delalet etmektedir:

1- Hak ile şehadet ancak bilgi ile birlikte olması halinde fayda verir. (Bu konuda) başkasını taklid ederek şahitlikte bulunmanın, söylenen sözün doğru olduğunu bilmemek halinde fayda sağlamaz.

2- Haklara ve daha başka diğer hususlara dair yapılacak öteki şahitliklerde de şahitlik yapanın o hususu bilen birisi olması şarttır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet olunan: “Güneş gibi görecek olursan şahitlik yap, aksi takdirde terket” Zeylai, Nasbu’r-Râye, IV, 82. âyeti da bu anlamdadır. Bu da daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/282. âyet, 24. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 85

Ne yücedir, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü kendisinin olan! Saatin bilgisi O’nun katındadır. Ve O’na döndürülürsünüz.

Diyanet Vakfı
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de Ona mahsustur. Siz Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin ve ikisi arasında olanların mülkü yalnız kendisinin olan ne kadar yücedir! Saatin ilmi de O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.

“… ne yücedir!” âyeti “bereket”den “tefaul” vezninde bir kelimedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Araf, 7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Saatin ilmi” ne zaman kopacağına dair bilgi

“de O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz” âyetindeki

“Döndürüleceksiniz” (diye te ile başlayan) lâfzını İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisaî: “Döndürülecekler” diye “ye” ile okumuşlardır, diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. İbn Muhaysın, Humeyd, Yakub ve İbn Ebi İshak kendi usullerine göre ilk harfi üstün okuyorlar, diğerleri ise ötreli okuyorlardı. Fatha ile? “…döneceksiniz; ötre ile; “…döndürüleceksiniz” anlamına gelir.

Zuhruf 84

O, gökte ilah olan ve yerde ilah olandır. Ve O, hüküm ve bilgi sahibidir.

Diyanet Vakfı
Gökteki İlah da, yerdeki İlah da Odur. O, hakimdir, her şeyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
O, gökte de ilâh olandır, yerde de ilahtır. O, Hakîm’dir, en iyi bilendir.

Bu, onların yüce Allah’ın ortağı ve evladı olduğu iddialarını yalanlamaktadır. Yani gökte de, yerde de ibadete layık olan, ibadet edilme hakkına sahib olan O’dur.

Ömer (radıyallahü anh) ve başkaları şöyle demiştir: Yani: “O semada olan, yerde ilâh olandır.” Böyle de okumuştur. Anlamı ise her ikisinde ma’bud olandır demektir.

O, İbn Mes’ûd’un ve başkalarının O semada da Allah’tır, yerde de Allah’tır” diye okumuş oldukları da rivâyet edilmiştir. Ancak bu, mushafın hattına uygun değildir.

“İlahtır” âyetinin merfu olması, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olduğundan dolayıdır. O semada olan. ilahtır, demektir. Bu açıklamayı Ebû Ali yapmıştır. Bunun hazfedilmesinin güzel olması, ifadenin uzamasından dolayıdır. Buradaki: ” …de: da’nın; Üzerinde, e, a” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Ve yemin olsun sizi hurma dallarında asacağım” (Ta-Ha, 20/71) âyetinin: “Hurma dalları üzerinde…” anlamında olması gibi. Burada da şu anlama gelir: Göklere ve yere kadir olan, gücü yeten O’dur.

“O Hakîm’dir, en iyi bilendir” âyetine dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 83

Artık onları bırak, dalsınlar ve oynasınlar; kendilerine vaat edilen günlerine kavuşuncaya kadar.

Diyanet Vakfı
Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar, oynaya dursunlar.

Kurtubi Tefsiri
Bırak onları vaadolundukları günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynasınlar.

“Bırak onları… dalsınlar, oynasınlar” âyeti Mekke kâfirlerinin ahiret azabını yalanlamaları hakkındadır. Yani sen onları bırak, batıllarına dalsınlar, dünya hayatlarında oynasınlar.

“Vaadolundukları günlerine kavuşuncaya kadar” ki bu ya dünya hayatındaki azâb, ya da ahiretteki azaptır.

Âyetin kılıç âyeti ile nesholduğu söylendiği gibi, muhkem olduğu da söylenmiştir. Bu, tehdit anlamında zikredilmiştir.

İbn Muhaysın, Mücahid, Humeyd, İbnu’l-Ka’ka”, İbn es-Semeyka’

“kavuşuncaya kadar” anlamındaki âyeti: şeklinde “ye” harfini üstün, “lam” harfi -elif siz olarak- sakin ve “kaf” harfini de üstün olarak okumuşlardır. Burada böyle okudukları gibi, et-Tur (42/45) de ve el-Mearic (70/42) de de böyle okumuşlardır. Diğerleri ise; diye okumuşlardır.

Zuhruf 82

Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın Rabbi, onların vasfettiklerinden yücedir.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin Rabbi, Arşın da Rabbi olan Allah onların vasıflandırmalarından yücedir, münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerin ve yerin Rabbi ile Arş’ın Rabbi niteleyegeldiklerinden münezzehtir.

âyetinin anlamı hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır.

“Göklerin ve yerin Rabbi ile Arş’in Rabbi niteleyegeldiklerinden” onların söyledikleri yalanlardan

“münezzehtir.” Yani O’nu bu yalanlardan tenzih ve takdis ederim. Yüce Allah böylelikle kendi zatını hudusu (sonradan meydana gelmiş olmayı) gerektiren herbir husustan tenzih etmekte, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a da bu tenzihi emretmektedir.

Zuhruf 81

De ki: “Eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, ben ona ilk kulluk eden olurdum.”

Diyanet Vakfı
De ki: Eğer Rahmanın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Rahmân’ın bir evladı olsaydı, ibadet edenlerin İlki ben olurdum.”

İbn Abbâs, el-Hasen ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Yani Rahmân’ın bir çocuğu yoktur. Buna göre: edatı nefy edatı anlamındadır. Bu açıklamaya göre ifade burada tamam olmaktadır. Bundan sonra da yeni bir ifade olarak: “Ben ibadet edenlerin ilkiyim” diye başlanır. Yani onun çocuğu olmaması esasına binaen Mekke ehli arasından muvahhidlerin ilkiyim. Bu durumda: “İbadet edenler” üzerinde vakıf tam olur.

Bir başka açıklamaya göre anlam şöyledir: Ey Muhammed! De ki: Eğer Allah’ın evladı olduğu sabit ise O’nun evladına ibadet edenlerin ilki benim. Fakat O’nun evladının olması imkansız bir şeydir. Buna göre bu ifade, tartıştığımız bir kimseye: Eğer senin bu dediğin delil ile isbatlanabilirse, buna ilk inanan kişi ben olurum, demeye benzer. Böyle bir üslub ise böyle bir şeyi oldukça uzak görmeyi mübalağa yoluyla ifade etmek olur. Yani böyle bir şeye inanmaya imkan yoktur. Bu, kullanılan ifadede bir yumuşaklıktır. Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki biz yahut siz, ya bir hidayet üzereyiz ya da apaçık bir sapıklıkta” (Sebe’, 34/24) âyeti gibidir. Buna göre anlam şöyle olur: O vakit ben bu çocuğa ilk ibadet eden kişi olurum. Çünkü evlada gösterilen tazim babaya gösterilen tazimdir.

Mücahid de şöyle demektedir: Yani eğer Rahmân’ın bir çocuğu var ise, O’nun bir çocuğu bulunmaması esasına binaen yalnızca O’na ibadet edenlerin ilkiyim.

Yine es-Süddî şöyle demektedir: Eğer O’nun evladı varsa, evladı var diye O’na ibadet eden ilk kişi ben olurum. Fakat O’nun hakkında böyle bir şey sözkonusu olamaz.

el-Mehdevî dedi ki: Bu görüşlere göre; “…sa” şart edatıdır, daha uygun olanı budur. Taberî’nin tercih ettiği görüş de budur. Çünkü bunun -nefy edatı olarak-: Bu durumda âyet: Eğer Rahmân’ın bir evladı olsaydı, bunu kabul etmeyecek ilk kişi ben olurum demek olur. anlamında olması halinde, geçmişte böyle bir şey yoktu, anlamı hatıra gelebilir.

Buradaki

“ibadet edenler”in bundan çekinenler, yüz çevirenler anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Eğer böyle olsaydı: “Yüz çevirenler” şeklinde gelmeliydi. Nitekim Ebû Abdi’r-Rahmân ile el-Yemanî de “elif’siz olarak: “Ben bunu kabul etmeyenlerin, reddedenlerin ilkiyim.” diye okumuşlardır. “Yüz çevirdi, kızdı, gazaplandı, yüz çevirir, kızar, gazaplanır” denilir. Kızan ve gazaplanan, yüz çeviren” demektir. İsmi …diye gelir. Bu açıklama Ebû Zeyd’den nakledilmiştir. el-Ferezdak der ki:

“Bunlar benim meclis arkadaşlarımdır, haydi onlar gibisini getir bana,

Ben Darimlilerden dolayı Küleyb’e hicvetmeyi kabul edemem.”

Bu beyit şöyle de zikredilmiştir.

“Onlar öyle kimselerdir ki hicvederlerse beni, hicvederim onları,

Fakat Darimliler sebebiyle Küleyb’i hicvetmeyi kabul edemem.”

el-Cevherî dedi ki: Ebû Amr dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Ben ibadet edenlerin ilkiyim” âyetindeki “abid: ibadet eden” kelimesi kabul etmemek, yüz çevirmek ve gazaplanmak anlamını taşımaktadır. el-Kisaî ve el-Kutebî de böyle demiştir. Onlardan bunu el-Maverdî nakletmektedir.

el-Herevî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“İbadet edenlerin ilki ben olurdum” âyetinde “ibadet edenler” lâfzının ” Yüz çevirdi, yüz çevirir” anlamından geldiği söylenmiştir ki, ben bu işten yüz çevirenlerdenim, demek olur.

İbn Arafe dedi ki: Fiil: ” Yüz çevirdi, yüz çevirir” anlamında kullanıldığı takdirde, ism-i faili: …diye gelir. İsm-i faili olarak; diye kullanılması çok azdır. Kur’ân-ı Kerîm ise çok az kullanılan ve şaz olan şekilleri kullanmaz. Ancak mana şöyledir: O bir ve tektir, çocuğu da yoktur, esasına göre aziz ve celil olan Allah’a ibadet edenlerin ilki benim.

Rivâyete göre, bir kadının kocası ile gerdeğe girdikten sonra altı ayın sonunda çocuğu doğdu. Bu husus Osman (radıyallahü anh)’a zikredilince, o kadının recmedilmesini emretti. Bu sefer Ali (radıyallahü anh) ona şöyle dedi: Yüce Allah:

“Onun taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır” (el-Ahkaf, 46/15) diye buyurmaktadır. Bir diğer âyet-i kerimede de:

“Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur” (Lukman, 31/14) diye buyurmaktadır deyince, Allah’a yemin ederim ki: ” Osman o kadının geri getirilmesi için haber göndermekten çekinmedi, utanmadı”. Abdullah b. Vehb dedi ki: Burada “abide” çekinmedi ve utanmadı demektir.

İbnu’l-A’rabî dedi ki:

“İbadet edenlerin ilki ben olurdum” âyeti bu işe gazaplanan ve bunu kabul etmeyenlerin ilki ben olurdum, demektir.

“İbadet edenlerin ilki ben olurdum” âyetinin size muhalif olarak vahdaniyet üzere O’na ibadet eden ilk kişi ben olurum demektir. Ebû Ubeyde dedi ki: Bunu inkâr edenlerin ilki ben olurum, anlamındadır. (……..) tabirinin “hakkımı kabul etmeyip, inkâr etti” anlamında kullanıldığı da nakledilmiştir.

Âsım dışında Kûfeliler “evladı” anlamındaki kelimeyi “vav” harfi ötreli, “lam” harfini de sakin olarak; diye okumuşlardır. Diğer kıraat âlimleri ile Âsım ise diye okumuşlardır ki: daha önceden (Meryem, 19/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 80

Yoksa, gizli konuşmalarını ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Evet, elçilerimiz yanlarındadır, yazmaktadırlar.

Diyanet Vakfı
Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz (hafaza melekleri de) yazmaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanırlar? Öyle değil; hatta elçilerimiz de yanlarındadır. Yazıp duruyorlar.

“Yoksa onlar gizlediklerini ve fısıltılarını” kendi içlerinde saklayıp kendi aralarında fısıltı halinde söylediklerini

“işitmez miyiz sanırlar? Öyle değil” işitir ve biliriz

“hatta elçilerimiz de yanlarındadır. Yazıp duruyorlar.” Yani Hafaza meleklerimiz onların yanında yaptıklarını yazmaktadırlar.

Rivâyet edildiğine göre bu âyet. Kabe ile örtüleri arasında bulunan üç kişi hakkında inmiştir. Onlardan birisi: Ne dersiniz? Allah bizim sözümüzü duyuyor mu? diye sormuş. İkincileri: Yüksek sesle konuşursanız, işitir. Gizlice konuşursanız, işitmez. Üçüncüsü ise şöyle demişti: Eğer yüksek sesle konuştuğunuz vakit işitiyorsa, gizlice konuştuğunuzu da işitir. Buhârî, IV, 1818, VI, 2735; Müslim, IV, 2141; Tirmizi, V, 375; Müsned, I, 381, 408, 426, 442, 443 Bu açıklamayı Muhammed b. Ka’b el-Kurazî yapmıştır. Bu anlamdaki bir rivâyet daha önce Fussilet Sûresi’nde (41/22. âyetin tefsirinde) İbn Mes’ûd’dan geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 79

Yoksa bir iş mi kararlaştırdılar? Biz de kararlaştırıcıyız.

Diyanet Vakfı
Yoksa (müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler? Doğrusu biz de kararlıyız!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar sağlam bir iş mi yapmışlar? Gerçekten Biz de sağlam yapanlarız.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet-i kerîme müşriklerin Daru’n-Nedve’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için planlar düzmeleri hakkında inmiştir. Bu danışma neticesinde Ebû Cehil’in kendilerine teklif ettiği görüşü kabul etmişlerdi. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı öldürmeye katılmak üzere her kabileden bir kişi ortaya çıkacaktı. Böylelikle onun kanının (kısasının) istenme imkanı kalmayacaktı. İşte bu âyet-i kerîme bu hususta nazil oldu. Yüce Allah onların hepsini Bedir’de ölümle cezalandırdı.

” Sağlam bir iş yapmışlar” onu muhkem kılmışlar, demektir. ” Muhkem kılmak, sağlam kılmak” demektir, “O şeyi sağlam, muhkem kıldım”; ” Sağlam büktüm” demektir. (İp eğirirken) ikinci defa eğirip bükmeye bu isim verilir. Birincisine ise “sahil” denilir. Nitekim şair şöyle demiştir: ey. “…Sahil ve mübrem (birinci ve ikinci defa eğrilen)den…”

O halde mana: Yoksa onlar sağlam bir tuzak mı kurdular? Şüphesiz Biz de onlara sağlam bir tuzak kurduk, demek olur. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve Mücahid yapmıştır. Katade de şöyle demiştir: Onlar yalanlamak üzere sözbirliği mi ettiler? Biz de öldükten sonra diriliş ile amellerin karşılıklarını vermeyi kararlaştırmış bulunuyoruz. el-Kelbî şöyle der: Yoksa onlar bir işi mi hükme bağladılar? Biz de onlar hakkında azâb hükmünü verdik. Âyette:

” Yoksa” anlamındadır.

“Yoksa onlar sağlam bir iş mi yapmışlar?” âyetinin daha önce geçen:

“Rahmân’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?” (ez-Zuhruf, 43/45) âyetine atfedildiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre âyet şu demektir: Yemin olsun ki Biz sizlere hakkı getirdik, fakat siz ona kulak vermediniz. Yoksa onu işitip de ilahi azaptan kendilerini güvenlik altında hissedecek şekilde, kendi içlerinde bir karar verdikleri için yüz mü çevirdiler?

Zuhruf 78

Andolsun, size gerçeği getirdik; fakat çoğunuz gerçeği hoş görmüyorsunuz.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz size hakkı getirdik, fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz sizlere hakkı gönderdik. Fakat çoğunuz hakkı hoş görmeyenler idiniz.

Bu âyetlerin Malik’in onlara söyleyeceği sözlerden olma ihtimali vardır. Yani sizler cehennemde kalmaya devam edeceksiniz. Çünkü Biz dünyada iken size hakkı getirmiş idik de siz kabul etmemiştiniz.

Yüce Allah’ın onlara o gün söyleyeceği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani Biz size delilleri açıklamış ve rasûller göndermiştik.

“Fakat çoğunuz” İbn Abbâs dedi ki: Hepiniz; bir başka görüşe göre “çokluk” ile onların başkan ve önderlerini kastetmiştir. Onlara uyanların ise bu hususta herhangi bir etkileri yoktu.

“Hakkı” İslâm’ı ve Allah’ın dinini

“hoş görmeyenler idiniz.”

Zuhruf 77

“Ey Mâlik, Rabbin bizim üzerimize hüküm versin” diye seslenirler. O der ki: “Siz orada kalıcısınız.”

Diyanet Vakfı
Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Malik de: Siz böyle kalacaksınız! der.

Kurtubi Tefsiri
“Ey Malik! Rabbin hakkımızda hüküm versin.” diye seslenecekler. “Sizler muhakkak böyle kalacaklarsınız” diyecek.

“Ey Malik… diye seslenecekler” âyetinde sözü edilen

“Malik” cehennemin bekçisidir. Yüce Allah onu gazabı için yaratmıştır. Cehennemi bir dürtükledi mi cehennem birbirini yer.

Ali ve İbn Mes’ûd (r. anhuma): “Ey mali… diye nida ettiler” diye okumuşlardır. Ancak bu, Mushafa muhaliftir. Ebû’d-Derda ve İbn Mes’ûd da: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (kef’siz) sadece “lam” ile olmak üzere diye okumuştur. Yani ismi, terhim ederek “kefi hazfetmiştir. Terhim hazf demektir. Nida esnasında kendisine nida olunan ismin terhimi de buradan gelmektedir. Bu ise ismin sonundan bir ya da daha fazla harfi hazfetmektedir. “Malik” diyecek yerde, “ya mali” denilir. Haris” yerine, “ya hari” denilir. “Fatımatu” yerine, “ya Fatimu” denilir. “Âişetu” yerine, “ya Aişu” denilir. “Mervan” yerine, “ya Mervu” denilir ve diğer isimler de böylece söylenir. Şair dedi ki:

“Ey Hari(se) sizin tarafınızdan başıma bir musibet getirilmiş olmasın,

Benden önce yönetilenlerin de hiçbir hükümdarın da karşı karşıya kalmadığı.”

İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Ey Hari(se), sen bir şimşek görürsen, ben sana onun parıltısını göstereyim,

Üstüste yığılmış parlak bulut arasında iki elin parıldaması gibi.”

Yine şöyle demektedir:

“Ey Fatım(a) yavaş ol, nazlanma bu kadar çok,

Eğer benimle ilişkiyi koparmayı kararlaştırdıysan bari güzel yap bu işi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ey Merv(an) şüphesiz ki benim bineğim alıkonulmuştur,

Senin yapacağın bağışı ümid ediyor, sahibi ise ümit kesmiş değildir.”

Sahih hadiste de: “Ey ful(an) haydi gel” Buhârî, III, 1045, 1176; Müslim, II, 712. diye buyurulmuştur.

Terhime uğrayan ismin sonu iki şekilde okunabilir: 1- Haziften önceki hali üzere bırakılabilir. 2- Ötre üzere bina edilebilir. “Ey Zeyd” gibi. Sanki bu yolla onun konumu değerlendirilmiş ve hazfedilen harf gözönünde bulundurulmamış gibidir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bize Muhammed b. Yahya el-Mervezî anlattı, dedi ki: Bize Muhammed -ki o İbn Sadan’dır- anlattı, dedi ki: Bize Haccac b. Şu’be anlattı. O el-Hakem b. Uyeyne’den, o Mücahid’den dedi ki: Bizler “Zuhruf’un ne olduğunu Abdullah (b. Mesud)ın kıraatinde:

“Altından bir ev” (bk. el-İsra, 17/93- âyetin tefsiri) diye okuduğunu görünceye kadar bilmiyorduk. Aynı şekilde, “Ey Malik… diye seslenecekler” âyetinin ya da: “Ey melik”in ne demek olduğunu da bilemiyorduk. Ta ki Abdullah b. Mesud’un kıraatinde terhim ile: “Ey Mali… diye seslenecekler'” okuyuşunu öğreninceye kadar.

Ebû Bekr (İbnu’l-Enbarî) dedi ki: Bu hadis gereğince amel edilmez, çünkü bu hadis maktu’dur ve Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetlerde böylesi kabul edilmez. Yüce Allah’ın Kitabı hakkında ihtiyatlı davranmak ve batılın ondan uzak tutulması en uygun olandır.

Derim ki: Buharî’nin, Sahih’inde şu rivâyet kaydedilmektedir: Safran b. Ya’la babasından dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı minber üzerinde: “Ey Malik! Rabbin hakkımızda hüküm versin diye seslenecekler” âyetini okurken (malik’in sonundaki) “kef” harfini isbat ile okuduğunu dinledim. Buhârî, IV, 1821; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, III, 211; Taberani, Kebir, XXII, 260.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî dedi ki: Bana ulaştığına -ya da anlatıldığına- göre cehennemlikler, cehennem bekçilerinden yardım isteyecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin ki, üzerimizden bir gün olsun azâbı hafifletsin.” (el-Mu’min, 40/49) Böylece onlar üzerlerinden azâbın bir gün dahi hafifletilmesini isteyecekler. Bu istekleri kabul edilmeyerek, onlara şöyle cevab verilecek: “Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi? Onlar: Evet diyecekler. (Bekçiler) diyecekler ki: Şimdi siz dua edin. Kâfirlerin duası ne olursa olsun boşunadır.” (el-Mu’min, 40/50) (Muhammed b. Ka’b devamla) dedi ki: Onlar bekçilerden ümitlerini kesince, Malik’e seslenecekler. Malik diğer bekçilerin başı olup cehennemin ortasında oturduğu bir yeri vardır. Azâb meleklerinin de üzerinde gidip geldiği köprüler vardır. (Köprülerin) en yakın olan yerlerini nasıl görüyorsa, en uzaktaki yerlerini de öylece görür.

Cehennemdekiler:

“Ey Malik! Rabbin hakkımızda hüküm versin” diyecekler. Bu sözleriyle ölümü isteyecekler. Seksen sene onlara cevap vermeksizin susacaktır. (Muhammed b. Ka’b) dedi ki: Bir sene üçyüzaltmış gündür. Bir ay otuz gündür, bir gün ise sizin saydığınız bin yıl gibidir. Seksen yıl sonra onlara bakarak:

“Sizler muhakkak böyle kalacaklarsınız” diye cevab verecektir. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Bu hadisi İbnu’l-Mubarek nakletmiştir.

Ebû’d-Derda’nın rivâyet ettiği hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Malik’e seslenin, diyecekler. Ey Malik! Rabbiniz bizim hakkımızda hüküm versin, diyecekler. O da kendilerine: Sizler muhakkak böyle kalacaklarsınız diyecek.” Tirmizi, IV, 707

el-A’meş dedi ki: Bana haber verildiğine göre onların bu duaları ile Mâlik’in onlara cevab vermesi arasında bin yıllık bir süre olacaktır. Bunu Tirmizî rivâyet etmiştir. Tirmizi, IV, 707

İbn Abbâs dedi ki: Onlar bu sözlerini söyleyecek, fakat bin yıl süreyle onlara cevab vermeyecek. Sonra da onlara:

“Siz muhakkak böylece kalacaklarsınız” diyecektir. Hakim, Müstedrek, II, 487.

Mücahid ile Nevf el-Bikalî dedi ki: Onların seslenişleri ile Malik’in onlara cevab vermesi arasında yüz yıllık bir süre geçecektir. Abdullah b. Amr da, kırk yıllık bir süre, demiştir. Bunu da İbnu’l-Mübarek zikretmiştir Hakim, Müstedrek, II, 429 – ‘”sene” yerine “gün” lâfzıyla, IV, 640 -buradaki gibi-; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 396; İbn Şeybe, Mûsannef, VII, 48.

Zuhruf 76

Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim oldular.

Diyanet Vakfı
Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar bizzat zâlimler idiler.

“Biz onlara” azâb etmekle

“zulmetmedik, fakat onlar bizzat” şirk ile kendi kendilerine zulmeden

“zâlimler idiler.”

“Fakat onlar bizzat zâlimler idiler” âyetinin mübteda ve haber olarak şeklinde gelmesi ve cümleni haberi olması da mümkündür.

Zuhruf 75

Azap onlardan hafifletilmez ve onlar orada ümitsizdirler.

Diyanet Vakfı
74, 75. Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara hafifletilmez. Onlar o azâb içinde ümitsiz kalacaklardır.

Yüce Allah cennetliklerin halini sözkonusu ettikten sonra, itaatkârın isyankâra üstünlüğünü açıklamak maksadıyla cehennemliklerin halini şöylece sözkonusu etmektedir:

“Muhakkak günahkarlar cehennem azabında ebedi kalıcıdırlar. Onlara” bu azâb

“hafifletilmez. Onlar o azâb içinde ümitsiz kalacaklardır.” Hiçbir şekilde rahmet ümit edemeyeceklerdir. Ümitsizce susacaklardır, diye de açıklanmıştır. Bu husus daha önce el-En’am Sûresi’nde (6/44. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 74

Şüphesiz suçlular, cehennem azabı içinde ebedîdirler.

Diyanet Vakfı
74, 75. Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak günahkarlar cehennem azabında ebedi kalıcıdırlar.

Zuhruf 73

Orada sizin için bol meyveler vardır, onlardan yersiniz.

Diyanet Vakfı
71, 72, 73. Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: Siz, orada ebedi kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir.

Kurtubi Tefsiri
Sizin için orada çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz. “Sizin için orada çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.”

“Meyve”nin ne olduğu bilinen bir şeydir. Meyve cinslerine:

“Meyveler” denilir. “Meyve satıcısı” demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Kurusuyla, yaşıyla bütün meyveler vardır. Yani cennette yemenin ve içmenin dışında, cennetliklere yiyecekleri pekçok meyveler de verilecektir.

Zuhruf 72

Bu, işleye geldikleriniz sebebiyle miras bırakıldığınız cennettir.

Diyanet Vakfı
71, 72, 73. Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: Siz, orada ebedi kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu cennet, yapageldiğiniz ameller sebebi ile size miras verilmiştir.

“İşte bu cennet…” Yani onlara şöyle denilecek: İşte dünyada iken size nitelikleri anlatılagelen cennet budur. İbn Haleveyh dedi ki: Yüce Allah cennete uzak için kullanılan ism-i işaret ile işarette bulunmuş, cehenneme ise yakın için kullanılan işaret ismi ile işaret etmiştir. Böylece cehennem ile korkutmayı ve ondan sakınmayı pekiştirmiş olmaktadır. Yakın işaret ismi ile ona işaret ederek, âdeta göz önünde görülen ve huzurda bulunan bir şeymiş gibi olduğunu ortaya koymaktadır.

“Yapageldiğiniz ameller sebebi ile size miras verilmiştir” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki: Allah, herkes için bir cennet ve bir cehennem yaratmıştır. Kâfir müslümanın ateşine mirasçı olur, müslüman da kâfirin cennetine mirasçı olur. Bu husus yüce Allah’ın:

“Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır” (el-Mu’minun, 23/1) âyetini açıklarken, Ebû Hüreyre yoluyla merfu bir hadis olarak geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde el-Araf Sûresi’nde de (7/43. âyetin tefsirinde) geçmişti.

Zuhruf 71

Altın tabaklar ve bardaklar çevrelerinde dolaştırılır. Orada nefislerin istediği ve gözlerin hoşlandığı şeyler vardır. Ve siz orada ebedî kalacaksınız.

Diyanet Vakfı
71, 72, 73. Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: Siz, orada ebedi kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir.

Kurtubi Tefsiri
Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara. Orada canlarının İstediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler de vardır. Sizler orada ebedi kalıcılarsınız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Cennet Nimetleri:

“Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara.” Yani cennette altın tabak ve testiler içerisinde etraflarında dolaştırılacak yiyecek ve içecekleri vardır. Yiyecek ve içecekleri sözkonusu etmemiştir. Çünkü içinde hiçbir şey bulunmaksızın kapların ve testilerin dolaştırılmasının bir anlamı yoktur. Tabakların altından olduğu belirtilerek testilerin de altından olduğunu tekrar belirtmeye ihtiyaç kalmamıştır. Yüce Allah’ın:

“Allah’ı çokça anan erkeklerle, çokça anan kadınlar” (el-Ahzab, 3335) âyetinde (ayrıca “Allah’ı anan kadınlar” demeye gerek olmadığı) gibi.

Buhârî ile Müslim’deki rivâyete göre Huzeyfe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlemiştir: “Siz ne ince, ne kalın ipek giymeyiniz. Altın ve gümüş kaplarda içmeyiniz, yine altın ve gümüş kaplarda yemek yemeyiniz. Çünkü bunlar dünyada onlara (kâfirlere), ahirette de sizedir.” Buhârî, V, 2069; Müslim, III, 163H; Müsned, V. 397.

el-Hac Sûresi’nde (22 23 âyetin tefsirinde) geçtiği üzere dünya hayatında bu kaplarla yemek yiyip içen yahutta ipek giyip de tevbe etmeyen bir kimse, ahirette bunlardan ebedi olarak mahrum kalacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Müfessirler dedi ki: Cennetliklerin cennetteki konumu en alt mertebede olan bir kimsenin etrafında yetmişbin genç delikanlı, altından yetmişbin tabakla dolaşacaktır. Sabah vakti bu tabaklar ona getirilir. Bunların herbirisinde bulunan çeşit öbüründe yoktur. İlkinden nasıl yerse, sonuncusundan da öylece yer. İlkinde aldığı tadı sonuncusunda da alır. Biri ötekine benzemez. Akşam vakti de ona aynı şekilde yemekler getirilir. Cennetliklerin en yüksek mertebede olanların etrafında da her gün yetmişbin genç delikanlı dolaşır. Herbirisiyle birlikte de bir altın tabak bulunur. Bunların birindeki yemek diğerinde yoktur. İlkinden nasıl yerse, sonundan da öylece yer. İlkinden nasıl tat aldıysa, sonundan da öylece tat alır ve biri diğerine benzemez.

“Ve testiler dolaştırılır.” Yani onlara testiler de dolaştırılır. Yüce Allah’ın:

“Etraflarında gümüşten ve billur kaplar ile sürahiler dolaştırılır” (el-İnsan, 76/15) diye buyurmaktadır.

İbnu’l-Mubarek dedi ki: Bize Ma’mer bir adamdan haber verdi. O Ebû Kılabe’den naklen dedi ki: Cennetliklere yiyecek ve içecek getirilir. Nihayet sonunda onlara tertemiz içecek (eş-şarabu’t-tahur) getirilir. Bundan dolayı karınları iner ve derilerinden misk kokusundan daha hoş kokulu ter olarak boşalır. Sonra da yüce Allah’ın:

“Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir” (el-İnsan, 76/21) âyetini okudu.

Müslim’in, Sahih’inde belirtildiğine göre; Cabir b. Abdullah şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz cennetlikler orada yemek yerler ve içerler. Fakat ne tükürürler, ne küçük abdest bozarlar, ne büyük abdest bozarlar, ne de sümkürürler. (Hazır bulunanlar): Peki yemekleri ne olacak, diye sordular, şöyle buyurdu: Geğirecekler ve miski andırır şekilde (derilerinden) sızacaktır. Onlara teşbih, tahmid ve tekbir getirmeleri -bir rivâyette: Nefes almaları ilham edildiği gibi- ilham olunacaktır.” Müslim, IV, 2180

2- Altın, Gümüş ve İpek Kullanımı:

Hadis İmâmları Ummu Seleme tarafından rivâyet ettikleri bir hadise göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Altın ve gümüş kaplarda içen bir kimse, şüphesiz karnına cehennem ateşini doldurur.” Buhârî, V, 2133; Müslim, III, 1634, 1635; Dârimi, II, 163; Muvatta’, II, 924; Müsned, VI, 302, 304, 306. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Altın ve gümüş kablarda içmeyiniz ve o kablardan yemeyiniz. ” Buhârî, V, 2069; Müslim, III, 1638; Müsned, V, 397. Bu ifadeler bunların haram olmalarını gerektirir. Bu hususta da görüş ayrılığı yoktur.

Başka maksatlarla kullanılmaları hususunda ise görüş ayrılıkları vardır. İbnu’l-Arabî dedi ki: Doğrusu erkeklerin hiçbir şekilde bunları kullanamayacaklarıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) altın ve ipek hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haram, dişilerine helaldir.” Ebû Abdullah el-Makclisi, el-Ehadisu’l-Muhtare, II, 234 -senedinde bir sakınca yoktur kaydıyla-; ayrıca bk. Bezzar, Müsned I, 463, III, 102.

Ayrıca bunlarla yemek yiyip içmenin yasaklanışı, başka maksatlarla kullanmanın haram olduğunu da göstermektedir. Çünkü bu da bir çeşit meta (faydalanma)dır, o bakımdan câiz olmaz. Bunun da asıl dayanağı yemek ve içme(nin haram kılınması)dır. Diğer taraftan bu haramın illeti, ahiretteki nimetin dünyada acilen kullanılmak istenmesidir. Yemek, içmek ve diğer faydalanmak çeşitleri arasında bu bakımdan bir fark yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bunlar dünya hayatında onların, ahirette de bizimdir.” diye buyurmuş ve dünya hayatında bunlarda bizim bir payımızın olmadığını belirtmiştir.

3- Altın ve Gümüş Kaplama Kapkacakları Kullanmanın Hükmü:

Şayet kullanılan kaplar altın ve gümüşle kaplanmış yahut onlarda altın ve gümüşten bir halka bulunuyor ise Malik: Böyle bir kapta içmek hoşuma gitmez, demiştir. Aynı şekilde gümüşten halkası bulunan ayna da böyledir. (Bir kimsenin) böyle bir aynaya bakarak yüzünü görmesi hoşuma gitmez.

Enes’in yanında gümüş kaplanmış bir kap vardı. O şöyle dedi: Ben bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a su verdim. İbn Sirîn dedi ki: Bu kapta demir bir halka vardı. Enes ona gümüş bir halka koymak istedi. Ebû Talha dedi ki: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yaptığından hiçbir şeyi değiştirmem. Bunun üzerine onu bıraktı.

4- Kullanılması Câiz Olmayan Kapların Edinilmesi de Câiz Olmaz:

Bu gibi şeyleri kullanmak câiz olmadığına göre bunları edinip evde tutmak da câiz değildir. Çünkü kullanımı câiz olmayan şeyin edinilmesi de câiz olmaz. Put ve tanbur gibi.

İlim adamlarımızın kitaplarında belirtildiğine göre; bunları kıran kimselerin kıymetlerini ödemeleri istenir. Ancak bu tutarsız bir iddiadır, zira bu gibi şeylerin kırılması vacibtir. Bunların bir kıymetleri ve değerleri yoktur. Zekat için de bunların herhangi bir şekilde değerlendirmeleri câiz olmaz. Bunun dışında bir görüşe de itibar yoktur.

“Tabaklar” âyeti ile ilgili olarak el-Cevherî şu açıklamayı yapmaktadır:

“Tabak” kelimesi -söyleyiş (vezin) ve anlam itibariyle-: gibidir. Çoğulu: …diye gelir. el-Kisaî dedi ki: “Kapların en büyüğü diye bilinir. Sonra: gelir, bu da on kişiyi doyurur. Bundan sonra: “Tabak” gelir, bu da beş kişiyi doyurur. Bundan sonra: gelir, iki ve üç kişiyi doyurur. Sonra; gelir, bir kişiyi doyurur. kitab demektir, çoğulu ile …diye gelir.

“Ve testiler” ile ilgili olarak el-Cevherî şöyle demektedir: -Tekili olan-“Kulpu olmayan testi” demektir, çoğulu …diye gelir. el-A’şa içkiden sözederken şöyle demektedir:

“O sarifî (sarifî şarapı yahutta sıcak taze süt anlamında)dır, tadı hoştur;

Testilerle küpler arasında köpüğü vardır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Yaslanmış halde kapıları ıslık çalar (açılıp, kapanır, gıcırdar)

Köle onun yanına testi ile koşar.”

Katade dedi ki: “Testi” yuvarlak, boynu ve kulpu kısa olan kaptır. İbrik ise uzunlamasına bir boynu olan, kulpu da uzun olan kaptır. el-Ahfeş dedi ki: ” Testiler” emzikleri olmayan ibriklere denilir. Kutrub da: Kulpları olmayan ibriklere denir, demiştir. Mücahid dedi ki: Bunlar ağızları yuvarlak olan kaplardır. es-Süddî: Kulpları olmayan kaplara denilir, demiştir. İbn Aziz dedi ki: Bunlar kulpları ve emzikleri olmayan ibriklerdir. Tekili de: …diye gelir.

Derim ki: Bu Mücahid ve es-Süddî”nin açıklamasıyla aynı anlamı ifade eder. Dilcilerin benimsediği görüş de budur. Yani bunların kulpları yoktur.

“Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler de vardır” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî’nin rivâyetine göre Süleyman b. Bureyde babasından naklen: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle sordu: Ey Allah’ın Rasûlü! Cennette at var mı? Peygamber şöyle buyurdu: “Allah seni cennete girdirirse, orada kırmızı bir yakuttan yapılmış ve cennette istediğin yere uçarak seni götüren bir atın üzerinde taşınmak ister misin.” (Bureyde) dedi ki: Yine bir adam ona sordu: Ey Allah’ın Rasûlü! Acaba cennette deve var mıdır? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona diğerine söylediğinin benzerini söylemedi, şöyle dedi: “Allah seni cennete girdirecek olursa, senin orada canının çektiği ve gözünün lezzet aldığı şeyler olacaktır.” Tirmizi, IV, 681.

Medineliler, İbn Amir ve Şamlılar: “Canların kendisini istediği” diye okumuşlar, ancak diğerleri: “Canlarının çektiği” diye okumuşlardır ki maksat canların kendisini çektiği ve istediği şeydir. Mesela “Vurduğum kişi Zeyd’dir” ifadesi: “Kendisini vurduğum kişi Zeyd’dir” demektir.

“Gözlerin lezzet aldığı” âyetindeki “lezzet” lâfzı: “O şey lezzetli oldu, lezzetlidir, lezzet” diye kullanılır, ” O şeyden lezzet aldım, alırım” denirken, mazisinde birinci “zel” harfi kesreli, müzarisinde de fethalıdır. “Lezzet, lezzetlilik” demektir ki bu da ben o şeyi lezzetli buldum demektir. Ondan lezzet aldım anlamında ile denilir.

Yani cennette gözün lezzet aldığı ve görünüşü güzel olan şeyler vardır.

Said b. Cübeyr dedi ki:

“Gözlerin lezzet aldığı” âyetinden kasıt, yüce Allah’a bakmaktır. Nitekim haberde: “Senin yüzüne bakmanın lezzetini dilerim. ” İbn Hibban, V, 305; Nesâî, III, 54. diye buyurulmuştur.

“Sizler orada ebedi kalıcılarsınız.” Devamlı kalacaksınız. Çünkü sonu gelecek olsa, sevinmez ona buğzedilir.

Zuhruf 70

“Cennete girin; siz ve eşleriniz sevindirilerek.”

Diyanet Vakfı
Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz!

Kurtubi Tefsiri
“Siz ve eşleriniz sevinç ve neşe içerisinde cennete girin.”

“Siz ve” dünyada müslüman olan

“eşleriniz… cennete girin.” Yani onlara cennete girin; ya da; ey îman eden kullarım, cennete girin denilecektir.

“Eşleriniz” mü’min dost ve arkadaşlarınız diye açıklandığı gibi, huru’l-ıyn’den zevceleriniz diye de açıklanmıştır.

“Sevinç ve neşe içerisinde” İbn Abbâs’a göre ikrama mazhar olarak

“giriniz” demektir. İkrama mazhar oluş da erişilen ve yerleşilen makama göredir.

el-Hasen, sevinç ile diye açıklamıştır. Sevinç kalpte hissedilir. Katade de nimete mazhar olarak, diye açıklamıştır. Nimet bedende hissedilir. Mücahid ise sevindirici şeyler görerek, diye açıklamıştır, sevindirici şeyler (surur) ise gözle olur. İbn Ebi Necih: Hoşlanacaksınız diye açıklamıştır. Burada hoşlanmak, hoşa giden şeyleri elde etmek demektir. Yahya b. Ebi Kesir de bunu sema (kulağa hoş gelen şeyleri) duymak ile lezzet almaktır diye açıklamıştır.

Bu lâfza dair açıklamalar daha önceden er-Rum Sûresi’nde (30/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 69

“Ayetlerimize iman edenler ve Müslüman olanlar.”

Diyanet Vakfı
68, 69. Ey ayetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.

Kurtubi Tefsiri
“(Siz) ki âyetlerimize îman edenler ve teslim olmuş kimseler idiniz.”

ez-Zeccâc dedi ki:

“…ler” lâfzı, “Ey kullarım!” hitabının sıfatı olarak nasb takdirindedir. Çünkü; “Ey kullarım!” izafet halinde bir münadadır.

“Îman edenler”in hazfedilmiş bir mübtedanın haberi ya da haberi hazfedilmiş bir mübteda olduğu da söylenmiştir. Bunun da takdiri şöyle olur: Onlar îman edenlerdir, yahut îman eden kimselere: “Cennete girin” denilir.

Ebû Bekr ile Zirr b. Hubeyş: “Ey kullarım” diye her iki halde (vakıf halinde ve geçiş halinde) “ye” harfini isbat ile ve üstün olarak okumuştur. Bundan dolayı da Nafî’, İbn Amir, Ebû Amr ve Ruveys ise her iki halde sakin okumuşlardır. Diğerleri ise her iki halde hazfetmişlerdir. Çünkü bu (ye) sadece Şam ve Medinelilerin mushaflarında sabit (yazılmış)dır.

Zuhruf 68

“Ey kullarım, bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.”

Diyanet Vakfı
68, 69. Ey ayetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur. Siz üzülmezsiniz de.”

Aynı zamanda el-Mu’temir b. Süleyman’ın babasından da rivâyeti olarak-Mukâtil dedi ki: Bir münadi kıyâmet arasatında: “Ey kullarım! Bugün sizin için bir korku yoktur” diye seslenecektir. Arasatta bulunanlar başlarını kaldıracaklar. Münadi: “(Onlar) âyetlerimize îman edenler ve teslim olmuş kimselerdir” (ez-Zuhruf, 43/69) diyecek. Bu sefer müslümanların dışında kalan diğer din mensubları başlarını önlerine eğecektir.

el-Muhasibî, er-Riaye adlı eserinde şunu zikretmektedir: Bu hadiste rivâyet edildiğine göre münadi kıyâmet gününde: “Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur, siz üzülmezsiniz de” diye seslenecek. Bütün insanlar başlarını kaldıracak ve: Biz Allah’ın kullarıyız, diyecekler. Sonra ikinci defa daha nida ederek: “(Siz) ki âyetlerimize îman edenler ve teslim olmuş kimseler idiniz” (Zuhruf, 43/69) diye seslenecek. Bu sefer kâfirler başlarını önlerine eğecek, muvahhidler başlarını dik tutacaklar. Üçüncü bir defa daha:

“Onlar îman edip, takvalı davrananlardır” (Yûnus, 10/63) diye seslenecek. Bu sefer büyük günah işlemiş olanlar başlarını önlerine eğer, geriye takva ehli başlarını dik tutmuş olarak kalacaklar. Yüce Allah, onlara vaad ettiği şekilde korku ve kederlerini gidermiş olacaktır. Çünkü O, en büyük lütuf ve ihsan sahibidir. Dostlarını yardımsız terk etmez ve tehlikeli hallerde onları tehlikeyle başbaşa bırakmaz.

“Ey kullarım” şeklinde (ye’siz olarak) da okunmuştur.

Zuhruf 67

O gün dostlar birbirine düşman olur, ancak takva sahipleri hariç.

Diyanet Vakfı
O gün, Allaha karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler.

Kurtubi Tefsiri
O günde dostlar birbirlerine düşmandır. Takva sahibleri müstesna.

“O günde” kıyâmet günü kastedilmektedir.

“Dostlar birbirine düşmandır.” Biri diğerine düşmanlık eder, biri diğerine lanet okur.

“Takva sahibleri müstesna.” Onlar hem dünyada, hem ahirette dostturlar. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre bu âyet-i kerîme Umeyye b. Halef el-Cumahî ile Ukbe b. Ebi Muayt hakkında inmiştir. Bunlar birbirlerine dost idi. Ukbe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile oturup kalkardı. Kureyşliler: Ukbe b. Ebi Muayt dininden döndü, dedi. Umeyye ona: Eğer Muhammed ile karşılaşır da onun yüzüne tükürmeyecek olursan, seni görmek bana haram olsun, dedi. Ukbe denileni yaptı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu öldürmeyi kararlaştırdı. Bedir günü de kafası uçurularak öldürüldü, Umeyye de savaş esnasında öldürüldü. İşte bu âyet-i kerîme onlar hakkında indi.

es-Sa’lebî -Allah ondan razı olsun- bu âyet-i kerîme hakkında şunları zikretmektedir: İkisi mü’min, ikisi kâfir iki grup dost vardı. Mü’minlerden birisi öldü, o da Rabbim filan kişi bana Sana ve Rasûlüne itaati emrediyordu. Bana iyiliği emrediyor, kötülükten alıkoyuyordu. Benim senin huzuruna çıkacağımı söylüyordu. Rabbim benden sonra onu saptırma, beni hidayete eriştirdiğin gibi, onu da hidayete eriştir. Bana lütfettiğin gibi ona da lütfet, dedi. Nihayet mü’min diğer arkadaş da vefat edince, Allah her ikisini bir araya getirir. Yüce Allah şöyle buyurur: Herbiriniz diğer arkadaşını övsün. (Birileri) der ki: Rabbim, o bana Sana ve rasûlüne itaati emrediyordu. Bana hayrı emrediyor, kötülükten alıkoyuyordu. Senin huzuruna çıkacağımı bana söylüyordu. Yüce Allah şöyle buyurur: Ne güzel arkadaş ve ne güzel kardeş, ne güzel dost idi.

Kâfirlerden birisi de ölünce, Rabbim der; Filan kişi bana, Sana itaati, Rasûlüne itaati yasaklıyor, bana kötülüğü emrediyor, hayırdan alıkoyuyordu. Senin huzuruna çıkmayacağımı söylüyordu. O bakımdan Rabbim Senden niyazım şu ki: Benden sonra onu hidayete eriştirme, beni saptırdığın gibi onu da saptır. Beni hakir düşürdüğün gibi, onu da hakir kıl. Kâfir arkadaşı öldü mü yüce Allah her ikisine de: Haydi sizden herbiriniz arkadaşını övsün, der. (Biri diğerine) der ki: Rabbim o bana Sana ve Rasûlüne isyan etmemi söylüyor, bana kötülüğü emrediyor, hayırdan alıkoyuyordu. Huzuruna çıkmayacağımı söylüyordu. O bakımdan Senden ona azâbı kat kat vermeni diliyorum. Yüce Allah şöyle buyurur: Sen ne kötü bir arkadaş, ne kötü bir dost, ne kötü bir kardeş imişsin. Bunun üzerine herbiri diğer arkadaşına lanet eder.

Derim ki: Ayet-i kerîme bütün mü’min ve takva sahibi kimseler ile kâfir ve saptırıcı kimseler hakkında geneldir.

Zuhruf 66

Onlar, sadece saatin kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? Oysa onlar farkında değillerdir.

Diyanet Vakfı
Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Onlar kendileri farkında olmayarak saatin ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?

“Onlar” yani fırkalar

“kendileri farkında olmayarak” hissetmeksizin

“saatin” kıyâmetin

“ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?” Yani bu fırkalar bundan başkasını beklemiyorlar.

“Şuuruna varmak, farkında olmak” ifadelerine dair açıklamalar daha önce başka yerde (el-Bakara, 2/9. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Anlamın Arap müşrikleri kıyâmetin kopmasından başkasını beklemiyorlar, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamaya göre “fırkalar” ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın aleyhine fırkalara ayrılan ve onu yalanlayan müşrikler kastedilmiş olur. Bu da Allah’ın daha önce geçen:

“Bunu sana ancak tartışmak üzere örnek gösterdiler” (ez-Zuhruf, 43/58) âyeti ile ilişkili olmaktadır.

Zuhruf 65

Gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. O zalimler için acı bir günün azabı vardır.

Diyanet Vakfı
Ama aralarından çıkan guruplar, bir ihtilafa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!

Kurtubi Tefsiri
Sonra fırkalar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!

“Sonra fırkalar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler.”

Katade dedi ki: âyeti:

“Kendi aralarında” demektir. Bunların kim oldukları hakkında da iki görüş vardır:

Birincisine göre bunlar yahudi ve hristiyanların meydana getirdiği kitab ehlidir. Birbirlerine muhalefet etmişlerdir. Bu açıklamayı Mücahid ve es-Süddî yapmıştır.

İkincisine göre ise bunlar Nasturi. Melkâni ve Yakubilerin meydana getirdiği hristiyan fırkalarıdır. Îsa hakkında ihtilaf etmişlerdir. Nasturiler o Allah’ın oğludur derken, Yakubiler o Allah’ın kendisidir, Melkâniler de birileri Allah olan üçün üçüncüsüdür, demişlerdir. Bu açıklamayı el-Kelbî ve Mukâtil yapmıştır, bu husus daha önce Meryem Sûresi’nde (19/34-40. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Pek acıklı” azâbı çok acıklı ve can yakıcı demektir. Tıpkı uyku ile geçirilen bir gece hakkında: “Uyuyan gece” tabirini kullanmaya benzer.

“Azabından dolayı zulmedenlerin” Meryem Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) geçtiği gibi kâfir olup şirk koşanların

“vay haline!”

Zuhruf 64

“Şüphesiz Allah, benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir. O’na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.”

Diyanet Vakfı
Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Ona ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçek şu ki; Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.”

“Gerçek şu ki, Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Yani Allah’a ibadet etmek dosdoğru yoldur. Onun dışındaki yollar ise eğri yollardır, izleyeni hakka ulaştırmazlar.

Zuhruf 63

İsa, apaçık delillerle geldiğinde dedi ki: “Size hikmetle geldim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklayayım diye. Allah’tan sakının ve bana itaat edin.”

Diyanet Vakfı
İsa, açık delillerle geldiği zaman demişti ki: Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allahtan korkun ve bana itaat edin.

Kurtubi Tefsiri
Îsa onlara apaçık delillerle geldiğinde dedi ki: “Muhakkak ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklayayım diye geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”

“Îsa onlara apaçık delillerle geldiğinde” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demektedir: Bununla yüce Allah ölüleri diriltmesini, hastalıkları iyileştirmesini, kuş suretinde bir varlık (Allah’ın izniyle) yaratmasını, maideyi (sofrayı) ve diğer hususları, ayrıca gaybe dair pek çok şeyi haber vermesini kastetmektedir.

Katade dedi ki: Burada apaçık delillerden kasıt, İncil’dir.

“Dedi ki: Muhakkak ben size hikmeti” es-Süddî’ye göre nübüvveti

“getirdim.” İbn Abbâs ise. güzelliklere götüren, çirkinliklerden alıkoyan bilgiyi getirdim demektir, demiştir. İncil’i kastettiği de söylenmiştir. Bunu el-Kuşeyrî ve el-Maverdî zikretmişlerdir.

“Ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklayayım diye geldim.” Mücahid dedi ki: Tevrat’ı değiştirmek gibi. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Anlam şudur: Ben size Tevrat’ı değiştirmek gibi hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları İncil’de açıklayayım diye geldim.

Bir diğer açıklamaya göre: O kendilerine sordukları kadarıyla Tevrat hükümlerinden hakkında anlaşmazlığa düştükleri bazı hususları onlara açıklamıştır. Bununla birlikte haklarında kendisine soru sormadıkları bunların dışında birtakım şeyler hakkında anlaşmazlığa düşmüş olmaları da mümkündür.

Bir başka açıklamaya göre İsrailoğulları Mûsa (aleyhisselâm)’ın vefatından sonra dinleriyle ilgili birtakım hususlarda ve dünyalarını ilgilendiren birtakım meselelerde anlaşmazlığa düştüler, o da onları dinleri ile ilgili anlaşmazlığa düştükleri hususları açıkladı.

Ebû Ubeyde’nin benimsediği görüşe göre “bazı” burada “bütün” anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Size vaddettiğinin bir kısmı gelir, sizi bulur” (el-Mu’min, 40/28) âyetinde de “bazı: bir kısmı” böyledir. el-Ahfeş de Lebid’in (buna delil olarak) şu beyitini zikretmektedir:

“Beğenmedim mi yerleri hemen terkederim,

Ya da bazı canlar ölümü ile buluşur.”

Bilindiği gibi ölüm bazı canlarla buluşup, bazılarını terketmez. Ölüme de (beyitte geçen ve buluşur anlamı verilen fiil ile aynı kökten gelmek üzere)de denilir.

el-Mufaddal el-Bekrî de şöyle demiştir:

“Bir da Salebe b. Seyr (Seyyar)’ı soran bir kişi ki,

Halbuki el-aluk (çok yapışan yakayı bırakmayan ölüm) Salebe’ye yapışmış bulunuyor.”

Mukâtil dedi ki: Bu, yüce Allah’ın:

“Size haram olan bazı şeyleri size helal kılmak için geldim” (Al-i İmrân, 3/50) âyetini andırmaktadır. Bu da, Tevrat’ta haram kılınmış olup İncil’de helal kılınan şeyler demektir. Deve eti, her hayvanın iç yağı, cumartesi günü balık avlamak gibi.

“Artık Allah’tan korkun.” Şirkten sakının, yalnızca bir ve tek olarak Allah’a ibadet edin. Bunlar Îsa (aleyhisselâm)’ın söylediği sözler olduğuna göre o nasıl bir ilâh ya da bir ilahın oğlu olabilir?

“Ve” sizi kendisine davet ettiğim tevhid ve diğer hususlarda

“bana itaat edin.”

Zuhruf 62

Şeytan sizi alıkoymasın. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Diyanet Vakfı
Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Kurtubi Tefsiri
Şeytan sizi asla alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır.

“Şeytan sizi asla alıkoymasın.” Onun vesveselerine ve batıl uğrunda mücadele eden kâfirlerin ortaya attıkları şüphelere aldanmayın. Şüphesiz peygamberlerin şeriatleri tevhid hususunda da kıyâmet bilgisine dair ve ayrıca (bu bilginin) ihtiva ettiği cennet ya da cehennem hakkında vermiş oldukları haberlerde hiçbir farklılık göstermez.

“Çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır” âyeti daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/168. âyet, 4. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 61

Şüphesiz o, saat için bir bilgidir. Sakın onda şüphe etmeyin. Bana uyun. Bu, dosdoğru bir yoldur.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki o, Saatin ilmidir. Onda hiç şüpheye düşmeyin, Bana uyun. Dosdoğru yol işte budur.

“Şüphesiz ki o, Saatin ilmidir. Onda hiç şüpheye düşmeyin” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen, Katade ve Said b. Cübeyr: Kur’ân-ı Kerîm’i kastetmektedir, demişlerdir. Çünkü o kıyâmetin gelişinin yakınlığını göstermekte veya onun vasıtası ile kıyâmetin dehşetli durum ve halleri bilinebilmektedir.

İbn Abbâs, Mücahid, ed-Dahhak, es-Süddî ve yine Katade şöyle demektedirler: Bundan maksat, Îsa (aleyhisselâm)’ın çıkışıdır. İşte bu da kıyâmetin alametlerindendir. Çünkü Deccal’in çıkışı kıyâmetin alametlerinden olduğu gibi, kıyâmetin kopmasından az bir süre önce yüce Allah Îsa’yı semadan indirecektir.

İbn Abbâs, Ebû Hüreyre, Katade, Malik b. Dinar ve ed-Dahhak

“ilmidir” anlamındaki kelimeyi “ayn” ve “lam” harflerini üstün olarak, diye okumuşlardır ki, “emaresi (alameti)dir” anlamındadır.

İkrime’den ise iki “lam” ile: ” Bilinmesi içindir” diye okuduğu rivâyet edilmişse de bu mushaflara muhaliftir.

Abdullah b. Mesud’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın İsra’ya götürüldüğü gece İbrahim, Mûsa ve Îsa (hepsine selam olsun) ile karşılaştı. Kıyâmetin kopuşunu sözkonusu ettiler. Önce İbrahim’den başlayarak ona kıyâmete dair soru sordular. Onda bu hususa dair bir bilgi yoktu. Sonra Mûsa’ya sordular, onda da buna dair bir bilgi yoktu. Nihayet söz sırası Meryem oğlu Îsa’ya gelince, dedi ki: Meydana gelmesinden önce bana bir ahit verilmiş bulunuyor. Ne zaman gerçekleşeceğine gelince, onu aziz ve celil olan Allah’tan başkası bilmez deyip Deccal’in çıkışını sözkonusu etti ve: İnip onu öldüreceğim dedi. Sonra da (İbn Mes’ûd) hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadisi İbn Mace, Sünen’inde rivâyet etmiş bulunmaktadır. İbn Mace, II, 1365; Hakim, Müstedrek, II, 416, IV, 534; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, VII, 498.

Müslim’in, Sahih’inde de şöyle denilmektedir: “O -yani Mesih ed-Deccal-bu halde iken Allah Meryem oğlu Mesih’i gönderecek, o da Dımaşk’ın doğu taraflarında Beyaz minarenin yakınında, ellerini iki meleğin kanatlarını üzerine koymuş olduğu halde, iki elbiseye bürünmüş olarak inecek. Başını aşağı doğru eğdi mi damlayacak, yukarı doğru kaldırdı mı ondan inci tanelerini andıran inci suretinde yapılmış gümüş taneleri yuvarlanacak. (Yağmur yağmasından kinayedir.) Onun nefesinin kokusunu alan bir kâfir mutlaka ölecek. Nefesi de gözü ile gördüğü en ileri noktaya kadar ulaşacak. Nihayet (Îsa) onu (Deccal’i) takibe koyulacak ve ona Lud kapısında yetişip öldürecek…” Müslim, IV, 2253; Tirmizi, IV, 510; Ebû Davud, IV, 117; İbn Mace, II, 1367; Müsned, IV, 1813.

es-Sa’lebî, ez-Zemahşerî ve başkalarının Ebû Hüreyre yoluyla zikrettikleri rivâyetlere göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Meryem oğlu Îsa semadan Vefık diye adlandırılan Arz-ı mukaddesteki bir tepe üzerine sarımtrak iki elbiseye bürünmüş olarak inecek. Saçları yağlanmış olacak, elinde de kendisi ile Deccal’i öldüreceği bir harbe bulunacak. İnsanlar ikindi namazında İmâmla namaz kıldıkları bir sırada Beytu’l-Makdis’e gelecek, İmâm geri çekilmek isteyecek, fakat Îsa (aleyhisselâm) onu öne geçirecek ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şeriati üzere arkasında namaz kılacak. Sonra da domuzları öldürecek, haçı kıracak, havra ve kiliseleri yıkacak, ona îman edenler müstesna, hristiyanları öldürecek.” Müsned, IV, 216; Hakim, Müstedrek, IV, 524; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VII, 340, 342.

Halid’in rivâyetine göre de el-Hasen şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Peygamberler baba bir kardeşler (gibi)dir. Onların anneleri ayrı olmakla birlikte, dinler birdir. İnsanlar arasında Meryem oğlu Îsa’ya en yakın benim. Çünkü benim ile onun arasında bir peygamber yoktur. O semadan ilk inecek kişi olup haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslama girmeleri için insanlarla savaşacaktır. ” İbn Hibban, Sahih, XV, 225; Müsned, II, 406, 437, 463 (nisbeten mustahsar olarak.) Merhum Kurtubi “el-Hasen’den” diyerek ravi sahabiyi zikretmeyerek hadisi mürsel olarak kaydetmekle birlikte; gösterdiğimiz yerlerde hadis senedi itibariyle muttasıldır. el-Maverdî dedi ki: İbn Îsa’nın bir topluluktan naklettiğine göre onlar şöyle demişler: Îsa indi mi Allah’tan aldığı emirlere göre insanlara emir verip, yasaklar koyan o dönemin bir rasûlü olmasın diye mükellefiyet kaldırılmış olacaktır.

Ancak bu, şu üç husus sebebiyle reddedilecek bir görüştür. Birincisi Hadîs-i şerîftir, çünkü dünyanın kalması dünyada mükellefiyetin kalmasını gerektirir. Diğer taraftan o marufu emreden, münkerden alıkoyan birisi olarak inecektir. Yüce Allah’ın ona vereceği emirlerin İslâmı desteklemek, İslâmın gereklerini emretmek ve insanları İslama davet etmek ile münhasır olacağı da reddolunacak bir şekil değildir.

Derim ki: Müslim’in, Sahih’inde ve İbn Mace’de sabit olduğuna göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yemin olsun Meryem oğlu Îsa adaletli bir hakem olarak inecektir. Haçı kıracaktır, domuzu öldürecektir, cizyeyi kabul etmeyecektir. Yemin olsun genç develer başıboş bırakılacak, onlara çobanlık eden olmayacaktır. Düşmanlık, nefret ve kıskançlık yok olup, gidecektir. Malın alınması için çağrıda bulunacak, fakat kimse onu kabul etmeyecek. ” Müslim, I, 135, 136; Müsned, II, 493

Yine Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İmâmınız kendinizden iken -bir rivâyette: sizden olan ile size İmâm olmuşken- Meryem oğlu (Îsa) aranızda ineceği vakit haliniz ne olacak?” İbn Ebi Zi’b dedi ki: “İmâmınız sizden olan ile size İmâm olmuşken ne demek biliyor musun? (el-Velid b. Müslim): Bana haber verirsen öğrenirim, dedim. Dedi ki: Rabbinizin Kitabı ile peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sünneti ile size İmâmlık ederse” demektir. Müslim, I, 137; İbn Ebi Zi’b’in soru ve cevabı olmaksızın: Buhârî, III, 1272; Müsned, II, 336.

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- dediler ki: İşte bu Îsa (aleyhisselâm)’ın peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dininin unutulmuş olan birtakım hükümlerini uygulamaya koymak üzere bir yenileyici (müceddid) olarak ineceği hususunda açık bir nasstır. Yoksa yeni bir şeriat ile de inmeyecektir, mükellefiyet de -gerek burada, gerekse de “et-Tezkire” adlı eserimizde açıkladığımız üzere- olduğu gibi devam edecektir.

Bir açıklamaya göre

“şüphesiz ki o Saatin ilmidir.” Yani muhakkak ki Îsa’nın ölüleri diriltmesi kıyâmetin kopacağına ve ölülerin diriltileceğine delildir. Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır.

Derim ki:

“Şüphesiz ki o” âyetinin şüphesiz ki Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) saatin ilmidir anlamında olma ihtimali de vardır. Buna Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Ben ve kıyâmet şu ikisi gibi gönderildik” deyip şehadet parmağı ile orta parmağını yanyana getirmesi delil teşkil etmektedir. Bunu Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, IV, 1881, V, 2385; Müslim, II, 592, IV, 2268, 2269; Tirmizi, IV, 496; Nesâî, IV, 496; İbn Mace, I, 17, II, 1341; Müsned, III, 123, 130, 131, 237, 273, 274, 273, 283, 319, V, 103, 108.

el-Hasen dedi ki: Kıyâmet alametlerinin ilki Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

“Onda hiç şüpheye düşmeyin.” Yani kıyâmet hakkında hiç şüphe ve tereddütünüz olmasın. Bu açıklamayı Yahya b. Sellam yapmıştır.

es-Süddî de: Onu yalanlamayın, onun geleceği hususunda tartışmayın. Çünkü o(nun gelişi) kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir, demiştir.

“Bana uyun.” Tevhidde ve Allah’tan size getirdiğim tebliğlerde.

“Dosdoğru yol işte budur.” Yani yüce Allah’a ya da cennete giden dosdoğru yol budur.

“Bana uyun” âyetinde Yakub her iki halde (vasıl ve vakf hallerinde) de “ye”yi sabit olarak okumuştur. Aynı şekilde: ” Ve bana itaat edin” (ez-Zuhruf, 43/63) âyetini da böyle okumuştur. Ebû Amr ve Nafî’den rivâyetle İsmail ise vasıl halinde “ye”yi isbat ederken, vakıf halinde isbat etmemişlerdir. Diğerleri ise her iki halde de “ye”yi hazfederler.

Zuhruf 60

Dileseydik, yerin içinde sizi takip eden melekler yapardık.

Diyanet Vakfı
Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.

Kurtubi Tefsiri
Eğer dilese idik, sizin yerinize yeryüzünde halifelik yapacak melekler getirirdik.

“Eğer dilese idik, sizin yerinize yeryüzünde halifelik yapacak” İbn Abbâs’ın açıklamasına göre biri diğerinin yerine geçecek

“melekler getirirdik.” es-Süddî’nin açıklamasına göre; sizin yerinize halef olarak geçecek melekler yaratırdık. Buna benzer bir açıklama da Mücahid’den nakledilmiştir: Sizin yerinize yeryüzünü imar edecek melekler yaratırdık.

el-Ezherî şöyle demektedir: -Sizin yerinize anlamı verilen bu âyetin delaleti ile bedel anlamı vermek için kullanılabilir.

Derim ki: Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/38. âyet, 2. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Söyle de açıklanmıştır: Eğer Biz dileseydik -her ne kadar bu şekilde bir adet (ilahi sünnet) cereyan etmedi ise de- insanlardan melekler yaratırdık. (Çünkü) cevherler (özler) aynı cinstir, fakat farklılıklar vasıflar dolayısıyla ortaya çıkar.

Âyetin anlamı şudur: Eğer Biz dilemiş olsaydık, yeryüzüne melekleri yerleştirirdik. Onları semaya yerleştirmemiz ibadet edilmelerini gerektirecek yahut onların Allah’ın kızları olduğunu söylemeyi haklı kılacak bir üstünlük sahibi olmalarını gerektirmez.

Zuhruf 59

O, kendisine nimet verdiğimiz bir kuldan başka bir şey değildir. Onu İsrailoğulları için bir örnek yaptık.

Diyanet Vakfı
O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.

Kurtubi Tefsiri
O ancak kendisine nimet verdiğimiz bir kuldur ve Biz onu İsrailoğullarına bir misal kıldık.

“O ancak kendisine nimet verdiğimiz bir kuldur.” Yani Îsa yüce Allah’ın kendisine peygamberlik nimetini ihsan ettiği bir kuldan başkası değildir. Yüce Allah onu İsrailoğullarına bir misal kılmıştır. Yani onu yüce Allah’ın kudretine delil gösterilen bir belge ve ibretli bir örnek kılmışızdır. Çünkü Îsa babasız dünyaya gelmiştir. Diğer taraftan yüce Allah ona ölüleri diriltmek, anadan doğma körü, abraşı ve diğer bütün hastalıkları iyi etmek gibi -kendi döneminde başkasına verilmemiş- mucizeler verilmişti. Bununla birlikte İsrailoğulları o gün Allah’ın en çok sevdiği kimseler ve en hayırlıları idiler. Diğer insanlar daha aşağı mertebede idiler. Allah nezdinde hiç kimse onların seviyesinde değildi.

Bir diğer açıklamaya göre burada kendisine nimet ihsan olunan kuldan kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir.

Zuhruf 58

Dediler ki: “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?” Onu sana sadece tartışma konusu olsun diye örnek verdiler. Hayır, onlar tartışmacı bir topluluktur.

Diyanet Vakfı
Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?” dediler. Bunu sana ancak tartışmak üzere örnek gösterdiler. Hatta onlar düşmanlığı yol edinmiş bir topluluktur.

“Ve: Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?” Yani bizim ilahlarımız mı hayırlıdır, yoksa Îsa mı? Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Ayrıca şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tartışıp ona: Eğer Allah’tan başka kendisine ibadet edilenler cehennemde olacaksa biz, bizim ilahlarımızın Îsa, melekler ve Uzeyr ile birlikte olmalarına razıyız, demişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır” (el-Enbiya, 21/101) âyetini indirdi.

Katade de şöyle demiştir:

“Yoksa o mu” sözleriyle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyorlar.

İbn Mes’ûd’un kıraatinde de “Bizim ilahlarımız mı hayırlıdır, yoksa bu mu?” şeklindedir. Bu da Katade’nin açıklamasını pekiştirmektedir. Bu kendi ilahlarının hayırlı olduğunu söyletmek maksadı ile sorulmuş bir soru (istifham-ı takriri)dir. Kûfeliler ile Yakub,

“bizim tanrılarımız mı” anlamındaki âyeti şeklinde her iki hemzeyi tahkik ile okumuşlardır. Diğerleri ise hemzeyi yumuşatarak okumuşlardır ki, daha önceden buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Bunu sana ancak tartışmak üzere örnek gösterdiler” âyetindeki: ” Tartışmak üzere” lâfzı haldir, yani tartışanlar olarak demektir. Bu da şu anlama gelir: Onlar bu örneği ancak tartışmak maksadını güttükleri için sana verdiler, çünkü onlar cehennemin yakıtı olacağı belirtilenler ile kastedilenlerin ilâh diye edindikleri cansız varlıklar olduğunu biliyorlardı.

“Hatta onlar düşmanlığı yol edinmiş” batılı ileri sürerek tartışan

“bir topluluktur.”

Tirmizî’nin, Sahih ‘indeki rivâyete göre Ebû Umame şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Herhangi bir toplum üzerinde bulundukları bir hidayetten sapmışsa, mutlaka onlara (batıl adına) tartışma özelliği verilmiştir.” Daha sonra da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bunu sana ancak tartışmak üzere örnek gösterdiler. Hatta onlar düşmanlığı yol edinmiş bir topluluktur” âyetini okudu. Tirmizi, V, 378; İbn Mace, I, 19; Müsned, V, 252.

Zuhruf 57

Meryem oğlu bir örnek verildiğinde, kavmin ondan yüz çevirerek bağırıştılar.

Diyanet Vakfı
Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar.

Kurtubi Tefsiri
Meryem oğlu bir misal olarak verilince, hemen senin kavmin bundan dolayı bağrışıp çağrışmaya koyuldu.

Yüce Allah:

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rahmân’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?” (Zuhruf, 43/45) âyetini indirince müşrikler Îsa (aleyhisselâm)’ın durumunu ileri sürerek: Muhammed tıpkı hristiyanların Meryem oğlu Îsa’yı ilâh edindikleri gibi, bizim de kendisini ilâh edinmekten başka bir şey istemiyor, dediler. Bunu Katade söylemiştir.

Buna yakın bir rivâyet Mücahid’den gelmiştir. O dedi ki: Kureyş: Muhammed, Îsa’nın kavmi Îsa’ya tapındıkları gibi, bizim de kendisine tapınmamızı istiyor, dediler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyetle yüce Allah, Abdullah b. ez-Ziba’ra’nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Îsa hakkındaki tartışmasını kastetmektedir. Bu örneği veren kişi Sehmoğullarından Abdullah b. ez-Ziba’ra’dır ve bunu kâfir iken söylemişti. Kureyş kendisine: Şüphesiz Muhammed:

“Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz” (el-Enbiya, 21/98) âyetini okuyor, dediler. Abdullah b. ez-Ziba’ra da: Eğer yanında hazır olsam ona cevab verirdim elbet, dedi. Bu sefer: Ona ne diyecektin diye sordular, o da şöyle dedi: Ona derdim ki: İşte Mesih’e hristiyanlar ibadet ediyor. Uzeyr’e de yahudiler ibadet ediyor. Bu ikisi de cehennemin odunundan mıdırlar? Kureyşliler onun söylediği bu sözü beğendi ve böylelikle bu sözle onun davayı kazandığı görüşüne kapıldı. İşte yüce Allah’ın:

“Bağrışıp çağrışmaya koyuldu” âyetinin anlamı budur. Yüce Allah da bunun üzerine:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır” (el-Enbiya, 21/101) âyetini indirdi.

Eğer İbnu’z-Ziba’ra âyet üzerinde düşünmüş olsaydı, ona itiraz etmezdi. Çünkü yüce Allah:

“Ve taptıklarınız (nesneler)” diye buyurmakta, buna karşılık

“taptığınız kimseler” diye buyurmamaktadır. Yüce Allah bu âyeti ile putları ve bunlara benzer aklı ermeyen cansız varlıkları kastetmiş, Mesih’i, melekleri -her ne kadar onlara ibadet edilmiş olsa dahi- kastetmiş değildir. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, V, 679-680. Bu husus el-Enbiya Sûresi’nin son taraflarında (21/98. âyetin tefsirinde ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs’ın rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyş’e şöyle demiş: “Ey Kureyş topluluğu! Allah’tan başka kendisine ibadet olunan hiçbir kimsede hayır yoktur.” Bu sefer Kureyşliler: Sen Îsa’nın kul bir peygamber ve salih bir kul olduğunu söylemiyor musun? Eğer senin dediğin gibi ise işte ona da Allah’tan başka bir varlık olarak ibadet olunmuştur. Bunun üzerine yüce Allah:

“Meryem oğlu bir misal olarak verilince, hemen senin kavmin bundan dolayı bağrışıp çağrışmaya koyuldu” âyetini indirdi. Müsned, I, 317. Yani ağır yükler taşıdığı sırada develerin gürültü çıkardıkları gibi, gürültü çıkartırlar.

Nafî’, İbn Amir ve el-Kisaî ise “sad” harfini ötreli olarak: “Yüz çevirirler” anlamında okumuşlardır. Bu açıklamayı en-Nehaî yapmıştır, diğerleri ise kesreli okumuşlardır. el-Kisaî dedi ki: Bunlar iki ayrı söyleyiştir. Çardak yapıp yükseltirler”; (Sözü) yayarlar” gibi. Bu da gürültü ve patırtı çıkartıyorlar, demektir.

el-Cevherî dedi ki: “Gürültü çıkardı, çıkarır” demektir. Bunun ötreli olarak “yüz çevirmek” demek olan “sudud”dan geldiği, kesreli olarak ise: “Gürültü çıkarmak”tan geldiği söylenmiştir. Bunu söyleyen Kutrub’tur.

Ebû Ubeyde dedi ki: Eğer bu haktan yüz çevirmekten gelen bir kelime olsaydı, o takdirde ifade şeklinde olmalıydı. el-Ferrâ” ise: Burada ister ister denilsin, fark etmez.

İbnu’l-Müseyyeb dedi ki: ” Gürültü çıkarırlar, bağrışırlar, çağrışırlar” demektir. ed-Dahhak da gürültü ve patırtı çıkartırlar, diye açıklamıştır. İbn Abbâs’a göre gülerler demektir.

Ebû Ubeyde dedi ki: Bunu ötreli okumak, yan çizerler, yüz çevirirler, anlamına gelir. O takdirde anlam: Saptıklarından ötürü yan çizip giderler. Ancak: ile teaddi etmez (geçiş yapmaz). Bunu esreli okuyanların kıraati de anlamı bağrışıp, çağırırlar, gürültü yaparlar demektir. Buna göre: Bağrışıp, çağrışırlar” fiili ile alakalıdır. Bundan dolayı “gürültü ederler, bağırırlar, çağırırlar” demektir.

Zuhruf 56

Onları bir öncekiler için örnek ve sonrakiler için ibret yaptık.

Diyanet Vakfı
Onları, sonradan gelenlerin geçmişi ve bir ibret örneği kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Böylece onları sonra gelenler için bir geçmiş ve bir örnek kıldık.

“Böylece onları” Fir’avun kavmini

“sonra gelenler için bir… örnek kıldık.” Bir geçmiş kıldık. Ebû Miclez dedi ki: Onların ameli gibi amelde bulunanlar için

“bir geçmiş ve” halen amelleri gibi amelde bulunanlar için de

“bir örnek kıldık.”

Mücahid dedi ki:

“Bir geçmiş” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetine haber vererek

“ve bir örnek” onlar için bir ibret

“kıldık” demektir. Yine ondan nakledildiğine göre kavminin kâfirleri için onlardan önce cehenneme gidecek

“bir geçmiş” kıldık. Katade de: Cehenneme önce giden

“bir geçmiş ve” onlardan sonra gelenler için bir öğüt olmak üzere

“bir örnek kıldık” diye açıklamıştır.

“Geçmiş (selef)” önden gitmiş demektir. ” Geçti, geçer” denilir, ” İstedi” fiili gibi kullanılır, önceden geçti ve geçip gitti demektir. “Önceden salih bir ameli vardı” olur. ” Önceden geçmiş olanlar” demektir. “Adamın eski ataları” anlamındadır. Bunun da çoğulu…diye gelir.

Genel olarak “sin” harfi ve “lam” harfi üstün olmak üzere çoğulu olarak okunmuştur. ” Hizmetçi” çoğulunun: diye gelmesi ile: “Gözetleyici”nin çoğulunun: şeklinde; “Bekçi”nin çoğulunun diye gelmesi gibi.

Hamza ve el-Kisaî ise “sin” ve “lam” harflerini ötreli olarak diye okumuştur. el-Ferrâ” dedi ki: Bu çoğuludur, tıpkı: ” Taht” kelimesinin çoğulunun diye gelmesine benzer.

Ebû Hatim dedi ki: Bu: çoğuludur. “Kereste” lâfzının çoğulunun: şeklinde, “Meyve” kelimesinin çoğulunun da: diye gelmesi gibi. Her ikisinin de anlamı birdir.

Ali, İbn Mes’ûd, Alkame, Ebû Vail, en-Nehaî ve Humeyd b. Kays ise “sin” harfini ötreli, “lam” harfini fethalı olmak üzere; şeklinde, (……..)’in çoğulu olarak okumuşlardır ki bu da önceden geçen fırka demektir.

el-Müerric ile en-Nadr b. Şumeyl şöyle demişlerdir:) kelimesi çoğuludur. ” Oda’nın çoğulunun: şeklinde; ” Hayret verici yeni şey” çoğulunun diye; ” Karanlık” lâfzının çoğulunun da diye gelmesi gibi.

Zuhruf 55

Bizi öfkelendirdiklerinde onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk.

Diyanet Vakfı
Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet onlar Bizi gazablandırınca kendilerinden intikam aldık. Hemen onları topluca suda boğduk.

“Nihayet onlar Bizi gazablandırınca kendilerinden intikam aldık” âyeti ile ilgili olarak ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan: Onlar bizi öfkelendirip kızdırınca demektir, diye açıkladığı rivâyet etmiştir. Ali b. Ebi Talha’nın ondan rivâyetine göre de, onlar Bizi öfkelendirince demektir diye rivâyet etmiştir.

el-Maverdî dedi ki: Bunların anlamları farklıdır, ikisi arasındaki fark şudur: Öfke (sehat) hoşlanmayışın açığa vurulması demektir. Kızgınlık (gazab) ise intikam almak istemek demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Buradaki

“esef”, gazab anlamındadır. Allah’ın gazabı ise ya cezalandırmayı murad etmesidir, o takdirde bu Allah’ın zatî sıfatlarından olur yahutta azâbın kendisi demektir. Bu durumda da bu, Allah’ın fiilî sıfatlarından olur. el-Maverdî’nin sözünün anlamı da budur.

Ömer b. Zerr dedi ki: Ey Allah’a isyan eden kimseler, Allah’ın uzun süre sizi cezalandırmayışına aldanmayın. Onun esefinden (gazabından) sakının. Çünkü O:

“Nihayet onlar Bizi gazablandırınca, kendilerinden intikam aldık” diye buyurmuştur.

“Onlar Bizi gazablandırınca” âyetinin, rasûllerimizi ve sihirbazlar ile İsrailoğulları gibi mü’min dostlarımızı gazablandırınca, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Allah’a eziyet ederler” (el-Ahzab, 33/57) âyeti ile:

“Allah ile savaşırlar…” (el-Mâide, 5/33) buyruklarına benzemektedir ki, maksat Allah’ın gerçek dostları ve rasûlleridir.

Zuhruf 54

Kavmini küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir topluluktu.

Diyanet Vakfı
Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.

Kurtubi Tefsiri
Kavmini böylece hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar bir fasıklar topluluğu idi.

“Kavmini böylece hafife aldı.” İbnu’l-A’rabî’nin dediğine göre kavminin cahil olduğunu kabul etti, demektir.

“Onlar da ona itaat ettiler.” Buna sebeb ise akıllarının kıtlığı, düşüncelerinin zayıflığı idi.

“Sevinç onu hafifliğe itti” onu uygun olmayan davranışlara itti, demektir, “Onu cahilliğe itti” anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“İnanmayanlar asla seni aceleciliğe sürüklemesin” (er-Rum, 30/60) âyetinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır.

Söylediği sözler ile onları tahrik edince, onlar da Mûsa’yı yalanlamak üzere ona itaat ettiler, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre: Onun kavmini hafife alması akıllarının hafif ve yetersiz olduğunu görmesi demektir. Bu ise kendisine itaat etmeleri gerektiğine delalet etmez. Buna göre: Şu takdirde ihtimal itibariyle uzakça birtakım hazfedilmiş ifadelerin bulunduğunu kabul etmek gerekir: Onların kıt akıllı olduğunu görünce, o da azgınlık etmeye onları çağırdı, onlar da ona itaat ettiler.

Bir diğer açıklamaya göre: O kavmini hafife aldı ve sonunda kendisine uyuncaya kadar onları etkisi altında tuttu.

Bir kimseyi istiskal etme (radıyallahü anhhatsız olma, sıkılma)nın zıttı olarak: denilir, “Onu hakir ve küçük düşürdü” demektir.

“Çünkü onlar bir fasıklar” Allah’a itaatin dışına çıkanlar

“topluluğu idi.”

Zuhruf 53

“Üzerine altın bilezikler atılsaydı ya, ya da beraberinde melekler geliverseydi ya!”

Diyanet Vakfı
«Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?»

Kurtubi Tefsiri
“Hem üzerine altından bilezikler bırakılmalı veya onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?”

“Hem üzerine altından bilezikler bırakılmalı… değil miydi?” şeklindeki bu sözlerini söylemesinin sebebi; bu şekilde süslenmek o dönemdeki şerefli ve soylu kimselerin adeti olmasıdır.

Hafs: ” Bilezikler” şeklinde: çoğulu olarak okumuştur.

” Başörtüsü” kelimesinin çoğulunun: şeklinde gelmesi gibi. Ubeyy: şeklinde; çoğulu olarak okumuştur. İbn Mes’ûd; diye okurken, bunun dışında kalan kıraat âlimleri; şeklinde; “Bilezikler” lâfzının çoğulu olarak okumuşlardır. O takdirde bu çokluk çoğuludur. Bununla birlikte çoğulu olması da mümkündür. Bu durumda sonraki “ne” (yuvarlak “te”) çoğulda “ye”nin yerine getirilmiş olmaktadır. O zaman bu kelime “zındık” lâfzının çoğulunun: ile şeklinde (Bizans komutanı demek olan “bıtrik” kelimesinin çoğulunun); ile şeklinde gelmesi ve benzeri diğer kelimeler gibi. Ebû Amr b. el-Ala dedi ki: ” Bilezikler” kelimesinin tekdir, bu da ayrı bir söyleyişidir.

Mücahid dedi ki: Onlar bir adama bilezik taktılar mı iki bilezik takarlar ve boynuna altın bir halka dolarlardı. Bu da onun efendi ve soylu birisi olduğuna alamet idi. Bu bakımdan Fir’avun: Mûsa’nın Rabbi -eğer Mûsa doğru söyleyen birisi- onun üzerine ne diye altından bilezikler bırakmıyor? demişti.

“Veya onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?” Katade’nin açıklamasına göre onun ardı sıra gitmeleri, Mücahid’e göre de onunla birlikte yürümeleri, İbn Abbâs’ın açıklamasına göre kendisine karşı çıkanlara karşı ona yardımcı olmaları gerekmez miydi? demektir. Yani Rabbinin nezdinde bulunduklarını iddia ettiği melekleri böylelikle etrafındakiler çoğalsın, vereceği emirleri yerine getirmek üzere onları görevlendirsin. Bu suretle bu,kalbleredaha bir heybet versin diye melekleri ona katmalı değil miydi? O bu sözleri ile Allah’ın peygamberi olan kimselerin de dünyadaki hükümdarların elçileri gibi olmaları gerektiği izlenimini vermeye çalışmıştır. Halbuki o Allah’ın elçilerinin semavi ordularla desteklenmiş olduklarını bilmiyordu. Aklı eren herkes bilir ki, yüce Allah’ın, tek ve yalnız başına olmasına rağmen Mûsa’yı uyanlarının çokluğuna rağmen Fir’avun’a karşı koruması, Mûsa’ya asa ve beyaz parıldayan el (yed-i beyza) ile yardımcı olması, onun bileziklerinin bulunmasından yahut -Mukâtil ‘in açıklamasına göre- beraberinde meleklerin yardımcılar olarak gelmesinden -el-Kelbî’nin açıklamasına göre de- onun doğruluğuna delil olmasından daha ileri derecede bir belgedir. Onun bu dediklerinin ayrıca olmasına gerek yoktur, çünkü bu kadar i’caz yeterlidir. Diğer taraftan bunca âyetin açıkça görülmüş olmasına rağmen Mûsa (aleyhisselâm) yalanlandığı gibi, meleklerin beraberinde gelmesine rağmen yine yalanlanması da mümkündür. Fir’avun’un meleklerden sözetmesi Mûsa’nın söylediğini aktarmak yollu idi. Çünkü meleklerin yaratıcısını kabul etmeyen ve tanımayan bir kimse meleklere îman etmez.

Zuhruf 52

“Yoksa ben, bu aşağılık, konuşmaya bile gücü yetmeyen kişiden daha hayırlı değil miyim?”

Diyanet Vakfı
«Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?»

Kurtubi Tefsiri
“Ben şu aşağılık olandan ve sözünü nerede ise açıklayamayandan daha hayırlı değil miyim?”

“Ben şu aşağılık olandan” herhangi bir gücü ve kuvveti bulunmadığından dolayı değersizliği ve güçsüzlüğü sebebiyle de kendi ihtiyaçlarını görmek üzere bizzat kendisi çalışıp, didinen kimseden

“ve sözünü nerede ise açıklayamayandan”; Ta-Ha Sûresi’nde (20/27. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere dilinde bulunan düğümü kastediyor;

“daha hayırlı değil miyim?”

Ebû Ubeyde dedi ki: Bu âyetteki: ” Mi” edatı burada; “Hatta, bilakis” anlamındadır. Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre atıf harfi değildir. Yani, Fir’avun kavmine: Hatta ben “şu aşağılık olandan” daha hayırlıyım dedi, demektir. Yani onun gücü yoktur. Değersiz ve güçsüz olduğundan kendi ihtiyaçlarını bizzat görerek kendisini küçültüyor

“ve sözünü nerede ise açıklayamıyor.” Bununla daha önce Ta-Ha Sûresi’nde (20/27) ayetin tefsirinde geçtiği gibi dilindeki düğümü kastediyor.

el-Ferrâ” dedi ki: edatı iki türlü olabilir. Arzu edilirse kendisinden önceki ifade ile ilişkisinden ötürü bu edat ile yapılan bir soru kabul edilebilir, arzu edilirse de yüce Allah’ın:

“Mısır mülkü… benim değil mi?” âyetine atf-u nesak yapılabilir.

Bunun zaid olduğu da söylenmiştir. Ebû Zeyd Araplardan bu edatı zaid olarak kullandığını rivâyet etmiştir. Ben şu aşağılık ve değersiz olandan daha hayırlıyım, demektir. el-Ahfeş de: İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır, anlam şudur demektedir: Siz görüyor musunuz? Yoksa görmüyor musunuz? demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Ey Cülacil denilen yer ile kum tepesi arasında bulunan ince ve

yumuşak kumların ceylanı, O sen misin yoksa Ummu Salim midir?”

Bu da; sen mi daha güzelsin, yoksa Um Salim mi daha güzeldir, demektir.

Daha sonra da yeni bir cümle olarak: “Ben hayırlıyım” diye söylemiştir.

el-Halil ve Sîbeveyh der ki: Âyetin anlamı şudur: Görmez misiniz yoksa siz görenler misiniz? Bu durumda “Yoksa” edatı ile “görmez misiniz” üzerine atıf yapmış olmaktadır. Çünkü; “ben mi hayırlıyım” yoksa sizin görüşünüz nedir, anlamındadır. Çünkü onlar kendisine: Sen ondan hayırlısın diyecek olsalardı, ona göre çevresindekiler gören basiretli kimseler olacaktı.

Îsa es-Sakafî ile Yakub el-Hadramî’den rivâyet edildiğine göre onlar, ifade; ” siz görüyor musunuz, yoksa görmüyor musunuz?” takdirinde olmak üzere: üzerinde vakıf yapmışlardır.

Bu edat üzerinde vakıf yapanlar, bunu zaid kabul etmiş ve sanki “görmez misiniz” âyetinin: lâfzı üzerinde vakıf yapmış gibi olur. Ancak el-Halil ve Sîbeveyh’e göre burada ifade tamam olmamaktadır. Çünkü;

edatı kendisinden önceki ifadeler ile ilişkili olmasını gerektirmektedir.

Kimileri de şöyle demiştir: Vakıf yüce Allah’ın:

“Görmez misiniz” âyeti üzerinde yapılır. Sonra da: “Daha hayırlı değil miyim?” âyeti üzerinde aksine ben daha hayırlıyım, anlamı ile başlanılır, el-Ferrâ” da şu beyiti zikretmektedir:

“Kuşluk vaktinin parlaklığında güneşin kursu ve sureti gibi ortaya çıktı,

Hatta sen gözümde daha da güzelsin.”

(Görüldüğü gibi) burada: Hatta sen daha da güzelsin” anlamındadır.

el-Ferrâ’nın naklettiğine göre kimi kıraat alimi ” Ben daha hayırlı değil miyim” diye okumuşlardır.

Mücahid’den rivâyet edildiğine göre o; “Yoksa…” üzerinde vakıf yapar, sonra da: “Ben (ondan) daha hayırlıyım…” diye okumaya devam edermiş ki az önce sözkonusu edilmişti.

Zuhruf 51

Firavun kavmi içinde seslendi ve dedi ki: “Ey kavmim, Mısır mülkü benim değil mi? Ve bu nehirler altımdan akmıyor mu? Görmüyor musunuz?”

Diyanet Vakfı
Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi: «Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz?»

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun kavmi arasında seslenip dedi ki: “Ey kavmim! Mısır mülkü ve altından akan şu nehirler benim değil mi? Görmez misiniz?

“Fir’avun kavmi arasında seslenip dedi ki…” Denildiğine göre firavun bu mucizeleri görünce, kavmin ona doğru meyledeceklerinden korkarak

“seslendi.” Burada “seslendi” dedi anlamındadır. Bu açıklamayı Ebû Malik yapmıştır. Etrafında Kıbtilerin büyük ve ileri gelenlerinin bulunmuş olma ihtimali de vardır. O bakımdan kendi aralarında sesini yükseltti, sonra da bu söyledikleri bütün kıbti toplulukları arasında yayıldı. Âdeta hepsi arasında seslenmiş gibi oldu. Bunun, kavmi arasında seslenecek kimselere emir verdi, anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.

“Ey kavmim! Mısır mülkü” herhangi bir kimsenin bu hususta benimle tartışması ve rakibliği sözkonusu olmaksızın

“…benim değil mi?” Denildiğine göre o, Mısır’ın kırk fersah çarpı kırk fersahlık bir alanına hakim olmuştu. Bunu en-Nekkaş nakletmektedir. Burada sözü geçen “mülk” ile İskenderiye’yi kastettiği de söylenmiştir.

“Ve altımdan akan şu nehirler?” Yani Nil’in kolları

“benim değil mi?”

Bu kolların büyükleri Kral nehri (kolu), Tulün nehri (kolu), Dimyat nehri (kolu) ve Tinnis nehri (kolu)dir.

Katade dedi ki: Oraları bahçeler ve saraylarının altından akan ırmaklar idi. Tahtının altından akan ırmaklardı diye de açıklanmıştır.

“Altımdan” ifadesinin arada herhangi bir vasıta olmaksızın benim tasarrufum bunlarda geçerlidir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: O dizginlerini yakaladı mı Nil de akmayıp dururdu.

el-Kuşeyrî dedi ki: Rububiyet iddiasında bulunan kimselerin olağanüstü birtakım hadiseler göstermesi mümkündür. Çünkü gerçek ilahı ilâh olmayandan ayırdedebilmek için olağanüstü bir işin yapılmasına gerek yoktur.

“Altımdan akan şu nehirler” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Elimin altındaki kumandanlar, başkanlar ve zorba kimseler benim bayrağımın altında yürümektedirler. Bu açıklamayı da ed-Dahhak yapmıştır.

Nehirlerle malları kastettiği de söylenmiştir. Mallardan nehir diye sözetmesi ise mallarının çok olması ve açıkça ortada olmasından dolayıdır.

“Altımdan akan” lâfzın ben onları bana uyan kimselere dağıtıyorum, anlamındadır. Çünkü teşvik ve kudret nehirler üzerinde değil, mallar hakkında sözkonusu olur.

Durum böyleyken benim büyüklüğümü ve gücümü buna karşılık Mûsa’nın zayıflığını, bir diğer açıklamaya göre sizin ihtiyaçlarınızı karşılama kudretimi Mûsa’nın acizliğini

“görmez misiniz?”

“Şu” lâfzındaki “vav” harfinin

“nehirler”i

“Mısır mülkü” üzerine atfeden edat,

“akan” anlamındaki lâfzın da ondan hal olarak nasb konumunda olması mümkün olduğu gibi, bu “vav”ın hal “vav’ı olması işaret isminin de mübteda olması “nehirler”in işaret isminin sıfatı “akan”ın da mübtedanın haberi olması da mümkündür.

Medineliler, el-Bezzî ve Ebû Arar; “Altımdan” lâfzındaki “ye”yi üstün okumuşlar, diğerleri ise sakin okumuşlardır.

er-Reşid’den nakledildiğine göre o bu âyet-i kerimeyi okuyunca, oraya kölelerimin en iyisini vali olarak tayin edeceğim demiş ve el-Hasib’i -onun abdestinden sorumlu idi- oraya vali görevlendirmişti. Abdullah b. Tahir’den nakledildiğine göre oraya vali tayin edilmiş, oraya gitmek üzere çıkmış, ona yaklaşıp onu görünce: Fir’avun’un kendisi ile öğünerek: “Mısır mülkü… benim değil mi?” dedirtecek kadar ileri gitmesine sebeb teşkil eden şehir bu mu? Allah’a yemin ederim ki; bu benim nezdimde oraya girmemi gerektirecek kadar değerli değildir, dedikten sonra atının dizginlerini öbür tarafa çevirdi.

Daha sonra Fir’avun kendi durumunu açıkça dile getirerek:

Zuhruf 50

Ama onlardan azabı kaldırdığımızda, hemen sözlerinden döndüler.

Diyanet Vakfı
Fakat biz onlardan azabı kaldırınca, sözlerinden dönüverdiler.

Kurtubi Tefsiri
Ama Biz azâbı üzerlerinden kaldırınca, hemen verdikleri sözü bozdular.

“Ama” Mûsa dua edip de

“Biz azâbı üzerlerinden kaldırınca, hemen verdikleri sözü bozdular.” Kendileri hakkında yerine getireceklerine dair belirttikleri ahitlerinde durmadılar ve îman etmediler.

Bir açıklamaya göre onların:

“Gerçekten bizler hidayet bulanlar oluruz”

sözleri kendilerinin îman eden kimseler olduklarına dair verdikleri bir haberdir. Ancak üzerlerinden azâb kaldırılınca irtidad ettiler.

Zuhruf 49

Dediler ki: “Ey büyücü, Rabbine, sana verdiği sözle dua et. Elbette biz hidayet bulacağız.”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine dediler ki: Ey büyücü! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.

Kurtubi Tefsiri
“Ey sihirbaz” dediler; “Senin yanında, sana olan ahdi gereği Rabbine dua et Gerçekten bizler hidayet bulanlar oluruz.”

“Ey sihirbaz, dediler.” Yani onlar azâbı gördüklerinde: Ey sihirbaz, diyerek daha önceden adetleri üzere seslendikleri şekilde ona seslendiler.

Bir diğer açıklamaya göre; onlar ilim adamlarına sihirbaz diyorlardı. O bakımdan onu tazim etmek maksadıyla ona bu şekilde hitab ettiler.

İbn Abbâs dedi ki:

“Ey sihirbaz” ey alim, demektir. Aralarında sihirbaz saygı gösterdikleri büyük bir kişi idi. Sihirbazlık bir yergi sıfatı değildi.

Bir diğer açıklamaya göre: Ey sihriyle bizi yenik düşüren kişi, demektir. Mesela: “Filan kişi ile sihir yarışma girdim ve onu sihir ile yendim” demektir. Nitekim Arapların: ” Onunla tartıştım ve tartışmada onu yendim” ile “Fazilet bakımından onunla ölçüştüm ve ondan daha faziletli olduğum ortaya çıktı” ve benzeri ifadeler buna benzemektedir. Onlar bu sözleriyle soru sormak üzere “sihirbaz”ı gerçek anlamı ile de kullanmış olabilirler. Îman ederler ümidiyle de böyle dediklerinden ötürü onları kınamadı.

İbn Amir, Ebû Hayve ve Yahya b. Vessab “he” harfi ötreli ve (“he”den sonra) “elif”siz olarak; diye okumuşlardır. Bunun sebebi ise “he” harfinin kendisinden önceki harfe katılmış olması ve müfred nidanın gerektirdiği şekilde “ye” harfinin ötreli olarak gelmesidir. el-Ferrâ” da şu beyiti zikretmektedir:

“Ey nefsi direnip duran, yüz çevirmeyen kalb,

Güzel, beyaz tenli ve dudaklarının iç tarafı mavimtrak kadınlardan

(vazgeçip) ayık da kendine gel!”

Görüldüğü gibi burada “ye” harfinin ötreli oluşuna binaen “he” harfini de ötreli okumuştur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce en-Nûr Sûresi’nde (24/31. âyetin tefsirinin sonlarında) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Amr, İbn Ebi İshak, Yahya ile el-Kisaî ise aslına uygun olarak; okuyup (vakfederse) öylece vakıf yapmışlardır. Diğerleri ise elifsiz okumuşlardır, çünkü mushafta böylece yazılmıştır.

“Senin yanında sana olan ahdi gereği Rabbine dua et.” Yani Onun bize sana verdiğini haber verdiği îman edecek olursak azâbı üzerimizden kaldıracağına dair sözü gereğince, O’na dua et de azâbı üzerimizden kaldırsın.

“Gerçekten bizler” bundan sonra

“hidayet bulanlar oluruz.”

Zuhruf 48

Onlara gösterdiğimiz her bir ayet, öncekinden daha büyüktü. Onları azapla yakaladık ki dönerler diye.

Diyanet Vakfı
Onlara gösterdiğimiz her bir ayet (mucize) diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azaba uğrattık.

Kurtubi Tefsiri
Bizim onlara gösterdiğimiz herbir âyet mutlaka diğerinden büyük idi. Onları belki dönerler diye azâb ile aldık.

“Bizim onlara gösterdiğimiz herbir âyet mutlaka diğerinden büyük idi.”

Yani Mûsa’nın gösterdiği âyetler (mucizeler, belgeler) âyetlerin büyüklerinden idi. Onların herbirisi bir öncekinden de büyüktü.

Bir diğer açıklamaya göre:

“Mutlaka diğerinden daha büyük idi.” Çünkü birincisi bir bilgi sahibi olma sonucunu verirken, ikincisi de bir başka bilgi sahibi olma sonucunu veriyor idi. Böylece birincisine ikincisi eklenmekte ve gerçek daha bir açıklık kazanmakta idi.

Ayetlerin kardeşliğinden (mealde, benzerliğinden) sözedilmesinin anlamı birbirine benzer ve birbiriyle ilişkili olmaları demektir. Nitekim: ” Bu, bunun arkadaşıdır” denilince, onlar mana itibariyle birbirine yakındır, demek olur.

“Onları belki” küfürlerinden

“dönerler diye” bu âyetleri yalanlamalarından ötürü

“azâb ile aldık.” Bu da yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz Fir’avun hanedanını belki düşünüp ibret alırlar diye yıllarca kuraklıkla ve ürün kıtlığı ile sıkıntıya düşürdük” (el-Araf. 7/130) âyetinde ifade edilmektedir. Tufan, çekirgeler, haşerat ve kurbağalar… İşte bu son mucizeler, onlar için bir azâb ve Mûsa (aleyhisselâm) için açık belge idiler.

Zuhruf 47

Ayetlerimiz onlara geldiğinde, hemen onlarla alay ettiler.

Diyanet Vakfı
Onlara ayetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Onlara âyetlerimizle geldiğinde onlar bunlara gülüverdiler.

“…Onlar bunlara gülüverdiler” âyetinin anlamına gelince, onlar alay ettiler demektir. Böylelikle kendilerine uyanlara gönderilen bu âyetlerin bir büyü ve gösterilen bir hayal olduğu vehmini vermeye, kendilerinin de bunlara güç yetirebileceklerini hissettirmeye çalışıyorlardı.

Zuhruf 46

Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. “Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” dedi.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Musayı ayetlerimizle Firavuna ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik de Musa: Ben alemlerin Rabbinin elçisiyim, demişti.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz Mûsa’yı âyetlerimizle Fir’avun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. “Muhakkak ki ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği peygamberiyim” dedi.

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’yı âyetlerimizle… gönderdik.” Yüce Allah peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a düşmanlarından intikam alacağını bildirip diğer peygamberleri şahit tutmakla ve hepsinin tevhid üzere ittifak etmiş olduklarını göstermekle delili ortaya koyduktan sonra, bu hususu Mûsa ve Fir’avun kıssası ile Fir’avun’un yalanlamasını, onun ve kavminin başına gelen suda boğulmak ve yalanlama kıssasını zikrederek pekiştirdi. Yani Biz Mûsa’yı mucizeler ile gönderdik. Bunlar ise dokuz tane mucize idi. Bu mucizeleri yalanlandı. Sonunda Ben de güzel akıbeti onun için kıldım. İşte sen de böyle olacaksın.

Zuhruf 45

Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahman’dan başka ibadet edilen ilahlar kıldık mı?

Diyanet Vakfı
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahmandan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?

Kurtubi Tefsiri
Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor! Rahmân’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?

İbn Abbâs ve İbn Zeyd dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya -ki o Beytu’l-Makdis mescididir- İsra’da götürüldüğünde yüce Allah ona Âdem’i ve soyundan dünyaya gelmiş diğer peygamberleri diriltti. Cibril de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunuyordu. Cibril (aleyhisselâm) ezan okudu, sonra namaz için kamet getirdi. Sonra da: Ey Muhammed öne geç de onlara namaz kıldır dedi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince Cibril kendisine: “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor. Rahmân’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hayır, sormama gerek yok. Ben bu konuda yeterli kanaate sahibim” diye buyurdu. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, VII, 382.

İbn Abbâs dedi ki: Bu peygamberler yetmiş kişi idi. İbrahim, Mûsa ve Îsa (hepsine selam olsun) bunlar arasında idi. Onlara soru sormayışının sebebi Allah’ı onlardan daha iyi biliyor olması idi.

İbn Abbâs’tan başkasından gelen rivâyette de şöyle denilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkasında yedi saf halinde namaz kıldılar. Rasûller üç saf, nebiler ise dört saf idi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hemen arkasında ise İbrahim halilullah, sağında İsmail ve solunda İshak vardı. Sonra Mûsa, sonra da diğer rasûller dizilmişti. Onlara iki rekat namaz kıldırdı. Namazı bitirip ayağa kalkınca şöyle buyurdu: “Rabbim bana size: Sizden herhangi birinize Allah’tan başkasına ibadet etmeye davet etmek için bir emir verip vermediğini sormamı vahyetti.” Onlar: Ey Muhammed dediler, bizler şahitlik ederiz ki, hepimiz aynı çağrı olan la ilahe ilallah demeye davet etmek üzere ve onun dışında tapındıkları bütün varlıkların batıl olduğunu, senin nebilerin de sonuncusu, rasûllerin de efendisi olduğunu söylemek üzere gönderildik. Bu husus zaten senin bize İmâmlık yapman ile de açıkça ortaya çıkmış bulunuyor. Ayrıca kıyâmet gününe kadar Meryem oğlu Îsa dışında hiçbir peygamberin gelmeyeceği de bunu göstermektedir. Meryem oğlu Îsa ise senin izini izlemekle emrolunacaktır.”

Said b. Cübeyr de yüce Allah’ın:

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor” âyeti ile ilgili olarak şunları söylemektedir: O İsra’ya götürüldüğü gece rasûllerle karşılaştı.

el-Velid b. Müslim de yüce Allah’ın:

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor” âyeti hakkında şöyle demiştir: Ben buna dair Huleyd b. Da’lec’e sordum da o bana Katade’den şöyle dediğini nakletti: Peygamber İsra’ya götürüldüğü gece bu hususu onlara sordu. Peygamberlerle ve Âdem ile ayrıca cehennemin bekçisi Malik ile karşılaşmıştı.

Derim ki: Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak sahih olan açıklama şekli budur.

“Peygamberlerimiz” anlamındaki lafızdan önceki bu açıklamaya göre zaid değildir. el-Müberred ile bir grub ilim adamı ise şöyle demişlerdir: Âyet: Sen, senden önce gönderdiğimiz rasûllerimizin ümmetlerine soru sor, demektir. Rivâyet olunduğuna göre, İbn Mes’ûd’un kıraatinde:

“Senden önce gönderdiğimiz rasûllere ne gönderdiğimizi sor” şeklindedir. Bu ise tefsir edici bir kıraattir. Buna göre; zaiddir. Mücahid, es-Süddî, ed-Dahhak, Katade, Atâ, el-Hasen ve yine İbn Abbâs’ın görüşü budur. Sen Tevrat ve İncil kitablarına îman eden kimselere sor, demektir.

Manası: Ey Muhammed! Bize senden önce göndermiş olduğumuz peygamberlere dair soru sor, şeklinde olduğu ve böylelikle: ‘in hazfedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamaya göre ise: ” Peygamberlerimize” âyeti üzerinde vakıf tam bir vakıf olmakta, daha sonra ise cümle inkar yolu ile soru ile başlamaktadır.

Manası: Senden önce göndermiş olduğumuz rasûllerimize tabi olanlara sor, şeklinde olduğu ve muzafın hazfedildiği de söylenmiştir. Hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olmakla birlikte maksat onun ümmetidir.

“Rahmân’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?” âyeti ile yüce Allah, akıl sahibi varlıklardan sözettiği gibi. ilahlardan da (akıl sahibi varlıklara uygun zamir kullanarak) sözetmiş bulunmakta ve:

“İbadet edilecek” diye buyurmakta, bununla birlikte: veya diye buyurmamaktadır. Çünkü ilahlar onlara tapanlar nezdinde akıl sahibi varlıklar durumunda idi. Şanı yüce Allah da onlar hakkında akıl sahibi varlıklarla ilgili haber verdiği gibi, haber vermekte (söz etmekte)dir.

Böyle bir soru sormakla emredilmesinin sebebine gelince, yahudilerle müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dediler: Senin bu getirdiklerin senden öncekilere aykırıdır? Bunun üzerine yüce Allah, duruma vakıf kılmak ve söyletmek maksadı ile, diğer peygamberlere soru sormasını emretmiştir. Yoksa kendisi bu hususta şüphe ettiğinden dolayı bu emir verilmiş değildir.

Tevil bilginleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğer peygamberlere soru sorması hususunda iki ayrı görüş ortaya atmışlardır. Birincisine göre o peygamberlere sormuş, peygamberler de: Biz tevhid ile gönderildik demişlerdir. Bu açıklamayı el-Vakıdî yapmıştır.

İkincisine göre, peygamber yüce Allah’a yakîni dolayısıyla onlara soru sormamıştır. Öyle ki İbn Zeyd’in naklettiğine göre Mikail, Cebrâîl’e: “Bu hususa dair Muhammed sana soru sordu mu?” diye sormuş, Cebrâîl: “O bu hususta soru sormayacak kadar sağlam bir îman ve büyük bir yakîne sahiptir” diye cevab vermiştir. Bu anlam daha önce zikrettiğimiz şekliyle iki rivâyette geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 44

Ve gerçekten bu, senin ve kavmin için bir zikirdir. Ve yakında sorulacaksınız.

Diyanet Vakfı
Doğrusu Kuran, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Ve muhakkak o, sana ve senin kavmine büyük bir şereftir. Yakında sorguya çekileceksiniz.

“Ve muhakkak o, sana ve senin kavmine büyük bir şereftir.” Kurân-ı Kerîm hem senin için, hem de kavmin olan Kureyşliler için bir şereftir. Zira bu Kur’ân onların dili ile onlardan birisi üzerine inmiştir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz size sizin için bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitab indirdik” (el-Enbiya, 21/10) âyeti da buna benzemektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, Kureyş’in dili ile indi, ilk olarak onlara hitab etti. Bundan ötürü buna îman eden herkes, onların dillerini öğrenmeye gerek gördü. Böylelikle onlara muhtaç oldular. Çünkü başka dilleri konuşanlar, emir ve nehyin anlatıldığı, Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün haberlerin ifade edildiği manayı kavrayabilmek için, onların dillerini öğrenmeye gerek duydular. Böylelikle onlar diğer dilleri konuşanlara göre daha şerefli kılındılar. Bundan dolayı bu dile de “Arapça” ismi verildi.

Bunun, sizin gerek duyduğunuz şeyler hakkında senin ve ümmetin için bir açıklamadır, anlamına geldiği söylendiği gibi, dinin emirlerini kendisi vasıtasıyla hatırlayıp, gereğince amel ettiğiniz bir öğüttür, diye de açıklanmıştır.

“Ve muhakkak o sana ve senin kavmine büyük bir şereftir” âyeti ile hilafetin kastedildiği de söylenmiştir. Hilafet Kureyşliler arasında olur, başkalarında olmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bu hususta insanlar Kureyş’e tabidirler. Müslümanları onların müslümanlarına, kâfirleri de onların kâfirlerine tabidir. ” Buhârî, III, 1288; Müslim, III, 1451; Müsned, II, 242, 319.

Malik dedi ki: Bu adamın: Babam bana anlattı, o babasından (naklen) anlattı, demesidir. Bu açıklamayı -el-Maverdî, es-Sa’lebî ve diğerlerinin zikrettiklerine göre- İbn Ebi Seleme babasından, o Malik b. Enes’ten rivâyet etmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ben İslâm’da bu mertebeye Bağdat’ta gördüğüm dışında herhangi bir kimseye nasib olduğunu görmedim. Orada bulunan et-Temimîoğulları derler ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, diye Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar senedini ulaştırır. Böylelikle onların değerleri üstün bir mertebeye yükselmiş, insanlar onları tazim eder hale gelmişlerdir. Halifelik makamı da onlarla üstünlük kazanmıştır. Yine Medinetu’s-Selam’da Ebû Muhammed Rızkullah b. Abdi’l-Vehhab Ebû’l-Ferec b. Abdi’l-Aziz b. el-Haris b. el-Esed b. el-Leys b. Süleyman b. Esved b. Süfyan b. Yezid b. Ukeyne b. Abdillah et-Temimî’nin iki oğlunu gördüm. Onlar şöyle diyorlardı: Babamız Rızkullah’ı şöyle derken dinledik: Babamı şöyle derken dinledim: O: Babamı şöyle derken dinledim: O: Babamı şöyle derken dinledim: O: Babamı şöyle derken dinledim: O: Babamı şöyle derken dinledim (diyordu ki:) Ali b. Ebî Tâlib’i, el-Hannan ve el-Mennan’ın mahiyeti hakkında soru sorulması üzerine şöyle derken dinledim: el-Hannan kendisinden yüz çevirene yönelen, el-Mennan ise kendisinden istenilmeden önce bağışlarda bulunan kimse demektir. Ali’yi böyle derken dinledim diyen kişi ise onların büyük dedeleri Ukeyne b. Abdullah’dır. Bununla birlikte daha kuvvetli görülen görüş yüce Allah’ın:

“Ve muhakkak o sana ve senin kavmine büyük bir şereftir” âyeti ile Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiğidir. Çünkü ifade buna bina edilmiş ve sonunda ona dönülmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Maverdî dedi ki:

“Ve senin kavmine” âyeti hakkında iki görüş vardır: Birincisine göre ümmetinden sana tabi olanlar demektir. Bu açıklamayı Katade yapmış olup, es-Sa’lebî bunu el-Hasen’den diye de zikretmiştir. İkinci görüşe göre Kureyş’ten senin kavmine demektir. Bu kimdendir denilir, Araplardandır diye cevab verilir. Hangi Araplardandır diye sorulunca, Kureyş’tendir diye cevab verilir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

Derim ki: Sahih olan Kureyş’ten olsun, başkalarından olsun Kur’ân-ı Kerîm’in gereğince amel edenler için bir şeref kaynağı olduğudur. İbn Abbâs rivâyetle dedi ki: Allah’ın peygamberi (Allah’ın salat ve selamı ona olsun) bir sedyeden yahutta bir gazadan döndüğünde Fatıma’yı çağırıp, şunları söyledi: “Ey Fatıma! Nefsini Allah’tan satın almaya bak! Çünkü Allah’tan gelecek olana karşı benim sana hiçbir faydam olmaz.” Buhârî, III, 1012, 1218, IV, 1487; Müslim, I, 192; Tirmizi, IV, 554, V, 338; Nesâî, VI, 249; Müsned, II, 333, 360, 398, 519, VI, 187; Taberi, Tefsir, XIX, 119.

Buna benzer sözleri hanımlarına da söylediği gibi; yine bunun benzerini yakın akrabalarına da söylemiştir. Daha sonra yüce Allah’ın peygamberi (salat ve selam ona) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar arasında Haşimoğulları ümmetim olmaya en layık kimseler değildir. Çünkü insanlar arasında ümmetim olmaya en layık kimseler takva sahibi olanlardır. İnsanlar arasında Kureyşliler de ümmetim olmaya en layık kimseler değildir. Çünkü insanlar arasında ümmetim olmaya en layık kimse takva sahibi olanlardır. Yine insanlar arasında ümmetim olmaya en layık olanlar ensar değildir. Çünkü ümmetim olmaya insanlar arasında en layık olanlar takva sahibi kimselerdir. İnsanlar arasında mevalî (Arap olmayan mü’minler) ümmetim olmaya en layık kimseler değildir. İnsanlar arasında ümmetim olmaya en layık kimseler takva sahibi olanlardır. Hepiniz bir erkek ve bir kadındansınız, sizler: Sâ’ denilen ölçünün üstündeki hiza gibisiniz. Sizden herhangi birinizin diğerine takva ile olması hali dışında bir üstünlüğü yoktur. ”

Ebû Hüreyre’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cehennem kömürlerinden bir kömür ile övünüp duran birtakım kimseler ya bu yaptıkları işlerden vazgeçerler, veya Allah nezdinde onlar pislikleri burnuyla iten domuzlan böceğinden daha kötü bir durumda olurlar. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem topraktandır. Şüphesiz Allah sizden cahiliye gururunu ve (cahiliyyenin) babalarla öğünme geleneğini gidermiş bulunuyor. İnsanlar ya takva sahibi bir mü’mindir yahut bedbaht bir günahkardır.” Tirmizi, V, 734; Müsned, I, 301 (kısmen); Taberani, Kebir, XI, 317 (kısmen); Münziri, Terğib, III, 358-359. Bu ikisini de Taberî rivâyet etmiştir. Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah’ın izniyle el-Hucurat Sûresi’nde gelecektir.

“Yakında” bu nimete karşı şükredip, etmediğinize dair

“sorguya çekileceksiniz.” Bu açıklamayı Mukâtil ve el-Ferrâ” yapmıştır. İbn Cüreyc de şöyle demiştir: Sen de, seninle birlikte olanlar da sana verdiklerimizden dolayı sorguya çekileceksiniz.

Bu hususta yaptığınız amellerden size soru sorulacaktır, diye de açıklanmıştır. Manalar birbirine yakındır.

Zuhruf 43

Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerindesin.

Diyanet Vakfı
Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.

Kurtubi Tefsiri
O halde sana vahyolunana kuvvetle sarıl. Çünkü sen dosdoğru bir yol üzeresin.

“O halde sana vahyolunana” yalanlayıcılar onu yalanlasa dahi Kur’ân-ı Kerîm’e

“kuvvetle sarıl. Çünkü sen dosdoğru bir yol üzeresin.” Bu yol seni Allah’a, rızasına ve mükâfatına kavuşturacaktır.

Zuhruf 42

Ya da sana, onlara vaat ettiğimizi gösterirsek, onlara kesinlikle gücümüz yeter.

Diyanet Vakfı
Yahut onlara vadettiğimiz azabı, sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter.

Kurtubi Tefsiri
Yahut onları tehdit ettiğimiz azâbı sana gösteririz. Çünkü Biz onlara güç yetirenleriz.

“Eğer seni alıp götürsek dahi…” Yani Biz seni Kureyş’in eziyetinden, Mekke’den çıkaracak olsak

“şüphesiz ki bunlardan intikam alıcılar Bizleriz. Yahut onları tehdit ettiğimiz azâbı sana gösteririz.” Bu da sen hayatta iken onlardan intikam almamızdır.

“Çünkü Biz onlara güç yetirenleriz.”

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bunu ona Bedir günü gösterdi. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü de budur.

el-Hasen ve Katade ise şöyle demektedir: Bu müslüman insanlar hakkındadır. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra meydana gelmiş fitneleri kastediyor. Buna göre;

“Seni alıp götürsek” âyeti, senin canını alsak demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra çok ağır musibetler oldu. Yüce Allah peygamberine ikramda bulunarak onu alıp götürdü ve ümmetinin hallerinden gözünü aydınlatacak şeylerden başkasını ona göstermedi, intikam ve musibetleri ondan sonraya bıraktı. Halbuki ümmetinin birtakım musibetlere uğratıldığı gösterilmedik hiçbir peygamber yoktur.

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kendisinden sonra ümmetinin karşı karşıya kaldığı durumlar gösterilmiştir. O da yüce Allah’ın huzuruna çıkıncaya kadar hep sıkıntıh idi, gülerek neşelendiği görülmedi.

İbn Mes’ûd’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah bir ümmet hakkında hayır murad edecek olursa, o ümmetten önce peygamberinin canını alır ve onu o ümmet için önden giden bir öncü ve bir geçmiş kılar. Eğer bir ümmet hakkında azâbı murad edecek olursa, peygamberi hayatta iken o ümmete azâb verir ki, kendisini yalanlayıp emrine karşı geldiklerinden ötürü onun gözü aydın olsun.” Müslim, IV, 1791; İbn Hibban. Sahih, XV, 22, XVI, 198. Ancak her ikisi de Ebû Mûsa’da

Zuhruf 41

Eğer seni alıp götürürsek, onlardan intikam alırız.

Diyanet Vakfı
Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız.

Kurtubi Tefsiri
Eğer seni alıp götürsek dahi şüphesiz ki bunlardan intikam alıcılar Bizleriz.

Zuhruf 40

Sağır olanlara duyurabilir misin? Ya da körleri ve apaçık sapıklıkta olanı hidayete erdirebilir misin?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?

Kurtubi Tefsiri
O sağır kimselere sen mi işittireceksin? Yahut kör olanları ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanları sen mi bidayete ulaştıracaksın?

Ey Muhammed!

“O sağır kimselere sen mi işittireceksin? Yahut kör olanları ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanları sen mi hidayete ulaştıracaksın?” âyeti şu demektir: Senin böyle bir imkanın yoktur. Bundan ötürü kâfir olurlarsa göğsün daralmasın.

Âyette Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir teselli vardır. Ayrıca kaderiyye’nin ve diğerlerinin kanaatleri reddedilmekte, hidayetin, doğru,yolu bulmanın ve kalpteki ilahi yardımdan uzak kalışın Allah’ın yaratması ile olduğunu, O’nun, dilediği kimseyi saptırıp dilediğine hidayet verdiğini de göstermektedir.

Zuhruf 39

Bugün, çünkü zulmettiniz, azapta ortak olmanız size fayda vermez.

Diyanet Vakfı
Zulmettiğiniz için bugün (nedamet) size hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü siz, azapta ortaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Bugün size asla fayda vermeyecektir. Çünkü zulmettiniz. Elbette siz beraberde azâb çekeceksiniz.

“Bugün size asla fayda vermeyecektir. Çünkü zulmettiniz” âyetindeki:

“Çünkü” lâfzı “bugün” lâfzından bedeldir. Yani Allah kâfire şöyle diyecektir: Siz dünya hayatında şirk koştuğunuz için bu sözün bugün size faydası olmayacaktır. Bu ise kâfirin söyleyeceği söz olan:

“Keşke benimle senin aranda iki doğu kadar uzaklık olsaydı” (Zuhruf, 43/38) sözleridir. Yani o günde pişmanlık fayda vermeyecektir.

Kendisinden, farklı rivâyet gelmiş olmakla birlikte;

“Elbette siz” hemzesi kesreli ile

“Beraberce azâb çekeceksiniz.” İbn Amir’in kıraatidir. Diğerleri ise (hemzeyi) üstün ile okumuşlardır. Şu takdirde ref mahallindedir: Azapta ortak olmanızın bugün size asla faydası olmayacaktır. Çünkü herkes bu azabtan kendisi için en fazla payı almış olacaktır (demektir.)

Yüce Allah böylelikle cehennem ehline, dünya hayatında iken musibete uğrayan kimselerin başkalarının musibetini görerek kederlerinin hafiflemesi imkanını vermeyeceğini bildirmektedir. Çünkü dünyadakiler başkasının musibetini görerek nisbeten rahatlarlar. Böyle bir kimse: Bela ve musibette benim durumumda olan başkaları da vardır der ve bu onun kederini bir parça hafifletir. Nitekim el-Hansa şöyle demiştir:

“Eğer etrafımda çok olmasaydı,

Kardeşlerine ağlayanlar, öldürürdüm kendimi.

Gerçi onlar benim kardeşim gibisine ağlamıyorlar ama,

Başkaları da bana benzer durumdadır, diyerek teselli buluyorum.”

Ahirette başkalarının benzer durumda olması, onlara teselli faydasını sağlayamayacağına göre, onlar azabları ile uğraşacaklardır.

Mukâtil de şöyle demektedir: Bugün mazeretler göstermenizin ve pişmanlık duymanızın size faydası olmayacaktır. Çünkü sizinle birlikteki şeytanlarınız da, sizler de -küfürde ortak olduğunuz gibi- azapta da ortaksınız.

Zuhruf 38

Nihayet bize geldiğinde der ki: “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaş!”

Diyanet Vakfı
O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet o bize geldiğinde diyecek ki: “Keşke benimle senin aranda iki doğu kadar uzaklık olsaydı. Sen ne kötü bir arkadaşmışsın!”

“Nihayet o bize geldiğinde” fiilini. Ebû Amr, Hamza, el-Kisaî ve Hafs tekil olarak okumuşlardır ki; kıyâmet gününde kâfir geldiğinde demektir. Diğerleri ise tesniye olarak: ” İkisi geldiğinde” diye okumuşlardır ki, bundan kasıt kâfir ile onunla birlikte arkadaşlık edecek olan şeytandır. Bunlar tek bir zincire vurulmuş halde gelecekler. Kâfir: “diyecek ki: Keşke benimle senin aranda iki doğu” kış mevsiminin doğusu ile yaz mevsiminin doğusu “kadar uzaklık olsaydı.” Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O hem iki doğunun Rabbidir, hem de iki batının Rabbidir.” (er-Rahmân, 55/17) Mukâtil ‘in açıklaması da buna yakındır.

Fiili tekil okuyanların kıraati zahiri itibariyle her ne kadar tekil görünüyor ise de mana her ikisi içindir. Çünkü daha sonraki ifadelerden bu anlaşılmaktadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ve oldukça geniş ve hemen görüp dikkat eden,

Burun tarafında üst ve alt kapakların birleştiği noktası arkadan açılmış gibi bir göz.”

Mukâtil dedi ki: Kâfir, senenin en uzun gününde güneşin doğduğu yer ile en kısa gününde güneşin doğduğu yer arasındaki mesafe kadar aralarının uzak olmasını temenni edecektir. İşte bundan dolayı:

“İki doğu kadar uzaklık” demiştir.

el-Ferrâ” da şöyle demiştir: O bununla doğu ve batıyı kastetmiş, ikisinden birisinin ismini kullanmıştır. Nitekim güneş ile aya “el-kamaran (iki ay)”, Ebû Bekir ve Ömer’e “el-umeran”, Küfe ile Basra’ya: “el-Basratan”, öğlen ve ikindiye “el-asran” denilmesi gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Semanın ufuklarını doldurduk size karşı,

Onun iki ayı ve doğan yıldızlar bizimdir.”

Ebû Ubeyde de Cerir’in şu beyitini zikretmektedir:

“Onların yaptıklarını beğenmezdi Rasûlullah,

İki Ömer diye bilinen Ebû Bekir ve Ömer de.”

Sîbeveyh de şu mısraı zikretmektedir:

“İki Hubeybe yardımcı olmuş olmak bana yeter, evet yeter bana.”

Bununla ez-Zübeyr’in iki oğlu Abdullah ile Mûsab’ı kastetmektedir. Oysa Ebû Hubeyb, Abdullah’ın künyesidir.

“Sen ne kötü bir arkadaş mışsın?” Sen kötü bir arkadaşsın. Çünkü onu cehenneme götürecektir.

Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Kâfir ölümden sonra diriltileceği vakit, onun yanından ayrılmayacak olan şeytandan arkadaşı ile eşleştirilir. Onu cehenneme götürünceye kadar ondan ayrılmayacaktır.

Zuhruf 37

Ve gerçekten onlar, onları yoldan çevirirler. Onlar da kendilerinin hidayet üzere olduğunu sanırlar.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak bunlar onları yoldan alıkoyarlar ve onlar da kendilerinin hidayette olduklarını sanırlar.

“Muhakkak bunlar” yani şeytanlar

“onları yoldan alıkoyarlar” hidayet yolunu izlemelerini engellerler. Burada fiilin çoğul lâfzı ile gelmesi yüce Allah’ın:

“Kim… görmezlikten gelirse” âyetinde yer alan “kim” anlamındaki lâfzın çoğul anlamını taşımasından dolayıdır.

“Ve onlar” kâfirler

“kendilerinin hidayette olduklarını sanırlar.” Şöyle de açıklanmıştır: Kâfirler şeytanların hidayette olduklarını zannettiklerinden ötürü onlara itaat ederler.

Zuhruf 36

Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytanı musallat ederiz, artık o onun yakını olur.

Diyanet Vakfı
Kim Rahmanı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.

Kurtubi Tefsiri
Kim Rahmânın zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu onun ayrılmaz bir arkadaşıdır.

“Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu onun ayrılmaz bir arkadaşıdır” âyetindeki

“kim… görmezlikten gelirse” âyetini İbn Abbâs ve İkrime: diye “şın” harfini üstün olarak okumuşlardır. “Kim kör olursa…” demektir. “Kör oldu, olur” fiili de aynı köktendir. Erkek hakkında: Kör adam” kadın hakkında: “Kör kadın” ifadeleri görmemeleri halinde durumlarını anlatmak üzere kullanılır. Şair el-A’şa’nın şu beyitinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır.

“O avurtları kaybolmuş bir adam gördü,

Hilkati değişmiş, gözü görmeyen bir kimsedir.”

Yine şair şöyle demiştir:

“Gözleri görmeyen, zamanın kötü musibetlerinin kendisine zarar verdiği,

Ve düşünmez hale getirip aklını bozduğu bir adam gördü diye mi (böyle yaptı)?”

Diğerleri ise (şın harfini) ötreli okumuşlardır ki; bu da: “A’şa (kör)’in durumuna düştü, düşer” demektir. el-Halil: “Az gören bir gözle bakmak” demektir deyip, şu beyiti zikretmektedir:

“Onun yanına gittin mi ateşinin ışığına cılız bir gözle

bakarsın (gözlerin kamaşır), En güzel ateşin yanında en hayırlı ateş yakanı bulursun.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ateşinin ışığına (gözleri kamaştığından) cılız bir şekilde bakan,

Ve rüzgar esip de bulunduğu yerin kuru olduğu o genç, ne güzeldir!”

el-Cevherî dedi ki: mastarı olup bu da gündüzün görüp, geceleyin görmeyen kimse demektir. Böyle olan bir kadına: denilir, iki kadına denilir. “Allah onun gözlerini kamaştırdı da onun gözleri kamaştı, kamaşır, kamaşmak” denilir. Bu durumda olan iki erkeğin halini anlatmak için: denilir, fakat Araplar: diye kullanmamışlardır. Çünkü “vav” harfi kendisinden önceki harf kesreli olduğu için tekilde “ye”ye dönüşünce, tesniyede de olduğu halde bırakılmıştır. “Kendisinin geceleyin iyi görmediği izlenimini veren kimse” demektir. ‘in nisbeti (ism-i mensubu):şeklinde gelir. ‘e nisbet ise …diye gelir. ” Önüne geleni görmediği için ön ayakları ile rastgele herşeyin üzerine basan dişi deve” demektir. “Bir kimse basiretsizce ve gelişigüzel iş yaptı” anlamındadır. -Aynı anlamda olmak üzere denilir.

Bu âyet-i kerîme sûrenin baş taraflarında geçen:

“Siz… diye, Zikri size bildirmekten vaz mı geçelim?” (ez-Zuhruf, 43/5) âyeti ile ilişkilidir. Yani Biz size Zikri ulaştırmaya devam edeceğiz. Her kim ondan yüz çevirmek sureti ile Zikri görmezlikten gelip saptırıcıların söz ve batıllarına yönelecek olursa

“Biz ona bir şeytanı musallat ederiz” küfrünün bir cezası olmak üzere ona bir şeytan veririz,

“artık bu onun” denildiğine göre dünyada

“ayrılmaz arkadaşıdır.” Onu helalden alıkoyar, harama iter, itaat yapmasını engeller, masiyet işlemesini emreder. İbn Abbâs’ın açıklamasının anlamı budur.

Bir diğer görüşe göre de bu, ahiretteki durumu dile getirmektedir. Bu açıklamayı da Said el-Cüreyrî yapmıştır.

Haberde belirtildiğine göre; kâfir kabrinden çıkacağı vakit onunla birlikte bir de şeytan gönderilir. Her ikisi birlikte cehenneme girinceye kadar o şeytan ondan ayrılmaz. Mü’min ile birlikte de Allah, yarattıkları arasında hüküm verinceye kadar bir melek gönderilir. Bunu el-Mehdevî zikretmiştir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Doğru olan bu şeytanın o kimsenin hem dünyada, hem de ahirette ayrılmaz arkadaşı olduğudur.

Ebû’l-Heysem ile el-Ezherî şöyle demişlerdir: “O şeyi kastettim” demektir. ise “o şeyden yüz çevirdim” demektir. Bu durumda ile birlikte kullanılması arasında fark vardır. Tıpkı: ” Ona meylettim” ile ” Ondan başka tarafa yöneldim” gibi.

Katade de: “ise; yüz çevirir” demektir, demiştir. Bu durumda âyet: Kim Rahmân’in zikrinden yüz çevirirse demek olur.

el-Ferrâ’nın görüşü de budur. en-Nehhâs dedi ki: Bu, sözlükte bilinen bir anlam değildir.

el-Kurazî, sırtını dönerse diye açıklamıştır, mana birdir.

Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş: Gözü kararır diye açıklamışlardır. el-Utbî ise “yüz çevirdim” anlamında kullanılacağını kabul etmemekte ve doğrusunun: “şekli olduğunu söylemektedir. Doğru görüş Ebû’l-Heysem ile el-Ezherî’nin açıklamasıdır. Bütün bilgi sahibi kimseler de böyle demişlerdir.

es-Sülemî, İbn Ebi İshak, Yakub ve Âsım’dan ile el-A’meş’ten İsmet:

“Mûsallat ederiz” anlamındaki âyeti ye ile: “ Mûsallat eder” diye okumuştur. Buna sebeb ise daha önceden “Rahmân”ın zikredilmiş olmasıdır. Yani Rahmân ona bir şeytan musallat eder.

Diğerleri ise “nun” ile Gederiz anlamında) okumuşlardır. İbn Abbâs’tan ise: “Ona bir şeytan musallat edilir, artık bu onun ayrılmaz arkadaşı olur” diye okumuştur. Yani onun yanından ayrılmaz ve onunla birlikte bulunur.

Buradaki “bu” lâfzının -önceden geçtiği üzere- şeytana ait bir zamir olduğu söylendiği gibi, “Kur’ân’dan yüz çevirme”ye ait olduğu da söylenmiştir. Yani O, yüz çeviren şeytanın ayrılmaz arkadaşı olur demek olur.

Zuhruf 35

Ve süsler. Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının geçici menfaatidir. Ahiret ise Rabbinin katında, takvâ sahiplerindir.

Diyanet Vakfı
Ve onları zinetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allahın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
Altından süs eşyaları da (verirdik). Bunların hepsi dünya hayatının metaından başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise Rabbinin yanında takva sahiplerinindir.

“Altından süs eşyaları da (verirdik)” âyetinde geçen:

“Altın” demektir. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Yahut altından bir evin olsun” (el-İsra, 17/93) âyeti da buna benzemektedir ki, daha önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Zeyd dedi ki: Bu (“zuhruf”) insanların evlerinde kullandıkları eşya ve evlerini döşedikleri şeylerdir. el-Hasen, nakış ve süslerdir, demiştir. Asıl anlamı da süstür. Mesela: “Evi süsledim” denilir: “Filan süslendi” demektir.

Ayet-i kerimedeki:

“Altından süs eşyaları da” lâfzının nasb ile gelmesi: “Bununla birlikte Biz onlara altından süs eşyaları da verirdik” anlamına geldiğinden ötürüdür. Başındaki cer harfinin kaldırılması ile nasb olduğu da söylenmiştir.

Yani “Biz kendilerine altın ve gümüşten tavanlar, kapılar ve tahtlar yapardık” anlamındadır. Başından: “…dan” edatı hazfedilince, burada da: “Altından süs eşyaları da” diye buyurularak nasb ile gelmiştir.

“Bunların hepsi dünya hayatının metaından başka bir şey değildir.” Anlamındaki âyeti Âsım, Hamza ve İbn Amir’den Hişam: “değildir” lâfzını: (……..) diye şeddeli okumuşlardır. Diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır. Şüphesiz ki bütün bunlar dünya hayatının metaldir, demek olur. bu husus daha önceden sözkonusu edilmiş idi. Ebû Reca’dan (……..)’ın “lam” harfini kesreli okuduğu rivâyet edilmiştir. Ona göre burada, konumunda olup ona ait (olan zamir) de hazfedilmiştir. İfadenin takdiri de şöyle olur: “şüphesiz ki bütün bunlar dünya hayatının metaının kendisi olan şeylerdir.” Burada zamirin hazfedilmesi:

“Bir sivrisineği veya ondan daha üstün herhangi bir şeyi misal olarak vermekten” (el-Bakara, 2/26) ile:

“Güzelce uygulayanlara tamamlamak…” (el-En’am, 6/154) diye okuyanların kıraatinde (bu aid zamirin) hazfedilmesine benzer.

Ebû’l-Feth dedi ki: Bu okuyuşa göre “Hepsi” lâfzının nasb ile okunması gerekir. Çünkü buradaki şeddelisinden hafifletilmiş olandır. Bu ise hafifletildi mi (şeddesiz okundu mu) ve ameli de kaldırıldı mı o takdirde bunun ile “ma” anlamında olan nefyedici birbirinden ayırmak için ifadenin sonunda (haberinin başında) “lam” harfinin gelmesi gerekir. Burada ise cer edatı olan “lam’ın dışında bir lam bulunmamaktadır.

“Ahiret yurdu ise Rabbinin yanında takva sahiblerinindir” âyetinde takva sahibi olup Allah’tan korkan kimselere cennet verileceğini kastetmektedir. Ka’b dedi ki: Ben yüce Allah’ın indirdiği kitabların birisinde şunu gördüm: Eğer mü’min kulum üzülmeyecek olsaydı, kâfir kulumun başını taçlandırırdım. Hiçbir ağrı dolayısı ile ondan ter boşalmaz, başı dahi ağrımazdı.

Tirmizî’nin, Sahihinde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği zikredilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” Tirmizi, IV, 562; Müslim, IV, 2272; İbn Mace, II, 1378; Müsned, II, 323, 389, 485. Sehl b. Sa’d’dan rivâyete göre de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Eğer dünya Allah nezdinde bir sivrisinek kanadı kadar değer taşımış olsaydı, dünyadan hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.” Ayrıca bu hususta Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadis de vardır (dedikten sonra Tirmizî şöyle) dedi: Bu hasen, garib bir hadistir Tirmizi, IV, 560 -“Hasen'” yerine “sahih” kaydıyla-. Hakim, Müstedrek, IV, 341.

Şair diyor ki:

“Eğer dünya iyilikte bulunanın mükâfatı olsaydı,

O takdirde zalimin orada yaşamaması gerekirdi.

Onlara şeref ve üstünlük olsun diye peygamberler bu dünyada aç kaldılar,

Halbuki diğer taraftan karınları doydu hayvanların.”

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

“Kararlı birisi isen geçen günlerden istifade et,

Çünkü sen bugünlerde ya (kötülükten) yasaklayan, ya (iyiliği) emreden birisisin.

Eğer dünyadan bir kişinin dinine zarar gelmezse, Artık ele geçiremediğin dünyalık dolayısıyla zararı olmaz, Dünya bir sivrisinek kanadı kadar çekmez, Bir kuşun kanadındaki ince bir tüy kadar dahi gelmez. O bakımdan (Allah) dünyayı iyilik yapanın bir sevabı kılmaya razı olmadığı gibi, Dünyayı kâfire bir ceza olarak kabul etmedi.”

Zuhruf 34

Evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar da.

Diyanet Vakfı
Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).

Kurtubi Tefsiri
Evlerinin kapılarını ve yaslandıkları tahtlarını da…

“Evlerinin kapılarını” âyeti “evlerinin kapılarını da (böyle) kılardık” demektir. Buradaki

“evlerinin” lâfzının daha önce geçen

“Rahmâna kâfir olanların” âyetinden bedeli istimal olduğu da söylenmiştir. Buna göre âyet: Rahmâna kâfir olanlara (yani) onların evlerine… demek olur.

“Kapılarını” gümüşten kılardık demektir.

“Ve yaslandıkları tahtlarını da” aynı şekilde (yapardık).

“Tahtlar da” kelimesi’in çoğuludur. Bunun çoğulu olduğu da söylenmiştir. Bu da: “Taht’ın çoğuludur. Bu durumda bu lâfız çokluk çoğulu (cemu’l-cem) olur.

“Yaslandıkları” âyetinde geçen: ile: “Yaslanmak” bir şeyin üstüne kendisini vermek, ağırlığını ona taşıtmak demektir. Yüce Allah’ın:

“Ona dayanırım” (Taha, 20/18) âyetinde de aynı kökten gelen fiil kullanılmıştır.

“Çokça yaslanan adam” demektir. aynı zamanda “üzerinde yaslanılan şey” anlamına gelir. “Bir şeye yaslandı” demek olup, bu işi yapana Yaslanan, yaslanma yeri”ne de (……) denilir. ” Onu bir şeye yaslanmış bir kimse haline getirinceye kadar ona (mızrağını) sapladı” demektir. “Asaya yaslandım” demektir. Bütün bunlarda “te” harfinin aslı “vav”dır. “Tartıldı, söz verdi” fiillerinde yapılan uygulama ne ise buna da aynı şey yapılmıştır.

Zuhruf 33

Eğer insanlar tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.

Diyanet Vakfı
Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmanı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.

Kurtubi Tefsiri
Eğer insanlar tek bir ümmet olmayacak olsalardı, Rahmâna kâfir olanların evlerinin tavanlarını üzerlerine çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Dünyanın Mahiyeti ve Değeri:

İlim adamları der ki: Yüce Allah dünyanın değersizliğini, öneminin azlığını sözkonusu ederek, eğer dünya sevgisi kalblere baskın gelip, bu da insanları küfre itmeyecek olsaydı, kâfirlerin evlerini ve basamaklarını altın ve gümüşten kılacak kadar nezdinde önemsiz olduğunu anlatmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Âyet şu anlamdadır: Eğer dünyaya meyledip ahireti terketmek sebebiyle insanların tümünün kâfir olmaları sözkonusu olmasaydı, Biz onlara dünyada belirttiğimiz şeyleri verecektik. Buna sebeb ise dünyanın yüce Allah nezdindeki önemsizliğidir. İbn Abbâs, es-Süddî ve buna benzer müfessirlerin büyük çoğunluğu bu kanaattedir.

İbn Zeyd dedi ki:

“Eğer insanlar” dünyayı istemek ve onu ahirete tercih etmek noktasında

“tek bir ümmet olmayacak olsalardı Rahmâna kâfir olanların evlerinin tavanlarını, üzerlerine çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.”

el-Kisaî dedi ki: Âyet şu anlamdadır: Eğer kâfirler arasında zengin ve fakir bulunmasını, müslümanlar arasında da aynı şeylerin olmasını takdir etmiş olmasaydık. Biz kâfirlere, değersizliği sebebiyle -belirttiğimiz şekilde- dünyalığı verirdik.

2- “Sukuf: Tavanlar” Kelimesi ile “Buyut: Evler” Kelimesinin Okunuşuna Dair Açıklamalar:

İbn Kesîr ve Ebû Amr “sin” harfini üstün, “kaf” harfini de sakin olarak çoğul anlamında tekil lâfız halinde: “Tavan” diye okumuşlardır. Bunu da yüce Allah’ın:

“Üstlerindeki tavan başlarına yıkıldı” (en-Nahl, 16/26) âyetini nazarı itibara alarak böyle okumuşlardır.

Diğerleri, -çoğul olmak üzere- “sin” ve “kaf” harflerini ötreli okumuşlardır. “Rehin” kelimesinin çoğulunun: şeklinde gelmesi gibi. Ebû Ubeyd dedi ki: Bu iki lâfzın üçüncü şekilleri yoktur.

Bunun ‘in çoğulu olduğu da söylenmiştir. Tıpkı ” (Kum) yığın(ı)” kelimesinin çoğulunun: şeklinde,: “Ekmek'” kelimesinin çoğulunun: diye gelmesi gibi. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

Bunun: ” Tavanlar” lâfzının çoğulu olduğu da söylenmiştir. Bu durumda bu çoğulun çoğulu olur. Tekili: Tavan” şeklinde, çoğulu da gelir. ” Fels: Bozuk para” lâfzının çoğulunun diye gelmesi gibi. Daha sonra da (çoğul olduğu söylenen sukûf kelimesinin vezni olan: “fuul” veznini tekil bir isim gibi kabul ettiler ve bunun çoğulunu: vezninde (sukuf şeklinde) getirdiler.

Mücahid’den gelen rivâyete göre o “kaf” harfini sakin olarak: ” Bir tavan” diye okumuştur.

“Evlerinin” lâfzındaki “lam’ın: anlamında olduğu ve: “Evlerinin üzerinde” demek olduğu da söylenmiştir. Bunun (“Rahmân’a kâfir olanlar” anlamından) bedel olduğu da söylenmiştir. Nitekim: “Ben bunu Zeyd dolayısıyla, onun değeri sebebiyle yaptım” demeye benzer. Yüce Allah da:

“Anne ve babasına (yani) onların herbirine… altıda bir verilir.” (en-Nisa, 4/11) diye buyurduğu gibi burada da: “Rahmâna kâfir olanların evlerinin… yapardık.” Bu açıklamaya göre meal şöyle olur: “Rahmâna kâfir olanlara, onların evlerine” diye buyurmaktadır.

3- Üzerine Çıkılan Merdivenler:

Yüce Allah’ın:

“Merdivenler”‘ âyeti, basamaklar, merdivenler demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yaptığı gibi, Cumhûrun kabul ettiği görüş de budur. Bunun tekili dır, bu da “merdiven” demektir. “Miraç gecesi” de buradan gelmektedir, çoğulu: ile şeklinde gelir. Nitekim “anahtar” anlamındaki kelimenin çoğulunun da ile şeklinde gelmesi gibi. Bu iki ayrı söyleyiştir.

Ebû Reca el-Utaridî ve Talha b. Mûsarrif: “Merdivenler” diye okumuşlardır. Bu lâfız, üzerinde çıkılan merdivenler anlamındadır. el-Ahfeş şöyle demektedir: Bunun tekili: ile de kabul edilebilir. Tıpkı: “Merdiven” kelimesinin şeklinde de kullanıldığı gibi.

“Üzerlerine çıkacakları” âyeti, bu merdivenler üzerinde çıkar ve yükselirler demektir. Mesela: ” Evin üzerine çıktım” denilirken, damına çıktım demektir. Çünkü bir şeyin üzerine çıkıp onun üzerine yükselen bir kimse, artık bakan kimseler tarafından rahatlıkla görülür. “Onu bildim” anlamında da kullanılır. ” Düşmanı yenik düşürdüm” demektir.

Benu Ca’deoğullarına mensub Nabiğa (el-Ca’dî) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda şu beyitini okumuştur:

“İzzet ve heybet ile semaya yükseldik biz,

Ayrıca bunun da üzerine çıkmak için daha bir merdiven umarız.”

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buna öfkelenerek: “Nereye?” diye sorunca, Nabiğa: Cennete diye cevap vermiş, peygamber de: “Evet, inşaallah” diye buyurmuştur. Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, VIII, 126

el-Hasen dedi ki: Allah’a yemin ederim, dünya ehlinin çoğunluğu (bunu keşke yapsaydı) diye arzu etmekle birlikte; o bunu yapmadı. Ya yapmış olsaydı, ne olurdu?

4- Bina Tavanının Üstü Kimin Hakkıdır?:

Bazı ilim adamları bu âyet-i kerimeyi, binanın yukarısına sahib kimsenin damda hak sahibi olmadığına delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah kapılan evlere ait zikrettiği gibi, burada tavanları da evlere ait olarak söz konusu etmiştir. Malik -Allah’ın rahmeti üzerineolsuningörüşü budur.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Buna sebeb evin, bir alan, duvar, tavan ve kapıdan ibaret oluşundan dolayıdır. Ev kime ait ise onun ana unsurlarına da sahihtir. Semaya kadar üst hakkının ona ait olduğunda da görüş ayrılığı yoktur. Altı hususunda ise farklı görüşler vardır. Kimisi ona aittir derken, kimisi de yerin altında onun herhangi bir hakkı yoktur, demiştir. Bizim mezhebimizde (maliki mezhebinde) her iki görüş de vardır. Daha öncekilerden İsrailoğullarına mensub kişi ile ilgili sahih hadis bu hususu açıklamaktadır: Bir adam birisinden bir ev satın almış, orada inşaat yaptığı sırada içinde altından bir testi bulmuş. O testiyi kendisine evi satana getirerek: Ben evi satın aldım, testiyi satın almadım deyince, satıcı da: Ben sana o evi içindekilerle birlikte sattım demiş. Herbiri ötekine vermek isterken aralarında peygamber(leri) şöyle hüküm vermiş: Onlardan birisi oğlunu diğerinin kızı ile evlendirsin ve bu mal her ikisinin olsun. Müslim, III, 1345; Buhârî, III, 1281; İbn Mace, II, «39; Müsned, II, 316; Deylemi, Firdevs, III, 275. Doğrusu ise altın da, üstün de -satış esnasında bunların dışarda tutulması hali dışında- ev sahibinin olduğudur. Eğer bu iki yerden birisini satacak olursa, ondan kendisi ile faydalanabileceği kadarını hakeder, geri kalanı ise satana aittir.

5- Yapının Alt ve Üstüne (Kat Mülkiyetine) Ait Diğer Bazı Hükümler:

Bir yapının üst ve altı ile ilgili hükümlerden birisi de şudur: Eğer bir yapının üstü ve altı iki kişiye ait bulunup da alt binada tamiri gereken bir durum olur yahutta altın sahibi binasını yıkmak isterse, Suhnun’un Eşheb’den naklettiğine göre; Eşheb şöyle demiş: Eğer alttaki yapının sahibi yapısını yıkmak ister yahutta üstteki yapının sahibi üstüne bina etmek isterse, altta bulunan kimse ancak zaruret dolayısıyla ve yıkması üstte hak sahibi olana daha uygun gelmesi halinde yıkabilir; ta ki altın yıkılmasıyla üstteki de yıkılmış olmasın. Üstte bulunan kimse de kendi hakkında daha önce olmayan -alta sahib olana zarar vermeyecek kadar basit şeyler dışında- herhangi bir bina yapamaz. Eğer üsttekinin tavanından bir kereste kırılacak olursa, onun yerine öncekinden daha ağır gelmeyecek ve altın sahibine zarar vereceğinden korkulmayacak bir kereste yerleştirebilir.

Eşheb dedi ki: Evin (giriş) kapısı altta bulunanın sahibine aittir. Eğer alt yıkılacak olursa, altın sahibi onu bina etmeğe mecbur edilir. Yukarıda olanın altı bina etme gibi bir yükümlülüğü yoktur. Şayet alttakinin sahibi, yeniden yapmayı kabul etmeyecek olursa, o vakit: Altı bina edecek bir kimseye bunu sat, denilir.

Alt birisinin yukarı bir başkasının olup altın tamire ihtiyacı bulunması hali ile ilgili olarak İbnu’l-Kasım’ın rivâyetine göre Malik şöyle demiştir: Böyle bir binanın tamiratı altta bulunan bölümün sahibine aittir. Altını düzeltip tamir edinceye kadar yukarıyı gerekli desteklerle beslemek onun vazifesidir, çünkü altta bulunanın vazifesi yukarıda bulunanı ya bir yapı üzerinde yahutta gerekli şekilde desteklemek suretiyle taşımak görevi vardır. Aynı şekilde yukardakinin üstünde de bir başka yapı bulunuyor ise, yukarda olan ikinci yapının gereken şekilde desteklerle yerinde tutulması, ortada olana sahib olanın görevidir.

Şöyle de denilmiştir: İkinci katın askıda tutulması, alttaki bina yapılıncaya kadar onun üstündekinin görevidir. en-Numan b. Beşir’in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğine dair hadisi bu hususta asli bir dayanaktır: Peygamber buyurdu ki: “Allah’ın hadleri üzerinde (onları işlememekte) dimdik duran kimsenin misali ile onların içine düşenin misali bir gemiyi (bölümlerini) paylaştırıp bir kısmına yukarısının bir kısmına da alt taraflarının isabet ettiği bir (yolcu) topluluğun haline benzer. Geminin alt tarafında bulunanlar su ihtiyaçlarını almak için üstlerinde bulunanların bulundukları yere giderler. O bakımdan (kendi aralarında) şöyle derler: Biz kendi payımızda bir delik açsak da üstümüzde bulunanlara eziyet vermesek (daha iyi olmaz mı?) Şayet (diğerleri) bunları istekleri ile birlikte başbaşa bırakacak olurlarsa hep birlikte helâk olurlar, eğer onların bu şekilde hareket etmelerini engelleyecek olurlarsa onlar da, bunlar da hep birlikte kurtulurlar.” Buhârî, II, 882; Münziri, Tergib, III, 159. 173.

İşte bu aynı zamanda Malik ve Eşheb’in lehine bir delildir. Ayrıca bu hadişte şuna da delil vardır: Altta bulunan kimsenin yukarıda bulunana zarar verecek şekilde yeni şeyler yapmak hakkı yoktur. Eğer ona zarar verecek bir şey yapacak olursa, tek başına alttakinin ıslahını (düzeltilmesini) yapmak zorundadır. Yukarıda bulunanın sahibi onu zarar vermekten alıkoymak hakkına sahihtir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Eğer onlara engel olurlarsa, onlar da diğerleri de hep birlikte kurtulurlar.” diye buyurmuştur. Zalimden başkasının yahutta sünnette meydana getirilmesi câiz olmayan şeyleri yeniden ortaya çıkartması yasaklanmış kişilerden başkasının engellenmesi ise câiz değildir.

Ayrıca bu âyette erar-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin terkedilmesi sebebiyle cezalandırılmaya hak kazanılacağına delil de vardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Enfal Sûresi’nde (8/25. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yine bu hadiste kuranın ve kura çekmenin câiz olduğuna da delil vardır. Bu da daha önce Al-i İmrân suresinde (3/44. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu hususların herbirisini belirtilen yerde izleyecek olursak, gereği gibi açıklanmış olduğunu göreceğiz. Hamd, Allah’a mahsustur.

Zuhruf 32

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyor? Dünya hayatındaki geçimlerini aralarında biz paylaştırdık. Bir kısmını diğerinin derecelerle üzerine yükselttik ki, bazısı bazısını hizmete alsın. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Onların bir kısmı, diğer bir kısmına iş gördürsün diye kimini kimine derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti ise onların toplayageldiklerinden hayırlıdır.

Rivâyet edildiğine göre el-Velid b. el-Muğire -ki Kureyş’in reyhanı diye adlandırılırdı- şöyle derdi: Eğer Muhammed’in söylediği hak ise bunun ya bana ya da Ebû Mesud’a inmesi gerekirdi. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:

“Rabbinin rahmetini” yani nübüvveti

“onlar mı paylaştırıyorlar” da onu istedikleri kimseye bırakmaya kalkışıyorlar?

“Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.” Yani birtakım kimseleri fakir kılan, başkalarını zengin kılan Bizleriz. Dünyadaki işler bile onlara bırakılmamışken peygamberlik işi nasıl olur da onlara bırakılabilir?

Katade dedi ki: Sen bir adamı güçsüz, çaresi az, doğru dürüst konuşamaz olmakla birlikte, ona genişçe bir rızık verildiğini görürsün; bununla birlikte, oldukça güçlü ve yol yordam bilen, dili çok açık olan bir kimsenin de rızkının oldukça daraltılmış olduğunu görebiliyorsun.

İbn Abbâs, Mücahid ve ondan gelmiş bir rivâyete göre İbn Muhaysın

“geçimliklerini” âyetini: “Onların herbirisinin geçimini…” diye okumuşlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani her iki kasabanın ileri gelenine de, verdiklerimizi verenler Bizleriz. Bununla birlikte buna sebeb onların Benim için değerli olmaları değildir. Ben üzerlerindeki nimeti geri almaya kadirim. Peki, onların nasıl bir üstünlüğü veya bir değerleri olabilir ki?

“Onların bir kısmını diğer bir kısmına iş gördürsün diye kimini kimine derecelerle yükselttik.” Yani aralarında üstünlük farkı kıldık. Kimisi daha üstün, kimisi daha az mertebede, kimisi başkan, kimisi yönetilecek durumdadır. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. Bu üstünlüğün hürriyet ve kölelikle olduğu da söylenmiştir. Kimileri malik (efendi)dir, kimileri memluk (köle sahibi)dir. Zenginlik ve fakirlik ile birbirine yükselttik, diye de açıklanmıştır. Kimileri zengindir, kimileri fakirdir.

İyiliği emretmek ve münkerden sakındırmak ile… diye de açıklanmıştır.

“Onların bir kısmı diğer bir kısmına iş gördürsün diye” es-Süddî ve İbn Zeyd dedi ki: Yani Biz onların bir kısmını hizmetçi ve emir altında kıldık. Zenginler fakirleri ellerinin altında çalıştırırlar. Böylece onların kimisi kimisinin mÂişetini elde etmesine sebeb olur.

Katade ve ed-Dahhak da şöyle demişlerdir: Bu, onların kimisi kimisine malik olsun diye, demektir.

” İş gördürsün” âyetinin alay etmek anlamında olan: geldiği de söylenmiştir. Yani zengin fakirle alay etsin diye… el-Ahfeş dedi ki: “Onunla alay ettim, ona güldüm, onunla alay ettim” bütün bu şekillerde söylenir. İsmi şeklinde “sin” harfi ötreli olarak kullanılır. şeklinde ötre ile ve şeklinde “sin” harfi kesreli olarak da kullanılabilir. Bütün okuyucular: “İş gördürsün” diye okumuşlardır. Ancak İbn Muhaysın ve Mücahid ise bu lâfzı: diye okumuşlardır.

“Rabbinin rahmeti ise onların toplayageldiklerinden” toplayageldikleri dünyalıklardan

“hayırlıdır” daha üstündür.

Buradaki

“rahmet” nübüvvet diye açıklandığı gibi, cennet diye de açıklanmıştır.

Denildiğine göre, farzın tamam ve eksiksiz kılınması çokça nafile yapmaktan daha hayırlıdır. Yine denildiğine göre yüce Allah’ın onlara lütfedip, ihsan ettiği şeyler, amellerinin karşılıklarını vermekten onlar için daha hayırlıdır.

Zuhruf 31

Dediler ki: “Bu Kur’an iki şehirden büyük bir adama indirilseydi ya!”

Diyanet Vakfı
Ve dediler ki: Bu Kuran iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?

Kurtubi Tefsiri
Ve dediler ki: “Bu Kur’ân iki kasabadan büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”

“Hak” Kur’ân-ı Kerîm

“onlara gelince: Bu büyüdür ve muhakkak biz onu inkar edenleriz” reddedenleriz

“dediler ve dediler ki: Bu Kur’ân iki kasabadan” yani iki kasabadan birisinden olan

“büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” Bu âyetteki: ” Bir adam” lâfzı “cim” harfi sakin olarak: diye de okunmuştur.

“İki kasabadan büyük bir adama” âyeti yüce Allah’ın:

“O ikisinden inci ve mercan çıkar” (er-Rahmân, 55/22) âyetine benzemektedir. Yani ikisinden birisine demektir. Yahutta her iki kasabadan (birer kişi olmak üzere) iki kişiden birisine…

İki kasaba Mekke ile Taiftir. İki adam ise biri Ebû Cehil’in amcası olan el-Velid b. el-Muğire b. Abdillah b. Ömer b. Mahzum’dur. Taif’ten olan şahıs ise Ebû Mesud Urve b. Mesud es-Sakafîdir. Bu görüş Katade’ye aittir. Bir görüşe göre Taif ten sözkonusu şahıs Umeyr b. Abdi Yalil es-Sakafî’dir, Mekke’den sözü edilen şahıs ise Utbe b. Rabia’dır. Bu da Mücahid’in açıklamasıdır.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre ise Taifin büyüğü Habib b. Amr es-Sakafî idi. es-Süddî dedi ki: Kinane b. Abd . Amr’dır.

Zuhruf 30

Hak onlara geldiğinde, “Bu bir sihirdir ve biz bunu inkâr ediyoruz” dediler.

Diyanet Vakfı
Fakat kendilerine hak gelince: Bu bir büyüdür, biz onu tanımıyoruz, dediler.

Kurtubi Tefsiri
Hak onlara gelince: “Bu büyüdür. Muhakkak biz onu inkar edenleriz.” dediler.

Zuhruf 29

Fakat ben bunlara ve atalarına, hak ve apaçık bir elçi gelinceye kadar nimet verdim.

Diyanet Vakfı
Doğrusu bunları da atalarını da kendilerine hak ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar geçindirdim.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Ben onları ve babalarını kendilerine hak ve açıklayan peygamber gelinceye kadar faydalandırdım.

“Gerçekten Ben… faydalandırdım” anlamındaki âyet: ” Gerçekten Biz… faydalandırdık” diye okunmuştur.

“Onları ve babalarını” mühlet vermek suretiyle dünya hayatında

“kendilerine hak” yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara tevhid ile İbrahim’in dininin aslını teşkil eden İslâmı -ki aynı zamanda bu yüce Allah’ın kendisinden sonra gelenler arasında kalıcı kıldığı sözdür-

“ve” kendileri için ihtiyaç duydukları şeyleri

“açıklayan peygamber gelinceye kadar faydalandırdım.”

Zuhruf 28

Ve onu, belki dönerler diye, soyunda kalıcı bir söz yaptı.

Diyanet Vakfı
Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.

Kurtubi Tefsiri
Böylece onu -belki tekrar dönecekler diye- kendisinden sonra gelecekler arasında kalacak bir kelime kıldı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Kalıcı Söz:

“Böylece onu… kalacak bir kelime kıldı” âyetinde yer alan

“Onu… kıldı” lâfzındaki zamir yüce Allah’ın:

“beni yaratan müstesna” (Zuhruf, 43/27) âyetine racidir. Yine buradaki fail zamir yüce Allah’a aittir. Yani yüce Allah bu kelimeyi ve bu sözü soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz kıldı. Onlar ise çocukları, çocuklarının çocukları…dır. Yani Allah’tan başkasına ibadet etmekten beri ve uzak olmayı onlar birbirlerinden miras olarak devraldılar ve bu hususu birbirlerine tavsiye edip durdular.

“Sonra gelecekler” bir kimseden sonra gelenlere denilir. es-Süddî dedi ki: Bunlardan maksat da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın âlidir. İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“Kendisinden sonra gelecekler arasında” âyeti sonra yaratılacaklar arasında demektir. İfadede takdim ve tehir vardır ki anlam şöyledir: Şüphesiz ki o beni hidayete iletecektir, belki onlar da dönerler. Bunu da kendisinden sonra gelecekler arasında kalıcı bir söz kıldı. Yani onlara bu sözü Allah’tan başkasına ibadet etmekten tevbe ederler ümidi ile söyledi.

Mücahit ve Katade dedi ki: Buradaki sözden kasıt la ilahe illallahdır. Katade dedi ki: Kıyâmet gününe kadar onun soyundan Allah’a ibadet edecekler bulunacaktır.

ed-Dahhak dedi ki: Söz; Allah’tan başkasına ibadet etmeyin sözüdür. İkrime ise İslâm’dır demiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sizi önceden de müslümanlar diye O adlandırdı.”(el-Hac, 22/78) el-Kurazî dedi ki: Bakara Sûresi’nde geçen âyet-i kerimede sözü edilen:

“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seç.”(el-Bakara, 2/132) âyetinde çocuklarına tavsiye ettiği İbrahim’in vasiyetini soyundan gelecekler ve evlatları arasında kalıcı söz kıldı.

İbn Zeyd dedi ki: Bu kelime onun:

“Âlemlerin Rabbine teslim oldum” (el-Bakara, 2/131) âyetidir, dedikten sonra yüce Allah’ın:

“Önceden de sizi müslümanlar diye O adlandırdı” (el-Hac, 2/78) âyetini okudu.

Buradaki

“söz”den kastın peygamberlik olduğu da söylenmiştir. İbn Arabi dedi ki: Peygamberlik İbrahim soyundan gelenler arasında hep devam etti. Tevhitte asıl olanlar onlardır, onların dışındakiler ise bu hususta onlara tabi olan kimselerdir.

2. İbrahim (aleyhisselâm)a Bu Lütfün Verilmesinin Sebebi

İbn Arabî dedi ki: Bu sözün nesiller ve çağlar boyunca kesintisiz olarak İbrahim’in soyunda devam etmesinin sebebi onun kabul olunan iki duasıdır. Birinci duası: “(Allah): ‘Ben seni insanlara İmâm yapacağım’ demişti. O da: ‘Zürriyetimden de’ demişti. Allah: ‘Ahdim zâlimlere erişmez’ demişti” (el-Bakara, 2/124) âyetinde sözkonusu edilmektedir. Yüce Allah onun bu duasına: Evet, diye cevap vermiş ve aralarından zalimlik edeceklerin ahdinin olmayacağını ifade etmişti.

İkincisi ise yüce Allah’ın:

“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut” (İbrahim, 14/34) âyetinde dile getirilmektedir. Birinci duasını yüce Allah’ın:

“Sonrakiler arasında bana bir doğruluk lisanı bağışla” (eş-Şuara, 26/84) âyetinde dile getirildiği de söylenmiştir. İşte bundan dolayı her ümmet onu ta’zim eder. Onunla birlikte Sam yahut Nûh’ta soyu birleşenlerin hepsi onun oğullarının soyundan gelenler olsun, başkaları olsun onu ta’zim etmektedirler.

3. Soydan Gelenler Hakkında Kullanılan Terimler ve Bunlara Dair Açıklamalar

İbnul Arabî dedi ki: Burada “akit: Kişiden sonra gelecekler” ile anlam itibari ile ilişkili bir takım hususlardan söz edilegelmiştir. Bu hususlar ise bir takım hükümler ile alakalı olup umra ve vakıf akitlerinin sıralanışında etkileri vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her hangi bir kimseye kendisine ve ondan sonra geleceklere bir umra (ömür boyu bir akardan bedelsiz faydalanma bağışı) verilecek olursa o umra kendisine verilen kişiye aittir. Onu verene bir daha dönmez. Çünkü o hakkında mirasçılığın sözkonusu olacağı bir bağışta bulunmuştur.” Müslim, III, 1245; Tirmizi, III, 632; Ebû Davud, III. 294; Nesâî, VI, 275, 276; Müsned, III, 399 Bu umra yapılırken onbir ayrı lâfız kullanılabilir:

a- Çocuk:

Çocuk (velet) mutlak olarak kullanıldığı taktirde kişinin kendisinden ve hanımından dünyaya gelmiş dişi ve erkek çocuklar hakkında kullanılır. Sözlük ve şer’i anlamı itibari ile kızçocukları kapsamaksızın sadece erkekler hakkında kullanılır. Bundan dolayı burada miras sadece tayin edilen erkek ve tayin edilen o erkeğin erkek çocukları hakkında sözkonusudur. Dişiler için geçerli değildir. Çünkü bu dişiler başka erkeklerdendir. Bundan dolayı bu lâfız kullanılacak olursa onlar (kız çocuklar) böyle bir vakfın (ümranın) kapsamına girmezler. Bu açıklamayı Malik, el-Mecmuade ve başka yerlerde sözkonusu etmiştir.

Malik’in de onun mütekaddim (erken dönemdeki) mezheb mensublarının tümünün de kabul ettiği görüş budur. Bu hususa dair delilleri arasında kız çocukların oğullarının mirastan pay almadıkları hususundaki icma ile yüce Allah’ın:

“Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor” (en-Nisa, 4/11) âyetidir.

İlim adamları arasından bir topluluğun kanaatine göre de kızların çocukları hem “evlat” hem de “akad”(çocuklar ve sonradan gelenler) kapsamına girerler. O bakımdan onlar da yapılacak vakıflarda vakıftan yararlanacaklar arasına girerler. Vakıf yapan: Ben bunu çocuklarıma (veledi) yahut akibime (benden sonra geleceklere) vakfettim, der. Ebû Ömer bin Abdi’l-Ber’in ve başkalarının tercih ettikleri görüş budur. Bunlar yüce Allah’ın:

“Anneleriniz, kızlarınız… size haram kılındı” (en-Nisa, 4/23) âyetini delil göstermiş ve şöyle demişlerdir: Yüce Allah kız çocukları haram kıldığına göre yine kız çocuğun kızının da haram kılındığı icma ile kabul edilmiştir. O halde kız çocuğunun babası tarafından oğullarına (veled) ve kendisinden sonra geleceklere (akibine) vakıf yapması halinde babasının vakfının kapsamına girmesi gerekmektedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/84. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

b. Oğullar (elbenu)

Kişi bu: oğluma (beni) vakıftır diyecek olursa tayin ettiği oğlunu aşmaz ve birden çok kimseyi kapsamaz. Eğer oğullarıma (veledi) diyecek olursa o vakit bu başkalarına da geçer ve oğlundan olan herkes hakkında sözkonusu olur. Eğer “oğullarıma (beniyye)” diyecek olursa erkekler ve dişiler kapsamına girer.

Malik dedi ki: Bir kimse oğullarına ve oğullarının oğullarına (benihi ve beni benihi) tasaddukta bulunacak olursa kızları ve kızlarının kızları da bunun kapsamına girer. Îsa, İbnu’l-Kasım’dan kızlarına vakıfta bulunan kimse hakkında şunu rivâyet etmektedir: Kızının kızları da sulbünden kızları ile birlikte bu vakfın kapsamına girerler. Mezhebine mensub çoğunluğun kabul ettiği görüş kızların oğullarının (veled) vakfedenin oğulları (beni) kapsamına girmediği görüşündedirler.

Şayet Peygamber kızının oğlu el-Hasen hakkında: Buhârî, Sulh 9, Fedailil-Ashab 22, Fiten, 20, Menakıb 35

“Şüphesiz ki benim bu oğlum bir seyyiddir. Yüce Allah’ın onun vasıtasıyla müslümanlardan iki büyük kesim arasında barış yapacağını ümit ederim” diye buyurduğu ileri sürülecek olursa biz de şöyle deriz: Bu bir mecazdır. O bununla Hasan(radıyallahü anh)nın şerefine ve önceliğine işaret etmek istemiştir. Nitekim bir kimsenin kızından olma oğlu hakkında o benim oğlum değildir, diyerek onu nefyetmesinin câiz olduğu bilinen bir husustur. Şayet kızının oğlu hakikat manası ile kendi oğlu olsaydı onu nefyetmesi câiz olamazdı. Eğer (peygamberin bu ifadesi) hakikat olsaydı, böyle bir ifade câiz olmazdı. Çünkü hakikatler gerçek nisbetlerinden nefyedilemezler. Nitekim kişinin annesine değil, babasına nisbet edildiği görülen bir husustur. Bundan dolayı Abdullah b. Abbas hakkında: O Haşimîdir denilmiştir. Annesi Hilali (Hilaloğullarından) olsa bile Hilalî denilmemektedir.

Derim ki: Bu sahih olmayan bir delillendirmedir. Bilakis böyle bir kimse sözlükte de gerçek anlamıyla oğuldur. Çünkü onun hakkında da viladet (babadan doğuş) anlamı vardır. Diğer taraftan ilim ehli kimseler yüce Allah’ın:

“Size anneleriniz ve kızlarınız haram kılındı” (en-Nisa, 4/23) âyetinden hareketle kızın kızının da haram olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Bir başka yerde de yüce Allah:

“Onun zürriyetinden Davud’a, Süleyman’a… hepsi salihlerdendi” (el-En’am, 6/84-85) diye buyururken Îsa’yı da onun (İbrahim (aleyhisselâm)’ın) zürriyetinden saymaktadır. Halbuki o daha önce orada açıklandığı gibi (soyundan gelen) kızının oğludur. Şayet şair:

“Bizim oğullarımız babalarımızın oğullarıdır; kızlarımıza gelince,

Onların oğulları bize uzak adamların oğullarıdır”

demiştir denilecek olursa, onlara şöyle cevab verilir: Bunda delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü onun sözünün anlamı şudur: Maksat sadece erkek çocuklarının çocuklarıdır. Çünkü mirasçılık ve neseb noktasında oğullarının hükmünde olanlar onlardır. Kızlarının çocukları ise, bu bakımdan kızlarının hükmünde değildirler. Zira kızlarının çocukları ondan başkasına nisbet edilirler. İşte isimlendirmek bakımından ortaklıkları bulunmakla birlikte, hüküm itibariyle farklılıklarını haber vermekte ama kızların çocukları hakkında “veled: çocuk” isminin kullanılmayacağını belirtmemektedir. Çünkü o da bir çocuktur. Kişi bazan kendi çocuğu hakkında: O benim oğlum değildir, çünkü o bana itaat etmiyor, benim onun üzerinde bir hak sahibi olduğunu görmüyor diyebilir ve bu sözleriyle de o çocuğun kendisinden olmadığını kastetmeyebilir. O sadece evlat olarak hükmünün kendisi ile ilgili olmadığını anlatmak istemektedir.

Bu beyiti kızın çocuğuna “oğul” adının verilmeyeceğine delil gösteren kimse, beyitin manasını bozmuş, faydasını da iptal etmiş ve bunu söyleyenin hakkında doğru olmayan bir te’vilde bulunmuş olur. Çünkü Arapçada -“veled (çocuk)” kelimesinin türediği “viladet (doğum)” kelimesinin anlamı daha açık ve güçlüdür diye- oğlun çocuğuna “ibn: Oğul” ismi verilirken; kızın oğluna “oğul” adının verilmemesine imkan yoktur. Çünkü kız çocuğun oğlu da viladet (ondan doğmuş olma) gerçeği dolayısıyla onun çocuğudur. Oğlun çocuğu da viladete sebeb teşkil eden hususlar dolayısı ile onun çocuğudur. Malik’in -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- kızların çocuklarını çocuklara yapılan vakfın kapsamı dışına çıkarmasının sebebi, ona göre

“veled: Çocuk” isminin onları dilde kapsamadığı kanaatinde olduğundan dolayı değildir. Bu kapsamın dışında tutmasının sebebi, miras almaya kıyas ettiğinden ötürüdür. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/84. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

c- Zürriyet:

Bu lâfız “Allah mahlukatı yarattı” tabirinden alınmıştır. Bunun kapsamına kızların çocukları da girer. Çünkü yüce Allah:

“Onun zürriyetinden Davud’a, Süleyman’a… Zekeriyya’ya, Yahya’ya, Îsa’ya…” (el-En’am, 6/84-85) diye buyurmuştur. Oysa Îsa’nın onun (İbrahim’in) zürriyetinden olması, annesi dolayısı ile idi. el-Bakara Sûresi’nde de (2/124. âyet, 19- başlıkta) “zürriyet” kelimesinin türeyişi ile ilgili açıklamalar geçtiği gibi, el-En’am Sûresi’nde

“onun zürriyetinden…”(6/84) âyetinde de geçmiş bulunmaktadır, tekrarın anlamı yoktur.

d- el-Akib (Sonradan Gelecekler):

Sözlükte bu, ister cinsinden olsun, ister olmasın bir şeyden sonra gelen şey demektir. Mesela: “Sonradan Allah hayır getirdi” denilir. Sıkıntıdan sonra bolluk getirdi, demektir. “Ağaran saçlar siyahlıktan sonra geldi” denilir. “. Bir şey bir şeyin ardından geldi, gelir” demektir. İşte bundan dolayı adamın çocuklarına: “Onun akibi” denilir. “Kızdan sonra erkek doğuran ve bu şekilde sürüp giden kadın” anlamındadır. “Adamın akibi” ise çocukları ve kendisinden sonraki çocuklarının kalan çocukları demektir. Akıbet de çocuk demektir. Yakub dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de: “Böylece onu kendisinden sonra gelecekler (akibihi) arasında kalacak bir kelime kıldı” diye buyurulmaktadır.

Bütün mirasçılara “akib (sonradan gelenler)” denileceği de söylenmiştir. Akibet çocuk demektir. İşte bundan dolayı burada Mücahid bunu böylece tefsir etmiştir. İbn Zeyd: Burada zürriyet ile aynı anlamdadır, demiştir. İbn Şihab da: Bunlar çocuklar ve çocukların çocuklarıdır. es-Süddî’den az önce de nakledildiği üzere, başka açıklamalar da yapılmıştır.

es-Sıhah’da “akib” “kaf” harfi kesreli olarak ayağın arka kısmı demektir ve bu müennes bir kelimedir. “Adamın akibi” de onun çocukları ve çocuklarının çocukları demektir. Bu kelime ile şeklinde iki türlü telaffuz edilir, bu da müennestir. Bu açıklama el-Ahfeş’den nakledilmiştir.

“Filan kişi babasını takib etti” ona halef oldu demektir. Bu mastar anlamında kullanılmış bir isimdir. Yüce Allah’ın:

“Onun vukuunu yalanlayacak yoktur” (el-Vakıa, 56/2) âyetinde (Vaka’nın vuku bulmak anlamında) olduğu gibi. İlim adamlarından hiçbirisine göre akib ile veled lâfızları arasında mana bakımından bir fark bulunmamaktadır. Şu kadar var ki zürriyet ile nesil hakkında ihtilaf edilmiştir. Bunların da veled ve akib konumunda olduğu söylenmiştir. Kızların çocukları Malik’in görüşüne göre; bu iki lâfzın kapsamına girmez, kapsamlarına girdiği de söylenmiştir. Burada geçen zürriyet ile ilgili açıklamalar daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/84-85. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

e- Nesil:

İlim adamlarımıza göre bir kimsenin “benim neslim” demesi onun “çocuklarımın ve çocuklarımın çocukları” demesi gibidir. Bunun kapsamına kızların çocukları da girer, girmesi de gerekir. Çünkü -“nesil” kelimesinin fiili olan: ” Çıktı” anlamındadır. Kızların çocukları da bir bakıma ondan çıkmışlardır. Diğer taraftan (benim neslim derken) nesilleri devam ettiği sürece “sonradan gelecekler (akibi)” sözünde olduğu gibi, bunu tahsis eden bir ifade de bulunmamaktadır.

Kimi ilim adamımız da şöyle demiştir: Nesil, çocuk ve akib (sonradan gelenler) seviyesindedir. Kızların çocukları bunun kapsamına girmez. Ancak vakfeden kişinin: “benim neslim ve neslimin nesli” diyecek olması hali müstesna. Tıpkı; “benim akibim ve akibimin akibi” demesi gibi. Eğer, çocuk(lar)ım yahut akibim diye tekil olarak kullanacak olursa, kapsamına kız çocuklar girmez.

f, g- Al ile Ehl Aynı Şeydir. Yedinci Lâfız da “ehl’dir.:

İbnu’l-Kasım dedi ki: Her iki lâfız aynı şeyi ifade eder. Bunlar da asabe, erkek kardeşler, kızlar ve halalardır. Teyzeler kapsamına girmez. “Ehl”in asıl anlamı toplanmak, biraraya gelmek demektir.

“Topluluğun bulunduğu bir yer” denilir. Bu da asabe ile ve kadınlardan yakın akrabalar arasına giren kimseler demektir. “Asabe” de bundan türemiş olup daha özel bir anlamı vardır. (Âişe -radıyallahü anha-nın iftiraya uğradığını anlatan) hadisinde Buhârî, IV, 1517, 1774; Müslim, IV, 2129; Müsned, VI, 195. şöyle denilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! (O) senin ehlindir. Biz hayırdan başkasını bilmiyoruz. Burada “ehil”den kasıt Âişe (radıyallahü anha)’dır. Fakat teehhül (akraba olma)nın esasını teşkil etmekle birlikte, zevce icma ile bu tabirin kapsamına girmez. Çünkü onun (nikâh altında) sabit kalacağı katî değildir. Zira onunla kurulmuş olan nikâh bağı değişikliğe uğrayabilir ve talâk ile çözülebilir.

Malik de şöyle demiştir: “Muhammed’in alî takva sahibi olan herkestir. Ancak bu ifade bu kabilden (bu konu ile ilgili açıklama ihtiva eden) değildir. O bununla şunu kastetmektedir: Îman akrabalık bağından daha özel bir bağdır. Bundan dolayı davet onu kapsar ve ondan rahmete erişmek maksadı gözetilir.

Ebû İshak et-Tunusî der ki: Ehlin kapsamına ebeveyn tarafından olan herkes girer. Böylelikle iştikakın (kelimenin türediği kökün) hakkını eksiksiz vermekle birlikte örfü ve mutlak kullanımı gözönünde bulundurmamıştır. Bu gibi tabirlerin anlamları ise ya hakikate bina edilir, veya mutlak kullanım esnasında örfe dayanılır. Bunlar iki ayrı lafızdırlar.

h- Karabet (Akrabalık) Hakkında Dört Görüş Vardır:

a- Malik “Kitab-u Muhammed b. Abdus”de şöyle demektedir: Bunlar içtihad yolu ile tesbit edilecek ve yakının daha yakına tercih edileceği kimselerdir. Bunun kapsamına kızların çocukları da, teyzelerin çocukları da girmez.

b- Bunun kapsamına kişinin baba ve annesi tarafından akrabaları girer. Bu Ali b. Ziyad’ın görüşüdür.

c- Eşheb dedi ki: Bunun kapsamına erkek ve kadınlar cihetinden bütün “zevi’l-erham” girer.

d- İbn Kinane dedi ki: Bunun kapsamına amcalar, halalar, dayılar, teyzeler ve kızkardeşin kızları girer.

İbn Abbâs da yüce Allah’ın:

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” (eş-Şura, 42/23) âyeti hakkında: Benimle sizin aranızdaki karabet (akrabalık) ilişkilerini gözetmenizden başka bir şey istemiyorum diye açıklama yapmış ve şöyle demiştir: Kureyş’in bütün kolları ile mutlaka Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın akrabalığı vardır. İşte bu açıklama bunun sınırlarını tesbit etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

i- Aşiret:

Bunun kapsamını şu sahih hadis tesbit etmektedir: Şanı yüce Allah

“Yakın aşiretini uyar” (eş-Şuara, 26/24) âyetini indirince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyş’in bütün kollarını çağırdı ve -önceden (arada) sözkonusu edildiği şekilde- ve hepsini ismen söyledi. İşte en yakın aşiret (akrabalar) bunlardır. Bunların dışında kalanlar ise -kayıtsız ve şartsız olarak- aşirettir. Lâfız ise içtihad yolu ile -ilim adamlarımızın açıklamalarında az önce geçtiği gibi- daha yakın olan ve daha özel olana yorumlanır.

j- Kavim:

Bu “asabe” arasından kadınlar dışında özellikle erkekler hakkında yorumlanır. Bununla birlikte kavim erkek ve kadınları kapsamına alır. Her ne kadar şair:

“Bilemiyorum ileride belki bilebilirim,

Al-i Hısn kavim (erkek) midirler? Yoksa kadın mıdırlar?”

demiş ise de, o bununla şunu kastetmektedir: Bir erkek yardımcı olmak üzere kavmini çağıracak olursa, erkekleri kasteder. Eğer saygı duyulan bir husus için çağıracak olursa bunların kapsamına erkekler de, kadınlar da girer. O halde bu lâfzın genel anlamını sıfat belirlerken, karine de tahsis etmektedir.

k- Mevali:

Malik dedi ki: Bunun kapsamına kendi mevalileri (azadlık ilişkisi bulunanlar) ile birlikte babasının ve oğlunun mevalileri de girer. İbn Vehb: Mevalisinin çocukları da kapsamına girer, demiştir. İbn Arabî dedi ki: Bundan çıkan sonuç şu ki bu tabirin kapsamına vela yoluyla bir kimseye mirasçı olanlar girer. (İbnu’l-Arabî devamla) dedi ki: İşte bu hususta söylenen sözlerin teferruatı ve Kur’ân ile sünnetin bunları açıklayan zahiri ile irtibatlı esasları bunlardır. Bu husustaki etraflı açıklamalar ve tamamlayıcı bilgiler Mesail (fıkıh furuu) kitaplarında bulunur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Zuhruf 27

“Beni yaratana değil. Çünkü O, bana hidayet verecektir.”

Diyanet Vakfı
Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.

Kurtubi Tefsiri
“Ancak beni yaratan müstesna. Gerçekten O, beni hidayete kavuşturacaktır.”

“Ancak beni yaratan müstesna” âyetinde istisna muttasıldır. Çünkü onlar kendi ilahlarıyla birlikte Allah’a da ibadet ediyorlardı. Katade dedi ki: Onlar putlara ibadetle birlikte Allah Rabbimizdir, diyorlardı.

Bununla birlikte istisnanın munkatı olması da mümkündür. Yani beni yaratan beni doğru yola iletir. O yüce Allah’a güven ile ve hidayetin Rabbinden olduğu hususuna kavminin dikkatini çekmek için bu sözü söylemişti.

Zuhruf 26

Hani İbrahim, babasına ve kavmine demişti: “Ben sizin taptığınız şeylerden uzağım.”

Diyanet Vakfı
Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.

Kurtubi Tefsiri
Hani İbrahim babasına ve kavmine: “Muhakkak ben sizin ibadet etmekte olduğunuz şeylerden uzağım” demişti.

“Hani İbrahim babasına ve kavmine… demişti” sözleri sen bunlara onun şu söylediklerini hatırlat demektir.

“Muhakkak ben sizin ibadet etmekte olduğunuz şeylerden uzağım.”

” Beri olmak, uzak olmak” lâfzı bir ve daha fazla şahıslar için kullanılır. Bunun tesniyesi ve çoğulu olmadığı gibi müennes kipi de yoktur. Çünkü bu sıhhat yerinde kullanılan bir mastardır. O bakımdan tesniye ve çoğulu yapılarak “Uzak iki kişi, uzak kişiler” denilmez. Çünkü ifade ” Beri olmak özelliğine sahip, beri olmak özelliğine sahip kimseler” demektir.

el-Cevherî şöyle demektedir: “Ben şundan teberri ettim, uzaklaştım”; “Ben ondan beriyim, uzağım”; ” Ondan ayrıyım” denilir. Bunun ikili ya da çoğulu gelmez. Çünkü aslı itibari ile mastardır. “İşitti, işitmek” gibi. Buna göre “Ben ondan beriyim, ondan uzağım, ayrıyım” denilmekle hem tesniye, hem çoğul, hem de müennes için kullanılmış olur. Çoğulu ifade etmek için “Biz ondan beri, uzak kimseleriz” denilir. ” Fakih”ın çoğulunun diye gelmesi gibi. Çoğul olarak diye de gelir. Tıpkı “Kerîm”in çoğulunun diye gelmesi gibi. diye de çoğulu yapılabilir. “Çok şerefli kimse” lâfzının çoğulunun diye gelmesi gibi diye de çoğulu yapılabilir. lâfzının çoğulunun gelmesi gibi. Bunun çoğulu şeklinde de yapılabilir.

Müennes için de: “beri (suçsuz) bir kadın, suçsuz beri iki kadın ve onlar beri suçsuz kadınlardır” şeklinde de kullanılır. Erkek için şekli tekil olarak kullanılır, çoğul şekli de …diye gelir. Tıpkı “Çok acaip” lâfzının diye çoğulunun gelmesi gibi. Her ayın ilk gecesine de “el-bera” denilir. Ona bu ismin veriliş sebebi, ayın güneşten teberri etmesidir.

Zuhruf 25

Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu.

Diyanet Vakfı
Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine Biz de onlardan intikam aldık, yalanlayanların akıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak.

“Bunun üzerine Biz de onlardan” kıtlıkla, öldürülmekle, esir alınmakla

“intikam aldık” işte peygamberleri

“yalanlayanların akıbetlerinin” son durumlarının

“nasıl olduğuna bir bak.”

Zuhruf 24

“Ya size, atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğru bir yol getirdiysem de mi?” der. Onlar: “Şüphesiz biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz” derler.

Diyanet Vakfı
Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)? deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz.

Kurtubi Tefsiri
“Ya ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirdi isem de mi?” dedi. Onlar: “Muhakkak bizler sizinle gönderilen şeyleri inkâr edenleriz” dediler.

“Ya ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirdi isemde mi?” dedi. Bu âyetteki “dedi” anlamındaki lâfız: “De ki” diye de okunduğuna binaen müfessirimiz şöylece açıklamıştır: Ey Muhammed kavmine de ki ben sizlere Allah tarafından doğruyu daha bir gösteren bir hidayet ile gelmedim mi?

“Onlar: Muhakkak bizler sizinle gönderilen şeyleri” yani bütün peygamberlerle gönderilenleri

“inkâr edenleriz” dediler.

Hitap burada peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e olmakla birlikte lâfız çoğul olarak gelmiştir. Çünkü onu yalanlamak, onun dışındaki diğer peygamberleri de yalanlamak demektir.

Âyet-i kerimedeki: “Dedi ki” anlamındaki lâfız “de ki” diye de okunduğu gibi “size … getirdi isem” anlamındaki lâfız da:

“Size getirdi isek” diye de okunmuştur. Yani bizler sizlere atalarınızın dininden daha ileri derecede hidayet ihtiva eden bir dini getirdi isek de mi atalarınıza uyacaksınız? Onlar da şöyle cevap verdiler: Biz atalarımızın dini üzerinde sebat göstereceğiz. Ondan asla ayrılmayacağız, istersen bize getirdiğin yol daha doğru olsun.

el-Bakara Sûresi’nde (2/170. âyet, 2. başlıkta) taklide ve taklidin yerilmiş olduğuna dair açıklamalar geçmiş olduğundan burada tekrarlamanın anlamı yoktur.

(Bu âyetin geri kalan bölümleri yazma nüshalarda bundan bir sonraki âyetlerin tefsirleri arasında dere edilmiştir. Biz o bölümü bu âyetle ilgili olduğundan dolayı burada tercüme ediyoruz).

(“Dedi” anlamındaki âyet genel olarak “(de ki” diye okunmuştur. İbn Amir ve Hafz ise ” dedi” diye uyarıcı peygamberin onlara bu sözleri söylediğine dair haber mahiyetinde okumuşlardır. “Ya ben size… getirdi isem de mi, dedi” anlamındaki ifadeleri Ebû Cafer: “De ki ya biz sizlere… getirdi isek de mi” şeklinde “nun” ve “elif” ile (de ile ve elifsiz değil) Rasulullah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bütün rasuller adına bir hitabı şeklinde okumuştur.

Zuhruf 23

İşte böyle, senden önce de hangi kasabaya bir uyarıcı gönderdiysek, oranın varlıklı olanları mutlaka: “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve biz onların izlerine uyarız” dediler.

Diyanet Vakfı
Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Senden önce de hangi kasabaya bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın şımarık varlıklıları böylece: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız” demişlerdir.

2- Geçmiş Atalara Uymakla Doğru Yolu Bulmak İddiası:

“Ve gerçekten biz onların izleri üzerinde doğruya erdirilmiş kimseleriz dediler.” Yani biz onlar vasıtası ile hidayet buluruz. Bu âyette

“doğruya erdirilmiş (hidayete iletilmiş)” diye buyurulmakta, diğer âyet-i kerimede de

“uyanlarız” yani biz onlara uyarız dedikleri zikredilenmektedir. İkisinin de anlamı birdir.

Katade dedi ki:

“Uyanlarız” demek tabi olanlarız demektir. Bu âyette taklid çürütülmekte, geçersiz olduğu belirtilmektedir. Çünkü atalarını taklid ederek Allah Rasûlünün kendilerini davet ettiği husus üzerinde düşünmeyi terketmelerinden ötürü, onları yermektedir. Buna dair açıklamalar yeteri kadarıyla daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/180. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mukâtil ‘in naklettiğine göre bu âyet-i kerîme, Kureyş’e mensub olan el-Velid b. el-Muğire, Ebû Süfyan, Ebû Cehil, Rabia’nın iki oğlu Utbe ile Şeybe hakkında inmiştir. Yani bunların söylediklerinin bir benzerini onlardan önce gelenler de söylemişti.

Yüce Allah bu âyetlerle peygamberini teselli etmektedir. Yüce Allah’ın:

“Sana, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey söylenmiyor” (Fussilet, 41/43) âyeti buna benzemektedir.

(Mealde “şımarık varlıklı” diye anlamlandırılan:) Mutref: Nimet içinde bulunan, nimete mazhar kılınan demektir. Burada kastedilenler ise hükümdarlar ve zorbalardır.

Zuhruf 22

Hayır, onlar: “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve biz onların izinden gidiyoruz” dediler.

Diyanet Vakfı
Hayır! «Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz» derler.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, onlar: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve gerçekten biz onların izleri üzerinde doğruya erdirilmiş kimseleriz” dediler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- “Ümmet” Kelimesinin Anlamı:

“Bir din üzere” (âyetinde “din” anlamı verilen “ümmet” lâfzı) bir yol ve bir mezheb üzere, demektir. Bu açıklamayı Ömer b. Abdu’l-Aziz yapmıştır. O, Mücahid ve Katade elifi esreli olarak: diye okuyorlardı.

Ümmet tarikat (yol) demektir. el-Cevherî der ki: Esreli olarak “immet” nimet demektir. Aynı zamanda “ümmet’in de bir söyleyişidir. Bu da tarikat (yol) ve din demektir. Bu açıklama Ebû Ubeyde’den nakledilmiştir. Adî b. Zeyd de “nimet” anlamında kullanarak şöyle demiştir:

“Kurtuluş ve mülkten, bir de ümmet (nimet)den sonra,

İşte orada kabirler örttü onları.”

Bu da Cevherî’den başkalarından nakledilmiştir.

Katade ve Atiyye de “ümmet üzere” lâfzını din üzere diye açıklamışlardır. Kays b. el-Hatim’in şu beyiti de bu anlamdadır:

“Biz atalarımızın ümmeti (dini) üzere idik,

Zaten sonradan gelen önce gelene uyar.”

el-Cevherî dedi ki: Ümmet tarikat ve din demektir. “Filanın ümmeti yoktur” tabiri dini ve izlediği bir mezhep yoktur, demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Hiç ümmet (din) sahibi bir kimse ile çokça kâfir olan birisi eşit olur mu?”

Mücahid ve Kutrub da: Din ve millet (şeriat) üzere, diye açıklamışlardır.

Kimi mushafta: “Onlar: Biz atalarımızı bir millet (din ve şeriat) üzere bulduk… dediler” şeklindedir.

Bu açıklamalar birbirine yakındır. el-Ferrâ’dan bir millet (din ve şeriat) üzere bir kıble üzere, diye açıkladığı nakledilmiştir. el-Ahfeş ise, istikamet (dosdoğru gidiş) üzere diye açıklamış ve en-Nabiğa’nın şu beyitini zikretmiştir:

“Yemin ettim artık senin için kuşkulanacak bir şey bırakmadım,

Hiç kendisi itaatkar olduğu halde dosdoğru giden bir kimse

(ümmet sahibi kimse) günah işler mi (yalan yemin eder mi?)”

Zuhruf 21

Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?

Diyanet Vakfı
Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa Biz onlara bundan önce bir kitab verdik de şimdi onlar buna mı tutunuyorlar?

Bu âyet, daha önce geçen:

“Onların yaratılışlarına şahid mi oldular” (Zuhruf, 43/19) âyete denk bir ifadedir. Yani: Onlar yaratılışlarında hazır mı bulundular, yoksa Biz bundan önce kendilerine bir kitap mı vermiştik? Yani Kur’ân’dan önce bu iddialarını doğrulayan bir kitapları mı vardır da onlar buna sımsıkı sarılmakta ve içindekiler gereğince amel etmektedirler!’

Zuhruf 20

Dediler ki: “Eğer Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık.” Bu konuda onların bir bilgisi yoktur, onlar yalnızca zannediyorlar.

Diyanet Vakfı
Ve dediler ki: Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Ve dediler ki: “Rahmân dilese idi, biz onlara ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur.

Onlar ancak temelsiz bir zanda bulunuyorlar.

“Ve dediler ki: Rahmân dilese idi…” Yani müşrikler alay etmek maksadıyla: Sizin iddianıza göre Rahmân dilemiş olsaydı, biz bu meleklere ibadet etmezdik, dediler.

Onların söyledikleri bu söz, kendisi ile batılın kastedildiği hak bir sözdür. Herşey Allah’ın iradesi iledir. Onun iradesi ne şekilde ise o olur, ilmi de bu şekildedir. Fakat bunların ileri sürülerek delil gösterilmesi mümkün değildir. Yüce Allah’ın bildiğinin ve irade ettiğinin dışındaki herhangi bir hususun meydana gelmesi de -meydana gelmese dahi- O’nun kudreti içerisindedir. Eğer onlar putlara ibadet edecek yerde, Allah’a ibadet etmiş olsalardı yüce Allah’ın onların bu yaptıklarını murad ettiğini bilmiş olacaktık. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-En’am Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Müşrikler: Allah dileseydi biz de, babalarımız da ortak koşmazdık… diyecekler” (el-En’am, 6/148) ile Yasin Sûresi’nde:

“Allah dilese idi kendilerini yedirebileceği kimseleri mi yedirelim?” (Yasin, 36/47) âyetinde aynı anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur” âyeti da daha önce geçen:

“Ve onlar bizzat Allah’ın kulları olan melekleri de dişiler kabul ettiler” (Zuhruf, 43/19) âyeti ile alakalıdır. Yani onlar: Melekler Allah’ın kızlarıdır derken, bu hususta herhangi bir bilgiye sahib değildirler. Bu açıklamayı Katade, Mukâtil ve el-Kelbî yapmıştır. Mücahid ve İbn Cüreyc de şöyle demişlerdir: Maksat putlardır, yani putlara tapınmaya dair onların herhangi bir bilgileri yoktur.

“…bir bilgi” lâfzındaki Sıla (zaid)dir.

“Onlar ancak temelsiz bir zanda bulunuyorlar.” Yani öyle tahmin ediyor ve yalan söylüyorlar. Yüce Allah’tan başkasına ibadet etmek hususunda herhangi bir mazaretleri yoktur.

Onların sözlerinin kapsamına şu da girmektedir: Bize bunu emreden Allah’tır ya da O, bizim bu halimizden razıdır. Bundan dolayı bize bu işi yasaklamıyor ve dünyada ayrıca bizi cezalandırmıyor.

Zuhruf 19

Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit oldular mı? Şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklar.

Diyanet Vakfı
Onlar, Rahmanın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar bizzat Allah’ın kulları olan melekleri de dişiler kabul ettiler. Acaba kendileri onların yaratılışlarına şahit mi oldular?

“Ve onlar bizzat Allah’ın kulları olan melekleri de dişiler kabul ettiler”

âyetindeki:

“Kulları” lâfzını Kûfeliler çoğul olarak okumuş ve Ebû Ubeyde de bunu tercih etmiştir. Çünkü bunda isnad daha ileri bir derecededir. Ayrıca yüce Allah onları, meleklerin Allah’ın kızları olduğu iddialarını yalanlamış ve bunların gerçekte Allah’ın kulları olduklarını, kızları olmadıklarını onlara haber vermiştir.

İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre ise: “Rahmân’a çokça ibadet edenler…” diye okumuştur. Said b. Cübeyr dedi ki: Benim mushafımda: şeklindedir deyince, İbn Abbâs ona: Onu sil ve: “Rahmân’ın (Allah’ın) kulları” diye yaz. Bu kıraati doğrulayan yüce Allah’ın:

“Bilakis onlar çok şerefli kullardır.” (el-Enbiya, 21/26);

“O kâfirler beni bırakıp kullarımı veliler edineceklerini mi sandılar?” (el-Kehf, 18/102) buyrukları ile:

“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız şüphesiz sizin gibi kullardır” (el-Araf, 7/194) âyetleridir.

Diğerleri ise sakin bir “nun” ile: “Rahmân’ın nezdinde bulunan” diye okumuşlardır. Ebû Hatim de bu kıraati tercih etmiştir. Bu kıraatin delili de yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki Rabbinin nezdindekiler…” (el-Araf, 7/206) âyeti ile

“Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur, O’nun yanında olanlar ise…” (el-Enbiya, 21/19) âyetidir.

Âyetten maksat, yüce Allah’a evlat isnad edişlerinde diğer taraftan meleklerin dişi olup Allah’ın kızları olduklarını delilsiz olarak ileri sürmelerinde yalancı olduklarını açıklayıp bilgisizliklerini ortaya koymaktır.

Meleklerden

“kullar” diye sözedilmesi onlar için bir övgüdür. Yani ibadetin en ileri derecesinde olan varlıklara nasıl olur da ibadet ettiler? Diğer taraftan nasıl olur da herhangi bir delil olmaksızın onların dişi olduklarına hüküm verdiler.

Buradaki: “kılmak (meale göre: kabul etmek)” söylemek ve hüküm vermek anlamındadır. Nitekim: “Zeyd’i insanların en bilgilisi kıldım” derken onun lehine böyle hüküm verdim, demektir.

“Acaba kendileri onların yaratılışlarına şahid mi oldular?” Yani meleklerin yaratılışlarında kendileri hazır mı idiler ki onların dişi olduklarına hükmettiler?

Denildiğine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: “Onların dişi olduklarını nerden biliyorsunuz” diye sormuş, kendileri de: Biz bunu atalarımızdan böyle duymuştuk. Ayrıca onların dişi oldukları hususunda yalan söylemediklerine de tanıklık ediyoruz, demişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Onların bu şehadetleri yazılacaktır ve sorgulanacaklardır” diye buyurmaktadır. Yani ahirette bu şahidlikten sorumlu tutulacaklardır.

“…şahid mi oldular?” anlamındaki âyeti Nafî’ teshile uğramış ötreli hemze’nin başına gelen bir soru hemzesi ile: “Şahid mi tutuldular, onlara gösterildi mi?” şeklinde okumuştur. el-Müseyyebî’nin kendisinden med ile okuduğuna dair gelen rivâyetler dışındaki lâfızlarda ise med ile okumamıştır. el-Mufaddal, Âsım’dan bunun benzerini ve iki hemzeyi tahkik ile okuduğunu rivâyet etmiştir. Diğerleri ise tek bir soru hemzesi ile: ” Şahid mi oldular?” diye okumuşlardır.

ez-Zührî’den de haber cümlesi şeklinde: “Yaratılışları onlara gösterildi (mi ki)” diye okuduğu rivâyet edilmiştir.

“Yazılacaktır” lâfzı genel olarak meçhul bir fiil şeklinde “te” harfi ötreli olmak üzere: (vliScu.) diye okunmuş, ” Bu şehadetleri” lâfzı da merfu olarak okunmuştur.

es-Sülemî, İbn es-Semeyka ve Hafs’tan rivâyetle Hubeyre “nun” harfi ile: “Yazacağız” ve “Onların bu şehadetlerini” şeklinde malum bir fiilin mef’ûlü olarak nasb ile okumuşlardır. Ebû Reca’dan ise “şehadet” kelimesinin çoğulu ile: ” Onların yaptıkları bu şehadetler yazılacaktır” diye okuduğu rivâyet edilmiştir.

Zuhruf 18

Süs içinde yetiştirilen ve tartışmada açık olmayan mı?

Diyanet Vakfı
Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek olanı mı istemiyorlar? (Onları Allahın parçası mı sayıyorlar?)

Kurtubi Tefsiri
Süs içinde yetiştirilmekte olan ve tartışma sırasında açıklayamayanları mı (O’na evlat diye isnad ediyorlar)?

Onların bu şehadetleri yazılacaktır ve sorgulanacaklardır.

Yüce Allah’ın:

“Süs içinde yetiştirilmekte olan…” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- “Yetiştirilmekte Olan…” Anlamındaki Lâfzın Anlamı ve Okunuşu:

Yüce Allah’ın:

“Yetiştirilmekte olan… mı” terbiye edilerek büyüyüp gelişmekte olan… mı, demektir.

“Terbiye” demektir. Mesela; bir kimse aralarında yetiştiği kabile için: “Ben filan oğulları arasında yetiştim, terbiye oldum” der. ile şekli aynı anlamdadır.

İbn Abbâs, ed-Dahhak, İbn Vessab, Hafs, Hamza, el-Kisaî ve Halef “ye” harfini ötreli, “nun” harfini üstün, “şın” harfini de şeddeli olarak: ” Yetiştirilmekte” diye okumuşlardır. Yani süs içerisinde terbiye edilip, büyümekte olan… anlamındadır. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir, çünkü bu fiilde isnad daha yukarıda olanlara (yani yetiştirme işini yapanlara)dır. Diğerleri ise “ye” harfini üstün, “nun” harfini sakin olarak: “Yetişen” diye okumuşlardır. Bu okuyuşu Ebû Hatim tercih etmiştir. Temeli derine doğru gidip yetişen, büyüyen anlamındadır. Asıl kökü; ” Yükseldi” fiilinden gelmektedir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. Buna göre “yetiştirilmek” müteaddi (geçişli) fiil iken, “yetişmek” fiili lazımdır (geçişsizdir).

2- Kadın İçin Süslenmek:

“Süs içinde” ziynet içinde… demektir. İbn Abbâs ve başkaları şöyle demişlerdir: Bunlardan kasıt kız çocuklarıdır. Bunların kılık kıyafetleri erkeklerinkinden farklıdır.

Mücahid, Altın ve ipek kullanmakta kadınlara müsaade vardır deyip, bu âyet-i kerimeyi okumuştur.

el-Kiya et-Taberî dedi ki: Bu âyette süs eşyasının kadınlara mubah olduğuna delil vardır. Bu hususta icma gerçekleşmiş, buna dair haberler de sayılamayacak kadar çoktur.

Derim ki: Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre de o kızına şöyle dermiş: “Kızcağızım, sakın altın ile süslenmeyesin. Çünkü ben senin için cehennem alevinden korkarım.”

“Ve tartışma” tartışırken delil ortaya koyma

“sırasında açıklayamayanları mı…” Katade dedi ki: Lehine bir delil olmakla birlikte bir kadın konuştu mu mutlaka o delili kendi aleyhine çevirir.

Abdullah (b. Mesud)’ın Mushafında:

“Ve konuşma sırasında açıklayamayanları mı…” şeklindedir.

Ayetin anlamı şudur: Niteliği bu olan bir varlık hiç Allah’a izafe edilir mi? Böyle bir şeye imkan yoktur.

Süs içerisinde yetiştirilenlerin, onların altın ve gümüşten yaptıkları ve süsledikleri putları olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve ed-Dahhak yapmıştır.

“Ve tartışma sırasında açıklayamayanları mı…” âyeti bu açıklamaya göre: cevap veremeyip, susanları mı… demek olur.

“olan…” nasb mahallindedir. Onlar süs içinde yetiştirilmekte olanları Allah’a eş koştular, demek olur. Mübteda olarak merfu olması ve haberinin gizli olması da mümkündür. Bu açıklamayı da el-Ferrâ” yapmıştır. İfadenin takdiri de şöyle olur: Yoksa bu durumda olan hiç ibadete layık olabilir mi?

Arzu edilirse ifadenin başına (bedel kabul edilip) döndürülmek suretiyle cer konumunda olduğu da söylenebilir. İfadenin başı da yüce Allah’ın: ” İsnad ettiği şeyin” (ez-Zuhruf, 43/17. âyet) âyetidir. Yahutta yüce Allah’ın:

“Yarattıklarından kızlar” (ez-Zuhruf, 43/16) âyetindeki ‘dır. Şu kadar var ki; bu iki yerde bedel kabul edilmesi, soru edatı olan “elifin bedel ile mübdelun minh arasında engel teşkil etmesinden dolayı zayıftır.

Zuhruf 17

Onlardan birine, Rahman’a isnat ettiğiyle müjdelense, yüzü kararır ve içi öfkeyle dolar.

Diyanet Vakfı
Onlardan biri, Rahmana isnat ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, hiddetlenerek yüzü simsiyah kesilir.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan birine Rahmân’a isnad ettiği şeyin müjdesi verilirse, gam ve kederle dolarak yüzü simsiyah kesilir.

“Onlardan birine Rahmân’a isnad ettiği şeyin müjdesi verilirse” yani onun kız çocuğu olduğu bildirilirse

“gam ve kederle dolarak yüzü simsiyah kesilir.” Buna sebep bir açıklamaya göre; Allah’a yaptığı isnadın batıl oluşundan dolayıdır, bir diğer görüşe göre ona kız çocuğu olduğu müjdesi verildiğinden dolayıdır. Buna delil de en-Nahl Sûresi’nde yer alan:

“Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince, kendisi pek öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir” (en-Nahl, 16/58) âyetidir. Onlardan herhangi birisine kızının doğduğu söylenecek olursa, bundan dolayı oldukça kederlenmek, öfke ve üzüntüsünden dolayı kederle dolarak yüzünün renginin değişmesi, görülen ve bilinen hallerinden idi. Araplardan birisi hakkında nakledildiğine göre karısı bir kız çocuk doğurmuş, bunun üzerine karısının bulunduğu evden uzaklaşmıştı. Kadın da şöyle demişti:

“Ne oluyor Ebû Hamza’ya ki, gelmiyor yanımıza da,

Yanıbaşımızdaki evde kalıyor?

Erkek doğurmuyoruz diye kızıyor bize,

Biz ancak bize verileni alırız.”

“Simsiyah” âyet, diye de okunmuştur. Cemaatin okuyuşuna göre:

“Yüzü”‘in ismi: ” Simsiyah” ifadesi de onun haberi olur. Bununla birlikte:

“kesilir” lâfzında

“Biri” lâfzına ait bir zamirde bulunabilir. O vakit bu

“kesilir” anlamındaki fiilin ismi;

“yüzü” lâfzı da zamirden bedel olur.

“Simsiyah” lâfzı da

“Kesilir”in haberi olur. Diğer taraftan:

“ Yüzü” lâfzının mübteda olarak merfu okunması ve

“simsiyah” anlamındaki lâfzın onun haberi olarak merfu gelmesi de mümkündür. O takdirde: ” Kesilir” lâfzının muhtevasında onun isminin varlığı kabul edilir, geri kalan cümle de onun haberi olur.

“Gam ve kederle dolu olarak” Katade nin açıklamasına göre üzüntülü olarak, İkrime’ye göre ise; kederli ve düşünceli olarak; suskun diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Ebi Hatim yapmıştır. Buna sebeb ise onun (yüce Allah’a isnad ettiği) örneğin tutarsızlığı, getirdiği delilin batıl oluşudur.

Meleklerin Allah’ın kızları olabileceğini kabul edenler de melekleri yüce Allah’a benzer kabul ederler. Çünkü evlat babanın cinsinden ve onun benzeridir. Hoşuna gitmediğinden ötürü kendisine izafe edilenler sebebiyle yüzü simsiyah kesilen kimsenin, kendisinden daha üstün ve yüce olana bu örneği isnad ettiğinden ötürü yüzünün simsiyah kesilmesi daha layıktır. Hele bu isnad yüce Allah’a yapılırsa durum ne olur?

Bu âyet-i kerimenin anlamına dair yeterli açıklamalar daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/58. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 16

Yoksa O’nun yarattıklarından kızları kendisine mi aldı da, size oğulları mı seçti?

Diyanet Vakfı
Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa O, yarattıklarından kızlar edinip de oğlanları size mi ayırıp seçti?

“Yoksa O, yarattıklarından kızlar edinip de…” âyetinde yer alan:

“Yoksa” lâfzındaki “mim” harfi sıladır (fazladandır). İfadenin takdiri, sizin melekler Allah’ın kızlarıdır diye iddia ettiğiniz gibi, O, yarattıklarından kız çocuklar mı edindi şeklindedir. Lâfız istifham (soru) olmakla birlikte azarlamak, anlamını ihtiva etmektedir.

“Oğlanları size mi seçti?” Oğlanları özellikle size vererek, size ayrıcalık mı tanıdı? -Bu kökten olmak üzere- “Ona şunu özelikle verdim, ayrıcalık tanıdım” demektir. “Ona samimi olarak sevgi besledim”; “Ona samimi olarak sevgi duydum, birbirimize samimiyetle davrandık” demektir.

Yüce Allah kendileri adına oğlanları tercih etmekle birlikte, Allah’a kız çocuklarını izafe etmelerinin hayret edilecek bir husus olduğuna dikkat çekmektedir. Halbuki O, evlat sahibi olmaktan yüce ve münezzehtir. Bir cahil O’nun evladı olduğunu vehmedecek olsa bile, niçin iki cinsten daha üstün kabul edileni O’na izafe etmiyor ve niçin bunlar iki türün daha değerlilerini kendileri adına seçerken daha aşağı olanı O’na nisbet ediyorlar. Bu da yüce Allah’ın:

“Erkekler sizin, dişiler O’nun mu? O takdirde bu, insafsızca bir paylaştırmadır” (en-Necm, 53/21-22) âyetini andırmaktadır.

Zuhruf 15

Onlar, kullarından bir kısmını O’na nispet ettiler. Şüphesiz insan apaçık nankördür.

Diyanet Vakfı
Ama onlar, kullarından bir kısmını, Onun bir cüzü kıldılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.

Kurtubi Tefsiri
Ona kullarından bir parça isnad edip yakıştırdılar. Muhakkak insan apaçık bir nankördür.

“Ona kullarından bir parça isnad edip yakıştırdılar.” Katade’den rivâyete göre, denk kimseleri isnad edip yakıştırdılar demektir. Maksat yüce Allah’ın dışında kendilerine ibadet olunanlardır. ez-Zeccâc ile el-Muberred derler ki: Burada sözü edilen

“bir parça”dan kasıt, kızlardır.

Mü’minlere onların cahilliklerinin hayret edilecek bir husus olduğunu anlatmaktadır. Çünkü onlar gökleri ve yeri yaratanın yüce Allah olduğunu kabul etmekle birlikte. Ona birtakım ortaklar yahut evlatlar isnad ettiler. Halbuki gökleri ve yeri yaratmaya kadir olanın, kendisi aracılığı ile güç kazanacağı yahut teselli bulacağı herhangi bir şeye muhtaç olmadığını bilemediler. Çünkü böyle bir hal. eksiklik gerektiren vasıflardandır.

el-Maverdî dedi ki: Araplara göre “cüz: bir parça” kızlar demektir. Mesela: ”

“Hür bir kadın bir gün bir cüz’ü olursa (kız çocuk doğurursa) hayrete gerek yok;

Çünkü hep erkek çocuk doğuran hür bir kadın, bazan da kız çocuk doğurabilir.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Tefsirdeki bid’atlerden birisi de

“bir parça”yı kız çocuklar diye tefsir etmek ve “cüzün: bir parça’nın Arapçada dişilerin ismi olduğunu iddia etmektir. Halbuki bu. Araplar hakkında uydurulmuş, sonradan ortaya çıkmış ve gerçek anlamı değiştirilmiş bir yalandan başka bir şey değildir. Onlar bu kadarı ile de kalmadılar, sonunda bu kökten: “Kadın kız çocuklar doğurdu” kökünü dahi türettiler, sonra da beyit beyit uydurdular:

“Hür bir kadının bir gün bir cüz’ü olursa (kız çocuk doğurursa) hayrete gerek yok.

Evs kızları arasından kız çocuk doğuran olarak onunla evlendirildim.”

Gerçek şu ki; yüce Allah’ın:

“Kullarından kimisi O’na bir parça isnad edip yakıştırdılar” âyeti daha önce geçen:

“Yemin olsun ki onlara göklerle yeri kim yarattı, diye sorsan…” (ez-Zuhruf, 43/9) âyeti ile ilişkilidir. Yani onlara gökleri ve yeri kimin yarattığını soracak olursan, şüphesiz bunu itiraf ve kabul ederler. Halbuki onlar bu itiraf ile birlikte kullarından bir parçayı da ortak koştular ve O’nu yaratılmışların nitelikleriyle nitelendirdiler.

“Kullarından kimisi O’na bir parça isnad edip yakıştırdı” âyetinin anlamı da, melekler Allah’ın kızlarıdır, demeleridir. Böylelikle onlar melekleri O’nun bir cüzü ve bir kısmı olarak kabul ettiler. Tıpkı çocuğun babasından bir parça ve bir cüz oluşu gibi.

“Bir parça” anlamındaki lâfız iki ötreli olarak: diye de okunmuştur.

“Muhakkak” kâfir olan

“insan apaçık bir nankördür.” el-Hasen dedi ki: Musibetleri sayar, nimetleri unutur.

“Apaçık” lâfzı da küfrü açığa vuran demektir.

Zuhruf 14

“Ve biz mutlaka Rabbimize döneceğiz.”

Diyanet Vakfı
Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz (demelisiniz).

Kurtubi Tefsiri
“Ve esasen biz muhakkak Rabbimize döneceğiz.”

“Ta ki onların sırtlarına binip” âyetindeki zamirin müzekker gelmesinin sebebi, yüce Allah’ın:

“bineceğiniz şeyleri” âyetine ait olmasından ötürüdür. Bu açıklamayı Ebû Ubeyd yapmıştır. el-Ferrâ” da şöyle demiştir: Yüce Allah “sırtlar” âyetini tekil bir zamire izafe etmiştir. Çünkü bundan kasıt cinstir. Dolayısıyla mana itibariyle tekil olan bu zamir, çoğul anlamındadır. Tıpkı “ceyş ve cund: ordu ve asker” lâfızları gibidir. Bundan dolayı zamir müzekker gelmiş “sırtlar” kelimesi de çoğul gelmiştir. Bu türün sırtları üzerinde… demek olur.

2- Bu Âyetteki “Hayvanlar: el-En’am” İle Kastedilenler:

Said b. Cübeyr dedi ki: Burada “el-en’am”dan kasıt, deve ve inek türüdür. Ebû Muaz ise sadece deve türüdür, demiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti dolayısıyla sahih olan da budur: “Bir adam bir seferinde bir ineğin sırtına binmiş iken inek ona: Ben bunun için yaratılmadım, ben ancak toprağı sürmek için yaratıldım, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Buna ben, Ebû Bekir ve Ömer îman ettik.” Buhârî, III, 1339; Müslim, IV, 1857; Tirmizi, V, 615; Tayalisi, Müsned, I, 309. Halbuki o sırada ikisi de (Ebû Bekir ve Ömer) orada değillerdi.

Buna dair yeterli açıklamalar en-Nahl Sûresi’nin baş taraflarında (16/7. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.

3- Develer Üzerinde Yolculuk:

“Ta ki onların sırtlarına binip kurulasınız” âyetinde, az önce sözünü ettiğimiz âyetin da gösterdiği gibi, özellikle develeri kastetmektedir. Çünkü gemilerin içine binilir. Ancak yüce Allah âyetin başlarında her ikisini sözkonusu ettikten sonra sonra geleni onlardan birisine atfetmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte “sut”inin, onun içi olarak kabul edilme ihtimali de vardır. Çünkü su, onun sırtını örter ve kapatır, iç tarafı ise dışarda kalır. Çünkü geminin içi oraya binenler için açığa çıkar ve görenler tarafından da görünür.

4- Bineklere Binerken Allah’ın Nimetini Hatırlamak:

“Sonra onların üzerine yerleşince” yani üzerlerine binince

“Rabbinizin nimetini hatırlayasınız…” Nimetin hatırlanması karada ve denizde bunları bizim emrimize verdiği için Allah’a hamdetmektir.

Ve şöyle diyesiniz:

“Bunları bizlere müsahhar kılan” bu bineği emrimize verip, bize itaatkar kılan

“eksiklikten münezzehtir.” Ali b. Ebî Tâlib’in kıraatinde: “…an” lâfzı şeklindedir.

“Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” İbn Abbâs ve el-Kelbî’nin açıklamasına göre buna takat getiremezdik. el-Ahfeş ve Ebû Ubeyde: bunları zabt-u rabt edemezdik, diye açıklamıştır. “Güç ve kuvvetleri bakımından birbirine denk” anlamından alındığı da söylenmiştir. Nitekim Araplar bir kimse kuvvet bakımından diğerinin benzeri ise: “O filanın dengidir” derler. Aynı şekilde: “Filan kişi filanı zabt u rabt altına alır” denildiği gibi: ” Şuna güç yetirdim” demektir. ” Ona güç yetirdi” böylece sanki: ” Onun dengi oldu” denilmiş gibidir. Yüce Allah da:

“Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” Buna takat getiremezdik diye buyurmuştur. Kutrub, Amr b. Ma’dî Kerib’in şu beyitini de zikretmektedir:

“Kabileler bilirler ki Ukayl(lılar)

Bize musibet zamanlarında denk değildirler. (Bize güç yetiremezler.)”

Bir başkası da şöyle demiştir:

“Büyüklenerek ve zalimlik ederek zorluğumda karşı çıktınız,

Halbuki sizler zorluklarda bize karşı koyamaz, güç yetiremezsiniz.”

Aynı zamanda “sahib olduğu davarların hakkından gelemeyen kimse” demektir. Böyle birisinin deve yahut koyunları olmakla birlikte, bu hususta ona yardım edecek kimsesi de yoktur. Yahut develerine su vermekle birlikte onları sağa sola dağılmaktan alıkoyacak kimsesi bulunmayan kişi demektir.

İbnu’s-Sikkit dedi ki: Bu kelimenin aslı hakkında iki görüş vardır:

1- Bu kelime “güç yetirmek” anlamı ile: ‘den alınmış olabilir. Mesela: “Güç yetirdi, yetirir” denilir. ” Buna güçyetirdimve onu zabt u rabt altına aldım” demektir. Böylece halat demek olan: (oy)’e sağlamca bağlamış gibi olur.

2- Bu lâfız yürüyüş esnasında birini diğerine bağlamak demek olan:alınmış olabilir. Bu anlamda: “Bunu şuna bağladım, bir araya getirdim” denilir.

5- Bineklere ve Gemilere Binme Adabı:

Şanı yüce Allah bu âyetle bineklere bindiğimiz takdirde neler söyleyeceğimizi, bir başka âyet-i kerimede de Nûh (aleyhisselâm)’ın söylediklerini bizlere aktarmak suretiyle gemilere binecek olursak, neler diyeceğimizi öğretmiş bulunmaktadır. Sözkonusu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Binin içerisine! Onun akması da, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbin günahları bağışlayandır, Rahîmdir” (Hud, 11/41) âyetidir.

Nice hayvana binmiş kimse vardır ki, bineği tökezlemiş, yahut serkeşlik etmiş ya da onu sırtından yüzüstü atmış, yahut sırtından düşüp ölüp gitmiştir. Nice gemiye binmiş kimse vardır ki, gemi bir yerlerden çatlamış ve bundan dolayı suda boğulup gitmişlerdir. Binmek (Allah mubah kılmadan, esasen) yasak bir işe başlamak ve telef olmak sebeplerinden bir sebeb ile ilişkili olduğundan dolayı, bu ilişkiye geçmesi esnasında yüce Allah, helâk olacağı günü unutmamasını ve kaçınılmaz olarak mutlaka öleceğini hatırlamasını emretmiştir. Çünkü mutlaka yüce Allah’a dönecek, O’nun hükmünden kurtulamayacaktır. Bunu kalbiyle, diliyle söylemeyi terketmemelidir; ta ki kendi nefsini ıslah etmek suretiyle Allah’a kavuşmaya hazırlıklı olsun. Onun bu şekilde bineğe binmesi yüce Allah’ın bilgisi gereği ölümünün sebeblerinden birisi iken, kendisi sakın bundan gafil kalmasın. Süleyman b. Yesar’ın naklettiğine göre bir topluluk, bir yolculukta iken bineklerine bindiklerinde: “Bunları bizlere müsahhar kılan eksiklikten münezzehtir, yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi” diyorlardı. Aralarında ise oldukça zayıf ve güçsüz olduğu için yerinden hareket edemeyen bir dişi devesi olan birisi vardı. Bunun üzerine ben zaten bu deveye güç yetirebilen birisiyim, dedi. Fakat devesi serkeşlik ederek onu sırtından attı ve boynu kırıldı.

Rivâyete göre bir bedevi, bir erkek devesine binmiş ve: Benim buna

Birincisini el-Maverdî, ikincisini de İbnu’l-Arabî zikretmiştir. (İbnu’l-Arabî) dedi ki: Herhangi bir kulun onu söylemeyi terketmemesi gerekir. Bununla birlikte bunu dille söylemek vacib değildir. O bineğine ne zaman binerse, özellikle de yolculuk esnasında hatırına geldiği takdirde:

“Bunları bizlere müsahhar kılan, eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi ve esasen biz muhakkak Rabbimize döneceğiz. Allah’ım, yolculukta sahibimiz, ailemiz ve malımız üzerinde halifemiz Sensin. Allah’ım yolculuğun zorluk ve sıkıntılarından hoş olmayan geri dönüşten, işlerimin bir araya gelişinden sonra dağınıklığımdan, ailemi ve malımı kötü bir halde görmekten Sana sığınırım.”

Amr b. Dinar dedi ki: Ebû Cafer ile birlikte Müdrike diye bilinen bir bahçedeki toprağına gitmek üzere bindim. O zabtedilmesi oldukça güç bir deveye bindi. Kendisine: Ey Ebû Cafer! Bunun seni yere yıkmasından korkmaz mısın? dedim. O şöyle dedi: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Herbir devenin sırtında bir şeytan vardır. Siz ona bindiğiniz vakit, Allah’ın size emrettiği şekilde Allah’ın ismini anınız, sonra da onları kendiniz için kullanınız. Şüphesiz taşıyan (onların sırtında taşınmanızı sağlayan) Allah’tır.” Hakim, Müstedrek, I, 612; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 131; Müsned, IV, 221.

Ali b. Rabia dedi ki: Ali b. Ebî Tâlib’i bir gün bir bineğe binerken gördüm. Ayağını özengiye koyduğunda “bismillah” dedi. Bineğin sırtına kurulunca “elhamdülillah” dedi, sonra da:

“Bunları bizlere müsahhar kılan, eksiklikten münezzihtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi ve esasen biz muhakkak Rabbimize döneceğiz” âyetlerini okudu. Sonra da: -üç defa- elhamdülillah vallahu ekber, dedi. (Devamla):

“Allah’ım, Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Ben kendi nefsime zulmettim. Sen bana günahlarımı bağışla, çünkü şüphesiz Senden başka günahları bağışlayan olmaz.” dedi, sonra da güldü. Ben kendisine: Ne diye güldün? dedim. Şöyle cevab verdi: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı benim yaptığım gibi yaparken gördüm ve benim dediğimi söyledi, sonra da güldü. Ben de kendisine: Ey Allah’ın Rasûlü! Ne diye güldün? diye sorduğumda şu cevabı verdi: “Kul Allah’tan başka günahları bağışlayan kimse olmadığını bildiği halde: “Allah’ım Senden başka hiçbir ilâh yoktur, ben kendime zulmettim. Bana günahımı bağışla, çünkü günahları Senden başka bağışlayacak yoktur der. -Ya da demesine hayret edilir-” diye buyurdu.

Bu hadisi Ebû Davud et-Tayalisî Müsned’inde İbn Hibban, Sahih, VI, 415; Tirmizi, V, 501 ile Ebû Abdillah Muhammed b. Huveyzimendad (Ahkamu’l-Kur’ân)’ında zikretmiştir. es-Sa’lebî de buna yakın bir rivâyeti muhtasar olarak Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyet etmiştir. Onun Ali’den rivâyet ettiği lâfız şöyledir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ayağını özengiye koyduğu vakit: “Bismillah” derdi. Bineğin sırtına kurulduğunda da:

“Her halimiz dolayısıyla Allah’a hamdolsun. Bizlere bunları müsahhar kılan eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Esasen biz muhakkak Rabbimize döneceğiz” diye buyururdu. Gemiden ve bineklerin sırtından indiğiniz vakit de: “Allah’ım sen bizi mübarek kılınmış bir yerde konaktandır. Sen konaklandırıcıların en hayırlısısın” deyiniz. Taberi, XXV, 54 (Katade’nin sözü olarak)

İbn Ebi Necih de Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Her kim bineğe binip de: “Bunları bizlere müsahhar kılan eksiklikten münezzehtir, yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi” demeyecek olursa, şeytan ona: Şarkı söyle der. Eğer bunu beceremezse, bu sefer ona: Haydi temennilerde bulun, der. Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.

Yakın arkadaşlarına: Geliniz atlar üzerinde yahut bir kayıkta gezinti yapalım, diyen ve beraberlerinde içki kaplarını, çalgı aletlerini taşıyarak binen kimselerin konumuna düşmekten Allah’a sığınır. Böyleleri içmeye devam ederler. Nihayet onlar bineklerinin sırtında yahut gemilerinin içinde yol alırlarken içkileri de tükenir. Şeytandan başkasını hatırlamazlar. Onun emirlerinden başkasına uymazlar.

ez-Zemahşerî dedi ki: Bana ulaştığına göre sultanlardan birisi aralarında bir aylık mesafe bulunan bir yerden bir yere gitmiş ve bu arada içki içip durmuş. Evine varıp yerleşinceye kadar ayılıp kendisine gelmemiş. Aldığı yolu farketmeksizin almış ve hiç de hissetmemiş. İşte bu şekilde binekleri sırtında yolculuk yapanların işi ile, Allah’ın bu âyet-i kerimede verdiği emir arasında ne kadar büyük bir fark vardır!

Zuhruf 13

Onların sırtına bindiğinizde Rabbinizin nimetini anmanız ve şöyle demeniz için: “Bunu bize boyun eğdiren yücedir ve biz bunu yapamazdık.”

Diyanet Vakfı
12, 13. Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar varetmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nimetini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.

Kurtubi Tefsiri
Ta ki onların sırtlarına binip kurulasınız. Sonra onların üzerine yerleşince, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: “Bunları bizlere müsahhar kılan, eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi;

Âyetin tefsiri için bak:14

Zuhruf 12

Bütün çiftleri yaratan, sizin binmeniz için gemileri ve hayvanları var eden.

Diyanet Vakfı
12, 13. Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar varetmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nimetini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.

Kurtubi Tefsiri
O, bütün çiftleri yaratmış ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri var etmiştir.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Bütün Çiftleri Yaratan O’dur:

“O, bütün çiftleri yaratmış.” O Allah bütün çiftleri yaratmış olandır, demektir. Said b. Cübeyr: Bütün türleri diye açıklamıştır. el-Hasen de: Kışı ve yazı, geceyi ve gündüzü, gökleri ve yeri, güneşi ve ayı, cenneti ve cehennemi… diye açıklamıştır.

“Çiftler”den kastın erkek ve dişi canlılar olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Îsa yapmıştır. Bu âyetle bitkilerin çiftlerini kastetmiştir, diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Ve orada göze hoş gelen her çiftten bitkiler bitirdik.” (Kaf, 50/7);

“Orada her türden güzel bitkiler bitirdik.” (Lukman, 31/10)

İnsanın yapıp ettiği ve karşı karşıya kaldığı hayır ve şer, îman ve küfür, fayda ve zarar, fakirlik ve zenginlik, sağlık ve hastalık demek olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Bu açıklama bütün görüşleri kapsar ve kapsayıcı özelliği ile de onları birarada ifade eder.

“Ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan” develerden karada ve denizde

“bineceğiniz şeyleri var etmiştir.”

Zuhruf 11

Gökten bir ölçüyle suyu indiren, onunla ölü bir beldeyi dirilten. İşte böylece çıkarılacaksınız.

Diyanet Vakfı
Gökten bir ölçüye göre suyu indiren Odur. Biz onunla (kupkuru), ölü memlekete hayat veririz. İşte siz de böylece (mezarlarınızdan) çıkarılacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
O, gökten belli bir miktar su indirendir. Onunla ölmüş bir beldeyi canlandırdık. İşte siz de böylece çıkarılırsınız.

“O, gökten belli bir miktar su indirendir” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Yani indirdiği bu su Nûh kavmi üzerine indirilen ve oldukça bol olup sonunda onların suda boğulmalarına sebeb teşkil eden şekilde değil de, ne boğucu bir tufan, ne de ihtiyaca yetmeyecek kadar az olmayan bir miktarda demektir. Ta ki bu sizin ve davarlarınızın geçimine sebeb teşkil etsin.

“Onunla” o su ile

“ölmüş” bitkiden yana kupkuru kesilmiş

“bir beldeyi canlandırdık” dirilttik.

“İşte siz de böylece” kabirlerinizden

“çıkarılırsınız.”

Çünkü buna kadir olan ötekine de kadir olur. Bu hususa dair güzel açıklamalar el-Araf Sûresinde (7/57. âyetin tefsirinde) güzel bir şekilde geçmiş bulunmaktadır.

Yahya b. Vessab, el-Ameş, Hamza, el-Kisaî ve İbn Amir’den naklen İbn Zekvan

“çıkarılırsınız” anlamındaki âyeti: “Çıkarlar” diye “ye” harfini üstün, “ra” harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise meçhul bir fiil olarak okumuşlardır.

Zuhruf 10

Yeri sizin için bir beşik yapan, orada size yollar kılan, umulur ki doğru yolu bulursunuz.

Diyanet Vakfı
O, size yeri beşik kılmış ve doğru gidesiniz diye yeryüzünde size yollar yaratmıştır.

Kurtubi Tefsiri
O ki, yeri size döşek kılmış ve yolunuzu bulabilmeniz için orada size yollar açmıştır.

“O ki, yeri size döşek kılmış” âyeti ile yüce Allah kendi zatını kudretinin mükemmel oluşu ile nitelendirmektedir. Bu, yüce Allah’ın kendi zatı hakkında haber verdiği bir ibtida (yeni başlangıç cümlesi)dir. Eğer bu kâfirlerin söyledikleri sözü haber veren bir ibare olsaydı, o vakit; “O ki yeri bizim için bir döşek kılmıştır” diye buyurulması gerekirdi.

“Döşek”; yatak ve sergi, yaygı demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (Ta-Ha, 20/53- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kûfeliler bu lâfzı -“he”den sonra elifsiz olarak diye okumuşlardır.

“Ve yolunuzu bulabilmeniz” O’nun kudretinin eserlerini görerek, kudretine delil görmeniz

“için orada size yollar” yani geçimlikler, bir açıklamaya göre de istediğiniz yere gidebilmeniz için yollar

“da açmıştır.”

“Yolunuzu bulabilmeniz için” âyeti ayrıca yaptığınız yolculuklarda… (yolunuzu bulabilmeniz için) diye de açıklanmıştır ki; bu açıklamayı İbn Îsa yapmıştır. Bir diğer açıklamaya göre: Belki Allah’ın üzerinizdeki nimetini bilirsiniz… anlamındadır. Bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapmıştır. Geçim yollarınıza yol bulabilirsiniz… diye de açıklanmıştır.

Zuhruf 9

Andolsun, onlara sorsan: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” mutlaka “Onları Azîz, Alîm yarattı” derler.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; «Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı» derler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlara: “Göklerle yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları hüküm ve emrinde galib, her şeyi en iyi bilen yarattı” derler.

“Yemin olsun ki onlara” müşriklere

“göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette: Onları hüküm ve emrinde galib (el-Aziz) herşeyi en iyi bilen (el-Alim olan Allah) yarattı derler.”

Böylece onlar yaratmayı ve yoktan var etmeyi kabul etmektedirler. Bununla birlikte cahillik ederek O’ndan başkasına ibadet ettiler. Buna dair açıklamalar daha önce başka yerlerde (mesela el-En’am, 6/1. âyet, 2 ve 5. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 8

Biz, onlardan daha güçlü olanları helak ettik. Öncekilerin örneği geçti.

Diyanet Vakfı
Biz bunlardan daha zorba olanları da helak ettik. Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Biz onlardan kuvvet itibarı ile daha çetin olanları helâk ettik. Öncekilerin misali daha evvel geçmiştir.

“Biz onlardan kuvvet itibarı ile daha çetin olanları helâk ettik.” Bunlardan daha güçlü kavimleri helâk ettik.

Bu âyetteki

“onlardan” zamiri yüce Allah’ın:

“Siz haddi aşan bir kavimsiniz diye Zikri size bildirmekten vaz mı geçelim?” (Zuhruf, 43/5) âyetinde muhatab alınan müşriklere aittir. Onları muhatab aldıktan sonra onlardan gaib zamir ile sözetmektedir.

“Daha çetin” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir, mef’ûl olduğu da söylenmiştir. Yani Biz gerek bedeni yapıları itibariyle, gerek kendilerine uyanları itibariyle bu müşriklerden daha güçlü olan kimseleri helâk etmişizdir.

“Öncekilerin misali” Katade’den rivâyete göre cezaları

“daha evvel geçmiştir.” Öncekilerin safhası, dönemi diye de açıklanmıştır.

Bu âyeti ile yüce Allah, (öncekilerin) küfürlerinden ötürü helâk edildiklerini bunlara haber vermektedir. Bu açıklamayı en-Nekkaş ve el-Mehdevî nakletmiştir.

“Mesel: misal” nitelik ve haber anlamındadır.

Zuhruf 7

Onlara bir peygamber gelmezdi ki, mutlaka onunla alay ederlerdi.

Diyanet Vakfı
Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.

Kurtubi Tefsiri
Onlara bir peygamber geldikçe muhakkak onunla alay ederlerdi.

“Onlara bir peygamber geldikçe” onlara bir peygamber geldiği her seferinde

“muhakkak” senin kavmin seninle alay ettikleri gibi onlar da

“onunla alay ederlerdi.” Bu âyetle yüce Allah peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı teselli etmekte ve onun üzüntüsünü hafifletmektedir.

Zuhruf 6

Biz öncekiler içinde nice peygamber gönderdik.

Diyanet Vakfı
Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki öncekiler arasında da pekçok peygamber göndermişizdir.

“Halbuki öncekiler arasında da pekçok peygamber göndermişizdir”

âyetindeki: “Pekçok” lâfzı “haberi\ye” diye bilinen “kem: pekçok”dir. Bundan maksat çokluk bildirmektir. Yani Biz ne kadar çok peygamber gönderdik? Nitekim yüce Allah:

“Onlar nice bahçeleri, pınarları geride bırakmışlardı” (ed-Duhan, 44/25) diye buyurmaktadır. Onların geride bıraktıkları bahçeler, pınarlar ne kadar da çoktu! demektir.

Zuhruf 5

Siz aşırı giden bir topluluk oldunuz diye sizi hatırlatmaktan vaz mı geçeceğiz?

Diyanet Vakfı
Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kuranla uyarmaktan vaz mı geçelim?

Kurtubi Tefsiri
Siz haddi aşan bir kavimsiniz diye Zikri size bildirmekten vaz mı geçelim?

“… Zikri size bildirmekten vaz mı geçelim?” âyetinde kastedilen ed-Dahhak ve başkalarından gelen rivâyete göre Kur’ân-ı Kerîm’dir. Zikirden kastın azâb olduğu da söylenmiştir. Yani Biz sizi azablandırmaktan vazgeçerek haddi aşmanızın ve küfre sapmanızın karşılığını vermeyip cezalandırmayalım mı? Bu açıklamayı Mücahid, Ebû Salih ve es-Süddî yapmış olup el-Avfî de bunu İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir.

Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Âyetin anlamı şudur: Sizler size verilen emirleri yerine getirmeksizin sizi azablandırmaktan vazgeçip affedeceğimizi mi zannettiniz? Yine ondan gelen rivâyete göre âyet, hem Kur’ân’ı yalanlayacaksınız, hem de cezalandırılmayacaksınız öyle mi? anlamındadır.

Yine es-Süddî şöyle demektedir: Yani Biz size emir vermeksizin, yasak koymaksızın sizi başıboş mu bırakacağız?

Katade dedi ki: Size emir vermeden, yasakları bildirmeden helâk mi edeceğiz? anlamındadır. Yine ondan rivâyete göre: Sizler ona îman etmiyorsunuz diye Kur’ân-ı Kerîm’i indirmekten vazgeçip onu size indirmeyelim mi?

İbn Zeyd de böyle açıklamıştır.

Katade dedi ki: Allah’a yemin ederim, eğer bu Kur’ân-ı Kerîm, bu ümmetin ilkleri arasında bulunanlar tarafından reddedildiğinde kaldırılmış olsaydı, şüphesiz helâk edilirlerdi. Fakat yüce Allah rahmeti ile bu Kur’ân’ı onlara tekrar tekrar indirmeye devam etti.

el-Kisaî dedi ki: Bizim size karşı Zikri katlayıp düreceğimizi ve böylelikle size öğüt ve emir verilmeyeceğini mi sandınız?

Buradaki “‘Zikir’den tezekkür (öğüt alman)ün kastedildiği de söylenmiştir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Sizler haddi aşan günahkar bir topluluksunuz diye size öğüt vermekten vaz mı geçelim? Bu açıklama:

“Diye” âyetinin hemzesini üstün okuyanların kıraatine uygundur. Hemzeyi esreli okuyanlar ise bunu şan edatı olarak kabul ederler, bundan önceki âyetler da onun cevabı olur. Çünkü lâfız olarak amel etmemiştir. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur: Eğer siz haddi aşan bir kavim iseniz, Biz size Zikri bildirmekten vaz mı geçeceğiz? Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Eğer mü’minler iseniz… faizden arta kalanı da bırakın” (el-Bakara, 2/278) âyetidir.

Cevabın hazfedilmiş olduğu ve önceki ifadelerin buna delalet ettiği de söylenmiştir. Nitekim: “Eğer bu işi yaparsan sen zalimsin” demeye benzer.

ez-Zeccâc’a göre esreli okuyuşun anlamı haldir, çünkü ifadede söyletmek ve azarlamak anlamı vardır. Sizin haliniz bu iken Biz size Zikri hatırlatmaktan vaz mı geçeceğiz? demek olur.

“Vazgeçmek” yüz çevirmek demektir. Mesela: “tabiri “filanın suçundan yüz çevirdim (onu cezalandırmadım)” demektir. Yine: “Onu terkettim, ondan yüz çevirdim” demektir. Bu tabir: “Boynun yan tarafı” amlamındaki: lâfzından gelmektedir. Mesela: “Ona boynumun yanını çevirdim” anlamındadır. Şair şöyle demiştir:

“Yüz çevirerek (geçer gider yanımdan) seninle karşılaştı mı mutlaka cimrilik eder,

Her kim bu haliyle ona kavuşmaktan usanırsa, o da usanır.”

Âyet-i kerimedeki:

“Vazgeçmek” âyeti mastar (mefu’l-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü:

“Vaz mı geçelim?” âyeti da:

“Vaz mı geçelim!” anlamındadır. İfadenin: “Bizler vazgeçenler olarak size Zikri bildirmekten vaz mı geçelim?” takdirinde olduğu da söylenmiştir. Tıpkı “filan kişi yürüyerek geldi” demeye benzer.

“Haddi aşan bir kavim” âyeti müşrik olan bir kavim demektir.

“Diye” lâfzındaki hemzenin üstün okunmasını Ebû Ubeyde tercih etmiş olup aynı zamanda İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım ve İbn Amir’in de kıraati böyledir. Ebû Ubeyde der ki: Çünkü yüce Allah yaptıkları dolayısıyla onlara sitem etmiş ve onların böyle yapacaklarını önceden de bilmiştir.

Zuhruf 4

Ve o, katımızda ana kitapta yüce ve hikmetlidir.

Diyanet Vakfı
O, katımızda bulunan Ana Kitapta (levh-i mahfuzda) mevcut, yüce ve hikmetle dolu bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki o, katımızdaki Ana kitapta çok yücedir, çok muhkemdir.

“Muhakkak ki o” yani Kur’ân-ı Kerîm

“katımızdaki” yanımızdaki

“Ana kitapta” Levh-i Mahfuzda

“çok yücedir, çok muhkemdir.” Onda herhangi bir aykırılık ve çelişkinin bulunmadığı son derece sağlam ve yüce bir kitabtır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ân’dır. Korunan bir kitaptadır.” (el-Vakıa, 56/77-78);

“Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur’ân’dır, Levh-i Mahfuzdadır.” (el-Buruc, 85/21-22)

İbn Cüreyc dedi ki: Yüce Allahın:

“Muhakkak ki o” âyetinde kastedilen insanların îman , küfür, itaat ve masiyet türünden işledikleri amellerdir.

“Çok yücedir” yani kendisine erişilip değişikliğe uğratılamayacak kadar yücedir,

“çok muhkemdir” eksiklikten ya da değişikliğe uğratılmaktan yana korunmuştur, demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah’ın ilk yarattığı şey Kalemdir. Ona yaratmayı murad ettiği herbir şeyi yazmasını emretti. O bakımdan bu kitab O’nun nezdindedir. Daha sonra da: “Muhakkak ki o katımızdaki Ana kitapta çok yücedir, çok muhkemdir” âyetlerini okudu.

Hamza ve el-Kisaî:

“Ana kitab” lâfzındaki hemzeyi esreli okumuşlar, diğerleri ise ötreli okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nisa, 4/11-14. âyetler, 18. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Zuhruf 3

Biz onu, aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık.

Diyanet Vakfı
2, 3. Apaçık Kitaba andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kuran kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz onu akıl edip anlayasanız diye Arapça bir Kur’ân kıldık.

“Ha, Mim. Mubîn kitab hakkı için” âyetine dair açıklamalar daha önceden (el-Mu’min, 40/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ha, Mim”in bir yemin,

“mubîn kitab hakkı için” âyetinin ise ikinci yemin olduğu da söylenmiştir. Esasen yüce Allah dilediği şeye yemin eder. Cevabı ise:

“Muhakkak Biz onu… kıldık” âyetidir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki:

“Kitab hakkı için” yemininin cevabını -: “Allah’a yemin olsun indi, Allah’a yemin olsun vacib oldu” demek halinde olduğu gibi-

“Ha, Mim” kabul edenler,

“mubîn kitab hakkı için” âyeti üzerinde vakıf yaparlar. Yeminin cevabını

“muhakkak Biz onu… kıldık” kabul edenler ise

“mubîn kitab hakkı için” âyeti üzerinde vakıf yapmaz.

“Biz onu… kıldık” âyeti, ona böyle isim verdik, onu böyle nitelendirdik demektir. Bundan dolayı iki mef’ûle geçiş yapmıştır. Yüce Allah’ın:

“Allah bahire… diye (adlandırılan) birşey kılmamıştır” (el-Mâide, 5/103) âyetinde olduğu gibi.

es-Süddî de: Biz onu… bir Kur’ân olarak indirdik, diye açıklamıştır. Mücahid, onu (Arapça olarak) söyledik diye, ez-Zeccâc ve Süfyan es-Sevrî ise onu böylece beyan ettik, diye açıklamışlardır.

“Arapça…” onu Arap dili ile indirdik, demektir. Çünkü herbir peygamberin kitabı kendi kavminin diliyle indirilmiştir. Bu açıklamayı Süfyan es-Sevrî ve başkaları yapmıştır. Mukâtil de şöyle demiştir: Çünkü sema ehlinin dili Arapçadır.

“Kitab” ile peygamberlere indirilmiş bütün kitabların kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü

“kitab” bir cins isimdir. Sanki yüce Allah indirmiş olduğu bütün kitablara yemin ederek Kur’ân’ı Arapça bir Kur’ân kıldığını dile getirmektedir. Yüce Allah’ın

“onu… kıldık” âyetindeki zamir sûrede her ne kadar kendisinden henüz söz edilmemiş ise de Kur’ân-ı Kerîm’e aittir. Yüce Allah’ın:

“Doğrusu Biz onu Kadir gecesinde indirdik” (el-Kadr, 97/1) âyeti gibi.

“…Akledip anlayasanız diye…” hüküm ve manalarını kavrayasanız diye… Bu açıklamaya göre bu özellik sadece Araplara ait olur, acemler (Arap olmayanlar) için bu sözkonusu olmaz. Bu açıklamayı İbn Îsa yapmıştır. İbn Zeyd ise şöyle demiştir: Belki iyice düşünürsünüz, anlamındadır. Bu açıklamaya göre ise bu Araplara da, Arap olmayanlara da umumi bir hitab olur. Hitabın

“mubîn” olmakla nitelendirilmesi yüce Allah’ın bu kitapta -daha önce birkaç yerde de geçtiği üzere- hükümlerini ve farzlarını açık açık bildirmiş olmasından dolayıdır.

Zuhruf 2

Apaçık kitabı andolsun,

Diyanet Vakfı
2, 3. Apaçık Kitaba andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kuran kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Mubîn kitab hakkı için.

Âyetin tefsiri için bak:3

Zuhruf 1

Hâ Mîm

Diyanet Vakfı
Ha. Mim.

Kurtubi Tefsiri
Ha, Mim.

Âyetin tefsiri için bak:3

Şura 53

Allah’ın yoluna – ki göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Dikkat edin, bütün işler Allah’a döner.

Diyanet Vakfı
(O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allahın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allaha döner.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ne var, yerde ne varsa kendisinin olan Allah’ın yoluna. Şunu bilin ki, bütün işler Allah’a döner.

“Allah’ın yoluna…” âyeti daha önce

“…dosdoğru yola” ifadesinden marifenin nekreden bedel olması şeklinde bir bedeldir. Ali, o Kur’ân-ı Kerîm’dir, demiştir. İslâm’dır, diye de açıklanmıştır. en-Nevvas b. Sem’an bunu “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan…” diye de rivâyet etmiştir.

“Göklerde ne var, yerde ne varsa” mülkiyetleri, kullukları ve yaratılışları itibariyle

“kendisinin olan Allah’ın yoluna. Şunu bilin ki, bütün işler Allah’a döner.” Bu âyet öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının görüleceğine dair bir tehdittir. Sehl b. Ebi’l-Ca’d dedi ki: Bir mushaf yandı, ondan sadece yüce Allah’ın:

“Şunu bilin ki bütün işler Allah’a döner” âyeti yanmadan kaldı. Yine bir mushaf suya düştü ve yüce Allah’ın:

“Şunu bilin ki bütün işler Allah’a döner” âyeti dışında tamamen silindi.

Hamd, sadece Allah’adır.

Şura 52

İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz. Ve gerçekten sen, dosdoğru bir yola iletirsin.

Diyanet Vakfı
İşte böylece sana da emrimizle Kuranı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.

Kurtubi Tefsiri
Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin. Fakat Biz onu kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete ilettiğimiz bir nûr kıldık ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin;

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Vahiy ve Ruh:

“Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik.” Senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da bir ruh vahyettik. İbn Abbâs’a göre nübüvvet verdik. el-Hasen ve Katade, tarafımızdan bir rahmet verdik diye açıklamışlardır. es-Süddî vahiy, el-Kelbî kitab diye açıklamışlardır, er-Rabî, o Cebrâîl’dir demiştir. ed-Dahhak o Kur’ân’dır demiştir, Malik b. Dinar da bu görüştedir.

Yüce Allah’ın ona

“ruh” ismini vermesi cehalet ölümünden diriltici hayatı ihtiva etmesi dolayısıyladır. Yüce Allah bunu

“kendi emri”nden diye kılmış olması, onu dilediği şekilde, dilediği kimse üzerine mucizevi bir anlatım düzeni ile akıllara hayret veren bir söz dizisi halinde indirmiş olması demektir. Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“Birde sana ruh hakkında soru soruyorlar” (el-İsra, 17/85) âyetindeki

“ruh”un da Kur’ân hakkında yorumlanması mümkündür. “De ki: Ruh Rabbimin emrindendir.” Yani onlar sana bu Kur’ân nereden geliyor, diye sorarlar, de ki: O Allah’ın emrindendir, o bu kitabı benim üzerime mucize olarak indirmiştir. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Malik b. Dinar şöyle dermiş: Ey Kur’ân ehli! Kur’ân sizin kalbinize neler ekti? Şüphesiz yağmur yeryüzünün baharı olduğu gibi, Kur’ân da kalplerin baharıdır.

2- Vahiy Gelmeden Önce Peygamberlerin İnanç Bakımından Durumları:

“Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin.” Yani îmana götüren yolu biliniyordun. Bunun zahiri, kendisine vahiy gelmeden önce îman vasfına sahih olmadığını göstermektedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu akıl tarafından câiz (mümkün) kabul edilen şeylerdendir. Ancak çoğunluğun kabul ettiği kanaate göre yüce Allah ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka ona peygamberlik verilmeden önce mü’min idi. Şu kadar var ki bu kanaat bu husus kesin bir haber ile sabit olmadıkça, bir parça tehakküm (dayanaksız bir iddia) ihtiva eder.

Kadı Ebû’l-Fadl Iyad dedi ki: Peygamberlikten önce bu kabilden masum oluşlarına gelince, bu hususta insanlar farklı kanaatlere sahihtir. Doğrusu, peygamberlerin peygamberlikten önce Allah’ı, sıfatlarını tanımamak ve bu hususlardan herhangi birisi hakkında şüpheye düşmekten masum olduklarıdır. Peygamberlerin doğduklarından itibaren bu eksikliklerinden münezzeh olduklarına ve tevhid ve îman üzere yetiştiklerine dair haber ve rivâyetler birbirini desteklemektedir. Hatta onlar marifet nurlarının parıltıları ve mutluluk ve bahtiyarlığın ince esintilerine sahih idiler. Küçüklüklerinden itibaren peygamber olarak gönderildikleri zamana kadar onların sîretlerini tetkik eden bir kimse, bunun bir gerçek olduğunu görecektir. Nitekim Mûsa, Îsa, Yahya, Süleyman ve diğer peygamberlerin hallerinden bilinen budur. Yüce Allah:

“Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik” (Meryem, 19/12) diye buyurmaktadır. Müfessirler şöyle demişlerdir: Yahya (aleyhisselâm)’a Allah’ın kitabına dair bilgi çocukluk halinde iken verilmişti. Ma’mer dedi ki: Yahya iki ya da üç yaşında iken çocuklar kendisine: Ne diye oynamıyorsun? diye sormuşlar. O da: Ben oyun için mi yaratıldım diye cevab vermiştir.

Yüce Allah’ın:

“Allah’tan bir kelimeyi doğrulayıcı” (Al-i İmrân, 3/39) âyeti hakkında denildiğine göre; Yahya üç yaşında iken Îsa (aleyhisselâm)’ı tasdik etmişti. Onun Allah’ın kelimesi ve ruhu olduğuna şahitlikte bulunmuştu. Bir diğer görüşe göre o daha annesinin karnında iken Îsa (aleyhisselâm)’ı tasdik etmişti. Yahya’nın annesi Meryem’e şöyle diyordu: Ben karnımda bulunan yavrumun, senin karnında bulunana selamlamak üzere secde ettiğini hissediyorum.

Yüce Allah’ın:

“Altından” anlamındaki âyeti:

“Altında bulunan kimse” (Meryem, 19/24) diye okuyanların kıraati ile nida eden kişi Îsa’dır, diyenlerin kanaatlerine göre Îsa (aleyhisselâm)’ın doğumu esnasında annesine

“Üzülme” (Meryem, 19/24) diye seslenerek konuştuğunu açıkça ifade etmektedir. Yine yüce Allah Îsa (aleyhisselâm)’ın henüz beşikte iken konuşmuş olduğunu ve:

“Muhakkak ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı” (Meryem, 19/30) dediğini bildirmektedir. Bir başka yerde de yüce Allah:

“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber herbirine hikmet ve ilim verdik” (el-Enbiya, 21/79) diye buyurmuştur. Süleyman (aleyhisselâm)’ın henüz oyun çağında bir çocuk iken taşa tutulan kadın ve küçük çocuk ile ilgili olayda hüküm verdiği ve onun bu hükmüne babası Davud (aleyhisselâm)’ın uyduğu nakledilmiş bulunmaktadır. Taberî’nin naklettiğine göre Süleyman (aleyhisselâm)’a mülk (krallık) verildiğinde oniki yaşında idi.

Mûsa (aleyhisselâm)’ın Fir’avun ile başından geçen olay ve küçük çocukken onun sakalını yakalaması da bu türdendir. Müfessirler yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz İbrahim’e daha önceden doğru yolu bulma imkanı verdik” (el-Enbiya,21/51) âyeti hakkında: Küçükken ona hidayet verdik, demişlerdir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmışlardır. İbn Atâ şöyle demektedir: Yüce Allah onu daha yaratmadan önce seçmiş idi. Kimisi de şöyle demiştir: İbrahim dünyaya geldiğinde yüce Allah ona Allah’ı kalbi ile tanıması, dili ile zikretmesini emretmek üzere bir melek göndermiş, o da: Ben bu işi yaptım, diye cevab vermiş, yaparım dememişti. İşte onun doğru yolu bulması bu idi.

Bir diğer açıklamaya göre; İbrahim (aleyhisselâm)’ın ateşe atılması ve imtihan edilmesi onaltı yaşında iken olmuştu. İshak’ın kurban edilmekle sınanması İlgili yerlerde geçtiği üzere, merhum müfessirimiz. kurban edilmekle imtihan edilenin, İsmail değil İshak olduğu görüşündedir.. ise yedi yaşında iken olmuştu. İbrahim (aleyhisselâm)’ın yıldızı, ayı ve güneşi Allah’ın varlığına delil görmesi ise onbeş yaşında iken olmuştu. Yine denildiğine göre Yusuf (aleyhisselâm)’a kardeşleri tarafından kendisi kuyuya atılmak istendiği sırada henüz küçük bir çocuk iken vahyedilmiş idi. Çünkü yüce Allah:

“Yemin olsun ki bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin diye vahyettik” (Yusuf, 12/15) diye buyurmaktadır ve daha buna benzer peygamberlerin haberlerine dair âyetler…

Siyer âlimlerinin naklettiklerine göre (Peygamber efendimizin annesi) Vehb kızı Amine şunu haber vermiştir: Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu sırada ellerini yere doğru açmış, başını da semaya doğru kaldırmış olarak doğdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yetişkinlik çağına erişince, içime putların nefreti yerleştirildiği gibi şairlere karşı da nefret uyanmıştı. Cahiliye dönemi insanlarının yaptıkları işlerden bir şeyler işlemek iki defa dışında içimden geçmedi. İkisinden de Allah beni korudu, tekrar böyle bir işi yapmaya kalkışmadım.”

Daha sonra peygamberlerin işi sapasağlam yerine oturur ve yüce Allah’ın onlar üzerindeki inayeti ardı arkasına gelir. Marifet nurları kalblerinde parlamaya başlar, nihayet en ileri dereceye ulaşır, yüce Allah’ın peygamber olarak onları seçmek sureti ile şerefli hasletleri elde etmek bakımından -bu hususla herhangi bir eğitim ya da uygulama sözkonusu olmaksızın- en ileri noktaya ulaşırlar. Yüce Allah:

“Tam erginlik çağına varınca kendisine hüküm ve ilim verdik” (Yusuf, 12/22) diye buyurmaktadır.

Kadı Iyad dedi ki: (Peygamberlere dair) haber nakillerini bilenlerden hiçbir kimse daha önceden kâfir ya da müşrik olduğu bilinenler arasından herhangi bir kimsenin seçilerek ve peygamberlik verildiğini nakletmiş değillerdir. Zaten bu bahsin dayanağını nakil teşkil eder. Bazıları da kalblerin bu yolu izleyen kimselerden nefret ettiğini delil diye göstermişlerdir. Kadı Iyad (devamla) dedi ki: Ben de diyorum ki: Kureyşliler Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı her türlü iftiraya maruz bıraktılar. Ümmetlerin kâfirleri de kendi peygamberlerini ellerindeki bütün imkan ve uydurmalarla ayıpladılar. Yüce Allah bunları nasslarıyla bize bildirmiş ya da raviler bizlere bunları nakledegelmişlerdir. Fakat bütün bunlar arasında onlardan herhangi bir peygamberin kendi ilahlarını reddedip daha önce onlarla birlikte yapmış olduğu bir işi terkettiğinden ötürü yerilmek sureti ile azarlandığına dair herhangi bir rivâyet bulunmamaktadır. Böyle bir şey olmuş olsaydı, hiç gecikmeden bu tenkidlerini yaparlar, çeşitli mabudlara ibadet etmiş olmasını delil diye ileri sürerlerdi. Bu daha önceden tapınmış olduğu varlıklardan onları uzak tutuyor diye, o peygamberleri azarlamalarından, kendi ilahlarını ve daha önce atalarının tapındıklarını terketmekten vazgeçmelerini söyleyerek onlara karşı çıkmalarından daha ağır ve delil olarak daha katı bir delil olurdu. Peygamberlere muhaliflerin tamamının böyle bir delil getirmemiş olmaları onların böyle bir delil getirme imkanı bulamamış olduklarını göstermektedir. Çünkü böyle bir şey olmuş olsaydı, onların böyle bir delil getirdikleri nakledilir ve yüce Allah’ın naklettiği:

“Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” (el-Bakara, 2/142) sözlerini söyleyerek kıblenin değiştirilmesi hakkında susmadıkları gibi, bu konuda da susmazlardı.

3- Peygamberimiz Kendisine Vahiy Gelmeden Önce Herhangi Bir Dine Göre İbadet Ediyor muydu?:

İlim adamları Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vahiyden önce herhangi bir dine göre ibadet edip etmediği hususu hakkında açıklamalarda bulunmuşlardır.

Kimisi mutlak olarak böyle bir şeyin olmadığını ve aklen de bunun imkansız olduğunu belirtmiştir. Bunlar derler ki: Çünkü başkasına tabi olduğu bilinen bir kimsenin sonradan metbu (kendisine uyulan bir kimse) olması uzak bir ihtimaldir. Onlar bunu talisin ve takbih (eşya ve olayların güzel ve çirkin görülmesi) ilkesine bina ederek söylemişlerdir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumu hakkında bir şey söylenemez ve bu hususta onun hakkında katı bir hüküm vermeyi terketmek gerekir. Zira akıl bu ikisinden herhangi birisini imkansız kabul etmediği gibi, nakil yolu ile bunlardan herhangi birisi de açıklık kazanmış değildir. Ebû’l-Mealî’nin kabul ettiği görüş budur.

Üçüncü bir kesim de şöyle demektedir: O kendisinden öncekilerin şeriatine göre ibadet ediyor ve ona göre amelde bulunuyordu. Ancak bu kanaati benimseyenler muayyen olarak hangi şeriat olduğunu tayin etmekte farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesimin kanaatine göre o Îsa’nın dini üzere idi. Çünkü Îsa’nın dini kendisinden önceki bütün din ve şeriatleri neshetmiştir. Dolayısıyla bir peygamberin neshedilmiş bir din üzere olması mümkün değildir. Bir diğer kesim ise onun İbrahim (aleyhisselâm)’ın dini üzere olduğunu kabul etmiştir. Çünkü o İbrahim’in soyundandı ve o peygamberlerin babasıdır. Bir diğer kesim ise onun Mûsa’nın dini üzere olduğu kanaatindedir. Çünkü onun dini dinlerin en eskisidir.

Mutezile’nin kanaatine göre ise; belli bir din üzere olması kaçınılmaz bir şeydir. Aneak muayyen olarak hangi din üzere olduğu bizim tarafımızdan bilinen bir husus değildir.

Şu kadar var ki, bizim İmâmlarımız (mezhebimizin önde gelen ilim adamları) bu görüşlerin hepsini çürütmüşlerdir. Zira -her ne kadar akıl bunların hepsinin mümkün olduğunu kabul ediyor ise de- bunlar çelişkili görüşlerdir ve bunlarda katı bir delalet bulunmamaktadır.

Katî olarak söylenebilecek şu ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); ümmetinden bir fert ve bütün şeriatine muhatab birisi olmasını gerektirecek şekilde herhangi bir peygambere müntesib değildi. Aksine onun şeriati kendi başına bağımsız bir şeriat olup hüküm koyucu yüce Allah tarafından ayrıca ona verilmiş bir şeriattir. Peygamberimiz (salat ve selam ona) yüce Allah’a îman eden bir mü’min idi, hiçbir puta secde etmedi, Allah’a ortak koşmadı, zina etmedi, içki içmedi. Gece eğlencelerine katılmadı, el-Matar diye bilinen hilfte de el-Muttayyib’in Hilfinde de bulunmadı.

Aksine yüce Allah onu bu hususlardan uzak tutmuş ve korumuştur. Denilse ki: Osman b. Ebi Şeybe senedini kaydederek Cabir’den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikler ile birlikte onların birtakım merasimlerinde bulunuyordu. Biri diğerine şöyle diyen iki meleğin seslerini arkasında duydu: Git, bunun arkasında dur. Öteki ise: Henüz putları daha yeni selamlamış iken nasıl gider onun arkasında dururum? demişti. Bundan sonra bir daha putların selamlama töreninde bulunmadı.

Buna cevab şudur: Bu hadisi İmâm Ahmed b. Hanbel oldukça münker kabul etmiş ve: Bu uydurma yahutta uydurmaya benzer bir hadistir, demiştir.

Darakutnî de şöyle demiştir: Osman bu hadisin isnadında yanılmıştır. Hadis genel olarak münkerdir, senedi üzerinde ittifak yoktur, ona iltifat edilmez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bilinen hali ilim ehlince bunun aksinedir. Çünkü o: “Putlara nefret içime yerleştirildi” diye buyurmuştur. Ayrıca Bahira kıssasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a amcası Ebû Talib ile birlikte henüz küçük bir çocukken Şam’a yaptığı yolculuk sırasında onunla karşılaştığında, Lat ve Uzza adına yemin verdirip onda peygamberlik alametlerini görüp bu konuda onu sınamak isteyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine şöyle demişti: “Onlar adıyla bana hiçbir şey sorma. Allah’a yemin ederim onlara buğzettiğim gibi hiçbir şeye buğzetmiyorum.” Bunun üzerine Bahira ona şöyle demişti: O halde Allah adına sana soracağım sorulara cevap vermeni istiyorum. Peygamber: “İstediğini sor” demişti. Aynı şekilde onun sîretinden ve yüce Allah’ın kendisine verdiği ilahi tevfikten de bilinen şu ki: O nübüvvetinden önce hac esnasında Müzdelife’de vakfe yapmak hususunda müşriklere muhalefet ediyor, kendisi Arafe’de vakfe yapıyordu. Çünkü Arafe İbrahim (aleyhisselâm)’ın vakfe yaptığı yer idi.

Denilse ki: Şanı yüce Allah:

“De ki: Hayır, (biz) hanif olarak İbrahim’in dinine (uyarız)” (el-Bakara, 2/135);

“Hanif olarak İbrahim’in dinine uy… diye vahyettik” (en-Nahl, 16/123);

“O… diye dinden… size şeriat yaptı.” (eş-Şura, 42/13) diye buyurmaktadır. Bütün bunlar ise onun belli bir şeriate göre ibadet etmesini gerektirmektedir. Buna cevab şudur: Burada sözü edilen hususlar şeriatler arasında ayrılığın sözkonusu olmadığı, tevhid ve dinin dimdik ayakta tutulması hususları ile ilgilidir. Nitekim daha önce bu birkaç yerde açıklandığı gibi bu sûrenin:

“…dinden… size de şeriat yaptı.” (eş-Şura, 42/13) âyeti açıklanırken de ifade edilmişti. Yüce Allah’a hamdolsun.

4- Bu Âyet-i Kerîme’de Sözkonusu Edilen “Kitab” ve “Îman’ın Mahiyeti:

Bu husus böylece açıklandığına göre şunu belirtelim ki; ilim adamları yüce Allah’ın:

“Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin.” âyetinin tevili hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesim bu âyet-i kerimede îman , imanın şerail ve alametleridir, demişlerdir. Bu görüşü es-Sa’lebî nakletmektedir. Bunun bu şeriatın tafsili hükümleri olduğu da söylenmiştir. Yani sen bu tafsilatı bilmeyen birisi idin. Çünkü îman lâfzının şeriatın tafsili hükümleri hakkında kullanılması mümkündür. Bu görüşü de el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Bir diğer görüşe göre: Sen vahiyden önce Kur’ân-ı Kerîmi okuyacağını bilemediğin gibi, insanları îmana nasıl davet edeceğini de bilemiyordun. Benzeri bir görüş de Ebû’l-Aliye’den nakledilmiştir.

Kadı Ebû Bekr de şöyle demektedir: Buradaki imandan kasıt farzlar ve hükümlerdir. Çünkü o daha önceden yüce Allah’ı tevhid ile mü’min idi. Sonraları önceden bilmediği farzlar nazil oldu. Gelen yeni mükellefiyetlerle imanı artmış oldu.

Bu dört görüş de birbirine yakındır. İbn Huzeyme de şöyle demektedir: Îman ile namazı kastetmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir” (el-Bakara, 2/143) diye buyurmaktadır. Buradaki imandan kasıt ise, Beytu’l-Makdis’e yönelerek kıldığınız namazdır. O halde lâfız umumi olmakla birlikte maksat hususidir.

el-Huseyn b. el-Fadl şöyle demektedir: Yani sen bundan önce kitab nedir bilmediğin gibi, îman ehli kimdir de biliniyordun. Bu da muzafın hazfedilmesi kabilinden bir ifadedir. Yani kimler îman edecektir? Ebû Talib mi? Abbas mı? Yoksa başkaları mı?

Sen beşikte iken ve ergenlik yaşından önce hiçbir şey biliniyordun, diye de açıklanmıştır.

el-Maverdî buna yakın bir açıklamayı Ali b. Îsa’dan nakletmektedir. Dedi ki: Sen eğer risalet olmasaydı kitabın ne olduğunu, eğer ergenlik yaşına gelmeseydin imanın ne olduğunu bilmeyecektin. Bir diğer açıklama da şöyledir: Eğer bizim sana nimetimiz olmasaydı kitabın ne olduğunu, bizim sana hidayetimiz olmasaydı imanın ne olduğunu bilmeyecektin. Bu açıklama da ihtimal dahilindedir.

Bu imanın ne olduğu konusunda da iki açıklama sözkonusudur. Birincisine göre Allah’a imandır. Bunu buluğdan sonra ve peygamberlikten önce biliyordu. İkincisi ise İslâm dinidir, bunu ise ancak nübüvvetten sonra bilebilmiştir.

Derim ki: Sahih olan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yetişme çağından ergenlik çağına kadar -önceden geçtiği üzere- Allah’a îman eden bir kişi olduğudur. Yine denildiğine göre: “Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin” âyeti şu demektir: Sen kitabı tanımayan, imanı bilmeyen, ümmi bir kavimdendin. Dolayısıyla onlara getirmiş olduğunu, aralarından bunu bilenlerden bir kimseden almış olamazsın. Bu da yüce Allah’ın:

“Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın. O zaman batıl söyleyenler elbette şüphe ederlerdi” (el-Ankebut, 29/48) âyetine enzemektedir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan rivâyet edilmiştir.

“Fakat Biz onu” İbn Abbâs ve ed-Dahhak’ın dediğine göre imanı, es-Süddî’ye göre Kur’ân’ı, bir görüşe göre vahyi

“kendisiyle” yani bu vahiy ile

“kullarımızdan dilediğimizi” yani peygamberlik için seçtiğimizi

“hidayete ilettiğimiz bir nûr kıldık.” Bu âyet yüce Allah’ın:

“O rahmetini dilediğine has kılar” (Al-i İmrân, 3/74) âyetini andırmaktadır.

“Kendisiyle” âyetindeki zamirin tekil gelmesi şundan dolayıdır: Bir fiilin birçok isimlerinin bulunması aynı fiilin tek isminin bulunması gibidir. Nitekim: Senin gelişin ve gidişin hoşuma gider, denildiği vakit (hoşa giden şey) iki husus olduğu halde tek zamir kullanılır.

“Muhakkak ki sen dosdoğru yola” hiçbir eğriliği bulunmayan bir dine

“iletirsin.” Davet eder ve o yolu gösterirsin.

Ali: Dosdoğru kitaba iletirsin diye açıklamıştır. Âsım, el-Cahderî ve Havşeb meçhul bir fiil olarak: ” Muhakkak ki sen… iletilirsin” yani o yola çağırılırsın, diye okumuşlardır. Diğerleri ise faili malum bir fiil olarak: ” İletirsin” diye okumuşlardır. Ubeyy’in kıraatinde ise: ” Ve muhakkak ki sen… davet edersin” şeklindedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu şekilde okunmaz. Çünkü bu ümmetin büyük çoğunlukla kabul ettiği şekle muhaliftir. Benzeri okuyuşlar okuyan kimsenin bir çeşit tefsiri olarak yorumlanır.

“Ve muhakkak ki sen… iletirsin” âyetinin, davet edersin şeklinde açıklanması gibi.

Ma’mer, Katade’den yüce Allah’ın:

“Ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin” âyeti ile ilgili olarak:

“Esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur” (er-Ra’d, 13/17) âyetini okuduğunu rivâyet etmektedir.

Şura 51

Hiçbir beşer için Allah’ın onunla konuşması olmaz, ancak vahiy ile, yahut perde arkasından, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyetmesiyle olur. Şüphesiz O, yücedir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakimdir.

Kurtubi Tefsiri
Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur, ya bir perde arkasından yahut bir elçi (melek) gönderip İzniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, hikmeti sonsuz olandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yüce Allah’ın İnsanla Konuşma Yolu:

“Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur…” âyetinin nüzul sebebi şudur: Yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Mûsa Allah ile nasıl konuşup O’na nasıl baktı ise, sen de eğer gerçek bir peygamber isen O’nunla böyle konuşmalı ve O’na böyle bakmalısın. Bunu yapmadığın sürece biz sana îman etmeyeceğiz, dediler. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki Mûsa yüce Allah’a bakmadı. (O’nu görmedi.)” Bunun üzerine yüce Allah’ın:

“Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur…” âyeti indi. Bu rivâyeti en-Nekkaş, el-Vahidî ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir.

“Vahiy yolu ile” âyeti hakkında Mücahid şöyle demektedir: Yani kalbinde üfleyeceği bir nefes ile konuşur, bu da ilham olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Şüphesiz ki Ruhu’l-Kudüs benim kalbime şunu üfledi: Hiçbir nefis rızkını ve ecelini tamamlamadıkça asla ölmez.” O bakımdan Allah’tan korkun ve rızkınızı güzelce taleb edin. Helal olanı alın, haram olanı bırakın” Aynı manada yakın lâfızlarla: İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, VII, 79; Ma’mer b. Raşid, el-Cami, XI, 125; Beyhaki, Şuabu’l-lman, VII, 299; ayrıca: İbn Kesîr, Tefsir, I, 124 ve 122’de: İbn Hibban bunu Sahih’inde zikrettiğini belirtmektedir. âyeti da bu kabildendir.

“Ya” Mûsa ile konuştuğu gibi

“bir perde arkasından yahut” Cibril (aleyhisselâm)’ı göndermesi gibi

“bir elçi gönderip…”

“Vahiy yoluyla” rüyasında göreceği bir rüya diye de açıklanmıştır. Bu açıklama Muhammed b. Züheyr’e aittir.

“Ya bir perde arkasından” Mûsa ile konuştuğu gibi;

“yahut bir elçi gönderip” Züheyr dedi ki: Bu elçi Cibril (aleyhisselâm)’dır.

“İzniyle dilediğini vahyeder” âyetinde sözü geçen bu vahiy, gönderilen elçilerin peygamberlere hitapları olup onlar bu vahyi söz olarak işitirler ve (meleği) açık açık görürler. Cibril (aleyhisselâm) peygamberimize vahiy indirdiğinde durum bu şekilde idi.

İbn Abbâs dedi ki: Cibril (aleyhisselâm) her peygambere inmiştir. Ancak aralarından onu görenler sadece Muhammed, Îsa, Mûsa ve Zekeriyya (aleyhimu’s-selam)’dır. Diğerlerine gelince, onların aldıkları vahiy rüyadaki bir ilham idi.

Bir başka açıklama da şöyledir: “(Ya) vahiy yolu ile” Cebrâîl’i göndermek suretiyle

“konuşur ya da” Mûsa ile konuştuğu gibi “perde arkasından yahut” bütün insanlara

“bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder.”

ez-Zührî, Şeybe ve Nafî’:

“Yahut… gönderip” âyetini: şeklinde;

“Vahyeder” âyetini da; şeklinde her iki fiili merfu olarak okumuşlardır. Diğerleri ise bu iki fiili nasb ile okumuşlardır.

Merfu okuyuş yeni bir cümle başlangıcı (istinaf)e göredir. Yani: “Ve o… gönderir” takdirinde olur. ” Gönderip” âyetinin ref ile okunmasının hal konumunda olduğundan ötürüdür de denilmiştir. İfade ise; “Vahyedici olarak ya da elçi göndererek” takdirinde olur. Nasb ile okuyanlar ise “vahiy yolu” kelimesini mahalline atf ile okumuşlardır. Çünkü o: “Allah bir insanla ancak ona vahyetmesi yahut… göndermesi… yoluyla konuşur” anlamındadır. Bununla birlikte gizli bulunan: “…me”den önceki cer harfinin hazfeclildiği kabul edilerek de nasbedilmesi mümkündür. Bu durumda da hal konumunda olup ifade: “Yahut bir elçi göndermek sureti ile…” takdirindedir.

Ayrıca

” Yahut… gönderip” âyeti nasb ile okunduğu takdirde; ” Bir insanla konuşur” âyetine atfedilmesi câiz değildir, çünkü mana bozulur. Zira o takdirde anlam; ” Allah’ın bir insanı elçi olarak göndermesi ya da ona elçi göndermesi olacak şey değildir” şeklinde olur. Halbuki yüce Allah hem insanlardan elçi göndermiştir, hem de onlara elçi göndermiştir.

2- Konuşmamaya Yemin Ettiği Kimseye Elçi Göndermek Suretiyle Konuşmanın Hükmü:

Bir kimse ile konuşmayacağına dair yemin edip ona elci gönderen kimsenin yeminini bozmuş olacağı görüşünü benimseyenler, bu âyeti delil gösterirler. Çünkü (âyet-i kerimede) elçi gönderen kimse, kendisine elçi gönderilen ile konuşan diye söz konusu edilmiştir. Ancak yemin eden kimse yüzyüze konuşmayı niyet etmişse (yemini bozulmuş olmaz).

İbnu’l-Münzir dedi ki: Filan ile konuşmamaya dair yemin edip de ona bir mektup yazan yahut bir elçi gönderen kimsenin durumu hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. es-Sevrî, elçi söz değildir derken, Şâfiî: Böyle birisinin yeminini bozmuş olacağı açıkça söylenemez demiştir. en-Nehaî mektub göndermesi ile ilgili hüküm yemininin bozulacağı şeklindedir derken, Malik de: Hem mektub göndermekle, hem elçi göndermekle yeminini bozmuş olur, demiştir. Bir seferinde de: Elçi göndermenin durumumektubdandaha hafiftir demiştir. Ebû Ubeyd de: Söz. yazı ve işaretin dışında bir şeydir. Ebû Sevr de: Mektub yazmakla yemini bozulmaz demiştir. İbnu’l-Münzir dedi ki: Mektub göndermekle de, elçi göndermekle de yemini bozulmaz.

Derim ki: Bu Malik’in de görüşüdür. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Bir kimse bir adamla konuşmayacağına yemin etse, kasten ya da yanılarak ona selam verse yahut o kimsenin aralarında bulunduğu bir topluluğa selam verse, Malik’e göre bütün bu hallerde yeminini bozmuş olur. Eğer ona bir elçi gönderir yahut namazda iken ona selam verirse, yeminini bozmuş olmaz.

Derim ki: Ayet-i kerîme gereğince yemininde yüzyüze konuşmayı niyet etmesi hali müstesna, elçi gönderecek olursa, yeminini bozmuş olur. Malik ve İbnu’l-Macişun’un görüşü de budur. Meryem Sûresi’nin baş taraflarında (19/1-15- âyetler, 4. başlıkta) bu hususa dair ilim adamlarımızın açıklamaları yeterince sözkonusu edilmişti. Yüce Allah’a hamdolsun.

Şura 50

Yahut onları erkekli ve dişili olarak eşleştirir. Ve dilediğini kısır kılar. Şüphesiz ki O, bilendir, güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.

Kurtubi Tefsiri
Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir. Dilediğini de kısır bırakır. Muhakkak O, çok iyi bilendir, herşeye gücü yetendir.

“Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir” âyeti hakkında Mücahid dedi ki: Bu bir hanımın önce erkek, sonra kız çocuk doğurması, sonra erkek, sonra da kız çocuk doğurmasıdır. Muhammed b. el-Hanefiyye de; bu kadının biri erkek biri kız olmak üzere ikiz doğurması demektir, demiştir.

“Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir” âyeti ile ilgili olarak el-Kutebî şöyle demiştir: Burada her ikisinden de vermek, erkek ve kız çocukları bir arada vermesi demektir. Araplar -aynı kökten olmak üzere-: “Küçük ve büyük develerimi bir araya topladım” derler.

“Dilediğini de kısır bırakır.” Yani onun çocuğu olmaz.

“Kısır erkek” ile; “Kısır kadın” denilir.

“Kadın kısır oldu, kısırlaşır, kısırlaşmak” denilir. Bu fiilin kullanımı; “Hamdetti, hamdeder” fiiline benzemektedir. Aynı şekilde: şeklinde; ” İrileşti, irileşir, büyük oldu, büyük olur” fiili gibi de kullanılır. Asıl anlamı (ardı arkası) kesmek’tir. Mesela: “Arkası kesilmiş mülk” ifadesi de buradan gelmiştir. Bu da mülke zarar gelir korkusu ile öldürmek ve haklara riayet etmemek suretiyle akrabalık bağının kesilmesi demektir. “Kısır rüzgar” bulut ve ağacı aşılamayan rüzgar demektir. Kıyâmet günü de: ” Kısır bir gün”dür, çünkü o günden sonra bir gün yoktur. (Çoğul olarak): “Kısır kadınlar” denilir. Şair şöyle demiştir:

“Kısırlaştı kadınlar, artık benzerini doğuramazlar,

Çünkü kadınlar benzerini doğurmaktan yana kısırdırlar.”

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre bu âyet-i kerîme -hükmü umumi olmakla birlikte- özellikle peygamberler hakkında inmiştir. Yüce Allah Lut’a erkek evlat vermeksizin sadece kız evlat vermişti. İbrahim’e de sırf erkek evlat vermiş ve kız çocuk vermemişti. İsmail ve İshak’a hem erkek, hem kız evlat vermişti. Îsa ve Yahya ise kısır idiler.

Benzeri bir açıklama İbn Abbâs ile İshak b. Bişr’den de nakledilmiştir. İshak dedi ki: Ayet-i kerîme (özellikle) peygamberler hakkında inmiş olup umumidir.

“Dilediğine kızlar ihsan eder” âyeti ile Lut (aleyhisselâm)’ı kastetmektedir. Onun erkek çocuğu olmamıştı, sadece iki kızı olmuştu.

“Dilediğine de erkek evlat bağışlar” âyeti ile de İbrahim (aleyhisselâm)’ı kastetmektedir. Onun kız çocuğu olmamış, sekiz oğlu olmuştu.

“Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir.” Bununla da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedir. Onun dört oğlu ve dört kızı olmuştu.

“Dilediğini de kısır bırakır” âyeti ile de Zekeriya oğlu Yahya’yı -ikisine de selam olsun- kastetmektedir.

(İshak) Îsa’dan sözetmemektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız dedi ki:

“Dilediğine kızlar ihsan eder” âyeti ile Lut (aleyhisselâm)’ı kastetmektedir. Onun kız çocukları vardı, fakat oğlu olmamıştı.

“Dilediğine de erkek evlat bağışlar” âyeti ile İbrahim (aleyhisselâm)’ı kastetmektedir. Onun oğulları vardı, fakat kız çocuğu yoktu. “Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir” âyeti ile de Âdem (aleyhisselâm)’ı kastetmektedir. Havva her seferinde biri erkek ve biri dişi olmak üzere ikiz doğururdu. Bir batındaki dişiyi bir diğer batındaki erkekle evlendirirdi. Nihayet yüce Allah Nûh (aleyhisselâm)’ın şeriatında bu husustaki haram kılıcı hükmü indirinceye kadar bu böylece devam etti. Aynı şekilde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da hem erkek, hem kız çocukları vardı: Kasım, Tayyib, Tahir, Abdullah, Zeyneb, Um Külsum, Rukayye ve Fatıma. Hepsi de Hatice (radıyallahü anh)’dan doğmuştu. İbrahim ise Mariye el-Kıbtî’den olmuştur.

İşte yüce Allah Âdem (aleyhisselâm)’dan günümüze kadar ve kıyâmete kadar insanları bu şekilde taksim etmiştir. Onun sonsuz hikmeti ve yerini bulan meşieti dolayısı ile bu sınırlı şekilde nesil devam eder. Bu yolla nesilin kalıcılığı sağlanmakta ve insanın soyu devam etmekte, yüce Allah’ın vaadi gerçekleşmekte, emir hak olmakta, dünya da mamur olmaktadır. Cennet ve cehennemin herbirisi de kendilerini dolduracak olanı alır ve geriye de (bir miktar) kalır. Nitekim Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz (cehennem) ateş Cebbar olan Allah ayağını oraya koyuncaya kadar dolmayacaktır. O vakit de: Artık yeter, artık yeter, diyecektir. Cennete gelince, onda geriye bir boşluk kalacaktır. Yüce Allah orası için başka bir takım yaratıklar var edecektir.” Müslim, IV, 2187, 2188; Buhârî, IV, 1836; Müsned, II, 31’i, III, 141, 234.

2- Yüce Allah’ın İnsanları Bu Yolla Yaratmasındaki Hikmet:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yüce Allah kudretinin genelliği, gücünün çetinliği dolayısı ile yaratıkları ilk olarak yokluktan yaratır. Lutfunun büyüklüğü, hikmetinin sonsuzluğu ile de -buna ihtiyacı olduğundan dolayı değil- bir şeyi bir başka şeyden yaratır. Çünkü O, ihtiyaç duymaktan uzak ve noksanlıklardan arınmış Kuddustur. Kendisinin de buyurduğu gibi o el-Kuddus ve es-Selamdır. Âdem’i yerden yarattı, Havva’yı da Âdem’den yarattı. Sonraki insanları ise onların arasındaki ilişkiye bağlı olarak hamilelik yolu ile meydana gelerek ve ceninin de doğurulması sureti ile yaratmasını sürdürmüştür. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Erkeğin suyu kadının suyundan önce gelirse, o ikisinden erkek doğar. Kadının suyu erkeğinkinden önce gelirse, o ikisinden dişi doğar.” Müslim, I, 252. Yine Sahih(-i Müslim)’de de böyledir: “Erkeğin suyu kadının suyuna baskın gelirse, erkek amcalarına benzer. Kadının suyu erkeğin suyundan baskın olursa, çocuk dayılarına benzer.”‘ Müslim, I, 251; Müsned, I, 274, VI, 92.

Derim ki: Bu Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyet ettiği hadisin manasıdır. Lâfzı bu şekilde değildir. Müslim’in rivâyet ettiği şekliyle Urve b. ez-Zübeyr’in Âişe’den yaptığı rivâyete göre; bir kadın Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sordu: Kadın ihtilam olup da (kendinden gelen) suyu görürse, gusletmesi gerekir mi? Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Âişe (radıyallahü anha) ona: Hay elin toprakla dolasıca dedi ve inledi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Onu bırak, zaten benzerlik bundan başka sebepten dolayı mı olur ki? Kadının suyu erkeğin suyuna baskın gelirse, çocuk dayılarına benzer. Erkeğin suyu kadınınkine baskın gelirse, amcalarına benzer.” ‘ Müslim, I, 251; Buhârî, I, 108, Müsned, VI, 92

İlim adamlarımız dedi ki: Bu hadise göre suyun baskın gelmesi benzerliği gerektirir. Yine Müslim’in rivâyet ettiği Sevban tarafından rivâyet edilen hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), (bu hususta soru soran) yahudiye şöyle demiştir: “Erkeğin suyu beyaz, kadının suyu sarıdır. Bunlar bir araya gelip de erkeğin menisi, kadının menisine baskın gelirse, Allah’ın izni ile çocukları erkek olur. Eğer kadının menisi, erkeğin menisine baskın gelirse, Allah’ın izniyle çocukları kız olur…” ‘ Müslim, I, 252

Böylelikle bu hadiste baskın gelmenin erkeklik ve dişiliği etkilediğini göstermektedir. Her iki hadis gereğince eğer erkeğin suyu baskın gelirse, çocuğun amcalara benzemesi ve erkek olması gerekmektedir. Aynı şekilde kadının suyu baskın gelecek olursa, çocuk dayılara benzer ve dişi olması gerekir. Çünkü her ikisinin illeti aynıdır. Fakat durum böyle değildir, görülen bundan farklıdır. Zira bizler erkek olmakla birlikte bir kimsenin dayılarına benzediğini, dişi olmakla birlikte amcalara benzediğini görüyoruz. O halde bu iki hadisin tevil edilmesi gerekmektedir. Sevban’ın rivâyet ettiği hadisin tevili şu şekilde yapılır: Bu “baskın geliş”in anlamı suyun rahime erken ulaşmasıdır. Bu da şöyle açıklanır: Baskın gelmek (el-uluvv) Arapların: “Filan kişi benimle yarıştı ve ben de onu yendim” ifadelerinden anlaşıldığı gibi “galib gelmek” anlamında olduğuna göre, yüce Allah’ın:

“Ve kimse bizi geçemez” (el-Vakıa, 56/60) âyetinde de kimse bizi yenemez anlamındaki tabir de buradan geldiğinden ötürü bunun hakkında: “Üstün geldi, baskın geldi” tabiri kullanılmıştır. Bu tevili Hadîs-i şerîfte geçen: “Erkeğin suyu eğer kadınınkinden önce gelirse, çocukları erkek olur. Eğer kadının suyu erkeğin suyundan önce gelirse, çocuk dişi olur” ifadesi de desteklemektedir. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî bu hadislere dayanarak şunları söylemektedir:

Her iki suyun dört hali vardır.

1- Erkeğin suyunun önce çıkması,

2- Kadının suyunun önce çıkması,

3- Erkeğin suyunun önce çıkmakla birlikte daha da çok olması,

4- Kadının suyunun önce çıkmakla birlikte daha çok olması.

Bu kısımlara ayırma, erkek suyunun önce fakat kadının suyunun ondan sonra çıkması ve çok olması ile bunun aksi ile tamamlanmaktadır. Şayet erkeğin suyu ilk çıkıp da daha çok olursa, o vakit çocuk erken çıkma hükmü ile erkek olup, çokluk gereğince de amcalarına benzer. Şayet kadının suyu ilk olarak çıkıp da daha çok olursa, çocuk erkenlik gereği dişi olur, çokluk gereği de dayılarına benzer. Eğer erkeğin suyu ilk çıkmakla birlikte kadının suyu ondan sonra çıkıp daha fazla olursa o takdirde çocuk erkenliğin gereği olarak erkek olur, kadının suyunun daha fazla olması gereğince de dayılarına benzer. Şayet kadının suyu erken gelmekle birlikte erkeğin suyu kadınınkinden daha fazla olursa, o vakit çocuk kadın suyunun erken olması dolayısıyla dişi olur, erkeğin suyunun çokluğu gereğince de amcalarına benzer. (İbnu’l-Arabî devamla) dedi ki: İşte bu kısımların bu şekilde düzenlenmesi ile ifade kesinlik kazanmakta, hadislerdeki (görünürdeki) çelişki ortadan kalkmaktadır. Her şeyi yaratan ve herşeyi çok iyi bilenin şanı ne yücedir!

3- Erkek de, Dişi de Olmayan (Hünsa) Çocuklar:

İlim adamlarımız der ki: İlk cahiliye döneminde (erkek de olmayan, dişi de olmayan) hünsa görülünceye kadar hilkat erkek ve dişi olarak devam edebildi. Hünsa ortaya çıkınca, Arapların feraiz (miras hukuku) bilgini ve oldukça uzun ömürlü olan Amir b. ez-Zarib’e geldiler. Bu hususta ne söyleyeceğini bilemedi. Onlardan bir süre mühlet istedi. Gece bastırınca yatağında rahat edemedi ve gözlerini uyku tutmadı. Yatağında kıvranıp dönüp durdu. Kafasına çeşitli düşünceler gelip gidiyordu. Nihayet hizmetçisi onun durumunda bir farklılık olduğunu anlayınca, neyin var? dedi. Ona: Bana durumu öğrenilmek üzere gelinen bir iş dolayısıyla gözüme uyku girmiyor. Bu hususta ne diyeceğimi bilemiyorum. Hizmetçisi: Nedir diye sordu? Ona: Hem erkeklik, hem dişilik organı olan bir kişinin mirastaki hali ne olacak? dedi. Cariyesi (hizmetçisi) ona: Küçük abdestini nereden bozuyorsa, ona göre miras ver, dedi. Onun bu dediği kafasına yattı ve belledi, sabah olunca durumu meseleyi soranlara arzetti, onlar da gönül hoşluğu ile ayrılıp gittiler.

İslâm bu durum böyle iken geldi. Böyle bir olaya Ali (radıyallahü anh)’ın halifeliği dönemine kadar rastlanılmadı. Ali (radıyallahü anh) bu durum hakkında (böylece) hüküm verdi. Feraiz âlimlerinin el-Kelbîden, onun Ebû Salih’ten, onun İbn Abbâs’tan, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre Peygambere hem dişilik, hem erkeklik organı olarak doğmuş bir çocuğa neye göre miras verileceği sorulmuş, o da: “küçük abdestini bozduğu yerden” diye cevab vermiştir. Beyhaki, Sünenu’l-Kübra, VI, 261.

Yine rivâyet edildiğine göre ona ensardan bir hünsa getirilmiş, o da: “İlk olarak küçük abdestini nereden bozarsa, ona göre ona miras veriniz” diye buyurmuştur. İbn Adiyy, el-Kamil, VI, 119.

Muhammed b. el-Hanefiyye de Ali’den böylece rivâyet ettiği gibi, buna yakın bir açıklama İbn Abbâs’dan da rivâyet edilmiştir. İbnu’l-Müseyyeb, Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed de bu görüştedirler. Bu görüşü el-Müzenî de Şâfiî’den rivâyet etmiştir.

Bir kesim de; küçük abdestin bozulduğu yerin delil olacak bir tarafı yoktur, demişlerdir. Eğer küçük abdest aynı anda iki yerden de çıkacak olursa, Ebû Yusuf: Çoğunluğu nerden yapıyorsa, ona göre hüküm verilir demiş, ancak Ebû Hanife bunu kabul etmeyerek: Sen bunu neyle ölçeceksin, diye sormuştur. Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları da çoğunluğun bir hüküm ifade etmeyeceğini kabul etmişlerdir.

Ali ve el-Hasen’den nakledildiğine göre onlar kaburga kemikleri sayılır, demişlerdir. Çünkü kadının kaburga kemiği erkekten bir fazladır. Bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri en-Nisa Sûresi’nde yer alan miras âyetinde (4/11-14. âyetler, 12. başlıkta) etraflı ve güzel açıklamalarıyla geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

4- Hünsanın Varlığını Kabul Etmeyenlere Cevab:

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Avamın ileri gelenlerinden bazıları hünsa diye bir türün varlığını kabul etmemişlerdir. Çünkü yüce Allah insanları erkek ve dişi olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Biz deriz ki: Bu, dili bilmemek ve fasahatın açıklamaları hakkında bilgisiz olmak, ilahi kudretin genişliğini yeterince anlayamamaktan kaynaklanan bir iddiadır. Şanı yüce Allah’ın kudretini ele alalım. O vasi’ (kudreti pek geniş) olandır ve alimdir (herşeyi çok iyi bilendir). Kur’ân-ı Kerîm’in ifadelerinin zahiri ise hünsa diye bir türün var olmadığını ortaya koymamaktadır. Çünkü yüce Allah:

“Göklerle yerin mülkü yalnız Allah’ındır” diye buyurmaktadır. Bu genel bir övgü ifadesi olup bunun tahsis edilmesi câiz değildir. Çünkü ilahi kudret bunu gerektirmektedir. Yüce Allah’ın:

“Dilediğine kızlar ihsan eder, dilediğine de erkek evlat bağışlar veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir. Dilediğini de kısır bırakır” âyetine gelince, bu varlık aleminde çoğunlukla görülenler hakkında verilen bir haberdir. İlk ifadenin genel kapsamı çerçevesine girdiğinden ötürü de nadir olarak görülen ayrıca sözkonusu edilmemiştir. Diğer taraftan varlık aleminde gözle görülenler bu türün var olduğuna tanıklık etmekte ve bu türün varlığını inkar edenleri yalanlamaktadır. Ebû Said Rihat’ında Mağrib ülkelerinden olan bir hünsa, İmâm eş-Şehid’den bizimle birlikte ders okurdu. Bunun sakalı olmadığı gibi, memeleri çıkmış ve hem cariyesi de vardı. Durumunun ne olduğunu Rabbin en iyi bilir. Uzun arkadaşlık dönemimizde utancımdan onun durumuna dair soru soramadım. Bugün ise; keşke durumunu bana açıklaması için ona soru sormuş olsaydım, diye üzülüyorum.

Şura 49

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler bağışlar, dilediğine erkekler bağışlar.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin mülkü Allahındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin mülkü yalnız Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kızlar ihsan eder, dilediğine de erkek evlat bağışlar.

Şanı yüce Allah’ın:

“Göklerle yerin mülkü yalnız Allah’ındır. Dilediğini yaratır” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı Allah’ın izni ile dört başlık halinde sunacağız:

1- Herşeyin Mülkü Allah’ındır O Dilediğine, Dilediği Gibi Evlat Verendir:

“Göklerle yerin mülkü yalnız Allah’ındır.” âyeti mübteda ve haberdir.

Yaratıklardan

“dilediğini yaratır, dilediğine kızlar ihsan eder. Dilediğine de erkek evlat bağışlar” âyeti hakkında Ebû Ubeyde, Ebû Malik, Mücahid, el-Hasen ve ed-Dahhak şöyle demişlerdir: O dilediği kimselere erkek vermeksizin hep dişiler bağışlar. Dilediği kimselere de dişi vermeksizin hep erkek bağışlar.

“Erkekler” anlamındaki kelimenin başına “elif-lam” gelmekle birlikte “dişiler” anlamındaki kelimenin başına “elif-lam”ın gelmeyiş sebebi, onların daha üstün olduklarından dolayıdır. Böylelikle yüce Allah onları tarif alameti ile ayırmış bulunmaktadır.

Vasile b. el-Eska dedi ki: Bir kadının erkekten önce dişi doğurması o kadının bereketindendir. Çünkü yüce Allah:

“Dilediğine kızlar ihsan eder, dilediğine de erkek evlat bağışlar” âyetinde öncelikle kızlardan söz etmiştir.

Şura 48

Yüz çevirirlerse, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen yalnızca tebliğdir. İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda, onunla sevinir. Ama ellerinin yaptıkları sebebiyle onlara bir kötülük isabet ederse, şüphesiz insan nankördür.

Diyanet Vakfı
Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür!

Kurtubi Tefsiri
Eğer yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine bir bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir. Muhakkak Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda bundan dolayı o sevinir. Şayet ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile onlara bir kötülük isabet etse, o zaman insan şüphesiz nankörlük eder.

“Eğer” imandan

“yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine bir bekçi”

amellerini gözetleyip bundan dolayı onları hesaba çekecek; bir diğer açıklamaya göre; îman etmedikçe onlardan ayrılmayacak, üzerlerinde bir görevli olarak

“göndermedik.” Yani onları îman etmeye zorlamak, senin işin değildir.

“Sana düşen ancak tebliğdir” âyetinin kıtal (savaşı emreden) âyeti ile neshedildiği söylenmiştir.

“Muhakkak Biz insana” kâfire

“tarafımızdan bir rahmet” rahatlık ve sağlık

“tattırdığımızda bundan dolayı o sevinir” şımarır.

“Şayet ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile onlara bir kötülük” bela ve sıkıntı

“isabet etse, o zaman insan şüphesiz” daha önceki nimetleri inkar eder, musibetleri sayıp döker, nimetleri unutur ve

“nankörlük eder.”

Şura 47

Rabbinize icabet edin, Allah’tan geri çevrilmeyecek bir gün gelmeden önce. O gün, sizin için ne bir sığınak vardır ne de inkâr imkânı.

Diyanet Vakfı
Allahtan, geri çevrilmesi imkansız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Allah’tan geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce Rabbinizin davetine icabet edin. O gün sizin sığınacak bir yeriniz de olmaz, hiç inkâr da edemezsiniz.

“Allah’tan geri çevrilmesi mümkün olmayan” Allah’ın onu hükme bağlamasından ve onun için belli bir süre ve vade tesbit etmiş olduktan sonra, kimsenin geri çeviremeyeceği gün olan kıyâmet günü

“gelmezden önce Rabbinizin davetine icabet edin.” Sizi davet etmiş olduğu kendisine îman ve itaati kabul ederek çağrısına karşılık verin.

” Davete icabet etti, çağrıyı kabul etti” ile: aynı anlamda olup daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“O gün sizin sığınacak bir yeriniz” Allah’ın azabından sizi kurtaracak bir sığınağınız

“da olmaz, hiç inkâr da edemezsiniz.” Mücahid’in açıklamasına göre size yardım edecek bir yardımcınız olmayacaktır.

Buradaki: ‘in: “İnkar eden” anlamında olduğu söylenmiştir. Tıpkı: “Can yakıcı” lâfzının, anlamında olması gibi. Yani; “o gün sizler başınıza gelecek olan azap dolayısı ile inkar edecek kimse bulmayacaksınız.” Bu açıklamayı İbn Ebi Hatim nakletmiş ve el-Kelbî de böylece açıklamıştır. ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Anlamı: Onlar kendilerine işledikleri bildirilecek olan günahları inkar edemeyeceklerdir.

Âyetin, size isabet edecek olan azâbı inkar edemeyeceksiniz, anlamında olduğu da söylenmiştir. ile”münkerin (hoş görülmeyen şeyin) değiştirilmesi” demektir.

Şura 46

Onlar için Allah’tan başka yardım edenler yoktur. Allah kimi saptırırsa, onun için bir yol yoktur.

Diyanet Vakfı
Onların Allahtan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir velileri olmaz. Allah’ın saptırdığı kimselerin yol bulmalarına imkan yoktur.

“Onların Allah’tan başka” O’nun azabından kendilerini kurtarabilecek

“kendilerine yardım edecek hiçbir velileri” yardımcıları, destekleyicileri

“olmaz. Allah’ın saptırdığı kimselerin” dünyada hakka, âhirette cennete ulaştırabilecek

“yol bulmalarına imkan yoktur.” Çünkü böylelerinin önünde kurtuluş yolu kapatılmıştır.

Şura 45

Onları onun karşısına sunulmuş görürsün; alçalmış halde, göz ucuyla gizlice bakarlar. İman edenler derler ki: “Gerçekten ziyana uğrayanlar, kendilerini ve ailelerini kıyamet gününde kaybedenlerdir.” Dikkat edin, zalimler sürekli bir azap içindedir.

Diyanet Vakfı
Ateşe arz olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İnananlar da: İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır, diyecekler. Kesinlikle biliniz ki, zalimler, sürekli bir azap içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Onları ona arz olunduklarında zilletten boyunlarını bükmüş, göz ucuyla gizlice baktıklarını görürsün. Îman edenler derler ki: “Muhakkak hüsrana uğrayanlar kıyâmet gününde hem kendilerini, hem yakınlarını kaybedenlerdir.” Haberiniz olsun ki, muhakkak zâlimler sürekli bir azâb içindedirler.

“Onları ona arz olunduklarında… görürsün” âyetindeki:

“Ona” lâfzından kasıt, ateşe arzolunmalarıdır. Çünkü ateş onların azabıdır. Daha önce sözü edilen azaba müennes bir zamir gönderilmiştir. Çünkü bu azâb ateş azabıdır. Buna cehennem azâbı da denilebilir. Şayet lâfza riayet edilerek, zamir kullanılmış olsaydı: diye buyurulması gerekirdi.

Bu hususta yapılan açıklamalara göre bu âyette kastedilenler bütün müşriklerdir. Hepsi oraya gidecekleri vakit cehenneme arzolunacaklardır, çoğunluk böyle demiştir. Bir diğer görüşe göre kastedilenler özellikle Fir’avun hanedanıdır. Onların ruhları sabah, akşam cehenneme gidip gelen siyah kuşların içlerinde hapsolunur. Onların cehenneme arzolunmaları işte budur. Bu açıklamayı da İbn Mes’ûd yapmıştır.

Bunun bütün müşrikler hakkında umumi olduğu ve günahlarının kabirlerinde kendilerine arzolunduğu, kabirlerinde de azaba arzolundukları da söylenmiştir. Ebû’l-Haccac’ın bu husustaki açıklamasının anlamı budur.

“Zilletten boyunlarını bükmüş” âyeti ile ilgili olarak kimi kıraat alimi:

“Boyunlarını bükmüş” âyeti üzerinde vakıf yapılacağı kanaatindedir.

“Zilletten” âyeti da

“baktıklarını” anlamındaki âyete taalluk etmektedir. Bunun

“boyunlarını bükmüş” âyetine taalluk ettiği de söylenmiştir. Farklı taalluklara (ilgili oluşa) göre anlamlar şöyle olabilir:

a. Zilletten âyeti “bakmak” ile alakalı kabul edilirse ilgili bölümün meali şöyle olur: “Onları ona boyunlarını bükmüş halde arzolunduklarını görürsün. Zilletlerinden ötürü gözuruyla gizlice bakarlar.”

b. “Boyunlarını bükmek” ile alakalı olursa meal, metinde gösterildiği şekilde yapılabilir.

” Boyun bükmek” kırılmak ve alçak gönüllülük göstermek demektir.

“Gözucuyla gizlice baktıklarını” âyetinin anlamına gelince, yani onlar bakmak için tam anlamıyla gözlerini kaldırmazlar. Çünkü başlarını önlerinde eğmiş olacaklardır. Araplar da zelil kimseyi

“gözucuyla bakmak”la nitelendirirler. Nitekim bunun zıddı halde olan bir kimse hakkında küçülmesine sebeb teşkil edecek bir şüphe ile itham altında bulunmuyor ise “keskin bakışlı olmak (hadidu’n-nazar)” tabirini kullanırlar.

Mücahid dedi ki:

“Gözucuyla gizlice baktıklarını…” zelilce baktıklarını… anlamındadır. Onlar kalbleriyle bakarlar, çünkü kör olarak haşredilecekler. Kalb gözü ise gizli bir bakıştır.

Katade, es-Süddî, el-Kurazî ve Said b. Cübeyr de şöyle derler: Aşırı korkularından dolayı farkettirmeden bakmaya çalışırlar. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar görmesi zayıf bir göz ile bakacaklardır. Yûnus dedi ki: “…den, dan (mealde… uyla)” âyeti “be” anlamındadır. Gizli bir bakışla bakarlar yahutta zillet ve korkudan dolayı zayıf bir bakışla bakarlar, demektir. Buna yakın bir açıklama el-Ahfeş’den nakledilmiştir. İbn Abbâs da: Sönük ve alçalmış bir bakışla… diye açıklamıştır. Bir diğer açıklamaya göre onlar görecekleri türlü türlü azaplardan ötürü bütün güçleri ile cehenneme bakmaktan korkacaklardır.

“Îman edenler derler ki: Muhakkak hüsrana uğrayanlar kıyâmet gününde hem kendilerini, hem yakınlarını kaybedenlerdir” âyeti şu demektir: Mü’minler cennette kâfirlerin başına geleni görecekleri vakit şöyle diyecektir: Gerçekte hüsran şunların ulaştıkları sonuçtur. Onlar ebedi azapta kalacaklarından dolayı kendilerini kaybettikleri gibi yakınlarını da kaybetmişlerdir. Çünkü eğer yakınları cehennemde bulunuyor ise, onlardan fayda sağlayamazlar. Eğer cennette ise zaten onlar ile cehennemdekiler arasında bir engel vardır.

Bir diğer açıklamaya göre, yakınların kaybedilmesi şu demektir: Eğer onlar îman etmiş olsalardı, cennette huru’l ıyn’den onların yakınları bulunacaktı.

İbn Mace’nin, Sünen’inde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herbirinizin mutlaka biri cennette, biri cehennemde olmak üzere iki konağı vardır. Şayet ölümden sonra cehenneme gidecek olursa, cennetlikler onun oradaki yerine mirasçı olurlar.” İşte yüce Allah’ın:

“İşte bu kimseler mirasçılardır” (el-Mu’minun, 23/10) âyeti bunu anlatmaktadır. İbn Mace, II, 1453: Hakim. Müstedrek, II, 427. Bu hadis daha önceden (el-Mu’minun, 23/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Dârimî’nin, Müsned’inde yer alan rivâyete göre Ebû Umame şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüce Allah her kimi cennete girdirirse, mutlaka ona huru’l ıyn’den yetmişiki zevce ve yetmiş tane de cehennem ehlinden miras alacağı zevce verecektir. O zevcelerinin hepsinin de şehveti harekete getiren fercleri erkeklerin de bükülmeyen zekerleri olacaktır. ” İbn Mace, II, 1452; Ahmed b. Ebi Beki” el-Kinani, Misbahu’z-Zücace II, 266’da senedinde tenkide maruz kalmış ravilerinin bulunduğunu belirtmektedir.

Hişam b. Halid dedi ki: Cehennemliklerden ‘mirası” ile kastedilen, cehenneme girmiş ve böylelikle cennetliklerin hanımlarına mirasçı olduğu kimseler kastedilmektedir. Fir’avun’un hanımının miras alınacağı gibi.

“Haberiniz olsun ki muhakkak zâlimler sürekli” kesintisiz ve devamlı

“bir azâb içindedirler.”

Bunun mü’minlerin söyleyeceği sözlerden olması mümkün olduğu gibi yüce Allah tarafından verilen yeni bir haber ifadesi olması da mümkündür.

Şura 44

Allah kimi saptırırsa, onun için O’ndan sonra bir veli yoktur. Zulmedenleri azabı gördüklerinde, “Geri dönüş için bir yol var mı?” dediklerini görürsün.

Diyanet Vakfı
Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin: Dönecek bir yol var mı? dediklerini görürsün.

Kurtubi Tefsiri
Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun için hiçbir veli olmaz. Azâbı gördüklerinde zâlimlerin: “Acaba geri dönüşün bir yolu var mı?” dediklerini görürsün.

“Allah kimi saptırırsa” hidayete ilelmeyip. yardımsız bırakırsa

“bundan sonra artık onun için hiçbir veli (dost ve yardımcı) olmaz.”

Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın davet ettiği Allah’a îman ile yakın akrabalara sevgi duymak hususunda davetinden yüz çeviren, öldükten sonra diriliş ve dünya faydasının az olduğu hususunda onu tasdik etmeyen kimseler hakkındadır. Yani Allah kimi bu hususlarda şaşırtır ve saptırırsa hiçbir kimse onu hidayete iletemez.

“Azâbı” cehennemi, bir görüşe göre ölüm esnasında azâbı

“gördüklerinde zâlimlerin” yani kâfirlerin

“acaba geri dönüşün bir yolu var mı? dediklerini görürsün.” Bu sözleri ile yüce Allah’a itaate uygun amellerde bulunmak maksadı ile dünyaya geri döndürülmeyi isteyecekler, fakat onların bu istekleri kabul olunmayacaktır

Şura 43

Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu, azmedilecek işlerdendir.

Diyanet Vakfı
Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.

Kurtubi Tefsiri
Bununla beraber kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak bu üzerinde kararlılıkla durmaya değer işlerdendir.

11- Sabretmek ve Bağışlamak:

“Bununla beraber kim de” eziyete

“sabreder ve” yüce Allah’ın rızası için intikam almayı terkederek

“bağışlarsa…” Bu husus müslüman tarafından zulme uğrayan kimse hakkındadır.

Nakledildiğine göre bir adam el-Hasen -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- in meclisinde bir adama sövmüş, sövülen ise öfkesini yutuyor, terliyor ve terini siliyormuş. Sonra da ayağa kalkıp bu âyet-i kerimeyi okumuş. el-Hasen: Allah’a yemin ederim ki cahillerin bunu kaybettikleri bir zamanda o bu âyeti akletmiş ve iyice kavramış bulunuyor.

Özetle söylenecek olursa, affetmek teşvik edilmiş bir şeydir. Diğer taraftan bazı hallerde durum tam aksine döner. Bu durumda -az önce geçtiği üzere- affın terkedilmesi mendub olur. Bu ise haksızlığın artmasının önlenmesi ve eziyetin kökünün kazanmasına ihtiyaç duyulması halinde böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da buna delalet edecek şekilde bir rivâyet gelmiştir. Buna göre Zeyneb, Âişe (radıyallahü anha)’a onun huzurunda birtakım sözler işittirirken, kendisi bu işten vazgeçmesini istediği halde o bir türlü vazgeçmiyordu. Bunun üzerine Âişe’ye: “Serbestsin, sen de intikamını al” demişti. Bu hadisi bu manada Müslim, Sahih’inde rivâyet etmiştir.’ İbn Mace, 1, 637; Müsned, VI, 93

“Kim de sabreder” âyeti masiyetlere karşı direnir ve kötülükleri örterse… diye de açıklanmıştır.

“Muhakkak bu üzerinde kararlılıkla durmaya değer işlerdendir.” Allah’ın üzerinde kararlılıkla durmayı emrettiği hususlardandır. Allah’ın (gerçekleştirme) başarısını verdiği büyük ve üzerinde kararlılıkla durulması gereken doğrulardandır, diye de açıklanmıştır.

el-Kelbî ile el-Ferrâ’nın naklettiklerine göre bu âyet-i kerîme, kendisinden önceki üç âyet-i kerîme ile birlikte Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. Ensardan bir kişi ona sövmüş, o da önce kendisine karşılık vermiş, sonra da susmuştu. Bu sûrenin Medine’de inen âyetleri de bunlardır.

Bu âyetlerin müşrikler hakkında olduğu da söylenmiştir. Savaş emredilmeden İslâm’ın başlangıç dönemlerinde bu böyle idi. Daha sonra kıtal (savaşı emreden) âyeti bunları neshetti. Bu İbn Zeyd’in görüşü olup daha önceden de geçmişti.

“Kim de zulme uğradıktan sonra intikamını alırsa…” âyetinin tefsiri ile ilgili olarak İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre, bu âyetle Hamza b. Abdi’l-Muttalib, Ubeyde, Ali ve bütün muhacirler -Allah hepsinden razı olsun- kastedilmektedir.

“İşte onların aleyhine bir yol yoktur” âyetinde de Hamza b. Abdi’l-Muttalib, Ubeyde ve Ali -Allah hepsinden razı olsun- kastedilmektedir.

“Ancak insanlara zulmedenler…” âyetinde Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, el-Velid b. Utbe, Ebû Cehil ve (yalancı peygamber) el-Esved ile Bedir günü müşriklerden savaşa katılanların tümü kastedilmektedir.

“Ve yeryüzünde” zulüm ve küfür ile

“haksız yere taşkınlık gösterenler aleyhine yol vardır.”

“İşte bunlar için çok acıklı” acıtıcı, can yakıcı

“bir azâb vardır.”

“Bununla beraber kim de sabreder ve bağışlarsa” âyeti ile Ebû Bekir, Ömer, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah, Mus’ab b. Umeyr ve Bedir’e katılan bütün mü’minler -Allah hepsinden razı olsun- kastedilmektedir.

“Muhakkak bu üzerinde kararlılıkla durulmaya değer işlerdendir.”

Çünkü onlar (Bedir’de alınan esirler karşılığında) fidyeyi kabul etmişler ve eziyetlere sabretmişlerdi.

Şura 42

Yol ancak, insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere azgınlık yapanlaradır. İşte onlar için elem verici azap vardır.

Diyanet Vakfı
Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.

Kurtubi Tefsiri
Ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık gösterenler aleyhine yol vardır. İşte bunlar için çok acıklı bir azâb vardır.

6- İnsanlara Zulüm ve Haksızlık Yapanlar:

“Ancak insanlara” ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre haksızlık yapmak suretiyle; İbn Cureyc’e göre ise dinlerine aykırı olan şirk ile zulmetmekle

“insanlara zulmedenler ve yeryüzünde” çoğunluğun görüşüne göre can ve mallar hususunda

“haksız yere taşkınlık gösterenler aleyhine yol vardır.” Mukâtil şöyle demiştir: Onların taşkınlık göstermeleri, masiyetler işlemeleridir. Ebû Malik de şöyle demiştir: Bu, Kureyş kâfirlerinin Mekke’de İslâm’dan başka bir dinin olması şeklindeki ümitleridir. İbn Zeyd de buna binaen şöyle demiştir: Bütün bunlar cihad ile neshedilmiştir ve bunlar sadece müşrikler hakkındadır. Katade’nin görüşüne göre ise bu âyetler umumidir, ifadelerin zahiri de buna delalet etmektedir. Yüce Allah’a hamdolsun ki, biz bunu açıklamış bulunuyoruz.

7- İyilik Yapanlar İle Zulmün İntikamını Alanlar:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerîme daha önce et-Tevbe Sûresi’nde geçen yüce Allah’ın:

“İyilik edenler aleyhine bir yol yoktur” (9/91) âyetinin karşılığını teşkil etmektedir. Yüce Allah iyilik yapanların aleyhine yol olmayacağını belirttiği gibi, zulme karşılık vererek intikamlarını alanların aleyhine de bir yol olmadığını belirtmiş ve böylelikle her iki kısım eksiksiz bir şekilde açıklanmış olmaktadır.

8- Haksız Vergiden Kurtulmanın Hükmü:

(Mâlikî mezhebimize mensub) ilim adamlarımız bir belde halkına belli bir mal ödemeyi tayin edip bundan dolayı onları sorumlu tutan ve malları oranında da bu ödemede bulunmalarını isteyen yönetici(ye ödeme yapmaktan kurtulmanın hükmü) hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Böyle bir kimse acaba bu ödemeden kurtulabilirse, böyle yola başvurabilir mi? Çünkü bu kimse bu ödemeden kurtulduğu takdirde, beldenin diğer ahalisi haklarında tayin edilen miktarın tamamını ödemekten sorumlu tutulurlar. Durum bu ise kurtulmaya kalkışması câiz değildir, denilmiştir. Bu da bizim (mezhebimiz) âlimlerimizden Suhnun’un görüşüdür. Evet. kurtulabilme gücünü bulursa, yapabilir de denilmiştir. Önceleri ed-Davudî (Davud ez-Zahirî mezhebinden) olan, sonra da Maliki mezhebine giren Ebû Cafer Ahmed b. Nasr bu kanaattedir. O şöyle demektedir: Buna delil de Îmanı Malik’in ortaklardan birisinin koyunlarından, koyunlarının tamamı nisaba erişmemiş olmakla birlikte, bir koyun almasının bir haksızlık olacağını ve koyunu haksızca alınmış olan kimsenin belli bir miktarda arkadaşlarından (ortaklarından) rücu edip bir şeyler alma hakkının bulunduğuna dair görüşü delil teşkil etmektedir. (Ebû Cafer devamla) dedi ki: Ben Suhnun’dan gelen rivâyet gereğince hüküm vermiyorum. Çünkü başkasının zulme uğraması bir gerekçe teşkil etmez. Kendisinden başkalarının zulmü katlanır korkusu ile kişinin kendisini zulme atması gerekmez. Çünkü şanı yüce Allah da: “Ancak insanlara zulmedenler… aleyhine yol vardır” diye buyurmaktadır.

9- Hakların Helal Edilmesi:

İlim adamları hakların helal edilmesi hususunda farklı görüşlere sahihtir. İbnu’l-Müseyyeb ister şeref ve haysiyetle alakalı, ister mal ile alakalı olsun kimseye hakkını helal etmezdi. Süleyman b. Yesar ve Muhammed b. Şîrîn ise hem şeref ve haysiyet (ırz) ile ilgili, hem mal ile ilgili hakları helal ediyorlardı. Malik’in görüşü ise maldan helallik vermek, fakat ırz (şeref, haysiyet ve namus) ile ilgili hususlarda helallik vermemek şeklindedir.

İbnu’l-Kasım ve İbn Vehb’in, rivâyetlerine göre İmâm Mâlik’e Said b. el-Müseyyeb’in: “Ben kimseye hakkımı helal etmiyorum” sözü hakkında sorulmuş, o da şöyle demiştir: Bu farklılık arzeder. Ben ona: Ey Abdullah’ın babası, kişi bir adama borç verir de o adam ödeyecek bir mal bırakmaksızın ölür giderse ne olur? Malik dedi ki: Görüşüme göre ona helallik versin. Bence bu daha faziletlidir. Çünkü yüce Allah:

“Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar.” (ez-Zümer, 39/18) diye buyurmaktadır. Bu sefer ona: Peki bir adam bir adama zulmederse ne dersin? Malik: Bu hususta helallikte bulunacağı görüşünde değilim. Kanaatimce de bu birincisinden farklıdır. Çünkü yüce Allah:

“Ancak insanlara zulmedenler… aleyhine yol vardır” diye buyurmuştur. Yine yüce Allah:

“İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur” (et-Tevbe, 9/91) diye buyurmaktadır. O bakımdan böyle bir kimseye yaptığı haksızlıktan ötürü helallik verebileceği görüşünde değilim. İbnu’l-Arabî dedi ki: Böylece bu mesele hakkında üç görüş ortaya çıkmaktadır.

1- Hiçbir şekilde ona helallik vermez. Bu Said b. el-Museyyeb’in görüşüdür.

2- (Her durumda) ona helallik verir. Bu da Muhammed b. Sîrîn’in görüşüdür.

3- Eğer hak, bir mal ise ona helallik verir. Şayet bir zulüm ise ona helallik vermez. Bu da Malik’in görüşüdür.

Birinci görüşün açıklaması Allah’ın haram kıldığını helal kılmasın, diyedir. Böylelikle (helallik verirse) Allah’ın hükmünü değiştirmek gibi olur. İkinci görüş şöyle açıklanır: Bu hak o kimseye aittir. Nasıl ki kan ve kendi ırzına ait bir hakkı düşürebiliyor (onu almaktan vazgeçiyor) ise, bunu da düşürebilir.

Malik’in tercih ettiği üçüncü görüşün açıklamasına gelince, eğer kişi senin hakkını vermeyecek olursa, ona yumuşak davranmanın gereği olarak ona helallik verirsin. Şayet zalimlik yapan bir kimse ise, zâlimler buna aldanmasın ve çirkin işlerinde serbestçe ileriye gitmesinler diye onu hakkını almadan terketmek hakkın bir gereğidir.

Müslim’in Sahih’inde Ebû’l-Yeser yoluyla gelen uzunca bir hadis vardır. O hadiste belirtildiğine göre Ebû’l-Yeser borçlusuna: Çık yanıma gel, ben senin nerede olduğunu biliyorum, demiş. Borçlu da çıkıp gelince, ona: Benden saklanmaya seni iten nedir? demiş. Adam: Allah’a yemin ederim, sana anlatacağım ve asla sana yalan söylemeyeceğim. Allah’a yemin ederim, sana bir şeyler söyleyip yalancı olmaktan sana söz verip sözümde durmamaktan korktum. Sen Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabındansın. Allah’a yemin ederim ben de ödeyecek durumda değilim. (Ebû’l-Yeser) dedi ki: Allah adına yemin ediyor musun? dedim. O: Allah adına yemin ederim dedi. Bunun üzerine Ebû’l-Yeser’e bir kağıt getirildi, o da kağıdın üzerindeki yazıları sildikten sonra şöyle dedi: Ödeyecek imkanın olursa ödersin, aksi takdirde sana helal olsun… diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Müslim, IV, 2302.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu, kişinin sağlığı dolayısıyla ödeme ümidi ve bazı yollara başvurma ihtimali bulunduğundan ötürü hayatta olan kimseye karşı yapılacak bir uygulamadır.

Peki helallik verilmesi ve hakkını ödeyebilme imkanı sözkonusu olmayan ölünün durumu ne olacaktır?

10- Üzerinde Başkalarına Ait Haklar Bulunan Ölünün Durumu:

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Zulmedilip malı alınmış olan bir kimsenin hiç şüphesiz ölünceye kadar kendisine verilmeyen hakkının sevabı ona verilir. Sonra bu sevap onun mirasçılarına, sonra aynı şekilde sonuncularına kadar ulaşır. Çünkü ölenin bıraktığı miras kendisinden sonraki mirasçıya aittir.

Ebû Cafer ed-Davudî el-Mâlikî dedi ki: Bu aklen doğrudur. Bu görüşe göre zalim eğer kendisine zulmedenden önce ölür de geriye bir şey bırakmazsa ya da zulmen mirasçısı da bilinmeyen bir şeyler bırakacak olursa, mazlumun alacakları zalimin mirasçılarına intikal etmez. Çünkü zalimin, mazlumun mirasçılarının almaları gereken bir şeyi kalmamıştır.

Şura 41

Kim zulme uğradıktan sonra intikam alırsa, işte onlara bir yol yoktur.

Diyanet Vakfı
Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Kim de zulme uğradıktan sonra intikamını alırsa, işte onların aleyhine bir yol yoktur.

4- Zulmeden Kâfir ve Müslümandan İntikam Almanın Hükmü:

“Kim de zulme uğradıktan sonra intikamını alırsa…” Yani Müslüman kâfirlerden intikam alacak olursa, onu kınamaya imkan yoktur. Aksine kâfirden intikam aldığından ötürü övülür, fakat zalim bir müslümandan intikam alırsa, bundan dolayı da kınanmaz. Buna göre kâfirden intikam almak kati bir emirdir, müslümandan intikam almak mubahtır, affedilmesi mendubtur.

5- İntikam ve Cezanın Bizzat Zulme Uğrayan Tarafından Uygulanması:

Yüce Allah’ın:

“Kim de zulme uğradıktan sonra intikamını alırsa, işte onların aleyhine bir yol yoktur” âyetinde kişinin intikamını bizzat alabileceğine delil vardır. Bu ise üç kısımdır:

1- Bir insanın bedeninde hakettiği bir kısas olması. Eğer bu hakkı da hakimler tarafından sabit görülmüşse haksızlığa sapmaksızın bizzat bu kısası kendisi uygulayabilirse, bu kimse için bunda bir vebal yoktur. Fakat bundan dolayı İmâm böyle bir kimseyi bizatihi kısası uyguladığından dolayı azarlar. Çünkü böyle bir uygulamada kanların dökülmesi konusunda cesareti arttıran bir taraf vardır. Şayet hakim tarafından böyle bir hakkı sabit görülmemiş ise (ancak kendisi bunu sabit görüyorsa) o takdirde (bizzat kısas yaparsa) kendisi ile Allah arasında onun için günah yoktur. Fakat zahiren kendisinden bu yaptığına karşılık hak taleb edilir, ettiğinden sorumlu tutulur ve ona ceza verilir.

2- Eğer kul hakkı olmayan yüce Allah’ın hadlerinden -zina ve hırsızlık haddi gibi- bir had olup bu had hakim nezdinde sabit görülmemiş ise (bizzat haddi uygulamaya kalkışan) bundan dolayı sorumlu tutulur ve cezalandırılır. Şayet hakim tarafından sabit görülmüş ise, duruma bakılır, eğer bu hırsızlık dolayısıyla el kesme cezası ise kesilmesi gereken organın ortadan kalkması dolayısıyla had ortadan kalkar. Bundan ölürü de o kimsenin üzerine herhangi bir hak (ceza) terettüb etmez. Çünkü tazir bir tedibdir. Eğer bu ceza sopa cezası ise uygulanacağı yerin mevcudiyeti ile birlikte haksızca uygulanmasından ötürü bu yolla had düşmez ve bu sebeblen ötürü de (intikam alan) uygulamasından sorumlu tutulur.

3- Hak, mali bir hak olup hak sahibi bu hakkını bilen bir kimse ise, hakkını elde edinceye kadar gücünü kullanabilir. Eğer hakkını bilmeyen birisi ise duruma bakılır. Şayet islemesi halinde bu hakka ulaşması mümkün ise,bunu gizli saklı bir şekilde almaya kalkışma hakkı yoktur. Eğer hak sahibinin lehine tanıklık edecek bir delil bulunmadığından ve üzerinde hak bulunan kimsenin inkarı dolayısıyla, istemekle hakkını elde edemiyor ise hakkını gizlice almasının câiz olup olmadığı hususunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu câiz olup Malik ve Şâfiî bu görüştedir. İkincisine göre ise câiz değildir. Bu da Ebû Hanife’nin görüşüdür.

Şura 40

Kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse, onun ecri Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez.

Diyanet Vakfı
Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükafatı Allaha aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.

Kurtubi Tefsiri
Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür. Kim affedip düzeltirse, artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zâlimleri sevmez.

2- Kötülüğün Karşılığı Ona Denk Bir Kötülük Olmalıdır:

“Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür” âyeti ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demektedir: Yüce Allah mü’minleri iki sınıfa ayırmıştır. Bir sınıf zâlimleri affeder, bundan dolayı yüce Allah:

“Öfkelendiklerinde de onlar bağışlarlar” (Şura, 42/37) diye buyurarak öncelikle onları sözkonusu etmiştir. Bir diğer kesim ise kendilerine zulmedenden intikam alırlar. Bundan sonra da yüce Allah alınacak intikamın sınırını:

“Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür” âyeti ile açıklamaktadır. Kendisine zulmeden kişiden haddi aşmaksızın intikamını alır.

Mukâtil ve Hişam b. Huceyr şöyle demişlerdir: Bu yaralanıp da kendisini yaralayan kimseden kısas yoluyla intikam alan ve ayrıca sövüp saymayan kimse hakkındadır. Bu açıklamayı Şâfiî, Ebû Hanife ve Süfyan yapmıştır. Süfyan dedi ki: İbn Şubrume şöyle derdi: Mekke’de Hişam gibisi yoktur. Şâfiî de bu âyet-i kerimeyi tevil ederek insanın kendisine hainlik eden kimsenin malından onun bilgisi olmaksızın hainlik ettiği kadarı ile alabileceği hükmüne varmıştır. Bu hususta da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ebû Süfyan’ın hanımı Hind’e söylemiş olduğu: “Onun malından sana ve çocuğuna yetecek kadarını al.” Müslim, III, 133«; Buhârî, II, 769, V, 2052, VI, 2626; Ebû Davud, III, 289; Nesâî, VIII, 246; İbn Mace, II, 769; Müsned, VI, 39, 50, 206. Ebû Nuaym, Hilye, III, 139-140. âyetini delil göstermiştir. Peygamber bu hadisiyle Hind’e kocasının izni olmaksızın malından belli bir miktar almayı câiz kılmıştır. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/194. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Ebi Necih dedi ki: Bu yaralamalara karşılık vermek hakkında kabul edilir. Eğer bir kimse: “Allah onu rezil etsin” yahut “Allah ona lanet etsin” diyecek olursa, onun benzerini ona söyler. Bununla birlikte zina iftirasına aynı şekilde karşılık vermez, yalana yalan ile karşılık vermez.

es-Süddî dedi ki: Yüce Allah kendisine haksızlık yapılan kimsenin Arapların yaptığı gibi yapmayıp kendisine yapılan haksızlık miktarından fazlasını işlemeyip haddi aşmaksızın intikam alan kimseleri övmektedir.

Burada kötülüğe karşılık vermeye yine “seyyie: kötülük” adının veriliş sebebi, bunun da kötülüğe karşılık olmasından dolayıdır. Birincisi diğerine mali ya da bedeni bir konuda kötülük yapmıştır. Ona uygulanan kısas ise aynı şekilde kısas uygulanan için bir kötülüktür ve onun hoşuna gitmez. Yine bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (az önce gösterilen yerde) geçmiş bulunmaktadır.

3- Affedip, Düzeltmenin Mükâfatı:

“Kim affedip düzeltirse” İbn Abbâs’ın dediğine göre kısası terkedip kendisi ile kendisine zulmedenin arasını affetmek suretiyle düzeltirse,

“artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir.” Yani şüphesiz Allah bunun ecrini o kimseye verir.

Mukâtil dedi ki: Buna göre affetmek salih amellerden olmaktadır. Daha önce bu hususta yeterli açıklamalar Al-i İmrân Sûresi’nde (3/134. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamclolsun.

Hafız Ebû Nuaym’in zikrettiğine göre Ali b. el-Huseyn (radıyallahü anhüma) şöyle demiştir: Kıyâmet gününde bir münadi: Hanginiz fazilet ehlidir? diye seslenir. İnsanlar arasından birtakım kimseler ayağa kalkar, onlara: Haydi cennete gidin denilir, melekler onları karşılarlar ve: Nereye? diye sorarlar. Onlar: Cennete diye cevab verirler. Melekler: Peki hesaptan önce mi? diye sorunca, onlar: Evet, derler. Yine melekler: Peki siz kimsiniz? diye sorarlar. Onlar: Biz fazilet ehli kimseleriz, derler. Peki sizin faziletiniz ne idi? diye sorarlar: Bizler bize karşı cahillik yapıldığında tahammül gösterirdik, zulmedildiğinde sabrederdik, bize kötülük yapıldığında da affederdik, derler. Bunun üzerine melekler: Haydi cennete giriniz, amelde bulunanların mükâfatı ne güzeldir, diyecekler… diye bu rivâyetin tamamını zikretmektedir. Ebû Nuaym, Hilye, III, 139-140.

“Şüphe yok ki O, zâlimleri” Said b. Cübeyr’in dediğine göre ilk olarak zuline başlayan kimseleri

“sevmez.” Bir başka açıklamaya göre: O kısasta haddi aşan ve haksızlık yapan kimseyi sevmez, demektir. Bu açıklamayı da İbn Îsa yapmıştır.

Şura 39

Ve kendilerine haksızlık yapıldığında, onlar intikam alırlar.

Diyanet Vakfı
Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar ki, kendilerine zulüm isabet ettiğinde yardımlaşarak zulme karşılık verirler.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- Haksızlıklara Karşılık Vermek:

“Ve onlar ki kendilerine zulüm isabet ettiğinde” müşriklerin zulmü onları gelip bulduğunda… demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Müşrikler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, onun ashabına zulmetmiş, onlara eziyet etmiş, onları Mekke’den çıkarmışlardı. Yüce Allah da Mekke’nin dışına çıkmalarına izin verdi, yeryüzünde onlara imkan ve iktidar verdi. Kendilerine haksızlık edenlere karşı onlara yardım etti. İşte bu el-Hac Sûresi’nde:

“Kendileri ile savaşılanlara zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. Onlar ki yurtlarından haksızyere… çıkarıldılar” (el-Hac, 22/39-40) buyrukları ile dile getirilmektedir.

Bunun, kâfir olsun olmasın haksızlık eden herkesin haksızlığı ile ilgili olarak umumi olduğu da söylenmiştir. Yani bir zalimin zulmü onlara isabet edecek olursa, onun zulmüne teslim olmazlar. İşte bu. iyiliği emredip kötülükten alıkoymaya ve hadleri uygulamaya bir işarettir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yüce Allah yapılan haksızlıklara karşılık vermeyi övgü sadedinde sözkonusu etmiştir. Buna karşılık bir başka yerde yapılan kötülüğü affetmeyi yine övgü sadedinde sözkonusu etmiştir. Bundan dolayı birinin diğerinin hükmünü kaldırma ihtimali olduğu gibi, onun iki farklı durum hakkında olma ihtimali de vardır. Birincisine göre haksızlık yapan ve haddi aşan günahı açıktan açığa işleyen birisi olup ve herkes arasında yüzsüzce bunu işlerken küçüğe de, büyüğe de eziyet eden birisidir. Böyle birisinden intikam almak daha faziletlidir. İbrahim en-Nehaî böyle birisi hakkında şöyle demiştir: Onlar, kendilerini zelil kılarak fasıkların kendilerine karşı cesaret kazanmalarından hoşlanmazlardı. İkinci durum ise istemeyerek yahutta hata işlediğini kabul edip bağışlanmayı dileyen bir kimse hakkında söz konusu olabilir. İşte bu durumda af daha faziletlidir.

“Sizin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır.” (el-Bakara, 2/237);

“Fakat kim onu sadaka olarak bağışlarsa, bu ona keffaret olur.” (el-Mâide, 5/45) ile;

“Affetsinler ve görmezlikten gelsinler. Allah’ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?” (en-Nûr, 24/22) buyrukları bu gibi haller hakkında inmiştir.

Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. el-Kiya et-Taberî de “Ahkam(u’l-Kur’ân)” adlı eserinde böylece açıklamıştır: Yüce Allah’ın:

“Ve onlar ki kendilerine zulüm isabet ettiğinde, yardımlaşarak zulme karşılık verirler” âyetinin zahiri böyle bir durumda intikam almanın daha faziletli olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim yüce Allah bu âyeti Allah’ın çağrısını kabul etmek ve namazı dosdoğru kılmak birlikte zikretmiş bulunmaktadır. Bu da İbrahim en-Nehaî’nin sözünü ettiği şekilde onların (ashabın) mü’minlerin kendi nefislerini küçük düşürerek, fasıkların kendilerine karşı cesaret kazanacak duruma gelmelerinden hoşlanmadıkları ile açıklanır. Bu hüküm haksızlık yapıp bu durumda ısrarlı olan kimseler hakkındadır. Affetmenin emrolunduğu yer ise, haksızlık yapan ve cinayet işleyen kimsenin pişman olup yaptığından vazgeçen birisi olması halindedir. Yüce Allah bu âyet-i kerimenin sonunda da:

“Kim de zulme uğradıktan sonra intikamını alırsa, işte onların aleyhine yol yoktur” diye buyurmaktadır. Bu ise zulmün intikamını almanın mubah olmasını ve bunun emredilen bir iş olmamasını gerektirmektedir. Bundan sonra ise yüce Allah;

“Bununla beraber kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak bu üzerinde kararlılıkla durmaya değer işlerdendir” diye buyurmuştur. Bu da ısrar etmeyen kimsenin bağışlanması hakkında yorumlanır. Haksızlık ve zulmünde ısrar eden kimseye gelince, daha faziletli olan bundan önceki âyet-i kerimenin delaleti ile ondan intikam almaktır.

Şöyle de denilmiştir: Yani onlara haksızlık isabet ettiği vakit, o haksızlığa karşı birbirleriyle onu üzerlerinden kaldırıp uzaklaştırıncaya kadar yardımlaşırlar. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır ki, bu açıklama da daha önce sözünü ettiğimiz genel açıklamanın kapsamı içerisindedir.

Şura 38

Ve Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri aralarında istişare olanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak edenlerdir.

Diyanet Vakfı
Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, Rabblerinin çağrısını kabul ederler. Namazı dosdoğru kılarlar, işleri de aralarında meşveret iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Rabblerinin Çağrısını Kabul Edip Dosdoğru Namaz Kılanlar:

“Onlar ki, Rablerinin çağrısını kabul ederler. Namazı dosdoğru kılarlar” âyeti ile ilgili olarak Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: Bunlar Medine’deki ensardır. Bunlar kendilerine hicretten önce, kendilerinden olan oniki nakib geldiğinde, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman etme çağrısını kabul ettiler.

“Namazı dosdoğru kılarlar” yani onu vaktinde şartlarına ve rükünlerine uygun olarak eda ederler.

2- Mü’minler ve İstişare:

“İşleri de aralarında meşveret iledir.” Yani işlerde kendi aralarında birbirleriyle istişare ederler, danışırlar.

“Şura”; ” Onunla müşavere ettim” fiilinin mastarıdır. Tıpkı “büşra (müjde)” ve “zikra (öğüt)” vb. kelimeler gibi.

Ensar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine hicret etmeden önce bir iş yapmak istediklerinde, hakkında istişare eder, sonra da ona göre hareket ederlerdi. Yüce Allah bu tutumlarıyla onları övmektedir. Bu açıklamayı en-Nekkaş yapmıştır.

el-Hasen der ki: Yani onlar kendi aralarındaki işlerde ortaya çıkan görüşlere bağlılıklarından ötürü ittifak halindedirler, ihtilaf etmezler. Böylelikle onlar sözbirliği etmelerinden ötürü öğülmüş olmaktadırlar.

el-Hasen dedi ki: Bir kavim istişare edecek olursa, mutlaka işlerinde en doğru olana iletilirler.

ed-Dahhak dedi ki: Bu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak ortaya çıktığını işitip, nakibler kendilerine geri döndüğü sıradaki istişarelerine işaret etmektedir. Sonunda Ebû Eyyub’un evinde ona îman etmek ve ona yardım etmek noktasında görüş birliğine vardılar.

Karşı karşıya kaldıkları durumlarda birbirleriyle istişare edip aralarından kimilerinin birtakım haberleri kendilerine saklamak ve başkalarına duyurmamak cihetine gitmemeleri hakkında olduğu da söylenmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: İstişare cemaat için bir ülfet, akılların derinliklerini ölçmek için bir alet, doğruya ulaşmaya sebebtir. Bir toplum istişare edecek olursa, mutlaka doğruya iletilirler. Hakimlerden birisi şöyle demiştir:

“Görüş, meşveret noktasına geldi mi yardımını al,

Zeki kimselerin görüşünün yahutta kararlı kimselerin istişaresinin.

Kendin için bir düşüklük kabul etme istişarede bulunmayı,

Çünkü güç kaynağıdır, kuşun görünmeyen tüyleri, kanadının öndeki tereklerine.”

Şanı yüce Allah istişareye riayet eden topluluğu övmek suretiyle karşılaşılan işlerde istişarede bulunmayı övmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşın maslahatları ile ilgili görüşler hususunda ashabı ile istişarede bulunurdu. Bu husustaki görüşler ise pek çoktur. Bununla birlikte ahkam ile ilgili onlarla istişarede bulunmazdı. Çünkü ahkam farz, mendub. mekruh, mubah ve haram gibi bütün kısımları ile Allah tarafından indirilmiştir.

Yüce Allah, peygamberini kendi yanındaki nimetlere aldıktan sonra ashab da hükümler ile ilgili hususlarda istişare ediyor ve bunları Kitab ve sünnetten çıkartıyorlardı. Ashab-ı kiramın hakkında istişare ettikleri ilk husus halifeliktir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) halifenin kim olacağı ile ilgili açık bir ifade kullanmamıştır. Öyle ki daha önce açıkladığımız şekilde (Al-i İmrân, 3/144. âyet, 2. başlık ve devamında) Ebû Bekr ile ensar arasındaki o olaylar cereyan etmiş, Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Bizler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dinimiz için beğenip seçtiğini dünyamız için de beğenip seçeriz.

Peygamber efendimizin vefatından sonra irtidad eden kimseler hakkında da istişare ettiler ve sonunda Ebû Bekir (radıyallahü anh) onlarla savaşmak görüşünde karar kıldı. Dede ve dedenin mirası hususunda, içki dolayısıyla vurulacak haddin mahiyeti ve sayısı hususunda istişare ettikleri gibi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra savaşlar hakkında da istişare etmişlerdi. Halta Ömer (radıyallahü anh) yanına müslüman olup gelen Hürmüzan ile yapılacak gazalar hususunda istişare etmiş, Hürmüzan ona şöyle demişti: Bunun örneği ile orada bulunan müslümanlara düşman olan insanların örneği şuna benzer: Tüyleri, iki kanadı ve iki ayağı bulunan bir kuşun iki kanadından birisi kırılacak olursa, iki ayak, bir kanat ve baş kalkar. Eğer diğer kanat kırılırsa, iki ayak ve baş dikilir. Şayet baş yarılacak olursa, iki ayak ve kanatlar da gider. Baş Kisradır, tek kanat Kayserdir, diğeri ise perslerdir. Sen müslümanlara Kisranın üzerine gazada bulunmalarını söyle… diyerek, olayın geri kalan bölümlerini zikretmektedir.

Akıl sahiblerinden birisi şöyle demiştir: Ben hiçbir zaman hata yapmadım, çünkü bir iş ile karşı karşıya kaldım mı yanımdakilerle istişare eder, onların öngördüğünü yapardım. Bunun sonucunda eğer doğru yaparsam, doğruyu onlar yapmış olurlar. Hata işlersem, hatayı da onlar yapmış olurlardı.

3- Şuranın Önemi:

Al-i imran Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Ve iş hususunda onlarla müşavere et” (Al-i İmrân, 3/159) âyeti açıklanırken, şuraya dair ihtiva etmiş olduğu hükümler de geçmiş bulunmaktadır. Meşveret berekettir, meşveret şura ile aynı anlamdadır. “Meşuref de bu şekildedir. Bu kökten olmak üzere; “İş hususunda onunla istişare ettim” denilir, şekli de ‘onunla istişare ettim” anlamındadır.

Tirmizî’nin rivâyetine göre, Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizin emirleriniz, hayırlılarınız, zenginleriniz, cömertleriniz olursa, işlerinizi istişare ile yürütürseniz, yerin üstü sizin için içinden hayırlıdır. Eğer emirleriniz, kötüleriniz, zenginleriniz cimrileriniz olur, işlerinizi kadınların eline verecek olursanız, yerin içi sizin için üstünden hayırlıdır.” (Tirmizî) dedi ki: Garib bir hadistir Tirmizi, IX. S29

“Kendilerine yerdiğimiz rızıktan da infak ederler.” Yani onlara verdiklerimizden tasadduk ederler. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/3. âyet, 23- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Şura 37

Ve onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınanlar, öfkelendiklerinde affedenlerdir.

Diyanet Vakfı
Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki büyük günahlardan, hayasızca davranışlardan uzak dururlar. Öfkelendiklerinde de onlar bağışlarlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Büyük Günahlar ve Hayasızlıklar:

“Onlar ki… uzak dururlar” âyetinde yer alan:

“Onlar ki” lâfzı, daha önce geçen:

“îman edip… edenler için” âyetine atfedilmiştir. Yani ve: O

“büyük günahlardan… uzak duranlar içindir” demektir. Büyük günahlara dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/31. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Hamza ve el-Kisaî

“büyük günahlardan” âyetini Günahın büyüğü'” diye okumuşlardır. Bununla birlikte izafet yapıldığı takdirde, hazan tekil ile çoğul kastedilebilir. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın nimet(ler)ini saymaya kalkışırsanız, onları sayamazsınız” (en-Nahl, 16/18) âyetinde ve Hadîs-i şerîfte: “Irak dirhemini ve kafizini alıkoydu.” Ebû Davud,166; Müsned,262; Tahavi, Şerhu Meani’l-Asar,120 geçtiği gibi. Diğerleri ise gerek burada, gerekse en-Necm Sûresi’nde (53/32. âyet-i kerimede) çoğul olarak okumuşlardır.

“Hayasızca davranışlardan” âyeti ile ilgili olarak es-Süddî, zinayı kastetmektedir, demiştir. İbn Abbâs da böyle açıklamıştır. Yine İbn Abbâs: Büyük günah şirktir demiştir. Bazıları da günahların büyükleri kendilerinden uzak kalınması halinde küçüklerin bağışlandığı günahlardır. Hayasızlıklar (el-fevahiş) da büyük günahların kapsamı içerisindedir. Bununla birlikte yaralamaya kıyasla öldürmek, zina etmek isteğine nisbetle zina etmek gibi, bazan daha hayasızca ve çirkin olabilir.

Bir diğer görüşe göre

“hayasızlıklar” ile

“büyük günahlar” aynı anlamdadır. Lâfzın farklılığı dolayısıyla tekrarlanmıştır. Yani onlar büyük günah ve hayasızlık olduğu için masiyetlerden uzak dururlar, demektir.

Mukâtil ; fevahiş (hayasızlıklar) hadleri gerektiren günahlardır, demiştir.

2- Kızgınlık Halinde Bağışlamak:

“Öfkelendiklerinde de onlar bağışlarlar.” Yani kendilerine zulmedenlere karşılık vermez, affederler.

Denildiğine göre bu âyet Mekke’de iken Ömer (radıyallahü anh)’a hakaret edilip sövülüp sayıldığı vakit inmiştir. Bir başka görüşe göre malının tamamını infak etmesi üzerine insanlar onu kınayınca ve kendisine hakaret edildiği halde kendisi affedip bağışlayınca inmiştir.

Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir seferinde Ebû Bekir’in elinde toplu bir mal bulundu. O bunun tamamını hayır yolunda sadaka olarak verdi. Müslümanlar bundan dolayı onu kınadı, kâfirler de yanlış yaptığını söyledi. Bunun üzerine:

“Size verilmiş herhangi bir şey, dünya hayatının geçimligidir. Allah’ın nezdindekiler ise îman edip Rabblerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır… Öfkelendiklerinde de onlar bağışlarlar” (eş-Şura, 42/36-37) buyrukları nazil oldu.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Müşriklerden birisi Ebû Bekr’e hakaret etti, ona hiçbir karşılık vermedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Bu, ahlakın güzel yönlerindendir. Onlar kendilerine zulmedenlere karşı şefkatli davranır, kendilerine cahillik edenleri bağışlarlar. Bu yolla da yüce Allah’ın sevabını ve affını isterler. Çünkü yüce Allah Al-i İmrân Sûresi’nde:

“…Öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir” (Al-i İmrân, 3/134) diye buyurmaktadır. Bu ise bir adamın sana dil uzatırken senin ona karşı duyduğun öfkeni bastırmandır. Şairlerden birisi de şöyle demiştir:

“Bana zulmedene yaptığı zulmü affettim ben,

Onun bu davranışını bile bile bağışladım ben.

Ona acıyıp durdum, o bana zulmederken,

Nihayet aşırı zulmünden onun için ağladım ben.”

Şura 36

Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının geçici faydasıdır. Allah katında olan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. İman edenler ve Rablerine tevekkül edenler içindir.

Diyanet Vakfı
Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allahın yanında bulunanlar ise daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükafat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir.

Kurtubi Tefsiri
Size yerilmiş herhangi bir şey, dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın nezdindekiler ise îman edip Rabblerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

“Size verilmiş herhangi bir şey” dünyada zenginlik ve bolluk

“dünya hayatının geçimliğidir.” O ancak geçip giden az sayıdaki günlerde bir geçimliktir. Dolayısıyla onunla övünmemek gerekir. Hitab müşrikleredir.

“Allah’ın nezdindekiler” itaate verilecek mükâfat kastedilmektedir,

“ise îman edip” tasdik eden ve tevhid eden

“Rabblerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Bu âyet da yüce Allah’a itaat uğrunda malının tamamını infak edince, insanların kendisini kınadığı Ebû Bekr es-Sıddîk hakkında inmiştir. Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre o, seksenbin (dirhem) infak etmiştir.

Şura 35

Ve ayetlerimiz hakkında tartışanlar, onlar için bir kaçış yoktur.

Diyanet Vakfı
Böylece ayetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

Kurtubi Tefsiri
Ta ki âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacakları bir yer olmadığını bileler.

“Ta ki âyetlerimiz hakkında tartışanlar kendileri için kaçacakları bir yer olmadığını bileler.” Kasıt kâfirlerdir yani onlar denizin ortasında bulunup da herbir yandan dalgalar kendilerini bürüyünce yahutta gemiler hareketsiz olarak denizin üzerinde kaldıkları vakit, artık kendileri için Allah’tan başka bir sığınak olmadığını ve Allah kendilerini helâk etmeyi dileyecek olursa, hiçbir kurtarıcı bulunmadığını anlarlar ve bunun üzerine O’na ihlasla ibadete koyulurlar.

Bu anlamdaki açıklamalar daha önce birkaç yerde (Yûnus, 10/22-23; en-Neml, 27/62-64. âyetlerin tefsirinde) geçtiği gibi: denizde yolculuk yapmaya dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 4. başlıkta) ve başka yerlerde -burada tekrara gerek bırakmayacak şekilde-geçmiş bulunmaktadır.

Nafî’ ve İbn Amir

“bileler” anlamındaki âyeti:şeklinde ref ile diğerleri ise nasb ile okumuşlardır. Ref ile okuyuş şart ve cevabdan sonra yeni bir cümle başlangıcı diye okunur. et-Tevbe Sûresi’nde yer alan:

“Onları rezil etsin, size onlara karşı zafer versin” (et-Tevbe, 9/14) diye buyurduktan sonra;

“Allah dilediğine tevbe nasib eder” (et-Tevbe, 9/15) diye fiilin merfu okunmasına benzer. Buna göre konumuz olan âyet-i kerimenin meali şöyle olur: “Ayetlerimiz hakkında tartışanlar kendileri için kaçacakları bir yer olmadığını bilecekler.”

Günlük konuşmada bunun benzeri: ” Sen bana gelirsen ben de sana gelirim, Abdullah da gider” ifadesidir. Yahutta bu âyet (ref ile okunduğu takdirde) hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olabilir. (Onlar… bilecekler, demek olur). Nasb ile okunması ise sarf üzere (yani meczum olması gereken harekenin nasba nakledilmesi suretiyle)dir. Yüce Allah’ın:

“Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli etmeden” (Al-i İmrân, 3/142) âyetinde olduğu gibi; meczum fiillerin arka arkaya gelmesi hoş görünmediğinden hareke hafifliği olsun diye cezm halinden, nasb haline dönüştürülmüştür Bununla “belli etsin” anlamı verilen ikinci “ya’lem” fiilinin meczum gelmesi gerekmekle birlikte, harekesinin nash ile okunmasına işaret etmektedir.

en-Nabiğa’nın şu sözlerinde de böyledir:

“Eğer Ebû Kabus (unvanlı en-Numan İbnu’l-Münzir) ölürse

ölür onunla birlikte, İnsanların baharı ve haram ay.

Ondan sonra ise bizler hörgücü bulunmayan, hörgücü kesilmiş bir hayatın,

Arkasından yakalarız.”

Tercemeye esas aldığımız baskıda “yakalarız” diye karşıladığımız, ikinci beyitin ilk kelimesi “yakalar” anlamında “nun” harfi yerine “ye” ile kaydedilmiştir. Ancak aynı beyitin şahid olarak gösterildiği diğer kaynaklarda (Fena. Meanil’l-Kur’ân, 111. 23; Nehhas, Î’rabu’l-Kur’ân, III, 63…) “yakalarız” anlamını verecek şekilde “nun” iledir. Bu haliyle şahit gösterilmesi uygun düşer. Tercümemizi de ona göre yaptık.

el-Ferrâ’nın açıklamaları bu anlamdadır. O: Bununla birlikte: “Bi-refer” âyeti meczum olsa da caizdir,demiştir.

ez-Zeccâc der ki: Âyetin nasbedilmesi: nasb edatının takdirine binaendir. Çünkü ondan önce (gelen fiil) meczumdur.

Mesela: “Sen ne yaparsan, ben de onun benzerini yaparım ve sana ikram ederim” denilir. Bununla birlikte cezm ile: “Sana ikram ederim” de denilebilir. Bazı mushaflarda bu âyet: ” Bilsinler'” diye şeklindedir. Bu ise nasb ile okuyuşun: ” Bilsinler” diye veya ” Bilmeleri için” anlamında olduğunu göstermektedir.

Ebû Ali ve el-Müberred de şöyle demişlerdir: Bu âyetin: takdiri ile nasb ile okunması, birinci fiilin de mastar takdirinde kabul edilmesine binaendir. Yani: “Ve ondan bir bağışlama olur (ve onların da) bilmesi…” takdirindedir. Fiil bu şekilde isme atfedilince, takdir etmiş oluyoruz. Nitekim: “Sen bana gelir ve bana (bir şeyler) verirsen, ben de sana ikramda bulunurum” derken ” Bana (bir şeyler) verirsen” fiilinin nasb ile söylenmesi buna benzer.

Bu da “Eğer senden bir geliş olur ve sen bana vermek durumunda olursan…” demektir.

“Kaçacak bir yer” âyeti onların kaçış ve kendilerini kurtarmaları anlamındadır. Bu açıklamayı Kutrub yapmıştır. es-Süddî ise; sığınak diye açıklamıştır. Bu da Arapların: “Deve onu attı, fırlattı” tabirlerinden alınmıştır. Yine Arapların “Filan kişi haktan sapar” tabirleri de buradan gelmektedir.

Şura 34

Ya da onları kazandıklarıyla helak eder. Ve çoğunu affeder.

Diyanet Vakfı
Yahut yaptıkları yüzünden onları helak eder. Birçoğunu da affeder (kurtarır).

Kurtubi Tefsiri
Yahut kazandıkları sebebi ile o gemileri helâk eder. Bir çoğunu da affeder.

“Yahut kazandıkları sebebi ile o gemileri helâk eder.” Yani eğer dilerse, o rüzgarları fırtına halinde estirir ve oradakilerin günahları sebebi ile o gemileri de batırır. Gemide bulunanları batırır, diye de açıklanmıştır.

“Bir çoğunu da affeder.” Gemidekilerin bir çoğunu bağışlar, onları gemilerle birlikte batırmaz. Bu açıklamayı el-Maverdî nakletmiştir. Bir başka açıklamaya göre;

“bir çoğunu da affeder” günahların bir çoğunu bağışlar ve böylece Allah onları helâk olmaktan kurtarır, demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki:

“Affeder” âyetinin yaygın okunuş şekli cezm iledir. Ancak bunun açıklanması biraz zordur. Çünkü âyet: Dilerse rüzgarı durdurur, o gemiler hareketsiz kalıverir ve o gemilerde bulunanların günahı sebebiyle gemileri yok eder, demektir. Bu durumda

“affeder” âyetinin buradaki “dilerse” anlamındaki cezm edilmiş fiile) atfedilmesi güzel olmaz. Çünkü o takdirde anlam: Dilerse affeder demek olur. Halbuki kastedilen bu değildir. Aksine anlam meşiet (Allah’ın dilemesi) şartı bulunmaksızın affettiğini haber vermektedir. O halde bu mana bakımından değil de lâfız bakımından cezmedilmiş bir fiile atfedilmiştir. Bazıları da

“Affeder” diye ref ile okumuşlardır ki, bu okuyuş anlamı itibariyle güzeldir.

Şura 33

Dilerse rüzgârı durdurur da, onlar onun üstünde durgun kalırlar. Şüphesiz ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Dilerse O, rüzgarı durdurur da onun (denizin) üstünde kalakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler de üstünde akmaksızın kalırlardı. Şüphesiz ki bunlarda çok sabreden ve çok şükreden herkes için âyetler vardır.

“Dilerse rüzgarı durdurur” âyetindeki

“rüzgar” anlamındaki lâfzı Medineliler çoğul olarak ” Rüzgarlar” diye okumuşlardır.

“O gemiler de üstünde akmaksızın kalırlardı.” Gemiler denizin üstünde akmadan hareketsiz dururlardı.

“Su durgunlaştı. hareketsizleşti” demektir. Rüzgar ve gemi hakkında da (durduklarını anlatmak üzere) bu fiil kullanılır. Tam öğle vaktindeki güneşin hali de böyle anlatılır. Kısacası belli bir yerde sabit olan herşey’dir. “Terazi dengede durdu” demektir, ” İnsanlar sakinleşti” anlamındadır. “İnsan ve başka varlıkların durduğu yerler” demektir.

Katade

“kalırlardı” anlamındaki âyeti: şeklinde birinci “lam” harfini esreli olarak okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Tıpkı: “Şaşırdım, şaşırıyorum” fiili gibidir. Ancak meşhur olan söyleyiş “lam” harfinin üstün telaffuz edilmesidir.

“Şüphesiz ki bunlarda” belalara karşı

“çok sabreden ve” nimetlere de

“çok şükreden herkes için âyetler” delaletler ve alametler

“vardır.”

Kutrub dedi ki: Kendisine verildiği vakit şükreden, belalara maruz kaldığı vakit sabreden, o çok sabreden ve çok şükreden kul ne güzel bir kuldur!

Avn b. Abdullah da şöyle demiştir: Kendisine nimet verilmiş nice kişi vardır ki, şükredici değildir, kendisine bela verilmiş nice kişi vardır ki, o da sabredici değildir.

Şura 32

Ve O’nun ayetlerinden biri, denizde dağlar gibi olan gemilerdir.

Diyanet Vakfı
Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de Onun (varlığının) delillerindendir.

Kurtubi Tefsiri
Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir.

“Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir.” Yani O’nun kudretine delalet eden alametlerinden birisi de büyüklükleri dolayısı ile denizde sanki dağlarmış gibi akıp giden gemilerdir.

Görüldüğü gibi burada:

“Dağlar” demektir. “Akıp gidenlerin tekili de ‘dır. Yüce Allah:

“Şüphesiz ki (tufanda) su haddini aştığı sırada sizleri gemide Biz taşıdık” (el-Hakka, 69/11) diye buyurmaktadır. Görüldüğü gibi burada (gemiden) (lâfzı anlamıyla)

“akıp giden” diye söz etmektedir. Çünkü gemi de suda akıp gitmektedir. Bu kelime aynı zamanda “genç kadın” demektir. Ona bu adın veriliş sebebi ise “gençlik suyu’nun onda akmasından ötürüdür.

Mücahid dedi ki: (dağlar değil de) “saraylar” demektir. Bunun tekili de: ‘dır. Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

el-Maverdî’nin ondan naklettiğine göre ise bu, dağlar anlamındadır. el-Halil de şöyle demiştir: Araplar yüksekçe olan herbir şeye “alem” ismini verirler. el-Hansa da kardeşi Sahr’a yazdığı mersiyesinde şöyle demektedir:

“Şüphesiz Sahr yol bulanların kendisine uyduğu birisi idi,

Sanki o başında ateş bulunan bir alemdir.”

Şura 31

Ve siz yeryüzünde aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin için Allah’tan başka ne bir veli vardır ne de bir yardımcı.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde (Onu) aciz bırakamazsınız. Allahtan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Siz yeryüzünde aciz bırakabilecekler değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır.

“Siz yeryüzünde aciz bırakabilecekler” yani Allah’ın azabından kendinizi kurtarabilecekler

“değilsiniz.” Asla O’nu aciz bırakamazsınız, O’nun (kaza ve hükmünden) kendinizi kurtaramazsınız.

“Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır” âyetine dair açıklama daha önceden başka yerde (el-Bakara, 2/107. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şura 30

Size isabet eden herhangi bir musibet, ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir. Ve çoğunu affeder.

Diyanet Vakfı
Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.

Kurtubi Tefsiri
Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir. Çoğunu da affeder.

“Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir”

âyetindeki:

“Kazandıklarınız sebebi iledir” âyetini Nafî’ ve İbn Amir “fe”siz olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri ise “fe” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim harf fazlalığı ve ecir fazlalığı dolayısıyla bunu tercih etmiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Eğer baştaki: (……..)’ın mevsule olduğu kabul edilirse, o takdirde “fe” harfinin hazfedilmedi de. kalması da caizdir. Bununla birlikte kalması daha güzeldir. Eğer şart edatı olduğu kabul edilirse, Sîbeveyh’e göre hazfedilmesi câiz olmaz. Bununla birlikte el-Ahfeş bunun câiz olacağını kabul etmiş ve delil olarak yüce Allah’ın:

“Eğer onlara itaat ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz” (el-En’am, 6/121) âyetini delil göstermiştir.

Burada sözü edilen;

“musibet” el-Hasen’in açıklamasına göre masiyetlere karşılık verilen had cezalarıdır. ed-Dahhak şöyle demiştir: Kişi Kur’ân-ı Kerîmi öğrendikten sonra onu unutursa ancak işlediği bir günah sebebiyle unutur. Çünkü yüce Allah:

“Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir” diye buyurmaktadır. Acaba Kur’ân-ı Kerîm’i unutmaktan daha büyük hangi musibet olabilir! Bunu İbnu’l-Mübarek, Abdu’l-Aziz b. Ebi Revvad’dan… yoluyla zikretmiş bulunmaktadır.

Ebû Ubeyd dedi ki: Bu açıklama ancak Kur’ân okumayı terketme halinde kabul edilebilir, yoksa Kur’ân okumaya devam edip hıfzını unutmamaya çalışan birisi olmakla birlikte, elinde olmayarak unutuyor ise, onun bu tehditle hiçbir ilgisi yoktur. Bunun doğruluğunu ortaya koyan hususlardan birisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Kur’ân-ı Kerîm’den bazı yerleri unutması sonra da hatırlamasıdır. Bu hususu ortaya koyan rivâyetlerden birisi de Âişe (radıyallahü anhnhâ)’nın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yaptığı şu rivâyettir: Peygamber bir seferinde bir adamın mescidde Kur’ân okuduğunu işitince şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rahmeti bunun üzerine olsun. O bana şu şu sûreden unutmuş olduğum birtakım âyet-i kerimeleri bana hatırlattı.” Buhârî, IV, 1922; Müslim, I, 543, Müsned, VI. 138.

Buradaki ‘nın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana şöyle olur: “Geçmişte sizin başınıza gelmiş olan herbir musibet ellerinizin kazandıkları sebebi iledir.”

Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın kitabında en çok umut veren bir âyet-i kerimedir. Çünkü eğer musibetler sebebiyle benini günahlarım bağışlanıyor ise ve pek çoğunu da Cenab-ı Allah’ın kendisi affediyor ise, artık o günahın keffareti ve yüce Allah’ın affından sonra geriye ne kalır ki!

Bu anlam yine ondan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a merfu olarak da rivâyet edilmiştir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) dedi ki: Ben sizlere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bize söylediği şekliyle Allah’ın kitabındaki en üstün âyeti haber vereyim mi? (O yüce Allah’ın):

“Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir” âyetidir. (Peygamber devamla buyurdu ki): “Ey Ali! Size isabet eden hastalık yahut ceza ya da dünyadaki bir bela ellerinizin kazandıkları sebebi iledir. Yüce Allah ise âhirette sizi ikinci defa cezalandırmayacak kadar kerimdir. Dünyada affettiği bir şeyi affettikten sonra ise yüce Allah onun cezasını tekrar vermeyecek kadar da Halimdir.”‘ Hakim, Müstedrek, IV, 429; Müsned, I, «5.

el-Hasen dedi ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bir damarın (radıyallahü anhhatsızlıktan dolayı) seyirmesi, bir dalın çiziği, bir taşın tökezletmesi mutlaka bir günah sebebi iledir. Hiç şüphesiz Allah’ın affettikleri ise bundan da çoktur.” Hennad b. es-Serri, Zühd, 1, 249; Beyhaki, Şuabu’l-îman, VII, 153, -ayetin nüzulundan söz etmeksizin- biri Ubeyy b. Kabın sözü olarak; diğeri Katade’nin Peygamber Efedimizden mürsel bir rivâyeti olarak.

el-Hasen dedi ki: İmrân b. Husayn’ın huzuruna girdik. Bir adam şöyle dedi: Sende gördüğüm bu ağrıların neden olduğunu sormak benim için kaçınılmaz bir şeydir. İmrân dedi ki: Kardeşim yapma! Allah’a yemin ederim ben ağrıları severim. Ağrıları seven de insanlar arasında Allah’ın en sevdiği bir kimse olur. Çünkü yüce Allah:

“Size isabet eden her musibet, ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir. Çoğunu da affeder” diye buyurmaktadır. Bu ellerimin kazandıkları sebebiyledir, geriye kalanları Rabbimin affetmesi ise daha da çoktur.

Murre el-Hemdanî dedi ki: Şureyh’in elinde bir yara gördüm. Bu ne oluyor, ey Umeyye’nin babası, diye sordum, şöyle dedi: Bu “ellerinizin kazandıkları” sebebi iledir ve O, pek çoğunu da affeder.

İbn Avn dedi ki: Muhammed b. Şîrîn çokça borca batınca, bundan ötürü kederlendi ve şöyle dedi: Şüphesiz ben bu kederi çok iyi tanıyorum. Bu kırk sene öncesinden işlediğim bir günah sebebi iledir.

Ahmed b. Ebi’l-Havarî dedi ki: Ebû Süleyman ed-Daranî’ye şöyle soruldu: Akıl sahibleri acaba neden kendilerine kötülük yapan kimseleri kınamaktan vazgeçiyorlar? Şöyle dedi: Çünkü onlar yüce Allah’ın kendi günahları sebebiyle belaya maruz bıraktığını biliyorlar. Yüce Allah:

“Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir. Çoğunu da affeder” diye buyurmuştur.

İklime dedi ki: Herhangi bir kula isabet eden en ufak bir musibet ve daha büyüğü mutlaka o olmaksızın Allah’ın kendisini bağışlamayacağı bir günah sebebiyle yahutta o olmaksızın Allah’ın kendisini oraya ulaştırması sözkonusu olmayan bir dereceye nail olması sebebiyle isabet eder.

Rivâyete göre bir adam Mûsa (aleyhisselâm)’a şöyle demiş: Ey Mûsa! Sen benim için yüce Allah’tan, ne olduğunu kendisinin daha iyi bildiği bir ihtiyacımı görmesini dile. Mûsa bunu yaptı. Münacattan geri döndüğünde, adamın bir arslan tarafından paramparça edilip öldürülmüş olduğunu gördü. Mûsa: Bu neden böyle oldu Rabbim, diye sordu. Şanı yüce Allah ona şöyle buyurdu; Ey Mûsa! O benden öyle bir dereceye erişmeyi diledi ki, onun o dereceye ameli ile ulaşmayacağını biliyordum. Bundan dolayı o dereceye ulanmasına sebeb kılmak üzere onu gördüğün şekilde bir musibet ile karşı karşıya bıraktım.

Ebû Süleyman ed-Daranî bu hadisi zikrettiği vakit şöyle derdi: Böyle bir bela olmadan da o kulunu o dereceye ulaştırabilmeye kadir olanın şanı ne yücedir! Ama O dilediğini yapar.

Derim ki: Anlam itibariyle bu âyet-i kerimenin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Kim bir kötülük yaparsa, onun cezasını görür” (en-Nisa, 4/123) âyeti ile dile getirilmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İlim adamlarımız der ki: Bu mü’minler hakkında böyledir. Kâfire gelince, onun cezası âhirete ertelenmiştir. Bunun kâfirlere hitab olduğu da söylenmiştir. Çünkü kendilerine bir kötülük isabet ettiğinde, bu Muhammed’in uğursuzluğundan ötürüdür, diyorlardı. Yüce Allah böylelikle onlara cevap vermekte ve aksine bu sizin küfrünüzün uğursuzluğundan ötürüdür, demiş olmaktadır. Ancak birinci görüştü kabul edenler) daha çoktur, daha kuvvetli ve daha yaygın bir görüştür.

Sabit el-Bunanî dedi ki: Eziyet zamanları günahın işlendiği zamanları silip götürür, denirdi.

Diğer taraftan bu hususta iki görüş vardır: Birincisine göre bu âyet kendilerine ceza olmak üzere ergenlik yaşına gelmiş olanlar hakkında özeldir. Çocuklar hakkında ise. musibet onlar için bir sevab sebebidir. İkinci olarak da bu ergenlik yaşına gelmiş olanlar hakkında kendi nefislerinde, küçük çocuklar hakkında ise baba ve anne gibi onların dışındakiler hakkında olmak üzere umumidir. (Yani çocukların başına gelen musibetler, anne ve babaların günahları sebebi iledir). (Allah en iyisini bilendir).

“Çoğunu da affeder.” Mahiyetlerin bir çoğunu onlar için hadleri gerektiren cezalar olmamak sureti ile de affeder. el-Hasen’in yaptığı açıklamanın gereği budur. Bir diğer açıklamaya göre O; dünyada onları cezalandırmamak sureti ile isyan edenlerin çoğunu affeder anlamındadır.

Şura 29

Ve O’nun ayetlerinden biri, göklerin ve yerin yaratılması ve ikisinde yaydığı canlılardır. Ve O, dilediğinde onların hepsini toplamaya güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da Onun delillerindendir. O dilediği zaman bunları biraraya toplamaya da kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin yaratılışı ve onlarda yaydığı herbir canlı O’nun âyetlerindendir ve O dilediği zaman onları toplamaya gücü yetendir.

“Göklerle yerin yaratılışı… O’nun âyetlerindendir.” Kudretine delil olan alametlerindendir, demektir.

“Ve onlarda yaydığı herbir canlı” âyeti ile ilgili olarak Mücahid şöyle demektedir: Bunun kapsamına melekler ve insanlar girmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır” (en-Nahl, 16/8) diye buyurmaktadır.

el-Ferrâ” dedi ki: Yüce Allah burada sema bir tarafa sadece yeryüzünde yaydığı canlıları kastetmektedir. Yüce Allah’ın:

“O iki denizden inci ve mercan çıkar.” (er-Rahmân, 55/22) âyetine benzemektedir. Halbuki bunlar tatlı sudan değil, tuzlu sudan çıkarlar. Ebû Ali de şöyle demiştir: İfade: O ikisinden birisinde yaydıklarında… takdirindedir. Burada muzaf hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“O iki denizden çıkar” âyeti da ikisinden birisinden çıkar anlamındadır.

“Ve O” kıyâmet gününde

“dilediği zaman onları toplamaya gücü yetendir.”

Şura 28

Ve O, ümit kestikten sonra yağmuru indirendir ve rahmetini yayandır. Ve O, veli olandır, övgüye layık olandır.

Diyanet Vakfı
O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakiki dosttur, övülmeye layık olandır.

Kurtubi Tefsiri
O ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. O, gerçek dost ve yardımcıdır. Hamde layık olandır.

İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Humeyd, Mücahid, Ebû Amr, Ya’kub, İbn Vessab, el-A’meş ve başkaları ile el-Kisaî “indiren” anlamındaki âyeti; (……..) şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Yine İbn Vessab, el-A’meş ve başkaları

“ümitsizliğe düşmeleri” anlamındaki âyeti “nun” harfini esreli olarak: diye okumuşlardır.

Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden (el-Hicr, 15/55. âyetin; en-Nahl, 16/2. âyetin; er-Rum, 30/36. âyetin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yağmur” demektir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların imdadına yetişmesinden ötürüdür, “Yağmur yere isabet etti” demektir. Allah ülkeye yağmur yağdırdı, yağdırır” denilir.

“Yere yağmur yağdırıldı, yağdırılır” demektir. Yağmur yağdırılan yere de: denilir. el-Esmaî’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Arap kabilelerinden birisine uğradım. Önceden onlara yağmur yağdırılmıştı. Aralarından yaşlı birisine: Size matar (yağmur) geldi mi (yağdı mı)? diye sordum. O yaşlı kadın şöyle dedi: “Bize istediğimiz kadar yağmur yağdırıldı” dedi.

Zu’r-Rimme de şöyle demiştir: Yüce Allah filanoğullarının cariyesini kahretsin. Ne kadar da fasihtir. Ben ona sizin bulunduğunuz yerde yağmur (matar) nasıldı, diye sordum, o bana: “Bize istediğimiz kadar yağmur yağdı” dedi. Bu rivâyetlerin birincisini es-Sa’lebî, ikincisini de el-Cevherî nakletmiştir. Kimi zaman buluta ve bitkiye de ismi verildiği de olur.

“Ümit kesmek” demektir. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. Katade dedi ki: Nakledildiğine göre bir adam Ömer b. el-Hattâb’a şöyle demiş: Ey mü’minlerin emiri! Yağmurun damlası yağmadı. Bulut çok az ve insanlar artık ümit kestiler. Bunun üzerine: İnşaallah size yağmur yağdırılması yakındır dedi, sonra da: “O ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren…dir” âyetini okudu.

“(Ğays) Yağmur” vaktinde ve faydalı olana denir. “(Matar) yağmur” ise kimi zaman faydalı olabilir, kimi zaman da zararlı olabilir. Vaktinde de yağabilir, vakitsiz de yağabilir. Bu açıklamayı da el-Maverdî yapmıştır.

“Ve rahmetini yayandır.” Bir görüşe göre bundan kasıt yağmurdur, es-Süddî’nin görüşü de budur. Yağmurdan sonra güneşin çıkmasıdır, diye de açıklanmıştır. Bunu da el-Mehdevî zikretmektedir.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet, Mekke ehline sonunda ümit kesinceye kadar yedi yıl süre ile yağmur yağmaması, sonra da yüce Allah’ın yağmuru yağdırması üzerine inmiştir.

Bir başka görüşe göre âyet-i kerîme Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan -istiska ile ilgili rivâyette geldiği gibi- cuma gününde yağmur yağdırılması için peygamberden dua etmesini istemesi Sözkonusu İm rivâyet için bk.: Müslim, II, 614; Buhârî, I. 315. 343, 344, 346, 349, III, 1313, V, 2261, 2235; Ebû Davud, I, 304; Nesâî, III, 159, 160, 162, 165; İbn Mace, I, 404; Müsned, III, 104, 187 194, 261. 271, IV, 235. üzerine inmiştir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O gerçek dost ve yardımcıdır” âyetindeki “el-Veli” dostlarına yardım eden demektir.

“Hamde layık olandır” anlamı verilen “el-Hamid” de her dil ile öğülen demek

Şura 27

Ve eğer Allah kullarına rızkı bolca verseydi, mutlaka yeryüzünde azarlardı. Fakat dilediği miktarda indirir. Şüphesiz ki O, kullarını bilendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah kullarına rızkı yaysaydı, yeryüzünde elbette azgınlık ederlerdi. Fakat O, dilediğini bir ölçü ile indirir. Muhakkak O, kullarından haberdardır, çok iyi görendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Ayet-i Kerîme’nin Nüzul Sebebi:

Bu âyetin nüzulü ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Ayet, Suffe ehlinden birtakım kimselerin geniş rızık sahibi olmayı temenni etmeleri üzerine inmiştir. Habbab b. el-Eret dedi ki: Ayet bizim hakkımızda indi. Biz Nadiroğulları, Kureyza ve Kaynuka oğullarının mallarına baktık, o mallara sahib olmayı temenni ettik. Bunun üzerine bu âyet indi.

“Eğer Allah kullarına rızkı yaysaydı” genişletseydi. Çünkü:

“O şeyi yaydı” anlamındadır. (“Sin1” yerine) “sad” ile de aynı anlamdadır.

“Yeryüzünde elbette azgınlık ederlerdi.” Haddi aşarlar ve isyan ederlerdi. İbn Abbâs dedi ki: Onların azgınlık etmeleri bir mevkiden sonra bir diğerini istemeleri, bir binekten sonra ötekini, bir vasıtadan sonra diğerini, bir elbiseden sonra bir başkasını temenni etmeleri demektir.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah şunu anlatmak istemektedir: Şayet onlara çok şeyler vermiş olsaydı, onlar yine ondan daha fazlasını isteyeceklerdi. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Eğer Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsaydı, onların yanına bir üçüncüsünü isteyecekti.” bu lafızla: İbn Hibban, Sahih, VIII, 30; Tirmizi, IV. 569; Müsned, IV, 368, V, 117; “altın” yerine “malı” «şeklinde: Müslim, II, 725, 726: Buhârî, V, 236-t, 2365; Müsned, III, 122. 243, 272, VI, 55. İşte burada sözü geçen “bağy; istemek, haddi aşmak” bu demektir. İbn Abbâs’ın açıklamasının anlamı da budur.

Bir başka açıklama da şöyledir: Eğer Biz onları mal konusunda birbirine eşit kılmış olsaydık, biri diğerine boyun eğmez ve böylelikle sanatlar, meslekler işlemez olurdu.

Bir diğer açıklama: Yüce Allah rızık ile rızkın sebebi olan yağmuru kastetmiştir. Yani eğer O sürekli yağmur yağdırsaydı, onunla uğraşırlar ve dua etmezlerdi. Bundan dolayı kendisine yalvarıp yakarsınlar diye kimi zaman yağmur yağdırmaz, kendisine şükretsinler diye de kimi zaman bol bol rızık verir.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bol mahsûl elde ettiklerinde birbirlerine baskın düzenlerlerdi. Bundan dolayı buradaki

“azgınlık”ın bu anlamda yorumlanması uzak bir ihtimal değildir.

ez-Zemahşerî dedi ki: ” Elbette azgınlık ederlerdi” âyeti zülüm demek olan ‘den gelmektedir. Yani bu ölekine, o da diğerine haksızlık eder, zulmederdi, demektir. Çünkü zenginlik azgınlaşmanın ve başkalarina karşı haksızlığa yönelmenin bir sebebidir. İbret olarak Karun yeter. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti da bu anlamı dile getirmektedir: “Ümmetim için en çok korktuğum şey, dünya hayatının süsü ve bolluğudur.” Az farkla: Müslim, II, 728; Müsned, III, 7; Humeydi, Müsned, II, 325. Araplardan birisi de şöyle demiştir:

“Baharın ilk yağmurları bizimle, Dûdânoğulları arasında

(ok ve yay yapımında kullanılan) Neb’ ve şevhat (kayın ağacı) ağaçlarını bitirir.”

Âyet şu demektir: Onlar o vakit canlanırlar ve kendi kendilerine azgınlık etmeyi ve birbirlerini aldatmayı telkin ederler. Üstünlük ve büyüklük, kibirlilik demek olan bağyden geliyor olabilir. Yani o vakit onlar yeryüzünde büyüklük taslarlar ve büyüklüğe tabi olarak orada üstünlük sağlamaya çalışır, bozgunculuk çıkartırlar.

“Fakat o dilediğini bir ölçü ile indirir.” Yani o azıklarını onlara yetsin diye dilediği kadarıyla indirir. Mukâtil dedi ki:

“Dilediğini bir ölçü ile indirir” dilediği kimseyi zengin, dilediğini de fakir kılar, demektir.

2- Cenab-ı Allah’ın Fiillerindeki Maslahatlar:

İlim adamlarımız der ki: Şanı yüce Rabbin maslahat olanı yapması vacib olmamakla birlikte, O’nun fiilleri maslahatlardan uzak değildir. O herhangi bir kuluna eğer genişçe bir rızık verecek olursa, bunun o kimseyi fesada götüreceğini bilir. Bundan dolayı bu kimsenin maslahatına olmak üzere ona dünyalığı az verir. O halde rızkın darlığı bir küçüklük olmadığı gibi, rızkın genişliği de bir fazilet değildir. O rızıklarını fesad yollarında kullanacaklarını bilmekle birlikte, birtakım kimselere zenginlik verir, eğer bunlara yaptığından farklı bir muamelede bulunmuş olsaydı, belki kendileri salaha daha yakın olurlardı. Genel olarak bu konuda iş Allah’ın meşietine havale edilmiştir. Yüce Allah’ın yaptığı bütün fiillerinde maslahatı öngören yaklaşımı esas alarak açıklamaya (bizim için) imkan yoktur.

Enes, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den, Peygamber de şanı yüce Rabbinden şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Benim herhangi bir dostumu hakir düşüren bir kimse bana karşı savaş ilan etmiş olur ve Ben kendi dostlarımın yardımına herşeyden çabuk koşarım ve şüphesiz Ben kızgın arslanın kızdığı gibi onlar için gazaplanırım. Ölümden hoşlanmayan, bununla birlikte Benim de kendisine kötülük yapmak istemediğim fakat kendisi için de ölümün kaçınılmaz olduğu mü’min kulumun ruhunu kabzetmekte tereddüt ettiğim kadar yaptığım hiçbir işte tereddüt etmem. Mü’min kulum Bana kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmekle yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşmaz. Mü’min kulum nafilelerle Bana yakınlaşmaya devam eder durur. Nihayet Ben onu severim, onu sevdim mi onun işitmesi, görmesi, dili, eli olurum. Onun destekçisi olurum. Benden bir şey isterse veririm, Bana dua ederse duasını kabul ederim. Mü’min kullarım arasından Benden bir tür ibadette bulunmayı ister ve Ben çok iyi biliyorum ki eğer o ibadet türünü ona verecek olursam, bu sefer ucb (kendini beğenmek) ona gelir ve onun o amelini ifsad eder. Yine mü’min kullarım arasından ancak zenginliğin kendisini düzelttiği kimseler vardır ve eğer Ben onu fakir kılacak olursam, fakirlik onu ifsad eder. Aynı şekilde mü’min kullarım arasından ancak fakirliğin ıslah ettiği kimseler de vardır. Onları zengin edecek olursam, zenginlik onu ifsad eder. Ben kullarımı, onların kalplerini bildiğime göre tedbir ederim. Şüphesiz ki Ben herşeyi çok iyi bilenim, herşeyden haberdar olanım.'” Daha sonra Enes şöyle dedi: “Allah’ım, ben ancak zenginliğin kendilerini ıslah ettiği mü’min kullarındanım. Rahmetin ile Sen beni fakir kılma.” Muhtevası itibariyle buradakine yakın rivâyet: Abdullah b. Ebid-Dünya. el-Evliya, 1. 9; Hakim et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, 11, 232. Çeşitli bölümleriyle rivâyeti için bk.: Heysemi, Mecmeu’z-Zevâid, II, 248, X, 270; Beyhâki, es-Sünen, 111, 346. X. 219; Taberâni, Evsat, I, 192; Kebir, VIII, 221; Beyhâki, Kitab-üz-Zühd-il-Kebir; II. 269. (Kimi rivâyetler Ebû Hüreyre’den).

Şura 26

Ve iman edenler ve salih ameller işleyenler karşılık verir ve onlara fazlından artırır. Ve inkâr edenler, onlar için şiddetli azap vardır.

Diyanet Vakfı
Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder, lütfundan onlara, fazlasını verir. Kafirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel işleyenlere icabet eder ve onlara lütfundan daha fazlasını da verir. Kâfirlere gelince, onlar için çok çetin bir azâb vardır.

” lere” nasb konumundadır. Yani Allah, îman eden kimselere icabet eder. Bu da Allah kalbinden ihlâs ile ibadet edip bedeni ile itaat eden kullarının ibadetini kabul eder, demektir.

Kendisine dua ettikleri vakit dualarında dileklerini verir, diye de açıklandığı gibi, O, mü’minlerin birbirlerine yaptıkları duayı kabul eder, diye de açıklamıştır.

(……..) aynı anlamda olup

“icabet etti, kabul etti” demektir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/186. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki:

“Îman edip, salih amel işleyenlere icabet eder” onları kardeşleri hakkında şefaatçi kılar.

“Ve onlara lütfundan daha fazlasını da verir.” Kardeşlerinin kardeşleri (kardeş gibi belledikleri dostları, din kardeşleri) hakkında onları şefaatçi kılar, demektir.

el-Müberred dedi ki:

“Îman edip salih amel işleyenlere icabet eder” âyeti îman eden kimseler icabetin gereğini yerine getirsinler, demektir. İşte (bu fiilin kipini teşkil eden):kipinin anlamı budur. Bu durumda: “…enler” ref’ mahallindedir.

“Kâfirlere gelince, onlar için çok çetin bir azâb vardır.”

Şura 25

O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptığınızı bilendir.

Diyanet Vakfı
O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.

Kurtubi Tefsiri
O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve de işlemekte olduğunuzu bilendir.

“O, kullarından tevbeyi kabul eden…dir” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” (Şura, 42/23) âyeti nazil olunca, birtakım kimseler kendi kendilerine: Olsa olsa bununla kendisinden sonra akrabalarına dikkat edelim diye bizi teşvik etmek istiyor, diye düşündüler. Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a durumu haber verdi ve onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı böyle bir itham altında tuttuklarını bildirdi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Yoksa onlar: Allah’a yalan iftira etti mi diyorlar?” (Şura, 42/24) âyetini indirdi. Bazıları: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizler senin doğru sözlü olduğuna şahitlik ediyoruz ve tevbe ediyoruz, dediler. Bu sefer de:

“O kullarından tevbeyi kabul eden…dir.” âyeti nazil oldu.

İbn Abbâs dedi ki: Gerçek dostlarından ve kendisine itaat eden kimselerden (tevbeyi kabul eder) demektir. Bununla birlikte âyet-i kerîme umumidir. Tevbenin anlamı ve hükümleri ile ilgili açıklamalar daha önceden (en-Nisa, 4/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu lâfız da bundan önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/104. âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır.

“Kötülükleri” İslâm’dan önceki şirki

“affeden ve” hayır ve şer türünden

“ne işlemekte olduğunuzu bilendir.”

“Ne işlemekte olduğunuzu” âyetini Hamza, el-Kisaî, Hafs ve Halef muhatab kipi olarak “te” ile okumuşlardır. İbn Mes’ûd ve arkadaşlarının kıraati de budur. Diğerleri ise “ye” ile haber kipi şeklinde (“ne yaptıklarını” anlamında) okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü bu âyet birincisi:

“O kullarından tevbeyi kabul eden…dir” âyeti, diğeri ise

“îman edip salih amel işleyenlere icabet eder.” (eş-Şura, 42/26) âyeti olan iki ayrı haber arasında yer almaktadır.

Şura 24

Yoksa “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? Allah dilerse kalbini mühürler. Allah, batılı siler, hakkı sözleriyle yerine getirir. Şüphesiz O, göğüslerin içindekini bilendir.

Diyanet Vakfı
Yoksa onlar, (senin için) Allaha karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ve Allah batılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar: “Allah’a yalan iftira etti” mi diyorlar? Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı mahveder ve hak olanı kelimeleri ile gerçekleştirir. Çünkü O, kalplerin özünü çok iyi bilendir.

“Yoksa onlar Allah’a yalan iftira etti mi diyorlar?” âyetindeki:

“Yoksa” lâfzında “mim” harfi sıla (fazladan)dır. İfade: “İftira etti mi diyorlar?” takdirindedir.

Âyet daha önceki âyetlerle ilişkilidir. Çünkü yüce Allah daha önceden:

“De ki: Ben Allah’ın indirdiği bütün kitablara îman ettim.” (eş-Şura, -12/15) diye buyurduktan sonra

“Allah hak ile kitabı ve mizanı indirendir” (eş-Şura, 42/17) diye buyurmaktadır. İşte bunların açıklamalarını tamamlamak üzere de burada:

“Yoksa onlar Allah’a yalan iftira etti mi diyorlar?” diye buyurmaktadır. Yani Kureyş kâfirleri: Muhakkak Muhammed Allah’a karşı yalan uyduruyor, demişlerdi.

“Allah dilerse senin kalbini mühürler” âyeti şart ve cevabını ihtiva etmektedir. Katade: Kalbini mühürleyip sana Kur’ân’ı unutturur, diye açıklamaktadır. Yüce Allah böylelikle onlara şunu haber vermektedir: Eğer Muhammed, Allah’a karşı yalan iftira edecek olursa, bu âyet-i kerîme ile onlara haber verdiği işi ona yapardı.

Mücahid ve Mukâtil de şöyle demişlerdir:

“Allah dilerse” onların eziyetlerine karşı sabır ile senin kalbine metanet verir, ta ki onların söylediklerinden ötürü senin kalbine herhangi bir zorluk ve ağırlık girmesin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer Allah dilerse, senin (akıl ile) ayırdetme gücünü ortadan kaldırır. Manası: Eğer içinden Allah’a karşı yalan uydurup iftira etmeyi geçirecek olursan, şüphesiz Allah senin kalbini mühürler, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Îsa yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre eğer Allah dilerse, kâfirlerin kalplerini ve dillerini mühürler ve acilen onları cezalandırır. Bu durumda hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olmakla birlikte, maksad kâfirlerdir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî zikretmiştir. Daha sonra yüce Allah yeni bir hususu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

“Allah batılı mahveder.” İbnu’l-Enbarî dedi ki:

“Senin kalbini mühürler” (âyeti üzerinde vakıf) tamdır.

el-Kisaî de şöyle demiştir: Âyette takdim ve tehir vardır. İfadenin mecazen anlamı şöyledir: “Allah batılı mahveder.” Burada Mushaf’ta (“mahveder” anlamındaki kelimenin sonundan) “vav” hazfedilmiştir. Halbuki âyet ref mahallindedir. Buradan “vav”ın hazfedilmesi yüce Allah’ın:

“Biz de zebanileri çağırıveririz” (el-Alak, 96/18) âyeti ile; ” İnsan… dua eder.” (el-İsra, 17/11) âyetinde “vav”ın hazfedildiği gibi hazfedilmiştir. Burada “vav”ın hazfedilmesinin sebebi ise daha önce geçen ” Senin kalbini mühürler” âyetine (ki “mühürler” anlamındaki fiilin meczum olup) atfedilmiş olmasından dolayıdır.’r)

ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Yoksa onlar Allah’a yalan iftira etti mi diyorlar?” âyetinde ifade tamam olmaktadır. Buna karşılık

“Allah batılı mahveder” âyeti ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdiklerini inkâr eden kimselere karşı bir delil getirmedir. Yani eğer onun getirdiği batıl olsaydı, yüce Allah’ın iftiracılara uygulamayı adet ettiği şeyler onun da başına aynı gelirdi.

“Ve hak olanı” yani İslâm’ı

“kelimeleri ile” Kur’ân-ı Kerîm’den indirdibuyrukları ile

“gerçekleştirir” sağlamlaştırır.

“Çünkü O, kalplerin özünü çok iyi bilendir” âyeti umumidir. Yani kulların kalplerinde olan herşeyi bilendir. Hususi olduğu da söylenmiştir, yani eğer sen içinden Allah’a karşı yalan düzüp uydurmayı geçirecek olursan, şüphesiz ki onu bilir ve senin kalbini mühürler.

Şura 23

Bu, Allah’ın, iman eden ve salih ameller işleyen kullarına müjdelediğidir. De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum, sadece yakınlık sevgisi. Kim bir iyilik yaparsa, ona güzellik katarız. Şüphesiz Allah bağışlayandır, şükredendir.

Diyanet Vakfı
İşte Allahın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.

Kurtubi Tefsiri
İşte Allah’ın îman edip iyi ameller işleyen kullarına müjdelediği şey budur. De ki: “Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem.” Kim bir güzellik kazanırsa, Biz de kendisine onun güzelliğini arttırırız. Muhakkak Allah çok mağfiret edicidir, iyiliklerin mükâfatını verendir.

“İşte Allah’ın îman edip iyi ameller işleyen kullarına müjdelediği şey budur” âyetindeki:

“Müjdelediği” âyeti bu şekilde:

” Ona müjde verdi” fiilinin muzari’i olarak okunduğu gibi, şeklinde muzari’i olarak ve: şeklinde ‘in muzari’i olarak da okunmuştur.

İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır. Anlamı şöyledir: Allah mü’min kullarına bunu müjdeliyor ki; dünyada iken sevinsinler ve bundan dolayı daha çok itaat etmek arzusunu duysunlar.

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” âyeti ile ilgili olarak açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Risaletin Karşılığı ve Peygamber ile Akrabalık Bağı:

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem.” Ey Muhammed, risaleti tebliğ karşılığında sizden bana vereceğiniz bir şey istemiyorum, demektir.

“Akrabalıkta sevgiden başka” âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir:

“Sevgiden başka” anlamındaki âyet, birincisinin (müstesna minh’in) türünden olmayan bir istisnadır. Yani ben sizden sadece akrabalık bağım dolayısıyla bana sevgi beslemenizi ve böylelikle beni korumanızı istiyorum. Âyette hitab özel olarak Kureyş’edir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, İkrime, Mücahid, Ebû Malik, en-Nehaî ve başkaları yapmıştır.

en-Nehaî dedi ki: Bu ayet-i kerîme hakkında insanlar bize çokça soru sormaya başlayınca biz de âyet hakkında soru sormak üzene İbn Abbâs’a mektub yazdık. O da bize şunu yazdı: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanlar arasında Kureyş ile akrabalık bağı en çok olan idi. Onların bütün kolları ile mutlaka neseben bir akrabalığı vardı. Yüce Allah kendisine:

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” âyetini indirdi. Yani ben sizden sizinle olan akrabalığım dolayısı ile bana gerekli sevgiyi göstermenizi istiyorum. Bu da: Benimle sizin aranızdaki bu bağlara gereği gibi riayet ederek beni tasdik etmenizi istiyorum, demektir.

Buna göre buradaki

“akrabalık” neseb akrabalığıdır. Sanki onlara şöyle demiş gibidir: Eğer peygamber olduğum için bana uymuyor iseniz, hiç olmazsa akrabalığım dolayısıyla bana uyunuz.

İkrime dedi ki: Kureyşliler akrabalık bağlarını gözeten bir kabile idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince bu akrabalık bağını kopardılar. Peygamber de onlara: “Önceden yaptığınız gibi, benim akrabalık bağımı gözetin” dedi. Buna göre anlam şöyle olur: De ki: Ben buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum, fakat sizlere -birincisinden olmayan bir istisna olarak- akrabalık bağımı hatırlatıyorum. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir.

Buharî’de de Tavus’tan, onun İbn Abbâs’tan rivâyetine göre İbn Abbâs’a yüce Allah’ın:

“Akrabalıkta sevgiden başka” âyeti hakkında soru sorulmuştu. Bunun üzerine Said b. Cübeyr dedi ki: Akrabalık Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın âlî midir? İbn Abbâs şöyle dedi: Biraz acele etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın akrabalık bağı bulunmayan Kureyş kollarından hiçbir kol yoktur. O dedi ki: Ancak ben sizin kendi aranızdaki akrabalık bağını gözetmenizi ve bunun gereğini yerine getirmenizi istiyorum, demiş oldu. Buhârî, III, 1289, IV, 1819; Tirmizi, V, 377. Bu. bu husustaki görüşlerden birisidir.

Bir diğer görüşe göre akrabalardan kasıt, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yakın akrabalarıdır. Yani ben sizden yakın akrabalarımı ve Ehl-i Beyt’imi sevmenizden başka herhangi bir ücret istemiyorum. Tıpkı yakın akrabalarını tazim etmelerini emrettiği gibi. Bu da Ali b. Huseyn, Amr b. Şuayb ve es-Süddî’nin görüşüdür.

Said b. Cübeyr’in, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre yüce Allah:

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” âyetini indirince, ey Allah’ın Rasûlü dediler. Bizim kendilerini seveceğimiz bu kişiler kimlerdir? diye sordular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Ali, Fatıma ve çocuklarıdır” diye buyurdu.

Ayrıca Ali (radıyallahü anh)’dan söylediği rivâyet edilen şu sözü de buna delil teşkil etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a insanların beni kıskandıklarından ötürü şikayette bulundum. Şöyle buyurdu: “Sen cennete ilk girecek dört kişinin dördüncüsü olmaya razı değil misin? Ben, sen, Hasan ve Hüseyin. Eşlerimiz ise sağlarımızda ve sollarımızda olacaklar, soyumuzdan gelenler ise eşlerimizin arkasında bulunacaktır.” Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, IX, 131, (radıyallahü anhvilerinden bazılarının zayıf olduğu kaydıyla).

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Benim Ehl-i Beyt’ime zulmeden, yakınlarım hususunda bana eziyet eden kimselere cennet haram edilmiştir. Her kim Abdu’l-Muttalib soyundan gelenlerden herhangi bir kimseye bir iyilikte bulunur da o şahıs bu iyiliğin karşılığını o kimseye veremezse, yarın kıyâmet gününde benimle karşılaşacağı vakit, o iyiliğine karşı o kimseyi ben mükâfatlandıracağım.” Acluni, Keşfu’l-Hafa, II, 295 (Salebinin Tefsirinde yer aldığını ve senedinde yalancı raviler olduğunu belirterek).

el-Hasen ve Katade de şöyle demişlerdir: Yani yüce Allah’a karşı sevgi beslemeleri ve O’na itaat etmek suretiyle O’na yakınlaşmaya çalışmalarından başka…(sini istemiyorum), demektir. Bu açıklamaya göre uakrabalık”dan kasıt, Allah’a yakınlık (kurbet) demektir. Bundan dolayı; ile aynı anlamda olmak üzere yakınlık, yakınlaşmak (akrabalık), anlamındadır. Tıpkı de aynı anlamda oluşu gibi.

Kazea b. Suveyd, İbn Ebi Necih’ten, o Mücahid’den, o İbn Abbâs’tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “De ki: Ben sizden size getirdiklerimin karşılığında (Allah için) birbirinizi sevmenizden ve O’na itaat ile yakınlaşmanızdan başka bir ücret istemiyorum. ” Deylemi, Firdevs. V, 142-143; Taberani, Kebir, XI. 90; Müsned, I, 26.

Mansur ile Avf, el-Hasen’den:

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” âyeti hakkında dedi ki: Yüce Allah’a sevgi beslemelerini ve O’na itaat etmek suretiyle O’na yakınlaşmalarını istemiştir.

Bazıları da, âyet-i kerîme nesholmuştur, demişlerdir. Çünkü âyet-i kerîme Mekke’de inmiştir. Müşrikler de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet ediyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme inmiş ve yüce Allah onlara Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı sevmelerini, onun akrabalık bağını gözetmelerini emretmiştir. Mekke’den, Medine’ye hicret edip ensar onu barındırıp ona yardım edince, yüce Allah da onu:

“Ben sizden bunun için herhangi bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir” (eş-Şuara, 26/109, 127, 145, 164, 180) diyen diğer peygamber kardeşlerine katmayı murad edince, üzerine: “De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” âyetini indirdi. Böylelikle bu âyet, hem bu âyet-i kerîme ile hem de yüce Allah’ın:

“De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir şeyler uyduranlardan da değilim.” (Sad, 38/86);

“Yoksa sen onlardan ücret mi istersin? Rabbinin verdiği rızık daha hayırlıdır.” (el-Mu’minun, 23/72) ile:

“Yoksa sen onlardan ücret mi istiyorsun da bu nedenle onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler?” (et-Tur, 52/40) buyrukları ile nesholdu. Bu açıklamayı ed-Dahhak ile el-Huseyn b. el-Fadl yapmışlardır. Ayrıca Cuveybir bunu ed-Dahhak ve İbn Abbâs’tan da rivâyet etmiştir.

es-Sa’lebî dedi ki: Bu, pek kuvvetli bir görüş değildir. Yüce Allah’a itaat etmek suretiyle peygamberine sevgi beslemek ve Ehl-i Beytini sevmek suretiyle Allah’a yakınlaşmak nesholmuştur, demek kadar çirkin bir şey ne olabilir? Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim Muhammed âline sevgi besleyerek ölürse şehid olur. Kim Muhammed âline sevgi besleyerek ölürse, yüce Allah melekleri ve rahmeti kabrinin ziyaretçileri yapar. Kim de Muhammed âline buğzederek ölürse, kıyâmet gününde gözlerinin ortasında (alnında) Allah’ın rahmetinden ümit kesmiştir, yazılı olarak gelecektir. Kim Muhammed âline buğzederek ölürse, cennet kokusunu almayacaktır. Kim benim âl-i beytime buğzederek ölürse, benim şefaatimden onun hiçbir payı yoktur.” Merhum müfissirin rivâyetin hem senedini hem de kaynağını zikretmemesi, ayrıca hadisin muhtevası, peygamber kelamı olmadığı kanaatini pekiştirmektedir.

Derim ki: Bu haberi ez-Zemahşerî Tefsir’inde bundan daha uzun bir şekilde zikretmektedir. O şöyle diyor: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da buyurdu ki: “Kim âl-i Muhammed’e sevgi duyarak ölürse o şehid olarak ölür. Kim Muhammed âline sevgi besleyerek ölürse, imanını tamamlamış bir mü’min olarak ölür. Kim Muhammed âline sevgi duyarak ölürse, ölüm meleği ona cenneti müjdeler, sonra da münker ve nekir (ona aynı müjdeyi verirler). Kim Muhammed âline sevgi duyarak ölürse, bir gelinin kocasının evine zifafa götürülmesi gibi cennete götürülür. Kim Muhammed âline sevgi duyarak ölürse, kabrinde cennete açılan iki kapı açılır. Kim Muhammed alîne sevgi üzere ölürse, Allah onun kabrini rahmet meleklerinin ziyaretgâhı yapar. Kim Muhammed âline sevgi üzere ölürse, sünnet ve cemaat üzere ölür. Kim de Muhammed âline buğzederek ölürse, kıyâmet gününde gözlerinin arasında “Allah’ın rahmetinden ümit kesmiştir’ yazılı olduğu halde gelir. Kim Muhammed âline buğz üzere ölürse, kâfir olarak ölür. Kim Muhammed âline buğz üzere ölürse, cennetin kokusunu almaz.” Bu rivâyet için de bir önceki rivâyete dair değerlendirme geçerlidir. Zemahşerî’nin bunu zikretmiş olması, rivâyete hiçbir kuvvet kazandırmaz.

en-Nehhâs dedi ki: İkrime’nin görüşüne göre ise âyet nesholmuş değildir. O şöyle diyor: Kureyşliler akrabalık bağlarını gözeten kimselerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince, onunla bağlarını kestiler. O da onlara şöyle dedi: “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Yalnızca bana sevgi beslemenizi, akrabalık bağım dolayısıyla beni koruyup, beni yalanlamamanızı istiyorum.”

Derim ki: İbn Abbâs’ın Buhari’deki görüşü ile en-Nehaî’nin ondan naklettiği görüşün aynısıdır. Buna göre nesh sözkonusu değildir.

en-Nehhâs dedi ki: el-Hasen’in görüşü güzel bir görüştür. Onun doğruluğuna da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan müsned olarak (muttasıl bir sened ile) rivâyet edilen hadis de delil teşkil etmektedir. Nitekim bize Ahmed b. Muhammed el-Ezdî anlattı, dedi ki: Bize er-Rabî’ b. Süleyman el-Muradî haber verdi, dedi ki: Bize Esed b. Mûsa haber verdi. Bize Kazea -ki o İbn Yezid el-Basrî’dir- anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Ebi Necî” Hasılı nüshada “Necî” olmakla birlikte, doğrusu “Necih’dir. Bir sonraki notta gösterilen rivâyetin yer aldığı kaynaklara bakınız Mücahid’den naklen anlattı. Mücahid’in, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ben size peygamber olarak getirmiş olduğum apaçık deliller, belgeler ve hidayet karşılığında herhangi bir ücret istemiyorum. Ancak yüce Allah’ı sevmenizi ve O’na itaatte bulunarak O’na yakınlaşmaya çalışmanızı istiyorum.” Müsned, I, 268; Hakim, Müstedrek, II, 481; Taberani, Kebir, XI, 90. İşte yüce Allah’tan aldıklarını beyan eden peygamber bunu söylerimiş bulunuyor. Diğer peygamberler de ondan önce böylece.-

“Benim mükâfatımı vermek ancak Allah’a aittir” (Sebe’, 34/47) demişlerdir.

2- Âyetin Nüzul Sebebi:

Bu âyetin ne sebeple indiği hususunda (tefsir âlimleri) farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiğinde öyle birtakım olaylarla karşı karşıya geliyor ve öyle birtakım hakları yerine getirmek durumunda oluyordu ki; elinde bulunanlar bunları yerine getirmeye yetmiyordu. Bunun üzerine ensar şöyle dedi: Şüphesiz Allah bu zat sayesinde sizi hidayete iletmiştir. Ayrıca o sizin kardeşinizin oğludur. O elindeki imkanların el vermediği birtakım olaylarla ve yerine getirmek durumunda olduğu haklarla karşı karşıya kalmaktadır. Haydi onun için bir mal toplayalım, dediler ve bunu yaptılar. Sonra da bu topladıkları malı götürüp ona verdiler, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

el-Hasen de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme ensar ile muhacir karşılıklı olarak öğülmeye koyulunca nazil olmuştur. Ensar: Biz şunları yaptık, diye öğündü, muhacirler de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olan yakınlıkları ile öğündüler. Miksem’in, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) birtakım sözler kulağına gelince, bir hutbe irad etti ve ensara şunları söyledi: “Sizler önceden zelil olup benim sayemde Allah sizi aziz kılmadı mı? Sizler önceden sapık olup benimle Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Sizler önceden korku içerisinde iken benimle Allah sizi emniyete kavuşturmadı mı? Niçin bana cevap vermiyorsunuz?” Onlar, sana ne diye cevap verelim? diye sordular. Şöyle buyurdu: “Diyebilirsiniz ki: Senin kavmin seni kovunca biz seni barındırmadık mı? Senin kavmin seni yalanlayınca biz seni tasdik etmedik mi?” diye onlara pek çok şey sayıp döktü. Bunun üzerine (ensar) dizleri üzerlerine çöküp şöyle dediler: Canlarımız ve mallarımız senindir. Bu sefer:

“De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” âyeti nazil oldu. Müsned, III, 76; İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, VII, 41H; Taberani, Evsat, IV, 159; Kebir, VII, 151; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 29, 31, 32.

Katade dedi ki: Müşrikler dediler ki: Muhammed bu yaptıkları sebebiyle belki de bir ücret almak istiyor. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme onları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve onun akrabalarına sevgi beslemeye teşvik etmek üzere nazil oldu.

es-Sa’lebî dedi ki: Bu, âyetin muhtevasına daha uygun görülmektedir, çünkü sûre Mekke’de inmiştir.

“Kim bir güzellik kazanırsa…” âyetindeki: ” Kazanır”ın mastarı olan: ” Kesbetmek, kazanmak” demektir. Mesela: “Filan kişi ailesi için kazanır” denilir.

“İktisab (kazanmak)” demektir. Bu da Arapların, yol ve çare bulmaya çalışan kişiyi anlatmak üzere kullandıkları: ifadelerinden alınmıştır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/113- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki:

“Kim bir güzellik kazanırsa” âyetinde kastedilen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın âline sevgi beslemektir.

“Biz de kendisine onun güzelliğini arttırırız.” Yani onun iyiliğini ona ve daha fazlasına katlarız.

“Muhakkak Allah çok mağfiret edicidir, iyiliklerin mükâfatını verendir” âyeti ile ilgili olarak Katade: Günahları bağışlayandır (Gafûr), iyiliklerin karşılığını verendir (Şekur).

es-Süddî de şöyle demiştir: O Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın âlinin günahlarını bağışlayandır, onların iyiliklerinin karşılığını, mükâfatını verendir, demektir.

Şura 22

Zalimleri, kazandıkları şeyler yüzünden korku içinde görürsün. O ise başlarına gelecektir. İman edenler ve salih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedir. Rablerinin katında onlar için diledikleri vardır. İşte bu, büyük lütuftur.

Diyanet Vakfı
Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin, korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlara diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.

Kurtubi Tefsiri
Kazandıkları şeylerden ötürü zâlimleri korkuya düşmüş görürsün. Halbuki o tepelerine inecektir. Îman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rabbleri yanında istedikleri herşey vardır. İşte bu büyük lütuf ve ihsanın ta kendisidir.

“Kazandıkları şeylerden” kazandıkları şeylerin karşılığından

“ötürü zâlimleri korkuya düşmüş” korkuya kapılmış

“görürsün.” Burada zâlimlerden kasıt, kâfirlerdir. Bunun delili ise mü’min ile kâfir kısımlarının sözkonusu edilmesidir.

“Halbuki o tepelerine inecektir.” Yani gelip onları bulacaktır.

“Îman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar cennetlerin bahçelerindedir” âyetinde geçen (“bahçeler”in tekili olan): ” Yeşilliği bol, kıra çıkılan yer” anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önce er-Rum Sûresi’nde (30/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar için Rabbleri yanında” nimetler, uçsuz bucaksız mükâfatlar kabilinden

“istedikleri herşey vardır. İşte bu” nitelendirilmesi mümkün olmayan, niteliklerinin özüne akılların eremediği

“büyük lütuf ve ihsanın ta kendisidir.” Çünkü Cenab-ı Hak böyle bir şey hakkında

“büyük” diye nitelemede bulunduğuna göre onun niteliklerini, ölçülerini kim tesbit edebilir ki?

Şura 21

Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? Ayrılığa dair söz olmasaydı, aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için acı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Yoksa onların, Allahın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat yapan ortakları mı vardır? Eğer ayırdedici söz olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm olunmuştu bile. Doğrusu zâlimler için can yakıcı bir azâb vardır.

“Yoksa onların… ortakları mı vardır?” âyetindeki:

“Yoksa onların… mı vardır” âyeti; anlamında olup hemzeden sonra gelen “mim” sıladır. Hemze (soru edatı) de azar içindir.

Bu âyet daha önceden geçen yüce Allah’ın:

“O… dinden Nûh’a tavsiye ettiğini… size de şeriat yaptı.” (eş-Şura, 42/13) ve:

“Allah hak ile kitabı ve mizanı indirendir” (eş-Şura, 42/17) buyrukları ile ilişkilidir. Halbuki onlar buna inanmıyorlardı. Acaba bunların Allah’ın izin vermediği şirki kendilerine şeriat yapan uydurma ilahları mı vardır? Böyle bir şeyin olması imkansız olduğuna göre bilinmelidir ki, Allah şirki şeriat kılmamıştır. Peki, bunlar şirki bir din olarak nasıl ve nereden benimsiyorlar?

“Eğer ayırdedici söz” yani kıyâmet günü… Çünkü yüce Allah:

“Asıl onlara vaadolunan vakit kıyâmettir” (el-Kamer, 54/46) diye buyurmuştur.

“…muhakkak aralarında” dünyada iken

“hüküm olunmuştu bile.” Zalime çabucak ceza verir, itaatkarı da mükâfatlandırırdı.

“Doğrusu zâlimler” yani müşrikler

“için can yakıcı bir azâb vardır.” Dünyada öldürülmek, esir alınmak, yenik düşürülmek, âhirette ise cehennem ateşi azâbı vardır.

İbn Hürmüz:

“Doğrusu” âyetini şeklinde, hemzeyi üstün olarak:

“Eğer ayırdedici söz olmasaydı” âyetine atf olmak üzere üstün ile okumuştur. Atfedilen ile kendisine atfedilen lâfzın:

” Olmasaydı” lâfzının cevabı ile ayrılması caizdir.

Ayrıca; ‘in mahallen: “Zâlimler için can yakıcı bir azâb vacib olmuştur” takdirinde merfu olması da caizdir. Bu durumda hemzenin esreli okunuşu gibi kendisinden öncekiler ile de bir anlam ilişkisi bulunmamış olur, bunu belleyelim.

Şura 20

Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ondan ona veririz. Ama onun ahirette bir nasibi yoktur.

Diyanet Vakfı
Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya karını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Kim âhiret ekinini isterse, onun ekinini arttırırız. Kim de dünya ekinini isterse, kendisine ondan bir şeyler veririz. Ahirette ise onun hiçbir payı yoktur.

“Kim âhiret ekinini isterse, onun ekinini arttırırız” âyetinde sözü geçen “el-hars: ekin” amel ve kazançtır. Abdullah b. Ömer’in: “Ebediyyen yaşayacakmış gibi dünyan için ekin ek, yarın ölecekmiş gibi âhiretin için çalış” şeklindeki sözünde de bu anlamda kullanılmıştır. Adama “haris (ekin eken)” diye ad verilmesi de buradandır.

Âyetin anlamı şudur: Bizim kendisine verdiğimiz rızık ile âhireti için ekin isteyen ve böylelikle Allah’ın haklarını tastamam yerine getirip dini güçlendirmek uğrunda infakta bulunan kimseye, bu yaptığı işin mükâfatını bire karşılık on, yediyüz kat veya daha fazlası olmak üzere sevap veririz.

“Kim de dünya ekinini isterse” Allah’ın kendisine vermiş olduğu mal ile dünyada başkanlık ve haram kılınmış şeylere ulaşma isteğinde bulunursa, böylesini Biz kesinlikle rızıksız bırakmayız, fakat bu kimsenin kendi malından âhirette herhangi bir payı da olmaz. Yüce Allah söyle buyurmaktadır:

“Kim bu dünyayı isterse Biz de burada islediğimiz kimseye dilediğimizi çabucak veririz. Sonra da onu cehenneme koyarız. O burayı kınanmış ve kovulmuş olarak boylar. Kim de mü’min olarak ahireti diler ve bunun için gereği gibi çalışırsa, işte onların çalışmaları makbul olur.” (el-İsra, 17/18-19)

“Onun ekinini arttırırız” âyetinin onu ibadete muvaffak kılar ve ibadeti ona kolaylaştırırız, anlamında olduğu söylenmiştir. Ahiret ekininin itaat olduğu söylenmiştir, yani kim itaat ederse onun için de mükâfat vardır.

Bir açıklamaya göre:

“Onun ekinini arttırırız” âyetinin âhiret ile birlikte dünyada ona da veririz, anlamında olduğu söylenmiştir. Bir açıklamaya göre âyet-i kerîme gazaya çıkmak hakkındadır. Yani her kim gazada bulunurken âhireti murad ederse, ona mükâfat verilecektir. Kim de gazasında maksadı ganimet elde etmek olursa, ondan kendisine bir şeyler verilir. el-Kuşeyrf’nin belirttiğine göre: Zahir olan âyet-i kerimenin kâfir hakkında olduğudur. Yüce Allah dünyada ona da genişlik verir; ama insanın bunlara aklanmaması gerekmektedir, çünkü dünya kalıcı değildir.

Katade der ki: Yüce Allah âhiret niyeti ile yapılan hayırlı işler karşılığında dünya nimetlerinden dilediği şeyleri de verir. Fakat sadece dünyalık isterse, dünyalıktan başkasını vermez. Yine o şöyle demektedir: Yüce Allah’ın bu âyeti şu demektir: “Kim âhireti için çalışırsa, Biz onun amelini daha da arttırırız. Dünyadan onun lehine yazdığımız şeyleri ona veririz. Kim de dünyasını âhiretine tercih ederse, o kimseye ateş, dışında âhirette bir pay ayırmayız. Üstelik o dünyalıktan kendisine pay etmiş olduğumuz ve âhireti ister tercih etsin, ister etmesin her durumda kendisine vermemiz kaçınılmaz olan kendisi için pay olarak ayırdığımız rızıktan başkasını da elde edemez.”

Cüveybir, ed-Dahhak’tan o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yüce Allah’ın:

“Kim âhiret ekinini isterse” yani her kim iyi hareket edenler arasından salih ameli ile âhiretin mükâfatını elde etmeyi istiyor ise;

“onun ekinini arttırırız.” Burada ekinden kasıt, hasenattır.

“Kim de dünya ekinini isterse” yani her kim güzel amelleriyle dünyalığı isteyip göz önünde bulunduran günahkar kişilerden ise

“kendisine ondan bir şeyler veririz.”

Daha sonra bu âyet yüce Allah’ın:

“Kim bu dünyayı isterse, Biz de burada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabucak veririz” (el-İsra, 17/18) âyeti ile bu neshedilmiştir. Doğrusu ise bunun nesh olmadığıdır. Çünkü bu haber üslubundadır ve herşey yüce Allah’ın iradesi ile olur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih olarak şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizden herhangi bir kimse: Allah’ım arzu edersen bana mağfiret buyur, Allah’ım arzu ediyorsan bana rahmet buyur, demesin” Buhârî, VI, 2718; Tirmizi, V, 526; Muvatta’, I, 213- Katade az önce anılan açıklamaları yapmıştır. Ayrıca bu açıklamalar ortada neshin olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Biz Hud Sûresinde bu âyetlerin mutlak ve mukayyed kabilinden olduklarını, haber olarak verilen âyetler hakkında neshin sözkonusu olmadığını belirtmiş idik. Yardım talebimiz Allah’tandır.

Bir mesele: Bu âyet-i kerîme Ebû Hanifenin: “Bir kimse serinlemek maksadıyla abdest alırsa, yerine getirmekle yükümlü olduğu farz olan abdestin yerini tutar, şeklindeki görüşünün batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü farz abdest âhiret ekinindendir. Serinlemek ise dünya ekinindendir. Bunlardan birisi diğerine katılıp karışmaz. Bu âyet-i kerimenin zahiri gereğince bu niyetle yapılırsa, farz niyetinin yerini tutmaz. Onun bu (serinlemek kastıyla) yaptığı niyeti bu âyetin zahiri gereğince (farzın niyetinin) yerini tutmaz. Hanefi mezhebinde niyet abdestin farzlarından değildir. Dolayısıyla niyet etmeksizin abdest almış gibidir ve böyle bir abdest, Hanefi mezhebine göre yeterlidir. Bu açıklamaları İbnul-Arabî yapmıştır.

Şura 19

Allah kullarına lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. Ve O, güçlüdür, üstün olandır.

Diyanet Vakfı
Allah kullarına lütufkardır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.

Kurtubi Tefsiri
Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O Kavidir, hüküm ve iradesinde galib olandır.

“Allah kullarına çok lütufkârdır.” İbn Abbâs dedi ki: Onlara çokça lütuflarda bulunandır. İklime: Onlara çok iyilik yapandır. es-Süddî: Onlara çok acıyıp şefkat gösterendir, diye açıklamıştır. Mukâtil de şöyle demiştir: İyiye de, kötüye de lütuflarda bulunandır. Çünkü masiyetleri sebebiyle onları açlıklarından öldürmüyor. el-Kurazî de şöyle demektedir: Arz (amellerinin kendilerine sunulmasın)da ve hesaba çekilmeleri halinde onlara karşı çok lütüfkâr olacaktır. Şair de şöyle demektedir:

“Yarın kulların insanların mevlası huzurunda bir duracakları konum vardır,

O celil olan o halde onlara soru soracak ve lütufta bulunacaktır.”

Cafer b. Muhammed b. Ali b. el-Huseyn de şöyle demiştir: O rızık hususunda iki bakımdan onlara lütüfkârdır. Birincisi O rızıklarını hoş ve temiz olan şeylerden kılmıştır; ikincisi O, rızkı sana bir defada vermeyerek senin onu saçıp savurmanı önlemektedir.

el-Huseyn b. el-Fadl da şöyle demiştir: Kur’ân-ı Kerîm’de onu geniş geniş açıklayıp tefsir edilmesi suretiyle onlara çokça lütufkârdır. Cüneyd der ki: O gerçek dostlarına o kadar lütufkârdır ki, nihayet onu bilip tanıdılar. Eğer düşmanlarına da lütufkâr olsa onu inkar etmezler.

Muhammed b. Ali el-Kettanî der ki: Başkalarından ümit kesip de kendisine tevekkül edip dönen kullarından kendisine sığınanlara karşı latif (lütüfkâr) demektir. O vakit bu kulunu kabul eder ve kuluna yönelir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hadîs-i şerîfte şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Yüce Allah izi, eseri silinmiş kabirlere bakar ve şöyle buyurur: “Onların izleri silindi, suretleri çürüyüp gitti. Azâb ise üzerlerinde kalmaya devam etti. Ben ise Latif olanım, Ben erhamu’r-rahimin’im. Onların azablarını hafifletiniz” Bunun üzerine azabları hafifletilir.” Kaynağını tesbit edemedik

Ebû Ali es-Sakafî (Allah ondan razı olsun) da şöyle demiştir:

“Kabirlerin bulunduğu alanlardan geçiyorum sanki ben,

Kavrayışlı birisiyim ve elbise orada ipinceciktir.

Allah kime ağız vermişse onun da rızkını takdir etmiştir,

Rabbim hiç şüphesiz kendisine sığınana karşı çok latiftir.”

Latif (lütufkâr)in, kullarının güzel hallerini yayan ve kötü hallerini de örten demek olduğu da söylenmiştir. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Ey güzel olanı açığa çıkartıp çirkin olanı setreden!” Hakim, Müstedrek, I, 729; el-Askalani, Lisanu’l-Mizan, I, 262 (Hakimin hadisin sahih olduğuna ve diğer değerlendirmelerine itirazı ile birlikte, hadisin ravileri arasında yalancılıkla itham edilmiş olanlarının bile bulunduğunu kaydetmektedir.) âyeti da bu anlamdadır.

Latifin azı kabul eden, buna karşılık pek çok ihsan ve lütüflarda bulunan demek olduğu söylendiği gibi, kalbi kırık olanın kalbini onaran, zor şeyleri kolaylaştıran demek olduğu, adaletinden başka bir şeyinden korkulmayan, lütfundan başkasına da ümit bağlanılmayan anlamına geldiği, kuluna gayretinden fazla nimet ihsan eden ve takatine göre de onu itaat ile mükellef kılan olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız onları sayamazsınız.” (en-Nahl, 16/18);

“Açık ve gizli olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış olduğunu…” (Lokman, 31/20);

“Dinde size güçlük vermedi.” (el-Hac, 22/78);

“Allah yükünüzü hafifletmek ister.” (en-Nisa, 4/28)

Yapılan hizmete yardımcı olan ve övgüyü çokça yapan olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre: Kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmeyen, kendisine bağlanan umutları boşa çıkarmayan anlamında olduğu , dilekte bulunan kimseyi geri çevirmeyen, kendisinden ümit edenleri de teselli eden demek olduğu, yanılan kimseleri affeden anlamına geldiği söylendiği gibi, kendisine acımayan kimselere dahi merhamet eden, ariflerin müşahede sırlarından bir kandil yakan, sırat-ı müstakimi onlara yol yapan, iyilik bulutlarından onlara bol bol su indiren demek olduğu da söylenmiştir. el-En’âm Sûresi’nde (6/103- âyetin tefsirinde) Ebû’l-Aliye ve Cüneyd’in sözleri daha önceden geçmiş bulunmaktadır, biz bütün bunları “el-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde yüce Allah’ın “el-Latif” ismini açıklarken zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Dilediğine rızık verir.” Dilediğini de mahrum bırakır. Birtakım kimselere daha fazla mal vermesinde bir hikmet vardır ta ki, insanların bir kısmı diğer bir kısmına ihtiyaç duysun. Nitekim yüce Allah;

“onların bir kısmı diğer bir kısmına iş gördürsün diye…” (ez-Zuhruf, 43/32) diye buyurmaktadır. İşte bu da kullara bir lütufkârlıktır. Aynı şekilde yüce Allah zengini fakirle, fakiri de zengin ile imtihan etsin diye böyle takdir etmiştir. Daha önce geçen yüce Allah’ın:

“Bazınızı bazınıza imtihan (aracı) kıldık. Sabredecek misiniz?” (el-Furkan, 25/20) âyetinde açıklandığı gibi.

“O Kavidir (güçlüdür) ve iradesinde galip olandır (Azizdir).”

Şura 18

Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. Dikkat edin, o saat hakkında tartışanlar uzak bir sapıklık içindedir.

Diyanet Vakfı
Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Ona îman etmeyenler onun çabucak gelmesini isterler. Ona îman edenler ise ondan yana korku içindedirler ve onun hiç şüphesiz hak olduğunu bilirler. Bilin ki o saat hakkında tartışanlar, elbette uzak bir sapıklık içindedirler.

“Ona îman etmeyenler” kıyâmetin gelmeyeceğini zannederek alay etmek üzere yahutta zayıf kabul ettikleri kimselere gerçekleşmeyeceği izlenimini vermek maksadı ile

“onun çabucak gelmesini isterler. Ona îman edenler ise, ondan yana korku içindedirler.” İtaat yolunda gayretlerini ortaya koymakla birlikte, yaptıkları iyi işleri küçük gördüklerinden ötürü, korkarlar ve endişe duyarlar. Nitekim yüce Allah:

“Verdiklerini verirlerken Rabblerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler…” (el-Mu’minun, 23/60) âyeti ile benzeri bir durumu dile getirmektedir.

“Ve onun” kendisinde şüphe ve tereddütün sözkonusu olmayan

“hiç şüphesiz hak olduğunu bilirler.”

“Bilin ki o saat hakkında tartışanlar” kıyâmetin saati hakkında tartışıp şüphe edenler

“elbette” haktan ve ibret almak yolundan

“uzak bir sapıklık içindedirler.” Çünkü onlar eğer öğüt alacak şekilde düşünselerdi kendilerini önce topraktan, sonra bir nutfeden yaratıp ulaştıkları seviyeye kadar ulaştıranın, onları ölümden sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu da elbetteki bilir ve kabul ederlerdi.

Şura 17

Allah, kitabı hak ile ve mizanı indiren O’dur. Ne bilirsin, belki saat yakındır.

Diyanet Vakfı
Kitabı ve mizanı hak olarak indiren Allahtır. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır!

Kurtubi Tefsiri
Allah, hak ile kitabı ve mizanı indirendir. Ne bilirsin, saat belki de yakındır.

“Allah hak ile” doğruluk ile

“kitabı” Kur’ân’ı ve diğer peygamberlere indirilmiş bütün kitaplar

“ve mizanı” İbn Abbâs ve müfessirlerin çoğuna göre adaleti

“indirendir.” “Adalet’e mizan (terazi) ismi da verilir. Çünkü mizan hakların, hak sahibleri arasında bölüşülmesinin ve adaletle paylaştırılmasının aracıdır.

Mizanın insanın gereğince amel etmesi gereken hususlara dair kitaplarda yapılmış açıklamalar olduğu da söylenmiştir.

Katade dedi ki: Mizan kişiye verilen emir ve yasaklar hususunda adalettir.

Bu görüşler anlam itibariyle birbirine yakındır.

Bir başka açıklamaya göre mizan, itaate sevab ile masiyete de ceza ile karşılık vermektir. Bununla kendisi ile eşyanın tartıldığı terazinin kendisinin kastedildiği de söylenmiştir. Allah onu semadan indirmiş ve kullara onunla tartıyı öğretmiştir. Böylelikle aralarında herhangi bir haksızlık ve hakların eksik verilmesi sözkonusu olmasın. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun Biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye kitabı ve mizanı indirdik.” (el-Hadid, 57/25) Mücahid dedi ki: Mizan kendisiyle tartılan (terazi)dir. Allah’ın mizanı indirmesinin anlamı ise, insanlara mizan (terazi) yapmalarını ve gereğince amelde bulunmalarını ilham etmesidir.

Mizanın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir. O sizin aranızda Allah’ın kitabı gereğince hüküm vermektedir.

“Ne bilirsin saat belki de yakındır” diyerek, ona saatin (kıyâmetin) ne zaman kopacağını haber vermemiş olduğunu bildirmektedir. Böylelikle hesabın gerçekleşeceği, amellerin tartılacağı, tam yapana karşılığının eksiksiz verileceği, eksik davranana da ona göre karşılık verileceği gün ile umulmadık bir zamanda karşılaşmadan önce, kitab ile adalet ve eşitlik ile ve şer’î hükümlerin gereğince amel etmeye onu teşvik etmektedir. Çünkü

“ne bilirsin saat belki de” sen farkında olmadığın halde sana pek

“yakındır.”

Yüce Allah burada

” Yakındır” diye buyurmakta ve -müennes olarak-;diye buyurmamaktadır. Çünkü Saatin müennesliği hakiki değildir. Zira o da “vakit” kelimesi gibidir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

Âyetin anlamı şudur: Belki öldükten sonra diriliş ya da kıyâmetin gelişi yakındır.

el-Kisaî de şöyle demektedir:

“Yakındır” lâfzı hem müzekker, hem müennes ve hem de çoğulun sıfatı olarak aynı lâfız ile gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyi hareket edenlere pek yakındır.” (el-Araf, 7/56)

Şair de şöyle demektedir:

“Yurd(u) uzak iken biz yakın idik,

Onların gözlerinin önünde bir yere varınca, bu sefer kaybolduk (bizi görmez oldular.)”

Şura 16

Allah’a icabet edildikten sonra O’nun hakkında tartışanların delili, Rableri katında geçersizdir. Onlara gazap vardır. Onlar için şiddetli azap vardır.

Diyanet Vakfı
Daveti kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onlar için bir gazap, yine onlar için çetin bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onun çağrısı kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışanların delilleri Rabbleri nezdinde batıldır. Onların üzerine bir gazab ve onlar için çok çetin bir azâb da vardır.

“Onun çağrısı kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışanlar” âyeti ile tekrar müşrikler sözkonusu edilmektedir. Mücahid dedi ki:

“Onun çağrısı kabul edildikten sonra” âyeti insanlar İslâm’a girdikten sonra… demektir. (Mücahid devamla) dedi ki: Bunlar cahiliyenin tekrar geri döneceğini vehmetmişlerdi.

Katade de şöyle demektedir: Allah hakkında tartışanlar yahudiler ve hristiyanlardır. Onların getirdikleri delil ise şu sözleriyle ifade edilmektedir: Bizim peygamberimiz sizinkinden, kitabımız da sizin kitabınızdan öncedir. Onlar ehl-i kitab olmaları ve peygamberlerin soyundan gelmeleri dolayısıyla kendilerinin üstün oldukları kanaatine sahih idiler. Müşrikler ise;

“Bu iki kesimden hangisinin makamı (oturup kalktığı yeri) daha hayırlı, oturup kalktığı kimseleri daha iyidir?” (Meryem, 19/73) diyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Onun çağrısı kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışanların delilleri Rabbleri nezdinde batıldır.” Yani tıpkı bulunduğu konumdan ayrılıp giden herhangi bir şey gibi, onların delillerinin bir sebatı yoktur.

“Onun” âyetindeki “he” zamirinin yüce Allah’a ait olması mümkündür. O zaman: Allah’ı tevhid etmelerinden ve Allah’ın birliğine tanıklık etmelerinden sonra… demek olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olması da mümkündür. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Bedir’e katılanlar ile Allah’ın mü’minlere yardım etmesi için yapmış olduğu dua kabul edildikten sonra… demek olur.

Delili batıl oldu” denilir. ” Allah onu (o delili) çürüttü” demektir. ” Kaydırmak” anlamındadır, “Kaygan yer” demektir. “Ayağı kaydı, kayar”; “Güneş semanın ortasından kaydı” denilir.

“Onların üzerinde bir gazab” âyeti ile dünyadaki halleri;

“Ve onlar için çok çetin bir azâb da vardır” âyeti ile de âhiretteki sürekli azabları kastedilmektedir.

Şura 15

İşte bunun için davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma. De ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbiniz. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda bir delil yoktur. Allah bizi bir araya getirir. Dönüş O’nadır.

Diyanet Vakfı
İşte onun için sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allahın indirdiği Kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de Onadır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bundan dolayı sen davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların arzularına uyma ve de ki: “Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara îman ettim. Aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbinizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz de sizindir. Bizimle sizin aranızda artık bir delile gerek yoktur. Allah hepimizi bir arada toplayacaktır ve dönüş yalnız O’nadır.”

(Bir önceki âyet-i kerimede sözü geçen) şüphenin yahudiler ve hristiyanlar ya da Kureyşliler açısından sözkonusu olabileceği dolayısıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitaben:

“İşte bundan dolayı sen davet et” diye buyurulmuştur. Yani sen onların şüphe içerisinde olduklarını açıkça öğrendiğine göre artık, Allah’ın yoluna davet et. Yani yüce Allah’ın bütün peygamberler için şeriat yaptığı ve kendilerine tavsiye ettiği o dine çağır. Buna göre âyetin başındaki (“fe” harfinden sonra gelen) “lam” harfi; “e, a” anlamındadır. (Buna göre âyet: İşte bundan dolayı sen buna -bu dine- davet et, demek olur.) Nitekim yüce Allah’ın:

“Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” (ez-Zilzal, 99/7) âyetinde de “lam” harfi bu anlamdadır.

(Uzak için işaret ismi olan):”Bu” anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Anlam da: İşte bundan dolayı sen, bu Kur’ân-ı Kerîm’e artık davet et.

İfadede bir takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Anlam şöyle olur: Senin müşrikleri kendisine davet ettiğin şey onlara pek ağır gelmektedir. İşte bundan dolayı sen davet et.

“Lam” harfinin asli anlamında kullanıldığı ve anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Daha önce sözü edilenlerden ötürü artık sen de davet et ve dosdoğru ol. İbn Abbâs dedi ki: İnsanları Kur’ân’a davet et, demektir.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyeti da ona bir hitabtır. Katade dedi ki: Allah’ın emri üzere dosdoğru ol, demektir. Süfyan: Kur’ân üzere dosdoğru yürü anlamındadır, demiştir. ed-Dahhak da: Risaleti tebliğ üzere dosdoğru devam et, diye açıklamıştır.

“Onların arzularına uyma!” Yani sana muhalefet eden kimselerin sana aykırılıklarına bakma, aldırma.

“Ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği bütün kitablara îman ettim. Aranızda adalet yapmakla emrolundum” âyetindeki:

“Adalet yapmakla”

lâfzı: anlamındadır.

Yüce Allah’ın:

“Ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum” (el-Mu’min, 40/66) âyetinde olduğu gibi.

Bu âyetteki “lam” harfinin lam-ı key olduğu, anlamın da: aranızda adalet yapmak için bana emir verildi, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs ve Ebû’l-Aliye şöyle demişlerdir: Din hususunda aranızda eşitlik yapmakla ve bütün kitaplarla, bütün rasûllere îman etmekle emrolundum. Başkaları da: Bütün durumlarda adalet yapmakla emrolundum diye açıklamışlardır. Buradaki adaletin verilen hükümlerde adalet olduğu söylendiği gibi, tebliğde olduğu da söylenmiştir.

“Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz de sizindir. Bizimle, sizin aranızda artık bir delile gerek yoktur.” İbn Abbâs ve Mücahid’in dediklerine göre burada hitab yahudileredir. Yani bizim dinimiz bizimdir, sizin dininiz de sizindir. Bu âyet daha sonra yüce Allah’ın:

“Kendilerine kitab verilmiş olanlardan Allah’a ve ahiret gününe îman etmeyen …lerle… savaşınız” (et-Tevbe, 9/29) âyeti ile neshedilmiştir.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Bizimle sizin aranızda artık bir delile gerek yoktur” âyeti bizimle sizin aranızda bir husumet yoktur, anlamındadır.

Bu âyetin nesholmadığı da söylenmiştir. Çünkü deliller açıkça ortaya çıkmış, belgeler ikame edilmiştir. Geriye sadece (inanılmaması halinde) inat kalmaktadır. İnat karşısında ise delilin bir faydası da yoktur, tartışmaya gerek de yoktur.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklamaya göre

“bizimle, sizin aranızda artık bir delile gerek yoktur” âyetinin şu anlama gelmesi de mümkündür: Artık o size karşı delil getirmekle ve sizinle savaşmakla emrolunmamıştır. Sonra da bu nesholmuştur. Nitekim kıble değiştirilmeden önce bir kimse birisine: Kabe’ye doğru namaz kılma demiş olsa bile, sonra da insanların kıblesinin değişmesinden sonra; bu, nesholmuştur, denebilir.

“Allah hepimizi bir arada toplayacaktır” âyeti ile kastedilen kıyâmet günüdür.

“Ve dönüş yalnız O’nadır.” Huzuruna varacağımız vakit aramızda hüküm verecek olan O’dur ve herkesi üzerindeki sorumluluklar dolayısıyla cezalandıracaktır.

Bu âyet-i kerimenin el-Velid b. Muğire ve Şeybe b. Rabia hakkında indiği de söylenmiştir. Bunlar Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Velid, kendisine malının yarısını vermesi, Şeybe de onu kızı ile evlendirmesi şartı ile, yaptığı davet ve dininden vazgeçerek Kureyş’in dinine dönmesini teklif etmişlerdi.

Şura 14

Kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Rabbinden önceden verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba mirasçı olanlar ise ondan şüphe içindedirler, kararsızdırlar.

Diyanet Vakfı
Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba varis kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ancak ilim kendilerine geldikten sonra aralarındaki düşmanlık sebebi ile ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirli bir süreye kadar bir söz geçmiş olmasaydı, elbette aralarında hükmolunurdu. Onlardan sonra kendilerine kitab miras verilenler de muhakkak O’nun hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.

“Onlar” İbn Abbâs’a göre Kureyşliler

“ancak ilim kendilerine geldikten sonra… ayrılığa düştüler” âyetinde ilim’den kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Çünkü onlar kendilerine bir peygamber gönderilmesini temenni ediyorlardı. Buna delil de yüce Allah’ın Fatır Sûresi’nde yer alan:

“Onlar eğer kendilerine bir korkutucu gelse, mutlaka… yeminlerinin en büyüğü ile Allah’a andiçtiler.” (Fatır, 35/42) âyetidir. Burada korkutucudan kasıt peygamberdir. el-Bakara Sûresi’nde de yüce Allah:

“İşte o tanıdıkları (peygamber) kendilerine gelince onu inkâr ettiler” (el-Bakara, 2/89) diye buyurmaktadır. Nitekim orada açıklaması yapılmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre maksat, önceki peygamberlerin ümmetleridir. Onlar aradan uzun bir zaman geçince kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Kimileri îman etti, kimileri inkâr etti.

Yine İbn Abbâs şöyle demektedir: Bununla kitab ehlini kastetmektedir. Delili de el-Beyyine Sûresi’nde yer alan:

“Ama kendilerine kitab verilenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler” (el-Beyyine, 98/4) âyetidir. Müşrikler: Ne diye özellikle ona peygamberlik verildi, dediler. Yahudiler de peygamber olarak gönderilince onu kıskandılar. Hristiyanlar da aynı şekilde.

“Aralarındaki düşmanlık sebebi ile ayrılığa düştüler.” Yani onlar başkanlık isteği ile birbirlerine düşmanlık ettiler. Yoksa onların ayrılığa düşmeleri açıklama ve getirilen delillerdeki bir eksiklikten kaynaklanmıyordu. Buna sebep onların azgınlıkları, kıskançlıkları, zulümleri ve dünya ile uğraşmaları idi.

“Eğer Rabbinden” bunlara verilecek cezanın ertelenmesi hususunda

“belirli bir süreye kadar bir söz geçmiş olmasaydı…” yüce Allah’ın:

“Asıl onlara vaadolunan vakit kıyâmettir” (el-Kamer, 54/46) âyeti dolayısıyla bu sürenin kıyâmet olduğu söylenmiştir.

Yüce Allah’ın kendilerini azablandıracağı süreye kadar, diye de açıklanmıştır.

“Elbette aralarında” yani îman edenler ile azâbın indirileceğini inkâr edenler arasında

“hüküm olunurdu.”

“Onlardan” yani hak hususunda anlaşmazlığa düşenlerden

“kendilerine kitab miras verilenler” yani yahudiler ve hristiyanlar

“de muhakkak onun hakkında” yani peygamberlere tavsiye edilen husus hakkında

“bir şüphe ve tereddüt içindedirler.”

Bu âyette sözü edilen

“kitab” Tevrat ile İncildir.

Bir diğer açıklamaya göre:

“Kendilerine kitab miras verilenler”den kasıt, Kureyşlilerdir.

“Onlardan sonra” âyeti ise yahudiler ve hristiyanları kastetmektedir.

“Onun hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler” âyeti ile de Kur’ân ya da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a işaret edilmektedir.

Mücahid dedi ki:

“Onlardan sonra” âyeti onlardan önce demektir. Yani Mekke müşriklerinden önce (kendilerine kitab miras verilenler), anlamındadır. Bunlar da yahudiler ve hristiyanlardır.

Şura 13

Dinden, Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi size şeriat yaptı: Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Müşriklere çağırdığın şey ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve yöneleni hidayete erdirir.

Diyanet Vakfı
«Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin» diye Nuha tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahime, Musaya ve İsaya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allaha ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.

Kurtubi Tefsiri
O: “dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nûh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi İbrahim, Mûsa ve Îsa’ya tavsiye ettiğimizi size de şeriat yaptı. Senin onları kendisine davet ettiğin şey, müşriklere büyük geldi. Allah dilediği kimseyi buna seçer ve döneni buna hidayet eder.

“O… dinden Nûh’a tavsiye ettiğini… size de şeriat yaptı” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Din ve Şeriat:

“Dinden… size de şeriat yaptı” âyeti şu demektir: Göklerin ve yerin anahtarları kendisinin olan O yüce zat Nûh, İbrahim, Mûsa ve Îsa kavimleri için dinden şeriat yaptığı şeyleri size de şeriat yapmıştır. Daha sonra da bunu:

“Dini dosdoğru tutun…” diye açıklamaktadır.

Dinin dosdoğru tutulması, Allah’ın tevhidi, O’na itaat, rasûllerine, kitaplarına, âhiret gününe ve kişinin yerine getirmekle müslüman olmasını sağlayan diğer hususlara îman etmektir. Bu âyetle yüce Allah, en güzel halleri ile ümmetlerin maslahatları demek olan şer’î hükümleri kastetmemektedir. Çünkü bunlar farklı ve ayrıdır. Yüce Allah bir başka yerde:

“Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik” (el-Mâide, 5/48) diye buyurmaktadır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Şeriat yaptı” yol yaptı, açıkladı, gidilecek yerleri beyan etti, demektir. “Onlar için bir şeriat yaptı, yapar”; onlara yol gösterdi demektir. “Şart'” en büyük yol demektir. Çıkmaz olmayan bir yol üzerinde bulunan eve: denilir. “Develerin büyük ve geniş yola gitmelerini sağladım” demektir, “Deriyi yüzdüm” anlamındadır. Yakub dedi ki: İki ayağın arasını yardığın vakit bu tabir kullanılır. O şöyle der: Ben bu tabiri Bekroğullarından Um el-Humaris’ten duydum. “Bu işe daldım, giriştim” demektir.

“Dini dosdoğru tutun… diye” âyetindeki; “Diye” lâfzı: “Nûh’a tavsiye ettiği ise dini dosdoğru ayakta tutun demekti” takdiri ile ref konumundadır. Bu açıklamaya göre “Îsa’ya” lâfzı üzerinde vakıf yapılır.

Bunun nasb konumunda olduğu da söylenmiştir. O, size dini ayakta tutmayı şeriat yaptı, demek olur. Bir başka görüşe göre;”ettiğini” âyetindekinin karşılığı- lâfzındaki “he”den bedel olarak cer konumundadır. “Siz de onunla dini dimdik ayakta tutunuz” diye buyurmuş gibidir. Bu son iki açıklamaya göre “Îsa’ya” âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. Bununla birlikte bu: “Diye” lâfzının müfessire (açıklayıcı) olması da mümkündür.

“Yürüyün diye” (Sad, 38/7) âyetinde ifadesinde olduğu gibi. Bu durumda i’rabta mahalli olmaz.

2- Peygamberler ve Şeriatler:

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih hadiste meşhur uzunca şefaat hadisinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu sabittir: “…Fakat Nûh’a gidiniz, çünkü o, yüce Allah’ın yeryüzündekilere gönderdiği ilk rasûldür. Bunun üzerine Nûh’a giderler ve ona: Sen Allah’ın yeryüzündekilere gönderdiği ilk rasûlsün derler…” Müslim, I, 180; Buhari, IV, 1624, V, 2401, VI, 2696, 2708; İbn Mace, II, 1442; Müsned, III, 116, 244, 247. Bu doğrudur, bunda anlaşılmayacak bir taraf da yoktur. Tıpkı Âdem’in ilk nebi (peygamber) olduğunda anlaşılmayacak herhangi bir taraf olmadığı gibi. Çünkü Âdem’e sadece nübüvvet verilmişti. Ona birtakım hükümler farz kılınmamış, haram şeylere dair şer’î hükümler bildirilmemişti. Ona bildirilenler sadece birtakım işlere dikkat çekmek ve hayatın birtakım zorunluluklarını bildirmek, hayatta kalmanın gereklerini yerine getirmek için bazı uyarılardan ibaretti. Bu Nûh (aleyhisselâm)’a kadar böylece devam etti. Yüce Allah Nûh (aleyhisselâm)’a annelerle, kız kardeşlerle, kızlarla evlenmenin haram olduğu hükmünü gönderdi. Ayrıca ona farz olarak yerine getirilmesi gereken görevlerini bildirdi, dini hususlarda uyulması gereken adabı açıkladı. Bu husus daha sonra gelen rasûllerle daha da pekişip durdu, gelen peygamberle güçlenip devam etti. Peşpeşe gelen peygamberler ve şeriatlerle bu böylece sürüp gitti; ta ki yüce Allah rasûllerin en değerlisi peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtası ile dinlerin en hayırlısı olan bizim dinimizle bütün bu şeriatleri nihai şekline kavuşturuncaya kadar. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Ey Muhammed! Sana da. Nûh’a da aynı dini tavsiye ettik. Bununla şeriatın hakkında farklılık göstermediği usul (yani inanç ile ilgili ana meselelerini) kastetmektedir. Bunlar tevhid, namaz, zekat. oruç. hac, şanı yüce Allah’a salih amellerle yaklaşmak, kalbi ve organları yüce Allah’a döndüren yakınlaştırıcı işler, doğruluk, ahde vefa göstermek, emaneti yerine getirmek, akrabalık bağlarını gözetmek, küfrün, öldürmenin, zinanın, yapılan tasarruflarda yaratılmışlara eziyet etmenin haram kılınması, nerede olursa olsun hayvanlara gereksiz saldırıda bulunulması, bayağı işlerin yapılmaya kalkışılması, şeref, haysiyet ve mertliğe aykırı adiliklerin işlenmesinin yasak kılınması… gibi hükümlerdir. Bütün bunlar tek bir din ve aynı millet (şeriat) olarak teşri kılınmıştır. Peygamberler şahısları itibari ile ayrı olsalar dahi onların dile getirdikleri şeriatlerde bu hususlarda ayrılık yoktur. İşte yüce Allah’ın:

“Dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin” âyeti bu demektir. Yani onu dimdik ayakta tutun. Bu her zaman, sürekli olarak onda ihtilafa ve tartışmalara düşmeksizin istikrarlı bir şekilde uygulayın demektir. İşte insanlardan kimisi bunu eksiksiz yerine getirir, kimisi de bu hususta verdiği sözünde durmaz.

“Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” (el-Feth, 48/10)

Çeşitli zamanlarda ümmetler hakkında öngörülmesini hikmetin gerektirdiği ve maslahatın öngördüğü şekilde, Allah’ın muradına uygun olarak bunun dışında kalan hususlarda ise şeriatler arasında farklılıklar ortaya çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah ne kadar peygamber gönderdiyse mutlaka ona namazı dosdoğru kılmayı, zekatı vermeyi, yüce Allah’a itaat etmeyi kabul etmeyi de emretmiştir. İşte Allah”ın önceki peygamberlere şeriat kıldığı dini budur. el-Valibî de bunu İbn Abbâs’tan naklen söylemiştir. el-Kelbî’nin görüşü de budur.

Katade de şöyle demektedir: Bununla helalin helal, haramın haram bilinmesini kastetmektedir. el-Hakem de şöyle demektedir: Maksat annelerle, kızkardeşlerle ve kızlarla evlenmenin haram kılındığıdır. Kadı (Ebû Bekir İbnu’l-Arabî)’nin sözünü ettiği hususlar bütün bu görüşleri birarada fazlasıyla toplamaktadır.

Ayet-i kerimede özellikle Nûh, İbrahim, Mûsa ve Îsa’nın sözkonusu edilmesi bunların şeriat sahibi peygamberler oluşlarından dolayıdır.

“Senin onları kendisine davet ettiğin şey” olan tevhid ve putları reddetmek

“müşriklere büyük” ağır

“geldi.”

Katade dedi ki: Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına tanıklık etmek, müşriklere çok büyük ve ağır geldi. İblis ve askerleri buna şahidlikten dolayı çok sıkılmışlardır. Yüce Allah ise onu zafere kavuşturmaktan, yüceltmekten ve ona karşı mücadele verenlere karşı üstün getirmekten başkasını kabul etmez.

Daha sonra yüce Allah:

“Allah dilediği kimseyi buna seçer.” diye buyurmaktadır. Bu âyetteki: “Seçer” demektir; de seçim ve seçmek anlamındadır. Yani O, tevlvde dilediği kimseleri seçer.

“Ve döneni buna hidayet eder.” Yani kendisine dönen kimseleri dini için arındırır, halis kılar.

Şura 12

Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı yayar, daraltır. Şüphesiz ki O, her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin anahtarları Onundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. O, her şeyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerle yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı yayar ve daraltır. Çünkü O, herşeyi çok iyi bilendir.

“Göklerle yerin anahtarları O’nundur” âyetine dair açıklamalar, ez-Zümer Sûresi’nde (39/63- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki: Anahtarlara sahib olan hazinelere de sahiptir. Anahtara “ıklid” denilir, çoğulu da kıyasa göre gelmez. Tıpkı tekil olan “hasen” kelimesinin çoğulunun “mehasin” diye gelmesi gibi.

“Dilediğine rızkı yayar ve daraltır. Çünkü O, herşeyi çok iyi bilendir.”

Yine buna dair açıklamalar daha önceden bir kaç yerde (el-Bakara, 2/29- âyet, 10. başlık; er-Rad, 13/26. âyet gibi) geçmiş bulunmaktadır.

Şura 11

Gökleri ve yeri yaratan, size kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da eşler yarattı. Sizi onlarla çoğaltır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.

Kurtubi Tefsiri
Gökleri ve yeri yaratandır, size kendi nefislerinizden eşler ve davarlardan da çiftler yaratmıştır. O sizi bu yolla üretip çoğaltıyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur ve O, herşeyi işitendir, görendir.

“Gökleri ve yeri yaratandır.” âyetindeki:

“Yaratandır”” âyeti yüce Allah’ın isminin sıfatı olarak merfû’dur yahutta: “O yaratandır” takdirindedir. Nida olmak üzere nasb ile okunması da caizdir. “Ona” lâfzındaki “he” (o) zamirinden bedel olarak cer ile okunması da caizdir.

Fator (yaratan); yoktan var eden ve yaratan demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’am, 6/14: Yusuf, 12/101; İbrahim, 14/10; er-Rum, 30/30; Fatır, 35/1) geçmiş bulunmaktadır.

“Size kendi nefislerinizden eşler yaratmıştır.” Bunun dişiler yaratmıştır, anlamında olduğu söylenmiştir.

“Kendi nefislerinizden” diye buyurması ise Havva’yı Âdem (aleyhisselâm)’ın kaburga kemiğinden yaratmış olmasındandır. Mücahid de: Ardı arkasına gelen nesiller diye açıklamıştır.

“Ve davarlardan da çiftler yaratmıştır.” Bundan kasıt daha önce el-En’am Sûresi’nde (6/143-144. âyetlerde) sözkonusu ettiği deve, inek, koyun ve keçi türlerinin erkek ve dişilerinden ibaret sekiz (tekin oluşturduğu) çiftlerdir.

“O sizi bu yolla üretip çoğaltıyor.” Yani O sizi

“bu yolla” yani rahimde yaratıyor ve çoğaltıyor. Karında diye de açıklanmıştır. el-Ferrâ” ve İbn Keysan ise buradaki: “Orada” lâfzının; ” (mealde olduğu gibi) Bu yolla” anlamında olduğunu söylemişlerdir. ez-Zeccâc da aynı şekilde

“O sizi bu yolla üretip çoğaltıyor” âyetini, bununla sizi çoğaltıyor diye açıklamıştır. Yani sizi çoğaltmakta ve sizi eşler yani birbirine helal olan eşler kılmaktadır. Çünkü eşler neslin devamına sebebtir.

“Bu yolla” lâfzındaki “he” zamirinin yaratmaya ait olduğu da söylenmiştir. Buna da: “Yaratmıştır” âyeti delil teşkil etmektedir. O bu şekilde yaratmakla sizi çoğaltmaktadır, diye buyurmuş gibidir.

İbn Kuteybe ise şöyle açıklamıştır:

“O sizi bu yolla üretip, çoğaltıyor” âyeti eşiniz bünyesinde üretip çoğaltıyor demektir. Yani O sizleri dişilerin karınlarında yaratır, demek istemektedir. Buna göre; ” Orada” rahimde demek olur. Ancak bu uzak bir ihtimaldir, çünkü “rahim” kelimesi müennestir ve daha önceden de kendisinden sözedilmiş değildir (ki ona ait bir zamirin varlığı sözkonusu olsun).

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur ve O, herşeyi işitendir, görendir” âyetinde denildiğine göre;

” O’nun benzeri” lâfzındaki “kef (benzetme edatı)” te’kid için fazladan gelmiştir. Yani; ” O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Ve o ocak taşları ki sizin iki taşınız gibi,

Tencere koymak için kurulurlar.”

Görüldüğü gibi şair burada “kef’in başına benzetmeyi te’kid etmek için bir (benzetme edatı) “kef daha getirmiş bulunmaktadır. Bir diğer görüşe göre buradaki: “Benzer” kelimesi fazladan tekid için getirilmiştir. Bu da Sa’leb’in görüşü olup; “O’nun gibi hiçbir şey yoktur” takdirindedir.

Yüce Allah’ın:

” Artık eğer onlar da sizin buna îman ettiğiniz gibi îman ederlerse muhakkak hidayet bulurlar.” (el-Bakara, 2/137) âyetine benzemektedir. İbn Mes’ûd’un kıraatinde ise bu ” Artık onlar sizin kendisine îman ettiğiniz şeylere inanırlarsa hidayet bulmuş olurlar” şeklindedir. Evs b. Hacer de şöyle demektedir:

“Ve öyle maktuller ki, hurma ağaçları gibidirler,

Onları sağanak yağan yağmur örtmektedir.”

Burada (“gibi” anlamı verilen kelime fazladan getirildiği için): ” Hurma ağaçları gibi” demektir.

Bu hususta inanılması gereken şu ki; şanı yüce Allah azametinde,kibriyave melekutunda güzel isimleri ve yüce sıfatları ile mahlukatında hiçbir şeye benzemez ve hiçbir şey O’na benzetilemez. Şeriatın gerek yaratıcı, gerek yaratılmış hakkında kullandığı ifadelere gelince, bu noktada gerçek anlamı itibariyle yaratan ile yaratıcı arasında hiçbir benzerlik sözkonusu değildir. Çünkü aziz ve celil olan O, kadim zatın sıfatları, yaratılmışların sıfatlarından farklıdır. Zira yaratılmışların sıfatları garez ve arazlardan ayrı değildir. Şanı yüce Allah ise bundan münezzehtir. Hatta O, “el-Kitabu’l-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde açıkladığımız gibi; her zaman isim ve sıfatlarına sahiptir. Bu hususta O’nun hak sözü “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” âyeti, delil olarak yeterlidir.

Kimi muhakkik ilim adamı şöyle demiştir: Tevhid, diğer zatlara benzetilmeyen ve sıfatlardan da muattal (sıfatsız) kabul edilmeyen bir zatı kabul etmektir. el-Vasıtî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bunu daha da açıklayarak şöyle demektedir: Onun zatı gibi bir zat, O’nun ismi gibi bir isim, O’nun fiili gibi bir fiil, O’nun sıfatı gibi bir sıfat olamaz. Sadece lâfız bakımından bir uyum sözkonusu olabilir. Kadim olan zat hadis (sonradan yaratılmış) bir sıfata sahib olmaktan yüce ve münezzehtir. Tıpkı hadis (sonradan yaratılmış) zatın kadim bir sıfatının olmasının imkansız oluşu gibi. Bütün bunlar hak ehli sünnet ve cemaatin kabul ettiği görüşlerdir. Allah onlardan razı olsun.

Şura 10

Hakkında ihtilafa düştüğünüz her şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. O’na tevekkül ettim. Ve O’na yönelirim.

Diyanet Vakfı
Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allaha mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. Ona dayandım ve Ona yönelirim.

Kurtubi Tefsiri
Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, O’nun hakkında hüküm vermek (hakkı) Allah’ındır. İşte benim Rabbim olan Allah O’dur. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na dönerim.

“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz…” âyeti Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mü’minlere söylemiş olduğu bir sözü aktarmaktadır. Şu demektir: Ehl-i kitab mensubu olan kimseler ile müşrik olan kâfirlerden din ile ilgili hususlarda size muhalefet ettikleri herhangi bir hususta siz de onlara: Buna dair hüküm vermek yetkisi Allah’ındır, sizin değildir. O dinin sadece İslâm olduğunu, başkasının geçerli olmadığını hükme bağlamıştır. Şeriata dair emirler ve âyetler ise ancak Allah’ın açıklamalarından öğrenilir, deyiniz.

“İşte benim Rabbim olan Allah O’dur.” Yani bu sıfatlara sahib olan bir ve tek olarak benim Rabbimdir. Bu âyette hazfedilmiş takdiri ifadeler de vardır. Yani ey Muhammed, onlara de ki: İşte Allah O’dur, ölülere hayat verendir. Anlaşmazlığa düşenler arasında hüküm verir O. O benim Rabbimdir.

“Yalnız O’na tevekkül ettim.” Güvenip dayandım

“ve ben yalnız O’na dönerim.”

Şura 9

Yoksa O’ndan başkasını mı veli edindiler? Allah velidir. Ölüleri diriltir. Ve O, her şeye gücü yetendir.

Diyanet Vakfı
Yoksa onlar Allahtan başka dostlar mı edindiler? Halbuki dost yalnız Allahtır. O ölüleri diriltir, her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar O’ndan başka veliler mi edindiler? İşte Allah… Veli O’dur. Ölüleri de O diriltir. O herşeye gücü yetendir.

“Yoksa onlar O’ndan başka veliler” yani putlar

“mı edindiler?” Hayır… edindiler, anlamındadır.

“İşte Allah… Veli O’dur.” Yani ey Muhammed, senin de gerçek dostun, sana uyanların da gerçek dostu O’dur. O’ndan başka veli (dost ve yardımcı) yoktur.

“Ölüleri de O diriltir.” Maksat diriliş esnasında ölülerin diriltilmesidir.

“O, herşeye gücü yetendir.” O’nun dışındaki diğer veliler ise, hiçbir şeye güç yetiremezler.

Şura 8

Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat dilediğini rahmetine dahil eder. Ve zalimlerin ne velisi vardır ne yardımcısı.

Diyanet Vakfı
Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet kılardı. Fakat dilediği kimseyi rahmetine girdirir. O zâlimlerin ise hiçbir dost ve hiçbir yardımcıları yoktur.

“Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet kılardı” âyeti ile ilgili olarak ed-Dahhak şöyle demiştir: Tek bir din mensubu yapardı onlar da ya sapık kimseler yahut hidayet bulan kimseler olurlardı.

“Fakat dilediği kimseyi rahmetine girdirir.” Enes b. Malik: İslâm’a girdirir, diye açıklamıştır.

“O zâlimlerin” âyeti mübteda olarak merfudur, haberi ise

“hiçbir dost ve hiçbir yardımcıları yoktur” âyetidir.

“Hiçbir yardımcı” âyeti bir önceki kelimenin lâfzına atfedilmiştir. Bununla birlikte mahalline atıf ile; şeklinde okunması da mümkündür. Buradaki; de zaiddir.

Şura 7

İşte böylece sana, ana şehir ve çevresindekileri uyarasın ve toplama gününü uyarasın diye Arapça bir Kur’an vahyettik. Onda hiç şüphe yoktur. Bir grup cennettedir, bir grup alevli ateşte.

Diyanet Vakfı
Şehirlerin anası (olan Mekkede) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kuran vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.

Kurtubi Tefsiri
Hem şehirlerin anasını ve onun etrafında bulunanları uyarıp korkutasın, hem de kendisinde şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarıp korkutasın diye sana da böylece Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün insanların) bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır.

“…Sana da böylece Arapça bir Kur’ân vahyettik” âyeti şu demektir: Biz sana ve senden öncekilere bu hususları vahyettiğimiz gibi, yine sarıa Arap dili ile güzel bir şekilde açıkladığımız Arapça bir Kur’ân da indirmiş bulunuyoruz.

Bir başka açıklamaya göre de; Biz senin üzerine kavminin dili ile Arapça bir Kur’ân indirdik. Tıpkı herbir peygambere kendi kavminin dili ile indirdiğimiz gibi. Anlam birdir.

“Hem şehirlerin anasını…” yani Mekke’yi… Mekke’ye şehirlerin anası denilmesinin sebebi, yeryüzünün onun altında düzenlenmeye başlandığından dolayıdır.

“Ve onun etrafında bulunan” diğer insan

“ları uyarıp korkutasın, hem de kendisinde şüphe bulunmayan” gerçekleşeceğinde tereddüt olmayan

“toplanma günü” o da kıyâmet günüdür

“ile uyarıp korkutasın diye… vahyettik.”

“Bir kısmı cennette bir kısmı da cehennemde olacaktır” âyeti mübteda ve haberdir. el-Kisaî

“bir kısmı” anlamındaki: (“ferik” kelimesinin) nasb ile okunmasını câiz kabul etmektedir.

Buna göre ifade; ” Bir kısmının cennette olacağını, bir kısmının da cehennemde olacağını belirtip korkutasın diye…” takdirindedir.

Şura 6

O’ndan başkasını veli edinenlere gelince; Allah onların üzerindedir. Sen onların vekili değilsin.

Diyanet Vakfı
Allahtan başka dostlar edinenleri Allah daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.

Kurtubi Tefsiri
O’ndan başka veli edinenlere gelince, Allah onların üzerinde bir hafizdir, sense onların üzerlerinde bir vekil değilsin.

“O’ndan başka veli” yani tapındıkları putlar

“edinenlere gelince, Allah onların üzerinde bir hafizdir.” Yani kendilerine karşılıklarını vermek üzere amellerini iyice tesbit eder.

“Sense onların üzerlerinde bir vekil değilsin.” Bu âyet kılıç (cihadı emreden) âyeti ile nesholmuştur. Haberde: “Sema gıcırdamaktadır, gıcırdamakta da haklıdır'” Tirmizi, IV, 556; İbn Mace, II, 1402; Müsned, V, 173. diye buyurulmaktadır. Yani orada sakin olanların çokluğunun ağırlığından dolayı ses çıkarmakta(gıcırdamakta)dır. Onlar çokluklarına rağmen Allah’a ibadetten usanmazlar, kesintisiz ibadet ederler. Bu kâfirler ise buna rağmen O’na ortak koşmaktadırlar.

Şura 5

Gökler neredeyse üstlerinden çatlayacak. Melekler Rablerine hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. Dikkat edin, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Gökler nerede ise üstlerinden çatlayacaklar. Melekler de Rabblerini hamd ile teşbih ederler, yeryüzünde olanlar için mağfiret isterler. Şunu bilin ki; muhakkak Allah günahları mağfiret edendir, çok çok rahmet edicidir.

“Gökler nerede ise” âyeti(nun ilk kelimesi) genel olarak “te” ile okunmuştur. Nafi’, İbn Vessab ve el-Kisaî “ye” ile okumuşlardır.

” Çatlayacaklar” anlamındaki âyeti Nafi’ ve başkaları (önce) “ye” ve (sonra) “te” ile “ti” harflerini de şeddeli olarak okumuştur. Genel olarakta böyle okunmuştur. Ancak Ebû Amr, Ebû Bekr, el-Mufaddal ve Ebû Ubeyd;

“Çatlayacaklar” şeklinde; ” Çatlamak”dan gelen bir fiil olarak okumuşlardır.

Yüce Allah’ın:

“Gök yarıldığı zaman” (el-İnfitar, 82/1) âyetinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar daha önceden Meryem suresinde (19/90. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki:

“Gökler nerede ise üstlerinden çatlayacak” yani müşriklerin:

“Allah evlat edindi” (el-Bakara, 2/116) sözleri dolayısı ile herbiri kendisine bitişik olan diğerinin üstünde nerede ise çatlayacak (ve üzerine düşecek) hale gelmiştir.

ed-Dahhak ile es-Süddî de şöyle demektedir:

“Çatlayacaklar” yani üstlerinde yüce Allah’ın azametinden dolayı çatlayacaklar.

“Üstlerinde” âyetinin, eğer akıl sahibi varlıklar olsalardı Allah’tan korktuklarından ötürü çatlayıp yer üzerine düşeceklerdi, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Melekler de Rabblerini hamd ile teşbih ederler.” Onu nitelendirilmesi câiz olmayan ve celaline yakışmayan şeylerden tenzih ederler. Müşriklerin cesaretlerinden ötürü hayret ederler, diye de açıklanmıştır. Çünkü hayret edilen şeyler görüldüğünde teşbih ile zikir yapılır.

Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre o şöyle demiştir: Onların teşbihleri, müşriklerin Allah’ın gazabına maruz kalacak şekilde neler yaptıklarını görüp, hayret etmelerinden dolayıdır. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Onların teşbihleri, gördükleri yüce Allah’ın azameti karşısında zilletle boyun eğmelerinden ötürüdür.

“Rabblerini hamd ile” âyeti da Rabblerinin emri ile, anlamındadır. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

“Yeryüzünde olanlar için istiğfar ederler” âyetini ed-Dahhak yeryüzünde bulunan mü’minler için mağfiret dilerler diye açıklamıştır. es-Süddî de böyle demiştir. Bunun açıklaması da daha önce el-Mu’min Sûresi’nde geçen: “Mü’minlere de mağfiret dilerler” (el-Mu’min, 40/7) âyetinde zikredilmiştir. Buna göre burada meleklerden kasıt Arş’ın taşıyıcılarıdır. Semadaki bütün melekler olduğu da söylenmiştir, el-Kelbî’nin açıklamasının zahirinden anlaşılan budur. Vehb b. Münebbih ise şöyle demektedir: Bu âyet yüce Allah’ın:

“Îman edenlere de mağfiret dilerler” âyeti ile neshedilmiştir. el-Mehdevî şöyle demektedir: Doğrusu bunun neshedilmiş olmadığıdır, çünkü bu, bir haberdir (haberler nesholınaz) ve bu mü’minlere has bir özelliktir.

Ebû’l-Hasen el-Maverdî’nin el-Kelbî’den naklen belirttiğine göre; denenen ve yeryüzündeki insanlar arasında hükmetmek üzere gönderilip de Zühre (yıldızı)’ye kendilerini kaptıran ve -Nûh’un babası olan- İdris’e kaçıp da kendilerine dua etmesi için ondan istekte bulundukları sırada, diğer melekler Rabblerine hamd ile teşbihte bulundular ve Âdemoğulları için mağfiret dileğinde bulundular.

Ebû’l-Hasen İbnu’l-Hassar da dedi ki: Bir hususu farketmeyen bazı kimseler bu âyet-i kerimenin Harut ve Marut sebebiyle indiğini ve el-Mu’min Sûresi’ndeki âyet ile nesholduğunu sanmışlardır. Halbuki bunlar Arş’ın taşıyıcısı olan meleklerin özellikle mü’minlere mağfiret dilemek gibi bir hususiyete sahib olduklarını, diğer taraftan yeryüzünde bulunan kimseler için mağfiret dileğinde bulunan başka meleklerin bulunduğunu bilememişlerdir.

el-Maverdî dedi ki: Meleklerin yeryüzünde bulunan kimseler için mağfiret dileğinde bulunmaları ile ilgili olarak iki görüş vardır. Bu görüşlerden birisine göre günah ve hatalarından ötürü mağfiret dilerler. Mukâtil ‘in görüşünden anlaşılan da budur. İkincisine göre ise bundan maksat, onlar için rızık talebinde bulunmak ve azıklarının genişletilmesini istemektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

Derim ki: Daha kuvvetli görülen görüş budur. Çünkü yer kâfir olanı da olmayanı da barındıran genel bir yerdir. Mukâtil ‘in açıklamasına göre ise bunun kapsamına kâfir girmez. Bu hususta Âsım el-Ahvel’in rivâyet ettiği bir haber de nakledilmektedir. O Ebû Osman’dan onun da Selman’dan rivâyetine göre Selman şöyle demiştir: Şayet kul rahatlık ve bolluk zamanlarında Allah’ı anan birisi olup da ona bir sıkıntı gelip isabet ederse melekler şöyle derler: Bu Âdemoğlunun tanınan zayıf bir kimsenin sesidir. Bu, rahatlık zamanlarında Allah’ı zikreden birisi idi. İşte buna bir sıkıntı gelip çatmış bulunuyor. Bunun üzerine o kişiye mağfiret dilemeye koyuldular. Şayet bu şahıs eğer rahatlık zamanlarında Allah’ı zikretmeyen birisi olup da başına bir sıkıntı gelmiş ise bu sefer melekler: Bu, Âdemoğullarından daha önce tanımadığımız birisinin sesidir. Bu kişi rahatlık zamanlarında Allah’ı zikretmiyordu. Şimdi de başına bir sıkıntı gelmiş bulunuyor (derler) ve onun için Allah’tan mağfiret dilemezler.

Bu açıklama âyet-i kerimenin yüce Allah’ı darlık zamanlarında ve rahatlık zamanlarında zikreden kimse hakkında olduğunu göstermektedir. O halde bu âyet-i kerîme yeryüzünde bulunan bir takım mü’minler hakkında özeldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Meleklerin mağfiret dilemek ile yüce Allah’ın:

“Muhakkak ki Allah göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar… Muhakkak o Halimdir, mağfiret edicidir.” (Fatır, 35/41) âyetinde ve:

“Muhakkak senin Rabbin zulümlerine rağmen insanlara yine de mağfiret edendir” (er-Ra’d, 13/6) âyetinde sözü edilen Allah’ın hilmini ve bağışlayıcılığını taleb etmeyi kastetmeleri ihtimali vardır. Onlara hilm ile muamele edilmesinden maksat, onlardan intikam almayı çabuklaştırmamasıdır. Bu durumda âyet, umumi olmaktadır. Bu açıklamayı da ez-Zemahşerî yapmıştır.

Mutarrif dedi ki: Allah’ın kulları arasında Allah’ın kullarının en samimi şekilde iyiliklerini isteyenlerin melekler olduğunu görüyoruz. Allah’ın kulları arasında Allah’ın kullarını en çok aldatmaya çalışanların da şeytanlar olduklarını görüyoruz. Bu daha önceden (Fatır, 35/7. âyetin tefsirinde) de geçmiş bulunmaktadır.

“Şunu bilin ki, muhakkak Allah günahları mağfiret edendir, çok çok rahmet edicidir” âyeti ile ilgili olarak bir ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah önceleri heybet ve ta’zim ile söze başladı, sonraları da lütfunu hatırlatıp müjde verdi.

Şura 4

Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Ve O, yücedir, büyüktür.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur. O yücedir, uludur.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde olanlarla, yerde olanlar yalnız O’nundur. O en yücedir, en büyük olandır.

“Göklerde olanlarla yerde olanlar yalnız O’nundur. O en yücedir, en büyük olandır” âyeti da daha önceden birkaç yerde (mesela, el-Bakara, 2/107 ve 255. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.

Şura 3

İşte böylece sana ve senden öncekilere vahyeder; Azîz, Hakîm olan Allah.

Diyanet Vakfı
Aziz ve hakim olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.

Kurtubi Tefsiri
Mutlak galib, sonsuz hikmet sahibi olan Allah sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.

İbn Abbâs dedi ki: Kendisine kitab verilmiş ne kadar peygamber varsa mutlaka ona; “Hâ, Mîm, Ayn, Sin, Kâf da vahyedilmiştir. Bundan dolayı yüce Allah:

“Allah sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder” diye buyurmuştur.

el-Mehdevî dedi ki: “Haberde nakledildiğine göre,

“Hâ, Mîm, Ayn, Sin, Kâf”, Ben daha önce geçmiş olan peygamberlere vahyettim şeklindedir.”

İbn Muhaysın, İbn Kesîr ve Mücahid:

“Vahyeder” âyetini meçhul bir fiil olarak: Vahyolunur” diye okumuşlardır. Bu okuyuş İbn Ömer’den de rivâyet edilmiştir. Bu durumda câr ve mecrûr (“sana…” âyeti) failin konumunda olacağından dolayı ref mahallinde olur. Bununla birlikte meçhul fiilin (nâib-i) failinin gizli olması da mümkündür. Yani, bu surenin muhtevası arasında yer aldığı Kur’ân-ı Kerîm sana vahyolunur. Bu durumda

“Allah” ismi de fiil takdiri ile merfu olur, takdiri de: ” Onu Allah sana vahyediyor” şeklindedir. Nitekim İbn Amir ile Ebû Bekr yüce Allah’ın;

“Sabah akşam onu oralarda teşbih ederler. (Bunlar)… yiğitlerdir” (en-Nûr, 24/37) âyetini; “Sabah akşam oralarda ona teşbih edilir… yiğitlerdir.” O’nu birtakım yiğitler teşbih eder demektir. Sîbeveyh de şu beyiti zikretmektedir:

“Yezid için ağlansın, düşmanlık sebebiyle zayıf düşmüş bir kimse,

Ve Eş’as için de, musibetlerin şaşkın gibi çöle saldığı kimseler (ağlasın).”

Şair burada önce “Yezid için ağlansın” dedikten sonra, onun için kimlerin ağlaması gerektiğini açıklamaktadır. Yani zaafa düşmüş ve helâk olacak kimse onun için ağlasın.

Bununla beraber (bu kıraate göre) bunun mubteda olması, haberin de hazfedilmiş olması da mümkündür. Sanki: “Allah onu vahyediyor” denilmiş gibidir. Yahut bir mübteda takdirine göre de olabilir; “Vahyeden Allah’tır” demek olur. Yahut kendisi mübteda olup, haberi de “mutlak galib, sonsuz hikmet sahibi(dir)” âyetidir.

Diğerleri ise “ha” harfi esreli olarak; “Sana vahyeder” şeklinde ve yüce Allah’ın ism-i fail olmak üzere ref ile okumuşlardır.

Şura 2

Ayn Sîn Kâf

Diyanet Vakfı
1, 2. Ha. Mim. Ayn. Sin. Kaf.

Kurtubi Tefsiri
Ayn, Sîn, Kâf.

Yüce Allah’ın:

“Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kâf” âyeti hakkında Abdu’l-Mu’min şöyle demektedir: Ben el-Huseyn b. el-Fadl’a şunu sordum: Niçin

“Hâ, Mîm” âyeti

“Ayn, Sîn, Kâf”den ayrı olarak yazıldı da buna karşılık: “Kef, He, Yâ, Ayn, Sâd”, “Elif, Lam, Ra” ile “Elif, Lanı, Mim, Sad” ayrı yazılmadılar? Şu cevabı verdi: Çünkü

“Ha, Mim, Ayn, Sin, Kâf” âyeti

“Ha, Mim” ile başlayan birtakım sûreler arasında yer almaktadır. Bundan ötürü gerek kendisinden önce, gerek kendisinden sonra kendisine benzeyen sûreler gibi (baştarafı) yazılmıştır. Sanki

“Ha, Mim” mübteda, buna karşılık

“Ayn, Sin, Kâf” da onun haberi gibidir. Ayrıca burada bu harfler iki ayrı âyet olarak sayılmışken buna benzer fakat bir arada yazılan âyetler tek bir âyet olarak sayılmışlardır.

Bir diğer görüşe göre; bütün harfler açıklamanın temeli, söz söylemenin dayanağı olmaları bakımından aynı durumdadır. Bu açıklamayı da el-Cürcanî zikretmiştir.

“Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kâf” birbirinden ayrı, buna karşılık; “Kef, He, Ya, Ayn, Sâd” bitişik yazılmıştır. Çünkü

“Hâ. Mîm” denildiğine göre; “Olacak olan hükme bağlandı” demektir. Bundan dolayı yazılışında fiil takdir edilen ile takdir edilmeyen harfleri ayrı yazmış olmaktadırlar. Diğer taraftan bu ayrı yazılsa, öteki de bitişik yazılsa yine caizdir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî nakletmiştir.

İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’ın kıraatinde “Ha, Mim, Sin, Kâf şeklindedir. İbn Abbâs dedi ki: Ali da) bunlar ile fitneleri (meydana gelecek karışıklıkları) biliyordu.

Ertae b. el-Munzir dedi ki: Bir adam yanında Huzeyfe b. el-Yeman bulunduğu sırada İbn Abbâs’a şöyle sordu: Bana yüce Allah’ın:

“Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kâf” âyetinin tefsirinin ne olduğunu haber ver, dedi. İbn Abbâs ona iltifat etmedi. Bu sorusunu ona üç defa tekrarladığı halde yine ondan yüz çevirdi. Bu sefer Huzeyfe b. el-Yeman şöyle dedi: Onun tefsirini ben sana haber vereyim: Ben senin soruna niçin cevab vermediğini biliyorum. Bu âyet-i kerîme Abdu’l-İlah ya da Abdullah diye anılan onun yakınlarından birisi hakkında inmiştir. Bu kişi doğudaki nehirlerden birisi üzerinde konaklayacak ve bu nehir kıyısında iki şehir inşa edecek, nehir bu iki şehrin ortasını yarıp geçecek. Allah onların mülklerinin son bulmasını, devletlerinin ardı arkasının kesilmesini murad edeceği vakit, bu şehirlerden birisi üzerine geceleyin bir ateş gönderecek, sabahı simsiyah ve kararmış olarak edecektir. Sanki orada böyle bir şey yokmuş gibi yanacaktır. Diğer şehir ise buna; bu şehir nasıl bu hale geldi, diye hayret edecek. O aynı günün aydınlığında her zorba ve inatçı orada toplanıp biraraya gelecek, sonra da yüce Allah o şehri ve bu inatçı ve zorbaları birlikte yerin dibine geçirecek. İşte yüce Allah’ın

“Ha, Mim, Ayn, Sin, Kâf” âyetinin açıklaması budur. Yani; bu yüce Allah’ın hükme bağladığı kararlarından ve hükmü verip, bitirdiği fitne ve kazalarından birisidir. İşte burada

“Ha, Mim”: ” Hükme bağlandı” demektir.

“Ayn” ondan adaletle;

“Sin” olacaktır,

“Kâf” bu iki şehirde vukua gelecektir, demektir.

Bu tefsirin bir benzeri de Cerir b. Abdullah el-Becelî’den gelen rivâyettir. O şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Dicle, Duceyl, Kutrabbu ve es-Sarat arasında bir şehir inşa edilecektir. Bu şehirde yeryüzünün zorbaları toplanıp bir araya gelecektir, hazineler oraya getirilecek ve orası yerin dibine geçirilecektir. -Bir rivâyette ahalisi ile birlikte de denilmektedir.- Bu yerin dibine geçirilen şehrin yerin içinde yol alması yumuşak bir arazide oldukça güzel bir kazığın girmesinden daha hızlı olacaktır.” Hatib Bağdadi, Tarihu Bağdat, I, 28, 29, 30… İbn Abbâs da “Hâ, Mîm, Sin, Kâf” diye “Ayn’sız olarak okumuştur. Taberî’nin nakline göre Abdullah b. Mesud’un Mushaf’ında da böyledir.

Nafî’nin, İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre (o şöyle demiştir):

“Ha” Allah’ın hilmi,

“Mim” O’nun vecdi,

“Ayn” O’nun ilmi.

“Sin” O’nun nuru ve aydınlığı,

“Kâf” ise kudretidir. Yüce Allah bunlara yemin etmektedir.

Muhammed b. Ka’b’dan da şöyle dediği nakledilmiştir: Yüce Allah hilmine, vecdine, yüceliğine, nuruna ve kudretine, kalbinden ihlâs ile la ilahe illallah’a sığınan kimseleri azablandırmayacağına yemin etmektedir.

Cafer b. Muhammed ile Said b. Cubeyr de şöyle demişlerdir:

“Ha” rahmandan,

“Mim” mecidden,

“Ayn” alimden,

“Sin” kuddüsten,

“Kâf” da kaahirdendir. Mücahid de şöyle demiştir: Bunlar sûrelerin başlangıcı olan harflerdir. Abdullah b. Bureyde de şöyle demiştir: Bu dünyanın etrafını kuşatan dağın adıdır. Lâfız es-Sa’lebî’nin olmak üzere el-Kuşeyrî’nin zikrettiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzülüp kederlendiği yüzünden anlaşılmıştı. Ona: Ey Allah’ın Rasûlü, seni üzen nedir? diye soruldu. Şöyle buyurdu: “Ümmetimin başına inecek yerin dibine geçirilmek, semadan bir şeyler atılması, onları bir yerlere toplayacak bir ateş, denize doğru sürükleyecek bir rüzgar ve Îsa’nın inişi ile Deccal’in çıkışının hemen ardından gelecek biri diğerinin akabinde ortaya çıkacak birtakım belgeler, alametler bana haber verildi.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine denildiğine göre bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ilgilidir. Buna göre

“ha” onun ümmetinin etrafında toplanacağı havzıdır.

“Mim” uçsuz bucaksız mülkü,

“ayn” onun izzeti,

“sin” onun görülen aydınlığı,

“kâf” onun Makam-ı mahmudda ayakta durması ve mutlak melik (herşeyin sahibi) ve ma’budun huzurunda şan ve şerefiyle yakınlığı demektir.

Şura 1

Hâ Mîm

Diyanet Vakfı
1, 2. Ha. Mim. Ayn. Sin. Kaf.

Kurtubi Tefsiri
Hâ, Mîm.

Âyetin tefsiri için bak:2

Fussilet 54

Dikkat edin, onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Dikkat edin, O her şeyi kuşatandır.

Diyanet Vakfı
Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Bilin ki muhakkak onlar Rabbleri ile karşılaşmaktan şüphededirler. Uyanık olun! Muhakkak O, herşeyi kuşatandır.

“Bilin ki muhakkak onlar Rabbleri ile” âhirette es-Süddî’ye göre ölümden sonra diriliş ile

“karşılaşmaktan şüphededirler.” Tereddüt etmektedirler.

“Uyanık olun! Muhakkak O herşeyi kuşatandır.” İlmi herşeyi kuşatmıştır. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. el-Kelbî de şöyle demiştir: Onun kudreti herşeyi kuşatmıştır.

el-Hattabî şöyle demiştir: Kudreti bütün mahlukatını kuşatan O’dur. Bilgisi herşeyi kuşatan O’dur. Herşeyi sayısıyla bilen O’dur. Yüce Allah’ın bu ismi çoğunlukla tehdit ifade eden âyetlerle birlikte gelir. Gerçek anlamı ise herşeyi kuşatıcı olması ve kuşatılan şeyin kökten imha edilmesidir.

“Kuşatıcı (anlamındaki fnuhît)” asıl şekli; olup, “ye”nin harekesi “ha”ya nakledilerek “ye” harfi sakin (med harfi) olmuştur. Buradan: Kuşattı, kuşatır, kuşatmak'” denilir. ” Evin etrafını çeviren duvar” da bu kökten gelmektedir. “Oranın ahalisi onu kuşatır” demektir. “Atlar filan kişiyi kuşattı” ifadesi her taraftan etrafının sarıldığını anlatmak için kullanılır. Şanı yüce Allah’ın:

“Onun mahsulü kuşatıldı (bütün serveti yokedildi)” (el-Kehf, 18/42) âyetinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Fussilet 53

Onlara ayetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz ki, onun hak olduğu onlara açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi?

Diyanet Vakfı
İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kuranın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?

Kurtubi Tefsiri
Onun gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar âyetlerimizi onlara hem âfâkta, hem kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin herşeyi görüp gözetici olması sana yetmez mi?

“Onun gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar âyetlerimizi” vahdaniyet ve kudretimizin birliğini

“onlara hem âfâkta”

geçmiş ümmetlerin kaldıkları yerlerin harabe oluşunda,

“hem kendi nefislerinde” belalarla, hastalıklarla

“göstereceğiz.”

İbn Zeyd dedi ki:

“Hem âfâkta” semadaki varlık ve birliğimizin belgelerinde

“hem kendi nefislerinde” dünyada cereyan eden olaylarda demektir. Mücahid dedi ki:

“Hem âfâkta” çevredeki toprakların fethedilmesinde…

Yüce Allah Rasûlüne ve ondan sonraki Raşid halifeler ile dünyanın dört bir yerinde ve genel olarak doğuda ve batıda dininin yardımcılarına özellikle de batı tarafında daha önceki yeryüzünde bulunan halifelerden hiçbir kimseye benzeri görülmedik şekilde fetihler kolaylaştırılmıştır. Aynı şekilde zorbalara ve kisralara karşı zaferler kazanmışlar, onların az sayıdaki toplulukları öbürlerinin bir çoğuna galib gelmiş, bu ümmetin zayıfları zorba ve kisraların güçlülerine egemen kılınmıştır. Onlar vasıtası ile alışılmadık ve olağanüstü birtakım olaylar gerçekleştirmiştir.

“Hem kendi nefislerinde” de Mekke’nin fethedilmesi demektir. Taberî’nin tercih ettiği açıklama da budur, el-Minhal b. Amr ve es-Süddî de böyle demişlerdir.

Katade ile ed-Dahhak ise şöyle demektedirler:

“Hem âfâkta” Allah’ın geçmiş ümmetlerin başına getirdiği olaylarda,

“hem kendi nefislerinde” Bedir gününde… demektir.

Atâ ile yine İbn Zeyd de şöyle demişlerdir:

“Hem âfâkta” göklerin ve yerin çeşitli yerlerinde, güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, rüzgarlar, yağmurlar, gök gürültüsü, şimşekler, yıldırımlar, bitkiler, ağaçlar, dağlar, denizler ve daha başkalarında… demektir.

es-Sıhah’da

“afak” çevre ve etraftaki yerler demektir. Bunun tekili ‘ufk ve ufuk” …diye gelir, “usr ve usur” gibi. Hemze ile “fe” harfleri üstün olarak:

” Yerin ufuklarından (uzak yerlerinden) olan adam” demektir. Bunu en-Nasr nakletmiştir. Bazıları ise hemze ve “fe”nin ötreli olarak; diye söyleneceğini belirtmişlerdir. Kıyasa uygun olan şekil de budur. el-Cevherî’den başkaları da şöyle bir beyit zikretmektedir:

“Önünüzde semanın ufuklarını kapatmış bulunuyoruz,

Oranın iki ayı (güneşi ve ayı) ve doğan yıldızları bizimdir.”

“Hem kendi nefislerinde” ilâhi sanatın inceliklerini, hikmetinin harikuladeliklerini -küçük ve büyük abdestin çıkış yollarını- dahi göstereceğiz. Çünkü kişi belli bir yerden yer içer, fakat bunlar iki ayrı yerden çıkarlar. Yine yüce Allah’ın sanatının harikuladeliğini bir su damlasını andıran gözlerinde de göstereceğiz. O bunlarla sema ve arzda beşyüz yıllık bir mesafeyi görebilmektedir. Kendileri vasıtasıyla farklı sesleri birbirinden ayırdedebildiği kulaklarında ve buna benzer yüce Allah’ın insan yapısındaki harikulade diğer hikmetlerinde de göstereceğiz.

Bir başka görüşe göre

“hem kendi nefislerinde” onların nutfe iken diğer başka hallere geçişleri anlamındadır. Nitekim bunlara dair açıklamalar daha önceden el-Mu’minun Sûresi’nde (23/12-14. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Anlamın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerine haber vermiş olduğu çeşitli fitneler ve gaybe dair haberleri göreceklerdir, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Onun gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar…” âyeti ile ilgili dört açıklama vardır:

1- O Kur’ân-ı Kerîm’dir.

2- Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerine getirdiği ve kendisine davet ettiği İslâmdır.

3- Allah’ın kendilerine gösterdiği ve bu hususta yaptıkları hakkın kendisidir.

4- Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gerçek rasûlün ta kendisidir.

“Rabbinin herşeyi görüp gözetici olması yetmez mi?” âyetindeki: ” Rabbinin” âyeti; “Yetme” fiilinin faili olarak ref mahallindedir ise “Rabbin” lâfzından bedeldir. Eğer mahalline bedel kabul edersek, ref konumundadır. Eğer lâfzından bedel kabul edersek, cer konumundadır. “Lam” harfinin hazfi takdiri ile nasb konumunda olması da mümkündür. Âyetin anlamı da şudur: Rabbinin tevhidine dair onlara gösterdiği delilleri onlara yetmez mi? Çünkü o “herşeyi görüp, gözetici”dir. Herşeyi görüp gözettiğine göre de herşeyin karşılığını verir.

Manası:

“Rabbinin” kâfirleri cezalandırmak hususunda

“herşeyi görüp gözetici olması yetmez mi?” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre âyetin anlamı şöyledir: Ey Muhammed!

“Rabbinin herşeyi” kâfirlerin amellerini

“görüp, gözetici olması” sana

“yetmez mi?”

Yine bir başka görüşe göre anlam şöyledir: Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından gelmiş olduğuna şahid olarak

“Rabbin… yetmez mi?”

Şöyle de açıklanmıştır: Rabbinin kulların işledikleri

“herşeyi görüp, gözetici olması sana yetmez mi?”

Görüp gözetici (şehid) de bilen anlamındadır. Yani bu lâfız hazır bulunmak demek olan şehadetten gelmektedir.

Fussilet 52

De ki: “Söyleyin bakalım, eğer o Allah katındansa, sonra siz onu inkâr ettiyseniz, uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapkın kimdir?”

Diyanet Vakfı
De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kuran), Allah tarafından ise siz de onu inkar etmişseniz o zaman (haktan) uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Söyleyin bana eğer o Allah tarafından ise sonra da siz onu inkâr ederseniz, uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?”

Ey Muhammed! Onlara

“de ki” ey müşrikler!

“Söyleyin bana eğer o” bu Kur’ân-ı Kerîm

“Allah tarafından ise sonra da siz onu inkâr ederseniz, uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?” Hangi insan bundan daha sapık olabilir? Yani bedbahtlığınızın ve düşmanlığınızın aşırılığından ötürü sizden daha sapık hiç kimse olmaz.

Yüce Allah’ın:

“Eğer o Allah tarafından ise” ifadesinin yüce Allah’ın:

“Yemin olsun Biz Mûsa’ya kitabı verdik” (Fussilet, 41/45) âyetinde sözü edilen kitaba ait olduğu da söylenmiştir. Ancak birinci görüş daha güçlüdür ve İbn Abbâs’ın görüşü de budur.

Fussilet 51

İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan döner. Ona bir kötülük dokunduğunda ise bol bol dua eder.

Diyanet Vakfı
İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.

Kurtubi Tefsiri
Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan çizip uzaklaşır. Eğer ona kötülük isabet ederse, bu sefer de uzun uzadıya dua eder.

“Biz insana” kâfiri kastediyor

“nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan çizip uzaklaşır.” İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Umeyye b. Halefi kastetmektedir. Bunlar İslâm’dan yüz çevirdiler ve ondan uzaklaşıp gittiler.

“Yan çizip, uzaklaşır” âyeti: Hakka boyun eğmeyi kendisine yedirmez, Allah’ın peygamberliğine karşı büyüklenir, demektir. “uzaklaştı” anlamında olduğu söylenmiştir. ” Ondan uzaklaştım, uzaklaşmak”; “Onu uzaklaştırdın, o da uzaklaştı”; ” Uzaklaştılar” demektir, “Pek uzak yer” anlamındadır, en-Nabiğa şöyle demiştir:

“Sen bana yetişen gece gibisin,

Senden uzakta kalınacak yerin geniş olduğunu sansam bile.”

Yezid b. el-Ka’ka’da

“yan çizip, uzaklaşır” anlamındaki âyeti: diye hemzeden önce bir “elif” ile okumuştur. Bunun “Kalktı” fiilinden gelmesi mümkün olduğu gibi, birincisinin anlamında fakat hemzenin kalbedilmesi (yer değiştirmesi) ile okunmuş olması da mümkündür.

“Eğer ona kötülük” hoşuna gitmeyen bir şey

“isabet ederse, bu sefer de uzun uzadıya” pekçok

“dua eder.”

Araplar çokluğu ifade etmek maksadı ile uzunluk ve enlilik lâfızlarını kullanırlar. Mesela: “Filan kişi sözü uzattı ve enlice dua etti” denilir. Bunları çok yaptığı anlatılmak istenir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Uzun uzadıya dua eder” çokça yalvarıp yakarır, demektir. Kâfir zorlu ve sıkıntılı zamanlarda Rabbini tanır, fakat bolluk ve rahatlık zamanlarında O’nu tanımaz.

Fussilet 50

Eğer ona, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırsak mutlaka der ki: “Bu benim hakkımdır. Kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile, şüphesiz orada da benim için güzellik vardır.” Elbette inkâr edenlere yaptıklarını haber vereceğiz ve onlara ağır bir azaptan tattıracağız.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu, benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak Onun katında benim için daha güzel şeyler vardır, der. Biz, inkar edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki kendisine dokunan bir darlıktan sonra ona rahmetimizden tattırsak o elbette şöyle der: “Bu benimdir. Ben kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülsem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik vardır.” Yemin olsun Biz kâfir olanlara ne yaptıklarını haber vereceğiz ve yemin olsun onlara çok şiddetli azaptan tattıracağızdır.

“Yemin olsun ki kendisine dokunan bir darlıktan” zorluk, hastalık, sıkıntı ve fakirlikten

“sonra ona rahmetimizden” güzel bir akıbet bolluk ve zenginlik

“tattırsak, o elbette şöyle der: Bu benimdir.” Yani Allah benim amelimden razı olduğundan ötürü zaten benim hakettiğim bir şeydir. Böylelikle o Allah’ın kendisine bu nimeti vermesini, Allah’ın üzerindeki bir hakkından dolayı olduğu görüşüne kapılır. Yüce Allah’ın nimetlerle, sıkıntılarla onu sınayıp böylelikle onun şükredip, sabreden bir kişi olup olmadığını ortaya çıkarmak istediğini bilmez.

İbn Abbâs dedi ki:

“Bu benimdir” bu benden kaynaklanan bir şeydir, demektir.

“Ben kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülsem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik” yani cennet

“vardır” âyetindeki

“Şüphesiz… iyilik vardır” lâfzındaki “lam” (“şüphesiz” anlamında) te’kid içindir.

O böylelikle hiçbir ameli olmaksızın yersiz birtakım temennilerde bulunur.

el-Hasen b. Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib şöyle demiştir: Kâfirin iki tane temennisi vardır. Dünyada o şöyle der:

“Eğer Rabbime döndürülsem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik vardır.” Ahirette de şöyle diyecektir:

“Keşke biz (dünyaya) geri döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdık, mü’minlerden olurduk.” (el-En’am, 6/27);

“Ah keşke toprak olsaydım.” (en-Nebe’, 78/40)

“Yemin olsun Biz kâfir olanlara ne yaptıklarını haber vereceğiz.” Onlara yaptıklarının karşılığını vereceğiz. Buna dair yüce Allah yemin etmiş bulunuyor.

“Ve yemin olsun onlara çok şiddetli azaptan tattıracağızdır.”

Fussilet 49

İnsan hayır istemekten usanmaz. Ona bir kötülük dokunduğunda ise ümitsizdir, umutsuzdur.

Diyanet Vakfı
İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.

Kurtubi Tefsiri
İnsan iyilik dilemekten usanmaz. Eğer ona kötülük dokunsa, hemen ümidini keser, ye’se düşer.

“İnsan iyilik dilemekten usanmaz.” Yani usanmaksızın iyilik ister. Burada:

“iyilik (hayr)” mal, sıhhat, otorite ve güç anlamındadır.

es-Süddî de şöyle demektedir: Burada insandan kasıt kâfirdir. Maksadın el-Velid b. Muğire olduğu söylendiği gibi, Rabia’nın çocukları Utbe ve Şeybe ile Ümeyye b. Halef olduğu da söylenmiştir.

Abdullah (b. Mesud)’un kıraatinde: “insan mal dilemekten usanmaz” şeklindedir.

“Eğer ona kötülük” fakirlik ve hastalık

“dokunursa, hemen” Allah’ın lutfundan

“ümidini keser.” Rahmetinden

“ye’se düşer.”

Bir başka açıklamaya göre; duasının kabul edileceğinden

“ümidini keser.” Rabbine hüsn-ü zan beslemeyerek de

“ye’se düşer.”

İçinde bulunduğu kötü durumun bitip gideceğinden yana

“ümidini keser” bunun devam edip gideceğini zannederek

“ye’se düşer” diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirlerine yakındır.

Fussilet 48

Daha önce çağırdıkları kendilerinden kaybolmuştur. Sığınacak yerleri olmadığını anlamışlardır.

Diyanet Vakfı
Böylece önceden yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Önceden dua (ve ibadet) ettikleri şeyler önlerinden kaybolur. Kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını da anlarlar.

“Önceden” dünyada iken

“dua ettikleri şeyler önlerinden kaybolur” yokolur, gider. Ateşten

“kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını da anlarlar”

bilir ve kesinlikle idrak ederler.

“Kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını” âyetindeki: ‘…ma, …” burada bir harftir, isim değildir. Bundan dolayı buradaki zan (mealde: anlamak) bunda amel etmeyip fiil(in ameli) lağvolmuştur. İfade: Onların kaçacak ve kurtulacak bir yerlerinin bulunmadığını anlarlar” takdirindedir. “Kaçtı, kaçar, kaçmak, kaçacak yer” denilir.

Buradaki “zan”ın ağırlıklı görüş anlamına geldiği de söylenmiştir. Onlar cehennemlik olduklarında şüphe etmeyecekler ama oradan çıkartılacaklarını da ümit edeceklerdir.

Bununla birlikte cehennemden çıkarılacakları konusunda ümitleri kesilinceye kadar böyle bir zan ve ümitlerinin olması da uzak bir ihtimal değildir.

Fussilet 47

Saatin bilgisi yalnızca O’na döndürülür. Meyveler tomurcuklarından çıkmaz, dişi bir canlı hamile kalmaz ve doğurmaz — ancak O’nun bilgisiyle. O gün onları çağırır: “Benim ortaklarım nerede?” Derler: “Sana bildirdik, bizden bir tanık yok.”

Diyanet Vakfı
Kıyamet gününün bilgisi, Ona havale edilir. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz, derler.

Kurtubi Tefsiri
O saatin bilgisi O’na havale olunur. O’nun bilgisi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz. Hiçbir dişi de ne gebe kalır, ne de doğurur. “Benim ortaklarım nerede?” diye onlara sesleneceği gün onlar: “Bizden şehadet edecek kimse olmadığını Sana arzederiz” derler.

“O saatin” kıyâmetin kopacağı vaktin

“bilgisi O’na havele olunur.”

Çünkü onlar: Ey Muhammed! Eğer sen bir peygamber isen kıyâmetin ne zaman kopacağının haberini bize ver, demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil olmuştu.

“Onun bilgisi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan” içinde bulunduğu kaplardan

“çıkmaz.”

“Hiçbir meyve” lâfzındaki kelimesi fazladan gelmiştir.

“Hiçbir meyve… çıkmaz” anlamındadır.

“Tomurcuk(lar)” diye anlam verilen: lâfzı “meyvenin içinde barındığı kaplar'” demektir. Tekili: …diye gelir. Bu da bal ya da başka türden herbir şeyin içinde saklandığı zarf (kab) demektir. Bundan dolayı yeni çıkan hurma meyvesinin içinde bulunduğu ve çatladıktan sonra meyvenin içinden çıktığı kabçığa: ismi verilmiştir. İbn Abbâs dedi ki: (“tomurcuk” anlamı verilen): “Çatlamadan önceki meyve kabı” demektir. Çatladığı takdirde ona bu isim verilmez. Buna dair daha geniş açıklamalar ileride er-Rahmân Sûresi’nde (55/11. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Nafî’, İbn Amir ve Hafs “meyve” anlamındaki lâfzı çoğul olarak: “Meyveler” diye okumuşlardır, diğerleri ise tekil olarak: “Meyve” diye okumuşlardır, ancak maksat çoğuldur. Yüce Allah’ın:

“Hiçbir dişi de ne gebe kalır…” âyeti dolayısıyla böyledir, burada da maksat çoğuldur. Yüce Allah şunu demektedir: Meyvelerin ve doğan çocukların bilgisi Ona ait olduğu gibi;

“o saatin bilgisi de O’na havale olunur.”

Dünya hayatında iken şefaat edecek ilâhlar olduklarını ileri sürdüğünüz

“Benim ortaklarım nerede? diye onlara” Allah’ın müşriklere

“sesleneceği gün onlar” yani putlar bir başka açıklamaya göre müşrikler; ibadet edenlerin de, kendilerine ibadet olunanların da hepsini kastetmiş olma ihtimali de vardır;

“bizden” senin ortağının bulunduğuna

“şehadet edecek kimse olmadığını Sana arzederiz” sana bildiririz, sana söyleriz

“derler.”

” Sana arzederiz” Sana söyleriz, Sana bildiririz, demektir. “Bildirdi, bildirir” demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Bizden ayrıldığını bize bildirdi Esma,

Nice bir yerde kalan kişi vardır ki; onun kalışından usanılır.”

Müşrikler kıyâmet gününü görecekleri vakit, putlarla ilişkilerinin olmadığını söyleyecekler, putlar da onlarla bir ilişkilerinin olmadığını açıklayacaklardır. Daha önceden birkaç yerde (mesela Sebe’, 34/31-33. âyetlerin tefsirinde) geçtiği gibi.

Fussilet 46

Kim salih bir iş yaparsa kendi nefsi için yapmıştır. Kim kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.

Diyanet Vakfı
Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.

Kurtubi Tefsiri
Kim salih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zulmedici değildir.

“Kim salih amel işlerse, kendi lehine” âyetinde şart ve cevab birarada zikredilmiştir. Aynı şekilde

“kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhinedir” âyeti da böyledir. Şanı yüce Allah esasen kulların itaatine muhtaç değildir. Kim itaat ederse onun için mükâfat vardır, kim de kötülük işlerse onun aleyhine ceza vardır.

“Rabbin kullarına asla zulmedici değildir.” Yüce Allah azıyla çoğuyla zulmün kendisi hakkında sözkonusu olmadığını bildirmektedir. Buradaki nefy ifadesi mübalağa kipi ile gelmiştir. (Yani en ufak bir zulüm dahi onun hakkında sözkonusu olmadığına göre) başkası da sözkonusu değildir. Bunun delili de şanı yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah insanlara en ufak bir şey kadar dahi zulmetmez.”(Yûnus, 10/44)

Adil ve sika (güvenilir) raviler ile sağlam İmâmlar, zahid ve adaletli yeryüzünün emininden (Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan), o semanın emininden (Cebrâîl -aleyhisselâm-‘den), o yüce Rabbden: “Ey kullarım! Şüphesiz ki Ben zulmü kendime haram kıldım. Aranızda da onu haram kıldım. O bakımdan birbirinize zulmetmeyiniz” Müslim, IV, 1994; Müsned, V, 160. hadisini rivâyet etmişlerdir.

Aynı şekilde o Hakim ve Malik olandır. Mâlik’in mülkünde yaptığı şeyler dolayısıyla da itiraz edilmez, zira kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunmak hakkına sahibtir.

Fussilet 45

Andolsun, Musa’ya kitabı verdik. Onda ihtilafa düşüldü. Rabbinin önceden verilmiş sözü olmasaydı, aralarında hüküm verilmiş olurdu. Şüphesiz onlar, ondan yana kuşkulu bir tereddüt içindedirler.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Musaya Kitabı verdik, onda da ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hükmedilirdi (işleri bitirilirdi). Onlar Kuran hakkında derin bir şüphe içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz Mûsa’ya kitabı verdik de hakkında ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasa idi, bunların da aralarında elbette hüküm olunurdu. Halbuki onlar bundan yana şüphe ve tereddüt içindedirler.

“Yemin olsun Biz Mûsa’ya kitabı” Tevrat’ı

“verdik de hakkında ihtilafa düşüldü.” Yani birtakım kimseler ona îman etti, birtakım kimseler onu yalanladı. Buradaki zamir (“hakkında” anlamı verildi) kitaba aittir. Bu ifade Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani senin kavminin de kitabın hakkında anlaşmazlığa düşmesi seni üzmesin, çünkü onlardan önceki kavimlere indirilen kitaplar hakkında böyle anlaşmazlıklar olmuştur.

Zamirin Mûsa (aleyhisselâm)’a ait olduğu da söylenmiştir.

“Eğer Rabbinden” onlara mühlet verileceğine dair

“bir söz geçmiş olmasa idi” acilen onlara azâb gönderilmesi hususunda

“bunların da aralarında elbette hüküm olunurdu.”

“Halbuki onlar bundan” Kur’ân-ı Kerîm’den

“yana şüphe ve tereddüt” ileri derecedeki bir şüphe

“içindedirler.” Bu hususa dair açıklama daha önceden (Hud, 11/12 âyeti açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kelbî bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir: Şayet Allah bu ümmetin azabını kıyâmet gününe kadar ertelememiş olsaydı, diğer ümmetlere yapıldığı gibi bunların da azâbı onları gelir bulurdu:

Azaplarının ertelenmesinin sulblerinden gelecek mü’minler dolayısıyla olduğu da söylenmiştir.

Fussilet 44

Eğer onu yabancı dilden bir Kur’an yapsaydık, derlerdi ki: “Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Yabancı ve Arapça mı?” De ki: “O, iman edenler için bir rehberdir ve şifadır.” İman etmeyenlerin kulaklarında ağırlık vardır. O, onlara karşı bir körlüktür. Onlara uzak bir yerden sesleniliyor gibidirler.

Diyanet Vakfı
Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kuran kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kuran onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kuranda ne söylendiğini anlamıyorlar.)

Kurtubi Tefsiri
Eğer Biz onu Arapça olmayan bir Kur’ân yapsa idik, elbette: “Ayetleri açıklanmalı değil miydi?

Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur?” diyeceklerdi. De ki: “O îman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. Îman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o onlar için bir körlüktür.” İşte onlar kendilerine uzak bir yerden seslenilir (gibidirler).

Yüce Allah’ın:

“Eğer Biz onu Arapça olmayan bir Kur’ân yapsa idik, elbette: Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur? diyeceklerdi…” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kur’ân’ın Mucize Oluşunun Ortaya Çıkması:

“Eğer Biz onu Arapça olmayan” yani Arapların dışındakilerin dilinde

“bir Kur’ân yapsa idik, elbette âyetleri açıklanmalı değil miydi?… diyeceklerdi.” Ayetleri bizim dilimizde açıklanmalı değil miydi? Çünkü biz Ara biz, Arapça olmayan dili anlayamayız “diyeceklerdi.”

Böylelikle yüce Allah bu kitabı onun mucize oluşunun ortaya çıkması için onların diliyle indirmiş olduğunu açıklamış olmaktadır. Çünkü onlar hem nazım, hem nesir itibariyle söz söyleme türlerini insanlar arasında en iyi bilenlerdi. Onlar Kur’ân-ı Kerîm’e karşı çıkarak onun benzerini ortaya koymaktan âciz olduklarına göre; bu, Kur’ân’ın Allah tarafından gönderilmiş olduğunun en açık bir delili demektir. Eğer Arap olmayanların diliyle indirilmiş olsaydı, bu sefer: Biz bu dili bilmiyoruz, diyeceklerdi.

2- Kur’ân Başka Bir Dile Tercüme Edildiği Takdirde O Tercümeye Kur’ân Denemez:

Bu husus böylece sabit olduğuna göre; bu Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olduğuna, onun Arap diliyle indirilmiş olduğuna, Arapça dışındaki bir dil ile gelmediğine, Arapçadan bir başka dile aktarıldığı takdirde Kur’ân olmadığına açık bir delildir.

3- Arab Peygambere Arapça Olmayan Bir Kur’ân ve Kur’ân-ı Kerîm’de Arapça Olmayan Lâfızların Varlığı:

“Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur?” anlamındaki âyeti Ebû Bekr, Hamza ve el-Kisaî hafif iki hemze ile okumuşlardır.

“Acemi” ister fasih olsun, ister olmasın Araplardan olmayan kimse demektir. A’cemi ise Araplardan olsun, olmasın fasih konuşamayan kimse demektir. Buna göre a’cem “fasih”in zıttıdır. Bu da ifadeleri, sözleri açık seçik olmayandır. Mesela konuşmayan hayvana “a’cem” denilir. “Gündüz namazı acmâ’dır” ifadesi de buradan gelmektedir. Yani gündüz namazında açıktan Kur’ân-ı Kerîm okunmaz. Buna göre “a’cem” kelimesine nisbet (acem kelimesine göre) daha bir pekiştirmeli olmaktadır. Çünkü Araplardan olmayan “acemi” bir şahıs Arapçayı fasih olarak konuşabilir. Arap olan bir kimse de fasih olmayabilir. Bundan dolayı “a’cemi” şeklindeki nisbet daha vurgulu bir ifade olmaktadır.

Âyet: Arapça olmayan bir Kur’ân, Arap olan bir peygambere mi indiriliyor? demektir. Bu ise inkârı bir sorudur.

el-Hasen, Ebû’l-Aliye, Nasr b. Âsım, el-Muğire ve İbn Ajnir’den Hişam, “haber vermek” anlamında olmak üzere tek bir hemze ile diye okumuşlardır. (Anlamı: Arapça olmayan bir Kur’ân ile Arap bir peygamber birarada… diyeceklerdi, olur).

“Ayetleri açıklanmalı değil miydi?” âyetinin anlamına gelince, bu âyetlerin bir bölümü Arapların anlayabileceği Arapça, bir bölümü de Arap olmayanların anlayabileceği Arapça dışındaki bir dille olmalı değil miydi?

Said b. Cübeyr dedi ki: Kureyş dedi ki: Kur’ân hem Arapça dışında, hem de Arap diliyle indirilseydi olmaz mıydı? Bu durumda onun âyetlerinin bir bölümü Arapça dışındaki bir dilden, bir bölümü de Arapça olurdu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indirilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli dillerden kelimeler de indirilmiştir. Bunlardan birisi “siccîl” kelimesidir. Bu kelime Farsçadır ve aslı “seng-kîl” olup, çamur ve taş demektir. “Firdevs” kelimesi de Rumcadır. “Kıstas” kelimesi de böyle.

Hicazlılar, Ebû Amr, İbn Zekvan ve Hafs ise (“Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur?” anlamındaki âyeti) soru kipi halinde okumuşlardır. Şu kadar var ki onlar kıraatlerinde kabul ettikleri esasa göre hemzeyi yumuşak çıkarmışlardır. Sahih kıraat, bunu istifham ile okumaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“De ki: O îman edenler için bir hidayet ve bir şifadır” âyeti ile yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in ona îman eden herkes için şüphe, tereddüt ve rahatsızlıklara karşı bir hidayet ve bir şifa olduğunu bildirmektedir.

“Îman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır.” Yani Kur’ân’ı dinlemeye karşı sağırdırlar. Bundan dolayı Kur’ân okunurken anlamsız sesler çıkarmayı birbirlerine tavsiye etmiş bulunuyorlar. Bu âyet-i kerimenin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Kur’ân’da, mü’minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz. Zâlimlerin ise ancak hüsranını arttırır” (el-İsra, 17/82) âyetidir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden (el-İsra, 17/82. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Bir körlüktür” anlamındaki âyet genel olarak mastar olmak üzere: diye okunmuştur. Ancak İbn Abbâs, Abdullah b. ez-Zübeyr, Amr b. el-As, Muaviye ve Süleyman b. Katte: “Ve o onlar için bir körlüktür” diye “mim” harfini kesreli olarak okumuşlardır. Onlar için açıklık kazanmayan bir kitaptır, demek olur.

Ebû Ubeyd, birinci okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu okuyuş üzerinde insanların icmaı vardır. Ayrıca daha önceden -yine mastar olarak-: “Bir hidayet ve bir şifadır” diye buyurulmuştur. Eğer bu anlamdaki lâfızlar: ” Hidayete ileten ve şifa veren” diye olsaydı o vakit “bir körlüktür” anlamındaki lâfzın kesreli okunuşu -bunlar gibi mastar olması için- daha güzel olurdu.

Âyetin takdiri şöyledir: Onu kabul etmeyi terk hususunda îman etmeyenler, “kulaklarında bir ağırlık” bulunan kimseler durumundadır. “Ve o” Kur’ân-ı Kerîm “onlar için bir körlüktür.”

Buradaki “bir körlüktür” anlamındaki lâfız: “Körlük özelliklidir” takdirindedir. Böyle olması ise onların Kur’ân-ı Kerîm’i fıkhetmeyen, anlayamayan kimseler oluşlarından dolayıdır, buna göre burada muzaf hazfedilmiştir. Bir açıklamaya göre de anlam şöyledir: Buradaki “o” zamirinden kasıt “ağırlık”dır ve bu da onlar için bir körlüktür.

“İşte onlar kendilerine uzak bir yerden seslenilir (gibidirler).” Bu ifade temsilden (verilen örneklerden) anlamayan kimseye söylenir. Dilcilerin naklettiklerine göre konuyu iyice anlayıp kavrayan bir kimseye: Sen yakından anlarsın denilir, anlamayan kimseye de: Sen kendisine uzaktan seslenilen bir kimseye benzersin, derler. Yani ona kendisinden uzakça bir yerden seslenildiği için bu seslenişi duymayan ve anlamayan kimseye benzer.

ed-Dahhak dedi ki: “Kendilerine uzak bir yerden” çağrıldıkları isimlerin en kötüsü ile kıyâmet gününde “seslenilir.” Bu da; onları azarlamak ve rezil etmek için daha ağır bir üslub olacaktır, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kur’ân-ı Kerîm üzerinde düşünmeyen bir kimse, Arap olmayan ve sağır bir kimse gibidir. Böylesine uzak bir yerden seslenilir, fakat ona seslenen kimsenin seslenişi bittiği halde, o yine bu seslenişi işitmeyen bir kimse gibidir. Ali (radıyallahü anh) ile Mücahid şöyle demişlerdir: Kalplerinden uzak bir yerden… demektir.

Tefsir’de de şöyle denilmiştir: Sanki onlara semadan sesleniliyor da bundan dolayı onlar işitmiyorlar gibi. Bu anlamdaki bir açıklamayı da en-Nekkaş nakletmiştir.

Fussilet 43

Sana söylenmekte olan, senden önce gönderilen elçilere söylenmiş olandan başkası değildir. Şüphesiz Rabbin bağışlayıcıdır, acı veren azap sahibidir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Elbette ki senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de acı bir azap sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Sana, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey söylenmiyor. Muhakkak senin Rabbin hem mağfiret, hem can yakıcı azâbın sahibidir.

“Sana, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan” onlara söylenmiş eziyet verici sözlerden ve yalanlamadan

“başka bir şey söylenmiyor.”

Bu âyet ile yüce Allah Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı teselli etmektedir.

“Muhakkak senin Rabbin hem” sana ve ashabına

“mağfiret hem” senin düşmanlarına “can yakıcı” acıtıcı ve incitici

“azâbın sahibidir.”

Şöyle de açıklanmıştır: Sana verilen ibadeti yalnızca Allah’a ihlâs ile yapmak emri ancak yüce Allah’ın senden öncekilere vahyettiğidir. Tevhid ile ilgili hususlarda şeriatlar arasında bir ayrılık yoktur. Bu da yüce Allah’ın:

“Yemin olsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan, andolsunki amelin boşa çıkar…” (ez-Zümer, 39/65) Yani senin onları kendisine davet ettiğin şey senden önceki bütün peygamberlerin davet ettiği şey ile aynıdır. O bakımdan onların sana karşı inkârda bulunmalarının bir anlamı yoktur.

İfadenin soru anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani

“sana, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka” ne söyleniyor ki?

“Muhakkak senin Rabbin” diye başlayan âyetin yeni bir ifade olduğu söylenmiştir. Ondan önceki ifade ise haber gizli kabul edildiği takdirde tam bir anlam ifade etmektedir.

Bunun;

“muhakkak senin Rabbin hem mağfiret, hem can yakıcı azâbın sahibidir” âyetinin

“sana, senden önce… başka bir şey söylenmiyor” âyeti ile muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani sana emredilen ancak uyarıp korkutmak ve müjdelemektir

Fussilet 42

Ona ne önünden ne ardından batıl gelemez. Hikmet sahibi, övgüye layık olandan indirilmiştir.

Diyanet Vakfı
Ona önünden de ardından da batıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allahtan indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Önünden ve arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmedir.

“Önünden de, arkasından da batıl ona erişemez.” Allah tarafından daha önceden indirilmiş hiçbir şey onu yalanlamaz, ondan sonra da herhangi bir kitab inmeyecek, onu iptal etmeyecek, onu neshetmeyecek demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

es-Süddi ve Katade de:

“Önünden de, arkasından da batıl” yani şeytan

“ona erişemez” onu değiştiremez, ona bir şey ekleyemez, bir şey eksiltemez.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir:

“Önünden de arkasından da” yalanlama ona erişemez.

İbn Cüreyc: Geçmişe dair verdiği haberlerde de, gelecekte olacaklara dair verdiği haberlerde de

“bâtıl ona erişemez.” İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre:

“Önünden” yani yüce Allah tarafından

“arkasından” Cebrâîl (aleyhisselâm)’dan ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan

“bâtıl ona erişemez.”

“Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.” İbn Abbâs dedi ki: Yaratmasında

“hikmeti sonsuz (Hakîm)” onlara yaptıklarında

“her hamde layık olan”dır demektir. Katade ise: Emrinde

“hikmeti sonsuz (Hakîm)” yarattıklarına yaptıkları dolayısı ile

“her hamde layık olan” diye açıklamıştır.

Fussilet 41

Şüphesiz zikri inkâr edenler, kendilerine geldiğinde — o, aziz bir kitaptır.

Diyanet Vakfı
Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkar edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki kendilerine geldiğinde o zikri inkâr edenler (Bize gizli kalmazlar). Halbuki o hiç şüphesiz eşsiz bir kitaptır.

“Muhakkak ki kendilerine geldiğinde o zikri inkâr edenler…” âyetinde geçen

“zikir” herkese göre Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine gerek duyulan bütün hükümler vardır. Bu âyette haber hazfedilmiştir. Takdiri: Helâk olmuşlardır yahut azaba uğratılacaklardır, şeklindedir. Bir görüşe göre haber:

“İşte onlar kendilerine uzak bir yerden seslenilir (gibidirler)” (Fussilet, 41/44) âyeti olup, araya:

“Sana senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey söylenmiyor” âyeti girmiştir. Daha sonra tekrar zikri sözkonusu ederek:

“Eğer Biz onu Arap dilinden başka bir Kur’ânyapsa idik…” diye buyurduktan sonra da:

“İşte onlar kendilerine uzak bir yerden seslenilir (gibidirler)” diye buyurulmuştur. Ancak tercih edilen birinci görüştür. en-Nehhâs: Bildiğim kadarıyla bütün nahivciler tarafından (tercih edilen görüş odur), demiştir.

“Halbuki o, hiç şüphesiz eşsiz bir kitaptır.” Yani Allah nezdinde çok değerli bir kitaptır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yine ondan gelen rivâyete göre: Allah tarafından gönderilmiş çok değerli bir kitaptır. Allah için son derece değerli diye de açıklanmıştır. Buradaki “(eşsiz bir kitaptır” diye anlamı verilen) “Aziz”in Allah tarafından aziz kılınmış, dolayısıyla batılın kendisine ulaşamadığı… anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre bu kitabın aziz tutulması, ona üstün bir saygı gösterilmesi ve onun hakkında anlamsız bir tutum takınılmaması gerektiği… diye de açıklanmıştır. “Aziz”in şeytanın değiştirmeye güç yetiremediği kitab anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı da es-Süddî yapmıştır.

Mukâtil dedi ki: Bu kitab şeytana ve batıla karşı korunmuştur. es-Süddî: Bu kitab mahluk değildir, benzeri yoktur, demiştir. Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre: “aziz” insanların benzerini söylemeleri imkansız olan kitab demektir.

Fussilet 40

Ayetlerimiz hakkında eğriliğe sapanlar bize gizli değildir. Ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı görendir.

Diyanet Vakfı
ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar, muhakkak onlar Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır; yoksa kıyâmet gününde emin olarak gelen kimse mi? Dilediğinizi yapın. Çünkü O ne yaptığınızı çok iyi görendir.

“Ayetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar” yani delillerimiz hususunda hakkı bırakıp, başka tarafa sapanlar… demektir.

“İlhâd: Sapmak” meyletmek ve başka tarafa ayrılıp gitmek demektir. “Kabirde lahd” tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü lahd bölümü kabrin bir tarafına doğru daha çok meyillidir (kaymış olur). “Allah’ın dininde yan çizdi ve başka tarafa saptı” demektir. şekli bu tabirin bir başka söyleniş tarzıdır. Bu âyet daha önce kendilerinden sözedilen:

“Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sesler çıkarın” (Fussilet, 41/26) diye söyleyen kimseler hakkındadır.

İşte Allah’ın âyetleri hakkında doğru yoldan sapıp hakkı bırakarak başka tarafa giden kimseler ve: Bu Kur’ân Allah tarafından indirilmemiştir yahutta o bir şiir ya da bir sihirdir diyenler, onlardır. O halde buradaki “âyetlerden kasıt Kur’ân’ın âyetleridir.

Mücahid dedi ki:

“Âyetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar” Kur’ân-ı Kerîm’in okunması esnasında ıslık çalarak, gürültü koparanlar, boş söz söyleyip, şarkı söyleyenler demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu, sözü değiştirmek ve onu olması gereken yerden başka bir yere koymak demektir.

Katade dedi ki:

“Âyetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar” âyetlerimiz hakkında yalan söyleyenler demektir. es-Süddî dedi ki: İnatlaşanlar ve ayrılık içerisinde olanlar, demektir. İbn Zeyd’e göre hem şirk koşan, hem de yalanlayan kimselerdir. Anlamlar birbirlerine yakındır.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Cehil hakkında inmiştir.

Burada sözü edilen

“âyetler”in mucizeler olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte bu açıklama birinci açıklamanın kapsamı içerisindedir. Çünkü Kur’ân zaten mucizedir.

“O halde” yüzü üzere

“ateşe atılacak kimse” -İbn Abbâs ve başkalarının görüşüne göre bu Ebû Cehil-

“mi hayırlıdır? Yoksa kıyâmet gününde emin olarak gelen kimse mi?”

Mukâtil ‘in dediğine göre; bununla da kastedilen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Bundan kastın Osman, Ammar b. Yasir, Hamza, Ömer b. el-Hattâb olduğu söylendiği gibi; Ebû Seleme b. Abdi’l-Esed el-Mahzumî olduğu da söylenmiş, bütün mü’minlerin olduğu da söylenmiştir.

Âyet-i kerimenin umumi bir anlam ifade ettiği de söylenmiştir. Yani cehennem ateşine atılan kişi kâfirdir, kıyâmet gününde emin olarak gelen kimse de mü’mindir; Bu açıklamayı da İbn Bahr yapmıştır.

“Dilediğinizi yapın” emri, tehdit ihtiva eden bir emirdir. Sizler bu ikisinin eşit olmayacağını bildikten ve amellerin karşılığının mutlaka verileceğini öğrendikten sonra (istediğinizi yapabilirsiniz) demektir.

“Çünkü O, ne yaptığınızı çok iyi görendir.” Bu, tehdit mahiyetinde bir âyettir.

Fussilet 39

O’nun ayetlerinden biri de: yeryüzünü boyun eğmiş görürsün; üzerine su indirdiğimizde kıpırdar ve kabarır. Onu dirilten kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allahın ayetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
O’nun âyetlerinden biri de yeri kupkuru görmendir. Biz üzerine suyu indirdiğimizde sarsılır ve kabarır. Onu dirilten şüphesiz ki, ölüleri de dirilticidir. Çünkü O, herşeye kadirdir.

“O’nun âyetlerinden biri de yeri kupkuru görmendir” âyetinde hitab akıllı herbir varlığadır. Yani

“O’nun” ölüleri dirilttiğine delâlet eden âyetlerinden biri de

“yeri kupkuru” ve verimsiz

“görmendir.” Bu yerin (“kupkuru” diye meali verilen) huşu” ile nitelendirildiği bir ifadedir. Şair Nâbiğa da şöyle demektedir:

“Göz sürmesini andıracak kadar (kararmış) bir kül ki

Çok zorlandıktan sonra farkedebiliyorum.

Bir de izi kalmamış, yerle dümdüz olmuş

Havuzun dibini andıran çadır etrafındaki bir çukur.”

“Hiçbir bitkisi olmayan arazi” demektir. ” Herhangi bir ev ya da kalınacak yer bulunmayan belde” demektir. “Hâşi; yer” tabiri de kullanılır.

“Biz üzerine suyu indirdiğimizde” Mücahid’in dediğine göre bitki ile

“sarsılır.” Mesela; “İnsan sarsıldı” denilir, “hareket etti” demektir. Şairin şu beyiti de bu anlamdadır:

“Onun cömertlik için sallanan kılıç gibi olduğunu görürsün,

Kötü kimse yanında yiyecek bir şey bulamadığı vakit.”

“Ve kabarır” yani bitkisini çıkarmadan önce şişer ve yükselir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Yani ölümünden sonra bitkiyi çıkartmak için yukarı doğru yükselir. Bu açıklamaya göre ifadede takdim ve tehir var, demektir. Buna göre ifade: Kabarır ve sarsılır şeklindedir. Sarsılmak ve kabarmak bitkinin yerden Çıkmasından önce de olabilir, bitkinin yerin üzerine çıkmasından sonra da olabilir. Yerin kabarması yükselmesi demektir. Nitekim yüksekçe yere: denilir. Buna göre bitki önce ortaya çıkmak için harekete geçer, sonra da enine boyuna cismi büyür ve gelişir.

“Ve kabarır” anlamındaki âyeti Ebû Cafer ve Halid: diye okumuşlardır ki bu: ” Yüksekçe yer” tabirinden gelen bir lâfız olup, “büyüdü” anlamındadır.

“Sarsılır” lâfzının yağmur dolayısı ile sevinir

“kabarır” âyetinin da bitki ile şişer anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü yer yarılıp bitki çıkaracak olursa, gülmekle nitelendirilir. O halde onun sevinmekle nitelendirilmesi de câiz olur. Bununla birlikte şişip kabarmanın aynı şey olduklarını ve bunun da bitkinin çıkış hali anlamını ifade ettiğini söylemek de mümkündür. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Hac Sûresi’nde (22/5- âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Onu dirilten şüphesiz ki ölüleri de dirilticidir. Çünkü O herşeye kadirdir.” Bu âyet (ve açıklamaları) da daha önceden birkaç yerde (mesela, er-Rum, 30/50. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Fussilet 38

Eğer büyüklük taslarlarsa, Rabbinin katında olanlar O’nu gece ve gündüz tesbih ederler, usanmazlar.

Diyanet Vakfı
Eğer insanlar büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melekler) hiç usanmadan, gece gündüz Onu tesbih ederler.

Kurtubi Tefsiri
Şayet büyüklenmek isterlerse, Rabbinin yanında bulunanlar hiç usanmadan O’nu gece ve gündüz teşbih eder, dururlar.

“Şayet” kâfirler yüce Allah’a secde etmeyerek

“büyüklenmek isterlerse, Rabbinin yanında bulunanlar hiç usanmadan O’nu gece ve gündüz teşbih eder dururlar.” O’na ibadet etmekten usanç duymazlar. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Hayatın vurduğu yüklerden usandım, zaten kim yaşarsa,

Seksen yıl boyunca; -babasız kalasıca- usanır.”

Buradaki Secde Ayeti:

Bu âyetin secde âyeti olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Fakat neresinde secde edileceği hususunda ihtilâf edilmiştir. Malik âyetin secde edilecek yeri: “Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız” âyetidir, çünkü bu önceki emre bitişiktir. Ali ile İbn Mes’ûd ve başkaları: “İbadet ediyor(sa)nız” âyetinde (bitiminde) secde ediyorlardı.

İbn Vehb ile Şâfiî secde yeri

“hiç usanmadan” anlamındaki âyettir. Çünkü burada ifade tamam olmaktadır ve ibadet ile emre itaatin en ileri ifadesi dile getirilmektedir. Ebû Hanife de böyle demiştir. İbn Abbâs da yüce Allah’ın:

“Usan(maz)lar” âyetinde (bitiminde) secde ederdi.

İbn Ömer de “secde” lâfzından sonuncusu zikredilmekle birlikte (yani: “secde edin” emrinin geçtiği yerde) secde edin, demiştir. Mesrûk, Ebû Abdurrahman es-Sülemî, İbrahim en-Nehaî, Ebû Salih, Yahya b. Vessab, Yanıklardan Talha ve Zübeyd, el-Hasen ve İbn Şîrîn’den de böyle rivâyet edilmektedir.

Ebû Vâil, Katade ve Bekir b. Abdullah da yüce Allah’ın:

“Usanmadan” âyeti okununca, secde ederlerdi. İbnu’l-Arabî dedi ki: Görüş ayrılıkları birbirinden uzak değildir.

Güneş ve Ay Tutulması Namazı:

İbn Huveyzimendad’ın naklettiğine göre bu âyet-i kerîme güneş ve ay tutulmaları dolayısıyla kılınan namazı ihtiva etmektedir. Şöyle ki Araplar: Güneş ile ay ancak büyük bir şahsiyetin ölümü dolayısıyla tutulurlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu sebeple (böyle bir şeyin sözkonusu olmadığını ortaya koymak için) küsuf (güneş ve ay tutulmaları) namazını kılmıştır.

Derim ki: Küsuf namazına dair sahih hadisleri ihtiva eden Buhârî, Müslim ve başkalarında sabittir. Bu namazın nasıl kılınacağı hususunda rivâyetlerin farklılığı sebebiyle fukahâ da çokça ihtilâf etmişlerdir. Bununla birlikte bu konuda Müslim’in Sahih’inde bulunanlarla yetinmek gerekir, çünkü bu hususta en önemli dayanak odur. Doğruya muvaffak kılan Allah’tır.

Fussilet 37

O’nun ayetlerinden biri: gece, gündüz, güneş ve ay. Güneşe secde etmeyin, aya secde etmeyin; onları yaratan Allah’a secde edin — eğer O’na kulluk ediyorsanız.

Diyanet Vakfı
Gece ve gündüz, güneş ve ay Onun ayetlerindendir. Eğer Allaha ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allaha secde edin!

Kurtubi Tefsiri
O’nun âyetlerinden bir kısmı da gece ile gündüz, güneş ve aydır. Güneşe de secde etmeyin, aya da. Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin.

“O’nun âyetlerinden” birliğine ve kudretine delâlet eden alametlerinden

“bir kısmı da gece ile gündüz, güneş ve aydır.” Daha önce birkaç yerde (meselâ, el-Bakara, 2/164. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Daha sonra yüce Allah bunlara secde etmeyi yasaklamaktadır. Çünkü bunlar her ne kadar iki mahluk iseler de bu, onların bizatihi sahip oldukları ve bundan ötürü de Allah ile birlikte ibadet edilmeye hak kazandıkları bir üstünlüklerinden ötürü değildir. Çünkü onları yaratan Allah’tır. Dilese onları yok eder, yahut nurlarını giderir.

“Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin.” Onları bu şekilde şekillendiren ve bu şekilde müsahhar kılan Allah’a ibadet edin. Buradaki zamir güneşe, aya, gece ve gündüze aittir. Özellikle güneşe ve aya ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü “iki” de çoğul demektir. Zamirin “âyetler”in ihtiva ettiği anlama ait olduğu da söylenmiştir.

“Onları yaratan” âyetindeki zamirin müennesliği çokluk çoğulu olmasına binaendir. Burada müzekker ile müennese ait tağlib kipinin kullanılmayış sebebi bu zamirin akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanılmasından dolayıdır.

Fussilet 36

Eğer şeytandan sana bir vesvese gelirse, Allah’a sığın. Şüphesiz O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allaha sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer şeytandan bir vesvese seni dürtüp tahrik ederse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.

“Eğer şeytandan bir vesvese seni dürtüp tahrik ederse” âyetine dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/200. âyet, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

“Hemen” onun (şeytanın) hile ve kötülüklerinden

“Allah’a sığın. Çünkü O” senin sığınmanı

“işitendir.”

Senin yaptıklarını ve sözlerini

“bilendir.”

Fussilet 35

Buna sadece sabredenlere verilir. Buna sadece büyük pay sahibi olan erişir.

Diyanet Vakfı
Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.

Kurtubi Tefsiri
Buna ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.

“Buna” bu asaletli davranışa ve bu şerefli haslete

“ancak” öfkelerini yutmak, eziyetlere katlanmak suretiyle

“sabredenler kavuşturulur. Buna ancak” İbn Abbâs’ın dediğine göre hayırdan

“büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.” Katade ve Mücahid de: Büyük pay cennettir, demişlerdir. el-Hasen de şöyle demiştir: Allah’a yemin olsun, cennet olmaksızın hiçbir pay büyük olamaz.

“Buna… kavuşturulur” lâfzındaki zamir cennete aittir. Yani ona ancak sabredenler kavuşturulur.

Anlamlar birbirlerine yakındır.

Fussilet 34

İyilik ile kötülük bir olmaz. En güzel olanla sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık olan sanki yakın bir dost olur.

Diyanet Vakfı
İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.

Kurtubi Tefsiri
İyilikle kötülük bir olmaz. Sen en güzel olan ile (kötülüğü) defet. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir.

“İyilikle kötülük bir olmaz.” el-Ferrâ” dedi ki: İkinci: olumsuzluk edatı sıladır (fazladan gelmiştir). Âyet ” İyilikle, kötülük bir olmaz” takdirindedir. Daha sonra şu beyiti zikretmektedir:

“Rasûlullah onların yaptıklarını beğenmiyordu.

O çok iyi iki insan Ebû Bekir de, Ömer de.”

Şair araya olumsuzluk edatı sokmaksızın Ebû Bekir ve Ömer de demek istemiştir. Âyet şu demektir: Senin kabul ettiğin tevhid ile müşriklerin kabul ettikleri şirk bir olmaz.

İbn Abbâs dedi ki: İyilik (hasene); la ilahe illallah’tır, kötülük (seyyie) ise şirktir.

İyiliğin itaat, kötülüğün şirk olduğu da söylenmiştir. Bu da birinci görüşün aynısıdır.

İyilik idare etmektir, kötülük ise kabalıktır, diye açıklanmıştır. İyiliğin affetmek, kötülüğün ise intikam almak olduğu da söylenmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: İyilik ilimdir, kötülük ise çirkin söz ve işlerdir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: İyilik Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın âlini sevmektir, kötülük ise onlara buğzetmektir.

“Sen en güzel olan ile defet” âyeti kılıç âyeti ile neshedilmiştir. Fakat bu âyetin kapsamından müstehab olmak üzere geriye: Güzel geçim, sıkıntılara katlanmak ve kusurları görmemek kalmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Yani halim (kötülüğe kötülükle karşılık vermemek) olmak suretiyle sana karşı cahillik edenlerin cahilliğini defet. Yine ondan rivâyete göre: Bu bir kişiye sövüp de, kendisine sövülen diğer kişinin: Eğer söylediklerin doğru ise Allah beni bağışlasın. Eğer söylediklerin yalan ise Allah seni bağışlasın, diye cevap vermesidir.

Yine rivâyete göre Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) bunu kendisine kötü söz söyleyen bir adama söylemiştir.

Mücahid:

“En güzel olan ile” kendisine düşmanlık eden kimse ile karşılaştığı vakit ona selam vermek diye açıklamıştır. Atâ da böyle açıklamıştır.

Kadı Ebû Bekir İbnu’l-Arabî’nin “Ahkâm(u’l-Kur’ân)”ın da zikrettiği üçüncü bir görüş de musafahalaşmak (tokalaşmak)dır. Nitekim rivâyette: “Mûsafaha yapınız, bu (kalplerdeki) kini giderir.” denilmektedir. Muvatta’, II, 908 (mürsel bir rivâyet olarak).

Malik, musafaha yapılacağı görüşünde değildi. Süfyan ile bir araya gelmişler, musafahayı söz konusu ettiklerinde Süfyan şöyle demiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Habeşistan’dan geldiği vakit Cafer ile musafaha etmişti. Bunun üzerine Malik ona: Bu ona hastır, demişti. Bu sefer Süfyan ona şöyle demişti: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) için has olan bir şey bizim için de hastır, onun için genel olan bir şey bizim için de geneldir. Mûsafaha yaptığı ise sabittir, onu inkâr etmenin anlamı yoktur.

Katade de rivâyetle şöyle demektedir: Ben Enes’e: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı arasında musafaha var mıydı? diye sordum. O: Evet, dedi ve bu, sahih bir hadistir Buhârî, V, 2311. Diğer taraftan “elele tutmak (musafahalaşmak) muhabbetin kemalindendir.” denildiği rivâyet edilmiştir.

Önder İmâmlardan birisi olan Muhammed b. İshak’ın ez-Zührî’den, onun Urve’den, onun da Âişe’den rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Zeyd b. Harise Medine’ye geldi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da benim odamda idi. Zeyd kapıyı çalınca, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elbisesini arkasından sürükleyerek çıplak olarak ayağa kalktı. -Allah’a yemin ederim, ne ondan önce, ne de daha sonra onu çıplak olarak görmedim.- Onunla kucaklaştı ve onu öptü.

Derim ki: Malik’ten musafahanın câiz olduğu görüşü de rivâyet edilmiştir. İlim adamlarından bir topluluk da bu kanaattedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce Yusuf Sûresi’nde (12/100. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca orada el-Bera b. Azib’in rivâyet ettiği şu hadisi de zikretmiştik: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İki müslüman birbirleriyle karşılaşır da biri arkadaşının elinden sevgi ve samimiyet ile tutacak olursa, mutlaka aralarından günahları dökülür.” Tirmizi, V, 74; Ebû Davud, IV, 354; İbn Mace, II, 1220; Müsned, IV, 289, 30

“O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost oluverir.” Çok yakın bir arkadaş oluverir.

Mukâtil dedi ki: Bu Ebû Süfyan b. Harb hakkında inmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet eden birisi idi. Önceleri onun düşmanı iken, sonraları kendisi ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında meydana gelen sihri akrabalık sebebiyle (peygamber onun kızı Um Habibe ile evlenmişti. Bundan dolayı) onun yakın bir dostu olmuştu. Daha sonra İslâm’a girmiş ve İslâm’da da akrabalık sebebiyle candan sıcak bir dost oluvermişti.

Bu âyet-i kerimenin Ebû Cehil b. Hişam hakkında indiği de söylenmiştir. Ebû Cehil, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet ediyordu. Yüce Allah ona karşı sabredip onu affetmesini emretti. Bunu el-Maverdî zikretmektedir. Birincisini ise es-Sa’lebî ile el-Kuşeyrî zikretmişlerdir. Daha kuvvetli görünen görüş odur. Çünkü yüce Allah:

“O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost oluverir” diye buyurmaktadır.

Bir diğer görüşe göre bu, cihad emri verilmeden önce idi. İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile kızgınlık esnasında sabretmesini, cahillik edilmesi halinde tahammül ile karşılaşmasını, kötülük yapılması halinde affetmesini emretmektedir. İnsanlar bu şekilde davrandıkları takdirde yüce Allah onları şeytana karşı korur, düşmanları da onlara boyun eğer.

Rivâyet edildiğine göre bir adam Ali b. Ebî Tâlib’in azadlısı Kanber’e sövmüştü. Ali (radıyallahü anh) ona: Ey Kanber! Sana söven kimseyi bırak. Başka şeylerle oyalan, böylelikle Rahmânı razı etmiş, şeytanı öfkelendirmiş olursun. Sana söven kimseyi de cezalandırmış olursun. Çünkü ahmaka suskunlukla cevab vermek gibi bir ceza verilmiş değildir. Şöyle bir beyit zikredilmektedir:

“Yemin olsun ki aşağılık kimsenin sövmesini alçalmamak düşüncesiyle terketmek,

O kimseye sövülmesinden daha büyük bir zarar verir.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Beyinsiz bir kimse daha çok sevmez hiçbir şeyi,

Asaletli kimseye sövdüğü vakit kendisine cevap verilmesinden.

Beyinsizi cevapsız terkedip bırakmak,

Ona sövmekten daha ağırdır.”

Mahmud el-Verrak da şöyle demektedir:

“Nefsimi her kusurluyu affetmeye mecbur kılacağım,

Onun bana karşı suçları çok olsa bile.

Çünkü insanlar şu üç kişiden birisidir,

Şerefli bir kimse, şerefi daha az ve karşı duran denk birisi.

Benden yüksek olan kimsenin kadrini bilirim.

Ona karşı hakka uyarım, hakka uymak da gereklidir.

Benden daha aşağıda olana gelince, söz söyleyecek olursa

korurum haysiyetimi, Ona cevap vermekten;

isterse kınayan kınayıversin.

Benim dengim olana gelince, ayağı kayar ya da yanılırsa,

Ona karşı faziletli davranırım, çünkü

Mim ile birlikte faziletli davranmak, hakim olmaktır.”

Fussilet 33

Söz bakımından, Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve “Gerçekten ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel kimdir?

Diyanet Vakfı
(İnsanları) Allaha çağıran, iyi iş yapan ve «Ben müslümanlardanım» diyenden kimin sözü daha güzeldir?

Kurtubi Tefsiri
Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve: “Şüphesiz ki ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir!

“Allah’a davet eden, salih amel işleyen… kimseden daha güzel sözlü kim olabilir!” âyeti Kur’ân-ı Kerîm, okunurken anlamsız sözler çıkarmayı birbirlerine tavsiye edenlere bir azardır. Şu demektir: Kur’ân’dan daha güzel söz hangisidir! Allah’a ve O’na itaat etmeye davet eden kimseden -ki o da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dir- daha güzel sözlü kim olabilir!

İbn Şîrîn, es-Süddî, İbn Zeyd ve el-Hasen şöyle demişlerdir: Burada sözü edilen kişi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. El-Hasen bu âyet-i kerimeyi okuduğunda: İşte bu Rasûlullah’tır. İşte bu habibullahtır, işte bu veliyullahtır, işte bu safvetullah (Allah’ın seçtiği)dır. İşte bu hîretullah (Allah’ın en hayırlı kıldığı)dır. İşte bu Allah’a yemin olsun, yeryüzündeki varlıkların Allah tarafından en sevilenidir. Allah’ın çağrısını kabul etmiş ve insanları da kabul ettiği şeye davet ettiği kimsedir.

Âişe (radıyallahü anha) ile İkrime, Kays b. Ebi Hazim ve Mücahid de: Bu müezzinler hakkında inmiştir, demişlerdir. Fudayl b. Rufeyde de şöyle demiştir: Ben Abdullah b. Mesud’un arkadaşlarına müezzinlik yapıyordum. Âsım b. Hubeyre bana: Ezan okuduğun vakit: Allahuekber, Allahuekber la ilahe illallah dediğinde “Ve ben müslümanlardanım” de, dedi. Sonra bu âyeti-i kerimeyi okudu.

(Ebû Bekr) İbnu’l-Arabî dedi ki: Birincisi daha doğrudur. Çünkü âyet-i kerîme Mekke’de inmiştir, ezan ise Medine’de okunmaya başlamıştır. Ancak mana itibariyle onun kapsamına girer. Yoksa (âyetin sözkonusu ettiği) söz söyleme zamanında bu kastedilmiş değildi. Ayetin kapsamına Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında o lanetli kişinin peygamberi boğmak isterken

“Siz benim Rabbim Allah’tır, dedi diye bir adamı öldürür müsünüz?” (el-Mu’min, 40/28) diye, Ebû Bekir es-Sıddîk da girer. Ayrıca tevhid ve imanın muhtevasında yer aldığı her güzel sözü de kapsar.

Derim ki: Bu hususta aynı zamanda en güzelleri olan üçüncü bir görüş daha vardır. el-Hasen dedi ki: Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın yoluna davet eden herkes hakkında umumidir. Kays b. Ebi Hazim de böyle demiştir. O: Her mü’min hakkında inmiştir. Ayrıca “salih amel işleyen”in anlamı ise ezan ile ikamet arasında namaz kılan demektir, demiştir. Ebû Umame de böyle demiştir: Ezan ile kamet arasında iki rekat namaz kılan kimse kastedilmektedir. İkrime de: “Salih amel işleyen” namaz kılıp oruç tutan kimse demektir diye açıklamıştır. el-Kelbî de farzları eda eden, diye açıklamıştır.

Derim ki: Bu, haramlardan kaçınmak ve mendub amelleri çokça işlemek ile birlikte olmak şartıyla açıklamaların en güzelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Şüphesiz ki ben müslümanlardanım diyen” âyeti ile ilgili olarak İbnu’l-Arabî şöyle demiştir: Daha önce geçen ifadeler ayrıca müslüman olmaya delalet etmektedir. Şu kadar var ki; İslama davet hem sözlü, hem de kılıçla yapıldığından dolayı bu davet şekli de itikadda da yapılabilir, delille de yapılabilir. Amel de riya için de yapılabilir, ihlâs ile de yapılabilir. O bakımdan bu âyet, bütün bu hususlarda Allah’a inanıldığının açıkça ifade edilmesinin ve yapılacak amelin yalnız O’na yapılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.

“Müslümanım” Diyenin “İnşaallah” Demesi Gerekir mi?: Yüce Allah:

“Şüphesiz ki ben müslümanlardanım diyen” diye buyurmakta fakat: İnşaallah demesi şartını koşmamaktadır. İşte bu “inşaallah ben müslümanım” demeyi öngörenlerin kanaatini reddetmektedir.

Fussilet 32

Bağışlayan, esirgeyenden bir ağırlanma.

Diyanet Vakfı
31, 32. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Gafur ve rahim olan Allahın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.

Kurtubi Tefsiri
“Çok bağışlayan, çok merhamet ediciden ikram ve ihsan olmak üzere.”

“İkram ve ihsan olmak üzere” bir rızık ve misafire ağırlamak maksadıyla verilen ziyafet olmak üzere, demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/190-200. âyetlerin tefsiri 20. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu anlamdaki âyet, mastar olarak yani: “Biz onu ikram olmak üzere verdik” anlamında nasbedilmiştir. Hal olarak nasbedildiği de söylenmiştir.

Bunun: ‘in çoğulu olduğu da söylenmiştir. “Sizler konaklamak üzere inenler olarak sizin için istediğiniz şeyler vardır” demektir. O vakit: “İstiyorsanız” âyetindeki merfu zamirden, yahut; ” Sizin için” lâfzındaki mecrur zamirden hal olur.

Fussilet 31

“Biz sizin dostlarınızız dünya hayatında ve ahirette. Orada size nefislerinizin istediği vardır. Orada size istediğiniz vardır.”

Diyanet Vakfı
31, 32. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Gafur ve rahim olan Allahın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.

Kurtubi Tefsiri
“Dünya hayatında da, âhirette de sizin velileriniz (yakın dostlarınız) biziz. Orada canlarınız neyi arzu ediyorsa, orada neyi istiyorsanız sizin için vardır.

“Dünya hayatında da, âhirette de sizin velileriniz biziz.” Yani melekler müjdeleyerek üzerlerine inecekleri kimselere

“sizin velileriniz biziz” diyeceklerdir. Mücahid dedi ki: Yani dünya hayatında sizinle birlikte olan bizler, sizinle beraber olmaya devam edeceğiz. Kıyâmet günü olacağı vakitte: Sizi cennete girdirinceye kadar sizden ayrılmayacağız, (diyecekler).

es-Süddî dedi ki: Yani bizler dünya hayatında iken amellerinizi tesbit edenler idik, âhirette de sizin velileriniz (en yakın dostlarınız) olacağız.

Bunun yüce Allah’ın söyleyeceği bir söz olması da mümkündür. Çünkü mü’minlerin gerçek velisi, dost ve yardımcısı Allah’tır.

“Orada canlarınız” zevk veren şeylerden

“neyi arzu ediyorsa, orada neyi istiyorsanız” dileyip temenni ediyorsanız

“sizin için (hepsi) vardır.”

Fussilet 30

Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlara melekler iner: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaat edilmekte olan cennetle sevinin.”

Diyanet Vakfı
Şüphesiz, Rabbimiz Allahtır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vadolunan cennetle sevinin! derler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler: “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaadolunan cennetle sevinin” diye inerler.

“Muhakkak Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların..” âyeti ile ilgili olarak Atâ, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu âyet-i kerîme Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. Şöyle ki; müşrikler: Rabbimiz Allah’tır, melekler onların kızlarıdır ve onlar Allah’ın katında bizim şefaatçilerimizdir, dediler ve böylelikle onlar

“dosdoğru” olmadılar.

Ebû Bekir ise şöyle demişti: Rabbimiz Allah’tır. O bir ve tektir, O’nun hiçbir ortağı yoktur. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da O’nun kulu ve Rasûlüdür. Böylece o da

“dosdoğru” olmuştur.

Tirmizî’de Enes b. Malik’ten gelen rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Muhakkak Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru olanların…” âyetini okuyup, şöyle demiştir: “İnsanlar bunu söylemişler, fakat sonradan onların çoğu kâfir olmuştur. Kim bu söz üzere ölürse, o dosdoğru olanlardandır.” (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’den rivâyete göre “dosdoğru olanlar”in anlamına dair açıklamalar rivâyet edilmiştir Tirmizi, V, 376. Ayrıca bk. İbn Receh el-Hanbeli, Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, s. 204; Ebû Yala, Mu’cem, I, 122, VI, 213

Müslim’in, Sahih’inde Süfyan b. Abdullah es-Sakafî’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, bu hususta senden sonra -bir rivâyette de: senden başka kimseye- soru sormayayım. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’a îman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” Müslim, I, 65; Müsned, III, 413

Tirmizî ayrıca şunu da kaydetmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! Benim için en çok korktuğun şey nedir? diye sordum. O kendi dilini tutarak: “Bu” diye buyurdu. Tirmizi, IV, 607; Dârimi, II, 386; İbn Mace, II, 1314; Müsned, III, 413, IV, 384.

Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)’dan:

“Sonra dosdoğru olanların” âyetini Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayanlar… diye açıkladığı rivâyet edilmiştir.

el-Esved b. Hilal’in ondan rivâyet ettiğine göre arkadaşlarına şöyle sormuş: Şu

“muhakkak Rabbiniz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların…” âyeti ile

“îman edenler ve imanlarına da zulüm karıştırmayanlar” (el-En’am, 6/82) âyetleri hakkında ne diyorsunuz? Arkadaşları: Dosdoğru olanlar, günah işlemeyenler, imanlarına zulüm karıştırmayanlar da imanlarına hiçbir günah bulaştırmayanlar, demektir, dediler. Bunun üzerine Ebû Bekir şöyle buyurdu: Yemin olsun siz bu âyeti olmadık şekilde yorumladınız.

“Muhakkak Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru olanlar” başka hiçbir ilâha iltifat etmeyenler, yönelmeyenler demektir.

“Îmanlarına zulüm karıştırmayanlar” ise imanlarına şirk karıştırmayanlar demektir.

“İşte onlaradır güvenlik ve onlardır hidayete ermiş olanlar.” (el-En’am, 6/82)

Ömer (radıyallahü anh)’dan da minber üzerinde hutbe irad ederken şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

“Muhakkak Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar” âyeti hakkında dedi ki: Allah’a yemin ederim O’na itaat için dosdoğru yol üzerinde gidenler, sonra da tilkilerin sağa sola kıvrılıp gittikleri gibi kaçışmayanlar demektir.

Osman (radıyallahü anh) da: Sonra Allah için amellerini ihlâs ile yapanlar, diye açıklamıştır. Ali (radıyallahü anh)’ın da: Sonra farzları edâ edenler… diye açıkladığı rivâyet edilmiştir.

Tabiînden gelen açıklamalar da bu anlamdadır.

İbn Zeyd ve Katade dedi ki: Allah’a itaat üzere dosdoğru olanlar. el-Hasen: Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyerek O’na itaat olan işleri yapıp O’na masiyet olan işlerden kaçınanlar demektir, diye açıklamıştır.

Mücahid ve İkrime de şöyle demişlerdir: Ölünceye kadar Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Şehadeti üzerinde dosdoğru gidenler demektir.

Süfyan es-Sevrî de; söylediklerine uygun olarak amelde bulunanlar, diye açıklamıştır. er-Rabî’ dedi ki: Allah’tan başkasından yüz çevirenler, diye açıklarken, el-Fudayl b. İyad da şöyle demiştir: Fani olana rağbet etmediler, ebedi olana yöneldiler.

Bunun: İkrarları ile dosdoğru oldukları gibi gizli hallerinde de dosdoğru olanlar anlamında olduğu söylenmiştir. Yine: Sözleriyle dosdoğru oldukları gibi, fiilleriyle de dosdoğru yürümüşlerdir, diye de açıklanmıştır. Enes de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kabenin Rabbine yemin ederim ki bunlar benim ümmetimdir” diye buyurmuştur.

İmâm İbn Furek de şöyle demiştir: Buradaki (“dosdoğru olanlar” anlamındaki: “istekamu” lâfzında bulunan) “sin” harfi taleb anlamındadır. “İsteska: su istedi, aradı” kelimesindeki “sin” gibidir, yani yüce Allah’tan kendilerine din üzere sebat vermesini istediler, demektir. el-Hasen de bu âyet-i kerimeyi okudu mu: Allah’ım, sen bizim Rabbimizsin! İstikameti bize ihsan et, diyordu.

Derim ki: Bu görüşler her ne kadar biri diğerini kapsıyor ise de şöyle özetlenebilir: Onlar Allah’a itaat üzerinde itikaden sözleriyle ve fiilleriyle mutedil olanlar, dengede olanlar ve böylece devam edenlerdir.

“Üzerine melekler… inerler” âyeti ile ilgili olarak İbn Zeyd ve Mücahid: Ölüm esnasında inerler, diye açıklamıştır. Mukâtil ve Katade de: Diriltilerek kabirlerinden kalktıklarında diye açıklamışlardır. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Bu âhirette melekler tarafından kendilerine verilecek bir müjdedir. Vekî’ ve İbn Zeyd de şöyle demişlerdir: Müjde üç yerde olacaktır. Ölüm esnasında, kabirde ve diriliş vaktinde.

“(……..): Korkmayın… diye” âyeti; “Korkmayın demekle” anlamında olup cer harfi hazfedilmiştir. Mücahid: Ölümden korkmayın, diye açıklamıştır.

“Üzülmeyin” çocuklarınız için üzülmeyin. Sizin yerinize Allah onların üzerinde halifeniz olacaktır.

Atâ b. Ebi Rebah dedi ki: Sevabınızın yüzünüze geri çevrileceğinden korkmayın, o kabul edilecektir. Günahlarınız için de korkmayın, Ben günahlarınızı size bağışlayacağım. İkrime de şöyle açıklamıştır: Bundan sonra karşılaşacağınız şeylerden korkmayın, günahlarınız için üzülmeyin.

“Ve size vaadolunan cennetle sevinin, diye inerler.”

https://kutsalayet.de/fussilet-29/,https://kutsalayet.de/fussilet-31/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız